<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İmam Şatibi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/satibi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 19 Jun 2016 00:24:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İmam Şatibi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Resulullah&#8217;ın (a.s) Sünneti Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 15:18:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberin Görevi Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'ın Sünneti Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Kur'anın Açıkla]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Kur'anın Açıklası]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin mânâsı]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Kur'an Diyenler]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Kur'an Yeter Diyenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7869</guid>

					<description><![CDATA[<p>BİRİNCİ MESELE: Sünnetin mânâsı: Sünnet kelimesi bir ıstılah olarak çeşitli an­lamlarda kullanılır: Sünnetin birinci mânâsı: Sadece Hz. Peygaraber&#8217;den nakle-dilegelen, bizzat Kur&#8217;ân tarafından ele alınmayan, aksine Hz. Pey­gamber tarafından beyan edilen şeylerdir. Bunların Kur&#8217;-ân&#8217;m genel olarak getirdiği esasların beyanı mahiyetinde olup ol­maması arasında fark yoktur.[1] Sünnetin ikinci mânâsı: &#8220;Bid&#8217;at&#8221; m karşıtı anlamındadır. Meselâ bir kimse Hz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/">Resulullah’ın (a.s) Sünneti Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-113.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7870" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-113.jpg" alt="Resulullah'ın (a.s) Sünneti Hakkında" width="196" height="257" /></a></p>
<p><strong>BİRİNCİ MESELE:</strong></p>
<p><strong>Sünnetin mânâsı:</strong> Sünnet kelimesi bir ıstılah olarak çeşitli an­lamlarda kullanılır:</p>
<p><strong>Sünnetin birinci mânâsı:</strong> Sadece Hz. Peygaraber&#8217;den nakle-dilegelen, bizzat Kur&#8217;ân tarafından ele alınmayan, aksine Hz. Pey­gamber tarafından beyan edilen şeylerdir. Bunların Kur&#8217;-ân&#8217;m genel olarak getirdiği esasların beyanı mahiyetinde olup ol­maması arasında fark yoktur.[1]</p>
<p><strong>Sünnetin ikinci mânâsı:</strong> &#8220;Bid&#8217;at&#8221; m karşıtı anlamındadır. Meselâ bir kimse Hz. Peygamber&#8217;in davranışına uygun ha­rekette bulunduğu zaman &#8220;Falan kişi sünnet üzeredir&#8221; denilir. Bu­rada söz konusu davranış şeklinin Kur&#8217;ân&#8217;da açıklanmış olup olmaması[2] arasında fark yoktur. Aksi şekilde harekette bulunduğu za­man ise &#8220;Falan kişi bid&#8217;at üzeredir.&#8221; denilir. Öyle gözüküyor ki, sünnetin bu kullanılış şeklinde dikkate alınan husus sadece şeriat sahibinin yani Hz. Peygamber&#8217;in ameli[3] olmakta ve &#8220;sün­net&#8221; tabiri işte bu açıdan kullanılmakta; yapılan fiilin Kitab&#8217;m bir gereği olup olmadığı noktasına bakılmamaktadır.</p>
<p><strong>Üçüncü anlamı:</strong> Sünnet sözcüğü, sahabenin işleye-geldikleri şeyler anlamında da kullanılmaktadır. Sünnet diye isimlendirilen bu şeylerin Kitap&#8217;ta veya sünnette olup olmamasına[4]da bakılma­maktadır. Çünkü bu halleriyle onlar:</p>
<p><strong>a)</strong> Ya kendilerince sabit olan fakat bize kadar ulaşmayan bir sünnete tâbi olmuşlardır.</p>
<p><strong>b) </strong>Ya da üzerinde tümünün veya halifelerinin icmâ ettiği bir içtihada[5]dayanmışlardır.</p>
<p>Onların bir konuda görüş birliği etmeleri, (serî delillerden biri olan) icmâ olmaktadır. Halifelerinin icmâı ise, aslında tüm sahabe­nin icmâı anlamına gelir.[6] Çünkü maslahat gereği tüm insanları o şey ile amel etmeye sevketmeleri ve bu arada sahabenin böyle bir davranışa karşı herhangi bir tepki göstermemesi, onların da o hük­me katıldıklarını gösterir.[7]</p>
<p>Bu durumda mürsel maslahatlar[8] ve istihsân(a dayalı uygula­malar) sünnetin bu sonuncu kullanılış şekli altına girer. Nitekim sahabe devrinde gerçekleştirilen içki cezasının seksen sopaya çıkarılması[9], zenâatkârların tazminle sorumlu tutulması[10], Kur&#8217;ân&#8217;-ın bir mushaf halinde toplanılması[11], bütün insanların Kur&#8217;ân&#8217;ı yedi çeşit okuma şekli içerisinden (ahruf-ı seb&#8217;a) tek bir şekil üzere okumalarının sağlanması,[12] divanların kurulması[13] ve benzeri[14] uy­gulamalar bu kabildendir. Sünnetin sahabe uygulaması anlamında kullanılışının doğruluğuna şu hadis de delâlet eder: &#8220;Sünnetime ve hidayete erdirilmiş râşid halifelerin sünnetine yapışın&#8221;[15]</p>
<p><strong>Buraya kadar anlatılanları topladığımızda, sünnet sözcüğünün kullanılışının şu dört yönü içerdiği ortaya çıkmaktadır:</strong></p>
<p><strong>1) </strong>Hz. Peygamberin sözleri,</p>
<p><strong>2)</strong> Fiilleri,</p>
<p><strong>3) </strong>Tasvipleri (ikrar, onay).[16] Hz. Peygamber&#8217;den  sâdır olan bütün bu söz, fiil ve tasvipler ya vahye dayalıdır, ya da—Hz. Peygamber hakkında içtihadın sahihliği görüşüne göre— içtihada dayalıdır.</p>
<p><strong>4)</strong> Sahabe ve halifelerden nakledilen uygulamalar. Bu türden olanlar da, her ne kadar söz, fiil ve tasvip (ikrar) gibi üçe ayrılabilirse de, tek bir tür olarak kabul edilmektedir. Zi­ra sahabeden nakledilen şeyler, aynen Hz. Peygamber&#8217;den nakledilenler gibi detaylı bir şekilde ele alınma­maktadır.[17]</p>
<p><strong>İKİNCİ MESELE:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetin Yeri:</strong> Sünnet, dikkate alınma bakımından Kitap&#8217;tan sonra gelir.[18] Buna şu hususlar delalet eder:</p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Kitap kat&#8217;î, sünnet ise zannîdir. Sünnette kat&#8217;îlik ancak, kıs­men söz konusu olabilir; tafsilâtta kat&#8217;îlikten söz edilemez. Kitap ise hem genel hem de tafsil üzere kafidir. Kat&#8217;î olan, zannî üzerine takdim olunacağından, Kitab&#8217;ın sünnet üzerine takdimi lâzım gelir.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Sünnet, ya Kitab&#8217;ı beyan etmektedir ya da ona ilave bir hüküm getirmektedir. Eğer Kitab&#8217;ın içeriğini beyan mahiyetinde ise, o za­man sünnet, dikkate alınma bakımından beyan edilene nisbetle ikinci derecede bir yere sahip olacaktır. Şöyle ki, beyan edilecek olan şeyin düşmesi durumunda, beyanın da düşmesi lâzım gelir; bunun aksine beyanın düşmesi halinde ise beyan edilecek olan şey düşmez. Durumu böyle olan birşeyin (yani Kitab&#8217;ın) tâbi durumda olana takdimi gerekir. Eğer sünnet, beyan edici mahiyette değil de Kitab&#8217;a ilave birşey getiriyorsa, o zaman ona itibar Kitab&#8217;a bakıl­dıktan ve aranılanın onda bulunamamasından sonra olacaktır. Bu da Kitab&#8217;ın mertebece sünnetten önde geldiğinin delilidir.</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Bu.konuda gelen naklî deliller vardır. Muâz hadisi bunlardan­dır: Bu hadise göre, Hz. Peygamber ile, Yemen&#8217;e vali gön­derdiği Muâz (r.a.) arasında şöyle bir konuşma cereyan eder:</p>
<p>— Ne ile hükmedeceksin?</p>
<p>— Allah&#8217;ın kitabıyla.</p>
<p>— Ya onda bulamazsan?</p>
<p>— Rasûhıllah&#8217;m sünnetiyle.</p>
<p>—Onda da bulamazsan?</p>
<p>—Reyimle ictihad ederim..[19]</p>
<p>Hz. Ömer, kadı Şureyh&#8217;e yazdığı mektubunda ise şöyle demiştir: &#8220;Sana bir durum geldiği zaman, Allah&#8217;ın kitabına göre hükmet. Eğer Allah&#8217;ın kitabında hükmü olmayan bir durum karşına çıkarsa, Rasûlullah&#8217;ın verdiği hükümle hükmet&#8230;&#8221; Başka bir riva­yette ise şöyle demiştir: &#8220;Eğer Allah&#8217;ın kitabında bir şey bulursan onunla hükmet ve başka hiçbir şeye iltifat etme.&#8221; Hz. Ömer, bu sö­zün mânâsını bir başka rivayette şöyle açıklamıştır: &#8220;Allah&#8217;ın kita­bında gördüğün şeyi bak al ve o konuda başka hiçbir kimseye bir-şey sorma. Allah&#8217;ın kitabında bulamadığın şey hakkında ise, Rasû­lullah&#8217;m sünnetine tâbi ol!&#8221; Buna benzer bir söz İbn Me-sûd&#8217;dan da nakledilmiştir. O şöyle demiştir: &#8220;Sizden birinize bir da­va arzedildiği zaman, Allah&#8217;ın kitabı üzere hükmetsin. Eğer Allah&#8217;­ın kitabında hükmü bulunmayan bir mesele ile karşı karşıya ge­lirse, o zaman da Rasûlullah&#8217;m sünneti üzere hükmetsin.&#8221;İbn Abbâs ise, kendisine birşey sorulduğu zaman, eğer o meselenin hükmü Allah&#8217;ın kitabında varsa, onunla hükmederdi. Eğer Allah&#8217;ın kitabında hükmü yoksa ve o konuda Rasûlullah&#8217;tan  bir hüküm varsa onunla hükmederdi. Selef ve ulemâ sözlerinde, sün­netin Kur&#8217;ân&#8217;dan sonra geldiğini gösteren benzeri sözler pek çoktur.</p>
<p>Hanefî usûlcülerin taksiminde yer alan farz ve vacip ayırımı da, Kitâb&#8217;m sünnet üzerine takdimi, Kitab&#8217;a itibarın sünnetten da­ha güçlü olduğu esasından kaynaklanır. Bu ayırımın mânâsı konu­sunda diğerlerinin de farklı düşünmediğini söyleyebiliriz. Bu du­rumda herkes tarafından kesin olarak kabul edilen sonuç şudur: Sünnet, değerlendirme bakımından Kitap mertebesinde değildir.</p>
<p><strong>İtiraz: Bu sonuç, tahkikçi âlimlerin görüşlerine aykırıdır. Şöy­le ki:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Alimlere göre sünnet, Kitap üzerinde hâkim konumda iken, Ki­tap sünnet üzerinde hâkim değildir.[20] Çünkü Kitab&#8217;ın iki ya da da­ha fazla durumlara ihtimali olabilir, sonra sünnet gelerek bu ihti­mallerden maksûd olanı belirler. Bu durumda sünnete dönülmüş ve Kitab&#8217;ın gereği terkedilmiş olur. Keza bazen Kitab&#8217;ın zahiri emir olur, sonra sünnet gelir ve onu zahir mânâsından çıkarır. Bu ise sünnetin takdim edildiğinin bir delilidir. Bu konuda şunu belirtmek dahi yeterlidir: Sünnet Kitab&#8217;ın mutlakını takyit, umûmunu tahsîs eder ve onu zahiri dışında başka mânâlara yorar. Nitekim bu konular usûl kitaplarında zikredilmiştir. Meselâ Kur&#8217;ân, her hırsı­zın elinin kesilmesi hükmünü getirmiştir. Sünnet ise, koruma (hırz) altında bulunan ve nisap miktarına ulaşan malı çalan kimse­nin elinin kesileceğini belirtmek suretiyle Kur&#8217;ân&#8217;ın getirdiği hük­mü tahsis etmiştir. Yine Kur&#8217;ân, zahir olan her maldan zekât alın­ması hükmünü getirirken, sünnet bunu belirli mallara tahsis et­miştir. Allah Teâlâ, kendileriyle evlenmeleri haram olan kadınları saydıktan sonra: &#8220;Bunların dışında kalanlar size helâl kılındı&#8221;[21]buyurur. Sünnet ise, bu genellemeden bir kadının halası ve teyzesi ile bir arada nikâh edilmesi hükmünü dışarı çıkarır. Bütün bunlar Kur&#8217;ân&#8217;ın zahirinin bırakıldığını ve sünnete itibar edildiğini göste­ren örneklerdir. Bu tür örnekler sayılamayacak kadar çoktur.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p><strong>Bir diğer nokta şudur:</strong> Kitap ve sünnetin tearuz etmesi (çeliş­mesi) durumunda usûlcüler, Kitab&#8217;ın mı yoksa sünnetin mi takdim edileceği, ya da gerçekten tearuzun söz konusu olup olmayacağı ko­nusunda ihtilaf etmişlerdir.[22]</p>
<p>Bazıları Muâz hadisi üzerinde eleştiride bulunmuşlar ve aslın­da onun delil olamayacağını söylemişlerdir. Çünkü gerçekte Ki-tap&#8217;ta olanın tümü, sünnetin tümü üzerine takdim olunmaz.[23]Zira (sübût bakımından kat&#8217;î olan) mütevâtir sünnet, delâlet bakımın­dan Kur&#8217;ân nasslarından geri değildir.[24] Kitab&#8217;ın zahiri karşısında vâhid haberlerin durumu ise ictihad mahalli olup tartışmaya açık­tır. Bu yüzden de söz konusu olan görüş ayrılıkları[25] meydana gel­miştir. Bunlara göre Muâz hadisinde sözü edilen takdim, daha ko-lay ve kendisine ulaşılması daha yakın olan (Kitap) ile işe başlama­ya yorulur. Durum böyle olunca da, mutlak surette Kitab&#8217;ın sünne­te takdim edileceğini söylemenin bir anlamı kalmaz; aksine hangisinin takdim edilip esas alınacağını delil belirler.[26]</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Sünnetin, Kitap üzerinde hâkim konumda olmasından maksat, onun öne alınması ve Kitab&#8217;ın atılması mânâsına değildir. Aksine bu söz, sünnette ifade edilenin, bizzat Kitap&#8217;ta murad olu­nan mânâ olduğu anlamına gelir. Bu durumda sanki sünnet, Ki­tab&#8217;ın getirmiş olduğu hükümlerin şerh ve tefsiri mertebesinde oiuf. Nitekim: &#8220;İnsanlara indirileni açıklayasın diye[27] âyeti de bunun böyle olduğunu gösterir. Meselâ: &#8220;Erkek ve kadın hırsızın el­lerini kesin&#8221;[28]âyetini sünnet açıklayarak, elin bilekten kesileceği­ni, çalman malın koruma altında ve en az nisap[29]miktarı kadar olacağını belirtmişse, bu haddizatında âyetten murad olan mânâ ol­maktadır; bu durumda bu hükümlerin Kitapla değil de sünnetle sabit olduğunu söylememiz doğru olmaz. Aynı şekilde meselâ imam Mâlik ya da bir başka müfessir bize bir âyet ya da hadisin mânâsı­nı açıklasa ve biz de onun gereği ile amel etsek, şimdi bizim &#8220;Biz Allah&#8217;ın (c.c.) ya da Rasûlullah&#8217;ın buyruğu ile amel ediyo­ruz&#8221; demek yerine &#8220;Biz falanca müfessirin sözü ile amel ediyoruz&#8221; dememiz doğru olmaz. Sünnetin, Kitab&#8217;ın getirdiği diğer hükümleri beyanı da aynı şekildedir. Şu halde &#8220;sünnetin Kitap üzerinde hâkim konumda olması&#8221; ifadesinden maksat, &#8220;onun açıklayıcısı ol­ması&#8221; demektir. Sünnet tarafından maksat açıklanmışken hâlâ mücmel ve çeşitli mânâlara muhtemel Kur&#8217;ân nassları yanında du­rulmaz; sünnetin gereği alınır. Ancak bu, hiçbir zaman sünnetin Kur&#8217;ân üzerine takdimi anlamına gelmez.</p>
<p><strong>Tearuz konusundaki usûlcülerin ihtilafına[30] gelince,</strong> Deliller bölümünün başında[31] da geçtiği gibi vâhid haber kesin olan bir kâideye dayandığı zaman, amel konusunda makbuldür; aksi takdirde durup beklemek (tevakkuf) gerekir. Vâhid haberin kesin bir kaideye dayanmış olması demek, Kur&#8217;ânî küllî bir mânânın altına girmesi demektir. Nitekim bu sözün mânâsı orada açıklanmıştı. Bu durumda biz, buradaki ile orada açıklanan hususları birlikte ele al­dığımız zaman, âyet İle vâhid haber arasındaki tearuzun, aslında iki Kur&#8217;ânî asıl arasında meydana gelen tearuz olduğunu görürüz. Bu durumda konu Kitabın sünnetle muârazası olmaktan çıkar ve Kitabın Kitap&#8217;la tearuzu halini alır. Dolayısıyla da zannînin kafiye tearuzundan değil; iki kafinin birbiri ile tearuzundan söz edilir.[32] Ancak vâhid haber herhangi bir kat&#8217;î esasa dayanmıyorsa, o zaman mutlak surette Kur&#8217;ân&#8217;ın takdimi gerekecektir.[33]</p>
<p><strong>Üçüncü noktaya[34]şu şekilde cevap verilir:</strong> Mütevâtir olarak zikredilen haberlerin hemen büyük çoğunluğu, caiz olan bir işin varsayımı şeklindedir ve sünnet-i nebevîyye içerisinde, olayın vuku bulduğu zamânâ kadar mütevâtir olduğuna hükmedilebilecek ha­disler bulmak hemen hemen imkânsızdır. Dolayısıyla konu ile ilgili ileri sürülen itiraz noktası ya vakıada olmayan ya da vukuu çok nâdir bulunan bir hususla ilgilidir; fazla bir önemi yoktur.[35] Allah&#8217;u alem! [36]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ MESELE:</strong></p>
<p>Sünnet, mânâ bakımından sonuçta Kitâb&#8217;a çıkar ve ona daya­nır. Dolayısıyla sünnet: Kitab&#8217;ın, ya mücmelinin tafsîl edilmesi[37], ya müşkil olanının açıklanması[38] ya da muhtasar olanının izah edilmesidir.[39] Çünkü sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın beyanıdır. &#8220;İnsanlara indi­rileni açıklayasın diye sana Kur&#8217;ân&#8217;ı indirdik&#8221;[40] âyetinin delalet et­tiği mânâ da bu olmaktadır. Sünnette yer alıp da, Kur&#8217;ân&#8217;da genel ya da detaylı olarak temas edilmeyen hiçbir şey yoktur.</p>
<p>Keza Kur&#8217;ân nasslarının, şerîatın küllî esasları ve kaynağı ol­duğunu gösteren bütün deliller[41]bu konu hakkında da delil olur. Yüce Allan, Hz. Peygamber hakkında: &#8220;Şüphesiz ki sen, yüce bir ahlâk üzeresin&#8221;[42] buyurmuş, Hz. Aişe ise bunu, onun ah­lâkının Kur&#8217;ân olduğunu[43] belirterek açıklamış ve onun ahlâkını[44] beyan konusunda bu ifadeyle yetinmiştir. Bu da gösterir ki, Hz. Peygamber&#8217;in bütün sözleri, fiilleri ve tasvipleri Kur&#8217;ân&#8217;a dayanır ve sonuçta ona çıkar. Çünkü ahlâk nihayet bu şeylerden ibarettir. Sonra Yüce Allah, Kur&#8217;ân&#8217;ı &#8220;herşeyin açıklayıcısı&#8221;[45] kıl­mıştır. Bundan da, sünnetin Kur&#8217;ân içerisinde genel olarak münde­miç olması lâzım gelir. Çünkü emir ve nehiy, Kitap&#8217;ta yer alan şey­lerin başında gelir.[46] &#8220;Kitap&#8217;ta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadik ,[47] &#8220;Bugün size dininizi tamamladım&#8221;[48]âyetleri de aynı mânâyı verir. Dinin tamamlanmasının, Kur&#8217;ân&#8217;ın indirilmesi ile olduğu[49] murad olunmaktadır. Şu halde sünnet, sonuç itibarıyla Kur&#8217;ân&#8217;da olanın açıklanması olmaktadır. Sünnetin, Kur&#8217;ân&#8217;a daya­lı ve sonuç itibarıyla ona çıkmasının mânâsı da işte budur.</p>
<p>Diğer taraftan eksiksiz yapılan istikra da, bunun böyle olduğu­nu göstermektedir. Nitekim birazdan[50] —Allah&#8217;ın izniyle— ele alı­nacaktır. Deliller bölümünün başında da geçtiği üzere, sünnet so­nuç itibarıyla Kitâb&#8217;a çıkmakta ve ona dayanmakta; aksi takdirde[51] kabulü konusunda duraksamak gerekmekteydi. Bu, konu ile ilgili yeterli bir esastır.</p>
<p><strong>İtiraz: Bu husus birkaç noktadan dolayı doğru değildir:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: &#8220;Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra se­nin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.[52] Bu âyet, Hz. Peygamber&#8217;in Bistui Zübeyir lehine Ensârî&#8217;den önce bahçesini sulaması hakkında verdi­ği hüküm sebebiyle inmiştir. Hadis Muvatta (ve diğer muteber ha­dis kitaplarında) yer almaktadır.[53] Oysa ki bu hüküm, Allah&#8217;ın kitabında yoktur. Sonra bu âyet, onun hükmün ağır bir Yine Allah şöyle buyurmaktadır: &#8220;Ey inananlar! Allah&#8217;a ita­at idin, peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer birşeyde çekişirseniz —Allah&#8217;a ve âhiret gününe inanmışsa İmlini Allah&#8217;a ve peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibarıyla en güzeldir. [54]Meselenin çözümünü Allah&#8217;a bırak­mak, Resulullah&#8217;a bırakmaktır; Rasûlullah&#8217;a bırakmak ise, ölümünden sonra onun sünnetine müracaat etmektir.[55]</p>
<p>Allah Teala yine şöyle buyurmaktadır: &#8220;Allah&#8217;a itaat edin, peygambere  itaat edin, karşı gelmekten çekinin.[56] Daha başka buna benzer, Allah&#8217;a itaat ile Rasûlullah&#8217;a itaati ayrı ayrı zikreden nasslar  vardır. Bunlar, Allah&#8217;a itaatin konusunun, Kitabında .emredip yasakladığı şeyler olduğunu, Rasûlullah&#8217;a itaatinde Kuranda yer almayan ve bizzat kendisinden gelen emir ve nehiylere tabi olmak suretiyle olacağını gösterir. Çünkü, sünnet eger kuranda mündemiç bulunsaydı, o zaman o da Allah&#8217;a itaatten sayılırdı.&#8221;O&#8217;nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.&#8221;[57] buyurur. Bu  Ilı, Paygumlmr&#8217;i) ait ayrıca itaata mahal bir konu olduğunu gösterir ki, bu da Kur&#8217;ân&#8217;da yer almayan sünnet olur. Allah buyurur: &#8220;Kim peygambere itaat ederse Allah&#8217;a itaat etmiş olur.[58]Peygamber size neyi getirmişse onu alın ,size neyi yasakladıysa ondan kaçının.[59]Kuranda yer alan deliller göstermektedir ki ,peygamberin getirdiği emir ve yasak ettiği herşey ,hüküm itibarıyla Kurannın getirdiklerine ek olarak katılmaktadır;bu durum onun ayrı bir şey olması,ona ilave birşeyler getirmesi gerekir.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Sünnetin terk edilerek sadece Kur&#8217;ân&#8217;a uyulmasını yeren hadisler vardır. Eğer sünnetin içeriği, Kitap&#8217;ta bulunsaydı, o takdirde Kitap ile amel halinde sünnet hiçbir şekilde terkedilmiş olmazdı. Bu konuda gelen hadislerden bazıları şöyledir: &#8220;Yakında sizden biri çıkar ve şöyle der: &#8216;İşte Allah&#8217;ın kitabı. Onun içerisinde bulunan helalleri helâl kabul ederiz, onda yer alan haramları da haram sayarız.&#8217; Haberiniz olsun! Kime benden bir hadis ulaşır da onu yalanlarsa, bu haliyle o Allah&#8217;ı, Rasûlünü ve o hadisi kendisine ulaştıranı yalanlamış olur.&#8221; Hz. Peygamber (s.a.) bir başka hadisinde de şöyle buyurmuştur: &#8220;Çok geçmez sizden biri koltuğuna kurulur; kendisine benden bir hadis rivayet edildiği zaman şöyle der: “Aramızda ve aranızda Allah&#8217;ın kitabı var. Onda helâl olarak bulduğumuzu helâl kabul eder, onda haram olarak bulduğumuz şeyi de haram sayarız.” Dikkat edin! Allah&#8217;ın Rasûlünün (s.a.) haram kıldığı da aynen Allah&#8217;ın haram kıldığı gibidir. (Tirmizi, İlim 10; İbni Hanbel,2/367, 4/132) Başka bir rivayet de şöyledir: &#8220;Sakın ola sizden birinizi koltuğuna kurulmuş (şöyle bir tavır sergilerken) görmeyeyim: Ona emrettiğim ya da yasakladığım şeylerden bir şey gelir de şöyle der: Bilmiyorum (böyle bir şey yok). Biz Allah&#8217;ın kitabında bulduğumuz şeye uyarız.&#8221; (Ebu Davud, Sünen 5(4/200)</p>
<p>Bu hadisler, sünette, Kur&#8217;ân&#8217;da olmayan bazı şeylerin bulunduğunu gösteren bir delil olmaktadır.</p>
<p><strong>&#8230;Kur&#8217;ân tarafından temas edilmeyen sayılamayacak kadar çok şey vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:</strong> Kadının halası ya da teyzesi ile bir arada nikahlanmasının, ehlî eşeklerin yenilmesinin,dişli yırtıcı hayvanların yenilmesinin haram kılınması[63], di­yet, esirlerin fidye karşılığı kurtarılması, müslümanın kâfir karşılı­ğında kısas yoluyla öldürülmemesi&#8230; gibi.</p>
<p><strong>Bunlardan bazıları şunlardır:</strong></p>
<p>Kadının halası ya da teyzesi ile bir arada nikahlanmasının, ehlî eşeklerin yenilmesinin, dişli yırtıcı hayvanların yenilmesinin haram kılınması[64], diyet, esirlerin fidye karşılığı kurtarılması, müslümanın kâfir karşılığında kısas yoluyla öldürülmemesi&#8230; gibi.</p>
<p><strong>Hz. Ali&#8217;nin rivayet ettiği hadiste işaret etmek istediği şeyler de bunlar[65] olmaktadır: </strong></p>
<p>O şöyle demişti: &#8220;Yanımızda şunlardan başka birşey yoktur: ALLAH&#8217;ın kitabı, müslüman bir kişiye lütfedilen anlayış, bir de şu sahifede bulunanlar[66] Başka bir hadiste de şöyle gelmiştir: Hz. Ali (r.a.) bir hutbe îrad etti. Yanında, üzerinde bir sahife asılı bulunan bir kılıç Vardı. Şöyle dedi: ALLAH&#8217;a yemin ederim ki, bizim yanımızda Allah&#8217;ın kitabından, bir de şu sahifede bulunandan başka okumakta uldııftumuz başka bir yazılı metin yoktur.&#8221; Sonra sahifeyi açtı. Onda (zekât ya da diyetle ilgili olarak) develerin yaşlan vardı. Yine onda şöyle deniyordu: &#8220;Medine, Ayr&#8217;dan filan yere (Sevr&#8217;e) kadar haramdır. Kim orada bir bid&#8217;at çıkarırsa ALLAH&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun! ALLAH ondan, ne bir tevbe ne bir fidye kabul etmesin[67]</p>
<p><strong>Ayrıca şu ifadeler vardı: </strong></p>
<p>&#8220;Bü-tün müslümanların zimmetleri birdir; bu itibarla en alt mertebede olanları, (eman vermek gibi) onların tümünü bağlayacak sorumluluklar altına girebilir. Kim bir müslümânâ hıyanet ederse ALLAH&#8217;ın meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun! ALLAH ondan ne bir tevbe ne bir fidye kabul etmesin!&#8221; Sahifede şunlar d^ vardı: &#8220;Kim müntesip olduğu kimselerin izni olmadan başka bit-kavme intisap ederse ALLAH&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanları^ laneti onun üzerine olsun! ALLAH ondan ne bir tevbe ne bir fidye kabul etmesin![68]</p>
<p><strong>Hz. Peygamber e Yemen&#8217;e vali gönderdiği Muâz sında geçen konuşma da şöyle olmuştu:</strong></p>
<p>— Ne ile hükmedeceksin?<br />
— ALLAH&#8217;ın kitabıyla.</p>
<p>—Ya onda bulamazsan?</p>
<p>—Rasülullahın sünnetiyle.[69]</p>
<p>Daha başka bu mftnfida hadiulur de vardır. Bütün bunlar açıkca göstermektidir ki, sünnette Kur&#8217;ân&#8217;da olmayan şeyler de vardır.</p>
<p>Bazı âlimlerin: &#8220;Kitap, -sünnet için; sünnet de Kitap için bir alan bırakmıştır&#8221; şeklindeki sözleri de bu mânâyı ifade etmektedir</p>
<p><strong>(4)</strong></p>
<p>Sadece Kitap ile yetinme düşüncesi, ehl-i sünnetten olmayan nasipsiz kimselere aittir. Çünkü bunlar, bu aşırı düşüncelerini &#8220;Kitâb&#8217;ın herşeyi beyân etmiş olduğu&#8221; esası üzerine kurmakta ve sünnetin getirdiği hükümleri bir tarafa atmaktadırlar. Bu da onla­rın, ehl-i sünnet yolundan ayrılmaları ve Kur&#8217;ân&#8217;ı, iniş amacına uy­mayacak şekilde tevil etmeleri gibi bir tutuma girme sonucunu do­ğurmuştur. Bu konuda Hz. Peygamber&#8217;den [a.s] şöyle bir riva­yet gelmektedir: &#8220;Ümmetim hakkında en çok korktuğum iki şey vardır: Kur&#8217;ân ve süt. Kur&#8217;ân&#8217;dan korkum, mü&#8217;minlerle tartışmak için onu münafıkların öğrenmiş olmasıdır. Sütten korkuma gelince, (onu üretmek için) kırsal kesimlere giderler (cami ve cemaati bıra­kırlar) şehvetlerine uyarlar ve sonunda namazı terkederler[69]</p>
<p><strong>Bazı haberlerde ise şöyle gelmiştir: Hz. Ömer şöyle demiştir:</strong> &#8220;Bir kavim gelecek ve Kur&#8217;ân&#8217;m müteşâbihâtı ile sizinle tartışmaya gireceklerdir. Siz, onlara hadislerle mukabele edin. Çünkü hadisle­re vâkıf olanlar, Allah&#8217;ın kitabını daha iyi bilenlerdir.&#8221;</p>
<p><strong>Ebû&#8217;d-Derdâ ise:</strong> &#8220;Sizin hakkınızda endişe ettiklerimden biri de âlimin sürçmesi ve münâfıkm Kur&#8217;ân ile tartışmaya girmesidir&#8221; de­miştir.</p>
<p><strong>Yine Hz. Ömer&#8217;den şöyle söylediği nakledilmiştir:</strong> &#8220;Üç şey var­dır ki dini yıkar: âlimin sürçmesi, münâfıkın Kur&#8217;ân ile tartışmaya girmesi ve saptırıcı imamlar.&#8221;</p>
<p><strong>İbn Mesûd ise:</strong> &#8220;Öyle kavimler göreceksiniz ki, kendileri arka­larına atmış oldukları halde sizi Allah&#8217;ın kitabına çağıracaklardır. O zamanda siz ilme sarılın ve bid&#8217;at çıkarmaktan sakının, ifrata düşmekten kaçının, köklü ve güzel olana yapışın&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>Hz. Ömer:</strong> &#8220;Sizin hakkınızda iki tip insandan korkuyorum: Bi­ri, uygun olmayacak şekilde Kur&#8217;ân&#8217;ı tevile kalkışan kimsedir. Di­ğeri de kardeşiyle mülk yarışma girendir&#8221;  demiştir. Bu mânâda daha başka sözler de vardır ki âlimler onları hUıuımü bir tarih ite­rek Kur&#8217;ân&#8217;ı tovil etme ve reye başvurma konumum yormuşlardır. Alimlerden birçoğu, Hz. Peygamber&#8217;in şu buyruğunu ve hadisleri bu mânâya anlamışlardır:</p>
<p>&#8220;Yüce Allah ilmi, insanların arasından bir çırpıda çekip çıka­rarak almaz; aksine ilmi, âlimleri alarak alır. Sonunda hiçbir âlim bırakmayınca insanlar kendilerine câhil başlar edinirler, onlara sorular yöneltilir, onlar da bilgisizce fetva verirler; böylece hem kendileri sapar, hem de başkalarını saptırırlar.&#8221;[70]Hakikaten bid&#8217;at nah ipi erinin pek çoğu bu şekilde davranmışlar, hadisleri bir tarafa atmışlar ve Kur&#8217;ân&#8217;ı yersiz bir şekilde tevile yeltenmişler ve sonun-dtı da hem kendileri sapmış, hem de başkalarını saptırmışlardır.</p>
<p>Burada, hadise ancak Allah&#8217;ın kitabına uygun düşmesi halinde  edileceğini ifade eden bir hadis de zikretmiş olabilirler. Buna göre (güya) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: &#8220;Benden size ulaşan hadisleri Allah&#8217;ın kitabına vurunuz; eğer Allah&#8217;ın kita­bına uygun düşerse; onu ben söylemişimdir, eğer Allah&#8217;ın kitabına uygun düşmezse, onu asla ben söylememişimdir. Allah beni &#8216;la hidayete ulaştırmış iken, ben nasıl olur da ona (Kitab&#8217;a) mu­halefet edebilirim.&#8221; Abdurrahman b. el-Mehdî, bu hadisi zındıkla­rın ve Haricîlerin uydurmuş olduğunu söylemiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Nakledilegelen haberlerin sağlamlarını sakatlarından ayırmada mahir olan ilim erbabınca bu sözlerin Hz. Peygamber&#8217;den sâdır olması mümkün olamaz.[71]</p>
<p>Bazıları bu hadisi, yine kendi yöntemiyle reddederek şöyle demişlerdir: Biz herşeyden önce bu hadisi Allah&#8217;ın kitabına arzederiz ve ona itimat ederiz. Biz bu hadisi vakıa Kitab&#8217;a arzettiğimizde, onun Allah&#8217;ın kitabına muhalif olduğunu görmekteyiz. Çünkü biz Kitap&#8217;ta, Rasûlullah&#8217;ın hadisleri içerisinde sadece Kitab&#8217;a uygun olanların alınmasını ge­rekli kılan bir esas görmemekteyiz; aksine Allah&#8217;ın kitabı bize mut­lak surette ona uymamızı istemekte ve ona itaat etmemizi emret­mekte, her hal ve durumda ona muhalefet etmekten kesin olarak sakındırmaktadır. Bu, sünnetin, sonuç itibarıyla Kur&#8217;ân&#8217;a çıktığı ve ona dayandığı görüşünde olanları ilzam edecek delillerdendir. Bu noktada hem önceki nesillerden hem de sonraki gelenlerden bazı gruplar doğru yoldan ayrılmışlardır. Dolayısıyla böylesi bir görüşe sahip olmak ve ona meyletmek, dosdoğru yoldan ayrılmak anlamı­na gelmektedir. Allah Teâlâ, lütfü ile bizi böyle bir sonuçtan koru­sun!</p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Biz sünnetin Kitab&#8217;ın beyan» olduğu esası üzerinden yürüdüğü­müz zaman, bundan mutlaka onun, Kitab&#8217;ın içinde bulunan ve bu­na ya da şuna ihtimali bulunan şeylerin beyanı olması lâzım gelir. Bu durumda sünnet, bu ihtimallerden birini belirler. Şimdi mükel­lef bu beyan doğrultusunda amel ettiği zaman hem kelâmıyla em­retmiş olduğu konuda Allah&#8217;a, hem de beyanın gereği olarak Rasûlullah&#8217;a itaat etmiş olur. Eğer yapılan beyanın aksi­ne hareket edecek olursa, o takdirde, beyana muhalif olan bu ame­linde Allah&#8217;a isyan etmiş olur. Zira onun bu ameli, Allah Teâlâ&#8217;nın kelamından muradının aksine işlenmiş olur. Bu haliyle o, aynı za­manda yapılan beyanın aksine hareket etmiş olacağından Rasûlul­lah&#8217;a da isyan etmiş olur.</p>
<p>Bu iki itaatin ayrı ayrı zikredil­miş olmasından, itaat konusu olan şeyin ayrı ayrı olmaları gibi bir sonuç lâzım gelmez. Bu lâzım gelmeyince de, itiraz sadedinde zikre­dilen âyetler, sünnette zikredilen şeylerin Kitap&#8217;ta bulunmadığını gösterecek bir delil olmaz. Aksine her ikisi de bir mânâda birleşebi-lirler ve bu durumda (biri Allah&#8217;a diğeri de Rasûlullah&#8217;a [yönelik olmak üzere) iki ayrı cihetten iki isyan, ya da iki ayrı itaat vuku bulur. Bunda olmayacak birşey de yoktur. Geriye Hz. Pey­gamber&#8217;in verdiği hükmün Kur&#8217;ân&#8217;da bulunup bulunma­ması kalmaktadır.[72]Bu da Allah&#8217;ın izniyle birazdan ele alınacaktır. İtiraz sırasında &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan deliller göstermektedir ki, pey­gamberin getirdiği, emir ve yasak ettiği herşey, hüküm itibarıyla Kur&#8217;ân&#8217;m getirdiklerine katılmaktadır; bu durumda onun ayrı bir­şey olması, ona ilave birşeyler getirmesi gerekir&#8221; sözü doğrudur.Ancak bu ziyadelik, acaba bir şerhin getirdiği ilave mahiyetinde midir? Zira elbette şerhte, şerhedilende olmayan bazı unsurlar bu­lunacaktır; aksi takdirde ona şerh denmez. Yoksa gerçekten Kitap&#8217;­ta bulunmayan ilave bir mânânın getirilmesi kabilinden midir? İşte asıl tartışma noktası burasıdır.</p>
<p><strong>İkinci itiraz[73] sadedinde ileri sürülen hususlar da</strong> işte bu nokta göz önüne alınarak değerlendirilir (ve şöyle denilir: &#8220;Eğer sünnetin içeriği, Kitap&#8217;ta bulunsaydı, o takdirde Kitap ile amel halinde sün­net hiçbir şekilde terkedilmiş olmazdı&#8221; sözünüz kabul edilemez; ak­sine böyle bir durumda sünnet terkedilmiş olur. Çünkü bu durum­da, Kitab&#8217;ın içerdiği mânâya sünnet tarafından getirilen beyana il­tifat edilmemiş olmaktadır.)</p>
<p>Sonra hüküm Kur&#8217;ân&#8217;da icmâlî olur, sünnette ona detaylar ge­tirilirse, bunlar hüküm itibarıyla birbirinin aynı olmaz.[74] Meselâ &#8220;Namazı kılınız&#8221; emri namaz yükümlülüğünü mücmel olarak ge­tirmiştir. Sünnet ise ona açıklık getirmiştir. Böylece, beyanda, be­yan edilen şeyde bulunmayan mânâlar ortaya çıkmıştır. Nihâî ola­rak beyanın mânâsı ile beyan edilenin mânâsı aynı olsa bile bunlar hükümde farklıdırlar. Dikkat edilirse görülecektir ki, beyandan ön­ce mücmelin hükmü durup beklemek (tevakkuf) iken; beyanın hük­mü, gereği ile amel etmektir. Bu ikisi madem ki hüküm itibarıyla birbirinden farklıdırlar, öyle ise mânâ itibarı ile de farklı gibi kabul edilirler. Dolayısıyla bu açıdan sünnet, Kitap&#8217;tan ayrı (müstakil) gi­bi mütalaa edilir. (Hadislerde, sünnet hakkında &#8220;Kitabın benzeri&#8221; şeklinde geçen ifadeler, işte bu noktadan hareketle kullanılmıştır.)</p>
<p><strong>Üçüncü itiraz noktası ise,</strong> bundan sonra gelecek olan Dördüncü Mesele&#8217;de —inşallah— ele alınacaktır.</p>
<p><strong>Dördüncü itiraz noktasına gelince,</strong> sözü edilen kimselerin sün­net yolundan uzaklaşmış olmalarının sebebi, tamamen reye tâbi olup sünneti bir tarafa atmaları yüzündendir; başka bir sebepten dolayı değildir.[75]Şöyle ki: Bilindiği gibi sünnet Kur&#8217;ân&#8217;m mücmeli­ni açıklamakta, mutlakını kayıtlamakta, umûmunu tahsis etmekte ve pek çok Kur&#8217;ânî ifadeyi ilk bakışta anlaşılan zahirî sözlük mânâsından çıkarmaktadır. Böylece sünnetin açıklık getirmiş oldu­ğu şeyin, bizzat o ifadeden murâd-ı ilâhî olduğu da anlaşılmaktadır. Hal böyle iken sünnet bir tarafa atılır, arzu ve heveslerin peşine uyularak Kur&#8217;ânî ifadelerin mücerred zahirlerine tâbi olunursa, bu yaklaşımın sahibi değerlendirmesinde sapıtmış, Kitap hakkında ce­haletini ortaya koymuş olur ve körü körüne hareket etmekte oldu­ğu için hiçbir zaman doğruya ulaşamaz. Zira aklın dünyevî işlerle ilgili olarak çıkar ve zararları isabetli bir şekilde kavrayabilmesi çoğu kez nâdirattan olmaktadır. Âhiret konularıyla ilgili konularda ise hem genel esaslarda hem de detaylarda asla söz söyleyebilecek bir salâhiyeti yoktur.</p>
<p><strong>Hadisten delil[76] olarak kullandıkları şeylere gelince,</strong> eğer nakil açısından sahih değilse, onu her iki grubun da delil olarak kullan­ması mümkün olmaz. Eğer sahihliği sabitse veya kabul edilebilecek bir yol ile gelmişse, o takdirde onun üzerinde durmak gerekecektir. Çünkü hadis; ya katkısız Allah&#8217;tan gelen bir vahiydir, ya da Hz. Peygamber tarafından yapılmış bir ictihaddır; ancak bu durumda o Kitap ya da sünnetten sahih bir vahye dayandırılmış ve onun kontrolünden geçmiştir. Her iki takdire göre de hadisin Al­lah&#8217;ın kitabı ile çelişki halinde olması mümkün değildir.[77] Çünkü Hz. Peygamber kendi heva ve heveslerinden esinlenerek konuşmaz; onun konuşması ancak kendisine ilkâ edilen bir vahiy­dir. Hz. Peygamber&#8217;in hata etmesini caiz gören görüş üze­rinden yürünse bile, o asla hatası üzerinde devamlı bırakılmaz, der­hal tashih edilir ve sonunda o mutlaka doğruya döner. (Dolayısıyla ondan sâdır olan hadisler içerisinden hiçbirinde hata ihtimali bu­lunmamaktadır.) Hiç hata etmeyeceği görüşünden hareket edildiği zaman ise, onun ictihad ederek Allah&#8217;ın kitabıyla çelişen ve ona ters düşen bir hükümde bulunması öncelikli olarak düşünülemez. Evet, sünnetin Kur&#8217;ân&#8217;a ters de düşmeyen, uygun da düşmeyen, ak­sine Kur&#8217;ân&#8217;da sükût geçilen hükümler getirmesi caizdir. Ancak bu câizliğin aksine delil bulunacak olursa —ki bu meselede tartışılan nokta burasıdır— o zaman her hadis hakkında mutlaka Allah&#8217;ın ki­tabına uygun düşme[78] şartı aranır. Nitekim zikredilen hadis de bu hususu ortaya koymuştur. îtiraz sadedinde tenkit edilen hadisin mânâsı —senedi sahih olsun olmasın— doğrudur.</p>
<p><strong>Tahâvî, kitabında hadisin müşkil yönünün beyanı hakkında bu mânâda bir hadis tahric etmiştir:</strong> Abdülmelik b. Saîd b. Süveyd el-Ensârî — Ebû Hu-meyd ve Ebû Esîd senediyle Rasûlullah şöyle buyurmuş­tur: &#8220;Benden bir hadis duyduğunuz zaman, onu kalpleriniz tanır, tüyleriniz ve tenleriniz ona yatışır ve onu kendinize yakın görürsü­nüz. İşte ben o hadise hepinizden yakınım. Yine benden bir hadis duyduğunuz zaman, kalpleriniz onu yadırgar, tüyleriniz ve tenleri­niz ondan ürperir, onun bir münker olduğunu görürsünüz, işte o hadise ben hepinizden daha uzağım.'[79]</p>
<p>Yine sözü edilen Abdülme-lik&#8217;ten, o da Abbâs b. Sehl&#8217;den olmak üzere şu rivayeti yapmıştır: Übeyy b. Ka&#8217;b bir mecliste bulunuyordu. Oradakiler, kimisi zorlaş­tırıcı, kimisi kolaylaştırıcı olmak üzere Rasûlullah&#8217;tan çe­şitli rivayetlerde bulunuyorlardı. Übeyy b. Ka&#8217;b ise susmaktaydı. Onlar rivayetlerini bitirince şöyle dedi: &#8220;Bre adamlar! Rasûlullah&#8217;-tan size ulaşan hadis karşısında, kalp onu tanır, ten ona yatışır ve onu duyduğunuzda ümitvar olursanız, (bilin ki o Rasûlul-lah&#8217;tandır Rasûlullah&#8217;ın sözü olmak üzere onu tasdik edin. Çünkü Rasûlullah hayırdan başka birşey söy­lemez.&#8221; Tahâvî, bunun böyle olduğuna şu âyetleri delil getirmiştir: &#8220;İnananlar ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer[80]&#8221;Rablerinden korkanların bu kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri hem de kalpleri Allah&#8217;ın zikrine yumuşar ve ya­tışır[81]&#8221;Peygambere indirilen Kur&#8217;ân&#8217;ı işittiklerinde gerçeği Öğren­melerinden gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün[82]</p>
<p>Bu âyetler, Al­lah&#8217;ın kelâmını dinleyen ehl-i imanın tepkisini göstermektedir. Rasûlullah&#8217;tan rivayet edilen sözler de (vahye dayanması sebebiyle) onun cinsindendir. Çünkü hepsi de Allah katından ol­maktadır. Hadis dinlerken, aynen Kur&#8217;ân dinlerkenki ruh haletine girmeleri, o hadisin doğruluğuna bir delil olur. Eğer hadisi dinler­ken böyle bir ruh haletine girmiyorlarsa, o zaman o hadis karşısın­da durmak ve araştırmak gerekir; çünkü diğer hadislere benzeme­mektedir. Onun söylediğinden, hadisin mânâ bakımından muhalif değil, muvafık olması lâzım gelir. Çünkü eğer hadis Kur&#8217;ân&#8217;a muha­lif olsaydı, o zaman dinlenirken deriler ürpermez, kalpler yatışmaz-dı. Çünkü zıddın zıdda[83] yatkınlığı ve ona uygun düşmesi mümkün değildir. Yine et-Tahâvî, Ebû Hureyre&#8217;den şu rivayeti yapmıştır: Rasûlullah şöyle buyurmuştur: &#8220;Size benden tanıdığınız ve yadırgamadığınız bir hadis rivayet edildiği zaman, ben onu de­sem de demesem de siz onu tasdik edin. Çünkü ben iyi olup kötü ol­mayanı emrederim. Eğer size benden yadırgadığınız ve tanımadığı­nız bir rivayette bulunulursa, onu yalanlayınız; çünkü yadırganan ve tanınmayan birşeyi ben söylemem.[84]</p>
<p><strong>Bunun izahı şöyle:</strong> Riva­yet, eğer Allah&#8217;ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine[85]—içerdiği mânânın onlarda bulunması suretiyle— uygun düşerse, kabul edi­lir. Çünkü Rasûlullah onu o lafızla söylememişse bile, mâ­nâsını başka bir lafızla söylemiş olmaktadır. Kaldı ki Arap olmayan kimseler için Rasûlullah&#8217;m sözlerini, onların kendi dille­riyle açıklamak caizdir. (Bu da mânânın başka lafızlarla ifade edil­mesinin caizliğini gösterir.) Eğer rivayet muhalif düşüyor, Kur&#8217;ân ve sünnet tarafından tekzip ediliyorsa, o zaman onun atılması gere­kir ve o rivayetin Rasûlullah tarafından söylenmemiş ol­duğu anlaşılır. Bu da aynen öncekisi gibidir. Bütün bunlardan, ha­dis değerlendirilirken Kur&#8217;ân&#8217;a uygun düşüp, ona ters düşmemesi noktasının göz önünde bulundurulmasının doğru olacağı sonucu or­taya çıkar. Yapılan rivayetlerin şahinliği esas alındığı zaman onlar­dan maksat işte bu olur. Eğer sahih değillerse aleyhimize yine bir şey gerekmez; çünkü kastedilen mânâ doğrudur. Deliller Kitâbi&#8217;nın Birinci Tarafının İkinci Mesele&#8217;sinde verilen izahat da bunun böyle olduğunu ortaya koymaktadır. O bahiste uygunluk ve ters düşme konularında yeteri kadar örnek verilmiştir. Tevfîk ancak Allah&#8217;tan­dır.</p>
<p>Bu nokta anlaşıldıktan sonra şimdi şu noktanın ele alınmasına geçebiliriz: Kitabın sünnete delâlet yönü nasıldır? Sünnet, detaylar getirmek suretiyle Kitab&#8217;m bir açıklayıcısıdır. Hal böyle iken Kitap, sünneti kül halinde nasıl kapsar? İşte bu sorunun cevabı dördüncü meselenin konusunu teşkil edecektir: [86]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ MESELE:</strong></p>
<p><strong>Allah&#8217;a dayanarak diyoruz ki: Bu konuda insanların farklı yak­laşımları vardır:</strong></p>
