<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ekrem Tahir | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ekrem-tahir/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Aug 2022 16:13:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ekrem Tahir | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ekrem Tahir &#8211; Babildeki Türkiye  &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Aug 2022 16:13:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Hegel]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Max Weber]]></category>
		<category><![CDATA[sombart]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26098</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her kitap bir ön söz, yani bir revaktır. Rüya sarayının revakıdır her kitap. Her ön söz de rüyanın ışıktan, kelimeden merdivenidir. Onun için, uluların kitaplarında ön söz yoktur. Uluların her ön sözü bir kitap, bir revaktır. Mukaddime, İbn Haldun&#8217;un Tarih-i İber&#8217;inin revakıdır. “Metot Üzerine Risale” Descartes&#8217;in eserlerinin bir revakı, yani ön sözüdür. Ruhun Fenomenolojisi, Hegel&#8217;in [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/">Ekrem Tahir – Babildeki Türkiye  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26099 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-300x176.jpg" alt="" width="444" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-300x176.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-600x352.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-768x451.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668.jpg 935w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></p>
<p>Her kitap bir ön söz, yani bir revaktır. Rüya sarayının revakıdır her kitap. Her ön söz de rüyanın ışıktan, kelimeden merdivenidir. Onun için, uluların kitaplarında ön söz yoktur. Uluların her ön sözü bir kitap, bir revaktır. Mukaddime, İbn Haldun&#8217;un Tarih-i İber&#8217;inin revakıdır. “Metot Üzerine Risale” Descartes&#8217;in eserlerinin bir revakı, yani ön sözüdür. Ruhun Fenomenolojisi, Hegel&#8217;in bir ön sözüdür.</p>
<hr />
<p>Ya Sombart (1863-1941)?.. O olmadan M. Weber, M. Weber olmazdı&#8230; M. Weber olmasaydı Sombart, Sombart olmazdı. Modern Kapitalizm&#8217;in yazarına, tarihçi F. Braudel hayran&#8230; Sombart, hakikatte eserleriyle “Annales Okulu&#8217;nun” manevi babası&#8230; W. Sombart, bugün unutturulmak istenilen bir dahi&#8230; Sombart 1915 yılında İngiltere aleyhinde bir kitap yazar: Kahramanlar ve Tüccarlar. Bu eserinden dolayı, Yahudi kilisesinin ve Liberallerin (!) hışmına uğramış üstadımız. Kitabın başlığı, Nietzsche&#8217;nin bir yazısının adı&#8230; Alman sosyolojisinin hakikatte tek kurucusu değil, üç kurucusu var: M. Weber, W Sombart ve G. Simmel.  s.19</p>
<hr />
<p>Amerika&#8230; Önceleri, Hegel için bir ümidin adı, Yeni Dünya&#8230; Sonra, Amerika bir Altonodur üstat için. “Avrupa, Hamburg&#8230; Amerika ise Altonodur” A. de Tocgueville (1805-1859) için demokrasinin vatanı&#8230; Şair Valery için Avrupa düşüncesinin, kültürünün bir projesidir. Ama üstat sevmemiş&#8230; Ne şair Rilke ne de filozof Heidegger sevmiş Amerika&#8217;yı. Hani, “Ah! Keşke bizim dehamız daha fazla deha olsa!” diyen Amerikalı Ralph Waldo Emerson (1802-1882), Geothe, Rilke, yaşsalardı hepsini Amerika, hapse atardı. Unutmayalım&#8230; Şair Valery 1939&#8217;da, bir radyo konuşmasında, Hitler Almanyası Fransa&#8217;ya saldırmaya hazırlanırken, şunu söyler: “Şayet bugün Goethe yaşasaydı, ya hapse atarlardı ya da safımıza geçip bizden olurdu.&#8221; diyor şair&#8230; Evet, Batı&#8217;nın bir ucubesi, bir melanet soyu olan bugünkü Amerika yönetimi, bugün yaşasalardı R. W. Emerson&#8217;u, Geothe&#8217;yi, P. Valery&#8217;yi, Rilke&#8217;yi, filozof Hegel&#8217;i ve Amerikan sosyolojisinin manevi babası olan Max Weber&#8217;i terörist ilan edip hapse atmak isterlerdi. Ya da hapse atılmasalardı bu ışık, nur çocuklar hemen mazlumların safına geçip bu dehşetin dehşeti olan bu ucube (Levithan) ile savaşırlardı. Ama şunu unutmamalı: Yeryüzünde hiçbir zafer ilelebet değildir. Hiçbir mağlubiyet de ezeli değildir. Tarih, bunların resmigeçitleriyle dolu&#8230;   s.20</p>
<hr />
<p>Ya bizde?.. Sismograflarımızı çıkarırsanız bizde entelektüel yok. Münevver ve aydın vardır. Aydın her türlü karanlığın ayartmasına açık, mülevves, müflis ve müfsit bir karakter&#8230; Düşüncesizliğe ve karanlığa göbek bağından bağlı&#8230; Gerçek münevverler C Meriç, Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Said Nursi gibi şahsiyetler&#8230; Bunlar bizim asil ve gerçek entelektüellerimiz&#8230; Bu uluların her biri tek başına Avrupa medeniyeti için alabildiğine çok büyük&#8230; Kadirşinas Avrupa için bunlar çok büyük düşünürler&#8230; Bu, hiçbir ölçüye sığmayan, klişeler üstü, her türlü tutsaklık zincirini parçalayan, Batı&#8217;nın hiçbir ülkesinin ölçülerine sığmayan, fevkinde olan, her ölçüyü, her sınırı aşan, parçalayan, tarumar eden usta düşünürlerdir N. Fazıl, C. Meriç ve S. Nursi.   s.29</p>
<hr />
<p>Evet&#8230; Hakikatte Batı medeniyeti, uçsuz bucaksız, donmuş bir mavi denizin üzerindeki Mavi mezarlık&#8230; Dostoyevski, “Çavuşlar Medeniyeti” dediği bu ayartma medeniyetini görür ve tanır. Dostoyevski, hem dünya edebiyatının en usta romancısı hem de Rus aydınlarının kendi kafalarında ördükleri demir perdeyi parçalayıp onları bir araya getirmek isteyen büyük bir gönül, usta bir şair ve düşünürdür. 20 Haziran 1880&#8217;de Puşkin üzerine konuşması, o dönemin bütün Rus aydınlarını, yani sağcısı, solcusu ve Batıcısıyla tek vücut yapar Dostoyevski.   s.31</p>
<hr />
<p>19. asır Almanyası, Goethe ve Hegel&#8217;in asrıdır. Asra hükmeden, yön veren onlardır. 20. asrın Fransası, Gide&#8217;den sonra, filozof ve romancı )J. P. Sartre&#8217;nin asrıdır. 20. asrın Almanyasına tek başına hükmeden, yön veren, onun asrı olan düşünür yok. Sadece ses, ton, yön verenler var. M. Weber, M. Heidegger, Wittgenstein, H. G. Gadamer, J. Habermas ve Theunissen gibi&#8230; Bizde 20. asır Türkiyesi Necip Fazıl Kısakürek ve bir parça Cemil Meriç&#8217;in asrıdır. İkisinin ortak özellikleri, şair oluşlarıdır. Birisi şiirin zirvesi, diğeri düşüncenin zirvesidir. İki nur çocuk N. Fazıl ve C. Meriç&#8230;   s.39</p>
<hr />
<p>Her güzelde bir esrar, bir büyü, bir ilahilik var. Yani sonsuzun nefesi saklı güzellikte. Garip, esrarlı, bir kış gecesinin zifiri karanlığında, soğuğa görünmek istemeyen, gölgenin kaçışına benzer güzellik. Her güzellikte cıvıl cıvıl bir kıpırdayış, bir aşk vardır. Pırıl pırıl bir rüya; şırıl şırıl, mırıl mırıl sonsuzluğun sesi saklıdır bu güzellikte, Kelime nedir? Sadece sembol mü? Bilginin, düşüncenin topoğrafyası mı? Hayır! Kaybolan, parçalanan, dağılan rüyaların, arzuların, ümitlerin ve sonsuzluk düşüncesinin toplanması, yani yeniden inşası değil mi? C. Meriç kaybolan, parçalanan rüyaların, ümitlerin, sonsuzdaki gölgenin ve ışığın sesidir. Her güzel, bütün asırların şarkısı, rüyası&#8230; C. Meriç de asırların şarkısı, yani ebedi melodisidir.   s.45</p>
<hr />
<p>Hegel haklı. “Hakikat bütündür ama bütün, yalnız gelişme, olgunlaşma ile kendisini tamamlayan varlıktır.” Biz ne diyelim! Bin yıllık düşünce tarihimizle göbek bağımız koparılmış&#8230; Varlığını, hafızasını lağıma fırlatan, beynini kaşıklayan tek millet biziz. Sadece biziz&#8230;   s.48</p>
<hr />
<p>Türk aydını, 1944 yılında sağ, sol, Müslüman (İslamcı) ayırt edilmeden kıyıma uğrar. Hepsi gençliğini hapishanelerde geçirir ve olgunlaşır. N. Fazıl, K. Tahir, N. Hikmet, Kerim Said, C. Meriç, Aziz Nesin, Osman Yüksel, Said Nursi ve daha niceleri maskesiz dolaşmayı hapishanelerde öğrenirler. Bu, ulu ağacın köklerine vurulan acımasız bir yıkım ve tahrip darbesidir. Bu devir, Türk tarihinin güneş tutulması devridir. &#8230; 1944 neslinin en büyük özelliği, hepsinin samimi ve kadirşinas oluşudur. Arayış içindedirler. Batı&#8217;nın yalanlarıyla, yani mitleriyle büyürler. Batı&#8217;nın dişi yalanlarıyla uyanır, karanlığa ve zulme karşı haykırır ve çoğu daha sonra ülkesinin birer sismografı olur. Sismograf nesil, bu nesil&#8230; |   s.49</p>
<hr />
<p>Tenkitçilere göre İngiliz edebiyatında, Shakespeareden sonra en fazla yaratıcı sanatkârdır J. Joyce.&#8221; Eser hem bir dil şaheseri hem de en yaratıcı bir dehanın eseridir. Üç işaretin şaheseri: Suskunluk, göç ve bilginin.  s.54</p>
<hr />
<p>Dünyada bir ilk olan ihtisas (branş) ilminin lügati, İslam medeniyetinin fikir şehzadesi olan Dineveri Ebu Hanife&#8217;ye (810-895) ait Kitabu&#8217;n-Nebat&#8217;tır. Üstat sistematik olarak bir ilmin, bir disiplinin lügatini yazar. Eser, botanik ve farmakolojinin lügatidir. Harizm&#8217;in (ölümü yaklaşık 990) Mefatihu&#8217;l-Ulum&#8217;unu da unutmamak lazım. Yazar; ilahiyat, hukuk, mantık, aritmetik, geometri ve mekaniği ihtiva eden lügatini hazırlar. İkisi de kendi zamanlarının kelime hazinelerini, ıstılahlarını sabitleştirirler. Fransada Descartes, Almanyada Chr. Wolf ve G. M. Leibniz; felsefe dilini kurarlar. İslam dünyasında felsefe dilini kuranlar Farabi, El Kindi, İbn Sina ve Harezmli Türk Birüni&#8217;dir. Bunlar, İslami ilimlerde, bilhassa felsefenin dil ve ıstılahlarını inşa ederler. Sonra uzun bir suskunluk, unutkanlık ve sırtını kendi yıldızlarına çevirme dönemi başlar. Batı&#8217;da ise ilk lügat çalışmaları ancak 17. yüzyılda görülür. Her ne kadar ilk felsefe lügatlerinden birisi, 1613 yılında basılan, Rudolph Gocleniusa ait Lexicon Philosophicum ise de felsefe lügatleri ciddi manada 18. asırda başlar ve 19. asrın sonlarına doğru ancak iyi felsefe lügatleri yazılır ve yayımlanır.   s.62</p>
<hr />
<p>(Babanzade)Ahmed Naim, iki medeniyeti tanıyan; düşüncenin, bilginin kudretidir. Çoğu çağdaşları gibi, düşüncenin ve bilginin altında ezilen, güçsüz, kudretsiz bir düşünür, bir ilim adamı değil, hem Doğu hem de Batı&#8217;nın kültürünü hakkıyla bilen gerçek bir ilim adamıdır. Ülke düşüncesinin rayının yönü tamamen değişirken, tanımadığımız başka bir medeniyete kendini şuursuzca teslim ve tebcil ederken, yani bilgi hazinelerimiz gölgenin, karanlığın uçurumuna yuvarlanırken, Ahmed Naim Efendi neleri kaybedeceğimizi işaret eden, düşünen ve yazan âlim ve fazıl bir insandır.   s.64</p>
<hr />
<p>Evet&#8230; Said Nursi, 20. asrın Mevlanasıdır. Said, hiçbir hizbin, hiçbir grubun malı değildir, düşünen her insanın dostudur. Düşünen ve soru soran her insanın dostudur. Bir düşünce, bir felsefe kendisini bir cümle içinde özetliyorsa, daha doğrusu hapsediyor ve sloganlaşıyorsa o, düşünce değildir. O, iptidai bir din veya onun kopyası olan bir ideolojidir. Said ise İslam medeniyetinin gür sesi, büyük bir mütefekkir, daha doğrusu ilahiyatçı-filozoftur. Mevlana Celaleddin-i Rumi&#8217;nin kendisi için söylediği şu sözler, bu düşüncenin sultan kapısı için de geçerli:</p>
<p>“Ben, sağ olduğum müddetçe Kuran&#8217;ın kölesiyim.</p>
<p>Ben, Muhammed Muhtar&#8217;ın yolunun tozuyum.</p>
<p>Benim sözümden, bundan başkasını kim naklederse,</p>
<p>Ben ondan da bizarım, o sözlerden de bizarım.”  s.70</p>
<hr />
<p>Tanpınar, geçiş döneminin tipik bir çocuğu, yani hıncahınç bir tereddüt, bir ürperti, bir gizli dissitenttir (muhalif). Ülke topraklarının işgal edildiği, kaybedildiği bir dönemde, bir cıngılda; bir geçiş, kaçış ve arayış döneminde yaşadı Tanpınar. Batı&#8217;nın zehriyle en çok büyüyen, büyütülen ve tam uyanamayan odur. Bizde aydın, genellikle ölmediyse altmışından sonra uyanır ve İslam&#8217;ın asude, derin berrak limanına sığınır. Diğerleri de ardından kelbi bir sırıtışla “Klişe değiştirdi!” diye baykuşlar gibi kahkaha atarlar. Karanlığın, şuursuzluğun ve peşin hükümlerin kahkahasını atarlar.Tanpınar, kendisi kalabildiğinde Türk düşuncesinin en orjinallerinden birisidir.   s.80</p>
<hr />
<p>Kader, 20 yaşındaki genç Valery&#8217;nin karşısına Mallarme&#8217;yi çıkarır. H. G. Gadamere Heidegger&#8217;i, Tanpınar&#8217;ın karşısına şair Yahya Kemal&#8217;i çıkarır. Her dâhi, usta bir hocanın, bir kılavuzun eseridir. Deha, dehayı keşfeder ve anlatır. E. Husserl ve Heidegger olmasaydı, bir J. Derrida olmazdı. M. Heidegger olmasaydı, felsefi hermenötiğin kurucusu Gadamer olmazdı. Gadamer, Alman düşüncesine, daha doğrusu Batı düşencesine M. Heidegger&#8217;in armağanıdır. Tıpkı Yahya Kemal olmasaydı, Tanpınar&#8217;ın olmayacağı gibi&#8230; Tanpınar, bir ömür boyu, Yahya Kemal ile yaşamış. Hocası, kılavuzu, arkadaşı ve fikir arkadaşı olmuş. Filozof H. G. Gadamer, “Hep omuzlarımın arkasından, beni gözetleyen bir Heidegger var, zannediyorum” diyor. Ama kim Gadamer&#8217;in orijinal bir filozof olmadığını iddia edebilir ki? Şiirde de Tanpınar, tıpkı filozof Gadamer gibi, ensesinde hep Y. Kemal&#8217;in nefesinin yakıcılığını ve ağırlığını hissetmiştir. Ama sadece şiirde&#8230; Düşünce tarihinde “anasız doğan çocuk” çok azdır.   s.82</p>
<hr />
<p>Her kitap, meçhul dostlara, sevgililere yazılmış kâh uzun kâh kısa ve bazen hacimli bir mektuptur. Bazen posta kutusunda unutulur. Çoğu zaman posta kutusuna bakılıp alınmaz. Kitap, gönlün rüya şişesiyle gönderilen bir mektuptur. Bir düşünce şehzadesinin eline geçinceye kadar, kıymeti bilinmez. Her kitap bir çığlık ve şarkıdır. İyi kitaplar bir nevi bilmece, sır anahtarı, yabancı dilden yazılmış bir mektuptur, sırrını hemen faş etmez. Her kitap bir kadındır. Büyük eserler, ulu bir ormana benzerler. Daha doğrusu sfenks ormanıdır büyük kitaplar.   s.91</p>
<hr />
<p>İrfan coğrafyamızın mücevherler atlası, lügattir. Lügat, irfanımızın en büyük ordusudur. 16. asırda, Osmanlı&#8217;da Vankulu&#8217;nun 160 bin kelimeyi ihtiva eden bir lügati var. Firuzabadi&#8217;nin Tâcü&#8217;-Arüs&#8217;u 200 bin kelime ile 19. asrın uçsuz bucaksız bir kelimeler okyanusu&#8230; Bu umman cedlerimizin emrinin altında, raflarında&#8230; Başlarını biteviye bu deryanın sayfalarına eğip okudukları bir irfan okyanusu&#8230; Türk&#8217;ün, Arap&#8217;ın ve İran&#8217;ın ortak şaheseri olan Arapçanın, daha doğrusu İslam medeniyetinin en güzel lügatlerinden birisidir Tâcü&#8217;-Arüs el Lügatü&#8217;T-Okyanus (19 cilt). Filozof A. Schopenhauere göre, Avrupadaki kültür zengini bütün milletlerin 11. emri şudur: “Asla ara verme!” Yani irfanda sürekliliği kesmeyecek, ara vermeyeceksin emri (Never interrupt/ Du solist niemals unterbrechen)&#8230;   s.96</p>
<hr />
<p>E Reşad, bir eserinde, Osmanlı devri Türk medreselerinde bir edebiyat müderrisinin (profesör), sadece Arapçadan ezbere olarak 10 bin beyit bildiğini belirtir. Bugünkü üniversitelerdeki edebiyat profesörleri değil 10 bin Arapça beyti, 500 Türkçe beyti ezbere bilemezler. Daha doğrusu metin açıp kitaptan doğru dürüst okuyamayacak hâle geldik. Hâlbuki dünyada, ilk “siyasi ilimler fakültesi” olan Enderun mekteplerini cedlerimiz kurmuşlar.   s.114</p>
<hr />
<p>Max Weber ise (1864-1920) hem büyük bir tarihçi hem de büyük bir sosyologdur ama ikisini bir araya getirseniz, bir Ahmed Cevdet Paşa etmez.  s.124</p>
<hr />
<p>Bugün bir Webster, bir OED (Oxford English Dictionary, 20 cilt) yaklaşık 600 bin kelimeyi ihtiva ediyor. Almanların 33 cilt. lık Deutsche Wörterbuch (Grimmsche Wörterbuch) lügati yakla şık 350 bin kelimeyi kucaklıyor. Biz hafızamızı biteviye lağıma fırlattığımızdan, taşlaştırdığımızdan; hâlen 19, asrın sonunda yazılan Türkçe lügatleri aşamadık. Hâlbuki Türkçe, İngilizceden çok daha fazla milletlerle ilişkisi olmuş, bir sürü iklimlerde hüküm sürmüş bir dildir. İngilizce, daha çok şu üç dilin karışımından oluşmuş: Anglosakson, Norman ve Latin. Mesela hiç kimse Lambın Almanca “lamm&#8217;dan (kuzu) geldiği için kullanmayalım demiyor. Tam tersine, diğer milletlerden aldığı kelimeleri koruyor ve kullanıyor. Hem de asırlarca önce aldığı kelimeleri, öz İngilizce imiş gibi telakki ediyor ve kullanıyor. Kafatasını kırıp beynini yemiyor bizim gibi. Biz, yüzde yüz bizim olan, bin sene bizimle yaşamış, ruhumuzun, rüyalarımızın, dualarımızın özü ve rengi olan kelimeleri Arapça, Farsça deyip atmışız. Bu bedbaht, bu idrak sefaletinin imzası olan hareketi ne Almanlar ne Fransız ne de İngilizler yapmışlar; hatta Araplar bile bizden geçen, hem de kök kelimeleri, bu Türkçedir deyip makaslayıp atmamışlar. Hiçbir Batılı “Yoğurt Türkçe bir kelime (yoghurt), Türkçeden geçti bize, bunu lügatimizden atalım.” demez. Tek tahripkâr millet biziz!   s.139</p>
<hr />
<p>İbn Hazm&#8217;ın Aşk Tarifi: “Sevgi bizatihi bir arazdır (accidetio-akzident) ve bundan dolayı başka arazların taşıyıcısı olamaz.” (Bkz. 1. bölüm: Aşkın Mahiyeti). Dante Alighieri&#8217;nin Aşk Tarifi: “Sevgi bizatihi cevher (subtantia) olarak vücut bulmuyor; o, bir cevherin arazıdır?” (Bkz. Vita Nova, XXV. bölüm). Hakikatte Batılı; bir Dante, bir Cervantes&#8217;iyle tam bir kaba hırsızdır. İslam düşünürlerinin eserlerini talan edip kendilerine mal etmeyi galiba miri malı zannediyorlar&#8230;.Ya Spinoza ve Ethica?.. Eserlerinde Gazali ve İbn Rüşt kokar. Neyi aşırdıklarını, neleri kendi fikirleriymiş gibi yansıttıklarını, sevimli ilim adamlarımız araştırmamışlardır.</p>
<hr />
<p>Batı&#8217;nın büyük düşünürlerini, yani demir leblebilerini okumalıyız. Onların kaynaklarına kadar eğilmeliyiz. Taraf ve karşıtlarının bütün fikirlerini, bütün dimensiyonlarıyla bilmeliyiz. Heidegger, evet, usta bir düşünür; Batı felsefesini sarsmış, etkilemiş, şoka sokmuş bir filozof&#8230; Varlığa, usanmadan sorular soran bir düşünür&#8230; Karşıtlarını bile etkilemiş bir filozof&#8230; Ama bir R. Carnap, bir E. Cassirere eğilmeden, bunların Heideggere yönelttikleri tenkitleri ve soruları bilmeden ve Heidegger&#8217;in kaynaklarına eğilmeden Heidegger&#8217;i anlayamayız. Heideggersiz bir 20. yüzyıl Batı felsefesini anlamak, hemen hemen mümkün değil&#8230; Onsuz ne bir |. P Sartre&#8217;nin “Egzistansiyalizm”ini ne de E. Levinas&#8217;ın “Etik”ini anlamak, çok az mümkün olurdu.  s.205</p>
<hr />
<p>Esrarın fısıltısı: Rüzgâr. Tercüme edilemeyen mistik: Rüzgâr. Çölde bir esrarlı kalem; sesleri içinde barındıran, sonsuzun senfonisi: Rüzgâr. En anlamlı, en hırçın, en şuh; biteviye hür varlık: Rüzgâr. Saçlarında gök kubbenin görünmez, esrarlı merdivenleri saklı&#8230; Çığlık kolay&#8230; Çoğu kez anlamı yok çığlığın. Suskunluk zor&#8230; Zor sanat, suskunluk. Şeytanı çıldırtan sessiz çığlık, suskunluk. Ah! Rüzgârı bile şaşırtıyor suskunluk. Ruzgâr hep derin ve tercüme edilemeyen, mistik. Suskunluk: Mistiğin mistiği.   s.226</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/">Ekrem Tahir – Babildeki Türkiye  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tenkit ve Buhran</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tenkit-ve-buhran/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tenkit-ve-buhran/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Aug 2021 16:23:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[mefhum]]></category>
		<category><![CDATA[Tenkit ve Buhran]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25177</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tenkit geleceği gösteren olarak değil; çünkü okula uygun ve itibariyle yaratıcı değildir. Dâhi güzellikleri oluşturur, inşa eder; tenkitçi yanlışları görür, söyler. Dâhi, tahayyül gücüne ihtiyacı var; tenkitçi hüküm gücüne. Şayet ben tenkidi resmeyleseydim, onu şöyle gösterirdim: Tıpkı Pegasusun tüylerini söküp kopardığı ve onu bizim akademiye gidiş tarzını öğrettiği gibi&#8230; Ama mamafih artık orduda generaller yok [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tenkit-ve-buhran/">Tenkit ve Buhran</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-24854 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/indir-300x150.jpg" alt="" width="380" height="190" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/indir-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/01/indir.jpg 318w" sizes="(max-width: 380px) 100vw, 380px" /></p>
<p>Tenkit geleceği gösteren olarak değil; çünkü okula uygun ve itibariyle yaratıcı değildir. Dâhi güzellikleri oluşturur, inşa eder; tenkitçi yanlışları görür, söyler. Dâhi, tahayyül gücüne ihtiyacı var; tenkitçi hüküm gücüne. Şayet ben tenkidi resmeyleseydim, onu şöyle gösterirdim: Tıpkı Pegasusun tüylerini söküp kopardığı ve onu bizim akademiye gidiş tarzını öğrettiği gibi&#8230; Ama mamafih artık orduda generaller yok ise, o zaman askerî disiplin oluşur. Ve tabiî artık daha dâhi yoksa, o zaman metod tekevvün eder.<br />
Deniş Diderot</p>
<p>Bütün geçiş dönemleri buhranlardır.<br />
Ve buhran bir hastalık değil midir?</p>
<p>Goethe</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Düşüncede tenkit; düşüncenin önce sislerden arınması, peşin hükümlerden kendisini tecrit etmesi demektir. Ve düşüncede tenkit yoksa, hâliyle krizlere de biteviye davetiye çıkarır. Tenkit biteviye ışığı soyma cehdi ve aşkıdır. Karanlıktan aydınlığa daha doğrusu ışığın doruk noktası olan nura erişmek için gölge- siz tenkit şarttır. Ve meta tenkit yani tenkidin tenkidi yoksa düşünce ne doğar ne de sıhhatli bir şekilde fikirler boy atıp ufuklara kanat çırpar. Diğer bir ifadeyle varlık olarak insan, cemiyet ve düşünceler buhranlardan asla kurtulamaz. Tenkitsiz düşünce bir nevi köklerinden sökülmüş bu kurumaya yüz tutacak, yok olmaya mahkûm bir ağacın kuru ve eğri, elimli kaderi gibi olur. Kuruyan her ağaç çoğu zaman çatlar, eğrileşir. Tenkidin ilk adımı, ilk basamağı; ışıkların hem içe hem de dışa çevrilmiş hâli olan derin bir murakabedir. Hakikatte daha doğru bir ifadeyle tenkit: Işığı biteviye soyma cehdidir. Işığı soyma yani karanlığı sahneden tard etme cehdin aşkı, imanıdır. Tenkit düşüncede mana kopukluğundan, her çeşit abraşlıktan kurtulmadır. Ve yaratıcı tenkitler olmazsa düşünce hayatımız hep sis ve gölgeler âleminin içinde kalır. Ve bu hakikati arama hareket ve bu cehdine bu ışığı soyma tecessüsüne basitçe tenkit denilir. Tenkidin içinde hem bir metod hem de bir nazariyesi saklıdır, usta münekkitlerin. Bir düşünür, düşüncenin taşını yerli yerine koyabilmesi için sürekli fikirleriyle tenkit içinde olmalıdır. Çünkü biteviye sislerden, gölgelerden arınma ve matematikteki gibi manaların doğrulanması, sağlaması yapılmalıdır yani kısaca en acımasız soruları kendisine sürekli sormalıdır!</p>
<p>Dinler daha önce bir eserimizde belirttiğimiz gibi lisanın ve bütün düşüncelerin ana kaynağıdır. Onsuz ne dil, gramer ve ne de düşünce olurdu. Vahyin nur çocukları İslâm’ı öğrenmek için lisan, gramer, lügat ve etimolojiyi ve bununla ilmin kristalden dev sütunlarını ve sarsılmaz normlarını inşa etmişler. Ve muhaddisler de kâinatın Efendisinin sözlerini derin ve karşılaştırıcı yani esaslı bir mukayese mikyasından sonra hadisleri toplarlar. Bir İmam Buhari bize kendi Sahihi Buhari adlı eserini inşa ederken güttüğü metod, iyar (norm) ve titizliği, hakikatte bizim medeniyetimizde ilmin temellerini inşa ederler. Onun ravi zincirindeki titizliği ve aktaran kişinin sözlerini ölçüye vurması, hayatını ve karakterini tahkik ve tetkik etmesi, aktardığı “Hadisleri” titizlikle kontrol edişi &#8211; daha doğru bir ifadeyle- karşılaştırması bir nevi “sahih” imtihana tâbi tutuşu, fikir ve karakterde rüşt sahibi oluşuna dikkat etmesi ve anlatılan hadislerin mevzu yani uydurma mı, onun sahih olup olmadığını ve aktarılan hadisin yanlış, uydurma olduğunu ispat ettiğinde ve tabiî kendisi hadisi, hadis ilminin tenkit ölçüsüne vurup bu hadisleri eserine koymaması&#8230;</p>
<p>İşte bütün bu hareketler aslında bize hem tenkidin ne olduğunu, satır aralarında ve güttüğü usûlle gösteriyor. Muhaddisler hakikatte bizim irfanımızda hem tenkidin hem de gerçek ilmin ilk kurucularıdırlar. Tefekkürün ve ilmin ilk kristal düşünce tuğlalarını onlar inşa ederler. İmam Buharinin bilhassa “Tahkik, kontrol ve karşılaştırma” kelimelerini usûlün mihengi olarak kullanması ve Üstadın “ Yanlışı çürütme ve ayıklaması” işte tenkidin bugün bu en önemli mefhumları, onun metodu idi. Ve Batı tenkitte bu irtifaya ancak 19. yüzyılda biraz erişir ve Hegel Ruhun Fenomenolojisi adlı eserinde tenkit kelimesi yerine o daha çok tahkik ve kontrol anlamında: “Prüfung” ve ispat ve çürütmek anlamında da “Widerlegung” kelimesini kullanmayı tercih eder Alman filozofu!35 İslâm Vahiy medeniyetinin nur çocukları bugün söylenenleri ve önemli addedilen normları çok önceden söylemiş ve uygulamışlar. Batıda lisan ilminin önemine önce esaslıca 19. yüzyılda farkına varırlar. Bizler dinimizi esaslıca ve sahih bir şekilde öğrenmek isterken, onlar ise çarpıtılmış dinlerinde nelerin yanlış ve eklemeler yapıldığını pek de cesur olmamakla birlikte araştırmaya çalışırlar&#8230; Bizler dinimizi doğru öğrenmek, onlar ise yanlışları, uydurma, ekleme ve bidatları bulup, bertaraf edip yıkmak için lisan ilmini inşa ederler!</p>
