<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Anadolu | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/anadolu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Sep 2019 17:28:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Anadolu | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Fatih&#8217;in Büyük Mirası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Sep 2019 17:28:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[1453]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Fetih]]></category>
		<category><![CDATA[Cihad]]></category>
		<category><![CDATA[Fatih]]></category>
		<category><![CDATA[Kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyet]]></category>
		<category><![CDATA[nurettin]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Topçu Alıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[topçu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23136</guid>

					<description><![CDATA[<p>Büyük atamız Fatih&#8217;in bize bıraktığı mirası Kostantiniye&#8217;nin fethinden ibaret görmek onu anlamamaktadır. Roma&#8217;nın varisi olan Bizans İmparatorluğu&#8217;nun dünya haritasından silinerek cihan tarihinde yeni bir devrin, Peygamber&#8217;in duasına mazhar olmuş bir kılıçla açıldığını düşünmek de bu mirasın bütün servetini ihtiva etmez. Çaldıran kahramanıyla, Plevne gazisini, Mehmed Akifle, Hüseyin Avni&#8217;leri de içerisine alan bu muhteşem miras, Türk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/">Fatih’in Büyük Mirası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük atamız Fatih&#8217;in bize bıraktığı mirası Kostantiniye&#8217;nin fethinden ibaret görmek onu anlamamaktadır. Roma&#8217;nın varisi olan Bizans İmparatorluğu&#8217;nun dünya haritasından silinerek cihan tarihinde yeni bir devrin, Peygamber&#8217;in duasına mazhar olmuş bir kılıçla açıldığını düşünmek de bu mirasın bütün servetini ihtiva etmez. Çaldıran kahramanıyla, Plevne gazisini, Mehmed Akifle, Hüseyin Avni&#8217;leri de içerisine alan bu muhteşem miras, Türk milliyetçiliğidir. Milliyetçiliğimizin doğuşunu XX. asrın kapılarına veya daha yakın zamanlara getirenler, ecdadı da, tarihimizi de, milletimizi de bilmeyenlerdir. Bunlar Fatih&#8217;in torunları değildir; içimize karışan yabancılardır.</p>
<p>Daha Osman Bey&#8217;den başlıyarak Kayıoğulları, Anadolu&#8217;da milli birlik meydana getirmenin idrak ve iradesine sahip oldular. Ve bu dava uğrunda asırlarca sürekli başarı gösteren kahramanlar yetiştirdiler. Ankara Kalesi önünde bir millet ruhundan ateş alan bir Yıldırım&#8217;ın elinde kırılan kılıçla, bu topraklara milliyetçiliğin tohumlarını serpmişlerdi. Beşyüz sene sonra Çanakkale&#8217;nin toprağına gömülen gövdelerden göklere yükselen iman, milliyetçiliğimizin miracı oldu. İstiklal savaşını başaran bu imandır. Anadolu&#8217; da etrafına hakim büyük bir müslüman-Türk devleti kurma iradesi ilk olarak Yıldırım&#8217;ın kalbinde yer almıştı. Bu.davayı Fatih Sultan Mehmed Han başardı.</p>
<p>Milliyetçiliğimizin bayrağı Fatih tarafından Ayasofya&#8217;ya çekildi. Yavuz aynı mabette hilafeti teslim alırken Büyük Muhammed&#8217;in davasının hizmetkarı olacağını haykırarak bu davanın ruhuna İslam&#8217;ın mukaddes kanını karıştırdı. Toprağıyla, havasına İslam&#8217;ın ruhu sinen Anadolu&#8217;da Osmanoğulları&#8217;nın kurduğu ve altıyüz sene onların eliyle gelişen büyük devletimizin yaşattığı ideal işte böyle bir milliyetçilikti. Başından .sonuna kadar milliyetçilik davasına sadık kalan, Türkleştirme ve İslamlaştırma siyasetini ön planda tutan bu devletin yıkılışını milliyetçilğimizin başlangıcı sayanlar, bizden olmıyanlarla, bizi bilmiyenlerdir. İslam&#8217;ın ruhundan tiksinenler, son asırlarda müslümanlığın mümessillerindeki zaaftan kuvvet alarak, tarihin çağları içerisinde gelişen gerçek milliyetçiliğimizi red ve inkar ederek, iptidai kabile ruhunun hayatında milliyetçilik tohumları ve totem kültüründe ruh kaynakları aradılar. Elbette netice hüsran olacaktı. Vatandan uzaklarda vatan aramak, vücuttan uzaklarda ruh aramak gibi bir vehimdi. Bugün bu vehimden kurtulan nesiller, milliyetçiliğimizin prensiplerini, yani dayandığı temelleri uzaklarda aramasınlar. Onu Fatih&#8217;in büyük mirasında bütünüyle hazırlanmış buluyoruz. Fatih&#8217;in ecdadından ilim ve ilham alarak hazırladığı milliyetçilik davası, onun toprak yani vatan, din ve devlet anlayışında tecelli eden ve insan anlayışında gayesine eren, torunları tarafından akıtılan kanlar ve yapılan manevi cihadlarla, bu mukaddes dava, cihan tarihinde eşi bulunmaz bir ruh yapısına dayanan muhteşem bir manevi mimarının temellerine dayanmaktadır. Bu temel fikirleri gözden geçirelim:</p>
<p>Fatih ve torunları Anadolu&#8217;yu anavatan yaparak kurdukları imparatorluğun topraklarını timar zeamet ve has sistemiyle  merkeze bağlayarak idare ettiler. Devletin kuruluşu, Anadolu beyliklerinin ortadan kaldırılmasıyla tamamlandı. Devlet tam manasıyla bir Anadolu Türk devleti oldu Sonra bu devlet, milli hudutları dışında İmparatorluk topraklarına taştı.</p>
<p>Vaktiyle Anadolu&#8217;da Türk istilasının başladığı XI. yüzyılda Alparslan&#8217;ın veziri Nizamülmülk tarafından yapılan toprak reformu, yani Anadolu toprağının eşit olarak bölünüp dağıtılması hadisesi, Kanuni Süleyman zamanında geniş ölçüde İmparatorluk toprakları üzerinde tekrarlandı. XX. asırda hakkıyle ve hukuki değerleri içinde yapılmasına gücümüz yetmeyen inkılabı onlar kendi asırlarında yaptılar. Bunu, ferdi hırsları ortadan kaldıran bir cemiyetçiliğin tezahürü olarak, milliyetçilik hareketi diye kaydetmeliyiz. Bu anlayışa temel olan ana fikirleri belirtelim: Toprak devletindir: ferdler onu eşit şartlarla işler, hür olarak faydalanırlar.</p>
<p>Fatih ve ecdadının din anlayışı bütün milli tarihimizin manevi siyasetini teşkil etmektedir. Peygamber&#8217;in ruhani serdarlığında Allah uğruna cihad yemini yapan hükümdarın bütün mesuliyetini omuzlarına yüklendiği İslam davası, hiçbir milletin hayatında görülmeyen bir ahlaki seviyeye bizi yükseltti. İslam insan ruhunun bütün bölgelerinde tatmin yaratmaya yeterli bir sistem olarak Türk çocuğuna şayan-ı hayret bir şahsiyet kazandırdı. Dünyanın neresine gitse Türk haliyle, karakteriyle, vekarıyla ve imanının simasında parıldayan nuruyla tanınıyordu.</p>
<p>Onun varlığını şerefli ve sevimli yapan incelikle zerafet, zeka ile el ele veren şefkat ve haysiyet Türk&#8217;ü, ancak asırlar içerisinde erişilebilen medeni seviyenin zirvesine yükseltmişti. Bugün bu zirveden ne kadar aşağılardayız!</p>
<p>İslam dini, kendi sinesinden çıkardığı, kendi hayat ve kainat görüşünü incitmeyen düşünüş ve inanışların dışında kalan yabancı ideolojilere karşı Türk ruhunun, İstanbul surlarıyla Budin ve Belgrad kalelerinden daha kuvvetli kalesi oldu. Yunus&#8217;un Allah elinden çıkmışcasına saf ve ilahi olan mistisizmi Hacı Bayram&#8217; da bütün bir örf ve ahlak sistemi haline gelebildi. Müftü Ali Cemali&#8217;de devlet iktidarının hazinesi oldu. Osmanoğullarının ele aldığı, Fatih&#8217;le, Yavuz gibi dahi devlet adamlarının siyasi tarihe insan zekasının harikalarından biri halinde tevdi ettikleri devlet anlayışı, merkeziyetçi ve otoriteli devletti. Aynı zamanda hukuk-i ibaddan hükümdarı şiddetle mesul edici totaliter esasa dayanıyordu. Bu üç karekteri kısaca tahlil edelim.</p>
<p>Önce merkeziyetçi idi. Üç kıtaya yakın devlet ülkesini bir merkeze sımsıkı bağlıyordu. Eski Roma lmparatorluğunun koyu merkeziyetçiliği bizde adalet ve mesuliyet prensiplerine bağlı olarak akla hayret veren bir hukuk ve ahlak nizamı içinde yaşatılmakta idi. Devlet ve fazilet dahisi atalarımız, ilk çağın Büyük Roma İmparatorluğunu olduğu kadar, XIX ve XX. asırların Büyük Britanya İmparatorluğu&#8217;nu da geride bırakmışlardı. Orta Asya&#8217;da kurulan diğer Türk devletleri böylece bir merkeziyetçiliğe bağlanmadıkları için yıkıldılar.</p>
<p>Yalnız devletimiz, Fatihlerin devleti ebedi oldu, ebedi olarak yaşayacaktır! &#8230;</p>
<p>Prens Sabahaddin&#8217;in adem-i merkeziyetçilik görüşü, inhitat devrinin zaruretlerini ihtar edici hatalı bir görüşten başka bir şey değildir.</p>
<p>Bu devletin diğer karakteri otoriteli oluşudur. Lakin onda otorite yani tam iktidar, ortaçağın İngiltere Krallığı&#8217;yla, Papalık devletinde olduğu gibi hükümdarın keyf ve iradesinden doğma değildir. Halkın dimağını teşkil eden ilmiye sınıfına yani münevverlere dayanır ve her hareketinden Allah&#8217;a hesap vermeğe mecburdur. Ancak bu hesap verme mecburiyeti, bu sorumluluk sadece ahirete bırakılmak suretiyle hükümdarın ferdi iradesine terk edilmemiştir. Devlette fitne yaratabilecek bir hadise önünde, hatta bizzat kendi kılıcıyla bir hükumet reisinin kellesini düşüren Yavuz gibi otoriter bir padişah, Zembilli Ali Cemali Efendi gibi fazıl ve cesur bir müftünün Allah emrini ihtar eden iradesi önünde eğilir.</p>
<p>Devletler devirerek cihan mülkünü kendisi için küçük bulan ve bir hamlede yeryüzünün halifeliğiyle Türk devletini birleştiren aynı Sultan, Divan-ı Hümayun&#8217;un bir itirazı ile en büyük kararını geri alır. Meclis karşısında geriler. Zira Divan denilen meclisin geleneklerine karşı gelmek kimsenin haddi değildir. Devlet böyle olur. Temellerinin ebedileştirilmesi hususunda Fatih&#8217;in pek büyük rol oynadığı bu devlette siyasi nizam şayan-ı hayret bir mükemmelliğe ulaşmıştı. Birinci Orta&#8217;da bir yeniçeri neferi gibi maaşını alan Padişahın, devlet reisi olarak önüne düşüp harbe götürdüğü ordu, devlet ve siyaset işlerine asla karışmazdı. Kanuni kırılan üzengisinin bir askere yaptırıldığını duyunca &#8220;Orduya esnaf karışmış,&#8221; diyerek bu hareketi yapanları cezalandırdı. Onlar, ilmi siyasete alet yapmadılar. Süleymaniye Külliyesi&#8217;nden cellatlar çıkmadı. Onlarda otorite, halkın isteği ile hakkın iradesinin birleştiği yerde cihad yapıcı kudretti. Bu iktidarın, dışında bıraktığı ve mutlaka boğduğu şey, her taraftan fışkırmaya kabiliyetli anarşi, yani devlet nizamını yıkmak isteyici şerir kuvvetlerdi.</p>
<p>Bu devletin üçüncü karakteri hür bir totalitarizme dayanmış olmasıdır. Yani bu devlet, halkın bütün ihtiyaçlarına uzanır ve onları karşılamaya çalışır. Hukuk-ı ibaddan şiddetle mesuldür. Halk hizmetlerinde hürriyet prensibine halel vermeyerek bunların bir kısmını vakıf teşkilatına bırakmıştır. Bunda teşkilatın temeli halkın, idare devletindir. Sosyal teşkilata devlet bünyesinde yer verilmiştir. Devlet kavramının değer ve gerçeğini hakkıyla ifade eden bu otorite rejiminde demokrasiye yani halkın iradesiyle idare rejimine aykırılık, halkı inkar ve millet iradesine karşı gelme değildir. Millet iradesi nerede devletten kopar da ayrılırsa orada iktidar yaşatmaya imkan bulunmaz. Fark şudur: Asri demokrasileri iktidar halktan devlete doğru yükselen, tecrübi (ampirik) bir gerçek olduğu halde Fatih&#8217;in devletinde devletten halka inen bir anlaşma ve yürütme kudretidir; rasyonel (akli) bir gerçektir.</p>
<p>Her ikisinde halk, idare ile anlaşmış, birleşmiş durumdadır. Ve her rejimde bu anlaşma ve birlik ortadan kalkınca devlet yıkılır. Ancak demokraside ayaklar başı yürütür, otorite rejiminde ise baş ayakları idare eder.</p>
<p>Osmanoğullarının çok kuvvetli ve sarsılmaz oluşunun sebebi, önceden pek mükemmel ve insanı her sahada idareye muktedir bir hukuk sistemine, İslam hukukuna sahib oluşları idi. Yüzyıllarca adalet mesuliyet esaslarını yaşatan bu hukuk, İslam&#8217;ın ilahi ahlakıyla el ele vermiş bulunuyordu.</p>
<p>İnsanlığı yüksek bir medeniyet seviyesinde yaşatmaya muktedir olan bu yüce sistemin en harikulade sentezini insan anlayışında buluyoruz. İnsan onda, dini, ahlaki, siyasi ve askeri bir varlıktır. Bu sebepten büyük adam tiplerini bu sahalarda görüyoruz. Hacı Bayram ve kşemseddin&#8217;ler din ile ahlakın, Orhan Gazi&#8217;lerle Fatih&#8217;ler gönüller fetheden siyasetin, Yıldırım&#8217;larla Gazi Osman&#8217;lar cihada aşık, cemaata feda olmasını bilen askerliğin cihan tarihinde eşi bulunmayan kahraman dahileridir. Osmanoğullarının önderlik ettikleri, ebedi önderi oldukları bu insan ideali, Anadolu&#8217;nun sınırları içine kurulan Türk devletinin bünyesinde dünyanın en mutena eserlerini verdi. Bu fitnenin bir devlet devirebileceğini eşsiz zekasıyla bir anda takdir eden Yavuz gibi bir padişah bizzat kendi kılıcıyla yere düşürdüğü baştan henüz kan sızarken, din ve ahlak mürşidi alimin atının ayağından kaftanına sıçrayan çamurla ebediyyen iftihar etmek fırsatını bulduğu için vecdlere gark olur. &#8220;Alınız, der, bunu tabutuma örtünüz. Alimin atının ayağından sıçrayan çamur dahi bizim için şereftir.&#8221; Kıyamete kadar gelecek genç nesillere alimin değerini bu söz ve bu hareket kadar belagatle anlatacak bir kudret ve bir hadise tasavvur edilemez. Öyle iken acaba üzerinde hala bu kaftan örtülü duran türbenin ziyaretçisi garip kumrular mıdır? Nerede ilme, inkılaplara susamış nesiller? Hırkada kuruyan çamur, mahşerde yakalarımıza sarılmasın! Bizi boğmasın. Fatih&#8217;in, alnında Rönesanslar parıldayan simasına bakın.<br />
Peygamber emelini gerçekleştirmek için gemilerini dağdan aşıran hükümdar, kafalardan kule yaptıranCengiz&#8217;lerin torunu değildir. Varna&#8217;da ve ikinci Kosova&#8217;da düşmanları tarümar etmek üzere Manisa&#8217;daki çilehaneden çıkıp gelen bir dervişin oğludur. Dünyanın en büyük zaferlerine muhteris Yıldırım gibi bir kumandan, kahpe düşmanı arkadan vurmaya tenezzül etmiyerek sonunda sekiz ay bir demir kafesin çerisindeki işkencelere katlanan ve kendisi gibi nice millet büyüklerinin dayanılmaz ıztıraplarına önder olmuş bir Türk büyüğüdür.Osmanlılarda millet fikri henüz doğmamış diyenlere sorarım: Öyleyse Hüdavendigar&#8217;lar, Gazi Osman&#8217;lar nedir? Bizans bir takım avare kılıçlara mı teslim olmuştur? Topkapı Sarayı&#8217;nda görülen, bir tarih ve bir milletin siması değil midir? Bu şehrin, laalettayin bir kalabalığın, bir topluluğun, bir sömürge halkının şehri değil de, bir milletin şehri, belki de<br />
bir milletin beyni olduğunu isbat eden, cihana ilan eden yüzlerce minare değil midir? Her köşesinde bir devlet harikası, bir millet<br />
zaferi yükselen bu toprak, bu vatan Fatih&#8217;lerin bize emanetidir. Ve bu toprakların üstünde yaşayan insan, eşref-i mahlukattır. Bu millet, bu vatan çocuklarının insanlık sahnesinde önderi, büyük Peygamber&#8217;dir. Onlar seherden geceye kadar vakit vakit O&#8217;nu hatırlar, O&#8217;na olan sevgilerini tazeler. Ahlaki yapısı insanlığa örnek olacak insanlar tarafından kurulan milli birlik, ulu devletimizin en kuvvetli temelini teşkil ediyordu. Altıyüz yıl bu millet, kendi sinesinde parça parça, fırka fırka ayrılık nedir bilmedi. Fatih&#8217;in anlayış ve alicenaplık taşıran kalbi,Bzans&#8217;ın Rum halkını da birliğimize hayran bir bağlılıkla fethetmiştir. Vatan bir aile ocağı haline gelmişti. Öyle iken bizi parça parça bölen meş&#8217;um tesir bize nereden geldi? Nasıl içimize girdi?</p>
