<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cömertlik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/comertlik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 13:08:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Cömertlik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Cömertlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/comertlik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/comertlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Mar 2023 13:24:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[cömert olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26275</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bize iyi gelen hasletlerimizden bahsetmeye devam edelim dilerseniz. Ruh sağlığımız ve cömertlik arasındaki ilişki hakkında neler söylersiniz? İnsanın iyilik halini artıran pek çok erdem var: Bağışlayıcılık, minnettarlık, merhamet ya da cömertlik gibi. İyi bir yaşamın ne olduğu konusunda her disiplin kendi içinde sorular sorup kendi yanıtlarını üretmiş. Salman Akhtar psikoloji disiplini kapsamın­da cömertlik üzerine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/comertlik/">Cömertlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26304 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="342" height="164" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 342px) 100vw, 342px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bize iyi gelen hasletlerimizden bahsetmeye devam edelim dilerseniz. Ruh sağlığımız ve cömertlik arasındaki ilişki hakkında neler söylersiniz?</strong></p>
<p>İnsanın iyilik halini artıran pek çok erdem var: Bağışlayıcılık, minnettarlık, merhamet ya da cömertlik gibi. İyi bir yaşamın ne olduğu konusunda her disiplin kendi içinde sorular sorup kendi yanıtlarını üretmiş. Salman Akhtar psikoloji disiplini kapsamın­da cömertlik üzerine yapılan çalışmalara gereken ilginin yeterince gösterilmediğini ifade ediyor.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[59]</sup></a> Oysa kadim kültür ve dinlerde in­sanlar her zaman cömert olmaya teşvik edilir. Psikoloji alanında bu konu üzerine hiç çalışma yapılmadığı söylenemez elbette. Bu alanda uzun yıllardır çalışan Kansas Üniversitesi’nden Daniel Batson’ın araştırmaları örnek olarak verilebilir. Batson’ın çalışma so­nuçlan bize, cömertlik söz konusu olduğunda içimizde taşıdığımız güçlü bir potansiyel olduğunu söylüyor.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Cömertliğin temel taşı, pek çok insani değerde olduğu gibi empati duygusudur. Empati sayesinde başkalarının acıları ya da sıkıntı- larıyla bağlantı kurar ve içimizin en derinlerinde onlara yardım etme motivasyonunu hissederiz. Bu sayede cömertlik varlığa bürünme fırsatı bulur. Cömert olabilmemiz için empati nasıl gerekliyse empati için de dikkat gereklidir. Sürekli yeni bilgilerin akışına maruz kal­dığımız bu hız ve bilgi çağında empati kurabilmek için dikkatimizi vermek kendi başına bir cömertlik eylemi haline gelmiş durumda­dır. Simone Weil&#8217;in meşhur ifadesiyle “Dikkat, cömertliğin en nadir ve saf formudur.&#8221; Dikkatimizi vermek, benim zannımca da cömertliğin en gelişkin hali olabilir zira verdiğiniz şey ne olursa olsun, kime ne vereceğinize karar verip harekete geçebilmenin ön şartıdır.</p>
<p>Benim de sıklıkla referans verdiğim, dikkatin empati kurmak ve yardım etmek konusundaki önemini gösteren bir çalışma var: Da- niel Goleman, <em>Social Intelligence</em> kitabında Princeton Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrencilerle yapılan bu çalışmayı örnek ve­rir. 40 öğrenciye uygulamalı bir vaaz verecekleri söylenmiş ve her birine bir vaaz konusu verilmiş. Öğrenciler iki gruba ayrıldıktan sonra öğrencilerin yarısına, yolun kenarında muhtaç bir yabancıya yardım etmek için duran bir adamla ilgili <em>Incil&#8217;den</em> bir vaaz konusu verilmiş. Diğer gruba ise Incil’den rastgele bir vaaz metni verilmiş. Deneye katılanlara metinlerine çalışmaları söylenmiş. Sonrasında teker teker başka bir binaya geçip vaaz vermeleri istenmiş. İlginç olan şudur ki, vaaz verecekleri binaya geçerken aynı kıssadaki gibi muhtaç bir adam binaların arasında onları beklemekteymiş. Peki katılımcılar o muhtaç kişiye yardım etmişler mi dersiniz? Cevap: Hayır. Neden yardım etmedikleri sorulduğunda da vaaz verecekle­ri için çok acele ettiklerini ve o adama yardım edecek kadar vakit­lerinin olmadığını söylemişler.</p>
<p>Goleman, ilahiyat öğrencilerinin muhtaç birine yardım etme­meyi seçmelerinin onların zihnindeki sistemle ilgili olduğunu söy­lüyor. Zaman baskısı altında olduğumuzda çevremizde olan bitene yönelik dikkatimiz kısıtlanır. Bu da yardımda bulunabilmemiz için gereken empatiyi göstermemize engel olur. Etrafımızdaki insan­lara karşı cömert olabilmemiz için tüm dikkatimizi onlara yön- lendirebilmemiz gerekir. Eğer dikkatimiz modern hayatın zaman örgütlenmesinde olduğu gibi görevler, telaşlar ya da başka dikkat dağıtıcılar yüzünden bölünürse yardım etme olasılığımız düşer. Goleman, hızlı bir biçimde akan şehir yaşamında bir tür trans halinde yaşadığımızı ve diğer insanları fark etmekte güçlük çektiğimi vurgular.61 O yüzden vermeye önce dikkatimizle başlamamız iyi bir yol olacaktır.</p>
<p>Cömertliğin çok sayıdaki faydalarından biri, cömertlik saye­sinde beynimizin haz ve sosyal bağlantıyla ilişkili bölümlerinin harekete geçmesidir. Bu esnada salgılanan endorfin, ruh ve beden sağlığımıza olumlu katkı sağlar.</p>
<p>Rekabet günümüz kapitalist toplumlarının en önemli düsturlarından birisi. Büyük olan küçüğü, hızlı olan yavaşı yutuyor. İpi önde göğüslemek, vakti nakde çevirebilmek, “sınırsızca büyümek” en önemli başarı ölçütleri arasında sayılıyor. İnsan zamana hük­medemiyor, zaman insanı kovalıyor. İç âlem ile dış âlem arasında­ki uçurum büyüyor. Belki sormamız gereken soru şu: Kazanırken neyi kaybettim? Telaş içinde yaşamak hem kendimize gösterdi­ğimiz şefkati hem de başkalarıyla hemdert olabilme yeteneğimi­zi törpülüyor. Bencilliğin şaha kalktığı toplumlarda merhamet ve empati birer ilaçtır. Durup kendimize ve dünyaya sükûnetle baka­bilmeyi gerektirir. Başarının modern ölçütlerini sorgulamayı, mo­dem uygarlığın “faydasız” saydığı etkinliklere daha fazla zaman ayırmayı gereksinir. Dünya daha güzel bir yer olacaksa kamusal iyiyi bireysel iyinin önüne koyabilen insanlar sayesinde olacaktır.</p>
<p><strong>Cömert olabilmek için önce dikkatimizi vermemiz gerektiğini söylediniz. Sonrasında neler verebiliriz cömert olabilmek için?</strong></p>
<p>Bu sorunun yanıtı, kıymet verdiğimiz her şey olacaktır. Dikkatiniz, zamanınız, paranız, bilginiz, sevginiz. Vermeye nereden başlayacağı­nız da önemlidir. Yakından başlamak daha iyidir. Hatta en yakınınız­la başlamak&#8230; Yani vermeye kendinizden başlayın. Kendinize karşı verici olduğunuzda başkalarına verme kapasiteniz de artacaktır. Bi­lirsiniz, uçak yolculuğunun başında güvenlik için yapılan bilgilendirme anonsları vardır. Herhangi bir riskli durumda oksijen maskele­ri devreye girecektir. Böyle kritik bir durumda önce kendi maskenizi takmanız salık verilir. Zira siz kendinizde olmaz, bitkin ya da muhtaç durumda kalırsanız başkasına yardım etme gücünü ve fırsatını hiç bulamazsınız. Başkalarına da yük olursunuz. Elbette bu, oksijen mas­kesini kendinize takıp tüm oksijeni tek başınıza tüketmek, bencil ol­mak ya da başkalarına yardım etmemek anlamına gelmez.</p>
<p>Ayrıca kişinin ihtiyaçlarını dile getirmesi ve kırgınlıklarını pay­laşması yahut bu konularda destek alması kendine karşı cömert dav­ranmasının bir başka yansımasıdır. Bu söylemesi kolay, uygulaması zor bir tutum. Azim Jamal, bazı insanların almakta güçlük çektiğine işaret ederek her insanın vermeyi öğrenmek kadar almayı da bilmesi gerektiğini vurguluyor.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[62]</sup></a> Almak ve vermek madalyonun iki yüzü gi­bidir. Zira sürekli almak ve hiç vermemek kadar almaktan kaçınarak biteviye vermek de bütünlükten yoksun bir hal. Halil Cibran’ın <em>Er­miş</em> kitabında söylediği gibi: “Cömertlik, yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[63]</sup></a></p>
<p><strong>Kendimize karşı cömert olmayı öğrenmek ya da bu yönümüzü geliştirmek için neler yapabiliriz? Birkaç pratik öneri paylaşabilir misiniz?</strong></p>
<p>Cömert olurken kendi iyilik halimizi gözetebileceğimiz birçok şey yapmak mümkün. Bu yolda adım atmak için hayatınızda zayıf olan ya da daha güçlü olmasını istediğiniz taraflarınızın bir listesini yap­mayı deneyebilirsiniz. Belki de olumsuz sonuçlar barındıran güçlü yönleriniz var ve onları biraz değiştirmek istiyorsunuz. Bu liste saye­sinde öncelikle sorunlarınızı tanımlamış olursunuz. Böylece varmak istediğiniz hedef için bir yol haritası çizmek mümkün hale gelir.</p>
<p>♦</p>
<p>İkinci adım ise, hedeflerinize ulaşmak için izleyeceğiniz yolda net ve küçük adımlar planlamak. Küçük adımlar hem harekete geçmenizi hem de ilerledikçe kendinizi teşvik edebilmenizi sağlar. Hayatlarınızı iyileştirmek için çabalamanın kendiniz ve çevreniz üzerinde nasıl bir domino etkisi yaratacağını görmek kim bilir ne kadar ilham verici olacak&#8230;</p>
<p>En yakınlarımızdan başlayarak, giderek genişleyen dairelerle bir cömertlik iklimi yeşertmeliyiz. Ailemize, sevdiklerimize, çev­remize, ülkemize, dünyaya&#8230; Eşinize karşı müşfik olun. Şefkat ilişkiyi zenginleştirir, derinleştirir. Onun hikâyesini öğrenin zira bir insanın hikâyesini bilmek onu anlamayı ve ona şefkat göster­meyi kolaylaştıracaktır. Bir kişinin yaptığı her davranış için bir nedeni vardır. Nedenleri bilmek, muhatabınızı anlamanıza ve ona şefkat göstermenize yardım eder. Zaman zaman evli çiftler, çocukları dünyaya geldikten sonra anne baba rollerinin ağırlığı altında, sevmiş oldukları insanı unuturlar. İlişkinizi daha iyi hale getirmek istiyorsanız birbirinize neler verebileceğinize bakın. Ön­celikle eşinize zaman ayırın, ona tüm dikkatinizi vermeyi dene­yin. Telefon gibi dikkat dağıtıcı uyaranlardan uzak kalacak şekil­de birbiriniz için özel zamanlar tayin edin. Bu şekilde konuşmak istediğiniz konuları paylaşmak için de uygun zamanlarınız olur. Aksi halde sorunlar hazırlıksız olduğunuz, yorgun olduğunuz ya da zihninizin meşgul olduğu zamanlarda gayrı ihtiyari bir şekil­de patlak verir ve çözüm zorlaşabilir. Eşinize karşı daima açık ve dürüst olun. Dürüst olmak incinme riskini de içinde barındırır, o yüzden kolay değildir. Lâkin dürüstlük olmadan gerçek ve sağlam bir ilişki kurulamaz. Dürüstlük, derin ve otantik bir ilişki geliştir­menin temelinde yer alan bir niteliktir. Aksi halde ilişkilerin ana unsuru olan güven oluşmaz.</p>
<p>Sevginizi her vesile ile cömertçe gösterin. Sevgi pasif değil aktif bir eylemdir, gizli sevgi nekesliktir. Sevgiyi göstermenin bin bir yolu var, muhatabınızın istek ve ihtiyaçlarına göre gösterin sev<u>giniz</u>i Bunu sık sık yapmalısınız. “Ne kadar sıklıkla?” diye soruyor olabilir­siniz. Dr. John Gottman’ın -ki kendisi önde gelen ilişki uzmanlarından biridir- buna bir cevabı var.64 Gottman’ın uzun süreli ve mutlu evlilikler üzerine yaptığı çalışmalardan faydalanmak istiyorsanız, işte size ilişkideki dengeyi sağlamak için bir oran: Eşinize söylediğiniz her bir olumsuz şey için beş olumlu şey söyleyin ya da yapın. Böylece tatminkâr ve sağlam bir ilişki yaşayabilirsiniz. Daha da iyisi, olumsuz şeyler söylemek ya da yapmaktan vazgeçmek olacaktır.</p>
<p>Mutlu çiftlerin sırlarını paylaştığı belgeselde çiftler ekip olmanın önemini vurgulamışlardır.<sup><a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[65]</a></sup> Çiftlerden birinin sevgisi azaldığında diğeri devreye girmiş. Ne güzel değil mi? Eşlerden birinin sevgisi ya da enerjisi azaldığında diğeri ilişkiyi sağlığına kavuşturmak için elinden geleni yapıyor. Bu noktada ilişkilerin bir uzlaşma sanatı ol­duğunu hatırlamak yararlı olacaktır. Başarılı bir ilişkide her iki taraf da uzlaşma taraftarı olmalıdır. Bir taraf sürekli ve fazlaca verirken diğeri çok alır ya da çabalamazsa denge bozulur. Sürekli veren ve tükenen taraf ilişkiyi sona erdirmek isteyebilir. Evliliklerde tüken­me, hep veren ama hiç alamayan insanların hazin bir uğrağıdır.</p>
<p>Eşinizle arkadaş olun. Eşlerin birbiriyle arkadaş olması, birlikte zaman geçirmekten keyif alması, beraber eğlenmesi evliliğin ömrü­nü uzatacaktır. Bu bir rastlantı sonucu ya da şans eseri gerçekleş­mez. Nasıl her arkadaşlık enerji, çaba ve özen gerektirirse eşinizle olan ilişkiniz de aynı şekilde özen, çaba ve enerji ister. Uzun süren evliliklerin sırrı, karı kocanın birbiriyle arkadaş olabilmesidir.</p>
<p><strong>Çocuklarımıza karşı nasıl cömertçe davranabilir ve onlara cömert olmayı nasıl öğretebiliriz?</strong></p>
<p>Çocuk hayattaki en kıymetli hediyedir. Anne baba olmaya karar verdiğimiz andan itibaren onları dünyaya biz davet etmiş ve sorum­luluklarını da biz üstlenmiş oluruz. Çocuklarımızın yemek, içmek ve barınmak gibi fiziksel ihtiyaçları yanında, duygusal birtakım ihtiyaçları da var. Sağlıklı bir şekilde büyüyüp olgunlaşabilmeleri için çocukların güven, örneklik, bağımsızlık ve keşif gibi duygusal ihtiyaçlarını da dikkate almalıyız.</p>
<p>Onlara vereceğimiz zaman ve dikkat, çocukların sağlıklı gelişe­bilmeleri için çok önemlidir. Her çocuk aidiyet, ilgi ve şefkat ister. Onlarla geçirdiğiniz anlamlı zamanlar aranızdaki bağı güçlendirir, çocukların kendilerini ailenin değerli bir ferdi olarak hissetmele­rine katkı sağlar. Üstelik paylaştığınız her şey onların aidiyet duy­gularını da güçlendirecektir. Çocuklarınıza karşı cömert olun ve onlara cömert olmayı öğretin. Mesela çocuklarınıza harçlık ver­mek cömertlik becerilerini güçlendirmek için bir fırsattır. Böyle- ce onları, harçlıklarının belli bir yüzdesini başkalarına vermeleri için teşvik edebilirsiniz. Harçlıklarını farklı yüzdelerde de olsa bölümlere ayırmaları hem dikkatli para harcamayı hem tasarruf etmeyi hem de bağış yapmayı öğrenmelerini sağlar. Böylece para yönetimini de erken bir zamanda sizden en doğru şekilde tecrübe ederek öğrenebilirler.</p>
<p>Çocuklara cömert olmayı öğretmenin başka birçok yolu vardır. Önce siz kendi arkadaşlarınıza ve tanımadığınız insanlara cömert­çe yaklaşın ki çocuğunuz sizi olumlu bir örnek olarak model al­sın. Sosyal destek programlarına katılın. Bu programlar vesilesiyle çocuklarınızla sosyal sorumluluğun neden önemli olduğunu ve nasıl yapılabileceğini konuşun, tartışın ve yeni öneriler geliştirin. Sık sık onların bu konulardaki görüşlerini sorun. Bu iletişim hali bir sorgulama şeklinde olmamalı, karşılıklı bir sohbet içinde ger­çekleşmeli. Sürekli sizin soru sorduğunuz, çocuklarınızın ise yanıt ürettiği bir iletişim ya da onlara ne yapmaları gerektiğini dikte et­tiğiniz konuşmalar sağlıklı değildir. İletişimde karşılıklılık esastır. Bir konuşun üç dinleyin. Onların kendilerini cömertçe ifade etme­lerine izin verin. Siz de cömertçe dinleyin.</p>
<p>Çocuklarınızı dünyada neler olduğundan, yeryüzünün başka yerlerindeki insanların çetin yaşam koşullarından haberdar edin. Siz ve çocuklarınız muhtemelen dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlara sahipsiniz. Çocuklarınızın bunu fark etmesi­ni sağlayın. Çocuklarınızın değer verdiği alanları öğrenin ve ortak bir paydada buluşmak için onların ilgi alanlarından birinde siz de yer alın. Çocuklarınızın empati ve cömertlik gibi erdemlere sahip olmaları, zorluklarla karşılaştıklarında daha güçlü ve daha sağlık­lı bireyler olmalarına yardımcı olacaktır. Bu da bir anne babanın çocukları için yapabileceği en cömert eylemdir. Ebeveyn olarak görevimiz; onların güçlü, bağımsız, sağlıklı bireyler olarak geliş­melerine hizmet etmektir.</p>
<p><strong>Peki cömertçe davranırken nelere dikkat etmeliyiz, mesela ne kadar vermeliyiz ya da nasıl vermeliyiz?</strong></p>
<p>Bu soruyu muazzam bir kadını örnek vererek cevaplamak isterim. Fransız filozof Simone Weil’den bahsediyorum. İhtiyaç sahibi biriy­le karşılaştığında o kişinin gereksinimlerine göre ve kendi olanakla­rı elverdiği ölçüde veren bir mistik, bir modem zaman azizesi ken­disi. Yoksulluk sınırında yaşıyor ve kazandığını ihtiyacı olanlarla paylaşmak konusunda oldukça cömert davranıyor. Verme eylemini öyle zarif bir şekilde gerçekleştiriyor ki, bu durum başlı başına bir ders niteliğinde. Elindeki paranın kendisine ait olmadığım belirt­mek ve alan kişinin de alma konusunda bir tereddüde düşmemesi için şöyle diyor: “Eğer bu parayı sana verirsem onu başkalarına ver­diğim hissine kapılmam zira para su gibidir. Ne zaman biraz fazla olsa kendiliğinden akmalıdır.” <a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[66]</sup></a> Tevazünün eşlik ettiği bu yakla­şım, verme eyleminin, alan ve veren arasında yaratabileceği iktidar oyunlarının da önüne geçer. Alan kişi kendisini eksik ya da borçlu hissetmez. Veren ise sadece yapılması gerekeni yapmaktadır.</p>
<p>Cömertlik sadece zamanınızı ya da paranızı vermekle de sınırlı değildir. Niyetinizi vermek de bir cömertlik girişimidir. Örneğin Charles Darwin, bir kitabı okuduğunda ilk olarak o esere sempa­tiyle yaklaşırmış. İkinci okuması sırasında elindeki metni kritik ederek okurmuş.<sup>67</sup> Darwin, bu okuma yaklaşımının kendisine bir­çok fayda sağladığını teslim edenlerden. Modern çağın şafağında beliren ilginç ruhlardan biri, Nietzsche de aynı şekilde “İyi oku­mak; yavaşça, derinlemesine, dikkat ve ihtiyatla, ardında yatanı dü­şünerek, kapılan açık bırakarak, nazik parmak ve gözlerle okumak demektir,” diyerek tanımlıyor derin ve yönelim yüklü okumayı. Birine onu dinlemek için tüm bedeni ve ruhuyla dönmek gibidir bu açık yumuşak ahenkli okuma, birbirimizin düşüne düşmemizi sağlar. Tevazünün eşlik ettiği bu cömert yaklaşım sayesinde, söz konusu olan bir kitaptan, bir çocuktan veya bir hayvandan -ne olduğu hiç fark etmez- her zaman öğrenilecek bir şeyler vardır. Cömert yaklaşımın alameti, bir başkasını ya da bir şeyi değerlen­dirirken tüm iyi niyetimizi karşılaştığımız varlığa yönlendirmektir. Böylece son okuduğumuz kitap en güzel kitap haline gelir, son konuştuğumuz insan en harika insana dönüşür. Cömertlik, içine girdiği her şeyi bambaşka bir hale getirebilecek güce sahiptir.</p>
<p>İnsanın vermek için çok büyük bir kapasitesi ve cömertçe pay­laşabileceği pek çok değeri var ve vermenin de sayısız biçimi. Cö­mertlik sadece maddi sermayemizle sınırlı değil. Mesela çalışan bir annenin bebeğine bakmasına yardımcı olmak, ihtiyacı olan biriyle bilgi alışverişinde bulunmak, yalnız ya da hasta birini ziyaret et­mek, çevremizdeki insanların halini hatırını sormak, zorluk için­deki birini cesaretlendirmek de cömertliğe dahildir. Birçok yolla bizi zenginleştirebilecek zengin bir erdemdir cömertlik.</p>
<p>Verdiğiniz şey ne olursa olsun kayıtsız şartsız vermek de çok önemlidir. Karşılıksız verip vermediğimizi görmek için basit bir deneyden yararlanabiliriz. John Stepper cömertliğin karşılıksız olup olmadığını anlayabilmemiz için bir deney önerir.<sup>68</sup> Bu dene­yin adı, “Kapı Tutma Deneyi”dir. Bu deneyi uygulamak için bir an durup arkamızdan gelen kişiye kapıyı tutalım, bu davranış kar­şısında o kişi bize teşekkür etmezse kendimizi nasıl hissederiz?</p>
<p>İnsanların çok kaba olduğuna kanaat getirip bir daha kimseye kapı tutmamaya mı karar veririz yoksa küçük de olsa cömert bir davra­nış yaptığımız için kendimizi mutlu mu hissederiz? Birini borçlan­dırmak, onu bu şekilde kontrol etmeye çalışmak ya da birini manipüle etmek için vermek gibi&#8230; Sonuç olarak, ne verdiğiniz kadar neden ve nasıl verdiğiniz de önemlidir. İbn Sina’ya isnat edilen şu sözdeki gibi: “İyiliğin şartı beştir: Tez olmalı, gizli olmalı, gözde büyütülmemek, sürekli olmalı ve yerini bulmalı.”</p>
<p>Cömertliğin sosyal faydaları su götürmez ancak etkileyici şekil­de cömertlik sayesinde beynimizin haz ve sosyal bağlantıyla ilişkili bölümleri harekete geçiyor, bu esnada salgılanan endorfin ise ruh ve beden sağlığımızı olumlu yönde etkiliyor. İlk karşılığı iyilikten önce alıyoruz.</p>
<p>Yapılan iyiliğin karşılığını beklemek ise bu güzel davranışı cö­mertlikten başka bir şeye dönüştürebilir. J. J. Rousseau’nun <em>Emi­lendeki</em> şu satırları oldukça manidardır: “Bize iyilik yapan herkesi severiz; bu, ne kadar da doğal bir duygudur! Nankörlük insanın yüreğinde değildir ama çıkar oradadır, nankör minnettarların sa­yısı çıkarcı iyilikseverlerin sayısından daha azdır. Eğer armağanla­rınızı bana satmak istiyorsanız fiyat konusunda pazarlık yapanın ama bunları bağışlar gibi yapıp da daha sonra saptadığınız fiyat üzerinden satmak isterseniz o zaman hile yapmış olursunuz. Ar­mağanları paha biçilmez yapan, bedelsiz verilmiş olmalarıdır. Yü­rek yalnızca kendi yasalarına uyar; onu bağımlı kılmak istemekle özgür, özgür kılmakla da bağımlı kılmış olursunuz.” Cömertliğin bizi nasıl ışıltılı bir erdemle ve iyicillikle sarıp sarmaladığını gör­dükçe insanlar da bu kıymetli haslete sahip olmak isteyeceklerdir, kendimiz için peşinen aldığımız karşılık dışında, belki en değerli armağanı budur.</p>
<p>Dünyada her şey zıddıyla kaim. Cömertlikten bahsedip de cimrilikten bahsetmemek olmaz, cimriliğin de farklı türleri var. “Cimri, servetini batırmak korkusuyla elindekileri vermeyen de­ğil, senin sunduğun karşısında yüzünün ışığını esirgeyendir. Sen tohumlarını attığın zaman güzelleşmeyen toprak cimridir,” diyor</p>
<p>Saint-Exupury. Başkalarına vakit, dikkat ya da çaba harcamamak bunlardan birkaçı. İyiliklerimizi yeryüzünden esirgemek, insanları güler yüzümüzden mahrum etmek veya kendi uygarlığını diğer uygarlıklardan üstün görmek de bir tür cimriliktir. Bunlara dünya kaynaklarının adaletsiz bir şekilde bölüşülmesine bir itirazımızın olmamasını da katabiliriz, bu bile bir tür cimriliktir. Kronik cimri­lik dikkate alınması gereken ciddi bir sorundur ve cimrilik sadece finansmanla da sınırlandırılamaz.<sup>6</sup>*</p>
<p style="text-align: center;">Cömert yaklaşımın alameti, bir başkasını<br />
ya da bir şeyi değerlendirirken tüm iyi<br />
niyetimizi karşılaştığımız varlığa<br />
yönlendirmektir. Böylece son okuduğumuz<br />
kitap en güzel kitap haline gelir, son<br />
konuştuğumuz insan en harika insana<br />
dönüşür.</p>
<p class="text font-medium truncate text-20">Kemal Sayar,RabiaYavuz &#8211; Kendi Özünü Bil,syf:183-193</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[59]</a> Akhtar, S., <em>Good Stuff: Courage, Resilience, Gratitude, Generosity, Forgiveness, and Sacri- fice,</em> Rowman &amp; Littlefield Publishers, Washington, 2014</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[60]</a> Batson C. D., Schoenrade, P. ve Ventis Karry W., Din ve <em>Birey, Sosyal Psikolojik Bir Yakla-şım,</em> Çev. Ali Kuşat, Prof. Dr. Abdulvahap Taştan, Kimlik Yayınlan, İstanbul, 2017</p>
<p>61.Goleman, D., <em>Social Intelligence,</em> Ban tam Press, Londra, 2007</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[62]</a> Jamal, A. ve McKinnon, H., <em>The Power of Giving: How Giving Back Enriches Us Ali,</em> Tarc- herperigee, New York, 2009</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[63]</a> Cibran, H., <em>Ermiş, Çev: Ayşe</em> Berkıay, İş Kültür Yayınlan, İstanbul, 2014</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[64]</a> Jamal, A. ve McKınnon. H., The Povvrr <em>of Giving: How Giving Back Enriches Us Ali, </em>Tarcherperigee, New York City, 2009</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[65]</a> A.ge,</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[66]</a> Tuan, Y, <em>Human Goodness,</em> Uıüversîty of Wisconsin Press, Wisconsin, 2008</p>
<p>67.Jamal, A. ve McKınnon. H., The Povvrr <em>of Giving: How Giving Back Enriches Us Ali, </em>Tarcherperigee, New York City, 2009</p>
<p>68.Stepper.J.Working Out Loud:The Circle Woorkbook,Page Two, Vancouver,2020</p>
<p>69.Akhtar, S., <em>Good Stuff: Courage, Resilience, Gratitude, Generosity, Forgivcness, and Sacri- fice,</em> Rowman &amp; Littlefield Publishers, Washington, 2014</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/comertlik/">Cömertlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/comertlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2021 07:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özçekim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahirette insan]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Umut]]></category>
		<category><![CDATA[utanç]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25128</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25129 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg" alt="" width="290" height="420" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1.jpg 276w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" /></p>
<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar bize o kadar da dünyanın merkezinde olmadığımızı, kendimizde vehmettiğimiz yeteneklerin sınırlı olduğunu gösterir. Böylece, yetinmeyi öğreniriz. “Bir durumu artık değiştiremediğimizde &#8230; kendimizi değiştirmeye zorlanırız,&#8221; demişti Viktor E. Frankl. Zorluk eşikte belirdiğinde, neyi yapabilecek ve neyi değiştirebilecek isek ona odaklanmalıyız. Her zorluk insanın ruhsal tekâmülü için de bir imkândır. “Karanlık basacak diye gündüzü, şafak sökecek diye geceyi kaybediyorlar,” diyor Seneca.</p>
<p>İncittiğimiz her varlık, bizi de azar azar yok ediyor. İnsanın insana duyduğu ihtiyaç onun zayıflığı değil tam aksine kuvvetidir. Bu ihtiyaç sayesinde dışımızdaki zenginliklere yönelir, başkalarının hikâyelerini dinler ve böylece dünyaya açılırız. İnsan insana sığınaktır. İnsanın ödevi, bir kalbi kırılmaktan koruyabilmektir. “Kendimizi bulmanın en iyi yolu, onu başkalarının hizmetinde kaybetmektir,” demiş Gandhi. Buna kendini aşarak kendisini gerçekleştirmek de diyebiliriz. En iyilerimiz, merhameti yüreğinde bir mücevher gibi gezdirenlerimiz. En iyilerimiz gönül yapmayı, yara sarmayı bilenlerimiz.</p>
