<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ebu Hamid bin Merzuk | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ebu-hamid-bin-merzuk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 29 Nov 2017 15:14:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ebu Hamid bin Merzuk | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Tevessül ve İstiğase Konuları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 11:13:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül ve İstiğase Konuları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15506</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bize Mekkeli bir Müslümandan uzun bir yazı geldi. Sahibi beni herhalde keskin bir kılıç zannederek, uzun uzadıya konuşup, söz­lerini tekrarlayıp, ısrar ediyor ve hattâ yazının sonunda diyor.- Ey faziletli hocam! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, tevessül ve istiğâse meselelerinin insafla tahkikini senden rica ederim, diyor ve sorular yöneltiyor. Biz, Vehhabîlerin o suallerini özetleyip [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/">Tevessül ve İstiğase Konuları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/tevessul/" rel="attachment wp-att-15507"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15507" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/tevessul.jpg" alt="" width="382" height="247" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/tevessul.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/tevessul-300x194.jpg 300w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></a></p>
<p>Bize Mekkeli bir Müslümandan uzun bir yazı geldi. Sahibi beni herhalde keskin bir kılıç zannederek, uzun uzadıya konuşup, söz­lerini tekrarlayıp, ısrar ediyor ve hattâ yazının sonunda diyor.- Ey faziletli hocam! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, tevessül ve istiğâse meselelerinin insafla tahkikini senden rica ederim, diyor ve sorular yöneltiyor.</p>
<p>Biz, Vehhabîlerin o suallerini özetleyip ondaki târiz ve yakış­mayan şeylerden yüz çevirip, başarı Allah’dandır diyerek sual ve cevaplara başlıyoruz.</p>
<p><strong>S</strong> — Resûlullah (s a.v.) salih ölülerden hacet ve dua talep edil­mesi hakkında velev bir hadis-i şerif bile buyurmuş ise, zikretmeni­zi rica ederim.</p>
<p><strong>C</strong> — Evvelâ biz bu sorunun tersini onlardan soralım ve diyelim ki: Hadîs-i şerifte Resûlullah’dan (s.a.v.), insanları salih kimseler­den dua etmek, onlardan haced talep etmekten nehy hakkında bir şey varit oldu mu? Bu hususta velev bir hadîs bile olsa zikretmeni senden rica ederim.</p>
<p>İkincisi: Soru sahibine diyoruz ki: Usûl-i fıkıh ilminde sabit olup bilindiği üzere, bütün şeylerin cevazı, hakkında emir olmasına bağ­lı değil, belki ondan nehy edilmemesine bağlıdır. Şeriat’ta ondan nehy edilmeyen şey câizdir. Herhangi bir şeyin haram olması hak­kında şer’î bir nass olmadığı takdirde o şey mubahtır.</p>
<p>Şüphesiz Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sahih hadîsinde bizlere yap­mayı emrettiği şeyi terk etmeyerek yaptık, ondan nehy ettiği şey­den kendimizi koruduk.</p>
<p>İşte âlimlerin bildikleri ilim kuralları budur.</p>
<p>Tevessül ve istiğâsenin ölülerden yapılmaması meselesi ise, za­yıf bir fikirdir. Zira bu hususta durumunuzun şu iki ihtimâli var­dır:</p>
<p>Ya ölülerin idrak etmelerini, ilim sahibi olmalarını, dua etmele­rini, işitmelerini inkâr edip kabul etmezsiniz veya kabul edersiniz. Şayet inkâr ederseniz, isbatı için Âdem ile diğer peygamberlerin (a.s.), sahih hadis kitapları olan Buharî ve Müslim ile diğer ha­dîs kitaplarının rivâyetlerine göre Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Mi&#8217;rac gecesi yaptıkları dualarını ve Peygamber Efendimizin, «Si­zin amelleriniz bana gösteriliyor, onda hayır bulsam Allah’a hamd- ederim, ondan başkasını bulsam, Allah&#8217;dan size af dilerim» buyur­duğu hadîs-i şerifi ile dirilerin yaptıkları amellerin Peygamber’e gösterildiğini beyan eden bu hadîs-i şerif gibi dünyayı dolduracak kadar kesin deliller getirebiliriz.</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, îbn Teymiyye bizatihi «Fetava» kitabında bu­nu zikretmiş ve îbn Kayyım dahi bunun tamamiyle sabit olduğunu itiraf etmiştir.</p>
<p>Ölülerin böyle hususiyetleri olduğunu, bu çağın (ruhçu) Avru­palılarının da itiraf etmeleri, tesadüf eden güzel delillerdendir. On­lardan on asır önce Eflâtun ile diğer feylozoflar dahi bunu kabul et­mişlerdir. Demek ki, bu mesele din ve dünya ilimlerinin âlimle­ri; müslim ve gayrimüslim, eser ve nakil ehli olanlar ile fel­sefe ve akılcılar arasında ittifak edilmiş bir konudur. Lâkin Vehhabîler, hadîs-i şerifte varit olduğu gibi ölülerin, ilim, idrak, işitme duygusu olduğunu, dua edip kendilerine selâm verilirken selâm al­dıklarını itiraf ve kabul ettikten sonra, ölülerden bu hususların ta­lep edilmesini kabul etmezlerse tenakuza düşeceklerdir. Veya mü­nakaşanın mukaddimelerini kabul edip, neticesini inkâr ettikleri veya mantık kuralına göre lâzımları melzumlarından kestiklerini söyleyebiliriz. Lâzımı melzumlardan ayırmayı akıllı kimse yapmaz.</p>
<p>Kaldı ki, faziletli (üstün) kimse yapabilsin! Hele bu münakaşayı kökünden izale edecek öyle şeyler zikrettik ki, meselâ Peygamberd­in (s.a.v.) hayatında ve vefatında kendisine tevessül edilmesi hak­kında Osman b. Hanîfden rivayet ettiğimiz sahih hadîs-i şerif, on­da, «Ey Muhammed! Rabbinin katında bana şefaat et!» cümlesini kullanmıştır. Adamın ondan talep ettiği şefaattan maksadın, Peygam­berim (s.a.v.) kendisine dua etmesini istemekten başka bir mânâ­sı yoktur.</p>
<p>«Allah’ım! Bana, Senden istemem için dilekte bulunanların hür­metine Senden hacet diliyorum», diye sahih hadîs de vardır. Di­ğer bir hadis-i şerifde, «Peygamberin ile ondan önceki peygamber­lerin hakkı için» diye geçmektedir, öyle ise, salih zatlara tevessül edilmesi sabittir.</p>
<p>Yazdığımız bazı makalelerde, Vehhabîlerin iddia ettikleri gibi, tevessül asla şirk sayılamaz, dedik. Çünkü diri kimse, ruhu ile diri olan ve Berzah hayatının özelliklerinden faydalanan ölüden, bir şey talebinde bulunduğunda, icad ve yaratma yolu ile değil, sebebiyet ve kesb cihetiyle ondan talep eder. Zira onu, diri kimsenin rütbe­sinden üstün tutmaz. Hattâ o kimse, diri kimseden bir şey isterse, icad ve yaratmasını talep etmez. Mahlûktan bir şeyi kesb yolu ile talep etmek, ne şirk, ne de küfürdür.</p>
<p>Ölünün hiçbir tasarrufu olmadığını farzetsek bile, onu çağıran veya ondan yardım isteyen kimse ulûhiyyet değil, sebebiyetin itika­dında hata etmiş olur. Allah’dan başka zahirî sebebiyet olduğunun itikad edilmesi câhillerin itikad ettikleri gibi ulûhiyyet itikadı de­ğildir. Gerçekten yukarıdaki beyanımızdan anladığın üzere Allah’­dan başkasına sebebiyet itikadı yanlış bir şey değildir. Ancak Vehhabilerce yanlıştır. Şayet tevessül, ölünün Allah katındaki rütbesi­ne olursa işin câiz olduğu açıktır. Çünkü ölüm, insanın dünyada iken Allah katındaki makamını değiştirmez.</p>
<p><strong>S</strong> — Peygamber (s.a.v.), Allahü Teâlâ’ya tevessülün bir türü­nü veya Allah’a yaklaştıran bir şeyin beyanını terk etti mi?</p>
<p><strong>C</strong> — Hayır, Resûlullah (s.a.v.) insanı Allah’a yaklaştıran veya tevessülün çeşitlerinden hiçbirisinin beyanını terk etmemiştir.</p>
<p>Yukarıda geçen Osman b. Hanîf hakkında rivayet edilen hadis­teki tevessülü anladın. Hattâ Peygamber Efendimiz kendi yüzüsuyu hürmeti ile, ondan önceki peygamberlerin hürmeti ile tevessül etmiştir. Âdem (a.s.), Peygamber Efendimiz dünyaya gelmeden ön­ce onunla tevessül etmiştir. Bunların hepsi bundan önceki makale­lerimizde yazılmıştır. Bundan sonra, soranlara rehber olacağı umu­lur. Resûlullah’ın (s.a.v.) makamı diğer insanlarınkinden üstündür. Şunu da ekleyelim ki, Efendimiz (s.a.v.) ubûdiyetin kemalindeydi. Kendisi, Allah’ın rububiyyetini ve sonsuz kudretini; herkesin O’nun kulu olduğunu; Allah’ın geniş fazl ve kereminin şümûlünü iyi biliyor­du. Yine Efendimiz (s.a.v.) mutlak Efendinin (Allah’ın) katında kul­ları için manevî makamlar olup, her birinin bir meziyeti olduğunu, Allah’ın verdiği nimetler için ancak Aziz ve Çelil olan O’na kulluk yapmak gerektiğini biliyordu. Kullar arasında irtibat ve menfaat tebâdülü olması da gerekir. Peygamber (s.a.v.) bu inceliklerin tü­münü herkesten daha ziyade bilirdi ki, Hz. Ömer’den dua talep etmiş ve Uveysü’l-Karanî’den de talep etmesi için Hz. Ömer’e em­retmiştir.</p>
<p>Fatıma binti Esed hakkında geçen hadîse göre, kendisi de önceki peygamberlerin hürmetine tevessül ederek Allah’tan dilekte bulunmuştur. Bir ihtiyacımız olunca, bize tevessül etmemizi emret­miştir. Hattâ hikâyesi geçen âmâya, «Şayet öyle bir ihtiyacın olur­sa bunun gibi yap!» diye buyurdu. Hz. Osman&#8217;ın hilâfeti zamanın­da bir iş için kendisine gidip gelen adam da Hz. Peygamberin bu­yurduğu gibi yapmıştır. Bu olayı daha önce beyan ettik. İşte Veh- habîler hiçbir mahzur olmayan bu tevessül işinde Müslümanları tekfir etmektedirler.</p>
<p><strong>S</strong> — Peygamber’den (s.a.v.) rivayet edilen, «Sizi Allah&#8217;a yak­laştıracak hiçbir şeyi terk etmeden hepsini size beyan etmişimdir», hadîs-i şerifi sabit midir? Bu doğru ve sabit ise, dirilerin ölülerden dua talebinde bulunmaları, Resûlullah’ın (s.a.v.) buyurduğu emir­lerden olup bunu yapmak câiz mi olmaktadır?</p>
<p><strong>C</strong> — Evet Peygamber’in (s.a.v.) böyle buyurduğu sâbittir. ölü­lerin dirilere yaptıkları dua bir kardeşin kardeşine duası kabilin- dendir. Gerçekten, sahih hadis bize bildirmiş ki, dua hususunda di­ri kişi ile ölü kimse arasmda hiçbir fark yoktur. Yukarıda geçtiği üzere ölü kimse, diri kimse gibi dua eder. Zira ölüm câhillerin zan­nettikleri gibi fânilik veya yokluk ve bitiş ve hiç oluş değildir. Ölüm, ancak bir yurttan başka bir yurda intikâl etmekten ibarettir.</p>
<p><strong>Şiir:</strong></p>
<p>ölümü ölüm zannetmeyin çünkü o,<br />
Gerçek bir hayattır, emelin sonudur.<br />
ölümün hücumu sizi korkutmasın çünkü o, bu dünyadan bir intikaldir.</p>
<p>Devamla tekrar ediyoruz ki, şüphesiz Âdem (a.s.) ve diğer pey­gamberler, Peygamberimiz’e (s.a.v.) dua etmiş ve o da, Berzah âle­minde ümmetine dua etmektedir. Hattâ izahımızdan anladığın ve ilerde de anlayacağın üzere, vefat etmiş babalarımız da bize dua ediyorlar. Şunu diyelim ki, bizler sîzlerden, tevessüle mübahdır de­menizi, Müslümanları, önderiniz Muhammed b. Abdulvehhab gibi tekfir etmemenizi istiyoruz.</p>
<p>Vehhabîlerin Müslümanları küfürle suçlamalarının hiçbir ge­çerli delili yoktur. Vefat etmiş ve ruhu âhiret âlemine gitmiş sâlih bir kişiden dua istemek niçin küfür olsun? Farz edelim ki ölülerin, Vehhabîlerin dediği gibi duymaları, anlamaları, bir şey yapmaları mümkün değildir. Bu faraziyeye göre bile -haşa- onda uluhiyet vas­fı tasavvur edilmiş değildir ki?.. Vehhabîlerin görüşüne göre Müs­lümanların yanıldıkları farz edilse bile, bu hatâ ölmüş kimseyi bir sebep, bir vesile kabul etmekten ileri gelmektedir ki, ehl-i İslâmın tekfir edilmesi için sebep teşkil edemez.</p>
<p>Müslümanların bu davra­nışları aklın, vicdanın, mantığın ışığında; din kurallarının aydınlı­ğında hiçbir vecihle küfüre yorulamaz. Bir kimse aslında sebep teş­kil etmeyen bir şeyi sebep edinirse o adam cahil olabilir-, ama asla kâfir olamaz. Bu sorunun cevabı bu kadar yeterlidir.</p>
<p><strong>S</strong> — Resûlullah (s.a.v.) Allahü Teâlâ’nın, «Ey Resûl! Sana Rab- binden gönderilen şeyleri tamamıyla bildir» (Maide, 67) meâlinde buyurduğu âyet-i celile ile amel ederek, yine Mâide sûresinin, «Ey iman eden kimseler! Allah’ın azabından sakınıp ona vesileye (yak­laşmaya) yol arayınız» (âyet, 35) âyetinde buyurulan vesileyi hal­ka bildirdi mi?</p>
<p><strong>C</strong> — Bu doğru bir soru değildir. Doğrusu şöyledir: Maide sûre­sinde, mü’minlere, onunla emir olundukları vesileyi halka beyan et ti mi, diye sorulmalıdır. Zira bu âyette bilfiil mü’minler emr olun­muştur. Gerçi âyet-i celilenin hitabına Peygamber de (s.a.v.) dahil­dir.</p>
<p>Soru sahibinin sualinin tamamında, Allahü Teâlâ’nın meâlen buyurduğu, «Ey Resûlüm! Sana Rabbinden gönderilen şeyleri tama­mıyla bildir» (Mâide, 67) âyet-i celilesini delil olarak zikretmesi cehâlet eseridir ve bir şaşırtmacadır. Çünkü bu âyetteki emir ve hitab, Allah’ın risâletini ve vahyini bütün halka bildirmesi ile ilgili olarak yalnız Peygamber’e (s.a.v.) mahsustur, öyle ise soranın bu sözü fazladır, tekrardır. Zira Efendimiz (s.a.v.) emir olunduğu ve­sileyi ümmetine bildirmiş ve onu hadis-i şerifinde yeterli bir ifade ile yorumlamıştır.</p>
<p>Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: Bir kimse sana Resûlullah (s.a.v.), Al­lah’ın kendisine indirdiği şeylerden bir şey ketmettiğini (sakladı­ğını) bildiğini haber verse, şüphesiz yalan söyler, diyerek sonra şu âyet-i celileyi okudu: «Ey Resûlüm! Rabbinden sana indirilen şey­leri bildir!» Müslim ve Buharî bu hadîs-i şerifi rivayet etmişlerdir.<br />
Kur’ân-ı Kerim Arapça’dır ve Arap lügatiyle nâzil olmuştur. Ve­sile kelimesinden yalnız bir mânâ (diri kimse) kastetmenizin hiçbir mânâsı yoktur. Delilsiz bir iddiadır. Bunu gerektiren bir şey de yok­tur. Şüphesiz Osman b. Hanîf ile başkasının hakkında rivâyet edi­len hadîslerde mutlak tevessül sarahaten bildirilmiştir. Hele hadî­sin sonunda, «Şayet bir ihtiyacın olsa, yaptığın gibi yap», buyruğu ile açıkça tevessüle işaret etmiş ve diğer makalelerimizde beyan et­tiğimiz üzere Hz. Osman b. Affan’ın (r.a.) hilâfeti zamanında onun­la amel edilmiştir.</p>
<p><strong>S</strong> — ölülerin dua etmemesi ve meşrû olmayan şeylerle onlara hitab etmemek itikadından, onların kerametlerinin inkân lâzım ge­liyor mu? Evet, lâzım gelir, dediğiniz zaman, bize kesin delillerini beyan edip bu nev’i tevessülün (ölüye tevessül) cevazı hakkında sa­habeden, tabiînden veya onlara tâbi olan imamlardan bir nakil zik­rediniz.</p>
<p><strong>C</strong> — Evet Enbiya ve salih zatların Allahü Teâlâ katındaki ke­rametlerini inkâr eden sizin gibilerin, ölülerin kerâmetlerini de in­kâr etmeleri lâzım gelmektedir. Çünkü Allahü Teâlâ katında hiçbir makamları olmayıp bize dua etmeleri mümkün olmaz şeklindeki iti­kadınıza göre ruhların hiçbir şey yapmaya güçleri olmazsa, onların ne gibi bir kerametleri olacaktır? Sizin de onlara keramet isbat et­menizin ne mânâsı olacak ve bununla beraber sizler onlar için hiç­bir fiil olmadığını ve onların Allahü Teâlâ nezdindeki makamlarıyla tevessül etmek küfür olduğunu iddia ettiniz.</p>
<p>Şu halde onlar için ne gibi bir şey olabilir?</p>
<p>Mezkûr tevessül için (ölülere) sahabe, tâbiîn ve onlara iktida eden imamlardan caizdir, diyen kimseler hakkında bizden açıklama istemenize gelince, şunu deriz ki;îbn Teymiyye’den önce ve sonra gelen bütün ümmet câiz olduğunu kabul etmişlerdir. Sorduğunuz bu suali çevirip sizden soralım: Acaba sizin de sahabe, tabiîn ve on­lara uyan imamlardan bu nev’i tevessülün men’ini .ve şirktir diyen kimseyi bize zikretmeniz mümkün müdür? Bütün hak mezheblerde Peygamber’in (s.av.) türbesini ziyaret edenlerin ona tevessül etme­lerinin câiz olduğunda ittifak etmediler mi? Bu husus için size Han- belilerin, kezâ bütün imamların nasslarını zikrettik. Fakat inkârcı iddianız için ne selef, ne de sened hiçbir isnad yoktur. Hattâ âlim­lerin tümü Kabr-i Şerifi ziyaret eden her kişinin tevessül etmesi yalnız câiz değil, belki ondan matluptur dediler.</p>
<p>İşte ümmetin icmâı budur. Kâfi ve kalblere şifa veren akli ve nakli deliller kitabı­mızda geçmişti. Sonra size şunu da diyelim ki, ölümden sonra ruh­larda öyle bir güç vardır ki, hayatta, dünyada oldukları zaman o kadar iş göremezlerdi, diye imamınız İbn Kayyım bunu itiraf et­medi mi?</p>
<p>Bu konu tâ imamlarınıza kadar ulaşmıştır. Sizler ise, enbiyânın mucizeleri ve evliyanın kerâmetleri hakkında arasıra hevânıza tâ­bi oluyor, arasıra da hakkı kabul ediyorsunuz. «Ibtalci, inkarcı ki­şi, ister istemez illâ tenakuza (çelişkiye) düşer» diyene Allah rah­met eylesin. Bizim sizi dalâletle vasıflandırdığımızın sebebi ise, sizin Müslümanları tekfir edip kendilerini, mallarını helâl etmekle Ce­hennemin köpekleri olan selefiniz Haruriye tâifesinin yoluna sülük ettiğinizdendir.</p>
<p>Hiç şüphe yok ki, Haruriye tâifesinin kınanması hakkında Peygamber’den (s.a.v.) tevatür yolu ile birçok hadîs-i şerifler rivayet edilegelmiştir. Şayet diyecek olsaydınız ki: İnsanların bütün işlerin­de vasıtasız olarak Allah’a müracaat etmeleri evlâdır. Allah katın­da, sebeblerin, vasıtaların sona erdiği bir makam vardır. Nitekim Hz. İbrahim (a.s.) (ateşe atılırken) Cebrail (a.s.) ona, «Bir ihtiya­cın var mı?» diye sorunca İbrahim (a.s.), «Ama senden yoktur», de­miştir, diyecek olsanız ve bu yolda gidip itikad ederseniz, bizler si­ze itiraz etmeyip, sizinle şiddetle münakaşa etmeyecektik. Eğer, te­vessül hakkında tekfir’den başka bir fikriniz olsaydı, biz sizin için bunlar kendi kafalarına müctehidtirler ve böyle zannetmişlerdir, iş­lerin sonucu Allah&#8217;a havale edilir.</p>