<p>Milliyetçiliğimizin dayandığı temelleri gördük. Bunları yıkan kuvvetleri de tanıyalım.</p>
<p>Millet kalbini asırlarca Anadolu toprağından ayırmayan ve yüzyıllarca millet kanıyla yoğrulan bu milli vatan, bu mukaddes toprak, Asya bozkırlarına çevrilen şaşkın bakışlardan sırrını esirgedi. Üzerlerine ayet yazılan kemiklerinin şekli şehit ecdadınkine benzemeyen, yüzünde asırların ıztırabı okunmayan, ancak iştiha zafer, ümit ile imandan ayrılmaz. Ümit ile iman dünyamızı aşk ile dolduracaktır. Aşkın korkusu lmaz. Korku ile uykuyu, kuyruğuna basılınca saldırmak illetine müptela olanlara terkedelim. Güneşi bir an bile sönmeyen sonsuzluğun yolcularıyız. Hayata söz verdik, ölüme söz verdik, ebediliğe söz verdik. Zaman ve vücut ve vehimlerinirakıp korkusuz ve hürriyetini bizzat kendi tasdik _ etmiş bir ebedi yaşayışın icaplarını yerine getiremiyecek kadar küçülmeyelim.</p>
<p>Fatih&#8217;in çocukları, siz güneşin batmasından· korkar mısınız? O bir vehimdir ve muvakkattir. Yarın sabah güneş mutlaka doğacaktır. O halde güneşi batırdık, batıracağız diyenlerden de korkmayın.</p>
<p>Siz uyuyanlardan korkar mısınız? Kendilerini uyanık sanarak uykuda dolaşanlardan da korkmayın.</p>
<p>Mevlana&#8217;nın torunları, siz hak ile konuşmayan dilden, kendini görmeyen cesetten korkar mısınız? Siz korkudan korkar mısınız?</p>
<p>Sizi tenzih ederim. Kuvvetinizin kaynağı Kur&#8217;an, dayandığınız temeller vatandır. Ebediyen size millet, size vatan, size devlet mev&#8217;uttur; sizi tebrik ederim.</p>
<p style="text-align: right;"><em>29.5.1962&#8217;de Milliyetçiler Derneği&#8217;nin</em><br />
<em>Fetih toplantısında yapılan konuşma; Yeni İstiklal,</em><br />
<em>6 Haziran 1962, 13 Haziran 1962, 20 Haziran 1962,</em><br />
<em>27 Haziran 1962 (4 yazı halinde);</em><br />
<em>&#8220;Fatih&#8217;in devleti&#8221; adıyla, Hareket, 1/6,</em><br />
<em>Mayıs 1966 (kısmen); BF/2.</em></p>
<p>Kaynak: Nurettin Topçu &#8211; Büyük Fetih s.13-20</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/">Fatih’in Büyük Mirası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fatihin-buyuk-mirasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadolu &#8220;Vahhabiler&#8221;i</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Nov 2018 13:30:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Slide]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu "Vahhabiler"i]]></category>
		<category><![CDATA[Vahhabi]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Koç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18313</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Anadolu&#8217;daki Vahhabilik&#8221;, &#8220;Kilise&#8221;nin Anadolu&#8217;daki mütekabilidir; &#8220;Kilise&#8221;ye, Anadolu&#8217;da karşılık gelendir. Hatırlanacağı üzere, &#8220;Kilise&#8221;, &#8220;Grek-Latin-Kilise diyarı&#8221;nda &#8220;düşünceyi (rasyonaliteyi) ve algıyı aşan&#8221; bazı konulara işaret ederek, &#8220;birey&#8221;in bizzat &#8220;kendi esası&#8221;na yönelmesini engelleyen, &#8220;bireyin bizzat kendisinde derinleşme imkanı&#8221;nı ortadan kaldıran ve, &#8220;birey&#8221;i bir &#8220;yığınsal birey&#8221;e dönüştürerek &#8220;yığınsal birey&#8221; lerden &#8220;yığınsal toplum&#8221; düzenleyen &#8220;kendinden menkul&#8221; bir &#8220;mevzuat manzumesi&#8221;dir. Her ne [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri-2/">Anadolu “Vahhabiler”i</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri/anadolu/" rel="attachment wp-att-18314"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-18314" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/anadolu.jpg" alt="" width="437" height="175" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/anadolu.jpg 740w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/anadolu-600x240.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/anadolu-300x120.jpg 300w" sizes="(max-width: 437px) 100vw, 437px" /></a></p>
<p>&#8220;Anadolu&#8217;daki Vahhabilik&#8221;, &#8220;Kilise&#8221;nin Anadolu&#8217;daki mütekabilidir; &#8220;Kilise&#8221;ye, Anadolu&#8217;da karşılık gelendir.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere, &#8220;Kilise&#8221;, &#8220;Grek-Latin-Kilise diyarı&#8221;nda &#8220;düşünceyi (rasyonaliteyi) ve algıyı aşan&#8221; bazı konulara işaret ederek, &#8220;birey&#8221;in bizzat &#8220;kendi esası&#8221;na yönelmesini engelleyen, &#8220;bireyin bizzat kendisinde derinleşme imkanı&#8221;nı ortadan kaldıran ve, &#8220;birey&#8221;i bir &#8220;yığınsal birey&#8221;e dönüştürerek &#8220;yığınsal birey&#8221; lerden &#8220;yığınsal toplum&#8221; düzenleyen &#8220;kendinden menkul&#8221; bir &#8220;mevzuat manzumesi&#8221;dir.</p>
<p>Her ne kadar kullanılan &#8220;kavram&#8221;lar farklı gibi görünse de, &#8220;Kilise söylemi&#8221; ile &#8220;Vahhabi söylemi&#8221;, yukarıda verilen tanım itibariyle aynı esası taşır ve at başı gider. Bu nedenle, &#8220;Kilise erbabı&#8221; ile &#8220;Anadolu Vahhabileri&#8221; arasındaki fark, &#8220;dış&#8221;sal bir &#8220;kılık kıyafet&#8221; farkından ibarettir; gerisi aynıdır. Grek-Latin- Kilise diyarında, &#8220;Kilise&#8221; ile ilgili olarak söylediklerimizin hemen tamamı &#8220;Vahhabiler&#8221; için de aynen geçerlidir.</p>
<p>&#8220;Vahhabi mevzuatının söylemi, &#8220;şeriat&#8221;ın sözcükleri ile oluşturulur. Ancak, bu mevzuat, esasında &#8220;dinsel bir şeriat&#8221; ile alakalı olmayıp, amacı sebebiyle ve temeli itibariyle &#8220;kendinden menkul&#8221; dür. Bu itibarla, &#8220;Vahhabi söylemi&#8221; üzerinden &#8220;Vah- habi&#8221;yi teşhis etmek bir hayli zordur. &#8220;Vahhabi davranışı&#8221; için de durum ayrıdır.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;in &#8220;vatan&#8221;ı, iktidar sağlamak üzere &#8220;mevzuat düzenledikleri her yer&#8221;dir. Bu ahval, Anadolu mayası ile uyuşmaz.</p>
<p>Anadolu mayasında &#8220;vatan&#8221;, &#8220;ferdi birey&#8221;in yeşerip geliştiği ve &#8220;ferdi birey&#8221;lerin &#8220;birliği&#8221;nin oluştuğu mekandır. &#8220;Vatan&#8221;ın &#8220;esas&#8221;ı, Anadolu mayasında, &#8220;ferdi birey&#8221;in &#8220;asli aidiyet&#8221;ine dayanır; bu nedenle &#8220;vatan&#8221;, &#8220;kutsal&#8221;dır. Anadolu mayasında, bu nedenle &#8220;vatan&#8221; için &#8220;susamışın su içmeği&#8221; gibi &#8220;can verilir&#8221; ve gerekli olduğunda &#8220;vatan&#8221; için tereddütsüz &#8220;baş alınır&#8221;.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarında, &#8220;bireyin asli aidiyeti&#8221; gibi bir kavrayış bulunmadığından, Anadolu mayasındaki &#8220;vatan için söylediklerimizin bu diyarda idrak edilme imkanı yoktur. Anadolu mayasındakine benzer bir &#8220;vatan&#8221; anlayışı bu diyarın mevzuatında da, müktesebatında da yer almaz.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;, Anadolu mayasındaki &#8220;vatan&#8221;ı farkeder ama idrak edemez; &#8220;asli aidiyet&#8221; yoluyla &#8220;vatan&#8221;ı idrak edebilselerdi, &#8220;dönüşürlerdi&#8221;.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;, &#8220;mevzuat düzenleme&#8221; faaliyetlerine bağlı olarak sadece &#8220;kültürel değişim&#8221;e uğrar. Oysa, &#8220;maya&#8221; için esas olan &#8220;dönüşüm&#8221;dür. Bu itibarla, &#8220;Vahhabiler&#8221;, Anadolu mayasının halkı değildir, çünkü &#8220;mayaları tutmamış&#8221;tır.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;in kendilerine mahsus &#8220;vatan&#8221;ları olduğu gibi, kendilerine mahsus &#8220;bayrak&#8221;ları da vardır.</p>
<p>Vahhabi bayrağı&#8221;, sadece kendi aralarında &#8220;gizli saklı’’açılır; bu bayrağın üzerinde &#8220;nifak&#8221; yazar. &#8220;Vahhabi bayrağı&#8221; Anadolu mayasının sağladığı &#8220;birlik&#8221;e karşı durur.</p>
<p>Koyun sütünü, keçi sütünü, inek sütünü karıştırıp mavalasak ve yoğurt etsek, &#8220;Vahhabi&#8221; der ki: Bu, koyun yoğurdundan, keçi yoğurdundan, inek yoğurdundan oluşan bir &#8220;yoğurt mozaiği&#8221;dir. &#8220;Vahhabi&#8221;nin doğası, &#8220;nifak&#8221;tır; &#8220;birey&#8221;in esasını &#8220;örten&#8221; bir &#8220;bölücülük&#8221;tür.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;in, &#8220;iktidar&#8221; kazanmak için &#8220;mevzuat düzenleyebilmesi&#8221;, bulundukları yerde mevcut olan &#8220;birliği&#8221; yoket- melerine bağlıdır. &#8220;Birliği&#8221; ortadan kaldırmanın ilk adımı, &#8220;birliğin kimliği&#8221;ni sorgulamaktır. &#8220;Vahhabi&#8221;, bu itibarla, önce &#8220;birliğin kimliği&#8221;ne &#8220;nifak&#8221; sokar; bir kaptaki &#8220;yoğurd&#8221;u, &#8220;yoğurtlar mozaiği&#8221;ne tahvil etmeye uğraşır ve &#8220;bir olan&#8221;ı, &#8220;bir olanla bağdaşmayan hayali unsurlar&#8221;a ayırmaya ve bölmeye gayret eder. Bölmek için, Grek-Latin-Kilise diyarındaki &#8220;yığının&#8221; kuruluş unsurlarını, mesela &#8220;etnik&#8221; farkları kullanır.</p>
<p>Anadolu mayasında, &#8220;Ay Yıldızlı Al Bayrak&#8221;ın üzerinde &#8216;birlik&#8221; yazar. Bu bayrak her yerde &#8220;şeref&#8217;le açılır; &#8220;vatan&#8221;ın bekası için &#8220;can pazarı&#8221;nda &#8220;susamışın su içmesi&#8221; gibi teslim edilen &#8220;can&#8221;ı, &#8220;can&#8221;ın &#8220;asli aidiyet&#8221;ini ve &#8220;birliğimiz&#8221;i gösterir; bu itibarla &#8220;kutsal&#8221;dır.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;, esas itibariyle &#8220;Sodom ve Gomore&#8221; ahalisidir; bunu, Grek-Latin-Kilise diyarı ile &#8220;uyum sağlamak&#8221; üzere iş tutuşlarında görürüz. &#8220;Takiyye&#8221; gibi görünen fiillerinin esası, bu ahvallerini örtmeye yöneliktir. Bunlardan birini tanımak, öbürlerini de hemen tanımağa yeter.</p>
<p>Anadolu &#8220;Vahhabi&#8221;si bazen &#8220;siyasi kisve&#8221; altında kendisini gösterir. Bazen de, &#8220;cüppe&#8221; giyer; &#8220;dini kılık&#8221; içerisinde, &#8220;ortalık yerde&#8221; &#8220;ağlaya sızlaya&#8221; iş tutar; bunda da &#8220;Vahhabi&#8221;nin ahvali, &#8220;Sodom ve Gomore&#8221; ahvalidir.</p>
<p>Oysa, Anadolu mayasının &#8220;er&#8221;i, gönlünden gelip de her dem gözünde bulunan yaşını ancak bir tenhada akıtır.</p>
<p>&#8220;Tarih&#8221;in &#8220;esas&#8221;ını, &#8220;bu an&#8221; oluşturur; &#8220;kronoloji&#8221;, bu &#8220;esas&#8221;ın kavranılması için sadece bir &#8220;diziliş&#8221; sağlar. &#8220;Köprülerin altından akmış olan her su&#8221;, &#8220;tarih&#8221; itibariyle &#8220;bu an&#8221;a aittir. Bu &#8220;an&#8221;da mevcut olan, sadece &#8220;tarih&#8221;in &#8220;bu an&#8221;ı içerisinden anlaşılabilir, idrak edilebilir. Bu nedenle, bu &#8220;an&#8221;da mevcut olanın &#8220;açılması&#8221;, &#8220;bu an&#8221; itibariyle &#8220;kronolojik derinlik&#8221; gerektirir.</p>
<p>&#8220;Tarih&#8221;in &#8220;bu an&#8221;ı itibariyle, &#8220;Anadolu mayası&#8221;nın maruz bırakıldığı &#8220;yok olma, yok edilme&#8221; tehlikesi, &#8220;Endülüs mayası&#8221;sının uğradığı &#8220;kırım&#8221; ile yakından alakalıdır.</p>
<p>&#8220;Endülüs mayası&#8221;nin, Grek-Latin-Kilise diyarının coğrafyasından &#8220;giderilmesi&#8221;, üçyüz yıllık bir dönemi kuşatır. &#8220;Endülüs mayası&#8221;ndan bu diyarda artakalan, &#8220;Flamenko müziğinde&#8221; saklanan &#8220;yanık ses&#8221; tir. îbn-i Rüşd, fikriyatındaki bazı kav- ramların Aristoteles&#8217;e yakın görülmesi sebebiyle, &#8221; Averroes&#8221; ismi ile &#8220;devşirilmiş&#8221;; gerisi yok edilerek, &#8220;Modern Çağ&#8221; başlatılmıştır.</p>
<p>&#8220;Anadolu mayası&#8221;nin karşılaştığı &#8220;yok olma, yok edilme&#8221; tehlikesi, &#8220;Endülüs mayası&#8221;nın başına getirilmiş olan &#8220;giderilme&#8221; ile aynıdır. &#8220;Tarih&#8221;in &#8220;bu an&#8221;ı içerisinden idrak edilebilecek bu hususun, &#8220;dar çerçeveler&#8221; vasıtasiyle açılması maalesef mümkün değildir; çünkü, &#8220;Anadolu mayası&#8221;nın bu &#8220;an&#8221;ı ile &#8220;Endülüs mayası&#8221;nın o &#8220;an&#8217;ı farklıdır. Ancak, &#8220;Endülüs mayası&#8221;nın o &#8220;an&#8221;ı ile &#8220;Anadolu mayası&#8221;nın bu &#8220;an&#8221;ı, tarihin &#8220;bu an&#8221;ı içerisinde &#8220;yanyana&#8221; durur.</p>
<p>&#8220;Vahhabi damarı&#8221;nın ortaya çıkardığı &#8220;mevzuat&#8221;, Grek- Latin-Kilise diyarındaki &#8220;müktesabat&#8221; ile kökten bir uyum içerisindedir. Grek-Latin-Kilise diyarı, &#8220;Vahhabiler&#8221; ile oluşturduğu bu kökten uyumu, önce bölmek sonra yoketmek üzere Anadolu&#8217;ya girmek için &#8220;köprü&#8221; olarak kullanır.</p>
<p>Hem kendi &#8220;doğa&#8221;ları itibariyle, hem de Grek-Latin-Kilise diyarı ile sağladıkları &#8220;kökten uyum&#8221; nedeniyle, &#8220;Vahhabiler&#8221;, Anadolu mayasının en tehlikeli &#8220;can düşmanı&#8221; dır.</p>
<p>Şunu söyleyerek bu bölümü sonlandıralım: Anadolu&#8217;nun çeşitli safhalarını inceleyerek, bazı dönemlerde Anadolu&#8217;ya sokulan &#8220;nifak&#8221;ın giderilip, &#8220;birlik&#8221;in yeniden oluşturulması sürecinde çekilen acıları ve bu &#8220;nifak&#8221;ı sokan, buna alet olan &#8220;Vahhabiler&#8221;in &#8220;başlarına&#8221; gelenleri unutmamak, meseleyi doğru bir şekilde değerlendirmek bakımından yerinde olacaktır.</p>
<p>Prof.Dr.Yalçın Koç – Anadolu Mayası,syf:76-80</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri-2/">Anadolu “Vahhabiler”i</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkistandan Gelen Kelam Anadolu&#8217;yu Mayaladı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Dec 2017 18:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Mayası]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Cümle]]></category>
		<category><![CDATA[Endülüs]]></category>
		<category><![CDATA[Kant]]></category>
		<category><![CDATA[Modernleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Schpenhauer]]></category>
		<category><![CDATA[Türkistan]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Koç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19614</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;&#8216;Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Greko-Latin-Kilise diyarının bekası, Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır.&#8221; Yalçın Koç ile, &#8216;Anadolu Mayası&#8217; kitabı etrafında yapılan bir söyleşiyi alıntılıyoruz. 24/05/2015 Yalçın Koç, Türkiye&#8217;de yaşayan kıymetli isimlerden birisi. ODTÜ Fizik Bölümünden mezun olduktan sonra felsefe alanında uzmanlaşan Koç, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığından emekli olarak kenara çekilmeyi tercih etmiş. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/">Türkistandan Gelen Kelam Anadolu’yu Mayaladı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="ustbant">
<div class="ustborta">
<div class="column">
<div id="sb-search" class="sb-search">
