<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Batı Medeniyeti | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/bati-medeniyeti/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Batı Medeniyeti | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Teoman Duralı  &#8211; Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26236</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26237 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg" alt="" width="303" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg 245w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-600x735.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-768x940.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-836x1024.jpg 836w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a.jpg 980w" sizes="(max-width: 303px) 100vw, 303px" /></span></p>
<p><span class="text-alt">Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan o din anlaşılır mı, anlaşılmaz mı bilmiyorum. Ama Müslümanlıkta olmuyor, mümkün değil. Her şeyden önce ibadetini yapamazsınız eğer peygamber yoksa; ibadeti olmayan bir din de din değildir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;)Bir de “kırılma” dediniz İmam Gazzâlî hazretlerinin müdahalesine fakat şu çokça tekrarlanan “Gazzâlî sonrası İslam düşüncesi bitmiştir, donmuştur” eleştirisine katılıyor musunuz? TEOMAN DURALI- Efendim, donmuştur değil tabii. Bunlar hep çok mübalağalı ifadeler ve buralarda kötü niyet aramak yerindedir. Özellikle İmam Gazzâlî’yi kötülemek, yermek için olmadık şeyler uydurulur. Birincisi, Gazzâlî İslam felsefesinin doruğudur; bu hiç şüphe götürmeyen bir olaydır. Aynı zamanda ilahiyatı belirleyen adamdır, filozofluğun yanı sıra.</span></p>
<hr />
<p>Oysa ahlâk biçimseldir. Malzemesini nereden alır? Dinden alır, ahlâk malzemesini dinden alır. Neden? Çünkü dinle hayat iç içedir.</p>
<hr />
<p>Arap düşmanlığı Müslüman düşmanlığından ileri gelir. Müslümanlığa taş atmaya korkanlar Arapa yüklenir.</p>
<hr />
<p>Bazılarının dediği gibi barış dini midir? Ben ona da yanaşmıyorum. Hiçbir aşırılığa yanaşmamak lazım. Yerine göre kavga etmesini bilmek gerekir, yerine göre barışacaksınız, bağışlayacaksınız. Müslümanlığın getirdiği orta yol budur.</p>
<hr />
<p>Araplar Müslüman kılarlarken Türklere bunu yapmadı, hemen onu söyleyeyim. Bu çünkü çok yaygın, Beyaz Türklerin son derece sevdiği bir konu, “Bizi kese kese Müslüman yaptılar”, hayır, biz büyük bir heyecanla Müslüman olduk.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Büyük İngiliz filozof Jung kendisi Tanrı’ya inanmıyor, tanrısız, tanrı tanımaz ama Tanrı’nın toplum için şart olduğunu öne sürüyor. Başka türlü diyor toplumu bir arada tutamayız. Şu fikir vardı: İnsan insanın kurdudur. Yani bir düzen, düzeni sağlayan belirli, bağlayıcı bir ilke yoksa toplum dağılır, biter. Marx da bunu tekrarlıyor. Çok müthiş bir lafı vardır Marx’ın: “Din kitlelerin afyonudur” der. Onun bu sözü çok yanlış yorumlanmıştır. Uyuşturmaya yönelik anlatmıyor, söylemiyor. Ameliyatlar çok sancılı olur, uyuşturmak mecburiyetindesiniz insanı ameliyat için, Marx’ın devirlerinde anestezi yoktur, afyonla ancak uyutabiliyordunuz. İşte ameliyatlarda afyonun etkisi neyse, ölümlü hayat için din böyle bir etkiye sahiptir. Ümit veren, toplum düzenini sağlayan, insanları zapturapt altında tutan bir etken olarak düşünüyor. Kendisi hatta bu sebeple de Feuerbach’ı çok şiddetle yerer. Din ortadan kalksın, lüzum yoktur fikrini savunur. Marx hiçbir zaman dinci veya dini bir toplum düşünmüyor gayet tabii, bu durum ortada olan bir şey ama topyekûn lüzumsuz olduğu, bir tarafa atılması gerektiği görüşünü de zararlı bulur.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinlerde birlikte yemek son derece önemli bir olaydır, bir ibadettir. Bütün dinlerde topluluktur esas olan, cemaat ve o cemaati meydana getiren insanların dayanışması. Bu anlamda da bireyi esas alan sermayecilikle din birbirinin zıddıdır. Evet, vahdet-vahiy dininde günah ve sevap sahibi olan bireydir. Karar bireye aittir ama yaşama düzeninde birliktelik vardır. Bu birlikteliğin -Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da öyledir- özünde, temelinde kadınla erkek vardır. O kadın-erkek birlikteliği öteki bütün birlikteliklerin esası ve merkezidir. Bizde de gene gözümüzden kaçan asıl birliktelik Peygamberimizin karısı ve kızıyla olan birlikteliktir. Peygamber olduğunu ilk belirleyen, tasdik eden, ısrarla Peygamber olduğunu bildiren bir kadındır: Hz. Hatice. Çünkü titremeler, ıspazmoz geçirmeden dolayı delirdiğini, aklını kaçırdığını sanıyor. Hz. Hatice olağanüstü kadın sezgisiyle bunun böyle olmayabileceğini, başka bir şeyin yürürlükte olabileceğini düşünüyor.</span></p>
<hr />
<p>Bugün Türkmen diyoruz; aslında Türkmen diye bir şey yok, Oğuzlar, Kırgızlar, Tatarlar, Kazaklar var. Türkmen sonradan uydurulmuş bir lafızdır. Geldikleri yere ise Farslar tarafından Türkistan deniliyor. İstan Farsçada yurt demek, ülke demek, Türkistan Türk yurdu demektir.</p>
<hr />
<p>İslam’da olağanüstü derecede önemlidir anne ve annenin eğitimi. Bu sebeple de “ümmet” diyoruz topluma; “umm” anne demek; anne kucağından çıkma, annenin yetiştirdiği insanlar olarak görüyoruz.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Murat Menteş’in bir yazısı var. Türk toplumunun günümüz IQ seviyesinin 88, yani donuk zekânın bulunduğunu söylüyor. Bu doğru mudur?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Yanlıştır tabii, öyle istatistiklerle milletlerin zekâ seviyesini ölçmeye imkân yok. Neyle ölçersiniz? Tarihte meydana getirdikleri eserlere bakarak ölçeceksiniz, yoksa böyle teker teker…</p>
<hr />
<p>Peygamber’in harikulade bir sözü var. İşte her şeyin cevabı aslında o: “Utanmadıktan sonra ne yaparsan yap.” İnsan olmanın temel nirengi noktası utanmaktır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Üst akıl diye bir şey icat ettiler. Bu doğrudur, uydurulmuş bir şey ama yerini tuttu. İngiliz-Yahudi Medeniyetinin bir üst aklı var, yani teşkilatın yönetimine dayalı bir medeniyet modeliyle karşı karşıyayız. Zaten sürekli olarak bu teşkilat gözden ırak tutulmaya çalışılıyor. Yok efendim, bunlar uydurma, bunlar kumpas, böyle bir şey yok. Hayır, var, vardır. Değişik adlar altında o teşkilatta zaman zaman belli belirsiz bu karşımıza çıkar. O teşkilatta yer alan zevat hakikaten üstün bir akla sahiptir. Sadece herkesin üstünde bir akıl olarak değil, bizatihi üstün bir aklı var o kişilerin. Nereden görüyoruz bunu? Bu medeniyet tıkanma noktalarına geldiğinde yolları açmaya başlıyorlar. Bu medeniyetin üç ana devleti var: İngiltere, ABD, İsrail. O üst aklın yerleştiği iki merkez var: Londra, New York. Üst aklı teşkil eden kişiler iki kaynaktan geliyorlar öncelikle: İngilizlerden, -Amerikalıları da İngiliz sayıyorum- ve Yahudiler. Bunlar hem dünyayı paylaşma bakımından birlikte hareket ediyorlar, hem de o üst kurumun teşkilinde birlikteler.</span></p>
<hr />
<p>Merak müthiş bir tutkudur. Merakın ucunda ve kaynağında hayranlık vardır. Hayran olan tek varlık insandır. İnsanın dışında hiçbir canlının hayranlık duyma yetisi yoktur. Hayranlık hayretle karışık şaşma demektir. Hayranlık duyduğun olayı çözmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsun. İşte merak da budur, seni o girişime iten itkidir, iten güdüdür, onu durduramıyorsun ve onu duymayan insana da bunu anlatamıyorsun. Bu sadece fizikte, keşifte vs. değil, mesela sanatta, müzikte, şiirde vardır.</p>
<hr />
<p>Kapitalizmde serbestsiniz, ister Tanrı’ya inanın, ister inanmayın ama Tanrı’nın ahlâkına uyamazsınız kapitalizmde, çünkü Tanrı kulu soymasına cevaz vermez. Özellikle de Müslümanlıkta, bunun için modern hayatla uyuşur mu dedikleri vakit uyuşmaz. Modern hayat, çağdaş hayat kapitalizmdir.</p>
<hr />
<p>Edep yaşatır ve yaşanır; yaşanan hayatın akışında uyduğumuz, uymak mecburiyetinde olduğumuz kurallardır ama bunlar bize hayatın akışında yedirilirler, ayrıca öyle dört duvar arasında matematik, mantık harfleriyle tedris edilmezler.</p>
<hr />
<p>Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik’inde ve aynı zamanda hadislerden birinde der ki: “En üstün hikmet Allah korkusudur.” Sevgi değil korku bizim sınırlarımızı belirler, müthiş bir belirlemedir o. Başıma geleceklerden korktuğumdan ötürü … canlı olarak hayatımızı bu belirler.</p>
<hr />
<p>Selçuklu Devletinin resmi dili Farsçadır. Beğenmediğimiz, sevmediğimiz Osmanlı gelmeseydi Türkçe bugün yoktu. İyi mi olurdu, kötü mü olurdu artık her birimizin kendi yargısına kalmış bir şey ama Türkçeyi kurtaran Osmanlı olmuştur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kanunlar yaptırım gücü olan kurallardır. Yerine getirmediğin takdirde cezalandırılırsın ve ne, ne zaman, nerede yerine getirilmiyorsa, ona göre bir ceza veriliyor sana, her yapılanın mükafat ve ceza olarak karşılığı vardır. Bunun en güzel ifadesi edebiyatta büyük dev romancı Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Müthiş bir hukuk felsefesi işlenir o romanda. Bulabilirseniz eski tercümeleri, Türkçenin henüz yaşadığı dönemin tercümelerini bulun, bugün yapılıyorsa felakettir, faciadır. Ama Yirmili, Otuzlu yıllarda yapılmış tercümeyi bulabilirseniz hararetle tavsiye ediyorum.</span></p>
<hr />
<p>İslam felsefesi tasavvuf ve din değildir, İslam medeniyetinin içinde ortaya çıkmış olan felsefe demektir. İbn Miskeveyh gibi dinle ilgisi olmayan adamlar da yer alır orada. Belki son derece dindardı ama felsefesi hiç bunu yansıtmıyordu. İslam felsefesi demek İslam dinine bağlı olma manasına gelmez, İslam medeniyeti çerçevesinde yer almış olan bir felsefe ve bilim sistemidir. Filozof dine bağlı olabilir ya da olmayabilir ama hiçbir filozof doğrudan doğruya dinin bildirdiklerinin emrinde ve din doğrultusunda yürüyor değildir. Mesela İslami çerçevede sayabileceğimiz filozoflardan Farabi, yine de din doğrultusunda gitmiyor. Her şeyden önce Farabi&#8217;nin belki dindar insanların gözünde şu günahı olabilir: Filozofu peygamberle aynı seviyede görüyor. Peygamber Allah&#8217;tan vahiy alan kişidir, ancak bunu sistemleştiren, bunu işleyen ve nirengi noktalarının arasını gergef gibi ören filozoftur. Ona benim fazla bir diyeceğim yok, bilmiyorum ama dediğim gibi İslam felsefesi dini anlamda İslamidir diyemeyiz. İslam medeniyeti içinde çıkmış bazı İslam filozofları Müslüman değildir. Mesela İbn Meymün Yahudidir ama İslam felsefesi çerçevesinde düşünülür. Arapça yazmıştır ve İslam medeniyetinin sorunlarını gündeme taşımıştır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinsiz, dini esas almamış hiçbir kültür insanlık serüveninde görülmemiştir. İlk defa bunun tek istisnası 17. yüzyılda vücut bulduğunu gördüğümüz din dışı Avrupa medeniyetidir. Resmen ve bilinçli olarak dini temele almamıştır. Buradan hareketle sakın şöyle bir görüş ortaya çıkmasın: Demek ki din dışı Avrupa medeniyetinde insanlar Tanrı’yı inkâr etmektedirler, dinsizdirler, imansızdırlar; hayır, bal gibi bugün de Avrupa’da yığınla dindar mütedeyyin insanlar vardır ama kurumların temelinde, esasında din bulunmamaktadır. Dini dışlamışlar. Neden? Dini olağanüstü derecede mübalağa etmiş olan bir medeniyete tepkiden ötürü, o da Orta Çağ Hıristiyan medeniyetidir. Öbür medeniyetlerde ve kültürlerde din hayatın doğal akışında yerini almaktadır. Fark edilmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Kur’an’a göre İslam din demektir. “Hepiniz İslam üzere yaratıldınız” diyor, sonra “Annenizin-babanızın yolundan gidiyorsunuz” diyor. Yani o dinin parçalarından birine yöneliyorsunuz. Bizim yöneldiğimiz yol Peygamber’in gösterdiği yoldur. Peygamber’i kaale almadan Müslüman olunamıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazı Müslümanlar Sokrates’i ve Eflatun’u peygamber olarak görürler. Bunların arasında Farabî de vardır. Bilmiyorum, tabii öyle bir ad Kur’an’da geçmiyor. Anmadığımız adlar var diyor Kur’an, bunlar da onlardan biri olduğunu sanmıyorum. Eflatun Timeos adlı eserinde çok açık bir biçimde Tek Tanrı’dan bahseder, sadece öyle de değil, bu Tanrı’nın şefkat dolu, yani Rahim olduğunu, öğretici olduğunu, Rab olduğunu bildirir ve sonra son eseri olan Kanunlar’da âdeta fıkıh yazar. Orada tartışırlar, bir tanesi der ki: “Tanrıyı inkâr edene ne yapmalı?” Öbürü de der ki: “İdam etmeli” Bu sefer sorar: “Kaç kere idam etmeli?” İdamın kaç kere tekrarlanması gerektiği üzerinde bir tartışma gider. Bu derece sert ve kesindir Eflatun’un Tanrı görüşü ama tekrar Timeos’a dönersek, orada söyleşinin sonunda der ki: “Burada konuştuklarımızı asla ve asla yaymayın, halk işitmesin.” Buradan da şunu anlıyoruz: Eflatun kendini peygamber olarak kabul etmiyor, görmüyor, ona böyle bir buyruk gelmemiş. Sokrates de aynı şekilde kendisinden hiçbir şekilde kutsi bir kişi olarak bahsetmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Şimdi milletlerin gene kişilerde gördüğümüz gibi belirli özellikleri, huyları var. Mesela, bizim en üstün niteliğimiz öteden beri devlet kuruyor olmamız, bu yönümüzle temayüz etmişiz. Öyle milletler var ki devlet kurmada başarılı olamamışlardır. Mesela İtalyanlar, devlet kurmanın dışında her şeyi başarmışlardır. İtalya’nın yeteneksiz olduğu hiçbir şey yoktur, bir devlet kuramıyor, iki, savaşamıyor. Sanatta, felsefe-bilimde olağanüstü bir algı gücü vardır. Herhâlde yeryüzünün en zeki insanlarındandır. Yani leb demeden leblebiyi anlar. Sokaktaki adam her yerde böndür, ahmaktır ama İtalyan bir tuhaftır. Yüzüne baktığı vakit senin ne istediğini neredeyse anlıyor gibi bir şey, böyle bir insan ama dediğim gibi Roma’nın çöküşünden 19. yüzyılın son çeyreğine değin bir türlü devletleşememişlerdir. Devletleşememenin, birlikte bir devlet kuramamanın büyük sıkıntısını çekmişlerdir. Bakıyorsunuz, bütün büyük kaşifler ta Marco Polo’dan başlayarak Kristof Kolomb dâhil 13. yüzyılda Amerika Vespuçi’ye kadar İtalyan’dır ama bunlar hep başkalarının emrine çalışmışlar. Çünkü İtalya’da devlet yok, İspanyolların, İngilizlerin, vs. emrinde iş görmüşlerdir.</p>
<hr />
<p>Öyle ünlülerimiz de var, çıkarlar sağda solda ben şu dili, bu dili yuttum derler. Hikâye, tabii ayakkabıcıya gidip de benim ayakkabımı cilala yahut da lokantada niye bana kaşık getirmiyorsun gibi basit cümleyi kurabiliyorsunuz ama dil bütün düşünmelerimizi, duygularımızı ifade etmeye geldiğinde insan yanılıp kalıyor, beceremiyor.</p>
<hr />
<p>Savaşçılık önemli ölçüde başıbozukluktur. Mesela Osmanlı’da Akıncılar başıbozuk adamlardı. Öyle teşkilatlı adamlar değildirler. Oysa ordunun kendisi dehşet derecede disiplinlidir. Zaten asker demek disiplin demektir. Disiplin ne demektir? Aklın hareketlerimize kesin hakimiyeti demektir. Nerede sıkı düzen görürseniz orada aklın kendini gösterdiğini görürsünüz. Sıkı düzen sadece rap rap rap yürümekten, yat-kalk emirlerinden ibaret değildir. Eski emekli askerlere bakın, apayrı bir tiptir onlar, ayakkabısı pasparlaktır. Adam ordudan çıkalı yirmi yıl olmuş mesela, hâlâ üstü başı tertiplidir. Hiçbir aksama yoktur, yaşaması da öyledir. Sabah belli bir saatte uyanır, kalkar, kahvaltısını eder, tıraş olur, giyinir kuşanır, bir yere gideceği yoktur. Pazara gider, alışveriş eder gelir. Belli bir saatte yatar, hayatı belli bir kalıba oturtulmuştur ama kendiliğinden olan bir olaydır. Zorlamayla değil, ben bunu askerde gördüm. Bize dediler ki kapalı yere girdiğinizde kasketlerinizi çıkaracaksınız. Yüzde 99’umuz buna uyamıyordu, bir türlü ayak uyduramıyorduk. Ne cezalar alınırdı. Yatağı böyle yapacaksınız derlerdi, mümkün değil yapamıyorduk. Ben yapıyor muydum? Yapıyordum. Ben hiç ceza almadan Türkiye’nin en disiplinli asker okulu Polatlı’dan çıktım. Çok akıllı olduğumdan değil, öyle alıştırılmışım</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Einstein rölativite teorileri bize ne sağlar derdiyle girmemiştir. Bazen beklemediği sonuçlar ortaya çıkar ve bunlara son derece sinirlenebilir. Rölativite teorisinden kuantum mekâniği ortaya çıkmıştır. Kuantum mekâniği tamamıyla tesadüflere yer verir. Einstein tesadüften nefret eden bir adamdır ve meşhur bir lafı var, işitmişsinizdir belki: “Tanrı kumarbaz mı zar atsın?” der. Dinin en önemli can alıcı noktası zorunluluktur. Bir insanın yürekten mütedeyyin olup olmaması zorunluluğa inanması veya inanmamasıyla ilgilidir. Zorunluluğu kabul eden kişi söylese de söylemese de dindardır. Çünkü zorunluluğun fizik gerekçesi yoktur; ancak ve ancak manevi bir kaynağı vardır. İnanmayan kişi için tesadüf, inanan içinse kaderdir. Bilgi teorisi bakımından ikisi de aynı noktadadır. Birkaç santim öteme koskoca bir taş düşer, bu taşın beni öldürmemesi inancıma göre bir tesadüf veya kaderdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Maşallahı Müslümanca ama kırk bir keresinin Müslümanlıkla alakası yok, tamamıyla çok eski dinlerden kalan bir şeydir. Doğum yapmış kadının kırkıncı gününü doldurmadan sokağa çıkmaması, kırkayaklar, vs. bir totem anlamı var bütün bu lafların. Mesela, kırkayağa Almanlar bin ayak diyorlar. Demek ki onlarda çokluk görüşü binlerle ifade ediliyor. Hitler’in 1000 yıllık imparatorluğu da vardır, bilmem işittiniz mi? Binlerle gider. Hıristiyanlıkta kıyametten önce Deccal gelir, sonra Hz. İsa gelecektir, Deccal’ı yenecektir ve ilahi bir hükümdarlık kuracaktır, 1000 yıl sürecektir. Hıristiyan Avrupa’nın gözünde bir çeşit idol durumunda duran Roma 1000 yıl sürmüştür. Büyük ihtimalle oradan geliyor bu bin yıl meselesi, böyle sayılarla ilgili ifadelerle tılsım hep düşünülmüş, duyulmuştur.</span></p>
<hr />
<p>Ehlileştirilen, evcilleştirilen, sevilen kurda Türkçede -şimdi ayıp olarak kabul ediyoruz, niye bilmiyorum- it denilmiştir. Türkçe karşılığı ittir, köpek olarak yanlış kullanıyoruz. Köpek itin erkeğidir, kancık dişisidir. Böyle çok saçmalıklar vardır Türkçede, nezaket icabı bazı şeyler söyleniyor.</p>
<hr />
<p>Her ne kerametse bunu çözemedik bir türlü, sarışın olmayan insanlar sarışın olan insanlara büyük eğilim duyar. Bunu ben mesela, Doğu Anadolu’da, mesela Tatvan’da ve başka yerlerde gördüm. Nerede bir Çerkes topluluğu varsa sıkışmış kalmış, etraftaki topluluklar üstlerine yığılırlar, sürekli onlardan gelin almak isterler.</p>
<hr />
<p>Doğum olağanüstü ilgi çekici, dehşet eğitici bir olaydır. Keşke bütün çocuklar hayvanların üremesine tanık olabilse, bunun nasıl bir mucize, muazzam bir olay olduğunu görebilse. Kedi annesi yangından yavrusunu kendini feda edercesine kurtarıyor. Yangına bir intizam atılıyor ve yavrusunu yangın ortamından çekip çıkarıyor, alkışlıyorsunuz, aman ne muazzam fedakârlık örneği.</p>
<hr />
<p>Biraz önce arkadaşımızın sorusunu cevaplandırırken söylediğim, Alman milletinin girdiği o facia ideolojik bir faciadır. Tutarlılık uğruna, baştan koyduğum ilkelere bağlı kalacağım diye, kendini ve bütün dünyayı ateşe atmıştır. Nasyonal sosyalizmin felaketi aşırı tutarlılığından ileri gelmektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni ortaya çıkan Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti de selefi Orta Çağ Hıristiyan Avrupa medeniyetini yerden yere çalmıştır. Karanlık çağ, cahillik, vahşet demiştir. Bizde de taklit olduğundan bizimle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Orta Çağ Avrupa’sını da tanımıyor, bilmiyor olmamamıza rağmen, bizim dışımızda cereyan ediyor olmasına rağmen, bizde de ilericilere, çağdaşçılara kulak verdiğinizde Orta Çağ kötüdür, karanlıktır, cehalettir derler; ne dediklerini bilmeden, Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyetinin kurucu babalarının laflarını tekrarlarlar. Karanlık mıydı, aydınlık mıydı, iyi miydi, kötü müydü onu bilmiyoruz. Hasbelkader göreceğiz gerçekten o kadar kötü müydü, değil miydi ama baştan peşin peşin şunu söyleyeyim: Bu kötülemeler önemli ölçüde psikolojiktir. Dediğim gibi o devrimi yaratanların bir önceki dönemi kötülemesidir.</span></p>
<hr />
<p>Yavuz, tarihimizin en önemli dahi devlet adamlarındandır. Dehanın başta gelen özelliği sezişin güçlü olmasıdır.</p>
<hr />
<p>Vahiy olmasa vicdanın anlaşılırlığı eksiktir, zayıftır. Vicdanımdam işittiğim sözleri vahiy çerçevesinde değerlendiriyorum.</p>
<hr />
