<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aile | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/aile/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 16 Aug 2024 17:04:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Aile | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Deneyim/Müşahede</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 16:50:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk yetiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[öğrenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Altay Cem Meriç]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[müşahede]]></category>
		<category><![CDATA[slogan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27047</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23216 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg" alt="" width="369" height="231" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-300x188.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-600x375.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3-768x480.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/yazi_stilinden_karakter_analizi_ofix_blog_1_3.jpg 800w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Öğrenmek yaşamayı öğrenmektir. </strong></p>
<p>Öğrenmek nihayetinde yaşamayı öğrenmektir, kıylükal değil. Maddeden tamamen uzaklaşan metafizik felsefe çalışıyor olsanız dahi nihai maksat hakikati keşfedip o hakikate göre yaşamak ve bunu insanlara salık vermektir. Gerçekte öğrenmek özü itibariyle güzeldir. Yani hiçbir ek fayda veya sonuç getirmese dahi bilmek, bilmemeye nazaran güzel bir şey olurdu. Buna rağmen öğrenmek neredeyse her zaman pratik bir eylem ve sonuçtan da uzak değildir. Sadece öğrenmek için öğrenseniz dahi öğrendikten sonra artık aynı kişi değilsiniz. Hakikati keşfetmek ya da keşfettiğini düşünmek insanı kaçınılmaz olarak değiştirir. İnsan kendi bilgisine karşı direnemeyen bir varlıktır. Öğrenmek üzerine yazılan kitaplarda ve hatta eski eserlerde şunu görürüz &#8220;İlim öğrenmek için evlenmemek gerekir, bir eşle ilgilenmek, çocuklarla uğraşmak gibi meşguliyetler vakit kaybettiricidir.&#8221; Bu tarz sözleri eskiden okuduğumda keyfim kaçardı. Pek çok ilim talebesine de çoğu zaman bu his gelir. Aslında bu, amacından sapan bir öğrenme şeklidir. Ne hakikatin özünü aramak ne de yaşamayı öğrenmek kağıdı kutsamakta olmaz. Kitap ve kağıda yapılan şey, dünyadaki dağınık gözlem verilerini birilerinin düzenli hale getirip gözlerimizin önüne koymasıdır.1 Gerek hakikati sağlayacak tefekkür, gerekse yaşamayı öğrenmek dünyadaki gözlem verilerinden uzakta değildir. Bu anlamı ile hayatı deneyimlemek öğrenim açısından bir kayıp değildir. Bakmayı bilen bir göz baktığı her yerden bir şey öğrenir. Yaşama dair meşguliyetler, hayatı ciddiyetle gözlemleyenler için boşa giden vakitler değildir.</p>
<p><strong>Öğrenmek nasıl bir faaliyettir~ </strong></p>
<p>Yukarıda anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere öğrenmek müşa hede ile iç içe geçmiş durumdadır. Bu tarz eserlerde maalesef müşahede fazlaca ihmal edilmiştir. Çoğunlukla zamanın üzerinde durulmuş ve nadiren de kitap seçiminden bahsedilmiştir. Müşahede ise neredeyse hiç ele alınmamıştır. İşin aslı öğrenmek, bilgiyi işleme sokabilmek ve kullanabilmektir. İnsanda bu faaliyetlere dair bir meleke oluşmasıdır. En teorik konularda dahi durum böyledir. Yani örneğin fıkıh usulü ya da bilim felsefesi öğrenmek, kelime ezberlemekten ya da sayfalarca okumaktan ibaret değildir. Bu ilmi, meselelerle karşılaştığında adeta bir &#8220;meleke&#8221; halinde kullanmak, usul/metot ihlal edildiğinde fark edebilmektir. Bunu sağlamayan bir öğrenme eskilerin kıylükal dedikleri &#8220;O onu dedi, bu bunu dedi.&#8221; faaliyetinden öteye gitmez. Bu ne bir ilim ne de bir öğrenmedir. Yine eskilerin güzel tabiri ile &#8220;malumatfuruşluk&#8221;tur. Malumat ise ilim değildir; dağınık ve bütünlük arz etmeyen, kişiyi değiştirmeyen bilgi kırıntılarıdır. Oysa bilmek, bilgi kırıntıları arasında bağlantılar kurabilmek, bu bağlantıları zenginleştirebilmek, güçlendirmek ve lazım olduğunda gösterebilmektir. Felsefi derinlik ya da tefakkuh ilk bakışta görünmeyen bağlantıları kuracak kadar konu üzerinde vakit geçirmeyi ve meleke kazanmayı gerektirir. Bu yüzden malumatfuruş, dağınık bilgiyi dinleyiciye boca eder ve kendisinin anlaşılmadığını iddia eder. Oysa bilen anlatır. Alim bilgisini kullanır. Kullanamadığın şey senin değildir. Gerçekten kolay anlatım, kafanın içinde işlediğin bilgiyi dünyada görebilmeyi gerektirir. Bu yüzden böylelerinin örnek kullanmakta zorlanmadıklarını ve örneklerin kolay anlatım sağladığını fark edersiniz. Sanki herkesin elini uzatsa kolaylıkla yakalayabileceği şeyleri veriyor gibidirler. Ama bunu herkes yapamaz. Birinin bir konuyu gerçekten bilip bilmediği en kolay yoluyla verdiği örneklerden anlaşılır. Çoğu insan, konuşmacının atıf yaptığı kaynaklara ya da suni bilgiç edalarına aldanmakta yanılır.</p>
<p><strong>Bilgiyi İşlemek </strong></p>
<p>Tüm bu anlattıklarımızdan anlaşılacağı üzere insan zihni girdiler alan ve çıktı oluşturan bir yapıdadır. Bu girdiler bazen kağıttaki sayfalar, bazen kulağa dökülen sözler ve bazen yaşanan deneyimlerdir. Tüm bu girdiler ancak derin bir tefekkürle yoğrulur. Nihayetinde içinden çıktığı zihnin yoğurduğu biçim özneldir. Herhangi bir girdi biçimini engellemek, tefekkürün kendisine malzeme kılacağı nesne miktarını azaltmaktır. Mütefekkir, usta bir aşçı dahi olsa malzeme (bilgi) eksikliği çekecektir. Bazen bol malzeme kötü aşçıya denk gelecektir. Bazen bol malzeme ve iyi aşçı olmasına rağmen aşçı tembel olacaktır vesaire. Her daim aşçılığı geliştirme çabası ise bu kitabın konusudur. Örneğin sık sorulan bir soru vardır: &#8220;Okuduğum bazı şeyleri hatırlıyorum fakat hangi kitapta okuduğumu bile anımsayamıyorum, neden?&#8221; Bu sorunun cevabını vermiş olduk. Okuduğun kitap bir veri kaynağıdır. İşlenmiş bilgi ise senin &#8220;ürünün&#8221; dür. Hangi kitaptan okuduğunu anımsamak öğrenimin maksadı değildir. Ya da şu şikayeti sıklıkla duyarız: &#8220;Kitap okuyorum fakat hiç aklımda kalmıyor:&#8217; Burada da insanlar genellikle akıllarında kalanın ne olduğunu kitabı bitirip düşündüklerinde &#8220;Neyi hatırlıyorum?&#8221; sorusunaverdikleri cevapla ölçerler. İşin aslı bu sadece bir hafıza sınamasıdır. Oysa öğrenmek böyle değil, küçük bir çocuğun süt içmesi gibidir. Süt nereye gitti? Koluna mı gövdesine mi? Hangi süt damlası hangi eti oluşturdu? Bunları bilmek imkansızdır. Vakıada gözlenen şey, çocuğun büyüdüğüdür. Kitap okumak da yaklaşık bunun gibi bir şeydir.</p>
<p><strong>Sakince Düşünmek/Analiz Etmek </strong></p>
<p>Hayatımda müşahede ettiğim bir örneği söylemem gerekirse, benim Türkiye&#8217; de tanınır olmaya başlamam muhtelif kişi ve grupların söylemlerine verdiğim cevap videoları sayesinde oldu. İşin aslı bu tarz videolarda yaptığım şey çoğunlukla &#8220;Ne diyor?&#8221; diye durup düşün mekten ibaret. Bu videoların neredeyse hiçbirinde muhtelif kaynaklar taradığım araştırmalar yapmadım. Oysa ders ve konu anlatımı yaptı ğım videolar için uzun emekler veririm. Tek hadisi inceleyip anlatım yapacağım bir video için 1 ay ciddi ciddi çalıştığım vakidir. Oysa çürütme videolarının toplamında dahi bu kadar emek vermemişimdir. Bunun sebebi bence şu: İnsanların büyük bir kısmının entelektüel faaliyetten anladığı, kulaklarından içeri dökülen sloganları papağan gibi tekrar etmekten ibarettir. Sloganlar ise dayanıksızdır. Ayette zikredilen örümceğin evini anımsatır. Ancak sloganlar bir akış oluşturur. Kendinizi bu akışa kaptırmazsanız ve durabilmeyi becerirseniz sloganın ne kadar boş olduğu çok kolayca fark edilir. Bu sebeple insanlar dönemin modasına kapı larak canları ve malları pahasına savundukları fikirlerinin çok saçma olduğunu modası geçince fark ederler. &#8220;Yahu biz o zamanlar nasıl kapılmışız buna&#8221; gibi bir ruh halinde olurlar.</p>
<p>İşte bu durum, akış ve dönemin modası ile alakalıdır. İyi bir tefekkür, durmayı gerektirir. Bir kere koşmanın tadını alan insan hep koşmak ister. Bu Müslümanların bir kısmında da var olan bir durumdur. Kişi koştuğunda görevini yaptığını ve gayret ettiğini hisseder. İşin aslı mutlu da olur. Zira insan mutluluğunun belası olan can sıkıntısından kurtulur ve koşmak insanı dinç tutar. İnsan adanmaya muhtaç bir varlıktır. Durgun su kokar, koşmamak insanda pek çok şeyi bozar. Ancak koşular arasında durup tefekkür etmek doğru bir yönün tayini için elzemdir. Koşan mutlu olur ama başı kesik tavuk gibi koşuşturan bir hedefe ulaşamaz. Dolayısı ile koşmak da gerekir durmak da. Koşmadan deneyimlenemez, durmadan tefekkür edilemez. Koşmak müşahedenin, durmak derinleşmenin kaynağıdır. Ne kadar koşup ne kadar durulacağında mizaç da etkilidir.</p>
<p><strong>Konuşmanın Hazzı </strong></p>
<p>Müşahede ile ilgili yazdıklarımıza bir örnek olarak konuşmak ve susmak denklemini anlatmak güzel olacaktır. Müşahede, susmayı gerektirir. Az önce koşmak ve durmaktan bahsetmiştik. Kişisel diyaloglarda müşahede ve tefekkür, susanın yaptığı iştir. Konuşurken müşahede edemezsin. Genellikle çok ve boş konuşan insanların müşahedesinin zayıf, karakter ve olay tahlillerinin sığ olmasının önemli sebeplerinden birisi budur. Aslında olan şudur: Böylesi kişiler çok konuştukça, tefekkürleri azalır ve konuşma içerikleri zayıflar. Boş konuştukları için de az dinlenirler. Az dinlendikçe daha çok konuşurlar. Bu böylece kendi kendini besleyen bir kısır döngüye dönüşür. Aslında boşboğazlık yapmayan insanlar bir konuyla ilgili konuş tuklarında daha dikkatli dinlenirler. Eğer ağızlarından güzel cümleler de dökülürse gördükleri ilgi daha fazla artar. Az konuşan ve konuştuğunda kıymetli şeyler söyleyen insanlar kanaatleri merak edilen ve görüşlerine başvurulan kişilerdir. Bir olay olduğunda onların konu hakkındaki yorumlarına ulaşılmak istenir. Onlardan yorum alabilenler bundan mutlu olur. İşin aslı dinlemeyi bilmeyene konuşmak da züldür. Ona herhangi bir şey öğretmek de imkansızdır. Zira bir insanın ilk olarak öğren mesi gereken şey dinlemektir. Yaptığımız söyleşilerde bazen bu gibi kimselerle karşılaşırız. Sahne şöyledir; kişi, soru sormak için mikrofonu alır ama aslında niyeti soru sormak değil konuşmaktır.</p>
<p>Oysa ondan başka kimse onun konuşmasını istemez. Uzun uzun kendi fikirlerini anlattıktan sonra pek de soru sayılmayacak bir şeyler söyleyerek bitirir. Eğer ona cevap verirseniz mimiklerinden sizi dinlemediğini,ilk kelimenizden itibaren kendi söyleyeceği şeye odaklandığını ve konuşma sırasının kendisine geçmesi için sabırsızlandığını hissedersiniz. Sorduğu soruya cevap alırkenki mimikleriyle kendini ele veren kişi lere &#8220;Şu anda beni dinlemediğini fark ediyorsun değil mi?&#8221; derim. Bu tepki ona yapılabilecek en büyük iyiliktir. Zira şu bilgiyi ya da bu bakış açısını öğrenmesinden daha önemli olan şey dinlemeyi öğrenmesi dir. Zira ilki öğrenmek, ikincisi ise öğrenmeyi öğrenmek ile ilişkilidir. Böyle kimseler üzerine tefekkür ettiğimde hep şaşırırım, gerçekten ilginç bir psikolojik durum olduğunu düşünürüm. Söz konusu kişi belli ki konuşmadan dinlemeye, kendi fikrini ifade etmeden başkasının fikrini anlamaya çalışmaya 1 saat bile tahammül edemeyecek durumdadır. Elbette bu nefsi bir durumdur ve nefsinin itkileri onu dinlemeye ya da susarak tefekkür etmeye tahammülsüz hale getirmektedir. Sanki içinde bir şey onu konuşması için dürtüyormuş gibi dayanamamaktadır. Oysa o anda uzun konuşmasından herkesin rahatsız olacağını bilir ancak çoğu zaman yine de dayanamaz. Dinlemeyi bilmeyen müşahedeyi ıskalar, konuşmaları yavanlaşır, zaman geçtikçe boşboğazlaşır. Eskiler &#8220;sözün şehveti&#8221; diye bir tabir kullanırlardı. Gerçekten konuşmanın hazzı, nefis terbiyesini hak eden şeylerden birisidir.</p>
<p><strong>Kağıdı Kutsamak </strong></p>
<p>Eğer kağıdı kutsamak gerçek hayatı ıskalamaya neden oluyorsa artık kağıt, öğrenmenin düşmanı olmuş demektir. Öğrenme sürecinde, içine düşülebilecek en tehlikeli tuzaklardan birisi budur. Hayata paralel bir simülasyon oluşması ve o simülasyon içerisinde kendini güvenli hisseden ilim talebesinin halinden mutlu bir şekilde yaşamasıdır. Sirenlerin şarkısı ile büyülenen Odysseus&#8217;un arkadaşları gibi keyifli ama gerçekten uzak bir evrende ömrü tüketmektir. Örneğin &#8220;İlim öğrenmek isteyen birisi için çocuk sahibi olmak dezavantaj gibi anlatılıyor:&#8217; demiştik. Oysa benim ortaya koyacağım bakış açısında evli olmamak ve çocuk sahibi olmamak dezavantajdır. Zira normal bir insanın yaşantısının belki %50&#8217;sini bile hiç deneyimlememiş biri nasıl onun hayatı hakkında kanaat sahibi olabilir? Bir çocuğun büyümesini izlerken aslında insan denilen şeyin büyüme aşamalarına her anıyla tanıklık ediyorsunuz. Bir çocuğun mizacını hissetmek, duygularının gelişimini, algısının değişme biçimlerini günbegün müşahede etmek, onun hayat ve ölüme dair sorularına maruz kalmak az bir tecrübe midir?</p>
<p>Bu bilgiye sahip olmayan ile sahip olanın hayata bakışı aynı derinlikte olabilir mi? &#8220;Bir baba evladını nasıl sever?&#8221; Bunu nasıl bilebilirsiniz? Kötü bir ailede doğmak bir çocuk için neden kötüdür? Bir insanın nasıl şımaracağını, nasıl dengeli bir karakter oluşturacağını ya da neden korkacağını bir çocukta adım adım görmekten daha büyük bir gözlem var mıdır? Hangi psikiyatri kitabı size bu bilgiyi yakini olarak verecektir? Bunları 20 yıl gece gündüz bir çocuğu yetiştirmiş birisi ile yetiştirmemiş birisi sizce aynı düzeyde anlayabilir mi? Bir at yetiş tiricisi ile atlar üzerine yazılmış kitapları okuyan birisi attan aynı düzeyde anlayabilir mi? Elbette ikisi de bunu iddia eder. Ama birisi sloganik anlar, diğeri ise yakin ile bilir. İlki hatalı pek çok sloganı da kabul eder. Çünkü işin esası konuyu gerçek bir kavrayış ile öğrenmemiştir. Annesi ve babası yanında yaşlanmış birisi bir yaşlının kaygıla rını, duygularını, hayatını geçirdiği şeylerin onu getirdiği ahlaki durumu bizzat müşahede edecektir. Nihayetinde kendisi de yaşlanacaktır. Bunlar önemsiz bilgiler midir? Bu konuları düzgünce anlatabilen kaç tane kitap vardır? Öğrenimin ulaşamadığı yerlerde insanlar anlık kararlarla yaşarlar ve böylesi önemli konular genellikle kitaplardan okunmaz. Zira bunlara dair yazılmış dişe dokunur bir literatür bulmak zordur.</p>
<p><strong>Aile ile ilgilenmek vakit kaybı mıdır~</strong></p>
<p>Mizaçlar değişebilmekle beraber, kişinin çocuğu, eşi ya da anne babası ile ilgilenmesi ona zengin bir deneyim sunacağı gibi vakit açısından da zarar ettirmez. Zira kendisiyle ilgilenilmeyen bir ailenin ortaya çı karacağı problemler, toplamda onlarla ilgileneceğiniz süreden daha fazlası edecektir. Bir çocuk belki 15 dakika babası ya da annesiyle oynayıp mutlu olacak iken bu süreyi alamadığında huysuz olur, problemli davranışlar gösterir. Bu davranışlarla eninde sonunda siz uğraşacaksınız.</p>
<p>Ne kadar ötelerseniz ilerde daha büyük problemlerle karşı karşıya geleceksiniz. 20 yaşına kadar kendisi ile hiç ilgilenilmeyen bir çocuk büyük ihtimalle ya ailesinden kopacak ya da ailesinin başına daha uzun mesai alacak dertler açacaktır. Ayrıca kendimde de müşahede ettiğim bir diğer nokta, evlat sahibi olmanın insanı genç bir erkek olmaktan &#8220;baba&#8221; olmaya götürdüğü, böylece hayatındaki her şeyin değiştiği gerçeğidir. Bir baba, çoğu zaman bir gence nazaran nefsine daha hakimdir. Nefsini evladı için pek çok durumda dizginlemektedir. Artık gençliğine oranla havailiği azalmış tır. Bu nefis terbiyesi onun ilim öğrenmesine katkı sağlayacaktır. Nefis terbiyesinin ilim tahsilindeki öneminden ilerleyen sayfalarda genişçe bahsetmeye çalışacağız. Çoğu kişi anne baba olan kimselerden şu sözleri duymuştur: &#8220;Yahu bizim çocuğumuz yokken ne hakla yorulduğumuzu düşünüyormuşuz? Oysa şimdi çocukların erken uyuduğu, bizim uyumadığımız 1-2 saatlik kısa vakitler ganimet gibi geliyor.</p>
<p>Tüm bireysel işlerimizi bu aralıkta yapıyor ve dinleniyoruz:&#8217; Artık daha yoğun bir tempoya alışmışlardır. Temsilen anlatacak olursak; bu anne babanın 25 yaşındayken 20 kilogram yükleri vardı. Ancak nefis terbiyeleri zayıf olduğundan 20 kilograma ancak güç yetirebiliyorlardı. Çocuk yetiştirmeye başladık larında ise yükleri belki 30 kilograma ulaşmış ancak zorunlu olarak yaptıkları nefis terbiyesi sayesinde 50 kilogramı omuzlayacak seviyeye gelmişlerdir. Bu yüzden ilk çocuktan ve onun getireceği tempodan deli gibi korkan bu genç ebeveynler, bir iki yıl sonra ikinci çocuğu düşü necekler ve çoğu zaman bu niyetlerini yerine getireceklerdir. Oysa ilk çocukları olduğunda başka çocuk istemediklerini söylüyor, bir taneyle bile baş edemediklerini düşünüyorlardı. Bu süreç, bir delikanlının babalığa, bir genç kızın ise anneliğe geçiş aşamasıdır. Doğru süreçler geliştiğinde anne ve baba olmak bir genç delikanlı ya da hanımefendi olmanın aslında üst sürümüdür. Çocuğun sorumlulukları gençten daha azdır. Ancak genç olan çocukluğu sadece romantik bir hayal olarak ister, gerçekte gençlik çocukluğa nazaran bir kazanımdır. Aslında anne ve babalık ile gençlik arasındaki fark da buna benzemektedir.</p>
<p><strong>Çocuk Yetiştirmek </strong></p>
<p><strong>1.</strong> Şu üç soru bize sıkça sorulur: Çocuğumu ahlaken nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>2.</strong> Çocuğumu dinen nasıl eğitmeliyim?</p>
<p><strong>3.</strong> Çocuğumun teorik eğitim sürecini nasıl yönetmeliyim?</p>
<p>Üç soruya da benim standart cevabım her zaman bir tanedir: Kendini eğit. Sebebi şu ki; ben eğitimde müşahedeyi esas alırım. Eğitim çocuğa okutulmaya çalışılan sayfalar, söylenen sözler değil çocuğun müşa hede ettiği şeydir. Ahlaken bakalım &#8230; Bir gariban gördüğünde duran ve yardım eden, yeri geldiğinde maddi menfaati dahi ahlaki bulmadığı için reddetmiş bir baba profilini 5 yaşından 18 yaşına kadar izlemiş bir çocukla bunun tam zıddını izlemiş bir çocuk aynı olabilir mi? Bu çocukların böylesi durumlar karşısında hissettikleri haya duygusu dahi farklı olur. Zira bunun zıddını izleyen çocuk ister istemez bu davranışa alışır. Kötü ahlakı gösteren adam ağzıyla vaaz verse dahi bu söylemleri çocuğun nefretini celp eder. Aslında o kötü ahlakını çocuğuna karşı da çoğu zaman uygulayacaktır. Sonra bir de üstüne vaaz ettiğinde daha da nefret uyandıracaktır. Basitçe küfür konusunu düşünün. Çocuğunuzun küfür etmemesini istiyorsanız, yapmanız gereken şey küfür etmemektir. Çocuk küfür etmeyi sizden öğrenir. Muhtemelen siz de babanızdan öğrenirsiniz. Burada değiştirilemez bir durumdan söz etmiyoruz, çok uğraşırsanız babanız küfür etmesine rağmen siz etmeyebilirsiniz ancak eğitim avantaj kazandırmak için yapılır. Babanız bu konuda size iyi bir eğitim vermemiş ve siz kendinizi çokça zorlamak zorunda kalmış olursunuz. Her meselede çocuğunuzu sarp yokuşu tırmanmak zorunda bıraktığınızda aslında bu kötü bir eğitim aldığı anlamına gelir. Dinen bakalım. Namaz vakitleri konusunda aşırı hassas, namazlarında ve Efendimiz anıldığında gözleri yaşaran, samimiyetle dua eden bir anne ile bu özellikleri haiz olmayan fakat dinden laf açıldığı zaman konuşmak için fırsat kollayan bir anne aynı mıdır? Değildir. Bunların verdikleri eğitim de aynı olmaz. İlki gibi bir anneye sahip olan bir çocuğun ben İslam düşmanı olabildiğine hiç denk gelmedim. Gerçekten dindar bir anneye sahip olan ve annesini çok seven bir çocuğun kafası nın karıştığına ve ateist olduğuna çok denk geldim. Ama bu çocukların Allah&#8217;a küfür etmek, Muhammed aleyhisselam ile dalga geçmeye çalışmak gibi hareketlere tevessül ettiğine hiç rastlamadım.</p>
<p>İnsanların anne-babalarına olan sevgileri, onların değerlerine saygı duymasını sağ lar. Bundan daha iyi eğitim mi olur? Oysa şedit İslam ve Müslüman düşmanları içerisinde anne babasına olan nefretini onların dinine kusarak gösteren çoktur. İş yine &#8220;Siz iyi insan, iyi bir Müslüman olun; çocuğunuza verebileceğiniz en güzel eğitim budur.&#8221; demeye dönmüyor mu? Entelektüel/teorik açıdan bakalım. Büyük kitaplığın olduğu bir evde büyüyen, kitap okumayı keyifli bir iş olarak addetmeyi belki 1 yaşında gören, ev içi kullanılan kelime zenginliği normal bir ailenin on katı olan birisi ile bunun zıddı bir olabilir mi? İlki bu ev içerisinde hiçbir şey okumasa dahi en azından tanıştığı kelime sayısı dahi onun entelektüel donanımını etkileyecektir. Zira kitap okunan bir evde gündelik dilden daha zengin bir kelime dağar cığı kullanılır ve çocuk bunu istemese de öğrenir. Bu onun akranlarına nazaran öne geçmesi anlamına gelir. Kendisini geliştirmeyen ebeveyn doğru yönlendirme yapmak istese dahi buna ufku yetmeyecektir. Zaten çocuğuna kitap oku dese dahi kendisi okumuyordur.</p>
<p>Çocuk kitap okumanın zevkli bir şey olduğunu evde hiç tatmamıştır. Zevkli olan televizyon izlemek, dizi takip etmek ya da kahveye gitmektir. Böyle bir çocuk ile &#8220;Off harika, şu kitap basılmış!&#8221; diye eve sevinçle gelen bir babayla büyüyen çocuğun kazandığı kitap okuma sevgisi aynı olabilir mi? Birisi 6, diğeri 1 yaşındaki iki kızım da eve kitap kargosu geldiğinde sevinirler. Kargoyu açma ayinini onlar da istediği için hep beraber yaparız. Muhtemelen benim sevincimden dolayı kitap kargosu açma olayını zihinlerine sevinçli bir olay olarak kodladılar. Benim kitap okuduğum koltuğa benim gibi oturup ellerinde resimli kitapları ile durmaya çalışırlar. Bunu çok küçük yaşlarından beri yapıyorlar, ilk gördüğümdeçok şaşırmıştım. Aynen benim gibi oturmaya çalışıyorlar. Ben henüz çocuklarımı kitap okuma konusunda teşvik etmiş değilim. Hasılı kelam, çocuğunuza iyi bir ahlak vermek istiyorsanız ahlaklı olmak yönünde kendinizi eğitin, dindar olsunlar istiyorsanız dindar olun, entelektüel olsunlar istiyorsanız okuyun. Başkalarını değiştirmeye çalışmak kolaydır. Kolay olduğu için herkesin nefsi buna meyleder. Oysa ailenizi ve çevrenizi düzeltecek olan sizin yapacağınız işlerdir.</p>
<p><strong> Büyük adam nasıl ortaya çıkar?</strong></p>
<p>Deneyim alanını genişletmek, ilimden anlayanların vereceği ilk tavsiye olmalıdır. Bir defa araba alıp satmamış, bir ticaret yapmamış, işçi lik yapmamış, personel çalıştırmamış birisi nasıl ticaret hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilir? İlim tüm bunları yapmakta olan insanların hayatları hakkında konuşmak değil midir? Örneğin benim hayatımda gördüğüm en iyi karakter uzmanları psikologlar değil, personel çalış tıran başarılı tüccarlardır. O personeli dikkatli seçmekle kendi menfaatini koruduğu için bu konuda neredeyse uzmanlaşmıştır. Bu sebeple İbn Haldun meşhur eseri Mukaddime&#8217; de &#8220;İnsanlar içinde siyaseti en az bilenler alimlerdir:&#8217; anlamına gelen bir bölüm açmıştır. Bunun sebebi olarak da alimlerin okudukları idealize edilmiş metinleri, müşahede ve koşulları göz ardı ederek salık vermelerini göstermiş tir. Elhak, İbn Haldun bu konuda haksız değildir. Bu söylemi büyük oranda bugünün akademisi, bilim adamları ve din alimleri için de halen geçerlidir. Elbette bunlar içerisinde hayatı deneyimleyen, deneyim bilgisine önem verenler de mevcuttur. Fakat çoğunluğun böyle olmadığını iddia etmek herhalde abartı olmaz. Aslında burada bilim adamlığı, filozofluk ya da alimlik güncel isimlendirmelere dayanmaktadır. Yani bugün kendisine alim ya da filozof denilen kişi hakkında konuşmaktayız. Peki bu kişi 500 yıl sonra adı hatırlanan bir alim ya da filozof olacak mıdır?</p>
<p>Bir sonraki bölümde neden klasik kitapların tercih edilmesi gerektiğini anlatırken buraya döneceğiz. Fakat şunu söylemek lazım: Okuduğum kadarı ile klasik eser telif edebilmiş ilim ve filozoflar genellikle çok güçlü müşahedeye sahiptir. Bunların tavsiyeleri ciddi gözlemler barındırdığını hissettirir. Örneğin Francis Bacon&#8217;un siyaset tavsiyeleri ya da Gazzili&#8217;nin insan psikolojisine dair gözlemleri gerçekten etkileyicidir. Oysa müşahedesi zayıf insanların genelde tavsiyeleri de çok sıradan ve basmakalıptır. Bu, klasik eserleri değerli kılan bir unsurdur. Zira tarihin eleği genellikle müşa hedesi zayıf kişilerin eserlerini elemektedir. Bazen şu noktanın ıskalandığını düşünüyorum. Gazzill elbette çok ders almış, çok okumuş, fazlasıyla zeki bir ilim. Ancak bu niteliklere sahip olan tek insan olmadığı açıktır. Hatta bu niteliklerin bazılarında ondan daha iyi olan ilimlerimiz de muhakkak vardır. Burada denklemin sadece bilgi, zaman, gayret üçgeninde kalması, bir ilimi &#8220;çok büyük bir ilim&#8221; yapan sebepleri iyi tahlil edemememize neden oluyor. Ben bu üçlüye bir dördüncü olarak &#8220;müşahede&#8221; kabiliyetini eklemek isterim. Eğer ekleyecek olsaydım beşinci bir etmen olarak da zeitgeist yani zamanın ruhunu yakalamayı eklerdim. Şunu da ifade etmek gerekir ki zamanın ruhunu yakalayabilmek yine güçlü bir gözlemci olmayı ve müşahede ile çağını kavramayı gerekli kılacağı için deneyim vurgumuzun dışarısında kalmazdı.</p>
<p><strong>Pratik/ Ameli Bilgi </strong></p>
<p>Hayat pratik ve ameli bir iştir. Doğal olarak ilim nerelerde gezerse gezsin sonunda ameli ve pratik bir şeyler söyleyecektir. Bir kişi muhteşem bir metafizik kuram kurup ölse ve ameli olan şeyler hakkında hiçbir şey söylemese dahi, ondan sonra gelen birisi onun kuramını pratik ve ameli sonuçlara götürecektir. Bu noktaya gelindiğinde müşahe deden kaçınmak imkansızdır. Bir gün Türkiye&#8217;nin en iyi tıp fakültelerinden birinde verdiğim konferans sırasında 250-300 civarındaki talebeye şu soruyu sordum: &#8220;Acildesiniz ve nabzı 180 olan bir hasta geldi. Ne yaparsınız?&#8221; Bu talebelerin bu sorunun cevabını bilmeme ihtimalleri yok. &#8220;Beta bloker veririz.&#8221; dedi salonun büyük bir kısmı. Zira gerçekten kağıtta öğretilen tedavi budur.</p>
<p>&#8220;Nasıl vereceksiniz? Ne kadar vereceksiniz? Bir ampulde ne kadar beta blokör var? Hemşire sizi bekliyor ve soruyor. Hocam kaç ampul? Nasıl göndereceğiz? İlacı serum içine mi koyacağız? Yoksa serumsuz olarak direkt ilacı mı vereceğiz (puşe)? Serum içinde gidecekse hızlı mı yavaş mı gidecek? Serum ne kadar sürede bitsin?&#8221; Bunlar zor sorular değil elbette ama pratiğe dayalı sorular ve talebeler cevap veremedi. Zira bunu müşahede etmediler. Büyük bir kısmı henüz sahada çalışacağı stajları yapmamış. Hepsi kağıttan okumuş. Bilgileri de doğru. Muhtemelen büyük bir kısmının konuya dair teorik bilgisi benim bayatlamış teorik bilgimden fazladır. Acilde çalıştık ları ilk birkaç ayda bunu kolayca öğrenecekler. Müşahede böyle bir bilgidir. Kağıtta eğitim ne kadar iyi planlanırsa planlansın muhakkak unutulan detaylar olur. Bu yüzden saha ve deneyim çok şey ifade eder. Mesela bu eseri yazarken bu konu ile ilgili daha önce yaptığım 30 civarında dersin kaydını yazılı döküm olarak aldım. Kronolojik olarak inceledim. Pek az istisna hariç, bir videoda aranacak özellikler açısından en eskisi en kötüsüydü. Daha eski videolarımda konuşma temposu, verdiğim örneklerin niteliği, kelime seçimlerim hep daha kötü göründü gözüme. Bu da oldukça doğal zira ilk video ile son video arasında belki 600 civarında ders videosu yapmıştım. Yazmak da böyledir. Bu açıdan eğitim vermek, müşahede ekseninde pratik yönden tamamlanır. Eski alimlerin eserlerini kronolojik olarak okumak da bu açıdan faydalıdır. Zira ilk eserleri genellikle daha hamdır. Daha fazla slogan barındırır. Son eserlerindeki o ağırlığa alıştığınızda bunu ilk eserlerinde bulamayabilirsiniz.</p>
<p><strong>Müşahedeye Zıt Bilgi ile Karşılaşmak </strong></p>
<p>Ben hayatımda müşahedeme zıt bir söylem nasıl sunulursa sunulsun kabul etmekte temkinli olmayı bir karakter haline getirdim. En büyük otoriteler, unvanlar ya da geniş kitlelerin kabulü altında sunulsa dahi herhangi birinin beni müşahedemin zıddına inandırması için iki şeyi yapması gerekir:</p>
<p><strong>1.</strong> Müşahedemin neden yanılgı içerdiğini açıklamalı.</p>
<p><strong>2.</strong> Yeni bir müşahede penceresi vermeli. (Yani bakış açımı değişti rerek farklı bir perspektiften müşahedeler sunmalı.)</p>
<p>Bu, bilim için dahi geçerlidir. Zira bilimsel bilginin temeli müşa hede ve gözlemdir. Herhangi doğru bir bilimsel teori kaba müşahede ile çelişebilir. Tarihte örnekleri vardır. Örneğin Badamyus kozmolojisi müşahede ile uyumluydu. Kopernik sonrasında müşahedenin neden yanılgı oluşturduğu açıklandı ve yeni müşahedelere kapı açacak şekilde farklı bir bakış açısı ortaya konuldu. Bu kabul edilesiydi. Ama Badamyus&#8217;un hakim olduğu daha eski dönemlerde bahsettiğim bu iki madde sağlanmadan Kopernik ile benzer sonuçları dile getirenlerin söylemleri kabul edilmedi. Bence bu da hatalı değildi. Zira o anki hali ile farazi ve hayalci kalmaktaydı. Bu bağlamda müşahede/ bilim arasındaki korelasyonun fark edilmesi pseudo-science (sahte-bilim) olan ama bir dönem popülerleştiği için halkın diline sakız olan teorilere aldanmanızı da engelleyecektir. Freud&#8217;un kuramı buna güzel bir örnektir. Bu kuram ilk gününden itibaren bilimsel yöntemi ihlal ediyordu. Hatta bilimsel yöntem namına ne varsa zıddı kullanılarak oluşturulmuştu. Gündelik müşa hede ve sağduyu ile de çelişmekteydi. Gerçekten tam bir sahte bilim (pseudo-science) olmasına rağmen 1980&#8217;li yıllara kadar inanılmaz bir medya desteği ve lobicilik ile kuram tutundu. İlk günden beri bahsettiğim sebeplerle tenkit ediliyor olmasına rağmen kültürün her noktasına sızmayı başardı. Daha sonrasında kuram tüm dünyada büyük oranda tıbbi uygulamadan kaldırıldı. Badamyus&#8217;un kozmolojisini Kopernik öncesi çağda yaşıyor olsaydım kabul ederdim ama Freud&#8217;un kuramını tüm popülerliğine rağmen kabul etmeyeceğimi zannediyorum. Bu tavrımda müşahede ve sağduyuya duyduğum güven ciddi bir etken olacaktı. Zira Freud&#8217;un kuramı Badamyus&#8217;un aksine müşahede ve sağ duyu ile de uyumlu değildi. Elbette bilimsel yönteme hiçbir şekilde uymuyor olması da bir diğer etken olurdu.</p>
<p><strong>Deneyimden Uzaklaşmak ve Slogan </strong></p>
<p>Tüm bu deneyim bilgisinden uzaklaştığımız her sahada sloganlar atarız. Bu sözlerimizin slogan olduğunu deneyimledikçe fark ederiz. Bence akıllı insanlar, attığı birkaç sloganın işe yaramadığını deneyimledikten sonra slogan atmamaya karar veren kişilerdir. Onlar gerçekten deneyimlemedikleri, meleke haline getirmedikleri bir söylemi dile getirmezler. Diğerleri ise dünyada asla karşılık görmeyecek söylemleri slogan olarak tekrar ederler. Bunlar iki çeşittir; birisi sloganı sınayacak imkan bulamaz, çünkü kapalı bir fanus içerisinde yaşamaktadır. Ömrünü haklı olduğunu zannederek tüketebilir. Diğeri ise fanustan her çıktığında sloganının işe yaramadığını görür. Ancak sloganı terk etmek yerine yaşamayı terk eder ve kendisini hayata kapatır. Hayatı deneyimlemekten kaçabileceği küçük bir fanusta, sloganları ile güvenli alanda ömrünü tamamlamayı tercih eder. Her ikisi de nihayetinde bir fanusa kapanarak hayatı deneyimlemekten vazgeçmek zorundadır, çünkü deneyim sloganı yıkacaktır.</p>
<p>Burada kişi psikolojik faktörlerle söylemini korumaya azmetmektedir. Konuyu genelden İslami ilimlere çekecek olursak fıkıh (lügat anlamı derin anlayış) ve tefakkuh, sloganın tam zıddıdır. Örneğin fetvada hükme mevzu olan konuyu bilmek, İslami hükmü bilmek kadar önemli görülmüştür. Diğer bir deyişle ticaret hakkında fetva verecek olanın sadece ayet ve hadisleri değil ticareti de bilmesi zaruri görülmüştür. Genel geçer fetvalar böyleyken ilmihalde bu durum daha da açığa çıkmaktadır. İlmihal basit çeviri ile &#8220;hal&#8221; in ilmidir. Bir hal üzerine odaklanmıştır. Örneğin domuz eti yemenin haram olduğu hükmü genel bir hükümdür. Açlıktan ölmek üzere olanın yiyecek başka bir şey bulamadığı durumda domuz eti yemesi farz olur. Zira canı korumak domuz eti yememekten daha önemli ve dinidir. Burada genel hükmü tersyüz eden şey ortaya çıkan &#8220;hal&#8221; dir. Eğer insanların halleri bilinmeden genel hüküm &#8220;her halde&#8221; onlara telkin edilecek olsaydı bu ilim değil, slogan dediğimiz şey olurdu. Sloganlaşan bir fıkıh oksimorondur.</p>
<p>Nitekim Ebu Davud Sünen&#8217;inde Cabir b. Abdullah&#8217;tan şöyle rivayet etmiştir: &#8220;Bir yolculuğa çıktık. Bizden birine bir taş isabet etti ve başını yardı. Adam sonra ihtilam oldu (rüyalandı). Arkadaşlarına sordu, &#8220;Benim için teyemmüm ruhsatı bulabiliyor musunuz?&#8221; dedi. Onlar &#8220;Suya güç yetirdiğinden senin için bir ruhsat göremiyoruz.&#8221; dediler. Adam gusletti ve hastalanıp öldü. Peygamber&#8217;in (sallallahu aleyhi ve sellem) yanına gelince bu hadise ona anlatıldı. Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem): &#8220;Adamı öldürdüler. Allah onları öldürsün! Bilmiyorlardıysa sorsalardı ya! Cehaletin ilacı sormaktır. Onun teyemmüm etmesi ve yarasının üzerine bez sarıp üzerine mesh etmesi, sonra bedeninin diğer kısmını yıkaması yeterliydi.&#8221; Burada genel gusül fetvasının &#8220;hal&#8221;i göz ardı ederek her duruma uygulanmasına verilen tepkiyi görmekteyiz. Normalde İslam&#8217; da içtihatta yanılmak günah değildir. Yani fetvada isabet edemeseniz dahi bu bir günah sayılmaz zira insan hata etmekten kaçınamaz. Ama bu olayda soruyu soranın hali tamamen göz ardı edilmiş ve basmakalıp bir fetvadan dolayı soruyu soran açıkça zarar görmüştür. Muhammed aleyhisselamın bunu içtihat kapsamına almamasına ve beddua etmesine dikkat etmek gerekir. Bu lafız, hali ihmal ederek fetva vermenin haramlığına delil olur. Vallahi doğrusu da budur. Zira öyle cahil softalar var ki insanların hayatlarını cehenneme çeviriyorlar. Oradan buradan duydukları her fetvayı ne dünyanın halini ne de karşısındakinin halini bilmeksizin insanların üzerine fırlatıyorlar.</p>
<p>Onların bu yaptıkları yüzünden nice insan dünya ve ahiret namına zarara uğruyor. Bu zarara uğrayanların bir kısmı dinden, Allah&#8217;tan uzaklaşıyor. Bu gibi kimselerin dine verdiği zararı belki şedit İslam düşman ları dahi vermemiştir.</p>
<p>Altay Cem Meriç &#8211; Öğrenmeyi Öğrenmek,syf:21-37d</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/">Deneyim/Müşahede</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/deneyim-musahede/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nedir Şu Aşk?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 09:55:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Romantizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-6597 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg" alt="" width="366" height="183" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg 318w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></a></p>
<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle &#8220;aşk evliliklerinin daha da ön planda olduğu gerçeğinden hareket etmek, çözüm yollan düşünürken yaşadığımız dünya hayatı gerçeklerinden kop­mamak zorundayız. Aşkın ne olduğuna, günümüzde nasıl görüldüğüne de bakalım ki, aile hayatındaki sorunlara çö­zümler ararken, sağlam bir zemine basalım.</p>
<p>Tüm dünya dillerinde karşılığı olan ve yine muhte­melen tüm dünya dillerinde insanlann en çok kullandığı kelimelerden birisi, &#8220;aşk&#8221;. Tüm dünya dillerinde insan­lar &#8220;aşk&#8221; dediklerine göre, ortada dünyanın her yerinde benzerlik gösteren bir olgular demeti olmalı. Bunu kabul edebiliriz ama hemen değil. &#8220;Dilsel varlık&#8221; oluşumuzdan kaynaklanan bir kadere sahip olmamızdan geliyor tem- kinliliğimiz. İki kişi aynı kelimeden bahsedince ona aynı anlamı yüklediğimizi sanıyoruz. Oysa çoğu kere en bili­nen kelimeler için bile, insanlar farklı anlamlar yüklüyor- iar. &#8220;Aşk&#8221;tan söz ettiğimizde bu durum çok daha karmaşık bir hâl alıyor çünkü bu kez işin içine insanlann kavramlara verdikleri anlamları belirleyen &#8220;kültür&#8221; giriyor.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[48]</sup></a> Çün­kü ortada anlatılması çok zor, içsel bir yaşantı var ve üs­telik bu tür içsel yaşantılar &#8220;aşk&#8221; diye ifade edildiğinde insan ilişkilerinde çoğu zaman prim sağlıyor. Birisinin size âşık olduğunu duyduğunuzda içiniz bir hoş oluyor ya da tam tersi siz birisine karşı olumlu hissiyatınızı iletme­ye çalışırken &#8220;âşığım&#8221; dediğinizde bunun priminden fay­dalanmak istiyorsunuz. Bu nedenle her ne kadar ilişkiler için yatırdığımız duygusal enerji ve yakın olma isteğimiz, onlarm hoşlanma, arkadaşlık, dostluk, sevgililik, aşk, tut­kulu aşk vs. gibi değişik adlar altında sınıflandırılmaları­na yol açsa da genellikle her tür olumlu duygusal yaşantı &#8220;aşk&#8221; diye ifade ediliyor. Hele günümüzde, tüm sınıflan­dırmalar, kesin tanımlamalar, şablonlar kalktığı, bireysel değişkenler çok öne çıktığı için artık ilişki tanımlarında­ki bu farklılıklar da anlamını yitirmiş, bunların modası geçmiş görünüyor. Herkes herkese &#8220;sevgilim&#8221;, &#8220;aş<u>kım</u>&#8221; diye hitap edebiliyor, kim kimin tam olarak nesi oluyor, çok zaman net bilemiyoruz.</p>
