<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>cemil meriç | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/cemil-meric/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 09 Aug 2022 16:13:25 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>cemil meriç | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ekrem Tahir &#8211; Babildeki Türkiye  &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Aug 2022 16:13:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Ekrem Tahir]]></category>
		<category><![CDATA[Hegel]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Max Weber]]></category>
		<category><![CDATA[sombart]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26098</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her kitap bir ön söz, yani bir revaktır. Rüya sarayının revakıdır her kitap. Her ön söz de rüyanın ışıktan, kelimeden merdivenidir. Onun için, uluların kitaplarında ön söz yoktur. Uluların her ön sözü bir kitap, bir revaktır. Mukaddime, İbn Haldun&#8217;un Tarih-i İber&#8217;inin revakıdır. “Metot Üzerine Risale” Descartes&#8217;in eserlerinin bir revakı, yani ön sözüdür. Ruhun Fenomenolojisi, Hegel&#8217;in [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/">Ekrem Tahir – Babildeki Türkiye  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26099 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-300x176.jpg" alt="" width="444" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-300x176.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-600x352.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668-768x451.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/08/17668.jpg 935w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></p>
<p>Her kitap bir ön söz, yani bir revaktır. Rüya sarayının revakıdır her kitap. Her ön söz de rüyanın ışıktan, kelimeden merdivenidir. Onun için, uluların kitaplarında ön söz yoktur. Uluların her ön sözü bir kitap, bir revaktır. Mukaddime, İbn Haldun&#8217;un Tarih-i İber&#8217;inin revakıdır. “Metot Üzerine Risale” Descartes&#8217;in eserlerinin bir revakı, yani ön sözüdür. Ruhun Fenomenolojisi, Hegel&#8217;in bir ön sözüdür.</p>
<hr />
<p>Ya Sombart (1863-1941)?.. O olmadan M. Weber, M. Weber olmazdı&#8230; M. Weber olmasaydı Sombart, Sombart olmazdı. Modern Kapitalizm&#8217;in yazarına, tarihçi F. Braudel hayran&#8230; Sombart, hakikatte eserleriyle “Annales Okulu&#8217;nun” manevi babası&#8230; W. Sombart, bugün unutturulmak istenilen bir dahi&#8230; Sombart 1915 yılında İngiltere aleyhinde bir kitap yazar: Kahramanlar ve Tüccarlar. Bu eserinden dolayı, Yahudi kilisesinin ve Liberallerin (!) hışmına uğramış üstadımız. Kitabın başlığı, Nietzsche&#8217;nin bir yazısının adı&#8230; Alman sosyolojisinin hakikatte tek kurucusu değil, üç kurucusu var: M. Weber, W Sombart ve G. Simmel.  s.19</p>
<hr />
<p>Amerika&#8230; Önceleri, Hegel için bir ümidin adı, Yeni Dünya&#8230; Sonra, Amerika bir Altonodur üstat için. “Avrupa, Hamburg&#8230; Amerika ise Altonodur” A. de Tocgueville (1805-1859) için demokrasinin vatanı&#8230; Şair Valery için Avrupa düşüncesinin, kültürünün bir projesidir. Ama üstat sevmemiş&#8230; Ne şair Rilke ne de filozof Heidegger sevmiş Amerika&#8217;yı. Hani, “Ah! Keşke bizim dehamız daha fazla deha olsa!” diyen Amerikalı Ralph Waldo Emerson (1802-1882), Geothe, Rilke, yaşsalardı hepsini Amerika, hapse atardı. Unutmayalım&#8230; Şair Valery 1939&#8217;da, bir radyo konuşmasında, Hitler Almanyası Fransa&#8217;ya saldırmaya hazırlanırken, şunu söyler: “Şayet bugün Goethe yaşasaydı, ya hapse atarlardı ya da safımıza geçip bizden olurdu.&#8221; diyor şair&#8230; Evet, Batı&#8217;nın bir ucubesi, bir melanet soyu olan bugünkü Amerika yönetimi, bugün yaşasalardı R. W. Emerson&#8217;u, Geothe&#8217;yi, P. Valery&#8217;yi, Rilke&#8217;yi, filozof Hegel&#8217;i ve Amerikan sosyolojisinin manevi babası olan Max Weber&#8217;i terörist ilan edip hapse atmak isterlerdi. Ya da hapse atılmasalardı bu ışık, nur çocuklar hemen mazlumların safına geçip bu dehşetin dehşeti olan bu ucube (Levithan) ile savaşırlardı. Ama şunu unutmamalı: Yeryüzünde hiçbir zafer ilelebet değildir. Hiçbir mağlubiyet de ezeli değildir. Tarih, bunların resmigeçitleriyle dolu&#8230;   s.20</p>
<hr />
<p>Ya bizde?.. Sismograflarımızı çıkarırsanız bizde entelektüel yok. Münevver ve aydın vardır. Aydın her türlü karanlığın ayartmasına açık, mülevves, müflis ve müfsit bir karakter&#8230; Düşüncesizliğe ve karanlığa göbek bağından bağlı&#8230; Gerçek münevverler C Meriç, Necip Fazıl, Nurettin Topçu ve Said Nursi gibi şahsiyetler&#8230; Bunlar bizim asil ve gerçek entelektüellerimiz&#8230; Bu uluların her biri tek başına Avrupa medeniyeti için alabildiğine çok büyük&#8230; Kadirşinas Avrupa için bunlar çok büyük düşünürler&#8230; Bu, hiçbir ölçüye sığmayan, klişeler üstü, her türlü tutsaklık zincirini parçalayan, Batı&#8217;nın hiçbir ülkesinin ölçülerine sığmayan, fevkinde olan, her ölçüyü, her sınırı aşan, parçalayan, tarumar eden usta düşünürlerdir N. Fazıl, C. Meriç ve S. Nursi.   s.29</p>
<hr />
<p>Evet&#8230; Hakikatte Batı medeniyeti, uçsuz bucaksız, donmuş bir mavi denizin üzerindeki Mavi mezarlık&#8230; Dostoyevski, “Çavuşlar Medeniyeti” dediği bu ayartma medeniyetini görür ve tanır. Dostoyevski, hem dünya edebiyatının en usta romancısı hem de Rus aydınlarının kendi kafalarında ördükleri demir perdeyi parçalayıp onları bir araya getirmek isteyen büyük bir gönül, usta bir şair ve düşünürdür. 20 Haziran 1880&#8217;de Puşkin üzerine konuşması, o dönemin bütün Rus aydınlarını, yani sağcısı, solcusu ve Batıcısıyla tek vücut yapar Dostoyevski.   s.31</p>
<hr />
<p>19. asır Almanyası, Goethe ve Hegel&#8217;in asrıdır. Asra hükmeden, yön veren onlardır. 20. asrın Fransası, Gide&#8217;den sonra, filozof ve romancı )J. P. Sartre&#8217;nin asrıdır. 20. asrın Almanyasına tek başına hükmeden, yön veren, onun asrı olan düşünür yok. Sadece ses, ton, yön verenler var. M. Weber, M. Heidegger, Wittgenstein, H. G. Gadamer, J. Habermas ve Theunissen gibi&#8230; Bizde 20. asır Türkiyesi Necip Fazıl Kısakürek ve bir parça Cemil Meriç&#8217;in asrıdır. İkisinin ortak özellikleri, şair oluşlarıdır. Birisi şiirin zirvesi, diğeri düşüncenin zirvesidir. İki nur çocuk N. Fazıl ve C. Meriç&#8230;   s.39</p>
<hr />
<p>Her güzelde bir esrar, bir büyü, bir ilahilik var. Yani sonsuzun nefesi saklı güzellikte. Garip, esrarlı, bir kış gecesinin zifiri karanlığında, soğuğa görünmek istemeyen, gölgenin kaçışına benzer güzellik. Her güzellikte cıvıl cıvıl bir kıpırdayış, bir aşk vardır. Pırıl pırıl bir rüya; şırıl şırıl, mırıl mırıl sonsuzluğun sesi saklıdır bu güzellikte, Kelime nedir? Sadece sembol mü? Bilginin, düşüncenin topoğrafyası mı? Hayır! Kaybolan, parçalanan, dağılan rüyaların, arzuların, ümitlerin ve sonsuzluk düşüncesinin toplanması, yani yeniden inşası değil mi? C. Meriç kaybolan, parçalanan rüyaların, ümitlerin, sonsuzdaki gölgenin ve ışığın sesidir. Her güzel, bütün asırların şarkısı, rüyası&#8230; C. Meriç de asırların şarkısı, yani ebedi melodisidir.   s.45</p>
<hr />
<p>Hegel haklı. “Hakikat bütündür ama bütün, yalnız gelişme, olgunlaşma ile kendisini tamamlayan varlıktır.” Biz ne diyelim! Bin yıllık düşünce tarihimizle göbek bağımız koparılmış&#8230; Varlığını, hafızasını lağıma fırlatan, beynini kaşıklayan tek millet biziz. Sadece biziz&#8230;   s.48</p>
<hr />
<p>Türk aydını, 1944 yılında sağ, sol, Müslüman (İslamcı) ayırt edilmeden kıyıma uğrar. Hepsi gençliğini hapishanelerde geçirir ve olgunlaşır. N. Fazıl, K. Tahir, N. Hikmet, Kerim Said, C. Meriç, Aziz Nesin, Osman Yüksel, Said Nursi ve daha niceleri maskesiz dolaşmayı hapishanelerde öğrenirler. Bu, ulu ağacın köklerine vurulan acımasız bir yıkım ve tahrip darbesidir. Bu devir, Türk tarihinin güneş tutulması devridir. &#8230; 1944 neslinin en büyük özelliği, hepsinin samimi ve kadirşinas oluşudur. Arayış içindedirler. Batı&#8217;nın yalanlarıyla, yani mitleriyle büyürler. Batı&#8217;nın dişi yalanlarıyla uyanır, karanlığa ve zulme karşı haykırır ve çoğu daha sonra ülkesinin birer sismografı olur. Sismograf nesil, bu nesil&#8230; |   s.49</p>
<hr />
<p>Tenkitçilere göre İngiliz edebiyatında, Shakespeareden sonra en fazla yaratıcı sanatkârdır J. Joyce.&#8221; Eser hem bir dil şaheseri hem de en yaratıcı bir dehanın eseridir. Üç işaretin şaheseri: Suskunluk, göç ve bilginin.  s.54</p>
<hr />
<p>Dünyada bir ilk olan ihtisas (branş) ilminin lügati, İslam medeniyetinin fikir şehzadesi olan Dineveri Ebu Hanife&#8217;ye (810-895) ait Kitabu&#8217;n-Nebat&#8217;tır. Üstat sistematik olarak bir ilmin, bir disiplinin lügatini yazar. Eser, botanik ve farmakolojinin lügatidir. Harizm&#8217;in (ölümü yaklaşık 990) Mefatihu&#8217;l-Ulum&#8217;unu da unutmamak lazım. Yazar; ilahiyat, hukuk, mantık, aritmetik, geometri ve mekaniği ihtiva eden lügatini hazırlar. İkisi de kendi zamanlarının kelime hazinelerini, ıstılahlarını sabitleştirirler. Fransada Descartes, Almanyada Chr. Wolf ve G. M. Leibniz; felsefe dilini kurarlar. İslam dünyasında felsefe dilini kuranlar Farabi, El Kindi, İbn Sina ve Harezmli Türk Birüni&#8217;dir. Bunlar, İslami ilimlerde, bilhassa felsefenin dil ve ıstılahlarını inşa ederler. Sonra uzun bir suskunluk, unutkanlık ve sırtını kendi yıldızlarına çevirme dönemi başlar. Batı&#8217;da ise ilk lügat çalışmaları ancak 17. yüzyılda görülür. Her ne kadar ilk felsefe lügatlerinden birisi, 1613 yılında basılan, Rudolph Gocleniusa ait Lexicon Philosophicum ise de felsefe lügatleri ciddi manada 18. asırda başlar ve 19. asrın sonlarına doğru ancak iyi felsefe lügatleri yazılır ve yayımlanır.   s.62</p>
<hr />
<p>(Babanzade)Ahmed Naim, iki medeniyeti tanıyan; düşüncenin, bilginin kudretidir. Çoğu çağdaşları gibi, düşüncenin ve bilginin altında ezilen, güçsüz, kudretsiz bir düşünür, bir ilim adamı değil, hem Doğu hem de Batı&#8217;nın kültürünü hakkıyla bilen gerçek bir ilim adamıdır. Ülke düşüncesinin rayının yönü tamamen değişirken, tanımadığımız başka bir medeniyete kendini şuursuzca teslim ve tebcil ederken, yani bilgi hazinelerimiz gölgenin, karanlığın uçurumuna yuvarlanırken, Ahmed Naim Efendi neleri kaybedeceğimizi işaret eden, düşünen ve yazan âlim ve fazıl bir insandır.   s.64</p>
<hr />
<p>Evet&#8230; Said Nursi, 20. asrın Mevlanasıdır. Said, hiçbir hizbin, hiçbir grubun malı değildir, düşünen her insanın dostudur. Düşünen ve soru soran her insanın dostudur. Bir düşünce, bir felsefe kendisini bir cümle içinde özetliyorsa, daha doğrusu hapsediyor ve sloganlaşıyorsa o, düşünce değildir. O, iptidai bir din veya onun kopyası olan bir ideolojidir. Said ise İslam medeniyetinin gür sesi, büyük bir mütefekkir, daha doğrusu ilahiyatçı-filozoftur. Mevlana Celaleddin-i Rumi&#8217;nin kendisi için söylediği şu sözler, bu düşüncenin sultan kapısı için de geçerli:</p>
<p>“Ben, sağ olduğum müddetçe Kuran&#8217;ın kölesiyim.</p>
<p>Ben, Muhammed Muhtar&#8217;ın yolunun tozuyum.</p>
<p>Benim sözümden, bundan başkasını kim naklederse,</p>
<p>Ben ondan da bizarım, o sözlerden de bizarım.”  s.70</p>
<hr />
<p>Tanpınar, geçiş döneminin tipik bir çocuğu, yani hıncahınç bir tereddüt, bir ürperti, bir gizli dissitenttir (muhalif). Ülke topraklarının işgal edildiği, kaybedildiği bir dönemde, bir cıngılda; bir geçiş, kaçış ve arayış döneminde yaşadı Tanpınar. Batı&#8217;nın zehriyle en çok büyüyen, büyütülen ve tam uyanamayan odur. Bizde aydın, genellikle ölmediyse altmışından sonra uyanır ve İslam&#8217;ın asude, derin berrak limanına sığınır. Diğerleri de ardından kelbi bir sırıtışla “Klişe değiştirdi!” diye baykuşlar gibi kahkaha atarlar. Karanlığın, şuursuzluğun ve peşin hükümlerin kahkahasını atarlar.Tanpınar, kendisi kalabildiğinde Türk düşuncesinin en orjinallerinden birisidir.   s.80</p>
<hr />
<p>Kader, 20 yaşındaki genç Valery&#8217;nin karşısına Mallarme&#8217;yi çıkarır. H. G. Gadamere Heidegger&#8217;i, Tanpınar&#8217;ın karşısına şair Yahya Kemal&#8217;i çıkarır. Her dâhi, usta bir hocanın, bir kılavuzun eseridir. Deha, dehayı keşfeder ve anlatır. E. Husserl ve Heidegger olmasaydı, bir J. Derrida olmazdı. M. Heidegger olmasaydı, felsefi hermenötiğin kurucusu Gadamer olmazdı. Gadamer, Alman düşüncesine, daha doğrusu Batı düşencesine M. Heidegger&#8217;in armağanıdır. Tıpkı Yahya Kemal olmasaydı, Tanpınar&#8217;ın olmayacağı gibi&#8230; Tanpınar, bir ömür boyu, Yahya Kemal ile yaşamış. Hocası, kılavuzu, arkadaşı ve fikir arkadaşı olmuş. Filozof H. G. Gadamer, “Hep omuzlarımın arkasından, beni gözetleyen bir Heidegger var, zannediyorum” diyor. Ama kim Gadamer&#8217;in orijinal bir filozof olmadığını iddia edebilir ki? Şiirde de Tanpınar, tıpkı filozof Gadamer gibi, ensesinde hep Y. Kemal&#8217;in nefesinin yakıcılığını ve ağırlığını hissetmiştir. Ama sadece şiirde&#8230; Düşünce tarihinde “anasız doğan çocuk” çok azdır.   s.82</p>
<hr />
<p>Her kitap, meçhul dostlara, sevgililere yazılmış kâh uzun kâh kısa ve bazen hacimli bir mektuptur. Bazen posta kutusunda unutulur. Çoğu zaman posta kutusuna bakılıp alınmaz. Kitap, gönlün rüya şişesiyle gönderilen bir mektuptur. Bir düşünce şehzadesinin eline geçinceye kadar, kıymeti bilinmez. Her kitap bir çığlık ve şarkıdır. İyi kitaplar bir nevi bilmece, sır anahtarı, yabancı dilden yazılmış bir mektuptur, sırrını hemen faş etmez. Her kitap bir kadındır. Büyük eserler, ulu bir ormana benzerler. Daha doğrusu sfenks ormanıdır büyük kitaplar.   s.91</p>
<hr />
<p>İrfan coğrafyamızın mücevherler atlası, lügattir. Lügat, irfanımızın en büyük ordusudur. 16. asırda, Osmanlı&#8217;da Vankulu&#8217;nun 160 bin kelimeyi ihtiva eden bir lügati var. Firuzabadi&#8217;nin Tâcü&#8217;-Arüs&#8217;u 200 bin kelime ile 19. asrın uçsuz bucaksız bir kelimeler okyanusu&#8230; Bu umman cedlerimizin emrinin altında, raflarında&#8230; Başlarını biteviye bu deryanın sayfalarına eğip okudukları bir irfan okyanusu&#8230; Türk&#8217;ün, Arap&#8217;ın ve İran&#8217;ın ortak şaheseri olan Arapçanın, daha doğrusu İslam medeniyetinin en güzel lügatlerinden birisidir Tâcü&#8217;-Arüs el Lügatü&#8217;T-Okyanus (19 cilt). Filozof A. Schopenhauere göre, Avrupadaki kültür zengini bütün milletlerin 11. emri şudur: “Asla ara verme!” Yani irfanda sürekliliği kesmeyecek, ara vermeyeceksin emri (Never interrupt/ Du solist niemals unterbrechen)&#8230;   s.96</p>