<p>Tenkit dilimize Arapça “Nakd” kelimesinden geçmiş ve Türk dilinin kaidelerine uygun olarak devşirilip Türkçeleştirilerek kullanılmıştır. Yani tenkidin kelime manası, bir şeyin iyisini kötüsünden ayırmaktır. Düşüncenin norm (îyar) ruhu ve tenkit ruhu yok ise, insanoğlu ve düşünürler, fikir ve tefekkürde bir adım dahi ileriye gidemezler. Mesela bir dem Alexander G. Baumgarten in “Estetik” adlı felsefi eserini düşünelim. Bu eserde hıncahınç tenkit, tahlil, mukayese, terkip ve tenkit ile düşüncesini sislerden arındırıp sabırla inşa eder. Bu eserdeki tenkitleri çıkarın, orada bir aslî, orijinal yani yaratıcı bir eser kalmaz, bir karalama tomarı, bir nevi gök kubbesiz olarak bu eser çökerdi! Diğer bir ifadeyle estetik adlı eseri ölü doğardı.</p>
<p>İnsanlık her daim her türlü buhranlarla, çıkmazlarla karşı karşıya kalmıştır. En büyük buhran; tenkitsiz, normsuz bir düşünce ile yola çıkmaktır. Gazzâlî dehâsının hem parlaklığını hem de düşüncelerdeki kaypak, bukalemun, sapık yol ve karanlığa işaret eden “Tehafütü’dür” bu bir nevi meta tenkidi olan eseridir; bu üstad- lar üstadının. Gazzâli bu muhteşem eserine, ne tenkit ne de Batıklar gibi bir “kriz” veya “buhran” diyor. Tehâfütii’l-Felâsife yani Filozofların Tutarsızlığı adını koyar. Aynı şekilde bu îbn Rüşd’ün “Tehafütül-Tehafütü” adlı eseri için de geçerlidir. İkisi de ışığı soyma cehdi ve aşkı içindeler! Ya üstadlar üstadı olan Gazzâlînin el-Munkiz Mined-Dalâl {Delâletten Kurtuluşa) adlı eseri. Düşüncenin ve tenkidin uçsuz bucaksız koylarına yelken açmak isteyenler için çok emin ve iyi bir kılavuzdur. Hele hele Kari Marks m habis bir ur gibi Batı düşüncesine armağan ettiği; bu birleştirmeyen, ayrıştıran bir tenkit çeşiti olan: İdeolojik Tenkit’i, bizim medeniyet buna asla iltifat etmez. Lâkin şunu unutmayalım! Marksist ideoloji sayesinde bizler emperyalist Avrupalının satır aralarında söylemek istediklerini çok iyi anlıyor ve dahası esas muradlarına vâkıf oluyoruz. Marksist kültür bilinmeden Avrupa düşüncesi tam anlaşılamaz. Avrupa hep ayrıştırır, ötekileştirir, asla kaynaştırmaz! Ama bugün ise emperyalist Avrupa’yı tanımak için ve insanları nasıl birbirine düşürdüklerini ve nasıl ayrıştırma araçlarını kullandıklarını bilmek için, bu nevi tenkit elzemdir. Batı düşüncesini ve tenkidini bilmemek büyük budalalık olur. Lâkin sadece bu medeniyeti tanıyıp, kendi dehâlarını ve öz medeniyetini bilmemek ise, budalalığın budalalığı yani intihar olur!</p>
<p>Bugün bu uluların irfanından, derin düşüncelerinden, kılı kırk yaran titiz tecessüs ve ulvî zihniyetlerinden tamamen kopuk bulunuyoruz. Bu uluların rüyalarından, tartışmalarından, konuştukları ıstılahlardan, meselelerden, mefhumlardan ve hâsıl-ı kelam bütün kristal mefhum ve kelimelerinden tamamen bihaber yaşıyoruz. Evet, kendi mâverâmızdan habersiz yaşıyoruz! Bir nevi<br />
hormonları alt üst olmuş hilkat garibesi görünümü içindeki bir varlık gibi hayatımızı yaşıyoruz. Köksüz, gözsüz ve gök kubbesiz. Bu taptığımız ve zorla taptırılan Batı düşüncesini de asla bilmiyoruz. Ve kendi dehâlarımıza tıpkı budala ve ruh sefili Batılıların bir spor takımını tutar gibi; dehâlarımızı tutuyor ve onları birbirlerine düşürmekten, güreştirmekten iğrenç bir narsist zevk alıyoruz! Atalarım tanımayanların asla geleceği olamaz. Gelecek geçmişteki kristalleşmiş, değerlerin şifre ve sembollerin mana ve anlamlarını bilmek ve onun üzerinde inşa etmekle olur. Gelecek; geçmiş asırların ulvî nefesi, görülmez kanadı, kudreti ve imzasıdır.</p>
<p>Avrupalılar hakiki “tenkidi” bu iki nur çocuktan öğrenir. Bilhassa büyük mütefekir İmam Gazzâlî ve İbn Rüşd’den. Bunu sadece filozof Herder itiraf eder. Spinoza, Kant ve diğerleri, Gaz- zâlî’nin eserlerini çok dikkatli okumuş ve hepsi bir sanatkârane hırsız gibi, fikirlerini onun diriltici ve yaratıcı fikirleriyle örer ve inşa ederler. Onlar Gazzâlî ve îbn Rüşd süz bir hiçtirler! Unutmayalım; İslâm mütefekkirleri arasında önce Latinceye ve sonra Batı dillerine en çok tercüme edilen mütebahhir ve mütearrif olan Gaz- zâlî’dir!36 Ülkemde en kötü, en ehilsiz tercümeler, Gazzâlî nin kitaplarına yapılır maalesef. Bu; lisan, idrak, izan, rüşt, irfan ve ilimden nasibi olmayanlara, Gazzâlî nin eserlerini tercüme ettiriyorlar.</p>
<p>Ve sonra Batılılar tekrar müslüman âlimlerin tercümelerinden, antik Yunan düşüncesinin varlığından haberdar olurlar. Unutmayalım! Aristo, bir gün olsun hocası Platonu dinlerken onu tenkit etmemiş.37 Tenkitlerini kendi notlarının sayfalarına kazımış. Bir düşünür mutlak olarak yazdığı metinlerin diğer bir ifadeyle düşünce ve fikirlerinin inşasında mutlaka ilk tenkidini acımasızca kendi kendisine yapmalıdır. Kendisine ilk tenkidi yöneltmeyen, yapmayan bir yazar, âlî bir düşünceye asla ulaşamaz. Tenkit; ötelerin ötesine kanatlanabilmek ve bunu yazar önce her eserinde, titizce kendi kendisine yapmalıdır. Bir nevi eserini ve kendisini sığaya çekmelidir. Gerek bizim büyük mütefekkirlerimiz, gerekse Batının usta düşünürleri bu nevi tenkidin çocuklarıdır. Bu çeşit tenkide de olsa olsa: &#8220;Meta Tenkit” denilir. Mefhumu ilk kez &#8220;Estetikte Nüans&#8221; adlı eserin yazarı J. Georg Hamanna aittir. Hamann bu mefhumu tenkidin tenkidi olarak telakki eder ve izah eder. Bunu ilk kez 1772 yılının Temmuz ayında yazıp kullanmış. Ve kendisini bu tarihten itibaren meta kritikçi olarak görür. Ona göre: Meta kritik cevherlerden boş muameledir. Mütefekkir J. G. Hamann, mefhumu 1784 yılından itibaren sık sık kullanır. Hatta öyle ki, kendi felsefesini bile bu adla anar. Bize bu mefhumdan ne anladığını şöyle izah eder: &#8220;Metakritik über den Purismus der Vernunft”38 adlı eserinde: &#8220;Tıpkı kütüphanede tekniğin fiziği takip edişi ve muhteva itibariyle münderecatı bir metafiziğin takip edişi gibi; kritiği böylece meta kritik takip eder? Hamann, 1781 yılında Kantin “Saf Aklın Tenkidi” hakkında bir tanıtma ve tenkit yazısı yazar. Lâkin bu yazısını ancak 1801 yılında neşreder. Kant’ın meşhur şu sözüne karşı “Esasen bizim çağımız kritik çağıdır” sözüne karşı kendisi ise: “Esasen çağımız meta kritik bir çağa doğru yöneliyor.” der. 39Mamafih bu adla ilk tenkit kitabını Batıda Her- der yazmış: Metakritik zur Kritik der reinen Vernunft-1799. 40 Kısacası hem bir dönem Hocası, hem de arkadaşı olan Kant’ın eserini tenkit eder.</p>
<p>Herder tenkit ve meta tenkit için çok önemli bir düşünür. Onun için biraz daha geniş anlatmak lazım. Çünkü Hamann’dan sonra mefhuma ciddi olarak Herder eğilir ve kullanır! Ona göre bütün tenkitlerde tecrübe gereklidir ve hatta lisan ve tarih ilmini bilmeyen gençler tenkide başlıyorlar diye bu eksikliğe işaret ediyor ve bilhassa genç ‘İlahiyatçılar” bu bilgilerden yoksun olarak, diyor. Saf Aklın Tenkidi görüşüne göre ve onların yazma hakkının anlamını bir a piorie diyerek. Her tenkidin vazifesi kemikleşmiş bir düşünceyi ve gettolaşan fikirleri bertaraf etmektir. Herder şu soruyu soruyor: “Hangi bir baba kendi çocuğunun muhtariyet- vari tenkidin, bir metafiziğin ve faziletin; diyalektik safsatanın veya devrimci tenkidin darbecisi olmasını arzular? Ve filozof, ikazlarına şu cümleyle devam eder: “Tenkit, yeni bir düşüncenin doğuşuna, tekevvününe yardımcı olmalıdır; olamıyorsa bu tenkit değildir Tenkit mutlaka yeni bir düşüncenin yolunu açmalıdır? Aslında düşüncesiz yani tenkitsiz ne bir adım atabiliriz, ne de düşünceler boyatabilir. Tenkit, sahneden kalpazanları ve karanlığı tard edebiliyorsa ve en önemlisi karanlığı ışığa kalb edebiliyorsa, o zaman bu tenkit demektir. Ancak saf ve bilge aynaların mütearrif ruhluların çocukları tenkitçidir; Gazzâlî, Bîrûnî, İbn Bâcce ve İbni Rüşd gibi Kalligone, Herder’in estetik ile alakalı çok önemli bir eserinin adı. Bu eserinde meşhur Baumgarten nin “Estetik” eserine yöneltilmiş en ciddi yani en esaslı bir tenkit olduğu kadar, kendi estetik sistemini bu eserinde inşa eder. Bu önemli eserinde, Herder tenkit mefhumu için şunları söyler: “Tenkit tenkidi teşvik eder ve hüküm verme kelimesi de hüküm vermeyi. İkisi de kimsenin şahsına verilmemiş veya kiralanmamıştır.”41 Ve Alman filozof devam ile: “Ne saf akıl var, ne de tenkidin safı olur. Akıl tabiatı itibariyle şüpheci ve sorgulayıcıdır. Ki akıl bir parçada daima bir parça daha çok tenkittir.” Hülasa Herder aklı tenkit ile eş tutar. O da Hamamının ifadesini şöyle kullanır: Tarihi gelişmenin, ilerlemenin sonucu meta kritik gelir! Onun için bu ismi verir. Çünkü ona göre “Kritik” kritik okul tarafindan perçinleşir, güçleşir. Görülüyor ki Herder’in meta tenkit anlayışı ile, Hamann’ın meta tenkidi arasında pek büyük bir fark yoktur.</p>
<p>Bugün Türkiye’de tenkit asla yoktur; küfür, hakaret ve küçümsemeyi Türk aydını tenkit zannediyor! Türkiye’de hâlen getto ruhluların tenkidi, daha doğrusu Çin köpeği gibi havlaması ve saldırısı hâkimdir. Bunlar ne kendi dilini, tarihini, edebiyatını bilirler ve ne de bu asil milletin varlığının değerlerini, kristal ruhu olan İslâm’ı, metafiziğini ve felsefî antropolojisini! Kara cahilleri taifesi oldukları için, bir soğukkanlı düşünen ve namuslu insandan daha çok; kemiklerindeki ilikleri kurumuş, daha doğru bir ifadeyle karanlık bir kilisenin bu meşum yıkım kilisesinin ifrit çocuklarıdır. Herder için saf akim tenkidi ifadesi aslında basitçe doğru tenkit demektir diyor. Her düşünür; çağının şarlatanlarını, ayarlatılmışlar!, yalan fabrikasının 7P’lerini, Türkiye’ye mahsus olan latenz mağarasının Harem ağalarını, yanlışlıkları ve sahneyi ve düşünce parkını kirletenleri tard etmeye çalışır; sis ve karanlıklardan korunmak için. Tenkit her daim, tabiatı itibariyle düşüncenin ötesi- nin ötesinin dimensiyonuna yolculuktun Tenkit ışığı biteviye soyma cehdinin adıdır. Her âlî düşünür aynı zamanda büyük münekkittir. Bir ülkede büyük düşünürler varsa, o zaman büyük tenkitçiler de var demektir. Sır perdelerinin ötesine yolculuk yapmadan sırrı keşfetmek hayal olur.</p>
<p>Herderin meta kritiği bir nevi düşüncenin kalpazan ve şarlatanlarına yani kendilerine “Tenkit Okulu&#8221; diyenlerin bu hakiki tenkidi çarpıtılmalarına, kötü kullanılmasına ve en önemlisi tenkit mefhumunu gasp edenlere karşı ihyadar düşünce, bir reform gibidir. Bunları, düşüncenin sahnesinden tard edilmesi için bu nazariyesini kullanır. Yeryüzünde her şey bir nizam ve kaide üzerinde ve bu mihverin ölçüsünde hayat bulur. Ölçüsüz, kaidesiz ve tastassız bir kritik mevcut olmaz! Onun için Herder bu durumu şöyle tarif eder: Eine Kritik ohne Gesetz, ohne Regel und Gründe heifit Akrisie und İst blinde Willkühr.42 Lisanı Türki ile söylersek: Usulsüz, kaidesiz, ve temelsiz bir tenkit demek; hükümde noksanlık ve kör bir harcıâlemliktir. Hamann ve Herdefin aklı tenkit ile eş tutmaları fikrinin etkilerini 20. ve 21. asır Batı düşünürlerin üzerinde derin etkilerini görürüz.</p>
<p>Hegel ise gençlik yıllarında yaptığı gibi birçok tenkitte yapmış, daha doğrusu kendisini bir nevi başeseri olan Phanomeno- logie des Geistese hazırlar.43 Sonraki dönemlerde eskisi gibi çok<br />
tenkit yapmamış, buna mukabil eserlerinin inşasında bunu sıkıca ve acımasızca sık sık olarak kendisine yöneltmiş. Kendisine acımasızca yöneltilemeyen bir iç tenkit, bir nevi mücerret tenkidin kırık aynası yoksa, o zaman düşünce sıhhatli olarak tekevvün edemez, murakabe ve tenkitsiz ufuklara kanatlanamaz. Bize göre, Yaratıcı tenkit: Bir mutlak aşk; ışığı bitimsiz soyma cehdinin ve mutlaka erişebilmenin kesif adımını ve dahi mutlak tecessüsünün keskin imzasıdır. Doğrusu dünyanın en zor sanatı ve dahi ilmi bu. Dünya düşünce tarihine esaslıca yön veren iki şey vardır: Yaratıcı düşünce ve Yaratıcı Tenkit! İkisi de düşünce kumaşının hem atkısı hem de çözgüsü, yani kristal çizgileri gibidirler.</p>
<p>Her mefhum, o medeniyetin ruh dimensiyonlarını ve ruhunun mana renklerini gösterir. Garip bir mananın gökkuşağını. Aslında bütün mefhumlar için de bu geçerlidir. O mefhumlarda zihniyetleri, yani insana bakan zaviye ve ruhlarının kökleri ve bu köklerde; ufuklarının ufukları durur hep. Kritik kelimesinin kökünün se- rencamına kısaca bakarsak Asırların içindeki uğradığı mecburi menzillere. Ve bu menzillerin, durakların asırların içindeki mana sayfalarına eğilirsek Kritik Yunanca: Kritike (techne), kritikos kelimelerinden geliyor. Latinler kelimeyi dillerine critica diye aktarırlar. Ve bunun yanında klasik Latincede tenkit: “ Uidicium” ama daha çok “Ars iudicandi” yani tenkit sanatı tabirini kullanmışlar.44</p>
<p>Tanzimatla başlayan nesillerin ruh ve irfandaki hafıza kaybı, cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinde bu şuurun temelleri tamamen boşaltılır, biter, daha doğrusu bitirilir! Türk düşüncesindeki tenkidin aslî ruhuna sahip olup boy atması mümkün değildi, önce kendi dünyasının mâverâsından kopuk oluşu ve en önemlisi yasakların olduğu ve en kötüsü kendi kendisine yasaklar ağı ören hiçbir ülkede düşünce kristalleşip, hür bir şekilde boy atamaz! Kanunların su aygırı ve boğanın boynuzu gibi düşünenlere saldırdığı bir ortamda bunu beklemek safın ötesinde bir şey olurdu. AvrupalI Hegel ve Nietzsche’den beri düşünmediği zaman yok olacağını biliyordu. Yani tenkit etmeden ne krizlerden, ne de düşüncenin şarlatanlarından ve Idola Forılerinden kurtulamayacağını çok iyi biliyordu. Tıpkı Cemil Meriç m Avrupa düşüncesi için söylediği: “Avrupalı için düşünmek; bir mecburiyet-i elime. Ya düşünecek ya da yok olacaktır” dediği gibidir. Batıda kritik ve kriz aynı kökten geliyorlar. Tenkit bir nevi insanm hamlığı, sisleri ve peşin hükümlerden, hakikati öğrenme, erişme çabasıdır. Her derin ve samimi tenkit insanı düşüncede bir fethe, bir oluşa ve bir berraklığa ve huzur örgülü hürriyetin parkına götürür. Şüphe yok ki; tenkit aynı zamanda düşüncede bir irtifaya kanatlanabilmektir.</p>
<p>Batıda tenkit bir nevi zaman zaman aydınlatmaya götürmüş. Ama bu daha çok hırsız fenerinin ışığı gibidir. Kıyıcılıkla, narsist- likle, sığlıkla, hele hele ukalalıkla asla tenkit olmaz. Bizim medeniyetimizin nur çocuklarının “Aydınlanma” fikri daha çok nura yani mutlak hakikate varma cehdidir. Nur çıplak ve diriltici bir şuadır. Tıpkı güneşin parlak şuaları gibidir. Aydınlanma bir ışık, bir fehmdir. Yakıldığı, tutulduğu yeri aydınlatıyor yani insanı düşüncede nihâî menzile götürmüyor; sadece belli duraklara, mekanlara. Nur ise yani ilahi aydınlık mutlaktır. Sahi “Tanrı ve İnsan ı öldüren bir medeniyet nasıl aydınlıklı olabilecek ki&#8230;</p>
<p>Kriz kelimesi Antik Çağ Yunancada: (Krinein) -Kesmek- -Seçmek-, -Hüküm Vermek” demek ve kelime “Hüküm Vermek fiilinden geliyor. Medya olarak da; “Boy ölçüşmek; müsabaka etmek , Tartışmak, Mücadele” manasına geliyor. Ama Antik Çağdaki Yunanlılar kelimeyi politikanın hem merkezine oturturlar hem de artık politikanın bir temel mefhumudur. Kriz kelimesi “Münazara”, “Kavga-Mücadele”, “İhtilaf” ve aynı zamanda “Karar, hüküm verme” anlamında da kullanılır politikada. 45Kriz kelimesi Antik Çağda bugünkü gibi sınırları belirsiz değildi. O dönemlerde mefhumun hudutları oldukça belirgin ve dar idi. O çağlarda daha çok hukuk, İlahiyat ve tıp ilminde kullanılan bir kavram idi. O devir hayatında mefhum keskin olarak iki ucu, daha doğrusu görüşü göstermek için kullanılır: “Haklı”, “haksız”, “iyi ve kötü” ve dinî terim olarak “Necat (kurtuluş) veya lanetleme” tıp ilminde ise “yaşamak ve ölmek” manasında kullanılışı daha baskın ağırlıkta, diğer bir ifadeyle daha çok kullanılan bir mefhumdur. Bu tipoloji tâ 17. yüzyıla kadar sürer. Bu yüzyıldan sonra Batı’da kelime bir metaforik genişleme olarak yayılır; politika, psikoloji ve iktisatta ve tabiî olarak da tarih ilminde sık kullanılan bir mefhum olmuş. 18. yüzyılın sonlarına doğru “kriz” mefhumuna birkaç mana rengi daha katılır. Dinî ilimlerde bilhassa dindeki “kıyamet” günündeki mizan günü gibi. Kelimenin çok manalı metaforluğundan ve genişleyen bu her alana sirayet eden özelliğinden dolayı mefhum renk renk parıldar yani yaldızlaşır. Kelime artık günlük dilde çok kullanılan bir mefhum olur. Bugün ise Avrupa’da hayatın her boyutunda ve her alanında kullanılan bir kelime daha doğrusu bir jargon, bir vurgu olur! 46 Aslında bu mefhum tarihi olarak 1780 yıllarına doğru yeni zamanın bir ifadesi, bir tecrübesi olarak sık sık kullanılmaya başlanır: Bir devrin çözülüşü, değişimi, daha doğru bir ifade ile inkılâbın, ihtilâlin âmil ve alâmeti olarak&#8230;</p>
<p>Avrupa’da her mefhum bir asrın ruhunun imzası gibidir. Ko- selleck için 19. asır bir kriz asrıdır. Herkes kriz kelimesine ayrı bir mana yüklemeye çalışmış. Mesela Schlegel 1820 yılında şu cümleyi sarf eder: “Büyük krizlerden, en derin Alman felsefesine asrın alâmeti, imzası” der. (Signatur der Zeitalter) Schiller de şu meşhur olan sözünde: Dünya tarihi, dünyanın mahkemesidir, diyor. İnsanlığın irtifa tarihi hakikatte tenkidin yani düşüncelerin kristal bir çizgiye kalp edilişinin ilk tezahürü ve irfanın ilk aslî basamağıdır. İnsan Batı düşüncesindeki sefaleti ve idrakinin zavallı- ğını bu kriz mefhumu üzerinden pekâlâ okuyabilir. Bu mefhum aynı zamanda Batı düşünürlerinin şuuraltlarına bakmamıza, anlamamıza da vesile oluyor. Şuur mağarasının bilmediğimiz dehlizlerine yolculuk ettiğimizde, onların şuuraltlarındaki hamlık, nar- sistlik ve barbarlıklarını da görmemize vesile olur. Bunu hemen hemen bütün Batılı filozof, tarih felsefecisi ve ebebiyat yazarlarında bütün çıplaklığıyla görürüz.</p>
<p>Nietzschehin Avrupa’nın geleceği hakkındaki ikazı ve 1888 yılında söylediği her şey çıkmış durumda! Ama önce meşhur Ges- chichte dersozialen Bewegung in Frankreich von 1789 bis auf unsre Tage adlı eserin yazarı olan Lorenz von Stein’e kulak verelim. Ona göre Bati tarihinde iki dönem vardır: Antik Çağdaki unfreiheit der Arbeit (Köle işçilik) ve neben der Freiheit der Besitzes Hürriyet yanında mülkiyet hakkı. Şayet Avrupa’da serbest, bağımsız iş ve serbest mülkiyet hakkı hâkim kılınmadığında; Avrupa bar barlığa dönecek ve dönersek biteriz diyordu Lorenz von Stein. Ve Nietzsche tarihin derinliklerinden çağma ve çağlara yani Batı insanına şöyle seslenip, kehanette bulunuyordu: “Bir gün gelecek; adım biraz korkunç, mahşerî hadiseye bağlanarak hatırlanacağın ı Bir buhrana tıpkı yeryüzünde benzeri hiç olmamış, en derin vicdan çarpışmasına, her şeye karşı kavga çıkarmak ve o zamana kadar kazanılmış, inanılmış, teşvik edilmiş, kutsanmış ne varsa karılmaya karar verilecektir. Ben insan değilim, dinamitim :</p>
<p>[&#8230;] Lakın benim hakikatim dehşetlidir. Çünkü bugüne kadar in* san yalanı hakikat diye adlandırdı. Bütün değerlerin kaybı, bu benim formül şeklim, rumuzum için insanlığın bizzat şuurlanması, tefekkür etmesi bir yüce, âlî aktin, amelin ki varlığımın içinde te- cessüm ve dâhi olmuştur. [&#8230;] Benim dehâm, benim burun delik- lerimdir. İtiraz ediyorum tıpkı hiç itiraz edilmemiş gibi. Ve ben buna rağmen hayır diyen zekânın, ruhun tezadıyım. [&#8230;] Zira eğer hakikat binlerce yıllık yalanla mücadeleye başlarsa, o zaman biz- ler bir sarsıntıdan geçeriz. Bir depremle mücadele; dağın ve vadinin yer değiştirmesi ki, böyle bir şey asla hayal bile edilmemiştir. Politika mefhumu o zaman bütünüyle bir fikir savaşma yönelecek, temessül edecektir. Bütün iktidarı, kudreti elinde bulunduran, tutan, oluşturan eski cemiyetler, tabakalar havaya uçurulacaktır. Hepsi sükûnet içinde yalan atacaklar ve yeryüzünde şimdiye dek hiç olmamış gibi savaşlar çıkacaktır. Evvela benden sonra yeryüzünde büyük politikalar olacaktır.&#8221;47</p>
<p>Batı düşüncesinde kriz hakkında, eserlerinde en ciddi yazılar yazan, gelecekte insanları bekleyen derin bunalımlara dikkat çeken ve neden olacağmı beliğ ve sarsıcı bir üslûpla fikrini beyan eden Cortes’den sonra Nietzsche’dir. Gerçi Kari Marks’ın ekonomik ve sosyal düşünce ve kriz hakkında yazıları olmakla birlikte, hiçbir Batı düşünürü içinde Cortes ve Nietzsche gibi derin, sarsıcı ve görüşleri doğru çıkan bir bilge düşünür yok. Hele hele Hegel burnunun önünde patlak verecek Fransız ihtilalinin ayak seslerini bile duymaz. Ondan sonra Batının geleceği ve yaşadığı zamanı ve ruhunu göz önünde bulundurarak, şu yazarlar Batının büyük, derin ve öldürücü buhranlarına dikkat çekerler: Oswald Spengler, Paul Valery, Edmund Husserl, Paul Hazard ve Reinhart Koselleck vs. gibi bu konuda ciddi yazılar veya kitaplar yazarlar.</p>
<p>Bizler Batının “Kris” kelimesini “Buhran” kelimesiyle karşılamışız ve dilimize karşılığını bununla ifade etmiş atalarımız. Kelime tıp ilmi ile alakalı bir mefhumdur. Tıpkı Batıda ilk zamanlarda olduğu gibi. Dilimizde iki türlü buhran kelimesi mevcuttur; Buhranı ceyyid yani hastalığı iyiliğe döndüren nöbet. İkincisi ise, Burhan-1 redi’: Hastalığı fenalığa döndüren nöbet. Lügat manası ise: Ar. “Sayıklama”Hastalığın en ağır vakti. 2- Nöbet. 3- Bir işin karışık hâl alması, diyor lügat. Batıdaki kriz kelimesinin türkçe karşılığının nasıl bulunduğunu bize Ahmed Cevdet Paşa, muhteşem daha doğrusu âbidevî bir eser olan ve hâlen bu topraklarda yazılan son hukuk kitabı olan “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye. 1889 Yazan Tezâkir adlı eserinde kelimenin karşılığını bulmanın hikâyesini şöyle anlatıyor: “ Görüldü ki devletin masârifi vâridâtını haylice aşmış. Mâliye işi sahîhen fenâlaşmış. Hazine bir kriz hâline düşmüş. Bak belâya ki, kriz lafzının lisân-ı Türkide tercümesi yok. Ona mukabil bir kelime bulmak dahi bir mesele oldu. Bir gece Fuad Efendinin yalısında bulunduk, bu mesele dermeyan edildi. Ledet-ta- harrî “Buhran” lafzı bulundu ve kriz tercümesi olmak üzre kabul olundu.” Kısaca ilk önce iktisadi krizin karşılığı olarak bulunur. Dilimizde ilk fikrî eser olarak 1916 yılında Said Halim Paşanın “Cemiyet Buhranımız &#8211; Buhrân-ı İçtimaîmiz ve “Fikir Buhranımız &#8211; Buhrân-ı Fikrîmiz 1917” adlı bu eserinde Buhran kelimesi artık düşünce hayatımıza girmiştir. Aynı yılda Ziya Gökalp de Yeni Mecmuada “Ahlâk Buhranı” adlı bir makale yayınlar.</p>
<p>Ama kelime bugün yerini “kriz” kelimesine terk eder, daha doğru bir ifadeyle bu kelimeyi almakla düşüncede budalalık ve kerizlikten yani âmâ estetikten kurtulacağım zannetmiş. Her kelime bir kök, düşüncenin hücresi, izi, tedai ormanı, köprü ve hafızadır. Akıl ve izan av ı i ı zamanda tenkit anlamına da gelir ve tenkit içinde hafızayı, aklı rüşt, tedainin çöküşü ve tersi.<br />
Bütün usta düşünürler aslında kendi eserlerinin iyi bir ten- Ve her büyük düşünce tâcidarının tenkit görüşü, az çok diğer düşünürlerden -ortak yanları olmakla birlikte- nüansta ayrıdırlar. Mesela Adorno: “Biraz abartmakla yeni zamanın akıl mefhumu tenkit ile eş değerdedir” derken, Fransız düşünür Mi- chel Foucault ise tenkit mefhumunu “ Aydınlanma/Aufklar unf kelimesiyle eş tutar ve ona göre Immanuel Kant in meşhur “Aydınlanma” mefhum ve sorusuyla tenkidi kastetmiştir. Ezcümle bu mefhumu tenkit anlamında kullanır diyor. Yazar yanılıyor mu? Hayır! Her tenkit bir parça meseleyi aydınlığa ve berraklığa kavuşturmak için değil mi?</p>
<p>Adorno da biraz daha abartarak, yeni dönemin akıl mefhumunun tenkit ile aynı manaya geldiğini söylüyor ve eş tutuyor. Belki daha doğru yani sıhhatli bir görüşü Heidegger ifade etmiş. Heideggerin Nietzsche adlı eseri -bir ciddi- yani gerçek tenkittir. Ona göre her ciddi ve esaslı bir eserin karşısına çıkıp şerh etmek, tartışmak ve onunla bir fikir mücadelesi içinde olmak bir tenkittir ve o bunu: “Auseinandersetzung” yani “İzah, şerh, esaslıca tetkik etmek” diye ifade ediyor. Ona göre en gerçek tenkit de budur. Ona kulak verelim: “Bu en âlî bir mütefekkirin gerçek değerini bilme tarzıdır. Çünkü o kendi düşüncesi hakkında düşünmeye başlar. Onun tesir edici kudretinden dolayı, zayıf tarafını takip etmez. Ve bu ne için? Ve bununla biz, bizzat izah ve tetkik etme vasıtasıyla en çetrefilli, muğlak, müşkül düşüncenin önünü açmış oluruz.” Onu bu mefhuma götüren Nietzsche hakkındaki bu iki ciltlik nefis eseri olmuş. Karl Jaspers’in Nietzsche adlı eseri Heidegger’in eseri kadar derin yani tenkidin âlî sayfaları, diğer bir ifadeyle karanlık ve muğlak sayfalara pek ışık tutmuyor ama okunması gereken eserlerin önünden geliyor Karl Jaspers’in bu kitabı.<br />