<p>Aslında &#8220;aşk&#8221;ın insan ilişkilerinde yakınlığı ve duygu yatırımını gösteren diğer ifadelerden farkı genellikle bili­niyor ama bazen bilimsel iddialı yayınlarda bile gerçekten karıştırıldığı da oluyor. Aşk üstüne yayınların bir kısmı yalnızca cinsellikle ilgili, bir kısmında aşk adı altında ev­liliklerdeki ve/veya birlikteliklerdeki sorunlar konu edili­yor. Evet, burası çok önemli; &#8220;aşk&#8221; konusunda konuşmaya geçmeden önce, her kafadan bir ses çıktığını, ortalığın tam bir arapsaçı olduğunu tespit etmeliyiz. &#8220;Aşk&#8221; başlığı altında her türlü sevginin ve cinselliğin özensizce konu­şulduğunu; &#8220;aşk ilişkileri&#8221; dendiğinde çoğu zaman hatalı bir biçimde tüm kadın-erkek ve eş ilişkilerinin anlaşıldı­ğım görmeliyiz.</p>
<p>Aşk konusunda anlam karışıklığı sadece günümüze mahsus değil, her zaman vardı hatta Eski Yunan&#8217;da bile. Eski Yunanlıların bu karışıklık nedeniyle aşkı en az on türe ayırdıkları söyleniyor. Bugün de aşk, bazı sosyolog­lar tarafından Eski Yunan&#8217;daki bu türler esas alınarak, bi­rincil ve ikincil olmak üzere, iki bölümden oluşan farklı renklere ayrılmaya çalışılıyor.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[49]</sup></a> Bilim ve düşünce dünya­sında pek de kabul görmeyen bu tanıma göre, üç birincil aşk rengi vardır ve bu üç birincile dayalı karışımlar, tıpkı renklerde olduğu gibi sınırsız ikincil aşk çeşidi üretebilir. Birincil aşk renkleri kırmızı, mavi, sarı gibi temel renkler­dir. Bu renklere sırasıyla <em>&#8220;Eros&#8221;, &#8220;Storge&#8221; ve “Ludus&#8221;</em> tipi aşklar karşılık gelir. <em>“Eros&#8221;,</em> cinsel arzunun öne çıktığı, tutkulu, eğlenceli, yüksek enerjili bir aşktır. Eski Yunanca &#8220;şefkat&#8221; demek olan <em>&#8220;Storge&#8221;da</em> şefkatli, kardeşçe, dostça bir arkadaşlık ağır basar. &#8220;Oyun&#8221; anlamına gelen <em>“Ludus&#8221; </em>tipi aşkta şakacılık, uçarılık, sorumsuzluk söz konusu­dur. <em>&#8220;Mania&#8221;, &#8220;Agape&#8221;</em> ve <em>&#8220;Pragma&#8221;</em> aşkın ikincil renklerini oluştururlar. <em>‘‘Mania&#8221;,</em> mantık-dışı, saplantılı, sahipleni- ci, bağımlı aşktır. Karşılıksız sevmeyi gösteren ve daha sonradan Hıristiyanlık terminolojisine de girecek olan, sorumlu, bencil olmayan, cömert, özverili aşk ise <em>‘‘kgape?’- </em>dir. Ortak ilgi alanlarının, yaşam biçimi ve amaçlan açı­sından uyumun esas alındığı aşka &#8220;eylem&#8221; anlamındaki &#8220;Pragm&lt;2&#8243;dan yola çıkılarak &#8220;pragmatik aşk&#8221; deniliyor. Bu oldukça tuhaf aşk renkleri teorisi bugün birçok araştır­mada esas alınıyor ama dediğimiz gibi aşkın böyle renk­lere aynlabileceğinin hiçbir bilimsel dayanağı yok.</p>
<p>Hazır başlamışken günümüzde aşkla ilgili hemen her kitapta ve yazıda kolayca görebileceğimiz, popüler bilin­ci belirleyen bazı hatalı bakışlan hızla gözden geçirelim. Bugün modem uygarlığın dünyasında &#8220;aşk&#8221;, (dilimize pe­lesenk olmuş, gündelik ilişkilerde süs yerine kullandığı­mız komiklikleri bir kenara koyacak olursak) en çok, tut­kulu cinsel istek, bağlılık ve romantizmle karıştırılıyor. Oysa aşk bunların hepsiyle ilişkili ama yalnızca herhangi birisine indirgenemeyecek kadar da her birinden farklı.</p>
<p>Biraz da psikoloji dünyasından gelen cinselliğin insa­nı özgürleştireceği, cinsel doyum olmadan insanın mut­lu olmayacağı gibi telkinlerin de etkisiyle cinsellik, önce sevginin önüne geçti ve giderek modem aşk yaşantısının merkezinde yer almaya başladı. Hatta cinsellik öyle önem­sendi ki, aşkla karıştırılmaya başlandı; &#8220;tensel uyum&#8221; vs. gibi başlıklar altında, ortak cinsel deneyimin aşkın ger­çek tetikleyicisi olduğu öne sürüldü. Cinsel performans ve cinsel teknikler, duygusal iletişimden çok daha fazla vurgulandı. Oysa cinselliğin sevgiden, aşktan bağımsız, özerk bir alan olduğu bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde sağlıklı her duygusal ilişkide cinsel işlevlerin de yolunda gitmesi beklenir ama sevginin de cinsellik olmadan ge­lişebileceği kabul edilir ki özellikle geleneksel aşkların,insanların birbirlerinin eline bile dokunmadan ortaya çıktıkları açıktır.</p>
<p>Her neyse, bugün artık yüzyılın başındaki psikolojik anlayışlardan gelen telkinlerin pek doğru olmadıklarını, insanın ruhsal yaşantısında çok önemli bir yer tutmuş olsa da cinselliğin insanı özgürleştirmediğini, tam tersine tüm diğer haz alanları gibi onun da kolaylıkla bir tüketim nesnesi hâline gelebildiğini biliyoruz. Her tüketim nesne­si gibi, insanın tüketmek için zorlandığı veya kendisini zorladığı cinselliğin bırakın özgürleşmeyi yeni gerilimler, doyumsuzluklar ve hoşnutsuzluklara kaynak teşkil ede­ceğinin de farkındayız. Doyurucu bir cinsel yaşantı elbet­te önemlidir ama tüm sorunların hele hele ilişki sorunla­rının çözümünde pek de işe yarar değildir. İnsanı susuz bıraktığınızda bir süre sonra su onun için temel nesne hâline gelir ama susuzluğunu giderir gidermez hayatın yakıcı gerçekliği, kaldığı yerden yine kendisini hissettire­cektir. Kaldı ki, cinselliğin su gibi temel bir ihtiyaç olup olmadığı da tartışmalıdır. Kişi aynı yatağı paylaştığı ki­şiden nefret etse de cinsel doyumun mümkün olabileceği bilinmektedir. Bu yüzden cinselliğin sevgiye değil de sev­ginin cinselliğe temel oluşturduğu, sevgi olmadan cinsel sorunların çözülemeyeceği, sevgisiz cinselliğin kuru ve yavan olacağı, sevginin cinsel yaşamı güzelleştirip zen­ginleştireceği daha doğrudur.</p>
<p>Sevgi ve onun en yoğun şekli olarak aşk, yalnızca cin­sel yaşama değil, kendisi olmadan sürüp giden yaşama da katkı yapan, güzellik ve coşku katan bir katalizördür. Bu açıdan duyular arasında en çok kokuya benzer, her yere kokumuzu birlikte götürürüz, sevgi doluysak bulunduğu­muz dünyayı da öyle yaşarız.</p>
<p>Nasıl cinsellik sevginin ve aşkın yerini tutamaz, onun temeli gibi sunulamazsa, aynı şeyler, bağlılık için de ge- çerlidir. Bağlılık <em>(attachment),</em> çoğunlukla bağımlılıkla <em>(dependence)</em> karıştırılır ama bağımlılıktan köken aldığı­nı psikoloji bilgimiz doğrulamaktadır.</p>
<p>Anne-bebek ilişkisi, anne kamında ve yaşamın ilk yıllarında tam bir bağımlılık ilişkisidir. Sağlıklı bir ebe- veyn-çocuk ilişkisinin temeli, çocuğun büyüyüp geliştikçe özgürleşmesi ve en nihayet bağımlılığın bağlılığa dönüş­mesidir. Bağlılık, aşkın değil tüm insan ilişkilerinin genel ilkesidir, özellikle kendimizi yakın hissettiğimiz, arka­daşlığımızı, dostluğumuzu sürdürmek istediğimiz insan­lardan belli ölçülerde bağlılık da bekleriz. Ama her insan, bağımlılıktan bağlılığa geçiş sürecini tam olarak sağlıklı bir biçimde ilerletemiyor. Bazılarında bağımlılıktan kay­naklanan öz güvensizlik ve karşısındakine dayanma, ya­pışma ihtiyacı hep sürüyor. Bu tip insanlar, ilk buldukları sevgi nesnesine öyle bir bağlanıyorlar ki, onlar da, onları görenler de bu kimseleri sırılsıklam âşık sanıyorlar. Bun­ları gören bazı psikoloji teorisyenleri de aşkın psikoloji­sinin kişinin kendi kendisine yetememekten kaynaklandı­ğım ciddi ciddi yazabiliyorlar. Oysa elbette bağlılık hissi olmadan aşk olmaz ama bağlılığın ve sıkıca bağlanmanın aşkla doğrudan bir ilişkisi yok. Terk edilme korkusu, gü­ven ihtiyacı, yeterince sevilmeme kaygısı her birimizde olabilecek insani hislerdir ama aşk tanımımıza bu tür insani hislerimizi biraz uzak tutmamız, nesnel olabilmek için ihtiyaçlarımızı paranteze alabilmemiz gerekir.</p>
<p>Kısacası aşk, cinsellik, bağımlılık ihtiyaçlarının üzeri­ne biraz romantizm sosu dökülmesiyle oluşturulmuş bir insanlık hâli değil, &#8220;Aşk&#8221; dediğimizde gerçekten ortada çok bariz özellikleriyle kendisini gösteren ama ifade edilmesi, tanımlanması zor olan, oldukça karışık bir insanlık hâli söz konusu. Biz ileride aşkın ilk bakışta nasıl kendisini belli ettiği, tıpta &#8220;tanı koydurucu&#8221; (patognomonik) özellik­leri üzerinde duracak yani âşık insanın berrak görünümlü bir fotoğrafını sunmaya çalışacağız. Öyle sanıyoruz ki bu fotoğrafa baktığınızda, bir insanın (hiç değilse kendini­zin) âşık olup olmadığını kolayca anlayabileceksiniz. Ama şimdilik aşkın, çok azı müstesna sevme becerisine, potan­siyeline sahip tüm insanların büluğdan itibaren her yaşta başlarına gelebilecek çok özel bir hâl olduğunu söylemek­le işe başlayalım.</p>
<p>Aşk denilen özel hâl hemen tüm insanlarda ortaya çı­kabiliyorsa, demek ki her kişilik de hatta her kişilik bo­zukluğunda da aşk manzaraları görülecektir. Her kişilik aşkı kendi özelliklerine büründürecektir. Nasıl bir bitki­nin tohumu değişik topraklarda değişik tat ve görünümde ürünler veriyorsa, aşk tohumu da değişik kişiliklerde on­ların özellikleriyle biçimlenecektir. Hatta bir adım daha atmalı, bazı kişiliklerin aşkın ağır yüküne dayanamaya­caklarını, aşkı çok hastalıklı olarak yaşayacaklarını da söylemeliyiz. Evet, bazı âşıklar, aşkı hastalıklı biçimlerde yaşayacaklar, bazen de tencere kapağını bulacak başka alanlarda oldukça sağlıklı olan iki kişinin zayıf psikolo­jik özellikleri ilişkilerinde bir araya gelecek, hastalıklı bir aşk ilişkisine yakalanacaklardır, öyle ya &#8220;aşk&#8221; dediğimiz­de aslında özel bir insanlık hâlinden ziyade insan ilişki­sinde bir hâlden bahsediyoruz.</p>
<p>Âşık olunan insanın âşığından hiç haberdar olmadığı, &#8220;platonik&#8221; denilen bir aşk türünden bahsedildiğini biliyo­ruz. Bize göre hiç değilse modern zamanlarda sağlıklı bir insanın tamamen platonik bir aşka tutulması neredeyse imkânsız denilecek kadar istisnai bir durumdur. Biz açık bir ruhsal rahatsızlığı olanların haricinde böyle durum­ları, çok ender olarak, çok içe kapanık, hayatta tek bir arkadaşı bile olmayan kimselerde görüyoruz. Böyle durumlar, çağdaş ruh sağlığı literatüründe &#8220;şizoid fantezi&#8221; olarak adlandırılıyor.</p>
<p>Aşk denilen özel insanlık hâline psikolojiden baktığı­mızda, bu hâlin ana belirleyeni, belirteci olarak, &#8220;birisine tutkuyla bağlanma ve tüm olumlu duygusal eneıjimizi ona yatırma&#8221;yı görüyoruz. Bazı antropologlar ve psiko­loglar, aşkın şehvet, romantizm ve bağlılığın özel bir ka­rışımı olduğunu söylüyorlar.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[50]</sup></a> Bunlara bir itirazımız yok ama psikolojiden baktığımızda &#8220;aşk&#8221; olgusunda söz konu­su olan ya da âşık olduğumuzda ortaya çıkan görünüm­ler, yukarıdaki iki belirleyenin dışa vurundan gibi duru­yorlar. Âşık olduğumuz kişi, bizim dünyamızda çok özel bir anlama yükselir. Tüm ilgimizi ona yöneltiriz. Onunla duygusal birlik arzusu yaşamımızın biricik amacı hâli­ne gelir. Ondan gelecek haberler, dünyanın diğer tüm ha­berlerinden öncelik kazanır. Zorluklar arttıkça tutkumuz da artar. Duygulanmız bir yangın yeri gibidir. Cinselliğin onunla çok özel olacağını düşünürüz, romantizm de cin­sel arzuyu tetikler ama duygusal birlik cinsel birlikten çok üstündür. Güven ve kıskançlık, coşku, umut ve hüzün dalgaları aşk denizini doldurur. İrademiz iptal olmuştur, kendimiz, nefsimiz kontrolümüzden çıkmıştır.</p>
<p>Kolayca görüleceği gibi özel bir insanlık hâli olan aş­kın, bir insana duyulan sıradan bir sevgi, hissedilen sı­caklık ve güven, yakın olma arzusu ile bir ilişkisi yoktur. Ama kabul edilmelidir ki, aşk da bir sevgi türüdür, teme­linde sevginin çok yoğun biçimde yaşanması olan bir sev­gi türü. Yine kabul edilmelidir ki, aşk, sevgi becerisi üzeri­ne bina olur. O hâlde öncelikle şu sevgi becerisi üzerinde durmalıyız.</p>
<p><strong>Sevme Becerisini Anlamadan Aşkı Konuşmak </strong><strong>Beyhudedir</strong></p>
<p>Nasılsa her insanın içinde bir sevme yeteneği, sevgi bece­risi olduğunu sanıyoruz. Böyle sanmamızda, Erich Fromm gibi dinle daha barışık modem psikoloji üstatlarının payı da var. Belki insanın &#8220;fıtrat&#8221; denilen genel yapısı için bir ilahiyatçı insan-sevgi ilişkisini böyle anlatabilir ama psi­kolojiden baktığımızda bu konuda aynı rahatlığı göste­remeyiz. Psikolojiden bakmak, insanın ruhsal gelişimini etkileyen faktörleri, yaşamının başlangıcından itibaren titizlikle takip etmek demektir. Sevmek, gönlünü açık tut­mak, diğer insanları, dünyayı, bu gönül açıklığı içinde algı­layabilmektir. Sevebilmek için, kendinizi dışarıya açabilme cesaretine ve duyarlığına sahip olmamız gerekir. Psikolo­jiden baktığımızda görüyoruz ki, sevme becerisinin doğal ve doğuştan olduğunu söylemek zor. En azından böyle bir potansiyel varsa bile, onun insanın gelişimiyle birlikte uzuvları gibi kendiliğinden büyüyüvermediğini biliyoruz. Sevme becerisi, yine sanıldığı gibi büluğ çağındaki geli­şimin ve hormona! baskının sonucunda cinsel organların gelişmesine paralel olarak ortaya çıkıvermez. Psikoloji bil­gimiz, bize, sevme becerisinin çocuğun annenin kucağına <u>alınma</u>sıyla birlikte oluşmaya başladığını, anne-bebek iliş­kisinden köken aldığını söylüyor. Sevme becerisi, eğer sağ­lam temelleri varsa çocuklukta ve gençlikte daha da geliş­tirilebiliyor ama bu kesin değil. Çocukluğunda bu beceriyi edinenlerimiz daha sonraki yaşamlarında eğer ona göre bir çizgi izlemiyorlarsa, onu köreltip yitirebiliyorlar. Aşkı konuşurken sevme becerisini iyice aydınlatmamız gerekti­ğinden bu nokta üzerinde biraz daha durmalıyız.</p>
<p>Sevmenin ruh sağlığı konusundaki önemini vurgula- mayan psikolojik gelişim teorisyeni yoktur. Psikanalitik psikolojinin kurucusu Sigmund Freud, &#8220;Ruh sağlığının ölçütü nedir?&#8221; diye sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden &#8220;sevmek ve çalışmak&#8221; demiş ancak sevmenin insanda na­sıl şekillendiği üzerinde fazlaca durmamıştır. Beğensek de beğenmesek de Freud, psikanalitik psikoloji araştır­malarıyla modem bilim dünyasında bir keşif yapmıştır. Freud&#8217;un neyi keşfetmiş olduğuyla ilgili birçok söz dola­nır ortada. Onun ruhsallıkla ilgili gerçek keşfi, &#8220;insanın mevcut tutum ve davranışlarında bebeklik ve çocukluk yaşantılarının birinci derecede önem taşıdığadır. Na­sıl milletlerin tarihine bakılarak o millet hakkında bilgi ediniliyorsa, insanın da bir tarihi vardır. Hepimiz kendi bebeklik ve çocukluk tarihimizin içinden geçerek şimdiki günle<u>rimi</u>ze geliriz. Bu, şu anki davranışlarımızın köken­leri bebeklikte, çocuklukta atılır demektir. Şimdi hangi durumda ne yaptığımızın, nasıl davrandığımızın neden­lerini araştırmak için nasıl bir ailede yetiştirildiğimiz, bebek ve çocukluk döneminde bize nasıl davranıldığı gibi konuların aydınlatılması gerekir, zaten psikanaliz dediği­miz yaklaşım da temelde bunu yapmaya çalışır.</p>
<p>Freud, insanın nasıl bir varlık olduğuyla ve bu varlığın aile ortamında nasıl şekillendiğiyle ilgili kendi gözlemleri­ne dayalı bir teori geliştirmiştir. Ancak onun teorisi, bugün birçok teorisyen tarafından desteklenmemektedir. örneğin Freud, cinsellik dürtülerini, cinsel arzuyu çok aşan, geniş bir manada kullanıyor, bunların çocuğun ve kişiliğin geli­şiminde çok önemli bir yer aldığına inanıyordu. Ona göre birçok toplumsal ve tarihsel olgu gibi insanın psikolojik gelişimi de pekâlâ psikanaliz ile açıklanabilirdi. Oysa bu­gün çocukluk yaşantılarının da cinselliğin de önemi kabul edilmekle birlikte Freud&#8217;un teorisine genellikle doğrulan­mamış olarak bakılıyor ve insan davranışlarını tüketici bir biçimde açıklayabildiği düşünülmüyor.</p>
<p>İnsan yavrusu, dünyaya geldiğinde diğer canlıla­rın yavrularından birçok açıdan daha farklıdır. Ama en temel fark, diğer canlılara göre çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç göstermesi. Bu fark, aynı zamanda in­san olmanın temellerini oluşturuyor. Bütün diğer canlı­ların yavruları neredeyse doğumdan itibaren annelerinin, babalarının yetişkin canlılar olarak gerçekleştirdikleri fonksiyonları saatler içinde yerine getirebilirler, örneğin diğer memelilerin doğmaları ile yürümeleri arasında çok kısa bir zaman dilimi vardır. Fakat insan, yaradılışı ge­reği çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç gösterir ve ayaklan üzerinde durabilmesi yani kendisini toplumsal bir varlık olarak hissedebilmesi için ergenliğe <em>(adoles- cent)</em> kadar bağımlılık ihtiyacı devam eder.</p>
<p>Bebek, özellikle ilk bir yıl içinde ebeveynine mutlak ba­ğımlıdır, diğer bir deyişle birisi ona süt vermezse, birisi onun bakımını birebir üstlenmezse veya onunla ilgilen­mezse hayatta kalamaz, işte bütün psikoloji teorilerinin ve Freud&#8217;un da oluşturmaya çalıştığı teorinin çıkış nokta­sı burasıdır. Tamamen ve mutlak olarak bağımlı varlıktan nasıl olup da özerk bir insan ortaya çıkar? Yani bebek na­sıl aile içinde, toplum içinde insanlaşır ve yetişkin bir in­san olur? Freud&#8217;dan sonra birçok başkası çıkmış tüm psi- kanalitik teoriler, bu soruya verilen değişik cevaplardır.</p>
<p>Doğduğu andan itibaren bir bebek ne ister? Bebeğin doğduğunda ne yazık ki ağzı var dili yoktur. Konuşma, in­sanın en mucizevi yeteneğidir. Ama ne ki, bebek doğdu­ğunda henüz konuşamamakta, &#8220;Şunu istiyorum,&#8221; diyeme- mektedir. O hâlde bu dilsiz varlığın, bebeğin, ne istediğini anlamaya çalışan psikoloji teorilerindeki spekülasyonun yüksek oranda olması anlaşılabilir bir durumdur. Psiko­loji teorisyeni, hiç konuşamayan ve kendini anlatamayan bir varlığın yerine kendini koyarak, onun ne istediğine ilişkin, onun hayatla derdinin ne olduğuna ilişkin bir hi­potez geliştirir.</p>
<p>Şu an gözde olan teorilerden bir tanesi Freud&#8217;un öğren­cisi olan Melanie Klein&#8217;a aittir. Klein&#8217;a göre<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[51]</sup></a>, insan yav­rusunun doğduğundaki temel derdi hayatta kalmaktır; ne annesini bilir, ne de bir başkasını. Hayatta kalmak için ise bir tek şeye ihtiyacı vardır, bu da annesinin memesinde­ki süttür. Tüm enerjisini bu hayat damarına yapışmak için harcar, onu alabilmek için saldırır. Bebeğin dış dünya ile ilk ilişkisi de budur. Böylelikle bebeğin psikolojisi de bu temel ihtiyaca göre şekillenir. Eğer bu teori doğruysa, yani bebek annesinin memesindeki sütü istiyor ve o olmadan var olamayacağını şöyle ya da böyle hissediyorsa, kendin­de olmayan ama başkasında bulunan bir şey bir insanda ne uyandınyorsa bebek de böyle bir hissiyat içindedir. Bu temel duygu &#8220;haset&#8221;tir. Bebek, onda olmayan bir şeye -anne sütüne- muhtaçtır, annesinde de bu ihtiyaç duyduğu şey­den ziyadesiyle vardır, dolayısıyla annesine haset eder.</p>
<p>Elbette böyle bir teori, &#8220;anne sevgisi&#8221;yle dolu insanlar olarak bize ilk anda ters gelecek, &#8220;Yok canım, kimse anne­sine haset etmez,&#8221; diye düşünülecektir. Bunu ancak &#8220;Biz­de olmayan bir şey başkasında varsa, üstelik biz o şeye kesinlikle muhtaçsak, bu şeye sahip olan kimseye karşı ne hissederiz?&#8221; sorusuna nesnel bir cevap arama cesareti gösterdiğimizde, kendimizi dilsiz bebeğin yerine koydu­ğumuzda anlayabiliriz. Bunu anlayabilirsek, erişkinlikte gösterdiğimiz haset davranışlarının kökenlerinin burada, bu ilksel <em>(primordial)</em> hasette olduğunu anlamamız artık çok kolaydır.</p>
<p>Klein&#8217;a göre, temel, ilksel duygulardan birisidir haset. Bebek, haset eder çünkü annesinde olan onda yoktur ve erişkin yaşamdaki öfkenin, tamahkârlığın, açgözlülüğün yani bütün olumsuz duyguların kökeni bu ilksel duygu­dur. Bebeğin hissetmiş olduğu eksik bir varlık olarak doğ­duğu için hasettir. Anne, annelik yapmak istiyorsa eğer, ne yapıp edip çocuğundaki bu haseti yatıştırmayı başar­malı, ona her şart altında bakım vermek için uğraşacağı konusunda güven sağlamalıdır.</p>
<p>Bebekteki haset hissiyatının yatıştırılması, tamiri için bir tek şeye ihtiyaç vardır; o da &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; özellikleri gösteren annedir. Bu kimse, annenin yerine ba­kımı üstlenen birisi de olabilir. Anne, bebeğe karşı öyle davranışlar göstermelidir ki, bebek, baştan haset ettiği bu varlığın aslında onun iyiliğinden başka bir şey düşün­mediğini, zaman zaman &#8220;yemek yanıyor&#8221; diye emzireme- se de, &#8220;babası istiyor&#8221; diye yanma gelemese de bebeğinin varlığım her şeyin üstünde tuttuğunu düşünüp buna ikna olabilmelidir. Eğer ağladığında, altı açılmadığında, süt gelmediğinde veya herhangi bir nedenle hayal kırıklığına uğradığında anneden aldığı iyi duygular bu hayal kırıklı­ğını onarabiliyorsa giderek anneye güvenmeye ve sevme­ye başlar hatta kısa sürelerle de olsa anneden ayrı kalma­ya katlanabilir.</p>
<p>Erişkinler olarak o kadar tanıdık ve varlığına inanı­lan bir duygu kümesidir ki, sevgiyi hep içimizde, derin bir yerlerde kilolarca bulunan bir şeymiş gibi yaşarız ve bu nedenle sevgi göstermeyenlere sanki elindeymiş de bize inat ortaya çıkarmıyormuş gibi davranır, kızarız. Oysa sevgi duygusunun, sevme hissinin nereden geldiği, içimize nasıl yerleştiği, bilimsel olarak henüz bilinmi- yor. Muhtemelen yukarıda anlattığımız şekilde gelişiyor. Klein&#8217;a göre sevgi de haset gibi temel, ilksel bir duygu olarak içimizde potansiyel bir nüve hâlinde vardır. Nasıl şekilleneceğini anne ile ilişki tayin eder. Bazı teorisyenler içinse, başlangıçta insan yavrusunda sevgi yoktur. Anne haseti onarmayı başardıkça, bu güven ortamında sevgi yeşermeye başlar. Evet, söylemesi zor ama bebeğin içinde sevginin nasıl serpilip geliştiğini açıklamak çok da kolay değildir. Anne, haset eden varlığa, kendi memesine saldı­ran bebeğe şefkat göstererek, onu yatıştırarak, onun ha­yal kırıklığını gidererek bebeğin hasetini sevgisiyle tamir eder, onun içindeki potansiyel sevgiyi harekete geçirir, ona sevmeyi öğretir. Kasetin tamircisi sevgidir.</p>
<p>Haset, bütün olumsuz duyguların, açgözlülüğün, ta­mahkârlığın ve azla yetinmeyişin de kaynağını oluşturur. Yani aslında anne, &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; yaptığında, be­bekteki varoluşsal haseti tamir edebildiğinde, bebeğe aç­gözlülükten ve karşısındakini yok edercesine saldırmak­tan korunmasını da öğretmiş olur. Bazı insanlar, daha doğrusu bebekler, kendisini hasete karşı şükran duygu­suyla dolduracak &#8220;yeterince iyi anne&#8221; özellikleri gösteren bir bakım vericiye sahip olmayabilir veya anneleri elin­den geleni yapsa bile bebeğin biyolojik donanımındaki eksiklikler nedeniyle çabaları boşa gidebilir. Onlar, sevgi alanının en zavallı kimseleridir, sevmekten nasiplerini almamışlardır, haset, tamahkârlık, bencillik ve açgözlü­lükle dolu bir yaşam çizgisi onları beklemektedir. Hasetle baş etmesini bilen, temel güven ve sevgi becerileri sağlık­lı anne-bebek ilişkisi sayesinde gelişmiş çocuk ve genç, daha sonra aile-içi, yakınlar arası ve okul yaşantılarında bu becerilerini pekiştirme fırsatı bulur. Ya da tam tersi yönde olumsuz bir gelişme olur, bırakın sevgi becerileri­nin pekişmesini, örseleyici (travmatik) yaşantılar, gelişi­mini köstekleyen insan ilişkileri yüzünden var olan sevgi becerileri de körelir hatta kaybolup gidebilir.</p>
<p>Klein&#8217;ın teorisinden yola çıkarak, aşkı konuşurken gözlerden kaçırılmaması gereken, tamahkârlıkla ilgili çok önemli bir nokta var. Görüldüğü gibi tamahkârlık, Klein tarafından şükranın, sevmenin değil hasetin içinde de­ğerlendiriliyor. Yani bir şeye tamah ettiğimizde, aslında başka birisine haset ediyoruzdur, sevmek değil sahip ol­mak istiyoruzdur. Bir insanı tamahkârca istediğimizde de değişen bir durum yoktur. Tamah ettiğimizde sevmiyoruz- dur. Tamahın arkasındaki siperlerden haset ve yıkıcılık tüm insani hasletlerimize saldırır.</p>
<p>Daha önce aşkın cinsellik ve bağlılık ile ilişkili olsa da bir ve aynı şeyler olmadığını söyledik. Şimdi bu anlat­tıklarımızdan yola çıkarak diyoruz ki, birçokları aslında sevgiyle, aşkla ilgisi olmayan tamahkârlığı, mutlaka iste­diğimiz birine sahip olma tutkusunu aşkla karıştırıyorlar. Aşkın, tutkuyla sevmenin tamahkârlıkla ilgisi yok oysa. T<u>amahk</u>âr insan, karşısındakine bir eve, bir arabaya sa­hip olduğu gibi sahip olmak isteyen insan, haseti onarıl­mamış insandır; büyük ihtimalle yaşadıklarının sevgiy­le, aşkla uzaktan yakından alakası yoktur. Tamahkârlık, sevgiye zıt bir işleyiş gösterir; onun olduğu yerde sevgi yeşermez. Tamahkârlık, açgözlülüktür, hırsla, ne pahasına olursa olsun bir şeye sahip olma isteğidir. Tamahkâr bir tutkuyla bir şeyin peşinde koşan, gerekirse şiddet uygu­layarak onu ele geçirmeye çalışan, kendisine ve başkasına zarar verip vermediğini bile göz önünde bulundurmayan bir kimse, bırakın âşık olmayı sevginin de aşkın da azılı düşmanıdır.</p>
<p>Bir insanı arzuladığını söyleyen ama arzusunun içeri­ğini, onun bedenini, zihnini, cinselliğini, her şeyini ve her bir parçasını el koyarcasına istemek şeklinde açıklayan, &#8220;ya benimsin ya toprağın&#8221; diyen birisinin aşkla ilişkisi yoktur. Bir çiçeği seviyorum diye, tüm çiçekleri kökünden söküp kendi evine getiren bir kimse gibidir böyle tamah- kârlar. Aşktan konuşan, âşık olduğunu söyleyen herkes, bu yüzden öncelikle kendisini tamahkârlığın denek taşın­da smamalı, konuştuğu şeyin tamahkârlık değil, gerçek­ten &#8220;aşk&#8221; olduğunu bize kanıtlamalıdır. Sevme becerisinin gerçekte nasıl bir şey olduğunun anlaşılması, aşk sandı­ğımız birçok yaşantının aslında aşk karşıtı durumlar ol­duğunun görülmesi açısından çok gerekli. Bu yüzden sev­me becerisi üzerinde biraz daha duracağız.</p>
<p>Erol Göka – Aile ve Aşk Üzerine,syf:143-158</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soren Kierkegaard &#8211; Evliliğin Estetik Geçerliliği  (Notlarım)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 16:07:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26460</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Hazzı yoktan bihakkın var etmek üzere, Ne çok da şey birleşmeli yeryüzünde! Önce birbirini anlayan iki yürek, Sonra onlara yoldaşlık eden letafet; Sonra ay, ışıkları kayın dallarının arasından, Baharın içine yayılan, Kuytularda buluşabilsinler diye, Sonra buse &#8211; ve sonra masumiyet.&#8221; Küçük bir akarsuyun kenarına oturmu şumdur sık sık. Daima aynıdır, aynı yumuşak melodidir, dipte [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/">Soren Kierkegaard – Evliliğin Estetik Geçerliliği  (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26461 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-300x270.jpg" alt="" width="357" height="321" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-300x270.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-600x539.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512.jpg 690w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hazzı yoktan bihakkın var etmek üzere,<br />
Ne çok da şey birleşmeli yeryüzünde!<br />
Önce birbirini anlayan iki yürek,<br />
Sonra onlara yoldaşlık eden letafet;<br />
Sonra ay, ışıkları kayın dallarının arasından, Baharın içine yayılan,<br />
Kuytularda buluşabilsinler diye,<br />
Sonra buse &#8211; ve sonra masumiyet.&#8221;</p>
<hr />
<p>Küçük bir akarsuyun kenarına oturmu şumdur sık sık. Daima aynıdır, aynı yumuşak melodidir, dipte aynı yeşil örtüsüdür sakin dalgaları altında bel veren, aynı hayvancıklardır aşağılarda dolanan, küçük bir balık çiçeklerin altına saklanır, solungaçlarını açar akıntıya karşı, bir taşın altına saklanır. Ne kadar tekdüze olsa da, nasıl da zengin bir çeşitliliktir! Evlilik hayatı da böyledir, sessiz sakin, gösterişsiz, vızır vızır; fazla bir changement&#8217; yoktur ve yine de o su gibidir, akar durur ve yine de o su gibidir, bir melodisi vardır, ona aşina olan için .değerlidir, erkek için değerlidir, zira ona tastamam aşinadır; şatafatlı değildir ve yine de ara sıra üzerine bir parıltı yayılır, ama onun alışıldık seyrine sekte vurmaz, tıpkı ay ışığının o akarsuyun üzerine vurup, melodisini çaldığı enstrümanı göz önüne serdiğinde olduğu gibi.</p>
<hr />
<p>Yüce olan doğuştan değil, sonradan kazanılandır;&#8221; zira bir insanın fetihçi tabiatı ve fetih yapması aslında doğuştandır, ama sahip olduğu ve sahip olmak istediği şey sonradan kazanılandır. Fethetmek övünçle, sahip olmak alçakgönüllülükle ilgilidir, fethetmek fevrilikle, sahip olmak sabırla ilgilidir, fethetmek tamahkarlıkla; sahip olmak kanaatkarlıkla; fethetmek yemek ve içmekle, sahip olmak dua ve oruçla ilgilidir.</p>
<hr />
<p>Kadın zayıftır, denir, keder ve endişe kaldıramaz, zayıf ve kırılgan olana sevgiyle davranılmalıdır. Yalan! Yalan! Kadın da erkek kadar, belki daha da güçlüdür. Ve sen onu bu denli aşağılarken, ona sahiden sevgi mi göstermiş oluyorsun? Ya da onu aşağılama iznini sana kim verdi ya da ruhun nasıl olur da kendini ondan daha mükemmel bir canlı addedecek kadar kararmış olabilir? Çekinme, ona her şeyini aç. Acizse, bunu kaldıramıyorsa, o zaman tabii sana yaslanabilir, sen ne de olsa yeterince güçlüsün. Bak, bunu hazmedemiyorsun, buna gücün yok. Şu halde, güçten yoksun olan sensin, o değil.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı işin doğrusunu bilir, onun devinimleri dışa doğru değil, içe doğrudur ve burada kendine has geniş bir dünyası olduğunu ve aynı zamanda, kendine her bir küçük gem vuruşun kendiliğin den, aşkın sonsuzluğuna kıyasla bambaşka bir ölçülebilirliği olduğunu kısa sürede algılar ve mücadele edecek o kadar çok şey olduğu için acı duysa bile, bu mücadele için cesaret de duyar, evet, günahın dünyaya girmiş olduğuna neredeyse bayram edebildiğinde, sana bir başka anlam da paradokslarda baskın çıkacak kadar cüretkardır; zira onları çözecek cesarete sahiptir.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı silahlıdır; zira niyet sadece dik katin dış dünyaya çevrilmesinden ibaret değildir, isteğinde kendine, kendi iç dünyasına doğru çevrilmesidir. Ve şimdi her şeyi tepetaklak ediyorum ve diyorum ki: Estetik olan dolayımsız olana değil, kazanılmış olana dayanır; lakin evlilik, bünyesinde dolaylılığı içeren dolayımsızlıktır, zamansallığı içeren sonsuzluktur.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı silahlıdır; zira niyet sadece dik katin dış dünyaya çevrilmesinden ibaret değildir, isteğinde kendine, kendi iç dünyasına doğru çevrilmesidir. Ve şimdi her şeyi tepetaklak ediyorum ve diyorum ki: Estetik olan dolayımsız olana değil, kazanılmış olana dayanır; lakin evlilik, bünyesinde dolaylılığı içeren dolayımsızlıktır, zamansallığı içeren sonsuzluktur.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı silahlıdır; zira niyet sadece dik katin dış dünyaya çevrilmesinden ibaret değildir, isteğinde kendine, kendi iç dünyasına doğru çevrilmesidir. Ve şimdi her şeyi tepetaklak ediyorum ve diyorum ki: Estetik olan dolayımsız olana değil, kazanılmış olana dayanır; lakin evlilik, bünyesinde dolaylılığı içeren dolayımsızlıktır, zamansallığı içeren sonsuzluktur.</p>
<hr />
<p>Bir insanın ev bark fikrine her şeyden önce, bunun bir görev olduğu sanısıyla ilişkilendirmesi gerekir, o yapmacık ve küçümseyici rehavet fikrini ancak bu suretle giderir.</p>
<hr />
<p>&#8220;Evlenen erkek bir servet kazanmış gibidir. Kendisine uygun bir yardımcı edinmiştir, bir dayanağı vardır. Bir mülkün çevresinde parmaklık yoksa yağma edilir. Bir erkeğin karısı yoksa yaşamda onun bir amacı yoktur, her zaman yakınır.</p>
<hr />
<p>Ve yine de çocuklar bir nimettir. Bir insanın derin bir içtenlikle çocukları için en iyisini düşünmesi güzel ve iyi bir şeydir, ama bunun sadece onun üzeri ne yüklenmiş bir vazife, bir sorumluluk değil, bir nimet de olduğunu ve göklerdeki Tanrı&#8217;nın, insanların bir kere bile unutmadığı şeyi, beşiğe bir hediye bırakmayı unutmamış olduğunu ara sıra hatırına getirmezse, o zaman gönlünü ne estetik ne de dini duygulara açmış demektir.</p>
<hr />
<p>Ve yine de çocuklar bir nimettir. Bir insanın derin bir içtenlikle çocukları için en iyisini düşünmesi güzel ve iyi bir şeydir, ama bunun sadece onun üzeri ne yüklenmiş bir vazife, bir sorumluluk değil, bir nimet de olduğunu ve göklerdeki Tanrı&#8217;nın, insanların bir kere bile unutmadığı şeyi, beşiğe bir hediye bırakmayı unutmamış olduğunu ara sıra hatırına getirmezse, o zaman gönlünü ne estetik ne de dini duygulara açmış demektir.</p>
<hr />
<p>Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün çetelesini tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.&#8221;&#8216; Hz. İsa&#8217;nın havarilerinden birinin bu harikulade sözlerini bir düşün, bu sözlerin bütün bir ömre uygulandığını bir düşün, ama buna insanın bunları çok kez kolaylıkla yaptığı, çok kez hata ettiği, çok kez unuttuğu, ama yine de onlara yeniden geri döndüğü düşüncesiyle birleştir;</p>
<hr />
<p>Evlilik bir karakter okuludur, insan karakterini yüceltmek ve eğitmek için evlenir.</p>
<hr />
<p>Dünyevi aşk birçoğunu sevmekle başlıyor, bunlar geçici hevesler ve bir tekini sevmekle son buluyor; tinsel aşksa gitgide açılıyor, giderek birçoğunu ve daha da çoğunu seviyor, ondaki hakikat hepsini sevmekte yatıyor. Dolayısıyla evlilik hem duyumsal hem de tinsel, özgür ve aynı zamanda zorunlu, kendinde mutlak ve kendinden ötede kendini dışavuruyor.</p>
<hr />
<p>Evet, uzaklara, çok uzaklara, ruhum yeniden sıhhate kavuşabilsin, göğsüm yeniden derin nefes alabilsin, bu basık havada boğulmayayım diye &#8211; uzaklara.&#8221;</p>
<hr />
<p>Henüz gençsin, sahip olduğun o zihinsel kıvraklık gençliğe çok yakışıyor ve gözü bir süre oyalıyor. İnsan bir soytarı seyreder gibi şaşkınlıkla bakıyor, eklemleri öyle yumuşak ki, insana has tüm yürüyüş ve duruş şekilleri yok olmuş; sen işte zihinsel anlamda böylesin, ayaklarının üzerinde olduğu gibi başının üzerinde de durabilirsin, senin için her şey olası ve sen bu olasılıkla diğerlerini ve kendini hayrete düşürebilirsin; ancak bu sağlıksız ve huzurun için sana yalvarıyorum, gözlerini dört aç ki, senin için avantaj olan şey başına bela olmasın. İnanç sahibi bir insan kendini ve her şeyi allak bullak edip canının istediği gibi değişti remez. Bu yüzden seni uyarıyorum, dünyaya karşı değil, kendine karşı ve dünyayı sana karşı uyarıyorum</p>
<hr />
<p>Sen ilahi ve beşeri yasalarla tesis edilmiş olan her şeyi hor görüyorsun ve ondan kurtulmak için de tesadüfiliğe sarılıyorsun, ki o bu durumda, sana yabancı fakir bir kadın. Ve duygudaşlığına gelince, bu belki sadece bir duygudaşlıktı; deneyin için. Bu dünyadaki varoluşunun sadece tesadüf üzerine hesaplanabilmesinin muhtemel olmadığını bütünüyle unutuyorsun ve bunu birincil etmen haline getirdiğin anda, en yakınlarına ne borçlu olduğunu da tamamen unutuyorsun.</p>
<hr />
<p>Sen ilahi ve beşeri yasalarla tesis edilmiş olan her şeyi hor görüyorsun ve ondan kurtulmak için de tesadüfiliğe sarılıyorsun, ki o bu durumda, sana yabancı fakir bir kadın. Ve duygudaşlığına gelince, bu belki sadece bir duygudaşlıktı; deneyin için. Bu dünyadaki varoluşunun sadece tesadüf üzerine hesaplanabilmesinin muhtemel olmadığını bütünüyle unutuyorsun ve bunu birincil etmen haline getirdiğin anda, en yakınlarına ne borçlu olduğunu da tamamen unutuyorsun.</p>
<hr />
<p>Bütün iyilikler için Tanrı&#8217;ya şükrediyorum ve zaafları unu tuyorum. Ancak bu o kadar önemli değil; ama bir şey var ki bunun için Tanrı&#8217;ya tüm ruhumla şükrediyorum; o sevmiş olduğum tek ve ilk kişi ve Tanrı&#8217;ya tüm kalbimle yalvardığım bir şey var ki o da bana asla başka birini sevecek gücü bahşetmemesi. Bu bir aile duası, yani zevcem de paylaşıyor; ancak onu buna ortak etmekle benim için her duygu, her ruh durumu daha üst bir anlam kazanıyor.</p>
<hr />
<p>Ah! Evet sen tuhaf bir varlıksın, bir bakarsın bir çocuk, bir bakarsın bir ihtiyar, bir bakarsın yüksek ilmi sorular üzerinde, hayatını onlara nasıl adayacağı üzerinde müthiş bir ciddiyet ve ısrarla fikir yoran bir kimse, bir bakarsın aşk hastası bir budala oluvermişsin. Ama sen evliliğin çok uzağındasın ve umarım koruyucu meleğin seni yanlış yollara sapmaktan alıkoyar; çünkü bana bazen öyle geliyor ki sen küçük Zeus&#8217;u oynamak istiyorsun.</p>
<hr />
<p>Evet, evlilik hayatın estetiğidir;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/">Soren Kierkegaard – Evliliğin Estetik Geçerliliği  (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yeni Evlilik Beklentileri ve Etkileri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Jun 2023 11:41:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulvahid Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[dindarlık]]></category>
		<category><![CDATA[evlilik yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni Evlilik Beklentileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26441</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her şeyiyle tastamam olması umulan bir tasavvur ve bek­lenti, çoğunlukla evlilikle ilişkilendirilmektedir. Büyük oranda toplumsal beklentiler ve görgüler tarafindan şekillenen evlilik ilişkisi, bir birlerini imrendirme ve kıyaslama ile de oluşabil- mektedir. Eşlerde, birinin diğerinden maddiyada, fiziksel gü­zellikle ve birtakım uyumlu kişilik özellikleriyle değerlendi­rilmeye başlandığı gözlenmektedir. Kadınların erkeklerle ilgili statü ve ekonomik varlık aradıkları, erkeklerin de [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/">Yeni Evlilik Beklentileri ve Etkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22006 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg" alt="" width="386" height="195" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 386px) 100vw, 386px" /></p>
