<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Allah/Ruyetullah | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/islam/akaid/allah/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 22 Mar 2025 22:50:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Allah/Ruyetullah | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Allah Teâlâ&#8217;nın Sıfatlarının ve Fiillerinin İspâtı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Mar 2025 22:48:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Abdüllatif Kudsi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ınSıfatlarının İspâtı]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın fiileri]]></category>
		<category><![CDATA[esmâü’l-hüsnâ]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27717</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının belli başlı olanları vardır ve bun­ların birincisi hayat sıfatıdır, öncelikle bilmelisin ki şimdi bahsedeceğim bu sıfatları Allah Teâlâ bize haber vermemiş, an­latmamış ve öğretmemiş olsaydı anlayamazdık. Çünkü yüceli­ğinden dolayı hiçbir dil Onu ifade edemez ve hiçbir beyan O’nu ortaya koyamaz. Allah’ın güzel isimleri (esmâü’l-hüsnâ) ve yüce sıfatları vardır. Biz O’nu ancak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/">Allah Teâlâ’nın Sıfatlarının ve Fiillerinin İspâtı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın sıfatlarının belli başlı olanları vardır ve bun­ların birincisi hayat sıfatıdır, öncelikle bilmelisin ki şimdi bahsedeceğim bu sıfatları Allah Teâlâ bize haber vermemiş, an­latmamış ve öğretmemiş olsaydı anlayamazdık. Çünkü yüceli­ğinden dolayı hiçbir dil Onu ifade edemez ve hiçbir beyan O’nu ortaya koyamaz. Allah’ın güzel isimleri (esmâü’l-hüsnâ) ve yüce sıfatları vardır. Biz O’nu ancak kendisini isimlendirdiği şeylerle isimlendirebilir ve kudsiyetini vasıflandırdığı sıfatlarla vasıflandırabiliriz. İsimlerinden her bir isim, sıfatlarından birini haber vermektedir. Yine her bir sıfatıyla rubûbiyetinin eserlerinden bir eseri mahlûkatında bulunmaktadır ve onlar kendilerinde tecelli eden bu sıfata uygun bir şekilde Allah’a kulluk etmekle mükel­leftirler. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “O, <em>diridir. O’ndan başka hiçbir ilâh yoktur.”</em><sup>16</sup> O’nun diriliği ezel ve ebedde daimî ve sonsuzdur. Anâsırın desteğinden veya zahir ve bâtından yardım almaktan berîdir. Çünkü O Samed’dir, hiçbir şey O’na etki edemez; Kayyûm’dur, artma, eksilme ve değişme O’nun için söz konusu değildir. Çünkü artma gayeye ulaş<u>ılamadığın</u>da söz konusudur, eksilme de nihayete ulaşılamadığı içindir. O ise gayeleri ve nihayetleri yaratandır.</p>
<p><strong>İkincisi ilim sıfatıdır. </strong>Bilmelisin ki Allah Teâlâ şu âyetlerde belirttiği üzere kendini “Alîm” ismiyle isimlendirince biz de O’nu kendini isimlendirdiği isimle isimlendirdik: <em>“Gaybı da görünen âlemi de bilendir.”<sup>17</sup>\</em> “O, <em>gizliyi de bilir, ondan daha gizli olanı da.”<sup>18</sup></em> Allah Teâlâ bütün malumatı kadîm ve ezelî ilmiyle kuşatan Âlim’dir. <em>“Ne göklerde ve ne de yerde zerre ağırlığında bir şey bile O’ndan gizli kalmaz.”<sup>19</sup></em> Kum tanelerinin sayısını, dağların zerrelerini bilir. Olan şeyi olmadan önce bildiği gibi olacağı da bilir. Çünkü kâinatı mutlak, evvel, âhir, zâhir ve bâtın olarak sadece O bilir. Külliyatı bildiği gibi cüz’iyyatı da bilir. Alimliği ezelî ve uçsuz bucaksız olan, ilmiyle her şeyi kuşatan Allah ne yücedir. Sen âciz ve zayıf bir kul iken O’nun Alîm ve Hakim sıfatlarının kudretinden ortaya çıkan böylesine büyük bir meseleyi nasıl idrak edebilirsin ki?</p>
<p><strong>Tenbih: </strong>Farz edelim ki sen bir avuç tohum alsan ve dar bir kaba bıraksan, kabın darlığından, tohumların sıkışıklığından ve idrakinin de eksikliğinden dolayı onları saymaya güç yetiremezsin. Şayet onları her bir tohumu tane olarak kalacak şekilde yaysan, göz bebeğinden yayılan ışığın azlığından dolayı onların az bir kısmını idrak edip sayabilirsin. Fakat ışık huzmesi çoğalırsa azını idrak edebildiğin gibi çoğunu da idrak edebilirsin. Yine eğer kap büyük olsaydı hepsini sayabilirdin. Allah’ın ilminde malumatın cüzî olanı da küllî olanı da en yayılmış haliyledir. Zira O’nun ilminin genişliği, malumatı en gizli halden çıkarmıştır ve O, malumattan olmuş olanı ve olacak olanı tek bir ilimle ihata eder. Dolayısıyla Allah Teâlâ mutlak olarak Âlim’dir; diğer ilimleri bahşeden ve yaratan da O’dur. Bakışlardaki niyetleri, sadırların gizledikleri ve kalbe gelen şeyleri bilir; yine güneş ışığında görünen toz zerreciklerini sayar. Allah Subhanehû ve Teâlâ Alîm ve Kadîr’dir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü kudret sıfatıdır. </strong>Bilmelisin ki kâinat Allah’ın tak­diridir. Bu hususta hiçbir şey Onu aciz bırakamaz ve Onun kud­reti olmaksızın hiçbir şey meydana gelemez. Allah Teâlâ âlemi bütünüyle yok etmeye ve başka bir âlem vücûda getirmeye kadir­dir. Aynı şekilde yerde, gökte, karada ve denizde bulunan her şey Onun hükmü altındadır. Takdir edilen şeyler (makdûrât) kudretiyle kâimdir ve emri altındadır. Kâinatı “ol” emri ile vücûda getirmiş ve olmuştur. Dileseydi kâinatı yok ederdi, o da yok olurdu, bekasım isteseydi bâkî kalırdı.</p>
<p><strong>Dördüncüsü irade sıfatıdır. </strong>Bilmelisin ki Allah Teâlâ şu âyetlerde kendisini irade sıfatı ile vasıflandırınca biz de O’nu kendini vasfet- tiği sıfatla vasıflandırırız: <em>“Eğer Allah sana herhangi bir zarar verecek olursa, bil ki onu, O’ndan başka giderebilecek yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse, O&#8217;nun lütfunu engelleyebilecek de yoktur.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup><strong>[20]</strong></sup></a> “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman sözümüz sadece, ona, “ol” dememizdir. O da hemen oluverir. ”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup><strong>[21]</strong></sup></a> “Biz bir memleketi helak etmek istediğimizde, onun refah içinde yaşayan şımarık elebaşlarına emrederiz [de onlar orada kötülük işlerler. ]”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[22]</strong></sup></a> “Rabbin, onların olgunluk çağına ulaşmalarını istedi.</em> ”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[23]</sup></a> İrade sıfatı mutlak olarak Allah a ait olup mahlûkatından cinler, insanlar, melekler ve şeytanlardan hiçbirine ait değildir. İradeyi yaratan ve dileyen sadece O’dur. Allah’ın dilediği şey olur, dilemediği gerçekleşmez. O’nun iradesi ve dilemesinin dışında mülkünde küfür, iman, itaat, isyan, vermek, engellemek, kasıt, hata, yanılma, unutkanlık, yardım etme ve mahrum bırakma gerçekleşmez. O, bütün muradında ve hükmünde âdildir, mahlûkatına karşı hükümlerinde zulümle asla nitelendirile­mez. Emrini reddedecek ve hükmüne mâni olacak yoktur.</p>
<p><strong>Beşincisi işitme (semi’) sıfatıdır.</strong> Allah semî’dir. Yakarışları işitir ve dualara cevap verir. Herhangi bir açıklama, yorum ve izaha ihtiyaç duymaksızın kalpten gelen nidaları işitir. O’nun bir şeyi işitmesi başka bir şeyi işitmesine engel değildir [aynı anda her şeyi işitir]. Sesleri karıştırmaz, istekler O’nu yanlışa sürüklemez, bütün dilleri anlar. Kuşların ötüşünü, kayaların içindeki en ufak canlıların ve denizlerin derinlerindeki balinaların seslerini duyar.</p>
<p><strong>Altıncısı görme (basar) sıfatıdır.</strong> Allah basîrdir. Siyah karın­caların zifiri karanlık gecede yürüyüşlerini görür. Yine karanlık gecede küçük böceklerin hareketlerini, gidip gelmelerini görür. Allah Teâlâ <em>“O&#8217;nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir</em> ’<sup>24</sup> âyetinde olduğu üzere kendini semi* ve basar sıfatlarıyla vasıflandırmıştır</p>
<p><strong>Yedincisi kelâm sıfatıdır.</strong> <em>A</em>IIah, dili en güzel şekilde kulla­nan insanların benzerini ortaya koymaktan ve söz ustalarının bir âyeti dahi meydana getirmekten aciz kaldıkları ezelî bir kelâm ile konuşur, “O&#8217;nun <em>ne önünden ne de ardından batıl gelemez. O, hüküm ve hikmet sahibi, övülmeye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.”<sup>25</sup></em> Al­lah Teâlâ&#8217;nın kelâmı azimdir; çünkü sözün büyüklüğü konuşanın büyüklüğünden ileri gelir. Dolayısıyla Hakk’ın kelâmı azîmdir. Yine O, celâli ile yüce, kibriyâsı ile büyüktür. Va’d ve va’îdi ile yakın, künhü ve gayesi ile uzaktır. Şam büyük, hakimiyeti üstün, nuru ve ziyası parlak, rütbesi üstün, bereketi büyüktür. Zâtının büyüklüğünü anlatma hususunda şu âyet sana yeter: <em>“De ki: Andolsun, insanlar ve cinler bu Kur’ân’ın bir benzerini getirmek üzere toplansalar yine onun benzerini getiremezler.”<sup>26</sup></em></p>
<p>Kur an’ın şehâdet âlemindeki örneği güneştir. Yaratılan her şey onun ışığından ve sıcağından faydalanır. Ancak bir yolu olsa bile hiçbir kimse ona y<u>aklaşmay</u>a güç yetiremez. İnsanlar Allah’ın kelâmı hakkında iki yol takip etmişlerdir. <em>“Herkesin yöneldiği bir yön vardır.</em> ”<sup>27</sup></p>
<p>Aslında en mükemmel ve en doğru yol, tartışmaları bir kenara bırakıp Kur anı gece gündüz okumak, gerek yalnız gerekse insanlarla iken manasındaki nurların ve sırların ortaya çıkması için onu tefekkür etmektir. Çünkü Kur an Allah’ın sana gönderdiği kitabı ve sana karşı delilidir. Onun kitabıyla ilgili tartışmalar şu kimselerin hâline benzer ki; içinde sultanın emirleri ve yasaklan bulunan bir mektup onlara gönderilmiş, fakat onlar bu mektuba uymak yerine hattı nasıl, harfle mi yazılmış yoksa sesle mi irâb olunmuş gibi konularla veya ibaresine dair yahut ne kadar fasih ve belîğ olduğu hususunda benzer şeylerle kitabı tartışmışlar da davet edildikleri veya va’d ve va’îd olundukları meselelere uyma konusunda gayret sarf etmemişlerdir. Allah’ın insanları doğruya iletmesini dilerim. Hiç kuşkusuz Cenâb-ı Hak çok bağışlayıcı, merhametli ve daima lütufkârdır.</p>
<p>Sekizincisi Allah’ın sıfatlarının kıdemi. Bilmelisin ki Al­lah Teâlâ kemâl sıfatıyla vasıflanmış olup her türlü noksanlıktan ve zeval bulmaktan münezzehtir. Onun sıfatları hiçbir yönden veya zaman zaman meydana gelen ve yok olan arazlar şeklin­deki mahlûkatın sıfatlarına benzemez. Bilakis Allah’ın sıfatları kadîmdir, ezelîdir, evveli yoktur; bakîdir, ebedîdir ve âhiri yoktur. Bu bakış hak ehlinin yoludur. Diğer yandan zatî sıfatlarla fiilî sıfatlar arasında farklılığın bulunduğu hususunda ihtilaf olmuştur ancak burada onlar ayrıntılı olarak nakledilmeyecektir. Bizim benimsediğimiz görüşe göre zatî ve fiilî sıfatlar arasında farklılığın olduğunu söylemeye bile gerek yoktur. Zira bize göre tekvin ve benzeri sıfatların kıdemi hakkındaki delil —ki diğerleri bu sıfatların hâdis olduğunu söylemektedir— şu âyettir: <em>“O, yaratan, yoktan var eden, şekil veren Allah&#8221;tır.</em> ”<sup>28</sup> Allah Teâlâ kendini âlemi yaratmakla methetmektedir. Zâtı ve kelâmı ezelîdir. Zira Onun yaratma (halk) ve yoktan var etme (tekvin) sıfatı hadis olsaydı, bu vasıfları taşımazdı. Şu halde Allah Teâlâ’nın bütün sıfatlarının kadîm, ezelî, bakî ve ebedî olduğu ortaya çıkmış oldu.</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ KISIM: ALLAH TEÂLÂ’NIN FİİLLERİNİN İSBÂTI VE KONUYLA İLGİLİ ESASLAR</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bilmelisin ki Allah Teâlâ kullarının fiillerini, kâmil kudreti ve her şeyi kuşatan inayeti ile yaratandır. Çünkü bu durum O’nun iyiliği, ihsanı, rahmeti ve lütfudur. Yarattıklarına kudret vermesinin dışında onların herhangi bir kudretleri yoktur. Güç sahibini ve ondaki gücü yaratan O’dur. Kadirin kudreti, failin fiili gibidir. Güneşin sıcaklığıyla etki etmesi de buna benzer. Güneşi ve etkisini O yaratmıştır. Zira eğer etki eden (müessir) yaratılmışsa etkisi (eser) de yaratılmış demektir. Fail ve fiilde de durum aynıdır. Yine güneşin [yaratılmış olması gerçeğinin] aksine bir şeyi yapan kişinin (failin) irade sahibi olduğu zannedilmektedir. Halbuki in­sandaki bu irade, irade eden kirmenin iradesinin bir etkisidir. Bu durumda irade eden yaratıldığı gibi iradesi de yaratılmıştır. Yine irade bilmenin bir türüdür diye düşünülürse ilim [bizatihi kendisi ile değil] bir şeyin etkisi ile ortaya çıkar ve bilme bilen kişinin bir özelliğidir. Bilen kişi yaratıldığı gibi özelliği de yaratılmıştır.</p>
<p>Diğer taraftan “fiili yaratan Allah olduğuna göre kendi yarat­mış olduğu şeyin yapılmasından dolayı kişiyi nasıl cezalandırır?” diye sorulursa, buna cevaben “yaratmış olduğu şeyin [yapılmasını] cezalandırdığı gibi cezalandım” denir. Yarattığı şeylerden dolayı cezalandırması, yarattığım cez<u>alandır</u>masından farklı değildir. Allah dilediğini yapar ve “ <em>O yaptığından sorumlu tutulamaz; onlar ise sorguya çekileceklerdir.<sup>29</sup></em></p>
<p>Sonra kendisi için iman yaratılmadığı halde Allah kâfire imam emretmiştir. Ona imam emretmesi onu yükümlülük altında bı­rakmak içindir. Kâfir için imam yaratmaması ve yine onun için yaratmış olduğu küfür sebebiyle onu cehenneme atması kahr sıfatının tecellisidir. Çünkü O, Kahhâr’dır ve kahhâr sıfatı bunu gerektirir. Diğer yandan Allah mümini ve onun için imam ya­ratmıştır. Aynı şekilde itaat edeni ve itaat etmeyi yaratmıştır. Şu hâlde mümin ve itaat eden kimsenin iman ve itaat konusunda “ben yaptım, ben ettim” deme hakkı yoktur. Buna rağmen Allah Teâlâ’nın iman ve itaat etme işini kişiye izafe etmesi, sırf insanın şerefini yüceltmek içindir.</p>
<p>İtaat Allah’ın yaratmış olduğu bir şeydir; halbuki bunu yaratma zorunluluğu yoktur. Yine Allah kişiye gücünün yetmeyeceği şeyleri de yükleyebilir ve iyi insana azap da edebilir. En iyiyi yapmak O’nun için bir zorunluluk değil­dir.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[30]</sup></a> Allah Teâla, mümini, sırf rahmeti ve fazlı sebebiyle cennete koymuştur. Çünkü O, çok merhamet eden, esirgeyen, bağışlayan, kullarını seven, her şeyi bilen hikmet sahibidir. Görmez misin insanoğlunu nasıl da mal sahibi yaptı ve sonra da onlara <em>“Allah a güzel bir borç verecek olan kim var?”</em> buyurdu.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[31]</sup></a></p>
<p>Aslında mal da mala sahip olan kimse de O’nun mülküdür. Bunun nasıl ve niçin olduğu şeklindeki kıyasın ve bu hususu zulüm olarak değerlendirmen, senin şuurunun darhğı ve anlayışının kıtlığındandır. Çünkü sana bunun sırrı açılmamıştır. Buna rağmen Cenâb-ı Hakk’ın konu­munu (emir) mahlûkatına kıyas ediyorsun. O’nun emri yücedir, her türlü kıyastan münezzeh ve mukaddestir ve insanların anla­yışlarının kuşatamayacağı kadar büyüktür. Bundan dolayı Allah Teâlâ anlaşılması çok zor olduğu için insanları, kudretinin sırrına dair kendilerine kapalı kalan hususlar hakkında konuşmaktan menetmiştir. Fakat Allah’ın ilimde derinleşmiş olanları (ulemâ-i râsih) buna muttali kılması hasebiyle bazen onlar için bu hususta bir ikram olabilir.</p>
<p>Sonra bilmeksin ki yaptığın fiil uzvunun hareketi ile meydana gelir. Uzuv da ancak kalpten kaynaklanan bir irade ile harekete geçer. Şayet kalbin iradesi olmasa bu uzuv, belli bir yer ve işte belirli bir harekette bulunamaz ve cansız gibi olurdu. Dolayısıyla fiil ancak kalbin iradesiyle fiil hafine gelmektedir. Eğer kalp olma­saydı uzuvlar cansız olurdu. Şu hâlde iradenin durumu ve fiilin Allah Teâlâ’ya nispet edilmesi, iradenin kalbe nispet edilmesine benzer. Şayet irade kalpte yer almasa ve Allah onu yaratmasaydı aynı şekilde kalp de cansız olurdu. Fakat [Allah’ın lütfuyla] uzuv fiile, kalp de ilahî iradeye kavuşmuş oldu. Nitekim Cenâb-ı Hak iradeyi yaratmış ve kalbe yerleştirmiştir.</p>
<p>Bu nedenle fiil kalbin iradesiyle meydana gelmektedir. Şayet bir kimse “Peki, o halde işlenen suçların diyetleri ve had cezalarının uygulanması, bu suçları yaptığından dolayı kişiye nasıl izafe edilir?” diye sorarsa ona şöyle cevap verilebilir: Haddizatında fiili Allah yaratmış olmakla birlikte kul da onu işlemiştir (kesb). Çünkü Allah Teâlâ âlemi hikmetle yaratmış ve onu sebepler, vasıtalar ve araçlarla idare etmiştir. Aslında her şeyi yaratmış ve onları bir şeye bağla­mıştır ve dolayısıyla her şey [sebepler de müsebbib de] Ondan ve O’nunladır. Dolayısıyla sakın bir şeyin kendi başına ve zorunlu olarak meydana geleceğini kabul edip de dar görüşlü olma! Var­lıkları lütfeden zâtın (vâcibu’l-vücûd) sana verdiğinden başka hangi varlığın ve fiilin var?</p>
<p>Aslında insan fiilinde seçme hakkına sahiptir. Allah Teâlâ kulla­rına ilminin feyzinden de bilgiyi, işitme feyzinden duymayı, basar feyzinden de görmeyi bahşettiği gibi kulun fiili işleme konusunda ona kendi ihtiyarının feyzinden bir tercih hakkı vermiştir. Aynı şekilde varlığının feyzinden varlık da vermiştir. Fakat Cenâb-ı Hakk’ın hikmetindeki kudretinin nurunu göremeyen kişinin bakışıyla seçme (ihtiyar) vasfı kendi başınalık (istiklâl ve istibdâd) gerektiren bir sıfat olunca bu kişi zanneder ki fiiller ihtiyarîdir ve tamamen kuldan kaynaklanmaktadır. Nitekim Mutezile’nin bakışı böyledir. Yahut kudretin nurunun ortaya çıkmasında hikmetinin nurunu göremeyenler de fiilin kulun kesbi olmaksızın sadece Allah’tan sâdır olduğunu zannederler ki Cebriyye de bu görüşte­dir. Basireti açık olan ârif ise Allah’ın hikmet sahibi ve gücünün her şeye yettiğini, hikmetinin sebeplerin tertibini, kudretinin de bu sebepleri ortadan kaldırıp [sebepsiz yapmayı] gerektirdiğini, dilediğini işleyip dilediği şekilde de hüküm verdiğini bilir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) peygamberliğinin isbatı ve onun apaçık mucize ve delillerle desteklenmesidir. Bilmelisin ki Allah Teâlâ kendi içi­mizden Peygamberimiz Muhammed Mustafa’yı (sallallahu aleyhi ve sellem) bize göndermiştir. <em>** Allah, müşrikler hoşlanmasalar bile dinini, bütün dinlere üstün kılmak için, peygamberini hidâyetle ve hak dinle gönderendir</em> ’<sup>32</sup> Aynı şekilde Cenab-ı Hak, Peygamberimizi apaçık mucize ve delillerle desteklemiştir. Örneğin; ay yarılmış, taş kendisine selam vermiş, isyankâr cin taifesinden bir kısmı ona tâbi olmuş, şeytanın uşakları onun risâletiyle ezilmiş, zehirlenmiş koyun dile gelip onunla konuşmuş, duası sebebiyle bulutlardan yağmur yağmış, deve kendisiyle konuşmuş, kuyu suyu onun tükürüğüyle tatlılaşmış, parmaklarının arasından sular fışkırmış, yardımına koşmak için gökten apaçık bir şekilde melekler inmiş ve sayılamayacak kadar çok diğer mucize ve işaretler bahşedilmiştir. Elbette bu mucizelerin en büyüğü ve en yücesi Kur an-ı Kerîm’in indirilmesidir. Fakat onun mucizevi yönü ancak iman ve irfan feyzinden kana kana içen kimselere keşfolunur.</p>
<p>Yine Allah Teâlâ, Hz. Peygamber in (aleyhisselam) kalbini <u>ilhamın</u> mernbaı, <u>dilini </u>ahkâmın kaynağı kılmıştır. Bu nedenle o asla kendi Revasından konuşmaz ve yalnızca takvayı emreder. Getirdiği din ile diğer inanç ve dinler geçerliliğini yitirmiş, kendisine indirilen kitapla da daha önce gelmiş diğer tüm kitapların hükmü ortadan kal­dırılmıştır. Biz bütün nebilere, resullere ve meleklere iman eder ve göklerin meleklerle dolu olduğuna inanırız. Bunların arasın­da yere inen melekler, kerûbiyyûn, ruhâniyyûn, hamele-i ‘arş, kirâmen kâtibin, insanlarla görevlendirilenler, Cebrâil, Mikâil, İsrâfil, ruhları kabzeden Azrâil, cennetin muhafızları, cehenne­min zebânileri, Mâlik ve Rıdvân vardır. Hepsine inanır, gerçek olduklarını ikrâr ederiz. Bu imandan sonra Peygamberimiz Mu- hammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) son peygamber ölduğuna, onunla nübüvvet kapısının ve perdesinin kapandığına ve onun nübüvvetinden sonra başka bir nübüvvetin olmayacağına inanırız. Dolayısıyla diğer inanç ve dinlere mensup olanlar onun getirdiklerine itaat etmek» boyun eğmek ve daha önce inandıkları şeyleri de terk etmek zorundadırlar. Zira Resulullah’ı takip et­meyen bütün yollar kapalı ve risâletinin dışındaki bütün davetler reddolunmuştur. Selam onun, ailesinin, ashabının ve soyundan gelenlerin üzerine olsun.</p>
