<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dursun Çiçek | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/dursun-cicek/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 04 Sep 2023 16:57:54 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Dursun Çiçek | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mekân&#8217;ın Ötesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Sep 2023 16:57:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[şehir]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Ev]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Mekân'ın Ötesi]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[mimar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26529</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim! Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim! &#8211; Necip Fazıl Senden ayrı ben bir mekân kurmadım&#8230; &#8211; Neşet Ertaş Mânâ görünmek için sû ret ister&#8230; &#8211; İbn Arabî Allah ol dedi ve her şey oldu. Ol’an, oluş’an yer’leşti. Ol emri sonucunda murad, mekânda yer tuttu ve göründü. Şüphesiz ki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/">Mekân’ın Ötesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-21930 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu.jpg" alt="" width="456" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu.jpg 652w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu-600x294.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bediuzzaman-said-nursinin-medeniyet-gorusu-300x147.jpg 300w" sizes="(max-width: 456px) 100vw, 456px" /></a></p>
<p><em>Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim! Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!</em></p>
<p><strong>&#8211; Necip Fazıl</strong></p>
<p><em>Senden ayrı ben bir mekân kurmadım&#8230;</em></p>
<p><strong>&#8211; Neşet Ertaş</strong></p>
<p><em>Mânâ görünmek için sû ret ister&#8230;</em></p>
<p><strong>&#8211; İbn Arabî</strong></p>
<p>Allah ol dedi ve her şey oldu. Ol’an, oluş’an yer’leşti. Ol emri sonucunda murad, mekânda yer tuttu ve göründü. Şüphesiz ki Allah’ın yarattığı insan ve âlem bu ol emrinin aslî mihengi. Dolayısıyla mekân dendiğinde akla insanın ve âlemin gelmesi tabii. Mekân her şeyin kendinde gerçekleş­mesi itibarıyla elbette önemli. Ancak asıl insanın mekânda yer tutması, yerini bulması, yerini bilmesiyle daha da önemli. Zamandan ve mekândan münezzeh Hakk, insanı zamanla ve mekânla muallel kıldı. Ancak Allah dışında her şeyin ze­mini olan zaman ve mekân, O’nun da âlemi oldu.</p>
<p>Bu durum, insanın mekânı mutlaklaştırmadan, onu Tur­gut Cansever’in dikkat çektiği sonsuz mekân fikrine ulaştı­rır. Mekândaki sonsuzluk aslında mekândaki güzelliğin idrâk edilmesinden başka bir şey değildir. Peki, nedir mekândaki güzellik? insandaki güzellik neyse mekândaki de o. Mekân­daki anlam ve mekânda aşkın olan&#8230; Güzelliğin tahakkuk ettiği mekândır sonsuz mekân. Bu, mekânın sonsuzluğu de­ğil, mekândaki sonsuzun tezâhürüdür.</p>
<p>İnsanın kendini bilmesi aynı zamanda yerini bilmesi an­lamına gelir. Dolayısıyla dünyayı bilmek aynı zamanda cen­neti de bilmektir. Dünyayı hakkıyla bilen onun geçiciliğini veondaki sonsuzluğu da bilir. Bu, dünyanın mutlaklaştırıl- mamasını sağlar.</p>
<p>Allah, insanı ve dünyayı güzel olarak yaratmıştır. İnsan, ömrünü dünyada bu güzelliğe göre biçimlendirir. îmar de­diğimiz de budur. îmar gerçekte mekânı inşâ etmek, dizayn etmek, istismar etmek değil; kulluğun ve sâlih amelin ge­reği olarak orada ömür geçirmek, vakti beklemektir. Buna insanın kendini gerçekleştirmesi, îmar etmesi de diyebi­liriz. İnsan, sâlih amel bağlamında kendini îmar ederken, evini, camiini, mahallesini, pazarını, yurdunu, şehrini kısa­cası dünyasını kurar. Kendini bilmesi, özünü fark etmesi ve kendinin idrâkine varması da bunları kurmasıyla ilgilidir.</p>
<p>Güzellik bir geçişkenliktir bu anlamda. İnsan, güzelliği muhafaza ederek kendi amellerine de yansıtır ve bir bakıma maddî olanı kalıcı kılmamak ve maddî olanda kalmamak için tezyin, güzellik ve sâlih amel vasıtasıyla maddî olanı aşmaya çabalar. Mekânın ötesine geçme çabasıdır bu&#8230; Daha açık­çası mekânın ötesi fikrini yitirmeme çabası&#8230; Bu anlamda kulluğun idrâkinde olmayan mekânın ötesine geçemez.</p>
<p>Güzel, insan tarafından yaratılmaz. Çünkü o Güzel Olan tarafından yaratılmıştır, öyleyse insana düşen güzeli fark et­mek ve ona ermeye çalışmaktır. İnsan güzel olmak için ça­baladığında güzel olur ve güzel işler yapar.</p>
<p>Mekânı fark etme, insanın içinde bulunduğu gerçekliği bilmedir aynı zamanda, Turgut Cansever, “İnsan dünyanın güzelliğini idrâk ettiğinde, çevresinin hakikatini anladığında, kendini bilmeye ve beşerlikten insanlığa geçmeye başlar” der. İnsanın ferdiyetinin farkında olmasıdır mekânı, dün­yayı ve Hakk’ı bilmesi. Can gözü gören can özüyle bakar.</p>
<p>İnsanın mekânı idrâk etmesi, onu görmesi, ona şahit­lik etmesi, olan biten bir şey değildir. Bu sürekli bir haldir. Onun için bir günü bir gününe eş geçemez. Hayat bir oluş­tur, çünkü yaratma her an devam etmektedir. Tecelli ve tezâ- hürde tekrar olmadığı için tecelli ve tezâhürü her an müşâ- hede etmekle mükelleftir insan.</p>
<p>Allah’a kulluk ve sâlih amel, en güzel biçimde Kâbe’yi tavafla anlatılabilir. Hac’da Kâbe’yi tavaf ederek Hakk’ın et­rafında dolaşmak, bir anlamda mekânın ötesine geçmektir. Mekânda mekânın ötesini bilmek demektir. Kâbe’nin sabit­liğinde sürekli seyr halinde olan insan, onun dışında değil aynı zamanda içinde sürdürür seyrini. Kâbe’ye erişemese de onunla temas halinde olduğunu bilir. Tıpkı Allah’a kulluk ya­parken, ona erişemese de O’nun her an kendisiyle olduğu bilinciyle hareket etmesine benzer bu durum&#8230; Nitekim kul­luk bu mânâda temas halinde olmak ve ermek demek değil mi? Öyleyse Kâbe; ev, mabet, eşik, kapı, pencere, şehirdir.</p>
<p>Hakk’ın zuhûrunun şiddetinden gâib olduğunu bilen bi­risi, O’nun her yerde hâzır ve nâzır olduğunu daha iyi bilir. Öyleyse zamandan ve mekândan münezzeh olanın zuhû­runun şiddetinden gâib olmasını, sonsuz mekân fikriyle bir kez daha yeniden düşünmek ve anlamak gerekiyor. Hatta hayatının hiçbir deminde bunu unutmamak&#8230; Çünkü bunu bilmek, bunu unutmamak, insan için mihengi, ölçüyü ka­çırmamak anlamına gelir.</p>
<p>İnsan, ferdî ve sosyal hayatında, mekânın ötesini iki şe­kilde mekâna yansıtır ve mekândan mekânın ötesine iki şe­kilde uzanır. Ev ve şehir&#8230; Ev ve şehir, mekânı sınırlama ve tanımlama değil, ayrıldığı cenneti unutmama adına yeni­den kurma ve onu hatırlama çabasıdır. Bu yanıyla kulluk ve sâlih amel, bir hatırlamadır. Mânâ insanda, evde ve şe­hirde hakkıyla görünür. Kendini bilmeyle kentini bilme ara­sında bir ilişki vardır.</p>
<p>Yer tutan insan aynı zamanda ev-lenir. Yer tutmak mekân tutmak, mekân kurmaktır. Mekân içinde mekân&#8230; Tamam­lanma sürecidir bu aynı zamanda. İnsan ev kurduğunda, ev-lendiğinde ikiliği ortadan kaldırır ve tevhid ilkesi bağ­lamında tamamlanmış olur. İnsanın hem mimari anlamda ev-lenmesi hem de karşı cinsinden biriyle ev-lenmesi onun tamamlanma sürecidir. Ev-lendiği ister insan olsun, isterse mekânda yer tutmak olsun aynı anlama gelir. Her ikisi de onu mekânın ötesine taşır.</p>
<p>İnsan, evini kurarken nasıl ki Allah’ın evini örnek alırsa dünyayı ve şehrini kurarken de cenneti örnek alır. Allah’ın evi, evin ne ve nasıl olması gerektiğini anlatır. Dört duvar budur ve bu kadardır. Zemin yer, tavan göktür. Dolayısıyla ev, insanın içinde bulunduğu mekânı ve dünyayı kendi öl­çeğinde yeniden îman ve inşâsıdır. Bu yanıyla ev bir hatırla­madır. Kendisinde hem ocağın hem bahçenin hem de mah­remiyetin olduğu bir hatırlama&#8230; Allah’ın evinin temsilleri olan camilerdeki kubbenin gökyüzünü, yerdeki halının cen­neti temsil etmesi tesadüf değildir.</p>
<p>Bachelard’ın belirttiği gibi eline kalem almayı öğre­nen, çizgi çizmeyi belleyen bir çocuk neden hemen ev çi­zer? Sonra bir dağ, güneş, ağaç ve nehir koyar evin yanına? Çünkü o, ev ve şehir vasıtasıyla cenneti hatırlar.</p>
<p>Dünya, cenneti; evlerimiz ve camilerimiz Allah’ın evini temsil ettiği için yaptığımız hiçbir şey mutlak değildir ve hem geçmişe hem de geleceğe uzar. Sonsuz mekân fikri dediği­miz tam da budur. Mekânın geçmişe ve geleceğe uzaması ve bugünde olması&#8230; öyleyse mekân / biçim gözle görülen­den ibaret değildir.</p>
<p>Bütünlüğün yerini büyüklüğün aldığı içinde yaşadığı­mız dünyada bu bilinci kaybetmemek gerekiyor. Çünkü ev ve şehir, bir küllîliği / tümlüğü / bütünlüğü temsil eder; in­sanın mekânla ilgili tahakkukunun en önemli göstergesidir. Anlamın tahakkuku, mekânın tahakkukudur aynı zamanda. Ev ailenin, şehir toplumun elbisesidir. Tek başına bir ev ve şehirde kendi bağlamında bir mahremiyete, temizliğe, gü­zelliğe sahiptir.</p>
<p>Ev ve şehir, bir aidiyettir aynı zamanda. Yer bildirimidir. Yerini bilmektir.Serini bilmeyen kendini de haddini de bil­mez. Yerini bilmek sükûn ve huzur bulmaktır aynı zamanda. Onun için ev, başımızı sokacağımız ve kendimizi kendimiz olarak bileceğimiz yerdir. Başını sokacak bir yerin olma­ması başıboşluktur.</p>
<p>Eşik ve hayat, mekânın ötesiyle ilgili en önemli göster­gelerdir. Tıpkı takalar, J&lt;apılar ve pencereler gibi. Yaşamın olduğu yerde hayat olur. Evin hayatı, geçmişi bizim yaşa­mımıza eklemler. Eşiği geçer hayata katılırız&#8230; Bir evin kapı­sından girmek ve çıkmak mekânın ötesine geçişlilikle ilgili­dir. Mezarı bir ev gibi yapanlara selam olsun!.. Evi ölümlü, mezarı dirimli yapanlara selam olsun!..</p>
<p>Evde ve şehirde emin olduğumuz için evin ve şehrin ema­net olduğunu da biliriz. Batı düşüncesindeki yer tutma, ka­lıcı bir mülkiyete sahiplenmeye yol açarken, biz de mal ve mülk bir emanettir. Emanet bilinci olan insan emindir. Mo­dern evlerin ve şehirlerin devasa büyüklüklerine rağmen, ıs­sız ve tek başına olması emin olmamasıyla ilgilidir. Modern evler rasyoneldir, matematikseldir, mekaniktir, otomatiktir ama güzel ve emin değildir. Çünkü eşikleri de hayatları da yoktur. Ev, penceresiz ve perdesiz olmaz. Modern ev ve şehir mekân olamaz. Kalıcılık iddiasına rağmen yokluğa mahkûm­dur. Çünkü imajından başka bir şey görünmez. Onun per­desi imajıdır. Bundan dolayıdır ki modern şehirlerde hayat evlerde değil, daha çok sokaklarda, caddelerde, meydan­larda, kafelerde, eğlence ve alışveriş merkezlerinde geçer.</p>
<p>Mekân içinde mekân kurmak, mekânın ötesine geçmek­tir. Bu anlamda evlendiğimizde de mekân kurarız. Neşet Er- taş, yârine seslenip, ayrılıklarının derinliğini ve ıssızlığını an­latırken, “Senden ayrı ben bir mekân kurmadım” derken bu gerçekliğe işaret eder. İnsan, insanla yâr olduğunda, dost olduğunda, komşu olduğunda, arkadaş olduğunda mekân kurar. Mekânın ötesi yârde, dostta, arkadaşta tezâhür eder.</p>
<p>Namaz kılınan ev, sadece bir evden ibaret değildir. Hira Mağarası, Nur Dağı, Tur Dağı bir mağaradan ve dağdan iba­ret değildir. Dağ başındaki tekke, sırf bir tekke değildir. Bir insanın inzivaya çekildiği yer, sırf bir yer değildir. Mekânın ötesidir.</p>
<p>Turgut Cansever’in belirttiği gibi ev-lenerek, şehir-leşe- rek insan kendini gerçekleştirir ve mekânın ötesine geçer.</p>
<p>***</p>
<p>Öyleyse mekân, bir mesafe değildir. Matematiksel ve fi­ziksel olana (böyle yanı olmakla birlikte) mutlak olarak indir­genemez. İnsanın mekânı mesafelere indirgemesi, onu sırf nbir uzam, uzaklık yakınlık olarak görmesi, onu maddileştire­rek istismar etmesi, bu mihengi ve ölçüyü yitirmekle ilgilidir.</p>
<p>Sonsuz mekân fikri, mekândaki sınırların, büyüklükle­rin, mesafelerin mutlaklaştırılmamasıdır. Devasa yapılarla gerçekte Tanrı’yı değil insanı yok eden bir kesim insan, yap­tığı yollarda, binalarda ve yapılarda kaybolmuş durumdadır. Yolu yolda, evi barınakta, şehri gökdelenlerde kaybetmiş­tir modern insan. Gökyüzü bir çukurdur artık, uçurumdur. Yolun sizi ulaştıracağı bir yer olmadığı gibi, ev dört duvar bile değildir. Çünkü insan, yaptığı mekânın ötesini bileme­mekte ve görememektedir. Hiçbir yapı öbürüne bağlanmaz. Sınırlar nettir. Zorunlu bağlılıklar, resmî bağlılıklar bir bağ sayılmaz. Hatta modern ev de apartmanları andırır. Evin odaları içinde bile kalın sınırlar vardır. Misafir odası, çocuk odası, genç odası birbirini tamamlamaz. Herkes kendi oda­sında bağımsızdır. Ailenin olmadığı bir yerde zorunlu birlik­telikler olur. Zorunlu birlikteliklerin olduğu yerde, mekân­dan söz edilemez.</p>