<p>İnsan ıstırabının sebeplerinden biri, kendisinden mahrum kalmayı bilememesi. Kendimizi dünyanın merkezine koymayalım.  S.17</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Öğrenmek, zihnimize hep yeni şeyler almak değil, bazen bildiklerimizi unutmak demektir. Gerçek bir öğrenme; ezberleri bozmakla, yanlış ve lüzumsuz bilgiyi zihinden boşaltmakla başlar. Ruhumuzu mâsivâdan boşaltalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın evi, anlaşıldığı yerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet deyince bir yenilgi, bir boyun eğiş anlaşılıyor. Halbuki teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. Teslim olmak beni esenleyen bir büyük kudretin ellerine kendimi bırakmamdır, öyle ki o kudret tarafından gözetileceğimize ve bu sebeple de her şeyin yolunda olduğuna iman ederiz.  S.20</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sürekli mücadele korkuya geçit verir: Sanki her zaman, hayatımızın tüm cephelerini kontrol etmek zorundayızdır. Nasıl bir yanılgıdır bu! Oysa teslimiyet; kendimizi akışa bırakmak, dalgayla birlikte yüzmek, rüzgârı kanatlarının altına almaktır. Çoğumuz kontrolün çok önemli olduğunu düşünür ve işleri kendi haline bırakmanın bir şeyleri ters yüz edebileceğinden korkarız. Oysa yaşamak tevazu ister, hayatın getirdiği derslere açık olmayı gerektirir. Teslimiyet, Allah’a güvenmektir. Bazen hayır gibi görünende şer, şer gibi görünende hayır gizlidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet; vazgeçmek, bırakmak değil, bir seçim yapmaktır. Hayatı olduğu gibi bütün sevinç ve kederleriyle, acı ve tatlı sürprizleriyle kabullenmek. ‘Yalnızca nedeni görmek istediğinde göz kör olur’ diyor Mevlâna. Teslimiyetten kaçış, işler benim istediğim gibi olmadığı sürece mutlu olmayacağım demektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tekkelerin duvarında ‘ah, teslimiyet!’ yazarmış geçmişte. O mazi ki orada teslimiyet hayatın dokusunu oluşturuyordu. ‘Farklı bir şey dene’ diyor pirimiz Mevlâna, ‘teslim ol’. Denemekten vazgeçme, bu sefer teslim ol ki zorlukları teslim alasın. Akıntıya karşı kürek çekme, rüzgarla es, akıntıyla ak.  S.22</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ruh dolar boşalır. Kalp takallüp eder. Halden hale evrilir, çevriliriz. Ruhumuzun boşluğu yalnız ilâhi olanla dolabilir. Ona kendimizi açmak için masivadan arınmalı, ruhu özge misafire hazır hale getirmeliyiz. Manevi açlığımızı sözümüzü doyuran o sahte gıdalardan, yanılsamalar aleminden özgürleşmeli ve ancak o arınışla hazırlanmış olan ruhun evine, gönlün tahtına o Çalab’ı buyur etmeliyiz. ‘Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalap bahdı / İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkar ise’.  S.24</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzellik nerededir? Diğerleri gibi ölmeye mahkûm büyük şeylerin içinde mi, yoksa hiçbir iddiası bulunmadan, anın içine bir sonsuzluk tomurcuğu yerleştirmeyi bilen küçük şeylerde mi?</p>
<p>M. Barbery, Kirpinin Zarafeti  s.27</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tek başınalık başka insanlardan ayrı kalmak değil, kendimizden ayrı düşmemek demek. Başkalarının yokluğu değil, kendi başımıza ve kendimize var olabilmek. İnsan birbirine bağlı ve bağımlı bir varlık, bunun idrakinde olduktan sonra yüz yüze olmamız gerekmiyor. Kendimizi bir ilişkinin gerçekliğine bütünüyle açmak, mesele bu. Ruha izin verecek bir mesafede durabilmek.  S.28</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çocukluğum boyunca birisi beni merak etsin de arayıp bulsun diye tavan arasına saklandım ama kimse beni aramaya gelmedi, her seferinde ağlayarak indim’. Genç bir kızın bana söylemiş olduğu bu söz, bana Winnicott ustanın çok zaman önce söylediği bir sözü hatırlattı: ‘Saklanmak bir hazdır, bulunmamaksa bir facia’. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister. Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.  S.29</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Duyguları tanımak önemli, zira pek çok insan kendi duygularından saklanıyor. Saklanmanın bu hali tehlikeli: Duygularımızı bilmezsek kendi kendimizi nasıl bulacağız? Kendimizden saklanırsak, bir başkası nasıl gelip bizi bulabilecek?</p>
<p>Erkek çocukları duygularını tanıyamadığından korku, sıklıkla saldırganlığa dönüşüyor. Çocuklarımıza zengin bir içsel hayat hediye etmek, anne ve babanın ilk görevi. Onların bulunacaklarından emin olarak saklanmalarını temin etmek, biz anne babaların üzerine bir borç.  S.30</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç&#8230;Bu duygu dünyayı kurtaracak.</p>
<p>Tarkovski, Solaris</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Küçük çocukların, bebeklerin utanması temelde, görüldüğünün, ilginin muhatabı olduğunun tatlı farkındalığıdır. Bir dostumuzun çok sevimli küçük kızına “Tanışalım mı” dediğimde hemen annesinin eteğinin ardına saklanmış ve “Utandım,” demişti. Bana o yaşta bu kelimeyi yerli yerince kullanabilmesi şaşırtıcı gelmişti. Freud&#8217;un kavramsallaştırdığı, nesnelerin saklanıp sonra ortaya çıkarıldığı “fort-da” ((gitti-burada”) oyununun çocuğun anneden ayrılabilmesindeki fonksiyonunu bizim kültürümüzde annelerin “ceee” oyununun icra ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bu iki oyun arasında, bebeğin tepkisindeki belirgin bir farkı da gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum:</p>
<p>Bazı bebekler ce-ee oyununda güler; bazıları da utanır veya bazen güler bazen utanır. Bunun, fort-da oyunundakinin aksine, ce-ee oyunun bakışımsal niteliğinden kaynaklanması kuvvetle muhtemeldir; sadece bebek görmez annesini (oyuncağın-nesnenin görülmesi gibi), anne de oyun kurgusu içerisinde dalgın olmayan bir dikkatle bebeğini görür. Oyunun, otizmde en erken teşhis yöntemlerinden biri olmasının nedeni, görülme farkındalığının ateşlediği süreçlerin zihinsel yetiler ve kişilik gelişimi için hayati öneme sahip olmasıyla ilişkilidir.  S.34</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utancın bedende yarattığı tepkiler çok anlamlıdır: Yüzü yere eğmek, omuzların ve başın çöküşü, gözleri kaçırma, bedenin büzülmesi, kapanması. “Yerin dibine geçseydimi!” temennisi, yüzü ve avuçları al basması. Sanki benliğini ateşte yakıp kavruklaşan, buruşan bir kâğıt gibi ortadan kaldırma arzusunu gösterir kişi. Gerek Hint-Avrupa dil grubunda, gerekse Arap dilinde utanma fiilinin etimolojisinin, insanın cennetten çıkarılış hikâyesine göndermede bulunurcasına “örtünmek” fiili ile kökensel yakınlığı dikkat çekicidir. Utançla ilgili en temel duygu yanlış kişilerin, uygunsuz bir biçimde, seni yanlış bir durumda görmeleriyle ilgilidir. Çıplaklıkla doğrudan ilgilidir, öyle ki utanan kişi ya örtünmek/kendisini gizlemek ya da saklanmak ister.  S.40</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç duygusu biraz da “Ben ihtiyaç duyduğum zamanda, utandırılırken, hiçbir el belirmedi, el uzatıp beni o çukurdan çıkarmadı; demek ki ben bunu hak ediyorum, demek ki ben sevilecek bir varlık değilim, bütün bu yaşadıklarımı hak etmişim,” düşüncesiyle ilerleyip pekişiyor. Bu düşünceyi, hayatta karşımıza çıkacak birtakım yaşam deneyimleri iyileştirebilir. Örneğin, değer verdiği iyi bir eş tarafından sevilmek, iyi bir işe sahip olmak, etrafında sevilen bir kişi olmak, iyi bir dünya görüşüne, inanca sahip olmak insanın ilk yoksunluklarını iyileştirebilir. Ama bazı insanlar bunlarla karşılaşmazlar; karşılaşmayınca da kendilerini sonsuza dek kurban olarak kurgulayabilirler.“Ben ne yaparsam yapayım kötüyüm zaten, yaşadığım her şeyi hak ediyorum!” düşüncesine mağlup olabilirler. Bu tür bir utanç narsisizmden depresyona, sosyal fobiye kadar pek çok patolojinin, pek çok ruhsal sıkıntının temelinde yer alır.  S.42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Geçtiğimiz yıllarda sosyal medya başkalarının utandırılınası için topyekün bir linç silahına dönüştürüldü; bazı insanlar bu sebeple canına kıydı.</p>
<p>Özellikle Instagram postlarını düşünelim, herkes kendini olmak istediği formlarda gösterebiliyor bu ortamda. Aile mutlulukları, seyahat, yeme içme, giyim kuşam, tüketme özgürlüğünün türlü tezahürleri. Bunlar, insanların gözüne bu kadar sokulmamalı. Her ailenin, her şahsın daha mahrem yaşantıları olmalı. Tohum, karanlıkta ve tenhada filizlenir. Başka insanların gözünün önüne getirilmiş yaşamlar, tabii seyrinden başka rotalara savrulur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hassas, ince ruhlu insanlar, başkalarının yerine de utanabilen insanlardır; kötü bir şeyi iyi bir şeyle değiştirememenin, onu “hiç olmamış” kılamamanın utancını, sorumlu ama aciz olmanın, insanlığa verdikleri taahhüdün gereğini yerine getirememiş olmanın utancını iliklerinde hissederler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Insanlar kendilerinde teşhis ettikleri ve yüzleşmekten kaçındıkları duyguyu bir başkasına yansıtır; utanmayı bilmeyenler başkasını utandırarak var olur.  S.49</p>
<p>Şiddetin köküne indiğinizde de utancı bulabilirsiniz. Kimi genç erkekler utancı zafere dönüştürmek için şiddete başvuruyorlar. Utanç duygusunun içeriğindeki değersizlik ve mutsuzluğun yarattığı iç sıkıntısını bastırmaya çalışırken bununla başa çıkamayıp saldırganlık ve öfkelerini çevrelerine yöneltebiliyorlar. Bazen öfke, en derinlerdeki utancın maskesidir. Öfke ve onu izleyen şiddet, utancı gurura çevirmenin yanlış vasıtalarıdır.</p>
<p>İnsan başkasını inciterek kendi utancını iyileştiremez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma eserinde “Utanç duygusunun kaynağı olan bu bireysel dikkat çekicilik, utanmaya yol açan özgül içerikten bağımsız olduğu için, insan birçok durumda, iyi ve asil olmaktan da utanır. Toplumda, kelimenin dar anlamıyla sıradanlık kabul görüyorsa bunun tek nedeni, herkes tarafından taklit edilemeyecek bireysel, benzersiz bir dışavurumla toplum içinde öne çıkmanın uygunsuz sayılması değildir: Diğer bir neden de herkes için benzer ve eşit derecede erişilebilir form ile faaliyetin dışına çıkanların, adeta kendi kendilerine verdikleri bir ceza olan utanç duygusundan duyulan korkudur,&#8221; demişti. Bir nevi, Oğuz Atay&#8217;ın yaşamaya fırsat bulamamış, “hayat bilgisi”nden yoksun, çocuk kalmış, kötü bir resim asarım korkusuyla duvara hiç resim asmamış karakterleri gibi.   S.54</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seçimlerimizin dünyanın gidişatına tesir edebileceğini, küçük gibi görünen hayatlarımızda yaptığımız ve bize pek önemsiz gibi görünen seçimlerin daha güzel bir dünya için çok büyük etkiler doğurabileceğini unutmayalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Umut etmek” dilek tutmak veya temennide bulunmaktan farklı. İlkinde büyük bir çaba gerekir, ikincisi zahmetsizdir. Umut gerçekçi ve olumlu bir geleceği tahayyül edebilmektir. Güven yoksa paranoyaklaşır, umut yoksa depresyonun uçurumlarına sürükleniriz. Güven olmadığında “İnsanlar beni incitebilir,” diye düşünürüz, umut olmadığında ise şöyle: “Lanetli biriyim ben, başıma iyi bir şey gelmeyecek.&#8221; İnancı olmayanların geçmişi, umudu olmayanların da geleceği yoktur. Yeisten, geleceğin sakladığı ihtimallere umutla sıçrarız. Bu bakımdan umut, insan olgunluğunun bir ölçüsüdür.  S.59</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Umut tek başına kanseri iyileştirmez. Sadece umutla pandemi bir nihayet bulmaz. Umut kayıp ve müteakip yas ihtimalini yok etmez ama bize bir şey fısıldar. Bir kış bahçesinde saklanan tohumlar, zamanı gelince yeşerir. Tıpkı onun gibi, sevginin tohumları da zamanını bekler.</p>
<p>Umut ve Çaba</p>
<p>Umut yoksa çaba da yoktur. Umut bizi geleceğin yollarına düşürür, bugünün şartlarından özgürleştirir. Tutku ve rüyalarımızı onun ışığını izleyerek gerçekleştiririz. Sadece insan, geleceği hayal eder ve bekler. Her şeyin daha iyi olabileceğine, bir hedefi başarabileceğimize, bugünün mutsuzluklarından silkinebileceğimize umutla inanırız.   S.60</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşıyoruz, çünkü umut edebiliyoruz. Umut onca derdin arasında: “Bu da geçer ya Hu!” diyebilmektir. Sabredersen yarın daha güzel bir gün olabilir. Koca bir karanlığı aydınlatmaya bir mum yeter!</p>
<p>Umudun kandilini içimizde diri tutalım. Koca bir karanlık, bir kandilin ışığını boğamaz ama bir kandil koskoca karanlığı dağıtır.   S.67</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendi iç bütünlüğünü sürdürebilmek. Sevdiğim kişinin serpilmesini, gelişmesini isterim; onun için isterim bunu, kendim için değil. Sevdiğim şeyi büyütmek isterim. Sevmek, bir şeye emek vermek ve onu büyütmek istemektir. Kendini bulan sevgiyi, sevgiyi bulan kendini bulur. Yunus dilinde söyleyince: “Sen senlüğün elden bırak tenden içerü cândadır.”</p>
<p>Çöle direnmenin yolu, benmerkezcilikten kurtularak fark yaratmak ve başkalarına mutluluk vermektir. Alırken verdipimiz şeylerse en büyük mutluluğu yaratan şeyler. Nasreddin Hoca fıkrasını bilirsiniz, derede boğulmak üzere olan cimri bir adama “Ver elini,” diye defalarca seslenip kurtarmak isterler, adam tereddüt edip bir türlü elini uzatmayınca Nasreddin Hoca “Elimi al!&#8221; diye uzatır ve adamı kurtarır. Kendinizi mutsuz hissediyorsanız, başkasını mutlu etmeyi deneyin. Kendinizi boş ve işe yaramaz hissediyorsanız bir başkasının hayatında ufak da olsa bir değişim yaratın. Bunu coşku ve tutkuyla yapın, coşku ve tutkuyla verin. Zengin bir hayatın yolu başkalarına hizmet etmekten, bulduğumuzdan daha iyi bir dünya bırakmaktan geçer. İhtiyaç sahipleri için her zaman yeterince vardır ancak tamahkârlar için hiçbir zaman yeterince yoktur. Verenden eksilmez, veren aslında Sultan&#8217;ın sonsuz mülkünden almaktadır. Başkalarının hayatında olumlu bir değişim yaratan kendi hayatını güzelleştirmiş olur. İnsan, ektiğini biçer. Vermek hayatımızı anlam ve mutlulukla donatır. Cömertlik yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır. Zamanından ver, bilginden ver. Dikkatinden, sevginden, neşenden ver. Vermenin güzellik ve gücünü yaşa.  S.72</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Vermek, daha önceden alınmış bir şeye mukabil başka bir şey vermek değildir, zira buna borç ödemek diyoruz. Bilakis vermek, kendi özünden bir başkasına üleştirebilmek, ona kendinden katmak, onu aktardığı şeyle daha iyiye doğru değiştirmek ve ona bağlanmaktır. ,  s.73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi, incinmeyi göze alır. İyi bir eş ve aşk ilişkisi sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek özen de keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Rilke, “Sevgi, bir baş kası uğrunda dünya olmaktır.” demişti. Kişinin kendi içinde olgunlaşıp kendi içinde bir varlık sahibi olması, bir dünya olması. Gerçek sevgi cömert bir nezaket ve dikkatle “almayı ummadan vermek&#8221; üzerine kuruludur, öylesine hesapsız, kendiliğinden.  S.74</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömert insanlar, ayrıca bilgilerini, emekleri. ni, zamanlarını, mekânlarını, güç ve iktidarlarını, ünsiyet ve merhametlerini, dostluklarını da öncelikle sevdikleri insanlar için, daha da ilerisinde bunlara ihtiyaç duyan zorda kalmış başka insanlar için sayarak değil saçarak veren insanlardır.  s.78</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömertliğe konu “verme” eyleminin içtenlikle ve gönül hoşluğuyla, adeta gölgesini esirgemeyen bir çınar ya da kokusunu bağışlayan bir çiçek gibi doğal bir saikle yapılması gerekir.  S.79</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Çocuklarınızı dünyada yaşanan yoksulluktan, bunun sebebi olan küresel ölçekteki eşitsizlik. ten ve adaletsizlikten haberdar edin, muhtemel ki dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlarda bir yaşama sahipsiniz veya en azından sizden çok daha kötü şartlarda yaşayan milyarlarca insan var; çocuklarınızın bunu görmesini, buna karşı bir dikkat geliştirmesini sağlayın. Vermede yaşanan lezzeti, henüz ruh cevheri parlak ve akışkan iken çocuğunuzun ruhuna vermelisiniz. ,  s.82</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bencillikten uzak olarak verdiğimiz her şey dünyamızı dışarı doğru büyütür. Hayatlarımız bize ait olduğu kadar başkalarına da aittir, bu yaşama ait olduğu kadar bir başka yaşama da aittir. “Vermektir almak, affedilmektir affetmek ve ebedi hayata doğmaktır ölmek,” demişti Assisili Aziz Francis de. Koşulsuz sevgi, başarısızlık ve düş kırıklıklarına rağmen sevgi adına sevmeye, hayat adına hayatın hediyesine şükran duymaya, insanların içinde iyiliğin olduğuna inanmaya devam etmeyi taahhüt etmek demektir. Sevmek sevinç duymaktır.  S.87</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgiyi var kılan, bir sevgi nesnesinin varlığı değil, sevebilme kabiliyetidir. Erich Fromm&#8217;un Sevme Sanatı&#8217;ndan ilhamla söylersek, “Çocuksu sevgi şöyle der, sevildiğim için seviyorum. Olgun sevgi ise şöyle, sevdiğim için seviliyorum. Ham sevgi şöyle der, seni seviyorum zira sana ihtiyacım var. Olgun olan sevgi ise şöyle, sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.”  S.88</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayat kayıplardan yapılmadır ve kayıplar da hayatı nasıl daha doğru ve güzel yaşayabileceğimizi bize öğretir. Kayıp olmadan hayat gelişip büyüyemez. “Çok düğünde eğlenen çok cenazede ağlar.” Çok başlangıçlarda hazır bulunan kişi, çok bitişleri de görür. Ne var ki zaman, bütün kayıpları iyileştirir. Daha iki ay önce babasını Covid yüzünden toprağa veren genç danışanım şimdi gülümseyebiliyor. İyileşme inişli çıkışlı bir süreçtir, tamlığa giderken birden ümitsizlik<br />
uçurumuna düşersiniz, ilerlerken gerilersiniz, bitti derken başlarsınız. Kaybettiğin kişiye bir daha dünya gözüyle dokunamayacaksın ama usul usul iyileşeceksin. Kara bulutlar azar azar dağılacak, uzaktan güneş görünecek.  S.93</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevememek, biraz yorgunluktandır.</p>
<p>Gültekin Akın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüzün, keder geldiğinde bizi içimizin daha önce keşfetmediğimiz ayrıntılarıyla buluşturur, bizi daha insan kılar, faniliğimizi, bu dünyadaki sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü bize daha kuvvetli çizgilerle hissettirir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Materyalist değerlerin, yani bir şeylere sahip olmak ve biriktirmek suretiyle mutluluk arayışının depresyon ve kaygı seviyesinin yükselmesindeki etkisini incelemiş Tim Kasser. Bu araştırmanın sonuçlarına göre insanlardaki içsel güdüler tatmin edildiğinde mutluluk duygusu artmasına rağmen, dışsal güdü ve hedeflere ulaşan insanların mutluluğunda herhangi bir artış gerçekleşmiyordu. İçsel güdü dediğimiz şeylere aslında “gerçek ihtiyaçlar” da diyebiliriz. “Peki, nedir gerçek ihtiyaçlar?” diye sorulabilir. Buna şöyle cevap verebiliriz: Bir insanın, kendisini bir insan gibi gerçekleştirmesine yarayan bütün ihtiyaçlar birer gerçek ihtiyaçtır.  S.137</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Depresyona götüren kişilik yapılarından birisi de bağımlı kişilik. Onaylanma bağımlılığı da diyebiliriz. Bazı insanlar daha bağımlı kişilik yapısı gösteriyor ve her yaptıkları için bir başkasından onay isteyebiliyor. İnsanları koltuk değneği olarak kullanarak hayata devam etmeye gayret ediyor ve kendilerinin yapıp ettiklerinin meşruiyetini başkalarından aferin almakla ölçüyorlar. Bu, aslında insanın kendine yeterliliğinin de az olması demek. Kendine yeten insanlar, sosyal bağları güçlü tutmasalar da depresyonun kucağına düşmüyorlar. Buna karşın onay merkezleri dışarıda olduğu, kendilerini sevemedikleri için depresyondaki insanlar daha çok onaylanmaya ve beğenilmeye ihtiyaç duyuyor. Sosyal medyada beğeni almak herkesin hoşuna gider ama oradan beklediği geri bildirimi alamadığında mutsuz olmak, bir tür sosyal medya bağımlılığıdır.  S.144</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Özçekimler, sosyal medyada markalaşma ve profilinizi yönetme” üzerine kurulan yeni dünyada önemli olan, gerçekte kim olduğunuz değil kim göründüğünüzdür. Günümüzde herkes özgün olmak istiyor. Bu konuda çok önemli bir makale yayınlayan ve bu alt başlıkta izlenimlerini aktaracağım John Davis şöyle yazıyor:</p>
<p>“İnsanları, kendileri olduklarında, kendi kişilikleriyle tutarlı ve numara yapmadıkları ya da yapar gibi görünmedikleri halleriyle &#8216;sahici&#8217; olarak kabul ederiz. Anlık kaprislere veya toplumsal duygusal onay ihtiyacına genellikle direnç gösterdikleri, inanılır ve güvenilir oldukları zamanlarda da öyle. Başka bir deyişle de kendilerinin, geçen zaman içinde ve farklı koşullarda da istikrarlı ve tutarlı olduklarını gösterdiklerinde. Sahicilik kendinize karşı dürüst olma taahhüdünüz ve ruhunuzu, bireyselliğinizin, bağlı olduğunuz tasarılarınız ve en derin inançlarınızın doğru bir ifadesini sağlayacak şekilde kumanda etmeniz ve hayatınızı böyle yaşamanız olarak ifade edilmiştir.</p>
<p>Gerçek benliğinizi bulmanın anlamı, benliğiniz hakkında derinlemesine düşünmek, samimi bir şekilde öz-değerlendirme yapmak ve &#8216;sahici öz-bilgiyi&#8217; aramaktır. Bu, aynı zamanda sizin için hayati önem taşıyan gerçekleri, sadık kalmanızın doğru ve gerekli olduğu gerçekleri sahiplenmek anlamına gelir. Bu anlayışta içe dönüş, kendi içinde bir son değildir. Kişisel bütünlüğe ve benliğin ötesine geçen ve daha zengin, daha insani bir dünyaya katkıda bulunan ortak &#8216;anlam&#8217; ufuklarına erişimin bir yoludur.”  S.145</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Davis&#8217;in makalesini izleyerek devam edelim: Özgünlügün iç yaşamımızla ilgili anlamları artık yok oluyor. Dünyayı büyük bir “özgünlük devrimi” kasıp kavuruyor. Bir ara büyük şehirlerimizde otantik köy kahvaltısı en büyük hafta sonu eğlencesi değil miydi? Eİ yapımı ekmek ve ev yapımı ürünleri, alışılmışın dışında seyahat noktalarını ve yerel çeşitliliği, çevrimiçi profilleri ve Netflix/ Spotify çalma listelerini, “bir hikâyesi olan” ürünleri ve “atmosferli” mekânları düşünün. Buna yerel ürünlere rağbeti, kimselerin gitmediği yerlere gitme arzusunu, gittiğimiz yerleri kameraya alma çılgınlığını da ekleyelim. Bu liste, özellikle eğitimli orta sınıflar arasında sınırsızdır. Şimdi, çok büyük bir enerji, bu tipik, sıradan ve kitlesel-üretilmiş şeylerden ayrı duran, özel ve farklı olan şeylerin “özgün” gösterilmesi için kullanılıyor. Her kişiye, özel ve sıra dışı bir şey başarmak için kalabalığın arasından sıyrılması tembihleniyor. “Özgünlük” bir zorunluluk haline geldi. Bu anlamda özgünlük, bir “var olma” yoludur, çünkü “biri” olmak, benzersiz benliğinizi, diğerlerinden farklılığınızı ve bir başkasınınkiyle değiş tokuş edilemeyen kendi yaşamınızı geliştirmek demektir.</p>
<p>İnsanlar sürüden ol duklarıyla değil yaptıklarıyla ayrılacaklarını sanıyor. Sadece ortalama veya iyi uyumlanmış bir birey olmak veya özel yetenekler ve çekici nitelikler içeren gelişmiş bir portföyden yoksun olmak, içsel yaşamınız ve kendinizle olan ilişkiniz ne olursa olsun, bir başarısızlık işareti, “özgün olmamanın&#8221; bir işareti sayılıyor. “Öne çıkın ve değerinizi kanıtlayın&#8221; talebi, günümüzde psikolojik bozuklukların ulaştığı yüksek seviyeyi açıklamaya çok katkısı olan bir “sistematik bir hayal kırıklığı yaratıcısı&#8217;dır.  S.146</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı dünyasının çoktan unuttuğu ve giderek Doğu toplumlarını da etkisi altına alan mutluluğun özelleştirilmesi anlayışı, en iyi ihtimalde dahi, işlemeyen bir perspektif. Batı&#8217;da da işlemiyor. Ortega y Gasset&#8217;in söylediği gibi “Ben, kendim ile çevremden müteşekkilim ve eğer çevremi kurtarmazsam kendimi de kurtaramam.” Depresyonun panzehri olarak sosyal güvenin tesis edilmesi gerekir. Başka insanlara, ihtiyaçları için el uzattığımızda onlar da bizim elimizden tutarlar. Daha sonra değil, aynı anda. El vererek el alırız. Bir başkasını iyileştirerek kendimizi severiz. Depresyondaki insanlar en çok kendilerini sevmezler, ne kadar çok sevilseler de kendilerini o sevgiyle sarmalayıp ısıtamazlar. Bilince takılan her şey olumsuzdur, kendilerini bulaştırmak istemezler kimseye. İnsanlar nadiren bir başkasına karşı bu kadar zalimdir. Ama bir başkasına yardım ederken tüm bu çekinceler askıya alınır, kişi kendi özdeğer yargısından sıyrılır; önemli olan yardım etmektir. İşte bağlantı da o temas anında kurulur böylece.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Konuştuğumuzda ilk önce kendi sesimizi işitiyoruz, kendimizi de dinliyoruz. Terapilerde de insan kendi öyküsünü kendi sesinden dinlemekle iyileşmeye başlar. Yakınlık ve içtenlik; insanın insandan, insanın tabiattan uzaklara savrulduğu bu yabancılaşma çağında ilaçtır. Kendi doğamızı başkalarıyla bağ kurarak tazeleriz, yeni bir soluk alır ve yola devam etmek için derman kazanırız.  S.156</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayatımızın idaresini elimizden yitirmediğimiz anlamlı bir işte çalışarak kendimizi gerçekleştirir ve özsaygımızı kazanırız. Halihazırdaki işimiz ve pozisyonumuz buna uygun olmayabilir ama biraz daha azına bile olsa daha insani bir işte çalışmak her zaman için tercih edilmesi gereken bir seçimdir. Ayrıca, mevcut işimizde de başka insanlara yardımcı olarak, onların hayatlarını iyi yönde değiştirerek inisiyatifi belirli ölçüde geri kazanabiliriz. Doğru şeyler için onların gerektirdiği kadar para kazanıp doğru yerlere harcayarak daha çok yaşayabiliriz. Yanlış şeylere değer vermemizi öğüt» leyen medyatik ve toplumsal telkinlere kulak tıkayabilmeliyiz. Bizi hasta eden sığ ve çöp değerlere bir “karşı ritim” oluşturabiliriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Hayatta birkaç alanda behremiz olsun, birkaç alanda mutlu olmayı bilelim. Sadece iş ve aile<br />
