<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Evrim Teorisi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/evrim-teorisi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 04 Feb 2024 12:55:01 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Evrim Teorisi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Evrim Teorisi&#8217;nin Özet Bir Sunumu ve Sorunları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisinin-ozet-bir-sunumu-ve-sorunlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisinin-ozet-bir-sunumu-ve-sorunlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Feb 2024 12:54:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Türker]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[evrimin sorunları]]></category>
		<category><![CDATA[Mutasyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26768</guid>

					<description><![CDATA[<p>On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı, canlılığın tarihi hakkındaki bilgileri epeyce değiştiren ve sonraki yıllara damgasını vura­rak canlılıkla ilgili bütün araştırmaların seyrini etkileyen bir teoriye şahitlik etti: evrim teorisi. Evrim düşüncesini, Darwin ve Wallace aynı tarihlerde fark etti ve Darwin&#8217;in hakperest tavrıyla iki bilim adamının makalesi aynı toplantıda beraber­ce okundu. Teorinin özü şuydu: Canlılar, sanıldığı gibi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisinin-ozet-bir-sunumu-ve-sorunlari/">Evrim Teorisi’nin Özet Bir Sunumu ve Sorunları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/evrim-risalesi-kitap.webp"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-26798 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/evrim-risalesi-kitap-300x169.webp" alt="" width="442" height="249" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/evrim-risalesi-kitap-300x169.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/evrim-risalesi-kitap-600x338.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/evrim-risalesi-kitap-768x432.webp 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/evrim-risalesi-kitap-1024x576.webp 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/02/evrim-risalesi-kitap.webp 1200w" sizes="(max-width: 442px) 100vw, 442px" /></a></p>
<p>On dokuzuncu yüzyılın ilk yarısı, canlılığın tarihi hakkındaki bilgileri epeyce değiştiren ve sonraki yıllara damgasını vura­rak canlılıkla ilgili bütün araştırmaların seyrini etkileyen bir teoriye şahitlik etti: evrim teorisi. Evrim düşüncesini, Darwin ve Wallace aynı tarihlerde fark etti ve Darwin&#8217;in hakperest tavrıyla iki bilim adamının makalesi aynı toplantıda beraber­ce okundu. Teorinin özü şuydu: Canlılar, sanıldığı gibi müs­takil türler halinde defaten meydana gelmemiştir. Hayat suda başlamış ve sudan karaya doğru evrilmiştir. Bu süreçte çevre şartlarına uyum sağlama becerisi gösteren canlılar, evrimleşerek muhtelif türler oluşturmuştur. Evrilme, olmuş bitmiş bir süreç değildir, hâlâ devam etmektedir. Milyonlarca türden oluşan canlılar, çevreye uyum sağlama çabasında doğal bir se­çilimle hayatta kalmıştır. Yaşadığı çevrenin şartlarına uyum sağlama kabiliyeti daha gelişmiş canlılar, evrimleşerek hayata tutunmuşlardır.</p>
<p>Teori, başlangıçta kısmen kaba dursa da özellikle Mendel’in genlere ilişkin çalışmalarıyla dakikleşmiştir. Aslına bakılırsa evrim teorisini doğrulamayı amaçlayan biyoloji çalışmaları da hâlâ devam etmektedir ve bu hususta muazzam bir kitabiyat oluştuğu söylenebilir. Kuşkusuz karşı görüşlere dayalı bilim­sel araştırmalar da mevcuttur ama bunlar, bilimsel söyleminmerkezinde yer almazlar. Canlıların hayatına ilişkin deneysel veriler arttıkça evrim teorisi de gücünü artırmaktadır.</p>
<p>Belirtmek gerekir ki evrim teorisi, ne canlılığın kökeni veya ilk hayat formlarının nasıl ortaya çıktığını açıklamak ne de evrenin bütününü açıklamak amacındadır. Evrim esas itiba­rıyla yalnızca biyolojik süreçlerle ilgilidir. Nasıl oldu da canlı­lık ortaya çıktı sorusuna cevap vermeyi amaçlamaz, canlılığın varlığını kabul ederek, nasıl dönüşüm geçirdiği ve çeşitlen­diğini açıklamaya çalışır. Evren nasıl meydana gelmiştir gibi bir soru zaten biyolojinin meselesi değildir. Yani bırakın bir bilim dalındaki temel veya tali bir teoriyi, bilim dalının kendi­sinin dahi evrenin nasıl meydana geldiğine cevap vermek gibi bir amacı yoktur.</p>
<p>Darwin’den sonra uzun süren bilimsel çalışmalar neticesinde evrim kavramı, canlıların süreç içinde çevreye uyum sağlaya­rak genlerinin dizilişindeki veya sıklıklarındaki değişimi ifade etmeye başlamıştır. Teorinin üç temel kavramı vardır: doğal seçilim, mutasyon, türleşme. Bu üç kavram, yaşam formları­nın ilişki ve hususiyetlerini aydınlatmayı amaçlar.</p>
<p>Doğal seçilim ile kastedilen şey, en iyi uyum sağlama özelliği­ne sahip olanların hayatta kaldığı tezidir. Bir çevrede bulunan canlı nüfusunun farklı hususiyetleri vardır. Bu hususiyetler ebeveynlerden yavrulara intikal eder. Farklı hususiyetler de o çevrede üremek ve yaşamını devam ettirmek için farklı im­kânlar sunar.</p>
<p>Mutasyon, DNA’da meydana gelen değişim veya DNA kop­yalanırken husule gelen küçük hatalardır. Aslında bir nesil­den diğerine geçişte çeşitli değişim ve bozulmalar olabilir. Fa­kat evrim için önemli olan değişim, sperm veya yumurtalarda meydana gelerek bir sonraki nesle aktarılan değişimlerdir. Çünkü bu değişimler, canlının hayatta kalma çabasını derin­den etkiler.</p>
<p>Türleşme, elverişsiz coğrafi şartlar, fiziksel uzaklık veya başka nedenlerle gen akışının kesilerek aynı türe ait toplulukların süreç içinde gen sıklıklarının değişmesi ve artık çiftleşemez hale gelmeleridir. Evrim teorisyenlerine göre bir türe ait olma­nın en belirgin özelliği, çiftleşme yoluyla gen akışının sürdü­rülebilir olmasıdır. Türe mensup iki ferdin çiftleşmesi, zaman zaman kısır yavruların doğumuyla neticelense de çoğunlukla kısır olmayan yavruların meydana gelmesini sağlar. Farklı türler arasında çiftleşme olsa bile kısır yavruların üremesiyle neticelenir. Gerçi çok nadir olmakla birlikte farklı türlerden kısır olmayan bir yavru doğduğu görülmüştür. Mesela Fas’ta geçen yıllarda bir katır yavrulamıştır. Fakat yavrusu uzun süre yaşayamamış ve bu durum türleşme kuralını bozacak bir nok­taya varmamıştır.</p>
<p>Yine de türleşmeye ilişkin bu açıklama yeterince güçlü değildir. Çünkü özellikle eşeysiz üremelerde bu tanım geçerliliğini kay­bedebilmektedir. Yine bazı farklı türler arasındaki çiftleşme­ler, nesilden nesile gen aktarımını mümkün kılabilmektedir. Evr<u>im</u> teorisyenleri bu türlü belirsizliklerin olduğunu kabul etmekle birlikte, şimdilik en iyi açıklamanın “doğada üreme imkânı olan bir fertler topluluğu olduğunu” düşünürler. Öyle <u>anlaş</u>ılıyor ki, farklı türe mensup olmanın birtakım emareleri olmakla birlikte bu emareler mutlak değildir, aksi çıkabilmek­tedir. Evrimciler nezdinde daha kesin olan şey, türün, aynı di­zilişe veya sıklığa sahip bir gen havuzu ifade ettiğidir.</p>
<p>Evrim teorisi bu kavramların her biriyle ilgili birtakım öner­meleri içerir. Bu önermelerin en önemli olanlarını birkaç maddede özetlemek mümkündür:</p>
<p><strong>1.</strong>Evrim süreci, belirli bir fertle ilgili değildir, bir türe men­sup fertler topluluğuyla ilgilidir. Zira evrim, bir neslin özelliklerinin kalıtım yoluyla diğerine geçmesiyle gerçek­leşir, tek bir ferdin gen dizilişindeki değişim ve bozul­malar, o fertte başka bir türe evrilmeyle neticelenemez.Tür seviyesindeki bir dönüşüm uzun zaman gerektirir. Özellikler, genler yoluyla çok sayıda nesle aktarılır.</p>
<p><strong>2.</strong>Canlıların gen haritaları, geriye doğru izlendiğinde bütün canlıların tek bir atadan geldiği sonucuna ulaşılmaktadır, önceleri suda oluşan hayat, milyonlarca yıl süren bir ev­rimleşme neticesinde sayısını bilemediğimiz çoklukta bir canlılar çeşitliğini meydana getirmiştir. Bu bağlamda ev­rim, bir ağacın kökü, dalları ve budakları gibi bütün canlı­ların geriye doğru bir kökene dayandığını iddia eder. Fakat bu iddia, Porfiryus ağacma benzer şekilde daha öncekinin sonrakinin özelliklerini içerdiği bir tür içlem-kaplam iliş­kisini barındırmaz. Türleşmeler, klasik mantıktaki gibi fasılların eklenmesi yoluyla değil, genlerdeki küçük bozul­malar yoluyla ortaya çıkar.</p>
<p><strong>3.</strong>Yeni türlerin ortaya çıkışı, zorunlu olarak eski türlerin yok olmasını gerektirmez. Eski türler başka sebeplerle varlığını yitirebilir ama aynı türe mensup olduğu halde birbirinden ayrı düşmüş ve türeme imkânını yitirmiş iki topluluktan biri, doğal şartlar nedeniyle evrimleşerek başka bir türe dönüşmüş, diğer topluluk ise mevcut gen aralıklarını de­vam ettiriyor olabilir. Bu durumda biz, bir türün iki farklı türe evrikliğini söyleyebiliriz ama farklılığın sebebi, genle­rinde değişim olan topluluktur.</p>
<p><strong>4.</strong>Milyonlarca yıla yayılan evrimleşme sürecinde bir önceki, sonrakine nispetle daima ara form oluşturur. Fakat bu ara form, çoğunlukla yanlış anlaşıldığı üzere, eksik özelliklerle ilgili bir durum değildir. Bu sebeple biyolojik bir kavram olarak evrim, organizmanın mükemmelleşme sürecini ifade etmez. Doğal seçilim kavramı sanki bir böyle imayı barındırıyor gibi görünebilir. Lâkin bu kavram, mevcut şartlara en iyi uyum sağlama becerisini ifade eder, en iyi olmayı veya mükemmelleşmeyi değil. Zira evrim, aşağıda belirtileceği üzere daha iyi olma bilgisinin önceden bilinmediğini varsayar. Evrilme süreci, sadece mevcut şartlara göre daha işlevsel olan bir özellikler bütününü doğurur. Bu bağlamda evrimin biyolojideki sürümü ile siyaset, iktisat ve toplum bilimindeki sürümleri arasında ciddi farklılıklar vardır. İleride bu sorunu ele almaya çalışacağız. Şimdilik şunu ifade edelim: Evrim teorisi, bir <em>kemale erme</em> fikrini barındırmaz.</p>
<p><strong>5.</strong>Bir öncekiyle maddeyle ilişkili olarak evrim teorisi, amaç­lılığı (teleoloji, gâiyyet) kabul etmez. Teoriye göre organiz­manın değişim ve dönüşüm süreçleri, bir gayeye yönelik değildir, yalnızca hayatta kalmak için uyum (adaptasyon) sağlamaya yöneliktir. Bu sebeple evrim teorisi, modern fi­ziğin diğer alanlarında olduğu gibi, Aristotelesçi gayelilik ilkesini reddeder. Bilhassa genlere ilişkin araştırmaların derinleşmesi ve genler hakkında bilgilerin artması, evrim teorisyenlerine gaye terimini tamamıyla dışlama ve an­lamsızlaştırma imkânı vermiştir.</p>
<p><strong>6.</strong>Kolayca fark edileceği üzere evrim teorisi, doğal ayıklanma sürecini, bu sürecin dışmda bulunan yani süreci aşkın olan bir bilinçli faile dayandırmaz. Evrimci biyologlara göre değişim, bir amaçtan, dolayısıyla da bilinçten yoksundur. Değişim sebebi, doğanın itici veya baskılayıcı gücüdür. Bu kabul, evrim teorisinin negatif bir metafiziğe açılan kapı­sıdır. Çünkü bilinçli bir fail gözleme konu olmadığı gibi doğanın itici veya baskılayıcı gücü de gözlemlenebilir bir şey değildir. Sadece sonuçlar yani değişimin kendisi gözlemlenebilmektedir.</p>
<p><strong>7.</strong>Altıncı maddenin zorunlu bir sonucu olarak, genlerin mu- tasyona uğrama sürecinde bir toplulukta bulunan fertlerin niçin tamamının değil de bir kısım fertlerin yahut niçin a, b, c fertlerinin değil de d, e, g fertlerinin mutasyona uğra­dığı sorusunun cevabı yoktur. Bu seçilim tamamen tesa­düfidir. Fakat bu, evrimdeki her şeyin tesadüfle açıklandığı anlamına gelmez. Aslında DNA molekülleri, bir neslin özelliklerini diğer nesle aktardığı için insan bedeninde en sıkı korunan hücrelerde bulunur. Buna rağmen diğer hücreler gibi üremeyi sağlayan hücreler de zarar görebilir. Bu zarar, nihayet yeni bir canlı türünün oluşması aşama­sına varabilir ve yeni bir tür ortaya çıkar. Yeni türün temel özelliği, doğal çevrede yaşayabilecek dayanıklılığa sahip olmasıdır. Hasar gören üreme hücrelerinden nasıl bir tür doğacağı önceden belirlenmiş olmadığından muhtemel durumlardan birinin meydana gelmesiyle neticelenir. İşte bu muhtemel çeşitlilikler tesadüftür. Diğer deyişle gen­lerdeki mutasyonlar tesadüftür. Ama mutasyona uğramış genlerden hangisinin yeni bir türe evrileceği artık tesa­düf değildir. Çünkü bu noktada yaşam koşullarına uyum sağlamak ilkesi devreye girer ve değişim süreci nedensel olarak açıklanabilir. Mesela şimdilerde yaşadığımız koro- navirüs vakasında bir köyde bulunanların tamamına virüs bulaştığını, bunların bir kısmının genlerinin mutasyon geçirip koronayla yaşama koşullarına ayak uydurduğunu ve diğerlerinin ise yaşam koşullarına ayak uyduramadığı­nı düşünelim.</p>
<p>Virüsün bulaştığı kimselerden niçin sadece bir kısmının genlerinin mutasyon geçirerek koronoyla ya­şamayı mümkün kılan genlerin ortaya çıktığı tesadüftür. Mutasyon gerçekleştikten sonra niçin yeni yaşam koşul­larına uyum sağlayabildikleri ve yaşamlarını nasıl devam ettirdikleri ise nedensel olarak takip edilebilmektedir. As­lında tesadüf kavramı, evrim teorisinin yine negatif meta­fiziğe açılan kapılarından birisidir. Zira ilk bakışta mate­matiksel bir olasılıkla irtibatlı görülse de gerçekte belirsiz bir ilkeye atıf yapar. Meşşâî bilim adamları, “tesadüf” ke­limesini sebebi bilinmeyen durumlar için kullanıyorlardı. Evrim teorisyenleri ise sebebi olmayan durum anlamında kullanırlar. Fakat bilim felsefesinin duyarlılıkları açısından baktığımızda bu teoride kullanılan “tesadüf” kelimesinin sebebi olmayan durumdan ziyade sebebi bilinmeyen du­rum için kullanıldığını söylemek mümkündür. Dahası, evrimci bilim adamları, özellikle dini iddia ve imalardan kaçınmak için böyle bir kelimeyi elzem görseler de tesadüf kavramının evrim teorisinin zorunlu bir parçası olmadığı­nı söylemek gerekir. Kanaatimce kelimeyi kaldırdığımızda ve mutasyonun sebebinin metafizik bir ilke olduğunu söy­lediğimizde de teori açıklama gücünden hiçbir şey kaybet­mez zira zaten bu kavram, açıklanamayan kısımla ilgilidir.</p>
<p><strong>8.</strong>Yukarıdaki açıklamalar göstermektedir ki bilhassa amaç­sızlık ve tesadüf kavramları, evrim teorisinin organik bir parçası olmaktan ziyade dışarıda bırakmak istediği açık­lamalarla ilgilidir. Bu durum bize evrimin, diğer bilimlere açılan yönünü de ifşa eder: Canlı türlerinin bütün özellik­leri, doğal bir süreçte meydana gelmiştir. Doğaüstü bir an­lama atıfta bulunarak açıklama yapılması, <em>biyolojinin kendi sınırları içinde</em> kesinlikle bilimsel değildir. Fizik dünyanın şuurlarını aşan ilkelere -amaçsızlık ve tesadüf kavramla­rında olduğu gibi- sadece olumsuz olarak atıf yapılabilir. Bu demektir ki canlıların bütün özellikleri, hayatta kalma, beslenme, eş bulma gibi, biyolojik ilkelere irca edilebilir. Kuşkusuz buna insan da dahildir. Evrim teorisinin özellikle toplum bilimlerindeki sürümleri, insani durum ve olguları biyolojik kökene irca etme <em>temayül</em> ve <em>tercihini</em> (herhalde <em>çabasını</em> demek daha doğru olur) barındırır ve teoriyle ilgili tartışmaların önemli bir kısmı da bundan kaynaklanır. As­lında evrim teorisi biyolojide olduğu haliyle değişimin an­lamını değil, gerekçelerini belirlemeye çalışır. Fakat gerek fizik dünyayı inceleyen disiplinlerden biri olarak dışarıda bıraktığı açıklamalar gerekse toplum bilimlerindeki etkisi itibarıyla mesele, sadece değişimin olabildiğince uygun bir tasvirini sunma aşamasından çok öteye geçebilmektedir.</p>
<p>Kuşkusuz bu maddelerin sayısını artırmak mümkündür. Fakat benim yapmak istediğim tartışma için şimdilik bu kadarının yeterli olduğu kanaatindeyim. Bir sonraki yazıda değerlendirme aşamasına geçeceğim. Değerlendirme esnasın­da ihtiyaç duyarsak teorinin eksik kalan parçalarını özetlemek amacıyla geri dönüşler de yapabiliriz.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>EVRİM TEORİSİNİN</strong><br />
<strong>SORUNLARI</strong></p>
<p>Evrim teorisi, ortaya çıktığı zamana kadar canlıların yaratılışı hakkındaki temel kabullere aykırı görüldüğü için Hıristiyan dünyada büyük tepki çekmiş ve pek çok ateşli tartışmaya yol açmıştır. Danvin’in hayatını inceleyen bazı araştırmacılar, onun uzun süren baş ağrılarının aslında psikosomatik oldu­ğunu söyler. Zira gençliğinde Hıristiyan kelamı eğitimi alan biri olarak Darwin, teorisinin geleneksel dini kabuller bakı­mından ne denli yıkıcı sonuçlar doğuracağının farkındaydı. Nitekim teorisini açıkça ilan ettikten sonra ağrılarının hafifle­diği söylenir. Teorinin dünyanın diğer havzalarına intikali ve uyandırdığı infial de Batı’daki tartışmaları andırır ve pek çok bakımdan o tartışmaların bir uzantısı sayılabilir.</p>
<p>Genel olarak evrim teorisi hakkındaki tartışmaların bir kısmı, teorinin dışarıda bıraktığı hususlarla ilgili iken, bir kısmı da teorinin yaptığı açıklamalarla ilgilidir, önce birinci kısmı ele alalım. Daha önce teoriyi özetlerken belirttiğimiz gibi teori oldukça vazıh bir şekilde klasik dünyanın iki temel kabulünü bilimsel açıklamanın dışında bırakır.</p>
<p>İlk olarak teori, canlılığın gelişim süreçlerini metafizik bir fail kavramına başvurmadan açıklar. Hatta böylesi bir yaklaşımın, doğal süreçleri anlamaya hiçbir katkısını olmadığını düşünür.</p>
<p>Buna göre metafizik bir müdahale gözlenebilir bir şey değil­dir. Gözleme konu olmayan bir şey ise bilimsel açıklamanın bir parçası olmaz. Her bir doğal vakanın oluşum süreçlerini incelediğimizde ardışık oluşlar tespit edilebilmekte ve her­hangi bir oluşumun nasıl meydana geldiği anlaşılabilmekte- dir. Bu sürece belirsiz bir failin dahil olması için hiçbir ge­rekçe yoktur. Dahası, türleşme süreçleri tamamıyla çevre şart­larıyla ilgili olduğundan önceden programlanmış da olamaz. Böylece teori, doğal süreçlerin açıklamasında her türlü ilahi müdahaleyi veya metafizik illeti bilimsel açıklamanın dışın­da bırakmaktadır. Fakat burada dışarıda bırakmak, en azın­dan ilk bakışta, çürütmek veya aksini kanıtlamak anlamında değildir, “ilgisiz kalmayı ilke haline getirmek”tir. Bu sayede doğal süreçlerin ardışık bir tasvirine ulaşmak ve sebep-sonuç ilişkisini bizzat bu süreçlerin dışma çıkmadan kurmak müm­kün olmaktadır. Süreçlerin tasvirindeki belirsizlikler, bilimsel araştırmanın umut vadeden gelişimine havale edilmektedir.</p>
<p>Evrim teorisinin en çok tartışılan yönlerinden biri budur. Çünkü bu yanıyla teori, ateizme payanda yapılmakta ve doğal süreçlerin varlığını açıklamada her türlü dini yahut klasik an­lamıyla metafizik ilkeyi “işlevsiz” hale getirmektedir. İşlevsiz bir ilkeye inanmanın herhangi bir gereği yoktur. Dolayısıyla teorinin bu işlevsizleştirici yönünü biyolojinin sınırlarını aşa­rak tümel bir iddiaya dönüştürenler, metafizik ilkenin biyo­lojik açıklamadaki gereksizliğini bir tür ret olarak algılamayı tercih etmektedir. Öte yandan evrim teorisini benimseyen Hıristiyan, Müslüman veya başka dine mensup dindar insan­lar da vardır. Çünkü ilahi failin etkisi, doğası gereği fiziği aşar ve zaten gözlemlenebilir bir şey değildir. Bütün doğal süreç­ler, aynı zamanda Allah&#8217;ın fiilinin kendisi olarak değerlendi­rilmeye elverişlidir. Bu durumda fiilin ilahi olması ile doğal olması birbirine çelişen yargılar değildir.</p>
<p>Bu tavrın izahında İmam Mâtürîdî’nin tekvin teorisi açıklayıcı bir işlev görebi­lir. İmam Mâtürîdî diğer kelamcılardan farklı olarak Allah’ın tekvin (yaratma, var etme, oluşturma) sıfatı bulunduğunu iddia eder. Ona göre yaratılan her bir şeyin temelde iki yönü vardır. Birinci yön, yaratılana bakar, sonradan meydana gel- mişliği, zaman ve mekân içre olmayı ifade eder. İkinci yön ise Allah a bakar, zamansızdır, mekânsızdır, ezelidir. Bir nesneye baktığımızda gözlemlerimize konu olan yön birincisidir. İkin­cisi ise nesnenin zaman ve mekâna bağımlılığından hareketle kavranır. Nesnenin doğal bir oluş veya süreç oluşu itibarıyla değil de varoluşu itibarıyla sadece kendisinden hareketle açık­lanamayacağını aklen kavrarız ve bu kavrayış bizi bir yara­tıcının varlığına ulaştırır. Bunun anlamı şudur: Bir nesnenin fiziksel olarak açıklamasını yapmak, onun varlığını açıklamak <u>anlamın</u>a gelmez. Mevcudun nasıl olup da var olduğu soru­sunu sorduğumuzda araştırmanın mahiyeti değişir ve bütün süreçleri yeni baştan düşünmek zorunda kalırız.</p>
<p>Bu açıklamayı evrim teorisiyle ilişkilendirecek olursak şöyle diyebiliriz: Bir canlı türünün gelişim süreçlerinin olabildi­ğince kusursuz bir tasvirine ulaştığımızda bizzat bu süreci <u>anlam</u>amız sağlayacak bütün soruları cevaplamış olmayız. Evrimsel açıklama, hem canlılığın niçin meydana geldiğini açıklamamakta hem de varlık tarzına ilişkin bütün sorula­ra ilgisiz kalmaktadır. Esasen biyolojik bir araştırma olduğu için bunun anlaşılabilir bir tarafı da vardır. Zira tarih boyun­ca zaten fizik ve matematik bilimlerinde araştırılan nesne ve vakanın sadece oluşturucu unsurlarının olabildiğince uygun bir tasvirinin verilmesi amaçlanmıştır. Biyoloji yüzlerce yıl­dır metafizik sorular soruyordu da bugün metafizik sorulara kayıtsız kalıyor değildir. Klasik dünyada da biyoloji, zooloji veya herhangi bir fizik bilimi metafizik soruları ihtiva etmi­yordu. Bu bilimlerin çalışmalarının varlık araştırmasıyla ir­tibatını metafizik sağlıyordu. Bizi bu hususta yanıltan şey, bilhassa bilimlerin bütünlüğünü temsil eden Platon, Aristote­les, İskender Afrodisî, Fârâbî, İbn Sînâ, Fahreddin er-Râzî ve îbn Rüşd gibi büyük filozof ve düşünürlerdir.</p>
<p>Bu düşünürler,her alanda üretilen bilimsel bilgiyi birbiriyle irtibatlı olarak ele alan, dolayısıyla fiziksel veya matematiksel bir açıklama­nın metafizikse! açıklamayla (dolayısıyla Tanrı’nın varlığı ve ilahi inayetle) zorunlu ilişkisini belirginleştiren müellifler­dir. Sadece zooloji, botanik veya mineralojiye baktığımızda bu disiplinlerdeki açıklanmanın da varlık sorusuna kayıtsız kaldığını görürüz. Birtakım retorik alıntıları veya bilimler hi­yerarşisine güvenden kaynaklanan atıfları bir yana bırakacak olursak aslında böyle bir durum zorunludur. Çünkü bu disip­linler varlık sorusuna eğilmeye elverişli değildir. Bunun tek istisnası, klasik fizik bilimleri arasında bulunan psikolojidir. Zira filozoflar ruhun varlığının fiziksel olmadığını kabul etti­ğinden, psikoloji biliminde metafizik araştırma yapılmaz ama psikolojik açıklama ruhun varlık tarzını açıklama söz konusu olduğunda mutlaka metafizik bir yönü barındırır ve metafizi­ğe hazırlayıcı işlev görür. Benzer şekilde evrim teorisinin can­lıların oluşum süreçlerine ilişkin araştırmayı metafizik iddia ve imalardan arındırması, aynı sürece ilişkin varlık sorularını ne geçersiz ne de anlamsız kılabilir. Bu soruların sadece bir biyoloji araştırması olmadığını gösterir. Bundan dolayı evrim teorisiyle iş gören bir biyoloğun zihninde metafizik ve dini kabulleri saklı tutması, bütün oluşum süreçlerini mesela Al­lah’ın kudretinin bir yansıması olarak değerlendirmesi müm­kün olmaktadır.</p>
<p>Fakat bu durum bizi evrim teorisiyle ilgili daha çetin bir so­runla karşı karşıya getirmektedir. Acaba tahlilin dışında bıra­kılan şeyler, evrim teorisinin bir parçası mıdır? Soruyu evrimi aşarak bütün teorileri kuşatacak şekilde sorabiliriz: Herhangi bir teorinin dışarıda bıraktığı şeyler, o teorinin bir parçası sa­yılmalı mıdır? Diğer bir deyişle, teoriler, sadece kabul ettikle­ri önermelerle mi neyseler o olurlar yoksa kabul etmedikleri önermelerin kabul edilmemesi de teorilerin organik bir par­çası mıdır?</p>
<p style="text-align: center;"><strong>NEGATİF KABULLER EVRİM</strong><br />
<strong>TEORİSİNİN ORGANİK</strong><br />
<strong>BİR PARÇASI MIDIR?</strong></p>
<p>Aslında genel olarak metafizik failin tahlile katılıp katılmaması gerektiği konuşulduğunda yukarıdaki soruların ne denli hayati olduğu anlaşılmamaktadır. Yukarıdaki açıklamalar ilk bakışta makul sayılabilirse de gerçekte naiftir ve teorinin imalarına il­gisizliği ifşa eder. Bu sebeple evrimin dışarıda bıraktığı ikinci unsurdan hareketle bu sorulan cevaplamaya yaklaşabiliriz.</p>
<p>İkinci olarak evrim teorisi, gaye fikrini dışarıda bırakmakta­dır. Buna göre canlılığın gelişim süreçleri, oluşun kendisin­den önce bir fail tarafindan gözetilen bir gaye içermediği gibi nesnenin kendisine içkin bir gayeyi de barındırmamaktadır. Gayeliliğin bu iki durumu ilk bakışta birbirine benzer görü­nebilir ama esaslı bir şekilde farklılaşır.</p>
<p>Birinci durumda oluşum sürecinin kendisine içkin bir gaye­nin bulunması gerekmez. Onu meydana getiren failin, o fiili yaparken gözettiği bir gaye vardır ama gaye, oluşun kendisiy­le değil, bizzat faille kaimdir. Oluş bir gayeyi barındırmaktan ziyade failin zihnindeki veya bilgisindeki gayenin bir tahak­kukudur. Bu, insanların hareketleri ile gayeleri arasındaki ilişkiye benzer. Gayelerimiz, fiillerimizin bir parçası olarak var olmaz, ya fiilin sonunda meydana gelen şeyin ta kendisi olarak var olur ya da bir fiil gerçekleştiği halde gaye hiçbir şe­kilde tahakkuk etmeyebilir. Bu açıklama İslam düşüncesinde genel olarak tabii olayların veya bütün olarak âlemin varlığı- nm açıklanması söz konusu olduğunda kelam geleneğinde görülür. Kelamcılar, âlemde meydana gelen bütün nesne ve durumların, ilahi bilgi, irade ve kudretin eseri olduğunu dü­şünür. Gerçi ehlisünnet kelamcılarına göre herhangi bir nes­nenin varlığı ve mahiyeti, Tanrıyı o nesneyi yapmaya sevk eden bir gaye neden değildir. Yani yaratılan şeyler, Tanrıyı yaratmaya sevk eden gayeler olarak değerlendirilemez. Fakat bu, Tanrı’nın fiillerinin O’nun zatı ve sıfatları dışında herhan­gi bir sebebe bağlanıp bağlanamayacağına ilişkin bir tartışma­dır, evrim teorisi bağlamında konuştuğumuz şekilde doğal bir oluşu önceleyen bilgi ve oluşun bu bilgi doğrultusunda şekillenmesi anlamında gayenin olup olmamasıyla ilgili bir tartışma değildir.</p>
<p>Mâdumun şeyliği teorisini savunan Basra Mu’tezilesi kelamcıları haricindeki bütün kelamcılara göre doğal şeyleri önceleyen ilahi bilgi, o şeylerin hem varlığını hem de hakikatini belirler. Nesnelerin oluşum süreçleri, ilahi bilgi, irade ve kudretin eseri olarak ortaya çıkar. Bu anlamda yaratılan bütün şeylerin varlığını önceleyen, onları belirli bir yöne sevk eden, nesneler arasındaki konumuna, işlevlerine ve neye dönüşeceğine karar veren hakiki ilke bizzat Tanrı’nm kendisidir. Öyleyse kelamcılara göre gaye, bizatihi ilahi bilgi ve iradenin kendisidir ve bunun sürekliliği için elimizde hiç­bir delil yoktur. Tanrının sonsuz bilgisinde içerilen sonsuz alternatiflerden biri, irade sıfatı sayesinde tercih edilir ve kud­ret sıfatıyla da meydana getirilir. İlahi bilgi sürekli olmakla birlikte varoluşa dönüşecek bilgiyi belirleyen iradenin sürekli olması zorunlu değildir. İrade, doğal bir nesnenin hem ken­disini hem değişim sürecini değiştirebilir. Bu değiştirmeye bizzat hakikatin dönüşüp başka bir şey yapılması da dahildir. Mesela İstanbul’da yaşayan bütün kuşların, bir müddet sonra memeli bir canlı gibi doğurmaya başlaması ilahi irade ve kud­ret açısından imkânsız değildir, kuşların yumurtlaması kadar olağandır. Yahut kuşların, bir müddet sonra tamamının yı­lana dönüştürülerek hakikatlerinin değiştirilmesi de Bağdat Mu’tezilesi hariç bütün kelamcılara hiçbir şekilde imkânsız değildir. Dolayısıyla her doğal nesne veya durumu önceleyen ilahi karar anlamında gaye, var olduğu sürece zorunludur, zo­runlu olduğu için var değildir.</p>
<p>İkinci durumda ise gaye oluşun kendisine içkindir ve herhan­gi bir tabii oluşum kendi gayesini yine kendisinde taşır. Mese­la bir kayısının gayesi, onun suretinde (formunda) taşınır ve kayısı önce tomurcuk, sonra çağla, sonra da yetkin bir kayısı haline gelir. Yetkin bir meyve olmak, kayısı tohumunda içeri­len bir gayedir ve her bir kayısı tomurcuğu bu gayeye ulaşmak için var olur. Şartlar elverişli olursa gayesini gerçekleştirir, şartlar elverişli olmazsa yetkinleşme süreci akim kalır. Gayeli- liğin bu şekilde tasavvuru ise Aristoteles’e aittir. İslam’da fel­sefe geleneği kayısı formunun nasıl meydana geldiği sorusuna verilen cevapta Aristoteles’ten farklılaşmakla birlikte Aristo- telesçi gayeliliği kabul eder. Onlara göre tabu şartlar daima hazırlayıcı işlev görür, bir kayısı çekirdeğinin toprak altında çillenip kayısı fidesine dönüşmesi, kesinlikle fiziksel bir vakıa değildir. Evet, çekirdekte kayısı formu içerilir ama çekirdeğin toprak, su, ısı ve havada mayalanıp bozularak kayısı fidesine dönüşmesi, yeni baştan kayısı formunun verilmesini gerek­tirir. İşte bu ancak fizik olmayan ve özü gereği manevi olan bir metafizik ilke (Faal Akıl) tarafindan gerçekleştirilir. İlk kez Plotinusçu filozoflarca sistemleştirilen, ardından Fârâbî ve îbn Sînâ tarafindan tevarüs edilerek geliştirilen bu açıklama, Aristotelesçi gaye anlayışından farklı olarak, gayenin aşkın bir failden geldiğini ama bizzat nesnenin formunda taşındığını söyler. Dahası, bir nesnenin formundaki gayenin ancak yine metafizik fail tarafindan aynı türün bir ferdinden diğerine in­tikal ettirildiğini iddia eder.</p>
<p>Şu halde felsefi gaye kavrayışı ile kelami gaye kavrayışı arasın­daki temel fark şudur. Filozoflar nesnelerin doğasına içkin ve onların formlarında taşınan bir gaye olduğunu düşünmüştür. Oysa kelamcılar, nesnenin kendisinde alametleri görünebile­cek ama esas itibarıyla Tanrı’nm iradesi olarak taayyün eden bir gaye olduğunu düşünmüştür. Gayeliliğin her iki açıklama­sı da nesnenin oluşum süreçlerinin bilgisinin, bizzat nesneyi öncelediğini varsayar. Yani kelamcılar, filozoflar ve sufiler ay­rıntıda farklılaşmakla birlikte her oluşun olmazdan önce bil­gisinin sabit olduğunu ve oluşun bu bilgi doğrultusunda mey­dana geldiğini düşünürler. Fakat bu bilginin nesnenin sabit bir özüne tekabül edip etmeyeceği hususunda İslam düşünce gelenekleri hemfikir değildir.</p>
<p>Nesneyi önceleyen ve nesne tahakkuk ettiğinde varlığa gelen sabit bir öz olduğu fikrinin en radikal savunucusu, mâdumun şeyliği görüşünü benimseyen Mu’tezile kelamcılan ile a’yân-ı sabite görüşünü benimseyen vahdet-i vücûdcu sufilerdir. Belki şeylerin tabiatları olduğunu düşünen Bağdat Mu’tezile ekolünü de bu gruba dahil edebiliriz. Basra Mu’tezilesi ke- lamcılarının bir kısmı, yaratılan her bir nesnenin yoklukta bir şeyliğinin sabit olduğunu ve yaratma dediğimiz hadisenin yoklukta sabit olan bu öze varlık vermekten ibaret olduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla bunlara göre nesnelerin bireysel özleri, ilahi müdahaleye dahi kapalıdır ve hiçbir şekilde haki­katler değiştirilemez.</p>
<p>Ibnü’l-Arabi ve takipçileri ise varoluşa gelen her şeyin ilahi ilimde ezeli bir hakikate sahip olduğunu iddia eder. Bu ezeli hakikatlere a’yân-ı sâbite yani sabit ve değişmez hakikatler adı verilir. Mu’tezile kelamcılarına benzer şekilde Ibnü’l-Arabi ve takipçileri de yaratma denilen, Allah’ın ilminde ezelden ebe­de değişmeden bulunan bu hakikate varlık vermekten ibaret olduğunu iddia etmiştir. Dolayısıyla bunlara göre nesnelerin özleri de onların varlığını önceler ve ilahi zatın müdahalesine dahi kapalıdır. Nitekim îmâm-ı Rabbânî daha sonra Sünni kelamcılar gibi düşünerek a’yân-ı sâbitenin ezeli olduğu fik­rini ilahi kudreti görerek eleştirecektir.</p>