<p><strong>Üçüncüsü: </strong>Velilerin velayetlerinin isbâtı ve onların keramet ve keşiflerle desteklenmeleridir. Bilmelisin ki Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetin­den velâyet mertebesine ulaşan kişiler vardır. Onların keramet ve icabet sahibi [duaları kabul edilen] kimseler olduklarına inanırız. Aynı şekilde her peygamberin döneminde kendisine tâbi olan kişilerin kerametleri ve harikulade halleri vardır. Kerametler peygamberlerin mucizelerini tamamlayan olaylardır. Kendisinden kerametler görülen veya harikulade şeyler ortaya koyan kimse şeriatın ahkâmına, helâl ve haramın sınırlarına uymuyorsa bu ki<u>şinin</u> zındık ve ondan sâdır olan hallerin de mekr ve istidrâc olduğuna inanırız.</p>
<p>Yine velilerin gökten gelen sesleri ve bâtınlarından gelen nidaları işitmek gibi çeşitli kerametleri vardır. Ayan onlar için değişir, gönüllerde gizli olanlar onlara keşfolunur, yeryüzü on­lar için dürülür ve bazı olayları olmadan önce* bilirler. Bütün bunlar Resulullah a (sallallahu aleyhi ve sellem) tâbi olmalarının bereketiyledir. Nitekim bir kimsenin Resulullah’a tâbi olmada ne kadar nasibi varsa o oranda Hakka yakınlık (kurbiyet), kulluk ve O’nunla olma hususunda nasibi fazla olur. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “De <em>ki: Eğer Allah&#8217;ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin.”<sup>33</sup> “Peygamber size ne verdiyse onu alın, neyi de size yasak ettiyse ondan vazgeçin.”<sup>34</sup></em></p>
<p>Öte yandan görülen kerametler kişinin doğruluğuna delalet etmediği gibi bir kimseden keramet türü hâllerin görülmemesi de onun doğru olmadığım göstermez. Aksine bazen kendisinden kerametler görülmeyen kişi, kerametleri bulunan kişiden daha faziletli olabilir. Bu meselenin sim, kerameti bulunmayan kişinin y<u>akininin</u> güçlü oluşuna, keramet sahibinin de yakîninin zayıf­lığına işaret [edebilir.] Bu durum Allah Teâlâ’dan bir rahmettir. Ancak bu iki sınıfın üstünde kalplerinden örtülerin kaldırıldığı topluluklar vardır. Onların bâtınları ruhu l-yakînle irtibat halin­dedir ve hakku’I-mübînle marifetin ötesine geçmişlerdir. Dola­yısıyla böyle kimselerin olağanüstü şeylerden medet beklemeye ve Hakk’ın kudretini ve âyetlerini [görmek için özel bir hale] ihtiyaçları yoktur. Bundan dolayı Peygamberimizin ashabından çok azının dışında bu tarz harikulade haller nakledilmemiştir.</p>
<p>Halbuki önceki zatlardan ve doğruluk üzere olan kimi şeyhlerden nakledilen kerametler ise daha fazladır. Çünkü sahabenin bâtınları Peygamberimizle yaptıkları sohbetin bereketi, vahye yakınlıkları ve meleklerin sık sık gelip gitmeleriyle nurlanmıştı. Bu nedenle onlar ahireti görür [gibi yaşamış] ve dünyaya karşı zühdü tercih etmişlerdi. Bunun sonucunda da nefisleri zayıflamış, alışk<u>anlıklar</u>ı kaybolmuş ve kalplerinin aynası cilalanarak pırıl pırıl olmuştu. Bu durumda da kerametler görmeye ve Hakk’ın kudretinin izlerini başkasından dinlemeye ihtiyaçları kalmamıştı.</p>
<p>Yakînde böyle bir mertebeye ulaşan kimse, hikmet âleminin cüzlerini de başkalarının gördüğü İlahî kudreti de görür. Yine ilahî kudreti hikmet perdesinin ardından yahut bilakis apaçık şekilde görür. Şayet Hakk’ın kudreti onun için tecelli eder ve keşfolunursa yabancılık çekmez. İlahî kudretin [tecellilerine alışık olmadığı İçin] yabancılık çeken kimsenin ise bu tecellileri gör­mekten dolayı yakîni artar. Çünkü bu kişi hikmetin [örtüleriyle] Hakk’ın kudretinden perdelenmiştir.</p>
<p>Aynı şekilde biz sâlih rüyanın nübüvvetin kırk altı cüzünden biri olduğuna inanırız.35 Nitekim velilere ve sâlih müminlere uykularında melekût aleminden tecelliler (levâih) ve parıltılar (levamı) keşfolunur. Uykunun ne olduğunu düşündüğünde onun çok ilginç bir şey olduğunu görürsün. Zira uyku Allah’ın apaçık âyetlerinden ve en belirgin kudretlerindendir. Bazen rüyada bir sene sonra veya yıllar sonra —ki bunun sınırı kırk yıldır— olacak şeyler görülür. Böylece Hz. Yusuf’un, Hz. İbrahim ile diğer büyük nebi ve yüce velilerin [rüyayla ilgili] yaşadıkları olayları anlarsın. Bazen de rüyada bir seneden az veya çok daha fazla zaman diliminde olacak şeyler görülür.</p>
<p>Bu husus kişinin manevî basiretle ilgili kabiliyetinin gücüne veya zayıflığına yahut da Allah’ın dilemesine ve iradesine göre değişir. Nitekim Allah Teâlâ Peygamberimize şöyle buyurmuştu: <em>“Hani Allah sana anları uy­kunda az gösteriyordu. Eğer sana onları çok gösterseydi elbette gevherdiniz ve o iç hakkında kirkitinizle çekilirdiniz. Fakat Allah (sizi bunlardan) kurtardı</em> .”<sup><a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[36]</a></sup> Şu hâlde sana gereken Resulullaha güzel bir şekilde <strong>tâbi olmaktır. Böyle yaparsan hidâyetin en üst noktasına ulaşmış olursun. Henüz var edilmemiş olan bir şeyi Allah var etmeden önce sana bildirir ve bu sayede sana Halik, Kadir, ilâh ve Kâhir sıfatlarına sahip, gaybı bilen, gönülde ve kalplerde gizli olanlara muttali olan bir Rabbinin olduğunu gösterir. Ben yalnızca O’na sığınır, O’ndan af ve bağışlanma dilerim.</strong></p>
<p>Abdüllatif Kudsi · &#8211; Hadi&#8217;l-Kulub İla Likai&#8217;l-Mahbub(Kalplerin Allah İle Buluşması) &#8211; ,syf:31-43</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>16 Mü’min, 40/65.</p>
<p>17 Haşr. 59/22.</p>
<p>18 Ta-Hâ, 20/7.</p>
<p>19 Sebe.34/3.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[20]</a> Yunus, 10/107.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[21]</a> Nahl, 16/40.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[22]</a> İsra, 17/16.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[23]</a> Kehf, 18/82.</p>
<p>24 Şûra, 42/11.</p>
<p>25 Fussüet, 41/42.</p>
<p>26 İsra, 17/88.</p>
<p>27.Bakara,2/148</p>
<p>28.Haşr,59/24.</p>
<p>29.Enbiya,21/23</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[30]</a> Abdüllatîf Kudsî burada Mutezile nin teklif-i mâ la yutak ve aslâh alallah görüşlerine karşı cevap vermektedir. Nitekim Mutezile’ye göre, Allah’ın kullarım mükellef kılındıkları şeyleri yapabilecek güçte yaratması; onlar için iyi, doğru ve en faydalı olanı gözetmesi O’nun için vâcib/zonınlu- dur. Ehl-i sünnet ise bu tür zorunlulukların Allaha yüklenmesinin O’nun Kâdir-i Mutlak oluşuyla çelişeceğini söyleyerek aslah ve salah kelimeleri yerine âdetullah ve sünnetullah tabirlerini k<u>ullanmış</u> ve vücûb/zorunluluk fikrini şiddetle tenkit etmiştir. Dolayısıyla onlara göre Allah’ın kişiyi güç yetinmeyeceği şeyle yükümlü tutması fiilen olmasa da aklen mümkün/ caizdir. Zira Allah her şeyin yarancısı, tek maliki ve mu t lak irade sahibidir.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[31]</a> Bakara, 2/245.</p>
<p>32 Tövbe, 9/33.</p>
<p>33 Âl-i İmrân, 3/31.</p>
<p>34 Haşr, 59/7.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[35]</a> ‘‘Müminin sâdık rüyası nübüvvetin kırk altıda biridir.” Buharı, Tabir, 5;</p>
<p>İbn Mâce, Tabir, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[36]</a> Enfal, 8/43.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/">Allah Teâlâ’nın Sıfatlarının ve Fiillerinin İspâtı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-tealanin-sifatlarinin-ve-fiillerinin-ispati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlâhi Zâtın İspatı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Mar 2025 22:34:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[İstiva]]></category>
		<category><![CDATA[Abdüllatif Kudsi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın zâtının isbâtı]]></category>
		<category><![CDATA[Rüyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Vâcibü’l-Vücud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27695</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu kısım Allah’ın zâtının isbâtı ile ilgilidir. Bunun da kendi­ne mahsus kaideleri olup bunların ilki şudur: Bilmelisin ki din Allah’ın zâtının mahiyeti hakkında hiçbir şey söylememiştir. Dolayısıyla aklın bu konuda düşünmesi lüzumsuzdur. Aslında aklın bu hususta düşünmesine fikrin buna dair hükmü sebep olmuştur, yoksa akıl taklide her şeyden daha müsaittir. Diğer yandan akıl ilahı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/">İlâhi Zâtın İspatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bu kısım Allah’ın zâtının isbâtı ile ilgilidir. Bunun da kendi­ne mahsus kaideleri olup bunların ilki şudur:</strong> Bilmelisin ki din Allah’ın zâtının mahiyeti hakkında hiçbir şey söylememiştir. Dolayısıyla aklın bu konuda düşünmesi lüzumsuzdur. Aslında aklın bu hususta düşünmesine fikrin buna dair hükmü sebep olmuştur, yoksa akıl taklide her şeyden daha müsaittir. Diğer yandan akıl ilahı bir delile sahip olduğunu da zanneder. Halbuki sadece düşünceden kaynaklanan bir delile sahiptir ve dilediği yere onunla gider. Yine akıl tıpkı bir köre benzer hatta hak yola karşı tam anlamıyla kördür. Bundan dolayı ehlullah kendi düşüncelerini taklit etmemişlerdir; zira mahlûk, mahlûka ait şeyleri taklit etmez.</p>
<p>Yine bu sebeple onlar [kendi görüşlerini bırakıp] Allah Teâlâ’ya uymaya yöneldiler. Böylece Allah’ı Allah ile tanıdılar. Çünkü Allah kendisi hakkında ne söylemişse öyledir. Yoksa lüzumsuz aklın O’nun hakkında verdiği hükme göre değil! Hayret doğrusu nasıl olur da akıllı kimse bir taraftan düşünceyi doğru ve yanlış olarak ayırırken diğer taraftan düşünce gücünü taklit edebilir? Aksine onun doğru ile yanlış düşünceyle ilgili hüküm verecek bir ayırt ediciye ihtiyacı vardır. Dolayısıyla bunların arası salt düşünce yoluyla ayırması mümkün değildir ve bu hususta Allah Teâlâ’ya ihtiyaç duyması kaçınılmazdır. Nitekim biz de doğru <u>fikr</u>i yanlış olanından ayırt etmede Allah’a iltica ederiz ki onunla hüküm verebilelim. Yine bize istediğimiz bir konuda fikrî bir çabaya ihtiyaç duymadan [vehbî bir] ilim vermesi için de Allaha yöneliriz.</p>
<p>Sûfîler bilgi hususunda Allah’a dayanmışlar ve fikirlerine ge­rektiğinden fazla önem vermemişlerdir. Sahih idrakte düşüncenin ulaşacağı son noktanın, fikrî delillerin duyularla alakalı şeylere dayanıyor olduğunu bilmişler ve duyuların yanıldığı ve kesin bilgi (bedîhiyyât) sunmadığına hükmetmişlerdir. Fakat sonrasında delil getiremedikleri için duyulara dayanan düşünceleri de almak zorunda kalmışlardır. Halbuki Allah Teâlâ’nın “<em>Bütün işler O’na döndürülür.&#8221;</em> buyurduğu üzere her işte Allah’a yönelmek evlâ olduğu gibi ilimde de Allah’a yönelmek gerekmektedir.</p>
<p>Şu hâlde ilim yoktur sadece ilm-i İlâhî vardır. Çünkü ilm-i ilâhı ilimlerin başı ve en değerlisidir. Şüphesiz ilmin değeri malûmun değerine göre artar. Allah Teâlâ bütün varlıkların en yücesi ve en büyüğü olduğuna göre O’nunla ilgili bilgi de aynı şekilde ilimlerin en yücesi ve en değerlisidir. Dolayısıyla sadece Allah alimdir ve her türlü noksanlıktan münezzehtir. Biz ise Allah’ı ve diğer şeyleri bilmede yalnızca Ona tâbi oluruz.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ın zatını isbatla ilgili kaidelerin İkincisi</strong> O&#8217;nun varlığını bilmekle ilgilidir. Bilmelisin ki aklın hükmüne göre malûm ya zorunlu (vâcib), ya imkânsız (muhal) ya da mümkündür (caiz). Bu üç şıktan başka şık bulunmadığına göre, malûm eğer yokluğu (‘adem) kabul etmiyorsa vâciptir. Eğer hem yokluğu aynı zaman­da hem de varlığı (vücûd) kabul ediyorsa caizdir. Fakat varlığı hiçbir şekilde kabul etmiyorsa imkânsızdır. Vâcib ve muhal için fail gerekli değilken caiz için gereklidir. Çünkü varlık ve yokluk bizatihi ‘adem ve vücûdu [var ve yok olmayı] kabul eder. Bu konunun ayrıntılı bir şekilde açıklaması şöyledir: Mesela, âlemin sonradan var olduğu kesinse ondan önce yokluğu gerekir.</p>
<p>Bu durumda varlıktan önce yokluk varsa âlemin yokluğu ve varlı­ğı mümkün olup varlığı kendi zâtından kaynaklanmaz, aksine kendi dışındaki şeylerle alakalıdır. Aklın imkanı dahilinde her iki taraf (adem ve vücûd) eşit olduğuna göre [âlemin] varlığın veya yokluğunu tercih edecek birisinin (müreccih) olması gerekir; aksi halde âlem bulunduğu durumda kalıp yok olmaya devam edecektir. Yine âlemin varlığa çıkacağı vakti diğer vakitlere göre belirleyecek birisinin (muhassis) bulunması gerekir; yoksa onun varlığı için belirlenen vakit diğerlerinden daha evla olmazdı. Sonra [âlemin varlığını] tercih eden ve belirleyen kişinin varlığı zâtı itibariyle zorunlu (vâcibu’l-vücûd) olmalıdır. Çünkü eğer varlığı ve yokluğu mümkün (câizu l-vücûd) olursa, kendisini var kılacak bir başka müreccihe ihtiyaç duyar, o da bir başkasına ve bu durum sonsuza kadar böyle devam edip gider veya sonunda varlığı kendinden olan bir zâta dayanır ki O da <u>Allah</u> Teâlâ’dır.</p>
<p><strong>İsbat-ı zatla ilgili kaidelerin üçüncüsü</strong> Allah Teâlâ’nın kıde­minin bilinmesidir. Allah Teâlâ’nın zâtı açısından vâcibü’l-vücûd olduğu sabit ve kesin olunca kıdemi de sabit olur. Kıdemi sabit olunca yokluğu (‘adem) muhaldir; çünkü O’nun varlığını gerek­tiren zâtı ezelde ve ebedde kâimdir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü</strong> Allah Teâlâ’nın bekâsını bilmektir. Cenâb-ı Hakk’ın zâtı açısından vâcibü’l-vücûd olduğu sabit ve kesin olunca bekâsı da sabit olur. O, başlangıcı olmaksızın Evvel, sonu olma­yan Ahir, misli ve benzeri bulunmayan Zâhir ve hayalle idraki mümkün olmayan Bâtın’dır.</p>
<p><strong>Beşincisi</strong> Allah Teâlâ’nın cevher, cisim ve araz olmadığının bi­linmesidir. Yukarıda söylediklerimiz göz önünde bulundurulursa bilinmelidir ki bir kimsenin Allah’ı cevher, cisim ve araz şeklinde isimlendirmesi doğru değildir. Bunların tümü, Allah Teâlâ hak­kında kullanılması mümkün olmayan manalardır. Yine bu gibi şeylerle O’nu isimlendirmek hem dil hem de din açısından caiz değildir. Dil açısından bakıldığında lafız vazolunduğu anlamın dışında kullanılmış olur. Şeriat açısından ise tevkife riayet Allah’ı isimlendirmede şarttır.<sup>5</sup> Nitekim Allah Teâlâ ilaçlan bildiğinden &#8216;dolayi ne tabib; helâl, haram, hudûd ve ahkâmı bildiğinden dolayı ne de fakih olarak isimlendirilebilir. Bu isimlerde tevkif olmadığı için Cenâb-ı Hakk’ı bunlarla isimlendirmek caiz değildir. Nasıl olsun ki! Bunlar terkîb ve sonradan var olma (hudûs) anlamlarını akla getirmektedir. Dolayısıyla bunların Allah hakkında kulla­nılması kesinlikle caiz değildir.</p>
<p><strong>Altıncısı </strong>Allah Teâlâ’nın mekândan münezzeh olduğunu bil­mektir. Cenâb-ı Hak ezelde kevn ve mekandan, dehr ve zamandan önce azamet ve celâl sıfatlarıyla tek olarak vardır. Çünkü mekân Allah’ın yarattığı cevherlerden ve cisimlerden oluşmuştur. Dehr de Allah’ın belirlediği zaman ve vakitlerden ibarettir. Bunların hepsi hudûs özelliğini taşır. Biz ise zaman ve mekânı Allah’ın bize tanıtmasıyla biliriz. Nitekim O dileseydi bizi zaman ve mekânı bilemeyecek şekilde yaratırdı. Bizi mekânda yarattı, dilese mekân olmaksızın yaratırdı. Böylece biz aklımızın hükümlerinden ha­reketle bir mekân olmadan var olmayacağımızı öğrendik. Bu hükümleri ise onlardan yola çıkarak ma’kûlü anlamamız ve malûm olanı bilmemiz için hazırladı. Dileseydi hükümleri bizim için hazırlamazdı. O’nun kudret âlemleri sınırsızdır ve dilemesinin (meşîet) şaşırtıcılıkları gizli değildir. Sahip olduğumuz ilim de akıl da O’nun âlemlerinden bir âlemdir. Diğer yandan “Allah Teâlâ dileseydi bizi mekânsız yaratırdı” şeklindeki sözüm imkânsızmış gibi düşünülmesin. O, mekânı da mekansız yaratmıştır. Çünkü mekânın mekânı olsaydı bu durum teselsüle sebep olurdu. Sen kudreti aklınla sınırlayamazsın. Zira aklın gücü ancak hikmeti siniri andırabilir fakat kudreti sınırlandıramaz.</p>
<p><strong>Yedincisi</strong> Allah’ın cihetten münezzeh olduğunu bilmektir. Yukarıda zikredilen hususlardan öğrendik ki Allah Teala kainatta bir cihet üzere bulunmaz. Çünkü mekan ve mekanda yaratılanlar O’nun eseridir ve yine hem zaman hem de takdir edilen şeylerin hepsi O’nun âlemlerinden bir alem olup kudretinin büyüklü­ğünün küçücük bir örneğidir. Şu halde zaman, mekan, O nun mülk, şehadet ve hikmet âlemlerinden zuhura getirdiği şeyler böyle bir zâtı nasıl kuşatıp sınırlandırabilir?</p>
<p>Bize ihsan edilen ve kendisiyle tasarrufta bulunduğumuz akıl bu âlemle ilgili işlerden sorumludur. Dolayısıyla arştan yere ka­dar olan âlem ve bu âlemi anlayan, kavrayan, bilen, cisimlere, cevherlere ve arazlara ayıran akılla beraber bunların hepsi O’nun âlemlerinden biridir. Yine bu âlemin görüntüsü, ihtiva ettiği şeyle­rin suretleri olup bunları akıl sahipleri kavrayabilirler. Bu suretler arasında ise yer, gök, su, ateş, hava, arş, kürsü, cinler, ins<u>anlar,</u> felekler, melekler, renkler, kevnler, gök <u>cisiml</u>eri, güneş, ay ve gök katmanlarının derinliklerinde bulunan yıldızlar yer almaktadır. Hardal tanesi kâinata nispetle ne kadar küçükse bunlar da ilahı azamete nispetle o denli daha küçük ve daha önemsizdir. Bunları duyup anladığına göre Allah Teâlâ, âlemin dâhilinde mi yoksa hâricinde midir kıyasım kalbinden söküp at. Sen ne kadar küçük­sün, sen gerçekten çok küçüksün ve ilmin de oldukça küçüktür! Şayet basiret gözünü açabilseydin yaptığın kıyastan, fikrinden, vehminden, hayalinden dolayı mahcup olurdun.</p>
<p>Ey bilgisi az ve görüşü dar kişi! Kendin gibi düşüncenin de ancak belli sınırlan vardır ve kuşatılabilecek şeyleri üretir. Ey yönlerle kuşatılan kimse! ilmin ancak bu yönlere bağlı olarak hüküm verebilir ki onlar da âlemin cüzleridirler. Böylece sen âlemin Allah’ın azametine nispetle ne kadar küçük olduğunu öğrenmiş oldun. Âlemlerin Rabbi olan Allah yüceler yücesidir.</p>
<p><strong>Sekizincisi </strong>Allah Teâlâ’nın görülebilmesi hakkındadır. Pey­gamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) şöyle buyurmuştur: “Allah nurdan doksan dokuz perde ile Örtülüdür. Şayet bunlardan birisi bile açılacak olsa yüzünden (zat) yayılan nurlar ulaştıkları her şeyi yakıp yok ederdi.’*<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[6]</sup></a> Dolayısıyla Allah’ın bu dünyada gözle görülmesi imkânsızdır; çünkü bu âlem fanî, âhiret ise bakîdir. Öte yandan bu hadis iki şekilde anlaşılabilir: Hadiste de belirtildiği üzere bu perdelerden biri açılmış olsaydı her şeyi yakmış olurdu [yakmadığına göre açılmamıştır ve dolayısıyla rü’yetullah müm­kün değildir.] Bu açıdan bakarak rü&#8217;yeti inkâr eden kimse için hadis delildir. Aynı şekilde hadis rü&#8217;yete inananlar için de delildir.</p>
<p>Şöyle ki: Resulullah bu perdelerin açılmasının yakmak ve ifnâ etmekle bilinebileceğini söylemiştir. Kul karâr yurduna (dâru’l- karâr) yerleşip bekâ ve istikrar elbisesini giydiğinde ardından nurlar denizinde yüzmeye başlayıp sıdk makamına (mak adü’s- sıdk) ve vuslat yaygısına oturduğunda fena ve zevâl olma bağından kurtulur, işte o zaman perdeler açılır, Allah’ın azameti (sübuhât) tecelli eder ve kul yanmaktan ve fenâ bulmaktan emin olacağı bir mahalle kavuşur. Artık dünyevî sıfatlar özellik değiştirir, tecelli kadehleri her doldurulduğunda kul daha fazlasını ister. Şu hâlde kalpler Allah Teala yı dünyada iman nazarıyla, gözler de âhirette iyan nazarıyla apaçık görür. Nitekim Peygamberimiz “Sizler Rabbinizi kıyamet gününde, dolunayın olduğu bir gecede ayı gördüğü gibi görürsünüz ve O’nu görme hususunda birbirini­zin görmesine engel olmazsınız”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[7]</sup></a> buyurmuştur. Hadiste görme yönü benzetilmiş yoksa görünen görünene benzetilmemiştir. [Yani benzetme dolunay gecesinde ayın net görünmesi açısından yapılmış yoksa Cenâb-ı Hak aya benzetilmemiştir.]</p>