<p>Birçok müctehidler ictihadlarında hata etmişlerdir, diyecektik. Ama size böyle diyemeyiz. Çünkü ictihadlarında hatâ eden âlimler; kendilerini sizin yaptığınız gibi takdis etmeyip halka zorla, kılıçla kendi fikirlerini beğendirmedi­ler. Belki doğru, başkalarının fikrinin daha doğru olduğu ihtimali­ni câiz kılar. Peygamber’den (s.a.v.) rivâyet edilen, «Müslümana sövmek fâsıklıktır, onunla dövüşmek küfürdür (küfre benzer büyük bir günahtır)» ve (Taberâni İbn Mesud’dan) «Birisi Müslüman kar­deşine «Ey kâfir» deyip de o adam hakikat kâfir ise (mahzuru yok); değilse, söylediği söz kendisine döner», hadîsi mâlumdur. îmam Mâ­lik te lif eylediği «Muvatta» kitabı için Abbasîler’den El-Mansur’un halkı o kitabı esas olarak kabule zorlamasına razı olmadı. İslâm ümmetini, âlimlerin hürmetini, hidâyet imamlarını ve Resûlullah’-ın vârislerinin hukukunu ve nefsini küçültmeyi düşünerek «Muvatta» ile amel edilmesi için Harun er-Reşid’in teklifini reddetti. Fakat câhil kimse, kendi nefsini tâzim etmekten başka bir şey bilmez. Âlim kimse ise, Rabbini tâzim etmekten başka bir şey bilmez. Alla­hü Teâlâ’nın makamını yükselttiği kimseyi tâzim etmek Allah’ı tâzim etmek demektir. Nitekim Allahü Teâlâ, «Kişinin Allah’ın ni­şanlarına hürmet göstermesi, kalbleri Allah’a karşı gelmekten sa­kındırır» (Hac, 32), diye buyurmuştur.</p>
<p>Daha sonra soru sahibi der ki: Rabbini bilen ve zikrine özenen bir Müslüman, Allah’ın hitab ve münâcatından zevk aldıktan son­ra bu âlemden diğer bir âleme naklolmuş, Allah’dan başka kimse­nin onun hâlini bilmediği ölü kullardan birine teveccüh ederek on­dan hacet dileyip ona hitab etmesi caizdir, dememiz bizim için mümkün değildir. Buharî’nin «Sahih» kitabında zikredilen Ümmü’l- Â’lâ’nın hadisi sizce malûmdur ki, ondan şöyle rivâyet edilir: Sa­habenin muhacir kısmından Ebu’s-Saib, Ümmü’l-Â’lâ’nın yanında vefat ederken, ona şöyle der: «Benim sana şehâdetim budur ki, ger­çekten Allah sana ikram etmiştir» deyince, Resûlullah (s.a.v.) Ümmü’l-Â’lâ’ya, «Allah ona ikram ve ihsan eylediği hangi şeyi sana haber verdi?» diye buyurmuştur. Buna benzer çok hadîsler vardır. Hepsi de, ölülerin dünyada yaptıkları amellerine göre Berzah âlemine göç ettikleri yolundadır. Bedir savaşında şehid olan veya Ukkâşe ve Muhsan gibi, haklarında Cennet ehli olduklarına dair hadîs nassı olanlardan başka ölen hiçbir kimse hakkında Cennetlik veya Ce­hennemliktir, diye kesin hüküm vermemiz câiz değildir.</p>
<p>Ben derim ki: Soru soran hazretin, söylediği bu vaaz şeklinde­ki cümlelerin içine dercettiği bazı şeyleri kaçırmadan eleştirip he­sabını yapacağız. «Rabbine teveccüh edip manevî zevk alarak onun zikrine özen gösteren&#8230;» ifadesiyle sözünün zâhirini süslediği cüm­lesine evet deriz. Allah’ın zikri o kadar zevklidir ki, kalblerinin tü­müne tesir ediyor. Fakat ancak tevessül meselesi ilmî, tahkiki bir konu olup hakkında kapalı konuşma ve dedikodunun faydası yok­tur.</p>
<p>Bu şekilde reddedilmez.</p>
<p>Yukarıda dedik ki: Şayet Vehhabîlerin fikirleri, sualde zikret­tikleri mânevi kemâl makamı olsaydı, bunu eleştirmeyecektik. Fa­kat onlar Müslümanlardan, Resûlullah’a (s.a.v.) ve ümmetinden sâlih zatlara tevessül eden kimseyi tekfir ettiler. Bu konu nerede, sual­deki konu nerede? Bunlar, biribirlerinden uzak mânâlardır. Şayet soru soranın maksadı, Allah’ı zikredip ona münâcaatta bulunmak tevessülden evlâdır demek ise, evleviyyet hususunda bizimle onla­rın aramızda muhalefet yoktur. Fakat insanların manevi derecele­ri ayrı ayn olup, bazılarının diğerlerine nazaran dereceleri daha üs­tündür. Bazıları, her hususta Evvel ve Âhir olan Allahü Teâlâ dan medet umar. Her şeyin O’ndan geldiğini yine O’na döndüğünü bil­diği halde, kendisine sebep ve vasıtalar edinmesinde hiçbir mahzur yoktur. Kezâ müsebbib olan Allah’a itimat eden kimsenin, Allah’­ın kudretini düşünüp, hikmetine bakıp sebepleri terk ederek hace­tini doğrudan doğruya Allah’dan istemesinde hiçbir mahzur yok­tur. öyle ise, ne bu kimse ve ne de öteki kimse günahkârdır.</p>
<p>Bazı insanların faziletçe bazılarından üstün olduğu sözünü ka­bul etsek bile, soruyu soranın dediği gibi ölülere hitap etmek Al­lah’ın zikrinden gelen zevk ve ünsiyeti keser demesi doğru mudur? Yoksa tevessül konusunu vaaz ve edebiyat üslubuyla kendi lehine mi çevirmek istiyor? Niçin bunu bir diriye yapılan talep ve tevessül hakkında demiyor? Ondan hacet talep edip tevessül edilen bir vezir veya kral veya bir halife bile olsa, mütevessil kimsenin Allah’a münacaatı ve talebi ve O’nunla ünsiyeti daha iyi değil midir?</p>
<p>Soru sahibi sorusunda «Birçok câhillerin, ölülerin halini ve han­gi durumda öldüklerini bilmiyoruz» diye câhillerin dedikleri sözle­ri sualine dercetmiş; bu ise Müslümanlar hatta Allah hakkında bes­lenen kötü bir zandır.<br />
Soru soranın dikkatini şuna çevirelim: Hadîs-i şerifte, «Hayatı ne şekilde (hayır veya şer) geçmişse kişi o hâlet üzere ölecektir.» Bu Allah’ın bir âdetidir. Bu âdet ve kaidenin dışmda kalan ölünün hükmü şazzdır, istisnadır.<br />
Daha sonra deriz ki: Bu âlemde (dünyada) bazı işler hattâ Şe­riat işleri ve fıkıh hükümleri bile, zannî bilgiler üzerinde tesis edil­miştir. Buna göre, ölülerimizi yıkamamız, kefenlememiz, üzerinde namazları kılıp Müslümanların mezarlıklarında gömmemiz, malla­rını vereselerine vermemiz ve daha başka şeyler yapmamız vâcibtir. ölülerin durumları hakkında, tahkiki bir bilgi sahibi değiliz. (Lâkin o tahkiki bilgiyi zaten hiçbir kimse şart koşmamıştır).</p>
<p>Öyle ise, hayatta iken hayırlı ve iyi durumda olan kimseyi ölümünden sonra, hayırlı ve salih kişilerden saymamız vâcibdir. Sâilin sorusun­da geçen vesveselere uyup da, ölüler hakkında bundan başka ko­nuşmamız caiz değildir.<br />
Biz Vehhabîlerden birisine, ölü babasının durumu nedir, Müs­lüman mıdır, kâfir midir? desek, kendisi öfkelenecek mi, yoksa öf­kelenmeyecek mi? Pederi hakkında cezm ve yakîn bilgiden başka bir şeyle (zanla) amel etmememizi ister mi? Yine sâil, müteveffa pederi hakkında cezm ve yakin bilgiden başka, bir şeyle (zan, şek) ile amel etmememizi ister mi?</p>
<p>Sâilin işaret ettiği Osman b. Mazun’un hadîsine gelince, o ha­dîs-i şeriften maksat, Allah’ın geniş tasarrufunu anlatmak ve ubu- diyyet rütbesi, Allah’a yapılan rica ve yalvarma makamından öte­ye geçmez, demektir.</p>
<p>Ümmü’l-Â’lâ’nın söylediği sözüne gelince, Saib’e yaptığı dua­sında, Allahü Teâlâ’nın kesin olarak Ebu Saib’e ihsan edeceğine ka­naat getirerek cezm etmiş ve bu kesin kanaatinin şâhidlik olduğu­nu nitelemiştir. Zannederim ki, Ümmü’l-Â’lâ, adama dindarlık ve sâlihlikle tanıklık etseydi Resûlullah’ın cevabı da, ona göre olacak­tı. Hazret-i Peygamber, bu mezkûr hadisin sonunda, «Şüphesiz ben ona hayr ümit ediyorum» diye buyurmuştur. Acaba soru sahibi hayr ricasıyla, hayr zannedilmesinin arasındaki farkı biliyor mu? Niçin kendisi Buhari’nin Enes b. Mâlik’den (r.a.) rivayet ettiği şu hadîsi zikretmedi? Halk bir cenazeyi götürürken onu iyilikle övdü­ler. Peygamber de (s.av.), «vacip oldu» diye buyurdu. Diğer bir ce­nazeyi götürürken, ondan kötülükle bahsettiler. Efendimiz buna da «vacip oldu» diye buyururken, Ömer b. Hattab (r.a.), «Ne vacip ol­du», diye sordu? Resûlullah, «Evvelki hakkında iyilikle konuştunuz, ona Cennet vacip oldu. Bundan da kötülükle bahsettiniz, ona Ce­hennem vacip oldu. Sizler yeryüzünde Allah&#8217;ın şahitlerisiniz», di­ye buyurdu.</p>
<p>Veya sâil niçin Buharî’nin Hz. Ömer’den rivayet etti­ği şu hadisi de zikretmedi(1). Hz. Ömer Peygamber’den (s.a.v) şöyle anlattı: «Herhangi bir Müslümana dört adam iyilikle tanıklık ederse, Allah onu Cennete dahil edecektir.» Biz sahabiler ve «üç adam da olsa», dedik. Kendisi «Ve üç de olsa», «Ve iki de olsa» diye buyur­du. Hz. Ömer, «Sonra şahidin bir adam olmasının kendisinden sor­madık», demiştir.</p>
<p>Ya sâil, yine Hz. Ömer’in Peygamber’in (s.a.v.) Uhud şehidleri- hakkında «Ben bunların şâhidiyim» buyurduğunu neden söylemedi?</p>
<p>Sonra Vehhabîlerin hepsine deriz ki: Sizler, Buhari’nin rivayet ettiği Peygamber’in (s.a.v.), «Allah&#8217;a yemin ederim ki, şirkten (sîz­lerin Allah’a ortak yapacağınızdan) korkmuyorum. Lâkin dünyada zengin olup ona rağbet etmenizden korkuyorum» buyurduğu kav­lini niçin zikretmediniz? Veya ona inanmadınız mı? Sizler, ancak heva ve hevesinize göre konuşmayanın (Peygamberimizin) kavlini yalanlıyor, ona düşmanlık ediyorsunuz. Peygamber (s.a.v.) ümmeti hakkında şirk korkusundan emin olduğu halde siz onlara müşrik­tir deyip kan ve mallarını mübah kıldınız.<br />
Yine sual edene deriz ki: Müslümanlar hakkında iyi zannımız bi­ze kâfidir. Zaten Şeriate göre Müslümanlar hakkında güzel zan et­mek bizden talep edilmiştir. Kaldı ki, has kullar salihler&#8230; Ama Müs-lümanlar hakkında, iyi sayılmaları için kesin bilgi olması gerekir de­diğin şeyi ulemadan hiçbirisi dememiştir.</p>
<p>Sâil daha sonra der ki: Hakkında iyilik rivayet edilmeyen o ma­sum kimse hakkında hüsn-i zan (güzel zan) etmekten ziyade, tah­mini bir kanaattir. Biz ona deriz ki: Hakkında yerme vârid olmayan masum bir kimseye karşı kötü zan etmen de tahminidir. Hele bil­hassa üzerinde hayır ve salâh alameti zâhir olan veya hayatında veya vefatından sonra kendisinden kerametler zâhir olan kimseler hakkında kötü zan, daha beterdir, öyle bir kimsenin halinin değiş­tiğine itikad etmek de Müslümanlara, Allah’a karşı kötü zandır. Ni­tekim insanın anne ve babasına karşı tahmini de böyledir. Hüsn-i zandan bir şey tahminidir şeklindeki bu cümleden maksadınız ne­dir? Zaten hüsn-i zan etmenin ötesi ne olursa olsun hepsi hüsn-i zannın eseridir.. Meselâ, bir zattan dua talep etmek de yine buna binâendir.<br />
Sonra sâil der ki: ölüleri vesile etmemenin cevazı hakkında açık bir nassı bize bildirdiğinden dolayı cidden çok seviniyorum.</p>
<p>Ben de derim kis Akli ve nakli delillerin çoğunu zikrettik. Hal­buki söylediğimiz delillerden tek bir hadîs bile kâfi idi.Ruhlara hayat, idrak ile ilim olduğunu isbat edip de, sonra on­lara tevessül ve istiğâseyi men eden kimse, son derece tenâkuza düşmüş, melzumu lâzımlarından kesmiş bir kimsedir. Peygamber’in (s.a.v.) kabri ziyaret edilirken ona tevessül edilmesine dair ümme­tin icmaı olduğunu zikrettik. Bu konuda Osman b. Hanif’in hadîsin­den başka bir delil olmasa bile, o tek başına kâfi ve şâfi bir delildir. Hulâsa, bütün şeriatlar, ilk çağ filozofları, Müslümanlar, Avrupalı, Amerikalı ve Hindliler ruhlara hayat ve hayatla ilgili şeyler oldu­ğunu, bedenden ayrıldıktan sonra bu âlemde kendileri için geniş tasarruflar olduğunun isbatında ittifak etmişlerdir. Bu, İbn Kayyım’ın «Kitabu’r-Ruh» adlı eserinde beyan ettiğinin aynısıdır. Mad­dî perde ve tabiat yoğunluğu ile bedenimizin karanlığını bizden kal dırmasını Allah’dan dilerim.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:616-625,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1) Buharı, Ömer’den (r.a.) Resûlullah’ın (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet et­miştir: «Hangi bir Müslüman ki, onun hakkında dört (mü’min) hayır ile senâ ile şe­hâdet eder, Cenab-ı Hak o Müslümanı Cennete dâhil eder.» Biz dedik ki, «Üç kişi şehâ- det ederse de böyle midir?» Resûl-i Ekrem:</p>
<p>«Üç kişi şehâdet ederse de böyledir», buyurdu. Sonra, «İki kişi şehâdet ederse e böyle midir?» dedik. Resûl-i Ekrem, «İki kişi şehâdet ederse de böyledir», buyurdu. Bundan aonra biz, Resûl-i Ekrem’den bir şâhidden sormadık.» (Tecrid-i Sarih c. 4, s. 571.)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/">Tevessül ve İstiğase Konuları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tevessul-ve-istigase-konulari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Berzah Aleminde Enbiyanın Hayatları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 11:10:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah Aleminde Enbiyanın Hayatları]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Berzah Hayatları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15502</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ALLÂME SUBKÎ’NİN ŞİFÂÜ’S-SEKAM KİTABININ DOKUZUNCU BABI BERZAH ÂLEMİNDEKİ ENBİYÂNIN HAYATLARI HAKKINDA OLUP, DEDİKLERİNİ BEŞ FASILDA TERTİP ETMESİ VE KONUYU DOĞRU ŞEKİLDE ANLATMASI İmam Allâme Ebu’l-Hasan Es-Subkî, «Dokuzuncu bab: Peygam­berlerin hayatları hakkındadır. Hiç şüphe yok ki, bu eserde geçen hadisler, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin ruh-ı (şerifi) dünyadan ayrıldıktan sonra, kendisine iade edildiği, ken­disinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/">Berzah Aleminde Enbiyanın Hayatları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2/" rel="attachment wp-att-15503"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15503" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2.jpg" alt="" width="460" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/hanimlere_ozel_peygamberler_tarihi2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 460px) 100vw, 460px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ALLÂME SUBKÎ’NİN ŞİFÂÜ’S-SEKAM KİTABININ DOKUZUNCU BABI BERZAH ÂLEMİNDEKİ ENBİYÂNIN HAYATLARI HAKKINDA OLUP, DEDİKLERİNİ BEŞ FASILDA TERTİP ETMESİ VE KONUYU DOĞRU ŞEKİLDE ANLATMASI</strong></p>
<p>İmam Allâme Ebu’l-Hasan Es-Subkî, «Dokuzuncu bab: Peygam­berlerin hayatları hakkındadır. Hiç şüphe yok ki, bu eserde geçen hadisler, Peygamberimiz sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin ruh-ı (şerifi) dünyadan ayrıldıktan sonra, kendisine iade edildiği, ken­disinin sesleri işittiğini ve selâmlara cevap verdiği bahislerini şâmil bulunmaktadır. Bu hususların, peygamberlere, şehidlere ve diğer ölülere de şâmil oldukları söylendiği için, düşünüp onlardan da bah setmemiz ihtiyacı oldu», deyip kitabının bu babını beş fasıl üzerine tertip eyledi:</p>
<p>Birinci fasılda, Peygamberlerin (a.s.) dünyadan intikal ettikten sonra hayatta oldukları hakkındadır, diyerek Hâfız Ebû Bekir el- Beyhaki bu konuda bir cüz te’lif etmiştir, demiş ve o konuya ait ha­disleri ve tahkikin beyanını on sayfada açıklamıştır.</p>
<p>İkinci fasılda, şehidlerin hayatta olduklarını tahkik etmiştir.</p>
<p>Üçüncü fasılda, diğer ölülerin halkın seslerini ve kelâmlarını işittiklerini ve anladıklarını, ruhların cesetlere dönüşü ile ilgili ko­nularını sekiz sahifede tesbit etmiştir.</p>
<p>Dördüncü fasılda, der ki: Peygamberlerden başka ölüler ve şe- hidler hakkında halkın dedikleri sözlerini anladın ve ruhun cesede dönüşü ve kıyamete kadar cesette baki kalmasına dair kavlin akıl­dan uzak olup hadis-i sahihteki «Ruhun, kıyamet günü cesede dö­necektir», beyanına muhalif olduğunu anladın. Şehidlerin ve daha başka mutlu olanların ruhlarına nimet, şakilere azap hâsıl oldu­ğunu da anladın. Ama acaba şehidler ile başkaları arasında ne fark vardır, diye aklına bir soru gelmesi umulur. Aklına gelecek bu sua­lin iki vecihle cevabı vardır*.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Şehidlere hayat isbat edilmesi, başkalarına kabirde hayat olmadığına dair bir delil değildir. Allahü Teâlâ, Kelâmı’nda varid olan «Allah yolunda Öldürülen kimseleri, ölü zannetmeyin. Bilâkis onlar diridir. Rabları yanında rızıklandırılıyorlar, Allah’ın iyiliğinden kendilerine verdiği şeylerle sevinç içindedirler. Arkala­rında kalıp kendilerine erişemeyen kişilerin hâlini düşünerek ne korkumuz, ne kederimiz var diyorlar». (Âl-i İmran, 169-170). Bu iki âyet-i kerimede de, bu hükmün şehidlerden başkasına olmadığına delâleti yoktur. Belki bu iki âyet-i kerime, şehidlerin hayatta olma­dıklarını itikad edenleri reddeder ve iddialarına karşı bir nastır. Zi­ra o zamandaki münakaşaları şehidler hakkında idi.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Hayatın nev’ileri, birbirlerinden ayrı şeylerdir. Meselâ: Şakilerin hayatları azaptır. Allah bizleri ondan korusun! Bazı mü’- minlerin, ni’mettir. Şehidlerin hayatları daha tamam ve âlâdır. İş­te şehidlerin bu nev’i hayatları ve rızıkları, onların mertebelerinde olmayan kimselerde hâsıl olamaz.</p>
<p>Nebilerin hayatları ise, bu kitapta ulemâ cemaatinden nakli geçtiği üzere, dünyada olduğu gibi Berzah âlemindede, hayatları hem ruhlarında, hem de cesetlerinde devamlı sabit olduğu için, bü­tün insanların hayatlarından daha kâmil ve daha üstündürler. Şüp­hesiz yine onların hayatları, şehidlerin ve daha başkaların hayat­larından daha kâmildir. Hayatlarının ruha nisbeten üstünlüğünün sebebi: Huzur-ı İlâhî ile ilişkileri, ni’met ve manevî huzurun kemâ- lindendir.</p>
<p>Ruhları, bu durumlarıyla beraber bu âleme yönelip onda tasarruf edicidirler. Hayatlarının cesede nisbeten kemâliyeti ise, ha­dis-i şerifte sabit olmuştur. Hulâsa! ölümden sonra, herkese, haya­tında kendisine yapılan muamele gibi muamele edilir. İşte, bu ne­denle, Peygamber sallallahü teâlâ aleyhi ve selleme, hayatmda ken­disine karşı yapılan terbiye ve edeb gibi vefatından sonra da terbi­ye ve edebde bulunmak vâciptir.</p>
<p>Hz. Ebû Bekiri’s-Sıddık’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre, şöyle dedi: Herhangi bir peygamber hayatta olsun, vefatından sonra ol­sun, ona karşı sesin yükseltilmesi lâyık değildir. Rivâyet ediliyor ki, Hz. Âişe (r.a.) Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin mesci­dine bitişik olup uzanan bazı evlerde çakılan kazık ve çivinin çıkar- çıkardığı sesten dolayı ev sahiplerine, «Resûlullah sallallahü aley­hi ve sellemi incitmeyin! »diye haber gönderiyordu. Ali b. Ebû Ta- lib (r.a.) de Hz. Peygamber&#8217;e eziyet vermekten sakınmak için, ka­pısının iki kanadını beyaz bez (veya beyaz deriden) başka bir şey­den yapmamıştır. El-Hüseynî, «Ahbarü’l-Medine» eserinde böyle ri­vayet etmiştir.</p>