<p>Her şeyiyle tastamam olması umulan bir tasavvur ve bek­lenti, çoğunlukla evlilikle ilişkilendirilmektedir. Büyük oranda toplumsal beklentiler ve görgüler tarafindan şekillenen evlilik <u>ilişkis</u>i, bir birlerini imrendirme ve kıyaslama ile de oluşabil- mektedir. Eşlerde, birinin diğerinden maddiyada, fiziksel gü­zellikle ve birtakım uyumlu kişilik özellikleriyle değerlendi­rilmeye başlandığı gözlenmektedir. Kadınların erkeklerle ilgili statü ve ekonomik varlık aradıkları, erkeklerin de daha çok kadınlardan bekledikleri görsel güzellik kriterlerinin çoğunun bazı toplumsal zeminlerde kabul gördüğü söylenebilir. Aşırı beklentili ve talepkâr yaklaşımların ise, psikolojik olarak kişi­sel haklılıkla ve layık olmayla/hak etmeyle ilgili bir benmer- kezcilikle ilişkili olabileceği de belirtilebilir.</p>
<p>İçinde bazı abartılar içerse de eşlerin birbirleriyle ilgili bek­lentileri, zamanın değişimiyle ya da şartlarıyla gelişen bir nite­lik taşıması normaldir. Para gibi bir servetin, umulan bir mut­luluğa hizmet edeceği varsayımı, her zaman gerçeklik göster­memektedir. Belki görece kısa, anlık, geçici haz ve muduluk- ların, ekonomik durumla oluşması mümkünken, sadakat ve kanaat gibi evlilik doyumu ve eşlerin mutluluğunu daha doğ­rudan etkileyebilen etkenlerin göz önünde tutulması da ge­rekmektedir (Çağ, 2013).</p>
<p>Özellikle modern insanın ihtiyaç algılarını sosyal medyalar ve reklamlar etkilemekte ve “keşke benim de olsalar” artmak­tadır. Bu kışkırtıcı tüketim gösterilerinin ticari bir reklam ol­duğu bilinse dahi sürekli maruz kalındığı için çoğu defa etki- lenilmektedir. İzleme ve gözetleme kültürü ve alışkanlığı için­de görülenin, istenilen bir şeye dönüşmesi kolaylaşmaktadır.</p>
<p>Ruhsal bakım ve manevi güç kaynakları eksik olduğunda sabır, kanaat, şükür, rızk, nasip, kısmet yerine kıyaslama bir­çok insan için huzursuzluk nedeni haline gelmektedir. Yukarı doğru sosyo-ekonomik karşılaştırmalar huzuru bozarak ihti­yaç algısına tavan yaptırmaktadır. Rızk inancı, emanet bilinci ve imtihan sırrı gibi manevi ve inanma yaklaşımları ile fanilik farkındalığı da kişiyi koruyucu mekanizmalar olarak destek­lemelidir. Fakat var olanla yetinme, insani-manevi değerler iş­levselliğini kaybetme riski içinde olduğu için, kişiyi vahşi, re­kabetçi, kapitalist, materyalist dünyadan korumada bazı so­runlar görülmektedir.</p>
<p><strong>Dindarlık ve Evlilik Doyumu</strong></p>
<p>Dinin eviilik-aile yaşamı konusundaki yaklaşımı, genellikle dengeli ve koruyucu bir anlayışa dayanmaktadır. Evlilik kararı ile hem her iki eşin birbirine karşı hak ve hukukunun sevgi ve saygı temelinde oluşması, hem de yetiştirilecek çocuklar için üstlenilecek görev ve sorumlulukların paylaşılması ön görül­mektedir. Belirli bir dindarlık seviyesindekilerin dinin önerdiği sınırlar ve yönlere dikkat etmekle mutluluğa, sadakate, bağlılı­ğa, uzun süreli ilişkiye daha önem verdikleri belirtilmektedir. Evlilikte uyuma, mutluluğa, düşük boşanmaya, evlilik dışı cin­selliğe, aile içi şiddet davranışlarına karşı dindarların yine dik­katli olmaları beklenmektedir. Dinin ilişkileri düzenleyen kural ve değerlerin, ilişkinin negatif yöne evrilmesini engelleyebilecek detaylı düzenlemeler içerdiği bilinmektedir (Fard vd., 2013).</p>
<p>Eşler arasındaki benzer dini yönelim ve aktivite benzerliği­nin, evliliği sağlamlaştırıp güçlendirerek, uyumla birlikte do­yum duygusunu artırdığı düşünülmektedir. Çocuk yetiştir­menin dini yönü üzerinde uzlaşmayla ortak hareket etme eşle­rin ebeveynlik rollerini netleştirmektedir. Babanın ailedeki çocuklarla iletişimine annenin destek olması- ya da tam tersi- ilişkilerde tutarsızlık duygusundan uzaklaştırmaktadır. Dinin eş ve çocuklara ortak aktivitelerden dua ve ibadet etme imkanı sunduğu için ilişkilerde yumuşama ve iyileşme görülebilmek­tedir. Dinin ideal ve hedeflerine adanmışlık ve ortak amaç duygusunun eşlerin ruhsal olgunluğuna katkısından da söz edilebilir (bkz. Uysal, 2006).</p>
<p>Ortak faaliyetlerle aile içindeki ilişkilerde yakınlaşma ve birlikte zaman geçirme fırsatı oluşmaktadır. Çiftlerin birbirle­rinin inançlarını destekleme ve ortak değerler geliştirmeleri sayesinde duygusal yakınlıklar güçlenmektedir. Evliliğe dün­yevi olanın ötesinde ilahi bir nitelik katıldığı için bu ilişkinin korunması için birçok düşünce ve davranışın gelişimi de des­teklenmiş olmaktadır. Ayrıca eşler arasında belki de en çok gündeme gelen sorun kaynaklarından birisi evlilik beklentile­ridir. Din bu aşamada evliliğin anlamına birtakım nitelikler ekleyerek ya da yeni katkılar sunarak beklentileri şekillendire- bilmektedir. Dindeki emir ve yasaklar ailedeki kural bilincine destek olduğu için oluşabilecek sorumsuzluk, ilgisizlik ve an­layışsızlık gibi tutumların Önüne geçmeyi hedeflemektedir.</p>
<p><strong>Evlilikte İlişki Yönetimi</strong></p>
<p>Kim, kimi, neyi, ne kadar, nasıl yönetebiliyor? şeklinde bir soruyla aile içi ilişki yönetim becerisi sorgulaması yapılmakta­dır. Bu süreç bazen ilişkinin belirlenme ve oluşumunda so- runlaşma haline de dönüşebilmektedir. Kadın ya da erkeğin doğal/biyolojik üstünlüğü üzerinden değil, sorumlulukları yönetme ve paylaşma yaklaşımının daha tatmin edici olacağı söylenebilir. Yani bir anlamda yönetimi istişare ve ikna ile paylaşım düzeyine çıkarmak gerekmektedir.</p>
<p>Aile kavramı içeriğinde, eşlerin görev ve sorumluluk alması yarımda sevgi ve saygının karşılıklı geliştiği bir ortamı kapsa­maktadır. Ev içi paylaşılan birtakım yükümlülüklerden söz edilebilir. Geleneksel ailedeki eşlerin görev ve rol tanımları ile kapsam alanlarında erkeğin ve kadının uzlaşması söz konusu iken artık modern zamanların yeni çalışma koşulları bu an­laşmayı değişime zorlamaktadır.</p>
<p>İlişkiye dayalı bir aile ilişkisinde yeni durumlara adaptas­yonun mümkün olması için eşler arası iletişim ve etkileşim yönetiminin bir şekilde sağlanması zorunluluk göstermekte­dir. Zira aile muduluğu için artık kadının da ev dışı iş haya­tında yer alması sonucu ortaya çıkan hak talebini garanti altı­na alma durumu oluşmaktadır. Duygusal bir esneklik kazan­dırabilecek bu tarz ev içi paylaşılan görevler, eşler arası sevgi ve anlayışa da katkı sunmaktadır (Tarhan, 2010).</p>
<p>Evlilikte ilişkinin içeriği ve süreci nasılsa o şekilde yöne­tilmeye ihtiyacı gündeme gelmektedir. Çocukların da oluş­turduğu bir iş ve görevlerin artışı kadının ev içi stres yükünü artıracağından dolayı dengeli ve adil bir yaklaşımın hâkim olması beklenmektedir. Dolayısıyla ailede oluşabilecek sorun ve problemler için ön alıcı tedbirleri ve sürecin yönetilmesi için &#8220;ilişki bakımı” gibi kavramların geliştirilmesi de önem göstermektedir.</p>
<p><strong>Ailede Gûç Dengesinin Değişimi</strong></p>
<p>Günümüz ailesinde cinsiyet rolleri ve sorumluluklarında değişim yaşanmaktadır. Özellikle ekonomik gücü elde eden kadınlar da ailede ve evde eşit ya da ortak paylaşımlar talep etmektedirler. Böylesine yeni bir gelişmenin aile ilişkilerine getirdiği bazı belirsizlikler oluşmaktadır. Bir yandan gelenek­sel rollerin ne olacağı ve yeni duruma nasıl tepki verileceği ya da nasıl uyum gösterileceği gibi cevapları aranan sorular akla gelmektedir. Bu minvalde erkeğin geleneksel rolü, yeni gelişen hak ve talepler karşısında nasıl bir değişim yaşayacak? Değişi­me direnç ya da uyumun elbette farklı sonuçları olmaktadır. Bu konu, annelik ve babalık rolleriyle çocuk eğitiminde söz sahibi olma ve etkili olma tarzında farklı boyutlara taşınabilen bir boyutta da tartışılmaktadır. Ekonomik güçle kadınların daha fazla aile içinde oluşturmak istedikleri etkiyi sağlayıp sağlayamayacağının zamanla görülebileceği belirtilebilir. Aile­nin birlikteliği ve sürekliliği ile ulaşılmak ya da korunmak is­tenen huzur ve mutluluk en sonunda bir uyum ve uzlaşmayı gerekli kılmaktadır (Günay &#8211; Bener, 2011).</p>
<p>Bu süreçte daha çok günümüzde erkeğin bu durumu kabul­lenememesi sorunu görülmektedir. Ya da bu duruma en azın­dan çözüm üretememe sorunu da denilebilir. Burada karşılıklı anlaşmalı bir çözüm gelişimi önemlidir. Erkek bu. durumu ka­bul etse bile etkili bir model eksikliği dikkat çekmektedir. Ge­nellikle erkek tepkisel ve öfkeli bir hale dönüşen taleplere iki tür cevap vermektedir. Ya tam teslim olup kendi eşitliğinden dahi vazgeçiyor yeter ki evlilik sürsün diye. Ya da kendi üstünlüğünü sürdürme adına toplumsal baskılarla daha da katılık ve şiddet gösteriyor. İkisinin ortasını ya da dengesini bulabilenlerin nis­peten az olduğu görülmektedir. Kadın-erkek arasındaki çözüm­süz gibi düşünülen problemler karşısında çocukların mutsuz­lukları da kronikleşmektedir. Bu tür ikili boyutu olan durum­larda bir model geliştirilmeli ki eşler arasında denge ve adalet olsun. Evlilikte güç çatışması, mücadelesi, savaşı ve etkileri ile çözüm yollarına dair literatür her iki cinsiyetin toplumsal rolle­rine uygun çeşitli önerilerde bulunmaktadır. Son tahlilde yetiş­tirilme tarzı ve maruz kalınan rol model tutumlarının, bireyle­rin güç mücadelesine girmesinde veya çözüm üretmesinde etki­li olduğuna şahit olunmaktadır (Vatandaş, 2007).</p>
<p>Daha iyi sonuç alıcı sürecin ihtiyaç duyduğu şey ise eğiti­min aile ilişkilerindeki olgunluğa sağlayacağı katkılardır. An- nelik-babalık ya da eşler arasındaki denge ve uyumun yeni durumlarla karşı karşıya geldiğinde bocalaması yerine, çözüm­ler üretebilecek sağlam temelleri üzerinde durmak önemlidir. Bir birlerinin yenilmesi gereken rakipler olarak algılatılması, popüler kültürün aile yapısını tehdit edici bir stratejisi olarak değerlendirmek bir yana, ailenin sadece maddi-ekonomik bir değeri üzerine değil manevi-ideal boyutlarının geliştirilmesi ve vurgulanması da gerekmektedir. Bu sayede dinin aileye verdi­ği değersel yaklaşımı daha da anlaşılır hale gelebilecektir. Çünkü aileye dinlerin yüklediği sorumlulukların ekonomik çıkarlarla kurulan bir kurum olarak değil ölüm sonrasına dahi aşabilen vizyoner bir bağ olarak görülmesi dikkat çekicidir.</p>
<p><strong>Günümüz Ailesindeki Yeni Sorunlar</strong></p>
<p>Aile ilişkilerinin gelişiminde ev içi-dışı zaman geçirme ve eğlenme alışkanlıklarından kaynaklanan sorunlar günümüz ai- leşinin temel sorunları şeklinde sıralanmaktadır. Ailede dijital imkânların da etkisi ile bireyselleşmenin izleri yoğun bir bi­çimde görülmektedir. Yalnız başına, kendi izledikleri ya da eğlendikleri ekranların karşısında, birbirinden kopuk iletişi­min olduğu ailelerde, maalesef pek çok sorunlar tartışılmakta­dır. Anne-babanın da bu tarz zaman geçirme faaliyetlerine ka­tıldığı bir ev ortamında, üzerine alınması gereken görev ve so­rumlulukların ihmali gelişebilmektedir (Karsli, 2019).</p>
<p>Çocukların eğitimi yanında, verimli iletişime yol açabile­cek boş zaman ve zeminler geliştirilmediğinde, psikolojik ol­duğu kadar sosyal beceriler de gelişememektedir. Duygu ve davranışların bilindiği gibi olumlu sosyal modeller ve rehber­likler sayesinde düzenlenmesi vç kontrolü sağlanabilir. Sıra- dan bir etkinlik olarak ailenin tüm üyelerinin bir arada akşam yemeği yemeleri ve günlerinin nasıl geçtiği hakkında sohbet etmeleri oldukça sağaltıcı bir işlev görebilmektedir. Hem kendilerini ifade etme firsatı hem de verilen tepkilerle kişisel eğilim ve arzuların, toplümca kabul görebileceği düzeyde ser­gilenebildiği fırsatlar, aile mutluluğuna ve sağlıklı nesillerin gelişimine katkı sağlayacaktır.</p>
<p>Ayrıca aile içindeki iletişim eksikliğinden dolayı çocuklarla ilgili olarak bilgi-görgü, adabı muaşeret kurallarının öğrenil­me sürecindeki sorunlar da belirtilmektedir. Çocuk terbiyesi ve ahlak kazanımında örneklik ve rol model gereksinimi bağ­lamında ise ebeveyn tutum ve rollerine dikkat çekilmektedir. Çocuklarını sürekli eleştiren ya da eksiğini bulup mahcup eden bir anne-babanın çocuklarına olumlu bir katkı sunması pek mümkün değildir. Kendi toplumsal ve kültürel değerleri­ni aktarmayı düşünen ebeveynin çocuklarıyla empatik ve sempatik bir ilişki geliştirmesi gerekmektedir. Öncelikle ço­cuklar anne-babasının ideal bir algısını korumak için abartılı bir bağlanma geliştirebilirler. Ancak aralarında oluşabilen kır­gınlık ve kızgınlıklar bu olumlu imajı ve sonuçta gerekli etki­leşimi bozucu bir rol oynayabilir.</p>
<p>Ailede aidiyet ve bağlanmanın önemi ve etkileri hağlam<u>m</u>&#8211; da karşılıksız sevgi, fedakârlık, güzel söz ve fiiller, ortak etkin­likler, benzer inanç ve uygulamalar birlikteliği artıran, saygı sağlayan özgür yaklaşım ve sorumluluk kazanma imkân ve fır­satları çocukların gelişim alanlarını kapsamaktadır. Ebeveyn- çocuk iletişiminde özellikle ders-ödev takibi ve sorunları, inanç, ibadet, duygu, bilgi ve etki boyudarında aksaklıkları da öne çıkardığı bilinmektedir. Gerçek dindarlığın oluşum ve ge­lişiminin psikolojik zaaf ve eğilimleri aşmadıkça mümkün olmayacağı düşünülmektedir, Yani aile içinde birtakım ileti­şim çatışmalarından kaynaklı psikolojik sorunlar varsa ahlaki ya da dini değerlerin aktarımı ve yaşanması zorlaşmaktadır. Diğer yandan aile içinde çıkarcılık, bencillik, art niyet, kur­nazlık ve sinsiliğin öğrenilmesi ve gelişimi, sonuçları, etkileri­nin de aile iletişimine yansıması oluştuğu durumlarda daha çok olumsuz kişilik özelliklerinin gelişimi söz konusu olmak­tadır (Günay &#8211; Bener, 2011).</p>
<p>Ebeveyn-çocuk iletişimi elbette önce huzurlu bir ortamın sağlanması ile olumlu bir seyir izler. Materyalist ve ilerlemeci başarıyı sırf bir hedef olarak göstermek çocukların ailesine karşı olduğu kadar topluma karşı da ahlaki kişiliğini olumsuz biçimde etkileyebilir. Aileyi çok yönlü bir gelişim ve olgun­laşma alanı olarak gördüğümüzde, anne-babanın da kendile­rini gözden geçirme gereği ortaya çıkmaktadır. Hem bireysel hem de sosyal boyutu ve hem maddi hem de manevi refah ve mudulukları geliştirmeye çalışan bir ailenin, zamanın bilinç ve rollerini daha iyi üstlenebileceği söylenebilir.</p>
<p>Abdulvahid Sezen &#8211; Yeni Bireysellikler ve Din,syf:80-87</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/">Yeni Evlilik Beklentileri ve Etkileri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeni-evlilik-beklentileri-ve-etkileri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çocukluk ve Büyümek Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 06 Mar 2023 14:46:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[çocukluk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Büyümek]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Psikolojik dayanıklılık]]></category>
		<category><![CDATA[travma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26270</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Aile dinamiklerinde çocuklarımızın yeri hakkında ne söylersiniz? Terapi odasında danışana sorulan ilk sorulardan bazıları çocukluk dö­nemine aittir. Zira biliyoruz ki çocukluk döneminde yaşananlar, bire­yin bugünkü ve gelecekteki ruh halini etkiler. Bu erken dönemde ba­kım verenlerimize bütünüyle muhtaç durumdayızdır. Ebeveynlerimiz hayatın ilk dönemlerinde ruhumuza mühürlerini vurur. Ebeveynlerin çocuklar üzerindeki etkisini vurgulayan sayısız çalışma vardır. Ebe­veynlerin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/">Çocukluk ve Büyümek Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-10353 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940.jpeg" alt="" width="385" height="217" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940.jpeg 760w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940-600x338.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/gorselimg_1616661940-300x169.jpeg 300w" sizes="(max-width: 385px) 100vw, 385px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Aile dinamiklerinde çocuklarımızın yeri hakkında ne söylersiniz?</strong></p>
<p>Terapi odasında danışana sorulan ilk sorulardan bazıları çocukluk dö­nemine aittir. Zira biliyoruz ki çocukluk döneminde yaşananlar, bire­yin bugünkü ve gelecekteki ruh halini etkiler. Bu erken dönemde ba­kım verenlerimize bütünüyle muhtaç durumdayızdır. Ebeveynlerimiz hayatın ilk dönemlerinde ruhumuza mühürlerini vurur. Ebeveynlerin çocuklar üzerindeki etkisini vurgulayan sayısız çalışma vardır. Ebe­veynlerin duygusal olarak tutarlı olmaları, açık kurallar koymaları ve çocuklarını destekleyip onlara rehberlik edebilmeleri çok önemlidir. Bilinçli ebeveynlere sahip çocukların güçlü bir benlik inşa etmeleri, kendilerine güvenmeleri, akademik alanda başarılı olmaları ve akranlarıyla sağlıklı sosyal ilişkiler kurmaları çok daha kolaydır.</p>
<p>Dünyada kontrol edemeyeceğimiz pek çok şey yaşanıyor fakat kontrol edebileceğimiz alanlar da var. Evlerimiz gibi&#8230; Şimdi evle­rimizi yuva yapabilmek için her zamankinden daha fazla çaba gös­terme zamanı. Zor zamanlan aile birliğinin önemini fark etmek için büyük bir fırsat olarak görebiliriz. Bu noktada açık, dürüst ve esnek davranırsak değişen sürece daha kolay uyum saglarız. Evet, dün­yada kontrol edemediğimiz ve üzücü çok şey yaşanıyor ama yalnız değiliz. Birbirimize destek olarak, omuzlarımızı ve yüreklerimizi bitiştirerek birbirimizden güç alabiliriz. “Bu dönem kolay olmaya­bilir ama beraber bu zor zamanlan atlatacağız,” diyerek ailemiz ve kendimiz için güven tazeleyebiliriz. Bizim açık davranmamız, çocuklarımızın da kendilerini bize güvenle açmalarına yardım eder. Çocuklar ve ergenler ebeveynlerinin en yakın şahitleridir. Bu yüz­den onlarla sözel olarak iletişim kurmak yetmez, onlara örnek ola­bilmek için iyi bir model olmak da bir o kadar önemlidir. Geride bıraktığımız pandemi süreci, aile birliğinin ve dayanışmanın ne kadar önemli olduğunu hepimize gösterdi.</p>
<p>Çocukların kaygılan, yetişkinlerin kaygılarından farklı olabilir. Çocuklarınızın sorularını basit ve dürüst bir şekilde yanıtlamayı deneyin. Onların ne hissettiklerini öğrenmek atılacak en sağlıklı ilk adımdır. Çocuklarınız yaşadıktan süreçle ilgili ne hissediyor, neyi biliyor ya da neyi bilmiyor? Tüm bunları çocuklarınızla konu­şarak onları anlayabilir ve doğru bir şekilde bilgilendirebilirsiniz. Malum, çocuklarımız teknoloji ve dijital iletişim çağında doğdular; pek çok kaynaktan sağlıklı olmayan bilgilere ulaşabiliyorlar. Sizin de yanıtlayamadığınız sorular olduğunda güvenilir kaynaklardan bilgi almak için neler yapılması gerektiğini önce onlara sorabilirsi­niz. Böylece onların bu hususta nasıl davrandıklarını öğrenebilir, onlara rehberlik edebilir ve beraber doğru bilgiye ulaşmanın yol­larım onlara örnek olarak gösterebilirsiniz. Güvenilir bilgi birçok endişenin ortadan kalkmasına yardım edecektir.</p>
<p>Çocuklar, kendilerine has iletişim dillerine sahiptir. Lawrence Cohen’in dediği gibi, “Çocuklar size ‘Kötü bir gün geçirdim, ko­nuşalım mı demezler, oynayalım mı?’ derler.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Oyunun çocukların hayatındaki yeri büyüktür. Peter Handke’nin senaryosunu filmin yö­netmeni Wim Wenders’la birlikte yazdığı “Der Himmel Uber Berlin” (“Arzunun Kanattan” adıyla gösterildi bizde) filmindeki bir şiirde­ki gibi <em>“Çocuk daha çocukken / zıpkın gibi bir çomak fırlattı ağaca / bugün hâlâ titrer çomak o ağaçta.</em> ” Oyun sayesinde çocuklar hem iletişim kurar hem de hayatı keşfeder. Çocuklar, bunun yanı sıra duygusal sıkıntılarından kurtulmak için de oyuna başvurur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Oyu­nun imkânlarından faydalanmak için çocuklarınızla beraber yara­tıcı oyunlar geliştirin. Mesela birlikte motor ve bilişsel becerilerini geliştirebilecek resimler ve maketler yapmak, çocuklara duygularım ifade etmeleri için imkân sunar. Böylece hem ailece yapılan keyifli et­kinliklere yaşamınızda yer açmış olursunuz hem de çocuklarınızın iç dünyalarında neler yaşadıklarım öğrenebilirsiniz. Bu sayede çocuklar duygularının fark edildiğini ve ebeveynlerinden kabul gördüklerim hissederler. Ayrıca duyguları yönetme konusunda çocuklara örnek olmak da önemlidir. Siz de yetişkin olarak yaşadığınız bazı duygulan ve bunları nasıl yönettiğinizi onlarla paylaşabilirsiniz.</p>
<p>Yanlarından ayrılacağınız zaman mutlaka onları bilgilendirin. Sa­kin bir şekilde nereye gittiğinizi, orada ne kadar kalacağınızı ve ne za­man döneceğinizi söylemeniz çocuklara güven verecektir. Çocuklarınızla sık sık temas kurun. Daha sık sanlın onlara, onları sevdiğinizi daha çok söyleyin. Sevginizi onların ihtiyaç duyduğu ve istediği şekil­de ifade edin. Her çocuğun kendine özel bir sevgi dili vardır. Onların sevgi dilini öğrenin ki, onlarla sağlıklı bir iletişim kurmanız mümkün olsun. Hayatımızda rutinler büyük yer kaplar. Aile içindeki rutinleri öngörülebilir ve esnek hale getirmekte fayda vardır. Zaman zaman planlar değişebilir ve bu değişim çocuklarda kafa karışıklığı ya da öf­keye neden olabilir. Onların neler hissettiklerini duymak ve hislerini küçümsememek çok önemli. Değişen planlar çocuklarımıza duygu­larla nasıl başa çıkabileceklerini öğretmemiz için bir fırsat olabilir.</p>
<p>Burada ergenler için ayrı bir bahis açmak gerek. Yetişkinler olarak, gençlerin bizim yaşadığımız dönemden çok farklı bir dönemde yetiş­tiklerini unutmamalıyız. Öte yandan ergenliğin kendine has kaygıla­rıyla baş etmek hiç kolay değildir. Ergenlere yönelik beklentiler çok­tur. Okul hayatı sonrasında da mesleki kaygılar baş gösterir. Gençler sınırlarını ve becerilerini test ederek öğrenebilir. Bunun için de dışarı doğru adım atma ve yeni şeyler deneme ihtiyacı hissederler. Oyun ve <em>Gerçeklik</em> adlı eserinde Donald W. Winnicott, “Ergen olgunlaşmamış­tır. Olgunlaşmamışlık, ergenlikte sağlığın temel bir unsurudur. Olgunlaşmamışlığın tek tedavisi vardır, o da zamandır, zamanla büyüye­rek olgunlaşmaktır. Olgunlaşmamışlık, ergenlik sahnesinin kıymetli bir parçasıdır. Yaratıcı düşüncenin en heyecan verici özellikleri, yeni ve taze duygular, yeni yaşam fikirleri burada barınır. Toplumun, so­rumluluk almamış kişilerin özlemleri tarafından sarsılmaya ihtiyacı vardır. Yetişkinler tahtlarından feragat ederlerse, ergen vaktinden önce ve yanlış bir süreç yoluyla yetişkin haline gelir,” diyordu. Er­gen çocuklarımız, büyüme süreci içinde, yetişkin sorumluluğu taşı­madan yetişkin rolü provasında yer alırlar. Bağımsız sosyal ilişkiler kurmak da bu rolün bir parçasıdır. Ergenlik, sosyalleşme ihtiyacının en belirgin olduğu dönemdir ve bu sebeple ergen gençler için arka­daştan öncelikli olabilir. Ergenlik döneminde sosyal açıdan kabul görmenin ya da reddedilmenin etkisi yaşamdaki diğer dönemlere kıyasla daha güçlü hissedilir. Akran ilişkileri karmaşık bir hal alır, hormon değişimlerine eşlik eden gerilimlerin yanında karşı cinsle olan ilişkileri de ergenlerin yaşam dinamikleri arasına girer.</p>
<p>Yeterince iyi bir ebeveyn olmak, kusursuz görünmek ve her sorunu çözmek anlamına gelmiyor. Pek tabii ebeveynler de zorla­nabilir, zor zamanlardan geçebilir ama aile olmak bu zorluğu bir­likte göğüsleyebilmektir. Böylece aile fertleri arasında takım ruhu gelişir. Bazen sadece onları dinlememiz bile evlatlarımıza çok iyi gelir. Sadece dinlemek, onlara bu dünyada sevgiye değer bir varlık olduklarını hissettirir. Her insan evladı bu dünyada varlığının ve yaşamının boşa olmadığını, bir sevgi halesiyle sarmalandığını his­setmek ister. Bu özel deneyim için hususi zaman ayırmak ve tüm dikkatimizi ve özenimizi onlara yöneltmek, evlatlarımızın kendi­lerini iyi hissetmelerini sağlar.</p>
<p>Zor dönemler, güçlü ve dirençli nesillerin ortaya çıkması için bir imkân bile olabilir. Çocuklar ve gençler üzerine çalışan Kenneth Ginsburg bu fırsata dikkat çekenlerden biri.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Ginsburg’e göre genç­ler, salgın ve salgın sonrası yaşamla başa çıkmak konusunda birçok beceri geliştirdi. O dönemde gençler, ebeveynlerini yakından göz­lemleyerek ev içi işlerin yönetiminden tutun da mali yönetime ka­dar işlerin nasıl yürüdüğünü, bizatihi bunun bir parçası olarak öğ­rendiler. Yetişkinliğe geçerken bu yeteneklere sahip olmak ileride yaşayacakları sorunlarla sağlıklı bir şekilde baş etmelerine yardımcı olacaktır. Olumlu baş etme yöntemleri öğrenmek hem kişiliklerini geliştirmeleri ve sağlıklı ilişkiler kurmaları hem de güçlüklere kar­şı dirençli bireyler olabilmeleri noktasında hayat boyu kullanabile­cekleri bir yetiye sahip olmaları demektir. Bu öğrenme sürecinde gençleri ve çocukları güçlendirip desteklemek yetişkinlerin görevi­dir. Ebeveynlerinden rehberlik ve destek gören gençler geleceklerini kurarken çok daha hazırlıklı ve güçlü olacaktır.</p>
<p>Evlatlarımızın olumlu davranışlarını ödüllendirmeyi ihmal et­memeliyiz. Fiziksel cezalardan kaçınmak gerek çünkü fiziksel ce­zalar çocukların sağlıklı bir şekilde sınırları öğrenme sürecini balta­lar. Üstelik bu cezalar, çocukların öfke ve hırçınlığını da artırabilir. Bu tür cezalar, çocukların ruhunda görünmez yaralar açılmasına sebebiyet verir. Unutmayalım ki aynı evde olmak çocuklarımızla kaliteli zaman geçirdiğimiz anlamına gelmez. Fiziksel varlığımız kadar ruhsal varlığımız da önemli. Çocuklarımızın işitilme talebine ne kadar cevap verebiliyoruz? O yüzden çocuğunuzla baş başa ge­çireceğiniz zamanlar planlamak ve bunları uygulamak çok faydalı olacaktır. Beraberken çocukların inisiyatif almasına fırsat vermeli­yiz. Mesela siz beraber yapacağınız etkinliğin zamanını seçebilirsi­niz, çocuğunuz da bu zamanda birlikte neler yapacağınızı seçebilir.</p>
<p>Psikolojik açıdan güçlü bireyler haline gelmenin temeli çocuk­lukta atılır. Bu yüzden onları aşın kontrol altında tutarak çocuk­larımızın gelişimine yardımcı olamayız. Uzun vadede mutlu ola­bilecekleri beceriler geliştirmelerine destek olmalıyız. Ancak bu amaçlara sahip ebeveynlerin ruhsal açıdan daha dayanıklı çocuklar yetiştirmeleri mümkündür.</p>
<p><strong>“Psikolojik dayanıklılık&#8221; derken tam olarak kastettiğiniz nedir, biraz açar mısınız?</strong></p>
<p>Her insanın içinde, zorluk zamanlarına dek belki de farkına var<u>ama</u>­dığı bir güç kaynağı vardır. Bir musibete uğradığınızda o güç kay­nağı harekete geçer ve size dayanma, mücadele etme kuvveti verir. Dayanıklılık bilimi insan, aile, toplum ya da ekonomik sistemlerin sorunlarla nasıl başa çıktığını ve yeni süreçlere nasıl uyum sağladığı­nı araştırır İnsanların savaş ya da afet gibi travmatik deneyimlerden nasıl korunduğunu ve bu afetler neticesinde nasıl iyileştiklerini ele alan bu disiplin, İkinci Dünya Savaşı sonrasında yaşanan sürecin ço­cuklar üzerindeki etkilerinin araştırılmasıyla ortaya çıktı. Araştırma­lar gösteriyor ki, birçok çocuk zorluklarla başa çıkabiliyor ve yaşadığı talihsiz deneyimlere rağmen bu zorlu süreçleri başarılı bir şekilde at­latıyor. Kendi sınırlarımızın ötesine geçiyor ve sonra olduğumuz kişi­ye geri dönebiliyoruz, hatta bazen daha güçlenmiş olarak dönüyoruz. Dayanıklılık veya yılmazlık, kayba ve ıstıraba karşı mukavemet, ge­rilimin içindeki bilinç dolu nefes anlarının birikmesiyle yükseliyor.</p>
<p>Psikolojik dayanıklılığı sağlayan ve artıran faktörler arasında; plan yapma becerisi, düşünme yeteneği, aidiyet duygusuna sahip ol­mak, kendine inanmak ve başarı için motive olmak yer alıyor. Ülkü Tamer, “Bilgeliğin tek koşulu var: Dünü yarında yaşayacaksın ama dünü yarına taşımayacaksın,” yazmıştı <em>Tarihte Yaşanmamış Olaylar </em>kitabında. Zamanın yönetimine dair bu ustalık da dayanıklılığın püf noktalarından biri. Bunlara ek olarak çocukların yaşlan ilerledikçe hayatta bir amaca sahip olmaları da önemli bir koruyucu faktör. Ko­ruyucu etkenlerden belki de en önemli olanı sağlıklı ebeveynlere ve yakın ilişkilere sahip olmak.</p>
<p>Ebeveynliğe yapılan vurgular kıymetli ancak bazen bu vurgular yüzünden ebeveynler aşırı bakım verme tuzağına düşebiliyorlar. Çocuğun kendi kendine karar almasına izin vermemek ya da ço­cuklardan gelişim seviyelerine uygun olmayan yüksek beklentile­re sahip olmak literatürde “aşın ebeveynlik” olarak tanımlanıyor.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Aşın ebeveynlik yapmak, çocukların kendilerine saygı duymalarını ve karar alma becerilerini engeller. Zorlukların üstesinden gelme yetisi kazanılamadığı takdirde; anksiyete, zayıf liderlik becerileri, düşük üretkenlik, narsisizm, yetersiz duygu düzenleme, alkol ve madde kullanımı ya da yaşamdan memnuniyetsizlik gibi sorunlarla boğuşma ihtimali artar. Aşın ebeveynliğin risklerini fark etmemizi güçleştiren nedenlerden biri, kısa vadede aşırı ebeveynliğin işe yarıyor gibi görünmesidir, örneğin sürekli çocuğunuzun ödevlerine yardım ediyor, hatta bazı ebeveynler gibi ödevlerini onlar yerine yapıyorsanız kısa vadede çocuğunuz iyi notlar alacaktır. Lâkin bu durum sık tekrarlandığında çocuğunuzun zorluklarla başa çıkma becerisi engellenecek ve bu da çocuğunuzu bağımlı bir birey hali­ne getirecektir. Bugün evladınıza yardım etmeniz ve onun sadece size bağımlı olması ilk etapta bir sorun teşkil etmez gibi görünse de bu mekanizma kökleştikçe evladınız başkalarına da bağımlı ve çaresiz bir birey haline gelebilir. Şair Mascha Kaleko, bir şiirinde <em>“Hiçbir uçurumdan seni koruyamam, / Tanrı, göğün en üstün yerine </em>bırakmış ödülü. / <em>Yalnız tek bir tecrübem senin yoldaşın olsun / Kim </em>olursan <em>ol, bütünüyle ol!”</em> diye sesleniyordu oğluna. Yücelere tır­manmak, uçurumlardan kaçınmayanların payına düşer.</p>
<p><strong>Çocukken yaşadığımız şeyler, hayatımızda değiştiremeyeceğimiz izlere mi sebep oluyor?</strong></p>
<p>Çocukluğun olumsuz yaşantılarının erişkin hayatına birebir ter­cüme edildiği ve bundan hiçbir kaçış olmadığı düşüncesi modem hurafelerden biri. İnsanın ileriki hayatındaki olumlu yaşantılar geçmişin izlerini silebilir, insan geçmiş hapishanesinde bir kader mahkûmu değildir. Bunu izninizle açıklayayım: İnsanoğlunun en savunmasız olduğu dönem elbette erken yaşları. Nihayetinde he­pimiz kendimizi bir ailenin kucağında bulduk. Hatta bazılarımız annesi ya da babası olmadan dünyaya gözünü açtı. Her ne kadar, anne ve babanın sunduğu imkân ve şartlarla yaşamaya başlasa da her çocuk kendine özgü bir donanım ve mizaçla dünyaya gelir. “Her canlı, içinde Tanrı’nın gizlenerek çalıştığı ve çamurun tabi­atını değiştirdiği bir tezgâhtır,” demişti Kazancakis. Aileler, şükür ki üretim bandı tertibinde çocuk yetiştiremiyorlar, tezgâhta çalışan yaratıcının özgün izi her bir çocukta kendisini açığa vuruyor. Bir­den fazla çocuğa sahip ebeveynler bunu gayet iyi bilir. Beş parma­ğın beşi nasıl bir değilse her çocuk da kendine özgüdür.</p>
<p>Erişkinlik çağma erişmiş yetişkinler, evet bir şekilde büyümüş­lerdir ama gelişimlerini ne kadar tamamlamışlardır? Asıl soru bu. Rilke, <em>Malte Laurids Brigge’nin Notları</em> adlı romanında şöyle diyor­du: “Mümkün müdür, Tanrı’ diyen ve Tanrı’nın ortak bir şey oldu­ğunu sanan insanlar bulunsun? Okul çağında iki çocuk düşünelim: Biri bir çakı satın alsın, arkadaşı da aynı günde, bu çakıya tıpatıp benzeyen bir başka çakı satın alsın. Aradan bir hafta geçsin, iki öğ­renci, çakılarını birbirlerine göstersinler; şimdi ancak pek uzak bir benzerlik vardır arasında — başka başka ellerde çakılar ne kadar değişmiştir. (Çocuklardan birinin annesi şöyle der hatta: Sizin eli­nizde zaten ne sağlam kalır ki&#8230;) Evet, evet: İnsanın bir Tanrı’sı ol­sun da kullanmasın, mümkün müdür? Evet, mümkündür.” Yaşam her birimizin yüzlerini ve ruhlarını farklı güçlerle yoğuruyor ama yaşamın çıraklarıyız biz. İçimizdeki cevheri hiç kullanıp parlatma­dan emaneti teslim eden nice insan, çerağı tutuşmamış nice can var. Gelişim, tekâmül, bir olgunlaşma sürecine atıf yapar, sadece beden­sel bir büyümeye değil. Olgunlaşmamış ebeveynlerin çocukları ola­rak dünyayı öğrenmek zorunda kalan her insan bu farkı bilir. Her canlının, henüz zuhur etmeden, varlık âleminde bile görünmeden, doğum öncesinden başlayarak büyümesi ve gelişmesi beklenir.</p>
<p>İnsanın gelişindi ise baş döndürücüdür. Gelişim bebeklik döne­minin ilk yıllarında ailemizin kanatları altında gerçekleşir. Muh­teşem bir genetik potansiyelle dünyaya gelen bebekler, bu po­tansiyeli kullanabilmek için çevresel koşullara bağımlıdır. Mizaç özelliklerimiz ise gelişim potansiyelimizin parçalarından sadece biridir. Mizacı; yapısal, genetik ve biyolojik temele dayanan tutum ve davranışlar olarak değerlendirebiliriz. “Mezcetmek” fiiliyle aynı kökene sahip mizaç kelimesi de yekpare, homojen olmaktan uzak bu canlı karışımı ifade eder. Mizaç kavramı, Hipokrat zamanın­dan bu yana insanoğlunu anlamak için kullanılagelmiştir. Kişisel özellikler diyebileceğimiz bu karmaşık sistem ve çevresel koşullar, karakterin inşasında beraber çalışır.</p>
<p><em>“Göğsünün içindekini hakîki gönül sanan kimse, / Hakk yolunda iki üç adım attı da her şey oldu bitti</em> / sandı. / <em>Aslında teşbih, secca</em>de, tevbe, <em>sofuluk, günahtan sakınma, bunların hepsi yolun başıdır. / Hakk yolcusu aldandı da bunları varacağı konak sandı. / Bu görünen ben, ben değilim.</em> / $u <em>halde, &#8216;ben, ben&#8217; dediğim kimdir; söyle! Söyleyen, ben değilim. Peki benim dilim ile söyleyen kimdir; söyle! / Aslında, ben baştan ayağa kadar bir gömlekten fazla bir şey değilim. / Benim, göm­leği olduğum varlık kimdir; söyle!”</em> diyor Mevlâna Celâleddin-i Rûmî, <em>Divan-1</em> Kebîr’de. Tasavvuf ve abdallık geleneğimizdeki her kutlu ses hemen hep aynı sözü dillendiriyor; gönül kâbesinin tavaf edile edile mamur edileceği, tevhide-birliğe erişileceği. Kişinin kendini bilmek yolundaki tavafının mütemadi olduğu&#8230; <em>“Cenab-ı Hakk, görünen ve bilinen suret kâbesini tavaf etmeyi, kirliliklerden temizlenmiş bir gönül kâbesi elde edesin diye sana farz kılmıştır!”</em> diyordu yine Mevlâna. İnsan, doğumuyla beraber kendini bilme, benliğini birleştirme yo­lunda hac yolculuğuna çıkar. Merhum Ali Şeriati, “Kendini bulup yolu kaybetmek faciadır! Kendini yolda kaybetmek ise kurtuluştur,” diyordu <em>Hacc</em> kitabında. Benlik, yolun değişkenliğinde, yola verilen cevaplarla çatılır biteviye. İnsan, gezgin bir varlık, daimi yolcudur (Homo viator) varoluşçu düşünür Gabriel Marcel’in ifadesiyle.</p>
<p>İlk psikanalitik düşünürlerin teorilerini bir kenara koyarsak, bebeklik ve çocukluk dönemi için tutarlı bir benlikten söz ede­meyiz zira çocuklar yetişkin olana kadar birçok şeyi öğrenmek ve birleştirmek, dünyayı icat etmek durumundadır. Bebekler sandı­ğımızdan daha güçlü olabilirler; hızlıca öğrenir ve tepki verirler, örneğin sütü gören bir bebek aç ise kollarını hızla hareket ettirir ve ses çıkarmaya başlar. Zaman ilerledikçe hareketlilik artar ve ba­ğımsızlaşma dönemi başlar. Böylece “Hayır” diyebilir, reddedebilir ve kendisi de dahil olmak üzere çevresindekilerin sınırlarını test ederek öğrenme aşamasına geçer.</p>
<p>Çocukla beraber gelişim dönemlerine tesir eden etkileşimlerin alanı da genişlemeye başlar. Temelde çocuğun gelişimi anne baba ile sınırlı değildir. Büyümenin eşliğinde, kardeşler, akrabalar, arka­daşlar, okul ve toplum gibi birçok dinamiğin çocuğun gelişimine olan etkisi artar. Bu etkileşimleri kendi kişiliğine göre yorumlayan çocuğun karşılaştığı her duruma uyum sağlayıp sağlayamadığı zamanla açığa çıkar. Dikkat edilmesi gereken nokta ise çocuk ve çevre arasında yaşanan etkileşimler arasında basit neden sonuç ilişkileri kurulamamasıdır. Gelişme dönemi boyunca birçok faktör, gelişimi destekleyerek koruyucu işlev gösterebildiği gibi çocuk üzerinde olumsuz etki de yaratabilin Belki de aynı şartlarda büyümüş çocuk­ların hepsinin mevcut duruma aynı şekilde yanıt vermemesinde bu faktörlerin etkisi aranmalıdır. Örneğin anne babasında ruhsal bir rahatsızlık olan kişinin bu hastalığa yatkın olması evvelce düşünül­düğü gibi mutlak bir sonuç değil, bir olasılıktır. Kişi eğer koruyucu faktörlerden destek alabilirse karşılaştığı zorluklara rağmen hasta­lıktan uzak kalabilir.</p>
<p><strong>Hayatın ilk üç yılında beyinde de hızlı bir değişim ve gelişim oluyor» değil mi?</strong></p>