<p>Bugünkü modern evin, mabedin, şehrin, ötesi yoktur. Mahalle ve köy kategorisi olmayan bir şehir söz konusu­dur. Üst üste konmuş ve göğü delme iddiasında olan gök­delenler ev değildir. Barınak bile değildir. Papalagi’nin üst üste konmuş mezarlar tanımlaması ne kadar da doğrudur.</p>
<p>Modern şehir, mekânın ötesini bertaraf etmek üzere ku­ruludur. Çizdiği sınırlar, koyduğu duvarlar, kapattığı mesafe­ler bir şeylerin görünmemesi ve istediği şeylerin de görün­mesi üzerine inşâ edilmiştir. Bundan dolayı modern şehirler ve evler, birer görüntüden ibarettir. İmajı ve simülasyonu olan ev ve şehrin gerçekliği yoktur. Hakikatini kaybeden ev ve şehrin, imajı ve simülasyonu olur. Böyle bir ev ve şeh­rin olduğu yerde ortak mekânlar olmadığı gibi, mekânın göstergesi olan varlıklar birer birer perdelenir. Ağaçlar so­kaklarda ve caddelerde tutsak, dağlar gökdelenlerin arka­sında tutsaktır. Şehrin manzarası bizâtihi var olan mekânın manzarası değil, üretilen ve kurgulanan manzaradır. Bal­konlara bahçeyi ve denizi taşıyan muhayyile bir maketin veya akvaryumun içinde olduğunun farkında bile değildir. Ağaçlar ve yeşil alanlar maketleştirilerek, parklar adı veri­len yerlere taşınarak yok edilmiştir. İnsanlar parklarda bir maketin içindeki lekelere benzerler.</p>
<p>Ufuksuz şehirlerdir mekânın ötesinden habersiz şe­hirler. Dağlarında sadece kayak yapılır, ormanlarında pik­nik. Burada artık yer-leşmek söz konusu değildir ancak bir yer-tutmaktan söz edebiliriz. İkâmet fikri olmayan yerde mekân olabilir mi?</p>
<p>***</p>
<p>Tarihî olarak şehirlerin ve evlerin insanı, insan üzerin­den de aşkın bir bağlamı yansıttığını biliyoruz. Çünkü ca­nın olduğu yerde canlılık söz konusudur. Dolayısıyla aidiyet, mahremiyet, ahlâk üzerine kurulan, can bulan ve bedenle- şen şehirler, insanın ve insan üzerinden Hakk’ın tezahürü­dür. Anlamın ete kemiğe bürünmesi, tahakkuk etmesi budur. Bu anlamda insan da şehirde bir nefestir; çünkü bir nefesin tezahürüdür. Bedeni beden kılan ona verilen nefestir. Tıpkı mekânı şehir kılanın ona verilen nefes olduğu gibi&#8230; İnsanın ve şehrin bedenine can veren aşkın bağlamdır. Son birkaç yüz yıldır insanın bedenine, şehrin de mekânına indirgenme çabası bedenin de mekânın da kaybolmasına yol açmıştır. İnsansız evleri, yalnız insanları, terk edilmiş köyleri ve şehir­leri viraneye benzeten muhayyile ne güzel muhayyiledir!..</p>
<p>Aşkın bağlamını, nefesini yitiren ve kendini bedenden ibaret gören insan, gerçekte bedenini de yitirir. Tıpkı mekâ­nını yitiren ev ve şehir gibi. Bir evin ve şehrin aşkınla irtibatı yoksa zorunlu olarak nefesini, mekânını yani bedenini yiti­rir. Böyle olunca da <em>aşkınsallıklarve içkinsellikler</em> üretir. Yani sahte kutsallar&#8230; Bu durum artık yapay bir var olma çabası­dır. Bir başka deyişle bedeni mutlaklaştırmak onu ortadan kaldırır. Ruhu olmayan beden artık yeni birdendir. Bu <em>ben </em>dönüşüm ve dolaşım değerine göre anlam kazanır. Gücü nispetinde vardır. Dolayısıyla o artık İktisadî bir unsurdur ve kullanım değerine göre anlam kazanır. Bu anlamda ka­pitalist düzende ve toplumda insanın, evin ve şehrin kulla­nım bağlamı unutulmamalıdır.</p>
<p>İnsan, mekân, ev ve şehir yaklaşık yüz yıldır gittikçe daha çok görüntüleşiyor; yeni aynalarla yaşıyor. Yeni ek­ranlarla&#8230; Günde yüzlerce vakit yüzlerce kez ekrana yöneli­yor insan <em>huşu</em> ile&#8230; Sanki bir <em>bilinmezi</em> kurcalar, <em>ötelere</em> do­kunur gibi ekranlarda kayboluyor. İnsan imajına sığınırken, mekân maketleşiyor, şehirler görüntüleşiyor&#8230;</p>
<p>Söz konusu durum, insan için de ev için de şehir için de gerçekte bir mekânsızlık / bedensizlik durumu. Her şeyi behimî özelliklerine indirgeyen insan, öncelikli olarak bede­nini yitirir. Tıpkı bunun gibi, her şeyin görüntü leşti ği evler ve şehirler de maketleşerek, şeffaflaşarak, fotoğraflaşarak, ışıklaşarak yok olur. Kendini aşmaya çalışan insan özünü, mekânı aşmaya çalışan ev zeminini, maketleşen şehir de ufkunu kaybeder.</p>
<p>Modernite, tarihi kurgularken aslında geleceği yok eder. Modernite’nin geçmişi bir kurgudur. Öyleyse geleceği de algı üzerine kurulur. Bugünkü yapay zekâ, trans-hümanizm, me- ta-verse tartışmalarına bu bağlamda bakmak gerek. Modern hayat her şeyi beden üzerine ikâme etmeye çalışırken, fe­nomenleri mutlaklaştırırken, aşkın olanı fosilleştirirken ger­çekte bir geleceği yok eder. Çünkü insanın geçmişi sırf tarihî bir hadise değildir. Geleceği de sırf bu dünyayla sınırlı değil­dir&#8230; İnsanı, evi, şehri, zamanı, mekânı bu dünyayla sınırla­yan ve mutlaklaştıran modern tarih, zorunlu olarak geçmiş­siz ve geleceksizdir. Bu minvalde bu dünyayla muallel bir insan, dünya, ev ve şehir mekânsızdır. Bedenin mutlaklaş­tırılmasının geldiği yer bedenin bertaraf edilmesidir zaten. Trans-hümanizm, meta-hümanizm, yeni-hümanizm ve me- ta-verse tartışmalarında, mevcut insanı bir geçiş formu ola­rak niteleyip bedenin de ötesinde simülasyonun mutlaklaş- tığı bir sürece giriyoruz. Geleceksiz gelecek&#8230;</p>
<p>Dolayısıyla insanın zamansızlaştığı, mekânsızlaştığı, bedensizleştiği bir yerde şehirlerin bedeninden söz etmek mümkün değil. Çünkü insanın görüntü (eşmesiyle doğru orantılıdır şehrin görüntüleşmesi. Bu anlamda insanı da şehri de görüntü unsuru haline getiren husus, aidiyetin ve mahremiyetin ortadan kalkışıdır. Modern süreçte kendisi de bir ekran olan insan ve şehir, imajına ve simülasyonuna mahkûmdur. Gösteri halini sürdürmeden var kalamaz. Bun­dan dolayı da sürekli görüntü üretmek zorundadır her ikisi de. Görüntü vermeden görünemez&#8230; Ürettiği her görüntü de gerçekliklerini yok eder.</p>
<p>Artık bir deklanşöre basmak, bir ekrana dokunmak te­nin ve canın yerini alır. Seyredilen cinsellik, mahremiyeti bertaraf ederken, sanal ilişkiler geleneksel aidiyet ilişkile­rini de ortadan kaldırır. İnsan ne kadar çok ekrana dokunu­yorsa o kadar vardır. Tıpkı insan gibi şehirlerin de şeffaflaş­ması, cam evlerin ve binaların çoğalması, perdelerin ortadan kalkması, ışıkların alabildiğince insanın gözüne hitap etmesi,reklam panolarının, blllboardların canlılığın gösterg<u>es</u>i ol­ması şehrin mekânsızlığının veyer-sizliğinin göstergeleridir.</p>
<p>Kimi sosyologların &#8220;organsız beden” tanımı tam da modern insan ve modern şehre tekabül eder. Yeni insanın belki bir “bedeni” vardır ama bu beden organsızdır. Dolayı­sıyla söz konusu bu yeni <em>bedenleşme</em> hali bir gerçekliğe sa­hip değildir. Bu durum bir hastalık da değildir. Bir algının, imajın ve simülasyonun mutlaklaşmasıdır. Organsız beden tedavi edilemez. Ancak tamir edilebilir. Dolayısıyla organ- sıztaşma bedenin uzuvlarındı insanın kontrolünden çıkması ve bir süre sonra başkaları tarafından kontrol edilmesi ve tanımlanması ve bir Süre sonra da insanın bedensiz kalma­sıdır. Buradaki organik bir hastalık durumu değil, teknik bir arıza durumudur. Dolayısıyla insan, tedavi yerine tamir edi­lir veya yeniden burgulanır/ kurulur. Aşkınlığını yitiren in­sanın bedenim yitirmedi dediğimiz hadise tam da budur. İnsanili mekanik birtebot haline gelmesi, onun bedene in­dirgenmesi değil bedeninin dte yok edilmesidir. Mekanik in­san bedensizdir. Öyleyse bu insanların oluşturduğu şehrin akıbeti de aynı olacaktır. İnsanın kadavraya indirgenmesi, parçalanması ile Şehrin pşrçalanması doğru orantılıdır. Bu­gün bedeni olan|lbiı*lnsandan söz etmek ne kadar zorsa, mekânı olan şehirlerden bahsetmek de o kadar zordur. İn­san da şehir de organsızdır. Mekânsız, bedensiz şehirlerdir içine giremediğimiz&#8230; Maket şehirlerdir ikâmet edemediği­miz&#8230; Görüntü şehirlerdir baksak da göremediğimiz&#8230; Ger­çekte gördüğümüz bir görüntüden ibarettir ve bir gerçek­liği yoktur.</p>
<p>Modern süreç tıpkı arızalı kabul ettiği insana yeni bir be­den oluştururken //ke/, <em>fosil ve eski</em> olarak kabul ettiği şehir­lere de görüntü üzerinden yeni bir beden oluşturur. Yapılan evler, AVM’ler, caddeler ve siteler bildiğimiz anlamda bir mekân değildir. Hayatı almayan yaşam alanlarıdır bunlar. Toplu konut projeleri, kentsel dönüşüm bu minvalde düşü­nülmelidir. Bedeni olmayan insan mekânsız mekânlarda ya­şar&#8230; İnsanın bedene indirgenmesi, giyiminde, kuşamında, yemesinde, içmesinde birbirini tekrar etmesi, insanların ve insan topluluklarının birbirine benzemesi, şehirlerin de bir­birini tekrar etmesine ve aynı elbiseyi giymesine benzer. Bir toplumda herkes aynı biçimde giyiniyorsa, bir şehirde bü­tün evler birbirinin tekrarı ise yaşadığımız durum bir beden- sizlik ya da mekânsızlık durumudur. Giyinen insanın sadece görüntüsünü düşünmesi, hatta kendini seyredilen bir unsur haline getirmesi, içinde yaşadığı şehirlere de yansır. Şehir­ler de içinde yaşandan değil, içine girilemeyen, seyredilen bir malzemedir artık. Bir bakıma görüntüleşen insan da şe­hir de bir Mtrin, bir sahne, bir ekrandır.</p>
<p>Öte ite irtibatını yitiren mekân, mekânsızlık halini yaşı­yor. Başka deyişte mekân ısırt surete indirgemek mekânı da elimizden kaçırıyor. Tıpkı insanı sırf bedene indirgeyen mo­dern düşüncenin insanı beden olarak da kaybettiği gibi&#8230; Bugünkü insan ve mekân ötesiz. Dolayısıyla evin ve şehrin de bir ötesi yok. Aşkınla olan irtibatını yitirerek kendine aş­kınsa! bir alan yaratan insan, aşkınsalın oluşturduğu içkin- sellik, manevi hayat, imaj, simülasyon, gösteri ekseninde bir varoluş problemi yaşıyor. Bedene yaslanarak ürettiği simülatif ruh, bedenini de yok etti. Tıpkı camların, ışıkla­rın, matematiksel düzenin, otomatikleşmenin evi ve şehri yok ettiği gibi&#8230;</p>
<p>Dijitalleşen, mekanikleşen, eşya ve hadiselere sırf ma­tematik perspektiften bakan insan, icat edilen aşkınsallık ve içkinsellikle birlikte kendi durumunu evrensel ve meşru,sorgulanamaz ve tartışılamaz bir durum olarak da görür. Yine kendisi için kurgulanan insanın doğası ve tabiatın do­ğası ile kendine yazılan <em>kaderi</em> de giyinir. Aslında bu, onun aşkınsallık ve içkinsellik üzerinden yeni bir inanma biçi­mine dahil olduğunun da göstergesidir. Tanrı’yı reddedip onlarca <em>Tanrı’ya</em> bağlanmak&#8230; Nefesinden soyutlanıp bin­lerce nefese bağlı yaşamak&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Varlığın birliği, öncelikle insanın Hakk’a kulluğunu zo­runlu kılar. Çünkü Hakk’tan bağımsızlaşan insan, O’nun dı­şında her şeye ve herkese kul olur. Dolayısıyla insan, varlığın birliği ilkesini ihlal ettiğinde zamanın ve mekânın, eşyanın ve hadiselerin birliği ilkesini de yitirir. Varlığın birliği ilkesini yitiren bir insanın, evrenin ve insanın birliği ilkesini öne çı­karması ise sadece bir istismar vasıtasıdır. Yaratmanın her an ve sürekli olarak devam ettiği bilgisini yitiren bir insan, mekânı ifsat eder.</p>
<p>Bugün dünyadaki en temel mesele insanın ikili bir du­ruma düşmesidir. Çokluğun itibari olduğunu bilmeyen in­san, varlığın birliğini de unutmuştur. Mihenk olarak aldığı, evrensel olarak kabul ettiği Batı düşüncesinin genel karak­teri, ikili bir yapıya sahip olmasıdır. Bu ikili durum, eşya ve hadiseleri istismarında en önemli mihenktir. Batılı toplum- lardaki bu durum, Batılı olmayan toplumlarda daha ağır tahribata yol açmaktadır. Birliği fark eden, Bir’i de fark ede­cektir. Çünkü İslam düşüncesinde ve tarihî tecrübesinde çokluk da Bir’liktir.</p>
<p>Mekânın ötesinin farkında olmayan, mekânını da yiti­rir. Bugün insan ne insan ne ev ne de şehir fikrine sahip­tir. Öyleyse öncelikle kendimizin, evimizin ve şehrimizin ne olduğunun farkına varmamız gerekiyor. Ne de güzel anla­tır Necip Fazıl:</p>
<p><em>Ahşap ev; camlarından kızıl biberler sarkan!</em></p>
<p><em>Arsız gökdelenlerle çevrilmiş önün, arkan!</em></p>
<p><em>Kefensiz bir cenaze, çırılçıplak, ortada&#8230;</em></p>
<p><em>Garanti yok sen gibi faniye sigortada!</em></p>
<p><em>Eskiden ne güzeldin; evdin, köşktün, yalıydın!</em></p>
<p><em>Madden kaç para eder, sen bir remz olmalıydın!</em></p>