<p>İşte böyle yapanların bu durumları, kendileri Hz. Peygamber, vefatından sonra da diri olduğunu itikad ettiklerine delâlet eden delillerden biridir. Hz. Urve anlatıyor: Adamın biri, Ömer b. el-Hat- tab’ın nezdinde Hz. Ali’ye dil uzatınca, Ömer (r.a.) ona «muhakkak ki sen Resûlullah’ı mezarında incittin. Allah seni çirkinleştirsin!» dedi. Salih seleflerin, sahabe ve tabiînin siyerlerini tetkik eden kim­se, kendilerinin, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, hayatta iken ona karşı yaptıkları edeb gibi, vefatından sonra, yine ona karşı ga­yet terbiyeli olup kabr-i şerifine karşı da öyle olduklarını anlaya­caktır.</p>
<p>Daha sonra Subkî dedi ki: İşte sahabîler, bu nedenle, Hz. Pey- gamber’in (s.a.v.) tazimini kastederek onun mescidinde yüksek ses­le konuşmuyorlardı.</p>
<p>Buharî, Ömer b. el-Hattab’tan şöyle rivâyet eder: Hz. Ömer, Tâ-if ten gelip Mescid-i Nebevı&#8217;de yanında bulunan iki adama, «Siz eğer misafir olmayıp bu beldenin yerlisi olsaydınız, sizi incitecektim. Zi­ra Resûlullah’ın mescidinde sesinizi yükseltiyorsunuz», diye buyur­du. Eğer, sahabilerin Resûlullah’a yaptıkları tazimleri hakkındaki terbiyelerinden bahseden hadîsleri toplasak birçok kitap ciltleri mey­dana gelecektir.</p>
<p>Daha sonra Allâme Subkî şöyle der:</p>
<p>Beşinci fasıl: Bundan önceki dokuzuncu babta geçen bütün fasıl­lardan maksat, ölümden sonra insanın işitme ve ona benzeyen araz- kısmından olan şeylerin tesbit ve tahkiki idi. Zira, bu arazın (işitme idrak gibi duygular) mevcudiyetlerinin şartı hayattır, öyle ise, bun­lar insanın ölümünden sonra nasıl hâsıl ve sâbit olabilirler? Husul­leri zayıf bir hayaldir, denilebilir.</p>
<p>Buna cevap olarak, evet mevcut­turlar. Çünkü bizler, ölen kimsenin işitme gibi vasıfla muttasıf oldu­ğunu iddia ediyoruz. Bu durumda olan şey, cesedin ölümü halinde, ya yalnız ruhtur veya cesede hayatın ölümden sonra dönerek bedenle birleşmesidir. İnsanda ceset ve nefis (ruh) diye iki şey mevcuttur. Ceset ölür ve hayat bir daha kendisine dönmezse, mevcudiyetleri hayat şartına bağlı olan arazların kaim olacaklarını iddia etmiyoruz.</p>
<p>Eğer hakikatta hayat tekrar cesede dönüverirse, o zaman, cesedin işitme ve başka duygular ile muttasıf olması sahihtir. Nefs, Müslü­manların ittifakıyla bedenin ölümünden sonra, bakidir. Hattâ Aişe (r.a.) bile ehl-i kalib (köyündeki ölü kâfirlerin) ses işittiklerini in­kâr etti ise de, idrak ettiklerine muvafakat etti Hz. Peygamber, «Şüp­hesiz onlar, şimdilik daha önce (dünyada) kendilerine dediklerim şey hak olduğunu biliyorlar», diye onlarda idrak vasfı olduğunu kçıbul etmiştir.</p>
<p>Hattâ Müslüman olmayan filozoflar ve daha başkaları, yâ­ni nefislerin bâki olduklarını söyleyenler de ölümden sonra, nefis için, idrak, ilim vardır diyor. Nefislerin, cesedin ölümden sonra baki kalması görüşüne önem vermeyen kimseden başka muhalefet vaki olmamıştır. Şüphesiz, Allahü Teâlâ onları, bu âlemi yok ettikten son­ra tekrar iade edecektir.</p>
<p>Bekadan maksadımız, nefisler bedenin ölü­münden sonra bir zaman kalıp daha sonra fâni olursa, kıyamet gü­nü bedenle birlikte iade edilecektir. Fâni olmazlarsa, bedenin yapılı­şı iade edilir ve nefis (ruh) tekrar bedene rücu edecektir. Var olduk­ları müddet zarfında, müşkülâtsız olarak mâkulatı (akıl yolu ile id­rak olunan şeyleri) idrak ediyorlar. Ruhun işitme ve benzeri hissi duyguları idrak etmesi ise bedene taallûkları halindedir. Fakat ke­lâm âlimleri, acaba müdrik (idrak eden) yalnız ruh mudur? İnsanın beş duyguları ruhun enerjisi mesabesindedirler. Yoksa havas (duy­gular) mı? Bizzat idrak edipte sonra, kralların kapıcıları gibi, dışar­dan işittiklerini kendisine iletiyorlar, diye ihtilâfta bulunmuşlardır.</p>
<p>Bu her iki ihtimale binaen, demek ki, ruh işitilen şeyleri idrak edici­dir. Ve bu idrak için, ruhun bedene bitişik olması şart olduğuna da­ir hiçbir delil bulunmamıştır. Belki zahire göre, ruhun mâkulatı id­rak etmesi için, bedenle bitişik olması şart olmadığı gibi, bunların idraki için de şart değildir. Bunun aklen mümkün oluşu, bizim için yeterli bir delildir. Bu hususta naklen bir şey vârid ise, o nakle tâ­bi olunur. Mücerred akıl ile bunun isbat edilmesi makamına ermiş değiliz. Belki muhal olmadığı makamını idrak ediyoruz. Ve sâilin (soran kimsenin) vehm ettikleri gibi değildir. Sâilin, hayat işitme kuvvetinin şartıdır demesi doğrudur. Ruh hayat ile muttasıftır. Bu­rada Subkî’nin kitabındaki beşinci faslın ibaresi sona erdi.</p>
<p>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:364-367,Bedir yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/">Berzah Aleminde Enbiyanın Hayatları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/berzah-aleminde-enbiyanin-hayatlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Salihlerin,Şehidlerin Bulunduğu Kabristan&#8217;a Defnedilerek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 11:07:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Ölülerin Kabirlerindeki Halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Salihlerin Şehidlerin Bulunduğu Kabristan'a Defnedilerek Bereketlenmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15495</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÖLÜYE, BEREKETLENMESİ İÇİN, İÇİNDE BİRÇOK SÂLİHLERİN, ŞEHİDLERİN BULUNDUĞU MEZARLIKTA DEFNEDİLMESİNİN MÜSTEHAB OLDUĞU Hanbelî mezhebinden İbn Kudame, «Muğni» kitabında der ki: «İçinde bir çok sâlih ve şehidlerin türbelerinin bulunduğu mezar­lıkta ölüyü defnetmek müstehabtır ki, onların bereketleri kendisi­ne ulaşsın. Diğer şerefli mekânlar da böyledir». Bağdatlılardan son­ra, Müslümanlar da Mârufun (salih bir kul) olduğunda ittifak et­mişlerdir. Gerçekten Allahü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/">Salihlerin,Şehidlerin Bulunduğu Kabristan’a Defnedilerek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/51503786__tzb5ilmlzv7q6a274jlvlasxjvctdeuovaxcz5yksm/" rel="attachment wp-att-15499"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-15499" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/51503786__TZB5ilMlzv7q6a274JlvLaSXjVctdeUoVaxcZ5ykSM.jpg" alt="" width="526" height="202" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/51503786__TZB5ilMlzv7q6a274JlvLaSXjVctdeUoVaxcZ5ykSM.jpg 699w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/51503786__TZB5ilMlzv7q6a274JlvLaSXjVctdeUoVaxcZ5ykSM-600x230.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/51503786__TZB5ilMlzv7q6a274JlvLaSXjVctdeUoVaxcZ5ykSM-300x115.jpg 300w" sizes="(max-width: 526px) 100vw, 526px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÖLÜYE, BEREKETLENMESİ İÇİN, İÇİNDE BİRÇOK SÂLİHLERİN, ŞEHİDLERİN BULUNDUĞU MEZARLIKTA DEFNEDİLMESİNİN MÜSTEHAB OLDUĞU</strong></p>
<p>Hanbelî mezhebinden İbn Kudame, «Muğni» kitabında der ki: «İçinde bir çok sâlih ve şehidlerin türbelerinin bulunduğu mezar­lıkta ölüyü defnetmek müstehabtır ki, onların bereketleri kendisi­ne ulaşsın. Diğer şerefli mekânlar da böyledir». Bağdatlılardan son­ra, Müslümanlar da Mârufun (salih bir kul) olduğunda ittifak et­mişlerdir. Gerçekten Allahü Teâlâ merhamet eylediği bu ümmetin velilerinin ruhlarına, kerem ve faziletiyle, dünyadan nakil olduk­tan sonra, dünyadaki manevî güçlerinden daha kuvvetli bir güç vermiştir. İbn Teymiyye’nin talebesi ve onun havasına âşık olanın (İbn Kayyım’ın) «Er-Ruh» adlı eseri de buna şahittir. Onda çok taaccüb edilecek şeyler vardır.</p>
<p><strong>İBN KAYYIM’IN KİTABI OLAN «KİTABÜ’R-RUH»UN BİR PARÇASI, İBN TEYMİYYE’NİN BÂTIL İTİKADINI YOK EDİCİ BİR TÂBİRDİR</strong></p>
<p>İşte mezkûr kitaptan okuyuculara bir parça sunuyorum: İbn Kayyım, Haydarabad’ta basılan «Kitabü’r-Ruh» adlı eserinin 3&#8217;üncu baskısının 127’nci sahifesinde der ki: «Bilinmesi lâzım gelen mese­lelerden bazısı: Zikrettiğimiz ruhun kuvvet, zaaf, büyüklük ve kü­çüklük itibariyle durumu muhteliftir. Bu vasıflardan büyük ruha olan pay, vasıfça kendisinden aşağı olan ruha yoktur. Dünyadaki ruhların hükümlerini, yani yekdiğerine nazaran kuvvet, bati (ağır­lık) ve sür’ât (çabukluk) hareketlerini ve birbiriyle yardımlaşma­larını, birbirlerinden en b,üyük ayrıntılı keyfiyetle ayrıldıklarını bi­liyorsun.</p>
<p>Bedenin esaretinden, ilgisinden ve engellemesinden kur­tulan ruhta öyle bir-tasarruf, güç, nüfuz, himmet ve Allah ile ala­ka vardır ki, bedenin alakalarında ve engellerinde tutuklu hakir ruh için yoktur. Yukarıda sayılan vasıflar, bedenden müfarekat ve tecerrüd edip bütün kuvvetleri kendisinde toplanan ve zatın aslın­da da temiz, büyük himmetli olan ruhun tasarrufunun nasıl olaca­ğını artık düşün!</p>
<p>İşte bu, ruhun bedenden ayrıldıktan sonra, ayrı bir durumu ve ayrı bir fiilidir. Ruhlar, beden öldükten sonra, beden­de oldukları vakit hezimetlerine güçleri olmayan savaş askerlerinin çoğunu sayıca bir, iki kat olanların hezimete uğrattıkları ve buna benzer fiillerin insan oğulları tarafından müşahede edildiği teva­türle rivayet edilmiştir. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem ve beraberinde Ebû Bekir ve Ömer olup Müslüman askerleriyle sava­şanların sayı ve teçhizatları Müslüman ordusunun teçhizat ve as­kerlerinden daha çok olduğu halde, onların ruhları küfür ve zulüm ordusunu mağlûb edip hezimete uğrattıkları nice defa rüyada gö­rülmüştür.</p>
<p>Acayip şeylerdendir ki, aralarında en uzak bir mesafe olduğu halde, birbirlerini sevip tanışan mü’minlerin ruhları, birbiri­ne rastlayıp müsafaha edip tanışıyorlar, arkadaş ve aynı aşiretten olanlar gibi birbirlerini biliyorlar. Hattâ rüyadan ayrıldıktan sonra, o kimseleri görünce, ruhu rüyada gördüğü kimsenin aynı zat oldu­ğunu anlıyor». (Burada «Kitabü’r-Ruh»un ibaresi sona erdi).</p>
<p><strong>İBN KESİR’İN RUM SÛRESİNİN TEFSİRİNİN SONUNDA BELİRTTİĞİ GÖRÜŞ</strong></p>
<p>Şüphesiz bu mevzuda (ruhların birbirlerine rastlamaları ve ta­nışmaları hakkında) İbn Kesir tefsir kitabında Rûm sûresinin so­nunda tafsilâtlı bilgi vermiştir. Allâme Hâfız Celâlüddin es-Suyuti de «Şerhu’s-Sudûr fi şerhi halli’l-mevtâ fi’l-kubur» adlı kitabında bunu iyice ifade etmiştir.</p>
<p>Adı geçen kitabın nefis bablarından «Ölülerin kabirlerindeki halleri ve ünsiyetleri (alışkanlıkları) babı: Ölüler, kabirlerinde na­maz kılıp okurlar, birbirlerini ziyaret eder, nimetlenip giyinirler», dediği kavlidir. Suyu ti bu babtaki beş büyük sahif esinde bu husus­ta birçok hadîsleri, ulemanın kavillerini ve hikâyelerini zikretmiştir Yine aynı kitabındaki nefis kavlinden biri de*. «Kabirlerin ziyaret ve ölülerin ziyaretçileri tanıdıkları ve onları gördüklerinin babı» diye yazdığı bölümdür.</p>
<p>Bu babta da on iki büyük sahifede bu konu hakkında hadisleri, eserleri, İslâm ulemasının kavillerini ve hikâ­yelerini zikretmiştir. Hâfız İbn Abdülberr, «İstiab» kitabında, meş­hur sahabi Büreyde b. el-Hasîb el-Eslemî radiyallahü anhün hal ter­cümesinde, Hz. Büreyde’nin oğlu- Abdullah’tan rivayetle der ki, pe derim Merve’de vefat etti. Türbesi Hasîn’dedir. Kendisi meşrik ehli­nin önderi ve nurudur. Zira Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem, «Ashabımdan her kim bir beldede vefat ederse, kıyamet günü o bel­de halkının önderi ve nurudur», diye buyurmuştur.</p>
<p><strong>SAHABEDEN MEŞHUR ŞEHİD ABDÜRRAHMAN B. RABİA’NIN MEZARI BAŞINDA YAĞMUR DUASI EDİLMESİ</strong></p>
<p>«El-İsâbe fi Temyizi’s-Sahabe» kitabında meşhur sahabi Abdür- rahman b. Rabiatü’I-Bahili adlı ve zinnû’r-lakablı zatın hal tercü­mesinde (Allah ondan razı olsun) deniliyor ki: Kendisi Türk topra­ğının Belencer ülkesinin Rabü’l-Ebvab nahiyesinde şehid olup orada defnedilmiştir. Şimdiye kadar oranın ahalisi onu şefaatçi edinerek Allah’tan yağmur talep etmektedirler.</p>
<p><strong>ULU BİR TÂBİÎ OLAN UKBE B. NAFÎİ’L-FİHRÎ’NİN BÜYÜK BİR KERAMETİ</strong></p>
<p>«İstiab» ile «El-İsâbe» kitaplarında, ulu tâbiî olan Ukbe b. Nafî el-Fihrî’nin hal tercümesinde şöyle yazılıdır: Afrika kitasını feth ettiğinde, Kayravan denilen yerde bir vâdi olup içinde birçok ağaç­lar bulunuyordu. Ormanlık, vahşi hayvanların ve yılanların yatağı idi. Ukbe orada ordusunu yerleştirmek için, bir şehir yapmak iste­di. Vadinin üzerinde durarak şöyle seslendi: «Ey bu vâdi ahalisi!.. Biz inşaallah buraya gireceğiz. Buradan gidiniz!» diye üç kere ses­lendi. Beraberinde olanlar anlattılar ki, bu seslenişinden sonra de­redeki her taşın ve ağacın altından bir vahşi hayvan veya bir sü­rüngen çıkıp tâ vâdinin derinliğine gittiklerini gördük. Daha son­ra Ukbe ordusuna, «Allah’ın ismiyle dereye inip konaklayın!» dedi. Bunu Halife b. Hayyat, hasen bir isnadla rivayet etmiştir.</p>
<p>Medine-i Münevvere’de ikamet eden Belhli Seyyid Hamidi’l-Be- dehşanî, bana şöyle haber verdi: Kendisi, bu asrın başında ilim ta­lebi için Buhara şehrine giderken, İmam Muhammed b. İsmail el- Buhârî’nin Hartenk yakınında bulunan kabrini ziyaret etmiş. Kab­rinin toprağından halis misk kokusu geliyormuş. Bu, oradaki aha­linin nezdinde tevâtürle rivayet olunuyormuş.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:312-314,Bedir yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/">Salihlerin,Şehidlerin Bulunduğu Kabristan’a Defnedilerek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/salihlerinsehidlerin-bulundugu-kabristana-defnedilerek-bereketlenmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitab,Sünnet ve İcmaa Göre Kabr-i Şerif Ziyareti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 11:03:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Kitab]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber(a.s) Yapılan Tazim]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberimizin Kabrini Ziyaret]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet ve İcmaa Göre Kabr-i Şerif Ziyareti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15494</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kur’ân-ı Kerim’de Allahü Teâlâ (meâlen) buyurdular ki: «&#8230;Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri vakit, sana gelip Allah’tan af iste­seler, Allah’ın Peygamberi de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı çok tevbe kabul edici, çok merhametli bulurlardı.» (Nisâ sûresi, âyet: 64). Bu âyet-i celile, halkın Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme gelip nezdinde Allah’tan mağfiret istemesinin, kendisini de onlara Allah’tan, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/">Kitab,Sünnet ve İcmaa Göre Kabr-i Şerif Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/kabri-serif-mi-2/" rel="attachment wp-att-15496"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15496" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kabri-serif-mi-2.jpg" alt="" width="353" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kabri-serif-mi-2.jpg 626w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kabri-serif-mi-2-600x419.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kabri-serif-mi-2-300x209.jpg 300w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" /></a></p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de Allahü Teâlâ (meâlen) buyurdular ki: «&#8230;Eğer onlar, kendilerine zulmettikleri vakit, sana gelip Allah’tan af iste­seler, Allah’ın Peygamberi de onlar için mağfiret isteseydi, Allah’ı çok tevbe kabul edici, çok merhametli bulurlardı.» (Nisâ sûresi, âyet: 64). Bu âyet-i celile, halkın Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme gelip nezdinde Allah’tan mağfiret istemesinin, kendisini de onlara Allah’tan, mağfiret dilemesinin teşvikine delâlet ediyor. Bu durum gerçi Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin hayatında vârid ol­muş ise de bu, kendisine ait bir rütbe olup tâzimi için vefatında da mevcuttur.</p>
<p>Eğer desen ki, «Onlara, mağfiret istemek için hayatında yanına geliyorlardı. Ama vefatından sonra durum böyle değildir.» Cevah olarak derim ki: Bu âyet-i celile, onların, Allah’ı tevbeleri kabul edi­ci ve merhamet edici bulmalarının şu üç şeyle ilgili olduğuna delâlet eder:</p>
<p><strong>1</strong> — Yanına gelmeleri.<br />
<strong>2</strong> — Allah&#8217;tan mağfiret istemeleri.<br />
<strong>3</strong> — Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin de onlar için Al­lah’tan mağfiret dilemesi.</p>
<p>Resûlullah’ın mağfiret talebinin, bütün Müslümanlara olduğu sabittir. Nitekim Allahü Teâlâ şöyle buyurur: «(Ey Muhammedi) Bil ki, Allah’tan başka tanrı yoktur. Kendinin, inanmış erkek ve ka­dınların günahlarının bağışlanmasını dile! Allah gezip dolaştığınız ve duracağınız yeri bilir.» (Muhammed sûresi, âyet: 19). îşte bu âyet-i celilenin meâli ile yukarıda bahsi geçen üç şeyden biri olan Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin her mü’min erkeğe ve her mü’mine kadına mağfiret dilemesi sabit oldu. Peygamberin huzu­runda istiğfarda bulunduklarında, Allah’a yaptıkları tevbelerinin kabul olunması ve Allah’ın onlara merhamet etmesi üç şeye(1) tekabül eder. Nisa sûresindeki mezkûr âyet-i celilede, Resûlullah’ın istiğfa­rının onların istiğfarından sonra olmasını tayin edecek hiçbir de­lâlet yoktur.</p>
