<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Anne | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/anne/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 16 Feb 2022 05:37:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Anne | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Feb 2022 06:27:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Baba]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ev]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25986</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir evin, bir yurdun varsa dünyayı kazan kaldırabilirsin. Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapıları kapattığınız anda ruhun kapılarını açma ihtimali her an eşiktedir. Oysa sessizlik mekânı genişletir ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/">Kemal Sayar – Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25987 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-300x300.jpg" alt="" width="341" height="341" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U.jpg 1080w" sizes="(max-width: 341px) 100vw, 341px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir evin, bir yurdun varsa dünyayı kazan kaldırabilirsin.</p>
<hr />
<p>Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapıları kapattığınız anda ruhun kapılarını açma ihtimali her an eşiktedir.</p>
<hr />
<p>Oysa sessizlik mekânı genişletir ve zamanı yavaşlatır.</p>
<hr />
<p>Ev aynı zamanda düşlerimiz için bir çatı, hayallerimiz için bir barınaktır. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası adlı kitabında evin “insanın düşünceleri, anıları ve düşleri&#8221; için en büyük bütünleştirici güçlerden biri olduğunu gösterir. “Ev, bizim bu dünyadaki köşemiz ve ilk evrenimizdir. Gerçek anlamda bir kozmozdur. Hem beden hem de ruhtur ev, der, “Ev, bizi insani olana taşır. İnsani değerleri sadece deneyimler ve düşünceler teyit etmez. İnsana nüfuz eden değerler düşlemeye aittir. Ev, süreklilik yönünde verdiği öğütleri çoğaltır. Ev, insanı sadece gökten inen fırtınalara karşı korumaz, yaşamdaki fırtınalara karşı da korur.&#8221;</p>
<hr />
<p>Her büyük hayal, bir ruh halini açığa vurur. Ev, içselliği dile getirir. Ev bir ruh halidir. Bir çocuktan ev çizmesini istemek, mutluluğunu barındırmak istediği en derin düşünü ortaya koymasını istemek demektir. Çocuk mutluysa kapalı ve korunmalı bir ev; sağlam ve derinlere kök salmış bir ev çizecektir, bacasında dumanların oynaştığı. Çocuk mutsuzsa eğer, çizdiği ev de onun kaygılarından izler taşıyacaktır. Harabeye dönmüş ruhlarımızı yerleştirebilecegimiz bir evimiz var mı? Belki de ruhlarımızın evsizliğidir, evlerimizi ruhsuz kılan.  s.19</p>
<hr />
<p>“Kokular, resimler, sesler, duyduklarımız bizim yeniden hatırlamamızı sağlar ve tüm bunlar sadece bellek değil insanı insan yapan değerlerin de toplamıdır,&#8221; demişti Leyla Neyzi. Her bir neslin zahmetle ve çileyle dengini aldığı inançlar, çağrışımlar, değerler, davranış söyleyiş edaları, sonraki nesillere sirayet eder ve işte budur toplumsal bellek.  s.20</p>
<hr />
<p>Dış dünyanın kaosunu ancak kendi içimizde, evin sıcaklıgı ve samimiyetiyle bir nebze söndürebiliriz.  s.24</p>
<hr />
<p>Evlilik terapisti John Gottman çiftleri yıllarca izledikten sonra boşanmayla sonuçlanan evlilik etkileşimlerini dört ana başlık altında özetler. Çatışma zamanlarında eşlerin birbirine karşı gösterdiği dört temel olumsuz tutum, yani “dört atlı” şunlar: Aşağılama, eleştiri, savunmacılık, duvar örme. Bu dört atlı, bir bakıma “narsist” kişiliğin tezahürleri olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<hr />
<p>Haddi zatında âşık olmak kolay ama bir başka insanla yaşamak zor. Romantik aşk, diğer kişinin bir ruh ikizi veya mükemmel uyumlu kişi olarak ülküleştirildiği bir süreci içerir. Aşıklar adeta, “birbirleri için yaratıldıklarını” hisseder. Aşkın çılgınlığında ötekinin imgesi benim ihtiyaçlarıma göre yeniden kurulur. Sevilen kişiyi kendi benliğimin bir imgesi olarak görür ve farklılıkları görmezden gelirim. Oysa ideal sevgiliyi bulma inancı bir yanılsamadır ve uzun ömürlü bir yakınlığa temel teşkil edemez. İlişkinin bir yerinde büyü bozumu mukadderdir.  s.27</p>
<hr />
<p>Evliligin sonsuza dek bir aşk esrimesine gömülü olacağını sanan aldanır. Evlilik sürecekse eğer, ortak hedefler için birlikte gayret göstermenin, karşılıklı saygı ve dostluğun ön plana çıkması gerekir. Bir insanla yaşamak belki tüm duygusal ihtiyaçlarımızı karşılamaz, belki eşimiz ruh ikizimiz falan da değildir. İlişkide mevcut olan, canlılığını devam ettiren her neyse ondan istifade etmemiz lazım, Dış dünyada ve iç âlemimizde huzur kaynaklarımızı çoğaltmamız da evlilik bağı üzerindeki gerilimi düşürecektir.  s.28</p>
<hr />
<p>Bir evi yuva yapan, ocağında tüten muhabbettir. Güzellik, sıradan gerçekliği aşan yaşantılarda bize göz kırpar. Ruhun ebediyete kapı araladığı anlar, sevginin bizi güzelleştirmesine izin verdiğimiz anlardır. Bir evi yuva yapan, orada bulduğumuz güzelliktir. Demem o ki göz ve ruhlarımız birbirine değsin. Sonra omuzlarımız birbirine değsin de birlikte ufku seyredelim.  s.29</p>
<hr />
<p>“Dünyanın çivisi çıkmışsa ve aileler çocuklarına göstermedikleri ilgi ve şefkati üst kalite şeyler alarak telafi ediyorlarsa, internette birden çok şeyle uğraşmak için kendileri bile tek başlarına durup düşünmeye zaman ayırmaz olmuşlarsa, sevginin zamana, şefkate ve esnekliğe ihtiyaç duyduğunu anlamak yerine, her gün bir çiçek gibi biraz sulayıp bakmak yerine beraberliklerini sona erdirmeyi seçiyorlarsa, yetişkinler sadece araçsal akla bel bağlıyorlarsa ve eleştirel düşünme kapasitelerini artık kaybetmişlerse&#8230; soludukları havanın ahlaken kirlendiği düşünüldüğünde ve etrafında gördükleri onca örnekle, çocuklar ve öğrenciler bunu nasıl yapabilecekler?” diye yazıyor Zygmunt Bauman.  s.31</p>
<hr />
<p>Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları adlı çok değerli eserinde, “Resim sanatında mâvi ile sarının birleşerek yeşil olması gibi, izdivaçta da renklerin ve şekillerin izdivacından bir &#8216;âile rengi&#8217;nin doğabilmesi güzeldir. Gün geçtikçe pişmanlığı artan izdivaçlar, yalnız evlenenler için değil, çevre için de azaptır. Asırların tâmâmiyle milli bir sanatla işleyip ahşap çizgiler, saçaklar, güzel çeşmeler, sıcak ağaçlar ve minârelerle inşâ ettiği bir Türk mahallesine, sefertası misâli, bir beton binâ yapılmış gibi, bu türlü âileler mahallede bir ur&#8217;dur. Böyle izdivaçların, ayaklarına zencir vurulmuş gibi evlenenleri bir arada tutması, her şeyden önce bir manzara çirkinliğidir,” diyor.   s.40</p>
<hr />
<p>Artık sert bir parmak işaretiyle hizaya getirebileceğimiz çocuklar yok. Soru soran, işin aslını öğrenmek isteyen çocuklarımıza makul cevaplar vermek zorundayız.  s.50</p>
<hr />
<p>Hayatı boyunca kucaklanmayan bir insan zamanla katılaşıyor. Katılaşan şey esneyemez. Esnemeyen şey ise fazla zorlandığında kırılır. Katı kurallarla büyüyen kişilerin hayatın zorlukları karşısında kırılması gibi&#8230;  s.52</p>
<hr />
<p>İnsanın ancak dışarıdan alınacak “takviye sevgi”yle mutlu olabileceğini sanmak saflık. Eşlerimizin bizi daha çok sevmesini dilemek yerine biz sevilmeye daha layık insanlar olalım. Şunu soralım kendimize: Almak istediğim kadar verebiliyor muyum? Sevilmeye değer olmadığımı bildiğimde dahi sevilmek istiyor muyum? W. H. Auden&#8217;in o enfes dizelerinde dile geldiği gibi: “Denk düşmeyecekse duygular birbirine/ Bırak, daha çok seven ben olayım.” Neden kuzum, daha çok seven sen olmayasın?  s.60</p>
<hr />
<p>Yapılan araştırmalara göre, evliliğinde mutlu olanlar, evli olmayanlara göre daha sağlıklı, daha uzun ve daha huzur içinde yaşıyorlar. Bu tarz bir evlilik yaşam kalitelerini artırmakla kalmıyor, yaşamlarını daha doygun ve anlamlı kılıyor. Evliliğin sevilmek, sayılmak, değer görmek, paylaşmak, yeni deneyimler elde etmek, üretmek, hayatına yeni anlamlar katmak gibi insana iyi gelen tarafları insanların içinde var olan umutlarını yeşertiyor. Ve bu umut devam ettikçe evlilik müessesi de devam edecek gibi görünüyor.  s.61</p>
<hr />
<p>Batı&#8217;da yapılmış bir çalışma sonucuna göre, insanların evlilik öncesi flört dönemi uzadıkça evlilikte hayal kırıklığına uğrama ya da birbirinden sıkılıp bıkma ve evliliğin kopma ihtimali artıyor. Evlilik öncesi uzun zamanı birlikte geçirmiş olmak, evliliğin sağlamlığına değil, çabuk sıkılıp kopmaya bir işaret olarak da algılanabiliyor. İki öğrencinin beş on sene bütün sorumluluklardan azade olarak görüşmesi başka bir şey; iş başa düşüp evi birlikte idame ettirmeleri, yeni sorumlulukları taşıyabilmeleri ise bambaşka bir şey.   s.62</p>
<hr />
<p>İki kişinin birbirinde kaybolduğu, ikisinin de birbirini ayırt edemediği bir halden, “İkimiz ayrı varlığız, birbirimizin haklarını, ayrı varlığını tanıyoruz, senin ihtiyaçların olduğunu görüyorum, senin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımın gerisine koymuyorum,” dediğimiz saygı ve sevgiye dayalı bir beraberliğe dönüştürebilmek. Bu yarenlik ve dostluk duygusudur işte: Uzun ömürlü ve buna rağmen huzurlu kalabilmiş evliliklerin sırrı.  s.64</p>
<hr />
<p>Her birimiz kendimizi olduğumuz gibi, olanca kusur ve sıradanlığımız içinde sevebilmeyi öğrenirsek kimse ötekini yaralamayı aklının ucuna getirmez. Evliliği çürüten şeylerden birisi de onu güç yarıştırdığımız bir arena haline getirmek. Benliklerimizi törpüleyebildiğimiz ölçüde ilişkilerimiz olgunlaşıyor.  s.65</p>
<hr />
<p>Oysa evlilikte doğru insan diye bir şey olduğunu kesinlikle söylemek çok zor. Çünkü modern ailede en temel problemlerden birisi anlam krizi, anlam buharlaşması, anlam boşalması. Saint-Exupery, “Hiç kimse başkalarıyla ortak ve çıkarsız bir ideali paylaşmadıkça rahat bir nefes alamaz. Hayat, bize sevginin birbirimize bakmak değil beraber aynı yöne bakmak olduğunu öğretti,” diyor İnsanların Dünyası kitabında. Senin ve benim hayatımı birleştiren bir ülkü var mı, bir anlam var mı, biz ne için yaşıyoruz? Sadece birbirimiz için mi, sadece çocuklarımıza hizmet etmek için mi yaşıyoruz? Niçin varız bu dünyada? Benim hayatımı ışıklandıran şey nedir? Aynı iyilik, aynı güzellik, aynı hakikat etrafında buluşabiliyor muyuz? Birbirimizle hakikati, güzelliği, iyiliği değiş tokuş edebiliyor muyuz? Ben bu konuda seni tamamlayabiliyor muyum? Sen beni tamamlıyor musun? Birbirimizi hayra, iyiliğe çağırabiliyor muyuz? Birbirimize bir basamak olabiliyor muyuz o konuda? İşte bu, tartışmamız gereken en temel meselelerden. Ancak bu “ideal birliği” dahi doğru insan olmak için yetmeyebiliyor.   s.67</p>
<hr />
<p>Yeni kurulan ailenin harcının baştan sağlam tutulması lazım. Burada da eşlerin olgunlaşmış kişilikler olması çok önemli. Olgunlaşmanın yaşla ilgisi yoktur; insanlar ileri yaşlarda da hatta anne baba olduklarında bile yeterince olgunlaşmamış kalabiliyor. Urfalı bir danışanım “Gelinlerin cefa gördüğü çağda gelindim, kaynanaların cefa gördüğü çağda da kaynana oldum,” demişti bana. Kaynanalar da bazen cefa görüyorlar. Gelin, kaynanaya surat asarak, onu evinde istemeyerek, evine buyur etmeyerek, eşinin “beraber annesine gitme arzusunu” geri çevirerek, onu hiçe sayarak, eşini manipüle ederek ona eza edebiliyor. Yani aslında onun saygınlığına halel getirerek yapıyor bunu. İnsanların farklı ihtiyaçlarına hürmet etmek lazım. Biz toplumumuzdaki bu olguyu kaldırıp bir kenara atamayız; Batılı el kitaplarından Evlilik Terapileri kısmını okuyup herkese “Bağımsızlaşın, yükünüzü atın, kimseye eyvallah etmeyin!” diyemeyiz. Biz sosyosentrik (toplum odaklı) bir toplumuz, ahengi önemseyen bir toplumuz, Batı gibi hiper-bireycilik (aşırı bireycilik) üzerine kurulu bir toplum değiliz. Ne karıkocanın yapışık olması ne de ana oğulun/kızın yapışık olması iyi; ikisinden de hayır gelmiyor.   s.71</p>
<hr />
<p>Evlilikte yoldaşlık, arkadaşlık duygusu çok önemli. İyi evlilik, iyi aile, iyi yuva hiç tartışmanın olmadığı bir yer değil, aksine fikir ayrılıklarının olduğu lakin bunların konuşularak bir uzlaşmayla neticelenebildiği, çatışmaların onarılabildiği bir yer veya durumdur. İyi evlilikler için bir formül: Beş takdir cümlesine bir tekdir cümlesi. Her şeyde eleştirilecek bir şey bulup karşı tarafın kusurlarını ve kötü sayılan yönlerini yüzüne vurmak o insanı bir süre sonra kendisiyle ilgili şaşkınlığa düşürüyor. “Bu kadar değersiz biri miyim ben?” diyor ve içten içe büyük bir öfke biriktirmeye başlıyor. O evlilikler zamanla bir güç yarışına, egoların ringe alındığı bir boks müsabakasına dönüşüyor.   s.73</p>
<hr />
<p>Olgunlaşmış ebeveyn mükemmel, hiçbir şey hissetmeyen, hiç öfkelenmeyen, hiç üzülmeyen ve her daim sakin kalabilen değil, kendi duygularının farkında olup duygularının faturasını başkalarına kesmeden duygu durumunu düzenleyebilen, duygusunu reddetmeden yaşayabilen, tetiklendiğini fark edip onarabilen, kriz anında çocuğunu yatıştırabilen ebeveyndir. Kimi anne babalar çocuklarına dertlerini boca ediyor ve onlardan terapistlik bekliyor. Bu çocuklar erken yaşlanıyor. Çocuklarınızın ıstıraplarınızdan öğrenebilmesi, “yaralardan değil yara izlerinden konuşmak”la mümkün, yani sizin acılarınızdan ne öğrendiğinizi anlatmanızla. Unutmamak gerekir ki, kimse ebeveynliğe okulundan mezun olarak başlamıyor. Bu, hem ebeveynin hem de çocuğun gelişmeye-öğrenmeye devam ettiği bir yolculuk.  s.81</p>
<hr />
<p>Kışın ortasında içimizde bekleyen o görünmez yazdır dayanıklılık.Zorluklarla karşılaşmadan ortaya çıkmaz.   s.84</p>
<hr />
<p>“Anneler çocuklarını anlamsız bir yolla severler. Anneler bu anlamsız yol haricinde başka türlü sevmeyi bilmezler. Çocuklarını dünyanın merkezine, dünyayı da kalplerinin merkezine koyarlar.” Christian Bobin  s.91</p>
<hr />
<p>21. yüzyılda anneliğe verilen anlam, kapitalizm tarafından değiştirilmiştir. Yeni kapitalizm, ebeveynlerden birinin çocuklarla evde kalabilmesi yerine “bütün ebeveynlerin çâlışmasına” karar verdi. Bu nedenle çocukların erken çocukluk döneminin önemli bir kısmı kurumsal ortamlarda ya da aile dışında bir bakıcıyla geçiyor artık. Hiçbir zemin, ticarileşme için bundan daha verimli olmadı. Bir annenin sevgisi kurumsal çocuk bakım zincirleri tarafından kâr temelli çocuk bakım hizmetlerine dönüştürüldü. Kitlesel zorunlu eğitimi uygulamaya koyan yeni kapitalizm, kurumsal yaşamın erken çocukluk dönemine yayılmasını sağladı. Yeni kapitalizm altında ebeveynden ayrı geçirilen uzun saatlerle çocukluk yeniden şekilleniyor. “Çocuk bakıcılığı” ise anne ile yaşanan yoğun aşk ilişkisinin ortasına giriyor.  s.95</p>
<hr />