<form action="http://www.dunyabizim.com/" method="get"></form>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="man"></div>
<div class="logoalt">
<div class="ustalt"></div>
</div>
<div class="banner"></div>
<div class="man">
<div class="vucut">
<div class="hbresim"><a href="http://ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/g/" rel="attachment wp-att-19615"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19615" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g.jpg" alt="" width="640" height="352" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g-600x330.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/12/g-300x165.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a></div>
<div class="sutun">
<div class="fright">
<div id="share" class="jssocials">
<div class="jssocials-shares">
<div class="jssocials-share jssocials-share-googleplus"></div>
<div class="jssocials-share jssocials-share-linkedin"></div>
<div class="jssocials-share jssocials-share-whatsapp"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="hbtitle">
<div class="hbbilgi">
<p class="hbdesc">&#8216;<strong>&#8216;Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Greko-Latin-Kilise diyarının bekası, Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır.&#8221; Yalçın Koç ile, &#8216;Anadolu Mayası&#8217; kitabı etrafında yapılan bir söyleşiyi alıntılıyoruz.</strong></p>
<p><time datetime="2015-12-11T07:00:00+03:00"></time></div>
</div>
<div class="box_news">
<div id="owl-ilgyazi" class="owl-carousel owl-theme owl-loaded">
<div class="owl-stage-outer">
<div class="owl-stage">
<div class="owl-item cloned">
<div class="item ttldesc">
<div class="tarih martb10">24/05/2015</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p><strong>Yalçın Koç</strong>, Türkiye&#8217;de yaşayan kıymetli isimlerden birisi. ODTÜ Fizik Bölümünden mezun olduktan sonra felsefe alanında uzmanlaşan Koç, Boğaziçi Üniversitesi Felsefe Bölümü başkanlığından emekli olarak kenara çekilmeyi tercih etmiş. Uzun süre sessizliğini koruduktan sonra, <strong>Türkiye Günlüğü dergisi</strong>nde yayınladığı makaleleri, <em><strong>Anadolu Mayası</strong></em> ismiyle Cedit Neşriyat tarafından yayınlandı. Halen, nadiren Türkiye Günlüğü dergisinde yazılarına rastlamak mümkün. Kitapları, yine Cedit Neşriyat tarafından neşredilmekte.</p>
<p>Göz önünde olmayı sevmeyen ve pek röportaj vermeyen Yalçın Koç ile yapılmış nadir röportajlardan bir tanesini, kıymetine binaen alıntılıyoruz. <strong>Sadık Yalsızuçanlar</strong> ve<strong>Mukaddes Mut</strong> tarafından gerçekleştirilen bu röportaj, &#8220;<strong>Anadoluyu Mayalayanlar</strong>&#8221; [H Yayınları] kitabında yer alıyor.</p>
<p>.<img decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/5215.jpg" alt="" width="180" height="203" /></p>
<p>‘<strong>Anadolu mayası’ kavramlaştırması ile neyi kastediyorsunuz?</strong></p>
<p>İnsan, insanlığını maya ile bilir. Maya olmadan insandan bahsedemeyiz. İnsanın kendini bilmesinden de bahsedemeyiz. Maya, esastır, özdür. Mayasını, aslını esasını bilen, gönlüne gelen, gönlüne çalınan kelamı bilen kendini bilir. Kendini bilmenin, insan olmanın esası mayadır. Maya demek öz demek.</p>
<p>Maya ile kastettiğimiz burada metafordur. Maya ile kastedilen Anadolu’ya Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelam Anadolu’yu mayalamıştır. Bununla kastettiğimiz de insandır. Bu kelam olmadan beşerden insan olarak bahsedemeyiz. Anadolu’nun esası, özü bu mayadır. Maya ne yapar? Nasıl yoğurt yaparız? Mesela yoğurdun bir mayası vardır. Sütü uygun koşullarda ısıtır ve maya çalarız. Maya çalındığı şeyi, sütü dönüştürür. Neye? Yoğurda dönüştürür. Yani çalınan şeyin kimliğini değiştirir. Kimlik nasıl değişir? Özünü değiştirir. Özünü değiştirmek yoluyla değiştirdiği şeye birlik verir. O birlik itibariyle mayalanmış şey, dönüşmüş bir şeydir. Esası özü de o dönüşmüş şeyin, ona çalınan mayadır.</p>
<p><strong>Kültür ile maya arasındaki fark nedir?</strong></p>
<p>Mesela yoğurt mayalamakla, ıspanak ekmek arasında bir ayrım yaparak anlatabiliriz. Ziraat, tarla kültürüdür. Kültürel örnek vermek istersek bunun güzel örneklerinden birisi ziraattir. Tarlaya mesela ıspanak tohumu ekeriz. Uygun koşullarda bu tohumlar yeşerir, ıspanak olur. Ispanakları devşiririz. Devşirmediklerimiz, tohumlarını verir. Vakti zamanı gelince de bunlar<br />
ölür veya tarladan söker alırız. Bu süreç bir kültür sürecidir. Bu süreç itibariyle bir kimlik değişmesi ortaya çıkmaz. Tarla tarla olarak kalır. Ispanağın tarlada yetişmesi, yetiştiği ortamı dönüştürmez. Ona yeni bir kimlik vermez. Kültürü kabaca ifade edersek, esasa, öze dair bir kimlik oluşturmaz.</p>
<p>Halbuki maya öyle değildir. Süte yoğurt mayası çaldığımızda ve tuttuğunda yoğurt olarak dönüşmüştür, artık geriye süt kalmaz. Sütün kimliği değişmiştir. Başka bir şey olmuştur. Maya bu itibarla çalındığı şeyi dönüştürür. Ama nasıl dönüştürür? Farklı farklı şeyler olarak değil, birlik vererek. Mesela inek sütünü, keçi sütünü karıştırıp mayalarsak ortaya çıkan yoğurt keçi, inek, koyun yoğurdu değildir. Bir tek yoğurttur. Birliği de bu şekilde düşünebiliriz. Ama kültürde bu manada bir birlik düşünemeyiz. Kültür daha ziyade dışsal koşullarla alakalıdır. Dışsal değişimlerle alakalıdır. Maya içle alakalıdır. Asıl maya ile kültür arasındaki asli fark da budur. Mayanın içe mahsus olması, kültürün dışa mahsus olması. Bu bakımdan Greko-Latin-Kilise dediğimiz diyarın esası dışa mahsustur. Anadolu’nun esası ise içe mahsustur.</p>
<p><strong>Cümle varlığın birliği ve beraberliğidir Anadolu mayasının esası? Değil mi?</strong></p>
<p>Çünkü Anadolu mayasının esası Türkistan’dan gelen kelamdır. Kelam söz değildir. Önce bu ayrımı dikkatli bir şekilde yapmamız gerekiyor. Söz, konuştuğumuz dile, lisana mahsustur. Fikirdir, düşünceye mahsustur. Düşünceye bağlıdır. Halbuki kelam gönle mahsustur. Gönül işidir. Mahalli gönüldür. Gönülde gelir, gönüle iner. Fikrin, düşüncenin, sözün, dilin mahalli zihindir. Buradaki ayrım gönül ve zihin ayrımı olmuş oluyor.</p>
<p>Kelam ve söz ayrımı önemlidir. Kelam ve söz ayrımını anlamadan mayanın ne olduğunu anlayamayız. Ne olduğunu anlamadan da insanın ne olduğunu bilemeyiz. Bu bakımdan ayrımı dikkatle yapmamız gerekiyor. Demin onu söyledim. Söz dile mahsustur, düşünceye mahsustur, kelam gönüle mahsustur. Ancak bizim anladığımız manada dilsel unsur değildir kelam. Kelam cevherdir de diyebiliriz ama bunu dikkatli şekilde açmamız gerekir. Bu da çetin bir meseledir.</p>
<p><strong>Anadolu’yu mayalayan ‘kelam’ın kaynağının Türkistan olduğunu söylüyorsunuz.</strong></p>
<p>Kelam, <strong>Anadolu</strong>’ya mahsustur. Kelamın, Anadolu mayasının kaynağı <strong>Türkistan</strong>’dır. Türkistan’da <strong>Yesi</strong>’de yetişmiş, büyümüş bir yüce insana mahsustur. Bu kelamın kaynağı kadim demde hatem olan kelamdır. Yani ilk demde son olan kelamdır. Bu itibarla araya başka bir safha koyamayız. Kelamdan bu şekilde bahsetmez isek, kelamı esas, asıl, öz, cevher olarak düşünemeyiz. Dolayısıyla kadim demde hatem olan kelam, kadim demde hatem olana mahsustur. Ona aittir. Ona gelmiştir ve söz olarak o söylemiştir.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/anadolu-mayasi-yalcin-koc-2.jpg" alt="" width="225" height="342" /></p>
<p>Bu itibarla esası bakımından herhangi bir sosyolojik unsura da tabi değildir. Kelamın sosyolojik hiçbir yanı yoktur. Kelamı biz beşeriyetin herhangi bir safhasına bağlamak istersek, kelamın esasına uymayan şeyler söylemiş oluruz. Kelam zamana tabi değildir. Aksine zamanın tamamını kuşatır. Yani diyemeyiz ki kelam şu tarihte geldi. O tarihte söylenen kelamın sözüdür. Tarihe bağlı olan kelam ile alakalı sözdür. Onu kadim demde hatem olan söz olarak telaffuz etmiştir. Söz olarak telaffuz etmesi de sadece ona mahsustur. Bu sebeple, kelamın sözünü, kelamın sahibinin telaffuz ettiği tarihe bağlayabiliriz. Ama kelam zamana bağlanamaz. Bu bakımdan da kelamdan kadim demde hatem olan kelam diye bahsederiz. Ne öncesi bulunur ne sonrası bulunur. Bu şekilde de söyleyebiliriz.</p>
<p>Bu bakımdan beşerin düşünmek ve söylemek yoluyla idrakinin ötesindedir kelam. Çünkü beşerin sözü ve söylemi zamana tâbidir. Zamanın kaydı altında şekillenir. Oysa kelamı bu manada bir kaydın altına alamayız. Alır isek o zaman kelam olmaktan çıkartırız. Tabi bunun çok sıklıkla yapıldığını ve <strong>Aristoteles</strong>’in etkisinde yüzyıllar boyunca, demin anlattığım manada kelama büyük zararlar verildiğini görüyoruz. Ayrıntılı olarak da açabiliriz, anlatabiliriz.<br />
Bu bakımdan söz zamanın kaydı altındadır. Düşünceye ve idrake bağlıdır. Kelam bunların hiçbirinin kaydı altında değildir. Ve sadece sahibine mahsustur.</p>
<p>Kelamın sözünü kelamın mahalli söyler. Kelam kime gelmiş ise eksiksiz olarak o sözü teşkil eden, söze, dile döken kelamın mahallidir bu anlamda.</p>
<p>Mahal ile yer farklıdır. Yer, herhangi bir şeye mahsus değildir. Bir yerde sandalye vardır, sandalyeyi oradan alırsınız, oraya bir masa yerleştirirsiniz. Dolayısıyla yer yerleştirilene tâbi bir şey olarak düşünülemez. Halbuki mahal, kelama tâbidir. Yani kelamın indiği yere bir başka şey yerleştiremezsiniz. Sadece kelama mahsustur. Onu oradan aldım, yerine bunu koydum diyemezsiniz. Bunun da anlamı şudur. Kadim ve hatem olan sahibidir kelamın, anlamı budur.</p>
<p>Batı dediğimiz şeyin esası iki dildir: Biri Grekçedir, öbürü Grekçedeki kavramların geliştirilmesi ve genişletilmesi sonucunda oluşturulan Latincedir. Bu iki dilde konuşanların, yazanların, düşünenlerin, söyleyenlerin ürünlerinin kiliseyle çerçevelenmesi, kiliseyle zarflanması ki buna Greko-Latin-Kilise diyarı demekteyiz. Bu diyarın esası fikriyattır. Sözdür. Bu diyarda kelam bulunmaz. Halbuki Anadolu’nun esası mayadır yani kelamdır. Yani Greko-Latin-kilise diyarındaki, bol bol düşünür, bol bol konuşur, yazar, çizer ama özü yoktur. Anadolu’da mayalanan konuşursa çok az konuşur, söylerse çok az söyler. Çoğu defa hiç söylemez. Ama özü vardır. Aradaki fark bu şekilde anlatılabilir.</p>
<p><strong>Batı insanı ile Anadolu insanını kıyaslar mısınız?</strong></p>
<p>Batıda insan yoktur. İnsan olmak için özünü kelam kılmak gerekir. Kelamdan doğmak gerekir.<br />
Ana hatlarıyla söylersek iki doğuş düşünebiliriz. Birisi biyolojik doğuştur, ana babadan doğuş. Öbürü de maya itibariyle söylersek asli doğuştur, kelamdan doğmaktır yani insan olmaktır. Kelamdan doğmayan Anadolu anlamında insan olamaz. Yani eli vardır, ayağı vardır, kaşı gözü vardır ama bu öz itibariyle insan olmak demek değildir.</p>
<p>Öz itibariyle insan olmak demek, özünü kelama bağlamak demektir. Kelamdan doğmak demektir. Batıda bu anlamda ne öz vardır, (Batıdan kastettiğimi tekrar söyleyeyim: Greko-Latin-Kilise diyarında) ne de Anadolu’daki anlamında insan vardır. İnsan Anadolu’ya mahsustur. İnsan olmanın esası kelam ile mayalanmaktır. Bu Anadolu’dadır. Benzeri başka hiçbir diyarda bulunmaz. Anadolu’ya mahsus bir iştir.</p>
<p><strong>Nasreddin Hoca’nın göle maya çalmasının anlamı nedir?</strong></p>
<p><strong>Nasreddin Hoca </strong>kelam ile Anadolu’yu mayalayanlardandır ama anlayabilene, ama mayalanabilene. Hem güleriz hem mayalanırız. Yani Nasreddin Hoca’nın sözünü gönlüne maya edebilen elbette ki Anadolu’da mayalanır. Hoca’nın işi de budur.</p>
<p>Nasreddin Hoca düşünce ile gönül arasındaki ayrımı ortaya koymaktadır. Anadolu gönül üzerinden yürür. Nasreddin Hoca’nın yaptığı, gündelik hayatın içinden gelen manzaralar yoluyla kelama mahsus hakikati anlatmaktadır. Güldürmek tarafından. Ağlatmak yoluyla da olur. Merkebe niye ters biner? Gösterir. Görün bakın der. Merkep sizin düşüncenize benzer. Siz düşündüğünüzde aynen merkebe ters binmiş biri gibi gidersiniz, önünüzü görmezsiniz, sadece katettiğiniz yolu görürsünüz, etrafı göremezsiniz. Düşünce böyle çalışır ama gönül başka türlü çalışır. Gönlün esası farklıdır. Düşüncenin esası farklıdır.</p>
<p>Gönül söze gelmez. Düşünceye kapalıdır. Yani düşünmek yoluyla, dil yoluyla analitik olarak gönlü açamazsınız. Eğer bunu açmak mümkün olsaydı, Greko-Latin-Kilise diyarının düşünürleri, mütefekkirleri Anadolu’ya gönül ehli olurlardı. Oysa bu manada hiçbir mütefekkir Anadolu’ya gönül ehli değildir. Çünkü düşünmek yoluyla, analiz yoluyla, rasyonalite yoluyla hakikati çerçeveleyemezsiniz. Kelamı kuşatamazsınız, zaptedemezsiniz o anlamda.</p>
<p>.<img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/profdr-yalcin-koc-teologyanin-esaslari.jpg" alt="" width="219" height="345" /></p>
<p><strong>Dil nedir?</strong></p>
<p><em><strong>Teologyanın Esasları </strong></em>kitabımda anlattım dilin ne olduğunu. Dilin ne olduğunu dile bakarak açamazsınız. Dilin ne olduğunu anlayabilmek için nazariyata bakmak gerekir. Nazariyat nedir sorusunun cevabını aramak gerekir. Dil, bu itibarla bakacak olursak nazariyattan düşenin seyretmek aracıdır. Dil bir seyretme işidir, manzara seyretme işidir.</p>
<p>Türkçe şunun için önemlidir. Türkçe kimliğimizin omurgasıdır. Sebebi, Türkistan’dan gelen kelam Türkçe gelmiştir. Ancak burada şöyle bir yanılgıya düşmemek gerekir. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kadim demde hatem olan kelamın Türkçe’ye tercümesi, tefsiri, meali olarak düşünülemez. Türkistan’dan Türkçe gelen kelam, kelamın gönlünde açıldığı yüce insana mahsustur. Kadim demde hatem olan kelamdır ve Türkçe olarak açılmıştır. Bu tefsir değildir, tercüme değildir, meal değildir. Ve bu açıdan da Anadolu kimliğinin esasıdır. Anadolu kimliğinin omurgasının Türkçe olması, etnografik bir düşünce şekli olarak düşünülemez. Kelamın etnografyayla hiçbir alakası yoktur. Irkla, cinsle hiçbir alakası yoktur. Kelam geneldir. Umuma mahsustur. Herhangi bir ayrım gözeterek kelam inmemiştir. Ancak açılışı Türkçe’dir. Bu kelamı Anadolu’da Türkçe ifade edenler doğup yaşamışlardır. Bu kelamın Türkçe olarak açılmış olması, tercüme yoluyla asla ve esasa bağlanabilecek bir husus da değildir. Bunu rasyonel olarak, analitik olarak, bir dil analizi yaparak, çözümleme yaparak aslına geri götüremezsiniz.</p>
<p><strong>Bir yapı nasıl esere dönüşür?</strong></p>
<p>Yapıyla kastettiğimiz herhangi bir manada malzemenin birbirine bağlanmasıdır. Bir bireşim içerisinde ürüne dönüştürülmesidir. Bu manada; bir evden, bir besteden, bir edebi metinden, bir matematik teoreminden, bir mantık teorisinden birer yapı olarak söz edebiliriz. Kastettiğimiz ise insandan gelen izdir. Dolayısıyla soru şunu sormaktadır. Bağlanmış malzeme ile insandan gelen arasındaki fark nedir? İnsandan gelen iz ile kastedilen gönüle mahsus olandır. Yani kelam ile, maya ile, öz ile alakalı olandır.</p>
<p>Siz bir malzemeyi, diyelim taşı, tuğlayı, demiri statik hesaplar yaparak doğru bir şekilde yapıya dönüştürebilirsiniz. Bu yapının kendi parçaları itibariyle tanımlanan içi vardır, dışı vardır. Kendi parçaları itibariyle zemini vardır. Duvarları vardır ancak yapının doğru, kurallara uygun şekilde yapılmış olması bunun eser olması anlamına gelmez.</p>