<p>Hattâ âyet-i celile mücmel olup mânâ itibariyle Resûlullah’ın onlar için mağfiret dilemesinin, dileklerinden önce veya sonra olmasının mümkün olduğuna delâlet eder. Zira âyet-i celile- den maksat, Hz. Peygamber’e gelip nezdinde Allah’tan af dilemesi için onların Peygamber sallallahü aleyhi ve selleme gelerek mağfi­ret dilediği kimselerin zümresine dahil olmalarıdır. Peygamber in onlara mağfiret talebinin, kendilerine mağfiret istemelerinden son­ra olması gerektiğini söyleyebilmek için, âyette geçen «ve Resûlullah’ın onlara mağfiret dilediği» mânâsını ifade eden tâbirin, «onlar Allah’tan mağfiret diledikleri» tâbirine atfedilmesi gerekir. Fakat, «onlar Allah’a&#8230;» tâbirini, önceden geçen «Sana gelip de» mânâsına olan tâbire atfetsek, kabul ettiğimiz mezkûr mânâya da ihtiyacı­mız yoktur.</p>
<p>Bütün bu te’vil ve cevaplar, Peygamber sallallahü aley­hi ve sellemin vefatından sonra, hiçbir kimseye mağfiret talebinde bulunmayacağı ihtimaline göredir. Halbuki ileride gerek hayatında ve gerek vefatından sonra, ümmetine mağfiret dileğinde bulunma­sından bahsedeceğimiz için Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin vefatından sonra ümmetine istiğfar etmeyeceği hususundaki iddia­yı kabul etmiyoruz. Mağfiret dileği nasıl inkâr edilebilir ki, ümme­tine olan rahmet ve şefkatinin kâmil olduğu bilinen bir gerçektir. İşte bundan anlaşılır ki, kendisine Allah’tan af dilemesi için gelen kimsenin isteğini geri çevirmez.</p>
<p>Hülâsa: Bütün takdir ve ihtimallere göre, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin hayatında olsun, vefatında olsun mağfiret dile mesi için kendisine gelen kimseye âyet-i celilede geçen her üç şe­yin hasıl olduğu sabit olmuştur. Mezkûr âyet-i celile, gerçi Peygam­ber sallallahü aleyhi ve sellemin hayatında kendilerine istiğfar et­mesi için nezdine gelen muayyen kavimler hakkında nâzil olmuş(2) ise de, nuzûlünün illeti genelleştirilmek sûretiyle gerek hayatında, gerek vefatından sonra kendisinde o vasıflar mevcut olup o gâye ile nezdine gelenlere şâmildir. Âlimler bu nedenle bu âyet-i celileden Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin her iki hâletine de şâmil ol­duğunu anlayıp türbesinin ziyaretine gelen kimse, bu âyet-i celileyi okuyup kendisine Allah’tan af dileğinde bulunması müstehabdır, demişlerdir.</p>
<p>Utbi’nin bu husustaki hikâyesi meşhur olup bütün mezheb âlimleri yazdıkları menasik eserlerinde ve tarihçiler de tarih kitaplarında hikâyet etmiş, hepsi de bunun güzel ve her ziyaretçi­nin yapması lâzım gelen şeyler olduğunu kabul etmişlerdir. Pey­gamber sallallahü aleyhi ve sellemin türbesinin ziyareti, Allah’a bir mânevi yaklaşma olduğu hakkındaki hadis-i şerifleri ise, kitabı­mızın birinci ve ikinci bablarında zikrettik. O hadîsler, özel olarak Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin kabrinin ziyaret edilmesine dair delillerdir.</p>
<p>Hadîs âlimleri, sahih hadîslerde kabirlerin ziyaret edilmesi için emredildiğine dair ittifak etmişlerdir. Nitekim Pey­gamber sallallahü aleyhi ve sellem: «Ben sizi mezarları ziyaret et­mekten menetmiştim. Bundan böyle mezarları ziyaret edin.» (Müs­lim, Hz. Büreyde’den) buyurdu. Diğer bir rivayete göre, buyurdu­lar ki: «Mezarları ziyaret edin. Zira mezarlar size âhireti hatırlatır.» (İbn Mâce, Ebû Hüreyre’den). Hafız Ebû Mûsâ el-İsbahanî, «Adâb-ı ziyareti’l-Kubur» kitabında der ki: Hz. Büreyde, Enes, Ali b. Ebi Ta- lib, İbn Abbas, İbn Me’sûd, Ebû Hüreyre, Hz. Aişe, Ubeyye b. Kâ’b ile Ebû Zer (radıyallahu anhüm&#8217;den rivayet edilen hadîslerde, me­zarların ziyaret edilmesi emredilmiştir.</p>
<p>Burada Subki’nin «Şifâü’l-Sekam» adlı kitabının beşinci babın­dan nakledilen ibare sona erdi.</p>
<p>☆</p>
<p>Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarı, mezarların en mukaddesidir. Mezarları ziyaret etme hakkında vâki olan bu iki ge­nel emrin hükmüne dahildir.</p>
<p>Yine Subkî anlatıyor: Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarının ziyaret edilmesi hakkında icmaa gelince: Gerçekten Kadı îyaz yazdığı kitabm dördüncü babının evvelinde icmaı hikâyet et­miştir. öyle ise, genel ve özel delillere dayanarak Hz. Peygamber’in mezarının ziyareti matlub, tazim edilmesi de vacibtir, demiştir. Son­ra Kadı îyaz demiş ki: Ziyaret için erkeklerle kadınlar arasında hiç- bir fark yoktur. Diğer mezarların ziyaretinin ise, erkekler için müstehab olduğunu söylemiş, kadınlar için de müstehab olup olmadığı hakkında beyanda bulunmamıştır.<br />
Mezarın ziyareti hakkındaki kıyas ise, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin Cennetü’l-Bakî mezarları ve Uhud şehidlerinin mezarlarını ziyaretine kıyas edilir. Başkasının mezarı ziyaret edil­mesi müstehab olunca, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin me­zarını ziyaret etmek daha evlâdır. Çünkü ümmetin üzerinde hakkı vardır. Ona tâzim etmek vaciptir. Başkası ise mağfireti için, duâya ihtiyacı olduğu hâlde mezarı ziyaret ediliyor.</p>
<p>Nitekim, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin Bakî’deki mezarları ziyaret eylediği gibi&#8230; «Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mağfiret duasına ihtiyacı olmadığına göre, başkası ile kendisinin arasında fark var­dır.» desen, cevap olarak derim ki: Peygamber (s.a.v.)&#8217;in kabrini zi­yaret, ancak tâzim ve onunla bereketlenmek, kendisine okuyacağı­mız salât ü selâm vasıtasıyla Allah’ın rahmetine erişmek içindir. Ni­tekim biz Allah’tan talep etmekteysek de vesile mertebesi ile diğer mertebelerin kendisinde hâsıl olduğu bilindiği hâlde bizler ona sa­lât-ü selâm getirmek ve ona vesile mertebesini Allah’tan talep etmek­le emrolunduk. Lâkin Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin bunla­rı yapmaya bizi teşvik etmesinin asıl hikmeti, onun için yapacağı­mız duaya terettüb edecek Allah’ın rahmetine kavuşmamız içindir.</p>
<p>Eğer, «Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarının ziya­reti ile başkasının mezarının ziyaret edilmesi arasmda şu fark var­dır: Başkasının mezarını ziyaretten dince korkulacak bir mahzur yoktur. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarını ziyaret etmekte ise ona tâzim edilirken kendisine ibadet etmekten korku­luyor,» dersen cevabında derim ki: Bu öyle bir söz</p>
<p>dür ki, ondan in­sanın tüyleri ürperiyor. Bu konuda cahillerin aldanma ihtimalleri olmasaydı bunu zikretmeyecektim. Çünkü bunda, hayalî, fasit gö­rüşler nedeniyle şer’i delillerin delâletleriyle caiz olan bir şeyin ter­ki sözkonusudur.</p>
<p>Peygamber sallallahü aleyhi ve selemin; «Mezar­ları ziyaret edin!» diye genel hükmü taşıyan hadîs-i şerifinin tahsi­sine ve yine buyurduğu; «Mezarımı ziyaret eden kimseye şefaatim vacip olur.» kavli ile amel edilmemesine, ne Kur’ân’ın ne de sünne­tin şahid olmadıkları, bu gibi hayalî görüşlerle selef ve halef âlimle­rin icmaına muhalefet etmeye nasıl cesaret edebiliriz. Mezarının ziyareti, onu mescit edinme işine benzemeyip ona muhaliftir. Sahabiler, bu mânâyı düşünerek mezarını mescit yapmadılar. Zira bu­nun hakkında nehy olarak hadîs-i şerif vârid olmuştur.</p>
<p>Hiçbir şer’i delile dayanmadan kendi görüşlerimize göre Şeriat hükümlerini belirtmek bize câiz olamaz. Nitekim bu konuda Âllahü Teâlâ şöyle buyurdu: «Yoksa Allah&#8217;ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak ortakları mı vardır?» (Şura sûresi, âyet: 2i).</p>
<p>Öyle ise, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarının zi­yaretini kabul etmeyen kimse, Allah’ın izin verdiği bir şeyi, din dı­şı saydığı için kavli merduttur. Eğer bu fasid düşüncenin kapısını açarsak, sünnetlerin, hattâ birçok vaciplerin, Kur’ân’ın tamamını, açıkça dinden olan icmaı, sahabe ve tâbiîn’in ahlâkını da terkede- riz. Halbuki İslâm ulemasının hepsi ve selef âlimleri, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemi çokça tâzim etmenin vacip olduğuna itikad etmişlerdir.</p>
<p>Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hakkında yapılacak tazimin, ona karşı gösterilecek terbiyenin vacip olduğu husususun açıkça ve imâ yolu ile Kur’ân’da ve sahabilerin hayatın­da nasıl anlatılıp anlaşıldığına dikkat eden kimse, kalbi imanla do­lacak, bu fasit hayali tahkir ederek ona kulak asmaktan imtina ede­cektir. Allahü Teâlâ kendi dininin koruyucusudur. Hidayet ettiği kimse, hidayetlenir. Sapıttığı kimsenin de hiçbir hidayetçisi yoktur.</p>
<p>İslâm âlimleri, halka, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin hak­larına dair edeb ve tazimi, şer’î delillere dayanarak beyan etmekle mükelleftirler. Böyle yaptıkları takdirde, Allah’tan başkasına ibadet edilmesinden emniyet hâsıl olur. Allah, cahillerden bir kimsenin sa­pıtmasını irade ederse, hidayetine hiçbir kimsenin gücü yetmez. Nü­büvvet makamı için meşrû olan tazimden bir şey terkedip bu şe­kilde rububiyyet hakkını edâ ettiğini itikad eden kimse de, şüphe­siz Allahü Teâlâ’ya iftira etmiş ve Resûlü hakkında yapmakla emr olunduğu şeyi yapmamış olur. Nitekim tazimde ifrat ederek Sınırı tecavüz etmekle Resûlullah için rububiyyet cihetine giden kimseler de Resûlullah’a iftira etmiş, Rabları subhanehü ve teâlâ hakkında emrolundukları tâzim hakkını zâyi etmiş olurlar. Gerek Allah’ın ve gerek Resûlünün tâzimleri hususunda Allah’ın emrettiği tarzın ve sınırın korunması adâlettir. Hâlen Peygamber Efendimiz’in, meşrû olan, mezarının ziyaretinde herhangi bir mahzura (günaha) sirayet edecek hiçbir şey yoktur.<br />
Burada «Şifâü’s-Sekam» kitabının ibaresi sona erdi.<br />
. ☆<br />
Adı geçen kitap sahibi, mezarların ziyaret edilmesini hüküm ba­kımından dört kısma ayırdıktan sonra, «Bu kısımlar anlaşılınca. Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarının ziyaretinde bu dört mânâ sabit olmuştur», diyerek dört mânânın beyanına geçmiş­tir.</p>
<p>Yine Subki «ölülerin, dirilerin ziyaretinden yararlanmaları ve onlara gelip erişen sevabı idrak etmeleri hakkında sayılamayacak kadar eserler vardır», diyerek mezarların ziyaretinin müstehab ol duğuna dair uzun uzadıya eserleri ve âlimlerin görüşlerini naklet­miş; «şüphesiz Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin mezarını ziyaret etmeyi üzerine nezreden kimsenin, Şafii ile Maliki âlimleri­ne göre adağını yerine getirmesi lâzımdır» demiş ve bu görüş (adak) bahsine geçmiştir.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:248-253,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1) Üç şeyden maksat, Nisâ sûresinin 64’üncü âyetinde meâlen geçen «Önlerin Peygamber’e gelmeleri, nezdinde Allah’tan af dilemeleri ve Resûlullah’ın da onlara Al­lah’tan mağfiret istemesidir.»</p>
<p>2) Bu âyet-i celile, münâfıklardan Bişr ile bir Yahudi’nin hakkında nâzil olmuş tur. Şöyle ki, Bişr ile bir Yahudi arasında bir dâvâ vâki oldu. Bişr, Kâ’b b. Eşrefin rüşvet yediğini bildiğinden «dâvamız için ona gidelim» dedi. Yahudi ise. Peygamber sal­lallahü aleyhi ve sellem rüşvet almadığını bildiği için «Peygambere gidelim» dedi. Bu ihtilâftan sonra. Peygambere gittiler. Yahudi haklı çıktı. Bunun üzerine münafık, «Ömer’e gidelim» diyerek Hz. Ömer’e gittiler. Yahudi, Ömer’e:<br />
— «Peygamber bana hak verdi, fakat Bişr Ömer’e gidelim diyerek size geldik* deyince&#8230; *</p>
<p>Hz. Ömer, Bişr&#8217;e:</p>
<p>— «Bu doğru mudur?» diye sordu.</p>
<p>— «Evet» dedi.<br />
Hz. Ömer:<br />
— «Biraz durun, şimdi geliyorum» diyerek içeriye gidip kılıcım aldı ve Bişrın kafasına vurarak kesti ve şöyle dedi:<br />
— «Allah&#8217;ın ve Resûlünün hükmüne razı olmayanın hakkındaki hükmüm işte bu- dur» (Hazım, Medarik ve Celâleyn tefsirlerine bak).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/">Kitab,Sünnet ve İcmaa Göre Kabr-i Şerif Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitabsunnet-ve-icmaa-gore-kabr-i-serif-ziyareti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Namazda &#8216;Seyyidina&#8217;Denilmesi Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/namazda-seyyidinadenilmesi-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/namazda-seyyidinadenilmesi-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:59:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Namazda 'Seyyidina'Denilmesi Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Namazda Seyyidina Demek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15487</guid>

					<description><![CDATA[<p>NAMAZDA PEYGAMBER SALLALLAHÜ ALEYHİ VE SELLEMİ «SEYYİDİNÂ (EFENDİMİZ) » DİYEREK YÜCELTEN KİMSENİN İBN TEYMİYYECİLERİ TİKSİNDİRMESİ Namazda veya namaz haricinde, «seyyidinâ» diyerek Peygam­ber sallallahü aleyhi ve sellemin yüceltilmesi, Teymiyyecileri tiksin­diriyor. Bunu büyük bir münker olarak biliyorlar. Çünkü İbn Abdülvehhab peygamber bile olsa, herhangi bir mahlûka «seyyidinâ» ve «mevlânâ* demekten onları nehyetmiştir. Halbuki, emirler hakkın­da gazete ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namazda-seyyidinadenilmesi-hakkinda/">Namazda ‘Seyyidina’Denilmesi Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/namazda-seyyidinadenilmesi-hakkinda/cuma-namazc4b1/" rel="attachment wp-att-15491"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15491" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/cuma-namazc4b1.jpg" alt="" width="390" height="223" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/cuma-namazc4b1.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/cuma-namazc4b1-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 390px) 100vw, 390px" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>NAMAZDA PEYGAMBER SALLALLAHÜ ALEYHİ VE SELLEMİ «SEYYİDİNÂ (EFENDİMİZ) » DİYEREK YÜCELTEN KİMSENİN İBN TEYMİYYECİLERİ TİKSİNDİRMESİ</strong></p>
<p>Namazda veya namaz haricinde, «seyyidinâ» diyerek Peygam­ber sallallahü aleyhi ve sellemin yüceltilmesi, Teymiyyecileri tiksin­diriyor. Bunu büyük bir münker olarak biliyorlar. Çünkü İbn Abdülvehhab peygamber bile olsa, herhangi bir mahlûka «seyyidinâ» ve «mevlânâ* demekten onları nehyetmiştir. Halbuki, emirler hakkın­da gazete ve diğer basında gözleriyle görüp işittikleri aşınca tazim ifade eden lafızlara karşı çıkmıyorlar ve bu tazim onları tiksindir­miyor. Hattâ, sahifelerde sıkça geçen, yabancı şahıslara, memleket­lerine gelen tüccarlara ve diğer benzeri kimselere ait yazılı tazim ve hürmet ifade eden kelimelere karşı çıkmıyorlar.</p>
<p>Vehhabiler, pirlerinin kendileri için çizdiği kanuna göre, Allah tebareke ve teâlâ; «&#8230;Şüphesiz ki (Allah) onun (Muhammed’in) mevlâsı (görüp gözeticisi), sonra da Cebrail, müzminlerden sâlih kişi­ler ve melekler de onun yardımcısıdırlar.» (Tahrim sûresi, âyet: 4) meâlen buyurduğu için ona karşı da bulunması lâzımdır. Lâkin Veh­habiler, bu âyeti okuyup düşünmeden geçiyorlar. Dilin yanlış söyle­mesinden ve aklın bozuk düşünmesinden Allah&#8217;a sığmıyoruz.</p>
<p>Yine pirlerinin onlara , gösterdiği yola uyarak, Allahü Teâlâ’nın Yahya b. Zekeriyya aleyhimüsselâm hakkında: «Mâbedde namaz kılarken ona seslendiler: Allah sana Allah’ın emriyle (vücut bulan îsâ’yı) tasdik eden, seyyid (efendi), iffetli, iyilerden bir peygam­ber olarak Yahyâ’yı müjdeler.» (Âl-i İmran sûresi, âyet: 39) buyur­duğu için de ona itiraz etmeleri gerekirdi. Hattâ, Allah tebareke ve teâlâ, «&#8230;İkisi de (Yûsuf ile Züleyha) kapının önünde Züleyha’nın seyyidine (efendisine, kocasına) rastladılar&#8230;» (Yûsuf sûresi, âyet: 25) âyet-i celilesinde bir kâfire siyadeti (efendiliği) isbat eylediği için de buna karşı çıkmaları lâzım idi. Dilin yanlış söylemesinden, akılların bozuk düşüncelerinden Allah&#8217;a sığmıyoruz.</p>
<p>Vehhabîler, bu hususta hadîs-i şerif kısmından Peygamber sal­lallahü teâlâ aleyhi ve sellemin, «Seyyid Allah’tır» buyurduğu kav linden başka bir şey bilmezler. Ve yine Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin; «Ben kıyâmet günü âdemoğulunun seyyidiyim (efendisiyim)»(1); «Kıyamet gününde insanlığın seyyidi benim.»(2); «Şüp­hesiz bu oğlum (Hasân) seyyiddir.»(3); «Hasan ile Hüseyin, cennet hal­kı gençlerinin seyyididirler.»(4); «Nebiler, resûller hariç bu iki kişi (Ebû Bekir ve Ömer) ilk ve son cennet ehli olan kâhillerin (yaşları otuz ile elli arasında) seyyididirler.»(5); «Haydi seyyidinize (büyüğü­nüze) ayağa kalkınız.»(6); «Ey Benî Seleme! Seyyidiniz kimdir?» bu­yurduğu bu hadislerden ve Arabinin birisinin kendisine söylediği:</p>
<p>«Ey resullerin seyyidi ve Arapların en dindarı!<br />
Şifası olmayan hastalıklardan bir hastalıktan sana şikâyet ediyorum.»</p>
<p>Bu şiirinde «Ey resûllerin seyyidi» deyince, ona itiraz etmeyip kabul ettiği de çok cahil olduklarından bilmezler! Hz. Ömerü’l-Faruk’un (Allah ondan razı olsun) dediği; Ebû Bekir seyyidimizdir ve seyyidimizi azat etmiştir» sözünü de bilmezler. Yine Peygamber sal­lallahü aleyhi ve sellemin şu kavillerini de bilmezler: «İstiğfarın sey­yidi (ulusu, Allahü Teâlâ’dan şu yolda mağfiret dilemektir): Alla­hım Sen Rabbimsin, Senden başka ibadete layık hiçbir ilâh yok­tur&#8230;»(7); «Günlerin efendisi, cuma günüdür. Âdem aleyhisselâm o günde yaratıldı.»(8); «Ayların seyyidi, Ramazan ayadır. Hürmet ba­kımından ayların en muazzamı Zilhicce’dir.»</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-i Sünnet’in Müdafaası),syf:235-236,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1) Buharı, Hz. Ebû Hüreyre’den rivâyet etmiştir.</p>