değil&#8230; İşin ve evin dışında uğraştığımız bir hobimiz olsun, müzikle uğraşalım, resimle uğraşalim, bir yardım cemiyetinde faaliyet gösterelim ama iş, ev, aile üçgeninin dışında bir yerde, kendimizi var ettiğimiz, varlığımızı hissettiğimiz, insanların ruhuna dokunabildiğimiz, kendi ruhumuza dokunabildiğimiz bir yerimiz olsun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel görelim, güzel düşünelim, hayatımızdan lezzet alalım. Seçtiğimiz, konuştuğumuz kelimeler sadece dünyamızı tasvir etmez, dünyamızın sınırlarını da çizer.</p>
<p>&#8216;Hep kötüyü görür, hep kötüyü tanımlarsak, etrafımızda hep olumsuzlukları gündeme getirirsek bir süre sonra ruhumuz kararmaya başlar. Hayatın içinde saklı güzelliklerden de<br />
kâm almaya bakalım.</p>
<p>Hayatı yaşanmaya değer kılacak olan biziz. İnsanları ak ya da kara diye nitelemeyelim, insanların içindeki güzelliği, doğruluğu, iyiliği bulmaya çalışalım. İnsanların içindeki güzel tarafları biz bulalım, biz bir cevher keşfetmiş gibi o madeni işleyelim, açığa çıkaralım, gayret edelim.  S.159</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinle kederli insan, bak ne diyeceğim&#8230; Kış nasıl ki hayatın bitişi değil, hayatın yokluğu hiç değil, sadece canlılık döngüsünde bir safhadır, üzgünlük de hayatın bir parçasıdır. Bir sonraki ilkbahara hazırlık, içinin kuytularını keşfederek için bir fırsattır.</p>
<p>O da geçer.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunları dile getirmemin nedeni, insanın yaşama hakkına sahip olduğunu, bu hakkın devredilmez, kişinin elinden ol namaz bir hak oldugu ilkesini savunmaktır. Yaşama hakkı hiçbir koşula bağlı değildir ve yaşamak için gerekli temel metaların alınması hakkını, eğitim ve sağlık hizmetleri görme hakkını içerir; insan, en azından doyurulması için hiçbir şeyi &#8216;kanıtlamak&#8217; zorunda olmayan bir köpek ya da kedi sahıbinin hayvanına davrandığı kadar iyi bir davranışın nesnesi olma hakkına sahıptır.99</p>
<p>Erich Fromm, Umut Devrimi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanlar arası bağı, birinin delik açtığı kayıktaki iki kişinin durumu olarak tanımlayan hikmetli bir eski İbrani kıssası vardır, kayıktaki adam arkadaşına sorar, “Neden delik açıyorsun?&#8221;, diğeri yanıt verir “Sana ne, ben kendi altıma delik açıyorum senin altına değil.” Öteki şöyle yanıtlar, “Aptal! İkimiz birlikte boğulacağız!” İki kişiden biri o kadar bigâne ki, o deliği açmakla sandalın tamamını batıracağını ve ikisini birden tehlikeye attığının farkında değil. Bazı insanlar böyle bir bakar körlük halinde; at gözlükleriyle yaşıyorlar, etrafta yarattıkları tahribatı görmüyorlar.  S.163</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emmanuel Levinas, “Tanrı Kabil&#8217;e Habil&#8217;in nerede olduğunu sorduğunda, Kabil öfkeli biçimde bir başka soruyla yanıt verir: &#8216;Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Öfkeli Kabıl&#8217;in bu sorusuyla birlikte her türlü ahlaksızlık başladı. Elbette ben kardeşimın bekçisiyim ve ahlaklı bir kişi olmak için özel bir sebep aramadığım sürece ahlaklı bir kişi olurum ve öyle kalırım. Kabul etsem de etmesem de kardeşimin bekçisiyim; çünkü kardeşımin iyiliği benim ne yaptığıma ya da neyi yapmaktan geri durduğuma bağlıdır.” demişti. “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Ahlak işte bu soruyla başlar. Her insan evladı öteki kardeşinin bekçisidir. Onun bekçisi olarak biz ahlakın alanına gireriz, ahlaklı bir varlık oluruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şeyh Sâdi, Bostan eserinde “Birisine iyilik ettiğin zaman, &#8216;Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!&#8217; diye büyüklenme. Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş deme. Zirâ vuran kiliç henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç bir gün seni de biçer,” der. Bir başkasına yardım ettigimiz, ona zarar verecek musibetin önüne geçtiğimiz zamanlarda yalnızca onu korumakla kalmıyoruz, ileride bize isabet etmesi ihtimali hiç azımsanmayacak bir tehlikeyi de bertaraf ediyoruz; o sebeple böbürlenmenin bir dayanağı yok.  S.167</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir şeyin anlamı, başka bir şeyle ilişkisindedir. Ama yüz, o kendi başına anlamdir.</p>
<p>Emmanuel Levinas</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gizli bir yüzü ararız suretlerin arasında, bazen anıştıran benzerlere rast geliriz, kimin yüzünü ama? Kendi yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü?</p>
<p>Kendı yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü? Ahmed Amiş Efendi “Dağı dağ, taşı taş gördüğün müddetçe murşide muhtaçsın,” dermiş.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Schopenhauer&#8217;un “Aslında bir insanın çehresi kural olarak dilinden daha ilginç şeyler ele verir, çünkü bütün düşüncelerinin ve özlemlerinin kaydı yahut sicili olması nedeniyle onun yüzü, söyleyip söyleyebileceği her şeyin özetidir. Ayrıca dil bir insanın sadece düşüncelerini ele verir, oysa çehre tabiatın düşüncesini dışa vurur,&#8221;sözünde billurlaşan bir düşünce var; insanı bedeninden, biyolojik ve toplumsal yaşantısından sıyırıp da bir benlik tanımlaması yapamayız; yüz birçok durumda kendimizin bildiğinden daha fazlasını söyler muhataba.  S.179</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Maskenin yokluğu, rolün yokluğu anlamına gelmiyor. Sinema sanatının yakın plan bize gösterdiği insan yüzleri bile bir maskeyle malul. John Berger, “Fotoğraflar, videolar, filmler asla yüzü bulmaz; olsa olsa görüntülerin ve suretlerin anılarını bulabilirler. Halbuki yüz, daima yenidir: daha önce hiç görülmemiş ama tanıdık bir şey. (Tanıdıktır çünkü uyuduğumuzda, bütün dünyanın yüzünü görürüz belki rüyamızda, doğduğumuzda körlemesine içine fırlatıldığımız dünyanın.) Biz yüzü ancak bize bakıyorsa görürüz. (Vincent&#8217;in ayçiçeği gibi.) Profil asla yüz değildir ve kameralar her nasılsa çoğu yüzü profile dönüştürür.” diyordu Sanatla Direniş adlı eserinde.  S.182</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve o öldürücü çalışma isteği, o para hırsı; böylece geçen bir, iki, on, yirmi yıl&#8230; Yıllar ilerledikçe ağırlık omuzlarına daha çok biniyordu. Meğer başarılı bir yolda yürüdüğünü sandığı halde başarısızlığa doğru dörtnala koşuyormuş da haberi yokmuş. Gerçekten de öyleydi. “Başkalarının gözünde iyi yaşıyor görünürken hayat ayaklarımın altından akıp gidiyormuş&#8230; Şimdi de ölmeye hazırlan bakalım.99</p>
<p>Tolstoy, İvan İlyiç&#8217;in Ölümü  s.185</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Başarı” zamanımızın efsunlu kelimelerinden birisi, herkes onu İstiyor, onsuz bir hayatın boşa yaşanmış bir hayat olduğunda nedense hemfikiriz. Başarılı insanları alkışlıyoruz, sahip oldukları güç ve şöhret onlar kadar bizim de başımızı döndürüyor. İyi ama, maddi dünyada çok kazanmış ve daha “başarılı” insanların hayatları, neden maddi dünyada “başarısız” ama manevi/ruhsal dünyada çok şeyler yapmış insanlardan daha değerli olsun ki? Niye bir şirketin “CEO”su, insanlık için canla başla çalışan bir kimseden daha değerli olsun? Bir “başarı pornografisi&#8221;dir gidiyor. Okullar, puanlar, rütbeler. Çalışmak iyidir ama ondan daha iyi olan şey insanlığın hayrına çalışmaktır. Sizin ulaştığınız şeyi başkasına ne kadar dağıtabildiğinizdir. Bir başka insanda öyküneceğimiz şey, önce onun ahlak ve fazileti olmalı. Her vasıtayı meşru görerek başaranlar güruhuna ve modern toplumun “başarı mahkümu” insanlarına şu soruyu yöneltmek gerekiyor: “Kazanırken neyi kaybettin?”  s.186</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Büyük düşün!” guruları bize sosyal sorumluluklarımızı bir kenara bırakarak; adanmışlık, öz-disiplin ve kararlılıkla rekabet yarışında öne geçmemizi telkin ediyor. Başkaları için değil yalnızca kendimiz için yaşadığımız bir hayat. Artık modern hayatın temel düsturu temahkârlık olmuştur.  S.188</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8216;Materyale bağlı başarıyı, zenginliği ve statüyü hayatta mutluluğun tek anahtarı olarak gören insanlar yetiştiriyoruz. Halbuki başarı mutluluğun anahtarı değildir, mutluluk başarının anahtarıdır. Bir insan mesleğini yapmaktan keyif alıyorsa, işini zevkle yapıyorsa, o meslekte sadece kendisinin katkı olarak sunabileceği bir şeyleri de başarıyor.  S.189</p>
<p>Gandhi&#8217;nin şöyle bir duası var:</p>
<p>&#8220;Rabbim! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek, zayıfların sevgisini kazanmak ve yalan söylememek için bana yardım et&#8230; Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma. Eğer bana güç verirsen beni muhakeme yeteneğimden, eğer başarı verirsen beni alçak gönüllülüğümden, eğer bana alçak gönüllülük verirsen beni saygınlığımdan yoksun bırakma.., Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme&#8230; Kendimi sever gibi diğerlerini sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana&#8230; Başarılı olduğumda sarhoşluğuma izin verme; Başarısız olursam umutsuzluğa düşmeme izin verme; Başarısızlığın, başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla.” Bilhassa bu son cümle bana çok önemli geliyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>William Chittick, Varolmanın Boyutları isimli o harikulade eserinde “Çok daha genel düzeyde son iki yüz yıldır Müslümanlar arasında entelektüel açıdan önem ve öncelik verilen konulardaki kaymanın en açık belirtisi, bugün pratikte tüm Müslüman ebeveynlerin, çocuklarının doktor ve mühendis olmalarını istemeleridir. Mesele basitçe iyi gelir ve rahat bir yaşam kaygısı değildir. Burada çok daha derin bir şeyler olmaktadır. İslam dünyasında ilgi&#8217;ye her zaman gösterilmiş olan geleneksel saygı, çağdaş dünyada kendisini bilgi olarak takdim eden şeye, yani mesleğe kaymış bulunmaktadır.” diyordu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Neyi daha iyi yapabilirim?” sorusunu sormaya başladığımızda öğrenmeye de başlamışız demektir. Oysa insanlar “Hangi alanda başarılı olacağım, kendimi nasıl göstereceğim?” diye çırpınıp duruyorlar. Saygınlık ve itibar statüyle ölçülmeye başlandı ve tehlikeli olan bu. Performans toplumu yorgunluk toplumuna dönüşüyor zorunlu olarak. Ne zaman aylaklık edeceğim, Tanrı&#8217;nın pencerelerini, gökyüzünü seyrederek güzel ilhamların kalbime dökülesine izin vereceğim, yıldızları seyre duracağım, kâinatı temaşa edeceğim? Daha ne kadar “çatlarcasına” koşacağım?  S.196</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalbimize misafir ettiklerimiz ve kalplerine misafir olduklarımız. Dostluk, şu karanlık dünyada sevginin mum ışığıdır.  S.204</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Dostluk hiyerarşi gözetmez, bir rütbe meselesi değildir. Bir dostluk ilişkisinde bütün zaaf ve kusurlarınızla var olmaya devam edersiniz ve dostunuza kırılgan taraflarınızı göstermekten çekinmezsiniz. Çünkü dostlarımız aynı zamanda bizim şifacılarımızdır, varlıklarıyla, zor zamanda yanı başımızda belirivermeleriyle bizi iyileştirirler. ,</p>
<p>“Aşk görmez, dostluk göz yumar,” demiş Peyami Safa.  S.206</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dostluk/arkadaşlık Öteki&#8217;yle kurulan ve Ben&#8217;i stabilize ederek gerçekleştiren bir ilişkidir. Sosyal medyadaki &#8216;arkadaşlar&#8217; Öteki&#8217;nin olumsuzluğundan yoksundur. Alkış tutan bir kitleden ibarettir onlar. Başkalıklarını Like ile yok etmektedirler&#8230; Performans öznesi kendisi yüzünden yorgun, kendisi yüzünden tükenmiş bir haldedir. Kendi kendisinden çıkmayı kesinlikle becerememekte, kendi kendisine diş geçirmekte, dolayısıyla paradoksal bir biçimde kendi içini oymakta ve boşaltmaktadır. Bu özne bir kapsülün içinde kendine tutsaktır ve Öteki&#8217;yle olan bağını yitirmektedir. Kendime dokunurum ama kendimi ancak başkasına dokunduğum zaman hissederim. Öteki, istikrarlı bir kendiliğin oluşumu için kurucudur. Öteki ortadan kalkarsa, Ben boşluğa düşer&#8230;” Byung-Ghul Han&#8217;ın Kapitalizmin Ölüm Dürtüsü adlı kitabındaki sözleri bunlar. Veya Martin Buber&#8217;in belagatli ifadesiyle söylersek “Sende Ben olurum.”  S.208</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar, kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar,&#8221; demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Kendi kendisiyle arkadaş olmanın hedefi, insanın kendi içindeki tahripkâr bir düşmanlıktan kaçınmaktır. Kendine dost olmayan, iç çatışmalarını çözümleyememiş kişi, kendisiyle o kadar meşguldür ki ötekilere yüzünü dönüp de onu göremez. Kişi ancak kendinin dehlizlerinden sağ kurtulduktan sonra sağ kalan bir başkasını aramaya başlar.  S.210</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsan ilişkilerinde, siyasette, kendimize bakışımızda gücümüz; kurduğumuz yakınlık kadar, arada geri çekilip uzaktan bakabilmekte. Arada dostluklarımıza da uzaktan bakabilmeliyiz. Zira çok fazla yakınlık, görmeyi engelliyor.  S.217</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Pascal&#8217;in çok sevdiğim bir sözü var, diyor ki “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın tek başına odasında nasıl oturacağını bilememesidir.” Halbuki hepimizin bir masada, bir odada sessizce oturup tefekkür etmeyi, okumayı, hayal kurmayı, gönlümüzden bir şeyler geçirmeyi başarabilmesi gerekir.  S.222</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Fakat yalnızca zaman içindedir gül bahçesindeki o an/ Yağmurun vurduğu o çardaktaki o an&#8230;” diyor Eliot. Buradalık hissi, beynin algının öğelerini iki üç saniye süren zaman birimlerine bağlamasıyla oluşur. Şimdinin zamansallığı, önce olmuş olandan ve sonra olacak olandan da öğeler içermektedir. Ânı, bu öğeleri birleştirmek suretiyle algılıyoruz.  S.231</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakit nakittir cümlesini hepimiz işitmişizdir. Hakikaten vakit nakit midir? Öyle ise nakde dönüşmeyen vakte ne oluyor? Bu söz boşta kalmanın zaman kaybı olduğunu ve daha az para, başarı ya da güç anlamına geldiğini ima eder. Her an, paraya tahvil edilmelidir. Aynı zamanda zaman hırsızlığı yapan duman adamların da sloganlarından biridir bu cümle.  S.235</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zaman algımızın bilişsel ve duygusal tepkilerimiz üzerinde de etkisi mevcut. Dolayısıyla psikolojik sağlığımızda önemli bir rol oynuyor. Sağlıksız zaman algısı, depresyon gibi duygudurum bozuklukları yaşayan kişilerin aşina oldugu bir durum. Depresif bireyler için zaman yavaş akar, anda kalmakta güçlük çekerler, zira birçoğunun zihinleri geçmiş ile meşguldür. Depresyon, insanlarda zaman algısını değiştiriyor. Zaman akmıyor, adeta donup kalıyor. Depresyonda olan bireyler için ânın genişliğinde ve o bütünün akışında kendini bulmak, kendini bilmek kolay değil. Denilebilir ki, zamanımıza sahip çıkmak ruh sağlığımız üzerinde de ciddi tesirlere sahip. Aynı şekilde duygu durumumuz da zaman algımızı değiştirebiliyor.  S.239</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Boş zaman ne demek? Zaman mukaddes bir &#8211; şeydir. Zaman her ânı dolu dolu yaşanması gereken bir şeydir. Boş zaman, eğlence zamanı, öldürülmeye ayrılan zaman. Yani zamanı lakayt bir şekilde kullandığınız, onu eze eze kullandığınız, hiçbir iş yapmadığınız aylak aylak dolaştığınız zamandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyah ile turisti ayırmak gerekli birbirinden. Seyyah gittiği yerin hikâyelerine katılan, gittiği yerin tozuna dumanına bulanan, yurtiçi veya yurtdışında her nereye gitmişse yerel halkla oturup kalkan, onların sohbet halkasına dahil olan, mahalli yemeklerden yiyen, halkın oturduğu kahvelerde,çayhanelerde oturan ve hikâye toplayan kişidir.</p>
<p>&#8220;Turist ise gittiği yerleri kamerasının imgesine<br />
hapseden, yaşantıyla arasına mesafe koyan, halkın hayatına katılmayan, sadece göstermek, resimlemek ve yaşamış olmak için bir yerlere giden kişidir. Yaşantıyı satın alır, sosyal medyada gittiği yerlerin resimlerini payİaşır ve böylece kendisini daha imtiyazlı hisseder.  S.263</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hacıların geçmişte dini saiklerle yaptığı şeyi, turist seküler bir ayin gibi tekrar ediyor. Gezip görme, dinsel ritüel yerine geçiyor, yüksek kültürün tapınaklarını ziyaret etmek seküler bir din olan yaşam sanatında yücelmeyi temin ediyor.</p>
<p>&#8220;Turist tapınaklara gidiyor, onların resmini çekiyor, Süleymaniye&#8217;yi görüyor, Selimiye&#8217;yi görüyor, Tac Mahal&#8217;i görüyor, katedralleri geziyor, fakat tüm bunların içindeki ruhaniyete, maneviyata ortak olmuyor. ,</p>
<p>Sultanahmet&#8217;e giren bir turisti düşünün, hatlara, mihraba -işlemelere, bezemelere- bakıyor, fotoğraflarını çekiyor; O sırada ibadetini yapmak üzere huşu içinde Allah&#8217;a yönelen bir vatandaşı düşünün bir de. İkisi aynı mekânın içinde, ikisi de tamamen farklı niyetlerle bulunurlar orada.  S.271</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ham adamın biri çıkıp, “Çok sevdim, ya benimsin ya kara -toprağın!” diyor, zulmediyor, şiddet uyguluyor. Hayır, bunu kimse yutmaz. Sen onu sevmedin, sen sadece kendini sevdin, kendi ihtiyaçlarını sevdin. Sevdiğini sandığın kişi tarafından çılgınca sevilme arzunu sevdin. Buna ancak narsistik sahte sevgi diyebiliriz; sadece kendisinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesnedir; seçme şansı verilmemiş, özgürlüğü tanınmamış bir alt-insandır. Kişilik bozukluğu olan bireylerde bu tarz narsistik sözde aşkları sıklıkla görüyoruz.  S.288</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Freud&#8217;un ifadesiyle, “Seven insan kibrini kırar, alçakgönüllü olur. Seven insan, narsistliğinin bir parçasını, tabiri caizse, sevdiğine rehin olarak bırakır.” Cibran&#8217;ın sevenlere şu tavsiyesi nasıl da yerindedir: “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”</p>
<p>&#8220;İlahi rüzgârın sevenler arasında dolanmasından çıkan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller birbirinden ayrıdır. Yine de teller birlikte ve birbirine nispetle var olurlar.</p>
<p>“Birbirini tamamlayan, birbirini sınırlayan ve birbiri önünde eğilen iki yalnızlık” der Rilke.  S.294</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aşk gerçekten de ruhun görülmeyen şeylere derinlerden dalmış bakışıdır. Bu, insanların dünyasında hafiften tökezleyen, biraz acemi, kendine örtünmüş, yüreğimizin çizgilerini taşıyan bu kişinin kendi dünyasındaki zarafeti dikkatimizi celbeder. Her aşkın başlangıcı böyle bir “başka dünyanın zarafeti&#8221; hayalidir. Yanlış anlaşılmasın, bizi etkileyen insanlar acayip, sakar, beceriksiz vs. hakir gördüğümüz insanlar değildir.</p>
<p>Bilakis yetkinliğini ve güzelliğini gördüğümüz insanlardan büyülenir, onlara güvenip bağlanırız. Ancak bu güzellikte bir küçük kusur, o yetkinliği daha da belirgin kılan kendine özgü bir yeteneksizlik, o kişiyi dokunulabilir ve gerçek bir insan kılar bizim için. “Resmi güzeller&#8221;, kişinin sadece bir anlığına ve belirli bir uzaklıktan baktığı ilgi çekici şeyler, kamusal anıtlardır. Kişi onların karşısında kendisini bir turist gibi hisseder, fakat bir âşık gibi değil,” diyordu Ortega y Gasset.  S.297</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halil Cibran ne güzel bahseder aşktan:</p>
<p>“Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar, hem çarmıha çeker sizi; Çünkü aşk, hem besler, suvarır, büyütür, hem dallarınızı budar sizin. Çünkü aşk, hem en tepelere tırmanır ve okşar, gün ışığında titreyen en körpe dallarınızı orda, hem köklerinize kadar iner ve çekip çıkarır, toprağa tutunan köklerinizi. Aşk, mısır demeti gibi toplar kucağında sizi. Taneleriniz çıkarmak için, harmanda döver sizi; Kabuğunuzdan ayırmak için, elekten geçirir, savurur sizi; öğütür ak pak un oluncaya kadar. Yoğurur bir kıvam buluncaya kadar. Ve sonra kutlu ateşine sokar sizi, közlenmiş ateşine sokar.<br />
&#8230;  s.299</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teşhir etmek de aşkın hasmıdır. İnternet çağının verdiği hasarlardan birisi de bu. Tahrip ettiği şey de sadece aşk değildir, cinselliği de tahrip eder, üstelik katı ahlakçılıktan bile çok daha kesin ve ölümcül şekilde. Pascal Bruckner, “Sevmenin tehlikeye atılma olduğu güzel günler geride kalalı pek de uzun zaman olmadı. Bugün aşklarımız henüz açlığı bile tanımadan doygunluktan ölüyor.” demişti Hınç Ayları&#8217;nda. Aşkın, cinselliği barındıran tarafı Batı&#8217;nın çileci (asketik) inançlarında ve püriten ahlakçılığında daima zemmedilmiş, hor görülmüştü. Ortaçağda Kilise&#8217;nin, erkeklerin eşine âşık olmasını ve ona tutkuyla davranmasını kınayan yaklaşımı meşhurdur. Kadınlar için bu mesele zaten tartışılmamıştır bile. Oysa Âşık Şem&#8217;i ne diyordu gazelinde “Şems gibi izhâr olur, her kimde var envâr-ı aşk/ Âşikâre yanmalı, âşıklara ihfâ nedir?”Doğuda aşk sadece sanat değil, ibadetti aynı zamanda.  S.310</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Samiha Ayverdi bu tevhidi gerçeği ne güzel açıklar: “Şunu bil ki, aşkın hakikatı bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemâli derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat da aşkın tekazası sebebiyle tekevvün etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur.” Sufiler için aşk, kayıtlanmamış ilahi bir sıfattır, hem âşık hem maşuk hem de aşk&#8217;ın bizatihi kendisidir. Ayna da, aynaya bakan da, aynada görünen de aşktan ibarettir. Tagore, “Aşkının fenerini tuttuğunda yüreğime/ Vuran şavkı var ya/ O şavk senindir/ Gölgesi benim” demekte.  S.317</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Musevi şair Yehuda Amihay, Tanrı Belki Esirger Aşkı isimli kitabında, aşktan arta kalanı şu harikulade dizelerle anlatır:</p>
<p>Bir zamanlar büyük bir aşk ikiye böldü hayatımı.<br />
Bir parçası kıvranıp durdu bir yerlerde, ortasından biçilmiş bir yılan gibi.<br />
Geçen yıllar sakinleştirdi beni.<br />
İyileştirdi kalbimi. Dinlendirdi gözlerimi.</p>
<p>Şimdi çölde<br />
Deniz Seviyesi&#8217; yazan tabelaya bakan biri gibiyim.<br />
Denizi görmeyen ama hisseden.</p>
<p>İşte böylesine, her yerde hatırlıyorum yüzünü, senin “Yüz Seviyen&#8217;de.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sevgi: Karşılık Beklemeyen Edim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sevgi-karsilik-beklemeyen-edim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sevgi-karsilik-beklemeyen-edim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Dec 2019 12:49:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdönören]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23660</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Hureyre&#8217;den (ra), Resulullah&#8217;ın (sav) şöyle buyurdu-ğu nakledilmiştir: &#8220;Bir adam başka bir kasabada bulunan Müslüman kardeşini ziyaret etti. Allah onun yoluna bir melek gönderdi ve melek ona sordu: &#8211; Nereye böyle? Şu kasabadaki arkadaşıma. Ondan bir çıkarın mı var? &#8211; Hayır, sadece onu Allah için sevdiğim için. &#8211; Ben Allah&#8217;ın sana gönderdiği bir elçiyim, bilesin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevgi-karsilik-beklemeyen-edim/">Sevgi: Karşılık Beklemeyen Edim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23051 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg" alt="" width="345" height="232" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-600x403.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-613x414.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg 640w" sizes="(max-width: 345px) 100vw, 345px" /></p>
<p>Ebu Hureyre&#8217;den (ra), Resulullah&#8217;ın (sav) şöyle buyurdu-ğu nakledilmiştir:</p>
<p>&#8220;Bir adam başka bir kasabada bulunan Müslüman kardeşini ziyaret etti. Allah onun yoluna bir melek gönderdi ve melek ona sordu:</p>
<p>&#8211; Nereye böyle?</p>
<p>Şu kasabadaki arkadaşıma.</p>
<p>Ondan bir çıkarın mı var?</p>
<p>&#8211; Hayır, sadece onu Allah için sevdiğim için.</p>
<p>&#8211; Ben Allah&#8217;ın sana gönderdiği bir elçiyim, bilesin ki onu Al­lah için sevdiğinden dolayı Allah da seni sevmiştir, dedi.&#8221;’ Rudani,Cem&#8217;u Fevaid,c. 6, ı. 128.</p>
<p><strong>1.</strong>Bu hadis-i şeriften, sevginin bir verme edimi oldu­ğunu çıkarıyoruz.</p>
<p>Din kardeşini ziyarete giden kişi, salt bu ziyaretiyle bir verme işlemini gerçekleştirmiş oluyor. Bundan da bir karşılık beklememektedir.</p>
<p>Demek ki verme işi, salt maddî değerlerle ilgili bir alana hasredilmiyor: Daha önemlisi, insanın bilgisinin,tecrübesinin, aklının, emeğinin hasılasından vermeyi ve­ya hiç olmazsa bu hadiste görüldüğü gibi, karşılık bekle­meksizin ziyareti ile bile vermeyi istihdaf ediyor.</p>
<p>İslâm, Müslümanları cömert olmaya ve sürekli &#8220;verme&#8221;ye çağırıyor.</p>
<p>Verme eyleminin aynı zamanda bir emanet olarak kendi nefsimizin hakkını gözetme sorumluluğunu içer­diğini de söylemeliyiz. Şöyle ki:</p>
<p>Bu durum, bencillikten bütünüyle farklı bir anlam ta­şıyor: Bencillik kendi nefsinin çıkarını ve sadece bu çı­karı gözetme anlamını taşırken; nefsin hakkını verme, ona da ihtiyacı olan şeyi verme anlamını taşımaktadır. Onun hakkını gözetme demektir.</p>
<p>Nitekim Saadet Asrı&#8217;nda Peygamber Efendimiz, sü­rekli oruç tutmak isteyen veya kendini evlenmekten men eden veya ömür boyu geceleri namaz kılacağını söyle­yen kişileri, &#8220;Bu sözleri söyleyenler siz misiniz? Ben Al­lah&#8217;tan hepinizden daha çok korkarım ve ondan hepiniz­den daha çok çekinirim; ama (nafile) orucu hem tutarım hem tutmam; (gece) namazı hem kılarım hem uyudu­ğum da olur. Hanımlarla da evlenirim. Kim benim sün­netimden yüz çevirirse, benden değildir.&#8221;(age,c.1,s.89) diyerek bu niyetlerinden vazgeçilmiştir.</p>