<p>Âlimlerden bazılarının dünyada ihne’l-yakînden nasibi vardır. Onlardan mertebeleri daha yüksek olanların ise ayne’l-yakînden nasiplen vardır. Nitekim içlerinden bazısı “Kalbim Rabbimi gördü”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[8]</sup></a> demiştir. Yine iman hususunda daha önce bulunduğu mertebeden daha ileri bir mertebe kendisine açılınca Harise “Ger­çek bir mümin oldum”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[9]</sup></a> derken bu anlamda Mu az b. Cebel de “Geliniz bir saat iman edelim&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[10]</sup></a> demiştir. Bu husus imanın yük­selmesine, artmasına ve eksilmesine işaret etmektedir. Âlimlerden bir kısmı imanın artacağına veya eksilebileceğine inanırken bir kısmı da imanda artma ve eksilme olmayacağını söylemişlerdir. Bu husustaki her bir sözün kendine göre bir manası ve yorumu vardır. Zâhid ve muttaki âlimlerden bir grup için ayne’l-yakîn söz konusu olabilir ve bu takdirde onlara göre rü’yet aynî [bizatihi gözle görme şeklinde] olacaktır. Kıyamet gününde de onların rü’yet hususunda ulaşmış oldukları mertebeleri daha da artar.</p>
<p>Ey ru&#8217;yeti inkâr eden kişi! Mesele senin anladığın gibi değildir. Çünkü sen görmenin ancak uygun bir mesafe ve hava şartlarının müsait olması koşuluyla gözbebeğinden yayılan ışıklar vasıtasıyla gerçekleştiği şeklinde anlıyorsun. Senin anladığın bu saha mülk ve şehadet âlemiyle alakalıdır. Halbuki göz ve gözbebeği, kıyamet gününde bizim dünyada anladığımız tabiatları üzere kalmayıp değişir. Kudret hikmete, hikmet kudrete, kalp göze ve göz kalbe açılır. Yine hava ve ışıklar senin anladığından başka olup renkler ve kevnler de senin alıştığından ve bildiğinden farklı olacaktır.</p>
<p><em>O gün yer başka bir yere, gökler de başka göklere dönüştürülür ve in­sanlar bir ve Kahhâr (her şeyin üzerinde yegâne hâkim) olan Allah&#8217;ın huzuruna çıkarlar.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[11]</strong></sup></a></em></p>
<p>Ey mülk ve şehadet âleminde sınırlı kalmış kişi! Melekût ve gayb âlemine yüksel; perdelerden, araç, gereç ve aletlerden kurtul ve Allah’a iman ettim, de. Hiç kuşkusuz müminler Allah’ı göreceklerdir. Kâfirler ise Kur’ân’ın haber verdiği ve doğruluğuna apaçık burhan ve delil getirdiği üzere O’nu görmekten alıkonul­muşlardır. Bu alan başlı başına bir ilimdir ve dünyada bu sahayı bilen nice âlimler vardır. Gel sen onları ara ve onlarla birlikte bulun ki bereketleri seni kaplasın; basiretin açılsın da kudretin hikmete nasıl yol bulduğunu bilesin. Böylece işittiğin her şeyi bizatihi görür ve müşahede edip “ <em>Gözler O’nu idrak edemez. O gözleri idrak eder”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup><strong>[12]</strong></sup></a></em> âyetini [rü’yet hususunda] delil getirmezsin; çünkü bu âyette rü’yeti imkânsız kılan bir delil yoktur.</p>
<p>Bilmelisin ki âhirette göz dünyadaki kalp mesabesindedir. Kalp bilir ve görür fakat idrak edemez. Çünkü idrak başkadır, görmek başkadır. Allah kalp tarafından görülür ve bilinir fakat idrak edilemez. Aynı şekilde kıyamet gününde gözle görülür fakat idrak olunamaz. Zira O, idrak edilemeyecek kadar yücedir. Aynı zamanda idrak bir şeyde bulunma, beraber olma (iştirak) gibi anlamları ifade eder. Cenâb-ı Hak ise birdir; eşi, benzeri ve dengi yoktur,</p>
<p><strong>Dokuzuncusu </strong>Allah Teâlâ’nın bir olduğunu (vahdaniyet) bilme hakkındadır. Tevhid ve tenzihi doğru kalp bilir, selim akıl buna hükmeder ve derin ilim sahibi (râsih) âlimler de Allah’ın kendisi için şahitlik ettiği şeye şahitlik ederler. Nitekim <em>“Allah,           </em><em>melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şahitlik ettiler. O’ndan başka ilah yoktur. O, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.</em> ”<sup>13</sup> Allah yücedir ve O’ndan başka ilah yoktur.</p>
<p>Yine O’nun zıddı, eşi, benzeri, misli, çocuğu, babası, yardımcısı ve dengi söz konusu değildir. Vehimler Allah’ın azametinin key­fiyetini idrak edemez; zihinler kibriyâsının yüceliğine ulaşamaz; tesir, tağyir, elemler, hastalıklar, uyuklama, uyku, ayrılık ve bir araya gelme O’nun mukaddes zâtını değiştiremez. Hak Teâlâ vesveselerin akla getirdiği ve duyuların şekillendirdiği şeylerden yücedir; kıyasın hüküm verdiği şeylerden büyüktür. Hiçbir hayal O’nu tasvir edemez ve hiçbir örnek O na benzemez. Zeval bulmak asla O’na arız olmaz. O’nun için intikal söz konusu değildir. Yine hiçbir fikir O’na ulaşamaz ve hiçbir zikir O’nu kuşatamaz. Allah Kayyûm’dur, ezelîdir, daimî ve ebedîdir. O&#8217;nun ezeli olması ne zaman” sorusu, ebedî olması da ne zamana kadar sorusuyla sınırlandırılamaz. Her türlü tağyir ve tesirden uzaktır. “Nerede ve hangi zamandadır?** diye sorarsan Allah zaman ve mekandan öncedir. “Nasıldır?” diye sorarsan O, ona benzeme ve dengi ol­manın ötesindedir. Eğer delil istersen gözle görme (iyân), bilgiden (haber) daha güçlüdür; beyan istersen kâinatın zerreleri beyan ve burhandır. Allah evvel, âhir, bâtın ve zahirdir. Başlangıçlar (evâil) ve sonlar (evâhir) O nun ezeliyet ve ebediyetinde kaybolmuştur.</p>
<p>Onuncusu teşbihi nefyetme hakkındadır. Allah Teâlâ <em>“O’nun benzeri hiçbir şey yoktur. O, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir <sup>14 </sup></em>buyurmaktadır. Bir olan zâtının varlığı mekân, yön ve benzerleri gibi hakkında caiz olmayan her şeyden münezzeh olduğu şen ve aklî delillerle senin için sabit olduğuna göre âyet ve hadislerde geçen sıfatlarla ilgili istiva, nüzul, el, ayak, tereddüt ve hayret (taaccüb) etme ve diğer şeyleri teşbih ve ta’tîl ile değerlendirme. Bütün bunlar tevhidin delilidir. Şayet bunları Allah Teâlâ ve Resulullah (sallallahu aleyhi ve sellem) haber vermemiş olsalardı akıl, bu sahanın etrafında bile dolaşmaya cesaret edemez, yine akıl sahibi kimselerin akıllan ve zekâları bunları anlayamazdı. Allah Teâlâ kullarına haber verdiği şeylerle onlara yalanlaşmış, izhar ettikleriyle kendisine işaret etmiş, vech-i kibriyâsını örten perdelerden birini kaldırarak azamet ve yüceliğinin heybetinden az bir şeyi göstermiştir. O’nun sıfatlarıyla ilgili bütün haberler ilahı tecelliler, keşifler ve yüce lütuflardır. Bunları anlayan anla­mış, anlamayan da anlamamıştır. Sana yakın olduğu halde Allah Teâlâ’dan teşbih yoluyla uzaklaşma ve ta’tîl yoluyla da yaklaşmaya çalışma. İstivâyı mutlak olarak anla ve nasıl olduğunu düşünme. Diğer sıfatlarda da durum böyledir.</p>
<p>Ebû Bekir eş-Şibli&#8217;ye (rahimehullah) Allah Teâlâ’nın &#8221;<em>Rah­man arşa istivâ etti&#8221;15</em> ayetinin anlamını sorduklarında “Rahman ezelî, arş ise sonradan yaratılmıştır&#8221; cevabını vermiştir. O, böyle söyleyerek bir taraftan Hakk&#8217;ın [ezelî| varlığını kabul ederken diğer taraftan da O’na mekan atfetmeyi nefyetmiştir. Zira Allah zâtı ile mevcuttur, eşya be tümüyle O’nun hikmeti üzere dilediği şekilde mevcuttur. Yine İmâm-ı A’zâm hazretlerine istivanın anlamı sorulduğunda &#8220;Kim Allah Teâlâ gökte mi yoksa yerde midir? derse kâfir olmuştur” şeklinde cevap vermiştir. Çünkü bu söz Allaha ait bir mekânın olduğunu akla getirir. Hakka ait bir mekânın bulunduğunu vehmeden kimse müşebbihe [Allah’ı mahlûkata benzetenlerden] olur. Aynı soru imam Malik haz­retlerine sorulduğunda “İstivanın Kuran’da yer aldığı malûm keyfiyeti ise meçhuldür. İstivaya <u>inanmak</u> vacip, onunla ilgi­li soru sormak ise bid attır” demiştir, <u>imam</u> Şafiî hazretleri de &#8220;İstivâ teşbih o<u>lmak</u>sızın Allah Teâlâ’nın haber verdiği gibidir, temsil olmaksızın da doğrudur. Nefsimi onu <u>anlama</u> konusunda eksik görüyorum ve bu konuya dalmaktan kendimi bütünüyle  alıkoyuyorum” demiştir. İmam Ahmed b. Hanbel hazretleri ise “İstiva zannedildiği şekilde değil Allah Teâlâ’nın haber verdiği  şekildedir” demiştir.</p>
<p>Dört imamın konuyla ilgili görüşleri böyledir. Her kim imam­lar arasında sahih itikad konusunda bir ayrılığın bulunduğunu zannederse onlara en büyük iftirayı atmış, haklarında suizanda bulunmuş hatta edebe aykırı davrandığından gazabı hak etmiş olur. İmamların sıfatlarla ilgili âyet ve hadislerde vârid olanların tümüne yönelik itikadları böyledir. Sen de aynı şekilde bütün sıfatlarda onların benimsedikleri görüşlere uymalısın.</p>
<p>Abdüllatif Kudsi · &#8211; Hadi&#8217;l-Kulub İla Likai&#8217;l-Mahbub(Kalplerin Allah İle Buluşması) &#8211; ,syf: 21-31</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>2.Saff, 61/4.</p>
<p>3.Bakara, 2/282.</p>
<p>4.Hud,11/123</p>
<p>5 Allah’ı isimlendirmede O’nun bildirdiği isimleri kullanmaya <em>tevkifi</em> denir.İlahî isimlerin tevkîfî olduğunu kabul eden âlimler, övgü iride etse bile naslarda yer almayan kavramların Allah’a nispet edilmesine karşı çıkmış­lardır.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[6]</a> Benzer bir hadis için bkz. Müslim, iman, 293; îbn Mâce, Mukaddime, 13.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[7]</a> Buhârî, Tevhid, 24; Müslim, <u>İman,</u> 299, Zühd, 16.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[8]</a> İmam Gazzâlî, <em>İhyâu ulûmiddin,</em> <u>(Kahir</u>e 1969), <u>ITT,</u> 14.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[9]</a> İbn Ebû Şeybe, <em>el-Musannef,</em> (Riyad 2006), 15/623, no. 31063.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[10]</a> Buharı, iman, 1.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[11]</a> İbrahim, 14/48.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[12]</a> Enam, 6/103.</p>
<p>13 Âl—i Imrân, 3/18.</p>
<p>14 Şûra, 42/11.</p>
<p>15 Tâ-Hâ. 20/5.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/">İlâhi Zâtın İspatı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilahi-zatin-ispati/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alemin Hudusu ve Yaratıcının Vücubu1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/alemin-hudusu-ve-yaraticinin-vu%cc%88cubu1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/alemin-hudusu-ve-yaraticinin-vu%cc%88cubu1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Jan 2022 15:35:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[A'raz]]></category>
		<category><![CDATA[Alemin Hudusu]]></category>
		<category><![CDATA[cevher]]></category>
		<category><![CDATA[cisim]]></category>
		<category><![CDATA[Nûreddin es-Sâbûnî]]></category>
		<category><![CDATA[Yaratıcının Vücubu1]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25852</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Nureddin es-Sabuni) [Nureddin es-Sabuni (ö.1184) Matüridi gelen-ek-inin sistemleş­mesinde ve yaygınlaşmasına katkısı olan önemli mütefekkirler­den biridir. Sabuni&#8217;nin, Fahreddin er-Razi ile yaptığı münazara­lar meşhurdur. Hayrettin Nebi Güdekli, kelam ilminde söz sahibi olan yeni ku­şak akademisyenler arasında yer almaktadır. Kelamın Tümel Bir Disiplin Olarak İnşası adlı oldukça başarılı bir çalışmanın sahibi olan Güdekli, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alemin-hudusu-ve-yaraticinin-vu%cc%88cubu1/">Alemin Hudusu ve Yaratıcının Vücubu1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" title="Page 536">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23051 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg" alt="" width="391" height="263" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-600x403.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-613x414.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg 640w" sizes="(max-width: 391px) 100vw, 391px" /></p>
<p>(Nureddin es-Sabuni)</p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><em>[Nureddin es-Sabuni (ö.1184) Matüridi gelen-ek-inin sistemleş­mesinde ve yaygınlaşmasına katkısı olan önemli mütefekkirler­den biridir. Sabuni&#8217;nin, Fahreddin er-Razi ile yaptığı münazara­lar meşhurdur.</em></p>
<p><em>Hayrettin Nebi Güdekli, kelam ilminde söz sahibi olan yeni ku­şak akademisyenler arasında yer almaktadır. Kelamın Tümel Bir Disiplin Olarak İnşası adlı oldukça başarılı bir çalışmanın sahibi olan Güdekli, halen Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde çalışmalarına devam etmektedir.]</em></p>
<p>Bu bölümde &#8220;alem&#8221;in anlamının tarifine, &#8220;hadis&#8221; ve &#8220;kadim&#8221;in anlam­larının açıklanmasına gereksinim duyarız. Oyleyse şöyle deriz: Alem, Allah Teala&#8217;nın dışındaki şeylere verilen bir isimdir; çünkü alem,Allah Teala&#8217;nın zatının ve sıfatlarının varlığına işarettir (alem). Bu, kelamcılar (ehlü hazihi&#8217;s-sına&#8217;a) nezdinde tercih edilen görüştür. Alem, a&#8217;yan ve a&#8217;raz ol­mak üzere iki kısımdır. A&#8217;yan zatlarıyla kaim ve kaim olduğu [yani bulundu­ğu] mahalden ayrılması mümkün olandır (yecuzu). A&#8217;raz ise zatlarıyla kaim olmayan, sürekliliği (devam) bulunmayan ve bulunduğu mahalden ayrılma­sı mümkün olmayandır. Sonra a&#8217;yan, iki kısma ayrılır: [Birincisi], müfred ve cevher olarak isimlendirilir; bu, bölünemeyen cüzdür (el-cüz ellezl la yetecez­ ze&#8217;). [İkincisi] ise mürekkeptir ve cisim olarak isimlendirilir. Cismin en azı iki cevherdir. Söz konusu her iki kısımda tartışma (hilaf) bulunmaktadır.</p>
<p>Cevhere gelince;felasifenin tamamı, Mu&#8217;tezile&#8217;nin bir kısmı, Yunanlı hakim­ler ve Matematikçiler gibi evailden pek çok kimse bölünemeyen cüzün varlı­ğını inkar ederek şöyle dediler: &#8220;Fiilen veya aklen sonsuza kadar bölünmesi düşünülemeyen hiçbir cüz yoktur&#8221;. Bu görüş, geçersizdir (fasid). Çünkü bu [görüş], hardal tanesinin cüzlerinin sonsuz olduğunu bildirmekte ve hardal tanesinin dağdan daha küçük olmamasını ve dağında hardal tanesinden da­ha büyük olmamasını gerektirmektedir. Çünkü [dağ ve hardal tanesinden] her birinin cüzleri sonsuzdur (la-tetenaha). Bir sonsuz ise [başka bir] sonsuz­ dan nasıl daha küçük veya daha büyük olabilir? [Onlara] şöyle sorarız: Cismin cüzlerindeki birleşme (ictima) cismin zatı sebebiyle [mi], yoksa Allah Teala&#8217;nın cisimde [birleşmeyi] yaratması sebebiyle [mi]dir? Eğer: &#8220;[Cismin] zatı sebe­biyledir&#8221; derse, birleşmeyi gerektiren zat var oldukça (kıyam) cismin ayrılması nasıl düşünülebilir? Eğer: &#8220;Allah Teala&#8217;nın cisimde birleşmeyi yaratması sebe­biyledir&#8221; derse, bu durumda şöyle sorarız: &#8220;Allah cisimde birleşmeye karşılık [yani birleşmeyi değil de] ayrılmayı yaratmaya kadir midir, değil midir? Eğer: &#8220;Kadir değildir&#8221; derse, O&#8217;nu acz ile nitelemiş olur. Eğer: &#8220;Kadirdir&#8221; derse bu durumda da bölünemeyen cüz sabit olmuş olur.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 537">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Onlar şunu söyleyerek bu ilzamdan kurtulacaklarını sandılar: &#8220;Varlığı dü­şünülemeyen şeye kudretin yönelmesi söz konusu olamaz. Öyleyse bu, aczin sübutunu gerektirmez. Aksine söz konusu şey imkansız olduğu için, [Allah] ona kadir olmakla nitelenemez. Cismin parçalarının tamamında bölünmenin ya­ratılması da böyle bir şeydir. Bu durumda ona şöyle sorarız: &#8220;Ne dersin, hak­kında tartışma yaptığımız cüzdeki bölünme sana göre mümkün mü; yoksa imkansız mıdır? Eğer: &#8220;Mümkündür&#8221; dersen, Allah&#8217;ı ona kadir olmakla ni­telemen gerekir. Eğer: &#8220;İmkansızdır&#8221; dersen, bizim iddia ettiğimiz şey doğ­ru olur. O da bölünemeyen cüzdür. Çünkü biz, &#8220;bölünemeyen&#8221; sözümüzle, sadece akılda parçalara ayrılması (teb&#8217;iz) ve bölünmesi (teczie) imkansız olan şeyi kasd ediyoruz.</p>
<p>Cisme gelince, o mürekkeptir. Cismin en azı da iki cevherden oluşur. Çün­kü iki cevherden daha az olan şeyde terkib düşünülemez. Matematikçilerin tamamı, Mu&#8217;tezile&#8217;nin büyük çoğunluğu ve ashabımızın ilk dönem bilginle­ri (evail) nezdinde cisim, uzunluk, genişlik ve derinlik şeklinde üç boyuta sa­hip olan şeydir. Onlarca [buradaki] temel prensip (asıl), bölünemeyen cüzü, &#8220;nokta&#8221; olarak isimlendirmeleridir. [Buna göre] cüz, bir yanından başka bir cüzle birleştiğinde uzunluk meydana gelir ve bu uzunluk çizgi (hat) olarak isimlendirilir. O, [yani bu iki cüz] bir taraftan başkasıyla [yani başka iki cüz­ le] birleştiğinde, uzunluk ve genişlik bir araya gelmiş olur ve bu [birleşme] yüzey (satıh) olarak isimlendirilir. Sonra [bu cüzler] üst ve alt taraflarından aynı şekilde [yani dört cüzle] birleştiğinde, uzunluk genişlik ve derinlik hasıl olur. İşte bu durumda onu cisim olarak isimlendirirler. [Buna göre] cisim an­cak sekiz cüzden meydana gelmiş olur.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 538">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Bu hükmün burhanı yoktur. Çünkü cisim, kelimenin gerçek anlamında &lt;fi hakikatil-lüğa) mutlak terkibden ibarettir. Cevherin [başka] bir cevherle birleş­mesiyle (ictima) terekküb meydana gelir. Bu durumda o, cisim olur. Bunun de­lili şudur: Cisim, tek bir cüz artmasıyla (ziyade), başka bir cisme eklendiğinde, birinin: &#8220;Bu, diğerinden daha iridir&#8221; (haza ecsem min zalike) demesi imkansız olmaz. Bir şeye &#8220;cisim&#8221; ismini vermek için tek bir yönle birleşmek (terekküb) kafi gelmeseydi, tek bir yönle birleşme fazlalığına (ziyadetü terekküb) sahip olan şeye, &#8220;daha iridir&#8221; (ecsem) lafzının kullanılması doğru olmazdı. Sözgeli­mi a&#8217;lem [yani daha iyi bilen] ismi böyledir, çünkü ilim manasında ziyadesi bulunan zata, başkasından üstün olduğu için, [a&#8217;Iem] denir. &#8220;Ecsem&#8221; de böy­ledir. O, cisim manasında kendisi için ziyade meydana geldiği zaman doğru olur. Bu itibara göre cisim, müterekkib, mü&#8217;telif ve müctemi olur. Ancak as­habımızın muhakkik bilginleri, cismin tanımında şu sözleri tercih ettiler: Ci­sim, bir araya gelmiş (müctemian), birleşmiş (müterekkiban) veya telif edilmiş (mü &#8216;telifan) iki ve daha fazla şeydir. 2 İşte bu, doğru bir tanımdır.</p>
<p>Araz, dilde, devamı olmayan şeye verilen bir isimdir. Bu sebeple bulut, arız [gelip geçici] olarak; yok olması çabuk olan (serfatü&#8217;z-zeval) zata bitişen (tarf) illet de &#8220;ariza&#8221; olarak isimlendirildi. Mütekellimfne göre araz, cevherler ve ci­simlerle kaim olan sıfatlara verilen isimdir. Onlar, cevherler ve cisimlerin zat­ları üzerine zfüttirler. Sözgelimi renkler, oluşlar (ekvan), tatlar, kokular, sesler, kudretler ve iradeler gibi. Arazların yaklaşık otuz küsür nevi bulunmaktadır.</p>
<p>Dehriyye, Seneviyye ve Mu&#8217;tezile&#8217;nin birkısmı arazların zattan başka (verae&#8217;z­ zat) manalar olmasını inkar ettiler. Onlar nezdinde arazlar, zatın aynıdır. Araz­ ların zatın dışında manalar olduğunun delili şudur: Biz siyah bir saç teli gör­ düğümüzde, sonra onu beyaz olarak görürsek, bu durumda, birinin çıkıp &#8220;Bu saç, o saçın aynıdır&#8221; demesi, imkansız bir şey olmaz. Ancak burada &#8220;Bu renk, o renkten başkadır&#8221; denilir. Öyleyse siyahlık ile beyazlık arasındaki başkalık (mugayeret), iki halde de saç telinin aynı olmasına rağmen, rengin saçtan baş­ ka olduğuna delalet etmektedir.</p>
<p>Bunu [yani buradaki akıl yürütmeyi sebr ve] taksim ile ifade etsek şöyle deriz: Birinci durumda söz konusu saç telinin siyahlığı, ya zatından dolayı, ya da başka bir manadan dolayıdır. Eğer: &#8220;Zatından dolayıdır&#8221; dersen, siyahlı­ğı gerektiren zat var oldukça, siyahlığın yok olması imkansız olurdu. Öyley­ se saç telinin zat değil de bir mana sebebiyle siyah olduğu sabit olmuş olur. İşte bu [mana] ise siyahlıktır. Zatın her iki halde de aynı olmasına rağmen siyahlık, beyazlıkla değişiyorsa, [o zaman] siyahlık ve beyazlığın zattan başka [şeyler] olduğu bilinmiş olur.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 539">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hadis ve kadimin anlamının beyanıyla ilgili olarak şunu söyleriz: Hadis, yok iken var olan şeydir (mtı-lem yekün fe-ktıne). Kadim ise varlığının başlan­gıcı olmayandır. Bu kısımları bildiğimizde şöyle deriz: Cevherler ve cisimle­rin arazlardan ayrılması (hulüvv) düşünülemez. Arazların tamamı da hadistir. Biz bir kısım arazların hudusunu, duyu ve müşahede ile, bir kısım arazların hudusunu ise delil hükmü [yani akıl yürütme] ile biliriz. Bunun açıklaması şudur: Duran bir cisim (sükun) hareket ettiği zaman hareketin hudusunu du­yu ve müşahede ile; sükunun hudusunu ise delille biliriz. Çünkü o [sükun], zıddının [yani hareketin] hudusuyle yok olur. Şayet sükun kadim olmuş ol­ saydı, [hiçbir zaman] yok olmazdı. Zira Allah Teala&#8217;nın kıdemini açıklarken ifade ettiğimiz gibi kadimin yok olması imkansızdır. Öyleyse cevherler ve ci­simlerin, hadis arazlardan ayrılamadığı sabit oldu.</p>
