<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yaşar Nuri öztürk | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/yasar-nuri-ozturk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 19 Oct 2017 14:09:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Yaşar Nuri öztürk | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur&#8217;an Ayetlerinden İbaret midir ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Sep 2016 18:05:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur'an Ayetlerinden İbaret midir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an Dışında Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12753</guid>

					<description><![CDATA[<p>Evvela şunu belirtelim ki, Hz. Peygamber ( s.a.v) &#8216;in Kuran dışında vahiy almadığı konusunun delalet-i kat&#8217;iyye sarahatinde ifade eden bir Kur&#8217;an ayeti mevcut değildir.Yazarın yaptığı gibi ( Yaşar Nuri Öztürkten bahsediyor ) mesela &#8221; O arzusuna göre konuşmaz. O ( bildirdikleri ) kendisine indirilen vahiyden başkası değildir &#8221; ( en-Necm, 3-4 ) , &#8221; Peygamber [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/">Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur’an Ayetlerinden İbaret midir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/indir-133/" rel="attachment wp-att-12754"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12754" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/indir.jpg" alt="Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur'an Ayetlerinden İbaret midir ? " width="449" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/indir.jpg 312w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/09/indir-300x156.jpg 300w" sizes="(max-width: 449px) 100vw, 449px" /></a></p>
<p>Evvela şunu belirtelim ki, Hz. Peygamber ( s.a.v) &#8216;in Kuran dışında vahiy almadığı konusunun delalet-i kat&#8217;iyye sarahatinde ifade eden bir Kur&#8217;an ayeti mevcut değildir.Yazarın yaptığı gibi ( Yaşar Nuri Öztürkten bahsediyor ) mesela &#8221; O arzusuna göre konuşmaz. O ( bildirdikleri ) kendisine indirilen vahiyden başkası değildir &#8221; ( en-Necm, 3-4 ) , &#8221; Peygamber size ne verdiyse onu alın, size neyi yasakladıysa ondan da sakının &#8221; ( el-Haşr,7 ) gibi- pek çok sahabi , müçtehit ve müfessire göre Sünnet&#8217;e de delalet eden &#8211; bir kısım ayetler konusunda &#8221; Bu ayetlerde kast edilen Kur&#8217;andır &#8221; diyerek kestirme hükümlerle meseleyi ört -bas etmeye çalışmak [1] ilmi yaklaşım ile bağdaşmaz. İlmi yaklaşım, bu ayetlerde kastedilenin Kur&#8217;an olduğunu yine Kur&#8217;an ayetlerine dayanarak ortaya koymayı gerektirir. Ancak yazarın bunu, ilmi araştırma vasfı verilecek ciddiyet ve boyutta gerçekleştirdiğini söylemek mümkün değildir&#8230;</p>
<p>Son tahlilde bu ve benzeri ayetlerin Kur&#8217;an&#8217;a delalet ettiği kadar Sünnet&#8217;e de delalet etiği veya Sünet&#8217;i de kapsadığı hususu bir &#8221; ihtimal &#8221; bile olsa , bunu gözden uzak tutmak mümkün değildir.</p>
<p>Şüphesiz Hz. Peygamber ( s.a.v) in Kur&#8217;an dışında da vahiy aldığı konusuyla ilgili oldukça açık sahih hadisler mevcuttur ve sadece bu hadislerden hareketle Hz. Peygamber ( s.a.v)in Kur&#8217;an dışında vahiy aldğını rahatça söylemek mümkündür. Ancak biz, kitabın başında belirttiğimiz yöntemden ayrılmayacak ve bu konuda da doğrudan Kuran ayetlerinden hareket ederek sonuca ulaşmaya çalışacağız.&#8221;</p>