Tahlil, tenkit ve terkip; düşüncenin taşını yerli yerine koymaktır. İnsan düşüncenin taşını ancak tenkit cehdi ile aslî yerine koyar. Tenkit bir nevi düşüncenin berraklaşması, aydınlanması çabasıdır. Günün ilk ışıkları önce gölge ve karanlığı kovar. Tenkit de günün ilk ışıkları gibidir. Manayı anlamak ve yanlış olanları gün ışığının mikyasına vurmak da bir nevi tenkittir. Hiçbir ciddi düşünür, dokuduğu veya ördüğü düşünce kumaşında asla bir kopukluk, eğrilik ve renk abraşlığını, bozuluşunu istemez! Düşüncede abraşlık- tan kurtulmak cehdi de bir nevi tenkittir. Tenkitsiz düşünce inşa edilemez. Düşünüyorum dahi diyemez insan! Ve Herder, boşuna tenkit ve aklı nefis mahkeme teşbihi ve metaforlarla izaha çalışmamış! Lâkin Batıda hemen hemen enflasyona uğramamış, pazara düşmemiş hiçbir mefhum yoktur. Yani bayağılaşan, aslî ruhunu ve manasını kaybetmeyen bir mefhum bulmak çok zor!</p>
<p>Doğunun ve Batının bütün gerçek mütefekkir ve düşünürleri hakikatte bir Zemahşeri, Ş. Cürcânî, Abdülkâhir el-Cürcâni, Sekkâkî, Fârâbî, îbn Sînâ, Gazzâlî, İbn Bâcce ve Ibn Rüşd gibi ve tıpkı Platon, Aristo, David Hume, Locke, Baumgarten, Herder, Kant, Hegel ve Nietzsche gibi usta düşünürler hakiki manada gramatikçidirler. Dilin ve kelimelerin ontolojisini çok iyi bilmeden ne münekkit, ne de düşünür olur insan.</p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yaratıcı Öfke,syf:73-89</p>
<p>&#8212;-</p>
<p>linçe kendisi de hocası Platonun anladığı manada kullanır. Diğer bir ifadeyle ciddi bir ayırt etme melekesi olarak kullanır. Aristo kritik mefhumunu “Niko- machische Ethik” ve “Politikos” adlı eserinde karşımıza çıkar. Son olarak Aristo “İkinci Analitik” (Analytica Posteriorall.) adlı eserinde şunu araştırıyor ve bize görüşlerini şöyle anlatıyor: “Bilgi nasıl oluşuyor” ve Üstad: Aktarılan bilginin, malumatın kıymet derecesine göre: İdrak, hafıza, tecrübe ve marifetiyle inşa eder (Anal post. 19) Ve tabii bilginin başlangıçınm inşası için sadece bununla mümkün olabileceğini şöyle anlatıyor bunu aynı eserin başka bir sayfasında “Butun canlı varlıklar bir bilinen maharete maliktirler ve insan bir tabii fark, ayırt etniı gücüne sahiptirler. Ki buna idrak denilir!’ (Analpost. 99b) diyor. Ve unutmayalım II. Analitik adlı eserin ilk paragrafında: “Her şifai öğretim, bilgi ve her kaza nılmış izanlı bilgi; daha önce mevcut olan bilgiden tekevvün eder” der. Palu geniş bilgi için bakınız: Aristoteles, Erste Analytik/Zweite Analytik. Organon. Hg; Hans Günther Zeki, Bd % Hamburg 1998.</p>
<p>38 Johann G Hamann, Sprache/Mysterien/ Vernunft, Sâmtliche Werke. Bd 3, Wien 1951,283- 289 ve ayrıca bakınız, H. Alfred Solmany, J. Hamanns melakritische Philosophie. Basel 1958 Cilt I, s. 204.</p>
<p>41.s.XXII.p.7.</p>
<p>42.Herder,Sâmtliche Werke,s.XXI.p271</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tenkit-ve-buhran/">Tenkit ve Buhran</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tenkit-ve-buhran/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ekrem Tahir &#8211; Yaratıcı Öfke  -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 May 2021 14:24:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[mefhum]]></category>
		<category><![CDATA[muhteva]]></category>
		<category><![CDATA[türk aydını]]></category>
		<category><![CDATA[Tenkid]]></category>
		<category><![CDATA[Uslüb]]></category>
		<category><![CDATA[Zeka]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25091</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mefhum fehmetmektir; fehm ve idrak etmek. Ve fehmetmek demek; anlamak, şuurluca kavramak ve idrakte yerini bulması demektir. Bir meseleyi araştırmak, tetkik yolculuğuna çıkıp, bu yolculukta bilgileri toplayıp, tasnifleştirip, bilgileri gözleyip, tenkit süzgecinden geçirip, yolculuk tecrübelerini titizce devşirip terkipleştirmek, hülâsayı kelâm; ona bütün dimensiyonunla hâkim olup hükmedebilmektir. Lakin diğer bir ifadeyle meselenin bütün dimensiyonlarıyla bilmeden, insan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/">Ekrem Tahir – Yaratıcı Öfke  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-25102 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/wi_500-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/wi_500-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/05/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" /></p>
<p>Mefhum fehmetmektir; fehm ve idrak etmek. Ve fehmetmek demek; anlamak, şuurluca kavramak ve idrakte yerini bulması demektir. Bir meseleyi araştırmak, tetkik yolculuğuna çıkıp, bu yolculukta bilgileri toplayıp, tasnifleştirip, bilgileri gözleyip, tenkit süzgecinden geçirip, yolculuk tecrübelerini titizce devşirip terkipleştirmek, hülâsayı kelâm; ona bütün dimensiyonunla hâkim olup hükmedebilmektir. Lakin diğer bir ifadeyle meselenin bütün dimensiyonlarıyla bilmeden, insan bunu zihinde berraklaştırmadan, vâkıf olmadan asla hükmedemez !</p>
<p>Hukmetmek demek;meseleyi kavrayıp, artık kendi metodunu inşa edebilmesi demektir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kadınlar&#8230; Tekrar kadınlar. Hakikat kadındır. İnanmış ve mâverâya teslim olmuş kadın hakikattir. Ve gerçekte ışığın ve hakikatin çıplak yani nurani hâli kadındır. Ama çığ hakikattir; kadının çıplak hâli yani mücerretliği. Metafor bir çığlığın çığlığı. Bir anlamın ve derin bir süretin, ifadenin öfkesidir metaforlar. Şair ve düşünürlerin karanlığa, zulmün başkentlerine fırlattıkları ateşten bir oktur bu.<br />
&#8230;<br />
Nerede! Bu asil, zarif gazel duruşlu, elif endamlı, kalem, edeb örgülü ve iffetin imzası, bu kuş ürkekliği kalbi nereye gömüldü! Bu nar çiçeği gibi elleri merhametin ve cesaretin yani cihangir nesiller yetiştirenler? Nerede ufukları delen ve fetheden bakışları&#8230; Nerede bu elif gönüller, elif bakışlar, kün emrinin şuuru, hecesi, nesillere heceleten bu umman gönüllü, elif ruhlu kadınlar ve kızlarımız? Nerede!</p>
<p>Sayfa 153<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Şayet ben daha ilerisini gördüysem;<br />
Sebebi, uluların sırtının üstünde duruşumdandir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Avamın kendisini aldatmasını normal karşilayabiliriz ama aydının kendisini aldatması, bir millet için yıkımın çan sesleri olabilir.</p>
<p>Sayfa 104<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Avrupalılar hakiki “tenkidi” bu iki nur çocuktan öğrenir. Bilhassa büyük mütefekir İmam Gazzâli ve İbn Rüşdden. Bunu sadece filozof Herder itiraf eder. Spinoza, Kant ve diğerleri, Gazzâli&#8217;nin eserlerini çok dikkatli okumuş ve hepsi bir sanatkârane hırsız gibi, fikirlerini onun diriltici ve yaratıcı fikirleriyle örer ve inşa ederler. Onlar Gazzâli ve İbn Rüşdisüz bir hiçtirler! Unutmayalım; İslâm mütefekkirleri arasında önce Latinceye ve sonra Batı dillerine en çok tercüme edilen mütebahhir ve mütearrif olan Gazzâlidir!*36<br />
*****</p>
<p>36 Mesela insan şu Batı Orta Çağ döneminde Latinceye tercüme edilen İslâm düşünürlerin eserlerinin ve kimlerin tercüme edildiğini belirten şu esere bakması yeterlidir: Repertorium edierter Texte des Mittelalters. Aus dem Bereich der Philosophie und angrenzender Gebiete. Hrsg; Rolf Schönberger und Brigitte Kible. Berlin 1994,<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Küpünü; yani bilgi havuzunu doldurmak isteyen, öğrenmek ve yön bulmak isteyen her tecessüs sahibi insan, önce huşu içinde okuduklarını dinler, düşünür, tashih eder ve beyninde bu bilgileri kristalleştiren bir arşivini tutar. Bu okumalar uzun bir zaman alır, şayet düşüncenin ve edebiyatın ulularının tezhibinin durağına hâlen vasıl olmamışsa. Bilgi havuzu doldukça, zekâ keskinleşir, hassaslaşır ve içinde bütün tedai ormanlarının uğultularını barındıran bir kristal bilgi arşivi tekevvün eder, bu oluşum onu sultan yolu olan tenkidin ve mukayesenin alanına yani düşüncenin kristal çizgisine götürür&#8230;</p>
<p>Artık kişi düşüncenin, kendi düşüncelerini inşa edebilecek muhayyel ve kavi kanatlı tecessüsün eşiğinin başındadır. Sonra içinde oluşan coşkun ırmakları, dalgaları, güven karışımı şuh ve cehd dolu bir ruhu oluşur. Ve dahası artık sadece bilgi küpünü doldurmak isteyen bir basit okuyucu değildir. Arşivindeki bilgileri kristalleştirerek yürüşe geçirir; diğer bir ifadeyle tenkit menzilinin sesi olmaya ve bu vadinin emin insanı olmaya başlar. Gölgelerden, peşin hükümlerden arınma cehdi menzilindedir. İnsanın ateşi de, yağı da ve bilgisi de yaratıcı zekâsıdır. Ve İlahi&#8217;nin tarif edilemez mevhibesi.</p>
<p>Zekâsıyla yanmamış, hamlığını iyice kavurmamış, bilgisini biteviye sigaya çekmemiş ve ardından cemil ve celil uluların bilgi usâresinin süzgecinden geçmemiş ve dahi ruhuyla tenkit ateşiyle yanmamış, kavrulmamış sayfalar, paragraflar, bir nevi yaşlanmış Yarış atının tökezleyişine benzeyebilir.</p>
<p>Sayfa 229<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
(&#8230;)1939 yılında başlayıp 1950 yıllarına kadar dil ve matematik felsefecisi, filozof L, Wittgenstein, İngilterede Oxfordda vermiş olduğu meşhur Estetik derslerinde, Tolstoy&#8217;un eserinden de etkilenerek W. Shakespeare&#8217;yi tenkit eder. Ne garip&#8230; Bilgeler Tolstoy&#8217;un tenkitlerine karşı çıkamadılar. Ama Wittgensteine ise “Edebiyattan anlamıyor” sözüyle, bu bayağı, çok peşin hükümlü ve küflü ifadeyle saldırdılar.</p>
<p>Sayfa 137<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ama mükemmel tercüme için en güzel sözü ise Georg Venzky&#8217;i söylemiş. Ona kulak kabartalım: “İnsan öyle tercüme etmeli ki, yazar esasında bizim hemşehrimiz olarak doğmuş görünmeli, sonradan doğmuş gibi olmamalı” diyor.”</p>
<p>Sayfa 208<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mefhumlar milletlerin daha doğrusu her medeniyetin kelimeden kanaviçeli mimarisi gibidirler. Bir milletin düşünce mimarisinin dimensiyonları, o milletin mefhumlarının da dünyasıdır. Medeniyetlerin farklılıkları, üslüpları, inşa ettikleri mefhumlardan yani lafzının estetiği, ruhu, kısacası inancının dimensiyonları birbirinden ayırır. Mimarideki tezyin, işaretler, süsler, yapıdaki çarpık uygunsuzlukların, yerini tam bulamamış mimari ögeleri; taşlar, kemerler, kubbeler ve sütunlar, o medeniyetin fikri ve ruhi dünyasını da tezahür ettirir.</p>
<p>Sayfa 96<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Türkiyede kanunlar laiklik yani melezleştirme adına daha doğru ve keskin bir ifadeyle sömürü, komiserlerin istekleri doğrultusunda çıkarılıyordu. Müslüman Türk&#8217;ü putperestleştirmek, melezleştirmek ve iğdişleştirmek için! Ki; dini ilimlerde bunun adı: Gavurlaştırmaktır. Zindana tıktılar ve dar ağacına bu kavram adına öldürdüler. Ve sürekli bu mefhumlarla nesillerin akıllarını, düşüncelerini kırbaçladılar, zihinlerini değiştirdiler, birer etnik toz hâline getirebilmek için bu şair saflığı Müslüman Türk&#8217;ü&#8230; Şairin ölümsüz ifadesiyle: “Öz yurdunda parya” ve tutsak</p>
<p>Sayfa 106<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Konuşmak dinlemektir. Düşünmek tercüme etmektir; tercüme etmek anlamaktır. Estetik ve dil felsefesinin başbuğları; anlamı, düşünceyi ve tercüme meselesi sayesinde çoğu düşünürler kendi dil felsefesini inşa etmişler. İnsanoğlu şu düşünürleri; Platon, Aristo, Cicero, Fârâbi, İmam Gazzâli, Beyrüni, İbn Bâcce, İbn Rüşd, İbn Sina, Herder, Diderot, Hamann, Schleiermacher, Humboldt ve bir Croce&#8217;yi düşünsün. Tercüme demek, önce anlamak ve sonra düşüncenin tekevvünü, parlak oluşumu demektir. Anlamaktan sonra düşünce oluşur. Konuşmak, dinlemek, tercüme etmek yani iç âleminde kalp etmek; anlamak ve bir düşünce demektir. Bunlar her daim tefekkürün görülmez, insicamlı rabıtası ve tedai ormanlarıdırlar. Tercüme hem sanat hem de ilimdir.</p>
<p>Sayfa 206<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ya üstadlar üstadı olan Gazzâli&#8217;nin el-Munkiz Mined-Dalal (Delaletten Kurtuluşa) adlı eseri. Düşüncenin ve tenkidin uçsuz bucaksız koylarına yelken açmak isteyenler için çok emin ve iyi bir kılavuzdur. Hele hele Karl Marks&#8217;ın habis bir ur gibi Batı düşüncesine armağan ettiği; bu birleştirmeyen, ayrıştıran bir tenkit çeşiti olan: İdeolojik Tenkit&#8217;i, bizim medeniyet buna asla iltifat etmez. Lakin şunu unutmayalım! Marksist ideoloji sayesinde bizler emperyalist Avrupalının satır aralarında söylemek istediklerini çok iyi anlıyor ve dahası esas muradlarına vâkıf oluyoruz.</p>
<p>Marksist kültür bilinmeden Avrupa düşüncesi tam anlaşılamaz. Avrupa hep ayrıştırır, ötekileştirir, asla kaynaştırmaz! Ama bugün ise emperyalist Avrupayı tanımak için ve insanları nasıl birbirine düşürdüklerini ve nasıl ayrıştırma araçlarını kullandıklarını bilmek için, bu nevi tenkit elzemdir. Batı düşüncesini ve tenkidini bilmemek büyük budalalık olur. Lakin sadece bu medeniyeti tanıyıp, kendi dehâlarını ve öz medeniyetini bilmemek ise, budalalığın budalalığı yani intihar olur!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kadın nasıl varlığın iç âleminin ehramı, zerafeti ve basamakarı ise, erkek de gönlü, elleri ve varlığıyla bir eyvandır ve fedakâr olarak elleri birden bire fırtınalara karşı; aniden şirleşen pencesiyle önemlidir. Fedakârlığın, koruyuculuğun remzi olarak şir penceleşen elleriyle; çocuklarını yani ailesini korur. Babanın elleri fedakârlığın ördüğü bu nasırlı elleri; ailenin gerçek sütunlarıdır. Elleri ve parmakları biteviye arslan pençesine dönüşür. Evin huzur dolu gök kubbesi gibidir; bu inanmış eşine ve çocuklarına düşkün, edep imzalı ve örgülü güçlü erkek elleri.</p>
<p>Anne ise evin has ve sır odasıdır. Baba hem revak, eyvan, hem de gök kubbesidir evin. İnanmış bir erkek ve babanın elleri; hem graniti hem de ipek yumuşaklığını yani ikisini varlığında onun kadar barındıramaz. Babanın çocuklarına karşı dünyası çoğu zaman anahtarı kaybolmuş esrar dolu bir odaya benzer. Erkek burada bir kadın gibi bazen çocuklarına karşı sevgisini fâşetmeyen, belki çekinen veya bir kaprisli kadın ruhuna bürünür. Mağrur ve vakur bir ruhun imzası olurlar bu durumlarda&#8230; Ama kadınları tarihe taşıyanların yani ölümsüzleştirenlerin çoğunun büyük şair ve düşünürler olduğunu da unutmayalım&#8230;</p>
<p>Sayfa 191<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Düşüncede tenkit; düşüncenin önce sislerden arınması, peşin hükümlerden kendisini tecrit etmesi demektir. Ve düşüncede tenkit yoksa, hâliyle krizlere de biteviye davetiye çıkarır. Tenkit biteviye ışığı soyma cehdi ve aşkıdır. Karanlıktan aydınlığa daha doğrusu ışığın doruk noktası olan nura erişmek için gölgesiz tenkit şarttır. Ve meta tenkit yani tenkidin tenkidi yoksa düşünce ne doğar ne de sıhhatli bir şekilde fikirler boy atıp ufuklara kanat çırpar. Diğer bir ifadeyle varlık olarak insan, cemiyet ve düşünceler buhranlardan asla kurtulamaz. Tenkitsiz düşünce bir nevi köklerinden sökülmüş bu kurumaya yüz tutacak, yok olmaya mahküm bir ağacın kuru ve eğri, elimli kaderi gibi olur. Kuruyan her ağaç çoğu zaman çatlar, eğrileşir. Tenkidin ilk adımı, ilk basamağı; ışıkların hem içe hem de dışa çevrilmiş hâli olan derin bir mukavemedir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kelime: Hem düşüncenin kök hücresi, hem de hafızanın atlasıdır&#8230; Asırları, dünyaları ve rüyaları içinde barındıran kelimeler vardır. Duha doğrusu tahayyülün kudreti ve ufkun ateşten imzası olan kelimeler var&#8230; Unutmayalım! Bazen küçük bir taş parçasının, sit olduğu bir kaya parçasından kopuşu, o kayanın ileride birden bire çöküşüne şahit oluruz. İlim adamları hâlen beyni bütünüyle keşfedemediler.</p>
<p>Lakin şunu iyi biliyorlar: Beynin bir hücresinin zedelenmesi, tamir edilmesi, güç kayıplara daha doğrusu hastalıklara yol açar! Bizler düşünce hücremizin en önemli bir hücresi olan kelimeleri atmamalı ve unutmamalıyız! İçinde geçmiş zamanın geleceği, gelecek zamanın geçmişi ve ufuk ötesine kanatlandıran kristal düşüncelerimizi barındırır bu hıncahınç kristalleştirilmiş kelimelerimizde!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kadın zarif ve ince ruhlu bir revak ve esrar yüklü varlıktır. Erkek güçlü ve kudretlidir. Gücünün ve kudretinin gizli kaynağı imanı, sevdiği kadındır. Kadınlar doğuştan sır küpü. Erkek doğuştan kudret ve şir pençedir. Kadın şiir. Saf şiir yani saf ayna olabilir. Erkek çoğu zaman muğlak ve çetin bir nesir gibidir.</p>
<p>Sayfa 191<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Göç etmek istiyorum! Samimi, inanmış bir düşüncenin şehzadesi olarak. Ne sahneye yerleştirilmiş bir nesne, ne de şeytanın dar sokaklarında büyütülerek yerleştirilmiş bir süperlatifin diliyle anılmak istiyorum. Beni anlatan kelimeler hecenin namusu ve asil ruhlu kelimeleri olmalı; putperstlerin dili ve ifadesi olmamalı. Ne ihtişam ne de putperestliğin ifadesi olan süperlatifin dili benim dünyamı anlatabilir. Gün ışığı gibi sade, berrak gün ve akşam gibi münzevi bir insanım ve ölüm gibi hakikatim! İhtişam: Bulvar fahişelerinin ve yaldızlı hayatın, çocukların işi. Düşüncede ihtişam olmaz. Derin ve meta ötesi bir nevi dalgaların binbir tedaisi ve şeklinin düşünce parkı olmalı. Düşünce nur ise asildir. Nur yani biteviye aydınlık, biteviye Kadir-i Mutlaka teslimiyettir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Her asrın mefhumları, o asrın en canlı işaret taşları, aynaları gibidirler. Mefhum ne olmak istiyor? Nedir? Süs mü, bir parola mı&#8230; Yoksa inşacı bir binbir sesli, kanatlı tedailerin şarkısı mı? Bir şair “Gülün yokluğu her çiçeğin yokluğudur” demiş. İnsanı bütünüyle kuşatan, kanatlandıran, fetheden, onlara ufukları fetheden her mefhumun eksikliği suyun, suyun içinde kayboluşundan çok, çölde buharlaşıp yok oluşu gibidir. Bizler ise kendi suyumuzun yani özümüzün pınarlarımızı kaybettik ve ve kuruttuk.</p>
<p>Sayfa 96<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Aslında ölüm sonsuzluk mekânıdır. Sonlu olan akılda kalmaz. Sonlu düşünülmez! Üstelik düşünce sonluda ölür. Sonlu soğuktur, ürperti hiç değil.</p>
<p>Sayfa 234<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Heyhat! Süretler içinde siretler, siretler içinde süretler yoksa yani görmüyor veya unutmuşsak, anlamıyorsak, o zaman akıl ve mefhum aynı ayniyeti taşımazlar. Bizler ilk sâretlerimizi kaybettik! Onun için oradaki siretlerden (manalardan) bihaberiz&#8230;</p>
<p>İki asırdır bize ait olmayan mefhumlarla ve onun ayniyeti, ruhu olmayan akılla yolumuza devam ediyoruz. Son asırda daha doğrusu 20. asır denilen, hakikatte bu “Hecesiz Kelimeler” asrında, Türk düşüncesinin daha doğru bir ifadeyle İslâm vahiy medeniyetinin şuursuz çocuklarıyla ve bu ebedi Homo Ludens aydınların bizzat kendilerinin ürettiği, bir tane mefhum dahi bulamazsınız. Batının mefhumlarıyla konuşuyor, yiyoruz, giyiniyoruz ve yolumuzu arıyoruz, onlarla yürüyüp, boş bakıp şeytanın dar sokaklarında birbirimizi boğazlıyoruz.</p>
<p>Geleceğimizin ufkunu bu boş, moda ve slogan mefhumlarda arıyor ve bu mefhumların kirli, murdar ve kanlı gömleklerini, daha doğrusu onların mülevves libaslarını kuşanıp, yaşayıp düşünüyoruz&#8230;<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsan kendi dilinin ufuk mağarasını başka dilleri öğrenirken daha iyi muhakeme, mukayese ve idrak etme imkânına sahip. Bir yabancı dili öğrenmenin en güzel ve esaslı yolu tercümeden geçer. Bu İbn Haldun ve Goethe için de böyledir. Ve medeniyetler başka bir medeniyetin mücevher eserlerini dillerini tercüme edip, kendi düşünce buudlarını yüksek bir irtifaya çıkarabilirler. Oryantalist Annemarie Schimmel, Mevlana&#8217;nın Fihi Ma-Fih (Von Allem und vom Einen) eserini Almanca&#8217;ya tercüme ederken, ediş sebebini şöyle izah eder: “Bu mücevher eser benim de dilimde olmalı ve insanlarım bu eseri okuyabilmeli,” der kitabın giriş yazısında.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dil hem asli ruh toprağımız, mayamızın sesi yani vatanımız ve de gök kubbemizdir&#8230; Yıldızlarımızın hıncahınç imzaları olan kendi gök kubbemizdir&#8230; Batı&#8217;nın bütün ucube kelimelerini dilimize istila ettirdiler “Devrim” adına</p>
<p>Sayfa 156<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Düşünce içimde mücerret dünyanın, mâverâ bakışlı zamanın esrarlı anahtarı ve kurtuluşu oldu. Yalnızlık; bu dünyanın cümle kapısı ve yaratıcılığın, inşâdarın imzası oldu. İmzası olmayandan sevgi, saygı asla beklenmez. Kâmil insanlar hep insanı olduğu gibi, hem de acımasızca severler. İnanmak, sevmek ve düşünmek; elde hayat pınarı, ufku ve gayesi var demektir. Zamanın imzasını kavramak demek fethten fethe düşünce ve gönüllerde kristal bir çizgiye, nura yani asli medeniyetin kapılarını açmak demektir.</p>
<p>Yaşıyorum; zamanın imzasını kaybettiği bu esrarlı bir zaman diliminde ey mâverâ bakışlı sevgili!</p>
<p>Sayfa 188<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mefhum fehmetmektir; fehm ve idrak etmek. Ve fehmetmek demek; anlamak, şuurluca kavramak ve idrakte yerini bulması demektir. Bir meseleyi araştırmak, tetkik yolculuğuna çıkıp, bu yolculukta bilgileri toplayıp, tasnifleştirip, bilgileri gözleyip, tenkit süzgecinden geçirip, yolculuk tecrübelerini titizce devşirip terkipleştirmek, hülâsayı kelâm; ona bütün dimensiyonunla hâkim olup hükmedebilmektir. Lakin diğer bir ifadeyle meselenin bütün dimensiyonlarıyla bilmeden, insan bunu zihinde berraklaştırmadan, vâkıf olmadan asla hükmedemez !</p>
<p>Hükmetmek demek; meseleyi kavrayıp, artık kendi metodunu inşa edebilmesi demektir. Hiçbir fragment aydın orijinal eser inşa edemez. Edemediği için de köle olmaya, yani Batı&#8217;nın biteviye getto çocuğu olmaya mahkümdur&#8230;</p>
<p>Sayfa 105<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Eğer Müslümanlar artık sadece İslâm-Vahiy medeniyetinin çocukları olduklarının şuuruna erseler, Müslüman Türk çocukları derin bir şekilde mâverâsına yönelip,dalıp, düşünüp, tarihindeki ve irfanındaki kopukluğu, boşluğu bir an önce bu fragment zaman ve fragment aydın gürühundan kurtulmak mecburiyetinde olduğunu, hatta onun için hayati bir mesele olduğunu idrak ettikleri zaman; artık modern köleler, Batı&#8217;nın bir nevi Ersatz (yedek) parçası olmaktan kurtulup, cedleri gibi bir “Mütearrif bir ruh&#8217;a sahip olabilirler&#8230;</p>
<p>Yeter ki içlerine üflenen, kendilerini küçük, hor görme ve bozgunun bozgunu ruhtan kendilerini bir an önce kurtarsınlar, Müslüman Türk&#8217;ün kurtuluşu sadece müslümanların değil; yeryüzünün her yerinde ezilen, kıyılan, sömürülen, öldürülen her milletin kurtuluşu olur. Yeter ki Cumhuriyetin yani içteki ve dıştaki düşmanın, emperyalist itlerin ona uygun gördüğü putperestlik ruh gömleğini acilen üstünden çıkarıp, parçalayıp, ebediyen atsınlar&#8230; Hiçbir şey imansız, cehdsiz, idraksiz ve iradesiz elde edilemez!</p>
<p>Sayfa 103<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Her tenkidin vazifesi kemikleşmiş bir düşünceyi ve gettolaşan fikirleri bertaraf etmektir. Herder şu soruyu soruyor: “Hangi bir baba kendi çocuğunun muhtariyetvari tenkidin, bir metafiziğin ve faziletin; diyalektik safsatanın veya devrimci tenkidin darbecisi olmasını arzular?” Ve filozof, ikazlarına şu cümleyle devam eder: “Tenkit, yeni bir düşüncenin doğuşuna, tekevvününe yardımcı olmalıdır; olamıyorsa bu tenkit değildir. Tenkit mutlaka yeni bir düşüncenin yolunu açmalıdır? Aslında düşüncesiz yani tenkitsiz ne bir adım atabiliriz, ne de düşünceler boy atabilir. Tenkit, sahneden kalpazanları ve karanlığı tard edebiliyorsa ve en önemlisi karanlığı ışığa kalb edebiliyorsa, ozaman bu tenkit demektir.</p>
<p>Sayfa 80<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dil ve Düşünce</p>
<p>Dil konuşanın zekâsını, bilgisini gösterir. Hem zekâsının dimensiyonlarını hem de dile olan hâkimiyetini, kullandığı kelimeler ise onun kültürünün derinlik ve sığlığını fâşederler; üstelik kristal bir ayna misali önümüze serer. Dil bir nevi insanın irfan ve zekânın yansımasının yansımasıdır. İdrak, fehm, mana ve anlam onun araç dairesidir hep.</p>
<p>Dil kendisini kullananın zekâsı yani dile hâkimiyetinin kudreti kadar, kendisini kullanmasına müsaade eder&#8230; Dil bir sevgili gibi kıskanç, mağrur ve hep vakurdur. Layık olmayana yani sırlara eğilmek istemeyene, sevgili olmayana, kendisini fethetmeyene, çaba sarf etmeyene kendisini asla teslim etmez. Dilin ruhu düşünce, sevgi ve imandır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Immanuel Kant ise çağını şöyle ikaz ediyor Saf Aklın Tenkidi adlı eserinde: “Muhtevasız düşünceler boştur ve fikirsiz mefhumlar kördür.&#8221;56</p>