<p><strong>Soru:</strong> &#8220;Hareket hadis, sükun da yok olmuş değildir, ancak hareket ortaya çıkınca, sükun gizlenmiş, sonra sükun ortaya çıkınca da hareket gizlenmiş­tir&#8221; diyen birini veya &#8220;Hareket bir mekandan [başka] bir mekana intikal et­miş, sükun da bir mekandan başka bir mekana intikal etmiştir&#8221; diyen birini nasıl inkar edersiniz?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu saçma sapan bir vesvesedir. Çünkü kümun ve zuhur, ancak be­ kası düşünülen bir şey için söz konusu olur. Bekası olmayan bir şeyin intika­linden bahsetmek ise muhaldir. İstitaat meselesinde sana açıklanacağı gibi arazların tamamı, bekası imkansız olan şeylerdir. Öyleyse nasıl bir araz hak­ kında kümun ve zuhur düşünülebilir veya nasıl onu intikal etme ile niteler­sin? Çünkü şayet o gizli (kumin) olup [sonra] ortaya çıkmış olsaydı, o zaman hareket ve sükun, aynı zatta, aynı mekanda ve aynı zamanda söz konusu olur­du. Bu durumda da zat bu haldeyken duran-hareketli (sakinen müteharriken) olurdu. Çünkü intikal, harekettir ve hareketin sükunda bulunması (kıytımül- hareket bi&#8217;s-sükun) muhaldir.</p>
<p>Ne var ki bu ilzam söz konusu muhal ile savuşturulamaz. Çünkü biz, kümiln ve zuhurun kendisi hakkında konuşuyoruz. Öyleyse şöyle deriz: Zuhur, anın hadis olmasıdır, onunla kümun ha.hl ve yok olur. Kadim ise yokluğu kabul et­mez. Bu durumda zuhurun hudusu, duyu ile (mahsüs); kümunun hudusu ise delille bilinir (medlül). Cisim ise söz konusu iki şeyin birinden asla ayrılamaz. Öyleyse cisim havadisten ayrılamaz. &#8220;Cisimlerin havadisten ayrılması düşü­nülemez&#8221; [önermesi] sabit olunca -ki havadis arazlardır-, cisimlerin havadis­ ten önce bulunamayacağı da aynı şekilde sabit olur. Çünkü önce bulunmak demek, kuşkusuz, ayrı olmak (hulüv) anlamına gelir. Hadisten önce bulun­mayan şey de kesinlikle hadistir. Cisim hadis olunca, onun gerçek anlamda kadim olması da imkansız olur. Çünkü kadim, varlığının başlangıcı olmayandır. Hadis ise varlığının başlangıcı olandır. Öyleyse bu sözle, Dehriyye ve fela­sifenin: &#8220;Alem kadimdir&#8221; görüşleri batıl oldu. Aynı şekilde felasifeden Asha­bül-HeyuIa&#8217;nın: &#8220;Alem muhdestir&#8221;, sözü de batıl oldu. Çünkü onlar, alemin, heyula olarak isimlendirdikleri kadim bir asıldan meydana geldiğini düşünür­ler. Heyula ile &#8220;ilk heyet&#8221;i kastederler. İlk heyetin değişmesi, [zaten] onun ka­dim olmadığına delalet eder. Çünkü kadim, asla yokluğu kabul etmez.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 540">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Alemin hadis olduğunu delil ile ispat edince, onun öncesinde yokluğun bulunduğu da sabit olmuş olur. Öncesinde yokluk bulunan şeyin, varlık ve yokluğu mümkündür (caiz). Onun varlığı, zatının gereklerinden (mukteziyat) olmayınca, kendisi dışındaki bir şeye taalluk eder. Aklın imkanında her iki taraf da eşit olunca, iki mümkün [taraftan] birini diğerine tercih eden bir mü­reccih bulunmalıdır. Aksi halde o, olduğu şeye yönelik bir devamlılık (ibka) ile yokluk üzerine baki kalırdı. Öyleyse alemin, diğer vakitler arasından var olma vaktini belirleyen bir belirleyicisi (muhassis) olmalıdır. Aksi halde onun var olma vakti, başka bir vakitte [var olmasından] daha uygun olmazdı. Son­ra müreccih ve muhassisin &#8220;Vacibü l-Vücud li-zatihi&#8221; olması gerekir. Çünkü onun varlığı mümkün olsaydı (caiz), o zaman, kendisini var edecek bir mü­reccihe muhtaç olurdu, ki bu da bir başkasına muhtaç olacak [ve] bu durum böyle sonsuza kadar geriye gidecekti; ya da Vacibül-Vücud olan bir varlık­ ta nihayete ererdi.</p>
<p>Vacibül-vüctidun li-zatihi olması gerekir, yoksa varlığını icab eden bir mana sebebiyle değil. Çünkü bir manadan dolayı olsaydı, bu mana, ya varlığı müm­kün (caizel-vücud) ya da varlığı zorunlu (vacibel-vücud) olurdu. Eğer bu mana, varlığı mümkün olursa, kendisinin varlığı mümkünken nasıl olur da zatını vacib yapabilir? Eğer bu mana vacibü l-vücud ise o zaman şöyle deriz: O za­tından dolayı mı yoksa bir manadan dolayı mı vacibül-vücuddur. Eğer: &#8220;bir manadan dolayı&#8221; derse, o zaman sual döner, sonsuza kadar geriye gidişler gündeme gelir. Eğer: &#8220;zatından dolayı&#8221; derse, bu da bizim başlangıçta söyle­diğimiz zat olacaktır. Bu durumda alemin, Vacibü1-Vücild bir yaratıcısının ih­dasıyla hadis olduğu sabit oldu. Onun zatından dolayı vacibü&#8217;l vücud olduğu sabit olunca, kadim olduğu da sabit olur. Varlığını mucib olan zatının eze­len ve ebeden var olması sebebiyle, kıdemi sabit olanın ademi imkansız olur.</p>
<p>Dile getirdiğimiz şeylerin tamamıyla, Allah Teala&#8217;yı cevher, cisim ve araz olarak isimlendirmenin mümkün olmadığı da bilinmiş olur. Çünkü cevher, müfred cüzdür. O terkipte asıldır. Kendisine bir benzeri bitiştiğinde cisim olur. Cisim ise müctemi iki veya daha fazla cüzdür. Araz ise cevherler ve ci­simlere arız olan şeydir, üstelik hakkında beka ve devam imkansızdır. Bu an­lamların tamamı Allah hakkında imkansız olunca, O&#8217;na bu isimleri vermek de mümkün olmaz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 541">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>&#8220;O&#8217;nu bu anlamların sübutu olmaksızın, söz konusu isimlerle isimlendi­reni niçin inkar ediyorsunuz?&#8221; diye sorulursa şöyle deriz: Aklın delaleti, Al­lah Teala&#8217;nın zatına layık olmayan şeylerden tenzih edilmesini gerektirir. Eğer bu kabul edilecek olursa, o zaman aklın inkar edeceği şeyin dahi ötesine ge­ çilmiş olur.</p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Öyleyse, bu isimleri, lafzın vaz olunduğu anlamı irade etmeksizin, Allah Teala&#8217;nın zatı hakkında kullanmak, dil ve şeriat açısından yanlıştır. Dil açısın­dan yanlıştır. Çünkü bu, lafzı, lafzın vaz olunduğu anlamın dışında kullanmak demektir. Bu ise ancak mecaz yoluyla mümkün olur. Mecaz ise hakikat ve me­caz yerleri arasında bir tür münasebet şartıyla sahih olur. Sözgelimi esed is­mini, cesaretli birine vermek böyledir. Halk ile Allah Teala arasında ise hiçbir yönden münasebet yoktur. Bu, şeriat açısından da yanlıştır. Çünkü bu isim­lerin Allah Teala&#8217;ya verilmesinde tevkif [yani ilahi bildirim] şarttır. Bu sebep­ le, Allah Teala&#8217;yı, hastalık (edva) ve ilaçları (edviye) bilse de tabib olarak; helal ve haramın hükümlerini bilse de fakih olarak isimlendirmek caiz değildir. Bu isimlerin O&#8217;nun hakkında kullanılmasına yönelik ilahi bildirim (tevkif) gelme­yince, onları Allah Teala&#8217;ya ıtlak etmek caiz değildir. Nasıl caiz olabilir ki? Çünkü bu isimlerin O&#8217;nun hakkında kullanılması terekküb ve hudus anlamını ak­la getiriyor ediyor. Bu nedenle asla caiz değildir. Başarıya ulaştıran Allah&#8217;hr.</p>
<p>Derleyen:Recep Alpyağıl &#8211; Din Felsefesi Açısından Maturidi Gelen Ek-i,syf:538-543</p>
<p>1 Çev. Hayrettin Nebi Güdekli. Kaynak: Nureddin es-Sabuni, el-Kifayefil-Hidaye (nşr. Muhammed Aruçi), Beyrut: Darü İbn Hazm, 2014, s. 53-69. Not: Tercüme esnasında metne yaphğımız müda­heleler köşeli parantez ve dipnot ile gösterilmiştir.</p>
<p>2 Neşirde bu ifadeler, &#8220;el-müctemiilt&#8221;, &#8220;el-müterekkibat&#8221;, &#8220;el-mü&#8217;telifat&#8221; şeklinde çoğul olarak ya­ zılmıştır; ancak doğrusu &#8220;müctemiiln&#8221;, &#8220;müterekkiban&#8221; ve &#8220;mü&#8217;telifan&#8221; olmalıdır.</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alemin-hudusu-ve-yaraticinin-vu%cc%88cubu1/">Alemin Hudusu ve Yaratıcının Vücubu1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/alemin-hudusu-ve-yaraticinin-vu%cc%88cubu1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alemlerin Rabbinin Varlığı ve Birliği Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/alemlerin-rabbinin-varligi-ve-birligi-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/alemlerin-rabbinin-varligi-ve-birligi-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 12:41:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığı ve Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[Dukaginzade Taşlıcalı Yahya Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24322</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyayı yok iken var eden bu kudret, ne muhteşem bir kudrettir, Allah Allah! O Allah ki Hamîd&#8217;dir, Hâmid&#8217;dir, Hayy ve Ebededir. Vahîd&#8217;dir, Vâhid dir, Ferd ve Samed dir.(1)İki cihan ve güneş Allah&#8217;ın cemaline peçedir, onun güzelliğini örter. Nitekim güneşe bakalım, onun da ışığı zatına perde değil midir? Ama Allah&#8217;ın cemali sıfatlarına, özelliklerine yansımıştır; sıfatlan zatının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alemlerin-rabbinin-varligi-ve-birligi-uzerine/">Alemlerin Rabbinin Varlığı ve Birliği Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-15069 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/0e37ecfe11a138863d54d379ee54475a_ft_xl-1-1.jpg" alt="" width="401" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/0e37ecfe11a138863d54d379ee54475a_ft_xl-1-1.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/0e37ecfe11a138863d54d379ee54475a_ft_xl-1-1-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/0e37ecfe11a138863d54d379ee54475a_ft_xl-1-1-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></p>
<p>Dünyayı yok iken var eden bu kudret, ne muhteşem bir kudrettir, Allah Allah! O Allah ki Hamîd&#8217;dir, Hâmid&#8217;dir, Hayy ve Ebededir. Vahîd&#8217;dir, Vâhid dir, Ferd ve Samed dir.(1)İki cihan ve güneş Allah&#8217;ın cemaline peçedir, onun güzelliğini örter. Nitekim güneşe bakalım, onun da ışığı zatına perde değil midir? Ama Allah&#8217;ın cemali sıfatlarına, özelliklerine yansımıştır; sıfatlan zatının ışığını yansıtır. Allah&#8217;ın sıfatı sonsuz zevklerin yansıdığı bir aynadır ki akıl ve anlayış sa­hipleri o aynada bizzat Allah&#8217;ı görür. Ama her göz bakamaz o aynaya! O aynaya bakabilmek için saf ve temiz gözler gerek­lidir. Kirli gözler perde altında kalıp kör olmuştur, demek ki bu aynayı seyretmek de gözü açıklara kalmıştır!</p>
<p>Allah&#8217;ın nuru yağ olup güzellerin güzellik kandilini yak­mıştır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"></a><sup><a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></sup> Cisme can, donuk ve cansız bedenlere hayat vermiş­tir. Yaya benzer bu gökler ve ok misali bu kayar yıldızlar, me­teorlar Allah&#8217;ın varlığına ve birliğine işarettir.</p>
<p>İster hayvan olsun, ister insan, isterse de cin; hakikati bil­me konusunda hepsi sersem ve sarhoş gibidir. Çünkü varlık sahnesine yeni çıkan bu mahluklar, kendilerinden öncesini ne bilsin? O yüzden akıl rüzgârı hakikat bahçesine varamaz, öyleyse sen yürü var, Allah&#8217;ı bilmekte üstat ol; daha Bir&#8217;i bilmiyorsan, diğer sayıları nereden bileceksin? Dünyanın sahibini bilen dünyayı biliyor demektir, diyerek ancak ifade edebiliriz; bu ilmi daha fazla açıklamak çok zordur.</p>
<p>O Allah ki halka rahmet olarak Kadir gecesini<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> vermiştir. O Kadir gecesi ki Allah dostları için, bir sevgili olan hikmetin yanağındaki bendir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Diller Allah&#8217;ın emriyle konuşur, gökler onun zikriyle dö­ner. iki cihanı iki delil bilenin, Allah&#8217;ın birliğinden şüphesi olmaz.</p>
<p>Yeşil papağana benzeyen bitki yaprakları, dillerini titre­terek Allah&#8217;a yakanr.</p>
<p>Ahireti düşünmeyi alışkanlık hâline getirenler, gökyüzü dolabının dönerken çıkardığı sesleri duymaya başlar. Diğer yandan günahtan gözleri kör olanlar ne görürler ne işitirler, her şeyden habersizdirler. Göz yüceliklere açılmadıkça fanı dünya ehli yüksekleri göremez.</p>
<p>Duanı Allah&#8217;a et, böylece yüce âlemlere yüksel. Bu var­lık denizinin müşkülü hallolmaz, geri kalmış bir akıl ucuna bucağına erişemez bu denizin. Ama Allah&#8217;ın kulları Hak yo­lunda Hakk&#8217;ı gaye edinirlerse onlara bizzat mabutları Allah, yol gösterir.</p>
<p>Tek mutlak varlık olan Allah tasavvur edilemez; hakikat­le hakkı da ancak o bilir. Onun hâkim olduğu varlıklar âle­minde dünya, miktarca bir noktadan bile azdır. Az olsun, çok olsun dünya malının Allah katında bir zerre kadar kıymeti yoktur. Allah&#8217;ın cemali emsalsiz ve yeganedir, celaliyse tü- kenmemiş ve tükenmeyecektir. Baki olan sadece Allah Tea- la&#8217;dır, beka onun zatmdadır, dünya fanidir, işte o kadar!</p>
<p>Çayırlardaki sümbülleri, kara topraktaki kızıl gülleri ya­ratan odur. İnce bakışlı gözlerin rehberi, kendi içine yönelen gönüllerin kılavuzu odur. Gerçek maksut ve tapınılacak ma­kam odur. Var olan her şey onun lütfuyla var olmuştur. Bir avuç toprağa can verip yürütür, denizlerde türlü türlü inciler yaratır. Ne sırdır bu ki basit bir topraktan yaratılan insanı dilerse irfan denizine hâkim kılar. Nasıl ki bir katrede bütün umman, bir zerrede koca güneş tezahür ediyorsa<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Allah&#8217;ın hikmetini lütfettiği insanoğlunda da onun has kudreti gö­rünmektedir.</p>
<p>Varlık vücuda gelip tamama erdiğinde Allah insanoğlunu bismillah<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> lafzına temsil etti.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> İnsanın endamını &#8220;elif&#8217; harfin­de de görürüz, kaşıysa ters dönmüş bir &#8220;nun&#8221;a benzer. Yine ağzı &#8220;mim&#8221;e, tekbire kalkan elleri &#8220;cim&#8221;e benzer. Ağzını süs­leyen iki sıra dişinin bir sırası &#8220;sin&#8221;, diğer sırası &#8220;şın&#8221; harfini andırır. Hasılı insanoğlu Allah&#8217;ın kudret elinden çıkmış bir mektup gibidir, gönlü Allah&#8217;ın hikmet kaleminin yazı yazdığı bembeyaz bir kâğıda benzer. Öyle ki insan rükûa vardığında bedeni &#8220;kaf&#8217; harfini, uzandığında ayakları &#8220;kef&#8217; harfini oluş­turur. İnsan rükûa vardığında beliren ve kudret kelimesine ait olan &#8220;kaf&#8217; harfi, ne hikmettir ki kul secdeye vardığında vahdet, yani birlik kelimesinin &#8220;dal&#8221; harfine dönüşür. Rükûa varıp da &#8220;kaf&#8217; olan insanın iki gözü, &#8220;kaf&#8217; harfinin iki nok­tasıdır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Böylece insan rükû sayesinde iki cihanın sırlarını görür. İnsanın kaşı Kaf Suresi&#8217;nin meddine de benzer.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Pes doğrusu, Allah&#8217;ın kudretindeki kemale bakın! Ihlas kelimesi­nin &#8220;sad&#8221; harfindeki beyazlık, insanın alnıdır sanki<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a>; Allah&#8217;ın bahşettiği ne büyük bir ikram, ne büyük bir lütuftur bu! İn­san bedeni denen şu tılsım ne acayip, içinde binlerce gizli hazine var. Özellikle de esma ilminin sırları<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> insan bedenin­de tezahür eder. Zaten insan &#8220;insan&#8221; olduğunda melekler bile ona muhtaç olurmuş. İnsanın dışında bile Allah&#8217;ın bunca tezahürü tecellisi varsa sen bir de içinde neler vardır, onu düşün! Müminler ibadete sarıldıklarında kalpleri birer Kâbe olur. Dünyanın nakşı<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> işte böyle mümin insanların umman gibi gönlünün aynasında resmedilmiş hâlde durur.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Böyle insanlar cihanı kendinde temaşa eder, eşyanın sırrı gözüne z<u>ah</u>ir olur. Endamı hilal şekilli bir kılıca döner,<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> düşmanını parçalayıp zeval kuyusuna atar. Böyle insanlar dostlarına himmet eli uzatsa, onları da evliyalık makamına sultan eder. Velhasıl insan bir defa insan-ı kâmil oldu mu bütün zorluk­lar onun için kolaylaşır. Yüce Allah&#8217;taki bu kudret ne kadar da büyük, kuluna bunca iktidar veriyor! O Allah ki peygam­berler bile onun vasfından aciz kalmış. Biz kimiz ki ona dair söz edebilelim.</p>
<p>Tanrinin, peygamberler sultanı Hazret-i Muhammed&#8217;in tertemiz nuruyla can gözümü aç da seni gören kullarından olayım!</p>
<p>Dukaginzade Taşlıcalı Yahya Bey &#8211; Yusuf İle Züleyha,syf:18,22</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>      övgüye layıktır, ebediyen yaşam sahibidir, sonsuzluğun ta kendisidir. Birdir, tektir, biriciktir, kimseye ve hiçbir şeye ihtiyacı yoktur.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>      Eskiden yağ, aydınlatma aracı olan kandillerde yakıt olarak da kullanı­lırdı.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>3.Ve dolayısıyla Kadir gecesi inmeye başlayan Kur&#8217;an&#8217;ı ve İslam&#8217;ı da</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a>4.Taşlıcalı gecenin karanl<sub>lğl</sub> ve klasik edebiyatunızda geleneksel olarak çok güzel bulunan benlerin siyahlığı arasında benzerlik kurmuş.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>      Zerre, güneş ışığında görülen en ufak toz parçası demektir.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>      Allah&#8217;ın adıyla anlamına gelir.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>      Müteakip pasajda Taşlıcalı, insan vücudunun kısımlarıyla Arap alfa­besindeki harfler arasında benzerlik kurarak insan vücudunu manen Allah&#8217;ın yazdığı bir mektuba benzetiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>     Kaf harfinin yuvarlak başının üstünde iki nokta vardır, o noktalan göze benzetiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>     Kaf Suresi, &#8220;kâf&#8217; şeklinde uzun okunan bir kaf harfiyle başlamaktadır. Normal kaf harfinin üstünde Taşlıcalı&#8217;nın rükûa varmış bir insanın göz­lerinin üstündeki kaşlara benzettiği, çizgi şeklinde bir med, yani uzatma işareti vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a>  Sad har<u>fini</u>n ortasında yuvarlak bir açıklık vardır ki harf kâğıt üzerine yazıldığında doğal olarak beyaz gözükür.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a>  Allah&#8217;ın isimlerini ve hikmetlerini, tezahürlerini vesaire inceleyen ilim dalı.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a>12.Yani resmedilmiş minyatür bir izdüşümü yahut dünyevi güzellikler.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a>13.Burada âyîne-i Sikender (İskender&#8217;in aynası) denen efsanevi bir nesneye atıf var. Rivayete göre Büyük İskender&#8217;in dünyanın her tarafını gösteren bir aynası varmış. İnsan gönlü işte bu aynaya benzetiliyor. Diğer yandan bu imgenin felsefede insanın mikrokozmos/âlem-i sagîr olması düşün­cesiyle de bağlantısı vardır; bütün kâinatın her insanda mevcut olduğu düşünülür.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a>14.Taşlıcalı sözü tekrar rükû eden insana getirdi, müminin rükûdaki duru- şunu hilale benzetiyor.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>ŞAHİD-İ LEVLÂKE HAZRETLERİNE NAAT<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup><strong>[1]</strong></sup></a></p>