<p>Sünni kelamcdar, ilahi bilginin nesneyi öncelediğini düşün­mekle birlikte bu bilginin sabit bir öze tekabül etmediğini zira sabit özün derinlemesine incelendiğinde kudret fikrine aykırı olduğunu düşünürler. Daha dakik bir ifadeyle, Sünni kelamcı- lar ilahi kudretin sonsuz imkâna taalluk edebileceğini, bu son­suz imkânın ilahi bilgi tarafindan kuşatıldığını, insan aklı için ilahi bilginin ve bu bilgiye uygun tercih ve eylemlerde bulunan ilahi irade ve kudretin kuşatılabilir olmadığını düşünmüştür. Bu sebeple Sünni kelamcılara göre ilahi bilgiye uygun olarak gerçekleşen doğal nesne ve süreçler, yalnızca ilahi âdeti ifade eder. Süregiden âdetin değişimi ise olağan şartlarda beklenme­dik olsa bile ilahi kudret için mümkündür. Nitekim mucizeler, bu sürekliliğin bozulmasından ibarettir. Dolayısıyla kelamcı- lara göre aslında nesnelerin kendilerine referansla dile getiri­lebilecek bir sabit özü yoktur. Evet, şeylerin hakikatleri vardır ve bu hakikatler insan tarafindan bilinebilir. Fakat hakikatlerin hem varlığı hem de sürekliliği doğrudan ilahi iradeye bağlıdır.</p>
<p>Geldiğimiz noktada temel sorun şudur: On dokuzuncu yüzyı­lın b<u>ilimsellik</u> ideallerine sadık bir teori olan evrimin negatif kabulleri ile klasik dünyanın metafizik geleneklerinin pozitif kabulleri çelişmektedir. Negatif kabullerden kastım, evrimin bilimsel açıklamanın parçası olarak kabul etmediği hatta tam tersini düşünmemiz gerektiğini söylediği varsayımlardır: ha­rici bir failin etkisi ve oluşum süreçlerinin bir gayeyi hedefle­mesi. Pozitif kabuller ise bunları olumlayan ve yukarıda tasvir edilen kabullerdir. Şimdi yukarıdaki soruyu tekrar sorabiliriz: Negatif varsayımlar, evrimsel açıklamanın organik bir parça­sı mıdır? Yoksa evrim, metafizik ilkelerle ilişkisi bakımından nötr/yüksüz hale getirilebilir bir teori midir? Şayet negatif kabulleri evrim teorisinin açıklama gücü ve faaliyetinin bir parçası olmaktan çıkarmak mümkünse, tartışma, doğal süreç­lerin açıklamasından bağımsızlaştırılarak tamamen metafizik zemine çekilebilir. Bunun için evrimci bir açıklamayı ele alıp çelişik görünen yaklaşımları aynı olguya tatbik edeceğim. Bu, sadece evrimci açıklamanın negatif kabullerinin vazgeçilmez­liğini göstermekle kalmayacak hem filozof, kelamcı ve sufile- rin tam olarak ne demek istediğini açıklığa kavuşturacak hem de İslam düşünce geleneklerinin bize sunduğu imkânları ifşa edecek.</p>
<p>Varsayalım ki Büyük Okyanus’taki bir adada aynı türden bir memeli sürüsü yaşasın. Bunlar bir kurt türü olsun. Sonra büyük bir deprem olsun ve depremin etkisiyle ada ikiye bö­lünsün. Kurtların bir kısmı, ada parçalarından birinde, diğer kısmı ise ötekinde kalsın. İki ada arasındaki uzaklık kurtla­rın intikal edemeyeceği dereceye ulaşsın. Aradan geçen uzun asırlardan sonra adalardan birindeki kurtlar çevre şartlan ne­deniyle değişim geçirerek öteki adadaki kurtlarla türsel birli­ğini kaybetsin. Mesela birkaç büyük salgından sonra hayatta kalmayı başaranların genlerindeki bozulmalar süreç içinde gen aralıklarının farklılaşması noktasına varsın ve çiftleştikle­ri takdirde üreme kabiliyetlerini yitirsinler.</p>
<p>Evrim teorisi, böylesi bir türleşme sürecini açıklarken bizatihi doğal unsurlan fail haline getirir. Buna göre salgınlar, büyük felaketler, mekânsal uzaklık gibi çevre şartları uzun zaman sürecinde türleşmeye sebep olur. Bizzat çevre şartları dışında herhangi bir etkenin müdahalesini kabul etmez. Pekâlâ, çevre şartlan nasıl gerçekleşir? Aslında evrim teorisinin buna ce­vap verme gibi bir yükümlülüğü yoktur. Çevre şartlarını nasıl gerçekleştiği, diğer bilimler tarafindan açıklanır. Bir kısmını coğrafya, bir kısmını kimya, bir kısmına astronomi, bir kısmı­nı teorik fizik, bir kısmını astrofizik açıklar. Çağdaş bilimler birbirleriyle uyumlu şekilde hareket ederek ve tamamı fizik dünyanın içinde kalarak açıklama yapar. Bu durum, açıkla­mayı yapan bilim adamlarının Tanrı’ya veya bir dine inanıp inanmamasıyla ilgili de değildir. Çekim kanununun kâşifi Newton, tevhide inanıyordu ve yaptığı işin Allah&#8217;ın fiillerinin sırrını çözmek olduğunu düşünüyordu. Einstein gibi pek çok bilim adamı Tanrıya inanıyordu ve yaptıkları işi, nihai tahlil­de tanrısal fiillerin düzenliliğini keşfetmek olarak görüyordu. Fakat Batı’daki bilim devriminden sonra gelişen fizik ve ma­tematik bilimler, bilimlerdeki metafizik varsayımların bilim­sel açıklamaya herhangi bir katkısı olmadığı kanaati üzerine inşa edilmiştir.</p>
<p>Evrim teorisi, aslında bu kanaatin en radikal sonuçlarının görüldüğü teorilerden biridir. Dünya üzerindeki canlılığın dinamik bir süreç olduğunu, sürekli dönüşüm ge­çirdiğini söyler. Bu anlayışa göre sürekli dönüşümün önceden öngörülerek belirli bir amaca doğru gittiği söylenemeyeceğin­den, yukarıdaki senaryoda ikinci adadaki kurtların gen ara­lıklarının değişiminin de hayata tutunma çabasının sonucu olması dışında hiçbir gayesi olduğu söylenemez. Çünkü buna dair bilgi edinmek bilimsel araştırmanın şartları dahilinde mümkün değildir. Dolayısıyla bu süreç, felsefi olarak ifade edildiğinde, bilincin bizatihi kendisinin varlığını idame ettir­me çabasından ibarettir, daha üst tanrısal bir bilincin kendi bilgisi, iradesi ve kudretinin eseri olarak değerlendirilmeye el­verişli değildir. Böyle bakıldığında evrim teorisi, canlılar öze­linde yapılmış tersinden bir panteist açıklamaya benzer. Dün­yaya içkin bir bilinç formu kabul eder, canlı türlerini kök bir bilinçten türeyen dallar olarak görür, bütün canlıları bu kök bilincin halleri olarak değerlendirir, çevre şartlarını bilincin kendisini idame ettirmesi ve dönüştürmesinin etkenleri sayar ve bilincin kendi kendisini var kılma çabasından başka hiçbir gayeye atıfta bulunmaz.</p>
<p>Bu teori, genel olarak çağdaş fiziğin maddenin bir hali olarak bilincin zuhuru tespitini verili ka­bul eder ve bilincin nasıl ortaya çıktığına dair hiçbir açıklama önermez. Dolayısıyla metafizik kabullerin bilimsel açıklama­ya dahil edilip edilmeyeceği hususu, aslında evrim teorisinin alanına girmez. Bu açıdan baktığımızda çevre şartlarının ger­çek fail olup olmadığını evrim teorisyeninin garanti etmesi mümkün değildir. Evrimci sadece bunun ötesinden bir failin gözleme konu olmasının mümkün olmadığını söyleyebilir. Bunda aslında haklıdır. Çünkü hakikaten maddi unsurların ötesinde bir şey ne tarihsel araştırmalarla ortaya çıkarılabilir ne de çağdaş araştırma teknikleriyle ona ulaşılabilir. Yine ev­rim teorisyeni, canlıların türleşme sürecinin belirli bir gayeye veya yetkinliğe doğru gitmediğini varsayar. Çünkü canlıların önceden belirli bir program doğrultusunda çeşitlendiğini söy­lemek için biyolojinin sınırları içinde anlamlı olabilecek yani bilimsel açıklamanın parçası haline getirilebilecek bir bilgimiz yoktur. Dolayısıyla canlılık, var olmak için türlü formları de­neyen, türlü seviye ve şekillerde baş gösteren ve yalnızca var olmanın hazzını tatmak isteyen otonom bir fail gibidir. Bu nedenle metafizik anlamda fail ve gayeden yoksunluk, nega­tif bir ilke olarak evrimsel açıklamanın zorunlu ve vazgeçil­mez bir parçası gibi görünür. Buradan baktığımızda, adeta bu ilkeleri yok saydığımızda evrimsel açıklama da buharlaşır. Fakat evrimci açıklamanın negatif ilkelerinin en vazgeçilmez göründüğü nokta aslında en dayanıksız noktadır. Şimdi bu negatif varsayımların dayanıklılığını ölçmek için onları yok varsayarak evrimci açıklamanın hâlâ geçerliliğini koruyup korumadığına bakalım.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>FAİL VE GAYE SEBEPLER </strong><strong>EVRİMCİ AÇIKLAMAYA </strong><strong>NE KATAR NE EKSİLTİR?</strong></p>
<p>Yukarıdaki senaryoda olaylar dizisini ve açıklamayı olduğu gibi koruyalım. Ada depremle ikiye bölünsün. Kurtlar iki gruba ayrılsın. Kurt grupları arasındaki bağlantı kesilsin ve mesela bir milyon yıllık süreçte, adalardan birindeki kurtlar başka bir türe evrilmiş olsun. Evrim süreci gen dizilişindeki far<u>klılıklar</u>dan takip edilebilsin. Evrilmeye sebep olan büyük salgınlar olduğunu tespit etmiş olalım. Fakat bütün bunla­rın ilahi bir irade tarafından gerçekleştirildiğini ve evrenle birlikte dünyada gerçekleşen her şeyin ilahi bilginin bir ese­ri olduğunu kabul edelim, tlahi bilginin bize kapalı yönünün kurtların evrim sürecine ilişkin bilgilerimiz arttıkça vazıh hale geldiğini ve değişimlerin âlemin bütünüyle ilgili nihai bir ga­yenin parçası olduğunu düşünelim. Bu gaye, vahdet-i vücûd- cu sufilerin düşündüğü gibi Varlık’m ezelden ebede süregiden zorunlu zuhuru veya ilahi isimlerin zorunlu tecellisi olabilir. Gaye, kelamcıların düşündüğü gibi tam olarak bilme imkânı­mız bulunmayan bir hikmetin tahakkuku ve ilahi teklifin bir uzantısı olabilir. Yine gaye filozofların düşündüğü gibi Mut­lak Varlık’tan zorunlulukla sudûr eden âlemin mertebeli ta­hakkuku neticesinde her bir mevcudun kendi mertebesinden varlık» iyilik ve yetkinliğe ulaşma talebi olabilir. Şimdilik bun­lardan herhangi birinin olabileceğini kabul edelim. Kısaca teoriye doğal süreci aşkın bir failin bilinçli müdahalesini ve nihai tahlilde ondan kaynaklanan bir gayeyi dahil edelim. Bu durumda evrimci izah, açıklama gücünü kaybeder mi?</p>
<p>Bu sorunun iki yönlü bir cevabı vardır: Birincisi, bunları da­hil etmek, teorinin açıklama gücüne biyolojik seviyede hiçbir katkı sağlamamaktadır. Yani süreci bilinçli bir failin gayeli fi­ili görmek ile doğal olayların kendi akışı olarak görmek, biyo­lojik bir vakayı açıklamaya katkı yapmaz ve biyoloji bilgimizi artırmaz. Çünkü bilgimizin değiştiği kısım, biyolojiyle ilgili değil» biyolojide incelenen nesne veya durumun var olmak bakımından özellikleriyle ilgilidir yani metafiziktir.</p>
<p>Bunu başka bir örnekle açıkladığımızda ne demek istediğim daha vazıh hale gelecektir. Üsküdar meydanmda adli bir vaka olduğunu düşünelim. Motosikletli bir kapkaççı, vapurdan inip karşıya geçmek için ışıklara gelmiş birinin elindeki çan­tayı kapıp hızlıca oradan uzaklaşsın. Olay polise intikal etsin ve gerek görgü tanıklarının ifadeleri gerekse güvenlik kame­ralarının yardımıyla polis eşkal ve kimlik tespiti yaptıktan sonra A şahsının kapkaç olayını gerçekleştirdiğini tespit etsin. Bir müddet yapılan aramalar neticesinde kapkaççı yakalansın. Olay yargıya intikal ettikten sonra hâkim, kapkaççıyı mevcut kanunlar doğrultusunda şu kadar ay hapse mahkûm etsin. Bu suçta olayların ardışık düzenini vakıaya uygun bir şekilde tespit ettiğimizde hâkimin hüküm vermesi için yeterli şartlar sağlanmış ve adli bir mesele çözüme kavuşturulmuş olur. Bir Mu’tezile kelamcısı, kapkaççının otonom bir kudreti ve irade­si olduğunu, yaptığı hareketlerin onun tarafindan yapıldığını iddia eder. Bir Eş’arî kelamcısı, kapkaççının fiili önceleyen bir kudreti olmadığını, fiile eşlik eden bir kudreti bulunduğunu, aslında fiili yaratanın doğrudan Allah olduğunu ve iyi veya kötü her şeyin Allah’ın kudretiyle meydana geldiğini, kulun yalnızca ilahi fiilin mahalli olduğunu iddia eder. Her iki kelamcı da bütün bu olayların insanın ilahi teklife muhataplığının bir gereği ve dünyadaki imtihanın bir parçası olduğunu düşünür. Bir vahdet-i vücûdcu sufi, kulun kendisine ait var­lığı bulunmadığını, ona var demenin mutlak Varlık’a nispeti ifade ettiğini, âlemdeki tüm nesne ve olaylar gibi kapkaççının da ilahi isimlerin bir tecelligâhı olduğunu, kapkaççının bir in­san ferdi olması bakımından bütün isimlerin topluca zuhu­runa mazhar olduğunu ama isimlerden birinin genel olarak kapkaççıda baskın olduğunu, kapkaç olayında ise bir ismin hususi olarak baskın olduğunu düşünür. Bir filozof, insanın kendi varlık mertebesinde akıl ve arzu çatışması yaşaması nedeniyle iradeli <em>(ihtiyar)</em> bir mevcut olduğunu, kişinin sa­hip olduğu kudretle o fiili işlediğini, böylesi fiillerin kişinin yetkinliğe ulaşmasına engel olduğunu düşünür. Fakat bu tah­lillerin hiçbiri, olayın adli bir vaka olarak tasvirine herhangi bir katkı sağlamaz. İster Müslüman ister gayrimüslim olsun, kişinin yaptığı <u>fiilin</u> tasviri aynı olmak ve bu fiil suç olarak tanımlanıyorsa cezalandırılmak durumundadır.</p>
<p>Pekâlâ bu mülahazalar ne işe yarar? Bu değerlendirmeler bize insanlık dediğimiz şeyin ne olduğuna, genel olarak ha­yatin anlamına, yapılan fiillerin insan olarak bize katkısının bulunup bulunmadığına ilişkin metafizik bir kavrayış su­nar. Bu kavrayış bizzat o fiilin gerçekleşme sürecinin doğ­ru bir tasvirinden daha önemlidir fakat fiilin adli yönünün çözümlemesine hiçbir katkı sunmaz. Evet, bu mülahazala­rın bizim söz konusu olayı bir suç olarak tanımlamamızda ve verdiğimiz cezada bir etkisi mutlaka olacaktır. Fakat bu, olayın ardışık düzenini belirlemekten başka bir şeydir. Ara­larında meşru bir nikâh akdi bulunmayan bir kadm ve erkek cinsel ilişkiye girse İslam bunu zina olarak tanımlar ve <u>fiilin </u>tespit şartlarına ve kişilerin evli veya bekâr o<u>lm</u>ala<u>rına</u> göre bir ceza verilmesini öngörür. İslam şeriatını esas almayan bir hukuk, karşılıklı rıza olması hafinde buna herhangi bir ceza terettüp etmeyeceğine hükmeder. Fakat fiilin oluş düzenini belirlenmesi ve ona uygun bir anlatısının oluşturulması her ikisine göre de değişmez.</p>
<p>îşte aynı durum, biyolojik bir olayın tasviri için de geçerlidir. Metafizik mülahazalarımız, bir bütün olarak canlılar dünya­sının ne anlama geldiğini ve bizim varlığımıza nispetle nasıl değerlendirilmesi gerektiğini tabii ki etkiler. Dolayısıyla sade­ce canlılara değil, bütün mevcutlara nasıl muamele etmemiz gerektiğine dair normatif yargılara ulaşmamızı sağlar. Fakat bu değerlendirmeler, biyolojik bir olayın vakıaya uygun bir tasvirine katkı sağlamadığı gibi pek çok durumda böyle bir tasvire dahi ihtiyaç duymaz. Bu sebeple evrimci açıklamanın sosyoloji ve siyaset gibi insan bilimlerindeki kullanımı ile bi­yolojideki kullanımım tamamen farklı değerlendirmek gerek­mektedir. Lâkin meselenin bu yönünü biyolojik yönünden soma müstakil olarak değerlendireceğim.</p>
<p>Şimdi cevabın ikinci yönüne geçebiliriz. Metafizik faili ve gaye kavramım dahil etmek, evrimin biyolojik açıklamasından neyi eksiltir? Şöyle düşünsek: Adanın ikiye ayrılmasını sağlayan dep­rem ilahi kudretle gerçekleşmiştir. Adanın iki parçasında kalan kurtların süreç içinde farklı türlere ayrılması, Allah’ın canlıları yaratmaktaki âdetidir. İlahi yaratma, zaten bir süreç içinde ger­çekleşir. Nisan ayında ektiğimiz bir sebze tohumunun meyve­sini İç Anadolu’nun mevsim şartlarında ancak haziran ayında yiyebiliriz. Allah bütün madenleri, bitkileri ve hayvanlan doğal bir süreç içinde yaratır. Böyle düşünmekle birlikte, kurtların türleşme süreçlerini biyolojik bir açıklamadan hareketle bir evrilme süreci olarak açıklasak. Nasıl ki bir salatalığı Allah’ın yarattığını düşünmekle birlikte salatalık tohumunun hangi şartlarda ekileceğini, fîdesinin hangi aralıklarla sulanacağını, ne kadar süre sonra mahsul alınacağını doğal bir olaylar dizisi olarak değerlendiriyor ve salatalık hakkmdaki bilgilerimiz de bu doğal sıralamanın uygun bir tasviri olarak ortaya çıkıyorsa kurtların türleşme süreci için de aynı tarz düşünceyi sürdürsek evrimci açıklamanın kazanmalarını yitirir miyiz?</p>
<p>Öyle görünüyor ki açıklama gücünden hiçbir şey kaybetmez. Evrimci bir bilim insanı, böylesi bir yaklaşımın insan zihnini bilimsellikten uzaklaştırdığını ve insandaki bilimsel merakı yok ettiğini, dolayısıyla bilimin önünü tıkadığını söyleyerek bize itiraz edebilir. Bazı durumlarda bu itiraz haklı da olabilir. Fakat bu, teorinin gücünü ve zafiyetini belirleyen sınırların tamamen dışındadır. Yukarıdaki evlilik dışı ilişki örneğinde İslam’ı esas alarak bu ilişkiyi suç olarak tanımlamak, o iliş­kinin keyfiyetine ilişkin açıklamayı ne güçlendirir ne de za­yıflatır. Bunun gibi doğal sürecin dışında bilinçli bir failin ve anlatılan anlamlarından biriyle gayenin tahlile dahil edilmesi, canlı türlerinin biyolojik açıklamasını ne güçlendirir ne de zayıflatır. Zira açıklamanın gücü ve zaafı, tamamen doğal sü­reçlere ilişkin bulguların bizi sürecin olabildiğince uygun bir tasvirine götürüp götürmediğine bağlıdır. Dolayısıyla tartıştı­ğımız metafizik kabulleri dahil etmek, evrim teorisinin açıkla­ma gücünde irtifa kaybına yol açmamaktadır.</p>
<p>Tahlilin bu aşamasında önemli bir sorun daha ortaya çıkmak­tadır: Şayet metafizik kabulleri dahil etmek, biyolojik açıkla­maya herhangi bir katkıda bulunmuyorsa niçin dahil edelim? Bu, anlamsız bir tasarruftan başka ne olabilir? Bir evrimci bi­yolog bu soruları gayet haklı bir şekilde sorabilir. Evet, teoriler bilinmeyen unsurları bilimsel açıklamanın bir parçası olarak kullanabilir. Fakat böylesi durumlarda, bilinmeyen unsurla­rın, açıklanması amaçlanan olgunun parçası olarak öngörü- lebilmesi icap eder. Bilimsel araştırmayı yapanlar, zaman za­man bu öngörülerde yanılır, olgunun bir parçası olarak değer­lendirdikleri şeylerin parça olarak değerlendirilemeyeceğini sonradan fark edebilirler. Lâkin olgunun açıklanmasına kat­kıda bulunmayacağı düşünülen hatta hiçbir zaman bilimsel araştırmanın sonucu olmaya elverişli olmayacağı kabul edilen bir şeyin olgusal bir durum gibi değerlendirilmesi en azından ikna edici değildir. Sözü edilen metafizik kabuller, doğru­dan gözlenen biyolojik olgunun bir parçası olmadığı sürece biyoloğu bu kabulleri açıklamaya dahil etmeye zorlamak ma­kul değildir. Fakat bu tartışmadaki sorun, bir bilimsel araştır­maya onda bulunmayan unsurların dahil edilip edilmeyeceği değildir. Sorun, biyoloji seviyesindeki bir araştırmanın, varo­luşun anlamına ilişkin ilkeleri bilimsel bilgi dağarcığının dı­şında bırakmaya kadir olup olmamasıyla ilgilidir. Bu sorunu tam olarak kavramak için, klasik dünyada bilim kabul edilen metafizik geleneklerin fiziksel nesne ve olguları açıklarken hem evrim teorisi bağlamında tartışılan metafizik kabulleri hem de bu tartışmada gündem olmayan kabulleri nasıl dahil ettiğini görmemiz gerekir.</p>
<p>Belirli bir örnekten hareket edebiliriz fakat kelam, felsefe ve tasavvuf gelenekleri için örneklerin hiçbir önemi yoktur. İs­ter meşhur meyve sinekleri deneyi gibi evrimi destekler nite­likteki örnekleri kullanalım istersek toprak altında bırakılan bir buğday tohumunun çillenmesi örneğini kullanalım hiçbir fark yoktur. Daha anlaşılır olması için buğday tohumu ör­neğini kullanalım. Ve önce kelam geleneğinin açıklamasına bakalım.</p>
<p>Ömer Türker &#8211; Evrim Risalesi,syf:17-42</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisinin-ozet-bir-sunumu-ve-sorunlari/">Evrim Teorisi’nin Özet Bir Sunumu ve Sorunları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisinin-ozet-bir-sunumu-ve-sorunlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İnanç Olarak Evrim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 Oct 2021 13:06:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[doğal seçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[evrimin bilimsellik iddiası]]></category>
		<category><![CDATA[Fosiller]]></category>
		<category><![CDATA[mutasyonlar]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Tesadüf]]></category>
		<category><![CDATA[varyasyonlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25455</guid>

					<description><![CDATA[<p>Selçuk Kütük Bazı konulardaki tartışmaların sonu hiç gelmez, çünkü asıl mesele hep gölgede kalır ve söylenmesi gereken şeyler doğrudan değil de dolaylı olarak ifade edilir. Evrim teorisi ve evrenin kökeni hakkındaki tartışmaların bu bitmeyen münakaşalar listesinin en başında geldiğini söylemek abartı sayılmaz. Taraflar söylenebilecek hemen her şeyi ortaya koymuş olmalarına rağmen neredeyse hiç kimse pozisyonunu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/">Bir İnanç Olarak Evrim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><img decoding="async" class=" wp-image-25457 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/evolution-e1481606247814-300x188.jpg" alt="" width="357" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/evolution-e1481606247814-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/evolution-e1481606247814.jpg 592w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" />Selçuk Kütük</em></p>
<p>Bazı konulardaki tartışmaların sonu hiç gelmez, çünkü asıl mesele hep gölgede kalır ve söylenmesi gereken şeyler doğrudan değil de dolaylı olarak ifade edilir. Evrim teorisi ve evrenin kökeni hakkındaki tartışmaların bu bitmeyen münakaşalar listesinin en başında geldiğini söylemek abartı sayılmaz. Taraflar söylenebilecek hemen her şeyi ortaya koymuş olmalarına rağmen neredeyse hiç kimse pozisyonunu değiştirmez, çünkü herkes daha baştan konumunu korumaya azmetmiş haldedir. Eğer tartışma başka herhangi bir teori üzerinde cereyan ediyor olsaydı, çoktan neticeye bağlanır ya da önemini kaybederdi. Tüm mesele, evrim teorisinin sadece bilimsel bir sorun değil, aynı zamanda felsefi bir problem olması ve arkasında bir dünya görüşünün yatıyor olmasıdır. Teorinin geçerli olup olmaması, onu sonuçları itibariyle diğer teorilerden farklı kılmaktadır. Ateist açısından bu bir ölüm kalım meselesi sayılabilir, çünkü teorinin geçerli olmadığının anlaşılması tek alternatifi olan dini argümanın, yani yaratılışın kabulüne yol açacaktır. Aynı şeyin teist açısından neden geçerli olmadığı ya da kısmen geçerli olduğu aşağıda açıklanacaktır. Bir teorinin ispatını yapmak iddia sahibinin vazifesidir, dolayısıyla bizim evrim teorisini yanlışlama gibi bir mecburiyetimiz yoktur. Buna rağmen, evrim teorisine yönelik teknik itirazların ve eleştirilerin yapıldığını biliyoruz. Bu yazı çerçevesinde ise, sözü edilen teorinin bilimsel kriterlere uymadığı ve hepsinden önemlisi apriori kabullere dayalı bir inanç olduğu gösterilemeye çalışılacaktır.</p>
<p><strong>Bilimsellik İddiası </strong></p>
<p>Karşımızda öyle bir teori duruyor ki, bilimsel olduğu ısrarla savunuluyor, fakat bilimsel kriterlere uymuyor; gözlenemiyor, yeniden uygulanamıyor ve ölçülemiyor. Hepsinden ötesi, daha iyisi olmadığından bunun kabul edilmesi isteniyor. Eğer teorinin arkasında ideolojik bir bakış ve doğruluğuna dair kesin inanç olmasaydı, açıklama gücündeki zayıflığından dolayı çoktan terk edilmiş olurdu. Bilimsel bilgi, felsefi görüşlerle yoğrulup düzenlenerek önümüze getiriliyor ve bunun bilimsel bilgi olduğu ileri sürülüyor/dayatılıyor. Bu anlamda teistlerin karşısında bir bilim kilisesi durmaktadır. Tabii ki bu noktada karşımıza, bilim olanla bilim olmayanı ayırt etme sorunu çıkıyor. Evrimci, daha meselenin başında tanrının var olmadığını kesin bir veri olarak kabul ederek yola çıkmaktadır. Dolayısıyla, geriye hiç inandırıcı olmamasına rağmen, her şeyi sadece maddeye bağlı olarak açıklama yönteminden başka çare kalmıyor ve buna bilimsel açıklama deniyor. Bilimsel kılıf altında yapılan sahte açıklamalara itiraz yöneltildiğinde ya “şu anda eldeki en iyi izahın bu olduğu” ya da “bilimin gelecekte bu sorulara açıklık kazandıracağı” söylenmektedir. Bu yaklaşımda evrimcinin kendini bilimsel bilgi ile sınırladığını görüyoruz. Ancak kişinin kendini salt bilimsel bilgi ile kayıt alması onun dünya görüşüyle ilgili bir sorundur.</p>
<p>Tüm bilgimizin bilimsel bilgiden ibaret olduğunu söylemek tam bir bilim-perestlik anlamına gelir. Sanat, müzik, edebiyat, ahlaki değerler, sevgi, aşk vs. hakkındaki bilgilerimiz bilimsel bilgi kategorisine dahil edilemez. O halde, “kişi kendini ne ile sınırlayıp bağlıyorsa gerçekte inancı odur” diyebiliriz. Problemin daha başında Allah’ın varlığını ve yaratılış düşüncesini devre dışı bırakarak evrimsiz bilim olamayacağını dayatmak işte ancak böyle bir inancın gereği olabilir. Fiziksel bir olayın açıklanmasında bilimsellik kaygı sı altında öznesiz bir açıklama yöntemine başvurulması bir şeyleri gizlemeye yönelik bir tavırdır. Bilindiği üzere, Aristo maddi, şekli, fail ve gai olarak dört sebepten bahseder. Modern bilim bunlardan sadece ilk ikisi (madde ve form) ile ilgilenir, asıl fail ve maksat üzerinde durmaz. Dolayısıyla bilimsel açıklama biçimi pratikte değilse bile, felsefi açıdan hiçbir zaman tatmin edici olmamaktadır. Bu probleme evrim teorisinde de rastlanmakta ve failsiz ve herhangi bir maksada yönelik olmayan salt maddesel dönüşümlerin insan gibi bir varlığı netice verdiğine inanılması istenmektedir.</p>
<p><strong>Canlılığın Başlangıcı Sorunu </strong></p>
<p>Evrimci, tüm çalışmalarında rağmen en temel sorun olan hayatın nasıl başladığını meselesini açıklayamıyor. 21. yüzyılın bilgisi ile laboratuar şartları altında bile bir hücre üretilemezken, hayatın kendiliğinden ortaya çıktığını ileri sürmenin neresi bilimseldir? Açıkçası hayatın, cansız maddelerin kendiliğinden bir araya gelerek başladığı iddiası bilimsel olarak gösterilemediğinden evrimci açısından bu durum tam manasıyla aksiyomatik inanç özelliği taşır. Bilindiği üzere matematik, geometri ve fen bilimlerinde belirli bir başlangıç yapabilmek için birtakım aksiyomlar kabul edilir. Bu aksiyomlar kümesi sadece birer tanımlamadan ibarettir ve ispatları yapılamaz (Euclides geometrisinde iki nokta arasındaki en kısa mesafenin bir doğru olması gibi). Dolayısıyla aksiyomatik temele dayalı bir bilginin doğruluğu, aksiyomların geçerliliğine bağlıdır. O halde evrimcinin ya canlılığın nasıl başladığını göstermesi ya da bu iddiasının sadece bir kabulden ibaret olduğunu ifade etmesi gerekir. Yanlış olan şey, kendi kabullerini/inançlarını bilimsel ve ispatlanmış bir gerçek gibi ileri sürmeleri ve itiraz edenleri bilim-dışı olmakla suçlamalarıdır. Böyle bakıldığında hayatın bir şekilde kendiliğinden başladığını ya da Allah tarafından yaratıldığını söylemek arasında, bilime uygunluk açısından, bir fark kalmaz. Farkı oluşturan şey, hangisinin daha makul olduğudur. Issız bir adaya çıktığınızı ve dev bir makine ile karşılaştığınızı düşünün. İki açıklama söz konusu olabilir: birincisi, etrafta herhangi birisi görünmemekle beraber bunun bir bilinç ve dizayn gerektirdiği ve gösterme imkânı olmasa bile akıl taşıyan bir fail tarafından yapıldığıdır. İkincisi, çeşitli doğal kuvvetlerin etkisi ile böyle makinenin kendiliğinden oluştuğunu ileri sürmek, fakat bunu deneysel olarak gösterme noktasında başarısız olmak. Hangisinin daha makul ya da bilimsel olduğuna herkes kendi karar vermelidir.</p>
<p><strong> İnsanın Sadece Biyolojik Bir Varlık Olamaması </strong></p>
<p>Evrimciler, insanın salt biyolojik gelişimini açıklamaya çalışıyorlar fakat akıl, bilinç ve duyguların nasıl ortaya çıkıp geliştiği konusunda bir izahta bulunamıyorlar. Ayrıca düşünme, hesap yapma, konuşma, bilgi üretme, yazma gibi pek çok özellik sadece insanda görünmekte ve başka hiçbir canlıda bunlara rastlanmamaktadır.İnsanın en yakın atası olduğu ileri sürülen şempanzelerle insan arasında bu sayılan nitelikleri kısmen taşıyan hiçbir canlı gösterilememektedir.</p>
<p><strong>Tesadüf ve Daktilo Örneği</strong></p>
<p>Evrimci, canlılığın ve türlerin ortaya çıkışını açıklama noktasında kullandığı tesadüf kavramının sorgulanmasından rahatsız olur. Bunun yerine random, süreç, doğal mekanizmalar, seçilim, mutasyon varyasyon gibi bazı terimler kullanır. Fakat bu kavramlar biraz kurcalandığında, mekanizmanın işleyişinde hiçbir aklın ve bilincin söz konusu olmadığının belirtilme zorunluluğu doğar ve yine karşımıza tesadüf çıkar. Varlık âleminin ve canlılığın tesadüfe sığmayacağını anlayan evrimci doğal seçilimi öne çıkarır ve bunu açıklamak için bilinen bir örneğe başvurur: “Daktilo başında oturan bir şempanzenin Hamlet’i yazma olasılığı sıfırdır. Fakat daktilonun, yanlış bir harfe basıldığı zaman yazmadığı ve sadece doğru harfe basıldığında yazacak şekilde çalıştığı düşünülürse Hamlet’in yazılması mümkün hale gelebilir”. Evrimci meseleyi kendi açısından makul hale getirmek isterken ciddi bir tutarsızlık içindedir. Hamlet’in yazılabilmesi için şempanzeye atfedemediği bilinci daktiloya vermek gibi bir yola girmektedir. Daktilonun sadece doğru harfleri kabul ederek yazması onun daha evvel ne yazacağını bilmesini gerektirir ki, bunun anlamı daktilonun Sheakespare olması demektir! Doğal seçilim, tam anlamıyla bir inanç terimidir. Seçen ve seçilenin her ikisi de aynı şeyi, yani tabiatı göstermektedir. Seçim, şuurlu bir fiildir; o halde kim, neyi, hangi amaçla seçmektedir?</p>
<p><strong>Fosiller Meselesi </strong></p>
<p>Evrim teorisinin tarifine göre, türler arası geçişin son derece yavaş ve aşamalı bir şekilde gerçekleşmesi gerekir. Bu durumda bir türden diğerine geçişi gösteren sayısız halkanın bulunması gerekir. Mesela sudan karaya geçişte, organların nasıl dönüştüğünü her aşamasıyla gösteren çok miktarda fosilin ortaya çıkarılması lazımdır. Aksi taktirde, son derece kopuk halkaların birbirinin devamı olduğunun söylenmesi sadece bir iddia olarak kalacaktır. Eğer türlerin ortaya çıkışı sıçrama yoluyla olmuşsa bunun yaratılış görüşünden hiçbir farkı yoktur.</p>
<p><strong> Ortak Köken ve Gen Haritaları </strong></p>
<p>Evrimci, canlıların gen haritalarını ve matris dizilimlerini göstererek aralarındaki ortak yönlere dikkat çekmekte ve bu benzerliklerden hareketle türler arası geçişin olduğunu ve tüm canlıların aynı ortak atadan geldiğini ileri sürmektedir. Tüm canlılarda temel yapıtaşlarının var olması ve benzer fonksiyonları icra eden organların bulunması canlıların aynı kökenden geldiğini değil, tek bir tasarımın ürünü olduğunu gösterir. Canlıların temel ortak yapılara sahip olması gayet normaldir; benzerliğin olmaması için, “kedilerin gözü varken fillerin gözsüz olması ya da devenin etten fakat atların demirden yapılmış olması gerekir” gibi garip sonuçlara ulaşılır. Son iki yüzyıl boyunca otomobillerin gelişimin/evrimini takip edersek hepsinde benzer malzemelerin ve fonksiyonların var olduğunu görürüz. Fakat buradan hareketle, otomobillerin kendiliğinden ortaya çıktığı ya da kendi kendilerine gelişerek bir modelden diğer bir üst modele atladıkları sonucu çıkarılamaz. Yapılabilecek en makul çıkarım, hepsinin bilinçli bir dizaynın ürünü olduğu ve bir mühendisin eliyle gerçekleştiğidir. Bilindiği üzere, moleküleri evrim konulu bilimsel makalelerin tamamına yakını aminoasit dizilimlerinin kıyaslanması ile ilgilidir. Bu dizilim karşılaştırmasında iki proteinin tüm aminoasitleri sıralanarak incelenir veya bir DNA üzerindeki nükleotidler karşılaştırılır. Bu dizilimlerin karşılaştırılması karmaşık bir biyokimyasal sistemin fonksiyonlarının nasıl ortaya çıktığını açıklamaz. Aynı şirket tarafından üretilen iki ayrı model bilgisayara ait kullanım kılavuzları, birçok ortak kelime ve cümlelere sahip olmasına rağmen, kılavuzlardaki harflerin dizilimini karşılaştırmak hiçbir şekilde bu bilgisayarların kendi başlarına daktilodan evrimleştiklerini göstermez. Buradan yapılabilecek en mantıklı çıkarım, bu iki model bilgisayarın aynı firmanın ürünü olduğu ve tek bir elden çıktığıdır.</p>
<p><strong>Yorum Farkı </strong></p>