<p>Genç Hegeli düşünmemek mümkün mü? Bizdeki şuurlu olarak şuursuzluğu yerleştirme cinayetine karşı Hegel felsefesine başlarken, kendi tefekkür hayatına şu çok önemli düsturu koyar. Daha doğru bir ifadeyle kendi felsefesini şöyle tarif eder: “Sonun şuurunu aşmak için, şuurun içine mutlakı inşa etmeliyiz” 57</p>
<p>Sayfa 108<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bu ülkenin çocuklarının fragment aydına değil, bu benyan ağacı ruhlu çocukların dev eserlerine ihtiyacı var&#8230; Fragment eser: Ölümün ölümü, mananın kopuşu ve zekânın abraşlaşmasının sayfalardaki rengi ve sesidir. Ne mutlu o mütefekkirlere ki, ilahinin mevhibesine mazhar olup, eserlerini bitirebilenlere. Bitmemiş her eser bir nevi metruk kervansaray gibidir. Ciddi ziyaretçisi olmaz; metruk sarayların.</p>
<p>Sayfa 91<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Araştırmadan asla hakikatin kapısından içeri bir an dahi giremezsiniz, eşikte kalırsınız! Şu celil ve iz mefhumlar: Tasavvur, tahayyül,tayflar âlemi, rüya ve tecessüs ancak düşüncenin eşiğidir. Düşünce sarayın revakına ve eyvanına mütearrif ruh ve biteviye uyanık bir tecesssüs ve keskin, gölgesiz bir diyalektikle girilir.</p>
<p>Sayfa 133<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Nesilleri kendi irfan ve ruh kökleriyle yani kendilerinin kendisi olarak büyütülmeli ve iyice irfanının ve çağın bilgisiyle hıncahınç öğretilmeli ve yetiştirmelidir. Nesiller bir milletin asılları ve hayati gelecekleridir. Ufku; istikbâl ve geleceği fethetmek, hep iradeleri sağlam nesillerle mümkün olur. Kendi ufuk ve gelecekleri olan nesillerini yetiştiremeyenler, sarsılmaya ve nihayetinde yok olmaya mahkum olurlar.</p>
<p>Sayfa 161<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsanlık tarihi bize şunu öğretiyor: Bugünün meselelerinin yeni olmadığını, başka çağ ve medeniyetlerin düşünürleri tarafından da konuşu.lup, tartışılıp, yazıldığını belirtiyor. Ki üstelik ortada yazılan eserler bu durumun şahitleridir. Ama çoğu kez mesela bir mefhumu sistematik yani derin, geniş, keskin ve hududları belli bir ifadeyle ifade etmeyi ne başarmışlar, ne keşfedebilmişler. Düşüncenin sık dokunulan ve üzerinde düşünülen yani tenkit edilen her kumaşı hakikatte; âli, celil, cemil, kudretli bir üslübun ve cehdin imzası yani irtifa ve keşfidir.</p>
<p>Sayfa 100<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tanzimatla başlayan nesillerin ruh ve irfandaki hafıza kaybı, cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinde bu şuurun temelleri tamamen boşaltılır, biter, daha doğrusu bitirilir! Türk düşüncesindeki tenkidin asli ruhuna sahip olup boy atması mümkün değildi. Önce kendi dünyasının mâverâsından kopuk oluşu ve en önemlisi yasakların olduğu ve en kötüsü kendi kendisine yasaklar ağı ören hiçbir ülkede düşünce kristalleşip, hür bir şekilde boy atamaz!</p>
<p>Sayfa 83<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Araştırmadan asla hakikatin kapısından içeri bir an dahi giremezsiniz, eşikte kalırsınız! Şu celil ve iz mefhumlar: Tasavvur, tahayyül,tayflar âlemi, rüya ve tecessüs ancak düşüncenin eşiğidir. Düşünce sarayın revakına ve eyvanına mütearrif ruh ve biteviye uyanık bir tecesssüs ve keskin, gölgesiz bir diyalektikle girilir.</p>
<p>Sayfa 133<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tarihçi, kendi irfan âbidelerinin sembolik dilini deşifre edemiyorsa; O zaman tarih onun için esrarlı bir kitap olarak kalır.</p>
<p>Ernst Cassirer<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Balzac&#8217;a göre afif olan kadının kulağı imiş ve nefsini inciten bir söz onun toprağa -yani mülevvesin mülevvesi- ipine sarılır. Kadının bütün şuur ve sevimliliği biter; yani saldırganlaşır birden. Kulağın afifliğinin hassasiyeti bir ikaz söz veya fiziki bir zararsız hareket olabilir. Lakin kadına siz siz olun ona: Önce rüştünüzü ispat edeceksiniz. Rüştünü ispat edemeyen iradesine sahip olamaz demeyin. Bu çok sevimli varlıklar; akıl, izan ve edepli zannettiğiniz kadının gözleri kararıp, boğadan çok şeytanın emrine girip sizlere iftira salyası ile saldırabilir&#8230;</p>
<p>Sayfa 244<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Feminizmin zaferi yani sefaletinin doruk noktası, kadına kadın; yani sır ve sevgi küpü oluşunu unutturmasıdır. Köklerinden koparılmış bir ağaç gibi. Köklerinde onu söküp, koparan erkek ve karanlık güçlerin esiri insanlar. O, ulvi ve âsüde limanından, sıcak yuvasından kopan, kopartılan her kadın sokağa düşer. İkbalperest kadın merhamet ve sevgiden yoksun; bir yosunlaştırılmış, süründürülüp, ruhen iğfal edilmişdir ruh ufkunun kömürden bakışlarıdır. Sokağa düşürülen kadın tekrar asli yuvasına ve layık olduğu mekâna ayak bastığında, insanlık hıncahınç bir vicdanın, tâcidar bir sevginin ve merhamet kahramanının bütün renk ufkunu ve kuşağını tekrar tanıyacak.</p>
<p>Hakikatte kadın, içimizdeki diriltici birer benyan ağaçlarıdırlar&#8230; Bu asil ve güzel ötesi varlıklar öyle kalmalılar; insanlığın huzur ve kurtuluşu için. O: İlk harf, ilk hece ve ilk kelimedir. Medeniyetlerin ilk banileri onlardır, daha doğru bir ifadeyle okumuş, inanan ve bilgili kadınlar. Kadın bir anne ve vicdanın kapısı, bilginin mürebbiyesi olarak ne muhteşem varlıklardır. Ve bu güzel ötesi varlıklar öyle kalmalılar! Kâinatın Efendisi Hz. Muhammed (sav) ne muhteşem bir ödülle taçlandırmış: “Cennet annelerin ayakları altındadır” derken. Onlar mutlak olarak iyi eğitilmeliler, Nesilleri onlar yetiştiriyorlar.</p>
<p>Sayfa 193<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dili olmayanın idraki olmaz. Dile hâkim olmayan, bilmeyen birisinin bütünüyle düşüncesi de olmaz. Dili anlamak demek, onun buudlarını bilmek demektir. Dilini bilmeyen bir kişi, usta düşünürün eserini de anlayamaz. Diline hâkim olmayan her yazarın dili de karışık ve ifadeden yani kristal ifadeden yoksun demektir, Her usta düşünür diliyle neyi inşa edebileceğini, dilinin sınırlarını, imkânını, mağarasını iyi bilir. İnsan dilinin semantik, meta tabakasını, felsefesini bilmeden ne dilini anlayabilir, ne de o dilde yazılan bir düşünürün eserine hakkıyla vâkıf olabilir. Dil, düşün</p>
<p>Sayfa 110<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Türk aydının şuuru boşaltıldı! Şuuru oluşturan, berraklaştıran ve ufuklara kanatlandıran değerler vardır. Değerler örgümüz ise: Dinimiz, dilimiz, ahlâkımız, varlık düşüncemiz, tarihimiz, zaman, mekân ve imanımız şuurumuzu oluşturur. Değerler olmadan, bilmeden şuur olmaz. Şuursuz yaşamak, gök kubbesiz yaşamak çibidir! Vücudun dayanağı ruhtur. Ruhsuz vücud cesettir. Şuurun yapısı ise intensiyonal yani niyete müstenittir.</p>
<p>Sayfa 146<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bir şeyi doğru tanımlayabilmek iç için anlamak lazımdır. Anlamak için tarihi vetiresini, doğuşunu, değişimini, değişen mana dalgalarını ve renk libaslarını bilmek lazım. Tanımak demek her şeyden önce muhtevasını, lisan ve tarih içindeki seyrini bilmek demektir. Hâkim olabilmek için bütün renk ve mekânların dimensiyonlarını bilmek mecburiyeti vardır.</p>
<p>Sayfa 122<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Stefan Zweig&#8217;in acının ve dehşetin içindeki zaman ve mekânlarda yükselen sesi: Her şey bitti. Avrupa öldürüldü; dünyamız tahrip edildi. Ancak bizler şimdi gerçekten vatansız kaldık.</p>
<p>Sayfa 130<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Gün, Gece ve Nur</p>
<p>Her yeni gün; yeni, kuvvetli, aydınlıklı saatlerin ve günün başlangıcı demektir. Gece bütün kirli ve habis düşünceleri biz farkında olmadan yıkar&#8230; Yeni günün tebessümü, serin ve içteki birikmiş zehirli ve ümitsizlik dalgalarını emrindeki rüzgâr ile içimizden alıp, savurur. Allah&#8217;ın güzel âyetleri olan Gün ve Gece&#8230; Gün bereketin yeniden doğuşun habercisi ve kudreti. Taze güne ve düşünceye alnımızı uzatmalıyız korkusuzca ve biteviye. Günün saatleri düşüncede fethin ve yeniden inşanın merdivenleridirler..</p>
<p>Sayfa 158<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Şuur, hafıza ve nesiller&#8230; İnsan hafızasını unutturmanın da metodları var. Bir psikolog bunları yedi madde ile izaha çalışmış. Daniel L. Schacter, bunları şu madde başlıkları altında izah eder: “Seven Sins of Memory. How the Mind Forgets and Remembers, (2001)” adlı eserinde:</p>
<p>1.Otomatik olarak unutmak<br />
2.Kilitleyip, saklamak şeklinde unutma.<br />
3.Seçimli unutturmak.<br />
4.Cezalandırarak ve hor görerek unutturma. 5.Müdaafa, savunarak unutturmak. 6.Kurucu/Konstruktif unutturma.<br />
7.Şifa, iyileştirici olarak unutturma”.</p>
<p>Bu eserin yanında bir sosyal antropolog olan, Paul Connerton, “Seven Types of Forgettin, Memory Studies, (2008)” adlı bu eserini de unutmamalıyız!</p>
<p>Sayfa 221<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Bu sefer kemal yaşındaki Hegel: “Minervanın kuşu alacakaranlıkta uçar” demiyor muydu? Şuur bir hürriyettir. Hürriyetsiz, iradesiz şuur olmaz. Düşünce hem fırtınalı hem de ılıman atmosferlerde hür ve şuh olarak boy atar!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ve her metod hakikatte uzun yolculukların, tahayyül kudretınin ve bir rüya aşkının âli çocuğudur. Onlarsız hiçbir ciddi düşünce asla boy atamaz. Güneşe yönelemez. Aşk, ideal aşk ve rüyalar yoksa, ulvi düşünceler ne doğar ne de boy atar: Hür ve şuh olarak. Ve filozof Spinoza: “Bir rüya, bir ateş; bizi başka mekânlara yerleştirir” demiyor muydu? Mekânımız, asli zamanlarımızı kısacası eyvanımızı bulmak, dönmek, yeniden inşa etmek ve ulvi mekânlarımızda, zamanlarımızın bütün ufkunda ve kendi öz kelimelerimizin ruhu ve ontolojisiyle yaşamak mecburiyetindeyiz&#8230;<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Batılılar hep kaba ve sanatkârane hırsızdırlar. Ve dahi bu ruhlarına kadar narsist ve severek yalan atarlar. Shakespeare de öyle. Onun bilhassa Hamlet adlı eserinde bizden ve diğer kültürlerden aşırdığını bir ilim adamı ve oryantalist olan J. Schick gösterir.4 (Corpus Hamleticum. 1938, 4 cilt.) Shakespeare birçok Batılı düşünür ve sanatçı gibi bilhassa İslâm tasavvufundan etkilenir. Kendisi tabii ki bir İngiliz fakat soyadı iki İslâmi mefhumun birleşimidir. Bizim şeyh kelimesi (Usta-Sheikh),“Sheykh”, Pir (en yaşlı, ermiş) “Patron Saint”, Spiritual teacher”. Bunun hakikatte böyle olduğunu, Batı&#8217;nın değerli kültür tarihçileri ve âlimleri bilirler.5</p>
<p>Ama Türkiyede iddia edildiği gibi bir gizli müslüman veya Arap da değildir. Lakin bu İslâmi mefhum ve düşüncelerden etkilenen ve bazen sanatkârane hırsızlık yapan bu İngiliz yazar Wilhelm Shakespeare.“6</p>
<p>&#8212;&#8211;<br />
4 Bakınız: Otto Spies, Der Orient in der Devtschen Literatur. Verlag Butzon&amp;-Beckers 1949, 5. 24.</p>
<p>54. Stefan Makowski, Allahs Diener in Europa. Denker und Dichter im Dialog mit</p>
<p>dem Islam. Zürich-Düsseldorf. 1997 s. 109.</p>
<p>5.Arapça metnin bu Türkçe tercümesi Ali Kemal Beye aittir. Aksi belirtilmediğinde kitaptaki bütün metinlerin tercümesi yazarına aittir.</p>
<p>6.W. Shakespeare&#8217;in babası John Shakespeare&#8217;in (1530-1601) soyadı döneminde Shakspere olarak kayda geçilmiş. Daha geniş bilgi için; Ulrich Sauerbaum, Der Shakespeare-Führer. Stuttgart, 2015, s. 13-27 ve kıymetli bie el kitabı olan, Ina Schabert, Shakespeare Handbuch. Stuttgart, 2018, s. 118-140. Kaynaklar bu şeyh&#8217;den devşirilen Shakspere kelimesinin soyadı olarak ilk kez hangi atasının kullandığını belirtmiyorlar. Meçhul.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir medeniyetin üslübu, o medeniyetin çocuklarının karakteri, dehâsının kudreti üslübda tezahür eder ve aynı zamanda derinliklerinde medeniyetin bütün yaratıcılığı tezahür olur.</p>
<p>Ve bize; Kurân-ı azimüşşana gelince: Kurân&#8217;ın üslübu; düşünce ve şiirin iç içe kaynaştığı bu dalgalı ve bazen ilahi kitabımızdaki âyetlerin şimşek gibi birden çakışı ve okuyanı kendisine hayran bırakıp, insanın ruhunu aniden saran ve ötelerin ötesine götüren, düşündüren, düşüneni gebe bırakan ilahi bir üslüp Kurân-ı Mecid. Atalarımızın üslübu; işte Kur&#8217;ândaki bu heybetli, dalgalı ve düşünenleri gebe bırakan, düşündüren ilahi üslübun çocuklarıdırlar. Bu hem Selçukludaki atalarımızda hem de Osmanlı devrindeki bütün yazarların üslüpları Kur&#8217;ân&#8217;ın üslübuna dayanır ve onu taklit ederler bu ulu cedlerimiz. Türk diline metafizik derinlik ve üslübda kristal çizgiye kalp eden bizim ilâhi kitabımız olmuştur. Bu hakikati bilmeden şüphesiz büyük edip ve mütefekkirlerimizin üslüblarının mahiyetini, önemini anlayamayız!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Berraklaşma ve kristalin kristali düşünce manzumeleri olmadan, asla âli bir medeniyet tekevvün edemez, olamaz. Ham, boş bir hayal olur. Medeniyet her şeyden önce cemiyette bir kristalleşme, değerlerin şuuruna sahip, inançlı tesanütle oluşur! Mutlak hakikati bulan ve onunla yaşayan bu mütearrifler ordusu; mutlak hakikati bir âlim ve arif olarak biteviye içinde tercüme eden ve sürekli şerh eden Osmanlıdaki cedlerimi daha iyi anlıyorum&#8230; Tercüme edilemeyen yani anlamı olmayan ve insanı bizar eden her fikir mefhum değil, boş ve slogan bir kelimedir. Tıpkı “modern”</p>
<p>Sayfa 185<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Düşünün; bir Fârâbi, Beyrüni, İbn Sinâ, İbn Rüşd gibi. Lisan âlimlerinden Zemahşeri, İbn Hazm, İbn Cinni, İbn Mada el-Kurtubi ve el-Kitab yazarı Sibeveyhi&#8230; Bunlar aynı zamanda birer dil ve gramer felsefesinin kurucularıdırlar.</p>
<p>Cihanşümul tarih fikrinin ve gerçek tarih ilminin kurucuları olan, bir Taberi, el-Mes&#8217;udi, Yahya el-Belâzüri, Ebu Bekr bin Hallikan, İbn Haldun, Naima ve Kemalpaşazade vs. gibi düşünen tarihçiler ve tarih felsefecileri. Filozofların birbirlerine yöneltikleri sorular ve cevapları ihtiva eden ve buna kendi irfanımızda: Hevamil ve Şevamil denilen kitaplar da taranmalıdır.</p>
<p>Mesela İbn Sinâ ile Beyrüni arasındaki ve İbn Miskevehy ile Ebu Hayyan et-Tevhidi&#8217;nin Hevamil ve Şevamil&#8217;leri gibi&#8230; Hukukçular, Kelamcılar ve dini ilimleri temellendiren yani sarsılmayacak biçer sütun daha doğrusu âbidevi eserler bırakan bir İmam Azam, İmam Şâfii, Gazzâli gibi büyük âlimler. Ve bir siyaset felsefecisi, nazariyecisi olan Maverdi&#8217;nin sadece Ahkamus5 Sultaniyesi değil, bu mevzudaki bütün eserler. İhvanı Safa Kardeşlerin yazdıkları ansiklopedileri, üstelik İbn Hallikanın Vefayat el-Ayan adlı eserinden Katip Çelebi&#8217;nin Keşfü&#8217;z Zünun adlı eserine kadar her eser taranıp, cedlerimizin kullandıkları mefhumları asır asır, her ilmin tâcidar yazar ve eserleri ülke ülke ciddi olarak taranıp, birer birer tespit edilmeli ve hangi düşünürün hangi mefhumu ilk kez kullandığını ve diğer mefhumlar hakkında diğer düşünürlerin nasıl bir mana yüklediğinin dökümünü yapıp bilmek mecburiyetindeyiz. Düşünce ve irfanımızda birer ebedi fragment aydın ve insan olmamak için. Daha doğrusu Getto bir medeniyetin getto çocukları olup, eriyip dağılmamak için bilmek mecburiyetindeyiz.</p>
<p>Tabii bu arada tıpkı klasik dönem edebiyatımız nasıl estetiğimizin özünü oluşturuyorsa, aynı şekilde de İslâm düşüncesinin usâresinin usâresini içinde barındıran tasavvuf düşüncesinin yani felsefesinin bütün eserleri taranmalıdır. Bilhassa Mevlana, Gazneli Senai, Yunus Emre ve İbn Arabi&#8217;nin eserleri gibi&#8230;</p>
<p>İçimizden kaç kişi acaba şu sıralayacağım mefhumları yukarıda sadece çok azını zikrettiğim bu büyük mütefekkirlerin ne düşündüğünü biliyor? Mesela her medeniyette kullanılan şu mefhumlar hakkında:</p>
<p>Anlam, bedahet, cevher, görüş-zaviye, ezel-ebed, fikir, fazilet, kâinat, kıyas, kötü, iyi, kesret, keyfiyet, kemiyet, hakikat, hedef, gaye, ilim, ilmicedel, iman, idrak, mana, madde ve devamla: Nazar, nazari, nesne-şey, nefs, mekân, platonculuk, güzellik, ruh, Sonsuzluk, süret, siret, sanat, tezahür, tecessüs, taklit, tabiat, tanım, hareket, kategori, varlık, yokluk ve zaman vs. gibi. Heyhat!</p>
<p>Sayfa 118<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tekkeye yani kuleye çekiliş. Kulede kalış&#8230; İman şuurdur. Şuur bir taleptir: Aydınlıkla karanlık arasındaki farkı görme idraki ve şuuru demektir. Düşünce, rüya kelimelerin hep sessiz raksların karışımıdır. Ve ben bu rüya kelimelerin, sessiz raksların nefesi ve imzasıyım. Bu ulvi ruh dünyasının ruhudur düşüncelerim.</p>
<p>&#8230;&#8230;.<br />
&#8230;&#8230;.<br />
Yazar hâlen, düşüncenin beddua dalgalarına alnını uzatmış; sessizce yaşıyor.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Her medeniyet kendi irfanının ruhunu aks eden mefhumlarını inşa eder. Kendi medeniyetinin mefhumlarını bilmeyip, onların karşısına çıkamayan, sonra sürekli Batılı mefhumları kullananlar, kullandıkları medeniyetin fikren kölesi olurlar. Ve Batı&#8217;nın mefhumları, çarpıklığımızı ve sefaletimizi gösteren birer kırık aynalardır.</p>
<p>Sayfa 152<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tenkit her daim, tabiatı itibariyle düşüncenin ötesinin ötesinin dimensiyonuna yolculuktur. Tenkit ışığı biteviye soyma cehdinin adıdır. Her âli düşünür aynı zamanda büyük münekkittir. Bir ülkede büyük düşünürler varsa, o zaman büyük tenkitçiler de var demektir. Sır perdelerinin ötesine yolculuk yapmadan sırrı keşfetmek hayal olur.</p>
<p>Herder&#8217;in meta kritiği bir nevi düşüncenin kalpazan ve şarlatanlarına yani kendilerine “Tenkit Okulu” diyenlerin bu hakiki tenkidi çarpıtılmalarına, kötü kullanılmasına ve en önemlisi tenkit mefhumunu gasp edenlere karşı ihyadar düşünce, bir reform gibidir. Bunları, düşüncenin sahnesinden tard edilmesi için bu nazariyesini kullanır. Yeryüzünde her şey bir nizam ve kaide üzerinde ve bu mihverin ölçüsünde hayat bulur. Ölçüsüz, kaidesiz ve kıstassız bir kritik mevcut olmaz! Onun için Herder bu durumu şöyle tarif eder: Eine Kritik ohne Gesetz, ohne Regel und Gründe heift Akrisie und ist blinde Willkühr* Lisanı Türki ile söylersek: Usülsüz, kaidesiz, ve temelsiz bir tenkit demek; hükümde noksanlık ve kör bir harcıâlemliktir. Hamann ve Herder&#8217;in aklı tenkit ile eş</p>
<p>Sayfa 81<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cumhuriyet kadınları doğmadan öldürüldü ve boğuldular! Emperyalistlerin emir kipi reçetelerini uygulayanlar tarafından, Sahipsizlik, yokluk sokakların arasında hiçin nefesleri yani emperyalistlerin içimizdeki komiserleri tarafından. Hafızalar artık bir yıkık harabeye dönüştürülmüş; kubbesiz, mekânsız, zamansız bir garip kervansaraya çevrilmişti. Bunlar bir hecesiz kelimenin kurbanları olarak önce ayniyetleri ateşten bıçakla kıyıldı, parçalandı, delik deşik edildi ve emirlerindeki Idola Fori&#8217;ler ve sahte profesörler tarafından çarpık ve sahte ilimlerle demensleştirildiler yani zekâları ve hafızaları kayıplara uğratıldılar, tahrip edildiler Cumhuriyet kadınları&#8230; Anne, baba, çocuk ve kızlarımız yani aile daha doğrusu öz yurdumuz ve yuvamız olan aile mefhumunu ve ruhunu kaybettik!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Eyvan</p>
<p>Her düşünce, tercüme edilebildikten sonra birer eyvandır. Yani her düşünce idrakte tercüme edildikten sonra güçlü bir eyvandır&#8230; Muhteşem ve heybetli mimari eserlerinin kubbesinin ve sütunlarının dayanağıdır “Eyvanlar. Diğer bir deyişle her asil ve derin düşünce her daim birer eyvandılar. Geçmiş zamanda duran gelecek zaman, gelecek zamanın içinde bulunan geçmiş zaman birer eyvan zamanlardır. Yani ufuk ötesine kanatlandıran bütün zamanlar birer eyvan zamandır! Bizler ulvi eyvanlarımızı kaybettik. Nerede durmamız gerektiğini, eyvan yönümüzü, ruhumuzu ve bakışlarımızı kaybettik. Eyvan bir bitimsiz zamandır. Zaman hep bir bitimsiz eyvandır. Ufuklara kanatlanacağımız yeri ve yönümüzü yani eyvanımız nedir diye kendimize sormamışız. Geleceği belirleyen, durduğumuz mekân ve yön bir eyvandır.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Gözümüzün şeklinde güneş. Nurun ve aydınlığın tercümesinin tedaisi güneş. Gözlerimimizi yaratan, senin form ve şeklinde yaratmasaydı, sana bakmamız imkânsız olacaktı. Ve filozof Plotin bunu idrak etmiş ve anlatmış kendi lisanıyla. Zavallı insanlar senin doğuşunu bile göremeyen, seyretmeyen ve ibret içinde tefekkür etmeyen insan, yaradanı nasıl bütün buudlarıyla idrak edebilecek ki?</p>
<p>Bu kuytu, serin, sessiz ve taze sabahın azizi olan dostum butut! Sürekli hareket hâlindesin. Ardından güneşin henüz doğmamış şualarının iz düşümünü görür gibiyim. Ey! Her yöne ve doğuya kayan kara kara bakışlarıyla sabahın seherinde ılgıt ılgıt, mırıl mırıl süzülen aziz bulut. Ötelere haber vermeye mi gidiyorsun?</p>
<p>Sayfa 159<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Dinler daha önce bir eserimizde belirttiğimiz gibi lisanın ve bütün düşüncelerin ana kaynağıdır. Onsuz ne dil, gramer ve ne de düşünce olurdu. Vahyin nur çocukları İslâm&#8217;ı öğrenmek için lisan, gramer, lügat ve etimolojiyi ve bununla ilmin kristalden dev sütunlarını ve sarsılmaz normlarını inşa etmişler. Ve muhaddisler de kâinatın Efendisinin sözlerini derin ve karşılaştırıcı yani esaslı bir mukayese mikyasından sonra hadisleri toplarlar.</p>
<p>Bir İmam Buhari bize kendi Sahihi Buhari adlı eserini inşa ederken güttüğü metod, iyar (norm) ve titizliği, hakikatte bizim medeniyetimizde ilmin temellerini inşa ederler. Onun ravi zincirindeki titizliği ve aktaran kişinin sözlerini ölçüye vurması, hayatını ve karakterini tahkik ve tetkik etmesi, aktardığı “Hadisleri” titizlikle kontrol edişi &#8211; daha doğru bir ifadeyle- karşılaştırması bir nevi “sahih” imtihana tâbi tutuşu, fikir ve karakterde rüşt sahibi oluşuna dikkat etmesi ve anlatılan hadislerin mevzu yani uydurma mı, onun sahih olup olmadığını ve aktarılan hadisin yanlış, uydurma olduğunu ispat ettiğinde ve tabii kendisi hadisi, hadis ilminin tenkit ölçüsüne vurup bu hadisleri eserine koymaması&#8230; İşte bütün bu hareketler aslında bize hem tenkidin ne olduğunu, satır aralarında ve güttüğü usülle gösteriyor. Muhaddisler hakikatte bizim irfanımızda hem tenkidin hem de gerçek ilmin ilk kurucularıdirlar.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Genç Hegel için ise felsefeye şu durumlarda ihtiyaç var: “Şayet insanların hayatında vahdeti, birliğin kudreti kaybolursa ve onların hayatının münasebetlerinin zıtlıkları ve karşılıklı tesir kaybolmuşsa ve münferitlik kazanırsa; o zaman felsefeye ihtiyaç vardır!9! Hegel Ruhun Fenomenolojisi adlı eserinin girişinde şöyle düşündürücü bir cümle kurar: “Der Bekannte überhaupt ist darum, weil es bekannt ist, nicht erkannt” Lisani Türki ile; Bilinen (tanınan) çünkü esasen o tanındığı için; buna binaen tanınmıyor, der. Bizi yani Türk aydınını bu sözü çok güzel tarif ediyor. Sahi bizler sembol ve değerlerimizi bütün buudlarıyla tanıyor muyuz?<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Sırtını sürekli varlığına ters dönen, hiç dönmeyen insan. İçteki varlığa ve çevresindeki âyetlere kulak vermeyen, bu ölümlü varlık; kendisini nasıl tanısın? Çölde bütün yönler mücerrete yani metafiziğe çıkar. Yalnızlık ancak mutlak hakikati bulunca son bulur. Düşünmeyen, tetkik etmeyen ve dahi sonsuzun karşısına çıkmayan her insan kayıp demektir. Yokluk ve varlık ormanında kendisini bizzat bilmeceleştiren budala cüce&#8230;</p>
<p>İnsan hep uçların adamı. Araftaki yani itidalli insan sonsuza nasıl kanat çırpacağını bilir. Cenneti; yani kendini fethin nasıl olacağını, aşacağını artık bilen insandır. Ölümlü ve sonluda sonsuzu arayışı onun en sevimli tarafıdır. Sadece düşünce odasındaki yalnızlık dehânın yol arkadaşı. Gölgesiz ışık onun aziz dostu. Toplumda gayesiz yalnızlık çoğu zaman garip hastalıklara çağrıdır. Bütün davetsiz misafirler dolar iç âlemine&#8230; Yalnızlık bir gaye için yaratıcılık demektir.</p>
<p>Boş, gayesiz ve ufuksuz yalnızlık; cinnetin cümle kapısıdır.</p>
<p>Sayfa 239<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İlim biteviye kendisini inşa ederek, yenileyerek, bir mükemmelliğe doğru yükselir. Yani eski mevcut bilgileri yeni buluşlarıyla tadil ve ıslah ederek ilimde ilerleme yapabilirsiniz. Sahi mevcudu, kökü yani kristalleşmişi yıktığınızda, neyi inşa edeceksiniz! Bu tamamen Batı düşüncesinin idrak sefaletini gösteren bir hareket ve düşüncenin zevalinin imzası, Mevcut sembolik ve değerler sermayenizi muhafaza etmeden,insan bir kümes dahi inşa edemez. İslâm âlimleri mevcudu muhafaza ederek, hep tahlil, tenkit, tadil, ıslah, murakabe ve terkip gibi diriltici mefhumlarla ilmi daha da yüksek irtifaya yukseltirler.</p>