<p>Müslümanlar, öteki bütün insanların da adına olarak sevgiyle örülü bir dünya talebinde bulunuyor. Müslü- manlar, sevgi dünyasına talip oldular. Oluyorlar.</p>
<p>Sevgi ediminin aynı zamanda paylaşmayı ve daya­nışmayı öngördüğünü düşünüyorum. Bu paylaşma ve dayanışma edimi, düzmece kurumlar aracılığı ile değil, fakat bire bir ilişki kurma suretiyle gerçekleştiriliyor.</p>
<p>Sevgi, insan yalnızlığının telafisi istikametinde insana lütfedilmiş bir nimettir. Batı toplumlarında insan, yalnız­lığını ya televizyon karşısında oyalanmakla veya sigara, içki gibi kendine zarar verecek alışkanlıklara sapma su­retiyle gidermeye çalışıyor.</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;da önerilen zikir süreci, bir başına bu durum, insanı yalnızlıktan uzaklaştırmaya yönelik bir disiplin olarak da düşünülebilir. Zikir, insanın kendi ben&#8217;ini fark etmesi, kendi beni ile Allah&#8217;ı bir ve bütün olarak düşüne­bilme çabasıdır. Bu hedefe varılabilmesi, insanın kendi iradesini Allah&#8217;ın iradesi ile ahenkleştirilebilmesi dola- yımından geçerek gerçekleştirilebilir veya gerçekleşti­rilmesi umulabilir. Hakkı verilebildiği takdirde bir ba­şına zikir edimi, insanın asla yalnız bırakılmayacağının bir işareti olarak algılanmalıdır.</p>
<p>Öyle kabul edebiliriz ki, zikir, insanın kendi benini terk etmeyi denemesi ve bu süreç esnasında kendini Al­lah&#8217;ın varlığında yeniden bulması hâlidir. İnsanın, ken­di benini Allah&#8217;a adamasıyla gerçek ve yüce anlamda <em>sevgi</em> ediminin imkân dâhiline girdiğini ileri sürebiliriz.</p>
<p>Bu sevgi, hasis ve kısır, bencü bir sevgi değildir; ter­sine, özveri gerektiren ve son tahlilde <em>Sevgili&#8217;nın kulu </em>olunduğuna dair bir idrakin yolunu açan, verimli ve cö­mert bir sevgidir.</p>
<p>İnsan, sevgi dolayımından geçerek kendini kozmik evrenin bir parçası olarak görmeyi başarabilirse, Yunus Emre&#8217;nin &#8220;Yaratılmışı severiz, Yaradan&#8217;dan ötürü&#8221; mıs­raında öngörülen kavrayışın yolunu açmasını da başanr.</p>
<p><strong>2.</strong>Tasavvuftaki &#8220;halvet der-encümen&#8221; hâli, insanın, baş­kalarıyla birlikteyken, yani kalabalık içinde kendini Al­lahla bir hissetmesi olayıdır. Bir bakıma da, insanın, ka­labalık içinde kendi beninin yalnızlığını hissetmesidir. Durum, &#8220;zahiri halk, bâtını hak ile olma&#8221; biçiminde de dile getirilebilir.</p>
<p>&#8220;Bana kadınlar ve güzel koku sevdirildi; ama göz nu­rum namaz oldu.&#8221;(age,c.1,s.293) mealindeki hadis-i şerifin, sevginin bir yöneliş olduğunu ima ettiğini düşünüyorum. Bu hadis-i şerifle, insan sevgisinin hemcinsine (kadın marifetiyle), tabiata (koku marifetiyle) ve Allah&#8217;a (namaz marifetiyle) yönelişinin veya yönlendirilmesinin ifadesi olarak algı­lanabileceğine dair bir eğilimin vurgulandığını hissedi­yorum. Böylece, insanın, hemcinsine karşı olsun, tabiata (bütün mahlûkata) karşı olsun, Allah&#8217;a karşı olsun, yö­nelen sevgisinin cevherinde İlahî bir nefhanın içkin ol­duğunu kabul etmek imkân dâhiline giriyor.</p>
<p>Müslüman, gündelik yaşantısında, yalnızlıkla baş ede­bilme çabasında başıboş bırakılmamıştır demiştik. İşte:</p>
<p><strong>1.</strong>Cemaatle kılman günde beş vakit namaz; haftalık cuma namazı ve hiç olmazsa yılda iki kez bayram na­mazı, 2. oruç, 3. zekât, 4. hac ibadetlerinin tümü, insan­ları birbiriyle iletişime geçirerek onların birbirine karşı sevgisini çoğaltan, yalnızlıklarıyla başa çıkmasını sağ­layan süreçlerdir.</p>
<p>Namaz, insanın, Allah&#8217;ın huzurunda teslimiyetini remzetmesi ve ondan başka her şeyin fanı ve batıl ol­duğunun ifadesi bakımından, insanın yalnız bırakılmamış olduğunun güçlü ve ısrarlı dile getirilişidir, diyebi­liriz. Allah varsa ve ben ona boyun eğiyorsam, yalnız değilim. Allahla yalnız değilim. Aynı zamanda, benim­le birlikte, aynı anda yönünü kıbleye, Kabe&#8217;ye çevirmiş milyonlarca başka insanla yalnız değdim. Tersine, baş­kalarıyla birlikte ve aynı yöne bakıyor olma bilincini ya­şamaktayım; onlarla aynı Allah&#8217;ın kulu olma duygusu­nu paylaşmaktayım.</p>
<p>Ramazan orucu, gündelik hayatın akışma müdaha­le etmenin ve bu suretle sair zamanlarda farkına varıl­mayan ama hayatımızda yeri bulunan bazı ayrıntıların farkına varmamızı sağlamanın yarımda, insanın kendi &#8220;ben&#8221; ine eğilmesi ve bir anlamda kendi benini anlama­ya çalışması gibi bir fırsatı ortaya çıkarmaktadır, insan, kendini anlamaya, kendi faniliğini anbean hissetmeye hazır hâle konulmaktadır. Ramazan orucuyla insan, va­kitlerin de başkalarıyla paylaşılabileceğini öğrenmekte ve bunun eğitiminden geçirilmektedir.</p>
<p>Zekât, somut biçimde malların paylaşılması, insanla­rın değer verdiği şeyleri başkasına verme edimidir. İnsa­nın dünyaya karşı istiğnasının yolunu açarken, bir yan­dan da böylece mallarıyla birlikte temizlediği dışım ve içini başkasma sunmaya hazır olduğunu ilan ve ima et­mektedir. Dayanışmanın, maddî (İktisadî) hayatımızın manevî bir alana taşınabilir olduğunun ifadesidir.</p>
<p>Hac, bizi, evrensel sevgi iklimine ulaştırmaktadır. Öte­ki ibadetler, her şeye rağmen, insanın dar, kişisel çevre­siyle, ailesi, mahallesi ve nihayet içinde yaşadığı kenti ile ilintili iken; hac, bütün dünya Müslümanlarının bir araya gelmesini sağlıyor. Aynı zamanda insanın bir tür bir kıyamet ortamında kendisiyle bir kez daha yüzleş­mesine kapı aralıyor. İnsanlar arasında evrensel kardeş- ligin, Allah katında kul olarak herkesin eşit oluşunun tescilini sağlıyor.</p>
<p>Bu ibadetlerin tümünde, insan, verme konumunda bulunmaktadır. Namaz, insanın kendini Allah&#8217;a sunma­sının, ona vermenin; oruç, kendi üstüne eğilen nefsin kendinden vazgeçmesinin ve yine kendini Allah&#8217;a ada­manın; zekât, alın terini (emeği) başkalarıyla paylaşma­nın; hac, kendini başka Müslümanlara adamanın işare­ti olarak görülebilir. Bütün bunların içinde ve ötesinde Allah&#8217;ın rızasına ulaşabilme dileği mevcuttur. Kavram olarak Allah rızası, karşılık gözetmeden verme anlamı­nı taşımaktadır.</p>
<p>Bütün bu ibadetlerin her birinin insanlar arasında zo­runlu bir iletişim sağlamaya yol açtığı düşünülürse, Müs­lümanların birbiriyle üç günden fazla küskün durması­nın tecviz edilmemesi anlam kazanmaktadır.</p>
<p>&#8220;Veren el, alan elden daha hayırlıdır.&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[</a>Age, e. 2, s. 330.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7">]</a> mealindeki hadis-i şerif, aslmda belki de, sevgiyi önermektedir. Verme eylemini kanaat sahiplerinin başarabileceğini düşünürsek, &#8220;Zenginlik kanaattedir.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">[</a>Age, c. 2, s. 347,<a href="#_ftn8" name="_ftnref8">]</a> diyen hadis-i şerif mealinin de aynı verme yorumunda birleştirilebileceği anlaşılabilir. Bu durum varsıllıkla veya yoksullukla ilgili değil: Nesne olarak verecek bir şey bulamayan biri, gülümsemesiy­le sadaka verir. Herkesin herkese infak edeceği bir şeyi bulunur. Gülümseyerek veya yoldaki taşı kaldırarak&#8230;</p>
<p>Rasim Özdönören &#8211; Hadislerin Işığında Hz.Muhammed,syf.238-243</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevgi-karsilik-beklemeyen-edim/">Sevgi: Karşılık Beklemeyen Edim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sevgi-karsilik-beklemeyen-edim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdemlerin Zıddı Olan Erdemsizlikler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 14:52:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İffetin İfrat ve Tefriti]]></category>
		<category><![CDATA[Adaletin İfrat ve Tefriti]]></category>
		<category><![CDATA[atılganlık]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmetin İfrat ve Tefriti]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızade Ali Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitliğin İfrat ve Tefriti]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21306</guid>

					<description><![CDATA[<p>3.Bap:  Erdemlerin dört tür ile sınırlandığı açıklığa kavuşunca bunların zıddı olduğu için erdemsizliklerin de dört tür ol­ması parlak düşüncenin gereğidir. Mesela, erdem olan hik­metin zıddı erdemsizlik olan bilgisizliktir. Yiğitliğin zıddı korkaklık, iffetin zıddı fücur ve adaletin zıddı zulümdür. Ama yeterli araştırma ve keşiften sonra ortaya çıkan dakik düşünceye göre her erdemin sonsuz zıtlarının olması gere­kir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/">Erdemlerin Zıddı Olan Erdemsizlikler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22349 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images.jpg" alt="" width="357" height="270" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images.jpg 259w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images-170x130.jpg 170w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/güzel-ahlak.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21326 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/güzel-ahlak-300x171.jpg" alt="" width="347" height="198" /></a>3.Bap: </strong></p>
<p>Erdemlerin dört tür ile sınırlandığı açıklığa kavuşunca bunların zıddı olduğu için erdemsizliklerin de dört tür ol­ması parlak düşüncenin gereğidir. Mesela, erdem olan hik­metin zıddı erdemsizlik olan bilgisizliktir. Yiğitliğin zıddı korkaklık, iffetin zıddı fücur ve adaletin zıddı zulümdür. Ama yeterli araştırma ve keşiften sonra ortaya çıkan dakik düşünceye göre her erdemin sonsuz zıtlarının olması gere­kir. Çünkü her erdem, ifrat ve tefrite asla meyletmeyen orta merkez ve son dengedir.</p>
<p>O zaman itidal noktasından sapmış olan çok sayıda de­recenin bulunduğu düşünülebilir. Hissedilir dünyadan örnek verecek olursak, dairenin tam ortası merkezî bir noktadır. İki noktanın daire merkezi ve tam orta olması imkânsızdır. Ama merkezden başka kimisi dairenin çevresinde, kimisi dairenin içinde olan sonsuz noktalar tasavvur edilebilir. Öy­leyse hakiki mutedil bir tanedir ve itidal dışında olanlar sa­yısızdır. Aynı şekilde bir noktadan başka bir noktaya ulaşan doğru çizginin birden fazla olması mümkün değildir. Bu çiz­gi, iki nokta arasında varsayılabilen çizgilerin en kısasıdır. Ama o iki noktayı birbirine bağlayan sayısız eğri çizgi var­dır. Bu nükteden anlaşıldığına göre hak din ve doğru mez­hep bir, ama farklı sapıklıklar ve değişik arzular sayısızdır. Şeriat sahibinin sözünde yetmiş iki diye ifade edilmesi çok­luktan kinayedir.</p>
<p><em>Yetmiş iki milletin savaşını mazur gör</em></p>
<p><em>Hakikati görmediler efsane yolu sandılar</em>“(Hafız,Divan)</p>
<p>Hakiki mutedil olan orta merkeze yönelip yaslandıktan sonra onda sebat edip kalmak en zor iştir.</p>
<p><em>Hakk&#8217;ın dergâhına çok yakın olanların başıdır</em></p>
<p><em>“Allah ile birlikte benim&#8221; makamına layıktır</em></p>
<p>En üstün ve temiz salavat kendisine olsun, Yâsîn ve Tâhâ emrinin sahibi, Hûd sure-i şerifi nazil olunca hakikati gösteren mucizevi dili, “Hûd suresi beni ihtiyarlattı.(Tirmizi) deyip uzak kalmış dertlilerin gamlı gönüllerini korku kılı­cıyla ikiye ayırdı.</p>
<p><em>Hû şarabıyla elimden tut ve kendimden geçir</em></p>
<p><em>Adamlar Hûd suresiyle kendinden geçmiştir</em></p>
<p>HÛd suresine ihtiyarlatma nispet edilmesinin sebebi, bu surenin &#8220;Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”(Hud,112) emrini ihti­va etmesidir. Bu emrin zorluğundan dolayı samimi ve mut­taki insanlar dehşete kapılmışlardır. Yüzlerce ah ve binlerce can yakıcı gözyaşı olsun ki yetkinlerin önderi ve ilk nedenli olan resul Ahmed’in mübarek saçma “dosdoğru ol” emrinin korkusundan dolayı yaşlılık akı düşmüş ve &#8220;Gözü kayma­dı”(Necm,17) sürmesiyle sürmeli nergislerinden gözyaşı şebnemi akmış ise, doğruluk sokağından koku ve doğru yoldan kıl kadar nasip görmeyen bizlerin kederli hâli nice olur!</p>
<p><em>Şol gün ki nefsini ede derhâst enbiyâ</em></p>
<p><em>Ahvâl-i nefs-i mücrim ve âsi ne ola yâ</em></p>
<p>Doğru yol ve orta merkez çok zor olduğundan nübüvvet dilinde sırat “kıldan ince ve kılıçtan keskin” olarak tasvir edilmiştir. Kerim Kitap’ın Fatihasında &#8220;Bizi dosdoğru yola İlet!”(Fatiha,5) sözü ile işaret edilen gerçek de budur.</p>
<p><em>Meyhanenin yolunu arıyoruz bize doğru yolu göster</em></p>
<p>Zira müminin bu dünyadaki işi, bilgi ve davranış bakı­mından dosdoğru yola koyulmaktır, Ahiret hayatında ise uzatılmış sırattan geçmesi gerekir. Daha doğrusu bu, onun suret ve misalidir. Çünkü büyük veliler ve ileri gelen filozof­ların işaretleri, daha önce giriş bölümünde geçtiği gibi, doğ­ru habercinin vaat ile müjdeleyip tehdit ile korkuttuğu ahiret işlerine ait ayrıntıların bu dünyada nefis tarafından kazanılıp ahiret hayatında ortaya çıkan bilgi, davranış ve huyların suretleri olduğu gerçeğiyle uyuşmaktadır.</p>
<p>Öyleyse huy ve davranışlarda itidal sınırını gözetmenin misali, kıldan ince, kılıçtan keskin ve cehennem yolu üzeri­ne uzatılmış olan sırattır. Bu itidale dünya hayatında riayet eden kimse misali sırattan şimşek gibi geçip temiz insanla­rın makamı olan bilgi ve yetkinlik cennetlerine ve salih amel bahçelerine ulaşır.</p>
<p><em>Temiz olanların yeridir orada temiz olmak gerek</em></p>
<p>İtidale riayette gevşeklik gösterenler sıratı düşe kalka geçerler. İtidal sınırını aşıp ifrat ve tefrit yoluna sapanlar uhrevi sırattan geçemezler ve kötülerin yeri olan cehennem ateşine düşerler. Filozof Pisagor’dan şöyle nakledilmiştir: “İnsanın kazandığı meleke iyilik ve yetkinlik ise bir meleğin varlığına, eğer kötülük ve sapıklık ise bir şeytanın ortaya çıkışma sebep olur. Her biri ahiret yurdunda sahibinden ay­rılmaz ve failine daimi yoldaş olur.” Bu manaya ayet-i ke­rimede de işaret edilmiştir: “Ona yanından hiç ayrılmayan bir şeytan musallat ederiz.”(<sup>Zuhruf,36)</sup> Öyleyse akıllı kimsenin huy ve davranışları ile kendisine nasıl bir dost ve arkadaş edindi­ğini görmesi gerekir. Allah beni ve sizi dosdoğru yola gir­meye muvaffak eylesin ve acıklı azap uyarısı yapılan çukur­lara düşmekten korusun.</p>
<p>Ortanın iki anlama geldiği bilinmelidir. Birisi, iki nes­nenin arasında birbirine nispeti eşit olarak bulunan hakiki ortadır. Dairenin çapından iki tarafına nispeti eşit olan merkez noktası böyledir. İki ile altıya eşit nispette olan dört sayısı da böyledir. Bu orta, filozofların mizaçta gerçekleş­mediğini düşündükleri hakiki mutedildir. Diğeri, filozofların mizaçta gerçekleştiğini kabul ettikleri ve türsel itidal, şahsi itidal ve mizacın arazı dedikleri izafi ortadır. Ahlâk ilminde muteber olan da bu ortadır. Bundan dolayı erdem her kişiye göre değişir, hatta zamana ve duruma göre de farklılık gös­terir. Bir kimseye göre erdem olan huy başkasına göre er­dem olmayabilir. Yine bir zamanda erdem ve muteber olan huy başka bir zamanda muteber olmayabilir.</p>
<p>Erdem itidal ve orta olunca erdemsizlik itidalin dışın­daki iki uç olur. “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.”(Acluni,Keşful Hafa,c.1,s.391,n:1247) sözü de buna işaret eder.</p>
<p>Her işte uçlar kesinlikle yerilmiştir</p>
<p>Her erdemin karşılıklı ikişer erdemsizliği vardır. Erdem turleri dört olduğuna göre erdemsizlik türleri de sekizdir.</p>
<p><strong>1. Hikmetin İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p>İkisi hikmet erdeminin uçlarıdır.</p>
<p><strong>Hilekârlık:</strong> Hikmetin ifratı hilekârlık ve kurnazlıktır.<sup>35 </sup>Akleden gücün hile, yalan, soytarılık ve eğlence gibi layık ol­mayan yerlerde hak etmediği derecede harcamp kullanılma­sıdır. Hilekârlığın pratik akıl gücünde olduğu bilinmelidir. Teorik akıl gücünün ifratı hilekârlık değildir. Çünkü metafi­zik, tabiat ve matematik konularında ne kadar hakikat keşfe­dilir ve incelik gün yüzüne çıkarılırsa o kadar makbul ve öv­güye layıktır.</p>
<p><strong>Ahmaklık:</strong> Hikmetin tefriti ahmaklıktır. Akleden gücün işlevsiz bırakılıp ilim ve amel yönünde ihmalkârlık ve kul­lanmama sebebiyle teorik ve pratik felsefenin hakikat ye in­celiklerinin kavranmasına kusur ilişir; hakiki bilgilerin öğ­renilmesi ve iyiliklerin ayırt edilmesi perdelenir.</p>
<p><em>İlim öğren çünkü ilim erbabına konuşurken</em></p>
<p><em>Giydiği güzel elbiseden daha çok yakışır</em></p>
<p><em>Hayır yoktur bilmeden yaşayan ve</em></p>
<p><em>Geleni öğrenmeden gören kimsede</em></p>
<p><strong>Kıta;</strong></p>
<p><em>İlim derleyebileceğin en güzel şeydir</em></p>
<p><em>ilim tahsil edenin iftiharı eksik olmaz</em></p>
<p><em>İlme yönel erdemlerini tamamla</em></p>
<p><em>İlmin başı da sonu da ilerlemektir</em></p>
<p><strong>Kıta:</strong></p>
<p><em>Sürekli bolluk ve güçtür ilim</em></p>
<p><em>Şeriat ilim ile ayakta durur</em></p>
<p><em>ilmin güzel bir özellik olduğunu bil</em></p>
<p><em>Onunla insan hayvandan ayrılır</em></p>
<p>İlmin fazileti hakkındaki Kur’an ayetleri, Hazret-i Pey­gamberin hadisleri, büyük âlim ve filozofların sözleri kitap ve risalelere sığmayacak kadar çoktur.</p>
<p><strong>2.Yiğitliğin İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Tehlikelere atılma:</strong> Yiğitlik erdeminin ifrat ucu tehlike­lere atılmadır. Aklıselim sahiplerinin atılganlık ve saldırıyı makul ve makbul saymadığı işlere düşüncesizce atılıp hari­kalar yaratıcısının faaliyet alanındaki en değerli cevher olan kıymetli nefsi veya mutlak vericinin armağanları olan organ ve güçleri boş yere telef etmeye sebep olmaktır.</p>
<p><strong>Korkaklık:</strong> Bu erdemin tefriti korkaklıktır. Aklıselime göre korkunun caiz olmadığı durumlarda gereksiz yere kor­ku, ödleklik ve kaygı göstermektir.</p>
<p><strong>3.İffetin İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Fücur ve doyumsuzluk:</strong> İffet erdeminin ifratı, fani şeh­vetleri tatmin etme ve duyusal zevkleri tatmada itidal dere­cesini aşıp din ve aklın caiz görmediği mertebelere geçmek şeklinde ortaya çıkan fücur ve doyumsuzluktur.</p>
<p><strong>Sönmüşlük:</strong> İffetin tefriti, şeriat ve aklın mubah görüp ruhsat verdiği lezzet ve şehvetlerden tamamen yüz çevirip beden ve güçlerine zarar veren ve neslin tükenmesine sebep olan sönmüşlüktür.</p>
<p><strong>4.Adaletin İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Zulüm:</strong> Adalet erdeminin ifratı, başkasının hakkım şer’î yolla olmaksızın çiğnemek, namusuna tecavüz etmek veya nefsine zarar vermek şeklinde ortaya çıkan zulümdür.</p>
<p><strong>Zulme boyun eğmek:</strong> Adaletin tefriti, başkasından ken­disine yönelik bir zulüm ve haksızlık olduğunda boyun eğip kabul etmesi, nefis alçaklığı ve himmet düşüklüğü sebebiyle sefalet ve alçakgönüllülüğü seçmesi şeklinde ortaya çıkan inzılam yani zulme boyun eğmedir.</p>
<p>Bazıları adaletin iki aşırı ucunun da zulüm olduğunu söylemişlerdir. Çünkü zulüm başkasına haksızlık, inzılam kendine haksızlıktır.39Adaletin bütün yetkinlikleri kendi­sinde toplaması gibi zulüm de bütün eksiklikleri kendisinde toplar. Bundan dolayı Hâce Abdullah Ensarî gibi bazı şeyh­ler, “İncitmeyen şey günah değildir.” demişlerdir.</p>
<p><em>Ne yaparsan yap ama sakın incitme</em></p>
<p><em>Tarikatımızda ondan başka günah yoktur</em></p>
<p>Ama bazı mülhitler bu sözün manasındaki hakikati kav­rayamayıp başka bir kişiye zulmetmedikçe kendi hakkında yapacağı her şeyin caiz olduğunu zannettiler ve ibadetleri terk edip bazı günahları işleyerek şu beytin dış anlamına göre davrandılar:</p>
<p><em>Küfrü meslek edin ve Kâbe’yi ateşe ver</em></p>
<p><em>Meyhaneye hizmet et ama insana zulmetme</em></p>
<p>Ama pak şeriatta yasaklanmış olan her şeyin kişinin ya kendisine ya başkasına zulüm olduğu açıkça hatadır. Ayrıca zulmün genellikle mal ve mülk sahibi zenginden ve zulme boyun eğmenin fakirden sâdır olduğu bilinmelidir. Fakat adalete riayet çoğunlukla zenginlik ve fakirlikte ortadır.</p>
<p><strong>Hikmetin Alt Erdemlerinin İfrat ve Tefritleri</strong></p>
<p>Erdem cinslerinin ifrat ve tefrit dediğimiz iki ucunun erdemsizlik olduğu açıklığa kavuşunca aynı şekilde bu cins­ler altında yer alan erdem türlerinden her birinin de itidal derecesi ve ifrat ve tefriti olan uçlarının erdemsizlik olduğu anlaşılır. Erdemsizlik olan uçlardan bazısına bazı dillerde belli bir isim verilmemiş olması mümkün ve hatta vakidir. Ama mana tasavvur ve temyiz edilince ibarenin darboğa­zından geçmek caizdir. Çünkü ibare giysileri ve lafız süsleri, yeni fikirleri gösteri sahnesinde sergilemek için konulmuş­tur. Düşünce sahnesinden ve sezgi ve kıyas penceresinden mana güzellerinin yüzü görününce ibare giysisini ödünç al­maya ihtiyaç kalmaz. Akıllı ve zeki kimse o manaları çıka­rabilir.</p>
<p>Biz öğrencilere ve ilgililere yardım etmek için birkaç misal verelim.Böylece işin içyüzü anlattığımız konularda açıklığa kavuşunca bahsetmediğimiz konularda da kıyas yo­luyla açıklığa kavuşur. Mesela, hikmet erdeminin altında yer alan erdem türlerini yedi ile sınırlamış ve bunların ze­kâ, çabuk anlama, zihin açıklığı, kolay öğrenme, güzel dü­şünme, ezberleme ve hatırlama olduğunu söylemiştik.</p>
<p><strong>1)</strong>Erdem ve orta olan “zekâ”nın ifratı hilekârlık, tefriti ahmaklıktır. Burada kastedilen, yaratılıştan gelen ahmaklık değil, bilakis kötü seçim ve vakit öldürmekten kaynaklanan ahmaklıktır, Tabiatta yerleşik olduğu sanılan ahmaklık ge­nellikle tekrar, alıştırma, öğrenim ve ders alma yoluyla gi­derilir. Doğuştan gelen zekâ ve tabiata yerleşmiş akıllılık akıl gücünün uzun süre terk edilmesi ve kullanılmaması sebebiyle kaybolur.</p>
<p><em>Ey yüksek kavrayışlı ama gevşek</em></p>
<p><em>Bu yüzden ancak çanak satan adam</em></p>
<p><em>Ey gönlü kapalıyken öğrenimle</em></p>
<p><em>Yedi iklime baş kadı olan insan</em></p>
<p><strong>2)</strong>Orta ve itidal derecesi olan “çabuk anlama”nın ifratı hızlı hayal kurmaktır. Bu huy, önermelerin hükümleri tam olarak anlaşılmadan, belki genel olarak parlayıp hemen sönmek suretiyle hüküm hatası ve tasavvur bilgisizliğine sebep olur. Çabuk anlamanın tefriti, ölçüsünden fazla yavaş anlama ve geç idrak etmedir.</p>
<p><strong>3)</strong>Orta ve itidal olan “zihin açıklığı”nın ifratı, maksa­dın tespitine engel olacak şekilde ölçüsünden fazla parla­madır. Tefriti ise nefiste meydana gelen ve geç sonuç çı­karmaya neden olan karanlıktır.</p>
<p><strong>4)</strong>Orta olan “kolay öğrenme&#8217;nin ifratı, öğrenimde öğ­retmenin öğrettiği ilmî suretleri pekiştirmeye mecal bırak­mayacak şekilde aşırı hızlılık ve işe koyulmadır. Tefriti, öğ­renme zorluğuna yol açan taassuptur.</p>
<p><strong>5)</strong>Orta olan “güzel düşünme”nin ifratı, düşünme ve akletmeyi gerekli ve uygun olmayan yerlerde harcamaktır. Tefriti, fikrin istenen konuyu tam olarak akletmekten aciz kalmasıdır.</p>
<p><strong>6)</strong>Orta olan “ezberleme”nin ifratı, edepsizlik ve hiciv şiirleri, maskaralık ve komedi fıkraları, faydasız sohbet ve hikâyeler gibi ezberlenmesi gerekli ve hoş olmayan şeyleri ezberlemektir. Tefriti ise ezberlenmesi güzel görülen şey­lerde tembellik göstermek ve yararlı suretleri pekiştirmek­ten uzak durmaktır.</p>
<p><strong>7)</strong>Orta olan “hatırlama”nın ifratı, gerekli olmayan şeyi hızla bilince getirmek için vakit öldürmek ve organları zayıf­latmaktır. Tefriti ise gözetilmesi zorunlu ve güzel olan şeyleri terk etmek ve kullanmayarak unutulmasını sağlamaktır.</p>
<p>Diğer fazilet türleri de bu şekle göre kıyaslanmalı ve değerlendirilmelidir.</p>
<p>Ayrıca bazı reziletlerin belirli ve meşhur adlarının ol­duğu bilinmelidir. Hayanın ifratı olan utanmazlık ve tefriti olan sıkılganlık<sup>43</sup>; cömertliğin ifratı olan israf ve tefriti olan cimrilik; tevazuun ifratı olein kibir ve tefriti olan alçalma böyledir. Bazen de belirli bir isim verilmemiş olmasına rağ­men mana ve mahiyeti bilinecek şekilde maksat hâsıl olur. Yüce Allah yol göstericidir.</p>
<p>Yine bazen fazilet olan huyun varlıksal bir şeye izafe edildiği bilinmelidir. Bu durumda onun ifrat olduğu fark edilmez ve rezilet olduğunu bilmek zorlaşır. Çünkü faziletin kendisine izafetle fazilet olduğu bu varlıksal şeyin fazlalığı Ölçüsünde çok fazilet olacağı zannedilir. Hâlbuki böyle de­ğildir. Bilakis bu olumlu şey mutedil dereceden fazla oldu­ğunda fazilet rezilete dönüşür. Ama tefrit tarafının farkı or­tadadır ve rezilet olduğu gayet açıktır. Zira yokluğun varlık­tan farklı olduğu açıktır. Bunun örneği, birer fazilet ve varlıksal konu olan yiğitlik ve cömertliktir. Aynı şekilde ifratla­rı olan tehlikeye atılma ve israf da fazilet zannedilir. Nite­kim insanların çoğu pratik felsefeden habersizdir. Müsrif cahilleri çok cömert olmakla ve tehlikeye atılan kalabalıkla­rı son derece cesur olmakla nitelerler; ama korkaklık ve cimriliğin hiçbir mertebesini yiğitlik ve cömertliğe dâhil etmezler. Eğer fazilet yokluğa ait bir şeye izafe edilirse iş tersine döner, tefritinin fark edilmesi zorlaşır, ama ifratı açıkça belli olur. Örneği, kibrin yokluğuna izafetle fazilet olan ve tefriti olan alçalmanın kendisinden zor ayırt edildiği tevazudur. Hatta bazı insanlar zelil dilenciyi onurlu müte- vazıdan ayıramazlar. Kibirsizlik onda da artık olduğu için faziletin de çok olduğu zannedilir.</p>
<p>Faziletlerin açıklaması genel olarak bundan ibarettir. İnsana ilişen bu tür ruhsal hastalıklar inşallah alamet ve te­davileriyle birlikte açıklanacaktır.</p>
<p><strong>4.Bap: Erdemlere Benzeyen Erdemsizlikler</strong></p>
<p>Erdem cinsleri ihtiva ettikleri türleriyle birlikte zikre­dilip erdemsizlik cinsleri de çeşitli sınıflarıyla birlikte orta­ya konunca şimdi yakında görüleceği gibi erdemlere benze­yen erdemsizlikleri açıklamaya başlayabiliriz. Düşük ayarlı oldukları için erdem cevherleri pazarında saf altını koyu bakırdan, mavi boncuğu değerli inciden ayırt edemeyen ve erdemsizlikleri erdem, çirkin huyları güzel huy zanneden nice basiretsizler vardır. Bundan dolayı pratik felsefe sahi­binin huyların inceliklerine vâkıf olması, iş ve davranışların gizliliklerini bilmesi, erdemi erdemsizlikten titiz bir şekilde temyiz etmesi ve kusurları güzel huylardan kılı kırk yararak ayırt etmesi gerekir.</p>