<p>Bilindiği üzere, deney veya gözlem belirli bir teori ya da bakış açısını doğrulamak/test etmek amacıyla yapılır. Zihinde bu bakış açısı olmazsa neyin, niçin ve hangi yönü itibarıyla deneyip gözlemleneceğine karar verilemez. Durum böyle olunca, deneyden elde edilen bilgiler tarafsız ve ham değil, işlenmiş ve yönlendirilmiş olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu sebeple aynı verilerin, tam ters yöndeki teorileri doğrulamak için de kullanılması mümkündür. Dolayısıyla, salt doğrulama o teorinin kesinlikle geçerli olduğunu ve ispatlandığını göstermez. Evrimci kendini, teorisinin doğruluğuna inandırdığı için elde ettiği her bilginin teyit edici yönde olduğunu düşünmektedir. Aslında bu, güneşin dünyanın etrafında döndüğü zanneden birinin, her sabah güneş doğarken kendisinin hareketsiz ve güneşin hareketli olduğunu gözlemlemesi ve bunu iddiasına açık bir delil olarak göstermesi gibi bir şeydir. Halbuki aynı gözlem, dünyanın güneş etrafında döndüğü yönündeki iddiayı doğrulamak için de kullanılabilir. Bu yaklaşımın en bariz örneğini fosiller konusunda görmekteyiz. Evrimci zorlukla bulduğu her fosili benzer gördüğü başka bir fosilin önüne ya da arkasına yerleştirerek ara form zincirini tamamlamaya çalışır. Halbuki, bulunan fosilin başka bir türü göstermesi ya da soyu tükendiği için günümüze kadar gelememiş bir canlıya ait olması mümkündür. Fakat evrimci bu seçeneği, kendi teorisini doğrulamadığı için kabul etmez.</p>
<p><strong>Doğal Seçilim </strong></p>
<p>Evrimi yöneten bir akıl ya da bilincin var olmadığını ve mutasyonların belirli bir amacı gerçekleştirmek için ortaya çıkmadığını evrimci kabul etmektedir. İddiaya göre evrim, daha önce oluşmuş maddi yapılar üzerinde zorunlu bir şekilde meydana gelir. Dikkatli bir göz, böyle bir iddianın arkasında bilimsel bilginin değil, bir inancın ve kabulün olduğunu hemen görebilir. Evrimcinin bu noktadaki inancı/kabulü açıktır: maddi yapıların, zorunlu birtakım neticeleri üretmek gibi maksatları vardır ve bunun için var olurlar!</p>
<p><strong>İndirgenemez Komplekslik </strong></p>
<p>Canlılara ait son derece karmaşık yapıların aşamalı olarak gelişimini açıklamak evrim açısından ciddi bir problem olarak görünmektedir. Göz, kulak, kalp, akciğer, beyin gibi pek çok organın ortaya çıkışına dair tatmin edici bir izah yoktur. Tek başına bir işe yaramayan, fakat bir sistem içinde kritik rol oynayan elemanların birbirinden habersizce ve hiçbir amaçları olmaksızın yavaş yavaş karmaşık bir mekanizmayı oluşturduğunu düşünmek tam manasıyla bir inançtır. Sorunun farkında olan evrimciler meseleyi atlatabilmek için ilginç yollara başvurmaktadırlar. Tartışmalarda en çok gündeme gelen bakteri kamçısı, gözün oluşumu ya da kanın pıhtılaşması gibi mekanizmalarda herhangi bir elemanın çıkarılmasının sistemin tümünü etkisiz kılacağı, argümanını bertaraf etmek için bazı kritik olmayan parçalar dışarı atılmakta ve sistemin hâlâ çalıştığı gösterilmektedir. Böylelikle karmaşık yapıların basitten kompleksliğe doğru geliştiği argümanı canlı tutulmak istenmektedir. Daha iyi anlamak için şöyle bir örnek üzerinde düşünebiliriz: Bir otomobili oluşturan ve karşılıklı ilişki içinde olan binlerce parçanın kendiliğinden bir araya gelemeyeceği ve kritik bir parçanın çıkarılmasıyla otomobilin artık çalışamayacağı düşüncesine karşılık evrimci, bazı parçaları çıkararak sistemin yine çalıştığını gösterme yoluna gitmektedir. Otomobilin kapılarını, ön-arka kaputunu, döşemelerini, kornasını dışarı atmakta ve sistemin hâlâ çalıştığını göstererek indirgenemez kompleksliği boşa çıkarmaya gayret etmektedir. Belli ki evrimci esas meseleyi anlamak istememektedir. Çünkü burada önemli olan kritik, yani olmazsa olmaz parçaların çıkarılamayacağıdır. Mesela tekerleklerin, motorun, ateşleme mekanizmasının çıkarılması ya da benzin konulmaması gibi şeylerden herhangi birinin olmaması tüm sistemi atıl hale getirir. Evrimci, tüm bu elemanlar birbirinden habersiz olarak nasıl aşama aşama bir araya geldiğini açıklamalıdır. Diğer taraftan, ortada görmek, duymak, düşünmek gibi şeyler hiç yokken göz, kulak ve beyin gibi organların nasıl ve neden ortaya çıktığını evrimcinin izah etmesi gerekiyor.</p>
<p><strong>Mutasyonlar ve Varyasyonlar </strong></p>
<p>Evrimci, mutasyonların rolüne fazlasıyla güvenmektedir. Türlerin kendi içinde varyasyonları olduğuna dair herhangi bir itiraz yoktur. Mutasyon veya tür içi farklılaşmalar o canlının kendi kodlarında zaten varolan potansiyeldir. Ancak bu potansiyel, tür içinde kalmakla sınırlıdır. Doğal şartlarda, türün genetik potansiyelini aşacak derecede birtakım durumlar oluşursa o tür elenmeye maruz kalır. Hiçbir deney, mutasyon yoluyla daha ileri türlerin ortaya çıktığını gösteremiyor. Bu mümkün olsaydı, belirli bir canlıdan başlayarak hızlandırılmış mutasyon yoluyla diğer türlere geçiş sağlanabilirdi. Fakat yine de evrimcinin bu konudaki inancı ve ümidi devam etmektedir. İspinoz kuşlarının gagasının değişimi ya da ıslah oluyla ineklerin daha fazla süt vermesinin sağlanmasındaki değişimlerle analoji kurularak, kuşların kanatlarının hiç yokken ortaya çıktığı veya sudan karaya çıkışta akciğerlerin hiç yoktan oluştuğu söylenemez. Varolan organların kendi içinde farklılaşması ile hiç yoktan yeni organların veya özelliklerin kazanılması birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Tür içi farklılaşmalar dereceli değişimlerdir, halbuki bir türden diğerine geçiş mahiyet farklılığını gerektirir. Dolayısıyla evrimcinin bu noktada gerçeğe uygun düşmeyen analojilere başvurması geçerli değildir.</p>
<p><strong>Sonuç ve Değerlendirme </strong></p>
<p>Evrimci henüz teorisini ortaya koymadan evvel, tabiatta hazır bulduğu maddenin/ evrenin kökeni hakkında bir açıklama yapmak zorundadır. Bu nokta irdelendiğinde evrimcilerin bilimsel görüş olarak dayatmaya çalıştıkları teorilerinin kökeninde maddeci dünya görüşünün yattığı hemen görülecektir. Cansız varlıklardan hareketle kendiliğinden canlıların ortaya çıkacağını ileri sürmenin bilimle hiç alakası yoktur ve tamamen bir varsayımdan ibarettir. Hayatın, maddede potansiyel olarak var olduğunu düşünmek, parlayan bir aynanın içinde gerçekten güneşin olduğunu zannetmek gibi bir yanılgıdır. Halbuki tüm aynalarda görünen ışığın (hayatın) kaynağı gökyüzündeki güneştir. Hayatın ve farklı türlerin ortaya çıkışını laboratuarda ya da başka şekillerde gösteremeyen evrimcinin bahanesi bellidir: bu oluşumlar binlerce yıllık süreç sonunda meydana gelmiştir, o yüzden bunları gösterme imkânı yoktur! Fakat yaratılışı savunanlar, Allah tarafından yaratılma işleminin gözlenmesinin ya da deney konusu yapılmasının imkânı olmadığını söylediklerinde bilim dışı olmakla suçlanırlar.</p>
<p>Eğer evrim teorisinin bilimsel olduğu ileri sürülüyorsa, evrim karşıtlarının bilimsel bir ispat bekleme hakkı vardır. Şu ya da bu sebeple evrimcinin bazı şeyleri gösterememesi kendilerini ilgilendiren bir sorundur. Bu noktada evrimcinin, ileri sürdüğü teorinin bilimsel bazı kriterleri karşılayamadığını itiraf etmesi gerekir. Yaratılış düşüncesi, Allah’ın varlığının kesin olmasına dayanır. Benzer şekilde, evrim teorisi de ateizmin zorunlu bir neticesi olarak apriori doğru sayılan bir inançtır. Evrimcinin kendi dünya görüşü doğrultusunda bir takım varsayım ve aksiyomlara dayanma hakkı vardır, fakat sahip olduğu inançlarını bilimsel ve sanki defalarca ispatlanmış bir mesele gibi takdim etmesi kabul edilebilir bir şey değildir. Yine de evrimcinin bilimsel yoldan ya da aklını ve mantığını kullanarak tanrının var olmadığı yönündeki ön yargısını terk etmesi ve yaratılış seçeneğini daha işin başında elemeyi bilimsellik zannetmenin yanlışlığını fark etme ihtimali vardır. Evrimci açısından, hayatı yaratanın tesadüfler değil de Allah olduğunu fark etmesi, çocukken yılbaşında hediye getirenin Noel Baba olmadığını ve her şeyi kendi babasının hazırladığını fark etmesi gibi bir durumdur. Bu farkına varış, ancak çocuğun aklı başına geldiğinde gerçekleşebilir. Bu anlamda tüm evrimcilere çocukluktan çıkıp akılbaliğ olmaya doğru evrilmeleri temennisinde bulunabiliriz.</p>
<p>Ümran Dergisi,183.sayı,syf:54-59</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/">Bir İnanç Olarak Evrim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-inanc-olarak-evrim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Nov 2019 07:47:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir?]]></category>
		<category><![CDATA[Mutasyon]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<category><![CDATA[Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23348</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Probleme giriş yaparken öncelikle evrim teorisini tüm yön­leri ile kabul etme ya da tamamen reddetme gibi bir yol izlenmeyeceğini özellikle belirtmek gerekiyor. Evrimin bi­limsel olarak kolayca gösterilebilecek ve herkes tarafından kabul edilebilecek aklen geçerli yönleri belirtilirken, tar­tışmalı ve çelişkili olan kısımları ortaya konulacaktır. Ev­rime yönelik yaklaşımlar itibarıyla üç insan tipi karşımıza çıkmaktadır: 1.Tip: Bazı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/">Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23406 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-300x201.jpg" alt="" width="337" height="226" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-300x201.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/11/ggggggg.jpg 640w" sizes="(max-width: 337px) 100vw, 337px" /></a></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Probleme giriş yaparken öncelikle evrim teorisini tüm yön­leri ile kabul etme ya da tamamen reddetme gibi bir yol izlenmeyeceğini özellikle belirtmek gerekiyor. Evrimin bi­limsel olarak kolayca gösterilebilecek ve herkes tarafından kabul edilebilecek aklen geçerli yönleri belirtilirken, tar­tışmalı ve çelişkili olan kısımları ortaya konulacaktır. Ev­rime yönelik yaklaşımlar itibarıyla üç insan tipi karşımıza çıkmaktadır:</p>
<p><strong>1.Tip:</strong> Bazı insanlar bu teoriye yüzeysel olarak bakmak­ta ve meseleyi hiç incelemeden sanki kesin olarak ispat­lanmış gibi kabul etmek eğilimindedirler. Teorinin lehin­de yapılan yoğun propagandalar aklen ve bilimsel olarak imkânsız olan birçok noktayı insanlara makul şeylermiş gibi gösterebilmektedir. Teorinin bilimsel olarak ispatlan­mış gibi sunulması ve buna itiraz edenlerin bilime-gerçe- ğe karşı koyuyormuş olarak gösterilmesi tam anlamıyla bir karartma operasyonudur. En sık karşılaşılan durum, evrim­cilerin hilelerine kanmayanların bağnazlık ve bilim-dışılık ile suçlanmasıdır. Birçok bilim adamı bu tür suçlamalara maruz kalmamak için sessiz durmayı tercih etmektedir.</p>
<p><strong>2.Tip:</strong> Bu gruptakileri ise, teorinin ne bilimsel açıdan ne de aklen kabul edilebilir olmadığını gayet yakından bil­dikleri halde Allah’ı inkâr etmek için sözü edilen teoriden daha iyisini bulamayan insanlar oluşturmaktadır. Bu grup evrimi tanrının yokluğuna delil olarak ileri sürmektedirler. Bu anlamıyla evrim teorisi bilimsel bir yapıdan ziyade çare­sizlikten kaynaklanan batıl bir inanca dönüşmüştür.</p>
<p><strong>3.Tip:</strong> Tanrı inancına sahip olan bazı gruplar genellikle evrime karşı toptan bir reddetme tavrı geliştirmişlerdir.</p>
<p>Yukarıda sözü edilen bu üç grup sebebiyle konu bilimsel olarak tartışılabilir olmaktan çıkmakta ve makul bir nokta­ya ulaşılamamaktadır.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>İlk olarak ortak bir anlaşma zemini hazırlamak açısından evrimin canlılar üzerindeki açık işaretlerine değinmek uy­gun olacaktır. Türlerin kendi içlerinde çeşitlik açısından çok renkli bir yapıya sahip olduğu kolayca görülebilecek bir gerçektir. Örneğin atlar, kediler, köpekler&#8230; kendi içlerinde pek çok çeşitliliğe sahiptir. Benzer şekilde bir Eskimo ile bir zenci karşılaştırıldığında ve her ikisinin de insan olduğu düşünüldüğünde insan türü içindeki farklılıkların çarpıcılı­ğı dikkat çekici olacaktır. Tür içinde gerçekleşen bu farklı­laşmalara varyasyon denilmektedir ve bunun inkâr edilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Ancak burada iki noktaya dikkat edilmesi gerekir. Bi­rincisi; değişim ya da farklılaşmanın sadece tür içinde sı­nırlı kalması ve başka bir türe geçişe müsaade edecek bir sıçramanın gösterilememiş olmasıdır. İkincisi; çeşitlenme­nin beslenme, doğal şartlar, çevre ve popülasyon gibi pek çok sebebi olduğu bilinmektedir. Burada çeşitlenme ve fark­lılaşmanın ancak o türün “genetik esnekliğinin” müsaade ettiği derecede olabileceğini anlamak gerekiyor. Bu durumu şöyle ifade edilebilir: on birim uzunluğundaki bir lastik çe­kilerek yirmi beş birime kadar uzatılabilir. İşte bu, lastiğin müsaade ettiği esneklik miktarıdır, fakat daha fazla uzatıl­mak istenirse lastik kopacaktır. Yani lastik ne kadar çekilir­se çekilsin belirli bir esneme gösterecek fakat çok çekmekle onu bir tahta parçasına çevirmek mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Laboratuar şartlarında bile bir türden başka bir türe ge­çişin gösterilemediği düşünülürse, bu işlemin kendiliğin­den ya da tesadüfen olduğunu ileri sürmek bilimsel anlayışa uygun düşmez. Burada çoğunlukla bu olayın gerçekleşmesi için geçmesi gereken zamanın çok uzun olduğu şeklinde bir savunma yapılmaktadır. Fakat bu geçerli bir mazeret de­ğildir, çünkü laboratuar zaten bu tür zorlukları gidermek için vardır. Çok uzun bir süreçte gerçekleştiği varsayılan durumlara ilişkin şartlar hiç beklenmeden laboratuarda özel olarak hazırlanabilir. Mesela belirli moleküllerin yan yana gelmesi için milyonlarca yıl beklemeye gerek yoktur, laboratuarda bunlar hemen yan yana getirilebilir. Elde bu imkânlar olmasına rağmen bir türden diğerine geçişi gös­termek mümkün olmamıştır.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Bu noktadan itibaren teorinin açıklamakta yetersiz kaldığı hatta çelişkiye düştüğü bazı problemler sıralanacaktır.</p>
<p>Teorinin temelini oluşturan fakat eldeki verilerle izah edilemeyen “ilk <em>canlının nasıl oluştuğu ve cansız varlıklardan canlılığa geçişin ne şekilde olduğu'&#8221;</em> sorunu:</p>
<p>Canlı olmanın fizik veya kimya kanunlarının kavram ve formülleri açısından herhangi bir tanımı mevcut değildir. Canlıların vücutlarını meydana getiren elementlerin bir araya gelip hayatı nasıl ortaya çıkardığı bilim açısından he­nüz cevaplanamamış bir sorudur. Bir insandan akıl, kendi varlığının farkında olma bilinci (self awareness), şuur ve nihayet hayatını teker teker eksilterek cansız bir madde yı­ğınına ulaşmak mümkündür. Fakat aynı süreci tersinden tekrar ettirmek, yani cansız maddeye hayat vermek, can­lı bir maddeye şuur, bilinç kendinin farkında oluş ve akıl kazandırmak bilimsel bilginin çok uzağında görülmektedir.</p>
<p>O halde, insanların gerçekleştirmekten aciz kaldığı ha­yat, bilinç ve farkında oluş özelliklerinin cansız maddeden rastlantı sonucu ortaya çıktığı düşüncesinin anlaşılabilir ol­ması beklenemez. Herhangi bir şekilde anlaşılabilir ve kav­ranabilir olmayan bir şeyin tesadüfen ya da kendi kendine olmasının doğal karşılanması insan aklının ve tecrübesi­nin inkarını ve hiçbir temele dayanmadığını kabul etmeyi gerektirir.</p>
<p>Hayatın, atomların ve moleküllerin belirli özel kombi­nasyonlarının (gruplama ve dizilim) bir özelliğinden baş­ka bir şey olmadığını iddia etmek, Sheakespeare’in <em>Hamlet </em>isimli eserinin harflerin özel bir diziliminden ibaret olduğu­nu ileri sürmek gibi anlamsız bir şeydir; hâlbuki hiçbir tabi­at olayı kendisini izleyen bir gözlemci bulunmadıkça kendi başına bir anlam taşımaz, onu anlamlı kılan ve ona bir mana ya da düzen atfeden, gözlemcinin bizzat kendisidir.</p>
<p>Bir başka deyişle, bir kitaptaki harflerin belirli bir kom­binasyonla diziliminin herhangi bir anlam ifade etmesi ancak bir “okuyucu” tarafından mümkün olabilir. Şuurlu varlıkların bulunmadığı (mesela, sadece ineklerin yaşadığı bir dünyada) böyle bir kitap hiçbir anlam taşımayacaktır. Buradan hareketle gerçek durum şu şekilde ifade edilebilir:</p>
<p>Harflerin özel dağılımı, “Sheakespeare’in <em>Hamletinin</em> bir özelliğinden başka bir şey değildir!”. Sözü edilen eser, yaza­rı tarafından belirli bir mesajı vermek üzere harflerin uygun bir şekilde dizilmesiyle yazılmıştır.</p>
<p>Aynı mesajın başka kelime ve dizilimlerle verilmesi de sağlanabilirdi. Burada görülmesi gereken şey, kitaba anlam ve ruh verenin yazarın kendisinin olduğudur. Bu yüzden oyunun kendisi ve manası sabit kalmakla beraber başka dillere çevrilebilmesi mümkün olabilmektedir. Dolayısıyla hayatın, atomların belirli bir diziliminden ibaret olmadığı, tam aksine moleküllerin özel kombinasyonlarının canlılı­ğın özelliklerinden sadece biri olduğu son derece açıktır.</p>
<p>Şurası açıktır ki, dahi seviyesindeki sayısız araştırma­cının son derece yüksek bir teknoloji kullanmasına ve la­boratuarda istenilen özel şartlar oluşturulmasına rağmen canlılığın en küçük birimi kabul edilen bir “hücre” bile elde edilememiştir. Durum böyle iken hayatın ve böylesi- ne kompleks bir yapının doğada kendiliğinden oluştuğunu ileri sürmenin akıl ve bilimle bir ilgisi olamaz. Hayatın te­sadüfen oluştuğuna ikna olmak için canlılığın en azından laboratuar şartlarında elde edilebilmesi gerekir. Aslında bu gerçekleştirilse bile yine de buradan hayatın kendiliğinden ve tesadüfen ortaya çıktığı neticesine varılamaz, çünkü söz konusu durum aslında laboratuarda çalışan bilim adamla­rının eliyle gerçekleştirilmiştir, yani yapılan işlemin bilinçli bir öznesi vardır.</p>
<p>Burada şu soru gündeme getirilebilir: neden karpuz fab­rikası (karpuz üreten fabrika) yapılamıyor? Hâlbuki aynı karpuzlar toprağın altında, karanlık ve nemli bir ortamda yetişebiliyor. Karpuzun genetik yapısı gayet iyi bilindiği halde laboratuarda üretilemiyor. Nemli toprağın yaptığı bir şeyi bilim adamları neden teknoloji kullanarak yapamıyor­lar? Yeryüzünden herhangi bir sebeple tüm karpuzlar yok olsa, insanlık bir daha karpuz yiyebilir mi? o halde sorunu tesadüf ya da kendiliğinden olmaya havale etmenin bilimsel bir tarafı yoktur.</p>
<p>Bu problemin farkında olan bazı bilim adamları “evrim, canlılar oluştuktan sonraki süreçte meydana gelen değişim­leri inceler” şeklinde bir savunma geliştirmişlerdir. Fakat bu yaklaşım, sorunu görmezden gelme çabasından başka bir şey değildir. Çünkü tanrıya inananlar evrimi bir bütün halinde reddetme yolunu seçmiyor sadece evrimin tanrıyı dışlayıcı bir araç olarak kullanılmasına itiraz ediyorlar.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Demir, tuğla, çimento gibi maddelerden hareket ederek bir gökdelenin ortaya çıkışını ne tesadüfle (kendi kendine oluşmak) ne de evrim yoluyla açıklamak mümkün değildir. Demir, tuğla ve çimento maddelerinin her bir atomunda ya da molekülünde mimarlık sanatı ve mühendislik hesaplan yapabilecek bir kapasite bulunduğuna inanmaksızın böyle bir iddia kabul edilemez. Bu tür insanlar bir olan Tann’yı inkâr etmek uğruna sayısız ilahlan kabul etmek durumun­da kalıyorlar. Bir kısım bilim adamlarının demir, tuğla ve çimentonun maddi özellikleri üzerinde durmaları hiçbir şekilde gökdelenin nasıl ortaya çıktığını açıklamaz. Bu tür yaklaşımlar mimarı göz ardı etmek ve dikkatlerden uzak tutmak için yapılan saptırmalardan başka bir şey değildir.</p>
<p>Tabiattaki elementlerin her birini alfabedeki harflere benzetebiliriz. Harflerin yan yana gelerek anlamlı kelime­ler oluşturması gibi elementler de belirli kanunlar çerçeve­sinde bir araya gelerek bileşikleri oluştururlar. Bir kelimeyi meydana getiren harfler o kelimenin anlamından haberdar değillerdir. Dolayısıyla, harflerin kendi başlarına yan yana gelerek bir kimya ya da şiir kitabı yazmaları beklenemez. Ayrıca, bir kitabın içindeki yazıların anlam kazanabilmesi ancak bilinç sahibi varlıkların mevcut olmasıyla mümkün olabilir. Demek ki, bir kitabın hem “yazarının” hem de oku­runun bilinçli olması gerekir. Bu sebeple, bu âlemin harf­leri sayılabilecek olan ve hiçbir şekilde bilinçli olmayan elektron, proton, nötron gibi parçacıkların kendi kendine bir araya gelerek inanılmaz kompleksliğe sahip bir evren oluşturduğuna inanmak mümkün değildir.</p>
<p>Bir kitabın içinde birçok değerli bilgi yer alabilir, fakat o kitaba çok “bilgili” denilmez; bir kasanın içi para dolu olabilir, ama kasaya “çok zengin“ diyemeyiz. Bunun gibi yaşadığımız bu evren bilgi, hikmet ve sanatla doludur, fakat kendisi “bilgili veya sanatkâr” değildir. Resim ile ressamı aynı şey zannetmek ciddi sorunlar taşıyan bir bakış şeklidir.</p>
<p>Bir sistemin kendi kendini yapabilmesi için, kendinden önce var olması, kendini yapmayı planlaması, karar ver­mesi ve hesap yapması gerekir. Bu ise, tam manasıyla bir çelişkidir.</p>
<p><strong>V</strong></p>
<p>İlk canlının tesadüfler neticesinde ortaya çıkmasının mate­matiksel hesap, yani ihtimal hesapları açısından imkânsız olduğu son derece açıktır. Burada üzerinde durmak istedi­ğimiz esas mesele şans faktörünün bilimsel açıdan ne an­lama geldiğidir. Evrimi savunan bilim adamlarının ısrarla ileri sürdükleri husus, söz konusu teorinin bilimsel oldu­ğu ve tasarıma ya da yaratılışa yönelik açıklamaların bilim dışı olduğu ve dolayısıyla bunların kabul edilemeyeceği yönündedir.</p>
<p>Hâlbuki bir olayın şans faktörlerine ya da tesadüfîli- ğe başvurularak açıklanmaya çalışılması tamamen bilim dışıdır; çünkü bilimsel açıklama, bir olgusal olayın kura­lını (formülünü veya mekanizmasını) sebep-sonuç iliş­kisi içinde onaya çıkarma sürecidir. Eğer bir fenomenin bilimsel açıdan bir izahı yapılamıyorsa iki durum söz ko­nusu olabilir:</p>
<p><strong>1.</strong>İncelenmekte olan olay bilimin konusu değildir, yani bilimsel yöntemlerle ele alınamaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Problemin ele alınış şeklinde mantıksal bir hata vardır.</p>
<p>Tesadüfe yönelik açıklamalar aslında hiçbir bilgi içeriği­ne sahip değildir, çünkü ortada açıklanacak ve söylenecek herhangi bir şey yoktur. Diğer tarafta bilimsel bilginin, her­kese açık, objektif, deney ve gözlemle ortaya konulabilir ve tekrarlanabilir olma özelliklerine sahip olduğunu biliyoruz. O halde evrim teorisinin tesadüfe bağlı olarak yaptığı açık­lamaların hiçbir bilimsel içeriği yoktur.</p>
<p>Eğer bilimsel açıklamalarda “tesadüf&#8221;kavramı kabul edi­lebilir bir faktör olsaydı,bilim hiçbir şekilde ilerleyemezdi: çünkü o zaman, her olay “bu hadise tesadüfen böyle olmak­tadır” biçiminde açıklanır ve bilimsel sayılırdı! Kütlelerin birbirini çekmesi, indüksiyon akımının oluşması, sıvıların kaldırma kuvveti&#8230; gibi fiziksel olayların açıklaması yapı­lırken ve nesneler arasındaki bağıntılar ortaya konurken “tesadüf” kelimesine hiç yer verildiğini görebiliyor muyuz? Demek ki, evrim teori<u>si iddia edilenin</u> aksine hiçbir bi­limsel içeriğe sahip değildir,sadece bir kabul ve inançtır.</p>
<p>Bu noktada tesadüf kavramını biraz daha ayrıntılı ele almak gerekmektedir. Biliyoruz ki, doğrudan doğruya se- bep-sonuç ilişkisi taşımayan ye kendi içinde zorunluluk bağı taşımayan olaylar belirli bir olasılık dağılımına sahip­tirler. Mesela, bir paranın rastgele olarak üç defa havaya atılması neticesinde sekiz farklı durum ortaya çıkar ya da bir çift zarın atılmasıyla 36 elemanlı bir küme oluşur. Pa­raların hepsinin tura veya zarların 6-6 gelmesi ihtimali (te­sadüfen) tabii ki vardır. Ancak 100 tane paranın atıldığında hepsinin tura gelme ihtimali yaklaşık 10<sup>30</sup>da bir kadardır.</p>
<p>Açıkça anlaşılmaktadır ki, belirli bir karmaşıklığın ötesin­de komplekslik taşıyan olayların tesadüfen meydana gelme ihtimali sıfırdır.</p>
<p>Dikkat çekmek istediğimiz noktayı gösterebilmek açısın­dan şu misal daha uygundur. Belirli bir düzen ve anlamlı bir bütünlük taşımayan olaylar için “rastgele” ya da “tesadüfi” ifadeleri kullanılabilir. Mesela, beyaz bir sayfa üzerinde her­hangi bir anlam taşımayacak şekilde dağılmış mürekkep lekeleri görülse ve bunların nasıl oluştuğu sorulsa “tesa­düfen” denilebilir. Böyle bir cevapla söylenmek istenen şey, söz konusu lekelerin bilinçli bir fail tarafından özel olarak ve belirli bir amaca yönelik olarak yapılmış olmamasıdır.</p>
<p>Kâğıtla mürekkebin kendiliğinden yan yana geldiği, şişe­nin kapağının kendiliğinden açıldığı ve şişenin kendiliğin­den devrilerek lekelerin oluştuğu gibi bir iddia söz konusu olamaz. Burada lekelerin anlamlı bir bütün oluşturmaması sözü edilen olayın bilinçli bir tasarıma yönelik olmadığına işarettir. Çünkü rastgele oluşan şekiller herhangi bir zekâ ve bilinç parıltısı göstermemektedir (mürekkep şişesini bir kedi devirmiş olabilir).</p>
<p>Şimdi aynı örneği biraz daha karmaşık hale getirerek in­celeyelim. Kalın bir fizik kitabının kim tarafından yazıldığı­nı merak ettiğinizi ve şöyle bir cevap aldığınızı varsayalım:</p>
<p>“Sayfaları tamamen boş olan bir kitapla bir mürekkep şi­şesi bir şekilde yan yana gelmişti. Daha sonra, bir sarsıntı sebebiyle şişe devrildi ve mürekkebi boş sayfalar üzerinde çeşitli yazılar ve şekiller oluşturarak işte bu fizik kitabının ortaya çıkmasını sağladı.”</p>
<p>İlk durumda, yani rastgele lekelerin oluşması örneğin­de şişenin kedi tarafından veya belirsiz bir sarsıntı sebe­biyle devrildiğini kabul etmekte zorlanmayız. Fakat ikinci örnekte yukarıda yapılan açıklamayı hiçbir şekilde makul ve mantıklı karşılamayız.</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>Bilindiği üzere, evrim süreci belirli amaca yönelik değil­dir, yani biyolojik olaylar özel bir maksadı gerçekleştir­mek için değişime uğramaz. Dolayısıyla gelişimin şu anda gözlemlenen yönde olması tamamen tesadüf olarak değer­lendirilmesi gerekir. Bunun aklen ve bilimsel olarak kabul edilmesi mümkün değildir. Ayrıca gelişimin amaçsız olma­sının sosyal ve felsefi sonuçlarının felaket olacağı gözönüne alınmalıdır.</p>
<p>Evrenin belirli bir düzen içinde olması, eşyanın bir ta­kım fiziksel kanunlara uygun olacak şekilde hareket etme­si ve dolayısıyla bilginin mümkün olabilmesi her şeyin bir amaca yönelik olduğunu göstermektedir. Mesela futbol ku­ralları, gol atma amacı göz önüne alınmadığı takdirde oyun anlamsız ve saçma hale gelecektir. Gerçekten, maksadın gol atmak olduğunu bilmeyen bir seyirci için oyunun anlaşılır bir tarafı olmayacaktır. Bu durumda, dünya hayatının belirli bir maksada yönelik olduğunu anlamayan insanlar için, ha­yatın bizzat kendisi anlamsız ve boş hale gelecektir. Hayatın ve var oluşun gayesini göremeyen kişi, tabiat/sosyal olayla­rın bütünlüğü ve ahengini de sadece tesadüfe bağlı olarak açıklamak zorunda kalacaktır.</p>
<p>Evrimsel olarak vicdan, muhabbet, vefa vs. gibi sadece insana ait özelliklerin ortaya çıkış sebebi ve maddesel me­kanizması nasıl açıklanabilir? Bu özellikler hayatta kalma­yı veya güçlü olmayı, gerektiren zaruri şeyler midir? Eğer öyle ise, niçin başka canlılarda bu özelliklere rastlamıyo­ruz? Yine evrim açısından neden iki göze sahip öldüğümüz ve bu iki göz arasındaki mesafenin neden uygun bir de­ğerde olduğu izah edilebilir mi? Eğer bir gözümüz olsaydı cisimlerin yerlerini tam olarak tesbit edemeyeceğimiz gibi onların bizden ne kadar uzakta oldukları hususunda hiçbir fikrimiz olamayacaktı. Sadece bu durum bile insan varlı­ğının tesadüfle değil ancak belirli bir gayeye bağlı olarak ortaya çıkarıldığını göstermektedir.</p>
<p>Biyo-mekanistler, canlılık özelliği gösteren varlıkların fi­zik ve kimya kanunları ile açıklanabileceğini ileri sürmekle beraber son tahlildeki açıklama genetik programlama ola­rak gösterilmektedir. Ancak bu tür bir açıklama doğrudan doğruya gayeciliğe dönüşmektedir, çünkü program var­sa mutlaka bir programlayan olmalıdır. Mekanistlerin bu noktada tek sığınacakları şey, tesadüfi mutasyonların doğal ayıklama işleminden geçerek kendi programlarını oluştur­malarıdır. Ancak bu iddia, genetik ile bilgisayar programı arasındaki benzetmeyi geçersiz kılar. Programcı olmadan bir bilgisayar programının ortaya çıkmasını imkânsız gören biri, bundan çok daha karmaşık olan genetik kodlamanın kendi kendine oluştuğunu iddia edebilir mi?</p>
<p><strong>VII</strong></p>
<p>Tesadüflere ve ihtimal hesaplarına dayanarak içinde bulun­duğumuz gibi bir evrenin meydana gelmesi ya da bir hüc­renin ortaya çıkması bir yana “evrim teorisi” kelimelerinin yazılabilmesi bile tam anlamıyla imkânsız mertebesindedir. Bunun bir abartma olmadığını görebilmek için basit bir he­sap yapabiliriz:</p>
<p>Üzerinde sadece 29 harfin bulunduğu bir daktilonun (rakamların ve diğer sembollerin bulunması evrimcilerin daha aleyhine olacağından bu durumu göz ardı ediyoruz!) başına bir maymunun oturduğunu ve her saniye bir tuşa bastığını düşünelim, “evrim teorisi” ifadesi 12 karakterden oluştuguna göre, rastgele dokunuşlarla doğru bir şekilde niş olma ihtimali 1/29<sup>12</sup> kadardır. Bu ihtimal öylesine düşüktür ki, her saniye bir tuşa basılmak şartıyla, bir may­mun evrenin başlangıcından bugüne kadar (yaklaşık 15 milyar sene) uğraşmış olsaydı bile hâlâ “evrim teorisi” yaz­mayı başaramamış olacaktı!</p>
<p>Hiç insan ayağı basmadığını düşündüğümüz bir bölgede beyaz bir sayfa üzerine çizilmiş bir kedi resmi bulduğumu­zu varsayalım. Aklı başında olan kişiler bu resmin muhak­kak bir insan tarafından çizildiğini ve o bölgede insanların yaşadığını anlayacaklardır. Çok sıkı bir evrim taraftarı bile resmin tesadüfen ortaya çıktığını ileri sürmeyecektir. Bir kedi “resminin” bile kendiliğinden var olamayacağını kabul eden bir insanın “canlı” bir kedinin tesadüfler neticesinde ortaya çıktığını iddia etmesi ne derece makuldür?</p>
<p>Evrimciler ihtimal hesaplarına dayanarak hemoglobinin her yüz milyon senede bir sekiz defa mutasyona uğramış olabileceğini ileri sürmektedirler. Fakat evrimciler, aynı ihtimal hesabını hemoglobinin tesadüfen ortaya çıkışı için kullanmaya yanaşmazlar. Sadece kendi işlerine gelen mal­zemeleri toplayarak ve iddialarını zora sokacak delilleri giz­leyerek bir teoriyi ayakta tutmaya imkân yoktur.</p>
<p><strong>VIII</strong></p>
<p>Göz, kalp, beyin başta olmak üzere vücudun bütün organla­rı evrimin aşamalı olarak gerçekleşemeyeceğini çok açık bir şekilde göstermektedir. Çünkü, kompleks yapılan meydana getiren parçaların birinin varlığını ya da fonksiyonlarını ye­rine getirebilmesi diğer parçalarla olan dayanışma ve uygun münasebete bağlıdır. Organizmanın tamamı bir bütünlük içinde olmak zorundadır mesela, bir motorun en basit par­çası bile görevini yerine getiremese (benzin deposuna bağ­lı hortum tıkanmış olsa) bütün mekanizma hareketsizliğe mahkûm olur.</p>
<p>Benzer şekilde, nefes alabilmek için burun delikleri, ne­fes borusu, yiyecekleri nefes borusuna kaçmaması için özel bir mekanizma, akciğerler, alveoller, kan, kanı pompalaya­cak bir kalp, oksijeni taşıyacak hemoglobin maddesi&#8230; gibi bir çok parçanın aynı anda var olması gereklidir. Bunlardan herhangi birinin olmaması derhal ölüme sebebiyet verecek­tir. Dolayısıyla, bu organların zaman içinde ve sırayla ya­vaş yavaş gelişmesini beklemek imkânsızdır. Ayrıca yavaş gelişim söz konusu olsa bile herhangi bir organ başlangıç aşamasında hiçbir fonksiyon icra edemeyeceğinden evri­min kurallarından biri olan “kullanılmayan organlar köre­lir” prensibine uygun olarak bu organın hemen körelmesi gerekir!</p>