<p>Erken dönemde yaşananların üzerimizde bu kadar tesirli olmasının sebebi, yaşamın ilk birkaç yılında beynin çok sayıda sinaps veya nöral bağlantı üretmesidir. Bu nedenle erken dönemin “kritik” ol­duğuna dair yaygın bir algı mevcut. Lâkin sinaptik devrelerin dene­yimle nasıl şekillendiği ve değiştirildiği konusundaki anlayışımız da oldukça sınırlı. Bebeklik döneminde alman bakım türünün yeni si- napsların yaratılması veya sinaptik budama üzerindeki etkisi konu­sunda kesin bir kanıt yok. O nedenle beyin gelişimini sadece erken döneme indirgemek bizi insan gelişiminin muhteşem ve karmaşık gerçeğinden uzaklaştırabilir. Tüm hayatımızı sadece erken döneme indirgemek insanın özgür iradesine alan bırakmaz. Evet, hayatımı­zın ilk yıllan önemlidir ama bu fikri tüm hayata yaymak için kul­lanılan tartışmaları genelleştirmek de tehlikelidir. “Kritik dönem&#8221; savunucuları düşüncelerini desteklemek için erken dönemde çok kötü muamele gören çocuklar üzerine yapılan çalışmalara refe­rans veriyor. Örneğin Romanyalı yetimlerin Çavuşesku döneminde yetimhanelerde gördüğü korkunç muamelenin onların beyninde kalıcı izler bıraktığını, yapılan araştırmalarla öğrendik. Sevgisiz­lik beyinde kalıcı değişikliklere yol açabiliyor. Ancak Romanyalı yetimlerin gördüğü zalimce muamele ile “yeterince iyi olamayan” ebeveynleri aynı kefeye koyamayız. Aksi halde çocuklarıyla nasıl ilişki kuracakları konusunda kendilerini sürekli yetersiz ve güven­siz hisseden tedirgin ebeveynler güruhu yaratırız.</p>
<p>Sevgi kendiliğinden duygusal etkileşimlere dayanır ve sahici ol­duğunda güçlü olur. Her ne kadar anne ve babanın sunduğu imkân ve şartlarla hayata başlasa da her çocuk kendine özgü bir donanım ve mizaçla dünyaya gelir. Parmak izlerini düşünelim, dünyadaki milyarlarca insanın hiçbirinin parmak izi bir diğerinin aynısı değil. Her insan evladı kendine özgüdür. Bebeklerin davranış ve zihin dünyası oldukça esnektir ve birçoğu çevrelerindeki insanlardan ihtiyaç duydukları şeylerin çoğunu alabilecek donanıma sahiptir.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Çocukluk cennet midir cehennem midir? Bunun cevabı kişi­ye özgü.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Sonuçta hayatımızı nasıl hatırlıyorsak öyle anlatıyoruz. Çocukluğa dair kurulan anlatılar ile çocuklar farklıdır. Çocukluk algısı coğrafya, kültür ve tarihsel döneme göre farklılık gösterebi­lir. Mesela travmatik hikâyelerin prim yaptığı bir kültürel ortamda, çocukluğun örseleyici yaşantıları daha fazla hatırlanabilir. Çocuk­luğa dair hikâyemiz ne olursa olsun, insan hayat boyu büyümeye devam eder. Çocukluğun cennet bahçesinin tarumar edilmişliği ileride yetişkinin yaşamını da etkileyebilir. Ancak beri yanda, ye­tişkinin üstesinden gelemediği mutsuzluk ve sorunları da belle­ğini yanıltarak, çocukluğunun mutsuz geçtiğini hatırlamasına yol açabilir. İnsan, kendi söyleminin çocuğu; hikâye eden ve anlattığı hikâyeye inanan bir canlı. Oysa belki de toplumun psikolojik açı­dan en dirençli kesimi çocuklar. Ebeveynleri ve yakın çevresiyle sağlıklı bir ilişki kurarak gelişen çocuklar, yaşam yolculukları bo­yunca aldıkları ya da alacakları yaralan en kısa sürede sarabilirler. Sırtında çocukluğunda kendisini sevgiyle sıvazlamış elin varlığını hisseden bir çocuk, ileriki hayatında zorluklara karşı koyar. El­bette, mizaçları gereği daha kırılgan ve hassas olan veya ağır bir biçimde travmatize edilmiş çocuklar, özel ilgiye ihtiyaç duyabilir. Çocuklarla konuşmak, onlara soru sormak ve onları dinlemek için zaman ayırmalı, bu zaman diliminde de tüm dikkatimizi çocuk­larımıza yöneltmeliyiz ki onlar da kendilerini ifade etmekte daha cesur davranabilsin.</p>
<p>Yetişkinliğe gelince, kendi çocukluğuyla barışan birçok danışan­la çalıştım. Bu olgunlaşmanın yolu ise, hayalini kurduğumuz aile ya da çocukluk anlatısını serbest bırakmaktan geçiyor. Kendi çocuk­luğumuzu kabul edip anladıkça çocukluk yaralarımız iyileşiyor ve sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamayı öğreniyoruz. Olgunlaşmış bir yetişkin olarak çocukluk yaralarımızı tahlil ettiğimizde, geçmişteki çocuk için yüreğimiz ezilse de hayatımızdaki insanların bizim tasav­vur ettiğimiz kadar kötü ve zalim olmayabileceğini, onların da yaralı olduklarım, mazur olduklarını görebiliyoruz. Psikolojik benliğin ilk işareti, çocuğun keskin ikili karşıtlıkları (iyi / kötü, güzel / çirkin) bırakarak zihninde daha karmaşık düşüncelere yer verebilmesi. Ha­yat karşıtlıklara sığmayacak kadar karmaşık. Büyümek her zaman ve her yerde, çok kesin cevaplara sahip olmamakla kaim. Ne yaşamış olursak olalım Şeyh Galip’in dizesinden güç alabiliriz:</p>
<p><em>“Hoşça bak zatına ki zübde-i âlemsin sen / Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen.”</em></p>
<p style="text-align: center;">Kendi çocukluğumuzu kabul edip<br />
anladıkça çocukluk yaralarımız iyileşiyor<br />
ve sağlıklı bir yetişkin olarak yaşamayı<br />
öğreniyoruz.</p>
<p>Kemal Sayar,RabiaYavuz – Kendi Özünü Bil,syf:39-50</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">4]</a> Cohen, L, <em>Oyuncu Ebeveynlik,</em> Görünmez Adam Yayıncılık, Ankara, 2020</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> <a href="https://kemalsayar.com/haftanin-yazisi/cocugun-dili-oyun">https://kemalsayar.com/haftanin-yazisi/cocugun-dili-oyun</a></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ginsburg, K. R., Building <em>Resilience in Children and Teens: Giving Kids Roots and Wings, </em>American Academy of Pediatrics, Washington, 2011</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> https7/psyche.co/guides/to-help-your-children-put-the-helicopter-in-the-hangar</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> <a href="https://kemalsayar.com/haftanin-yazisi/cocukluk-yetiskin-hayatimizi-ne-kadar-belirliyor">https://kemalsayar.com/haftanin-yazisi/cocukluk-yetiskin-hayatimizi-ne-kadar-belirliyor</a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> <a href="https://www.star.com.tr/acik-gorus/cocukluk-cennet-mi-cehennem-mi-haber-1620814/">https://www.star.com.tr/acik-gorus/cocukluk-cennet-mi-cehennem-mi-haber-1620814/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/">Çocukluk ve Büyümek Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cocukluk-ve-buyumek-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hatıraların Evi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 07:50:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Ev]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26038</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Çocukluk anılan,&#8217;sen uyandıktan sonra seninle kalan rüyalardı.” Julian Bames Ev, dünyaya kök saldığımız yer. Kendimiz olarak var olabildiğimiz ve kendimiz olmaktan dolayı sorgu sual edilmediğimiz bir sığmak. Necip Mâhfuz&#8217;un harika ifadesiyle, &#8220;doğduğun yer değil, bütün kaçma çabalarının boşa çıktığı yer.&#8221; Ev, çokları için sıcak ve mutlu bir yerdir; yaşadığın, güldüğün, öğrendiğin, kendini tanıdığın. Sevdiğin ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/">Hatıraların Evi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-9982 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27.jpg" alt="" width="353" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27.jpg 276w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-27-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 353px) 100vw, 353px" /></p>
<p><em>“Çocukluk anılan,&#8217;sen uyandıktan sonra seninle kalan rüyalardı.”</em></p>
<p>Julian Bames</p>
<p>Ev, dünyaya kök saldığımız yer. Kendimiz olarak var olabildiğimiz ve kendimiz olmaktan dolayı sorgu sual edilmediğimiz bir sığmak. Necip Mâhfuz&#8217;un harika ifadesiyle, <em>&#8220;doğduğun yer değil, bütün kaçma çabalarının boşa çıktığı yer.&#8221;<br />
</em></p>
<p>Ev, çokları için sıcak ve mutlu bir yerdir; yaşadığın, güldüğün, öğrendiğin, kendini tanıdığın. Sevdiğin ve sevildiğin, saygı gördüğün, ihtimam gördüğün yer. Dışarıdan bakanlar<br />
muhkem duvarlar görür ama içeride sevginin simyası işler:Madde manaya, eşya duyguya dönüşür. Kimileri, &#8220;Ev bir yer değil bir duygudur,&#8221; diyeceklerdir. Ev, sevdiklerimizin ve hatıralarımızın olduğu yerdir. Ev hatıraların mekânıdır. Hatırlamak nerede yoğunlaşıyorsa ev orasıdır. İyi ya da kötü hatıralar bizi bugün olduğumuz kişi yapar. Eğer kişisel anılarımız olmasaydı biz olmazdık. Evin bir temeli vardır; ayaklarınızı sağlam bir zemine kavuşturur. Ve bir çatısı vardır, bizi dünyanın yağmurundan, ayazından korur. Ruhumuz evin ruhu içinde yağmurda gözyaşları gibi erir gider. Ev aynı zamanda gündüz düşlerimizi de saklar, dünyanın yabancılığından ona sığın­mış, geçmiş ve geleceği emniyetli bir şekilde orada tahayyül edegelmişizdir. Düşler, dışımızdaki maddi dün­yadan duygusal bir iç âlem örmekte ustadır. Ev bizi saklar, onarır, dışa­rıdaki dünyaya karşı kuvvetlendirir.</p>
<p>Bir evin, bir yurdun varsa dünyaya kazan kaldırabilirsin. Ev mahrem hatıralarımızı üretip sakladığımız yerdir. Ümit ve rü­yalarımızın dokunduğu tezgâh. Meskûn olduğumuz her yer, etrafımızdaki dünyayı tarif etmemizi sağlar. Bize düş kurma <u>imkân</u>ı verir. Ve düşlerimizin içinde kendimize daima bir yurt, bir yuva bulma <u>imkânımı</u>z vardır. Bizi biçimlendiren yerlere kuvvetli bir bağ hissederiz, anlamlı yerler bizde sükûnet ve aidiyet hissi uyandırır. Biz aslında bir aidiyete, bir hikâyeye yerleşiriz.</p>
<p>Ev bizi hayatın fırtınalarından korur. Güvenlik sağlar bize, sıcaklık verir, aşinalığıyla sarıp sarmalar. Ayaklarımızı sağlam basabileceğimiz bir zemin, yalpalayan ruhlarımıza bir çapa, akışkan hayatın hızından dinleneceğimiz bir yas­tık sunar. Dış dünyada omuzlarımız ne kadar düşse de evin hâkimiyizdir. Yorgunluğumuzu ve düş kırıklıklarımızı orada onarır, geçmişle bugün arasında orada bir bağ kurarız. Evin ruhu biraz da bu güven ve aidiyet hissindedir. Ben şahsen en çok kitap kokan evleri sever, kitapsız evleri çok can sıkıcı ve tekdüze bulurum. Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapılan kapattığınız anda ruhun kapılanın açma ihtimali her an eşiktedir.</p>
<p>Ev, benliğimizin sır perdesinin üzerinden kalktığı, gizli benliğimizin serbestçe ortalıkta dolandığı, kendimiz olmak­ta zorlanmadığımız yerdir. Kucağında huzur bulduğumuz bir anne veya sevgili imgesi olarak ev, bize kuşatıcı bir içsellik, ken<u>dimi</u>zi savunmaya ihtiyaç duymayacağımız koruyucu bir ortam vaat eder. Günümüz insanının sığınacak bir mahallesi de kalmadığından olsa gerek, evine yüklediği anlam gitgi­de artıyor. Bir tür teşhir salonu, eğlence ve iletişim komp­leksi olarak modern ev, besleyen ve uyandıran değil dikkat dağıtan ve uyuşturan bir yerdir artık. Böylece ev bir sığınak olmaktan çıkıp bizi toplumsal hayattan yalıtan bir hapisha­neye dönüşüyor, ev ve sokak arasındaki gözenekler tıkanıyor. Mahalle hayatı insanlar ve yerler arasında geçişkenliğe izin veriyordu: Komşu çocukları birbirinin evine destursuz so­kulabilir, kamınızı ötedeki evde teklifsizce doyurabilirdiniz. Şimdi ekran karşısında geçirilen uzun yalnızlıklar hayatla bağlarımızı koparıyor. Ev elektronik uğultunun mekânı ol­dukça insan seslerini duymak kadar &#8220;sessizlik&#8221; de zorlaşıyor. Oysa sessizlik mekânı genişletir ve zamanı yavaşlatır.</p>
<p>Ev aynı zamanda düşlerimiz için bir çatı, hayallerimiz için bir barınaktır. Gaston Bachelard, <em>Mekânın Poetikası </em>adlı kitabında evin &#8220;insanın düşünceleri, anılan ve düşleri&#8221; için en büyük bütünleştirici güçlerden biri olduğunu gös­terir. <em>&#8220;Ev, bizim bu dünyadaki köşemiz ve ilk evrenimizdir. Gerçek anlamda bir kozmozdur. Hem beden hem de ruhtur ev,&#8221;</em> der, <em>&#8220;Ev, bizi insani olana taşır. İnsani değerleri sadece deneyimler ve düşünceler teyit etmez. İnsana nüfuz eden değerler düşlemeye aittir. Ev, süreklilik yönünde verdiği öğütleri çoğaltır. Ev, insanı sadece gökten inen fırtınalara karşı korumaz, yaşamdaki fırtınalara karşı da korur.&#8221; Ev</em> ile bilinçdışı arasında ilişki kuran Bachelard&#8217;a göre ev sayesin­de anılanınız yerleşecek bir yer bulur. Hele de ev biraz kar­maşıksa, mahzeni ve tavan arası, köşe bucağı ve koridorları varsa anılanınız -niteliği gittikçe belirginleşen- sığmaklar edinir, ömrümüz boyunca kurduğumuz düşlerde dönüp dö­nüp buralara geliriz. Mekân, peteklerinin binlerce gözünde, zamanı sıkıştırılmış olarak tutar. Mekân buna yarar. Bilinç­dışı orada geçirir gününü. Anılar hareketsizdir. Mekâna yer­leştikleri ölçüde sağlamlaşırlar. Bilinçdışı kendi mutluluk mekânına yerleşir.</p>
<p>Çocukluğumuzu geçirdiğimiz eve seneler sonra yeniden gitsek bile &#8220;ilk merdiven&#8221; reflekslerine yeniden kavuşuruz, kapı eşiğine takılmayız ya da gıcırdayan tahtaya yine basma­yız. Işığı nereden açacağımızı düşünmeyiz. Yıllar sonra o eve tekrar döndüğümüzde o ilk hareketlerin içimizde canlı kaldı­ğım görmek bizi şaşırtır. Alışkanlık denemez buna; o unutul­maz evi hiç unutmayan bedenimizin tutkulu bağıdır ancak.</p>
<p>Modern dünya sadece aileyi ve ilişkileri dönüştürmüyor; huzur içinde düş kurmamızı sağlayan, düşlerimizi koruyan  evimizi de dönüştürüyor. Modern birey gibi, evler de doğallıktan uzaklaşıyor. Modern insan, yüksek duvarlarla çevrili siteler içinde güvenlik ve konfor ararken, yitip giden kom­şuluk ve mahalle ilişkilerinin yerine koyacak şey bulmakta hayli zorlanıyor, özellikle büyük şehirlerde yaşayan bireylerin durumu daha karmaşık görünüyor.</p>
<p>Mahremiyet odaklarının kaybolduğu, yalnızlığın ve ses­sizliğin hor görüldüğü, çocukların tüm boş zamanlarının ev dışı sosyal/eğitsel etkinliklerle doldurulduğu günümüzde, çocukların evde sıkılması ve hayal kurması uzak bir düş ar­tık. Ev artık sadece çocuklar için değil, yetişkinler için de bir düş­leme alanı olmaktan uzaklaşıyor. Telefonlarını ellerinden bıraka­mayan yetişkinler, oturdukları koltuklarda düş kurmuyor. Ço­cuklar masanın altında oyunlara dalarak uzak âlemlere kanatlanmıyor. Bilinçdışımız keyifle yerle­şeceği bir yer bulamıyor artık. Her büyük hayal, bir ruh halini açığa vurur. Ev, içselliği dile getirir. Ev bir ruh halidir. Bir ço­cuktan ev çizmesini istemek, mutluluğunu barındırmak iste­diği en derin düşünü ortaya koymasını istemek demektir. Ço­cuk mutluysa kapalı ve korunmalı bir ev; sağlam ve derinlere kök salmış bir ev çizecektir, bacasında dumanların oynaştığı.</p>
<p>Çocuk mutsuzsa eğer, çizdiği ev de onun kaygılarından izler taşıyacaktır. Harabeye dönmüş ruhlarımızı yerleştirebilece­ğimiz bir evimiz var mı? Belki de ruhlarımızın evsizliğidir, evlerimizi ruhsuz kılan.</p>
<p>Hatıralar</p>
<p>İnsan kimliği hatıralarla oluşur. Aile bu bakımdan hatıra­ların evidir. Aile, bugünün küçük anlarını yarının paha biçil­mez hatıraları kılan simyadır. O anlar, hatıralar haline gel­meden kıymetlerini bilmeyiz. Çocukluğumun evinde kurdu­ğum düşleri bugün bile hatırlıyorum. Annemin şefkatli yü­zünü, leyli meccani oğlunu evden her uğurlayışında gözünde biriken yaşı ve ruhumu dualarla sarmalayışını. Babama, on bir yaşında bir hazırlık öğrencisi olarak öğrendiğim İngiliz­ce kelimeleri tekrar ederken onun omzunda uyuyakalışımı. Babamla her vedalaşmamızda ağlayışımı ve annemin her sınav öncesi Yasinler okuyarak melekleri imdada çağırışını. Ev benim için merhamet ve şefkattir. Gözetildiğini, ihtimam gördüğünü bilmenin o yumuşak iklimi.</p>
<p>Sokağın san sıcak harareti çocuğun yanaklarıyla boynu­nu tere batırdığında kavuşulan gölgeli, serin taş basamak­lar, evlerin hep açık kapısından girilen loş odalar, pencere­lerin önünde usul usul şişip alçalan güneşlik ve tül perdeler, serinlik, ferahlık, aşudelik. Sümerbank pijamalar. Çocuğun çırpınan güvercin kalbinin de usul usul sakinleşmesi; kıpır­dayan gün ışığının ayakuçlarında, halıda dolaşan ılık par­maklan; yansımaların camda, metalde kırılması ve çocuğu büyülemesi. Ya da kışlan soğuktan uyuşmuş ağırlaşmış ıs­lak parmakların sobayı arayan sabırsızlığıyla eve kavuşmak. Ve sobanın desenli ağır demir kapağının açıklığından tava­na vuran gül rengi şulenin raksıyla bir daha, hep yeniden büyülenmek. Sobanın diğer vaatleriyle, çıtırtılarıyla, sıcak­lığıyla, kokulanyla düşe gömülmek. Akşam soğuktan çıkıp gelen babanın yün paltosundaki dünya kokusu; <u>ann</u>enin yu­muşak ellerindeki sebze kokusu, evlerin arapsabunuyla pir ü pak edildiği temizliğin kokusu&#8230; <em>&#8220;Kokular, resimler, sesler, duyduklarımız bizim yeniden hatırlamamızı sağlar ve tüm bunlar sadece bellek değil insanı insan yapan değerlerin de toplamıdır,&#8221;</em> demişti Leyla Neyzi. Her bir neslin zahmet­le ve çileyle dengini aldığı inançlar, çağrışımlar, değerler, davranış-söyleyiş edaları, sonraki nesillere sirayet eder ve işte budur toplumsal bellek. Hatıralar unutulmasın ve baş­ka insanlar da öğrensin diye satırlarda, sayfalarda saklanıp okunarak da açığa vurulabilir. Ancak bellek insanda yer tut­sun ve ruhun karanlık zamanlarında bir &#8220;Kutupyıldızı&#8221; gibi yolunu ışıtsın istiyorsak, çocukluğunda bir insanı efsunla­mak gerekiyor. Haber kipinde sıkışık nizam cümlelerle de­ğil; nemlenen gözlerle, titreyen ve cıvıldayan bir sesle, sevgi dolu dokunuşlarla, koku ve lezzetlerle çocuğun teninin altı­na nakşedilecek bir mesaj bu bellek. İnsanın anayurdu, bu­hurdan gibi tüten çocukluğudur.</p>
<p>Ev, tıpkı dünyanın güneşin altında her kıpırtısında aldığı ışığın gölgesinin değişmesi gibi, her an için yeniden başladığı fısıltılarıyla, çocuğun benliğini günbegün, anbean dokuyor. Belleği, yaşantının olgularında, sözlerin metninde aramak nafile; Geçmişimiz, onlar bozulmaya, tağyire, takılıp çıkarılıp değiştirilmeye karşı  savunmasızlar. Geçmişimiz, yorumlarken gördüğümüz bir düş. <sub> </sub>Ama çocukluğun ihsasları; <em>keder,</em>hüzün makamındaki buhuru veya <em>sevinç,</em> neşe tınısındaki itin; o duyguların eşlik ettiği tepki­nin ruhun diplerinde saklı damgası, ânın çarpıntısı içinde gelip buluyor bilincimizi. Evin muazzez hatırasını içimizde dolaştırıyoruz. Ya da yoksun bırakılmış, görülmemiş, sevil­memiş bir çocuksanız, evsiz bırakılmanın ıssızlığını.</p>
<p>Chloe Zao&#8217;nun filmi <em>Nomadland,</em> &#8220;Göçüp gitmek zorunda kalmışlara adanmış bir film&#8221;, bir modern göçerlik hikâyesi: Bir çatı altında, yumuşak bir yastığa baş koyarak uyumak­tan ürken, evin şefkatine gönül indiremeyenlerin yol destanı. Ev duygusunun kök salmadığı veya hayatının bir döneminde onu yitirmiş insanların zorlu, bağsız ve kestirilemez haya­tının panoraması. Çocukluğun evine bağlanamayan, o evin mekan hafızasını kokularla, seslerle, duygularla e<u>din</u>emeyen, o evin harap olduğunu gören ve ev hikâyeleriyle onu yeniden kuramayan insanlar, kendilerini aidiyet ve güvenlik hissinin yörüngesinde tutan ince ibrişimlere sahip olmuyor. Savrulu­yorlar. Hikâyesiz kalmak, insan benliği için ölüme eşdeğer. Ev hatıra ve hikâye demektir, anlar hatıra olur, hikâye edilir.</p>
<p>İnsan en çok &#8220;iyi bir hikâyeyle&#8221; ısınır.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi<br />
Günümüzde Aile,syf:15-23</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/">Hatıraların Evi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hatiralarin-evi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evlilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/evlilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/evlilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 07:48:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[boşanma]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26056</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çok da eski olmayan bir tarihe dek evlilik uzun süreli kutsal bir birliktelik olarak görülüyordu. Bugün ise birçok insan için bir çeşit dönemsel anlaşmaya, vazgeçilebilir bir şeye dönüştü. Aşka ruhsal esenliğin yegâne biçimi olarak bakılıyor, aşktan o kadar çok şey bekleniyor ki&#8230; Neredeyse bir tür seküler kurtuluş addediliyor aşk. Modern Batı top- lumlarında hayatın neşeli [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evlilik/">Evlilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26057 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-300x200.jpg" alt="" width="329" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/ideal-evlilik-yasi_1584623849_thumb.jpg 650w" sizes="(max-width: 329px) 100vw, 329px" /></p>
<p>Çok da eski olmayan bir tarihe dek evlilik uzun süreli kutsal bir birliktelik olarak görülüyordu. Bugün ise birçok insan için bir çeşit dönemsel anlaşmaya, vazgeçilebilir bir şeye dönüştü. Aşka ruhsal esenliğin yegâne biçimi olarak bakılıyor, aşktan o kadar çok şey bekleniyor ki&#8230; Neredeyse bir tür <em>seküler kurtuluş</em> addediliyor aşk. Modern Batı top- lumlarında hayatın neşeli anlarının sorumluluğu artık evli­lik bağının omuzlarında. &#8220;Evliliğinde mutlu musun?&#8221; sorusu, mutluluğun karşı konulamaz bir mecburiyet olarak telakki edildiği günümüz toplumunda giderek kolay bir vazgeçişe kapı aralıyor. Tahammül kayıplara karışıyor. Metafizik bir gücün bizi izlediğini düşünmüyorsak eğer, hayatın haz ve zevklerine balıklama dalmamıza kim mani olabilir?</p>
<p>Modern toplumda iş ve aile temel tatmin kaynaklan olarak öne çıktığında, birindeki mutsuzluk kolaylıkla di­ğerine de tercüme edilebilir hale geldi. Boşanma ve bekâr yaşama oranlan arttıkça &#8220;başarılı bir evlilik&#8221; insanlar için gurur kaynağı olmaya başladı. Günümüzde evlilik, ilahi bir buyruk doğrultusunda hayatı tanzim etmeyi değil, modern toplundan kemiren güvensiz­lik ve yalnızlığı iyileştirmeyi vaat etmektedir. Kapitalizm, duygusal bağları da elden ge­çirmiş durumdadır. Duygusal kapitalizm, modern toplumda duygusal bağlan akılcılaştırıp metalaştırmıştır. İlişkiler maliyet-fayda analizi üzerinden değerlendiriliyor artık. &#8220;Sen bana ne veriyorsun ve verdiğin şey sana katlanmam için değer mi?&#8221; Değişen cinsiyet rolle­riyle birlikte kafa karışıklığı da artıyor. İlişkilere bir de çe­lişkiler zinciri ekleniyor. Kadınlar iş ve ev yaşamı arasında mütemadiyen yer değiştiriyor. İş yaşamının katı çalışma ko­şullan kadınların işini zorlaştırıyor. Erkekler cephesinde de çok şey değişti: Duygusallıktan uzak, sert erkek imajı artık makbul değil. Kadınların işgücündeki çarpıcı artış, erkek­lerin ve kadınların aile içinde ve dışında ne yapmaları ge­rektiğine dair eski tanımlara meydan okuyor. Kadınlar aile gelirine katkıda bulunmada önemli bir rol üstlendikçe, babaların ev işlerine ve çocuk bakımına daha fazla katılımıyla ilgili bir fikir değişimi gerçekleşiyor. Sanayileşmiş ülkeler­de yapılan araştırmalar, modern babaların günlük aile et­kinliklerine geçmişin babalarından daha fazla katılmasına rağmen (eşlerin her ikisi de tam zamanlı çalışıyor olsa bile) <em>aile işlerinin ve çocukların bakım yükünün büyük kısmını kadınların taşımaya devam ettiğini</em> ortaya koyuyor. Çalışan annelerin çoğu evde, eve &#8220;ikinci vardiya&#8221;ya geldiklerini ifade ediyor. Kankocalar bu sorunlarla boğuştukça, <em>eğer</em> ilişkile­rini onarmanın yollarım bulamazlarsa, birbirlerine düşman hale gelebiliyor. Eşler hem çocuk yetiştirmek hem de hayat arkadaşlarının kendilerine bir duygusal sıcaklık sunmasını beklerken büyük bir düş kırıklığı ve tükenmişlik girdabına yuvarlanabiliyor.</p>
<p>Evlilik her ne kadar toplumdan topluma, kültürden kül­türe, hatta aileden aileye bazı yapısal farklılıklar gösterse de tarih boyunca tüm toplumlarda varlığını sürdürmüş ve insan hayatında, aile kurarken birçok bireyin tercih ettiği önemli bir sosyal kurum olmuştur. Evlilik aile kurma yol­culuğundaki ilk ve önemli duraklardan biri olma özelliğini günümüzde de hâlâ koruyor. Evlilik, içinde çocuklarımızın büyüdüğü, toplumsal ilişkilerde çeşitli rollerde yer alma­mızı sağlayan, çocuklarımızı topluma hazırladığımız uzun soluklu bir yolun başlangıç noktası. Evliliğinin hukuki ve resmi olan boyutunun yanı sıra bir de duygusal boyutu var: Uygurlar evliliği &#8220;kavuşmak&#8221; anlamında kullanıyorlar. Evli­liği anlamlı kılan da kavuşmak ve bu duygusal beraberliğin devamıdır. Bu duygusal beraberlik iki bireye de iyi gelmeye devam ettiği sürece, o beraberlikten doğacak çocuklar ruhen ve bedenen sağlıklı olarak gelişeceklerdir.</p>
<p>İnsan ancak bir başkasının varlığıyla serpilip gelişen bir varlık. Kurduğumuz ilişkiler bize kim olduğumuzu, korku­larımızı ve güçlü noktalarımızı, neyi gerçekten istediğimizi öğretir. Karşılaştığımız her insan bize mutluluk veya mut­suzluk, sevgi veya çekişme getirme potansiyeline sahiptir. Sorun, günümüzde romantik ilişkilerden neredeyse her şeyi ister hale gelmemiz: Mutluluk, aşk, arkadaşlık, güvenlik, tat­min ve yoldaşlık. İlişkilerimizin bizi onarmasını bekliyoruz;</p>
<p>bizi kederden çekip çıkarsın ve bize neşe versin. Hayatımı­za giren o &#8220;özel kişi&#8221;nin bizi onarmasını beklemek bir ma­sala inanmaktır. Oysa Elizabeth Kübler-Ross&#8217;un söylediği gibi, &#8220;Bütünlük <em>ve tamlık se­nin kendinden gelmeli.&#8221;</em> Kişi önce kendi hayatının tamircisi olmalı. İns<u>anın</u> ancak dışarıdan alınacak &#8220;takviye sevgi&#8221;yle mutlu olabileceğini sa<u>nmak</u> saflık. Eşlerimizin bizi daha çok sevmesini dilemek yerine biz sevilmeye daha layık insanlar olalım. Şunu soralım kendimize: Almak istediğim kadar ve­rebiliyor muyum? Sevilmeye değer olmadığımı bildiğimde dahi sevilmek istiyor muyum? W. H. Auden&#8217;in o enfes dizele­rinde dile geldiği gibi: <em>&#8220;Denk düşmeyecekse duygular birbi­rine/ Bırak, daha çok seven ben olayım.&#8221;</em> Neden kuzum, daha çok seven sen olmayasın?</p>
<p>Bunun yanı sıra &#8220;boşanmak&#8221; da insan dünyasının bir ger­çeği. Evlilikler, ancak iki tarafın karşılıklı rızasıyla kurula­bildiği gibi, yine karşılıklı rıza ile idame ettirilebiliyor. Bo­şanmanın stres yükünü kaldırmak elbette kolay değil ancak pek de fark edilmeyen başka bir durum, evlenmenin stres yükünün de boşanmayla eşit miktarda olduğu. Daha başla­madan biten evliliklerin hikâyelerini dinliyoruz. Her şey yo­lunda giderken o stres yüküne dayanamayıp takı, eşya, konut vs. evlilik öncesi meselelerle başlama aşamasında bitiveren evlilik girişimleri dahi oluyor. Kimse bir piyango çekilişinde %50 kaybedeceğini düşünerek piyango bileti almaz. Bugün dünyadaki boşanma oranlan %50&#8217;leri, hatta Batı dünyasın­da %60&#8217;lan zorlamasına rağmen insanlar hâlâ evleniyorlar. Umudun tecrübeye karşı bitmeyen zaferi. Boşanmalar art­sa bile boşanan birçok insan yeniden evleniyor. Çünkü yer­yüzünde bizi yaşatan umuttur. Yapılan araştırmalara göre, evliliğinde mutlu olanlar, evli olmayanlara göre daha sağ­lıklı, daha uzun ve daha huzur içinde yaşıyorlar. Bu tarz bir evlilik yaşam kalitelerini artırmakla kalmıyor, yaşamlarım daha doygun ve anlamlı kılıyor. Evliliğin sevilmek, sayılmak, değer görmek, paylaşmak, yani deneyimler elde etmek, üret­mek, hayatına yeni anlamlar katmak gibi insana iyi gelen ta­rafları insanların içinde var olan umutlarım yeşertiyor. Ve bu umut devam ettikçe evlilik müessesi de devam edecek gibi görünüyor.</p>
<p>Bilhassa son yüzyılda hızlanan ölçeklerde kentleşme, pazar ekonomisi, sanayileşme; sonrasında yaşanan bilim­sel ve teknolojik gelişmeler ve nihayet modernleşme kültürü gibi bir dizi etken, evliliklerin oluşum ve yapışım değiştir­di. önceleri görücü usulü ya da aile büyüklerinin karan ile yapılan evliliklere, modern dünyada çiftlerin birbirini tanı­ması, bireysel kararlar, evlenme yaşındaki değişimler, farklı tanışma şekilleri eklendi; hatta bunlar daha ön plana çıktı. Farklı kültürlere göre, &#8220;aşk evliliği&#8221;, &#8220;görücü usulü evlilik&#8221; ve ara yelpazede farklı çeşitlerle tanımlanan evlilik yöntemleri bazı kültürlerde diğerlerine nazaran daha baskındır. Muha­fazakâr toplumlarda ailelerin gözetimindeki görücü usulü evlilikler önemini korurken, değişimlerin hızlı ve yoğun ol­duğu Batılı toplumlarda bireylerin tercihine bağlı aşk evlili­ği daha popüler hale gelmiştir.</p>
<p>Bir aile kurmak, başkalarının önceden boy vermediği derinlikteki meçhul sulara çivileme dalmak anlamına ge­lir. Sonucun öngörülmesi imkânsızdır. Aslında, evliliklerin kurulması aşamasındaki tanışma yönteminin de evliliğin devamlılığı açısından çok fark yaratmadığı söylenebilir. Bu açıdan görücü usulünü kötülemek m<u>ümkün</u> değil. Hatta gö­rücü usulünde devrede olan, muhit kontrolü ve ailenin daimi gözetimi gibi dinamikler sebebiyle, t<u>ahamm</u>ülü zor evliliklerin dahi ölünceye kadar sürmesi oldukça muhtemel. Batı&#8217;da yapılmış bir çalışma sonucuna göre, insanların evlilik önce­si flört dönemi uzadıkça evlilikte hayal kırıklığına uğrama ya da birbirinden sıkılıp bıkma ve evliliğin kopma İhtimali artıyor. Evlilik öncesi uzun zamanı birlikte geçirmiş olmak, evliliğin sağlamlığına değil, çabuk sıkılıp kopmaya bir işaret olarak da algılanabiliyor. İki öğrencinin beş on sene bütün sorumluluklardan azade olarak görüşmesi başka bir şey; iş başa düşüp evi birlikte idame ettirmeleri, yeni sorumluluk­ları taşıyabilmeleri ise bambaşka bir şey.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi<br />
Günümüzde Aile,syf:57-62</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/evlilik/">Evlilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/evlilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ailede Mahremiyet Eğitimi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ailede-mahremiyet-egitimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ailede-mahremiyet-egitimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 May 2022 06:14:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Ailede Mahremiyet Eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[sanal ortam]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26029</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhammed Esat ALTINTAŞ1 Giriş Mahremiyet eğitimi bağlamında günümüz anne babalarının eksiklikleri ve yanlışları hususunda yaşlı bir şahsın bir pedagoga anlattığı şu çarpıcı tespitlerle yazımıza başlayalım (Güneş, 2015: 10-11): “Günümüz anne babaları mahremiyet eğitimi nasıl verilir bilmiyor! Evvelden, çocuklar yetiştirilirken bir ‘mahremiyet’ eğitimi vardı. Mahremiyet eğitimine anne babalar çok önem verirdi. Şimdiki anne babalara bakıyorum, çocuklarını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ailede-mahremiyet-egitimi/">Ailede Mahremiyet Eğitimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26030 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/IMG_4784-300x219.jpg" alt="" width="300" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/IMG_4784-300x219.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/IMG_4784-600x437.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/IMG_4784.jpg 649w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Muhammed Esat ALTINTAŞ1</p>
<p><strong>Giriş </strong></p>
<p>Mahremiyet eğitimi bağlamında günümüz anne babalarının eksiklikleri ve yanlışları hususunda yaşlı bir şahsın bir pedagoga anlattığı şu çarpıcı tespitlerle yazımıza başlayalım (Güneş, 2015: 10-11): “Günümüz anne babaları mahremiyet eğitimi nasıl verilir bilmiyor! Evvelden, çocuklar yetiştirilirken bir ‘mahremiyet’ eğitimi vardı. Mahremiyet eğitimine anne babalar çok önem verirdi. Şimdiki anne babalara bakıyorum, çocuklarını bu önemli konuda ihmal ediyorlar. Şimdiki çocukları gözlemliyorum, kıyafetlerini değiştirirken çok rahat davranıyorlar. Örneğin şu oturduğumuz yere bir çocuk gelse, annesi, o çocuğun kirlenmiş elbiselerini çıkartıp, temiz elbise giydirecek olsa, çocuk hiç utanma hissine kapılmıyor. Gözümüzün içine bön bön bakarak karşımızda soyunabiliyor, giyinebiliyor. Bu çok yanlış. Anne babalar buna dikkat etmiyor. Çocuklarına mahremiyet bilinci vermiyorlar. Ya da bir başka örnek vereyim size. Çocuk, artık aklı erecek yaşa gelmiş, yani yedi sekiz yaşına gelmiş ama bakıyorsunuz ki, banyo yaparken, ‘duş’ denen bir fıskiyenin altında anne babası ile kucak kucağa banyo yapıyorlar. Olmaz ki böyle, böylesi bir davranış çocuğun kazanacağı mahremiyet duygusu adına bir cinayettir. Çocuk, belli bir yaştan sonra anne babasını kıyafetsiz olarak görmemesi gerek. İşte böyle yetişen gençler, mahremiyet nedir bilmiyorlar.”</p>
<p>Eskilerin ‘hayâ duygusu’ dediği şimdilerde ise ‘mahremiyet eğitimi’ olarak adlandırılan ve çocuk eğitiminde çok önemli bir yere sahip olan bu meseleyi günümüz anne-babalarının ihmal ettiği ifade edilmektedir. Daha doğrusu kendi çocukları açısından hayati önem taşıyan mahremiyet duygusunun nasıl kazandırılacağı konusunda ebeveynlerin yeterince bilinçli ve bilgi sahibi olmadıkları sık sık dile getirilen bir husustur (İnam, 2020). Halbuki anne babalar küçük yaşlardan itibaren mahremiyet eğitimini çocuklarına vermekle, başka bir ifadeyle utanma ve hayâ etme duygusunu kazandırmakla yükümlüdürler (DİB, 2019). Erken çocukluk döneminde utanma duygusunun geliştirilmesi sayesinde utanma duygusuyla bezenmiş bir vicdan gelişimi ortaya çıkacak ve çocuk, her adımını bu vicdana göre atmaya çalışacaktır.</p>
<p>Mahremiyet duygusunun gelişmesi, çocuğun kendini koruma hissinin gelişimi açısından önemlidir. Zira anne babanın her an çocuğunun yanında olabilmesi mümkün değildir. Bu sebeple çocuk, ebeveynleri yanında değilken de kendisini nasıl koruyacağını bilmelidir. Bunun için anne-baba çocuklarına özel bölgelerini, kişisel sınırlarını, iyi-kötü dokunuş farkını, bedenlerinin kendilerine özel olduğunu ve izin vermediği sürece kimsenin kendisine dokunamayacağı bilincini kazandırmalıdır. Mahremiyet eğitimini aile içerisinde alan çocukların kendi özel alanını bilmesi, bu alanını koruması ve başkalarının özel alanlarına da saygı göstermesi beklenir. Böylece çocuklar hem sağlıklı cinsel kimlik gelişimine kavuşabilir hem de cinsel istismarların arttığı günümüzde kendilerini korumayı ve başkalarının mahrem alanına saygı duymayı öğrenebilir. 2014 yılında İzmir’de altı öğrenciye cinsel istismarda bulunan okul müdürünün yargılanmasını sağlama mücadelesiyle dünyaya örnek olan ve Uluslararası Kadınlar Cesaret Ödülü’ne layık görülen Saadet Özkan Öğretmen ailede gerçekleştirilen mahremiyet eğitiminin cinsel istismarın önüne geçilmesinde önemli bir işlevi olduğuna dikkat çekerek, çocuklarda mahremiyet bilincinin oluşturulmasında anne-babanın dikkat etmesi gereken hususları şu şekilde ifade etmektedir (Ünal, 2019: 82):</p>
<p>“Bilinçli bir ebeveyn bilinçli, cesur, öz güveni yüksek çocukların yetişmesinin ön koşuludur. O nedenle önce aileler bilinçlenmeli. Günümüzde tüm ebeveynlerin alması gereken eğitimlerin başında ‘mahremiyet eğitimi’ gelmektedir. Çocuklarımıza öncelikle iyi ve kötü dokunuşun ne olduğunu anlatmalıyız. Aile içinde etkili bir iletişim ve güven duygusunun varlığını çocuğa hissettirmeliyiz. Çocuğumuza her şeyini  bize anlatabileceği duygusunu vermeliyiz. Bu noktada en önemli husus çocukla sağlıklı iletişim kurmaktır. Çocuk, biri ile bir arada olmak istemiyorsa, o kişiden rahatsız oluyorsa, bunun nedenini öğrenmeliyiz. Biri çocuğumuza gereğinden fazla ilgi gösteriyorsa, bu duruma dikkat etmeliyiz. Çocuğun cinsellikle ilgili sorduğu sorulara ayıp, yasak, günah vb. cevaplar vermemeliyiz. Çocukla cinsellik hakkında konuşmalı, vücudunun özel yerlerini anlayacağı şekilde ve doğru kelimelerle anlatmalıyız. Bunun için kitaplardan yararlanabiliriz. Bu konuda hazırlanan çok güzel kitaplar ve çizgi filmler var. Çocuğa cinselliği, mahremiyeti nasıl anlatacağımızı bilmiyorsak bir uzmandan bilgi almalıyız. Ve en önemlisi biri çocuğumuza istemediği bir şekilde dokunursa, hayır demesini, yardım istemesini ve böyle durumları bizimle paylaşmasını öğretmeliyiz. Aile, çocuğun güvenli sığınağıdır, ona bu güven duygusunu aşılamalıyız.”</p>
<p>Sosyal hizmet, sağlık, eğitim ve hukuk alanlarında muhtelif uzman görüşlerini ihtiva eden bir araştırmada çocuk ihmal ve istismarında eğitim eksikliğinin %71,66’lık bir oranla etkili olduğu sonucuna ulaşılmıştır (Zeytinoğlu, 1991). Cinsel içerikli suçlarda meydana gelen artışın sebeplerinden biri olarak mahremiyet eğitiminin eksikliğini öne süren Tarhan (2012a; 2012b), mahremiyet eğitimi sayesinde çocukları, olası cinsel istismar ve ihlalden kaynaklanan travmalardan korumanın mümkün hâle gelebileceğini ifade etmektedir. Öte yandan Batı kültürlerinde çok yaygın olarak görülen ergen gebeliklerinin, cinsel aktiviteye başlama yaşının düşmesiyle birlikte artık Türkiye’de de gittikçe daha sık görülmeye başladığını ifade eden Bayrak (2011: 87), bu durumun sebepleriyle ilgili olarak şunları söylemektedir: “Modern yaşam tarzı ile gençlerin bir arada olmalarının kolaylaşması, sürekli cinsel uyaranlara maruz kalmaları ve ailelerin müsamaha sınırlarını geniş tutmaları bu çok sıkıntılı problemin oluşmasını kolaylaştırmaktadır.” Mahremiyet eğitimi, anne-baba tarafından üstlenilmesi gereken mühim bir sorumluluktur. Fakat günümüzde anne babaların mahremiyet eğitimi konusunda bilgi, becerilerinin ve rol modelliğinin ne kadar yeterli olduğu tartışmalı bir husustur. Bir araştırma kapsamında bu eksikliklere işaret eden bir ebeveyn şunları söylemektedir (Türkyılmaz, 2019: 112):</p>