<p><strong> Peygamberimiz li meallah&#8217;ın(2) </strong> İslam yolunun mürşidi ve o yolun yolcularının kılavuzu­dur. Peygamber saflarının önderi, evliya sınıflarının reisidir o. Peygamberlik kasrının yüce sultanı, evliyalık şehrinin ayı­dır o. Kanaat hâzinesinin başında tarikat piri, ibadet hâzine­sinin başında şeriat efendisidir. Dertliler ve gariplere şefkat eder, kimsesizlerle nasipsizlerin yoldaşıdır. Âdem in nesli onun sayesinde mükemmel, âlemin aslı onun yaratılışında gizli. Daha Âdem&#8217;in adı bile anılmamışken bütün yaratıla­cakların en hayırlısı oydu. O öyle bir sultan ki İmran oğlu Musa onun faziletinin kapısında bekçi olmuş, elinde âsâ- sıyla muhafızlık etmektedir. Mesih&#8217;in yüksek konumunun sebebi, dünya devletinin varisi odur.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[3]</sup></a> Dili şefaat kapılarının anahtarı, yüzü kıyamet karanlığını dağıtacak meşaledir. Di­linden Kur&#8217;an&#8217;ın nurları doğar, iman güneşi parıldar. Yetim ve güçsüzlerin gönlünü alır, zayıf ve çaresizlere çare olur. Allah katındaki kıymeti tâ-hâ ve hâ-mîm&#8217;den belli ki ne bü­yük bir mutluluk, ne büyük bir tazim, ne büyük bir ikramdır bu!<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[4]</sup></a> Padişahlar ve köleler onun lütfunun esiri, güneşle ay onun nuruna muhtaç. Hidayet mumu onun hamd sancağıdır, bayrağı şefaat ışığıdır. Allah&#8217;ın iki cihanda sevgilisidir, öyle ki âlemlere göz nuru olmuştur. Adı iman ve İslam&#8217;ın anahta­rıdır, benzersiz kişiliği dinin kılıcıdır. Onun ilminin güneşi açmasa insanlık cehalet karanlığı içinde kalırdı. Ne hikmet­tir ki bütün ilim ve hikmet, insanlığa Ebu&#8217;l Kasım<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[5]</sup></a> sayesinde kısmet oldu. Dünyanın bütün ilimlerini bilen bir allameydi, adı ümmiydi ama aslında ümmü&#8217;l maarifti o.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Allah&#8217;ın emriyle peygamberimiz şarabı aklı perdeledi­ği için yasaklamıştır. İpek pazarlarında işler kesattır artık, çünkü efendimiz riya ve gösteriş metaı olduğu için bizleri ipekten de men etmiştir. Şeriatının billur pınarı can suyu oldu da ölmüş dünyayı ihya etti o. Her günü mucizelerle do­luydu, uyuyan kâinatı o uyandırdı. Kâbe&#8217;nin örtüsünü açıp dünyanın karanlığını gideren de yine odur. Onun güneşinin ışığından Ebu Leheb in<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[7]</sup></a> ateşi söndü gitti. Ateşperestleri tıp­kı ateşin etrafında dönüp sonunda kanadını yakarak ölen pervane gibi yok etti. Yani evvelden el üstünde tutulanları ayağının altına aldı. İslam&#8217;ın kılıcını asilerin boynuna çaldı, peygamberliği sayesinde nice ülkeler fethedildi. Kılıcı gün gibi doğuda doğar, batıda kafirleri bir bir kırardı. Zaten bazı peygamberlerin elinde mana gerçekten de kılıca dönüşür­müş. Onun adalet güneşinin nizamı sayesinde Şam<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[8]</sup></a> şirkten temizlendi. Kılıcının suyu<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[9]</sup></a> hücum ederek Rum&#8217;un<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[10]</sup></a> yüz kara­sını yıkayıp temizledi. Mucizelerinin yayı okunu atarak bü­tün Çağatay ülkesini<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[11]</sup></a> ele geçirdi. Ne gönlünde ne dilinde bir zerre dünya sevgisi yoktu, işte o yüzden Kabe&#8217;de tek bir put bile bırakmadı.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[12]</sup></a> Yolunun tozu İslam dininden ibaret bir sür­me oldu da o sürmeyi gözlerine süren Araplarla Acemlerin gözleri açıldı. O bir avuç toprak atınca düşmanlarının gözü savaş esnasında kör oldu.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[13]</sup></a> Ney gibi parmağıyla ayı yaraladı ve onu nakkare gibi iki parça etti. Parmaklarından her biri güneşin parıl parıl ışınlarına benzeyen çeşmeler akıttı.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[14]</sup></a> Za­ten peygamber efendimiz gibi miraca çıkmış, Allah&#8217;la görüş­müş birinin bütün dünyayı gösteren bir aynaya dönüşmesi doğaldır.</p>
<p>Şahsiyetinin güneşi baştan aşağı gözdü sanki, bütün kâi­natı aynı anda görebilirdi. Eline aldığı bir taş mihenk taşına dönüştü, kafirlerin bütün pisliklerini söyleyip ifşa etti. Sö­zünü dinleyenler mutlu oldu, bütün varlıkları onun bildirdi­ği ilkeler üzerinde devam etmeye başladı.</p>
<p>Dünya o güneşin âşığıdır ki o güneş de Kâbe diyarından doğmuştur. Sonraları batacağı yer olan Medine ye göçmüş; batısını doğusuna, yani Medine&#8217;yi Mekke&#8217;ye tercih etmiştir. Birinde doğdu, birinde battı, bir an parlayıp gözden kaybol­du o güneş. Hırkası sabah aydınlığına benzer, âsâsı kulluk sarayının sütunudur. Saçının iki kâkülü ve&#8217;l leyi lafzının iki lamıdır, yüzüyse leyi içinde İslam güneşidir.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[15]</sup></a> Sayesi Al­lah&#8217;ın sayesinden uzak değildir, zaten o sayede sayesi nur olmuştur.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[16]</sup></a> Görünüşte şimdi toprağın altındadır ama aslında manen makamı göklerin üstündedir. Yere gölgesi düşmeyen peygamberimizin yeri şimdi gökyüzünden daha yücelerde­dir. Sahabeler ona yar ve yardımcı olmuştur. Ebu Derda<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[17]</sup></a> fazi­letinin kapısında bekçidir. Miraç gecesi âşıklarının övüncü­dür, ne kadar yüce bir peygamber olduğuna işarettir.</p>
<p>Dukaginzade Taşlıcalı Yahya Bey &#8211; Yusuf İle Züleyha,syf:23-26</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[1]</a> Allah&#8217;ın Hazret-i Muhammed&#8217;e hitaben &#8220;Levlâke, levlâke, lemâ halaktü&#8217;l eflâk&#8221; (Sen olmasaydın, sen olmasaydın, kâinatı yaratmazdım) dediği ak­tarılan bir hadis-i kudsi vardır. Taşlıcalı Şahid-i Levlâke diyerek &#8220;Uğru­na kainat yaratılan Hazret-i Muhammed&#8221; demek istiyor.</p>
<p>2.&#8221;Li meallah&#8221; şeklinde başlayan ve &#8220;Benim Allah&#8217;la öyle bir vaktim vardır ki o vakitte yanıma ne büyük melekler ne de peygamberler yaklaşamaz,&#8221; anlamına gelen bir hadis-i şerif vardır.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"></a>3.Yüksek konum olarak aktardığım kelime &#8221;rifat&#8221; ki hem manevi hem maddi yüksekliği ifade eder.Taşlıcalı Hazreti İsa&#8217;nın hem manen yüce olmasına hem de İslam inancına göre çarmıha gerilmeyip göğe çıkarıl­masına işaret ediyor. &#8220;Dünya devleti&#8221;ndeki devletse aynı zamanda mut­luluk demektir. Taşlıcalı Hazreti Muhammed&#8217;in hem bu dünya saade­tinin varisi olduğunu hem de Hristiyanların Hazreti İsa&#8217;yı dünya kralı olarak görmesine rağmen asıl sultanın Hazreti Muhammed olduğunu ifade ediyor.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[4]</a>   Tâ-hâ ve hâ-mîm Kur&#8217;an&#8217;ın müteşabih ayetlerinde geçen anlamı kapalı harflerdir.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[5]</a>   Kasım&#8217;m babası, Hazreti Muhammed.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[6]</a>   Ümmi okuma-yazma bilmeyen demektir, Hazreti Muhammed&#8217;in oku- ma-yazma bilmediği rivayet edilir. Ümmü&#8217;l maarif ise &#8220;ilimlerin anası&#8221; demek olup Hazreti Muhammed&#8217;in bütün il<u>imi</u> ara vakıf olduğu anla­mında kullanılıyor. Ses oyununu verebilmek için çevirmeden aktardım.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[7]</a>   Hazreti Muhammed&#8217;in ona çok eziyet ve zulmeden kafir amcası. Tebbet Suresinde beddua ile <u>anılmı</u>ş ve ağır bir hastalıkla helak olarak ölmüştür.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[8]</a>   Ş<u>am</u> ham akşam, hem de bütün Suriye’yi içine alacak şekilde Şam bölge­si demektir.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[9]</a>   Klasik edebiyatta kılıç hem şekli itibariyle hem de demirinin dövülmesi esnasında su da kullanıldığı için bazen suya benzetilir.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[10]</a>   Anadolu’nun yahut daha geniş anlamıyla Doğu Roma İmparatorluğu topraklarının.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"></a>11.Maveraünnehir (Orta Asya).</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"></a>12.Siyer kitaplarında Mekkeli müşriklerin pek çok defa Hazreti Muham- med&#8217;e barış, uzlaşma ve orta yolu bulmayı teklif ettiği bildirilir. Taşlı- calı &#8220;Ama peygamber efendimiz uzlaşmaya yanaşmadı, davasında ayak diredi ve en sonunda Kabe&#8217;den putları temizledi.&#8221; diyor.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26"></a>13.Bedir Savaşı’nda gerçekleştiği rivayet edilen mucize.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27"></a>14.Bir rivayete göre Hudeybiye Antlaşması&#8217;nın yapılacağı gün, bir başka rivayete göre Buvat Gazasi esnasında, bir diğer rivayete göre ise Zevra isimli bir yerde gerçekleşen bir mucize.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[15]</a>  Leyl gece demek olup Kur&#8217;andaki surelerden birinin adıdır. Aynı zaman­da biri başında, diğeri sonunda iki lam ile yazılır. Taşlıcalı, peygambe­rimizin kâküllerini renk açısından leyle, yani geceye; şekil açısındansa leyi kelimesinin yazıldığı &#8220;lam&#8221; harflerine benzetiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[16]</a>   Saye aslında gölge demektir. Hazreti Muhammed&#8217;in gölgesinin olmadı­ğına dair rivayetler mevcuttur. Cümlede, laf oyunu bir kenara, peygam­berimizin takvası ve Allah&#8217;a yakınlığı dolayısıyla gölgesi olmayacak ka­dar manen yükseldiği ve bedenden/dünyadan kurtulduğu ifade ediliyor.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[17]</a>   Peygamberimizin sahabelerinden. Taşlıcalı &#8220;Hazreti Muhammed&#8217;in fazi­letinin kapısında bekçi&#8221; diyerek Ebu Derda&#8217;nm daha peygamber hayat­tayken Kur&#8217;an&#8217;m tamamını ezberlemiş olmasını kastediyor olabilir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alemlerin-rabbinin-varligi-ve-birligi-uzerine/">Alemlerin Rabbinin Varlığı ve Birliği Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/alemlerin-rabbinin-varligi-ve-birligi-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah’a Nispet Edilen Fiiller Kulların Fiilleri Gibi Değildir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allaha-nispet-edilen-fiiller-kullarin-fiilleri-gibi-degildir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allaha-nispet-edilen-fiiller-kullarin-fiilleri-gibi-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Jun 2019 15:42:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’a Nispet Edilen Fiiller Kulların Fiilleri Gibi Değildir]]></category>
		<category><![CDATA[Fecr 22.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Rabb'in Gelmesinden Maksat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22527</guid>

					<description><![CDATA[<p>Fecr 22. : Rabb&#8217;in gelip melekler de saf saf dizildiğinde; Bu İlâhî beyan değişik şekillerde yorumlanabilir: Birincisi: Mânası “Ve câe Rabbuke bi’l-meleki” Rabb’inin meleği getirmesi şeklindedir. Zira “vav” harfinin “bâ” harfi yerine kullanılması caizdir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “İsrâiloğulları, “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabb’in gidin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-nispet-edilen-fiiller-kullarin-fiilleri-gibi-degildir/">Allah’a Nispet Edilen Fiiller Kulların Fiilleri Gibi Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kuran_i_kerimin_insan_sozu_olmadiginin_en_buyuk_kaniti_1496302470_1557.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22556 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kuran_i_kerimin_insan_sozu_olmadiginin_en_buyuk_kaniti_1496302470_1557.jpg" alt="" width="487" height="273" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kuran_i_kerimin_insan_sozu_olmadiginin_en_buyuk_kaniti_1496302470_1557.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kuran_i_kerimin_insan_sozu_olmadiginin_en_buyuk_kaniti_1496302470_1557-600x336.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/kuran_i_kerimin_insan_sozu_olmadiginin_en_buyuk_kaniti_1496302470_1557-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 487px) 100vw, 487px" /></a></p>
<p>Fecr 22. : <em>Rabb&#8217;in gelip melekler de saf saf dizildiğinde;</em></p>
<p>Bu İlâhî beyan değişik şekillerde yorumlanabilir: Birincisi: Mânası “Ve câe Rabbuke bi’l-meleki” Rabb’inin meleği getirmesi şeklindedir. Zira “vav” harfinin “bâ” harfi yerine kullanılması caizdir. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “İsrâiloğulları, “Ey Mûsâ! Onlar orada bulundukları sürece biz oraya asla girmeyeceğiz. Sen ve Rabb’in gidin savaşın; biz burada oturacağız!”dediler”12. Bu âyetle geçen &#8220;Ve Rabbuke&#8221; kelimesi “Bi Rabbike&#8221; anlamındadır. Eğer âyet bu mânaya gelirse o takdirde şüphe ortadan kalkar ve durum açık hale gelir. Çünkü “ve câe Rabbuke bı&#8217;l-meleki&#8221; denilmesi halinde hiç kimse Allah&#8217;ın bir mekândan başka bir mekâna intikali gibi bir vehmi aklına getirmez. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Onlar, ille de Allah&#8217;ın ve meleklerin, bulutların golgeleri arasından çıkıp gelmesini ve işin bitirilmesini mi bekliyorlar! Bütün işler Allah&#8217;a dönecektir!&#8221;13 En doğrusunu Allah bilir ya, buradaki mânası da &#8220;bi zulelin mine&#8217;l-ğamâmi&#8221; takdirindedir, yani kendi gelmesi değil bulutları şeklinde getirmesidir. Çünkü bir başka yerde Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “O gün semayı örten bulutlar (perdeler) açılacak. melekler peş peşe indırilecek&#8221;14. Buradan da anlaşıldı ki âyetin mânası bizim belirttiğimiz gibidir. Bu sabit olunca da herhangi bir şüphe ve sorun kalmaz.</p>
<p dir="ltr">Kimi de bu âyeti şöyle yorumlamıştır: “Ve câe Rabbuke&#8217; âyetiyle “İllâ en ye&#8217;liyehumu’llâhu&#8221;  âyetinde takdir &#8220;emrullâhı&#8221;  şeklindedir. Yani söz konusu olan Allah’ın gelmesi değil, emrinin gelmesidir. Bunun delili de Nahl süresinde belirtilen şu ilâhî beyandır: &#8220;O inkârcılar, ille de kendilerine meleklerin gelmesini yahut Rabb’inin emrinin gerçekleşmesini mi bekliyorlar&#8221;15. Ayette görüldüğü üzere &#8220;Ve câe Rabhuke&#8221; yerine “emru Rabbike&#8217; zikredilmiştir.</p>
<p dir="ltr">“Rabb’inin gelmesi&#8221;nden “Rabb&#8217;inin vâdi ve vaîdınin gelmesi&#8221; anlamının kastedilmesi de mümkündür. Her ne kadar gelmek Allah Teâlâ&#8217;nın vasfı olmasa da Allah&#8217;a nispet edilmıştir. Çünkü fiillerin neticelerinin Allah Teâlâ&#8217;ya nispet edılmesi -her ne kadar kendisi onunla nitelenmese bile- fiilin gerçeğinin nispet edılmesi gibi caiz olmaktadır. Tıpkı şu ilâhi beyanlarda olduğu gibi: “&#8230; biz de ona ruhumuzdan üfledik&#8221;16. Bu âyetle üfleme -her ne kadar kendisi üfleyici diye vasıflanamasa da- Allah&#8217;a nispet edilmiştir. Bir başka beyanında da O şöyle buyurmuştur. “Tevrat’ta İsrâiloğullan’na, “Cana can&#8230; diye yazdık”17. Bu âyette de yazma fiili Allaha nispet edilmiştir. [§]Oysa Allah yazan değildir. Bu izafet ortaya çıkan fiilinin neticelerinden olması sebebiyledir. Söz gelimi “Yağmur Allah’ın rahmetidir” denilir. Yani rahmetinin bir neticesidir demektir. Yoksa yağmur O’nun bir özelliği değildir.</p>
<p dir="ltr">Gene “Namaz Allah’ın emridir, zekât Allah’ın emridir” denilir. Bununla aslında “Namaz Allah’ın emri ile kılınır, zekât Allah’ın emri ile verilir” denilmek kastedilir. Yoksa namaz ve zekât Allah’ın vasıflarından değildir.“Rabb’inin gelmesi’nin bir başka izahı daha vardır: Âhiret âleminin yaratılmasının hikmet oluşunu gerektiren vakit geldi. Çünkü eğer karşılık vermek için yeniden diriltme ve âhiret olmasaydı o zaman bu âlemi yaratıp da ardından onu helâk etmek abes olurdu. Nitekim bu hususu daha önce şu âyete atıfla defalarca açıklamıştık. “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”18</p>
<p dir="ltr">Buradan da anlaşıldı ki âlemin yaratılışı ölümden sonra diriltme ve âhiret hayatı ile hikmetli olmuştur. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “O gün onlar, Allah’a gizli kalan hiçbir şeyleri olmaksızın (kabirlerinden) çıkarlar. Bugün hükümranlık kimindir? Elbette tek ve mutlak hükümran olan Allah’ındır!”19 Ondan önce de elbette mülk Allah’ındı, ancak herkes için bunun apaçık hale gelmesi o gün olacaktır. Cenâb-ı Hak meâlen şöyle buyurdu: “Hepsi Allah’ın huzuruna çıkacaklar..&#8221;20 Her şey O’nun huzurunda idi ancak âyetin mânası bütün yaratıkların O’nun huzuruna çıkacağı vakit geldi demektir.Sonra bu konudaki esasımız şudur: Allah Teâlaya izafe edilen her bir fiile bakarsın, eğer o fiilin Allah’a izafesi şanına lâyık ise onu O’na isnat edersin, değilse o zaman bir takdirde bulunursun. Meselâ Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurmaktadır: “Gizli gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın&#8230;&#8221;21</p>
<p dir="ltr">Burada üçün dördüncüsünün Allah olması onların yanında bulunması anlamında değildir. Aksine O&#8217;nun ilminin onları kuşatmış olması, onlardan haberdar olması demektir. Bir başka âyette de şöyle buyurur: “Ama Allah hiç beklemedikleri bir yerden geliverdi“.22 Burada &#8220;Allah&#8217;ın onlara gelmesinden maksat bir mekândan diğerine intikal anlamı değil, aksine onlara Allah&#8217;ın azabının gelmesi, dostlarına da yardımının yetişmesi demektir. Bir başka beyanında da meâlen şöyle buyurur: “Bunlardan öncekiler de (uzak kurmuşlar, ama Allah da onların evlerini temellerinden sokmuş, üstlerindeki tavan tepelerine inmiş, böylece hiç farkında olmadıkları bir yerden kendılerine ceza apansız gelmıştı“23. Bu âyette de “gelmekten maksat mahlukatın bir yerden bir yere intikali gibi bir anlam değildir. Nitekim Allah Teâlâ meâlen şoyle buyurur: “Ey iman edenler! Allah&#8217;a yardım ederseniz O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır&#8221;24. Burada &#8220;Allah&#8217;a yardım ederseniz&#8221; sözünün mânası da “Allah&#8217;ın dinine yardım ederseniz&#8221; demektir. Yoksa hâşâ Allah&#8217;a bir zayıflık anı olacak da ona sebep sizden güç almak üzere yardım istiyor, demek değildir. Yine Allah Teâlâ meâlen şöyle buyuruyor: “Allah kendisi hakkında sizi uyarıyor. Sonunda dönüş Allah&#8217;adır&#8221;</p>
<p dir="ltr">25. âyetteki &#8220;Allah kendisi (nefsi) hakkında sizi uyarıyor&#8221; demek &#8220;Allah, azabı hakkında sizi uyarıyor&#8221; demektir, yoksa âyetin sevk amacı Allah&#8217;a “nefs&#8221; isnadında bulunmak değildir. Bu gibi kullanım şekli Kur&#8217;ân&#8217;da sayılamayacak kadar çoktur. Buradan da anlaşılıyor ki Allah&#8217;a yapılan isnatlarda yorum sözünü ettiğimiz şekilde olacaktır. Bu yüzden burada “Rabb&#8217;inin gelmesi&#8221; O&#8217;nun vâd ve vaidinin gelmesi yahut yaratılmasının hikmetli olmasını gerektiren günün, yani âhiretın gelmesi şeklinde yorumlanacak ya da uygun bir takdirin yapılması gerekli olacaktır.</p>
<p dir="ltr">Bunun böyle olduğuna işaret eden hususlardan biri de şudur: “Gelmek” fiili tek anlamlı değil, aksine farklı anlamları olan bir kelimedir. Gelme fiili arazlara nispet edildiği zaman nesnelere nispet edildiğinde kastedilen anlamın dışında başka bir mâna içerir. Arazlara nispet edilmesi halinde “zuhur”, yani ortaya çıkma anlamına gelir. Meselâ Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurur: “Allah’ın yardımı gelip fetih gerçeldeştiğinde&#8230;”26 Burada Allah’ın yardımının gelmesi intikal anlamında değil ortaya çıkması demektir. Eğer bu fiil bir nesneye izafe edilmiş olsaydı o takdirde bir mekândan diğerine intikal etmesi anlamına gelirdi. Yine Allah meâlen şöyle buyurur: “De ki: ‘Hak geldi bâtıl yıkılıp gitti! Zaten bâtıl yıkılmaya mahkûmdur’27. Burada da hakkın gelmesi ortaya çıkması, bâtılın da yok olmasıdır. Yoksa hakkın belli bir yeri vardı oradan kalktı da beri geldi gibi bir intikal anlamı taşımamaktadır. Bütün bu açıklama ve örneklerden de anlaşılıyor ki “mecî”’ yani gelme fiili bir varlığa nispet edildiğinde ona uygun olan mâna ne ise bu anlam verilmelidir. Her geçtiği yerde ayrı mânanın verilmesi uygun değildir.</p>