<hr />
<p>E Reşad, bir eserinde, Osmanlı devri Türk medreselerinde bir edebiyat müderrisinin (profesör), sadece Arapçadan ezbere olarak 10 bin beyit bildiğini belirtir. Bugünkü üniversitelerdeki edebiyat profesörleri değil 10 bin Arapça beyti, 500 Türkçe beyti ezbere bilemezler. Daha doğrusu metin açıp kitaptan doğru dürüst okuyamayacak hâle geldik. Hâlbuki dünyada, ilk “siyasi ilimler fakültesi” olan Enderun mekteplerini cedlerimiz kurmuşlar.   s.114</p>
<hr />
<p>Max Weber ise (1864-1920) hem büyük bir tarihçi hem de büyük bir sosyologdur ama ikisini bir araya getirseniz, bir Ahmed Cevdet Paşa etmez.  s.124</p>
<hr />
<p>Bugün bir Webster, bir OED (Oxford English Dictionary, 20 cilt) yaklaşık 600 bin kelimeyi ihtiva ediyor. Almanların 33 cilt. lık Deutsche Wörterbuch (Grimmsche Wörterbuch) lügati yakla şık 350 bin kelimeyi kucaklıyor. Biz hafızamızı biteviye lağıma fırlattığımızdan, taşlaştırdığımızdan; hâlen 19, asrın sonunda yazılan Türkçe lügatleri aşamadık. Hâlbuki Türkçe, İngilizceden çok daha fazla milletlerle ilişkisi olmuş, bir sürü iklimlerde hüküm sürmüş bir dildir. İngilizce, daha çok şu üç dilin karışımından oluşmuş: Anglosakson, Norman ve Latin. Mesela hiç kimse Lambın Almanca “lamm&#8217;dan (kuzu) geldiği için kullanmayalım demiyor. Tam tersine, diğer milletlerden aldığı kelimeleri koruyor ve kullanıyor. Hem de asırlarca önce aldığı kelimeleri, öz İngilizce imiş gibi telakki ediyor ve kullanıyor. Kafatasını kırıp beynini yemiyor bizim gibi. Biz, yüzde yüz bizim olan, bin sene bizimle yaşamış, ruhumuzun, rüyalarımızın, dualarımızın özü ve rengi olan kelimeleri Arapça, Farsça deyip atmışız. Bu bedbaht, bu idrak sefaletinin imzası olan hareketi ne Almanlar ne Fransız ne de İngilizler yapmışlar; hatta Araplar bile bizden geçen, hem de kök kelimeleri, bu Türkçedir deyip makaslayıp atmamışlar. Hiçbir Batılı “Yoğurt Türkçe bir kelime (yoghurt), Türkçeden geçti bize, bunu lügatimizden atalım.” demez. Tek tahripkâr millet biziz!   s.139</p>
<hr />
<p>İbn Hazm&#8217;ın Aşk Tarifi: “Sevgi bizatihi bir arazdır (accidetio-akzident) ve bundan dolayı başka arazların taşıyıcısı olamaz.” (Bkz. 1. bölüm: Aşkın Mahiyeti). Dante Alighieri&#8217;nin Aşk Tarifi: “Sevgi bizatihi cevher (subtantia) olarak vücut bulmuyor; o, bir cevherin arazıdır?” (Bkz. Vita Nova, XXV. bölüm). Hakikatte Batılı; bir Dante, bir Cervantes&#8217;iyle tam bir kaba hırsızdır. İslam düşünürlerinin eserlerini talan edip kendilerine mal etmeyi galiba miri malı zannediyorlar&#8230;.Ya Spinoza ve Ethica?.. Eserlerinde Gazali ve İbn Rüşt kokar. Neyi aşırdıklarını, neleri kendi fikirleriymiş gibi yansıttıklarını, sevimli ilim adamlarımız araştırmamışlardır.</p>
<hr />
<p>Batı&#8217;nın büyük düşünürlerini, yani demir leblebilerini okumalıyız. Onların kaynaklarına kadar eğilmeliyiz. Taraf ve karşıtlarının bütün fikirlerini, bütün dimensiyonlarıyla bilmeliyiz. Heidegger, evet, usta bir düşünür; Batı felsefesini sarsmış, etkilemiş, şoka sokmuş bir filozof&#8230; Varlığa, usanmadan sorular soran bir düşünür&#8230; Karşıtlarını bile etkilemiş bir filozof&#8230; Ama bir R. Carnap, bir E. Cassirere eğilmeden, bunların Heideggere yönelttikleri tenkitleri ve soruları bilmeden ve Heidegger&#8217;in kaynaklarına eğilmeden Heidegger&#8217;i anlayamayız. Heideggersiz bir 20. yüzyıl Batı felsefesini anlamak, hemen hemen mümkün değil&#8230; Onsuz ne bir |. P Sartre&#8217;nin “Egzistansiyalizm”ini ne de E. Levinas&#8217;ın “Etik”ini anlamak, çok az mümkün olurdu.  s.205</p>
<hr />
<p>Esrarın fısıltısı: Rüzgâr. Tercüme edilemeyen mistik: Rüzgâr. Çölde bir esrarlı kalem; sesleri içinde barındıran, sonsuzun senfonisi: Rüzgâr. En anlamlı, en hırçın, en şuh; biteviye hür varlık: Rüzgâr. Saçlarında gök kubbenin görünmez, esrarlı merdivenleri saklı&#8230; Çığlık kolay&#8230; Çoğu kez anlamı yok çığlığın. Suskunluk zor&#8230; Zor sanat, suskunluk. Şeytanı çıldırtan sessiz çığlık, suskunluk. Ah! Rüzgârı bile şaşırtıyor suskunluk. Ruzgâr hep derin ve tercüme edilemeyen, mistik. Suskunluk: Mistiğin mistiği.   s.226</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/">Ekrem Tahir – Babildeki Türkiye  ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ekrem-tahir-babildeki-turkiye-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemil Meriç:İslam Dünyası İçin Kurtuluş İttihattadır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemil-mericislam-dunyasi-icin-kurtulus-ittihattadir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemil-mericislam-dunyasi-icin-kurtulus-ittihattadir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 15:14:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[2Abdülhamid]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23956</guid>

					<description><![CDATA[<p>Burhan Bozgeyik:Geride bıraktığımız Hicrî 14. Asrın değerlendirmesini; a&#8217;) Bu asırda cereyan. eden dünya çapında tarihî hadiseler b) Kültür san’at yönünden c) İslâmiyet açısından yapar mısınız? Cemil Meriç:Sualiniz en az iki kitabın konusu, a) Tarih b) Tarih Felsefesi.. Ciddi bir cevap takdim etmeme ne bilgim ne de bir sohbetin bir dar çerçevesi müsait. Sadece hatıralarınızı tazeleyeceğim. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-mericislam-dunyasi-icin-kurtulus-ittihattadir/">Cemil Meriç:İslam Dünyası İçin Kurtuluş İttihattadır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class=" wp-image-16213 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2013/05/cemilmeric-300x225.jpg" alt="" width="341" height="256" /></p>
<p dir="ltr"><strong>Burhan Bozgeyik:</strong>Geride bıraktığımız Hicrî 14. Asrın değerlendirmesini; a&#8217;) Bu asırda cereyan. eden dünya çapında tarihî hadiseler b) Kültür san’at yönünden c) İslâmiyet açısından yapar mısınız?</p>
<p dir="ltr"><strong>Cemil Meriç:</strong>Sualiniz en az iki kitabın konusu,<strong> a)</strong> Tarih <strong>b)</strong> Tarih Felsefesi..</p>
<p dir="ltr">Ciddi bir cevap takdim etmeme ne bilgim ne de bir sohbetin bir dar çerçevesi müsait. Sadece hatıralarınızı tazeleyeceğim.</p>
<p dir="ltr"><strong>1.Hariçte:</strong> Arkada bıraktığımız asır, sular altında kalan bir kıt’a. İnsanlığın kaderini değiştiren bazı büyük hadiselere işaret edelim.</p>
<p dir="ltr"><strong>a.</strong> Balçık ayaklı dev ve doğu despotizminin temsilcisi sayılan Çarlık Rusya’ nın batı tekniği ile mücehhez ve o zamana kadar sesini pek az duyurmuş Japonya tarafından bozguna uğratılması.</p>
<p dir="ltr"><strong>b.</strong> Birinci Dünya Savaşı ve balçık ayaklı devin deri değiştirerek yeni bir çehre ile arz-ı endâm etmesi.</p>
<p dir="ltr"><strong>c.</strong> İkinci Dünya savaşı, Avrupa’nın asırlardan beri devam eden rakipsiz hâkimiyetinin tehlikeye girişi. Amerika, Rusya, Çin ve sömürge zincirlerini parçalayan 3. Dünya. Bağımsızlığa kavuşan Asya’nın ve Afrika’nın çeşitli devleri.</p>
<p dir="ltr"><strong>2. Dahilde:</strong> Batı emperyalizminin günden güne yoğunlaşan taarruzları karşısında Osmanlı devletini ayakta tutmaya çalışan büyük politikacı Abdülhamit Han; hem Avrupa’ya, hem Balkan devletlerine kafa tütmak, hem de müstağripleri dizginlemek ihtiyacı.</p>
<p dir="ltr"><strong>ATEŞE VERİP FİRAR ETTİLER</strong></p>
<p dir="ltr">Abdülhamit, yıkılmağa yüz tutan bir binayı 33 yıl ayakta tutmak için tarihin benzerini görmediği bir zekâ ve dirâyet gösterdikten sonra, kendi açtığı mekteplerde yetişmiş şaşkın bir intelijansiye tarafından al aşağı edilir. Türkiye’nin yeni idarecileri ülkeyi bir kan ve ateş denizine attıktan sonra kararı firara tebdil ederler. Sonra istiklâl savaşı ve geniş halk yığınlarının büyük fedakârlıkları sayesinde püskürtülen düşman&#8230; Sonra birbirini kovalayan devrimler. İktidara kuyruk sallayan yabancılaşmış bir intelijansiya. Siyasetin hatta tarihin dışına itilen geniş halk yığınları; üniforma giyen düşünce ve l950’nin beyaz ihtilâli&#8230; Halkın bu şahlanışını affedemeyen eski parti ve yeniden değişen nizam. Tekrar hayal kırıklığı Medler cezirler ve hâlâ sürüp giden yer sarsıntısı.</p>
<p dir="ltr"><strong>B.</strong> Hicri 15. Asra girerken insanlığın ve İslâm âlemi’nin önündeki meseleler nelerdir sizce?&#8230;</p>
<p dir="ltr"><strong>C.</strong> İnsanlık bir muvazene buhranı içinde çırpınmaktadır. Bir yanda tekniğin büyük fetihleri, bir yanda apışıp kalan ruh. Maddenin mahpesinde ne yapacağını bilemeyen küstah ve zavallı Avrupalı. Biz de Tanzimat’tan beri Avrupalılaşıyoruz. Maymunun Avrupalılaşması, Çünkü Avruya’yı Avrupa yapan büyük ve çetin muhasebeye &#8216; girişmeden Avrupa’nın zaaflarma, pisliklerine, hayvaniyetine özendik. Bununla beraber onu kemiren her hastalık bizim de geleceğimizi, hatta bugünümüzü tehdit etmektedir.</p>
<p dir="ltr"><strong>NEDEN SAKLAYALIM?</strong></p>
<p dir="ltr">Insani mahlükların en şereflisi yapan vasıfların başında din; yani bir mukaddese iman gelir. Sürü; dil ve din sayesinde cemiyet seviyesine yükselir. Değerlerimizi kaybettik. Tarihimizi bilmiyoruz. Avrupa’yı hiçbir zaman tanıyamadık. Batının yükseliş döneminde bayraklaştırılan fakat gerçek değerleri olmadığı için kırılıp müzeye kaldırılan ne kadar oyuncaklar varsa; hepsine put diye sarıldık. Türk aydını pozitivisttir. İlimcidir; Marksisttir. Bu şapşal tecessüs yalnız dine; yalnız İslâmiyet’e; yalnız tarihine kapalıdır. Elbette ki; bu tüyler ürpertici hükmü bütün aydınlarımız için geçerli saymak affedilmez bir hata olur. Ama önce gerçeği görmek ve hastalığı teşhis etmek; kendimizi aldat-mamak zorundayız. Neden saklayalım? Tanzimattan beri büyük bir hızla inançlarımızdan uzaklaştık. Ne ortak bir dilimiz kaldı; ne ortak mukaddeslerimiz. Feci olan şu; İslâmiyet karşısıdaki bu kayıtsızlık hiç bir tefekkür cehdinin mahsulü değildir. Görmemek için gözlerimizi oyuyoruz. Aydın dediğimiz kimseler içinde İslâmiyet’ in en basit kâidelerinden haberdâr olan kaç kişi var. Büyük tehlike insanın her iki dünyadaki âkibetini tayin edecek olan ana meseleler hakkında izhar edilen bu hayvanca lâubalilik, Esefle arzedeyim ki Müslümanlarımızın çoğu da İslâmiyet’i şuurlu olarak bilmemektedir. Laikler ise; ne bir ilmihal “kitabı okumuşlardır, ne Peygamberin hayatı hakkında üç beş sayfalık bir risale.</p>
<p dir="ltr"><strong>DEMEK Kİ&#8230;</strong></p>
<p dir="ltr">Hülâsa olarak diyeceğim ki; önce dilimizi ehliyetsiz müdahâlelerden kurtarmak; kardeşlerimizi, komşularımızı, kader arkadaşlarımızı muhabbetle kucaklamak ilk vazifemiz. Bunu yaparken de kişiliğimizin temeli olan İslâmiyet’i de tanımak ve incelemek zorudayız. Bu bizi bekleyen çetin ve dikenli yolda atmamız gereken ilk. adım. Sonra bütün İslâm ülkelerindeki kardeşlerimizi tanımak, onların kurtuluş mücadelelerini desteklemek, tecrübelerinden ders olmak mecburiyetindeyiz. Nihayet dünyaya da açılacağız. Her ülkede hakikatı arayan dostlarımız var.</p>
<p dir="ltr">-İlmi Çin’de de olsa arayınız- ve -Hikmet müslümanın kaybedilmiş malıdır- ahkâmından tecâhül gösteremeyiz. Kitabımız; -Hel yestevilleziyne yağlemüne, velleziyne lâ yağlemün- buyuruyor. Demek ki, İslâm dünyası için necât ittihattadır. Soy ve dil gibi ayırıcı âmillere iltifat etmeyip, aynı mukaddeslere inanan büyük ve muztarip insan kitlesini kendi parçamız sayacağız.</p>
<p dir="ltr"><strong>B.</strong> Yurdumuzda, son yarım asırdaki dinî hayatın değerlendirmesini yapar mısınız?</p>
<p dir="ltr"><strong>C.</strong> Son 50 yıl içinde çeşitli felâket ve musibetlerle uyuşan geniş halk tabakalarına hakkın ve şuurun sesini haykıran tek mücâhid “Bediüzzaman’dır. Ülkemizin yüz üstü bırakılan insanları o’nun Nur Risalelerini okuyarak İslâmiyet’in ne kadar aydınlık, ne kadar muhterem; ne derece şerefii bir inanç manzümesi olduğunu idrak ettiler.</p>
<p dir="ltr">Zilletleri izzete tahavvül etti. Şüphesiz ki, mukaddes ateşi söndürmemeye çalışan tek insan değildir Bediüzzaman.Fakat ışığı ülke sathına en çok yayılan gür bir meşaledir. İslâm’ın bayrağını zinde bir imanla gelecek nesillere devretmek için hiçbir fedakârlıktan çekinmeyen Nur talebeleri hem sayı, hem ihlâs bakımından önde olmak vasfım mu<br />
hafaza etmektedir.</p>
<p dir="ltr">(l Aralık 1979)</p>
<p dir="ltr">Burhan Bozgeyik -Mulakatlar,syf.273-278</p>
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-mericislam-dunyasi-icin-kurtulus-ittihattadir/">Cemil Meriç:İslam Dünyası İçin Kurtuluş İttihattadır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemil-mericislam-dunyasi-icin-kurtulus-ittihattadir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Avrasya Düşünürü: Cemil Meriç</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Mar 2019 18:46:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Avrasya]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tercüme]]></category>
		<category><![CDATA[Umberto Eco]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21517</guid>

					<description><![CDATA[<p>70 yıllık ömrünün 1938’den 1987’ye kadar uzanan 50 yılını İstanbul se­maları altında geçiren ve “muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istik­bale bağlayan” kelime ve sevgi köprüsü olmak isteyen Cemil Meriç’e, Boğaz’ın üstündeki köprüler veya altındaki müstakbel tüp-geçit kadar önem verdiğini ispatlayan İstanbul Belediyesi yetkililerine, ülkemin, “Bu Ülke”nin geleceği adına teşekkür ederek sözlerime başlıyorum. Cemil Meriç, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/">Bir Avrasya Düşünürü: Cemil Meriç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe.jpg"><img decoding="async" class="size-full wp-image-22514 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe.jpg" alt="" width="625" height="313" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe.jpg 625w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/cemil-meric-9920fe-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 625px) 100vw, 625px" /></a></p>