<p>Sayfa 113<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sırtını sürekli varlığına ters dönen, hiç dönmeyen insan. İçteki varlığa ve çevresindeki âyetlere kulak vermeyen, bu ölümlü varlık; kendisini nasıl tanısın? Çölde bütün yönler mücerrete yani metafiziğe çıkar. Yalnızlık ancak mutlak hakikati bulunca son bulur. Düşünmeyen, tetkik etmeyen ve dahi sonsuzun karşısına çıkmayan her insan kayıp demektir. Yokluk ve varlık ormanında kendisini bizzat bilmeceleştiren budala cüce&#8230;</p>
<p>İnsan hep uçların adamı. Araftaki yani itidalli insan sonsuza nasıl kanat çırpacağını bilir. Cenneti; yani kendini fethin nasıl olacağını, aşacağını artık bilen insandır. Ölümlü ve sonluda sonsuzu arayışı onun en sevimli tarafıdır. Sadece düşünce odasındaki yalnızlık dehânın yol arkadaşı. Gölgesiz ışık onun aziz dostu. Toplumda gayesiz yalnızlık çoğu zaman garip hastalıklara çağrıdır. Bütün davetsiz misafirler dolar iç âlemine&#8230; Yalnızlık bir gaye için yaratıcılık demektir.</p>
<p>Boş, gayesiz ve ufuksuz yalnızlık; cinnetin cümle kapısıdır.</p>
<p>Sayfa 239<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Koselleck için 19. asır bir kriz asrıdır. Herkes kriz kelimesine ayrı bir mana yüklemeye çalışmış. Mesela Schlegel 1820 yılında şu cümleyi sarf eder: “Büyük krizlerden, en derin Alman felsefesine asrın alâmeti, imzası” der. (Signatur der Zeitalter) Schiller de şu meşhur olan sözünde: Dünya tarihi, dünyanın mahkemesidir, diyor. İnsanlığın irtifa tarihi hakikatte tenkidin yani düşüncelerin kristal bir çizgiye kalp edilişinin ilk tezahürü ve irfanın ilk asli basamağıdır.</p>
<p>İnsan Batı düşüncesindeki sefaleti ve idrakinin zavallığını bu kriz mefhumu üzerinden pekâlâ okuyabilir. Bu mefhum aynı zamanda Batı düşünürlerinin şuuraltlarına bakmamıza, anlamamıza da vesile oluyor. Şuur mağarasının bilmediğimiz dehlizlerine yolculuk ettiğimizde, onların şuuraltlarındaki hamlık, narsistlik ve barbarlıklarını da görmemize vesile olur. Bunu hemen hemen bütün Batılı filozof, tarih felsefecisi ve ebebiyat yazarlarında bütün çıplaklığıyla görürüz.</p>
<p>Sayfa 85<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Ve İnsan Zweig&#8217;in Avrupa&#8217;yı terk ederken günlüğüne düştüğü şu sözü unutur mu:</p>
<p>Her şey bitti. Avrupa öldürüldü; dünyamız tahrip edildi. Ancak şimdi bizler gerçekten vatansız kaldık.</p>
<p>Avrupa bir sfenksler ormanı. Üzerinde biteviye kötü ruhların dolaştığı ve tahrip, yıkımlar ve iyileştirilemeyecek hastalıkları yayan ve eken sfenksler ormanıdır. Onun için şair Heinrich Heine: “Hakikatler ortaya çıktığında, sfenksler çukura yuvarlanır?” der. Zavallı K. Marks ise; geç farkına vardı bu canavarın. Ve ne garib bir ironi ki; insanlığa kolay kolay öldüremeyeceği bir sfenksi armağan eder: Kapitalizmi. Onun görüşü yıkıldı, ama dikkat çektiği Kapitalizm bir dindir. Avrupada benim için üç nevi insan tipi var:Dişi barbar, düşünen ve kuvvet&#8230; İktidar kimde ise, oraya yalpalanan şuursuz yığınlar sürüsü. Tamamen tıpkı bir çöldeki kumun, rüzgârın esen yönüne doğru şekil alışı gibi.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsanı bütünüyle kucaklamayana insan düşünür diyemez. Onların düşünceleri nefsinin sefaletini gösteren birer istimnadır. İnsanlık için fetihten fethe koşan, düşüncenin hür parkını inşa edenler sadece düşünür, mütefekkir sıfatına layıktırlar, Gerisi mevaşiler sürüsüdür!</p>
<p>Sayfa 146<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Mefhumlar&#8230;<br />
Zekânın ve idrakin hem doruk noktası, hem de o asrın düşün. Lisandeki ihtişam ve sefaletini de gösterir mefhumlar. Sırları dökülmemiş ayna gibidir mefhumlar. Fikri ve sosyal tarihimizin hem zaman (senkronik), hem de lisan ilminin mukayeseli tarihi (diyakronik) açısından. Bu zıtlıklar cemiyette; doğruları, inişleri, çıkışları, aldatmaları, dorukları ve derin çözülüşleri, dağılışları, karanlık ve aydınlıkları gösteren birer ayna sayfalar, canlı ve düşündürücü müşahit mefhumlardır. Ve üstelik meselelerin canlı, çok boyutlu, renkli tablolarıdır bunlar.</p>
<p>Sayfa 94<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Anne olarak bir şefkat pınarı ve deryasını barındırır bağrında, dudaklarında ve parmaklarında hep. Bir meltem yumuşaklığı ve esrar fâşeden, gösteren anne parmakları, bu cennet kokulu, muştulayan nurani elleri. Avuçlarında biteviye dua örgüsünün büyüsünü bulundurur. Huzur saçar elleri ve dua yüklü gönlü annenin. Hiçbir el anne gibi aziz, âli, diriltici ve huzur şualarını ışın ötesi yayamaz.</p>
<p>Ya sevgilinin parmakları&#8230; Dokununca erkeğine, hem yıldırım, hem muştu hem de güç pompalayan, üstelik huzur verir ve seviyorsa bir kadının parmakları. Aksi, tersi Dante&#8217;nin cehennemi Lakin o zarif, narin, gül yaprağı yumuşaklığı parmaklara Allah huzur bahşetmiş gibi; bütün inanan ve seven kadınlara. Esas devrim ve meta ufuk huzuru sadece kadınların ve ermişlerin parmaklarında gizlidir.</p>
<p>Sayfa 186<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Tahlil, tenkit ve terkip; düşüncenin taşını yerli yerine koymaktır. İnsan düşüncenin taşını ancak tenkit cehdi ile asli yerine koyar. Tenkit bir nevi düşüncenin berraklaşması, aydınlanması çabasıdır. Günün ilk ışıkları önce gölge ve karanlığı kovar. Tenkit de günün ilk ışıkları gibidir. Manayı anlamak ve yanlış olanları gün ışığının mikyasına vurmak da bir nevi tenkittir. Hiçbir ciddi düşünür, dokuduğu veya ördüğü düşünce kumaşında asla bir kopukluk, eğrilik ve renk abraşlığını, bozuluşunu istemez! Düşüncede abraşlıktan kurtulmak cehdi de bir nevi tenkittir. Tenkitsiz düşünce inşa edilemez. Düşünüyorum dahi diyemez insan!</p>
<p>Sayfa 89<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Batı&#8217;nın her mefhumu bir kaçışın soluğu ve ifadesidir. Ya paroladır ya da çoğu zaman haşivdir. Mesela Anatole France&#8217;nin nefis bir şekilde Batılı mefhumların kaypaklığına dikkat çeken şu ifadesi gibi: “İnsanların Sivilizasyon -Medeniyetdiye adlandırdıkları, onların içinde yaşadıkları şimdiki zamanın âdet ve alışkanlıklarıdır. Onların “Barbar” olarak nitelendirdikleri ise, geçmiş zaman alışkanlıklarıdır.”</p>
<p>Aynı şekilde sadece bir parola, bir slogan olan “modernizm” mefhumu için de geçerlidir. En önemlileri diğer bir deyişle posa ve artık olmayan, haşivsiz mefhumlar ise, mimarideki yani taşlardaki tezyinat, diğer bir deyişle süsden başka bir şey değildirler. Ne ayakları, ne yüzleri, ne de canları yani ruhları ve kanatları vardır bu mefhumların&#8230; Asırlarca hem kendilerini hem de kendi eksenlerine giren milletleri aldatmışlar!</p>
<p>Sayfa 95<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Kapıyı açık bırakırsanız, hırsıza davetiye çıkarırsınız. Hafızanızın atlasını tanımazsanız; rüştünüzü kaybeder ve şarlatanlarıp ebedi oyuncağı olursunuz. Mesela Batılılara göre Mefhumlar Tarihi tabirini ilk kez Hegel kullanmış. Doğru ama eksik bir hükümdür bu. Yani sadece Avrupa düşüncesi için geçerli bir ifadedir. Hakikatte; Mefhum, Mefhumlar Tarihi ve Anlamın Tarihini, Vahyin Nur çocukları ilk önce anlatmışlar ve bu mevzuda dev eserler inşa etmişlerdir! Ama bizler önce onların dilini bilmiyor ve o âli tecessüsün ruhuna ve dahi en önemlisi şuurumuzun lambalarını biteviye başkalarına patlatıyoruz&#8230;</p>
<p>Düşünün Gazzâli&#8217;nin İhya&#8217;sı yüz önemli mefhumdan oluşur. Son mefhumu ilimdir. Eser aynı zamanda hem mefhumlar tarihi hem de felsefi, sosyal ve dini ilimlerin mefhumlarından bahseder ve İslâmi meseleleri hem tecdid ve ihya eder; düşünceyi gölgelerden ayırmaya, ufukları aydınlatmaya çalışır ve İhyası bir ibdâ eserdir! Fârâbi bize “İlimlerin Sayımı” adlı eserinde felsefi mefhumlardan ve ilimlerin kategorilerinden bahseder. Ve onun gerçek bir dil felsefesi şaheseri olan el-Huruf adlı eserini de unutmayalım. Düşünce tarihinde ilk kez mahiyet mefhumundan İbni Sinâ üstadımız bahseder. İbn Rüşd&#8217;ün Faslu&#8217;l makâl&#8217; ve bilhassa Abdülkâhir el-Cürcâni&#8217;nin Esrarı Belâğa5msı gibi hem mefhumlar tarihi hem de anlamın anlamını, semantiğin tarihinin şaheseri olduğunu unutmayalım. Misalleri uzatmanın bir anlamı yok.</p>
<p>Sayfa 132<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Hay hecesi. Hayatın diriliği, canlılığı, bütünlüğünü ve kurtuluşunu ifade eden hece. Sürekli hareketlilik ve canlılık! Şuurun dumura ve cangıla düşmemesini ihtar eden bir hecedir hay. İçinde sonsuz âlemi barındıran çok boyutlu hem bir heceyi, hem de ulvi bir kelimeyi barındırır hay kelimesi. Zaman gibi titiz ve ayna bir hece. Düşüneni tefekkür parkına daha doğrusu mekân, zaman, varlık ve yokluk alanına götüren bir hece içinde hece, kelime içinde mücerret ve müşahhas kelimelerin tedai ormanı.</p>
<p>Hay aynı zamanda bir esma-i hüsnadan yani Allahın en güzel isimlerinden biri. Bütün varlıkların hayat kaynağı, ebedi ve hakiki hayat sâhibi anlamında bir hece içinde kelime. Şair Nesimi asırların taa mâverâ örgülü derinliklerinden şöyle seslenir:</p>
<p>Her kimse ki esridi</p>
<p>Hay-ı ebbed oldu zat-ı haydan.</p>
<p>Sayfa 198<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Arşiv ve hafıza, daha doğrusu arşiv aynı zamanda hafızanın mekânıdır. Kelimelerin birçok anlamları vardır düşünen insanlar için: Lügat manası, kelime, sembolik, metafor, görevi, rolleri ve tedai yani sınır açıcı manaları vardır. Ve bunların anlamları değişik ölçü ve dimensiyondadır. Fransız tarihçi Pierre Nora ise “Hafızanın Mekânı” için sadece üç anlamı vardır kelimelerin: “Maddi, sembolik ve fonksiyonel.” Tarihçi mesela arşivi bir nevi sırf ifşa, izhar eden bir maddi mekân olarak görür.</p>
<p>Ama eğer arşiv ve deposunun bir “Hafızanın mekânr” olabilmesi için, arşiv kelimesinin çevresinde “Sembollik aura” yani sembolik bir gizli şua ile çevrelenmesi, onu hafızanın mekânı yapar. Sırf maddi manasıyla “Hafızanın Mekânı” olmaz diyor tarihçi. Arşiv; bütün düşünce, tarihi akdlerin, anlaşma ve asırların ruhunu içinde barındıran sözlerin manzumesidir. Arşivlerimizin yok olması, aynı zamanda mekânın içindeki zamanın da yok olması demektir. Zira zaman her dem mekânın içinde ve dışında da olsa yine görülmez mekânın içinde yaşar; bütün mana, anlam ve nüans buudlarıyla.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cumhuriyet sadece bir tek akıl istiyordu. O da yatağı, kökleri, örgüsü ve ana şalterleri yani tenkidi, tahlil ve terkibi olmayan bir akıl istiyordu Cumhuriyet Türkiyesi. Fransız yazarı Bruno Latour&#8217;un Avrupa için söylediği gibi: “Biz modern olmadık” İbn Halduna göre cemiyette medeni münasebetler, toplum arasında irfana, irtifaya, âli düşünce ve dahi ulvi gönüle dayanan bir dayanışma ağıyla mümkündür. Bu ruh, bu sevgi, saygı ve irfan yoksa, o cemiyet medeni değildir. Bu irtifa yoksa o cemiyet ve milletler medine, medeniyet parkında asla olamazlar ve medeniyette hiç tekevvün etmez görüşündedir.</p>
<p>Sayfa 107<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Medeniyetlerin estetiklerinin ayrı bir ruhu, zekâsı ve üslübu olur. Diğer bir deyişle onu oluşturan dev sütunların can ve ihya damarları ve pınarları ayrı olur. Medeniyetlerin estetikleri, metafizikleri ve üslüpları onların âli, zarif ve kristalleşmiş dâhiliklerinin ifadesidir. Bizi diğer bütün medeniyetlerden ayıran ve eşsiz olduğumuzu ifadeye yarayan sembol bir ifade, bu da mimarimizdeki Mukarnas mefhumudur. Sadece İslâm Vahiy Medeniyeti&#8217;ne has bir sanattır bu. Lügatler bize bu mefhumu şöyle izah ediyorlar: Kemer, kubbe, eyvan ve mukarnas.</p>
<p>Mimari estetiğimizi belirgin bir şekilde gösteren sanatlarımız. Mukarnas; taç mukarnas, eyvan mukarnas ile mana ve anlam dimensiyonlarını ifade eden bu nev-i şahsına münhasır sanatımız.</p>
<p>Sayfa 177<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Eger büyük düşünürlerin bendleri bir bir yaran, yakan, yıkan tıpkı suyun birden bire dalgalanıp çağlayarak, şahlanarak kanatlanıp, şiddetlice hızlanıp, tırmanır gibi aniden şiddetlice patlaması misali ve dahi bu şiddetli inişli, çıkışlı tazyik dalgaların her şeyi önüne katması misali ve bu şiddetin şiddeti öfkeleri olmasaydı,düşünce en metafizik yani en yakıcı, en kristal -diğer bir ifadeyle- insanların ruhlarını, rüya ufuklarını asla gebe bırakamazdı&#8230;<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bize göre, Yaratıcı tenkit: Bir mutlak aşk; ışığı bitimsiz soyma cehdinin ve mutlaka erişebilmenin kesif adımını ve dahi mutlak tecessüsünün keskin imzasıdır. Doğrusu dünyanın en zor sanatı ve dahi ilmi bu. Dünya düşünce tarihine esaslıca yön veren iki şey vardır: Yaratıcı düşünce ve Yaratıcı Tenkit! İkisi de düşünce kumaşının hem atkısı hem de çözgüsü, yani kristal çizgileri gibidirler.</p>
<p>Her mefhum, o medeniyetin ruh dimensiyonlarını ve ruhunun mana renklerini gösterir. Garip bir mananın gökkuşağını. Aslında bütün mefhumlar için de bu geçerlidir. O mefhumlarda zihniyetleri, yani insana bakan zaviye ve ruhlarının kökleri ve bu köklerde; ufuklarının ufukları durur hep.</p>
<p>Sayfa 82<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
İnsanoğlu gerçekten kendisine hayat nedir diye ciddi olarak bu soruyu yöneltmiş mi? Yani hecelemiş mi bu kelimeyi. Kelimenin içindeki hecelerin süret ve siretlerine eğilmiş mi? Hayat: H, ha, hay, hayâ ve kemali hayat. İnsan bu âlemde kılavuzsuz ise, o sadece bir “Ha” hecesi gibidir. Tükenmeye yani yok olmaya mahküm bir ateşin içindeki mum gibidir. Doğarken ebeveynleri onu tıpkı H harfi şeklinde olduğu gibi korur ve köklerine bağlamaya çalışırlar. Bize babasını anlatan şair Mehmed Âkif şu mısralarıyla H&#8217;yi yani ebeveynleri ne güzel anlatıyor Üstadımız:</p>
<p>İlmi az, görgüsü çok, fitratı yüksek bir İmam Tanırım ben, ki hayâtında tanıtmıştı babam “Kim bilir; şimdi ne âlemde benim şanlı Kösem</p>
<p>H; hem kökler hem de dallardır insan hayatının ilk safhalarında. Onsuz ne gök kubbe ve ne de gök kubbemiz olmaz!</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/">Ekrem Tahir – Yaratıcı Öfke  -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-yaratici-ofke-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Psodologi:Oryantalizm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/psodologioryantalizm/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/psodologioryantalizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 17:47:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Psudologi:Oryantalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18921</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;Oryantalistler getto zekânın çocuklarıdırlar. Emperyalist Batı hem insanı öldürdü, hem de ilimleri bayağılaştırıp, gettolaştırdı. Sonsuz mekanlardaki pınar tazeliğini, kristal, billur örgünün mana ve rayihasından haberi yoktur. Tekniğine gelince, ufukta ve istikbalde ölümün nefesi kokuyor. Batı tekniğinin yüzde yüz bir “Epimetos” olduğunun, Batı’da da farkında olan ciddi ilim adamları ve düşünürleri bu dişi canavarın dehşeti içindeler. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/psodologioryantalizm/">Psodologi:Oryantalizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/psodologioryantalizm/indir-2-62/" rel="attachment wp-att-18922"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18922" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-2.jpg" alt="" width="310" height="215" /></a></p>
<p>&#8216;Oryantalistler getto zekânın çocuklarıdırlar. Emperyalist Batı hem insanı öldürdü, hem de ilimleri bayağılaştırıp, gettolaştırdı. Sonsuz mekanlardaki pınar tazeliğini, kristal, billur örgünün mana ve rayihasından haberi yoktur. Tekniğine gelince, ufukta ve istikbalde ölümün nefesi kokuyor. Batı tekniğinin yüzde yüz bir “Epimetos” olduğunun, Batı’da da farkında olan ciddi ilim adamları ve düşünürleri bu dişi canavarın dehşeti içindeler. Ama yığınlaştırılan insanlar bunu bilmiyor, görmüyor. Daha doğru bir ifadeyle istemiyorlar!</p>
<p>Önce Psodologi / Psodoloji. Yalanın ilmi. Batı hiç çekinmeden bir büyücü çırağı gibi, dokunduğu herşeye bir ilim sıfatı verme sev­da ve hastalığındadır. “Logie“bir sufıks, bir son ektir. Bu Yunanca “Logos” kelimesinden türetilmiş. Bu mefhum Batı’nın en kaypak, dişi kelimelerinden birisi, taşımadığı mana yok gibi.</p>
<p>Batı’nın mu­teber lügat ve ansiklopedileri bu kelime hakkında bize şu bilgileri veriyorlar: Gramerde, konuşma, cümle, kelimeler ve hece anlamı­na geliyor. Retorik, belagatta ise; konuşma, nesir tarzı bir anlatım. Şiir de ise fabel manasında kullanılıyormuş. Filozoflardan mesela: Stoacı’lara ve Heraklite göre: “İlahi Akıl”, Dünya aklı manasın­da ve yahut Dünya atlasının akıl prensibi manasında kullanırlar. Platon bu mefhumu: “İzah etmek”, “İfade etmek” gibi manalarda kullanmış. Batının muallimi evveli Aristo ise: “Tanımlama” ma­nasında kullanmış.<sup>202</sup> Herkesin elindeki pamuk ipliğin rengi hep başka&#8230;Kısaca bugünki Batı lügatleri: Konuşma, lisan, düşünce, mana ve mefhum diye kelimeyi tanımlıyorlar.</p>
<p>İşte bu kelimeden türetilen “Logie” ve bizde “loji” diye kul­lanılan bu son ek, usûlen bir alan ve mevzuu ilmi. O alanın ilmi hüviyetini ve ilim olduğunu ifade etmek için, bu son ek kullanılır. Mesela: Sosyologi / loji, Ontologi/ Ontoloji vs. gibi. İşte bizde, Batı dünyasına yeni bir ilim armağan etmek istiyoruz: <em>Yalanın ilmi. Onların kendi kültürlerin istılahi ile: Psodologi/Psodologie diyorum</em>, <em>bütün sahte ilimlere</em>.</p>
<p>Onun için Batı’nın bir avuç gerçek düşünürlerinin dışında, ha­kim olan ilim sahte yani psodo(Pseudo) ilimdir&#8230; Kısacası Oryantalizm bir nevi “Psodologi” dir. Yalan ve aldatmanın ilmi.</p>
<p>Bunlar sömürge atlasının atkı ve çözgüsünü itina ile örmüşler ve halen örerler.</p>
<p>Oryantalistler, Cemil Meriç’in mühürleyip ve tuğralaştırdığı gibi, asırlarca unutulmayacak olan bu keskin, derin ifadesiyle: “S<em>ömürgeciliğin keşif koludur</em>” hükmü doğrudur. Ama bu söze şunu da ekleme yapmak mecburiyetindeyiz: Oryantalizm aynı za­manda, bütün yön ve ruh dimensiyonuyla sömürgeciliğin atlasının atlasının örgücüsü ve kâşifidir.</p>
<p>Onların görevi, daha doğrusu onların medeniyetinin bir mef­humu ve karanlık bir metaforla ifade edersek: bir hıncahınç hecesiz kelime olan “misyon” ları hem sömürgeciliğin atlasını ha­zırlamak, hem de tabii olarak, ruhen diğer milletlerin çocukların melezleştirmenin yani varlıklarının bütün değerlerini toz haline getirmenin manifestolarını yazmaktır. Bunlar “Doğu” söz konu­su olunca, daima binaların, yani beynin, düşüncenin üst katındaki ışıkları biteviye söndürürler. Çünkü bunlar aynı zamanda ruhen, fikren ve zikren birer hakiki <em>Psodologturlar.</em> Saniyen yalanın, sahte ve aldatma ilminin neferleridirler&#8230; Her daim her asır karan­lığın emir kiplerinin, emrinin altındadırlar.</p>
<p>İnsan mesela Alman Oryantalistlerden bir C. H. Becker’in, Martin Hartmann’ın ve Hugo Grothe’nin Birinci Dünya Savaşı öncesi, sonrası ve savaş esnasında, savaş bitimindeki yazılarını oku­duğunda, samimiyetsiz daha doğru bir ifadeyle bu maskeli yüzlerin altındaki gerçek yüz ve ruhlarının atlasını görebilir!.. Bu durum sadece Almanya için değil, tabiî. Bütün sömürgeci Avrupalılar aynı ruhun yani sahte ve getto örgülü zekânın çocuklarıdırlar.</p>
<p>Mesela kaç kişi içimizden bir Fransız Rene Pinon’un “L <em>Europe et l&#8217;Empire Ottoman ”</em> ve bir Alman teolog, Papaz Prof. Cari Mirbt&#8217;in: “<em>Missiorı und Kolonialpolitik in den deutschen Schutzgebieten</em>” (1910) ve E. Graf von Mülinen: <em>“Die Lateinische Kirche im Türkischen Reiche</em>” gibi eserleri okumuştur. Batı’nın bu gözcü okçuları, zehir tacirleri olan, bu sömürgeciliğin atlası: Oryantalizmin tek hedefi ve asıl muhatabı müslüman Türklerdir. Filistinli Edward W. Said’in “<em>Oryantalizm</em>” adlı eserinden sonra bir müslüman Türkün bu eserden daha şümûllü, daha derin, dü­şündürücü ve keskince, ufuk ötesi genişliğinde bütün hakikatleri mermerden sayfalara kazımalıydı, tırnaklarıyla&#8230; Unutmayalım, Edward Said, ölmeden önce 2003 yılı baskısına, hem bir ekleme, hem de tenkitlere cevap verir.</p>
<p>Ama bu meselenin karşısına ilk önce ciddi olarak çıkan: Edward W. Said’tir. Ve kendisi son derece mütevazi bir ifadey­le “Bu bir giriştir” diyor. Mesele diyorum. Zaten Avrupa insanlık için başlı başına bir meseledir. Unutmayalım: <em>“Avrupa dehşetin izleridir,</em> demiyor muydu, Latin şairi&#8230; Evet son derece insanlık için hayati <em>bir mesele</em> diyorum. Bu ebedi yalan örgüsü, em­peryalizmin bütün buud renklerini ve sinsi, dişi tilki metodlarını varlığında, rüyasında iç örgü olarakta barındıran: Oryantalizm. İlim değil, sahte yani Psudo ilimdir. Bu mesele bir Kari Mark’ın yazısı <em>“Zur Judenfrage”</em> (Yahudi Mes’elesi) dediği manadan veya Althusser’in <em>“Problematik</em>” mefhumuda bu meseleyi bütünüyle anlatmaya yetmez. Bu daha öte, ötelerin ötesi bir meseledir.</p>
<p>Dünya ve insanlığın gerçek barışı için hayatı bir meseledir: bu yalan örgüsü, emperyalizimin bütün renklerini ve metodlarını içinde barındıran, Oryantalizm. Önce Edward Wadi Said’in 1978’de yayınladığı bu esere kısaca eğilelim, ilk eser olması se­bebiyle. O, Doğu’yu, Avrupanın hem maddi hemde uygarlığının “ayrılmaz bir parçası” olarak gördüğünü belirtikten sonra oryanta­lizmi şöyle tarif eder: <em>”Batı uygarlığın kültürel ve ideolojik açıdan değişik bir anlatım şeklidir, değişik bir kelime hâzinesi, bir eğitim ve öğreti; kurumlar beraberliği, hayaller ve düşünceler toplamı, doktrinler ve hatta sömürge yönetimi için gerekli bürokrat kadro­lar ve yerli yönetim elemanlarıdır oryantalizm</em>.”<sup>203</sup></p>
<p>Ve yazara göre ise; ”Doğu hakkında ders veren, yazı yazan ve araştırma yapan herkes oryantalisttir.”<sup>204</sup> Sadece bir ada olmadığı­nı, bu getto ve psodo ilmine başka ilim alanlarında bu emperya­lizm ve sömürge atlasını ördüğünü beyan etmek için de şunlarıda ekler: “<em>Ayrıca genel veya özel anlamda, etnolog, sosyolog, tarihçi ve filozofları kendi bilimsel disiplinleri ile birlikte oryantalizmin içine katmak mümkündür</em>.”<sup>205</sup> Yanılıyor mu? Hayır!</p>
<p>Kısacası Avrupa’da sadece kendilerine “Oryantalist” diyenle­re, oryantalist demek budalalık olur. Avrupa’da kim ilmi gettolaştırıp, sırf kıyıcığını, kanlı barbarlıklarını ve biteviye yalan atan ve yalanlarını örtbas eden ve kendi medeniyetini, diğer medeniyetlerin üstünlüğünü ve herhangi bir ilim ve sanatta bu mevzuların öncülerini görmemezlikten gelip, narsistlik ötesi bir ruh tavrıyla ve sadece yalan, dolan ve biteviye hecesiz kelimeleriyle emper­yalizme ve kanlı sömürgeciliğin sözcülüğünü yapan herkes bir oryantalisttir. Yani hakiki bir psodolok’tur!..</p>
<p>Henüz Batının dehşetin dehşeti izlerini anlatan bir düşünür ne Doğu’da ne de Avrupa’da çıkmadı. Bir tane Avrupa mefhumu yok! Yüzlerce “Avrupa” mefhumu var ama hakikatte bunları biz ikiye ayırmak mecburiyetindeyiz! Yoksa hakikat Richard Faber’in bu <em>“Abendland Ein politischer Kampfbegriff</em> ” adlı eserinde bah­settiği bir sürü “Avrupa” yok!<sup>206</sup> Faber, sadece gömlek renklerini vermiş, Ruh ve zihniyet farklılıklarını değil.</p>
<p>Bu sadece geveze Avrupa’nın, geveze bir medeniyet olduğunu göstermekten başka birşey ifade etmez. Bize göre ruh ve düşünce zihniyeti olarak, bu ikibinaltıyüz yıllık düşünce tarihi olan, İhtiyar Avrupa, önüne hangi sıfatı eklerse eklesin, sadece ve sadece iki Avrupa vardır. Birincisi: Düşünen; namuslu, aydınlıklı kafaların olduğu bir “Avrupa”lı. Ama bunlar minnacık, bir avuçtur, tarih boyunca. İkincisi: elleri ve ruhları biteviye kanlı olan, barbar ve emperyalist Avrupalı. Unutmıyalım <em>Usta Şair Horaz bunlara</em>: “Vestiqia Terrent” diyor. <em>Yani Latin şairine göre Avrupa hep: “Dehşetin İzleridir</em></p>
<p>Tekrar Edward Said’in eserine dönelim. Kulak kabartalım, Batı’nın sömürge ruhu ve zihniyeti için neler söylüyor: <em>“Bir hikmet nazariyecisi gibi aktarılmaya çalışılan bu fikir sisteminin, aslında korkunç olduğu kadar basit ve anlaşılması kolay bir seri yalan kumkuması olduğu bilinmelidir”<sup>207</sup></em> Ve “Cultur and Imperialism. 1993” yazan ekler: <em>“Oryantalizm coğrafi bir ayrım değil, bir seri çıkarlar toplamıdır”<sup>208</sup></em> Said yanılıyor mu? Hayır&#8230; Batı acımasız­ca sömürdüğü her ülke ve yok etmek istediği her medeniyet, onlar için: Doğu’dur. Daha doğru bir ifadeyle, kendisi dışındaki herkes:“Doğulu&#8217;dur.</p>