<p>Ana akım feminizmin, neoliberalizmin çarkına kolayca kapıldığını görüyoruz. Feminizmin kadınlar için oluşturduğu “aynılık olarak eşitlik” terimi yeni değerler için en uygun terim olarak seçilmişti. “Aynılık olarak eşitlik”, kadının erkekle eşit eğitim ve çalışma şartları çizgisinde değerlendirilme talebiydi. Ancak gelinen noktada, feminizmin adalet ve özgürlük taleplerinin kısmen berhava edildiği, ana akım feminizmin gündeminin kadınların terimleriyle değil, mevcut yeni kapitalizm terimleriyle belirlendiği görülüyor. Yeni ekonomi sisteminde, annelik değersizleştiriliyor ve küçültülüyor. Tasarlanan sistem, anneliğe değil kreş sistemine ihtiyaç duyuyor. Bunun yanı sıra, savunmasız çocuk kavramı yeni kapitalizm sistemiyle revize edilerek “ailenin müşfik bakımına ve aileyle geçirilen zamana ihtiyaç duymayan” bağımsız ve dayanıklı çocuk icat edildi. Feminizm de bu yeni kapitalizmden nasibini aldı. İki gelirli ebeveyn zorunluluğu fikri kadının özgürleşmesi fikriyle yoğruldu. Çünkü kapitalizmin, piyasanın, özel alana, aile ilişkilerine kadar genişlemesini gerekçelendirmeye ihtiyacı vardı. Amerikalı sosyal teorisyen Philip Selznick&#8217;in dediği gibi, “Feminizm kapitalizmi kurtardı.&#8221;  s.97</p>
<hr />
<p>Sözlü kültür ve yazılı kültür üzerine kaleme aldığı Öküzün Ası eserinde anne-bebek arasındaki dili şöyle tarif ediyor Barry Sanders: “Her anne bu özel dili anlar, bebeğin agu&#8217;larını dinleyerek hemen hemen neye ihtiyacı olduğunu bilir. Soruları görüşlerden, gereksinimleri isteklerden ayırır ve gereken cümleyi söyleyerek doğru ve ilgiyle yanıt verir.Bu dil öğretilmez ve derslerle öğrenilmez. İşte sohbet dediğimiz şey en temel düzey ve biçimiyle budur: En derin, en duygusal ölüm kalım meseleleri bu masum dille halledilir. Bebek ne istediğini &#8216;anlatarak&#8217; anneyi &#8216;haberdar eder”; annenin cümlelerin ritmine, soluk alıp verişe —-kıkırdama ve kahkahalarla canlı ve ayakta tutulan, gevşek ve önceden tahmin edilemez bir yapıyaayak uydurmasını sağlar. Yani çocuk annenin “akışkan&#8217; olmasına yol açar ve ona kendini “akıntıya bırakmasını” öğretir&#8230; Eğer bebeğini anlamak istiyorsa anne, esnek olmalı, anında tepki verebilmeli, farklı çözümleri deneyebilmelidir.”  s.102</p>
<hr />
<p>Annenin yüzünün seyredilmediği bir dünya karanlık ve güvensizdir.Dünya annenin yüzüyle ışıldar.  s.103</p>
<hr />
<p>Annelerin, bakım misyonu kadar önemli bir diğer işlevi de çocuğu hayata hazırlama vazifesi. Bir annenin çocuğuna gerektiğinde “hayır” diyebilmesi, onun isteklerinden bir kısmını reddetmesi, çocuğun da ileride kendini rahatsız eden durumlarda “hayır” demeyi öğrenmesini sağlar; ama daha ötesinde başkalarının sınırlarına saygı gösterme duygusunu geliştirir. Kişiliğin çekirdeğini oluşturan özdenetim duygusu böylece biçimlenir. Annenin çocuğunun gözünde kötü kişi olarak görünmemek için sınır koymaktan kaçınması ve bu işi mesela babanın sırtına yüklemesi, annenin ilişki değerleri konusunu çocuğa çok yanlış bir şekilde öğretmesine neden olur. Annenin çocuğu disipline etmesi çok önemlidir; bu yapılmadığı takdirde, çocuk ileride sevgi duyacağı insanlara saygı duymaz. |  s.111</p>
<hr />
<p>Henry Cloud ve John Townsend de Anne Faktörü adlı kitaplarında şöyle diyor: “Çocuklar özel olmadıkları zamanlarda bile özel olduklarını bilmek ihtiyacındadırlar. Her çocuk başarısız olur ya da her şeyi en iyi biçimde yapamaz. Bunun nedeni, çaba göstermemesi, yeteneksizliği ve şanssızlığı olduğu gibi hepsinin bir karışımı da olabilir. Başarılı oldukları zaman annelerinin kendileri için mutlu olduğunu bilmek ihtiyacındadır, ama başarılı olsalar da olmasalar da annelerinin sevgisinin sürekli olduğunu da bilmeye gereksinimleri vardır&#8230; Anne çocuğun başaramadığını başarmalıdır. Eğitim budur. Çocuğun taşıyamadıgı duyguları anlayıp kabul eder ve onları değiştirmeye kalkmadan kendinde saklar. Daha sonra çocuğu bunaltmadan onun sindirebileceği biçimde ona geri verir. Böylece, çocuk yeteri kadar olgunlaşıp duygularının sorumluluğunu al maya hazırlanır.&#8221; İyi anne, çocuğun yaşadığı olumsuzluğu sükünetle dinler, çocuğunun ıstırabının altında ezilmemesi için ona el verir, çocuğun kusurunu onun suratına çarpmaz.  s.112</p>
<hr />
<p>Çocuklarımız konusunda kaygılanmaya bayılıyoruz! Hatta bazı ebeveynler istiyorlar ki çocukları her şey olsun, hem piyano çalsın hem ata binsin&#8230; Meşhur adlandırmayla “proje çocuklar” yetiştiriyorlar. Bunu yaparken bazı anne ve babalar kendi narsistik ihtiyaçlarını karşılıyorlar. “Benim çocuğum başkalarının çocuklarını geçsin, ben de kendime buradan bir haz devşireyim” telaşı. Frank Furedi, kaygılı, aşırı korumacı ve takıntılı ebeveynlerin tutumlarının, “Sanayi Devrimi sonrası risk toplumlarında ortaya çıkan geleceği ve bilinmeyeni yönetme, uzmanların desteğine başvurma (ihtiyatın kurumsallaşması) ve her türlü beklenmedik meselede bir bilenden akıl sorma alışkanlığı&#8217;nın bu belirsizliği izale etme ihtiyacından kaynaklandığına dikkat çekiyor.  s.115</p>
<hr />
<p>Catherine Mathelin. Baba sadece yasayı ve buyruğu temsil etmez, aynı zamanda annenin sevdiği erkektir ve çocuk için bir özdeşleşme simgesidir. Hep yasaklayan, hep buyuran bir baba, çocuğunun kendisiyle özdeşleşmesine izin vermez. Çocuğuna her istediğini alan, ona her konuda müsamahakâr davranan bir baba ise adeta verdiği rüşvetle sevgi satın almak istemektedir. Baba, ancak davranışlarıyla kendisini saydırır. Yeri geldiğinde onu incitmeden çocuğuyla çatışmayı göze alır zira çocuğunun bu mukavemete ihtiyacı vardır. Sendeler çocuk, sonra babasına tutunur.  s.141</p>
<hr />
<p>Daha önceki kuşaklarla karşılaştırıldığında modern ailelerin, iş hayatı, televizyon, alışveriş ve benzeri etmenler dolayısıyla çocuklarıyla neredeyse yarı yarıya daha az zaman geçirdiğini söyleyebiliriz. İki ebeveynin de bulunduğu bazı ailelerde ise anne hâlâ çocukların bakımından s0rumlu olan tek kişi. Dolayısıyla daha çok annenin ön planda olduğu, babanın da çocuğuyla ilgilendiği ve anneye destek verdiği aileler, çocuklar için huzurlu bir ortamın sağlanacağı makbul aile formu olarak onaylanıyor. Erkeklerin çocuk yetiştirmeye iştiraki ve çocuklarının bakımını paylaştıkları kadınla kurdukları sağlıklı ve güçlü ilişki arasında doğrudan bir bağ bulunuyor. Erkek ve kadın arasındaki ilişki ne kadar olumlu ve güçlü ise, erkeğin çocukla ilişkisi de o derece olumlu ve yoğun oluyor. Babanın çocuklarına olan ilgisi, anneyle kurduğu ilişkinin kalitesi ile paralellik gösterirken, anne ve babanın aynı evi paylaşmasıyla da artış gösteriyor.  s.142</p>
<hr />
<p>Araştırma sonuçları, eşleri çalışan erkeklerin, eşleri çalışmayanlardan daha mutsuz olma eğilimi gösterdiğine ve daha yüksek oranda ruhsal sıkıntı yaşadığına işaret ediyor. Yapılan bazı araştırmalarda, erkeklerin ergen çocuklarındansa küçük çocuklarına, kız çocuklarındansa erkek çocuklarına, üvey çocuklarındansa öz çocuklarına babalık etmeyi yeğlediği gözlemlenmiş. Orta ya da yüksek pozisyonlu işlerde çalışan ya da kendi işinin patronu olan babalara kıyasla düşük pozisyonlu işlerde işçi olarak çalışan babaların ailesiyle daha çok zaman geçirdiği; anne bir işte çalışıyorsa veya erkek genç yaşta baba olduysa bu “babaların” da aileye atılımının daha yüksek olduğu görülmüştür.   s.144</p>
<hr />
<p>Çalışmalar, çocuk büyütmede daha etkili faktörün cinsiyet rolleri değil, aile içi samimiyet, sıcaklık, yakınlık ve destek olduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra ebeveynlerin bireysel özelliklerinin daha önemsiz olduğu ve ailenin birlikte geçirdiği sürenin uzunluğundan çok niteliğinin önemli olduğu da araştırmaların gösterdiği bir başka sonuç.  s.146</p>
<hr />
<p>Araştırmalara göre, onlu yaşlarına gelen her iki cinsiyetten çocuklar için duyarlılık, güven ve ihtiyaçlar söz konusu olduğunda tercih edilen ebeveyn, bebeklikte olduğu gibi annedir. Buna mukabil, babaların sunduğu şakacı ve oyuncu tarz, çocukları babalarından uzaklaştırır. Bu tarz, ileri yaştaki çocuklarda, babalarının onların ihtiyaçlarını ve düşüncelerini ciddiye almadıkları gibi bir izlenim oluşmasına yol açabilir. Oğullar için babadan ayrılık, erkek kimliğinin oluşması bakımından elzem bir aşama, Babanın anahtar rollerinden birisi, oğlan çocuğunu erkeklik rolüne, erkeklerin dünyasına, kimliğini bir erkek olarak kurgulayacağı yere hazırlamaktır.  s.149</p>
<hr />
<p>Kimi babalar vardır, en büyük aşkları kendileridir; böyle bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmek çileli bir ömür demektir. Onlar yarım kalmış bütün düşlerini oğullarının gerçekleştirmesini yani oğullarının kendi eksik hayatlarını tamamlamasını isterler. Ya da, eğer hayatta dikiş tutturmuş iseler, isterler ki oğulları kendi tahtlarına otursun; onların şöhret, iktidar ve mirasını devam ettirsin. Oğullarına farklı ve özgül bir hayatı çok gören babalar, istekleri yerine gelmezse küser ve bir ömür boyu onunla konuşmazlar. Benliğin bu abidevi yükselişi, yeryüzünün en güçlü kan bağını ezer geçer. Üstelik baba ve oğul arasında çatışma varsa, orada bir galip bulmak zordur. Çocuklarının gelişim evrelerinde “orada olan” babalar, onlara ne büyük bir iyilik yapıyor! Babaları kendileriyle ilgilenen çocuklar duygularını daha iyi düzenliyor, daha yüksek toplumsal ve akademik başarı gösteriyorlar. Babalar çocuklarını bayal kırıklıklarına tahammül etme ve işleri kendi başlarına çözme konusunda daha fazla cesaretlendiriyor. Baba sevgisini doyasıya tadan çocuklar duygusal açıdan daha istikrarlı, daha az öfkeli, kendilerine güvenen ve dünyaya daha olumlu bakan bireyler oluyor. Öte yandan “yok baba&#8221;ların çocukları, bağımlılık yapıcı madde kullanımı, depresyon ve intihara daha fazla meyledebiliyor, okuldaki başarıları daha düşük olabiliyor.  s.152</p>
<hr />
<p>Eğitmek, kaçınılmaz olarak iktidar kullanır. Bu eğitim müşfik bir babanın verdiği eğitim de olsa, Mesele, iktidarın, sadece gerçekten lüzumlu olan yerlerde ve görünmez şekil de kullanılmasıdır. Çocuklar duygusal olarak beslenmeden, sevilip okşanmadan, kucağa alınmadan büyütülemezler. Bu şekilde olursa hiç büyüyemeyeceklerdir. Eksiklikleri her de fasında onları çocukluğun çaresiz dünyasına savuracaktır, Bir baba, eğitimini çocuğuna sevgiyle ve şefkatle vermeyi öğrenmelidir. Ancak çocuğun davranışları, net kurallarla (ebeveynin de aynı şartlarda uyacağı, tutarlı, makul kurallar) tedbiren sınırlandırılmazsa, neyin aşırı olduğuna dair bir çizgi çekilmezse, babalık görevi gereğince yerine getirilmiş olmaz. Teknoloji kullanımında, ailece ortak davranış sergilemek, “yapma” derken, aynı davranıştan bizzat kaçınmak önemlidir. Sınır koymak, çocuğun ileride rastgele bir güdünün peşinde hayatını ziyan etmesine mani olur.  s.186</p>
<hr />
<p>Yaşlanırken çocuklaşacak olan ebeveynlerin, ileride kendilerine nasıl muamele edilmesini istiyorlarsa çocuklarına öyle davranmaları yerinde olacaktır. “Çocuk ne yaşıyorsa onu öğrenir, eğer bir çocuk, sürekli eleştirilmişse kınama ve ayıplamayı öğrenir. Eğer bir çocuk, alay edilip aşağılanmışsa, sıkılıp utanmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, hoşgörü ile yetiştirilmişse, sabırlı olmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, desteklenip yüreklendirilmişse, kendine güven duymayı öğrenir. Eğer bir çocuk, hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse, adil olmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse, bu dünyada mutlu olmayı öğrenir” demiş Dorothy Nolte. Sağlıklı bir iletişimin kazanılabilmesi için, öncelikle ebeveynlerin çocuklarına güvendiklerini hissettirmeleri önem taşıyor. Hemen suçlamak, kural koymak ve cezalandırmak yerine iletişime geçmek, bir sohbet içinde ona kulak vermek faydalı olacaktır.  s.188</p>
<hr />
<p>Günümüzde pek çok çocuğun belki düzinelerce oyuncağı var. Bu durum, onların kendilerini daha iyi ifade etmeleri açısından onlara çok daha ” geniş bir yelpaze sunuyor. Fakat aynı zamanda, oyuncaklar ekseriyetle artık “oynanabilir” prensibi yerine “satın alınabilir” olma prensibiyle üretiliyor. Durum böyleyken de çocuklar sahip oldukları şeylerden çok daha kolay sıkılıyor. Çünkü çocuk sahip olduklarına en ufak bir emek sarf etmeden sahip olabiliyor, piyasada daima ulaşabileceği daha yeni ve daha iyi seçenekler mevcut. Bu çocuklar daha küçük yaştan itibaren, “daha iyi” ve “daha fazla&#8221; prensibiyle büyüyorlar. Oysa çocuklara kendi başlarına öğrenebilecekleri, emek verecekleri ve keşif yapabilecekleri daha fazla alan yaratmamız gerekiyor. Aksi halde, gitgide daha doyumsuz çocuklar görüyoruz çevremizde. Hayatın erken döneminde çok sayıda ayrıcalıkla.   s.197</p>
<hr />
<p>Bir gün bir anne bana şu şikâyetle geldi: “Dört yaşındaki çocuğumu ne zaman kreşe bıraksam vaveylayı koparıyor, bağırıp çağırıp ağlamaya başlıyor, ben de yeniden kucağıma alıyorum eve dönüyorum mecburen. Çocuğumu okula alıştıramadım.” Biraz derinlemesine hikâyesini dinleyince şu ortaya çıktı: Anne çocuğunu kreşe bıraktığı anda gözleri nemleniyor, göz pınarlarında yaşlar birikmeye başlıyor. Çocuk da bunu görüyor, “Annem beni buraya bıraktı, kendini kötü hissediyor, burası tekin bir yer değil, en iyisi ben annemin kucağında durayım!” diye hissedip o da ağlamaya başlıyor. Çocuklar bizim ruh hallerimizi hassas antenleriyle hemen hisseder ve bizi kendilerince korumaya alırlar. Anne ve baba, çocuğu yatıştırmanın kendilerinin asli ödevleri olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıdır.   s.201</p>
<hr />
<p>Dinlemek belki de insanoğlunun sahip olduğu en önemli lütuflardan olmasına rağmen, nadiren dikkatimizi “tamamen” vererek karşımızdakini dinleriz. Oysa gerçek anlamda işitilmek ve anlaşılmak hepimizin doğal ihtiyacı. Çocuklar bayatlarında pek çok korku, kaygı, üzüntü ve hayal kırıklığı yaşarlar. Ebeveynlik ise çocuğun hayat boyu yoldaşı olmayı gerektirir; temeli güven üzerine kurulu olması gereken ve hayat boyu süren bir yolculuktur. Ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkinin en iyi gelişme biçimi dinleme, anlama ve ifade etme üçgeninden geçer. Çocuğun, ebeveyni tarafından içtenlikle ve pürdikkat dinlenmesi iletişimin yoğunluğunu artırırken bir yandan da güven duygusunu besler. Ebeveyn, çocuğuna tam anlamıyla yöneldiğinde, kendi kaygı, korku ve kontrol ihtiyacı yerine çocuğunun yüreğindekilerle ve duygularıyla uyumlanma şansı yakalar. Bu o kadar büyük bir nimet ki&#8230;  s.217</p>
<hr />
<p>Çocuklar için en iyi öğrenme yolu ebeveynini model almaktır. Çocuklar, ebeveynin hayattaki zorlu durumlara karşı verdiği tepki ve duygularını dışa vurmalma) biçimlerini özümserler. Başkalarına merhametli, saygılı ya da kibar davranmayan kişilerin kendi çocuklarından da başkalarına karşı bu şekilde davranmalarını beklemeleri akla uygun olmayacaktır. Aynı ilke, ebeveynin, hayatındaki zorluklarla başa çıkabilme becerileriyle çocuğuna örnek teşkil etmesi durumunda da geçerlidir. Zorlayıcı durumlar hayatta hüküm sürerken çocuk, ebeveynini istikrarlı, sakin, dayanıklı ve mücadeleci olarak görebiliyorsa kendisine dünyadaki zorluklarla nasıl baş edebileceğine dair bir kılavuz oluşturabilir.  s.218</p>
<hr />
<p>Hiçbirimiz kendimizi suçlu hissetmeyelim. Çocukları için elinden geleni yapmakta olan hiçbir anne baba kendini suçlu hissetmemeli. Siz sevgiyi vermek istediğiniz sürece, siz onlara daha güzel bir dünya sunmak istediğiniz, yeterince iyiyi yapmaya gayret ettiğiniz sürece çocuk sevgiyi zaten yakalar.  s.223</p>