<p>70 yıllık ömrünün 1938’den 1987’ye kadar uzanan 50 yılını İstanbul se­maları altında geçiren ve “muhteşem bir maziyi daha muhteşem bir istik­bale bağlayan” kelime ve sevgi köprüsü olmak isteyen Cemil Meriç’e, Boğaz’ın üstündeki köprüler veya altındaki müstakbel tüp-geçit kadar önem verdiğini ispatlayan İstanbul Belediyesi yetkililerine, ülkemin, “Bu Ülke”nin geleceği adına teşekkür ederek sözlerime başlıyorum. Cemil Meriç, “düşüncenin gökkuşağını bütün renkleriyle” seven adamdır.</p>
<p>10 yılda 15 milyon olmayı, 6 okun demiryollarından geçerek başaran dedele­rin, bugünkü torunlara, sadece İstanbul’un değil, bütün Türkiye’nin üs­tünde oluşan rengârenk bir düşünce gökkuşağını sevdirmesini bilen usta bir büyücüdür Cemil Meriç. “Edebiyat sümüklü böceğin, duvardaki ayak izleri’dir demiştir. Ama ölümünden 10 yıl doğumundan 80 yıl sonra, üniversite Hân dolaplarından, metro istasyonlarına kadar asılan afişlerle İstanbullular’a duyurulan, bu toplantıya gösterilen şu ilgi, artık onun is­minin gönüllere altın yaldızlı harflerle kazındığının” resmidir.</p>
<p>Cemil Meriç resmî baskıları 200.000’e, korsan baskı ve fotokopi baskıları ile veya daha ötelere ulaşan okuyucular cemaati ile, Türkiye’de bir düşünce aristokrasisi yaratmış olan bir düşünce ve kelime imparatorudur. Bazen şimşeklerin ardından boşanan bir sağnağa, bazen mermer bir selsebilden dökülüveren billûr bir suya benzeyen üslûbu, tekilci ve sö­mürgeci olmayan umrandan Batı merkezci uygarlığa koşan ve fakat sonra tek boyutlu kültürden çok katmanlı irfana geri dönen yorgun nesilleri serinletmiş, ferahlatmış, kendilerine gelmelerine yardımcı olmuştur.</p>
<p>“Mağaradan çıkanlar”ın gözleri güneşin battığı değil, doğduğu yerden gelen ışık’la kamaşmış; Zeynep Sayın’ın tespitiyle, Batı’nın bakan fakat görmeyen kör noktasını sürekli eleştiren” Jurnalleri ile insanımızın, hem Cemil Meriç’le, hem kendi kendileriyle tanışmalarını ve önce kendilerini sonra birbirlerini sevmesini sağlamıştır. Cemil Meriç’in fatihi olduğu bu düşünce serdengeçtilerinin en fazla 20 yıl sonra Türkiye’nin fikir ve aksi­yon zirvelerinde buluşacak olan halis bir ruh ve fikir eliti oluşturacağına olan inancım tamdır.</p>
<p>Benim indimde bu toplantı sadece Asya ile Av­rupa’nın, insan beyninin bu iki yarımküresinin nikâhını kendi düşünce dünyasında kıymış olan Cemil Meriç’i tanımak için değil, en az onun kadar önemli olan Cemil Meriççiler’i tanımak açısından da büyük önem taşımaktadır. “Kendine biçtiği görev “bir devrin şuuru” olmaktır, “bütün hakikatleri yoklamak, bütün yalanların maskesini sıyırmak, kalabalığa doğru yolu göstermektir”. Gerçek entelektüel, ülkesinin bütününü, bütün ülkelere karşı müdafaa edecek, sınıflar üstü hakikatleri araştıracaktır. Her düşün­ceye saygılı ve tarafsız olacaktır.</p>
<p>İşte bu yüzden Cemil Meriç, “Kürtlü­ğümü onunla aştım” diyen Galatasaray <sup>Ü</sup>niversitesi’nin öğrencisiyle, “Ben hafız-ı Cemil olmak istiyorum” diyen 15 yaşındaki <sup>İ</sup>mam Hatipli kızın ortak paydasıdır. Bu yüzbinlerce payın, ortak paydasını tanımak, sadece bugünün Tür­kiye’sinin değil, yarının Türkiye’sini de aydınlatmak olacaktır. Konuşmamın birinci kısmında bir fani olarak Cemil Meriç’in serencâmını, 3-5 fırça darbesiyle verip, onun “kendi semalarında münzevi yıl­dızlar” olarak selâmladığı gerçek dostlarıyla, yani beşeriyetin büyük zir­veleriyle nasıl, benzeşmenin ötesinde özdeşleştiğini, kendisinden yapa­cağım birkaç alıntıyla sizlerin takdirine sunacağım.</p>
<p>İkinci kısımda, yine Cemil Meriç&#8217;in bazı cümlelerini, Umberto Econun “Yorum ya da aşırı yorumu’nun ışığında okuyarak, Cemil Meriç’in hâlesinde oluşan epistemik cemaati, ışınlamağa çalışacağım. Üçüncü ve son bölümde ise, Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun veya bir başka siyasal grubun değil, onların hepsinin dışında, ötesinde ve üs­tünde, oluşan, oluşması gereken ve şu anda sadece hayâl! olan “Avrasya Düşünce Topluluğu’nun kurucusu, neferi, kumandanı, işçisi, dervişi ve fahri başkanı olarak Cemil Meriç’i yalnız düşünen Türkiye’ye değil, dü­şünen dünyaya takdim etmek cesaretini göstereceğim.</p>
<p>Münzevi Yıldızlar Birbirine Bu Kadar da Benzer mi? Önce hayatı. Cemil Meriç tam bir XX. yüzyıl insanıdır. Hobsbawm’ın felâket çağı, altın çağ ve toprak kayması çağı diye ayırdığı XX.yüzyılın her üç çağını da içinden geçerek yaşamıştır. Bundan 80 yıl önceki 12 Aralık sabahı, 1. Dünya Harbi sürer, Rus İhtilâli doğum sancıları çeker­ken, Hatay’ın Reyhanlı kazasındaki bir evde bir erkek çocuk dünyaya geldi. Damarlarında, belki de Çin, Hint ve kan kültürlerini kendi hamu­runa katan, edebiyatla felsefeyi, felsefe ile dini harmanlayan, Budizm’den geçip İslâm’da karar kılan Uygur Sarayı’nın bir Has Hacib’inin kanı do­laşmaktadır. Ecdadı, muhtemelen Himalaya’nın Kuzey yamaçlarından kalkıp, Çelebi Mehmed&#8217;le Çanakkale’yi geçip, Rumeli’nin Meriç kıyıla­rında karar kılmıştır.</p>
<p>Meriç nehri Doğu ile Batı’yı, Asya ile Avrupa’yı, Türkiye ile Yunanistan’ı ayıran kıvrak hattın nakkaşıdır. Kesinlikle bildi­ğimiz odur ki, dedesinin babası, Dimetoka şehrinin müftüsüdür ve Cemil Meriç’in çehresi, fena hâlde Asyalı&#8217;dır. Rumeli’de şahlanan sonra duru­lan, Meriç ve Tuna’nın hatıralarını genetik kodunda gizleyen Meriç, ilk gençlik yıllarını geçirdiği Hatay’da Fransız sömürgeciliğinin ihtişamını da, sefaletini de bizzat onun içinde yaşayarak tanır. İmparatorluktan Cumhuriyete geçişin bozbulanık dünyasında, bir kuruluş öncesinin kao­sunda yaşar. Sorular çoktur, ortak doğru yoktur.</p>
<p>Kitaplarla yaşayan, ki­taplarda yaşayan Meriç, kitapların ortasında ölür. Ecdadı Himalayalardan Olemp’e gelmiştir. O İskender misali, Olemp’ten yola çıkar ve Himalayalar’a varır. Meriç&#8217;in coğrafyasında tek kıta, sadece Avrasya vardır. Ona ne sadece Avrupalı, ne sadece Asyalı demek mümkündür. O bir Avrasyalı’dır. Az konuşan babasıyla, az konuşan oğlu arasındaki konumunu şu cümle ile özetler. “Ben iki sükût arasında sesten bir köprüyüm”. Düşünür, konuşur ve yazar. En yakın dostları önce Marks ile Kerim Sadi’dir. (1935’1erden itiba­ren), sonra Balzac, Hugo, Saint-Simon, Proudhon ve Kemal Tahir (1945’lerden itibaren) sonra Gandhi, Celâl Sılay ve Ali Şeriati (1955’ler- den itibaren). Ölümümden üç gün önce, ömründe ilk ve son defa “Muhammed sev­gilim” demiş ve ondan sonra da ağzından anlamı olan başka hiçbir söz çıkmamıştır.</p>
<p>İki kadını sevmiştir. Fevziye ile Lamia. Birinin ölümüne kendi ağla­mış, öbürünü ise kendisi öldüğü için ağlatmıştır. Oğlu Mahmut Ali’den iki erkek torunu var; Cem ve Sinan. Kızı Ümit’ten tek bir kız torunu: Fevziye Hazal. Otuz beş yılını görerek, otuz beş yılını da âmâ olarak geçirdiği, “kör­lüğün cefasında, ilmin sefasını sürdüğü” ömründen, ömrünün ikinci yan­sından, okutup söyleyerek yazdırdığı 12 telif, 8 tercüme ve 12.000 ciltlik bir kütüphane kalmıştır. Bundan sonraki adresi, kıyamete kadar “Karacaahmet Mezarlığı, 8 No’lu ada, Üsküdar, İstanbul”dur. Ölümü sevmez, lâfının edilmesinden hiç hoşlanmaz. “Saçlarından yakalayamıyorsun zamanı, mısraa, şarkıya kalbedemiyorsun” diye çıkışmıştır kendine ve devam etmiştir. “Yuvarlanırken tır­naklarını kağıda geçirmek istiyorsun, kağıda yani ebediyete”.</p>
<p>Sonra Gutenberg’e kızmıştır: “Işığı paçavraya hapseden şuursuz bir büyücüdür”, Gutenberg, ama “her kitap denize atılan bir şişe’dir ve kum­salda oynayan birer çocuk olan asırlar, daha bir asır bile olmadan; onun içine gönlünü boşalttığı şişeyi buluvermişlerdir. Evet Meriç, “senin türben kelimeler”, türben ya da Süleymaniyen. Bizler de bugün sana “Nurol Şair” demek için burdayız, bir aradayız. Bu kısa veya uzun hayat hikâyesinden sonra şimdi, Cemil Meriç’in başkaları için söylediklerini bir bumerang gibi geri göndererek sevgilileri ile, yani bütün çağların büyükleri ile nasıl özdeşleştiğini, birLeştiğini kendisinden yapacağımız birkaç alıntı ile okumaya çalışalım (Cemil Meriç’i bumerang yöntemi ile okuyan Alev Alatlı, ona daha hayatta iken Tagore’un arkasına kendini sakladığı için serzenişte bulunmuştu). Lütfen siz özel isimleri Meriç’e tercüme edin.</p>
<p><strong>1.DANTE:</strong> Rüyalarından biri Machiavelli oldu. Mısralarından biri Michel Angelo. İtalya’ya bir dil armağan etti, DANTE İtalya’yı yarattı ve sefalet içinde öldü. Ve elli yıl sonra bir tanrı olarak kalktı mezarından, bir bayrak oldu. İtalyan birliğinin bayrağı. DANTE tek başına yürüyen, adam: Mağrur ve münzevî. Onun eseri çöken bir çağın mezarı, doğacak bir dünyanın beşiği. Sevgileri de, kinleri de kendinin. Hem ölülerin yar­gıcı, hem dirilerin. Oysa ne bir tarikatı temsil ediyor, ne bir devleti. Kay­bolan bir davanın son mücahidi, bir vicdan. Fikir adamının müdahale hakkını idrak eden ilk şair. Gönlüyle muhafazakâr, dehasıyla devrimci.</p>
<p><strong>2.KEMAL TAHİR:</strong> Her kitabı bir bombadır. Kemal Tahir’in, hıyanet kalesinde kapanmaz gedikler açan bir bomba. Her sözü bir tokattır, hamakatin çehresinde şaklayan bir tokat. Kemal’in romanları hiçbir kili­senin sözcülüğünü yapmaz, herhangi bir tarikatın değil, hakikatın emrin­dedir. Kemal, bu ülkenin yani hepimizindir. Mahalle kavgaları, tefekkü­rün zirvelerine ulaşmamalı.</p>
<p><strong>3.TAGORE:</strong> Avrupa’yı seviyordu şair, Shakespeare’lerin, Goethe’lerin, Hugo’ların Avrupası’nı. Ama gözü bağlı bir aşk değildi bu. Çağdaş Avrupa şatafatlı adlar takmıştı bencilliğine, ipek eldivenler ge­çirmişti pencerelerine. Kıtaları yiyerek semiren bir medeniyet. Ama altın buzağıya tapan sömürücü Avrupa’nın yanında bir başka Avrupa daha vardı. Barışçı Avrupa, düşünen Avrupa. Maddenin karanlık zindanında mahpustu insan ruhu, onu Batı’nın tekniği kurtaracaktı. Doğu, sonsuzu kucaklayan düşüncesini armağan edecekti, insanlığa. <sup>İ</sup>ki medeniyetin kucaklaşması, Asyalı şairin en büyük emeliydi. Tanyerinin ağarmaya başladığı bir çağdaydı artık.</p>
<p>Todorov, “Bir metin, yazarın sözcükleri; okurların ise anlamı getir­dikleri bir pikniktir”diyor. Ben tam da bu noktada okur hakkımı kullan­dıktan sonra Umberto Eco ile Cemil Meriç’in karşılıklı geçiş taksimi eş­liğinde Cemil Meriç paydasının, başının üstüne topladığı payların ko­numuna geçmek istiyorum.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>UMBERTO ECO VE CEMÎL MERÎÇ’TEN KARŞILIKLI GEÇÎŞ TAKSÎMÎ</strong></p>
<p>Umberto Eco, malûmunuz yahut değil, 1932 yılında Pimento doğumlu bir İtalyan’dır. Felsefe Profesörüdür. “Gülün Adı”, “Foucault Sarkacı”, “Or­taçağı Düşlemek” eserlerinden başka “Yorum ve Aşırı Yorum”un da yazarıdır (Can Yayınları, 1996). Eco, anlam “üretme” sürecinde, okurun rolüne 1960’1ardan beri dikkati çekmekte, metinlerin hakları ile, yorum­cularının hakları arasındaki diyalektiği incelemektedir. Eco’ya göre, me­tinlere hermetik yaklaşımın (Hermes’in simgelediği sürekli değişim, bir- birleriyle çelişseler bile, birçok şeyin aynı anda doğru ve gerçek olabil­mesinin mümkün olduğu yaklaşımının) ana özelliklerini sıralarsak, Antikçağ hermetizmiyle birçok çağdaş yaklaşımda insanı rahatsız edecek ölçüde benzer fikirlerle karşılaşıyoruz. Yorumcu ve aşırı yorumcular için:</p>
<p><strong>1.</strong>Bir metin, yorumcunun sonsuz iç-bağlantılar keşfedebileceği açık- uçlu bir evrendir.</p>
<p><strong>2.</strong>Tek anlamlı bir şey belirtme iddiasında olan herhangi bir metin, ba­şarılı olamamış bir evrendir.</p>
<p><strong>3.</strong>Makul, ölçülü yoruma oranla, aşırı yorum daha ilginç ve entelektüel açıdan daha değerlidir.</p>
<p>Şimdi Eco’dan Cemil Meriç’e, yani paylarının bolluğundan hiç de ra­hatsız olmayan paydaya geçiyoruz. “Ruh yazının icadından beri ölümsüz. Kaya homurdanır, mermer gü­lümser, konuşan yalnız kitap. Logos Spermaticos, diyor bir yazar, gebe bırakan söz. Kimi?” Şimdi ise söz sırası Cemil Meriç’in epistemik cemaatindedir. Hepsi bir ağızdan, ama hepsi farklı bir açıdan bağırır: “Beni, beni, beni”. Kayserling’e göre, gerçek söz, Spermadır. Ruhları gebe bırakır. Öyle bir ifade yaratmak istiyorum ki, Türk insanının uyuşan şuuruna bir alev mızrak gibi saplansın. İsrafıl’in suru kadar, heybetli bir dil”.</p>
<p>Bu yüzden Cemil Meriç üzerinde daha fazla söz söylemek hakkını, onun fizikî evlâdı olan kendimden alıp, onun fikrinin evlâdı olan sizlere ve benden sonraki konuşmacılara veriyorum. 13 Haziran’da Ümrani­ye’deki “Cemil Meriç Halk Kütüphanesi”nin açılışı vesilesiyle yapılan toplantıda “Artık Meriç’ler sussun, söz sırası Meriççiler’de” demiştim. Çok iyi biliyorum ki, her okurun bir Meriç’i var. Daha doğru bir ifade ile, ne kadar Cemil Meriç okuru varsa, o kadar da Cemil Meriç oluşuyor.</p>
<p>“Kelimeler benim sudaki gölgem. Okşayamam onları öpemem. Bir davet olarak güzel kelime, gönülden gönüle köprü, asırdan asıra merdi­ven. Kelime kendimi seyrettiğim dere. Kelime sonsuz, kelime adem.”İşte o yüzden Kürt Galatasaray öğrencisi ile 15 yaşındaki mesture Hafız-ı Cemil, burada bir araya gelip, heterojenlikleri içinde homojenleşebili­yorlar. Hepsi ayrı bir denizde seyreden ama kutup yıldızının nerde oldu­ğunu çok iyi bilen belki 200.000 belki 2.000.000 kaptan. Kimi Batıcı, kimi İslâmcı, kimi Hintçi, kimi âşık, kimi Osmanlıca, kimi sosyolog, kimi Marksist: Ama hepsi Cemil Meriç tutkunu.</p>
<p>Bizce 1997 Türkiyesi’nde Cemil Meriç’in itibarı bu çok katmanlığı tek bir kimlikte buluşturmuş olmasından geliyor. Yani asansör, binanın hangi katında durursa dursun, kapılar hep O’na, hep Cemil Meriç’e açılı­yor. Eco’cu bir yorumla söylersek, o kaleme aldığı her metinde, asıl çö­zülmesi gereken bir büyük metin olarak karşımızda duran doğal dünya ile diyalogunu kurmuş olmanın sıhhati içindedir. “Metin bir dünyadır ve dünya da bir metin olarak çözümlenebilir”.</p>