<p><em>Burada kıldan ince bin nükte vardır</em></p>
<p><em>Her başı tıraşlı kalenderliği bilmez</em>(Hafız,Divan)</p>
<p><strong>1. Hikmet Erdemine Benzeyen Erdemsizlik</strong></p>
<p>Bazı insanlar akli ilimlerin ilkeleri ve hakiki sanatların terimlerini insanların ağızlarından ve sayfaların içinden genel olarak alıp âlimlerin konularına zayıf münakaşalarla müdahale ederler ve bunları meclislerde anlatırlar. Feraset doğruluğundan uzak ve zekâ ışığından mahrum olan kimse­ler, ciddi bir övgü ve garip bir hayranlıkla “Filan kişi tenkit­çi akıl ve parlak tabiatla bezenmiş olup sayısız bilgiler ve her konuya dair nüktelerle temayüz etmiştir.” derler. Hâl­buki söz konusu kişinin hakiki ilimlerin meselelerinden herhangi birisini hakkıyla araştırma derecesine ve bir ko­nuda bilgi dediğimiz kalp sükûnetine ulaşmamış olması, fa­ziletin özetini büyük âlimlerin araştırmalarına benzetmiş olması ve bilginin saflığını mana hakikatlerinin ilkelerinden tahrif ederek ve üstünü örterek ayırması muhtemeldir. Onun âlimlerin araştırmasına ve fazılların incelemesine bu şekilde benzemesi, tıpkı maymunun hareketlerinde insanın fiillerini ve papağanın mırıltılarında insanın sözlerini taklit etmesi gibidir.</p>
<p><em>Çocuk bir altın terazi yapmak ister</em></p>
<p><em>Kabuğundan yapmak için portakalı soyar</em></p>
<p><em>Farz et ki mârçûbe otu yılan tenine benzer</em></p>
<p><em>Düşman için zehir dost için Güneş nerede</em></p>
<p>Hikmet erdemi, nefisle ilgili bir olgu ve onun etki ve sonuçları duyu organlarına kapalı olunca insanların çoğu bu konuda temyiz yapmaktan aciz kalır. Bundan dolayı zama­nın ilim ve ders ortakları çoğunlukla yetkinlik ve erdem el­bisesini çıkarmış, bilgisizlik ve erdemsizlik abasına bürün­müşlerdir. Ne gayret kuşları bilgi edinme göğünün zirvesinde uçmakta, ne de konuşma sahaları hikmet ve fazilet dairesin­de dönmektedir. Ama kafasız omuzlarında Şam pamuğu ve lacivert yünden cübbeler, taş kafalarında mermerşahi ve kandehari sarıklardan kubbeler vardır. Bey kapılarının daimi zillet inceliklerini bilirler, sabah akşam at arkasında görünürler ve vezir eşiklerinde dururlar. Şüphesiz yüksek ilmî makamlara ulaşmamışlar ve eksik varlıklarında aşın istek meydana gelmemiştir. Allah’a şikâyet eder ve sığınırım.</p>
<p><strong>2.İffet Erdemine Benzeyen Erdemsizlik</strong></p>
<p>İffet erdemine benzeyen erdemsizlik, ihlaslı kimselere karışan ve çirkin davranışlar ile zahit ve âbidlerin mertebe­lerine ulaşmak isteyen kimselerin yaptıkları gibidir. Bu hu­ya sahip olanlar, takva ve züht ile meşhur olmak, halk ara­sında velayet ve keramet ile anılıp bu fiiller sayesinde ileri gelenler, beyler, ulu sultanlar, itibarlı vezirler ve zengin efendiler katında sözü geçen kimse olmak, vakıf gelirlerin­den ve yıllıklardan bol ulufe ve adak fetihleri, zenginlerin sadakalarından çok miktarda mal edinmek için genellikle nefsin arzularından ve tabiatın lezzetlerinden uzak durur­lar, Bedenleri şeklî riyazet sebebiyle cılız ama nefs-i emmareleri insanların itibar göstermesi ve halkın el öpmesi sebebiyle semizdir. Onlar Allah katında vefasız ve hain, in­sanlar nezdinde güvenilir ve emindirler.</p>
<p><em>İbadet halis niyetle iyidir</em></p>
<p><em>Yoksa içsiz posttan ne olur</em></p>
<p><em>Halkın sanması için giyersen</em></p>
<p><em>Rahip kuşağı ile hırkanın farkı ne</em></p>
<p><em>Gümüş bakırla kaplansa</em></p>
<p><em>Ancak bilmeyene verilir</em></p>
<p><em>Altın kaplı şeyi ateşe atarlar</em></p>
<p><em>Bakır mı altın mı anlamak için</em>(Sadi,Bostan)</p>
<p>Bazıları köylüler gibi katı yiyeceklere alışmak suretiyle kendilerini lezzetli yemeklerden alıkoyarlar, bazıları da mal biriktirmek ve araçları çoğaltmak için en değersiz yiyecek­lerle yetinirler. Böylece zahitlik intibaı uyandırmaya, kanaatkâr ve iffetli olduklarını hissettirmeye çalışırlar. Bu grup da iffet erdeminden mahrum olup iffetli olduklarına dair anlatımları yalandır.</p>
<p>Cömertlik erdeminin benzeri olan erdemsizliğe gelince, bazı edepsizler ve fasıklar henüz kıtlık sıkıntısına düşmemiş, kendi ve ailesinin rızkı için acı çekmemiş, hatta mirasyedilik­ten bol servete veya zalim makamları ve vergi tahsildarlığın­dan kalan büyük bir hâzineye konmuş oldukları için bunları akıl ve naklin hoş karşılamadığı gereksiz yerlere müsrifçe harcarlar. Kıt akıllılar onları cömert ve mürüvvette kardeş sayarlar. Hâlbuki onlarda ne cömertlik erdeminden bir pay, ne de mürüvvet demirinden yapılmış bir bıçak vardır. Filo­zoflar şöyle demişlerdir: “Mal toplamak yüksek dağın tepesi­ne taş çıkarmak gibi, harcamak ise ağır taşı yüksek dağdan aşağı bırakmak gibidir.” Bilindiği gibi, ağır taş dağın zirvesi­ne kalabalık bir topluluğun gücü ile çıkarılır, ama o taşı aşağı bırakmaya küçük çocuğun gücü yeter.</p>
<p><em>Değirmen taşı on bin batmandır</em></p>
<p><em>Onu iki kişi kayışla döndürebilir</em></p>
<p><em>Fakat altını üstüne getirmeye</em></p>
<p><em>Bin adamın gücü yetmez</em></p>
<p>Malın geçim yolları ve kalkınma sebeplerinde çok etkili olduğu açıktır. Nice insanlar malsızlık yüzünden yetkinle­şememiş ve niceleri de fakirlik belası sebebiyle küfür musi­betine uğramıştır.</p>
<p><em>Sonunda tecrübeyle öğrendim ki</em></p>
<p><em>Kişinin değeri ilim ilmin değeri mal iledir</em></p>
<p>Malı güzel ve temiz kazanç yollarıyla toplamak zor, sırf helali kanaat dairesinden artırmak nadir ve hatta imkânsız­dır. “Helal damlar, haram akar.” Öyleyse harcamada cö­mertlik övülür, ama israf yerilir; gerçekte cömert, mal har­camada cömertlik erdemini kazanmayı ve kendisini cimrilik erdemsizliğinden temizlemeyi amaçlayan, dünyevi amaçlar gütmeyen ve değersiz karşılıklar talep etmekle ilgilenmeyen kimsedir.</p>
<p><strong>3.Yiğitlik Erdemine Benzeyen Erdemsizlik</strong></p>
<p>Yiğitlik erdemine sahipmiş gibi görünen kimselerin bu erdemle kastettikleri şey, nefis cevherini yiğitlik erdemiyle süslemek, korkaklık ve tehlikelere atılmaktan arınmak ol­mayıp, bilakis tehlikelere atılmak, korkunç durumlara gi­rişmekteki amaçları mal elde etmek, ulufe artırmak, makam ve mevkide yükselmek veya ayaktakımı arasında şöhret ka­zanmaktır. Bazı alçakların haram mal kazanmak için Müs­lümanların yollarını kesme, koyun ve büyük baş hayvanları gasp etme, duvarları delme ve Ehl-i İslam’ın ev ve haremle­rine saldırmada çeşitli tehlikelere atıldıkları çokça vakidir.</p>
<p>Bazıları tesadüfen şehir polisi tarafından yakalanınca arka­daşlarını ihbar etmesi için acı, işkence ve eziyete maruz bı­rakılsa bile konuşmadan sabır ve tahammül gösterir, beden ve ruhunu feda eder ve o melunları ihbar etmemeyi tam bir fazilet olarak görür. Ne yazık ki bu şerlilerden burna yiğit­lik kokusu gelmez!*</p>
<p>Aksine yiğitlik, atılganlık ve itinası aklın gerektirdiği şekilde gerçekleşen, sıkıntılı işlere girişmekten sevap işlemeye dönmeyi, nefis cevherini yüksek şecaat süsüyle bezemeyi ve Yüce Allah kabında zatının mutluluk mertebesini yükseltmeyi amaç edinen kimsede bulunur. Her ne kadar aslan, kaplan, çita, timsah ve diğer yırtıcıların fiili gibi, yiğit fiiline benzese de yiğitlik fiili kapsamına girmez. Zira beden kuvvetinin üs­tünlüğüne güvenerek ileri atılır. Atılganlığı tamamen doğal­dır; doğruluk düşüncesinin gereği ve fazilet kazanmaya yöne­lik değildir. Yine genellikle galip geldiği, alette kendisine denklik ve mukavemeti olmayan hayvanla dövüşür ve onlar üzerinde üstünlük kurar. Mesela, tam silahlı ve bedenen güç­lü bir kimsenin zayıf cüsseli, silahsız ve çıplak biriyle dövü­şüp onun üzerinde üstünlük kurmak istemesi yiğitlik şartı ve fazilet adabıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Öyleyse gerçek yiğit, şecaat fiilleri kendisinden doğru fikrin gereği olarak çıkan, yiğitlik vasfına sahip olmayı al­çak düyevi isteklere ulaşmak için değil, aksine ruh cevhe­rine yiğitlik erdemini kazandırmak ve ondan korkaklık ve tehlikelere atılma reziletlerini uzaklaştırmak için isteyen kimsedir. Böyle bir kimsenin çirkin işten kaçınması, ömür süresinin sona ermesinden ve hayat şeridinin geçmesinden fazladır. Onun nazarında güzel ölüm, yerilen hayattan daha üstün; iyi şöhret sahibi olarak öldürülmek alçakça yaşamak­tan daha değerlidir. Nitekim bazı Arap beyleri ve belagatçileri şöyle demişlerdir:</p>
<p><em>Ortası olmayan insanlarız biz</em></p>
<p><em>Biz ya önder oluruz ya kabir ehli</em></p>
<p><em>Canımız değersizdir şeref uğruna</em></p>
<p><em>Güzelin talibine mehir ağır gelmez</em></p>
<p>Yiğitlik erdeminin lezzetinin başlangıçta yaralanma ve öldürülme korkusu ile karışık olmadığı için yiğit diliyle hissedilmemesi, savaş ve mücadele ormanı aslanlarının idrakiyle bilinmemesi mümkünse de sonunda dünyevi ve uhrevi lezzet ve menfaatler, zafer balı ve onun manevi mutluluğu can dili ve cennet ağzına ebedî lezzet çeşnisi verir.</p>
<p><em>Aşk şehidi dünya ve ahirette kızıl yüzlüdür</em></p>
<p><em>Bu meydandan bizi de ölmüş kaldırsalar iyidir</em></p>
<p>Bilhassa can, sağlam dini himaye etmek ve Peygamber­lerin Efendisinin şeriatını korumak için feda edilirse ne âlâ! Nitekim mahlûkatın Rabb’inin hakikatleri ilham eden muci­zevi kelamı ondan şu şekilde haber verir: “Allah yolunda öl­dürülenleri sakın ölü sanma, aksine onlar Rab’leri katında bes­lenen dirilerdir.(Al-i imran,169) Şehadetin fazileti ve yiğitliğin methi hak­kında insan türünün kılavuzu Hazret-i Peygamber’e ait bir­çok sahih ve hasen hadis vardır. Onlardan biri şudur: &#8216;“Allah bir yılanı öldürme şeklinde de olsa yiğitliği sever.”(Ebu Nuaym,Hilye,6/199)</p>
<p>Akıllı, zeki ve mahir kimse, kaçmanın kesin hayat vesilesi,tahammül ve kararlılığın ise her halükârda ölüm sebebi olmadığını bilir. İnsanın belirlenmiş eceli ne öne atanabilir ne de geciktirilebilir. Hatta kaçışı helak ve telef sebebi,sebebi zafer ve şeref vesilesi olur.</p>
<p><em>Kaderde olan şey başına geldiğinde</em></p>
<p><em>Kaçsan da ona doğru yol alırsın</em></p>
<p>Muaviye’den şöyle rivayet edilmiştir: “Sıffin Savaşı’nda karar ayağını kaçış üzengisi üzerine koymuştum. Şairin şu nazmı hatırıma geldi:</p>
<p><em>Ebâ lî himmeti ve ebâ belâî</em></p>
<p><em>Ve ahzi’l-hamdu bi’s-semeni’rebihi</em></p>
<p><em>Ekûlü lehâ izâ ceşe’te ve câşet</em></p>
<p><em>Mekâneki tahmedî ev testerîhu</em></p>
<p>“O zaman şiirin içeriğine göre hareket ettim ve nefsimi sabır ve kararlılığa yönelttim. Allah’a hamt olsun, yenilgi ve yok oluş çıkmazından kurtuldum ve bu sabır sayesinde bila­hare hilafeti ele geçirdim.”</p>
<p>Beyitlerin tercümesi şöyledir: “Benim himmetim ve cenkte yarar olduğum ve dahi medh ü senâyı ağır bahâ ile sa­tın aldığım beni komadı ki firar edem. Kaçan nefs cenkte ızdırâb eylese ona derim ki sabreyle, mekânında karâr kıl, ya zafer bulup mahmûd olasın ya helâk olup istirâhat bulasın.”</p>
<p>Birkaç gün, sonu yine vefasız dünyanın terk edilmesine varan geçici beka müyesser olsa da ar, utanma, korku ve sa­vaş meydanından kaçış sebebiyle işinin kötü, akranlarının kınaması ve arkadaşlarının azarı nedeniyle meclislerde üz­gün ve perişan olması kaçınılmazdır. Öyleyse cesaret meyda­nının aslan yürekli yiğitlerine yakışan tavır, sabır ve tevek­külü başlarına miğfer, bedenlerine zırh yapmak, ok ve kılıç yarası zafer ve iyi nam eyvanının kapı ve penceresi olarak görmek ve atılganlık ve ihtimam diliyle daima şu beyti teren­nüm etmektir:</p>
<p><em>Bu dünyadan aşk kılıcı yarası almadan göçmem</em></p>
<p><em>Bize savaş meydanını yarasız terk etmek ardır</em><sup>55</sup></p>
<p>Takdir edilen ecelin değişmeyeceğini kesin olarak bil­mek ve kazaya rıza ve tevekkülle sarılmak yiğitlik erdemini kazanmada büyük bir esastır. Yiğitlik ırmaklarının kaynağı, velayet ve keramet bahçesinin selvisi, Allah’ın galip aslanı ve müminlerin emiri olan Ali bin Ebu Talip -Allah yüzünü mübarek kılsın- Sıffin Savaşı’nda iki saf arasında başı miğfersiz ve bedeni zırhsız olarak koşar ve yiğitlik haykıran dili şu beyti söylerdi:</p>
<p><em>Ölümden hangi günümde kaçayım</em></p>
<p><em>Belirlenmemiş günde mi belirlenmiş günde mi</em></p>
<p><strong>Kıta:</strong></p>
<p><em>Şu iki günde ölümden kaçmak yakışmaz</em></p>
<p><em>Kazanın olduğu gün ve kazanın olmadığı gün</em></p>
<p><em>Kaza olduğu gün çaba fayda etmez</em></p>
<p><em>Kaza olmadığı gün sakınmak uygun değildir</em></p>
<p>Sultanlık dizginini elinde tutan ve hükümdarlık yolu­nun yolcusu olan kimsenin yiğitlerin eğitimine çok önem vermesi gerekir. İlgisini tehlikelere atılmaktan çekinmeyen­lere tahsis etmeli ve hem hayatta oldukları sürece onlara hem de vefatlarından sonra evlat ve yetimlerine geçim kay­nağı sağlamalıdır. Bütün askerlerin, en azından subay ve komutanların şecaat vasfına sahip ve defalarca atılganlık ve sebatıyla şöhret bulmuş kimseler olmaları için çalışmalıdır.</p>
<p><em>Askerlerin padişahı koruması</em></p>
<p><em>Savaş meydanında cenkten iyidir</em></p>
<p><em>Bir defa atılganlık gösteren yiğidin</em></p>
<p><em>Bunun sayısını artırması gerekir</em></p>
<p><em>O zaman başka sefer helaki göze alır</em></p>
<p><em>Ye’cüc’le savaşmaktan bile korkmaz</em>(Sadi,Bostan)</p>
<p>Önceki açıklamalardan anlaşıldığı üzere, bir insan yi­ğitlik erdemine sadece tehlikelere atılarak sahip olmaz. Böyle kimseler mesela, korkunç sarsıntılardan ve düşen yıl­dırımlardan korkmayıp dev deniz dalgalarına girerek ve yolsuz dağ tepelerine çıkarak canlarını tehlikeye atarlar. Onların böyle davranmaktaki maksatları, kendilerine &#8220;‘Yiğit değildir.” denmesini önlemek, kendileri gibi ahmakların “Sen bu işi yapamazsın.” şeklindeki iddialarını reddetmek yahut bol ganimet ve servete tamah etmek, çocuk, cariye ve esir çıkarmak ve bunun gibi aşağılık amaçlardır. Onlar fay­dasız zahmetin alçaklık çukuruna düşmüş olup yiğitlik er­demi zaviyesinden fersah fersah uzaktırlar.</p>
<p>Bunlardan dahi uzak ve mutluluk sokağından mahrum olan bir başka topluluk ise mal ve makamı kaybetmenin üzüntüsü veya kötülüğünü isteyen düşmanın verdiği acı se­bebiyle öldürür ve çarmıha gererler, şecaat erdemi ve akü meziyetini çıkarıp atarlar. Bu iğrenç topluluğun yüksek de­recede korkaklık ve ödleklik hastalığına yakalandıkları an­laşılmaktadır. Çünkü cesur insan şiddetli acılara katlanır ve sabreder. Bunlar yanlış bir düşünceyle, yakalandıkları acı­dan ölerek kurtulacaklarını zannederler. Onlar şiddetli acı­lar ve büyük sıkıntılara aşırı bilgisizliklerinden habersiz ol­dukları için yakalanmışlardır. Allah bizi kötü kazasından korusun ve bize lütfuyla muamele etsin!</p>
<p>Kınalızade Ali Efendi &#8211; Ahlak-i Alai,Fecr yay.syf.87-112</p>
<p><strong>Önceki yazı için bknz:</strong></p>
<ol>
<li><a href="https://ilimcephesi.com/temel-erdemler/">https://ilimcephesi.com/temel-erdemler/</a></li>
</ol>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/">Erdemlerin Zıddı Olan Erdemsizlikler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak Türleri ve Kısımları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 15:02:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Türleri ve Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük himmet sahibi olmak:]]></category>
		<category><![CDATA[Boşboğazlık yapmamak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[Doğru Sözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güler Yüzlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilm]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Sır Saklamak]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi (el-Vedd):]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vakar]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zorluklar karşısında sabretmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15155</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?.. Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız. Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri İffet: Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/images-5-10/" rel="attachment wp-att-15202"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15202" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg" alt="" width="508" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg 508w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" /></a></p>
<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?..</p>
<p>Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız.</p>
<p><strong>Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan kaçınmak, bütün lezzetlerde kısmaya gitmek, bu hususta mutedil yolu izlemek demektir.</p>
<p>Bu hususta yetinilmesi gereken şehevi arzuların tatmini de iyi karşılanan bir yolla gerçekleşmeli herkesin hoşnut olduğu bir tarzda olmalıdır. Özellikle zorunlu ihtiyaç için kullanılmalıdır. Bunun fazlasından da kaçınılmalıdır.</p>
<p>Nefis ve kuvvetler de bundan azı ile ayakta duramıyorsa gerekli olan miktarını kullanmak bir zorunluluktur. Burada vasfettiğimiz hal, iffetin en üst derecesidir, en son noktasıdır.</p>
<p><strong>Kanaat:</strong> Geçinme için yeterli olana razı olmak, maişeti kolaylaştıran kısma rıza göstermek, mal kazanma, yüksek mertebelere yükselme hırsını terk etme, bütün bunlardan yüz çevirip onlara meyletme duygusundan arınma, nefsi bu hususta baskı altında tutma ve çok azıyla yetinme demektir.</p>
<p>Bu ahlak vasat ve sıradan insanlar için güzel kabul edilir. Krallar ve büyükler açısından kanaat göstermek olumlu karşılanmaz. Kanaat gösterme onlar için erdem sayılmaz.</p>
<p><strong>Boşboğazlık yapmamak:</strong> Bu ahlak, insanın kendisini gevezelikten koruması, ağırlığını muhafaza etmesi demektir. Çirkin şakalar yapmamak, çirkin şakalar yapan kimselerle oturup kalkmamak, onların meclislerine katılmamak, çirkin sözleri tela-fuz etmemek, müstehcen ifadeler kullanmamak, bayağı mizah yapmamak, özellikle toplu yerlerde bu tür davranışlardan kaçınmak bu ahlakın bir özelliğidir.</p>
<p>Zira.. Mizahta ölçüsüz davranan, çirkin şakalarla mizah yapan kimsenin ağırlığı, heybeti, vakarı kalmaz. Adi insanlardan uzak durmak, onlarla arkadaşlık etmemek, onlarla oturmamak, bayağı hayat tarzından kaçınmak, malı kötü yollardan kazanmaktan uzak durmak da bu ahlakın bir gereğidir.</p>
<p>Vakarın, ağırlığın bir ifadesi de aşağılık insanlardan bir şey istememek, değersiz insanlara tevazu göstermemek, ihtiyaç olmadan kimseden bir talepte bulunmamak, zorunlu olmadan çarşı ve pazarlarda ulu orta saygısızca oturmamaktır. Çünkü.. Bu gibi fiilleri yapmak insanın kişiliğini ihlal eder.</p>
<p><strong>Halk nezdinde insanların en değerlisi:</strong> İsmi iyilikle bilinen ama şahsı tanınmayan kimsedir.</p>
<p><strong>Hilm</strong>: Şiddetli öfke anında gücü yettiği halde intikam almaktan kendini tutabilmek, ağırbaşlı davranarak, sakin olabilmektir. Bu ahlak, pısırıklığa, sünepeliğe, mevki makam karşısında ezilmeye, idarenin ifsat olmasına kadar vardınlmadığı sürece övülen bir huydur.</p>
<p>Liderlerde ve krallarda bu ahlakın bulunması çok daha güzeldir. Çünkü onlar kızdıkları kişiden intikam almaya herkesten daha çok güç kullanma imkanına sahibtirler.</p>
<p>Oysa zayıf, yani aciz olan bir kimsenin bir şekilde karşılık verme gücü olduğu halde büyük olana karşı sesini çıkarmaması hilm sayılmaz. Çünkü bu kimse kendini tutarsa bu karşısındakinden korkmasından dolayıdır ki bu da hilm değildir.</p>
<p><strong>Vakar:</strong> İnsanın çok konuşmaktan, başkalarında kusur bulmaktan, el kol hareketi yapmaktan, hareket etme gereği olmayan yerlerde hareket etmekten kendini alıkoyması, az öfkelenmesi, soru sorduğunda karşısındakini dinlemesi, cevap aldığında ötesine geçmemesi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaması, acelecilikten ve her işe atılmaktan kaçınması demektir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Bir vakar çeşidi de haya (utanma duygusu)dır. İnsanın gözünü haramdan sakınması, utanç verici sözleri söylemekten kaçınması demektir. Acizlikten ve meramını anlatma beceriksizliğinden kaynaklanmadığı sürece güzel bir huydur.</p>
<p><strong>Sevgi (el-Vedd):</strong> Şehvetten kaynaklanmayan mutedil muhabbetdir.. İnsan fazilet ve şeref ehli, vakar ve heybet sahibi, insanlar arasında ahlaken seçkin kimseleri sevdiği zaman bu sevgisi güzeldir.</p>
<p>İnsanların rezil olanlarını, değersiz bayağı adamları, oğlan ve kadınları, eğlence ve keyif ehlini sevmekse çok kötüdür. Sevginin en güzeli birbirine ısınan kişiler arasında erdemli münasebetlerin gelişmesine sebep olanıdır.</p>
<p>Sevginin en sağlamı, en kalıcısı budur. Fakat şaka yapmaya ve eğlenip lezzet almaya dayanan sevgi övülen bir husus değildir. Üstelik devamlı ve kalıcı da olmaz.</p>
<p><strong>Merhamet:</strong> Sevgi ve acımanın karışımından ibaret bir duygudur. Merhamet ancak, merhamet edilen kimsede göze hoş gelmeyen bir bozukluğa, noksanlığa karşı sergilenir. Bir eksiklik ya da arız olan bir sıkıntı, bir mihnet gibi. Dolayısıyla merhamet merhamet edilene yönelik bir sevgidir, ama beraberinde merhameti gerektiren halden kaynaklanan bir acıma duygusu da vardır.</p>
<p>Bu hal, kişiyi adalet duygusunun dışına çıkarmadığı, zulme sevketmediği, yönetimin bozulmasına neden olmadığı sürece güzeldir.</p>
<p><em><strong>Örneğin:</strong></em> Katile kısas uygulanırken merhamet etmek, caniye cezasını verirken acımak güzel ve övülen bir davranış değildir.</p>
<p><strong>Vefa</strong>: İnsanın kendinden adadığı şeyi gerçekleştirme, diliyle söyleyip kendini bağladığı sözü yerine getirme hususunda sabır göstermesi, kendisini yoksul düşürme pahasına da olsa adadığını vermesi demektir. Az da olsa sözünü yerine getirirken zorluk çekmeyen kimse vefalı sayılmaz.</p>
<p>Bir kimsenin, kendi hakkında verdiği hükmü yerine getirme hususunda çaba sarfederken sıkıntı çektiği oranda vefahlığının oranı da yükselir. Yani sözünü yerine getirirken ne kadar zahmet çekerse o sıkıntılar onun vefasının değerini artırır.</p>
<p>Bu, güzel bir davranıştır ve bütün insanların yararınadır. Çünkü: Vefakarlığıyla bilinen kimsenin sözü kabul edilir, makamı yüksek olur. Özellikle kralların, reislerin bu ahlaka sahip olmaları çok daha önemlidir.</p>
<p>Kralların, liderlerin buna ihtiyaçları çok daha fazladır. Çünkü kralların vefa duygularının şayet az olduğu emrindekiler tarafından bilinirse sözlerine güvenilmez dolayısıyla da istekleri de yerine getirilmez.</p>
<p>Ne askerleri ne de yardımcıları onlara itimat etmez. Emaneti sahibine vermek de vefanın bir gereğidir. Bu; insanın tasarrufuna verilen mal ve benzeri şeylerde insanın kendilerine ait olmayan bir şeyi almaktan kaçınmasıdır.</p>
<p>Kişi kendisine tevcih edilen güveni ne pahasına olursa olsun hiçbir vakit boşa çıkarmamalı, emanetleri elinden geldiğince kusursuz ve eksiksiz bir şekilde sahiplerine vermeli, ait oldukları yere koymalıdır.</p>
<p><strong>Sır Saklamak:</strong> Bu huy, vakar ve emanete riayet etme duygularının karışımından ibarettir. Çünkü.. Sırrı ifşa etmek boşboğazlıktır. Boşboğaz olan kimse de vakur olmaz.</p>
<p>Aynı şekilde kendisine bir mal emanet edilen kimse, bu malı sahibinden başkasına verirse emanete ihanet etmiş olur. Bunun gibi kendisine bir sır, emanet söz verilen kişi, bu sırrı sahibinden başkasına açarsa emanete ihanet etmiş sayılır. Sır saklamak bütün insanlar açısından övülen bir davranıştır.</p>
<p>Özellikle sultanların, liderlerin yanında olan kimseler için. Çünkü sultanların sırlarını yaymak -çirkin bir davranış olmanın yanı sıra sultanına- dolayısıyla memlekete büyük bir zararın dokunmasına neden olur.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Riyaseti ve böbürlenmeyi terk etmek, büyüklenmekten ve gereğinden fazla ikram etmekten kaçınmak demektir. Ayrıca bu duygunun bir gereği olarak insan faziletlerini sergilemekten, makam ve mal gibi sahip olduğu şeylerle övünmekten de uzak durmalıdır. Kişinin kendini beğenmişlikten ve kibirden uzak durması da tevazudur.</p>
<p>Tevazu, ancak büyük insanlarda, liderlerde, fazilet ve ilim ehlinde güzel ve yerindedir. Düşük düzeyli kimseler, mütevazı olamazlar. Zira, konumları zaten düşüktür, ondan daha da düşemezler.</p>
<p><strong>Güler Yüzlülük:</strong> İnsanın karşılaştığı kardeşlerine, sevenlerine, arkadaşlarına, dostlarına ve tanıdıklarına sevincini göstermesi, karşılaşma sırasında tebessüm etmesi demektir. Bu alışkanlık bütün insanlar açısından güzeldir. Krallarda ve ileri gelenlerde daha da güzeldir.</p>
<p>Çünkü kralların, liderlerin güler yüzlü olmaları halkın, yardımcılarının ve yakın çevresinin kendisine ısınmasını sağlar. Onlara daha sevimli gelir. Halkına öfkeli olan hiçbir kral mutlu olamaz. Hatta bu tebessümsüzlüğü işlerinin bozulmasına ve saltanatının yok olmasına da neden olabilir.</p>
<p><strong>Doğru Sözlülük:</strong> Bir olayı olduğu gibi haber vermektir. Bu ahlak büyük bir zarara yol açmadığı sürece güzeldir. Yani bazı durumlarda doğru söz söylenmemesi gerekebilir. Örneğin bir insana işlediği bir çirkin hayasızlık hakkında soru sorulduğu zaman doğru söylemesi güzel bir davranış değildir.</p>
<p>Çünkü bu kimsenin o anda doğruyu söylemesi, bu çirkin hayasızlığı işlemesinden dolayı yaşadığı silinmez utancı ortadan kaldırmayacak belki de karşısındakine kötü örnek olmasına onun kendisi hakkında yanlış bir hüküm vermesine sebeb olabilecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bir kimseye kendisine sığınan, sakladığı biri sorulduğunda doğru söylemesi de güzel bir davranış değildir. Yine doğruyu söylemesi durumunda ağır bir ceza alacağı bir suçu söylemesi de bazen gerekmeyebilir.</p>
<p><em><strong>Örneğin;</strong> </em>Vatanını kurtarmak için yapmış olduğu birşey sorulduğunda o fiilini saklamak için doğru söylememesi gibi.. Ancak.. Yukarda belirttiğimiz bazı özel durumlar haricinde..</p>