<p>Dil bir kültürün birinci derecede aynasıdır. Bu sebeple de zaten kelime katlinden nefret ederim. Kelimeyi öldürdünüz mü o kültür dalını yok ediyorsunuz. Onunla bütün bir geleneği ortadan kaldırıyorsunuz. Söz kökleri olağanüstü derecede önemlidir kültür tarihi bakımından, bunun bir örneği “gelin”dir. Gelmekten çıkar, dışarıdan gelen, hep dışarıdan almıştır. En yakın ve güzel örneklerinden biri Osmanlı hanedanıdır. Birkaç istisna dışında kadın tarafı hep Türk olmayandır. O istisnalarda da aynı obadan evlenilmiyor, yine farklı obalardan evleniliyor ama Türktür. Onun dışında hemen hemen otuz altı padişah var, otuz altının aşağı yukarı otuz dördünün annesi Türk değildir. Orada da seçilir. Rakip olabilecek kavimlerden gelin alınmaz. Çok istisnai durumlar vardır. Bir tek galiba II. Mahmud’un annesi Fransızdır, başka böyle güçlü kavimlerden gelin alınmamıştır. Acem, Arap, Rus, Ukraynalı, Polonyalı, öncelikle de Çerkes gibi tehlike teşkil etmeyecek kavimlerden alınır. Evlenen erkek güveydir, damat Farsçadır. Güvey nereden geliyor? Güvenmekten geliyor, güvenilen, dayanılan, dışarıdan getirilen kadının dayanacağı, güveneceği, sırtını dayayacağı kocasıdır. Bu kelimelerde böyle bir anlayışın yansıması mevcut.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Öyle adamlar çıkıyor ki bunlar ellerini toprağa, suya vurmuyorlar. Bir köşeye çekilip, olup biteni seyrediyor, tarassut ediyor, düşünüyor. Düşün düşün bilmem nedir işin derler bizde, çünkü biz düşünmesini sevmeyiz. İcraata geçemezsiniz düşünmezseniz, düşünmenin sonucunda hareket etmekteyiz ve düşünmeden harekete geçmeye eylem diyoruz. Bu da insana mahsustur. Eylem başka hiçbir canlıda yoktur, sadece ve sadece insanda vardır, düşünmeye dayanır. Düşünen kişiler düşüncelerini ifade ederler; buna yargı diyoruz. Yargı şeklinde ortaya çıkar düşünme süreci sonuçları ve o yargılara dayanılarak icraata geçilir, eylemlerde bulunulur. İlk yargılarda bulunduğunu gördüğümüz insanlar hep bir üçlülükten hareket etmişlerdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Felsefe-biliminin dili insandan uzaklaştığı ölçüde belirginlik kazanır. İslam âleminin en önemli filozof bilim adamlarından İbn Sina bunu sevgi olarak belirler. “Aşk unsurları birbirine çeker, nefret onları ayrıştırır” diyor. Newton bu çok insani olan terimleri bertaraf ediyor ve tamamıyla insan dışı, nötr terimlerle açıklıyor. Buna da çekim yasası, yeryüzündeki yerçekimi diyor.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, kaybettiğimiz ettiğimiz İslam’ı geri kazanmak için ne yapılabilir? Siyasetten mi bir şeyler beklemeli?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Çok açık sözlü olmamı istiyorsanız -ağzımdan yel alsın diyerek- devrim olması lazım ve bu devrimde çok katı bir diktatorya yetişmeli, bütün medeniyet değişmeleri kırılma noktaları ancak bu yolla gerçekleşebilmiştir. Akıl bunu emrediyor ama gönül bunu istemiyor. En başta kendim istemem, böyle felaket ceberut bir düzenin gelip kafama tokmakla vurmasını, o olmayacak, bu olacak demesini. Biz medeniyet değişikliğine gittiğimizde bu oldu. 1</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı’nın ortadan kalkmasıyla sadece İslam medeniyeti son bulmaz, Türk tarihinin son derece belirgin omurgası da kırılır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Evrenle âlemi karıştırmamak lazım, evrenin klasik dilimizdeki karşılığı kâinattır. Kâinatla evren aynı şeydir. Kâinat yaratmaktan ortaya çıkıyor, oradan türetilmiştir. Allah’ın ol emriyle “olmak”tan gelmektedir. Evren Türkçede evirmek, değiştirmek fiilinden geliyor. Evrim de oradan geliyor. Yani değişmenin hüküm sürdüğü saha evrendir, evren olmaktadır. Âleme gelince, âlem dini-manevi bir terimdir. Dine göre varlık evrenden ibaret değildir. Evreni de içine alan, evreni de kapsayan daha geniş bir bütünlük söz konusudur; o da âlemdir. Dine göre, İslam’a göre görünen, duyumlanan, ölçülüp biçilebilen, var olanların aslı ruhtur. Bunlar evrenin ötesindedirler. Oradan geliyoruz evrene ve burada belirli bir süreyi doldurup tekrar oraya gidiyoruz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Osmanlı tarihine baktığımızda Şiiliğe kayan dönemler vardır, ondan sonra Sünniliğe çok ağırlık tanıdığımız dönemler var. Sanki bir yerde çok İranlaşıyoruz, Farslaşıyoruz korkusu baş gösteriyor. Mesela, Anadolu Selçuklu döneminden Fatih dönemi arasındaki bayağı uzun bir dönem bizim çok heterodoks olduğumuz bir dönemdir. Heterodoks Sünnilikten kaymak manasına gelir. Bu dönemde özellikle Selçuklularda Farslaşma eğilimimiz çok artmıştır. Lanetler yağdırdığımız Osmanlı gelmeseydi bugün Türkçe yoktu. Onu söyleyeyim size, Büyük Selçuklunun, Anadolu Selçuklusunun resmi dili Farsçadır. Halk Türkçe konuşuyordu hâlâ ve Türkçe konuşanlar kaba, cahil olarak niteleniyorlardı. Yükselmeniz için Farsça konuşmanız gerekiyordu. Osmanlıyla tekrar Türkçe gündeme geliyor ama bu heterodoks eğilimleri çok artmıştır. Anadolu’daki Müslümanlık hadisesinde tüm bu halk şairleri, din büyükleri, bunlar çok heterodoks kişilerdi. Fatih’le birlikte bir U dönüşü yapıldı, özellikle tabii Yavuz zamanında. Neden? Benim kanaatim Acemleşmeyi durdurma hadisesi vardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni Çağın ikinci büyük ideolojisinin de baş mimarlarındandır: Nasyonal sosyalizm. Nasyonal sosyalizmi varlık felsefesi açısından, ontolojik olarak işleyendir. Bir de Rosenberg adlı bir başka filozof var, o da biyolojik açıdan, Darwin evrimciliğine sırtını dayayarak işlemiştir. Bu ikisinden nasyonal sosyalizm, milli toplumculuk beslenmiştir. Heidegger’in reddedilmesinin temel nedenlerinden biri de nasyonal sosyalizmin babalarından olmasıdır. Bu affedilmemiştir, bağışlanmamıştır. Belki Almanlar savaşı kazansalardı bugün baş ideolog olarak çıkardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristoteles’in temel tabanı biyolojiydi, hocası Eflatun’un tabanı matematikti -bahusus geometri-. İbn Sina’ya bakıyoruz, orada da gene biyolojidir. Bîrûnî’de büyük ölçüde gök fiziği… Bilahare Galileo’da malum fizik, özellikle de gökbilim… Descartes’ta matematik… Newton da mekânik… Zaten klasik mekâniğin babası sayılır. Her filozof aynı zamanda bir bilim adamıdır. Son büyük örnek Albert Einstein hem metafizikçi, aynı zamanda da önemli bir fizikçiydi.</span></p>
<hr />
<p>Kung Fu bir filozof değildi, bir bilgeydi. Strateji ve taktik ikiliği yoktu onda, o bize dövüş sanatlarını aktarır. Bu sadece onda değil, bütün Çinli bilgelerde vardır, Konfüçyüs’te de vardı. Bütün bu doğu bilgeliklerinde savunma sanatı diyebileceğimiz olaylar vardır. Savaş ve askerlik sanatı bunu aşar. Dövüş sanatı değildir o yalnızca, biraz önce söyledim size, bütün bir savaş senaryosu düşünülür, öngörülür. Orduyu nereden yürüteceksiniz, nasıl besleyeceksiniz, Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi aileleriyle mi götürürsünüz, götürürseniz o aileleri nerede barındırırsınız, nasıl yedirir içirirsiniz? Tarihçiler reddederler ama yine bildiğimiz kadarıyla büyük sayıda asker yürütülür. İskender Çanakkale Boğazı üzerinden 60000 kişiyi Anadolu’ya geçirir. Bu muazzam bir rakamdır. Bu adamların beslenmesi, yürütülmesi, iaşesi, lojistik ve onun yanında tabii taktik, yani doğrudan doğruya savaş sanatı, kim nereye yerleştirilecek; okçularıyla, piyadesiyse, süvarisiyle vs. Bunların arasında savaş sanatında en önemli ilham kaynağı, esin kaynağı satranç oyunlarıdır.</p>
<hr />
<p>Sosyolojik olarak tarif edebilirsiniz dini ama din kendisinin insanüstü bir merciinin u ̈rünü olduğunu ifade etmektedir ve bu anlamda asla ideolojileştirilmemesi gerekir. Çünkü ideoloji insan elinden çıkmadır. Dini ideolojileştirdiğinizde siyasete karıştırıyorsunuz; siyasileştiği ölçüde ayağa düşüyor. .</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bir zaman Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti Orta Çağ Hıristiyanlığının devamıyım, halefiyim niyeti ve iddiasıyla vücut bulmuyor. Onu yıkıyor, tarumar ediyor ve bunun son noktası Fransız İhtilalidir. Fransız İhtilali Avrupa’nın bütün tarihi müktesebatını yok etme hareketidir. O kadar ki asiller ve ruhban sınıfı sadece katledilmekle kalmıyor, mezarları açılıyor, cesetleri yakılıyor. Fransız İhtilalinin benzerini pek görmüyoruz tarihte.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ümmet anneden oluşan, anneden çıkandır. Umm aynı zamanda kelime anlamı itibariyle önder demektir, imam, umm aynı kökten geliyor. Önder olan, yol gösteren anlamlarına gelmektedir. Annenin doğurmanın yanında en önemli özelliği eğitmektir, terbiye etmektir. Bu sebeple yine İslamcada umm olmanın yanında anne mürebbiyedir. Rabâ, öğretmek kökünden geliyor, aynı şekilde Allah’a atfedilen en önemli vasıf Rab’dır. Rahman ve Rab kadında tecelli ediyor. Rahmi var ve mürebbiyedir. Rahimde oluşuyoruz, beşerliğimiz o rahimde geçiyor. Gerçi şimdilerde dölyatağı deyip duruyorlar ama ben rahimden olmayım.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazıları Fatih’i hor görüyor, değil mi? Basın yayında, televizyonda Fatih’e dil uzatanlar varmış. Fatih, bir dâhiydi. Sadece İstanbul’u fethinden dolayı değil, Türkün en önemli hastalığına karşı devleti ayakta tutmanın yolunu bulduğu için. Çünkü yine çok tuhaf bir özellik, devleti inşa eden belirli bir halk grubu değil, tepedeki belirli bir zümredir. Yani önce devlet var ve sonra devlet milletini oluşturmaktadır. Bu yüzden devlete dehşet bir bağlılık vardır. Bugün de sürüyor bu, hâlâ olur olmaz her yerde devletin bekası denir, marazi bir şeydir. Fatih Türk tarihini içleştirmiş, sindirmiş bir adam ve Türk devletlerinin neden, nasıl yıkıldıklarını gören bir adam ve çok yakınında büyük büyük babası Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle ortaya çıkan faciayı da yakından biliyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilirsiniz, dilimizde en ağır, en kötü beddualar ocak üzerinedir. Ağzımdan yel alsın, ocağı sönesice derler mesela, ocağı batsın denilir. Ocak söndüğü anda hapı yuttuğumuzun resmidir. Bu yakın bir geçmişe değin sürüp gelmiş bir şeydir. Rahmetli Hocam Ahmed Yüksel Özemre’nin annesinin bayramlarda elini öpmeye giderdim. Allah rahmet eylesin. Tek başına yaşıyordu Üsküdar’da, bana yemek çıkarırdı. “Anacığım, bu yemekleri nereden buluyorsunuz, nasıl oluyor, bunlar nereden” derdim. “Allah Allah, ne demek nereden buluyorsun?” derdi.. “Tek başınıza oturuyorsunuz, hazır bana pişmiş yemek getiriyorsunuz, birbirinden leziz yemekler.” “Ocak sönmez evladım.” derdi. Ocak sürekli diri tutulmak ister. Söndü mü bittin demektir, ölüm demektir. Düşünün, demek ki 300 bin yıla yakın bir gelenekten size bahsediyorum ocağın canlı tutulma olayı, tabii bugün denilmiyor, bu bitmiş bir gelenektir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gazzâlî İslam’ın en büyük filozofudur, baş filozofudur, İslam felsefesinin hükümdarıdır, melikidir. Öbür tarafta da baş filozof Kant’tır. İkisinde de ahlakın temeli niyettir. Niyetten doğan ahlâk sisteminin merkezi meşruiyettir. Eylemi esas alan ahlâk felsefesinden çıkan hukuktur ve bunun içinde yer alan kanunlardır. Her kanuni tavır aynı zamanda meşru olmayabilir. Her meşruluk kanuni değildir. Hz. Peygamberin -mealen- “Zalime uyan zalimden beterdir” sözü bu söylediğimin çok açık ifadesidir.</span></p>
<hr />
<p>Meslek yüksek okulu açın, gençlere sanat öğretin. Üniversite temel fikrine bağlıysanız bu hiçbir yarar getirmez. Bilgi sağlar. Bilgiyi belirli bir ihtiyacı karşılama noktasında kullanmadığın takdirde yararı yoktur. Yıldız adamızın merkezine mesafemizi bilsem ne olur, bilmesem ne olur?</p>
<hr />
<p>Ahlâk ve edep üzerine konuşan filozof var mı? Var: Kant var mesela, Luther vardır, Gazzâlî vardır. Bunlar hem edep hem de ahlâk filozoflarıdır. İngiliz filozofların büyük bir kısmında, başlıcalarında edep yoktur. Locke’ta, Hume’da, Smith’te, Russell’da… Yani bu bir eksiklik, nakısa değildir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ne yazık ki bugün harple muharebe arasındaki farkı kaybettik. Birçok lafımızda olduğu gibi savaş lafıyla bir belirginlik kayboluyor. Halbuki ikisi farklı olaydır. Muharebelerde Allah’ın kılıcı olarak kabul edilen Hz. Ali Müslümanların yiğididir. Müthiş bir olay vardır. Bir muharebede karşıdakinin boğazını keseceği sırada adam Hz. Ali’nin yüzüne tükürür. O anda Hz. Ali adamı bırakır. O da merak edip sorar: “Sen boğazımı kesiyordun, niye beni bırakıyorsun şimdi?” “Şimdiye değin dava uğruna savaşıyordum ama değil mi ki yüzüme tükürdün, şimdi bu şahsi bir olaya dönüşmüştür. O sebeple seni bırakıyorum” der.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şimdi şu var, bugün de çok söylenen bir şeydir: Müslümanlar Müslümanlığa asla uygun yaşamıyor ve davranmıyor. Bunu her an görüyoruz, yaşıyoruz. Yaşayamazsınız, çünkü biraz önce söylediğim gibi sürekli beyniniz yıkanıyor. Kılık kıyafetle, görünümle belli bir medeniyetin mensubu olunamıyor, içleştiremiyorsunuz. İçleştirmeniz başkaldırmanıza bağlıdır. Bunun için gerekli olan eğitimden yoksunsunuz, eğitilemiyoruz.</span></p>
<hr />
<p>Hegel’in harikulade bir belirlemesi vardır: Gerçeklik fikrinle uyuşmuyorsa vay o gerçekliğin hâline. Benzerini Hitler söylüyor: Alman milleti benim fikrime, ideme uyamadı, yükselemedi, yücelemedi. Onun için batsın diyor. Bu çok ağır bir beddua, -kibrin de belki dereceleri vardır- çok ağır bir kibir; bunun bir eşini daha bulamayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Toplumların en önemli püf noktası tahmin edersiniz evlenmedir. Çünkü evlenmeye dayanarak insanlar ayakta kalmışlardır. Toplumun temelinin çekirdeği ailedir ve bu üçlü kadın-erkek-çocuk. Dinler bu evlenme usulüne uygun olarak inşa edilmişlerdir. İki çeşit evlilikten bahsedebiliriz: Topluluk içi evlilik, topluluk dışı evlilik. Aynı totemden geldiğine inanan toplumlar, toplumun dışından evlenme mecburiyetini duymuşlardır. Dişi kurttan geldiklerine inanan Hiung-nuların obanın dışından evlenmeleri zorunludur. O hâlde bunlar iki şeyin peşinde koştular: Geyiklerin ve kadınların. Çoğalabilmek için, evlenebilmek için kendilerinin dışında kalan topluluklardan kadın bulmaları gerekiyordu. Tersine totemleri icabı başka toplumlar da içeriden evlenirler. Mesela, Moğollar öyleydi.</span></p>
<hr />
<p>Çok eski tarihlerde kesinlemelerde bulunmanız imkânsız, sürekli yaklaşımlarla iş görmek zorundasınız. Metin varsa, kayıtlar varsa ne âlâ, yoksa büyük ölçüde tahminlere dayandırmak zorundasınız.</p>
<hr />
<p>İnsan bilinçli kaldığı sürece, bitkisel hayata girmedikçe, komaya girmedikçe hürdür. Ne yaparsanız yapın, hapse atın, zincire vurun insan hür olmaya devam etmektedir. Bir tek kurtulamadığı mahkumiyet hür olmaktır. Hür olmaktan kurtulamıyoruz. Hareket kabiliyetimizi kaybedebiliriz. Türkçedeki böyle bir zengin ifade imkânı var: Serbestlikle hür olmak aynı şey değildir. Ağır hasta olabiliriz, kapımızdan bacamızdan uzak olsun, felç de olabilir insan, hareket edemez, hapsolur hareket edemez. Burada serbestlik ortadan kalkıyor ama hür olma durumu devam ediyor. Onu ortadan kaldıramıyoruz. Hür olan insan tercihinin hesabını her şeyden önce kendine vermektedir, ondan sonra da topluma vermeye başlıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">SALONDAN- Tasavvuf tümüyle panteist midir? </span></p>
<p><span class="text-alt">TEOMAN DURALI- Katiyen, hiç alakası yok, panteizm İslam’a taban tabana zıt olan bir şey ve tasavvufta İslami olmayan hiçbir şey yoktur. İslam’dan sapan tasavvuflar olabilir mi? Onlar tasavvuf değil, başka şeylerdir. Kesinlikle olmaz, panteizm dediğim gibi Hıristiyanlıkta da yoktur panteizm, bildiğiniz üç dinde panteizmin “p”si yoktur. Yani Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olamaz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Her felsefe sistemi belirli bir bilime dayanmak zorundadır. Bilime dayanmayan felsefe sisteminden bahsedemeyiz. Adam Smith’in dayandığı bilim, iktisattır. Bunu kuruyor ama bize bu ideolojiyi, aynı zamanda o ideolojinin dayandığı temel bilimi, iktisadı tasvir eden, enine-boyuna önümüze koyan Karl Marx’tır. Karl Marx tekrar ediyorum, sermayeciliğin kurucusu değildir, açıklayıcısıdır ve bunu iki yönden yapmaktadır: Sermayeciliği ortaya çıkaran İngiliz milletinin tarihini incelemiş ve ikinci olarak da bu ideolojinin dayandığı asli bilimi, yani iktisadı gözümüzün önüne sermiştir. Karl Marx’ın bir başka yönü sermayeciliğin ilk neşvünema bulduğu, yani doğup serpildiği Atina’yı da karşımıza çıkarıyor. Onu da daha az ölçüde olmak üzere bize tasvir ediyor. Zaten doktorası Yunan felsefesi üzerinedir.</span></p>
<hr />
<p>Türkler Müslüman olmadan önce de domuz yemiyorlardı tuhaf bir tesadüf, o sebeple İslam âleminde en tutarlıca domuzu yemeyen Türklerdir. Hiç kesinlikle dokunmazlar. Öbürlerinde bu kadar sıkı değildir.</p>
<hr />
<p>Mevlânâ mı senden daha çok biliyor, sen mi Mevlânâ’dan çok biliyorsun? Teknolojik açıdan tabii ki ben daha çok biliyorum ama bu bir olgunluk mertebesi midir? Değildir. Olgunluk mertebesi ve hakikat bilgisi bakımından o benden daha fazla şey biliyordu.</p>
<hr />
<p>Kültürde üç temel unsur vardır. Bunlar olmadan kültürü anlamak ve anlatmak imkânsızdır. Zanaat, din ve dil. Zanaattan, teknikten yoksun, dini olmayan, dilsiz toplum, kültür düşünülemez.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Çağdaş medeniyetin ideolojisi sermayeciliktir, kapitalizmdir. Gerek kapitalizm, gerekse onun ihtiyaç duyduğu yaygın sömürmeye emperyalizm diyoruz. Emperyalizm tu kaka olduğundan, sevilmediğinden artık onun yerine -nasıl ki mesela eşeğe merkep yahut ite köpek diyorsak- daha incelmiş, daha nazikleştirilmiş bir kelime olarak küreselleşme diyoruz. Aynı anlama geliyor. Çünkü sömürüyü kaldırdığınızda kapitalizm çöker. Ben burada bir değer yargısında bulunmuyorum.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Tarihte ilk defa bir kültür medeniyet ve din esasına göre inşa edilmez. Yeni Çağ Avrupa medeniyeti tümüyle din dışıdır. Dinsizdir, Tanrı’yı inkâr eder şeklinde anlaşılmaması gerekir ama resmen kurum olarak kendisini dine dayamıyor. Önceki medeniyetler çoğunlukla adlarına varıncaya dek bütün yapılanmalarını dinden almışlardır. Hint medeniyeti Hindu dininden, İran medeniyeti Zerdüştlükten geliyor, yani Zerdüşt dinine dayanmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>İç içe yaşadığımız, bize en yakın millet Farslardır. Benim özel bir bağlantım yok ama nesnel olarak baktığımızda bize en yakın olan millettir.</p>
<hr />
<p>Daha önce size söylemiştim, devletin üç sütunu vardır: Hukuk, iktisat, siyaset. Kanuna tüze demişlerdir. Gene bir sapıklık sonucu nedendir bilmiyorum, Arapçadır diye kanun atılır, yerine Moğolcadan yasa alınır. Madem atıyorsun kanunu, niye tüzeyi almıyorsun, yasayı alıyorsun, ne lüzumu vardı? Herhâlde bu kanuna karşı çıkanlar çağdaşçılarımız, ilericilerimiz İslam’dan dolayı Arapçaya düşman olanlarımız ne yazık ki aslında kanunun Yunancadan geldiğini bilmiyorlardı. Bilselerdi belki kanun kalacaktı yerinde. Kanun sözü Yunancada “kanon”dan gelir. Kanon’dan Arapçaya geçmiş, kanun olmuş, oradan biz almışız.</p>
<hr />
<p>Daha küçüklüğümüzde sus, büyüklerin yanında konuşma, hatta ortalıklarda dolanma, git o taraflara, burada büyükler oturuyor, yiyorlar içiyorlar, vesaire. Sürekli bir otorite ve nasıl bir otorite? Baba otoritesi. Nereden ileri geliyor? Büyük ihtimalle dayandığımız tarım toplumundan. Hatta denize açık bölgelerdeki insanların zihniyeti mesela, Karadenizliyle doğu yahut orta Anadoluluyu karşılaştırın, ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Onlar çok hamsi yerler de fosforlanırlar, değildir. Yani onun da belki etkisi var ama esas yetişme hadisesi, denizin insanı terbiye etme durumu vardır.</p>
<hr />
<p>Hayatımda yediğim en güzel künefe Antakya’nın Harbiye’sindeydi. Bir daha hiçbir yerde böyle bir şey yemedim ve sümme hâşâ da yemeyeceğim. Nereden geldi onların malzemesi? Herhâlde gökten inmedi, gene bu dünyadan temin ettiler malzemelerini herkes gibi ama bambaşka imal ediyorlar.</p>
<hr />
<p>Kültürde ilerlemeyen, düşük kalan toplumların dilleri de düşüktür ve dillerine bakım göstermezler. Örnek biziz, yeryüzünde bizim kadar diline sahip çıkmayan, dilini saymayan, dilinle ilgilenmeyen ikinci bir toplum bana gösteremezsiniz.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristokrasilerde çok iyi devlet adamları çıkar. Hani derler ya aman efendim, o Cumhuriyet’i yıkacak, Osmanlı’yı geri getirecek. Yıkamazsınız, Osmanlı’yı geri getiremezsiniz. Çünkü Osmanlı saraydan çıkmadır. Doğar doğmaz o kişiye nasıl devlet adamı olacağı öğretilir. Affınıza sığınırım, lazımlığına ederken bile o bebek ne yapıp ne yapmayacağını öğrenir. Bir cumhuriyette sokaktan bulduğunuz birini alıp sen cumhurbaşkanısın deyin, olsun. Belki çok basite indirgedim ama üç aşağı beş yukarı böyledir. Devlet adamlığı önce bir edep, adap işidir.</span></p>
<hr />
<p>Bunu çiğniyor Fatih, evlat ve kardeş katlini kural olarak koyuyor. Niye? Devleti kurtarmak için, Türkün makus talihini yenmek için, şakası yok. Devlet çöktü mü hepimiz mahvoluruz, perişan oluruz. Uzağa gitmeyelim, yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta, daha dün Yugoslavya’da, biraz daha öteye geçersek 1947’de Hindistan’da olanlara bakalım. O günden itibaren Osmanlı Türk tarihinin en uzun süreli devleti hâline gelmiştir. Şakası yok, yeni zamanlarda, Yeni Çağda, modern dönemde 600 küsur yıl yaşamış. Emperyalizme kurban gitmiş bir dünyada bir ada olarak kalmıştır. Onların buyruğuna girmemiş bir tek Osmanlı Devleti vardır. Bunu Fatih’e borçluyuz. Fatih kendini kurban etmiştir.</p>
<hr />
<p>Muazzam bir dildir Farsça, büyük kültür milletlerinin en başta gelen özelliği dil bilincidir. Dil bilincinin de tezahür ettiği insanlar kadınlardır. Bir milletin kadını dilini unuttuğu takdirde o millet ölmüştür. Dikkat edin, büyük kültür milletlerinde kadınlar nereden evlenirse evlensin çocuklarına dillerini öğretirler. Bir furya yaşadık, Sovyetler çöktükten sonra, Rus hanımlar buraya akın ettiler. Çok evlilik oldu, TürkRus evliliği, benim gördüğüm her Türk-Rus evliliğinde çocuklar Rusça öğrenmişlerdir.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Tarih felsefesiyle uğraşmak isteyen bir kişi genel olarak hangi sahalarla ilgilenmeli, hangi lisanlara vakıf olmalıdır?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Tabii ki önce felsefe ve tarih. Medeniyet tarihi, yani belirli bir toplumun, milletin tarihinden ziyade genel medeniyet tarihini. Nereden geliyorum ben buna? Ben tarih felsefecisi değilim ama çok ilgimi çeken bir tarih filozofu Arnold Toynbee’yi göz önünde tutarak bunu söylüyorum. Arnold Toynbee medeniyet tarihçisidir, bir filozoftur. O bakımdan sorunun ilk bölümü felsefe öğrenimi göreceksiniz, artı medeniyet tarihi öğrenimi. Felsefede diller değişir. Hangi felsefeye ağırlık veriyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Eski Çağ felsefesiyle uğraşıyorsanız Yunanca bilecekseniz, İslam felsefesiyle uğraşıyorsanız tabiatıyla Arapça göreceksiniz. Orta Çağ Hıristiyan felsefesi Latinceyi gerektirir. Felsefenin dört ana dili var: Yunanca, Latince, Arapça, Almanca. Çünkü bunlar felsefede dört ana yoldur, gelenektir. Hangisini seçiyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Tabii bugün yazının-çizimin yüzde 80’i İngilizce, bu bakımdan asıl metinlerinizin dışında okumanız gereken yazılar İngilizce olacağından İngilizce de biliyor olmanız lazım. Türk tarihiyle uğraşacak olanlarla da benzer bir zorunluluk var. Eski Türk tarihine değinenlerin Çince bilmesi kaçınılmaz, arkasından 8. yüzyıldan sonraki tarihimize bakanlar Farsçayı bilmek zorundalar. İslami devirlerle uğraşanlar tabii ki Arapça bilmek zorundadırlar. Bir de tabii Türkçenin değişik dönemlerdeki çeşitleri var.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Rus kadını nereye giderse dilini de götürür. Arap, Fars kadınında da görebilirsiniz. Fars kadını nereye giderse gitsin, kiminle evlenirse evlensin çocuğu Farsça konuşur. Burada da Çince öğrenirler. Bu kadınlar nereden öğrenmiştir bu bir sırdır, dediğim gibi Malay Müslümanların arasında yetişiyor ama Çincesini unutmuyor, bir yerden alıyor bunu ve çocuklarına bunu benimsetiyor. Çince de çok baskın bir dildir. Çinli her ortamda, her durumda dilini hâkim kılmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, bu günümüz “bilgi toplumu olmak” teranesine baktığımızda…</p>