<p>İşte Meriç, ister Hindistan’ın cangıllarında, ister geçen asrın Paris’inin arka sokaklarında dolaşsın, ister Tanzimat sonrası Türk aydınını tahlil etsin, ister sevdiğine mektup yazsın her yerde kendisi olarak vardır. O gittiği her yerde, kendi dünyasını kurar ve bütün dünyayı, o dünyanın içine taşır. Cemil Meriç doğa gibi, farklı şekillerin, farklı renklerin bir arada var olduğu bir pota, daha doğrusu her okuyucunun bakışına göre farklı bir şekil ve renk cümbüşüne bürünen bir kaleydeskop, bir çiçek dürbünüdür. Şimdi, bu felsefeye benzeyen ama aslında çok somut olan tespitten sonra, sonuç bölümümüze gelelim.</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Valery “bir metnin tek bir anlamı yoktur” diyordu. Cemil Meriç’in de tek bir anlamı yoktur. Hint Edebiyatında yazdığı gibi “gökteki ay tek, ama testilerdeki aksi sonsuz”. Konya yolculuğunda ona “sen bizden değilsin” diyen üniversiteli gence, aradan 25 yıl geçtikten sonra, artık hep beraber cevap verebiliriz. “Hayır, o artık bizden biridir”. O yalnız Asya ile Avru­pa’yı birbirine bağlayan bir Meriç köprüsü değil, muhteşem bir maziyi, daha muhteşem bir istikbale bağlayan ve üzerinden nerdeyse ismi genetik koduna kazınan birçok kuşağın geçtiği bir kelime, bir sevgi köprüsüdür.</p>
<p>Bu vesileyle çıkarlar üzerine kurulu bir Avrasya hayâlini hiçbir zaman gerçekleştiremeyecek olan Avrupa topluluğuna karşı, ilgisi Manş Denizi’nden Hint Okyanusu kıyılarına kadar uzanan Cemil Meriç’i, odak noktasında insan saygısı, insan sevgisi olan bir “Avrasya Düşünce Top­luluğunun kurucusu ve fahri başkanı ve siz Meriççiler’i de bu birliğin doğal üyeleri ve savunucuları olarak takdim etmeme izin vermenizi rica ediyor; Cemil Meriç&#8217;i, sizleri, sizleri yaratan Cemil Meriç’i ve sizlerin yarattığınız Cemil Meriç’leri sevgiyle selâmlıyorum.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>Doğu Batı Dergisi-Sayı 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/">Bir Avrasya Düşünürü: Cemil Meriç</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-avrasya-dusunuru-cemil-meric/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemil Meriç &#8211; Bir Facianın Hikayesi&#8217;nden Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 06 Feb 2019 14:29:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Anarşi]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupalılaştırma nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Facianın Hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalist ekonomi.]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Suç]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Abdulhamid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21345</guid>

					<description><![CDATA[<p>Babil kulesinde yaşıyoruz Sombart’a göre. Avrupa insanı doğru yoldan uzaklaştı… Bir buçuk asırdır Avrupa’da ve Amerika’da olup bitenleri anlamak için Şeytan’ın gücüne inanmak lâzım. Gördüklerimizi Şeytan’ın işi diye vasıflandırmaktan başka çıkar yol yok. Mavera inancını yıktı Şeytan. İnsanları kibirlerinden yakaladı. Tanrı’dan ne farkımız var demeye başladılar. Ve Şeytan içimizde uyuklayan aşağılık insiyakları şahlandırdı : “Hırs, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/">Cemil Meriç – Bir Facianın Hikayesi’nden Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/12091796.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21346 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/12091796-212x300.jpg" alt="" width="212" height="300" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22507 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n.jpg" alt="" width="418" height="418" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/28765783_289726624891801_6382208474280886272_n-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></p>
<p>Babil kulesinde yaşıyoruz Sombart’a göre. Avrupa insanı doğru yoldan uzaklaştı… Bir buçuk asırdır Avrupa’da ve Amerika’da olup bitenleri anlamak için Şeytan’ın gücüne inanmak lâzım. Gördüklerimizi Şeytan’ın işi diye vasıflandırmaktan başka çıkar yol yok. Mavera inancını yıktı Şeytan.</p>
<p>İnsanları kibirlerinden yakaladı. Tanrı’dan ne farkımız var demeye başladılar. Ve Şeytan içimizde uyuklayan aşağılık insiyakları şahlandırdı : “Hırs, tama’ı, altın aşkı.” Bu insiyakların doludizgin at koşturacakları bir iktisat düzeni ilham etti: Kapitalist ekonomi.</p>
<p>“Ve Şeytan, Âdemoğlu’nu yüksek bir tepeye çıkardı. Arzın bütün ihtişamını gösterdi ona. Bu ülkeler benim, dedi. Onları dilediğime bağışlayabilirim. Bana secde et, bu nimetlerin hepsi senin.”Âdem, İblis’e boyun eğmedi ama çağımızın insanları secde ettiler.Verdiği sözü tuttu Şeytan. “Dünyada uzun zaman yaşayacaksın” demişti insana. Üstelik eskisinden daha iyi yaşıyordu şimdi. Nüfustan daha hızlı artıyordu servet. Keşifler keşifleri, icadlar icadları kovaladı. Ufak tefek aksilikler de oluyordu şüphesiz. Meselâ medeni kavimler 1914’de, birbirini boğazlıyordu. Adam, bu belâ da sona erdi nihayet. Herkes işine gücüne döndü. Kulenin kuruluşu devam ediyordu.Neredeyse göklere varacaktı zirvesi. Sonsuz terakki, sonsuz refah.Birden yıldırım düştü kuleye.İşçiler kaçıştı. Mühendisler, temelleri yokladılar.</p>
<p>Bir de gördüler ki temeller hiç de sağlam değilmiş. Bina, geçen asırda, dünya ülkelerinin Avrupa devletlerine bağlılıkları dikkate alınarak kurulmuş.</p>
<hr />
<p>Kapitalist kazancın durmadan çoğalan fazlalıkları, yabancı ülkelere bazan borç, bazan teşebbüs biçiminde yatırıldı. Dünya milletleri iki zıd kutba ayrıldılar: Borç verenler, borçlular. Parayı dağıtan,milletlerarası sermayenin temsilcisi üç beş banka.<br />
Geçen asırda önemli sayılabilecek siyasî karışıklıklar yok. Fakat mutlu bir içtimaî düzen, temelinden yıkıldı. Baba ocağından kovuldu insanlar. Ya sokağa döküldüler, ya gecekondulara sığınmak zorunda kaldılar.</p>
<p>Avrupa, geçen asrın başlarına kadar, hürmete şayan bir takım cemaatlerin kucağında yaşıyordu: Köy cemaatleri, aile toplulukları gibi. Bu cemaatler bir bir kayboldu. Köyler boşaldı, Şehir işçisini koruyan localar ortadan kalktı. Aile topluluğu çöktü, ev diye bir şey kalmadı. Kadınlar pazarda iş aramağa başladılar. Feminizm eskiden hayatını evinde kazanan kadınlara pazarlarda iş bulma davasıdır.</p>
<hr />
<p>Devlet, iktisadi çıkarların savunucusu. Hükümet şeklinin fazla önemi yok. Demokrasi dediğimiz, sınıflar arasındaki uzlaşmanın kanunileşmesi.Savaşın amacı da: Ya maddî çıkarları korumak yahut yeni kazançlar sağlamak. Düşman: Yoksul kalabalık. Kalabalığın her mel&#8217;ânete başvurması kabil, onun için dikkatle denetlenmesi şart.</p>
<p>Ortak bir şuur yok artık. Herkesin konuştuğu dil başka. Hırsızlarla dolu bir panayırdayız. Bezirgânlar mallarını sürmek için sesleri çıktığı kadar bağırıyorlar. Tam bir yaygara. Oysa medeniyet üslûp demektir.</p>
<hr />
<p>Ortaçağ’ın bir karanlık devri olduğu da bir masal. Rönesans’ta ortaya atılan bir kelime, modern çağın bütün programını hülasa eder:</p>
<p>Hümanizm&#8230; Her şeyi insan ölçüsüne irca etmek. Arzı fethetmek için arşdan vazgeçmek.</p>
<p>Hümanizm, çağdaş laisizmin ilk şekli. Zamanla hümanizm, insanın en aşağı insiyaklarını tatmin olarak anlaşılacaktır. Kali &#8211; Yuga&#8217;nın son demlerine gelmiş bulunuyoruz. İnsanlık bu badireden ancak bir alt üst oluşla kurtulabilir. İğtişaşın kaynağı: Batı. Oradan bütün dünyayı istilâ edeceğe benzer. Hind&#8217;in mukaddes kitapları söylemiş : “Kastların iç içe girdiği, ailenin yok olduğu bir devir” yaşıyoruz.</p>
<p>Eski dünyanın sona erişi, yeni bir dünyanın başlangıcı olacak.Bugün aslî cevherlerine sadık kalmış medeniyetlerle (Doğu medeniyetleri) aslî cevherlerinden uzaklaşmış yani sapıtmış medeniyetler (Batı medeniyeti) karşı karşıya. Dünyanın Doğu, Batı diye ayrılması doğru mu? Hiç olmazsa zamanımız için doğru. Avrupa ile Amerika’nın ortak bir medeniyetleri var. Doğu için mesele o kadar basit değil. Çünkü Doğu, birçok medeniyetlerin vatanı.</p>
<hr />
<p>Göz korkutmak başka, terörizm başka.</p>
<p>Korkutan, istekleri yerine gelmeyince sadece tehdit eder.<br />
Bazı kimselerden, para sızdırmak veya istediğini yapmaya zorlamak için korkutulur. Terörist tehdit etmez. Cana kıymak, yakıp yıkmak faaliyetinin bir parçasıdır.<br />
Yakayı ele verince de, yargılanırken, kendini kurtarmaktan çok doktrinini yaymaya çalışır.</p>
<hr />
<p>Aydınlıklar çağı felsefesinin ayırıcı vasfı: Dinin tenkididir, en geniş manâsıyla dinin. İnsanların başka insanlarla veya tabiatla olan bütün münasebetleri, o zamana kadar, dinî bir mahiyet taşıyordu.</p>
<p>XVIII. asırda felsefe ve olayların tabiî gelişmesi yüzünden bu münasebet laikleşti veya dindışına çıkarıldı.Durkheim, sosyalizmin kaynaklarını XVIII. asır düşüncesinde bulur. Sosyalizm, ona göre, iktisadi faaliyetleri toplumun yönetici ve şuurlu<br />
merkezlerine bağlamak ister. Böyle bir anlayışın ortaya çıkması için devletin mistik mahiyetinden ayrılması ve din dışı bir iktidar olarak telâkki edilmesi lâzımdır. “Toplum, insanların üstünde kanat çırpan mutlak bir varlık olarak görülmemeli idi ki, devlet -yozlaşmadan, haysiyetini kaybetmeden- insanlara yaklaşabilsin ve onların<br />
ihtiyaçları ile uğraşabilsin.”Ne var ki, dindışılaşmak devleti ferde yaklaştırmamış, ondan uzaklaştırmıştır. Evet, XVIII. asırdan itibaren devletle toplumun özü ferdinki ile aynı sayılmıştır.</p>
<p>Ama toplum da, devlet de, Tanrı’dan gelen yakınlığı, senlibenliği, beraberliği kaybetmişlerdir.Mümin Tanrısıyla gönül gönüledir. Yekpare bir varlık, mistik bir<br />
vücud olarak hissedilen dini topluluklarda ferd hiçbir şey değildir ve her şeydir.</p>
<hr />
<p>Toplum ilerledi. Şimdi kan yerine altın, işkence yerine rüşvet geçerlidir.</p>
<p>İnsanlık bu güne kadar iki çeşit medeniyet yaratmış, diyor Ferrero: şiddete dayanan medeniyet, hileye dayanan medeniyet. Şiddete dayanan medeniyette, hayat kavgası kaba kuvvetle; hileye dayanan medeniyetlerde ise, kurnazlık ve aldatmaca yolu ile yapılır. Şiddete dayanan medeniyette, siyasî iktidar ve servet, silâh elde fethedilir.</p>
<p>Milletler arasındaki ticarî rekabet ordular ve donanmalar vasıtasıyla çözümlenir, fertler arasındaki hukukî anlaşmazlıkların hal yolu da düellodur. Hileye dayanan medeniyetlerde ise, siyasî iktidar tabanca kurşunları ile değil para ile elde edilir.</p>
<p>Birincisi, ilkel toplulukların medeniyeti.</p>
<p>İkincisi, modern toplumların. Bazan aynı toplumun içinde bu zıd medeniyetleri canlandıran tipler bir aradadır.</p>
<p>Zamanımızda şiddet de geçerli, hile de. Şiddetten çok, hile.Umumiyetle yabancı ülkeler için şiddet, kendi ülkemiz için hile.Milletlerin tarihinde bu iki yol kesin olarak birbirinden ayrılabilir.Barbarlığın ayırıcı vasfı: şiddettir; medeniyetin: hile.</p>
<hr />
<p>Suç toplumun gölgesidir. İnsicamlı bir bütün değildir toplum. Onun için de her iki suç biçimi bir arada görülmektedir. Başka bir deyişle atavik suçlar da var, gelişmiş suçlar da. Bazı ferdler vücut ve ruh bakımından hastadırlar, hayat kavgasında şiddete başvururlar. Oysa medeniyet, cana kıyma, hırsızlık, ırza geçme gibi yöntemleri<br />
lüzumsuz hâle getirmiştir. Bu suçlar, geçen asırların yadigârı.</p>
<p>Gelişmiş suçlar ise, modern toplumun ürünü.</p>
<p>Toplulukların işlediği suçlar da ikiye ayrılabilir. Ayak takımının işlediği suçlar, yüksek sınıfların işlediği suçlar. Ayak takımı da,gelişmemiş ferdler gibi, şiddete başvurur: isyan, katil, dinamit.Yüksek sınıflar ise, beyinleri ile iş görürler: sahtekârlık ve hile.</p>
<hr />
<p>Zavallı şair&#8230; Bülbül hamûş, havz tehî, gülistan harab diye inliyordu. Ne bülbül kaldı, ne havz.</p>
<p>Toplum zıvanadan çıkmış. Cinayet cinayeti kovalıyor. Akıl susmuş ve mefhumlar cehennemî bir raks içinde tepinip duruyor. Sloganlar yönetiyor insanları. İdeolojiler yol gösteren birer harita değil, idrâke giydirilen deli gömlekleri. Aydın dilini yutmuş; namlular konuşuyor. Bir kıyametin arifesinde miyiz acaba? Dünyayı Şeytan mı yönetiyor? Düzeni büyücüler mi bozdu? Bu kördüğümü çözecek İskender nerede?<br />
Tarihlerin tanımadığı bir tahrip cinneti karşısındayız. Sosyal bir kuduz veya kanser. Bu sinsi, bu kancık, bu sürekli boğazlaşmaya anarşi demek hata. Anarşi saman alevi gibi yanıp söner. Her ülkede, her çağda, her düzende belirebilir: fitne, fesat, kargaşa. Anarşizm desek düpe düz münasebetsizlik. Anarşizm, bir dünya görüşüdür. Tutarlı bir felsefesi, gözüpek havarileri, ölümle alay eden kahramanları vardır.</p>
<p>Anarşizm, hürriyet aşkıdır; insanın asaletine ve yüceliğine inanıştır; tek kusuru hiçbir zaman gerçekleşmemiş ve gerçekleşemiyecek olması. Anarşizm Avrupa’nın rezil ve yalancı medeniyetini yokedip bahtiyar bir çağın yaratıcısı olmak hülyâsıdır. Nihilizm? Nihilizm, Anarşizm’in Çarlar Rusya&#8217;sında aldığı isim. Batı, bizim yaşadığımız faciaya şahit olmamış ama başlayacak diye tir tir titrediği bu felâketin adını koymuştur: Anomi. Anomi: şuursuzluk. Anomi, bütün değerlerin tepetaklak olması, çürüyüş, çöküş&#8230;</p>
<p>Aydının görevi: karanlıkları aydınlatmak. Yazık ki o da kasırganın içinde. Sokaklarda kardeşleri, çocukları boğazlaşırken soğukkanlılığını nasıl koruyabilir! Evet, ama görev görevdir. Önce kafalardaki keşmekeşi dağıtmağa; metafizik birer orospu olup çıkan kaypak, hain, aldatıcı mefhumlara ışık tutmağa çalışalım. Bu araştırma zifiri bir karanlıkta çakılan kibrit&#8230; Kuledeki nöbetçinin feryadı.</p>
<hr />
<p>Geçen asrın sonlarında bir Fransız hukukçusu şöyle yazıyordu:</p>
<p>“Bugün başrolde üç aktör var: parababası, politikacı, anarşist. Makinalaşan realite, gemi azıya alan üretim, politikacı ile iş adamını eritti; artık güçleri sadece görünüşte. Modern dünya belli bir insan tipi doğuruyor hep, Janus&#8217;a benzeyen bir insan: bir yüzü ile robot, bir yüzü ile manda! Reklâmın ve propagandanın biçimlendirdiği,Pavlov&#8217;un köpekleri gibi şartlı reflekslerle harekete geçen bu insan karşısında isyan ediyor anarşist.</p>
<p>Ve öfke ile haykırıyor çağdaşlarına: “Ol veya öl.” İnsan, hürriyetini bir an önce elde edemezse, baskının pençesinde uçuruma sürüklenecektir. 1888&#8217;de İspanyol anarşistleri,Valence&#8217;deki bir toplantıda şöyle diyorlardı: “Toplum boyun eğerse ne âlâ. Cana kıymamıza lüzum kalmaz. Karşı koymakta direnirlerse,şerrin ve rezaletin kökünü kazımak lâzım, ama hepimiz ölecekmişiz,ölelim.”</p>
<hr />