<p>Doğru sözlü olmak, bütün insanlar açısından güzeldir. Kralların ve ileri gelenlerin doğru sözlü olmaları ise çok daha güzeldir. Daha doğrusu bu kesimden olan kimselerin yalan söylemeleri hiçbir şekilde doğru değildir.</p>
<p>Ancak.. Bazı durumlarda kralların veya lider konumunda olanların, doğruyu söylemeleri ülkesinin menfaati veya emri altında olanlar için altından kalkılamaz bir zarara yol açacaksa o vakit durum başkadır..</p>
<p><strong>İyi Niyet:</strong> Bütün insanlar hakkında hayır düşünmek, pislikten, gıybetten, hile ve aldatmadan uzak durmak demektir.</p>
<p>Bu huy, bütün insanlar açısından güzel ve övülendir. Kralların her zaman bu duyguyu beslemeleri doğru olmaz.</p>
<p>İktidar ancak düşmanlara hile yapmak, tuzak kurmak, onları faka bastırmakla sağlamlaşır. Kralların bu davranışları dostlarına, samimi bağlılarına ve kendilerine itaat edenlere karşı kullanmaları ise doğru olmaz.</p>
<p><strong>Cömertlik:</strong> Biri istemeden ve karşılıksız olarak mal verebilmektir. Bu davranış, israfa ve savurganlığa vardırılmadığı sürece güzeldir. Ancak bir insanın sahip olduğu malını hakketmeyen birine harcaması cömertlik sayılmaz. Aksine savurganlık ve malı zayi etme olarak nitelendirilir.</p>
<p>İnsanların geneli açısından cömertlik; çok güzel ve erdemli bir davranıştır. Krallar, liderler açısından ise bir zorunluluktur. Kralların, liderlerin cimri olmaları saltanatlarına büyük zarar verir.</p>
<p>Cömert olarak mal dağıtmaları ise; halkın, askerlerin ve yardımcılarının kalplerini kazanmalarına sebeb olur. Dolayısıyla krallar veya liderler bu şekil emrinde olan kimselerden daha çok yararlanırlar.</p>
<p><strong>Cesaret:</strong> İhtiyaç duyulduğunda olumsuz ve tehlikeli şeylerin üzerine gitmektir. Korkular karşısında sebat etmek, ölümü hiçe saymaktır.</p>
<p>Bu duygu bütün insanlar açısından güzeldir. Krallara, liderlere ve yardımcılarına daha yaraşır ve onlarda olduğu zaman daha güzel kabul edilir. Daha doğrusu bu duygudan yoksun biri krallığa, liderliğe müstahak değildir.</p>
<p>İnsanlar içinde en çok tehlikelerle karşı karşıya kalanlar, büyük olayların içine atılmak durumunda kalanlar krallardır, liderlerdir. Dolayısıyla.. Cesaret, onlara özgü bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Rekabet:</strong> Kişinin kendisine layık gördüğü bir şeyde başkalarıyla mücadele etmesi, onlar gibi çaba sarfetme gereğini duyması.</p>
<p>Sahip olduğu dereceden daha yukarı bir dereceye yükselme kavgasını vermesi rekabet duygusudur. Rekabet, erdemlerle ve yüksek mertebelere çıkmayla ilgili olduğu zaman güzel ve övü-lendir.</p>
<p>Rekabetin şeref ve liderlik kazandıranı makbuldür. Ancak şehevi arzuların peşinde rekabet etmek, lezzetler, süsler ve kılık kıyafetler için başkalarıyla kavga etmek, didişmek, rekabet etmek çok kötü bir davranıştır.</p>
<p><strong>Zorluklar karşısında sabretmek:</strong> Bu duygu vakar ve cesaret karışımından ibarettir.</p>
<p>Feryat etmek yararlı, üzüntü ve huzursuzluk kurtarıcı, hile ve çırpmış zararı savı-cı olmadığı zaman sabrederek beklemek, her zaman güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Feryat etmek, bir fayda vermeyecekse çok çirkin bir davranıştır.</p>
<p><strong>Büyük himmet sahibi olmak:</strong> Yüksek gayeler peşinde olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azımsama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şeyleri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden imkan dahilinde olan şeyi verme duygusudur.</p>
<p>Bu, özellikle kralların, liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir ahlaktır.</p>
<p>Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olma da büyük himmet sayılırlar.</p>
<p>Tenezzül etmeme, insanın kendini adi şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insanın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir. İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram işlemek bir utanç ve kusurdur.</p>
<p>Haram işleyen kimse arkadaşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta bulunur.</p>
<p>Kendine (nefisen) zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksikliğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insanlar açısından övülen bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong> Dengenin gerektirdiği orta yolu izlemek. Olguları yerinde, zamanında, amacına uygun olarak ve de ölçüsünde kullanmak, aşırıya gitmemek, eksiklik göstermemek, öne almamak ve ertelememektir.</p>
<p>İbn Arabi &#8211; Mekarimu&#8217;l Ahlak</p>
<p>Terc.Vahdettin İnce,Kitsan yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmed İbn Zerruk &#8211; İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 24 Aug 2016 12:45:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlimde Kurallar]]></category>
		<category><![CDATA[İlmin Şartlarının İhlali]]></category>
		<category><![CDATA[İnkar]]></category>
		<category><![CDATA[İstidraç]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed İbn Zerruk]]></category>
		<category><![CDATA[Amelsiz İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cimri]]></category>
		<category><![CDATA[Hâl]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Her şeyin ilmi kendi erbabından alınır.]]></category>
		<category><![CDATA[Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Kulun İç Hali]]></category>
		<category><![CDATA[Kusur]]></category>
		<category><![CDATA[Lafız ve Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Sözdeki kapalılık]]></category>
		<category><![CDATA[Salih kişinin veli olduğuna hüküm vermek]]></category>
		<category><![CDATA[Tasdik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12413</guid>

					<description><![CDATA[<p>11. Kaide: Tasavvufa girmeye kimlerin ehildir. Her şeyin ehli, vechi, mahalli bir de hakikati vardır. Tasavvufa ehil olmak, teveccühünde sadık, sevgisinde samimi, mu­hakkik arife, insaflı öğrenciye, hakikatlere bağlı âlime, kolaylıkları önceleyip cehaleti kendine yük etmeyen, iddiasız, araştırması sathi olmayan fakihe mahsus bir meziyettir. Ancak, aptal halk, ilimden yüz çeviren tale­be, tanınmış/önde gelen fakihleri taklitte samimi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/">Ahmed İbn Zerruk – İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/indir-7-14/" rel="attachment wp-att-12414"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-12414" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/indir-7.jpg" alt="Ahmed İbn Zerruk - İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar" width="217" height="352" /></a><br />
<strong>11. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Tasavvufa girmeye kimlerin ehildir.</strong></p>
<p><strong>Her şeyin ehli, vechi, mahalli bir de hakikati vardır.</strong></p>
<p>Tasavvufa ehil olmak, teveccühünde sadık, sevgisinde samimi, mu­hakkik arife, insaflı öğrenciye, hakikatlere bağlı âlime, kolaylıkları önceleyip cehaleti kendine yük etmeyen, iddiasız, araştırması sathi olmayan fakihe mahsus bir meziyettir. Ancak, aptal halk, ilimden yüz çeviren tale­be, tanınmış/önde gelen fakihleri taklitte samimi olmayan mukallitler, bu sıfatı almaya ehil olamazlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>12. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Amelsiz ilmin, gayesi olmayan vesile olması:</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin şerefi/değeri; bazen o şeyin zatından, onun zatını talep­ten, bazen de o şeyin sağladığı yarardan, bazen de o şeyle ilintili başka bir faydadan kaynaklanır.</strong></p>
<p>Bu sebeple şöyle denmiştir: <strong>“Amelsiz ilim, gayesizlik/başıboşluk, ilimsiz amel, cinayettir.”</strong></p>
<p>İlimlerin en faziletlisi/değerlisi konusu Allah Teâlâ olan ilimdir. Za­tından dolayı bilinen bilgi en üstün bilgidir. Zira heybet, ünsiyet gibi bil­giler zata dair bilgilerdir. Eğer ilmin gayesi onunla amel etmek ise, ilmi­nin neticesi amelinde ortaya çıkıp görünmeyen kimsenin öğrendiği tüm ilimler onun lehine değil, aleyhinedir. Bazen bu ilmin [zaman içerisinde kendisinden] çıkıp gittiğine de şahitlik eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>28. Kaide:</strong><br />
<strong>İlmin şartlarını ihlal etmek o ilmin hakikatine ulaşmayı engeller.</strong></p>
<p><strong>Her şeyin bir usulü vardır.</strong></p>
<p>İlim öğrenmek isteyen kimsenin ilk yapacağı şey, ilme kulak verip, kabulle karşılamaktır. Sonra, söz konusu ilmi zihninde tasavvur etme­li, onu anlamaya, ta’lîl(1) etmeye, onunla delil getirmeye çalışmalı, daha sonra da öğrendikleriyle amel edip başkalarına aktarmalı, yani neşretmelidir. Bu sırayı bozup sonra gelmesi gereken aşamalardan bazılarını öne almaya kalkarsa, sözü edilen ilim dalında gerçek ilmi derinliğe ulaşamaz. Tahsil etmeden âlim olmaya çalışan kimse, ilimle dalga geçiyor demektir, öğrendiği ilmi zihninde tasavvur etmeden elde etmeye çalı­şan kimseye itibar edilmez. Tasavvur ettiğini anlayarak korunaklı hale getirmeyen kimsenin ilmi başkalarına faydalı olmaz. Delil ve hüccetle desteklenmeyen bir bilgi gönülleri rahatlatmadığı gibi gerekli yararlı so­nuçları da doğurmaz.</p>
<p>İlmi müzakere etmek, ona hayat vermek demektir. Ancak bunu ya­parken insaf ve tevazu ile hareket etmelidir. Bu, halkın söz konusu ilmi kabul etmeleri için iyi bir yöntemdir.</p>
<p>Kendini ilme ver, başkalarının desteğini arama.<br />
Geri durma ilme yönel.<br />
Tevfik Allah&#8217;tandır.</p>
<p>(1)Gerekçe ve dayanaklarını araştırmak, akılla onları temellendirmek.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>34.Kaide</strong></p>
<p><strong>Her hangi bir ilim dalı hakkında konuşan kimsenin o ilmin fer’i olan şeylerini asli olanlarına birleştirmesi ve akli olanlarını nakli olan­larıyla meze etmesi:</strong></p>
<p><strong>Her hangi bir ilim dalı hakkında konuşan kimse, eğer, </strong>[o ilim da­lının]<strong> fer’i/tali meselelerini asli olanlara katamıyor, aslını ferine uygulayamıyor, makulünü menkulüne bağlayamıyor; menkulünü asli kaynaklarına dayandıramıyor; asli ifadeleriyle, o fennin ehlinin istinbatıyla elde ettiklerini mukayese edemiyorsa, bu durumda onun sus­ması konuşmasından daha iyidir.</strong></p>
<p>Bu durumdaki kişinin isabet yerine hata etmesi, hidayet yerine sapıt­ması daha olasıdır. Değilse ona düşen, sadece derinlikten uzak kuru bir nakilde bulunmaktır. Zira nice fıkıh taşıyıcıları vardır ki fakih değildir.<br />
Böyle birinin sözüne değil, sadece nakline bakılır.</p>
<p>Tevfik Sübhân olan Allah’tandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>36. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Bir ilmi, İçinde barındırdığı kurallarıyla birlikte bellemenin önemi</strong></p>
<p>Bir ilmi, içinde barındırdığı kurallarıyla birlikte bellemek çok önem­lidir.</p>
<p>Bu kuralların bilinmesi, [ilgili ilim dalının] içerdiği konuların tespit edilmesini, manaların anlaşılmasını, kelime yapılarının idrakini, onu bildiği iddiasında olanların hatasını ortadan kaldırmayı, kendisine iyi bir şekilde yönelene kılavuzluk etmeyi sağlar, üzerinde düşünenlere yardımcı olur. Bunların yanı sıra, münazara edeceklere delillerini/dayanaklarını öğretir; araştırmacıya [ileri sürüleceği] delilleri izah eder; ehline hakkı/ gerçeği beyan eder; batıl olanın da tespitini yapar, bir konunun hakikatini araştırırken [bu kural ve ilkelerin] örnek konularından [kolayca] elde edilişine imkân verir Fakat insanların farklı anlayışta olmaları bunu [iyi ve hızlı bir biçimde] elde etmelerine engel olur İşte bu yüzden [kaide tespiti işine] sonrakiler değil, önceki âlimler daha çok ehemmiyet vermişlerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû daha iyi bilir..</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>39. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Hâl tasdik ve teslimiyete dayanır. Hâl ehline ise iktida (uymak) edilmez.</strong></p>
<p>İlim, araştırma ve incelemeye, hâl ise tasdik ve teslimiyete dayanır. Arif bir kimse, ilmi açıdan bir şey söylediği zaman asıl itibariyle Kur’ân, Sünnet’ ve Seleften gelen âsâr’a bakar. Zira ilim, aslıyla itibar kazanır. Hâl bakımından bir şey söylerse, onu bizzat kendisinin yaşadığı varsayılır. Zira hâl, ancak benzeri yaşanılarak bilinebilir. İtibarı da kendisine sahip olunmasıyla elde edilir. Bunu bilmek, sahibine güvenin dayanağıdır. De­ğilse, kendisinde bu nitelik bulunmadığında o uyulmaya değer konum­dan çıkar. Bir üstad müridine bu meyanda şöyle demiştir:</p>
<p><em>Ey oğul, suyu soğuk iç. Eğer suyu soğuk içersen bütün kalbinle, sıcak­ken içersen nefsi zorlayarak Allah&#8217;a hamd etmiş olursun.”</em></p>
<p>Birisi ona: &#8216;<em>Efendim, suyunun üzerine güneş vurmuş kimse hakkın­da ne buyurursunuz?&#8217;</em> deyince, “Kendi payıma bir şey çıkar diye [bunu açıklamaktan] Allah’tan utanıyorum. Sözünü ettiğin adam hal sahibi bir kimsedir, bire bir ona ittiba gerekmez!” karşılığını verir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>44. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her ilim dalında önder olan kimselerin konuşmalarından elde edilen şeyler aslının bilinmesi ve tedavülde olması (sahada kullanılma­sı) sebebiyle sabit olduğu için hüccettir.</strong></p>
<p>Her ilim dalının önde gelen otoritelerine ait görüş ve içtihatlar, [top­lum tarafından] asli şekliyle ve yaygın olarak bilinmesi, açık manalı oluşu, ele alman konuların şöhretinin ilgili ilim dalında uzmanlaşmış kimseler tarafından tanınması/kullanımı sebebiyle değerlidirler.</p>
<p>Bu önde gelen kişiler, [ilmin dayanakları bakımından] önceki kuşak­larla bağlantılı halde idiler. İşte bütün bunlar nedeniyle, onların görüşleri,<em> -nakledilişi bakımından farklı kanallardan gelseler de-</em> [halk tarafından] ittibaya değer bulundu ve bağlayıcı sayıldı. Görüş ve içtihatları tedvin edilmeyen âlimler ise bu durumda değildirler. Çünkü onların görüş ve düşüncelerini yayıp aktaracak talebeleri ve bağlıları giderek azalmış son­ra da yok olmuştu. Bunun umumi-hususi birçok nedeni bulunmaktaydı. Leys b. Sa’d, Süfyân-ı Sevrî ve Süfyân b Uyeyne gibi ünlü müçtehit ve fakihlerin mezheplerinin durumu bunun en açık örnekleridir.</p>
<p>Bu mezhep­ler, zamanla bağlıları azaldığından inkıraza uğramış haldeydiler. Bunların dışında dört mezhep hayatiyetini devam ettirdi. Ağırlıklı olarak Malikiler; Kuzey Afrika da, Şâfiîler Acemde (lran-Suriye-Irak), Hanefîler Rum diya­rında (Anadolu) bilinip tanındı. Hanbelîler ise müstakil bir mezhep değil de öteki mezheplerin içerisinde azınlık olarak varlığını sürdürdü. Sözü edilen bu dört mezhebin sahih olarak nakledilen görüşleriyle amel et­mek artık lüzumlu hale gelmiştir. İşte bu yüzden [Mâlikîlerin önde gelen fakihlerinden] Sehnûn ve İbnü’I-Kâtip Mağrip’te Mâlikîliğin dışındaki mezheplerin görüşleriyle fetva vermeyeceklerini söylemişlerdir. Mısır bölgesinde yaşayan halk, bu yöredeki mezhep çeşitliliğinden dolayı her­hangi bir mezhebi tek başına taklide yönelmemişlerdir ki, bendeniz de onların bu konudaki zengin birikiminden haberdarım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>46. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her bir kişinin fethi ve nuru bağlısı olduğu kimsenin fethi ve nuruna göredir.</strong></p>
<p>Her bir kişinin fethi/keşfi, bağlısı olduğu kimsenin fethi ve nuruna göre meydana gelir. İçinde bulunduğu halin ilmini sadece âlimlerin görüşlerinden alan kimsenin fethi ve nuru, bu âlimlerin fethi ve nuru ile sınırlıdır. Nurunu ve fethini [doğrudan] Kitap ve Sünnet metinlerinden alan kimsenin fethi ve nuru tam olmakla birlikte iktida (uyma/ittiba] nu­runu ve fethini kaçırmıştır, önde gelen din önderleri ise böyle değildir. Mesela [muhaddislerin şahı] İbnul-Medînî(1) (r.aleyh) bu meyanda şöyle demiştir:</p>
<p><strong>“(Abdurrahman) İbn Mehdi,</strong> [İmam] Mâlik&#8217;in; [İmam] Mâlik, Sü­leyman b. Yesâr’m; O da, Ömer b. el-Hattâb (r.a.)’ın görüşü benimsemiş­tir. Buna göre [imam] Mâlik’in mezhebi [son tahlilde] Hz. Ömer’in mez­hebi olmaktadır.”(2) Allah onların hepsinden razı olsun!</p>
<p><strong>Cüneyd-i Bağdâdî</strong> ise şöyle der:</p>
<p>“Hadis dinlemeyen, âlimlerle düşüp kalkmayan, edebini ediplerden almayan kimse kendisine tabi olanları fesada sürüklemiş demektir! Zira Yüce Allah bu bağlamda şöyle buyurur:</p>
<p><strong>“Deki, &#8216;İşte benim yolum bu. Ben </strong>[sizi]<strong> basiret üzere Allah’a davet ediyorum. Bana ittiba edenler de öyle.</strong>”(Yusuf,108) ve yine:</p>
<p>“[Allah’ın yolundan] <strong>başkaca yollara gitmeyin, değilse, </strong>[bunlar]<strong> sizi onun yolundan ayırır.&#8217;</strong>(En&#8217;am,153)<strong> buyurur, iyi anla! </strong></p>
<p>(1)Bu zat, İmam Buhârî&#8217;nin en önde gelen hocalarındandı. İlmi ve takvasıyla şöhret hul |<br />
(2)Müellif bu örneği, bağlısı olduğu Mâliki mezhebinden vermiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>48. Kaide:</strong></p>
<p><strong>&#8216; Sözde meydana gelen kapalılık/anlaşılma güçlüğü.</strong></p>
<p>Kelamda meydana gelen sorun ve benzeri şeylerden kastedilen mana ilk bakışta düşünmeden hatıra gelebiliyor/anlaşılabiliyor ve o sorunu anlamak için ciddi bir önem ve ehemmiyet gerekiyorsa- ki bundan soyutl lanmış bir kelam çok azdır &#8211; böyle bir kelamın peşinden gitmek oldukça meşakkatlidir; onun birtakım zararları vardır ve bu, hükümlerin maksa­dından da değildir. Bu sorun ve benzeri şeyler, ilk bakışta anlaşılabiliyor; bunun tersi olan kelam ise ancak özel bir ihtimam sonucu anlaşılıyorsa bu kelamda, geçen kaidenin hükmü uygulanır. Kelamda bulunan iki vecihten (kapalılık ve açıklık) anlaşılan şey birbirleriyle mücadele ederse (yani her ikisi de mümkün olursa) bu anlaşılan şey o kelamda bir niza’ya (hangisinin tercih edileceği anlaşmazlığa) sebep olur. Bu işkâl (kelamda­ki kapalılık) hususunda çokluk sınırını aşmak (yani kelamdaki kapalılı­ğın çok olması) ya maksadı ifade edecek olan ibarelerin dar olması (yani amacı karşılamayacak kadar kısa olması)-ki bu durum son dönem sûfi- lerin kitaplarında çoktur. Hatta bundan dolayı tekfir edilmişler ve bidat ehli sayılmışlardır &#8211; veya da o kelamın aslının bozuk olmasından dolayı­dır. Sûfîlerîn sözlerini inkâr edenler bu sebepten dolayı inkâr etmişlerdir. Bunların hepsi ortaya çıkan şeyler konusunda mazurdurlar. Ancak inkâr edenler ise daha çok mazurdurlar. İnkâr etmeyip teslimiyet gösterenler selamettedir. Bunlara inananlar ise dikkatli olmadıkları sürece tehlikede­dirler.</p>
<p>Allah Sübhanehu daha iyi bilir.<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>53. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Zat için hüküm ispatı, arızî sıfatlar için yapılan hüküm ispatı gibi olmaz.</strong></p>
<p>Zat için hüküm ispatı, arızı sıfatlar için yapılan hüküm ispatı gibi olmaz. Rasûlullah (s.a.) Efendimizin:<br />
&#8216;Selman bizden, yani, Ehl-i Beyt’tendir.'(1) sözünde zikrettiği Selmân-ı Fârisî (r.a.), dini nispetlerin [kemal sıfatların] hepsini üzerinde ta­şıdığından dolayı, onun hakkında,</p>
<p><strong>“İman, Süreyya yıldızında olsa Fars&#8217;tan bazıları gider onu alır.&#8221;</strong> buyurmuştur.</p>
<p>Yine Peygamberimiz (s.a.)’in:</p>
<p><strong>“Akrabalar maruf &#8216;a yani iyilik yapılmaya daha layıktır.&#8221;</strong>(2) sözün­deki yakınlıktan maksadın, Allah&#8217;a yakınlık olduğu söylenmiştir. Çünkü Hz. Peygamberin ifadesine göre, “İki farklı dine mensup olanlar birbir­lerine mirasçı olamazlar.”(Ebu Davud,Hd no;2911..)</p>
<p>O halde itibar, dini nispetlere ve onunla bağlantılı olan şeyleredir. Daha sonra tiyniyet yani sahip olunan karakter ve huylar gelir ki, asıl olan [dini] nispeti tekit ederler. Ancak sahibine artı bir meziyet katmazlar. Bundan dolayı Şeyh Ebu Muhammed Abdülkadir (r.a)&#8217;in:</p>
<p><em>Benim ayaklarım [zamanımdaki] bütün velilerin boynu üstündedir;</em> sözü şöyle izah edilmiştir. Yani, o, başkalarında bulunmayan yüksek dini nispet ve sıfatların, değerli ibadet ve ilimlerin sahibiydi. Hiç bakmaz mı­sın ki, o bir gecede 70 defa ihtilam olmuş, her bir için gusül almış birisidir.</p>
<p>Bir de, “<em>Allah&#8217;a ibadette hiçbir şeyi ortak koşmayacağına”</em> dair yemin eden bir melik için, Mescid-i Haram’ın tavaf alanın tümüyle boşaltılma­sını, sonra da tek başına tavaf yapması gerektiği, fetvasını vermiş birisidir.</p>
<p>(1)-Hâkim el-Müstedrek, 3/598; Zehebî, senedin zayıf olduğunu söyler. Ancak, Taberânî de kitabı el-Mücemu’l-Kebîr de buna yer verir. Bkz., 6/213.<br />
(2)Bu lafızda hadis yoktur, ancak Hafız Sehâvt, mana olarak Hz. Peygamber’in (sav.) Ebu Talhaya; “&#8230;Onu en yakın akrabalarına vermeni düşünüyorum&#8230;” hadisinde işaret edilmekte olduğunu söyler. Bkz., İmam Buharî, el-Câmius-Sahîh, Hd.no; 2601. f h</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>61. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Her şeyin ilmi» kendi erbabından alınır.</strong></p>
<p><strong>Her ilim, kendi erbabından alınır. Fıkıh konusunda sufiye itimat edilmez.</strong></p>
<p>Ne zaman ki, o konuda uzmanlaşır o zaman görüşlerine itibar edilir. Aynı şekilde fakihin tasavvuf hakkındaki sözleri karşısındaki durum da aynıdır. Muhaddis de fıkıh ve tasavvuf hakkında söz ederse bu iki alanda derinleşmedikçe bu alanlarda ifade ettiği sözlerine itimat edilmez. Fıkıh, fukahadan önce Sûfîlere gerekir. Tarikat ehline, bâtınî hallerin ıslahında yardımcı olmaları için başvurulur. İşte bu yüzden Şeyh Ebu Muhammed el-Mercânî (r.a.), kendisi o alanın uzmanı olsa da yine de arkadaş ve dost­larına fıkhi konuları fukahadan almalarını tavsiye ederdi. Nükteyi iyi anla.!<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>62. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Lafza manasına göre itibar edilir. Mana ise lafızdan alınır.</strong></p>
<p><strong>Lafza manasından dolayı itibar edilir.</strong></p>
<p>Zira mana, lafızdan alınır. İlim talipleri manadan daha çok lafza iti­bar edip özen gösterirler. Birçok talip de lafzı ihmal eder, böyle yapmakla manayı da ihmal etmiş demektir. Derinlik ve öze inme ameliyesi olmak­sızın sadece lafzın ifade ettiği mana ile yetinen kimse ifadenin ve sevk-i lafzın üzerinde daha çok durur. Hâlbuki lafzın yanında mananın hakiki veçhesine yönelerek inceleme ve derinleşmede bulunsa gerçek yöne doğ­ru adım atmış demektir. Çünkü ilimlere bütünüyle kendini vermez, on­lara yönelmezsen onlardan uzak olmaya devam edersin! Senden gayret olmasına rağmen ondan bir hareket yoksa fesat ve dalalet ortaya çıkar. Ondan sana bir yöneliş varken senden ona doğru bir hareket olmazsa bu gelişigüzellik ve taklide yol açar. Yönelim iki taraftan da olursa, tevfık ve tahkik gerçekleşir. Bu yüzden, “<em>Sen, onların durdukları yerde dur; onların yürüdükleri yerde yürü!&#8221;</em> denilmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>68.Kaide</strong></p>
<p><strong>Hadis âliminin, bir hükme -eğer sahih olarak nakledilmiş ise- nassı ve mefhumu ile birlikte itibar etmesi.</strong></p>
<p><strong>Hadis âlimi, bir hükme &#8211;<em>eğer sahih olarak nakledilmiş ise-</em> nassı ve mefhumu ile birlikte itibar eder.</strong></p>
<p>Sahih, hasen veya -mütesahil biri ise- zayıf bir hadise ulaştığı zaman orada durur. (Yani böyle hadisler ile amel eder.) Ancak mevzu bir hadise ulaşır ise -Her ne kadar bunun ile alakalı kaideler olsa da- orada durmaz. (Yani o hadisle amel etmez.)</p>
<p>Bilalî (r.a.) dedi ki:</p>
<p>“Mevzu olan bir hadisin mevzu olduğu bilindiği halde -mevzu ol­duğu açıklanırsa hariç- rivayet edilmesi ve onunla amel edilmesi mutlak surette haramdır.</p>
<p>Reğâib namazları ile haftalık kılman namazlar ve Ubey bib Ka’b’tan sure sure rivayet edilen surelerin faziletleri hakkındaki rivayetler bu kabil­dendir. Ubey bin Ka’b’tan müfessirlerce yapılan rivayette hata yapılmıştır.</p>
<p>İmam Nevevi, Abdu’l-Aziz bin Abdi’s-Selam, bunların dışındaki Şafii âlimler ile Malikilerden Turtuşi, reğâib namazlarının yasaklığı konusun­da fetva vermiştir. lbn-ü”l-Arabi de bu görüşün lehine açıklama yapmıştır. İbn-ü’l Hâc ve diğerlerinin dediğine göre bu görüş mezhebin muktezasıdır.<br />
Allah (c.c.) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>82. Kaide: </strong></p>
<p><strong>&#8221;‘Hiçbir kimsenin ulaşılmış olan sahih bilgileri aşması caiz değildir.</strong></p>
<p>Hiçbir kimse için bilgisi olmadığı hususları açıklama amacıyla ula­şılmış olan sahih bilgileri aşması caiz değildir. Yani bilgisinin dışındaki konular hakkında konuşması doğru değildir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor. <strong>&#8220;Hakkında bilgin bulunmayan şeyin ardına düşme. Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.</strong>&#8220;(İsra,36)</p>
<p>Bir bilgiyi inkâr eden onu almamış gibidir. Batıl konusunda mutaassıb olan da bilmediği bir şeyi inkâr eden gibidir.</p>
<p>Musa (a.s.), Hızır’ın (a.s.) yaptıklarını kabul etmedi. Ama bu her ikisinin yaptıkları hakkında bir inkâr değildir. Çünkü onların yaptıkla­rının tamamı bir hikmete vabestedir. Bu sebepten şeyhimiz Ebu-l Abbas el-Hadrami (r.a.) yaptığı bir konuşmadan sonra şöyle dedi.</p>
<p><strong>&#8221;Şu konuşmadan kendisine bir şey vahyolunanı inkâr eden ve bunu anlamayan kimse mazurdur. Onun durumu zafiyetten, kusur işlemekten ve selametten korunmuştur. O, korkakların imam gibi iman etmiştir.”</strong></p>
<p>Kim bu konuşmadan bir şey anlarsa bu ondaki imanın kuvvetinden, kendi birikiminin genişliğindendir. Onun görüş alanı son derece geniş­tir. İster kendisinde nur olsun isterse zulmet olsun fark etmez. Bu yetiler hangi vasıf üzere olurlarsa olsunlar kalplere konulmuş olan emanetlere göredir. Bu ise bilinen ve anlaşılan şeydir, »</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>99. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Nice faziletli şeyler vardır ki birçok fuzuli (gereksiz) şeylere sebep olabilir. Böyle olunca da genel olarak övülen bir şey nispeten kötülen­miş olur.</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin kârı, kazancı faydası kadardır.</strong></p>