<p>TEOMAN DURALI- Teranedir tabii. Çoğunlukla yarar sağlamayan bilgilerin, dedikoduların peşinde, bilgisayarlarda, televizyonlarda o kimin nesiymiş, şu kiminle çıkmış… Bu bilgi benim ne işime yarar? Yarar sağlayıcı bilginin eksikliğini özellikle tıpta görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Yeniçeri teşkilatı olağanüstü bir teşkilattır. Her defasında yeniden şaşıyorum ben oraya göz attığımda, hayretler içinde kalıyorum. Osmanlı’nın sadece yeniçerisi yok, biraz önce bahsettiğim Akıncılar çok ilgi çekicidir. Size burada bir şey daha söyleyeyim, büyük ihtimalle Almanlar bunu taklit ettiler. Schutzstaffel SS Akıncıları çok andırmaktadır. Tabii Osmanlı’nın asla bir ırkçılığı yok, bırakın ırkçılığı ırk kavrayışı yok, kavmiyet yok. Öyle bir anlayış yok, o çok yenidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlk defa bütün insanlığa hitap, daha doğrusu insanlık fikri Musa’yla ortaya çıkıyor. Gidiyor Firavun’a, diyor ki: “Allah var, kabul etmen lazım.” O da diyor ki: “Git oradan, Tanrı benim, ne oluyor sana” ve kovuyor. Hikâyesi uzun. Hz. İsa ve nihayet Hz. Muhammed’de yaygınlaştırılan, geliştirilen fikir, bütün insanlığa yayma olayı. Bugün insan hakları dediğimiz, insanın vazgeçilmez hakları ve ödevleri olma fikri ilk defa dinle ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Türklerin tarihi yüzde seksen oranında sert, soğuk ve zorlu iklimlerde geçmiştir. Türkler, Germenler ve Slavlar soğuk iklimlerde yaşamışlardır. Bu şartlarda can yoldaşına ihtiyaç duyuyorsunuz. Zorlu hayat şartlarında birinci derecede ihtiyaç duyduğumuz şey can yoldaşıdır. Can yoldaşının da sayısını arttıramazsınız. Her yönden güveneceğiniz insandır can yoldaşı, bu sebeple yerleşik şehir hayatına intikal edinceye değin büyük ölçüde tek kadınla yaşama gereğini duymuşlar. Çünkü ikisi birlikte mücadele etmektedirler. Bunu ben değişik Türk boylarında gözlemledim. Toroslar’da Yörüklerde, Pamir yaylasında Kırgızlarda, Doğu Anadolu’da Beritan aşiretinde hep tek kadınla yaşıyorlardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilgi topluluğu uzmanlığa saygı duyma ve burnunu her işe sokmamadır. Ben yemek pişirmesini bilmiyorsam en zor yemek olan pilavı pişirmeye tevessül etmem. Çünkü rezil ederim, tencerenin dibini yakarım, yapacağım budur. Hastabakıcı değilim, hekim değilim, hatta hekimliğin özel uzmanlığına da sahip değilim. Ne yapabilirim? Ancak öldürürüm o kişiyi. Bu endişeyle hareket etmiyor felsefe. Newton keşfettiği yerçekimi yasasını bir yarar getirsin diye ortaya koymuyor. Merakına, sorusuna cevap arıyor.</span></p>
<hr />
<p>Kandaşlık esasında insanın kökeni kadın-erkek cinsi ilişkisidir. Bu ilişki bütün insan oluşumlarının anahtarıdır, başıdır, başlangıcıdır ve bu ilişkinin cereyan ettiği, bu ilişkinin serpildiği ortam, ocak başıdır, yuvadır. Bir üçlülük ortaya çıkıyor: Kadın, erkek ve ondan oluşan çocuklar. Bütün kültürlerin arka planlarında hep bir üçlülük görüyoruz. Hıristiyanlıktaki teslis, felsefedeki diyalektik, Çin bilgeliğindeki yin ve yang… Doğayı da böyle yorumlamıştır insanlar, karşıtların birleşmesinden ortaya yeni bir ürün çıkmaktadır. Gece-gündüz ve gün bir örnektir. Yaz-kış-yıl, vs. Aile o hâlde esastır, temeldir ve bütün toplumsal oluşumlar bu çekirdekten ortaya çıkmaktadır. Burada izin verirseniz kadın propagandası yapacağım. Daha kadıncılık yokken ortalıklarda ben ilk kadıncıydım, onu da söyleyeyim size, neden ilk kadıncıydım? Çünkü ben annemi çok severim, herhâlde hepimizin yaptığı iş bu; annemizi sevmek. Peygamberimizden gelen bir gelenek, değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam üç kere “annendir” dedikten sonra dördüncüde “babandır” demiştir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p>Çağımızın en büyük filozoflarından Heidegger ocağı insanın yaşama iksiri olarak görür ve onun dışı ölümdür. Tabii dilden hareket ederek koyuyor bunu, müthiş bir şeydir, dil sadece konuşmaya, bir şeyler bildirmeye yaramıyor. Dil ruhumuzun ve onun dayandığı kültür geçmişimizin aynasıdır. Kültürü tanımadan öğrenilen bir dil hiçbir işe yaramaz, kupkuru olur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Mahalle ortadan kalktığı gibi aileler de ortadan kalkıyor. Ben talebelerimde görüyorum, parçalanmış aile fevkalade çoktur son yıllarda, böyle olunca eğitim alamıyorsunuz, eğitilemiyorsunuz, terbiye görmüyor insanlar. Burada artık kişilere bir şey düşüyor. Yani merkezi otorite ortadan kalktığına göre kendini dindar, Müslüman gören insanların bu boşluğu bir iltizam olarak doldurmaları lazım. Günümüzde aile varlığını sürdürmek çok zor bir iş, bir fedakârlık gerektirmektedir ve en önemli yönümüz fedakârlığa girmemektir, fedakârlıktan kaçmaktır. Bu kolayımıza geliyor. Başta söylediğim gibi, dinin en önemli yanı sömürüyü ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak ve bunun gerektirdiği fedakârlıktır.</span></p>
<hr />
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Nerede insan varsa orada din vardır. Dinle kültür, kültürle ahlâk iç içe geçmiş olaylardır. Birbirinden ayırt edilemez. Ayrı ayrı kurumlar değildir, iç içedirler. Din topluluğunun başındaki kişi topluluğun bütün ihtiyaçlarına cevap vermek mecburiyetindedir. Topluluğun hakîmidir, yani aynı zamanda hekimi ve hâkimi durumundadır.</span></span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr flex-row items-center pl-4 pt-3 pb-2">
<div class="dr w-full h-full items-center justify-start" aria-label="Seçenekler">
<div class="dr svg fill-silik w-6 h-9">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
<div class="dr  bg-kirmizi rounded-full wh-1_5 absolute top-2 right-2"></div>
</div>
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Dil üstünde fazla bir şey söylememe lüzum yok, kendinden belli olan bir şeydir. Çünkü bütün işlemlerimizi dille yürütmekteyiz ve dille yürütmek zorundayız. Bütün iletişimimizi onunla uyguluyoruz ve dil çok belirgin bir biçimde evrim sonucu değildir. Hayvanların bağırtısı, çağırtısı, anırması yahut böğürmesi, kişnemesi dilin aslını teşkil etmemektedir.</span></span></div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Evet, şimdi bizim de okur-yazarlığımız iyi, bugün maşallah her birimiz üniversite mezunuyuz ama ben bir aklın ışıldamasını görmüyorum bizde, açıkça söyleyeyim. Aflarınıza ve kendi affıma da sığınarak söyleyeyim, bundan ibaret değil. Bir kere en önemli özelliği Yahudilerin ve İngilizlerin özlerine sadık kalmalarıdır. Dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, iki şeyi terk etmemişler: Dinlerini ve dillerini. Maruz kaldıkları bunca baskıya, işkenceye, her şeye rağmen dillerine dört elle sarılmışlardır. Dini seversiniz sevmezsiniz, Marx hiç sevmiyor dini ama “Yahudinin en önemli özelliği bu dinine bağlılığıdır” diyor. Bunu Karl Marx söylüyor, Yahudilik Sorunu Üzerine kitabında: “Din, Yahudilik toplumları ayakta tutan kurumdur. Kitlelerin afyonu dindir” Bunu biz hep yanlış anladık. İnsanların ayakta tutmanın yolunu kastediyor. Çünkü Marx döneminde anestezi yoktu, adama afyon koklatırlardı ve öyle ameliyat ederlerdi. Afyonsuz ameliyat, insan ölür, sancıdan gider bu sefer. Din hayatı yaşanabilir bir hâle sokan kurum anlamında söylüyor bunu “kitlelerin afyonudur” derken.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Fatih kanun çıkarıyor: “Ormanlarımdan bir dal kıranın kellesi gider” diyor. Ormanlarım dediği kendi malı mülkü değil, devletin toprağı, devleti temsil ediyor adam. Vakıflar niye kuruldular? Memurum burada, yarın atıldığımda cascavlak kalırım ortada, çoluğuma çocuğuma rızık çıksın diye vakıf kuruyorum. Anlaşılıyor mu burası? Avrupa’da olup bitenlerle bizde olup bitenlerin hiçbir paraleli yok, tamamıyla bir yanlış anlamadır.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Topluma mahkûmuz, toplum dışında insanın oluşması imkânsızdır. Aman bana kalkıp efsaneleri sormayın. İşte kurt emzirmiş de, büyütmüş de, bunlar masaldır, efsanedir. İnsanın dışında insanı büyütecek, yetiştirecek hiçbir güç, kuvvet yoktur. O hâlde insan, toplum ve kültür örtüşen, çakışan kavramlardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
<div>Cumhuriyet’le birlikte bizde iki fikir takip edilmiştir. Öncelikle dinin topyekûn iptalini savunanlar olmuştur. Tabii bu Cumhuriyet’ten önce de vardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Abdullah Cevdet gibi kişiler bunu savunuyorlardı. İkincisi, Müslümanlığın Hıristiyanlığa benzetilmesi gereğini savunanlardır. Hıristiyanlıktan kastettikleri özellikle Protestanlıktır. Yani bir İslam Protestanlığının her alanda ortaya çıkmasını savunmuşlardır. Mesela camilere sıralar konulsun, yerde değil kilisede olduğu gibi oturularak ibadet edilsin. Hıristiyanlıkta ve öteki bütün dinlerde belli ölçüde dinin belli bir alanı, dünyevi hayatın bir alanı vardır. İslam’da bu ayrım yoktur. İslam’da ruhban sınıfı olmadığından ötürü dinle dünyevi hayat iç içedir. Yani şu dini yapıdır, bu dünyevi yapıdır, şu dini alandır, bu dünyevi alandır diye bir şey yok. Her alan dinin içindedir. Büyük abdest, küçük abdest -affınıza sığınırım- bile din tarafından belirlenmiştir. Dinin belirlemediği hiçbir şey yok. Bu kalksın deniliyor bu ikincisini savunanlar, şimdi bu ikinci görüşü savunanlara karşı bir tepki olarak dine dayalı bir ideoloji ortaya çıkarılıyor. Sadece Türkiye’de değil, düşünce hayatının çok etkin olduğu Mısır, Hint -sonra Pakistan oldular- gibi İslam ülkelerinde böyle bir akım ortaya çıktı ve fazla tanınmıyordu.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Felsefileşmiş medeniyetlerde ahlâkla karşılaşıyoruz ama her toplumda, her kültürde edep vardır ve tekrar ediyorum, onun kaynağı dinde oluşur. Bunun açık ifadesini ben Mevlânâ’da görürüm. “Kur’an’ı bir baştan bir başa okudum, edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Bu çok önemli bir noktadır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Adaletin sakatlandığı en önemli nokta, arabanın tekerini kıran çukur sömürüdür. Bu iktisatta da, kadın-erkek ilişkilerinde de böyledir. Eşitlikten bahsetmiyorum size, eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz zaten, adaletin olduğu yerde de eşitlik yoktur. Eşitlik bir matematikte, bir de hukukta vardır. Yani bütün gün esrar çekip yan gelip yatanla bir Einstein’ı aynı kefeye koyamazsınız. Ama o esrar çeken, bütün gün yan gelip yatan adamı da yaşatmak mecburiyetindesin. Esrar çekiyor diye adama iğne vurup tahtalıköye gönderme hakkına sahip değiliz. Onun insanca yaşamasını ve mümkünse o iptiladan kurtulması için birtakım şeylerin yapılması lazım ama tekrar ediyorum, ikisini aynı kefeye koyduğun takdirde, işte orada zulüm başlar.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Hint-Avrupa dillerinin de belli bir atadan, bir anneden çıktıkları varsayılmaktadır. Bunu bize bildiren çok inandırıcı belirgin kıstaslar var, ölçüler var. Bir kere bu dillerde sayılar akrabadır ve çok temel sözler birbirleriyle paraleldir. Mesela İngilizcede brother, Farsçada birâder, Sanskritçede brader, Fransızcada frèrenin aynı kökten geldiği tespit edilebiliyor. Bunun gibi çok temel sözlerin ve sayıların benzerliği bizi kimi dillerin akraba oldukları sonucuna götürmektedir. Türk dillerinde ayrım hemen hemen yok gibidir ama bir üste çıktığımızda, Altay dilleri dediğimizde o fark çok büyüktür ve orada şüpheye düşüyoruz. Mesela Moğolcayla Türkçe arasında bağlantıları kuramıyorsunuz. Ne rakamlar birbirini tutuyor ne temel sözler benzeşiyor. Bu bakımdan hâlâ Altay dilleri bir teori değildir, bir varsayımdır. Ama Hint-Avrupa dillerinin ve Arapça, İbranca, Asurca, Süryancayı içeren Sami dillerin benzerlikleri çok belirgindir.</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Tarihte en fazla yer değiştiren ve en uzun boylu göçe çıkmış kavim Türklerdir. Kuzeydoğu Asya’dan Akdeniz’e, Nâzım Hikmet’in lafıyla bir kısrak başı gibi sarkarlar ama burada da durmayıp Rumeli’ye, orta Avrupa’ya, hatta bugünümüzde Batı Avrupa’ya uzanıyorlar. Bunun dışında da Kuzey Afrika’yla orta Afrika’ya intikal etmişler, Hindistan’a gelmişler. Böyle muazzam bir coğrafyayı kat etmiş, sadece gezip dolaşmamışlar tabii, gittikleri yerlere yerleşip devlet kurmuşlar. Hint’te Babil Devletini kuruyorlar, İran’da 1000 yıl sürmüş hanedanlar Türk asıllı olmuşlardır. İran’ın Müslümanlaşmasından, yani 633’te Hz. Ömer’in fethinden itibaren Humeynî’nin devirdiği Rıza Şah Pehlevî’nin babasına değin İran’daki bütün hanedanlar hep Türk asıllı olmuşlar. Bunlar da genellikle Osmanlı’yla çatışmış, savaşmışlar</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Tragodía İslam’da kesin olarak yasaktır. Çünkü İslam’da iki büyük bağışlanmaz günah vardır. Allah her şeyi bağışlar, bunları bağışlamıyor. Birincisi şirk koşmak, yani eş koşmak, ikincisi umutsuzluk, Allah’tan umudunu kesmek. Buna rağmen İran edebiyatında tragodía’yı görüyoruz. Fars edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir. İki-üç edebiyat vardır ki bunlar göklere sığmıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Dillerden yayılmacı, yayılmaya yatkın hâkim diller vardır, çekinik diller vardır. Türkçe o çekinik dillerdendir ve bunu öncelikle kadınlarda görüyorsunuz. Kadın bir kültürün ilk ve son omuzlayıcısıdır. Bir toplum çökme emaresi gösterdiğinde ilk bel verenler erkeklerdir, ortadan kaybolur, çöker gider. Kadın ayaktaysa, o kültür kurtulur. Kültürün en önemli etkeni, unsuru dildir ve kadın dile sahipse, o dil yaşıyor. Öncelikle ve özellikle ecnebiyle evlenen kadının çocuklarına, yani kendi toplumundan, milletinden olmayan bir erkekle evlenen kadın çocuğuna dilini öğretiyor mu, öğretmiyor mu, ona bakarım. Doğuda ve batıda nereye gitmişsem Türk olmayanla evlenen Türk kadını çocuğuna hiçbir zaman Türkçe öğretmemiştir. 1967’de Ürdün’e gittiğimde tanıştığım yedi ailenin kocaları Filistinli, burada ODTÜ’de okumuşlar, hanımlar Türk, hiçbirinin çocuğunun Türkçenin t’sinden haberi yok. Benzeri bir olayı Avrupa ve Amerika’da görebilirsiniz. Buna karşılık Çinli, Fars, Rus, Fransız, İtalyan, Arap, matematik kesinlikle söyleyebilirim, çocuklarına dilini öğretiyor. Kürtçe de öyledir, onu da unutmadan söyleyeyim. Tanıdığım Türkle evli Kürt hanımların çocukları Kürtçe bilirler. Zazalar öyle değil, Zazaca ölen bir dildir. Çerkesler öyle değil, Adigece de ölen bir dil, Lazlar aynı şekilde çekiniktir, gidiyor. Türkçe öyle ölmediyse, bunun fazileti yerden yere vurduğumuz, sürekli kötülediğimiz Osmanlı’dan gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Avrupalı olmadığımızı hep öne sürmüşümdür ve hiç de lüzumu olmadığını iddia etmişimdir. Ne kadar Avrupalı olduğumuzu sanırsak sanalım değiliz. Çünkü bunun içine doğmadık, bu olayın, bu zihniyetin, bu çerçevenin içinde büyümedik, yaşamadık. Dininden anlattırır Avrupalı, daha sonra okumaz, o ayrı bir konu, hiçbir yortumuz Alman’ın Noel’i gibi dramatik, Rus’unki gibi resim dolu değildir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından biri Tonyukuk’tur. Kesif bir Budacılık akımı var, Budacılığa geçmek isteniyor. Tonyukuk Çin’de dünyaya gelip yetişmiş, orada öğrenim görmüş bir Göktürktür ve Bilge Kağan’ın veziriazamı olur. “Kesinlikle Budacılıkla Taoculuğa geçilmeyecek. Bunlar yatalak dinlerdir, bizi miskinliğe sevk eder.” diyor. Her dine, en olmayacak dine bile girmişler, Hazarlar Yahudi olmuşlardır ki İbrani değilseniz Yahudi olamazsınız ama asıl intisap ettikleri Müslümanlık olmuştur.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Rumeli Roma toprakları, Roma ülkesi anlamına gelmektedir. Batı’da kalan bütün topraklar bu ad altında anılıyorlar. Osmanlı’dan gelen her şey kötülendiğinden Rumeli adını da iptal ettik, Avrupalılaştığımız için Avrupa oldu. Mesela, çok benim kulağıma tuhaf gelir, nereye gidiyorsun? Avrupa yakasına gidiyorum. Öyle bir şey yok, çocukluğumda, gençliğimde bu taraf Rumeli kabul edilirdi, o taraf da Anadolu’ydu. Hatta Anadolulular Rumeliler için, yani Osmanlı’nın Avrupa yakasında yaşayanlara suyun öbür tarafından, suyun ötesinden derler.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Mahallede kurallar çok sıkıydı. Bu kuralları koyan belirli bir merci yoktu. Meclis, hükümet, devlet vs. yok ama bir kurallar dizisi vardı. Nasıl oturulur, nasıl kalkılır… Büyüğünle karşılaştığında elini öpeceksin, şöyle selam vereceksin, kavga ettiğinde nelere dikkat edeceksin, kaçan, yere yıkılan adama tekme atmayacaksın&#8230; Bunlar size bahsettiğim kadim dönemlerin kavga usulleridir. Homeros’un İlyada’sında bir tabir geçer. Paris Akhilleus düşmanına “İnsan dediğin sevişirken de savaşırken de göz göze gelir” diyor. Göz göze gelinmedikçe bu iki temel insani fiil yerine getirilmez. Yaparsan ne olursun? Kalleş, kahpe olursun. Bu çok büyük bir suçlama, müthiş bir hakarettir</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div></div>
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div><span class="text-alt">Alman milliyetçiliği nasyonal sosyalizme, Fransız milliyetçiliğinin özü kültüre dayanır. Zaten bizde milliyet diye bir şey yoktur, bizim has dönemlerimizde Türk, Arap, Kürt ayrımı yoktu, böyle bir bilinç yoktu; insaniyetimizden değil, böyle bir bilinç yoktu ortada. Müslim-gayrimüslim, darülharp ve darülislam tefriki var. Milliyet olayı Tanzimat’la birlikte başlar, çünkü Fransız okul etkisi baş gösterir ve burada demin dediğim gibi kültür baskındır, kültüre önem verilir. Orada da karar veremezler bir türlü, İslam esaslı Osmanlı kültürü mü, yoksa yeni yeni uyanmaya başlayan belli belirsiz bir Türklük duygusu mu? Türklük duygusu da nereden çıkıyor? Bize tabi olan milletlerin, özellikle Yunanlıların milliyetçilik taslamalarından ortaya çıkıyor. Fakat Abdülhamid yeniden Tanzimat öncesine dönmek istiyor. Ümmet fikrini yerleştirmeye çalışıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Medeniyetle kültürü karıştırmayalım. İnsan olarak medeniyetsiz yaşanabilir, kültürsüz yaşanamaz. Her kültür bir medeniyete mensup değildir ama her medeniyet kültür üzerinde yükselir, kültürün üzerinde bir üstyapıdır. Altyapı kültürdür, üstyapı medeniyettir. Medeniyeti kültürler federasyonu olarak da görebiliriz. Belli, benzeşen kültürlerin oluşturduğu bir üst topluluk durumundadır. Kültürler u ̈ç payandaya, üç sütuna dayanır, bunsuz bir kültür düşünülemez: Dil, zanaat ve din.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Ortada olan bir başka olay da bu medeniyetin zirve çağı 20. yüzyılda iki dünya savaşında 100 milyon insan ölmüştür. Daha ötesi berisi yok. 100 milyon insan öldürülmüştür ve İkinci Dünya Savaşında öldürülen, ölen insanlar pisipisine gitmişlerdir. Yani yiyecek, içecek, üstünde yaşayacak topraklar için vuruşabilirsiniz. Bu doğaldır ama bu u ̈stün bir insandır, üstün bir ırktan geliyor, o alçak bir ırktan geliyor, üstün ırk alçak ırkı yok edecek yahut da benzeri birtakım gerekçelerle… iki taraf da, tencere dibin kara, seninki benden kara… Ne galibi haklı, ne mağlubu, ikisi de eşit derecede pislik. Bunca insanın canına, kanına mâl olan bir süreç hiç kimse tarafından olumlu karşılanacak bir olay değildir ve bugün devam eden vahşet yanı başımızda İkinci Dünya Savaşının devamıdır. Hatta birincisi bile, bitmemiş bir davadır. Pisipisine sürdürülen bir cinayetler dizisi.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Aklı Allah’tan gelen cereyanı indiren ve anlaşılır kılan bir ara merkez gibi düşünelim ve onun benim içimde yayılan kabloları da vicdandır. Ne yaptılar Yeni Çağ’da? Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti dediğimiz olayda şu kablo kesildi. Bu kendinden menkul bir kaynak, bir memba olarak kabul edildi. Yani artık enerjisini buradan almıyor, kendinden diyor. Nasıl oluyorsa bilmiyorum, hiçbir Yeni Çağcı da bana bunu izah edemedi. İzah edilir bir tarafı da yok. Akıl en üst merci, daha üstü yok. Akıl sahibi insandan hareketle insancılık, hümanizma anlayışı çıkmıştır. En yüksek, en üst merci akıl sahibi insandır. Akıl sahibi varlık olan insan ve dediğim gibi aklın vicdana bağlantısı yok. Zaten vicdan var mı, yok mu belli değil. Agnostisizm denilir buna, bilinmezcilik, Tanrı var mıdır, yok mudur bilinmiyor, beni ırgalamıyor anlayışı getirilmiştir. Çünkü yok diyemiyorsunuz. Yok dediğiniz mantıkça vardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Erken çağda yerleşik hâle gelen topluluklarda erkeğin önemi azalıyor. Erkeğin önemi azaldığı ölçüde bu erkekte bir kompleks yaratıyor. Bu kompleksi gidermek üzere çok eski yerleşik toplumlar hep erkeğe vurgu yapmışlardır. Bunun en güzel örneği Çinlilerdedir. En eski yerleşik topluluklardan biridir. Aynı şekilde Farslarda da vardır. Çinlilerde ve Farslarda aşırı derecede kadının hor görülmesi olayı vardır. Çünkü dediğim gibi erkek çok gerilemektedir. Önemi, yeri, işleyişi geriliyor ve onu tatmin etmek üzere mübalağa ediliyor. Mesela, Çinlide ruh atadan oğula geçmektedir. Bu sebeple Çinliler hep erkek evlat isterler, kız evlatlarını ya atmışlardır ya da öldürmüşlerdir. Bu bugün hâlâ da sürüyor Çin’de, dikkatinizi çekerim. Bir çocuk siyaseti sürdürülüyor Çin’de. Mao’nun ölümünden sonra -1976’da galiba- çıktı bu tek çocuk siyaseti ve Çin’de büyük bir kız çocuğu katliamı baş göstermiştir. 93’te Malezya’dan Pekin’e geçtiğimde, bana Çin’de 77 milyon evlenme çağında erkek fazlası olduğundan bahsetmişlerdi. Sonra Malezya’ya döndüğümde ”Hapı yuttunuz, yandınız, 77 milyon yola çıkarsa kaçacak delik arayın.” dedim. O zaman Malezya’nın nüfusu 18 milyon filandı ve 3-4 milyon kadın fazlası var Malezya’da evlenme çağında, denklem çok korkunçtu. Şimdi, son zamanlarda tek çocuk siyasetini kaldırdılar Çin’de. Niye bu isteniyor? Dediğim gibi erkek evlat çıkmadığında ruh yürümüyor. Bunun yansımalarını Malezya’da görmüştüm.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Maddî Bir Medeniyet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:10:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Endüstri]]></category>
		<category><![CDATA[iş bölümü]]></category>
		<category><![CDATA[Maddî Bir Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Maddî gelişme]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Modern ilim/bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Pragmatizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rene Guenon]]></category>