<p>&#8221;Kur&#8217;an , önceki peygamberlerin yüce Allah&#8217;tan aldıkları vahiylere bir sınır getirmemiştir. O peygamberler vahy-i celi ( açık vahiy ) yanı sıra rüya, ilham veya başka yollarla da Yüce Allah&#8217;tan vahiy almışlardır. Şu halde bu durum Hz. Peygamber ( s.a.v) hakkında niçin kabul edilmesin ? Esasen Yüce Allah&#8217;ın Kadir&#8217;-i Mutlak olduğu konusunda herhangi bir kuşkusu bulunmayan kimse, O&#8217;nun peygamber olarak seçip görevlendirdiği kişiye, dilediği şeyi dilediği şekilde vahyetme / iletme tasarrufuna da bir sınırlama getirmenin kimsenin haddine olmadığından da kuşku duymamalıdır.</p>
<p>Hz. Peygamber ( s.a.v)in Kur&#8217;an dışında vahiy aldığını gösteren Kur&#8217;an ayetleri var mıdır ? sorusuna,yine bizzat Kur&#8217;an&#8217;dan hareketle &#8221; evet&#8221; demek durumundayız.</p>
<p><strong>Yüce Allah şöyle buyuruyor :</strong></p>
<p><strong>1</strong> &#8211; &#8221; Kendi içinizden size ayetlerimizi okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i talim edip, bilmediklerinizi öğreten bir Resul gönderdik.&#8221;- ( bakara 151 )</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>2-</strong></span> &#8221;&#8230;. Allah&#8217;ın ayetlerini eğelenceye almayın, Allah&#8217;ın sizin üzerinizdeki nimetini, size öğüt vermek üzere indirdiği Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i hatırlayın, Allah&#8217;tan korkun&#8230;&#8221;- ( bakara 231 )</p>
<p><strong>3-</strong> &#8221; Andolsun ki, içlerinden , kendilerine Allah&#8217;ın ayetlerini okuyan, kendilerini temizleyen, kendilerine Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i öğreten bir peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur&#8230; &#8221; ( Al-i İmran 164 )</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>4-</strong> </span>&#8221; Allah&#8217;ın sana lütfu ve esirgemesi olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah sana Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i indirmiş, bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah&#8217;ın lütfu sana gerçekten büyük olmuştur. &#8221; ( Nisa,113 )</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>5-</strong> </span>&#8221; ( Ey Peygamber hanımları ! ) Allah&#8217;ın , evlerinizde okunan ayetlerini ve Hikmet&#8217;i anın ! ( Ahzap,34 )</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>6-</strong></span> &#8221; Çünkü ümmilere içlerinden, kendilerine ayetlerini okuyan, onları temzileyen, onlara Kitab&#8217;ı ve Hikmet&#8217;i öğreten bir peygamber gönderen O&#8217;dur &#8230;&#8221; ( Cuma,2 )</p>
<p>Bu ayetlerde geçen &#8221; Kitap &#8221; kelimesinin Kur&#8217;an olduğu üzerinde herhangi bir görüş ayrılığı yoktur. O halde buradaki Hikmet nedir ?</p>
<p>Elmalılı Hamdi YAZIR merhum, başka hiçbir yerde bulunamayacak şekilde detaylarına inerek bu kelimenin 29 ayrı tanımını vermekte ve her bir tanımın uzun uzadıya açıklamasını yapmaktadır ki [2] bunların toplamından çıkan netice yine kendi ifadesi ile şudur :</p>
<p>&#8221; Bunların bazısı mana-yı masdar, bazısı hasl-ı masdar, bazısı ism-i mahz olmakla beraber bir kısmı ilme, bir kısmı amele, bir kısmı da her ikisine raci olduğundan bu tafsilat kısmen misal ve tarife hamledilmek suretiyle mecmuu üç tefsire irca olunabilir ki ameli nafia müeddi olmak haysiyetiyle ilim, ilme müteratib olmak hasyiyetiyle amel-i nafi, biri de ilm-ü amelde ihkam, tabir-i aherle kavil ve fiilde isabet veya ilim ve fıkıh manalarıdır &#8221; [3]</p>