<p>Bu faydanın da sayıları değil, bizzat kendisi ve maksatları muteberdir.</p>
<p>Çünkü nice faziletli şey vardır ki birçok fuzuli (gereksiz) şeye sebep olabilir. Böyle olunca da tıpkı faziletli şeylerin arkasından gitmek gibi genel olarak övülen bir şey kötülenmiş olur. Âmmenin menfaatine olan işlerde çalışmak zaman ve akıl açısından büyük zararlara sebep olur. Birincisi olmasaydı sûfi, tembel kişilerin uğraştığı batıl şeylerden hiçbirini talep etmezdi. Buna hazine, kimya ve sadece dini, aklı, karakteri ve felahı az olanların istediği şeylerden bunlar gibi olanlar örnek olarak verilebilir.</p>
<p>Böyle bir kimsenin dininin azlığı meselesine gelince o, bu tür işleri talep ederken, yaparken, tasarrufta bulunurken haramdan uzak kalamaz. Bunun en azı ise açıklama yapmamak, ayıp ve kusuru söylememektir.<br />
Aklın azlığı meselesi ise çoğu zaman kesinlikle yetişemeyeceği bir­takım kuruntularla veya ulaşamayacağı zannî şeylerle meşgul olmasıdır.</p>
<p>Karakter azlığı ise o kimsenin işleri ortaya çıkınca sahtekârlık, hıya­net ve sihir yapmaya nispet edilmesindendir.<br />
Âmmenin menfaatine olan işleri yapmayı istemekte ezaya maruz kal­ma durumu ile baş kaldırma durumu gizlenemez.</p>
<p>Allah (c.c.) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>102. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Bir şeyin yapılmasının ve terk edilmesinin menfaat konusundaki eşitlilıği terkinin tercih edilmesini gerektirir.</strong> <strong>Çünkü bu daha doğru­dur.</strong></p>
<p>Bir şeyin yapılmasının ve terk edilmesinin menfaat konusundaki eşitliliği terk edilmesinin tercih edilmesini gerektirir. Çünkü terki tercih etmek selameti gerektirdiği için asıldır.</p>
<p>Bundan dolayı bunu tercih edecek bir şeyin olmadığı yerde sükût et­mek konuşmaktan, dünyayı terk etmek onu elde etmekten, özellikle kişi arkadaşından emin olmadığı bir zamanda uzlet sohbetten, açlık tokluk­tan üstün tutulmuştur. Dünyada kaybetmek olarak düşünülen ahirette ise faydalı olan şeylerden bunlar gibi olanlar da örnek olarak verilebilir. Bu hususta (yukarıda yapılması istenilen şeyler konusunda) Allah’a yakınlı­ğa inanmayan bir topluluğa göre de şehvetleri terk etmek bu kabildendir. Bu da ancak bunu mendüba döndürecek bir niyet ile sahih olur. Çünkü Allah (c.c.) bu konuda izin vermiştir. Taraflardan birini yapma ve yapma­ma hususunda biri diğerinden daha evla değildir. Ancak birini diğerine tercih edecek bir sebep varsa o zaman evleviyet söz konusu olabilir.</p>
<p>Allah (c.c) her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>110. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Kul, kendisinin sebep olmadığı bir kusurdan dolayı ayıplanmaz.</strong></p>
<p>Kulun yapması gereken; emredilen şeylerde aşırıya gitmemesi, yasak olan şeylerde ısrarcı olmaması, mendup olan şeylerde de ihmalkârlık göstermemesidir. Eğer şartlar onu zorlayıp da bu sayılanlardan birini yapacak olursa(mesela haram olan bir şeyi yaparsa) hemen tevbe, istiğfar ve iltica ile mevlasına yönelmesi gerekir. Eğer bunlar(yapılmaması gerekenler) kendisi kaynaklı olursa nef­sini kınar ve onu kötüler. Kendisi kaynaklı olmazsa onda kendisinin bir katkısı olmadığından nefsini kınayıp kötülemesine gerek yoktur. Burada delil olarak Hz. Ali ve Hz. Fatımaya (r.anhüma) sorulan bir soru hakkındaki şu hadisi getirebiliriz. Bir vakit Hz. Peygamber (s.a.v.) Hz. Ali ve Hz. Fatıma (r.anhüma) ya gece namaz kılmamalarının sebebini sordu. Hz. Ali de ona cevaben “<strong>Allah ruhumuzu kabzetti.”</strong> dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.)</p>
<p><strong>&#8221;İnsan ne kadar da cedelci”(Kehf,54)</strong> diyerek geçip gitti.(Buhari,1075..) Sahabe-i kiram vadi gecesinde uyuyakalmışlardı ve güneş üzerlerine doğmuştu. Hz. Peygam­ber (s.a.v.) &#8221;Allah ruhlarımızı kabzetti.”(Muvatta,26) Buyurdu.</p>
<p>Bu işin aslı şöyledir. Hz. Ali ile Hz. Fatıma (r.anhüma) -İbn Cem- re’nin de işaret ettiği gibi- cenabete sebep oldukları (cünüp oldukları) için kalkamamışlardır. Kendilerine kalkamamalarının sebebi sorulduğu için -her ne kadar gerçek cedel de olsa- özür beyan ederek cevap vermişlerdir.</p>
<p>Vadide uyuyup kalan sahabe-i kiram ise herhangi bir şeye sebebi­yet vermemiştir. Bilakis onlar kendilerini gözetleme işini yapacak birini (bekçiyi) vekil tayin etmişlerdir.<br />
Anla gayri&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>144. Kaide:</strong></p>
<p><strong>Kulun iç hali dış görünüşünden bilinir.</strong></p>
<p>İnsanın alnı gönlünde gizlemiş olduğu şeylere işaret eder ve insanın iç âleminde kurguladığı hile ve desiselerin izleri yüzünde ortaya çıkar.</p>
<p>Ayeti kerimede “Onlar yüzlerindeki secde izleri ile tanınırlar buyrulmuştur. (Fetih-29) buyrulmuştur.</p>
<p>Adamın biri Peygamber efendimizi (s.a.v) görünce “Onu gördüğüm zaman bunun yalancı bir yüz olmadığını anladım demiştir. Hz. Allah münafıklar hakkında Peygamber efendimize “Eğer biz isteseydik onları sana gösterirdik. Sen onları yüzlerinden tanırdın. Andolsun sen onları konuşma tarzlarından da tanırsın. Hz. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.(Muhammed 30)</p>
<p>İnsanlar kapalı dükkânlardır. İki adam konuştuğu zaman konuşmaların­dan hangisinin koku sattığı ve hangisinin baytarlıkla uğraştığı ortaya çıkar.</p>
<p>Çünkü söz, konuşanın vasfıdır. Senin içinde her ne varsa ağzından o dökülür.</p>
<p>İnsan üç şey ile tanınır: Konuştuklarından, yaptıklarından ve yaratılış gereği tabiatından. Bunların hepsi de kızdığı zamanki davranış şeklinden anlaşılır. Eğer doğruluktan ayrılmaz, ne olursa olsun hakkı tercih eder ve insanlara müsamahalı davranırsa o kişi iyi kişidir. Böyle değilse o kişi iyi bir kişi değildir. Bunu böylece anla!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>147. Kaide</strong><br />
<strong>Kendisinde olağanüstü bir hal meydana gelen kişinin, diyaneti düzgünse bu hal keramet, değilse istidraçtır.</strong></p>
<p><strong>Bir kimseden, kerametten daha umumi yani kerametin dışında is-tidraç gibi başka olağanüstü halleri de akla getiren, olağanüstü bir hal meydana gelirse o hal hakkında, kişinin içinde bulunduğu hallere ba­kılır. Hallerinin düzgünlüğü ile beraber dini konularda da düzgün bir kimse ise o yaptığı iş, keramettir; eğer dinî konularda düzgün olduğu sabit değil ise istidraç veya sihirdir.</strong></p>
<p>Bu kişi hakkında, yüksek bir rütbe ile hüküm verildikten sonra, bu rütbeye zıt bir hareket meydana gelirse duruma bakılır. Eğer bu hareket, herhangi bir şekilde mubah olması yönüyle tevil edilmesi mümkün olan bir hareketse şeriatın hakkının yani şeriatın verdiği hükmün uygulanma­sıyla beraber, yapmış olduğu hareket tevil edilir; açıklaması yapılır. Yap­mış olduğu hareketin herhangi bir şekilde mubah olması ile tevili müm­kün değilse tevil edilmez, verilen hüküm neyse uygulanır.</p>
<p>Tevil yapmak burada uygun değildir. Çünkü hakikatler değişmez.Kişiler üzerine hükümler sabittir. Onun için kişinin yapmış olduğu işin hükmü ne ise onun üzerine o hükmü uygulamak gerekir. Herhangi bir şekilde, mubah olduğuna hüküm verilen işin, tevil edilmesinin delili Hı­zır (a.s.) ile Musa (a.s.) kıssalarında anlatılmıştır. Çünkü birbirlerinden ayrılırken Hz. Musa’ya Hz. Hızır (a.s) şeriata zıt görünen fiillerinin se­beplerini açıklamıştır. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>155. Kaide</strong></p>
<p><strong>Bir müslümamn imanına ve salih kişinin veli olduğuna kesin bir şekilde hüküm vermek</strong></p>
<p>Bazen zanni deliller her ne kadar bütün yönleriyle hüküm konusun­da benzemese de kati delilmiş gibi mana ifade edebilir. Kendisinden İslam dinine delalet eden ameller meydana gelen müslümanın, imanına kati bir şekilde hüküm vermek ve yaptığı işlerin, söylediği sözlerin ve hallerinin göstergelerinin bulunduğu makama işaret ettiği, salih kimsenin veli oldu­ğuna hükmetmek gibi.</p>
<p>Bütün bunlar, kendilerine cennete girecekleri ile ilgili şahitlik yapıl­mış 10 kişi gibi Allahtan kendileri için özel hükümler olan kimseler hariç, Allah’ın bu konudaki ilmini kesin olarak bilmeden, bizim kendi ilmimiz­de meydana gelen durumlardır.</p>
<p>Bu konudaki şu hadisler muhakkak sahihtir.</p>
<p><strong>«Mescide gidip gelmeyi adet edinmiş bir adam gördünüz mü onun imanına şahitlik yapınız.&#8221;(Hakim,Müstedrek 1/332..)</strong></p>
<p><strong>“İki haslet var ki onlar münafıkta bir arada bulunmaz: Güzel ah­lak» dinde fakihlik. İki haslet ise müminde bulunmaz: Cimrilik» kötü ahlak.&#8221;(Tirmizi,2684)</strong></p>
<p>Hz. Sad’ın (r.a.) bir adamın imanı üzerine yemin etmesi Peygamber efendimizin de bunu “ya da müslim&#8221;(Hanbel 1/172..) şeklinde bir karşılık şeklinde bir karşılık verse de reddetmemesi sahihtir.</p>
<p><strong>“Kendisinde üç haslet bulunan kişi münafıktır.”</strong>(Buhari,34..)hadisi sahihtir. <strong>&#8221;Konuştuğu zaman yalan söyler. Kendisine emanet verildiğinde hıya­net eder. Vaat ettiğinde vadinden döner.”</strong> Bu hüküm bu özelliklerin kendisinde bulunan müminlerin tamamını içine almaz. Bilakis bu has­letlerden yani söz, amel ve ahit konusundaki yanlışlıklar kendisinde bu­lunup da buna aldırış etmeyen kimseleri içine alır. Bunun böyle olduğuna Peygamber efendimizin şu hadisi şahitlik eder: <strong>“Hainlik ve yalan dışında bütün hasletler müminin tabiatında bulunabilir.</strong>”(Hanbel 5/252..)</p>
<p>Peygamber efendimiz de başkasında değil de sadece mümin olan ki­şide böyle bir tabiatın, yani böyle şeyleri tabiat olarak benimsenmesini yasakladı. Münafığın aksine böyle bir tabiat müminde meydana gelirse bu asıl yani kalıcı bir durum değil, araz yani geçici bir durumdur.</p>
<p>Bundan dolayı müminin iman ve tevhit de olsa bile istisna bir durumu olduğunda, her şeyde bu durumun ortaya çıkması doğru değildir. Münafı­ğın ise küfür konusunda bile olsa istisna olabileceği bir durum yoktur.</p>
<p>Bu hadisin bizim bildiğimiz nifak kavramının dışında bir nifak ola­yından bahsetmesi mümkün olabilir. Âlimlerden bir kısmı bu hadise bu manayı vermişlerdir. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>158. Kaide</strong></p>
<p><strong>&#8216; İnsanların bir insanı sevmesi o insanın, insanların sevdiği ve rağbet ettiği şeylere ortak olmaktan uzak olduğu orandadır.</strong></p>
<p>Hz Allah’ın bir kula yardımı, kulu için güzel olan şeylerden, onların faydalarına ulaşmaktan, zararlı olan şeylerinde zararlarını def etmekten aciz kaldığı oranda olur.</p>
<p>İnsanların bir insanı sevmesi o insanın, insanların sevdiği ve rağbet ettiği şeylere ortak olmaktan uzak olduğu orandadır. Yani onların istediği şeyi ne kadar az isterse o kadar çok sevilir.</p>
<p>Bu sebeple insanların küçük çocuklara ve sübyanlara sevgileri çok güçlüdür.</p>
<p>Objektif bir şekilde incelenecek olduğunda âlimler ve ârifler zahit­lerden daha üstün olduğu halde sırf bu sebepten halk, zahitleri âlim ve âriflere tercih eder. Peygamber efendimiz s.a.v bu olaya şu hadisleri ile işaret etmiştir.</p>
<p><strong>“Dünyaya rağbet etme ki Allah seni sevsin, insanların elindekine rağbet etme ki insanlar seni sevsin.&#8221;</strong>(İbn Mace,4102..)</p>
<p>Meseleyi bu şekilde anla. Allah her şeyi daha iyi bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>178. Kaide</strong></p>
<p><strong>Cömert kişi ise hiçbir şey vermemiş olsa bile verme işi kendisine kolay gelen kişidir.</strong></p>
<p>İnsanın yaratılışı gereği kendisinde bulundurduğu ahlaki vasıfları, insanın dışına yansıyan arızi vasıflarla ölçülmez. Ancak bu arızi hallerin, insanın içindeki ahlaki vasıflara dalalet edebileceği göz önünde bulundu­rulur.</p>
<p>Açık bir şekilde bilinir ki cimrilik, vermek işinin nefse ağır gelmesi, cömertlik ise vermek işinin nefse kolay gelmesidir.</p>
<p>Cimri kişi, kendi nefsine hiçbir şey bırakmasa bile verme işinin ken­disine ağır geldiği kimsedir.</p>
<p>Cömert kişi ise hiçbir şey vermemiş olsa bile verme işi kendisine ko­lay gelen kişidir.</p>
<p>Bu sebeple şöyle denildi:</p>
<p><strong>“Bu iki arız yani vermek ve vermemek işleri, bir araya geldiğinde bu ikisi arasında ne yapacağı konusunda tereddüt etmek cimriliktir.”</strong></p>
<p>Kibir her ne kadar en düşük derecelerde bile olsa kişinin bir mezi­yetinin olduğuna inanmasıdır. Tevazu ise çok büyük meziyetleri olsa bile kendisinde bir meziyet görmemektir.</p>
<p>Eğer durum bu anlattığımız gibi olmasaydı muhtaç kişi hakkında ki­birli kişi demek doğru olmazdı. Ancak hadis-i şerifte de belirtildiği gibi fakir kişi, kibirli olması özelliğiyle kötülenmiştir.</p>
<p>Sen meseleyi bu çerçevede anla. Bu meseleyi bu konuda imam olan­ların kitaplarından takip edersen daha güzel ve uygun bir şekilde bulursun. Bu konuyu en iyi bile Hz. Allah’tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>195. Kaide</strong></p>
<p><strong>Lafzın hakikatinde manayı doğru anlamak önemli olduğu gibi mananın daha iyi anlaşılması için, lafzın kullanımına da dikkat gereklidir.</strong></p>
<p>Lafzın hakikatinde manayı doğru anlamak önemli olduğu gibi ma­nanın daha iyi anlaşılması için, lafzın kullanımına da dikkat gereklidir. Durum böyle olunca manaların nefiste zapt altına alınması, sonra ise onu açıklamak beyan etmek konusunda lisanın doğru kullanılması lazımdır.</p>
<p>Eğer böyle yapılmazsa birincide konuşan kendisi sapıtır, İkincide ise başkalarını saptırır. İşte bu yüzden imamlarımız genel olarak insanların yaptıkları yanlışları belirlediler ve ibarelerdeki yanlış uygulamalara dik­kat çekerek ikaz ettiler.</p>
<p>Bazı durumlarda muhakkik olan kişi şüphelerden sağlam bir şekilde kurtulduğu bir metotla, maksadının ne olduğunu anlatmaktan ibaresi ek­sik kaldığı, kusurlu olduğu için fasıklıkla, bidatçilikle ve küfre düşmekle itham edilir. Bu duruma en çok maruz kalanlar sûfîlerdir. Hatta ölüler ve diriler açısından onlar aleyhine inkârlar çoğalmıştır. Zarar bazen başka yönlerden olur. Bu zarar, sofilerin nefislerine gelen manaların sofi toplu­mun içerisinde nasıl anlatılacağına dair bir iznin olmamasıdır, öyle ki bir olan hakikat, lafzı ve manası bir olduğu halde bazıları tarafından kabul edilir, bazıları tarafından ise kabul edilmez. Biz bunlara çok şahit olduk. Şeyh Ebu-l Abbas el-Mursi bunları anlattı ve deliller getirdi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>203. Kaide</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Tasdik, tasdik olunan şeyi fethetmenin, açmanın anahtarıdır.</strong></p>
<p>Bir konuda inkârın bulunması, inkâr edilen şeyden veyahut onun nevilerinden kalbin soğuması, nefret etmesi sebebiyle, inkâr edilen şeyin kabulüne engeldir.</p>
<p>Tasdik ise her ne kadar kalbiyle ona yönelmesine bir engel olmasa da tasdik olunan şeyi fethetmenin, açmanın anahtarıdır. Çünkü böyle olma­sına herhangi bir engel yoktur.</p>
<p>Durum böyle olunca üzerinde durulması gereken nokta fakihin fıkıhla beraber herhangi bir zaman, mekân ve kişiyle sınırlamaksızın vehb e fefai kabullenip cevaz vermesi gerekir.</p>
<p>Çünkü kudretin sebepleri hiçbir şey ile ilişkilendirilmez. Aksi du­rumda ise fakih inkâr ettiği şeyden mahrum olmuş olur.</p>
<p>Eğer fakih bu inkârı yaparken, bir asla, bir delile dayanıyorsa bu du­rumda mazur sayılır. Aksi halde bilmediği bir şeyi inkâr etmesinden do­layı mazereti olamaz.</p>
<p>Bu esaslara güven ve selamet bul. Bu konuyu en iyi bilen Hz. Allah’tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>204. Kaide</strong></p>
<p><strong>İnkâr, herhangi bir kötülüğün engellenmesine yöneliktir.</strong></p>
<p>İnkâr edilen şeyin inkâr edilmesinin sebepleri inkâr eden kişinin bir içtihada dayanması, bir zararın engellenmesi, gerekli olan derinleşmenin olmaması yani meselenin hakikatinin bilinmemesi, anlayışın zayıf olma­sı, ilim eksikliğinin olması, hükmün sebebinin bilinmemesi, meselenin konusunun karmakarışık olmasından ya da inkâr edenin inatçı olmasındandır.</p>
<p>Sonuncusu yani inat etme sebebinin haricindeki sebeplerden, hak yani gerçek ortaya çıkınca dönülmesi, bunların hepsinin alametidir. Çün­kü inatçı kişi ortaya çıkan gerçeği kabul etmez, davasında tutarlı değildir ve işlerinde herhangi bir ölçü denge de yoktur.</p>
<p>Herhangi bir kötülüğün engellenmesine yönelik sebepte ise, inkâr eden kişi, inkârından dönse bile inkâr ettiği şeyde fesat yönü devam ettiği müddetçe, inkârında devam etmesi gerekir.</p>
<p>Ebu Hayyan’ın(1) Nehr ve Bahr isimli kitapları ile İbnül Cevzi’nin(2) Telbisi İblis’inde yaptıkları sakındırmalar, kendilerinin de iddia ettikleri ve üzerlerine yemin ettikleri gibi kötülüğün giderilmesi türünden inkârdır.</p>
<p>Bunların ikisinde de bu sözlerinin içtihattan kaynaklandığına dair deliller vardır. îbnül Cevzi sûfîlere karşı çıkmakla beraber, tasavvuf eh­linden nakillerde bulunmuştur. Bu da onun sofileri Şeddi zeria ilkesi için inkâr ettiğine delalet etmektedir. Bu konuyu en iyi bilen Hz. Allah’tır.</p>
<p>(1)-Tezkiratul Huffaz,1/23</p>
<p>(2)-Vefeyatül ayan,1,/279</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><strong>211.Kaide</strong></p>
<p><strong>İddia sahibinin iddiası, sonuçlarına göre değerlendirilir. Eğer id­dia ettiği şey açık bir şekilde ortaya çıkarsa iddiası doğrudur. Yoksa iddiasında yalancıdır.</strong></p>
<p>İddia sahibinin iddiası, sonuçlarına göre değerlendirilir. Eğer iddia ettiği şey açık bir şekilde ortaya çıkarsa iddiası doğrudur. Yoksa iddiasın­da yalancıdır. Böyle olunca kendisini, takvanın takip etmediği, takva ile desteklenmeyen tevbe batıldır. Kendisinde veranın olmadığı istikamet de, tam değildir. Züht ile sonuçlanmayan vera eksiktir, kendisinde tevekkül bulunmayan züht kuru ve verimsizdir. Allah’ın haricindeki her şeyden alakayı kesip, sadece Allah’a dayanmayı gerektirmeyen tevekkül sadece göstermeliktir Aslı esası yoktur.</p>
<p>Tevbenin gerçek olup olmadığı haramlardan yüz çevirmede, takva­nın mükemmelliği, Allah&#8217;tan başka kimsenin muttali olmadığı yerde nasıl davrandığında ortaya çıkar. İstikametin bulunmaması, bidatlere düş­meden zikrine devam etmesinde, veranın varlığı ise, şüpheli durumlarda şehvete düşüp düşmemesinde ortaya çıkar. Eğer nefsin isteklerine uymaz­sa vera sahibi olur. Aksi halde vera sahibi değildir.</p>
<p>Züht ise bir seçim söz konusu olursa dünyayı geri çevirmek, fakat dünya kendiliğinden gelirse kabullenmek, böyle olunca da dünyanın ona yüz vermesine ya da vermemesine önem vermemektir. Tevekkül ise se­bepler ortadan kalktığında bütün insanların ölmesi, yerin ot bitirmemesi, gökyüzünün yağmur yağdırmaması gibi bütün çıkış yönlerinin kapandığı bir durumda meydana gelir.</p>
<p>İşte bu durumda kalp, sükûnet içerisinde ise bu tevekküldür. Eğer böyle değilse o kimse tevekkül sahibi değildir. Vacip ve mendupluğunun düştüğü belli olan her işin, bu durumun bilinmesine rağmen nefis tara­fından hala istenmesi, nefsin hevası yani şiddetle istemesindendir. Her ne kadar bu iş, gerçekte doğru bile olsa böyledir. Eğer bu iş, sadece dü­şürülmek için düşürülmüş ise o zaman bundan maksat niçin yapılması istendiyse onun içindir. Sen böyle anla.</p>
<p>Şeyh Ahmed İbn Zerruk &#8211; İslam Tasavvufunun Temel Esasları</p>
<p>(Gelenek Yayınları)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/">Ahmed İbn Zerruk – İslam Tasavvufunun Temel Esasları Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmed-ibn-zerruk-islam-tasavvufunun-temel-esaslari-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nimetleri Kutludur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nimetleri-kutludur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nimetleri-kutludur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2016 16:34:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Nimetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Nimetleri Kutludur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11304</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanın nimetleri kutludur. Müslüman, nimet­leri&#8217;kutlu bilir. Bir batılının, bir komünistin, bir puta- tapanın gözünde, yenilen ve içilenler&#8230; tarınlaşmamışsa maddeleriyle neyseler ondan ibaret bilinir ve öylece de­ğerlendirilirler. Hatta, lûgatlarında «nimet» kelimesini tam karşılayacak bir kelime bile yoktur. Nimeti tanrı­laştırmaksa, her şeyden önce nimete zulümdür. Çünkü: nimetin her tarafından kulluk sızar. Nimetler de, her türlü güç ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nimetleri-kutludur/">Nimetleri Kutludur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/nimetleri-kutludur/images-2-35/" rel="attachment wp-att-11305"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-11305" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-2-2.jpg" alt="Nimetleri Kutludur" width="426" height="274" /></a><br />
Müslümanın nimetleri kutludur. Müslüman, nimet­leri&#8217;kutlu bilir. Bir batılının, bir komünistin, bir puta- tapanın gözünde, yenilen ve içilenler&#8230; tarınlaşmamışsa maddeleriyle neyseler ondan ibaret bilinir ve öylece de­ğerlendirilirler. Hatta, lûgatlarında «nimet» kelimesini tam karşılayacak bir kelime bile yoktur. Nimeti tanrı­laştırmaksa, her şeyden önce nimete zulümdür. Çünkü: nimetin her tarafından kulluk sızar. Nimetler de, her türlü güç ve imkânlarını Yaratıcının görülmesine çevi­rirler. Nimetin tüketilme özelliği biraz da burdan geli­yor. Her nimet, sanki, insanda insana bir haz sunarak fani oluyor ve aradan çekilirken insanı Yaratıcısıyla başbaşa bırakıyor. Sanki nimetin ödevi, kendiliğinden bir ruh ve şuur gücüyle Yaratıcıya dönmeyen insanı içgüdülerinden yakalayarak Allaha çevirmek, Allahla insan arasına bir köprü kurmak ve sonra aradan en alçakgönüllü bir biçimde çıkmaktır. Nimet ve sofra, Allahın önünde fani olmanın ne zengin tablosudur! İşte böylece, her şey birbirine nimet olarak, her şey birbirinin içinde yok olarak çekiliyor ve ortada yalnız O kalıyor!<br />
İslâmda, adeta, nimet, emek için değil, emek, ni­met içindir. Emek, peşin bir nimet şuurdur. Yoksa, her kişi» eninde sonunda, az çok bir rızka ulaşacaktır. Ama önce fiille sonra sözle ve kalble nimetin fizikötesinden gelen çerçevesini idrak etmeyenin, yani alınteri dökme­yenin (emek, hamd ve şükürle nimeti karşılamıyanın) ulaştığı rızkla, müslümana gelen rızk arasında, daha doğrusu bu iki nzka kavuşma tarzı arasında, doldurulamıyan bir uçurum vardır.</p>
<p>Bunun için hiç bir kullanılma değeri kalmasa da, yerde bir kuru ekmek parçası bile görse, bir müslümanın onu kaldırıp ayak altından kurtarması geleneği, yalnız bizim medeniyetimizde görülen bir saygı örne­ğidir ve bu gelenek ne güzel bir gelenek ve ne güzel bir örnektir! Hele o ekmek parçasının bütün nimetlerin sembolü olduğu düşünülürse..«</p>
<p>Müslüman, nimetlerde gök sofrasından (maide-den) bir iz bulur. İşte belki de bundan, Cennet nimet­leri, yine de, Kur’anda dünya nimetleriyle canlandı­rılmaktadır.</p>
<p>Nimetleri, bir de zihin ve ruh nimetleriyle birlikte düşünen insan, nasıl sürekli bir mucize karşısında ol­duğumuzu fark eder. Güzün dallardan mercan gibi sal­lanan narlar örneği dudaklarımızdan dökülen ve çağ­ları aşan bir çift söz de bir nimettir. Allahı zikir edenin gönlünde doğan nur da bir nimet&#8230; Güneş, uzayan de­niz, bir çam ormanı, göz ve vücut için nasıl bir nimet­se, düş, yerinde ve gereğinde hayal, düşünce, ses, ahenk duygusu, sevgi ve sempati, coşuş, kuvvet ve kud­ret&#8230; bütün bunlar da nimetlerdir.Batmakta olan bir topluluğun içinden çıkan gerçek bir ender, bir nimettir. Peygamberler, veliler, kahra­manlar, şehitler ve gaziler, hep hep nimettir insanlığa Asker, bir millete bir nimettir. Biraz da bundan, kerlik ocağı kutludur.</p>
<p>Nimetlerin çevresini bir din halesi sarmıştır. Bir ışık. İşte, dua, hamd ve şükür, bu haleyi meydana geti­ren din ışıklarıdır.</p>
<p>Cömertlik ve cimrilikte bundan ötürüdür ki, nerdeyse, imanla ilgili görülmüştür.</p>
<p>Fakat, nimetlerin bu yüce yanı görülmeyince, bu kez aynı nimet, en büyük bir ceza gibi çarpar insanı. Nimetin çarpmasından hiç bir insan ve millet kendini kurtaramaz.</p>
<p>Komünistler, çağımıza kan ve ateşle girdiler. Ek­mek tanrılaştırıldı böylece. Ekmek, bir nevi, yunanlıla­rın savaş tanrısı haline getirildi. Halbuki, nimet Alla­hın önünde başeğdiren, barışa götürendir.<br />
Ne Grek, ne Roma, ne sonraki batı medeniyetinde bir nimet değerlendirişi, düşüncesi ve şuuru vardır. Yalnız islâmdadır bu.</p>
<p>Yahudi, kadri bilinmeyen bir nimetin çarptığı bir ırktır. Müslümanların çöküş yıllarında, nimete verilen değer en mücerredinden en müşahhası olan ekmeğe doğru bir küçülme, bir büzülme, bir gerileme belirtir. Git git yalnız ekmeğe olan saygı kalmış, öbürlerine olan saygı ortadan kalkmıştır. İşte, şimdi, yeniden, ek­mekten başlayarak, en mücerred nimetlere doğru ge­lişen bir nimet değerlendirmesinin çığırım açmak zo­rundayız.,.</p>
<p>Sezai Karakoç &#8211; Kıyamet Aşısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nimetleri-kutludur/">Nimetleri Kutludur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nimetleri-kutludur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Marifetin Cevabını Beyan Eder</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:33:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Rahman]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8306</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alemin kutbu buyurur: Gönül büyük bir şehirdir.Noksan sıfatlardan uzak olan Yüce Allah, (yerden) arşa değin neyi yarattı ise o şehirde vardır ve o şehre sığar. Hem o büyük şehirde iki sultan vardır. Birisi Rahmânî, birisi Şeytanîdir. Rahmânî sultanın adı akıl, vekili îmândır, komutanı miskinliktir. Kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede Yüce Allah bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/">Marifetin Cevabını Beyan Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-43.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8307" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-43.jpg" alt="Marifetin Cevabını Beyan Eder" width="256" height="374" /></a></p>