		<category><![CDATA[spiritüalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23838</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdiye kadar söylediklerimizden anlaşılır ki, doğulular batı medeniyetinin maddî bir medeniyet olduğunu söylerken yanılmamışlardır. Materyalizm kelimesi ancak XVIII. asırda ortaya çıkmıştır. Berkeley bu kelimeyi îcat etmiş, bununla maddenin gerçek varlığını kabul eden felsefî teorileri kasdetmiştir. Bir müddet sonra bu kelime daha dar bir mânâ kazanmış ve bugüne kadar devam etmiştir. Bu anlayışa göre kâinatta maddeden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/">Maddî Bir Medeniyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23847 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir.jpg" alt="" width="245" height="294" /></p>
<p>Şimdiye kadar söylediklerimizden anlaşılır ki, doğulular batı medeniyetinin maddî bir medeniyet olduğunu söylerken yanılmamışlardır.</p>
<p>Materyalizm kelimesi ancak XVIII. asırda ortaya çıkmıştır. Berkeley bu kelimeyi îcat etmiş, bununla maddenin gerçek varlığını kabul eden felsefî teorileri kasdetmiştir. Bir müddet sonra bu kelime daha dar bir mânâ kazanmış ve bugüne kadar devam etmiştir. Bu anlayışa göre kâinatta maddeden ve ondan çıkan şeylerden başka hiçbir şey yoktur. İşte bu mefhum, bu anlayış dünya târihinde yenidir ve modern zihniyetin mahsülüdür.</p>
<p>Bizim meseleyi ele alışımız sâdece bu târife göre değildir, kasdettiğimiz bir hâlet-i rühiyyedir. Yâni maddî sâhaya âit şeylere az veya çok şuurlu olarak daha fazla yer vermek, üstünlük tanımak, maddî sâha ile ilgili düşüncelere daha fazla ehemmiyet vermek, gerek nazarî şekilde olsun, gerekse pratikle ilgili olsun. Işte bu çağdaşlarimızın ekseriyetinin zihniyetidir.</p>
<p>Son asırlar boyunca bütün profan/dünyevî ilimler/bilimler maddî dünyânın incelenmesi ile meşgul olmuştur. Bu ilimlerin metotları da ancak bu maddî dünyâya tatbik edilebilir. Oysa yalnız bu metotların “ilmî” olabileceğini ileri sürmüşler, diğer metotları ve maddî sâha ile ilgili olmayan şeylerle alâkalı her ilmi ve metodu “ilmî” olmadığı gerekçesiyle reddetmişlerdir.</p>
<p>Felsefî mânâda “materyalist” olmayanların, hattâ inananların bile maddî olmayan ilimler karşısındaki ilmî tutumları bu mânâda materyalistlerden hiç farklı değildir.</p>
<p>Şu halde ortada fiilî veya pratik bir materyalizm mevcuttur. Eğer bir maddî ilim/bilim yegâne ilim olarak takdim ediliyor, eğer insanlar bunun dışında geçerli olabilecek bir bilgi olmadığını ve bunun tartışma götürmez bir hakîkat olduğunu kabul etmeye alışmışlarsa, eğer onlara verilen bütün öğretim onların zihnine bu ilim/bilim hurâfesini/efsânesini kazıyorsa bu insanlar nasıl olup da pratik olarak materyalist olmayacaklar, yâni bütün endîşe ve düşünceleri madde tarafına döndürülmüş olmayacaktır?</p>
<p>Modern insanlar için görülebilen ve dokunulabilen şeyler dışında âdeta hiçbir şey mevcut değil gibidir. Eğer teorik olarak böyle şeylerin varlığını kabul ediyorlarsa, bu şeylerin sâdece “meçhul”, “bilinemez/ gayr-ı mâlüm” olduğunu söylemekle kalmazlar, onların “bilinemez” olduğunu söylemekte âdeta yarış ederler. Eğer “öteki dünya” hakkında bâzı kanâatleri varsa, bunu anlatmak için muhayyileye başvururlar ve bunu dünya hayâtına benzer şekilde takdim ederler, yâni zaman, mekân ve hattâ bir çeşit bedenî varlıkla. Bu durumu ispiritizmacılarda (spirites) görmek mümkündür. Bu da yine materyalizmin bir çeşit görünüşüdür. Ispiritizmacılar bunun en aşırı örneğidir, âdeta bu neviden şeylerin tekelini ellerinde bulundurmaktadırlar.</p>
<p>Işte âhirete, öteki dünyâya inançtaki bu durum da göstermektedir ki, modern batılılar hissî âlemin, duyular âleminin, maddî dünyânın ötesine yükselmekte fevkalâde güçsüzdürler. Pek çok kimse idrak etmek ile tahayyül etmek arasındaki farkı bilmemektedirler. Kant gibi bâzı filozoflar madde ile temsîli mümkün olmayan şeylerin “idrak edilemez” veya “düşünülemez” olduğu beyânında bile bulunurlar. Gerek “spiritüalizm” gerek “idealizm” ekseriya bir çeşit transpoze edilmiş yâni başka kelime ve terimlerle anlatılmış, bir materyalizmdir. Bu felsefî Spiritüalizm için de doğrudur. Felsefî mânâda spiritualizm ve materyalizm, biri olmadan diğeri anlaşılamaz. Descartes’taki düalizmin iki ayrı parçasıdır. Bunun ikiye bölünmesi bir çeşit zıtlık şeklinde ortaya çıktı. O zamandan beri bütün felsefe bu iki terim arasında gidip gelir, katiyen onların üstüne çıkamaz. Spiritüalizmin (mâneviyatçılık, ruhçuluk) adına rağmen “mâneviyat”la hiçbir müşterek tarafı yoktur. Yüksek bir görüş noktasına yükselen kimseler için Spiritüalizmin materyalizmle mücâdelesi hiçbir mânâ ifâde etmez. Zîra bu ikisinin birbirine muhâlefeti basit bir kelimeler kavgasından ibârettir, aşağı yukarı ikisi de aynı şeyi söylerler.</p>
<p>Modern insanlar umümiyetle, ölçülebilen, sayılabilen ve tartılabilen yâni netîcede maddî şeylerin ilminden başkasını idrak edemezler. Modern ilmin kaliteyi/niteliği kantiteye/niceliğe, sayıya ircâ etmek iddiası bu hususta çok dikkate şâyandır. Böylece şu noktaya gelinmiştir ki, eğer ölçmek imkânı yoksa, kantitatif münâsebetleri ifâde eden ilmî konular yoksa, ilim yoktur. Descartes’ın mekanizmi bu temâyülün başlangıcı dır. O zamandan beri bu durum daha da vahimleşerek devam etmiştir. Bugün ölçmeyi/ölçüyü psikolojik sâhada bile tatbik etmek istemektedirler. Halbuki ölçme, ölçülebilme maddenin husüsiyetidir. Her şeyi ölçmek iddiasında olmak demek her şeyi maddîleştirmek, maddî zannetmek demektir. Işte bunlar felsefî materyalizm değilse de pratik ve fiilî bir materyalizmdir.</p>
<p>“Gerçek” (re’alite’) kelimesini anlayış bu hususta hayli mânidardır. Ve umümî hâletirühiyeyi, zihniyeti ifâde eder. Günlük dilde bu kelime münhasıran hissî, maddî gerçeği ifâde etmek için kullanılmaktadır. Dil bir kavmin ve bir çağın zihniyetinin ifâdesi olduğuna göre, bu mânâda, duyularla bilinmeyen her şey gerçek dışı (irre’el) yâni hayalden ibâret, hattâ gayr-i mevcuttur.</p>
<p>Pek çok kimsenin dînî kanaatlerine şöyle bir göz atacak olursak, bunların neden ibâret olduğunu görürüz: Makine gibi ve herhangi bir ders gibi ezberlenmiş birkaç mefhum. Bunlar katiyen kendilerine mâledilmemiş, asimile edilmemiş, içe sindirilmemiştir. Bunlar hakkında zerrece düşünülmemiştir. Ancak hâfızalarında tutarlar. Fırsat düştüğü zaman tekrarlarlar. Çünkü bu bir nevi formalizmin îcâbıdır. Din hakkında bütün bildikleri ve anladıkları budur. Işte bu çeşit inançlı kimseler de fiilî ve pratik materyalizm husüsunda îmansızlardan hiç de aşağı ve geri kalmazlar.</p>
<p>Modern ilim/bilim pratik sonuçlara ulaşmayı gâye edinmiştir. Ilim/bilim pratikte bir şey elde etmek için yapılır. Descartes da kendi fıziğini kurarken bundan mekanik, bir tıp, bir moral meydana getirmeyi düşünüyordu. Halk nazarında ilme verilen îtibar da pratik sonuçları gerçekleştirmeye imkân vermesinden ileri gelmektedir. Burada da gözle görülen elde tutulan şey bahis mevzüudur.</p>
<p>Pragmatizm (Faydacılık) bütün modern felsefenin varacağı yer ve alçalmanın son derecesidir. Günümüzde bir de pratik faydacılık, fıilî faydacılık vardır. Nasıl ki fiilî materyalizm ve felsefî materyalizm varsa. Bu fıilî pragmatizm avâmın hiss-i selim (sağ duyu/le bon sens) dediği şeyle karışır, iç içedir. Bu hemen hemen içgüdüye dayanan faydacılıktır, materyalist temâyülden ayrı düşünülemez. Hiss-i selimi sağ duyu dünyevî-maddî ufku aşamaz, hemen pratik fayda vermeyen şeyle de alâkadar olamaz. Bunun içindir ki hiss-i selim için tek gerçek (réel) hissî, maddî dünyâdır ve ancak hislerden/beş duyudan doğan bilgi vardır. Yine bu bilgi maddî ihtiyaçlara bâzan da duygulara, hislere cevap verdiği ölçüde kıymetlidir. Zâten his, duygu maddeye çok yakın bir mefhumdur. Artık bu mânâda intelligence’a1 (kalp, akl-ı maâd) hiç yer bırakılmaz. Intelligence Bergson’a göre “âletler yapmaya yarayan bir âlet”tir. Bu da, bu çeşidiyle “pragmatizm” (faydacılık) demek olur. Artık hakîkat karşısında ortada sâdece tam bir kayıtsızlık, alâkasızlık vardır.</p>
<p>Bu şartlarda artık endüstri ilmin bir tatbîki olmaktan öte, onun gâyesi, sebebi olmaktadır. Aslında ilmin endüstriden müstakil olması gerekirdi. Burada da normal münâsebetlerin altüst edildiğini görüyoruz. Modern dünyânın bütün gayretiyle sarıldığı şey netîcede endüstrinin ve “machinisme” (makinecilik) gelişmesidir. Böylece maddeye hâkim olmayı isteye isteye netîcede modern insanlar makinenin, maddenin kölesi oldular. Hattâ bizzat kendileri gerçekten makine oldular.</p>
<p>Bâzı sosyologların “iş bölümü” adı altına o kadar övdükleri “ihtisaslaşma” yalnız âlimlere değil, teknisyenlere ve işçilere de empoze edildi. Böylece işçiler için her türlü akıl ve zekâ ile ilgili çalışma imkânsız kılınmış oldu. Eski zamanların zanaatkârlarından çok farklı olarak bugünün işçileri makinenin hizmetkârları, hademeleridir. Adeta makine ile yekvücut olmuşlardır. Bu işçiler durmaksızın, mekanik bir şekilde aynı ve belirli hareketleri, dâima aynı şekilde tekrar etmek mecbüriyetindedirler. İlerlemenin en üst derecesinde bulunan Amerikan metotlarının istediği şey budur. Maksat sâdece mümkün mertebe daha fazla îmal etmektir. Kaliteye ehemmiyet verilmez, mühim olan sayıdır. Modern medeniyet kemmiyetçi (quantitative) bir medeniyettir. Bu ise maddî bir medeniyet demenin bir başka ifâde şeklidir. Eğer hakîkatin böyle olduğu anlaşılmak isteniyorsa etrâfa şöyle bir bakmak kâfidir.</p>
<p>İnsanların ve toplumların hayâtında ekonomik unsurların oynadığı çok büyük role dikkat ediniz: Endüstri, ticâret, mâliye. Öyle zannedilir ki bunlardan başka bir şey yoktur. Işte bunun için de insanlar arasındaki yegâne sosyal fark servetten ileri gelen, servete dayanan farktır. Öyle görünüyor ki mâlî güç bütün politikaya hâkim olmuştur. Milletler arası münâsebetlerde ticârî rekâbet en hâkim tesiri icrâ etmektedir. Aslında bütün bunlar hakîkî sebepler değil, sâdece vâsıtalar ve netîcelerdir. Böyle Vâsıtaların tercih edilmiş olması bir çağın kendine uygun gelen vasfını belirtir. Zâten çağdaşlarımız ekonomik şartların târihî olaylarda yegâne faktörler olduğuna kâni olmuş durumdadırlar. Hattâ her zaman, her devirde böyle olduğunu da tahayyül etmektedirler. Bu istikâmette “târihî materyalizm” denilen, her şeyi ekonomi ile izah etmek isteyen bir teori de îcat etmişlerdir.</p>
<p>Bu da suggestion (telkin/ uyutma)lardan biridir, yâni uyutma ameliyelerinden biridir. Umümî zihniyetin zâten mevcut olan temâyüllerine uygun olduğu için, daha da tesirli olmaktadır. Bu “uyutma”nın netîcesi de, sosyal sâhada husüle gelen hemen hemen her şeyin ekonomik vâsıtalarla tâyin edilir hâle getirilmesidir. Şüphesiz halk yığınları şu veya bu şekilde sevk ve idâre edilmiştir. Fakat bugün halk yığınlarını idâre etmek için sâdece maddî vâsıtalara sâhip olmak kâfî gelmektedir. Bu da çağımızın aşağılaşma derecesini gösterir. Ayrıca yine aynı halk yığınları kendi kendini idâre ettiğine, kendiliğinden hareket ettiğine inandırılır. Yığınların buna inanması da onun akılsızlığının/ahmaklığının (inintelligence) ne derecede olduğunu göstermeye yeter.</p>
<p>Ekonomiden bahsederken şuna da temas edelim. Ekonomik ve ticârî mübâdelelerin halkları birbirine yaklaştıracağından bahsedilir. Daha önce de demiştik. Madde demek çokluk, parçalanma, bölünme demektir. Öyleyse madde mücâdele ve ihtilâfların kaynağıdır. Onun için ister fert için, ister milletler için olsun ekonomik sâha ancak menfaatla alâkalı rekâbetler sâhası olabilir. Husüsen batı, endüstrisine ve modern ilmine/ bilimine güvenerek doğu ile anlaşabileceği zannına kapılmamalıdır.</p>
<p>Eğer doğulular kerhen, bir zarüret olarak batının endüstrisini kabul ederlerse, ki bu endüstri geçicidir, sürekli değildir, bu sâdece batının istîlâsına karşı kendi varlıklarını müdâfaa etmek ve direnmek için bir silâh gibi telakkî ettiklerindendir. Bunun böylece bilinmesi gerekir.</p>
<p>Doğulular batı ile ekonomik bir rekâbete girişmeye râzı olabilirler. Bu türlü bir faâliyete karşı tiksinti duymalarına rağmen bunu bir tek gâye ve niyetle yaparlar. Bu da endüstrinin hizmetine koyduğu maddî kuvvet, kaba kuvvet üzerine dayanan yabancı bir hâkimiyetten kurtulmak içindir. Şiddet şiddeti dâvet eder.. Şunu kabul etmeli ki bu sâhada kavga arayacak olan doğulular değildir.</p>
<p>Endüstrinin gelişmesinin ortaya çıkardığı mühim netîcelerden biri harp vâsıtalarının durmaksızın mükemmelleşmesi ve çok büyük nisbetlerde tahrip gücünün artmasıdır. Sâdece bu bile modern ilerleme hayranlarının “barışçı” hülyâlarını yok etmek için kâfidir. Fakat bu hayalcilerin, bu “idealist”lerin ıslâhı gayr-i kâbildir ve saflıklarının hududu yoktur. “Humanitarisme” (insancıllık), ki pek modadır, ciddîye alınacak hiçbir tarafi yoktur.</p>
<p>Fakat şaşılacak şeydir, harplerin hâlâ eskisinden de fazla yıkım ve felâket getirdiği bir devirde, harplerin sonu geldiğinden bahsedilir. Bugünün harpleri az sayıda ve meslekten askerler arasında olmayıp hemen herkesi fark gözetmeksizin birbiriyle karşı karşıya getirdiği halde yine de harplerin sonu geldiğinden bahsedenler vardır. Bu da modern çağdaki zihin bulanıklığının misallerinden biridir. Modern harplerde ve orduda sayıca üstünlüğe inanmanın tesiri görülür. Bu da maddî ve kantitatif medeniyetin karakterine uygundur. Onun için çok kalabalık halk yığınları savaşa sokulmaktadır. Burada da “eşitçilik” (e’galitarisme) anlayışının uygulanmasını görüyoruz. Umümî harpler, feodal rejimin yıkılmasıyla “nationalite’”lerin (milliyetlerin/ulusların) ortaya çıkması ve Ortaçağ’daki Hıristiyanlık anlayışının kurduğu “üstün birlik”in dağılması ve kopması sâyesinde ortaya çıkmıştır. Müessir bir hakem rolü oynanacak olan bir mânevî otorite de tanınmayınca, durum daha da bir vahâmet kazanmıştır. Mânevî otoriteyi reddetmek de fıllî materyalizmin bir netîcesidir. Prensipte mânevî otorite kabul edenler bile onun sosyal sâhada müdâhalesini ve tesirinin olmasını reddederler. Zâten aynı şeyi din ile günlük hayatları arasında kalın bir perde çekerek yapmaktadırlar. Ister husüsî hayatta olsun, ister kamu hayâtında olsun her iki halde de hâkim olan aynı zihniyet, aynı ruh hâlidir.</p>
<p>Maddî gelişmenin bâzı faydalar sağladığı söylenir. Ama işâret ettiğimiz mahzurlar onlardan çok daha fazla değil midir? (Burada her sâhadaki maddî gelişme unsurları ele alınıp zararları ve mahzurları incelenebilir). Yalnız tekrar şuna işâret edelim: Eğer daha henüz zaman varken modern dünya girdiği bu yolda durmazsa neticede kendi kendini yıkabilir, mahvedebilir.</p>
<p>Bir de maddî ilerlemenin getirdiği “refah”tan bahsedilir. Bu noktada da insanların tabiatının, zevklerinin, ihtiyaçlarının aym ve eşit olmadığı unutulmaktadır. Bütün bu rahatlık ve refah getirdiği söylenen maddî ilerlemelerden rahatsız olan insanlar vardır. Bunların sayısının az olduğunu söylerler. Onlara göre azınlık haksızdır, çoğunluğun dediği olur. Hattâ bu azınlık yaşama hakkına bile sâhip değildir. Ama bütün dünyâyı göz önüne alacak olursak modern, ileri bu insanlar azınlıkta kalmaz mı? O zaman gâyet mütenâkız şu cevâbı verirler: “Eşitlik” taraftarı bu adamlar maddî medeniyetlerinin üstünlüğünü bütün dünyâya zorla kabul ettirmek isterler. Kendilerinden bir şey beklemeyen insanların memleketine gidip fesat ve nifak saçarlar. Onların üstünlükleri sâdece maddî olduğu için kendilerini en kaba vâsıtalarla kabul ettirmeye çalışırlar. Eğer halk, safça, bu “medenîlik ve medenîleştirme” bahânelerini kabul ederse de bâzı kimseler için bu moralist bir ikiyüzlülüktür, yâni ekonomik menfaatlerini ve toprak kazanma zihniyetini örten bir maskedir.</p>
<p>Fakat bu ne bayağı bir çağdır ki, bir halkı köleleştirerek onun en kıymetli şeylerini alarak, başkalarının âdet ve müesseselerini kabüle zorlayarak onlara saâdet ve refah getirildiği söylenir ve buna da bir sürü insan inanır! Ama bu böyledir. Modern batı insanların az çalışıp az şeyle yaşamayı tercih etmelerine müsâade etmez. Zîra onlar için yalnız sayı ve çokluk vardır. Duyularla bilinmeyen şey, yoktur. Onlara göre maddî olarak bir şey meydana getirmeyen, çabalayıp durmayan ancak bir “tembel” olabilir. Bu hususta batılıların kanâatini öğrenmek için doğulular hakkındaki düşüncelerini öğrenmeye lüzum yoktur. Batılıların contemplation (murâkabe, mânevî tefekkür) yolunu tutan kendi eski tarîkatleri hakkındaki, hattâ güyâ dînî çevrelerdeki kanaatlerine göz atmak kâfidir. Böyle bir dünyâda intelligence’a (gönül, kalp, akl-i maâd), iç âlemine yer yoktur. Ancak aksiyon cinsinden olan şeylere yer ve hayat hakkı vardır. Anglosaksonların manisi olan sporun gün geçtikçe yayılmasına şaşmamak lâzımdır. Bu dünyânın ideali adele kuvvetlerini maksimum derecede geliştirmiş olan “beşerî hayvan”dır. Kahramanları, atletlerdir.</p>
<p>Böylesine şeyler görülen dünya hakîkaten çok aşağılara düşmüştür ve sonuna, âkıbetine yaklaşmış görünmektedir.</p>
<p>Bugünün insanının eskisinden daha mesut/mutlu olduğu doğru mudur? Bize göre tam tersi. Dengesizlik, düzensizlik hakîkî saâdetin sebebi olamaz. Zâten insanın ihtiyâcı arttıkça, daha fazla bâzı şeyleri kaybetmek tehlikesi ile karşılaşır ve binnetîce daha bedbaht olur. Modern medeniyet sun’î ihtiyaçları çoğaltmayı hedef edinmiştir. Tatmin edebileceğinden fazla sun’î ihtiyaç yaratmaktadır. Zira bir defa bu yola girildi mi durmak zordur ve hattâ belli bir noktada durmak için de sebep yoktur. İnsanlar mevcut olmayan ve hiç düşünmedikleri şeylerden mahrum oldukları için ıztırap çekmezler. Şimdi ise o şeylere sâhip olmadıkları için tabiatıyla ıztırap çekerler. Çünkü artık bu şeyleri zarürî görmeye başlamışlardır, gerçekten de zarürî olmaya başlamıştır. Bütün gayretleriyle kendilerine maddî tatmin verecek şeyleri kazanmaya uğraşırlar. Bunun için de sâdece para kazanmak isterler. Çünkü bu şeyler para ile elde edilir. Elde ettikçe daha fazla elde etmek istenir. Çünkü her an yeni ihtiyaç maddeleri îcat olunmaktadır.</p>
<p>Bu hırs ve ihtiras hayâtın yegâne gâyesi olur. Buradan da bâzı “tekâmül”cü filozofların ilmî bir kânun rütbesine yükselttikleri “hayat için mü. câdele” denilen vahşî rekâbet doğmaktadır. Bunun mantıkî netîcesi de, yalnız en kuvvetli olanlar hayat hakkına sâhiptir anlayışı olmuştur. Yine buradan haset ve kin doğmuştur. Zenginliğe sâhip olanlar mahrum olanlar tarafından haset ve kinin hedefi olmuşlardır. “Eşitlikçi” teorilerle yetiştirilen insanlar nasıl olup da en maddî ve anlaşılır şekliyle “eşitsizlik”i görüp de isyan etmeyeceklerdir? İncil’de denildiğine göre “Kılıçla vuran kılıçla mahvolacaktır.”1 Modern medeniyet halk yığınları arasında bu kontrolsüz iştihâları uyandırarak bir gün bunun altında ezilmeyi, yıkılmayı göze almıştır. Burada batının kendine has temel günâhının cezâsını görmemek için kör olmak lâzımdır. Maddenin kaba kuvvetini zincirlerinden boşandıran kimse yine bu kuvvetler tarafından ezilerek mahvolacaktır. Zîra madde ihtiyatsızca harekete konulursa artık ona hâkim olmaya imkân yoktur.</p>
<p>Eğer bugün batı dünyâsında biraz mâneviyat varsa bu felsefî Spiritüalizm, idealizm, moralizm ve santimantalizmde (duygusalcılık) değil, sâdece, çok azalmış bile olsa, dînî sâhadadır; gizli, uyur bir halde bulunmaktadır. Burada “beşerüstü” bir kuvvet vardır. Zîra öyle olmasaydı birçok asırdan beri kendisini yok etmeye uğraşanların muvaffak olmamaları için bir sebep yoktu. Işte bunlara karşı direnmede “beşerî olmayan” bir kudret olduğu için din ayakta kalabilmiştir.</p>
<p>&#8216;Modern zihniyet ile dînî zihniyet arasında anlaşma ve uzlaşma olamaz. Ikisi arasında ancak zıtlık ve muhâlefet vardır. Din modern dünyânın kurucu unsurlarından biri değildir. Her türlü uzlaşma dîni zayıflatır, modern zihniyete fayda verir. Zîra bundan dolayı modern zihniyet dîne düşmanlıktan vazgeçecek değildir. Yine zîra, modern zihniyet, beşeriyet içinde beşeriyetten üstün bir gerçeği aksettiren her ne var ise tamâmen yıkmaktan başka bir şey istememektedir.</p>
<p>Modern batının hıristiyan olduğu söylenir. Bu bir hatâdır. Modern zihniyet hıristiyan karşıtıdır/antichrâtien’ dir, Hıristiyanlığa karşıdır, çünkü temelde dîne karşıdır, çünkü an’aneye karşıdır. Şüphesiz Hıristiyanlık’tan bâzı şeylerin, çağımızın bu antichrétien (hıristiyan karşıtı) medeniyetine ister istemez endirekt olarak geçtiği muhakkaktır. Çünkü geçmişle tam bir kopukluk imkânsızdır. Hattâ şunu söyleyebiliriz: modern dünyâda geçerli ve kıymetli olabilecek ne varsa ona Hıristiyanlık’tan veya Hıristiyanlık vâsıtasıyla geçmiştir. Hıristiyanlık eski an’anelerin mîrâsını şartlar el verdiği ölçüde modern dünyâya taşıyabilmiştir. Hâlen de “kuvve” olarak bu mîrâsın imkânlarını taşımaktadır.</p>
<p>Hıristiyan olduğu halde bu imkânların şuurunda olan bugün kim vardır? Nerede, Katolisizm içinde bile, inanmakla kalmayıp gerçekten dînî an’anesinin hakikatini bilen kimseler nerede? Bu birkaç kişinin mevcut olduğuna delil isteriz. Zîra batı için bu birkaç kişi bile en büyük ve yegâne kurtuluş ümididir. Ama bugüne kadar kimseyle karşılaşmadık. Acaba şarkın bâzı hakimleri gibi ulaşılması imkânsız inzivâ köşelerinde mi yaşıyorlar? Yoksa bu son ümit de mi boşa çıkacak? Batı Ortaçağ’da hıristiyan olmuştur, artık şimdi değildir. Eğer tekrar hıristiyan olabileceği söylenirse, kimse bizden daha fazla bunun böyle olmasını temennî edemez. Bunun da bir an önce olmasını isteriz. Ancak bu takdirde modern dünya yaşayabilir.</p>
<p>Mustafa Tahralı &#8211; Çağ ve Hakikat (Rene Guenon&#8217;dan Seçme Makaleler ve Yorumlar) syf.161-171</p>
<p>1 Çev. notu: Matta, 26/52: “Kılıç çekenlerin hepsi kılıçla ölecek.”</p>
<p>* Çev. notu: Guénon intelligence’ı aklın (raison) üstünde bir meleke olarak kabul eder.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/">Maddî Bir Medeniyet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/maddi-bir-medeniyet-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>“Civilisation”/“Medeniyet”ten Önce</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/civilisation-medeniyetten-once/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/civilisation-medeniyetten-once/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Apr 2019 16:39:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[“Civilisation”/“Medeniyet”ten Önce]]></category>