<hr />
<p>Anne baba olarak bizim de bazen düştüğümüz bir tuzak var; en çok yapılan hatalardan bir tanesi çocuğu başka bir çocukla kıyaslamak. Bir çocuğu potansiyeliyle, yapabilecekleriyle değil, yapamadıklarıyla yargılamak. O kadar kötürüm edici bir şey ki bir çocuk açısından bul Ondaki potansiyellere, ihtimallere işaret etmek yerine, “Şunları başaramadın ama bak o başardı,&#8221; dediğimiz anda çocuğu hayata eksik, kırgın ve mağlup başlatıyoruz. Dünyada gerçekten daha fazla başarılı insana ihtiyaç var mı? Bence daha fazla birbirini anlayan insana ihtiyaç var.  s.232</p>
<hr />
<p>On yedi yaşında bir delikanlıyla konuşmuştum, “Ben üniversiteyi kazandığım zaman babam bana en lüksünden bir araba almalı; çok çalıştım, kazandım!&#8221; diyordu. Hayata oradan başlamak istiyor çocuk, çünkü pamuklara sarılıp sarmalanmış, “Sen en iyisisin, en iyilere layıksın!” denmiş, “hormonlu çocuk&#8221; olarak büyütülmüş, organik değil. Hayatta hayal kırıklığı, öfke, reddedilme yaşamadan önüne ipek halılar serilerek büyütülmüş çocuklar bunlar. Sonra da gerçek hayatla karşılaştıkları anda duvara tosluyor ve tuzla buz oluyorlar. İşte hiper anne babanın koruyuculuğu orada iflas ediyor.   s.238</p>
<hr />
<p>Kusursuz anne ve baba yoktur. Çocuklarımızı prensler veya prensesler olarak yetiştirsek dahi, dünya onların önünde diz çökmeyecek. Çocuklar öncelikle “öteki&#8221;ne saygı duymayı öğrenmelidir. Ötekine ve kendine saygı. Kendine saygı duymanın bir yolu da dürtülerine gem vurabilmekten geçer. Sabaha kadar oyun oynamak istiyorum ama bunu yaparsam kendime zarar vermiş olacağım. Beni kızdıran arkadaşıma vurmak istiyorum ama onun canını acıtmaya hakkım yok. Dürtü kontrolü, kendisine hâkim olan ebeveynin çocuŞuna öğretebileceği bir şeydir. Yetişkinler ahlak kaidelerine ve yasalara uyduğu takdirde çocuklar da uyar. Bizim buyruklarımıza boyun eğdiği için yapmaz bunu, bizim sunduğumuz örneğe inandığı ve bizi sevdiği için yapar. Çocuğunu memnuniyetsizliğin her türlüsünden korumak isteyen ebeveynler her şeye “eyvallah” demeyi bir düstur olarak benimseyebiliyor. Oysa çocuğun gelişmesi biraz da her arzunun doyurulamayacağını öğrenmesi ile kaim.  s.239</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/">Kemal Sayar – Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Raşit Keskin &#8211; Kalbin Leylak Saati  -Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Jan 2022 07:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[akşam]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[ihtişam]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbin Leylak Saati]]></category>
		<category><![CDATA[kelime]]></category>
		<category><![CDATA[Raşit Keskin]]></category>
		<category><![CDATA[renk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25883</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Dünyayı, insanı ağaçla ilişkilendiren kadim kültür, insanın içinde de bir ağaç olduğunu hayal etmiş. İçimizde bir gönül ağacı var diyor Mevlânâ. Dünyada esen yel gibi içimizde de yel eser. O yel, gönül ağacının dallarına dokundukça dostlarımızı hatırlarız. Ah mine&#8217;l-aşk&#8230; Eski evleri ve kahveleri süsleyen “ah mine&#8217;l-aşk” levhaları, İbnü&#8217;l Arabi tarafından kalbe düşen aşk ateşiyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/">Raşit Keskin – Kalbin Leylak Saati  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25884 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-300x198.jpg" alt="" width="382" height="252" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-300x198.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-600x395.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-768x506.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1.jpg 850w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünyayı, insanı ağaçla ilişkilendiren kadim kültür, insanın içinde de bir ağaç olduğunu hayal etmiş. İçimizde bir gönül ağacı var diyor Mevlânâ. Dünyada esen yel gibi içimizde de yel eser. O yel, gönül ağacının dallarına dokundukça dostlarımızı hatırlarız.</p>
<hr />
<p>Ah mine&#8217;l-aşk&#8230;</p>
<p>Eski evleri ve kahveleri süsleyen “ah mine&#8217;l-aşk” levhaları, İbnü&#8217;l Arabi tarafından kalbe düşen aşk ateşiyle ilgili olarak anlatılanların halk muhayyilesinde kazandığı biçimi göstermesi bakımından son derece ilgi çekicidir. “Ah mine&#8217;l-aşk” sözü, Şeyh Galip&#8217;in de bir terci-i bendinde vasıta beyti olarak kullandığı Arapça bir beytin ilk mısraından alınmıştır:</p>
<p>Ah mine&#8217;l-aşkı ve hâlâtihi ahraka kalbi bi harârâtihi, Sözünü ettiğim levhalarda, bu beyitteki ah nidası celi sülüsle yazılır; aşk derdine düşenleri temsil eden he&#8217;nin “iki gözü iki çeşme”dir. Seller gibi akan gözyaşı Nuh tufanı gibi dağlara doğru yükselir. Bazı levhalarda kalbe soldan sağa doğru bir ok saplanmıştır; ortasındaki hançere benzeyen cisimden ise koyu dumanlar yükselir. Ah edince ağzından ateş ve duman çıkan âşıkların tasvir edildiği “ah mine&#8217;l-aşk” levhaları da vardır. Kerem ile Aslı hikâyesinde, Kerem, Aslı&#8217;nın gömleğinin düğmelerini büyü yüzünden bir türlü çözemeyince öyle bir ah çeker ki ağzından çıkan aşk ateşi ikisini de yakıp kül eder. (Kuğunun Son Şarkısı, Beşir Ayvazoğlu)  s.18</p>
<hr />
<p>Kuşların akşamı&#8230; Gün batmaya, ufuklar kızarmaya, gökyüzü kararmaya başlayınca “eyvah” dermiş kuşlar, “dünya son buluyor.” Gün batarken gökyüzündeki toplu uçuşları, çıkardıkları sesler, bir tür veda imiş. Sabah olup da güneşin tekrar doğacağını anladıkları zamanki sevinçlerini görmek lazım kuşların. Her akşam aynı veda, her sabah aynı bayram sevinci&#8230;  s.21</p>
<hr />
<p>Akşam, geceyi de içine alır. Karanlıkla beraber keder çöker üstümüze; yalnızlığımızı, garipliğimizi hatırlarız.</p>
<p>Sen böyle kederden taştığın akşam,<br />
Derim: dudağında şarkı ben olsam;<br />
Gözlerinde damla ve içinde gam,<br />
Eriyen renk olsam yanaklarında!</p>
<p>(Şiirler, “Bahar Şarkısı”, Ahmet Muhip Dıranas)</p>
<p>s.23</p>
<hr />
<p>Bir gün anlaşılmak umuduyla kalbin kapıları ardında bekleyen kırgın duygular, derin anlamlar vardır.</p>
<p>“Bir gün gözlerimin ta içine bak / Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,” diyor Sezai Karakoç (Monna Rosa).</p>
<p>Şair o gün geldiğinde kendi gözlerinin de bir gözün derinliklerinde kaybolabileceğini hesap etmiş midir?  s.26</p>
<hr />
<p>Ana yüreği; dua çeşmemiz, gecemizi aydınlatan ışığımız, sığınağımız&#8230; Türk&#8217;ün anası köşesinde, sanki hayal gibi, gölge gibi sessiz ve güçsüz oturursa da, gönlünden, evlatlarının üstüne akan bir hayır dua çeşmesi gece gündüz çağlar durur. (Ne İdik Ne Olduk, Sâmiha Ayverdi)</p>
<p>Bir anne ve bir büyük kitap, dünyanın en muhteşem okurluna dönüşebilir. Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman&#8217;da anlatıyor: Tolstoy&#8217;un Savaş ve Barış adlı romanını bana ilk kez annem okumam için vermişti. Tolstoy&#8217;un anlatımındaki belli bazı inceliklere ve ayrıntılara dikkatimi çekmek için de uzun yıllar bana bu kitaptan pasajlar okudu. Sonuçta Savaş ve Barış benim gözünde bir tür sanat okulu, estetik beğeninin ve sanatsal derinliğin bir ölçütü oldu. O gün bugündür hiçbir saçmalığı iğsenmeden okuyamam. (Mühürlenmiş Zaman, Andrey Tarkovski)  s.28</p>
<hr />
<p>Anne olmayınca ev de olmaz. Pencereler mahzunlaşır, gölgeler koyulaşır, boynu bükük kalır karanfiller, küpe çiçekleri, sardunyalar&#8230; Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere Anne gitti ve sular buruştu testilerde Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir (Taha&#8217;nın Kitabı, “Evin Ölümü”, Sezai Karakoç)  s.31</p>
<hr />
<p>“İnsan, aradığıdır,” diyor Mevlânâ. Ne arıyoruz, neyin peşindeyiz? İnternet arama motorları aradığımız kelimeleri topluyor. O kelimelere bakıp kim olduğumuza karar veriyorlar. İnsan için bulmak değil aramak esastır; bulmak için yola çıkan kaybolur, aramak için yola çıkan bulmaz, bulunur. Dostluk bile böyledir; çünkü denir ki, yürürken yolun sonuna odaklananla dostluk etme; çünkü kestirmeyi bulduğunda seni yüzüstü bırakır; zira dostluk, sona değil yola nispetledir. (Soruların Peşinde, İhsan Fazlıoğlu)  s.33</p>
<hr />
<p>Endişelerle kuşatılmış bir çağda yaşayan bireyler olarak tek kazancımız var; o da yaşamın bizi kendimizi daha fazla tanımaya itiyor olması. Standartların ve değer yargılarının altüst olduğu bir dönemdeyiz ve toplumumuz Matthew Arnold&#8217;un deyimiyle “kim olduğumuz ve ne olmamız gerektiği” konusunda bize yol gösteremeyince geriye kendimizi aramak kalıyor. Dört yanımızı çeviren belirsizlik çemberiyle karşı karşıya kalmak “Acaba iç dünyamda sırtımı yaslayabileceğim bir dayanak var mı?” sorusunu sormak için yeterli bir mazeret. (Kendini Arayan İnsan, Rollo May) “Kalbinde Rabbinin izlerini aramak” manevi keramettir diyor Muhyiddin İbnü&#8217;-Arabi.  s.34</p>
<hr />
<p>Huzursuzluğun Kitabı&#8217;nda, “Aşk değil önemli olan, aşkın civarındakiler&#8230;” diyor Fernando Pessoa. Bu ifadeyi çok seviyorum, önemli olan onun etrafında olup bitenler. Fark ettiğimiz, etmediğimiz ayrıntılar; aşkı da hayatı da güzelleştiren, bu ufak hayat parçacıklari&#8230;Onlar kalıyor geriye.  s.40</p>
<hr />
<p>“Aşk çeşmesinden abdest alır almaz, her ne varsa, bütün varlığa dört tekbir getiriverdim!” demiş Hafız-ı Şirâzi (Hafız Divanı). Aşık olmuş ve bütün varlığın cenaze namazını kılmış, cenaze namazı dört tekbirle kılınır. Aşk ile dirilen için diğer her şey ölüdür.  s.42</p>
<hr />
<p>Eski dönem ressamları ayna gerçekliğinde resimler yapmak istemiş, Vermeer gibi ressamlar en etkileyici resimlerini aynalarla kurdukları bir düzenek sayesinde yapabilmiş. Ayna ve mercek ressamların yanı sıra bilim insanlarına ilham vermiş; teleskop, mikroskop, fotoğraf makinesi ve bugün kullandığımız pek çok alet bu sayede bulunabilmiş.  s.47</p>
<hr />
<p>“İhtişam baktığın şeyde değil, bakışında olmalıdır.” de, miş Andre Gide. Bakış sahibi olmak, güzel bakabilmek en değerli haslet olsa gerek. Baktığı, dokunduğu, ilgi duyduğu her Şeye değer katan insanları arıyoruz yana yakıla. “Yüzünde göz izi var / Sana kim baktı yârim,” diyor manide. Göz, iz bırakır mı? Kıskançlığın zirvesi bu mani sanırım.  s.60</p>
<hr />
<p>Eğitim dediğimiz şey, insanı bir “bakış sahibi” kılmaktan başka nedir ki? Bunun illa okulda olması gerekmiyor. Şanslıysanız, hayatta karşınıza çıkıyor size bakmayı öğreten biri. Sana incir yaprağına bakmasını öğreteceğim. Kendi avucunun içinde seyahati Ve gökyüzünün her yerde mavi olduğunu öğreteceğim. (Yaradana Mektuplar, Bedri Rahmi Eyuboğlu)</p>
<hr />
<p>Beklemeyi bilmek, öğrenmek ayrı; ne beklediğini bilmek, öğrenebilmek apayrı. Beklenen gelmeyebilir, beklenen yanlış yerde/zamanda beklenmiş, yeterince beklen(e)memiş olabilir. Geldiği, çıkageldiği, beklenmedik anda/yerde(n)/biçimde sökün ettiği olur. Şiirde de öyle değil mi, Necatigil&#8217;in dediği gibi: “Bazı şiirler bazı yaşları bekler.” (Acı Bilgi Fugue Sanatı Üzerine Bir Roman Denemesi, Enis Batur)  s.64</p>
<hr />
<p>Hiçkimse ne zaman öleceğini bilmek istemez sanırım. Ne zaman öleceğimizi önceden bilmiş olsaydık hayatın tadı kalır mıydı? Peki, talihimizi, hayatımızın hiç değişmeyecek oldugunu, aynı sıradan hayatı ömür boyu sürdüreceğimizi bilmek? Yarının ne getireceğini bilemeyiz, bu “yarın beklentisi”ne “umut” diyoruz. Umudunu kaybeden insan için “yarın” yoktur. Aynı günün tekrarı vardır. Tanpınar&#8217;ın yarım kalan romanı Aydaki Kadın&#8217;da altını çizdiğim bir cümle var: “Bilir misiniz dünyada en korkunç şey nedir? Talihini bilmek.. Onu anlamak yok mu? O mutlak çaresizlik fikri bir kere sizi sarmasın&#8230;” diyor romanın kahramanı. Doğan her güne umutla bakabilmek, yarın güzel şeyler olabileceğine inanmak ruh sağlığı için önemlidir, aksi mutsuz eder.  s.70</p>
<hr />
<p>Plinius&#8217;un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle uğraşıyorum; delilik ediyorsam, bundan zarar görecek başkası değil, benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor. (Denemeler, Montaigne)  s.71</p>
<hr />
<p>Sağanak musıkiyi bıraktığı yerden tamamlamağa çalışıyordu. Onun öyle ağır viyolonselleri, kemanları, büyük davullar, yoktu. Bununla beraber hiddetini bir yığın yırtılışla beslemesini biliyordu. Evvela yemyeşil bir ışıkta gök bir taraftan çöktü, sonra bir bulutun armadası etrafı kapladı. Yıldırım, Ortaköy üstlerinde durmadan bir şeyler aradı. Siyah bulut ne varsa silip süpüren bir hortum olmuş, yetişemediklerini önünde kovalayarak Boğaz&#8217;ın üstünde yürüyordu. Birkaç martı, kirli ve biçare yumaklar hâlinde rıhtımın biraz ötesine düştüler. Fırtına kendi çıkarttığı yükseklikte onları boğmuştu. Yağmur artık büyük su yığınları hâlinde etrafa çarpıyordu. (Yaz Yağmuru, Ahmet Hamdi Tanpınar)  s.78</p>
<hr />
<p>Bulutları sevmek, yalnız bulutları&#8230; &#8211; Ey gizemli kişi, kimi daha çok seversin, söyle: Babanı mı, anneni mi, kız kardeşini mi, yoksa erkek kardeşini mi? &#8211; Benim ne annem, ne babam, ne kız, ne de erkek kardeşim var. &#8211; Dostlarını? &#8211; Bu sözcüğün ne anlama geldiğini hiç bilememişimdir. &#8211; Vatanını? &#8211; Hangi enginlerde olduğunu bilmiyorum onun. &#8211; Güzelliği? &#8211; İlahi ve ölümsüz güzelliği sevebilirdim. &#8211; Peki, sevdiğin bir şey var mı senin, ey tuhaf yabancı? &#8211; Bulutları severim ben&#8230; Gökte yüzen bulutları&#8230; Yücelerde&#8230;O harika bulutları! (Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy)  s.79</p>
<hr />
<p>Şiir çetin iştir, çileyle olgunlaşır. Çile, şairin kalbini ve kelimelerini mayalar. Bir toplumun öz şiirine varabilmek çetin iştir. Önce de o toplumla ve o toplumun medeniyeti ile pişmek, hâlli hamur olmak ister&#8230; Kendini o toplum ve o medeniyete adamak ister&#8230; Hele hele, efendilik ister, çile ister. Ün yapmak için takla atanların, davul zurna çalanların, şarlatanların işi değildir o. Ün için, itibar için ödünç kalem alanların, politika konsomatrislerinin hiç değil. (Düşman Kazanmak Sanatı, Tarık Buğra)  s.82</p>
<hr />
<p>Sevgiliyi dinlemek&#8230; Onun sesine, kelimelerine kulak kesilmek. Onun ağzından çıkan kelimeleri havada yakalamak hayaliyle kalbin kanatlanması&#8230; “Bütün saadetler mümkündür.” diyen Ziya Osman Saba, bu saadeti de mümkünler arasına kaydetmiş midir? Sesin işler gibi bir şûh kanat gamlarıma, Seni dinlerken olur kalbim uçan kuşlara eş; Gün batarken sanırım gölgeni bir başka güneş, Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma. (Bütün Şiirleri, “Senin İçin”, Cenap Şahabettin )  s.101</p>
<hr />
<p>Kör et gözlerimi; yine de görürürüm seni, kapat kulaklarımı; duyabilirim seni, ayaklarım olmadan da gelebilirim sana, çağırabilirim seni ağzım olmadan da. Koparsan da kollarımı, tutarım seni, yüreğimle, ellerimle olduğu gibi, kapatsan da yüreğimi, beynim çarpacak ve beynime salsan da alevler, kanımın her damlasında taşırım seni. (Dua Saatleri Kitabi, Rainer Maria Rılke)  s.107</p>