<p>Bir otomobil motoru birçok parçadan müteşekkildir ve hiçbir zaman aklımıza parçaların yavaş yavaş kendi kendine geliştiği şeklinde bir düşünce gelmez, aksine daha evvelden bir mühendis tarafından planlandığını doğal olarak biliriz. Motorların zaman içinde gelişim gösterdikleri doğrudur, ama bu gelişimi kendi kendilerine yapamazlar. Bu gelişim ve ilerleme harici bir fail (mühendis) tarafından organize edilir.</p>
<p>Kaplumbağaların yumurtalarını kırdıktan hemen sonra denize doğru yönelmeleri, balina ve penguenlerin daha ev­vel hiç gitmedikleri ve yüzlerce kilometre uzakta bulunan belirli bir noktada sözleşmiş gibi buluşmaları, örümcekle­rin herhangi bir eğitim almaksızın ağlarını ustalıkla örme­leri&#8230; gibi olaylar hangi bilgi türüne örnek gösterilebilir? Sözü edilen davranış kalıpları daha önceki tecrübelere da­yanmadığı için “deney sonrası” ya da “öğrenilmiş” şeyler kategorisine dâhil edilemezler. Bu türden hayvanlara özgü olan ve içgüdü olarak isimlendirilen “bilgilerin” bir çeşit a priori olduğu düşünülebilir. Tabii ki evrimciler bu davranış kalıplarının genler vasıtasıyla nesilden nesile aktarıldığını ileri süreceklerdir, ancak sonradan kazanılmış özelliklerin genlere nasıl işlenmiş olduğuna dair hiçbir açıklama yoktur.</p>
<p><strong>IX</strong></p>
<p>Yapısal olarak belirli bir karmaşıklık seviyesinin üzerine çık­mış sistemlerin tesadüfi bir oluşumun neticesinde meydana gelmiş olma ihtimali matematiksel olarak sıfırdır. Kimsenin ayak basmadığı bir kumsalda gezinti yaparken herhangi üç çakıl taşının üçgen şeklini oluşturmasını ya da beş tane ta­şın ip gibi dizilerek düz bir çizgi meydana getirmesini çok garip ve esrarengiz karşılamayız. Çünkü üç ya da beş tane çakıl taşı ile oluşturulabilecek şekillerin kümesi sınırlı sayı­dadır ve çok karmaşık bir sistem söz konusu değildir. Hâl­buki aynı kumsalda taşlarla yazılmış kilometrelerce uzun­lukta anlamlı yazılar görsek bunu tesadüfe bağlayamayız. Böyle bir olayı, deniz dalgalarının kıyıya savurduğu taşların rastgele dizilimi ile değil, bir insanın bilinçli olarak yaptığı bir fiil biçiminde açıklamayı tercih ederiz.</p>
<p>Bir başka deyişle, basit ve ilkel yapıların oluşumlarında olasılık değeri kabul edilebilir derecede bir yüksekliğe sa­hiptir. Mesela, hilesiz bir para bir defa havaya atıldığında yazı gelse, ihtimal yüzde 50 olacağından herhangi bir garip­lik hissetmeyiz. Aynı para iki defa atılsa ve ikisinde de yazı gelmiş olsa, ihtimal yüzde 25 olacaktır ve yine olağanüstü bir durum olduğunu düşünmeyiz. Fakat bir milyon defa atılsa ve her defasında yazı gelse, o zaman bunun tesadü­fen olamayacağını ve muhakkak bir açıklamasının olması gerektiğini düşünürüz. Çünkü bir paranın bir milyon defa atılması ile oluşacak durumların sayısı 300,000 basamaklı bir sayı demektir ki bu, yeteri kadar karmaşık bir sistem anlamına gelir.</p>
<p>Yukarıda verilen karmaşıklık örneği, evren bir sistem olarak ele alındığında içerdiği karmaşıklık yanında son derece basit kalmaktadır. On tane tuğlanın üst üste dizilme­sini tesadüfe bağlamayan bir akıl, nasıl olur da neredeyse sonsuz karmaşıklığa sahip bir evreni kendi kendine olmak­la açıklayabilir? Evrenin var oluşu ya da canlılığın ortaya çıkışı bir tarafa sadece bir protein molekülünün tesadüfen meydana gelebilmesi bile imkânsızdır.</p>
<p>İnsan vücudunda yirmi çeşit amino asit bulunmaktadır. Bir hemoglobin proteini ise 574 amino asidin belirli bir sıra­ya uygun olarak dizilmesiyle meydana gelir. Böyle bir pro­teinin tesadüfen oluşma olasılığı 1/20<sup>574</sup> olduğu kolaylıkla hesaplanabilir. Bu sayının ne kadar küçük olduğu anlaşı­lırsa tek bir hemoglobin proteininin tesadüfen oluşmasının imkânsız olduğu da rahatlıkla görülebilir. Sözü edilen ih­timalin gerçekleşmesi o derece imkân dışıdır ki, evrendeki tüm atom altı parçacıkların sayısı (10<sup>80</sup>) ile evrenin yaklaşık 15 milyar sene olan ömrünün her bir saniyesinde bu parça­cıklar tekrar tekrar birleşerek protein oluşturmaya çalışmış olsalardı bile yine de bunu başaramazlardı!</p>
<p>Basit bir şans oyununda bile tercihimizi yüzde 99 ih­timalin olduğu seçenek üzerine kullanırız. Bu son derece normal, mantıklı ve hesaba uygun olan bir tercihtir. Ev­rimcilerin ileri sürdükleri iddianın matematiksel açıdan pratik olarak sıfır ihtimale sahip olduğunu biliyoruz. Buna rağmen ısrarla savunulması, evrimin bilime değil “batıl bir inanca” dayalı olduğunu göstermektedir. Evrimcilerin, ih­timal hesaplarına karşı geliştirebildikleri herhangi bir ce­vapları olmadığı halde hâlâ “evrim inancına” sıkıca bağlı kalmaları, onların “yaratılış düşüncesine” olan düşmanlık­larından kaynaklanmaktadır. Bir başka deyişle, evrimciler bilimsel ve mantıksal bir takım delillere dayandıkları için değil, Allah’ı reddetmeyi kafalarına koyduklarından dolayı evrime sanlmak zorunda kalmışlardır.</p>
<p>Sıradan bir şans oyunu söz konusu olduğunda bile bir evrimciyi yüzde bir ihtimal gerçekleşme ihtimali bulunan bir seçeneğe para yatırmaya ikna edemezsiniz. Çünkü bu kadar düşük bir ihtimal sebebiyle çok az miktarda da olsa parasını kaybetmeyi, en azından prensip olarak, tercih et­mez. Diğer taraftan, aynı evrimcinin gerçekleşme ihtimali sıfır olan bir seçeneğin üzerine tüm hayatını (ebedi hayatı­nı) yatırmakta ısrar etmesi nasıl bir kumardır ve hangi aklın ürünüdür?</p>
<p>Olasılık hesaplarının evrenin ve canlıların tesadüfen var olamayacağını açıkça göstermesi üzerine sıkıntıya giren bazı evrimci bilim adamları mantıksal olarak garip bir ta­kım iddialarda bulunmaktadırlar:</p>
<p>“Mademki böyle bir evren var ve içinde canlılar yaşa­maktadır, o halde imkânsız görünen ihtimaller gerçekleşmiş demektir. Canlılar var olduğuna evrim gerçekleşmiştir!” Bu açıklama tarzının ne mantıksal ne de bilimsel açıdan bir an­lamı yoktur. Çünkü bu yaklaşımla her türlü saçmalık kolay­lıkla izah edilebilir. Bilimin sebep-sonuç ilişkileri tarzındaki açıklama biçimine evrimcilerin riayet etmedikleri ortadadır.</p>
<p>Çevrenizde gördüğünüz evlerin ve otomobillerin hiçbir mühendise ihtiyaç duyulmaksızın kendiliğinden var oldu­ğunu ispatlamak istiyorsanız bu son derece basittir. Yapma­nız gereken tek şey oturduğunuz yerden şunu söylemektir: ”Mademki çevremizde otomobiller ve binalar var, o halde bunlar tesadüfen olabilmişler! Yoksa var olamazlardı”</p>
<p><strong>X</strong></p>
<p>Doğal seleksiyon varsayımının temelinde, canlılar için fay­dalı olan değişimlerin organizma tarafından benimsenmesi, faydalı olmayan değişimlerin ise bir sonraki nesle aktarıl­maması anlayışı bulunmaktadır, Peki, bir organizmanın ya­pısında meydana gelen son derece küçük bir değişikliğin faydalı veya zararlı olduğuna karar veren şey nedir? Bir değişimin faydalı veya zararlı olduğunu belirlemek bir bi­linç meselesidir. Tek hücreli bir canlıyı yaklaşık on trilyon hücreden oluşan son ve derece kompleks bir varlık (insan) olmasına yol açan rastgele değişimler arasından en uygun olanlarını seçmeye sevk eden şey nedir?</p>
<p>Bir şeyin faydalı ya da zararlı olduğuna karar verebilmek için olayın tümünü ve geleceğini görebilmek gerekir. Mese­la, radyoyu icat eden bilim adamı amacına uygun olan mal­zemeleri kolaylıkla seçebilir. Çünkü yapmak istediği şeyle ilgili olan tüm bilgiler zihninde mevcuttur ve bir plan dâ­hilinde maksadını gerçekleştirebilir. Bu durumda tek hüc­reli bir canlının milyonlarca sene sürecek bir evrimin tüm aşamalarını ve tüm ihtimalleri önceden hesapladığını kabul etmek gerekir!</p>
<p>Aslında “güçlü olanın ayakta kalması ve zayıfların elen­mesi” prensibi 19. yüzyılda insanlar tarafından üretilen vahşi düşüncelere destek verdiği için büyük kabul görmüş­tür. Siyasi alanda faşizm üstün ırk teorisine dayandığı için evrimin doğal seleksiyon iddiasına dört elle sarılmıştır. Ben­zer şekilde, sosyalizmdeki sınıf çatışması ve kapitalizmdeki sermayenin egemenliği hep güçlü olanın ayakta kalmasını ve insanlar arasında sürekli olarak güce dayalı bir mücade­lenin varlığını öngörmektedir.</p>
<p>Dikkatle incelendiğinde doğal seleksiyonun evrim teo­risinin en zayıf halkalarından birini teşkil ettiği rahatlık­la görülebilir. Bilindiği üzere, teorinin iki temel dayanağı bulunmaktadır:</p>
<p><strong>1.</strong>Canlılar tesadüfler neticesinde cansız varlıklardan meyda­na gelmişlerdir.</p>
<p><strong>2.</strong>Güçlü canlılar özeliklerin, sonraki nesillere aktararak varlıklarını devam ettirmişler; zayıf olanlar ise hayat kavgasından mağlup olarak çıkmışlar ve doğal seleksiyona uğrayarak yok olmuşlardır.</p>
<p>Birinci maddenin tutarsızlığı teorinin çökmesi için faz­lasıyla yeterli olmakla beraber biz burada ikinci maddenin içerdiği çelişkiye değinmek istiyoruz. Doğal seleksiyon, tanımı itibarıyla, türlerin zaman içinde sayıca azalmasını gerektirmektedir. Günümüzde halen varlığını devam ettire­bilen bitki ve hayvan türlerinin sayısının yüz binlerle ifade ediliyor olduğu düşünülürse, geriye doğru gittiğimizde bu türlerin sayısının çok daha fazla olması gerektiği sonucuna ulaşırız. Bu ise, hayatın tesadüfen ortaya çıkışı sürecinde yeryüzünde neredeyse sınırsız sayıda bitki ve hayvan türü­nün var olduğunu kabul etmemizi gerektirir! Günümüzde var olan canlı türlerinin tesadüfen oluşma ihtimali bile sıfır iken, türlerin sayısını geçmişe doğru akıl almaz ölçülerde büyütmek suretiyle teoriyi açıklamaya kalkışmak sağlıklı bir zihnin işi değildir.</p>
<p>Biliyoruz ki, rastgele oluşan mutasyonlar milyonlarca çeşit canlı formu oluşturabilir. Mümkün olan neredeyse sonsuz sayıdaki bu kombinasyonlar arasından doğal ayık­lamanın nasıl olup da bazı formları tasdik ettiğinin hiçbir açıklaması yoktur. Doğal seçilim (natural selection) ismin­den de anlaşıldığı üzere bir “seçme” işlemidir. Eğer ortada her zaman en uygun formları seçilimi gibi bir durum varsa, o halde bir “bilinçli seçicinin” bulunması gerekir. Bu “se­çici” doğanın kendisi olamaz, çünkü doğa, bilinçli değildir. Kısacası yaratıcıyı kabul etmeyenler, maddeyi ve tabiatı bi­linçli kabul etmek gibi çıkmaz bir yola girmektedirler.</p>
<p><strong>XI</strong></p>
<p>Evrimcilerin kullanmaya çalıştıkları diğer bir evrim meka­nizması da mutasyonlardır. Mutasyonlar genel olarak zarar­lı ve çoğu durumda öldürücü etkiye sahiptir. Faydalı bir<strong> </strong>mutasyona rastlama ihtimali milyonda bir mertebesindedir. Mutasyona dayalı olarak genetik bilgilerde değişiklik olma­sı veya yeni organların türeyeceği beklentisi tamamen bir inanıştan ibarettir ve buna dair hiçbir örnek gösterileme­miştir. Deneysel olarak mutasyona uğratılması kolay canlı­lar olan mantarlar üzerinde yapılan çalışmalar neticesinde yapılarında hiçbir değişiklik gözlenmemiştir ve mantarların bir milyar yıldır aynı formlarını korudukları bilinmektedir. İmalat hatası sebebiyle bir uçağın düşmesi mümkündür, fa­kat herhangi bir yanlışlık ya da kusur sebebiyle pervaneli bir uçağın süpersonik bir uçağa dönüşmesini beklemeyiz. Canlıların dönüşümlerinin mutasyon yoluyla olması başta insan olmak üzere her şeyin ardışık hataların neticesinde ortaya çıkması anlamına gelir. Sürekli mutasyonik hataların insan gibi muhteşem bir varlığı ortaya çıkarması ne derece açıklayıcı ve bilimseldir? Sürekli olarak bozulan bisikletin uçağa dönüşmesi gibi bir şeydir bu durum!</p>
<p>Ayrıca faydalı bir mutasyonun kalıtsal olabilmesi için üreme hücrelerini etkilemesi gerekmektedir. Üreme hüc­relerini etkileyen mutasyonların ise Dawn veya Turner sendromu gibi sakatlıklara sebep olduğu görülmektedir. Bu bireylerin hemen hepsi ya ölmekte ya da zekâ özürlü ol­maktadır. Mutasyonların meydana gelmesine en fazla rad­yoaktif etkiler sebep olmaktadır. Atom bombasının atıldığı Nagazaki ve Hiroşima ile nükleer sızıntılardan (Çernobil) etkilenen bölgelerde doğan çocukların bir kısmında sakat­lık ve çeşitli özürler görüldüğünü biliyoruz. Eğer radyasyon sebebiyle üreme hücreleri üzerinde meydana gelen mutas- yonların olumlu etkiler yapması söz konusu olsaydı bilim adamları özürlü değil, “üstün zekâlı” çocukların dünyaya gelme ihtimalinden bahsederlerdi.</p>
<p>Evrimcilerin iddia ettiği gibi türler arasında geçişin söz konusu olabilmesi için canlılara kromozom sayılarında bir değişim gerekir.Ancak,koromozom sayısındaki değişim o canlının üreme faaliyetinin kesilmesine sebep ol­maktadır. Üremenin durması bir türden diğerine geçişi im­kânsız hale getirmektedir.</p>
<p>Mutasyonların hemen hemen tamamına yakım kalıtsal özellikleri bozucu mahiyette olup belirli bir mutasyonun belirme sıklığı milyonda bir oranındadır. Diğer yandan, her­hangi bir şekilde ortaya çıkan bir mutasyonun pozitif yönde etki yapma ihtimalinin de yine milyonda bir olduğu düşü­nülürse, evrimin mutasyonlara dayalı izah çabasının hiç de tatmin edici olmayacağı açıktır. Tanrının varlığını red­detmek için big-bang teorisine alternatif teoriler üretmeye çalışan fakat başarısız olan ünlü İngiliz fizikçi Fred Hoyle “Hayatın dünya üzerinde kendiliğinden ortaya çıkmasının, bir hurdalıkta esen fırtınanın Boeing 747 uçağını ortaya çı­karması gibi bir şeydir” demektedir. Aslında Hoyle’un da ifade ettiği gibi, bu tamamen imkânsız bir şeydi; ama ona göre, başka bir açıklama şekli olmadığı için (!) olup biten bundan ibaretti.</p>
<p><strong>XII</strong></p>
<p>Herhangi bir plan ve tasarım olmaksızın karmaşık bir orga­nın kendi kendine gelişmesi nasıl mümkün olabilir? Göz ya da kalp gibi organların zaman içinde yavaş bir şekilde ev­rilerek mükemmel bir yapıya ulaşması imkânsızdır. Çünkü göz, kornea tabakası, ön oda, retina, ağ tabakası ve beyne sinyalleri taşıyan sinir hücreleri gibi her biri kendi başına son derece karmaşık yapılardan meydana gelmiştir. Bu par­çaların hepsi birbirine bağlı olarak çalıştığı için herhangi bi­rinin tek başına bulunmasının veya gelişmesinin bir anlamı yoktur. Buna “indirgenemez komplekslik” denilmektedir.</p>
<p>Bir başka deyişle, gözü meydana getiren parçaların ancak tümü bir araya geldiğinde görme olayı söz konusu olabilir. Bu durumda ise, değişik kısımların aynı zamanda meydana geldiğini kabul etmek gerekir ki böyle bir şey popûlasyon genetiği açısından imkansızdır. Herhangi bir amaca yönelik olmaksızın ve tamamen tesadüf! bir şekilde birbirinden ba­ğımsız parçaların mükemmel bir organizasyon oluşturması beklenemez.</p>
<p>Açıklayıcı olması açısından balıkların karaya çıkmaları ile ilgili iddiayı inceleyelim. Evrimciye göre, balıklar sudan karaya doğru çıkarak evrimleşmeyi sürdürmüşledir. Bunun anlamı karaya çıkan canlıların yavaş yavaş akciğer sahibi olması gerektiğidir. Akciğerin ortaya çıkabilmesi için önce karın bölgesinde kendiliğinden bir boşluğun, sonra hava keseciklerinin bulunacağı dokuların ve nihayet bu doku ile atmosfer arasında bağlantı kurmayı sağlayacak bir nefes borusunun oluşması ve solungaçların yok olması gereke­cektir. Tabii ki bütün bunların kendiliğinden ve plansız bir şekilde gerçekleşmesini beklemek akılıca bir tutum olamaz.</p>
<p>Böyle bir organizasyonun mümkün olamamasının bir di­ğer sebebi de bizzat evrimcilerin ileri sürdükleri “kullanıl­mayan organlar körelir&#8221; prensibinden kaynaklanmaktadır. Belirli bir organı meydana getiren çeşitli parçaların ortaya çıkışları (!) sırasında henüz hiçbir parça bir işe yaramıyor durumda olacaktır. Mesela, nefes borusu olmadıkça akci­ğerlerin var olmasının ya da ağ kornea tabakası olmaksızın retinanın ortaya çıkmasının hiçbir anlamı yoktur.</p>
<p>Her bir parça kendi içinde gelişimini tamamladıktan ve diğer parçalarla temasa geçip bir bütün oluşturduktan sonra söz konusu organ aktif hale gelebilecektir. Başlangıç aşama­sında parçalar henüz fonksiyonel olmayacakları için evrim gereği körleşmeleri ve ortadan kalkmaları gerekecektir! Bu durumda tüm organların birbirinden habersiz bir gelişim gösterdiklerini ileri sürmek de mümkün değildir, çünkü bi- linçsiz parçaların milyonlarca yıl ötesine yönelik bir plan kurarak ortaklaşa hareket etmesi herhalde düşünülemez.</p>
<p>Türler arası geçiş evrimsel bir süreç ise bu sürecin uzantıla­rının günümüzde de görülmesi gerekir. İnsanın atası olarak gösterilen herhangi bir A türünün doğal seleksiyon, mutas- yon veya tesadüfler yoluyla insan halini alması diyelim ki <em>2</em> milyar sene sürmüş olsun. Evrim, devam eden bir süreç olduğuna göre günümüzden 1,8 milyar sene önce yaşamış olan A türü canlıların günümüzde yan-insan tipinde olma­ları beklenirdi. Hâlbuki yetenekleri ve zihinsel kapasitesi iti­barıyla insan ile karşılaştırılabilecek hiçbir hayvan mevcut değildir. En yetenekli hayvanlar olarak görülen canlılardan sayılan ne maymunlar ne de yunuslar zihinsel özellikleri açısından yedi yaşındaki bir çocukla bile karşılaştırılabile­cek derecede gelişmiş canlılar değillerdir. Yedi yaşındaki bir çocuk konuşabilir, her söyleneni anlayabilir, aritmetiksel işlemleri yapabilir, düşünebilir, esprilere gülebilir&#8230;</p>
<p>Evrimsel açıdan insana en yakın olarak görülebilecek hiçbir hayvan yukarıda sözü edilen özelliklere sahip değil­dir. Yıllar süren bir eğitim neticesinde bile bir maymuna üç basamaklı iki sayının toplamının nasıl yapılacağını öğrete­mezsiniz. Tabii ki buradaki karşılaştırma insanın en yakın atası olduğu iddia edilen maymunla yedi yaşındaki bir ço­cuk arasında yapılmıştır. Eğer yetişkin bir insanla ya da bi­limsel araştırma yapan eğitimli bir bilim adamı ile bir may­mun kıyas edilseydi aradaki fark çok daha anormal olurdu.</p>
<p>Burada esas sorgulamak istediğimiz şey maymunla insan arasında geçiş özelliği gösteren herhangi bir “canlı geçiş for­munun&#8217; neden var olmadığıdır. İnsanın en yakın atası olan maymunların ani bir sıçrama ile derhal inşana dönüşmesi beklenemeyeceğine ve bunun evrimsel bir süreç olduğu bi­lindiğine (!) göre, neden beş yaşındaki bir çocuğun yete­neklerine sahip olan ve insana yakın bir canlı (ara form) yoktur?,</p>
<p><strong>XIV</strong></p>
<p>&#8216; Evrimciler, canlıların tek bir atadan türediğine işaret ola­rak tüm canlıların ortak bir takım özelliklere sahip olmasını gösterirler. Canlıların her birinin kendine mahsus özellik­leri bulunmakla beraber ortak bazı yönlerinin bulunduğu kabul edilse bile, bu tüm canlıların tesadüfen tek bir hücre­den meydana geldiğine değil, “tek bir elden” çıktığına işaret eder.</p>
<p>Her birinin dört kapısı, dört tekerleği, motoru bulunan çeşitli markalardan otomobillerin bulunduğu bir galeriye gittiğinizi düşünün. Sözü edilen ortak özelliklere bakarak, aslında hepsinin demir, bakır, lastik gibi parçaların zaman içinde bir araya gelerek otomobilleri oluşturduğunu ve yine zaman içinde farklılaşma yoluyla değişik markaların ortaya çıktığını ileri sürebilir misiniz? Ortak özelliklerin bulunma­sı bir “tasarımcının” var olduğuna işaret etmez mi? İnsanla karşılaştırıldığında son derece basit kalan bir otomobil için bile bir tasarımcı gerekirken insanın var oluşunu tesadüfle­re havale etmek ve bunu bilimsel bir teori gibi sunmak akla uygun bir şey midir?,</p>
<p><strong>XV</strong></p>
<p>Evrimcilerin türler arasındaki geçişi ispatlama noktasındaki en güçlü delilleri olan fosiller aslında teorinin en karanlık ve problemli kısmını oluşturmaktadır. Bir türden diğerine geçiş olsaydı, milyonlarca yıl boyunca yeryüzünün hemen her katmanında biriken sayısız miktarda fosile rastlanması gerekirdi Yarı balık ve yarı sürüngen özelliği gösteren hiç­bir fosile rastlanmamıştır. Yapılan kazılarda elde edilen fosil kayıtları türlerin aniden ve mükemmel bir şekilde ortaya çıktıklarını göstermektedir. Evrimciler kambriyen patlama­sı olarak bilinen dönemi bir evrim mucizesi gibi sunarlar. Hâlbuki bu dönem, daha önceki devirlerde hiçbir ataya sahip olmayan canlıların bugünkü halleriyle birdenbire ortaya çıktıklarını gösteren fosil örnekleriyle doludur. Bu gerçeği evrimci düşüncenin dünya çapındaki en önde gelen temsilcilerinden R. Dawkins şu şekilde ifade etmektedir:</p>
<p>“Kambriyen katmanları, omurgasız grupların ilk olarak çıktıkları halleriyle oldukça evrimleşmiş şekildeler. Hiçbir evrim tarihine sahip olmadan orada meydana gelmiş gibi­ler. Tabii ki, bu ani çıkış yaratılışçıları oldukça memnun etti.” <em>(Blind Watcher/Kör Saatçi</em> isimli kitabından)</p>
<p>Evrimciler, iddialarını destekleyecek hiçbir fosil bulama­dıkları için bilim dünyasını aldatmaya yönelik girişimlerde bulunmuşlardır. Bu yanıltma çabalarından en iyi bilineni Piltdown adamı ile ilgili olanıdır. Piltdown adamı 1912 yı­lında bulunmuş ve yapılan sahtekârlık 1953 yılına kadar kanıtlanamamıştır. İnsan kafatası ile bir orangutanın çenesi birleştirilip eskitme işlemi uygulanarak bilim dünyası yıl­larca aldatılmıştır.</p>
<p>Diğer bir yanıltma girişimi ise ünlü zoolog Ernst Haec- kel tarafından yapılan cenin çizimleridir. Haeckel, canlıla­rın milyonlarca yıl süren evriminin aynısının anne karnında dokuz ay içinde hızlı bir şekilde cereyan ettiğini ileri sür­müş ve bu aşamaları gösteren bazı çizimler yapmıştı. Fa­kat bebeğin anne karnındaki gelişimini gösteren fotoğraflar çekildiğinde yapılan çizimlerin tamamen uydurma olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p><strong>XVI</strong></p>
<p>Evrimci, tek hücreden başlamak suretiyle hemen her can­lının neden erkek ve dişi şeklinde iki farklı cinsiyete ay­rıldığını, bunun evrimin hangi aşamasında gerçekleştiğini ve böyle bir şeye niçin gerek duyulduğunu açıklayamamak- tadır. Bu sorulara “çünkü &#8230;” diyerek verilecek her cevap kendi içinde bir amaca yönelik tavır taşıyacaktır; amaca<strong> </strong>yönelik her fiil, bir plan ve her plan ise bir tasarımcıyı ge­rektirecektir. Dolayısıyla evrimcinin yapacağı açıklamalar belirli bir amacı içeriyor olmamak durumundadır ki, bunun anlamı da tesadüflere sığınmak ve mantıklı olamamaktır.</p>
<p>Evrimciler cinsiyetlerin ortaya çıkışını genetik kopya­lama sırasında meydana gelen hatalar ile açıklamaya ça­lışmaktadırlar. Bu varsayım doğru kabul edilse bile daha birçok soru cevaplanmayı beklemektedir. Birbirinden ha­bersiz erkeğe ait sperma hücresi ile dişinin üreme hücrele­rinin kromozom sayılarını 46 dan 23’e indirerek birleşmesi ve yeni bir hücre oluşturması evrimsel olarak nasıl açık­lanabilir? Sperma hücresi erkeğin vücudunda yer almasına rağmen, daha önceden hiçbir bilgi sahibi olmadığı yumurta hücresine yönelik bir vazifeyi yerine getirmeye çalışması nasıl izah edilebilir? Sperma hücresinin bu görevi bir şekil­de bildiği söylenemez, çünkü insanın bir parçasının bildiği bir şeyi insanın kendisinin bilmemesi mümkün değildir.</p>
<p>Canhlar görmek istedikleri için mi görmektedirler yoksa gözleri olduğu için mi görebilmektedirler? Evrim taraftarla­rına göre, canhlar görmek istedikleri için göze sahip olmuş­lardır. Bu inanılmaz derecede saçma bir yaklaşımdır. Gözle­ri olmayan bir canlı “görmenin” ne olduğu hakkında hiçbir fikre sahip olamayacağından dolayı “görme talebinde” bu­lunması düşünülemez! Hiçbirimiz uçmak istediğimiz için kanatlara sahip olamayız, ama kuşlar kanatları olduğu için uçabilirler. Işık ya da sesler dünyası hakkında hiçbir bilgisi olmayan amip gibi tek hücreli bir canlının görme ve duyma arzusunda/ihtiyacında bulunarak göz ve kulak geliştirmesi beklenebilir mi?</p>
<p><strong>XVII</strong></p>
<p>Bilindiği üzere evrim teorisine göre, canlılar tesadüfi bir şe­kilde önce sularda meydana gelmiş daha sonra sürüngenler olarak karaya çıkmışlardır. Kara hayvanlarının bir kısmında kanatların gelişmesiyle kuşlar ortaya çıkmıştır. Teorinin her tarafı problemli olmakla beraber bu noktada sadece kara hayvanlarının bir kısmında kanatların ortaya çıkışının teo­rinin kendisiyle nasıl çelişik olduğuna değinmek istiyoruz. Teorinin en temel dayanaklarından iki tanesi şudur:</p>
<p><strong>1.</strong>İhtiyaç duyulan organlar uzun ve karmaşık bir evrim so­nucunda yavaş yavaş ve kendiliğinden oluşur.</p>
<p><strong>2.</strong>İşe yaramayan organlar körelir ve yok olur.</p>
<p>Bu iki prensip birlikte göz önüne alındığında kara hay­vanlarından kuşlara doğru evrimsel bir sürecin yaşanması imkânsız hale gelmektedir. Birinci maddeye göre, kara hay­vanlarında aniden kanatların çıkıp kuşa dönüşmeleri müm­kün değildir. O halde kanatların yavaş yavaş uzayarak ge­lişmesi gerekir. Fakat bu yaklaşım da geçerli olamaz, çünkü başlangıçta henüz gelişim aşamasında ve çok küçük boyut­ta olan uzantıların uçmak açısından hiçbir faydası olmaya­caktır. Dolayısıyla sözü edilen çıkıntıların kara hayvanla­rına herhangi bir faydası yoktur. O halde, ikinci prensibe göre faydası olmayan bu küçük çıkıntıların körelerek orta­dan kalkması gerekecektir. Bu durumda kara hayvanların­da önce ihtiyaç sebebiyle ileride kanat olmak üzere küçük çıkıntıların meydana gelmesi; daha sonra ise, bu uzantıların hiçbir işe yaramaması sebebiyle tekrar körelmesi gibi garip ve anlamsız bir süreç ortaya çıkacaktır.</p>
<p><strong>XVIII</strong></p>
<p>Evrimciler ellerinde hiçbir delil bulunmadığını çok iyi bil­dikleri ve ihtimal hesaplarının kendi teorilerini çıkmaza soktuğunu gördükleri halde davalarında ısrar etmektedir­ler. Gösterecekleri herhangi bir somut delil olmadığından uyanıkça (!) bazı benzetmelere başvurmaktadırlar. Evrim­cilerin en çarpıcı ikna edici (!) örneklerinden biri aşağıda verilmiştir:</p>
<p>“Doğal seçilimin nasıl etkili olduğunu göstermek için, diyelim ki Sheakespare’in Hamlet isimli eserini vahşi bir maymuna daktilo ile yazdırıyorsunuz. Tuşlara rastgele ba­san bir maymunun böyle bir kitabı hiç hata yapmadan yaz­ma ihtimali nedir? Sözü edilen eserde altı milyondan faz­la harf bulunmaktadır. Dolayısıyla söz konusu durumun gerçekleşme ihtimali yaklaşık olarak 10 üzeri -8.500.000 sayısına eşittir. Açıkçası kimse böyle bir ihtimalin gerçek­leşmesini bekleyemez. Fakat maymunun her yanlış yaz­dığı harfi ortadan kaldıran ya da maymun yanlış bir tuşa bastığmda o harfi yazmayan bir daktilonun olduğunu var­sayalım. Bu durumda Hamlet’in yazılması çok daha kısa bir sürede tamamlanacaktır. İşte çevrenin yaptığı da tam olarak böyle bir şeydir. Çevre, ne tür organizmanın en iyi uyum sağlayacağını bilir ve yanlış bir şey ortaya çıkarsa tıpkı daktilonun yanlış harfi attığı gibi bu şeyi atar.”[Cesan Emilliani, The Scıentıfic Companion, NewYork, 1995, sh.151; ayrıca Richard Dawkins, The Bhnd Match Maker New York 1986</p>
<p>Burada yapılan varsayım ve daktilo benzetmesi tamamen bir göz boyamadan ibarettir ve gerçek bir karşılığı bulun­mamaktadır. Daktilonun yanlış yazılan bir harfi yazmama­sının izahı nedir? Yanlış basılan bir tuştaki harfin yazılma­ması için daktilonun daha evvelden ne yazılacağını biliyor olması gerekir! Bu durum ise bizi daktilo ile Sheakespare&#8217;in aynı şeyler olduğu neticesine götürür! Açıkça ifade edilirse, verilen örneğin tutarlı hiçbir tarafı yoktur. Canlı, gören ve hareket edebilen bir maymunun yerine cansız ve bilinçsiz bir daktiloyu koymak kendileri adına işi zorlaştırmaktan başka bir şeye yaramaz.</p>
<p>Ayrıca, “çevre” teriminin hiçbir delile dayanmaksızın yanlış harfleri bilen ve eleyen bir özelliğe sahip olduğu var­sayımına gidilmiştir. Tabiatın kendisine şuur, bilinç, akıl, düzenleyici gibi özellikleri vermek putperestliğin çok il­kel bir halidir. Evrimci görüşe sahip bazı bilim adamlarına göre, “evrenin ve canlıların oluşumunu sağlayan şey mad­denin yapısında var olan enerjidir. Her şey zaman içinde enerjinin uygun şekillere girmesiyle ortaya çıkmıştır.” Bu yaklaşımın da çaresizlikten kaynaklanan bilimdışı bir iddia olduğu ortadadır.</p>
<p>Her şeyden evvel sözü edilen enerjinin nereden ve nasıl ortaya çıktığına dair herhangi bir açıklama getirilmemekte­dir. Bunun ötesinde biliyoruz ki, bir sistemdeki enerji düz­gün bir şekilde yönlendirilmezse sistemin düzenine zarar verebilir. İçinde yüksek miktarda enerji bulunan bir bom­banın bir binaya yerleştirildiğini düşünelim. Bomba patla­dığında enerji açığa çıkar ve binanın yıkılmasına sebep olur. Tam tersinden düşünecek olursak, yıkılmış bir binanın altı­na bomba yerleştirilip patlatıldığında açığa çıkan enerjinin binanın dikilmesine yol açmadığını görürüz. Buradan anla­şılıyor ki, enerjinin var olması dağınık bir sistemi düzenli hale getirmeye yetmemektedir. Önemli olan bu enerjinin bilinçli bir şekilde yönlendirilip kullanılabilmesidir.</p>
<p><strong>XIX</strong></p>
<p>Evrim teorisi açısından bilinç ve aklın nasıl ortaya çıktığı sorusu cevaplanması gereken ciddi bir problemdir. Açık­ça belirtmek gerekirse, ne var olmak ne de hayatta kalmak için “insandaki gibi akla” ihtiyaç yoktur. Hayvanlar bilinen anlamda bir akla sahip olmadıkları halde varlıklarını sür­dürebilmektedir ve doğal ortamda insana kıyasla çok daha avantajlıdırlar. Eğer esas olan hayatta kalmak ise, akıl ye­rine daha güçlü bir biyolojik yapıya sahip olacak şekilde evrimleşmek en uygun gelişimi sağlardı. Bu anlamda teorik aklın (örneğin felsefe konuşabilmek) ya da yüksek bilincin (örneğin varlığı ve hayatı sorgulamak) hayatta kalmaya hiç- bir faydası yoktur.</p>
<p>Bilinç ve kendinin farkında olma gibi özelliklerin mad­denin bizzat kendine ait nitelikler olarak kabul edilmesi ve doğrudan maddeye atfedilerek açıklanmaya çalışılması, doğal olarak insanın düşünen bir makine ya da düşünen bir hayvan olarak tanımlanmasını da beraberinde getirir. Aynca evrendeki düzeni maddenin kendisiyle açıklamaya çalışmak, dolaylı bir şekilde tabiata bilinç yüklemek anla­mına gelir. Eğer zihnimiz kendiliğinden ve bilinmeyen bir şekilde oluşmuş ise, böyle bir zihnin ürettiği düşüncelerin doğruluğuna veya kesinliğine ne derece güvenilebilir?</p>
<p>Eşyanın kendisinde olmayan özellikleri ona atfetmek suretiyle çeşitli tanımlamalar yapılacaksa neden bir köpe­ğin havlayan bitki olarak ya da koşan bir et parçası olarak tanımlanması mümkün olmasın? Canlı bir varlık olan bit­kiye havlama özelliğinin atfedilmesi cansız maddelere akıl, bilinç ve düşünme gibi özelliklerin isnat edilmesinden çok daha kolaydır. Bu tür tanımlamaların tamamen keyfi oldu­ğu ve herhangi bir kabul edilebilir karşılığının bulunmadığı yeteri kadar açıktır.</p>
<p>Evrimciler daha canlıların fiziksel açıdan evrimlerini açıklayamazken düşünme, akıl, bilinç, sevgi, merhamet, hüzün, aşk, adalet gibi hislerin mekanizmalarım nasıl açık­layabilirler? Modern psikoloji insan davranışlarını, zihinsel aktiviteleri ve kişinin iç dünyasının işleyişine dair tutarlı ve kapsamlı bir teori geliştirebilmiş değildir.</p>
<p><strong>XX</strong></p>
<p>Darwin’in evrim teorisini geliştirmesinde İngiliz ikti­satçısı Thomas Malthus’un insan nüfusu üzerindeki araştırmalarının büyük etkisinin olduğu bilinmektedir. Malthus, hayatın bir mücadeleden ibaret olduğu düşünce­sinden hareket etmekte ve insan nüfusunun gıda kaynak­larından daha süratli bir şekilde artmakta olduğuna dikkat çekmekteydi. Savaş, kıtlık, hastalık gibi sebeplerle güçsüz olan insanlar hayattan elenmekte ve böylece nüfus-gıda dengesi sağlanmaktaydı.</p>
<p>Darwin, Malthus’un bu fikirlerini evrime uygulayarak doğal seleksiyon fikrine ulaştı. Buna göre, canlılar âlemin­de sürekli bir şekilde vahşi bir hayat mücadelesi devam et­mekte ve zayıf olanlar doğal seleksiyona uğrayarak yaşama haklarını kaybetmektedirler. Evrim teorisinin tüm mantık­sızlıklarına rağmen bazı kesimlerde kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri de maddeci zihniyetin hayatı ve var oluşu sürekli bir mücadele olarak görmek istemesidir. Çünkü var olabilmek ve hayatta kalabilmek için güçsüz olanların elenmesi gerekmektedir.</p>