<p>Avrupa, Makyavel&#8217;den beri kasideler okur şiddete. Hristiyanıyla, maddecisiyle, sosyalistiyle bir sara nöbeti içindedir. Ama şiddet, tarihin hiçbir döneminde çağımızdaki kadar yüçeltilmemiştir. Sorel&#8217;in “Şiddet Üzerine Düşünceler”iyle başlayan bir isteri nöbeti, Batı’nın sözde irfanını bir cinayet kışkırtıcısı derekesine düşürdü.</p>
<p>Camus doğru söylüyor: “Maverayla göbek bağını koparmış bir dünyanın insanı ya intihar eder ya isyan.” Öldürmek, maddeci Batı’nın alın yazısı. Kendini ve daha da çok başkalarını öldürmek. İnsan insandan iğreniyor. Bir ana kucağı olan tabiat sonsuz bir mezbele. Şehirler, kan deryası. Büyücü çırağı, topraktan fışkırttığı ifrit tohumlarını tekrar yerin dibine sokmak için var gücüyle tedbir arıyor. Ne yazık ki şerrin kaynağına bir türlü inemedi. Biz de temelleri çatırdıyan bu yalancı, bu katil medeniyetin şuursuz bir taklitçisi olarak aynı ölüm karnavalına katılmış bulunuyoruz.</p>
<hr />
<p>İbsen, çoğunlukla azınlığın farklarını ne güzel anlatmış: “Çoğunluk hiçbir zaman haklı değildir, anlıyor musunuz? Hiç bir zaman. Çoğunluğun haklı olduğu düpedüz yalan. Çoğunluk dediğimiz kimseler zekâyı mı temsil ederler, hamakatı mı? Yüz kızartıcı ama dünyanın budalalarla dolu olduğu inkâr edilmez bir gerçek. Öyledir diye aptallar mı yönetecek zekileri? Evet, çoğunluk güçlüdür ama haklı olmak için güçlü olmak yeter mi? Haklı olan, her zaman azınlıktır. Halkın sesi hakkın sesi imiş&#8230; Palavra. Çoğunluğun dile getirdiği hakikatler ne menem hakikatler? Porsumuş, çürümüş hakikatler değil mi? Bir hakikat o kadar köhneleşince, yalanlaşır.</p>
<hr />
<p>Anarşi, anomi, terör.,. Hangi adla yâd edilirse edilsin, korkunç bir buhranın pençesindeyiz. Teceddüd illetinden doğan bir buhran. Bin yıllık bir medeniyet parça parça yıkılır, toplum hayatına yön veren inançlar yok edilirken, şuursuz bir intelijansiya sevinç çığlıkları atıyordu. Ama zelzelenin yaptığı ve yapacağı tahribatı bütün dehşetiyle sezen ve mezar kazıcılara “Ne yapıyorsunuz?” diye haykıran vicdanlar da yok değildi. Mustafa Sungur&#8217;un kitabı (Anarşi, Sebeb ve Çareleri, 1978), Bediüzzaman’ın bu korkunç felaketi önlemek için nasıl yarım asır çalıştığını anlatıyor. İktidar, kulaklarına pamuk tıkamayıp Nurslu Münzevi’nin ihtarları üzerinde düşünmek zahmetine katlansaydı. Ülkenin akıbeti bu kadar hazîn olmazdı belki.</p>
<p>Bediüzzaman&#8217;a göre, “dini terk edip İslâmiyet seciyesinden çıkan bir Müslim, dalâlet-i mutlaka’ya düşer, anarşist olur”. “Ruhunda kemâlata medar hiç bir halet kalmaz, vicdanı tefessüh eder, hayât-ı içtimaiye için bir zehir olur”.</p>
<p>“Laubaliler iyi bilsinler ki dinsizlikle kendilerini hiç bir ecnebiye sevdiremezler. Zira mesleksizliklerini göstermiş olurlar.” Müslüman başka bir dine giremez. Ne Hıristiyan olabilir, ne Yahudi, ne de Bolşevik. “Çünkü bir İsevî Müslüman olsa, İsa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Bir Musevî Müslüman olsa, Musa aleyhisselâmı daha ziyade sever. Fakat bir Müslüman Muhammed aleyhissalatü vesselamın zincirinden çıksa, dinini bıraksa, daha hiç bir dine giremez, anarşist olur.”</p>
<hr />
<p>Avrupalılaştırma nedir? Avrupa&#8217;ya has içtimaî bütünlerin (sistem) Asya, Amerika, Afrika kültür ve medeniyetlerini istila etmesi. Bu içtimaî sistemlerin vasıfları da şunlar: Siyasî bakımdan demokrasi düzeni, iktisadî bakımdan ferdiyetçi kapitalizm ve rekabet, sanayide el tezgâhının yerine fabrika ve dökümhane. Terbiye alanında Avrupa dışındaki kıtaları Avrupa ilimlerini elde ederek maddî hatta manevî kazançlar sağlayacaklarına inandırmak, misyonerlerin Kitab-ı Mukaddes’i, tüccarın malları, idarecinin iyi niyetleri aracılığıyla, kabile geleneklerini yıkmak ve israfı önlemek.</p>
<p>Avrupalılaştırmanın Asya üzerindeki etkisi, gerek tarihi gerek sonuçları bakımından Amerikalara ve Afrika’ya etkisinden çok farklı olmuştur, olmaktadır, olacaktır. Bir kelimeyle Avrupa’nın başlıca davası Asya’nın direncini kırmak, onu kendine benzetmek ve gönlüne göre istismar etmektir.</p>
<p>Afrika’nın kabile kültür ve medeniyetleri şimdiden Avrupa’nın baskısı altındadır ve eninde sonunda Avrupa ferdiyetçiliğinin ve sanayiinin taarruzuyla yok edilecektir; Asya&#8217;da batı medeniyetinin ferdiyetçilik, sanayileşme, hamleleri yani ticarî zihniyeti ve kapitalizmi ile İslâmiyet’in veya Budizm’in kolektivizmi, komünizmi, militarizmi ve mistisizmi arasında her zaman medd-ü cezir vardır. Amerikan yerlileriyle Afrika zencilerinin, Arapların, Berberilerin iki şıktan birini seçmesi gerekiyordu: Avrupalılaşmak veya yok olmak. Asya hiç bir zaman böyle bir mecburiyetle karşı karşıya gelmemiştir. İki kıta arasındaki hâkimiyet savaşı tarih öncesine kadar uzanır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Oysa Abdülhamid katiyen zalim değildi. Adına ve hatırasına eklenen “Kızıl Sultan” lâkabı tarihin en büyük yalanı. Boğdurulup yok edilen devrimci talebeler masalı yalan, çuvallara dikilip Boğaz&#8217;ın sularına atılan saraylı kadınlar hikâyesi yalan! Tam tersine&#8230; Abdülhamid şiddetten nefret ederdi. Tahammül edemezdi kan akmasına, maddî eza duyardı. Nefret ederdi darağacından. Affetme salahiyetini her vesileyle kullanırdı. Hatta suiistimal ederdi. Nizamî muhakeme tarafından verilen idam hükümlerinin hemen hepsi otomatik olarak sürgüne tahvil edilirdi.</p>
<p>Siyasî hasımlarına karşı başlıca silahı sürgündü. Ustaca derecelendirilmiş bir sürgün: Yemen veya Fizan&#8217;da gözaltında bulundurulmaktan tutunda Payitaht’tan az veya çok uzak vilayet veya kazalarda valilik veya kaymakamlığa kadar. Sürgüne yollanılan maaş alır, iaşe ve ibatesi temin edilir ve da</p>
<p>ima Payitaht’a dönmek ümidini muhafaza ederdi. Çok defa efendi olarak gidilir, bey olarak dönülür, paşa olarak dönülürdü. Belki bu da bir hesaba dayanıyordu. Abdülhamid&#8217;in ayırıcı vasfı trimetrik (düzenleyici) olmaktır, kombinezonlara bayılır, kesin çözümlemelerden hoşlanmaz. Hiçbir bağlılığı önceden reddetmez, sönmez bir kin tutuşturmak istemez.</p>
<p>Şiarı: korksunlar ama nefret etmesinler. Bir kelimeyle faydacı ve şüpheci. Ne var ki, bu vasıflarının altında hakşinas ve âdil bir hükümdar saklıdır. Tebaalarının -siyasî olması da- medenî haklarına saygılı herkesin mülkiyet hukukuna riayetkâr bir padişah. Uzun süren saltanatı boyunca, makamından faydalanarak meşru olmayan bir kazanç elde etmeğe kalkıştığı veya birinin rızası hilafına ve kanunî bir tazminat ödemeden malını gasp ettiği görülmemiştir. Demek ki, munsif ve âdil oluşunu sadece hesaba ve sadece politikaya atfetmek doğru olmaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>(Sultan Abdulhamid)1882’den tahttan indiriliş tarihi olan 1908&#8217;e kadar gecen 26 sene zarfında ülke nice siyasi buhranlara, hudud eyaletlerinde ayaklanmalara, bir çok kısmı seferberliklere, bir gerçek savaşa şahid olmuşken, borçlar cüz&#8217;i bir artış kaydetmiş, 130 milyondan 150 milyona çıkmıştır.</p>
<p>İdarenin illallah dedirten sonu gelmez mali güçlükleri düşünülürse, sadece yabancı ipoteği biraz daha ağırlaştırmamak için daima elinin altında bulunan bir kaynaktan faydalanmayı reddeden, aleyhinde o kadar atılmış-tutulmuş bir padişahın gösterdiği hamiyeti takdir etmemek mümkün değildir. Bundan, büyük bir feragat, bundan yüce bir vatanperverlik düşünülebilir mi? Padişah, kişi olarak da kendini kıt kanaat yaşamaya mahkûm etti. Saltanatı boyunca tek pahalı, tek debdebeli saray kurulmadı.</p>
<p>Boğaziçi&#8217;nin bütün ihtişamlı saraylarını selefleri inşa ettiler. Abdülhamid bunlara, bina olarak, Yıldız çevresinde bir kaç boyalı baraka ile deniz kenarında bir kac köşk ilave etti, o kadar. Bu köşkleri kızları ve damatları için yaptırıyordu. Oysa zaman-ı saltanatında gerek İstanbul’da gerekse taşrada adını taşıyan nice hastaneler, nice mektepler inşa edildi.</p>
<hr />
<p>Abdülhamid, gerek merkezdeki gerek eyaletlerdeki idare cihazını ıslah etmek için, Avrupa ilimlerine sürtünmüş, Avrupa metodlarını uygulayacak ehliyette tebaalar yetiştirecek mekteplere ihtiyacı olduğunu bilmektedir. Ama okuyanlar Halife’ye karşı sadakatlerini de muhafaza etmeliydiler. Bunun için mekteplerde İslam akaidi de telkin edilmeli yani dini ibadetler unutulmamalıdır&#8230; Abdülhamid idarede teokrasinin dış şekillerini muhafaza etmeğe çalışır.</p>
<p>Polisin görevi dinin emirlerine riayet edilmesini sağlamak. Ama bu meselenin halli de, yukarda bahsettiğimiz mali meselelerin halli gibi, hemen hemen imkansız. Memur ve zabit çevrelerinde, intelijansiyaya Tanzimat’ın başlarından beri öylesine bir şüphecilik, öylesine bir kayıtsızlık gelişmiştir ki padişahın derpiş ettiği tedbirler ciddi bir netice sağlayamamaktadır.</p>
<p>Abdülhamid&#8217;in büyük meblağlar harcayarak ayakta tuttuğu mekteplerden çıkanlar, niçin saklamalı büyük çoğunluk bu mektepleri ayakta tutan ve çok defa bizzat kuran hükümdara düşmandırlar.</p>
<p>Şunu da unutmamalıyız, bu nesil İttihad ve Terakki’nin parlamentoda çevireceği dolapları nasıl bilebilirdi. Onun için Mithad&#8217;ın Anayasası’na inanıyordu, o anayasa ki melun eller tarafından daha tomurcukken boğulmamış olsa altın meyveler verecekti. İntelijansiya nesli için Meşrutiyet bir devayı küldür, Anayasa, bütün güçlükleri yok edecek, bütün tehlikeleri aştıracak bir tılsım.</p>
<hr />
<p>Yabancı neşriyat yaydığı haberlerle, Şark Meselesi üzerine döktürdüğü makalelerle (bu makaleler hemen hemen daima aleyhimizdeydi) padişahı küçük düşürüyor. Türk okuyucuları nezdinde itibarını zedeliyordu. Sonunda hükümdarın memur ve zabitleri, efendilerini, Avrupa efkârı umumiyesinin düşmanca gözleriyle görmeğe başladılar. Padişah 1883’de ihdas edilen sansürle yerli basının ağzını sıkı sıkıya kapamıştı.</p>
<p>Şimdi bu tedbir kendi aleyhine dönüyordu. Abdülhamid sessizliğe aşıktı, gürültü,patırdıdan, nümayişten nefret ederdi, adeta marazî bir nefret. Ama dışardan gelen bozguncu sesleri de susturamıyordu.</p>
<p>Oysa insiyakî nefretini dizginlemesi lazımdı. Davasını müdafaa etmek, Avrupa&#8217;nın ithamlarında ne kadar haksız, iddialarında ne kadar mesnetsiz olduğunu ispat etmek (bu onun için gayet kolaydı) ülkesinin çıkarlarını korumak amacıyla nasıl didindiğini, ne cansiperane gayretler harcadığını göstermek için kendi basının sütunlarından faydalanabilirdi.</p>
<p>İNTELİJANSİYANIN KAYGISI</p>
<p>Bir bedbinlik havası esiyordu ülkede. Padişah, düşmanlarının yarattığı bu havayı maâkul bir nikbinliğe çevirmeğe, gönül ve kafaya seslenen delillerle temellendirilmiş bir güven havasıyla yok etmeye çalışmalıydı. Heyhat&#8230;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/">Cemil Meriç – Bir Facianın Hikayesi’nden Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-bir-facianin-hikayesinden-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bizim dünya görüşümüz neydi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bizim-dunya-gorusumuz-neydi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bizim-dunya-gorusumuz-neydi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Dec 2018 10:05:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[İslamiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupalılaşmak]]></category>
		<category><![CDATA[Bizim dünya görüşümüz neydi?]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20860</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bize gelince: Bizim dünya görüşümüz neydi? Avrupa dünya görüşleri, sınıflı bir dünyada doğmuştu. İslâmiyet bütün insanlığa hitap eden tek dünya görüşü. Temeli vahdet, sevgi, adalet. Bütün insanlar doğuştan müsavi. Fert İslâm&#8217;ı kabul ettikten sonra gerçek bir eşitlik olur bu. İnsanı, insan olduğu için Tanrı&#8217;nın halifesi kabul eder. Avrupa&#8217;nın hayâlini aşan bir rüyadır İslâm, bir fikir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bizim-dunya-gorusumuz-neydi/">Bizim dünya görüşümüz neydi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/resized_9f66d-0097889ccemilmeric.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20900 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/resized_9f66d-0097889ccemilmeric-300x168.jpg" alt="" width="323" height="181" /></a></p>
<p dir="ltr"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir-3-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22274 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir-3-1.jpg" alt="" width="411" height="230" /></a>Bize gelince:</p>
<p dir="ltr">Bizim dünya görüşümüz neydi? Avrupa dünya görüşleri, sınıflı bir dünyada doğmuştu. İslâmiyet bütün insanlığa hitap eden tek dünya görüşü.</p>
<p dir="ltr">Temeli vahdet, sevgi, adalet. Bütün insanlar doğuştan müsavi. Fert İslâm&#8217;ı kabul ettikten sonra gerçek bir eşitlik olur bu. İnsanı, insan olduğu için Tanrı&#8217;nın halifesi kabul eder. Avrupa&#8217;nın hayâlini aşan bir rüyadır İslâm, bir fikir mimarîsidir. Müsavaat, kazanılmış, doğuştan edinilmiş bir haktır. Temeli adalettir. Hürriyete ihtiyaç yoktur. Nitekim hürriyet kelimesi çok geç çağlarda dilimize girer. Çünkü Türk-İslâm hürdür. Bu itibarla bizim dünya görüşümüz en az üç milletin elele vererek hazırladığı bir sistemdir. İslâm insanı değişiş halinde ele alır. Hakikatler insan zekâsı ile<br />
büyür.Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in ifşa ettiği hakikatlerin hududu yoktur.</p>
<p dir="ltr">Araplar, Türkler, İranlılar bu ezelî hakikatin şekillenmesinde fıkhıyla, sanatıyla elele vermiştir. İslâmiyet renk farkı, doğuş farkı tanımaz. Avrupa&#8217;nın toleransını İslâm gayet tabiî kabul eder, Mecusî&#8217;leri bile korumakta tereddüt göstermemiştir.</p>
<p dir="ltr">Hem dünyayı, hem ahireti kucaklayan, gerçek bir dünya görüşüdür. İslâmiyet&#8217;te sınıf farkı yoktur. Türk&#8217;ü maddede ve mânâda dünyanın efendisi yapan bu dünya görüşü, muhatabı ile beraber gelişir. Biz vakur ve fedakâr bir insan topluluğu iken, Avrupa&#8217;da sahneye çıkan burjuvazi bizi çökertmek için bütün gayretlerini harcayacaktı.</p>
<p dir="ltr">Dünyanın 2/3&#8217;ünü 1/3&#8217;ü için yakmış, yıkmış, politikadan ahlâkı tard etmiş bir tilki uygarlığıdır. Bir arslan medeniyeti, bir tilki uygarlığına yenildi. Uşakların ve kadınların zaferi. Burjuvazi bize mürebbiyeleri ile, aktrisleriyle ve elçileriyle sokuldu, yaltaklandı.Kemirdi ve yıktı. Tanzimat&#8217;tan sonra kendi kabuğuna çekilen sınıf-ı ulemâ, bu Yeçüş-Meçüş taifesinin zaferi karşısında afalladı. Ve tarih sahnesinden çekildi. Zaten tabiî müttefikleri de yoktu artık.</p>