<p dir="ltr">Rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (a.s.), Allah Teâlâ’dan şöyle bir söz nakletmiştir [Kutsî hadis]: “Kim bana bir karış yaklaşırsa ben ona bir arşın yaklaşırım. Kim bana bir arşın yaklaşırsa ben ona bir kulaç yaklaşırım. Bana seğirtene ben koşa koşa gelirim!”28 İmdi bu kutsî hadiste Allah’a nispetle kullanılan fiillerin mânası, onların insanlara nispet edildiği anlam değildir. Hadisin mânası şöyledir: Her kim bana itaatte bulunarak, ibadet ederek yaklaşırsa ben de onu muvaffak kılmak ve yardım etmek suretiyle ona yaklaşırım. Ya da ihsan ve inamda bulunarak karşılık veririm. Hz. Mûsâ (a.s.) dedi ki:“Yâ Rabbi! Yakın mısın ki fısıldayayım, uzak mısın ki bağırayım!” Şimdi o, bu münâcâtıyla Allah’a mekân itibariyle yakınlık ya da uzaklık isnadında bulunmuş değildir.</p>
<p dir="ltr">Aksine o bu sözüyle şunu kastetmiştir: “Ya Rabbi! Benden hoşnut musun ki seninle hasbihal edeyim, yoksa bana kızgın mısın ki ona göre ben de âşikâre ağlayarak yalvarıp yakarayım!”Bu konuda başka bir esas daha vardır: Allah Teâlaya izafe edilen “gelme” fiili hakkında herhangi bir kesin hüküm vermek yerine durup beklemek gerekir. Zira “mecî”’, yani gelme fiilinin kullanımı farklı olup tek bir mânaya gelmemektedir. Çünkü gelme fiili, arazlara nispet edildiği zaman, nesnelere ve şahıslara nispet edilmesi halinde geldiği mânadan farklı bir anlam taşır. Allah Teâlâ cisim olmakla nitelenemez ki O na gelme fiilinin nispet edilmesi halinde nesnelere nispetindeki anlamı vermiş olalım. Araz da değildir. Bu itibarla arazlara nispeti halinde verdiği anlamı da O&#8217;na nispet edemeyiz. Bu durumda yapılması gereken yaklaşım, tefsirinde tevakkuf, yani görüş beyan etmemektir. Teşbih olmaksızın tenzil neyi gerektiriyorsa ona olduğu gibi inanmaktır. En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p dir="ltr">İmam Maturidi &#8211; Tevilatul Kur an,cild.17,syf.215,220</p>
<p dir="ltr"><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p dir="ltr">12 &#8221; el Mâıde. 5124.</p>
<p dir="ltr">13.” el-Bakara. 2/210.</p>
<p dir="ltr">14.&#8221; el-Furkân. 25/25</p>
<p dir="ltr">15. &#8216;0 inkârcılar, ille de kendileriine meleklerin gelmesini yahut Rabb&#8217;inin emrinin gerçekleşmesini mi beklıyorlar.Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı  Allah onlara haksızlık etmemişti, fakat onlar kendılerine haksızlık etmişlerdi (en Nahl, 16/30).</p>
<p dir="ltr">16.&#8221;İmrân kızı Meryem&#8217;i de misal vermıştir:0 iffetini çok iyi korumuştu. Biz de ona ruhumuzdan üfledik. O, Rabb&#8217;inin sözlerinı ve kılaplannı hep tasdık etti ve o içtenlikle itaat edenlerdendi&#8217; (-Tahrim. 66/12).</p>
<p dir="ltr">17.Tevrat’ta İsrâiloğullan’na, “Cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe diş&#8230; ve yaralamalarda da birbirine kısas vardır. Kim kısası bağışlarsa bu kendisi için bir kefaret olur. Ve her kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse işte onlar zâlimlerin tâ kendileridir” diye yazdık” (el-Mâide, 5/45).</p>
<p dir="ltr">18.el-Mü’minûn, 23/115.</p>
<p dir="ltr">19.el-Mü’min, 40/16.</p>
<p dir="ltr">20.“Hepsi Allah’ın huzuruna çıkacaklar; zayıflar, büyüklük taslamış olanlara diyecekler ki: ‘Biz size uymuştuk, şimdi siz Allah’ın azabından küçücük bir şeyi bizden savabilir misiniz?’ Ötekiler şöyle cevap verecekler; ‘Allah bizi doğru yola iletmiş olsaydı biz de sizi iletirdik. Şimdi sızlansak da katlansak da farketmez. Bizim için artık sığınacak bir yer yok!”’ (îbrâhim, 14/21).</p>
<p dir="ltr">21.Farkında değıl misin’ Allah göklerde olanı da yerde olanı da bilmektedır&#8217; Gizlı gizli konuşan üç kişi yoktur ki dördüncüleri O olmasın, beş kişi yoktur kakiltıncısı O olmasın. Bundan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka  Allah onların yanındadır,nihayet kıyâmet günü onlara yapıp ettiklerini bıldirecektir. Çünkü Allah her şeyı bilmektedır” (el-Mucâdele  58/ 7).</p>
<p dir="ltr">22.Ehl-i kitap’tan inkâr edenleri ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur. Siz onların çıkacaklarına ihtimal vermemiştiniz. Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’a karşı koruyacağını sanmışlardı. Ama Allah’ın azabı hiç beklemedikleri bir yerden geliverdi; Allah yüreklerine korku düşürdü; öyle ki evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle yıkıyorlardı. O halde ibret alın, ey akıl sahipleri! ( haşr,12)</p>
<p dir="ltr">23.en Nahl. 26/26.</p>
<p dir="ltr">24. Muhammed. 47/7.</p>
<p dir="ltr">25.Al-i İmrân. 3/28</p>
<p dir="ltr">26.en-Nasr, 110/1.</p>
<p dir="ltr">27.el-îsrâ, 17/81</p>
<p dir="ltr">28.Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 413; Müslim, “Tevbe”, 1.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-nispet-edilen-fiiller-kullarin-fiilleri-gibi-degildir/">Allah’a Nispet Edilen Fiiller Kulların Fiilleri Gibi Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allaha-nispet-edilen-fiiller-kullarin-fiilleri-gibi-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Meşîeti/Dilemesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-mesieti-dilemesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-mesieti-dilemesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Jun 2019 15:28:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Dilemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Zuhruf 20.Ayet Tefsiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22542</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zuhruf,20. &#8220;Rahmân dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar.” Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler. Mûtezile, Allah’ın kâfirden küfrü değil, ancak imanı dilediğini bu âyetin zahiri anlamına bağlar. Çünkü kâfirler Allah Teâlâ’nın kendilerinden küfrü dilediğini, [§]putlara tapmayı bırakmalarını dilemediğini iddia ediyorlardı. Çünkü Rahman dileseydi biz onlara ibadet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-mesieti-dilemesi/">Allah’ın Meşîeti/Dilemesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/allah-cc-ismi-tecellisiyle.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22552 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/allah-cc-ismi-tecellisiyle.jpg" alt="" width="369" height="244" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/allah-cc-ismi-tecellisiyle.jpg 545w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/allah-cc-ismi-tecellisiyle-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/allah-cc-ismi-tecellisiyle-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/allah-cc-ismi-tecellisiyle-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/allah-cc-ismi-tecellisiyle-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/06/allah-cc-ismi-tecellisiyle-300x198.jpg 300w" sizes="(max-width: 369px) 100vw, 369px" /></a></p>
<p>Zuhruf,20. &#8220;Rahmân dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler. Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar.”</p>
<p>Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler. Mûtezile, Allah’ın kâfirden küfrü değil, ancak imanı dilediğini bu âyetin zahiri anlamına bağlar. Çünkü kâfirler Allah Teâlâ’nın kendilerinden küfrü dilediğini, [§]putlara tapmayı bırakmalarını dilemediğini iddia ediyorlardı. Çünkü Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik, dediler. Yani Allah bizim putlara tapmayı terketmemizi dileseydi terkederdik, fakat O bizim putlara tapmamızı diledi, Allah Teâlâ onların bu iddialarını reddetmekte ve şöyle buyurmaktadır; Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar. Yani onlar ancak yalan söylüyorlar.Bize göre ise bu âyet birkaç şekilde yorumlanır.</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, onların Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik sözleri doğrudur. Çünkü onların Allah dileseydi putlara tapmayı bırakacakları, fakat onlara tapmayı Allah dilediği için taptıkları şeklindeki sözleri, böyle olduğuna dair kendilerine gelen bir habere dayanarak söylemektedirler, dolayısıyla doğrudur. Cenâb-ı Hakk’ın Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar buyurmasına gelince, muhtemelen Mûtezilenin söylemiş olduğu şu sebepten dolayı Allah onları böyle isimlendirmektedir: Kâfirler, küfür Allah’ın dilemesiyledir, Allah kendileri için imanı değil küfrü dilemiştir. Halbuki Allah onlardan küfrü değil, imanı diler. Onlar, kendilerine verilen haberin aksini İleri sürdüler, bu bakımdan onlar yalancı konumundadırlar.</p>
<p>Muhtemelen onlar, haber verdikleri şeyin aksini düşündükleri halde böyle söylemişlerdir; o da şudur: Mûtezilenin söylediği gibi küfür Allah’ın dilediği davranışlardan değildir, Allah ancak imanı diler. Fakat onlar, kendilerini imana davet eden müslümanların davetini reddetmek ve küfürden vazgeçmemek İçin şunu söylüyorlardı: Allah bizden imanı değil de küfrü istediğine göre nasıl iman ederiz ve küfrü nasıl terkederiz? Bir şeyden olduğu gibi haber vermek doğru olandır. Fakat haber verenin kalbinde ve inancında, söylediğinin aksi olursa, o içindeki haber doğrudur. Ancak içindekini haber vermesi açısından bakıldığında ise yalandır. Nitekim Cenâb-ı Hak meal en şöyle buyurmaktadır: “Münafıklar sana geldiklerinde, ‘Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisısin’ derler. Hiç kuşkusuz senin kendi elçisi olduğunu Allah elbette biliyor; ama Allah tanıklık eder ki münafıklar (inandık derken) kesinlikle yalan söylemektedirler”41.</p>
<p>Münafıkların “Tanıklık ederiz ki sen gerçekten Allah’ın elçisisin” sözleri doğru idi, fakat içlerindekini haber vermeleri açısından bakıldığında yalandı, çünkü sözlerinin zahiri, kalplerindeki ile ulaşmamaktadır. [§] Dolayısıyla Allah’ın onları yalancı sayması, her ne kadar onların “Sen gerçekten Allah’ın elçisisin” sözleri doğru olsa da, sözlerinin kalplerindekinin aksi olması sebebiyledir. Bu iki ihtimal düşünüldüğünde âyet ihtimal yoluyla onların lehine delil olmaz. Fakat her iki ihtimali birlikte düşündüğümüzde onlar yalan söylemektedirler. Bundan dolayı Allah, onlar yalnızca tahminde bulunuyorlar, yani yalan söylüyorlar buyurmaktadır. En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> bu konuda onlar doğru olsalar bile, ciddi değil ancak eğlenmek ve alay etmek için böyle konuşmaktadırlar. Dolayısıyla onların maksadı insanların kafalarındaki doğruları karıştırmak ve reddetmekti. Nitekim Allah şöyle buyurmaktadır: “İnsan, ‘Ben öldükten bir süre sonra sahiden yeniden hayata döndürülecek miyim?’ diyor”&#8217;42 O insanın söylediği bu söz haktır ve doğrudur, fakat o bunu alay etmek ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmek için söylemektedir. Görmez misin ki Allah bundan dolayı ona öğüt vermekte ve şunu hatırlatmaktadır: “İnsan düşünmez mi ki, daha önce hiçbir şey değilken biz onu yaratmışızdır?”&#8217;43</p>
<p>Buna göre onların sözleri zâhirde doğru olsa bile, inkâr etmek ve hakkı bulandırmak amacıyla, alay etmek ve eğlenmek için böyle söylüyorlardı. Haber verdikleri açısından ve asıl niyetleri bakımından bakıldığında onlar yalan konuşmaktadırlar. En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> onların maksadı, inatla inkâr etmeleri sebebiyle müslümanların kendilerini azapla tehdit etmelerine delil getirmekti: Biz ancak Allah’ın dilemesiyle inkâr ettiğimiz halde Allah nasıl azap eder? Eğer O, putlara tapmayı terketmemizi dileseydi, mutlaka terkederdik. Allah bizden inkâr etmemizi istediği için inkâr ettik. Öyleyse bize neden ceza versin? Cenâb-ı Hak onların iddialarını şöyle iptal etmektedir: Bu konuda hiçbir bilgileri yoktur, yalnızca tahminde bulunuyorlar. Yani onlar iddialarında cehalet gösteriyorlar, Allah’ın onlardan küfrü dilediği için küfrettikleri sözlerinde yalancıdırlar. Allah ancak onların kötüyü tercih etmeleri ve kötü vesilelere sarılmaları sebebiyle kendilerine bu yolu açmıştır.</p>
<p>Meselenin aslı şudur: Âsiler, fâsıklar ve kâfirlerin hiçbirinde, yapacağını yaparken Allah&#8217;ın onu yapmasını dilediğine dair bir bilgi yoktur. Yani yapacağını yaparken Allah öyle dilediği için yapmamaktadır. Dolayısıyla bu gerekçe ve bu konuda söyledikleri sözlerin hiçbir dayanağı yoktur. Başarıya ulaştıran sadece Allahtır.[§]</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> onların Rahman dileseydi biz onlara ibadet etmezdik ve &#8216;Allah dileseydi ortak koşmazdık”&#8217;44 sözleri, eğer Allah Teâlâ putlara tapmayı terkctmemizi emretseydi terkederdik, ama bize onlara tapmamızı emretti, mânasına gelir. Onlar, ancak Allah’ın emri île putlara taptıklarını iddia ediyorlardı. Cenâb-ı Hak şöyle buyurmaktadır: &#8220;Onlar bir kötülük yaptıkları zaman &#8216;Babalarımızı bu yolda bulduk, Allah da bize bunu emretti’ derler”45 Onlar meşîet kelimesi ile rıza mânasını kastediyorlardı.</p>
<p>Şöyle diyorlardı; Allah Teâlâ eğer bizden ve babalarımızdan razı olmasaydı, bizi ve babalarımızı bu halde bırakmazdı, Onlar, tercih etmiş oldukları yolda bırakılmalarından, Allahın kendilerinden razı olduğu mânasını çıkardılar. Her türlü noksanlıktan münezzeh olan Allah ise onların iddialarını reddetmektedir: Onlar yalnızca tahminde bulunuyorlar. &#8220;De ki: Allah kötülüğü emretmez”&#8217;46. Biz bu konuyu &#8220;Müşrikler dediler ki: Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız O ndan başkasına tapardık”&#8217;47 meâlindeki âyetin tefsirinde ayrıntılı olarak anlattık. En doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>Imam Maturidi &#8211; Te&#8217;vilat&#8217;ul Kur&#8217;an,cild.13,syf.254,256</p>
<p>41.el-Münâfikûn, 63/1.</p>
<p>42.Meryem, 19/66.</p>
<p>43.Meryem, 19/67.</p>
<p>44.el-En&#8217;âm, 6/148.</p>
<p>45.el-A‘râf, 7/28.</p>
<p>46.el-Arâf, 7/28.</p>
<p>47.“Müşrikler dediler ki: Allah isteseydi ne biz ne de atalarımız Ondan başkasına tapardık. Hiçbir şeyi O’na rağmen haram da saymazdık. Onlardan öncekiler de İşte böyle davranmışlardı. Peygamberlerin görevi açık seçik tebliğden başka bir şey değildir&#8221; (en-NahI, 16/35).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-mesieti-dilemesi/">Allah’ın Meşîeti/Dilemesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-mesieti-dilemesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah’ın İradesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-iradesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-iradesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 May 2019 13:56:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Allah ilmi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın İradesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın fiili]]></category>
		<category><![CDATA[Şemseddin Semerkandî]]></category>
		<category><![CDATA[Sem’ ve Basar sıfatları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=21824</guid>

					<description><![CDATA[<p>İradî eylemler, istem (irâde), bilgi (ilim), güç (kudret), yöneliş (kast) ve yapma (icâd) ile gerçekleşir. Buradaki ilmin ne olduğu bellidir. Zira bilmeden bir işe yönelmek mümkün değildir. İrade ise, yapmak istemeyle gerçekleşir. İrade, düşünen insanların rahatlıkla bilebileceği bir durumdur. Herhangi bir insan, bir eylemi gerçekleştirmeden veya terk etmeden önce kendisinde iki durumdan birisini tercihe yönelik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-iradesi/">Allah’ın İradesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>İradî eylemler, istem (irâde), bilgi (ilim), güç (kudret), yöneliş (kast) ve yapma (icâd) ile gerçekleşir. Buradaki ilmin ne olduğu bellidir. Zira bilmeden bir işe yönelmek mümkün değildir. İrade ise, yapmak istemeyle gerçekleşir.</p>
<p>İrade, düşünen insanların rahatlıkla bilebileceği bir durumdur. Herhangi bir insan, bir eylemi gerçekleştirmeden veya terk etmeden önce kendisinde iki durumdan birisini tercihe yönelik bir yöneliş hisseder.</p>
<p>İhtiyar, iradeye anlam bakımından yakındır. İrade olmaksızın öteki tarafı da düşünmek anlamındadır. Kudret, kasıt, icad terimlerinin anlamları açıktır. Aralarındaki fark ise ilim, iradeden öncedir. Kudret de kastın Önündedir. Kasıt da icaddan evveldir. Bu üçü ile Öncekiler arasındaki fark açıktır. Bu beşe de çıkarılabilir ki o da gerektiricidir (dâiye).</p>
<p>Gücü yeten tarafından iki taraftan birisinin seçilmesinde, onun tercihini cazipleştirecek bir etken, gerektirici de bulunmaktadır. İşin özünde ilim ile irade arasında rütbe farkı vardır. Bu olmayabilir de. Özgür hareket ortaya çıktığında herhangi bir üstünlük olmaksızın iki taraftan birisi seçilebilir.</p>
<p>Mu’tezile ulemasından bir kısmına göre irade, söz konusu gerektiricidir. Oysaki bu iki açıdan yanlıştır:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Susuz kalan bir kimse, su içme arzusu varken, iki eşit bardaktan birine yönelecektir. Hâlbuki bu anda onu bilinen veya sanılan yararlarının eşit olmasıyla birlikte, onlardan birisine yönelir. Oysaki buradaki tercihte bir gerektirici yoktur.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Dâiye (gerektirici), iradeden öncedir. Zira bilgi oluştuktan veya zan olduktan sonra eylem, terk yönünde ağırlık basar ve bundan sonra da birey buna yönelir. Bu böyle bilindikten sonra deriz ki:</p>
<p>Alimlerin büyük çoğunluğu, Allah’ın irade sahıbı oldugu konusunda oy bırliğine varmışlardır. Ancak onlar iradenin anlamı konusunda farklı gorüşlere sahip olmuşlardır. Ancak onlar iradeyi bazıları vücudî olarak kabul ederken, bir başka kesimde onu mürekkep olarak değerlendirmiştir.</p>
<p>Onun varlıksal olduğunu ileri sürenlerden bazıları şöyle demiştir: İrade, zâtın aynısıdır. Bu Ferrâ’nın (6. 458/ 1066) görüşüdür. Bir kısmı da iradeyi ilmin dışında artık (zâit) bir nitelik olarak değerlendirmiştir. Bu görüşü benimseyenler bazı Eş’arîler ve Mu’tezile âlimleridir.</p>
<p>Bir başka kesim de iradeyi, Allah’ın ilmi olarak kabul etmiştir. Zira onlara göre fıilin gerçekleştirilmesini gerektirici bir takım yararlar gözetilmektedir. Bu Ebü’l-Hüseyin el-Basrî’nin (6. 436/ 1044) görüşüdür. Ka’bî (6. 319/931) gibi düşünen bazıları da iradenin Allah’ın fiillerinde, ilmi de o iradesinde olduğunu söylemişlerdir. Bu, başkalarının fiillerinde ise irade, emir şeklinde tezahür eder.</p>
<p>İradenin olmadığını ileri sürenler, Allah’ın yenilemeyeceği (mağlup) ve kerih görülemeyeceği (müstekreh) tezinden hareket etmişlerdir. Bu yaklaşım Neccârîlere aittir. İlahi iradenin mürekkep olduğunu ileri süren filozoflara göre ise irade, Allah’ın ilmidir. Allah’ın ilmi olan irade onda ortaya çıkmıştır. Bunun sadır olmaması ise Allah hakkında söz konusu olamaz.</p>
<p>Tüm bunlardan anlaşılmaktadır ki bu konuda uzlaşma sadece lafızda gerçekleşmiştir.</p>
<p>İradenin Allah’ın zâtına artık olup olmadığı tartışma konusu olmuştur. Eş’ariler bu konuda irade sıfatının kadim olduğu görüşündedirler. Kerrâmiyye ise, Allah’ın zâuyla kâim hâdis bir niteliktir şeklinde düşünmektedirler.</p>
<p>Mu’tezile ulemasından Ebü Ali (6. 303/916) ve Ebu Haşim (6. 321/933) ile Kadi Abdülcebbar (ö. 415/ 1025) ise, “bir yerde olmaksızın hâdis olarak vardır” görüşünü benimsemişlerdir.</p>
<p>Bunlar arasında Ferrâ’nın (6. 458/1066) görüşü bozuktur. Zira Allah’ın sıfatı onun zâtının aynısı olamaz. Irade zâtın bekâsıyla birlikte icattan sonra ortadan kalkar. Çünkü sıfat zâtın ötesinde irade edilene (murad) tabidir.</p>
<p>İradeyi, ilim ile yorumlayanların yaklaşımı da yanlıştı: Zira bu durumda ilme bağlı olur ve onun dışında bir başka şey olur. Neccar’ın sözü ise gene doğru değıldır. Zıra cansızlar ve uykuda olanlar da irade olmaksızın mağlup edilemezler.Kerrâmiyyenin yaklaşımı, hâdis varlıkların Allah’ın zâtıyla var olmasının imkânı olmadığı için geçersizdir: Nitekim bu konu ileride ele alınacaktır.</p>
<p>Mu’tezile âlimlerinin görüşü de böyledir. Çünkü bir şeyin sıfatı onun zâtıyla Var olamayacağı için zorunlu olarak aklen imkânsızdır.</p>
<p><strong>Doğrusu şudur:</strong> İrade varlıksal bir sıfat olup zâtına izafi olarak Allah’a aittir. Zira Allah, iradesiyle hareket edendir.</p>
<p>Bunu şöyle açıklayabiliriz: İnsan iradesiyle gerçekleşen eylemler, iradeden bağımsız olamaz. İrade, daha önce geçtiği gibi zât üzerine zâittir ve kadimdir. Zira Allah’ın zâtında hâdisler bulunamaz. Bu nedenle Allah, ezelde irade edendir. Hâdis ise, uygun ve belirli bir zamanda gerçekleşendir. Söz konusu bu zaman dilimi gelince irade, hâdisi ortaya çıkarır.</p>