<p>2) Buharı ve Tirmizi, Ebû Bekrete’den rivâvet etmişlerdir.</p>
<p>3) Tirmizî, Hz. Ebıı Said’ten rivâyet etmiştir.</p>
<p>4) Tirmizî, Hz. Enes&#8217;ten. Bu onların dünyadaki vasıflarına göredir. Yoksa cen­net halkının hepsi gençtirler. «Tâcü’l-Usûbün dip notunda «Ğayetü’l-Me’mûl&#8217;e bakılabilir.</p>
<p>5) Buharı, Müslim ve Tirmizî, Ebû Said’ten rivâyet ederler ki: Sa’d yaralı İken Benî Kureyza’ya hakemlik için gittiğinde Peygamber (s.a.v.) orada bulunanlara: «Hay­di büyüğünüze ayağa kalkınız.» buyurmuştur.</p>
<p>6) Buharî, Şeddat b. Evs’ten rivâyet etmiştir.</p>
<p>7) Ebû Davud ve Nesaî, Evs b. Evs’ten rivâyet etmişlerdir.</p>
<p>8) Bezzar ve Deylemı, Ebû Said’den rivâyet etmişlerdir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namazda-seyyidinadenilmesi-hakkinda/">Namazda ‘Seyyidina’Denilmesi Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/namazda-seyyidinadenilmesi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rahmetli Muhakkik Yusuf ed-Dicvi&#8217;nin(1)Makalesi(2)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:57:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Teymiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Uluhiyet Tevhidi ve Rububiyet Tevhidi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15486</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah’ın tevfikiyle kitabımın bu faslında, rubûbiyyet, ulûhiyyet tevhidleri, ibadet ile mülhakatı hakkında İbn Teymiyye ile îbn Kayyım’ın birçok sözlerinin ve İbn Abdülvehhab’ın bâzı görüşlerinin iptalini yazdım. Ve merhum Allâme Şeyh Yûsuf ed-Dicvi’nin (1365, öl.) rubûbiyyet ile ulûhiyyet tevhidi hakkında yazdığı makalesiyle bu konuya son veriyorum. Allah ona rahmet eylesin! Bu makale­sinde şöyle dedi*. ULÛHİYYET TEVHİDİ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/">Rahmetli Muhakkik Yusuf ed-Dicvi’nin(1)Makalesi(2)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/3051193-2/" rel="attachment wp-att-15488"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15488" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1.jpg" alt="" width="352" height="198" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1.jpg 633w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-1-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 352px) 100vw, 352px" /></a></p>
<p>Allah’ın tevfikiyle kitabımın bu faslında, rubûbiyyet, ulûhiyyet tevhidleri, ibadet ile mülhakatı hakkında İbn Teymiyye ile îbn Kayyım’ın birçok sözlerinin ve İbn Abdülvehhab’ın bâzı görüşlerinin iptalini yazdım. Ve merhum Allâme Şeyh Yûsuf ed-Dicvi’nin (1365, öl.) rubûbiyyet ile ulûhiyyet tevhidi hakkında yazdığı makalesiyle bu konuya son veriyorum. Allah ona rahmet eylesin! Bu makale­sinde şöyle dedi*.</p>
<p><strong>ULÛHİYYET TEVHİDİ VE RUBÛBİYYET TEVHİDİ</strong></p>
<p>«Ulûhiyyet tevhidi ile rubûbiyyet tevhidinin mânâları nedir ve mânâca aralarındaki farkı kim tefrik etmiştir, sahih veya bâtıl ol­duğuna dair delil nedir?» diye bize gelen birçok mektupta soruyor­lar. Dolayısiyle biz de Allah’tan başarı dileyip deriz ki: Bu fikir</p>
<p>İbn Teymiyye’nin saplantısıdır. Demiş ki: Şüphesiz, Peygamber­ler, yalmz Allah’a ibadet etmek mânâsına olan ulûhiyyet tevhidini bildirmek için gönderilmişlerdir. Allahü Teâlâ kâinatın Rabbidir. Onların işlerinde tasarruf edici olduğunu itikat etmek mânâsına olan rubûbiyyet tevhidi hususunda ne müşrik ne de Müslümanlardan hiçbir kimse, mualefet etmiştir. Nitekim Allahü Teâlâ: «Andolsun ki onlara (müşriklere) “gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?” diye soracak olursan hiç şüp­he yok ki, “Allah’tır!” derler.» (Ankebût sûresi, âyet: 61) diye bu­yurdu.</p>
<p>Daha sonra, İbn Teymiyye ile Vehhabîler demişler ki: Peygam­berlere ve velilere tevessül edip onlardan şefaat dileyenler, sıkıntı zamanında onları yardıma çağıranlar, tıpkı sıkıntı anlarında put­lara, meleklere ve Mesih’e (İsa’ya) rubûbiyyet itikat ettikleri için kâ­fir olanlara benzerler. Zira onlar,Vehhabiler, putlar, melekler ve Mesih (îsâ) hakkında rubûbiyyet vasfını itikat ettiklerinden dolayı kâfir olma­dılar. Belki, onlara ibadet ettikleri için ulûhiyyet tevhidinin terkin­den ötürü kâfir oldular. Mezarları ziyaret edip evliyâya tevessül edip, onlardan yardım talep eden ve Allahü Teâlâ’dan başka hiçbir kimsenin gücü yetmediği şeyi kendilerinden isteyenlere de bu hü­küm şâmildir. Hattâ Muhammed b. Abdülvehhab, bunların küfrü­nün, putlara ibadet edenlerin küfründen daha çirkin olduğunu söy­lemiştir. Arzu edersen onun üzücü ve korkutucu ibaresini sana zik­redeyim. îbn Teymiyye ile Vehhabîler mezheblerinin izahiyle birlikte -ki, hulâsası şudur- ve içinde birçok dâvâları da vardır. Kısal­tarak ondan bahsedip sözlerini evvelâ akıl ve nakil yolu ile muha­keme edelim. Ve deriz ki:</p>
<p>İbn Teymiyye taraftarları ile Vehhabilerin; «Tevhid, rubûbiy yet tevhidi ve ulûhiyyet tevhidi şeklinde iki kısma ayrılır.» diyerek yaptıkları bu taksim İbn Teymiyye’den önce, hiçbir kimse tarafın­dan ortaya atılmamıştır. İlerde görüleceği üzere akla yatacak bir şev de değildir. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem dahi, İslâmi­yet’e dahil olan hiçbir kimseye, «İslâmiyet’te iki tevhid var; sen ulû­hiyyet tevhidine itikad etmedikçe Müslüman olamazsın» diye bu yurmadı, buna tek bir kelime ile de işaret etmedi. İbn Teymiyyecilerin, her şeyde onlara uyduklarını ve onlarla iftihar eylediklerini söyledikleri selef âlimlerinden olan hiçbir kimseden de böyle bir taksim duyulmamıştır ve tevhidin bu taksiminde hiçbir fayda yok­tur. Zira, şüphesiz hak ilâh, hak Rab, bâtıl, ilâh da bâtıl Rab demek­tir. İbadete, ilâhlaştırılmaya, ancak gerçek olan Rab müstehaktır.</p>
<p>Bir şeyin menfaat ve zarar verecek bir Rab olduğuna itikad etme­diğimiz takdirde, kendisine ibadet etmemizin hiçbir mânâsı yoktur. Bir şeye ibadet edilmesi o. şeyin menfaat ve zarar verecek bir Rab olduğuna inanılmasına terettüp eder. Nitekim, Allahü Teâlâ; «Gök­lerde, yerde ve ikisinin arasındaki şeylerin Rabbi O’dur. O’na kul­luk et ve ibadetinde güçlüğe katlan!..» (Meryem sûresi, âyet: 65) diye meâlen buyurmuştur.</p>
<p>İşte Cenâb-ı Hak Teâlâ, bu âyet-i celilenin mealinde ibadeti, rubûbiyyet vasfına bağlamıştır. Çünkü biz, Allahü Teâlâ’yı menfaat ile zarar, kudreti altında bir Rab olarak itikad etmediğimiz zaman kendisine ibadet etmemizin hiçbir mânâsı yoktur. Yine Allahü Te­âlâ; «Ayılın! Göklerde ve yerde gizli şeyleri çıkaran Allah’a, secde edin&#8230;» (Nemi sûresi, âyet: 25). Allahü Teâlâ, bu âyetin mealiyle kendisinde tam bir kudret sabit olan zattan başkasına secde edil­mesinin câiz olmadığına işaret eder. Ve başkasına secde edilmesi­nin bir mânâsı yoktur. Aklın kabul ettiği şey de budur. Kur’ân-ı Kerim ile Peygamber (s.a.v.)’in hadîsi de buna delâlet etmektedir.</p>
<p>Nitekim Allahü Teâlâ, Kur’ân’da; «Size melekleri ve peygam­berleri rablar olarak benimsemenizi emretmesi yaraşmaz&#8230;» (Âl-i îmran sûresi, âyet: 80). îşte Allahü Teâlâ, müşriklerin tek bir Rab değil, müteaddit rablar edindiklerini açıkça belirtmiştir. Kur’ân-ı Kerim, müşriklerin melekleri kendilerine Rab edindiklerini saraha­ten bildirdiği hâlde, İbn Teymiyye ile Muhammed b. Abdülvehhab, «Müşrikler rubûbiyyet tevhidine itikad etmiş olup muvahhittirler! itikadlarına göre, bir Rabtan başka rab yoktur. Ancak ulûhiyyet tevhidi hususunda Allaha şerik koşmuşlardır.» demişlerdir. Halbu­ki Allahü Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de Yûsuf (a.s.)’un, iki hapis arka­daşını rubûbiyyet tevhidine davet ettiğini belirterek şöyle buyurur:</p>
<p>«&#8230;Ayın ayn birçok rablar mı daha iyidir, yoksa üstün olan bir Ailalı mı?» (Yûsuf sûresi, âyet: 39). Yine Allahü Teâlâ;</p>
<p>«&#8230;Onlar, (ümmetinden önceki ümmetler) kendilerine çok acıyıcı (Rahman) olan Allah’ı inkâr ettiler. (Onlara), O, benim Rabbimdir, de&#8230;» (Ra’d sûresi, âyet: 30).</p>
<p>İşte bu âyetlerden de anlaşılıyor ki, müşrikler kendilerine bir değil, birçok rablar edinip onlara ibadet ederlerdi. Allahü Teâlâ’nın rubûbiyyetini inkâr eden müşrik bir kimseye hitaben; arkadaşın­dan hikâyetle; «Kendisiyle konuştuğu arkadaşı ona: “Seni toprak­tan, sonra nutfeden yaratanı, sonunda seni insan kılığına koyanı mı inkâr ediyorsun? İşte O, benim Rabbim olan Allahtır&#8230;’’ dedi.» (Kehf sûresi, âyet 37 &#8211; 38). Bu âyet-i celile de mânâca öncekine benzer. Cenâb-ı Hak kıyamet günü diyecekleri sözleri hikâyetle buyurduğu; «Allah’a and içeriz ki biz apaçık azgınlık içinde idik; çünkü biz si­zi âlemlerin Rabbine eşit tutmuştuk.» (Şuarâ sûresi, âyet: 97 &#8211; 98).</p>
<p>Bu âyet-i celilelerin mânâsına dikkat edildiğinde, zahire göre biz sizi kendimize rablar edindiğimiz için, demektir. Yine; «Bir de onlara, “bağışlayıcıya (Rahman’a) secde edin!” denildiğinde, “bağış­layıcı (Rahman) nedir? Senin emrettiğine secde eder miyiz?” der­ler&#8230;» (Furkan sûresi, âyet: 60) meâlen buyurduğu bu âyetin mâ­nâsına bak! Acaba bu sözün sahibi olan kimse, muvahhid mi (tek bir Allah’ın varlığına inanan mı) dır? Veya bunu itiraf ettiğini bi­liyor musun?Daha sonra, Allah’ın; «&#8230;Onlar (insanlar) ise, Allah hakkında mücadele ederler (çene yarışı yaparlar)&#8230;» (Ra’d sûresi, âyet: 13) buyurduğu bu ve buna benzer âyetlerin mânâsına bak ki, hepsini zikretmekle sözü uzatmıyoruz.</p>
<p>Demek ki hakikat, îbn Teymiyye’nin iddia ettiği gibi değildir; aksine müşrik olan bu kâfirlerde rubûbiyyet tevhidinin inancı yok-tur. Yûsuf (a.s.) zindandaki iki arkadaşını rubûbiyyet tevhidinden başka bir şeye davet etmiyordu. Zira Yûsuf (a.s.)’un itikadında, bir şeye rubûbiyyet tevhidi, diğer başkasına ulûhiyyet tevhidi denilir,diye bir şey yoktu. Yoksa Hz. Yûsuf (a.s.) &#8216;un, tevhide davet eyledi­ği iki arkadaşı, tevhidi kendisinden daha iyi biliyorlardı da onu ilahlar diye tâbir etmeyip, «Birçok rablar mı iyi?» diye buyurduğu sözünde yanıltıyorlar mı idi?</p>
<p>Allahü Teâlâ (insanlar, ruh âleminde iken) onlardan rubûbiyyetin ikrarı için aldığı ahdi hakkında; «&#8230;Rabbiniz değil miyim?» di­ye sordu “Evet Rabbimizsin” dediler&#8230;» (A’raf sûresi, âyet: 172) di­ye buyurur. Şayet, «Müşrikler nezdinde rubûbiyyet tevhidi tahak­kuk etmiş, fakat bu iman hususunda yeterli olmayıp kıyamet günü Allah’ın azabından onların kurtulmalarına yetmez.» diyen İbn Teymiyye’nin dediği gibi olsaydı, bu âyette buyurduğu üzere rubûbiyyeti için, onlardan söz alması, âyetin devamında onlardan hikâyetle; «&#8230;Gerçekten biz bu ahidden gafil idik&#8230;» (A’raf sûresi, âyet: 172) diye müşriklerin kıyamet günü ileri sürecekleri böyle bir mazeretleri de sahih değildir. Rubûbiyyet tevhidi itikadı imanlarına yeterli ol­saydı (îbn Teymiyyecilerin dediği gibi) Allahü Teâlâ’nın, misak (ahid) tâbirini, ulûhiyyet tevhidini itiraflarını icab ettirecek tâbirle değiştirmesi vacip olacaktı.</p>
<p>Bu dâvâlarının iptaline dair uzun uzadıya konuşmak imkânı­mız olmasa dahi bu husus açık bir gerçektir. Her hal ü kârda bu âyetten anlaşıldığına göre, Cenâb-ı Hak Teâlâ, şüphesiz olarak in­sanlardan, yalnız rubûbiyyet tevhidinin ikrarıyla iktifa etmiştir. Eğer, rubûbiyyet tevhidi ile ulûhiyyet tevhidi birbirlerinden ayrı hakikatler olsalardı, Allahü Teâlâ, ulûhiyyet tevhidinin ikrarını da onlardan talep edecekti.</p>
<p>Akaid ilminin teriminde Allah ile Rab kelimeleri bir mânâda olduklarına, Cenâb-ı Hakk’ın meâlen; «&#8230;Göklerin yerin ve ikisi ara­sında bulunanların hükümranlığı kendisinin olan Allah ne yüce­dir.» (Zühruf sûresi, âyet: 84) buyurduğu âyeti de delâlet eden de­lillerdendir. Çünkü, âhirzamanda O’na ibadet edecek hiçbir kimse olmasa da yine yeryüzünün ilâhıdır.</p>
<p>Şayet İbn Teymiyyeciler, bu âyette geçen ilâh kelimesinin mâ­nâsı, «O, yeryüzünde mabuddur. Yâni, ibadete müstehaktır» diye­cek olsalar, cevabında; «Öyle ise, ilâh ile Rab arasında mânâca hiç­bir fark yoktur. Zira ibâdete müstehak olan Zât, Rab olandan baş­ka bir şey değildir,» deriz.</p>
<p>Firavun’un Musâ (aleyhissalâtü vesselam) ile yaptığı mücade­le ancak rubûbiyyet sıfatı hakkındadır. Kur’ân-ı Kerim ondan hikâyetle; «Ben sizin en yüce rabbinizim, dedi.» (Nâziât sûresi, âyet:24) , yine ondan hikâyetle; «(Firavun), “İnan ki benden başka tann tanırsan seni zindanlıklar içine atarım.” dedi.» (Şuarâ sûresi, âyet: 29). Bu konunun uzatılmasına artık hiçbir sebep yoktur.</p>
<p>İbn Teymiyye’nin, «Müşrikler rubûbiyyet tevhidini bilir.» diye iddiasının iptaline dair hadîs-i şerif ise, mezarda iki sual meleğinin ölüden ilâhın demeyip «Rabbin kimdir?» diye sual ettikleri hakkın­da varid olan hadistir. Çünkü melekler, Rab ile ilâh arasında tefrik etmezler. Zira onlar ne İbn Teymiyyeci, ne de doğru yoldan sapmış kimselerdir. İbn Teymiyyecilerin mezhebine göre, sual meleklerinin ölüden «Rabbin kimdir?» değil, «Allah’ın kimdir?» diye veya her ikisinden sual açmaları vacip idi.</p>
<p>Allahü Teâlâ nın, «Andolsun ki, onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, “Allah&#8230;” diyecekler.» (Lokman sûresi, âyet:25) meâlen buyurduğu âyet-i celile İbn Teymiyye’nin dâvasına de­lil olamaz. Çünkü, kesin deliller ve mânâları açık olan âyet-i keri­meler delâlet ediyorlar ki, müşrikler, zamanın hükmüne icabet et­meye zorunlu olduklarından gönüllerinde olmayan şeyi söylerler. Onların kalplerinde istikrar etmeyen veya akıllarına yatmayan şey­leri de söylemiş olabilirler. Çünkü müşrikler, böyle cevap vermekle beraber böylece itikad etmeyip yalan söylediklerine delâlet eder, şeyler, kendilerinden sadır olmuştur. Zarar ve menfaati Allah&#8217;tan başkasına isnat ediyorlar. Koyu cehaletleri yüzünden Allah’ı bil­mez, hattâ küçük işlerin husulünde bile başkasını O’nun üzerine takdim ederler.</p>
<p>Allahü Teâlâ’nın müşriklerden hikâyet eylediği; «Ne diyelim, sana mabutlarımızdan bazısının kötülüğü dokunmuş olacak.» de­diler&#8230; (Hûd sûresi, âyet: 54) sözlerini düşünerek bak! öyle ise, İbn Teymiyye, «Müşrikler, putlar, ne ziyan ne de menfaat veriyorlar di­ye itikad ederler&#8230;» şeklinde sonuna kadar devam eden sözü nasıl diyebilir?<br />
Daha sonra müşrikler, ekin ve davarları hakkında Cenâb-ı Hakk’ın onlardan hikâyet eylediği; «Kendi zanlarına göre, “Bu Al­lah’ındır, bu da putlarımızmdır.” diyerek Allah’ın yarattığı hayvan­lardan ve ekinlerden pay ayırdılar. Putları için ayırdıklarını Allah için vermez, ama Allah için ayırdıklarını putları için verebilirlerdi&#8230;» (En’âm sûresi, âyet: 136) sözlerini düşün ki, onlar en küçük ve hakir şeylerin hâsıl olmasında Allah’a ortak koştukları şeyleri Allah’tan önce tutmuşlardır.</p>
<p>Allahü Teâlâ müşriklerin putları hakkındaki itikadlarına dair buyurdu ki: «&#8230;Ortak koştuğunuz, yardımlarını umduğunuz şeyleri sizinle birlikte görmüyoruz&#8230;» (En’âm sûresi, âyet: 94). Allahü Te­âlâ bu âyet-i celilede müşriklerin, putların Allah’a ortak oldukla­rına itikad ettiklerini bildirmiştir. Ebû Süfyan’ın Uhud gazvesi gü­nü:<br />
— «Ey Hübel (bir putun ismidir) yüksel!» deyince, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin:<br />
— «Allah her şeyden daha üstün, daha yücedir.» diye verdiği cevabı da müşriklerin itikadına delâlet eden delillerdendir.</p>
<p>İşte bunu iyi düşün! Sonra İbn Teymiyye’nin müşriklere isnat ettiği «tevhidde müşrikler, Müslümanlar gibi olup müşrikler ancak ulûhiyyet tevhidine inanmadıkları için onlardan ayrılmışlardır,» de­diği kavlinden ne anladığını bana söyle!</p>
<p>Yukarıda geçen delillerden başka Allahü Teâlâ’nın; «Allah’tan başka yalvardıklarına sövmeyin ki onlar da bilmeyerek aşın gidip Allah’a sövmesinler&#8230;» (En’âm sûresi, âyet: 108) buyurduğu âyet-i celile ile izahı uzun sürecek daha açık deliller dâvamıza delâlet edi­yorlar.</p>
<p>Zikredilen bu delillerden sonra, müşriklerde bir nevi tevhid olup bunun akaid’deıi bir mesele olduğunu düşünebilir misin? Lâkin Teymiyyeciler, -bütün bunlara rağmen- müşrikler rubûbiyyet tev­hidini bildiklerinden dolayı, muvahhittirler. Peygamberler, müşrik­lerin onunla kâfir oldukları ulûhiyyet tevhidine inanmadıkları için onlarla savaşmışlardır, diyorlar. îbn Teymiyyecilerin, peygamberle­rin, müşriklerle yaptıkları savaşların sebebini sadece buna hasret­melerinin mânâsını anlamıyorum. Halbuki müşrikler, peygamber­leri tekzib ederek, kendilerine Allah’tan nâzil olan âyetleri inkâr edip haram şeyleri helâl kılmış, haşr ve kıyameti de inkâr etmiş, Allah&#8217;ın eşi, çocuğu olduğuna ve meleklerin, Allah’ın kızları olduğu­na dair bâtıl bir itikatta bulunmuşlardır.</p>
<p>Nitekim Allahü Teâlâ bu hususta şöyle buyurur: «Dikkat edi­niz! Onlar, yalan uydurup söylüyorlar; “Allah’ın çocuğu var” diyor­lar. Şüphesiz onlar yalancıdırlar.» (Saffat sûresi, âyet: 151, 152). Müşriklerin bu durumlarına rağmen îbn Teymiyyecilerin görüşü­ne göre, peygamberler onlarla bu itikadlarından dolayı savaşma­mış, ancak ulûhiyyet tevhidine inanmadıkları için savaşmış. Kendi­leri itikatta (Ehl-i sünnetten olan) Müslümanlara eşittirler. îbn Abdülvehhab’ın görüşüne göre ise, kendi zümresinden olmayan Müslümanlar, müşriklerden daha kâfirdirler.<br />
îtikad ettikleri bütün bu şeylerden dolayı gelecek zarar kendi­leri içindir.</p>