<p>Her ne kadar içlerinde İmam eş-Şafi&#8217;i &#8216;nin de bulunduğu bir grup alim, Kur&#8217;an&#8217;da yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde geçen Hikmet kelimesini doğrudan Sünnet olarak anlamışlarsa da [4] biz peşinen bu yargıya varmayalım ve mezkur ayetlerden hareketle bu kelimenin ne anlama geldiğini araştıralım.</p>
<p>Elmalılı merhumun alabildiğine tafsilatlı olarak zikrettiği görüşlerinden yine kendisinin çıkardığı sonuca bakılırsa Hikmet şu üç anlamı bünyesinde toplayan bir kelimedir :</p>
<p><strong>1-</strong> Faydalı amele götüren bilgi.<br />
<strong>2</strong>&#8211; Bilgiyle irtibatlı olması yönüyle faydalı amel.<br />
<strong>3-</strong> Söz ve fiilde doğruya isabet.</p>
<p>Bu üç maddede özetlenen Hikmet&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;dan daha genel bir anlama sahip olduğunu [5] ve burada geçen &#8221; fayda &#8221; ve &#8221; doğru &#8221; kelimelerinin , &#8221; ilahi irade ve rızaya uygunluğu &#8221; ifade ettiğini söyleyebiliriz.</p>
<p>Şu halde Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e Hikmet verildiğini belirten ayetler O&#8217;nun , söz ve fiillerinde ilahi irade ve rızaya uygun hareket etme özelliğine sahip kılındığını anlatıyor demektir. &#8221; Andolsun ki Resulullah sizin için, Allah&#8217;a ve ahiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah&#8217;ı çok zikredenler için güzel bir örnektir &#8221; ( ahzab,21 ) ayetinin Hz. Peyagmber ( s.a.v) &#8216;in mü&#8217;minler için güzel bir örnek olduğu vakıasını- tekitli bir biçimde &#8211; belirtmesi, aynı zamanda Hz. Peygamber ( s.a.v)in Hikmet&#8217;e uygun söz ve fiillerinin mü&#8217;minler için örnek teşkil ettiği noktasına güçlü bir vurgudur. Mü&#8217;minlerin nihai amacı Yüce Allah ( c.c.)&#8217;ın rızasına ve ahirette ebedi kurtuluşa ulaşmak olduğuna ve Hz. Peygamber ( s.a.v) de onlar için bu yolda güzel bir örnek teşkil ettiğine göre mü&#8217;minler dünya hayatınaki rotalarını Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in söz ve davranışlarını esas alarak ayarlayacaklar demektir.</p>
<p>Hz. Peyamber ( s.a.v)&#8217;de mevcut bulunan bu özellik, Yüce Allah ( c.c. ) tarafından O&#8217;na &#8221; indirilmiş &#8221; tir. Yüce Allah ( c.c.) &#8216;ın Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e indirdiği şeyin &#8211; adına vahy-i hafi, ilham veya başka birşey denmesi farketmez- netiecede vahiy olduğu ise ayrıca belirtilmesine gerek bulunmayacak kadar müsellem bir husustur. Çünkü Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in , Yüce Allah ( c.c. ) tarafından kendisine gönderilen bu mesaj sayesinde, özellikle dinin tebliği hususunda yanılmayacağı, yanlış veya kusurlu hareket etmeyeceği, ederse yine bu fenomen tarafından derhal düzeltileceği aşikardır. Aksi halde Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in peygamberlik görevinde kusurlu veya hatalı davranabileceği ihtimali gündeme gelir. Şu halde Hikmet&#8217;in Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e hangi türden vahiy yoluyla olursa olsun Allah tarafından &#8221; indirildiğini &#8221; söylemek bu durumda tek çıkar yol olarak kalmaktadır.</p>
<p>Bu noktaya, mezkur ayetlerde kullanılan &#8221; enzele &#8221; ( indirdi ) fiilinin, aynı zamanda &#8221; var etme &#8221;, &#8221; ortaya koyma &#8221; , &#8221; yaratma &#8221; anlamına da geldiği söylenerek itiraz edilebilir [ 6]</p>