<p><strong>a) </strong>Bunlardan biri gerçekten çok geneldir ve sanki o, Kitap&#8217;tan, sünnet ile amel etmenin sıhhati ve ona tâbi olmanın gerekliliği üzerine delil getirme mecrasına kaymıştır. Bu, &#8220;Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yo­lundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu ce­henneme sokarız&#8221;[87] âyetinden icmâın alınması gibi birşeydir. Bu yaklaşımda olanlardan biri Abdullah b. Mesûd&#8217;dur. Rivayete göre Esed oğullarından bir kadın kendisine gelir ve ona: &#8220;Bana ulaştığı­na göre sen falana, falana, dövme yapana ve dövme yaptırana lanet ediyormuşsun. Ben Kur&#8217;ân&#8217;ın iki kapağı arasında ne varsa hepsini okudum, fakat senin dediğin şeyi görmedim?!&#8221; dedi. Abdullah ona: &#8220;Peki, &#8216;Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse on­dan geri durun, Allah&#8217;tan sakının'[88] âyetini okumadın mı?&#8221; diye sordu. Kadın: &#8220;Evet okudum&#8221; dedi. İbn Mesûd: &#8220;İşte o, odur&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Bir başka rivayette Abdullah b. Mesûd:</strong> &#8220;Allah, dövme yapana, dövme yaptırana, kaşlarını aldırtana, Allah&#8217;ın yarattığını değiştire­rek güzellik için dişlerini seyreltenlere lanet etsin!&#8221; dedi. Onun bu sözü, Esedoğullarından bir kadına ulaştı ve (o gelerek) İbn Me-sûd&#8217;a şöyle dedi: &#8220;Ey Ebû Abdurrahmân! Bana senin falan falan kimselere lanet ettiğin haberi ulaştı.&#8221; İbn Mesûd ona: &#8220;Allah Rasûlüniin lanet ettiğine ben niye lanet etmeyecekmişim. O Allah&#8217;ın kitabında var&#8221; dedi. Kadın: &#8220;Ben Kur&#8217;ân&#8217;ın iki kapağı arasında ne varsa hepsini okudum, fakat onu görmedim?!&#8221; dedi. İbn Mesûd: &#8220;Eğer onu gerçekten okumuş olsaydın elbette görürdün. Al­lah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: &#8216;Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun, Allah&#8217;tan sakının.'[89] dedi.&#8221;[90]İbn Mesûd&#8217;un kadına &#8220;O Allah&#8217;ın kitabında var&#8221; deyip arkasından bu sözünü, &#8220;Elbet ben (şeytan) onlara emredeceğim de onlar muhakkak Allah&#8217;ın yarattığım değiştirecekler&#8221;[91]âyeti yerine &#8216;Pey­gamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun, Allah&#8217;tan sakının[92] âyeti ile açıklaması, bu âyetin sünnette yer alan herşeyi içermekte olduğunun İfadesidir.</p>
<p><strong>Aynı yaklaşım şu olayda da gözükmektedir:</strong> Abdurrahmân b. Yezîd, üzerinde elbisesi bulunan ihramlı bir kimse görür ve onu bu halden menetmek ister. Ancak o: &#8220;Bana, elbisemi çıkarttıracak Kur&#8217;ân&#8217;dan bir âyet getir&#8221; diye tutturur. Abdurrahmân da ona:&#8221;Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun. Allah&#8217;tan sakının&#8221;[93] âyetini okur.</p>
<p><strong>Yine rivayet edildiğine göre,</strong> Tâvûs ikindi namazından sonra iki rekat nafile kılardı. îbn Abbâs ona: &#8220;Onu bırak!&#8221; dedi. Ancak o: &#8220;Ra-sûlullah onu sadece sünnet edinilmesin diye yasaklamış­tır&#8221; diye karşılık verdi. İbn Abbâs: &#8220;Şüphesiz ki Rasûlullah ikindi namazından sonra namaz kılınmasını yasaklamıştır.[94] Bu durumda senin kılmakta olduğun bu namazdan dolayı azaba mı maruz kalacaksın, yoksa sevap mı alacaksın, bilemem. Çünkü Yüce Allah: &#8220;Allah ve Peygamberi birşeye hükmettiği zaman, inanan er­kek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz'[95] buyur­maktadır&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Rivayete göre,</strong> el-Hakem b. Ebân, İkrime&#8217;ye ümmüveledlerin[96]durumu hakkında sorar. İkrime, onların hür olduklarını söyler. el-Hakem: &#8220;Ne ile?&#8221; diye sorar. O da: &#8220;Kur&#8217;ân ile&#8221; diye cevap verir. Bu kez: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da ne ile?&#8221; diye sorar. İkrime: &#8220;Allah Teâlâ: &#8216;Ey ina­nanlar! Allah&#8217;a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin&#8230;[97] buyurmaktadır. Hz. Ömer, buyruk sahibi olanlardandı ve o, bu tür kadınların, düşükle de olsa âzâd olacakla­rını söylemişti&#8221; şeklinde cevap verir.</p>
<p>Bu yaklaşım, sünnet ile amel etme konusunun deliliendirilme-sine benzemekte hatta bizzat kendisi olmaktadır. Şu kadar var ki, bu uğraşıda deliller, Kitab&#8217;ın, sünnette yer alan tafsîlî mânâlara delâleti mecrasına kaydırılmıştır.</p>
<p><strong>b)</strong> Bir diğer yaklaşım ulemâca meşhur olanıdır. Mücmel olarak zikredilen hükümlerin beyanı sadedinde gelen aşağıdaki türden olan hadisler gibi. Bu beyan, ya amelin nasıl yapılacağının belirlen­mesi, ya da sebeplerinin veya şartlarının veya mânilerinin veyahut da sonuçlarının vb. açıklanması şeklinde olur.Meselâ Kur&#8217;ân&#8217;da nassla belirtilmemiş bulunan namazların vakitlerinin, rükû ve sec­delerinin, diğer hükümlerinin açıklanması, zekâta nisbetle oranla­rın, zekât vaktinin, zekâta tâbi malların nisaplarının, zekâta tâbi olup olmayan malların belirlenmesi, oruçla ilgili hükümlerin beyan edilmesi gibi. Hadesten ve necasetten taharet, hacc, usûlüne uygun boğazlama (tezkiye), av, yenmesi helâl olanların, haram olanlardan ayrılması, nikâh hükümleri ve buna bağlı olarak talâk, ric&#8217;at, zıhâr, liân gibi diğer konular, alış-veriş ve ilgili hükümler, ceza hukuku ile ilgili kısas vb. hükümler&#8230; evet bütün bunlar Kur&#8217;ân&#8217;da mücmel olarak gelen esasların beyanı olmaktadır. &#8220;İnsanlara indirileni açıklayasın diye sana Kitab&#8217;ı indirdik[98] âyet-i kerîmesinde ifade edilen husus da bu olmaktadır.</p>
<p><strong>Rivayete göre Imrân b. Husayn bir adama şöyle demiştir:</strong> &#8220;Sen ahmak birisin! Sen Allah&#8217;ın kitabında öğle namazının dört olduğu­nu ve kıraat esnasında açıktan okunmayacağını bulabilir misin?&#8221; Sonra o, namaz, zekât ve benzeri yükümlülükleri saydı ve şöyle de­di: &#8220;Bütün bunları Allah&#8217;ın kitabında açıklanmış buluyor musun? Allah&#8217;ın kitabı bunları müphem bırakmıştır, sünnet ise onları açık­lamaktadır.&#8221;</p>
<p><strong>Mutarrif b. Abdillah b. eş-Şıhhîr&#8217;e</strong>: &#8220;Bize sadece Kur&#8217;ân&#8217;dan bahsedin&#8221; dendiği zaman şöyle demiştir: &#8220;Vallahi biz (hadis rivayeti ile) Kur&#8217;ân&#8217;a bir alternatif getirme arzusunda değiliz. Ancak bu ha­limizle biz, Kur&#8217;ân&#8217;ı bizden daha iyi bilen birinin[99] olduğunu göster­mek istiyoruz.&#8221;</p>
<p><strong>el-Evzâî, Hassan b. Atıyye&#8217;den şöyle dediğini nakleder:</strong> &#8220;Vahiy Rasûlullah&#8217;a [fll^Su] inerdi. Onu tefsir eden sünneti de ona Cibril getirirdi.&#8221;</p>
<p><strong>el-Evzâî ise:</strong> &#8220;Kitab&#8217;ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kitab&#8217;a olan ihtiyacından daha çoktur&#8221; derdi. İbn Abdilberr de: &#8220;O bu sö­züyle, sünnet Kitap üzerine hükmeder ve ondan muradın ne oldu­ğunu açıklar, demeyi kastetmiştir&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>Ahmed b. Hanbel&#8217;e:</strong> &#8220;Sünnet, Kitap üzerine hâkim konumda­dır&#8221; şeklindeki söz hakkında sorulduğu zaman: &#8220;Ben bu konuda bu sözü söyleme cesaretini gösteremem. Ancak ben şunu derim: Sün­net Kitab&#8217;ı tefsir eder ve onu açıklar.&#8221;</p>
<p>Bu yaklaşım, tafsil konusunda maksadı ifadeye en yakın ve bu mânâda ulemânın kullanışında en yaygın olanıdır.</p>
<p><strong>c)</strong> Bir diğer yaklaşım Kitab&#8217;ın muhtevasını genel olarak tesbit edip, ilave beyan ve şerhleriyle birlikte aynısının sünnette de mev­cut olduğunu görmek şeklindedir. Şöyle ki: Kur&#8217;ân-ı Kerîm, hem dünya hem de âhiretle ilgili tüm maslahatların temini, mefsedetle-rin de defi amacıyla belirlenmesini esas almıştır. Daha önce de geç­tiği gibi maslahatlar üç kısımdan oluşur:</p>
<p><strong>1)</strong> Zarûriyyât ve tamamlayıcı unsurları.</p>
<p><strong>2)</strong> Hâciyyât ve tamamlayıcı unsurları.</p>
<p><strong>3) Tahsîniyyât ve tamamlayıcı unsurları.</strong> Daha önce Makâsıd bölümünde de ortaya konduğu gibi bunların bir dördüncüsü yoktur. Sünnete baktığımız zaman onun muhtevasının da aynı şekilde bu üç kısmın ötesine taş-madığmı görürüz. Kitap, maslahatın bu üç türünü başvurulacak genel esaslar olarak getirmiş, sünnet ise, Kitapta yer alan bu genel esaslara detaylar getirmiş ve açıklamalarda bulunmuştur. Sünne­tin muhtevası içerisinde sonuç itibarıyla bu üç türe çıkmayan hiçbir şey bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>Nasıl ki beş zarurî esas Kitap&#8217;ta genel ilkeler halinde yer al­mışsa, sünnette de detaylarıyla açıklanmıştır:</strong></p>
<p>Meselâ dinin korunması esasını ele aldığımızda bunun özünü üç şeyin oluşturduğunu görürürüz: İslâm, iman ve ihsan (ihlâs). Şu halde bunların esası Kur&#8217;ân&#8217;da, beyanı ise sünnettedir.[100]Tamamla­yıcı unsurları da üç şeydir:</p>
<p><strong>1) </strong>Terğîb ve terhîb yoluyla yani kâh öğütle ve müjdeleyerek, kâh sert sözle ve korkutarak dine davette bulunmak,</p>
<p><strong>2)</strong> Karşı tavır alanlara ya da onu ifsad etmek isteyenlere karşı cihâd etmek,</p>
<p>3) Onun esasına arız olabilecek noksanlıkları telafi etmek.[101] Bu üç şeyin aslı Kitap&#8217;ta, detaylı olarak açıklanması ise sünnette yer almaktadır.</p>
<p><strong>Nefsin (can) korunması ilkesini üç esas oluşturur:</strong></p>
<p><strong>1) </strong>Türemenin (tenasül) meşru kılınması suretiyle aslının ikâmesi yani nefse vücut verilmesi.</p>
<p><strong>2)</strong> Yokluktan varlık âlemine çıktıktan sonra onun yaşantısının sürdürülmesi. Bu da ona gıda veren ve böylece onu içeriden koruyacak olan yiyecek ve içeceklerle, onu dışarıdan koru­yacak olan giyecek ve barınma yoluyla olur.[102] Bütün bunlar  ilke olarak Kur&#8217;ân&#8217;da mevcuttur, sünnet ise onlara açıklık getirmiştir.</p>
<p><strong>Bunların tamamlayıcı unsurları da üçtür:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Onu, zina gibi haram yollarla vücuda getirmeden koruma. Bu türemenin sahih nikâh yoluyla olması suretiyle temin edilmiştir. Nikâhla ilgili olan talâk, hulu&#8217;, liân vb. gibi hü­kümler de bu kısma katılır.</p>
<p><strong>2</strong>) Gıda olarak kullanacağı şeylerin zararsız olmasını, öldürücü ve ifsad edici olmamasını temin ve bunun için gerekli olan tezkiye (boğazlama) ve av hükümlerinin konması.</p>
<p><strong>3)</strong> Had ve kısas cezalarının konması, cana arız olabilecek du­rumların dikkate alınması ve benzeri durumlar[103]</p>
<p>Neslin korunması esası da bu kısma[104] girmektedir. Esasları Kur&#8217;ân&#8217;dadır ve sünnet onları açıklamıştır.</p>
<p>Malın korunması, esasen onun mülkiyete konu olması[105] ve tükenmemesi[106] için (ya da yeterli olmaz korkusuyla[107]) üretilip ne-malandırılması ilkelerinin dikkate alınması demektir. Bu esasın ta­mamlayıcı unsurları ise ona arız olabilecek durumların[108] bertaraf edilmesi ve aslın[109] maruz kalabileceği tecavüzlerin tazir (zecr), had ve tazminat hükümleriyle telafi edilmesidir.[110] Bunlar hem Kitap&#8217;ta hem de sünnette yer almıştır.</p>
<p>Aklın korunması, onu bozmayacak şeylerin alınması yoluyla olur. Bu esas da Kur&#8217;ân&#8217;da[111] bulunmaktadır. Tamamlayıcı unsuru ise, (içkide) had, (diğer uyuşturucu vb. şeylerde ise) tazir cezaları­nın konulmasıdır. Bunun için Kur&#8217;ân&#8217;da belirlenmiş özel bir esas yoktur. Durum sünnette de aynı şekildedir ve konuyla ilgili özel bir hüküm yoktur. Dolayısıyla hüküm ümmetin içtihadına bırakılmış­tır.[112]</p>
<p>Eğer ırzın korunması, muhafazası zarurî olanlara katılacak olursa (ki öyledir) onun da Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan ilkeleri bulunmakta­dır ve sünnet tarafından açıklanmıştır: Liân ve kazf (iftira) hakkın­daki hükümlerde olduğu gibi.</p>
<p>Buraya kadar anlattıklarımız, zarûriyyâtm dikkate alınması konusunda bir yaklaşım olmaktadır. Makâsıd bölümünün baş tara-finda geçen yaklaşımı da esas almak mümkündür ve o zaman da maksat yine hasıl olacaktır.</p>
<p>Hâciyyât konusuna baktığımız zaman, orada da durumun aynı ya da yakın bir tertip üzere bidüziyelik arzettiğini göreceğiz. Çünkü hâciyyât, zarûriyyât etrafında dönmektedir.</p>
<p>Tahsîniyyât hakkında söylenecek söz de aynıdır.</p>
<p>Kur&#8217;ân ve sünnette yer alan şeriatın temel ilke ve kaideleri ta­mamlanmış ve bu konuda eksik hiçbir şey bırakılmamıştır. İstikra (kapsamlı araştırma) da bunu ortaya koymaktadır ve bu durum Ki­tap ve sünneti bilen kimseler için hiç de zor değildir. Selefi sâlih öy­le oldukları için bu durumu açıkça belirtmişlerdir. Nitekim konu ile ilgili bazılarından nakiller yapılmıştı.</p>
<p><strong>Daha fazla bilgi edinmek isteyen kimse şunu göz önünde bu­lundurmalıdır:</strong> Hâciyyâttan olan hükümler hep bir tür genişlik ge­tirmek, kolaylaştırmak, güçlüğü kaldırmak ve rıfkla muamelede bulunmak esası etrafında döner.</p>
<p>Meselâ dine nisbetle hâciyyât, ruhsatların konulması konusun­da kendisini gösterir. Meselâ taharette teyemmümün getirilmesi ve giderilmesi güç olan pisliğin hükmünün kaldırılması[113]gibi. Na­mazda, yolculuk esnasında kısaltılarak kılınması, baygın halde ge­çirilen zamanlara ait namazın kaza edilmemesi, cem yani iki vak­tin birleştirilerek kılınması, oturarak ve yan üzere kılınması ruhsat hükümleri gibi. Oruçta, yolculuk ve hastalık anında tutmama ruh­satı gibi. Diğer ibadetlerde de durum aynıdır. Bu gibi konularda eğer Kur&#8217;ân meselâ teyemmüm, namazın kısaltılması ve orucun tu­tulmaması gibi konularda olduğu gibi bazı detaylara temas ediyor­sa ne âlâ, yok böyle bir temas yoksa, sıkıntı, meşakkat ve güçlüğün (harec) kaldırıldığına dair nasslar bu konuda yeterlidir.[114]Dolayı­sıyla müctehid bu kaideyi işletebilecek ve ona göre kolaylıklar geti­rebilecektir. Sünnet ise, bu işi ilk yapandır.</p>
<p>Hâciyyât, nefsi korumaya nisbetle de çeşitli yer ve şekillerde tezahür eder. Bunlardan biri ruhsat mahalleridir: Çaresiz kalan kimsenin lâşe yemesi, zekât vb. yollarla yardımlaşılması, avın -haramlığı gerektiren kanın akıtılması, normal boğazlama ameliyesin-deki gibi gerçekleştirilmiş olmasa bile- mubah kılınması[115] gibi.</p>
<p>Neslin yani türemenin korunmasına nisbetle nikâh akdinde, diğer akitlerde müsamaha edilmeyen bazı durumlara müsaade e-dilmiştir: mehir belirlemeden akitte bulunma gibi. Çünkü nikâh ko­nusunda insanlar ahş-verişte olduğu gibi davranmazlar ve burada, diğer akitlerde dikkate alınan bilinmezliklerin dikkate alınması çe­şitli sıkıntılar doğurur. Talâkın sayısının en fazla üçle sınırlandırıl­ması[116], esasen talâkın (bir çözüm-olarak) benimsenmiş olması[117] hul'[118] ve benzeri hükümler de aile hukuku ile ilgili getirilen ruh­satlardandır.</p>
<p>Malın korunmasına nisbetle ise, az kabul edilebilecek aldan­malar (garar) ile genelde kaçınılması mümkün olmayan bilinmez­liklerin dikkate alınmaması şeklinde bir ruhsat getirilmiştir. Keza selem, arâyâ, karz, şuf a, kırâz, müsâkât vb. ruhsatlar getirilmiştir. Malların biriktirilmesi konusunda genişlik gösterilmesi ve ihtiyaç miktarından daha fazla malın tutulmasının meşru görülmesi, helâl olmak kaydı ile güzel olan şeylerden israfa kaçmadan, pintiliğe düşmeden itidalli bir şekilde istifadenin caiz görülmesi[119] de bu ka­bildendir.</p>
<p>Akla nisbetle mükreh yani tehdit altında olan kimse hakkında içinde bulunduğu sıkıntı sebebiyle ruhsatlar getirilmiş ve tehdidin hükmü kaldırılmıştır. Yine bazılarına göre çaresiz durumda kalan (muztar) için de durum aynıdır; açlık, susuzluk ve hastalık duru­munda nefsinin telef olacağından korkarsa akim korunması esası­na illâ da riayet etmesi gerekmez; çünkü nefsin korunması akıldan daha önce gelir.[120]</p>
<p>Bütün bunlar, &#8220;Harec yani sıkıntı ve güçlük kaldırılmıştır&#8221; il­kesinin birer tezahürüdür.[121] Çünkü bunların çoğu ictihâdîdir[122]ve sünnet onlardan Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan küllî esasla aynı durumda olanları belirlemiştir[123] ve bunlar Kur&#8217;ân&#8217;da mücmel olarak belir­lenmiş olan genel esasın açıklaması durumundadır. Bu kabilden olup da Kur&#8217;ân&#8217;da açıklanan şeylere gelince, sünnet onların çizmiş olduğu sınırın ötesine geçmez ve çerçevesi dışına çıkmaz.</p>
<p>Tahsîniyyâttan olanlar hakkında da, hâciyyât hakkında geçerli olan durumlar aynen geçerlidir. Çünkü bunlarla ilgili hükümler üs­tün ahlâk telakkisine ve geçerli olan güzel âdetlere dayanırlar. Namaza nisbetle temizlik şartı gibi. Tabiî bu, taharetin tahsîniyyâttan olduğunu savunanlara göre böyledir. Keza namaz için en güzel elbiselerin giyilmesi, üste başa çeki düzen verilmesi, güzel koku alın­ması vb. durumlar da bu kabildendir. Zekât verirken ve infakta bulunurken en kaliteli ve güzel olanların verilmesi, oruçta yumuşak­lıkla muamele edilmesi böyledir. Nefsin korunmasına nisbetle rıfk ve ihsan, yeme ve içme âdabı vb. gibi şeyler gibi. Nesle nisbetle eşi ya güzellikle tutma ya da iyilikle salıverme, ona karşı baskıcı ve sı­kıcı olmama, iyi davranma vb. gibi.</p>
<p>Mala nisbetle onu nefsânî arzu­lardan uzak olarak elde etme ve hem kazanırken hem de kullanır­ken takva prensibine riayetkar olma, ihtiyaç sahiplerine ondan harcamada bulunma gibi. Akla nisbetle içkiden uzak durma ve iç­me kasdı olmasa bile ondan kaçınma gibi. Çünkü Allah Teâlâ, &#8220;On­dan kaçının!&#8221; buyurmakta, ondan mutlak surette kaçınılmasını ve uzak durulmasını istemektedir. Bütün bunlar esas olarak Kur&#8217;ân&#8217;-da mevcuttur. Bunlar, Kitap&#8217;ta mücmel veya mufassal olarak ya da her iki biçimde de beyan edilmiş, arkasından sünnet gelerek bütün bu esaslar üzerinde hakimane bir şekilde durmuş ve anlaşılmasını daha kolay kılacak, başka şerhe ihtiyaç bırakmayacak şekilde be­yan etmiştir. Burada gözetilen maksat sadece buna dikkat çekmek­ten ibarettir. Aklı başında olan kimse, işaret edilen şeylerden hare­ketle sözü edilmeyenleri de kavrayabilir ve onların künhüne vakıf olabilir. Tevfîk ancak Allah&#8217;tandır.</p>
<p><strong>d)</strong> Bir diğer yaklaşım, hükmü gayet açık olan her iki uç tarafın arasında kalan ictihâd alanıyla —ki bu &#8220;İctihâd&#8221; bölümünde ortaya konan husus olmaktadır— usûl ile furû arasında dönen kıyas saha­sına —ki bu da &#8220;Kıyas Delili &#8221; bahsinde açıklanmıştır— bakmadır.</p>
<p><strong>Söze birincisi ile başlayalım:</strong></p>
<p><strong>Şöyle ki:</strong> Kitap&#8217;ta ya da sünnette iki uç hakkında hükmü belir­leyici nass bulunur. Bu iki uç arası ise, her iki tarafın da ona asıl­ması ve kendi hükmüne katma eğiliminde olması hasebiyle ortada ve içtihada mahal olarak kalır. Bazen bu gibi meselelerde değerlen­dirme yapma ve bir sonuca ulaşma açık ve kolay olur ve o zaman konu müctehidlerin değerlendirmelerine havale edilir. Nitekim &#8220;İctihâd&#8221; bölümünde ortaya konulmuştur. Bazen de değerlendirici­nin idrakinden uzak ya da illetin belirlenmesi imkânı bulun­mayan taabbudî bir konu olur. İşte böyle bir durumda Rasûlullah&#8217;-tan onun hakkında bir beyan gelir ve onun iki uçtan fa­lancaya katılacağını ya da ihtiyat tedbiri olmak üzere ya da başka birşey sebebiyle her iki ucun da hükmünü alacağım belirler. Burada kastedilen mânâ işte budur.</p>
<p><strong>Bu noktayı örneklerle açıklamak istiyoruz:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ temiz olan şeyleri (tayyibât) helâl, pis ve iğrenç olan şeyleri de (habâis) haram kılmıştır. Bu iki ucun arasında bunlardan her birine katılması mümkün olan pek çok şey bulunmakta­dır. İşte Rasûlullah [a.s] bu konuda gerekli açıklamalarda bu­lunmuş ve köpek dişli olan yırtıcı hayvanlar ile pençeli kuşları ye­meyi yasaklamıştır.[124] Yine ehlî eşeklerin etlerinin yenilmesini ya­saklamış ve onlar hakkında, &#8220;O necistir&#8221; buyurmuştur. İbn Ömer&#8217;e kirpinin yenilip yenilmeyeceği hakkında sorarlar. O da: Ye!&#8221; diye cevap verir ve: &#8220;De ki: Bana vahyolunanda onu yiyecek kimse için,lâşe veya akıtılmış kan, yahut domuz eti—ki pisliğin kendisidir.</p>
<p>ya da Allah&#8217;tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka ha­ram edilmiş birşey bulamıyorum[125] âyetini okur. Bunun üzerine birisi: &#8220;Şüphesiz Ebû Hureyre bu konuda Rasûlullah&#8217;tan onun iğrenç yaratıklardan biri olduğuna dair rivayette bulunmak­tadır&#8221; deyince İbn Ömer şöyle der: &#8220;Eğer onu Rasûlullah söylemişse, elbette ki durum onun söylediği gibidir.&#8221; Ebû Davud&#8217;un kitabında rivayet ettiği bir hadiste de, &#8220;Rasûlullah cellâ-lenin[126] yenilmesini ve sütünü yasakladı[127] denilmektedir. Bu, öy­lesi bir hayvanın etinde pisliğin etkisinin olması sebebiyledir. Bü­tün bunlar pis ve iğrenç olan şeylerin haram olması esasına katıl­ması anlamına gelir. Öbür taraftan Rasûlullah keleri, toy kuşunu, tavşanı ve benzeri şeyleri[128]de temiz ve güzel olan şeyle­rin helâl olması esasına katmıştır.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, içeceklerden su, süt, bal vb. gibi sarhoşluk verici olmayanları helâl kılmış, içkiyi ise haram kılmıştır. Çünkü o, in­sanlar arasında kin ve düşmanlığa sebep olan aklın izalesi sonucu­nu doğurmakta, Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymaktadır. Bu hükmü belli iki esas arasında ise, aslında sarhoşluk verici olmayan fakat sarhoş etmeye ramak kalan içecekler bulunmaktadır. Bunlar &#8220;Dubbâ&#8221;[129]&#8221;Müzeffet&#8221;[130] ve &#8220;Nakîr&#8221;[131]vb. denilen kaplarda tutulan şıralardır.[132] Rasûlullah [ a.s] bunları önce, sedd-i zerîa ilkesinden hareketle sarhoş edici içkilere katmış ve içilmesini ya­saklamıştır. Sonra mesele üzerinde tekrar durarak &#8220;eşyada asıl olan ibâhadır&#8221; prensibinden hareketle bunlarda da aslî hükmün su ve balda olduğu gibi mübahlık olduğu noktasından hareketle şöyle buyurmuştur: &#8220;Ben size daha önce şıra (nebîz) edinmenizi yasakla­mıştım. Şimdi ise şıra edinebilirsiniz. Her sarhoşluk verici nesne haramdı?.&#8221;[133] Bu durumda azıcık sarhoşluk veren şeyin durumu aslî haramlık (ile mübahlık) arasında kalmıştı. Bunu açıklamak üzere de: &#8220;Azı sarhoşluk verenin çoğu da haramdır&#8221;[134] buyurmuş­tur. (Üzüm ile hurma, ya da kuru üzüm ile yaş üzüm veya kuru hurma ile yaş hurma gibi) iki ayrı maddeden elde edilen şıranın ya­saklanışı da, &#8220;Dubbâ&#8221; ve &#8220;Müzeffet&#8221; gibi kaplarda şıra tutulması yasağının gerekçesine bağlıdır.[135] Bu ve benzeri meseleler, hükmü belli olan iki esas arasında dönüp dolaşmaktadır. Bu durumda Rasûlullah&#8217;tan gelen beyan, onların iki esastan hangisine dahil olduklarını göstermekten ibaret olmaktadır.</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, eğitilmiş av hayvanının sahibi için tuttuğu avı helâl kılmıştır. Bundan eğitilmiş olmayan hayvanın tuttuğu avın helâl olmayacağı hükmü de bilinir. Çünkü eğitilmemiş bir hayvan avı sırf kendisi için tutar. Şimdi hükmü belli olan bu iki esas ara­sında eğitilmiş olan bir av hayvanının tuttuğu ve birazını da yediği avın hükmü kalmaktadır. Hayvanın eğitilmiş olması, avı sahibi için tutmuş olmasını gerektirir. Yemesi ise, onu sahibi için değil kendisi için tutmuş olduğu anlamına gelir. Bu durumda iki esas tearuz eder. İşte bu anda sünnet gelerek hükmü beyan eder: Rasûhıllah bu konuda şöyle buyurur: &#8220;Eğer yerse, sen yeme; çünkü ben onu sadece kendisi için tutmuş olmasından korkarım.&#8221;[136] Baş­ka bir hadiste: &#8220;Eğer avı öldürür ve ondan birşey yemezse, onu mutlaka senin için tutmuş demektir&#8221;[137] buyurur. Bir başka hadiste ise: &#8220;Köpeğini gönderdin ve besmele de çektiysen, ondan yese bile tuttuğu avı ye.'[138] buyurmuştur. Bütün bunlar hükmü belli olan iki uç asla dönmekten başka birşey değildir.</p>
<p><strong>(4)</strong></p>
<p>İhramlı bir kimseye mutlak surette av hayvanı öldürmesi ya­saklanmıştır. Kasıtlı öldüren ihramlı bir kimseye ceza gerekeceği hükmü de getirilmiştir. İhramlı olmayan bir kimse için de mutlak surette helâllik hükmü konulmuştur; dolayısıyla ihramlı olmayan bir kimsenin av hayvanı öldürmesi halinde birşey (ceza) gerekme­mektedir. Bu iki belli hüküm arasında ihramlı bir kimsenin hata yoluyla av hayvanı öldürmesi durumunun hükmü meçhul kalmak­tadır. İşte bu konuda sünnet gelerek, hata ile kasıtlı Öldürmenin arasında bir fark olmadığını belirtmiştir. Zührî şöyle demiştir: &#8220;Kur&#8217;ân, kasten öldüren kimseye ceza hükmünü getirmiştir. Ceza, hata yolu ile Öldürmede de sünnetin hükmü olmaktadır.&#8221; Zührî, âlimler içerisinde sünneti en iyi bilenlerden biridir.</p>
<p><strong>(5)</strong></p>
<p>Her türden olan helâl ve haramı Kur&#8217;ân beyan etmiştir. Bu iki­si arasında ise durumları belli olmayan şeyler vardır ve bunlar hem helâl hem de haram tarafının hükmünü alabilir. İşte bu konuda Rasûlullah devreye girerek durumu hem icmâlî olarak hem de detaylı bir biçimde açıklamıştır. İcmâlî olarak şöyle açıkla­mıştır: &#8220;Haram bellidir, helâl bellidir; bu ikisi arasında ise durum­ları belli olmayan şüpheli şeyler vardır&#8230; &#8220;[139] İkinci kısımdan açık­lamasına ise şunları örnek gösterebiliriz: Abdullah b. Zem&#8217;a hadi­sinde, (yargı yoluyla Zem&#8217;a&#8217;ya ait olduğuna hükmettiği çocuk hak­kında) (Zem&#8217;a&#8217;nın kızı olan) Şevde validemize (ki hükme göre kar­deş oluyorlar): &#8220;Ey Şevde! Onun yanında Örtün!&#8221; buyurmuştur. Çünkü her ne kadar çocuğun Zem&#8217;a&#8217;ya ait olduğuna hükmetmişse de, (onun kendisinden olduğunu iddia eden) Utbe&#8217;ye benzer olduğu­nu görmüştü.[140]Av konusunda Adiy b. Hatim hadisinde ise Rasûlullah şöyle buyurmuştur: &#8220;Köpeklerine başka bir köpek karışırsa, tutulan avı yeme! Bilemezsin belki de senin olmayan köpek tutmuştur.&#8221;[141] İçerisine çeşitli hayız bezi, pislik vb. şeyler atı­lan Bidâ&#8217;a kuyusu hakkında da: &#8220;Allah Teâlâ, suyu temiz olarak yaratmıştır; onu hiçbir şey pis kılamaz&#8221;[142] buyurmuş ve onun hük­münü iki taraftan birine yani temizlik hükmüne katmıştır.[143] Av hakkında: &#8220;Gözünün önünde öleni ye[144], yaralanıp kaçan ve daha sonra Öleni bırak![145]buyurmuştur.</p>
<p>Süt haramlığı konusundaki Ukbe b.. Haris hadisinde şöyle anlatılır.Bu zat evlenmek istediği zaman siyah bir kadın gelerek hem kendisini hem de evlenmek is­tediği kadını emzirdiğini söyler. Bunun üzerine bu sahâbî doğru Medine&#8217;ye hareket eder ve olanları Rasûlullah&#8217;a anlatır. Bunun üzerine Rasûlullaht&#8217;: &#8220;Nasıl olabilir?! Kadın her i-kinizi de emzirdiğini iddia etmektedir. Onu bırak!&#8221; buyurur.[146] Bu­na benzer daha pek çok örnek vardır.</p>
<p><strong>(6)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ zinayı haram kılmış, evlenmeyi ve cariyelerle iliş­kide bulunmayı helâl kılmıştır. Meşru şekle muhalif aktedilen nikâh hakkında ise sükût geçmiştir. Çünkü böylesi bir akit, ne ger­çek bir nikahtır, ne de tam bir zina ilişkisidir. İşte bu gibi konular­da, bazı uygulamaların hükmünü bildirmek üzere sünnet gelmiş, sünnetin açıklık getirmediği diğer şekiller ise[147] ya mutlak surette, ya da bazı hallerde iki asıldan birine katılması, veya başka bir du­rumda diğer asla katılması konusunda içtihada mahal olmak üzere kalmıştır. Hadiste şöyle gelmiştir: &#8220;Hangi kadın velisinin izni ol­madan nikâhlanırsa, onun nikâhı bâtıldır, onun nikâhı bâtıldır, onun nikâhı bâtıldır. Eğer zifaf gerçekleşmişse, kocanın kadından istifadesi karşılığında ona mehir vermesi gerekir.[148] Fâsid diğer nikâhlarla ilgili olarak sünnette yer alan diğer hadisler için de edi­lecek söz aynıdır.</p>
<p><strong>(7)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, deniz hayvanlarını temiz olan şeyler arasında ol­mak üzere helâl kılmış, İaşeyi de haram olan iğrenç şeyler arasında saymıştır. Bu iki ucun arasında deniz ölüsünün hükmü belirsiz kal­mıştır. Acaba denizde kendiliğinden ölen bir hayvanın hükmü ne­dir? İşte bu konuya sünnet ışık tutmuş ve Rasûlullah ko­nuyla ilgili olarak: &#8220;Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir&#8221;[149]buyur­muştur. Bazı hadislerde de şöyle buyrulmuştur: &#8220;İki ölü helâl kilınmıştır: balık ve çekirge.&#8221;[150] Öbür taraftan Rasûlullah , deniz tarafından karaya vuran ve Ebû Ubeyde tarafından getirilen (balık)tan da yemiştir.</p>
<p><strong>(8)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ taammüden işlenen cinayetlerde cana can, dişe diş olmak üzere hem canlar hem de organlar için kısas hükmünü koy­muş ve bu meyanda şöyle buyurmuştur: &#8220;Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşı­lıklı ödeşme (kısas) yazdık.&#8221;[151] Hata yoluyla işlenen cinayetler hak­kında ise: &#8220;Mü&#8217;min bir köle azadı ve ailesine ödenecek diyet gere­kir&#8221;[152] buyruğu ile diyet hükmünü getirmiştir. Rasûlullah da inşallah ileride gelecek[153] olan şekil üzere organ diyetlerini belirlemiştir. Bu durumda her iki ucun hükmü belirlenmiş, bu ikisi ortasında anne karnından bir darbe vb. sonucunda düşürülen ceni­nin hükmü müşkil bir hal almıştır. Çünkü bir taraftan diğer organ­lar gibi annesinin bir parçası durumundadır; öbür taraftan bakıldı­ğı zaman hilkat itibarıyla tam bir insan sayılabilmektedir. İşte bu müşkil durumun hükmünü sünnet açıklamış ve hükmün &#8220;gurre&#8221;[154] olduğunu ve tam olarak her iki tarafa da benzemediği için nevi şah­sına münhasır bir hükmü bulunduğunu belirtmiştir.</p>
<p><strong>(9)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ meyteyi yani usûlüne göre boğazlanmadan ölmüş hayvanı haram, usûlüne göre boğazlanmış hayvanı da helâl kılmış­tır. Boğazlanmış bir hayvan karnından ölü olarak çıkan yavrunun hükmü, bu iki esas arasında kalmakta ve her iki tarafın da hükmü­nü alabilecek durumdadır. Vaziyet böyle iken Rasûlullah [a.s] : &#8220;Yavrunun boğazlanması, annesinin boğazlanmasıdır&#8221;[155] buyur­muş ve yavrunun annesinin bir parçası sayılması tarafını, onun müstakil bir varlık olduğu tarafına tercih etmiştir.</p>
<p><strong>(10)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ miras âyetinde: &#8220;Eğer kadınlar ikinin üzerinde ise, bırakılanın üçte ikisi onlarındır. Şayet bir ise yarısı onundur&#8221;[156] buyurmaktadır. Bu âyete göre iki kızın durumu beyan edilmiş ol­mamaktadır (r.a). Onlarla ilgili hükmün belirlenmesi sünnete kalmış ve onlar da, ikiden fazla kızın hükmüne katılmış­lardır. [157]Nitekim el-Kâdî İsmail böyle zikretmiştir.</p>
<p>Buraya kadar verilenler konu ile ilgili örneklerdir ve bunlar değerlendirilmek suretiyle diğerleri hakkında da bir hükme ulaş­mak mümkündür. Çünkü konu düşünen kimse için gayet açıktır ve sonuçta bunlar, hükmü nasslarla belirlenmiş olan iki uçtan birine ya da aynı anda her ikisine de birden katmak demektir ve hiçbir zaman bu iki uç esasın dışına çıkılması söz konusu değildir.[158]Şimdi de kıyas alanına giren hadisler üzerinde duralım: Kur&#8217;-ân-ı Kerîm&#8217;de bazı esaslar vardır ki bunlar, benzeri durumların hükmünün de kendi hükümleri gibi olduğuna işarette bulunur ve bunların mutlak olarak zikredilmeleri bazı kayıtlı olanların da on­lar gibi olduğunun anlaşılmasını sağlarlar. Bu durumda sünnetin konu ile ilgili beyanına dayanılarak fer&#8217;î meselelerin tefrîine gidil­meksizin bu esaslarla yetinilir. Bu yaklaşım, makîsun aleyhin —her ne kadar hâss olsa da— mânâ bakımından âmm olması esa­sından hareketle olmaktadır. Bu konunun izahı Deliller bahsinde geçmişti.[159] Durum böyle olunca konuyu şöylece özetlememiz müm­kün olacaktır: Kur&#8217;ân&#8217;da bir asıl bulunduğu zaman, sünnet ya onun mânâsında olanı, ya ona katılacak olanı veya ona benzer olanı ya da ona yakın olam getirmiş olacaktır. İfade edilmek istenen mânâ işte budur. Burada Rasûlullah&#8217;ın  söz konusu hadisi kıyas yoluyla[160] ya da vahye müsteniden söylemiş olması arasında bir fark yoktur. Her halükârda o söz, bizim zihinlerimizde makîs (kıyas yapılan) mecrasında algılanacak, Kitap aslı —Deliller bölümünün başında[161]zikredilen mânâ itibarıyla— onu da kapsamış olacaktır. Konu ile ilgili, çeşitli örnekler verilecektir:</p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, ribâyı[162] ve hakkında, &#8220;Elbette alış veriş de ribâ gibidir&#8221;[163] dedikleri cahiliye ribasını haram kılmıştır. Cahiliye ri-basından maksat, alacaklının borçluya: &#8220;Ya borcunu ödersin ya da arttırırsın&#8221; demesi ve onun da kabul etmesi suretiyle borcun yeni bir borç karşılığında feshedilmesidir. &#8220;Eğer tevbe ederseniz ana pa­ranız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığı uğratıl­mış olursunuz&#8221;[164] âyeti de buna delâlet etmektedir. Rasûlullah Söyle buyurmuştur: &#8220;Cahiliye ribâsı kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk ribâ da Abdulmuttalip oğlu Abbâs&#8217;ın ribâsıdır; onun hep­si kaldırılmıştır.&#8221;[165]Durum böyledir ve bu nasslarda söz konusu olan yasak, karşılıksız olan bir fazlalık yüzündendir. Sünnet işte bu noktayı göz önünde tutarak, karşılıksız fazlalığın her türlüsünü ya­sağın kapsamına sokmuştur.</p>
<p>Bu meyanda olmak üzere Rasûlullah şöyle buyurmuştur: &#8220;Altın altın ile, gümüş gümüş ile, buğ­day buğday ile, arpa arpa ile, hurma hurma İle, tuz tuz ile (mübadele edildiğinde) misli misline, dengi dengine ve elden ele olacaktır. Kim artırır veya fazla alırsa şüphesiz o ribâ almış ver­miş olur. Bu sınıflar muhtelif olduğu zaman, elden ele olmak kaydı ile istediğiniz gibi alıp satın!&#8221; Hadisin son cümlesinde sınıfların muhtelif olması halinde söz konusu olan nesî&#8217;e ribası[166] da yasak kapsamına eklenmiştir. Çünkü bedellerden birinin ertelenmesi, (genelde) karşılıksız bir fazlalık anlamı taşır. Menfaat celbeden her  türlü selef yani borç ilişkileri de yine bu mânâ içine girmektedir. Şöyle ki: Nesîede yani bedellerden birinin veresiye olması halinde cinsin kendi cinsi karşılığında satılması, birşeyin kendisini yine kendine bedel tutma kabilindendir. Çünkü her ikisinden elde edile­cek fayda birbirine yakındır.</p>
<p>Bu durumda bedellerden birinin fazla olması, karşılıksız bir ziyadelik anlamına gelir.[167] Bu ise yasaktır.iki bedelden birinin veresiye olması, âdeten ancak kıymette bir zi-yadeliğin olması halinde olur. Zira elde peşin olan birşeyin, kendi cinsinden veresiye bir şey ile mübadelesi, ancak elde peşin olandan veresiye olanın daha kıymetli ve üstün olması halinde söz konusu olur. Dolayısıyla bu, akdin yasaklanmasını gerektiren bir fazlalık­tır. Geriye şu soru kalıyor: Peki, nakdeyn yani altın ve gümüş ile gıda maddeleri dışında kalan diğer malların bu tür satışı niçin caiz­dir de bunlarınki caiz değildir?! İşte bu nokta, müctehidlerce ayırı­mı zor ve kapalı olan bir konudur ve bu şimdiye kadar mânâsı[168] henüz açıklık kazanamamış en kapalı meselelerden biri olma özelli­ğini hâlâ korumaktadır. Bu yüzden sünnet konuya müdahale ede­rek müctehidlerce bulunup ortaya çıkarılması ve diğerlerinden ay­rılması imkânsız olan bu meseleye açıklık getirmiştir.[169] Eğer bu konu da, diğer konular gibi açık olsaydı, diğerleri gibi bu da mücte-hidlerin görüş ve değerlendirmelerine havale edilirdi.İşte böyle bir konu, kıyastaki asıl ile fer&#8217; mecrasında câri[170] olmaktadır. Düşün!</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, nikâhta ana ile kızın[171] ve iki kızkardeşin bir ara­da tutulmasını haram kılmış ve: &#8220;Bunların dışında kalanlar size helâl kılındı&#8221;[172] buyurmuştur. Rasûlullah da, kıyas kabi­linden olmak üzere bir kadın ile teyzesinin ya da halasının aynı nikâh altında bir arada (cem) tutulmasının haram olacağı hükmünü getirmiştir. Zira Allah Teâlâ&#8217;nın, sözü edilen kadınların aynı nikâh altında cem edilmesini haram kılmasını gerektiren illet bura-da da mevcuttur. Bu hükmü getiren hadiste Rasulullah&#8221;Çünkü eğer siz bunu yaparsanız, akrabalık ilişkilerini koparmış olursunuz&#8221;[173] buyurmuştur. Bilindiği gibi hükmün ta&#8217;lîli, kıyasın yönüne işaret eder.</p>
<p>Allah Teâlâ, temiz suyu belirlerken, onun gökten indirip yeryü­züne yerleştirdiği su olduğunu ifade buyurur. Böyle bir niteleme, deniz suyu hakkında gelmemiştir. İşte bu konuda sünnet gelerek, onun da diğer sular gibi olduğunu belirtmiş ve: &#8220;Denizin suyu te­miz, ölüsü helâldir&#8221;[174] buyurarak onun hükmünü diğer suların hükmüne katmıştır.v</p>
<p><strong>4.</strong></p>
<p>Can diyetini Allah Teâlâ Kur&#8217;ân&#8217;da zikretmiştir. Organların di­yetinden ise söz etmemiştir. Bu konuda aklen kıyas yürütülmesi zordur. İşte bu yüzden hadis devreye girerek konuyu aydınlatacak şekilde organ diyetlerini açıklamıştır. Bu durumda hadis, bir nevi durumu müşkil olan kıyas mahiyetindedir. Dolayısıyla mutlaka ona başvurmak ve onun parelelinde yürümek gerekecektir.</p>
<p><strong>5.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, miktarları belli olan miras paylarını açıklamıştır. Bunlar: Yarım, dörtte bir, sekizde bir, üçte bir, altıda bir olarak be­lirlenen paylardır. Asabenin mirasını ise sadece işaret yoluyla zik­retmiştir. Bu meyanda ana babadan bahsederken: &#8220;Çocuğu yoksa, anası babası ona varis olur; anasına üçte bir düşer&#8221;[175] çocuklardan bahsederken: &#8220;Erkeğe iki dişinin hissesi vardır&#8221;[176] buyurur. Kelâle âyetinde de: &#8220;(Ölen) kızkardeşin çocuğu yoksa, (erkek kar­deş) ona tamamen vâris olur&#8230; Eğer mirasçılar erkek ve kadın kar-deşlerse, erkeğe iki dişinin hissesi kadar vardır&#8221;[177] buyurur. Bu âyetler, belirlenmiş miras payları alındıktan sonra geri kalan kıs­mın asabeye ait olacağını gerektirir. Geriye mesele olarak burada ismi geçmeyen dede, amca, amca oğlu vb. gibi erkek akrabaların durumu kalmaktadır. İşte bu konuda Rasûlullah devreye girerek: &#8220;Belirlenmiş payları sahiplerine verin! Geriye kalan kısım ise, en yakın erkeğe aittir&#8221;; bir başka rivayette: &#8220;En yakın erkek asabeye aittir&#8221;[178] buyurarak onların durumunu da Kur&#8217;ân&#8217;da zikri geçen erkeklerin hükmüne katmıştır. Böylece Rasûlullah , bizzat Kur&#8217;ân&#8217;da belirtilmiş olan asla, ihtiyaç duyulan (ve muhte­melen ictihâd ile de ulaşılamayacak olan) diğer erkek akrabaların durumunu da katmıştır.</p>
<p><strong>6.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, süt haramlığı ile ilgili olarak: &#8220;Sizi emziren anne­leriniz ve süt kızkardeşleriniz size haram kılındı&#8221;[179] buyurmuştur. Rasûlullah ise, nesep dikkate alındığı zaman kimler ha­ram oluyorsa, süt yoluyla onların da haram olacağını belirtmiş ve böylece hala, teyze, erkek kardeş kızı, kız kardeş kızı vb. kimselerin hükmünü, Kur&#8217;ân&#8217;da geçen iki grubun hükmüne katmıştır. Bu kat­ma yolu, kıyas ile katma yolu olmaktadır. Zira burada söz konusu olan, (asıl ile fer&#8217;) arasında fark olmadığı belirtilerek yapılan kıyas kabilinden olmaktadır ve buna bizzat sünnet de değinmiştir.[180]Zira bu konu Rasûlullah&#8217;ın dışında kalan müctehidler için te­reddüde mahal olacak ve &#8220;Acaba bu konu taabbudî midir? Yoksa içtihadı midir?&#8221; tartışması hep açık kalacak ve bir çözüme ulaşıla­mayacaktı. İşte Rasûlullah bunu öngörmüş ve konu ile il­gili olarak: &#8220;Şüphesiz ki Allah Teâlâ, nesepten dolayı haram kıldı­ğını sütten dolayı da haram kılmıştır&#8221;[181]buyurmuştur. Bu mânâda daha başka hadisleri de vardır. Sonra haramlık hükmünde kadınlara erkekleri de katmıştır. Çünkü haramlığı doğuran süt, ka­dında kocasının ilişkisi sonucunda oluşmaktadır. Süt sebebiyle ka­dın anne olduğuna göre, sütün sahibi olan erkeğin de hiç şüphesiz baba olması gerekecektir.</p>
<p><strong>7.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, Mekke&#8217;yi Hz. İbrahim&#8217;in&#8221;Rabbim!Bu­rayı güvenli bir belde kıl!&#8221;[182] şeklindeki duası sebebiyle kutsal (ha­ram) kılmış ve: &#8220;Bizim Mekke&#8217;yi güvenli ve kutsal bir belde kıldığı­mızı görmediler mi?&#8221;[183] buyurmuştur. Böylece Allah Teâlâ, Mek­ke&#8217;yi kutsal belde kılmıştır. Rasûlullah da, aynen Hz. İb­rahim&#8217;in   Mekke için yaptığı duasını bir misli fazlasıyla beraber[184]Medine için yapmıştır. Allah Teâlâ da onun bu duasını kabul ederek Medine&#8217;nin iki taşlığı arasındaki alanı kutsal belde (harem) kılmıştır. (Rasûlullah şöyle buyurmuştur: &#8220;Ben Medine&#8217;nin iki taşlığı arasını ağacı kesilmemek, avı öldürülmemek &#8216; üzere kutsal belde ilân ediyorum.[185] Bir başka rivayette de: &#8220;Eğer Medinelilere biri bir kötülük etmek isterse Allah onu cehennemde kurşun eritir gibi yahut suda tuz eritir gibi eritir[186] buyurmuştur.</p>
<p>Başka bir rivayette de şöyle buyurur: &#8220;Medine kutsaldır; dolayısıy­la orada kim bir bidat çıkarır veya bir bidatçiyi barındırırsa, Al­lah&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerinedir. Kıya­met gününde onun ne farzı ne de nafilesi (veya onun ne tevbesi ne de fidyesi) kabul edilmez.&#8221;[187]Aynı ibare Hz. Ali&#8217;nin sahifesinde de yer almaktadır.[188] Burada görülen şey, Medine&#8217;nin kutsallık bakı­mından Mekke&#8217;ye katılmasıdır. Âyette Mekke hakkında şöyle buyu-rulur: &#8220;Doğrusu inkâr edenleri, Allah&#8217;ın yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar için eşit kılınan Mescid-i Haram&#8217;dan alıkoyanları ve orada zulüm ile yanlış yola saptırmak (ilhâd) isteyeni, can yakıcı bir azaba uğratırız.&#8221;[189] Bu âyette geçen &#8220;ilhâd&#8221; kelimesi, haktan zulme doğru meylin her türlüsünü ve bütün türleriyle yasak olan şeylerin işlenmesini içine alır. Nitekim sünnet âyeti bu şekilde tef­sir etmiştir. Bu mânâda Medine de onun hükmüne katılmış olmak­tadır.</p>