<p dir="ltr">Devlet-i Aliyye&#8217;nin muharref Hıristiyanlık&#8217;tan alacağı hiçbir şey yoktu. Keşiş orduları habis menfaatlerle geliyorlardı. İslâm kanlarını alıp geri yolluyordu onları.</p>
<p dir="ltr">Avrupa hiçbir bâtıl&#8217;ını bize, boğazımıza sarılarak anlatamazdı. Kendi içimizden müttefikler buldu. Bir kısmımızı bir kısmımıza karşı büyüledi ve seferber etti. Intelijansya Rusya&#8217;da da Batılılaşan zümredir. Intelijansyamız Avrupa&#8217;nın yarım hakikatlerine inandı. Kendi hazinelerini hor gördü.Milton&#8217;un Hydparkta eteğinin feşafeşine âşık olduğu kadın gibi. İslâmiyet yekpâreliğini kaybetti.</p>
<p dir="ltr">İntelijansyamızın yerine gittikçe frenkleşen zümre geldi. Ama ebediyyen harabelerde yaşanmaz.Kaybettiği güneşin yerine bir kandil dikecekti. Avrupa&#8217;nın ideolojilerine dünya görüşü diye saldırdı. O zamana kadar tek kitaba inanıyordu. Halbuki<br />
şimdi karşısında namütenahi kitaplar vardı. Doğru dürüst dilini de bilmiyordu Avrupa&#8217;nın bir concensus olmadan ne sanat, ne düşünce olur. Hepsi dünya görüşünden kaynak alırlar. Dünya görüşü olmadan tefekkür olmaz, sanat olmaz.<br />
Intelijansya Batı&#8217;nın düşüncesini fethetmeden gözlerini kapadı. Ama düşünce kurudu, sanat yozlaştı. 1960&#8217;lara kadar Türkiye&#8217;de kendimiz olan hiçbir sanat ve düşünce yoktur. Cemiyet aynı değerlere inanmamaktadır.</p>
<p dir="ltr">Anomi 19. asırda sanayi inkılâbından sonra ortaya çıkar, anarşiden daha kucaklayıcı bir kelime.Toz halindeyiz, çamuruz. İçtimaî bir değerler manzumesi kurulamayacaksa, istikbâlimizin aydınlık olduğu iddia edilemez. Dostluğun yeşerebilmesi için cemiyetin müşterek değerlere inanması şarttır.</p>
<p dir="ltr">Bugün bütün dünya Avrupalılaşmıştır. Elbette Avrupa&#8217;yı tanıyacağız. İrfan insanlığın müşterek malıdır. Ama bilgi kendimizden başlar. Kendini tanıyan Rabbini de tanır. Kendi kıymetlerimizi bilmek, cemiyeti tek uzviyet halinde yaşatan, tarihî bir musikî haline getiren ecdadımızı bilmek gerek.</p>
<p dir="ltr">İdeolojilerle ölesiye bir kavga gerek.</p>
<p dir="ltr">Cemil Meriç &#8211; Sosyoloji Notları ve Konferanslar,syf299,301</p>
<p dir="ltr">Aldığım yer:Ali Can &#8211; Medeniyetimizin Öncülerinden 365 Fikir,syf.321-323</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bizim-dunya-gorusumuz-neydi/">Bizim dünya görüşümüz neydi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bizim-dunya-gorusumuz-neydi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Çağın Otopsisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-cagin-otopsisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-cagin-otopsisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Nov 2017 19:29:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Çağın Otopsisi]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Çağ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19336</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir İktisatçının Tespitleri Önümde bir kitap duruyor: Alman Sosyalizm&#8217;i. Yazarı: Sombart. Eseri Fransızcaya çeviren: &#8220;Dünyanın bütün iktisatçılarını toplasanız, bir Sombart yapmaz&#8221; diyor. Ama &#8220;yalnız iktisatçı değil Sombart. Sosyolog, tarihçi, hatta  şair.&#8221; Birinci bölüm, ekonomi çağının eleştirisi. Sombart&#8217;a göre,kapitalist dönemin kötü yönü ne politikası, ne iktisadiyatı.  İnsan, mukaddeslerinden koparılmış,maddî hazlar peşinde koşmağa mahkûm edilmiştir. Suç, ne patronda, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-cagin-otopsisi/">Bir Çağın Otopsisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bir-cagin-otopsisi/images-39-2/" rel="attachment wp-att-19337"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19337" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-39.jpg" alt="" width="450" height="327" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-39.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/images-39-300x218.jpg 300w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></a></p>
<p><strong>Bir İktisatçının Tespitleri</strong></p>
<p>Önümde bir kitap duruyor: Alman Sosyalizm&#8217;i. Yazarı: Sombart. Eseri Fransızcaya çeviren:</p>
<p>&#8220;Dünyanın bütün iktisatçılarını toplasanız, bir Sombart yapmaz&#8221; diyor. Ama &#8220;yalnız iktisatçı değil Sombart. Sosyolog, tarihçi, hatta  şair.&#8221; Birinci bölüm, ekonomi çağının eleştirisi. Sombart&#8217;a göre,kapitalist dönemin kötü yönü ne politikası, ne iktisadiyatı.  İnsan, mukaddeslerinden koparılmış,maddî hazlar peşinde koşmağa mahkûm edilmiştir.</p>
<p>Suç, ne patronda, ne işçide, ne makinada&#8230;</p>
<p>Çağdaşlarımıza böyle bir yaşayış tarzı kabul ettiren: Şeytan. Marksizm de, Kapitalizm de ekonomi<br />
çağının ürünü. Al birini vur ötekine. İkisi de insan dışı, ikisi de maddeci.</p>
<p>Babil kulesinde yaşıyoruz Sombart&#8217;a göre. Avrupa insanı doğru yoldan uzaklaştı&#8230; Bir buçuk asırdır Avrupa&#8217;da ve Amerika&#8217;da olup bitenleri anlamak için Şeytan&#8217;ın gücüne inanmak lâzım. Gördüklerimizi Şeytan&#8217;ın işi diye vasıflandırmaktan başka çıkar yol yok. Mavera inancını yıktı  Şeytan.</p>
<p>İnsanları kibirlerinden yakaladı. Tanrı&#8217;dan ne farkımız var demeye başladılar. Ve  Şeytan içimizde uyuklayan aşağılık insiyakları şahlandırdı : &#8220;Hırs, tama&#8217;ı, altın aşkı.&#8221; Bu insiyakların doludizgin at koşturacakları bir iktisat düzeni ilham etti: Kapitalist ekonomi.</p>
<p>&#8220;Ve  Şeytan, Âdemoğlu&#8217;nu yüksek bir tepeye çıkardı. Arzın bütün ihtişamını gösterdi ona. Bu ülkeler benim, dedi. Onları dilediğime bağışlayabilirim. Bana secde et, bu nimetlerin hepsi senin.&#8221;Âdem, İblis&#8217;e boyun eğmedi ama çağımızın insanları secde ettiler.Verdiği sözü tuttu Şeytan. &#8220;Dünyada uzun zaman yaşayacaksın&#8221; demişti insana. Üstelik eskisinden daha iyi yaşıyordu  şimdi. Nüfustan daha hızlı artıyordu servet. Keşifler keşifleri, icadlar icadları kovaladı. Ufak tefek aksilikler de oluyordu  şüphesiz. Meselâ medeni kavimler 1914&#8217;de, birbirini boğazlıyordu. Adam, bu belâ da sona erdi nihayet. Herkes işine gücüne döndü. Kulenin kuruluşu devam ediyordu.Neredeyse göklere varacaktı zirvesi. Sonsuz terakki, sonsuz refah.Birden yıldırım düştü kuleye.İşçiler kaçıştı. Mühendisler, temelleri yokladılar.</p>
<p>Bir de gördüler ki temeller hiç de sağlam değilmiş. Bina, geçen asırda, dünya ülkelerinin Avrupa devletlerine bağlılıkları dikkate alınarak kurulmuş.</p>
<p>Modern cağ, XVIII. asrın ortalarına doğru bulunan kok kömürü ile yaşıt. O zaman dünyada kendi kendilerine yeten bir sürü millî ekonomi vardı. Başka ülkelerle ticaret yapmağa girişiyorlarsa, sırf çıkarları içindi bu. Merkantilizm dönemi. Liberalizm bu düzene son verecektir. Nihayet kapitalizm aşaması. Dünya ekonomisi bambaşka bir zihniyetle teşkilâtlanır. Tâyin edici güç, artık, devletlerin değil ferdlerin çıkarıdır. Amaç, millî ekonomilerin birbirine ulanması değil, bütün dünyayı kucaklayan bir ekonomidir.</p>
<p>Bu amaç zaman ve mekâna boş veren, üretimi ve insanları görülmemiş bir biçimde seferber eden bir teknik sayesinde gerçekleşebileceğe benziyordu. Ama bu işin olabilmesi için sınaî ve meslekî alışkanlıkların, topyekûn ve her ülkede, değiştirilmesi de lâzımdı. Öyle ki milletlerarası münasebetler yeni bir işbölümüne göre düzenlenmeli, tabii kaynaklar veya yollar bakımından en iyi olan noktalarda yoğunlaşmalıydı. Bu değişiklik büyük kapitalist milletlerin girişimleriyle gerçekleşti.</p>
<p>Budevletler dünya üzerindeki hâkimiyetlerinin zirvesine ulaştılar böylece.Geçen asrın özelliği, beyaz ırkın hâkimiyetidir.Sanayileşmiş Avrupa, yüz milyonlarca ahalisi olan bir şehre benzedi. Kıtayı oluşturan memleketler birer sanayi devleti, daha doğrusu birer ihracat devleti haline geldi. Dünyanın öteki ülkelerine mal ihraç eden birer sanayi devleti. Öteki devletler, Batı Avrupa&#8217;nın etrafında birer banliyö gibiydiler.</p>
<p>Görevleri, büyük  şehrin mamul mallarını tüketmek ve buna karşı ona hammadde, besin sağlamak.</p>
<p>Avrupalılarca kolonileştirilen ülkeler, pek tabii olarak, Avrupa&#8217;nın ürettiği mallar için birer mahreç oldular. Bu ülkelerdeki yerli nüfusun da alışkanlarını değiştirmek ve onları bu malların müşterisi yapmak lâzımdı. Hoş bu mallar da çekiciydi ya!</p>
<p>Üstelik çok da ucuzdu. Avrupa tüketim mallarına karşı düşkünlük artarken onları üretmek arzusu da artıyordu. Bunun için araç ve gerece ihtiyaç vardı. Avrupa bu milletlere &#8220;ulaşım vasıtalarınızı ıslah edin önce&#8221; diyordu. &#8220;Tabii, lâzım gelen malzemeyi benden alacaksınız.&#8221;</p>
<p>İnsan oturmayan yerler üretim bölgesi oldu. Meskûn yerlerde mevcut üretim teşvik edildi. Üretim yoksa yeni yeni üretim kolları sokuldu. Örnek mi istiyorsunuz?</p>
<p>İşte Mısır!</p>
<p>İki üç nesil önce, ahalisini kendi toprağında yetişen ürünlerle besliyordu. Kendi kendine yeten bir memleketti. Bir Avrupalı, &#8220;Mısır ihraç için neden pamuk yetiştirmesin?&#8221; diye düşündü. Mısır, pamuk üretimine zorlandı. Bugün, pamuk üreten ülkelerin dördüncüsü. Ama yiyeceğini dışardan getiriyormuş, adaam!</p>
<p>Başka ülkeler için de aynı durum. Tabiat  şartlarına en uygun üretim geliştirildi. Mono kültür sisteminin kuruluş sebebi bu: Brezilya&#8217;da kahve, Birmanya&#8217;da pirinç. Güney denizlerindeki adalarda baharat, Küba&#8217;da  şeker kamışı, Havana&#8217;da tütün vs. Arada, Avrupa&#8217;nın talepleri artıyordu birden.</p>
<p>O zaman üretim serada yetiştirilmişçesine hızlanıyordu. Mesela araba sevdası yüzünden birçok bölgelerde kauçuk ekildi, yağmurdan sonraki mantarlar gibi, kauçuk fışkırdı topraktan.</p>
<p>Avrupa bezirgân ve sanayicileri, dünya ekonomisini kendi çıkarlarına uydurmak için ne gibi metodlara başvuruyorlar?Kapitalizmin başlangıcındaki metodlara yani siyasî otoriteye. Siyasî otorite kolonyal siyaset denilen biçime büründü; ilkellere karşı uygulanan bir politika, yani her türlü cebir ve şiddet.</p>
<p>Klâsik örnek,  İngiltere&#8217;nin Hind&#8217;e yaptıkları. XIX. asrın başlarına kadar Hind&#8217;de tekstil sanayi çok gelişmişti. Avrupa&#8217;ya bile mal gönderiyordu. İngiliz mallarını ne yapsın?</p>
<p>Hindistan, Britanya pamuğunun alıcısı olmalıydı. Çünkü  İngiltere Avrupa savaşlarından beri pamuğa batmıştı. Hind&#8217;e nasıl pamuk satabilirdi?</p>
<p>Sorun bir komisyona havale edildi. Alınan karar  şuydu: Hindistan&#8217;a pamuk satmak için, önce Hindistan&#8217;ın tekstil sanayiini yok etmeli. İngiliz hükümeti, gümrük resimleri vs. malî dalaverelerle rakip sanayii dize getirdi. Hind dokumacıları işsiz kaldı; &#8220;ticaret tarihinde benzeri olmayan bir sefalet.&#8221;Zamanla, tahakküm biçimleri uygarlaştı.Şiddetin yerine  şarlatanlık geçti.</p>
<p>Siyasî vasıtaların yerini iktisadî vasıtalar aldı. Milletlerarası trafiği düzenleyen parola : &#8220;barış, ticaret hürriyeti, kredi&#8221; oldu.Her  şeyden önce usta bir borçlandırma sistemi ihdas edildi. Böylece Batı Avrupa ülkeleri dünyayı diledikleri gibi sömürebildiler.</p>
<p>Kapitalist kazancın durmadan çoğalan fazlalıkları, yabancı ülkelere bazan borç, bazan teşebbüs biçiminde yatırıldı. Dünya milletleri iki zıd kutba ayrıldılar: Borç verenler, borçlular. Parayı dağıtan, milletlerarası sermayenin temsilcisi üç beş banka.Geçen asırda önemli sayılabilecek siyasî karışıklıklar yok. Fakat mutlu bir içtimaî düzen, temelinden yıkıldı. Baba ocağından kovuldu insanlar. Ya sokağa döküldüler, ya gecekondulara sığınmak zorunda kaldılar.</p>
<p>Avrupa, geçen asrın başlarına kadar, hürmete  şayan bir takım cemaatlerin kucağında yaşıyordu:</p>
<p>Köy cemaatleri, aile toplulukları gibi. Bu cemaatler bir bir kayboldu. Köyler boşaldı,  şehir işçisini koruyan localar ortadan kalktı. Aile topluluğu çöktü, ev diye bir  şey kalmadı. Kadınlar pazarda iş aramağa başladılar. Feminizm eskiden hayatını evinde kazanan kadınlara pazarlarda iş  bulma davasıdır.</p>
<p>Sonuç&#8230; Bir zamanlar yerleşik olan sınıflar,  şurda burda dolaşan yığınlar haline geldi. Rüzgârla savrulan kum öbekleri gibi, aralarında hiçbir kaynaşma yok. Bu kum tepecikleri, büyük  şehirler ve sanayi bölgeleridir. O zamana kadar evde, tarlada, küçük atölyelerde hayatını kazanan milyonlar, dev işletmelerin sinesinde eridi. Proletarya veya işçi sınıfı denilen yığınlar böyle doğdu.</p>
<p>Yaşayış tarzımız babalarımızınkinden çok başka. Hayatımızı düzenleyen tek faktör: Ekonomi.Üç ayrı yoldan aynı feci akıbete sürükleniyoruz:</p>
<p>Entellektüalizasyon, materyalizasyon, egalizasyon.<br />
Entellektüalizasyon: Ruhun inisiyatifin, hürriyetin ve dilediğimiz gibi hareket etme kabiliyetinin bir<br />
yana itilişi. Karar muhtariyetini kaybettikKarşılaştığımız her durumda ne yapacağımız önceden belli.</p>
<p>Bir emirler ve yasaklar ağı ile kuşatılmışız. Bir sistemin parçasıyız. Ferde kılavuzluk eden gönül değil,kendi dışında bir kafa. Bir işletmeye giren herkes ruhunu vestiyere bırakıyor. İnsanın gerçekten insan olduğu bir medeniyet sona ermiştir artık. Emeğin mahiyeti değişmiştir.</p>
<p>Materyalizasyon: Günümüz insanı bir makinadır, daha doğrusu makinanın bir parçasıdır,</p>
<p>Egalizasyon: Yaşayış şekillerimiz baştanbaşa yeknesaklaşıyor. Çağımızın vebası, bu yeknesaklaşma.<br />
Üçü de aynı hastalığın belirtileri: Rasyonalizasyon1</p>
<p>Değerin biricik temeli, biricik ölçüsü: Servet. Tek mertebeler dizisi var: Gelire ve sermayeye dayanan hiyerarşi. Değer adına ne varsa, büyüsünü kaybetti. Daha doğrusu, tek hikmet‐i vücudu kaldı: Para kazanmak. Malı mülkü olmayan hiçtir. Aydın, hatırı sayılır geliri varsa itibar görür.</p>
<p>Eskiden servetin kaynağı siyasi idi. Siyasi nüfuzunuz varsa, servetiniz de vardı. Bugün paranız varsa nüfuzunuz da varParanın kaynağı:  İktisat. Seçkinler, iş  hayatına akıl erdirenlerdir. Para babaları ile siyasi  şefler sarmaş‐dolaş. Ülkeleri yönetenler, servet sahipleri: Sarraflar, bankerler, bezirganlar veya sanayiciler.</p>