<p>Ancak bu durumda cevaplandırılması gereken bir soru gündeme gelmektedir : Şayet bu ayetlerdeki &#8221; enzele &#8221; filini &#8221; var etme &#8221; , &#8221; ortaya koyma &#8221;, &#8221; yaratma &#8221; anlamında alacak olursak, Hikmet&#8217;in Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;de &#8221; var edilmiş &#8221; ve &#8221; yaratılmış &#8221; bir özellik olduğunu sonucuna varırız. Ne var ki , yukarıda zikrettiğimiz ayetlerde aynı &#8221; enzele &#8221; fiili &#8221; Kitap &#8221; için de kullanılmıştır. Daha açık bir ifadeyle Kitap ve Hikmet kelimeleri , bir tek fiilin , &#8221; enzele &#8221; filinin mef&#8217;ulü durumundadır.</p>
<p>Bu da &#8211; sözkonusu itirazı yerinde kabul edecek olursak- Hikmet&#8217;le birlikte Kitab&#8217;ın da Hz. Peygamber ( s.a.v ) &#8216;de &#8221; var edilmiş &#8221; veya &#8221; yaratılmış &#8221; olduğunu söylememiz gerekir. Bununsa hem ilahi Kelam&#8217;ın kadim olma vasfıyla bağdaşmayacağı, hem de vahiy olgusunun mantığına ters düşeceği açıktır. Dolayısıyla Kur&#8217;an&#8217;ın Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;de &#8221; var edilmiş &#8221; veya &#8221; yaratılmış&#8221; olduğunu söylemenin imkanı yoktur. Geriye bu fiilin ; Kur&#8217;an söz konusu olduğunda &#8221; indirme &#8221; , Hikmet sözkonusu olduğunda ise &#8221; var etme &#8221;, &#8221; ortaya koyma&#8221; veya &#8221; yaratma &#8221; analmına gelmesi ihtimali kalkmaktadır. Aynı cümledeki iki ayrı mef&#8217;ule ilişkin bir tek fiilin, bu mef&#8217;ullerden birisinde bir anlama, diğerinde başka bir anlama gelebileceği ne mantıken ne de gramatik açıdan söylenemeyeceğine göre, bir nokta kendiliğinden ortaya çıkmaktadır : O da hem Kitab&#8217;ın , hem de Hikmet&#8217;in Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e &#8221; indirildiğini &#8221; söylemektir.</p>
<p>Bu söylediklerimize ikinci bir itiraz da şu şekilde ileri sürülebilir : Kur&#8217;an , Hikmet&#8217;i Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e münhasır kılmamakta, aksine başkalarına da Hikmet veridlğini bildirmektedir.</p>
<p><strong>Şu ayetler bu hususa örnek gösterilebilir :</strong></p>
<p><strong>i-</strong> &#8221; Allah Hikmet-i dilediğine verir. Kime hikmet verilirse ona pek çok hayır verilmiş demektir &#8221; ( bakara 269 )</p>
<p><strong>ii-</strong> ( Melekler, Meryem&#8217;e hitaben İsa hakkındaki sözlerine şöyle devam ettiler : ) Allah ona yazmayıi Hikmet-i, Tevrat&#8217;ı ve İncil&#8217;i öğretecek &#8221; ( Al-iimran,48)</p>
<p><strong>iii</strong>-&#8221; Hani Allah peygamberlern, &#8221; Ben size Kitap ve Hikmet verdikten sonra nezdinizdekileri tasdik eden bir peygamber geldiğinde ona mutlaka inanıp yardım edeceksiniz &#8221; diye söz almış, &#8221; Kabul ettiniz ve bu ahdimi yüklendiniz mi ? &#8221; dediğinde &#8221; Kabul ettik &#8221; cevabını vermişler, bunun üzerine Allah, &#8221; O halde şahit olun, ben de sizinle birlikte şahitlik edenlerdenim &#8221; buyurmuştu &#8221; ( Al-i imran 81 )</p>
<p><strong>iv-</strong> &#8221; Yoksa onlar , Allah&#8217;ın lütfundan verdiği şeyler için insanlara haset mi ediyorlar ? Oysa İbrahim soyuna Kitap ve Hikmet&#8217;i verdik ve onlara büyük bir hükümranlık bahşettik &#8221; ( Nisa,54 )</p>