<p><strong>8.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, &#8220;Erkeklerinizden iki şahit tutun; eğer iki erkek bu­lunmazsa, şahitlerden razı olacağınız bir erkek, —biri unuttuğun­da diğeri ona hatırlatacak— iki kadın olabilir&#8221;[190] buyurmakta ve mâlî konularda bir erkeğin yanında iki kadının şahitliğini kabul et­mektedir. Bundan kadınların şahitliklerinin zayıflığı ortaya çık­maktadır. &#8220;Akıl ve dini noksan olanlardan hiç birinin akıllı bir kimseye sizin kadar galebe çaldığını görmedim&#8221;[191]sözünde de bu noktaya işarette bulunmuştur. Akıl noksanlığını, iki kadının şahitliginin bir erkeğin şahitliğine denk sayılması şeklinde izah etmiş­tir. Bu husus Kur&#8217;ân&#8217;la sabit olmuş ve &#8220;biri unuttuğunda diğeri o-na hatırlatacak&#8221; buyurulmdda da onların şahitlik konusunda erke­ğin derecesinden daha aşağı bir mertebede olduğu ortaya çıkmıştır. İşte bu noktadan hareketle Rasûlullah bir şahitle birlikte yemini de âyette zikre dil enla*in hükmüne katmış ve bu yolla hükim-de bulunmuştur.[192] Çünkü insanların haklarının yenmesinde ve ye­rine getirilmesinde yeminin de bir yeri vardır ve Allah Teâ-lâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: &#8220;Allah&#8217;ın ahdini ve yeminlerinizi az bir değere değişenlerin, işte onların, âhirette bir payları yoktur..&#8221;[193]Böylece bir şahit ile yemin, kıyasta iki erkek şahit ya da bir erkek ile iki kadın şahit yerine geçmiştir. Ancak bu herkesin kavrayama-yacağı bir kapalılıkta olduğu için sünnet onu açıklamıştır.</p>
<p><strong>9.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, rakabe mülkiyetinin satışını Kur&#8217;ân&#8217;da zikretmiş ve onu helâl kılmıştır. Bazı şeyler hakkında olmak üzere icâreden de bahsetmiştir. Meselâ: &#8220;Onu getirene bir deve yükü (ödül) var­dır&#8221;[194] âyetinde &#8220;cuTdan[195]&#8221;Kim fakir ise uygun bir şekilde yesin&#8221;[196] âyetinde yetim malının idaresi hakkında icâreden, &#8220;Zekât işlerinde çalışanlara&#8230;&#8221;[197]âyetinde zekât memurluğundan ve daha başka menfaatler[198] üzerine yapılan icâreden söz etmiş, diğer men­faatler hakkında bir hüküm getirmemiştir. Sünnet ise, bu konuda mutlak cevaz hükmünü getirmiş ve insan, hayvan, ev ve arazi gibi her türlü rakabe menfaatlerinin icareye konu olabileceğini belirt­miştir. Rasûlullah, bu konuda birçoğunun durumunu be­yan buyurmuş, diğerlerini de ictihâd müessesesine havale etmiştir. Bu ise, şeriatta muteber olan kıyas alanı olmaktadır. Bu konuda Rasûlullah&#8217;ın özel olarak kıyasta bulunmayı kastetmiş o-lup olmaması bizim açımızdan önemli değildir. Çünkü bunların hepsi sonuç itibarıyla hangi şekilde olursa olsun Allah&#8217;ın kendisine indirmiş olduğu şeylerin açıklanması amacına çıkmaktadır.</p>
<p><strong>10.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, Hz. İbrahim ile ilgili olarak onun rüyasından bah­setmiş ve buna istinaden oğlunu boğazlamaya giriştiğinden söz et­miştir. Keza Hz. Yûsufun ve iki gencin rüyalarından bahsetmiştir. Bunlar doğru (sâdık) rüyalardı; ancak bütün rüyaların doğru oldu­ğuna dair bunda bir delalet yoktu. Rasûlullah ile bu ko­nunun hükmünü beyanla her sâlih kimsenin göreceği sâdık rüya­nın, nübüvvetin (kırk altı) cüzündün bir cüz olduğunu ifade etti.[199] Yine o, rüyaların birer müjde (mübeşşir) olduklarını ve kısımları olduğunu[200] ve buna benzer diğer hükümlerini beyan buyurdu. Böylece rüyaların onun tarafından bu şekilde değerlendirilmesi, di­ğer rüyaların da Kur&#8217;ân&#8217;da zikredilenlerin rüyalarına katıldığı an­lamını içermiş olmaktadır. Kıyasta yapılan şey de işte budur. Bu konuda örnek pek çoktur. Bu kadarla yetiniyoruz.</p>
<p><strong>e)</strong> Bir diğer yaklaşım da, Kur&#8217;ân&#8217;m çeşitli delillerinden ortaya çıkan toplu mânâların dikkate alınmasıdır. Deliller çeşitli mânâlar hakkında gelmiş olabilir; ancak onların hepsini —mesâlih-i mürse-le ya da istihsândakine benzer— bir mânâ kapsar halde bulunur.Sünnet de işte bu kapsamlı mânânın bir gereği olarak gelir. Böyle­ce bilinir ya da zannedilir ki, söz konusu kapsamlı mânâ o cüzlerin toplamından çıkarılmıştır. Tabiî bu, sünnetin sadece Kitab&#8217;ın açık­lanması için geldiğini gösteren delilin sıhhati üzerine bina edilmiş olmaktadır. Bu yaklaşımın örneği, &#8220;Serî Deliller&#8221; bölümünün başın­da &#8220;Zarar vermek ve zarara zararla mukabele etmek yoktur[201] ha­disinin mânâsının Kitap&#8217;tan çıkarılması sırasında geçmişti.[202] Bu mânâda bulunan diğer hadisler de bu kısma girer. Burada tekrara gerek görmüyoruz.</p>
<p><strong>f) </strong>Bir diğer yaklaşım da, hadislerin detaylarının —her ne ka­dar ilave beyanlar içerse de— Kur&#8217;ân&#8217;ın tafsilatı içerisinde bulun­duğu yaklaşımıdır.[203] Ancak bu yaklaşım sahiplerinin her halükâr- [49] da sünnette yer alan her mânânın —bir başka açıdan[204]değil de sa­dece lügavî vaz&#8217; açısından— bizzat Kur&#8217;ân&#8217;da işaret edilmiş ya da açıkça değinilmiş olduğunu isbat etmesi gerekir. Bu yaklaşımla il­gili önce örnekler verelim, sonra da doğru olup olmadığına bakalım:</p>
<p><strong>Konu ile ilgili çeşitli örnekler vardır:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> <strong>Bid&#8217;î talâkla ilgili İbn Ömer hadisi:</strong> İbn Ömer, hayız ha­linde iken karısını boşamıştı. Rasûlullah Hz. Ömer&#8217;e: &#8220;Ona emret, karısına dönsün, sonra temizleninceye kadar bıraksın, sonra hayız görsün, sonra temizlensin, sonra isterse tutsun, isterse ona yanaşmadan Önce boşasın. Allah Teâlâ&#8217;nın kadınların boşanma-</p>
<p>sında dikkate alınmasını emrettiği iddet işte budur&#8221; buyurdu.[205]Rasûlullah bu sözüyle Allah Teâ­lâ&#8217;nın: &#8220;Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın![206] emrini kastetmektedir.</p>
<p><strong>2)</strong> <strong>Fâtıma bt. Kays hadisi:</strong> Rasûlullah bu kadın (kocası Ebû Amr b. Hafs tarafından) bâin talâk ile bo­şandığı zaman kendisine ne mesken ne de nafaka bağ­ladı.[207] Halbuki bâin talâk ile boşanmış kadınların, na­faka hakları yoksa da mesken hakları bulunmaktaydı. Çünkü bu kadın kötü huylu biriydi ve dili ile ailesine ezâ veriyordu. Rasûlullah&#8217;m Du uygulaması,&#8221;Apaçık bir hayasızlık yapmaları hali hariç evlerin­den çıkarmayın&#8221;[208] âyetinin tefsiri olmaktadır.</p>
<p><strong>3)</strong> <strong>Sübey&#8217;a el-Eslemî hadisi:</strong> Bu kadın, kocasının vefatın­dan on beş gün sonra doğurdu ve Rasûlullah kendisine artık evlenebileceğini bildirdi. Böylece bu hadis, &#8220;İçinizden ölenlerin geride bırakmış olduğu eşler, &#8216;kendi kendilerine dört ay on gün beklerler&#8221;[209] âyetinin, hamile olmayan kadınlara mahsus olduğunu açıklamış oldu. &#8220;Hamile olanların iddeti, doğurmaları ile tamam-lanır&#8221;[210] âyeti ise, hem boşanmış hem de kocası ölmüş kadınlar için genel (âmm) olmaktadır.</p>
<p><strong>4</strong>)<strong> Ebû Hureyre hadisi:</strong> &#8220;Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler&#8221;[211]âyeti hakkında Ebû Hureyre: &#8220;İsrailoğulları &#8216;Hıtta&#8217; sözcüğü yerine &#8216;Habbe fi şa&#8217;re&#8217; demişlerdir&#8221; der.[212]</p>
<p><strong>5)</strong> <strong>Câbir hadisi:</strong> Rasûlullah Mekke&#8217;ye geldiği za­man Kabe&#8217;yi yedi defa tavaf etmiş, &#8220;İbrahim&#8217;in maka­mını namaz kılma yeri edinin&#8221;[213] âyetini okuyarak, Makam&#8217;ın arkasında namaz kılmış, sonra Hacerü&#8217;1-Es-ved&#8217;e gelerek onu selâmlamış; daha sonra da (sa&#8217;ye baş­lamak üzere) &#8220;Allah&#8217;ın başladığı (Safa) ile başlarız&#8221; bu­yurarak: &#8220;Şüphesiz ki Safa ve Merue, Allah&#8217;ın nişanele-rindendir&#8221;[214] âyetini okumuştur.[215]</p>
<p><strong>6) Nu&#8217;mân b. Beşîr hadisi:</strong> Rasûlullah &#8220;Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin,  size icabette buluna­yım&#8230;&#8221;[216] âyeti hakkında: &#8220;Dua, ibadettir&#8221; buyurmuş ve âyeti sonuna kadar okumuştur.[217]</p>
<p><strong>7) Adiyy b. Hatem hadisi:</strong> Bu zat şöyle demiştir: &#8220;Tan ye­rinde[218], beyaz iplik, siyah iplikten sizce ayırd edilince­ye kadar yiyin, için[219]âyeti inince Rasûlullah bana: &#8220;Şüphesiz (âyetteki ipliklerden) maksat gündü­zün aydınlığı ile, gecenin karanlığıdır&#8221; dedi.[220]</p>
<p><strong>8) Semüre b. Cündüb hadisi:</strong> Rasûlullah: &#8220;Salû-tu&#8217;l-vustâ&#8221; ikindi namazıdır&#8221; buyurmuştur. Keza Hen­dek savaşı sırasında: &#8220;Allah&#8217;ım! Onların kabirlerini ve evlerini ateş doldur; çünkü onlar bizi güneş batıncaya kadar &#8216;salâtu&#8217;l-vustâ&#8217;dan (yani ikindi namazından) alı­koydular&#8221; buyurmuştur.[221]</p>
<p><strong>9) Ebû Hureyre hadisi:</strong> Rasûlullah şöyle buyur­muştur: &#8220;Cennette bir kamçı kadarcık yer, elbette dün­yadan ve dünyada olan her şeyden daha hayırlıdır. İs­terseniz: &#8216;Ateşten uzaklaştırılıp, cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur[222]âyetini okuyun.&#8221;[223]</p>
<p><strong>10) Kebâir yani büyük günahlar hakkındaki Enes hadisi:</strong> Rasûlullah bu konuda şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah&#8217;a şirk koşmak, ana babaya isyan etmek, cana kıymak ve yalan söylemek.'[224] Bu konuda daha başka hadisler vardır ve onlarda da büyük günahların zikri geçmektedir. Hepsi de sonuç itibarıyla: &#8220;Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız.[225] âyetinin tefsiri mahiyetindedir.Bu türden olan sünnet çoktur.</p>
<p>Ancak Kur&#8217;ân, bu yaklaşımı destekleyecek gibi değildir. Hadis­lerde geçen her konuya Kur&#8217;ân&#8217;ın doğrudan değinmesi veya Arab&#8217;ın kullandığı lügavî vaz&#8217; açısından onlara işarette bulunması mümkün değildir. Bu konuda ilk şahit namaz, hacc, zekât, hayız, nifas, luka-ta, kırâz, müsâkât, diyet, kasâme ve benzeri sayılamayacak kadar çok olan durumlardır (ve bütün bunlar, bu yaklaşım sahiplerinin iddia ettiği gibi sünnetin, Kur&#8217;ân nasslarını husûsî beyan tarzında geldiği konular olmaktan uzaktır). Bu itibarla bu yaklaşımın taraf­tarları iddialarını isbat edecek durumda değillerdir. Bunların yapa­cakları şey, olsa olsa Arap dilinin kabul etmeyeceği zorlamalara gi­rerek iddialarına mesnet aramaya çalışmak olacaktır.</p>
<p>Böyle bir ça­baya ne selef-i sâlihin ve ne de ilimde yüksek payeye ulaşmış âlim­lerin katılması mümkün değildir. Birileri, üzerine dikkat çektiği bu kapının aralanmasına merak sarmış, fakat başaramamıştır. Zira iddiasını ancak sözü edilen zorlamalara girerek ve sünnetin getirdi­ği şey hakkında Kur&#8217;ân&#8217;da husûsî surette nass ya da işaret bulun­mayan pek çok yerde de ilk yaklaşıma başvurmak yoluyla ispata çalışmıştır. Bu ise onun iddiasının boşa çıkması anlamına gelir. Üs­telik böylesi bir tekellüfe girişen kişi, sadece Müslim b. Haccâc&#8217;ın kitabında yer alan müsned hadislerin mânâlarının Kur&#8217;ân&#8217;dan çıka­rılmasına çalışmıştır. Diğer imamların telif ettikleri hadis kitapla­rına bakmamıştır. Bu yeltenme, Kur&#8217;ân ve Hadis ilimleri içerisinde vücuda getirilen en garip çalışmalardan biri olmaktadır.</p>
<p>Burada zikrettiğimiz yaklaşımların[226]konu ile ilgili tezi ortaya koymaya yeterli olacağını umuyoruz. Doğruya muvaffak kılan an­cak Allah&#8217;tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref1">[1]</a> Mînhâc&#8217;da şöyle tarif edililir: Sünnet, Hz. Peygamber&#8217;den (s.a.) sâdır olan ve i&#8217;câz niteliği taşımayan, yani Kur&#8217;ân&#8217;dan bulunmayan söz ve fiillerdir. Sünnet, bazen Kur&#8217;ân&#8217;ın getirmiş olduğu mânâ içerisinde mündemiç bulu­nur. Müellifin &#8220;bizzat Kur&#8217;ân tarafından ele alınmayan, aksine Hz. Peygam­ber (s.a.) tarafından beyan edilen&#8221; sözü, Sünnet tabirinin kullanılması için, onun Kitap&#8217;ta mevcut bulunan mânâ içerisinde mündemiç bulunmaması gi­bi bir şartı gerektirmez. Aksine bu sözden maksat, Hz. Peygamber&#8217;den (s.a.) sâdır olan sözün aynen Kur&#8217;ân&#8217;da bulunmaması demektir. Arkadan gelen &#8220;Bunların Kur&#8217;ân&#8217;ın genel olarak getirdiği esasların beyanı mahiyetinde olup olmaması arasında fark yoktur&#8221; şeklindeki ifade de tarifin bu şekilde anlaşılması gerektiğini gösterir. Çünkü sünnetin Kitab&#8217;ın beyanı olabilme-siu için, beyan edilecek mânânın esas itibarıyla kitap tarafından içerilmesi gerekir ki, sünnet de işte o mânâyı beyan ve şerh etmiş olsun.</p>
<p>Bazı âlimler sünnetin tarifini yaparken, &#8220;tabiî amellerden olmayan&#8221; kaydını eklemişlerdir. Diğer âlimler ise, durumun açık olması sebebiyle böy­le bir kayda gerek duymamışlardır.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref2">[2]</a> Yani sadece Kur&#8217;ân&#8217;da veya Kur&#8217;ân ile birlikte sünnette ya da sadece sünnette açıklanmış olması arasında fark yoktur.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref3">[3]</a> Buna göre bu kullanış şeklinde sünnet kapsamına sadece Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) fiilleri girmekte, ondan başkalarına yönelik olarak sadır olan emir ya da nehiy yollu sözlü tasarrufları —kendince fiile dönüştüriümedikçe— tarif kapsamına girmemektedir. Minhâc&#8217;da yapılan tarif, sünnet sözcüğünün ge­nel kullanılış şekliyle ilgili olmaktadır. Müellifin her iki tarifi de, sünnet sözcüğünün özel anlamına yöneliktir. Onun maksadının bu olduğunu çıkar­mamıza daha sonra söyleyeceği &#8220;Buraya kadar anlatılanları topladığımızda, sünnet sözcüğünün kullanılışının şu dört yönü içerdiği ortaya çıkmakta­dır:&#8230;&#8221; şeklindeki sözü de yardımcı olacaktır. Zira müellif—bu kullanış şe­killerinin ayrıntıları sırasında açıklamamasına rağmen— tasvipleri (ikrar) de bu dört yönden biri olmak üzere saymıştır. Ancak müellifin daha önce tasvipleri fiillerden saydığı da bilinmektedir.</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref4">[4]</a> Yani bizce bilinir olup olmamasına bakılmaz. Yoksa gerçek anlamda sünnette öyle bir şeyin bulunmaması anlamına değildir. Aksi takdirde bu ifade, sö­zün gerisi ile çelişir.</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref5">[5]</a> Burada içtihada, Kitap ve sünnetten olan deliller üzerinde değerlendirme yapmak anlamı verdiğimiz zaman, sözün baş tarafa karşı tutulması anlaşıl­maz. Çünkü biz diyoruz ki, sünnete tabi olunması şekli ancak, delilin doğru­dan sünnet olması durumunda tasavvur edilebilir. Ondan sonrası ise kıyas vb. yollarla olur.</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref6">[6]</a> Müellif, bu ifade yerine belki de &#8220;aslında bize ulaşmayan bir sünnete tâbi ol-</p>
<p>ma anlamına gelir&#8221; gibi bir ifade kullanmalıydı. Nitekim bir önceki şikda öy­le söylemişti. Ancak burada sadece icmâ ve içtihada atıfla yetindi. Burada şöyle denilebilir: Aslında birincisi, yaygın olan kullanılış şeklinde sünnet kapsamı içerisine zaten girmektedir. Dolayısıyla onu tasrih etmeye aslında ihtiyaç yoktu, buna rağmen sırf girmemiş olabileceği gibi yanlış bir anlayışa dikkat çekmiş olmak için zikredilmiştir. Müellife göre önemli olan icmâ, istihsân ve mürsel maslahatlar gibi diğer delillere dayalı olan uygulamala­rın sünnnet kapsamına sokulmuş olmasıdır. Ancak müellif bu delilleri sa­yarken kıyası da zikretmeliydi.</p>
<p><a name="_ftn7"></a>[7] Bu sükuti icmâdan kabule daha şayandır; çünkü tepki gösterilmemesi ya­nında tüm sahabe tarafından işlenir olması, ona ayrı bir güç katar.</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref8">[8]</a> Yani sahabe döneminde mürsel maslahatlar dikkate alınarak gerçekleşti­rilmiş olan uygulamalar, bu anlamda sünnet kapsamına girer.</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref9">[9]</a> Tazîr şeklinde verilen içki cezası Hz. Peygamber (s.a.) zamanında miktarı belirli olmaksızın duruma göre uygulanmış ve içki içene bazen kırk sopa vurulmuş, bazen şöyle ya da böyle hırpalanmış, bazen de bu ceza seksen sopaya çıkarılmıştı. Hz. Ebû Bekir zamanında da durum aynı idi. Hz. Ömer&#8217;in halifeliğinin son yıllarında içki içme eğilimi bir hayli artmıştı. Çünkü insanlar bolluk içerisine girmişlerdi ve içki üretilen meyve ve üzüm çoğalmıştı. Hz. Ömer, içkinin önünü alabilecek bir ceza verilmesi konusun­da sahabe ile istişarede bulundu. Hz. Ali şöyle dedi: &#8220;İçki içenlere seksen sopa vurmanı uygun görüyoruz. Çünkü kişi içtiği zaman sarhoş olur, sar­hoş olunca hezeyanda bulunur, hezeyanda bulununca iftira eder; iftira eden kimseye ise ceza olarak seksen sopa vurmak gerekir.&#8221; Abdurrahman b. Avf ise: &#8220;En hafif had cezasını (yani seksen sopa) uygulamanı münasip görürüm&#8221; dedi. Böylece içki cezası bundan böyle seksen sopa olarak uygu­landı. Sahabenin bu şekilde içki cezasını seksen sopa olarak belirlemesi iç­tihada ve arkasından oluşan icmâa dayalı bir sünnet (uygulama) olmakta­dır. Mirkâtta, bu uygulamanın gerekçesinin siyâset olduğu söylenir.</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref10">[10]</a> Terzi, demirci, marangoz gibi zenâatkârlar, kendilerine sipariş olarak bir şey yaptırmak üzere yanlarına bırakılan mallar hakkında aslında yed-i emin (emanetçi) hükmünde olmaları, dolayısıyla ihmal ve kusurları olma­dan bu malların kendi yanlarında iken telef olması durumunda tazminle sorumlu tutulmamaları gerekir. Genel kural bunu gerektirir. Ancak ahlâkın bozulması ve bu hükmün kötüye kullanılması endişesi sonucunda sahabe onları tazminle sorumlu tutmuşlardır. Dolayısıyla meselâ elbise dikmek üzere bir terziye teslim edilen bir kumaşın kaybolması vb. gibi du­rumlarda, terzinin o kumaşı tazmin etmesi ilke olarak benimsenmiştir. Râşid halifeler bu şekilde hükmetmişler ve konuyla ilgili olmak üzere Hz. Ali: &#8220;İnsanları ancak bu hüküm yola getirir&#8221; demiştir. Bu hükmün mesne­di maslahattır. Çünkü insanların bu gibi zenâatkârlara sipariş şeklinde iş yaptırmaları kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Eğer onlar, kendi yanlarına bırakı­lan mallan zayii durumunda tazminle sorumlu tutulmayacak olsalardı, ih­mal ve kusur gösterecekler, pek çok hak zayi olacaktı. Üstelik birçok zenâatkâr bu hükmü kötüye kullanacaklar, insanların mallarını kendi zimmetlerine geçirecekler ve sonra da onların kaybolduğunu vb. söyleye­ceklerdi</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref11">[11]</a> Hz. Ebû Bekir zamanına kadar Kur&#8217;ân, çeşitli sayfalar, deri, yassı taş vb. gibi diğer yazılı malzemelerde dağınık bir halde duruyordu. Gerçi insanla­rın hafızalarında ezber olarak muhafaza ediliyordu ama, yapılan savaşlar­da birçok Kur&#8217;ân hafızı ölüyordu. Hz. Ömer&#8217;in de teklif ve ısrarıyla Hz. Ebû Bekir zamanında Kur&#8217;ân mushaf halinde bir araya toplandı.</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref12">[12]</a> Hz. Ebû Bekir zamanında Kur&#8217;ân&#8217;ın mushaf halinde bir araya getirilmesi, onun zayi olması endişesini ortadan kaldırmıştı. Ancak Hz. Osman zama­nında İslâm ülkesinin iyice genişlemesi ve yeni unsurların müslüman ol­ması sonucunda yeni bir problem ortaya çıkmıştı: Kur&#8217;ân&#8217;ın okunmasında farklılıklar. Bilindiği gibi Kur&#8217;ân kolaylık olsun için yedi harf yani yedi ay­rı okunuş şekli üzere inmişti. Hepsi de doğru olan bu okunuş şekli, uygula­mada ihtilaflara yol açıyor ve bazıları kendi okuyuş şeklinin doğru olan tek şekil olduğunu iddia ediyordu. Bunun önüne geçmek için Hz. Osman, Kur&#8217;ân&#8217;ın ilk inmiş olduğu Kureyş lehçesini esas alarak Kur&#8217;ân nüshalarını beş adet çoğaltarak her merkeze birer tane gönderdi ve bundan böyle bü­tün mushaflarm, bu imam mushafların esas alınarak yazılmasını ve okun­masını emretti ve böylece muhtemel bir ihtilafın önünü aldı.</p>
<p>Bu iki uygulama yani Kur&#8217;ân&#8217;ın mushaf haline getirilmesi ve çoğaltıl­ması Hz. Peygamber (s.a.) zamanında olmamıştı; aksine iki halifenin ve bazı sahabîlerin içtihadı sonucunda oluşmuş ve diğer sahabîler de onları tasvip etmişlerdi. Çünkü bunda ümmetin maslahatı vardı.</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref13">[13]</a> Hz. Ömer zamanında ülkenin büyümesi, idarî ve mâlî işlerin iyice artması,devlete yeni bir düzen verilmesini ve bazı kurumların (divanlar) kurulma­sını gerektirmişti.</p>
<p><a name="_ftn14"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref14">[14]</a> Hz. Ebû Bekir&#8217;in, Hz. Ömer&#8217;i kendisinden sonra halife tayin etmesi {istihlâf usûlü), Hz. Ömer&#8217;in, halife seçimini kendisinden sonra altı kişilik bir şûra meclisine havale etmesi, İslâm parasının basılması, (Hz. Ömer zamanında) sanıklar için hapishane yapılması, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) mescidinin kar­şısındaki vakfın yıkılması ve mescidin genişletilmesi ve bunun için istimlâkte bulunulması, Hz. Osman zamanında cuma günü için ikinci bir ezanın konulması&#8230;gibi. Bu gibi uygulamalar, Hz. Peygamber (s.a.) zama­nında mevcut değildi. Bunların mesnedini hep ümmetin genel maslahatı oluşturuyordu ve yapılan bu uygulamalar sahabe tarafından onaylanıyor­du.</p>
<p><a name="_ftn15"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref15">[15]</a> Tirmizî, İlim, 16 ; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 ; İbn Mâce, Mukaddime, 6.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.), sünnet kelimesini kendi yolu için kullandığı gibi halifelerinin uygulamaları için de kullanmıştır. Onların sünneti, bizzat Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) sünnetine istinaden ortaya koymuş oldukları ya da icti-hadlan sonucunda ümmetin maslahatını esas alarak yapmış oldukları uy­gulamalar olmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn16"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref16">[16]</a> Usûlcülere göre sünnet denilince işte bu üç şey akla gelir.</p>
<p><a name="_ftn17"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref17">[17]</a> Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/1-5</p>
<p><a name="_ftn18"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref18">[18]</a> Yani Kitap ve sünnet arasında ilk bakışta muarız gibi görünen bir durum olduğunda, Kitap esas olarak alınır ve sünnete takdim olunur. Müellifin kastettiği budur.</p>
<p><a name="_ftn19"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref19">[19]</a> Ebû Dâvûd, Akdıye, 11 ; Tirmizî, Ahkâm, 3 ; Nesâî, Kudât, 11 ; İbn Mâce, Menâsik, 38 ; Ahmed, 1/37, 5/230, 236.</p>
<p><a name="_ftn20"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref20">[20]</a> Yani sünnet, mutlakı takyit, âmirn tahsis&#8230; gibi yollarla Kur&#8217;ân üzerinde tasarrufta bulunurken, bunun tersi olmaz. &lt;Ç)</p>
<p><a name="_ftn21"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref21">[21]</a> Nisa 4/24.</p>
<p><a name="_ftn22"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref22">[22]</a> Yani bunlardan hangisi daha sonraki bir tarihte gelmiş ise, o öncekini nes-hedecektir. Aksi takdirde ikisinden biri, bir delile mebnî diğeri üzerine ter­cih edilecek veya —varsa imkân— aralarının bulunmasına (cem ve telif) çalışılacaktır. Bu da olmazsa her ikisi de değerden düşecek ve başka delil­ler aranacaktır. &#8220;Zannî ile kat&#8217;î arasında tearuz olmaz&#8221; sözleri gerçek muâraza yani aklî konularda olan çelişki içindir; şer&#8217;î konularda ise buna bir engel yoktur. Zira şer&#8217;i konularda gerçek anlamda tearuz olmaz, sadece sûretâ olur.</p>
<p><a name="_ftn23"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref23">[23]</a> Zira senedi ve delâleti kat&#8217;î olan sünnet, Kitab&#8217;ın zahiri üzerine takdim olunmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn24"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref24">[24]</a> Dolayısıyla hem sübût hem de delâlet bakımından eşit olmaları durumun­da aralarında tearuz meydana gelebilir. Bu yüzdendir ki âlimler şöyle de­mişlerdir. Sübût açısından Kur&#8217;ân nassları ile hadis arasında tearuzdan söz edilemez. Tearuz ancak delâieti zannî olan Kur&#8217;ân nassları ile, delâleti kat&#8217;î olan sünnet arasında olabilir.</p>
<p><a name="_ftn25"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref25">[25]</a> Yani Kitab&#8217;ın vâhid haber üzerine takdimi mi, yoksa vâhid haberin Kitâb üzerine takdimi mi gerekir, ya da aralarında tearuz mu söz konusu olur? şeklindeki ihtilaf.</p>
<p><a name="_ftn26"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref26">[26]</a> Yani delil olarak kullanılacak olanın Kitap mı, yoksa sünnet mi olacağını,</p>
<p>ikisi arasında tercihi gerektirecek delil belirler.</p>
<p><a name="_ftn27"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref27">[27]</a> Nahl 16/44.</p>
<p><a name="_ftn28"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref28">[28]</a> Mâide 5/38.</p>
<p><a name="_ftn29"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref29">[29]</a> Hırsızlıkta elin kesilebilmesi için gerekli olan nisap miktarı Hanefîlere göre on dirhemdir. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn30"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref30">[30]</a> Az önce de ifade edildiği gibi usûlcülere göre Kur&#8217;ân nassınm delâletinin zannî olması durumunda sünnetle tearuz halinde bulunur ve hangisinin daha sonraki tarihli olduğu da bilinmezse, o zaman bunlardan biri diğeri üzerine sırf Kur&#8217;ân âyeti olması, ya da öbürünün sünnet olması gibi gerek­çelerle tercihi mümkün olmuyor, aksine cem ve telif imkânı yoksa tercihi gerektirecek delil aranıyor ve delil bulunamaz ise, her ikisi de terkediliyor-du. Bu durum Kitabın sünnetten önce gelmediği tezine delil olarak kulla­nılmıştı. Müellif şimdi de bu itiraza cevap verecektir.</p>
<p><a name="_ftn31"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref31">[31]</a> İkinci Mesele&#8217;de. Kur&#8217;ân&#8217;dan kat&#8217;î bir asla dayanan vâhid haber, onun be­yan edicisi olur. Bu durumda vâhid haberlerin büyük bir kısmı Kur&#8217;ân&#8217;ın beyan ve tefsiri mahiyetindedir.</p>
<p><a name="_ftn32"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref32">[32]</a> Bu konuyla ilgili ileride söz edilecektir.</p>
<p><a name="_ftn33"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref33">[33]</a> Nitekim Hz. Aişe, &#8220;Velâ teziru vâziratun vizra ukrâ&#8221; âyetine dayanarak, &#8220;Şüphesiz ki ölü, ailesinin üzerine ağlaması sebebiyle azap görür&#8221; hadisini reddetmiştir.</p>
<p><a name="_ftn34"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref34">[34]</a>  Sünnette de senedi kat&#8217;î olanların bulunduğu, dolayısıyla delâlet açısından Kitap&#8217;tan geri kalmayacağı itiraz noktası.</p>
<p><a name="_ftn35"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref35">[35]</a> Müellif, bu mütevâtir sünnet konusunda ileri sürülen itiraz noktasını san­ki kabulleniyor gibi görünüyor; ancak pratik bir değeri olmaması sebebiyle fazla bir önemi olmadığını belirtiyor. Çünkü —ta Hz. Peygamber&#8217;e (s.a.) kadar bütün tabakalarda yalan üzerinde birleşme imkânı olmayan kalaba­lıktaki insanların, yine kendileri gibi olan kalabalık râvilerden rivayet et­miş olmaları şeklindeki— tevatür şartına uygun olarak geîen ya mütevâtir sünnet yoktur, ya da vukuu çok nadirdir. Nâdir olana ise müstakil olarak değer ve hüküm verilmez.</p>
<p><a name="_ftn36"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref36">[36]</a> Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/5-9</p>
<p><a name="_ftn37"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref37">[37]</a> &#8220;Namazı kılınız&#8221; şeklindeki mücmel âyetlere detaylar getiren hadisler gi­bi.</p>
<p><a name="_ftn38"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref38">[38]</a> Ayetlerden maksadın ne olduğunu açıklayan hadisler gibi. Meselâ &#8220;Altın ve gümüşü biriktirenler var ya&#8230;&#8221; (9/34) âyeti indiği zaman, bu sahabeye çok ağır gelmişti. Gelip maksadın ne olduğunu Rasûlullah&#8217;a    sordular. O: &#8220;Yüce Allak zekâtı, sadece ellerinizde geride kalan malların onun sayesinde paklanması için farz kılmıştır1&#8242; buyurdu. Bunu duyunca Hz. Ömer tekbir getirdi.</p>
<p>Yine &#8220;iman edip de imanlarına hiçbir şekilde zulüm bulaştırmayan-lar var ya&#8230;&#8221; (6/82) âyeti indiği zaman sahabe buradaki zulümden maksa­dın ne olduğunu anlayamamış ve korkmuşlardı. Hz. Peygamber (s.a.), Lok­man süresindeki âyette (31/13) de ifade edildiği gibi, sözü edilen zulümden maksadın şirk olduğunu açıklamıştı.</p>
<p><a name="_ftn39"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref39">[39]</a> &#8220;Savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de kabul etti&#8221; (9/118) âyetinde atıfta bulunulan olayın bütün uzunluğu ile hadiste anlatılması gibi. Bu uzun hadiste onların cezalandırıldıkları; önce kendileriyle konuşmanın ya­saklandığı, sonra kadınlarına yaklaşmaktan men olundukları&#8230; detayla­rıyla anlatılmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn40"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref40">[40]</a> Nahl 16/44.</p>
<p><a name="_ftn41"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref41">[41]</a> Müellif orada bu delillerden bahsetmemiş ve konunun delillendirmeye ihti­yaç göstermeyecek kadar açık olduğunu, zira bunun dinde zorunlu olarak bilinen bir husus olduğunu söylemişti.</p>
<p><a name="_ftn42"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref42">[42]</a> Kalem 68/4.</p>
<p><a name="_ftn43"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref43">[43]</a> Hz. Âişe, kullandığı ifadede Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) ahlâkı ile Kur&#8217;ân&#8217;ı Öz­deşleştirmiştir. Bundan da, onun bütün davranışlarının kaynağının Kur&#8217;ân olduğu anlamı çıkmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn44"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref44">[44]</a> Bir kimsenin ahlâkı, fiillerinin kendisinden kolaylıkla kaynaklandığı bir halet-i rûhiyyedir. Hz. Âişe&#8217;nin de ifadesi üzere Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) söz­leri, fiilleri ve diğer tasarrufları, Kur&#8217;ân&#8217;dan sâdır olmaktadır. Sünnet dedi­ğimiz şey ise, Hz. Peygamber&#8217;den (s.a.) sâdır olan söz, fiil ve şâir tasarruf­lardan ibarettir. Şu halde sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;dan sâdır olmakta ve ona dayan­maktadır.</p>
<p><a name="_ftn45"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref45">[45]</a> Nahl 16/89.</p>
<p><a name="_ftn46"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref46">[46]</a> Üçüncü ciltte, İkinci Tarafın Yedinci Mesele&#8217;sinde de işaret edildiği üze-re,Kur&#8217;ân, her ne kadar çeşitli ilimleri kapsıyorsa da, ilgilendiği şeylerin başında emir ve nehiy konusu yani itikâdî ve amelî şer&#8217;î yükümlülükler gelmektedir. Sünetin içeriğinin en Önemli kısmını ise, bu tür    yükümlülüklerin açıklanması ve onlara detaylar getirilmesi teşkil eder. Bu durumda sünnet, genel çerçeve olarak Kur&#8217;ân içerisinde mündemiç bulun­muş olur. Müellif, &#8220;Çünkü emir ve nehiy, Kitap&#8217;ta yer alan şeylerin başın­da gelir&#8221; sözü yerine &#8220;Çünkü sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın açıklamak için geldiği Tıer-şey&#8217; tabirinin altına giren konuların beyanı olmaktan başka bir şey değil­dir&#8221; deseydi mânâ daha anlaşılır olacaktı.</p>
<p><a name="_ftn47"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref47">[47]</a> En&#8217;âm 6/38.</p>
<p><a name="_ftn48"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref48">[48]</a> Mâide5/3.</p>
<p><a name="_ftn49"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref49">[49]</a> Delil bu ifade ile tamamlanmaktadır. Eğer bu sözden maksat dinin Kur&#8217;ân ve Sünnet&#8217;in tamamlanması ile kemâle ermesi olsaydı, o zaman delil ol­mazdı. Çünkü bu âyet indikten sonra Hz. Peygamber (s.a.) seksen gün ka­dar daha yaşamış ve bu sırada kendisinden sözlü ya da fiilî birçok sünnet sâdır olmuştu.</p>
<p><a name="_ftn50"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref50">[50]</a> Dördüncü Mesele&#8217;de.</p>
<p><a name="_ftn51"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref51">[51]</a> Yani sünnet, Kitap&#8217;ta mevcut bulunan bir esasa ters düşmese, fakat kendi­sine tanıklık edecek bir esasa da dayanmasa bu durumda hakkında tevak­kuf edilir. Kesin bir esasa ters düşmesi halinde ise reddedilir.</p>
<p><a name="_ftn52"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref52">[52]</a> Nisa 4/65.</p>
<p><a name="_ftn53"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref53">[53]</a> Bkz. Buhârî, Şirb, 6, 8, Sulh, 13 ; Müslim, Fedâil, 129 ; Ebû Dâvûd, Akdı-ye, 31 ; Tirmizî, Ahkâm, 26 ; Tefsîru Sûre 4/13 ; Nesâî, Kudât, 19 ; İbn Mâce, Mukaddime, 2, Ruhun, 20 ; Ahmed, 1/160, 4/5.</p>
<p>Olay Müslim&#8217;in rivayetinde şöyle olmuştur: Ensardan bir adam (Hu-meyd) , Rasûlullah&#8217;m (s.a.) huzurunda hurma suladıkları Harre su yollan hakkında Zübeyir&#8217;den davacı olmuştu. Ensâr&#8217;dan olan zat:  &#8220;Suyu sal da geçsin!&#8221; demiş, Zübeyir ise onun bu teklifine razı olma­mıştı. Derken Rasûlullah (s.a.) huzurunda davaya çıktılar. Rasûlullah (ı.a.), Zübeyr&#8217;e:</p>
<p>&#8220;Ya Zübeyr! Sen sula, sonra suyu komşuna sal!&#8221; buyurdu. Ensarh kız­dı ve:</p>
<p>&#8220;Yâ Rasûlallah! Bu adam halanın oğlu diye mi böyle söylüyorsun?&#8221; dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) yüzünün rengi değişti ve:</p>
<p>&#8220;Yâ Zübeyir! Sula, sonra suyu tıka, ta duvara kadar geri dönsün!&#8221; bu­yurdu. Zübeyir, yeminle (4/75) âyetinin bu hususta indiğini söylemiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.), ilk önce Zübeyir&#8217;den komşusuna karşı müsama­halı davranmasını ve sulamanın en az derecesi ile yetinmesini, ondan son­ra da suyu hemen ona salıvermesini istemişti. Ensârî, bunu anlamayıp üs­telik kötü bir şekilde yorunca, bu kez Hz. Peygamber (s.a.), Zübeyr&#8217;e şer&#8217;î hakkını tam olarak kullanmasını ve toprak suya iyice kanıncaya ka­dar suyu kendisinde tutmasını emretti.</p>
<p><a name="_ftn54"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref54">[54]</a> Nisa 4/59.</p>
<p><a name="_ftn55"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref55">[55]</a> İbn Kayyim, İ&#8217;lâmu&#8217;l-muvakkıîn&#8217;de şöyle demektedir: Bütün müslüman-lar, meseleyi Allah&#8217;a bırakmaktan maksadın, Kur&#8217;ân&#8217;a başvurmak; Rasû­lullah&#8217;a (s.a.) bırakmaktan maksadın da, hayatında iken bizzat kendisine, ölümünden sonra da sünnetine başvurmak olduğu konusunda icmâ etmiş­lerdir.</p>
<p><a name="_ftn56"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref56">[56]</a> Mâide 5/92.</p>
<p><a name="_ftn57"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref57">[57]</a> Nûr 24/63.</p>
<p><a name="_ftn58"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref58">[58]</a> Nisa 4/80.</p>
<p><a name="_ftn59"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref59">[59]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn60"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref60">[60]</a> Mecmau&#8217;z-zevâid&#8217;de Câbir&#8217;den (r.a.) yapılan rivayete göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Kime benden bir hadis ulaşır da onu yalanlar­sa, bu haliyle o üç kişiyi yalanlamış olur: Allah&#8217;ı, Rasûlünü ve o hadisi kendisine ulaştıranı.&#8221; Taberânî,  el-Evsatta zikretmiştir.  Senedinde Mahfuz b. Misver vardır. İbn Ebî Hatim onu zikretmiş; fakat hakkında ne cerh ne de ta&#8217;dîle delalet eden bir ifade kullanmamıştır.</p>
<p><a name="_ftn61"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref61">[61]</a> Hadisin başında: &#8220;Haberiniz olsun! Bana Kitap ve onunla birlikte onun gi­bisi de verilmiştir&#8221; ifadesi vardır. Sonunda ise: &#8220;Haberiniz olsun! Size ehil eşekler, yırtıcı hayvanlardan köpek dişli olanlar, aranızda muahede olan­lara ait buluntu mallar da helâl değildir&#8221; ilavesi vardır, bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 (4/200), İmâre, 33; Tirmizî, İlim, 10; Ahmed, 2/367, 4/132.</p>
<p><a name="_ftn62"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref62">[62]</a> Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 (4/200).</p>
<p><a name="_ftn63"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref63">[63]</a> İlgili hadisler daha önce geçmişti [3/372].</p>
<p><a name="_ftn64"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref64">[64]</a> Yani son üç örnek.</p>
<p><a name="_ftn65"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref65">[65]</a> Sahifede ne olduğu sorulunca: &#8220;Diyet, esirin salıverilmesi ve kâfire karşılı müslümanm öldürülmemesi&#8221; diye karşılık vermiştir, bkz. Buhârî, İlim, 39</p>
<p><a name="_ftn66"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref66">[66]</a> Metinde geçen sarf, nafile; adi de fariza anlamlarına da gelmektedir, Nihâye, 3/24. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn67"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref67">[67]</a> bkz. Buhârî, Fedâilu&#8217;l-Medîne, 1 (2/220) ; Cizye, 10 ; Ahmed, 1/100, 2/126.</p>
<p><a name="_ftn68"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref68">[68]</a> Ebu Davud akdiye,11;Tirmizi,ahkam,3;Nesai, Kudat 11, ibn Mace Menasik,38;Ahmed,1/37,5/230,236</p>
<p><a name="_ftn69"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref69">[69]</a> Ahmed, 4/146, 156. Hadisin senedinde, güvenilirliği tartışmalı olan Derrâc Ebû&#8217;s-Semh vardır.</p>
<p><a name="_ftn70"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref70">[70]</a> Buhârî, İlim, 34 ; Müslim, İlim, 13. Daha önce geçmişti [1/74].</p>
<p><a name="_ftn71"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref71">[71]</a> Çünkü bu söz, terkip bakımından kötü ve Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) eşsiz üslubunden çok uzaktır.</p>
<p><a name="_ftn72"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref72">[72]</a> Yani Rasûlullah&#8217;ın (s.a.) Zübeyir lehine vermiş olduğu hüküm, icmâlî ya da uzaktan da olsa Kur&#8217;ân&#8217;da var mıdır? Müellif bu sorunun cevabını Dördün­cü Mesele&#8217;ye havale etmiştir. Nitekim üçüncü itiraz noktasının cevabını da oraya havale edecektir</p>
<p><a name="_ftn73"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref73">[73]</a> İtiraz şöyleydi: Sünnetin terkedilerek sadece Kur&#8217;ân&#8217;a uyulmasını yeren hadisler vardır. Eğer sünnetin içeriği, Kitap&#8217;ta bulunsaydı, o takdirde Kitap ile amel halinde sünnet hiçbir şekilde terkedilmiş olmazdı. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn74"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref74">[74]</a> Burada müellif şöyle bir itiraza cevap vermektedir: Birinci cevapta ileri sü­rülen husus ikinci itiraz noktası için geçerli değildir, özellikle de sünnet ile Kitab&#8217;ın ayrı ayn şeyler olduğunu söyleyen açık hadisler var ve sünnetin ihtiva ettiği ve Kur&#8217;ân&#8217;da aslı esası bulunmayan konularda bu gayet açık­tır. Nitekim hadislerde yer alan Allah&#8217;ın Rasûlünün (s.a.) haram kıldığı da aynen Allah&#8217;ın haram kıldığı gibidir.&#8221; &#8220;Bana Kitap ve onunla birlikte onun gibisi de verilmiştir&#8221; ifadeleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Müellif bu muhtemel itiraza, büküm itibarıyla sünnetin Kitep&#8217;tan farklı olması, onun Kitap&#8217;tan müstakil olarak düşünülmesini sahih kılmış­tır; dolayısıyla sünnet, &#8220;Kur&#8217;ân gibisi&#8221; gibi nitelemelere de elverişli hale gelmiştir&#8230; diyerek cevap vermektedir.</p>
<p><a name="_ftn75"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref75">[75]</a> Onlar görüşlerini &#8220;herşeyin Kur&#8217;ân&#8217;da açıklaması olduğu&#8221; noktası üzerine bina etmişlerdi. Bu haddizatında doğru olan birşeydir; ancak bunların al-danmış olduğu husus kendilerini sünnetten müstağni addetmeleri ve Kur&#8217;ân&#8217;ı kendi arzu ve heveslerine uygun bir şekilde tevillere kalkışmaları­dır.</p>
<p><a name="_ftn76"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref76">[76]</a> Yani Kitap&#8217;la yetinme ve sünneti terketme konusunda.</p>