<p>Şunu asla unutmayalım ki, Batı’da, oryantalistleri üstelik bir ciddi oryantalist dergisinde edepli ve haklı olarak, edebiyat acısın­dan, Batıkların kıyıcılığına, peşin hükümlerine ve bir eşya gibi ele almalarına isyan edip, tenkit eden, ilk hakiki âlim ve edebiyat bil­gini, daha önce belirtiğimiz gibi, bugün tamamen unutulan: Otto Hachtmann’dır&#8230; Hachtmann henüz 1917 yılında, Edward Said’in şu sorusuna: <em>“En önemlisi araştırma oryantalizmin yerine neyin seçebileceğini düşünmektir. Diğer kültürler ve diğer halklar, baskı ve yönetme emeli taşımadan hür ve bağımsız bir görüş açısı ile nasıl incelenebilir</em>?” işte bu soruya bütünüyle olmasada ilk olarak cevap vermişti Hachtmann bey.</p>
<p>Üstelik ifade ettiğimiz gibi, bu keskin ve köşeleri belli olan, düşüncesini cesur ve edeplice bir oryantalist dergisinde söyler. Bunu yukarıda ki sayfalarda zikret­tik. Ama Hachtmann’ın, oryantalistlerin kendilerine çeki düzen vermezlerse, dürüst olmadıkları zaman, “Literat” Edebiyatçıların birer “Oryantalist” olmalılar der. Üstelik E. Said’de onun bahset­tiği bir “Literat”tır. Kısacası düşüncenin ve ilmin ruhuna ve na­musuna sahip, bu düşünen her Avrupa’lıyı davet ettiğini bilhassa unutmayalım&#8230;</p>
<p>Evet. Oryantalistler ve kanlı sömürgeci elleri. Kısa bir araş­tırma, mukayeseli, tahlil ve tenkitli bir okuma mesela bir oryan­talist C. H. Becker‘in 1910 yılında “Der İslam” adlı bu oryanta­list dergisinin ilk sayısında bulunan ve derginin ilk yazısı olan:<em>“Der İslam als Problem”,<sup>209</sup></em> <em>“İst der İslam eine Gefahr für uns re Kolonien?”210</em> ve bu önce Paris’te bir konferans olarak, sonra Berliner InternationaleWochenschrift&#8217;te<sup>211 </sup>neşredilmiş ve Martin Hartmann&#8217;ın yine bu “<em>Der İslam”</em> mecmuasındaki &#8220;<em>Deutschland und der İslam”<sup>212</sup></em> yazılarını ve sonra savaş esnasında ve aka- bindeki herhangi bir yazısını okumak lazım. Temelde ruh aynı:</p>
<p>Kıyıcılığın ve sömürgeciliğin yollarını göstermek ve yapmaktır. Bunun dışında insan bir zamanlar iki iyi dost olan Hollandalı or­yantalist C. Snouck Hurgronje ile C. H. Becker’in birbirleriyle olan tartışmaları unutmamalıdır. Savaş öncesi ve sonrası daha doğru bir ifadeyle ülkelerinin bu sömürü menfeatleri çakıştığında birbirlerine olan tavırları anlamak için.<sup>213</sup></p>
<p>İslâm milletlerinin birliğini bozup, fitne tohumları ekmek. Bütün kurucu fikir ve değerlerini sulandırmak, sosyolojik bir ifa­deyle fikren, ruhen melezleştirmektir ki, bunun anlamı, adı dini ilimlerde ki, gerçek karşılığı, manası, şüphesiz:Gavurlaştırmaktır.</p>
<p>Onlar sizlere bunu boş, modavari ve slogan bir “Modern” kelime­siyle ifade ederler. Daha doğrusu bütün hecesiz kelimelerle sal­dırırlar. Mesela filozof Nietzsche henüz ilk dönem eserlerinden biri olan: “<em>Menschliches</em>, <em>Allzumenschliches</em>” adlı bu eserinde, bu boş, slogan modern kelimesi ve insanı için, düşünen insanların dikkatini çekmek için, şunları söyler: Modern insan, kendisine bir ev inşa etmek istiyor. Onun burdaki duyguları ise, sanki kendi­sini canlı canlı mezar anıtın duvarlarıyla örmek istiyor gibidir.” Bir başka eserinde ise bize: ”Gururlu, sorumsuz, kendisiyle asla barışık olmıyan bir maymuna” benzetir, modern Avrupa insanını.</p>
<p>Onun ölümünden sonra yani Posthum bir yazısında, filozof Batı dünyasının, “Modern Gesellschaft”ını modern cemiyeti için şöyle tarif eder, önce modern cemiyetin bir “Toplum” olmadığını anla­dık mı? Sorusundan sonra şu hükmünü verir: “Ne bir “Cemiyet” ne de bir “Vücud” tur. Bilakis bir hastalıklı toplumdur der, bu” <em>Zur Genealogie der Moral</em>’ yazarı. Bunun Türkçe anlam ve ma­nası kısaca budur. Batı&#8217;ının boş, slogan ve parola nevinden ke­limeleriyle, kendi toplumları gibi, diğer toplumları bu “Hecesiz Kelimelerle” aldatıp, sömürürler ve zehirlerler.</p>
<p>İnsan bu yazarların birbirleriyle olan mektuplarını okuduğun da, bunların gerçek yüz ve mh topografyalarını, aslî fikirleri­ne, düşüncelerinin yüzünü manası daha iyi görüyor ve daha iyi anlıyor. Gayet berrak, sessizce ve maskesiz görüyor. Çünkü bu mektuplarda, nasıl olsa kimsenin okuyamayacağı düşüncesiy­le, maskesiz, içlerinden geldiği gibi yazıyorlar. Mesela Martin Hartmann ile Ignaz Goldzihenin 20 yıllık mektuplaşmalarında olduğu gibi&#8230;</p>
<p>Bu kitaptan anlıyoruz ki, Genç Muhammed İkbal, 1912 yılında Matin Hartmann&#8217;a bir mektupla, onun “<em>Almanya ve İslam</em>” adlı yazısını, okumak istediğini belirtiyor. İkbal’i tanıma­yan ama bu övgü dolu mektuba sevinen Martin Hartmann, Macar yahudisi Goldziher’e sorar, kim bu Muhammed İkbal, tanıyormusunz, diye sorar. Rafine oryantalist, takiyyeden Mısır’da geçiçi olarak müslüman olan, Goldziher de tanımaz. Bu İkbal’in iste­ği Hartmann beyin hoşuna gider ve kendisine İngilizce mektup yazan genç Muhammed İkbal’e istediği makaleyi göndereceğini belirtir.</p>
<p>Bu tip mektuplar sadece oryantalistlere mahsus olan bir durum değildir. Mesela meşhur Fransız düşünürü bu “<em>Demokras</em>i” kitabın yazarı: Alexis Clerel de Tocqueville’nin (1805-1859) hani bu hatıralarında: <em>“Ben İhtilallerin gölgesinde doğdum Doğduğum da Aristokrasi can çekişiyordu ve henüz demokrasi doğmamıştı</em> .” diyen bu kendisi gibi kaypak ve kıyıcı bir görüşün sahibi olan liberal yazarın, insan onun mektuplarını okuduğunda, bu <em>“Amerika da Demokrasi&#8221;</em> yazarı denilen ne kadar ırkçı, sömürgeci ruhlu, kendi medeniyetinin dışındaki milletlere ve bilhassa bunlar şayet müslüman kavimler iseler, iliklerine kadar düşmanı olduğunu görür: “L&#8217;ancien regime et la <em>revolution, 1856”</em> (Eski Rejim ve İhtilal) yazarını. O da Kari Marks gibi, nasıl Alman’lara, Hindistan’ı sömürün tavsiyesini daha doğrusu fetvasını veriyorsa, Tocqueville ise, Afrika’yı daha doğru bir ifadeyle, Cezayir’i sömürün, yok edin tavsiyesinde bulunur.<sup>214</sup></p>
<p>Doğu, daha doğrusu İslâm söz konusu olduğunda, hepsinin şiddetli sömürgeci ve birer cavalacoz ve kıyıcı düşünür olduk­larını görürüz. İslâm mevzu bahis olduğunda insan olduklarını severek unutup, ruhlarını şeytanın çengeline asmayı çok sevi­yorlar. Birden kullandıkları kendi: “Hürriyet”, “Demokrasi” ve “Bağımsızlık” vs gibi mefhumları hecesiz kelimeleri yani kana, insan kanına ve kıyıcı, sömürgeci, kanlı barbarlığa dönüşür.</p>
<p>Kısacası Batı’daki yazarların hiçbiri, belki sadece bir avucu istisna, kendi medeniyetlerinin dışındaki yazarlara, asla kendi me­deniyetlerinin dairesindeki, bu Ediplere ve düşünürlere yaklaştığı gibi, edep ve ciddiyetle yaklaşmazlar!..</p>
<p>Ve unutmayalım bu sade­ce özel olarak oryantalistlere has bir durum değildir. Düşüncenin ve sanatın bütün fırıldak ve karanlığın emir kiplerin tasvip ettiği şekilde davranırlar. Bunlar aslında tipik <em>anti-insan ruhunun ço­cukları</em> ve kendisi dışında her medeniyetin düşmanı ve yıkımın, öldürme timi kurmay subaylarıdırlar.</p>
<p>Kendisini aşamamış yani insanı bütünüyle mücerret ve müşah­has olarak tanımayan bütün şairler, filozoflar, sosyologlar getto gürûhuda, diğer medeniyetlerin çocuklarının düşünür ve yazarları onlar için, bayağı, herhangi birşey yani alalade bir eşyadan, nes­neden farkı yoktur. Bu Batı medeniyetinin çocuklarının şuurunun derinliklerinde bitmez, tükenmez habis ruhlu, ecinli, bir derin, dipsiz, köklü köktür: Kıyıcı, narsist, peşin hükümlü ve sömürgeci ruhunu dışa vuran tezahürleridir bütün bu hareketleri&#8230;</p>
<p>Bu medeniyeti sevdiren ve fikirleriyle celb eden, kendine ve sayfalarına çeken bir avuç düşünür olmazsa, bu medeniyete ger­çekte yüzdeyüz habis ruhlu bir artık, posa medeniyeti yani Coput Mortuum diyebiliriz. Heyhat! Ama bu öyledir, bir avuç nur ço­cuklar bile, bu medeniyeti Caput Mortuum’dan kurtaramamıştır&#8230; Unutmayalım, sonradan görmeler medeniyeti daima barbardır­lar&#8230;</p>
<p>Barbar ve dişi. Batı düşünen yani gerçek manada seven, dü­şünen insanlardan çok, maalesef bu: Barbar, kıyıcı gestapo ruh­ların, insanların vatanı olmuştur. Bunların tek özelliği var: Taşra kafalı oluşları! Dün bu böyleydi, bugünde bu böyle hâlende ve istikbalde de&#8230; Yarın&#8230; Yani istikbalde Avrupa’yı ancak, Toynbee ve Heiddeger’in bir kelimeleriyle ifade edersek: “Mucize” de­ğiştirebilir&#8230; Batı bu ruh hastalığından, patolojik ve tereddileşen düşüncesinden arınmadan, iyileşmeden, vazgeçmediği müddetçe yarında değişmeyecektir&#8230;Ve mucizenin adı: İslâm Tevhididir. Eco Homo yazan haklı, bu budala dinin budala ve â’ma “Tanrı” inancını terk etmedikleri müddetçe, Batı’hiar asla mâvera düşün­cenin ve sevginin ummanma kavuşamazlar!</p>
<p>Oryantalistler ise özel bir durum yani, onlar ruhen, fikren bu iş için yetiştirilmiş, bu işe gönül veren, yapmak isteyen daha doğ­ru, açık ve keskin bir ifadeyle söylersek onlar ruhun kıyıcılığın, karanlığın ve sömürgeciliğin ruh elbisesini giyip, sömürgeciliğin atlasını, kanla yazanlardır. Bu belki bir avuç dürüst oryantalistler hariç, bu keskin ve derin hükmü değiştiremez. Üstelik bunların çoğu bırakın Doğunun şaheserlerini, kendi medeniyet dairesinin, edebiyat ve sanat görüşlerini, hatta kendi ülkelerinin yazar ve filozoflarının önemli eserlerinden yani sanat, dil felsefesi ve edebiyat konusunda yazılmış, bir nevi “Kanon”laşmış, mihenktaşı olan bu eserlerden bile aslında habersizdirler. Hatta yaşadıkları dönemdeki, yani çağdaşları olan yazarların bu mevzuudaki eserle­rin varlığından ve dahası etki ve tartışmalardan bile habersizdirler. Bunların düşüncesinin gök kubbesi bile yoktur!&#8230;</p>
<p>Bu kara, zifiri cahilliklerine rağmen “Doğu” ülkelerinin edebi­yatları ve dilleri hakkında çarpık görüşler ve metodlarıyla incele­melerde bulunup, hüküm verirler&#8230; Tek orijinallikleri var: Sisli ve buudsuz aklın ebedi çocukları oluşları&#8230; Her yazılarında aslında hem cehaletlerinin topografyasını hemde derin narsistliklerin bü­tün çıplaklıklarıyla gösterirler&#8230;.</p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.294-304</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>202 Wörterbuch der philosophischen Begriffe, Hrsg. Armin Regenbogen und Uwe Meyer, Felix Meiner Verlag, Hamburg 1998, s. 389 ve Martin Gessman, Philosophisches Wörterbuch, Stuttgart, Kröner Verlag, 2009, s.447</p>
<p>203 Edward Said, Oryantalizm, tere: Nezih Uzel, İstanbul, 1982, s. 14.</p>
<p>204 a.g.e., s. 15.</p>
<p>205 a.g.e., s. 15.</p>
<p>206 Daha geniş bilgi almak için insanın bu küçük hacimli ama öz bilgileri say­falarında barındıran bu esere eğilmesi yeterlidir. Yoksa bu mevzuda bir sürü eser var Avrupa’da. Richard Faber, Abendland. Ein politischer Kampfbegriff,Berlin, 2002.</p>
<p>207 a.g.e., s. 21-22.</p>
<p>208 a.g.e., s. 31.</p>
<p>209 Der İslam. Zeıtschrift. s. 1-21. Berlin. 1910.</p>
<p>210    Koloniale Rundschau 1, s. 226-293.</p>
<p>211 19 Februar 1910, s. 227-252.</p>
<p>212 a. g. dergi, Berlin, 1910, s. 72-92.</p>
<p>213 Önce Hollandalı Oryantalist C. Snouck Hurgronje’nin 1915 yılı Ocak ayında De Gids dergisindeki şu başlılklı yazısına ”Heilige Oorlog made in Ger- many \ bu yazı aynı yıl İngilizceye de tercüme edilmiş: ”Holy War made in Germany” Yazarın bu yazısı &#8220;Verspreide Geschriften” adlı eserinin 3. Ciltinde mevcut. S 259-297. Leipzig u. Bonn 1923. C. H. Becker için, şimdilik onun hakkında yazılmış Almanca tek biyografi kitabı olan: C. H. Becker. Mensch und Polidker. S 17-22. Stuttgart. 1959. ve Onun ilk tepkisi bu De Gids dergisinde cevap olarak ”Islampolitik” adlı yazısıyla cevap verir. Bu yazıların büyük bir kısmını şarkiyatçı C. H. Becker ”lslamstudicn. Von Werden und Wesen der islamischen welt” adlı bu iki ciltlik eserinde toplamış, S 281-303. Cilt iki. Leipzig. 1923. Bilhassa onun’Dcutschland und der İslam” adlı yazı­sı. Ki bu 31 sayfa olarak önce 1914 yılında basılmış. C. H. Becker. Deutschland und der İslam. Stuttgart- Berlin. Dt. Verl-Anst. 1914.</p>
<p><sup>214</sup> AIexis de Toccjucville, <em>Werke und Britfe{</em>Hrsg.) J. P. Mayer, 1959 vc onun 1850 yılından itibaren yazmaya başiayıpta, ölümünden sonra neşredilen <em>Souvenin</em> (Hatıralar) 1893 adlı eserleri, bu “Demokrasi” havarisi yazar hakkında yeteri kadar bilgi veriyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/psodologioryantalizm/">Psodologi:Oryantalizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/psodologioryantalizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalizm ve Edebiyat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizm-ve-edebiyat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizm-ve-edebiyat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 17:42:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm ve Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Otto Hachtmann]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18917</guid>

					<description><![CDATA[<p>Otto Hachtmann. Sadece Almanya’nın değil, Avrupa’nın da en güzel ruhlu insanlarından birisidir. Hachtmann Bey, edep, huşu ve ciddiyetle Türk dili ve edebiyatına eğilmiş. Bu bilge, namuslu, ka­rakterli lisan ve edebiyat âlimi olarak. Hachtmann 19. asrın çocuğu, 1877 yılında doğmuş. Babası bir latin dili ve edebiyatı Profesörüdür. Edebiyat tarihi 19. asrın çocuğu. Bütün Avrupa’da hakim olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizm-ve-edebiyat/">Emperyalizm ve Edebiyat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/emperyalizm-ve-edebiyat/images-30-2/" rel="attachment wp-att-18918"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18918" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-30.jpg" alt="" width="470" height="313" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-30.jpg 470w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-30-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-30-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-30-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-30-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-30-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-30-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-30-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" /></a></p>
<p><em>Otto Hachtmann.</em> Sadece Almanya’nın değil, Avrupa’nın da en güzel ruhlu insanlarından birisidir. Hachtmann Bey, edep, huşu ve ciddiyetle Türk dili ve edebiyatına eğilmiş. Bu bilge, namuslu, ka­rakterli lisan ve edebiyat âlimi olarak. Hachtmann 19. asrın çocuğu, 1877 yılında doğmuş. Babası bir latin dili ve edebiyatı Profesörüdür.</p>
<p>Edebiyat tarihi 19. asrın çocuğu. Bütün Avrupa’da hakim olan bu “National” (Ulus) denilen edebiyatların, fikir ve görüşlerin hıncahınç hakim olduğu bir asırdır, aynı zamanda bu çağ. Bu adı­na <em>“Uzun Asır</em>” dedikleri bu dönem: aydınlıkla karanlığın, zirve­lerle uçurumları, namuslu yazarları ve kalpazan ruhlu; namussuz yazarları içinde barındıran ve bu sadece düşüncesinde Arafı ve cehennemi olan yani cenneti olmayan bir asırdır. Halen devam eden bu kanlı 20. asır ve hayatımızı idame ettiğimiz çağın bütün kötü ruhlu fikirlerin tohumunun ekildiği bir asır; Bu herşeyin iç içe olduğu, kısa ve uzun soluklu fikirlerin, cüce ve devlerin de ol­duğu 19. asır, Avrupasının. Batı empeyalizmin doruklaştığı ve bizlerin tarihinde ilk kez fikren sarsılıp kendisini sığaya çekeceğine, tersine kendisinin büyüklüğünden şüphelendiği asırdır. Gerçek devin, bu cüce karşısında ram oluşunun başlangıçıdır, bizim için.</p>
<p>19.asır Avrupasının yazarları her zaman olduğu gibi asla ilmin, hakikatin ve bütün insanlığın emrinde değil, kendi “Milletlerin ırkçı” görüşlerinin emrindedir. Aynı zamanda kendi psodo ilim­lerini dünyaya ferman dinlettiği bir asır. Hem cüceler cücesi hem de düşüncenin devlerinin yaşadığı bir asır bu 19. yüzyıl Avrupası. Bundan sonra “Büyük anlatım” dedikleri yazar ve filozoftan ye­tişmez bu sanatkarane hırsız medeniyetininde. Geçen 20. asrın fa­şist, tiran ve hıncahınç diktatör görüşlerin felsefi ve tarihi temel­leri 19. asrın düşünürlerinden bilhassa Aguste Comte denilen bu bayağı deli ve katil, bu buhranların buhran çocuğun eseri üzerine inşa edilir. Bu <em>“Cours de philosophie positive. 6 cilt</em>. <em>1830-42&#8243;. </em>Adlı yazan. O da bunu kendinden önce gelen bir 150 yıl öncesinin düşünürleri üzerinde inşa eder. Bu görüşlerin ilk tohumları bu</p>
<p>asırda atılır. Eric Voegelin daha da ileriye giderek, bu “Faşizm” “Tiran” ve Diktatörlerin rejimlerini bizzat görüp, yaşamış biri, si “<em>Ortlnung unâ Geschichte. 10 cilt</em>” (Nizâm ve Tarih) yazarı. Voegelin’e göre Marks, Hitler, Mussolini ve Lenin’de, Comte’nin çocuğudur.<sup>77</sup> Tam bir hiç’in hiçi. Batılılara göre sosyolojinin ku­mcusu, Comte. Biyolojik ırkın ifadesi olan “Arya”, “Semitik” dil ve dahi Batılılar tarafından “Turan” görüşünün temelinin atıldığı, bilhassa “Arya” ve “Semitik” görüşlerin şiddetlice tartışıldığı bir dönemdir. Türk dilinin ihtişamı karşısında, Türk dili hakkında ya­zanların afaroz edildiği bir dönemdir.<sup>78</sup></p>
<p>Batılılar bu asırda lisan ilmini onların istilahi ifadeleriyle: “Filoloji”, “Lenguistik”i keşf ve önemini yani bütün dimensiyon- larını kavramaya fehm etmeye başlarlar. Bu kısa ama öz yazıl­mış “Türk Edebiyatı Tarihi” yazarı Otto Hachtmann çok iyi bir “Filolog” ve devrin edebiyat, sanat görüşlerinine hakim bir ilim adamı olduğunu, yazdığı eserlerinden belli oluyor. Onun Fransız edebiyatındaki üslup hakkında yazdığı eseri hakkında, Viyana’lı “Romanist” Leo Spitzer’in: “<em>Die Vorherrschaft suhstantivischer Konstruktion im modernen französischen Prosastil, eine Stilistische Studie. 1912</em>” adlı eserini okuduktan sonra Spitzer, Hachtmann beyi bu mevzuun öncülerinden birisi olarak görür, onu takdir eder, bu övgülerinde pek cömert olmayan bu Romanistikçi.<sup>79</sup></p>
<p>Spitzer, Hachtmann’ı dönemin meşhur romanistikcileri olan: Fritz Strochmeyer’in <em>“Der Stil der französisc Sprache</em> &#8221; yazarı ve Kari VoBler ve Kari Ettmayer’le karşılaştırır. Bu ömrünün sonuna kadar Fransız dilinin üslubu hakkında araştırma yapan, Spitzer ki bu araştırmalarını “<em>Stilstudien</em>” adlı iki ciltte toplar, öyle görünüyorki, Spitzer, Hachtmann beyin eserinden etkilenmiş ve meslek­taşı Hugo Schuchard’a bir mektubunda, Hachtmann’ın bu eserini okuyup okumadığını bile sorar.<sup>80</sup></p>
<p>Batı’da ilk kez ve en önemlisi bir oryantalist olmayan, son de­rece ciddi ve bilge bir edebiyat âliminin bir Türk edebiyatı tarihini yazan kişidir: Dr. Otto Wilhelm Hachtmann. Halen bu derinlikte bir takipçisi yok. Hachtmann, oryantalistler gibi çağının ilimle­rinden habersiz biri değil. İnsan onu okuduğunda ve hayat hika­yesine eğildiğinde, onun engin edebiyat, dil, estetik felsefesi, psi­koloji ve tarih bilgisinin olduğunu müşahade eder onun peşin hü­kümsüz bir düşünen ilim adamı olduğunu müşahade edip, görür; bütünüyle kavrar. Keşke Hachtmann Hoca, hayalinde olan ihatalı bir Tanzimat’tan gününe kadar uzanan bir Türk edebiyatı tarihini yazma imkanı olsaydı. Çalkantılı ve barbarlığın hüküm sürdüğü bir devrin çocuğu idi. Zaten eserini savaşın sürdüğü zamanda ya­zar. Buna rağmen elimizdeki bu 64 sayfalık eseri çok orjinal ve herşeyden önce edebiyat ilmi ve sanatına vakıf bir kalemden çık­mış olmasıdır.</p>
<p>Karşımızda ne budala, kupkuru ve eğri odunların sesini andıran bir kronolojik kokan bir kitap, ne de çoğu alfabenin ebedi çırakları olan; Oryantalistler yok. Bu yani, daha çok birer alfabe çırakları olan güruhu yok karşımızda. İnsan onun sadece bir doktora çalışması olan: <em>”Graf Julius Heinrich von Soderı als Dramatiker</em>”. Ve son bilinen eseri olan: ”<em>Direktoren des Dessauer Gymnasiums von 1785-1935. 10 Charakteristik dem Friedrich Gymnasium. Dessau 1935</em>” okuması, nasıl bir yazarla karşı kar­şıya olduğunu görür.</p>
<p>Yazar bu eserini kaleme aldığında, Batı edebiyatında şu edebi ve fikri akımlar hakimdir: Sembolizm ve imperessiyonizm Naturalizmi yani “Tabiatçılık” (1850-1901) fikrini aşma<strong> cehdi </strong>olarak. Ve İkincisi; Eksperessiyonizm ve sembolizm görüşleri hakimdir, (1883-1923) Avrupa’da dönemin iki parola kelimesi, de: Decadence (fr. zeval) ve Fin de Sidcle’dir. (Yüz Yılın Sonu) Theori ve metod olarak ise Avrupa’da edebiyatta “Pozitivizm” (1850-1910) ki bu görüş bilhassa 1880-1910 yılları arası onun doruk noktası, noktalanmış, bitmiştir. Akabinden Moskova ve Prag’ta 1915 yıllarında, bilhassa “Formalist”lerin görüşü olan bu latince structura kelimesinden gelen, “Strüktüralizm” (yapı tarzı, bünye ve teşekkül manalarına gelen bir kelimedir) başladığı dö­nemdir, Hachtmann’ın eserini yazmaya başladığı dönem.</p>
<p>Hachtmann eserine davet ettiği bu on üç yazar, bizde kendile­rine “Servet-i Fünûn” (1896- 1901) denilen bu yazarlar toplulu­ğundan: Cenab Şahabeddin, Âli Faik ve Mehmed Raufu alır. Geri kalan on yazar ise, bizim edebiyat tarihçilerimizin “II. Meşrutiyet Devri” (1908-1923) denilen yazarlardan alır. Hachtmann eserini tam savaşın ortasında neşreder, 1916. Kendi kendisine Türkçe öğrenmiş, öyleki Türkçe öğrenmek isteyenler için nefis bir ki­tap yayınlar: <em>Türkisch, wie man es erlernt und lehrt: Die Wege zur Erlemung der türkischen Sprache, nebst einer Einjuhrung in die Türkische Literatür.</em> İlk baskı 1910, İkincisi 1916 yılında top­lam 37 sayfadan oluşuyor. Türk insanını kendi ifadesiyle “<em>Türk dili ve edebiyatı vasıtasıyla</em>” sevmeye başlar. Dost ve peşin hü­kümsüz olarak yaklaşmak isteyen bir edebiyat tarihçisidir, Otto Hachtmann. Tabii unutmıyalımki, bizim medeniyetimizdeki ede­biyat anlayışıyla, Avrupa’nın edebiyat anlayışı tamamen farklıdır.</p>
<p>Edebiyat hakkında okuduğum en acımasız ve en düşündürücü söz: <em>“Edebiyat tehlikelidir. Bizzat, hakikatin müdafasının hizme­tinde bile olsa tehlikelidir</em>” Bu satırlar J. Barbey d&#8217;Aurevillye ait. Avrupa’da edebiyat mefhumu latince “littera” (Harf) kelime­sinden gelir. Edebiyat nedir sorusuna, Avrupa’da yüzlerce verilmiş cevaplar var. Ama biz, O. Hachtmann beyin eserini işlerken, kendi medeniyet mekanından ve irfanlarından kopukluğa, kendi zaman ve mekan anlayışlarından kopuşlarını sık sık ifade eder, bunun için bu tip yazarlara: “Yarı” Türk demeyi uygun görür, bu şuursuzca Batı kültürünün etkisi alanında olanları bir nevi ifade etmek için. Onun için biz bir Jean-Paul Sartre’nin edebiyat ne­dir tanımına eğildik.</p>
<p>Fransız filozofu, eseri olan <em>Edebiyat Nedir? (Çu’est- ce quela litterature</em>?, <em>1947)</em> tezi ilgimi çekti. Ona göre kısaca edebiyat bir <em>“action”</em> ve bu aksiyon vasıtasıyla ifşa et­mek, meydana çıkarmaktır <em>(“Devoiler”).</em> Bu tip politik hareket­lerin anlamı değişimdir <em>(“changer”).</em> Ve ona göre angaje yazarlar (L’ecrivain engage) partilere saldırmaklar. Ve bu saldırı maddesi bir nevi patlayıcıdır. O kelimelere bu görevi yükler. Onun ifade­siyle, o kelimelerin [&#8230; ] doldurulmuş silah olduğunu biliyor. Ve bu Fransız yazarına göre: “O konuştuğunda, kurşunu sıkıyor” di­yor. Tabii Sartre burda nesir yazarlarını daha çok kastediyor.<sup>81</sup></p>
<p>Edebiyat ilminin ve sanatın şüphesiz bir “Fonksiyonu- Vasifesi” vardır ve vazifesi, ruhu hem yazarlara hem de mede­niyetlere göre değişir. Avrupa için her daim siyasi ve emperya­lizminin elinde bir silah yani diğer milletleri kendi öz benliğin­den, değerlerinden koparmak, kendi masallarıyla kendilerine ram edip, kolayca sömürmektir. Üstelik Avrupa 19. asırda sanatta muhtariyet, (Autonom) fikriyle, ahlâkı ve hakikati sanatın dışı­na atar. Bunu ilk kez Friedrich Schlegel bu ayrımı yapar. Onun “Philosohie der Poesi” adlı bu fragment yazısında bunu ifade eder: ”&#8230; <em>der Selbstândigkeit des schönen beginnen</em>, <em>mit dem Satz, dafi es vom wahren und sittlichen getrennt sei und getrennt sein soll.</em> ” <em>Güzelliğin muhtariyeti bu cümleyle başlamalı<sup>82</sup></em></p>
<p>Okuyucu bu satırları okurken görür ki, Schlegel “Selbstândigkeit -Muhtariyet’le sanatta güzeli (Schönen) müdafa ederken ama fılozoflardan, ilim adamlarından ve ahlâkçılardan korur, onları dışlar ve bunu sanat bir muhtariyettir. “Die Kunst İst Autonom” adıyla yapar bu Alman yazan. Okuyucu bu sözlere şaşırmamalı. Bu gayesiz ve tek arzuları bir istimna olan, bu hasta Freud azmanları, sarsık medeniyetinin çocukları bundan önce insanı ve “Tanrı”yı öldürmemiş miydiler?</p>