<p><strong>v-</strong> &#8221; Andolsun biz Lokman&#8217;a , &#8221; Allah&#8217;a şükret&#8221; diyerek Hikmet verdik&#8230;. &#8221; ( Lokman,12 )</p>
<p><strong>vi-</strong> &#8221; Onun ( Davud&#8217;un ) hükümranlığını kuvvetlendirmiş , ona Hikmet ve güzel konuşma vermiştik &#8221; ( Sad, 20 )</p>
<p>Buradan da ortaya çıkmaktadır ki, Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e verilen Hikmet Sünnet değildir.</p>
<p>Hemen belirtelim ki, bu ayetler içinde 2. , 3. ve 4. sıradakiler, az yukarıda Hikmet&#8217;in de &#8221; indirildiğini &#8221; söylerken ileri sürdüğümüz argümanları destekler mahiyettedir. Zira bu ayetlerde Hikmet ile birlikte verildiği / öğretileceği bildirilen &#8221; Kitap&#8221;ların vahiy yoluyla verileceğinden / öğretileceğinden kuşku edilmez. Ayrıca bu ayetlerde Kitap(lar) ve Hikmet de öğretme / verme fiillerinin mef&#8217;ulüdür. Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e Hikmet indirildiği bildirilen ayetler üzerinde dururken söylediklerimiz aynen burada da geçerlidir.</p>
<p>Öte yandan biz Hikmet&#8217;in Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e münhasır olduğunu ve başka hiç kimseye Hikmet verilmediğini zaten söylemiyoruz. Hikmet&#8217;in yukarıda ELMALILI merhumdan naklen özetlediğimiz üç anlamı göz önünde bulundurulacak olursa, bunun böyle olduğu anlaşılacaktır. Zira sözkonusu özelliklerin sadece Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;de bulunduğunu söylemek aklen de adeten de mümkün değildir.</p>
<p>Bizim söylediğimiz şudur: Kur&#8217;an tarafından başkalarına da verildiği bildrilen Hikmet, veridlği kimselerde doğruya isabet, faydalı bilgi ve amel olarak tezahür etmektedir ki bu özelliklerin Hz. Peygamber( s.a.v) tarafından dini tebliğ bağlamında ortaya konan söz, tavır ve davranışlarda tebellür etiğinde kuşku yoktur. Yani Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;, Yüce Allah ( c.c.) tarafından kendisine verilen bu Hikmet sayesinde Allah, Kur&#8217;an, insan, varlık ve eşya hakkında doğru bilgilere uğaraşacak, tebliği ile görevli bulunduğu dini insanlara iletip öğretirken bu bilgileri insanlığın önüne şaşmaz kılavuzlar olarak koyacaktır.</p>
<p>Diğer taraftan Hz. Peygamber ( s.a.v) &#8216;e Yüce Allah ( c.c.) tarafından verilen ve Kur&#8217;an dışında başka birşey olduğu [ 7] malum bulunan işbu Hikmet&#8217;in ümmet-i Muhammed açısından bir önemi olmalıdır. Eğer böyle olmasaydı ve O&#8217;na verilen Hikmet sadece O&#8217;nun şahsıyla sınırlı kalıp, başka insanlar için herhangi bir kıymet ve önem arzetmeseydi, Ümmehat-ı Mü&#8217;minin&#8217;e ( Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in pak zevcelerine ) Kur&#8217;an&#8217;la birlikte Hikmet&#8217;i de anmalarının Kur&#8217;an tarafından emredilmesinin bir anlamı olmaz. Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;in özellikleri meyanında ümmetine Kitap ile birlikte Hikmet&#8217;i de öğretmesi zikredilmez [8] ve nihayet Hikmet&#8217;in , Allah tarafından insanlara &#8221; öğüt vermek&#8221; için &#8221; indirildiği&#8217;nin bilhassa belirtilmesine gerek bulunmazdı&#8230; [9] &#8221;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>7-</strong></span> “Peygamber, eşlerinden birine gizlice bir söz söylemişti.Fakat eşi bu sözü başkalarına haber verip, Allah da bunu Peygamber’e açıklayınca, Peygamber bir kısmını bildirip,bir kısmından da vazgeçmişti. Peygamber bunu ona haber verince eşi, ‘Bunu sana kim bildirdi?’ dedi. Peygamber,‘Bilen, her şeyden haberdar olan Allah bana haber verdi’dedi.” (et-Tahrim,3)</p>