<p><a name="_ftn77"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref77">[77]</a> Dolayısıyla onu atmadan bahsetmenin bir anlamı yoktur. İster Hz. Pey­gamber&#8217;in (s.a.) hata edebileceği, ancak hatası üzerinde bırakılmayacağı ve mutlaka Allah Teâlâ tarafından tashih edileceği görüşünden, isterse onun ictihadlarında hiç hata etmeyeceği görüşünden —ki bu ikincisi onun Ki-tab&#8217;a ters düşecek bir hüküm getirmeyeceği konusunda daha da kesin bir görüş olmaktadır—- hangisinden hareket edecek olursak olalım, her iki takdire göre de sünnetin atılmasının bir mânâsı olmaz; zira Kitap ile sün­net arasında çelişki olması mümkün değildir.</p>
<p><a name="_ftn78"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref78">[78]</a> Ve bu durumda Kitap sünneti içine almış olur. Bu durumda meselenin aleyhine delil olarak kullanılan bu badis tersine işleyerek lehine bir delil haline dönüşür. Nitekim dördüncü itiraz noktasında da durum aynı olmuş­tu. Müellifin muradı budur.</p>
<p><a name="_ftn79"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref79">[79]</a> Mecmau&#8217;z-zevâid&#8217;de Ahmed ve el-Bezzâr&#8217;dan nakledilmiştir. Râvileri, Sahih&#8217;in raviteri olmaktadır. Ancak onun rivayeti müellifin buradaki riva­yetinden biraz farklıdır.</p>
<p><a name="_ftn80"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref80">[80]</a> Enfâl 8/2.</p>
<p><a name="_ftn81"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref81">[81]</a> Zümer 39/23.</p>
<p><a name="_ftn82"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref82">[82]</a> Mâide 5/83.</p>
<p><a name="_ftn83"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref83">[83]</a> Bu yerinde bir izah değildir. Çünkü hadisin Kur&#8217;ân&#8217;da olmayan bir mânâyı içermesi, ona zıt olmasını gerektirmez.</p>
<p><a name="_ftn84"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref84">[84]</a> Râmuzu&#8217;l-Hadîs&#8217;te, el-Hâkim&#8217;den rivayet edilmiştir.</p>
<p><a name="_ftn85"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref85">[85]</a> Burada sünneti de zikretmesi, müeliifın amacına uygun düşmemektedir. Çünkü o, &#8220;sünnetin Kitap&#8217;ta bulunanlar üzerine yeni birşey getirmediği, bilakis onun sadece bir açıklama olduğu, Kitab&#8217;a uygun olanının kabul edi­lip, ona ters düşeninin kabul edilmeyeceği&#8221; hususunu delillendirmek iste­mektedir. Dolayısıyla bunun isbati için sadece Kitab&#8217;a uygunluktan söz et­mesi gerekirdi.</p>
<p><a name="_ftn86"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref86">[86]</a> Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/9-21</p>
<p><a name="_ftn87"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref87">[87]</a> Nisa 4/115.</p>
<p><a name="_ftn88"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref88">[88]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn89"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref89">[89]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn90"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref90">[90]</a> Hadis daha önce geçmişti, bkz. [ 3/368].</p>
<p><a name="_ftn91"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref91">[91]</a> Nisa 4/119.</p>
<p><a name="_ftn92"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref92">[92]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn93"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref93">[93]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn94"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref94">[94]</a> ibn Abbâs&#8217;tan şöyle dediği rivayet edilir: &#8220;İçlerinde bence en üst düzeyde rızaya ulaşmış Hz. Ömer gibi insanların da bulunduğu kendilerinden razı olunan adamlar, benim yanımda, &#8216;Rasûlullah&#8217;m (s.a.) güneş doğuncaya kadar sabah namazından sonra, güneş batmcaya kadar da ikindiden sonra namaz kılmayı yasakladiğı&#8217;na dair tanıklık etmişlerdir.&#8221;</p>
<p><a name="_ftn95"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref95">[95]</a> Ahzâb 33/36.</p>
<p><a name="_ftn96"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref96">[96]</a> Efendisinden çocuk doğuran cariyeler. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn97"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref97">[97]</a> Nisa 4/59.</p>
<p><a name="_ftn98"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref98">[98]</a> Nahl 16/44.</p>
<p><a name="_ftn99"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref99">[99]</a> Rasûlullah&#8217;ı (s.a.) kastetmektedir. Sünnet Kur&#8217;ân&#8217;ı tefsir etmektedir. Sünneti işte bunun için rivayet etmektedir.</p>
<p><a name="_ftn100"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref100">[100]</a> Meşhur Cibril hadisinde. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn101"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref101">[101]</a> Bu devlet başkanının, mürtedleri öldürmek gibi şeri hadleri uygulama suretiyle dinin esaslarını koruması yoluyla olur.</p>
<p><a name="_ftn102"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref102">[102]</a> Müellif üçüncüsünü zikretmemiştir. Onu da şöyle belirlese sözü tamamlanmış olurdu: 3) Nefsin yok olma açısından korunması yani onu ortadan kal­dırmaya yönelik eylemlere karşı korunması. Bunun için de cezaî hükümler konulmuştur. Ancak müellif kısas ve had cezalarım tamamlayıcı unsurlar­dan mütalaa etmekte, esastan kabul etmemektedir. Nitekim Makâsıd bö­lümünde geçmişti. O zaman üçüncü esas nerede kalmaktadır? Buna şöyle cevap verilebilir. Müellif nefsin bekasının sürdürülmesi esasını iki kısma bölmüştür: 1) Nefsi içeriden koruma, 2) Dışarıdan koruma. Bu ikisi birinci­ye eklendiği zaman hepsi üç eder ve sözde de eksiklik kalmaz.</p>
<p><a name="_ftn103"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref103">[103]</a> Had ve kısas cezalarının konması, nefse ârcz olabilecek durumların dikka­te alınması vb. gibi durumlar nefsin korunması ilkesini tamamlayıcı un­surlardan olmaktadır ve hepsi de onun yok olması açısından ele alınmak­ta ve bekâsını sürdürmeyi amaçlamaktadır. Sözü edilen üçüncü tamamla­yıcı unsur işte budur. Gerçi bu tamamlayıcı unsuru buradaki değerlendi­rişi ile Makâsıd bölümündeki değerlendirişi farklı ise de, her biri kendi zaviyesinden sahih olduğu sürece böyle farklı değerlendirmeye mani bir durum yoktur.</p>
<p><a name="_ftn104"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref104">[104]</a> Yani nefsin korunması kısmına. Tamamlayıcı unsurları kısmına girer de­meyi de kastetmiş olabilir. Hepsi de —müellifin de dediği gibi— esas ola­rak Kur&#8217;ân&#8217;da vardır.</p>
<p><a name="_ftn105"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref105">[105]</a> Şer&#8217;an meşru olan alış-veriş gibi bedelli ve hibe, miras gibi bedelsiz mülki­yeti isbat ve nakleden yollar vasıtasıyla.</p>
<p><a name="_ftn106"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref106">[106]</a> Bu durumda ihtiyaç için yeterli olan malı sırf çoğaltmak için yapılan üre­tim zarûriyyâttan olmaz. Bu mânâ metindeki &#8220;yefi&#8221; kelimesinin aslında &#8220;yefnâ&#8221; olması gerektiği şeklinde böyledir.</p>
<p><a name="_ftn107"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref107">[107]</a> Bu durumda ise zarurî ihtiyaca cevap veremeyecek noksanlıktaki malın nemalandırılması zarurî olacak, fazlası ise korunması zarurî olan kısma girmeyecektir. Bu mânâ metnin &#8220;yefî&#8221; şeklinde alınmasına göredir. Her iki şekilde de mânâ doğru olmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn108"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref108">[108]</a> Bu, malın israf, hırsızlık, yangın ve diğer telef edici durumlardan korun­ması şekliyle olmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn109"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref109">[109]</a> Bu konudaki asıl, malın mülkiyete konu olmasının sahihliği İdi.</p>
<p><a name="_ftn110"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref110">[110]</a> İtlaf içermeyen gasp halinde tazir, hırsızlıkta had, itlaf durumunda taz­min söz konusu olur. Bu üç müeyyide, malın mülkiyete konu olması esası­nı korur. Taziri gerektiren durumlardan biri de kumardır; onun hakkında özel bir had gelmemiştir.</p>
<p><a name="_ftn111"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref111">[111]</a> Yani iyi ve temiz olan şeylerin yenilmesini, israf ve aşırılığa kaçılmaması-nı vb. bildiren âyetler yoluyla açıklanmıştır.</p>
<p><a name="_ftn112"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref112">[112]</a> Alimler, tazir cezasının işlenen suçun cinsine ve vasfına yani büyüklük ve küçüklük durumuna göre belirleneceğini söylemişlerdir. Bu tazir (zecr) hakkında böyledir. îçki cezasında da durum aynıdır. Onun hakkında da Kur&#8217;ân&#8217;da özel bir nass bulunmamaktadır. Sünnette de onun hakkında belli bir had cezası belirlenmemiştir. Ashap Hz. Peygamber (s.a.) devrinde içki içenleri bazen pabuçlarla, bazen hurma dallarıyla belli bir sayıda ol­maksızın pataklıyorlardı. Seksen sopa şeklinde belirlenmesi ise iftira had­dine kıyas sonucunda olmuştur. Nitekim Hz. Ömer döneminde konu ile il­gili yapılan istişare sırasında Hz. Ali şöyle demiştir: &#8220;Kişi içtiği zaman sarhoş olur, sarhoş olduğu zaman hezeyanda bulunur, hezeyanda bulu­nunca da iftira eder.&#8221;</p>
<p><a name="_ftn113"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref113">[113]</a> Namaza nisbetle necasetin &#8220;hafife&#8221; ve &#8220;galîza&#8221; diye ikiye ayrılması ve bun­lardan belli bir miktarın namaz kılınan yerde ya da namaz kılanın üzerin­de olması halinde namaza zarar vermemesi böyle bir ruhsatın sonucudur. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn114"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref114">[114]</a> Yani Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan bu gibi ruhsat hükümleri, güçlüğün kaldırılması genel esasının birer örnekleri mahiyetindedir. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn115"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref115">[115]</a> Hayvanda bulunan kan -ki necistir- iki büyük boyun damarının kesilerek akıtılması gibi bir işlem olmaksızın tam olarak bedenden ayrılmaz ve böy­lece beden temizlenmiş olmaz. Av, bu ameliye gerçekleşmemekle birlikte helâl kılınmıştır. Bu helâllik güçlüğün kaldırılması ilkesinin gerektirdiği bir ruhsattan başka birşey değildir. Müellif az önce boğazlama ve av hü­kümlerini nefsin korunması ilkesinin tamamlayıcılarından saymıştı.</p>
<p><a name="_ftn116"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref116">[116]</a> Talâkın en fazla üç sayısıyla sınırlandırılmasında, kadın için bir kolaylık ve ona dokunacak sıkıntı ve zararın kaldırılması vardır. Çünkü üç defa boşandıktan sonra artık kocası ile ilgisi kalmayacak ve bir başkası ile ev­lenebilme imkânı bulacaktır. Bu ise neslin korunması ilkesine yardımcı olacaktır.</p>
<p><a name="_ftn117"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref117">[117]</a> Talâkın bulunmamasında temelde büyük bir sıkıntı ve güçlük vardır ve bunu talâkı meşru görmeyen kavimler çok iyi bilirler. Çünkü talâk da bir tür çözümdür ve yeni evliliklere imkân verir. Zamanımızda göze çarpan aşırı boşama hadiseleri ise dinin özünden kaynaklanmayan, bilakis onun hakem usûlü vb. hükümlerinin ihmalinden doğan ve ahlâkî çöküntünün göstergelerinden biri kabul edilen bir &#8216;olgudur.</p>
<p><a name="_ftn118"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref118">[118]</a> Kadının, eşinden mehri ya da belli bir bedel karşılığında ayrılması. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn119"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref119">[119]</a> Aslında uygun olanı, bunun avın mubah kılınması ve yardımlaşmada ol­duğu gibi nefsin korunması konusunda hâciyyâttan olan şeylerden sayıl-masıdır. Çünkü bununla nefse, onun korunmasını güçlendirecek şekilde bir genişlik getirilmektedir.</p>
<p><a name="_ftn120"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref120">[120]</a> Dolayısıyla ruhsat şeklinde akla —ister yenilecek ister içilecek şey ol­sun— zarar verecek şeylerin alınması yoluyla da olsa, nefsin korunması­na öncelik verilir.</p>
<p><a name="_ftn121"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref121">[121]</a> Bu ilke Kur&#8217;ân&#8217;da açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Dolayısıyla Kur&#8217;ân zikredilenlerin hepsini kapsamakta ve onlar için küllî bir esas olmakta­dır. Buna rağmen bazıları Kur&#8217;ân&#8217;da mufassal olarak da gelmiştir</p>
<p><a name="_ftn122"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref122">[122]</a> Yani nassla değil de ictihâdla tefemi eden küllî esaslara bağlı şeylerdir.</p>
<p><a name="_ftn123"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref123">[123]</a> Bu meyanda Kur&#8217;ân ile paralellik arzedecek mahiyette sünnetin belirle­dikleri çok azdır. Geri kalan kısım içtihada bırakılmıştır.</p>
<p><a name="_ftn124"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref124">[124]</a> Müslim, Sayd, 15, Afime, 32 ; Tirmizî, Sayd, 9.</p>
<p><a name="_ftn125"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref125">[125]</a> En&#8217;âm 6/145.</p>
<p><a name="_ftn126"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref126">[126]</a> Pislik yiyen başıboş sığır, tavuk gibi hayvan. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn127"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref127">[127]</a> Ebû Dâvûd, Afime, 24, 33.</p>
<p><a name="_ftn128"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref128">[128]</a> Çekirge gibi.</p>
<p><a name="_ftn129"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref129">[129]</a> Kabaktan oyulmuş kap. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn130"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref130">[130]</a> Ziftlenmiş toprak kap, küp. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn131"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref131">[131]</a> Ağaçtan oyularak yapılmış kap, fıçı. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn132"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref132">[132]</a> Bu kaplarda şıra (nebîz) tutulmasının yasaklanması sedd-i zerîa ilkesin­den hareketle olmaktadır. Çünkü bu gibi kaplar, içine konulan şırayı ça­bucak şaraplaştırıyordu ve genelde içkiler bu tür kaplarda tutuluyordu, içki yasağı gelince, yasağın iyice yerleşebilmesi için Rasûlullah (s.a.) bu kaplarda şıra tutulmasını dahi yasakladı. Haramlık hükmü iyice  yerleşip, nefisler bu yasak hükmüne artık alışınca bu kapların kullanıl­ması yasağından dolayı sıkıntıya düşülmesi de söz konusu olunca, Rasû-lullah (s.a.) onlara bütün kapların kullanılmasını mubah kaldı; bir kayıtla ki asla sarhoşluk verici bir içki içmeyeceklerdi. Gerekçe varken haram kıl­ma esası galebe çaldırılmış ve bu gibi kaplarda şıra tutulması dahi yasak­lanmıştı. Gerekçe ortadan kalkınca da aslî hüküm olan ibâhalığa dönül­müştü. Bunun ister bir içtihadı tasarruf, ister vahye müstenid olduğunu söyleyelim, söz konusu olan her halükârda Rasûlullah&#8217;ın beyanıdır.</p>
<p><a name="_ftn133"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref133">[133]</a> Muvatta, Dahâyâ, 8.</p>
<p><a name="_ftn134"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref134">[134]</a> Ebû Dâvûd, Eşribe, 5 ; Tirmizî, Eşribe, 3.</p>
<p><a name="_ftn135"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref135">[135]</a> Yani bu şekilde elde edilen şıranın yasaklanması, hızla köpük atarak sar­hoşluk verici bir hal alması özelliği sebebiyledir. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn136"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref136">[136]</a> Buhâri, Zebâih, 2, 7-10 ; Müslim, Sayd, 2, 3, 6 ; Ebû Dâvûd, Edâhî, 23.</p>
<p><a name="_ftn137"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref137">[137]</a> Ebû Dâvûd, Edâhî, 22.</p>
<p><a name="_ftn138"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref138">[138]</a> Buhârî, Zebâih, 2, 3 ; Müslim, Sayd, 1-3 ; Ebû Dâvûd, Edâhî, 22.</p>
<p><a name="_ftn139"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref139">[139]</a> Daha önce geçti. bkz. [3/86].</p>
<p><a name="_ftn140"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref140">[140]</a> Hadis için bkz. Buhârî, Hudûd, 23 ; Ahkâm, 29 ; Ebû Dâvûd, Talâk, 34 ; Nesâî, Talâk, 43. &#8220;Çocuğun yatak sahibine ait olacağını ve zina edenin ise mahrum kalacağını&#8221; ifade ettikten sonra Şevde bt. Zem&#8217;a validemize, Zem&#8217;a&#8217;nın olduğuna hükmedilen kişinin yanında örtünmesini emretmiş­tir. Çünkü yargıya göre her ne kadar bunlar kardeş oluyorlarsa da, çocuk Utbe&#8217;ye açık bir şekilde benziyordu. Bu durumda Rasûlullah (s.a.), bir ta­raftan çocuğu yatak sahibine hükmederken, mahremiyet konusunda da zina edene hükmetmiş oluyor ve böylece ihtiyatlı hareket etmiş oluyordu.</p>
<p><a name="_ftn141"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref141">[141]</a> Ebû Dâvûd, Edâhî, 22.</p>
<p><a name="_ftn142"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref142">[142]</a> Ebû Dâvûd, Taharet, 34 ; Tirmizî, Taharet, 49.</p>
<p><a name="_ftn143"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref143">[143]</a> Kullanılan bu kuyudan su çekerken içinden bazı pis maddeler de çıkmakta idi. Durumu Rasûlullah&#8217;a ilettiklerinde, suyun yaratılıştan temiz olduğu­nu ve onu hiçbir şeyin pis kılamayacağını beyan buyurdu. Diğer rivayet­lerde &#8220;Rengi veya tadı veya kokusu değişmedikçe&#8221; ilavesi bulunmaktadır. Bu durumda pis olduğuna dair bir belirti —ki bu renk, tad ya da koku­dur— bulunmadıkça hüküm temizlik tarafına ait olacaktır.</p>
<p><a name="_ftn144"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref144">[144]</a> Yani silahla veya av hayvanı vasıtasıyla vurulan ve hemencecik orada öle­ni ye. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn145"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref145">[145]</a> bkz. Nihâye, 3/45.</p>
<p>İçinden pis maddelerin çıkmasına rağmen suyun temizlik hükmüne katıl­ması ile avın haramlık hükmüne katılması arasında şu benzerlik vardır: Rasûlullah (s.a.) her iki konuda da asıl olan ile amel etmiştir. Suda asıl olan temizliktir. Avda ise asıl olan haramlıktır; çünkü onda şer&#8221;î usûlüne uygun bir boğazlama işlemi yoktur. Dolayısıyla avın helalliği, aslın hilafı­na bir takım şartlara bağlı olarak tanınan bir ruhsattır. Dolayısıyla bu şartların tahakkuk etmemesi halinde asıl ile hareket edilerek onun ha­ramlık hükmüne katılması yoluna gidilmiştir.</p>
<p><a name="_ftn146"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref146">[146]</a> Tirmizî, Radâ&#8217;, 4 ; Ahmed, 4/7, 8. Ukbe b. Haris, Ebû İhâb&#8217;ın kızı ile evle­nir (veya evlenmek ister) ve bir kadın gelerek hem Ukbe&#8217;yi hem de evlen­diği kadım emzirdiğini söyler. Ukbe doğru Medine&#8217;ye gider ve durumu Rasûlullah&#8217;a (s.a.) arzettikten sonra aldığı cevap üzerine kadından ayrılır. Bu olay hakkında şöyle bir yorum yapmışlardır: Rasûlullah (s.a.) burada takva ve vera ile hareket etmeye, zayıf da olsa şüpheli şeylerden kaçınma gereğine irşadda bulunmuştur. Çünkü Sâri&#8217; Teâlâ, kadının süt haramlığı konusundaki iddiasının dinlenmesi için bazı şartlar koymuştur ve bu şart­lar bu olayda mevcut bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu olayda şartların gereği olarak kadının sözünün dikkate alınmaması ve bu evliliğin haram-lığına hükmedilmemesi gerekirdi. Buna rağmen Rasûlullah&#8217;ın {s.a.} ayrıl­malarını istemesi, şüpheli şeylerden kaçınılması gereği ilkesinin bir sonu­cu olmuştur.</p>
<p><a name="_ftn147"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref147">[147]</a> Meselâ velisiz aktedilen ve henüz zifaf gerçekleşmeyen nikâh gibi. Böyle bir nikâhta, zifaftan önce talâkın vuku bulması halinde herhangi bir şey gerekmemektedir. Zifaftan sonra talâkın vukubulması halinde ise durum­da ve hükümde her iki aslın hükmüne katılmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn148"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref148">[148]</a> Tirmizî, Nikâh, 14 ; Ebû Dâvûd, Nikâh, 9 ; Ahmed, 6/166.</p>
<p><a name="_ftn149"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref149">[149]</a> Ebû Dâvûd, Tahâre, 41; Tirmizî, Tahâre, 52 ; İbn Mâce, Tahâre, 38.</p>
<p><a name="_ftn150"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref150">[150]</a> İbn Mâce, Sayd, 9 ; Ebû Dâvûd, Afime, 31.</p>
<p><a name="_ftn151"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref151">[151]</a> Mâide 5/45.</p>
<p><a name="_ftn152"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref152">[152]</a> Nisa 4/92</p>
<p><a name="_ftn153"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref153">[153]</a> Kıyas mecrasına sokulabileceklerle ilgili dördüncü misalde.</p>
<p><a name="_ftn154"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref154">[154]</a> Teysîr sahibi hadisin şerhi konusunda şunları söylemiştir: &#8220;Gurre&#8221;, A-rapça&#8217;da köle ya da cariye demektir. Fukahâya göre ise, değeri diyetin on­da birine ulaşan köledir.</p>
<p><a name="_ftn155"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref155">[155]</a> Ebû Dâvûd, Edâhî, 18 ; Tirmizî, Sayd, 10.</p>
<p><a name="_ftn156"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref156">[156]</a> Nisa 4/11.</p>
<p><a name="_ftn157"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref157">[157]</a> Câbir hadisinde belirtildiğine göre, Sa&#8217;d b. er-Rabî&#8217;in karısı iki kızıyla bir­likte Rasûlullah&#8217;a (s.a.) gelmiş ve çocukların amcasının kardeşinin malı­nın tamamını aldığını, kendilerine bir şey vermediğini söylemişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) iki kız için üçte ikinin, anneleri için sekizde bi­rin, kalanın da amcanın olacağına hükmetti.</p>
<p><a name="_ftn158"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref158">[158]</a> Bu genelleme ceninin düşürülmesi durumunda gurre ödenmesi hükmü konusunda açık değildir. Çünkü bu hükümde ne can diyeti, ne de organ diyeti ödenmemekte, nevi şahsına münhasır bir hüküm olmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn159"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref159">[159]</a> Dokuzuncu Mesele&#8217;de. Orada şeriatın sadece belirli şahıslar ya da kesim­ler için olmadığı ve bütün insanlar için genel olduğu geçmişti. Burada ise hakkında hüküm bulunan mânâya (illet) dayandırılan bir umumîlik söz konusu olmaktadır. Meselâ &#8220;hamr&#8221; kelimesinin —her ne kadar sıfat itiba­rıyla kapsamasa bile— mânâ itibarıyla &#8220;nebîz&#8221;e de şamil olduğunu söyle­yerek, onun da haram kabul edilmesi gibi.</p>
<p><a name="_ftn160"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref160">[160]</a> Bu tabiî ki Rasûlullah&#8217;ın (s.a.) ictihâd edebileceği ve bu meyanda kıyas ya­pabileceği görüşüne dayanmaktadır. Bazıları ise Rasûlullah&#8217;ın (s.a.) ictihâd edemeyeceğini ve onun her sözünü vahye dayandırmak zorunda olduğunu söylerler.</p>
<p><a name="_ftn161"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref161">[161]</a> ikinci Mesele&#8217;de. Orada sonuç itibarıyla kesin bir asla çıkan zannînin, kat&#8217;înin hükmünü alacağı belirtilmişti.</p>
<p><a name="_ftn162"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref162">[162]</a> Öyle anlaşılıyor ki bundan maksadı İslâm döneminde aktedilen ribâ mua­meleleridir. Çünkü teşrîe konu olan budur. Cahiliye döneminde aktedilen ribâ da buna katılmıştır.</p>
<p><a name="_ftn163"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref163">[163]</a> Bakara 2/275.</p>
<p><a name="_ftn164"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref164">[164]</a> Bakara 2/279.</p>
<p><a name="_ftn165"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref165">[165]</a> Bu hadis Veda hutbesinde söylenmiştir.</p>
<p>Bu tasarruf Rasûlullah&#8217;tan (s.a.) ya kıyas yoluyla ya da zihinlerimizde kı­yas mecrasında cari olan vahiy yoluyla sadır olmuştur. Buraya kadar ola­nın, hükmü belli olan iki uç tarafın hükmü arasında gidip gelen şeyler hakkında örnek olması mümkündür. Şöyle ki Allah Teâlâ ribâyı haram kılmıştır. Yine O: &#8220;İnkâr edenlere, eğer vazgeçerlerse, geçmişlerinin bağış­lanacağını&#8230; söyle&#8221; (Enfâl 8/38) buyurmuştur. Bu durumda cahiliye ribâsı, affedilen ve akdi yürürlükte olanla, bâtıl olup akdi geçersiz olan, yani her ne kadar akdin mücerred husulü affedilmiş, olsa bile geçerli olma­yacak ve üzerine herhangi bir hüküm terettüp etmeyecek bir tasarruf ara­sında mütereddit kalmıştır. İşte Rasûlullah (s.a.) onu da diğer ribâ çeşitle­ri arasına katmış ve iptal etmiştir. Buna göre, zihinlerimizde kıyas mecra­sında câri olan kısma ilk örnek &#8220;Durum böyledir ve bu nasslarda söz ko­nusu olan yasak, karşılıksız olan bir fazlalık yüzündendir. &#8230;&#8221; diye başla­yan sözü olacaktır. Bu izah daha önceki sözüne de uygun olmaktadır. Ke­za ribâ için illet olmaya elverişli şeyi zikrederken, cahiliye ribâsmda illet olacak şeye işarette bulunmamıştır. Gerçi müellif, hükmü belli iki uçtan birine katma ile ilgili sözü tamamlamış ve burada kıyas mecrasında carî olan kısma geçmişse de, yaptığımız izah daha makul gözükmektedir.</p>
<p><a name="_ftn166"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref166">[166]</a> Yani mübadele edilen her iki malın da elden ele karşı tarafa verilmeyip, bir tarafın tecil edilerek ertelenmesi hali. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn167"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref167">[167]</a> Burada şöyle bir itiraz yöneltilebilir: Bazen bu denilen sakınca olmayabi­lir. Meselâ iyi kalitede olan az buğdayın, düşük kalitede olan fazla miktar­daki buğdayla satışında olduğu gibi. Bir taraf miktar olarak fazlalık alır­ken, Öbür taraf da kalite üstünlüğüne sahip olmaktadır. Dolayısıyla karşı­lıksız bir fazlalık yoktur, denilebilir. Ancak burada da, hangi tarafın kârlı çıkıp, hangi tarafın kaybettiği bilinmeyecek kadar bir aldanma (gabin) du­rumu vardır ve böylesi bir gabinde akdin yasak olmasını gerektirir. Başka âlimler bu yasağı, müelliften farklı olarak sedd-i zerîa ilkesi ile talil et­mişlerdir.</p>
<p><a name="_ftn168"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref168">[168]</a> Yani illeti ve altın, gümüş ve gıda maddeleri ile diğer maddeler arasında­ki   ayırımın hikmeti tam olarak kavranamamıştır. Neden bu iki grup maddelerin kendi cinsi ile mübadelelerinde fazlalık ve nesîe ribâları doğu­yor da,_ diğerlerinin mübadelelerinde doğmuyor? Bu konuda İbnu&#8217;1-Kay-yim&#8217;in İ&#8217;lâmu&#8217;l-muvakkiîn adlı eserinin ikinci cildine bkz. Orada sadra şifa verici yeterli bilgi bulunmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn169"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref169">[169]</a> Bu meyandaki açıklamalardan sayılabilecek bir uygulama da şöyledir: Rasûlullah (s.a.) iki köle karşılığında bir köle satın almıştır. Bir başka uy­gulamada _ord un un donatımı için yeterli deve kalmayınca, Abdullah b. Amr b. el-As&#8217;a gelecek senenin zekât develerinden Ödenmek üzere iki deve karşılığında bir deve olacak şekilde deve alınmasını emretmiştir.</p>
<p><a name="_ftn170"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref170">[170]</a> Müellif kesin olarak kıyastandır gibi bir ifade yerine böyle bir ifadeyi kul­lanmayı tercih etmiştir. Çünkü ifade ettiği gibi bu konu, mânâsı açıklık kazanmamış en kapalı konulardan biridir. Belki de konu bir illete mebnî olmayıp tamamen taabbudîdir ve o zaman kıyasa mahal olması düşünüle­mez. Sonra bu açıklama, Rasûlullah&#8217;m (s.a.)   ictihâd edemeyeceği görü­şünde olanlara göre sadece vahye dayalı da olabilir. Veya Rasûlullah&#8217;m ictihâd edebileceği görüşüne göre bir kısmı vahye müstenid, bir kısmı ise kıyasla olabilir.</p>
<p><a name="_ftn171"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref171">[171]</a> Yani anne üzerine nikâh aktedip, zifaf gerçekleşmeden önce boşaması ve kızı ile evlenmesi hali kastedilmektedir. Eğer böyle bir durum yoksa yani kız üzerine akit yapılmış veya anne ile zifaf gerçekleşmişse, bu durumda anne ya da kızla evlenmek ebedî olarak haram olacağından haramlığın cem durumuna tahsisinin bir anlamı olmaz.</p>
<p><a name="_ftn172"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref172">[172]</a> Nisa 4/24.</p>
<p><a name="_ftn173"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref173">[173]</a> Daha önce geçmişti bkz. [3/192].</p>
<p><a name="_ftn174"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref174">[174]</a> Ebû Dâvûd, Tahâre, 41; Tirmizî, Tahâre, 52 ; İbn Mâce, Tahâre, 38.</p>
<p><a name="_ftn175"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref175">[175]</a> Nisa 4/11.</p>
<p><a name="_ftn176"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref176">[176]</a> Nisa 4/11.</p>
<p><a name="_ftn177"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref177">[177]</a> Nisa 4/176.</p>
<p><a name="_ftn178"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref178">[178]</a> Buhârî, Ferâiz, 5, 7, 9, 15 ; Müslim, Ferâiz, 2, 3.</p>
<p><a name="_ftn179"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref179">[179]</a> Nisa 4/23.</p>
<p><a name="_ftn180"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref180">[180]</a> Çünkü konu içtihada bırakıldığı zaman, tereddüde mahal olacak ve boş­luk doğacaktır.</p>
<p><a name="_ftn181"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref181">[181]</a> Tirmizî, Radâ&#8217;, 1 ; Ahmed, 2/182.</p>
<p><a name="_ftn182"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref182">[182]</a> Bakara 2/126.</p>
<p><a name="_ftn183"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref183">[183]</a> Ankebût 29/67.</p>
<p><a name="_ftn184"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref184">[184]</a> Rasûlullah (s.a.) bu duasının yanında Medine&#8217;nin sâ&#8217;ma, müddüne (ölçü âletleri) de bereketli olması için de duada bulunmuştur. Medine&#8217;nin sıkın­tılarına katlanan kimseler için kıyamet gününde kendisinin onlara şefaat­çi ve tanık olacağını ifade buyurmuştur.</p>
<p><a name="_ftn185"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref185">[185]</a> Müslim, Hacc, 459 ; Ahmed, 1/181.</p>
<p><a name="_ftn186"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref186">[186]</a> Müslim, Hacc, 460.</p>
<p><a name="_ftn187"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref187">[187]</a> Buhârî, Medine, 1; Müslim, Hacc, 469.</p>
<p><a name="_ftn188"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref188">[188]</a> Buhârî, Medine, 1.</p>
<p><a name="_ftn189"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref189">[189]</a> Hacc 22/ 25.</p>
<p><a name="_ftn190"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref190">[190]</a> Bakara 2/282.</p>
<p><a name="_ftn191"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref191">[191]</a> Buhârî, Hayz, 6 ; Müslim, îmân, 132. Dinî noksanlıktan maksat da kadı­nın hayız sebebiyle bazı dinî yükümlülükleri eda edememesidir.</p>
<p><a name="_ftn192"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref192">[192]</a> İbn Abbâs, Rasûlullah&#8217;ın yemin ve bir şahitle hükümde bulunduğunu söy­lemiştir.</p>
<p><a name="_ftn193"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref193">[193]</a> Âl-i İmrân 3/77.</p>
<p><a name="_ftn194"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref194">[194]</a> Yûsuf 12/72.</p>
<p><a name="_ftn195"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref195">[195]</a>  &#8220;Cu&#8217;l&#8221; ya da &#8220;ceâle&#8221;, bir işin yapılması karşılığında konulan ödüldür. Meselâ, kaybolan bir deve hakkında: &#8220;Kim devemi bulur getirirse ona şu kadar para vereceğim&#8221; denilmesi gibi. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn196"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref196">[196]</a> Nisa 4/6.</p>
<p><a name="_ftn197"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref197">[197]</a> Tevbe 9/60.</p>
<p><a name="_ftn198"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref198">[198]</a> İcâre-i ademî konusunda Kur&#8217;ân&#8217;da en açık olanı radâ yani süt annelik üzerine yapılan icaredir. Hatta bazıları: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da caiz olan icare sadece sütannelik hakkında gelmiştir&#8221; demişler ve: &#8220;Çocuğu sizin için emzirirler-se, onlara ücretlerini ödeyin&#8221; (Talâk 65/6) âyetini delil olarak kullanmış­lardır</p>
<p><a name="_ftn199"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref199">[199]</a> Bunu izah sadedinde şöyle demişlerdir: Peygamberlik süresi yirmi üç se­nedir. Bunun ilk altı ayı sâdık rüya şeklinde olmuştur. Bu dönemin, nü­büvvetin tümüne nisbeti de kırk altıda birini teşkil etmektedir. Bu izah, her ne kadar bazılarını tatmin etmese de açıktır. Sonra Rasûlullah&#8217;m (s.a.) çoğu zaman ashabına: &#8220;Rüya göreniniz var mı?&#8221; diye sorması ve an­latılan rüyaları yorması da, diğer rüyaların onun tarafından Kur&#8217;ân&#8217;da ge­çen rüyalara katıldığı anlamına gelir.</p>
<p><a name="_ftn200"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref200">[200]</a> Meselâ rüya ve hulm yani düş ayırımı yapmış ve rüyanın Allah&#8217;tan, düşün de şeytandan olduğunu söylemiştir.</p>
<p><a name="_ftn201"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref201">[201]</a> Daha önce geçti bkz. [2/46).</p>
<p><a name="_ftn202"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref202">[202]</a> İkinci Mesele&#8217;de [3/16] . Orada bu hadisi, kat&#8217;î bir asla çıkan şer&#8217;î zannî de­lil kabilinden saymıştı. Çünkü bu mânâ şeriatın cüz&#8217;i külli pek çok yerin­de bulunmaktadır. Sünnet, çeşitli yerlerde dağınık olarak işlenen bu mânâyı genel bir prensip halinde vaz&#8217;etmişti. Bu yaklaşım sanki dağınık olanların birleştirilmesi ve cüzilerden külliye ulaşılması ve detayların ic­mali anlamındadır. Bu durumda bu yaklaşım, diğer yaklaşımların tersine bir görünüm arzetmektedir. Biraz düşünülünce, bunun nadir olduğu ve bu yaklaşımın asıl meselede savunulan teze yalnız başına temel teşkil edebi­lecek durumda olmadığı, bunun ancak diğer yaklaşımlarla birlikte ele almdığı zaman mümkün olabileceği görülecektir. Eğer müellifin maksadı tezi isbat için bu yaklaşımlardan her birinin yalnız başına yeterli olduğu­nu ifade ise, bu ancak üçüncü (c) yaklaşımda tam olarak, ikinci (b) yakla­şımda ise biraz zorlama ile ortaya çıkmaktadır. Birincide ise ancak kas­tettiği yol üzere ortaya çıkacaktır. Diğerlerinde ise, meselenin isbatı için bunlar yalnız başlarına yeterli ve ortaya çıkacak müşkilleri giderebilecek durumda değildir. Bizzat müellif de altıncı yaklaşıma nakıs olduğu gerek­çesi ile itiraz etmiştir. Oysa ki onunla ilgili on tane örnek vardır ve bu ko­nuda daha başka hadisler olduğunu belirtmiştir. Hal böyle iken tek bir ör­neği bulunan bu beşinci yaklaşım yalnız basma tezin isbatı için nasıl ye­terli olabilir? Ancak ilk beş yaklaşımın birlikte ele alınması kastediliyor-sa, o zaman böyle bir itiraz varid değildir</p>
<p><a name="_ftn203"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref203">[203]</a> Bu altıncı yaklaşım, geçen ikinci yaklaşımdan daha husûsi bir anlam ta­şımaktadır. Orada söz konusu olan âlimlerce yaygın olarak bilinen ve is­tenilen ya da yasaklanılan şer&#8217;î bir hakikatin veya şartlarının veya keyfi­yetinin vb.   beyanı mahiyetindedir. Burada sözü edilen ise, sadece müc­mel olan lâfzın lügavî vaz1 açısından beyanı hakkındadır.</p>
<p><a name="_ftn204"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref204">[204]</a> Yani geçen beş yaklaşımdan hareketle değil.</p>
<p><a name="_ftn205"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref205">[205]</a> Buhâri, Tefsîru sureti 65/1 ; Müslim, Radâ&#8217;, 66-72 ; Ebû Dâvûd, Talâk, 4.</p>
<p><a name="_ftn206"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref206">[206]</a> Talâk 65/1.</p>
<p><a name="_ftn207"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref207">[207]</a> Buhârî, Talâk, 41 ; Müslim, Radâ&#8217;, 103 ; Ebû Dâvûd, Talâk, 39.</p>
<p><a name="_ftn208"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref208">[208]</a> Talâk 65/1.</p>
<p><a name="_ftn209"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref209">[209]</a> Bakara 2/234.</p>
<p><a name="_ftn210"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref210">[210]</a> Talâk 65/4.</p>
<p><a name="_ftn211"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref211">[211]</a> Bakara 2/59.</p>
<p><a name="_ftn212"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref212">[212]</a> İsrailoğullarına: &#8220;Şu şehre girin, orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, secde ederek kapısından girin &#8216;hıtta&#8217;yani &#8220;bağışla&#8217; deyin&#8230;&#8221; (2/58) denmiş, onlar ise tahıl anlamına gelen &#8220;Habbe fî şa&#8217;re&#8221; diyerek kendilerine emredilen sö­zü değiştirmişler ve şehre secde yerine kıçları üzerine sürünerek girmiş­lerdir, bkz. Buhârî, Tefsîru sureti 2/5 ; Müslim, Tefsir, 1.</p>
<p><a name="_ftn213"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref213">[213]</a> Bakara 2/125.</p>
<p><a name="_ftn214"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref214">[214]</a> Bakara 2/158.</p>
<p><a name="_ftn215"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref215">[215]</a> Ebû Dâvûd, Menâsik, 56 ; Tirmizî, Hacc, 38 ; Nesâî, Hacc, 161,166.</p>
<p><a name="_ftn216"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref216">[216]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a name="_ftn217"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref217">[217]</a> Tirmizî, Tefsîru sureti 2/16, 40. Âyetin devamı: &#8220;Bana ibâdet etmeyi bü­yüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir&#8221; şek­lindedir. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn218"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref218">[218]</a> Âyetteki &#8220;Tan yerinde&#8221; kaydı, mânânın birçok sahabeye kapalı kalması ve zahirin murad olduğunun anlaşılması üzerine sonradan inmiştir. Bu ka­yıt olmaksızın ilk indiğinde, bazı sahâbîler ayaklarına beyaz ve siyah ol­mak üzere iki iplik bağlıyor ve ona bakarak imsak vaktinin girip girmedi­ğini Öğrenmeye çalışıyorlardı. Birisi de —ki Adiyy b. Hâtem&#8217;dir— yastığı­nın altına beyaz ve siyah iki iplik koyar ve vaktin girip girmediğini anla­mak için ona bakarmış.  Sonra Rasûlullah&#8217;a onların sahici iplikler mi ol­duğunu sorunca ona (anlayışının kıt olduğunu ima ile) &#8220;Şüphesiz senin yastığın (veya ensen) çok enlidir. Aksine maksat gündüzün aydınlığı ile, gecenin karanlığıdır&#8221; şeklinde cevap vermiştir. Bundan sonra &#8220;Mine&#8217;1-fecr = Tan yerinde&#8221; kaydı inmiştir ve böylece beyaz ve siyah iplikten maksa­dın gündüz ile gece olduğunu anlamışlardır. Eğer âyet daha başta bu şe­kilde inmiş olsaydı, o zaman ne Adiyy yastığının altına beyaz ve siyah ol­mak üzere iki iplik koyar, ne de konu ile ilgili soru soran olurdu. Bu iti­barla eğer müellif örnek verirken âyeti ilk haliyle &#8220;Tan yerinde&#8221; kaydı ol­maksızın alsaydı, daha açık ve konuya daha uygun olurdu.</p>
<p><a name="_ftn219"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref219">[219]</a> Bakara 2/187.</p>
<p><a name="_ftn220"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref220">[220]</a> Buhârî, Tefsîru sureti 2/28 ; Müslim, Sıyâm, 33.</p>
<p><a name="_ftn221"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref221">[221]</a> Buhârî, Tefsîru sureti 2/42, Cihâd, 98; Müslim, Mesâcid, 202 ; Ebû Dâvûd, Salât, 5.</p>
<p><a name="_ftn222"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref222">[222]</a> Âl-i İmrân 3/185.</p>
<p><a name="_ftn223"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref223">[223]</a> Buhârî, Cihâd, 73 ; Tirmizî, Tefsîru sureti 3/22. Bu örnek açık değildir. Çünkü bunda Kitap&#8217;ta yer alan bir kelimenin lügat açısından bir tefsiri bulunmamaktadır.</p>
<p><a name="_ftn224"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref224">[224]</a> Buhârî, Edeb, 6 ; Müslim, îmân, 143.</p>
<p><a name="_ftn225"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref225">[225]</a> Nisa 4/31.</p>