<p>“Öncelikli olarak çocuklar olmak üzere herkese mahremiyet eğitimi verilmelidir. Ama çocuk  bakımından değerlendirildiğinde anne babaya kesinlikle bu eğitim verilmelidir. Onların bu konuda farkındalığı arttırılırsa çocuklarına daha sağlıklı bir mahremiyet eğitimi verebilir. Sonuçta kişiliğinin oluşmaya başladığı doğru ve yanlışın ne olduğunun tam olarak oturduğu, belirlendiği bir yaştan bahsediyoruz. Ağaç yaşken eğilir. Doğru bilgi verilmesi için öncelikle anne babanın doğru bir bilgiye, eğitime sahip olması gerekmektedir. Ya da bizim ülkemizde erkek çocuklarının küçük yaşlarda cinsel organını göstermeye teşvik var maalesef. Göster oğlum amcana gibi. Ne kadar yanlış. Hem çocukların yabancılardan korunmasını istiyoruz hem de erkek çocuklarına böyle yaptırıyoruz. Bu yüzden öncelikle anne babanın zihniyetinin değiştirilmesi gerekiyor. Sağlıklı nesiller yetiştirmek istiyorsak önce sağlıklı anne babaların olması gerekiyor.”</p>
<p>Mahremiyet adı altında bazı yanlış düşünceler de nesilden nesile aktarılabilmektedir. Anne-babaların birçoğu tarafından mahremiyet eğitiminin yanlış anlaşıldığına ve aslında mahremiyet eğitiminin ne olduğuna ve amaçlarına ilişkin olarak Keskin (2020: 41) şunları söylemektedir: “Mahremiyet eğitiminin çocukların (özellikle kız çocuklarının) engellenmesi, sosyal yaşamdan tecrit edilmesi, daha anaokulundan itibaren karşı cinsten ayrı tutulması olduğu zannediliyor. Çocuğu yoğun duygusal denetim altında tutmak, ona suçluluk duygusu edindirmek ve onun değersizlik hissi içinde çekingen davranışlar sergilemesini sağlamak marifet kabul ediliyor. Hâlbuki mahremiyet eğitimi çocuğa utanç duygusuyla çekingenlik kazandırmak değildir. Bilakis insan olmaktan ileri gelen değerlilik duygusuyla kendi hislerini yönetebilecek güce erişmesini sağlamaktır. Mahremiyet eğitimi, çocuğunun duygularını denetlemek değil, ona kendi duygularını denetleyebilecek yeteneği kazandırmaktır.” Buradan çıkan sonuç şudur ki; ebeveynlerin mahremiyet eğitimine dair bilgiye, eğitime ve desteğe ihtiyaçları bulunduğu aşikârdır.</p>
<p>Mahremiyet eğitiminde bilinçli ve pedagojik temelli bir eğitimin sağlanması son derece önemlidir. Çocuğu zorlamadan, ayıp, günah, yasak vb. ifadelerle onlarda korku ve endişe yaratmadan, utandırmadan ve yoğun duygusal denetim altında tutmadan mahremiyet eğitimi gerçekleştirilmelidir. Bunun için öncelikle mahremiyet eğitimini verecek ebeveynlerin doğru bilgiye ve yönteme sahip olmaları gerekir. Bu konuda ailelerin en başta mahremiyet eğitiminin ne olduğunu bilmeleri gerekir. Mahremiyet eğitimi denilince akla genelde ‘cinsel eğitim’ gelmektedir. Fakat her iki kavram mahiyet açısından farklıdır. Cinsel eğitim cinselliğe, cinsiyet özelliklerine ve üreme sağlığına ilişkin bilgilerin verildiği bir eğitimdir. Mahremiyet eğitimi ise özel bölgelerin mahrem olması hasebiyle korunması, özel bölgelere saygı duyulması gerektiği ve mahrem alanların nasıl korunacağı (sağlıklı sınırlar koyma) üzerinde durulan eğitimdir. Güneş’e göre mahremiyet eğitimi, sadece cinsel konuların ele alındığı teknik bir eğitimden ziyade çocuğun duygu dünyasını bütüncül bir şekilde ele alan ve duygu yönetimi, kendini yönetebilme becerilerinin ve hayâ, iffet gibi değerlerin birebir kazandırılmasına kılavuzluk eden uzun soluklu bir kişilik kazandırma sürecidir (Güneş, 2015).</p>
<p>Mahremiyet eğitiminin, cinsel eğitimden farklı olarak dinî-ahlaki-kültürel değerlerle ilişkisi vardır. Bir anlamda mahremiyet eğitimi, cinsel eğitimin dinî/kültürel bakış açısıyla ele alınmış hâlidir. Mahremiyet eğitimi, çocuklara ve ergenlere cinselliğin, sonsuz bir özgürlük alanı olmadığını hem mahrem bir konu hem de sınırları olduğunu vurgulayan, cinsellik hakkındaki sorularına yaşadıkları kültürün, dinin ve ahlakın belirlediği çerçevede cevaplar üretmeye çalışan bir eğitimdir (Ünal, 2019). Mahremiyet eğitiminin tanımlarından da anlaşılacağı üzere aile, mahremiyet duygusunun kazandırılacağı ve eğitiminin verileceği ilk ve en önemli kurumdur. Zira ebeveynler, mahremiyet hususunda rehber ve örnek konumundadır. Mahremiyet hassasiyetinin taşındığı ve eğitiminin söz konusu olduğu bir ailede hem mahremiyet bilinci yerleşebilir hem de başkalarının mahremiyetlerine ihlal edici tutum ve eylemler ortaya çıkmayabilir (Aydın, 2015). Mahremiyet duygularının gelişimi çocukluk döneminde annebabanın göstereceği hassasiyete ve eylemlere bağlıdır, otomatik olarak gelişmesini beklememek gerekir (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011).</p>
<p>Bu sebeple mahremiyet eğitimi, çocuğu en iyi tanıdığı düşünülen anne-baba veya kendisinden büyük bir yakını tarafından, çocuğun ihtiyaç duyduğu bilgiyi ve duyguyu onun gelişim özelliklerini de göz önünde bulundurarak vermek suretiyle aşama aşama ve birebir gerçekleştirilen bir eğitimdir. Bunun için ebeveynlerin öncelikle çocuklarının gelişim düzeylerini bilmeleri ve ona uygun bir şekilde rehberlik etmeleri gerekir. Onların gelişim düzeylerini bildiğimiz  zaman neleri öğrenmeleri gerektiğini ve bize neler sorabileceklerini bilmemiz mümkün hâle gelecektir. Böylece çocukların mahremiyet veya cinsellikle ilgili sordukları sorular karşısında gereğinden fazla bilgi aktarılmamış olacaktır. Çocukların karakter gelişiminin oluştuğu, mahremiyet algısının şekillendiği erken dönemlerden itibaren alınan mahremiyet eğitimi sayesinde çocuklar sağlıklı bir cinsel kimlik gelişimine sahip olabilir ve olası cinsel ihmal-istismara maruz kalma riskleri azalabilir. Bunun için mahremiyet eğitiminin çocukların gelişim düzeyleri, yaşları ve zekâ düzeyleri göz önünde bulundurularak küçük yaşlardan itibaren doğru yöntemlerle verilmesi mühimdir. Fakat çocuğa doğru ve nitelikli bir mahremiyet eğitimi verilebilmesi için anne babalar, çocuklarına mahremiyet eğitimi bağlamında neyi, ne kadar, nasıl öğretecek, nelere dikkat edecek? Gelin hep birlikte bunlara bakalım.</p>
<p><strong>1. Bedenin Kişiye Özel Olduğu Bilincini Kazandırmak</strong></p>
<p>Çocuğa kendi bedenlerinin özel olduğu bilincinin oluşturulması, ailede mahremiyet eğitimi verilirken çocuklara kazandırılması gereken ilk ve en önemli hususlardan biridir. Öncelikle çocuğa, özel bölgelerinin nereler olduğunu öğretmek gerekir. Daha sonra çocuğa bedenin kendisine ait olduğu bilgisi verilmeli, bedeniyle ilgili kararlarına saygı duyulup sınırları ihlal edilmemelidir. Yani çocuğa kendi özel çizgileri öğretilmeli, anne babalar da bu çizgilere dikkat etmelidir. Bebekliğinden itibaren ailesi ve çevresi tarafından özel bölgelerine saygı duyulan bebeğin bu bölgelerin gizlenmesi gerektiğini fark etmesi beklenir (Ergül, 2021). Çocuk özel alan bilinci sayesinde bedenin özel bölgelerinin (arka, bacak arası, göğüs vs.) gizlenmesi gereken bölgeler olduğunu öğrenecek, o bölgelere başkalarının dokunmaması gerektiğini içselleştirecektir (Kurtoğlu, 2016). Zaten mahremiyet eğitimini sağlıklı bir şekilde alan çocuğun bedenine izinsiz dokunulduğu zaman rahatsızlık hissine kapılması beklenir, bu his ise onu korunaklı tutan temel duygulardan biridir (Güneş, 2015).</p>
<p>Ebeveynler ve yakınları çocuklarının bedenlerine hoyratça müdahale etmemeli ve izinsiz şekilde dokunmamalıdır. Çocukların da birey olduklarını unutmadan bedenleriyle ilgili tasarruflarda onlardan onay alınması gerekir. Örneğin altını ıslatmış veya terlemiş çocuğa ‘istersen gel kıyafetini değiştirelim’ diye sorulabilir. ‘Seni öpebilir miyim, sarılabilir miyim’ diye izin istenebilir. Çocuk ilk başta kendisinden neden izin istendiğini algılamayabilir ama böylece çocuklarda kişisel sınır bilinci oluşacaktır. Kişisel sınır bilinci oluşmuş bir çocuk ise kendi sınırlarının ihlal edildiğini ve bir başkasının kişisel sınırlarını fark edebilecektir. Böylece izin istemeden bedenine yapılacak müdahaleyi algılayabilir, rahatsız olabilir, kendini koruyacak refleksleri doğal bir şekilde geliştirebilir. Yakın akrabalar çok sevdiklerinden ötürü çocukları bazen oyun amacıyla kovalayabilir, bir köşeye sıkıştırabilir, onları zorla sevebilir. Sevginin dışavurumu olan bu davranışlar yüzünden çocuklar, kendilerinden büyük birinden kaçılamayacağını, ona teslim olunması gerektiğini zihinlerine kodlayabilir. İstismara uğramış çocuklarla yapılan araştırmalarda çocukların bu algı yüzünden bağırıp çırpınmadan karşı tarafa teslim olduğu ifade edilmektedir (Güneş, 2015).</p>
<p>Mahremiyet eğitimi çocuk doğar doğmaz başlar. Anne babanın dahi çocuğun özel bölgelerine beden temizliği haricinde dokunmaması gerekir. Çocuğun bezini değiştirirken, krem sürerken veya temizliklerini yaparken bile mahrem bölgelerini sevmeden veya oyun hâline getirmeden özenle ve hızla hareket etmek gerekir. Ebeveyn çocuğun cinsel organlarını sevgi objesi yapmamalıdır. Bebeklikten itibaren çocukların cinsel organını sevmek, dudaktan öpmek veya sözlü bir şekilde ‘öperim, yerim, severim… vb.’ ifadelerle özel bölgelerden bahsetmek doğru değildir. Bebeğin bezini ve terleyen çocuğun atletini herkesin ortasında değiştirmek yerine hiç kimsenin görmeyeceği bir yerde bu işlemin yapılması çocuğun bedeninin kendisine özel ve ait olduğunu anlaması açısından önemlidir. Sağlık için gerçekleştirilen sünnet merasimlerinde çocukların cinsel organlarını göstermeleri istenilerek özel bölgeler bir şov aracı hâline getirilmemelidir. Bu gibi mahremiyeti zedeleyici davranışlar çocuğun özel bölge hassasiyetinden yoksun olmasına neden olacağından ötürü çocuk bu durumu normal olarak algılayabilir ve çeşitli istismarlara açık hâle gelebilir (Ergül, 2021; Kurtoğlu, 2016).</p>
<p>Çocukların özel bölgelerine veya bedenlerine yönelik zorla sevme, öpme, sarılma veya çocuğun rızası dışında birinin kucağına oturmaya zorlanması veya o bölgeleri bir başkasına göster(t)me gibi davranışların mahremiyet açısından doğru bir eylem olmadığını her daim akılda tutmak gerekir. Aksi takdirde çocuk iyi dokunma-kötü dokunmayı ayırt edemeyecek, özel bölgelere dokunma/dokundurtmayı ve bu bölgelere yönelik şakalar yapmayı, mahrem bölgelerini yüz yüze veya daha da vahimi sanal mecralarda teşhir etmeyi normalleştirecektir. Çocuk istemediği hâlde onu öpmek, sıkıştırmak, zorla yemek yedirmek gibi çocuğun istemediği eylemleri yapmaya devam etmek mahremiyeti ihlal etmek ve çocuğu travmaya uğratmak anlamına gelmektedir. Bebeklikten itibaren başlayan bu tür eylemler çocuğa farkında olmadan ‘bu beden senin değil’ mesajını örtük olarak iletmektedir. Çok daha kötüsü bu durum çocuğun özel bölge algısına zarar vereceğinden bir başkasının kendisine bu şekilde bir davranışta bulunması hâlinde bunun kötü bir şey olduğunu, kendisine zarar veren bir davranış olduğunu kavrayamayacaktır (Hablemitoğlu, 2016; Ünal, 2019; Metin, 2017). Çocuğuna çok düşkün ebeveynler, çocuklarının kişisel sınırlarını ihlal ettiklerinin farkında olamayabilirler. Böyle durumlarda çocuklar, psikolojik, bedensel sınırlarını tanımakta ve kabul etmekte sorun yaşamaktadırlar. Bir anlamda bu ebeveynler, helikopter gibi çocuğun etrafında pervane olup onun birey olabilmesine imkân vermemektedirler. Böyle ebeveynler çocukları büyüdüklerinde ise ‘’sen dur ben yaparım’’ demektedirler. Fakat bunların tamamı sınır/kişisel alan ve mahremiyet ihlalidir. Çocuktan izin almadan çocuklarının tüm ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan anne babalar, onların hayır demesine ve öfkesini ifade etmesine fırsat vermediği zaman mahremiyet hissinin oluşması güçleşebilir, çocuklar kötü dokunuşları fark edemeyebilir, muhtelif istismarlara açık hâle gelebilir (Güneş, 2015; Hablemitoğlu, 2016).</p>
<p><strong>2. İyi-Kötü Dokunma Arasındaki Farkı Öğretme </strong></p>
<p>Gündelik hayat içerisinde uygulamalarla çocukları endişelendirmeyecek şekilde özel bölgelerinin nereler olduğunu anlatmak, buralara kimsenin dokunmasına izin vermemeleri gerektiğini ve aynı şekilde kendisinin de bir başkasının özeline dokunamayacağını anlatmak çocukların ‘dokunulması yasak olan yerlerim’ refleksi kazanmasına yardımcı olacaktır. Bu refleksi kazanan çocuk özel bölgelerine dokunulduğunda rahatsız olup ani reflekste bulunabilir (Güneş, 2015). Bunun için 3-7 yaş aralığında çocuklara iyi dokunma-kötü dokunmayı öğretmekle işe başlanmalıdır; bunun için ilk başta yapılması gereken iç çamaşırı kuralını çocuğa öğretmektir. Bu kurala göre anne-baba ve doktor hariç (yine ebeveyn gözetiminde, kendi izni dâhilinde) hiç kimsenin vücutlarına dokunamayacağı, kişisel bakım uygulayamayacağı çocuğa anlatılmalıdır (Ergül, 2021).</p>
<p>Çocuklara dokunmanın farklı türleri olduğu açıklanmalıdır. Ebeveyn, akraba, arkadaş gibi yakın çevredeki kişilerin dokunmasındaki sınırlar açık ve net bir şekilde çizilmeli, iyi dokunuş-kötü dokunuş arasındaki farkı ayırt etmesi sağlanmalıdır. Kendisini iyi hissettirmeyen, rahatsız eden, korkutan, tedirgin eden dokunmaların “kötü dokunma”; anne babanın kendisinden izin isteyerek öpmesinin, sarılmasının, arkadaşının ona sarılmasının, başını okşamasının, doktorun -izin isteyerek-muayene amaçlı dokunmasının “iyi dokunma” olduğu çocuğa ebeveyn tarafından öğretilmelidir. Uygun olmayan dokunma ve davranışlar konusunda öz farkındalığa sahip çocuklar özel bölgelerine zaruri durumlarda kimlerin dokunabileceğini ve kimlerin hiçbir şekilde dokunamayacağını böylece öğrenecektir (Goleman, 2005; Türkyılmaz, 2019; Ünal, 2019).</p>
<p>Çocuğun iyi ve kötü dokunuşu ayırt etmesi yeterli değildir, bununla birlikte birinin kendisine dokunmaya başlamadan önce, yanlış ya da sıkıntı verici bir şeyler olduğunu hissedebilecek hâle gelmesi gerekir. Muhtemel bir kötü dokunuş durumunda buna izin vermemesi, bu kişiyi nasıl durduracağı, sır olarak saklamaması ve ebeveynine veya kendine bakım sağlayan büyüklerine haber vermesi gerektiği öğretilmelidir. Bunun için öncelikle ebeveynçocuk arasında açık, samimi, rahat, güvenli ve etkin bir iletişim olması son derece önemlidir. Böyle bir demokratik aile ortamında çocukların duygu ve düşüncelerine değer verilir, kendilerini ifade etmelerine imkân verilir ve çocuklar her koşulda desteklendiklerini ve kendilerine yardım edileceğini bilir. Ayrıca aile üyeleri arasında iletişimin güçlü olduğu durumlarda ebeveyniyle rahatça ve güven içinde konuşabilen bir çocuğun kötü dokunuşları haber vermesi daha kolay hâle gelecektir (Goleman, 2005; Türkyılmaz, 2019; Ünal, 2019). Çocuklara yönelik cinsel istismarlar yetişkinlerin karşı karşıya kaldıkları istismarlardan farklı olarak cinsel olmayan öpme, okşama gibi eylemlerle başlar. Bu eylemlerin eğlenceli olduğunu ve şiddet içermediğini gören çocuklar karşı çıkmayabilirler. Bu masum dokunuşlar kademeli olarak cinsel dokunuşlara dönüşebilir. Hatta çocuğu ikna etmek için ya ona hediye, şeker vs. verilebilir ya bu eylemleri sır olarak tutması istenebilir ya da başkalarına  söylememesi için sevdikleriyle tehdit edilebilir. İşin bu noktalara gelmemesi için ailede mahremiyet eğitimi verilirken çocuğa bedeninin kendine ait olduğu öğretildikten sonra kötü niyetli kişilerin yapabilecekleri hususlar üzerinde durulmalıdır. Çocukların masum bir öpücük, sevme gibi iyi gözüken dokunmaları kötü niyetli olanlarından ayırması için onlara rehberlik edilmelidir (İKGV, 2006).</p>
<p>Çocuğun istemediği şekilde veya çocuktan izin almadan çocuğa dokunma veya sevme gibi eylemlerin cinsel istismarın içine girebileceği göz önünde bulundurulmalıdır. Fakat kötü amaçlı dokunmalara aşırı vurgu yapıldığı zaman bu durum çocukta kaygıyı arttırabilir. Anne babasının sevgi ve şefkat dolu dokunuşlarını veya çocukla konuşan, onun yanağını okşayan her yaşlı bireyin dokunuşunu dahi, çocuk kötü dokunuş gibi algılamaya başlayabilir. Bu durum ise çocuğun korkak ve güvensiz olmasına ve çocuklarla yetişkinler arasındaki ilişkinin bozulmasına yol açabilir (Semerci, 2008). Ama sağlıklı bir şekilde kişisel alan bilinci tesis edilmiş ve mahremiyet hissi kazandırılmış çocuklar yabancı olsun, eş dost akraba olsun, birisi ona kötü niyetli öpme, dokunma vb. dokunuşlar gerçekleştirmeye kalkıştığında kendini güvende hissetmediğinden ötürü iyi olmayan dokunuşları kötü dokunuşlardan ayırt edebilir, kendini korunaklı alana doğru çekebilir (Güneş, 2015).</p>
<p><strong>3. Hayır Diyebilmeyi Öğretmek </strong></p>
<p>Toplumumuzda itaatkâr çocukların genel olarak iyi çocuk olarak tanımlandığı gözlemlenmektedir. Fakat mahremiyet eğitiminde susmayan, sesini çıkarabilen çocuklar yetiştirmek son derece önemlidir. Bir rehber öğretmen, çocuk yetiştirilirken kendini ifade etme fırsatı verilmediği için çocuğun susmayı öğrendiğini ve istismarı yaşadığı zaman da saklama yoluna gittiğini şöyle aktarmıştır (Ünal, 2019: 51): “En başa döndüğümüzde biz çocuğu eğitirken susturan bir ülkeyiz. Çocuğun çok konuşmasını istemiyoruz, fazla konuştuğu zaman yeter artık diyoruz, farklı bir şey söyleyecek belki ama hemen onu nerden çıkardın diyoruz, icat çıkarma diyoruz. Biz böyle yetiştirdiğimiz zaman çocuk farklı, hoşuna gitmeyen, ailesine söylediğinde de onların hoşuna gitmeyen şeyleri saklamayı öğreniyor.” Çocukların ebeveynler tarafından sevilirken fiziksel güç kullanılması yüzünden zayıf ve güçsüz oldukları hissine kapılmamaları sağlanmalıdır.  Çocuklara fiziksel zorlamaya karşı hayır diyebilmeyi öğretmeli, rahatsız olduğu bir davranışa fiziksel olarak karşı çıktığında bunun işe yarayacağı hissettirilmelidir. Aksi takdirde çocuk kendini yetersiz hissedebilir, olası istismar durumlarında kendini başkalarına teslim edebilir (Ünal, 2019).</p>
<p>Çocuğu dudaktan öpme, vücudun genital organlarına dokunulması ya da onu rahatsız eden dokunuşun kötü niyetli olduğu vurgulanmalıdır. Bu eylemlerde bulunan her kim olursa olsun, çocuğun buna karşı çıkıp ‘hayır’ demesi gerektiği üzerinde durulmalıdır (İKGV, 2006). Çocuklara rahatsız oldukları durumlarda bağırma, itiraz etme, çığlık atma ve kaçma refleksinin öğretilmesi gerekir. İster dedesi, amcası, babası veya tanımadığı biri olsun özel bölgelerine dokunulduğu veya özel alanı ihlal edildiği zaman çocuklar “Hayır” diyerek rahatsızlığını dile getirebilmeli, kişisel sınırlarının ihlal edilmesine asla izin vermemelidir (Keskin, 2020). Çocuklara hayır diyebilmeyi öğretebilmek, ileride ergenlik dönemlerinde yaşayacakları his ve heyecanlar konusunda sınırlarını net çizebilmeleri açısından da önemlidir. Zira dinî hassasiyetleri olan ailelerin en büyük endişelerinden birisi ergenlik döneminde çocuklarının cinselliği deneyimlemeleridir. Dinî inançlarının bir gereği olarak evlilik öncesinde cinsel ilişkiye karşı olan aileler çocuklarıyla bu durumu açıkça konuşmalı, cinsel ilişkiye giden yakınlaşmaların ilk aşamaları olan mahremiyete halel getiren bakış ve konuşmalardan kaçınmaları, evlilik öncesinde cinsel ilişkiye ve flörte ‘Hayır’ demeleri gerektiği öğretilmelidir. Bu bağlamda onları korkutmadan ve tehdit etmeden bazı kurallar, değerler ve sınırlamalar anlatılmalı, mahremiyetlerine dikkat etmeleri gerektiği üzerinde durulmalıdır (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011).</p>
<p><strong>4. Özel Alan Bilinci Kazandırma </strong></p>
<p>Mahremiyet eğitiminde çocuğa kazandırılması gereken önemli hususlardan bir diğeri de özel alan bilincidir. Ailede mahremiyet eğitiminin temel amacı bir yandan çocuğun özel alan bilincini geliştirmek diğer yandan başkalarının özel alanına saygı göstermelerini sağlamaktır. Çocuk evde özel alanların varlığını hissetmelidir. Böylece çocuk hem kendi hem de başkalarının sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğini öğrenecektir. Mahremiyet bilincinin gelişebilmesi için çocuklara özel alan tahsis edilmesi gerekmektedir. Kendine mahsus odası, dolabı, eşyası olan çocuklar hem mahremiyet eğitimini almaya daha elverişli hâle gelebilir hem de arkadaşlarının özel alanlarına daha saygılı olabilirler, izin almadan başkalarının özel eşyalarına dokunmayabilirler ve zarar verici eylemlerden kaçınabilirler. Ayrıca erken yaşlardan itibaren kendine ait odası olan çocuk hareket özgürlüğünün nerede başlayıp bittiğini anlayabilir ve başka bir insanın ve onun mahremiyetinin ne olduğunu daha iyi algılayabilir (Çankırılı, 2015).</p>
<p>Özellikle ebeveynlerle aynı odayı paylaşan çocuklarda mahremiyet algısının ve mülkiyet duygusunun gelişmesi güçleşebilir. Küçüklükten itibaren kardeşlerin aynı yatakta yatması beden mahremiyeti açısından zaten doğru değildir. Yedi yaşından itibaren kız ve erkek çocukların odalarının -eğer imkân varsa- ayrılmasında faydalar vardır. Aile üyelerinin kendilerine ait bölüme sahip olmaları için odalar paravanla da ayrılabilir (Çankırılı, 2015; Ergül, 2021). Kız-erkek çocuklarının yataklarının ayrılmasıyla ilgili yaş bazı hadislerde yedi, bazı hadislerde ise on olarak zikredilmiştir. Bu hadislerde karşıt cinsler için yedi yaş ve aynı cinsler için on yaş sınır olarak kabul edilmektedir. Bazı İslam âlimleri de on yaşından sonra çocukların diğer aile üyeleriyle aynı yatağı paylaşmamaları gerektiği üzerinde durmuşlardır (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011). İlkokul dönemi sonlarına doğru bedensel değişikliklerden ötürü özellikle farklı cinsiyetteki çocukların odalarının ayrılması faydalıdır. Zaten bu dönemden itibaren çocuklar özel mekân talebini dile getirmeye başlarlar. Gelişim döneminin özelliklerinden ötürü bu çocuklar zaten daha fazla yalnız ve sessiz kalmayı, eşyalarını sadece kendileri kullanmayı isterler. Aynı odayı ve yatağı paylaşan ergen çocuklarda cinsel kimlik gelişimi olumsuz etkilenebileceğinden eşcinsel eğilimlerin ortaya çıkabileceği öne sürülmektedir. Çocukların yatılı okullarda aynı odaları paylaşmalarından ötürü homoseksüel eğilimlerin görüldüğü öne sürülmektedir. ‘Onlar kardeş bir sorun olmaz’ şeklinde bir düşünce içerisinde olunmamalıdır, çocukların mahremiyet/özel alan bilincini kazanacağı fiziksel ortam elden geldiğince oluşturulmalıdır (Çankırılı, 2015; Ergül, 2021; Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011).</p>
<p>Küçük yaşlardan itibaren çocukların ebeveynlerin odalarına ve tuvalet, banyo gibi özel yerlere girerken kapıyı tıklatarak, izin isteyerek girmelerine rehberlik edilmelidir. Böylece çocuğa hem anne babanın hayatının özel olduğu mesajı iletilmiş olacaktır hem de izin isteme adabı öğretilecektir. Ebeveynlerin de çocukların odalarına girerken kapılarını tıklatarak müsait olup olmadıklarını sormaları hem onlara özel alana saygının öğretilebilmesi hem de bu ilkenin pratikte uygulanarak örnek olunması açısından önemlidir. Çocukların odalarına girerken kapıyı çalmak veya eşyalarını izin isteyerek almak gibi eylemlerle amaçlanan aslında onlara fiziksel sınırlarını fark ettirmek ve göstermektir. Eğer bir çocuğun fiziksel sınırları önemsenmeden sık sık ihlal edilirse o çocukta hem kişisel sınırlar oluşmayabilir hem mahremiyet hissinin oluşumu engellenebilir hem de ileride istismarlara açık hâle gelebilir (Ergül, 2021; Güneş, 2015; Türkyılmaz, 2019). Çocukların sınır/kişisel alanı öğrenebilmesi ve özel alan bilincini kazanabilmesi için çocukların odasına girmeden, eşyalarını almadan, öpmeden, dokunmadan önce izin alınması gerekir. Fakat kapıyı çalmadan yanlışlıkla girildiğinde ve uygunsuz bir manzarayla karşılaşıldığında paniğe kapılmadan, özür dilenip kapı derhal kapatılmalıdır (Güneş. 2015; Kurtoğlu, 2016; Türkyılmaz, 2019).</p>
<p>Çocuklar akranlarıyla oynarken kapılarını kapatabilirler, anne babanın böyle durumlarda onları takip etmeleri, uzun süreli kapalı kapılar ardında oyun oynamalarına müsaade etmemeleri, anormal bir durumla karşılaşıldığında ise onları utandırmadan ve incitmeden konuşmaları gerekebilir (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011). Tuvalet ve banyonun kişiye özel mekânlar olduğu, tuvalette ve banyoda öz bakım ihtiyaçlarını kendi başına giderebilmesi konusunda teşvik edilmesi özel alan bilincinin çocuğa yerleştirilebilmesi adına son derece önemlidir. Bebeklik döneminden itibaren çocuğun altını değiştirirken, emme sürecindeyken veya üstünü değiştirirken başka bir odaya gitmek çocukta özel alan bilincinin gelişmesine katkı sağlayacaktır. Farklı cinsiyetlere sahip olduğumuzu fark eden çocuğu iç çamaşırıyla yıkamak, 3-4 yaş itibariyle kardeşleri beraber banyo yaptırmamak, çamaşır değişimi yaparken ve temizliğine yardımcı olurken doğrudan özel bölgesine bakmamak çocuğun özel alan bilinci kazanmasına yardımcı olacaktır (Ergül, 2021; Türkyılmaz, 2019).  Bazı küçük çocuklar tuvalet veya banyoda iken ebeveynlerin özel bölgelerini görmek isteyebilirler. Gelişim dönemi itibariyle merak neticesinde sergiledikleri bu eylem nedeniyle azarlama gibi tepkiler vermeden bu alanın kişiye özel olduğu, bu alanların onun da özel alanı olacağı ve özel bölgelerin kimseye gösterilmemesi gerektiği anlatılmalıdır.</p>
<p><strong>5. Görsel Mahremiyete Riayet Etme </strong></p>
<p>Ailede mahremiyet eğitimi verirken çocuklara ‘vücudum çıplak görünmemeli’ refleksi küçüklükten itibaren kazandırılmaya çalışılmalıdır (Güneş, 2015). Bunun için çocuğa bakım veren kişiler en başta çocuğa örnek davranışlar içerisinde olmalıdır. Genellikle üç yaşa kadar çocuklar annebabanın çıplaklığını çok fazla önemsemeyebilir. Dört-beş yaşından itibaren çocuklar bu durumun farkına varacaktır. Bu yaşlarda ebeveynlerin, çocukların bulunduğu ortamlarda iç çamaşırıyla veya çıplak hâlde bulunmamaları gerekmektedir. Kazara çocuk ebeveynini çıplak görürse ebeveyn ona hissettirmeden hızlı bir şekilde üstünü giymelidir. Hatta bebeklerin dahi kayıt hâlinde oldukları unutulmadan onların yanında da bu ilkeye göre hareket edilmesi önemlidir (Kurtoğlu, 2016; MEB, 2013). Ebeveynler çocuğun görme ihtimali olan mekânlarda cinsel ilişkiye girmemelidirler. Çocuklar gelişim dönemi özellikleri itibariyle bazen çıplak dolaşmak isteyebilir veya giydirirken kaçabilir. Çocukların ev içerisinde çıplak bir şekilde dolaşmasına izin verilmemelidir, bu davranışın yanlış olduğu vb. üzerinde konuşulmalıdır. Kendinin çıplak olma durumuna karşı bilinçlenen çocuk kendi bedeninin özel olduğunu ve korunması gerektiğini öğrenir, bedenine yönelecek kötü bakışları hissedebilir ve biri kıyafetini çıkarmaya kalkıştığında rahatsızlığını doğal bir şekilde dile getirebilir (Güneş, 2015).</p>
<p>Mahremiyeti öğretirken çocuğun cinsel bölgelerini kötü bir yer olarak algılamasına da neden olmamak gerekir. Özellikle 3-6 yaş aralığında kızerkek olduğunu ayırt eden ve dikkati cinsel bölgesine yönelmiş çocuklar cinsel organlarının keşfi ile onları görmek ve göstermek isteyebilirler. Hatta başkalarını giyinip soyunurken izlemek isterler ya da giysilerini kaldırıp bakmak isteyebilirler. Bu meraklarının cinsel bir anlamı yoktur. Böyle durumlarda yaptığı davranışı onaylayacak nitelikte gülmek, öz saygısına zarar verecek şekilde ‘ayıp, terbiyesiz, ne yapıyorsun?’ şeklinde kızmak veya  ‘pis-pis, ayıp-ayıp’ gibi kelimeler kullanmak yerine ‘kimse görmesin, haydi kapatalım vb.’ ifadelerle başkalarının yanında kıyafetlerimizle dolaşmamız gerektiği uygun ve sakin bir dille anlatılabilir veya ilgileri başka yöne ve şeylere çekilebilir (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011, 2011; Semerci, 2008). Tuvalet kültürü çocuğa kazandırılırken “vücudum çıplak görünmemeli” refleks davranışı kazandırılmaya çalışılmalıdır, tuvalet kapısını kapalı tutması gerektiği öğretilmelidir. Bebeklikten itibaren çocuğun tuvaletle ilgili ihtiyaçlarını karşılamaya alışan ebeveynler, çocukları büyüse dahi onunla tuvalette bulunmakta sakınca göremeyebiliyorlar ya da korktukları gerekçesiyle kapılarını açık tutabiliyorlar. Fakat bu durum, çocuğa tuvaletin özel bir mekân olduğu ve bedenin başkaları tarafından görülmemesi bilincini kazandırma noktasında sorunlara yol açabilmektedir. Doğal olan kendisini tuvalette gören birine karşı çocuğun tepki vermesini sağlayan temel davranış refleksini ona kazandırmaktır. Temel davranış refleksi çocuğu ileride karşılaşacağı tehlikeli durumlara karşı koruyacaktır (Güneş, 2015).</p>
<p>Çocuklarda mahremiyet bilincinin küçük yaşlardan itibaren sağlanabilmesi için 3-4 yaşından itibaren çocukların ebeveynleriyle birlikte banyo yapmaması, yapılacağı mecburi durumlarda veya birlikte oyun oynadıkları zaman ise çıplak bir hâlde bulunmamaya özen gösterilmesi gerekir. Böylece çocuk çıplaklığın sınırlarını öğrenecek, kendi bedenine yönelecek istismarlardan doğal bir davranış refleksiyle korunacaktır (Güneş, 2015; Çankırılı, 2015). Kendi öz bakım becerilerini geliştirebilecek yaşa geldikleri zaman banyo kapısını kapatmaları, cinsel bölgelerini mahrem olduğu için kendi başlarına yıkamaları, soyunma ve giyinme işlerini kendi odalarında veya kimsenin olmadığı kapısı kapalı başka bir odada yapmaları gerektiği üzerinde duran Çankırılı (2015), ebeveynlerin de çocuklarına örnek olabilmeleri için soyunma ve giyinme işlerini onların önünde yapmamaları gerektiğini dile getirmektedir. Aksi takdirde çocuklar nerede çıplak, nerede giyinik olabileceklerini öğrenemeyeceklerdir.</p>
<p>Bu duruma dair çarpıcı bir örneği Semerci (2008: 19) şu şekilde anlatmaktadır: “Anaokuluna giden Murat garip davranışları nedeni ile eve gönderilmişti. Murat okulda bir neden yokken soyunuyor ve o şekilde gezmek istiyordu. Diğer veliler bundan huzursuz olmuş, okuldan ayrılmasını istiyorlardı. Murat’ın ailesi şaşkındı. Aile görüşmesinde, evde anne ve babasının Murat doğduktan sonra henüz küçük olduğunu düşündükleri için kıyafetlerini önemsemedikleri, onun yanında soyundukları ve dolaştıkları öğrenildi. Murat nerede çıplak olunabileceğini bu nedenle öğrenmemişti. Ailesinin okulda soyunduğu için ona kızmalarını ise hiç anlamıyordu.” Çocukların kıyafet tercihlerinde mahremiyete dikkat etmeleri için onlara kılavuzluk edilmelidir. Özellikle küçük yaşlardaki kız veya erkek çocukların abartılı renkler, payetler, lame kumaşlar, mini etekler, kısa şortlar, vb. aksesuarlar gibi yaşına uygun olmayan giysiler yerine mahremiyet açısından daha makul kıyafetler tercih etmeleri için onlara yardımcı olunmalıdır (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011). Anne babaların ev içerisinde birbirlerine karşı gösterdikleri sevgi içerikli eylemlerinde aşırıya kaçmamaları gerekir. Bu tarz eylemlerle çocukların evcilik, doktorculuk vb. oyunlar aracılığıyla özellikle kız çocuklarına yönelik cinsel istismarların gerçekleştirilmesine neden olduğu ifade edilmektedir (Türkyılmaz, 2019). Çocuklar bu türlü oyunları oynarken fark edildikleri zaman onları azarlamadan, korkutmadan bu durumu anladığımızı hissettirmek ve merakları üzerine konuşmak gerekir (Semerci, 2008).</p>
<p><strong>6. Sözel Mahremiyete Riayet Etme </strong></p>
<p>Mahremiyet sadece bedene mahsus bir değer değildir. Aile içerisinde çocukla konuşurken onun mahremiyet bilincini zedelemeden konuşmak önemlidir. “Nasılsa anlamazlar” diye düşünüp onların yaşlarına uygun olmayan konuşmalar ve sohbetler yapılmamalıdır. Çocuklar ev içinde söylenen bütün sözleri işitmektedir. Anne babalar çocukların duymadığını veya anlamadığını düşünse bile onlar bu sözleri açık veya örtük bir şekilde içselleştirebilmektedir. İşte bu sebeple ebeveynler sözel mahremiyete de dikkat etmeli; bir başka deyişle mahremiyeti zedeleyici sözler sarf etmemelidir. Ebeveynlerin ya da diğer aile bireylerinin çocukların yanında mahremiyet duygularını zedeleyici cinsel anlam içeren argo, küfürlü, kaba konuşmalardan uzak durmaları gereklidir (Kurtoğlu, 2016). Küfür etme oranının erkek çocuklarında yüksek olduğu ve bu küfürlerde ana temanın cinsellik olduğu ifade edilmektedir. Bu durumun arka planında ise en çok baskı altına alınan ve sorunlar yaşanan yönün, cinsellik olduğu öne sürülmektedir.</p>
<p>Cinsellik içeren küfürler eden çocuğa yasaklar koymak, onaylar nitelikte gülücükler göndermek veya “erkekler küfür eder” şeklinde cinsiyetçi mesajlar iletmek doğru değildir. Bazen ilgiye muhtaç  çocuklar küfür edebilmektedir, böyle durumlarda cezalandırma yoluna gitmeden bu çocukların duygusal ihtiyaçları karşılanmalıdır (Güder, 2016). Sözel mahremiyet bağlamında aileler çocuklarına sarf ettikleri hitap şekillerine dikkat etmelidirler. Aşkım, sevgilim, vb. hitapların çocuklara kullanılması cinsel kimlik gelişimi açısından karmaşaya sebep olacağından çocukların mahremiyet algıları da olumsuz etkilenebilir. Herkesin kendisine “aşkım, sevgilim…” demesinin normal olduğunu algılayabilir. Zaten çocuk da annesinin babasının sevgilisi veya aşkı değildir. Bu hitaplar yerine “yavrum, canım, kızım/oğlum…” gibi sevgi temalı sözcükler kullanılabilir. Ayrıca çocuklara küçük yaşlardan itibaren “seni şununla evlendireceğim, seni kızıma/ oğluma alacağım” gibi sözler söylemek de doğru değildir (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011; Purtaş, 2016). Ayrıca çocuğun özellikle üç-altı yaş aralığında meraktan ötürü annesinin göğsüne dokunması veya arkadaşına sarılan bir çocuğun eylemlerine ebeveynlerin cinsel anlamlar yükleyip çocuğa ‘bak sen çapkına, neler yapıyor?’ gibi sözler söylemeleri çocuğu rahatsız edebilir, onun mahremiyet algısını zedeleyebilir (Semerci, 2008).</p>
<p><strong>7. Sanal Ortamda Mahremiyet Farkındalığının Kazandırılması </strong></p>
<p>Mahremiyet eğitimi sadece gerçek hayatta değil; sanal ortamda da devam etmesi gereken bütüncül bir eğitimdir. Çocuklara küçüklükten itibaren dijital ortamlarda da mahremiyet bilinci kazandırmak günümüzde son derece önemlidir. İnternet ortamında çocuklar mahremiyet ihlali açısından birçok tehditle karşı karşıyadır. Çocuklar internet ortamında tanımadıkları kişilerle irtibat kurma durumunda, bu kişilerin söylediklerine güvenerek mahrem bilgilerini ve görüntülerini paylaşabilmektedir (Ünal, 2019). İnternet kanalıyla çocuklardan elde edilen fotoğraflar ve videolar pornografik sitelerde kullanılabilir ve niyeti kötü kişiler onlara tuzak kurarak çeşitli yollarla istismar edebilir. Çocuk ve ergen psikiyatristi Semerci (2008: 164-165) bu durumun ciddiyetini göstermesi açısından kendisine danışan bazı ebeveynlerin paylaşımlarına eserinde şöyle yer vermiştir:</p>
<p>“On beş yaşındaki kızımın internette uygunsuz ve büyük kişilerle mesajlarını okudum. Kendini daha büyük göstermişti. Onlarla açık saçık konuşmalar yapmış. Adam buluşmak istediğini yazıyor. Çok telaşlandım. Yasakladım ama arkadaşının bilgisayarından devam ettiğini fark ettim.”  “On dört yaşında olan oğlumun arkadaşları ile internette cinsellikle ilgili garip yazışmalarını gördüm. Penislerinin resimlerini bir siteye yolladıklarını ve kiminkinin daha büyük olduğunu anlaşılacağı yazıyordu.”</p>
<p>Çocukların ve gençlerin internet ortamında birçok sitede mahremiyet algılarını ve cinsel kimlik gelişimlerini olumsuz etkileyecek içeriklerle karşılaşmaları muhtemeldir.</p>
<p>Bu sitelerin bazılarında kız çocuklarına yönelik oyunların adlarına bakıldığı zaman mahremiyet eğitimi açısından ne kadar ciddi mahzurlar taşıdığı aşikârdır: Çarşı Güzeli, Plaj Güzeli, Flört Prensesi, Aşkın Testi, Pou Öpücük, Gizli Öpücük, Zayn Malik Randevu, Okul Güzeli, Prenses Aşk Hikâyesi, Prenses Sevgisi, Okulda Sevgi, Yılbaşı Öpücüğü, Pasaj Güzeli vb. Medya iletişim araçları içerisinde cinselliğe etki eden televizyonun yanı sıra internetin de cinselliğe yönelik yaygın bir biçimde kullanıldığı günümüzde çocuklar ve gençler pornografik içerikleri ihtiva eden sitelere kolaylıkla erişebilmektedir. 17 yaşındaki bir genç böyle sitelerin nasıl bağımlısı olduğunu, mahremiyet algısının ve cinsel kimlik gelişiminin bu durumdan nasıl olumsuz etkilendiğini bir pedagoga şöyle anlatmıştır (Güneş, 2015: 182-183): “Evimize internet bağlandığında 14 yaşındaydım. İlk günler kimi zaman ders çalışıyor, kimi zaman da oyunlar oynuyordum. Ailem çok güveniyordu bana. Artık dışarıda kötü arkadaşlara bulaşmayacağımı düşündükleri için mutlulardı. Bütün gün evdeydim ve odamda internet sayfalarını gezip duruyordum. Bir gün yine sanal dünyada dolaşırken önüme gelen bir reklama bilinçsizce bastım, ahlaksız bir siteye girmişim, korktum ve hemen kapattım. Birileri görecek ve hakkımda kötü düşünecek diye bilgisayarın hafızasından o sitenin adresini sildim. Ama oradaki görüntülere karşı içimde garip bir merak oluştu. Aradan birkaç gün geçince yeniden aynı sayfaya girdim. Bu kez evde kimse yoktu ve saatlerce o sayfalarda oyalandım. Aradan bir yıl geçti. Önceleri iğrenerek gözümü kapattığım sitelerin esiri oldum artık. Anne-babamın hiçbir şeyden haberi yok. Artık kendimi kontrol edemez bir durumdayım. Kız kardeşimi odasında giyinirken görmeye çalışıyorum. Mahallemizdeki küçük çocuklara karşı içimde bir ilgi oluştuğunu hissediyorum. Kendimden iğreniyor, intihar etmek istiyorum ama bundan korkuyordum da. Şimdi bu alışkanlığımdan kurtulmak için her gün ağlıyorum, dua ediyorum.”</p>