<hr />
<p>Gece eşyanın ve hayatın silinip yalnızlığın derinleştiği ve koyulaştığı zamandır. Dünyevi resimler ve ilgiler azaldıkça gönle dolan endişe ve emeller de azalır, ruh ötelere doğru bir yolculuğa çıkmaya hazır hâle gelir. Gece insan tek başınadır, uzakta çok uzakta parıldayan yıldızlar ile dostluk kurar, bu dostluk ruhun latif bir âleme doğru yapacağı yolculuğun ilk aşamasıdır. İnsanoğlu için sonsuzluk kavramının dünya şartları ile idraki ve tasavvuru yıldızların temaşası ve tefekkürü ile başlar. Bütün derinliğine rağmen laciverd gökyüzünün bir sonu, orada asılı gibi duran yıldızların sonlu uzaklıkları vardır. İnsan bu derinliği ve mesafeleri arz üzerindeki günlük derinlik ve mesafe algıları ile karşılaştırarak namütenahi olarak yorumlar, buradan bu namütenahi gibi görülen ama gerçekte bir tenahisi olan sema âleminin bu muhteşem evrenin asıl sahibine her cihetten asıl sonsuz olana geçebilir.</p>
<p>Artık göz fiziksel gerçeklikten kurtul maya başlamıştır ve bundan sonra da o göze fazla ihtiyaç olmeyacaktır, çünkü gönül gözü görmekte, hakiki aşkın ilk esintileri varlığın derinliklerinde hissedilmektedir. Böyle bir gece, bu hâleti yaşayan gönül ve bu güzellikle hafifleyen bir ruh için artık sadece Dünya&#8217;nın kendi etrafında dönmesiyle meydana gelen astronomik bir doğa olayı değildir. Gönlü aşk ile tanıştıran ve ruhu kesafetten azade kılan bu zaman dilimi beşeri olmaktan ziyade ilahidir ve lâhütidir. Yıldızlar yine oradadır, lakin gönlün onlara atfettiği mânâ artık çok başkadır, onlar şimdi O&#8217;nun kudret ve azametinin güzelliğine baha biçilemeyen birer nişanesidir ve bu kudret ve azamet karşısında kalb ancak tehlil ve teşbih deryasına iltica ederek huzur ve sükünet bulur. (Yahya Kemal&#8217;in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar, Sadettin Ökten)  s.124</p>
<hr />
<p>Gökyüzünü serkeş bir tay hâline getirir de yeni ayı ona nal yapar, o nalı ateşe kor, kızdırır. Kışın gümüşler saçar, güzün dallardan altınlar döker. Dağ, onun takdiriyle ağır bir hâle gelmiş, oturmuş. Deniz, ondan utanıp erimiş, su kesilmiş. (Mantık al-Tayr, Ferideddin-i Attar) Gökyüzünü asi bir taya benzetmiş. Ay, dağ, deniz adeta mitolojik kahramanlar gibi anlatılmış. Muhteşem sözler etmiş Attar.  s.128</p>
<hr />
<p>Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım Kurbânın olam var mi benim bunda günâhım (Tenha Şiirler, “Gazel”, Nahifi, Haz: Ahmet Güner Elgin) Ây yüzlü sevgiliyi göz görür, gönül sever. Bunda âşığın ne günah var, değil mi? Tecahülüarif böyle bir şey. Ben yapmadım, onlar yaptı. Ne hoş bir incelik.  s.133</p>
<hr />
<p>Taberi Tarihinde geçen bir efsaneye göre, Âdem ile Havva&#8217;nın üzerlerindeki cennet yaprakları kurur ve yere dökulur. İşte gül, bu kuruyup yere düşen yaprakların tekrar topraktan çıkmasıyla oluşmuş çiçeklerden biridir. Tasavvuf edebiyatında “gonca” “tevhid”in; “gül” ise “vahdet”in sembolüdür. Aynı zamanda “gonca”nın yapraklarının açılmamış olması; dile gelmeyen, yürekte bir sır gibi saklanan İlâhi aşk olarak, “gül” ise yapraklarının açılmış olması dolayısıyla, aşkın dışa vurumu olarak değerlendirilmektedir. Divan Edebiyatı şairleri içinde “gül”ü kullanmayan bir şair neredeyse yok gibidir. Klâsik Edebiyatta “gül”, yer yer Tasavvuf Edebiyatından gelen mistik söylemle yer yer de beşeri ya da plâtonik bir aşkın konu olduğu dünyevi sevgili ile birlikte anılır. Bu kadar ulvi bir estetiğe sâhip olan “gül”ün uğruna canını veren müştâkı “bülbül”dür. Edebiyatımızda “bülbül”ün “gül” ile birlikte anılışı “bülbül”ün “gül” ile olan tarifsiz aşk imtihânıdır. (Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Gül İmgesi, Melek Çetin)  s.139</p>
<hr />
<p>Hüzün bize hayatın kırılganlığını, dünyanın faniliğini, şeylerin gelip geçiciliğini öğreten görkemli bir misafirdir. O misafirle biz kendi acziyetimizi, dünya içinde bir nokta olmaklığımızı, kibir ve büyüklenmenin beyhudeliğini fark ederiz. Ölüm yönelimli bir varlık olarak insan, hüzünle kendi iç potansiyellerini fark eder, içe bakar, içe derinleşir. O hâlde bize dünyada bir gurbet hissi yaşatan hüznümüzü sevelim, onu hastalık olarak gören ve gösterenlere karşı duralım. Hüzün Hastalığı, Kemal Sayar)   s.165</p>
<hr />
<p>Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeleri Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, yaşamına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür.Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir! (İnsan Olmak, Engin Geçtan) .. Dokunma; bir insana en kısa yoldan, sen benim için önemlisin seni yalnız bırakmayacağım, mesajını verir. Hiçbir söz, bu mesajı, dokunma kadar etkili olarak ifade edemez. Bir babanın çocuğunun başını şefkatle okşaması, kızgın birkaç sözden sonra sevgilinin sarılması, saatlerce açıklama ve anlatımlardan daha etkilidir. (Yeniden İnsan İnsana, Doğan Cüceloğlu)  s.173</p>
<hr />
<p>Çalımından geçilmeyen biz Fransızlar 18. yüzyıldaki değeri Aydınlanma Çağı&#8217;nın düşünce tarihinde bir eşi benzeri olmadığını zannederiz. Oysa Araplar tarafından 750 ile 1200 yılları arasında yazılan birkaç eserin başlığına bakmak bile bizlerin burnunu kırmaya yeter. (Kâğıt Yolunda, Erik Orsenna)  s.182</p>
<hr />
<p>Karanfil için en güzel şiiri Ahmet Haşim yazmıştır. Yârin dudağından getirilmiş bir katre alevdir karanfil. Yârin dudağı bir volkan olmalı yahut bir tür cehennem. Prometheus&#8217;un Olimpos Dağı&#8217;ndan çalarak insanlara getirdiği ateş belki de karanfile dönüşmüştür. Yârin dudağından getirilmiş Bir katre alevdir bu karanfil, Ruhum acısından bunu bildi! Düştükçe vurulmuş gibi, yer yer, kızgın kokusundan kelebekler, Gönlüm ona pervane kesildi. (Piyale,”Karanfil”, Ahmet Haşim)  s.193</p>
<hr />
<p>Şu var ki, kelimeleri tanımak, sevmek, okşamasını bilmek lazım. Hangi kelime hangi kelime ile yan yana geldiğinde nasıl bir ışık peyda olur? Bunu bilmek lazım. Mallerme&#8217;nin “Şiir, kelimeler dinidir.” demesi bundandır. Şiir, bu suretle hüner ve marifet işi oluyor. Öyledir de. Ata binmek, kundura yapmak, hatta kundura boyamak ne ise şiir de odur, yani ustalık ve ihtiras işi. (Yazılar -Makaleler, Konuşmalar, Yanıtlar-, Cahit Sıtkı Tarancı)  s.198</p>
<hr />
<p>Kelimeler var. Kalbe dokunduğunda kimi şifa, kimi atlıyı atından indirir bir kılıç darbesi. Kimi ölüyü diriltir kimi diriyi öldürür. Eyüp Kitabı&#8217;na bakılırsa, ruhu hayattan tiksinince artık şikâyetlerini tutmayıp buruk bir kalple konuşmaya başla yanlar var. Diyor ya Mevlânâ, sözü, hâli olunca pervaz vurup kanatlananlar var. Kelimenin hacmi, cismi, ağırlığı, şekli şemaili var. Her biri aynı değil, söz var, öz var. (Mimoza Sürgünü, Nazan Bekiroğlu)  s.199</p>
<hr />
<p>Evet önümüz bahardır biliyorum leylâklar açacak biliyorum kiraz da çıkacak yakında iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da başka bir şey düşünemiyorum şimdilik bağışla. Büyük Saat, &#8216;Baharda&#8217;, Turgut Uyar  s.229</p>
<hr />
<p>Masal çocuğun kulağına hayatın hikmetini fısıldar. Bunun bilimsel bilgi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu bülbül sesi, su şırıltısı, bulut gülümsemesi, kuzu melemesi gibi bir şeydir. Uğur böceğinin parmak uçlarında gezinip gezinip aniden uçmasıdır. Hayat dediğimiz şey ise zaten kuzukulağı, patlangaç mısır ve reçel kavanozundan oluşmuştur; tadılır, anlaşılır. Masal hayatı uykuya taşır. Çocukların gözleri pembebeyaz anne yüzlerine baka baka kapanır. Hayatın uykudaki boyutunda rüyalar başlar. Uykudan önce, uykudan sonra diye birşey kalmaz. Zaman yekpare bir çayırlık gibi uzanıp gider. Çayırda genç taylar, tazılar, ceylanlar, ibibikler, derecikler ve çocuklar bi koşu tutturur. Masallara boşverdiğimiz günden bu yana rüya göremez olduk. İp koptu, zaman uçtu, hayat köşe-bucak bir yerlere saklandı. Uykularımız kâbuslarla donatıldı. Aydınlık bir yüz gördüğümüzde ilk aklımıza gelen cümle &#8216;Sırıtma lan&#8217; oluyor.&#8221; Hüzün ve Tesadüf, Mustafa Kutlu  s.231</p>
<hr />
<p>Mutluluğa engel olan şey, “mutluluk arayışı”nın kendisidir. Duygular, “aşırı (hiper) niyetten” kaçar. Bu en belirgin haliyle mutluluk konusunda ortaya çıkar: mutluluk aranamaz, kendiliğinden gelmesi gerekir. Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, kendiliğinden olmasına izin vermemiz gerekir. Tersine, mutluluğu ne kadar çok amaçlarsak, o kadar çok kaçırırız. (Duyulmayan Anlam Çığlığı, Viktor E. Frankl)  s.242</p>
<hr />
<p>Günümüzde giderek yayılan hayal kırıklığını daha iyi anlayabilmek için, bu büyük vaadin genişliğine ve endüstri çağında maddesel ve ruhsal alanlarda ulaşılan muhteşem gelişmelere bir göz atmak yetecek. Artık birçok insan, endüstri çağının verdiği sözleri ve büyük vaatleri yerine getiremeyeceğini anlamış durumda. Çünkü biliyorlar ki, mutluluk ve en büyük hazzı tatmak, tüm arzuların yerine getirilmesinin bir toplamından ibaret değildir. Yaşamımızın efendisi olmak düşleri, hepimizin bürokrasi makinasının birer çarkı olmamız karşısında, suya düşmüştür. Duygu, düşünce ve tutkularımız, kitle iletişim araçlarına egemen olan endüstri ve devlet güçleri tarafından yönlendirilmektedir. Ekonomik gelişmenin artarak büyümesi, yalnız zengin ulusların bir imtiyazı olarak kalmış, onlarla fakir uluslararasındaki fark giderek dev boyutlara ulaşmıştır. Ayrıca teknik gelişmeler, bir yandan çevre ve doğa kirlenmesi konu sunu gündeme getirirken, öte yandan da, tüm insanlığın sonu olabilecek atom savaşı tehlikesinin doğmasına yol açmışlardır.</p>
<p>Albert Schweitzer 1952&#8217;de Nobel Barış Ödülü&#8217;nü almak üzere Oslo&#8217;ya geldiğinde, bütün dünyaya şöyle seslenmişti: “Olayları oldukları gibi görmeye cesaret edelim. İnsan, insan üstüne yükselmiştir&#8230; Ama insanüstü güce erişmenin gerektirdiği, insanüstü akılcılığı gösterememektedir. Artık şu gerçeği itiraf etmenin Zamanı gelmiştir sanırım: Üstün insan, gücünün artmasıyla birlikte, gerçekte zavallı ve acınacak insan hâline gelmiştir&#8230; Uzun süredir anlamamız gereken bu gerçeği, şimdi lütfen kabul edelim. Üstün insan olmakla, gerçekte, insan dışı bir varlık olduk biz.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)  s.242</p>
<hr />
<p>Unutma, dedi, ne zaman ki sıkıntıdasın, bu hapları yutacağın yerde, derin bir nefes al, içinden tut nefesini, yüreğinden bir kere, ama yüreğinden, sözüme dikkat et, yüreğinden, yüreğinden anladın mu, yüreğinden bir kere “Allah&#8217;ım” deyiver, sonra nefesini birden koyuver.</p>
<p>(Matmazel Noraliya&#8217;nın Koltuğu, Peyami Safa)  s.249</p>
<hr />
<p>İnsanın kendisine sınır koymayı beceremediği bir kültürde büyümek mümkün değildir. Sorumluluk almadan, başkalarının yükünü sırtlanmadan büyümek mümkün değildir. Arzularımızın hemen tatmin bulduğu, sabır ve kanaatin unutulduğu bir iklimde büyüyemeyiz. Ruhsal olgunluk için bir tutam acı, emek ve gözyaşı gerekir. Nefsinden feragat etmeyi bilmeyen kişi, kemalat dairesinden içeri adım atamaz. Olmak, sabır ister. (Olmak Cesareti, Kemal Sayar)  s.260</p>
<hr />
<p>Fahim Beyin yakınında bulunanların bu rüyaya böyle bir ehemmiyet vermemelerine imkân yoktu. Biliriz ki, insanların çoğu hâlâ karanlıktan gelecek haberleri dinler ve ömürlerini kurtaracak mucizeyi beklerler. Düşünsek, beşeriyetin tarihi malum olduğundan, şimdiye kadar böyle kaç rüya, tarihin de seyrini değiştirmiş, nice milyonlarca insanın ömürleri, hatta kendilerinin bile değil de başkalarının gördükleri bir rüya yüzünden ve onun tabiriyle kurtulmuş, düzelmiş yahut bozulmuş ve mahvolmuştur! Esasen nice insanın ömürleri güya ezelde gördükleri bir rüyanın tesiri altında kalarak, o rüyayı yerine getirmek için gibi geçer ve zaten belki yeryüzünde her tahakkuk eden şey de ancak evvelce görmüş olduğumuz yahut başkalarının görmüş oldukları rüyaların gerçekleşmesinden ibarettir. (Fahim Bey ve Biz, Abdülhak Şinasi Hisar)  s.261</p>
<hr />
<p>Renkler çığlık atar mı?</p>
<p>Renklerin çığlık attığını söylüyor Ahmet Muhip Dıranas. Akşam üstü günbatımında renkler cenk eder, renklerin çığlığıyla “Lavanta çiçeği kokan kederleri”miz uyanır.</p>
<p>Hoyrattır bu akşamüstüler daima.</p>
<p>Gün saltanatıyla gitti mi bir defa</p>
<p>Yalnızlığımızla doldurup her yeri</p>
<p>Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,</p>
<p>Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan</p>
<p>Lavanta çiçeği kokan kederleri;</p>
<p>Hoyrattır bu akşamüstüler daima.</p>
<p>(Şiirler, “Olvido”, Ahmet Muhip Dıranas)  s.268</p>
<hr />
<p>Renklerin sinemada anlatım öğesi olarak ifadeleri</p>
<p>Beyaz: Kar, soğuk, barış, temizlik, incelik, kibarlık, saflık, zarafet, kırılganlık, zayıflık, matem, bekâret, teslimiyet, sadakat, güven, iyilik gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Siyah: Ölüm, karanlık, yas, korku, kötülük, suç, canilik, kir, endişe, ciddiyet, kuvvet, zindelik, enerji gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Kırmızı: Sıcaklık, tehlike, kızgınlık, durmak, heyecan, aşk, tutku, ihanet, güç, dayanıklılık gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Sarı: Güneş ışığı, eğlence, sıcak, kuru, çöl, varlık, hastalık, güç, doğu, hainlik, ihanet, parlaklık, göz alıcılık, mükemmellik gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Yeşil: Bahar, tazelik, umut, gençlik, ölümsüzlük, hastalık, çürüme, gizem, gıpta, kıskançlık gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Mor: Melankoli, ciddiyet, gün doğuşu, gün batımı, gerilim, zarafet, saltanat, drama gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Turuncu: Güneş, gençlik, sıcak, dayanıklılık, neşe gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Mavi: Serinlik, sonsuzluk, gerçeklik, özgürlük, doğruluk, gece, derin duygular, açık hava, haysiyet, cennet, içtenlik, göksellik, önem gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>(Sinemada Renk Olgusu Bağlamında Mavi Renk Metaforunun Kullanımı, Şerafettin Eray Koca)  s.269</p>
<hr />
<p>Uyku ve rüya Yahya Kemal şiirlerinde çok sık geçer. Rüyalar onun için vuslat anıdır; rüya içinde rüyadır sevgiliyle kavuşma anı.</p>
<p>Gözlerden uzaklaşınca dünyâ</p>
<p>Bin bir geceden birinde güyâ</p>
<p>Başlar rü&#8217;yâ içinde rü&#8217;yâ.”</p>
<p>(Kendi Gök Kubbemiz, “Akşam Musikisi”, Yahya Kemal Beyatlı)</p>
<p>Yahya Kemal&#8217;in “Başlar rü&#8217;yâ içinde rü&#8217;yâ” dizesi, “rüya içinde rüya” fikrini işleyen Inception filmini düşündürdü bana. Rüyalara girip insanların bilinçaltlarında sakladıkları sırları çalmaya çalışan bir grup rüya hırsızını anlatıyordu film. Kendi metinlerimize alıcı gözle bakmayı denesek mi diyorum.</p>
<p>(Inception, 2010, Yönetmeni: Christopher Nolan)  s.272</p>
<hr />
<p>Rüzgârın, çiçeklerin, kuşların dilini bilseydik belki biz de seher yeliyle dertleşebilirdik. Seher yeli, nazlı yâre bizden haber götürürdü.</p>
<p>Seher yeli bizim ele gidersen</p>
<p>Nazlı yâre küstüğümü söyleme</p>