<p><em>Bir köşende annanem, dalgın Kuran okurdu; </em>l/e <em>karşısında annem, sessiz gergef dokurdu. Semaverde huzuru besteleyen bir şarkı;</em></p>
<p><em>Asma saatte tık tık zamanın hazin çarkı&#8230;</em></p>
<p><em>Çam kokulu tahtalar, gıcır gıcır silinmiş;</em></p>
<p><em>Sular cömert, “temizlik imandandır” bilinmiş&#8230;</em></p>
<p><em>Komşuya hatır soran sıra sıra terlikler.</em></p>
<p><em>Ölçülü uzaklıkta, yakın beraberlikler&#8230;</em></p>
<p><em>Seni yiyip bitiren, kırk katlı ejder oldu;</em></p>
<p><em>Komşuluk, mânâ ve ruh, ne varsa heder oldu;</em></p>
<p><em>Bir yeni nesil geldi, üst üste binenlerden;</em></p>
<p><em>Göğe çıkayım derken boşluğa inenlerden&#8230;</em></p>
<p><em>Seninle sarmaş dolaş, kökten bozuldu denge;</em></p>
<p><em>Vuran kimse kalmadı bu davayı mihenge&#8230;</em></p>
<p><em>Şimdi git, mahkemede hesap ver, iki büklüm;</em></p>
<p><em>Cezan, susuz, ekmeksiz, olduğun yerde ölüm!..</em></p>
<p><em>Evim, evim, vah evim, gönül bucağı evim!</em></p>
<p><em>Tadım, rengim, ışığım, anne kucağı evim!</em></p>
<p>Dursun Çiçek &#8211; Mekanın Ötesi,syf:</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/">Mekân’ın Ötesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mekanin-otesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir İstismar Aracı Olarak Tabiatı Estetize Etmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-istismar-araci-olarak-tabiati-estetize-etmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-istismar-araci-olarak-tabiati-estetize-etmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 24 Nov 2022 13:01:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[aklileştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Estetik]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26225</guid>

					<description><![CDATA[<p>DURSUN ÇİÇEK İstanbul’u aç gülzâryap&#8230; —Osman Gazi İnsan tabiatın hâkimi veyorumlayıcısıdır&#8230; —FrancisBacon Göğü yükseltti ve mizanı koydu&#8230; —Rahman Suresi 7. Âyet O ki her şeyi güzelyarattı&#8230; —Secde Suresi 7. Âyet İslam âlimleri âlemi (gerek insanlar ve canlılar gerekse de Allah dışındaki tüm varlık anlamında) tek bir alem olarak kabul ederler. Alem ve diğer açılımları olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-istismar-araci-olarak-tabiati-estetize-etmek/">Bir İstismar Aracı Olarak Tabiatı Estetize Etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-18200 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/tabiat-250x250.jpg" alt="" width="315" height="315" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/tabiat-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/tabiat-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 315px) 100vw, 315px" /></p>
<p><strong>DURSUN ÇİÇEK</strong></p>
<p><em>İstanbul’u aç gülzâryap&#8230;</em></p>
<p>—Osman Gazi</p>
<p><em>İnsan tabiatın hâkimi veyorumlayıcısıdır&#8230;</em></p>
<p><em>—FrancisBacon</em></p>
<p><em>Göğü yükseltti ve mizanı koydu&#8230;</em></p>
<p><em>—Rahman Suresi 7. Âyet</em></p>
<p><em>O ki her şeyi güzelyarattı&#8230;</em></p>
<p><em>—Secde Suresi 7. Âyet</em></p>
<p>İslam âlimleri âlemi (gerek insanlar ve canlılar gerekse de Allah dışındaki tüm varlık anlamında) tek bir alem olarak kabul ederler. Alem ve diğer açılımları olan tabiat ve dünya içindekilerle birlikte bir görünen olarak görünmeyenin izi ve göstergesidir. Nitekim âlem, ilim kökünden bir şeyin bilin­mesini sağlayan anlamına gelir. Dolayısıyla onun varlığı <em>ve</em> ni­telikleri asıl varlıkla ilgili olarak bize bilgiler verir, yol gösterir. Bu minvalde İslam düşünce gelenekleri âlemi, tabiatı ve dün­yayı berzah, işaret, âyet, tecelli ve tezahür başta olmak üzere pek çok kavramla izah etmişler, en önemlisi de âlemdeki den­geyi ve mihengi, güzellik, doğruluk, iyilik ve adalet üzerinden öne çıkarmışlardır. Çünkü âlem/tabiat/dünya güzeldir, hatta en güzel bir biçimde yaratılmıştır. Bu güzel yaratılış insanın cenneti unutmaması/hatırlaması ile doğru orantılıdır.</p>
<p>Gazalî’ye göre insanlar, Kur’an-ı Kerim’de belirtildiği üzere Allah’ın göklerde ve yerde yaratmış olduklarına na­zarlarını yöneltip derinlemesine düşünürlerse, orada ne adaletsizlik ne de bir uygunsuzluk görebilirler. Allah’ın <u>kulları</u> arasında dağıttığı, kendilerine verdiği rızık, hüzün, ecel, sevgi, kudret, iman, küfür, tâat ve mâsiyetin, her şeyin mutlak bir adalet üzere olduğunu, içinde zulüm ve haksızliğın bulunmadığını görür ve bilirler. Burada doğru, güzel w iyinin hak üzere hiyerarşik olarak nasıl düzenlendiğini de anlarlar. Her şey olması gerektiği ölçüde ve olması gerektiği gibidir. İmkânda bundan daha güzeli, daha tam olanı, daha mükemmeli yoktur.</p>
<p>Turgut Cansever insanın bu dünyadaki kulluk görevlerinden ve sâlih amellerinden birini de insanın içinde bulunduğu dünyanın farkına varması, ondaki güzelliği, hüsnü muhafaza etmesi olarak nitelendirir. Çünkü ona göre âlemin yaratılmasında bir düzen, denge ve adalet söz konusudur ve insanın kulluğu bunu fark edişle ilgilidir. Hatta insanın beşerden insana dönüş süreci, çevresini fark etmekle doğrudan alakalıdır. İnsan, yeryüzünde yerini bi­len bir varlık olmak zorundadır. Dolayısıyla yerini bilmek onu tekrar geldiği yere döndürecektir. Yerini bilmek yerli yerinde olmak demektir. Varlıktaki adalet her şeyin yerli yerinde olması anlamına gelir. Varlığa tevhid ilkesi ile ba­kan bir insanın bunu görmemesi mümkün değildir. Çünkü varlığın yaratılışı ile insanın yaratılışı arasındaki uygunluk Ve bunun sürekliliği de adaletle ilgili en önemli göstergedir.</p>
<p>İnsanın ömrü boyunca bu ilke doğrultusunda ve bu bi­linçle dünyayı imar etmesi, söz konusu adaleti, dengeyi ve güzelliği muhafaza etmek üzerine kurulur. İnsan imar yerine İfsada yöneldiğinde yani hevâ ve hevesiyle hareket ettiğinde âlemde bozgunculuğa ve ifsada yol açar. Güzelliğin yerini çir­kinlik, iyiliğin yerini kötülük, adaletin yerini adaletsizlik alır.</p>
<p>Âlemin, tabiatın, dünyanın bir alem yani bir iz ve işaret olduğu idrâkini kaybeden bir insan, izin ve işaretin sahibi­ni de zorunlu olarak unutur. Böyle olunca da âlemi istediği gibi anlama ve anlamlandırma ehliyetini kendinde görür. Hakkı ve hukuku kendi tanımlar ve belirler. Herhangi bir üst mihenk anlayışı olmadığı için adaleti de kendisi yeniden tanımlar ve kurar.</p>
<p>Böyle bir bağlamın en tabii sonucu tabiatın/dünyanın bir fosil olduğu fikridir. Çünkü tabiatın aşkın bağlamını bertaraf etmek onu bir toprağa, kaya parçasına veya tabia­ta indirgemek anlamına gelir. Bu anlamda o “ilkel ve vahşi” olarak algılanır. Benzer bir biçimde bu tanımı yapan insan topluluğunun dışındaki insanlar ve hayvanlar hatta bitkiler de ilkel ve vahşi olarak görülür. Öyleyse onların söz konusu topluluk tarafindan ehlileştirilmesi, medenileştirilmesi ve uygarlaştırılması gerekir.</p>
<p>Şüphesiz ki Rönesans-Aydınlanma sürecinde gelişen bu fikrin kendi içinde bir gerekçesi de vardır. Çünkü dünyanın fosil, yabanî, vahşi olduğuna inanma ile dünyada kötülü­ğün bulunduğu fikri birbirini besler. Aydınlanmış insan kötülük fikri üzerinden dünyada klasik metafiziğin belirt­tiği gibi bir İlâhî güzelliğin ve adaletin olamayacağım, do­layısıyla içinde kötülüğün olmadığı, adaletin her yere ege­men olduğu “bir dünya cennetini” insanın ve onun pratik aklının “yaratacağı” fikrini öne çıkarır. Böyle bir durumda aşkın olana ya da klasik metafiziğin, dinlerin Tanrı tasavvu­runa da ihtiyaç yoktur. Estetize edilmiş, rasyonel bir Tanrı  tasavvuru başta olmak üzere dünya/tabiat ile birlikte insan da insan ve onun pratik aklı eliyle güzelleştirilecek, mede­nileştirilecek, estetize edilecektir.</p>
<p>Francis Bacon’ın insanın tabiata hâkim olması ve onu yorumlaması ilkesiyle ifade edilen yeni süreçte tabiat ve in­san yeni istismar aracı olurken, sonraki dünyaya getirilen adaletin ve güzelliğin de mihengi konmuş olur. Modem fel­sefe, sosyoloji, sanat, matematik ve fizik bütün bağlamını bunun üzerine kurar. Galileo ile birlikte başlayan tek mer­kezli bakma, görme, algılama, anlama ve anlamlandırma süreci başka türlü bakma ve görme biçimlerini bertaraf eder.</p>
<p>Aslında Tanrı’nın  tüm isim ve sıfatlarını kendi uhdesine alan bu zümre, aşkın yerine yeni bir aşkınlık üreterek ken­dini ufuk ve üst insan konumuna yerleştirirken, bir bakıma âlemin efendisi, yöneticisi, kurucusu olma hakkını kendi­ne atfeder. İyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı, güzeli, çirkini, <u>adal</u>eti o belirleyebilir. Nitekim öyle de olur. Tüm tanımlar yeniden yapılır.</p>
<p>Baumgarten’in mantığın bir alt kolu olarak icat ettiği estetik, insan yaratımının meşrulaştırılmasının en önemli aracı haline getirilir. Hemen sonrasında Kant ve benzeri dü<strong>şünürlerin </strong>Tabiat güzelliği ile Sanat güzelliği arasında yap- tığı mutlak ayrım bu meşrulaştırmanın pekiştiricisi haline  gelin, İnsan» sanat ve estetik eliyle yeni bir dünya kurmaya başlar» tüm dengeleri yeniden oluşturur, tüm tanımlan ye<strong>niden yapar.</strong></p>
<p><strong>Bilgi, ahlâk </strong>ve sanatın yollarını mutlak şekilde birbirind<strong>en </strong>koparan yeni estetik, icat ettiği yeni akıl, yeni ahlâk <strong>ve yeni beğeni </strong>yargılarıyla tabiatı yeniden tanımlayarak, <strong>tanımı </strong>yapanın lehine iyi, güzel ve doğruyu da belirler. Bu <strong>tanımlara </strong>uymayanlar kendilerini sorgulamaya başlarken, <strong>bir </strong>kesimin öznelliği evrenselleştirilir. Duyulur olanın dü­<strong>şünülür </strong>ve zihnî olana indirgenmesiyle birlikte, rasyonel, <strong>ahlâkî, </strong>bilimsel olan dahi estetize edilir. Artık yeni halde rasyonel olan, bilimsel olan, ahlâkî olan, dinî olan hatta <strong>Tanrı </strong>dahi “estetik olan” anlamına gelir.</p>
<p>Aydınlanma bağlamında bizatihi aydınlanmanın ken­<strong>disi </strong>estetize edilmiş bir süreçtir. Dolayısıyla estetize etmek mantıksallaştırmak, matematikleştirmek, mekanikleştir­mek ve rasyonelleştirmektir. Tabiatı teknoloji vasıtası ile yenileştirmek/uygarlaştırmak, sanat vasıtasıyla güzelleş­tirmek, tarih vasıtasıyla geçmişi yeniden kurmak ve kurgu­lamak, edebiyat ve musiki vasıtası ile içselleştirmektir.</p>
<p>İnsanın ve tabiatın estetize edilmesi süreci aslında bir istismar sürecidir de. Tüm bunların sermaye birikimi, sömürgeciliğin yaygınlaştırılması ve aklîleştirilmesi, yeni ilimler olan sosyoloji, psikoloji, antropoloji ve biyoloji vası­tası ile insanın “hayvanlaştırılması” sürecine denk gelmesi tesadüfle veya düşünce ve bilimler tarihi ile açıklanamaz. Tarihin ve usulün sonradan yazıldığını göz önünde bulun­durursak bilhassa son 500 yıllık insanlık tarihi, evrensellik fikri başta olmak üzere güzellik, iyilik, adalet, akıl, bilim, düşünce başta olmak üzere tüm kavramsallaştırmaları sor­gulamamız gerekir. Çünkü asıl birinci derecede “fosilleştiri­len” geçmişle ilgili değil de “aydınlatılan” son 500 yılla ilgili yapılacak sorgulamalar insanın önünü aydınlatacaktır.</p>
<p>Aydınlanmayı paradoksal olarak bir karartma, bir kamaşma (akıl kamaşması) olarak nitelediğimizde bazı pey­leri daha iyi anlayabileceğiz. Çünkü tabiatın ve insanın estetize edilmesi dediğimiz hadise tabiat kaynaklarının ekonomik unlumda bir kesim insana aktarılmasını sağlı- yorsa söz konusu aydınlık-karanlık tanımlamalarının ciddi olarak sorgulanması gerekiyor. Belli bir alanı aydınlatmak aynı zamanda belli bir hatta birden çok alanı karartmak an­lamına da gelir.</p>
<p>Bunun en önemli göstergesi bugün içinde bulunduğu­muz uygarlaştırma/ehlileştirme süreci sonucunda insanın ve tabiatın geldiği durumdur. Dünyadaki gelir dağılımı, dünya kaynaklarının kullanımındaki adaletsizlikler, çevre­nin belli bir kesim tarafından istismar edilmesi, bir kesim insanın kendi beğenisini ve ölçülerini tabiata, insana ve varlığa dayatması, tabiatı ve insanı adeta yeniden “yarat­ması” bunun sonucu olarak da kendi özel ve özerk bağla­mını insanlık için bir evrensellik, ufuk, üst bağlam, gaye, tarihin sonu olarak nitelemesi en açık olan durumdur.</p>