<p><a name="_ftn226"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref226">[226]</a> Yani altıncıdan önce geçen beş yaklaşımın.</p>
<h3></h3>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/">Resulullah’ın (a.s) Sünneti Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:55:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7865</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şâtibî şöyle der: Şer&#8217;î deliller, âklî hükümlere ters düşmez. Bunun delil­leri vardır: Üçüncü Mesele: Şerî deliller, aklî prensiplere ters düşmez. Delilleri: &#160; 1-Eğer şer&#8217;î deliller aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman onlar ne şer&#8217;î bir hüküm için ne de başka birşey için insan­lar hakkında delil olamazlardı. Halbuki, onlar sağduyu sa­hiplerinin görüşbirliği ile delil olmaktadır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/">Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/489_280_799b58c9-ser-i-hukum.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7866" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/489_280_799b58c9-ser-i-hukum.jpg" alt="Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir" width="489" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/489_280_799b58c9-ser-i-hukum.jpg 489w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/489_280_799b58c9-ser-i-hukum-300x172.jpg 300w" sizes="(max-width: 489px) 100vw, 489px" /></a><strong>Şâtibî şöyle der:</strong> Şer&#8217;î deliller, âklî hükümlere ters düşmez. Bunun delil­leri vardır:</p>
<p>Üçüncü Mesele:</p>
<p>Şerî deliller, aklî prensiplere ters düşmez.</p>
<p><strong>Delilleri:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1-</strong>Eğer şer&#8217;î deliller aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman onlar ne şer&#8217;î bir hüküm için ne de başka birşey için insan­lar hakkında delil olamazlardı. Halbuki, onlar sağduyu sa­hiplerinin görüşbirliği ile delil olmaktadır. Bu da onların, aklî prensipler doğrultusunda gelmiş olduklarını gösterir.</p>
<p><strong>Şöyle ki:</strong> Deliller, sadece mükelleflerin akıllarınca kabul edilsinler diye getirilmişlerdir. Böylece onların gerekleriyle amel edecekler ve yükümlülük getiren hükümler altına gi­receklerdir. Eğer bıi deliller aklî prensiplere ters düşecek ol­saydı, o zaman akıl, gerekleri ile amel etme bir yana onları kabul dahi etmezdi. Onların böyle bir durumda delil olama­yacaklarının mânâsı işte budur. Bu konuda, ilâhî (metafizik) hükümlerle, yükümlülük getiren hükümler hakkında getiri­len deliller arasında bir ayırım yoktur.</p>
<p><strong>2-</strong>Eğer deliller, aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman onların gereği ile yükümlü tutmak, takat üstü yükümlülük olurdu. Çünkü böyle bir durumda mükellef, aklının almadığı, bir türlü tasdik edemediği, hatta aksini düşünüp inandığı şeyi tasdik etme ile yükümlü tutuluyor olacaktır. [1] Durum böyle olunca da, aklın o şeyi tasdik etmesi zorunlu olarak imkân­sız hale gelecektir. Bu durumda biz   tasdiki imkânsız olan yükümlülüğün bulunduğunu kabul etmiş oluruz. Bu da ta­kat üstü yükümlülük demektir. Böyle bir yükümlülük ise, —usûl kitaplarında belirtildiği üzere— bâtıldır.</p>
<p><strong>3-</strong>Yükümlülüğün dayanağı akıldır. Bu tam ve kesin olan istikra ile sabit bir sonuç olmaktadır. Bunun sonucunda akıl ortadan kalktığı zaman yükümlülük de tümden ortadan kalkmakta ve ondan mahrum olan kimseler başıboş bırakıl­mış sorumsuz hayvan yerine konmaktadır. Mükellefin so­rumlu tutulabilmesi için aklın deliller sayesinde tasdike ulaşabilmesi gerekecektir. Eğer deliller, aklî prensipler doğrultusunda gelmeseydi, o zaman akıllı kişinin  hükümlerle yükümlülük altına sokulması, bunak, çocuk ve uyku halinde bulunan kimsenin o hükümlerle sorumlu tutulmasından da­ha zor olacaktı. Çünkü bu sayılan kimselerin delilleri sına­yarak tasdik ya da inkara gitmelerini sağlayacak akılları yoktur. Akıllı kimse ise böyle değildir; ona aklının kabul et­mediği şeyi götürmek mümkün değildir. [2]Bu nokta gözönünde tutulduğunda sözü edilen kimselerden yükümlülüğün düşmesi, aynı şekilde akıllı kimselerden de düşmesini gerektirecektir. Bu ise,.şer&#8217;îatın konuluş amacına ters düşer; dolayısıyla böyle bir sonucu doğuracak şey bâtıl olur.</p>
<p><strong>4-</strong>Eğer şer&#8217;î deliller aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman kâfirler şer&#8217;îatı reddetmek için herşeyden önce bizzat şer&#8217;î delilleri malzeme olarak kullanırlardı. Çünkü onlar, Hz. Peygamber&#8217;in getirmiş oldduğu şer&#8217;îatı red konu­sunda son derece hırslı idiler. Hatta bu uğurda hem Hz. Peygamber hem de getirdiği şer&#8217;îat hakkında ifti­ralara kadar gidiyorlardı: Hz. Peygamber hakkın­da bazen sihirbaz, bazen  divane diyorlar, bazen de onu ya­lancı sayıyorlardı. Kur&#8217;ân için de, o sihirdir, şiirdir, düzme­cedir, onu mutlaka bir insan öğretmiştir, öncekilerin mitolo­jileri gibi sıfatları yakıştırıyorlardı. Şerî deliller hakikaten akla ters düşseydi bunlara hiç gerek kalmaz ve onların yeri­ne (Bu makul değil&#8217; veya &#8216;Bu akıl ve mantığa ters&#8217; ya da ben­zeri şekilde itirazlarda bulunurlardı. Böyle bir itirazda bu­lundukları sabit olmadığına göre, bu onların şer&#8217;îatın muh­tevasını kavradıkları ve onların aklî prensipler doğrultusun­da cereyan etmekte olduğunu anladıklarını gösterir. Ancak onlar, buna rağmen olanlar oluncaya kadar ona uymamişlarsa bu, akıllarına yatmadığı için değil, başka durumlardan dolayı olmuştur ve onlardan hiçbiri böyle bir iddia ile orta­ya çıkmamıştır. Dolayısıyla bu durum, şer&#8217;î delillerin aklî esaslar doğrultusunda yürüdüğünün kesin bir delilidir.</p>
<p><strong>5-İstikra:</strong> Serî delillerin aklî prensipler doğrultusunda cereyan ettiğini, üstün akıllarının onu tasdikte [3] bulunduğunu; gö­nüllü ya da gönülsüz [4] ona boyun eğdiğini [5] istikra da orta­ya koymuştur. Hal böyle iken, inatçı yobazların ya da bilenin bilmemezlikten gelmesinin bir önemi yoktur ve onlar dikkate alınacak değillerdir. Delillerin aklî prensiplerin ge­reği doğrultusunda cereyan ettiğinin anlamı budur. Çünkü akıllar, onlar üzerinde hüküm verme konumundadırlar; ne onları güzel/iyi ne de çirkin/kötü kılma durumunda değiller­dir. Bu nokta Makâsıd bölümünde genişçe ele alınmıştı. [6]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İtiraz:</strong> <strong>Bu iddia yerinde değildir ve  aksi görüşü destekleyecek deliller vardır:</strong></p>
<p><strong>1</strong>-Kur&#8217;ân&#8217;da asla anlamı anlaşılamayan unsurlar vardır: Me­selâ sûre başlarında bulunan harfler gibi. Öbür taraftan âlimler şöyle derler: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da çoğunluk (cumhur) insan­ların anlayabilecekleri şeyler yanında, sadece Arapların anlayabileceği şeyler de vardır. Keza şer&#8217;îatta sadece din âlimlerinin anlayabileceği şeyler vardır. Allah&#8217;tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği şeyler [7] vardır&#8221; Şimdi bu kıs­mın   aklî prensipler doğrultusunda cereyan ettiğini söyle­mek nasıl mümkün olacaktır?</p>
<p><strong>2-</strong>Kur&#8217;ân&#8217;da müteşabihât dediğimiz bazı unsurlar vardır ki, bunları çoğu insan bilemez; hatta Allah&#8217;tan başka kimse bi­lemez. Meselâ furû konularıyla ilgili müteşabihât ile usûl konularıyla ilgili olan müteşâbihâtta olduğu gibi. Bunların müteşâbih olmaları, sadece akıllara karışık gelmeleri ve ne mânâya geldiklerinin akıllarca tamamen anlaşılamaması ya da çok az kimselerce anlaşılır olması sebebiyledir. Her­kes ya da büyük çoğunluk bunları anlayamamaktadır. Bu durumda mutlak olarak şer&#8217;î delillerin aklın kavrayabilece­ği şekilde geldiklerini söylemek nasıl doğru olabilir.?</p>
<p><strong>3-</strong>Şeri deliller içerisinde öyleleri vardırki, akıllar onlar üzerin­de ihtilafa düşmüş ve sonuçta insanlar fırkalara, hiziplere bölünmüşler; her grup kendi düşüncesinin haklı olduğunu savunmuş ve ona büyük bir coşku ile bağlanmıştır. Bunun sonucunda da her grup kendi akıl ve mezhepleri ölçüsünde birşeyler söylemişlerdir. Bunlardan bir kısmı tamamen ar­zu ve heveslerinin peşine düşmüş ve sonuçta bu durum on­ları helake itmiştir. Meselâ, Necran hıristiyanları teslis [8]inançları konusunda Kur&#8217;ân&#8217;da &#8216;işledik&#8217;, &#8216;hükmettik&#8217; ve &#8216;yarattık&#8217; gibi çoğul kipi ile gelen ifa­delere yapışmışlardır. Daha sonra kendilerinin müslüman olduğunu söyleyen buna rağmen şer&#8217;îatta çelişki ve tutarsız­lıklar olduğunu ileri süren bazı kimseler gelmiştir. Sonra da, Hz. Peygamber&#8217;in hadislerinde bahsettikleri fırkalar ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar, aklın hata etmesine sebep olan hitap şeklinden (şer&#8217;î deliller) meydana gel­mektedir. Nitekim gerçek böyledir. Eğer deliller akılların kavrayabileceği doğrultuda sevkedilmiş olsalardı, normal olarak bu ihtilafların olmaması gerekirdi. İhtilaflar bulun­duğuna göre onlar, —bir yönden de olsa— aklî esas-ların dı­şına çıkmaktadır, sonucuna ulaşılacağı anlaşılacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevap:</strong> <strong>Önce birinci itiraz noktasını ele alalım:</strong> Sûre başlarında bulunan ayrı ayrı okunan harflerin (hurûfu mukâtaa) yorumu hak­kında âlimlerden çeşitli görüşler nakledilmiştir. [9] Bu farklı görüş­ler, onların âlimlerce bilinebileceği esasına dayanmaktadır. Biz on­ların, âlimlerin asla bilemeyeceği hususlardan olduğunu söylesek bile, onlar hiçbir şekilde (kalbî ya da bedenî) yükümlülük getiren türden hitaplardan değildir. Böyle olunca da onların herhangi bir fiil hakkında delil olmadıkları anlaşılır. Konumuz ise bu değildir. Bir an için onların delil oldukları kabul edilse bile, şer&#8217;îatta olup da Allah&#8217;tan başka kimsenin bilemeyeceği şeyler çok nadirdir. Nadir hakkında ise ayrıca hükümde bulunulmaz ve dolayısıyla bu yüz­den hakkında istidlalde bulunulan küllî esas ihlâl görmez. Çünkü o takdirde bunlar (sûre başlarındaki harfler vb.) aklın anlamaya yol bulamayacağı şeylerden olacak, dolayısıyla sözünü ettiğimiz kı­sımla ilgili olmayacaktır. Bizim burada konu ettiğimiz husus, akıl­ca kavranılabilen, ancak aklî prensiplere ters olduğu görülen kısım­dır. Sûre başlarında bulunan harfler ise bu kısım dışında kalır. Çünkü biz kesin olarak inanıyoruz ki, eğer onların anlamları açık­lanmış olsaydı mutlaka aklî prensipler doğrultusunda açıklık ka­zanacaktı. Varılmak istenen sonuç da budur.</p>
<p><strong>İkinci [10] itiraz konusuna gelince,</strong> müteşâbihât konusu, —her ne kadar bazı kimseler öyle düşünse bile— aklî prensiplere ters düşen hususlardan değildir. Çünkü böyle bir yanlış düşünce, doğru bir zemin üzerine oturtulma sonucunda değil, arzu ve heveslere uy­ma yüzünden ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Nitekim Yüce Allah: &#8220;Kalplerin­de eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre (keyfi) yorum yapmak için onların müteşâbih olanlarına uyarlar&#8217; [11] âyetinde buna işaret buyurmuştur. Eğer onlar doğru bir zemin üzerine oturtma yolunu seçselerdi, yorum (tevil) makul ve aklî prensiplere uygun bir sonuca ulaşırdı. Müteşâbihât konusunun, Allah&#8217;tan baş­ka kimse tarafından bilinemeyeceği kabul edilecek olursa, o zaman aklın onlara ulaşamaması; onların aklî prensiplere ters düşer olma­sından değil, daha başka bir durumdan dolayı olacaktır. Bu, tek bir cümle için olabileceği gibi, birçok cümle içeren söz ve çeşitli du­rumlarla ilgili haberler için de geçerli olabilir. Yeterince araştırma yapmayan kimse bu durumda onların aklî prensiplerle uyuşmadığı vehmine kapılabilir. Acem tabiatlı [12] konu hakkında kendisini bil­gin zanneden cahiller de aynı hatayı yaparlar. îşte bu yüzdendir ki, Necran hristiyanları Kur&#8217;ân&#8217;da Allah için kullanılan çoğul kiplerine sarılarak teslis inancını savunmuşlar, mülhidler Kur&#8217;ân ve Sün­nette akıl ve mantıkla bağdaşmayan hususların ve tutarsızlıkların olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Onlar arzu ve heveslerine uy­mak yanında hikmet-i teşri konusundaki cahillikleri ile birlikte, kendilerine izin verilmeyen zamanda ve mekânda onların içerisine dalmışlar ve bunun sonucunda da yollarını şaşırmışlardır. Çünkü Kur&#8217;ân ve Sünnet Arapçadır. Bu itibarla onlar üzerinde inceleme yapacak kimselerin mutlaka Arap olması [13] gerekecektir.</p>
<p>Nitekim onların maksatlarını kavrayamamış kimselerin de, şer&#8217;î maksatlar­dan dem vurmaları doğru değildir. Çünkü, bu gibi konular bilinme­den onlar üzerinde inceleme yapmak doğru ve mümkün değildir. Eğer kişi, gerek dil ve gerekse şer&#8217;î maksatlar bakımından ehil olursa, o zaman şer&#8217;îatta herhangi bir çıkmaz olmadığını, onun akılla bağdaşmayan unsurlar içermediğini görecektir.</p>
<p><strong>Konuya açıklık getirmesi bakımından bir örnek vermek istiyo­ruz: Nâfı b. el-Ezrak, İbn Abbas&#8217;a şöyle sorar:</strong></p>
<p>&#8220;Ben, Kur&#8217;ân&#8217;da bana ters gelen bazı hususlar görüyorum: Meselâ bir yerde &#8220;O gün aralarındaki soy yakınlığı fayda ver­mez [14] denilirken, başka bir yerde &#8220;Birbirlerine dönüp hal hatır sorarlar [15]deniliyor. Bir yerde &#8220;Ve Allah&#8217;tan bir söz gizleyemezler [16]    denilirken, bir başka yerde &#8220;Sonra: &#8216;Rabbimiz! Allah&#8217;a and olsun ki bizler puta tapanlar (müşik) değildik&#8217; demekten başka çare bulamazlar&#8221; [17] deniliyor ve bu âyette gizledikleri belirtiliyor. &#8220;Al­lah onu bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. Gecesini ka­ranlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenle­miştir&#8221; [18] âyetinde göğün yaratılışının yerden önce olduğu belirti­lirken &#8220;Siz yeri iki günde yaratanı mı inkar ediyor ve O&#8217;na eşler ko­şuyorsunuz. &#8230; Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi&#8230;&#8221; [19] âyetinde de yerin yaratılışının göğün yaratılışından daha önce ol­duğu belirtiliyor. Sonra çeşitli âyetlerde gibi ifadeler [20] var. Sanki evvelce öyle idi de sonra bu özellik kalktı gibi intiba vermekte.&#8221;</p>
<p>İbn Abbas ona şöyle cevap verdi: &#8220;Aralarında soy yakınlığının fayda vermemesi sura ilk üflenişi (kıyametin kopuşu) anındadır. O zaman sura üflendiğinde gökte ve yerde her kim varsa —Allah&#8217;ın diledikleri hariç— hepsi baygın düşecektir. Sonra âhiret suru üfle­necek ve o zaman da akrabalar &#8220;Birbirlerine dönüp hal hatır sora­caklardır [21] &#8220;Ve Allah&#8217;tan bir söz gizleyemezler&#8221; âyeti ile Allah&#8217;a and olsun ki bizler puta tapanlar (müşrik) değildik&#8221; âyeti ise şöyle: Yüce Allah ihlas sahibi kullarını affedecek ve onların günahlarını bağışlayacaktır. O zaman müşrikler &#8220;Allah&#8217;a and olsun ki, bizler puta tapanlar (müşrik) değildik&#8221; diyecekler. Allah onların ağızları­nı mühürleyecek, onların elleri konuşacaktır. O zaman anlaşılacak ki, Allah&#8217;tan hiçbir söz gizlenemez. İşte o anda küfreden ve Rasûle isyan edenler yerle bir olmayı [22] ne kadar da isteyeceklerdir. Gök­lerin ve yerin yaratılışına gelince, Allah önce yeri iki günde yarattı, sonra göğü yarattı ve ona yöneldi; onları iki ayrı günde düzene  koydu. Sonra da yeri düzene koydu yani ondan su ve otlak çıkardı, dağları, tepeleri ve onda bulunan diğer şeyleri ayrı iki günde ya­rattı. Böylece yeri ve yerde olanları dört günde, gökleri de iki gün­de yaratmış oldu. Bazı âyetlerde  buyrulmuş ve Yüce Allah kendisini bu gibi sıfatlarla nitelemiştir. Bu tür ifadeler (Allah için söz konusu edildiğinde —Al­lah zamandan münezzeh olduğu için— geçmiş zaman mânâsı orta­dan kalkar ve) O&#8217;nun her zaman için öyle olduğu anlamını taşır. Çünkü Allah&#8217;ın irade buyurduğu her şey mutlaka yerini bulur. Bu durumda sen, Kur&#8217;ân&#8217;da bir tutarsızlık bulamazsın; çünkü onun hepsi de Allah katındandır&#8221;</p>
<p><strong>İbn Abbas&#8217;m cevabı böyle.</strong> O bu cevabıyla, eğer her şey yerli yerine konulacak olursa, Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamının makul olacağını ve asla tutarsızlık içermeyeceğini göstermiş oluyordu. Dini lekelemek ve onda kusur bulmak isteyen kimselerin zikrettikleri, keza ilim talipleri hakkında problem olarak gözüken diğer konularda da du­rum aynıdır. Bu gibi konularda, ancak ilimde derinleşen insanlar (rüsûh sahipleri) başarı elde edebilirler. &#8220;Eğer o Allah&#8217;tan başka­sından gelseydi, onda çok aykırılıklar bulurlardı&#8221; [23]İctihad bölü­münde —Allah&#8217;a hamd olsun!— bu konuda yeterli bilgi bulunmak­tadır. Kur&#8217;ân ve Sünnette çelişki ve tutarsızlık bulunmadığına dair bir çok âlim eser yazmıştır. Bu konuda daha çok bilgi ve derinleş­mek isteyen, susuzluğunu gidermek isteyen o tür eserlere bakmalıdır. [24] [25]</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Bu, ilâhî ve itikadı hükümlerin delilleri konusunda açıktır. Amelî hüküm­lere gelince, bunlardan maksat tasdik değil, sadece fiilin işlenmesidir. Ge­lecek diğer izah şekillerinde durum birincideki gibi olabilir ve onlarda, da ıtikâdî hükümlerle, amelî hükümlerin delilleri arasında bu açıdan- bir fark bulunmaz.</p>
<p>[2] Çünkü böyle bir durumda, akıllı kimsede, getirilen yükümlülüğe zıd düşen ve onu engelleyen akıl bulunmaktadır. Çünkü getirilen delil akıl ile çatış­mada ve akıl onun zıddınm makûl olduğunu düşünmektedir. Meselâ deli ise böyle değildir. Onun getirilen hükmün ne lehinde ne de aksi istikame­tinde düşünme gibi bir durumu yoktur. Onun için denilebilecek şey, sadece onun o yükümlülük için hazır olmadığıdır.   Akıllı kimse ise, o şeyin zıddı için kendisini kabule hazır görmektedir. Birşeye ulaşmak için vasıtası  olmayan kimse ile, o şeyin zıddına ulaştıracak vasıta içerisinde olan kimse arasında fark vardır. O şeyden ikincinin uzaklığı daha fazla ve güçlü ola­caktır.</p>
<p>[3] Yani itikadı konularda,</p>
<p>[4] Yani deliller karşısında bir süre inat ettikten sonra veya inat etmeden he­men.</p>
<p>[5] Yani amelî konularda. Bu ayırım ehl-i sünnete göredir. Mutezileye göre ise.</p>
<p>her iki durum da (yani tasdik ve itaat) açıkça cereyan eder. Çünkü akıl, bu delillerin gereğinin güzelliğini tasdik eder. Öyle ki, deliller, aklın idrak et­miş olduğu güzelliğe uygun olur.</p>
<p>Ehl-i sünnete göre, akılların boyun eğmesi amelî konuların delilleri hakkın­da da geçerli olabilir; şu mânâda ki akıllar şer&#8217;îatın bidüziyelik arzedecek şekilde sadece kulların dünyevî ve uhrevî maslahatlarım temin etmek için geldiğini genel olarak kavrayabilir; özel hükümde bulunan husûsî masla­hatı kavrayıp kavrayamaması ise Önemli değildir. İşte bu, aklın boyun eğ­mesinin mânâsı olur.</p>
<p>[6] Şâri&#8217;in, şer&#8217;îatı anlaşılır olsun için koyması bahsinde.</p>
<p>[7] Sûre başlarındaki harfler   de bunlardandır. Burada sözü edilen müteşâ-bihâttan farklıdır. Çünkü müteşabihât   bir bakıma kavranabilir, ancak netliğe ulaşılamaz. Burada sözü edilen kısım ise asla mânâsı kavranama-yacak şeylerdir. Böylece bir sonra sözü edilecek kısım ile aralarında fark olduğu anlaşılmalıdır.</p>
<p>[8] Hıristiyanlıkta Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlüsünden oluşan inanç sistemi. (Ç)</p>
<p>[9] Yani bu haliyle onlar, anlamı akılla anlaşılabilen kısımdan olmaktadır.</p>
<p>[10] Üçüncü   itiraz noktasının cevabı ile birleştirilmiştir. Çünkü her iki itiraz noktasının esası aşağı yukarı aynıdır.</p>
<p>[11] Âl-i İmrân 3/7.</p>
<p>[12] Necran hıristiyanları aslen Arap oldukları için müellif böyle bir kayıt getir­miştir. Onlar aslen Arap olmakla birlikte komşuları olan Acemlerin ifade tarzlarının etkisinde kalarak &#8216;Biz yarattık&#8217; &#8230; gibi ifadelerden ne kastedil­diğini anlayamamışlar ve  tazim için olan bu ifadeyi gerçek anlamda çok­luk için sanmışlardır.</p>
<p>[13] Arap diline vakıf olması denilse idi daha isabetli olurdu.</p>
<p>[14] Mü&#8217;minûn 23/101.</p>
<p>[15] Sâffât 37/27.</p>
<p>[16] Nisa 4/42.</p>
<p>[17] En&#8217;âm 6/24.</p>
<p>[18] Naziât 79/28-30.</p>
<p>[19] Fussılet 41/9-11.</p>
<p>[20] Lafzı tercümesiyle &#8220;Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametli idi&#8230;&#8221; anla­mında. (Ç)</p>
<p>[21] Sâffât 37/27.</p>
<p>[22] Nisa 4/42.</p>
<p>[23] Nisa 4/82.</p>
<p>[24] Meselâ bkz. İbn Kuteybe, Te&#8217;vîlu müşkili&#8217;l-Kur&#8217;ân, Beyrut 1981 ; İbn Ku-teybe, Te&#8217;vîlu muhtelefı&#8217;l-hadîs, Beyrut 1985. (Ç)</p>
<p>[25] Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 3/22-29</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/">Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:48:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Kuran'ın Beyanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7859</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zikredilen bu şekil üzere [1]Kur&#8217;ân&#8217;da her şeyin açıklaması bu­lunmaktadır. Gerçek anlamda onlara vâkıf olan, şeriatın tamamını ihata etmiş olur [2]ve hiçbir konuda sıkıntıya düşmez. Buna aşağı­daki hususlar delâlet eder: 1. İlgili Kur&#8217;ân nassları: &#8220;Bugün size dininizi tamamladım.. [3] &#8220;Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur&#8217;ân&#8217;ı indir­dik [4]&#8221;Kitapta [5] hiçbirşeyi eksik bırakmadık [6]Doğrusu bu Kur&#8217;ân Kur&#8217;ân, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnet/">Sünnet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/sadecekuran.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7861" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/sadecekuran.jpg" alt="Sünnet" width="500" height="277" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/sadecekuran.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/sadecekuran-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p><strong>Zikredilen bu şekil üzere [1]Kur&#8217;ân&#8217;da her şeyin açıklaması bu­lunmaktadır. Gerçek anlamda onlara vâkıf olan, şeriatın tamamını ihata etmiş olur [2]ve hiçbir konuda sıkıntıya düşmez. Buna aşağı­daki hususlar delâlet eder:</strong></p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p><strong>İlgili Kur&#8217;ân nassları:</strong> &#8220;Bugün size dininizi tamamladım.. [3] &#8220;Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur&#8217;ân&#8217;ı indir­dik [4]&#8221;Kitapta [5] hiçbirşeyi eksik bırakmadık [6]Doğrusu bu Kur&#8217;ân Kur&#8217;ân, en doğru olan yola [7] götürür&#8221; [8] Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın bü­tün mânâları tamamlanmış olmasaydı, o zaman ona böyle denmesi doğru olmazdı. Daha buna benzer, Kur&#8217;ân&#8217;ın hidayet, kalplerde bu­lunan her şeye şifa olduğunu belirten âyetler bulunmaktadır. Kalplerde bulunan herşeye şifâ olabilmesi için, onun herşeyin açıklamasını, çözümünü içermesi gereklidir.</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p><strong>Bunu bildiren hadisler ve selefe ait sözler:</strong> Meselâ Hz. Peygam­ber şöyle buyurmuştur: &#8220;Şüphesiz ki bu Kur&#8217;ân, Allah&#8217;ın ipidir. O apaçık nurdur, faydalı şifâdır. Kendisine tutunan kimse için o, bir korunaktır. O, kendisine tâbi olan için bir kurtuluştur. (Ona uyan) eğrilmez ki, doğrultulsun; sapmaz ki azarlansın. Onun hayret edilecek yönleri bitmez, çokça tekrarlamaktan dolayı eski­mez&#8221; [9]</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın mutlak surette Allah&#8217;ın ipi, faydalı şifâ&#8230; olması, onun her yönden tam olduğunun delilidir. Benzeri bir hadis Hz. Ali vasıtasıyla da rivayet edilmiştir. İbn Mesûd&#8217;dan şöyle rivayet edil­miştir: &#8220;Her ziyafet veren, verdiği ziyafete gelinmesini sever. Al­lah&#8217;ın ziyafeti de Kur&#8217;ân&#8217;dır&#8221; [10] Hz. Âişe&#8217;ye Hz. Peygamber&#8217;in ahlâkının nasıl olduğunu sorarlar. Cevabında: &#8220;Onun ah­lâkı Kur&#8217;ân&#8217;dı&#8221; der. [11]</p>
<p><strong>Onun bu sözünü Kur&#8217;ân da:</strong> &#8220;Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin&#8221;[12] âyeti ile tasdik eder. Katâde: &#8220;Kur&#8217;ân ile hemhal olan kimse ondan ya bir ziyadelik ya da bir noksanlık ile ayrılır&#8221; demiş ve arkasından: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;dan inananlara rahmet ve şi­fa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece kaybını artı­rır&#8221; [13]âyetini okumuştur. Muhammed b. Ka&#8217;b el-Kurazî: &#8220;Rabbi-miz &#8216;Doğrusu biz &#8216;Rabbinize inanın&#8217; diye inanmaya çağıran bir da-vetçiyi işittik de iman ettik&#8221; [14] âyeti hakkında &#8220;O Kur&#8217;ân&#8217;dır. Çün­kü onların hepsi Hz. Peygamber&#8217;i görmemiştir&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>Hadiste:</strong> &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;ı en iyi okuyanları (yani en iyi bilenleri) onlara imamlık yapar&#8221; [15]buyurulmuştur. Onların takdim olunmaları, Al­lah&#8217;ın hükümlerini en iyi bilenler olmaları sebebiyledir. Çünkü Kur&#8217;ân&#8217;ı iyi bilen, şeriatın tamamını bilir, demektir. Hz. Aişe: &#8220;Kur&#8217;ân okuyandan daha üstün kimse yoktur&#8221; demiştir. Abdullah ise: &#8220;Eğer ilim istiyorsanız, (anlayarak) Kur&#8217;ân&#8217;ı tekrarlayın; çünkü onda öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri vardır&#8221; demiştir. Abdullah b. Ömer: &#8220;Kim Kur&#8217;ân&#8217;ı toplarsa (yani muhtevasıyla birlikte onu Öğ­renirse), çok büyük birşey yüklenmiş olur. O, nübüvveti iki böğrü içine dürmüş olur; şu kadar ki kendisine vahiy gelmez&#8221; Ondan gelen başka bir rivayette: &#8220;Kim Kur&#8217;ân&#8217;ı okursa, nübüvvet onun iki böğrü içerisine durulmuş olur. Bu, sadece onun nübüvvetin getirdi­ği mânâları kendisinde toplamış olması sebebiyledir&#8221; demiştir. Da­ha başka bunlara benzer konumuza delâlet eden sözler vardır.</p>
<p><strong>Târihî uygulama:</strong> Tarih süreci içerisinde hiçbir âlimin herhan­gi bir konuda Kur&#8217;ân&#8217;a başvurması sonucunda onda şöyle ya da böy­le bir delil bulamadığı görülmemiştir. Yeni yeni ortaya çıkan olay­lar karşısında en zor durumda kalabilecek fırka, kıyâsı delil olarak kabul etmeyen Zahirî mezhebi olmalıdır. Buna rağmen hiçbir mese­lede delil getirme konusunda onların çaresizlik içerisine düştükleri vâki değildir. Zahirî imamlarından İbn Hazm şöyle demiştir: &#8220;Fık­hın bütün konuları istisnasız kitap ya da sünnette bir temele daya­nır ve Allah&#8217;a hamdolsun ki biz bunu biliriz. Ancak kırâz (mudâ-rabe) bundan hariç; biz ona her ikisinde de bir temel bulamadık&#8221; Bilindiği gibi, (İbn Hazm&#8217;ın Kur&#8217;ân ya da sünnetten bir temele da-yandıramadık dediği) kırâz, icâre türlerinden biridir. İcârenin aslı ise Kur&#8217;ân&#8217;da sabittir ve onu Hz. Peygamber&#8217;İn kendi dö­neminde sürmekte olan uygulamayı onaylaması ve sahabenin tatbi­katı açıklamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İtiraz:</strong> Birileri çıkarak şöyle diyebilir: Bu dedikleriniz doğru değildir. Çünkü Kur&#8217;ân&#8217;da hiç yer almayan fakat şeriatta sabit bu­lunan meseleler ve kaideler bulunmaktadır. Bunlar sünnete dayan­maktadır. Sahîh&#8217;te yer alan şu hadis de bu tezimizi doğrular: Hz. Peygamber şöyle buyurur: &#8220;Sizden birinizi koltuğuna yas-lanınış bir halde, kendisine benim sünnetimden bir emir ya da ya­sak geldiğinde: &#8216;Onu tanımıyorum. Biz Allah&#8217;ın kitabında bulduğu­muza uyarız.&#8217; der bir halde bulmayayım&#8221; [16]Bu bir yergidir ve ha­dis aynı şekilde sünnete de itimat edilmesini âmirdir. Allah Teâlâ&#8217;nın şu buyruğu da bunu tasdik etmektedir: &#8220;Eğer bir konuda çekişirseniz, onun halini Allah&#8217;a ve Rasûlüne çevirin&#8221; [17]Meymûn b. Mihrân, âyeti &#8220;Allah&#8217;a çevirmek, Kitab&#8217;ına vurmaktır. Rasûlüne çevirmekten maksat da eğer hayatta ise bizzat kendisine, öldükten sonra da sünnetine başvurmak demektir&#8221; şeklinde açıklar. Benzeri bir âyet de şudur: &#8220;Allah ve peygamberi birşeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraş­maz&#8221; [18]</p>
<p><strong>Şöyle deni(lemez):</strong> Sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın beyanı olması açısından alınır; çünkü Allah Teâlâ &#8220;İnsanlara indirileni kendilerine açıkla-yasın diye [19]buyurmaktadır. Bu ise deliller arasını birleştirmek olur. Çünkü biz diyoruz ki: Eğer sünnet Kitab&#8217;ın beyanı mahiyetin­de ise, o zaman o, sünnetin iki kısmından bîrine dahil olur. Sünne­tin bir ikinci kısmı daha vardır ki, o Kitab&#8217;ın hükmüne ziyade getir­mektedir. Meselâ, kadının, halası ya da teyzesi üzerine nikahlan-masının  [20], ehlî eşeklerin [21] ve kesici (köpek) dişi olan yırtıcı hay­vanların [22] yenilmesinin haram kılınması gibi ki bunlar, Kitap&#8217;ta yer almayan ve sadece sünnet ile haram kılınan şeylerdir. Hz. Ali&#8217;­ye şöyle denildi: &#8220;Sizin yanınızda yazılı birşey (kitap) var mı?&#8221; Ce­vabında: &#8220;Hayır, ancak Allah&#8217;ın kitabı var veya müslüman bir ada­ma verilen anlayış var, ya da şu sahifede bulunanlar var&#8221; dedi. Râvi diyor ki: &#8220;Peki, o sahifede ne var?&#8221; diye sordum. O: &#8220;Diyet hü­kümleri, esirin salıverilmesi, müslümanın kâfir karşılığında öldü-rülmemesi&#8221; diye cevap verdi [23]Bu hadis, her ne kadar onların ya­nında Allah&#8217;ın kitabından başka bir kitap olmadığını gösterirse de, aynı zamanda Allah&#8217;ın kitabında bulunmayan bazı şeylerin de bulunduğuna delâlet eder. Bu ise sizin koyduğunuz esasa ters düşer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>HÜKÜM ÇIKARILIRKEN SÜNNETE İHTİYAÇ</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu itirazın cevabı inşallah ikinci delil yani Sünnet&#8217;in açıklanması sırasında verilecektir. [24]</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;dan yapılan nâdir istidlallerden biri Hz. Ali&#8217;den gelen hamilelik süresinin (en az müddetinin) altı ay olduğudur. O bu so­nucu: &#8220;Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer&#8221;<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>[25] âyeti ile &#8220;Onun sütten kesilmesi iki yıldır&#8221; [26]âyetinden çıkarmıştır. [27] Mâlik b. Enes, sahabeye söven kimsenin fey&#8217;den payı olmayacağına şu âyetle istidlalde bulunmuştur: &#8220;Onlardan sonra gelenler: &#8216;Rab-bimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalblerimizde mü&#8217;minlere karşı kin bırakma&#8230;&#8217; derler [28]Bazıları çocuk mülk edinilemiyeceğini söylemişler ve bunu: &#8220;Rahman çocuk edindi dediler. Hâşâ; hayır; melekler şerefli kılınmış kullardır&#8221; [29] âyetinden çıkarmışlardır. [30]</p>
<p>İbnu&#8217;l-Arabî, ceninin kan pıhtısı (alak) haline dönüşmeden önceki haline &#8220;insan&#8221; demlemeyeceğine: &#8220;İnsa­nı, kan pıhtısından yarattı&#8221; [31]âyetini delil olarak kullanmıştır. Münzir b. Saîd, Arabm tabiatında, Araplara ait özelliğin mevcut bulunmadığına: &#8220;Allah sizi annelerinizin karnından birşey bilmez halde çıkarmıştır&#8221; [32] âyetiyle istidlalde bulunmuştur. Bu konuda en ilginç olanı, Kurtubalı İbnu&#8217;l-Fahhâr&#8217;ın istidlalidir: O, olumsuz cevap verirken başın yana sallanmasının, olumlu cevap verilirken ise öne eğilmesinin, doğuluların yaptığının aksine daha uygun ol­duğunu çünkü Allah Teâlâ&#8217;nın: &#8220;Onlara: &#8216;Gelin de Allah&#8217;ın peygam­beri sizin için mağfiret dilesin&#8217; dendiği zaman başlarını (yana) çe­virirler [33]buyurduğunu söylemesidir. Sûfî Ebû Bekir eş-Şiblî, bir­şey giydiği zaman onun bir yerini yırtardı. İbn Mücâhid: &#8220;Kendisin­den yararlanılan birşeyi ifsad etmenin ilimde bir yeri var mı ki?&#8221; diye sorduğu zaman: &#8220;Süleyman: &#8216;Onları bana getirin&#8217; dedi. Bacak­larını ve boyunlarını vurmaya başladı&#8221; [34] âyetini okudu. eş-Şiblî sonra: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da sevgilinin sevgilisine azap etmeyeceği nerededir?&#8221;diye sordu. İbn Mücâhid sustu ve ona: &#8220;Sen söyle!&#8221; dedi. O &#8216;Yahu­diler ve Hıristiyanlar, &#8216;Biz Allah&#8217;ın oğulları ve sevgilileriyiz&#8217; dediler. &#8216;Öyle ise günahlarınızdan ötürü size niçin azabediyor?.. [35] âyeti­dir, dedi. Bazıları, kadınları dinlemenin caiz olmadığı görüşlerine: &#8220;Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Mu­sa: &#8216;Rabbirn, bana kendini göster bakayım&#8217; dedi&#8221; [36]âyetini delil ola­rak kullanmışlardır. Bu istidlal şekillerinden bazıları tartışmaya açıktır.</p>
<p><strong>Sonra Şatibî şöyle der:</strong></p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p>Buna göre, en kâmil şekilde hakkında bilgi sahibi olunması is­tenen her meselenin mutlaka önce Kur&#8217;ân&#8217;a vurulması gerekecek­tir. Eğer Kur&#8217;ân&#8217;da bizzat ele alınmışsa ya da nev&#8217;ine veya cinsine ait açıklama bulunmuşsa, bunlar esas alınarak o mesele dindeki yerine oturtulacaktır.-Eğer orada mesele hakkında birşey buluna­mazsa, o zaman çeşitli bakış açıları ve değerlendirme şekilleri orta­ya çıkacaktır. Belki onlar —inşallah— yerinde zikredilecektir.</p>
<p>Deliller bölümünün birinci kısmında geçtiği üzere; her şer&#8217;î de­lil ya kesindir; ya da sonuç itibarıyla kesin olan bir asla çıkmakta­dır. Kat&#8217;î olan kaynaklar içerisinde en üst mertebeyi Kur&#8217;ân nassla-rı teşkil eder. O, ilk başvurulacak kaynaktır.</p>
<p>Ancak amaç, meselenin hükmünün tesbiti değil de sadece amel ise, o zaman âhâd yolla nakledilen sünnete başvurmakla da yetini-lebilir. Nitekim böyle bir durumda müctehidin görüşüne başvur­mak da yeterli olmaktadır. En zayıf olanı ise bu sonuncusudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[1] Yani genel çerçevenin belirlenmesi, mânânın küllî olarak konulması şek­linde. (Ç)</p>
<p>[2] .  Yani şeriatı icmâlen kavramış olur ve onun mücmel ve küllî esasların­dan biçbir eksiği olmaz.</p>
<p>[3] Mâide 5/3. Ancak dinin ikmâlinin sadece Kitapla değil de hem Kitap hem de Sünnetle olması düşünülebilir. Âyette de ikmâlin sadece Kitapla yapıldığına dair bir tahsis yoktur.</p>
<p>[4] NahI 16/44.</p>
<p>[5] Kitap&#8217;tan maksadın Kur&#8217;ân olması tefsirine göre bu âyet burada delil olur. Ancak Kitap için   yapılmış Levh-i Mahfuz gibi başka tefsirler de vardır.</p>
<p>[6] En&#8217;âm 6/38.</p>
<p>[7] Yani Yaratıcı ile yaratıklar arasındaki ilişkileri en kâmil anlamda dü­zenleyen eksiksiz nizam.</p>
<p>[8] İsrâ 17/9.</p>
<p>[9] Tİrmizî, Sevâbul-Kur&#8217;ân, 14 ; Dârimî, Fedâilul-Kur&#8217;ân, 1.</p>
<p>[10] Dârimî, Fedâilu&#8217;l-Kur&#8217;ân, 1.</p>
<p>[11] Buhârî, Müsâfirûn, 139 ; Ebû Dâvûd, Tatavvu&#8217;, 26 ; Ahmed, 6/54, 91.</p>
<p>[12] Kalem 68/4.</p>
<p>[13] İsrâ 17/82.</p>
<p>[14] Âl-i İmrân 3/193.</p>
<p>[15] Buhârî, Ezan, 54 ; Ebû Dâvûd, Salât, 60.</p>
<p>[16] Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, İlm, 10 ; İbn Mâce, Mukaddime, 2.</p>
<p>[17] Nisa 4/59.</p>
<p>[18] Ahzâb 33/36.</p>
<p>[19] Nahl 16/44.</p>
<p>[20] bkz. Buhârî, Nikâh, 27 ; Müslim, Nikâh, 37.</p>
<p>[21] Buhârî, Zebâih, 28, Meğâzî, 38 ; Müslim, Nikâh, 30, Sayd, 23-25.</p>
<p>[22] Buhârî, Tıbb, 57 ; Müslim, Sayd, 11; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 , Et&#8217;ime, 32.</p>
<p>[23] bkz. Buhârî, İlm, 39, Cihâd, 171, Diyât, 24, 31; Tirmizî, Diyât, İŞ.</p>
<p>[24] Dördüncü Mesele&#8217;de hem soru hem de cevap hakkında yeterli tafsilat-ge-lecektir.</p>
<p>[25] Ahkâf 46/15.</p>
<p>[26] Lokman 31/14.</p>
<p>[27] Buna usûlde sarih olmayan mantûkun delâletlerinden işaret yoluyla olanı demişlerdir. Bu ifadesi maksûd olmayan lazımı bir delâlet şekli olmakta­dır.</p>
<p>[28] Haşr 59/10. İmam Mâlik, &#8220;Allah&#8217;ın fethedilen  memleketler halkının mal­larından (fey&#8217;) peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, ye­timler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. &#8230;Allah&#8217;ın verdiği bu ganimet malları bilhassa yurtlarından çıkarılmış ve mallarından edilmiş olan, Al­lah&#8217;tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah&#8217;ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir, işte doğru olanlar bunlardır. Onlar   Medine&#8217;yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler­dir ve kendilerine hicret edip gelenleri severler&#8230;&#8221; şeklinde devam eden âyetten sonra gelen &#8220;Onlardan sonra gelenler: &#8216;Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde mü&#8217;minlere kar­şı kin bırakma,..&#8217; derler&#8221; âyetim , fey&#8217; mallarında hakkı bulunan kimse­ler için hal cümlesi yapmış ve böylece yukarıdaki sonuca ulaşmıştır. Sahabeye sövmekten daha büyük kin düşünülebilir mi? Öyleyse, onlara şovenler, fey&#8217;den hak alma şartını kaybetmiş olurlar.</p>
<p>[29] Enbiyâ 21/26.</p>
<p>[30] Çünkü Allah Teâlâ, onlara meleklerin Allah&#8217;ın kuîları (yani mülkü) ol­duğunu belirterek cevap vermiştir. Bu şu demek olur: Onların kul olma­ları ile —ki bu müsellemdir—Allah&#8217;ın çocukları olmaları nasıl uzlaştın-labilir?!Dolayısıyla   çocuğun, babası tarafından mülk edinilmesi sahih olmaz; zira çocukla mülkiyet arasında bağdaşmazlık vardır. Kur&#8217;ân, işte bu hükmü işârî delâlet şekliyle beyan etmiştir.</p>
<p>[31] Alak 96/2.</p>
<p>[32] Nahl 16/78.</p>
<p>[33] Münâfikûn 63/5.</p>
<p>[34] Sâd 38/33. Aslında âyete: &#8220;Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya baş­ladı&#8221; anlamı verilmektedir.</p>
<p>Şeriatımızda malın ziyan edilmesi caiz değildir. Kalbi meşgul ede­ceği endişesi, onu itlaf etmek için bir sebep olamaz. Çünkü ondan korun­manın yolları vardır; hibe, tasadduk vb. gibi. Bizden önceki şerîatler, an­cak neshedilmediği zaman bizim için bir delil olabilir. Kaldı ki âyete yu­karıda da belirttiğimiz gibi, Şiblî&#8217;nin anladığından farklı olarak sivazla-mak mânâsı da verilmiştir. Eğer kılıçla vurmak mânâsına alındığı za­man, Süleyman&#8217;ın (s.a.) şeriatında atların kurban edilmesi yoluyla bir ibadet şeklinin bulunduğu düşünülebilir. Ya da öldürücü olmaksızın, on­ların Allah yolunda vakfedilmiş olduğuna alâmet olacak işaret koyma amacına yönelik olabilir. Alûsî, kendisini meşgul ettiği için kızdığı ve bu yüzden onları itlaf ettiği şeklindeki izahın bâtıl olduğunu söylemiştir. Müellif, bu istidlal şekillerinin hepsine katılmadığına son cümlesiyle işa­ret etmiş olmaktadır.</p>
<p>[35] Mâide5/18.</p>
<p>[36] A&#8217;râf 7/143. Musa (s.a.), Allah&#8217;ı görme isteğini, Allah&#8217;ın kendisiyle konuş­ması üzerine dile getirmişti. Sözü edilen görüş sahipleri bunu şöyle açık­lamışlardır: Musa, bu isteğini, &#8216;sözünü işitmesi caiz olanın, kendisine bakması da caizdir ve bunun aksi de varittir&#8217; düşüncesine dayandırmış­tır. Kadına bakmak ittifakla caiz olmadığına göre, sözünü dinlemek de caiz olmayacaktır.</p>
<p>Ne kadar uzak bir istidlal şekli! Özellikle de cevaz şeklinin farklılı­ğının dikkate alınması durumunda. Çünkü Musa meselesinde cevaz aklîdir; kadına bakılması ve onun sözünün işitilmesi ise, teklifi hüküm­ler içerisine giren bir konudur. Kadına bakmak ittifakla caiz olmadığına göre, onun sözünü dinleme de caiz olmamalıdır.</p>
<p>İfrat ya da tefritin hâkim olduğu konulardan biri de budur. Nassla-nn İstikraya tâbi tutulması sonucunda kadının sesinin mahremiyeti ko­nusunda mutedil bir sonuca ulaşılacağı kanaatindeyiz. (Ç)</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnet/">Sünnet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DÖRDÜNCÜ MESELE</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:38:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7854</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer Kur&#8217;ân&#8217;da müjde içeren bir âyet gelmişse, mutlaka beraberinde [1]veya sonunda ya da öncesinde uyarı içeren âyet de gelmiştir. Aksi de aynı şekilde varittir. Keza umut verici âyetler korkutucu âyetlerle dengelenmiştir. Bu mânâya çıkan şeyler de ay­nıdır; meselâ cennet ehli zikredilmişse, buna mukabil cehennemlik­ler de zikredilmiştir. Aksi de böyledir. Amelleri sebebiyle cennete hak kazananların zikredilmesi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/">DÖRDÜNCÜ MESELE</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-112.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7855" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-112.jpg" alt="DÖRDÜNCÜ MESELE" width="196" height="257" /></a></p>
<p>Eğer Kur&#8217;ân&#8217;da müjde içeren bir âyet gelmişse, mutlaka beraberinde [1]veya sonunda ya da öncesinde uyarı içeren âyet de gelmiştir. Aksi de aynı şekilde varittir. Keza umut verici âyetler korkutucu âyetlerle dengelenmiştir. Bu mânâya çıkan şeyler de ay­nıdır; meselâ cennet ehli zikredilmişse, buna mukabil cehennemlik­ler de zikredilmiştir. Aksi de böyledir. Amelleri sebebiyle cennete hak kazananların zikredilmesi umutlandırma; amelleri yüzünden cehenneme gideceklerin zikredilmesi de korkutma anlamına gelir.</p>