<p>Ne güzel türkü sözlerimiz var. Nazlı yâre küsmüş. Seher yeliyle paylaşıyor üzüntüsünü. Küstüğümü söyleme, diye de tembihliyor. Seher yeli sır tutar mı hiç?  s.277</p>
<hr />
<p>sessizlik nedir, nedir ey biricik sevgili? sessizlik, söylenmemiş sözlerden başka nedir?</p>
<p>(Yeryüzü Âyetleri,”İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına”, Furuğ)  s.285</p>
<hr />
<p>Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur<br />
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur<br />
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan<br />
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu (Ben Sana Mecburum, Attilâ İlhan)</p>
<p>#<br />
Belki de sevmekle kurtulacak dünyamız. Kıyamet senaryoları üreten insanlar, gün gelecek “sevgi enerjisi”ni keşfedecekler. Sevginin de bir enerji kaynağı olabileceğini düşünüyorum.</p>
<p>Interstellar filminde “Sevgi bizim icat ettiğimiz bir şey değil. Sevgi, uzay ve zaman boyutlarını aşan tek şey.” diyordu Doktor Brand.</p>
<p>(Interstellar, 2014, Yönetmeni: Christopher Nolan)</p>
<p>s.292</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>“Sonbahar İstanbul&#8217;un asıl mevsimidir.” der Ahmet Hamdi Tanpınar ve İstanbul&#8217;un sonbaharını yahut sonbaharın Istanbul&#8217;unu şöyle anlatır:</p>
<p>Hemen her şeyde suya uzatılmış bir asma dalının tazeliği vardır. Gök bazı anlar büyük bir gül tüveycinin arasından görünüyormuş zannını verir, ve eşya, sanki hakikatte mevcut değillermiş de biz onları hatıralarımızdan yaratmışız, ister istemez içimizde canlanmışlar gibi, daima bir duyguya bürünerek bizimle konuşurlar. Bu, küçük serlerde, vitrinlerde yığılmış çiçeklere, uzak ve şahsi hatıralar gibi baktığımız, bahçelerde kasımpatlarını her gördüğümüz zaman, içimizde gizli bir kemandan taşan uzun ve beyaz süküt nağmelerini dinlediğimiz mevsimdir. Kadınların bakışlarındaki mananın değiştiği, suların sesine, kendisini bir uzlette bulma hissinin acılığı karıştığı, ağır hastaların her an, beklenen bir saat sesinin vehmiyle ürperdiği mevsimdir.</p>
<p>(Mücevherlerin Sırrı, Ahmet Hamdi Tanpınar)  s.293</p>
<hr />
<p>Dost arayan gönüller onu bir insan varlığında bulmasalar bile tabiatta bulurlar. Bir dere kenarındaki su sohbeti, yüzlerce insana çevrilen hasbihâlden çok zengin ve çok daha değerlidir. Çünkü onda bir kalple konuşulur ve o kalbe derinlerdeki bütün sırlar açılır, acılar anlatılır. Hem de ondan şifa umulur; onunla yaralar tedavi edilir. Suyun çiçeklerde koku, gökyüzünde renk, tende hayat olmadan önce varlığının en büyük hikmeti yaraları tedavi etmesidir. Ruhtaki derin yaralar Kur&#8217;an&#8217;da sesle tedavi edildiği gibi, tabiatta su ile tedavi edilirler. (Hareket Dergisi, Şubat 1972, Sayı: 78, “Kendini Bulmak”, Nurettin Topçu) “s.297</p>
<hr />
<p>Aliya İzzetbegoviç, şairin hakikatiyle bilim insanının hakikatini karşılaştırmış. Hangisini kendinize yakın buluyorsanız hakikatiniz odur, diyor. İki hakikat, biri şairin diğeri bilim adamının hakikati. Şaire göre yıldızlar ya göz kırparlar ve üzgündürler veya göklerden bize bakıp ebediyetten bahsederler; ay, semanın ışığı, âşıkların arkadaşıdır; dere mırıldanır ve bir hikâye anlatır; yaşlı meşe ağacı sırlar saklar, gökler gülümser ya da öfkeyle gürler; dağ zirveleri büyük mavi gökte düşünür ve tabiatın ezeliliğinden ve tüm beşeri şeylerin geçiciliğinden bahseder, vs. bilim ise varlıkları hayli farklı görür. Bilim için tabiat ayrılmış, tecrit edilmiş bir hâldedir, oradadır; âlem boştur; her şey kendinde, kör ve gayrişahsi kuvvetlerin bir oyunundan ibarettir. Ay, bilinen veya anlaşılabilen herhangi bir gaye olmaksızın uzayın karanlığında milyonlarca yıldır hareket edip duran düz ve soğuk bir gezegendir. Eğer şairin yalanının mı yoksa bilim adamının doğrusunun mu bize daha yakın olduğunu ve daha fazla hakikat sunduğunu kesin olarak söyleyebilseydik kendimiz hakkında çok daha fazla şey öğrenebilirdik. Belki de mahiyetimiz ve kökenimizle ilgili cevap, bizim kim olduğumuz ve nereden geldiğimizle ilgili soruların cevabı burada yatmaktadır. (Özgürlüğe Kaçışım, Aliya İzzetbegoviç)  s.303</p>
<hr />
<p>Abdülhak Şinasi Hisar&#8217;ın Fahim Bey ve Biz romanında şöyle güzel bir cümle vardır: “Hayatın başlangıcı gibi sonu da bir ninni, masal ve uyku ihtiyacını duyuyor.” İnsan çocuklukta neye ihtiyaç duyuyorsa yaşlılıkta da ona ihtiyaç duyuyor. Bir çocuk ninniyle, uykuyla, masalla büyür. Ninni, uykunun girizgâhı; masal, çocuk için bir tür rüya hâli.  s.324</p>
<hr />
<p>Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar<br />
Her biri bir damla atıyor aşağıya<br />
İşte yağmur bunun için yağıyor<br />
Ben bunun için yağmuru seviyorum</p>
<p>(Şahdamar, &#8220;Ötesini Söyleceğim”, Sezai Karakoç)  s.336</p>
<hr />
<p>Dünyayı bir zeytin ağacına, insanları ise onun yağına benzetir Mevlânâ: Ağacın kökü topraktır, şu gökse dalıdır, budağıdır, yaprağıdır. Dünya zeytin ağacıdır, biz de sanki yağıyız onun. (Divân-ı Kebir, 1. Cilt, 51. Gazel, Mevlânâ)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/">Raşit Keskin – Kalbin Leylak Saati  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kınalızâde Ali Çelebi &#8211; Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 15:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[çocukların eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Çok konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Ümitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Büyüklere saygı]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[iyi ve kötü]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi-Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kendini beğenmişlik]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Miskin insan]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışma]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21298</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir. İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur. Ama sebebi lezzet veya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22340 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg" alt="" width="246" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg 471w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4-186x300.jpg 186w" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21338 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1-190x300.jpg" alt="" width="190" height="300" /></a></p>
<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir.</p>
<p>İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur.</p>
<p>Ama sebebi lezzet veya yarar olan sevgi hem iyilerde hem de kötülerde görülür ve çabuk kaybolur. Sevgi ve dostluğa bazen gurbet ve sıkıntılı yerlerde, mesela gemi, çadır veya sofrada bir araya gelmek ve arkadaşlık haklarının sabit olması da sebep olmaktadır. Bunun sebebi, insanın doğal olarak ünsiyet ve cana yakınlığa meyilli olmasıdır. İnsana bundan dolayı insan derler.</p>
<p>Buna göre insan ismi unutma anlamındaki ünsiyetten türemiştir. Nitekim bazıları bu görüşte oldukları için “Sen unutkan olduğun için insan diye adlandırıldın”mısraını nazmetmiştir. Ben ise şöyle nazmettim: “Sen cana yakın olduğun için insan diye adlandırıldın”</p>
<p>Cana yakınlık insanın özelliği ve her şeyin yetkinliği kendi özelliğini göstermesi olduğu için insanın yetkinliği türünün fertlerine yakınlık duymasıyla gerçekleşir. Cana yakınlık da sevgi ve medeni birlikteliğe sebep olur. İnsanın doğal olarak medeni olmasının bir gereği de budur.</p>
<p>İnsanların birbirlerine yakınlık duymasını ve toplumsallığın aklen iyi oluşunu din de teyit etmektedir. Beş vakit namazı mahalle mescidinde toplu olarak eda etmenin emredilmesinin bir hikmeti de budur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Mevlana Abdurrahman Câmî (ks) şöyle buyurmuştur: Sevgi tatmayanın bilemeyeceği bir şerbet ve müptela olmayanın ne olduğunu idrak edemeyeceği bir bela olsa da mahiyetleri tanımlama ve gizlilikleri açıklama alışkanlığı olan bir topluluk onu şu şekilde tarif edip bölümlere ayırmıştır: Hakiki güzel olan Cenab-ı Hakk’ın sevgisi, onun kendi cemaline meyletmesi toplu ve ayrıntılı olarak birkaç şekildedir.</p>
<p>Ya toplamdan toplama ya toplamdan ayrıntıya ya ayrıntıdan ayrıntıya ya da ayrıntıdan toplama doğru olur.</p>
<p>Toplamdan toplama doğru olması, Cenabı Hakk’ın kendi güzelliğini zatının aynasında kâinatın aracılığı olmadan seyretmesidir.</p>
<p>Toplamdan ayrıntıya doğru olması, Cenabı Hakk’ın kâinat görünüşlerinde kendi güzelliğini seyretmesi ve sıfatlarının yetkinliğini incelemesidir.</p>
<p>Ayrıntıdan ayrıntıya doğru olması, çoğu insanların mutlak güzelliğin yansımasını aynaların eserlerinde seyredip geçici güzelliği genel maksat kabul etmesi ve ona ulaştığında memnun ve ayrıldığında dertli olmasıdır.</p>
<p>Ayrıntıdan toplama doğru olması, bazı seçkinlerin fiil ve eserlerin ilkeleri olan durum örtüleri ve sıfat perdelerini yırtıp çalışmaya bağlanmaları ve kıble olarak bizzat Yüce Hakk’ın sıfatlarına yöneltmeleridir.</p>
<p>Celal ve kemal sahibi Hak söz konusu olduğunda “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” sözü gereği güzellik ve yetkinlik sevgisi aşkın zatın sıfatı olunca ve insan söz konusu olduğunda “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.” sözü icabı Cenabı Hakk’ın sıfatları zati güzelliğin yüce kaftanı olunca aklının güzelliğe meyletmesi ve içinin yetkinliğe yönelmesi insanın asli yöntem ve fıtri âdetidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Bir şey sorulduğunda o şey mevcut olmasa bile “yok&#8221; dememeli, bilakis “hayır” demelidir. Ama sakınıp hayır dedikten sonra “hayır” yok demek olup sadece “yok” demekten daha kötü olduğu için “yok” dememelidir.</p>
<p>Büyüklere ve genel olarak saygı gösterilmesi gereken kimselere “sen” değil, “siz” diye hitap etmelidir. Akranlarına bile nezaketle hitap etmelidir, ama alçakça ve ikiyüzlüce olmaması için dalkavukluk ederek söylememelidir. Gıybet, laf taşıma, yalan, iftira ve incitme olacak sözleri söylemekten ve dinlemekten kaçınmalıdır. Bu tür sözleri söyleyen kimselerle oturup kalkmamalıdır. Sözleri arasına “Dinledin mi?”, “Anladın mı?”, “Beri bak!”, “Beni dinle!” ve “Anlaşıldı mı?” gibi gereksiz ifadeler eklemekten sakınmalıdır.</p>
<p>Büyüklere hitap ederken “sultanım”, “Allah yardımcın olsun!” ve “devletli sultanım” gibi sözleri de fazla kullanmamalıdır. Büyüklerin yüzüne karşı dua etmek gerektiğinde kısa tutmalı ve dilencilerin âdeti olduğu üzere uzun dualardan kaçınmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Anne, varlık sebebi olmada babaya ortaktır, ama hamilelik, doğurma, emzirme ve diğer meşakkatlerde onun hakkı babanınkinden çoktur. Bundan dolayı bazı sahabiler Hazreti Peygamber’e “Kime iyilik ve ihsan edeyim?” diye sorunca o “Annene!” diye cevap verdi. Soran kişi “Sonra kime?” deyince “Sonra annene!” diye buyurdu. Tekrar “Sonra kime?” diye sorunca yine “Sonra annene!” dedi. Soran sahabi dördüncü kere “Sonra kime?” deyince “Sonra babana!” diye buyurdu. Annenin aşırı sevgi ve şefkati babanın sevgisinden fazla olduğu için çocuklar en çok anneye meylederler ve tehlike anında onun tarafına kaçarlar.</p>
<p>Bu nimetlerin şükrünü eda etmeye güç yetmez. Çocuk anne ve babasına ne denli ihsanda bulunursa bulunsun onların ihsan ve terbiyesine denk düşemez ve yaklaşamaz. Rivayet edildiğine göre, bir kişi Hazret-i Peygamber’e şöyle dedi: “Benim bir annem var; arkamı ona binek yaptım, yüzümü ondan çevirmem ve bütün kazancımı onun içi harcarım. Karşılığını ödemiş oldum mu?” Hazret buyurdu ki: “Bir meşakkatinin karşılığını bile ödemiş değilsin. Zira o sana hizmet ediyor ve yaşamanı istiyordu. Şimdi sen ona hizmet ediyor ve ölmesini istiyorsun.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>İnsanın ruh cevheri, yüce âlemin hazineleri, düşünen nefis papağanı ve yüksek topluluğun cennet bahçelerinden olduğu için basit, nurani ve bereketlidir; tabiatların birleşimi ve mizaç farklılığından münezzehtir. Onun lezzeti acı lekelerinden arınmış ve mutluluğu sıkıntı afetlerinden korunmuştur.</p>
<p>Bu lezzete sebep olan sevgi, en üstün, en yüce,en değerli ve en yetkin sévgidir. O, mutlulukların en iyisi ve dileklerin en yetkini olan ilahî hikmet, bilgi ve sevgidir.Uhrevi hayatta ve manevi yurtta insan için gerçek ve ebediyen yararlı olan,kalıcı taleplerin eseri olan şey işte bu sevgidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>&#8220;Çoğu insan için kötüyü terk etmenin<br />
İyilik ve nezaket olduğu bir zamandayız.&#8221;</p>
<p>Bu tür faydaya gerekli olan sevgi de böyledir.</p>
<p>Ama iyi, çabuk oluşup geç kaybolan sevgiye sebep olur. Zira iyiler arasında kalıcı sevgi ve ruhsal samimiyet vardır. Muhakkak ki sevgi de çabuk meydana gelir. Geç kaybolmasının hikmeti, iyi insanlar arasında hakiki birliğin bulunmasıdır. Dolayısıyla onun kopması imkânsız veya zordur.</p>
<p>Fayda ile iyiden meydana gelen yahut üçünün birlikte oluşturduğu sebeple gerçekleşen sevgi geç oluşur ve geç kaybolur. Geç hâsıl olmasının sebebi, iki veya üç şeyin geç bir araya gelmesidir.</p>
<p>Hâce Nasîreddin ve Mevlana Celaleddin, yarar ve iyinin bu iki hâli gerektirdiği şeklinde açıklama yapmışlardır. Daha sonra Celaleddin Devvânî şöyle demiştir: “Derin bir düşünüşe göre, lezzet ve yararın birlikte meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, tez kaybolur; lezzet ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, yine orta vadede kaybolur; yarar ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, geç kaybolur. Bu birleşik durumlardaki hükümlerin sebepleri, basitlerin gerektirmesini düşünen kimseye açıktır.”</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Filozoflar bütün varlıkların sevgi sayesinde mevcut olduğunu ve ayakta durduğunu söylerler. Sevgi her şeye yayılmıştır. Hiçbir varlık, birlik varlığından mahrum olmadığı gibi eğilim ve sevgiden de soyutlanmış değildir. Hatta aşk ve sevgi bitkiler ve cansız varlıklarda da vardır. Bütün cevher ve arazlar bu çeşmeden sulanmaktadır. Unsurların kendi doğal yerlerine aşırı meyilli olması, doğal yerinden çıktığında oraya dönmek istemesi ve zorlamalı yerinden kaçması bir çeşit aşk ve sevgidir.</p>
<p>Unsurlardan oluşan her cismin sıcaklık ve soğukluk gibi etken niteliklerden birini ve yaşlık ve kuruluk gibi edilgen niteliklerden birini göstermesi de aşktır. Mesela, ateş, sıcaklık ve kuruluk; hava, sıcaklık ve yaşlık; su, soğukluk ve yaşlık; toprak, yaşlık ve kuruluk sıfatlarına sahiptir. Onlara talip olup akarak sevgi gösterir ve zıddından nefret edip kaçar. Mesela, suyu zorlama ile ısıtıp soğukluktan ayırsalar zorlayan etken ortadan kalkınca hemen yine maşuku olan soğukluğa geçer ve onunla birleşir.</p>