<p>Bize hiçbir şey yoktur. Lâkin zikrettiğimiz bu deliller­den sonra, onlara deriz ki, bâtıl itikadınıza göre, haydi ulûhiyyet tevhidi ile rubûbiyyet tevhidi arasında fark olduğunu farzedelim. Ama tevessül, ulûhiyyet tevhidine muhalif değildir. Zira tevessül, lügat, Şeriat ve örf itibariyle ibadet değildir. Salih kişilere tevessül etmek veya onlardan yardım talep etmek için onlara nida etmenir. ibadet olduğunu hiçbir kimse söylememiş ve Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem de böyle bir şeyden haber vermemiştir. Eğer teves­sül, ibadet veya ibadetin benzeri bir şey olsaydı, ne diri ne de ölü kişiden tevessül edilmesi câiz olmazdı.</p>
<p>Tevessül eden kimsenin, bir peygamber veya velinin Allah nez- dindeki manevî makamının vesilesiyle, Allah’tan emelinin husulün den başka bir şey talep etmediği malûmdur. Şüphesiz hayatta ol­sun, öldükten sonra olsun, her iki zatın da Allah nezdinde manevi şerefleri vardır.</p>
<p>Şayet birisi, «Allahü Teâlâ bize köprücük kemiğimizden daha yakındır, öyle ise hiçbir vasıtaya ihtiyaç yoktur.» dese, cevabında şu şiirin mısraını deriz:</p>
<p>«Bir şeyi hıfzettin Halbuki birçok şeyi unuttun.»</p>
<p>Zira bu görüşüne göre her şeyi Allah’a havale edip her şeyde sebep ve vasıtaların düşünülmesi terkedilmelidir. Halbuki, bu kâi­nat, Allah’ın koyduğu sebep ve müsebbeplerin üzerine bina edil­miştir. Yine bu görüşe göre, kıyamet günü şefaatin olmaması da gerekir. Zira bu görüşe göre, Allah subhanehû ve teâlâ insana her vasıtadan daha yakın olduğu için şefaata ihtiyacı yoktur. Halbuki şefaatin kıyamette oluşu bedihî olan din meselelerindendir.</p>
<p>Hem de Hz. Ömer b. Hattab’ın, «Bizler (ey Allah’ım) Peygam­berin amcası olan Abbas’a tevessül ederek sana dua ederiz.»(3)dediği sözünde hatâ etmesi lâzım gelir. Hulasâ îbıı Teymiyyecilerin itikadlarına göre, sebep ve müsebbep, vesile ve vasıtaların kapılarının ka­patılması gerekir. Bu düşünce ise, kâinatın evvelinden sonuna ka­dar üzerine inşa edildiği İlâhi kanuna muhaliftir. Bu takdire gö­re, onların Müslümanlar hakkında verdikleri hüküm onlara da şâ­mildir. Çünkü sebep ve vasıtaları terketmeleri mümkün değildir. Hattâ onlar halktan daha şiddetli sebeplere, vasıtalara, ilgi ve iti­mat göstermektedirler.</p>
<p>Şunu da diyelim ki, tevessül hususunda diri ile ölü kişinin ara­sında ayırım yapmakta hiçbir mânâ yoktur. Zira tevessül eden kim­se, ölüden hiçbir şey talep etmemiş, ancak Allah nezdindeki bu ölü­nün şerefini veya sevgisini veya başka özelliklerini vesile ederek Allah’tan hacetini dilemiştir. Acaba, mütevessilin (tevessül eden kimsenin) bütün bu düşünceleri ölüyü ilâh edinmek midir? Yoksa bunda şüphe götürmeyen sakınca mı vardır? îbn Teymiyyeciler ise, işi tahkik etmeden tahmine dayanarak söyleyen bir kavimdir. İşin hakikati nasıl böyle olmasın ki, bütün Müslümanlarca tevessülün cevazı, hattâ güzelliği malûmdur.</p>
<p>Dört mezhep kitaplarına, hattâ Hanbelilerin Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemi ziyaretin âdabı hakkındaki mezheplerine bak ki, Allah’tan bir şey dilemek için Peygambere tevessülü müstahap kılmışlardır. Bu İbn Teymiyye’nin meydana çıkıp ümmetin icmai hükmünden dışarı çıkarak akla ve nakle muhalefet edip Müs­lümanların fıtratlarında yerleşen tevessül hakkında mücadele et­mesine kadar böyle devam etmiştir.</p>
<p>Yûsuf ed-Dicvi’nin tevhid hakkındaki makalesi burada sona erdi.</p>
<p>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:217-224,Bedir yay.</p>
<p>1) Yûsuf ed-Dicvî, Dicveli olup Dicve Mısır&#8217;da Dimyat yakınındadır. Yûsuf, fıkıh Alimi olup Muhammed Abduh’un itikadı konulardaki birçok görüşünü reddetmiştir. «Tütün içmek haram değildir.» demiştir. Saadet-i Ebediye&#8217;ye bakınız,</p>
<p>2)Makalesi, 224’üncü sahifede bitiyor.</p>
<p>3) Resûlullah (s.a.v.) efendimizi vesile edip Allahü Teâlâ’ya yapılan duâlar kabul olunduğundan. Hz. Ömer (r.a.) hilâfeti zamanında Medine’de kıtlık olunca. Hz. Ab-bas b. Abdülmuttalib’i vesile edinerek yağmur duâsına çıkmış ve «Yâ Rabbi sevgili Peygamberini vesile yaparak duâ ederiz&#8217;. Resûllullah’ın muhterem amcası hürmetine, senden yağmur isteriz. Duamızı kabul buyur. Bize yağmur ihsan eyle» demiş, hemen yağmur yağmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/">Rahmetli Muhakkik Yusuf ed-Dicvi’nin(1)Makalesi(2)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rahmetli-muhakkik-yusuf-ed-dicvinin1makalesi2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mevlid&#8217;in Bidat-ı Hasene Olduğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mevlidin-bidat-i-hasene-oldugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mevlidin-bidat-i-hasene-oldugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:53:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid Kandili]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid'i İlk İhdas Eden]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid'in Bidat-ı Hasene Olduğu]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid'in Caiz Olması]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlid'in Caiz Olmasında Ulemanın Beyanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15482</guid>

					<description><![CDATA[<p>HASANÜ’L-MAKSİD Fi AMELÎ’L-MEVLÎD KİTABINDA MEVLlD Allâme Suyûtî’nin, «Hasanü’l-Maksid fi ameli’l-Mevlîd» adlı risalesinde yazdığı açık ibaresi şöyledir: Asrının hafızı, Şeyhü’l-İslâm Ebu’l-Fadl b. Hacer, mevlidin yapılması hakkında kendisinde] sorulunca, açıkça şu cevabı verdi: Mevlidin esası bid’attır. Üçüncü asra kadar hiçbir sâlih seleften mevlidin yapıldığı nakledilmedi. Lâkin bununla beraber, okutulması ve yapılması, güzel olan ve olmayan şeyleri kapsamaktadır [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlidin-bidat-i-hasene-oldugu/">Mevlid’in Bidat-ı Hasene Olduğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/mevlidin-bidat-i-hasene-oldugu/20150102184944_mevlid-kandili/" rel="attachment wp-att-15483"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15483" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/20150102184944_mevlid-kandili.jpg" alt="" width="350" height="182" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/20150102184944_mevlid-kandili.jpg 555w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/20150102184944_mevlid-kandili-300x156.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p><strong>HASANÜ’L-MAKSİD Fi AMELÎ’L-MEVLÎD KİTABINDA MEVLlD</strong></p>
<p>Allâme Suyûtî’nin, «Hasanü’l-Maksid fi ameli’l-Mevlîd» adlı risalesinde yazdığı açık ibaresi şöyledir: Asrının hafızı, Şeyhü’l-İslâm Ebu’l-Fadl b. Hacer, mevlidin yapılması hakkında kendisinde] sorulunca, açıkça şu cevabı verdi:</p>
<p>Mevlidin esası bid’attır. Üçüncü asra kadar hiçbir sâlih seleften mevlidin yapıldığı nakledilmedi. Lâkin bununla beraber, okutulması ve yapılması, güzel olan ve olmayan şeyleri kapsamaktadır Mevlid işinde, iyi şeyler yapıp aksinden korunan kimse, yaptığı mevlid işi bid’at-ı hasenedir (güzel bir bid’attır). Bu şekilde olması ise, iyi değildir.</p>
<p>Yine İbn Hacer der ki: Mevlidin sabit bir temelden tahric edilmiş olduğu bana zahir olmuştur. Şöyle ki: Buharı ve Müslim sahih kitaplarında (Ebû Bişr’den rivayetle dedi ki: Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem Medine’ye gelince, Aşure günü Yahudilerin oruç tuttuklarını gördü. Ne için tuttuklarını sorduğunda, «Bu gün öyle bir gündür ki, Allah, onda Fir’avn’ı (suda) boğdurup Mûsâ’yı kurtarmıştır. Biz de dolayısıyla Allahü Teâlâ’ya şükrederek bu­gün oruç tutuyoruz.» dediler (Müslim, Ebû Bişr’den, hadis no.-127)</p>
<p>Bundan anlaşılıyor ki, Allahü Teâlâ’nın, muayyen bir günde ih­san eylediği bir nimete veya defeylediği bir musibete karşı şükredilebileceği ve her yıl yapılan şükrün aynı günde tekrar edilmesi meşrudur. Allah’a yapılacak şükür: secde etmek, oruç tutmak, sa­daka verip Kur’ân okumak gibi ibadetlerin çeşitleriyle hâsıl olur. Rahmet Peygamberi olan bu Peygamberin o günde dünyaya gelme­si nimetinden, acaba hangi nimet daha üstün olabilir? İşte bu ne­denle mevlidin, Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin doğduğu muayyen günde yapılması gerekir ki, Aşure günü vaki olan Musa aleyhisselâm hakkında geçen kıssaya uygun olsun. Bunu düşünme­yenler, mevlidin herhangi bir günde yapılmasına önem vermez. Hattâ bir kısım Müslümanlar, zamanı genişleterek mevlidi yılın her­hangi bir gününde yapıyorlar. Ancak bu âdete itiraz edilebilir. İşte okutulmasıyla ilgili beyan budur.</p>
<p>Lâkin, mevlid işinde yukarıda bahsi geçtiği üzere, o esnada Kur’-ân-ı Kerim tilâvet edilip yemek yedirilmesi, sadaka verilmesi, gö­nülleri hayır ve ahiret işlerine çalışmaya teşvik edici olan Peygam­ber sallallahü aleyhi ve sellemin medhiyeleri ile zühd ve takvâyı bildirir şeylerin okunması gibi Allah’ın şükrünü ifade eden şeylerin yapılması lâyıktır.</p>
<p>Ama yapılan bu işlerden sonra, semâ, oyun oynamak ve daha başka ihtilâflı şeyler hakkında şöyle denilir:</p>
<p>Şeriat’ın kabul edeceği şekilde mevlid gününde şenlik ve Hz. Peygamber’e sevgi besleyerek yapılan mubah şeylerin hiçbir mah­zuru yoktur. Haram, mekruh ve hilâfü’l-evlâ şeylerin mevlîd işinde yapılmasının men edilmesi gerekir.</p>
<p><strong>MEVLİDİN CÂİZ OLDUĞU HAKKINDA HÂF1Z İBN HACER’İN FETVASI</strong></p>
<p>İbn Hacer’in yukarıda geçen «Mevlîd yapılmasının esası, bid’-attır, sâlih seleflerin hiçbirisinden rivayet edilmemiştir», kavlinin mânâsı, şerî bid’at demek değil, lügavi bir bid’attır, demektir. Yâni, sonradan ihdas edilen bir işlem olup, Şeriat kanunlarından hariç bir şey değildir. Zira kendisi bundan sonra şöyle demiştir:<br />
«Fakat bir kimse, mevlîd esnasında iyi şeyleri seçerek kötü şey­leri yapmaktan sakınırsa, mevlidi güzel bir bid’at olur; buna riâyet etmezse, çirkindir». İbn Hacer’in dediği doğrudur. Çünkü bid’atın hasen (güzel) ve kötü diye iki kısma ayrılması muhakkikler nezdinde ancak lügat itibariyledir. Şer’î bid’at hasen değil, kötü bid’attir, ikiye ayrılmaz. İbn Hacer’in yukarıda geçen son sözüne göre, mevlid ile birlikte Şeriat’a aykırı olan şeylerin yapılmasıyla mevlidin bizzat münker olmayıp belki Şeriat’e aykırı olan şeyin yapılmasıyla «menhiyyün anh» olur.</p>
<p><strong>MEVLİDİ İLK İHDAS EDEN</strong></p>
<p>Suyûtî «El-Hâvî li’l-Fetavâ» kitabında der ki: Mevlîd-i şerifi yap­mayı ilk ihdas eden kimse, şerefli meliklerden, cömert ve ulu zât­lardan olan Erbil hükümdarı Melik Muzaffer Ebû Saîd Gökbörü İbn Zeynüddin Ali’dir. Güzel eserleri vardı. Kasıyun (Şam’da bir dağ) eteğindeki El-Muzafferiye camiini yaptırtmıştır.</p>
<p>İbn Kesir «Tarih» kitabında der ki: Melik Muzaffer, Rebiulev-vel ayında mevlîd-i şerifi düzenleyip büyük bir toplantı yapıyordu. Zeki, cesur, akıllı, âlim ve adâletli bir zât idi. Allahü Teâlâ ona rah­met eylesin! Kabrini şereflendirsin! Şeyh Ebu’l-Hattab b. Dıhye, mevlîd-i Nebevi hakkında bir cilt kitap yazmış «Et-Tenvir fi Mevlıdi’l-Beşiri’n-Nezir» ismiyle tesmiye etmiştir. Melik Muzaffer, kar­şılığında kendisine bin dinar hediye verdi. Uzun müddet melik ola­rak kalmış, hicri 630 yılında Akka şehri haçlı ordusu tarafından ku­şatılırken vefat etmiştir. Kendisi güzel ahlâk sahibi ve iyi kalbli bir zâttır.</p>
<p>Sıbt İbn Cevzî, «Mir’tü’z-Zaman» adlı eserinde der ki: Melik Mu­zaffer mevlîd tertiplerken, huzurunda şerefli âlim ve sofular bulu­nuyor, onlara hediyeler veriyor, hapistekileri bu günün hürmetine serbest bırakıyordu. Her yıl mevlîd için üçyüzbin dinar harcıyor, ne sıfatta olursa olsun, nereden olursa olsun ziyâretine gelenler için bir misafirhanesi bulunuyordu. Her sene bu misafir evine yüzbin di­nar harcıyordu. Frenklerden(1) (esir aldığı kimselerin tahliyelerine mukabil ikiyüzbin dinar fidye alırdı. Yine her sene Haremeyn-i Şe­rifeyn’e (Mekke ve Medine’ye) Hicaz yolunun suyunun temin edil­mesi için üçyüzbin dinar masraf yapıyordu. Bütün bu harcamalar, ayrıca gizli olarak yaptığı sadakalardan başka şeylerdi. Zevcesi, Me­lik Nasıri’nin kız kardeşi Eyyub kızı Rabia Hatun’un anlattığına gö­re, Melik Muzaffer’in gömleği beş dirhem etmeyecek kadar kaba bir ketendi. Bu hususta kendisini itâb ettim (azarladım).</p>
<p>Bana şöy­le dedi: Beş dirhemlik gömleği giyip de diğer paralar ile sadaka vermek, fakir ve miskinlerin ihtiyaçlarını görmek elbette pahalı gömlek giymemden daha iyidir.</p>
<p>Burada Suyûtî’nin ibaresi sona erdi.</p>
<p><strong>Mİ’RAC HİKÂYESİNİN OKUNMASI İÇİN HALKIN TOPLANMALARI TEYMİYYECİLERİ CİDDEN TİKSİNDİRİYOR</strong></p>
<p>Receb ayının yirmiyedinci günü veya gecesinde, halkın Mi’rac hikâyesini okumak üzere toplanmaları cidden Teymiyyecileri tiksin­dirmekte ve bunu büyük bir münker sayıp izalesinin onlara vacib olduğuna inanmaktadırlar. Mi’rac kandili gecesinde Mi’rac bahsini okuyan kimseleri fahişelerin evlerini basarcasına bastırıyorlar. Bu husustaki delilleri, mevlîd-i şerif hakkındaki iddiaları gibi, seleflerin bunu yapmamış olmasıdır. Halbuki selefin bunu yapmamış olmala­rı, kınanması gereken bir iş olduğuna dair bir delil değildir. Nerede kaldı ki, büyük bir günah olsun.</p>
<p>Gerçekten onlarca, Mi’rac kandilinin kutlanmasının büyük bir günah olmasının sebebi; o gecede Allahü Teâlâ vasıtasız olarak Pey­gamber sallallahü aleyhi ve selleme tevcih eylediği konuşmasıyla o gecede gördüğü büyük alâmet ve harikalarla kendisini şereflendirmekle onu yüceltmesidir. Bâtıl itikatlarına göre, böyle şeylerle Pey­gamber sallallahü aleyhi ve sellemin tazimi bid’at olup tevhide ay­kırıdır, diye delil getiriyorlar.</p>
<p>Şayet, Allahü Teâlâ aziz kitabında bu şekilde Peygamberine yapılan tazimden nehyetseydi veya Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem hadis-i şeriflerinde ümmetini bu şekil tazim edilmesinden men etseydi, delilleri doğru olacaktı.» Ne Allah’ın kitabında, ne de Peygamberinin sünnetinde bu nehyedildi. Öyle ise delilleri bâtıl ve itikatları fâsiddir. İslâm âlimlerinin, Peygamber sallallahü aley­hi ve sellemin mevlid-i şerifi hakkında özel telifleri olduğu gibi, îsrâ ve Mi’rac hakkında da, birçok özel telifleri vardır.</p>
<p>İşte bu tafsilâttan sonra, mevlîd okurken Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemin, şerefli ahlâkı ile Mi’rac bahislerini dinlemekten şiddetli iğrenenler; mevlidi okuyan ve dinleyeni incitenler hakkın­da akıllı kimseler ne diyor, ne düşünüyorlar? Acaba kendileri Pey­gamber sallallahü aleyhi ve sellemi seviyorlar mı? Yoksa kendisin­den iğreniyorlar mı? Hiç şüphe yok ki, Efendimiz sallallahü aleyhi ve sellem; «Ben, sizden birinize, kendisine nefsinden, çocuğundan, babasından ve bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça, o, hakkıy­la iman etmiş olamaz.» (Müslim, Enes b. Malik’ten) buyurdu. Pey­gamber (s.a.v.)’in mevlidi ve melekût âlemine yükseltilmesi bahsi, ancak Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ahlâkının bir parçasıdırlar. Ahlâkı da ancak sünnetinin bir parçasıdır. Ona salâvat getirilmesi ahlâk ve methinin bahislerinin dinlenmesi de ancak ona karşı sevgi ve imanın sonucudur. Dillerin yanlış söylemesinden, aklın bozuk dü­şüncesinden, Allah&#8217;a sığmıyoruz.</p>
<p>İbn Teymiyye’nin, Peygamber (s.a.v.)’in Ravza-i Şerifini ziya­ret için külfete girerek tâzim etmenin bid’at olduğu, o maksad ile yapılan sefer, masiyet olup, onda namazın kasn (kısaltılması) câiz olmadığı ve Peygamber’de (s.a.v.) hiçbir manevî rütbe olmadığı için ona tevessül etmenin câiz olmadığı hakkındaki bâtıl itikadın­dan ötürü, Vehhabiler, Peygamber (s.a.v.)’in şerefinin zedelenme­sine yol açmıştır&#8230;.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:239-242,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> EFRENC: Bu kelime Ortaçağ’da teşekkül ederek, o sıralarda Frenklerin ve bilhassa Charlemagne’ın hükmü altında bulunanlara ve zamanla genişleyerek bütün Av­rupalIlara denildi. Frenk, Avrupalı, hassaten Fransız, tâife-i efrencî. Hayat. Büyük Lü­gat, Türk Sözlüğü.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mevlidin-bidat-i-hasene-oldugu/">Mevlid’in Bidat-ı Hasene Olduğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mevlidin-bidat-i-hasene-oldugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zümer Suresi 3.Ayet&#8217;in Tahkiki</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:50:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer Suresi 3.Ayet'in Tahkiki]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15478</guid>

					<description><![CDATA[<p>ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN MÜŞRİKLERDEN HİKÂYETLE «BİZ ONLARA (PUTLARA) ANCAK BİZİ TANRIYA İYİDEN İYİYE YAKLAŞTIR­SINLAR DİYE KULLUK EDİYORUZ» MEÂLİNDE BUYURDUĞU ÂYETİN TAHKİKİ Allah tebareke ve teâlâ; «&#8230;Onlar ki Allah’tan başka dostlar (gö­zeticiler) edindiler (ilâh edindiler)&#8230;» (Zümer sûresi, âyet: 3), diye âyet-i celilenin başında belirttiği husus, ihlâsın terkinden ibaret olan şirkin iptalini beyan etmekle tevhitten ibaret olan dindeki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/">Zümer Suresi 3.Ayet’in Tahkiki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/kurani_kerim-4-2/" rel="attachment wp-att-15479"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15479" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4.jpg" alt="" width="392" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/kurani_kerim-4-768x480.jpg 768w" sizes="(max-width: 392px) 100vw, 392px" /></a></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ALLAHÜ TEÂLÂ’NIN MÜŞRİKLERDEN HİKÂYETLE «BİZ ONLARA (PUTLARA) ANCAK BİZİ TANRIYA İYİDEN İYİYE YAKLAŞTIR­SINLAR DİYE KULLUK EDİYORUZ» MEÂLİNDE BUYURDUĞU ÂYETİN TAHKİKİ</strong></p>