<p>Mesela gotik mimariyi düşünelim. Gotik mimaride unsurlar malzeme olarak ustaca birbirine bağlanmıştır ve bir bütünlük tesis edilmiştir. Ortaya çıkan bir yapıdır ama ortaya çıkanın bir eser olabilmesi için- demin söylediğimiz- iç-dış ayrımının giderilmiş olması gerekir. Esere dönüşebilmesi için yapının aşılması gerekir.</p>
<p>Yapının aşılması demek, yapı üzerinden yapıyı kuranın gönlüne temas edilmesi demektir. <strong>Mimar Sinan</strong>’ın bir eserini seyrederken siz Mimar Sinan ile birlikte olduğunuzu hissederseniz o yapının ne içi, ne dışı kalır, ortada taş da kalmaz, ortaya bir eser çıkar. Yani ustanın gönlünden gelen iz çıkar.</p>
<p>Bu tarzda bir ayrımı Greko-Latin-Kilise diyarına mahsus estetik kuramlarında bulamayız. Çünkü o diyara mahsus estetik kuramlarının esası özetle söylersek subjektif hissiyattır. Yani sizde uyandırdığı beğeni duygusudur. Sizde ne ölçüde duygulara yol açtığıdır. Halbuki eserin bu manada duyguyla bir alakası yoktur. Eser bir görüştür. O izin görüşüdür.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde eser olmaz. Eser, insanın olduğu yerde vardır. İnsan kelamın olduğu yerde vardır. Her ne yerdir ki orada kelam yoktur, orada insan da yoktur. İnsanın olmadığı yerde usta da yoktur, ustanın olmadığı yerde gönülden gelen iz olarak düşündüğümüz eser de bulunmaz. O sebeple Batıda yani Greko-Latin-Kilise diyarında seyrettiklerimiz, dinlediklerimiz bu manada eser değildir.</p>
<p>Yani şu vardır: Batıdaki yapı kurallarına uygun yapılmıştır. Yani müzikolojinin kurallarına, harmoninin kurallarına, mimarinin, estetik anlayışın, simetri kurallarına uygun bir şekilde inşa yapılır. Ancak bunların hiçbirisi yapıyı esere dönüştürmez. Yapının düzgün, doğru, sağlam bir yapı olmasını temin eder. Ama bunların hiçbirisi eser için yeter şart değildir. Bir yapının eser olabilmesi demin dediğim şartlara bağlıdır.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde insan olmaz, insanın olmadığı yerde usta olmaz, ustanın olmadığı yerde de eser olmaz. Eser Anadolu’ya mahsustur. Greko-Latin-Kilise diyarında eser yoktur. Düzgün yapılar vardır ama o düzgün yapılar kastettiğimiz manada eser değildir.</p>
<p>Mimar Sinan’ın bu kadar muhteşem eserler yapmasının sebebi nedir? Mimar Sinan Anadolu’da mayalanmıştır. Mimar Sinan bir insandır. Mayası olan, kelamdan gelen bir insandır. Ve büyük bir ustadır. Bu iki özellik yoluyla eser ortaya koymuştur.</p>
<p>Eser ortaya kaymak, bir yapıyı kurallara uygun şekilde inşa etmek demek değildir. Siz bir yapı inşa edebilirsiniz. Düzgün bir yapı olarak ortaya koyarsınız. Bu, matematikte bir teorem olabilir, mantıkta bir teori olabilir. Bir ikametgah, bir ibadethane, bir şiir olabilir. Bağlamak birlik vermek değildir. Esere dönüşenin birliği vardır. Birliğin kaynağı da kelamdır. Kelam olmadan yapıya, yani bağlanmış malzemeye birlik vermek mümkün değildir. Birliğin kaynağı o yapıyı kuran ustanın kelam ile olan alakasıdır. Burada subjektif duyguların falan hiçbir etkisi yoktur. Ne zaman ki o birliği verir ve o çokluk tekliğe indirgenir ve siz o teklik içinde farkları kaldırırsınız, ortada ne iç kalır, ne dış kalır.</p>
<p>Mesela Mimar Sinan’ın Şemsi Paşa Camii&#8217;nde ne iç vardır ne dış vardır. Ne deniz vardır, ne kara vardır. Hepsiyle bir bütündür. Bir birliktir. Baktığınızda her şeyiyle bir tek görürsünüz. Şemsi Paşa’yı çeker ordan alırsanız Üsküdar’ı bitirirsiniz. Yani sanki yaratılıştan o orda imiştir. Eser odur. Ama yapı, yapı öyle değildir.</p>
<p><strong>Tefsir nedir?</strong></p>
<p>8., 9. yüzyıldan itibaren başlayan bir fikri faaliyet alanı değildir. En az birkaç bin yıllık geçmişi vardır. Bu itibarla bir diyara mahsusen tefsiri düşünemeyiz. İkincisi belli bir zamana mahsus olarak düşünemeyiz. Ama tefsirden bahsettiğimizde kastedilen düşünceye bağlı bir açma faaliyetidir.</p>
<p><em><strong>Anadolu Mayası</strong></em>&#8216;nda anlattığım şekliyle, özetle birkaç cümleyle söyleyecek olursam tefsir, yerden mahalle giden yolu düşünce esasında arama faaliyetidir. Yani sözün mekanından kelamın mekanına düşünmek yoluyla bir geçiş aramaktır. Böyle bir geçiş imkanı maalesef bulunmaz. Eğer bulunsaydı o zaman kelama gerek kalmazdı. O zaman Greko-Latin-Kilise diyarının mütefekkirleri Anadolu’ya kelam ehli olurdu. Böyle bir şey mümkün değildir. Bu ilahiyatçılara çok kötü dokunuyor ama ne yapayım. Yani tefsirin esası özü budur. Yer ile mahal arasındaki farkı düşünce yoluyla gidermek faaliyetidir. Bu çok genel bir ifade şeklidir. Yani hem Greko-Latin-Kilise diyarındaki felsefe fikriyatı kuşatır, hem kabalayı kuşatır, hem daha sonraki dini metinleri ve teolojiyi kuşatır. Özü budur tefsirin.</p>
<p>Anadolu&#8217;nun mayalanması Anadolu’da yaşamış kavimlere ait kültürlerin antropolojik sentezi olamaz.</p>
<p>Kelam ne fikriyattır, ne sözdür. Zamanın kaydı altında değildir kelam. Ve her daim bizatihi kendisidir. Her daim bizatihi kendisi olan ve zamanın kaydı altına girmeyen hiç bir şekilde bir başka şey ile terkibe de girmez. Bir başka şeyle terkibe girmeyen sentezlenmemiş olur. O doğduğu şekliyledir. O doğduğu ahvalindedir ve hep öyle kalır. Yani, sabittir, tek bir şeydir. Kendisiyle hep aynıdır. Bu itibarla Anadolu’dan birçok kavimler geçmiştir binlerce yıl boyunca. Bu binlerce yılın geriye bıraktıkları vardır. Bu geriye bırakılanlar sentezlenmiştir. Terkibe girmiştir. Genişlemesine yol açmıştır Anadolu’daki kavimlerin. Sonra gelen önce gelenden bazı şeyleri miras olarak almıştır. Ama bu miras olarak alınanların hiçbiri kelam değildir. Senteze tâbi olan, zamana tâbi olan, değişmeye, dönüşmeye tâbi olan unsurlardır. Kültürün unsurlarıdır. Kelam kültür değildir. Aksi takdirde kelamın inmesinden önceye mahsusen kelamın izini bulabilmemiz gerekirdi. Böyle bir izin bulunmasından bahsedemeyiz. Dolayısıyla bir an vardır. O iniş anıdır. O geliş anıdır. Doğuş anıdır ve onun ne öncesi o anda kayıtlıdır ve mevcuttur ne de o an doğan önceden bir şey almıştır. Farklı bir yerden gelmiştir. Böyle söyleyelim, teşbih olsun diye.</p>
<p><strong>Endülüs mayasının uğradığı kırımla, Anadolu mayasının karşılaştığı yok olma, yok edilme tehlikesi aynı mıdır?</strong></p>
<p>Aynıdır tabi. <strong>Endülüs</strong>’te bir maya var idi. Ve modernitenin başlatılması, Endülüs mayasının o topraklardan çıkartılmasına bağlanmıştır. Ve o mayayı ayakta tutanlara bir kırım uygulanmıştır. Ve o kırımı uygulayanlar Greko-Latin-Kilise diyarıdır. Aynı kırımı Anadolu’ya da uygulamak istiyorlar. Çünkü Greko-Latin-Kilise diyarının bekası, Anadolu’nun, Anadolu mayasının yok edilmesine bağlıdır. Endülüs yok edildikten sonra Avrupa yeşermiştir. Kendi haliyle kendi ahvaline göre. Anadolu mayası yok edilirse Greko-Latin-Kilise diyarı sökülüp atılmış olduğu bu coğrafyaya yeniden gelecektir. Papa bunun için gelmiştir. Burası benim diyarım demek için gelmiştir Anadolu’ya. Ve ne yazık ki, Papa&#8217;nın yanında konuşanlar ve Anadolu’yu temsil etmek durumunda olanlar gereken şeylerin asgarisini dahi söyleyememişlerdir. Papa sadece onun için gelmiştir. Anadolu, kilisenin yeşertildiği coğrafyadır. Türklerin öncesinde. Onun için söylemiş, ima etmiştir kendisi de. Burası benim ikinci vatanım demiştir. İnşallah bunları muhakkak idrak edenler, görenler vardır ve buna göre davranacaklardır.</p>
<p>Arabistan’daki Vahabiler Anadolu’da da damar sürmüştür. Vahabiliğin esasıyla kilisenin esası aynıdır. Esas iktidardır. Başka hiçbir esas yoktur. Ve bu iktidar esasında ele geçirmektir. Hükümran olmaktır. Tabi Vahabiyle kastettiğimizle teoloji açısından söyleyecek olursak geniş anlamda Sodom ve Gomore’yi kastederiz.</p>
<p>Kadim demde hatem olan kelamın söze döküldüğü ki, o zamanın kaydı altındadır. Tarih öncesinde Arabistan’da yaşamış olup da dökülen sözün şartlarına dış kabuk esasında uyup, ama sözü dökülüş öncesi itibariyle kendi esaslarını muhafaza edenlerdir Vahabiler. Dolayısıyla davranış ve kabuk bakımından siz zannedersiniz ki söze dökülen kelamın gereğini, esasını yerine getirirler. Bu böyle değildir.</p>
<p><strong>Modernleşme mayayı ne ölçüde etkilemiştir?</strong></p>
<p>Batılılaşma, modernleşme mayayı hiçbir şekilde etkilememiştir. Nasıl etkilesin ki. Batılılaşma, modernleşme zemini, esası fikriyat olan, söz olan, kültür olan bir faaliyetten ibarettir. Değişkendir. Kılık değiştirir. Ancak, kelam öyle değildir. Kelam etkilenmez. Ama terk eder gider. Onun için dikkat etmek gerekiyor, Anadolu’yu terk etmesin diye. Kitabın sonunda bundan kısmen bahsettim.</p>
<p>Eğer sözü ağırlıklı hale getirirsek, fikriyatı ağırlıklı hale getirirsek kendi öz kimliğimizi, kendi esasımızı, kendi öz mayamızı açamaz isek, bilemez isek, birliğimizi bozar isek, o zaman kelam bu coğrafyada durmaz, buradan gider. Ama kelamın etkilenmesini düşünemeyiz.</p>
<p>Mesela Batı yani Grek-Latin-Kilise diyarına mahsusdüşünürlerden <strong>Kant</strong> diyelim <strong>Schopenhauer</strong>’i etkilemiştir. Schpenhauer Kant’ı okuyarak, Kant’ı hareket noktası alarak yeni bir fikriyat geliştirmiştir. Bu fikriyatın bir kısmı Kant’ın söylediklerine uygundur, bir kısmı ise Kant’ın fikriyatının reddedilmesine dayanır. Dolayısıyla Schaupenhauer üzerinde Kant’ın etkisinden bahsedebiliriz. Benzer olarak Schopenhauer’ın daha sonraki yıllarda, günümüze daha yakın dönemlerdeki düşünürler üzerindeki etkilerden de sözedebiliriz. Fikriyat ve kültür etkileşme içerisinde ilerler ve devam eder.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" src="http://media.dunyabizim.com/haber/2015/12/10/prof-dr-yalcin-koc-theographianin-esaslari-on.jpg" alt="" width="236" height="384" /></p>
<p>Ancak kelamın etkilenmesi demek, kelamın değiştirilmesi ve dönüştürülmesi demektir. Böyle bir şey mümkün değildir. Esas itibariyle mümkün değildir. Kelama temas edemezsiniz ki onu değiştirebilesiniz. Etkilediğiniz ve değiştirdiğinizi zannedebileceğiniz şey ancak kelamın belli bir kültür içerisindeki tezahürüne mahsus unsurlardır. Bizatihi kelamın kendisi değildir. Kelamdan hiçbir şey çıkartamazsınız, nokta dahi ekleyemezsiniz. Öyledir, o kadardır, sabittir, zamanın kaydı altında değildir. Ve sadece inene mahsustur. Fikir konuşanlara mahsustur. Aktarabilirsiniz. Ama bu manada kelamı bir fikir olarak aktaramazsınız. Düşünerek fikir oluştururusunuz. O fikri savunursunuz. Bazıları kabul eder, bazıları etmez, bazıları kısmen kabul eder ama düşünerek kelam oluşturamazsınız. Düşünmek yoluyla, dolayısıyla dil esasında kelam tesis edemezsiniz. Kelamın sözü vardır. Kelamın sözünü sadece kelamın sahibi söyler. Ve sadece ve sadece o sözü dinleriz veya okuruz. Ama ona ne bir şey katabiliriz ne ondan bir şey eksiltebiliriz. Ne de onun üzerinde bir muhakemede bulunabiliriz. Çünkü kelamın sözü üzerinde muhakemede bulunmak demek bir şekilde o söze katmak, eklemek demektir. Halbuki kelamın sözüne katma, ekleme yapabilecek olan kelamın sahibidir. Dolayısıyla neresinden bakarsak bakalım kelam etkilenmez. Kelam etkiye tâbi bir şey değildir. Fikir etkilenir. Düşünce etkilenir. Ama kelam mahiyeti itibariyle etkilenecek bir şey değildir.</p>
<p>Kelamın olmadığı yerde insan da olmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Dolayısıyla bir <strong>Batı medeniyeti</strong>nden söz edemeyiz. Bunlar hep afaki, hayali fikirlerdir Batı medeniyeti diye. Medeniyet insana mahsustur. İnsanın olduğu coğrafyaya mahsustur. Bu manada Batıda insandan bahsetme imkanımız bulunmaz. Kimin insanından bahsedeceğiz. Kilisenin insanından mı? Kilisenin insanı mı vardır? Dante’nin insanı mı vardır? Niçe’nin insanı mı vardır? Batı insansızdır. Bizim anladığımız manada insan teşkil olunamamıştır. Yığın vardır. Batının bireyi yığınsaldır. Yığının bir unsurudur. Halbuki Anadolu’nun bireyi ferttir. Ferdi bireydir. Sebep, Grek-Latin-Kilise diyarındaki bireyin dayanağı yığının esaslarıdır. Yani kilisedir. Anadolu’daki ferdi bireyin dayanağı Türkistan’dan gelen kelamdır. Yani bizatihi kendi özüdür, kendi esasıdır. Yığına dayanılarak ferdi birey olunmaz. Ferdi birey olunmadan insan olunmaz. İnsanın olmadığı yerde medeniyet olmaz. Medeniyet Anadolu’ya mahsustur. Teknoloji ile medeniyeti karıştırmamak gerekir.</p>
<p><strong>İnsanın kendine ve ötekine acı vermeden yaşayabilmesinin yolu nedir?</strong></p>
<p>Kelamdan doğan insan ne kendisine acı verir ne de başkasına. İnsan olan için cümle yaratılmış birdir. Kurdun, kuşun, böceğin, otun, çöpün ötekileri bir, ayrı gayrı söz konusu değildir ama insan olan için. Biyolojik olarak doğarak insan olunmaz. İnsan olmak için Anadolu’da Türkistan’dan gelen kelamdan doğmak gerekir. Türkistan’dan gelen kelamdan doğarsanız Anadolu’ya insan olursunuz, Anadolu’da mayalanırsınız, o vakit cümle varlığın birliği nedir o yolla anlarsınız. Ama bu düşünerek, analiz yapılarak, muhakemeye tâbi kılınarak anlaşılacak bir şey değildir. Olsaydı Batıda görürdük, Greg-Latin-Kilise diyarında görürdük. Böyle bir şey söz konusu değildir.</p>
<p><strong>Medeniyet içindeki kriz nedir? Bundan çıkmanın yolları nelerdir?</strong></p>
<p>Anadolu mayası bir krizle karşı karşıya değildir. Kelamın krizi olmaz. Kriz topluma mahsustur. Bireye mahsustur. Bu krizin esası da kimliğin doğru şekilde açılamamasıdır. Anadolu Türk Kimliğinin esaslarının ortaya konamamasıdır ve Anadolu&#8217;daki bireyin Grek-Latin-Kilise diyarına tebaa yapılmak istenmesidir. Toplumun krizi buradan kaynaklanmaktadır. Bu krizi aşmanın yolu da okumaktır, çalışmaktır, dil öğrenmektir. Esaretten kurtulmaktır. Bireysel özgürlüğü kazanmaktır. Doğru düzgün düşünmeyi öğrenmektir. Alınteri dökmektir. Ama teba olmak değildir. Grek-Latin Kilise diyarının tebası değiliz. Eğer o yöne saparsak kelam Anadolu’dan gider, o zaman Anadolu yok olur. Anadolu&#8217;yu Anadolu yapan, Türkistan’dan gelen kelamdır. Bu kelamın burada kalması da mayalanmaya bağlıdır. Kim ki mayalanır, o kelamı sağlam tutar. Mayalanma düşünme, öğrenme, konuşma değildir. Mayadan doğmaktır.</p>
<p>Sadece Batı değil, Arabistan kimliğine dönerseniz de kendi kimliğinizi yok edersiniz. Bu tek taraflı değildir. Anadolu Türk Kimliğinin esası ne Arabistan kültürüdür ne de Grek-Latin-Kilise diyarıdır. Kendi özümüzü, kendi mayamızı açabildiğimiz takdirde bunu görürüz. Bunu gördüğümüzde anlarız ki, ne Arap kültüründe ne Grek-Latin-Kilise diyarında bizim esasımıza dair herhangi bir şey bulunmaz. Kadim demde hatem olan kelam, Arap kültürüne mahsus değildir. Aksi takdirde kelamın belli bir döneme ait olduğunu söylemiş oluruz. Bunu söylersek kelamı göndereni inkar etmiş oluruz. Çünkü kelam kainattadır. Ne belli bir zamana ne belli bir zümreyedir. Sözdeki açılış itibariyle öyleymiş gibi görünür, cevher olması cihetinden durum farklıdır. Zamanın kaydı altına girer, o zaman da cevher olmaktan çıkar yani kelam olamaz. Dolayısıyla kelam olabilmenin şartı, geneldir, umumadır. Hiç bir ayrım gözetmeden. Aksi halde kelam olmaz.</p>