<p>İnsanlık dışı olan bu düşünce biçiminin makul göste­rilebilmesi için bu vahşilik bir “doğa kanunu” olarak su­nulmaktadır. Hâlbuki vahşilik ve çirkinlik, tabiatı doğru okuyamayan bu insanların kalplerinde ve zihinlerinde mevcuttur. Maddeci düşüncede kardeşlik, yardımlaşma ve şefkati görmek mümkün değildir. Zenginlerin fakirleri acı­masızca ezmesi, emeğin hakkının verilmemesi ya da tek­nolojik açıdan güçlü ülkelerin kendi menfaatleri için başka milletlerin savunmasız halklarını bombalaması evrim teori­sinin gereğidir. Mademki, tek kural başkalarının haklarına rağmen ayakla kalabilmektir, öyleyse her türlü orman ka­nunu uygulanabilir!</p>
<p>Sosyalizm, faşizm ve kapitalizm gibi özünde maddeci olan ideolojiler felsefi açıdan evrim teorisine muhtaçtırlar. Sözü edilen ideolojiler “Sosyal Darwinizmi” benimsedikleri için insana yakışan ahlak kurallarını benimsemeye yatkın değillerdir. Sözü edilen dünya görüşleri, hayatı sadece güç­lü olanların ayakta kalabileceği şiddetli bir mücadele olarak algılar. Buna göre, maddi, siyasi, ekonomik veya teknolojik açıdan zengin olanlar varlıklarını devam ettirirler; diğerle­ri ise, hayattan elenmeye mahkûmdurlar. Bu durum, onlar için doğanın bir kanunudur! Hâlbuki hakiki insanlık zayıf­ların, muhtaçların, fakirlerin korunmasını gerektirir.</p>
<p>Zihinlerinde vahşi bir dünya tasavvuru vardır. Bu yüz­den, insan hayatında da güçlünün ayakta kalabileceği, zayıf­ların eleneceği bir ekonomik ve siyasi yapının oluşmasını öngörürler. Diğer yandan hayvanlarda görülen yavrusuna karşı sevgi ve koruma hissinin nasıl oluştuğu ve genlere nasıl işlendiği sorusunun ötesinde, annenin yeni doğmuş yavrulan için kendini feda etmesi olaylan evrimin temel da­yanakları olan “kuvvetlinin hayatta kalması” (struggle for life) yani, zayıfların elenmesi (naturel selection) prensiple­rini açıkça yanlışlar.</p>
<p><strong>XXI</strong></p>
<p>Fiziğin klasik mekaniğine ya da termodinamiğe benzeyen, kuralları belirlenmiş, deneye ve tekrara açık bir evrim teori­sinden hiçbir şekilde söz edilemez. Evrim teorisinin olduk­ça masalımsı bir anlatımı vardır. Ayrıntılara girilmez, neden ve nasıl sorularına cevap aranmaz, aklen ve bilimsel olarak kabul edilemeyecek olaylar bir cümle ile geçiştirilerek sanki gerçekmiş gibi gösterilir. Bununla ilgili en bilinen örnek, canlıların sudan karaya geçiş aşamasını anlatan hikâyedir:</p>
<p>Teoriye göre, balıklar evrimlerinin bir döneminde bir se­beple sudan karaya çıkmak istemişlerdir. Karaya sıçrayan balıkların yüzgeçleri ayaklara, solungaçları ise ciğerlere dönüşmüştür! Hâlbuki hepimizin tecrübelerinden açıkça bilindiği üzere, sudan dışarıya çıkarılan bir balık birkaç da­kika içinde ölür. Denizlerde ve göllerde yaşayan milyarlarca balık teker teker sudan çıkarılsa her birinin kısa bir sûre içinde öleceğinden hiç şüphe edilmez. Bu deney binlerce sene boyunca tekrar edilse bile hiçbir balığın yüzgeçlerinin ayaklara, solungaçlarının ciğerlere dönüştüğü görülemeye­cektir. Benzer şekilde, hiçbir kara hayvanı “sıçramak” sure­tiyle kanatlara sahip olup kuşa dönüşemez.</p>
<p>Kendini insanları aldatmakla vazifeli bilen sözde bir takım bilim adamları, canlıların sudan karaya ve karadan havaya geçişi gösteren bazı resimler uydurup bunlara Latin­ce isimler vererek bilimsel bir hava oluşturmaya çalışırlar. Evrimciler tarafından yapılan*rekonstnüksiyon çizimleri ta­mamen keyfi olduğu için birbirleri ile tutarlılık göstermez. Evrimi savunan yayın organlarında yarı insan-yarı maymun tipindeki hayali canlılar sanki daha evvelden fotoğrafı çekil­miş gibi tüm ayrıntıları ile çizilir,s’osyal ve hatta psikolojik özellikleri bile anlatılır. Tüm bu resimler kime ve hangi dö­neme ait olduğu tam olarak bilinmeyen kırık bir diş par­çasından hareketle yapılmaktadır! Doğal olarak, aynı fosile ait olan fakat farklı zamanlarda ve farklı kişiler tarafından yapılan bu çizimler birbiri ile tamamen alakasız olmaktadır.</p>
<p><strong>XXII</strong></p>
<p>Evrim teorisinin en önemli kusurlarından biri de açıklama­ları bugünden geriye doğru giderek yapmasıdır. Bu tür açık­lamalar bilimsel anlamda tutarlı sayılamaz, çünkü var olan durum her ne olursa olsun geriye dönük bir açıklama yap­ına imkânı bulunacaktır. Bu tarz açıklamalar için şu ben­zetme yapılabilir: küp şeklinde büyük bir mermer bloktan uzun bir çalışma sonucunda fil heykeli yapan bir heykeltraşa “bunu nasıl başardınız?” diye sorulduğunu düşünelim. Heykeltraş soruya tam cevap vermek üzere iken yanında duran bir adamın “Bunu yapmak çok kolay! Yapılması ge­reken şey sadece file benzemeyen kısımları yontmaktır, o kadar! &#8221; gibi bir şey söylemesi geriye dönük bir açıklama biçimidir. Fil ortaya çıktıktan sonra “benzemeyen kısımla­rı yontmak” ne kadar kolaycı bir açıklamadır! Eğer insan heykeli yapılmış olsaydı, o zaman da mermer bloktan “in­sana benzemeyen kısımların atılması” yeterli olacaktı! İşte bu sebeple, evrimle ilgili geriye dönük açıklamalar bilim­sel kalıba uygun değildir. Yapılması gereken şey en baştan başlayarak adım adım ilerlemek suretiyle bugüne kadar na­sıl ulaşıldığını izah etmektir. Ancak bu yapılırken evrimin ilerleme yönü ile ilgili bir belirleme yapılmamalıdır, çünkü evrimin belirli bir hedefe ulaşmak gibi herhangi bir amacı yoktur.</p>
<p>Herhangi bir amaç olmaksızın evrim yoluyla insan gibi bir varlığa ulaşmak gerçekten çok zor görünüyor. Evrimci­lerin bu noktada yaptıkları açıklamalar “önce duvara ateş edip sonra da isabet eden yere hedefi çizerek tam 12’den vurduklarını” iddia etmeleri gibi bir şeydir.</p>
<p><strong>XXIII</strong></p>
<p>Görme, duyma ve tat alma gibi algıların nasıl ortaya çık­tığı evrim açısından büyük sorun oluşturur. Gerçekten de “görme” diye bir şeyin varlığından haberi olmayan ilkel canlıların nasıl göz sahibi oldukları izah edilmelidir. İlkel canlılar dış dünyada renklerin ve görülmesi gereken şeyle­rin olduğunu düşünmüş olamayacağına göre neden göz gibi bir organa ihtiyaç duymuşlarıdır? Benzer şekilde, bu ilkel canlıların dış dünyada ses diye bir şeylerin var olduğunu düşünüp “kulaklarımız olmalı! Kulaklar bize büyük avantaj sağlayacaktır!” demeleri beklenemez herhalde! Aynı düşün­ce tat alma meselesi için de değerlendirilebilir&#8230;</p>
<p>Evrimciler “insanın mükemmel bir varlık olduğu düşünce­sine” karşı koyabilmek için insana ait bazı kusurlara dikkat çekerler. Mükemmel bir varlığı evrim açısından izah etmek güç olduğundan evrimcilerin böyle bir yola girmeleri kaçı­nılmaz görünmektedir. Bu anlamda ileri sürdükleri kusur­lar şöyle özetlenebilir: göz mükemmel değildir, ancak belir­li bir mesafeyi görebilir ve gece göremeyiz. İnsanın belinde klasik ağrılar vardır. Kulaklarımız sadece dar bir aralıktaki sesleri duyabilir. İnsan hayatı daha uzun olabilirdi&#8230;</p>
<p>Açıkçası insana yönelik olarak gösterilen bu kusurlar­dan hareket ederek evrimin pek de o kadar mükemmel bir varlık üretmediğini göstermeye çalışmak gerçekten bir tür çaresizlik berlitisi gibi görünüyor. Şimdi soruna yakından bakalım: Acaba evrimcinin aradığı mükemmellik hangi se­viyede olmalıdır? Örneğin gözümüz bir kilometre uzakta­ki bir noktayı görecek kadar keskin olsaydı evrimci “hayır, yine mükemmel değil! Neden Samanyolu galaksisinin diğer ucunu çıplak gözle göremiyoruz?” diyeceklerdi. Bu anlam­da örnekleri çoğaltmak mümkündür.</p>
<p>Burada evrimcilerin kavrayamadığı veya bilerek gözardı ettikleri şey mükemmelliğin amaca yönelik olmasıdır. Ör­neğin resmi bir davete giderken takım elbise ve buna uy­gun bir ayakkabı giymek gerekirken dağa tırmanmak szö konusu ise özel bir kıyafet ve özel bir ayakkabı seçmek mü­kemmellik örneği olacaktır. Eğer insanın yeryüzünde var oluşuna bir anlam verilirse, yani ölümlü bir varlık olduğu ve tanrının onu dünyada ancak belirli bir süre kalacak şe­kilde var ettiği anlaşılırsa insanın “bu amaca yönelik olarak mükemmel olduğu” anlaşılabilir. Aksi takdirde mükemmel­liğin bir sınırı yoktur. Avını hiç kaçırmayan mükemmel bir aslan ile hiç yakalanmayan mükemmel geyik örneğini ele alalım. Bu durumda ya aslanın ya da geyiğin mükemmellik<strong> </strong>iddiasından vazgeçmesi gerekir! Eğer her ikisi de bu an­lamda mükemmel olsaydı besin zinciri oluşamaz ve hayat sona ererdi. Böyle bakıldığında kusur gibi görünen şeyle­rin aslında hayatın devamlılığını sağlayan harika bir planın parçası olduğunu göstermektedir. Yani, gerçekte başka bir anlamda daha ileri bir mükemmellik söz konusudur.</p>
<p>Sorun, tanrının canlıları daha mükemmel bir şekilde ya­ratamamış olması değildir. Zaten Tanrı’nın böyle bir vaadi de söz konusu değildir. Tam tersine Tanrı insanın pek çok şeye muhtaç bir varlık olduğunu vurgulamaktadır&#8230;</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Deizm,syf.191-225</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/">Evrim Teorisi Tamamen Geçersiz midir? Tanrı İnancı ile Evrim Arasında Bir İlişki Ya Da Çelişki Var mıdır?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-tamamen-gecersiz-midir-tanri-inanci-ile-evrim-arasinda-bir-iliski-ya-da-celiski-var-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaratılışa Müdahale ve Yeni Bir Evrimci Neo-Darwinist Bir Yaklaşım Olarak Transhümanizm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yaratilisa-mudahale-ve-yeni-bir-evrimci-neo-darwinist-bir-yaklasim-olarak-transhumanizm/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yaratilisa-mudahale-ve-yeni-bir-evrimci-neo-darwinist-bir-yaklasim-olarak-transhumanizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Sep 2019 14:05:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Dağ]]></category>
		<category><![CDATA[Ütopyacı teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Biyolojik ve mekanistik evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[homo-sapiens]]></category>
		<category><![CDATA[posthuman]]></category>
		<category><![CDATA[Transhümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yaratılışa Müdahale]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Bir Evrimci Neo-Darwinist Bir Yaklaşım Olarak Transhümanizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23140</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÖZ &#160; Evrim teorisi, hem küresel hem de yerel olarak tartışılmış ve hâlâ tartışılmakta olan bir süreçtir. Evrim konusunda tartışmalar ve yeni yaklaşımlar bitmeyecek gibi görünüyor. Bu bağlamda transhümanizm, yeni evrimci yaklaşımlardan biridir. Transhümanizm kavramı, modern sentez olan evrimci teorinin İngiliz kurucusu evrimci teorisyen J. Huxley’in kullandığı yeni bir sözcüktür. Teknolojik araçlar vasıtasıyla insan doğasının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaratilisa-mudahale-ve-yeni-bir-evrimci-neo-darwinist-bir-yaklasim-olarak-transhumanizm/">Yaratılışa Müdahale ve Yeni Bir Evrimci Neo-Darwinist Bir Yaklaşım Olarak Transhümanizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/transhumanism-hukuk.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23141 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/transhumanism-hukuk-300x150.jpg" alt="" width="474" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/transhumanism-hukuk-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/transhumanism-hukuk-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/09/transhumanism-hukuk.jpg 665w" sizes="(max-width: 474px) 100vw, 474px" /></a>ÖZ</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evrim teorisi, hem küresel hem de yerel olarak tartışılmış ve hâlâ tartışılmakta olan bir süreçtir. Evrim konusunda tartışmalar ve yeni yaklaşımlar bitmeyecek gibi görünüyor. Bu bağlamda transhümanizm, yeni evrimci yaklaşımlardan biridir. Transhümanizm kavramı, modern sentez olan evrimci teorinin İngiliz kurucusu evrimci teorisyen J. Huxley’in kullandığı yeni bir sözcüktür. Teknolojik araçlar vasıtasıyla insan doğasının mükemmelleşmesini ve her türlü kapasitesinin artırılmasını amaç edinen transhümanizm; insanı bio-nano-neuro-info teknolojileriyle destekleyerek ‘transhuman’a dönüştürmeye ve daha teknolojik konformist siber yaşam/cyber life inşa etmeye çalışan evrimci bir süreçtir. Ütopik ve teknolojik bir hareket olan transhümanizm; insanı, doğayı ve hayatı dönüştürecek teori ve uygulamalara sahip bir harekettir.</p>
<p>Darwinci evrim anlayışından teorik destek alan ve evrimci biyoloji ve psikoloji teoriden beslenen transhümanizm, insanı norobiyolojik, norofizyolojik, genomik çalışmalarla biyolojik bedenden biyonik bedene evriltmeye çalışmaktadır. Bilhassa transhümanizmi evrimci bir süreç olarak anlayan Chardin, teknolojiyi evrim sürecinde önemli bir unsur olarak görür. İnsan genomu ve dijital teknolojik çalışmalardaki hızlı gelişmelere dikkat çeken transhümanistler, Darwinci evrim mirasını dönüştürerek yeni bir evrimcilik türü ortaya koymaya çalışırlar. Bu evrimcilik türü; bilimsel, teknolojik, politik ve iktisadi içerik taşıyan doğal ve biyolojik evrimcilikten ayrılan çağdaş neo-darwinci bir evrimciliktir. Transhümanizmle biyonik hale getirilmeye çalışılan insan, transhümanist bir tür olan ‘transhuman’a dönüştürülmüştür.</p>
<p>Biyolojik evrim dinamikleri tarafından sürdürüldüğü iddia edilen evrim süreç, transhümanizm tarafından biyonik evrim süreciyle devam ettirilmeye çalışılmaktadır.</p>
<p>Transhümanizm sürecinde biyolojisi ve genetiği değişecek olan insan türünün -haliyle- davranış ve arzuları da değişecektir. Bu çalışma; insanı ‘transhuman’a dönüştürme amacı taşıyan evrimci ve yaratılışa müdahil bir süreç olan transhümanizmi evrim bağlamında izah etme ve sorgulamaya dair bir çalışma olup insanlığın karşılaşacağı yeni bir evrimci süreci ele alıp değerlendirme amacında olacaktır.</p>
<p><strong> </strong><strong>Giriş</strong></p>
<p>Hem hayatta kalmak için evrimleşen/değişen hem de gelişerek büyüyen bir varlık olan insan, evrimiyle yeni modifikasyonlar kazanmış hususiyetle bilişsel olarak gelişmiştir. Natüralist dünyada değişime tabi olmayan bir şey yoktur. Bu nedenle insanın farklı türlere evrileceği büyük ihtimal olarak görülür. Günümüz insanı, kullandığı aletler ve meşgul olduğu işler bakımından antik insandan farklıdır. Günümüzün üreten veya ihtiyaçlarını karşılayan insanı ile 10.000 yıl öncesinin avcı veya toplayıcısıyla aynı değildir. İnsan türünün gelişiminde ve farklı yaşam tarzına sahip olmasında bilim ve teknoloji, devasa bir güç ve etkiye sahiptir. 21. yüzyılda, -19. yüzyılda Darwin’in ortaya atmış olduğu biyolojik evrim sürecinden farklı olarak- nano-bio-info teknolojilerinin desteklediği farklı bir evrim sürecine girilmiş durumdadır. Genetik bilim alanında yapılan çalışmalar, beyinbilgisayar ara yüzlerin bileşimiyle siborg, ritalin ve modafinil gibi ilaçlarla farmalojik, plastik cerrahiyle morfolojik geliştirme hatta sitolopram, serotonin ve oksitosin gibi hormon düzenleyen ilaçlarla ahlaki geliştirme çalışmaları insanı farklı bir düzleme sokmuştur.(1)</p>
<p>21.yüzyılın başlangıcından beri aktif araştırma sahasında gelişmiş beşeri biyo-teknolojiler alanında seçenekler hakkında ilerlemeyle ilişkili evrimci teori birleşmiştir. Hayatın teşvik edici ilkeleri ve değerleri tarafından yönlendirilen, bilim ve teknoloji aracılığıyla mevcut yaşam biçiminin ve insan sınırlarının ötesinde akıllı yaşamın sürekliliğini ve evrimini arayan bir yaşam felsefesi(2) olan transhümanizm; insan için daha uzun ömür amaçlar, fiziksel ve zihinsel bakımdan kapasitesi artırılmış insan tasarlar. İnsanın gelişimi bağlamında birçok eleştiriyle karşı karşıya kalan transhümanizm, çağdaş felsefede son trend olarak kabul edilir. İnsan; inşa etmek, geleceği kurmak ve oluşacak sorunları çözme amacını taşıyan bir varlıktır. Böylesi bir çaba içinde olan insan, transhüman aracı türüyle geçiş yaptığı transhümanist süreçte okült amaçlar için yeni teknolojilerin kullanımı toplumu üstün ve aşağı ırk şeklinde iki ırka bölebilir. Bu durum yalnızca totaliter bir çağa yol açmaz ve aynı zamanda tüm insan hakları inkar edilir. İnsan türlerini diğer türlerle değiştiren transhümanistlerin önermeleri ve daha büyüyecek olan projeler, adeta bireylerin insanlıktan çıkmasına vurguda bulunur(3)</p>
<p>Ütopyacı teknoloji retoriğinin bir parçası olan transhümanizmi “evrimci fütürizm” olarak adlandıran Pilsch, evrimci hümanizmin transümanizmin bir mirası olduğunu söyler. Transhümanist süreçte retorik olarak teknoloji, insan organizması üzerinde konumlanarak mutasyonel ve evrimci baskıları ortaya çıkarır. Teknolojinin vücudda içselleştirilmesini savunan transhümanizmin amacı, insanı radikal olarak güçlendirmek ve insanın potansiyelini mümkün olanın ötesine taşımaktır.(4)</p>
<p>Transhümanizm; hayatımızın ufkunu değiştiren teknolojilerin, bedenlerimizle samimi bir ilişkiye sahip olduğu kültürel değişimi temsil eder. Bu teknolojik beden, yalnızca biyolojik insanın makul düzeyde istikrarlı bir anlayışına son vermek değil, aynı zamanda hümanizmin temel felsefi değerlerinin yeniden düşünülmesini zorunlu kılmaktadır. Bu bağlamda Max More, 100.000 yıl önceki evrimden sonra evrime olan ilginin azaldığını oysa insanın çocukluk çağının sonuna eriştiğini ve artık insan yapısının değiştirilme zamanının geldiğini iddia eder.(5)</p>
<p>Transhümanistler arasında “posthumanın hala insan türünün bir üyesi olup olmadığı” tartışması vardır. Kapasitesi itibariyle mevcut yaşayan insan kapasitesini aşan posthumanın yeni bir türün üyesi olduğu tartışılır.(6) Transhumanı insan türünden koparan trans-posthümanizm, teknolojik değişimle evrimci geleceğe geçiş yapar ve biyolojik evrimi teşvik eder. Bu bağlamda evrimi, teknolojik vasıtalarla hızlandırması nedeniyle transposthümanizm, yeni Darwincilik olarak isimlendirilir.</p>
<p><strong> </strong><strong>Biyolojik ve mekanistik evrim</strong></p>
<p>Tekamül veya evrimin Batı dillerindeki karşılığı “evolution” kelimesi olarak kullanılır. Tekâmül veya Evrim nazariyesi, canlılar dünyasında basitten karmaşığa veya ilkel olandan mükemmele doğru bir oluşum ve gelişim meydana geldiğini kabul eden ekol tarafından ileri sürülmüştür.(7) Aristoteles ile İslam felsefe-bilim tarihinde evrime ilişkin görüşler vardı. Ancak özellikle 1800’lerin başlarından itibaren Fransız canlılar araştırmacısı ve filozofu Jean-Baptiste de Lamarck’la birlikte evrim, mekanik ve maddi olma istikametinde yol almıştır. Charles Darwin ise zirveyi teşkil etmektedir.(8)</p>
<p>İlk kez doğa denen krallığı düzenleme çabasına sahip, doğada gerçek ve tanımlanabilir ilişkiler olduğunu söyleyen ve bunları düzenlemek isteyen Aristoteles’ten beri tartışılagelen evrim, İslam-Bilim geleneğinde de mevzu edinilmiştir. Bilimsel bir iddia ve önerme olarak Darwin tarafından ortaya konulan evrim terimi, Darwin en önemli çalışması olan “Türlerin Kökeni” eserinde yer almamıştır. Darwin, çalışmasının ilk baskılarında bu terime yer vermemiş daha sonraki baskılarında yer vermiştir. Söz konusu bu çalışma, Darwin’in Evrim Teorisi’ni ilk olarak açıkladığı çalışmadır. Darwin ‘evrim’ kavramını ilk olarak ‘İnsanın Soyu’ kitabında, 1871’de, sonra 1872’de ‘Türlerin Kökeni” eserinin altıncı (sonuncu) baskısında kullandı. Darwin’in bu çalışmasının adından da anlaşılacağı gibi, onun Evrim Teorisi’nin en önemli unsuru ‘doğal seleksiyon’dur. En önemli mekanizması ‘doğal seleksiyon’ olan Darwinci Evrim Teorisi; bütün canlıların, geçmişte yaşamış ‘ortak bir ata’dan/common ancestor’ değişerek geldiklerini söyleyen ve onları ‘ortak bir soy/common descent’ yoluyla bağlayan bir teoridir.(9)</p>
<p>‘Evrimsiz doğrudan yaratılışı’ sadece ‘ilk ortak ata’yla sınırlı tutan, diğer canlıların bu ‘ortak ata’dan evrimleştiğini söyleyen Darwin gibi Darwinciler de ilk ortak atanın ‘kendiliğinden türeme’ yoluyla, cansız maddeden tesadüfen oluştuğuna ve bu canlı formdan diğer tüm canlıların evrimleştiğine inanırlar. Yani evrim, bu bakış açısına göre, kendiliğinden türeyen ilk canlının nesiller boyu farklılaşmasıdır.(10)</p>
<p>Evrim teorisi; doğa bilimlerinde spekülatif olarak tartışılırken siyaset, iktisat, içtimaiyat ve dinî alanda nüfuzu ve doğurduğu sonuçlar bakımından mevzu edinilmiştir. Biyolojik dönüşümün bir zaruret olduğuna değinen Darwin, canlıların belirli bir noktaya dek evrim geçirdikten sonra, doğal seçme teorisine göre, daha da gelişmeleri için bir zorunluk olmamakla birlikte, ardışık çağlarda, yaşadıkları koşullardaki hafif değişmelerin etkisiyle yerlerinden olmamak için biraz değişiklik geçirmek zorunda olduğunu iddia etmekteydi.(11)</p>
<p>“Doğal seleksiyon” kavramıyla ideolojik ve hayati bir işlev kazanan evrim teorisi sanayileşme sürecini yaşayan 19. yüzyıldan etkilenmiş hem de bu yüzyılı etkilemiştir.</p>
<p>Evrim teorisi, yalnızca canlılar/biyolojik sahada değil siyasal ve toplumsal sahada etkin olmuştur. Canlılar sahasındaki etkisinden daha çok siyasi ve sosyal düzlemde etkisiyle 19. ve 20. yüzyılı belirleyen Evrim teorisi; 19. ve 20. yy.’da ideolojilere alet kılınmıştır. Yeniçağ dindışı Avrupa medeniyetinde boy vermiş ideolojilerin her birinde kullanılmıştır. Sermayecilik (Capitalisme) başta olmak üzere, gerek Millî toplumculuğa (Natonal socialisme) gerekse Ortakmülkcülüğe (Communisme) uygulanmıştır.(12)</p>
<p>Darwin’in ortaya koyduğu evrim teorisinin doğa bilim alanından daha çok siyaset, iktisat, askeri, içtimaiyat ve dinî yaşam alanında etkin olmasının en önemli nedeni yaşama kavgası, en güçlünün hayatta kalması, türlerin ayıklanması (zayıfın tasfiyesi) gibi unsurlar taşımasıdır. Bu unsurlarla acımasız bir dişliyi andıran kuram, yalnızca biyolojik olmakla kalmamış aynı zamanda beşeri düzlemde mekanistik bir karaktere bürünmüştür. Hem canlının kendi varlık alanında hem de canlılar arasında uyuşma veya uyuşmama esasına göre ya varlığını ikame etmesi ya da varlığının tasfiye olması söz konusudur. Bu sert çarklar düzeninde varlıklar ya yaşam hakkına sahip olur ya da böylesi bir iklimde kaybedip yok olup giderler. Böylelikle biyolojik evrim mekanistik evrimle iç içe geçer. Lamark ve Darwin’de biyolojik anlam taşıyan evrim kavramı; zamanla H. Spencer, Teilhard de Chardin ve H. Bergson gibi düşünürlerde cisimleri, canlıları, bu arada sosyobiyolojik bir varlık olarak insanı da kucaklayan bir ‘evrensel gelişme süreci’ni dile getiren bir kavram hâline gelmiştir.(13)</p>
<p>Evrim Teorisi, doğal bilim alanından toplum bilim alanına dolayısıyla biyolojik bir düzlemden mekanistik düzleme kaymıştır. 19. yy. İngiltere’sindeki felsefî, bilimsel, teolojik, politik, sosyolojik ortamdaki ‘paradigma’dan etkilenerek ortaya konan Evrim Teorisi’nin toplumsal ve mekanistik bir içerik kazanması oldukça doğaldır. Düşünür veya bilim adamı çağının etkilerini taşıyan bir tanık olmasından hareketle endüstri devrimi ile beraber ‘ilerleme’ fikrinin yaygın olduğu dönemde Darwin de bu süreçten etkilenmiştir. Sosyo-ekonomik ve teknik düzlemde var olan ‘ilerlemeci evrim’ fikri, felsefe alanında Schelling, Hegel ve Comte gibi filozofların felsefesindeki ‘ilerlemeci evrim’ görüşüyle birleşiyordu. Halktan düşünürlere kadar geniş bir kesimin zihninde var olan ‘evrim’ fikrinin kabul görmesi zor olmamıştır.(14)</p>
<p>18.ve 19. yy.’da yapılan bilimsel ve felsefî çalışmalar, insanların üzerinde Kilisenin dolayısıyla Tanrı’nın etkisini azaltmış ve insanların sekülerleşmesini sağlamıştır. Oysa Endüstri Çağı’ndan önce insanlar, kutsalı ve tanrısal davranışı önemsiyor ve Tanrı gibi olmayı arzuluyorlardı. Dünyevi arzular ve ihtiyaçlardan arınarak ‘ben’siz hale gelmek, Hıristiyan bir mümin için kendi kendine yetmenin ve iyi olmanın son noktasıydı. Tanrı’nın acze uğramaz özelliğini yansıtan bir hayat yaşamak isteyen insanlar, olabildiğince ”mükemmelleşme” amacında oldular. Tüm bu tekamül ve ilerleme iştiyakı içinde planında, Tanrı’ya yer vermeyen Darwin’in, kendi başına evrimleşme dünyasında, tekamül içinde olan canlılar dünyasında kendi kendine en mükemmel organizma tasarlanıyor. Bir anlamda evrim, tanrısal bir modele sahipti.(15)</p>
<p>19.yüzyılda sanayileşme, ticari kapitalizmde ve sömürgeci ulus devletlerde varlık gösteren Evrim Teorisi, 20. yüzyılda mekanik dünyada etkisini göstermiştir. Hususiyetle 1. ve 2. Dünya Savaşlarının hem meydana gelişinde hem de sonuçlanmasında evrim teorisinin “doğal seleksiyon” ve “güçlünün ayakta kalması” unsurları etkin olmuştur. Daha güçlü silahlar, savaş gemileri ve uçakları yapma amacı taşınmış ve bu güçlü silahlarla bu savaşlarda yaklaşık 60 milyon insan ölmüştür. 21. yüzyıl başlangıç itibariyle yeni bir dönem ve evrimleşme sürecine tanıklık yapmaktadır.</p>
<p>Bu evrimleşme süreci genetik-sinirbilim, ilaçlar, nano-bio teknoloji ve YZ (yapay zeka) gibi unsurlara sahip trans-posthümanizm üzerinden olacak görünmektedir. Bu bağlamda transhümanistler, köklerini doğa bilimlerdeki Darwinci paradigmadan (küçük oranda Galtonculuktan) alırlar. Darwin’in evrim teorisi, türlerin kökenini açıklamayı amaçlar, ancak bireyin değişen çevresel koşullara nasıl uyum sağladığını açıklamak için herhangi bir metodolojik çerçeve sağlamaz. Bununla birlikte transhümanizm, Darwin’in evrimsel biyoloji anlayışına kök salmış olsa da kişisel özgürlükler ve mutluluğun bireyci nosyonunu fazlasıyla karşılar. Evrimin raslantısallığına isyan eden transhümanizm, doğa kavramının altında yatan doğanın herhangi bir doğal normatif amaç ya da amaca sahip olduğu fikrini reddeden Maltusçu ve Darwinci doğa anlayışına dayanır. İnsanın gelecek kaderi olan kör evrimi reddederken insanın kökenleri olarak onu kabul eder. Transhümanizm, Maltusçuların ve Darwinistlerin nihilizmine nihilist bir cevaptır.(16)</p>
<p><strong> </strong><strong>Teknolojik bir müdahale olarak evrimin hızlandırılma süreci: Transhümanizm</strong></p>
<p>21.yy.ın bir gerçeği olsa da teorik ve pratik kökleri 19. ve 20. yy.da bulunan transhümanizmin, Darwin ve Freud gibi bilim insanları teorik alt yapısını, sanayileşme ve teknolojikleşme gibi uygulamalar ise pratik alt yapısını oluşturmuştur. Hayatı ve insan türünü değiştirme gayesi içinde olan transhümanizm, Darwinci evrim anlayışından teorik destekler almıştır. Gerek Darwin’in gerekse Mendel’in çalışmaları, insanın genetik özelliklerini dönüştürme çalışmalarının başlamasına neden olmuştur.</p>
<p>Transhümanizm, Darwinci biyolojik ve psikolojik evrim anlayışının etkisinde kalmıştır. İnsanı biyolojik bedenden biyonik bedene doğru evrimleştirme veya dönüştürme sürecine tabi kılan transhümanizm; Darwinci çalışmaların geliştirilmiş hali olan norobiyolojik, norofizyolojik, genomik çalışmalardan etkilenmiş ve bilim, sanayileşme ve teknolojikleşme süreçlerinden de beslenerek Darwin’in biyolojik ve doğal evrim su recinden farklı olarak yapay bir evrim su recine tabii olmuştur.(17)</p>
<p>Evrim sürecinde insanın boyut değiştirerek kendiliğinden bir tekamül süreci söz konusuyken transhümanizmde bilimsel ve teknik imkanlarla insanın nano-bio-info-cogno vasıtalarıyla geliştirilme amacı vardır. Bostrom’a göre insan nitelik ve yeteneklerini artırma arzusu, günümüzün fikri değil Gılgamış Destanı, antik cenaze törenleri, Gençlik Çeşmesi ve Felsefe Taşı arayışlarında kökleri itibariyle bulunur. Ona göre insan, türünün doğası gereği yeni kapasiteler elde etme arzusuna sahiptir ve daima toplumsal, coğrafi ve zihinsel olarak kendi varlığının sınırlarını uzatmak için çabalar. Bu arzuyu çalışma ve eğitimle kendini geliştirerek fiziksel veya zihinsel sınırları aşmayla gerçekleştirir. Kişiler, kendilerini merkeze alarak aşmaya çalışır ve teknolojik müdahalelere gerek duymaz. Yalnızca ferdi kontrol ve benlik gelişim teknikleriyle zihinsel ve ruhsal insan doğası üzerinde odaklanmıştır.(18)</p>
<p>İnsanın kendini ve doğanın sınırlarını aşma çabası modern bilim ve felsefe çalışmalarıyla pratiğe kavuşmuştur. Modern bilimin kurucusu F. Bacon, insanlığın doğaya galip gelmesi amacıyla sistematik bir görüş olan Aydınlanma çağının temelini atarken I. Newton, R. Descartes ve J. Locke vb. Aydınlanma çağı düşünürleri, günümüz moleküler biyologlarının bir çoğuna ve genetik girişimcilerine ilham veren bir dünya görüşü kurdular. Her şeyin ölçü olarak gördüklerin insan potansiyelinin sonsuz olduğunu savunan Rönesans gibi 2. Rönesans olarak görülen transhümanizmde de doğanın sınırlarını aşma ve insanı güçlendirme esastır. Her iki Rönesans türü de bu düşünceleri Hermetik geleneklerden almıştır. Bu bağlamda tarihini, ilk çağdan çok öncelere kadar götürebilecek olan transhümanizmin, dünya tarihinin kaydedebildiği kökeni, M.Ö. 3.000 yıllarında Antik Mısır’da yayılan bir öğretiye dayanmaktadır.(19)</p>
<p>Bir tekamül süreci olan transhümanizm, beyin, zihin ve beden olarak doğal biyolojiye dayanan biyolojik olan insanı, gelecekte sentetik biyoloji ve bilgisayar teknolojileriyle daha da geliştirme amacındadır. Sentetik biyolojiyle insana, yorgunluk olmaksızın daha uzun süre koşma kabiliyeti kazandırılabilir ve kanserojen maddelere karşı daha dayanıklı hücreler geliştirilebilir. Beyine enjekte edilecek mikroskobik robotlar (nanitler) yoluyla veya bizzat beyin hücreleri moleküler düzeyde programlanarak insan beyni, süper bilgisayara dönüştürülebilir ve süper zeki insanlar aratılabilir. Transhümanist N. Vita-More’a göre transhümanizmin amacı; insan vücudunu makinelerle değiştirmek ya da insan beynini bilgisayara veya robotlara yüklemek değil, uzun ömürlü, üstün zekalı ve üstün güçlere sahip süper sağlıklı insanlar yaratmaktır. Aşkın insan/posthuman; normal insandan daha zeki olacak, tıpkı canlı bir süper bilgisayar gibi.</p>
<p>Mesele salt zeki olmak değil, insanî değerleri kaybetmeden süper zeki olmaktır. Aşkın insan, yetiştirmeyi yapay insan yaratmakla karıştırmamak gerekir. Aşkın insan yetiştirmek için sentetik biyolojiyi ve biyonik sistemleri kullanmak, insanı insanlıktan çıkaracağı anlamına gelmez.(20) Geçiş insanı anlamına gelen ve bilimsel terminolojiye göre bir tür ara form olan transhuman, normal insanın üstinsan/posthuman boyutuna geçmesi için evrimin ilk basamağıdır. Bu bağlamda M. Esfandiary, transhumanı; “yeni evrimleşen varlıkların ilk tezahürü” olarak tanımlar.(21)</p>
<p>150.000 yıldır homo-sapiens’lerin ilk ortaya çıkışından beri insanlığın çok değişim geçirmediği ve bu evrimsel eylemsizliğin biohacking(22) ve transhümanist projelerin ortaya çıkışıyla üstesinden gelinebileceği iddia edilir. Bu transhümanist süreçte, insanın zihinsel ve fiziksel becerilerinin insan-bilgisayar ara yüzün/interfakt oluşturulmasıyla artırılabileceği düşünülmektedir. Bu tür evrim sürecinden sonra ortak bir atanın olması söz konusudur. Fakat fenotipik ve genetik özellikleri bakımından artık büyük ölçüde farklıdır. İnsanlığı biyolojik evrimsel sistemlerin dışında yeniden ele alan Homeostatik Özellik Kümesi teorisine göre robotlar doğal gruplar sıfatıyla değerlendirme görebilir(23).</p>