<p>Şu açıktır ki, Aydınlanma süreci açısından estetize et­mek bir şeyin güzelliğini tespit etmek değil güzeli ve güzel­liği yeniden kurmaktır. Dolayısıyla estetize etmek bir şeyi kurarken yıkmayı, değiştirmeyi, tahrip ve tahrif etmeyi de gerektirir. Bu dönemde yapılan estetize etme o dönem de­ğerlerini geçmişe, tarihe giydirmek anlamına gelir. Öyleyse estetize etmek aynı zamanda bir hafıza yitimine de yol açar. Bir insanı, bir mekânı, bir değeri estetize etmek ondaki geç­mişine ve asli varlığına ait tüm iz ve göstergeleri de orta­dan kaldırmak demektir. Estetize etmek gerçekliğin yerine “yeni bir gerçeklik” inşa etmektir.</p>
<p>İçinde yaşadığımız şehirlerin yeni paradigmaya göre şe­killenmesi, mimarlığın bir ekonomik aygıt haline gelmesi, hatta mimari yapıların bir baskı ve korkutma aracı olarak kullanılması, modern sanatın tüketim kültürünü pekiştir­mesi ve onu estetize etmesi, sinema, resim ve fotoğrafın gö­rüntü üreterek insana görünen olarak bunları dayatması ve insanın neyi görüp görmemesi gerektiğini belirlemesi bu­günün en yalın sonuçlarıdır. Küresel ısınma, ekolojik den­genin bozulması, çevre tartışmaları, çevre kirliliği sosyalist kesim tarafından sırf kapitalizm eleştirisine indirgense de mesele onun da ötesinde daha küllî bir bağlamla ilgilidir.</p>
<p>Dolayısıyla modern metafiziğe getirilecek eleştirilerin bir iç eleştiriden ziyade modernite dışı geleneklerden beslemesi beklenir. Modernite içi iç eleştiriler, eleştiri yapanı da modernize eder. Oysa gerek İslam düşünce gelenekleri ve gerekse Batı dışı diğer düşünce gelenekleri âlem, dünya, tabiat ve varlıkla ilgili daha dengeli bir tutuma sahiptirler. Tüm eksiklikleri ve zaaflarına rağmen tabiattaki kanunların ilahiliği  ilkesi en ayırt edici ilke olarak hala canlı ve diridir. Güzelliğin, iyiliğin ve doğruluğun adalet, çirkinliğin, kötûlüğün ve yanlışlığın adaletsizlik olduğu hususunda da bir yakınlık söz konusudur. Ev, mahalle, şehir, zaman ve mekânla ilgili üstü örtülü de olsa hala canlı ve diri bir geleneğe sahiptirler.</p>
<p>Turgut Cansever’in İslam düşünce gelenekleri ve tarihi terübesi bağlamında belirttiklerinden yola çıkarsak varlığın hiyerarşik düzeni, evde, şehirde en güzel bir biçimde takkuk eder. Ev mahalleye, mahalle şehre, şehir yurda «mitolojik anlamda bağlıdır. Ancak böyle bir şehirde anlam/hakikat tahakkuk eder. İnsanın eşya ve hadiselere rahmetle bakması adaletin mihengidir. İnsan sadece kendi evini de­ğil dünyayı da bir ev gibi görür ve ona göre davranır. Zaten varlık bir üst ilke tarafından ve en güzel bir biçimde yara­lamıştır. İnsana düşen buna uyum sağlamaktır. En güzel Biçimde yaratılan insan en güzele ulaşmak için en güzeli gerek nazarî gerekse amelî olarak yerine getirmekle mükelleftir. Mekanda adaleti temin etmek için kul hakkı başta olmak üzere varlığın hakkını öncelemek ve gözetmek gerekir.</p>
<p>Dolayısıyla mimarimizi gerçekleştirirken de şehirleri- [ mizi ve mahallemizi kurarken de söz konusu dengeye riayet ederiz. Çünkü tabiat bize bir alem olarak yaratılmıştır.</p>
<p>Varlıktaki düzen, ahenk, orantı, ritim varlıktaki adaleti, bu da onun arkasındaki bağlamı âyân eder. Zat’tan âleme yansıyan ilâhı düzen insana; tabiata, diğer insanlara ve kendine karşı nasıl davranacağını da gösterir. Çünkü İlâhî olan, kutsal olan, faziletli olan, erdemli olan âdil olandır. Adalet öncelikle Hakk’ı takdir ile ilgilidir.</p>
<p>Tabiatta kurulan adaleti toplum bu gerçekliğin içinde olduğu için kendiliğinden hisseder. Mekânda sağlanamayan sükûn ve sekînet bize cenneti unutturur. Cenneti unutturmak üzene inşa edilen evler, mahalleler ve şehirler estetize edilen şehirlerdir. Oysa ferdî olarak sahip olduğumuz evler bile müteal bir bağlama sahiptir. Evin, mahallenin, şehrin, yurdun, caminin toplayıcı özelliği adaletin tahakkukundan dolayıdır. Modern süreç mekândaki küllî bağlamı bozarak insanı merkez kılma iddiası ile sadece belli bir kesimi ve onun nitelikleri merkez kılmış hem mekânı hem de insanı istismar etmiştir. Mekân artık sadece bir malzemedir. Mut­lak olarak yapılan mantıksal, matematiksel ve fiziksel izah­lar estetik vasıtası ile perdelenmiş ve yeni üretilen imajlar ve simülasyonlarla gerçekliğin yerini almıştır.</p>
<p>Aydınlanma sonrası mimarlık, resim başta olmak üzere modem sanat bir düzenin ifadesinden çok bir düzenleme­nin (düzensizliğin) adıdır. Yani var olanı anlama ve anlatma yerine, “yarattığım” ifade etme çabası öne çıkar. Tanrı’nın yarattığının yerini artık insanın “yarattığı” alır. Sürekliliğin bu kopuşu tabiattaki adaletsizliğin de ortaya çıkmasına se­bep olur. Devasa şehirler ve yollar, ürkütücü binalar, göğü delen yapılar insânî ölçeğin yitirilmesi, mimari vasıtası ile insana tahakküm eden, insanı, zamanı ve mekânı yok eden bir estetize etme biçimidir. Böyle olunca da tabiat estetize edilerek adaletsizlik hem kamufle edilir hem de “adalet” adı altında meşrulaştırılır.</p>
<p>Yeni sanat, mekân, mimari anlayışıyla belli nitelikleri olan insan özne haline getirilerek aşkın olandan özgürleşti­rilirken yeni kontrol ve güç odaklarınca denetlenir, kontrol altına alınır, hatta belirlenir. Onun neye güzel, iyi, doğru di­yeceği dayatılır. Mekanikleşme ve makinalaşma, otomatik­leşme bir dengeyi kurmaktan çok kontrol ve denetim altın­da tutmayı sağlar. Toplum da insan da artık gözetlenendir.</p>
<p>İnsânî ölçeğin ortadan kaldırıldığı, ahenk ve ölçünün kaybedildiği, varlığın bütünlüğüne inancın kaybolduğu bir ortamda varlıkta adaletten de söz edemeyiz. Nispetlerin yi­tirilmesi ile mihengin yitirilmesi arasında zorunlu bir ilişki vardır.</p>
<p>Hasılı bugün güzel, iyi, doğru, sanat eseri olarak kabul ettiğimiz, medeni, gelişmiş ve uygar olarak tanımladığımız  ve kendisine uymaya çalıştığımız bağlamı hakkıyla idrâk etmeden kendi hafızasını geri getirebilmek ve kendince konuşabilmek, eşya ve hadiseleri kendi nazarı ve reyiyle göre-bilmek mümkün değildir.</p>
<p>Turgut Cansever’in ısrarla belirttiği gibi, varlık tabakalarının bütünlüğünün kavranamaması, varlık tabakala­rının birbirlerine göre bağlantı ve bağımlılık kurallarının gözetilmemiş olması varlığı anlamamaya veya yanlış anlamaya yol açar. Çünkü her varlık tabakası, altındaki tabaka tarafından taşınır. Öyleyse insanın yapması gereken şey is­tismar aracı olan yapay bir güzellik anlayışı yerine zaten ya­ratılış itibarıyla güzel olan tabiatı yaratılış niteliğiyle muha­faza etmek ve o güzelliği hüsnü muhafaza ilkesi bağlamında sürdürebilmektir.</p>
<p>Teklif Dergisi,sayı:5</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-istismar-araci-olarak-tabiati-estetize-etmek/">Bir İstismar Aracı Olarak Tabiatı Estetize Etmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-istismar-araci-olarak-tabiati-estetize-etmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fotoğrafta İnsan, Zaman ve Mekân</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2022 11:45:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[görme]]></category>
		<category><![CDATA[Mekan]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26084</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu göz gördügi degül Bu akl irdügi degül Dil vasf virdügi degül Bi-lisan basar gerek Boncuk degül sır sözi Gel gidelim ko sözi Dostu görmez baş gözi Ayrıksı basar gerek Yunus Emre İnsan zamanla ve mekânla sınırlıdır. Bunun farkında ol- duğu için de aklı / kalbi / ruhuyla sonsuzlaşmaya, zamanı ve mekânı aşmaya çalışır. Aslında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/">Fotoğrafta İnsan, Zaman ve Mekân</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26091 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis-300x169.webp" alt="" width="383" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis-300x169.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis-600x338.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis-768x432.webp 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/ebubekir-sifil-zaman-ve-mekan-a-musluman-bakis.webp 997w" sizes="(max-width: 383px) 100vw, 383px" /></p>
<p>Bu göz gördügi degül</p>
<p>Bu akl irdügi degül</p>
<p>Dil vasf virdügi degül</p>
<p>Bi-lisan basar gerek</p>
<p>Boncuk degül sır sözi</p>
<p>Gel gidelim ko sözi</p>
<p>Dostu görmez baş gözi</p>
<p>Ayrıksı basar gerek</p>
<p>Yunus Emre</p>
<p>İnsan zamanla ve mekânla sınırlıdır. Bunun farkında ol- duğu için de aklı / kalbi / ruhuyla sonsuzlaşmaya, zamanı ve mekânı aşmaya çalışır. Aslında onun telaşı, içinde yaşadığı dünyada kalıcı olma değil, bir an önce içinde bulunduğu geçicilikten kurtulma telaşıdır. Ancak bu durumu ölümsüzlük arayışı olarak niteleyip bu dünyayla muallel kılmaya çalışanlar da yok değildir. İnsan geçiciliği ve sonsuzluğu evvela kendinde bilir. Bundan dolayı da dünyadaki ameli bu geçicilik ve sonsuzluk arasında gider gelir. Geçiciliği unuttuğunda sonsuzluğu dünyaya taşımak isterken, sonsuzluğu unuttuğunda da geçiciliği sonsuzluk yapmaya çalışır. İnsan kendi yaşadığı zaman dilimini mutlaklaştırmaya meyillidir. Kendinden öncesi ve sonrası yokmuş gibi yaşar. Sonsuzluk ve geçicilikle ilgili açmazı da buradan kaynaklanır.</p>
<p>Bundan dolayıdır ki kimisi, insan için zamana atılmış, mekâna hapsedilmiş der. Kimisi ise insanı zamanı ve mekânı zorlayıp sonsuza uzanan / uzanmak isteyen, ebedi yeniyi arayan varlık olarak niteler. Sonuçta insan mı zamanı ve mekânı belirler yoksa zaman ve mekân mı insanı belirler; sonu gelmez bir tartışma alır başını gider. Ama her şeye rağmen insan-zaman ve mekân ilişkisinin bilincinde olmak eşya ve hadiselere farklı bakabilmek demektir.</p>
<p>Birbirinden farklı görüşler ve nitelemeler olsa da insanı insan yapan şey de bu ikili durumda ve imkânsızlıkta yatmaktadır. Bir başka açıdan bakacak olursak, eğer zaman sonsuzluksa mekân da bu sonsuzluğun sınırıdır. İnsan ise mekân içinde zamanı tanımlamaya ve sınırlamaya çabalar. Bu çaba ileri boyutta olduğu zaman bir mekanizmi ve kısır döngüyü doğurabilir. Ancak insan bir anlamda zamanı tanımlamak zorundadır. Lakin tanımladığı zaman paradoksal biçimde kendisinin prangaları olacaktır. |</p>
<p>Geleneksel bakış açısı İçin dünya dai insan da bir misal,bir ayet, bir işarettir. Bu aynı zamanda onun geçiciliğiyle ilgilidir. Onun gördüğü her şey aşkın bir bağlama sahiptir.Çünkü kendini içinde hazır bulduğu dünya veya âlem, insanın kendi imkân ve kabiliyetleriyle oluşturduğu bir dünya değildir. Dolayısıyla o içinde bulunduğu bu dünyadan hareketle, dünyanın ötesini anlamaya çalışır. Varlık ve oluş bu dünyadan ibaret değildir. Bu dünyanın aşkın anlamda öncesi ve sonrası vardır. Öyleyse insan, zaman ve mekân, sırf fizik ve matematik olarak açıklanamaz hatta kavranamaz.</p>
<p>Hilâfet ve risâletle başlayan bir insan, zaman ve mekân anlayışı, aşkın olanın tecellisi ve tezâhürüdür. İnsan zamanın ve mekânın halifesi olması itibarıyla ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Âlemin gözbebeği olan insan, varlığın her bakımdan en çok kendisinde tecelli ve tezâhür ettiği bir varlık olarak sırf dünyevi anlamda izah edilmesi onu eksiltir.</p>
<p>Oysa modern süreç en başta insanın, zamanın ve mekânın aşkın bağlamlarından koparıldığı bir dönemdir. İnsan halife olma özelliğini yitirirken bir hayvanın evrimleşmiş evresine indirgenmiş, zaman, mekanik anlamda dilimlere bölünerek tanımlanmış, mekân ise tamamen insan eliyle “yeniden yaratılmış”tır. İleri, geri, ilkel, medeni, vahşi, barbar gibi kavramlar yeniden kurgulanmıştır.</p>
<p>Modern zaman anlayışına göre, geçmişe ilkel diyen biri kendi yaşadığı zaman dilimini “cennetsi” olarak tanımlarken, geleneksel zaman anlayışına sahip birisi ise geçmişi “cennetsi” tanımlar, bugünü ve geleceği gittikçe kötü, barbar, cehennemsi olarak niteler. Rönesans&#8217;la başlayan tanımlanabilir, sınırlanabilir, çevrelenebilir zaman anlayışı ve onun doğurduğu mekanik mekân ve insanın zaman telakkisi, doğal olarak hayatının her anına yansır. Medeni takvimin gün anlayışı gecenin bir vaktinde başlar ve gecenin bir vaktinde biter. Oysaki güneş&#8217;in doğuşu, batışı ve hareketleri eksenindeki bir zaman anlayışı, farklı bir insan ve farklı bir mekân anlayışını da içinde taşıyacaktır. Bir Batılı için güneş&#8217;in batması gündüzün bitişi iken, bir Doğulu için günün bitmesi ve yeni bir günün başlamasıdır. Ya da bir Batılı için günün bitişi gece yarısı iken bir Doğulu için ikindi vaktidir. Hangi takvimin içinde yaşadığımız, hangi zamanın ve mekânın içinde yaşadığımızın da göstergesidir. Günü, ayı, yılı, saati, zamanı, vakti kendi belirlemeyen bir insan, başkasının belirlediği gün, ay, yıl, saat, zaman ve vakte göre yaşar. Böylece şimdiyi, geçmişi ve geleceği buna göre belirler.</p>