<p>Dolayısıyla bu gibi şeylerin zikri sonuç itibarıyla müjdeleme ve kor­kutma esasına çıkar.</p>
<p>Bunun doğruluğuna, âyetlerin değerlendirilmeye arzedilmesi delâlet eder. Dikkat edilirse görülecektir ki Allah Teâlâ hamdi (Öv­gü) kitabı için fatiha (açılış cümlesi) yapmıştır. Bu sûrede &#8220;Ihdinâ&#8217;s-sırâta&#8217;l-müstekîm&#8230; velâ&#8217;d-dâllîn&#8221; buyurulmuş ve cennet-lik-cehennemlik her iki zümreden de söz edilmiştir. Ondan sonra gelen Bakara sûresine yine her iki grubun zikri ile başlanmış ve &#8220;Müttekîler için bir hidâyettir&#8221; buyurduktan sonra, hemen arkasın­dan: &#8220;Şüphe yok ki, inkâr edenleri başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir; inanmazlar [2] buyurarak kâfirlerden söz etmeye başlamış ve arkasından münafıkların durumunu ele almış­tır. Onlar da, kâfirlerden bir sınıf olmaktadır. O bitince hemen tak­va ile emretmiş, sonra cehennem ile korkutmuş, sonra umut ver­miştir: &#8216;Yapamazsanız ki yapamayacaksınız— o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakı­nın&#8217; [3] Bunun hemen arkasından: &#8220;İnananlar ve yararlı işler ya­panlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele&#8230;&#8221; diye müjde içeren âyetler getirmiş, arkasından, &#8220;Allah sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten çekinmez. inananlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise.. [4] âyetlerini getirmiştir. Sonra Âdem kıssasında da aynı şekilde zikretmiştir.</p>
<p>İsrailoğulîarma olan Allah&#8217;ın nimetleri, sonra haddi tecavüz etmeleri ve küfre düşmeleri hatırlatılmış ve şöyle buyurulmuştur: &#8220;Şüphesiz inananlar, yahudi olanlar&#8230; [5] tâ &#8220;&#8230;Onlar orada temellidir[6] âyetine kadar. Sonra taşkınlıklarını izaha başlamış ve &#8220;Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keski bilselerdi&#8217; [7] âyetine kadar devam etmiştir. Bu kor­kutma olmaktadır. Sonra: &#8220;Onlar inanıp, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevap daha hayırlı olurdu. Keski bilselerdi! [8] buyurmuştur ki bu da umut vermedir. Sonra kıblenin değiştirilmesi konusunda muhaliflerin [9] durumunu izaha başlamış, daha sonra: &#8220;Hayır, öyle değil, iyilik yaparak kendini Allah&#8217;a veren kimsenin ecri Rabbinin katmdadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyecekler [10] buyurmuş, sonra onların durumları hakkında söz etmiştir. Arkasından: &#8220;Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar. Onu inkâr eden­ler ise kaybedenlerdir&#8217; [11] buyurmuştur. Sonra İbrahim ve oğullarının kıssasını zikretmiş ve bu esnada hem korkutucu hem de müjdeleyici unsurlara yer vermiş ve böylece de bitirmiştir. Bu sözü­nü ettiğimiz birlikte zikrederek dengeleme esası çok sürmeden her yerde karşına çıkar. Bazen maksadı ortaya koyma esnasında araya . başka şeyler girebilir ve sonra tekrar dönülür ve bu böyle devam eder gider.</p>
<p>Allah Teâlâ, En&#8217;âm sûresinde —ki bu sûre, Bakara sûresi Me-. denî sûrelere göre ne ise Mekkî sûrelere nisbetle odur— şöyle buyu­rur: &#8220;Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vare-den Allah&#8217;a aittir. Öyle iken inkâr edenler Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar [12]Allah Teâlâ, bundan sonra kesin deliller ikâme eder ve ondan sonra onların küfürlerinden bahseder ve bu yüzden onları korkutur. Sonra şöyle buyurur: &#8220;O, rahmet etmeyi kendi üze­rine yazmıştır; and olsun ki sizi vukuu şüphe götürmeyen kıyamet gününde toplayacaktır [13] Bu âyetle Allah Teâlâ, rahmeti üzerine yazmasına yeminle, emrine muhalefet edene yönelttiği azap vaîdini mutlaka gerçekleştireceğini beyan buyurdu. Bu açık bir korkutma üslûbu olurken zımnen de umut verme içermektedir. Sonra: &#8220;Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım&#8221; [14] âyeti gelmiştir ki bu da korkutmadır. Peşinden gelen: &#8220;O gün kimden azap savulursa, şüphesiz o kimse rahmete erişmiştir&#8221; âyeti umut verici mahiyettedir. Keza: &#8220;Allah, sana bir sıkıntı verirse&#8230;&#8221; [15] âyeti de bu dengelemeyi açıkça göstermektedir. Sonra korkutucu üslûp, &#8220;Ahiret yurdu sakınanlar için daha iyidir&#8221; [16] âyetine kadar devam etmektedir. Sonra: &#8220;Ancak kulak verenler daveti kabul ederler&#8230;&#8221; [17]buyruğu gelir. Bunun nazîri: &#8220;Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlık­larda kalmış sağır ve dilsizlerdir&#8221; [18]âyetidir. Sonra duruma uygun düşecek şekilde devam eder ve sonunda: &#8220;Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır nefsini ıslâh ederse onlara korku yoktur&#8221; [19] buyurur. İşte böyle&#8230; Değerlendirme sırasında bu tertibe dikkat etmelisin. Bunun sonunda dikkat çekilen esasın doğruluğunu göreceksin. Eğer söz uzamayacak olsaydı, bu konuda pek çok örnek getirebilirdik. [20]</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p>Yer ve durum gerektirdiğinde, korkutma ve müjdelemeden biri üzerinde daha ağırlıklı olarak durulabilir.</p>
<p>Korkutucu âyetler gelir ve bu tema üzerinde fazlaca durulabi­lir; ancak böyle bir durumda umut kapısı hiçbir zaman kapatılmaz. En&#8217;âm sûresinde olduğu gibi. Çünkü bu sûre hakkı ortaya koymak ve Allah&#8217;ı inkâr edenlere, delilsiz, mesnetsiz kendiliğinden birşeyler uydurup onlara tapanlara, Allah yolundan sapanlara, inkâr edilme­yecek şeyleri inkâr edip husûmet gösterenlere karşı tavır koymak [21] için gelmiştir. Tabiî olarak bu makam korkutucu üslûbun dozunun artırılmasını, uzun uzadıya onların takbih edilmesini, azarlanması­nı gerektirecektir. Bu yüzden baştan sona korkutucu üslûp, sûrede hâkim gözükmektedir. Buna rağmen hiçbir zaman müjdeleme yönü de ihmal edilmemiş ve umut kapısı hep açık tutulmuştur. Çünkü onlar bu yolla Hakka çağrılmaktadırlar. Öbür taraftan daha önce davet yapılmış bulunuyordu. Burada yapılan sadece hem korkuta­rak hem de müjdeleyerek yapılan çağrının teyid ve tekidi oluyordu. Kaldı ki aldanma ve yanılma ihtimallerinin çok olduğu yerlerde tabiî olarak uyarı yönü müjdeleme yönünden daha ağır basar. Çün­kü mefsedetin uzaklaştırılması daha önemlidir ve önce gelir.</p>
<p>Bazen de umut verici ve müjdeleyici âyetler gelir ve ağırlıklı olarak bunun üzerinde durulur. Bu umut kesilen ya da umutsuzlu­ğa düşülebilen konularla ilgili olur. Meselâ: &#8220;De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah&#8217;ın rahmetinden umudunu­zu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar [22]âyeti böyledir. Müşriklerden bazı kimseler, adam öldürmüşler, zina et­mişler, üstelik bunları tekrar tekrar yapmışlardı. Bunlar, Hz. Pey-gamber&#8217;e geldiler ve &#8220;Anlattıkların ve çağrıda bulunduk­ların gerçekten güzel. Söyler misin, acaba bizim yaptıklarımıza bir keffâret var mıdır?&#8221; dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Sözkonusu olan, korku mahalliydi ve umutların tamamen kaybolduğu bir du­rumdu. İşte bu husus göz önüne alınarak âyet, umut verme tarafı ağır basarak gelmiştir. [23] Aynı şey şu âyet için de varittir: &#8220;Gündü­zün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir [24]Ayetin nüzul sebebi hakkın­da Tirmizî veya Nesâî&#8217;ye vb. bakınız. [25]</p>
<p>Kulların emir ve yasakları ihlâl tarafi ağır bastığı zaman, kor­kutma yönü de ağır basmaktadır. Ancak bu her zaman ve her yerde söz konusu olmayıp, bu ihtimalin ağır bastığı yerlerde geçerlidir. Eğer bu ikisinden biri diğerine açık bir şekilde galebe çalma duru­mu yoksa, o zaman müjdeleyici ve korkutucu nasslar hep dengeyi sağlayacak şekilde gelmiştir. Bu konu île ilgili olmak üzere geniş açıklamamız Makâsıd bölümünde geçmişti. Bu vesileyle Allah&#8217;a hamdederiz.</p>
<p><strong>İtiraz:</strong> Bu söyledikleriniz bidüziye (muttarid) değildir. Bazen olur ki bu ikisinden biri gelir, diğeri ile ilgili hiçbir söz edilmez. Meselâ korkutucu ifadeler gelir, umut verici ifadelere ise yer veril­mez ya da bunun aksi olur.</p>
<p><strong>Meselâ:</strong> Hümeze sûresi sonuna kadar korkutucu âyetleri içerir. Alak sûresi &#8220;Ama insanoğlu kendisini müstağni sayarak azgınlık eder [26] âyetinden sonuna kadar öyledir. Fîl sûresi böyledir. Âyet­lerden &#8220;inanan erkek ve kadınları, yapmadıkları bişeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur­lar [27] gibi.</p>
<p>Diğer taraftan Duhâ ve İnşirah sûreleri sonuna kadar müjdele­yici türdendir; korkutucu unsur içermezler. Ayetlerden de şunları örnek verebiliriz: &#8220;içinizden lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınla­rına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler, affetsinler, görmezlikten gelsinler. Allah&#8217;ın sizi ba­ğışlamasından hoşlanmaz mısınız? [28]</p>
<p>Ebû Ubeyd nakleder: İbn Abbâs ile Abdullah b. Amr bir araya gelirler. İbn Abbâs ona: &#8220;Allah&#8217;ın Kitabında hangi âyet en fazla umut vericidir&#8221; diye sorar. O: &#8220;De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar [29] âyetidir der. İbn Abbâs: &#8220;Hayır! &#8220;İbrahim: &#8216;Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster&#8217; dediğinde, &#8216;inanmıyor musun?&#8217; deyince: &#8216;(Belâ) Evet inanıyo­rum, fakat kalbim itmi&#8217;nân bulsun.&#8217; demişti&#8217;m âyetidir. Allah, on­dan &#8216;belâ&#8217; cevabiyla razı olmuştur&#8221; der. Abdullah: &#8220;Bu âyet, kalbe şeytanın ilkâ ettiği vesveseler hakkındadır&#8221; diye karşılık verir.</p>
<p>İbn Mesûd da şöyle demiştir: [30]Kur&#8217;ân&#8217;da öyle iki âyet vardır ki; bir günah sebebiyle raüslüman kul onları okuyacak olursa mutlaka Allah Teâlâ onu affeder&#8221; Übeyy b. Ka&#8217;b, onun bu sözünü: &#8220;Onlar fe­na birşey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah&#8217;ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler&#8230; [31] &#8220;Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah&#8217;tan bağışlanma diler­se, Allah&#8217;ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur&#8217; [32]âyetleriyle açıklamıştır.</p>
<p>Yine İbn Mesûd şöyle der: &#8220;Nisa sûresinde beş âyet vardır ki, dünya ve üzerinde olan herşey benim olsa, onlar için sevindiğim ka­dar sevinmezdim. Gördüğüm kadarıyla âlimler onu anlamamakta­dırlar. Bunlar şunlardır: &#8220;Size yasak edilen büyük günahlardan ka­çınırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştirir&#8217; [33] &#8220;Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. [34]&#8221;Allah, kendi­sine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dile­diğine bağışlar&#8217; [35]&#8221;Onlar kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah&#8217;tan mağfiret dileseler ve peygamber de onlara mağfiret dile-seydi, Allah&#8217;ın teubeleri dâima kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi [36] &#8220;Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah&#8217;tan bağışlanma dilerse, Allah&#8217;ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur&#8217; [37]Bu kabilden olan örnekler çoktur. Eğer araştıracak olursanız, onları kolayca bulabilirsiniz. Bu durumda kaide bidüziyelik göster­memektedir. Bu konuda denilebilecek söz şu olmalıdır: Her konuya uygun düşecek üslûp, her makama münasip söz vardır. Beyan il­minde bidüziyelik gösteren şey de budur. Ancak öne sürdüğünüz anlamda bir tahsis sözkonusu edilecekse, cevap hayır olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İtiraz olarak ileri sürülenler, daha önce ortaya konulan esası zedeleyecek mahiyette değildir, onlara genel ve ayrıntılı ol­mak üzere İM şekilde cevap verilecektir:</p>
<p>Genel olarak cevabımız şöyle olacaktır: Genel durum ve yaygın olarak geçerli olan kanun, bizim arz ettiğimiz dir. Cüz&#8217;î ve az sayıda istisnaların bulunması, bu kuralı bozacak mahiyette değildir. Çün­kü (aklî olmayan) vaz&#8217;î meselelerde çoğunluk halde bulunan birşe-yin küllî olması ve hüküm esnasında ona dayanılması ve üzerine hüküm binasında bulunulması sahih olmaktadır. Aynen varlık âleminde carî olan âdetlerde olduğu gibi. Hiç şüphe yoktur ki, itiraz sadedinde ileri sürülen şeyler azınlıktadır ve bunu yapılan istikra göstermektedir. Dolayısıyla böyle bir azlık, ekseriyete dayanılarak konulan esası zedeleyici olmaz.</p>
<p><strong>Ayrıntılı cevap:</strong> Hümeze sûresi kâfirlerden belli bir kimse [38] hakkında inmiş, şahsa özel mahiyetli bir sûredir. O, Hz, Peygam-ber&#8217;i çekiştirip, alaya alması sebebiyle inmiştir. Dolayısıy­la bu sure, onun yaptığı bu çirkin amelin cezasını bildirmektedir; yoksa sûre korkutma sadedinde indirilmemiştir. Bu yüzden de ko­numuzla ilgisi yoktur. Aynı izah, &#8220;Ama insanoğlu kendisini müstağnî sayarak azgınlık eder&#8221; [39] âyeti hakkında da geçerlidir. [40]&#8221;İnanan erkek ve kadınları, yapmadıkları birşeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar&#8217; [41]âyeti hakkında da söylenecek söz aynıdır. [42]</p>
<p>Duhâ ve İnşirâh sûrelerinin muhtevaları da aynı şekilde bizim konumuzla ilgili değildir. Onlarla, Allah Teâlâ&#8217;mn kendisine olan lütfundan dolayı Hz. Peygamber&#8217;e şükredilmesi emredü-mektedir.</p>
<p>&#8220;İçinizden lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkün­lere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesin­ler, affetsinler, görmezlikten gelsinler. Allah&#8217;ın sizi bağışlamasın­dan hoşlanmaz mısınız? [43] âyeti de özel olarak Hz. Ebû Bekir ile il­gilidir. Kızı Âişe&#8217;ye atılan iftiradan dolayı başına gelen sıkıntılar­dan kurtarılmış ve bu âyet (daha önce yoksul ve muhacir olan akra­basının yapmakta olduğu ve iftiraya karıştığı için artık yapmayaca­ğına dair yemin ettiği yardımı yapmasına) üstün ahlâk anlayışının gereklerini tamamlamaya ve eskiden yaptığı gibi onu sürdürmeye teşvik mahiyetinde gelmiştir. Aslında bu yardım ona vacip değildi ve iftiraya karışması sebebiyle yapmak niyeti de yoktu. Ancak Al­lah Teâlâ, üstün ahlâkın bir gereği olarak ona bu yardımı sevdirdi.</p>
<p>&#8220;De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Al­lah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin&#8221; [44] âyeti ve beraberinde zikredilenlere gelince, aslında onların ileri sürdükleri zıtlığın bizim konumuzla ilgisi yoktur. Aksine yapılan işte, âyetleri müstakil ola­rak ele alıp değerlendirme durumu vardır. Dikkat edilecek olursa &#8220;Allah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin&#8221; âyetinin [45] hemen arkasından &#8220;Rabbinize yönelin (inâbe). Azap size gelmeden önce O&#8217;na teslim olun&#8230;&#8221; [46] âyeti gelmekte ve &#8220;inâbe&#8221; istenmektedir. Bu ise gerçekten korkutucu bir âyettir ve azaba düşmekten kaçınmak için harekete geçirici özelliktedir. Daha önce anlatılan nüzul sebebi de âyetten maksadı anlatmaktadır. &#8220;Allah&#8217;ın rahmetinden umudu­nuzu kesmeyin&#8221; sözü, daha önce işlemiş oldukları günahların affe­dilmeyeceği korkularım kaldırmaktadır.</p>
<p>&#8220;Hayır! &#8220;ibrahim: Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana gös­ter&#8217; dediğinde, &#8216;inanmıyor musun?&#8217; deyince: &#8216;(Belâ) Evet inanıyo­rum, fakat kalbim itmi&#8217;nân bulsun,&#8217; demişti&#8221; [47] âyeti hakkında ile­ri sürülen, onun mânâsı ve ondan çıkarılacak sonuç üzerinde kıs­men durulmuş olmasındandır. Aksi takdirde &#8216;İnanmıyor musun?&#8217; sözü mü&#8217;min olmaması sebebiyle korkutma mânâsına işaret içeren bir takrir olur. &#8220;Belâ&#8221; deyince, maksûd hâsıl olmuştur.</p>
<p>&#8220;Onlar fena birşey yaptıklarında veya kendilerine zulmettikle­rinde Allah&#8217;ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. [48] âyeti hakkında söylenecek söz de aynen &#8220;Allah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin [49]âyeti gibidir.</p>
<p>&#8220;Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah&#8217;tan bağışlanma dilerse, Allah&#8217;ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bu­lur&#8221; [50] âyeti ise bizim esasımız altına dahildir. Çünkü bu: &#8220;Hâinlerden taraf olma [51]&#8221;Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma&#8230; Kıyamet günü onları Allah&#8217;a karşı kim savu­nacak. Veya onların vekaletini kim üzerine alacaktır&#8221; [52] âyetlerin­den sonra gelmiştir.</p>
<p>&#8220;Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurları­nızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştirir&#8221; [53]âyeti sûrenin tâ başın­dan beri yetim malı yemek, vasiyette zulüm yapmak&#8230; vb. gibi bü­yük günahlara karşı yapılan korkutucu ifadelerden sonra gelmiştir. Dolayısıyla bu âyet, daha öncesinde korkutucu âyetler bulunan umut verici bir âyet olmaktadır.</p>
<p>&#8220;Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz.. [54] âyetine ge­lince, bunun hemen arkasından &#8220;O gün, inkâr edip peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler.. [55] âyeti gel­miştir. Daha öncesinde ise: &#8220;Onlar cimrilik ederler&#8230; Kâfirlere aşa­ğılık bir azap hazırlamışızdır&#8221; [56]âyeti geçmiştir. Dahası, &#8220;Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz.. [57] âyeti haddizatında hem umut hem de korku vericidir.</p>
<p>&#8220;Onlar kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah&#8217;tan mağfiret dileseler ve peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Al­lah&#8217;ın tevbeleri dâima kabul ve merhamet eden olduğunu görürler­di&#8221; [58] âyetinde de durum aynı şekildedir ve hem öncesinde hem de sonrasında dehşet verici korkutucu ifadeler gelmiştir. Dolayısıyla o da bizim esasımız çerçevesi içerisindedir.</p>
<p>&#8220;Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Bun­dan başkasını dilediğine bağışlar&#8221; [59]âyeti ise hem korku hem de umut vericidir. Çünkü şirkin dışındaki affı &#8220;dilediğine&#8221; diye kayıt­lamıştır. Sonra İbn Mesûd&#8217;un &#8220;Nisa sûresinde beş ayet vardır ki, dünya ve üzerinde olan herşey benim olsa, onlar için sevindiğim ka­dar sevinmezdim&#8221; şeklindeki sözünden maksadı, bu âyetlerin sade­ce umut verici oluşları değildir. Aksine onun muradı —Allah daha iyi bilir ya— onların şeriatta muhkem külli esaslar oluşturduğu,onların pek çok ilim içerdiği, dinde pek çok kaideleri kuşatmış ol­malarıdır. İşte bunun içindir ki &#8220;Gördüğüm kadarıyla âlimler onu anlamamaktadırlar&#8221; demiştir.</p>
<p>Bu sabit olunca şu sonuca ulaşılmış olur: Bütün bu geçenler, konulan esas üzere yürümektedir. Kur&#8217;ân, her hal ve duruma uy­gun olarak, korkutucu ya da müjdeleyici şekil üzere inzal olunmuş­tur. Asıl amacımız bu olmaktadır. Yoksa Kur&#8217;ân&#8217;ın bu iki yönden bi­rini ihmal ederek sırf diğeri için inmiş olduğunu söylemek değildir. Varmak istediğimiz sonuç işte budur. Başarı ancak Allah&#8217;tandır.</p>
<p>İşte bu esastan hareketle kulların korku ile umut arasında ol­maları gerekir. Çünkü imanın hakikati zaten bundan ibarettir. Bu­na Kur&#8217;ân&#8217;dan özel olarak delâlet eden deliller de vardır: &#8220;Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rab-lerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işte yarış ederler..[60] &#8220;İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah&#8217;ın rahmetini umarlar[61]&#8221;Taptıkları putlar, Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar, O&#8217;nun rahmetini umar, azabından kor­karlar&#8221;[62]</p>
<p>Kısaca diyebiliriz ki, eğer çözülme ve muhalefet tarafı galebe çalıyorsa, onun korku tarafı daha yakın olacaktır. Eğer teşdîd ve ihtiyat tarafı ağır basıyorsa, umut tarafı ona daha yakındır. Hz. Peygamber ashabını işte bu yolla irşâd ediyor ve eğitiyor­du. Bazı durumlar hakkında korku ve ümitsizlik tarafı ağır basmış­sa onlar hakkında: &#8220;De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin[63] âyeti gel­miş, eğer bazı durumlarda ihmaller görülmüşse, o zaman da korku­tulmuş ve azarlanmışlardır: &#8220;İnanan erkek ve kadınları, yapmadık­ları birşeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar[64] âyetinde olduğu gibi.[65]</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın tertibinden ve âyetlerinin mânâlarından bu esas çık­tığına göre, mükellefin onun gereği doğrultusunda hareket etmesi ve hep korku ile ümit arasında olması gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[1] Meselâ, hem müjde hem de uyarı içeren âyetlerin birden gelmesi gibi. Bunun en güzel örneğini İnşân (Dehr) sûresinde görmek mümkündür.</p>
<p>[2] Bakara 2/6.</p>
<p>[3] Bakara 2/24.</p>
<p>[4] Bakara 2/26-27.</p>
<p>[5] Bakara 2/62.</p>
<p>[6] Bakara 2/81.</p>
<p>[7] Bakara 2/102.</p>
<p>[8] Bakara 2/103.</p>
<p>[9] Buifadeyle&#8221;mâ nensah&#8230; &#8220;kasdetmiştir</p>
<p>[10] Bakara 2/112.</p>
<p>[11] Bakara 2/121.</p>
<p>[12] En&#8217;âm 6/1.</p>
<p>[13] En&#8217;âm 6/12.</p>
<p>[14] En&#8217;âm 6/15.</p>
<p>[15] En&#8217;âm 6/17.</p>
<p>[16] En&#8217;âm 6/32.</p>
<p>[17] En&#8217;âm 6/36.</p>
<p>[18] En&#8217;âm 6/39.</p>
<p>[19] En&#8217;âm 6/48.</p>
<p>[20] Meselâ Rahman sûresini ele alalım. Bu sûrenin ilk üçtebiri Allah Teâlâ&#8217;-nın varlığına delâlet edici âyetler olup, arkasından gelen umut ve korku verici âyetler için bir ön hazırlık mahiyetindedir. Böylece O, ilmi, kudreti, yaratıcılığı ile müjdelediği şeyleri gerçekleştirmeye, korkuttuğu şeylerle de cezalandırmaya kadir olduğunu   beyan etmiş oluyor. İkinci üçtebir kısmı son derece belirgin korkutucu ve azap tehdidi içeren âyetlerden oluşur. Son üçtebiri ise müjde ve umut verici âyetlerden meydana gelir.</p>
<p>[21] Zümer 39/53.</p>
<p>[22] Çünkü Allah Teâlâ, günahları mutlak olarak zikretmiş, büyük ya da kü­çük uy irimi yapmamış, affı için herhangi bir şart da koşmamış, &#8220;dilediği­ne&#8221; gibi bir kayıt da getirmemiş; üstelik arkasından da &#8220;Çünkü O, çok bağışlayandır, merhametlidir&#8221; buyurarak mânâyı pekiştirmiştir.</p>
<p>[23] Hûd 11/114.</p>
<p>[24] Bir adam Hz. Peygambere (s.a.) gelerek : Tâ Rasûlallah! Bostanda bir kadın buldum ve ona herşey yaptım; öptüm, kucakladım, ancak onunla ilişkide bulunmadım. Ne uygun görürsen onunla hükmet!&#8221; dedi.   Hz. Peygamber (s.a.) birşey söylemedi ve adam kalkıp gitti. Hz. Ömer: &#8220;Eğer kendisi örtseydi, Allah onun durumunu örtmüştü&#8221; dedi. Hz. Peygamber (s.a.) arkasından gözüyle adamı takip etti ve: &#8220;Onu bana geri çevirin&#8221; buyurdu. Geri çevirdiler. Dönünce ona &#8220;Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir'&#8221; âyetini okudu.   Hz. Ömer   &#8220;Yâ Rasûlallah! Bu sadece ona mı has, yoksa herkes için geçerli midir?&#8221; diye sordu. Hz. Peygamber {s.a.) de herkes için geçerli olduğunu söyledi, (bkz. İbn Kesir, 2/462]</p>
<p>[25] Alak 96/6.</p>
<p>[26] Ahzâb 33/58.</p>
<p>[27] NÛr 24/22.</p>
<p>[28] Zümer 39/53.</p>
<p>[29] Bakara 2/260.</p>
<p>[30] Âl-i İmrân 3/135.</p>
<p>[31] Nisa 4/110.</p>
<p>[32] Nisa 4/31.</p>
<p>[33] Nisa 4/40.</p>
<p>[34] Nisa 4/48.</p>
<p>[35] Nisa 4/64.</p>
<p>[36] Nisa 4/110.</p>
<p>[37] Übeyy b. Halef veya Ümeyye b. Halef veya el-Velîd b. el-Muğîre veya el-Âsî b. Vâil ya da dördü birden. Çünkü bunlar zengin idiler ve Hz. Pey-gamber&#8217;i (s.a.) çokça alaya alıyorlardı. Sûrede geien özellikler onları tam tutmaktadır.</p>
<p>[38] Alak96/6.</p>
<p>[39] Murad her ne kadar cins ise de âyet Ebû Cehil hakkında inmiştir. Bu âyetler sûrenin başındaki âyetlerden uzun bir süre sonra inmiştir.</p>
<p>[40] Ahzâb 33/58.</p>
<p>[41] Çünkü bu da, ifk hadisesi ya da Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) Safiyye bt. Hu-yey&#8217;le evliliği ile ilgili olarak fesat kazanını kaynatan münafıkların başı Abdullah b. Übey b. Selûl ve yandaşları hakkında inmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p>[42] Nûr 24/22.</p>
<p>[43] Zümer 39/53</p>
<p>[44] Zümer 39/53.</p>
<p>[45] Zümer 39/54.</p>
<p>[46] Bakara 2/260.</p>
<p>[47] Âl-i İmrân 3/135.</p>
<p>[48] Zümer 39/53.</p>
<p>[49] Nisa 4/110.</p>
<p>[50] Nisa 4/105.</p>
<p>[51] Nisa 4/107-109.</p>
<p>[52] Nisa 4/31.</p>
<p>[53] Nisa 4/40.</p>
<p>[54] Nisa 4/42.</p>
<p>[55] Nisa 4/37.</p>
<p>[56] Nisâ4/4Û.</p>
<p>[57] Nisa 4/64.</p>
<p>[58] Nisa 4/48.</p>
<p>[59] Mü&#8217;minûn 23/57-61.</p>
<p>[60] Bakara 2/218.</p>
<p>[61] İsrâ 17/57.</p>
<p>[62] Zümer 39/53.</p>
<p>[63] Ahzâb 33/58.</p>
<p>[64] Daha önce bu âyetin, ifk hadisesi ya da Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) Safiyye bt. Huyeyle evliliği ile ilgili olarak dedikodular çıkaran münafıkların ba­şı Abdullah b. Übey b. Selûl ve yandaşları hakkında inmiş olduğu belir­tilmişti. Öyle ya da böyle âyet kâfirlerden bir grup yani münafıklar için inmiştir. Şu anda konumuz ise, korku ya da umut tarafından sadece bi­rinin kendilerine galebe çaldığı mü&#8217;minier ve onların İrşad ve eğitilmele­ri idi. Bazı durumlarda ihmal yönü galebe çalan kimselerin irşad ve eği­timi konusunda meselâ &#8220;inananların gönüllerinin Allah&#8217;ı anması ve O&#8217;ndan inen gerçeğe içten bağlanma zamanı daha gelmedi mi?&#8221; (57/16) gibi bir âyeti verseydi o zaman daha açık olur ve kullandığı &#8220;azar&#8221; ifadesi de yerini bulurdu. Dünya ve âhirette lanete maruz kalan­ların ebedî helaklerinin &#8220;azar&#8221; diye nitelenmesi doğru olmaz.</p>
<p>[65]-Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 3/343-353</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a></p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a></p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"></a></p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a></p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"></a></p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"></a></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a></p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a></p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/">DÖRDÜNCÜ MESELE</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Helal ve Haram</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:32:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Helal ve Haram]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7848</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüce Allah bazı şeyleri haram, bazılarını da helal kılmış­tır. Bunu ya bir kayıt olmaksızın ve bir sebebe bağlamaksızın mutlak olarak yapmıştır. Nitekim namazı, orucu, haccı ve benzerlerini böyle vacip kılmıştır. Zinayı, ribayı, öldürmeyi ve benzerlerini de yine bu şe­kilde haram kılmıştır. Bazı şeyleri de sebeplere bağlayarak vacip ya da haram kılmıştır. Zekatı, keffaretleri, nezre vefayı, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/">Helal ve Haram</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-111.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7851" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-111.jpg" alt="Yüce Allah bazı şeyleri haram, bazılarını da helal kılmış­tır." width="196" height="257" /></a>Yüce Allah bazı şeyleri haram, bazılarını da helal kılmış­tır. Bunu ya bir kayıt olmaksızın ve bir sebebe bağlamaksızın mutlak olarak yapmıştır. Nitekim namazı, orucu, haccı ve benzerlerini böyle vacip kılmıştır. Zinayı, ribayı, öldürmeyi ve benzerlerini de yine bu şe­kilde haram kılmıştır. Bazı şeyleri de sebeplere bağlayarak vacip ya da haram kılmıştır. Zekatı, keffaretleri, nezre vefayı, ortak için şufa hak­kını vacip kılması; boşanmış kadının, gasbedilmiş ya da çalınmış mal ile faydalanmanın vb. haram kılınması gibi. Hal böyle iken kişi kalkar ve kendisine vacip kılman bir hükmün düşürülmesi ya da haram kılı­nan birşeyin mubah kılınması için herhangi bir yolla girişimde bulu­nur ve bunun neticesinde de zahir itibarıyla kendisine vacip olan şey vaciplikten çıkar ya da haram olan şey şeklen helal hale dönüşür.</p>
<p><strong>İşte böylesine bir girişime &#8220;hile&#8221; ya da &#8220;tahayyül&#8221; adı verilmekte­dir. Örnekler:</strong> Mukim halde iken namaz vakti giren bir kimse üzerine dört rekat namaz kılması vacip olur. Kişi bu namazın tamamını kendi­sinden düşürmek için şarap ya da uyku ilacı içer; böylece baygın gibi aklı başında yok iken namaz vakti çıkmış olur. Ya da dört rekatli na­mazı kısaltmak ister ve bunun için yolculuğa çıkar. Aynı şekilde Ra­mazan ayına yetişen bir kimse, orucu tutmamak için yolculuğa çıkar. Hacca gitmeye gücü yetecek kadar malı olan bir kimse, üzerindeki hac görevini düşürmek amacıyla elinde bulunan malını bir başkasına hibe eder ya da herhangi bir yolla elinden çıkarır. Başka birisine ait cariye ile cinsî ilişkide bulunmayı arzu eder ve onu gasbeder. Adam da cariye öldü zanneder ve ona cariyenin kıymetini Öder ve böylece cariye ile cinsî ilişkiye girer.</p>
<p>Yahut bir kimse, bakire bir kızı kendi rızasıyla ni­kahladığına dair yalancı şahitler dinletir ve hakim de şahitlere daya­narak o doğrultuda hükmeder ve böylece o kızla cinsî ilişkide bulunur. Peşin vereceği on dirhem karşılığında belli bir süre sonra yirmi dirhem almak ister ve buna şöyle bir kılıf bulur: Meselâ bir elbiseyi peşin olarak on dirheme satın alır. Sonra aynı elbiseyi almış olduğu satıcıya yir­mi dirhem karşılığında veresiye olarak satar. Falanı öldürmek ister ve onun gideceği yola onun Ölümüne neden olacak mesela mızrak dikmek ya da kuyu kazmak gibi bir sebep hazırlar. Zekat yükümlülüğünden kaçmak ister ve bunun için elindeki malı bir başkasına hibe eder veya  malı itlaf eder ya da nisap miktarına ulaşmaması için ayrı olan malları toplar ya da birleşik olanları ayırır. [1] Haramların helal kılınması ve vacibin düşürülmesi konusundaki diğer örnekler de bu şekildedir. Ay­nı şey helalin haram kılınması konusunda da geçerlidir. Meselâ kadın, kocasına ait bulunan cariyenin ya da kumasının ona haram olmasını ister ve bunu temin için onları emzirir, Şer&#8217;an sabit olmayan bir hak is-batı için yapılan hileler de aynıdır: Meselâ, vârise vasiyet yasağını del­mek için, ona karşı borç ikrarında bulunur ve böylece maksadına ulaş­mak ister.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bu ve benzeri tasarruflar, şer&#8217;an sabit bulunan hükümleri, dış görünüşü itibarıyla sahih, esas itibarıyla ise batıl olan bir fiili (kılıf) araç olarak kullanmak suretiyle başka hükümler haline dönüştürme çabalarıdır (hile)  Bunların teklîfî ya da vazî hükümlerden olması ara­sında bir fark bulunmamaktadır. <a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>[2]</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(1)-bkz 1/275</p>
<p>(2)-Şatıbi el-Muvafakat İslami ilimler metodolojisi İz Yayıncılık 2/382-383</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/">Helal ve Haram</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Süreklilik arzeden âdetler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sureklilik-arzeden-adetler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sureklilik-arzeden-adetler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:28:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Süreklilik arzeden âdetler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7845</guid>

					<description><![CDATA[<p>Süreklilik arzeden âdetler[1] iki kısımdır: (1) Şerî âdetler: Bunlar şer&#8217;î delillerin ortaya koymuş olduğu ya da yasaklamış bulunduğu şeylerdir. Bunlar şeriat tarafından vaciblikya da mendupluk düzeyinde yapılması istenilen veya mekruhluk ya da haramlık seviyesinde yapılması yasakla­nan veyahut da yapılıp yapılmaması tercihe bırakılan şeyler­dir. (2) Hakkında müsbet ya da menfî şer&#8217;î bir delil bulunmayan ve insanlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sureklilik-arzeden-adetler/">Süreklilik arzeden âdetler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-110.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7846" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-110.jpg" alt="Süreklilik arzeden âdetler" width="196" height="257" /></a>Süreklilik arzeden âdetler[1] iki kısımdır:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong> <strong>Şerî âdetler:</strong> Bunlar şer&#8217;î delillerin ortaya koymuş olduğu ya da yasaklamış bulunduğu şeylerdir. Bunlar şeriat tarafından vaciblikya da mendupluk düzeyinde yapılması istenilen veya mekruhluk ya da haramlık seviyesinde yapılması yasakla­nan veyahut da yapılıp yapılmaması tercihe bırakılan şeyler­dir.</p>
<p><strong>(2)</strong> <strong>Hakkında müsbet ya da menfî şer&#8217;î bir delil bulunmayan ve insanlar arasında cereyan etmekte olan âdetler.</strong></p>
<p><strong>Birinci türden olan âdetler,</strong> diğer şer&#8217;î esaslarda olduğu gibi ebedî olarak sabittirler. Meselâ köle şehâdet ehliyetinden mahrumdur, ne­casetin giderilmesi istenilmiştir, namaz için taharet ve avret mahalli­nin örtülmesi emredilmiştir. Çıplak olarak Kabe&#8217;nin tavaf edilmesi ya­saklanmıştır&#8230;. Bu ve benzeri insanlar arasında süregelen âdetler Sâri tarafından ya güzel ya da çirkin bulunarak emredilmiş ya da ya­saklanmışlardır. Bunlar şer&#8217;î hükümler altına giren durumlar cümle-sindendir. Bu gibi konularda, mükelleflerin düşüncelerinde değişme­ler meydana gelse bile asla bir değişiklik söz konusu olamaz [2]ve güze­lin çirkine, çirkinin de güzele dönüşmesi sahih olmaz. Bu itibarla biri kalkıp da şöyle diyemez: Kölenin şahitliğinin kabulünü güzel âdetler önlemez; dolayısıyla onların şahitliklerini kabul etmeliyiz ya da bu­gün avret yerlerinin açılması ne ayıptır ne de çirkin birşeydir; neticede açıklıkta bir sakınca yoktur gibi hezeyanlarda bulunamaz. Zira .eğer bu yaklaşım doğru olacak olsa, bu sürekli ve yerleşik hükümlerin neshedilmesi demek olurdu. Oysa ki, Hz. Peygamber&#8217;in ölü­münden sonra nesh artık imkânsızdır. Netice itibarıyla şer&#8217;î âdetlerin kaldırılması bâtıldır.</p>
<p><strong>İkinci kısma gelince:</strong> Bu kısımdan olan âdetler:</p>
<p><strong>(a)</strong> Sabit olabilirler.</p>
<p><strong>(b)</strong> Değişken olabilirler.</p>
<p>Bununla birlikte bu tür âdetler de, üzerlerine terettüp edeeekhü-kümler için sebepleri teşkil etmektedir.</p>
<p>Sabit olanlar, insanda mevcut bulunan yeme, içme, cinsî arzu, bakma, konuşma, tutma, yürüme vb. şehvetlerin bulunması gibi şey­lerdir. &#8220;Bunlar belli müsebbebler için sebebler olduklarına göre, Sâri&#8217; Teâlâ onlarla ilgili hükümler koymuş olacaktır ve bu durumda devam­lı olarak onların dikkate alınması, üzerlerine dayanılarak uygun hü­kümler konulması hususunda herhangi bir problem bulunmayacak­tır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Değişken olanlara gelince,</strong> bunları aşağıdaki gibi kısımlara ayır­mak mümkündür:</p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Bunlardan bir kısmı güzellikten çirkinliğe ya da çirkinlikten gü­zelliğe değişim gösteren âdetlerdir. Mesela, (erkeğin) başı açık dolaş­ması gibi. Bu çeşitli yörelere göre farklılık arzeder. Doğu (şark) ülkele­rinde mürüvvet sahibi kimselere göre çirkin kabul edilen başın açıl­ması, mağrip (batı) ülkelerinde çirkin sayılmaz. Bu durumda İlgili seri hüküm yöreden yöreye değişir ve başı açık gezmek doğu ülkelerinde adaleti zedeleyici olurken batı ülkelerinde zedeleyici olmaz.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Bir diğer kısım da maksadı ifadedeki farklılıklardır; bu durumda bir mânâyı ifade eden söz yerini başka bir söze bırakır. Maksadı ifade­deki farklılıklar şu şekilde ortaya çıkar:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(a)</strong> Ya Araplarla Arap olmayanlar gibi millet farkından doğar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(b)</strong> Ya da aynı millet içerisindeki farklılıklara nisbetle ortaya çıkar. Mesela, belli bir sanat erbabı, sanatlarıyla ilgili kendi aralarında diğer insanlardan farklı tabirler kullanırlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(c)</strong> Bir kelimenin birçok anlamı içerisinden bir tanesi yaygınlık kazanır ve zamanla o lafızdan ilk etapta o mânâ anlaşılır hale gelir. Halbuki o lâfızdan daha önce başka mânâlar da anlaşı­lıyordu. Yahut lâfız müşterektir fakat zaman içerisinde an­lamlarından birine has bir hal almıştır. Ve buna benzer hal­ler&#8230; Bu gibi durumlarda örfe itibarla hüküm yaygın olana göre verilir; ancak örf sahibi olmayanlara sözkonusu örfe da­yalı hüküm nisbet edilmez. Bu tür örfün cereyan ettiği yerler daha çok yeminler, akitler, sarih ya da kinaye yoluyla yapı­lan talâklar gibi konulardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Muamelât ve benzeri konulardaki fiillerde (teamüllerde) meydana gelen farklılık)ardır. Meselâ nikâh konusunda âdet zifaftan önce mehrin teslim edilmesi; falanca şeyin satımında âdet ödemenin vere­siye değil peşin yapılması ya da ille şu kadar mühletle olması şeklinde olabilir. Bu gibi durumlarda hüküm söz konusu âdetler (Örf) doğrultu­sunda cereyan edecektir. Nitekim bu konular fıkıh kitaplarında yazılı bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(4)</strong></p>
<p>Mükellefin dışında olan durumlara göre farklılık arzeden şey­ler.[3] Ergenlik (bulûğ) gibi Bu konuda dikkate alman husus insanla­rın ihtilâm ve hayız olma&#8221;gibi ya da ihtilâm ve hayız yaşı gibi konular­daki âdetleri olmaktadır. Hayızda da durum aynıdır.[4] Bu konuda da ya mutlak olarak bütün m sanların âdetleri ya da kadının kendi ya da akrabalarının âdetleri dikkate alınır ve farklılık konusunda âdetlerin gereği ile şer&#8217;an hükümde bulunulur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(5)</strong></p>
<p>Olağan dışı durumlar hakkında olur. Meselâ, bazı olağan dışı du­rumlar bir kısım insanlar için âdet haline gelebilir. Bu durumda olan kimseler için, kendisi hakkında âdet halini alan o olağan dışı durum dikkate alınarak hüküm verilir. Ancak bu, herkes için olağan olan du­rumun bu kimse için fevkalâde bir durum olmadıkça bir daha dönme­yecek şekilde ortadan kalkmış olması gerekmektedir. Meselâ, herke­sin normal yoldan dışkısını dışarı attığı organı artık yok hükmünde olan ve dışkısını açılan yeni bir delikten dışarı atar bir duruma gelen bir kimsenin halini örnek olarak alabiliriz. Eğer böyle birinin eski nor­mal organı tabii görevini sürdürebiliyorsa hüküm genel âdet doğrultu­sunda olacaktır.</p>