<p>Evrim teorisi ve metaforlarından beslenen transhümanistlerin çoğu, değişim ve doğal seleksiyondan daha çok türün yetenekleri ve ilhamlarına bağlı bileşim olarak görürler. Evrimci ilerlemenin sınırlarını ve insan gelişimin üzerinde evrimin dayattığı sınırları aşmak isteyen transhümanistler vardır. Transhümanizmle, yaşlanma sürecinin bilimsel müdahalelerle askıya alınabileceği ve tersine çevrilebileceği iddia ediliyor. Bilgisayar nöral-ara yüzlerin ve genetik güçlendirmelerin bileşimi, diğer teknolojilerin insan kapasitesi ve davranışı üzerindeki etkisi, hafızayı güçlendirme ilaçları ve biomühendislik protezler vs. insan türünün evrimini geliştirmeyi yönetme yeteneğini ortaya koyar.(24)</p>
<p>J.Habermas, “insanın geleceği biyoteknolojik vasıtalarla biçimlendirilebilir mi?” tartışmasına dahil olarak genetik mühendisliğinin “model insan” üretme alanına büyük kaynaklar aktarıldığını söyler. 10 yılda değilse bile 50 yıl içinde ‘istenen modelde’ insan üretimi olabileceğini, devletine itaat eden “süper hizmetçiler” yaratılarak Platon’un idealinin 21. yüzyılda gerçekleşebileceğini iddia eder. Ona göre biyolojik müdahaleyle faşist devletlerin/biyo-faşizm bile hayal edemediği bir düzen kurulabilir. (25)</p>
<p>Genetik bilimle, DNA çeşitliliği bir araya getirilebilirse varolagelmiş insandan çok daha yüksek nitelikte zekâya sahip insan var edilebilir. Neticede fiziksel ve bilişsel olarak kusursuz sayılabilecek insanların üremesi sağlanabilir. Yalnızca genetik müdahaleyle değil YZ yoluyla da insanın bilişsel ve fiziksel yetileri geliştirilebilir. Bu bağlamda transhümanizm, insanın mevcut kapasitesini bio-genetik yöntemler ve teknoloji ile yükseltme amacındadır. YZ ile teknolojik tekillik evresi oluşacak ve bu evrede YZ’ya sahip biyolojik insanlar yaşayacaktır. Genetik bilim, nöroloji, robotik, nano-teknoloji ve YZ’nın birlikteliğinde doğal seleksiyon dayatmalarının yerini teknolojik seleksiyon dayatmalarının alması muhtemeldir.(26)</p>
<p>İnsanın dönüşümünü amaçlayan transhümanizm dikkate alındığında psiko-parmatik ilaçların kullanımı, gen mühendisliği, moleküler nano-teknoloji ve YZ hayatın yeni koşullarına uyumu sağlar. İnsan, bireysel olarak yeni humonoid türleri ortaya çıkmasına yol açacak tarzda fiziksel ve zihinsel kapasiteleri artırmak için modifiye edilebilir. Homosapiens ırkın değiştirilmesi transhümanistlerin önermesi bireylerin kişiliksizleşmesine yol açar. Humonoid türler bio-orglar olur ve bu türlerin mevcut insan ırkıyla yer değiştireceği öngörülmektedir. Homo-sapiens’ten biyo-orglara geçiş yapılan süreçte insanlık, zaman içinde yeni değerler ve ilkelerle yeni kültür yaratacaktır.İnsan türleri, daima fiziksel ve zihinsel durumunu geliştirmenin yollarını araştırmış fakat trans-posthümanizm; yalnızca fiziksel durumu geliştirmek için gerekli silahlar sağlamayıp bununla beraber hayatı uzatma (ölümsüzlük), yaşlanma sürecinden kaçınma, duyguları kontrol etme klonlama ve zihin yüklemeyle çoğullaştırma yoluyla güçlenmek ister.</p>
<p>Transhümanist görüş, insan sınırları gibi dünyevi olanın ötesine gider ve insan olmayan robotlardan olan yeni dünyayı destekler. Yeni totaliter bir çağa dönüşmeye yol açabilirler.(27)</p>
<p>Genetik mühendisliğinin gelişimi ve güvenliği olduktan sonra gelecek nesilleri daha güçlü, akıllı ve hastalığa karşı dirençli hale getirmek için insan DNA’sını değiştirmenin bilgisine ulaşılacak ve daha sonraki nesillerin tasarlanmasını sağlayacak yeni bir evrim sürecine girilecektir. Bu bağlamda transhümanizm, evrimciliğe atfen mevcut insandan farklı olan ikinci bir formu doğurma çabası içindedir. Darwinci evrim anlayışta olduğu gibi transhümanist süreçte de insan tamamıyla devreden çıkmamaktadır. Doğal seleksiyon, biyoloji temelli evrimci teoriler için önemli bir mekanizma olarak kabul edilmiştir. Evrim sürecinde insan hayatta kalmak için uyum gösterirken transhümanist süreçte tamamıyla doğaya hakim olmak için ve sınırlarını aşmak için insan türü yeniden yapılandırılmaktadır. Bu değiştirme ve yapılandırma yavaşta olsa gelecekte tamamlanmaya çalışılmaktadır. Kendiliğinden evrim yoluyla değil de yöneltme yoluyla gerçekleştirilmeye çalışılan transhümanist evrim, farklı mutasyon durumlarını ve sorunları doğuracak görünmektedir.</p>
<p>Neandertal’i geride bırakan homo-sapiens, bir önceki alt varlığa ağır ve kirli işlerini yaptırmazken transhümanist süreçte posthuman sürece evrilmeye çalışan transhuman kirli işlerini yaptıracak bir alt türü olacak olan homo-sapiens’e ihtiyaç duyacak görünüyor. İnsan bir yanda homosibernetekus sürecine evriltilirken bir yandan da insan ve hayvan genleri harmanlanarak “insan-altı varlıklar” oluşturma çalışmaları yapılmaktadır. Bio-nano teknolojinin vasıtalarıyla yaşlanmayan, hastalanmayan ve daha zeki transhumanlar tasarlanmaktadır. Bir anlamda insanı tanrılaşma sürecine taşımak ve tanrıcılık oynamak isteyen güçlerin olduğu transhümanist süreçte çoğu kişinin alt insan veya köle olacağı bir düzen olacaktır. Şimdiden transhümanist çevreler, karşıtlarına amishlere atıfla “humanish” demektedir.</p>
<p><strong> </strong><strong>Transhümanist süreçte eşitsizliğe bir tehdit olarak öjeni</strong></p>
<p>20.yy.’ın başlarında, “uygun olmayan” olarak nitelendirilenlerin doğumunu önleyerek daha iyi bir insan ırkı yaratmaya çalışan bir hareket olan öjeni, kelimenin tam anlamıyla “iyi doğum” anlamına gelir ve insan gen havuzunu “iyileştirmeyi” amaçlar.(28)</p>
<p>Felsefi olarak öjeninin temelleri Platon’un “Devlet” adlı eserinde bulunur. Güçlü bir devlet ve mükemmel toplum tasarımı amaçlayan Platon, sağlıklı ve güçlü neslin ortaya çıkarılması için manipüle edilmiş bir evrimleşmeyi savunur. Toplum için yararlı olan evlilikleri kutsal sayan Platon, toplum için yararlı olanın da gen olarak en iyilerle en iyileri çiftleştirmek gerektiğini düşünür. Aksi takdirde tıpkı kuşların ve köpeklerin cinsleri bozulacağı gibi insanlar için de aynı durumun geçerli olduğunu söyler. Ona göre her iki cinsin de (bekçiler sınıfının erkek ve kadınlarının) en iyilerinin en fazla, en kötülerinin de en az çiftleşmeleri gerekir. En kötülerinin değil en iyilerinin çocukları büyütülmeli ki, sürünün cinsi bozulmasın… Üstünlere üremeleri için imkanlar verip zayıflara sınırlamalar getiren filozof, üstün soy yetiştirme amacı taşımıştır. Bilimsel anlamda modern öjeninin temelleri Platon’un düşüncelerinde bulunduğu söylenebilir.(29)</p>
<p>Bilimsel yaklaşım ve terim olarak ilk Galton tarafından kullanılan öjeni teriminin temelleri hem C. Darwin hem de Mendel’in doktrinlerinde bulunmaktadır. İlk genetik bilimcilerden sayılan bilim adamlarından biri olan Francis Galton bilimsel anlamda öjeniyi keşfeden ilk bilimcidir. O, fikirlerini kuzeni Charles Darwin’in doktrinine ve genetik biliminin kurucusu olan Mendel’in verilerine dayandırıyordu. Doğal seleksiyon üzerine temellenmiş olan öjeni her ne kadar 1883’te C. Darwin’in kuzeni F. Galton tarafından kuramsallaştırılmış olsa da kökenleri itibariyle içerik olarak Darwin kuramında mevcuttur. Ludmerer’e göre öjeniye olan ilginin nedeni Darwin ve kuramıdır. Üstelik Galton’un fikirleri de kuzeni C. Darwin’in kuramına dayanmaktadır.(30)</p>
<p>20.yüzyılda DNA’nın sırlarının çözülmeye başlanmış sonrasında anne karnında bebeklere müdahale edip sağlıklı embriyolar geliştirme sürecine girilmiştir. Son 30 yıldır yapılan biyoteknolojik ve genetik bilimde yapılan çalışmalar öjeninin sınırlarını genişletmiştir. Bitki ve hayvanların genlerinin değiştirilmesi yanında İnsan Genom Projesi çalışmaları insanın güçlendirilmesi ve haliyle insanların birbirinden üstün ya da aşağı olarak farklı olmasını doğuracaktır. 19. yüzyılda bilimsel olarak yapılanan öjeni, bionano-tıp teknolojisinin gelişmesiyle farklı ve etkin bir sürece girmiş bulunmaktadır. 21. yüzyılda öjeninin varlık bulması ve etkin olması transhümanizm üzerinden olacak gibi görünüyor. Transhümanist süreçte insanın kendi doğasını yapay müdahalelerle dönüştürmesi, hem kendi arasında birbirlerini hem de kendi türünü alt etme anlamında bir öjeni durumunun ortaya çıkması muhtemeldir.</p>
<p>Neo-Darwincilik veya Post-Darwincilik olan transhümanizmin insanı, transhumandan posthuman’a geçişi içeren bir evrim süreci yaşar. Yapay müdahalelerle doğası değişen insanlığın modern bir seleksiyon türü olan öjenik durumlarla karşılaşma ihtimali vardır. Hem klasik anlamda toplumda en iyilerin seçilmesi demek olan öjeni, seçilenlerin veya talihlilerin en iyi ve en mükemmel hale getirilmesidir. Böylesi bir durum daha sert bir kast sistemi doğuracaktır.Bu haliyle öjeni, trans-posthümanizmin önemli bir unsurudur.</p>
<p>Transhümanizmi öjeninin modern formu olarak niteleyen bazıları, liberal versiyona karşıt olarak sterilleşme, kürtaj ve cinayetten daha çok bireysel tohum ve gen terapisi yoluyla genetiğin iyileştireceğini savundular. En modern öncülerinden olan J.B.S. Haldane, Daedalus-1923 insanların kendi genetik özelliklerini belirleyebileceğini ileri sürdü.(31) Agar, çoğulculuğa saygılı olan liberal öjeniyi mümkün görmüştür (Coeckelberg, 2013: 20). Liberal bir hesapla geliştirilmiş olan öjeniklerin varsayılan restorasyonu, Darwinci araçlar aracılığıyla gerçekleştirilmektedir: Transhümanistlerin elde etmek istedikleri şeyler; genetik kaynaklı hastalıkların ortadan kaldırılması, insan ömrünü uzatmak ve verimli nesillere sahip olmaktır. Transhümanistlerin amacı, Mozart ve Einsteinların olduğu bir toplumu inşa etmek değil bu yetenekleri (ya da fiziksel, zihinsel ve bilişsel kapasiteleri) herkese açık hale getirmektir. Geliştirilmiş bir kişi “zafer için programlanmış” değildir; hâlâ herhangi bir yetenek veya yetenek geliştirmemeyi ve vasat bir yaşam sürdürmeyi seçebilir. Darwinist evrimin özünde “türlerin evrimi” kavramı yer alırken, transhümanistler bireylere hem özne hem de geliştirme nesnesi olarak vurgu yaparlar. İnsanlıktan kurtuluş, evrimsel bir gerekliliktir. Bu durum insanlığın kendi biyolojik evrimini yönlendirerek uyumluluğunu daha da arttırır gibi görünmektedir.(32)</p>
<p>Öjeni sayesinde yalnızca neslin ıslahı sağlanmayıp nüfus artışının bu fizyolojik reaksiyonlarını bile azaltılabilir. Biyolojik evrimle insan, muhtemelen hamilelik süresini ve ergenlik zamanını azaltabilir. Teknolojik gelişmelerden doğan daha radikal sonuçlar olabilir. Yüklenmiş popülasyonda nüfusun büyümeyle hızlıca üstel olabilir. Günlerce veya daha az zamanda iki katına çıkabilir. Evrimci ve teknolojik gelişmeler, engelleyici faktörleri kaldırırsa nüfus artış hızları ekonomik büyümeyi hızlıca aşabilir.(33)</p>
<p><strong> </strong><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Cisme veya maddeye kavuşmamış olan düşünceler tehlike yaratmaz. Fakat maddeye bürünmüş fikirlerin hele risk ve tehlikeler içeriyorsa zarar vermesi çok doğaldır. Taşı yuvarlayıp tekerlek yapmak insanın işini kolaylaştırırken taşı yontup bıçak haline getirmek insanın bıçak vasıtasıyla katilleşmesine yol açmıştır. Uçan bir tayyare yapmak insan için fantastik, eğlendirici ve kolaylaştırıcı olmuştur. Fakat aynı tayyareye silahlar yüklendiğinde kitle kıyımlar meydana gelmiştir. Darwin’in bilimsel bir kuram olarak ortaya koyduğu evrim nazariyesinin kendi halinde zararlı olduğunu ifade edemez. Fakat bu evrimin nano-bio teknolojiyle bileşimi insanlık için ciddi sakınca ve tehlikeleri doğurması muhtemeldir. Genetiği değiştirilmiş ve güçlendirilmiş, zekası artırılmış ve biyonik unsurlar eklenmemiş insan yetmeyip silikona düşünme yeteneği verilmiş YZ’lı uygulamaların var olduğu bir dünyanın imkanları olduğu kadar zaafları da olacaktır.</p>
<p>Transhümanist süreçte evrim, bilimsel ve bio-nanoteknolojik yaklaşımlardan da faydalanarak farklı bir sürece dahil olacak görünüyor. Daha sofistik ve gelişmiş teknolojik yaklaşımlar insanın evrim sürecini daha da hızlandıracaktır. Sınırsız ve kutsallıktan arındırılmış olan transhümanist süreçte insanın kapasitesinin artırılmasının iyimserliklere neden olmaktadır. Fakat güç edinme mücadelesi içinde olan şirketlerin ve devletlerin var olduğu bir dünyada insanlığın hayır ve iyiliğini sağlayacak neticelerle karşılaşmak kolay görünmüyor. Darwin’in bilim anlayışında çok masum duran evrim anlayışı, transhümanist süreçte insanlık için çok ciddi tehlikeler doğurabilir. Çünkü doğaya ve insan fıtratına yapılan müdahaleler ciddi sorunlar doğurmaktadır.</p>
<p>Transhümanist düşünürlerinin birçoğunun evrimci olması ve bilimsel destekler alması, gelecekte evrimsel boyutları olması transhümanizmin evrimsel fütürizm içerik taşımasına yol açacak görünüyor. Şimdiye kadar şişede duran ve etkisini göstermeyen evrim, transhümanist süreçle birlikte şişeden çıkacak gibi görünüyor. Duralı’nın dile getirdiği aşağıdaki cümlelerde potansiyel sakıncalar bulunduran evrim, transhümanizmle insanlık için ciddi tehlikeler oluşturabilir.</p>
<p><em> </em><em>Evrim, aynı zamanda tehlikeli bir alandır. Atom gibi bir şey. Atomla hem enerji üretiyorsunuz, enerji ihtiyacınızı karşılıyorsunuz hem de milyonlarca insanın hayatına mal olabilecek bombaları imal edebiliyorsunuz. Evrim de buna benzer. Hatta ondan da tehlikelidir. Çünkü evrim, dar bilim çerçevesinin dışına taşınmağa yatkındır.</em>(34)</p>
<p>Bitki ve hayvanların genetiğinin değiştirilmesi veya insanın kapasitesinin artırılması ve sınırlarından kurtarılması insanlık ciddi sıkıntılar oluşturabilir. Bu bağlamda etik önlemler alınmalıdır. Bu önlemlerin bireysel düzlemde olması yeterli değil devletler bağlamında olması gerekir.</p>
<p><strong> </strong><strong>Dipnotlar</strong></p>
<p>1 Sorgner, Stefan ve Grimm, Nikola. Introduction Evolution Today, (ed. Stefan L. Sorgner ve Branka-Rista Jovanoviç), Evolution and Future, Frankfurt, 2013, Peter Lang, s. 10-11.”<br />
2 Pilsch, Andrew. Transhumanısm: Evolutionary Futurism and the Human<br />
Technologies of Utopia, University of Minnesota Press, London, 2017, s. 2<br />
3 Terec, Loredana-Daniel. About the Evolution of the Human Species: Human Robots and Human Enhancement, Postmodern Openings, 2014, S. 5, s. 67-68.<br />
4 Pilsch, Transhümanizm, s. 2-3.<br />
5 A.g.e., s. 7-10.<br />
6 Sorgner ve Grimm, Introduction Evolution Today, s. 14.<br />
7 Bayraktar, Mehmet. “Tekamül Nazariyesi”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, TDV Yayınları, 2011, C. 40, s. 337-338.<br />
8 Duralı, Ş. Teoman. Canlılar Bilimi ve Evrim Sorununun Teşrihi, Sosyoloji Dergisi, 2011, S. 22, s. 455-471.<br />
9 Taslaman, Caner. Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, 2016, 104, 114.<br />
10 A.g.e., s. 105.<br />
11 Darwin, Charles. Türlerin Kökeni, çev. Öner Önalan, Onur Yayınları, Ankara, 1976,s. 209.<br />
12 Duralı, Canlılar Bilimi ve Evrim Sorununun Teşrihi, s. 470.<br />
13 Duralı, Ş. Teoman. Biyoloji Felsefesine Giriş Denemesi, Felsefe Arkivi, 1981, S. 23,<br />
ss. 176.<br />
14 Taslaman, Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, s. 125.<br />
15 Coşkun, Gökben (2010). Evrimcilerin “Üstün İnsan” Hayalleri,<br />
http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilar/evrimcilerin_ustun_insan_hayalle<br />
ri.asp. (Erişim: 31.08.2018).<br />
16 Bardzinski, Filip (2014). Transhumanism and Evolution. Considerations on Darwin, Lamarck and Transhumanism, Ethics in Progres, S. 2, ss. 104-105.<br />
17 Dağ, Ahmet (2018). Transhümanizm: İnsanın ve Doğanın Dönüşümü, Ankara: ElisYayınları, s. 112-113.<br />
18 Bardzinski, Transhumanism and Evolution, s.104.<br />
19 Coşkun, Evrimcilerin “Üstün İnsan” Hayalleri.<br />
20 Demircan, Kozan (2016). Aşkın İnsan Üstün İnsana Karşı,<br />
https://khosann.com/askin-insan-ustun-insana-karsi/, (Er. Tar. 25.08.2018).<br />
21 Coşkun, Evrimcilerin “Üstün İnsan” Hayalleri.<br />
22 Biohacking: vücudun biyolojisini “yönetmek” ve en iyi şekilde hissetmek için yaşam biçimin değişiklikler yapma sürecidir.<br />
23 Şenyiğit, Ayşegül (2017). Transhümanizm, Türümüzü Değil Sadece Evrim Algılayışımızı Tehdit Ediyor, https://evrimagaci.org/transhumanizm-turumuzu-<br />
degil-sadece-evrimi-algilayisimizi-tehdit-ediyor-4969, (Er. Tar. 27.08.2018).<br />
24 Askland, Andrew (2011). The Misnomer of Transhumanism as Directed Evolution,<br />
International Journal of Emerging Technologies and Society, S. 9, s. 72.<br />
25 Coşkun, Evrimcilerin “Üstün İnsan” Hayalleri.<br />
26 More, Max (2018). Transhümanizm ve İnsanlığın Yeni Çağı,<br />
https://www.mmo.org.tr/istanbul/haber/transhumanizm-ve-insanligin-yeni-cagi,<br />
(Er. Tar. 18.08.2018).<br />
27 Terec, About the Evolution of the Human Species, s. 69-73.<br />
28 Taylor, R. (2012). Transhumanism’s Roots in Eugenics, http://www.<br />
catholiclane.com/transhumanisms-roots-in-eugenics/, (Er. Tar. 15.08.2017).<br />
29 Platon, (2008). Devlet, çev. Sabahattin Eyüpoğlu- M. Ali Cimcöz, İstanbul: İş Bankası Yayınları, S. 162-163.<br />
30 Dağ, Transhümanizm, 115.<br />
31 Hughes, J. (2012). “The Politics of Transhumanism and the Techno-Millennial Imagination, 1626–2030”, Zygon Journal of Religion&amp;Science, C.47, S. 4, s. (Hughes, 2012: 761).<br />
32 Bardzinski, Transhumanism and Evolution, s.105-108.<br />
33 Bostrom, Nick (2004). The Future of Human Evolution,<br />
https://nickbostrom.com/fut/evolution.pdf, (Er. Tar. 11.08.2018).<br />
34 Duralı, Canlılar Bilimi ve Evrim Sorununun Teşrihi, s. 470.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Kaynaklar</strong></p>
<p>1) Sorgner, Stefan ve Grimm, Nikola. Introduction Evolution  Today, (ed. Stefan L. Sorgner ve Branka-Rista Jovanoviç), Evolution and Future, Frankfurt, 2013, Peter Lang, s. 10-11.”</p>
<p>2) Pilsch, Andrew. Transhumanısm: Evolutionary Futurism and the Human Technologies of Utopia, University of Minnesota Press, London, 2017, s.2</p>
<p>3) Terec, Loredana-Daniel. About the Evolution of the Human Species: Human Robots and Human Enhancement, Postmodern Openings, 2014, S. 5, s. 67-68.</p>
<p>4) Pilsch, Transhümanizm, s. 2-3.</p>
<p>5) A.g.e., s. 7-10.</p>
<p>6) Sorgner ve Grimm, Introduction Evolution Today, s. 14.</p>
<p>7) Bayraktar, Mehmet. “Tekamül Nazariyesi”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, TDV Yayınları, 2011, C. 40, s. 337-338.</p>
<p>8) Duralı, Ş. Teoman. Canlılar Bilimi ve Evrim Sorununun Teşrihi, Sosyoloji Dergisi, 2011, S. 22, s. 455-471.</p>
<p>9) Taslaman, Caner. Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, İstanbul Yayınevi, 2016, 104, 114.</p>
<p>10) A.g.e., s. 105.</p>
<p>11) Darwin, Charles. Türlerin Kökeni, çev. Öner Önalan, Onur Yayınları, Ankara, 1976, s. 209.</p>
<p>12) Duralı, Canlılar Bilimi ve Evrim Sorununun Teşrihi, s. 470.</p>
<p>13) Duralı, Ş. Teoman. Biyoloji Felsefesine Giriş Denemesi, Felsefe Arkivi, 1981, S. 23, ss. 176.</p>
<p>14) Taslaman, Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, s. 125.</p>
<p>15 Coşkun, Gökben (2010). Evrimcilerin “Üstün İnsan” Hayalleri,</p>
<p>http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilar/evrimcilerin_ustun_insan_hayalle ri.asp. (Erişim: 31.08.2018).</p>
<p>16) Bardzinski, Filip (2014). Transhumanism and Evolution. Considerations on Darwin, Lamarck and Transhumanism, Ethics in Progres, S. 2, ss. 104-105.</p>
<p>17) Dağ, Ahmet (2018). Transhümanizm: İnsanın ve Doğanın Dönüşümü, Ankara: Elis Yayınları, s. 112-113.</p>
<p>18) Bardzinski, Transhumanism and Evolution, s.104.</p>
<p>19) Coşkun, Evrimcilerin “Üstün İnsan” Hayalleri.</p>
<p>20) Demircan, Kozan (2016). Aşkın İnsan Üstün İnsana Karşı,</p>
<p>https://khosann.com/askin-insan-ustun-insana-karsi/, (Er. Tar. 25.08.2018).</p>
<p>21) Coşkun, Evrimcilerin “Üstün İnsan” Hayalleri.</p>
<p>22) Biohacking: vücudun biyolojisini “yönetmek” ve en iyi şekilde hissetmek için yaşam biçimin değişiklikler yapma sürecidir.</p>
<p>23) Şenyiğit, Ayşegül (2017). Transhümanizm, Türümüzü Değil Sadece Evrim Algılayışımızı Tehdit Ediyor, https://evrimagaci.org/transhumanizm-turumuzudegil-sadece-evrimi-algilayisimizi-tehdit-ediyor-4969, (Er. Tar. 27.08.2018).</p>
<p>24) Askland, Andrew (2011). The Misnomer of Transhumanism as Directed Evolution, International Journal of Emerging Technologies and Society, S. 9, s. 72.</p>
<p>25) Coşkun, Evrimcilerin “Üstün İnsan” Hayalleri.</p>
<p>26) More, Max (2018). Transhümanizm ve İnsanlığın Yeni Çağı,</p>
<p>https://www.mmo.org.tr/istanbul/haber/transhumanizm-ve-insanligin-yeni-cagi, (Er. Tar. 18.08.2018).</p>
<p>27) Terec, About the Evolution of the Human Species, s. 69-73.</p>
<p>28) Taylor, R. (2012). Transhumanism’s Roots in Eugenics, http://www.catholiclane.com/transhumanisms-roots-in-eugenics/, (Er. Tar. 15.08.2017).</p>
<p>29) Platon, (2008). Devlet, çev. Sabahattin Eyüpoğlu- M. Ali Cimcöz, İstanbul: İş Bankası Yayınları, S. 162-163.</p>
<p>30) Dağ, Transhümanizm, 115.</p>
<p>31) Hughes, J. (2012). “The Politics of Transhumanism and the Techno-Millennial Imagination, 1626–2030”, Zygon Journal of Religion&amp;Science, C.47, S. 4, s. (Hughes, 2012: 761).</p>
<p>32) Bardzinski, Transhumanism and Evolution, s.105-108.</p>
<p>33) Bostrom, Nick (2004). The Future of Human Evolution,</p>
<p>https://nickbostrom.com/fut/evolution.pdf, (Er. Tar. 11.08.2018).</p>
<p>34) Duralı, Canlılar Bilimi ve Evrim Sorununun Teşrihi, s. 470.</p>
<p>————————————————————————————————–</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>KAYNAKLAR</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Askland, Andrew (2011). The Misnomer of Transhumanism as Directed Evolution, International Journal of Emerging Technologies and Society, S. 9, ss. 71-78.</p>
<p>Bardzinski, Filip (2014). Transhumanism and Evolution. Considerations on Darwin, Lamarck and Transhumanism, Ethics in Progres, S. 2, ss. 103-115.</p>
<p>Bayraktar, Mehmet (2011). “Tekamül Nazariyesi”, Türkiye Diyanet Vakfı Ansiklopedisi, Ankara: TDV Yayınları, C. 40, ss. 337-339.</p>
<p>Bostrom, Nick (2004). The Future of Human Evolution,</p>
<p>https://nickbostrom.com/fut/evolution.pdf, (Erişim: 11.08.2018).</p>
<p>Coeckelberg, M. (2013). Human Being@Risk Enhancement, Techno- logy, and the Evaluation of Vulnerability Transformations, London: Springer.</p>
<p>Coşkun, Gökben (2010). Evrimcilerin “Üstün İnsan” Hayalleri,</p>
<p>http://www.yaklasansaat.com/dunyamiz/canlilar/evrimcilerin_ustu</p>
<p>n_insan_hayalleri.asp. (Erişim: 31.08.2018).</p>
<p>Dağ, Ahmet (2018). Transhümanizm: İnsanın ve Doğanın Dönüşümü, Ankara: Elis Yayınları.</p>
<p>Darwin, Charles (1976). Türlerin Kökeni, çev. Öner Önalan, Ankara: Onur Yayınları.</p>
<p>Demircan, Kozan (2016). Aşkın İnsan Üstün İnsana Karşı,</p>
<p>https://khosann.com/askin-insan-ustun-insana-karsi/, (Erişim:</p>
<p>25.08.2018).</p>
<p>Duralı, Ş. Teoman (1981). Biyoloji Felsefesine Giriş Denemesi, Felsefe Arkivi, S. 23, ss. 161-184.</p>
<p>Duralı, Ş. Teoman (2011). Canlılar Bilimi ve Evrim Sorununun Teşrihi, Sosyoloji Dergisi, S. 22, ss. 455-471.</p>
<p>Hughes, J. (2012). “The Politics of Transhumanism and the Techno-Millennial Imagination, 1626–2030”, Zygon Journal of Religion&amp;S- cience, C.47, S. 4, ss. 757-776.</p>
<p>More, Max (2018). Transhümanizm ve İnsanlığın Yeni Çağı,</p>
<p>https://www.mmo.org.tr/istanbul/haber/transhumanizm-veinsanligin-yeni-cagi, (Erişim: 18.08.2018).</p>
<p>Pilsch, Andrew. (2017). Transhumanısm: Evolutionary Futurism and the Human Technologies of Utopia, London: University of Minnesota Press.</p>
<p>Platon, (2008). Devlet, çev. Sabahattin Eyüpoğlu- M. Ali Cimcöz, İstanbul: İş Bankası Yayınları.</p>
<p>Samuelson, Norbert ve Hava, Tirosh-Samuelson, Jewish Perspectives on Transhumanism, ed. Hava Tirosh-Samuelson-Kenneth L. Mossman, Building Better Humans? Refocusing the Debate on Transhumanism, Frankfurt: Peter Lang, ss. 104-133.</p>
<p>Sorgner, Stefan ve Grimm, Nikola (2013). Introduction Evolution Today, ed. Stefan L. Sorgner ve Branka-Rista Jovanoviç, Evolution and Future, Frankfurt: Peter Lang, ss. 9-20.</p>
<p>Şenyiğit, Ayşegül (2017). Transhümanizm, Türümüzü Değil Sadece Evrim Algılayışımızı Tehdit Ediyor, https://evrimagaci.org/transhumanizmturumuzu-degil-sadece-evrimi-algilayisimizi-tehdit-ediyor-4969,</p>
<p>(Erişim: 27.08.2018).</p>
<p>Taslaman, Caner (2016). Evrim Teorisi Felsefe ve Tanrı, İstanbul: İstanbul Yayınevi</p>
<p>Taylor, R. (2012). Transhumanism’s Roots in Eugenics, http://www.</p>
<p>catholiclane.com/transhumanisms-roots-in-eugenics/, (Erişim:</p>
<p>15.08.2017).</p>
<p>Terec, Loredana-Daniel (2014). About the Evolution of the Human Species: Human Robots and Human Enhancement, Postmodern Openings, S. 5, ss. 67-75.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yaratilisa-mudahale-ve-yeni-bir-evrimci-neo-darwinist-bir-yaklasim-olarak-transhumanizm/">Yaratılışa Müdahale ve Yeni Bir Evrimci Neo-Darwinist Bir Yaklaşım Olarak Transhümanizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yaratilisa-mudahale-ve-yeni-bir-evrimci-neo-darwinist-bir-yaklasim-olarak-transhumanizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Temel Sorular: Nereden Geldik? Nereye Gidiyoruz? Bizden ne bekleniyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Apr 2019 12:38:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Akl-ı Meaş]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Immanuel Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Modern medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Nereden Geldik? Nereye Gidiyoruz?]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Darvinizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus Devlet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21575</guid>

					<description><![CDATA[<p>Parçası bulunduğumuz modern medeniyetin önemli sorunlarından birisi, istiğna fikri etrafında teşekkül eden düzen ve bu düzenin ortaya çıkardığı sorunlardır. Biz bu fikri, Kant’ın eserlerinde dile gelmiş olmakla birlikte, Kant’a ait bir düşünce olmadığını; Kant’ın, zaten yaygın olan bu düşünceyi, sistematik bir şekilde dile getirdiğini ifade etmiştir. Aynı durumda olan başka temel fikirler de bulunmaktadır. Bunları [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/">Temel Sorular: Nereden Geldik? Nereye Gidiyoruz? Bizden ne bekleniyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-22003" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg" alt="" width="678" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus.jpg 678w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/yol-yokus-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 678px) 100vw, 678px" /></p>
<p>Parçası bulunduğumuz modern medeniyetin önemli sorunlarından birisi, istiğna fikri etrafında teşekkül eden düzen ve bu düzenin ortaya çıkardığı sorunlardır. Biz bu fikri, Kant’ın eserlerinde dile gelmiş olmakla birlikte, Kant’a ait bir düşünce olmadığını; Kant’ın, zaten yaygın olan bu düşünceyi, sistematik bir şekilde dile getirdiğini ifade etmiştir. Aynı durumda olan başka temel fikirler de bulunmaktadır. Bunları teşhis etmeden, niçin modern dünyada yaşamakla birlikte tam anlamı ile “modern” olmadığımızı, niçin Batı medeniyetini üstlenmekle birlikte “batılı” olmadığımızın ne farkına varabiliriz ne de bunlar ve ortaya çıkardıkları meselelerin halli hususunda anlamlı bir gayret gösterebiliriz.</p>
<p>Benzer bir şekilde Kant’ın eserinde dile gelen başka temel bir varsayım, yaygın kabul görmüş bir iddia, bir inanç da, insanın doğmadan önceki hali ile öldükten sonraki halini bilemeyeceğimiz ile alakalıdır. Kant, kabaca, benim aklım, insanın doğmadan önceki hali ile öldükten sonraki hali hakkında bana bir şey söylemez; bu konulara aklım ermez; o halde bu konular beni ilgilendirmez demektedir. İnsanın nerden geldiği ve nereye gittiği sorusunun cevabı, modern medeniyet içinde, “belirli bir belirsizlik” taşır. Belirsizlik, insanın nereden geldiği sorusu açısından bakıldığında, bireysel manada verilmiş bir cevabın olmaması ile alakalıdır. Herhangi bir insanın, şahıs olarak “ben” nereden geliyorum? Sorusuna modern batı medeniyetinin vereceği bir cevap yoktur. Verilen cevap, “tür” ile alakalıdır. Yani ben nerden geliyorum? Sorusunun cevabı, insan türü nereden geliyor? Haline getirilmiş ve bu haliyle de meşhur “evrim teorisi” ile cevaplanmıştır.</p>
<p>Aslında sorunun cevabının üstü örtülmüştür demek daha doğru olur. Evrim teorisinde bir kimlik sahibi olan, ferdiyeti olan, hakkında çok konuşulan “birey” yoktur. Tür olarak, insan türünün nereden geldiği sorusuna bir cevap olarak, kabaca geçirdiği çeşitli mutasyonlar yoluyla maddeden geldiği söylenir. İnsan, sadece canlılardan bir canlıdır; geçmişi de geleceği de, diğer canlılardan farklı değildir. Bireyin geçmişi de geleceği de türün geçmişi ve geleceğinin içinde düşünülebilir. Kendi başına birey olmadığı için, bireyin öldükten sonra bir geleceğinden bahsetmekte anlamlı değildir. Birey parçası bulunduğu topluma katkısı kadar vardır ve öldükten sonra da, yaptıklarının hatırlandığı kadar ve şekilde varolacaktır. Bunun teferruatı üzerinde fazlaca durmadan şu kadarını söyleyebiliriz: evrim teorisi insanı, bir tür olarak kavrarken, aynı zamanda, bu yaklaşımı sosyal alana uygulayarak, insanların geçmişini, insanlığın geçmişine, insanlığın geçmişini de insan topluluklarının geçmişine hapsederek, hakiki varlık olarak bireyi, ferdi tamamen ihmal ediyor. Bu perspektiften dikkate alınabilecek en hakiki topluluk ise, “nation”/“ulus”tur.</p>
<p dir="ltr">Bireyin geleceği en iyi ihtimalle, ulusun hatırlamasında ve hatıralarında olabilir. Modern dünyada bireyin ve bireyciliğîn çok konuşulması, varlığının tanınması ve önemli olmasından değil, ironik bir şekilde, hakikatte anlamsız ve önemsiz olmasındandır; modern batı ve modern medeniyet insanı fert olarak değil, sadece tür olarak kavrayabildiği için, fert ve ferdiyet, kural olmaktan çok istisnadır. Kural, insanların hep kollektif/korporatif bir yapının bir unsuru olarak kavranmasıdır. Günümüzde ilimlerin ya tabii ya da sosyal ilimler olarak kabul edilmesinin de esasını bu kavrayış eksikliği teşkil etmektedir.</p>
<p dir="ltr">Şimdi buna baktığınızda insanın nereden geldiği sorusu, doğmadan önce nerede idi? Var mı idi? Soruları, türe atıfta bulunularak, evrim teorisi içinde anlamsızlaştırılmıştır. Evrim teorisi, aynı zamanda, bir sömürge ideolojisi olarak kullanılmıştır: Irkçılığa en güçlü zemini, evrim teorisi sağlamaktadır. Burada sadece şu kadarlık bir işaretle iktifa edelim: evrimde en gelişmiş olanlar, henüz “0 kadar” gelişmemiş olanlara, hükmetme, tahakküm etme ve onları “üst amaçlar için” kullanma hakkına sahiptirler. Bu hakkı onlara “tabiat” verir. Evrim teorisinin hem sebeplerinden hem de neticelerinden birisinin emperyalizm ve sömürgecilik olduğunu ifade edecek olursak, Müslümanların tam anlamı ile modernleşemeyeceğinin sebeplerinden birisini daha keşfetmiş oluruz: Müslümanlar sömürge olmayı da, sömürge etmeyi de kabul etmezler. Zalim de mazlum da olmak Müslümana yakışmaz.</p>