<p>Her basit ve birleşik cins kendi cinsine meyledip onu sever ve cinsi dışındakilerden nefret edip kaçar. Erkek hurma dişi hurmaya meyledip eğilir. Felekler de felsefede açıklandığı gibi, aşk sayesinde akli cevherlerin ilkesine ve yüksek ilkelere benzemek ve onların ilke oluşundan feyz alarak mümkün şekil ve konumlarını kuvveden fiile çıkarmak için döngüsel hareket eder.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Hürriyet, nefsin güzel bir yoldan kazanılmış olan mal ve mülkü iyi yollarda sarfetmeye kadir olup, pis yol­lardan kazanıp kötü yallarda harcamaktan kaçınmaktır. Buna güç yetiren insan hürriyete sahiptir. Bunun aksi olan, yani nefsini heva ve hevesinin peşine takıp, bunları gerçek hayra kullanmaya kadir olamadığı için gerçek hürriyetine de sa­hip olamaz</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Adalet evvela kişinin zatı, sıfatları, güçleri ve organları ile ilgili olur. İkinci olarak ailesi, hizmetçileri, maiyeti, ortakları, dostları ve yöneticilerin vatandaşları ile ilgili olur. Öyleyse bir kişinin adalet sıfatına sahip olabilmesi için önce kendi sıfat, güç ve organlarında adaleti gözetmesi her güç ve organı yaratıldığı amaç için kullanması, Allah’ın yaratmasını değiştirip akıl ve şeriatın haram kabul ettiği alanlarda kullanmaması, bedensel vé ruhsal güçlerini Allah’ın rızasına uygun olmayan ve erdem kazandırmayan yerlerde harcamaması gerekir. Eğer ailesi, hizmetçileri ve maiyeti varsa onlar arasında da temiz şeriat ve aydınlanmış aklın gerektirdiği şekilde davranmalı, ilahî kanunların hükümleri ve nebevî şeriatların yasalarından sapmamalı, üstelik nezaket, cömertlik, af, ihsan ve dinin diğer müstehaplarını ve akıl sahipleri katında kabul gören diğer işleri de yapmalıdır. Eğer bazı kullar ve beldeler üzerinde yönetici ve efendi olursa pak şeriatın kanunu ve adil kralların siyaset yöntemiyle icraatta bulunmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Akıllı insanın ve fazilet talibinin kendisini yüzüne karşı methedenlerin aldatma ve fısıltılarını dinlememesi, aksine bu tür sözlere başlayanları mümkün mertebe engellemesi gerekir. Çünkü iltifatlı sözleri dinlemek erdem talibine büyük zarar verir, alçalmasına sebep olur ve onun makam ve faziletlerde yükselmesini önler. Zira nefs-i emmare, iltifatlı övgüye aldanıp kendisinde bulunmayan yetkinliklerin var olduğunu ve daha yolun başında iken en son makama ulaştığım zanneder; böylece tepe takla gider.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İlmin mahalli kalp, düşüncenin yeri beyindir. İkisi de dar, karanlık, dumanlı ve kıvılcımlı olunca adalet incelikleri ve fazilet hikmetleri nasıl görünsün ve parlasın? Öfkeli olan kimseden gazap ateşi, yüz kızarması, damar ve sinirlerin şişmesi, ses yükselmesi ve yanlış hâl ve hareketler çıkınca bakan kimse, öfkenin ne kadar akıl ve insanlık dışı bir şey olduğunu ve delilerin durumlarına benzediğini anlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Aksine yiğitlik, atılganlık ve itinası aklın gerektirdiği şekilde gerçekleşen, sıkıntılı işlere girişmekten sevap işlemeye dönmeyi, nefis cevherini yüksek şecaat süsüyle bezemeyi ve Yüce Allah katında zatının mutluluk mertebesini yükseltmeyi amaç edinen kimsede bulunur. Her ne kadar aslan, kaplan, çita, timsah ve diğer yırtıcıların fiili gibi, yiğit fiiline benzese de yiğitlik fiili kapsamına girmez.</p>
<p>Zira beden kuvvetinin üstünlüğüne güvenerek ileri atılır. Atılganlığı tamamen doğaldır; doğruluk düşüncesinin gereği ve fazilet kazanmaya yönelik değildir. Yine genellikle galip geldiği, alette kendisine denklik ve mukavemeti olmayan hayvanla dövüşür ve onlar üzerinde üstünlük kurar. Mesela, tam silahlı ve bedenen güçlü bir kimsenin zayıf cüsseli, silahsız ve çıplak biriyle dövüşüp onun üzerinde üstünlük kurmak istemesi yiğitlik şartı ve fazilet adabıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Öyleyse gerçek yiğit, şecaat fiilleri kendisinden doğru fikrin gereği olarak çıkan, yiğitlik vasfına sahip olmayı alçak dünyevi isteklere ulaşmak için değil, aksine ruh cevherine yiğitlik erdemini kazandırmak ve ondan korkaklık ve tehlikelere atılma reziletlerini uzaklaştırmak için isteyen kimsedir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Oturduğun hâlde gönlün ısınmayan<br />
senden dünya sıkıntısını gidermeyen</p>
<p>Kimseyle arkadaş olmaktan sakın<br />
Yoksa Azizan&#8217;ın ruhu sana lütfetmez</p>
<p>Vefa kardeşleri ve safa dostları ile sohbet edince neşeli, güler yüzlü ve sevimli olmalı, fakat itidale riayet etmelidir. Zira diğer erdemler gibi bu hasletin de ifrat ve tefriti erdemsizliktir. Orta ve erdem olan mertebeye güler yüzlülük ve sevinç derler. İfratı, çok gülmek, soytarılık ve maskaralıktır. Tefritine asık suratlılık ve çatık kaşlılık denir.</p>
<p>Latife ve mizah denilen şakada da itidal derecesine ve orta yola riayet etmek gerekir. İfratı soytarılık ve maskaralığa çıkar, birçok zarar ve kötülüğe yol açar. Tefriti asık suratlılık ve sevimsizlik olup dostlar onun sohbet ve işretinden nefret eder. Bazen kibre bürünür ve saf kalpli dervişlerin kendisinden sıkılmasına sebep olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “Peygamber (as) şakayı sever, ama sadece doğruyu söylerdi.” Müminlerin emîri ve muvahhitlerin reisi Hazret-i Ali (ra) çok şaka yapardı.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî şöyle demiştir: “Bir kulda Hakk’ın ilim, amel, fazilet, yetkinlik, mal ve güzellik gibi nimetleri olduğunda eğer kul o nimetin Hak’tan olduğunu bilir ve daima kaybolmasından korkarsa onda kendini beğenmişlik yoktur. Kaybolma, bozulma ve geçiş korkusu olmasa, aksine o nimete onun kendisine izafeti bakımından değil, Hakk’ın ihsanı oldugu için sevinse yine bu kendini beğenmişlik olmaz. Ama yok oluş ve bozulmasından korkmaz, sırf lütufkâr olan Hakk’ın nimet ve ihsanı olduğunu bilmeyip o nimetin kendisindeki varlığına sevinir, kendisinin aciz ve bunun sadece Allah vergisi olduğunu unutursa o kimsede kendini beğenme gerçekleşir.</p>
<p>Öyleyse kulun kendinde Hakk’ın bir nimeti sebebiyle sevinç meydana geldiğinde hemen aciz olduğunu hatırlaması, o nimetin sırf Allah vergisi olduğunu ve kendisinin ona mutlak manada mazhar olduğunu düşünerek sevinmekten ve batıl gururdan Allah’a sığınması gerekir.”</p>
<p>Ben derim ki: Nefis, kendini beğenmişliği bizzat yok ettiğini zannedip onun da Hakk&#8217;ın ihsanı olduğunu anlamazsa yine kendini beğenmişliğe sebep olur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Korku, kişinin kendisine bir kötülüğün erişeceğini bekıeyip de gidermeye gücünün yetmediği sırada nefsine ilişen ruhsal bir niteliktir. Zira kötülüğü gidermeye gücü yetince korkuya mahal kalmaz. Kötülüğü bekleme gelecek zamanda olur. Beklenen kötülük zaruri olabileceği gibi zaruri olmayabilir de. Zaruri olmayan kötülüğün sebebi, ya korkan kimsenin fiilidir ya da onun fiili değildir.</p>
<p>Korku her hâlükârda uygun değildir. Hoşlanılmayan şeyin zaruri olması hâlinde korkunun layık olmadığı şöyle açıklanır: Gerçekleşmesi her hâlükârda mukadder olan bir iş sebebiyle daha gerçekleşmeden önce acı çekmenin ne manası vardır? Veresiye ödenecek sıkıntıyı peşin ödemenin sebebi nedir? Düşünülecek olursa, bunun, belayı acele istemekten ve acıyı karşılamaktan başka bir anlamı yoktur? Bu beyhude korku yüzünden nice yararlı işlerin tamamlanmaması ve nice yetkinlik ve mutlulukların kazanılmaması muhtemeldir. Bir Acem şairi ne güzel söylemiştir:</p>
<p>Gelmemiş gamı peşin çekmek boşa zahmettir</p>
<p>Öyleyse yarının işini yarına bırakırım daha iyi</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İnsanların sahip olduklarına göz dikmemenin yani gönül zenginliğinin elde edilmesi ve kalbin hüzün darlığından geniş teslimiyet sarayına ulaşması için zihin levhasını mümkün olduğu kadar emel nakışlarından arındırmak ve emek boynunu fani ilişkilerin kin halkası ve zillet şevkinden kurtarmak gerekir. Eğer “Tam soyutlanma ve ilişki bağlarından tümüyle kurtuluş nasıl mümkün olabilir? Dünya halkının çoğu bu hastalığa yakalanmış olup özgür olan çok azdır.” dersen, biz de deriz ki evet;</p>
<p>&#8220;Her dünyaya gelenin haraplık alameti vardır Sorun bu harabelerde akıllı nerededir.&#8221;</p>
<p>Fakat tümü idrak edilmeyenin tamamı terk edilmez. Tam özgür ve söz söylenemeyecek kadar bağımsız olamazsan da en azından zamane dostları ve dünya düşkünleri gibi kendini tamamen ihtiras vadisine salma ve sebepler topluluğunu gönül cemiyetinin sebepleri sanma!</p>
<p>Bu sebepler, mallar, makam ve ikbalden ister istemez ayrılmanın mukadder olduğunu mülahaza et ve bu derece aşırı istek ve tantananın yanlış ve akıllıya yakışmayacak bir hâl olduğunu düşün! Böylece hayret çölünün keder zehirleri vücudunu yakmasın ve inayet rüzgârı yetişip kalp geminin çarpan dünya düşkünlüğü dalgaları arasında boğulmasını önlesin.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Akıllı insanın, dünya araçlarının tamamen bir kimsenin eline geçmeyeceğini ve bir kişinin bütün emellerine ulaşamayacağını düşünmesi gerekir. Ne kadar çalışsa çalışsın ve araç gereç toplarsa toplasın, daha fazlası tasavvur edilebilir ve onun da üstünde bir mertebe bulunabilir. Eğer günün kısmeti ve takdir edilen makam ile yetinmeyip tamahkâr di lenciler gibi her gün yeni bir şey elde eder ve “Daha yok mu?” diye bağırırsan imkânsızı isteme deryasına ve sonsuzu elde etme sahrasına düşersin.</p>
<p>İnsanların çoğunu düşünüp insaf etse makam, mevki, araç ve nimet hususunda kendisinden daha aşağı seviyede olan sayısız kimselerin bulunduğunu görür. Onlar bunun makamına erişmeyi ve nimetini kazanmayı kendileri için imkânsız bir şey, büyük bir devlet ve yüksek bir izzet sayarlar.</p>
<p>Onların hâline bakıp ders almaması, elindeki nimete sonsuz şükür etmemesi, kendisinden yukarıda bulunan sayılı kişilerin makam, mevki, nimet ve araçlarına bakıp sırtından kanaat ve rıza elbisesini çıkarması ve her an “Keşke Karun’a verilenlerin bir benzeri de bize verileydi!” demesi insaf mıdır?</p>
<p>&#8220;İhtiraslıların göz testisi dolmadı</p>
<p>Sedef kani olmadı inciyle dolmadı.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Yaşam gereçlerinin tamamlanması için faziletli insanların akıllarının acizlik ve hayret deryasında boğulduğu ilginç işler ilham edilmiştir. Nitekim bal arısı altıgen evler yapar. Kenarlarını tam ve eşit, açılarını paralel ve altıgen olarak tercih etmesindeki hikmet, onun daireden geçen en geniş şekil olmasıdır. Daire hepsinden geniş olsa da dairevi şekiller bir yere toplandığı zaman aralarında kaçınılmaz olarak açıklık kalır. 0 zaman mekânın zayi olması gerekir. Ama altıgen şekiller birbirine birleştirilince aralarında hiçbir açıklık kalmaz ve yer asla zayi olmaz. Dörtgen de toplandığında açıldık kalmaz, ama dörtgen altıgenden dardır.</p>
<p>Şüphesiz hem genişlik hem de açıklığın kalmaması altıgenden başka bir şekilde tasavvur edilmez. Geometri âlimlerinin acizlik ve şaşkınlık dairesinde çizgi ile kuşatılmış merkez noktası misali çıkarmaktan bıkmış olduğu bu durum ve diziliş inceliklerini, düzen ve terkip sanatlarını ezelî hikmet sahibi Yüce Allah ilham etmeden ve öğretmeden bilgisiz bir hayvan nasıl düşünür? Öyle ki âlemin türleri kendi mümkün yetkinliklerine onun sayesinde ulaşmışlar ve istenen düzen ve belirlenen beka ezelî irade gereği meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Sübhanellah! Miskin insan sayılı birkaç bilgiye ulaşsa ve bazı malumatlar kalp sandığında hâsıl olsa da nail olmadığı bilgi ve erdemlerin, elde etmediği ilim ve meselelerin, binde bir denecek kadar sayısız olduğu açık seçiktir. Öyleyse kendini beğenmişlik ve zan ona ne kadar da layıktır! Kendini beğenme, bizatihi çirkin bir erdemsizlik olduğundan artık özelliği, dokunduğu her yetkinlik talibi ve erdem sahibini tahsil yolundan alıkoyar, hatta en düşük hüsrana doğru sürükler.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Filozoflar, çocukların eğitiminde tabiatın takip edilmesi gerektiğini söylerler. Yani ilk ortaya çıkan gücün eğitimine öncelik verilmeli ve o daha önce eğitilip geliştirilmelidir. Çocuklarda ilk ortaya çıkan güç hayâ gücüdür. Küçük çocukta hayâ baskın gelir ve insanların yanında çoğu zaman başını öne eğerek edepsizlikten kaçınırsa bu asaletıni ve olgun luğunu gösterir. Öyleyse eğitimiyle ilgilenip ahlakınu güzeleştirmeye önem vermelidir.</p>
<p>Eğitimde yapılacak ilk iş, çocuğun erdemsiz kimselerle birlikte bulunmasını önlemektir. Ahmak, çirkin işler yapan ve oyun ve eğlenceyle meşgul olan çocuklarla oturup kalkmasına izin verilmemelidir. Çünkü henüz saf olduğu için onların huy ve davranışlarını benimsemeye meyillidir. Tabiat özellikle küçük yaşta hırsızdır.</p>
<p>Öyleyse dinin edeplerini ve şeriatın geleneklerini öğretip telkin etmek gerekir. Farz, sünnet, haram ve helal yapa yapa öğretilip telkin edilmelidir. Farz ve vacipleri devamlı yapması sağlanmalıdır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Çocuklarınız yedi yaşına vardığında onlara namaz kılmayı emredin. On yaşına varınca kılmazlarsa dövün. Tembellik ve ihmalden çok sakınsınlar.”</p>
<p>Çocuğun kötülüklerden sakınıp iyiliklere rağbet göstermesi için daima yanında iyi insanlar övülmeli ve kötüler yerilmelidir. Eğer bir kötülüğe kalkışırsa önce açık serzenişte bulunmamak, yerilmekle korkutmak, sehven yapılmış saymalı veya işitilmemiş bir olayı anlatıp başka bir çocuğu örnek göstererek “O bu işi yapmış, şöyle ceza görmüş.” demelidir. Velhasıl, “Bana genel bir cezanın verilmeyeceği anlaşıldı.” diyerek kötü fiili tekrarlamaya kalkışmaması için gerekmedikçe kendisine “Sen şöyle yapmışsın.” dememelidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Yolun zorluğundan ümitsizliğe kapılıp ihmal göstermemelidir. Zira ihmal, ebedî mutsuzluk, başarısızlık ve rezilliğe sebep olur. Gün geçtikçe zorluğun perçinlenmemesi ve telafinin imkânsız hâle gelmemesi için acele etmek gerekir. Yoksa öyle bir merhaleye varır ki ondan sonra hayıflansa ve “Allah’a karşı hata etmişim!” feryadı göklere çıksa da fayda vermez. O zaman hayret parmağını üzüntü dişiyle ısırıp parçalasa da yarar sağlamaz. Zira fırsat kaçtıktan sonra iş işten geçer ve yâre kavuşma sebeplerinin hâsıl olma ihtimali kalmaz. O zaman kaybeden kimse sebepler âleminin kazanç dükkânından eli boş çıkınca şu rubai diline virt olur:</p>
<p>Eyvah iş zamanı elden gitti<br />
Yâre kavuşma sebepleri kayboldu</p>
<p>Geçici bir devlet uğrunda<br />
kalıcı yüz devlet kayboldu</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Hakiki nimet verici ve mutlak ihsan sahibi(Allah), önce varlık endamımızı bütün hayırların kaynağı ve saf iyilik olan varlık kaftanıyla süsledi.</p>
<p>İkinci olarak, gayret temelimizi dünyada iftiharımız, ahirette birikimimiz olan düşünce ve bilgi boyutuyla yükseltti.</p>
<p>Üçüncü ve dördüncü olarak sonsuza kadar, çeşitli ihsan faydaları ve şükür sofraları verdi, sağlam organlar lütfetti, sağlıklı güçler yerleştirdi, vücut sağlığı, zekâ, saf ruhsal yetenek, aile, çoluk çocuk, araç gereç, mal, eşya, elbise, kitap, binek, hizmetçi ve maiyet gibi daha başka birçok nimet ihsan etti.</p>