<p>Modern toplumlarda iş adamlarının biricik rakibi: Yığın, büyük  şehirlerin halkı, başka bir deyişle:Proletarya. Denerleri, yoksulluklarından geliyor. Hiçbir çağda benzeri görülmeyen bir kalabalık bu.</p>
<p>Onlar da yönetime katılmak istiyorlar. Her ülkede sınıf partileri kuruluyor. Ekonomik çağın en çarpıcı başkalığı: Sınıf kavgası. Marx, her zaman sınıflar ve sınıf kavgaları vardı, der. Yanlış. Bu kavga yoktu eskiden. Sınıflar da, sınıf kavgaları da ekonomi çağının ürünleri.</p>
<p>Devlet, iktisadi çıkarların savunucusu. Hükümet şeklinin fazla önemi yok. Demokrasi dediğimiz, sınıflar arasındaki uzlaşmanın kanunileşmesi.Savaşın amacı da: Ya maddî çıkarları korumak ya‐hut yeni kazançlar sağlamak.</p>
<p>Düşman: Yoksul kalabalık. Kalabalığın her mel&#8217;ânete başvurması kabil, onun için dikkatle denetlenmesi şart.<br />
Ortak bir şuur yok artık.<br />
Herkesin konuştuğu dil başka.<br />
Hırsızlarla dolu bir panayırdayız.<br />
Bezirgânlar mallarını sürmek için sesleri çıktığı kadar bağırıyorlar.<br />
Tam bir yaygara.<br />
Oysa medeniyet üslûp demektir.</p>
<p>Cemil Meriç &#8211; Bir Facianın Hikayesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-cagin-otopsisi/">Bir Çağın Otopsisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-cagin-otopsisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı,Rasyonalizm ve Püritenizm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/batirasyonalizm-ve-puritenizm/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/batirasyonalizm-ve-puritenizm/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Nov 2017 11:52:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Uygarlık Düzeyi]]></category>
		<category><![CDATA[Bürokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Eşyalaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Kalvinizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Liberal]]></category>
		<category><![CDATA[Marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[Max Weber]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18307</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağdaş Uygarlık Düzeyi Çağdaş Batı&#8217;nın ayırıcı vasfı rasyonalizasyon, Weber&#8217;e göre hayatın bütün bölgelerine sızan bir şeamet bu. İçtimaî şuura  baskı yapan ölü bir ağırlık, karşı konmaz bir alınyazısı. Rasyonalite , kapitalizmin hem yaratıcısı hem eseri. Kapitalizmin ve bürokrasinin İnsanlık bir köleler topluluğu olmak tehlikesiyle karşı karşıya. Weber iki kutup arasında bocalar. Bir yanda muayyeniyetçi tarih felsefesi: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batirasyonalizm-ve-puritenizm/">Batı,Rasyonalizm ve Püritenizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><b><a href="http://ilimcephesi.com/batirasyonalizm-ve-puritenizm/indir-161/" rel="attachment wp-att-18708"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18708" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir.jpg" alt="" width="311" height="162" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir.jpg 311w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-300x156.jpg 300w" sizes="(max-width: 311px) 100vw, 311px" /></a>Çağdaş Uygarlık Düzeyi</b></p>
<p>Çağdaş Batı&#8217;nın ayırıcı vasfı rasyonalizasyon, Weber&#8217;e göre hayatın bütün bölgelerine sızan bir şeamet bu. İçtimaî şuura  baskı yapan ölü bir ağırlık, karşı konmaz bir alınyazısı.</p>
<p>Rasyonalite , kapitalizmin hem yaratıcısı hem eseri. Kapitalizmin ve bürokrasinin İnsanlık bir köleler topluluğu olmak tehlikesiyle karşı karşıya.</p>
<p>Weber iki kutup arasında bocalar. Bir yanda muayyeniyetçi tarih felsefesi: insanlık önüne geçilmez bir yarış içindedir, bürokratlaşma yarışı, öte yanda büyük adamlardan medet uman bir hissilik. Weber, ilim adamı olarak, objektiftir: iktisadi ve içtimaî gelişmenin yolu değiştirilemez, insan olarak, inanca sığının bahtiyar bir zümre bu meşum kaderi değiştirecektir. Çağdaş tarihte kıyametler olmayacaktır diyemeyiz. Fakat bu tarih her adımda manâlı alternatifler sunan bir akıştan çok, bir yerinde sayıştır, içtimaî değişme, bir mahiyetçe değişmeler bütünü değil, görevlerin gittikçe ihtisaslaşması, insanlarla nesneler arasındaki münasebetlerin gittikçe eknikleşmesidir. Avrupa&#8217;yı bu lanetler berzahından kim kurtaracak? Marx, sosyalizm diyor. &#8220;Zaruret tünelinden hürriyet ülkesine götüren tek yol o; ya sosyalizm, ya barbarlık!&#8221;</p>
<p>Weber karamsardır. Karamsardır, çünkü: &#8220;sosyalizm gerçekleştirilemez; bu itibarla tehlikeli bir ütopyadır. Marx&#8217;ın fakirleşme, sermayenin temerküzü ve buhranlar hakkındaki nazariyelerini, çağımızın ekonomik ve sosyal gelişmesi yalanlamıştır. Kapitalizmin kendi iç tezatları yüzünden yıkılıp gideceğini sanmak yanlış&#8221;, &#8220;Bürokrasi çağdaş toplumun alınyazısı. Sosyalleştirme, bürokratkştırmayı önleyemez, rekabet, ferdiyetçilik vs. gibi setleri de yıkarak bürokrasinin mahzurlarını bir kat daha arttırır, içtimaî tekâmülün muharriki sınıf çatışmaları değildir&#8221;</p>
<p>Kapitalizme bağlı olmayan çevreler de aşağı yukarı paylaşmaktadırlar bu tenkitleri. C. Wright Mills, Th. W. Adorno, Merleau-Ponty gibi marksizmin tesiri altında kalan, fakat Sovyetler Birliğindeki bürokratlaşmayla inançları sarsılan, birbirlerinden çok farklı fikir adamlarının aynı görüş üzerinde birleşmeleri dikkate lâyık değil mi? Weber&#8217;in tenkitleri Ortodoks markscılar tarafından da ciddî olarak cevaplandırılamamıştır.</p>
<p>&#8220;Liberal&#8221; sosyologların çoğu ise, Weber&#8217;in karamsarlığına katılmaz. Bûrokratlaşma bir baskı olayından çok, teknik bir olaydır onlara göre. Siyaset de mütehassısların üzerinde konuşacağı bir alan. Batı toplumları, geçmişteki baskı yönetiminden uzaklaşmakta, bürokrasi yeni yeni teşkilatlanma örnekleri sunmaktadır, kooperatifler gibi. Weber için, bürokrasi ve rasyonalizasyon bütün insanlığı rahatsız eden birer düşman kuvvet; kapitalizmin savunucularına göre, birer &#8220;fon gürültüsü&#8221;; herkes bu gürültüye kendini kolayca alıştırabilir. Kapitalist olmayan düzenlerin bütün iç buhranları, Batı modeline götüren birer &#8220;aşama&#8221;.</p>
<p>Dünya &#8220;ılımlı&#8221;bir bürokrasinin bayrağı altında birleşecektir. Tek çıkar yol;  bürokrasiyi ıslah  etmek  ve  kendimizi  tabiî  bir  gelişmeye  ter-ketmek. Sosyologlarımız  bürokratlaşmayı hoş göstermek  için, sosyalist toplumu  sahneye çıkarırlar. Sosyalizmin ayırıcı vasfı zorlamadır onlara göre, kişiler de, davranışlar da bürokrasinin çok sıkı bir kontrolüne bağlıdır, insanlar arasında gerçek bir uyuşma (consensus) olmadığından tedhişe başvurulur. Batı&#8217;nın bu sevimli sosyologlarım şairane müdafaalanyla başbaşa bırakarak rasyonaliteye dönelim.</p>
<p>Avrupa insanını dünyanın efendisi ve eserlerinin kölesi yapan, kapitalizmdir Weber&#8217;e göre. Kapitalizm neden Avrupa&#8217;nın  ınhisarındadır? Avrupa&#8217;nın inhisarında, çünkü Avrupa &#8220;akılcı&#8221;. Neden akılcı? Akılcı, çünkü kalvinizmin vatanı.(*)</p>
<p>Doğru mu acaba? Hayır. Kalvinizmin Avrupa düşüncesine  mirası akılcılık değildir. Çağdaş bir sosyolog, bir kelime değişikliğiyle, Weber düşüncesini içine düştüğü çıkmazdan kurtarmaya çalışır. Filhakika, Gabel&#8217;e göre &#8220;kapitalizmin  Püritenlerden aldığı ideolojik armağan, rasyonalite değil eşyalaşma&#8221;dır. Eşyalaşma, eserlerinin insana yabancı hale gelmesi ve karşısına &#8220;nesnel&#8221; ve tabiî bir realite olarak çıkmasıdır. Eşyalaşma, kanunları insan iradesine yan çizen  ve  tabiat kanunları gibi kaçınılmaz ve zorlayıcı olan bir realite. Başka bir tâbirle, eşyalaşma ile yabancılaşma mefhumları birbirinin zaruri tamamlayıcısıdırlar.  Eşyalaşmanın hâkim olduğu dünya, katı, insan dışı, değerleri ve kişileri yok eden bir dünya.</p>
<p>Avrupa dışı ülkeler, bilhassa İslâm üllkeleri, belki de, Batı&#8217;dan daha çok akılcıdırlar. Kapitalizme girmemişlerdir, çünkü onlardaki rasyonalite eşyalaşma değildir. Eşyalaşmanın ferman dinlettiği dünya, Calvin&#8217;in kaderci dünyası, yani kapitalist Avrupa&#8217;dır. Calvin&#8217;in dünyasının da, kapitalist Avrupa&#8217;nın da yapısı mani&#8217;ci ikisi de insanın ezilmeye mahkûm olduğunu söyler; ikisi de insanlık dışı ve kişiyi yok  edici; ikisinin de yönelişi açıktan açığa muayyeniyetçi.</p>
<p>Cal-vin&#8217;in dünyası değer yargısı belirten bir eşyalaşmamn tipik  örneğidir. Tanrı, taşıyıcılarına kurtuluş getiren belli sayıda değer yaratmıştır. Hiçbir çaba  -dua, hayır işleri- bu değer yekûnunu arttırıp eksilternez. Eşyalaşmış şuur da, kalvenci ilahiyat da, insanın kaderi değiştiremeyeceğine kanidirler. Püriten, duanın müessiriyetine inanmaz; eşyalaşmış şuur, praksis&#8217;e.</p>
<p>Eşyalaşma, yeni başlayan kapitalizm için tabiî bir çevre idi. Kapitalist iktisadın bir eseri yahut da bir üstyapısı, ama işlemesi için lüzumlu bir şart.</p>
<p>Hülasa edelim: Bürokraside rasyonalite olmadığı söylenebilir. Ama, hiç kimse bürokratik düzenin eşyalaşmış bir düzen olmadığım ileri süremez. Çağdaş insan böyle bir akıl dışı ve eşyalaşmış dünyada yaşıyor. Püritanizmin zehirli soluğunu ense kökümüzde duyar gibiyiz. Kaldı ki akıl dışı&#8217;nı akıl tahtına oturtan bu idrak hastalığının tek kurbanı Avrupa da değil.</p>
<p>Mani&#8217;nin kurduğu din, Maniheizrn. Dünya, hayırla şerrin savaş alanıdır, insan da öyle. İnsanın mutluluğu, bu iki zıt kuvvet arasındaki muvazeyene bağlıdır.</p>
<p>Herben Marcuse Sovyet Marksizm adlı eserinde, homosovieticus ile Weber&#8217;in Püriteninin temel şahsiyet benzerliklerine dikkat çeker. Bu benzerlik, din sosyolojisinden  çok Sovyet ideolojisinin yorumu için enteresan bir çalışma hipotezidir.</p>
<p>Bir başka yazar, Püriten dünya ile ırkçı dünya arasındaki yapı benzerliklerine işaret etmektedir. Nazi ideolojisi Calvin inancının yeniden doğuşudur bu zata göre. İkisi de insanlar arasında doğuştan eşitsizlik olduğunu kabul ederler, Calvin için iki türlü insan vardır: Rabbin sevgili kullarıyla, lanetlenmişler. Nazizm için Alman ırkı, insanlığın  efendisidir. Aynı katı, aynı insafsız, aynı adalet dışı kader  (Erich Fromm, La Peur ât La Liberti,  (Hürriyetten  Korkmak) Paris 1963, s, 76-77).</p>
<p>Demek ki, zamanımızdaki iki yaygın düşüncenin, Sovyet ideolojisi ile nazizmin temelinde pûritanizmle  karşılaşıyoruz. &#8220;Eşyalaşma, Maniheizm, diyalektiğin reddi; otoriter rejimlerin tabiî rğilimidir&#8221; diyor Gabel.</p>
<p>Marx&#8217;ın hayalleri gerçekleşmedi. Weber&#8217;in kahramanları da ufukta  görünmüyor. Sanayileşme, Pandora&#8217;nın kutusu. Batı &#8220;uygarlığı&#8221; hasretini çektiğimiz o peri-suret, hakikatte kart bir Janus. Her iki çehresi de abus, her iki çehresi de tehditkâr.</p>
<p>Amerika&#8217;ya gelince Weber düşüncesinin en tanınmış Amerikalı temsilcisi Rıesman, üç türlü içtimaî seciye kabul eder. Geleneklerin belirlediği şahsiyet, dıştan belirlenen şahsiyet, içten belirlenen şahsiyet. İçten belirlenen devlet adamının en güzel tarihî örneği: Th. W. Wilson. J. Foster Dulles ile senatör Goldwater aynı seciyenin daha yeni örnekleri. Siyasî yabancılaşma Amerika&#8217;da özel bir şekle bürünmüştür, amenna, fakat bu yabancılaşmada, yeniye düşmanlığı ve Maniheizmi ile püritenci ruh hâkim.</p>
<p>Cemil Meriç &#8211; Ümrandan Uygarlığa</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(*)Görülüyor  ki,  Weber  için  din  olayı  iktisadi  olayın  sonucu  değil  şartıdır.  Weber,  Marx&#8217;rn  altyapı-üstyapı  münasebetini tersine  mi  çeviriyor.  Hayır.  Tarihi  maddecilik,  ideolojinin  (ister  dini,  ister  din  dışı)  iktisat  üzerinde  etki  yapabileceğini hiçbir  zaman  inkâr  etmemiştir.  Weber  de,  (Din  Sosyoloji&#8217;siniri  iki  bölümünde)  marksist  anlayışa  çok  yaklaşır.  Burada, din  bir  ideoloji  yani  her  türlü  değişime  karşı  koyan  bir  düşünceler  bütünü  olarak  tanıtılır.  Meseleyi  şöyle  koyar sosyolog:  Feodalite  artıklarının  olmayışı,  Çinlilerin  ilmt  kabiliyeti,  hammadde  bolluğu  gibi  amiller  Çin&#8217;in  kapitalizme geçişini  kolaylaştırmaktaydı.  Üstelik  bir  Çin  rasyonalitesi  de  vardı,  protestan  menşeli  Batı  rasyonalite-sindetı  hiç  de aşağı  olmayan  bir  rasyonalite.  O  halde  Çin,  kapitalist  gelişme  yolunda  neden  duraklamıştır?  Weber,  suçu  KonfüçyüVe yükler.</p>
<p>Filhakika,  Konfûçyüs  mezhebi bu  alanda  gerçek  bir ideoloji (yani değişikliğe  karşı direnmeyi kolaylaştıran  fikirler manzumesi)  rolü  oynamışın.  Konfûçyüs&#8217;cü  mandarına  özel  bir  tabakaydı.  Tam  bir  kalem  elendisiydi  mandaren.  Ne  bir uzmandı  Batılı  mânâda,  ne  bir  yüksek  memur.  Başlıca  geliri,  vergi  iltizamından  ve  idari  görevlerinden  sağladığı  paraydı, Protestanın  &#8220;yaratıcı  buna-lım&#8221;vna  yabancıydı.</p>
<p>Tek  kaygısı  vardı:  Mükemmel olduğunu  zarınettiği  toplum  düzeni içinde yerini  almak.  Binaenaleyh,  kapitalist  zihniyetin  gelişmesine  önayak  olamazdı.  Ama  mandaren  de  gökten  inmemiştir. Belli  bir  iktisadî  ve  coğrafî  ihtiyacın  eseridir.  Güney  Çin&#8217;deki  büyük  sulama  işlerini  yönetme  ihtiyacı.  Kısaca, rnandarenler  konfüçyanizmi,  hem  iktisadi  hayatı  aksettirir,  hem  de  ideolojik  bir  görevi  yerine  getirir;  yani  bir  zümrenin hizmetinde  bir gizleme  ve  diyalektikten  uzaklaştırma  aracıdır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batirasyonalizm-ve-puritenizm/">Batı,Rasyonalizm ve Püritenizm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/batirasyonalizm-ve-puritenizm/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sen Bir Az-Gelişmişsin</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sen-bir-az-gelismissin/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sen-bir-az-gelismissin/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Jun 2016 17:39:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Bu Ülke]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Sen Bir Az-Gelişmişsin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11247</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kıt’aları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar… Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzamlılar diyarıdır.” Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara, ve kulağına: “Hayır delikanlı” diye fısıldadılar, “sen bir-az gelişmişsin.” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sen-bir-az-gelismissin/">Sen Bir Az-Gelişmişsin</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/gerici-ilerici/cemil-meric-bu-ulke-300x173/" rel="attachment wp-att-16168"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16168" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2012/12/cemil-meric-bu-ulke-300x173.jpg" alt="" width="300" height="173" /></a>Kıt’aları ipek bir kumaş gibi keser biçerdik. Kelleler damlardı kılıcımızdan. Bir biz vardık cihanda, bir de küffar…</p>