		<category><![CDATA[Ümran]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet”ten Önce]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21573</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Bu hususları dikkate alarak şu soruyu sormamız gerekmektedir: Biz yaygın olarak “medeniyet” kelimesini kullanıyoruz; bu konuşmanın başlığı da medeniyetin ne olduğu ile alakalı. Acaba “medeniyet” dediğimizde biz, Batı Avrupalıların kullandıgı manayı, yani aristokratların yaşadığı hayat tarzını, tam da mission civilisatrice mucebince “mutlak” mı kabul edeceğiz? Yoksa bunu, bir dönemde yerkürenin bir bölgesinde yaşayan belirli bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/civilisation-medeniyetten-once/">“Civilisation”/“Medeniyet”ten Önce</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21991" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/medeniyet-tarihinde-turklerin-yeri.jpg" alt="" width="499" height="281" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/medeniyet-tarihinde-turklerin-yeri.jpg 960w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/medeniyet-tarihinde-turklerin-yeri-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/medeniyet-tarihinde-turklerin-yeri-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/medeniyet-tarihinde-turklerin-yeri-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 499px) 100vw, 499px" /></p>
<p>&#8220;Bu hususları dikkate alarak şu soruyu sormamız gerekmektedir: Biz yaygın olarak “medeniyet” kelimesini kullanıyoruz; bu konuşmanın başlığı da medeniyetin ne olduğu ile alakalı. Acaba “medeniyet” dediğimizde biz, Batı Avrupalıların kullandıgı manayı, yani aristokratların yaşadığı hayat tarzını, tam da mission civilisatrice mucebince “mutlak” mı kabul edeceğiz? Yoksa bunu, bir dönemde yerkürenin bir bölgesinde yaşayan belirli bir insan grubunun kendi kendisi ile alakalı bir kanaati olarak görerek, bu hayat tarzının ve bu hayat tarzı etrafındaki tasavvurların, zannedildiği gibi herkes tarafından zorunlu olarak üstlenilmesi gereken bir şey olmayıp, mümkün hayat tarzlarından sadece birisi olduğunu ifade ederek, bu hayat tarzının tarihsel ve bölgesel bir fenomen olmaktan fazla bir hususiyet taşımadığını ifade ederek, izafileştirecek miyiz? Mutlak olduğunu kabul etmek ile izafi olduğunu kabul etmenin çok önemli neticeleri olduğu açıktır.</p>
<p>Mutlak olduğunu kabul ettiğinizde, önünüzde Batı Avrupalıları takip ve taklit etmek dışında bir yol kalmazken, izafi olduğunu kabul ettiğinizde, daha farklı hayat tarzlarının, yani medeniyetlerin de mevcut olabileceğini kabul etmiş oluyorsunuz. Bu soruya 19. y.y.&#8217;ın ortalarında cevap vermek o kadar kolay değildi; bugün durum oldukça farklıdır. Nitekim bugün artık medeniyetlerden çoğul olarak bahsetmek rutin bir hale geldiği gibi, 20. yy.&#8217;da yaşanan hadiseler de, bu çerçevede Batı Medeniyeti’nin bir dönemde zannedildiği gibi mutlak olarak insanlığın geleceğini temsil etmediğini; hatta insanlığın geleceğini tehdit ettiğini de göstermiş durumdadır. Yani bizim burada vereceğimiz cevap, açıkça ikinci cevaptır: Batı medeniyeti mutlak olmadığı gibi, nihai olarak insanlıgın aleyhine bir durumu temsil etmektedir.</p>
<p>Bu cevap bize başka sorular sordurmaktadır: bugün insanın önünde, batı dışında, hangi hayat düzenleri mümkün hayat tarzları olarak bulunmaktadır? Geçmişte insanların sahip oldukları, ancak kendisi hakkında konuşurken “civilisation” kelimesini kullanmadıkları, ne gibi hayat tarzları vardı? Bu soruları biz yerküre üzerindeki bütün toplumlar ile alakalı soramayız; onun yeri tabii ki burası değil. Bu soruyu biz kendimiz için sorabiliriz. O zaman sorumuz şu şekilde olacaktır: Biz, hayat tarzlarını ve düzenlerini ifade etmek için, medeniyet kelimesini kullanmadan önce, hangi kelimeleri kullanıyorduk?</p>
<p>Bu soruyu şu şekilde daha da derinleştirebiliriz: Acaba “Civilisation” kelimesi kullanılmadan önce, medeniyet diye bir şey, yani insanların belirli bir düzen içerisinde yaşamaları, örfleri, adetleri, sofra adabından tutun da insanların birbirlerine karşı muamelelerindeki, nezaket kuralları ve incelmiş davranış formları v.s. mevcut değil miydi? Hatta, medeniyet kelimesinin daha sonra kazandığı manaları da dikkate alarak, insanlar daha önce teknik, teknolojik anlamda hiçbir şey geliştirmemiş miydi? İnsanlar mesela mimari alanında, yani veya başka alanlarda çok önemli işler başarmamışlar mıydı? İnsanlar sanat ve zenaat alanlarında, mesela mimari ve el sanatları alanlarında, aynı şekilde edebiyat alanında herhangi bir şey, dikkate değer bir şey başarmamışlar mıydı?</p>
<p>Bu ve benzeri soruların cevabı açıktır ve tabii ki evettir. Bütün bir yerküre daha önce, 18. y.y.&#8217;dan önce, yaşamış çok sayıda insan topluluklarının oluşturduğu şehirler ve buralardaki sanat ve zenaat eserleri ile doludur. Belki Batı Avrupa bu konuda “biraz” geç kalmış olabilir; dolayısı ile o bölgelerde yaşayan insanlar arasında belirli bir düzenin teşekkülü için 18. y.y.&#8217;ı beklemek gerekmiş olabilir; ancak bu durum sadece o bölgeyi ve orada yaşayanları ilgilendirir; yerkürenin geri kalan kısımlarında yaşayan insanların bütün bir geçmişini ve geçmiş birîkimini, 19. Ve 20. y.y.&#8217;ın hakim eğilimlerinin yapmaya çalıştığı gibi, Batı Avrupa&#8217;da ortaya çıkmış olan bir hayat tarzı için/ lehine lnkar ve ihmal etmek gibi bir &#8220;lükse&#8221; ,insanlık artık sahip değildir.</p>
<p>Bütün bunları dikkate aldığımızda medeniyet terimi kullanılmadan önce onun kavramının Batı Avrupa dışında her yerde mevcut olduğunu; dolayısı ile kavramı olunca da, bu kavrama isim verip vermediklerine bakmak gerektigi açıkça ortaya çıkar. Mesela ve özellikle Müslümanlar’ın başından itibaren bir hayat tarzında sahip oldukları ve bir toplumsal düzen içinde yaşadıkları açıktır. Müslümanlar kendi oluşturdukları ve içinde yaşadıkları bu hayat tarzına herhangi bir isim vermişler midir? Bu soruların cevabını aradığımızda karşımıza inanılmaz geniş bir terimler yelpazesi çıkıyor. Bu terimlerden birisi İbn Haldun’un kullandığı “Umran” kelimesi. Umran kelimesi ömürden geliyor. Ömür de biliyorsunuz insana verilmiş sayılı nefesleri ifade ediyor. İbn Haldun insanın nefeslerini alıp verirken ortaya koyduğu herşeye umran diyor. lnsan yavrusu tek başına kendi varlığını sürdürebilecek bir durumda olmadığı ve başka insanların, öncelikle kendi anne ve babasının desteğine bağlı ve bağımlı olduğu için, Ömür ve umran ancak başka insanlar ile birlikte mümkün olabiliyor. İbn Haldun bu durumu kısaca “insan tabiatı icabı medenidir” sözü ile tabir ediyor. Bu husus ile alakalı olarak kısaca şunu ifade etmem gerekir ki, insanın tabiatı icabı medeni olduğu, yani diğer insanlarla, karşılıklı olarak birbirlerini muhafaza ederek, varlıklarını sürdürebilecekleri düşüncesi, İslam toplumunun şu veya bu şekilde, farklı biçimlerde dile getirdiği temel bir ilkedir.</p>
<p>Farabî’den Azizü’d-din en-Nesefi’ye, Teftazani’den Ahmet Cevdet Paşa’ya ve Abdunnafi İffet Efendi’ye kadar bütün düşünürler bu ilkeyi farklı şekillerde hep dile getirirler. Sadece bir misal olması açısından Azizü’ddin en-Nesefi’nin fikirlerini burada hatlrlayabiliriz: insan, diğer insanları ve etrafındaki diğer canlıları, hatta bütün bir mevcudatı koruyarak kendi varlığını muhafaza eder. İnsanın medeniliginin esasında etrafındaki diğer insanı koruması gerekiyor. Siz de insanı ve etrafınızdaki eşyayı, tabiatı korursanız kendi varlığınızı devam ettirebilirsiniz; Bu ilke tek başına da anlamlı ve önemi kendiliğinde açık gibi gözükse de, esas manasını modern Batı medeniyetinde dikkate alından temel bir ilke ile, “homo homini lupus&#8221;/insan insanın kurdudur ilkesi ile birlikte düşündüğünüzde daha anlaşılır bir hale gelmektedir. İnsan insanın kurdudur demek,insanların ve toplumaların birbirleri ile ilişkisinin temel formunun, dostluk ve dayanışma olmayıp, düşmanlık ve mücadele olduğunu söylemektir, Hobbes ve sonrasında gelişen “liberal” veya daha farklı bir şekilde isimlendirilen temel perspektifte, homo homini lupus ilkesi etkindir. İnsanlar arasındaki temel ilişki formunun “çatışma&#8221; olduğu tezi, sadece geçmişte değil, bugün de, siyaset alanında oldugu kadar sosyal ve ekonomik alanda da dikkate alınır ve insanlara kabaca, diğer insanların kendisine düşman olduğu ihsas ettirilerek, insanların ancak bir devletin, üst bir otoritenin himayesi altında varlığını sürdürebilecegi fikri öğretilir. Böylece hayat bir çıkar çatışması ve çıkar mücadelesi gibi algılanır. İnsanların kendisini ve çıkarlarını koruması ve bunun için yaşaması, modern dünyanın üst ilkesidir.</p>
<p>18-19.yy öncesine gittiğinizde İslam dünyasındaki varlık ilkesi insanların öncelikle kendilerini koruması olmadığını, her bir insanın kendi dışındaki diğer insanları ve tabiatı koruyarak, onun üzerinden kendi varlığını teminat altına almayı, varlık ilkesi olarak benimsendiğini ve uygulandığını görebiliriz. Umran da bu şekilde ortaya çıkmış olan toplumsal düzenin adı olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>Ancak Müslümanlar kendi oluşturdukları toplum düzenini sadece umran olarak isimlendirmemişler; mesela Nizam-ı Alem tabiri, en azından hicri ikinci asırdan itibaren kullanılan ve “medeniyet&#8221;i, veya islam medeniyetini ifade etmektedir. Bu terimi daha çok Orta Asya alimleri ve Osmanlı uleması kullanmaktadır.7 Benzer bir şekilde “Medeniyet”ten Önce” tabiri de medeniyeti ifade etmek için yaygın bir şekilde kullanılan bir terimdir. “Dâr” kelimesi Arapçada ev anlamına gelmektedir. Nasıl ki ev, bir insanın kendi imkanları ve ihtiyaçları, hatta değerleri çerçevesinde yaşarken tanzim ettiği yere denildiği gibi, müslümanların kendi ihtiyaçlarına göre arzı, yer küreyi düzenlemeleri ve o düzenleme neticesinde ortaya çıkardıkları düzene Daru’l Islam denilmektedir. Demek oluyor ki Daru’l İslam da medeniyet kavramını ifade etmek için kullanılıyor. Ayrıca “Edeb” kelimesi de, Maverdi’nin “Edebü’d-Dünya ve’d-Din” isimli eserinde açıkça görüldüğü gibi, medeniyet kavramını ifade etmek için kullanılan önemli terimlerden birisidir. Osmanlı toplumunun özelliği bütün bu terimleri ve “el-medinetü’l-fazıla” gibi daha başkalarını, farklı cihetleri ile alarak, bunları üst bir söylemde bir araya getirmesi olarak zuhur etmektedir.</p>
<p>Tahsin Görgün &#8211; Medeniyet Meselesi,syf.27-31</p>
<p>7 “Nizamı alem&#8221; teriminin kullanımı için bak:Tahsin Görgün, Osmanlı&#8217;da Nizam‘ıAlem kavramı, Islami araştırmalar, (Cilt 13, s. 2, Ankara 2000, s. 180 [88)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/civilisation-medeniyetten-once/">“Civilisation”/“Medeniyet”ten Önce</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/civilisation-medeniyetten-once/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkistandan Gelen Kelam Anadolu&#8217;yu Mayaladı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Dec 2017 18:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Mayası]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Cümle]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Schpenhauer]]></category>
		<category><![CDATA[Türkistan]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Koç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19614</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;&#8216;Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Greko-Latin-Kilise diyarının bekası, Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır.&#8221; Yalçın Koç ile, &#8216;Anadolu Mayası&#8217; kitabı etrafında yapılan bir söyleşiyi alıntılıyoruz. 24/05/2015 Yalçın Koç, Türkiye&#8217;de yaşayan kıymetli isimlerden birisi. ODTÜ Fizik Bölümünden mezun olduktan sonra felsefe alanında uzmanlaşan Koç, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığından emekli olarak kenara çekilmeyi tercih etmiş. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/">Türkistandan Gelen Kelam Anadolu’yu Mayaladı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="ustbant">
<div class="ustborta">
<div class="column">
<div id="sb-search" class="sb-search">
<form action="http://www.dunyabizim.com/" method="get"></form>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="man"></div>
<div class="logoalt">
<div class="ustalt"></div>
</div>
<div class="banner"></div>
<div class="man">
<div class="vucut">
<div class="hbresim"><a href="http://ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/g/" rel="attachment wp-att-19615"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19615" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g.jpg" alt="" width="640" height="352" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g-600x330.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g-300x165.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a></div>
<div class="sutun">
<div class="fright">
<div id="share" class="jssocials">
<div class="jssocials-shares">
<div class="jssocials-share jssocials-share-googleplus"></div>
<div class="jssocials-share jssocials-share-linkedin"></div>
<div class="jssocials-share jssocials-share-whatsapp"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="hbtitle">
<div class="hbbilgi">
<p class="hbdesc">&#8216;<strong>&#8216;Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Greko-Latin-Kilise diyarının bekası, Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır.&#8221; Yalçın Koç ile, &#8216;Anadolu Mayası&#8217; kitabı etrafında yapılan bir söyleşiyi alıntılıyoruz.</strong></p>
<p><time datetime="2015-12-11T07:00:00+03:00"></time></div>
</div>
<div class="box_news">
<div id="owl-ilgyazi" class="owl-carousel owl-theme owl-loaded">
<div class="owl-stage-outer">
<div class="owl-stage">
<div class="owl-item cloned">
<div class="item ttldesc">
<div class="tarih martb10">24/05/2015</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p><strong>Yalçın Koç</strong>, Türkiye&#8217;de yaşayan kıymetli isimlerden birisi. ODTÜ Fizik Bölümünden mezun olduktan sonra felsefe alanında uzmanlaşan Koç, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığından emekli olarak kenara çekilmeyi tercih etmiş. Uzun süre sessizliğini koruduktan sonra, <strong>Türkiye Günlüğü dergisi</strong>nde yayınladığı makaleleri, <em><strong>Anadolu Mayası</strong></em> ismiyle Cedit Neşriyat tarafından yayınlandı. Halen, nadiren Türkiye Günlüğü dergisinde yazılarına rastlamak mümkün. Kitapları, yine Cedit Neşriyat tarafından neşredilmekte.</p>
<p>Göz önünde olmayı sevmeyen ve pek röportaj vermeyen Yalçın Koç ile yapılmış nadir röportajlardan bir tanesini, kıymetine binaen alıntılıyoruz. <strong>Sadık Yalsızuçanlar</strong> ve<strong>Mukaddes Mut</strong> tarafından gerçekleştirilen bu röportaj, &#8220;<strong>Anadoluyu Mayalayanlar</strong>&#8221; [H Yayınları] kitabında yer alıyor.</p>
<p>.<img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/5215.jpg" alt="" width="180" height="203" /></p>
<p>‘<strong>Anadolu mayası’ kavramlaştırması ile neyi kastediyorsunuz?</strong></p>
<p>İnsan, insanlığını maya ile bilir. Maya olmadan insandan bahsedemeyiz. İnsanın kendini bilmesinden de bahsedemeyiz. Maya, esastır, özdür. Mayasını, aslını esasını bilen, gönlüne gelen, gönlüne çalınan kelamı bilen kendini bilir. Kendini bilmenin, insan olmanın esası mayadır. Maya demek öz demek.</p>
<p>Maya ile kastettiğimiz burada metafordur. Maya ile kastedilen Anadolu’ya Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelam Anadolu’yu mayalamıştır. Bununla kastettiğimiz de insandır. Bu kelam olmadan beşerden insan olarak bahsedemeyiz. Anadolu’nun esası, özü bu mayadır. Maya ne yapar? Nasıl yoğurt yaparız? Mesela yoğurdun bir mayası vardır. Sütü uygun koşullarda ısıtır ve maya çalarız. Maya çalındığı şeyi, sütü dönüştürür. Neye? Yoğurda dönüştürür. Yani çalınan şeyin kimliğini değiştirir. Kimlik nasıl değişir? Özünü değiştirir. Özünü değiştirmek yoluyla değiştirdiği şeye birlik verir. O birlik itibariyle mayalanmış şey, dönüşmüş bir şeydir. Esası özü de o dönüşmüş şeyin, ona çalınan mayadır.</p>
<p><strong>Kültür ile maya arasındaki fark nedir?</strong></p>
<p>Mesela yoğurt mayalamakla, ıspanak ekmek arasında bir ayrım yaparak anlatabiliriz. Ziraat, tarla kültürüdür. Kültürel örnek vermek istersek bunun güzel örneklerinden birisi ziraattir. Tarlaya mesela ıspanak tohumu ekeriz. Uygun koşullarda bu tohumlar yeşerir, ıspanak olur. Ispanakları devşiririz. Devşirmediklerimiz, tohumlarını verir. Vakti zamanı gelince de bunlar<br />
ölür veya tarladan söker alırız. Bu süreç bir kültür sürecidir. Bu süreç itibariyle bir kimlik değişmesi ortaya çıkmaz. Tarla tarla olarak kalır. Ispanağın tarlada yetişmesi, yetiştiği ortamı dönüştürmez. Ona yeni bir kimlik vermez. Kültürü kabaca ifade edersek, esasa, öze dair bir kimlik oluşturmaz.</p>
<p>Halbuki maya öyle değildir. Süte yoğurt mayası çaldığımızda ve tuttuğunda yoğurt olarak dönüşmüştür, artık geriye süt kalmaz. Sütün kimliği değişmiştir. Başka bir şey olmuştur. Maya bu itibarla çalındığı şeyi dönüştürür. Ama nasıl dönüştürür? Farklı farklı şeyler olarak değil, birlik vererek. Mesela inek sütünü, keçi sütünü karıştırıp mayalarsak ortaya çıkan yoğurt keçi, inek, koyun yoğurdu değildir. Bir tek yoğurttur. Birliği de bu şekilde düşünebiliriz. Ama kültürde bu manada bir birlik düşünemeyiz. Kültür daha ziyade dışsal koşullarla alakalıdır. Dışsal değişimlerle alakalıdır. Maya içle alakalıdır. Asıl maya ile kültür arasındaki asli fark da budur. Mayanın içe mahsus olması, kültürün dışa mahsus olması. Bu bakımdan Greko-Latin-Kilise dediğimiz diyarın esası dışa mahsustur. Anadolu’nun esası ise içe mahsustur.</p>
<p><strong>Cümle varlığın birliği ve beraberliğidir Anadolu mayasının esası? Değil mi?</strong></p>
<p>Çünkü Anadolu mayasının esası Türkistan’dan gelen kelamdır. Kelam söz değildir. Önce bu ayrımı dikkatli bir şekilde yapmamız gerekiyor. Söz, konuştuğumuz dile, lisana mahsustur. Fikirdir, düşünceye mahsustur. Düşünceye bağlıdır. Halbuki kelam gönle mahsustur. Gönül işidir. Mahalli gönüldür. Gönülde gelir, gönüle iner. Fikrin, düşüncenin, sözün, dilin mahalli zihindir. Buradaki ayrım gönül ve zihin ayrımı olmuş oluyor.</p>
<p>Kelam ve söz ayrımı önemlidir. Kelam ve söz ayrımını anlamadan mayanın ne olduğunu anlayamayız. Ne olduğunu anlamadan da insanın ne olduğunu bilemeyiz. Bu bakımdan ayrımı dikkatle yapmamız gerekiyor. Demin onu söyledim. Söz dile mahsustur, düşünceye mahsustur, kelam gönüle mahsustur. Ancak bizim anladığımız manada dilsel unsur değildir kelam. Kelam cevherdir de diyebiliriz ama bunu dikkatli şekilde açmamız gerekir. Bu da çetin bir meseledir.</p>
<p><strong>Anadolu’yu mayalayan ‘kelam’ın kaynağının Türkistan olduğunu söylüyorsunuz.</strong></p>
<p>Kelam, <strong>Anadolu</strong>’ya mahsustur. Kelamın, Anadolu mayasının kaynağı <strong>Türkistan</strong>’dır. Türkistan’da <strong>Yesi</strong>’de yetişmiş, büyümüş bir yüce insana mahsustur. Bu kelamın kaynağı kadim demde hatem olan kelamdır. Yani ilk demde son olan kelamdır. Bu itibarla araya başka bir safha koyamayız. Kelamdan bu şekilde bahsetmez isek, kelamı esas, asıl, öz, cevher olarak düşünemeyiz. Dolayısıyla kadim demde hatem olan kelam, kadim demde hatem olana mahsustur. Ona aittir. Ona gelmiştir ve söz olarak o söylemiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/anadolu-mayasi-yalcin-koc-2.jpg" alt="" width="225" height="342" /></p>
<p>Bu itibarla esası bakımından herhangi bir sosyolojik unsura da tabi değildir. Kelamın sosyolojik hiçbir yanı yoktur. Kelamı biz beşeriyetin herhangi bir safhasına bağlamak istersek, kelamın esasına uymayan şeyler söylemiş oluruz. Kelam zamana tabi değildir. Aksine zamanın tamamını kuşatır. Yani diyemeyiz ki kelam şu tarihte geldi. O tarihte söylenen kelamın sözüdür. Tarihe bağlı olan kelam ile alakalı sözdür. Onu kadim demde hatem olan söz olarak telaffuz etmiştir. Söz olarak telaffuz etmesi de sadece ona mahsustur. Bu sebeple, kelamın sözünü, kelamın sahibinin telaffuz ettiği tarihe bağlayabiliriz. Ama kelam zamana bağlanamaz. Bu bakımdan da kelamdan kadim demde hatem olan kelam diye bahsederiz. Ne öncesi bulunur ne sonrası bulunur. Bu şekilde de söyleyebiliriz.</p>
<p>Bu bakımdan beşerin düşünmek ve söylemek yoluyla idrakinin ötesindedir kelam. Çünkü beşerin sözü ve söylemi zamana tâbidir. Zamanın kaydı altında şekillenir. Oysa kelamı bu manada bir kaydın altına alamayız. Alır isek o zaman kelam olmaktan çıkartırız. Tabi bunun çok sıklıkla yapıldığını ve <strong>Aristoteles</strong>’in etkisinde yüzyıllar boyunca, demin anlattığım manada kelama büyük zararlar verildiğini görüyoruz. Ayrıntılı olarak da açabiliriz, anlatabiliriz.<br />
Bu bakımdan söz zamanın kaydı altındadır. Düşünceye ve idrake bağlıdır. Kelam bunların hiçbirinin kaydı altında değildir. Ve sadece sahibine mahsustur.</p>
<p>Kelamın sözünü kelamın mahalli söyler. Kelam kime gelmiş ise eksiksiz olarak o sözü teşkil eden, söze, dile döken kelamın mahallidir bu anlamda.</p>
<p>Mahal ile yer farklıdır. Yer, herhangi bir şeye mahsus değildir. Bir yerde sandalye vardır, sandalyeyi oradan alırsınız, oraya bir masa yerleştirirsiniz. Dolayısıyla yer yerleştirilene tâbi bir şey olarak düşünülemez. Halbuki mahal, kelama tâbidir. Yani kelamın indiği yere bir başka şey yerleştiremezsiniz. Sadece kelama mahsustur. Onu oradan aldım, yerine bunu koydum diyemezsiniz. Bunun da anlamı şudur. Kadim ve hatem olan sahibidir kelamın, anlamı budur.</p>
<p>Batı dediğimiz şeyin esası iki dildir: Biri Grekçedir, öbürü Grekçedeki kavramların geliştirilmesi ve genişletilmesi sonucunda oluşturulan Latincedir. Bu iki dilde konuşanların, yazanların, düşünenlerin, söyleyenlerin ürünlerinin kiliseyle çerçevelenmesi, kiliseyle zarflanması ki buna Greko-Latin-Kilise diyarı demekteyiz. Bu diyarın esası fikriyattır. Sözdür. Bu diyarda kelam bulunmaz. Halbuki Anadolu’nun esası mayadır yani kelamdır. Yani Greko-Latin-kilise diyarındaki, bol bol düşünür, bol bol konuşur, yazar, çizer ama özü yoktur. Anadolu’da mayalanan konuşursa çok az konuşur, söylerse çok az söyler. Çoğu defa hiç söylemez. Ama özü vardır. Aradaki fark bu şekilde anlatılabilir.</p>
<p><strong>Batı insanı ile Anadolu insanını kıyaslar mısınız?</strong></p>
<p>Batıda insan yoktur. İnsan olmak için özünü kelam kılmak gerekir. Kelamdan doğmak gerekir.<br />
Ana hatlarıyla söylersek iki doğuş düşünebiliriz. Birisi biyolojik doğuştur, ana babadan doğuş. Öbürü de maya itibariyle söylersek asli doğuştur, kelamdan doğmaktır yani insan olmaktır. Kelamdan doğmayan Anadolu anlamında insan olamaz. Yani eli vardır, ayağı vardır, kaşı gözü vardır ama bu öz itibariyle insan olmak demek değildir.</p>