<p dir="ltr">İnsanların, birer fert olarak, bir türün unsuru, bir dinin mensubu, bir ulusun parçası, bir devletin vatandaşı, bir şirketin görevlisi olmadan önce, kendisi olarak bir varlığı, bir “kimliği” mevcut mu idi sorusuna, en açık cevabı K. Kerim’de buluyoruz (Araf Suresi, ayet 172): ruhların daha ana rahimlerine düşmeden önce, “elest bezmi” dediğimiz, tamamen farklı bir alemde, Rableri ile olan ahitleri, herbir insanın, kendi kimliği ile Allah’ı Rabb olarak bildiği ve tanıdığını beyan eden ayetler, insanın kökenini nerede aramak gerektiği hususunu ayan beyan ortaya koyarlar. Kant şu konuda haklıdır: insan aklı bunu kendi başına idrak ve icat edemez. Bunun için ilahi bir hidayet gerekir. Bu hidayetin en açık yolu ise Peygamber ve peygamberlerdir. Ve peygamberler ile bildirilen vahiydir. İnsanların Peygamber tarafından kendisine hatırlatılan, Rabb’lerinin ve Yaratıcılarının olduğu ve bu Yaratıcılarının Yüce Allah olduğu bilgisini kolayca anlayarak kabul etmeleri, bunu hatırlamaları anlamına gelmektedir.</p>
<p dir="ltr">İnsanın geleceği söz konusu olduğunda da durum daha farklı değil; Peygamber’in tebliği ile irtibatı kopuk olarak, sırf akli bir arayış olarak tabii din, tabii teoloji, tabii hukuk ve tabiat felsefesi, nihai olarak insana fert olarak değil, tür olarak bir gelecek düşünebilmektedir. Tür olarak insanların ve insanlığın geleceği de, 19. Ve 20. yy.&#8217;da gördüğümüz gibi, toplumsal ilerleme, sosyal darvinizm, sosyalizm ve komünizm gibi ideolojiler çerçevesinde düşünülebilmiştir. Yine benzer bir şekilde fertlerin geleceği, sadece yakın hayatı, “dünya hayatı” (el-hayatü’d-dünya) çerçevesinde düşünülebilmiş; herbir ferdin öldükten sonra bir hayatı, (öteki hayat, el-hayâtü’l-âhire) olabileceğini düşünemedigi gibi, bu husustaki fikirler de sınırlı bazı filozofların şahsi tahayyül gücünün ötesine geçememiştir.</p>
<p dir="ltr">Ahiret inancını makul alanın dışına iterek, anlamsızlaştırmak ve netice itibariyle insanların inanç ufkundan çıkartmak, modern medeniyetin ayırıcı hususiyetlerinin önde gelenlerinden biri olmuştur. Klasik islam düşüncesi aklı, modern batı medeniyetinin kullandığı manayı da ihtiva eden, daha geniş bir manada kullanarak, bu söz konusu bağlamda akl-ı me’âş’ı akl-ı me’âd’dan ayırmıştır. Buna göre kabaca insanın yakın hayatının düzeni ve buradaki mesalih söz konusu olduğunda ortaya çıkan meseleleri makul bir şekilde, yani Allah’ın insana verdiği akıl ve vahiy’e bağlı bir şekilde halletme faaliyetini yürütme kabiliyetine, “akl-ı me’âş” adı verilirken; fert olarak, yalnız başına dünyaya gelen insanın, dünya hayatını, fert olarak yalnız başına öldükten sonra (çünkü ölüm de doğum da bireyseldir, her insan onu tek başına, yapayalnız idrak eder) yaşayacağı öteki hayat (el-hayatü’l-âhire) ile irtibatlı olarak, ahiret hayatı ufkunda, ve dünya hayatının meselelerini müzakere etme kabiliyetine ise, “akl-ı me’âd” denilmektedir. Modern dünyada bütün gelecek hesapları akl-ı me’âşa dayalı olarak yapılıyor.</p>
<p dir="ltr">Aklı me’âş ise sadece yakın hayatımızla ilgilidir.</p>
<p dir="ltr">“Dünya” kelimesi ile alakalı olarak kısa bir açıklama da, bu hususun anlaşılmasına katkıda bulunabilir: Arapça bir kelime olan “dünya”, bir sıfattır; “isim değildir. Biraz önce de geçtiği gibi, özellikle Kur’an-ı Kerim’de bu şekilde kullanılır: el-hayatu’d~dünya ve el-hayatü’l-ahire. Bu iki tabirde geçen “dünya” ve “ahiret” kelimeleri, “hayat&#8221; isminin sıfatlarıdır. Bunun manası</p>
<p>kısaca bizim, bize verilmiş bir tane hayatımız var; bu hayatın bir “yakın” olam var bir de “uzak” veya “bundan daha başka” veya farklı bir kullanım olarak “el-hayatü’l-ukbâ” var, yani yakın hayatın neticesi olarak “gelecek olan” hayat. Batı dillerinde de kullanılan “dünya” ile karşılanabilecek farklı kelimeler, tam da bu mana kökeninden gelirler; ancak genellikle insanlar bunun farkında olmadan kullanırlar. Bunun en meşhur misalini Heidegger teşkil eder; Heidegger “dünya” kelimesini tam da islam medeniyetinde kullanıldığı manada kullanmakla birlikte, kökeni konusunda bilgi sahibi olmamasından dolayı, hemen her yazısında bu terimi açıklama hususunda sıkıntılar yaşar.</p>
<p>Modern medeniyet hayatı, sadece yakın hayat olarak düşünebildiği için, hayatımızı yerküre üzerinde geçirdiğimiz, alıp verdiğimiz nefeslerin toplamından ibaret olarak kabul edip, bütün kariyer planlarını buna göre yaptırır. Ne olacaksın sorusunun cevabı genellikle dünya içi bir kariyer planlaması olarak karşımıza çıkar. Tabii ki bunda yanlış olan bir şey yoktur; insanlar yakın hayatlarında kariyer de yapacaktır; bir dünya inşa etmek ve bunu sürdürmek demek, yakın hayatı farklı farklı alanlarda ve farklı farklı mertebelerde tertib ve tanzim etmek demektir. Bu cevapta yanlış olan bir şey olmamakla birlikte, eksik olan bir boyut vardır ve bu boyut, eksik olan bir ufuktan kaynaklanır: o da hayatın yakın hayattan “dünya hayatından” ibaret olmadığı; her bir insanın, her bir ferdin, her bir nefsin ölümü tadacağı ve sonra Rabbleri’ne döndürüleceğî ufkunun eksikliğidir. İslam medeniyetinde insanlar tabii ki mevkiler de inşa etmişler, makamlar da teşkil etmişler, büyük hadiseler yaşamışlar, alim olmuşlar, sultan olmuşlar, halife olmuşlar, komutan olmuşlar, vs. vs. Ama hiçbir zaman bunları hayatlarının gayesi ve manası olarak düşünmemişlerdir. Bunlar insanların yaşarken zorunlu olarak uğrayacakları duraklar/mevkıfler olarak önemli ve anlamlıdır; ancak sadece ugmk ve durak olarak. Osmanlı Padişahı Ill. Murad’ın ilahi olarak bestelenmiş şiirinde açıkça ifade edildiği gibi, bir Cihan Padişahı&#8217;nın da geleceği ve gelecekteki umudu, “Rasül’ün sancağı dibinde haşr olabilmek”tir. Yani İslam inancında, Müslümanın dünyasında, İslam’ın medeniyet ufkundan tek tek, fert olarak Müslüman’ın gelecegi cennettir.</p>
<p dir="ltr">İslam Medeniyeti’ni modern medeniyet ile hem buluşturan hem de ayıran nokta tam da burada zuhur etmektedir: Dünya hayatı her iki medeniyette önemlidir; vazgeçilemezdir. Bir Müslüman, modern bir insanın yaşadığı, yaşayabileceği bütün nimetlerden ve bütün hazlardan istifade edebilir. Bunda yanlış olan bir şey yoktur. Ancak, işte tam da burada fark ortaya çıkmaktadır, bir Müslümanın bütün hazlarında, nimetleri istifades&#8217;inde ve imkanları kullanımında ölçüsüzlüge yer yoktur. Herşeyi bir “kader&#8221; ile yaratan Rabbi’nin “takdiri”ne uygun bir şekilde yaşamak ve hep o takdiri aramak, Müslümanın hayat ölçüsüdür. Yani Müslümanların ufku, modern insanların ufkunu zaten içinde taşıyor; ama ahiret hayan ve ilahi kader inancı önüne öyle bir ufuk açıyor ki, bu ufuk modern insanın sadece matematik ve fizik alanında, zihni ve maddi olarak düşünmeye uğraştığı sonsuzluk ve sınırsızlık ile onu irtibatlandırıyor. Yani birden bakıyorsunuz ufuk öyle genişliyor ki siz Müslüman olmakla bu dünyadaki hiç bir şeyi ihmal etmeden, ölçülü bir şekilde, yaşama imkanına sahip olurken, bunun daha ötesi ile alakalı bir ufka da sahip oluyorsunuz.</p>
<p dir="ltr">Modern medeniyet insanların ufkundan “ebedi mutluluk” umudunu da almıştır. İnsanlar için mutluluk, dar anlamı ile, dünyevi ihtiyaçları rahatça karşılamak ve bu çerçevede istediğine nail olmak gibi bir manada kullanılır hale gelmiştir. Halbuki saadet, ebedi saadet, bu dünyadaki ihtiyaçları belirli bir düzen içerisinde, ölçülü bir şekilde karşılarken de, elde edilebilecek ve bu dünyada belli ölçüde, ama esas ahirette ebedi olarak ulaşılabilecek bir haldir. Hayır, hazdan vazgeçmek demek olmadığı gibi, fayda fikrinden büsbütün vazgeçmek anlamına da gelmez. İyi bir hayat, hazzı, faydayı ve hayrı telif edebilen bir hayattır ve mutluluk ta bu çerçevede hem dünyada hem de ahiretten ulaşılması mümkün olan bir gayedir. Mutlu insan hiç bir bazdan vaz geçmeyen; ancak o hazları yaşarken etrafındaki kişilere de faydalı olan, diğer tarafından onun hayatını bu şekilde yaşamasından diğer insanların memnun olduğu, onun hayat tarzının diğer insanların hoşuna gittiği insandır. Burada dikkat edilmesi gereken bir incelik bulunmaktadır: amaç insanların hoşuna gittiği gibi yaşamak değil, yaşama tarzının kendisi, mahiyeti icabı, insanların hoşuna gider, onları cezbedir. Şimdi öyle bir hayat yaşayacaksınız ki hiçbir bazdan vaz geçmeyeceksiniz. İnsan tabiatı neyi gerektiriyorsa onu, ölçülü bir şekilde yaşayacaksınız. Yaptığınız işlerde başkalarının faydasını gözeteceksiniz; ama aynı zamanda bütün bunları hayır ufkunda ve diğer insanların keyif alacağı şekilde gerçekleştireceksiniz.</p>
<p dir="ltr">İşte tam da burada Hıristiyanlıkla Müslümanlık arasındaki fark zuhur ettiği gibi modern dünya ile Müslümanlık arasındaki açık ta zuhur etmektedir: Hıristiyanlık ruhbanlıktır; ruhbanlık demek evlilikten vaz geçmek, cinselliği tabu ve kötü olarak kabul edeceksiniz. Buna ek olarak özel mülkiyeti yine kötü olarak kabul edeceksiniz. Dünyevi olarak kabul edilen bütün fiilleri kötü olarak kabul edeceksiniz. Bütün bunları zaruret ölçüsünde ve kilise için yapacaksınız. Hıristiyanlar ahlakın bile dünyevi bir şey olması hasebiyle Hıristiyanlığa yakışmadığını söylerler. Çünkü Hıristiyanlık ruhbanlık, ruhbanlık da, dünyadan kaçmak, dünyayı terk etmek, ondan uzak durmak demek olduğu için, dünyayı terk etmek demek oldugu için, dünya ile müspet irtibat kurmak, yerküreyi imar etmek gibi “dünyevi” idealler, Hıristiyanlığa uymaz. Bu gibi fikirlerin bır kısım hıristiyanlar tarafından kabullenilmesi, ancak 16. y.y.&#8217;dan sonra, Katolikliği terk eden protestanlar tarafından yapılan “reform” sonrası mümkün olabilmişti. Bunun arkaplanı hakkında bazı hususlara yukarıda işaret edilmişti. Modern dünyada bunun tam tersi ön plana çıkmıştır: fayda bütün eylemlerin ve</p>
<p>kararların üst referans noktasıdır. Dünya dışında bir hayat artık anlamlı değildir. Herşey bu dünya içinde ve bu dünya ile irtibatı kadar anlamlı ve önemlidir. İnsanın hürriyeti, nihai olarak, cinsellik alanında kendisini izhar eder; cinsellik ve cinsel alanda ölçüsüzlük modern dünyanın putu haline gelmiştir. Halbuki Müslümanlık söz konusu olduğunda, yeryüzünü imar etmek, burada bir “umran” oluşturmak, insanın buradaki varlığının gayesi ve bunu gerçekleştirirken ölçülü olmak, takdir ve kadere riayet etmek, bu çerçevede ilahi hidayete bağlı olmak, Müslümanlığın en genel ifadelerle ifadesi demektedir. Evlilik, siyaset, ticaret hepsi, ölçülere riayet edildiğinde, ubudiyeti gerçekleştirmenin muhtelif ve birbirine denk yolları olarak tanınmış ve tanıtılmıştır. Bunları itidal içinde yapabilmek, insanın yeryüzündeki varoluşunun gayesini ifade eder. Bütün bunları dikkate aldığınız vakit açıkça şu ortaya çıkıyor: dünya hayatını gereği gibi yaşamadıktan sonra, yani dünyayı imar etmedikten sonra, Müslüman olamıyorsunuz. Fakat bu dünya imarı faaliyetini, yani aklı maaş dediğimiz şeyi, öyle bir ufukla gerçekleştirmeniz lazım ki son ucunda cennet olsun.</p>
<p>Müslümanın hayatında aklı me’âd da etkin bir şekilde o hayatın mütemmim cüz’ü. Modern insanlar olarak bizim aklımız, aklı maaş olarak çalışıyor. Batı medeniyetinin oluşurken istifade ettiği İslam medeniyetinden üstlenmediğî bir boyut olarak akl-ı maad, her ne kadar Müslümanların hayatında da, nispeten geri plana düşmüş gibi gözükse de, Müslümanlar hala akl-ı me’âd ile irtibatlarını mutlak manada koparmış değiller. Bu sebeple Müslümanların, akl-ı meâd ile olan irtibatlarını takviye ederek, önce kendilerinin bunu bilfiil hatırlamaları, sonra da, bütün insanlığa bu boyutu yeniden hatırlatmaları gerekiyor.</p>
<p>Şimdi demek ki bizim bu dünyada yaşayan “modern” Müslümanlar olarak, şu anda sahip olduğumuz imkânların hiçbirisinden kategorik olarak vaz geçmemizi gerektirercek bir durum yoktur. Hıristiyanlar dünyayı ve dünyevileşmeyi kötü görüyor diye bizim de kötü görmemizin bir anlamı yok; aynı şekilde modernite dünyayı mutlaklaştırıyor diye de, bizim, insanlığın geleceğinde yer alabilmek için, dünyayı mutlaklaştırmaya ihtiyacımız yok. Dünyayı, dünya hayatını, gerekli ve zorunlu ama nihai olmayan bir vasıta ve vasat olarak kavradığımızda, yeryüzünde ahlaki bir düzenin kurulmasının bizim asli vazifemiz olduğunun farkında olarak bu hayatı yaşamaya yöneldiğimizde, hıristiyanlığın idealleri ile modernitenin imkanlarını, daha üst bir varoluş şeklinde aşmış olacağız. Ve bu ilk defa da olmayacak: geçmişte Müslümanlar bu vazifeyi defalarca ve asırlar boyu ifa ettiler; bu gün de bunu ifa etmenin imkansız olduğunu gösteren hiçbir karine olmadığı gibi, bunun bütün insanlık için bir zorunluluk olduğu her geçen gün daha da bariz hale geliyor. Kısaca hayatımızda bilgisayar da, internette, teknik ve teknolojik ne kadar imkan varsa, yapay zekadan, nükleer enerjiye, varıncaya kadar hepsi bulunacağı gibi bunların yanında gayet tabi ticaretle, siyasetle, hukukla da meşgul olacağız; bütün bunlar bizim işimiz olacak. Fakat bunu öyle bir ufukta yapacağız ki, bütün bu yaptığımız şeylerin son ucu cennet olacak.</p>
<p>Önümüzdeki vazifenin yeniden itidali sağlamak olduğunu söyleyebiliriz. Bu aynı zamanda, birbiri ile irtibatlı olması gerekirken ayrılmış olanı, yeniden irtibatlandırarak birleştirmeyi de gerektirmektedir. Bu cihetten karşımızdaki önemli meselelerden birinin, belki birincisinin, modern medeniyet içerisinde, yaygın ifadesi ile “etik ile estetik ve bilimin” birbirinden ayrılmasıdır. Bunu biz daha farklı bir şekilde şöyle de ifade edebiliriz: iyi, güzel ve doğru birbirinden ayrılmış; birbiri ile irtibatsızlaştırilmıştır. Modern dünyada sanatın ahlakı olmadığı gibi, ahlakın da estetik bir kaygı taşımasına gerek yoktur. Hele hele bilimin ne ahlaka ne de estetiğe ihtiyacı vardır. Her birisi kendi işini, diğerleri ile irtibatsız bir şekilde, diğerlerini dikkate almadan, yapar, yapmalıdır.</p>
<p>Tahsin Görgün &#8211; Medeniyet Meselesi,syf.97,105</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/">Temel Sorular: Nereden Geldik? Nereye Gidiyoruz? Bizden ne bekleniyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/temel-sorular-nereden-geldik-n-ereye-gidiyoruz-bizden-ne-bekleniyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evrim Teorisi Hakkinda</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Oct 2018 11:32:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ömer Nasuhi Bilmen]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tekamul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20751</guid>

					<description><![CDATA[<p>EVRİM TEORİSİ HAKKINDAKİ YANLIŞ ANLAMA Hikmetli bir yaratıcının yüce varlığını inkâr etmeye bahane arayan birtakım alçaklar; evrim teorisinden istifade ederek bütün yaratıkların ve özellikle canlı varlıkların bir diğerinden meydana geldiğini, evrim yoluyla kademeli olarak varlık alanına çıktığını iddia ediyor ve bu şekilde dilediğini yapan bir hâkim ve kadir yaratıcının var olduğu inancını inkâra cüret ediyorlar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-hakkinda/">Evrim Teorisi Hakkinda</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-21836 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/10/images.jpeg" alt="" width="368" height="137" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/10/images.jpeg 368w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/10/images-365x137.jpeg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/10/images-300x112.jpeg 300w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></p>
<p><strong>EVRİM TEORİSİ HAKKINDAKİ YANLIŞ ANLAMA</strong></p>
<p>Hikmetli bir yaratıcının yüce varlığını inkâr etmeye bahane arayan birtakım alçaklar; evrim teorisinden istifade ederek bütün yaratıkların ve özellikle canlı varlıkların bir diğerinden meydana geldiğini, evrim yoluyla kademeli olarak varlık alanına çıktığını iddia ediyor ve bu şekilde dilediğini yapan bir hâkim ve kadir yaratıcının var olduğu inancını inkâra cüret ediyorlar. Ne saçma bir tasavvur, imkânsız bir hayal!</p>
<p>Gerçekte kâinatta bir tekâmül kanununun varlığı kabul edilebilir. Fakat sorgulanması gereken husus bu kanunun yanlış anlaşılması, yanlış yorumlanması; yaratanın varlığını ispat etmeye delalet eden böyle bir kanunun O&#8217;nun inkârına delil edinilmesidir.</p>
<p>Evet, şüphe yoktur ki âlemde her şey değişiyor ve halden hale geçiyor; her şeyde günden güne tezahürler ve tecelliler görülüyor, birçok şeyde birer yüce parıltı tecelli ediyor, insanlığın bir kısmı vahşetten bedevîliğe, bedevîlikten medenîliğe geçiyor. İnsanların bilgileri, icatları zaman geçtikçe çok parlak bir ilerlemeye erişiyor. Bunlar birer tekâmül sonucudur. Fakat bu tekâmülün varlığı, bütün hayvanların ve bitkilerin bir zincirleme olarak bir diğerinden doğmuş olmasını neden gerektirsin?</p>
<p>Tekâmül (evrim) teorisine dayanarak yaratılmışların türleri arasında bir evrim neticesinde bir canlının oluşması ve bugünkü haline gelmesine nasıl hükmedilebilir? Hele böyle bir teoriye dayanarak olaylara çeşitli varlık evrelerini bahşeden hikmet sahibi bir yaratıcının varlığı nasıl inkâr edilebilir?</p>
<p>Bu takdirde şu muazzam varlıklar âlemi ve bilhassa insanlığın elde ettiği maddi ve manevi özellikler ve güçler nasıl açıklanacak? Bunların bu sanatkârane varlığı tesadüf olarak mı yorumlanacak? Yoksa mahiyeti henüz tam olarak anlaşılamamış meçhul şuursuz maddeye mi?</p>
<p>İşte bunun içindir ki evrim teorisi-birtakım materyalistlerin kabul ettikleri şekliyle- bugün geçmişteki anlamını kaybetmiş, bunun soyut bir teoriden ibaret olduğu anlaşılmıştır.</p>
<p>Şunu da söyleyelim ki bitkiler ve hayvanların ve hatta insanların evrim yoluyla var olmaları aklen mümkündür. Kâinatı yaratan Allah Teâlâ dilediği yaratığını bir anda müstakil olarak yaratabileceği gibi,tedriç yoluyla kademe kademe de var edebilir.</p>
<p>Bunda akla aykırı bir durum yoktur. Ancak bu konuda kesin bir delil bulunmadıkça şer&#8217;î naslarımızin (âyet ve hadislerin) zâhirine aykırı bir inançta bulunamayız.</p>
<p>Bitkilerin, hayvanların ve özellikle insan türünün evrim sonucunda meydana geldiğini iddia edenlerin bu konudaki düşünce ve etütleri bütünüyle teorilere ve hayallere dayalıdır; bir tecrübeye dayalı değildir ve bilimsel bir değeri yoktur. Bundan dolayı bunun gibi zayıf,  hayalî delillere dayanarak dinî metinleri yorumlamaya imkân yoktur.</p>
<p><strong>DARWİN ÖĞRETİSİNE BİR BAKIŞ</strong></p>
<p>İngiliz filozoflarından Charles Darwin (v. 1882) ve onun takipçileri diyorlar ki:</p>
<p>Bitkiler ve hayvanlar evrim yoluyla birbirinden zincirleme yoluyla çıkmıştır. Bunların arasındaki benzerlik buna delalet ediyor.İnsanlar da hayvanlar arasında bugün var olan kuyruksuz maymunlara çok fazla benziyorlar.</p>
<p>Bundan dolayı bu maymunlardan ortaya çıkmış olmalıdırlar. Bununla birlikte insan ile maymun arasında, insana maymundan daha çok benzeyen bir hayvan varsa da bu hayvanın nesli tükenmiştir.</p>
<p><strong>Darwin teorisini kabul edenlerin bu konudaki başlıca delilleri şunlardır:</strong></p>
<p><strong>1</strong>. Mikropların bile kendiliğinden cansız varlıklardan doğdukları sabit olmuyor; artık son derece mükemmelliğe sahip olan insanın cansız varlıklardan oluşmuş olmasını nasıl kabul edebiliriz?</p>
<p><strong>2.</strong> Jeoloji ilmi gösteriyor ki önce bitkilerin ve hayvanların en alt tabaksı var olmuş; sonra sırasıyla bunların üst sınıfları ortaya çıkmıştır. Demek ki hayvanların aslı eksik olup bunlar asırların geçmesiyle dönüşüp gelişerek şimdiki evrim seviyesine ulaşmıştır.</p>
<p><strong>3</strong>. Bazı hayvanlarda birtakım eksik organlar, mesela tam oluşmamış ayaklar görülüyor. Bunlar ya çok eski bir türün gerekli olan organlarının eseridir ki sonraları değişimler sonucunda bu organlar yok olmaya başlamıştır. Yahut bunlar daha sonra görülen gereklilik sonucu oluşmaya başlayan organların henüz başlangıç durumudur. Bu sebeple eğer her tür bağımsız olarak varlık alanına çıkıp da bir gelişim olmasaydı bu organların fazladan olup faydasız olması gerekirdi.</p>
<p><strong>4.</strong> İnsan ceninleri anne rahminde geçirdikleri dönemlerin bazılarında diğer hayvanlar gibi tüylü ve kuyruklu bulunuyorlar, maymun ve köpek gibi hayvanlardan ayırt edilemiyorlar.</p>
<p><strong>5</strong>. İnsan hikmet sahibi bir yaratıcının eseri olup müstakil olarak yaratılmış olsaydı, organları gerçek bir şekilde mükemmel bulunurdu. Kendisinde ne fazla ne de eksik bir organ bulunmaması gerekirdi.</p>
<p>Ve sahip olduğu organlara, özellikle ihtiyarlığı döneminde, bir acizlik gelmezdi.Halbuki erkek insanda meme gibi fazla bir organ vardır. Hiçbir insanın, arkasından gelen düşmanı görebilmesi için başının arkasında gözleri bulunmuyor. İnsan ihtiyarladıkça gözleri, kulakları, dişleri zayıflıyor.</p>
<p><strong>6</strong>. İnsanlar diğer hayvanlar ile birçok organda, hayatî durumlarda ortaktırlar. Artık insan kendisini nasıl tek başına oluşmuş müstakil bir varlık sayabilir?&#8230;</p>
<p><strong>DARWİN EKOLÜNÜ TENKİT ve RET</strong></p>
<p>Şimdi bu ekol hakkindaki söz konusu delilleri araştıralım:</p>
<p><strong>1</strong>. Mikropların bile bugün tek başına cansız varlıklardan doğduğunun sabit olmaması ilk devirlerden beri hiçbir hayat sahibi varlığın<br />
cansız varlıklardan doğmadığını ve böyle bir doğuşun imkânsızlığını göstermez.Hayat sahibi ilk varlığın başka bir hayat sahibi varlıktan derece derece varlık alanına çıkmadığının kesin olduğunu ortaya koymaya bile gerek yok.</p>
<p>Bu yaratılmış olan varlığın, varlığı ve devamını gerektiren hareketleri sırf fıtratı gereğince yapmış olduğu ve kendisine kalıtımsal özellikler türünden hiçbir şey geçmemiş olduğu evrim teorisince de apaçık bir gerçek sayılıyor; demek ki hayat sahibi bir varlığın  tek başına kendiliğinden var olması sadece mümkün değil, vuku da bulmuştur. O halde insanın bağımsız olarak, başka varlıkların varlığına dayalı olmaksızın yaratılması neden mümkün olmasın?</p>
<p>Evet&#8230; Materyalistler bir yaratıcı varlığın kudretini inkâr ettikleri için bir şeyin evrim kanununa tâbi olmadan mükemmel bir şekilde var olmasını akla aykırı görüyorlar. Fakat Allah inancına sahip olanlara göre böyle bir düşünceyi akla aykırı kabul etmeye gerek yoktur. Tabiat âleminde hayatın basitten ileriye doğru ilerlemiş olduğunu kabul edenler, varlığın basit halinden önce nasıl var olduğunu araştırmalıdırlar.Hayatın eski dönemlerden birinde her nasılsa kendi kendine meydana geldiğine veya diğer gezegenlerden dünyaya geçtiğine dair düşünceler sadece vehim ve hayale dayanmaktadır.</p>
<p>Bunlar zihinlere bir kanaat bahşedemezler. Hayatın kendi başına cansız varlıklardan meydana gelmesi, kendi kendine ortaya çıkması Pasteur&#8217;ün meşhur deneyine göre bâtıl olunca, kudret sahibi bir yaratıcının eseri olduğu açıkça ortaya çıkar.</p>
<p>Bitkilerin ve hayvanların ortaya çıkışını hikmetli bir düşünce ile müşahede edenler için hayat sahibi bir varlığın bağımsız olarak yaratılabilmesini inkâr etmeye imkân yoktur. Toprağa atılan bir tohum tanesinden az bir zaman sonra ne kadar hoş yaprakların, ne kadar renkli, gönül açıcı çiçeklerin çıkması, anne rahmine atılan bir nutfeden insan<br />
denilen bir varlığın doğması eşsiz bir tekâmül sanatı değil midir? Bu alanda geçerli olan ilâhî kanunu alıştığımız ve sıradanlaştırdığımız içindir ki bunlardaki acayipliği hakkıyla takdir edemiyoruz. Yoksa bu  tür doğuş ve ortaya çıkış ile başlı başına varlık alanına geliş arasında çok fazla bir fark yoktur. Tohumlar ile nutfelerin sıradan bir sebep olmaktan başka nesi vardır?</p>
<p><strong>2.</strong> Diyebiliriz ki kâinatta bir tekâmül ve çekişme kanunu vardır; her şey tekâmüle çalışıyor; devamlı zayıflar güçlülerle hayat mücadelesinde bulunarak yok olmaya yüz tutuyor. Fakat bu durum, bitkiler ve hayvanların birbirlerinden türemelerini neden gerektirmiş olsun?</p>
<p>Mümkündür ki başlangıçta bütün bitki ve hayvanların en aşağı tabakaları yaratılmış, sonra da diğer hayvan ve bitki çeşitleri gelişerek müstakil olarak tabiat alanma çıkarılmıştır.</p>
<p>Evet&#8230; Zayıf olan türler ilâhî kudretin yarattığı gelişme kanunu gereğince yok olmaya yakın olup, yerlerine güçlü, gelişmiş türler doğrudan doğruya var edilmiş olması da mümkündür. İşte bunun gibi ihtimaller dururken artık bir-takım boş teorilere, eksik tecrübelere dayanarak yaratıkların en şereflisi olan insanların hayvanlardan türeyip geliştiğine nasıl inanılabilir?</p>
<p>&#8220;Bitkilerin ve canlı varlıkların ortaya çıkışı, varlıklarının devamı evrim kanununa bağlıdır&#8221; deniliyor. Bu durumda bitkiler ve canlılar zincirini oluşturan türlerin daima gelişmeye müsait olmayanları yok olup onların yerine gelişebilenlerin var olması gerekmez mi?</p>
<p>Bu zincirin en gelişmiş olan türleri ise tabii olarak insana en yakın, en benzer olmaları gerekir.Halbuki insan türünün en eski ecdadı olduğu iddia edilen hayvanların birçok gelişmemiş çeşitleri bugün mevcut olduğu halde gelişmiş türleri yok olmuştur. Nitekim insan ile maymun arasındaki halkayı oluşturup insana daha çok benzeyen bir çeşit canlının yok olduğu, hatta bunun iskeletlerinin bile pek nadir bulunduğu iddia ediliyor.</p>
<p>İşte bu da gösteriyor ki canlı ve cansız varlıklardaki gelişme ve tekâmül, zannedildiği gibi mutlaka birbirinden türemek yoluyla değildir. Bununla birlikte bazı hayvanlar ve ağaç fosilleri keşfediliyor ki bunların aynı türe ait olan bugünkü hayvanlardan, ağaçlardan daha gelişmiş bir durumda bulundukları anlaşılıyor.</p>
<p>Şu da düşünülmelidir ki eğer bitki ve hayvan türlerinin birbirinden zincirleme olarak meydana gelmeleri ve gelişmeleri hakkında değişmeyen bir kanun varsa neden zamanımızdaki bitkiler ve hayvanlarda böyle bir doğuş ve gelişme görülmüyor? Niçin insanlık tarihinin başlangıcından bugüne kadar hiçbir bitki ve hayvanın değişmesi, başka bir şekle dönüşmesi görülmüyor?</p>
<p>Bitki ve hayvanlardan birinin değişmesi, yüz binlerce senede yavaş yavaş gerçekleşeceği iddia edilse de bizim itirazımızın değerini düşürmez. Çünkü bir kere bu iddia tecrübe ve gözleme dayalı değildir. İkinci olarak bu iddia doğru olsaydı eski asırlardan beri tedricen değişmeye başlamış olan birtakım bitkiler ve hayvanlar bulunurdu da bunlardan hiç olmazsa bazılarının tekâmül derecesine varması beşer asırlarından birine rastlardı. Halbuki insanlık tarihi böyle bir olay kaydetmiyor.</p>
<p><strong>3</strong>. Bazı hayvanlarda görülen eksik organların tür değişimine delil olması çok zayıftır. Muhtemelen bu organların büyük faydaları vardır da biz keşfedemiyoruz. Nitekim birçok şeyin henüz yaratılış gayesini bilmiyoruz. Bununla birlikte bazı hayvanlarda görülen bir kısım eksik organlara bakıp da bununla bütün hayvanlarda geçerli olacak bir evrim olduğu sonucuna varmak doğru değildir. Zira bu durum eksik bir tümevarımdır ki genel hakkında hüküm vermeye dayanak olamaz.</p>
<p>Muhtemelen bazı yaratıklar hakkında evrim kanununa bir dönüşüm geçerli olduğu halde bir kısmı hakkında geçerli değildir.</p>
<p><strong>4.</strong> Ceninin bazı evrelerinde tüylü kuyruklu görülmesi, hayvanlar ile insanın soy yakınlığını ispat edemez.Cenin,kendisindeki eksik yaratılış dolayısıyla hayvanlara benzeyebilir; fakat bu durumdaki benzerliğin ne önemi vardır? Özellikle insanın mahiyeti, sadece bedenî şekillerden ibaret değildir ki bu husustaki benzerlik insanı hayvanlar zincirine soksun.</p>
<p><strong>5.</strong> Aslında insan çok mükemmel bir varlıktır. İnsan bir kudret harikası, bir incelik örneğidir. İnsanda görülen fikir kaynakları, ilim mertebeleri ve gelişmişliği insanın ne kadar müstesna bir yaratık olduğunu ispat etmeye yeter. Böyleyken insanda bazı organların fazla veya eksik olduğunun görülmesi insanın şu doğuştan getirdiği (fıtrî) yüceliğini nasıl eksiltebilir? Anatomi ilmi bunca ilerlemesine rağmen hâlâ insanın bedenî organlarının hakkıyla tahlil edemediğini itiraf etmiyor mu?</p>
<p>Artık hikmetini anlamadığımız bir organın varlığı ve yokluğu sebebiyle insanın yaratılılışmdaki tamlığını ve güzelliklerini inkâra kalkışmak ve  bunu yaratıcıyı inkâr etmeye delil edinmek ne kadar tuhaf bir şeydir.</p>
<p>Ne garip bir ruh halidir ki insanlardaki akıl ve zekânın, binlerce fıtrî güzelliklerin bulunması, akıl ve hikmetten yoksun olan tabiatın gerçek bir var edici olamayacağına delil olarak kabul etmek gerekirken, henüz hikmeti keşfedilemeyen bir organın varlığı veya yokluğu, yüce yaratıcıyı inkâra delil olarak kabul ediliyor!</p>
<p>Ya insanın bedenine, kuvvetine gelen zaaf ve eksiklikten dolayı, değişim yoluyla var olması ve bir hikmet sahibi yaratıcının kudret ese­ ri bulunmaması neden gereksin?</p>
<p>İnsan bu geçici dünyada ebedî olarak, arızalardan korunmuş bir şekilde kalmak üzere yaratılmamıştır.İnsanların arızalardan korunmuş olması yaratılıştaki hikmete terstir.İnsanlar, daima değişime maruz kalan bir varlıkların cisim olarak en zayıf bir kısmı olduğu halde kendilerinin değişmelerden korunmuş olmaları nasıl düşünülebilir?</p>
<p>Yaratılış gayesinden haberdar olanlar bü-<br />
tün âlemde geçerli olan değişimlerin hikmetini çok iyi anlar, çok mükemmel bir şekilde açıklayabilirler.</p>
<p><strong>6.</strong> İnsanlarla bazı canlılar arasında açık bir benzerliğin bulunması,bunlar arasında ırksal bir yakınlığın bulunmasını asla ispat etmez. Zaten insanlar hayat sahibi olması açısından diğer canlılarla, cisim sahibi olması itibariyle de cansız varlıklarla aynı cins kabul edilirler; fakat bundan ne çıkar? Bu nitelikler insanlarla hayvanlar ve cansız varlıkların aynı aile fertlerinden olup birinin diğerinden türemiş olmasını mı gerektirir? İnsanın hakikatini hayvanlardan ayıran asıl şey, akıl ve idraktir. Varlığın fiziksel görünümleri ise ikinci derecede kalır.</p>
<p>Netice itibariyle anatomi ilmiyle psikoloji ilmi de insanların hayvanlardan meydana geldikleri şeklindeki teorinin bâtıl olduğunu ispat ediyor.Şüphesiz insanla hayvanlar arasında bedensel oluşum itibariyle ne kadar benzerlik bulunursa bulunsun, yine aralarında hem bedensel hem de zihinsel ve akıl yönüyle çok büyük farklar vardır.</p>
<p>Bir kere insanlar beden itibariyle hayvanlardan çok farklıdırlar. En kaba vahşilerin bile kaşlarının yayı en gelişmiş maymunlarınkinden çok daha az açıktır.Çenelerinin uzunluğu da daha azdır.İnsana en yakın görülen bir maymun fosilinin çenesi üzerinde yapılan inceleme sonucunda bu hayvanda konuşmanın olmadığı tesbit edilmiştir.</p>
<p>İkinci olarak hayvanlarda şuur,his, hayal gibi şeylerin bulunması, onlarda bir çeşit zihnin bulunduğunu gösterirse de bu asla insanın zihni gibi bir olgunluğa sahip değildir.</p>
<p>Hatta Descartes, hayvanlarda zihnin varlığıni bütünüyle inkâr etmiştir.Bununla beraber insan akla sahiptir. Bu sayede kâinatın yüceliklerini ve alçaklıklarını idrak etmeye, genel işleri (küllî durumları)  düşünmeye güç yetirir. Hayatın zorluklarına karşı koyacak çareleri bulur. Hem kendim bilir hem de kendini çevreleyen âlemi keşfeder.</p>
<p>İlimleri sınıflamayı başarır, diyanet ve medeniyet düşüncesine sahip olur; hayvanlar ise bu gibi üstün yeteneklerden ebediyen mahrumdurlar. Hayvanların bütün eylemlerini açıklamak için &#8220;psikolojik refleks&#8221; (ilmü&#8217;n-nefs-i infiali) ilmi yeterlidir. Çünkü hayvanların bütün eylem ve hareketleri şuursal tepki durumları türündendir. Halbuki insanın eylemlerini, şahsî tecrübeleriyle ortaya çıkan durumları açıklayıp temellendirmek için &#8220;düşünsel psikoloji&#8221;ye de (ilmü&#8217;n-nefs-i teemmüli) ihtiyaç vardır. Zira insanların eylem ve hareketlerinin bir kısmı tepkisel durumlardan olduğu halde, diğer bir kısmı düşünerek yapılan durumlardan ibarettir.76</p>