<p>Doğum ve ölüm idrâkinde daha berrak biçimde ortaya çıkar bu farklı bakış açısı ve anlama biçimi. Modern insan varlığa gelişini evrimci / rasyonel / seküler bir izaha &#8211; bağlarken, geleneksel insan manevi ve mucizevi bir izahla kendini aşan bir varlığa bağlar. Dolayısıyla modern insan “için bu evrimcilik bedenin ölümüyle sona ererken, geleneksel insan için bedenin vakti dolduğunda yeni bir süreç, yeni bir zaman, yeni bir hayat başlar. Birinde zamanla ve bedenle muallel bir zaman anlayışı diğerinde gerek başlangıçta ve gerekse sonda, zamanı aşan ve daha çok beden üzerinden değil ruh ve kalp üzerinden bakan bir anlayış söz konusudur. Bir başka deyişle, bedenin yaşlanması modern insan için yolun sonu iken, geleneksel insan için yeni bir yolun başlangıcı hatta bir zaaf değil, olgunluk ve kemal mertebesidir. Bu anlamda i insan bütünlük ve sürekliliktir.</p>
<p>” Modern zaman ve tarih anlayışına göre geçmiş; tarihin, antropolojinin, arkeolojinin konusuyken bugün sosyolojinin ve psikolojinin konusudur. Tıpkı geçmiş zaman gibi, geçmiş insan ve mekân da ilkel, gelişmemiş, vahşi, barbar ve olumsuzdur. Bundan dolayıdır ki modern insan, zamanı, mekânı hatta insanı kendi “yaratır”. . Yaratıcı insanın tanımladığı zaman, mekân ve insan gerçeklikle ilgili değildir. O herhangi bir temsil kabiliyetine sahip olmadığı için bir iz ve göstergeye hatta hafızaya sahip değildir. Yaratılan insanın “bireyselliği ve özgünlüğü”, zamanın mekanikliği ve mekânın hafızasızlığı ve yersizliği zorunlu olarak kurguyu ve görüntüyü doğurur. Artık bu bağlamda inşâ edilen zaman, kurgulanan mekân ve onun içindeki insan bir görüntü, bir imgedir.</p>
<p>Zamanla ilgili mekanikleşme, mekânın da anlamını yitirmesine, hafızasızlaşmasına ve suskunlaşmasına yol açıyor. Modern dönemde belki de mekân sustuğu için kelimelerimiz anlamsızlaşıyor. Marshall Berman, Marx&#8217;ın kapitalist toplum düzenini ve insan ilişkilerini en iyi biçimde özetlediği cümlesini kitaplaştırırken sanırım en çok da bu mesele üzerinde duruyordu: “Katı olan her şey buharlaşıyor.”</p>
<p>İnsan mekânı tüketirken aslında kendi anlamsızlığını ve mezarsızlığını hazırlıyor. Görüntü ve gösteri, görünenin üstünü öylesine örttü ki mekânla ilgili yanılgılarımızdan kurtulamıyoruz. Böyle olunca da tabiat susuyor. Dağ içine çekilmiş, uçurumuna gizlenmiş, rüzgâr kendi hüznüne saklanmış, su kendi soğukluğunda titriyor, ağaçlar bile yaprak yaprak ağlıyor. Duvarlarda ne ses izi var ne bir şiir ne de bir türkü. Minderlerin yerine koyduğumuz sandalyeler soğuk ve yalnız, artık kendini bile taşıyamıyor. Pencereler anlamını arıyor. Ne dokunan eller ne yansıyan süretler ne de bakışan gözler&#8230; Perdeler mahzun. Pencere önü çiçekleri bile yetim ve mânâsız. a, |</p>
<p>Görünen artık bir âyet, bir iz ve gösterge değil, sadece insanın ürettiğidir. Görüntü modern insanın, zamanın ve mekânın dilidir. Lakin burada bir dile sahip olmak dilsizliktir. Mekân zamansız, zaman mekânsızsa ortada bir dilsizlik var demektir. Dilsizliğin olduğu yerde ise insan konuşamaz hatta göremez. Çünkü insan tükettiği şeyi göremez. Kim bilir belki de şâirin de dediği gibi; “Konuşmaktan geçtik, susacak birini bile bulamıyoruz”. Oysa tabiat insanın kendini anlayabileceği, ifade edebileceği bir alan. Diger deyişle insan, zaman ve mekân içinde insan. |</p>
<p>Modern insan ölümsüzlük arzusuna rağmen “ölümsüzlük sorununu” halledemediğinin de farkındadır. Bundan dolayı da ölümsüzlüğü imgeler yoluyla aşmaya çabalar. Numen bağlamından kurtarılarak dünyanın mutlaklaştırılması gibi, insanın da dünya içinde mutlaklaştırılmasının ilkelerini oluşturmaya çalışır. Elbette bunun tarihte izlerini de arar. Modern öncesi dönemlerde de modern insanın tavırlarına benzer ölümsüzlük arayışları olmuştur. Mesela firavunların, kralların, yöneticilerin bedenin sürekliliğini sağlamak maksadıyla cesetlerini mumyalatmaları bu ölümsüzlük arzusuyla ilgilidir. Yine heykelin ortaya çıkışı, anıt mezarların görkemli yapıları da bu minvalde değerlendirilebilir. Modern dönemde ise özellikle resmetmeyle fotoğraf çekmenin, insanın ölümsüzlük arayışı ve bedenin sürekliliğiyle ilgisi olduğu göz ardı edilmemelidir.</p>
<p>Bu durumda fotoğraf, resim, heykel ekseninde insanı süret üzerinden sonsuzlaştırma çabasıyla; zihin dünyası, aklı, kalbi ve fikirleri üzerinden sonsuzlaştırma çabası birbirinin aynı değildir. İmge; süretin hatta iz, gösterge ve temsilin yerini alarak onun gerçekliğini iptal etmiş, bir bakıma simülatif bir gerçeklik ortaya çıkarmıştır. Bugün imgenin egemenliği matematik ve fizik düzlemi bile ortadan kaldırarak insanın süret gerçekliğini bile neredeyse anlamsız kılmıştır. Çünkü katı olan her şeyin buharlaştığı çağda, sürete indirgenen her şey de sanallaşarak, imgeleşerek, imajlaşarak buharlaşmıştır. Başka bir deyişle görünen her şey imgeleşerek ve görüntüleşerek buharlaşıyor. &#8211;</p>
<p>Öyleyse modern ressamın yaptığı portre veya doğa resmi gibi, modern fotoğrafçının çektiği portre ve manzara fotoğrafı da gerçekliği temsil etmez. Portre veya manzara herhangi bir tümelliği yansıtmaz. Çekilen bir dağ fotoğrafı ya | da herhangi bir manzara fotoğrafının bildiğimiz tabiatla bir ilgisi yoktur. Tıpkı çekilen portre fotoğraflarının bildiğimiz insanla bir ilgisinin olmadığı gibi. İnsan, zaman ve mekânın imgeleştiği bir dünyada görüneni değil, belirlediği, tanımladığı ve istediği biçimde gördüğünü çeker. Bu minvalde görüneni çekmek temsil niteliğini yitirmemiş varlığı</p>
<p>çekmektir. Ancak görüntüyü çekmek temsil niteliğini yitirmiş, kendi başına bir varlık iddiasında olan ama var olmayan bir imgeyi çekmektir. Belki de varlığı anlamak için evvela görüntülerden kurtulmak gerekiyor. Modern metafizik insanı, zamanı ve mekânı nasıl tanımyorsa modern düşünceye / sanata / kültüre göre; o insan, o</p>
<p>zaman, o mekândır. Bu kalıba uymayan insan insan olmadığı “gibi, zaman ve mekân da zaman ve mekân değildir. Bu durumda fotoğrafçı gördüğünü çekemez. Çünkü göremez. O sadece kendisine gösterileni gördüğü için onu yansıtabilir. Modern zamanın ve mekânın içindeki insan imgeler ve görüntülerle perdeli bir dünyada zorunlu olarak yaşar ve genellikle de bunun farkında değildir.</p>
<p>Modern anlamda bizâtihi fotoğrafın kendisi; gösterirken göstermeme, tanımlarken karıştırma ve tanımları bozma, bildirirken gerçekliğin üstünü örtme şeklinde tezâhür eder. Artık burada görme dış dünya ve görünenle ilgili değil, insanın zihniyle ve görüntüyle ilgili bir durumdur. Varlığı gerçekliğiyle göremeyen insanın, gördüğünü gerçeklik olarak kabul etme sürecidir bu bir başka bakımdan. Bu görme, metafizik veya aşkın bir görme değil, matematik ve fiziki bir görmedir.</p>
<p>Tam da burada fotoğrafın bir kadraj olduğu hatırlanmalıdır. Kadraj bir bakıma, tanım, sınır ve belirleme anlamına da gelir. Bundan böyle gerçeklik kadrajın içindedir. Sadece insan değil, zaman ve mekân da kadrajda gerçektir. Kadraj insanın gördüğü, görülmesini istediği ve başkasına görme ve görüntü vasıtasıyla dayattığıdır. Nitekim bu hengâmede neyi gördüğün artık önemli değildir. Zaten kadrajlar dünyasında onun dışında bir şey de görülmez. Ekranda görünenden ibarettir bütün gerçeklik. Bu durum bir süre sonra süretlerin görüntüsüyle sınırlı kalmayarak malumatla ve zihni olanla ilgili olarak da genişleyecektir.</p>
<p>Fotoğrafçı için zamanın ve mekânın içine girebilmek, zamanı ve mekânı fark edebilmek gerçekten kolay değil. Çünkü eşya ve hadiselere kendi gönül gözüyle değil, sırf kameranın gözüyle bakan fotoğrafçı zamanı da mekânı da göremez. Ama fotoğrafı bir hafızanın ışığında, bir geleneğin sürekliliğinde çeken fotoğrafçı için zaman ve mekân kendini idrâk ettiği, fotoğraf ise zaman ve mekânla birlikte kendini ifade ettiği bir araç hâline gelir. Gerçekten de bu bilinçle, fotoğrafla bir zamanın ve mekânın içine gireriz. Ya da fotoğrafla bir zamandan ve mekândan çıkarız, hatta zamanı ve mekânı alır kendimize getiririz. Bundan dolayıdır ki tarihi olmayan insanın zamanın içine girmesi mümkün değildir. Diğer taraftan bir insan durumunu, bazen bir fotoğrafta kendi akıcılığı içinde görürüz. Bu anlamda fotoğraf zamanın bizâtihi kendisi olur. Geçmiş, an ve gelecek aynı anda tecelli eder, aynı kadrajın içinde görünür. Gelişler, bekleyişler ve gidişler bir karede hafıza olur. Belki de fotoğrafı bu denli zamana ve mekâna tutunduran şey, son yüzyılımızdaki savaşların ve ölümlerin pervasızca ve anlamsızca çokluğu ve buna rağmen inadına vahşice süren tüketim kültürüdür. İnsanı bunaltan, tıkayan, nefessiz bırakan sosyal olayların acımasızlığı, bizim gözümüze ve gönlümüze perde olmaya devam ediyor. Belki de bunun için fotoğrafı zamana ve mekâna dâhil edip sonsuzlaştırıyoruz. Ya da zamanı ve mekânı fotoğrafa onu sonsuzlaştırma kaygısıyla eklemliyoruz. Sonuçta fotoğraf, içinde bulunduğumuz ya da dışında kaldığımız zamanın ve mekânın da görüntüsü ve kaygısıdır. Bir çocuk fotoğrafını çekip geleceğin fotoğrafını çektiğimizi hissettiğimizde ya da yaşlı bir insanın fotoğrafını çekip geçmişin, geleneğin ve hikmetin fotoğrafını çektiğimizi bildiğimizde o an zamanın fotoğrafını çektiğimizi söyleyebiliriz. Yine zamanı, tarihi bir mekânın fotoğrafını çektiğimizde çok daha iyi hissederiz. Süleymaniye&#8217;yi veya Ayasofya&#8217;yı çeken bir fotoğrafçı yalnızca bir mekânın değil, aynı zamanda tarihin ve geçmişin fotoğrafını da çekmiş olur. İnsanın mânâsıdır zaman ve mekân. İnsan, zaman ve mekân içinde bir varlık ve âidiyet hisseder. Zamana ve mekâna yabancılaştıkça boşluğa düşer. Mekân altından, zaman ruhundan / üstünden kayar ve insan kendini içinde yaşadığı dünyaya atılmış / bırakılmış hisseder. Son dönem &#8211; sosyologlarının mekânsızlık-evsizlik dedikleri hadise gerçekte zamana ve mekâna yabancılaşan insanın içinde bulunduğu ruh hâlini yansıtmaktadır. Belki de bunun için tarihi bir evin önünde, bir caminin taş duvarında büyük travmalar, paradokslar yaşarız. Bu anlamıyla insanın nostaljik tutumu, geçmişi ilkele mahküm ederek yok etme olarak da nitelenebilir. Modern metafizik bizi yalnızca “tanrısız”, “aşkınsız” bırakmadı; aynı zamanda zamansız, mekânsız, evsiz, yolsuz bıraktı.</p>
<p>Oysa bu zamanın ve mekânın belki misafiridir ama yabancısı değildir insan. Belki kimliksizliğimiz ve evsizliğimiz bizi misafir / yolcu olmaktan çıkarıp “yabancı” hâline getirdi. Mekânla ve zamanla bir âidiyet duygusu içinde değilse insan, bir gelen-ek ve hikmet de üretemez. Sırf ruh hâlini yaşadığı için bu kez kendine de yabancılaşmaya başlar ve işte o zaman zamansızlıkta ve mekânsızlıkta savruk bir “tip” olarak sonunu bekler. O zaman ise onu tatmin edecek tek şey romantik bir nostaljidir. Modernite&#8217;nin evsizlik / kimliksizlik hâlini kendi “Hira”sına çekilerek yaşayan insan, yeniden bir âidiyet bilinciyle içinde yaşadığı topluma dönemediği zaman ise ortaya çıkacak olan sadece “hiçlik” &#8211; tir. Öyleyse zamana, mekâna ve insana dönmek gerekiyor. İşte hafızası olan fotoğrafçıyla içinde yaşadığı zaman diliminde âidiyet ve kimlik problemi yaşayan fotoğrafçı arasındaki en temel fark budur. Hâsılı fotoğraf araç olan yolu, yolculuğu ve yolcuyu mutlaklaştırmamaktır. Ve ancak hafızası olan fotoğrafçı zamanın fotoğrafını çekebilir&#8230;</p>
<p>Bugün artık görüntü tekniğin değil, sosyolojinin konusudur. Neyin görünüp görünmediği veya neyin görülüp görülmediği teknik bir mesele değil, sosyolojik hatta psikolojik bir meseledir. Dolayısıyla gerçeklik görelidir. Bu durumda gerçeklikten söz etmek de yersizdir. Görüntünün gerçeklik diye bir derdi ve kaygısı yoktur. O zaman görünen algı, imaj ve pragmatik anlamda bir mânâ taşır. Görüntüyü üretenin tercihi belirler gerçekliği. Bundan dolayıdır ki onun bir zaman ve mekân zemini olmaz. Çünkü sadece insanı değil, zamanı ve mekânı da görüntüleştirmektedir. Biz onun doğallığını değil, “yaratılmış / üretilmiş hâlini” görmekteyiz. Mesela bu anlamda modern şehirler; ışıkla, matematikle ve mekanik bir fizik anlayışıyla üretilmiş maketlerden, yani görüntülerden ibarettir. Gece veya gündüz o şehre baktığınızda kurgulanmış bir maket, üretilmiş bir görüntü görürsünüz. Öyleyse çektiğiniz bir şehir fotoğrafı gerçekliği yansıtmaz.</p>