<p>Bu ayetin sonunda Hz. Peygamber (s.a.v), meseleyi kendisine Yüce Allah (c.c)’ın bildirdiğini açıkça belirtmektedir.<br />
Oysa Kur’an’da Yüce Allah (c.c)’ın, bu ayette belirtilen hususu Hz. Peygamber (s.a.v)’e bildirdiği hakkında hiçbir ifade yoktur. Bu da göstermektedir ki, Hz. Peygamber (s.a.v)’in, kendisine gizli bir şey söylediği eşinin o sözü başkalarına aktardığını Yüce Allah (c.c) Kur’an dışı bir vahiyle Hz. Peygamber (s.a.v)’e bildirmiştir.</p>
<p><strong>Burada dikkat çekilmesi gereken bir nokta daha bulunmaktadır:</strong></p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v)’in, hanımına gizlice söylediği sözün ne olduğunu bilmiyoruz.[10] Şu halde bu söz, dinin tebliğine ilişkin olabileceği gibi, şahsî bir mesele de olabilir. Şayet dinin tebliğine ilişkin olsaydı, Hz. Peygamber (s.a.v)’in o sözü eşine “gizlice” söylemesi düşünülemezdi. Çünkü dinin özüne ilişkin olan bir hususu Hz. Peygamber (s.a.v)’in bütün ümmetine duyurmayıp ya da duyurulmasını istemeyip, eşlerinden birisine sır olarak söyleyebileceğini düşünmek mümkün değildir. (Bunu söylerken Hz. Peygamber (s.a.v)’in hassas ve özel konumu gereği, hanımına verdiği bir sırrın da önemli olacağını inkâr ediyor ve söz konusu sırrın konjonktür gereği o an için gizli tutulması gereken bir şey olabileceğini görmezden geliyor değiliz. Ancak burada meseleyi sırf nazarî planda ele aldığımızın hatırdan çıkarılmaması gerekir.)</p>
<p>O halde Hz. Peygamber (s.a.v) ile eşi arasındaki o söz,yine ikisi arasındaki özel bir mesele hakkında olmalıdır.<br />
Bu türlü şahsî bir mesele Kur’an dışı bir vahiyle Hz.Peygamber (s.a.v)’e bildirilebilir iken, dinin özüne ilişkin olan ve dolayısıyla daha büyük bir önem arz eden hususlar niçin böyle bir vahiyle bildirilmesin?..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>8-</strong></span> “Hatırlayın ki, Allah size iki taifeden[11] birinin sizin olduğunu vadediyordu. Siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz&#8230;”(Enfal-7)</p>
<p>Bu ayette ve devamında Yüce Allah (c.c), mü’minlere [Sahabe’ye] hitaben iki taifeden birinin kendilerinin olduğunu ve hangisini tercih edecekleri konusunda seçimin kendilerine bırakıldığını bildirmektedir. Müslümanlar dilerlerse<br />
kervana saldırıp Kureyş’li müşriklerin ticaret mallarını ele geçirecekler, dilerlerse Mekke’den hareket eden Kureyş ordusuna saldırarak onları mağlup edeceklerdir. Her iki durumda da Yüce Allah (c.c) Mü’minlere zafer ve kazanç vadettiğini bildirmektedir.</p>
<p>Burada konumuz açısından önemli olan nokta şurasıdır: Yüce Allah (c.c) Müslümanlara hitaben “Hatırlayın ki,Allah size iki taifeden birinin sizin olduğunu vadediyordu” buyurmaktadır. Yani bu ilahî vaat Müslümanlara Yüce Allah (c.c) tarafından daha önce yapılmıştır. Oysa Kur’an’da daha önce Müslümanlara iki taifeden birisinin kendilerine müyesser kılınacağına dair vaat ifade eden bir ayet yoktur. Bu da göstermektedir ki, söz konusu vaat Cibril (a.s) vasıtasıyla Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle bildirilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>9-</strong></span> Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Hatırlayın ki, siz Rabb’inizden yardım istiyordunuz. O da, ‘Ben peşpeşe gelen bin melek ile size yardım edeceğim’ diyerek bu duanızı kabul buyurmuştu.” (Enfal-9)</p>