<p>Arap kültürüyle alakalı değildir Anadolu’daki Türk kimliği, yani Anadolu Mayası (bu herhangi bir düşmanlık değildir). Çünkü Türkistan’dan gelen kelamın esası birliktir. Varlığın birliğidir dolayısıyla ayrı gayrı yoktur. Arap dünyasını da Grek-Latin-Kilise diyarını da ayrı gayrı tutmaz. Grek-Latin-Kilise diyarı kendi varlığının devam edebilmesi için düşmanlık eder. Kelam ile mayalananın kelamın indiğiyle bir düşmanlığı olabilir mi? Olamaz. Esası birliktir. Ama Grek-Latin-kilise diyarında kelam bulunmaz. Esası fikriyattır. Kilisedir. Bu itibarla da kendini dönüştürebilecek olan şeye can düşmanlığı eder. Bu bakımdan bizim Arap kültürüyle de alakamız bulunmaz. Özümüz, esasımız, aslımız Türkistan’dan gelen kelamdır.</p>
<p>Anadolu’da neye baksak o kelamın izini görürüz. Otunda, çöpünde, kuşun ötüşünde, yağmurunda, karların eriyişinde bu kelamın izi vardır. Batılı gibi olmak komikliktir. Kayboluş, ayağa kalkmayış söz konusudur. Batının esası esarettir. Anadolu mayasının esası özgürlüktür. Bu özgürlük parlamentoda kanun çıkartılarak tesis edilen bir özgürlük değildir. Birey olmanın şartıdır ve hakikati, özü bulmakla alakalıdır. Bu ayrım son derece önemlidir. Anadolu Mayasının esası özgürlüktür, hürriyettir. Anadolu ferdi, bireyi hürdür. Grek-Latin-Kilise diyarının en derin mütefekkiri daha esarettedir.</p>
<p>Aşk olsun Anadolu’daki mayaya&#8230;<br />
Aşk olsun Anadolu’yu mayalayanlara&#8230;<br />
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu’da mayalananlara&#8230;<br />
Aşk olsun ve de selam olsun Anadolu için can pazarına çıkanlara&#8230;<br />
Ve can verenlere ve vereceklere…</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Mehmet Erken</strong> alıntıladı</p>
</div>
<div class="banner"> http://www.dunyabizim.com/alinti/22428/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/">Türkistandan Gelen Kelam Anadolu’yu Mayaladı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkistandan-gelen-kelam-anadoluyu-mayaladi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anadolu &#8220;Vahhabiler&#8221;i</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Nov 2017 13:30:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu "Vahhabiler"i]]></category>
		<category><![CDATA[Vahhabi]]></category>
		<category><![CDATA[Yalçın Koç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18313</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Anadolu&#8217;daki Vahhabilik&#8221;, &#8220;Kilise&#8221;nin Anadolu&#8217;daki mütekabilidir; &#8220;Kilise&#8221;ye, Anadolu&#8217;da karşılık gelendir. Hatırlanacağı üzere, &#8220;Kilise&#8221;, &#8220;Grek-Latin-Kilise diyarı&#8221;nda &#8220;düşünceyi (rasyonaliteyi) ve algıyı aşan&#8221; bazı konulara işaret ederek, &#8220;birey&#8221;in bizzat &#8220;kendi esası&#8221;na yönelmesini engelleyen, &#8220;bireyin bizzat kendisinde derinleşme imkanı&#8221;nı ortadan kaldıran ve, &#8220;birey&#8221;i bir &#8220;yığınsal birey&#8221;e dönüştürerek &#8220;yığınsal birey&#8221; lerden &#8220;yığınsal toplum&#8221; düzenleyen &#8220;kendinden menkul&#8221; bir &#8220;mevzuat manzumesi&#8221;dir. Her ne [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri/">Anadolu “Vahhabiler”i</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri/anadolu/" rel="attachment wp-att-18314"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18314" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/anadolu.jpg" alt="" width="437" height="175" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/anadolu.jpg 740w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/anadolu-600x240.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/anadolu-300x120.jpg 300w" sizes="(max-width: 437px) 100vw, 437px" /></a></p>
<p>&#8220;Anadolu&#8217;daki Vahhabilik&#8221;, &#8220;Kilise&#8221;nin Anadolu&#8217;daki mütekabilidir; &#8220;Kilise&#8221;ye, Anadolu&#8217;da karşılık gelendir.</p>
<p>Hatırlanacağı üzere, &#8220;Kilise&#8221;, &#8220;Grek-Latin-Kilise diyarı&#8221;nda &#8220;düşünceyi (rasyonaliteyi) ve algıyı aşan&#8221; bazı konulara işaret ederek, &#8220;birey&#8221;in bizzat &#8220;kendi esası&#8221;na yönelmesini engelleyen, &#8220;bireyin bizzat kendisinde derinleşme imkanı&#8221;nı ortadan kaldıran ve, &#8220;birey&#8221;i bir &#8220;yığınsal birey&#8221;e dönüştürerek &#8220;yığınsal birey&#8221; lerden &#8220;yığınsal toplum&#8221; düzenleyen &#8220;kendinden menkul&#8221; bir &#8220;mevzuat manzumesi&#8221;dir.</p>
<p>Her ne kadar kullanılan &#8220;kavram&#8221;lar farklı gibi görünse de, &#8220;Kilise söylemi&#8221; ile &#8220;Vahhabi söylemi&#8221;, yukarıda verilen tanım itibariyle aynı esası taşır ve at başı gider. Bu nedenle, &#8220;Kilise erbabı&#8221; ile &#8220;Anadolu Vahhabileri&#8221; arasındaki fark, &#8220;dış&#8221;sal bir &#8220;kılık kıyafet&#8221; farkından ibarettir; gerisi aynıdır. Grek-Latin- Kilise diyarında, &#8220;Kilise&#8221; ile ilgili olarak söylediklerimizin hemen tamamı &#8220;Vahhabiler&#8221; için de aynen geçerlidir.</p>
<p>&#8220;Vahhabi mevzuatının söylemi, &#8220;şeriat&#8221;ın sözcükleri ile oluşturulur. Ancak, bu mevzuat, esasında &#8220;dinsel bir şeriat&#8221; ile alakalı olmayıp, amacı sebebiyle ve temeli itibariyle &#8220;kendinden menkul&#8221; dür. Bu itibarla, &#8220;Vahhabi söylemi&#8221; üzerinden &#8220;Vah- habi&#8221;yi teşhis etmek bir hayli zordur. &#8220;Vahhabi davranışı&#8221; için de durum ayrıdır.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;in &#8220;vatan&#8221;ı, iktidar sağlamak üzere &#8220;mevzuat düzenledikleri her yer&#8221;dir. Bu ahval, Anadolu mayası ile uyuşmaz.</p>
<p>Anadolu mayasında &#8220;vatan&#8221;, &#8220;ferdi birey&#8221;in yeşerip geliştiği ve &#8220;ferdi birey&#8221;lerin &#8220;birliği&#8221;nin oluştuğu mekandır. &#8220;Vatan&#8221;ın &#8220;esas&#8221;ı, Anadolu mayasında, &#8220;ferdi birey&#8221;in &#8220;asli aidiyet&#8221;ine dayanır; bu nedenle &#8220;vatan&#8221;, &#8220;kutsal&#8221;dır. Anadolu mayasında, bu nedenle &#8220;vatan&#8221; için &#8220;susamışın su içmeği&#8221; gibi &#8220;can verilir&#8221; ve gerekli olduğunda &#8220;vatan&#8221; için tereddütsüz &#8220;baş alınır&#8221;.</p>
<p>Grek-Latin-Kilise diyarında, &#8220;bireyin asli aidiyeti&#8221; gibi bir kavrayış bulunmadığından, Anadolu mayasındaki &#8220;vatan için söylediklerimizin bu diyarda idrak edilme imkanı yoktur. Anadolu mayasındakine benzer bir &#8220;vatan&#8221; anlayışı bu diyarın mevzuatında da, müktesebatında da yer almaz.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;, Anadolu mayasındaki &#8220;vatan&#8221;ı farkeder ama idrak edemez; &#8220;asli aidiyet&#8221; yoluyla &#8220;vatan&#8221;ı idrak edebilselerdi, &#8220;dönüşürlerdi&#8221;.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;, &#8220;mevzuat düzenleme&#8221; faaliyetlerine bağlı olarak sadece &#8220;kültürel değişim&#8221;e uğrar. Oysa, &#8220;maya&#8221; için esas olan &#8220;dönüşüm&#8221;dür. Bu itibarla, &#8220;Vahhabiler&#8221;, Anadolu mayasının halkı değildir, çünkü &#8220;mayaları tutmamış&#8221;tır.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;in kendilerine mahsus &#8220;vatan&#8221;ları olduğu gibi, kendilerine mahsus &#8220;bayrak&#8221;ları da vardır.</p>
<p>Vahhabi bayrağı&#8221;, sadece kendi aralarında &#8220;gizli saklı’’açılır; bu bayrağın üzerinde &#8220;nifak&#8221; yazar. &#8220;Vahhabi bayrağı&#8221; Anadolu mayasının sağladığı &#8220;birlik&#8221;e karşı durur.</p>
<p>Koyun sütünü, keçi sütünü, inek sütünü karıştırıp mavalasak ve yoğurt etsek, &#8220;Vahhabi&#8221; der ki: Bu, koyun yoğurdundan, keçi yoğurdundan, inek yoğurdundan oluşan bir &#8220;yoğurt mozaiği&#8221;dir. &#8220;Vahhabi&#8221;nin doğası, &#8220;nifak&#8221;tır; &#8220;birey&#8221;in esasını &#8220;örten&#8221; bir &#8220;bölücülük&#8221;tür.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;in, &#8220;iktidar&#8221; kazanmak için &#8220;mevzuat düzenleyebilmesi&#8221;, bulundukları yerde mevcut olan &#8220;birliği&#8221; yoket- melerine bağlıdır. &#8220;Birliği&#8221; ortadan kaldırmanın ilk adımı, &#8220;birliğin kimliği&#8221;ni sorgulamaktır. &#8220;Vahhabi&#8221;, bu itibarla, önce &#8220;birliğin kimliği&#8221;ne &#8220;nifak&#8221; sokar; bir kaptaki &#8220;yoğurd&#8221;u, &#8220;yoğurtlar mozaiği&#8221;ne tahvil etmeye uğraşır ve &#8220;bir olan&#8221;ı, &#8220;bir olanla bağdaşmayan hayali unsurlar&#8221;a ayırmaya ve bölmeye gayret eder. Bölmek için, Grek-Latin-Kilise diyarındaki &#8220;yığının&#8221; kuruluş unsurlarını, mesela &#8220;etnik&#8221; farkları kullanır.</p>
<p>Anadolu mayasında, &#8220;Ay Yıldızlı Al Bayrak&#8221;ın üzerinde &#8216;birlik&#8221; yazar. Bu bayrak her yerde &#8220;şeref&#8217;le açılır; &#8220;vatan&#8221;ın bekası için &#8220;can pazarı&#8221;nda &#8220;susamışın su içmesi&#8221; gibi teslim edilen &#8220;can&#8221;ı, &#8220;can&#8221;ın &#8220;asli aidiyet&#8221;ini ve &#8220;birliğimiz&#8221;i gösterir; bu itibarla &#8220;kutsal&#8221;dır.</p>
<p>&#8220;Vahhabiler&#8221;, esas itibariyle &#8220;Sodom ve Gomore&#8221; ahalisidir; bunu, Grek-Latin-Kilise diyarı ile &#8220;uyum sağlamak&#8221; üzere iş tutuşlarında görürüz. &#8220;Takiyye&#8221; gibi görünen fiillerinin esası, bu ahvallerini örtmeye yöneliktir. Bunlardan birini tanımak, öbürlerini de hemen tanımağa yeter.</p>
<p>Anadolu &#8220;Vahhabi&#8221;si bazen &#8220;siyasi kisve&#8221; altında kendisini gösterir. Bazen de, &#8220;cüppe&#8221; giyer; &#8220;dini kılık&#8221; içerisinde, &#8220;ortalık yerde&#8221; &#8220;ağlaya sızlaya&#8221; iş tutar; bunda da &#8220;Vahhabi&#8221;nin ahvali, &#8220;Sodom ve Gomore&#8221; ahvalidir.</p>
<p>Oysa, Anadolu mayasının &#8220;er&#8221;i, gönlünden gelip de her dem gözünde bulunan yaşını ancak bir tenhada akıtır.</p>
<p>&#8220;Tarih&#8221;in &#8220;esas&#8221;ını, &#8220;bu an&#8221; oluşturur; &#8220;kronoloji&#8221;, bu &#8220;esas&#8221;ın kavranılması için sadece bir &#8220;diziliş&#8221; sağlar. &#8220;Köprülerin altından akmış olan her su&#8221;, &#8220;tarih&#8221; itibariyle &#8220;bu an&#8221;a aittir. Bu &#8220;an&#8221;da mevcut olan, sadece &#8220;tarih&#8221;in &#8220;bu an&#8221;ı içerisinden anlaşılabilir, idrak edilebilir. Bu nedenle, bu &#8220;an&#8221;da mevcut olanın &#8220;açılması&#8221;, &#8220;bu an&#8221; itibariyle &#8220;kronolojik derinlik&#8221; gerektirir.</p>
<p>&#8220;Tarih&#8221;in &#8220;bu an&#8221;ı itibariyle, &#8220;Anadolu mayası&#8221;nın maruz bırakıldığı &#8220;yok olma, yok edilme&#8221; tehlikesi, &#8220;Endülüs mayası&#8221;sının uğradığı &#8220;kırım&#8221; ile yakından alakalıdır.</p>
<p>&#8220;Endülüs mayası&#8221;nin, Grek-Latin-Kilise diyarının coğrafyasından &#8220;giderilmesi&#8221;, üçyüz yıllık bir dönemi kuşatır. &#8220;Endülüs mayası&#8221;ndan bu diyarda artakalan, &#8220;Flamenko müziğinde&#8221; saklanan &#8220;yanık ses&#8221; tir. îbn-i Rüşd, fikriyatındaki bazı kav- ramların Aristoteles&#8217;e yakın görülmesi sebebiyle, &#8221; Averroes&#8221; ismi ile &#8220;devşirilmiş&#8221;; gerisi yok edilerek, &#8220;Modern Çağ&#8221; başlatılmıştır.</p>
<p>&#8220;Anadolu mayası&#8221;nin karşılaştığı &#8220;yok olma, yok edilme&#8221; tehlikesi, &#8220;Endülüs mayası&#8221;nın başına getirilmiş olan &#8220;giderilme&#8221; ile aynıdır. &#8220;Tarih&#8221;in &#8220;bu an&#8221;ı içerisinden idrak edilebilecek bu hususun, &#8220;dar çerçeveler&#8221; vasıtasiyle açılması maalesef mümkün değildir; çünkü, &#8220;Anadolu mayası&#8221;nın bu &#8220;an&#8221;ı ile &#8220;Endülüs mayası&#8221;nın o &#8220;an&#8217;ı farklıdır. Ancak, &#8220;Endülüs mayası&#8221;nın o &#8220;an&#8221;ı ile &#8220;Anadolu mayası&#8221;nın bu &#8220;an&#8221;ı, tarihin &#8220;bu an&#8221;ı içerisinde &#8220;yanyana&#8221; durur.</p>
<p>&#8220;Vahhabi damarı&#8221;nın ortaya çıkardığı &#8220;mevzuat&#8221;, Grek- Latin-Kilise diyarındaki &#8220;müktesabat&#8221; ile kökten bir uyum içerisindedir. Grek-Latin-Kilise diyarı, &#8220;Vahhabiler&#8221; ile oluşturduğu bu kökten uyumu, önce bölmek sonra yoketmek üzere Anadolu&#8217;ya girmek için &#8220;köprü&#8221; olarak kullanır.</p>
<p>Hem kendi &#8220;doğa&#8221;ları itibariyle, hem de Grek-Latin-Kilise diyarı ile sağladıkları &#8220;kökten uyum&#8221; nedeniyle, &#8220;Vahhabiler&#8221;, Anadolu mayasının en tehlikeli &#8220;can düşmanı&#8221; dır.</p>
<p>Şunu söyleyerek bu bölümü sonlandıralım: Anadolu&#8217;nun çeşitli safhalarını inceleyerek, bazı dönemlerde Anadolu&#8217;ya sokulan &#8220;nifak&#8221;ın giderilip, &#8220;birlik&#8221;in yeniden oluşturulması sürecinde çekilen acıları ve bu &#8220;nifak&#8221;ı sokan, buna alet olan &#8220;Vahhabiler&#8221;in &#8220;başlarına&#8221; gelenleri unutmamak, meseleyi doğru bir şekilde değerlendirmek bakımından yerinde olacaktır.</p>
<p>Prof.Dr.Yalçın Koç – Anadolu Mayası,syf:76-80</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri/">Anadolu “Vahhabiler”i</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anadolu-vahhabileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları &#8211; III. Alâeddîn Keykubâd’ın Saltanatı Dönemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-alaeddin-keykubadin-saltanati-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-alaeddin-keykubadin-saltanati-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2015 19:40:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsfehan]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[III. Alâeddîn Keykubâd]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[Müşrif Seyyid]]></category>
		<category><![CDATA[Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan]]></category>
		<category><![CDATA[Tebrizli Şemseddîn Ahmed]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9299</guid>

					<description><![CDATA[<p>III. Alâeddîn Keykubâd’ın Saltanatı  II. Mes’ûd’un yerine yeğeni III. Alâeddîn Keykubâd Selçuklu sultanı tayin edildi, vezir ise Tebrizli Şemseddîn Ahmed Lâkuşî olmuştu. Bu olaylar sırasında Anadolu dört mali bölgeye ayrıldı. Bölgelerin başına tayin edilen görevliler halkı tamamiyle sömürmüşler, hatta gelecek yılların vergilerini alacak kadar ileri git­mişlerdi. Öte taraftan Anadolu’daki Moğol kumandanlığının kendisine verilme­mesine kızan Sülemiş, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-alaeddin-keykubadin-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları – III. Alâeddîn Keykubâd’ın Saltanatı Dönemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-9172 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye-Selcuklu-Devleti" width="422" height="352" /></a></p>
<p><strong>III. Alâeddîn Keykubâd’ın Saltanatı </strong></p>