<p>Bazen de ihtilaf daha başka yönlerden olacaktır. Buna rağmen şeriat yönünden dikkate alınan husus bizzat o âdetler olacak ve hü­kümler o âdetlere uygun olarak konulmuş olacaktır. Çünkü şeriat yaygın olan (mutat) durumlar&#8221;la ilgili yine mutat durumlar getirmiş ve alışılmışlığın dışına çıkmamıştır. Nitekim bu husus daha önce açık­landı.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p>Burada sözü edilen âdetlerin farklılık arzetmesi durumunda hükümlerin de değişeceğinden maksat, aslî hitapta meydana gelmiş bir değişiklik değildir. Çünkü şeriat ebedî ve devamlı yürürlükte kalmak üzere konulmuştur. Eğer biz dünyanın sonsuzluğunu farzedecek ol­sak, yükümlülük de aynı şekilde sonsuza kadar devam edecek ve şeriatta bir ilaveye ihtiyaç duyulmayacaktır. Âdetlerin farklılık göstermesiyle hükümlerin de değişmesinden maksat şudur; Her âdet farklılık arzettiği zaman yeni bir şer&#8217;î asla döner ve bu kez onun hük­münü alır. Meselâ ergenlik konusunda olduğu gibi. Kişi ergenlik çağı­na ulaştığı zaman üzerine yükümlülük biner. Ergenlik çağından önce yükümlülüğün olmaması, ergenlik sonrasında ise yükümlülüğün doğ­ması aslî hitapta meydana gelen bir değişme değildir. Değişiklik (ihti­laf) sadece âdetlerde ve şâhidlerde[5] meydana gelmektedir. Zifaftan sonra mehrin teslim edilip edilmediği konusunda bir anlaşmazlık çı­karsa âdetin geçerli olduğu bir ortamda söz kocanın sözııdür; âdetin değiştiği bir ortamda ise söz zifaftan sonra da olsa yine kadının sözü­dür. Buradaki değişiklik hükümde bir değişiklik değildir; aksine bu bilinen bir hususla ya da bir esasla ağır basan koca tarafına hükümde bulunmaktır. Neticede söz, herhangi bir kayıt getirmeksizin kocanın olacaktır; çünkü o müddeâ aleyh (davalı) olmaktadır.[6] Diğer örnek­lerde de durum aynıdır. Hükümler her zaman için sabittir ve onlar mutlak surette sebeblerine tabidirler; sebeb bulununca hükümler de bulunur. Allahu a&#8217;lem! [7]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[1] Burada &#8220;âdet&#8221; kelimesi itiyat, alışkanlık vb. gibi anlamlardan çok insanlar arasında yer etmiş, alışılagelmiş, yapılagelmiş şeyler mânâsına gelmektedir. (Ç)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[2] Çünkü bu gibi konuları bizzat Sâri nass ile belirlemiş ve onlara şer&#8217;î bir hü­küm koymuştur. Bu gibi konularda insanların güzellik ya da çirkinlik yargı­larında meydana gelen değişme, onlarla ilgili şeri hükmü değiştiremez. İkin­ci türden olanlar ise böyle değildir. Çünkü onların güzel ya da çirkin oldukla­rını gösterecek şer&#8217;î bir delil bulunmamaktadır ve konu insanların örflerine havale edilmiştir. Bu itibarla o tür konularda meydana gelen insanların de­ğer ölçülerindeki değişmeler ilgili hükümlerde de değişmelere neden olacak­tır. Bu konuda bkz. Erdoğan, Mehmet, İslâm Hukukunda Ahkâmın De­ğişmesi, îst. 1990.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[3] Mesela ülkeden ülkeye sıcaklık, soğukluk gibi durumlar farklılık arzeder. Sıcak ülkelerde ergenlik yaşı daha çabuk gelirken, soğuk ülkelerde daha eec yaşlara kalır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[4] Yani her hayız görmesi ndeki süre kastedilmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[5] Evlilikte mehrin teslimi konusunda olduğu gibi. Burada yaygın cilan âdet, zifaftan önce muaccel mehrin verilmesi yönüne ağırlık kazandırmakta ve bu şekilde mehrin teslimi öne çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[6] Beyyine (delil ikâmesi) müddeîye (davacı) aittir; yemin ise inkâr eden tarafa düşer. Burada kadın bir hak dava etmekte, koca ise inkâr etmektedir; dolayısıyla yeminle birlikte söz kocanın sözü olacaktır.(Ç)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[7] Şatıbi el-Muvafakat İslami ilimler metodolojisi İz Yayıncılık 2/284-287</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sureklilik-arzeden-adetler/">Süreklilik arzeden âdetler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sureklilik-arzeden-adetler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz. Peygamber&#8217;e verilmiş bulunan her mezi­yetten,mutlaka ümmetine de örnekler verilmiş bulunmaktadır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilmis-bulunan-her-mezi%c2%adyettenmutlaka-ummetine-de-ornekler-verilmis-bulunmaktadir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilmis-bulunan-her-mezi%c2%adyettenmutlaka-ummetine-de-ornekler-verilmis-bulunmaktadir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:25:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamber'e verilmiş bulunan her mezi­yetten mutlaka ümmetine de örnekler verilmiş bulunmaktadır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Onuncu Mesele: Hz. Peygamber&#8217;in bizzat kendisine has olan fiilleri hariç, getirdiği diğer hükümler ve yükümlülükler nasıl ki bütün mükellefler için ge­nellik arzediyorsa, meziyet ve menkıbelerinde de durum aynıdır. Ken­disine has olanlar hariç, Hz. Peygamber&#8217;e verilmiş bulunan her mezi­yetten, mutlaka ümmetine de örnekler verilmiş bulunmaktadır. Bun­lar da, aynen teklifin umumîliği gibi genellik arzetmektedirler. Hatta Ibnu&#8217;l-Arabi&#8217;nin iddiasına [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilmis-bulunan-her-mezi%c2%adyettenmutlaka-ummetine-de-ornekler-verilmis-bulunmaktadir/">Hz. Peygamber’e verilmiş bulunan her mezi­yetten,mutlaka ümmetine de örnekler verilmiş bulunmaktadır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/hazreti-muhammed-icin-kim-ne-dedi_460x340scale.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7843" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/hazreti-muhammed-icin-kim-ne-dedi_460x340scale.jpg" alt="Hz. Peygamber'e verilmiş bulunan her mezi­yetten,mutlaka ümmetine de örnekler verilmiş bulunmaktadır" width="460" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/hazreti-muhammed-icin-kim-ne-dedi_460x340scale.jpg 460w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/hazreti-muhammed-icin-kim-ne-dedi_460x340scale-300x187.jpg 300w" sizes="(max-width: 460px) 100vw, 460px" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-13.jpg"><br />
</a>Onuncu Mesele:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in bizzat kendisine has olan fiilleri hariç, getirdiği diğer hükümler ve yükümlülükler nasıl ki bütün mükellefler için ge­nellik arzediyorsa, meziyet ve menkıbelerinde de durum aynıdır. Ken­disine has olanlar hariç, Hz. Peygamber&#8217;e verilmiş bulunan her mezi­yetten, mutlaka ümmetine de örnekler verilmiş bulunmaktadır. Bun­lar da, aynen teklifin umumîliği gibi genellik arzetmektedirler. Hatta Ibnu&#8217;l-Arabi&#8217;nin iddiasına göre, âdet-i ilâhînin tecellisi, Yüce Allah bir peygambere birşey vermişse, mutlaka o şeyden ümmetine de vermiş olması ve onları da ona ortak kılması şeklindedir. İbnu&#8217;l-Arabî daha sonra bu doğrultuda örnekler zikreder.Onun söyledikleri, bu ümmet hakkında da istikra neticesinde doğru çıkmaktadır. Şöyle ki:</p>
<p><strong>Evvelâ,</strong> istinbat edilebilecek hükümler açısından onun yerini al­ma hususunda genel bir veraset bulunmaktadır. Ümmetten, konul­muş sınırlar yanında durarak, hüküm istinbatına gitmeksizin kulluk icrasında bulunmaları istenebilirdi ve usûlcülerin dediği gibi bu iş için nassların umûmî ve mutlak olmaları yeterli idi. Ancak Yüce Allah, kullarına Peygamberine has kıldığı bir meziyetle onları ayrıcalıklı kı­larak ihsanda bulundu. Şöyle ki: Peygamberi hakkında&#8221;Doğrusu, in­sanlar arasında Allah&#8217;ın sana gösterdiği gibi hükmedesin. [1] buyu­rurken, ümmeti hakkında da &#8220;&#8230; Onlardan hüküm çıkarmaya kadir olanlar onu bilirdi&#8221; [2] buyurmuştur. Bu nokta açıktır; o yüzden sözü uzatmıyoruz.</p>
<p><strong>İkinci olarak:</strong> Bu tezin doğruluğu pek çok yerde ortaya çıkmakta­dır. Bunlardan otuz tanesine işaretle yetineceğiz:</p>
<p><strong>1-Allah&#8217;ın salâtına [3] mazhar olma:</strong> Yüce Allah Hz. Peygamber hakkında&#8221;Şüphesiz Allah ve melekler peygambere salât ederler (onu överler). [4]buyururken, ümmet hakkında da &#8220;Karan­lıklardan aydınlığa çıkarmak için size salât (rahmet ve istiğfar) eden Allah ve melekleridir [5] &#8220;Rablerinin salâtı (mağfireti) ve rahmeti onlaradır&#8221; [6] buyurur.</p>
<p><strong>2-Rıza:</strong> Yüce Allah Hz. Peygamber hakkında &#8220;Rabbin şüphesiz sana verecek ve sen de razı olacaksın&#8221; [7]ümmeti hakkında da &#8220;And olsun ki onları razı olacakları bir yere koyar [8] &#8220;Allah onlardan razı olmuştur, onlar da Allah&#8217;tan razı olmuşlardır&#8221; [9] buyurmaktadır.</p>
<p><strong>3 ve 4. Geçmiş ve gelecek günahların affı:</strong> Hz. Peygamber hakkında &#8220;Allah böylece,&#8217; senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışlar. [10] buyrulurken ümmeti hakkında da şöyle rivayet edil­miştir: Bu âyet indiği zaman ashap Hz. Peygamber&#8217;e gözay-dınlığı dilemişler ve &#8220;Bize ne var? Yâ Rasulallah!&#8221; demişlerdi. Bunun üzerine &#8220;İnananerkek ve kadınları, içinde temelli kalacakları, içlerin­den ırmaklar akan cennetlere koyar; onların kötülüklerini Örter&#8221; [11]âyeti inmişti. Âyette geçen günahların affı, geçmiş ve gelecek hepsini kapsamaktadır. Birinci âyette Allah&#8217;ın nimeti tamamlamasından bahsedilmekte ve &#8220;Sana olan nimetini tamamlar&#8230;&#8221; buyrulmaktadır. Ümmet hakkında da &#8220;Allah sizi zorlamak istemez, Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz&#8221; [12] buyrul­maktadır ki, bu da dördüncü benzerliği teşkil etmektedir.</p>
<p><strong>5-Vahiy yani nübüvvet:</strong> Yüce Allah Hz. Peygamber hakkında olmak üzere &#8220;Ey Muhammedi Şüphesiz sana da vahyettik. [13] ve benzeri anlamda âyetlerle Hz. Peygamber&#8217;e ver­diği nübüvvetten bahsetmiştir. Bu son derece açıktır ve şahide ihtiyacı yoktur. Ümmet hakkında ise hadiste &#8220;Salih rü&#8217;ya nübüvvetin kırk altı cüzünden bir cüzdür&#8221; [14] buyrulmuştur.</p>
<p><strong>6</strong>-Kur&#8217;ân&#8217;ın murada uygun olarak inmesi: Hz. Peygamber hakkında &#8216;Yüzünü göğe çevirip durduğunu görüyoruz. Hoşnud olacağın kıbleye, ey Muhammad, elbette seni çevireceğiz&#8221; [15] buy­rulmaktadır. Hz. Peygamber daha önce kıblenin Kabe&#8217;ye çevrilmesini arzuluyor ve bu doğrultuda vahiy bekleyip duruyordu. &#8220;Ey Muhammedi Bunlardan (zevcelerinden) istediğini bırakır, istedi­ğini yanma alabilirsin. [16] âyeti bir başka örneği teşkil eder. Hz. Peygamber&#8217;e kadınlar sevimli kılındığı için, onun hakkında diğer müslüman erkeklere getirilen dört sınırı korunmamış, (daha Önce nikâhı altında kalan kadınları tutabileceği bildirilmiştir). [17]</p>
<p><strong>Ümmet hakkında Kur&#8217;ân&#8217;ın onların arzularına uygun düşmesine gelince;</strong> <strong>Hz. Ömer şöyle anlatır:</strong> &#8220;&#8216;Rabbime üç konuda muvafık düştüm [18]Birinde: &#8220;Yâ Rasûlallah! Keşke Makâm-ı İbrahim&#8217;i namaz yeri edinsen&#8221; dedim, hemen&#8221;Makâm-ı İbrahim&#8217;i namaz yeri edinin&#8221; [19]âyeti indi. Bir başka seferinde: &#8220;Ya Rasûlallah! Senin huzuruna iyi kimseler de kötü kimseler de giriyor. Keşke müminlerin annelerine perde arkasında bulunmalarını emretsen&#8221; dedim, bunun üzerine de &#8220;hicâb âyeti [20]in­di. Bir başka seferinde, Hz. Peygamber&#8217;in bazı kadınlarını (gereksiz bazı talepleri üzerine) [21]azarladığını duydum. Onların yanma vardım ve kendilerine &#8220;Ya bu halinizden vazgeçersiniz, ya da Allah peygambe­rine sizden daha hayırlı eşler verir&#8221; dedim. Bunun üzerine de &#8220;Ey Peygamber eşleri! Eğer o sizi boşarsa, Rabbi ona, sizden daha iyi olan&#8230; eşler verebilir&#8221; [22]( âyeti indi.'&#8221;</p>
<p><strong>Başka bir örnek:</strong> Bir kadına, kocası zıhar [23]yapmıştı. Kadın Hz. Peygambere gelerek, uzun süre koca­sıyla aynı yastığa baş koyduklarını, ondan çocukları bulunduğunu&#8230; şimdi ise onun kendisine- zıhar yaptığını söyleyerek şikayette bulun­du. Hz. Peygamber &#8220;Sen ona haram olmuşsun, yapabilece­ğim bir şey yok&#8221; buyurdu, f Kadın Hz. Peygamber ile tar­tışmaya girdikten sonra) başını göğe kaldırdı ve &#8220;Ben çaresizliğimi Al­lah&#8217;a arzederim&#8221; dedi. Sonra Hz. Peygamber&#8217;e tekrar baş­vurdu. Aynı cevabı aldı. Sonra üçüncü defa sormak için tekrar gitti.Bunun üzerine Allah şu âyetleri indirdi: &#8220;Ey Muhammedi Kocası hak­kında seninle tartışan ve Allah&#8217;a şikâyette bulunan kadının sözünü Allah işit mistir&#8230;&#8221; [24]</p>
<p>Bu konuda araştırma yapanlar, bu türden pek çok âyet olduğunu göreceklerdir. Meselâ, ifk (iftira) olayında Hz. Âişe&#8217;nin atılan iftiralardan uzak olduğunu, kendi arzusu doğrultu­sunda gelen âyetler [25] ortaya koymuştu. O duygularını şöyle anlatıyor: &#8220;Ben o zaman günahsız olduğum İçin mutlaka Allah&#8217;ın beni temize çı­karacağına inanıyordum. Ancak, Allah&#8217;a yemin ederim ki, Allah&#8217;ın be­nim hakkımda okunacak bir vahiy indireceğini hiç zannetmiyordum; bence benim durumum Allah&#8217;ın Kur&#8217;ân&#8217;ında okunacak vahiy indire­cek kadar önemli değildi. Şu kadar ki ben, Yüce Allah&#8217;ın beni temizle­yecek bir rüyayı Hz. Peygamber&#8217;e göstereceğini ve beni böyle paklaya­cağını düşünüyordum. Fakat O, vahiy indirdi.&#8221; Hilâl b. Ümeyye de: &#8220;Seni hak ile gönderene yemin ederim ki, ben elbette doğruyum ve Yüce Allah mutlaka sırtımı had cezasından kurtaracak bir vahiy indi­recektir&#8221; demişti de bunun üzerine &#8220;Karılarına zina isnad edip de ken­dilerinden başka şahitleri bulunmayanların şahidliği, kendisinin doğru  sözlülerden  olduğuna Allah&#8217;ı  dört defa  şahit  tutmasıyla olur&#8230;&#8221; [26]âyetleri inmişti.</p>
<p>Bu husus, sadece Hz. Peygamber devrine hastır; çünkü onun ve­fatıyla vahiy kesilmiştir.</p>
<p><strong>7-Şefaat: Hz. Peygamber hakkında:</strong> &#8220;Belki de Rabbin seni övülecek bir makama [27] yükseltir&#8221; [28] buyrulmuştur. Bu ümmet hakkında da şefaatin bulunacağı sabittir. Meselâ Üveys hakkında Hz. Peygamber &#8220;Rebla ve Mudar mensupları kadarkişiye şefa­at eder&#8221; [29]İmamlarınız, şefâatçilerinizdir&#8221; [30] vb.</p>
<p><strong>8-Şerh-isadr (gönlü açmak):</strong> Hz. Peygamber hak­kında &#8220;Ey Muhammedi Senin gönlünü açmadık mı?<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>[31] ümmet hak­kında da &#8220;Allah kimin gönlünü İslâm&#8217;a açmışsa o, Rabbi katından bir nur üzere olmaz mı?&#8221; [32] buyrulmuştur,</p>
<p><strong>9-Sevgiye mazhariyet:</strong> Hz. Peygamber Allah&#8217;ın sevgilisidir. Bu husus hadisle sabittir. Hadis şöyle: Bir grup sahâbî kendi aralarında müzakere ediyorlardı. Biri: &#8220;Şaşılacak şey! Allah, yaratık­larından kendisi için dost (halil) edinmiştir&#8221; dedi. Bir diğeri: &#8220;Mu­sa&#8217;nın kelâmından daha şaşılacak ne olabilir? Zira onunla Allah ko­nuşmuştur&#8221; dedi. Bir üçüncüsü: &#8220;Ya İsa! O Allah&#8217;ın kelimesi ve ruhu­dur&#8221; dedi. Bir dördüncüsü: &#8220;Âdem&#8217;e ne demeli! O Allah&#8217;ın seçtiğidir&#8221; dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber onların yanlarına çıktı, selam verdi ve sonra: &#8220;Konuşmalarınızı işittim ve hayretlerinizi gör­düm.</p>
<p>Evet, Allah İbrahim&#8217;i dost edinmiştir. Doğrudur. Musa Allah&#8217;ın sırdaşıdır; onunla konuşmuştur. Doğrudur. İsa Allah&#8217;ın ruhudur. Doğrudur. Âdem, Allah tarafından seçilmiştir (safiyy). Bunlar hep doğrudur. Ancak dikkat edin, ben ise Allah&#8217;ın sevgilisiyim. Bunu Öğünmek için söylemiyorum. Kıyamet gününde hamd sancağını ben taşıyacağım. Bunu öğünmek için söylemiyorum. İlk şefaat eden ve şefaati ilk kabul edilecek olan benim. Bunu Öğünmek için söylemiyo­rum. Cennetin kapısını ilk çalacak olan benim ve Allah onu benim için açacak ve yanımda fakir müminler olduğu halde beni oraya koyacak. Bunu öğünmek için söylemiyorum. Ben şimdiye kadar geçenlerin de, bundan sonra geleceklerin de en şereflisiyim. Bunu Öğünmek için söy­lemiyorum. [33]</p>
<p>Ümmeti hakkında ise &#8220;.. .Allah, sevdiği ve onların da O&#8217;nu sevdi­ği &#8230;bir millet getirecektir&#8221; [34] buyrulmuştur.</p>
<p><strong>10-</strong>Yukarıdaki hadiste Hz. Peygamber&#8217;in cennete gire­cek ilk kişi olduğu, ümmetinin de aynı şekilde oraya girecekilk ümmet olduğu belirtilmiştir.</p>
<p><strong>11-Yine aynı hadiste,</strong>Hz. Peygamber&#8217;in şimdiye kadar geçenlerin de, bundan sonra geleceklerin de en şereflisi olduğu belir­tilmiştir. Ümmeti hakkında da &#8220;Siz, insanlar için ortaya çıkarılan&#8230; en hayırlı bir ümmetsiniz&#8221; [35] buyrulmuştur.</p>
<p><strong>12-Hz. Peygamber ümmeti üzerine şahit kılınmıştır.</strong> Böylece, diğer peygamberlere nasip olmayan bir ayrıcalık kazanmış­tır. [36]Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;de şöyle buyrulur: &#8220;Böylece sizi insanlara şahit ne Örnek olmanız için tam ortada bulunan bir ümmet kıldık. Peygam­ber de size şahit ve örnektir.&#8221; [37]</p>
<p><strong>13-Harikulade olayların bulunması:</strong> Hz. Peygamber hakkında mucize ve kerametler bulunmaktadır.  Ümmetine  ise, kerametler verilmiştir. Bu konuda, bir velînin, kendi veliliğini ispat için keramet ile meydan okuması caiz midir, değil midir? konusunda ihtilaf edilmiştir. İşlemekte olduğumuz esas, bunun caiz olacağına bir   tanıktır. İnşallah bu konu ileride gelecektir.</p>
<p><strong>14-Daha önceki kitaplarda Allah&#8217;a karşı övgücü olma ve benzeri güzel meziyetlerle anılmış olma:</strong> Kur&#8217;ân&#8217;da Hz. Peygam­ber hakkında &#8220;Ben (İsa), benden sonra gelecek ve adı Ahmed [38] olacak bir peygamberi müjdeleyen, Allah&#8217;ın size gönderilmiş bir peygamberiyim. [39] buyrulmuş, ümmetine de &#8220;hammâdîn&#8221; çok övgüde bulunanlar) ismi verilmiştir.</p>
<p><strong>15-Ümmî [40] olmakla birlikte ilim sahibi olması [41]:</strong> &#8220;Ümmîler arasından, kendilerine âyetlerini okuyan, onları arıtan, onlara Ki-tab&#8217;ı ve hikmeti öğreten bir peygamber gönderen O&#8217;dur [42] &#8220;De ki: Ey insanlar! Doğrusu ben Allah&#8217;ın hepiniz için gönderdiği peygamberi­yim. Allah&#8217;a ve okuyup yazması olmayan, haber getiren peygamberine inanın. [43]buyrulur. Hadiste de:&#8221;Biz ümmî bir ümmetiz;hesap ki­tap bilmeyiz. [44] buyrulmuştur.</p>
<p><strong>16-Meleklerle konuşma:</strong> Bu durum Hz. Peygamber hakkında gayet açıktır. Ashaptan bazısı hakkında da, meleklerle ko­nuşur oldukları nakledilmiştir. Meselâ İmrân b. Husayn gibi. Aynı şey Allah&#8217;ın velî kullarından da nakledilmektedir.</p>
<p><strong>17-Sorguya çekmeden önce affa mazhar olma:</strong> Hz. Peygam­ber hakkında Yüce Allah &#8220;Allah seni affetti; onlara niçin izin verdin?&#8221; [45]buyururken, ümmeti hakkında da &#8220;And ahun ki, Al­lah size verdiği sözde durdu. O&#8217;nun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordu­nuz, ama Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta çekiştiniz ve isyan ettiniz.. .And olsun ki O sizi bağışladı [46] buyurmaktadır.</p>
<p><strong>18-Şanı yüceltme:</strong> Yüce Allah Hz. Peygamber hak-&#8216; kında &#8220;Senin şanını yüceltmedik mi?&#8221;[47]buyurur. Bundan maksat, kelime-i tevhide ve ezana Hz. Peygamber&#8217;in ismini kendi ismiyle birlikte koymuş olmasıdır, denilmiştir. Böylece Hz. Peygamber&#8217;in ismi, yücel­tilmiş ve saygı görmüş oldu. Ümmet hakkında da gerek Kur&#8217;ân&#8217;da ve gerekse daha önceki kitaplarda pek çok yerde övgü ile bahiste bulunulmuştur. Bir hadiste Hz. Musa&#8217;nın, Hz. Muhammed&#8217;in ümmetine ait övgüler ve onları yücelten ifadeler görünce: &#8220;Allah&#8217;ım! Beni Muham-med ümmetinden kıl&#8221; [48] diye dua ettiği bildirilmiştir.</p>
<p><strong>19-Onlara düşmanlık Allah&#8217;a düşmanlık, onlara dostluk Al­lah&#8217;a dostluk kabul edilmiştir;</strong> Yüce Allah &#8220;Allah&#8217;ı ve Peygamberini in­citenlere, Allah, dünyada da, âhirette de lanet eder&#8221; [49] buyurur. Ha­dislerde de &#8220;Kim bana eziyet ederse, Allah&#8217;a eziyet etmiş olur [50] &#8220;Kim benim bir velî kuluma eziyet ederse, o bana açıktan harp açmış olur&#8221; [51] buyrulur. Başka bir âyette &#8220;Kim peygamber&#8217;e itaat ederse, Allah&#8217;a itaat etmiş olur&#8221; [52] buyrulur. Bunun muhalif mufhumu, kim peygambere itaat etmezse Allah&#8217;a itaat etmemiş olur, şeklindedir.</p>
<p><strong>20-Seçme:</strong> Yüce Allah peygamberler hakkında &#8220;Babalarından,soylarından, kardeşlerinden bir kısmını seçtik ve onları doğru yola eriştirdik&#8230;&#8221; [53]buyurmakta, ümmet hakkında da &#8220;O sizi seçmiş, ata­nız ibrahim&#8217;in yolu olan dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır&#8221; [54]bu­yurmuştur. Hadiste de Hz. Peygamber&#8217;in bütün insanlar içerisinde &#8220;Mustafâ&#8221; yani seçilmiş olduğu bildirilmiştir. [55] Ümmet hakkında da &#8220;Sonra bu Kitab&#8217;ı kullarımızdan seçtiğimiz kimselere miras bırakmı-şızdır&#8230;&#8221; [56]buyrulur.</p>
<p><strong>21-Allah&#8217;tan selâma nail olma:</strong> Birçok hadiste, Allah&#8217;tan Pey­gamberine selam geldiği belirtilmiştir. Yüce Allah &#8220;EyMuhammed de ki: Hamd Allah&#8217;a mahsustur, seçtiği kullarına selâm olsun [57]&#8221;Ey Muhammedi Âyetlerimize inananlar sana gelince: &#8216;Size selâm olsun.&#8217; de [58] şeklinde buyurur. Cibril Hz. Peygamber&#8217;e Hz. Hatice hakkında: &#8220;Ona Rabbinden ve benden selâm söyle&#8221; demiş­tir. [59]</p>
<p><strong>22-İnsanın yaratılışında bulunan zaaflar sebebiyle kayma ve sapma beklentilerine karşı koruyucu olma, onlara sebat verme:</strong> Hz. Peygamber hakkında &#8220;Sana sebat vermemiş ol­saydık, and olsun ki, az da olsa onlara meyledecektin&#8221; [60] ümmet hak­kında da &#8220;Allah inananlara, dünya hayatında da âhirette de, o sabit sözlerinde, daima sebat ihsan eder&#8221; [61] buyrulur.</p>
<p><strong>23-Minnetsiz ihsanda bulunmak:</strong> Hz. Peygamber hakkında &#8220;Doğrusu sana minnetsiz bir ecir vardır [62] ümmethakkın-da da &#8220;Onlara minnetsiz ecir vardır&#8221; [63]buyrulmuştur.</p>
<p><strong>24-Kur&#8217;ân&#8217;ın kolaylaştırılması:</strong>Hz.Peygamber hakkında &#8220;Ey Muhammedi Cebrail sana Kur&#8217;ân okurken, unutmamak için acele edip onunla beraber söyleme, yalnız dinle. Doğrusu o vahyo-lunanı kalbine yerleştirmek ve onu sana okutturmak Bize düşer. Biz onu Cebrail&#8217;e okuttuğumuz zaman onun okumasını dinle. Sonra onu açıklamak bizedüşer&#8221; [64]İbn Abbasbu âyetleri meale yansıtıldığı gibi; &#8220;Sonra onu açıklamak bize düşer&#8221; kısmını da &#8220;Onu senin dilinden açıklamak bize düşer&#8221; şeklinde açıklamıştır. Ümmet hakkında da &#8220;And olsun ki, Kur&#8217;ân&#8217;ı, öğüt olsun diye kolaylaştırdık; öğüt alan yok mudur?&#8221; [65] buyrulur.</p>
<p><strong>25-Namaz içerisinde, onlara selâm vermenin meşruluğu:</strong>Namazda tahiyyât (teşehhüd) okurken &#8220;Ey Peygamber! Allah&#8217;ın selâmı, rahmeti ve bereketi senin üzerine olsun. Selâm, bize ve Allah&#8217;ın tüm sâlih kulları üzerine olsun&#8230;&#8221; denilmektedir.</p>
<p><strong>26-</strong>Yüce Allah, Peygamberini, raûf, rahîm gibi kendi isimleriyle isimlendirdiği gibi, ümmeti de mü&#8217;min, habîr, alîm, hakîm gibi isimle­riyle isimlendirmiştir.</p>
<p><strong>27-Allah onlara da itaat edilmesini emretmiştir:</strong> &#8220;Ey inanananlar! Allah&#8217;a itaat edin, Peygambere ve sizden olan buyruk sahiple­rine de (ulu&#8217;l-emr) itaat edin.&#8221; [66] Âyette geçen &#8220;ulu&#8217;l-emr&#8221; den maksat yöneticiler ve âlimlerdir. Hadiste de &#8220;Kim benim emîrime itaat ederse, bana itaat etmiş olur [67] buyrulur. Âyette de: &#8220;Kim peygambere itaat ederse, o Allah&#8217;a itaat etmiş olur&#8221; [68] buyrulmaktadır.</p>
<p><strong>28-Şefkat ve merhamet ifade eden bir hitaba mazhariyet:</strong>Hz. Peygamber hakkında: &#8220;TâHâ. Ey Muhammedi Kur&#8217;­ân&#8217;ı sana, sıkıntıya düşesin diye indirmedik. [69] &#8220;Onunla insanları uyarman ve inananlara öğüt vermen için kalbine bir darlık gelme­sin[ &#8220;Ey Muhammedi Rabbinin hükmü yerine gelinceye kadar sab­ret; doğrusu sen Bizim nezaretimiz altındasın&#8221; [70] buyrulur. Ümmet hakkında da: &#8220;Allah sizi zorlamak istemez, Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister [71] &#8220;Allah size kolaylık ister, zorluk istemez [72] &#8216;Allah sizden yükü hafifletmek ister; insan zayıf yaratılmıştır&#8221; [73]. ..Haram ile nefsinizi mahvetmeyin. Allah şüphesiz ki size merhamet eder&#8221; [74]buyrulur.</p>
<p><strong>29-Hidâyete erdikten sonra sapıklığa düşmekten korun­muş olma ve benzeri ilâhî koruma altına alınma:</strong> Yüce Allah, Peygamberini her türlü hatalardan korumuştur. Ümmet hakkında isehadiste &#8220;Ümmetim hata üzerine birleşmez [75] &#8220;Allah&#8217;ıgözet;Allahda seni gözetsin&#8221; [76] buyrulmuştur. Âyette de &#8220;İblis: &#8216;Senin kudretine and olsun ki, onlardan, sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsi­ni azdıracağım&#8217;, dedi&#8221; [77]buyrulur. Bu âyeti &#8220;Ümmetim hata üzerine birleşmezler&#8221; hadisi ile &#8220;Vallahi, ben sizin hakkınızda arkamdan şir­ke tekrar döneceğinizden asla endişe etmiyorum; ancak bütün endi­şem kendinizi dünyalık yarışına kaptırmanızda. [78]hadisleri açık­lamaktadır. [79]</p>
<p><strong>30-Peygamberlere imamlık yapma şerefi:</strong> İsrâ (Mi&#8217;râc) ha­disinde Hz. Peygamber&#8217;in diğer peygamberlere imamlık yaptığı belirtilir ve şöyle buyrulur: &#8220;Kendimi peygamberlerden bir topluluk içerisinde gördüm. Namaz vaktigeldi ve ben onlara imamlık yaptım. [80]Hz. İsa&#8217;nın kıyamet öncesinde yeryüzüne inişiyle ilgili hadiste ise: &#8220;Bu ümmetin imamı kendisindendir. O (İsa), ümmetin ima­mına uymuş olarak namaz kılacaktır&#8221; buyrulur. [81]</p>
<p>Şeriatı inceleyen kimseler, ümmetin Peygamberinden pek çok hayır ve bereket aldığına, Allah&#8217;tan hibe edilmiş ya dakendince kazan­mış olduğu hal ve vasıfları ondan tevarüs ettiğine delâlet edecek bu türden pek çok şey bulur. Bu şereften dolayı Allah&#8217;a sonsuz övgüler ol­sun.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p><strong>Bu esas üzerine bazı kaideler kurulur:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1)</strong> Bu ümmete verilmiş olan her türlü meziyetler, kerametler, ke­şifler, teyidler vb. sadece Hz. Peygamber&#8217;in nübüvvet nurundan alın­mış olmaktadır ve bunlar ona uymanın ölçüsündedir. Hiçbir kimse, onun peygamberliği vasıta olmadan bir hayır elde etmiş olduğunu zannetmesin. Bu mümkün değildir; o herkesin aydınlandığı, etrafa ışık saçan bir nur kaynağıdır; herkesin kendisiyle yolunu doğrulttuğu en yüce alemdir.</p>
<p><strong>İtiraz:</strong> Birileri çıkarak şöyle diyebilir: Bazı fevkalâdelikler var­dır ki ümmet elinde ortaya çıkmış iken, Hz. Peygamber&#8217;in elinde zuhur etmemiştir.  Özellikle de bazılarına has bulunan meziyetler gibi. Meselâ, şeytan, Hz. Peygamber&#8217;e namazında sataşmış, onunla çekiş-miştir. Buna rağmen o Hz. Ömer&#8217;i görünce kaçardı. Nitekim Hz. Ömer hakkında Hz. Peygamber &#8220;Sen bir yola girsen, mutlaka şeytan (yön de­ğiştirir ve seninle karşılaşmamak için) başka bir yola girer&#8221; [82] buyur­muştur. Hz. Osman hakkında da &#8220;gökteki meleklerin ondan haya ede­ceğini&#8221; [83] bildirmiştir. Bu gibi özellikler bizzat kendisi hakkında ise gelmemiştir. Üseyd b. Hudayr ile Abbâd b. Bişr hakkında şöyle nakle­dilmiştir: &#8220;Bu ikisi Hz. Peygamber&#8217;in yanından karanlık bir gecede çıkmışlar; bir de bakmışlar ki önlerinde bir ışık var. Bu ayrılıncaya ka­dar devam etmiş; ayrılınca ışık da beraberlerinde ayrılmış ve her biri­nin önünde bir ışık olmuş. [84] Meselâ böyle bir olay Hz. Peygamber hakkında anlatılmamıştır. Sahabeden ve onlardan sonra gelen nesil­lerden nakledilen buna benzer daha başka menkıbeler vardır ki, onla­ra benzer birşeyin Hz. Peygamber&#8217;den sadır olduğu nakle-dilmemiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Velilerden, âlimlerden şimdiye dek nakledilmiş ve bun­dan sonra kıyamete kadar nakledilecek olan ne kadar haller, hariku­ladelikler, ilimler ve mazhariyetler vb. varsa, bunların hepsi Hz. Pey­gamber&#8217;den nakledilmiş bulunan küllîyyâtın altına giren cüzî ve fert­lerdir. Şu kadar var ki, bazen cinsin fertleri ve küllinin cüzîleri; küllî, külli olması açısından onlarla nitelenmese bile, cüzî olmaları açısın­dan cüzîye uygun niteliklerle nitelenirler. Bu durum, cüzînin, külliden daha üstün olduğunu göstermediği gibi, cüzîde bulunan şeyin küllî ile bir alâkası olmadığını da göstermez. Nasıl olabilir ki, cüzî ancak cüzî ile küllî olabilir. Zira cüzî, küllinin hakikatindendir ve onun mahiye­tinde dahil bulunmaktadır. Ümmette zahir olan sıfatlar da aynı şekil­de mutlaka Hz. Peygamber cihetinden ortaya çıkmaktadır ve bunlar onun sıfat ve kerametlerinden birer örnek mahiyetindedir.</p>
<p>Bunun doğruluğuna delil şudur: Bu tür vasıflardan hiçbiri, ancak Hz. Peygamber&#8217;e tâbilik ve ona uyma ölçüsünde ortaya çıkmaktadır. Eğer bu vasıflar, ümmete has ve Hz. Peygamber&#8217;den bağımsız olarak düşünülebilseydi, o zaman tâbiliğin şart olmaması gerekirdi. Bu husus, az önce Hz. Ömer hakkında geçen misalden açıkça anlaşılır: Şöyle ki:</p>
<p>Bu misalde zikredilen özellik, şeytanın kendisinden kaçmasıdır ve bu, şeytanın tuzağına düşmekten ve onun kendisini günahlara sev-ketmesinden korunmuş olmak demektir. Siz de bilirsiniz ki, mutlak, kapsamlı ve tam olan korunma, bizzat Hz. Peygamber&#8217;in özelliği ol­maktadır. Çünkü o, büyük küçük her türlü günahlardan mutlak su­rette ve kapsamlı olarak korunmuş bulunuyor. Bu hususun burada uzun uzadıya açıklanmasına gerek duymuyoruz. Bu özellik karşısın­da Hz, Ömer&#8217;in sahip olduğu meziyet ancak denizden bir damla mesa­besinde kalmaktadır.</p>
<p>Yine, şeytanın insandan kaçması ya da ondan uzak olması, ondan korunmak mânâsına gelir ve başka bir meziyet içermez. Aynı konuda Hz. Peygamber&#8217;in sahip olduğu meziyeti ise artıran özellikler vardır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(1)</strong> Yüce Allah, Hz. Peygamber&#8217;i şeytan üzerinde egemen kılmış; bunun neticesinde Hz. Peygamber, şeytanı mescidin direğine bağlamaya teşebbüs etmiş, fakat sonra Süleyman&#8217;ın &#8220;Rabhim! Beni bağışla, bana benden sonra kimsenin ulaşa­mayacağı bir hükümranlık ver&#8221; [85]şeklindeki duasını hatır­layınca bu düşüncesinden vazgeçmiştir. [86] Hz. Ömer&#8217;in böyle birşeye kadir olması mümkün değildir.</p>
<p><strong>(2)</strong> Hz. Peygamber, gerek kendisi ve gerekse Hz. Ömer&#8217;le ilgili durumun farkındadır. Hz. Ömer ise işin farkında değildir.</p>
<p><strong>(3)</strong> Hz. Peygamber, şeytan kendisine yalan da olsa onun vesveselerinden emindir; Hz. Ömer ise, şeytan uzak da olsa onun vesveselerinden emin değildir.</p>
<p>Hz. Osman ile ilgili menkıbeye (yani meleklerin kendisinden ha­ya etmesine) gelince;   Hz. Peygamber&#8217;den bir habere ters düşecek bir şey rivayet edilmiş değildir. Aksine biz diyoruz ki, Hz. Peygamber haya konusunda kendi durumunu bildirmemiş olsa bi­le Hz. Osman&#8217;dan daha ileri bir noktadadır. Birşeyi zikretmemek, onun yokluğunu gerektirmez. Hem sonra, Hz. Osman, bu özelliği kendisinde bulunan aşın utanma duygusu neticesinde elde etmişti. Haya konusunda Hz. Peygamber herkesten daha Önce idi; hatta o, duvağı açılmamış bakire bir kızdan daha çok haya sahibi idi. Sözkonusu meziyetin çıkış yeri haya olduğuna göre, onu en üst düzeyde kendisinde bulunduran kimse olarak Hz. Peygamber&#8217;in o meziyete de en üst düzeyde sahip olması tabiîdir. Benzer bir izah, Üseyd ve arkadaşı için de geçerlidir: Onların Önünde bir ışık peyda olmasından maksat, geceleyin ka­ranlıkta kolaylıkla yürüyebilmek için yolu aydınlatmaktır. Hz. Peygamber&#8217;e gelince, karanlık onun görmesini engellemiyor­du; aksine o, karanlıkta da aynen aydınlıkta gördüğü gibi görüyordu. Dahası, gece karanlığından daha kesif bulunan engeller dahi onun görmesini engellemiyor, dolayısıyla önündekini gördüğü gibi arkasındakini de görüyordu. Bu daha da büyük birşey; çünkü burada fevkalâ­delik görünen şeyde değil, bizzat görmenin kendisindedir. Kaldı ki, bütün bunlar Hz. Peygamber&#8217;in ümmeti içerisinde kendi hayatında yahut da daha sonra ortaya çıkmış mucize ve kerametlerin­den olmaktadır.</p>
<p>Bu konuda asıl olarak alınması gereken şey işte bu anlattıklarımızdır ve bu gibi harikuladeliklerin O&#8217;nun cihetinden geldiğini kabul­lenmektir. Belki, konu üzerinde duran kimse için, ilk plânda durum problem arzeder gibi görünebilir; ama Allah&#8217;ın izniyle bu hususta her­hangi bir problem yoktur. Bu konuda yani meziyetin en üstünlüğü ge­rektirmeyeceği hususunda Karâfinin sözlerine bakılabilir. [87]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p>Bu esastan çıkarılacak kaidelerden bir diğeri de şudur: Bir kim­senin göstermiş olduğu harikuladeliğe bakılır. Eğer onun, Hz. Pey­gamber&#8217;in mucize ve kerametlerinden bir dayanağı varsa tamam, o gerçek bir keramettir; onlardan bir dayanağı yoksa, ilk bakışta keramet gibi gözükse bile o, gerçek bir keramet değildir Zira insan elinde gerçekleşen her harikuladelik her zaman için keramet olmaya­bilir; onlardan keramet olanlar olabileceği gibi, öyle olmayanlar da bu­lunabilir.[88]</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>[1] Nisa 4/105.</p>
<p>[2] Nisa 4/83.</p>
<p>[3] &#8220;Salât&#8221; kelimesi, Allah&#8217;tan olduğu zaman rahmet, meleklerden olduğu za­man mağfiret talebi, kullardan olduğu zaman da dua anlamına gelir. (Ç)</p>
<p>[4] Ahzâb 33/56.</p>
<p>[5] Ahzâb 33/43.</p>
<p>[6] Bakara 2/157.</p>
<p>[7] Duhâ93/5.</p>
<p>[8] Hac 22/59.</p>
<p>[9] Mâide 5/119.</p>
<p>[10] Fetih 48/2</p>
<p>[11] Fetih 48/5.</p>
<p>[12] Mâide 5/6.</p>
<p>[13] Nisa 4/163.</p>
<p>[14] bkz. Buhârî, Ta&#8217;bîr, 2,4,10,26; Müslim, Rü&#8217;yâ, 1; 2,6, 10; tbn Mâce, Rü&#8217;yâ, 1; Dârimî, Rü&#8217;yâ, 2; Muvatta, Rü&#8217;yâ, 1, 2; Ahmed, 2/18&#8230; Hadisin mânâsı şöyle olabilir: Vahiy henüz gelmeye başlamadan Hz. Peygamber altı ay süre île gün ışığı gibi rü&#8217;ya görmeye başlamıştı. Bundan sonra ise vahiy başladı. Vahiyle birlikte bu sürenin tamamı bir görüşe göre yirmi üç senedir. Bu durumda sâdık rüya devri, nübüvvet zamanının kırk altı cüzünden birini teşkil eder. Bu durumda ise hadiste, iddia edilen hususa bir delil bulunmaz. Rüyanın, bi­rim ne kadar küçük olursa olsun, nübüvvetten bir parça olması haddizatında makul birşey değildir. Çünkü nübüvvet şer&#8217;î bir mahiyettir ve onun altına mücerred sâdık rüya ile bir cüzînin girmesi mümkün değildir. İbn Haldun, hadisin nübüvvet zamanına yorulmasının tahkikten uzak olduğunu sanmış­tır; ancak iddiasını isbat için ikna edici deliller de getirememiştir. Bazı riva­yetlerde bulunan sayıların ihtilaflı ohnası ve bu yüzden onları reddi boşuna­dır. Çünkü üzerinde durduğumuz hadis bazılarının mütevatir kabul ettiği sahih bir rivayet olmaktadır. Diğer peygamberlerin rüyalarının da aynı şe­kilde olduğunun sabit olmaması da zarar vermez. Çünkü biz hadisi vahiyden biraz önce bulunan ve gün ışığı gibi açık olan Hz. Peygamber&#8217;in rüyasına yo­ruyoruz. Bu durumda müellifin, hadisi genel olarak rüyaya yorması ve her­kesin de aynı şekilde bu Özellikte ortak olması iddiası destek bulmuş olmaya­caktır.</p>
<p>[15] Bakara 2/144.</p>
<p>[16] Ahzâb 33/51.</p>
<p>[17]  Âyetin konusu, dört kadından fazlasını nikâhında tutmasına izin hakkında değildir Âyette işlenen konu, kadınları arasındaki geceleme sırasına riâyet (nöbet, kasın) ve onlardan dilediğini nikâhında tutup, dilediğini salıvermesi hakkındadır. Nitekim tefsir kitaplarına bakıldığında, bunun böyle olduğu görülecektir. Bazı araştırmacılar müellifin anladığı gibi anlamışlar; ancak müellifin sebep olarak gösterdiği şeyde ona katılmamışlardır. Onlar, âyetin anlamı konusunda değil de, bu muhalefette isabet etmişlerdir. Gerçi Hasan el-Basrî&#8217;nin bu âyeti &#8220;Ümmetinin kadınlarından dilediğini nikâhlar; onlar­dan dilediğinin nikâhını da bırakırsın&#8221; şeklinde açıkladığı ve. &#8220;Hz. Peygam­ber bir kadını istediği zaman, ondan vazgeçmedikçe başkaları o kadını iste­mezdi&#8221; dediği nakledilmişse de, bu da âyet hakkında ileri sürülen ihtimaller ve nakillerden biri olmaktan öte geçecek durumda değildir.</p>
<p>[18] Yani benim düşüncem istikametinde vahiy geldi. (Ç)</p>
<p>[19] Bakara 2/125.</p>
<p>[20] Ahzâb 33/53.</p>
<p>[21] Hz. Ömer&#8217;in kızı Hafsa i]e Hz. Âişe validelerimiz de dahil olmak üzere, Pey­gamberinizin zevceleri, herkesten fedakârlık istendiği bir dönemde daha fazla dünyalık istemişler ve bunda ısrar da etmişlerdi. Durum bir hayli ciddî hal almıştı. Sonunda ya hallerine razı olmak ve böylece Hz. Peygamber&#8217;in eşi olarak kalmak ya da ondan ayrılmak arasında bir tercih yapmaları kendile­rinden istenmişti. Onlar da hep birden Hz.Peygam be r&#8217;i tercih etmişlerdi. (Ç)</p>
<p>[22] Tahrîm 66/5.</p>
<p>[23] Kocanın, karısını anasının sırtına benzetmesi ve &#8220;Sen bana anamın sırtı gibi ol!&#8221; demesi. Câhiliye devrinde mevcut olan ve ebedi haramlık doğuran bu muameleyi İslâm ıslâh etmiş ve haramhğın kalkması için keffâret hükmü ge­tirmiştir, bkz. Mücâdele 58/1-4 (Ç)</p>
<p>[24]  Mücâdele 58/1 vd. Bu âyette sözü ediien kadın Salebe kızı Havle&#8217;dir. Geniş bilgi için bkz. Zâdu 1-meâd, 5/413 vd. (Ç)</p>
<p>[25] Nûr 24/11 vd.</p>
<p>[26] Nûr 24/6-9.</p>
<p>[27] Buradaki makam şefaat makamıdır, bkz. Nihâye, 1/437. (Ç)</p>
<p>[28] İsrâ 17/79.</p>
<p>[29] Ümmetimden Üveys b. Abdullah el-Karıû diye biri olacak. Onun ümmetime şefaati Rebîa ile Mudar gibidir (yanı onların adedincedir).&#8221;  Bu hadisi,  Adiyy, el-Kâmil&#8217;de zayıf bir isnâdla rivayet etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[30] İhyâ&#8217;da rivayet edilmiştir. el-Irâkî, isnadının zayıf olduğunu söylemiştir.</p>
<p>[31] İnşirah 94/1.</p>
<p>[32] Zümer 39/22.</p>
<p>[33] Tirmizî, Tefsir, 17/18; Menâkıb, l;İbnMâce, Zühd, 37;Ahmed, 1/5,281,295.</p>
<p>[34] Mâide5/54.</p>
<p>[35] Âl-İmrân3/l.lO.</p>
<p>[36] Müellifin bu iddiası pek güçlü gözükmemektedir. Çünkü &#8220;Her ümmete bir şahid getirdiğimiz ve ey Muhammed,, seni de bunlara şahit getirdiğimiz za­man durumları nasıl olacak?&#8221; (4/41)buyrulmaktadır ve müfessirler her üm­mete getirilecek şahitten maksadın kendi peygamberleri olduğunu söylemiş­lerdir. Ancak maksadı, ümmetine şahitlik edecek yalnız başına kendisidir; diğer ümmetlerin durumu ise Öyle değildir. Çünkü onların peygamberleriyle birlikte kendisi de onlara şahitlikte bulunacaktır. Nitekim ümmeti de onlara şahitlik yapacaktır, şeklinde ise o zaman yerinde olabilir. Ancak müellifin sö­zünden bu zor anlaşılıyor.</p>
<p>[37] Bakara 2/143.</p>
<p>[38] Kurtubî şu açıklamayı yapar: &#8220;Ahmed, peygamberimizin ismi olmaktadır. Sıfattan nakledilmiş bir isimdir. Bu sıfat en üstünlük derecesi bildiren ism-i tafdil kipidir. Yani en çok hamdeden demektir. Muhammed ise, çok ve tekrar tekrar Öğülmüş mânâsına gelir. Muhammed olmasını da Ahmed olmasına borçludur. Yani çok hamdettiği içindir ki, çok övülen biri olmuştur. O yüzden İsa (as) öncelik arzeden Ahmed ismini tercih etmiştir. &#8221; (Özetle Kurtubî, 18/83-84). (Ç)</p>
<p>[39] Saff6l/6.</p>
<p>[40] Annesine mensup demek olan ümmî kelimesi belli bir tahsil yapmamış anla­mına, yahut okuma ve yazması bulunmayan anlamına vb. gelmektedir. Mü­ellifin bu kelimeden ne kastettiği tenkitleriyle birlikte daha Önce genişçe açıklanmıştı. (2/69 vd.) (Ç)</p>
<p>[41] Ümmî olmakla birlikte ilim sahibi olma Hz. Peygamber hakkında açıktır ve bu onun mucizelerinden biridir. Bu konuda âyetler gayet açıktır. Ümmetin ümmîliğini ise âyetler açıklamaktadır. Ancak bu âyet ya da hadislerde, üm­metin, ümmîlikle birlikte normal olarak sahip olunamayacak olan ilme sahip olduklarını gösteren unsur nerede? Bu âyet ya da hadislerden çıksa çıksa iman vasfı çıkar ve ona sahip olan bir kim şeye de mutlak anlamda ilim sahibi denilemez.</p>
<p>[42] Cum&#8217;a62/2.</p>
<p>[43] A&#8217;râf 7/158.</p>
<p>[44] Daha önce geçti. (bkz. 1/52; 2/69).</p>
<p>[45] Tevbe9/43.</p>
<p>[46] Al-i İmrân 3/152.</p>
<p>[47] İnşirah 94/4.</p>
<p>[48] Ebu Nuaym, Ebu Hureyre&#8217;den rivayet etmiştir: Hz. Peygamber (as) şöyle an­latmıştır: &#8220;Musa&#8217;ya (as) Tevrat inince onu okudu ve içerisinde bu ümmetin zikrini gördü&#8230; (Hadis bu ümmetin fazileti hakkındadır ve uzuncadır.) So­nunda Musa: Ta Rabbi! Beni Ahmed&#8217;in ümmetinden kıl!&#8217; dedi.&#8221; Ebu Nu­aym&#8217;ın rivayet ettiği başka bir hadiste de &#8220;Beni bu peygamberin ümmetinden kıl!&#8221; dediği rivayet edilmiştir.</p>
<p>[49] Ahzâb 33/57.</p>
<p>[50] Tirmizî, Menâkıb, 5S; Ahmed, 4/87; 5/55.</p>
<p>[51] Buharî, Rikâk, 38; İbnMâce, Fiten, 16. Ümmete dostluk beslemekten bahset­memiştir. &#8220;Kim benim bir velî kuluma eziyet ederse&#8230;&#8221; hadisinin muhalif mefhumu &#8220;Kim benim bir veli kuluma dostluk beslerse&#8230;&#8221; şeklindedir desey­di, o zaman maksat tam olarak hasıl olurdu.</p>
<p>[52] Nisa 4/80.</p>
<p>[53] En&#8217;âm6/87.</p>
<p>[54] Hacc 22/78.</p>
<p>[55]  Uzunca bir hadis içerisinde, bkz. Tirmizî, Tefsir, 17/18; Menâkıb, 1; İbn Mâce, Zühd, 37; Ahmed, 1/5, 281, 295.</p>
<p>[56] Fatır 35/32</p>
<p>[57] Neml 27/59.</p>
<p>[58] En&#8217;âm6/54.</p>
<p>[59] Rivayete göre CibrîlHz. Peygamber&#8217;e gelerek: &#8220;Ya Rasûlallahîîşte Hatice sa­na yönelmiştir. Beraberinde bir kap vardır ki, içinde katık yahut yiyecek ve­ya içecek vardır. Sana geldiği vakit ona Rabbi&#8217;nden ve benden selâm söyle. Hem kendisini cennette inci kamışından bir.evle müjdele. O evde ne gürültü olacak, ne de meşakkat!&#8221; dedi. (Müslim, Fedâilu&#8217;s-sahâbe, 71).</p>
<p>[60] İsrâ 17/74.</p>
<p>[61] İbrahim 14/27.</p>
<p>[62] Kalem 68/3.</p>
<p>[63] Tîn 95/6. Bu âyetlerde geçen &#8220;memnun&#8221; kelimesinin &#8220;kesintisiz&#8221; demek olan bir başka anlamı daha vardır. Bu takdirde âyetler maksada delil olmaktan çı­karlar</p>
<p>[64] Kıyâme 75/17-19.</p>
<p>[65] Kamer 54/17.</p>
<p>[66] Nisa 4/59.</p>
<p>[67] Buhârî, Cihâd, 109; Müslim, İmâre, 32.</p>
<p>[68] Nisa 4/80.</p>
<p>[69] TâHâ 20/1-2.</p>
<p>[70] A&#8217;râf7/2.</p>
<p>[71] Tûr 52/48.</p>
<p>[72] Mâide5/6.</p>
<p>[73] Bakara 2/185.</p>
<p>[74] Nisa 4/28.</p>
<p>[75] Nisa 4/29.</p>
<p>[76] İbn Mâce, Fiten 8. es-Sehâvî, hadisin metin itibarıyla meşhur olduğunu, pek çok senedleri ve müteaddid şâhidleri olduğunu belirtmiştir</p>
<p>[77] Tirmizî, Kıyamet, 59; Ahmed, 1/293.</p>
<p>[78] Sâd 38/83.</p>
<p>[79] Buhârî, Cenâiz, 72, Rikâk, 53; Müslim, Fedâil, 30, 31; Ahmed, 4/149.</p>