<p>Öz itibariyle insan olmak demek, özünü kelama bağlamak demektir. Kelamdan doğmak demektir. Batıda bu anlamda ne öz vardır, (Batıdan kastettiğimi tekrar söyleyeyim: Greko-Latin-Kilise diyarında) ne de Anadolu’daki anlamında insan vardır. İnsan Anadolu’ya mahsustur. İnsan olmanın esası kelam ile mayalanmaktır. Bu Anadolu’dadır. Benzeri başka hiçbir diyarda bulunmaz. Anadolu’ya mahsus bir iştir.</p>
<p><strong>Nasreddin Hoca’nın göle maya çalmasının anlamı nedir?</strong></p>
<p><strong>Nasreddin Hoca </strong>kelam ile Anadolu’yu mayalayanlardandır ama anlayabilene, ama mayalanabilene. Hem güleriz hem mayalanırız. Yani Nasreddin Hoca’nın sözünü gönlüne maya edebilen elbette ki Anadolu’da mayalanır. Hoca’nın işi de budur.</p>
<p>Nasreddin Hoca düşünce ile gönül arasındaki ayrımı ortaya koymaktadır. Anadolu gönül üzerinden yürür. Nasreddin Hoca’nın yaptığı, gündelik hayatın içinden gelen manzaralar yoluyla kelama mahsus hakikati anlatmaktadır. Güldürmek tarafından. Ağlatmak yoluyla da olur. Merkebe niye ters biner? Gösterir. Görün bakın der. Merkep sizin düşüncenize benzer. Siz düşündüğünüzde aynen merkebe ters binmiş biri gibi gidersiniz, önünüzü görmezsiniz, sadece katettiğiniz yolu görürsünüz, etrafı göremezsiniz. Düşünce böyle çalışır ama gönül başka türlü çalışır. Gönlün esası farklıdır. Düşüncenin esası farklıdır.</p>
<p>Gönül söze gelmez. Düşünceye kapalıdır. Yani düşünmek yoluyla, dil yoluyla analitik olarak gönlü açamazsınız. Eğer bunu açmak mümkün olsaydı, Greko-Latin-Kilise diyarının düşünürleri, mütefekkirleri Anadolu’ya gönül ehli olurlardı. Oysa bu manada hiçbir mütefekkir Anadolu’ya gönül ehli değildir. Çünkü düşünmek yoluyla, analiz yoluyla, rasyonalite yoluyla hakikati çerçeveleyemezsiniz. Kelamı kuşatamazsınız, zaptedemezsiniz o anlamda.</p>
<p>.<img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/profdr-yalcin-koc-teologyanin-esaslari.jpg" alt="" width="219" height="345" /></p>
<p><strong>Dil nedir?</strong></p>
<p><em><strong>Teologyanın Esasları </strong></em>kitabımda anlattım dilin ne olduğunu. Dilin ne olduğunu dile bakarak açamazsınız. Dilin ne olduğunu anlayabilmek için nazariyata bakmak gerekir. Nazariyat nedir sorusunun cevabını aramak gerekir. Dil, bu itibarla bakacak olursak nazariyattan düşenin seyretmek aracıdır. Dil bir seyretme işidir, manzara seyretme işidir.</p>
<p>Türkçe şunun için önemlidir. Türkçe kimliğimizin omurgasıdır. Sebebi, Türkistan’dan gelen kelam Türkçe gelmiştir. Ancak burada şöyle bir yanılgıya düşmemek gerekir. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kadim demde hatem olan kelamın Türkçe’ye tercümesi, tefsiri, meali olarak düşünülemez. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kelamın gönlünde açıldığı yüce insana mahsustur. Kadim demde hatem olan kelamdır ve Türkçe olarak açılmıştır. Bu tefsir değildir, tercüme değildir, meal değildir. Ve bu açıdan da Anadolu kimliğinin esasıdır. Anadolu kimliğinin omurgasının Türkçe olması, etnografik bir düşünce şekli olarak düşünülemez. Kelamın etnografyayla hiçbir alakası yoktur. Irkla, cinsle hiçbir alakası yoktur. Kelam geneldir. Umuma mahsustur. Herhangi bir ayrım gözeterek kelam inmemiştir. Ancak açılışı Türkçe’dir. Bu kelamı Anadolu’da Türkçe ifade edenler doğup yaşamışlardır. Bu kelamın Türkçe olarak açılmış olması, tercüme yoluyla asla ve esasa bağlanabilecek bir husus da değildir. Bunu rasyonel olarak, analitik olarak, bir dil analizi yaparak, çözümleme yaparak aslına geri götüremezsiniz.</p>
<p><strong>Bir yapı nasıl esere dönüşür?</strong></p>
<p>Yapıyla kastettiğimiz herhangi bir manada malzemenin birbirine bağlanmasıdır. Bir bireşim içerisinde ürüne dönüştürülmesidir. Bu manada; bir evden, bir besteden, bir edebi metinden, bir matematik teoreminden, bir mantık teorisinden birer yapı olarak söz edebiliriz. Kastettiğimiz ise insandan gelen izdir. Dolayısıyla soru şunu sormaktadır. Bağlanmış malzeme ile insandan gelen arasındaki fark nedir? İnsandan gelen iz ile kastedilen gönüle mahsus olandır. Yani kelam ile, maya ile, öz ile alakalı olandır.</p>
<p>Siz bir malzemeyi, diyelim taşı, tuğlayı, demiri statik hesaplar yaparak doğru bir şekilde yapıya dönüştürebilirsiniz. Bu yapının kendi parçaları itibariyle tanımlanan içi vardır, dışı vardır. Kendi parçaları itibariyle zemini vardır. Duvarları vardır ancak yapının doğru, kurallara uygun şekilde yapılmış olması bunun eser olması anlamına gelmez.</p>
<p>Mesela gotik mimariyi düşünelim. Gotik mimaride unsurlar malzeme olarak ustaca birbirine bağlanmıştır ve bir bütünlük tesis edilmiştir. Ortaya çıkan bir yapıdır ama ortaya çıkanın bir eser olabilmesi için- demin söylediğimiz- iç-dış ayrımının giderilmiş olması gerekir. Esere dönüşebilmesi için yapının aşılması gerekir.</p>
<p>Yapının aşılması demek, yapı üzerinden yapıyı kuranın gönlüne temas edilmesi demektir. <strong>Mimar Sinan</strong>’ın bir eserini seyrederken siz Mimar Sinan ile birlikte olduğunuzu hissederseniz o yapının ne içi, ne dışı kalır, ortada taş da kalmaz, ortaya bir eser çıkar. Yani ustanın gönlünden gelen iz çıkar.</p>
<p>Bu tarzda bir ayrımı Greko-Latin-Kilise diyarına mahsus estetik kuramlarında bulamayız. Çünkü o diyara mahsus estetik kuramlarının esası özetle söylersek subjektif hissiyattır. Yani sizde uyandırdığı beğeni duygusudur. Sizde ne ölçüde duygulara yol açtığıdır. Halbuki eserin bu manada duyguyla bir alakası yoktur. Eser bir görüştür. O izin görüşüdür.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde eser olmaz. Eser, insanın olduğu yerde vardır. İnsan kelamın olduğu yerde vardır. Her ne yerdir ki orada kelam yoktur, orada insan da yoktur. İnsanın olmadığı yerde usta da yoktur, ustanın olmadığı yerde gönülden gelen iz olarak düşündüğümüz eser de bulunmaz. O sebeple Batıda yani Greko-Latin-Kilise diyarında seyrettiklerimiz, dinlediklerimiz bu manada eser değildir.</p>
<p>Yani şu vardır: Batıdaki yapı kurallarına uygun yapılmıştır. Yani müzikolojinin kurallarına, harmoninin kurallarına, mimarinin, estetik anlayışın, simetri kurallarına uygun bir şekilde inşa yapılır. Ancak bunların hiçbirisi yapıyı esere dönüştürmez. Yapının düzgün, doğru, sağlam bir yapı olmasını temin eder. Ama bunların hiçbirisi eser için yeter şart değildir. Bir yapının eser olabilmesi demin dediğim şartlara bağlıdır.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde insan olmaz, insanın olmadığı yerde usta olmaz, ustanın olmadığı yerde de eser olmaz. Eser Anadolu’ya mahsustur. Greko-Latin-Kilise diyarında eser yoktur. Düzgün yapılar vardır ama o düzgün yapılar kastettiğimiz manada eser değildir.</p>
<p>Mimar Sinan’ın bu kadar muhteşem eserler yapmasının sebebi nedir? Mimar Sinan Anadolu’da mayalanmıştır. Mimar Sinan bir insandır. Mayası olan, kelamdan gelen bir insandır. Ve büyük bir ustadır. Bu iki özellik yoluyla eser ortaya koymuştur.</p>
<p>Eser ortaya kaymak, bir yapıyı kurallara uygun şekilde inşa etmek demek değildir. Siz bir yapı inşa edebilirsiniz. Düzgün bir yapı olarak ortaya koyarsınız. Bu, matematikte bir teorem olabilir, mantıkta bir teori olabilir. Bir ikametgah, bir ibadethane, bir şiir olabilir. Bağlamak birlik vermek değildir. Esere dönüşenin birliği vardır. Birliğin kaynağı da kelamdır. Kelam olmadan yapıya, yani bağlanmış malzemeye birlik vermek mümkün değildir. Birliğin kaynağı o yapıyı kuran ustanın kelam ile olan alakasıdır. Burada subjektif duyguların falan hiçbir etkisi yoktur. Ne zaman ki o birliği verir ve o çokluk tekliğe indirgenir ve siz o teklik içinde farkları kaldırırsınız, ortada ne iç kalır, ne dış kalır.</p>
<p>Mesela Mimar Sinan’ın Şemsi Paşa Camii&#8217;nde ne iç vardır ne dış vardır. Ne deniz vardır, ne kara vardır. Hepsiyle bir bütündür. Bir birliktir. Baktığınızda her şeyiyle bir tek görürsünüz. Şemsi Paşa’yı çeker ordan alırsanız Üsküdar’ı bitirirsiniz. Yani sanki yaratılıştan o orda imiştir. Eser odur. Ama yapı, yapı öyle değildir.</p>
<p><strong>Tefsir nedir?</strong></p>
<p>8., 9. yüzyıldan itibaren başlayan bir fikri faaliyet alanı değildir. En az birkaç bin yıllık geçmişi vardır. Bu itibarla bir diyara mahsusen tefsiri düşünemeyiz. İkincisi belli bir zamana mahsus olarak düşünemeyiz. Ama tefsirden bahsettiğimizde kastedilen düşünceye bağlı bir açma faaliyetidir.</p>
<p><em><strong>Anadolu Mayası</strong></em>&#8216;nda anlattığım şekliyle, özetle birkaç cümleyle söyleyecek olursam tefsir, yerden mahalle giden yolu düşünce esasında arama faaliyetidir. Yani sözün mekanından kelamın mekanına düşünmek yoluyla bir geçiş aramaktır. Böyle bir geçiş imkanı maalesef bulunmaz. Eğer bulunsaydı o zaman kelama gerek kalmazdı. O zaman Greko-Latin-Kilise diyarının mütefekkirleri Anadolu’ya kelam ehli olurdu. Böyle bir şey mümkün değildir. Bu ilahiyatçılara çok kötü dokunuyor ama ne yapayım. Yani tefsirin esası özü budur. Yer ile mahal arasındaki farkı düşünce yoluyla gidermek faaliyetidir. Bu çok genel bir ifade şeklidir. Yani hem Greko-Latin-Kilise diyarındaki felsefe fikriyatı kuşatır, hem kabalayı kuşatır, hem daha sonraki dini metinleri ve teolojiyi kuşatır. Özü budur tefsirin.</p>
<p>Anadolu&#8217;nun mayalanması Anadolu’da yaşamış kavimlere ait kültürlerin antropolojik sentezi olamaz.</p>
<p>Kelam ne fikriyattır, ne sözdür. Zamanın kaydı altında değildir kelam. Ve her daim bizatihi kendisidir. Her daim bizatihi kendisi olan ve zamanın kaydı altına girmeyen hiç bir şekilde bir başka şey ile terkibe de girmez. Bir başka şeyle terkibe girmeyen sentezlenmemiş olur. O doğduğu şekliyledir. O doğduğu ahvalindedir ve hep öyle kalır. Yani, sabittir, tek bir şeydir. Kendisiyle hep aynıdır. Bu itibarla Anadolu’dan birçok kavimler geçmiştir binlerce yıl boyunca. Bu binlerce yılın geriye bıraktıkları vardır. Bu geriye bırakılanlar sentezlenmiştir. Terkibe girmiştir. Genişlemesine yol açmıştır Anadolu’daki kavimlerin. Sonra gelen önce gelenden bazı şeyleri miras olarak almıştır. Ama bu miras olarak alınanların hiçbiri kelam değildir. Senteze tâbi olan, zamana tâbi olan, değişmeye, dönüşmeye tâbi olan unsurlardır. Kültürün unsurlarıdır. Kelam kültür değildir. Aksi takdirde kelamın inmesinden önceye mahsusen kelamın izini bulabilmemiz gerekirdi. Böyle bir izin bulunmasından bahsedemeyiz. Dolayısıyla bir an vardır. O iniş anıdır. O geliş anıdır. Doğuş anıdır ve onun ne öncesi o anda kayıtlıdır ve mevcuttur ne de o an doğan önceden bir şey almıştır. Farklı bir yerden gelmiştir. Böyle söyleyelim, teşbih olsun diye.</p>
<p><strong>Endülüs mayasının uğradığı kırımla, Anadolu mayasının karşılaştığı yok olma, yok edilme tehlikesi aynı mıdır?</strong></p>
<p>Aynıdır tabi. <strong>Endülüs</strong>’te bir maya var idi. Ve modernitenin başlatılması, Endülüs mayasının o topraklardan çıkartılmasına bağlanmıştır. Ve o mayayı ayakta tutanlara bir kırım uygulanmıştır. Ve o kırımı uygulayanlar Greko-Latin-Kilise diyarıdır. Aynı kırımı Anadolu’ya da uygulamak istiyorlar. Çünkü Greko-Latin-Kilise diyarının bekası, Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır. Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Kendi haliyle kendi ahvaline göre. Anadolu mayası yok edilirse Greko-Latin-Kilise diyarı sökülüp atılmış olduğu bu coğrafyaya yeniden gelecektir. Papa bunun için gelmiştir. Burası benim diyarım demek için gelmiştir Anadolu’ya. Ve ne yazık ki, Papa&#8217;nın yanında konuşanlar ve Anadolu’yu temsil etmek durumunda olanlar gereken şeylerin asgarisini dahi söyleyememişlerdir. Papa sadece onun için gelmiştir. Anadolu, kilisenin yeşertildiği coğrafyadır. Türklerin öncesinde. Onun için söylemiş, ima etmiştir kendisi de. Burası benim ikinci vatanım demiştir. İnşallah bunları muhakkak idrak edenler, görenler vardır ve buna göre davranacaklardır.</p>
<p>Arabistan’daki Vahabiler Anadolu’da da damar sürmüştür. Vahabiliğin esasıyla kilisenin esası aynıdır. Esas iktidardır. Başka hiçbir esas yoktur. Ve bu iktidar esasında ele geçirmektir. Hükümran olmaktır. Tabi Vahabiyle kastettiğimizle teoloji açısından söyleyecek olursak geniş anlamda Sodom ve Gomore’yi kastederiz.</p>
<p>Kadim demde hatem olan kelamın söze döküldüğü ki, o zamanın kaydı altındadır. Tarih öncesinde Arabistan’da yaşamış olup da dökülen sözün şartlarına dış kabuk esasında uyup, ama sözü dökülüş öncesi itibariyle kendi esaslarını muhafaza edenlerdir Vahabiler. Dolayısıyla davranış ve kabuk bakımından siz zannedersiniz ki söze dökülen kelamın gereğini, esasını yerine getirirler. Bu böyle değildir.</p>
<p><strong>Modernleşme mayayı ne ölçüde etkilemiştir?</strong></p>
<p>Batılılaşma, modernleşme mayayı hiçbir şekilde etkilememiştir. Nasıl etkilesin ki. Batılılaşma, modernleşme zemini, esası fikriyat olan, söz olan, kültür olan bir faaliyetten ibarettir. Değişkendir. Kılık değiştirir. Ancak, kelam öyle değildir. Kelam etkilenmez. Ama terk eder gider. Onun için dikkat etmek gerekiyor, Anadolu’yu terk etmesin diye. Kitabın sonunda bundan kısmen bahsettim.</p>
<p>Eğer sözü ağırlıklı hale getirirsek, fikriyatı ağırlıklı hale getirirsek kendi öz kimliğimizi, kendi esasımızı, kendi öz mayamızı açamaz isek, bilemez isek, birliğimizi bozar isek, o zaman kelam bu coğrafyada durmaz, buradan gider. Ama kelamın etkilenmesini düşünemeyiz.</p>
<p>Mesela Batı yani Grek-Latin-Kilise diyarına mahsusdüşünürlerden <strong>Kant</strong> diyelim <strong>Schopenhauer</strong>’i etkilemiştir. Schpenhauer Kant’ı okuyarak, Kant’ı hareket noktası alarak yeni bir fikriyat geliştirmiştir. Bu fikriyatın bir kısmı Kant’ın söylediklerine uygundur, bir kısmı ise Kant’ın fikriyatının reddedilmesine dayanır. Dolayısıyla Schaupenhauer üzerinde Kant’ın etkisinden bahsedebiliriz. Benzer olarak Schopenhauer’ın daha sonraki yıllarda, günümüze daha yakın dönemlerdeki düşünürler üzerindeki etkilerden de sözedebiliriz. Fikriyat ve kültür etkileşme içerisinde ilerler ve devam eder.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/prof-dr-yalcin-koc-theographianin-esaslari-on.jpg" alt="" width="236" height="384" /></p>
<p>Ancak kelamın etkilenmesi demek, kelamın değiştirilmesi ve dönüştürülmesi demektir. Böyle bir şey mümkün değildir. Esas itibariyle mümkün değildir. Kelama temas edemezsiniz ki onu değiştirebilesiniz. Etkilediğiniz ve değiştirdiğinizi zannedebileceğiniz şey ancak kelamın belli bir kültür içerisindeki tezahürüne mahsus unsurlardır. Bizatihi kelamın kendisi değildir. Kelamdan hiçbir şey çıkartamazsınız, nokta dahi ekleyemezsiniz. Öyledir, o kadardır, sabittir, zamanın kaydı altında değildir. Ve sadece inene mahsustur. Fikir konuşanlara mahsustur. Aktarabilirsiniz. Ama bu manada kelamı bir fikir olarak aktaramazsınız. Düşünerek fikir oluştururusunuz. O fikri savunursunuz. Bazıları kabul eder, bazıları etmez, bazıları kısmen kabul eder ama düşünerek kelam oluşturamazsınız. Düşünmek yoluyla, dolayısıyla dil esasında kelam tesis edemezsiniz. Kelamın sözü vardır. Kelamın sözünü sadece kelamın sahibi söyler. Ve sadece ve sadece o sözü dinleriz veya okuruz. Ama ona ne bir şey katabiliriz ne ondan bir şey eksiltebiliriz. Ne de onun üzerinde bir muhakemede bulunabiliriz. Çünkü kelamın sözü üzerinde muhakemede bulunmak demek bir şekilde o söze katmak, eklemek demektir. Halbuki kelamın sözüne katma, ekleme yapabilecek olan kelamın sahibidir. Dolayısıyla neresinden bakarsak bakalım kelam etkilenmez. Kelam etkiye tâbi bir şey değildir. Fikir etkilenir. Düşünce etkilenir. Ama kelam mahiyeti itibariyle etkilenecek bir şey değildir.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde insan da olmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Dolayısıyla bir <strong>Batı medeniyeti</strong>nden söz edemeyiz. Bunlar hep afaki, hayali fikirlerdir Batı medeniyeti diye. Medeniyet insana mahsustur. İnsanın olduğu coğrafyaya mahsustur. Bu manada Batıda insandan bahsetme imkanımız bulunmaz. Kimin insanından bahsedeceğiz. Kilisenin insanından mı? Kilisenin insanı mı vardır? Dante’nin insanı mı vardır? Niçe’nin insanı mı vardır? Batı insansızdır. Bizim anladığımız manada insan teşkil olunamamıştır. Yığın vardır. Batının bireyi yığınsaldır. Yığının bir unsurudur. Halbuki Anadolu’nun bireyi ferttir. Ferdi bireydir. Sebep, Grek-Latin-Kilise diyarındaki bireyin dayanağı yığının esaslarıdır. Yani kilisedir. Anadolu’daki ferdi bireyin dayanağı Türkistan’dan gelen kelamdır. Yani bizatihi kendi özüdür, kendi esasıdır. Yığına dayanılarak ferdi birey olunmaz. Ferdi birey olunmadan insan olunmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Medeniyet Anadolu’ya mahsustur. Teknoloji ile medeniyeti karıştırmamak gerekir.</p>
<p><strong>İnsanın kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesinin yolu nedir?</strong></p>
<p>Kelamdan doğan insan ne kendisine acı verir ne de başkasına. İnsan olan için cümle yaratılmış birdir. Kurdun, kuşun, böceğin, otun, çöpün ötekileri bir, ayrı gayrı söz konusu değildir ama insan olan için. Biyolojik olarak doğarak insan olunmaz. İnsan olmak için Anadolu’da Türkistan’dan gelen kelamdan doğmak gerekir. Türkistan’dan gelen kelamdan doğarsanız Anadolu’ya insan olursunuz, Anadolu’da mayalanırsınız, o vakit cümle varlığın birliği nedir o yolla anlarsınız. Ama bu düşünerek, analiz yapılarak, muhakemeye tâbi kılınarak anlaşılacak bir şey değildir. Olsaydı Batıda görürdük, Greg-Latin-Kilise diyarında görürdük. Böyle bir şey söz konusu değildir.</p>
<p><strong>Medeniyet içindeki kriz nedir? Bundan çıkmanın yolları nelerdir?</strong></p>
<p>Anadolu mayası bir krizle karşı karşıya değildir. Kelamın krizi olmaz. Kriz topluma mahsustur. Bireye mahsustur. Bu krizin esası da kimliğin doğru şekilde açılamamasıdır. Anadolu Türk Kimliğinin esaslarının ortaya konamamasıdır ve Anadolu&#8217;daki bireyin Grek-Latin-Kilise diyarına tebaa yapılmak istenmesidir. Toplumun krizi buradan kaynaklanmaktadır. Bu krizi aşmanın yolu da okumaktır, çalışmaktır, dil öğrenmektir. Esaretten kurtulmaktır. Bireysel özgürlüğü kazanmaktır. Doğru düzgün düşünmeyi öğrenmektir. Alınteri dökmektir. Ama teba olmak değildir. Grek-Latin Kilise diyarının tebası değiliz. Eğer o yöne saparsak kelam Anadolu’dan gider, o zaman Anadolu yok olur. Anadolu&#8217;yu Anadolu yapan, Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelamın burada kalması da mayalanmaya bağlıdır. Kim ki mayalanır, o kelamı sağlam tutar. Mayalanma düşünme, öğrenme, konuşma değildir. Mayadan doğmaktır.</p>
<p>Sadece Batı değil, Arabistan kimliğine dönerseniz de kendi kimliğinizi yok edersiniz. Bu tek taraflı değildir. Anadolu Türk Kimliğinin esası ne Arabistan kültürüdür ne de Grek-Latin-Kilise diyarıdır. Kendi özümüzü, kendi mayamızı açabildiğimiz takdirde bunu görürüz. Bunu gördüğümüzde anlarız ki, ne Arap kültüründe ne Grek-Latin-Kilise diyarında bizim esasımıza dair herhangi bir şey bulunmaz. Kadim demde hatem olan kelam, Arap kültürüne mahsus değildir. Aksi takdirde kelamın belli bir döneme ait olduğunu söylemiş oluruz. Bunu söylersek kelamı göndereni inkar etmiş oluruz. Çünkü kelam kainattadır. Ne belli bir zamana ne belli bir zümreyedir. Sözdeki açılış itibariyle öyleymiş gibi görünür, cevher olması cihetinden durum farklıdır. Zamanın kaydı altına girer, o zaman da cevher olmaktan çıkar yani kelam olamaz. Dolayısıyla kelam olabilmenin şartı, geneldir, umumadır. Hiç bir ayrım gözetmeden. Aksi halde kelam olmaz.</p>
<p>Arap kültürüyle alakalı değildir Anadolu’daki Türk kimliği, yani Anadolu Mayası (bu herhangi bir düşmanlık değildir). Çünkü Türkistan’dan gelen kelamın esası birliktir. Varlığın birliğidir dolayısıyla ayrı gayrı yoktur. Arap dünyasını da Grek-Latin-Kilise diyarını da ayrı gayrı tutmaz. Grek-Latin-Kilise diyarı kendi varlığının devam edebilmesi için düşmanlık eder. Kelam ile mayalananın kelamın indiğiyle bir düşmanlığı olabilir mi? Olamaz. Esası birliktir. Ama Grek-Latin-kilise diyarında kelam bulunmaz. Esası fikriyattır. Kilisedir. Bu itibarla da kendini dönüştürebilecek olan şeye can düşmanlığı eder. Bu bakımdan bizim Arap kültürüyle de alakamız bulunmaz. Özümüz, esasımız, aslımız Türkistan’dan gelen kelamdır.</p>
<p>Anadolu’da neye baksak o kelamın izini görürüz. Otunda, çöpünde, kuşun ötüşünde, yağmurunda, karların eriyişinde bu kelamın izi vardır. Batılı gibi olmak komikliktir. Kayboluş, ayağa kalkmayış söz konusudur. Batının esası esarettir. Anadolu mayasının esası özgürlüktür. Bu özgürlük parlamentoda kanun çıkartılarak tesis edilen bir özgürlük değildir. Birey olmanın şartıdır ve hakikati, özü bulmakla alakalıdır. Bu ayrım son derece önemlidir. Anadolu Mayasının esası özgürlüktür, hürriyettir. Anadolu ferdi, bireyi hürdür. Grek-Latin-Kilise diyarının en derin mütefekkiri daha esarettedir.</p>
<p>Aşk olsun Anadolu’daki mayaya&#8230;<br />
Aşk olsun Anadolu’yu mayalayanlara&#8230;<br />
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu’da mayalananlara&#8230;<br />
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu için can pazarına çıkanlara&#8230;<br />
Ve can verenlere ve vereceklere…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mehmet Erken</strong> alıntıladı</p>
</div>
<div class="banner"> http://www.dunyabizim.com/alinti/22428/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/">Türkistandan Gelen Kelam Anadolu’yu Mayaladı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kapitalizme Karşı İslami Hayat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kapitalizme-karsi-islami-hayat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kapitalizme-karsi-islami-hayat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 Sep 2017 19:38:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizme Karşı İslami Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16821</guid>

					<description><![CDATA[<p>Batı medeniyeti, modernizm, Aydınlanma önemli iddialarla kendi toplumunu dönüştürdü. Bir kere modernizmi ya da Aydınlanma değerlerini devrim olarak algılamamak gerekir; başta teolojik olmak üzere din – devlet ilişkileri esasına dayalı iktidar biçimi Batı toplumlarında çıkmaza girdi. Hristiyan değerleriyle İslam toplumlarını geçmenin, aşmanın imkan dahilinde olmadığı ortaya çıktı. Üstelik Gazali sonrasında İslam aleminin en parlak döneminin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kapitalizme-karsi-islami-hayat/">Kapitalizme Karşı İslami Hayat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kapitalizme-karsi-islami-hayat/images-5-12/" rel="attachment wp-att-16822"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16822" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-5.jpg" alt="" width="342" height="430" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-5.jpg 342w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/images-5-239x300.jpg 239w" sizes="(max-width: 342px) 100vw, 342px" /></a></p>