<p>Oysa Kur’an’da Yüce Allah (c.c)’ın onların yardım isteğine bu şekilde bir hitapla karşılık verdiğini bildiren bir ayetmevcut değildir. Dolayısıyla Yüce Allah (c.c)’ın, müslümanların duasına bu şekilde karşılık verdiği hususu Cibril (a.s) tarafından Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle bildirilmiştir.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">10</span>&#8211;</strong> Yüce Allah (c.c) şöyle buyuruyor: “Bir gece, kendisine ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir&#8230;&#8221; ( el isra, 1)</p>
<p>el-İsra suresinin, zikrettiğimiz ilk ayetinde Yüce Allah (c.c), Hz. Peygamber (s.a.v)’e birtakım ayetler göstereceğini bildirmektedir. Hatta mezkûr ayetin ifadesine göre Hz.Peygamber (s.a.v)’in Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’yagötürülmesinin sebebi de budur Burada cevaplandırılması gereken bazı sorular bulunmaktadır:</p>
<p>Kur’an’ın zikrettiği bu “birtakım ayetler” nelerdir?</p>
<p>Yazarın da ( Y. Nuri Öztürk ) katıldığını belirttiği ifadelerinde Süleyman Ateş, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Cibril (a.s)’i Sidretü’l-Müntehâ yanında görmesi olayının İsra hadisesinden önce vuku bulduğunu söylemektedir. [12] Dolayısıyla burada zikredilen “ayetler”den,Hz. Peygamber (s.a.v)’e Cibril (a.s)’in görünmesi kastedilmiş olamaz. Şu halde Hz. Peygamber (s.a.v) o gece nelere şahit olmuştur? Bunların Hz. Peygamber (s.a.v)’e gösterilmesinin sebebi ne olabilir? Hz. Peygamber (s.a.v) o gece gördüklerini bir sır olarak saklamış mıdır, yoksa bunları insanlara anlatmış mıdır? Eğer gördükleri arasında Mü’minleri ilgilendiren hususlar olduysa ve bunları sır olarak sakladıysa bu O’nun peygamberlik görevini yerine getirirken kusurlu veya ihmalli davrandığı anlamına gelmez mi?</p>
<p>Yine eğer böyleyse “O peygamber gaybın bilgilerini saklayacak, kendisinde tutacak kadar cimri değildir” ( tekvir 24 ) [13] ve “Ey Resul! Rabb’inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan,O’nun elçiliğini yapmamış olursun&#8230;”( el-Maide 67 ) gibi ayetler Hz. Peygamber (s.a.v)’in, nübüvvet görevini en küçük bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde yerine getirdiği hakkındaki gerçekleri ifade etmiyor mu? O gece olanlar için “bunlar insanlara ulaştırılması gerekmeyen şeyler olabilir” diyebilir miyiz? Bu soruya evet diyeceksek, o zaman bu olayın Kur’an’da kapalı bir şekilde zikredilmesinin ne anlamı olabilir? -Üstelik (17/el-İsra) suresinin ilk ayetinde bu olay, Yüce Allah (c.c)’ın tesbih, ta’zim ve temcidiyle zikredilmektedir ki bu da olayın önem ve büyüklüğünü gösterir.</p>
<p>Yukarıdaki soruya hayır diyeceksek, madem ki o gece olup bitenler insanları ilgilendirmektedir ve dahi Kur’an bu konuda bir şey söylememektedir, o halde bunlar insanlara nasıl ulaştırılmıştır?</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>11</strong>&#8211;</span> Zeyd b. Harise (r.a) ile Zeyneb bt. Cahş (r.anha) arasındaki evlilik ve bu evliliğin sona ermesi anlatılırken şöyle buyurulmaktadır:</p>
<p>“Hani Allah’ın nimet verdiği, senin de kendisine iyilikettiğin kimseye, ‘Eşini yanında tut, Allah’tan kork’ diyordun.Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun. Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır. Zeyd o kadından ilişiğini kesince biz onu sana nikahladık ki evlatlıkları, eşleriyle ilişkilerini kestiklerinde (o kadınlarla evlenmek isterlerse) mü’minlere bir güçlük olmasın. Allah’ın emri yerine<br />