<p>Batı hakikatte bizi melezleştirirken bunu bayağı, bulvar fahi- şesi ruhlu, muhtevalı kitapları ve edebiyat yoluyla da yaptılar ve halen yapılıyor, bu. Bilinen siyasi ve içteki devşirdiği kendi harem ağaları ve yeniçerileri tarafından. Ve bizim bilhassa <em>“Cins İsım</em><strong>” </strong>dediğimiz: Yan Türkler tarafından. Ve bunlar tarafından artık hıncahınç melezleştirilen bu milletin çocukları, onların oluk oluk pisliklerini ne görüyor ne de kokusunu alabiliyor. İşte Hachtmann Beyin eserine bu zaviyeden de bakılabilinir. Ve kendisi bu konuda da öncü birisidir. Bize edebiyatta sosyal ve fikri mekanını terk et­menin neleri getirdiğini göstermesi açısından&#8230; Batı edebiyatının bir amaç ve gayesi de, edebiyatı tarif ederken, ona yüklediği en önemli bir mefhumda: “<em>Funktionalitât</em>:” “<em>Functio</em>” yani faaliyet, hareket, amaç ve vazife manalarında bir kelime.</p>
<p>Hachtmann ilerleyen sayfalarda bu “Kötü“ bir nevi kart fahişeleri andıran ve bilhassa kendi dilinden tercüme edilen kitaplar için ko­nuşur. Şaşırır ve niçin bu Almanya’da bile tanınmayan bu değersiz eserler Türkçeye tercüme edilmiş, diye kendisine sorar. İki asırdan fazladır; oluk oluk Batı’nın bütün pislik, posa görüşleri dilimize ka­zandırıldı. Çoğu zehir ve mikrop saçan kitaplar, bunlar. İnsan yani düşünen namuslu insan bu karanlık “yapıtlara” karşı, aydınlıklı, hınca- hınç düşünce dolu eserlerle mücadele etmeliyiz. Tıpkı zehre karşı pan zehirle mücadele edildiği gibi. Batı bizim düşünce vücudumuzu önce edebiyatla, bilhassa bizde olmıyan bir “Roman ve Tiyatro” eserleriyle zehirlediler. Ve sonra dişi ve çarpık felsefeleriyle. Ki bunu bizzat Otta Hachtmann beyde, ilerliyen sayfalarda şaşkınlıkla anlatıyor.</p>
<p>Virginia Woolf ve Oscar Wilde biyografiler konusunda, Cemil Meriç’ten kat kat daha acımasızlar. Woolf için biyografiler: <em>“Kirli bir sanat ve bir piçtir”.</em> Oscar Wilde için ise: <em>“Biyografi yazanlar daima bir Juda dır” diyor.</em> Bu yazmış olduğu “Türk Edebiyatı Tarihine” bu on üç yazarı davet edip, bizlere onların edebi ve ruhi portrelerini, karakter ve irfanlarını, sanatlarını tahlil edip, han­gi Türk yazarının eserinin bir “Gölge” diğer bir deyişle kaba bir hırsızlık eseri daha doğrusu hareketi olduğunu gösteren. Hangi yazarların bir Türk yani müslüman olduğunu bize yaptığı ince fikir tahlileriyle gösterir, Hachtmann. Karşımızda usta bir edebiyat tarihçisi kadar, usta bir Saint-Beuve olarak, tıpkı onun <em>“18. yüzyılın İnsanları</em>” adlı eseri gibi ustaca yazmış.</p>
<p>İnsan Saint-Beuve’nün bu nefis eserinde 18. yüzyıl Fransa’sını keşfediyor. Kısacası anlatıp, bilgilendiriyor bir: Fontenelle, Montesquieu, Völtaire, Madam Du Châtelet, Jean- Jacques Rousseau ve Diderot vs gibi, bu eserde. St Beuve’nün bu eserine “<em>Ecco Homo</em>” yazarı da bu eserine hayran kalmış. Otto Hachtmann ilk kez bize, edebiyatta öz irfanının meka­nından, ruhundan kopuşun ne olduğunu, bize satır aralarında sık sık anlatan, bu mukayeseli düşünen, izan ve namus sahibi bir edebiyat tarihçisidir. Oryantalistleride tenkit ediyor, Hachtmann bey.</p>
<p>Bu Türk insanını ve edebiyatını temelden dost ve seven Hachtmann’ın nasıl bir insan ve Alman olduğunu anlamak için, onun bir eserinde, bize Alman, Fransız ve İngilizleri karşılaştı­ran şu satırlardan anlayabiliriz. Hachtmann Hocayı dinleyelim:</p>
<p><em>“Büyük savaş, biz Alınanlara, bizim Fransızlar gibi sefih, disip­linsiz, histerikli, sinirli bir millet ve dahi</em> İngilizler gibi sinirsiz, kaslı bir millet olmadığımızı, bilakis bir sıhhatli sinire ve disiplin dolu, karakterli bir halk olduğumuzun şuurunu getirdi.”8<sup>3</sup></p>
<p>Heyhat! Bugünki Almanlar, Hachtmann hoca gibi, temiz ruh­lu insanlar değil ve onun tarif ettiği Almanlar faşist Hitler ve Siyonistlerin yüzünden bu “Asil” ruhlular iğfal edildiler. Artık onlar Tilki medeniyetinin, kart kurtları oldular. Her materyalist hareketin içinde, onların varlıkları hep arzı endam ediyor, sömür­geci sofrasında.</p>
<p>Hachtmann beyin eseri 1916 yılında neşredilir. Cemil Meriç hocanın doğum tarihide 1916 yılı olduğu için ve Hachtmann be­yin görüşleri Üstâd Cemil Meriç’in görüşlerine çok benzediği için, belirtiğim gibi bu eseri celîl ve cemil insan Üstadım, Cemil Meriç’in doğumunun 100. yılına ithaf ediyorum. Bu Hachtmann beyin bazı görüşlerinin altına rahmetli Cemil Meriç’in imzasını koyun, insan bu eserin Cemil Meriç tarafından yazıldığına inanır. Üslûp olarak pek değil ama mana ve görüş olarak, herkes inanır; bu satırların Cemil Meriç’in yazdığına.</p>
<p>Her nesil hakikatte kendi tarihini yeniden yazar. Ve onların tari­hi, bu dünyada kalan yeğane şeydir. Hachtmann kendi döneminin ve çağdaşları olan bu iki neslin edebî tarihini, görüşlerini, çarpıcı ve düşündürücü bir şekilde yazmış. Bizde malesef, Tanpınar’ın fragment kitabı hariç bu: irtifa ve kesafette bir edebiyat tarihimiz yoktur! Hachtmann beyde, kelimeler bir nevi yürüyüşe çıkıyor; karanlık dalgalara, bendlere, peşin hükümlere ve sisli fikirlere şe­dit tekmeler savurarak..</p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.159-166</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><sup>77</sup> Eric Voegelin, <em>Die Krise. Zur pathologie des Moderrıen Geistes.</em> Hrsg. Peter J. Opitz. München. 2008. S 195-291. Son derece düşündürücü ve fikirleri sanki bir tedaî ormanını mündemiç etmiş gibi.</p>
<p><sup>78</sup> Bizler millet olarak müslüman olduğumuzdan ve asla biyolojik bir ırk­çılığa temayül gösteren, böyle bir ruha sahip millet olmadığımız için, Yahudi ve Batı’lıların çarpık “Turan” görüşü bizi fazla etkilemedi. Ama biz bu iki görüşün tartışmaları ışığında ve neticelerinin 20. asırda boy attığı siyasi sonuçlarını, bir kez olsun ciddi olarak gözden geçirmeliyiz-</p>
<p>20.asır Comte ve bu iki mitlerle örgülü mefhumun çocuğudur: Faşizm ve siyonizm. Gökalp öncesi ve sonrası takipçileri Gökalp gibi, budala ve hıncahınç cahil ve birer ümmidiler.</p>
<p><em><sup>79</sup></em> Leo Spitzer, <em>Otto Hachtmann, Zeitschrift filr Französische Sprache una Literatür</em>, 1914, s. 157-165.</p>
<p><sup>80- Bernhard Hurc (Hrsg.),<em>Leo</em></sup><em> <sup>Spizers Briefe an</sup> Hugo Schuchardt</em>, Berlin,2006,s.226</p>
<p><sup>81</sup> Jean-Paul Sartre, <em>Was ist Literatür? Ein Essay,</em> Hamburg, 1988, s. 18.</p>
<p>82- Friedrich Schlegel, <em>Kritische Ausgabe,</em> Hrsg. Emst Behler und Hans Eichner, <strong>KA II, </strong>Paderbom, <strong>1967, s. 207</strong></p>
<p><sup>83</sup> Otto Hachtmann, <em>Ottomar Enking.Zu seinem fünfzigigsten Geburtstage,</em>Dresden, 1917, s. 3.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizm-ve-edebiyat/">Emperyalizm ve Edebiyat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizm-ve-edebiyat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Francis Bacon&#8217;un Idola Öğretisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/francis-baconun-idola-ogretisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/francis-baconun-idola-ogretisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 17:27:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Bacon]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Francis Bacon'un Idola Öğretisi]]></category>
		<category><![CDATA[Idola]]></category>
		<category><![CDATA[Idoller]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18911</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önce Francis Bacon. Filozof ve siyaset adamı, Bacon düşün­cedeki dürüstlüğü ve başarısı maalesef siyaset hayatında öyle değildir. Kendisi aynı zamanda felsefi deneme “Essay” tarzının kurucusudur. Onu haklı olarak, Batı’lılar, Batı’nın “Yeni Çağın”ın Aristosu olarak görürler. Onun baş eseri olan: “İnstauratio mag-na” (İlimin Büyük Yenilenmesi) adlı bu eserin ikinci cildi olan: Novum Organum, 1620”49 ona bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/francis-baconun-idola-ogretisi/">Francis Bacon’un Idola Öğretisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/francis-baconun-idola-ogretisi/images-28-2/" rel="attachment wp-att-18912"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18912" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-28.jpg" alt="" width="341" height="193" /></a></p>
<p>Önce Francis Bacon. Filozof ve siyaset adamı, Bacon düşün­cedeki dürüstlüğü ve başarısı maalesef siyaset hayatında öyle değildir. Kendisi aynı zamanda felsefi deneme “Essay” tarzının kurucusudur. Onu haklı olarak, Batı’lılar, Batı’nın “Yeni Çağın”ın Aristosu olarak görürler. Onun baş eseri olan: “İnstauratio mag-na” (İlimin Büyük Yenilenmesi) adlı bu eserin ikinci cildi olan: Novum Organum, 1620”49 ona bu ünvanı vermeye sebep olan ese­ridir. Yeni Metod adlı bu eseri, şuurlu olarak Aristo’nun Organon adlı mantık eserinin adına atıfta bulunur.</p>
<p>Eser bir nevi hem Aristo mantığının tenkiti hemde Batı ilimlerindeki eğriliklere, kalpazan­lıklara hayali sûret ve sîretlere, manalara dikkat çeker. Ona göre bu mantık bilgiye hizmet etmiyor. Ve kendi eserini onun için: “Yeni İlimlerin Metodu” diye adlandırır, (Novum organum sci- entiarum, 1620) eserinde iki yanlış üzerinde durur.</p>
<p><strong>1-</strong> Alelacele, düşünmeden alınan kararlar, sonuçlar.</p>
<p><strong>2-</strong> Peşin hükümler, aldatıcı suretler ve putperestlerden, ilim adamı kendisini korumalıdır. Ki insan oğlu sürekli olarak bunlarla beraber yaşar ve mağlup olur diye ifade eder.</p>
<p>Bacon, hemen eserinin ilk aforizmasında, okuyucusunu şu söz­leriyle uyarır: “HOMO, Naturae minister et interpres”50 İnsan, dünyanın efendisi olarak (Dominus Terrae), tabiatın hizmetçisi ve izahçısıdır, der ve üçünçü Aforizmasında ise: “et quod in con- templatione instar cause esi, id in poeratione instar regulae esi ”</p>
<p>Gözetleme ve tetkik esnasında, insanın sebep olarak kavradığı detaylı izahta: kaide olarak hizmet eder diye bir ikazda daha bulu­nur, okuyucusuna. Bacon bize dört çeşit “İdola”dan bahseder. Bu kelime yunanca “eidölon&#8217;, latinçe “idolum” resim, suret, hayalet kötü ruh, putperest suretler, birşeye gözü bağlı olarak değer verrnek gibi anlamlara geliyor, bu mefhum.51</p>
<p>Filozof bu Yeni Metod adlı eserinde, bütün bilginin analiz ve izahında, insanı yanıltan yanlış kaynakların yani bu insan zekâsını, ruhunu aldatıcı, bu putperest ve aldatan, gölge sûretlerin hepsine önce:</p>
<p>”İdola mentis” der. Bacon bu ’İdola” idolleri dörde ayırır: 1- idola tribus 2-İdola specus 3- İdola Fori 4-İdola theatri, diye. İmdi filozofun bunlardan ne anladığına kısaca bakalım. Ve aynı zamanda Batı düşüncesi ken­disini bu karanlık çağlardan, hayalin aldatıcı dünyasından ve ilmi boğan zifiri karanlıktan, kalpazan, şarlatan, ve büyücü çıraklardan kendisini nasıl tecrit etmiş, nasıl kurtarabilmişliğini de izlerini ve mücadelesini görmüş olacağız.</p>
<p><strong>İdola Tribus (Soy, sop idolleri):</strong> İngiliz filozofu bu mefhumunu şöyle izah ediyor: İnsan tabiatının içinde olan sebepler. Ve sanki bunlar, bütün herşeyin mihenktaşı gibidir. Bu cins insanların inançı- na göre, bizzatihi kendi nizâm ve kâideleri, “şeyleri” tabiatın içinde tekrar bulacaklarına inanırlar. Bu bir çeşit bizim sahip oluğumuz bütün yanlış eğilim ve temayüllerdir. Temayüller: Doğrudan doğ­ruya müşahittirler. Bunları anlama, manaya aşırı derecede ağırlık verirler. Bu nevi insanlar aşın derecede, anlamın ağırlığını oldukça abartırlar. Süperlatifın dili, onların öz dilidir. Kısacı düşünürün bize anlatmak istediği bu.52</p>
<p><strong>İdola Specus (Mağara İdolleri):</strong> Bu fertlerin peşin hükümleridir. Bunlar ya doğarken veya sonra elde edilen fikri miraslardır.Bacon bu “Mağara” tasnifi ve sembolünde şunları, bize etmek istiyor. Kişilerin her defasında kendilerini peşin hükümler hücresinde hapsetmelerini işaret ediyor. Bir çeşit bu şahısların kendilerine numune, örnek, “model&#8221; olarak rağbet, teveccüh ettikleri kişilere ve bu kişilere gözü bağlı aşıklar gibi itaat ettiklerini ki her defasında onların tasarruf ve görüşlerine uygun olarak etki ve tesirinde kalanları kast ediyor.</p>
<p><strong>İdola Fori (Çarşı-Pazar İdolleri):</strong> Aldatıcı suretler ve hokkabazlar Bacon için bu dört “İdola” idoller içinde en tehlikeli olanıdır.</p>
<p><strong>“İdola Fori ”</strong>. Filozof için bu mefhumun manası,putperest,aldatıcı sûretler, anlam ve manaları tahrif efen,keyfi olarak değiştiren hokkabazlar. Kısacası ilimde ve düşüncede soytarı şarlatan ve kalpazanları kast ediyor,Bacon.</p>
<p>Bunlar iletişim ve uygun olmayan vasıtalarla ve bilhassa kelimelerin aptalca eşyalara tekabülyle,remizlerin,işaretlerin teşekkülü aracıyla,hülasayı kelam mevcud olmayan hadiselerin, mefhum ve kelimelerin akıl üzerindeki hükümranlığıyla oluşur. Onlar için hakiki ilmin hiçbir değeri yoktur!Sadece sahte ilimler vardır yani ideolojilerin emrinde olan bu &#8220;ilim&#8221;ler vardır.</p>
<p>Bacon bunu eserinin 59.aforizmasında şöyle izah ediyor filozof:At idola fori omnium molestissima sunt, quae ex foedere verborum et nominum se insinuarunt in intellectum.Credunt onim homines rationem suam verbis imperare;sed it etiam ut verba vim suam super intellectum retorqueant et reflectant,quod philosphiam et scianties reddididt sophisticad et inavtivas.53</p>
<p>Lisani Türki ile:Fakat bu ideoller içinde en tehlikelisi olan idola fori&#8217;dir.Bunlar iltifak vasıtasıyla kelimeler ve isimlerle aklın,zekanın içine sinsice sokulurlar..</p>
<p>İnsan aklının, kelimelerin vadisi olduğuna inanıyorlar. Lâkin şu da olabiliyor; kelimelerin gücü akla karşı avdetleşip, dönüşebiliyor. Buda felsefe ve ilimleri safsatalaştınp ve kısırlaştırır.” diyor.</p>
<p>Bize hepsi yani “îdola Mentis” uygulandı ve haliyle kalpa, zan, şarlatan ve putperest sûretler pazarı halen ülkemde bu idoller rağbette. Rejim bu idollerle, bu kalpazan ve şarlatanlar ordusuyla insanları melezleştirdi, daha doğru bir ifadeyle gavurlaştırmaya çalıştı ve Cumhuriyet rejimi melezleştirme politikasına uygun kendi müslüman tipini yetiştirdi ve önce ahlâklarını şiddetlice bozdu. İslâmın öz ruhundan uzak olarak.</p>
<p>Onlar bu ülkenin en çok dili, dini ve tarihiyle uğraştılar ve halen etnik toz haline getirmek için çetin bir varlık-yokluk kavgası içindeler, bu içimizdeki “Yarı” Türkler adlı “İdola Mentis”in emir kipi sürüleri tarafından. Bir firavunlar, kalpazanlar tarafından kuşatılmış getto mekanın, karanlık ve yollar kuşatılmış bir ormanı içindeyiz&#8230;</p>
<p><strong>İdola Teatri (Tiyatro Idolleri):</strong> Çok renkli aldatıcı sûretler tiyat­rosu. Buna teorilerin putperestliği de denilir. En kötü fılozofların, şarlatanların oteritesinin nakli, bidat ve kötü ananelerin devamı, kısacası bu ruhlu fılozofların sistemi. İşte Bacon, insanları yanıltan Bu eğri ve çarpık düşünce zinciri halkalarından, ilim adamlarının mutlaka kendilerini korumaları lazımdır, diyor. İşte hakikatte Bacon’un bahsettiği bu dört “İdoller”den, bu putperestlerden arın­mış, bunları sığaya çekmiş kişier, idola’lara şiddetlice düşüncenin tekmesini savuranlar, onların kelime ve mefhumlarını kendi içlerine tercüme edip ve dahi hakiki ilimleri tenkit süzgecinden geçirenler, haliyle gölge düşüncelere, bu şarlatanların ağından kendilerini kur­tarabilenler ancak o zaman doğru karar verebilirler diyor.</p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.85-88</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>49-Francis Bacon, NewsOrganon. Lateinisch-Deutsch Hrsg.Wolfgang Krohn, 2 Bd, Hamburg, 1990. ’</p>
<p>50-A.g. eser, cilt 1, s. 80-81.</p>
<p>51-Martin Gessmann, Philosophisches Wörterbuch, Stuttgart, 2009, s. 342 ve Metzler, Philosohie Lexikon, Hrsg. P. Prechtel und F. Peter Burkani, Stuttgard Weimar, 1999, s. 253.</p>
<p>52-Batı düşüncesinde başından Kant’ın dönemine kadar bu tarz tartışmalar hakkında yazılmış en iyi kitap, Hans Blumenberg’in; Die Legımıtat der Neuzeit, Frankfurt am Main, 1988, adlı eseridir. Ve bilhassa bu eserin içindeki: Rechtfertigungen der Neugiende als Vorbereitung der Aufklârung kısmı, s. 440-470.Saniyen Bacon, Aristo mantığını tenkid ederken &#8220;incinetio&#8221; bu istikra Tümdenvarım ’ı hem Aristo hem bütün islam mantıkçı ve filozoflar tarafından bilinen bir metod yani usûl.</p>
<p>53 Francis Bacon, Neues Organon. Lateinisch-..Krohn, Hamburg, 1990, s. 121.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/francis-baconun-idola-ogretisi/">Francis Bacon’un Idola Öğretisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/francis-baconun-idola-ogretisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Terör</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teror/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teror/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 17:13:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18906</guid>

					<description><![CDATA[<p>Terör. Bu habis ruhlu kelime latince den Batı dillerine ve ora­dan da, bizim lisanımıza geçmiş. Baskı, tedhiş ve korkutarak dün­ya nizamını değiştirip, insanları öldürüp, diz çöktüren, habis ruhlu emelleri için bir ölümlü araçtır; terör ve şiddet. Savaşlar bu ka­ranlık güçlerin sömürgeci Batının latenz yani perde arkası aldığı kararların neticesidir. Batı’da sadece bir avuç nur çocuklar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teror/">Terör</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/teror/images-27-2/" rel="attachment wp-att-18907"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18907" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-27.jpg" alt="" width="361" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-27.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-27-300x191.jpg 300w" sizes="(max-width: 361px) 100vw, 361px" /></a></p>
<p>Terör. Bu habis ruhlu kelime latince den Batı dillerine ve ora­dan da, bizim lisanımıza geçmiş. Baskı, tedhiş ve korkutarak dün­ya nizamını değiştirip, insanları öldürüp, diz çöktüren, habis ruhlu emelleri için bir ölümlü araçtır; terör ve şiddet. Savaşlar bu ka­ranlık güçlerin sömürgeci Batının latenz yani perde arkası aldığı kararların neticesidir.</p>
<p>Batı’da sadece bir avuç nur çocuklar var, her asırda. Gerisi karanlık ve dehşetin dehşetinin izleri var, Batı tarihinde. Sömürgeci, ebedi emperyalist Avrupa’nın ezeli ve ebedi sevgili daha doğrusu “Tanrısı” dır; Şiddet ve Terör.</p>
<p><em>Ve bütün terör hareketleri, ustaca Batının fahişe yataklarında devşirildi. Bu dehşetin itibarı, gücü ve sürekliliği menşeinden ge­liyor: Hepsi Made in Avrupa</em>lı<em>dır. Bu fahişe yatağında devşirilen habis ruhta, hiç parmağı ve desteği olmayan bir tane Avrupa ül-kesi yoktur. Bu izan</em>, <em>sevgi, saygı ve merhamet yoksunu bir mede­niyettir, Avrupa; Kuru bir sayı ve bir yığın medeniyetidir.</em>Batı’da gerek hükümdarlarında gerekse devlet adamlarında metafizik bir düşünceleri, kısacası bir metafizikçi devlet adam­ları yoktur.</p>
<p>Bilakis kendi medeniyetlerini aydınlığa götüren ve doğru yoldan saptığında “Batacağını, yok olacağını” söyleyen kendi nur çocuklarıyla dalga geçen bir sürü; ruhunu karanlığın Kilisesine teslim etmiş politikacı ve devlet adamları var! Mesela Helmut Kohl 1989 yılında şunları söyler: ”<em>Batı&#8217;nın çöküşü sadece kütüphanelerde bulunur&#8217;</em> diyerek bu düşüncesiz yani metafi­ziksiz siyasetçisi bütünüyle; hem Alman hem de Avrupa’nın nur çocuklarının ikazlarıyla dalga geçiyor.14 Bugün kendisi unutuldu, gitti.</p>
<p>Bir günlük gazete nüshası gibi. Aklınca dalga geçti, Batı’nın nur çocuklarıyla. Bu düşünürler halen görüş, soruları ve gelecekte Avrupa insanını bekliyen tehlikeleri belirten ikaz fikirleriyle ve varlıklarıyla aramızda yaşıyorlar.</p>
<p>Kısacası Hegel, Goethe, Nietzsche, Oswald Spengler, Edmund Husserl ve Paul Valery’le vs. gibi bu düşünen ve bizlere Avrupa’yı bekleyen tehlikelerden, sosyal depremlerden haberdar eden bu büyük düşünürleri, o minnacık, taşralı aklıyla dalga geçer. Bugün artık kimse bu hıncahınç Caput Mortuumun bu öz be öz sesi poli­tikacıyı hatırlamıyor bile. Dehalarının sesine değilde, şaşalı depdebeli bu zerre kadar metafizik düşünceye sahip olmayan politi­kacılara yaslanan ve yollarına bununla devam eden milletlerin ni­hai sonucu, karanlığın ve idraksizliğin uçurumu olur. Her şarlatan bir miyoptur ve miyop, kısa ve aldatıcı bir zafere ekonomik olarak imza atabilirler&#8230; Çöldeki serap misali&#8230;</p>
<p>Sadece politikacılar ve askeri diktatörler mi, bir medeniyeti karanlığa götürüyorlar? Hayır! Düşüncenin namusunu ve insan haysiyetini, şerefini kendi biyolojik ırklarının menfaatinden üstün görenle de,bu karanlığın yollarını hazırlayabilirler,şuurlu ve şuursuz olarak.Bir deli bu zehirli gıdaları yedikten sonra dünyayı imha edebilir.Tarih bunun misalleriyle dolu.</p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.22-24</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>14-Richard Faber,Abendland&#8217; Ein politischer Kampfbegriff,Berlin/Wien,2002,s.10</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teror/">Terör</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teror/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Global</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/global/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/global/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 17:08:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Global]]></category>
		<category><![CDATA[Globalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18902</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sanatçı düşünür ve âlimlerimizin ortak ruh özellikleri bir mütaarrif ruha sahip oluşlarıydı. Bu ruhumuzu malesef “Tanzimat” ile beraber kaybederiz! Batı&#8230; Bu Mağrib denilen; Akşam ülkesi, medeniyeti kendi tilki ruhu medeniyetini yansıtan hıncahınç kıyı­cılık ve emperyalizm kokan; “Global” mefhumu, onun ruhunun dimensiyonlarını yansıtan bir kırık aynadır. Bu mefhum, cihanşü­mul mefhumun karşısındaki tedaisi bir umman değil, bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/global/">Global</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/global/images-26-2/" rel="attachment wp-att-18903"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18903" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-26.jpg" alt="" width="443" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-26.jpg 443w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-26-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-26-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 443px) 100vw, 443px" /></a></p>
<p>Sanatçı düşünür ve âlimlerimizin ortak ruh özellikleri bir <em>mütaarrif ruha</em> sahip oluşlarıydı. Bu ruhumuzu malesef “Tanzimat” ile beraber kaybederiz! Batı&#8230; Bu Mağrib denilen; Akşam ülkesi, medeniyeti kendi tilki ruhu medeniyetini yansıtan hıncahınç kıyı­cılık ve emperyalizm kokan; “Global” mefhumu, onun ruhunun dimensiyonlarını yansıtan bir kırık aynadır. Bu mefhum, cihanşü­mul mefhumun karşısındaki tedaisi bir umman değil, bir ırmak bile değil, bir sığ göl’dür!.. Kanlı emperyalizm emellerinin yeni renkli bir şalı:Bu kan renginde, insan kanından oluşan bir tül, bir perde olan:”Globalizm”in mana ve tedaisi. Yeni bir hecesiz kelimesidir, bu çavuş ve tilki medeniyetinin. Bizim cihanşümul kelimesinin tedaisi, gökleri ve yerleri kucaklamaktır&#8230;</p>
<p>İslâm tarihçileri eserlerini yazarken muhakkak ki, tabiî olarak başlangıcından yani insanın ilk dönemlerinden anlatmaya başlar­lardı. Bizler bu bir nevi sıfır noktasından başlayıp yani Adem (a. s.) başlayıp, yaşadığı çağa kadar anlatma kültürünü ve zihniyetini, Batı’nın bu çift başlı dünya görüşünü temsil eden, bu bulamaç mef­humları olan: Kültür ve Zivilizasyon yüzünden, kendi irfanımızın bu asıl anlamını başlangıç felsefesini unuttuk.</p>
<p>Batı dairesi içinde daha doğrusu bu labirent şekilli, zaviyeli, nefesli ve bir ebedi fragment ve bu kırık parça normlu, ruhlu medeniyeti yüzünden unuttuk. Batı her daim, sürekli ayrıştıran,fragmentleştiren, bir parçanın parçası; <em>bu bütünü pek görmeyen erişemeyen bir fragmet medeniyetidir.</em></p>
<p>Onlar asla bir bütün olarak insanları kucaklayan, cihanşümul bir ruh, irade ve ufka sahip de­ğildirler. Bizde düşünce ve ruhta cihanşümullük, bir kristalleşme­nin bütün dimensiyonlarını berrak bir çizgiye kalb etme cehdinin cehdidir, İslam Vahiy Medeniyeti. Hep bu zifiri karanlıkları, ışığa dönüştürme çabası içindedir. Ama maalesef bizler bu asıl ruhu ve irtifa zihniyetini unuttuk!</p>
<p>Batı’da “Globalizm” ise, ruhunun ren­ginin yansıtması olan sömürgecilik kokar. Kırık dimensiyonların, dar ve hududlu ufukların ve sadece kan emmenin ve sömürgecili­ğin ifadesidir; Globalizm&#8230; Milletleri ve insanlarını bir “Şey”, bir “Ding” görmenin ifadesidir: Avrupa Globalizmi&#8230;</p>