<p>Batı medeniyeti, modernizm, Aydınlanma önemli iddialarla kendi toplumunu dönüştürdü. Bir kere modernizmi ya da Aydınlanma değerlerini devrim olarak algılamamak gerekir; başta teolojik olmak üzere din – devlet ilişkileri esasına dayalı iktidar biçimi Batı toplumlarında çıkmaza girdi. Hristiyan değerleriyle İslam toplumlarını geçmenin, aşmanın imkan dahilinde olmadığı ortaya çıktı. Üstelik Gazali sonrasında İslam aleminin en parlak döneminin kurulması, Batının, kıta Avrupası’na sıkışması, çıkmak için Haçlı Seferleri’ne sarılması, Türklerin Haçlıları geldikleri yere göndermeleri, Batılıların en başta din anlayışlarını sorgulamalarına itti.</p>
<p>Klasik Hristiyanlıktaki Kilise etkisi en aza indirilirken varlık felsefesi, aleme bakış, doğa ve Tanrı-insan ilişkileri yeniden tanımlandı. Batı medeniyeti kıstırıldığı Avrupa coğrafyasından çıkabilmek için “küfrü gavurluğa” kadar götürdü.</p>
<p>Terakki için, bilimin tüm sınırlarını aştılar, doğayı yani Tanrısal olanı hükümranlıklarına almaya yöneldiler&#8230; ve elbette emperyalizm&#8230; Batı medeniyetini İslam toplumlarının üzerine sömürgecilikleri çıkarır. Ne kadar bilimde ilerleme, teknolojik gelişim olursa olsun Batı medeniyeti kapsayıcı bir sistem kuramazdı, başta Amerika’nın keşfedilmesi, altın, gümüş akışı Avrupa insanını medeniyet seviyesini belirleyecek duruma getirdi.</p>
<p>İslam’ın buna cevabı sadece savunma oldu. Çünkü Modernizm bir ideoloji İslam ise bir din idi; Hristiyan yoğun Ortaçağ’da, Yeniçağ’da, İslam öndeydi. Terakki kavramı, pozitivizm, rasyonalizm İslam düşüncesini sıkıştırdı&#8230;</p>
<p>Müslümanlar tedafüi mantıkla, sadece kendilerini sorgulamaya hatta suçlamaya başladılar. Batı medeniyetine güç yetiremeyince, pozitivizmin, rasyonalizmin, bilim-teknolojinin karşısında kendi geleneğini, Müslümanları, tarihi birikimi suçlamaya başladı.</p>
<p>Öncelikle tevekkül, bidat, hurafe üzerinden İslam itikadı, çalışmama, miskinlik üzerinden tarihi birikim, tarikat-tasavvuf, klasik kurumlar, hukuk üzerinden gaza-fetih anlayışı sorgulanmaya başlandı.</p>
<p>Suçlu Batı medeniyeti değildi hatta onlar “aynen bir Müslüman gibi yaşıyor”du. Çalışkanlığıyla, dürüstlüğüyle, gayretiyle Batı insanı üste çıkmıştı. Fakat burada emperyalizm, kapitalizm dikkate alınmadı; kâr temerküzü, sömürgecilik, faiz, sanayileşme, gayrı insani çalışma koşulları&#8230; bu ortamda sorgulanmadı. Bunların İslam’a ne kadar uyabileceği tartışılmadı, toplu katliamlara varan savaşların, ölüm makinelerinin İslam, varoluş karşısındaki meşruiyeti üzerinde durulmadı.</p>
<p>Kalkınma, yükselme, ilerleme, sanayileşme, teknoloji üretme bugün bile hala çok canlı&#8230; Ama mesela dönemi itibariyle Osmanlı devlet adamı zor durumdayken bile bize özgü devlet anlayışını değiştirmedi.</p>
<p>Biz Türkler, Osmanlı eliyle kapitalizmi 400 yıl gerileten bir İslami nizam kurduk, bu nizam bilindik manada pek çok İslamcının Fransız medeniyet anlayışından devşirerek söylediği gibi medeniyet değildi&#8230;</p>
<p>Osmanlı sisteminde feodalizme geçit verilmedi, devlet “kul hakkı” yemekten imtina etti, kimsenin para, toprak, güç toplamasına izin vermedi. Modernitenin gelişi, Sanayi İnkılabı sonrasında da yine bu tavrını devam ettirdi, yine toprağın, sanayinin, imalathanelerin, ticaretin bir kaç kişi veya ailenin eline geçmesine, köylünün topraksız kalmasına müsaade etmedi. Dolayısıyla bir yandan düşünürlerimiz uygulamanın tam tersi fikirleri serdederken devlet adamları klasik kapitalizm dışı nizamı en azından ellerinden geldiğince sürdürdü.</p>
<p>İslam alemi kendini kapitalist, modernist olamamakla savunurken esasında daha derinlerde klasik düzen akmaya devam etti. Meşrutiyet ve Cumhuriyet dönemlerindeki tüm müdahalelere rağmen milletin uhdesinde Malazgirt sonrası kurduğumuz nizam ve anlayış akmaya devam etti.</p>
<p>Birileri milli ekonomi adı altında kapitalistleştirilirken, milli eğitim, milli savunma adı altında 1000 yıllık omurgamız çökertilirken, İslam düşüncesine, Türk düşüncesine eşlik eden fikir adamları modernitenin tezlerini medeniyet başlığı altında savunurken millet bağında bizi biz yapan değerler sürdü.</p>
<p>Modernizm öncelikle gündelik hayatı değiştirdi, bugün Müslümanlar 20. yüzyılın başında da canlı olageldiği gibi hayat algılarını, felsefelerini, gündelik hayatlarını dönüştürmenin eşiğinde. Neoliberalizm dünya sisteminin paylaşımına Müslümanları da katarak bu değişimi gerçekleştirme imkanı verdi.</p>
<p>Bugün Müslümanlar modern dünyaya cevabı gündelik hayatlarını modernize ederek veriyor! Kapitalist ilişki biçimlerinin hepsini uygulayıp, modernitenin bilhassa kültürel boyutlarına eleştiriler getirerek Müslümanca tavır alabildiklerini zannediyor.</p>
<p>Halbuki aslolan medeniyet kavramı etrafındaki gündelik hayat, iktisadi zihniyettir. Biz Türkler İslam, ehli sünnet, gaza etrafında kurduğumuz omurgayı bugün korumanın çabası içindeyiz, Batı medeniyetine cevap vermekten ziyade, bu omurgayı muhafaza etmekle işe başlayabiliriz. Bu omurganın inşa ettiği kapitalizm dışı, küfür dışı nizamı, gündelik hayatı yaşayarak, dünya sisteminin, küresel medeniyetin tekliflerini reddederek kendiliğimizi güncelleyebiliriz.</p>
<p>İslam aynı zamanda yaşanarak gösterilebilen, var kılınan bir dindir, iddiaları zaten aktüel olana içkindir. Bizim modern dünyaya teklifimiz, Kur’an ve Sünnet’te belirlenen ve Müslüman olmayı gerektiren, küçük ve büyük günahları def edebilecek hayat tarzıdır. Bu hayat tarzı sonuna kadar siyasal, sonuna kadar ideolojik, iktisadi, felsefidir.</p>
<p>Ercan Yıldırım</p>
<p>http://ercanyldrm.blogspot.com.tr/2017/08/kapitalizme-kars-islami-hayat.html?m=1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kapitalizme-karsi-islami-hayat/">Kapitalizme Karşı İslami Hayat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kapitalizme-karsi-islami-hayat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı’nın Üç Kaynağı, Yabancılaşma ve Biz</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/batinin-uc-kaynagi-yabancilasma-ve-biz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/batinin-uc-kaynagi-yabancilasma-ve-biz/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Oct 2015 12:16:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İbrahim Kalın]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Batı’nın Üç Kaynağı Yabancılaşma ve Biz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9641</guid>

					<description><![CDATA[<p>Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin batıcı aydınları, Batı me­deniyetinin üç temele yani kadim Yunan, Roma ve Hristiyanlığa dayandığını biliyorlardı. Düşünce, bilim, felsefe, din, siyaset ve diğer alanlarda batılılaşmak ve “derin modernleşme &#8220;yi yaşamak demek, bu üç kaynaktan beslenen Batı&#8217;nın dünya görüşünü be­nimsemek demekti. Fakat batılı olmayan toplumlar ve hassaten Osmanlı milletleri batılı manada bu üç unsurdan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batinin-uc-kaynagi-yabancilasma-ve-biz/">Batı’nın Üç Kaynağı, Yabancılaşma ve Biz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir7.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9642" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir7.jpg" alt="Batı’nın Üç Kaynağı, Yabancılaşma ve Biz" width="408" height="254" /></a></p>
<p>Osmanlı ve Cumhuriyet döneminin batıcı aydınları, Batı me­deniyetinin üç temele yani kadim Yunan, Roma ve Hristiyanlığa dayandığını biliyorlardı. Düşünce, bilim, felsefe, din, siyaset ve diğer alanlarda batılılaşmak ve “derin modernleşme &#8220;yi yaşamak demek, bu üç kaynaktan beslenen Batı&#8217;nın dünya görüşünü be­nimsemek demekti. Fakat batılı olmayan toplumlar ve hassaten Osmanlı milletleri batılı manada bu üç unsurdan hiçbirine sahip değildi. Batılılaşmak için pagan Yunan filozofları gibi düşünmek, Romalılar gibi hükmetmek ve Hristiyanlar gibi inanmak ve yaşa­mak gerekiyorsa, böyle bir batılılaşmanın mümkün olamayacağı âşikardı.</p>
<p>Osmanlı ve diğer İslam milletleri, felsefe-bilim, hukuk ve din- ahlak alanında farklı bir geleneğe zaten sahipti. Kadim Yunan dü­şüncesinin yarım bıraktığı ve Eflatun ve Aristo eliyle inşa etmeye çalıştığı felsefi sentez, İslam felsefe geleneğinde yeni ufukların açılmasıyla amacına ulaşmış ve bir manada aşılmıştı. Yunan felsefesinin kavramsal araçlarını kullanan Müslüman düşünürler, İbrahim! dinlerin yaradılış öğretisi bağlamında felsefeyi yeni ufuk­lara taşımış ve bir yaradılış metafiziği inşa etmişti. İslam hukuku, Roma hukukundan daha sofistike ve kapsayıcı idi ve hayatiyetini sömürge yönetimleri altında dahi devam ettirebilmişti. Üstelik ictihad kapısı kapandı mı tartışmalarının yapıldığı 19. yüzyılda bile İslam hukuku pratik sorunlara cevap vermeye devam ediyor ve ictihad kapısının fiilen açık olduğunu ilan ediyordu.</p>
<p>Siyasi ve felsefi eğilimi ne olursa olsun, Müslüman toplumların kendilerini Batı medeniyetine en uzak hissettikleri alan şüp­hesiz dinî hayat ve ahlak öğretişiydi. Zira en radikal batıcı aydın­lar bile Müslümanlık yerine Hristiyanlığı tercih etmediler. Tersi­ne, İslam’ı terk ederek Hristiyan olanlara şiddetli tepki verdiler. Cumhuriyet gazetesinde çıkan, 1928 yılında Bursa’daki Amerikan Kız Koleji’nde üç Türk kızının Hristiyan olduğuna dair haberin duyulması üzerine yaşanan hadiseler, -en radikal batıcı reform adımlarının atıldığı bir dönemde bile- dinî kimliğin ne kadar hassas bir nitelik arz ettiğini göstermektedir. Hadisenin öğrenci­ler ve müfettişler tarafından tespit edilmesinin ardından konu Atatürk’e kadar çıkar ve bizzat Atatürk’ün talimatıyla Bursa Ame­rikan Kız Koleji kapatılır; Amerikalı müdiresine ve iki öğretmene para ve hapis cezası verilir. Bu hadiseden sonra Türkiye deki mis­yoner okullarına karşı sıkı bir kontrol başlar.</p>
<p>Bursa Amerikan Kız Koleji’ndeki bu hadise üzerine dönemin Milli Eğitim ve Terbiye Dairesi Reisi Mehmed Emin Bey ile Fuat Köprülü arasında basın üzerinden bir tartışma başlar. 2 Şubat 1928’de Hayat Mecmuası’nda bir yazı kaleme alan Mehmed Emin Bey, Bursa’daki hadisenin münferit bir olay olduğunu, bir mek­tep meselesinden ibaret olduğunu, buna rağmen Türkiye deki yabancı okulların &#8220;milli dayanışmaya” zarar verdiğini söyler. Bu okullar, Türk gençlerini kendi milli ideallerinden uzaklaştırmak­ta, çocuklarını bu okullara gönderen ebeveynler ise modernliği “yabancı dil, piyano ve muaşeret adabı”ndan ibaret sanmakta­dırlar. Fuat Köprülü 9 Şubat 1928 tarihli “Hristiyanlaşma Hadise- si ve Kültür Buhranı” adlı yazısında, sorunun basit bir okul mese­lesi olmadıgını, bunun Türkiye&#8217;nin içinden geçtiği derin “kültür buhranının bir neticesi olduğunu savunur. Köprülü&#8217;ye göre bu okullarda din değiştiren ve Protestan olan kızlar, daha &#8220;medeni Türk olduklarını düşünmekte, kendilerine hücum edenleri d “medeniyetsizlikle, tassaupla, cehaletle” suçlamaktadırlar. Te mel sorun, Osmanlı-sonrası Türk toplumuna “yeni bir mefkure”“yeni bir istikamet” verecek donanımdan yoksun olmamızdır Köprülü, sözü, günün en tartışmalı konularından biri olan harf inkılabına ve şekilciliğe getirir: &#8220;Çağdaş Avrupa cemiyetlerinin müesseselerini, kıymetlerini -aradaki sosyal şartların çatışması nedeniyle- yalnız şeklî ibr surette almaya çalıştık. &#8220;İnkılabımızı tamamlamak için artık Arap harflerini de atarak Latin harflerini almak” isteyenler, işte bu şekilperestliğin en açık numunesidir- ler.” Basit bir &#8220;mektep ve tedrisat meselesi” olmakla &#8220;derin bir kültür buhranı” olmak arasında gidip gelen üç Türk kızının Hris- tiyanlaşması meselesi, Türk modernleşmesinin kırılgan ve yü­zeysel yapısını ortaya koymaktadır.</p>
<p>Bursa hadisesine verilen tepkilerin arkasında &#8220;batılılaşalım ama yabancılaşmayalım” düşüncesi yatmaktaydı. Bazıları buna &#8220;gavurlaşmadan çağdaşlaşalım” da diyebilirdi. Lâkin bunun pra­tikte bir karşılığının olmadığı kısa zamanda görüldü ve bu ikircik­li ruh hali farklı şekillerde tazahür etti. İstanbul’da Avrupai yaşa­mak isteyen, bunun için kendilerini Taksim’e, Beyoğlu’na, Pera’ya atan ama Avrupa başkentlerine gidince Türk ve Müslü­man olduğunu hatırlayan aydınlarımız, kendilerini iki cami ara­sında bî-namaz bir durumda buldular. Bunun çarpıcı örneklerin­den birini Osmanlı’nın son dönem batıcı aydınlarından Halil Hâlid’de görüyoruz.</p>
<p>Halil Hâlid 1903 yılında yayımladığı Bir Türkün Ruznâmesi adlı eserinde Avrupalılarm Osmanlı ve Müslüman milletleri hakkmdaki ırkçı önyargılarını sert bir dille eleştirir ve şöyle der: “Spectator adlı bir gazetede rastgeldiğim makalede, esmer ırkla­rın medeni adetleri benimseme kabiliyetinden mahrum olduk­larından bahisle Midhat Paşa [1822-1884] buna misal veriliyor, onun modern kıyafetlerden, bilhassa da pijama giymekten nefret ettiği anlatılıyordu.&#8217;’ Hâlid&#8217;e göre bu can sıkıcı örnek, batılıların Doğu hakkında sahip olduğu önyargılı tutumu ortaya koymakta­dır. Ona göre işin aslı, Avrupa emperyalizmine kılıf uydurmaktır: “&#8230;Bazı radikal gazeteler, Türk boyunduruğundan kurtulan Şark Hristiyanlarının süratle medenileştiklerinden bahisle Türklerin medenileşmeye kabiliyetleri olmadığını yazıyorlar&#8230;”En ileri medeniyet seviyesine ulaşmış olan AvrupalIlar, aynı zamanda Doğu toplumlarına karşı adaletsiz ve zalimane politikalar izle­mekte ve “medeniyet” söylemini İslam ülkelerine müdahale et­mek için bir araç olarak kullanmaktadırlar: “‘İnsaniyet’ ve ‘me­deniyet’ jargonlarının tahtında Hristiyan halkımızı himaye etme iddiası ile siyasetçiler üzerimize çullandılar. Papalık da bilvesile Hristiyanlığa ait insaniyet ve medeniyet davasını tutarak uzun­ca bir süredir güttükleri Müslüman kudret ve nüfuzunu çöz­me projesinin icrasına suhulet buluyor.” Hâlid, “medeniyet jargonu”nun ve “medenileştirme vazifesi”nin temel işlevinin, Avrupa sömürgeciliğini meşrulaştırmak olduğunun farkındadır. Bu yüzden Avrupalılara şöyle seslenir:</p>
<p>‘’Avrupalılar şunu da unutmasınlar ki Şarklılar dahi aynen kendi­leri gibi hürriyetlerine ve istiklallerine düşkündürler ve iyi ira­de” veyahut “medenileştirme vazifesi” iddiası ile ecnebi bir devletin kendilerine âmirlik taslamasından en kalbi hissiyatları ile nefret ederler.’’</p>
<p>Bu satırların yazarı aynı Halil Hâlid, Avrupa emperyalizmine yönelik eleştirilerine rağmen ilk bulduğu fırsatta klasik medrese kıyafetlerini üstünden çıkartır ve Beyoğlu&#8217;ndan satın aldığı Av­rupai kıyafetleri, kendi ifadesiyle, “kalitesine hiç bakmadan” derhal giyinir. Hâlid’in bu çelişkili ruh hali, hayatın pratikleri içerisinde Türk, Avrupalı, kültür, medeniyet, moda, modernlik, kimlik, gösteriş, şekil, ben ve öteki kavramlarının ne kadar iç içe geçtiğini ve karmaşık ve kırılgan bir yapı arz ettiğini göstermek- tedır.</p>
<p>Batı medeniyetiyle Avrupa sömürgeciliği arasında sıkışıp k lan Türk elitleri bu derin çelişkiyi aşmak için hep bir vicdan muhasebesi içinde oldular. Bir çıkış yolu bulmak için kendilerini Avrupa’nın olduğuna inandırdılar. Bir tarafta aydınlanma, bilim, hür düşünce, anayasal demokrasi ve ekonomik refahı temsil eden Avrupa; öbür tarafta Osmanlı topraklarını ve İslam ülkeleri­ni işgal eden, sömürgeleştiren, cephede cansiperane mücadele ettikleri Avrupa. “Hangi Avrupa daha gerçek?” sorusu can yakıcı bir soruydu ve üzerinde fazla durulmadı; zira yeni dünya düze­ninde ayakta kalabilmek için Anadolu insanı bir şekilde Batı me­deniyet havzasına girmek zorundaydı.</p>
<p>Abdullah Cevdet, Avrupa medeniyetini ve medenileşmeyi bir türlü idrak edip içselleştiremeyen kitleler için hazırladığı ve ilk olarak 1914 yılında yayımladığı Mükemmel ve Resimli Âdâb-ı Muâşeret Rehberi adlı kitabında, Avrupa’ya yaklaşmamakta inat eden İstanbul’a Avrupa’nın yaklaştığını söyler:</p>
<p>‘’Üç sene evvel şu satırları yazmışüm: &#8220;&#8230; Avrupa İstanbul’a yak­laşıyor, İstanbul Avrupaya yaklaşsın! Tekâmül kanunu şefaat ve merhamet nedir tanımaz; fakat onun merhametsizliğinde derin ve geniş bir nev-i merhamet mündemiçtir. Bu merhametsiz ya­hut pek merhametli kanun-u tabiat daha iyiyi yaşatmak için iyiyi ortadan kaldırır, kuvvetliyi yaşatmak için zayıfı ezer, pâkı yaşatmak için nâ-pâkı öldürür, zekiyi yaşatmak için gabiyi kah­reder, çalışkanı yaşatmak için tenbeli ortadan süpürür. Bu, dai­ma böyle olmuştur, böyle olmaktadır, ale’d-devam böyle ola­cak ve böyle olmanın neticesi hayr, hüsn, kuvvet olacaktır”. Avrupa bize yaklaşıyor, Avrupaya yaklaşalım demiştim; biz Av­rupaya yaklaşmamakta ısrar ettik. Uzaktan ve kable’l-vukû gör­düğüm “yaklaşma”mn bugün vukû ve şuhûduyla dağdârız. Av­rupa Çatalca’ya dayandı, Avrupa bize yaklaştı.’’</p>
<p>Abdullah Cevdet “Çatalca’ya dayanan Avrupa”nm yürekler yaktığının farkındadır. Zira vatan toprakları işgal edilmektedir. Hem de medeniyetin beşiği kabul edilen Avrupa tarafından. Fa­kat Abdullah Cevdet geri adım atmaz ve bunun “tekâmül” ve evrim kanununun kaçınılmaz bir sonucu olduğunu söyler. Biz bu­gün acı çeksek de akıbet hayr olacaktır!</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a> İbrahim Kalın-Akıl ve Erdem                                                                                                                                       _</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batinin-uc-kaynagi-yabancilasma-ve-biz/">Batı’nın Üç Kaynağı, Yabancılaşma ve Biz</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/batinin-uc-kaynagi-yabancilasma-ve-biz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Küresel Kültürün Ortaya Çıkışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-kuresel-kulturun-ortaya-cikisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-kuresel-kulturun-ortaya-cikisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 May 2015 23:50:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Batılılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Bir “küresel kültürün ortaya çıkışı]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodern Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Postmodernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Ziyauddin Serdar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6361</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Küresel kültürün” ortaya çıkışı genellikle postmoder-nizm olgusunun başka bir göstergesi olarak sunulmaktadır. Hepimiz tişört, kot pantolon ve spor ayakkabısı giymekte, Kentucky Fried Chicken ve McDonalds’dan yemekteyiz. Zi­hinsel kalıplar dünya kültür yapısına o denli yerleşmiştir ki, artık herkes aynı tondan şarkı söylemekte, aynı fikirleri tar­tışmakta, aynı sloganları atmakta ve kendisini aynı biçimde ifade etmektedir. Ancak Anderson, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-kuresel-kulturun-ortaya-cikisi/">Bir Küresel Kültürün Ortaya Çıkışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6362" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya.jpg" alt="Bir Küresel Kültürün Ortaya Çıkışı" width="428" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya-600x328.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya-300x164.jpg 300w" sizes="(max-width: 428px) 100vw, 428px" /></a>“Küresel kültürün” ortaya çıkışı genellikle postmoder-nizm olgusunun başka bir göstergesi olarak sunulmaktadır. Hepimiz tişört, kot pantolon ve spor ayakkabısı giymekte, Kentucky Fried Chicken ve McDonalds’dan yemekteyiz. Zi­hinsel kalıplar dünya kültür yapısına o denli yerleşmiştir ki, artık herkes aynı tondan şarkı söylemekte, aynı fikirleri tar­tışmakta, aynı sloganları atmakta ve kendisini aynı biçimde ifade etmektedir. Ancak Anderson, ortaya çıkan kültürün tektipçi doğasından dolayı fazlaca endişe duymamamız ge­rektiğini ileri sürmektedir:</p>
<p>Bu, bazı insanların hiçbirşeyi dünyanın Batılılaşmasından daha fazla sevmediğini gösterir. Onlar tamamen haksız sayılmazlar. Batı’nın nufuzunun artmasına, dehşete düşürücü bir şey olduğu kadar bir parça umut veren bir şey olarak da bakılabilir. O sadece kalite­siz yiyecekler ve kalitesiz ilişkilerden ibaret değildir, aksine demok­rasi ve insan hakları kavramlannı da içinde barındırır…..(Ancak)o resmin bir parçasıdır.Bütün Batılılar çay ve Zen’i bilir, Baş­kan Mao’nun düşüncelerinden haberdardır, ve her Batılı işadamı Japon iş yönetimi hakkında bir şeyler duymuştur.</p>
<p>Bu iddiada ırkmerkezciliğin bir kaç katmanı bulunmak­tadır. O, dünyanın Batılılaştırılmasının iyi bir şey olabileceği­ni, Batılı olmayan kültürlerin yönetim ve insana saygı hak­kında herhangi bir fikirlerinin bulunmadığını; “çay”, “Zen” ve “Mao’nun düşüncelerinin” tarihdışı (ahistoric) olduğunu, Batı’da üretilen bu bilgilerin Batı’nın sömürgecilik ve post- emperyalist tarihiyle ilişkilendirilemeyeceğini, dahası Batılı olan ve olmayanlar arasındaki fikir akışının eşit düzeyde ol­duğunu ileri sürmektedir.</p>
<p>Dünyanın Batılılaşması Batılı olmayan kültürleri boğ­maktadır. Bu durum o derece aşikardır ki, burada bu konuyu ele almanın gereği kalmamaktadır. Tek bir hakim kültürün egemen hale geldiği dünyanın sadece küçülmekle kalmayıp aynı zamanda da tehlikeli bir yer haline geldiğini söylemek yeterlidir. Doğada olduğu gibi sosyal hayatta da mono-kültürlerin ortadan kaldırılmasına hüküm verilmiştir.</p>
<p>Postmodern yazılarda ve düşüncelerde yaygınlaştırılan, Batı ve Batılı olmayan arasındaki fikir akışının eşit düzeyde olduğu ve bunun en kötü ihtimalle kültür zenginliğine ve en iyi ihtimalle kültür ve geleneklerin “sentezine” götüreceği id­diası, zandan ibarettir. Bununla birlikte kültürel fikir ve ürün­lerin akışı, tıpkı mal ve eşya akışı gibi, Batı’dan Üçüncü Dün-ya’ya doğru tek yönde gerçekleşmektedir. Hiç kimse evren­sel sahnede, Hintli <em>Michael Jackson</em>, Çinli <em>Madonna</em>, Ma­lezyalı <em>Arnold </em><em>Schwarzennegger,</em> Faslı <em>Julia Roberts</em>, Filipinli <em>New Kids on the Block,</em> Brezilyalı <em>Shakspeare,</em> Mısır­lı <em>Barbara Cartland,</em> Tanzanyalı <em>Cheers,</em> Nijeryallı <em>Dallas</em> ve Şilili <em>Wheels of Fortune</em> ya da Çin operası, Urdu şiiri, Mısır tiyatrosu vs. göremez. Dünya tiyatrosu kesinlikle Batılı tiyat­rodur; Batının iktidarının, prestijinin ve denetiminin sahne­ye konulmasıdır. Arada sırada Batılı olmayan kişiler de bu sahnede görünseler de, bu onların egzotikliğinden, ya da Ba­tılı fikir ve ülküleri benimsemelerinden ya da Batılı bir amaca hizmet etmelerindendir. Batılı olmayan kültürel eserler Batı’da göründüğü zaman, onlara karşı ya boş sembollermişcesine ya da etnik bir modaymışçasına davranılır.</p>