<p>Alemin kutbu buyurur:</p>
<p>Gönül büyük bir şehirdir.Noksan sıfatlardan uzak olan Yüce Allah, (yerden) arşa değin neyi yarattı ise o şehirde vardır ve o şehre sığar. Hem o büyük şehirde iki sultan vardır. Birisi Rahmânî, birisi Şeytanîdir. Rahmânî sultanın adı akıl, vekili îmândır, komutanı miskinliktir.</p>
<p>Kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede Yüce Allah bir muhafız, vekil koymuştur. Muhafızların her birinin adı bilinmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlk</strong> muhafızın adı ilimdir.</p>
<p><strong>İkinci</strong> muhafızın adı cömertliktir.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> muhafızın adı ar ve hayâdır.</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> muhafızın adı sabırdır.</p>
<p><strong>Beşinci</strong> muhafızın adı perhizkârlık (aşırı istekleri sınırlamaktır.</p>
<p><strong>Altıncı</strong> muhafızın adı korkudur.</p>
<p><strong>Yedinci</strong> muhafızın adı edeptir.</p>
<div>Herhangi bir muhafızın yüz bin hizmetkârı vardır. Herhangi bir hizmetkârın yüz bin askeri vardır. Bunların tamamı iman bekçisidir.</div>
<div></div>
<div>Şimdi ey azizim! Bu işleri tamamladık. Cenab-ı Hak&#8217;dan istedik.</div>
<div></div>
<div>Marifet hatıra geldi ve beş giysi alıp geldi. İlki ilham, ikinci giysi anlayış, üçüncü giysi aşk, dördüncü giysi şevk, beşinci giysi muhabbettir.</div>
<div></div>
<div>Ne zaman cana değdi, can dirildi. Akla uygun geldi ve geleni gideni anladı. Zira her şey can ile dirilir; can, marifetle dirilir. Marifetli can, erenler canıdır. Marifetsiz can, hayvanlar canıdır. Can ölü müdür, yoksa diri midir? Âşık olanların tenleri ölür, ama canları ölmez.</div>
<div></div>
<div>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Allah yolunda öldürülenleri sakın ölü sanmayın.&#8221;(1) O arifler sultanı şeyhler madeni Seyyid Sadeddin buyurur:</div>
<div></div>
<div>O can ki kıymetini aşktan alır;</div>
<div></div>
<div>bütün canlar ölünce işte bu can diri kalır.</div>
<div></div>
<div>Aşk dirliğini alalım, bu dirlikten kalalım; ölmez dirlik bulalım; çünkü can dostlar birleşir.</div>
<div></div>
<div>Ancak can ikidir. Biri can diğeri cânân. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Sana ruh hakkında soru sorarlar. De ki: Ruh, Rabbimin emrindendir,&#8221;(2) Fakat katımızda can beştir. Ancak bu sözü anlamak çok güç iştir. Âdemin manası da üçtür. Kendini bilmek çok güçtür. Kendini bilmeyen için bu söz hiçtir.</div>
<div></div>
<div>Kendini bilmek dilersen kitapta yazdım, üçtür.</div>
<div></div>
<div>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Dünyayı isteyeniniz de vardı, ahireti isteyeniniz de vardı&#8230;&#8221;(3) Ayrıca sizin içinizde Mevlâ&#8217;yı isteyen de vardır.</div>
<div></div>
<div>Bu ayetin manasını şöyle bil ki öncesiz ve sonsuz olan Allah buyurur;</div>
<div></div>
<div>Ey kullarım! Görmeyi göz ile mi sanırsınız? Konuşmayı dil ile mi sanırsınız? Yürümeyi ayak ile mi sanırsınız? Bağışlanmayı ibadet ile mi sanırsınız? Öfkelenmeyi günah ile mi sanırsınız? Yanmayı ateş ile mi sanırsınız? Âdem (a.s.)&#8217;a cennet içinde öyle bir azab çattı ki cehennemde o azab yok idi. İbrahim&#8217;e de ateş içinde bir bahçe verdim ki o bostan cennet içinde yoktu. Ve Firavun&#8217;u Nil içinde boğdum ve Musa&#8217;yı Firavun&#8217;dan kurtardım. Dostumu koruyup düşmanlarımı helak ettim. Ve hem yüz bin ve binlerce yüz bin meleklerimi yaktım, hiç birinin küçücük bir günahı yoktu. Ve hem yüz bin insanı bağışladım, hiç birinin küçücük bir ibâdeti dahi yoktu. Her neyi yaparım çünkü Kadir&#8217;im, gücüm yeter. Kimi istersem ağlatırım, kimi istersem güldürürüm. Benim bildiğimi siz bilemezsiniz. Ancak benim iyiliğim korku ile ümit arasında olanadır. Bizim sözlerimiz hemen canı açıklamaktır.</div>
<div></div>
<div>Onlar ki gönülleri müşevveş, yani karışık olanlardır. Gönülleri kibirli, canları inatçıdır. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim!&#8221; diye sorulduğu an &#8220;hayır&#8221; diyenlerdir. Hayvandan daha aşağıdadırlar.</div>
<div></div>
<div>İnsan ilminde öğrendin:</div>
<div></div>
<div><strong>Birinci cana,</strong> &#8220;cismâni&#8221; derler, diri kalır; diken batmasını veya kıl çekilmesini duyar.</div>
<div></div>
<div><strong>İkinci cana,</strong> &#8220;yeme ve içme&#8221; derler; yedirir ve içirir. Acıkmayı ve susamayı bildirir.</div>
<div></div>
<div><strong>Üçüncü cana,</strong> &#8220;ruhâni&#8221; derler. Beden uyuyunca o can uyanır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8221; Uykunuzu bir dinlenme kıldık. &#8220;(4) Ve üç kişinin günahları yazılmaz. İlki ergenlik çağına gelmemiş çocuğa, ikinci uyuyana, üçüncü deliye.</div>
<div></div>
<div>Gece olunca ses uzağa gider, gündüz gitmez. Zîrâ gece olunca insanoğlu dünya günahından temizlenir. Ses uzağa varır, engel az olur. Ne zaman ki gündüz olur, günahlar birbirine karışır ve engel olur. Onun için ses uzağa varamaz.</div>
<div></div>
<div>Birçokları demişlerdir ki:</div>
<div></div>
<div>Uyku ten rahatlığıdır. Ve hem can da binek hayvana benzer. Ten canın bineğidir. Sıcak, soğuk, tatlı, acı, can sebebiyle ten de hisseder. Hayvanlar da dikene düşmezler. Köy yolunu bilir ve şaşırmazlar. Ancak Hak yolunu bilmezler. Gönül gözü kör olanlar da, hayvanlar gibidirler; Hak yolunu göremezler. Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) buyurur: Hak teâlâ insana dört göz verdi: ikisi baş gözü ve ikisi gönül gözü. Baş gözüyle halkı görür, gönül gözüyle Hâlık&#8217;ı görür.</div>
<div></div>
<div>Âhireti isteyenler var ya, bunlar korku ve ümit topluluğudur. Mevlâyı isteyenler var ya, bunlar müşâhede topluluğudur. 0 halde şimdi bir kimsenin gönül gözü olmasa gönülden ne haberi olur? Bir kimse şeker yememiş olsa adını işitmekle tadından ne haberi olur? Üçüncü can açıklandı.</div>
<div></div>
<div><strong>Dördüncü can</strong> marifettir. Ey azizim! Can bahçeye benzer, marifet sudur. İşte susamış bahçeye su ne yaparsa marifet de canı öyle yapar. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;Allah nezdinde hak din Islâm&#8217;dır.&#8221;(5)</div>
<div></div>
<div>Bundan dolayı ey azizim! Hak sizlere iki bahçe donattı: Biri din bahçesi, diğeri iman bahçesidir. Marifet suyunu gönlüne akıttı. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</div>
<div></div>
<div>&#8220;&#8230;ve onu gönüllerinize sindirmiştir.&#8221;(6)</div>
<div></div>
<div>Şimdi ey azizim! Sizler sanmayın ki iki bostan bekçisiz bırakılmıştır. Bir kimse bahçe ekecek olsa, önce duvarını yapar, sonra yerini yumuşatır. Sonra türlü nimetler eker, bahçeyi sular, döner yabâni ayrık otlarını dışarı atar ve ortasına bir korkuluk diker, yemişler olgunlaşınca korkuluğu da dışarı bırakır. Yemişleri toplayıp dost ve kardeşleri ile yiyip Allah&#8217;a şükür ederler. Şanı yüce olan Allah buyurur:</div>
<div></div>
<div>“Ey kullarım! Sîzlerdeki bahçeyi lutfumla beraber bekledim. Çevresine rahmetimle duvar kıldım. Dinginlikle gönlünüzde tevhîd tohumunu bitirdim ve tevhîd ağacında yemiş meydana getirdim. Marifet suyuyla suladım ve yabâni otları ve dikenini temizledim. Düşmanlık tarafından uzak bıraktım. Günahınızı ortadan uzaklaştırdım. Düşmanınız şeytan görmeye gelir, ortada dikilen günahınızı görüp “Rabbinize isyankârmışsınız.&#8221; der, tamahını keser. Kıyamet günü olduğunda, günahlarınızı dışarı bırakırım. Kendi fazlımla kulluğunuzu af denizine kor, âlemlere gösteririm. Sizleri cömertliğimle sevinçli ve mutlu ederim.&#8217;</div>
<div></div>
<div>Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah&#8217;ın (verdiği) rengiyle boyandık.&#8221;(7) Yüce Allah iyilik ve cömertliğinden buyurur: &#8220;Ey Sevgili Kullarım! Beni isteyin, sizde bulunayım. Ve ey âsîler! Özür dileyin affedeyim. Zira gök ağlar, yer güler ve gökten yağar, yerden biter.&#8221; Yani sizden ağlamak ve benden günahınızı bağışlamak demek olur. Şimdi sözü bırakmak yok. Ve hem dostları Cenab-ı Allah&#8217;ı şüphesiz bir gerçeklik içinde buldular. Zira ki kesin bilgidir (İlme&#8217;l-yakin). Biri de zannî bilgidir. Şu halde dedikodu davası İI-me&#8217;l-yakin âbidlerindir. Ancak tefekkür, sohbet, vilâyet beklemek hakka&#8217;l-yakîn ariflerindir. Ama münâcât ve müşâhede dostlarındır. Bundan başka, ezelî dervişlik ebedî mutluluktur. Kime nasip olsa rahatlık onundur.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div></div>
<div>Dinotlar:</div>
<div>(1)- Âl-i imrân, 3/169.</div>
<div>(2)- İsrâ, 17/85.</div>
<div>(3)- Al-i imrân, 3/152.</div>
<div>(4)- Nebe, 78/9</div>
<div>(5)-Âl-i Imrân, 3/19.</div>
<div>(6)_ Ayetin (Hucurât/7) bütün olarak manası şöyledir: &#8220;Hem bilin ki, içinizde Allah&#8217;ın elçisi vardır. Şayet o, birçok işlerde size uysaydı, sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize sindirmiştir. Küfrü, fışkı ve isyanı da size çirkin göstermiştir. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.&#8221;</div>
<div>(7)- Bakara, 2/138.</div>
<div></div>
<div>Kaynak: Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli,</div>
<div>Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları</div>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/">Marifetin Cevabını Beyan Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/marifetin-cevabini-beyan-eder/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytan&#8217;ın Halleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:11:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Hileleri]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8300</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İkinci sultan şeytandır. Nefis ise şeytanın vekilidir. Komutanları ise kibir, hased, buhl (cimrilik) açgözlülük, öfke, kahkaha ve maskaralıktır. Sözü geçen bu yedi fiil muhafızlardır. Bundan dolayı kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede bir muhafız görevlendirilmiştir. Her bir muhafızın yüz bin komutanı vardır. Şimdi, hased ve buhul, dünyayı terk etmekle; bunların tamamı sabr [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/">Şeytan’ın Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-118.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8301" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-118.jpg" alt="Şeytan'ın Halleri" width="414" height="232" /></a></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci sultan şeytandır.</strong></p>
<p>Nefis ise şeytanın vekilidir. Komutanları ise kibir, hased, buhl (cimrilik) açgözlülük, öfke, kahkaha ve maskaralıktır. Sözü geçen bu yedi fiil muhafızlardır. Bundan dolayı kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede bir muhafız görevlendirilmiştir. Her bir muhafızın yüz bin komutanı vardır. Şimdi, hased ve buhul, dünyayı terk etmekle; bunların tamamı sabr etmekle imana erer.</p>
<p>Ancak kibrin kaynağı şeytan, alçak gönüllülüğün ise Rahmân&#8217;dır. O halde ne zaman ki kibir gelse, alçak gönüllülüğü O&#8217;na havale eder. Ne zaman ki hased gelse, ilmi O&#8217;na havale eder. Buhlün aslı ise şeytandır, cömerdliğin aslı da Rahmân&#8217;dır. Ne zaman ki buhül gelirse, cömertliği O&#8217;na havale etmek gerkir.</p>
<p><strong>Cömertlik dört çeşittir:</strong></p>
<p><em>İlki</em>, mal cömertliği, zenginlerindir.</p>
<p><em>İkinci,</em> beden cömertliği, gâzilerindir.</p>
<p><em>Üçüncü</em>, can cömertliği, âşıklarındır.</p>
<p><em>Dördüncü</em>, gönül cömertliği, âriflerindir.</p>
<p>Şimdi esas yapılması gereken, kişinin yönünü Allah isteğine çevirmesidir. Zira edep dileyen korkuyu sever. Korku dileyen hata yapmaktan sakınmayı sever. Hata yapmaktan sakınmayı dileyen sabrı sever. Sabır dileyen utanmayı sever. Utanmayı dileyen cömertliği sever. Cömertliği dileyen miskinliği sever. Miskinliği dileyen ilmi sever. İlmi dileyen marifeti sever. Marifeti dileyen canı sever. Canı dileyen aklı sever ve aklı dileyen yüce Allah&#8217;ı sever. Allah buyruğuna müjde on iki çeşit nesnedir. Bu on iki çeşit nesne birbirine vekildir.Ve bunlar iman kumandanının önderleridir. Şimdi çok sakınmak gerekir ki eğer bu on iki türlü nesnenin birisi eksik olsa iman doğru olmaz. O halde en üst makam bunlardır. Bunları korumayan Allah&#8217;dan uzak olur, ve bilmekten dahi uzak olur. Allah&#8217;ın cemalini görmekten mahrum kalır.</p>
<p>Maskaralığı dileyen gülmeyi sever. Gülmeyi dileyen çekiştirmeyi sever. Çekiştirmeyi dileyen öfkeyi sever. Öfkeyi dileyen açgözlülüğü sever. Açgözlülüğü dileyen kıskançlığı sever. Kıskançlığı dileyen hased etmeyi sever. Hased etmeyi dileyen büyüklenmeyi sever. Büyûklenmeyi dileyen vücudunu sever. Vücudunu dileyen nefsin istek ve arzularını sever. Nefsin istek ve arzuları dileyen nefsini sever. Nefsini dileyen şeytanı sever ve şeytanı dileyen Yüce Allah&#8217;ı sevmez.</p>
<p>Zira zikredilen bu on iki fiil, işte bunlar birbirine vekildir. Bu on iki fiile de şeytan vekildir. Ne zaman ki bu on iki fiil yıkılıp yerine (iyi olan) on iki nesne yapılmayınca, kul olduğunu söyleyen kişiye Allah&#8217;tan yana yol yoktur. Çünkü bu on iki türlü fiil, hem marifetin ve hem imanın düşmanlarıdır. Akıl kumandanının şeytan kumandanını yendiği bunlarla bilinir. Bu nesnenin belirtisi odur ki, can, ruhânî işreti sever. Ruhânî işretin alameti serbest olmaktır.</p>
<p>Noksan sıfatlardan beri olan Yüce Allah buyurur ki: Üç kişi üç nesneye dayandı. Benlik davası güttü, sonunda helak oldu.</p>
<p><strong>Birincisi;</strong> şeytan &#8211; lanet ona &#8211; ateşe &#8216;dostum&#8217; dedi. Allah katında zorlama yoktur; dostu dosttan ayırmaz. Sonunda şeytanı ateşte yaktı.(1) Yüce Allah şöyle buyurdu:&#8221;&#8230; gözlerinizin önünde Firavun ailesini suda boğmuştuk,&#8221;(2)</p>
<p><strong>İkincisi;</strong> Kârun malına dayandı. Sonuç: malıyla birlikte helak oldu. Üçüncüsü; Muhammed Mustafâ (a.s.) Allah dostluğuna dayandı. Öyle olunca yüce Allah &#8220;Dostu dostundan ayırmayayım&#8221; diye buyurdu.</p>
<p>Yüce Allah şöyle buyurdu:&#8221;&#8230; onları Allah&#8217;ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah&#8217;a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.&#8221;(3) Sonra yüce Allah, lütuf ve kereminden buyurdu ki; &#8220;Ben sizinleyim; bana şükredin.&#8221; Nitekim bir ayette yüce Allah şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8221; Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım.&#8221;(4) Allah teâlâ bir başka âyette de şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;&#8230; güzel davrananları da daha güzeliyle (mükâfatlandırması içindir)&#8221;(5) Bir başka ayette de şöyle buyurur: &#8220;&#8230; Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa bir amel-i Sâlih işlesin ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.&#8221;(6) Sonra insanın, kendisini bilmesi gerekir. Kendisini bilmesini hatırlatmasının sebebi şudur: Bir kimse Rahmân ile şeytan farkını bilmezse, kendini de bilmez. Şimdi her kim bu sözleri anlasa, kendisini dahi bilmiş olur. Ne zaman ki kişi kendini bilirse aşk gelip Allah&#8217;tan yana çağırır. Bu hususta ne kadar nasibi var ise o kadar ilerler.</p>
<p>Şimdi kim bu sözleri anlamadı, kendisini dahi bilmedi. Her ne kadar insan suretinde olsa da insan mertebesinde değildir. Henüz endişeleri ve malları çokluğu içinde boğulmuşlardır. Hayvanlar gibidirler. Lâkin bu konuda tasarruf sahipleri de vardır ki onlar bilirler. Yetmiş yıldır yaptığımız dedikodu bir saat münâcât ile eşit geldi. Zira halkın dedikodu etmesi şüpheden ileri gelir. Zahidin ibadeti, aslını bilmeden iş yapmasıdır. Arifin tefekkürü, Allah&#8217;ın İlâhî sanatına bakarak iş yapmasıdır. Muhibbin yalvarıp, yakarması ise, sevgiliyle muamele etmesidir. Ancak bütün bunları yaparken riya ve tamahkarlık kişiyi kendi hâline bırakmaz. Öyle olunca kişinin daima gönül şehrini araması, gafil olmaması gerekir.</p>
<p><strong>Aklın üç koruması vardır;</strong> riyâ ile tamahı gönül şehrinden çıkarırlar. Aklın birinci koruması sabırdır. Aklın ikinci koruması utanmaktır. Aklın üçüncü koruması kanaattir. İşte şeytan bu üç korumadan korkar ve mağlup olduğu da bunlarla bilinir. Bunlar çok ulu kimselerdir ve aklın askerlerindendir. Ve insanların makamı üçtür. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah&#8217;ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O&#8217;dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O&#8217;dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir.&#8221;(7)</p>
<p>Ancak her kişi insan kabul edilmez. Her ne kadar görünüş olarak insan olsalar da onlar hayvanlardan daha aşağıdırlar. Bunlar hased edip kendilerini bilmeyenlerdir. Nitekim Hz. Peygamber hadisinde buyurur:</p>
<p>&#8220;Nefsini bilen, rabbini bilir.&#8221;(8) Şu kadar ki, âbidlerin, zâhidlerin ve ariflerin ibadetleri ve durumları her biri katında uygun olmaz. Zira âbidler, zâ-hidler ve arifler dünyalık beklentileri olan topluluklardır; ancak muhibler ise mânâ kavimleridir. O halde ey azizim! Muhib olanların hallerini şerh etmek çok uzun iştir ve çeşitlidir; fakat akıl ermez, gönül tatmin olmaz ve insanın sûreti bunları kavramaz. Bu konuda bu kadar söz yeter. Burada biz bu kadarını hatırlatmış olduk; kalanın ne olduğunu ancak Allah bilir.</p>
<p><strong>Dinotlar:</strong><br />
(1)- Burada şöyle bir atlama vardır: &#8220;Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. &#8221; (Maide, 5/12). İkinci Fir&#8217;avun, Kıptilere &#8220;dostum&#8221; dedi. Sonunda onların gözü önünde boğuldu. (M.Esad Coşan, a.g.e., s.52,53.)<br />
(2) Bakara, 2/50.<br />
(3)- Bakara, 2/165.<br />
(4)- İbrahim, 14/7. 153 Necm, 53/31. 160 Kehf, 18/110.<br />
(5)- Necm, 53/31.<br />
(6)- Kehf, 18/110.<br />
(7)-Mücâdele, 58/7.<br />
(8) El-Acûnî, a.g.e., c. II  s. 262.</p>
<p>Kaynak: Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Tercüme Prof. Dr. Ali Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Dr. Ali Öztürk, Şubat 2007 Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/">Şeytan’ın Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cud ve Seha (Cömertlik)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cud-ve-seha-comertlik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cud-ve-seha-comertlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Jun 2015 15:41:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Furek]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Cud ve Seha Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyadaki cömertliğin alâmetleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8071</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Hâris el-Muhâsibî ye sehânın (cömertlik) mânası suâl edildiğinde o şöyle demiştir: “Cömertlik birkaç şekilde olur: Dünyada cömertlik, dinde (ahirette)cömertlik. &#160; Dünyada cömertlik, vermek, harcamak, îsar (başkasını kendine tercih etmek), insanin kendisinin iyilik ve kolaylılık sahibi olmasıdır. Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtulup erenlerdir.” &#160; “Dünyadaki cömertliğin alâmetleri nelerdir?” diye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cud-ve-seha-comertlik/">Cud ve Seha (Cömertlik)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8072" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Veren-El.jpg" alt="Cud ve Seha (Cömertlik)" width="432" height="247" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Veren-El.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Veren-El-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 432px) 100vw, 432px" /></p>
<p>Hâris el-Muhâsibî ye sehânın (cömertlik) mânası suâl edildiğinde o şöyle demiştir: “Cömertlik birkaç şekilde olur: Dünyada cömertlik, dinde (ahirette)cömertlik.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünyada cömertlik, vermek, harcamak, îsar (başkasını kendine tercih etmek), insanin kendisinin iyilik ve kolaylılık sahibi olmasıdır. Allah Teâlâ buyuruyor ki: Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar kurtulup erenlerdir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dünyadaki cömertliğin alâmetleri nelerdir?” diye sorulduğunda o şöyle demiştir “(Malları) Depolamayı terk etmek, malların toplanmasına buğz etmek ve bir şey istediğinde ihvana vermeyi taahhüt etmektir.” “Kardeşin isteme anında cömertliğin alâmeti nasıl olur?” denildiğinde O: “Kalbi se­vinçle beraber, hızlı ve süratli şekilde cömert olmaktır, (isteyene istediğini hemen vermesidir) Bununla o kimse; isteyenin istemesinin vermekten daha faziletli olduğunu anlar. Nitekim Mutarrıf b. Abdi İlah eş-Şıhhîr bir şiirinde şöyle der;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ölçüp tarttığın birşeyi vermek ile istemek söz konusu olduğunda,</p>
<p>Vermenin her türlüsü hafif kalır, istemek ağır basar</p>
<p>Var gücünle imtihan edilirsen istemeye</p>
<p>Sarf et bütün çabanı, cömert ve Kerîm olandan istemeye</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çünkü bu durumda istemeden verirsin ve isteyeni isteme sıkıntısından kurtarırsın.2</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yine bir hikmet sahibinin söylediği gibi:</p>
<p>Yiğit (fetâ) malından hali olur da</p>
<p>Murûetten (erdemden) hâlî olmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mutarrif(b. Şıhhır) dostlarına: Sizden birisi benden ihtiyacı için bir şey isteyeceği zaman onu bir kâğıda yazıp bana ulaştırsın, çünkü ben onun yüzünde isteme zilletini görmekten hoşlanmam” demiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8216;‘Dinde olan cömertliğe gelince: Din uğruna telef etmek süretiyle nef­sine cömert davranman, Allah için canını fedâ etmek ve kanını akıtmak suretiyle kalbine cömert davranman gibi. Sevaba ihtiyacı olsa da, böyle yapmakla dünya ve ahret için sevap elde etmek kastedilmez. Çünkü böy­le kimsenin kalbinde galip olan, ihtiyarı Allah’a bırakması sebebiyle kâmil cömertliğin güzelliğidir. Böylece nefsin için ihtiyar ettiğin şey güzel olmasa da, bunu sana yönelerek yapmış olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nitekim âbidlerin birinden rivayet edilir ki: Seferlerinin birinde asha­bıyla birlikte otururken Hayyân b. Hilal’le karşılaşılır ve denir ki: “Aranızda Hayyân var mı ona bir mesele sorayım?” Oradakiler ona Hayyân ı işaret ederek “İstediğini sor.” derler. Kadın: “Sana göre cömertlik ne demektir?* diye sorar, Hayyân da: “İsteyerek vermek ve başkasını kendine tercih et­mektir.” diye cevap verir. Tekrar o kişi: “Dinde cömertlik nedir?” der, Hay­yân: “Zorlama olmadan nefisinin cömertlik hâliyle Allah’a ibadet etmen­dir.” Cevabını verir. “Bunun karşılığında ecir istiyor musunuz?” dediğinde orada bulunanlar şöyle derler: “Evet. Çünkü Allah Teâlâ bir iyiliğe karşılık on mislini vaat etmiştir.” O kişi şöyle demiştir: “Bir tane verdiniz, on tane aldınız hangi şeyle cömertlik yapmış oldunuz?’’ Bunun üzerine orada bulu­nanlar o kişiye şöyle dediler: “Sana göre cömertlik nedir?” O kişi şöyle dedi: “Bana göre cömertlik, karşılığında hiçbir ecir istemeden, zorlama olmadan, tâatıyla lezzetlenmiş ve nimetlerinden nimetlerim iş olarak Allah’a ibadet etmenizdir. Allah Teâlâ’nın kalplerinize vakıf olmasından hayâ etmez misiniz? Böyle yapmakla bir şeye karşılık bir şey istendiği bilinir. Bu ise dinde çirkin bir şeydir ”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir kadın âbidden nakledildiğine göre, onların bazısı diğer ibadet eden­lerin bir kısmıyla ilgili: “Cömertliğin sadece dinar ve dirhemle olacağını mı zannediyorsunuz? Sana göre cömertlik nedir?” dediğinde o kişi şöyle demiştir. “Cömertlik, Allah için nefislerin feda edilmesidir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir grup cûd ile sehâ arasını ayırmış ve şöyle demişlerdir: Allah Teâlâ cevâd (cömert, nimet ve ihsânı bol olan) diye vasıflanır, fakat sahi (cömert) diye vasıflanamaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bazıları da der ki: Allah sahi diye vasıflanamaz çünkü bu kelime verimli, yumuşak toprak mânasına gelen bir kelimeden alınmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ebû Bekir İbnFurekde şöyle der (müellif): “Allah Teâlâ sahi (cömert) diye vasıflanamaz, görüşü bize göre hatadır. Çünkü tevkîfîlik (Allah’ın bil­dirmesiyle olan durum) bu isim hakkında vârid olmamıştır. Allah’ın isim­leri sadece tevkifi olarak alınır, bilinir.”</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>’ Zünnûn el-Mısrî’den rivayet edildiğine göre o şöyle demiştir: “Cömert­liğin başlangıcı ve nihayeti vardır. Başlangıcı, elinde olan her şeyi isteyerek vermede nefsinin cömert olmasıdır. Nihayeti ise, insanların elindekiler hu­susunda nefsinin cömert olmasıdır. Bu, bir sözünde başkasına cömertliği, ‘Dünyanın yenmesine aldırmamaktır’ diyen kimsenin sözünün mânasıdır. Sehânın aslı cömertliktir, insana gelen şeyin temiz olarak gelmesidir. Ver­mek ona zor gelip ve onu çok görmediği zaman, bazen (malını) veren cimri, cimri olan cömert olabilir. Bu sebeple ashabımız şöyle demiştir; “ Verme fiili gerçekleşmese bile Allah Teâlâ her zaman cömerttir (cevâddır). Zira verme bir fiildir. Allah Teâlâyı cömert (cevâd) olması sebebiyle böyle vasfetmesinin mânası ise, vermenin O’na zor gelmemesindendir.”</p>
<p>İbn Furek &#8211; Tasavvuf Istılahları</p>
<p>(Türkiye Yazma Eserler Başkanlığı)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cud-ve-seha-comertlik/">Cud ve Seha (Cömertlik)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cud-ve-seha-comertlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