<p>Özellikle erotik ve pornografik unsurları ihtiva eden film ve siteler, çocuklarda erken cinsel olgunlaşmaya ve hatta cinsel sapmalara yol açabilmektedir. Çocuk ve ergen psikiyatristi Semerci’ye (2008: 65) bazı ebeveynlerin sorduğu sorular, bu durumun vahametini göstermesi açısından dikkate değerdir: “Altı yaşındaki kızım bilgisayarda cinsellik içeren bir şey seyretmiş. Gece ağlayarak, korkarak geldi. Çıplak adamla kadını seyrettiğini, pişman olduğunu söyledi. ‘Pişmanım, mutsuzum.’ diye ağladı. Teselli edemedik. Bir zararı olmuş mudur?” “Altı yaşındaki yeğenim geçen gün internette yanlışlıkla cinsel birleşme içerikli yani porno yayınına tanık olmuş. Çocuğun kafası karışmış. Ne yapacağımızı bilemedik. Sorular soruyor. Dört yaşındaki kızımla oynuyor. Ona bir şey anlatır mı ya da gördüklerini yapmaya çalışır mı?” TV ve internete hayatında önemli bir yer ayıran çocuk ve gençlerin yoğun cinsel içerikli mesaj ve görüntülerle karşı karşıya gelmeleri korkmalarına, yanlış bilgilenmelerine ve ileriki yaşlarda cinsel yaşamlarının olumsuz etkilenmesine yol açabilir. Çünkü pornografik siteler çocukların ruhunda yaralar açacak tehlikeli görüntüleri ihtiva etmektedir, bu durum onlarda travmatik sonuçlar ortaya çıkarabilir.</p>
<p>Özellikle 7-11 yaş grubundaki çocuklar birçok şeyi bilmek istediklerinden bu türlü sitelere fazlaca meraklıdırlar (Semerci, 2008). Bir araştırma kapsamında bazı rehber öğretmenler çocukların etraftan duydukları ya da bir şekilde merak ettikleri her şeye internet ve televizyon aracılığıyla ulaşabildiklerini, cinsel içerikli paylaşımların çocuklarda cinsellik ilgisini arttırabildiğini, merak duygusuyla gördükleri cinsel içerikli fotoğrafları veya videoları denemek istediklerini dile getirmişlerdir (Ünal, 2019: 66): Kötü niyetli kişiler özellikle ebeveyn denetiminden yoksun ve internet kullanımında sınırı olmayan çocukları sanal ortamlarda hedef alabilmektedir. Çocukların yaşlarına ve gelişimlerine uygun olmayan görüntü ve kişilerle karşılaşma, kandırılma ve istismar edilme olasılıklarını ortadan kaldırmak için kontrol her zaman ebeveynde olmalı, belli bir yaşa kadar çocuklar internete tek başına girmemeli, belli bir yaştan sonra ise tablet, bilgisayar, akıllı telefon, vb. araçlar denetimsiz bir şekilde verilmemeli, bilgisayarı ve interneti tanımasına eşlik edilmeli, düzenli olarak kontrol edilmeli, bilgisayar evde görünen bir  yerde (kesinlikle çocuğun odasına değil) konumlandırmalı, evdeki internetin çocuk ve aile koruma paketi eşliğinde kullanılması sağlanmalıdır. Çocukların mahremiyet bilincine zarar verecek ve cinsel gelişimlerini olumsuz etkileyecek içeriklere baktığı fark edildiği zaman ise öfke ve panikle hareket etmeden sabırlı bir şekilde adım adım bu içeriklerin olumsuzlukları anlatılarak mahremiyet bilinçlerinin güçlenmesine yardımcı olunmalıdır. Böyle durumlarla karşılaşan ebeveynler hemen çocukları cezalandırma yoluna gitmemeli veya yasaklarla bu süreci yönetmeye çalışmamalıdırlar. Bu, sorunu daha da derinleştirebilir, utanma duygusunun zedelenmesine yol açabilir. Mahcup edilen çocuk zamanla mahcubiyet hissini de kaybedebilir, utanma duygusu utanca dönüşebilir. Ebeveynler çocuğun onurunu kırmadan sabırla hareket edebilirlerse vicdani gelişimini doğru bir şekilde yönlendirip besleyebilirler. Zira vicdan iyiyi kötülüklerden ayırt etmeyi ve iyiyi keşfetmelerine kılavuzluk eden bir yetenektir (Güneş, 2015; Güneş, 2017).</p>
<p>Aileler de sanal mecraları kullanırken çocuklarının mahremiyetlerine özen göstermelidir. Çocuklar, kendilerine rol model olan anne babalarının sosyal medya kullanımlarını takip edip taklit ederler, ebeveynlerinin yaptıklarını normal görüp onlar da kendi bedenlerini teşhir etme yoluna gidebilirler (Hablemitoğlu, 2016). Ebeveynler ailede mahremiyet eğitimi verirken bir yandan çocuklarına küçüklükten itibaren bedenin özel olduğunu, özel alan bilincini, iyi dokunma ve kötü dokunmayı anlatmaya çalışırlarken diğer yandan sosyal medya paylaşımlarıyla çocuklarının mahremiyet alanlarını korumayı bazen ihmal edebilmektedirler. Bu bağlamda Şişman’ın (2019:18) bu çelişkiye işaret ettiği şu sorusu üzerinde düşünmek gerekir: “Kendi fotoğrafını Facebook profiline koymayacak kadar muhafazakâr/dindar bir anne, mahremiyeti nasıl tanımlıyor olmalı ki çocuğunun fotoğrafını yayınlarken aynı ilkeler geçerli olmuyor?” Çocukların fotoğraf ve videoları sosyal medyada paylaşılmamalıdır. Bu paylaşımlar hem kötü niyetli insanların eline ulaşabilir hem de küçük yaşlarda içinde oldukları durumu net olarak ayırt edemeseler bile, ergenlik çağında bedenlerinin mahrem olduğunu hissettikleri zaman çocukluk görüntülerinin sürekli karşılarına çıkmasından ötürü rahatsızlık duyabilirler, kendilerini değersiz hissedebilirler, arkadaşları arasında küçük düş(ürül)müş gibi hissedebilirler. Bu durum ebeveyn-çocuk ilişkini olumsuz etkileyebilir, çocuklar ailelerine öfke duyabilir, aileleriyle çatışma yaşayabilirler (Hablemitoğlu, 2016). Ebeveynlerin çocuklarıyla empati yapıp kendilerini onların yerine koymalarında fayda vardır. Böylece çocukların mahremiyetlerine ve kişisel alanlarına hem evde hem de sanal mecralarda saygı göstermeleri mümkün hâle gelebilir (Duygulu, 2018).</p>
<p>Çocukların fotoğraflarının sosyal medyada beğeni ve takipçi toplamak için teşhir edilmesi temelde bir çocuk hakları ihlali ve istismarıdır. Sanal ortamlarda çocuklarının, bebeklerinin fotoğraflarını, her anını, gününü, videolarını paylaşan ebeveynlerin ciddi bir çocuk hakları ihlali yaptığını vurgulayan Hablemitoğlu (2016) konuyla ilgili olarak şunları ifade etmektedir: “Özellikle anneler sosyal medyada çocuklarının hangi fotoğraflarını paylaşacaklarını dikkatle düşünmelidirler. Özellikle yazın tatil yerlerinde, banyoda, kendi odasında üzerini değiştirirken çocukların vücudunu teşhir eden fotoğrafların konulması, çocukların beden mahremiyetini ihlal ediyor. Ya da çocukların oynadığı parkın, okulun, devamlı gittiği mekânların bilgisini içeren paylaşımlar, çocuğun güvenliğini tehdit ediyor. Bu konu özel dikkat gerektiriyor. Son zamanlarda suçların dijitalleşmeye başlaması; ailelerin bilinçli davranmasını zorunlu kılıyor.</p>
<p>Evet, sosyal medya her birimiz için gerçekten bir özgürlük alanı, kendimizi ifade ettiğimiz ve görünür olabildiğimiz bir yer. Ancak, çocuğumuzun her fotoğrafını paylaşmak zorunda değiliz. Ayrıca bu konuda özgür değiliz yazık ki. Sizi bilmem ama ben artık bu paylaşımların ciddi bir çocuk hakları ihlali sınırında olduğunu düşünmeye başladım. Çocuklarını yemek yerken, yüzerken, uyurken evde dışarda her alanda çeşit çeşit giysilerle fotoğraflarını videolarını çekerek yayınlayan aileler ciddi bir patolojik sosyal olguya dönüştüler. Çocuklarının kendilerinin karar veremeyecekleri durumlarda (bebek beziyle, çıplak, komik pozlar verdirilerek) fotoğraflarının sosyal medyada paylaşılmasının ömür boyu peşlerinden gidecek izler bırakacağı konusunda uyarıda bulunuyorlar.” İnternet gibi TV izlerken de mahremiyet bağlamında çeşitli olumsuzluklar göz önünde bulundurularak hareket edilmelidir. Yapılan bir araştırmaya göre akşam 19-23 arasında televizyonda cinsel ilişkiyi akla getiren 9 binin üzerinde sahneye veya söze şahit olunmaktadır (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011).</p>
<p>Çocuklarla birlikte televizyon izlerken aniden karşımıza mahremiyet ihlalini ihtiva eden görüntüler çıkabilir. Örneğin bir çocuk veya genç televizyon izlerken dondurma reklamı çıkabilir ve cinsel temalar gösterilebilir. Böyle  durumlarda hemen görüntüyü değiştirmek veya birden kalkıp TV’yi kapatmak çocuğun merakını daha da arttırabilir. Bunun yerine sesli bir şekilde tepki gösterilebilir. Televizyon izlerken bir sahnede karşı tarafın mahrem alanına dokunan bir kişiye ‘insanların özel yerlerine dokunmak sence doğru mudur?” şeklinde sorular yöneltip bu eylemin doğru olmadığı üzerine konuşulabilir. Çocuklar anne babalarının başkalarına gösterdiği tepkileri modelleyerek daha kolay öğrenebilmektedirler. Aksi takdirde izledikleri görüntüleri belli bir süre sonra normal olarak algılamaya başlayabilirler (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011; Güder, 2016; Pedagoji Derneği, 2013). Çocuklar ebeveynlerin izlediği televizyon programlarından da olumsuz etkilenebilir. Yan odada ders çalıştığı düşünülen çocuk, anne babasının izlediği televizyona kulak misafiri olabilir. Annesine çok hırçın ve saygısız davrandığı için bir çocuk psikiyatristine getirilen çocuk görüşmede ağlayarak şunları söylemiş (Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011: 155): “Annem sabahları evlilik programı izliyor, kendine yeni bir eş arıyor, sanırım babamdan ayrılacak..” Bu sebeple aileler televizyon programlarını seyrederken dikkatli ve seçici davranmalıdırlar, bilinçli bir TV izleme politikası geliştirmelidirler (Güder, 2016).</p>
<p><strong>8. Çocuklara Olumlu Model Olma </strong></p>
<p>Mahremiyet eğitiminde başarının anahtarı, bu işi üstlenen ebeveynin ve çocuğun çevresindeki kişilerin tutarlı bir şekilde hareket ederek olumlu bir örneklik içerisinde olmasıdır. Anne baba mahremiyet eğitiminde ortak düşünce ve eylem içerisinde olmalıdır. Mahremiyete ilişkin aile içerisinde belirlenen kurallara çocuğun etrafındaki herkesin riayet etmesi, farklı tutum ve davranışlardan uzak durulması gerekir. Zira teorik olarak öğretilip hayata geçirilmeyen kurallar, mahremiyet bilincinin oluşmasında etkili olmayacaktır. Örneğin bir baba çocuğunu severken izin alır, anne izin almadan çocuğunu severse çocuk da mahremiyet bilincinin gelişimi olumsuz etkilenebilir. Bundan dolayı ev içerisinde söylemler ve eylemler bir bütünlük arz etmelidir (Kurtoğlu, 2016). Ailede mahremiyet eğitimindeki en büyük zorluklardan biri, küçük iken mahremiyet eğitimi almamış yetişkinlerin öğrenilmiş çaresizlikle yanlış davranışları yetişkinlikte sürdürerek çocuklarına olumsuz rol model olmalarıdır. Bu sebeple mahremiyet duygusunu çocuklarına kazandırmaya çalışan ebeveynlerin kendi mahremiyet algılarının zedelenmemiş olması veya bu algılar zedelendiyse bunu tamir etme çabası içerisinde olması çok önemlidir (Güneş, 2017). Mahremiyet eğitiminin tam anlamıyla uygulanabilmesi için bütün aile ve çocukların bu konuda bilinçli olması gerekir. Mahremiyet eğitiminden yoksun aile ve çocukların mahremiyet eğitimi olan kişileri negatif yönlü etkileyebileceğini ve mahremiyet algılarına zarar verebileceği göz önünde bulundurulmalıdır (Ünal, 2019). Aile büyükleri bazen kendi mahrem alanına saygılı olmasını isteyen torunları sebebiyle anne-babayı “Çocuğu siz mi bizden uzaklaştırıyorsunuz…” şeklinde yakınmalarda bulunabilirler. Çocuğun mahremiyeti ve güvenliği açısından bunun gerekli olduğu anlatılmalı ve aile içerisinde herkesin tutarlı eylemleriyle çocuğun mahremiyet eğitimine katkı sunmasının önemi üzerinde durulmalıdır (DİB, 2019). Mahremiyet eğitimini üstlenen anne-babaya akrabalar ve çocuğun etrafındaki diğer insanlar da destek olmalıdır.</p>
<p>Çocuğa mahremiyet eğitimi kapsamında öğretilenler, koyulacak sınır ve kurallar net bir şekilde söylenmelidir. Bu kurallara anne baba ve diğer kardeşler de tüm aile bireyleriyle birlikte uymalıdır. Örneğin anne baba çocuğa “Giyinirken veya soyunurken yalnız olmalısın” diyorsa, kendileri de ev içerisinde bu kurala uymalıdır (Ünal, 2019). Özel bölgeler, giyim kuşam konusundaki sınırlar öğretilirken ebeveynlerin kendileri de ev içerisinde dışarısında giydikleri kıyafetlere mahremiyet sınırları açısından dikkat ederek örnek olmalılar, kendi mahrem alanlarına girmeye teşvik eden, vücutlarını teşhire yönelik aşırı davetkâr nitelikte kıyafetler giymemeye özen göstermelidirler. Ailede mahremiyet eğitimi bağlamında kıyafetin başkalarına kendimizi beğendirme ve dikkat çekme arzusuyla değil de ihtiyaç odaklı giyilmesi gerektiği, moda rüzgârına kapılmanın mahremiyet için bir tehdit oluşturduğu her daim akılda tutulmalıdır (Çankırılı, 2015; Güneş, 2017; Başgül, Bayrak ve Gündüz, 2011). Bir araştırmaya katılan ebeveynlerden biri bu konuda anne-babanın çocuğuna rol model olmasının önemli olduğunu şöyle dile getirmektedir (Türkyılmaz, 2019: 114): “Kıyafetlerin değiştirilmesi konusunda dikkat edilmeli, anne-baba duştan çıktığında çocukların karşısına  giyinmiş bir vaziyette çıkmalıdır. Ben kendi dedemin üzerini yanımda değiştirdiğini hiç hatırlamıyorum. Bu hassasiyet önemli. Ben işten döndüğümde kendi çocuklarımın yanında üzerimi değiştirmiyorum. Kız çocuğu olduğu için, annesi mümkün olduğunca kendi odasında, kendi alanında üzerini değiştirmeye çalışıyoruz, bu şuur oluşsun diye… Kişisel alana müdahale edilmemesi, ettirilmemesi önemli bir nokta. Mesela dedesini öpmeyle alakalı sorun yok ama çok da yakın olmayan birini öp gibi bir yönlendirmede bulunmamaya gayret ediyorum. Onu öperken izin istiyorum. İzlediği çizgi filmler, verilen telefonlarda gördükleri karelere sınırlandırma getirilmesi gereklidir. Anne babanın çelişki içerecek davranışlardan kaçınması; talep ettiği şeyleri bizzat kendisinin de yapıyor ve uyguluyor olması gereklidir. Toplum olarak bu noktada eksiğiz. Mahremiyet eğitiminde ciddi olunmalıdır. Çocuk anne-babada o ciddiyeti görmeli; kırılması gereken bir ihlal olarak mı yoksa asla vazgeçilmemesi gereken bir taviz olarak mı mahremiyeti görmesi gerektiğinin çocuğa sirayet etmesi gereklidir. Ciddiyetin ve ısrarın arkasında durmak gereklidir.”</p>
<p><strong>Sonuç </strong></p>
<p>Mahremiyet eğitiminin verileceği temel yer, ailedir. Bunu en itinalı bir şekilde çocuğa kazandıracak ilk kişiler de anne babalardır. Ailede mahremiyet eğitimi bağlamında anne-babalar ve çocuğun yakınında olan kişiler çocuklara önce özel bölgelerini, bedenlerinin kendilerine ait olduğu bilincini kazandırmalıdırlar. İyi ve kötü dokunma arasındaki farkı, rahatsız olduğu durumlarda hayır diyebilmeyi öğretebilmelidirler. Aile içerisinde tüm bunlar öğretilirken görsel ve sözel mahremiyete de özen gösterilmelidir. Aile içerisinde mahremiyet eğitimi verilirken çocukların sanal mecralarda karşı karşıya kalacakları tehlikeler karşısında aileler bilinçli olmalı ve kendileri de sanal ortamlarda çocuğun mahremiyetine dikkat edecek eylemler içerisinde olmalıdırlar. Ailede verilen mahremiyet eğitiminin başarılı olması için ebeveynlerin bu konuda çocuğa rol model olmaları son derece önemlidir. Ailede mahremiyet eğitimi gerçekleştirilirken çocuklara sadece nasihat etmek yerine korkutmadan, yargılamadan ve utandırmadan onlarla iletişime geçilmelidir. Ebeveynlerin çocuğu susturmadan aktif şekilde dinleyebilmeleri gereklidir. Çocuğun ancak dinlenildiğini ve anlaşıldığını hissettiği zaman yani ailesiyle tüm iletişim kanalları açık olduğunda taciz veya istismar gibi durumları ailesiyle paylaşma cesareti göstereceğini bilerek hareket etmek gerekir. Aynı şekilde, cinsellik veya mahremiyetle ilgili aklına takılan soruları ancak ebeveyni tarafından yargılanmayacağına inanan çocuk ailesine sorabilir. Mahremiyet eğitimi çocukların gelişim düzeyleri ve yaşları göz önünde bulundurularak verilmelidir.</p>
<p>Mahremiyet eğitiminden istenilen kazanımların elde edilebilmesi için bütün aile fertlerinin bu konuda bilinçli olması gerekir. Bu eğitimden yoksun kalmış diğer aile üyelerinin mahremiyet eğitimi alan çocukları negatif yönlü etkileyebileceği ve mahremiyet algılarına zarar verebilecekleri göz önünde bulundurulmalıdır. Ebeveynler her ne kadar kendi sezgilerine göre hareket edip mahremiyet eğitimine ilişkin hususları çocuklarına aktarma gayreti içerisinde olsalar da profesyonel bir mahremiyet eğitiminin nasıl yapılacağına ilişkin eğitimlere katılmalarında faydalar vardır. Bu sebeple her ailenin profesyonel manada mahremiyet eğitimine ihtiyacı vardır. Bunun için ilgili kamu kurumlarının ve sivil toplum kuruluşlarının birlikte eylem planı geliştirmeleri önemlidir. Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı’nın öncülüğünde ailelere mahremiyet eğitimi programları düzenlenmelidir. Millî Eğitim Bakanlığı ve Diyanet İşleri Başkanlığı gibi çocuklara ve ailelere çok daha kolay ulaşabilen kurumlarla da iş birliğine gidilerek ortaklaşa eğitimler ve faaliyetler gerçekleştirilmesi son derece önemlidir. Ailelere verilen eğitimlerde hangi kurumun neyi, nasıl yapacağı, bu konuda bir ihmal veya ihlal görüldüğünde nereye başvurularak nasıl bir süreç izleneceği konusunda Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı koordinasyonu sağlamalıdır. Yapılan çalışmaların ve verilen eğitimlerin çıktıları, pilot ve etkideğerlendirme araştırmalarıyla sürekli gözden geçirilerek geliştirilmelidir.</p>
<p>Doç. Dr. H. Şule ALBAYRAK &#8211; Tüm Yönleriyle Mahremiyet,syf:405-433</p>
<p>1 Doç. Dr., Erciyes Üniversitesi, Din Eğitimi Anabilim Dalı, ORCID: 0000-0002-1677-9982</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Aydın, N. (2015). Hadislerde mesken mahremiyetini tehdit eden unsurlara karşı alınan önlemler. Ekev Akademi Dergisi. 63. 287-314.<br />
Bayrak, G. Başgül, Ş. Z. ve Gündüz, T. (2011). Ailede cinsel eğitim. İstanbul: Timaş Yayınları.<br />
Çankırılı, A. (2015). Ailede ve okulda değerler eğitimi. İstanbul: Zafer Yayınları.<br />
DİB. (2019). Sorularla mahremiyet bilinci. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları<br />
Duygulu, S. (2018). Sosyal medyada çocuk fotoğraflarını paylaşmak &#8211; mahremiyet ihlali. 30. 12. 2020, https://www.serapduygulu.com.tr/makaleler/anne-baba/sosyalmedyada-cocuk-istismari-sosyal-medyada-cocuklarin-fotograflarini-paylasmakmahremiyet-ihlali-midir.html.<br />
Ergül, L. K. (2021). Çocuk ve mahremiyet. 10. 01. 2021, https://kemalsayar.com/insanadair/cocuk-ve-mahremiyet</p>
<p>Goleman, D. (2005). Duygusal zeka neden IQ’dan önemlidir? (Banu Seçkin Yüksel, Çev.).İstanbul: Varlık Yayınları.<br />
Güder, S. Y. (2016). Erken çocuklukta cinsel eğitim ve toplumsal cinsiyet. Ankara: Eğiten Kitap.<br />
Güneş, A. (2015). Mahremiyet eğitimi. İstanbul: Timaş Yayınları<br />
Güneş, A. (2017). Cinsel istismar olgusu ve mahremiyet eğitimi. İnsan&amp;Toplum Dergisi.7 (2). 25-67.<br />
Hablemitoğlu, Ş. (2016). Çocuk hakları ihlali ve çocukların istismar alanı olarak ‘’sosyal medya’’. 03. 01.2021, https://tr.linkedin.com/pulse/%C3%A7ocuk-haklar%C4%B1- ihlali-v%C3%A7ocuklar%C4%B1n-istismar-alan%C4%B1-ii-hablemito%C4%9Flu.<br />
İKGV (2006). Öğretmen ve öğretmen adayları için cinsel sağlık eğitimi. İstanbul: Ceren Yayın Dağıtım.<br />
İnam, A. (2020). Mahremiyet bilincimiz var mı? Mahremiyet eğitimi çalıştayı içinde (8- 12). Köln: Uluslararası Akademisyenler Birliği.<br />
Keskin, K. (2020). Çocukluk döneminde (7-11 yaş grubu) mahremiyet eğitimi. Mahremiyet eğitimi çalıştayı içinde (40-52). Köln: Uluslararası Akademisyenler Birliği, 2020.<br />
Kurtoğlu, M. (2016). Çocuk bu ihmale gelmez. İstanbul: Nesil Yayınları.<br />
MEB. (2013). Cinsel gelişim. Ankara: Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları.<br />
Metin E. (2017). Mahremiyet kavramının tanımına ve mahremiyet eğitimlerinin içeriğine ilişkin öneriler. Ankara: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Yayınları.<br />
Purtaş, A. (2016). Mahremiyet eğitimi şart. 21.11.2016, http://ailehayati.blogcu.com/ mahremiyet-egitimi-sart/1331794.<br />
Semerci, B. (2008). Çocuklarımızla cinsellik hakkında konuşalım. İstanbul: Alfa Yayınları.<br />
Şişman, N. (2019). Mahremiyet hayatın sırları ve sınırları. İstanbul: İnsan Yayınları.<br />
Tarhan N. (2012a). Güzel insan modeli. İstanbul: Timaş Yayınları.<br />
Tarhan N. (2012b). Sen, ben ve çocuklarımız. İstanbul: Timaş Yayınları.<br />
Türkyılmaz, Z. (2019). 3-6 yaş grubu çocuğu olan ebeveynlerin mahremiyet eğitimine dair bilgilerinin incelenmesi (Üsküdar örneği). Yayınlanmamış yüksek lisans tezi.<br />
Üsküdar Üniversitesi.<br />
Ünal, F. (2019). Çocuk cinsel istismarında cinsel kimlik ve mahremiyet eğitiminde rehberlik öğretmenlerinin rolü. Yayınlanmamış yüksek lisans tezi. Yalova Üniversitesi.<br />
Zeytinoğlu S. (1991). Sağlık, sosyal hizmet, hukuk ve eğitim alanlarında çalışanların Türkiye’de çocuk istismarı ve ihmali sorunu ile ilgili görüşleri. Çocuk istismarı ve ihmali (147-161). Ankara: Gözde Repro Ofset.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ailede-mahremiyet-egitimi/">Ailede Mahremiyet Eğitimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ailede-mahremiyet-egitimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mahremiyetin Dönüşümünün Dini Hayata Etkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 09 May 2022 06:41:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[aile hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Dijital Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[Mahremiyetin Dönüşümü...]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Derviş Dereli]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26025</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mustafa Derviş DERELİ1 “Mahremiyet bir görüş biçimi ve insan ilişkilerinde bir beklentidir. İnsan deneyiminin yerelleştirilmesidir; öyle ki, yaşamın dolaysız şartlarına yakın olan, en yüce olandır.” (R. Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü) Giriş Mahremiyet, insan olmaktan ve insani nitelikleri koruma çabasından kaynaklanan varoluşsal bir olgudur. İnsanın kendisine vakit ayırmak, kendi kendini dinlemek, kendisiyle halleşmek, gerektiğinde yüzleşmek istediği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/">Mahremiyetin Dönüşümünün Dini Hayata Etkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26026 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2-300x156.webp" alt="" width="415" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2-300x156.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2-600x313.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2-768x400.webp 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/05/060420192120578940984_2.webp 940w" sizes="(max-width: 415px) 100vw, 415px" /><br />
Mustafa Derviş DERELİ1</p>
<p>“Mahremiyet bir görüş biçimi ve insan ilişkilerinde bir beklentidir. İnsan deneyiminin yerelleştirilmesidir; öyle ki, yaşamın dolaysız şartlarına yakın olan, en yüce olandır.” (R. Sennett, Kamusal İnsanın Çöküşü) Giriş Mahremiyet, insan olmaktan ve insani nitelikleri koruma çabasından kaynaklanan varoluşsal bir olgudur. İnsanın kendisine vakit ayırmak, kendi kendini dinlemek, kendisiyle halleşmek, gerektiğinde yüzleşmek istediği özel bir alana tekabül eder. İnsanoğlunun dünyada arzı endam etmesinden bu yana hep var olan, her türlü teknolojikleşmeye rağmen varlığını bir şekilde korumaya devam edecek olan müstesna bir hususiyettir. Kişinin, içerisinde yaşadığı dünyayı anlamlandırmasında ve kendisini konumlandırma biçiminde olduğu kadar hayatında mihenk taşı olarak kabul ettiği anlam ve değerler dünyasının öncülüğünde gerçekleştirdiği gündelik pratiklerini de önemli ölçüde etkiler. Bu eylemlerin ‘niçin’ine cevap verir, nasıl yapılması gerektiği konusuna mihmandarlık yapar.</p>
<p>Mahremiyetin bahse konu ettiğimiz nitelikleri, elbette zamandan zamana, çağdan çağa değişim ve dönüşümler yaşar. İnsanlığın belli bir döneminde geri planda kalan bir hususiyeti/bağlamı, başka bir dönemde tekrar ön plana çıkar. Mahremiyet, bir zaman diliminde hayatın bizatihi karşılığı olarak okunurken başka bir zaman diliminde önemsenmiyor gibi görülebilir. Bu yüzden insanlığın tarihsel serüveni gibi mahremin de bir serüveni vardır ve bu serüven, toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılıklar arz eder. Söz gelimi, Batı dünyasında belli bir izleği takip eden mahremiyet anlayışı, Doğu’da daha farklı ve aslında daha sancılı bir güzergâhı takip eder. Bu yönüyle mahremiyet, insanlığın kadim dönemlerinden Orta Çağ’a, Orta Çağ’dan Aydınlanma’ya, Aydınlanma’dan bugüne kadar farklı hüviyetlere bürünmüş, kimi zaman o dönemin gerçekliklerine meydan okurken kimi zaman da koşulların getirdiği yeni durumlara boyun eğmiştir. Bu çalışma, sınırlılıkları gereği, mahremiyetin dikkat çekici bu uzun serüveninin yalnızca ana hatlarına değinecek ve söz konusu serüvendeki kırılmalardan dinî hayatın ne kadar etkilendiğine ve nihayetinde mahremiyet anlayışının nasıl dönüştüğüne odaklanacaktır. Her ne kadar literatür kısmında daha geniş bir bakış açısını ihtiva edecek olsa da çoğunlukla İslam özelindeki mahremiyet anlayışını ve yaklaşımlarını merkezine alacak ve buradaki dönüşümlerin izini sürmeye çalışacaktır. Konuyla ilgili yapılmış çalışmalara dair literatür taramasından ve yakın zamanlarda gerçekleştirilmiş saha araştırmalarından beslenecek olan bu çalışma, betimleyici bir karakter arz etmektedir.</p>
<p><strong>1. Mahremiyet: Kavramın Mahiyeti ve Farklı Bağlamları </strong></p>
<p>Arapça “haram” kökünden gelen mahrem, “mahrum”, “hürmet” gibi pek çok kelimeyle aynı etimolojik kökenden gelir. Bu kökenler bazı değerler ve inanç dünyasıyla bağlantılı olarak yasak, yasaklanan şey ve “kişiler arası bir sınır koyma” (Eken, 2020a: 42) gibi anlamları da hatırlatır. Kişinin başkasıyla ilişkisinin sınırlarını, mesafesini ve ilerleme ihtimalini belirler. Bu çerçevede “mahrem” kelimesi İslam hukukunda “kendileriyle evlenilmesi dinen yasaklanmış olan belli derecelerdeki akrabaları” (Öğüt, 2003: 388) ifade eder. Farsça bir terkip olan ve toplumumuzda sıkça kullanılan “namahrem” kelimesi ise bunun tam zıddına, yani “aralarında evlenme yasağı bulunmayan kişilere” karşılık gelir. Bunların yanı sıra “mahrem”; aile hayatı, kadın, yabancının bakışlarına yasak olan alan, bir erkeğin ailesi gibi anlamları da içererek, Müslüman dünyada gizlilik, cinsellik ve kamu ahlakı (Göle, 2010: 20) gibi pek çok konunun anlaşılmasında kilit bir rol üstlenir. Mahremiyet, sosyal bilimler literatüründe de kendisine farklı tanımlar bulmuştur. Bauman (2011b: 114) kişinin kendi nüfuzunu ve egemenliğini ilave ettiği ve başkalarının da kendisine saygı duyması gerektiğini düşündüğü alan şeklinde tanımlarken Giddens (2014: 54), bireyin kamuya açamayacağı duyguları ve eylemleri açması anlamında kullanır. Sennett (2013: 47) ise mahremiyeti, kamu sorununu kamusal olanın varlığını yadsıyarak çözme çabası şeklinde tanımlar. Bireysel ve toplumsal varoluşun merkezî temalarından biri olan mahremiyet, gündelik hayat içerisinde pek çok uzanımları bulunduğundan, farklı bağlamlarla ilişkili olabilmektedir.</p>
<p>Mahremiyetin kapsamını ve dinamiğini belirleyen en temel hususlardan birinin öncelikle din olduğunu, dinî söylem ve pratiklerin, mahremiyete yönelik bakış açısını başlı başına yönlendirdiğini söylemek gerekmektedir. Diğer taraftan mahremiyetin toplumsal ve kültürel veçhesi ise bir toplumu diğerlerinden farklı kılar ve kendisine özgü temel hususiyetler veren anlayışlar ve yaklaşımlar manzumesi oluşturur. Bu manzume, toplumun tamamına sirayet ederek insanların o toplumda hayatlarını idame ettirmelerinde ihtiyaç duyacakları normları ve değerleri meydana getirir. Söz konusu norm ve değerler de bireylerin gündelik hayatlarına öylesine yön verir ki, o toplumda problem ve sıkıntılardan uzak yaşayabilmek için bunlarla uyumlu bir yaşam pratiği geliştirmek gerekli olur. Bir insanın başka bir ülkeye göç ettiğinde ya da kısa süreli seyahat için gittiğinde dahi onu çarpan ilk husus bu norm ve değerlerdir. Bireysel, toplumsal ve kültürel mahremiyetten farklı olarak bunlarla ve yukarıda bahsini ettiğimiz değerler silsilesiyle doğrudan ilintili olan bir diğer mahremiyet türü, bedensel/cinsel mahremiyettir. Foucault ve Freud’un eserlerinde çerçevesini çizdikleri tarihsel serüvene bir şekilde şerh düşmek isteyen ve kimi noktalarda onlardan önemli farklılıklarla ayrılan Giddens, Mahremiyetin Dönüşümü adlı eserinde cinselliğin ve mahremiyet anlayışının Batı kültüründeki dönüşümünü serimler. Ona göre bu dönüşümün altında yatan en temel saik, modern-öncesi kültürlerde–gelenek ya da biyolojik faktörler– gibi bazı “dışsal” faktörlerin etkisinde kalan toplumsal hayatın, modern dönemde daha çok müdahaleye maruz kalmasıdır (Giddens, 2014: 170).</p>
<p>Giddens’ın bu eserinde de dikkat çektiği gibi beden, gerçekten de mahremiyet anlayışındaki tarihsel değişimin ve dönüşümün hep önemli kilometre taşlarından biri olmuştur. Bedene yönelik bakış açısı farklılığı, mahremiyete yaklaşım farklılığını da beraberinde getirmiş ve bu durum toplumsal hayatı kuran temel saikleri de değiştirmiştir. Yavuz’un (2003: 29) ifade ettiği gibi mahremiyet, Batı kültüründe daha çok dokunma, Doğu kültüründe ise görmeyle ilişkilendirilmiş ve bunun sonucu olarak Batı toplumlarında bedenin dokunulmazlığına, Doğu toplumlarında ise bedenin görünmezliğine vurgu yapılmıştır. Bireysel olduğu kadar toplumsal hayatın nizamında da çok önemli bir rol üstlenen beden algısı, insanların içinde yaşadıkları evlerden inşa ettikleri şehirlere kadar yansımıştır. Dolayısıyla mahremiyet algısı, mekân ve mimari anlayışını da kuşatmaktadır. Evlerin aralarında ne kadar mesafe olacağı, kapı ve pencerelerin yerlerinin tespiti, pencerelerin birbirine bakıp bakmayacağı, sokakların hangi özellikleri taşıması gerektiği, daha geniş bir yaşam alanına tekabül eden mahallelerde ve dahası şehirlerde mimari anlamda hangi kurallara riayet edilmesi gerektiği gibi hususlarda mahremiyet anlayışının başat rolü bulunmaktadır.</p>
<p>Modern dönemlerde hemen bütün şehirlerin aşama aşama kendi kimliklerini kaybedip birbirine benzer hâle gelmesinden önce bu rol çok daha belirgin şekilde hayatiyetini sürdürmekte ve söz gelimi Doğu ve Batı şehirleri arasındaki kontrastı yansıtmaktaydı. Nitekim Sennett (2011: 173) Ten ve Taş adlı meşhur eserinde, Orta Çağ dönemi Paris ve Kahire’sinden hareketle Doğu ve Batı şehirlerini kıyaslarken, kapıların nereye yerleştirileceği, kapılarla pencereler arasında nasıl bir mekânsal ilişki olacağı, hangi araziye hangi talimatlara göre inşaatın yapılması gerektiği konularında İslam’ın mimari anlayışa doğrudan etki ettiğine vurgu yapar. Bu çerçevede dönemin Kahire’sinde mülkiyet mahremiyetinden dolayı örneğin bir komşunun kapı girişinin kapatılmasına izin verilmediğine; diğer taraftan Paris’te yapılar bina sahiplerinin ve müteahhitlerin isteklerine göre dizayn edildiğinden başka binaların girişlerinin umursamazca kapatılabildiğine dikkat çeker. Burada son dönemlerde çok daha önemli hâle gelen dijital mahremiyetten / kişisel iletişim mahremiyetinden de kısaca bahsetmek gerekmektedir. Kişisel iletişim mahremiyeti, literatürde göze çarpan mahremiyet çeşitlendirmelerinin çoğunluğunu kapsamakta2 ve günümüzde mahremiyet denildiğinde neredeyse akla ilk olarak bu tür gelmektedir. Gözetim, dikizleme, “big data” gibi sosyal bilimlerin geniş sayılabilecek çalışma alanlarını da ilgilendiren söz konusu mahremiyet türüne ilişkin sorunlar, devletler ve ülkeler nezdinde çeşitli çabalarla bertaraf edilmeye çalışılsa da önü alınamaz bir sel gibi bireyleri ve toplumları gittikçe daha fazla etkilemeye devam edecek gibi görünmektedir.</p>
<p><strong> 2. Mahremiyet Anlayışındaki Değişimlerin İzleri </strong></p>
<p>Hemen her kavramın, ortaya çıkışından günümüze dek bir serüveni söz konusudur. Bu serüveninde hayatiyet kazandığı coğrafyanın ve tarihsel dönemin etkisi oldukça fazladır. Söz konusu tarihsel dönemin varlığa, hayata, topluma ve bireye yönelik yaklaşımına sirayet eden kendisine özgü koşulları son derece önemlidir. Bunun yanı sıra ait oldukları dünyanın normları, değerleri, siyaset anlayışı ve sonraki süreçte yaşanan değişimlerle birlikte aldıkları yeni görünümler, kavramların bağlamının anlaşılmasında önemli açılımlar sağlar. Mahrem ve mahremiyet kavramları da tarihsel süreç içerisinde merak uyandıran bir değişim hikâyesine sahiptir. Bu hikâye aynı zamanda hangi dönemdeki kırılmaların mahremiyet anlayışında ne gibi dönüşümler meydana getirdiğini ve gündelik hayattan dinî pratiklere uzanan yaşam alanlarını nasıl etkilediğini de gözler önüne sermektedir. Modernliğe ilişkin tarihsel süreçteki ilk görünümleri bağlamında mahremiyet, bir telaffuz olarak 17. yüzyıla kadar ortaya çıkmamış olsa da en erken kullanımları Reform sonrası döneme tekabül eder. Katolik Kilisesi’ne başkaldırının sonucu olarak ortaya çıkan ve “dinde yenilik” olarak görülen Reform’la birlikte Avrupa’da ibadet tartışmaları ön plana çıkmış ve bu tartışmalar, ibadetin diğer insanları rahatsız etmeyecek şekilde onlardan mümkün olduğunca uzak bir yerde yapılması gerektiğine yönelik düşünceleri beraberinde getirmiştir. İbadetin ne kadar bireye özgü olduğu ve kamusal sınırların nerede başlayıp nerede bittiği ile ilgili tartışmalar, mahremiyetin ilk kez dillendirilmesine sebebiyet vermiştir (Vincent, 2016: 12, 31).</p>
<p>Mahremiyete yönelik ilk endişeler de büyük ölçüde yine aynı tarihlere demirlenmekteydi. 15. yüzyılda modern matbaanın icadı, o güne kadar yüz yüze ve doğrudan iletişim kuran insanların hayatına dolayımlı iletişimi de dâhil etmiş ve yüz yüze etkileşimin sağladığı eminlik ve kesinlik ortadan kalkmakla karşı karşıya kalmıştır. İnsanların yazılı metinlerle iletişime geçebilecek olması, kişinin, içinde yaşadığı toplumdan sıyrılarak kendine özel bir alan oluşturabilmesine imkân tanımıştır. Ekonomik gücü daha yüksek olan kişiler, kendilerine özel olarak yaptırdıkları çalışma alanlarında mektuplar yazmaya ve kendi mektuplarını artık kilitli odalarda ya da masalarda saklamaya başlamışlardı. Böylece artık mahrem kabul edilen odalar ya da alanlara ilişkin vurgular artış göstermişti. Mektup yazma ve almayla ilgili “yanlış yere götürülme, yanlış kişi tarafından açılma, hitap ettiği kişi dışındakiler tarafından görülmeden doğan yükümlülüğü unutmayın ve başkalarının aleyhine yazdığınız şeylere çok dikkat edin” (Vincent, 2016: 118) şeklinde uyarılar yaygınlaşmış ve mahremiyete dair kaygılar artmıştı. Mahremiyete yönelik o dönemlerdeki kaygılar, 17. yüzyıldan itibaren mimariye de yansıdı. 1666’da meydana gelen büyük Londra yangınını takiben yürürlüğe konan “şehri yeniden kurma kanunu”nda dış duvarlardan iç duvarlara kadar oldukça ayrıntılı bir şekilde inşaatların nasıl yapılacağıyla ilgili net kurallar koyuldu.</p>
<p>Yönetmeliklerle evin dış mekânı ile iç mekânı arasındaki fiziksel ayrım ön plana çıkarıldı, bunun yanı sıra evlerde daha fazla oranda cam ve perde kullanılıyor, evin giriş kapısı ile hane kapısı arasındaki aralıklar artıyor, genelde üç-dört katlı yapılan evlerin mutfak ve yatak odaları diğer odalardan ayrılıyordu. Bilhassa 18. yüzyıldan itibaren zengin aileler mobilyalar için çok daha fazla harcama yapıyordu. Böylece yüzyılın sonuna doğru iş yerlerinden ya da giriş kapılarının ötesinde başlayan kamusal alandan uzaklaşan yeni bir ev hayatı şekillenerek, “Herkesin evi, onun kalesidir” anlayışı kabul görmeye başladı (Vincent, 2016: 52-61). Diğer taraftan evlere yeni bir oda olarak salon eklendi. Evlerdeki özel alan ile kamusal alan arasındaki ayrım çizgisini temsil eden salonlar, oturma odasının samimiyetini içermese de insanların oturma odasının mahremiyetinden ayrılarak kamusallığa, cemiyete dâhil olduğu ve insanlarla iletişim kurdukları odalar olarak göze çarpmaktaydı (Habermas, 2015: 105).  Bu dönemde sokakta uyulması gereken görgü kurallarında da değişiklikler gözlemleniyordu. Sokakta karşılaşılan kişiye dikkatli bir şekilde bakmak, önceki dönemlerde yadırganmazken, artık kişisel mahremiyete bir saldırı olarak görülüyordu.</p>
<p>Hakikaten de takip eden süreçte Goffman’ın (2009: 216) “incelikli ilgisizlik” ya da “kibar yabancılaşma” şeklinde tanımladığı bir bakış türü yaygınlaştı ve insanlar modern dönemde artık dışarıda karşılaştıkları diğer kişilere bakmıyor ya da onlarla ilgilenmiyor gibi görünen bir davranış geliştirdi. “İncelikli ilgisizlik”, etkileşimin gerçekleştiği dış ortam ve mekânlarda, söz gelimi kafe ve restoranlarda, orada bulunan diğer insanların incelik göstererek sizin konuşmalarınıza ya da iletişiminize ilgisiz, kayıtsız ve her şeyden habersizmiş gibi bir davranış sergilemeleridir. Böylece duvarlarla ya da mesafeyle sağlanamayan soyutlanma, toplumsal bir uzlaşma yoluyla gerçekleştirilmektedir. “İncelikli ilgisizlik” konusundaki adabımuaşeret kuralları ve bunun kişilere sağladığı mahremiyet, Goffman’ın önemle vurguladığı gibi toplumdan topluma, kültürden kültüre farklılıklar gösterir. Vincent’in aktardığına göre 19. yüzyılın ilk yarısı, mahrem hayatın Batı dünyasındaki altın çağı gibiydi; mahremiyet sözcüğü ve gerçekliği daha fazla şekillenmeye başlamıştı. Kavram toplumda öylesine yaygınlaşarak klişeleşmişti ki “kutsal peçe” ifadesiyle eşleştirilir hâle gelmiş ve yakın ilişkilerin sınırlarının nasıl korunacağına yönelik merak, gündelik yaşamın en önemli sorularından biri hâline gelmişti (Vincent, 2016: 91, 96). Fakat ilginç bir şekilde aynı yüzyılın ikinci yarısında mahremiyetin hikâyesi değişmeye başlamıştı. 1875 yılında Londra’nın ilk defa endüstriyel yolla aydınlatılması, şehir ve bölge planlamasındaki mantaliteyi sorgular nitelikteydi; artık karanlık ve dar sokaklara, gizli alanlara izin verilmemekteydi. Yüzyılın ilk yarısında icat edilen ve insanoğlunun o güne kadarki zaman-mekân algısını yerle bir ederek enformasyon fazlalığına sebebiyet veren telgrafı takiben yüzyılın ikinci yarısında ortaya çıkan telefonla birlikte mahremiyet, derin ve büyük yaralarını almaktaydı.</p>