<p>Allah tebareke ve teâlâ; «&#8230;Onlar ki Allah’tan başka dostlar (gö­zeticiler) edindiler (ilâh edindiler)&#8230;» (Zümer sûresi, âyet: 3), diye âyet-i celilenin başında belirttiği husus, ihlâsın terkinden ibaret olan şirkin iptalini beyan etmekle tevhitten ibaret olan dindeki ih­lâsın doğruluğuna dair bir tahkiktir. Ayette geçen mevsûl ellezîne (Onlar ki mânâsına) kelimesi, müşriklerden ibarettir. Müpteda (öz­ne) olup haberi (yüklemi) aynı âyetin devamında gelen-, «&#8230; Şüphe­siz Allah onların çekiştikleri şeyler hakkında hükmedecektir.» (Zü­mer sûresi, âyet: 3) cümlesidir.</p>
<p>Âyette, Allahü Teâlâ’dan başka ma­butları (tapındıkları) ise melekler, îsâ Peygamber, Üzeyr ve put­lar ile daha başka şeylerdir. Allahü Teâlâ’nın onlardan hikâyet ey­lediği; «Biz onlara, ancak bizi tanrıya iyiden iyiye yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz.» meâlindeki cümle, kavi kelimesinin takdiriy­le edindiler mânâsına olan «ittehazû» kelimesinde çoğul zamiri olan (vav), müşriklerin Allah’a ortak edindiklerinin keyfiyetini ve din­lerinin Allah için hâlis olmadığını beyan eder.</p>
<p>Âyetteki istisna, istisna-i müferrağdır. Yaptıkları ibadet akla gelen bütün illet ve sebeplere şâmildir. İyiden iyiye yaklaştırmak mânâsına olan (zülfâ), mânâ itibariyle önceden geçen «liyukarri- bûnâ» kelimesinin masdarı (kökü) için bir mef&#8217;ûl-ü mutlaktır. Bu­na göre, âyetin meâl-i şerifi: «Allahü Teâlâ’ya ihlâs ile ibadet etme­den, belki yaptıkları şeyi, Allah’tan başkasına yapılan ibadete ben­zetenler, «herhangi bir şey için değil, ancak bizi Allah’a yaklaştır­mak için putlara ibadet ediyoruz.» derler.» Allahü Teâlâ yine bu âyette onlardan hikâyet eylediği bu sözlerinden sonra şöyle buyu­rur:</p>
<p>«&#8230;Gerçekten Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında (ha­sından olan dinde ihlâslı kimselerin arasında) hükmedecektir&#8230;» (Zümer sûresi, âyet: 3). Karine-i haliyye hasımlarına delâlet ettiğin­den açıkça zikredilmeyip tâbirden hazfedilmiş (atılmış)tir. Sonra âyette, din hususunda aralarındaki tevhid ile işrak konusunun ih­tilaflı ve her taifenin kendi dininin doğru olduğunu iddiasına işa­ret edilerek «&#8230; Uyuşmadıkları şeyleri Allah’ın hükmü bildirecek­tir&#8230;» ve âyetin sonunda, «&#8230;Şüphesiz Allah, yalancı ve inkarcı kim­seyi hidâyet etmez.» Yâni kurtuluş yolu olan doğru yola yalancı ve inkarcı müşrikleri ulaştırmaz; diye buyurur. Bundan maksat, Allah’a inanma hususunda yalan söylemekte aşırı giden ve küfür üze­rine devam edip tevbe etmeyen kimse, hidayetten mahrum kalaçaktır. Yalanlarından murad, tapınmaya lâyık olmayan putları, iba­dete müstehaktırlar diye söylemiş ve itikad etmiş olmalarıdır.</p>
<p>Tapındıkları şeyleri uluhiyyetle tavsif etmeleri, apaçık bir ya­lan olduğu malûmdur. Ayette bahsi geçen küfürleri ise, itikada ait olan küfür olduğu muhtemeldir. Gerçeği de budur. Çünkü bâtıl mabudlarına uluhiyyet atfetmeleri düpedüz yalandır, haklarında uluhiyyet itikat etmeleri de hem cehalet hem de küfürdür. Küfürden maksat, niyet inkârı olduğu da muhtemeldir. Sebebi şudur:</p>
<p><em> </em>İbadet, tazimin son derecesidir. Tazimin son derecesi ancak in’- amın son derecesi kendisinden sâdır olana lâyık olup öyle nimet verici ancak Allah subhanehü ve teâlâdır. Mezkûr bâtıl mabutların nimet vermede hiçbir ilişki ve müdahaleleri yoktur. Öyle ise, onla­ra ibadet etmekle doğru nimet vericinin nimetini inkâr etmek icab- eder. Hiç şüphe yok ki, doğru yoldan sapanlar, Allah’tan başka mez­kûr şeylere taptıklarını açıklayıp onlara yaptıkları ibadetlerinin se­bebine dair fasid bir illet ileri sürmüşlerdir ki, o da şu görüştür: Onlara, yaptıkları ibadet kendilerini Allah’a yaklaştıracaktır&#8230;</p>
<p>Şer’i kıyasın illeti, fiil için değil, ancak bir şeyin haram veya haram olmaması içindir. Meselâ: İkisinin içilmesinde de iskâr (sar­hoşluk) hasıl olduğundan dolayı nebiz içilmesinin haram olduğu hük­mü, rakının içilmesine kıyas edilmiştir. Bu mesele fıkıh usulü ulema­sının nezdinde güneşten daha açık olup üzerinde ittifak etmişler­dir.</p>
<p>Şayet Allahü Teâlâ, meselâ; putlardan bir rütbe sağlamak mak­sadıyla onlara ibadet edilmesi haram edilmiş diye buyurmuş olsa veya buna işaret etse, veya şer’î illetlerin nev’inden bir nev’ini uyar­mış olsaydı, ancak o zaman müşriklerin yaptıkları fiillerine dair ge­tirdikleri illet, şer’î bir illet (sebep) olacaktı. Halbuki Allahü Teâlâ bunu buyurmadı ve asla ona işaret bile etmedi. Belki Kur’ân-ı Kerim’in birçok âyetinde Allah’tan başkasına yapılan ibadetin haram olmasının ve fâilinin tekfir edilmesinin asıl sebebi, ibadeti, müstehak olan Yaradan’dan başkası için olduğu ve yaptıkları işin yerinde ol­madığı için haram olduğuna işaret edilmiştir.</p>
<p>Böylece, iki defa müşriklerin fasit delillerine binaen fasit bir kı­yas sahasına aşırıca gitmiştir. Fâsit (bozuk) temelin üzerine kuru­lan herhangi bir şey de fâsittir. Kendisi, Müslümanların, «Biz hali­feyi veya bir âlimi veya bir mürşidi Allah için seviyoruz.» dedikleri sözlerine inanmayıp hattâ onları tekfir etmiştir. Ve bundan önce ip­tal ettiğim ve kâfirler hakkında nâzil olan âyetleri Müslümanlara hamleden selefleri Haruriyye tâifesinin görüşünü teyit ve tesbit eden kelâmında, Allahü Teâlâ’nın; «İnsanlardan öyleleri var ki, Allah’a ortak edinirler? onu Allah’ı sever gibi severler&#8230;» (Bakara sûresi, âyet: 165) buyurduğu âyet-i celileyi Müslümanlara hamletmiştir. Halbuki herhangi akıllı bir kimse nezdinde, tevessül ile ibadetin ayrı ayrı işler oldukları malumdur. Her ikisinin hakkındaki beyanımız açık olarak geçmiştir.</p>
<p>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:211-213,Bedir yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/">Zümer Suresi 3.Ayet’in Tahkiki</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zumer-suresi-3-ayetin-tahkiki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mülhidlerin Tevhidi İkiye Ayırmak Konusundaki Hatalı Görüşleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mulhidlerin-tevhidi-ikiye-ayirmak-konusundaki-hatali-gorusleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mulhidlerin-tevhidi-ikiye-ayirmak-konusundaki-hatali-gorusleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:43:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Hacerül Esved'e Yapılan Tazim]]></category>
		<category><![CDATA[Mülhidlerin Tevhidi İkiye Ayırmak Konusundaki Hatalı Görüşleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15435</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; MÜLHÎDLERlN KÂBE VE HACERÜ’L-ESVED’E YAPILAN TAZİMİ SENÎYYE TAİFESİNİN İNANCI OLARAK GÖSTERMELERİNİN YANLIŞLIĞI VE TEVHÎDÜ’R-RUBUBİYYET İLE TEVHİD-Î ULÛHİYYET ARASINDA MÜLÂZEMET OLMADIĞI YALNIZ RUBUBİYYET TEVHİDİNİN KURTULUŞA KÂFİ OLMADIĞINI SÖYLEYEN KİMSENİN CEHALETİ Yukarıda geçen izahtan, Kâbe’nin etrafını dolaşmak, Hacerü’l-Esved&#8217;e el sürmek, onu öpmek ve üzerine baş koymak, onları tazim etmektir. Ne Kâbe’ye ne de Hacerü’l-Esved’e yapılan şer’î [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mulhidlerin-tevhidi-ikiye-ayirmak-konusundaki-hatali-gorusleri/">Mülhidlerin Tevhidi İkiye Ayırmak Konusundaki Hatalı Görüşleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/mulhidlerin-tevhidi-ikiye-ayirmak-konusundaki-hatali-gorusleri/attachment/3051193/" rel="attachment wp-att-15475"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15475" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193.jpg" alt="" width="419" height="237" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193.jpg 633w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/3051193-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 419px) 100vw, 419px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>MÜLHÎDLERlN KÂBE VE HACERÜ’L-ESVED’E YAPILAN TAZİMİ SENÎYYE TAİFESİNİN İNANCI OLARAK GÖSTERMELERİNİN YANLIŞLIĞI VE TEVHÎDÜ’R-RUBUBİYYET İLE TEVHİD-Î ULÛHİYYET ARASINDA MÜLÂZEMET OLMADIĞI YALNIZ RUBUBİYYET TEVHİDİNİN KURTULUŞA KÂFİ OLMADIĞINI SÖYLEYEN KİMSENİN CEHALETİ</strong></p>
<p>Yukarıda geçen izahtan, Kâbe’nin etrafını dolaşmak, Hacerü’l-Esved&#8217;e el sürmek, onu öpmek ve üzerine baş koymak, onları tazim etmektir. Ne Kâbe’ye ne de Hacerü’l-Esved’e yapılan şer’î bir ibâdettir. Belki onları ziyaret edip tavaf eden kimsenin yaptığı, rububiyyetine inanıp kendisine bunu yapmayı emreden Aziz ve yüce Allah’a bir ibadettir. Şeriat’ta bir şeye yapılan bütün tazimler, ibadet etmek değildir ki, şirk olsun! Belki yapılması emir olunan veya yapılmasına teşvik edilen bazı tazimler, vacib veya mendubtur. Bazısı mekruh veya haram, diğer bazısı mubahtır. Beraberinde rububiyyete ait hususlardan bir hususiyet itikadı olmayan herhangi bir şeyin tazimi şirk değildir.</p>
<p>Bir şeyi tazim eden kimse, o şeyde rububiyyetin hususlarından birisinin mevcut olduğunu itikat etmedikçe Şeriat’ta o kimse mezkûr şeyin ibadetçisidir, diye iddia etmenin önemi yoktur. Şüphesiz âdemoğlu, sağlam düşünce sahibi olduğu müddetçe, ancak rububiyyet vasfı kendisinde sabit olan zat, ibadete (tapmılmaya) müstehak olduğu, rububiyyet vasfı kendisinde bulunmayanın ibadete müstehak olmadığı fikri, akıllarında yerleşmiştir. Demek ki, Allah&#8217;ın kurduğu şeriatlarda ve insanların akıllarında yerleşen fikirde, rububiyyetin sübutu ile ibadet istihkakı, birbirlerinden ayrılmayan iki vasıftır.</p>
<p>Müşriklerin (Allah’a ortak koşanların), Allah (sübhanehu) dan başka haklarında rububiyyet itikad ettikleri şeylerin ibadete müstahak olduklarına dair itikadları, rububiyyette ortaklık taslama temeli üzerine kurulmuştur. Bu itikadın temeli, düşünceden sıyrılıp yıkıldığı zaman, üzerine kurulduğu Allah’tan başkasına ibadete istihkak düşüncesi de yıkılır.</p>
<p>Müşrik kimse, Aziz ve yüce Allah&#8217;ın, rububiyyet vasfiyle münferid olduğunu teslim (kabul) etmiyor ki, yalnız Allahü Teâlâ’nın ibadete müstahak olduğunu kabul etsin. Kendisinde Aziz ve yüce Allah’tan başkasının rububiyyet vasfiyle muttasıf olduğu inancı bulunduğu müddetçe, o şeyin ibadete müstahak olduğuna da tâbi olacaktır (inanacaktır).</p>
<p>İşte akıllı kimseler nezdinde, (bu nedenle) rububiyyet tevhidi ile ülûhiyyet tevhidi, sübut ve itikad bakımından mütelâzım (birbirlerinden ayrılmayan) iki vasıf oldukları açık bir gerçektir, öyle ise Allah’tan başka bir Rab olmadığını ikrar eden kimse, O’ndan başkasının ibadete müstahak olmadığını itiraf etmiş ve anlamış demektir. îşte bu ikinci şık bütün Müslümanların kalbinde olan «LÂ ILÂHE İLLALLAH (Allah’tan başka ilah yoktur.)» kelime-i tevhidinin mânâsıdır. Rububiyyet ile uluhiyyet tâbirleri bir mânâda oldukları için Kur’ân-ı Kerim, birçok âyetlerde birisinden bahsetmeyip diğerinin zikriyle yetiniyor.</p>
<p>Rububiyyetin mevcut olmamalarından lâzım gelen muhal şeyleri de herhangi birisinin mevcut olmadığına da bağlıyor ki, mezkûr muhal şeylerin yokluğu ile herhangi birisinin sübutuna (mevcudiyetine) istidlal etsin. Allahü Teâlâ’nın «Yerde ve gökte Allah’tan başka bir ilâh (mabud) olsaydı, yer, gök düzeninden çıkardı.» (Enbiya sûresi, âyet: 22); «O’nunla birlikte hiçbir ilâh da yoktur? olsaydı, her ilâh, kendi yarattığı ile beraber gider, biri ötekine üstün gelirdi.» (Mü’minûn sûresi, âyet: 91) meâlen buyurduğu bu âyetleri düşün ki, bunlarda ilâh kelimesiyle tâbir edip Rab kelimesiyle tâbir buyurulmadı.</p>
<p>Keza, Allah sübhanehû, insan- oğlundan aldığı ilk ahdinden (sözünden) bahsederken, «Şunu da hatırlayınız ki, Rabbin, âdemoğullarının sulbünden nesillerini çıkararak kendi üzerlerine şahit tutmuş? onlara «Rabbiniz değil miyim?» diye sormuş? «Elbette, Rabbimizsin? şâhidiz» demişlerdir» (A’raf sûresi, ayet: 172) âyetinde ilâhmız diye buyurmadı. Resûlullah (s.a.v.)den meşhur olarak rivâyet ediliyor ki, «İki melek kabirde ölüden «Rabbin kimdir?» diye sorar. (Kendisinden yalnız rububiyyet tevhidinden sual açmakla yetiniyorlar.) Ölü, meleklerin bu sorularına karşı, «Allah Rabbimdir.» diye cevap verir ve bu cevabı kâfidir», diye hadîs-i şerifte geçer. İki melek; ona; «Sen ancak rububiyyet tevhidini ikrar ettin. Halbuki rububiyyet tevhidi yalnız iman için kâfi değildir» demezler.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm, Allah’ın halili (dostu) olan İbrahim (aleyhissalâtü vesselâm)’dan hikâyet ederek o zâlime (Nemrud’a); «O Rabbim ki, dirilten ve öldürendir.» (Bakara sûresi, âyet: 257) der. Zalim, «Ben de diriltir ve öldürürüm» diye onunla mücadele eder. Tâ ki. Halilullah o zalimin rububiyyet dâvâsı ile tapmılmaya müstahak olduğu iddiasını tekzib edici delillerle onu susturuncaya kadar&#8230; Allah, Firavun hakkındaki bir tâbirde «Firavun, sizin benden başka bir ilâhınız olduğunu bilmiyorum.» dedi (Kasas sûresi, âyet: 38).</p>
<p>Yine Kur’ân’da ondan hikâyetle diğer bir tabirde, «Ben sizin en büyük Rabbinizim» (Nâziat sûresi, âyet: 54) dediği belirtilir.</p>
<p><strong>Hülâsa:</strong> Kur’ân-ı Azim ile meşhur hadîsler, rububiyyet tevhidi ile uluhiyyet tevhidi arasında mulâzemet olup, mânâ itibariyle birbirlerinden ayrılmaz iki tâbir olduğuna işaret buyurmuşlardır. Aralarındaki bu mülâzemet dolayısıyle Allah sübhanehû, kendi kulundan iki tâbirden birisini kabul etmekle yetinmiştir. Mukarrebûn (Allah’a yakın olan sual melekleri) de bu şekilde ölünün vereceği cevabı kabul edip onunla iktifa etmişlerdir. Aralarındaki bu münasebeti, insanlar, hattâ kâfir olan firavunlar bile anl amışlardır. Öyle ise, bid’atçı taifelerin iftira ettikleri bu şey nedir? Onlar, Müslümanlar rububiyyet tevhidine inanmış, lâkin ibadet tevhidine (tek bir mâbuda ibadet edilmesine) hüküm etmediler.</p>
<p>Bu ise, onların küfürden çıkmalarına, kanlarının dökülmekten emin olunmasına kafı değildir,diye Müslümanlara dil uzatıyorlar. Hattâ onlarla sulh halinde olup (Lâ ilâhe ilalllah) diyen Müslüman bir kimsenin öldürülmeşini mübah sayıyorlar. O kimse hakkında uluhiyyet tevhidini itiraf etmeyip sadece rububiyyet tevhidini itiraf etmiştir, bu ise yeterli değildir, diyorlar. Onlar Müslümanın sarahaten İslâmiyetine delâlet eden kelime-i tevhidi kendisinden kabul etmez. Nitekim Allah, kulundan aldığı birinci ahidde (sözde) onunla yetindiği, melekleri de kabirde kuldan itikadı hakkında sordukları sualin cevabmı yeterli sayıp razı oldukları hâlde onlar, rububiyyet tevhidi sözünün yeterli olduğunu kabul etmiyorlar.</p>
<p>Allah’ın, birinci ahidde kulundan yalnız rububiyyet tevhidini itiraf etmesiyle yetinmesinin ve meleklerin de kabirde kula açtıkları sualin cevabında yalnız rububiyyet tevhidinin itirafını yeterli bulmalarının sebebi; ikisinin de mânâları bir olduğundan birisinin sarahaten zikredilmesi, diğerini de açıkça belirtir. «Lâ ilahe illallah» kelime-i tevhidini telaffuz eden kimse, Allah’ın rububiyyet ve ulu- hiyyetinin ikisini birden itiraf etmiştir. Keza, «Allah Rabbimdir» diyen kimse de, her iki tevhidi itiraf etmiş olur.</p>
<p>Şimdi ey muhakkik! Allahü Teâlâ’nın buyurduğu şu kavline göz gezdir: Şüphesiz, «Rabbimiz Allah’tır.» deyip sonra da dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara korkmayın, kaygılanmayın, «size söz verilen Cennet ile müjdelenin!» derler. (Fussilet sûresi, âyet: 30)». Bu, Allah’ın Kitabı’nda iki yerde mevcuttur (Ayrıca, Ahkâf sûresi, âyet: 13). Bu iki yerde de «Rabbimiz» denilmiş, «İlâhımız» denilmemiştir. Ayrıca Peygamber sallallahü aleyhi ve sellemden bütün hayır işlerini içine alan bir vasiyetten soran kimseye cevap olarak buyurduğu, «Rabbim Allah’tır de. Sonra doğdoğru ol.»( hadisine de bak ki, Allah ve Resulünün şehadetiyle uluhiyyet tevhidi, rububiyyet tevhidinden ayrı olmadığı ve Allah’ın azabından kurtulmasına, cennetine girebilmesine rububiyyet tevhidi kâfi olduğu için, adama, «İlâhî (Allah’ım) de!» dememiştir..</p>
<p>Yine Allah&#8217;ın buyurduğu, «Allah’ınız bir Allah’tır, O’ndan başka ilâh yoktur.» (Bakara sûresi, âyet: 163) ve Resûlullah sallallahü teâlâ aleyhi ve sellemin, «Allah’dan başka ilâh yok, deyinceye kadar insanlarla savaşmam bana emrolundu.» (Müslim, Kitabü’l-İman’da Ebû Hüreyre’den) buyurduğu kavline de bak! Üsâme b. Zeyd, (Lâ ilâhe illallah) dediği hâlde bunu korkusundan söylediği, olayın tafsilinden anlaşılan bir kimseyi, bu zannına dair kuvvetli karineler olduğu için kılıçla öldürdüğünde, Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), kendisine:</p>
<p>—   «Ey Üsame! (Lâ ilâhe illallah) dedikten sonra onu öldürdün mü?»</p>
<p>Üsame:</p>
<p>—   «Bunu korkudan söyledi.» deyince,</p>
<p>—   «Kalbini mi yardın ki, onun korkudan söyleyip söylemediğini biliyorsun?»(2) buyurduğu kavlini de düşün ki, Üsâme, «adam, bunu söylerken (ulûhiyyet tevhidini kasdetmeyip) rubûbiyyet tevhidini kasdetmiş-, bu ise, îslâmiyete dahil olup bununla kanını kurtarmasına yeterli değildir» diye Peygamber (s.a.v.)’den özür dilemedi. îşte, bütün zikrettiğimiz ve zikretmediğimiz delillerde bu konu için çok bariz beyanlar vardır. Zira her iki tevhidden birisinin kabul edilmesi, diğerinin de kabulü demektir.</p>