<p>Genel olarak hak etmemizi gerektirecek bir hizmet ve selam, tür olarak ihsan liyakatini sağlayacak itaat ve ibadet ortaya koyamamış olmamıza rağmen bize iyi davrandı.</p>
<p>Hüda’nın ihsanı sayılamayacak kadar çoktur Kim onun binde birinin şükrünü eda edebilir.</p>
<p>Öyleyse bu haşmetli mevlanın ve eşsiz lütufkârın nimetine şükürde kusur ve kulluk haklarını eda etmede ihmal göstermek apaçık bir zulümdür. Bundan geriye, Allah korusun, nimetini inkâr veya ortak koşmada ısrar kalır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Sebebin bir tarafta yarar, diğer tarafta lezzet olduğu sevgide şikâyet ve azar çok görülür. Zira lezzet isteyen acele edip devamını bekler. Genel olarak geciktirilince veya istediği gibi artırılmayınca şikâyet ve nefret başlar. Öteki tarafta bazen naz ve işve, bazen bıkkınlık ve usanma görülür ve beklediği yararı bulamayınca azarlar ve şikâyet eder.</p>
<p>Bu tür sevgiye içinde azarlama eksik olmadığı için azarlayan sevgi denir. Padişah ile tebaa, zengin ile fakir ve mahdum ile hizmetkâr arasındaki sevgi bu türdendir. Şikâyet, yakınma ve azar eksik değildir. Zira her biri diğerinden bir tür menfaat ister. İstediği gibi olmayınca şikâyet baş gösterir.</p>
<p>Bu şikâyet adalete riayet edilmedikçe ortadan kalkmaz. Mahdum hizmetkârdan hizmete devam etmesini, emre hazır beklemesini, ihmal ve tembellikten kaçınmasını ve amacı anlayıp azami özen göstererek yerine getirmesini ister. Hizmetçi de yiyecek, giysi ve binek. sağlamada son derece ilgili davranmasını arzu eder. İki taraf da birbirinden beklediğini elde edemeyince şikâyetler ve üzüntüler anlatılmaya başlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bu durumda en üstün ve en yetkin öğretmen, imanın iyiliklerini kazandıran ve güzel ahlâkı tamamlayan Hazret-i Peygamber’dir. Bütün öğretim ve irşatlar onun örnekliğine dayanır ve bilgilerin esasları ve erdemlerin dalları onun rehberliğinden çıkar. Öyleyse Hak’tan sonra onu tam olarak sevmek ve ona itaat etmek gerekir. Bu sevgi, imanın tamlığı,irfanın yetkinliği ve iki cihan mutluluğunun sermayesidir. Nitekim o şöyle buyurmuştur: “Sizden biri, beni kendisinden ve ailesinden daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.“ Raşit halifeleri, Hazret-i Peygamber’in her biri hidayet göğünün yıldızları ve “Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.” hadisinin mazharı olan ashabını, müçtehit imamları ve dinin hamisi ve kesinlik yolunun rehberi olan mürşit şeyhleri sevmek de bu sevgi kapsamına girer.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Çok konuşmaya müptela olan kimsenin başına iki bela gelir: Birisi kendisinin hor görülmesi, diğeri başkasının bıkmasıdır. Filozoflar der ki: Cenabı Hak, insanın işittiğinin, konuştuğunun iki katı olması için ona iki kulak, bir ağız vermiştir. Selef ise “Akıl yetkinleştikçe konuşma azalır.” demiştir.</p>
<p>Kişi özellikle nükte ve latifelerde bir kere söylediği sözü tekrarlamaktan kaçınmalıdır. Çünkü tekrarın sıkıcılığı latifenin tadını tamamen yok eder ve kara kıştan daha soğuk hâle getirir.</p>
<p>&#8220;Bir grupla eğlenmek için oturduğunda Geçmişten gelecekten konuşarak</p>
<p>Sakın sözü tekrarlama çünkü tabiatları Tekrarların tekrarından sorumludur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Nefsini üç konuda sorguya çekmedikçe uyku ve rahata meyletme: Birincisi, o gün senden bir hatanın çıkıp çıkmadığını düşün. İkincisi, o gün senden ne gibi iyiliklerin çıktığını düşün. Üçüncüsü, o gün iyi iş yapman mümkün iken bir hatan sebebi ile kaçıp kaçmadığını bil. Hayattan önce ne olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını düşün. Hiç kimseyi incitme. Çünkü dünyanın hâlleri değişmekte ve kaybolmaktadır. Bedbaht, akıbeti hatırlamaktan gafil olup zilleti bırakmayan kimsedir. Kendi özün dışından sermaye edinme.(Eflatun)</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî der ki: Kovcu sana bir kişiden laf getirip mesela, “Filanca seni sevmez, senin hakkında şöyle der, böyle yapar, senin işini bozar veya düşmanınla dostluk etmek ister.” derse buna karşılık senin şu altı şeyi yapman gerekir:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> onu tasdik etmemektir. Zira laf taşımakla fasıklığı kanıtlanmıştır. Fasığın sözü reddedilir. “Ey iman edenler! Bir fasık size bir haber getirirse bilmeden bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> ona nasihat etmek, öğüt vermek ve kovculuktan alıkoymaktır. Zira Cenabı Hak: “İyiliği emret, kötülükten sakındır!” diye buyurmaktadır. Laf taşımanın çirkin bir iş olduğunu kimse inkâr etmez.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> onu sevmemektir. Zira o, Yüce Allah tarafından sevilmez.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> onun getirdiği söze itibar ederek Müslüman’a suizanda bulunmamaktır. Çünkü Allah: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”diye buyurmuştur.</p>
<p><strong>Beşincisi,</strong> onun sözünün doğru olup olmadığını araştırmamaktır. Zira bu tecessüstür. Cenabı Hak, tecessüsü nehyedip “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın!”demiştir.</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>, onun işittiği lafı hiç kimseye anlatmaması gerekir. Zira bu takdirde kendisi de kovculuk yapmış olur. Kişinin yasakladığı işi bizzat yapması ayıptır. Nitekim şair şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Benzerini bizzat yaptığın huyu yasaklama Yoksa yaptığında aleyhinde büyük bir ar olur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Kendini beğenmişliğin sebebi genellikle nefsin kendi bilgi ve yetkinliğini bilip başkasının yetkinliği konusunda cehalet göstermesidir. Çünkü nefsin yetkinliklerinin kendisine nispeti huzuri bilgi ile ve başkasının bilgi ve yetkinliği ise husuli bilgi ile bilinmektedir. Huzuri bilgi, bilinen şeyin kendisinin bilen özne katında hazır olmasıdır. Husuli bilgide ise bilinen şeyin kendisi hazır olmaz, bilakis bilenin zihninde onun sureti hâsıl olur.</p>
<p>Öyleyse birinci bilgi güçlü iken, ikinci bilgi ona göre zayıftır. Kendi yetkinliğine dair bilgisi güçlü, başkasının yetkinliğine dair bilgisi zayıf olduğu için kendisinin yetkinliğini tamam görüp başkasının yetkinliğinden gafil olur ve dolayısıyla kendini beğenmişlik, gurur ve kibir sergiler.</p>
<p>Ama akıllı ve zeki insanlar, kötü huylu nefis ve dalkavuk dostların hile ve aldatmasına kanmayıp başkalarının erdem ve yetkinliklerine vâkıf olurlar, kendi nefislerinin eksiklik ve ayıplarını bilirler, kendini beğenmişliği bertaraf edip eksikliklerini düşünerek yetkinlik kazanırlar ve şereflerini yükseltirler.</p>
<p>Söyleyenine ait bir nazım:</p>
<p>&#8220;Hüsn-i hâl anlayıp sıfatında<br />
Mu’cib olma ki hüsn-i hâl budur</p>
<p>Hünerim var deme hüner oldur<br />
Anla noksânını kemâl budur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Meclis, arkadaşına &#8220;Bugün nerede idin, nereden geliyorsun?” şeklindeki bir soru, fuzuli ve hatta haram türünden bir sorudur ve vakit kaybına yol açmanın yanı sıra dostuna zahmet vermektir. Belki söylemeye utandığı bir yerden gelmektedir. Hakikati söylese kendisi acı çekecek, yalan söylese günahkâr olacak, sussa cevap vermediği için senin huzurun kaçacak. Bilmediği bir şeyi sorduğunda belki nefsi bilmediğini söylemekten çekinip doğru olmayan bir cevap verecek. Yahut bugün oruç musun, diye ibadetini sorduğun zaman “evet” dese belki kendini beğenmişlik ve riyaya kapılacak, en azından ibadeti sır derecesinden aşağı inmeyecektir. Hâlbuki açıkça yapılan ibadetin derecesi ondan daha eksiktir. Bütün bu afetlere sen sebep oldun. Eğer fuzuli ve boş konuşmayı bıraksaydın arkadaşın bu afetten korunmuş olurdu, sen de tehlikelere düşmemiş olurdun. Bunun yerine zikir ve tespih etsen nice sevaplar kazanırdın.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Tartışma, başkasının sözüne müdahale ve itiraz etmek, öyle olmadığını söyleyip reddetmektir.</p>
<p>Tartışmaya yönelme çünkü o<br />
Nefret ve inatlaşma sebebidir“</p>
<p>Onun gereği, genellikle kibir, böbürlenme ve üstünlük gösterisi yoluyla başkasına karşı büyüklenmektir. Layık olan yaklaşım, bir kimse konuştuğunda doğru ise tasdik ve kabul etmek, yanlış ise dünyevi bir iş olması hâlinde susmak, uhrevi bir iş olması hâlinde nezaket ve nasihat yoluyla bilgilendirmek, kesinlikle tartışma ve çekişmeye koyulmamaktır. Bir âlim şöyle der: “Bir kimse bir mecliste söz veya mana itibarıyla yanlış yaptığında sakın meclisteyken hatasını yüzüne vurma, yanlışını açıklayıp doğruya yöneltme. Yoksa hem senden minnetsiz öğrenir hem de sana düşman olur&#8217;.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>En üstün, en önemli ve en öncelikli sevgi olan Allah sevgisinin gereği, itaat, ibadet, tazim, ilahî emirlere uymak, yasaklardan kaçınmak ve Hazret-i Peygamber’e tabi olmaktır(Sünnet). “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız Allah’ın da sizi sevmesi için bana tabi olun.” Peygambere tabi olmadığı hâlde ilahî sevgi iddiasında bulunan kimse mağrur ve yalancı, hatta kötü niyetli bir mülhittir. Sakın onun iddiasını tasdik etme ve sevgisini doğrulama! Seven hiç sevgilisine isyan eder mi? Aşık maşukun rızasını terk eder mi?</p>
<p>&#8220;Allah’a sevgi göstererek isyan ediyorsun<br />
Bu eylem hakkında eşsiz bir sözdür</p>
<p>Sevgin gerçekçi olsaydı ona itaat ederdin<br />
Çünkü seven sevdiğine itaat eder.&#8221;</p>
<p>Hazret-i Peygamber’i, değerli ailesini, ulu ashabını, imamları ve şeyhleri sevmek onlara itaat edip uymayı, nasihat ve öğütlerini dinlemeyi ve Resülullah anıldığında salavat getirmeyi gerektirir. Alimler, salavatın vacipliği konusunda üç görüşe ayrılmışlardır. Bazı âlimler ömürde bir defa vacip olduğunu, geri kalanının mendup olduğunu söylemişlerdir. Bazıları, yüce isminin aynı mecliste birçok kez de olsa anıldığı her defasında salavat getirmenin vacip olduğunu söylemişlerdir. Diğer bazıları, bir mecliste anıldığında bir kere vacip olduğunu, öteki anılmalarda mendup olduğunu kabul etmişlerdir. Tercih edilen görüş bu sonuncudur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bazı kişiler, aşırı öfkeyi bahadırlık, erkeklik ve insani nefsin en yüksek meziyeti sayarlar. Fakat bu boş bir hayal ve geçersiz bir düşüncedir. Çünkü yiğitlik erdem iken, söz konusu huy rezilliklere sebep olduğu için erdemsizliktir.</p>
<p>Öfkeli kimse sadece kendisi acı çekmekle kalmaz, aynı zamanda arkadaşları, dostları, hizmetçileri, yardımcıları, ailesi ve hanımları da onun bazen kırbaç dilinden bazen de dil kırbacından dolayı üzgün, bezgin, kırgın ve suskun olurlar. En ufak bir hata ve kusur karşısında hiddetlenir. Onlar ne kadar yumuşak davransalar da o yine şiddet gösterir. Azarlasa darbeleri sınırı aşar, cezalandırsa sövgüsü kafa koparmaktan beter olur.”</p>
<p>Yiğitlik, beden kuvveti ve pehlivanlık kudreti değildir. Aksine güçlü yiğit ve dayanıklı bahadır, öfkelendiğinde dik başlı nefsinin arzusunu zapt eden ve kızgınlık deryası çalkalandığında yalpalayan gemisini sabır ve dinginlik limanına demirleyen kimsedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslam&#8217;da kadınlar günü neden yok?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Mar 2018 10:25:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Ay]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Anneler Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Belirli Günler]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın Hakları]]></category>
		<category><![CDATA[Kadınlar Günü]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20469</guid>

					<description><![CDATA[<p>Cenab-ı Hakkın her işinde rahmetinin izi var. Bilmem bana katılır mısınız? İslam&#8217;ın kimi ibadetler için yıl içinde hususi zaman tayini yapmasını &#8216;omuzlarımızdaki yükün azaltılması&#8217; gibi de görürüm. Neden? Belki biraz şundan: Birşeyin günü olduğu zaman diğer günler onun yükünden kurtulmuş gibi hissederler kendilerini. İslam&#8217;da kurbanın günleri var. Orucun günleri var. Haccın günleri var. Bazı farzların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/">İslam’da kadınlar günü neden yok?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20470 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336-300x144.jpg" alt="" width="373" height="179" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/cocuk_terbiyesi_anne_rolu2-702x336.jpg 702w" sizes="(max-width: 373px) 100vw, 373px" /></a></p>
<p>Cenab-ı Hakkın her işinde rahmetinin izi var. Bilmem bana katılır mısınız? İslam&#8217;ın kimi ibadetler için yıl içinde hususi zaman tayini yapmasını &#8216;omuzlarımızdaki yükün azaltılması&#8217; gibi de görürüm. Neden? Belki biraz şundan: Birşeyin günü olduğu zaman diğer günler onun yükünden kurtulmuş gibi hissederler kendilerini.</p>
<p>İslam&#8217;da kurbanın günleri var. Orucun günleri var. Haccın günleri var. Bazı farzların onlara ayrılmış vakitleri var. Bu tayin aynı zamanda diğer zaman dilimlerindeki sorumluluğumuzu düşürüyor. Bir ölçüde yükümüzü sırtımızdan attığımızı hissediyoruz. Bir dahaki sefere kadar dinleniyoruz. Bekliyoruz. Güçleniyoruz. Toparlanıyoruz. Fıtratımızda varolan bir hakikat bu. Faturamızı ne zaman ödeyeceğimizi bütün bir ay düşünmemek için bile ona belirli günler tayin ediyoruz. Yalnız o gün hatırlamakla rahatlıyoruz.</p>
<p>Ancak insanlar arası hukuka dair şeylerde, fehmettiğim kadarıyla, böyle bir gün anlayışına sahip değiliz. Anneler günümüz yok mesela. Neden? Çünkü güzel ahlakın günü olmaz İslam&#8217;da. Böylesi meselelerde sorumluluğumuzun düştüğü bir zaman dilimine iman etmemişiz. Kadınlar günü de açımızdan öyledir. Kadınlara karşı sorumluluğumuzun düştüğü bir zaman yoktur ki günü de olsun.</p>
<p>Batı&#8217;da böylesi günlerin tayini/tesbiti o hususlardaki ihmallerin neticesi olarak gelişmiştir. Yani ihmallerin bir ölçüde telafisi için geliştirilmiştir. İslam şeriatı insan hukukuna dair hususları ihmal etmemiştir ki böylesi günlerle o eksiğini itmam etsin. Tamamlasın.</p>
<p>Şimdi biraz da şu soruyla yüzleşelim: Böylesi &#8216;belirli günler&#8217; ilgili oldukları şeylere dair sorumluluklardan kaçmamızı mı sağlıyor yoksa sorumluluğumuzu mu arttırıyor? Eğer, Batı toplumu gibi, bu gibi sorumluluklardan hepten bir haber bir zemine sahip olsaydık, evet, belki de bugünler dünyamıza şu manaların duhülüne sebep olacaktı. Ancak, ebeveyne &#8216;öf&#8217; bile demeyi yasak bilmiş bir toplumda anneler günü icad ettiğiniz zaman, bu, insanlarda &#8216;bütün bir ömür sorumluğu oldu şeyden azâd edilmişlik hissi&#8217; doğuruyor.</p>
<p>Ya bunu doğuruyor yahut da ötekini anlamsızlaştırıyor. Huzurevine bıraktığı bir annesi olmayan, belki de annesiyle zaten aynı evde yaşayan bir evlat, anneler günü ne yapacağını bilemiyor. Anne de aynı hissi yaşıyor. Bu bizim üzerinde yükseldiğimiz değerler manzumesiyle ilgili birşey. Kimliğimizle ilgili birşey.</p>