<p>Warren ve Brandies’in “The Right to Privacy” (1890) başlıklı yazısı, bu dönemdeki en dikkat çekici çalışmalardan biri olarak, gizliliği “yalnız kalma hakkı” şeklinde tanımlamış ve mevzuat ile hükûmetler arasında sıkışıp kalan bir mesele olan mahremiyetle ilgili yeni yasal yolların çerçevesini çizmişti.Bu çalışma, sonraki yüzyılda endişe seviyesi çok daha yükselecek olan mahremiyetle ilgili sınırları çizmeye yönelik bir teşebbüs hüviyetindeydi. Nitekim II. Dünya Savaşı’nı takiben, “hiç kimsenin özel yaşamına keyfî şekilde karışılamaz” ifadesini içeren İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (1948) ile birlikte mahremiyet, artık resmî hukukun bir konusu hâline gelmişti. Fakat ne var ki aynı dönemlerde yayınlanan dikkat çekici eserler, mahremiyete dair ne varsa hepsinin birer birer mahrem olmaktan çıkacağını öne sürmekteydi. Distopyalar içerisinde belki de en fazla popülerliğe sahip olan Orwell’in 1984 ve Bentham’ın panoptikon metaforunu modern hayatın kontrol ve denetleme biçimi olarak formüle eden Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu isimli eseri, mahremiyetin gelecekteki kaygı dolu fotoğrafına dair iki büyük anlatı olarak literatürde kalıcı hâle gelecekti. Bütün bunlar cinsellik ve beden algısındaki değişimden kamusal-özel alanların yeniden kurgulanmasına kadar aslında, Habermas’ın (2015) meşhur ifadesiyle “kamusallığın yapısal dönüşümüne” işaret etmekteydi. Kamusallığın yapısal dönüşümü, mahremiyetin toplumsal ve kültürel hayattaki konumu kadar, dinî pratiklerin gündelik hayattaki görünürlük alanını ve dinî hayatın sınırlarını da belirleyecekti.</p>
<p><strong>3. Mahremiyet Bağlamında Dinî Hayata Yansıyan Dönüşüm Fragmanları</strong></p>
<p>İnsanı bütünüyle kuşatan mahremiyet anlayışı, görüleceği üzere modernliğin kurumsallaşması sürecinde önemli yüzleşmelerle karşı karşıya kalmış ve bu durum, mekânda, mimaride, sanatta, ev ve aile hayatında farklı görünümleri beraberinde getirmiştir. Öncesiyle ve sonrasıyla dikkatli şekilde irdelenir ve arka planındaki motivasyonlarına odaklanılırsa, mahremiyetle ilgili söz konusu köklü değişimlerin ve kamusallığın dönüşümünün ardında içkin olan ana etkenin, dine ve dinî alana dair bakış açısındaki dönüşümler olduğu ortaya çıkacaktır. Bu başlık, her biri literatürde çok verimli tartışmalar meydana getiren çeşitli alt başlıklardan hareketle, mahremiyet algısındaki dönüşümün dinî yaşam pratiklerine ve dindarlık anlayışına nasıl etki ettiğini ana hatlarıyla soruşturacaktır.</p>
<p><strong>3.1. Kapitalizmin ve Seküler Kültürün Kamusallığı Dönüştürmesi</strong></p>
<p>Kamusal alan; gözlemlenebilen, izleyiciler önünde gerçekleştirilen, çoğunluğun görmesine ve işitmesine açık olan alana tekabül ederken; özel alan, tersine, bakışların çevrildiği, sınırlı sayıda insan arasında söylenen/yapılan  mahrem veya gizli alanları ifade eder. Kamusal-özel alan ikiliği bu bakımdan mahremiyete karşı kamusallıkla, gizliliğe karşı açıklıkla veya görünmezliğe karşı görünürlükle ilintilidir (Thompson, 2008: 188-189). Kamusal ve özel alanla ilgili en yaygın tanımlar bu şekilde olsa da bunlardan bazıları söz konusu alanların tarihsel süreçte hangi etkenlerle hangi farklı hüviyetlere büründüğünü göz ardı etmektedir. Bu değişim aslında Batı’daki sosyokültürel değişimin ipuçları hakkında da bize bilgi verir. Zira Sennett’ın (2013: 34) vurguladığı gibi, “kamu” sözcüğünün ilk kullanımları kamuoyunu, yani toplumun ortak çıkarını ön planda tutmaktadır. 15. ve 16. yüzyıllarda “özel” kelimesi, üst düzey devlet erkânını, yöneticileri ve bunlara ilave olarak ayrıcalıklı kişileri karşılamaktaydı. 17. yüzyıl sonlarında ise “kamusal”, herkesin denetimine açık anlamına gelirken; “özel”, kişinin ailesi ve arkadaşlarıyla sınırlı olan bir yaşam alanını ifade etmeye başladı. Dolayısıyla kamusal ve özel alanlar ilk kez bu yüzyılda günümüzdeki kullanımlara temel teşkil eden muhtevasına kavuşmuş oldu. 18. yüzyıldan itibaren kamusal ve özel alan kavramları, yeni bir evreye geçerek, farklı anlamlar elde etmeye başladı.</p>
<p>Sennett’ten hareketle bu evreyi “modern evre” olarak açıklamak mümkündür. Bu yüzyılda artık kamusal kelimesi, yalnızca aile ve yakın arkadaş çevresinden farklı olan bir toplumsal yaşam alanını değil; etnik, dinî, sosyokültürel pek çok açıdan birbirinden farklılık arz eden insanların, yani tanıdıkların yanında yabancıların da içerisinde olduğu daha geniş bir alanı, yani kozmopolit şehirleri işaret eder hâle geldi. Şehirlerin büyümesi, artık yöneticilerin denetiminden bağımsız park ya da kahvehane gibi sosyal mekânlarda insanların yeni sosyal ağ örüntülerine dâhil olabilmelerine imkân tanıdı. Öte yandan tiyatro ve opera gibi salonlar artık yalnızca aristokratların girebileceği yerler olmaktan çıkarak, şehrin nimetleri, dar bir elit kesimin elinden geniş halk katmanlarına yayılmış oldu. Bilhassa bu yüzyıldan itibaren kamusal-özel alanlar ve bunların sınırları, inançlar bağlamında da sorgulanır hâle geldi ve yaşanan içsel gerilimler, çocuk yetiştirmekten ahlaki yükümlülükleri yerine getirmeye kadar hayatın birçok sosyal alanına intikal etmiş oldu (Sennett, 2013: 33-35). Aynı yüzyılın son periyodunda yaşanan ve bütün dünyayı etkileyen devrimler, 19. yüzyıldaki kamusallık fotoğrafını değiştirdi. Kapitalizmin ortaya çıkarttığı seri üretimle birlikte insanlar neredeyse tek kalıptan çıkmış kıyafetler giymeye başladı ve böylece toplumsal farklılıkların görece azaldığı, maddi nesnelere mahrem özelliklerin ya da sıfatların yakıştırıldığı, -Marx’ın tabiriyle- bir tür “meta fetişizmi” ortaya çıktı (Sennett, 2013: 38).</p>
<p>Kapitalizmle birlikte ev, aşama aşama üretim mekânı ve merkezî olmaktan çıktı; hem erkek hem kadının yeni üretim mekanizmasına dâhil olmak zorunda kalışı “evin yıkılışı” (Berger vd., 2000: 96) söylemlerini beraberinde getirdi. Kamusal ve özel alan kavramlarının yeniden yapılanmasındaki en önemli etkenlerden bir diğeri ise kapitalizme eklemlenen seküler kültür oldu. Seküler kültür, Sennett’a göre, önceki dönemlerden miras kalan kamusal yaşamın, hâlihazırdaki dünyaya duyulan inanç açısından sorgulanmasını gerektirdi. O güne kadar aşkın bir “doğa düzeni” içerisinde anlam verilen nesneler ya da insanlar, 19. yüzyılda gelişen sekülerlikle birlikte “aşkın” yerine artık “içkin” bir mahiyet kazanmaya başlamış ve değişen bu görüş, yalnızca entelektüellerin dünyasına değil, çocuk disiplinine ve evlilik dışı ilişkilere kadar uzanan bir dizi meseleyle, sıradan insanların da zihinlerinde yer eder hâle gelmişti. “İçkin”, “ansal” ya da “olgusal” şeylerin bundan böyle önceden var olan bir tasarıma uyması gerekmiyordu; tam aksine artık kendi içinde ve kendi başına bir gerçeklik olarak kabul ediliyorlardı. Sennett’a (2013: 434) göre kapitalizm ve seküler varoluş, toplumu nazik bir dengede ayakta tutan kamusal ile özel alan arasındaki uyumun, başka bir deyişle mahremiyetin tarihinin yitirilişi anlamına gelmekteydi. Sennett’ın ısrarla ön plana çıkardığı sekülerlik kültürünün temelleri, aslına bakılırsa moderniteyi hazırlayan amillerden olan Rönesans ve Reform’a kadar geri götürülebilir. Mahremiyet kavramının Batı’da yaşamış olduğu belki de en ciddi kırılmalardan olan Rönesans döneminin önde gelen sanatçılarının eserleri, Orta Çağ dönemindeki sanat anlayışını yerle bir etmiş, dinî kaygıların yerini estetik kaygılar almıştır.</p>
<p>Michelangelo’nun Davut heykeli ve Kıyamet Günü tasviri bu değişimin en meşhur örnekleridir (Bağlı, 2011: 201-202). Anlatılmak istenen şeyi en yalın ve doğal şekilde tasvir etme arzusu, o güne kadar kutsal kabul edilen ya da dinî bir değer atfedilen kişiler/nesneler özelinde de kendisini göstermiş ve böylelikle heykeltıraştan mimariye, resimden süslemeye kadar yeni bir sanatsal anlayış hâkim olmaya başlamıştır.  Sanat alanını şekillendiren yeni bakış açısı; Batı’da ortaya çıkmakla birlikte Batı dışı toplumları da etkisi altına alan Reform, Sanayi İnkılabı, Fransız İhtilali ve Bilimsel Devrim gibi geniş çaplı toplumsal süreçlerle birlikte düşünce ve dinî alan da dâhil olmak üzere aşama aşama hayatın hemen tamamına nüfuz etmeye başlamıştır. Seküler anlayış ve bu anlayışın kamusal-özel alanları önceki bağlamından kopartarak yeniden yapılandırması, Habermas’ın ifadesiyle “toplumsal alanla mahremiyet alanını kutuplaştırmış” (2015: 28) ve dine de ancak bu kutuplaştırılan mahremiyet alanında sınırlı bir yer verilmiştir. Böylelikle din, kamusal hayattan kopan ve yalnızca Tanrı ile kul arasındaki bireysel tecrübeye hapsolan (Kirman ve Demir, 2016: 508) bir fenomene dönüşmüştür. Dinin gerek bireysel gerekse kurumsal anlamda görece ikincil bir konuma düşmesi, -Berger’in sıkça kullandığı gibi- “sorgulanmaksızın kabul edilen” (2015) alanların sorgulanmasına kapı aralamıştır. Bunun sonucunda, daha önceki dönemlerde verili olarak kabul edilen cinsiyet, beden ve kimlik gibi unsurların da bu sorgulamalara dâhil edilişi, neredeyse insanlığın tarihiyle eş değer bir tarihsel serüvene sahip olan mahremiyetin dönüşümünü hızlandırmıştır.</p>
<p><strong> 3.2. Cinsellik, Beden ve Kimlik Algısının Dönüşümü </strong></p>
<p>Modern zamanlarda mahremiyetin doğrudan eşleştirildiği ve bir sorunsal olarak tebarüz ettiği hususların en başında cinsellik gelmektedir. Cinselliğin, insanlığın tarihsel serüveninde nasıl algılandığı ve tam da mahremiyet bağlamında kamusal-özel alanlarda nasıl bir dönüşüm geçirdiğiyle alakalı ciddi tartışmalar göze çarpmaktadır. Örneğin Elias, cinselliğin modern dönemde şiddetli şekilde bastırıldığını ve kamusal-özel alan ayrımının bu yüzden ortaya çıktığını iddia eder. Ona göre diğer dürtülere dair uygarlık eğrisinin aksine cinsel dürtülerle ilgili modern dönemdeki kurallar gittikçe katılaşır ve cinsellik, utanma ve sıkılma duygusundan dolayı hakkında konuşulamayan bir mesele olarak kamusal yaşamın dışına itilir. Böylelikle ilerleyen uygarlık süreciyle birlikte insan yaşamında kamusal alanla özel alan, açıktan yapılanla gizli yapılan arasındaki mesafe büyür (Elias, 2004: 303-305). Yine Mumford da kamusal ve özel alan anlayışıyla irtibatlı olarak cinsellik konusundaki mahremiyet duygusunun 16. yüzyılın sonlarında, yani modern dönemde açığa çıktığını savunur (Mumford, 2007: 469). &#8211; Elias ve Mumford’un fikirlerine ciddi şekilde karşı çıkan Duerr ise, çıplaklığın ya da mahremiyete dair diğer unsurların Orta Çağ’da dahi doğal bir şey olmadığını ve o dönemde de mahrem kabul edildiğini, dolayısıyla kamusal ve özel alan arasındaki ayrımdan kaynaklanan modern mahrem fikrinin yalnızca bir mit olduğunu ve herhangi bir gerçekliğe tekabül etmediğini öne sürer (Duerr, 1999: 147). Cinselliğin tarihini yazan Foucault da Duerr’e katılarak, sıklıkla dillendirilen modern dönemde iktidarların cinselliği bastırdığı düşüncesine karşı çıkar. Ona göre cinselliğe dair önceki anlayışların tehlikeli bir engelleme mekanizmasıyla 19. yüzyılda her zamankinden daha katı bir şekilde devre dışı bırakıldığını düşünenler yanılmaktadır. Oysa cinsellik, modern dönemde tam aksine iktidarların aşırı yüklemelerine tâbi olmuş ve onunla ilgili söylemler aşırı şekilde çoğaltılmıştır (Foucault, 2007: 54).</p>
<p>Mahremiyete yönelik döneme özgü farklı bakış açısı da bundan kaynaklanmaktadır. Giddens ise meşhur eseri olan Mahremiyetin Dönüşümü’nde geleneksel dönemlerde doğrudan üremeyle irtibatlı şekilde bir aşkınlık aracı olarak görülen cinselliğin modern zamanlarda bu karşılığını kaybettiğine dikkat çeker. Ona göre Tanrı’nın iradesiyle irtibatlı olan biyolojik ve fiziksel faktörler, modern dönemde toplumsal müdahalelere maruz kalmıştır. Cinsiyet de bunlardan biri olup deneyimin tecrit edilmesi ve mahremiyetin dönüşümüyle ilintilidir. Deneyimin tecrit edilmesi, modern kurumların, toplumsal pratiklerin önceki “dışsal sınırlarını” işgal etmesiyle ortaya çıkmış ve bu da cinselliği, doğayla, üremeyle ve aşkın olanla ilişkilendiren ahlaki çerçevelerin çözülmesine yol açmıştır. Bunun sonucunda çoğunlukla ilahî ilkelerle belirlenen geleneksel rutinler, deneyimin tecridiyle “unutmaya” tâbi tutularak modernliğin göstergeleriyle yer değiştirmiş; fakat daha da kötüsü bu göstergeler varoluşsal sorulara cevap bulamamıştır (Giddens, 2014: 172, 176). Sennett da “aşkın doğa” fikrinin aşınmasının cinsellik ve beden algısındaki dönüşümün temel parametrelerinden olduğuna dikkat çeker. Kapitalizmin ve seküler inancın kamusal ve özel alanlar bağlamında ürettiği sarsıntılar, güçlü kamu yaşamını zayıflatmış ve mahrem ilişkileri alabildiğine deforme etmiştir.</p>
<p>Bu bozulmanın en canlı örneği ise fiziksel aşkta karşılık bulmuştur. Toplumsal yaşamdan alabildiğine kaçarak özel yaşam alanlarına sığınan ve kişiler arasındaki yakınlığı ahlaki bir değer olarak addeden bireyler, tanrısız modern toplumun insancıl maneviyatının kollarına kendilerini bırakmışlardır. Bakışların bütünüyle içkin dünyaya hasredilmesi ise bireyleri, yaşadıkları her bir olayın kendi kimlikleriyle ilişkili olduğuna ve böylece kendi karakterlerinin yazarları olduklarına inandırmıştır (Sennett, 2011: 333-334). Giddens ve Sennett’ın ciddi şekilde eleştiriye tâbi tuttuğu modern beden ve kimlik algısı, 1960’lardan itibaren yükselişe geçen postmodernite/modernsonrası evreyle birlikte çok daha tartışmalı hâle gelmiştir. Her türlü aşınmaya rağmen kendi içerisinde görece bir bütünlük arz eden modern kimlik anlayışı, çok daha parçalı bir hüviyete bürünmüş; böylece “ilahî varlık zincirinin bir ürünü olarak görülen” (Bauman, 2011a: 182, 188) kimlik de artık bireylerin üzerinde her türlü değişikliği yapabilecekleri fotoğraf karelerine dönüşmüştür. Dolayısıyla kimlik, bireyin içinde yaşadığı geleneksel, kültürel, ailevi ya da dinî kodlarla değil; içinde yaşanılan zamanın, hatta anın buyruklarıyla inşa edilir hâle gelmiştir. Nitekim son dönemlerde literatüre dâhil olan pek çok kimlik çeşidi, sosyokültürel, sosyo-politik ya da dinî hemen her anlamda hızlı salınımlar gösterebilen akışkan benlik/kimlik görünümlerini tanımlama çabasından kaynaklanmaktadır. Beden ise bireyin hemen her gün yeni inşalarla peşinden koştuğu zahmetli bir uğraşa dönüşen bu kimlik inşasının en önemli kısmını oluşturmakla kalmamış; zaman içerisinde gerektiğinden çok daha fazla ön plana çıkartılarak metalaştırılmış ve fetişleştirilmiştir.</p>
<p>Baudrillard, sabit ve değişmesi mümkün olmayan bir hayatta kişinin bütün dürtülerini bastırması gerektiğini vazeden Püritanizmin bin yıllık serüveninden sonra bedenin modern zamanlarda yeniden keşfedildiğini, reklamların ve modanın yanında diyet, gençlik, erillik/ dişilik gibi saplantılarla birlikte bedenin günümüzde kurtuluş nesnesine dönüştüğünü ve hatta ruhun da yerini aldığını önemle belirtir. Bu postmodern anlayışın yönlendirdiği güzellik etiği, bedenin tüm değerlerini arzu ve haz gibi unsurlara indirgeyerek tüketir, “yeniden keşif ” sürecini büyük ölçüde cinsellikle ilişkilendirir. Reklamlar ve kitle iletişim araçlarıyla sürekli göz önünde tutulan imgeler, “kendini keşfet”, “satın alırsanız kendinizle barışırsınız” gibi sloganlar eşliğinde kapitalist bir toplumun tam da merkezine yerleştirilir. Böylelikle beden, geleneksel anlamdaki emek süreciyle ya da doğayla irtibatlı olmaktan çıkartılıp gösterişsel algının, narsisizmin payandası hâline gelir (Baudrillard, 2012: 149-157). 202 &#8211; Modern dönemde en azından üretimin önemli bir parçası olarak görülen beden, postmodern dönemde tüketimin odak noktasında konumlandırılır (Özbolat, 2011: 332).</p>
<p>Bedenin yeniden inşasının bu süreçte bir keşif ve özgürleşme serüveni olarak okunması ve cinselliğe fazlaca yer ayrılması, bedenin ilahî dinlerdeki karşılığı olan “emanet”ten bir tüketim nesnesine dönüşmesini resmeder. Kutsal bilgiye muhatap olan ve kendisine varlık âleminde özel bir önem atfedilen insan bedeni, bir zamanlar ruh sahibi tabiat şeklinde (Nasr, 2001: 177) algılanırken artık parfümler, aksesuarlar, sağlıklı yaşam, fit kalma, vücut bakım ürünleri gibi fazlasıyla değer ve prestij gören tüketim nesnelerine ev sahipliği yapmaya başlamış ve hatta bizatihi kendisi “aksesuar beden” (Breton, 2014: 25) olarak tanımlanmıştır. Başka bir ifadeyle, Aydınlanma düşüncesi sonrasında beden, utanılması gereken bir yük olarak görülen nesneden incelenmesi gereken bir şeye dönüşmüştür (Kodak, 2018: 96). Bedenin kutsal anlam ve sembollerinden soyutlanan (Sungur, 2016: 162) yeni beden anlayışı, kadın ve erkeğin kamusal hayattaki görünürlüklerinde olduğu kadar, onların ev içindeki rollerinde de köklü farklılıklara sebebiyet vermiş ve bu farklılıklar, mahremiyetin ev ve aile hayatındaki temel kodlarının da değişime uğramasını bir şekilde mecbur bırakmıştır.</p>
<p><strong>3.3. Aile Hayatının ve Ev İçi Rollerin Dönüşümü </strong></p>
<p>Mahremiyetin etimolojik kökeni, bir şeye sınır çizmekle ve yasak koymakla doğrudan ilintilidir. Bu sınır, bir metafor yapmak gerekirse, aslında kişinin, mahrem addettiği insanlarla ya da eşyalarla “ötekiler” arasına çektiği açılıp kapanabilen bir kapı gibidir ve kişi bu kapıyı istediği zaman açmak, istediği zaman da kapatmak ister. Bu bakış açısı, mahremiyeti anlamlandırırken kaçınılmaz olarak “beşerin rahmi” (Arslan, 2013: 532) olan aile mefhumunu, yakın çevreyi ve içerisinde yaşanılan mekânları akla getirir. Aile ise eşlerin kendi aralarındaki ilişki biçimlerinden ev içi rollerine, onların çocuklarıyla ilişkilerinden çocukların kendi aralarındaki sosyalleşme şekillerine kadar bir dizi toplumsal formu karşımıza çıkarır. Kamusal ve özel alanların yeniden yapılandırılmasında kamusal alan, yalnızca belli ritüellerin gerçekleştirildiği bir sahaya dönüşmüş, özel alan doğrudan doğruya “ev”e hapsedilmiş ve böylece Sennett’ın kitabına isim olduğu şekliyle, “kamusal insanın çöküşü” gerçekleşmiştir. 19. yüzyıldan itibaren özel alanın evle sınırlandırılması; aşkın olandan uzaklaşan ve bu yüzden de hemen her türlü müdahaleye maruz kalan kamusal alan yerine, daha yüksek ahlaki değerler taşıyan “aileyi” ön plana çıkartmış ve onu ideal bir sığınak şeklinde kodlamıştır (Vincent, 2016: 37). Aile, bireylere şahsî sürekliliklerinin güvencesini tesis etmesinin yanı sıra misyonu gereği insanlarla toplumsal talepler arasında da aracılık rolü üstlenmiştir (Habermas, 2015: 121). Kapitalizm ve seküler kültür ise ortaya çıkardığı şiddetli etkilerle maddi ve manevi anlamdaki bütünlüğün, istikrarın limanı olan ailenin söz konusu temel hususiyetlerini ters yüz etmiş ve hem erkek hem de kadını gerek toplumsal hayatta gerekse de aile ortamında kendi menfaatleri doğrultusunda kullanmaktan çekinmemiştir.</p>
<p>Giddens, (2014: 174) modernliğin harekete geçirdiği mahremiyetin dönüşümünü de facto olarak üstlenen grubun kadınlar olduğunu söyler. Müslüman toplumlar irdelendiğinde de benzer durum görülür. Hem Türkiye’nin hem de diğer Müslüman ülkelerin modernleşme tecrübelerinde, kadınlar hep merkezî bir rol üstlenmişlerdir. Aslında Batı’ya özgü bir dönüşüm hikâyesi barındıran modernleşme ve sekülerleşme süreçleri, “muasır medeniyetler seviyesine erişmek” mottosuyla yönetici elitler tarafından diğer ülkelere de taşınmış ve bunun sonucunda örneğin Türkiye’de geleneksel yaşam, “epistemolojik bir kesinti”ye (Göle, 2010: 33; Akgül, 1999: 89) maruz kalmıştır. Kadınların hem bedensel hem de kamusal görünürlüklerinin ve rollerinin artması, Türkiye’deki toplumsal yaşamın dönüşümünde bir kilometre taşı vazifesi görmüştür. Kadınların kamusal görünürlükleri, onları, yabancı erkeklerin bakışına kapalı olan, kutsal/gizli olan şeklinde tanımlayan niteliklerin ve İslamiyet temelli kimliklenmenin odağında yer alan edep estetiği veya mahremiyete önem verme gibi hususiyetlerin geri plana itilmesini beraberinde getirmiş ve bu dönüşüm, kadınların seküler kamularda yer almalarının önünü açmıştır (Göle, 2012: 65). Böylelikle Türkiye özelinde 1960’lardan itibaren kamusal alana katılmayı arzulayan dindar kesim, 1980’li yıllarda kendisine az da olsa yer açmış, 1990’larda kendi kamusunu oluşturmaya başlamış (Aktaş, 2006) ve 2000’lerden sonra da artık kamusal hayatın en önemli aktörü ve yönlendiricisi olmuştur.</p>
<p>Dindarların bu sosyokültürel ve ekonomik dönüşümünde dindar Müslüman kimliğinin dönüşümünün etkisi başrolde yer almıştır. Önceki kuşakların itinayla kaçınmaya çalıştığı ve aslında “tesettürün ruhuna” nişanalan (Okutan, 2016: 238) kültür endüstrisi, artık yeni kuşakları çeperine almayı başarmıştır. Önceki kuşaklar söz gelimi bir davaya adanma, bir cemaate katılma gibi hedeflerin peşinde yürürken, 2000’lerden sonraki yeni kuşaklar daha bireyci, kişisel deneyimleri konusunda daha hassas, namaz, ibadetler ya da başörtüsü gibi Müslüman kimliğiyle özdeşleşen hususlarda daha sorgulayıcı bir görünüm arz etmişlerdir (Aktaş, 2006: 354). Bunun sonucunda Twenge’in (2013) “ben nesli” ya da Funk’un (2007) “postmodern ben-odaklı” tanımlarındaki yeni kuşak profiliyle görece uyumlu yeni nesil bir dindarlık kimliği3 yaygınlaşmıştır. Türkiye’deki bu dönüşümün arka planında diğer taraftan elbette “zamanın ruhu”na ait değişimlerin de çok büyük bir etkisi vardır. 1980’lerin kutuplaşmadan kaynaklanan siyasi çatışmaları görece azalmış, dünyada ön plana çıkan liberal politikalar ülkemizde de takip edilmeye başlanmış, önce özel televizyon sonra da uydu kanalları ortaya çıkmıştır. Teknolojik ev aletlerinin yaygın şekilde kullanılması, kadınlar için “artık vakitler” meydana getirmiştir (Tekin, 2016: 258). Bu artık vakitler, özellikle 1990’lardan sonra magazin, güzellik ya da yemek programları gibi medya içerikleriyle doldurulmuş ve bahsi geçen gündüz kuşağı programları kendisine hedef kitle olarak kadınları seçmiştir. Bu programların önemli bir kısmının büyük ölçüde evlilik ve aile mahremiyetlerini deşifre etmeye yönelik olması ise, “ailenin mahremiyet alanının içinin oyulmasına sebebiyet vermiş” (Habermas, 2015: 276) ve mahremiyet ihlallerini normalleştirmiştir.</p>
<p>Hemen hemen aynı dönemlere tekabül eden yıllarda, alışveriş merkezleri yavaş yavaş toplumsal hayatın odağına yerleşmiş; eğitime ve çalışma hayatına eskiyle kıyaslanamayacak derecede kadınların rağbet göstermesi, iş arkadaşı, okul arkadaşı gibi yeni kavramları dindar camiaya taşımış, ev içi mahremiyetin en bilinen karşılığı olan haremlik-selamlık uygulaması da görece ikincil plana itilmiştir. Yine doğum günü, evlilik günü, sevgililer günü gibi özel günleri kutlamaya yönelik dindar ailelerdeki çekince, 1990’ların sonlarından itibaren silikleşmeye başlamış ve artık bu günlere yönelik daha müsamahakâr bir tavır takınılır olmuştur (Tekin, 2016: 261-262). Modern zamanlarda farklı bağlamlarda karşımıza çıkan mahremiyetin dönüşümü, elbette her toplumda farklı ve biricik sonuçlar doğurmuştur. Bu sonuçların Türkiye özelindeki en canlı karşılığı bize kalırsa kimlik pratiklerinin değişimiyle paralel bir şekilde ev ve aile hayatında görülmüştür. Ev hayatı ve aile içi pratiklerinin söz konusu dönüşümünde ise yaklaşık son on yıldır dijital ortamlar önemli bir rol oynamakta ve bu rolün etkisi önümüzdeki yıllarda giderek artacak gibi görünmektedir.</p>
<p><strong>3.4. Dijitalleşen Dünyada Alenileşen Yaşamlar</strong></p>
<p>Tarihsel süreçte önemli güçlüklerle yüzleşen mahremiyet alanı, yeni bin yılla birlikte dijitalliğin meydan okumasıyla karşı karşıya kalmıştır. Dijitalleşme, mahremiyet aşınmasını derinleştirmekle kalmamış, daha da önemlisi bu aşınmayı hemen tüm dünyada yeni mahremiyet vasatı olarak konumlandırmıştır. Yarım yüz yıl kadar geriye giden serüveninde geleneksel medyadan yeni medyaya, yeni medya içerisinde de Web 1.0’dan Web 3.0’a ve ötesine kadar gittikçe sofistike bir hâl alan, sağladığı kolaylıkların bedeli olarak gözetim ve dikizlemeyi sıradanlaştıran elektronik ortamlar, matbaanın icadıyla başlayan mahremiyete yönelik kaygıları en tepe noktasına çıkarmıştır. Dijital dünya ve mahremiyet ilişkisi bağlamında konuyla ilgili literatürde en fazla yer kaplayan alan, “privacy”nin karşılığı olarak kullanılan “kişisel gizlilik”tir. Kitle iletişimi araçlarının geleceği bugünkü seviye, yaklaşık yarım asır öncesinden öngörülmüş ve çalışmalara konu edilmiştir. Rosenberg The Death of Privacy (Mahremiyetin Ölümü) isimli 1969 tarihli eserinde, “şu anda bireyler ve örgütlerin birçok faaliyetini içeren bilgiyi, onlardan habersiz saklayacak, birleştirecek ve tek bir düğmeye dokunarak sınırsız erişim imkânına kavuşacak bir ulusal bilgisayar sistemi planlanıyor” ifadesiyle aslında o yıl kurulacak olan ve internetin ilk nüvesini teşkil edecek ARPANET’i işaret etmekteydi. 1991 yılında dünya çapında ağın (www) tüm dünyada yaygın bir kullanım sahasına kavuşması, Rosenberg’in öngördüğü “mahremiyetin ölümü” tanımlamasını oldukça haklı çıkardı. Zira o dönemlere kadar bizzat bedenle gidilmesi, gözlemlenmesi ve veri toplanması gerekirken, dijital ortamlar toplumların kılcal damarlarını keşfetmeyi ve gerekli olan enformasyona ulaşabilmeyi çok daha kolaylaştırdı. Dahası Foucault’nun “panoptikon”unda takip edilmekten ve izlenilmekten hoşlanmayan insanların yerini dijital ortamlardaki gözetim sarmalına gönüllü olarak dâhil olan kullanıcılar aldı.</p>
<p>Mahremiyetin “kişisel bilgiler” anlamındaki bağlamı elbette önemli olmakla birlikte, toplumumuzda daha fazla sorunsallaştırılan veçhesi, İslamî inanç ve değerlerle ilgilidir. Mahremiyetin İslamî terminolojideki karşılığının yanı sıra asırlar boyu bir gelenek hâlini alan bazı davranış formlarının değişmesi, mahremiyete yönelik hassasiyet taşıyan kişileri ciddi bir endişeye sevk etmektedir. Yukarıda zikrettiğimiz cinsellik ve beden algısının dönüşümüyle irtibatlı bir şekilde, sosyal medyanın kişileri hemen her anı paylaşmaya sevk etmesi, gündelik ve toplumsal hayatın yanı sıra yakın zamanlara kadar “mahremiyetin kalesi” olarak kabul edilen ve kimseye mümkün olduğunca bahsi dahi edilmeyen evleri de diğer insanların beğenilerine açtı. Ritzer’in (2011: 220) ifade ettiği gibi kendi evimizde dahi gözetlenmekten ve tüketime dâhil olmaktan kurtulamıyorsak, aslında sığınacak bir limanımız kalmamış demektir. Dijital ortamlarla yeni meslek alanı hâline gelen kitle etkileyicilerinin, “şöhret toplumu” tanımlamasının tam da içini doldururcasına evliliklerinden ev içi pratiklerine, alışverişlerinden sıradan yapıp etmelerine kadar hayatlarının neredeyse her anını takipçileriyle paylaşmaları, mahremiyetin sosyal medya ortamlarında ne derece aşındığının en bariz göstergesidir. Öte yandan yeni doğmuş bir bebek veya fotoğraflanmaktan hiç de memnun kalmayan yaşlıca bir insan da bu görsel şova rahatlıkla dâhil edilebilmekte ve çocuk-ebeveyn-ihtiyar gibi hafızamızdaki geleneksel kabuller görmezden gelinebilmektedir. Dahası, hac ve umre gibi ibadetler, hatta ister bireysel ister kurumsal düzlemde olsun yapılan yardımlar, defin merasimleri ve cenaze ritüelleri dahi hesaplardan paylaşılarak, gösteri4 ve teşhir dünyasına kurban edilebilmektedir.5</p>
<p>Dijital medyada teşhir ve şov dünyasına kapı aralayan fotoğrafların, mahremiyetle ilgili ciddi sorunları ortaya çıkarmasının en önemli sebebi, yukarıda tarihsel serüvenlerine ve zaman içerisindeki kavramsal dönüşümlerine değindiğimiz kamusal ve özel alanlar arasındaki sınırları muğlaklaştırmasıdır. Nitekim söz konusu mecralarda kamusal alan ile özel alan arasında bugün tek taraflı bir aşındırmadan bahsetmek doğru olmaz. Dijital ortamların sağladığı gözetim teknikleriyle mahrem alan, kamusal alan tarafından aşındırılırken, diğer taraftan da ifşa ve teşhirlerle kamusal alan, mahrem alan tarafından işgal edilmektedir (Öztekin ve Öztekin, 2010: 539). Örnek vermek gerekirse, bir kullanıcının kendi fotoğrafı ilk anda özel alana aitken, sosyal medya hesabından paylaşıldığı anda o fotoğraf artık kamuya açılmaktadır. Medyanın gelişen teknik özellikleri ve genişleyen kültürel içerimleri, mahremiyete önem verdiğini düşünen ve gündelik hayatında hem insani hem de dinî gerekçelerle bu sınırı özenle korumaya gayret eden insanları dahi kendi büyülü dünyasına çekmekte ve kişiyi inandığı çizgilerle kendi çizgileri arasında arafta bırakmaktadır. Daha açık şekilde ifade edecek olursak, özel ve kamusal alanlar arasındaki geçişkenlik ve aradaki ayrım çizgisinin silikleşmesi, dinî konularda hassasiyet taşıyan ama öte yandan da sosyal medyanın atmosferinden kendisini kurtaramayan kullanıcıların ciddi gerilimler yaşamasına sebebiyet vermektedir. Nitekim sosyal medya ve dindarlık üzerine yapılan saha araştırmaları (Dereli, 2020; Eken, 2020b), bilhassa görsel içerikli paylaşımlardan hareketle kullanıcıların gerek birey gerekse grup/ cemaat düzeyinde birbirlerinin dindarlıklarını sorguladıklarını ve hatta bu anlamda birbirlerini ötekileştirdiklerini ortaya koymaktadır. Bu durumun en önemli sebebi, dijital ortamların özel-kamusal alanlar dilemmasının yanı sıra otorite tanımaz bir karakter sahip oluşu ve böylelikle aynı inancın ve kültürel değerlerin mensupları olan bireyler arasında dahi çok farklı anlayış ve yaklaşımları görünür kılmasıdır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Mahremiyetin en dikkat çekici veçhelerinden birisi, farklı sosyokültürel ve sosyo-politik arka planlara, inanç ve değerler dünyasına, geleneğe, kültürel mirasa ve hafızaya sahip olmalarına rağmen, hemen her birey ya da toplum için az ya da çok önem arz etmesidir. Mahremiyete dair alınan konum ve tavır ise bir toplumu ya da kültürü diğerlerinden ayırt edecek nosyondan kaynaklanır; bu nosyon, ait olduğu inanç ve değerler dünyasıyla harmanlanmış bir geleneğin inşasında önemli işlevler görür. Bu işlevler toplumda işlerlik kazanıp kuşaklar boyu sürdürüldüğü müddetçe o toplum ve kültürdeki beden algısını, zaman ve mekân algısını, ev ve aile hayatını, kamusal-özel alan anlayışını büyük ölçüde belirler fakat ne zaman ki bu aktarımlar kırılmalar yaşarsa, söz konusu perspektif de kaçınılmaz olarak farklılaşmaya başlar. Rönesans ve Reform’la başlayıp Aydınlanma’yla devam eden seküler kültür, bahsini ettiğimiz bireysel ve toplumsal kırılmaları yoğun şekilde beraberinde getirmiş ve mahremiyet anlayışı da bundan nasibini almıştır. Mahremiyetin değişim serüveni, onun gittikçe yara almasına sebebiyet vermiş, bir zamanlar mahremiyet ihlalleri olarak ayıplanan ya da hoş görülmeyen pratik ya da alışkanlıklar artık yeni mahremiyet vasatı olarak normalleş(tiril)miştir. Bu normalleşme mimaride, cinsiyet ve beden algısında değişikliklere nasıl sebebiyet vermişse, aile hayatını, eşlerin aile içi rollerini ve toplumsal hayatı da o denli etkilemiştir. Sosyolojik dönüşümün en görünen yüzü, hemen her çağda olduğu gibi, yeni kuşaklardır. Mahremiyet anlayışındaki değişim izleğini de yine genç kuşaklar üzerinden takip etmek mümkündür. Örnek vermek gerekirse, doğrudan fotoğraf/selfie çekmeye ve bunları paylaşmaya hasredilmiş sosyal medya uygulamaları genç kuşakları daha fazla cezbetmekte ve çeşitli filtreleme programlarıyla kendilerini başkalarına “istedikleri gibi” sunabilmelerine imkân tanımaktadır. Böylece kendi benlerini, bedenlerini ve görüntüsel/fiziki varoluşlarını toplumsal kabul ve değerlerin önüne koymaya daha meyyal olan genç kuşaklarla önceki kuşaklar arasındaki mahremiyet yaklaşımı farklılığı görece artmaktadır. Mahremiyet algısındaki sosyolojiyi değiştiren bu farklılaşma, kimi zaman dindarlığın toplumsal anlamda kabul gören diğer alanlarına da sirayet edebilmekte ve kuşaklar arası ayrışmayı derinleştirebilmektedir.</p>
<p>Mahremiyetin sınırlarının, tarihin önceki dönemlerinde dahi bütünüyle korunduğu öne sürülemez. Fakat bahsi geçen serüvene yeni bin yılda dijital ortamların da katılması, neyin kamusal ya da özel alana dâhil olduğu, hangisinin mahrem kabul edilip edilmeyeceği meselelerini birbiri içerisine geçirmiş, aradaki çizgiler ortadan kalkma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştır. Başka bir ifadeyle “korumacı mahremiyet” anlayışının yerini “teşhirci mahremiyet” almış ve mahremiyet algısındaki bu dönüşüm, dinî hayatı ve dindarlığı ciddi düzeyde etkilemiştir. Dijital ortamların yalnızca genç kuşaklara değil, her yaştan kesime hitap edecek düzeyde yaygınlık kazanmasıyla, teşhirci mahremiyetin boyutları genişlemiştir. Bunun sonucunda yakın zamana değin bireyin ve ailenin mahremi olarak görülen ve yabancı gözlere açılması asla beklenmeyen ev ortamlarından gündelik hayatın hemen bütün pratiklerine, bir bebeğin doğumundan dinî içerikli ritüellere kadar pek çok “özel an”, sosyal medya ortamlarında teşhir edilmektedir. Dahası, başkalarına söylendiğinde veya gösteriş olarak yapıldığında manevi anlamdaki karşılığında azalma olacağı düşünülen ibadetler dahi, beğeni ve takipçi sayısını arttırma ya da fenomen olma gibi cazibeler doğrultusunda bu mecralarda tüketilebilmektedir.</p>
<p>Dijital ortamların, fiziki dünyanın artık önemli bir parçası hâline geldiği ve her iki uzamdaki etkileşimlerin birbirini beslediği düşünüldüğünde, mahremiyet algısındaki söz konusu değişimlerin yalnızca bu mecralarla sınırlı kalmadığı, zihin düzeyinde de dönüştürücü etkide bulunarak bireysel, toplumsal ve dinî hayatın her alanında kendisini hissettirdiği ortaya çıkmaktadır. Bununla birlikte mahremiyet algısıyla irtibatlı şekilde dindarlık ve dinî hayat bağlamında gerçekleşen dönüşümün faturasını bütünüyle sosyal medya ağlarına çıkarmak bize göre doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Bu dönüşüm, coğrafya farklılığını büyük ölçüde önemsizleştiren küreselleşmeyi ortaya çıkartan modern dünyanın kendine özgü şartlarından ve bu şartları cari kılmaya devam eden mekanizmalarından bağımsız değildir. Dolayısıyla internet ve dijital ortamlar, aslında mahremiyetle ilgili en az iki asırdır devam eden ihlaller serüveninin bir devamı niteliğindedir. Temel farkı ve ön plana çıkan özelliği, değişim ve dönüşümün hızına ivme katarak bunları önceki dönemlere nazaran çok daha kısa bir süre içerisinde fiiliyata dökmesidir. Sonuç olarak insanın en mutena veçhesine karşılık gelen mahremiyetin sonuna gelmenin kolay kolay mümkün olamayacağını fakat ciddi tartışmaları beslemeye de devam edeceğini düşünmekteyiz.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Dr. Öğr. Üyesi, Erciyes Üniversitesi, Din Sosyolojisi Anabilim Dalı, ORCID: 0000-0003-0263-7606</p>
<p>2 Örneğin Lyon’un (2013: 50) mahremiyet tasnifinde yer alan beş mahremiyet türü (bedensel, iletişim, enformasyon, bölgesel ve görüntü) içerisinde farklı olarak yalnızca bedensel mahremiyet göze çarpmaktadır. Clarke’ın (Clarke, 2016) dörtlü tasnifinde de (kişisel mahremiyet, kişisel iletişim mahremiyeti, kişisel bilgi mahremiyeti, kişisel davranış mahremiyeti) kişisel iletişim mahremiyeti merkezde yer alır.</p>
<p>3 Amerika ve Avrupa ülkeleri başta olmak üzere dünyanın pek çok yerinde göçmen olarak yaşayan, Müslümanları ve İslam’ı ötekileştiren söylemlerle ve bakış açılarıyla bilhassa internet ve sosyal medya ortamları aracılığıyla mücadele etmeye çalışan yeni bir Müslüman kimliği profilinden söz edilmektedir. Kendilerini hem Müslüman hem de modern şekilde tanımlamalarından hareketle “M Nesli” şeklinde adlandırılan bu kuşak tanımlamasına dair ayrıntılar için bkz. (Janmohamed, 2018; Eken, 2020b).</p>
<p>4 Debord’a göre gösteri, metanın toplumsal yaşamı tümüyle işgal etmesidir; dolayısıyla görülen dünya, bütünüyle metanın dünyasıdır (Debord, 2017: 50). Bu açıdan bakıldığında bütünüyle başkalarının beğenisine sunulan ibadetlerin ya da dinî içerikli pratiklerin metalaşma tehlikesi gün yüzüne çıkar.</p>
<p>5 Mahremiyete yönelik dile getirdiğimiz bu endişelere dikkat etmenin, içinde yaşadığımız dünyanın gerçeklikleriyle örtüşmediği de dillendirilmektedir. Bu bağlamda örneğin Chul-Han, sosyal ağların getirdiği şeffaflıklar dünyasından geriye dönüşün mümkün olmadığını, bu yüzden de “post-privacy”, yani “mahremiyet-sonrası” çağa girdiğimizi öne sürmektedir (Chul-Han, 2017: 17) .</p>
<p><strong>Kaynakça</strong><br />
Akgül, M. (1999). Türk modernleşmesi. Konya: Çizgi Kitabevi.<br />
Aktaş, C. (2006). Türbanın yeniden icadı. İstanbul: Kapı Yayınları.<br />
Arslan, A. (2013). Yeni bir anlam arayışı: Yorumlanmış bir dünyada müslümanca<br />
düşünmenin imkanı. Van: Bilge Adamlar Yayınları.<br />
Bağlı, M. (2011). Modern bilinç ve mahremiyet. İstanbul: Yarın Yayınları.<br />
Baudrillard, J. (2012). Tüketim toplumu. (F. Keskin-H. Deliceçaylı, Çev.) İstanbul: Ayrıntı<br />
Yayınları.<br />
Bauman, Z. (2011a). Bireyselleşmiş toplum. (Y. Alogan, Çev.) İstanbul: Ayrıntı.<br />
Bauman, Z. (2011b). Modernite, kapitalizm, sosyalizm: Küresel çağda sosyal eşitsizlik. (F. D.<br />
Ergun, Çev.) İstanbul: Say Yayınları.<br />
Berger, P. L. ve Luckmann, T. (2015). Modernite, çoğulculuk ve anlam krizi: Modern insanın<br />
yönelimi. (M. D. Dereli, Çev.) Ankara: Heretik Yayınları.<br />
Berger, P., Berger, B. ve Kellner, H. (2000). Modernleşme ve bilinç. (C. Cerid, Çev.) İstanbul:<br />
Pınar Yayınlar.<br />
Breton, D. L. (2014). Bedene veda. (A. U. Kılıç, Çev.) İstanbul: Sel Yayınları.<br />
Chul-Han, B. (2017). Şeffaflık toplumu. (H. Barışcan, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.<br />