<p>Diğer taraftan zaman ve mekân hafızasızdır. Bu yönüyle görüntü aynı zamanda bir hafıza yitimidir. Sayısallaşan zaman ve mekân sıradanlaşarak, sekülerleşerek mekanikleşir, hafızasını yitirir ve görünmez hâle gelir. Hayat adeta bir klipten farksızdır. Görünenin en önemli özelliği ise hafızasıdır çünkü.</p>
<p>Bu hususta birbirinden önemli paradokslar da ortaya çıkacaktır. Mesela görmediğine inanmama iddiasında olan modern insan, görüntü vasıtasıyla gerçekliği olmayan bir şeylere / şeye inanmaya başlar. Hakikatte bu bir bakıma görmediğine inanmanın başka bir biçimidir. Çünkü görüntüyü görme imkânı yoktur. Bunu Hz. Ali veya Hz. Ebubekir&#8217;e atfedilen “Görmediğim Allah&#8217;a inanmam” veya “Hiçbir şey görmedim ki önce Allah&#8217;ı görmemeyim” sözleriyle mukayese ettiğimizde konu çok daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Burada asıl önemli tehlikenin ise geleneksel olanın muhafazakârlaşarak sekülerleşmesi ve görüntü hâline gelmesi olduğunu belirtelim. Modern süreçle karşılaşan ve kendi bağlamını kaybeden geleneksel insan, tıpkı geleneksel zaman ve mekân gibi görüntüleşerek temsil niteliğini kaybediyor. Geleneksel insan, zaman ve mekân gittikçe nostaljinin mevzuu hâline geliyor. Modern kentlerde kurulan ramazan sokakları ve panayırlarda padişah kıyafetiyle fotoğraf çektirmek sözünü ettiğimiz hususun en temel iki göstergesidir. Yine kitapçı veya hediyelik eşya mekânı hâline getirilen medreseler, kermes veya sergi salonu hâline getirilen hamamlar, büfe hâline getirilen çeşmeler, kafe hâline getirilen tarihi mekânlar, seyirlik hâle getirilen dini mekânlar ve ibadetler, turistik bir seyahate dönüşen hac ve umre ziyaretleri mekânın yersizliğinin ve hafızasızlığının, bir başka deyişle görüntüleşmesinin en somut göstergeleridir. Bunun gibi ezan, namaz, zekât, hayır yapmak, sadaka vermek artık bir görüntü ve görünme unsurudur. Kurban ve Ramazan Bayramı sadece tatil aracıdır.</p>
<p>Bu durumda imgeleşenin veya görüntünün fotoğrafını çekmekle çekmemek arasında bir fark yoktur. Varlığa geleneksel açıdan bakan bir insan için fotoğraf, ancak bir iz ve gösterge olduğu sürece bakmaya, görmeye yardım edebilir. Bu anlamda fotoğraf, bir hafızaya katkıda bulunduğu gibi, araç olarak da bir işleve sahip olabilir. Ancak bunun için de modern anlamda imge ve görüntüyü çok iyi anlamak, görünenin iz ve gösterge bağlamını yeniden bir üst ilke çerçevesinde yerine ikame etmek gerekir. Böylece fotoğraf, video ve resim bir yaratım aracı olarak değil, bir iz ve gösterge aracı olarak kullanılabilir. Buna da öncelikle görenin kamera olmadığı, insanın gözünün de ötesinde onunla beraber aklıyla / kalbiyle gördüğü fikrini esas alarak başlayabiliriz.</p>
<p>Reyi ve nazarı olmayan; insana, zamana ve mekâna, hatta eşya ve hadiselere bakamaz. Bakamadığı için de hem bilemez hem de göremez. Bilmeyle görmeyi birbirinden bagımsızlaştıran modern düşünce, görmeyi akıldan ve varlıktan göze indirgeyerek süreti asıl varlığından kopardığı gibi gözü de insandan koparmıştır. Çünkü artık gören göz degil kameradır, gösteren insan değil fotoğraf veya videodur.</p>
<p>&#8211; Rey ve nazar sahibi olmayan bir insanın mârifet ve müşâhede mertebesine geçmesi elbette düşünülemez. Bugün modem insanın imgeler üzerinden oluşturduğu “metafizik”, kalıcı hiçbir şey bırakmıyor. Sadece fotoğraf veya resim ya da sinema değil, modern bakış açısıyla yazılan herhangi bir metin bile kalıcı hâle gelemiyor. Çünkü o da görüntünün egemenliğinden, görüntüleşmekten kendini kurtaramıyor. Bütün fotoğraflar, bütün filmler, kısacası bütüri görüntüler aynılaşıyor, düzleşiyor ve sıradanlaşıyor. Sıradanlaşan ve aynılaşan bir şey görünmez hâle gelmiş demektir. Bu durumda bir bakmadan ve görmeden söz edilemez.</p>
<p>Fotoğraf, resim veya sinema; “gerçekliğiyle” buluşmadığı sürece ortaya koydukları sadece görüntülerden ibarettir. Görüntü ise yapaydır, geçicidir ve gerçekliği yoktur. Görüntü görüneni temsil etmez. Sıradanlaşan, düzleşen insanın, zamanın ve mekânın fotoğrafı çekilmez. Çünkü görüntü yüzsüzdür. Görünmesi için görüntüyü görüntüden kurtarmak gerekir.</p>
<p>Yunusla bitirelim</p>
<p>Senünle birligüm senden ırılmaz .<br />
Hayat senünledür sensüz dirilmez<br />
Gözüm içinde sensin bile bakan<br />
Eğer sen bakmasan yolum görinmez</p>
<p>Yunus imdi sen Hakk&#8217;a ir<br />
Dün ü gün gönlün Hakk&#8217;a vir<br />
Gönül gözü görmeyince<br />
Bu baş gözü görmeyiser</p>
<p>Dursun Çiçek &#8211; Fotoğrafın Ötesine,syf:210-221</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/">Fotoğrafta İnsan, Zaman ve Mekân</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fotografta-insan-zaman-ve-mekan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gösteri Toplumunda Bakmanın ve Görmenin Küreselleşmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2022 11:33:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[Görmek]]></category>
		<category><![CDATA[Gösteri toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[poz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26082</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız, nesneleri görüşümüzü etkiler&#8230; John Berger Modern insan ve toplum için imge v ve &#62; imaj, gerçeğinden daha önemlidir. Geç modern süreçte ne olduğunuz degil, nasıl göründüğünüz ve algılandığınız önemlidir. Olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak problemi yoktur. İmaj hakikatten daha gerçektir. Nitekim bu bağlamda bazı sosyologlar, içinde yaşadığımız yüzyıla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/">Gösteri Toplumunda Bakmanın ve Görmenin Küreselleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26089 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/gezgin-fotograf-300x180.jpeg" alt="" width="402" height="241" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/gezgin-fotograf-300x180.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/gezgin-fotograf-600x360.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/gezgin-fotograf.jpeg 700w" sizes="(max-width: 402px) 100vw, 402px" /></p>
<p>“Düşündüklerimiz ya da inandıklarımız, nesneleri görüşümüzü etkiler&#8230;</p>
<p>John Berger</p>
<p>Modern insan ve toplum için imge v ve &gt; imaj, gerçeğinden daha önemlidir. Geç modern süreçte ne olduğunuz degil, nasıl göründüğünüz ve algılandığınız önemlidir. Olduğu gibi görünmek ya da göründüğü gibi olmak problemi yoktur. İmaj hakikatten daha gerçektir. Nitekim bu bağlamda bazı sosyologlar, içinde yaşadığımız yüzyıla “gösteri toplumu” adını vermişlerdir. Barthes, yaşadığımız zamanlar için Göstergeler İmparatorluğu der&#8230; Bize e göre de bakmanın ve görmenin küreselleşmesi&#8230;</p>
<p>..</p>
<p>Gösteri toplumu bir görüntü toplumudur; görüntüler ağından oluşmuş, imajın her şeyi belirlediği, suretin sirete egemen olduğu bir toplum&#8230; Bu toplum; görüntünün hakikat olduğu ve asla yalan söyleyemeyeceği temeli üzerine kurulmuştur. İnsanlar görsel olana yöneltilir. Resim, fotoğraf ve bilhassa da internet ve televizyon, bu toplumun ve sürecin ana unsurlarıdır. Her alanda teorik mülahazalar değil, tamamen görmeye dayalı araçlar önemli ve belirleyicidir. Eğitimden sağlığa görüntünün egemenliği vardır. Görmeye dayalı olmayan hiçbir şeyin kıymeti yoktur. Gele“nekteki gâible olan ilişki, teorik çerçeve gösteri araçlarıyla ve görüntüyle parçalanmış, “Tanrı” da dâhil her şey görmenin ve gösterinin konusu olmuştur. “Görme”nin mahiyeti tamamen değişerek, insanlar “sörmediklerine” inanmamaya başlamışlardır.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;ye atfedilen “Ben görmediğim Allah&#8217;a inanmam” sözündeki görme değildir burada söz konusu olan. Kalp gözü veya basiret kelimesiyle de alakası yoktur. Buradaki görme, tamamen duyusal olanla ilgilidir. Deney ve gözlem yoluyla ölçülebilen, sayılabilen, denenebilen ve gözlenebilen her şeydir görmenin konusu. Öyleyse modern toplumda kalbi bir görmeden söz edilemez. Görme sadece göze indirgenmiştir. Çünkü evrimci tarih ve insan anlayışının doğal sonucu olarak, insanın gelişmiş bir hayvan türü olduğu düşünülürse onun görmesinin “insâni” bir anlamı da olamaz. Akledilebilir, inanılabilir, bilinebilir olan nasıl tanımlanmışsa görülebilir olan da tanımlanmış, belirlenmiştir. &#8211;</p>
<p>Kaldı ki durum sadece bundan ibaret de değildir. Yani görme sadece göze indirgenmiş bir durumla da kalmamaktadır. Görme artık gösterilenle de doğru orantılıdır. Diğer deyişle görme o kadar tanımlanmış ve sınırlanmıştır ki, görme hadisesi göze bırakılamayacak kadar önemli hâle gelmiştir. İnsanın neye güleceğinin, neye ağlayacağının belirlendiği gibi, neyi göreceğinin de belirlenmesi ve ona gösterilmesi gerekir. İşte özellikle fotoğraf makinesiyle kameranın modern dönemdeki en temel işlevi burada ortaya çıkmaktadır. Toplum ve insan neyi görmelidir ve ona ne gösterilmelidir?</p>
<p>Dolayısıyla modern toplum insana nasıl düşünmesi gerektiğini, düşünürken, bilgi elde edinirken nasıl bir yöntem kullanması gerektiğini dayattığı gibi, neyi görmesi gerektisini belirlemekte hatta dayatmaktadır.</p>
<p>Feuerbach&#8217;ın da belirttiği gibi çağımızın tasviri nesneye, kopyayı aslına, temsili gerçekliğe, dış görünüşü öze tercih ettiğinden kuşku yoktur. Çağımız için kutsal olan tek şey yanılsama, kutsal olmayan tek şey ise hakikattir. Dahası hakikat azaldıkça ve yanılsama çoğaldıkça çağımızın gözünde kutsal olanın değeri artar, öyle ki bu çağ açısından yanılsamanın had safhası, kutsal olanın da had safhasıdır&#8230; Dolayısıyla modern hayat tarzının, anlama ve anlamlandırma biçiminin, üretim şartlarının egemen olduğu bir toplumda, &#8211; hayatı kuşatan şey bir görüntüdür ve görünmekte olan şey bir gösteriden ibarettir.</p>
<p>Batı toplumunda bir yaşam biçimi olan bu anlayış, geleneksel toplumlarda özellikle Asya ve Afrika toplumlarında da bir yaşama biçimi olarak kabul edilmesiyle birlikte ironik ve hatta komik “görüntülere” bırakmaktadır yerini. Ortaya çıkan yine bir görüntüdür elbette ama burada bizâtihi görüntünün kendisi de paradoksaldır. Batılı olmayan toplumlarda, modernleşme sürecinin içine girmiş olanların bu süreçleri başladıktan sonra asla devam etmez. Çünkü onların sürekli bu paradoksta kalmaları istenir. Bu paradoksta kalma sürecinde modernleşeceğini düşünen kitleler ve bireyler kendilerini, gerçeklik anlayışlarını, değer yargılarını sürekli sorgulamaya başlarlar. Bu bitmeyen bir sürece dönüşür. Bir süre sonra aşağılık kompleksi ve duygusu kitlelerde ve bireylerde yayılmaya bâşlar. Tarih yeniden yazılır, geleneğe ait ne varsa rasyonelleşme ve sekülerleşme süzgecinden geçirilir. Travmatik anlamda bir hafıza ve dil problemi başlar. Bundan dolayıdır ki “modernleşen”, Batılı olmayan bir toplumdan söz edilemez. (Buna herkesin modernleşen Doğulu topluma örnek gösterdikleri Japonya ve Türkiye de dâhil) Başka bir deyişle Batı tüm dünyaya modern yaşama biçimini dayatırken, kendi dışındaki toplumların modernleşemeyeceklerini en başından itibaren çok iyi bilir. Amaç da zaten onların modernleşmesi değil, modernleşme sürecini yaşayarak kendilerinden, tarihlerinden, geleneklerinden ve hikmetlerinden uzak kalmalarıdır.</p>
<p>Görüntünün egemenliği insanın zamanını ve mekânını değil, bizâtihi kendini, özünü, benliğini parçalamaktadır. Çünkü görüntü insanda “deruni” olanı, “muhayyile”yi bırakmamaktadır. İnsanı dış göze, gördüğüne mahkum etmektedir. Jean Baudrillard&#8217;ın dediği gibi bugün, biz sanal olanı düşünmüyoruz, sanal olan bizi düşünüyor. Bizi gerçeklikten kesin biçimde ayıran bu algılanması imkânsız şeffaflık, bir sineğin pencere camına çarpması ve çarpınca, kendisini dış dünyadan ayıran şeyin ne olduğunu bilememesi kadar akla sığmayacak bir şey. Sinek kendisinin uzamına son veren şeyin ne olduğunu imgeleyemez bile. Aynı şekilde biz de sanallığın, dünya hakkında zihnimizde tasarlanan her biçimi sanki ona el uzatıyormuşçasına ne kadar değiştirdiğini imgeleyemiyoruz. Bizâtihi dünyanın kendisi bir görüntü hâline getirilmiş hatta fotoğraf açısından düşünecek olursak bir kadraj içi yerleşim hâlini almıştır. Dünya yaşanılan bir yer olmaktan çok fotoğrafla ilgili bir nesnedir. İnsan artık evrenin merkezi değil, tüketimin ve imajın merkezidir. İnsan ve ilişkilerinin bir “arayüz”den farkı yoktur. Öyleyse Modernite&#8217;nin iddia ettiği gibi gerçekte bir özne olan insan değil aksine, ferdiyetini ve kendilik bilincini yitirmiş bir insan söz konusudur. Kendini, eşya ve hadiseleri bilme, anlama, anlamlandırma iddiasıyla kaybeden bir insan&#8230;</p>