<p>Postmodernizmdeki kültürlerin sentezine yapılan çağrı1ar, dünyanın Batılılaştırılması ve Batı medeniyetinin evren­selleştirilmesi yolunda atılmış kurnazca adımlar olarak görül­melidir. Yahudi-Hristiyan dini mirası dahil, kendi farklılığını moderniteye ve güya seküler modernizmin süper prensiple­rine taşıyan Batı, günah çıkarttıktan sonra gerçek evrensel bir medeniyetin mümkün olduğuna inanmaktadır. Sentez, ancak evrensel sahnede eşit olarak temsil edilen eşit güce sa­hip eşit iki kültür arasında gerçekleşebilir. Güçlü ve egemen kültür, zayıf ve bağımlı başka bir kültürle birleşemez, güçlü olan zayıfı yutar. Zayıf olan egemen düzenin belirlediği gün­dem ve ilkeler doğrultusunda yeniden şekillenir ve kendisi ol­maktan çıkar. Buna da sentez denemez. Postmodern sentez, Öteki kültürlerin Batı medeniyeti içine çekilmesinin başka bir ifadesidir.</p>
<p>Hem inanç sistemlerinin yıkılması hem de evrensel kül­türün doğumu hakkında ileri sürülenler postmodern cepha­nelikteki üçüncü, belki de en önemli, geçiş silahının üzerine temellendirilmiştir: gerçekliğin toplumsal inşası. Bizim in­sanlık olarak yaptığımız, kendi zihnimizdeki dünya resmine uygun olarak gerçeklikleri inşa etmek gibi görünmektedir. “Orada” duran her şey bizim düş gücümüzün bir uydurması­dır. Ve bizler muhtemel postmodern dünyaların en iyisinde yaşayan eşit insanlar olduğumuzdan, tüm gerçeklikler diğerleriyle eşit düzeyde gerçek, tüm doğrular göreli ve tüm nes­nellik de sadece saçmalıktır. Anderson, postmodern durumu ne güzel açıklamaktadır:</p>
<p>Gerçekliğin inşası bir süreçtir. Her ne kadar bazı yapılar, sade­ce dinamik düşünce akımlarının geçici manifestoları olsa da, hiç bir felsefenin ve bilimin onları tanımlayamamış ve varlıklarının harita­sını çıkaramamış olması nedeniyle direngenlik gösterebilirler. Kav­ramak gerçek değil, bir gerçeği hesaplama sürecidir. Ve en sonun­da bizim yalnızca bir geçekliği değil, birbirinin üstüne binmiş, birbi­rine iliştirilmiş ve bazen birbiriyle çatışan bir çok gerçekliği inşa et­tiğimiz ortaya çıkar.</p>
<p>Bu, dünyanın her şeyin yapay olarak inşa edildiği bir ti­yatroya dönüştürülmesi demektir. Politika toplu tüketim için sahne yönetimidir. Televizyon belgeselleri eğlenceye dönüş­türülmüş ve eğlence olarak sunulmaktadır. Gazetecilik ger­çek ve kurgu arasındaki ayrımı bulandırır. Yaşayan bireyler melodram dizilerin karakterleri haline gelir ve yapay karak­terler “gerçekmiş” gibi varsayılır. Herşey bir anda gerçekle­şir ve herkes evrensel tiyatroda geçen olaylardan haberdar edilir. “Bu, yapmacık çağımızın doğal, aynı zamanda da ka­çınılmaz bir özelliğidir; bir çok insan toplumsal inşanın ger­çekliğini anlamaya başladığı zaman olan şeydir” diye yaz­maktadır Anderson. Başka bir deyişle bizler değişmez bir şe­kilde belli bir amaç için yönlendiriliyoruz.</p>
<p>Baudrillard, tüm gerçekliğin toplumsal inşası fikrini ele alıp, onu mantıki sonucuna kadar götürmeye cesaret eder. Ona göre, bütün evrensel tiyatro gerçekte “belirsizlik içinde dalgalanmakta” ve böylece gerçeklik, kurgulanmış “hiper gerçeklik” tarafından yutulmaktadır. Bütün toplumsal yaşam, gerçeklikler tarafından değil fakat yanılsamalar, modeller, saf imgeler ve canlandırmalar tarafından düzenlenmektedir. Postmodern çağ, gerçekliğin sistematik bir şekilde bir oyun olarak üretildiği bir süreci başı boş bırakmıştır. Fakat süreç burada durmaz’. Oyunların bizzat kendisi özgün gerçeklikten ayrılmış yeni yanılsamalar üretmekte ve söz konusu yanılsa­maların da bizzat kendisi saf imgeler ve diğer imgelerin yav­rucuklarını üretmektedir. Baudrillard süreci şöyle tanımlar;</p>
<p>Oyun, gösterge ve gerçeğin denk olduğu ilkesinden baş­lar (bu denklik bir ütopya bile olsa, o yine temel bir aksiyom olur). Aksine yanılsama bu eşitlik ilkesinin ütopyasından, de­ğer olarak göstergenin radikal olumsuzlanmasından, eskiye dönük göstergeden ve her başvurunun ölüm fermanından başlar. Oysa oyun yanılsamayı, onun hatalı oyun olduğu şek­linde yorumlayarak yutmaya çalışırken, yanılsama ise, kendi­si zaten bir taklit olan oyunun tüm yapısını kuşatmaktadır. Göstergenin sonraki evreleri şunlardır:</p>
<ol>
<li>O temel gerçekliğin bir yansımasıdır.</li>
<li>O temel gerçekliği maskelemekte ve bozmaktadır.</li>
<li>O temel gerçekliğin yokluğunu maskelemektedir.</li>
<li>O, her ne kadar kendi saf taklidi olsa da, herhangi bir geçeklikle ilişkili değildir.</li>
</ol>
<p>Birinci evrede imge iyi bir görüntüdür: oyun dinsel bir törenin çeşididir. İkicisinde şeytani bir görüntüdür: kötünün bir çeşididir. Üçüncüsünde bir görüntü gibi davranır: bir sihir çeşididir. Dördüncü evrede artık her hangi bir görüntü çeşi­di değil, bir yanılsamadır.</p>
<p>Saf yanılsama dünyasında “gerçekliği aramak” boşuna bir uğraştır. Hiçbir zaman farklılıkları keşfedemeyeceğimiz için “gerçek”le yapay olanı ayırma ihtiyacı hissetmeyiz. Bu­nun gibi, doğrularının zerre kadar güvenilirliği olmayan mo­dası geçmiş inançların ve kullanım dışı paradigmaların peşi­ne düşeceğimize, neliğini ve nasıl kendisinden zevk alacağımızı öğrendiğimiz postmodern durumu kabul etmemiz daha iyi olacaktır.</p>
<p>Bu durumda, bütün bu acı, ıstırap, adeletsizlik ve baskı hakkında, bir miktar vicdanı olan postmodern tüketici ne dü­şünecektir? Bunların hepsi bir yanılsama mıdır ya da bu zor­luk ve baskılara maruz kalan gerçek insanlar var mıdır? Ba­udrillard’ın cevabı, Körfez Savaşı’na getirdiği analizin içinde­dir. Savaşın patlak vermesinden bir kaç gün önce The Guar­dian’a yaptığı bir açıklamada, ‘savaşın asla olmayacağını ileri sürdü.<sup>’</sup> Tüm tatbikatlar yapay bir inşadır: gerçek şey pasaj­lardaki bilgisayar oyunlarının dünya televizyonlarında oynatıl­masından daha gerçek olmayacaktı. Savaştan sonra Baudril­lard bir açıklama yaptı: “Körfez Savaşı Olmamıştır.” Ölüm­ler ve yıkıntılar gerçek olmasına rağmen, onun yanında ya da karşısında olmak “aptallıktı”.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ziyauddin Serdar,Postmodernizm ve Öteki</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-kuresel-kulturun-ortaya-cikisi/">Bir Küresel Kültürün Ortaya Çıkışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-kuresel-kulturun-ortaya-cikisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam Medeniyeti ve Ortadoğu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2015 23:24:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Medeniyeti ve Ortadoğu]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Ortadoğu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6053</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gerçek Medeniyetin doğum yeri, bugün Orta Doğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varili de İslâm medeniyetidir. Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğunun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm medeniyetinin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne ka­dar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir. Yalan, doğ­runun, kötü, iyinin karşısına dikilmiştir her zaman. Kıyamete kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/">İslam Medeniyeti ve Ortadoğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6054" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images.jpg" alt="İslam Medeniyeti ve Ortadoğu" width="598" height="285" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images.jpg 325w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-300x143.jpg 300w" sizes="(max-width: 598px) 100vw, 598px" /></a>Gerçek Medeniyetin doğum yeri, bugün Orta Doğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varili de İslâm medeniyetidir.</p>
<p>Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğunun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm medeniyetinin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne ka­dar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir. Yalan, doğ­runun, kötü, iyinin karşısına dikilmiştir her zaman. Kıyamete kadar ona bu izin verilmiştir. Ta ki, iyinin ve doğrunun değeri bilinsin. İyi ve doğrunun ucuz olmadığı anlaşılsın.</p>
<p>Ölçü ile aşırılığın çarpışmasıdır bu evrensel çarpışma. Fizikötesi ile fiziğin kavgasıdır bu sürüp giden.</p>
<p>İnsan için önemli olan, hangi tarafa katılacağıdır, Zehirden acı zakkum ağacının dallarına mı asılacak, yoksa bal yemişli ve renkli tûba ağacının kurtarıcısı kollarına mı atılacak ?</p>
<p>İnsan bu kararı kendisi verecektir. Bu seçmeyi kendisi yapacaktır.</p>
<p>Cennet ve cehennem, bu kararın ufkunda, bu seçişi içinde.</p>
<p>Medeniyet rengi, sonsuzluğa erişme biçimi bu karar ve seçme tohumunun içinde.</p>
<p>Kader bu karar tohumundan beslenecek ve çiçeklenecek. Sonra da bu tohum, alın-yazısının yemişi olarak geleceklere doğru avucumuza düşecek.</p>
<p>İnsanların hayatlarında olduğu gibi toplum ve kültür­lerin, millet ve medeniyetlerin hayatında da bu seçiş ve ka­rarlar temel rolü oynar. Kültür ve medeniyetlerin, toplum ve milletlerin alın-yazılarının şifresi olur bu seçiş ve kararlar.</p>
<p>Her saat kader saati olduğu, daha doğrusu saatler kade­rin dışında olmadığı halde, kader çizgisinin dışında zaman ve saat bulunmadığı halde, ve önceki saatler kendisini hazırladığı ve sonraki saatler kendisini açtığı ve uyguladığı halde, bazı seçkin saatlere kader saati deyişimiz, o saatlerde alınyazısının yoğunlaşması sebebiyledir, bu tohum özelliğini taşıması sebe­biyledir. Sembolik bir adlandırmadır bu.</p>
<p>Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Orta Doğu kültürü günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur.</p>
<p>Uzun süreli bir kış uykusuna, ölüm uykusuna mı dalacak, yoksa ayağa kalkarak, diriliş baharının yağmurlarına doğru mu yükselecek, işte bunun kararını verme günü gelmiş çatmıştır.</p>
<p>Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır.</p>
<p>Karar verip sabır göstermek, dayanmak ve oluşun bütün çilesine katlanmak, kültür ve medeniyetimizin kader savaşını zaferle mühürleyecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sezai Karakoç,Sur Yazıları 3</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/">İslam Medeniyeti ve Ortadoğu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islam-medeniyeti-ve-ortadogu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batı&#8217;da Düşünce: Peşine Düşülen Güzelliktir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/batida-dusunce-pesine-dusulen-guzelliktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/batida-dusunce-pesine-dusulen-guzelliktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 23 Mar 2015 21:49:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hece Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Düşüncesi]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Batı'da Düşünce: Peşine Düşülen Güzelliktir]]></category>
		<category><![CDATA[Bedensel Zevkler]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=2821</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan önceki çağlardan daha iyi makinelere sahip olmakla övünür ve bunu ge­lişme olarak değerlendirir. Her türlü vesayet yokluğunun, kişisel özgürlüğe ka­vuşmanın belirtisi addeder. Ortaçağın sonlarından itibaren beslediği özlemlerin gerçekleştiği yıl olarak 2000’i gösterir. Oysa bu yıl özgürlük ve mutluluk uğrun­da verdiği mücadelenin tamamlanması ve zaferin elde edildiği bir tarih değil, bi­lakis insanın artık insan olmadığı, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batida-dusunce-pesine-dusulen-guzelliktir/">Batı’da Düşünce: Peşine Düşülen Güzelliktir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsan önceki çağlardan daha iyi makinelere sahip olmakla övünür ve bunu ge­lişme olarak değerlendirir. Her türlü vesayet yokluğunun, kişisel özgürlüğe ka­vuşmanın belirtisi addeder. Ortaçağın sonlarından itibaren beslediği özlemlerin gerçekleştiği yıl olarak 2000’i gösterir. Oysa bu yıl özgürlük ve mutluluk uğrun­da verdiği mücadelenin tamamlanması ve zaferin elde edildiği bir tarih değil, bi­lakis insanın artık insan olmadığı, düşünmeyen, hissetmeyen bir makineye dö­nüştüğü bir dönemin başlangıcı olur. Üretim makinesi çarkının bir dişlisi olarak artık insanın tek amacı daha fazla şeye sahip olmak ve daha fazla kullanmak olan bir homo consumens’e, salt tüketiciye dönüşür.</p>
<p>Özgürlük adına boy boy çıplak resimleri dergilerde, gazetelerde basılan ka­dın, kocasının nesnesi olmakla kalmaz, genelin nesnesi olur. Modern teknoloji­nin avantajlarından yararlanan kadın, baba ve kocanın denetimini aşmaya çalışır­ken, özgürlük adına daha da metalaşır. İki savaşın arasındaki yıllarda, zincirler kırılmış, beden ve zihinler sözde özgürleşmiştir. Cinsel devrim köhnemiş tabula­rı bir hamlede silip süpürmüştür. Baudrillard, her alanda özgürlüğün patladığı bu anı orji olarak telakki eder. Geçer akçe cinselliktir. O, insanlara sunulabilecek tek şeydir. Zevk arayışı adeta bir hastalık halini alır. Revaçta olan beyin yıkama işlemleridir. Çok sayıda kişi bunlara akıl almaz paralar ödemektedir.</p>
<ol start="9">
<li>yüzyılın ikinci döneminden itibaren başlayan ve 20. yüzyılda giderek da­ha da hızlanan, insanı tüketici toplunılan tüketim toplumuna çeviren büyük dö­nüşüm, aşkı daha ziyade cinsellikle örtüştürdüğü gibi onu bir tüketim alanına çe­virmeyi başarır. Sanayileşme ve kapitalistleşmenin yerleşik hale geldiği, modern dönemde, tüketici zihniyet insanı ve dolayısıyla hayatı yönetir. Özgürlüklerinin kısıtlandığı düzenlemelerden kurtulan insan kadın ve erkeğiyle kapitalist siste­min asli güçleri olan kitle iletişimi araçları ve bilhassa reklam mekanizmasının iş­leyen üstün ve etkin gücünde yegane gaye olarak istek ve arzularının tatminine soyunur, faniliğinin giderek artan farklılığında ölümsüzlük vaadi diğer bir ifadeyle ölümlülükten kaçış olanağı sunan anlık deneyimlerinde, likit aşklarla sonsuzluğu,cenneti de bu dünyada gerçekleştirmeye çalışır.</li>
</ol>
<p>Aydınlanma öncesinde batı toplumunun devlet ve kilise kaynaklı olan kültürel stratejilerinde üreme amacında sınırlanan cinsellik, aydınlanma ve romantizmle birlikte sadece aşka hasredilir. Evlilikle aşk özdeşliği aşkın doğasına karşı çıkma olarak değerlendirilir. Toplumun varlığının devamlılığı için evliliğin toplumun ko­ruyucu kanatlan altına alınması aşkı ya yasa dışı bir suç telakki eder ya da fahişe­lik adı altında ya açıkça kutsanır ya da görmezden gelinerek yaşatılır. Modern dö­nemde kadın erkek artık eşittir. Aile reisliği de paylaşımdadır. Birey Ortaçağdan itibaren, ayağına dolaşan feodal, yönetsel, dinsel, toplumsal, ahlaksal ve cinsel yü­kümlülüklerden kurtulmuş durumdadır. Ne var ki özgürlük süreci gerçek yüzünü sahnenin öteki yüzünde gösteriverir. Asırlardır baskı altında tutulan cinsellik tota­liter bir hale gelmiştir. Gelinen nokta şok edicidir. Bu özgürlüğün bedelidir. İnsan sınır tanımayan özgürlüğünün karşılığında yalnızlığının geldiğinin büyük ölçüde farkındadır. Henüz sorumluluğunun keşfine varabilmiş değildir.Toplumun ve bireysel hayatın örgütleyici ilkesi haline gelmiş olan tüketim, bir yandan kadın ve erkeğe tüketici özerklik bahşeder. Diğer yandan aynı doğrul­tuda metalaştırdıgı deneyim ve insan ilişkileri sayesinde görece anlamsız türden yönelttiği özerklik karşısında önemli ve asıl anlamlı konularda özerklikten yoksun kılar. Böylece hayatın sömürgeleştirilmesinde kendini varlığının güvenliğini temin eder, özgürlük ve sınırsızlık aşkı da metalaştırır. Bedene eklenen ve katılarıdan doyuma ulaşma arzusu kapitalist çarkın gücüne güç katar. Cinsel özgür­lük hülyası içinde yok edilen aşk, şop marketlerde aranır olur. Koşullar değişir, bağlam değişir, ideolojik örgü değişir aşk her daim adını duyurur. Aşk’ın çehre­sini en ziyade modernlik değiştirir.</p>
<p>Antikçağ düşünürleri toplumsal bağın gerektirdiği zorunluluklar adına aşkı aşağılarken modem düşünürler bunu bireysel özgürlük adına yapar. Her iki taraf­ta aşkın özünü unutur.Günümüzün postmodem batı toplumunda ise aşk artık ne üreme ne de aşkla ilişkilidir. Bu yeni stratejinin sahnedeki görünümü insanın her türlü otoriteyi alt edip özgürlügün doruğunu yaşadığı sannsında cinsel hazzın peşinde sürüklenmesinden ibarettir. Simone de Beauvoir’ın dediği gibi kadın Batı’da “bir sevgili, bir tanrıça, ana, cadı ya da derin bir düşünce olabilir ama hiçbir zaman kendisi olamaz”. Aşk ilişkileri de bu nedenle çarpıtılmış, kökten yukan doğru yozlaştırılmış olur. “Kadınla aramızda yanıltıcı bir hayal var” diyen Paz, toplumca yaratılıp kadına zorla benimsetilen bu hayali kadının da benimse­diği ona sarınıp büründüğü, onunla var olduğu kadın imgesi olduğunu belirtir. Bu kadın bazen değerli, bazen korkuları, ama her zaman öteki olan bir nesnedir Ona uzanıldığında karşılaşılan bir köledir. Daha da önemlisi kadın da sanki aynı</p>
<p>Duygu  içindedir.Kendini  bir varlık olarak değil başka bir varlığın uzantısı yani öteki olarak algılamaktadır. Varlığı gerçekte olduğuyla olmayı düşlediği varlık arasında ikiye bölünmüştür.Aileden okula,dostlarından sevgisiline herkes el ele vermiş kadına bu imgesel kişiliği benimsetmeye çalışmaktadır.O kendisi için yaradılan imge kafesinde tutukludur.Artık geçmişin aşk kahramanlarına raslamak son derece zordur.Günün aşk yazıları okuyana doyum veren denemelerdir.Ancak insanın sağlıklı bir açıklaması değil,tersine aşkı kötüleyip suça özendiren bir toplumu tanımlamayan belgelerdir.Bir yengi olmaktan çıkan boşanma,kurulan bir ilişkinin namusluca sona erdirilmesinden ziyade,erkeğe ve kadına özgür seçim seçim hakkı tanıyan bir fırsattır.</p>
<p>Batı düşünce tarihinde peşine düşülen güzelliktir. Kendini tensel zevklere düşkün kılam bağlardan kurtulmak ister gibi görünür.Ancak modern dönemle aşkın yüksek ölçülerine yer verilmez.Aşkın görünümünde,hayat görüşünü batı dünya görüşünden alan ve bu temel hayat anlayışı üzerine kuran bütün sanatçılar aşklarıyla aslında benzerlik gösterir.Aşkınlık dışlanır.Maddi plandan metefizik olana geçilemez. Bayağı ölçüde aşk adi verilen deneyim yelpazesidir geli­şen.Bu ise sevişmek kod adı altında tek gecelik ilşkilerden ibarettir.Birden çok aşık olunabilir,aşka düşmekte aşkı kaybetmekte kolaydır.Bazen şikayet edilse de gurur da duyulabilir bu tür deneyimlerden.Geride kalan ya aşka aşık yada aşk yarasıdır.Yinede kapitalizm aşkı ayakta tutmaya devam eder.Çünkü bireyleri motive edecek başka bir şey yoktur.Baba, anne ve çocuktan ibaret çekirdek ai­leler, sadece üreme ve sosyalleşme için değil, tüketim mallarının ve hizmet sek­törünün dağıtımı için varolan düzenlemeleri korumak ve genelde sosyal sistemin doğru bir biçimde işlemesini sürdürmek için gereklidir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Hece Dergisi,Batı Medeniyeti Özel Sayısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batida-dusunce-pesine-dusulen-guzelliktir/">Batı’da Düşünce: Peşine Düşülen Güzelliktir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/batida-dusunce-pesine-dusulen-guzelliktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Olmak Müslümanlıkla Başlar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-muslumanlikla-baslar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-muslumanlikla-baslar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2015 13:10:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İsmet Özel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Olmak Müslümanlıkla Başlar]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet Özel-Taşları Yemek Yasak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran Ve Sünnet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3411</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanın aklı onu Kur’ân-ı Kerim ’in emir ve nehiylerine uymaya götürdüğü için işe yarar. Batı medeniyetini kuran akil tam tersine insanı hem bilhassa Kur’ân’dan ve hem de İlâhî kaynaklı bütün bulgu ve bilgilerden uzaklaştıran,insana Allah karşısında bir serbesti sağlamaya çabalayan akıldır. İnsanın kulluğu müslim olmakla başlar, hatta insan olmak bir bakıma Müslüman olmakla eş anlama bile [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-muslumanlikla-baslar/">İnsan Olmak Müslümanlıkla Başlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İnsanın aklı onu Kur’ân-ı Kerim ’in emir ve nehiylerine uymaya götürdüğü için işe yarar. Batı medeniyetini kuran akil tam tersine insanı hem bilhassa Kur’ân’dan ve hem de İlâhî kaynaklı bütün bulgu ve bilgilerden uzaklaştıran,insana Allah karşısında bir serbesti sağlamaya çabalayan akıldır. İnsanın kulluğu müslim olmakla başlar, hatta insan olmak bir bakıma Müslüman olmakla eş anlama bile gelebilir. Modern insanlar olarak bizler böyle sözlerden fazla anlam çıkartamıyoruz. Müslüman olduk, şimdi Allah&#8217;a kulluğumuzu nasıl yerine getireceğiz diye soruyoruz. Karışık ve karanlık bir çağda yaşıyor olmamız bize böyle sorular sorduruyor. Bu sorulara cevap bulmak da çağın karanlığını dağıtmanın bir yolu.</p>
<p>Müslümanın kulluğu cansız maddenin kulluğu gibi başlar. Aklımız bizi Kelimetullah’ın kurtuluş olduğu gerçeğini kavrama noktasına getirmiştir. Şimdi harekedmiz tamamen Kur’ân ve Sünnet çerçevesinde kalacaktır. Sanki biz “cemâd” imişiz gibi Kur’ân ve Sünnet’in bize hangi faaliyetleri uygun gördüğünü anlar ve uygun görülenin dışında ihtiyaç sahibi olma hevesine kapılmayız. Eğer bunu başarabilirsek kulluğumuz bir üst seviyeye yükselir. O zaman “nebât” gibi kökümüz Kur’ân-ı Kerîm’de olmak üzere hareket edebiliriz. Yani doğar, büyür, çoğalır ve Müslümanca ölürüz.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İsmet Özel-Taşları Yemek Yasak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-muslumanlikla-baslar/">İnsan Olmak Müslümanlıkla Başlar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-muslumanlikla-baslar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