Clarke, R. (2016). Roger Clarke’s web-site. http://www.rogerclarke.com/DV/Intro.html adresinden alındı<br />
Debord, G. (2017). Gösteri toplumu. (A. Ekmekçi-O. Taşkent, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Dereli, M. D. (2020). Sanala veda: Sosyal medya ve dönüşen dindarlık. Ankara: Nobel Yayınları.<br />
Duerr, H. P. (1999). Çıplaklık ve utanç: Uygarlaşma sürecinin miti. (T. Onur, Çev.) Ankara: Dost Yayınları.<br />
Eken, M. (2020a). Temel boyutlarıyla mahremiyet ve güncel dijital mahremiyet problemleri.<br />
Aydın, H. ve Yazıcı, F. (ed.) içinde, Yeni medya çağında popüler dijital sorunlar (s. 41-65). Ankara: Nobel Yayınları.<br />
Eken, M. (2020b). Modern görsel kültürde M Nesli’nin online inanç pratikleri.<br />
Bilimname(43), 31-71. doi:10.28949/bilimname.762744<br />
Elias, N. (2004). Uygarlık süreci. (E. Ateşman, Çev.) İstanbul: İletişim Yayınları.</p>
<p>Foucault, M. (2007). Cinselliğin tarihi. (H. U. Tanrıöver, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Funk, R. (2007). Ben ve biz: Postmodern insanın psikanalizi. (Ç. Tanyeri, Çev.) İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.<br />
Giddens, A. (2014). Mahremiyetin dönüşümü. (İ. Şahin, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Goffman, E. (2009). Günlük yaşamda benliğin sunumu. (B. Cezar, Çev.) İstanbul: Metis.<br />
Göle, N. (2010). Modern mahrem. İstanbul: Metis Yayınları.<br />
Göle, N. (2012). Seküler ve dinsel: Aşınan sınırlar. İstanbul: Metis Yayınları.<br />
Habermas, J. (2015). Kamusallığın yapısal dönüşümü. (T. B.-M. Sancar, Çev.) İstanbul İletişim Yayınları.<br />
Janmohamed, S. (2018). M nesli: yeni müslüman gençlik. (E. Kızılelma, Çev.) İstanbul: Kaknüs Yayınları.<br />
Kirman, M. A. ve Demir, T. (2016). Sekülerleşme perspektifinden mahremiyetin dönüşümü. Ünal, Y. vd. (ed.) içinde, Din, gelenek ve ahlak bağlamında mahremiyet<br />
algıları sempozyumu (Cilt 2, s. 501-512). Ordu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.<br />
Kodak, D. (2018). Düşünümsel modernitede mahremiyeti yeniden tanımlamak:Kuşaklararası bir araştırma. Connectist: Istanbul University Journal of<br />
Communication Sciences, 85-116.<br />
Lyon, D. (2013). Gözetim çalışmaları. (A. Toprak, Çev.) İstanbul: Kalkedon Yayınları.<br />
Mumford, L. (2007). Tarih boyunca kent: kökenleri, geçirdiği dönüşümler ve geleceği. (G. Koca-T. Tosun, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Nasr, S. H. (2001). Bilgi ve kutsal. (Y. Yazar, Çev.) İstanbul: İz Yayınları.<br />
Okutan, B. B. (2016). Popüler kültürden kültür endüstrisine: Dini kimlik ve kadın. Özbolat,A. ve Macit, M. (ed.) içinde, Kimlik ve Din (s. 215-240). Adana: Karahan Yayınları.<br />
Öğüt, S. (2003). Mahrem. Diyanet islam ansiklopedisi,içinde, c. 27, 388-389.<br />
Özbolat, A. (2011). Postmodern dönemde bedenin tüketim temelinde yeniden inşası.<br />
Elektronik Sosyal Bilimler Dergisi, 10(38), 317-334.<br />
Öztekin, H. ve Öztekin, A. (2010). Modernleşme-mahremiyet ilişkisi ve siber mekanda mahremiyetin aleniyete dönüşmesi. e-Journal of New World Sciences Academy, 5(4),</p>
<p>Ritzer, G. (2011). Büyüsü bozulmuş dünyayı büyülemek. (Ş. S. Kaya, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Rosenberg, J. M. (1969). The death of privacy. Random House.<br />
Sennett, R. (2011). Ten ve taş: Batı uygarlığında beden ve şehir. (T. Birkan, Çev.) İstanbul: Metis Yayınları.<br />
Sennett, R. (2013). Kamusal insanın çöküşü. (S. D. Yılmaz, Çev.) İstanbul: Ayrıntı Yayınları.<br />
Sungur, E. (2016). Postmodern tüketim anlayışında dindar yaşam biçimleri. Ankara: Araştırma Yayınları.<br />
Tekin, M. (2016). Tüketim kültürü bağlamında dindar kadın kimliğinin dönüşümü. Ünal,Y. vd. (ed.) içinde, Din, gelenek ve ahlak bağlamında mahremiyet algıları sempozyumu<br />
(s. 255-266). Ordu: Ordu Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları.<br />
Thompson, J. B. (2008). Medya ve modernite. (S. Öztürk, Çev.) İstanbul: Kırmızı Yayınları.<br />
Twenge, J. M. (2013). Ben nesli: bugünün gençleri niçin bu kadar özgüvenli ve iddialı fakat bir o kadar da depresif ve kaygılı. (E. Öztürk, Çev.) İstanbul: Kaknüs Yayınları.<br />
Vincent, D. (2016). Mahremiyet: kısa bir tarih. (D. C. Başaraner, Çev.) Ankara: Epos Yayınları.<br />
Warren, S. D. ve Brandeis, L. D. (1890). The right to privacy. Harvard Law Review, 4(5),<br />
193-220.<br />
Yavuz, H. (2003). Söz’ün gücü. İstanbul: Dünya Yayıncılık.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/">Mahremiyetin Dönüşümünün Dini Hayata Etkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mahremiyetin-donusumunun-dini-hayata-etkisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 15 Feb 2022 06:27:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Baba]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ev]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25986</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir evin, bir yurdun varsa dünyayı kazan kaldırabilirsin. Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapıları kapattığınız anda ruhun kapılarını açma ihtimali her an eşiktedir. Oysa sessizlik mekânı genişletir ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/">Kemal Sayar – Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25987 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-300x300.jpg" alt="" width="341" height="341" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/02/FJDtMk_XsAMj05U.jpg 1080w" sizes="(max-width: 341px) 100vw, 341px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir evin, bir yurdun varsa dünyayı kazan kaldırabilirsin.</p>
<hr />
<p>Düş kurmanın, hayallere dalıp gitmenin, bir kitabın koynunda uyuyakalmanın imkânlarını bize vaat etmeyen bir ev boştur. Ev geri çekilmenin, inzivanın, ses ve imgelerden ricat ederek ruha dikkat kesilmenin de yeridir. Dünyaya kapıları kapattığınız anda ruhun kapılarını açma ihtimali her an eşiktedir.</p>
<hr />
<p>Oysa sessizlik mekânı genişletir ve zamanı yavaşlatır.</p>
<hr />
<p>Ev aynı zamanda düşlerimiz için bir çatı, hayallerimiz için bir barınaktır. Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası adlı kitabında evin “insanın düşünceleri, anıları ve düşleri&#8221; için en büyük bütünleştirici güçlerden biri olduğunu gösterir. “Ev, bizim bu dünyadaki köşemiz ve ilk evrenimizdir. Gerçek anlamda bir kozmozdur. Hem beden hem de ruhtur ev, der, “Ev, bizi insani olana taşır. İnsani değerleri sadece deneyimler ve düşünceler teyit etmez. İnsana nüfuz eden değerler düşlemeye aittir. Ev, süreklilik yönünde verdiği öğütleri çoğaltır. Ev, insanı sadece gökten inen fırtınalara karşı korumaz, yaşamdaki fırtınalara karşı da korur.&#8221;</p>
<hr />
<p>Her büyük hayal, bir ruh halini açığa vurur. Ev, içselliği dile getirir. Ev bir ruh halidir. Bir çocuktan ev çizmesini istemek, mutluluğunu barındırmak istediği en derin düşünü ortaya koymasını istemek demektir. Çocuk mutluysa kapalı ve korunmalı bir ev; sağlam ve derinlere kök salmış bir ev çizecektir, bacasında dumanların oynaştığı. Çocuk mutsuzsa eğer, çizdiği ev de onun kaygılarından izler taşıyacaktır. Harabeye dönmüş ruhlarımızı yerleştirebilecegimiz bir evimiz var mı? Belki de ruhlarımızın evsizliğidir, evlerimizi ruhsuz kılan.  s.19</p>
<hr />
<p>“Kokular, resimler, sesler, duyduklarımız bizim yeniden hatırlamamızı sağlar ve tüm bunlar sadece bellek değil insanı insan yapan değerlerin de toplamıdır,&#8221; demişti Leyla Neyzi. Her bir neslin zahmetle ve çileyle dengini aldığı inançlar, çağrışımlar, değerler, davranış söyleyiş edaları, sonraki nesillere sirayet eder ve işte budur toplumsal bellek.  s.20</p>
<hr />
<p>Dış dünyanın kaosunu ancak kendi içimizde, evin sıcaklıgı ve samimiyetiyle bir nebze söndürebiliriz.  s.24</p>
<hr />
<p>Evlilik terapisti John Gottman çiftleri yıllarca izledikten sonra boşanmayla sonuçlanan evlilik etkileşimlerini dört ana başlık altında özetler. Çatışma zamanlarında eşlerin birbirine karşı gösterdiği dört temel olumsuz tutum, yani “dört atlı” şunlar: Aşağılama, eleştiri, savunmacılık, duvar örme. Bu dört atlı, bir bakıma “narsist” kişiliğin tezahürleri olarak karşımıza çıkıyor.</p>
<hr />
<p>Haddi zatında âşık olmak kolay ama bir başka insanla yaşamak zor. Romantik aşk, diğer kişinin bir ruh ikizi veya mükemmel uyumlu kişi olarak ülküleştirildiği bir süreci içerir. Aşıklar adeta, “birbirleri için yaratıldıklarını” hisseder. Aşkın çılgınlığında ötekinin imgesi benim ihtiyaçlarıma göre yeniden kurulur. Sevilen kişiyi kendi benliğimin bir imgesi olarak görür ve farklılıkları görmezden gelirim. Oysa ideal sevgiliyi bulma inancı bir yanılsamadır ve uzun ömürlü bir yakınlığa temel teşkil edemez. İlişkinin bir yerinde büyü bozumu mukadderdir.  s.27</p>
<hr />
<p>Evliligin sonsuza dek bir aşk esrimesine gömülü olacağını sanan aldanır. Evlilik sürecekse eğer, ortak hedefler için birlikte gayret göstermenin, karşılıklı saygı ve dostluğun ön plana çıkması gerekir. Bir insanla yaşamak belki tüm duygusal ihtiyaçlarımızı karşılamaz, belki eşimiz ruh ikizimiz falan da değildir. İlişkide mevcut olan, canlılığını devam ettiren her neyse ondan istifade etmemiz lazım, Dış dünyada ve iç âlemimizde huzur kaynaklarımızı çoğaltmamız da evlilik bağı üzerindeki gerilimi düşürecektir.  s.28</p>
<hr />
<p>Bir evi yuva yapan, ocağında tüten muhabbettir. Güzellik, sıradan gerçekliği aşan yaşantılarda bize göz kırpar. Ruhun ebediyete kapı araladığı anlar, sevginin bizi güzelleştirmesine izin verdiğimiz anlardır. Bir evi yuva yapan, orada bulduğumuz güzelliktir. Demem o ki göz ve ruhlarımız birbirine değsin. Sonra omuzlarımız birbirine değsin de birlikte ufku seyredelim.  s.29</p>
<hr />
<p>“Dünyanın çivisi çıkmışsa ve aileler çocuklarına göstermedikleri ilgi ve şefkati üst kalite şeyler alarak telafi ediyorlarsa, internette birden çok şeyle uğraşmak için kendileri bile tek başlarına durup düşünmeye zaman ayırmaz olmuşlarsa, sevginin zamana, şefkate ve esnekliğe ihtiyaç duyduğunu anlamak yerine, her gün bir çiçek gibi biraz sulayıp bakmak yerine beraberliklerini sona erdirmeyi seçiyorlarsa, yetişkinler sadece araçsal akla bel bağlıyorlarsa ve eleştirel düşünme kapasitelerini artık kaybetmişlerse&#8230; soludukları havanın ahlaken kirlendiği düşünüldüğünde ve etrafında gördükleri onca örnekle, çocuklar ve öğrenciler bunu nasıl yapabilecekler?” diye yazıyor Zygmunt Bauman.  s.31</p>
<hr />
<p>Nihad Sâmi Banarlı, Türkçenin Sırları adlı çok değerli eserinde, “Resim sanatında mâvi ile sarının birleşerek yeşil olması gibi, izdivaçta da renklerin ve şekillerin izdivacından bir &#8216;âile rengi&#8217;nin doğabilmesi güzeldir. Gün geçtikçe pişmanlığı artan izdivaçlar, yalnız evlenenler için değil, çevre için de azaptır. Asırların tâmâmiyle milli bir sanatla işleyip ahşap çizgiler, saçaklar, güzel çeşmeler, sıcak ağaçlar ve minârelerle inşâ ettiği bir Türk mahallesine, sefertası misâli, bir beton binâ yapılmış gibi, bu türlü âileler mahallede bir ur&#8217;dur. Böyle izdivaçların, ayaklarına zencir vurulmuş gibi evlenenleri bir arada tutması, her şeyden önce bir manzara çirkinliğidir,” diyor.   s.40</p>
<hr />
<p>Artık sert bir parmak işaretiyle hizaya getirebileceğimiz çocuklar yok. Soru soran, işin aslını öğrenmek isteyen çocuklarımıza makul cevaplar vermek zorundayız.  s.50</p>
<hr />
<p>Hayatı boyunca kucaklanmayan bir insan zamanla katılaşıyor. Katılaşan şey esneyemez. Esnemeyen şey ise fazla zorlandığında kırılır. Katı kurallarla büyüyen kişilerin hayatın zorlukları karşısında kırılması gibi&#8230;  s.52</p>
<hr />
<p>İnsanın ancak dışarıdan alınacak “takviye sevgi”yle mutlu olabileceğini sanmak saflık. Eşlerimizin bizi daha çok sevmesini dilemek yerine biz sevilmeye daha layık insanlar olalım. Şunu soralım kendimize: Almak istediğim kadar verebiliyor muyum? Sevilmeye değer olmadığımı bildiğimde dahi sevilmek istiyor muyum? W. H. Auden&#8217;in o enfes dizelerinde dile geldiği gibi: “Denk düşmeyecekse duygular birbirine/ Bırak, daha çok seven ben olayım.” Neden kuzum, daha çok seven sen olmayasın?  s.60</p>
<hr />
<p>Yapılan araştırmalara göre, evliliğinde mutlu olanlar, evli olmayanlara göre daha sağlıklı, daha uzun ve daha huzur içinde yaşıyorlar. Bu tarz bir evlilik yaşam kalitelerini artırmakla kalmıyor, yaşamlarını daha doygun ve anlamlı kılıyor. Evliliğin sevilmek, sayılmak, değer görmek, paylaşmak, yeni deneyimler elde etmek, üretmek, hayatına yeni anlamlar katmak gibi insana iyi gelen tarafları insanların içinde var olan umutlarını yeşertiyor. Ve bu umut devam ettikçe evlilik müessesi de devam edecek gibi görünüyor.  s.61</p>
<hr />
<p>Batı&#8217;da yapılmış bir çalışma sonucuna göre, insanların evlilik öncesi flört dönemi uzadıkça evlilikte hayal kırıklığına uğrama ya da birbirinden sıkılıp bıkma ve evliliğin kopma ihtimali artıyor. Evlilik öncesi uzun zamanı birlikte geçirmiş olmak, evliliğin sağlamlığına değil, çabuk sıkılıp kopmaya bir işaret olarak da algılanabiliyor. İki öğrencinin beş on sene bütün sorumluluklardan azade olarak görüşmesi başka bir şey; iş başa düşüp evi birlikte idame ettirmeleri, yeni sorumlulukları taşıyabilmeleri ise bambaşka bir şey.   s.62</p>
<hr />
<p>İki kişinin birbirinde kaybolduğu, ikisinin de birbirini ayırt edemediği bir halden, “İkimiz ayrı varlığız, birbirimizin haklarını, ayrı varlığını tanıyoruz, senin ihtiyaçların olduğunu görüyorum, senin ihtiyaçlarını kendi ihtiyaçlarımın gerisine koymuyorum,” dediğimiz saygı ve sevgiye dayalı bir beraberliğe dönüştürebilmek. Bu yarenlik ve dostluk duygusudur işte: Uzun ömürlü ve buna rağmen huzurlu kalabilmiş evliliklerin sırrı.  s.64</p>
<hr />
<p>Her birimiz kendimizi olduğumuz gibi, olanca kusur ve sıradanlığımız içinde sevebilmeyi öğrenirsek kimse ötekini yaralamayı aklının ucuna getirmez. Evliliği çürüten şeylerden birisi de onu güç yarıştırdığımız bir arena haline getirmek. Benliklerimizi törpüleyebildiğimiz ölçüde ilişkilerimiz olgunlaşıyor.  s.65</p>
<hr />
<p>Oysa evlilikte doğru insan diye bir şey olduğunu kesinlikle söylemek çok zor. Çünkü modern ailede en temel problemlerden birisi anlam krizi, anlam buharlaşması, anlam boşalması. Saint-Exupery, “Hiç kimse başkalarıyla ortak ve çıkarsız bir ideali paylaşmadıkça rahat bir nefes alamaz. Hayat, bize sevginin birbirimize bakmak değil beraber aynı yöne bakmak olduğunu öğretti,” diyor İnsanların Dünyası kitabında. Senin ve benim hayatımı birleştiren bir ülkü var mı, bir anlam var mı, biz ne için yaşıyoruz? Sadece birbirimiz için mi, sadece çocuklarımıza hizmet etmek için mi yaşıyoruz? Niçin varız bu dünyada? Benim hayatımı ışıklandıran şey nedir? Aynı iyilik, aynı güzellik, aynı hakikat etrafında buluşabiliyor muyuz? Birbirimizle hakikati, güzelliği, iyiliği değiş tokuş edebiliyor muyuz? Ben bu konuda seni tamamlayabiliyor muyum? Sen beni tamamlıyor musun? Birbirimizi hayra, iyiliğe çağırabiliyor muyuz? Birbirimize bir basamak olabiliyor muyuz o konuda? İşte bu, tartışmamız gereken en temel meselelerden. Ancak bu “ideal birliği” dahi doğru insan olmak için yetmeyebiliyor.   s.67</p>
<hr />
<p>Yeni kurulan ailenin harcının baştan sağlam tutulması lazım. Burada da eşlerin olgunlaşmış kişilikler olması çok önemli. Olgunlaşmanın yaşla ilgisi yoktur; insanlar ileri yaşlarda da hatta anne baba olduklarında bile yeterince olgunlaşmamış kalabiliyor. Urfalı bir danışanım “Gelinlerin cefa gördüğü çağda gelindim, kaynanaların cefa gördüğü çağda da kaynana oldum,” demişti bana. Kaynanalar da bazen cefa görüyorlar. Gelin, kaynanaya surat asarak, onu evinde istemeyerek, evine buyur etmeyerek, eşinin “beraber annesine gitme arzusunu” geri çevirerek, onu hiçe sayarak, eşini manipüle ederek ona eza edebiliyor. Yani aslında onun saygınlığına halel getirerek yapıyor bunu. İnsanların farklı ihtiyaçlarına hürmet etmek lazım. Biz toplumumuzdaki bu olguyu kaldırıp bir kenara atamayız; Batılı el kitaplarından Evlilik Terapileri kısmını okuyup herkese “Bağımsızlaşın, yükünüzü atın, kimseye eyvallah etmeyin!” diyemeyiz. Biz sosyosentrik (toplum odaklı) bir toplumuz, ahengi önemseyen bir toplumuz, Batı gibi hiper-bireycilik (aşırı bireycilik) üzerine kurulu bir toplum değiliz. Ne karıkocanın yapışık olması ne de ana oğulun/kızın yapışık olması iyi; ikisinden de hayır gelmiyor.   s.71</p>
<hr />
<p>Evlilikte yoldaşlık, arkadaşlık duygusu çok önemli. İyi evlilik, iyi aile, iyi yuva hiç tartışmanın olmadığı bir yer değil, aksine fikir ayrılıklarının olduğu lakin bunların konuşularak bir uzlaşmayla neticelenebildiği, çatışmaların onarılabildiği bir yer veya durumdur. İyi evlilikler için bir formül: Beş takdir cümlesine bir tekdir cümlesi. Her şeyde eleştirilecek bir şey bulup karşı tarafın kusurlarını ve kötü sayılan yönlerini yüzüne vurmak o insanı bir süre sonra kendisiyle ilgili şaşkınlığa düşürüyor. “Bu kadar değersiz biri miyim ben?” diyor ve içten içe büyük bir öfke biriktirmeye başlıyor. O evlilikler zamanla bir güç yarışına, egoların ringe alındığı bir boks müsabakasına dönüşüyor.   s.73</p>
<hr />
<p>Olgunlaşmış ebeveyn mükemmel, hiçbir şey hissetmeyen, hiç öfkelenmeyen, hiç üzülmeyen ve her daim sakin kalabilen değil, kendi duygularının farkında olup duygularının faturasını başkalarına kesmeden duygu durumunu düzenleyebilen, duygusunu reddetmeden yaşayabilen, tetiklendiğini fark edip onarabilen, kriz anında çocuğunu yatıştırabilen ebeveyndir. Kimi anne babalar çocuklarına dertlerini boca ediyor ve onlardan terapistlik bekliyor. Bu çocuklar erken yaşlanıyor. Çocuklarınızın ıstıraplarınızdan öğrenebilmesi, “yaralardan değil yara izlerinden konuşmak”la mümkün, yani sizin acılarınızdan ne öğrendiğinizi anlatmanızla. Unutmamak gerekir ki, kimse ebeveynliğe okulundan mezun olarak başlamıyor. Bu, hem ebeveynin hem de çocuğun gelişmeye-öğrenmeye devam ettiği bir yolculuk.  s.81</p>
<hr />
<p>Kışın ortasında içimizde bekleyen o görünmez yazdır dayanıklılık.Zorluklarla karşılaşmadan ortaya çıkmaz.   s.84</p>
<hr />
<p>“Anneler çocuklarını anlamsız bir yolla severler. Anneler bu anlamsız yol haricinde başka türlü sevmeyi bilmezler. Çocuklarını dünyanın merkezine, dünyayı da kalplerinin merkezine koyarlar.” Christian Bobin  s.91</p>
<hr />
<p>21. yüzyılda anneliğe verilen anlam, kapitalizm tarafından değiştirilmiştir. Yeni kapitalizm, ebeveynlerden birinin çocuklarla evde kalabilmesi yerine “bütün ebeveynlerin çâlışmasına” karar verdi. Bu nedenle çocukların erken çocukluk döneminin önemli bir kısmı kurumsal ortamlarda ya da aile dışında bir bakıcıyla geçiyor artık. Hiçbir zemin, ticarileşme için bundan daha verimli olmadı. Bir annenin sevgisi kurumsal çocuk bakım zincirleri tarafından kâr temelli çocuk bakım hizmetlerine dönüştürüldü. Kitlesel zorunlu eğitimi uygulamaya koyan yeni kapitalizm, kurumsal yaşamın erken çocukluk dönemine yayılmasını sağladı. Yeni kapitalizm altında ebeveynden ayrı geçirilen uzun saatlerle çocukluk yeniden şekilleniyor. “Çocuk bakıcılığı” ise anne ile yaşanan yoğun aşk ilişkisinin ortasına giriyor.  s.95</p>
<hr />
<p>Ana akım feminizmin, neoliberalizmin çarkına kolayca kapıldığını görüyoruz. Feminizmin kadınlar için oluşturduğu “aynılık olarak eşitlik” terimi yeni değerler için en uygun terim olarak seçilmişti. “Aynılık olarak eşitlik”, kadının erkekle eşit eğitim ve çalışma şartları çizgisinde değerlendirilme talebiydi. Ancak gelinen noktada, feminizmin adalet ve özgürlük taleplerinin kısmen berhava edildiği, ana akım feminizmin gündeminin kadınların terimleriyle değil, mevcut yeni kapitalizm terimleriyle belirlendiği görülüyor. Yeni ekonomi sisteminde, annelik değersizleştiriliyor ve küçültülüyor. Tasarlanan sistem, anneliğe değil kreş sistemine ihtiyaç duyuyor. Bunun yanı sıra, savunmasız çocuk kavramı yeni kapitalizm sistemiyle revize edilerek “ailenin müşfik bakımına ve aileyle geçirilen zamana ihtiyaç duymayan” bağımsız ve dayanıklı çocuk icat edildi. Feminizm de bu yeni kapitalizmden nasibini aldı. İki gelirli ebeveyn zorunluluğu fikri kadının özgürleşmesi fikriyle yoğruldu. Çünkü kapitalizmin, piyasanın, özel alana, aile ilişkilerine kadar genişlemesini gerekçelendirmeye ihtiyacı vardı. Amerikalı sosyal teorisyen Philip Selznick&#8217;in dediği gibi, “Feminizm kapitalizmi kurtardı.&#8221;  s.97</p>
<hr />
<p>Sözlü kültür ve yazılı kültür üzerine kaleme aldığı Öküzün Ası eserinde anne-bebek arasındaki dili şöyle tarif ediyor Barry Sanders: “Her anne bu özel dili anlar, bebeğin agu&#8217;larını dinleyerek hemen hemen neye ihtiyacı olduğunu bilir. Soruları görüşlerden, gereksinimleri isteklerden ayırır ve gereken cümleyi söyleyerek doğru ve ilgiyle yanıt verir.Bu dil öğretilmez ve derslerle öğrenilmez. İşte sohbet dediğimiz şey en temel düzey ve biçimiyle budur: En derin, en duygusal ölüm kalım meseleleri bu masum dille halledilir. Bebek ne istediğini &#8216;anlatarak&#8217; anneyi &#8216;haberdar eder”; annenin cümlelerin ritmine, soluk alıp verişe —-kıkırdama ve kahkahalarla canlı ve ayakta tutulan, gevşek ve önceden tahmin edilemez bir yapıyaayak uydurmasını sağlar. Yani çocuk annenin “akışkan&#8217; olmasına yol açar ve ona kendini “akıntıya bırakmasını” öğretir&#8230; Eğer bebeğini anlamak istiyorsa anne, esnek olmalı, anında tepki verebilmeli, farklı çözümleri deneyebilmelidir.”  s.102</p>
<hr />
<p>Annenin yüzünün seyredilmediği bir dünya karanlık ve güvensizdir.Dünya annenin yüzüyle ışıldar.  s.103</p>
<hr />
<p>Annelerin, bakım misyonu kadar önemli bir diğer işlevi de çocuğu hayata hazırlama vazifesi. Bir annenin çocuğuna gerektiğinde “hayır” diyebilmesi, onun isteklerinden bir kısmını reddetmesi, çocuğun da ileride kendini rahatsız eden durumlarda “hayır” demeyi öğrenmesini sağlar; ama daha ötesinde başkalarının sınırlarına saygı gösterme duygusunu geliştirir. Kişiliğin çekirdeğini oluşturan özdenetim duygusu böylece biçimlenir. Annenin çocuğunun gözünde kötü kişi olarak görünmemek için sınır koymaktan kaçınması ve bu işi mesela babanın sırtına yüklemesi, annenin ilişki değerleri konusunu çocuğa çok yanlış bir şekilde öğretmesine neden olur. Annenin çocuğu disipline etmesi çok önemlidir; bu yapılmadığı takdirde, çocuk ileride sevgi duyacağı insanlara saygı duymaz. |  s.111</p>
<hr />
<p>Henry Cloud ve John Townsend de Anne Faktörü adlı kitaplarında şöyle diyor: “Çocuklar özel olmadıkları zamanlarda bile özel olduklarını bilmek ihtiyacındadırlar. Her çocuk başarısız olur ya da her şeyi en iyi biçimde yapamaz. Bunun nedeni, çaba göstermemesi, yeteneksizliği ve şanssızlığı olduğu gibi hepsinin bir karışımı da olabilir. Başarılı oldukları zaman annelerinin kendileri için mutlu olduğunu bilmek ihtiyacındadır, ama başarılı olsalar da olmasalar da annelerinin sevgisinin sürekli olduğunu da bilmeye gereksinimleri vardır&#8230; Anne çocuğun başaramadığını başarmalıdır. Eğitim budur. Çocuğun taşıyamadıgı duyguları anlayıp kabul eder ve onları değiştirmeye kalkmadan kendinde saklar. Daha sonra çocuğu bunaltmadan onun sindirebileceği biçimde ona geri verir. Böylece, çocuk yeteri kadar olgunlaşıp duygularının sorumluluğunu al maya hazırlanır.&#8221; İyi anne, çocuğun yaşadığı olumsuzluğu sükünetle dinler, çocuğunun ıstırabının altında ezilmemesi için ona el verir, çocuğun kusurunu onun suratına çarpmaz.  s.112</p>
<hr />
<p>Çocuklarımız konusunda kaygılanmaya bayılıyoruz! Hatta bazı ebeveynler istiyorlar ki çocukları her şey olsun, hem piyano çalsın hem ata binsin&#8230; Meşhur adlandırmayla “proje çocuklar” yetiştiriyorlar. Bunu yaparken bazı anne ve babalar kendi narsistik ihtiyaçlarını karşılıyorlar. “Benim çocuğum başkalarının çocuklarını geçsin, ben de kendime buradan bir haz devşireyim” telaşı. Frank Furedi, kaygılı, aşırı korumacı ve takıntılı ebeveynlerin tutumlarının, “Sanayi Devrimi sonrası risk toplumlarında ortaya çıkan geleceği ve bilinmeyeni yönetme, uzmanların desteğine başvurma (ihtiyatın kurumsallaşması) ve her türlü beklenmedik meselede bir bilenden akıl sorma alışkanlığı&#8217;nın bu belirsizliği izale etme ihtiyacından kaynaklandığına dikkat çekiyor.  s.115</p>
<hr />
<p>Catherine Mathelin. Baba sadece yasayı ve buyruğu temsil etmez, aynı zamanda annenin sevdiği erkektir ve çocuk için bir özdeşleşme simgesidir. Hep yasaklayan, hep buyuran bir baba, çocuğunun kendisiyle özdeşleşmesine izin vermez. Çocuğuna her istediğini alan, ona her konuda müsamahakâr davranan bir baba ise adeta verdiği rüşvetle sevgi satın almak istemektedir. Baba, ancak davranışlarıyla kendisini saydırır. Yeri geldiğinde onu incitmeden çocuğuyla çatışmayı göze alır zira çocuğunun bu mukavemete ihtiyacı vardır. Sendeler çocuk, sonra babasına tutunur.  s.141</p>
<hr />
<p>Daha önceki kuşaklarla karşılaştırıldığında modern ailelerin, iş hayatı, televizyon, alışveriş ve benzeri etmenler dolayısıyla çocuklarıyla neredeyse yarı yarıya daha az zaman geçirdiğini söyleyebiliriz. İki ebeveynin de bulunduğu bazı ailelerde ise anne hâlâ çocukların bakımından s0rumlu olan tek kişi. Dolayısıyla daha çok annenin ön planda olduğu, babanın da çocuğuyla ilgilendiği ve anneye destek verdiği aileler, çocuklar için huzurlu bir ortamın sağlanacağı makbul aile formu olarak onaylanıyor. Erkeklerin çocuk yetiştirmeye iştiraki ve çocuklarının bakımını paylaştıkları kadınla kurdukları sağlıklı ve güçlü ilişki arasında doğrudan bir bağ bulunuyor. Erkek ve kadın arasındaki ilişki ne kadar olumlu ve güçlü ise, erkeğin çocukla ilişkisi de o derece olumlu ve yoğun oluyor. Babanın çocuklarına olan ilgisi, anneyle kurduğu ilişkinin kalitesi ile paralellik gösterirken, anne ve babanın aynı evi paylaşmasıyla da artış gösteriyor.  s.142</p>
<hr />
<p>Araştırma sonuçları, eşleri çalışan erkeklerin, eşleri çalışmayanlardan daha mutsuz olma eğilimi gösterdiğine ve daha yüksek oranda ruhsal sıkıntı yaşadığına işaret ediyor. Yapılan bazı araştırmalarda, erkeklerin ergen çocuklarındansa küçük çocuklarına, kız çocuklarındansa erkek çocuklarına, üvey çocuklarındansa öz çocuklarına babalık etmeyi yeğlediği gözlemlenmiş. Orta ya da yüksek pozisyonlu işlerde çalışan ya da kendi işinin patronu olan babalara kıyasla düşük pozisyonlu işlerde işçi olarak çalışan babaların ailesiyle daha çok zaman geçirdiği; anne bir işte çalışıyorsa veya erkek genç yaşta baba olduysa bu “babaların” da aileye atılımının daha yüksek olduğu görülmüştür.   s.144</p>
<hr />
<p>Çalışmalar, çocuk büyütmede daha etkili faktörün cinsiyet rolleri değil, aile içi samimiyet, sıcaklık, yakınlık ve destek olduğunu gösteriyor. Bunun yanı sıra ebeveynlerin bireysel özelliklerinin daha önemsiz olduğu ve ailenin birlikte geçirdiği sürenin uzunluğundan çok niteliğinin önemli olduğu da araştırmaların gösterdiği bir başka sonuç.  s.146</p>
<hr />
<p>Araştırmalara göre, onlu yaşlarına gelen her iki cinsiyetten çocuklar için duyarlılık, güven ve ihtiyaçlar söz konusu olduğunda tercih edilen ebeveyn, bebeklikte olduğu gibi annedir. Buna mukabil, babaların sunduğu şakacı ve oyuncu tarz, çocukları babalarından uzaklaştırır. Bu tarz, ileri yaştaki çocuklarda, babalarının onların ihtiyaçlarını ve düşüncelerini ciddiye almadıkları gibi bir izlenim oluşmasına yol açabilir. Oğullar için babadan ayrılık, erkek kimliğinin oluşması bakımından elzem bir aşama, Babanın anahtar rollerinden birisi, oğlan çocuğunu erkeklik rolüne, erkeklerin dünyasına, kimliğini bir erkek olarak kurgulayacağı yere hazırlamaktır.  s.149</p>
<hr />
<p>Kimi babalar vardır, en büyük aşkları kendileridir; böyle bir babanın oğlu olarak dünyaya gelmek çileli bir ömür demektir. Onlar yarım kalmış bütün düşlerini oğullarının gerçekleştirmesini yani oğullarının kendi eksik hayatlarını tamamlamasını isterler. Ya da, eğer hayatta dikiş tutturmuş iseler, isterler ki oğulları kendi tahtlarına otursun; onların şöhret, iktidar ve mirasını devam ettirsin. Oğullarına farklı ve özgül bir hayatı çok gören babalar, istekleri yerine gelmezse küser ve bir ömür boyu onunla konuşmazlar. Benliğin bu abidevi yükselişi, yeryüzünün en güçlü kan bağını ezer geçer. Üstelik baba ve oğul arasında çatışma varsa, orada bir galip bulmak zordur. Çocuklarının gelişim evrelerinde “orada olan” babalar, onlara ne büyük bir iyilik yapıyor! Babaları kendileriyle ilgilenen çocuklar duygularını daha iyi düzenliyor, daha yüksek toplumsal ve akademik başarı gösteriyorlar. Babalar çocuklarını bayal kırıklıklarına tahammül etme ve işleri kendi başlarına çözme konusunda daha fazla cesaretlendiriyor. Baba sevgisini doyasıya tadan çocuklar duygusal açıdan daha istikrarlı, daha az öfkeli, kendilerine güvenen ve dünyaya daha olumlu bakan bireyler oluyor. Öte yandan “yok baba&#8221;ların çocukları, bağımlılık yapıcı madde kullanımı, depresyon ve intihara daha fazla meyledebiliyor, okuldaki başarıları daha düşük olabiliyor.  s.152</p>
<hr />
<p>Eğitmek, kaçınılmaz olarak iktidar kullanır. Bu eğitim müşfik bir babanın verdiği eğitim de olsa, Mesele, iktidarın, sadece gerçekten lüzumlu olan yerlerde ve görünmez şekil de kullanılmasıdır. Çocuklar duygusal olarak beslenmeden, sevilip okşanmadan, kucağa alınmadan büyütülemezler. Bu şekilde olursa hiç büyüyemeyeceklerdir. Eksiklikleri her de fasında onları çocukluğun çaresiz dünyasına savuracaktır, Bir baba, eğitimini çocuğuna sevgiyle ve şefkatle vermeyi öğrenmelidir. Ancak çocuğun davranışları, net kurallarla (ebeveynin de aynı şartlarda uyacağı, tutarlı, makul kurallar) tedbiren sınırlandırılmazsa, neyin aşırı olduğuna dair bir çizgi çekilmezse, babalık görevi gereğince yerine getirilmiş olmaz. Teknoloji kullanımında, ailece ortak davranış sergilemek, “yapma” derken, aynı davranıştan bizzat kaçınmak önemlidir. Sınır koymak, çocuğun ileride rastgele bir güdünün peşinde hayatını ziyan etmesine mani olur.  s.186</p>
<hr />
<p>Yaşlanırken çocuklaşacak olan ebeveynlerin, ileride kendilerine nasıl muamele edilmesini istiyorlarsa çocuklarına öyle davranmaları yerinde olacaktır. “Çocuk ne yaşıyorsa onu öğrenir, eğer bir çocuk, sürekli eleştirilmişse kınama ve ayıplamayı öğrenir. Eğer bir çocuk, alay edilip aşağılanmışsa, sıkılıp utanmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, hoşgörü ile yetiştirilmişse, sabırlı olmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, desteklenip yüreklendirilmişse, kendine güven duymayı öğrenir. Eğer bir çocuk, hakkına saygı gösterilerek büyütülmüşse, adil olmayı öğrenir. Eğer bir çocuk, aile içinde dostluk ve arkadaşlık görmüşse, bu dünyada mutlu olmayı öğrenir” demiş Dorothy Nolte. Sağlıklı bir iletişimin kazanılabilmesi için, öncelikle ebeveynlerin çocuklarına güvendiklerini hissettirmeleri önem taşıyor. Hemen suçlamak, kural koymak ve cezalandırmak yerine iletişime geçmek, bir sohbet içinde ona kulak vermek faydalı olacaktır.  s.188</p>
<hr />
<p>Günümüzde pek çok çocuğun belki düzinelerce oyuncağı var. Bu durum, onların kendilerini daha iyi ifade etmeleri açısından onlara çok daha ” geniş bir yelpaze sunuyor. Fakat aynı zamanda, oyuncaklar ekseriyetle artık “oynanabilir” prensibi yerine “satın alınabilir” olma prensibiyle üretiliyor. Durum böyleyken de çocuklar sahip oldukları şeylerden çok daha kolay sıkılıyor. Çünkü çocuk sahip olduklarına en ufak bir emek sarf etmeden sahip olabiliyor, piyasada daima ulaşabileceği daha yeni ve daha iyi seçenekler mevcut. Bu çocuklar daha küçük yaştan itibaren, “daha iyi” ve “daha fazla&#8221; prensibiyle büyüyorlar. Oysa çocuklara kendi başlarına öğrenebilecekleri, emek verecekleri ve keşif yapabilecekleri daha fazla alan yaratmamız gerekiyor. Aksi halde, gitgide daha doyumsuz çocuklar görüyoruz çevremizde. Hayatın erken döneminde çok sayıda ayrıcalıkla.   s.197</p>
<hr />
<p>Bir gün bir anne bana şu şikâyetle geldi: “Dört yaşındaki çocuğumu ne zaman kreşe bıraksam vaveylayı koparıyor, bağırıp çağırıp ağlamaya başlıyor, ben de yeniden kucağıma alıyorum eve dönüyorum mecburen. Çocuğumu okula alıştıramadım.” Biraz derinlemesine hikâyesini dinleyince şu ortaya çıktı: Anne çocuğunu kreşe bıraktığı anda gözleri nemleniyor, göz pınarlarında yaşlar birikmeye başlıyor. Çocuk da bunu görüyor, “Annem beni buraya bıraktı, kendini kötü hissediyor, burası tekin bir yer değil, en iyisi ben annemin kucağında durayım!” diye hissedip o da ağlamaya başlıyor. Çocuklar bizim ruh hallerimizi hassas antenleriyle hemen hisseder ve bizi kendilerince korumaya alırlar. Anne ve baba, çocuğu yatıştırmanın kendilerinin asli ödevleri olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıdır.   s.201</p>
<hr />
<p>Dinlemek belki de insanoğlunun sahip olduğu en önemli lütuflardan olmasına rağmen, nadiren dikkatimizi “tamamen” vererek karşımızdakini dinleriz. Oysa gerçek anlamda işitilmek ve anlaşılmak hepimizin doğal ihtiyacı. Çocuklar bayatlarında pek çok korku, kaygı, üzüntü ve hayal kırıklığı yaşarlar. Ebeveynlik ise çocuğun hayat boyu yoldaşı olmayı gerektirir; temeli güven üzerine kurulu olması gereken ve hayat boyu süren bir yolculuktur. Ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkinin en iyi gelişme biçimi dinleme, anlama ve ifade etme üçgeninden geçer. Çocuğun, ebeveyni tarafından içtenlikle ve pürdikkat dinlenmesi iletişimin yoğunluğunu artırırken bir yandan da güven duygusunu besler. Ebeveyn, çocuğuna tam anlamıyla yöneldiğinde, kendi kaygı, korku ve kontrol ihtiyacı yerine çocuğunun yüreğindekilerle ve duygularıyla uyumlanma şansı yakalar. Bu o kadar büyük bir nimet ki&#8230;  s.217</p>
<hr />
<p>Çocuklar için en iyi öğrenme yolu ebeveynini model almaktır. Çocuklar, ebeveynin hayattaki zorlu durumlara karşı verdiği tepki ve duygularını dışa vurmalma) biçimlerini özümserler. Başkalarına merhametli, saygılı ya da kibar davranmayan kişilerin kendi çocuklarından da başkalarına karşı bu şekilde davranmalarını beklemeleri akla uygun olmayacaktır. Aynı ilke, ebeveynin, hayatındaki zorluklarla başa çıkabilme becerileriyle çocuğuna örnek teşkil etmesi durumunda da geçerlidir. Zorlayıcı durumlar hayatta hüküm sürerken çocuk, ebeveynini istikrarlı, sakin, dayanıklı ve mücadeleci olarak görebiliyorsa kendisine dünyadaki zorluklarla nasıl baş edebileceğine dair bir kılavuz oluşturabilir.  s.218</p>
<hr />
<p>Hiçbirimiz kendimizi suçlu hissetmeyelim. Çocukları için elinden geleni yapmakta olan hiçbir anne baba kendini suçlu hissetmemeli. Siz sevgiyi vermek istediğiniz sürece, siz onlara daha güzel bir dünya sunmak istediğiniz, yeterince iyiyi yapmaya gayret ettiğiniz sürece çocuk sevgiyi zaten yakalar.  s.223</p>
<hr />
<p>Anne baba olarak bizim de bazen düştüğümüz bir tuzak var; en çok yapılan hatalardan bir tanesi çocuğu başka bir çocukla kıyaslamak. Bir çocuğu potansiyeliyle, yapabilecekleriyle değil, yapamadıklarıyla yargılamak. O kadar kötürüm edici bir şey ki bir çocuk açısından bul Ondaki potansiyellere, ihtimallere işaret etmek yerine, “Şunları başaramadın ama bak o başardı,&#8221; dediğimiz anda çocuğu hayata eksik, kırgın ve mağlup başlatıyoruz. Dünyada gerçekten daha fazla başarılı insana ihtiyaç var mı? Bence daha fazla birbirini anlayan insana ihtiyaç var.  s.232</p>
<hr />
<p>On yedi yaşında bir delikanlıyla konuşmuştum, “Ben üniversiteyi kazandığım zaman babam bana en lüksünden bir araba almalı; çok çalıştım, kazandım!&#8221; diyordu. Hayata oradan başlamak istiyor çocuk, çünkü pamuklara sarılıp sarmalanmış, “Sen en iyisisin, en iyilere layıksın!” denmiş, “hormonlu çocuk&#8221; olarak büyütülmüş, organik değil. Hayatta hayal kırıklığı, öfke, reddedilme yaşamadan önüne ipek halılar serilerek büyütülmüş çocuklar bunlar. Sonra da gerçek hayatla karşılaştıkları anda duvara tosluyor ve tuzla buz oluyorlar. İşte hiper anne babanın koruyuculuğu orada iflas ediyor.   s.238</p>
<hr />
<p>Kusursuz anne ve baba yoktur. Çocuklarımızı prensler veya prensesler olarak yetiştirsek dahi, dünya onların önünde diz çökmeyecek. Çocuklar öncelikle “öteki&#8221;ne saygı duymayı öğrenmelidir. Ötekine ve kendine saygı. Kendine saygı duymanın bir yolu da dürtülerine gem vurabilmekten geçer. Sabaha kadar oyun oynamak istiyorum ama bunu yaparsam kendime zarar vermiş olacağım. Beni kızdıran arkadaşıma vurmak istiyorum ama onun canını acıtmaya hakkım yok. Dürtü kontrolü, kendisine hâkim olan ebeveynin çocuŞuna öğretebileceği bir şeydir. Yetişkinler ahlak kaidelerine ve yasalara uyduğu takdirde çocuklar da uyar. Bizim buyruklarımıza boyun eğdiği için yapmaz bunu, bizim sunduğumuz örneğe inandığı ve bizi sevdiği için yapar. Çocuğunu memnuniyetsizliğin her türlüsünden korumak isteyen ebeveynler her şeye “eyvallah” demeyi bir düstur olarak benimseyebiliyor. Oysa çocuğun gelişmesi biraz da her arzunun doyurulamayacağını öğrenmesi ile kaim.  s.239</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/">Kemal Sayar – Hatıraların Evi-Günümüzde Aile  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-hatiralarin-evi-gunumuzde-aile-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