<p>Ehl-i Sünnet’e göre iradenin Allah’a nispet edilmesi gerekir.</p>
<p><strong>Şöyle ki:</strong> Bazı fiillerde, diğerlerine öncelik tanınır. Oysaki bu sonraya da kalabilirdi. O eylemi Öne almayı gerektiren kudretin dışında bir etken vardır. Zira bu eylemler zamana nispet edildiğinde, gerçekleşmesi eşit olabilirdi. Yani zaman onlara eşit düzeydedir. Bu fiili oluşturan ilim de olamaz. Çünkü bir eylemin meydana gelmesi iradeyle olur. İlim maslahata yönelik değildir. Zira Allah’ın fiili için bir muallel (nedenlendirici) olamaz. Hayat için de bu aynı konumdadır. Yani yaratmada etkin faktör değildir. Zira hayat, kudret gibi nispeti denktir.</p>
<p>Sem’ ve Basar sıfatları, tabi olmakta İlim gibi olduğu için bir varlığin meydana gelmesinde etkinliği yoktur. Kelâm da böyledir. Kelâmın yaratmayla bir bağlantısı yoktur. Bir şeyin meydana gelmesinde rol oynayan ayrı bir sıfat var olup, irade şeklinde adlandırılmaktadır.</p>
<p><strong>Bu yaklaşıma iki şekilde itiraz edilmiştir.</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> İrade diğer vakitlerde icat etmeye uygun değilse, eylem sahibi özgür iradesiyle hareket etmez ve zorunlu olmuş olur. Zira diğer bir vakitte fiili gerçekleştirmeye imkân bulamaz. Eğer uygun olursa, bazı vakitlerle özel bağlantısı eğer bir tercih ediciye bağlı olmazsa, mümkün konumuna düşer ve tercih edici olmaz. Böylece delilin aslı ortadan kalkan Eğer bir başka tercih ediciye gereksinim duyarsa, bu durumda ayrı bir iradeye ihtiyaç duyar. Bu durum zincirleme devam eder gider.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Eğer irade hâdis olursa, bu durumda hâdisin Allah’ın zâtıyla var olması gerekir. Eğer bu kadim olursa, buna göre de kadimin bitip tükenmesi lazım gelir. Çünkü var ettikten sonra (icad) varlığını sürdüremez. Bu doğrultuda cisimlerin sonradan oluşu ekseninde kanıtlarınız geçerliliğini yitirdi. Zira cisimlerin hâdis olduğu ile ilgili kanıtlarınızın özü, kadimin tükenmesinin mümkün olmamasıdır. Nitekim şöyle dediniz: Eğer sûkün ezeli olursa, bunun tükenmesi aklen imkânsız olur.</p>
<p><strong>İlkini şöyle yanıtladılar:</strong> İrade, aynı zamanda bir şeyin belirli bir zamanda meydana gelmesi amacıyla taalluk etmenin zorunlu durumudur. Bu nedenle taalluk, zâtı itibarıyla vacip olduğunda bir başka iradeye gereksinim duymaz. Onlar bahsi geçen iradesiyle hareket edeni (muhtar), zorunlu (mücib) konumuna düşürmek şeklindeki kuşkuyu uzaklaştırmak amacıyla bunu zikretmektedirler.</p>
<p><strong>Bununla ilgili bizim cevabımız şudur:</strong> İrade, bir tercih edici olmaksızın bir şeyin oluşmasına yönelme niteliğidir. Zira iradesiyle iş gören (muhtar), iki eşit iradesiyle bir tanesini yaptığı bilinmektedir. Burada bir tercih edilen vardır.</p>
<p><strong>İkincisi ise,</strong> irade kadimdir. Zeval, o iradenin bağlantılı olduğu durumla o vakitte alakalıdır. İradenin bağlantılıları ise hâdistir.</p>
<p>Bu, itiraz edilebilir bir görüştür. Zira irade yok olabilir. Murad olmaksızın irade gerçekleşmez. Kadimin yokluğu ise mümkündür. Çünkü sözgelimi Zeyd’in var olacağını Allah ezelde bilmektedir. Oysaki Zeyd, var olduktan sonra ölecektir. Biz cisimlerin hâdis olduğunu, bu tür bir başlangıca ihtiyacı olmaması şekliyle delillendirmekteyiz. Bu konu ileride gelecektir.</p>
<p>Filozofların Allah’ın mürîd olmamasıyla ilgili dayanakları şunlardır:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Eğer bu fiili gerçekleştirmek daha iyi olursa, bununla zâtındaki eksiklik tamamlanmış olmaktadır. Aksi takdirde anlamsız olur.</p>
<p>Bunun yanıtı dördüncü sayfada (bölüm) geçmiştir. İradesiyle iş yapan (muhtar) bir şeyi seçerken onunla yetkinlik kazanmak için yapar. Bunu da ya işin aslında en iyiyi oluşturmak için yapar ya da bir başkası için yapar. Onun yetkinlik için harice ihtiyacı yoktur. Eğer ikinci şekle göre iş yapacak olsa, bu durumda yetkinleşmeye gereksinimi olmadığı gibi, anlamsızlık da ortaya çıkmaz. Çünkü kendisine en uygun gelen durum eğer kemale erdirmek anlamında olmazsa, bu anlamsız (abes) olmaz. Çünkü abes, asla daha iyi olma özelliği taşımaz.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Irade eğer kadim ise, irade edilenin de (murâd) kadim olması gerekir. Eğer irade hâdis olursa, bu durumda onun bir başka iradeye gereksinimi olur.</p>
<p>Bu da kısır döngü içerisinde zincirleme devam edip gider.</p>
<p><strong>Bunun cevabı şudur:</strong> İrade kadimdir. İradenin bağlantısı içerisinde olduğu nesneler ise belirli ve sınırlı zamanla ilişkilidir. Çünkü irade, irade edilenden öncedir. Sözgelimi birisi hacca gitmek istese, bir-iki sene sonra vakti gelince,irade o konuda kararlılık gösterir.</p>
<p>Zamanın yaratılmasıyla taalluk olur veya o belirli zamanın sona ermesiyle bağlantılı olur. Hâdislerin yaratılması zamanın dışında olabilir mi? ön sorusunun cevabı olarak düşünüldüğünde, Allah’ın zamanı, şu zamanda yarattığı düşünülemez. Zamanın yaratılmasıyla ilintili olarak, zamanın bittiği an durumu, Allah’ın ezeli bilgisinde belirgindir. Bu durumda ikinci bir zamana gereksinim duyulmaz.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Allah’ın iradesi eğer hâdis olursa, bir başka iradeye gereksinim duyar. Eğer irade kadim olursa, tüm gerekleriyle birlikte eylem de zamanında oluyorsa, bu göstermektedir ki, onun yaratıcısı özgür iradesi olmayan zorunlu bir konumdadır.</p>
<p><strong>Bunu şöyle cevaplandırırız:</strong> Bir şeyin ihtiyacının irade ile ortaya çıkması onu yapanın özgür irade sahibi olmadığı anlamına gelmez.</p>
<p>Şemseddin Semerkandî &#8211; es-Sahâifü&#8217;l İlâhiyye,syf.184-188</p>
<p>Hazırlayan/Çevirmen: Ramazan Biçer</p>
<p>Turkiye Bilimler Akademisi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-iradesi/">Allah’ın İradesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-iradesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah’ın Eylemlerinin Nedenselliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-eylemlerinin-nedenselligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-eylemlerinin-nedenselligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 May 2019 13:42:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın eylemleri ve hükümleri]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın Eylemlerinin Nedenselliği]]></category>
		<category><![CDATA[Şemseddin Semerkandî]]></category>
		<category><![CDATA[Cebir]]></category>
		<category><![CDATA[Güç Yetirilemeyenden Sorumlu Tutulmak]]></category>
		<category><![CDATA[Teklif Mâlâ Yutâk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=21822</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah’ın eylemleri ve hükümlerinde neden aranılıp aranılmayacağı (muallel) konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mu’tezile âlimleri ile fıkıhçıların çoğunluğuna göre, Allah’ın eylem ve hükümleri, kulun yararı doğrultusunda bir nedenliğe sahiptir. Ötekiler ise bu yaklaşımdan kaçınmışlar ve kendilerini şu delillerle savunmuşlardır: Birincisi: Kâdir ve Hâkim olan bir amaç doğrultusunda bir eylem gerçekleştirdiğinde, eğer söz konusu amaç meydana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-eylemlerinin-nedenselligi/">Allah’ın Eylemlerinin Nedenselliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah-4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-14926 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah-4-300x234.jpg" alt="" width="300" height="234" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah-4-300x234.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/allah-4.jpg 361w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Allah’ın eylemleri ve hükümlerinde neden aranılıp aranılmayacağı (muallel) konusunda farklı görüşler ileri sürülmüştür.</p>
<p>Mu’tezile âlimleri ile fıkıhçıların çoğunluğuna göre, Allah’ın eylem ve hükümleri, kulun yararı doğrultusunda bir nedenliğe sahiptir. Ötekiler ise bu yaklaşımdan kaçınmışlar ve kendilerini şu delillerle savunmuşlardır:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Kâdir ve Hâkim olan bir amaç doğrultusunda bir eylem gerçekleştirdiğinde, eğer söz konusu amaç meydana gelmezse, ondan bu fiilin oluşmaması daha iyi olduğu için, fiil mümkün olmaz. Eğer bu daha iyi gerçekleşirse, ancak onunla tamamlandığı için, zâtı itibarıyla eksik olmuş olur.</p>
<p>Eğer, “Daha iyi olması kul açısındandır” dersen, cevaben deriz ki: En iyisi (evlâ) olması, kul açısından olduğu gibi eylemi yapan açısından da söz konusu olduğu için, burada bir paylaşım vardır. O fiilin kul için iyi olması, aynı zamanda fail için de iyidir anlamına gelmektedir. Eğer bu olmazsa, anlamsızlık gerekir. Eğer olursa, bu durumda da zâtın onunla tamamlanmış olması icap eder.</p>
<p><strong>Bunun yanıtı şudur:</strong> Kulun yararına olması, onu yaratanın da yararına olması anlamına gelmez. Bu durumda “O eylemi yapmaz” sözü ise, tarafımızca kabul edilemez. Zira fail ancak herhangi bir şekilde daha iyi olmadığında yapmayabilir. Bu ise kulun yararına nispetle daha iyi olabilir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Allah’ın eylemi bir amaç doğrultusunda gerçekleşecek olursa, bu amaç eğer kadim olursa, bu durumda onun eyleminin de kadim olması gerekir. Eğer o amaç hâdis olursa, o zaman da bu amaç için bir başka amaç gerekir. Böylece zincirleme devam eder.</p>
<p>Bu görüş tartışılabilir. Zira bu amacın var edilmesi bir başkası için değil, bu amacın kendisi içindir. Bu nedenle de herhangi bir zincirleme (teselsül) gerekmez.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Amaç ya zevke ulaşmak içindir ya da acıyı uzaklaştırmak içindir. Allah Teâlâ başlangıçta her ikisini de gerçekleştirmeye kadirdir. Bu nedenle hükmü aracı (nedenlik) kılmak anlamsızdır.</p>
<p><strong>Bunu şöyle yanıtlarız:</strong> Aracılık (ta’lîl) neden bir başka hikmeti içermiş olmasın? Böylece söz, bu hikmetin ancak onunla gerçekleşeceği düşüncesinin cevazı ekseninde dönmez. Eğer aracılık (nedenlik) bir başka hikmeti içerirse, bu durumda söz, Allah hikmeti bu aracı olmaksızın yaratır. Bu durumda aracılık anlamsız olur. Bunun cevabı şudur: Söz konusu hikmetin ancak bu nedenlik ile oluşması mümkündür. Nitekim zekât vermenin hikmeti, fakirlerin gereksinimlerini gidermek içindir. Başlangıçta zekâtın kabulü için bir aracıya gereksinim yoktur. Ancak burada, Allah’a yakınlaşmak ve sevap kazanmak düşüncesinin kaynağı olan din vardır. Zira zekâtın dışında bir başka şeyle bu gerçekleştirilemez. Nedenliği onaylayanlar görüşlerini şu şekillerle kanıtlamaya çalışmışlardır:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Çirkinin çirkinliği kendisine aittir. Allah Teâlâ’nın başka şeylere muhtaç olması düşünülemez. O, bütün varlıkları bilir ve onlara gereksinim duymaz. Buna göre Allah çirkinin çirkinliğini bilir ve ondan müstağnidir. O’ndan çirkin eylem vuku bulmaz. Zira çirkinlik, fiile yönelik olmaz. Eğer ihtiyacın gereksinimi onunla çakışmazsa, fiil gerçekleşmez. Bu durumda da çirkin olmayan eyleme dökülür.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Eğer hiçbir şekilde bir amaç doğrultusunda eylem gerçekleşmezse, bu durumda Allah’ın anlamsız işler yapması icap eder. Oysaki bu O’nun hakkında imkânsızdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” (ez Zariyat 51/56), “Onlara ancak, dini yalnız O&#8217;na has kılarak ve Hanifler&#8217; olarak Allah&#8217;a kulluk etmeleri, namaz kılmaları ve zekât vermeleri emr olunmuştu” (el-Beyyine 98/ 5) gibi ayetler bulunmaktadır.</p>
<p>Bu konuda doğru olan şudur: Allah Teâlâ Alim, Kâdir ve Hakîmdir. Bir eylemi gerçekleştirmek veya yapmamak yetkisine sahiptir. 0 iki taraftan en iyisini yapar, en uygununu seçer. Zorunlu olmayarak ve ihtiyaç duymayarak ilkini terk ederse, O Kâdir için bu bir noksanlıktır. Bu ise Allah hakkında olanaksızdır. Bu önceliklilik Allah’a nispetle değil, işin özüne veya kula yöneliktir. Bu şekildeki bir fıil, erdemliliğe aykın değildir aksine, bu kemalin tam kendisi olup, karşıtı ise eksikliğin ve saçmalığın ta kendisidir. Peygamberlerin gönderilmesi, insanların hidayete ermesi, Allah’ın onlara bir kanıtı, mu’cizelerin gösterilmesi ise peygamberlerin onaylanması amaçlıdır. Nedenlenmenin (ta’lîl) kabul edilmemesi, peygamberliği ve onun delillerini inkâr etmektir.</p>
<p><strong>Teklif Mâlâ Yutâk (Güç Yetirilemeyenden Sorumlu Tutulmak)</strong></p>
<p>Mu’tezile âlimleri ve Gazzâlî’ye (6.505/1111) göre kulun güç yetiremeyeceği bir işle sorumlu tutulması imkânsızdır. Bu konuda Eş’arî (ö. 324/ 936) ve mensupları farklı düşünmüşlerdir. Eş’arî bu konuda kudretin fiille birlikte olduğu tezinden hareket etmiştir. Zira bu durumda teklifin, sorumlu tutulana göre olmaması gerekir ya da sonucu elde etmeye yönelik olmaması lazımdır: Ona göre kulların eylemleri Allah’ın gücüyle gerçekleşir. Bu nedenle kulun kudretinin bir etkisi yoktur.</p>
<p>Doğrusu ilk görüştür. Bu ise iki şekilde açıklanabilir:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Kulun gerçekleştiremeyeceği bir işle sorumlu tutulması, anlamsızdır. Allah ise anlamsızlıktan uzaktır.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>: “Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez” (el-Bakara 2/ 286) ve “O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir” (el-Hacc 22/78) ayetleri bulunmaktadır. Sorumluluk üzerindeki bir harec/ zorluk, güç yetirilemeyecek bir niteliktedir.</p>
<p>Karşı taraf kendi görüşlerini birkaç delille kanıtlamaya çalışmıştır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Allah Teâlâ kâfire, iman etmeyeceğini bildiği halde imanı teklif etmiştir. Buna göre ondan iman beklentisi imkânsızdır. Allah’ın bilgisinin dışında bir sonuç ise, Allah’a bilgisizliği nispet anlamına gelir.</p>
<p><strong>Buna verilecek yanıt şudur:</strong> Bilgi, bilinen doğrultusunda oluşur (ilim, maluma tabidir). Buna göre bir zorlama söz konusu olamaz.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Allah Teâlâ, “Şüphesiz, kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir / aynıdır; onlar inanmazlar” (el-Bakara 2/6) ayeti doğrultusunda inkarcıların imana gelmeyeceklerini bildirmiştir. Ayetteki “inanmazlar” ifadesi zorunludur: Zira Allah hakkında yalan düşünülemez.</p>
<p><strong>Buna şöyle cevap veririz:</strong> Haber, haber verilene bağlıdır. Zira haber, bir olay gerçekleştiğinde mümkün olur. İşin aslında olan ne ise, haber de ona göre oluşur. Böylece doğru haber gerçekleşir. Haber, haber konusuna göre şekillenirse, bu durumda haberin haber verilen üzerinde bir etkisi söz konusu olamaz.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Sorumluluk ya eylemden öncedir veya onunla birliktedir. Hangisi olursa olsun, kaldıramayacağı bir yük vardır. Zira fiilden önce güç yoktur. Eylem hali, güç yetirileni değil, fıili zorunlu kılar.</p>
<p><strong>Bunun cevabı</strong>, cebir ve kader sayfasında geçti. Buna göre kudret, eylemden öncedir.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> Allah’ın yaratmasıyla gerçekleşen fiiller, kul tarafından takdir edilmiş olamaz.</p>
<p><strong>Bu yaklaşımın yanıtı şöyledir:</strong> Cebir ve kader sayfasında açıklandığı gibi, kulun eylemlerinde bir katkısı bulunmaktadır. Yine bu iki delil tüm sorumlulukların muhal bir teklif olmasını gerektirmektedir. Bu ise oy birliği ile gerçek dışıdır.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> Allah Teâlâ, Ebü Cehil’i, bildirdiklerinin tümünde Allah resulünü tasdik etmekle sorumlu tuttu. Ancak o, sorumlu olduğu hiçbir şeyde onu onaylamadı. Bu ilahi veri doğrultusunda Ebü Cehil, Hz. Peygamberin kendisine sunduğu sorumlulukları onaylamamakla, tasdik etmeyeceği bilgisinde doğru çıktı. Eğer Ebü Cehil, onu tasdik etmiş olsaydı, söz konusu ayetin doğru çıkmaması gerekirdi. Zira bu ilahi bir haberdir. Bu haberi doğru çıkarmak, peygamberi doğru çıkarmamak olurdu. Böylece de imkânsız olurdu.</p>
<p><strong>Bu değerlendirmenin cevabı şöyledir:</strong> “Eğer bu haberi doğrulamış olsaydı, Hz. Peygamberi tasdik etmemesi gerekir &#8220;’ şeklindeki bir hükmü onaylamıyoruz. Bu ancak bir şeyi tasdik etmek, onun gerçekleşmesini zorunlu kıldığında gerekli olur.</p>
<p>Şemseddin Semerkandî &#8211; es-Sahâifü&#8217;l İlâhiyye,syf.258-261</p>
<p>Hazırlayan/Çevirmen: Ramazan Biçer<br />
Turkiye Bilimler Akademisi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-eylemlerinin-nedenselligi/">Allah’ın Eylemlerinin Nedenselliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-eylemlerinin-nedenselligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve Kayyum&#8217;un Tefsiri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 15:24:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İsm-i Azam]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Bizatihi Kaim Olması]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâla nın Kayyûm Vasfı]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Mekândan Münezzehliği]]></category>
		<category><![CDATA[Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve Kayyum'un Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Hayy ve Kayyum]]></category>
		<category><![CDATA[Vâcibu’l-Vücûd Mefhumunun Mânası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21672</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bil ki, Allah lâfzının tefsiri, kitâbın başında;Lailahe illa hu  &#8220;Ondan başka Tanrı yoktur&#8221; buyruğu-Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve nun tefsiri de &#8220;SizinKayyum’un Tefsiri Tanrınız, tek bir Tanrı&#8217;dır. O&#8217;ndan başka bir Tanrıyoktur&#8221; (Bakara, 163) âyetinin tefsirinde geçmişti. Burada geriye sadece, Hak Te- âlâ’nın &#8220;el hayyu kayyum&#8221; tavsifinin tefsiri hakkında konuşmak kalmıştır.İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/">Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve Kayyum’un Tefsiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Bil ki, Allah lâfzının tefsiri, kitâbın başında;Lailahe illa hu  &#8220;Ondan başka Tanrı yoktur&#8221; buyruğu-Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve nun tefsiri de &#8220;SizinKayyum’un Tefsiri Tanrınız, tek bir Tanrı&#8217;dır. O&#8217;ndan başka bir Tanrıyoktur&#8221; (Bakara, 163) âyetinin tefsirinde geçmişti. Burada geriye sadece, Hak Te- âlâ’nın &#8220;el hayyu kayyum&#8221; tavsifinin tefsiri hakkında konuşmak kalmıştır.İbn Abbas (r.a.)’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Allah’ın isimlerinin en büyüğü,&#8221;el hayyu kayyum&#8221; lâfızlarıdır”. Hz. Muhammed (s.a.s)’in, “Bedir gününde secde halinde iken, bu kutlu isimleri zikretmekten başka bir söz söylemediğine dair yapmış olduğumuz rivayet de, bu ismin azamet ve celâlini gösterir. Akli deliller de, yapılan bu rivayetlerin doğruluğuna delâlet etmektedir. Muvaffakiyet Allah’dandır diyerek, bunun izahını şöyle yapabiliriz:</p>
<p>Hiç şüphesiz mevcûdât, ya tamamiyle mümkinâttan, ya tamamiyle vâci- battan, veyahut da bazısı mümkinâttan bazısı da vâcibattandır. Mevcudatın hepsinin mu&#8217;mkinâttan olması caiz değildir. Çünkü her mürekkeb varlık kendi cüzlerinden her birine muhtaçtır. Bu mürekkeb varlığın cüzlerinden herbiri “mümkin”dir. “Mümkin”e muhtaç olan, imkân dahilinde olmaya daha lâyık ve,daha elverişlidir. Binaenaleyh, mürekkeb varlık bizâtihî “mümkin”dir. Onun cüzlerinden herbiri de mümkindin Çünkü, o cüzlerin herbirinin varlığı, ancak kendisinden başka olan bir “müreccih” sayesinde yokluğuna tercih edilmiştir.</p>