<p>Mülâhîde tâifesinden olan bu bid’atçi kimse (îbn Teymiyye) ile bâtıl inançlarına aldananların doğru yoldan sapmaları, ancak ibadetin şer’î mânâsını anla- madıklarındandır. Nitekim Allahü Teâlâ’nın ve Resûlü sallallahü aleyhi ve sellemin kelâmında belirtilmiş olan kelime-i tevhidin mânâsının araştırılması sonucu ortaya çıkan durum da buna delâlet ediyor: Resûlullah sallallahü aleyhi ve selleme ve bütün salih zâtlara tevessül edilmesini, onlardan istiğase edilmesinin câiz olduğu itikadiyle birlikte, kendileri hidâyetin sebepleri olup bir faydanın sağlanmasında ve bir zarar vermekte başlıbaşına hareket etmedikleri, rububiyyet vasfından onlarda hiçbir vasfın bulunmadığı, lâkin Allah&#8217;ın onları hayrın anahtarı, iyiliğin kaynağı, kullarına çeşitli hayırları yağdıran bir bulut yapmış olması itikadının insanı İslâm Dini’nden çıkaran bir şirk olduğunu zannetmiştir.</p>
<p>Allah’ın kendisine başarı nasip edip kendisinden rezalet vasfını kaldırdığı araştırıcı, insaflı, basiret gözü ile dikkatlice bu hususu inceleyen kimse, tevessül, istiğase ve îbn Teymiyye’nin saydığı diğer şeylerin hiçbirisinin, şer’î ibadet denen şeyin mânâsı kapsamına girmediğini, hiç şüphe olmayan yakinî bir ilimle anlayacaktır. Hattâ bunlar ibadete benzemezler bile. Çünkü tazime delâlet eden her şey, yapılan o tazim ile birlikte tazim edilen de, rububiyyet veya ru bubiyyet vasıflarından birisinin bulunduğuna itikad edilmesiyle bu tazim ibadet saydır. Asker olan bir eri görmez misin ki, bir saat, hattâ saatlerce âmirinin karşısında terbiye ve hürmet için dikiliyor da bu durumu ne Şeriat, ne lügat bakımından âmirine yapılmış bir ibâdet sayılmıyor.</p>
<p>Halbuki namaz kılan kimse, birkaç dakika veya daha az bir zaman, yâni Fatiha’yı okuyacak kadar namazda, Rab- binin huzurunda ayakta duruyor ve bu ayakta durması şer’i bir ibadet sayılıyor. Bunun hikmeti; namaz kılan kimsenin ayakta durma süresi az ise de, huzurunda durduğu Zât’ın rububiyyet vasfına sahip olduğuna itikad ettiği için ibadet olur. Er ise, âmirine karşı ayakta durması onda rububiyyet vasfı olması itikadiyle değildir.</p>
<p>Burada Şeyh Selâmetü’l-Azama’nın dedikleri sona erdi.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:126-131,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1)   Süfyan’ın, Abdullah (r.a.) «Bir gün, yâ Resûlallah! Bana sımsıkı sarılacağım bir amelden haber ver!» dedim. Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, «Rabbim Allah’tır de, sonra da dosdoğru ol» dedi.</p>
<p>2)   Üsâme b. Zeyd (r.a.)’den rivayet edildi. «Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem, «Bizi Cüheyne kabilesinin Huraka diyarına gönderdi. Bunları sabahleyin bastırdık. Ensar’dan biri ile onlardan bir adama ulaştık, üzerime gelince, Lâilahe illallah (Allah’tan başka ilah yoktur) dedi. Bunun üzerine ensarî olan arkadaşım onu bıraktı, ben mızrağımı sapladım. Nihayet öldürdüm. Medine’ye geldiğimde Peygamber sallallahü aleyhi ve sellem vak’adan haberdar oldu ve bana: «Yâ Üsâme! Lâ ilâhe illallah dedikten sonra o adamı öldürdün mü?» buyurdu.</p>
<p>— Yâ Resûlallah! Mücerret hayatını kurtarmak için şahadet getirdi, dedim. Bunun üzerine, «Lâ ilâhe&#8230; dedikten sonra öldürdün ha!..» buyurdu ve bu sözü (birkaç kere) tekrarladı. (Ben günahtan sâlim olmak için) bu va’kadan evvel Müslüman olmasaydım diye temennide bile bulundum.»</p>
<p>Müslim’in bir rivayetine göre: «Lâ ilâhe&#8230; dediği halde onu öldürdün mü?» dedi.</p>
<p>Yâ Resûlallah! Kelime-i tevhidi silah korkusundan söylemiştir, dedim. Bunun üzerine «Kalbini mi yardın? (Korkudan) söyleyip söylemediğini ne biliyorsun?» buyurdu ve bu sözü o kadar tekrarladı ki, o gün Müslüman olmamayı temenni ettim (Riyazus- Sâlihin). (Daha sonra Müslüman olaydım da önceki günahlarımdan arınmış olsaydım&#8230; mânâsına).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mulhidlerin-tevhidi-ikiye-ayirmak-konusundaki-hatali-gorusleri/">Mülhidlerin Tevhidi İkiye Ayırmak Konusundaki Hatalı Görüşleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mulhidlerin-tevhidi-ikiye-ayirmak-konusundaki-hatali-gorusleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmed b.Hanbel(r.a)&#8217;ın Akidesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 May 2017 10:38:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Ahmed b.Hanbel]]></category>
		<category><![CDATA[İstiva]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed b.Hanbel(r.a)'ın Akidesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Hamid bin Merzuk]]></category>
		<category><![CDATA[Müteşabih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15423</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ahmed b. Hanbel’in akidesi, Allah’ın kitabında varid olan mü-teşabih (âyet) ile sahih hadîste sabit olan müteşabih şeyler hakkında diğer müctehid imamlar ve sâlih selefler gibi, te’vili gerekli olanın, te&#8217;vil cihetine gidilmesidir. Meselâ; Kur’ân-ı Kerim’de, zahiri mânâsı «Rabbin geldi»(Fecr,22) (Rabbinin emri geldi); «Her nerede bulunursanız O (Allah) sizinledir»( Hadid,4), âyetleri ile Peygamber efendimizin «Siyah taş (Kâbe-i [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/">Ahmed b.Hanbel(r.a)’ın Akidesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/jhbgjhbjkn/" rel="attachment wp-att-15472"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15472" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/jhbgjhbjkn.jpg" alt="" width="350" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/jhbgjhbjkn.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/jhbgjhbjkn-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Ahmed b. Hanbel’in akidesi, Allah’ın kitabında varid olan mü-teşabih (âyet) ile sahih hadîste sabit olan müteşabih şeyler hakkında diğer müctehid imamlar ve sâlih selefler gibi, te’vili gerekli olanın, te&#8217;vil cihetine gidilmesidir. Meselâ; Kur’ân-ı Kerim’de, zahiri mânâsı «Rabbin geldi»(Fecr,22) (Rabbinin emri geldi); «Her nerede bulunursanız O (Allah) sizinledir»( Hadid,4), âyetleri ile Peygamber efendimizin «Siyah taş (Kâbe-i Muazzama’nın bir köşesinde bulunan ve hacılar tarafından ziyaret edilen taş) Allah’ın yeryüzünde sağ elidir»(1) buyurduğu hadîs-i şerifin tevili gibi.</p>
<p>Âyet ve hadîslerdeki müteşabihlerin te’vili, muayyen olmayanların ilmini Allah’a havale etmekle, Allah’ın hâdis olan şeylere benzemekten tenzih edilmesidir.</p>
<p>İbnü’l-Cevzi, «Menakibül-İmam Ahmed» adlı eserinin yirmi- birinci babında der ki: Açıkça Ahmed b. Hanbel’in usûlü’d-din (akaidi’deki itikadı: îman, kavil ve ameldir. Ziyadeleşir ve noksanlaşır. Tüm iyilik, hayır, imanın parçasıdır. Günah, imanı azaltır. Kur’- ân hakkında da diyor ki: O, Allahü Teâlâ’nın kelâmı olup mahlûk değildir. Mahlûktur (sonradan yaratılmıştır), diyen kimse kâfirdir. Fakat Kur’ân’ı okuyup da, telâffuz ettiğim kelimeler mahlûktur, diyen kimse, Cehmiye tâifesindendir.</p>
<p>Ahmed b. Hanbel, müteşabih hadîsler hakkında da diyor ki: Ehl-i sünnet ve’l-cemaatten olan mü’minin bazı sıfatları, şudur: Bilmedikleri şeylerin mânâsını Allah’a havale etmektir. Nitekim Peygamber (s.a.v.) ’den rivayet olunan, «Şüphesiz cennet halkı Rabbini göreceklerdir», hadîsini tasdik eder. Ona hiç meseller getirmezler.</p>
<p>İşte dünya çapındaki müslüman âlimlerin, üzerine ittifak ettikleri şey budur.</p>
<p>Sahabelerin biribirlerine karşı faziletçe üstünlükleri hakkında, îmam Ahmed b. Hanbel’in akidesi: Evvelâ Hz. Ebû Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman’dır. Bu üç zâtdan sonra, şûrâ heyeti olan beş kişidir ki, Hz. Ali, Hz. Zübeyir, Hz. Talha, Hz. Abdurrahman ve Hz. Said’tir. Hepsi de, hilâfete lâyık kişilerdir. Hz. Ali’nin hilâfetini hak görmeyen kimse, kabilesinin eşeğinden daha sapıktır. Yine diyor Ki: Gerçekten, Peygamber (s.a.v.)’den rivâyet edilmiştir.</p>
<p>Yine Îbnü’l-Cevzî, mezkûr babın sonunda, Ahmed b. Hanbel’- den şöyle rivayet eder: Resûlullah’tan sonra insanların efdali, (üstünü) Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Resûlullah (s.a.v.)’in amcası oğlu Ali’dir. Allah hepsinden razı olsun!</p>
<p>El-Hafız Ebu’l-Hasan ed-Dârekutni’nin çağdaşı olan el-Hafız Ebû Hafs b. Şahin demiş ki: îki sâlih adam olan Câfer b. Muhammed ve Ahmed b. Hanbel, birçok kötü arkadaşlarının belâsına çarpılmışlardır. El-Hafız Ebu’l-Kasım b. Asâkir (Tebyinu kazıbi’l-müf- teri fimâ nüsibe ilâ-İmam Ebi’l-Hasani’l-Eş’arî) adlı kitabında bunu El-Hafız Ebu’l- Hasan’a isnad ederek demiş ki: Rafıziler, Câferi Sâdık b. Muhammed el-Bakır’ın onlardan berî olduğu birçok çirkin meseleleri kendisine isnad ettiler. Keza Ahmed b. Hanbel’in de, bâzı talebe ve tabileri, Allah’ın cisim olduğu mânâsında birçok bâtıl sözü kendisine isnad etmişlerdir. Halbuki, Ahmed b. Hanbel bu sözlerden uzaktır. Şüphesiz İmam Ahmed ile ilk tâbilerinin, Kur’ân ve hadiste geçen birçok muhal tâbirleri, te’vil ettiklerini gösteren rivâyetler sabit olmuştur.</p>
<p>Takiyyüddin el-Husani, «Defu’ş-şübhe men teşebbehe ve temer- rede ve nesebe zâlike ile’l-İmam Ahmed» adlı kitabında, açıkça der ki:</p>
<p>İmam Ahmed, Kur’ân-ı Kerim’deki «Rabbin geldi»(Fecr,22) meâlinde olan âyetin hakikî mânâsının, «Rabbin emri geldi» demek olduğunu söylemektedir.</p>
<p>Kadi Ebû Ya’lâ ise şöyle der:</p>
<p>İmam Ahmed, bu âyetten maksadın, Rabbin kudreti ve emri olduğunu söyler. Nitekim Allahü Teâlâ bunu, «O kâfirler, Rabbinin emrinin gelmesini bekliyorlâr»(Nahl,33) âyeti ile beyan eylemiştir. İlk âyet mutlak olup ondan mukayyed bir mânâ irade edildiğine işaret ediyor ve bu tâbirin üslubu, Kur’ân, hadîs, icma-i ümmet âlimlerinin kelâmında çokça geçer. Çünkü ilk âyetin zahirinden nakil anlaşılmaktadır. Nakil ise, Allah sübhanehu hakkında câiz değildir.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v.)’in, «Rabbim gecenin bir kısmında, dünya göğüne iner», buyurduğu hadîsin durumu da buna benzer; te’vil edilir. Bunu açıkça îmam Evzaî ile îmam Mâlik de söylemişlerdir. Çünkü intikal ve nakil, hâdis sıfatlarıdır. Aziz ve yüce Allah, zâtını hâdis sıfatlardan tenzih etmiştir.</p>
<p>Bu müteşabih âyete ve hadise benzeyip te’vili lâzım olan âyet lerden biri de Allahü Teâlâ’nın, «Allah, Arş üzerine istivâ etti»-(2) âyet-i celîlesidir. Avam tabakasından biri, bunun mânâsını sorarsa, «Allah’ın, Arş üzerine istivâsı (istilâsı) malûmdur. Keyfiyeti ise (istilânın ne şekilde olduğu), bizce meçhuldür. Ona iman etmek vacip olup, ondan sual edilmesi, bid’attır diye kendisine cevap verilir. îmam Rebîa ancak bu şekilde cevap vermiş, talebesi Mâlik de, bu hususta, ona mütabaat etmiştir. Zira avam tabakası, Arapça olan istivâ kelimesinden, zahire göre hadis (sonradan olan) sıfatlardan olduğunu anlıyorlar.</p>
<p>Halbuki Allah sübhanehu ve Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’de «O’nun (Allah’ın benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi (dahi) yoktur. O, hakkıyle işiten, kemâliyle görendir» (Şura sûresi, âyet: 11), diye kendini o sıfatlardan tenzih eylemiştir. Demek ki, Allah’ı zerre kadar bir şeye benzetmek, Kur’ân&#8217;a inanmamak demektir. Bundan küfür lâzım gelir. İmamlar, mezkûr âyetteki, istivânm mânâsını sormanın bid&#8217;at olduğunun sebebini şöyle açıklamışlardır:</p>
<p>Fıkıh ve diğer bâzı ilimlere mensup olan birçok kimseler, müteşabih olmayan âyet ve hadîslerin mânâlarını idrak edemiyorlar-, müteşabihlerin mânâlarını nasıl idrak edecekler? Müteşabih âyet ve hadîslerin mânâlarını ancak Allah sübhanehu bilir. Kur’ân ve hadisler, aziz ve yüce olan Allah’ı, yakışmayan sıfatlardan tenzih etmekle dolup taşmaktadır. Allah’ın bir ismi de Kuddûs’tür (hissin duyduğu şeylerden münezzeh ve Zat-ı Bârisi noksan sıfatlardan beridir). Bu ismin mânâsında, Allah&#8217;ın noksan sıfatlardan çok tenzih edilmesi ve teşbihi (benzetmeyi) hayale getirilmemesi işareti vardır. Allahü Teâlâ’nın Kur’ân-ı Kerim’de, «(Ya Muhammed) de ki: Allah, birdir, Her şey O’na muhtaçtır. Doğurmuş değil, doğurulmuş da değildir? O’na hiçbir kimse eş olmuş da değildir.»(İhlas) meâlen buyurduğu âyetlerde de, bu işaret vardır. Çünkü bu âyetlerden Allah&#8217;ın cinsiyet, cüz’iyet ve daha başka noksan sıfatlardan münezzeh olduğu anlaşılır.</p>
<p>İmam Ahmed, «Hadîsleri nakil olundukları gibi nakledin», diye buyuruyordu. Talebeleri, İbrahim el-Harbî, Ebû Davud ve Esrem gibi yüce tâbiin ve muhakkik âlimlerden olan Ebu’l-Hüseyin el-Mü- nadi, Ebu’l-Hasan el-Temimî ile Ebu Muhammed Rızkullah b. Ab-dülvahhab ve bu mezhebin direklerini teşkil eden diğer âlimler, İmam Ahmed’in sözlerine göre hareket edip, kendisi Abbasî halifesinin işkencesine uğramadan önce ve daha sonra söylediği sözlere uydular. Zamanının halifesinin emri üzere kamçıyla dövülürken de, «(Allah ve Resûlü tarafından) denilmeyen sözü (Kur’ân mahluktur, sözünü) nasıl diyeyim?» derdi. Kur’ân-ı Kerim’de geçen mezkûr istivâ kelimesinin mânâsı için «İstivânın mânâsı, Allah’ın irade eylediği gibidir.» diyordu, öyle ise, istivânm mânâsı hakkında Allah’ın sıfât-ı zatiyesi veya sıfât-ı fiiliyesindendir veya istivâ kelimesinin zahirine göre (oturmak) mânâsınadır, diye Ahmed b. Hanbel’den rivayet eden kimsenin ona iftira edip, aziz ve yüce Allah’ı kâinata benzetmek mânâsını ifade eden ve sarahaten küfür olan şeyleri ona isnad edenin muhasebesi Allahü Teâlâ’ya aittir. Çünkü ona, isnad edilen, Allah hakkındaki bu tür sözler, bizzat Allah’ın kendini o şeylerden tenzih eylediğine muhaliftir. Allah sapıkların söylediklerinden uzaktır.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Ebu Hamid bin Merzuk – Bera’atü’l –Eş’ariyyin(Ehl-I Sünnet’in Müdafaası),syf:30-33,Bedir yay.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)-Bu hadîs-i şerifte geçen «sağ el», teşrif ve kerem mânâsına hamledilmiştir. Yâni «sag el» mübarek olduğu gibi Allahü Teâlâ bu mübarek taşa da şeref vermiş; onu öpmek veya istilâm etmek için yeryüzüne vaz’etmiştir. Geniş bilgi için, İhyâıı Ulûmi’d-din’in akaid kısmına bakınız.</p>
<p>(2)- îstivâ; kelimesi Kur’ân-ı Kerim’in birçok sûresinde geçtiği gibi, A’raf sûresinin 54’üncü âyetinde de geçmektedir. Mezkûr sûredeki âyetin meâl-i şerifi şöyle-dir: «Rabbiniz cdur ki; gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra Ars’a hükm (istivâ) etmiştir».</p>
<p>İmam Gazâli de, «İhyâu Ulûmi’d-Dîn» kitabının Akaid bahsinde der ki:</p>
<p>Kur’ân’da geçen «istivâ» kelimesi, ‘istikrar’ ve «temekkün» mânâsına telâkki edilirse, mütemekkin olanın Arş ile temas eden bir cisim olması gerekir. O cisim, ya Arş kadar veya Arş’tan daha büyük veyahut da ondan daha küçük olması icabeder. Bütün bunlar Allahü Teâlâ için muhaldir. Muhale götürücü bir şey de elbette muhaldir. öyle ise, istivânın lügavî mânâsı, muhaldir.</p>
<p>Bu babda en doğru yol, selefin cumhurunun mezhebidir. Selef imamları bu gibi rriüteşabihlerin Allah&#8217;ın şanına lâyık olduğu veçhile hakikatına iman ve bizim hakkımızda müteârif olan zahirî şeklin Şâriin matlubu olmadığını beyan etmişlerdir. Binaenaleyh selef hudûs şaibelerinden Allah’ı tenzih ile beraber, böyle nassların zahirindeki yed, vech, gadab, rahmet, istivâ, nüzûl gibi müteşabihleri te’vil yoluna gitmemişlerdir.</p>
<p>Şârih aynı özetle şöyle diyor: Nüzûl, intikal, i’lan, kavi, teveccüh vs bir hüküm suduru mânâlarına kullanılmıştır. Bu mânâların hepsi lügatçılar arasında malûm şeylerdir. Madem ki nüzûlün böyle müşterek mânâsı vardır. Allahü Teâlâ’nın kendisiyle tavsifi câiz olan bir mânâya hamledilmesi en doğru bir harekettir. Burada Allah&#8217;ın rahmetle dileklerini vermekle, mağfiret etmek suretiyle teheccüd sahiplerine teveccüh buyurmasıdır, denilebilir. Bu, bir te’vil değil, fakat lafzı, medlûlü olan müşterek mânâlardan birisine hamletmektir ki, îmam Mâlik gibi seleften bâzılarının te&#8217;villeri de hep bu şekilde bir te’vildir. Hakikatta bu te’vil değil, bir nevi mânâ tercihidir.</p>
<p>Nevevî de bu hadîs hakkında şunları söylüyor:</p>
<p>Bu, müteşâbih hadislerdendir. Bunda âlimlerin iki mezhebi vardır. Bîri, selefin cumhuru ile bâzı kelâmcıların mezhebidir ki, onlar Allah’ın intikal, hareket vb. mahlûk alâmetleri olan mahlûk sıfatlardan tenzihine itikat ederek bunun Allahü Teâlâ&#8217;ya yakışacak surette hak olduğuna, hakkımızda müteâref olan zahirinin kasdedilmemiş olduğuna inanıp te’vili hususunda kelâm etmezler.</p>
<p>İkincisi, birçok kelâmcıların ve seleften birtakım cemaatların mezhebidir: Bu, müteşabihler çeşitli yerlere göre ve lâyık olacak surette te’vil olunur. Bu esas üzerinde onlar bu hadîsi iki türlü te’vil ettiler: Biri Mâlik b. Enes ve diğerlerinin te’vilidir ki hadisin mânâsı» Allah’ın rahmeti, emri yahut melekleri iner demektir. Nitekim tâbiler hükümdarın emrini yerine getirdiklerinde de, «Sultan şöyle şöyle yaptı&#8230;» denir. İkincisi, bunun istiare üzere olmasıdır. Bunun da mânâsı Allah&#8217;ın dua edenlere icabet ve lütufla teveccühüdür. Allah, yegâne bilendir (Nevevi).</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/">Ahmed b.Hanbel(r.a)’ın Akidesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-b-hanbelr-ain-akidesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