<p>II. Mes’ûd’un yerine yeğeni III. Alâeddîn Keykubâd Selçuklu sultanı tayin edildi, vezir ise Tebrizli Şemseddîn Ahmed Lâkuşî olmuştu. Bu olaylar sırasında Anadolu dört mali bölgeye ayrıldı. Bölgelerin başına tayin edilen görevliler halkı tamamiyle sömürmüşler, hatta gelecek yılların vergilerini alacak kadar ileri git­mişlerdi. Öte taraftan Anadolu’daki Moğol kumandanlığının kendisine verilme­mesine kızan Sülemiş, Gazan Hân’a isyan etti (1299). Sülemiş, Karamanoğulları ile anlaşarak Sivas’ı kuşattı ise de, yanındaki Moğol askerleri ona karşı gönde­rilen Mulay idaresindeki orduya iltihak edince, Erzincan Akşehir’inde mağlup olarak Memlûk ülkesine kaçtı. Karamanoğulları da ülkelerine döndüler. Süle­miş bir süre sonra tekrar Anadolu’ya girdi ise de, Ankara civarında yakalanarak Tebriz’e götürüldü ve orada öldürüldü (27 Ağustos 1299).</p>
<p>Sultan III. Alâeddîn Keykubâd, Sülemiş isyanı sırasında tarafsız kal­mış, onun bu şekildeki davranışı Gazan Hân’ı memnun etmişti. Nitekim III. Alâeddîn Keykubâd, İlhanlı Sultan’ının huzuruna gittiği zaman, Gazan Hân memnuniyetini göstererek onu Hûlâgû’nun kızı ile evlendirdi. Selçuklu sulta­nı daha sonra tekrar ülkesine döndü. Ancak bundan sonra onun da Moğollar gibi halkın varlığına el uzatmaya başladığını ve zorla para toplamaya giriştiği­ni görüyoruz. Bunda belki en önemli rolü ona atabey tayin edilen Karahisarlı Kadı Mecdeddîn ile Müşrif Seyyid (Şerefeddîn) Hamza oynamıştı. Çok geçme­den halk, Anadolu&#8217;daki Moğol askerî kumandanı Abışga’ya durumdan şikâyetçi oldular. Abışga önce her iki devlet memurunu öldürttü, Sultan III. Alâeddîn Keykubâd’ı ise Kayseri-Elbistan arasında karargâhının bulunduğu Yabanlu’ya getirtti. III. Alâeddîn bir ara Konya’ya doğru kaçmaya çalıştı ise de muvaffak olamadı ve Gazan Hân’ın huzuruna gönderildi ve yargılama sonunda idama mahkûm edildi. Ancak Hûlâgû’nun kızı olan eşi sayesinde ölümden kurtuldu ve sözde var olan tahtından azledilerek İsfahan&#8217;a gönderildi (701/1301-1302). III. Alâeddîn Keykubâd’ın ölünceye kadar İsfahan&#8217;da yaşadığı rivayet edilir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-alaeddin-keykubadin-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları – III. Alâeddîn Keykubâd’ın Saltanatı Dönemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-alaeddin-keykubadin-saltanati-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları &#8211; II. Gıyâseddîn Mes’ûd’un Saltanatı Dönemi-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-mesudun-saltanati-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-mesudun-saltanati-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2015 19:37:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İlhanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Argun Haan]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Fahreddîn Kazvînî]]></category>
		<category><![CDATA[Gıyâseddîn Mesud]]></category>
		<category><![CDATA[Germiyan]]></category>
		<category><![CDATA[Hemedan]]></category>
		<category><![CDATA[Karamanlılar]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9297</guid>

					<description><![CDATA[<p>  Gıyâseddîn Mes’ûd’un Saltanatı Sultan Gıyâseddîn II. Mes’ûd ise 1284 yılı Şubat ayında törenle Konya’da tahta çıkmıştı. Öte taraftan Argun Han da kardeşi Geyhatu’yu yirmi bin kişi­lik bir kuvvetle Anadolu’ya gönderdi. Bu Moğol ordusu Erzincan&#8217;da oturdu. Ancak gerek bu şehzade ve gerekse Anadolu&#8217;daki Moğol askerlerinin bütün masrafları Selçuklu hâzinesinden ödeniyor, bu sebeple büyük güçlük çeki­liyordu. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-mesudun-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları – II. Gıyâseddîn Mes’ûd’un Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong> <a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9172 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye-Selcuklu-Devleti" width="385" height="321" /></a></strong></p>
<p><strong>Gıyâseddîn Mes’ûd’un Saltanatı</strong></p>
<p>Sultan Gıyâseddîn II. Mes’ûd ise 1284 yılı Şubat ayında törenle Konya’da tahta çıkmıştı. Öte taraftan Argun Han da kardeşi Geyhatu’yu yirmi bin kişi­lik bir kuvvetle Anadolu’ya gönderdi. Bu Moğol ordusu Erzincan&#8217;da oturdu. Ancak gerek bu şehzade ve gerekse Anadolu&#8217;daki Moğol askerlerinin bütün masrafları Selçuklu hâzinesinden ödeniyor, bu sebeple büyük güçlük çeki­liyordu. Vezir Sâhib Ata bu masrafları kendi hâzinesinden karşıladığı gibi, borca bile girmişti. Ancak Selçuklu başkentinde bu sırada başka olaylar geli­şiyor, bu sebeple II. Mes’ûd Kayseri’ye gitmek zorunda kalıyordu. Bu gelişen olaylarda en büyük rolü, II. Gıyâseddîn Keyhusrev’in annesi oynuyordu. O iki torununu Konya’da tahta çıkarmak için Karamanlılar ve Eşrefoğulları’ndan yardım istiyordu.</p>
<p>Bu maksatla Karamanoğulları Güneri Bey’e beylerbeylik, Eşrefoğlu Halil Bey’e de saltanat naibliği veriyordu. Nitekim 8 Rebi 1. 684/14 Mayıs 1285’te Gıyâseddîn Keyhusrev’in çocukları Konya’da tahta oturtuldu­lar. Ancak kısa süre içinde Gıyâseddîn Keyhusrev’in çocukları olmadığı anla­şıldığından bunlar yakalanarak yargılanmak üzere Argun Hân’a gönderildiler ve ortadan kaldırıldılar. Bir süre sonra Geyhatu&#8217;nun Konya&#8217;ya geldiğini görü­yoruz (Nisan 1286), muhtemelen Sultan Mes&#8217;ûd da Onunla beraberdi.</p>
<p>Bu sıra­da Germiyanlılar harekete geçerek Beyşehir bölgesini yağmaladılar. Moğol ve Selçuklu kuvvetleri onları mağlup ederek bu Türkmenlerin faaliyetlerini bir süre için durdurmaya muvaffak oldular. Geyhatu’nun Konya’ya gelmesiyle Orta Anadolu’da sükûnet sağlanırken, batıdaki uç bölgeleri Karaman, Germiyan ve Eşrefoğulları’nın hareketleri nedeniyle kargaşa içinde bulunuyordu. Nihayet 1288 yılı başlarında bu üç Türk beyliği de Sultan II. Mes’ûd’a itaat et­tiler.</p>
<p>Yine bu devrede kırk yılı aşan uzun bir süre Selçuklu devlet teşkilatında görev ve vezirlik yapan Sâhib Ata Fahreddîn Ali 22 Kasım 1288’de öldü. Ona yaptırmış olduğu büyük hayır müesseseleri sebebiyle “Ebu’l-Hayrat / Hayır Babası” ve “Sâhib Ata” gibi lakablar verilmişti.</p>
<p>Fahreddîn Ali’nin ölümünden sonra Moğollar vezirlik için Anadolu’ya Fahreddîn Kazvînî’yi gönderdiler. O kalabalık bir İranlı memur grubu ile ge­lerek göreve başladı. Bu devrede Moğollar artık Selçuklu Devleti’ne tamamen el koymuşlardı. Fahreddîn Kazvînî’nin ağır vergileriyle Anadolu’da bir zulüm ve soygun devri başladı. Nihayet bu zâlim vezirin ve saltanat naibi Mucireddîn Emîr şâh’ın davranışlarından Argun Hân’a şikâyetçi olundu. Bu şikâyetler sebebiyle her ikisi de görevlerinden uzaklaştırıldı. Ayrıca Fahreddîn Kazvînî yaptığı zulümleri hayatı ile ödedi ve Tebriz meydanında başı vuruldu (1291).</p>
<p>Bun­dan sonra Anadolu’da malî işleri yürütmek için Yavlak Arslan oğlu Nasıreddîn adında bir Türk görevlendirildi. Nasıreddîn âdil işleri ve doğruluğu ile halkın sevgisini ve aynı zamanda Geyhatu’nun da itimadını kazandı. Ancak İlhan­lı sultanı Argun’un ölümüyle Geyhatu’nun onun yerine geçmesi (Temmuz 1291) ve bu sebeple Anadolu’dan ayrılması ülkede bir boşluk yarattı. Bundan yararlanan Karamanlılar harekete geçmişler ve Halil Bahadır’ın idaresinde Konya&#8217;ya saldırmışlardı.</p>
<p>Bu sırada Sultan Mes’ûd Kayseri’de bulunuyor ve ça­resiz kalarak bu durumu acele Sultan Geyhatu’ya bildiriyordu. Geyhatu’nun gelişini Konyalılar sevinçle karşıladılar. O askerlerinden bir kısmını, Akşehir tarafına gönderirken, kendisi de Karaman ülkesine ilerledi. İlhanlı Sultan’ının bu harekâtından Karamanoğulları ve Eşrefoğulları’nın ülkeleri büyük zarar gördü. Ele geçirilen yedi bin esir Konya’ya getirildi. Bu Moğol akınları Denizlik Muğla yörelerine kadar uzandı ve Menteşoğulları’nın ülkesi de acımasızca yağmalandı.Öte taraftan II. İzzeddîn Keykavus’un oğullarından Kılıç Arslan, Çobanoğulları’ndan Muzaffereddîn Yavlak Arslan ile birleşerek Kastamonu yöresinde İlhanlılara karşı harekete geçmişti.</p>
<p>Geyhatu, Sultan Mes’ûd’u bazı Moğol kumandanları ile beraber göndererek kuzeydeki bu hareketi de bastırdı ve İran’a döndü (1292). Onun dönüşü ve Selçuklu-Moğol ordusunun da sefer­de bulunmasından yararlanan Karamanlılar tekrar harekete geçerken, Eşrefoğulları da Gâvele Kalesi’ne kadar ilerleyip etrafı yağmalamışlardı.</p>
<p>Öte taraftan İlhanlı hanedanı arasında da taht mücadelesinin başladığı­nı görüyoruz, önce Geyhatu tahttan uzaklaştırılarak öldürüldü (1295). Onun yerine Baydu Hân geçti ise de, bir yıl bile saltanat süremeden Mahmûd Gazan Hân (1295-1304) İlhanlı sultanı oldu. Ancak bu devrede Anadolu’ya tayin edi­len Moğol noyanları da peşpeşe isyan ettiler ve öldürüldüler. Bu Anadolu’daki sosyal ve iktisadi hayatın daha da kötüleşmesine sebep oluyordu. Nitekim Mahmûd Gazan Hân Anadolu’daki Moğol kuvvetlerinin başına Tuğaçar’ı ta­yin etti ise de, ondan çekindiği için çok geçmeden öldürtmek zorunda kaldı (1295). Bundan sonra Anadolu’da Moğol kumandanlarının peşpeşe isyanları başladı, önce Baltu isyan etti, ayrıca Sultan II. Mes’ûd’un Gazan Hân’ın hu­zuruna gitmesini de engelledi.</p>
<p>Neticede Baltu, Kilikya Ermenileri tarafından yakalanarak Tebriz&#8217;e gönderildi ve orada öldürüldü (14 Ekim 1296). Sultan II. Mes’ûd bu olaydan sonra Gazan Han’ın huzuruna çıkabildi ise de, hüküm­darlıktan azledilmekten kurtulamadı ve Hemedan&#8217;a sürüldü.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-mesudun-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları – II. Gıyâseddîn Mes’ûd’un Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-giyaseddin-mesudun-saltanati-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları &#8211; Siyavuş (Cimri) Olayı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2015 19:06:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abaka]]></category>
		<category><![CDATA[Afyon]]></category>
		<category><![CDATA[Alâeddîn Siyavuş]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Cimri Olayı]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[II. İzzeddîn Keykavus]]></category>
		<category><![CDATA[III. Gıyâseddîn Keyhusrev]]></category>
		<category><![CDATA[Kongurtay]]></category>
		<category><![CDATA[Konya]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol]]></category>
		<category><![CDATA[Muineddîn Pervane]]></category>
		<category><![CDATA[Mut Ovası]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Sivayüş]]></category>
		<category><![CDATA[Teküdar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9295</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Siyavuş (Cimri) Olayı Türkmenler Anadolu&#8217;daki Moğol zulmüne karşı zaman zaman başkaldırıyorlar ve istiklallerini elde etmeye çalışıyorlardı. Nitekim Ermenek, Mut, Silif­ke ve Anamur bölgesindeki Karamanlılar Hatiroğlu Şerefeddîn’in ölümünden sonra da isyan hareketlerine devam ve üzerlerine gelen Selçuklu kuvvetlerini mağlup etmişlerdi. Sultan Baybars Kayseri’ye kadar ilerlediği zaman, onu kar­şılayanlar arasında Karamanlılar da bulunuyordu. Baybars burada Karamanlı­lara [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/">Türkiye Selçukluları – Siyavuş (Cimri) Olayı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9172 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye-Selcuklu-Devleti" width="424" height="353" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Siyavuş (Cimri) Olayı</strong></p>
<p>Türkmenler Anadolu&#8217;daki Moğol zulmüne karşı zaman zaman başkaldırıyorlar ve istiklallerini elde etmeye çalışıyorlardı. Nitekim Ermenek, Mut, Silif­ke ve Anamur bölgesindeki Karamanlılar Hatiroğlu Şerefeddîn’in ölümünden sonra da isyan hareketlerine devam ve üzerlerine gelen Selçuklu kuvvetlerini mağlup etmişlerdi. Sultan Baybars Kayseri’ye kadar ilerlediği zaman, onu kar­şılayanlar arasında Karamanlılar da bulunuyordu. Baybars burada Karamanlı­lara beylik menşurları ve sancaklar verdi. Öte taraftan Karamanlılardan Mehmed Bey kendi aşiretinin yanı sıra Eşref ve Menteşe beylerini de alarak harekete geçmiş ve önce Aksaray üzerine yürümüştü, fakat burada başarılı olamayınca Konya’ya ilerledi.</p>
<p>Mehmed Bey’in yanında bir rivayete göre, Kırım’da bulunan II. İzzeddîn Keykavus’un oğullarından Alâeddîn Siyavuş da vardı. (Bir kısım kay­nak ve araştırıcılar bu şahsın Selçuklulardan olduğunu kabul etmemekte, düz­mece bir şehzade olduğunu öne sürmektedirler. Nitekim alay etmek ve küçük düşürmek maksadıyla o “Cimri&#8221; lakabıyla anılmıştır.) Mehmet Bey, Alâeddîn Siyavuş adına Konya’nın teslimini istedi. Selçuklu Devleti ileri gelenlerinden Nâib Emîneddîn Mikâil bu teklifi reddederek Konya’yı müdafaaya hazırlandı ise de bunda başarılı olamadı. Karamanoğlu Mehmed Bey 10 Zilhicce 675/15 Mayıs 1277 günü şehre girdi, beraberindeki Türkmenler de bu zengin şehri yağ­maladılar.</p>
<p>Nihayet Alâeddîn Siyavuş Selçuklu tahtına oturtularak sultan ilan edildi, adına hutbe okundu ve para basıldı. Konya’nın ileri gelenleri de bu yeni sultana biat ettiler. Konya&#8217;ya girmeden birkaç gün önce yapılan divan toplantı­sında; bundan sonra divanda, sarayda ve resmî toplantılarda, mecliste ve mey­danda Türkçeden başka dil kullanılmayacağı hususunda çok önemli bir karar alındı. Daha Sonra Alâeddîn Siyavuş&#8217;un durumunu kuvvetlendirmek için IV. Kılıç Arslan&#8217;ın kızı ile evlendirilmek istendi. Kızın annesi Gazayla Hâtûn, vakit kazanmak maksadıyla çeyiz hazırlığı için dört ay süre istedi, Hâtun’un bu isteği uygun karşılandı. Mehmed Bey ve bu yeni Selçuklu Sultan’ının ilk başarısı Sâhib Ataoğulları&#8217;na karşı oldu.</p>
<p>Sâhib Ataoğulları Tâceddîn Hüseyin ve Nusreteddîn Haşan asker toplayarak ve Germiyanlı Türkmenleri’ni de beraberlerine alarak Konya’ya doğru harekete geçtiler. Mehmed Bey ve Alâeddîn Siyavuş da Akşehir istikametinde yürüdüler. Tâceddîn Hüseyin Değirmençayı geçerken öldürül­dü, bu suretle başlayan savaşta ölenler arasında Nusreteddîn Haşan da bulu­nuyordu (26 Mayıs 1277). Karamanlılar bu savaşta birçok Selçuklu devlet ada­mını da öldürdüler, daha sonra Karahisar (Afyon) üzerine yürüdülerse de gayet müstahkem olan bu kaleyi alamayarak Konya’ya döndüler (Haziran 1277). An­cak bu sırada İlhanlı şehzadesi Kongurtay, Sâhib Ata ve Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev’in büyük bir ordu ile ilerlemekte oldukları haber alındı. Mehmed Bey muhtemelen bu orduya karşı koyamayacağını anlayarak Alâeddîn Siyavuş ile Konya’yı terk edip Ermenek tarafına gitti.</p>
<p>Onun ve Alâeddîn Siyavuş’un Kon­ya’daki hâkimiyetleri otuz yedi gün sürmüştü. Selçuklu ve Moğol kuvvetleri onları takip ettiler, ancak Kongurtay 1277-1278 kışını geçirmek üzere Tokat’ın Kaz-ova kışlağına gitti. Öte taraftan Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev ve Sâhib Ata beraberlerinde bir Moğol birliği olduğu halde tekrar harekete geçerek Mut Ovası’na (İçel) girdiler, nihayet etrafı keşfe çıkmış olan Mehmed Bey’i yakala­yarak öldürdüler. Alâeddîn Siyavuş ise Anadolu’nun batı uç bölgelerine giderek Türkmenleri etrafına toplamış ve mücadeleye devam etmişse de başarılı olama­mış, Sultan Gıyâseddîn Keyhusrev ve Sâhib Ata idaresindeki Selçuklu ordusuna esir düşerek öldürülmüştür (muh. 1278).</p>