<p>Konunun daha iyi anlaşılması için daha somut bir örnek verilebilir. Zaman zaman, fotoğraflarını veya görüntülerini gördüğümüz “popüler” ve “ünlü” insanlarla yüz yüze gelir, karşılaşırız. Gördüğümüz insanlar makyajlı, süslü, bakımlı, şık da olsalar bizi şaşırtır hatta olumsuz anlamda bir şoka da uğratır. Çünkü yüz yüze gördüğümüz söz konusu popüler insan, bizim fotoğraflarda ya da görüntülerde gördüğümüz insan değildir. Fotoğrafın ve görüntünün, dijital olanın imajı, yüz yüze gördüğümüz insanın hakikatini aşmıştır. Diğer deyişle yüz yüze gördüğümüz insanın imajı, bizdeki imajda yok olmuş, anlamsızlaşmış, kaybolmuştur. Bundan dolayıdır ki genellikle imajları hakikatlerinden önde olan pek çok insan, bilinçli olarak fotoğraf çektirmemeye ve görüntü vermemeye özen gösterirler&#8230; Sahada oldukları zaman da bir fotoğraf ve görüntü gibi davranırlar.</p>
<p>Fotoğraf çekmenin, çektirmenin ve insanı görüntü hâline getirmenin bu boyutunu ahlâki anlamda da göz ardı etmemeliyiz. Yüzyılın varoluşçularının önemli bir kısmı görülmeyi, köleleşmekle, sınırlanmakla ve tanımlanmakla eş değer tutmuşlardır. Çünkü onlara göre görülmek yargılanmak, kusurlu bulunmaktır. (Burada müteâl olanın görülmemesi ve görünmezliği düşünülmelidir.) Bu durum fotoğrafı çekilen, yani görüntünün konusu olan insan açısından da paradoksaldır. Çünkü görüntüsü alınan insan da kendi tabiiliginden, hakikatinden çıkar ve uzaklaşır: Poz verir&#8230; Poz vermek bizâtihi kendini değiştirmek, kendine bir imaj oluşturmaktır. Kendine bambaşka bir yeni beden oluşturmak, bir görüntü öncesinde kendini dönüştürmektir. Nitekim fotoğrafın ve görüntünün en önemli özelliği, kişiyi kendisinin ötesine taşıması, onu, olduğundan başka bir biçimde göstermesi ve sunmasıdır. Görüntü bizi ikiye böler. Ben ve görüntüm&#8230; Ben ve görüntüm ya da suretim arasında ise sürekli bir uzaklaşma, değişme, yabancılaşma söz konusudur.</p>
<p>Poz vermenin teşhirle ilgisi de göz ardı edilmemelidir. Günümüzde daha çok kadın bedeni üzerinden yapılan teşhir ve teşhircilik, son dönemlerde görüntünün ve gösterinin ana unsuru hâline gelmiştir. Öyle bir toplumda ve çağda — yaşıyoruz ki görüldüğünün farkına varan insanlar zorunlu olarak teşhire başlıyorlar. Söz konusu insanın bakışı, giyimi, &#8216;konuşması, her şeyi “poz verme” hâlidir. Sürekli yapaydır, sürekli izlendiğini, fotoğrafının çekildiğini, görüntüsünün alındığını düşünür ve ona göre görüntü verir. Dolayısıyla biz onun hakikatini değil, imajını görürüz. Fotoğrafı çekerken gerçeği değil, görüntüyü çekmiş oluruz. Hakikati degil, imajı yansıtmış oluruz. Aslında biraz cesaretle söyleyecek olursak bu da “yeni kulluğun” bir başka biçimidir. Her an Tanrı&#8217;nın kendisini gördüğünü reddeden bir insanın, her an kamera tarafından görüldüğü bilinciyle hareket etmesi ve ona göre yaşamasıdır söz konusu olan. Teşhirdeki en temel saik “Tanrı” tarafından değil ama kamera ve insanlar tarafından görülme korkusudur. .</p>
<p>Her şeyi görünür kılan insan, belki de görünmeze olan inancını yitirme ikilemini yaşıyor. Eşya ve hadiselerin, âlemin, olayların neyin görüntüsü (tecellisi) olduğunu bilme: yen modern insan, onu bağlamından koparıp “gösteriler” ve “görüntüler” hâline getiriyor. Modern dönemde kameralar ve objektifler “Tanrı”nın yerini alarak her şeyi görüyor ve gözlüyorlar. Bu da zorunlu olarak kameralara ve objektiflere dönüştürme imkânı sunuyor. Böylece hayatımızın her anını bir fotoğrafmış gibi yaşıyoruz.</p>
<p>Öyleyse bizler, dünya gösterisinde kendisine bakılan varlıklarız. Susan Sontag, modern insanın kendini bir fotoğrafmış gibi görmeyi kanıksadığını belirtir. Teşhir en egemen ve belirleyici unsurdur imajın doğal sonucu olarak. Kişinin kendini çekici bulması, görülme, teşhir etme duygusuyla ilgilidir. İnsanlar artık kendilerini sürekli olarak bir kadrajın, ekranın, sahnenin içinde hissediyorlar. Bir kadrajın, ekranın, sahnenin içinde yaşıyorlar&#8230; Çünkü görüş alanı, çekim alanı içine yerleştirildiğimizin, yani bir kadrajın içinde olduğumuzun bilincine vardığımız anlarda, tam olarak kendimizi bir görüntü konusu, bir fotoğraf olarak telakki etmekteyiz. Hatta öyle ki bugün insanların bize bakmasından ziyâde bir kamera veya fotoğraf makinesi bize çevrildiğinde görüldüğümüzü hissediyoruz. Fenomenlerin mutlaklaştığı ve tek gerçek kabul edildiği bir dünyada kendisini “fenomen” olarak görmeyen bir insan görünmezliğini peşinen kabullenmiş demektir.</p>
<p>Şüphesiz fotoğrafla ilgili en temel yanılgı fotoğrafın objektifliği hususudur. İnsanın öznelliği üzerine kurulu bir dünyada objektiflikten “evrensellikten” söz etmek de ayrı bir çelişkidir. Fotoğrafı objektif çeker ama ortaya çıkan fotoğraf sübjektiftir. İnsanın gözünün bile objektif olmadığı bir dünyada objektif üzerinden fotoğrafçıya ve fotoğrafa objektiflik atfetmek de en büyük yanılgılardan biridir. Soruların sağlıklı cevabı, öncelikle bu hususun bilinmesiyle ilgilidir.</p>
<p>Rönesans sonrasıyla başlayan ve Batılı insana egemen olan, her şey bakan kişinin bakışıyla ilgilidir ve ona göre konumlanır yaklaşımı, içinde yaşadığımız dünyayı, toplumu ve insanı tek tip hâline getirmektedir. Fotoğrafçıyı bekleyen en büyük tehlike budur. Görüntü çoklukla ilgili bir şey olmasına rağmen, bugün maalesef görüntü tekleşmekte, tek bir görüntüye indirgenmektedir. Tıpkı insan ve dünya gibi&#8230; Evrensellik ilkesi doğrultusunda, modern görme ve bakma biçiminden başka herhangi bir bakma ve görme biçiminin imkânsızlığı artık dogma hâline gelmiştir. Bakmanın ve görmenin küreselleşmesi diyebileceğimiz bu durum görüntüyü de küreselleştirmekte ve insanlara dayatmaktadır. Bakmanın ve görmenin küreselleştiği bir dünyada ise “bakmadan ve görmeden” söz etmek imkânsızdır.</p>
<p>Dursun Çiçek &#8211; Fotoğrafın Ötesi,syf:94-100</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/">Gösteri Toplumunda Bakmanın ve Görmenin Küreselleşmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gosteri-toplumunda-bakmanin-ve-gormenin-kuresellesmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Görünen ve Görüntü Bağlamında Fotoğraf</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Jul 2022 11:26:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Çiçek]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[sekülerleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Simülasyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26080</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren “kuşatıcı bir varlıkta” isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi. Varlıkla nitelenmiş olması sebebiyle “kendini görmek istedi” de denilebilir; çünkü bir şeyin kendini kendisi vâsıtasıyla görmesi, ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez. İbn Arabi Geleneksel anlamda suret görünenin ifadesidir, modern [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/">Görünen ve Görüntü Bağlamında Fotoğraf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26086 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-300x169.webp" alt="" width="366" height="206" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-300x169.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-600x338.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-768x432.webp 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0-1024x576.webp 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/07/61763eae45d2a0a1041bfec0.webp 1200w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></p>
<p dir="ltr">Hak, sayısız güzel isimleri bakımından emrin tümünü içeren “kuşatıcı bir varlıkta” isimlerini tek tek görmek ve o varlık vasıtasıyla kendi sırrının kendisine görünmesini istedi. Varlıkla nitelenmiş olması sebebiyle “kendini görmek istedi” de denilebilir; çünkü bir şeyin kendini kendisi vâsıtasıyla görmesi, ayna gibi başka bir şeyde görmesine benzemez.</p>
<p dir="ltr">İbn Arabi</p>
<p dir="ltr">Geleneksel anlamda suret görünenin ifadesidir, modern anlamda ise görüntünün ifadesi&#8230; Zekânın yapaylaştığı, insanın da yapayının konuşulduğu son yüzyılımızda görünen-görüntü ayrımını ısrarlı bir biçimde gündemde tutmak sırf bilgi ve bilme kaygısı değil, aynı zamanda ahlâki bir öneme de sahiptir. İster fotoğraf üzerinden ister video üzerinden olsun, belki de bundan sonraki yüzyıl görüntüyle görünen arasındaki ilişki ve ikili durum üzerinden okunacak. Görüntüyle görünenin ayrışması özellikle fotoğrafı ve sinemayı başka bir boyuta taşıyacak. Modern süreçte fotoğraf, görüntünün ifadesi olduğu için, hafıza oluşturma ve süreklilik sağlama yerine algı ve kurgu üzerinden kalıcı olan her şeyi buharlaştırdı. Bir imaja ve simülasyona imkân tanıdı. İmajın ve simülasyonun fark edilmesiyle birlikte görüntü ve görünen arasında bir bağ hatta benzerlik olmadığı anlaşıldı. Burada görüntüyü görünenden ayrıştırmamızın sebebi görüntünün göründüğü aynanın merkezinin, belirleyicisinin ve tanımlayıcısının insan olmasıdır.</p>
<p dir="ltr">Öyleyse bu durum fotoğrafın araç oluşunun, his, anlam ve etik boyutunun tartışılmasını zorunlu kılmaktadır. Görüntünün hissizliği, görünenin his ve anlam boyutu artık birbiriyle örtüşmüyor. Görüntüde kurgulananla görünendeki fıtrat birbirini tamamlamıyor. Görüntü ve görünen arasında bir hafıza, bütünlük ve süreklilik ilişkisi kurulamıyor.</p>
<p dir="ltr">Dolayısıyla fotoğraf iki ucu keskin bir bıçak&#8230; Eğer fotoğrafçı veya fotoğrafa bakan, görüntü / görünen ayrımını yapamıyorsa, fotoğrafı sadece kadraja indirgiyor ve neye araçlaştırıyorsa onun aracı olmaktan kurtulamıyor demektir. Fotoğrafla ilgili olarak; turistik bakış açısı, tüketim kültürünü besleyen seyahatler, âidiyet duygusu ve kaygısı olmadan kurulan insan ilişkileri, statü ve rol eksenli çabalar, fotoğrafçıyı da araç hâle getiren ve bir süre sonra da tüketen en temel hususlar olarak karşımıza çıkıyor. .</p>
<p dir="ltr">Diğer taraftan bugünün turistiyle dünün insan avcısı arasında etik anlamda bir fark yok gibidir. Fotoğrafa çıkmakla ava gitmek arasında bir fark yok artık. . Fotoğrafçının niyetiyle avcının niyeti, fotoğrafçının ve avcının eşya ve hadiselere bakma biçimi gittikçe aynılaşıyor. Deklanşöre basan parmakla tetiği çeken parmak, fotoğraf makinesini taşıyan omuzla av tüfeğini taşıyan omuz “bakan gözden” farklı ve bağımsız değil.</p>
<p dir="ltr">Kesin olan bir şey daha var ki logosu mitten, aklı kalpten, numeni fenomenden, gerçekliği müteâlden, insanı Hakk&#8217;tan koparmayan, ahlâki kaygıları ön planda olan, fotoğrafı görüntünün değil de görünenin aracısı olarak kabul eden insanların fotoğrafla yansıtmaya çalıştıkları hakikat kaygısından ve anlamın tahakkukundan başka bir şey &#8211; değildir. Buradaki en temel ayrım noktası şudur: Fotoğraf, insana isim ve kelimelerin öğretilmesinden, kendini ifade etmek amacıyla duvarlara yaptığı resimlerden, genel anlamda suret fikrinden, bir bütünlük fikrini aktarmak amacıyla kurduğu şehirlerden, yazdığı şiirlerden, söylediği türkülerden, vahiy, gelenek ve hikmet aracılığıyla yapılan cennet ve dünya tasvirlerinden bağımsız değildir.</p>
<p dir="ltr">Öyleyse fotoğrafa bu biçimde bakan bir fotoğrafçı, tüketmez aksine üretir; kendi insanına bir oryantalist gibi degil âidiyet hissiyle kendisi gibi bakar, hatta kendisini, kendine ait olanı çektiğinin farkındadır. Maddi çıkar, statü ve rol, kendisini belirleyici unsur olmadığı için fotoğrafını çektiği insan tarafından da bu âidiyet hissedilir. Karşısındaki insan, manzara, eşya, kendisine sırf “insan” nazarıyla bakılmadığının farkındadır. Bu bağlamda fotoğrafı çekilen insan, manzara, hatta eşya öldürülen, dondurulan, tüketilen bir “şey” değildir. Bakıldıkça ve görüldükçe canlanan, dirilen, nefes alan, sürekliliğini ve canlılığını muhafaza edendir.</p>