<p>Zafer sabahlarını kovalayan bozgun akşamları. İhtiyar dev, mazideki ihtişamından utanır oldu. Sonra utanç, unutkanlığa bıraktı yerini, “Ben Avrupalıyım” demeğe başladı, “Asya bir cüzamlılar diyarıdır.”</p>
<p>Avrupalı dostları, acıyarak baktılar ihtiyara, ve kulağına: “Hayır delikanlı” diye fısıldadılar, “sen bir-az gelişmişsin.”</p>
<p>Ve Hıristiyan Batı’nın göğsümüze iliştirdiği bu idam yaftasını, bir “nişân-ı zîşân” gibi gururla benimsedi aydınlarımız.</p>
<p><strong>Cemil Meriç, Bu Ülke, s.98.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sen-bir-az-gelismissin/">Sen Bir Az-Gelişmişsin</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sen-bir-az-gelismissin/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Avrupalılaşmak Mı, Avrupalılaştırılmak Mı?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yusuf Aslan]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2015 09:13:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cemil Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupalılaşmak Mı]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupalılaşmak Mı Avrupalılaştırılmak Mı?]]></category>
		<category><![CDATA[Avrupalılaştırılmak Mı?]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Kırk Ambar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=1454</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı dillerinde karşılığı olmayan bir mefhum: Çağdaşlaşmak; cı­vık, korkak, murdar&#8230; Bu habis kelimeyi, lugat hâzinemizden tardetmedikçe, düşünce selâmetine ulaşamayız. Gerçi Avrupa da şuurumuzu bulandırmak için, nice lâfızlar icad etmiş. Ama hiç bir emperya­lizm, çağı tek başına temsil etmek gibi abes bir iddiaya kalkışmamıştır. Hıristiyan dünyanın son keşfi, «azgelişmişlik». Asırlık hezimetlerin öcünü almak için uydurulmuşa benzeyen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/">Avrupalılaşmak Mı, Avrupalılaştırılmak Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/avrupali-250x250/" rel="attachment wp-att-16247"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16247" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/avrupali-250x250.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/avrupali-250x250.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/avrupali-250x250-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>Batı dillerinde karşılığı olmayan bir mefhum: Çağdaşlaşmak; cı­vık, korkak, murdar&#8230; Bu habis kelimeyi, lugat hâzinemizden tardetmedikçe, düşünce selâmetine ulaşamayız. Gerçi Avrupa da şuurumuzu bulandırmak için, nice lâfızlar icad etmiş. Ama hiç bir emperya­lizm, çağı tek başına temsil etmek gibi abes bir iddiaya kalkışmamıştır. Hıristiyan dünyanın son keşfi, «azgelişmişlik». Asırlık hezimetlerin öcünü almak için uydurulmuşa benzeyen bu sefil kelime müstağriplerimiz tarafından hararetle benimsendi. Ne de azgelişmiş, niçin azgeliş­miş, kime göre azgelişmiş?</p>
<p>Tarih sahnesine çıkan büyük medeniyet­ler birbirine eşit değerdedir. İslâm &#8211; Türk medeniyeti, bu medeniyet­ler içinde en parlak, en uzun ömürlü, en zinde medeniyetlerden biri­dir. Medeniyetin tek ölçüsü vardır: insana verdiği değer.</p>
<p>Türk &#8211; İslâm dünya görüşünde, insan, Tanrı’nın bir nusha-yı suğra’sıdır. Tabiatın dışında imtiyazlı bir yeri vardır. Bu itibarla mukad­destir. Türk &#8211; İslâm dünya görüşü, insan haysiyetine büyük değer ve­ren, bu haysiyeti inancın ve düşüncenin bütün belirtilerinde görme­sini bilen bir idrâktir. Vazgeçilmez icâbları adalet, eşitlik, hürriyet ve müsâmahadır. Türk &#8211; İslâm medeniyeti bu idealleri gerçekleştirdik­ten sonra, her medeniyet için mukadder olan bir çöküş ve çözülüş merhalesine ulaşmıştır. Zaten doğunun ve batının bütün büyük târih felsefecileri medeniyetin, kavimlerin târihinde böyle çıkış ve iniş mer­haleleri olduğunu kabul ederler. Demek ki, bizim için bir geri kalmış­lık söz konusu değildir.</p>
<p>Zirveye vardıktan sonra yükselecek başka ir­tifalar olmadığı için, yürüyüşe devam etmek, ister istemez alçalmaktı. Batı’nın abeslerine îtibar etmek bu alçalışı büsbütün hızlandırdı. Rodinson, çağdaş, dünyayı, sanayileşmiş &#8211; sanayileşmemiş diye ikiye ayırıyor. Daha aydınlık, yâni daha ilmî bir sınıflandırış. Değer yargı­sı belirtmiyor; sanayileşmek iyi de olabilir, kötü de. Daha doğrusu sayısız mahzurları olan bir mecbûriyet-i elîme. Azgelişmiş yalanı, sö­mürgecilerin kendilerine vesâyet hakkı hazırlamak için uydurdukları bir mahkûmiyet kararı. Ah bu Avrupa!</p>
<p>İngilizler dünyanın en büyük medeniyetlerinden birini yok ederler; Hind’de kasırga gibi eser, tez­gâhlan söker, mâbed taşlarını müzelere aktarır, insanlığın yüzünü kı­zartacak zulümler icâd ederler. Bu habâsetler insansever Marx&#8217;a lâ­tifeler ilhâm eder: “Doğuda içtimâi değişiklikler ancak Avrupa&#8217;nın is­tilâsı sayesinde gerçekleşebilir&#8230; aferin İngilizlere, istikbâlin büyük Hindistan’ını yaratmak, yâni Hind&#8217;i çağdaş medeniyete ulaştırmak için bu sıkıntılara katlandılar” der. “Sanayi bakımından gelişmiş ülke, azgelişmiş ülkeye geleceğin imajını sunar sâdece”.</p>
<p>Marx bu sözü niçin söylemiş, anlatalım: İngiltere’de kapitalizm ge­lişmiş. Sanayi inkılâbı ihtişam ve sefâletiyle ferman fermâ; Almanya ise milli birliğini bile kuramamış henüz. Sanayi alanında ise geri mi geri. Yazar Alman okuyucusunun dikkatini çekmek istiyor konuya. Sa­na anlattığım, kendi hikâyendir, diyor. Çünkü her toplum aynı merha­lelerden geçecektir. Yarın sen de İngiltere gibi olacaksın. Bu hüküm çağdaş düşünceye Vico’nun armağanı, Vico’nun ve Auguste Comte’un: Her ülkenin târihi ayrı istasyonlardan geçmek zorunda.</p>
<p>Cemil Meriç, Kırk Ambar, s.263-264.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/">Avrupalılaşmak Mı, Avrupalılaştırılmak Mı?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/avrupalilasmak-mi-avrupalilastirilmak-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 19:55:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazali]]></category>
		<category><![CDATA[cemil meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Gürlek]]></category>
		<category><![CDATA[Tercüme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6005</guid>

					<description><![CDATA[<p>  İnsan okudukça neler öğreniyor. Yıllarca merhum Cemil Meriç’in yanında bulundum. Kendisine koca koca kitaplar okudum. Mesela Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin o meşhur eserini –ki yedi yüz sayfadan fazladır – kıraat ettim. Özel sohbetlerini büyük bir zevkle dinledim. Sert bir üslupla yaptığı eleştirilere kulak verirken yeni yeni bilgilere ulaştım. Merhum, hem batı kültürüne, hem doğu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/">Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="author_article_detail">
<div class="title"></div>
<div class="email"> <a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6006" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985.jpg" alt="Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali" width="458" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985.jpg 380w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/06_Subat_2011_10_53_16_5212365985-300x197.jpg 300w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></a></div>
<div id="author_article_content" class="text_content">
<p>İnsan okudukça neler öğreniyor. Yıllarca merhum Cemil Meriç’in yanında bulundum. Kendisine koca koca kitaplar okudum. Mesela Şehbenderzade Filibeli Ahmet Hilmi’nin o meşhur eserini –ki yedi yüz sayfadan fazladır – kıraat ettim. Özel sohbetlerini büyük bir zevkle dinledim. Sert bir üslupla yaptığı eleştirilere kulak verirken yeni yeni bilgilere ulaştım. Merhum, hem batı kültürüne, hem doğu irfanına aşina idi. Bu arada belirteyim ki, “kültür” kelimesinden pek hoşlanmadığı için ciddi ciddi tenkit ederdi. Ona göre “irfan” daha geniş kapsamlı, daha sıcak ve yerli bir kavramdı. Nitekim eserlerinden birinin adı da “Kültürden İrfana”dır.</p>
<p>Cemil Meriç’in kitaplarını okuyanlar veya sohbetlerini dinlemiş olanlar onun İbn-i Haldun, Ahmet Cevdet Paşa, Tunuslu Hayrettin Paşa, Ahmet Mithat Efendi gibi kalem erbabına büyük bir hayranlık duyduğunu bilirler. Mesela, İbn-i Haldun için “kendi semasında tek yıldız” derdi. Nesirdeki üstadlarının Sinan Paşa ve Ahmet Cevdet Paşa olduğunu söylerdi. Hace-i Evvel Ahmet Mithat Efendi’nin ne büyük bir tecessüse sahip olduğunu her fırsatta söylerdi. Son yıllarında bu zevat-ı kirama Said Nursi merhum da katılmıştı. İtiraf edeyim ki İmam-ı Gazali hazretlerine duyduğu ilgiyi ben de bilmiyordum. O kadar zaman yanında bulunduğum halde, bu konu hakkında tek bir cümlesine rastlamadım. Otuz yıl sonra okuduğum bir röportajdan, Cemil Meriç’in aynı zamanda Gazali’yi de keşfetmiş olduğunu öğrendim. Merakınızı şöyle gidereyim:</p>
<p>Kadim dostum Ekrem Kızıltaş’ın 1984 yılında Cemil Meriç’le yaptığı mülakat “Dil ve Edebiyat” dergisinin Şubat sayısında bu kadar uzun bir aradan sonra bir kere daha yayımlandı. “Cemil Meriç ile Lisan Meselesi ve Aydınlar Üzerine” başlığıyla neşredilen bu mülakatı büyük bir zevkle okudum. Arkadaşımızın üstada yönelttiği bir soru da şöyle: “Yeni yetişen nesle, okumada ne gibi bir yol takip etmelerini ve öncelikle hangi kitapları okumalarını tavsiye edersiniz?”</p>
<p>Cemil Meriç, ne tavsiye edebilirim ki, tavsiye edebileceğim kitapların yüzde doksanı tercüme, tercümelerin de yüzde doksan dokuzu berbat deyip acı bir gerçeği dile getirdikten sonra irfan açısından belli bir yere gelmek isteyen gençlerin lisan öğrenmelerini ve kendilerini iyi yetiştirmelerini istiyor. Yani, suyu kaynağından içiniz diyor. Doğru söylüyor. Maalesef tercüme edilen kitaplar, kötü tercüme edildikleri, dil keşmekeşine maruz kaldıkları için okunmuyorlar. Böylece o kıymetli eserler bir nev’i katledilmiş oluyor. “Mütercim katildir!” sözü, işte bu faciaya, dil faciasına işaret ediyor. Yıllar önceydi. Kayıhan Yayınevi’nin sahibi merhum Burhaneddin Kayıhan, bir gün bana basılmadan önce redaksiyonunu yapmam için bir dosya verdi. Bu, Hazreti Ömer hakkında tercüme bir kitaptı. Doğrusu, ilk başta, İslamın ikinci büyük halifesi hakkında – redaksiyon maksadıyla da olsa – böyle koca bir kitap okuyacağım diye sevindim. Eyvah, daha birkaç sayfa okur okumaz sevincim kursağımda kaldı. Çünkü, mütercim son derece bozuk bir tercüme ile hazırlamış. Burhaneddin Bey’e, bütün sayfaları kırmızıya boyasam bile yine düzeltemeyeceğim, eseri yeniden yazmak gerekir dedim. Mütercimi razı olursa ben bunu yapabilirim, diye ilave ettim. “Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü”nden bihaber mütercim bu teklifi: “Benim cümlelerime kimse dokunamaz!” efelenmesiyle kabul etmedi. Böylece ben de büyük bir sıkıntıdan kurtulmuş oldum.</p>
<p>İşte Cemil Meriç, bu bozuk ve kötü tercüme furyasına ne yazık ki, Gazali’nin de kurban edildiğini belirtiyor, dolayısıyla irfan dünyamıza beklenen faydayı verememiştir, diyor. Ona göre böyle yetersiz çeviriler, müellifin hakkıyla anlaşılmasına ve istifade edilmesine engeldir. Sadece Gazali mi, İbn-i Haldun da aynı akıbete uğramıştır. Gazali’nin eserlerinin başına gelenler, “Mukaddime” nin de başına gelmiştir. Cemil Meriç, sözün burasında “Tercüme edilen, sadeleştirilen kitaplar ne dereceye kadar aslını aksettirebilir?” diye sorduktan sonra, acı bir gerçeği dile getiriyor, işte bu yüzden gençlerimize tavsiye edebileceğim on kitap bulabileceğimi zannetmiyorum, diyor.</p>
<p>Tercüme hastalığına böyle bir teşhis koyan Meriç, yeri gelmişken ilginç bir noktaya daha değineyim deyip, sözü halkımızın Gazali hayranlığına getiriyor. Tercümedeki bütün bu olumsuzluklara rağmen Büyük İmam’a, büyük bir muhabbet duyulmaktadır. Acaba bu sevginin kaynağı nedir? Mesela her türlü reklam vasıtasıyla desteklenmesine rağmen Charles Darwin’in tercüme edilen kitabı 250 adet bile satılmıyor ama Gazali 250.000 satabiliyor. Burada araya girip ben de bir ilavede bulunayım. Bugün Hazretin eserleri çok daha fazla satılıyor. Neredeyse “İhya”nın ve “Kimya”nın girmediği ev kalmadı. Aynı oranda okunup okunmadığı başka bir yazının konusu olduğu için onu geçiyorum. Eğer okunmuyorsa sebeplerinden biri de – yukarıda da belirttiğim gibi – kötü tercümelerdir.</p>
<p>Yine Cemil Meriç’e dönecek olursak, sözü tekrar ilgi ve alaka meselesine getiriyor, Darwin ve benzeri yazarların kitaplarının tutması için bütün yollar denendi. Akla gelen her şey yapıldı. Okullara sokuldu, klasikler arasında basıldı. Ama bir Gazali’nin binde biri kadar bile ilgi görmedi. Bu nedendir acaba, sorusunu bir kez daha kendi kendine soruyor. Merak etmeyin, cevabını da yine kendi veriyor: “Gazali Huccetü’l-İslam’dır. Bir çok meselede son mercidir. Müphem de olsa bu özelliği toplumun şuur altına sinmiştir.”diyor.</p>
<p>Evet, Gazali, hem “Huccetü’l İslam”dır, hem “Zeynü’d-Din”dir. Yani dinin hem delili hem zinetidir, süsüdür. Delilden, zinetten kim hoşlanmaz. Bu millet, bu sırrı keşfettiği için onu baş tacı ediyor.</p>
<p>Sevmeyenleri mi sordunuz? İsterseniz bu sevimsiz konuya hiç girmeyelim.</p>
<p>Dursun Gürlek</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/">Cemil Meriç ve İmam-ı Gazali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cemil-meric-ve-imam-i-gazali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