<p>Muineddîn Pervâne’nin öldürülmesinden sonra İlhanlı sultanı Abaka kardeşi Kongurtay ile Vezir Şemseddîn Muhammed Cuveynî’yi Anadolu’ya gönderdi. Kongurtay Anadolu’da bozulan düzeni sağlarken, Cuveynî de mali meseleleri halledecekti. Öte taraftan Kırım’da bulunan II. İzzeddîn Keyka­vus tahta yeniden geçmek ümidini kaybetmemiş, oğullarını da bu yönde bilinçlendirmiş ve Mes’ûd&#8217;u da veliaht tayin etmişti. Nitekim o öldükten sonra oğlu Mes’ûd maiyetiyle birlikte Anadolu’ya geldi (1280). Bu sırada Çobanoğulları’ndan Muzaffereddîn Yavlak Arslan onu beraberine alarak Abaka&#8217;nın huzuruna götürdü. Abaka Han, Mes&#8217;ûd’a Doğu Anadolu’dan bazı vilâyetler tahsis etmiş, fakat yanından ayırmamıştır. Bir süre sonra Abaka Öldü (1282) ve yerine samimi bir Müslüman olan Ahmed Teküdar İlhanlı Devleti&#8217;nin başına geçti. Sultan Ahmed Teküdar da Selçuklu ülkesini Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev ve Mes’ûd arasında ikiye böldü.</p>
<p>Anadolu’da ise Karamanlılar ve öteki Türkmenler taht kavgalarından yararlanarak Moğollar ile mücadeleye devam etmişlerdi. Nitekim Karaman ve Eşrefoğulları Konya ve Akşehir bölgelerinde yağma hareketlerinde bulunmuşlardı. Kongurtay da bu bölgedeki Karamanlılara karşı harekete geçti, on­ların ülkesi Ermenek ve Mut’a kadar ilerleyerek tahrip ve istila etti. Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev ise devletin ikiye bölünmesini kabul etmedi ve beraberinde Kongurtay, Sâhib Ata Fahreddîn Ali olduğu halde Ahmed Teküdar’ın huzuruna gitmek üzere yola çıktı.</p>
<p>Bu sırada İlhanlı Devleti’nde sultanlık mü­cadelesi başlamış, Kongurtay öldürülmüş, Gıyâseddîn Keyhusrev bir süre, Erzurum&#8217;da bekledikten sonra İlhanlı hükümdarının huzuruna çıkmıştı. Fakat İlhanlı Devleti’nde süren taht mücadelesini Argun Han’ın kazanma­sı Mes’ûd’un işine yaradı. Argun onu Selçuklu sultanı tayin etti. Gıyâseddîn Keyhusrev’i de tahttan indirip Anadolu’ya gönderdi, fakat daha sonra adam­ları vasıtasıyla yayının kirişi ile boğdurdu (1 Mart 1284).</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/">Türkiye Selçukluları – Siyavuş (Cimri) Olayı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-siyavus-cimri-olayi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları &#8211; III. Gıyâseddîn Keyhusrev&#8217;in Saltanatı Dönemi-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-giyaseddin-keyhusrevin-saltanati-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-giyaseddin-keyhusrevin-saltanati-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Aug 2015 18:59:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Abaka Han]]></category>
		<category><![CDATA[Acay]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Baybars]]></category>
		<category><![CDATA[Beylerbeyi Hatiroğlu Şerefeddîn]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[III. Gıyâseddîn Keyhusrev'in Saltanatı]]></category>
		<category><![CDATA[Memlük]]></category>
		<category><![CDATA[Mengti Temür]]></category>
		<category><![CDATA[Moğol]]></category>
		<category><![CDATA[Muineddîn Pervane]]></category>
		<category><![CDATA[Noyan]]></category>
		<category><![CDATA[Pervane]]></category>
		<category><![CDATA[Tebriz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9293</guid>

					<description><![CDATA[<p>III. Gıyâseddîn Keyhusrev&#8217;in Saltanatı IV. Rükneddîn Kılıç Arslan’ın öldürülmesinden sonra yerine küçük yaş­taki oğlu Gıyâseddîn Keyhusrev tahta çıkarıldı. Muineddîn Pervâne yine dev­let içindeki üstün mevkiini muhafaza ediyor çevresindeki bütün görevliler ya kendi akrabaları veya adamlarından oluşuyordu. Bu durumda kendisine rakip olarak her iki gruba dâhil bulunmayan Sâhib Ata Fahreddîn Ali’yi gö­rüyordu. Bu bakımdan Muineddîn Pervâne, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-giyaseddin-keyhusrevin-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları – III. Gıyâseddîn Keyhusrev’in Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9172 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye-Selcuklu-Devleti" width="385" height="321" /></a></p>
<p><strong>III. Gıyâseddîn Keyhusrev&#8217;in Saltanatı</strong></p>
<p>IV. Rükneddîn Kılıç Arslan’ın öldürülmesinden sonra yerine küçük yaş­taki oğlu Gıyâseddîn Keyhusrev tahta çıkarıldı. Muineddîn Pervâne yine dev­let içindeki üstün mevkiini muhafaza ediyor çevresindeki bütün görevliler ya kendi akrabaları veya adamlarından oluşuyordu. Bu durumda kendisine rakip olarak her iki gruba dâhil bulunmayan Sâhib Ata Fahreddîn Ali’yi gö­rüyordu. Bu bakımdan Muineddîn Pervâne, Sâhib Ata’yı ortadan kaldırmak için fırsat arıyordu. Nitekim Sâhib Ata’nın Kırım’da bulunan sabık Sultan, II. İzzeddîn Keykavus&#8217;a yardımda bulunmasını, bu yardımdan kendi haberi ol­masına rağmen, tasfiye için bir fırsat saydı (1271-72). Neticede vezir tutukla­narak görevinden uzaklaştırıldı. Ancak Sahib Ata’nın küçük oğlunun çabasıy­la İlhanlı sultanı Abaka onu huzuruna çağırarak muhakeme etti. Sâhib Ata bu yargılama sonunda hayatını kurtararak geri dönmüş, daha sonra 1275 yazın­da çok değerli hediye ve paralarla eski makamını elde edebilmişti.</p>
<p>Öte taraftan Muineddîn Pervane Anadolu’da baskısı altında bulunduğu Abaka’nın kardeşi Acay’dan şikâyetçi idi. Muhtemelen bu durumu öğrenen Acay ona karşı daha sert davranıyordu. Muineddîn Pervâne ise hayatını tehli­kede görerek Memlûk sultanı Baybars’a gizlice adamlar gönderiyor ve onun­la Moğolları Anadolu&#8217;dan uzaklaştırmak konusunda anlaşmaya çalışıyordu (672/1272-1273). Baybars onun bu teklifini kabul etmişse de Anadolu’ya gelecek yıl gelebileceğini bildirmişti. Nitekim Baybars sözünde durarak 673 Şaban/Şubat 1275 tarihinde harekete geçtiyse de, Pervâne ona haber gönde­rerek bu seferin bir sonraki yıla ertelenmesini istemişti. Bu nedenle Baybars da Kilikya Ermenileri üzerine yürüdü.</p>
<p>Diğer taraftan Abaka ise kardeşi Acay’ı 1275 yılında Anadolu’dan geri çekmiş ve onun yerine Moğol kumandanlarından Toku Noyan’ı tayin etmiş­ti. Selçuklu beyleri ve devlet adamları bu yeni Moğol kumandanının izni ol­madan herhangi bir hususta karar veremeyeceklerdi. Böylece Pervâne, Moğollar nezdindeki itibar ve itimadını kaybetmiş oluyordu. Ancak Abaka 1275 yılı Mayıs-Haziran aylarında Acay’ı tekrar Anadolu’ya göndermişti. Fakat İlhanlı sultanı tarafından huzura çağrılan Pervâne ve Toku Noyan’ın birlikte şikâyetleri onun Abaka tarafından geri alınmasına sebep oldu. Yine bu yıl içinde Moğol ve Selçuklulardan oluşan otuz bin kişilik bir ordu Bire kuşat­ması sırasında başarısız kalmıştı (Aralık 1275). Bu sırada Pervâne, Baybars ile tekrar temas kurmuş ve Moğolları Anadolu’dan atmak için Memlûklu ordu­sunu harekete geçirmesini istemişti. Muhtemelen bu haber Baybars’a 1276 baharında ulaşmış, o da bir sefer için mevsimin uygun olmaması sebebiyle Anadolu’ya sonbaharda gelebileceğini bildirerek özür dilemişti. Daha sonra Abaka Han haber göndererek IV. Kılıç Arslan’ın kızı Selçuk Hâtun’u oğlu Argun ile evlendirmek üzere huzuruna getirilmesini istedi. Pervâne, Fahıeddîn Ali ve Selçuk Hâtûn ile beraber yola çıkmış (27 Mayıs 1276) ve Tebriz’e giderek Abaka’nın huzuruna ulaşmıştı.</p>
<p>Selçuk Hâtun’un düğünü için Muineddîn Pervâne, Abaka Han’a giderken Selçuklu Devleti’nde başka olaylar gelişiyor; Beylerbeyi Hatiroğlu Şerefeddîn Moğollara karşı Anadolu’da isyan bayrağını açıyordu. Hatîroğlu öteki Selçuklu beylerini ve III. Gıyâseddîn Keyhusrev’i de bir hareket için kandırmış, ayrıca Memlûk sultanı Baybars’a da Anadolu’ya gelmesi için elçiler göndermişti. Ayrıca altı bin kişilik bir Memlûk birliğinin Emîr Bektut kumandasında keşif maksadıyla Elbistan&#8217;a gelmesi isyancıları ümitlendirmişti. Ancak Baybars ise böyle bir hareket için acele edilmemesini, askerleri Mısır’da bulunduğu bir şifâda Anadolu&#8217;ya gelmesinin mümkün olmadığını bildiriyordu. Hakikaten zaman geçmiş ve bu sırada Muineddîn Pervâne, Abaka’nın kardeşi Mengti Temür (Kongurtay), Vezir Fahreddîn Ali, Toku ve Todavuiı Noyanlar kuman­dasında otuz bin Moğol askeri ile geri dönmüşlerdi. Neticede Moğollar Sul­tan Baybars&#8217;ın bizzat harekete geçmediğini öğrenerek bu isyanı bastırdılar ve Hatiroğlu Şerefeddîn&#8217;i yakalayarak yargıladılar.</p>
<p>Bu yargılama sırasında Hatîroğlu, Muineddîn Pervâne’yi de Baybars’la mektuplaşmakla itham etti ise de canını kurtaramadı. O ve beraberindeki Selçuklu beylerinin büyük bir kısmı idam edildi (Ekim 1276). Böylece Hatîroğlu isyanı bastırılmış, ancak Moğollar Anadolu’yu daha sıkı bir kontrol altına almışlardı.</p>
<p>Nihayet Sultan Baybars Anadolu’yu Moğol istilasından kurtarmak için 7 Nisan 1277’de Halep’ten yola çıktı. Onun bu sefere çıkmasında Pervâne ile beraber Selçuklu devlet adamlarının teşviklerinin de rol oynadığı rivayet edilmiştir. Baybars ve Memlûklu ordusu Nisan ayı içinde Elbistan Ovası&#8217;na ulaş­tı. Burada Moğollar ile Memlûk ordusunun ilk karşılaşması öncü kuvvetleri arasında oldu ve bu ilk savaşta üç bin kişilik Moğol öncüleri bozguna uğradı.</p>
<p>Moğol ordusuna Tudavun ve Toku Noyanlar kumanda ediyordu. Muineddîn Pervâne de onlarla beraberdi ve ordunun sayısı Gürcü ve Selçuklu yardımcı kuvvetleri ile on beş-on altı bin kişiye ulaşıyordu. Memlûk ordusunun sayısı ise muhtemelen otuz bin civarında idi. Esas savaş 15 Nisan günü oldu ve Moğolların kesin şekilde mağlubiyetiyle sonuçlandı. Moğollar ile beraber bulu­nan Selçuklu askerleri, ihanetlerinden korkulduğu için ayrı bir grup hâlinde tutulmuşlar, onlar da pek savaşa girmemiş, ileri gelen Selçuklu beylerinden bir kısmı Memlûk ordusuna esir düşmüş veya gönüllü olarak esir olmuşlardı.</p>
<p>Muineddîn Pervâne ise savaşın neticesini gördükten sonra önce Kayseri’ye kaçmış, orada bulunan Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev’i, kendi karısı ve devlet adamlarını beraberine alarak Tokat’a gitmişti. Sultan Baybars Elbistan Ovası’nda kazandığı zaferden sonra Kayseri’ye doğru ilerledi ve 20 Nisan’da büyük bir sevinç ve merasimle karşılandığı bu şehre girdi. Baybars buradan Pervâne&#8217;ye haber göndererek huzuruna gelmesini bildirdiyse de, Pervâne onbeş gün daha süre istiyor ve bu arada Abaka ile temasa geçmeye çalışıyordu. Baybars onun ikiyüzlü siyasetini anlamış, ordusunda yiyecek ve yem sıkıntısı başlaması üzerine Kayseri’de altı gün kaldıktan sonra geri dönmüştü.</p>
<p>Muineddîn Pervâne bütün bu olup bitenlerden sonra durumu Abaka’ya bildiriyor, daha önceden olayları öğrenmiş olan Abaka da otuz bin atlı ile Anadolu&#8217;ya hareket ediyordu (Haziran 1277). Abaka Han önce savaşın ol­duğu Elbistan Ovası’na ilerledi. Muineddîn Pervâne, Sultan III. Gıyâseddîn Keyhusrev ve Sâhib Fahreddîn Ali de ona iltihak ettiler. Abaka Elbistan Ovası’ndaki Moğol Ölülerini gördüğü zaman çok üzülmüş, bu olayda suçlu olarak Pervâne&#8217;yi görmüştü. İlhanlı sultanı önce bu bölgedeki Türkmenlerden eline geçirdiklerini ortadan kaldırmış, daha sonra da Anadolu’daki şehirlerin yağmalanmasını ve halkının öldürülmesini emretmişti.</p>
<p>Bu sırada Abaka’nın veziri Şemseddîn Cüveynî ön plana çıkmış, Sivas’ın yarısı ile birkaç şehri sa­tın alarak tahrîb olmaktan ve buraların ahalisini ölümden kurtarmıştı. Buna rağmen birçok ilim ve devlet adamı Moğolların elinden kurtulamayarak öldü. Abaka, Anadolu’da özellikle Türkmenlerin başlattığı isyan hareketleri üzeri­ne, kardeşi Şehzâde Kongurtay’ı Sâhib Ata ile birlikte Karamanlıların cezalan­dırılması için görevlendirdi. Daha sonra o beraberinde Pervâne olduğu halde yoluna devam etti ve yolu üzerinde bulunan ve Pervâne&#8217;nin iktâı olan müstah­kem Şebinkarahisar&#8217;ın teslimini istedi. Ancak kale kumandanı Seyfeddîn’in burayı Pervâne’ye teslim etmemesi Abaka’nın daha da kızmasına sebep oldu.</p>
<p>Neticede Abaka Moğolların yazlık karargâhı olan Van Gölü’nün kuzeyindeki Aladağ’a gelerek burada Pervâne hakkında kumandanları ile görüşmeler yaptı. Bu sırada özellikle Baybars ile gizlice işbirliği yapması ve öldürülen Moğol kumandanlarının ailelerinin ısrarları Pervâne’nin aleyhine oldü. O maiyetiyle öldürüldü (2 Ağustos 1277). Böylece Anadolu tarihinde önemli bir rol oyna­yan bu devlet adamının sağladığı geçici bir sükûn devri sona ermiş oldu.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-giyaseddin-keyhusrevin-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları – III. Gıyâseddîn Keyhusrev’in Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-iii-giyaseddin-keyhusrevin-saltanati-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -İzzeddin Keykavus’un Saltanatı Dönemi-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-izzeddin-keykavusun-saltanati-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-izzeddin-keykavusun-saltanati-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 23:21:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İzzeddîn Keykâvus]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Bizans]]></category>
		<category><![CDATA[Celaleddin Kayser]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Gök Böri]]></category>
		<category><![CDATA[Halep]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu Sultanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Venedikliler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8372</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İzzeddîn Keykâvus’un Saltanatı Sultan I. Gıyâseddîn Keyhusrev şehit düştüğü zaman geride üç oğlu kalmıştı, bunlar büyüklük sırasıyla İzzeddîn Keykâvus, Alâeddîn Keykûbâd ve Celâleddîn (îbrâhim) Keyferîdun idi. Bu sırada devlet ileri gelenleri top­lanarak hangi şehzadeyi tahta çıkaracaklarını tartışmışlar, neticede Malatya meliki İzzeddîn Keykâvus üzerinde karar kılarak onu kendilerinin bulunduğu Kayseri’ye davet etmişlerdi. Nitekim I, İzzeddîn [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-izzeddin-keykavusun-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları -İzzeddin Keykavus’un Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-8313 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye Selcuklu Devleti" width="450" height="375" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İzzeddîn Keykâvus’un Saltanatı</strong></p>