<p>Şöyle bir örnekle zihnimize yaklaştırmaya çalışalım ifadesini arzu ettiğimizi: Beş vakit ve her gün kıldığımız namazlar yerine bize &#8216;namaz günü&#8217; diye bir gün verilseydi ve denilseydi ki: &#8220;Namazın önemini bu günde anacağız!&#8221; Bu bir müslüman için tuhaf olurdu. Çünkü dindarlar için günün tamamı namazdır. Namazın günü yoktur ki. Zannederim böylesi günlerde yaşadığımız &#8216;ayağımızı nereye basacağımızı şaşırma&#8217; hissi biraz da kökenlerimizdeki tanım farklılıklarıyla ilgili. Ya onunla yahut da artık böylesi başlıklara &#8216;gün ayarlayacak&#8217; kadar onlardaki dikkatimizi/özenimizi yitirmekle&#8230;</p>
<p>Nihayetinde mürşidimin şu ifadelerine geliyorum: &#8220;<i>Asya&#8217;da uyanan akvam, fikr-i milliyete sarılıp, aynen Avrupa&#8217;yı her cihetle taklit ederek, hattâ çok mukaddesatları o yolda feda ederek hareket ediyorlar. Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa tarzı ayrı ayrı olmak lâzım gelir. Bir kadına bir jandarma elbisesi giydirilmez. Bir ihtiyar hocaya tango bir kadın libası giydirilmediği gibi, körü körüne taklit dahi çok defa maskaralık olur. Çünkü, Evvelâ: Avrupa bir dükkân, bir kışla ise, Asya bir mezraa, bir cami hükmündedir. Bir dükkâncı dansa gider, bir çiftçi gidemez. Kışla vaziyeti ile mescid vaziyeti bir olmaz.</i>&#8221;</p>
<p>Ahmet Ay</p>
<p>http://cemaatsiznurcu.blogspot.com.tr/2018/03/islamda-kadnlar-gunu-neden-yok.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/">İslam’da kadınlar günü neden yok?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-kadinlar-gunu-neden-yok/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anne ve Baba Hakkı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anne-ve-baba-hakki/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anne-ve-baba-hakki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 20 Aug 2016 19:10:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Anne ve Baba Hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[Baba]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[ihtiyar anne ve babaya veya akrabaya karşı şefkat ve güzel muamele]]></category>
		<category><![CDATA[Kul hakkı]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8751</guid>

					<description><![CDATA[<p>İhtiyar anne ve babaya veya akrabaya karşı şefkat ve güzel muamelenin ehemmiyetini izah eden güzel bir tefsirdir. &#160; YİRMİ BİRİNCİ MEKTUP  Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla. “Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44. “Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf’ [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anne-ve-baba-hakki/">Anne ve Baba Hakkı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/anne-baba-hakki.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-12330 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/anne-baba-hakki-300x199.jpg" alt="anne-baba-hakki" width="525" height="348" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/anne-baba-hakki-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/anne-baba-hakki-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/anne-baba-hakki-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/anne-baba-hakki-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/anne-baba-hakki-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/anne-baba-hakki-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/anne-baba-hakki.jpg 600w" sizes="(max-width: 525px) 100vw, 525px" /></a></p>
<p>İhtiyar anne ve babaya veya akrabaya karşı şefkat ve güzel muamelenin ehemmiyetini izah eden güzel bir tefsirdir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>YİRMİ BİRİNCİ MEKTUP</strong></p>
<blockquote><p><strong> Her türlü noksan sıfatlardan yüce olan Allah’ın adıyla.<br />
“Hiçbir şey yoktur ki Allah’ı hamd ile tesbih etmesin.” İsrâ Sûresi, 17:44.<br />
“Onlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlık çağına erişecek olursa, onlara sakın ‘Öf’ bile deme, onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara merhamet ve tevazu kanadını ger ve de ki: ‘Ey Rabbim, nasıl onlar beni küçükken besleyip büyüttülerse, Sen de onlara öylece merhamet buyur.’ Sizin içinizde olanı Rabbiniz hakkıyla bilir. Eğer siz salih kimseler olursanız, muhakkak ki O, kendisine yönelenler için çok bağışlayıcıdır.” İsrâ Sûresi, 17:23-25.</strong></p></blockquote>
<p>EY HANESİNDE ihtiyar bir valide veya pederi veya akrabasından veya iman kardeşlerinden bir amel-mande veya âciz, alîl bir şahıs bulunan gafil! Şu âyet-i kerimeye dikkat et, bak: Nasıl ki bir âyette, beş tabaka ayrı ayrı surette ihtiyar valideyne şefkati celb ediyor!</p>
<p>Evet, dünyada en yüksek hakikat, peder ve validelerin evlâtlarına karşı şefkatleridir. Ve en âli hukuk dahi, onların o şefkatlerine mukabil hürmet haklarıdır. Çünkü onlar, hayatlarını, kemâl-i lezzetle evlâtlarının hayatı için feda edip sarf ediyorlar. Öyleyse, insaniyeti sukut etmemiş ve canavara inkılâp etmemiş herbirveled, o muhterem, sadık, fedakâr dostlara hâlisâne hürmet ve samimâne hizmet ve rızalarını tahsil ve kalblerini hoşnut etmektir. (Amca ve hala, peder hükmündedir; teyze ve dayı, ana hükmündedir.)</p>
<p>İşte, o mübarek ihtiyarların vücutlarını istiskal edip ölümlerini arzu etmek ne kadar vicdansızlık ve ne kadar alçaklıktır, bil, ayıl! Evet, hayatını senin hayatına feda edenin zevâl-i hayatını arzu etmek ne kadar çirkin bir zulüm, bir vicdansızlık olduğunu anla!</p>
<p>Ey derd-i maişetle müptelâ olan insan! Bil ki, senin hanendeki bereket direği ve rahmet vesilesi ve musibet dâfiası, hanendeki o istiskal ettiğin ihtiyar veya kör akrabandır. Sakın deme, &#8220;Maişetim dardır, idare edemiyorum.&#8221; Çünkü onların yüzünden gelen bereket olmasaydı, elbette senin dıyk-ı maişetin daha ziyade olacaktı. Bu hakikati benden inan. Bunun çok kat&#8217;î delillerini biliyorum; seni de inandırabilirim. Fakat uzun gitmemek için kısa kesiyorum; şu sözüme kanaat et. Kasem ederim, şu hakikat gayet kat&#8217;îdir. Hattâ nefis ve şeytanım dahi buna karşı teslim olmuşlar. Nefsimin inadını kıran ve şeytanımı susturan bir hakikat, sana kanaat vermeli.</p>
<p>Evet, kâinatın şehadetiyle, nihayet derecede Rahmân, Rahîm ve Lâtif ve Kerîm olan Hâlık-ı Zülcelâlive&#8217;l-İkram, çocukları dünyaya gönderdiği vakit, arkalarından rızıklarını gayet lâtif bir surette gönderip ve memeler musluğundan ağızlarına akıttığı gibi, çocuk hükmüne gelen ve çocuklardan daha ziyade merhamete lâyık ve şefkate muhtaç olan ihtiyarların rızıklarını dahi, bereket suretinde gönderir. Onların iaşelerini, tamahkâr ve bahîl insanlara yükletmez.</p>
<h2><span dir="LTR" lang="TR"> </span><span lang="AR-SA">اِنَّ اللّهَ هُوَ الرَّزَّاقُ ذُو الْقُوَّةِ اْلمَتِينُ </span><span lang="AR-SA">*</span><span lang="AR-SA">وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّةٍ لاَ َتحْمِلُ رِزْقَهَا اَللّهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْ</span></h2>
<p>âyetlerinin ifade ettikleri hakikati, bütün zîhayatınenvâ-ı mahlûkları lisan-ı hal ile bağırıp o hakikat-i kerîmâneyi söylüyorlar.</p>
<p>Hattâ değil yalnız ihtiyar akraba, belki insanlara arkadaş verilen ve rızıkları insanların rızıkları içinde gönderilen kedi gibi bazı mahlûkların rızıkları dahi bereket suretinde geliyor. Bunu teyid eden ve kendim gördüğüm bir misal: Benim yakın dostlarım bilirler ki, iki üç sene evvel hergün yarım ekmek-o köyün ekmeği küçüktü-muayyen bir tayınım vardı ki, çok defa bana kâfi gelmiyordu. Sonra dört kedi bana misafir geldiler. O aynı tayınım hem bana, hem onlara kâfi geldi. Çok kere de fazla kalırdı.</p>
<p>İşte şu hal o derece tekerrür edip bana kanaat verdi ki, ben kedilerin bereketinden istifade ediyordum. Kat&#8217;î bir surette ilân ediyorum, onlar bana bâr değil. Hem onlar benden değil, ben onlardan minnet alırdım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ey insan! Madem canavar suretinde bir hayvan, insanların hanesine misafir geldiği vakit berekete medar oluyor. Öyleyse, mahlûkatın en mükerremi olan insan; ve insanların en mükemmeli olan ehl-i iman; ve ehl-i imanın en ziyade hürmet ve merhamete şâyân aceze, alîl ihtiyareler; ve alîl ihtiyarların içinde şefkat ve hizmet ve muhabbete en ziyade lâyık ve müstehak bulunan akrabalar; ve akrabaların içinde dahi en hakikî dost ve en sadık muhib olan peder ve valide, ihtiyarlık halinde bir hanede bulunsa, ne derece vesile-i bereket ve vasıta-i rahmet ve  <span dir="RTL" lang="AR-SA">لَوْلاَ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">الشُّيُوخُ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">الرُّكَّعُ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">لَصُبَّ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">عَلَيْكُمُ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">الْبَلاَءُ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">صَبّاً </span>sırrıyla-yani, &#8220;Beli bükülmüş ihtiyarlarınız olmasaydı, belâlar sel gibi üstünüze dökülecekti&#8221;-ne derece sebeb-i def-i musibet olduklarını sen kıyas eyle.</p>
<p>İşte, ey insan, aklını başına al. Eğer sen ölmezsen, ihtiyar olacaksın. <span dir="RTL" lang="AR-SA">اَلْجَزَاءُ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">مِنْ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">جِنْسِ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">الْعَمَلِ </span><em>El-cezâümincinsi&#8217;l-amel</em> sırrıyla, sen valideynine hürmet etmezsen, senin evlâdın dahi sana hizmet etmeyecektir. Eğer âhiretini seversen, işte sana mühim bir define: Onlara hizmet et, rızalarını tahsil eyle. Eğer dünyayı seversen, yine onları memnun et ki, onların yüzünden hayatın rahatlı ve rızkın bereketli geçsin. Yoksa onları istiskal etmek, ölümlerini temenni etmek ve onların nazik ve seriütteessür kalblerini rencide etmekle,<span dir="RTL" lang="AR-SA">خَسِرَ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">الدُّنْيَا</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">وَ</span> <span dir="RTL" lang="AR-SA">اْلآخِرَةَ</span>  sırrına mazhar olursun. Eğer rahmet-i Rahmân istersen, o Rahmân&#8217;ınvedîalarına ve senin hanendeki emanetlerine rahmet et.</p>
<p>Âhiret kardeşlerimden Mustafa Çavuş isminde bir zat vardı. Dininde, dünyasında muvaffakiyetli görüyordum, sırrını bilmezdim. Sonra anladım ki, o muvaffakiyetin sebebi: O zat ise, ihtiyar peder ve validelerinin haklarını anlamış ve o hukuka tam riayet etmiş ve onların yüzünden rahat ve rahmet bulmuş, inşaallahâhiretini de tamir etmiş. Bahtiyar olmak isteyen, ona benzemeli.</p>
<h2>اَللّهُمَّ صَلِّ وَسَلِّمْ عَلَى مَنْ قَالَ اَلْجَنَّةُ تَحْتَ اَقْدَامِ اْلاُمَّهَاتِ وَ عَلَى آلِهِ وَصَحْبِهِ اَجْمَعِينَ</h2>
<h2>سُبْحَانَكَ لاَ عِلْمَ لَنَا اِلاَّ مَا عَلَّمْتَنَا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ</h2>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anne-ve-baba-hakki/">Anne ve Baba Hakkı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anne-ve-baba-hakki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Korkuyorum Anne !</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/korkuyorum-anne/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/korkuyorum-anne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 03 Oct 2015 12:32:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Herşeyin Bir Anlamı Var]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Korkuyorum Anne!]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8020</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;Çocukların hızla büyümeye zorlandığı, ‘çocuk masumi­yetinin kaybolduğu, buna mukabil erişkinlerin de çocuk­laşma temayülü içine girdiği tuhaf bir zamanda yaşıyoruz. Bugünün çocukları bilgisayardan anlıyor. Evime ilk kişisel bilgisayar girdiğinde 30 yaşımdaydım. Bugün i ki buçuk ya­şındaki afacan oğlum net üzerinde oyun oynuyor. Mouse’u kontrol etmeyi çok seviyor. En sevdiği ve ilk öğrendiği söz­cüklerden birisi, “tıkla”! Bugünün [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/korkuyorum-anne/">Korkuyorum Anne !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&#8216;Çocukların hızla büyümeye zorlandığı, ‘çocuk masumi­yetinin kaybolduğu, buna mukabil erişkinlerin de çocuk­laşma temayülü içine girdiği tuhaf bir zamanda yaşıyoruz. Bugünün çocukları bilgisayardan anlıyor. Evime ilk kişisel bilgisayar girdiğinde 30 yaşımdaydım. Bugün i ki buçuk ya­şındaki afacan oğlum net üzerinde oyun oynuyor. Mouse’u kontrol etmeyi çok seviyor. En sevdiği ve ilk öğrendiği söz­cüklerden birisi, “tıkla”! Bugünün çocukları daha tüketim yönelimli; markaların farkındalar ve onları tüketmek isti­yorlar. Daha hızlı yaşıyor, duygusal, fiziksel, sosyal uğrakla­rı daha hızlı geçiyorlar. Kızlar için ilk âdet görme yaşı gün­begün düşüyor. Daha fâzla seçim yapma şansları, daha çok haklan var. Ancak bağımsızlık ve özgürlük konusunda ön­ceki nesiller kadar şanslı oldukları söylenemez. Sahip oldukları daha fâzla şeye rağmen, üzerlerinde daha fazla baskı hissediyorlar. Bir meslektaşım, sınav maratonu içinde yorulan</p>
<p>on yaşındaki oğlunun bir gün kendisine yaşamaktan bıktığı­nı söylediğini aktardı. Hayatın başında hayattan yorulmak&#8230;</p>
<p>Ne zor şey bu!</p>
<p>Çocuklarımızla ilgili tarifsiz korkular içindeyiz. Onla­rın çok incinebilir varlıklar olduğunu düşünüyoruz. Hayat­la başa çıkmak için yeterli düzeyde kaynaklan yok diye dü­şünüyoruz. Bu yüzden onları bir kavanozun içinde, hayata  dokunmadan, en steril ortamda yetiştirmeye çalışıyoruz. Ye­dikleri şeylerden oynadıkları oyunlara kadar her şey risk içe­riyor. Tehdit altındaki bu varlıkları korumanın bir yolunu bulmalıyız. Evet evet, en iyisi onları hiç gerçek hayada yüz­leştirmemek! Hele de erişkinler arasındaki ilişkiler bu kadar kırılganken, her iki evlilikten biri boşanmayla sonuçlanıyorken&#8230; Bütün duygusal yatırımımızı çocuğumuza yapmalıyız.</p>
<p>Ne de olsa o bizi terk edip gitmez, değil mi?</p>
<p>Ahlâkî düsturun açıklığını kaybettiği bir zamanda, her şeye daha fazla tahammül gösteriliyor. Cep telefonu edin­me yaşı giderek düşüyor. Hayatını nasıl sürdüreceği soru­suna artık çocuğun kendisinin bir cevap bulması gereki­yor. Önünde çok fazla seçenek var ve bu seçimin yükü ço­cuğun omuzlarına biniyor. Çocuklar giderek daha endişe­li hale geliyor, çünkü anne-babaların endişelerini adeta emi­yorlar. Anne-babalar sokaktan ve tabiattan korktukları için, çocuklar da korkuyor. Anne-babalar onların başına kötü bir şey gelmesinden korktukları için, çocuklar da kendilerini bir türlü güvende hissedemiyor. Biz korktukça, onlar bize daha bağımlı hale geliyor. Daha bağımlı olmaları da, kendi ayak­ları üzerinde duramamak gibi bir sonuç getiriyor.</p>
<p>Korkuyorum anne!</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Kemal Sayar-Herşeyin Bir Anlamı Var</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/korkuyorum-anne/">Korkuyorum Anne !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/korkuyorum-anne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