<p>[80] Buna göre, Mesâbîh&#8217;te yer alan ve Tirmîzî tarafından da sahih bulunan: &#8216;&#8221;Hidâyete erdikten sonra hiçbir kavim sapmaz. Ancak ced ele girerlerse o ha­riç. &#8216; Sonra da &#8216;Sana böyle söylemeleri sadece cedele (tartışmaya)girmek için­dir&#8217; (43/58) âyetini okudu, hadisinin tevili gerekecektir. Ancak, müellifin ge­tirdiği deliller maksadı tam olarak ortaya koymamaktadır. &#8220;Ümmetim hata üzerinde birleşmez&#8221; hadisi, ancak ümmetin tamamı için geçerli olup fertler ya da belirli gruplar için değildir. &#8220;Sana içten bağlı olan kulların bir yana, hepsini azdıracağım&#8221; âyetinde bahsedilen ihlâslı kullar da nihayet hidayete erdirilmişler içerisinde azınlıkta kalan bir kesimdir. &#8220;Allah&#8217;ı gözet&#8230;&#8221; hadisi dünya ve âhiretle ilgili konularda azgınlık, sapıklık ve benzeri serlerden ko­ruması için bir metot belirlenmesi şeklinde anlaşılır. &#8220;Vallahi, ben sizin hak­kınızda arkamdan şirke tekrar döneceğinizden asla endişe etmiyorum&#8230;&#8221; ha­disi, ümmetin tamamına ya da en azından büyük çoğunluğuna yöneliktir. Yoksa daha Hz. Peygamber devrinde bile dinden dönen insanların bulundu­ğu bilinmektedir. Ancak bu ferdî olaylar, hiçbir zaman hadiste kastedilen ço­ğunluk ümmet İçin bir endişe kaynağı olmayacaktır. Bu durumda, müellifin kasdı ferdî plânda değil de, genel olarak ümmetin sapıklıklardan korunmuş olması şeklinde olmalıdır. Ancak, müellifin ifadesi mutlaktır ve ferdî plânda anlaşılmaya da müsaittir. &#8220;Allah&#8217;ı gözet&#8230;&#8221; hadisinde tekil kipinin kullanıl­mış olması, her ne kadar ilk etapta o anlaşılıyorsa da, hükmün ferdlere de şâmil olmasını gerektirmez ve onunla ümmetten belirli kimselerin kastedil­miş olması uzak bir mana olur. Bu yaptığımız izahtan sonra, başta sözünü ettiğimiz hadisin teviline de gerek kalmayacaktır</p>
<p>[81] el-Mişkâtta, Müslim&#8217;den nakledilmiştir.</p>
<p>[82]  imamın ümmetten olacağı hk. bkz. Buhârî, Knbiyâ, 49; Müslim, İman, 249-İbn Mâce, Fiten, 33; Ahmad, 2/336.</p>
<p>[83] Buhârî, Fedâilu ashâbi&#8217;n-Nebiyy, 6; Müslim, Fedâilu&#8217;s-sahâbe, 22; Ahmed 1/171.</p>
<p>[84] Müslim, Fedâilu&#8217;s-sahâbe, 26; Ahmed, 1/71, 6/288.</p>
<p>[85] Buhârî, Menâkıb, 28.</p>
<p>[86] Sâd 38/35.</p>
<p>[87] Bilindiği üzere Allah onun bu duasını kabul etmişti ve bunun neticesinde o, cinlero ve şeytanlara da hükmetmiştir. (Ç)</p>
<p>[88] bkz. Furûk, 2/144.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilmis-bulunan-her-mezi%c2%adyettenmutlaka-ummetine-de-ornekler-verilmis-bulunmaktadir/">Hz. Peygamber’e verilmiş bulunan her mezi­yetten,mutlaka ümmetine de örnekler verilmiş bulunmaktadır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-verilmis-bulunan-her-mezi%c2%adyettenmutlaka-ummetine-de-ornekler-verilmis-bulunmaktadir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Fiillerin Asl-i Maksadlar Üzerine Bina Edilmesi Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/fiillerin-asl-i-maksadlar-uzerine-bina-edilmesi-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/fiillerin-asl-i-maksadlar-uzerine-bina-edilmesi-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:19:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Amellerde İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[Fiillerin Al-i Maksadlar Üzerine Bina Edilmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7838</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kısaca diyebiliriz ki, amellerde ihlas, ancak nefsânî nazların atıl­ması ve onlardan tamamen arınılması ile mümkündür; ancak o ame­lin dinde sahih, sağlam ve Allah katında makbul ve kurtarıcı bir temel üzerine oturtulmuş olması şarttır. Fasit bir temel üzerine kurulmuş ise, tabiî ki bunun aksi olacaktır. Bu fasit temel üzerine kurulu hazlar-dan feragat edilmiş fiiller, çoğu kez [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fiillerin-asl-i-maksadlar-uzerine-bina-edilmesi-hakkinda/">Fiillerin Asl-i Maksadlar Üzerine Bina Edilmesi Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/315056.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7839" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/315056.jpg" alt="Fiillerin Asl-i Maksadlar Üzerine Bina Edilmesi" width="500" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/315056.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/315056-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a><strong>Kısaca diyebiliriz ki,</strong> amellerde ihlas, ancak nefsânî nazların atıl­ması ve onlardan tamamen arınılması ile mümkündür; ancak o ame­lin dinde sahih, sağlam ve Allah katında makbul ve kurtarıcı bir temel üzerine oturtulmuş olması şarttır. Fasit bir temel üzerine kurulmuş ise, tabiî ki bunun aksi olacaktır. Bu fasit temel üzerine kurulu hazlar-dan feragat edilmiş fiiller, çoğu kez âşıklarda bulunur. Âşıkların hal­lerini inceleyen kimse, sevgililer uğruna ne hazlardan vazgeçildiğini ve onlara karşı insanın gösterebileceği en mütekâmil anlamda ihlâs. örnekleri verildiğim görecektir.</p>
<p><strong>Şu halde sonuç olarak diyebiliriz ki,</strong> fiillerin aslî maksatlar üzeri­ne bina edilmesi durumunda, bu ihiasa daha yakın olacaktır; tâbi maksatlar üzerine kurulması durumunda ise İhlasın yokluğuna daha yakın olunacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p><strong>Bu esastan çıkan kaidelerden biri de şudur:</strong></p>
<p>Amellerin aslı maksatlar üzerine bina edilmesi, mükellefin bütün davranış­larını ibadet haline dönüştürür; bu davranışları ister ibadetler tü­ründen olsun ister âdetlerden bulunsun fark etmez. Günkü mükellef, Şâri&#8217;in dünya hayatının düzen ve bekâsındaki muradını anlayınca ve bu anlayışı doğrultusunda amellere girişince, o sadece kendisine yö­neltilen talep doğrultusunda amel edecek, terki istenilen şeyi de terk edecektir. Bu haliyle o, üzerinde bulundukları maslahatların gerçek­leşmesi konusunda eliyle, diliyle ve kalbiyle devamlı halkın yardımın­da olmaktadır.El ile yardım halinde olması, açıktır.</p>
<p><strong>Dil ile yardım ise,</strong> Öğüt vermek, Allah&#8217;ı hatırlatmak, bulundukları hallerde itaat içerisinde bulunup, isyan üzere bulunmamalarını ten-bih etmek, niyetlerin ve amellerin ıslâhı gibi ihtiyaç duydukları konu­larda onları aydınlatmak, iyiliği emretmek ve kötülüğü yasaklamak, iyilerine iyilikte bulunulması, kötülerinin ise affedilmesi için duada bulunmak,,.gibi yollarla olur.</p>
<p><strong>Kalp ile ise,</strong> onlar için kalbinde bir kötülük saklamaz; aksine on­lar için iyi niyet besler, İslâmlıklarından başka hiçbir meziyetleri ol­masa bile, onları en güzel nitelikleri ile bilir, onlara değer verir ve on­lar yanında kendi nefsini küçümser ve benzeri kalble yapılan davra­nışlarda bulunur.</p>
<p>Hatta bu konuda, sadece insan cinsine yönelik kalmaz; bütün canlılara karşı da şefkat duyar ve onlara karşı son derece yumuşak ve güzel davranır. Nitekim hadis-i şeriflerde: &#8220;Her canlıdan dolayı ecir vardır’’(1)buyrulmuş; hapsettiği bir kedinin ölümüne sebep olduğu için azap gören bir kadından bahsedilmiş’’(2)başka bir hadiste de: &#8221;Al­lak, her müslüman üzerine iyi davranmayı yazmıştır. Dolayısıyla eğer öldürürseniz, güzel öldürünüz (işkence vb. çektirmeyiniz)&#8221; (3)buyrulmuştur. Benzeri daha pek çok nass vardır.</p>
<p>Aslî maksatlar doğrultusunda hareket eden bir kimse, kendi nef­si hakkında olan bu işlerde Rabbinin emrine uymak ve peygamberine tâbi olmak için amel etmektedir. Bütün davranışlarında böyle hareket eden bir kimsenin amelleri nasıl ibadet haline dönüş­mez? Hazları peşinde koşturan kimsenin amelleri ise böyle değildir. Çünkü o, bütün davranışlarında kendi nazlarına ya da kendi hazlarına ulaştıracak yollara bakmaktadır. Böyle bir insanın davranışları mutlak surette ibadet olamaz. Olsa olsa bunun davranışları, eğer Al­lah&#8217;a ya da başka bir kula ait hakkı ihlâl etmiyorsa mubah çerçevesin­de kalır. Mübâh birşeyle ise Allah&#8217;a kulluk gösterilip yaklaşılamaz. Hazzını, Sâri&#8217;in emri açısından gerçekleştirmiş olduğunu farzettiğmiz zaman ise, o amel sadece kendisine nisbetle ibadet şeklini alır. Böyle bir takdir durumunda, sözkonusu nisbete göre, hazîarın peşine düşmüş olma durumundan çıkmış olur.</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p>Fiillerin, aslî maksatlar doğrultusunda işlenmiş olması, genelde o amelleri vaciplik hükmüne doğru nakleder. Zira aslî maksatlar vaciplik hükmü etrafında dolaşmaktadır. Çünkü bun­lar dinde zaruri bulunan ve ittifakla dikkate alınması gereken esasla­rın korunmasına yönelik şeylerdir. Durum böyle olunca da, hazlardan arındırılmış ameller, genel vasıflı şeyler etrafında döneceklerdir. Da­ha önce de geçtiği gibi, cüzi olarak ele alındığında vacip olmayan bir şey, küllî olarak ele alındığında vacip olmaktadır. Burada kişi, cüzî açıdan mendup ya da mubah olan bir hususta, küllî bir yaklaşım­la amelde bulunmaktadır ve o şeyin ihlâli durumunda düzen de bozul­maktadır. Böyle bir durumda olan kişi, vacibi işliyor sayılır.</p>
<p>Tâbi maksatlar üzerine kurulması halinde ise amel, cüzî bir mas­lahat üzerine kurulmuş olmaktadır. Cüzî bir maslahat vâciplik hük­mü gerektirmez. Dolayısıyla tâbi maksatlar üzerine kurulu ameller, vaciplik hükmünü gerektirmezler. Bazen amel ya cüzî açıdan, ya da aynı anda hem külli hem de cüzî açıdan mubah olabilir; bazen de cüzî açıdan mubah, küiîî açıdan ise mekruh ya da haram olabilir. Bu konu­nun izahı &#8220;Hükümler bahsi&#8221;nde geçmişti.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p>Aslî kasıt, mükellef tarafından gözönünde bulundurulması du­rumunda, Şâri&#8217;in amelde gözetmiş olduğu maslahatın celbi ya da mefsedetin defi gibi her türlü maksatları içerir. Çünkü aslî kasıt üzere amelde bulunan kimse, sadece Şâri&#8217;in emrine uymuş olmaktadır. Bu­nu da ya O&#8217;nun kasdinı anlaması sonucunda ya da sırf emre uymuş olmak için yapmaktadır. Her iki duruma göre de, Şâri&#8217;in kastetmiş olduğu şeyi gözetmektedir. Şâri&#8217;in kasdının; en kapsamlı, en öncelikli ve en uygun maksat olduğu; safî nur olup. ona herhangi bir garaz ya da haz karışmadığı sabit olduğuna göre, amellerini bu doğrultuda işleyen kimse, o ameli tam. eksiksiz, saf ve en uygun biçimde işlemiş olmakta; içerisine başka herhangi birşey karışmamakta ve Şâri&#8217;in muradından noksan da kalmamaktadır. Bu haliyle o, yaptığı bu amel karşılığında sevap almayı hak etmiştir</p>
<p>Tâbi kasıt üzerine işlenen amellerde ise, bu saydıklarımızdan hiçbiri yoktur. Çünkü emir ya da nehyin ya da amellerin şahsî hazlar güdüsüyle işlenmesi, onun niyetini mutlaklıktan ve bütün insanlığı kapsayacak genellikten çıkarmıştır; dolayısıyla birinci türden amel­ler gibi değerlendirilmesi mümkün değildir.</p>
<p>Bunun dayanağı &#8221;Ameller ancak niyetlere göredir&#8221;(4)kaidesi ile Hz. Peygamber&#8217;in şu buyruğu olmaktadır: &#8220;Atlar üç kısım­dır; bir kısmı sahibi için yük; bir kısmı sahibi için örtü; bir kısmı da sa­hibi için ecirdir. Sahibine ecir olan ata gelince: Bir kimsenin Allah yo­lunda müslümanlar için çayır ve bahçede bağlayıp beslediği attır. At hu çayırdan veya bahçeden ne yerse, yediği şeyler adedince sahibine hasenat yazılır. Ona atın pislikleri ile bevileri sayısınca dahi hasenat (sevap) yazılır. At ipini koparır da bir veya iki tur atarsa, sahibine onun izleri ve pislikleri miktarınca hasenat yazılır. Yahut sahibi onu bir nehir kenarından geçirirken, sulamaya niyeti olmadığı halde, o ne­hirden- su içerse, Allah sahibine onun içtiği su yudumları miktarınca hasenat yazar.&#8221;</p>
<p>Hadiste böyle bir atın, aslî kasıt sahibi için ecir olduğu belirtilmektedir. Çünkü o, atı beslemekle Allah&#8217;ın rızasını kastetmiş­tir. Bu kasıt ise genel olup özellik arzetmez. Dolayısıyla onun bu tasar­rufuyla ilgili olmak üzere ecri (sevabı) de genel olmuş; ecir, sadece atın belli bir şeyine hasredilmemiştir. Sonra Hz. Peygamber devamla şöyle buyurmuştur: &#8220;Sahibine örtü olan ata gelince: Bu., bir kimsenin baş­kalarına muhtaç olmamak ve ondan faydalanmak için bağlayıp besle­diği; sonra onun sırtında ve boynunda Allah&#8217;ın hakkı olduğunu unut­madığı attır. Bu at onun için bir örtüdür,&#8221; Hadisin bu kısmı da, övgü­ye değer bulunan şahsî hazlar hakkındadır. Bu kişi. niyetini genel tut­mayıp   özelleştirince  ki  kendi meşru hazlarına  ulaşmak olu­yor hükmü de, sadece kastetmiş olduğu şeye yönelik olarak daraltıl­dı ki, o da örtü olması oluyor. Bu, tâbi kasıt sahibi kişinin durumunu temsil ediyor. Hz. Peygamber daha sonra da: &#8221;&#8217;Gelelim atı kendisine yük olan adama: Bir kimsenin öğünmek, gösteriş yapmak ve müslü-manlara düşmanlık için bağlayıp beslediği attır. Bu at ona bir yük­tür.&#8221;(5) ise, heva ve hevese tâbi olmadan kaynaklanan yerilmiş haz­lar peşinde olan kimseyi temsil etmektedir. Burada, böyle biri hakkın­da söz edecek değiliz.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in fiillerine, ya da sahabenin veya tabiî­nin yaşantısına uymak ve onların izinden gitmek de aslî kasıt üzere amelde bulunma yerine geçer. Çünkü, bu durumda onun kasdı, uyma  konusunda onların kasdinı de kapsamış olacaktır. Bunun tanığı da. uyan kimsenin niyetini, kendisine uyulan kimsenin niyetine» havale etmesinin şahinliğidir. Nitekim sahabeden bazıları, hac için ihrama girme sırasında &#8220;Rasûlullah&#8217;ın ihrama girdiği hacca niyet ediyorum&#8221; diye kendi niyetini Rasûlullah&#8217;ın niyetine bağlamışlardır. Bu, diğer amellerde de hükmün aynı olduğu konusunda bir delil olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p><strong>Bir diğer husus da şudur:</strong> Amellerin aslî maksatlar doğrultu­sunda işlenmiş olması, tâati daha da yüceltir; muhalefet edil-mesi durumunda da, işlenen masiyet daha da büyük hal alır.</p>
<p><strong>Birinci hükmün doğruluğunu şu şekilde ortaya koyabiliriz:</strong> Aslî maksatlar doğrultusunda amel eden kimse, bütün insanların ıslâhı ve onlara ulaşacak zararların uzaklaştırılması için çalışmış olmaktadır. Çünkü fullerinde, ya bunları bilfiil kastetmiş olmaktadır ya da nefsini sadece emre uyma altına sokmakla yetinmektedir. Emre uyma duru­munda da, kasdı altına Şâri&#8217;in o emirden kastettiği herşey girmiş ol­maktadır.Fiili bu durumda işlemesi halinde; ihya ettiği her nefis, kas­tettiği her kamu yararı karşılığında mükâfatlandırılmış olacaktır. Böyle bir amelin büyüklüğünde ise asla şüphe yoktur. Bu yüzdendir ki, bir insanın hayatını kurtaran, sanki bütün insanlığı hayata dön­dürmüş gibi kabul edilmiştir.(6)Âlim için herşeyin, hatta denizdeki ba­lıkların bile istiğfar ettikleri belirtilmiştir. Aslî maksatlar doğrultu­sunda amel etmemesi halinde ise durum böyle değildir. Çünkü o za­man bunların sevabı ancakkasdı ölçüsünde olacaktır. Zira ameller ni­yetlere göredir. Dolayısıyla himmeti ne kadar yüce, kasdı ne kadar ge­niş olursa, sevabı da o ölçüde büyük olacaktır. Kasdı genel olmadıkça da; alacağı sevap ancakkasdı Ölçüsünde bulunacaktır. Bu durum açıktır.</p>
<p><strong>İkincisinin izahına gelince,</strong> amellerin genel maksatlara muhale­fetle işlenmesi durumunda fail, genel bir bozgunculuk doğrultusunda hareket ediyor demektir. Bu haliyle o, genel olarak halkın ıslahı için çalışan kimseye ters bir durum sergilemektedir. Genel ıslâh doğrultu­sunda gözetilen kasıt neticesinde sevabın büyüdüğü belirtilmişti. O zaman onun zıddı istikâmette faaliyet gösteren birinin de günahı bü­yüyecektir. Bu noktadan hareketledir ki, Âdem&#8217;in ilk kan döken oğlu­na, daha sonra meydana gelecek her haksız katil olaylarından bir pay (günah) ayrılacak ve üzerine yüklenecektir. Haksız yere bir insanı öl­dürmek bütün insanlığı öldürmekle eşit tutulmuştur. Kötü bir çığır açan kimsenin üzerine, o kötülüğün günahı yanında, o çığırdan yürü­yenlerin günahı da (onların günahları eksiltilmeksizin) yüklenecektir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p><strong>Bu noktadan bir kaide daha ortaya çıkıyor:</strong> Tâat olarak ortaya ko­nulan ve onları bünyelerinde toplayan esasları araştırdığımız zaman, onların aslî maksatlara yönelik olduğunu göreceğiz. Büyük günahlar üzerinde düşündüğümüzde de, onların aslî maksatlara muhalefet içe­risinde oluştuklarını bulacağız. Bu sonuç, bizzat nasslarla belirtilmiş olan büyük günahlar ile kıyas yoluyla onlara katılan günahlar üzerin­de düşünüldüğünde —Allah&#8217;ın izniyle gayet açık ve bidüziyelik ar-zedecek şekilde görülecektir. (7)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(1)Hadisin lâfzı tercümesi: &#8220;Heryaş ciğer sahibi için ecir vardır&#8221; şeklindedir, (bkz. Buharı, Müsâkat, 9, Mezâlim, 23: Müslim, Selam, 153.</p>
<p>[2] bkz. Buhârî, Bud&#8217;u&#8217;1-haik, 16; Müslim, Tevbe, 25.</p>
<p>[3] Ebu Davud, Edâhî, 12; Tirmizî, Diyât, 14; Ahmed, 4/123.</p>
<p>[4] Buhârî, Bedu&#8217;1-vahy, 1; İman, 41; Müslim, İmâre, 155.</p>
<p>[5] Hadis için bkz. Buhârî, Cihad, 48; Müslim, Ze.kâl, 24.</p>
<p>[6] bkz. Mâide 5/32.</p>
<p>[7] Şatıbi el-Muvafakat İslami ilimler metodolojisi İz Yayıncılık 2/196-207</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/fiillerin-asl-i-maksadlar-uzerine-bina-edilmesi-hakkinda/">Fiillerin Asl-i Maksadlar Üzerine Bina Edilmesi Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/fiillerin-asl-i-maksadlar-uzerine-bina-edilmesi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mükelleften güçlük ve sıkıntı kaldırılmıştır.</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mukelleften-gucluk-ve-sikinti-kaldirilmistir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mukelleften-gucluk-ve-sikinti-kaldirilmistir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:14:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Mükelleften güçlük ve sıkıntı kaldırılmıştır.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7835</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fasıl: Mükelleften güçlük ve sıkıntı kaldırılmıştır. Bunun iki ge­rekçesi vardır. a) Mükellefin teklif yolunda ilerlemeden kesilmesi, ibadetleri sevmemesi ve yükümlülükten nefret etmesi endişesi. Bu ge­rekçenin altına, onun bedenine, aklına, malına ya da davra­nışlarına bir bozukluğun arız olabileceği endişesi de girebilir, b) Kula yönelik çeşitli yükümlülüklerin çok ve bir anda bulun­ması durumunda onları gereği gibi yerine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mukelleften-gucluk-ve-sikinti-kaldirilmistir/">Mükelleften güçlük ve sıkıntı kaldırılmıştır.</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuraan_1238654854.gif"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7836" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/kuraan_1238654854.gif" alt="mükelleften zorlama kaldırılmıştır" width="516" height="357" /></a><strong>Fasıl:</strong></p>
<p>Mükelleften güçlük ve sıkıntı kaldırılmıştır. Bunun iki ge­rekçesi vardır.</p>
<p><strong>a)</strong> Mükellefin teklif yolunda ilerlemeden kesilmesi, ibadetleri sevmemesi ve yükümlülükten nefret etmesi endişesi. Bu ge­rekçenin altına, onun bedenine, aklına, malına ya da davra­nışlarına bir bozukluğun arız olabileceği endişesi de girebilir,</p>
<p><strong>b)</strong> Kula yönelik çeşitli yükümlülüklerin çok ve bir anda bulun­ması durumunda onları gereği gibi yerine getirememesi endi­şesi. Meselâ, mükellefin ailesine, çocuklarına bakması ve bunların yanında çeşitli yükümlülüklerle karşılaşması gibi. Mümkündür ki. bazı işlerle meşguliyet, diğer yükümlülük­lerin ihmalini doğuracaktır. Bazen de aşırı bir gayretle bü­tün yükümlülükleri yerine getirmeye çalışacak, fakat buna güç yetiremeyecek ve bu kez hiçbirisini tam olarak yapama­yacak, hepsi de yarım yamalak kalacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şimdi birinci kısmı ele alalım:</strong> Yüce Allah bu kutlu şeriatı hoşgörü ve kolaylık esasları üzerine kurulu hanîflikle göndermiş, kulların kal­bini ona karşı nefret duygularından korumuş ve onu mükelleflere sev­dirmiştir. Eğer onlar hoşgörü ve kolaylık esaslarına ters düşecek şe­kilde amel etselerdi, o zaman yükümlü oldukları hususlarda işe yarar amel ortaya koyamazlardı. Bu konuda: &#8220;Bilin ki, içinizde Allah&#8217;ın pey-gamberi bulunmaktadır. Eğer o, birçok işlerde size uymuş olsaydı, şüphesiz sıkıntıya düşerdiniz; ama Allah size imanı sevdirmiş, onu gönüllerinize güzel göstermiş; inkarcılığı, yoldan çıkmayı ve baş kaldırmayı size iğrenç göstermiştir&#8221; (1) âyetini ele alalım: Bu âyette Yüce Allah, kolaylaştırmak ve hoş göstermek suretiyle imam bize sevdirdi­ğini, onu bu şekilde ve karşılığında mükâfat vereceği va&#8217;diyle bizim kalplerimizde süslediğini bildirmektedir. Hadiste de şöyle buyrulmuştur: &#8220;Amellerden güç yetirebileceğiniz şeyleri yapmaya çalışın. Çünkü siz usanmadıkça, Yüce Allah asla (sevap vermekten) usanmayacaktır.’’(2) Ramazan gecelerinin ihya edilmesi ile ilgili olarak da: &#8220;(Allah&#8217;a hamdden) sonra, ey insanlar! Bana sizin durumunuz gizli değildir (sizin iştiyakınızı biliyorum). Ama gece namazının (teravih) üzerinize farz kılınmasından ve sizin de ona güç yetirememenizden korktum&#8221; (3)buyurmuştur.</p>
<p><strong>Havla bin. Tuveyt hadisi de şöyle:</strong> Hz. Âişe validemiz, Hz. Peygambere &#8220;Şu Havla bt. Tuveyt! Dedikle­rine göre gece hiç uyumazmış&#8221; dedi. Hz. Peygamber:&#8221;Gece uyumaz mı ?! Gücünüzün yettiği kadar ibadet edin, çünkü siz usanmadıkça, Yüce Allah asla (sevap vermekten) usanmayacaktır&#8221;(4)buyur­dular.</p>
<p><strong>Enes hadisi de şöyle:</strong> Hz. Peygamber birinde mescide girmişti. Orada iki direk arasına uzunlamasına bağlanmış bir ip var­dı. Hz. Peygamber:&#8221;Bu ne?&#8221; dedi Orada bulunanlar: &#8220;Zeyneb&#8217;in ipi. Namaz kılarken yorulduğunda ona tutunur&#8221; dediler. Bu­nun üzerine Hz. Peygamber: &#8220;Onu çözün. Sizden biriniz zinde oldukça namaz kılsın. Tembellik ya da gevşeklik hissettiğinde otursun&#8221;(5) buyurdu.</p>
<p>Kıldırdığı namazı çok uzattığı için Muaz&#8217;a: &#8220;Muaz! Sen fitneci misin?!&#8221; diye çok sert çıkışmış(6) ve: &#8220;İçinizde insanları nefret ettirenler var. Sizden biriniz başkalarına namaz kıldırdığı za­man hafif tutsun; çünkü onlar içerisinde zayıf, yaşlı ve iş-güç sahibi olanlar vardır&#8221;(7)buyurmuştur.</p>
<p>Ümmetine acıması sebebiyle visal orucunu yasaklamıştır.(8) Adakta bulunmayı yasaklamış ve: &#8220;Allah onunla cimriden bir şeyler çıkarır ve o (adak) Allah&#8217;ın kaza ve kade­rinden hiçbir şey değiştiremez&#8221;(9) buyurmuşlardır. Bütün bu örnek­ler, daha önce geçen ve aklen kavranılması mümkün olan usanç verme, sıkılma, acze düşme, ibadetten nefret etme ve hoşlanmama gi­bi sebeplere dayanmaktadır (muallel). Hz. Âişe validemizden Hz. Pey­gamber efendimizin şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: &#8220;Şüphesiz bu din metindir. Ona yumuşaklıkla girin(10) ve nefislerinize Allah&#8217;a kulluğu sevimsiz hale getirmeyin; çünkü acele eden ne yol ala­bilir ne de binek bırakır.&#8221;(11)</p>
<p><strong>Hz. Âişe şöyle der:</strong> Hz. Peygamber acıdığından dolayı ashaba visal orucunu yasakladı. Onlar: &#8220;Siz visal orucu tutuyorsunuz&#8221; diye de sorduklarında onlara: &#8220;Şüphe­siz benim durumum sizinki gibi değildir. Ben gecelerim de Rabbim be­ni yedirir ve içirir (siz ise böyle değilsiniz)&#8221; (12)buyurdu.</p>
<p><strong>Bütün bunlardan şu netice çıkıyor:</strong> Buradaki yasaklar Şâri&#8217;ce gözönünde bulundurulan ve akılla kavranılabilen sebep (illet) yüzünden olmaktadır. Durum böyle olunca, yasak illetle birlikte var ya da yok olacak demektir.(13)Hz. Peygamber&#8217;in illet olarak gösterdiği şey bulununca, yasak da ona yönelik olarak bulunacaktır; illet bulun­madığı zaman da yasak ortadan kalkacaktır. Çünkü insanlar bu mey­danda iki grupturlar:</p>
<p><strong>Birinci Grup:</strong> Bu gruptan olan insanlarda, fiili işleme sırasında mutat üstü olan bu meşakkat hemen etkisini gösterir ve o fiilin ya da başkasının fesadına etki ederya dakişide onakarşı bir sıkıntı veusanç doğurur; o işi işlemeye karşı bir tembellik meydana getirir. Genelde mükelleflerin çoğunun durumu böyledir. Bu gibi meşakkat içeren amellerin olduğu şekliyle işlenmemesi ve eğer terkedilmesi şer&#8217;an caiz olmayan amellerden ise şeriatın getirdiği doğrultuda ruhsatların kul­lanılması, terki caiz olan şeylerden ise tümden terkedilmesi uygun olacaktır. Yukarıda geçen delillerin gerekçeleri (ta&#8217;lil) bunu gerektir­mektedir. Buna, Hz. Peygamber&#8217;in şu hadislerini delil ola­rak kullanabiliriz: &#8220;Kadı, öfke halinde iken hüküm veremez’’(14)&#8221;Şüp­hesiz nefsinin de üzerinde hakkı vardır; ehlinin de üzerinde hakkı var­dır.’’(15)Hz. Peygamber bu sözlerini, devamlı oruç tuttuğu haberi kendisine ulaşan Abdullah b. Amr b. el-Âs&#8217;a söylemiş ve onun ağır yükler altına girmemesi için tavsiyede bulunmuştur. Devam etti­ği bu ibâdet, yaşlılık sebebiyle ağır gelmeye başlayınca Abdullah: &#8220;Keşke Hz. Peygamber&#8217;in ruhsatını kabuletseydim&#8221; diye temennide bulunmuştur.</p>
<p><strong>İkinci Grup:</strong> Mutat dışı güçlük içermesine rağmen kendilerine ağır gelmeyecek, usanç ve tembellik göstermeyecek türden olan insan­lar. Bu türden olan insanlara, mutat üstü meşakkat içeren ameller, içermiş oldukları meşakkatlerden daha baskın gelen bir motif, onları kolay hale dönüştüren bir saik, ya da amele karşı duyulan aşırı bir iştiyak veya ondan alınan bir haz&#8230; sebebiyle ağır gelmemekte, aksine başkaları için çok ağır iken bunlara hafif gelmekte, sözkonusu olan meşakkat bunlar için meşakkatlikten çıkmakta, dahası bu tür amelle­re giriştikçe, onların sıkıntılarına göğüs gerdikçe daha çok huzur ve fe­rahlık hissetmekteler veya tedirgin edici ve iç tırmalayıcı etkenlerin tesirinden kendilerini korumaktadırlar. Meselâ, hadiste Hz. Peygam­ber Bilâl! Bizi ferahlat&#8221;(16) buyurmuş, başka bir hadiste de: &#8220;Bana dünyanızdan üç şey sevdirildi&#8230; Gözümün, aydınlığı na­mazda kılındı.’’(17)buyurmuştur.</p>
<p>Gece ayakları şişinceye ve bacakları uyuşuncaya kadar kıyamda durması sonucunda da (kendisine &#8220;Niye bu kadar kendinize eziyet ediyorsunuz? Nasıl olsa sizin gelmiş ve gele­cek bütün günahlarınız affedilmiştir&#8221; diye soranlara): &#8220;Rabbime kar­şı çok şükreden bir kal olmayayım mı?&#8221;(18)demiştir.</p>
<p>Kendisine: &#8220;Ya Rasûlallah! Öfke halinde de, rıza halinde de sizin sözlerinizi alalım (yazalım) mı?&#8221; diye sorduklarında: &#8220;Evet!&#8221; buyurmuşlardı.’’(19)</p>
<p>Halbuki o, bizim hakkımızda &#8220;Kadı, öfke halinde iken hüküm veremez&#8221;(20) buyurmuştu. Bu her ne kadar Hz. Peygamber&#8217;in kendisine ait bir husus ise de, diğerleri hakkında da delil olmaya elverişlidir. Amel­lerde meşakkatlere katlanma ve onlara karşı devamlı sabır gösterme ile ilgili bu mânâda delil çoktur.</p>
<p>Bu konuda sahabe, tabiîn ve onları takip eden nesillerden gelen ve ilim, hadis rivayeti ve ictihad mertebesine ulaşıp kendilerine tâbi olunan kimselerden gelen haberler delil olarak yeterlidir. Bunlar içe­risinden Hz. Ömer, Hz. Osman, Ebu Musa el-Eş&#8217;arî, Saîd b. Âmir, Ab­dullah b. ez-Zübeyr&#8217;i; tabiîn neslinden Âmir b. Abdikays, Üveys, Mesrûk, Saîd b. el-Müseyyeb, el-Esved b. Yezîd, er-Rebî b. Huseym, Urve b. ez-Zübeyr, Kureyş&#8217;in zahidi diye ün yapan Ebu Bekir b. Abdur-rahraan, Mansûr b. Zâdân, Yezîd b. Harun, Hüşeym, Zirr b. Hubeyş, Ebu Abdirrahman es-Sülemî ve isimlerini saydığımızda uzayıp gide­cek daha pek çok simayı bunlara misal olarak hatırlayabiliriz. Bunlar yaşadıkları bu halleriyle sünnete tâbi olmuş ve onun sınırlarını koru­muş kimselerdir.</p>
<p><strong>Rivayet edildiğine göre,</strong>Hz. Osman yatsı namazını kıldıktan sonra vitre kalkar ve onda bütün Kur&#8217;ân&#8217;ı okurdu. Nice kimseler vardı ki, şu kadar sene yatsı namazının abdesti ile sabah namazını kalmışlar,(21)şu kadar sene durmadan oruç tutmuşlardı. Rivayete göre İbn Ömer ile İbn ez-Zübeyr visal orucu tutarlardı. İmam Mâlik dehir orucunu (ömür boyu tutulan oruç) caiz görmüştü. Üveys el-Karanî, sabaha ka­dar gecesini ihya eder ve: &#8220;Bana ulaştığına göre, Allah&#8217;a ebediyen sec­de halinde bulunan Allah&#8217;ın kulları varmış&#8221; derdi. Benzeri bir rivayet Abdullah b. ez-Zübeyr&#8217;den de gelmiştir. Esved b. Yezîd, nefsini oruç ve ibâdet içerisinde yorardı; öyle ki, sonunda benzi solar ve vücudu sara­rırdı. Alkame kendisine: ‘’Yazık sana! Bu bünyeye niçin işkence edi­yorsun?&#8221; dediğinde: &#8220;Durum çok ciddî!&#8221; diye karşılık verirdi. İbn Sîrîn&#8217;in anlattığına göre, Mesrûk&#8217;un hanımı: &#8220;Mesrûk, ayakları şişin­ceye kadar namaz kılardı. Ben bazen arkasına oturur ve kendisine yaptığını gördüğüm şeylerden dolayı ağladığım olurdu&#8221; demişti. Şa&#8217;bî şöyle nakleder: Şiddetli sıcak bir günde, Mesrûk oruçlu iken bayılmışti. Kızı kendisine: &#8220;Orucunu boz!&#8221; dedi. Mesrûk kızına: &#8220;Bunu benden niçin istiyorsun?&#8221; dedi. O: &#8220;Acıdığımdan!&#8221; diye cevap verdi. Mesrûk: &#8220;Yavrucağızım! Ben de, süresi elli bin gün olan bir gün için nefsime acı­dığımdan bunu yapıyorum&#8221; diye karşılık verdi.</p>
<p>Önceki nesillerden olup da, herkesin tahammül edemeyeceği ve ancak Allah&#8217;ın bu iş için seçmiş olduğu kimselerin tahammül göstere­bileceği zor işlerin ki bu işler de onlar için seçilmiş oluyordu üste­sinden gelebileceği pek çok örnek bulunmaktadır. Onlar bu halleriyle sünnete ters düşmüş değillerdi. Aksine &#8220;es-sâbikîn el-evvelîn&#8221; yani ilk ve öncülerden sayılmışlardı.Allah bizi de onlardan kılsın! Çünkü zorluk ve meşakkat içeren amellerin yasaklanmasını gerektiren illet, bunlar hakkında mevcut değildi. Dolayısıyla onlar için bu tür amelle­rin yasak olmasını gerektirecek bir unsur mevcut değildi. Nitekim &#8220;Kadı, öfke halinde iken hüküm veremez&#8221;(22) buyruğu karşısında ba­kıyoruz. Burada yasağın sebep ve illeti, zihnin meşguliyetinden dolayı delillerin tam olarak değerlendirilememesi olmaktadır diyor ve bu hükmü illetin bulunduğu zihni meşgul edecek her şeye teşmil ediyo­ruz. Bu illetin bulunmadığı şeylere ise şâmil kılmıyoruz. Hatta öyle ki, kadı zihnini meşgul etmeyecek derecede az öfkeli olursa, dâvaya baka­bilir diyoruz ki, bu anlayış doğru ve yerinde bir yaklaşım olmaktadır.</p>
<p>Birinci gruptan olan kimselerin durumu, ziyadesiz İslâm&#8217;ın nor­mal hükümleriyle ve iman gereğiyle amel etmek olmaktadır. İkinci gruptan olanlar ise, kendisine galebe çalan korku, ümit ya da sevginin itmesiyle hareket eden kimseye benzemektedirler. Korku itici bir kır­baçtır ; ümit çekici bir öncüdür; sevgi ise sürükleyici bir akımdır. Korku duyan kimse, meşakkatin bulunmasına rağmen ameli işler, şu kadar var ki, daha ağır olan şeylerden duyulan korku, meşakkatli de olsa nisbeten daha hafif olan şeylere tahammül gösterilmesine iter. Ümitvâr olan kimse de meşakkate rağmen o işi yapar; şu kadar var ki, eksiksiz bir rahata ulaşacağına olan ümidi, kişiyi mükemmel bir yorgunluğa tahammüle sevkeder. Seven insan, sevdiğine duyduğu iştiyakla bü­tün gayretini sarfederek çalışır ve bunun sonucunda zor olan kendisi­ne kolay gelir; uzak yakan olur; gücünü kuvvetini tüketir, buna rağ­men sevginin hakkını vermiş, nimetin şükrünü yerine getirmiş oldu­ğunu düşünmez; ömrünü bu uğurda tüketir, fakat arzusunu yerine ge­tirdiğini düşünmez. Kişinin nefsi, aklı ya da malı için duyduğu endişe de aynı şekilde, buna sebebiyet verecek amellerin işlenmesine, eğer ki­şinin tercihine bırakılmış ise, engel olur. Yok yapılması gereken hu­suslardan ise, o zaman da ruhsatlar getirilir ve böylece meşakkat içeri­sinde meydana gelmemesi istenilir, Çünkü meşakkatin ve bunun neti­cesinde bedeni, aklı ya da malı hakkında bir endişe duyması, daha Önce de geçtiği gibi insanın içini tırmalar ve huzurunu kaçırır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[1] Hucurât 49/7.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[2] Müslim, Sıyâm, 177.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[3] Buharı, Terâvîh, 1; Müslim, Müsâfirîn, 177.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[4] Müslim, Sıyâm, 177.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[5] Buhârî, Teheccüd, 18; Müslim, Müsâfirîn, 219.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[6] Buhârî, Edeb, 74; Salât, 178.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[7] Buhârî, Ezan, 61, 63; Müslim, Salât, 182, 185, 186; Ebu Davud, Salât, 124.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[8] Daha önce geçti. bkz. [1/343].</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[9] Müslim, Nezir, 5; Tirenizi, Nüzûr, 11; Nesâî, Eymân, 26.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[10] Buraya kadar olan kısmı için bkz. Ahmed, 3/199.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[11] Hadisin son kısmı için bkz. Keşful-hafâ, 1/300.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[12] Buhârî, Savın, 50; Müslim, Sıyâm, 57-61-</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[13] Yani yasağı gerektiren illet var yasak hükmü de var, illetyoksayasak hük­mü do yok olacaktır. (Ç)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[14] Buhârî, Ahkâm, 13; Müslim, Akdiye, 16; Ebu Davud, Akdiye, 9.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[15] Buhârî, Savm, 51, Edeb, 86; Tırmizî, Zühd, 64.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[16] Keşful-hafâ, 1/1 i 7. (Concordance aracılığı ile temel hadis kitapları içeri&#8211;sinde bulamadık.)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[17] Nesfiî, Nisfl, l;Ahmed, 128, 199,285.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[18] Buharı, Teheccüd, 6; Müslim, Münâfikîn, 79-81.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[19] Kadı lyâz, Şifâ&#8217;da şöyle nakleder: Abdullah b. Amr şöyle anlatır: &#8220;Yâ Rasulallah! Senden işittiğim her şeyi yazıyorum&#8221; dedim, O da: &#8220;Evet, benden duyduğun herşeyi yaz&#8221; buyurdu. Ona: &#8220;Rıza ve öfkehalinde de mi?&#8221; dedim. O: &#8220;Evet, çünkü ben bu konuda haktan başka bir şey söylemem&#8221; buyurdu. Şarihi Molla Ali bu hadisin, Ahmed, Ebu Davud, Hâkim tarafından rivayet edildiğini ve Hâkim tarafından ayrıca sahih bulunduğunu belirtir. (Aynen bkz, Ebu Davud, İlim,; Dârimî, Mukaddime, 43; Ahmed, 2/162, 192, 207).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[20] Buhârî, Ahkam, 13; Müslim, Akdiye, 16; Ebu Davud, Akdiye, 9.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[21] Yani gece hiç; uyumadan sabaha kadar ibadetle meşhut olmuşlardı. (Ç)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt; orphans: auto; text-align: start; widows: 1; -webkit-text-stroke-width: 0px; word-spacing: 0px;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[22] Buhârî, Ahkâm, 13; Müslim, Akdiye, 16; Ebu Davud, Akdiye, 9.</span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mukelleften-gucluk-ve-sikinti-kaldirilmistir/">Mükelleften güçlük ve sıkıntı kaldırılmıştır.</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mukelleften-gucluk-ve-sikinti-kaldirilmistir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dinde Zorlama Yoktur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dinde-zorlama-yoktur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dinde-zorlama-yoktur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:10:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Dinde Zorlama Yoktur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7832</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şâri Teâlâ, getirdiği yükümlülüklerle kişilerin meşakkat ve sıkıntıya sokulmasını istememiştir. Buna şu hususlar delâlet eder: (1) Bu konuda gelen nasslara örnekler: &#8220;O peygamber, &#8230; onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir&#8221;[1] &#8220;Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibibize de ağır yük yükleme.Rabbimiz Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma.[2] Hadiste ise: (Kulun bu duası üzerine) Yüce Allah: &#8220;(Tamam öyle) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinde-zorlama-yoktur/">Dinde Zorlama Yoktur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/k3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7833" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/k3.jpg" alt="Dinde Zorlama Yoktur" width="590" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/k3.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/k3-300x127.jpg 300w" sizes="(max-width: 590px) 100vw, 590px" /></a></p>
<p><strong>Şâri Teâlâ, getirdiği yükümlülüklerle kişilerin meşakkat ve sıkıntıya sokulmasını istememiştir. Buna şu hususlar delâlet eder:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p><strong>Bu konuda gelen nasslara örnekler:</strong></p>
<p>&#8220;O peygamber, &#8230; onların ağır yüklerini indirir, zor tekliflerini hafifletir&#8221;[1]</p>
<p>&#8220;Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin gibibize de ağır yük yükleme.Rabbimiz Bize gücümüzün yetmeyeceği şeyi taşıtma.[2]</p>
<p><strong>Hadiste ise:</strong> (Kulun bu duası üzerine) Yüce Allah: &#8220;(Tamam öyle) yaptım&#8221; buyurdu,[3] denilmiştir.&#8221;[4]</p>
<p>Yine Yüce Allah: &#8220;Allah kişiye ancak gücünün yeteceği kadar yükler.[5]</p>
<p>&#8220;Allah size kolaylık ister, zorluk istemez[6]</p>
<p>&#8220;Dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır[7]</p>
<p>&#8220;İnsan zayıf yaratılmış olduğundan Allah sizden yükü hafifletmek ister[8]</p>
<p>&#8220;Allah sizi zorlamak istemez, Allah sizi arıtıp üzerinize olan nimetini tamamlamak ister ki şükredesiniz&#8221;[9] buyurur.</p>
<p>Hadiste de: &#8220;Hanîflik ve hoşgörüye dayalı (bir şeriatla) gönderildim[10]</p>
<p>&#8220;Hz. Peygamber, iki şey arasında muhayyer kılınmışsa, günah olmadıkça mutlaka daha kolay olanını tercih et­miştir[11] buyrulur. Burada &#8220;günah olmadıkça&#8221; diye kayıtlanmıştır. Çünkü günahın terkinde onun sırf bir terk olması açısından bir güçlük bulunmamaktadır.[12]</p>
<p>Bu mânâda daha pek çok nass bulunmak­tadır. Eğer Şâri&#8217; Teâlâ meşakkati kastetmiş olsaydı, o zaman kolaylık ve hafifletmeyi murad etmiş olmaz, güçlük ve zorluğu dilemiş olurdu. Bu ise sakattır.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Ruhsatların meşruluğu sabittir ve bu konu gayet kesindir. Bun­lar, dinden olduğu zorunlu olarak bilinen konulardandır. Yolculuk se­bebiyle namazı kısaltma, oruç tutmama, iki namazı birleştirerek kılma, zaruret halinde haram kılınmış şeyleri yeme ya da içme&#8230; gibi. Bunların mevcut ve meşru oluşu, güçlük ve meşakkatin mutlak surette kaldırılmış olduğuna kesin bir delildir. Aynı şekilde aşırılık, tekellüf, amellerin devamlılığını kesintiye uğratacak şeylere sebebi­yet vermek gibi şeylerin yasaklanması da konumuza delil olmaktadır. Eğer Sâri&#8217; Teâlâ teklifte meşakkat dilemiş olsaydı, o zaman ne ruhsat ne de hafifletme bulunmazdı.</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Teklifte meşakkatin bulunmadığına dair icmâ&#8217;ın bulunuşu. Bu durum, Şâri&#8217;in meşakkate yönelik bir kastının bulunmadığının bir de­lilidir. Eğer bulunsaydı, o zaman şeriat içerisinde çelişki ve tutarsızlık olurdu.[13] Böyle bir şey ise şeriattan uzaktır. Çünkü şeriatın yumuşak­lık, hoşgörü ve kolaylık esası üzerine konulmuş olduğu sabit iken, diğer taraftan da onun konulması sırasında mükelleflerin sıkıntıya ve güçlüğe itilmesi gibi bir maksat bulunsaydı, o zaman birbirine zıt olan unsurların şeriat bünyesinde toplanması gibi onun münezzeh olduğu bir durum ortaya çıkardı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[1] A&#8217;râf, 7/157.</p>
<p>[2] Bakara 2/286.</p>
<p>[3] Âyet duadan ibarettir, bu itibarla delîli tamamlayan unsur bu hadis olmak­tadır.</p>
<p>[4] Ibn Kesir, 1/343.</p>
<p>[5] Bakara, 2/285.</p>
<p>[6] Bakara 2/185.</p>
<p>[7] Hac 22/78.</p>
<p>[8] Nisa 4/28.</p>
<p>[9] Mâide5/6.</p>
<p>[10] Ahmed, 6/116, 233, 5/266.</p>
<p>[11] Buharı, Menâkıb, 23; Müslim, Fedâil, 77, 78.</p>
<p>[12] Bu sadece günahların terkine has bir şey değildir. Bütün terklerde sözü edi­len durum vardır. Bu itibarla müellifin «. ..&#8221;günah olmadıkça&#8221; diye kayıtlan­mıştır&#8230;.» şeklindeki sözü pek açık değildir.</p>
<p>[13] Bu ifadeler aslında müstakil dördüncü bir delîl olmaktadır. Eğer müellif dör­düncü bir delil de şudur diye söz başı yapsaydı daha açık olurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dinde-zorlama-yoktur/">Dinde Zorlama Yoktur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dinde-zorlama-yoktur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