<p>Sultan I. Gıyâseddîn Keyhusrev şehit düştüğü zaman geride üç oğlu kalmıştı, bunlar büyüklük sırasıyla İzzeddîn Keykâvus, Alâeddîn Keykûbâd ve Celâleddîn (îbrâhim) Keyferîdun idi. Bu sırada devlet ileri gelenleri top­lanarak hangi şehzadeyi tahta çıkaracaklarını tartışmışlar, neticede Malatya meliki İzzeddîn Keykâvus üzerinde karar kılarak onu kendilerinin bulunduğu Kayseri’ye davet etmişlerdi. Nitekim I, İzzeddîn Keykâvus Kayseri’ye gelerek Selçuklu tahtına oturdu (6 Safer 608/20 Temmuz 1211). Ancak çok geçme­den sultanlığı ele geçirmek isteyen bir şehzade daha olduğu anlaşıldı. Bu da Tokat meliki olan Alâeddîn Keykûbâd idi. O iyi bir hazırlık yapmış, Erzurum meliki olan amcası Tuğrul-şâh’ı, uç beyi Danişmendli Zahireddîn İli ve Erme­ni prensi II. Leon’u da kendi tarafına çekerek İzzeddîn Keykâvus&#8217;u Kayseri’de kuşatmıştı. İzzeddîn Keykâvus’un durumu hiç de parlak değildi ve kuşatma uzadıkça halkın hoşnutsuzluğu durumu gittikçe kötüleştiriyordu. Nihayet sultanı bu güç durumdan Kayseri valisi Celâleddîn Kayser kurtardı. Onun müttefikleri birbirinden ayırmak yolundaki teklifi uygun görülmüş ve karşı cepheden verilen vaatler ile ilk olarak Ermeni prensi uzaklaştırılmıştı. Daha sonra Tuğrul-şâh’m da ülkesine dönmesi Alâeddîn Keykûbâd’ın kuşatmayı bırakarak Ankara’ya çekilmesine sebep oldu. I. İzzeddîn Keykâvus bundan sonra Konya’ya geldi ve Abbâsî halifesi en-Nâsır Lidinillâh dahil cülûsunu bil­dirmek üzere civar hükümdarlara mektuplar gönderildi. Ayrıca sultanı teb­rik için de birçok elçiler geldi. Bunlar arasında İznik imparatoru Theodoros Laskaris’in elçisi de vardı, o 20.000 dinar ve birçok hediyeler göndererek barış teklif ediyor, bu teklifin uygun görülmesi ile iki taraf arasında hudutlara hür­met edilmesi şartıyla bir antlaşma yapılıyordu.</p>
<p>Sultan I. İzzeddîn Keykâvus’un tabii olarak ilgileneceği ilk iş, kardeşi Alâeddîn’in durumu idi. O Ankara’da oturdukça Selçuklu tahtı için bir engel teşkil edecek ve sultan hiçbir iş yapamayacaktı. Nihayet sultan Konya’da or­dusunu topladıktan sonra Ankara üzerine yürüyerek şehri muhasara etti. Bu muhasaranın kışın da devam etmesi şehir halkını güç durumda bıraktı. Ne­ticede Alâeddîn Keykûbâd kendi hayatına ve şehir halkına dokunulmaması şartıyla teslim olmayı kabul etti. Sultan bu isteği uygun görerek Ankara’ya gir­di (609/1212-1213), Alâeddîn Keykûbâd ise Malatya yakınındaki Minşar (veya Masara) Kalesi’ne hapsedildi.</p>
<p>İzzeddîn Keykâvus Selçuklu ülkesinde duruma hâkim olduktan sonra, babasının siyasetine yani ticari yönden Anadolu’nun kalkınmasına önem verdi. Nitekim ilk olarak Kıbrıs kralı Hugue ile bir ticaret anlaşması imzaladı (1214). Daha sonra Venedikliler ile de bir ticari anlaşma yapıldı. Akdeniz’deki ticaretin güven ve emniyetinin sağlanmasına mukabil, Karadeniz’de durum bu şekilde değildi. Anadolu&#8217;daki iki Bizans devleti Karadeniz’e hâkim olmak üzere idiler. Bu bakımdan Sultan İzzeddîn Keykâvus Karadeniz’de bir ticaret limanı kazanmak gayesiyle Sinop üzerine yürüdü. Ayrıca Trabzon Komnenos Devleti imparatoru Aleksios da bu şehri almak istiyordu. Sultan daha sefere çıkmadan önce Sinop hakkında bilgi almış ve şehrin ancak uzun bir muhasa­radan sonra ele geçirebileceğini anlamıştı. Îzzeddîn Keykâvus Sinop’a doğru ilerler iken bu sırada yakınlarda bulunan Aleksios da yanında beş yüz kişi ile ava çıkmış ve Türklere esir düşmüştü. Sultan beraberinde Aleksios olduğu halde Sinop önüne gelerek burayı muhasaraya başladı. Daha sonra Behram adındaki bir kumandanın bin kişi ile şehrin deniz bağlantısını keserek ge­mileri yakması halkı güç durumda bırakmıştı. Neticede Aleksios’un serbest bırakılması ve sultanın vassali olması, halktan da isteyenlerin şehirden ay­rılmasına müsaade edilmesi şartıyla bir antlaşma yapıldı. Böylece Selçuklu ordusu 3 Kasım 1214’te Sinop’a girdi. Ertesi gün de sultanın şehre girdiğini görüyoruz. O bir süre burada kalmış, şehrin imarı, iskânı ve ticaretin gelişme­si için çalışmalarda bulunmuştur. Ayrıca İzzeddîn Keykâvus Sinop’un fethi sebebiyle “Sultânü’l-gâlib” unvanını aldı.</p>
<p>Öte taraftan Ermeniler, muhtemelen Selçuklu sultanlığı için iki kardeş arasındaki mücadeleden yararlanarak Lü’lü’e (Ulu-Kışla), Ereğli ve Larende kalelerini ele geçirmişlerdi. Sultan Sinop’u fethettikten sonra tertiplediği bir seferle (612/1215-1216), adı geçen kalelere tekrar hâkim olmuş ve Ermenileri Torosların güneyine atmıştı. Selçuklu tahtı için yapılan mücadele sırasında bir şehir daha Türklerin elinden çıkmıştı. Antalya’nın Hristiyan halkı bir gece isyan ederek Selçuklu muhafızlarını öldürdüler ve şehre hâkim oldular. Sul­tan Sinop’u aldıktan ve Ermenileri geriye püskürttükten sonra Antalya üze­rine sefere çıktı. Neticede bir ay süren muhasaradan sonra Antalya Türkler tarafından tekrar fetholundu (30 Ramazan 612/22 Ocak 1216). Diğer taraftan Ermeni Leon Haçlıların elindeki Antakya’yı işgal ederek onlar ile anlaşmazlı­ğa düşmüştü (1216). Bu Sultan’ın Ermenileri itaat altına almak için beklediği bir fırsattı. Nitekim İzzeddîn Keykâvus 1216 baharında Maraş’a hareket ede­rek Yabanlu Ovası’nda ordugâh kurdu, ayrıca Halep hükümdarı Melik Zâhir’e haber göndererek ordusu ile onun da Ermeniler üzerine yürümesini istedi. Ancak Melik Zâhir tereddüt göstermiş ve bu konuda amcası Mısır hüküm­darı Melik Âdil’e danışmıştı. Melik Âdil’den müspet bir cevap gelmediği gibi, İzzeddîn Keykavus&#8217;un Halep’i almak istediği öne sürülmüştü. Ermeni Leon da hediyeler ile Melik Zâhir’i bu seferden vazgeçirmeye çalışıyordu. Niha­yet Ekim 1216’da Melik Zâhir öldü, yerine geçen oğlu Melik Azîz küçük yaşta olduğundan Halep beyleri anlaşmazlığa düştüler. Bir kısım beyler Selçuklu Sultan&#8217;nın yardımına gittiler. İzzeddîn Keykâvus bundan sonra Maraş emîri Nusreteddîn ile beraber Ermeni topraklarına girdi. Selçuklu ordusu Ceyhan vâdisindeki Çınçın ve Haçin (Saimbeyli) gibi kaleleri zapt etti. Nihayet iki taraf ordusu Keban Kalesi önünde karşılaştı, yapılan savaşı Selçuklu ordusu kazanırken Ermeni ordusu savaş meydanında ağır kayıplar vermiş ve içlerin­de mühim kumandanların da bulunduğu esirler bırakmıştı. Ermeni Leon ise bu yenilgiden sonra Sultan ile anlaşma yollarını aradı, neticede birçok hedi­yeler göndererek 1218 yılında Sultan ile barış yapmaya muvaffak oldu. Buna göre Ermeniler Selçuklulara tabi olacak, ihtiyaç halinde beş yüz asker ve yıllık 20.000 dinar haraç gönderecek ve bazı hudut kalelerini iade edecekti. Sultanda Sis (Kozan) hâkimiyetini bir fermanla Leon’a veriyordu. Ayrıca bu anlaşma Anadolu-Suriye arasındaki ticaret yolunun güvenliğini de sağlıyordu.</p>
<p>Selçuklu sultam bundan sonra Erzincan Mengücüklü beyi Fahreddîn Behram-şâh’ın kızı Selçuk Hâtûn ile evlendi. Yukarıda belirttiğimiz üzere Ha­lep hükümdarı Melik Azîz’in yaşının küçük olması bu şehri ele geçirmek is­teyen civar beylerin hevesini artırıyordu, öte taraftan bir kısım Halep beyleri de îzzeddîn Keykâvus&#8217;u şehre davet ediyorlardı. Nihayet İzzeddîn Keykâvus Eyyûbîlerden Sumeysat hükümdarı Melik Efdal ile şehri ona bırakmak, buna mukabil sultana tabi olmak şartıyla bir anlaşma yaptı. Daha sonra bu iki müttefik Halep’e doğru ilerledi. Yol üzerindeki Merzuban, Ra’ban ve Telibâşir kaleleri alındı (Haziran 1218). Fakat bu sonuncu kalenin Maraş emîri Nusreteddîn’e teslim edilmesi, Melik Efdâl’i Sultan’m Halep’i ona vermeye­ceği hususunda tereddüte sevk etti. Sultanı istemeyenler de aleyhte propa­gandaya başlamışlardı. Ayrıca Melik Azîz’in atabeği Şıhâbeddîn Tuğrul da Diyarbekir’de hüküm süren Melik Eşrefe durumu yazarak yardım istiyordu. Melik Eşref Mardin Artuklu hükümdarı Artuk Arslan ile birleşerek Halep’e doğru yürüdü. Selçuklu ordusundan Mübârizeddîn Behrâm-şâh idaresinde bin kişilik bir öncü birliğinin Melik Eşref tarafından mağlup ve esir edilmesi, Melik Efdal’ın Melik Eşref tarafına geçmesi, büyük ölçüde casusluk ve kar­şı propaganda hareketi (sultanın Haçlılar ile anlaştığı gibi hususlar), İzzeddîn Keykâvus’un bir ihanete uğradığı düşüncesiyle Menbic’den geri dönmesine sebep oldu. Melik Eşref bir süre sultanı takip etmiş ve onun ele geçirdiği kale­leri geri almıştı (Ağustos 1218).</p>
<p>Sultan bu mağlubiyete çok üzülmüş, bu sefere taraftar olmayan bey­lerden dahi şüphelenmiş ve bazılarını bir eve kapatarak yaktırmıştı. Nihayet bir intikam seferi için hazırlıklara başladı, Artuklulardan Diyarbekir hâkimi Nâsıreddîn Mahmûd ve Erbil hâkimi Muzaffereddîn Gök Böri gibi bazı hü­kümdar ve beyler ile anlaştı. Adı geçen bu hükümdarlar Selçuklu Sultanına tabi oldular. Sultan Îzzeddîn Keykâvus ordusu ile harekete geçip Malatya’ya ulaştı ise de, hastalığının (verem) şiddetlenmesi daha ileri gitmesine engel oldu ve Viranşehir’de öldü (616 Şevvâl/10 Aralık 1219-7 Ocak 1220).</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil-Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-izzeddin-keykavusun-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları -İzzeddin Keykavus’un Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-izzeddin-keykavusun-saltanati-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye Selçukluları -II. Rükneddin Süleyman-şah’ın Saltanatı Dönemi-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Harun Selçuk]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 23:11:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Selçuklu Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Merçil - Müslüman Türk Devletleri Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Rüknneddin Süleyman Şah]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye Selçukluları Devleti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8368</guid>

					<description><![CDATA[<p>II.Rükneddîn Süleyman-şâh’ın Saltanatı  II.Rükneddîn Süleyman-şâh muhtemelen 21 Eylül 1197 (7 Zilkade 593) ’de Konya’ya girerek Selçuklu tahtına oturdu. Onun ilk faaliyeti kardeşleri üzerine olmuş; Argun-şâh’ın elinden Amasya’yı, Behram-şâh’tan Niksar böl­gesini almıştı. Elbistan meliki Tuğrulşâh da bu olaylardan sonra derhal itaa­tini bildirmişti. Öte taraftan Selçukluların taht mücadelelerinden yararlanan Ermeni prensi II. Leon (1187-1219) ülkesini genişletmiş, hatta [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları -II. Rükneddin Süleyman-şah’ın Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="  wp-image-8313 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/Turkiye-Selcuklu-Devleti.jpg" alt="Turkiye Selcuklu Devleti" width="495" height="413" /></a></p>
<p><strong>II.Rükneddîn Süleyman-şâh’ın Saltanatı </strong></p>
<p>II.Rükneddîn Süleyman-şâh muhtemelen 21 Eylül 1197 (7 Zilkade 593) ’de Konya’ya girerek Selçuklu tahtına oturdu. Onun ilk faaliyeti kardeşleri üzerine olmuş; Argun-şâh’ın elinden Amasya’yı, Behram-şâh’tan Niksar böl­gesini almıştı. Elbistan meliki Tuğrulşâh da bu olaylardan sonra derhal itaa­tini bildirmişti. Öte taraftan Selçukluların taht mücadelelerinden yararlanan Ermeni prensi II. Leon (1187-1219) ülkesini genişletmiş, hatta Kayseri civarı­na kadar ulaşan akınlar yapmıştı. Süleyman-şâh buna mukabele olmak üze­re yine Ermenilerin Lampron20 bölgesi hâkimi Oşin ile birleşerek II. Leon’u tekrar Torosların güneyine atmıştı (1199) Daha sonra II. Süleyman-şâh Sel­çuklu topraklarını genişletmeye ve Anadolu’da Türk birliğini kurmaya çalıştı. Bu maksatla önce Malatya meliği olan kardeşi Muizzeddîn Kayser-şâh’a karşı harekete geçti. Kayser-şâh kayınpederi olan Eyyubî hükümdarı Melik Âdil’e dayanarak bağımsızlığını sürdürüyordu. Ancak o, bu kez II. Süleyman-şâh’a karşı mukavemet edemedi, Malatya Haziran 1200 tarihinde Süleyman-şâh’ın idaresi altına girdi. Süleyman-şâh ayrıca Harput’ta hüküm süren Artuklu ko­luna hâkimiyetini kabul ettirdi. Selçuklu Sultanı bu işler ile meşgul iken İm­parator III. Aleksios tüccarların mallarına el uzatmaktan vazgeçmediğini gös­termiş, bu kez de Samsun’a gelen gemilere baskın yaptırarak birçok mallan yağmalatmıştı (1201).</p>
<p>Öte taraftan Kraliçe Thamara (1184-1211) zamanında Gürcüler kuzey­den gelen Türk kabilelerinden Kıpçaklar ile ittifak etmişler ve kuvvetli duruma gelerek civar bölgeleri istilaya başlamışlar, bu arada Erzurum’a kadar uzanan bir akın yaparak Kars’ı ele geçirmişlerdi. Nihayet bu duruma son vermek için Rükneddîn II. Süleyman-şâh harekete geçti ve önce Erzurum’a uğradı. Sultan civar hükümdarları ve bu arada Saltuklu hükümdarı Melikşâh’ı da Gürcistan se­feri için huzuruna çağırmıştı. Ancak Melikşâh&#8217;ın Sultan’m huzuruna gitmekte geç kalması Süleyman-şâh&#8217;ın onu hapsetmesine ve böylece Saltuklu Devleti’nin ortadan kalkmasına sebep oldu (25 Mayıs 1202). Erzurum’un idaresi ise Me­lik Mugiseddîn Tuğrulşâh’a verildi. Süleyman-şâh daha sonra Gürcistan’a ha­reket etti, bu arada adı geçen sefere hissî bazı olayların, Kraliçe Thamara’nın Süleyman-şâh ile evlenmek istemesinin de sebep olduğu kaynaklar tarafından söz konusu edilmiştir. Süleyman-şâh ayrıca bu sefer sırasında Thamara’ya bir mektup göndererek Müslümanlığı kabul etmeyen hiç kimsenin yaşamasına müsaade etmeyeceğini bildirdi. Thamara da bu olay üzerine askerini topladı ve Kapçakların da yer aldığı bu orduyu Selçuklular üzerine gönderdi. Türk or­dusu Micingerd Kalesi civarında karargâh kurmuş iken, Gürcüler buraya bir baskın yaptılar. Bütün çabalara rağmen Selçuklu ordusu toparlanamadı. Ayrıca sultanın çetrdârının atının tökezlemesi ve çetrin yere düşmesi daha büyük bir paniğe ve Selçuklu ordusunun ağır bir mağlûbiyetine sebep oldu. Gürcüler birçok Türk askerini öldürdüler ve ordugâhtan sayısız ganimet ele geçirdiler, esir olanlar arasında Erzincan Mengücüklü hükümdarı Behrâm-şâh da bulu­nuyordu ve daha sonra fidye ödeyerek esaretten kurtuldu. Süleyman-şâh ise Erzurum’a çekilmek zorunda kaldı.</p>
<p>Sultan II. Süleyman-şâh bir süre Anadolu’daki öteki Türk beyliklerine hâkimiyetini kabul ettirmek ve kardeşinin elinden Ankara’yı almak için uğ­raştı. Bu sırada Artuklulardan Mardin hâkimi Artuk Arslan, Eyyûbîlere karşı Süleyman-şâh’tan yardım istedi (1202). Eyyûbîlerden Sumeysat hâkimi Melik Efdal da amcası Melik Âdil’e karşı yine Selçuklu Sultan’nın yardımına sığı­nıyor ve ona tabi olmayı kabul ediyordu (599/1202-1203). Melik Mes’ûd ise Ankara’da hüküm sürüyor, özellikle batı ve kuzey yönünde hâkimiyetini geniş­letiyor, Çankırı, Kastamonu, Bolu ve Eskişehir gibi bölgelerde de sözü geçiyor­du. II. Süleyman-şâh’ın kardeşini üç yıl kadar Ankara’da muhasara altında tut­tuğu rivayet ediliyor. Nihayet iki taraf anlaşmış, Mes’ûd Ankara’yı bırakarak uç bölgelerindeki bir kaleye gitmeye razı olmuştu. Nitekim o bu maksatla yanın­da iki oğlu olduğu halde Ankara’dan ayrılmış, fakat muhtemelen onu kendisi­ne kuvvetli bir rakip gören II. Süleyman-şâh tarafından yolda öldürtülmüştür. Ancak Süleyman-şâh da bu olaydan sonra çok yaşamamış, rivayete göre yeni bir Gürcistan seferine giderken yolda hastalanarak (Kulunç) ölmüştür (6 Zilka­de 600/6 Temmuz 1204).</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Erdoğan Merçil- Müslüman Türk Devletleri Tarihi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/">Türkiye Selçukluları -II. Rükneddin Süleyman-şah’ın Saltanatı Dönemi-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiye-selcuklulari-ii-rukneddin-suleyman-sahin-saltanati-donemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