<p>Binaenaleyh bu mürekkeb varlık, hem “mürekkeb” olması, hem de cüzlerinin herbiri itibariyle, kendisinden başka olan bir müreccihe muhtaçtır. Her türlü mümkinâttan başka olan herşey, mümkin olamaz. Binaenaleyh böylece, mümkin olmayan bir mevcut bulunmuş olur. Böylece de her mevcudun mümkin olduğuna hükmetmek bâtıl ve yanlış olur.Mevcudatın tamamının vâcibattan olduğu hususuna gelince, bu da bâtıldır. Çünkü, şayet herbiri zâtı gereği vâcib olan iki varlık bulunsa, o zaman bu iki varlık zâtı gereği vâcib olmada müşterek olur ve nefy bakımından da birbirlerinden başka olurlardı. Kendisiyle ortaklığın sağlandığı, tahakkuk ettiği şey, kendisiyle farklılığın tahakkuk etmiş olduğu şeyden başkadır.</p>
<p>Binaenaleyh, bu iki mevcûttan herbiri, kendisiyle ortaklığın sağlandığı vâcib oluş ile, kendisiyle farklılığın meydana geldiği başkalıktan mürekkeb olmuş olur. Her mürek- keb, kendi cüz’üne muhtaçtır. Halbuki, onun cüz’ü kendisinden başkadır. O haide her mürekkeb varlık, başkasına muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan her şey, zâtı gereği mümkin bir varlıktır. Binaenaleyh, vacibu’l-vücûd olan varlık şayet birden fazla olsaydı, onlardan hiçbirisi vâcibu’l-vücûd olamazdı.. Ki bu da, imkânsızdır..</p>
<p>Bu iki kısım geçersiz ve bâtıl olunca, mevcûdâtın içerisinde zâtı gereği vâcibu’l-vücûd olan tek bir varlığınjve O’nun dışında kalan herşe- yin, zâtı gereği mümkin ve de, zâtı gereği vâcibu’l-vücûd olan zâtın yarattığı bir mevcût olmuş olduğu ortaya çıkmış olur. Bu iki kısım bâtıl olunca, zâtı gereği vâcib olan hem “lizâtihî”, hem de “bizâtihî” vâcib olur ve varlığı hususunda kendisinden başkasına muhtaç olmaz. Vâcibu’l-vücûd olan zâtın dışında kalan herşey, gerek varlığı, gerekse mâhiyeti hususunda lizâtihî vâcib&#8217;olan varlığın yaratmasına muhtaçtır. O halde zâtı gereği vâcib olan, hem bizâtihî kâimdir; hem de, kendisinin dışında kalan herşeyin, gerek mahiyeti gerekse varlığı hususunda kâim olmasının sebebi olur. Buna göre Allah, bütün mev- cûdâta nisbetle kayyûm ve hayy’dır.</p>
<p>Binaenaleyh kayyûm, zâtı sebebiyle kâim olan ve, gerek mahiyetleri, gerekse varlıkları itibariyle kendisinin dışında kalan her şeyi ayakta tutan demektir. Zâtı gereği vâcibu’l-vücûd olan varlık mevcût olunca, her şeye nisbetle gerçek kayyûm O olmuş olur.Sonra Allahu Teâlâ bütün varlıklarda “müessir” olunca,-O’nun bu müessiriyyeti, ya “illiyyet ve icab” yoluyla, veyahut da “fiil ve ihtiyar” yoluyla olunca, hiç şüphesiz Allahu Teâlâ &#8220;el hayyu kayyum&#8221;ifadesiyle, kendisinin “illiyyet ve icab” yoluyla müessir olduğu vehmini ortadan kaldırmış olur. Çünkü hayy, “ân üstün derece aktif ve fa’âl” ;-&#8220;ederrekul feğal&#8221; demektir.</p>
<p>Binaenaleyh, Allahu Teâlâ “el-hayyu” tabiriyle kendisinin alîm, kâdir olduğuna; “ei-kayyûm” tav- sîfiyle de, bizâtihî kâim ve kendisinin dışındaki varlıkların da “mukavvimi” (ayakta tutanı) olduğuna delâlet etmiştir. “İlm-i tevhîd” de muteber olan bütün meseleler işte şu iki asıldan çıkmıştır:</p>
<p>Vâcibu’l-Vücûd Mefhumunun Mânası</p>
<p>1) Vâcibu’l-vücûd; mahiyyeti cüzlerden mürekkeb değildir anlamında tektir.Bunun aklî delili şudur: Her mürekkeb varlık, meydana gelmesi hususunda, kendi cüzlerinden herbirine muhtaçtır. Halbuki, onun cüzü kendisinden başkadır. Her mürekkeb başkasıyla ayakta durabilir (kâim olabilir). Başkasıyla kâim olansa, bizâtihî kâim olamaz. Böylece de “Kayyûm” vasfını alamaz. Halbuki biz, aklî delille Allahu Teâlâ’nın “kayyûm” olduğunu beyan etmiştik. Allahu Teâlâ’nın zâtı bakımından tek olduğu sabit olunca, bu aslın iki lâzımının bulunması gerekir:</p>
<p>-Birinci Lâzım: “Varlık âleminde, her biri zâtı gereği vâcib olan iki şey yoktur” anlamında, vâcibu’l-vücûd birdir. Çünkü böyle birşeyin varlığı kabul edilecek olsa, bu iki şey vâcibu’l-vücûd olma hususunda müşterek;) ta’ayyün- (ayrı varlık olma) hususunda farklı olurlar.</p>
<p>Kendisiyle ortaklığın tahakkuk ettiği şey, kendisiyle farklılığın tahakkuk ettiği şeyden başkadır. Binaenaleyh, bu iki varlıktan herbirinin zâtı bakımından iki cüz’den mürekkeb olması gerekir. Halbuki biz, bunun muhal olduğunu açıklamıştık.</p>
<p>İkinci Lâzım: Allahu Teâlâ’nın hakikatinin iki cüz’den mürekkeb olması imkânsız olunca, O’nun bir mekânda bulunması da imkânsız olur. Çünkü bir mekânda yer işgal eden herşey, parçalanabilir ve bölünebilir. Halbuki, Allah’ın mürekkeb bir varlık olduğunu söylemenin imkânsız olduğu ortadadır. Allahu Teâlâ’nın bir mekânda olmadığı sabit olunca. O’nun bir cihette olması da, aynı şekilde imkânsız olur. Çünkü, “mütehayyiz” kelimesinin mânası, kendisine hissî olarak işaret edilmesi mümkün olan, demektir.Allahu Teâlâ’nın bir mekânda ve bir cihette olmadığı sabit olunca, O’nun uzuvlara sahip olması, hareket ve sükûn halinde bulunması da imkânsız olur.</p>
<p>Allah Bizâtihî Kâimdir</p>
<p>2) Allahu Teâlâ kayyûm olunca, bizâtihî kâim olmuş olur. O’nun bizâtihî kaim olması da şu hususları gerektirir:</p>
<p>Birinci Lâzım: Allahu Teâlâ’nın, sonradan meydana getirilmiş bir şeyde (mevzû) âraz bir maddede sûret olmayıp bir mahalle hulûl etmiş (hâil) olmamasıdır. Çünkü bir mahalle hulûl etmiş olan, o mahalle muhtaçtır. Başkasına muhtaç olan ise, zâtıyla kayyûm olamaz.</p>
<p>İkinci Lâzım: Allah Teâla nın Kayyûm Vasfı&#8221;</p>
<p>Alimlerden bazıları şöyle demiştir:</p>
<p>İlmin manası ancak, mâium olan, bilinen şeyin hakikatinin bilene, âlime belli olmasıdır. Allahu Teâlâ, başkasıyla değil, kendi nefsiyle kâim olmak anlamında kayyûm olunca, O’nun hakikati de O’nun zâtınca bilinir, zâtına belli olur. İlmin manası ancak bu hazır olma, belli olma (hudûr) olunca, O’nun hakikatinin zâtı için malûm olması; o zaman da, zâtının ancak zâtı için malûm olması gerekir. Ve O’nun dışındaki her şey İse, ancak O’nun tesiriyle meydana gelir.</p>
<p>Öte yandan biz, başkasını ayakta tutucu, kâim kılıcı mânasında, O’nun kayyûm olduğunu açıkladık. Eğer bu tesir bir irâde ve ihtiyar ile oluyorsa, muh- târ olan fâilin, fiilinin şuurunda olması gerekir. Eğer bu mecburen (bi’l-îcâb) oluyorsa, yine O’nun kendi dışındaki her şeyi bilmesi gerekir. Çünkü O&#8217;nun zâtı, kendisi dışındaki her şeyi icâb ettirmekte, gerektirmektedir. Biz, Allah’ın lizâtihî nefsiyle kaim olmasından, O’nun zâtıyla alîm olmasının gerektiğini açıklamıştık.. İlleti bilmek ise, malûlü bilmenin bir illetidir. İşte bütün bu durumlara göre, Âllahu Teâlâ’nın kayyûm olmasından, O&#8217;nun bütün malûmatları bilmesi gerekmektedir..</p>
<p>Üçüncü Lâzım: Allah, zatı dışındaki bütün şeylerin kayyûmu, ayakta tutanı olunca, O’ndan başka herşeyin muhdes (sonradan meydana gelme) olması gerekir. Çünkü Allah’ın bu başka şeyi ayakta tutmadaki tesirinin, o şeyin bekâsı,var olmaya devam etmesi halinde olması imkânsızdır. Çünkü hâsılı tahsil, muhaldir. Bu tesir, ya o şeyin yokluğu halinde icra olunur, ya da o şeyin hudûsu halinde.. Her iki halde de, her şeyin muhdes olması gerekir.</p>
<p>Dördüncü Lâzım: Aüahu Teâlâ bütün mümkin varlıklar için kayyûm, onları ayakta tutucu olunca, bütün mümkin varlıkların, vasıtalı yahut vasıtasız O’na istinâd etmesi lâzım.. Her iki durumda da, kaza ve kaderin var olduğunu söylemek hak olur. Bu, bizim bu kitapta birçok ayet-i kerime vesilesiyle izah ettiğimiz ve açıkladığımız hususlardandır.Allah’ın tevfiki sana yardım eder ve sen zikrettiğimiz bu çetin meseleleri iyice düşünürsen, ilm-i îlahî’ye müteallik meseleleri kavramanın tek yolunun ancak, Allah’ın hayy ve kayyûm olması olduğunu, binaenaleyh “İsm-i A’zam’- ’.ın da bu olmasının uzak görülemiyeceğini anlarsın&#8230;وَإِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَٰحِدٌ ۖ لَّآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ &#8216;Sizin ilâhınız tek bir ilâhtır; O&#8217;ndan başkahiçbir tanrı yokfur&#8221;(Bakara, 163) ve  شَهِدَ ٱللَّهُ أَنَّهُۥ لَآ إِلَٰهَ إِلَّا هُوَ &#8220;Allah, kendisinden başka hiçbir tanrı bulunmadığına şahit olmuştur&#8221;(Al-i mran, 18) gibi, ilahiyattan bahseden diğer âyetlere gelince, bunlarda Allah’ın zıddının ve benzerinin (ed-dıddu von-niddu) nefyi anlamında, tevhidin açıklanması bulunmaktadır.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın,&#8221;Deki: &#8220;O, Allah&#8217;dır; birdir&#8221; (ihlas, 1) âyetine gelince, bunda, Allah’ın zıddının ve benzerinin nefyi; hakikatinin cüzlerden mürekkeb olmadığı mânasında, tevhidin açıklanması bulunmaktadır.&#8221;Muhakkak ki sizin Rabbiniz,gökleri ve yeri yaratan Allah&#8217;dır&#8221;(a’raf, 54) ayetinde ise, rubûbiyyetin sıfatı açıklanmaktadır; bunda, hakikatin birliğinin açıklaması bulunmamaktadır.Cenâb-ı Hakk’ın &#8220;el hayyu kayyum&#8221; buyruğuna gelince, bu hepsine delâlet etmektedir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın kayyûm olması, O’nun zâtıyla kaim ve başkası için de “mukavvim” (ayakta tutucu, varlıkta tutan) olmasını gerektirir. O’nun zâtıyla kaim olması ise, hakikatinde bir çokluğun bulunmaması anlamında, vahdeti, birliği gerektirmektedir.“Bu, O’nun zıddının ve benzerinin (nidd) bulunmaması anlamında, “vahdet”i,ve bir mekân işgâl etmemeyi (nefyü’t- tehayyüz); bu vasıtayla da, bir cihette bulunmamayı gerektirir.</p>
<p>Allah’ın yine, kendisinden başka varlıkları ayakta tutan anlamında kayyûm olması, ister cismen olsun, isterse rûhen; ister akıl yönünden olsun, isterse nefis yönünden, O’nun dışındaki herşeyin sonradan meydana gelmiş olmasını gerektirir. Bu, her şeyin Allah’a dayanmasını, bütün sebep ve neticelerin O’na varmasını gerektirir. Bu da, kazâ ve kaderin Allah’tan olduğuna hükmetmeyi gerektirir. Binaenaleyh bu iki lâfzın bütün ilahi konuları ihata etmiş gibi olduğu ortaya çıkar. Bu sebeple de “Ayete’I-Kürsl” fazilet bakımından en üst noktaya ulaşmış olur.</p>
<p>Böylece bu durum da, Allah’ın isimlerinden en büyük ismin (İsm-i Â’zam’ın) bu vasıf olmasını gerektirir.Sonra Allahu Teâlâ kendisinin hayy ve kayyûm olduğunu beyan edince, bunu  &#8220;O&#8217;nu ne bir uyuklama tutabilir, ne de bir uyku&#8221; beyanıyla te’kid etmiştir. Bunun mânası şudur: Allahu Teâlâ, mahlûkâtın idare ve tedbirinden hiçbir zaman gâfil değildir. Çünkü, meselâ çocuğun koruyup gözeticisi, bir an çocuktan gâfil bulunsa, çocuğun durumu aksar. Cenâb-ı Allah ise, sonradan meydana gelmiş, yaratılmış bütün varlıkların kayyîmi, bütün mümkinâtın (varlıkların) da kayyûmudur.</p>
<p>Binaenaleyh, onları yönetmekten gâfil bulunması mümkün değildir. Bundan dolayı, Cenâb-ı Hakk’ın&#8221;Lâ tehuzühû sinetün ve lâ nevm&#8221;buyruğu, O’nun kâim oluşunu açıklamak için getiril miş olan bir te’kid ifâdesidir. Bu tıpkı, fırsatı kaçırıp ihmalkârlık yapan kimseye söylenilen şu söz gibidir: &#8220;Muhakkak ki sen dalmışsın, uyuyorsun&#8221;Sonra Cenâb-ı Hak, kendi zâtıyla kaim ve başkası İçin de “mukavvim” olması mânasında kendisinin kayyûm olduğunu beyan edince, buna bir başka hükmü istinad ettirmiştir. Bu da, Cenâb-ı Hakk’ın,Göklerde ve yerde olan her şey O&#8217;nündür&#8221; âyetidir. Çünkü Allah’tan başka her şeyin mahiyyeti Allah ile kâim olup, varlığı Allah’ın yaratması, tekvini ve meydana getirmesi ile olunca, kendisi dışında kalan her şeyin O’nun mülkü ve milki olması gerekir ki, Allah’ın,&#8221;Göklerde ve yerde olan her şey O&#8217;nundur&#8221;beyanından murâd da budur.</p>
<p>Sonra Allahu Teâlâ’nın, kendisi dışında kalan herşeyin mâliki ve melîki olduğu sâbit olunca, O’nun hükmünün herşeyde cari olduğu; O’nun izni ve emri olmaksızın hiç kimsenin hiçbir şeyde hükmedemeyeceği ortaya çıkmış olur. Ki, Cenâb-ı Hakk’ın:&#8221;O&#8217;nun izni olmadıkça, O&#8217;nun nezdinde şefaat edecek kimse yoktur&#8221; buyruğundan maksat da budur.</p>
<p>Sonra Allahu Teâlâ’nın herşeyin mâliki olduğunu bildirince,bundan O’nun mülkünde hiç kimsenin asla bir tasarruf hakkının olmaması gerektiğini ve keza kendisinin her şeyi bilen olup kendinden başkasının ise her şeyi bilemeyen olduğunu bildirince de, O&#8217;nun mülkünde, başka hiçbir kimsenin O’nun izni olmaksızın hiçbir surette tasarruf hakkının bulunmadığını belirtmiştir ki bu da Hak Teâlâ’nın, &#8220;O, yaratıklarının önlerindekini o ve arkalarındakini bilir&#8221; buyruğunun mânasıdır. Bu, Hak Teâlâ’nın herşeyin âlimi ve bilicisi olduğuna işarettir.</p>
<p>Daha sonra Hak Teâlâ, &#8221; (Mahlûkâtı), O&#8217;nun ilminden hiçbir şeyi ihata edemez&#8221; buyurmuştur ki, bu da Allahu Teâlâ’dan başkasının her şeyi bilemiyeceğine işârettir.Sonra Cenâb-ı Hak, göklerde ve yerde tam bir mülkiyete ve hükümranlığa sahip olduğunu beyan buyurunca, gökler ve yerlerin dışında kalan şeylerdeki mülkiyetinin daha yüce ve daha büyük olduğunu ve vehmedenlerin vehminin kendisine ulaşamıyacağını, yine hayâl edenlerin hayallerinin O’nun en aşağı derecesine yükselemeksizin sona ereceğini beyân buyurarak, &#8220;O&#8217;nun kürsüsü gökleri ve yeri içine almıştır&#8221; buyurmuştur.</p>
<p>Sonra Allahu Teâlâ, her şeyde kendi hükmünün ve mülkünün aynı nitelikte ve aynı şekilde olduğunu beyân ederek,&#8221;Bunları korumak, O&#8217;na ağır da gelmez&#8221; buyurmuştur.Sonra kendisinin bütün muhdes, mümkin varlıkların ve mahlûkatın mukavvimi, ayakta tutanı olduğu mânasında kayyûm olduğunu beyan edince, kendisinin, kendi nefsi ve zâtıyla kaim olduğu, herhangi bir işte herhangi bir kimseye muhtaç olmaktan münezzeh olduğu mânasında kayyûm olduğunu açıklamıştır.</p>
<p>Böylece Allahu Teâlâ, bir mekâna muhtaç olan mütehayyiz, mekân tutan; bir zamana muhtaç olan bir mütegayyir, değişken varlık olmaktan münezzeh olduğunu belirterek, &#8220;O, çok yüce, çok münezzehtir&#8221; buyurmuştur. Bundan murad, Cenâb-ı Hakk’ın, hiçbir şeyde başkasına muhtaç olmama; sıfatlarından herhangi bir sıfat ve vasıflarından herhangi bir vasıf hususunda mahlukâta benzemiyeceği mânasındaki yücelik ve ululuktur.</p>
<p>İşte bundan dolayı Cenâb-ı Hak, âyetin başında beyan buyurduğu zâtı ile kâim, başkasını ayakta tutan, mukavvim manasında kayyûm olduğuna işaret ederek, &#8220;O, çok yüce,çok büyüktür&#8221; buyurmuştur.Aklı, söylediklerimizi anlayabilen herkes, beşerî akıllar nezdinde, İlahî hususlara dair bundan daha mükemmel bir söz ve bü âyetin ihtiva ettiği delilden daha açık bir bürhan bulunamıyacağını anlar.</p>
<p>Fahruddin er Razi &#8211; Tefsir-i Kebir,cilt.5,syf;404,410</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/">Esmay-ı Hüsna’dan Hayy ve Kayyum’un Tefsiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/esmay-i-husnadan-hayy-ve-kayyumun-tefsiri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hz.Ali ile Bir Yahudi&#8217;nin Konuşması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2019 12:30:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'u Teala]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Ali ile Bir Yahudi'nin Konuşması]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21286</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nu’mân b. Sa&#8217;d anlatıyor: Kûfe&#8217;de vilâyet konağında, Ali b. Ebî Tâlib&#8217;in evindeydik. Bulunduğumuz mekâna Nevf b. Abdillah geldi ve “Ey Müminlerin Emiri, kapıda kırk Yahudi adam var” dedi. Ali “Bana getirin” dedi. Huzuruna geldiklerinde ona: “Ey Ali! Semadaki Rabbini bize anlat,kendisi nasıl bir şeydir, nasıl oldu, ne zaman oldu, kendisi şimdi nerededir?”diye sordular. Ali dik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala/">Hz.Ali ile Bir Yahudi’nin Konuşması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/0e37ecfe11a138863d54d379ee54475a_ft_xl-1-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-15069 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/0e37ecfe11a138863d54d379ee54475a_ft_xl-1-1-300x225.jpg" alt="" width="300" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/0e37ecfe11a138863d54d379ee54475a_ft_xl-1-1-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/0e37ecfe11a138863d54d379ee54475a_ft_xl-1-1-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/0e37ecfe11a138863d54d379ee54475a_ft_xl-1-1.jpg 600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Allahü-teâlâ-seni-biliyor-mu.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22491 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Allahü-teâlâ-seni-biliyor-mu.jpg" alt="" width="600" height="274" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Allahü-teâlâ-seni-biliyor-mu.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/Allahü-teâlâ-seni-biliyor-mu-300x137.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></p>
<p>Nu’mân b. Sa&#8217;d anlatıyor: Kûfe&#8217;de vilâyet konağında, Ali b. Ebî Tâlib&#8217;in evindeydik. Bulunduğumuz mekâna Nevf b. Abdillah geldi ve “Ey Müminlerin Emiri, kapıda kırk Yahudi adam var” dedi. Ali “Bana getirin” dedi. Huzuruna geldiklerinde ona: “Ey Ali! Semadaki Rabbini bize anlat,kendisi nasıl bir şeydir, nasıl oldu, ne zaman oldu, kendisi şimdi nerededir?”diye sordular.</p>
<p>Ali dik oturdu ve şöyle dedi: “Ey Yahudi milleti! Beni dinleyin, benden başkasına sormayı da düşünmeyin. Benim Rabbim ilktir, bir şeyden çıkmamıştır. Herhangi bir şeyle birleşik değildir. Herhangi bir hali yoktur. Araştırarak bulunmaz. Saklanıp ihata edilemez. Yok iken var olmuş «hadis» dedikleri bir şey değildir. Aksine eşyaların nasıl olacaklarına karar veren celal sahibidir.</p>
<p>Sonu yoktur, zamanlar geçse de, kendisi zail olmaz. Bir halden bir hale girmez. Eşyaya benzemeyen birisi şekille nasıl vasıflandırılsın, fasih dillerle nasıl anlatılsın? Eşyadan olmayan nasıl açık olsun, eşyadan ayrılmayan nasıl kâin olsun? Aksine o keyfiyetten münezzehtir; şah damarından daha yakın, benzetmekte de en uzaktan daha uzaktır. Kullarının bir anlık değişim, konuşulan tek kelime, bir dil hareketi,bile ondan gizlenemez.</p>
<p>Kapkaranlık bir gecenin ortasında ondan habersiz tek bir adım atmak, mehtabın ışığında yürümek mümkün değildir. Her harekete ışık saçan güneşin aydınlatması, vakti gelen gecenin gelmesi,zamanı gelen gündüzün aydınlanması, ancak onun tekvin iradesinin dâhilinde olur. Her yeri bilen odur, her anı ve zamanı, her sonu ve müddeti bilen odur. Mahlûkatın eceli belirlenmiş, sınır başkasına nisbet edilmiştir.</p>
<p>Eşyayı ne baştaki bir asıldan, ne de öncesi olan bir başlangıçtan yaratmıştır.Aksine yaratacağını istediği gibi var edip yaratmıştır. İstediğine istediği şekli en güzel şekilde vermiştir. Yüceliğinde’tek olmuştur. Onun için hiçbir engel yoktur. Yarattığı varlıkların itaatinden de her hangi bir menfaati yoktur.</p>
<p>Kendisine el açanların duasını hemen kabul eder, yeryüzünde ve gökyüzündeki melekler ona itaat eder. Ölüp gidenler hakkındaki bilgisi ile yaşamaya devam edenler hakkındaki bilgisi aynıdır. Yüksek semalarda olup biten hakkındaki bilgisi de aşağıda yeryüzünde olup bitenler hakkındaki bilgisi aynıdır. Her şey hakkındaki ilmi de öyledir. Sesler onu şaşırtmaz,diller onu oyalamaz, hiçbir organa muhtaç olmadan bütün sesleri duyar.Her şeyi yönetir, görür, bilir. Diridir, her şeyi ayakta tutar.</p>
<p>Hiçbir organ ve araca, ses ve dudağa muhtaç olmadan Musa ile bizzat konuşmuştur.Sıfatların şekillendirilmesinden münezzehtir. İlahımızın sınırlı olduğunu iddia eden onu tanımamıştır. Mekânlara sığdığını söyleyen şaşkınlık ve ne dediğini bilmiyor deme&#8217;ktir. Bilakis o bütün mekânları ihata eder. Ey bana Rahman&#8217;ı soran! Eğer samimiysen Kur&#8217;ân&#8217;dan ve âyetlerden faydalanmadan bana Cibril&#8217;i, Mikail&#8217;i ve İsrafil&#8217;i anlatabilir misin? Heyhat!</p>
<p>Kendin gibi aciz bir mahlûku bile nitelemekten acizken her şeyin ve her sebebin Yaratıcısı ve Mabudu olanı nasıl anlatacaksın. Hem de ne uyuklaması, ne de uykusu söz konusu değilken? Yerlerde, göklerde ve ikisinin arasında ne varsa ona aittir.</p>
<p>Büyük Arş’ın Rabbi odur.”</p>
<p>Bu hadis, Nu’mân&#8217;ın rivayetinde tek kaldığı bir hadistir ibn ishak da ondan mürsel olarak rivayet etmiştir.</p>
<p>Ebu Nuaym,Hilye,cild.1,syf.92-94</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala/">Hz.Ali ile Bir Yahudi’nin Konuşması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahu-teala/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