<p dir="ltr">Şunu kesinlikle unutmamak gerekir; fotoğrafını çektiğimiz insan bizim kendisine nasıl baktığımızı o kadar içten ve “iyi görür ki aslında o da bizim ahlâki yanımızın, insan boyutumuzun, his ve anlam derinliğimizin fotoğrafını çeker, fotoğrafını çektirirken. Kendisine nasıl bakıldığını bilendir aynı zamanda insanoğlu. Bu eşya ve hadiseler için de geçerlidir. Çekilen fotoğraf bir insan portresi, bir toplumsal olay ve grup, herhangi bir manzara veya herhangi bir eşya da olsa fark etmez. İster fotoğraf makinesiyle olsun ister insan gözüyle olsun insana, manzaraya ve eşyaya neyle bakıldığı ve nasıl nazar edildiği önemlidir. Modern insanın “hüman” olarak kendiyle bakmasıyla kamerayla bakması arasında fark yoktur. Oysa insan fıtri olarak bilir ki nefsiyle bakması bir görmeye yol açmaz. Kalbiyle aklettiğinde düşündüğü gibi kalbiyle baktığında görür. Bu da İbn Arabi&#8217;nin önemle altını çizdiği gibi Hakk&#8217;la bakmak Hakk&#8217;la görmektir.</p>
<p dir="ltr">Dolayısıyla çektiğimiz her fotoğraf bizim ahlâki, hissi, toplumsal ve ruhi yanımızın, kültürel ve tarihi kaygılarımızın da fotoğrafıdır. Çektiğimiz fotoğraflarda insana, manzaraya, eşya ve hadiselerle birlikte bizim de his ve anlam boyutumuzu yansıtırız. Lakin bu yanlarımız bizim sırf ferdiliğimizden kaynaklanan yanlarımız değil aksine sosyalligimizden kaynaklanan yanlarımızdır. Bu durumda ferdiyetimizle yani cüz&#8217;i yanımızla külli yanımız yekpareleşir.</p>
<p dir="ltr">Fotoğraf, tasvir ve tasavvur etme olarak bir araç ve ifade biçimidir. Fotoğrafçının ahlâki yanını ve kültürel boyutunu, onun ait olduğu geleneği, hayat ve dünya anlayışını, insana ve eşyaya bakma biçimini en iyi fotoğrafında görürüz. Öyleyse fotoğrafın ve fotoğrafçının bir ahlâkı, ilkesi ve duruşu vardır. Toplumsal kaygıları olmayan, tabiat fikri bulunmayan, bir dünya görüşü ve âlem tasavvuru olmayan, geçmiş, gelecek ve anla ilgili fikri bulunmayan, sosyal bağlamıyla birlikte ferdiyeti olmayan bir fotoğrafçı, sadece arşiv oluşturur. Bu da fotoğrafı bir ifade biçimi ve araç olmaktan çıkaracağı gibi fotoğrafçıyı da sekülerleştirir. Dolayısıyla görüntü kaygısı taşıyan / görüntü peşinde olan bir fotoğrafçıyla görünen kaygısı taşıyan / görünenin peşinde olan bir fotoğrafçı arasında bir benzerlik değil zıtlık söz konusudur.</p>
<p dir="ltr">Modern anlamda fotoğrafçı bir kurgucudur ve “Tanrı” gibi hareket eder: “Yaratır”, “yaşatır”, “öldürür”&#8230; Dolayısıyla burada bir his ve anlam boyutundan söz edilemez. Modernite&#8217;nin duygusu değil, kurgusu vardır. Bir hâli ve durumu anlama derdinde değil, kendi inşâ ettiğini dayatma derdindedir. Olanı anlama yerine oldurma çabasındadır. Asıl özne olarak kendini kabul ettiği için kendinin dışında bir gerçeklik kabul etmez. Kendini de “Tanrı”yı da gerektiği zaman kendi “yaratır”. Oysa bu durum bile bir gerçeklik değil, bir algıdır.</p>
<p dir="ltr">Rönesans sonrası süreçle birlikte başlayan her alandaki sekülerleşmenin özü insanın bakma ve görme biçimi üzerinden de takip edilebilir. Dolayısıyla sekülerleşmeyi sırf insanın kutsal olandan ve tanrısal olandan kurtulması olarak değil de insanın “tanrısallaşması” ve kutsalını “yaratmaya” başlaması olarak da tanımlayabiliriz. Çünkü her şeyi görme “tanrısal” bir durumdur. Tarihi ve ananevi anlamda bir sürekliliğe sahip, iz ve gösterge olarak anlamı olan görme alanı, sekülerleşmeyle birlikte sürekliliğini, kutsallığını yitirdi ve süreklilik, geçmiş, hafıza ve kalıcılıktan ziyâde sadece görüntü / sergileme eksenine indirgendi. Asıl duygu ve anlam yitimi diyebileceğimiz şey burada ortaya çıktı. İnsanın “Tanrı&#8217;yı aşarak” “tanrılaşma” temayülü, görüntünün görüneni aşarak gerçekliğin yerini almasına sebep oldu. Bir insanın fotoğrafı kendinden, bir manzara fotoğrafı bizâtihi o tabiat parçasından daha etkili ve belirleyici oldu. Walter Benjamin&#8217;in de belirttiği gibi, insanlık bile artık kendisi için bir seyir malzemesidir bu hengâmede.</p>
<p dir="ltr">Dolayısıyla fotoğrafçı tabiatı görüntü olarak algıladığı gibi, insan da gittikçe görüntü hâline gelmeye başladı. Özellikle selfie çılgınlığı ve cep telefonları vasıtasıyla ânı paylaşma olarak nitelenen fotoğraflama, insanı ve onun eylemini de bir görüntü hâline getirdi. Fotoğraf çekinirken çekilen insanların donmuş hâlleri gerçeklikten görüntüye &#8211; dönüşümün en önemli işareti hâline geldi. Modern süreçle birlikte mekanikleşen ve özgürlüğünü yitirerek tabiattan kopan insan, özne olma iddiasına rağmen. Ferdiyetini ve kendilik bilincini yitirerek bir aksesuara, görüntüye dönüştü.</p>
<p dir="ltr">Görüntünün ise his ve anlam boyutu söz konusu değildir. Sadece bir boşluk ve yokluk&#8230;</p>
<p dir="ltr">Oysa görünenin bilincinde olan birisi olarak insanın yalnızlığını, ıssızlığını, tutsaklığını, bekleyişini, kendi derüni yolculuğunu, yorgunluğunu, anlaşılmazlığını, hislerini bir yazıyla çok güzel bir biçimde anlatmak mümkün olduğu gibi bir şarkı ve türküyle terennüm edip havalandırmak, hatta bir bozlak, ağıt, uzun hava, blues&#8217;la haykırmak, inlemek, sızlayabilmek, çığırmak, kimi zaman bir çizgiyle kimi zaman bir şiirle somutlaştırmak mümkündür. Ancak söz konusu yalnızlığı, ıssızlığı, bekleyişi, yorgunluğu, duyguları, tutsaklığı hissederek ve yaşayarak çekiyorsak, bir fotoğrafla anlatmanın, terennüm etmenin, havalandırmanın ötesinde gösterebilir ve görebiliriz. Nitekim fotoğraf ve sinemanın en belirgin ve ayırt edici özelliği de bu yanıdır. Fotoğrafın tüketici yanına kapılmadan onun görme yanını bir konuyu ifade etmede çok daha iyi kullanabilmek mümkündür. Sonuçta, yazı, şiir, müzik bizim tasavvufi dille söyleyecek olursak nazari anlamda ilme&#8217;l yakin olarak bildiklerimizdir. Görmeye bağlı unsurlarımız ise ayne&#8217;l yakin bildiğimizdir. İkisinin birliğinden ise hakikate giden yol geçer. Bilmekle görmenin ötesi hakikattir. Basiret, nazar, rey, seyr, şehâdet, târif, temsil burada aynılaşır.</p>
<p dir="ltr">Bütün sınırlayıcı, tutsak edici, tüketici yanlarına rağmen fotoğraf “hâlimizi” yansıtmada ve anlatmada çok daha etkili bir özelliğe sahiptir. Modern insanın kurgusuna karşılık insanın şahitliği söz konusudur burada. Ya da târifi ve reyi, seyri ve temsili&#8230; Nitekim bir yazıyı, şiiri okurken ya da bir müziği dinlerken hissettiklerimizi daha iyi anlamak için muhayyilemizde resmetmeye çalışırız. Tıpkı bunun gibi bir fotoğrafı seyrederken de onu okur, yazar, şiirleştirir, türküleştirir hatta filmleştiririz. Çünkü fotoğraf / resim muhayyilenin en güzel biçimde müşahhaslaşma alanı ve aracıdır,</p>
<p dir="ltr">Öyleyse fotoğraf bu anlamıyla görüneni görmek, görünendeki his ve anlam boyutunu yansıtmaya çabalamak olarak da nitelenebilir. Bu bilinçte olan bir fotoğrafçı, fotoğraf çekerken bir duygu ve anlamı aradığı gibi, eserine kendi duygu ve anlam boyutunu katmanın da derdindedir. Mesela bir mekâna baktığımızda mekânın ötesinde insan aramamız, zamanın ve mekânın insâni niteliğini ortaya çıkarma kaygımızla ilgilidir. Çünkü biliriz ki, o zamanın içinde insanlar geçmiştir. Biliriz ki o mekânın duvarlarında, tavanında, zemininde, penceresinde nice bakışlar, nice dokunuşlar, nice duyuşlar vardır. Bir duvarda yansır insan kimi zaman, kimi zaman bir pencereden sızan ışıkta görünür. Aslında amaç zamanı ve mekânı insanla idrâk etmektir. Bir yol fotoğrafı çekerken şimdiye kadar o yoldan gelmiş geçmiş insanlar, kağnılar, at arabaları, hayvanlar fotoğrafımızın içine siner. Yolda bekleyenler, yolda ağlayanlar, yolda gidenler fotoğrafın içindedir. Bir insan fotoğrafı çekerken çektiğimiz insanın yüzünde yüzümüz, gözünde bakışlarımız vardır. Öyleyse fotoğraf sadece gösterdiğinden ibaret değildir.</p>
<p dir="ltr">Fotoğrafı mekanik olmaktan kurtaran unsur işte bu mürteâl bağlamdır. Hislerin fotoğrafını çekebilme kaygısı ya da anlamı somutlaştırma derdi bizi görüntüden kurtardığı gibi, nostaljiden ve simülasyondan da kurtarır. Nasıl ki bir şiirle, bir türküyle bir mânâyı, bir hissi, bir sırrı, zaman ve mekân içinde soyut olanı görünür hâle getirebiliyorsak aynı şeyi fotoğrafla da yapabiliriz.</p>
<p dir="ltr">Ancak biraz önce de belirttiğimiz gibi fotoğraf iki <u>ucu</u> keskin bir bıçaktır. Bazen geleneksel yanı olan bir fotoğrafı çekeriz onu modernize ederiz. Çünkü modern bir bakış açısıyla görür ve yorumlarız. Bazense modern boyutla niteleyebileceğimiz bir fotoğrafı çektiğimizde onda geleneksel bir boyut görür ve hissederiz. Dolayısıyla bu, fotoğraf açısından paradoksal bir durumdur. Gerçi modern süreçlerin en temel unsuru turistik anlam ve bakış açısıdır. Turizmin, hikmeti ve geleneği müzeleştirmesi ve vitrinleştirmesi geleneğe sağlıklı olarak bakmamızı engelliyor. Ancak bütün imkânsızlıklarına rağmen, tarihi bir mekânı, olayı, durumu, hâli kadraja alıp fotoğraflayabiliriz. Ve fotoğraf bizi, o olayın zamanına ve mekânına en azından hissi anlamda taşıyabilir. Bu tür fotoğrafların başarısı da burada ortaya çıkar. Ancak burada yine de birinci derecede belirleyici olan fotoğrafçının anlayışı ve birikimidir.</p>
<p dir="ltr">Fotoğrafın his ve anlam ekseninde bir başka yanına gelirsek; fotoğraf zamanı bir kadrajda dondurduğu gibi, bizi de seyrederken bir kadrajda dondurabilir. Özellikle de mistik boyutu ve mekân derinliği olan fotoğraflar&#8230; Ya da şiir ve türkü gibi fotoğraflar&#8230; Burada insanın anlam yolculugunda kelimelerden kurtulma çabasını da göz ardı etmeyerek fotoğraftaki şiirselliği daha farklı biçimde yorumlayabiliriz. Kimi türkülerde olduğu gibi kimi fotoğraflarda da şiirin türküyü daha dinlenir yaptığı gibi fotoğrafı da daha görünür yaptığını söyleyebiliriz. Şiirsel fotoğraflar adını verdiklerimiz aslında anlam yolculuğunda kelimelerin tükendiği seyr ve rey&#8217;le görebildiğimiz ve anlayabildiğimiz fotoğraflardır. Bir hissi, bir mânâyı kelimelerle izah edebilme başarısını gösterebilseydik, resme, görüntüye ve fotoğrafa ihtiyaç duymazdık zaten. Bu yanıyla fotoğraf; zamanı ve mekânı okuma, anlama, yorumlama ve yansıtma biçimi olarak farklı ve özgün bir araç özelliğine sahiptir. Ancak biz gördüklerimizi yansıtırız. Fotoğrafta hissettiklerimizi yansıtabilme çabamız ise fotoğrafı mekanik olmaktan ve tüketim konusu yapmaktan kurtararak daha insâni bir boyuta götürür. Bu yanıyla görmek dokunmaktır&#8230; İbn Arabi&#8217;nin deyişiyle ilişmektir. Öyleyse fotoğraf aynı zamanda bir dokunma, bir ilişme ve ilgidir. Berger&#8217;den hareketle görmenin bilinç düzeyi fotoğrafı, fotoğrafçının bilinç düzeyi de görmeyi belirler. Gördüğümüze bilinçli bir yönelim ona dokunmaktır. Görülen de gördüğümüzün bilincini hissettiğinde görüşümüze katılır ve bizi görür. Dolayısıyla görmenin idrâkinde olan bir fotoğrafçı, fotoğrafını çektiği insana, tabiata, hatta zamana ve mekâna dokunur ve katılır.</p>
<p dir="ltr">Bunun içindir ki görmeyi bilen daha iyi fotoğraf çeker. Görüldüğünü fark eden görüntü olmadığını bilir. O sadece kendisidir, görünendir. Bu ilişkide fotoğrafçıdan çok da farklı değildir. Bu durumda görerek fotoğraf çekenle fotoğrafı çekilen arasında bir âidiyet ve ayniyet olur. Anlam ve his bu eksende ortaya çıkar ve katılır. Gören ve görülen arasında bir bütünlük söz konusudur. Fotoğrafı gerçekliğe yaklaştıran, onu sanal olandan ve tüketilenden ayıran da budur.</p>
<p dir="ltr">Gördüğümüzde görülürüz&#8230; Gördüğümüze dokunduğumuzda hissederiz ve görülen de bizimle hissettiği âidiyetten dolayı bizi görür ve hisseder&#8230; Bu bir görüntü değildir. Görünendir. Bu bağlamda insan şunu anlar ki, görünen, gören ve görmeyle tanımlı ve sınırlı değildir. Görüneni görme çabası onu gösterme değil bir anlama ve anlatma yani tâbir etme çabasıdır. İşte burası da görmenin basiret noktasıdır.</p>
<p dir="ltr">Dursun Çiçek &#8211; Fotoğrafın Ötesi,syf:85-93</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/">Görünen ve Görüntü Bağlamında Fotoğraf</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gorunen-ve-goruntu-baglaminda-fotograf/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