<p>Sonuç olarak, insan ile hayvanlar arasında şekil açısından, ahlâk ve karakter bakımından birçok fark vardır ki bu durum bunların başka başka çeşitlerden ibaret olup insanların müstakil olarak yaratılmış olduğu-lna şahitlik eder. Aksine bir inanca sahip olmak, beşer cinsinin yaratıklar arasındaki yüksek konumundan habersiz olmayı, insanların yükseldikleri maddi ve manevi olgunlukları görmezlikten gelmeyi gerektirir.</p>
<p><strong>DARWİN TEORİSİNE TARAFTAR OLANLARIN HAKİKATLERİ DEĞİŞTİRMEYE KALKIŞMALARI</strong></p>
<p>Çok eski dönemlerden beri birtakım zararlı şahıslar ortaya çıkmış ve çıkmaktadır ki bunlar ilim ve hikmet kisvesine bürünerek insanlığın yüceliğe meyilli olan ruhunu öldürmek isterler. Kendileri ruhî yücelikten, İnsanî özelliklerden mahrum oldukları için başkalarının da öyle olmasını isterler. Bunlar kendi bâtıl fikirlerini kabul ettirmek için her türlü yola başvururlar. Gerektiğinde değişmez gerçekleri, bilimsel kanunları değiştirmeye bile cesaret ederler. İşte Alman filozof Ernest Hegel de (v. 1925) bu gruptandır.</p>
<p>Hegel, Darwin teorisine sağlam bilimsel gerçeklerdenmiş gibi bir kesinlik vermek istemiş, canlıların oluşumu hakkında öyle açıklamalarda bulunmuştur ki bu durum bütün bilim adamlarının hayret ve  tepkisini çekmiştir. Bu filozofa göre canlıların hepsinin aslı, &#8220;batiliyüs&#8221; denilen gözle görülemeyecek kadar küçük canlıdır. Bütün bitkiler ve hayvanlar bu ilkel canlının evriminden doğmuştur.</p>
<p>Bundan dolayı, insan da aynı canlının en mükemmel bir neticesidir. Darwin, hiç olmazsa  ilk canlı hücrenin Allah tarafından yaratıldığını kabul ediyordu.</p>
<p>Hegel ise bunu da kabul etmemiş, hayatın kaynağının mekanik bir şekilde kendi kendine oluştuğunu açıklamaya cüret etmiştir.Hegel, bu felsefî teorisine bilimsel bir hakikat rengini verdikten sonra insanlar hakkında bir soy kütüğü oluşturuyor; insanı, asıl dedesi olan ilkel canlıya (hüveyne) ulaştırmak için birçok ara vasıtalar sıralıyor.</p>
<p>Birçok kuyruklu ve kuyruksuz maymunları gündeme getiriyor,insan ile ilk hayvani hücre arasında yirmi iki nesle ait kademe bulunduğunu söylüyor. Fakat bu zinciri oluşturan canlılardan bir kısmının tabiat eliyle bozulmuş ve yok edilmiş olduğunu da itiraf etmekten çekinmiyor. Bununla beraber bu zinciri yine de kesintiye uğratmıyor.</p>
<p>Hiçbir iz bırakmayan bu canlıları hayal yoluyla icat ederek meydana çıkarıyor. Bu şekilde de canlılar silsile, arada boşluk bulunmaksızın ilk  ilkel canlıya ulaşmış oluyor.Hegel, insanın soy kütüğündeki araçları tamamlamak için hayal evinde icat ettiği hayvanlardan bahsediyor; bunların bulundukları devirleri çok mükemmel bir şekilde tasvir etmeye çalışıyor. Öyle bir<br />
halde ki sanki, bu hayvanları görmüş, onlarla beraber yaşamış, onlarla beraber yemiş içmiş!&#8230;</p>
<p>Bu husus, insanın yakın dedesi addedip &#8220;antropoid&#8221; ismini verdiği kuyruksuz hayal ürünü maymunun alışkanlıkları ve geçim tarzı hakkında o derece kesin bilgiler veriyor ki sanki senelerce bu hayvan ile beraber yaşamış!&#8230;</p>
<p>Halbuki yeryüzü, eski kozmoloji ilmi böyle bir hayvam kaydetmemiştir. Acaba Hegel, bu hakikatleri nasıl bilebilmiş? Bu konudaki kesin açıklamalarını ispat etmeye mecbur değil mi? Evet, mecburdur. Fakat bu, mümkün mü? Asla!</p>
<p>Bir kere bu hayvanlardan birçoğunun kalıntı-<br />
ları, geçmiş zamanlarda bile bulunmuyor. Bunu kendisi de itiraf ediyor. Haydi, bulunmuş olsun, bununla bu hayvanların diğerlerinden zincirleme bir şekilde doğmuş olduğu nasıl kestirilebilir? Ancak Hegel gibi güçlü bir biyoloji öğretmeni bunda aciz kalır mı hiç! Hayal gücü  sağ olsun!&#8230;</p>
<p>Bir kere kendi teorisini, bilimsel tecrübelere dayandırmış gibi gösteriyor ya! İşte bu yeter! Artık bir taraftan bilimsel gerçekleri değiştirmeye çalışıyor, bir taraftan da kuyruklu maymunlardan bir kısmının embriyosunu, insana benziyen Jibon maymunu embriyosu diye kitabına sokuyor.</p>
<p>Diğer hayvan resimlerinin birçok tarafını bile, kendi teorisine hizmet edecek şekilde değiştirmeye kalkışıyor. Fakat böyle yapıyor da cezasız mı kalıyor? Hayır!&#8230;</p>
<p>Her taraftan materyalistlerin, bilim adamlarının sorgulamasına ve hücumlarına maruz kalıyor; her taraftan yediği ilim yumruğunun karşısında suçunu itirafa mecbur kalıyor; bâtıl fikrini yaymak için bilimsel gerçekleri ve birçok embriyo resimlerini değiştirdiğini, bu şekilde yalancılık ve sahtekârlık yaptığını<br />
açıkça kabul ediyor.</p>
<p>Hegel, bu sahtekârlığı yüzünden kendi konumunu kaybettiği gibi,Darwin ekolüne de öldürücü bir darbe indirmiştir&#8230;</p>
<p>İşte görülüyor ya!&#8230; Çağımızın filozoflarından, biyoloji bilginlerinden sayılan, binlerce ilim ve irfan oğrencisinin düşünce eğitimine hizmet etmek iddiasında bulunan -günümüzde hayatta olmayan- bir filozof, bilim ve fen adına çok sayıda çirkinlikler işliyor! Sonra da kalkıyor insanlığın ahlâkı, vicdanî, dinî düşünceleri aleyhinde söz söylüyor.</p>
<p>Bu gibi şahıslar hakkında, &#8220;Eğer utanmazsan dilediğini yap!&#8221; demekten başka çare yoktur.</p>
<p>Omer Nasuhi Bilmen &#8211; Aciklamali Ilm-i Kelam Dersleri,syf.200-209</p>
<p>76 Bu iki durum arasındaki farkı güzelce anlamak için psikoloji ilmine müracaat etmek gerekir. Ancak şunu arzedelim ki biz elimize aldığımız bir kitabı kendimizde var olan yeteneğe dayanarak hemen okuyuveririz. İşte bu şuursal ve tepkisel durumdur. Bununla beraber okuduğumuz şeylerin bütününü tefekkür etmek ve bu konuda zihinsel tetkiklerde bulunuruz ki bu da düşünsel (teemmülî) durum demektir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-hakkinda/">Evrim Teorisi Hakkinda</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evrim-teorisi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tekâmüliyye Mezhebinin Tahlil,Tesbit ve Tenkidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tekamuliyye-mezhebinin-tahliltesbit-ve-tenkidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tekamuliyye-mezhebinin-tahliltesbit-ve-tenkidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 15:31:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İntihâb-ı tabiî kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Bekânın tenazuu]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Insanın aslı]]></category>
		<category><![CDATA[Insanın aslı maymun mudur?]]></category>
		<category><![CDATA[Lamark]]></category>
		<category><![CDATA[Mutabakat kanunu]]></category>
		<category><![CDATA[Tekamuliyye]]></category>
		<category><![CDATA[Tekamuliyye Mezhebinin Tahlil Tesbit ve Tenkidi]]></category>
		<category><![CDATA[Virâset kanunu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19148</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Teâlâ insanı yaratmıştır; ilk yarattığı insan Adem Peygamber&#8217;e beraber Tevhid dînini de bildirmiş, dînin icab ettiği ahlakı, amel ve ibadeti ve itikadı sınırlandırmıştır. Ancak her bir peygamberin zamanında muayyen şeriatleri bildirmiştir. Tevhid müstesna olmak üzere zaman zaman peygamberlere şerit ahkâmı değişik sûretlerde bildirmiştir. Son Peygamber&#8217;e mükemmel bir din bildirmekle vahye son vermiştir. Artık son [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tekamuliyye-mezhebinin-tahliltesbit-ve-tenkidi/">Tekâmüliyye Mezhebinin Tahlil,Tesbit ve Tenkidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tekamuliyye-mezhebinin-tahliltesbit-ve-tenkidi/images-36-2/" rel="attachment wp-att-19149"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19149" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-36.jpg" alt="" width="515" height="286" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-36.jpg 515w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-36-300x167.jpg 300w" sizes="(max-width: 515px) 100vw, 515px" /></a></p>
<p>Allah Teâlâ insanı yaratmıştır; ilk yarattığı insan Adem Peygamber&#8217;e beraber Tevhid dînini de bildirmiş, dînin icab ettiği ahlakı, amel ve ibadeti ve itikadı sınırlandırmıştır. Ancak her bir peygamberin zamanında muayyen şeriatleri bildirmiştir. Tevhid müstesna olmak üzere zaman zaman peygamberlere şerit ahkâmı değişik sûretlerde bildirmiştir. Son Peygamber&#8217;e mükemmel bir din bildirmekle vahye son vermiştir. Artık son Peygamber&#8217;e göndermiş olduğu dînin hükümleri hakkında bugün, yarın ve dün mefhumunu kaldırmıştır. Demek din birdir, o da İslam dînidir, başkası hiç.*“Muhakkak Allah nezdinde din İslam&#8217;dır&#8230;” [Âl-i imrân 19]</p>
<p>Bazı felsefî münkirler şöyle derler: &#8220;insanın aslı maymundur, Âdem değildir. Sonra birçok asıldan tekâmülü olmuştur; en nihayet bu mükemmel sûrete varmıştır.&#8221; Daha ileriye gidenler de şöyle derler: &#8220;Taş devrinin başında insanın içinde korku, hayal, bir öcü efsanesini çıkarmışlar; sonra o efsanevi ve hayalî belirsiz ismi ve manayı kendilerine ma&#8217;bud etmişlerdir. Her bir kavim kendi efsanesinden mütevellid bu manayı hayalinde canlandırdığı gibi kendine bir ma&#8217;bud edinmiş ve ona tapmıştır. Sonra tevhid meselesini çıkarmışlardır.&#8221; derler.</p>
<p>Önce bu görüşü ele alalım. Bu mezheb veya fikrin aslı İngiltere&#8217;de tezahür etmişse de daha evvelden Lamark, Mayyh, Veiten ve emsalleri Fransa&#8217;da bu meseleyi ele almışlardır, fakat umuma intikal edememişlerdir. Bilahare 1882 civarında İngiltere&#8217;de Darwin, Charl, Rupert cesaretlenerek: &#8220;İnsan maymundan türemedir.&#8221; demişlerdir. Ancak bunların içerisinde bu görüşle Darwin meşhur olmuştur. Onun aleyhinde ve lehinde bir çok deliller îrâd edilmiştir. Hatta müslümanlardan dahi Ferid Vecdi gibi zevat bile Darwin&#8217;in fikrine meyletmişlerdir.</p>
<p>Özellikle Lamark: &#8220;Kainattan hiçbir nevi&#8217; veya cins kendi hali üzerinde bâkî değildir; zamana, mekan ve imkana göre sürekli olarak halden hale âdetten diğer âdete naklolunurlar. İş böyle olunca hayatın rengi haliyle değişir. Şübhesiz insan da bu değişmenin içindedir ve istihâlâta maruzdur. Binaenaleyh zaman, mekan ve imkanların devamı, çeşitli ahlakı ve ameli meydana getirir.</p>
<p>Bu ihtilaflardan dolayı insandaki ahlak da haliyle amel ve âdet gibi değişir. Çünkü her bir ferd veya nevi&#8217;, tabiatin ona verdiği imkanla başkasından nefsini korur; yararlıyı avlar, yaramayanı bırakır; böylelikle her ferd kendi hayatını devam ettirir. Çünkü hayatın aslı maddedir. Maddenin değişmesiyle hayat, hayatın değişmesiyle de ahlak, tabiat ve âdetler değişir.&#8221; demektedirler.</p>
<p>Bunlara göre ahlak diye bir şey yoktur demektir. Ancak her ferd kendi hayatını devam ettirmek için gayrını avlar. Şu halde insan hem avcı hem avdır. Acaba maddenin aslı hayattır deseydi, tabiî kanuna verdiği hükmü Allah Teâlâ&#8217;ya isnad etseydi, av zaruri bir şeydir deseydi, sonra avın kötü ve iyi taraflarını bildirseydi iyi olmaz mıydı? Halbuki istisnasız her ilim Hâlık&#8217;ın varlığına ve birliğine delildir. Ulûhiyet-i Mutlaka&#8217;yı inkar etmesine ilmi alet etmeseydi daha iyi olmaz mıydı?.. Şimdi onların ortaya koymuş oldukları tabiî kanunlarını tahlil edelim, sonra da hatalı taraflarını isbat etmekle vicdan sahihlerine havale edelim.</p>
<p>Son felsefeciler dînin ne olduğunu bilmemişlerdir. Onun için fikirleri isbat-ı Hâlık&#8217;a sirayet edeceği yerde heva ve heveslerinden dolayı inkâr-ı Hâlık&#8217;a sirayet etmiştir. Onlara göre din, her bir milletin kendilerine tahsis ve tayin ettikleri kanundur. Bundan dolayıdır ki her biri kendi hislerine göre bir din çıkarmaya çalışmıştır; önceki fikirleri tenkid etmiştir. Nihayet tenkidleri, İlâhî dînin inkarına da vesile olmuştur.</p>
<p>Inkara en kuvvetli buldukları delil, İnsanın ebedî bir varlık olmadığını ileriye sürdükleri görüşleridir. Onun için tüm bataryalarını insanın hayatına yöneltmişlerdir. Şu halde onların fikirlerini tesbit ve tahlilden evvel dînin hakîkatini ve insanın ebediyetini beyan edelim ki aşağıdaki fikirleri zihnimizi kaydırmasın. İnsan ebedî bir varlıktır. Din, Seyyid Şerîf&#8217;in tarif ettiği gibi akıl sahihlerine kendi ihtiyarlarıyla tatbik etmeleri için Allah Teâlâ&#8217;nın sevk etmiş olduğu kanundur. Beşerin bu kanunda hiçbir müdahalesi yoktur. Bu kanun da itikad, ibadet, ahlak ve muamele kısımlarında toplanır.</p>
<p>Diğer ulemâya göre din, sabit kanundan ibaret olduğu için şeriat; onunla yaşamak mecburiyeti olduğundan amel, ibadet, ahlak; insanlar ihtiyârı ile onu inanıp kabul ettiği için İslam; kalben ve rûhen inanılması farz olduğu için de iman kelimeleriyle ifade olunur. Demek ki bu kelimelerin hepsi eş anlamlarda kullanılmaktadır. Avâmın rahatlıkla öğrenmesi için bu kanunun hükmü, Allah Teâlâ&#8217;ya nisbetle din, Peygamber&#8217;in beyanına nisbetle millet, tefsir ve izah bakımından müctehidlere nisbetle mezheb kelimeleriyle ifade olunmaktadır.</p>
<p>Maamâfih felsefecilerin tarif ettiğimiz dinden haberleri olmamıştır. Şimdi tekrar onların mezhebine dönelim.<br />
Darwin, Lamark ve benzerlerinin, fikirlerini üzerine tesbit ettikleri dört kaideyi tesbit ve tayin edelim. Bunların ileriye sürmüş oldukları birçok kitablarının özeti, bekânın tenâzuu, intihâb-ı tabiî veya istifâ, mutabakat ve muvafakat ile birlikte virâset kelimelerinde toplanmaktadır.</p>
<p><strong>a-</strong>Bekânın tenazuu; tabiî kanunla her ferd, hatta her nevi&#8217; ve cinsin, yer yüzünde kendi cinsini çoğaltmak ve hayatını devam ettirmek için kuvvet harcamasıdır. Bu gücü harcamasıyla her ferd başkasına zarar verse bile, tabiî kanunlar onu nizâ&#8217; ve keşmekeşe mecbur kılar. Bundan dolayı cinsler varlığını devam ettirmek için gayrına tecavüz etmek mecburiyetindedir.</p>
<p>Demek oluyor ki dünya hayatı mücerred bir anarşiden, avcılık ve zulümden ibarettir. Kendileri de zulümden nefret ettikleri halde böyle demekle dünyanın avcılık ve zulümden ibaret olduğunu itiraf etmektedirler. Hem insanı sevmek iddiasında, hem de öldürmek iddiasındadırlar. Bu tenâkuz onlara kâfi gelmez mi?.. Aklı selîme havale.</p>
<p><strong>b</strong>-İntihâb-ı tabiî veya istifâ kanununu ortaya koymaktadırlar. Yani tenâzu&#8217; kanununun neticesi ve semeresi olan kapmak, yakalamak, avlamak ve seçmek, yararlıyı almaktan ibarettir. Her ferd bu kanunla en yararlıyı, kapar, seçer, avlar; yaramayanı yahud en kuvvetliyi bırakır. Diğer ifadeyle her ferd kendisinden zayıf ve daha kuvvetsizi helak eder; yaramayanı ve kuvvetliyi bırakır; bundan dolayı cins ve ferdler terakki eder, demektedirler.</p>
<p>Bunlar, Allah&#8217;ın kudretinden habersizdirler. Allah&#8217;ın, kudretinden, icad ve idam hatlarından mahluka uzanan iki hükmü vardır:*El basıt ismiyle tecellî ederken mahlukunu var eder ve yaşatır;* El Kâbıd ismiyle tecellî ettiği zamanda mahlukunu hasta kılar ve yok eder. İcad hattında olan kudretin sebeblerinin adı tevâfuk, idam hattındaki sebeblerin adı tehâluftur. Gül ile diken aynı kökte olduğu gibi, tevâfuk ve tehâlufun sevk-i merkezi olan kudret de birdir. Tabiî kanun dedikleri ise, Allah&#8217;ın kudretinin icrasından ibarettir. Hayret!.. Hâkimsiz bir kanunun icrasına nasıl inanıyorlar?!.</p>
<p><strong>c-</strong>Mutabakat kanunudur. Yani, her ferdin gıdayı temin etmekte ve ona ulaşmakta kendisinde bulunan sebeblerdir. Bu sebeblerle her ferd, gıdayı ve hayatın devamını temin eder. Şübhesiz bu kanunun icra edilmesi ferdler arasında bir çok ihtilâfa yol açar. Mesela aslan tırnağıyla ve köpek dişiyle kendisine yem olanı parçalar; bu parçalamak onların ahlakıdır. Parçalamak imkanı yani tırnak ve diş olmasaydı, parçalayamazdı.</p>
<p>Binaenaleyh aslan tabiat kanununun ona vermiş olduğu imkanıyla hayatının devam etmesine muvafık olur. Çünkü keskin diş ve tırnağı otu yemesine muhaliftir. Farazâ bir aslan uzun bir müddette tırnak ve dişini kullanmaktan menolunursa, hayatının devamı için dişi ve tırnağı küçülecek, bağırsakları uzayacak. Tabiat kanunu bunu ona yaptırır ki, hayatının devamında en yararlıyı kapmaya ve seçmeye muvaffak olsun. Binaen aieyh ahlak, sinir damarlarının bir nev&#8217;î çalışmasının keyfiyetinden ibarettir.</p>
<p>Bu imkan nereden aslana geliyor? Aslan kendi hayatına devam etmek için doğduğu andan itibaren imkanları nasıl seçiyor? Kendisine yem veya gıda olabilecek hakkında ilhamı nereden alıyor? Düşünülmez mi?.. Eğer ezelî inayet olmasa ve ona havadan, oksijenden kuvveti veren olmasa, kendisi nasıl hayatını devam ettirebiliyor? Eğer Allah Teâlâ mahlukunun havadan veya yer küresindeki olan rızktan El-Kâbıd ismiyle imdad hattını keserse, bağırsakları uzun olsa bile ne fayda. Et yemek kabiliyetinden ot yemek kabiliyetine nasıl muvaffak olur? Ya insanda ne pençe ne de köpek dişi var; hangi imkanla hem otu yer, hem de eti yer? Sonra sinir damarlarına gelen kuvvet kendisinde mevcud ise nasıl zeval buluyor?</p>
<p>Ayaa! insan kendi varlığını İdare etmekten aciz iken şuursuz hayvan nasıl hayatına devam edebilir? Görülmez mi, Allah Teâlâ akciğerin rızkını kestiği zaman bin babası tabib olsa bir şahıs hayatının devamına muvaffak olabilir mi? Eğer intihâb-ı tabiî kanunu müsbet bir şey olsaydı hiçbir gencin ölmemesi gerekirdi,*&#8221;“Muhakkak ki Allah Teâlâ rızk vericidir. Çok metin bir kuvvete sahibdir.” [Ez-Zâriyât 58] mealindeki ayet-i kerîmede düşünülsün.</p>
<p><strong>d-</strong>Virâset kanunu diye bir fikir ortaya koymaktadırlar. Yani ecdaddan torunlara intikal eden sıfatlar kasdedilmektedir. Derler ki: &#8220;Katır kısrakla hımar arasından doğmasıyla sıfaten ana ve babasına benzer. Onun bu benzeyişi virâset kanununun semeresidir. Demek, hal ve vesâit sebebiyle sıfatlar, ecdaddaki arazî âdetler, maişet sûretiyle ahfad ve torunlara geçer.</p>
<p>Zaman zaman bu arazî sıfatlar cevherin maddesinin de ihtilafına sebeb olur. Şübhesiz ihtilaf ve istihâle tamamlanmakla haliyle insan da o nevi&#8217;lerin cinslerine muhalif olur.&#8221; diye zannederler. &#8220;İhtilaf ve istihâlelerin devamıyla feri&#8217; ve dallar asıllarından uzaklaşır. Neviler ayrıdır, cinsler ayrıdır, ikisinden meydana gelen dallar da ayrıdır. Böylece dört kanunla uzaklaşmaktan dolayı ilk bakışta insan kendini müstakil bir varlık görür, halbuki insan ilk çağda böyle bir insan değildi.&#8221; demektedirler.</p>
<p>Hülâsa demek istiyorlar ki insan maymundan, gorilden, bilmem ve neyden meydana gelmiştir.Birçok cihetle bu görüşte olan feylesoflar yanılmışlardır. Önce felsefecilerden, bu tekâmüliyye mezhebine yazmış oldukları reddiyelerini yazalım. Bunlar tekâmüliyye mezhebini tesbit ve teşhir etmeye çalışırken başta Lamark, Darwin, Vatson ve benzerlerinin fikirlerini teşhir etmek istemişlerdir. Fakat kendi ilimlerinde tekâmül edince, Lamark, Darwin ve benzerlerine büyük darbeler indirmişlerdir. Artık şöylece sıralayalım:</p>
<p><strong>1 &#8211;</strong>Bir asıldan diğer asla geçiş aslâ müşahede edilmemektedir. Eğer istihâle ve terakkî mevcud olsaydı mutlaka görülecekti.</p>
<p><strong>2-</strong>Cins-i a&#8217;lâ ile fasl-ı a&#8217;lâ arasında, mesela insanla goril arasında veya maymun arasında bir nevi&#8217; yoktur. Çünkü cins-i a&#8217;lâ ile fasl-ı a&#8217;lâ arasında bir nevi&#8217; bulunsaydı, tüm hayvanat özelliklerini taşıyan insan ile sûrî benzerlikten dolayı maymun arasında orta nevi&#8217; bulunacaktı. Fasl-ı a&#8217;lâ olan insanın cins-i a&#8217;lâ olan goril veya maymuna sûrî benzerliği kâfi gelmemektedir.</p>
<p><strong>3-</strong>Yer küresinin ömrü bile bu istihâleye müsâid değildir.Darwin&#8217;in taraftarları ise: &#8220;Yukarıda sayılan dört kanuna binaen bir asıldan diğer asla geçmesinin müşahede olunması gerekmez. Aslah kaidesince cins-i a&#8217;lâ ile fasl-ı a&#8217;lâ arasında bir nev&#8217;in olmaması insanın maymundan meydana gelmesine bir engel teşkil etmez. Çünkü tabiî kanun aslahı bırakır, gayrı aslahı helak eder. Bugün fil gibi münkariz olmaya mahkum cinsler bu fikri tesbit etmektedir. Eğer tenâzu&#8217; kanunu yoksa nedir bu kadar tarihi olaylar, harbler ve saire?&#8221; şeklinde cevab vermişlerdir.</p>
<p>Daha ileriye giden ve bu nazariyeyi tesbit etmeye çalışan He- gel gibiler de şöyle derler: &#8220;İnsandan kör, topal, sakat olarak doğmalar da, insanın yaratılışının müstakil ve mükemmel olmadığını gösterir. Dedikleri gibi eğer kainat bir Hâlık tarafından yaratılmış ve insan da müstakil olmuş olsaydı, elbette çokça kâmil doğacaktı. Halbuki iş böyle değil. Çünkü doğuşta bazı aza eksi veya artıda bulunmaktadır.&#8221;</p>
<p>Evet, Darwin ve tâbi&#8217;lerinin tenâzu&#8217;, intihab, muvafakat ve virâset kanunları hakkındaki serdetmiş oldukları her bir görüş altı cihetten hatalıdır. Evet, tekâmül diye bir mesele vardır, fakat insan cinsinin kendi cinsine mahsus bir tekâmüldür; başka bir şeyden ona geçmek değildir.</p>
<p>Şimdi cins-i insan arasındaki tenâzu&#8217;, nebat, hayvan ve sair cinslerin sûrî ihtilafları, cinslerin birbirinden değil, bilâkis her bir cinsin müstakil oluşunu göstermektedir. Aksi takdirde hurma yiyen bir memleketin mürir-i zamanla hurmalaşması, domuz yiyen bir memleketin mürir-i zamanla domuzlaşması gerekirdi. Çünkü virâset kanunlarına binaen sûretin geçmesi de gerekir. Demek ki tüm hayvanâtın özelliklerini taşıyan insan, sadece hiss-i müşterek ve bazı azaların keyfiyetiyle gayrına benzer. Halbuki insan nutkuyla, idrak ve ruhuyla hiçbir hayvana benzemez. Mesela yirmi yedi veya yirmi dokuz harfi bilen bir insan, o harflerden bir milyar kelimeleri kullanabilir, terkib eder, tahlil eder, onunla nazmen veya neşren merâmını bildirebilir. Hiçbir hayvanda bu özellik yoktur.</p>
<p>Insanın bazı azalarının diğer bazı hayvanlara benzemesi, mücerred bir sûretle benzeyiştir. Halbuki boyu bosu yerinde dimdik insanın yürümesi, elinden çıkan maharet, sanat, dimağında tezahür eden ilim, idrak ve irfan hiçbir hayvanda bulunamaz. Bütün bunlar insanın müstakil oluşunu isbat etmektedir. Evet insanın kolunun, pazısının aslana benzemesi, aslanın insana bir asl-ı karîb ve baîd olmasını yahud kurt, köpek, aslan ve insan arasında bir akrabalığı göstermez.</p>
<p>Bugün yer altında birçok cesed, eser, bina gibilerin bulunması da ayrıca birçok cinslerin müstakil olarak yaratılmasını göstermektedir. Diyebiliriz ki bunlardan her biri inkar-ı Hâlık&#8217;a değil, isbat-ı Hâlık&#8217;a delildir. Çünkü bu kadar nizâ&#8217;larla beraber, muhalefet kanununa rağmen insan, hayvan, nebat, ağaç ve sair cinslerin arasında bir ülfet, tesânüd ve yardımlaşma mevcud ve müşahede olunmaktadır. Tenâzu&#8217; kanununa binaen dedikleri görüş doğru olsaydı, zayıf, amip gibi bir hayvanın yaşamaması gerekirdi. Çünkü muvafakat kanununun ortaya koymuş olduğu şartlardan hiçbiri onda bulunmamaktadır.</p>
<p>Muhalif zerrelerin birleşmesi, muvafık zerrelerin birbirinden ayrılması, tevâfuk kanunundan tehâluf kanununa yahud tehâluf kanunundan tevâfuk kanununa tâbi&#8217; olması Hâlık&#8217;ın adedliğine değil birliğine delildir.<br />
Hegel&#8217;in ortaya koymuş olduğu tecrübe ve müşahede kanununa binaen insanın, beden cihetindeki su ve toprağa meylettiği gibi, maymuna da aynı temâyülü hissetmesi gerekirdi. Çünkü, her fasıl cinsine cezbolunmakla ona meyleder. Halbuki bu da müşahede olunmamaktadır.</p>
<p>Binaenaleyh insan maymuna değil köpeğe daha fazla meyleder. Halbuki köpeğin insana asl-ı karîb veya baîd olmasına kâil hiçbir kimse yoktur. Bu hususta konuyu Ömer Nasuh rahimehullah&#8217;ın &#8220;ilm-i Kelam Dersleri&#8221; adlı kitabında okumayı tavsiye ederiz. İleride insanın yaratılışı bahsinde bu mezhebin kâmilen reddiyesi gelecektir. Şimdi ise şu hadîs-i şerîfle iktifa edelim.<br />
Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in zevcesi Ümmü Habîbe:-&#8220;Allah&#8217;ım! Bana zevcim Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, babam Ebû Süfyan ve kardeşim Muaviye ile fayda ver.&#8221; dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem ona:*“Sen Allah&#8217;tan muayyen ecellere, basılmış izlere ve taksim edilmiş rızklara aid bir şeyler istedin. O ise, zamanı gelmeden ne bunlardan birini halkeder, ne de birini zamanı geldikten sonra geriye bırakır. Allah&#8217;tan seni cehennemdeki bir azabdan ve kabirdeki azabdan kurtarmasını isteseydin senin için daha hayrlı olurdu.’’ buyurdular. Derken bir adam:</p>
<p>-Ya Rasûlallah! İnsanlardan domuz ve maymunlaşanlar var mı? diye sordu. Bunun üzerine Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem:</p>
<p>“Şübhesiz Allah Azze ve Celle bir kavmi helak etse yahud bir kavme azab verse, aslâ onlara nesil bırakmamıştır. Maymunlar ve domuzlar bundan önce de vardı.” buyurdu. Eğer insanın aslı maymun olsaydı bu cümle yerinde Rasûl-u Muhterem, insanın aslı maymun olduğundan gazab-ı İlâhiyye&#8217;ye uğrayanlar aslına rücû&#8217; ettiler, diyecekti.</p>
<p>Mâzirî şöyle diyor: Kat&#8217;î delillerle sabit olmuştur ki, ecelleri, rızkları ve saireyi Allah bilir, bu hususta o hükmeder. Bilmenin hakîkati, bilinen şeyi bulunduğu hal üzere anlamaktır. Allah Teâlâ, Zeyd&#8217;in beş yüz tarihinde öleceğini bildi mi, artık onun bu tarihten önce veya sonra ölmesi imkansızdır. Çünkü aksi takdirde ilim cehle münkalib olur. Binaenaleyh Allah&#8217;ın bildiği ecellerin artıp eksilmesi imkansızdır.</p>
<p>Şu halde artma meselesi, ölüm melâikesine yahud ruhları kabz için vekil kıldığı başka bir meleğe nisbetledir diye hüküm etmek gerekir. Meleğe uzun eceller yazmasını emr buyurduktan veya bunu Levh-i Mahfuz&#8217;a yazdırdıktan sonra, ezelî ilmi gereğince bu yazılana ziyade ve noksan yapabilir. İşte bekanın tenâzuu, intihâb-ı tabiî, mutabakat veya muvafakat ve virâsetin tabiî kanunlarıyla ölmek ve dirilmek olmaz. Bilakis,*“Allah dilediğini (Levh-i Mahfuz&#8217;da) mahveder, dilediğini sabit bırakır ve ayrıca yanında Umm-ul-Kitab vardır.” [Er-Rad 39] mealindeki Allah&#8217;ın bildirdiği hükmüdür.</p>
<p>Bu hükümden gafil felsefecilerin bir kısmı, insan maymundan yahud maymun insandandır diyerek sapık görüşleri ortaya koymaktadırlar. Şu halde ölmek ve kalmak Allah&#8217;ın takdiriyledir. Şübhesiz insanın müstakil olarak yaratılması, yaşaması, ölmesi ve öldürülmesi her ne sebeble olursa olsun, sebeblerin kendi tesiriyle değil Allah&#8217;ın hükmüyledir.</p>
<p><strong>FELSEFECİLER DE TEKÂMÜLİYYE MEZHEBİNİ ALTI CİHETLE TENKİD EDERLER</strong></p>
<p><strong>1-</strong>Aristo ve tâbi&#8217;leri bilumum ittifakla dediler ki: İnsan müstakil bir mahluktur. Her ne kadar bazı hayvanlarla sûrî benzerliği varsa da iki cihetle bütün hayvanlardan ayrı ve seçkindir: (a)Dîni ile, (b)ahlak ve tabiati ile. Bu iki cihetle insanın hiçbir mahluka benzerliği yoktur.</p>
<p><strong>2</strong>-Et-Târih-ut-Tabiî adlı kitabın müellifi Bofos şöyle der: &#8220;Avrupa&#8217;da beyaz, Afrika&#8217;da siyah, Amerika&#8217;da kırmızı veya sarışın birçok toprak rengini veren insanlar bulunmaktadır. Şu kadar ki hepsi müstakil bir varlıktır. Bir kısmı ikliminin boyasıyla boyanmıştır, ilm-u tabakât-il-ard&#8217;ın bize gösterdiği keşifle şu kanaate varıyoruz: Eski insanlar şimdiki insanlardan daha çirkinlerse de aşıtları birdir. İnsanla maymun veya başka bir hayvan arasında hiçbir münasebet yoktur.&#8221; Fransalı Florans da şöyle der: İnsanın aslı maymundan gelmiş olsaydı, şimdi de birçok maymunların insanlaşması gerekirdi. En geride kalan vahşi insanlar bile tabiat, ahlak, sanat ve maharetiyle maymundan çok üstündür.</p>
<p><strong>3-</strong>Larit de şöyle der: Angeles gibi Avrupa&#8217;nın en eski İklimlerinin mağaralarında ilmî araştırmalarla en son keşfolunan insanların kalıntılarıyla şimdiki insanların bedenleri arasında hiçbir fark yoktur. Yalnız onların göz çukurları şekil itibarıyla cüz&#8217;en maymunun gözüne benzer, lakın bu benzeyiş asla maymunun insana bir asıl olmasına delil teşkil etmez. Şayet onların da aşıtları maymundur diye hükmedilirse, yer küresinin ömrü, maymunların o halden bu gelmesine yetmez. Goril adlı hayvanla şimdiki ve o zamandaki insanların arasında birçok fark vardır. En azından insan beyninin en az mikdarı dokuz yüz altmış ile dokuz yüz doksan gram arasındadır. Halbuki goril adlı hayvanın beyni ise, en ağırı dokuz yüz yirmi gram civarındadır.</p>
<p>Sonra insanın beyin tası mesela en az muakkeb şekille dairesi yüz on dört, gorilin ise otuz iki bustur. Bununla birlikte gorilin bedeni -en az orta boylu- bir kadının iki misli ağırlığın- dadır. Binaenaleyh beyin bakımından insan hayvandan çok farklıdır. Zooloji âlimlerinin ortaya koymuş oldukları şekil benzeyişiyle insan maymundan, gorilden meydana gelmiş yahud maymun insanın düşüşünden meydana gelmiş diye hükmetmek büyük bir hatadır.</p>
<p><strong>4-</strong>Tenâzu&#8217; kanununun insan, hayvan ve nebat âleminde var olduğunu inkar etmiyoruz. Binaenaleyh tenâzu&#8217; birinin diğerinden çıkmasına delil değildir.</p>
<p><strong>5-</strong>Nebat, hayvan ve insanın zuhuru ve varlığı devam eder. Müteselsil olarak biri diğerinden çıkmış ise nasıl oluyor ki bu çıkış yani bir nev&#8217;in diğer nev&#8217;e inkılâbı görülmüyor. Halbuki terakkî ve istihâle kanunu her şey hakkında câri değildir. AyaaL Tecrübe ve müşahede olmaksızın insan maymundandır demek büyük cesaret değil midir? Terakkî ve istihâle kanunu herşey hakkında câri olmadığından bazı hayvan ve insanların kusurlu olarak doğmaları henüz keşfedilmemiş meselelerdendir.</p>
<p>Ayaa! Azanın kusurlu olması, insanın kusurlu olmasına, ruhun ve ahlakın eksikliğine nasıl delil olabilir. İnsanın ihtiyarlaması, zayıflaması, ölmesi vaki&#8217;dir. Fakat bu vâkıada ne ölüm zayıfları seçmiş, ne de kurtuluş kuvvetlileri seçmiştir. Çünkü kurtuluş ve ölüm ikisi de cevher değillerdir, yani madde değillerdir. Bittecrübe ve bilmüşahede görüyoruz ki, bir çok zayıf, hasta ve sakat çok geç ölür; bir çok kuvvetli ve sağlam erken ölür. İntihab, istifâ yani tabiat kanununun aslahı bırakması nerde kaldı? Sonra iş böyle olunca ortaya koymuş oldukları dört kanun ruhun ve ahlakın yokluğuna neden delil olsun?</p>
<p><strong>6-</strong>Bir çok otlar diğerlere benzer. Fakat şu ot, diğer şu ottan çıkmıştır denilemez. Sarı üşne ve beyaz üşneler buna misaldir. Sonra hayvandaki kanla İnsandaki kan arasında ve nebatlardaki su arasında çok farklar vardır. Spencer&#8217;in görüşlerine göre güzel ahlak diye birşey yoktur. İnsan kendini ve Hâlık&#8217;ını bilemez, bu evhamdır. Aslında insan nerede menfaat görürse, o menfaatte güzelliği görür.</p>
<p>Bu gibi görüşlerin ilme dayandırılması gülünç bir şeydir. Hatta nerdeyse üzerinde çalışmış olduğu tekâmüliyye mezhebini tesbit etmek esnasında, tekâmülün de bir evham olduğunu zannederek, tekâmülün isbat ile inkarı arasında kalmıştır. İleride açıklayacağımız “Maddeciler On dokuz Vecihle Hataya Düşmüşlerdir* başlığı altında tekâmüliyye mezhebinin ayrıca reddi gelecektir,</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf:50-59</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tekamuliyye-mezhebinin-tahliltesbit-ve-tenkidi/">Tekâmüliyye Mezhebinin Tahlil,Tesbit ve Tenkidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tekamuliyye-mezhebinin-tahliltesbit-ve-tenkidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