<p>Bugün büyük maddi ve siyasi gücü elinde tutan, bir avuç ka­ranlık gürûhun emellerinin cümle kapısıdır: Globalizm. Tarih bo­yunca karanlık ve latenz siyasetin güçleri, her daim ellerindeki hudutsuz maddi imkanlar ve Kari Marks’ın önemini ve kudretini Batı’ya anlattığı “Sermaye-Kapital” mefhumu, yani sermayeleriyle dünyaya hakim olurlar. Bu sermayelerinde kan, insan kanı kokar. Onların zehirli tırnağı paralarıdır.</p>
<p>Bu tırnaklarını kesin, bunların hiçbiri sokakta tek başına yürümek cesaretine sahip olamazlar. Parasız bunlar ödlektirler. İnsanlığın ödlek acuları. Dünyanın büyük sermaye sahipleri savaşların, terörlerin ve adaletsizliğin ilk ve en güçlü müsebipleridir, bu meş’um gürûh. Ellerindeki kapitallerle devşirmedikleri, alt üst etmedikleri kişi ve kişileri yok gibidirler. Bankalar, sigortalar ve gizli ihtilâllerin silahı olan: Basın ve yayın onların en büyük güç ve devşirme, devirme silahıdır!</p>
<p>Sahi niçin, cihangir ve cihangüşa ceddim Yavuz Selim Han Hazretleri, Doğu seferi için bir Ermeni tefeciden borç para aldık­tan sonra ve Feth-i fıltuh, Fetih-i mübinlerin dönüşünde, Devlet-i Alî’yenin mâliyesinin kasalarını doldurduktan sonra, Devletin ka­sasını boşaltacak olanlara “Beddua” eder ki? Kim bu ülkenin iki asırdır, hâzinelerini yağmalıyan, zimmetine geçiren bu meş’um gürûhlar ve müslüman Türke iliğine kadar düşman bu bir avuç karanlık kekeme aileler ile hesaplaşacak?</p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.19-20</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/global/">Global</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/global/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şark Meselesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/18897-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/18897-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 17:04:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Şark Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18897</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peki “Şark Meselesi &#8211; Orient Frage” nedir, Avrupalılara göre? Her ne kadar, 19. asırda bu mevzuda oldukça fazla eserler mevcut. Mesela ülkemizde 7 ciltlik Osmanlı tarihiyle tanınan bu tarihçi Johann Wilhelm Zinkeisen’inin (1803 -1863), 1859 yılında neş­rettiği “Das vierteStadium oder das jüngste Jahrhundert und die Zukunft der orientalischen Frage” (Dördüncü Menzil veya En Genç Yüzyıl [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/18897-2/">Şark Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/18897-2/images-25-2/" rel="attachment wp-att-18898"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18898" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-25.jpg" alt="" width="427" height="344" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-25.jpg 427w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-25-300x242.jpg 300w" sizes="(max-width: 427px) 100vw, 427px" /></a></p>
<p>Peki “Şark Meselesi &#8211; Orient Frage” nedir, Avrupalılara göre? Her ne kadar, 19. asırda bu mevzuda oldukça fazla eserler mevcut. Mesela ülkemizde 7 ciltlik Osmanlı tarihiyle tanınan bu tarihçi Johann Wilhelm Zinkeisen’inin (1803 -1863), 1859 yılında neş­rettiği <em>“Das vierteStadium oder das jüngste Jahrhundert und die Zukunft der orientalischen Frage” (Dördüncü Menzil veya En Genç Yüzyıl ve Şark Meselesi&#8217;nin Geleceği</em>) ve Fransa’da Albert Sorel’in 1878 yılında neşrettiği “Şark Meselesi” (LaQuestion d’Orient au XVIII, Siecle) bu konuda 19. asırda yazılmış önemli eserlerdir.<sup>4</sup></p>
<p>Beni Büyük Harb&#8217;in bitiminden sonra Avrupa’nın bilhassa sözüm ona, dost ve müttefikimiz olan bu İngilizler kadar sinsi ve latenz siyasetin kurtlarından biri olan; Almanların ne düşündüğü idi. Önümde ilk cildi 1907 yılında neşir hayatına başlayan ve ha­len yayın hayatına devam eden: “<em>Zeitschrift für Politik&#8221;</em> adlı ilmi mecmuanın, 1925 yılının sayısı önümde duruyor. Derginin ille sayfasındaki yazının mevzuu: Şark mesesi ile alakalı bir yazı,&#8221;Die <em>Orientalische Frage als geopolitisches Problem&#8221; (Siyasi coğraf­ya davası olarak Şark Meselesi)</em> Yazıyı Walther Vogel in (1880 &#8211; 1938) imzasını taşıyor.</p>
<p>Bugün pek bilinmeyen, bir tarihçi. Peki bu Tarihçi, ne anlıyor, Şark meselesinden. Onu dinleyelim: “<em>Bundan. 19. asırdan beri, tamamiyle belli birşey anlaşılıyordu: geleceğin meselesi veya Türk imparatorlukların sonu anlaşılıyordu</em>” diyor. Sadece büyük hedef ve engel gördükleri Devlet-i Aliye&#8217;yi değil şüphesiz, diğer coğraflalarda hüküm süren bütün Türk devletleri­nin yok edilmesinin bir ifadesidir, bu “Şark Meselesi”&#8230;<sup>5</sup></p>
<p>Yazar bu kısa ve açık bir şekildeki tarifinden sonra aynı pa­ragrafın içinde ise, okuyucusuna bunu Birinci Dünya savaşında “<em>nispeten yaptıklarını</em> belirttikten sonra, Lozan Antlaşması hak­kında, Türkiye için söyledikleri oldukça düşündürücü olduğu gibi, müslüman Türke olan bu iliklerine kadar, bize olan; Hain ve habis ruhlu düşmanlıklarının hangi dimensiyon ve ruhta olduğunu gös­termesi açısından son derece önemlidir. Ve günümüz Türkiyesine ışık tutuyor. Bu faşist ruhlu, bu doğuştan kıyıcı ve emperyalist görüşlü, Comte’nin çocuğu, Hitler hayranı tarihçi. Onu dinle­yelim: <em>“Bu mesele 1. Dünya Savaşı ve onun sonucu olan Lozan Antlaşmasında, belli bir anlamda halledildi”<sup>6</sup></em></p>
<p>Yazar “Orient &#8211; Doğu mefhumun hudutlarının neresi olduğu­nun pek belli olmadığı, ifade ettikten sonra, Ama onun bir fragment kitabı olan: <em>&#8220;Historischen Atlas von Deutschland &#8220;(Almanya&#8217;nın Tarihi Atlası)</em>yazarı Şark Meselesi’nin sınırları için şunları söyler: <em>“Asya, Sibirya ve Kuzey Afrika’ya kadar genişler&#8221; diyor. Kısaca Müslümanların yaşadığı her devlet bu emperyalist ve barbar Avrupa ’lılar için: Doğu ’dur.</em> Mesela Türkistan, onun da bahset­tiği ve müslümanların kesif olarak yaşadığı, Anadolu, Kafkasya, Arap Yarımadası vs. gibi ülkeleri bu “Yakın Doğu” diye adlandır­dıkları coğrafyasının da sınırların çok uzağında olmasına rağmen, Türkistan için de: “<em>Türkistan müslüman oldukları için bir Şark meselesidir</em>” diyor. Tek hedefleri var: Önce yeryüzünden Türkü yani Müslüman Türkü taman yok etmek.</p>
<p>Saniyen diğer müslümanları acımasızca yeryüzünden tamamen silmektir, bu “Orient Frage”, Şark meselesinin anlamının anlamı ve nihai hedefidir.Tekrar yazara dönelim. Bizdeki“Devrim”lerden, yazarın tabi­riyle “Büyük Değişimlerden (groBen Umwâlzungen) memnun. Bu bütün manevi sembollerimizin tahribinden ve değerlerimizin bir sinsi elle, lağıma fırlatılmasından ve dehası değerler atlasımı­zı ve düşünce kapitallerimizinden sırt çevrilmesinden son derece memnun.</p>
<p>Bu herşeyi alt-üst etme hareketini, onu son derece mem­nun etmesine rağmen, bir “Ama” korkusu ve tedirginliği var. O da şu: “Şayet Türkler tekrar, temellerini islami değerler üzerinde kurulu bir devlet kurarlarsa, o zaman tekrar Avrupa ile arasında bir gerginlik yaşar” ve açık açık, ekliyor:<em>“Bunlar kuvvetlendikle­rinde, doğu ülkeleriyle (Müslümanları kast ediyor) birlikte</em>, <em>karşı koyucu bir cephe oluştururlar</em> &#8220;diyor. <sup>7</sup></p>
<p>Kim bu adam? Alman kaynakları tarihçi diyor. Weimera döneminde faşist Hitler öncesi bir faşist parti olan DNVP (Deutschnationale Volkspartei- Alman Ulusal Halk Partisi) üye­si. Sonra faşist Hitler rejimin şairi olarak bilinen Paul-Emst Cemiyetine üye olmuş, 1933 yılında ve üstelik bu hilkat garibesi 1917/18 yıllarında aynı zamanda Birinci Dünya savaşında asker olarak bulunmuş. Daha çok olmayan, kıytırık Alman denizciliği ve sonra ölene kadar, Almanya’nın tarihi atlası ile ilgilenmiş, bu büyücü çırağı müsveddesi ve Faust medeniyetinin çocuğu. Tam bir faşist müsvettesi. Düşünün! Bu bizim güya Büyük Harpte müt­tefikimiz olan ve öyle zannettiğimiz, Almanya’nın bir askeri&#8230;</p>
<p>Şark meselesi Avrupa’nın asla bırakmadığı emperyalist eme­linin en bariz bir ifadesi ve sinsi hedeflerinin nihai adıdır. Bunlar müslüman Türkü ve yeryüzündeki bütün müslümanları önce kö­leleştirmek, melezleştirmek ve bilhassa asırlarca Türk milletine ram olmak mecburiyetinde kaldığı, ülkeleri artık istedikleri gibi sömüremedikleri gibi, Osmanlı’dan sık sık tokat yedikleri için ha­raç vermek mecburiyetinde kalırlar. Onlar için engel müslüman Türkler idi. İşte onun için öncelikle, bu asıl, merhamet kahraman­larının eli olan Türkleri yok etmek en büyük emelleri ve nihai he­defin adıdır: Şark Meselesi.</p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.13-16</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>4- Bu eserlerin dışında da şu kitaplara bakılıp, 19. asır Avrupasının ne düşündükleri hakkında yeterli bilgi sahibi olur insan: Anton Osten von Prokesch, Zur Geschichte der orientalischen Frage, 1877; Adolf August Bergner, Der gordisehe Knoten Europa, 1876; Friedrich von Gentz, Zur Geschichte der orientalischen Frage, 1877; Julius von Hartmann, Zur Orientalischen Frage, 1876; Cari Ritter von Sax, Geschichte des Macht- verfalls der Türkei bis ende des 19. Jahrhunderts und die Phasen der orientalischen Frage bis a. d. Gegenwart. Wien. 1913.</p>
<p>5-Walther Vogel, Orientalische Frage als geopolitisches Problem, Zeitschrift für Politik, Hrsg. Richard Schmidt und Adolf Grabowsky, 14. Bandın içinde,Berlin, 1925, s. 1.</p>
<p>6-a. g. dergi, s. 1.</p>
<p>7-a.g. dergi,s.1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/18897-2/">Şark Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/18897-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lisanımız&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Nov 2017 16:59:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Dil Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Lisanımız]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18893</guid>

					<description><![CDATA[<p>Lisanımız&#8230; Esrarlı yumağın, kristal düşünceler örgüsünün; atkı ve çözgüsü, dildir. Dilimizin kendine has kumaşı sinsice abraşlaştırıldı. Kesilip, parçalandı. Ne garip, onun ihtişamından ve muazzam diyalektiğinden, dilimizin grameri olarak her soruya cevap veren ve tek dil olan Türkçe’den bahseden, Lisan âlimi F. Max Müller’de Batı’da afaroz edilir. Bilhassa hocası Franz Bopp, bu &#8220;Mukayeseli Sankritçe Grameri, 1833-52&#8221; [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/">Lisanımız…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/lisanimiz/images-24-2/" rel="attachment wp-att-18894"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18894" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-24.jpg" alt="" width="364" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-24.jpg 498w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-24-300x178.jpg 300w" sizes="(max-width: 364px) 100vw, 364px" /></a></p>
<p>Lisanımız&#8230; Esrarlı yumağın, kristal düşünceler örgüsünün; atkı ve çözgüsü, dildir. Dilimizin kendine has kumaşı sinsice abraşlaştırıldı. Kesilip, parçalandı. Ne garip, onun ihtişamından ve muazzam diyalektiğinden, dilimizin grameri olarak her soruya cevap veren ve tek dil olan Türkçe’den bahseden, Lisan âlimi F. Max Müller’de Batı’da afaroz edilir. Bilhassa hocası Franz Bopp, bu &#8220;Mukayeseli Sankritçe Grameri, 1833-52&#8221; yazan. Ve Fransız E. Renan adlı bu uzun bir zincire hep bağlı bir görünümünü veren- ve sürekli her işine gelmeyen hakikate havlayan bu kopek müs­veddesi tarafından.Türkçe lisanı. Osmanlı&#8217;daki cedlerimiz hem millî bir dil hem de İslam Vahiy Medeniyeti&#8217;nin dilini inşa eden, tek millet­tir.</p>
<p>Evet tekevvünü sarayda başlamış ve kemale ermiştir. Saray: Mücerretliğin, zarif, celîl ve âlî bir üslûbun mekânıdır. Kristal belagâttin, muhkim bir sarf ve nahyin inşa edildiği, millî dile giden bir revak ve eyvandır. İtalya ve Fransa “saraylarından çok önce. Onların 10. asırda ne lügati ne de sağlam bir grame­ri var. Bir Kâşgarlı Mahmud&#8217;un <em>“Dıvânü Lügati t</em>&#8211; <em>Türk, 1077 </em>ve <em>“Muhâkemetü&#8217;l</em>&#8211; <em>Lugateyn, 1501</em> &#8220;yazan, Ali Şîr Nevâî gibi.Mimarimizde yapılan, dilimizde de yapılmıştır. İmparatorluk coğrafyasında bulunan bütün nadir malzemelerden faydalanıla­rak camiler ve medreseler vs. inşa edilir.</p>
<p>Bunun gibi cedlerimiz İslâm medeniyetinin bütün kristal, hayati ve mücerret, irfanın bir nevi dev sütunları olan, İstılahlar, mefhumlar ve kelimeleri dili­mizin hançerinine uyarlayarak dilimizin sıhhatli vücuduna zengin­lik katarlar. Seyhun’dan Ceyhun’a oradan Seyhan nehrine.Yeşil Tuna’dan Meriç’e, oradan coşkun Kızılırmak&#8217;a. Hilâl’in imzası Hazar Denizinden, dertli Dicle ve Fırat’a.</p>
<p>Türkün şaha kalmış atının heybesine benzeyen;Orta Doğu, Arap Yarımadası, Mısır ve Hz.Musayı dalgalarında barındıran, yararak koruyan, mümbit, yeşıl ve uzun Nil’e. Bu üç kıta coğrafyasında hep aynı heyecan, hüzün neşe, şölen, hayal kırıklığın ve sevincin dili, ruhun kanatları ve sonsuz dünyaların mekanlarıdır, bizim gök kuşağı renklerimizin dilimizin ruh mekanları. Bizi birleştiren din ve dildir. Elbette bu sonsuzluğun nefesi olan; Gönül ve irfan ırmakları. Dil bizim dü­şüncelerimizin gözü, kulağı, kalbi ve dimensiyonudur. Onun için Din lisandır. Dinin ve varlığımızın metafiziği de lisandır.</p>
<p>Hafızasının, hatıraların en canlı mekanları olan birer şaheseri olan mimari eserleri, abideleri yok edilir veya kiliseye, meyhaneye devşirilir; Açık ve gizli bir şekilde bu muazzam hazıfanın mekan­larını. Cedlerimizin rüyası ve heyecanları saklı, bu dondurulmuş zamanın içindeki kelimelerinde. Derinlik saklı bu görülmeyen esrarlı kelimeleri barındıran mimari eserlerimizde. Gökkuşağının bütün renklerin dili sinmiş, bu ecdat yadiğan eserlerde. Dili ve inancı katledilerek müslüman Türk düşüncesinin vücudu pa­ramparça edilmiş. Bütün gerçek ve hakikatler ters yüz edilmiş. Hakikatin ruhu katledilip, o ruh yerine Putperestlik ruhu ikame edilerek,Gerçek“ler diye sunulmuş nesillere. Ama biz bunu gör­mek, duymak ve düşünmek bile istemiyoruz.</p>
<p><em>Her milletin düşüncesinin, kalbini, beynini ve can damarlarını alıp, kestiğinizde; o milletin düşünce vücudunu yok etmiş olursu­nuz. Bu hakikatte bir Genozit / Soykırımdan daha beter bir şevydir. Bunu ruhumuzun, medeniyetimizin meta metafiziği olan</em> âlî ve hükümrân lisanı<em>mız ve tarihimizi, hatıralarımızı içinde barındıran bu suretlerinde sîretler ormanının tedaisini barındıran, bu zarif ve narin harflerimizle yaptılar.</em></p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.9-10</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Dil tek başına hem milleti hem de medeniyeti tarif eder. Türkçe <strong>âli bir </strong>dil, bir fetihdir. Kelimeler bize cedlerimizin rüyalarını, fe­tihlerini ve imzalı dünyalarını barındırır ve faş eder. Bir izdir, dil. Tarihimizin ve düşücelerimizin kristal izidir. <strong>Sûret ve sfretler yumağıdır; Lisan-ı Türkî. </strong>Atalarımızın rüyaları, ufukları, heye­canları, ümit ve ümütsizlikleri, cihangir karekterleri ve merhamet kahramanı ellerinin izinin lisanı ve dahi bitmez tükenmez İslâm’ın emrindeki ufuk ötesinin fethi olan: Kızıl elma ülküsünün bütün dimensiyonları saklı, lisani Türkî’de. Dünyalarının bütün zıtlık­tan, kristal görüşleri bu “Hak’ın” bendi olma, hakkın nefesi, sesi ve dahi neferi olma hülya ve rüyasının, şecaatlı, bilge Alperenleri olan cedlerim. Rüyalarında biteviye “Hakkın” bendleri “Hakkı” müdaafa etme olan; bu İslâm aşıkları cedlerim. Sonsuz dünyaları- nın, maveralarının ve islâmi ontolojimizin cümle kapısıdır; lisan-ı Türkî Tıpkı Bağdatlı Ruhi’nin şu mısrasında ifade ettiği gibi:</p>
<p><em>Hak ol ki Huda mertebeni eyleye</em> âli.</p>
<p>Onlar her daim “Hakkın” müdafii ve “Hak” ın sesi oldular&#8230;</p>
<p>Cedlerimiz bu bir İslam Vahiy Medeniyeti’nin en önemli li­sanı olan Türkçe’yi en âli ve doruk bir mertebeye çıkarmak için, çabaladılar ve başarmak üzere idiler. Dide gibi, bir sevgili gibi korudular ve sudaki nilüfer (lotus) yaprağı gibi, kökü ter tertemiz ve asla kir tutmayacak âli bir kristal çizgi mertebesine çıkardılar, Türkçeyi&#8230; Ama şimdi, şimdi ise&#8230;</p>
<p>Türkçe tam doksan senedir, yok edilmek için, “ <em>Yarı</em> ” <strong>Türkler ve Batı’yı bilmeyen bu Batı perestler tarafından “Devrim”. ”Öz” Türkçe adına herşey yapıldı ve halen yapılıyor. Türkçe şuan yaralı, bereli sürekli kan kaybediyor. Peki Türk dilini ta­mamen öldürebilirler mi? Bunun İçin bir Alman lisan bilgesi olan, Johann D. Michaelis’in 1759&#8217;da “Königlichen Akademie </strong>der Wissenschaften und Schönen Künste”nin sorusuna verdi­ği cevabı risalesinde, yazmış olduğu şu nefis ve çarpıcı sözleri­ne dikkatlice kulak kabartabm:</p>
<p><em>“Hülasa dil bir nevi vesikadır. Öyleki onun içinde insanlığın bütün keşifleri var. Ve en kötü çöküşlere, yıkılışlara karşı muhafa­za eder. Bu öyle bir vesikadır ki, bunu hiçbir yangın, onun alevle­rinin dalgaları yakıp, kül etmeye muktedir değildir. Bu ancak ve ancak, onu konuşan milletin fertlerini tamamen yeryüzünden yok edilirse, işte ancak o zaman o dilde zevale uğrar. ”<sup>24</sup>,</em> der.</p>
<p>Milletlerin dilinde; inançları, maveraları ve irfanlarının izi durur. İzler bizi tarihe götürür. Tarihe yani menşe’e götürür. Tarihe sorulması gereken soruların izi durur, lisanlarda. İtalya ve Fransa’da “klasik ve milli” dillerinin oluşum safhasına geçmeden önce, Batılı bazı düşünür ve yazarların dil konusundaki görüşlerine kısaca eğilelim, bu lisan ilmini 19. asırda keşfeden bu Avrupa medeniyeti. Mesela Condillac için: <em>”Her dil, o dili konuşan milletin karekterini ifade eder ”</em> der ve ekler, <em>Diller her milletin dehasıdır.</em></p>
<p>Bu görüşe F. deSaussere ise; &#8220;psi­kolojik karekter” sözünü ekler. Bu lisan alimine göre: <em>”Hemen he­men herkes tarafından umumi olarak kabul edilen bir görüştür ki, bir dil bir milletin psikolojik karekterini yansıtır”.</em> Alman dil felsefecisi Wilhelm Humboldt ise, “<em>Diller adeta milletlerin ruhunun dış görü­şüdür. Onların dili, onların ruhu; lisanlarıdır. İnsan ikisini asla yete­ri kadar aiyniyet ve oluşumunu düşünemez ”.</em> Bu dili aynı zamanda <em>“Bizzat milletlerin ruhunun kasideleridir</em>diyen Humboldt, Fransız keşiş ruhlu E. Renan gibi, hani milletin mevcudiyetini: <em>”Hergün vuku bulan bir halk oylaması</em>” diye bu garip tarifin sahibi “<em>Millet</em> ” mefhu­muna <em>“Dili”</em> dahil etmez, Humboldt gibi. Sahi bu halk oylamasını, millet hergün hangi dille yapacak ki? Max Müller ise, bize: <em>Dinlerin tarihi, tabir-i caiz ise dillerin tarihidir. Die Geschichte der Religion ist in gewissem Sinne eine Geschichte der Sprache.</em> &#8221; <em>diyor.</em> Bu muka­yeseli dinler ve usta bir lisan âlimi olan, F. Müller.<sup>25</sup></p>
<p>Her kadim kavim, kendi lisanını ilk konuşulan, oluşan dil olarak görülmesini, o kadar çok seviyor ve dahi kendi ülkesinin insanlığın, ilk medeniyetin tekevvün mekanı, beşiği olarak baş­latmak ister diyor, Herder meşhur <em>Tarih Felsefesi</em> eserinde bunları söylüyor..<sup>26</sup> Ama Herder’in bu ikazını Avrupalılar dinlemez ve dü­şünmezler. Batılı “Ulus”lar, kavimler kendi dillerinin ilk konuşu­lan ve en üstün dil olarak görmek isterler. Bütün sahte ilimlerin, sözcüleri, kalpazan ilim adamları iş başındadır.<sup>27</sup></p>
<p>“Semitik” ve “Arya” dil tartışmaları, daha önce ifade ettiği­miz gibi, iş başındadır. Max Müller dil olarak “Turan” konusun­da eserini yazar, “<em>Essay über Turan Sprachen, 1853 ”</em> gibi. Bu bizde ise tamamen bir ırkçı istimna, kof tartışma ve zihniyetin geç bir yansıması olarak <em>“Güneş, Dil Teorisi</em>” olarak arzı endam eder, Türkiye’de ve bu budalalığa, saçmalığa, ”İdola Fori”ye dö­nemin Sezar’ın emriyle üniversitelere ders olarak verilmeye baş­lanır. Dilciler bu teoriye inanmasalarda anlatırlar, korkularından. Mesela Abdülkadir İnan’ın: <em>“Güneş-Dil Teorisi Üzerine Ders Notları 1936”.</em> İnsan bu 80 sayfalık hıncahınç sefaletin acıma­sız yıkıcı yüzünü, sesini ve ruhunu görüyor, bu sayfaların içinde.</p>
<p>Bunun bir korku neticesinden dolayı yapıldığını en güzel ifade eden, İbrahim Necmi Dilmen’in Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, istihza, bir nevi kendini korumak ve ciddiyetsizliği ifade etmek için: <em>”Güneş öldükten sonra onun teorisi nasıl hayatta ka­labilirdi?”</em> diye. Hakikatte teorinin sahibi bir Sırp asıllı, Viyana oryantalistikte 1927 yılında doktorasını yapan, Hermann Feodor Kvergıc (1895-1949) tır. Bu deli saçması 40 sayfalık hapishane kaçkını karalamasını önce <em>&#8220;Yeni Bir Gramer Metodu Hakkında Layiha, 1931</em> yazarı Ahmet Cevat Emre’ye gönderir.</p>
<p>Bu saç­malığı gayri ciddi bulur ve ilgilenmez. Ama Sırp karalamasını, Mustafa Kemal&#8217;e gönderir. Sadece bir asker, bir komutan ve dev­let adamı olan Mustafa Kemal bu teoriye candan sarılır. Ona bu hakikati yüzüne söyleyecek bir ilim adamı çıkmaz. Çünkü daha önce yapılan kıyımlar, idam sehpaları, karşı gelmenin fiyatının ne olduğunu, dönemindekiler biliyorlar&#8230; Şecaat, izzet, irfan ve na­mus olmayınca, Türk dili tekrar tabii mecrasından uzaklaştırılır ve hançerlenir.</p>
<p>İşte bu şuursuz hareketler ve dil kıyımı aklıma meş­hur İngiliz şairi <em>&#8220;The Marriage of Heaven and Hell, 1790-93/ Cennette ve Cehennemde Düğün&#8221;</em> adlı aforizmalarını topladığı bu eserin yazan şair William Blake’nin şu mısrasında ifade ettiğin­den daha zalimce bir kıyım ve yok etme hareketidir. Şair:</p>
<p><em>Yıldızlar dövülmüş</em></p>
<p><em>Onların ruhları dövülmüş, yuvalarında.</em></p>
<p>Dediği gibidir.</p>
<p>Lisan hayatımızın her alanında yaşayan bir sosyal varlıktır. Âlî bir fikrin, düşünce hareketinin hücresidir. Dilimiz hem on­tolojimizin, sanatımızın, sosyal hayatımızın ve irfan bahçeleri­mizin atlası ve sosyolog P. Bourdieu’nun ifadesiyle: Sembollik Kapitallerimizin ötesinde daha çok bir manevi ve metafiziğimiz­dir. Sosyal alanımızın, düşüncenin cümle kapısının anahtarıdır, dilimiz. Onsuz nasıl düşünce parkına girebilirizki?</p>
<p>Türkçe müslüman Türk cedlerim tarafından ulvi bir sevgili gibi korundu. Asırların ruhunun bir emaneti olarak korundu. Ve dilimiz onların düşüncenin fethine kanatlandıran, götüren bir ok ve tuğ idi. Kristalleşmiş sanatın, düşüncenin, imanın, irfan fetihlerimizin, ulu gönlümüzün taçdar kelimeleri yani namusumuz du­ruyordu. Lisanımızda binlerce fethin sesi, şarkısı ve kristal ifadesi olmuştu. Şairler ve metafizikçi düşünürler bir sevgili gibi kıskandılar ve erişilmez bir sevgili gibi sevdiler&#8230; Tıpkı ceddim Taşlıcalı Yahya’nın şu mısrasında ki gibi, bir korunması gereken bir “Dide” idi.. Şairin şu mısrasını Türkçe için düşünürsek:</p>
<p><em>Dide gibi kaldı su içinde Nuh</em></p>
<p><em>Ruhuna irişti sonunda fütûh</em><strong>.</strong></p>
<p>Hakka tapan, şiiri fetheden bir milletin bütün fetihlerini içinde barındırıyordu, bu biricik sevgili ve âli dilimiz. Bu dil ile dü­şünüyor ve konuşuyorlardı; cedlerimiz, dedelerimiz ve ba­balarımız. Biz bugün bu cedlerimizin diline alabildiğince çok uzaklaştırılmışız..</p>
<p>Ekrem Tahir &#8211; Yarı Türk,Hitabevi yay.syf.42-46</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p><sup>24</sup> Johann D. Michaelis, <em>Beantwortung der Frage von dem Einfluss der Meinungen in der Sprache und der Sprache an die Meinungen</em>, öre­men, 1762, s. 28-29. Yeni baskı Stuttgart, 1974. Yazar bu risalesini önce Franszızca&#8217;da kaleme almış: <em>De l&#8217;influence sur le langage et du langage sur les opinions,</em> 1759.</p>
<p><sup>25</sup> Max Müller, <em>Die Wissenschaft der Sprache.</em> Bd 2, Leipzig, 1892, s. 512.</p>
<p><em><sup>26</sup></em> J. G. Herder, İdeen zur Philosophie der Geschichte der Menscheit, Münc- hen, 2002.</p>
<p><sup>27</sup> 19. Asırdaki tartışmalar hakkında şu eseri okumak bile insana yeteri ka­dar bilgi verir; Maurice Olender, <em>Die Sprachen des Paradieses. Religion, Rassentheorie und Textkultur,</em> Berlin, 2013. Eserin orijinali <em>:Les langues dtı Paradis. Aryens et semites:un couple providtntiel,</em> Paris, 1989/2013.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/">Lisanımız…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/lisanimiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