getirilmiştir. ( ahzap 37 )</p>
<p>Bu ayetin Kur’an dışı vahye delalet vechi üzerinde daha önce de durulmuş[14] ancak bu konuda söylenenler eleştirilmiştir. [15]</p>
<p>Ne ki bizce burada gözden kaçırılan bir nokta vardır: Dikkat edilirse ayette “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun” buyurulmaktadır. Burada Hz. Peygamber (s.a.v)’in, içinde “bir şey” gizlediği belirtilmekte ve Allah’ın onu açığa vuracağı bildirilmektedir. Bu şey ne olabilir?</p>
<p>Ortaya şu ihtimalleri koyabiliriz: I- Bu şey, Zeyd-Zeyneb (r.anhuma) çiftinin evliliğiyle ilgilidir. II- Bu şey söz konusu evlilikle ve o şahıslarla ilgili değildir.Ayetin ifadesi ve siyak-sibakı göz önünde bulundurulacak<br />
olursa, bu ihtimallerden ilkinin doğru olduğu anlaşılacaktır.</p>
<p>Zira özellikle “Allah’ın açığa vuracağı şeyi insanlardan çekinerek içinde gizliyordun” cümlesi bu evlilikle ilgisi koparıldığında bu bağlamda hiçbir şey ifade etmemekte, daha doğrusu ne ifade ettiği anlaşılmamaktadır. Şu halde Hz. Peygamber (s.a.v)’in, söz konusu çiftin evlilik hayatı ile ilgili olarak içinde gizlediği şey üzerinde durmak gerekiyor: İhtimaller şunlar:</p>
<p><strong>1</strong>&#8211; Bu şey gayri meşru bir şeydir.<br />
<strong>2</strong>&#8211; Bu şey meşru bir şeydir.</p>
<p>Bu iki ihtimalin açılımını ise şu şekilde yapabiliriz: Bu şıklardan ilki behemehâl düşünülemeyeceğine göre, ikincisi üzerinde durmamız gerekiyor. O halde meşru olan bu “şey” nedir?</p>
<p><strong>A-</strong> Meşru olan ve Zeyneb-Zeyd (r.anhuma) çiftinin evliliğiyle ilgili bulunan bu şey, Hz. Peygamber (s.a.v)’e vahiy ile bildirilmemiş, O’nun, kendiliğinden düşündüğü ve tamamen kendi içinde başlayıp biten bir düşünce veya temennidir.</p>
<p><strong>B</strong>&#8211; Bu şey Hz. Peygamber (s.a.v)’e vahiy ile bildirilmiş bir hüküm veya haberdir.</p>
<p><strong>Birinci ihtimal üzerine kafa yoralım:</strong></p>
<p><strong>A/l-</strong> Mesele söz konusu evlilik ile ilgili olduğuna göre, Hz. Peygamber (s.a.v), kendisine gelmiş bir vahiy söz konusu olmaksızın bu evliliğin devamını istemiş olabilir.Ancak ayet Hz. Peygamber (s.a.v)’in, Zeyd (r.a)’e bu doğrultuda görüş bildirdiğini zaten açıkça beyan etmektedir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v)’in içinde sakladığı ve Yüce Allah (c.c) tarafından açıklanacağı belirtilen şey bu olamaz. Demek ki bu ihtimalin üstü çizilecektir.</p>
<p><strong>A/2-</strong> Hz. Peygamber (s.a.v)’in içinde gizlediği şey, bu evliliğin bozulması ile ilgili olabilir. Yukarıdaki ihtimal geçerliliğini yitirdiğine göre, üzerinde durulmaya değer ihtimal bu olmalıdır. O halde devam edelim. Hz. Peygamber (s.a.v) bu evliliğin bozulmasıyla ilgili olarak içinde ne gizlemiş olabilir?</p>
<p><strong>a-</strong> Zeyneb (r.anha) ile evlenme arzusunu gerçekleştirebilmek için bu evliliğin bitmesi temennisi.Hz. Peygamber (s.a.v)’in, neticede peygamberliğine halel getirecek böyle bir şeyi içinden geçirmiş olması muhaldir. O’nu bundan bin kere tenzih ederiz. Zira “emredildiğin gibi dosdoğru ol”( Hud 112 , Şura 15 ) ayetine muhatap olan bir kimsenin bu emre muhalefet etmesi, bırakalım Mü’minler için örnek konumundaki bir peygamberi, takva sahibi, Allah’tan korkan ve “Allah’ın kendisine şah damarından bile yakın olduğunu”84 bilen sıradan bir Mü’minin bile yapamayacağı bir davranıştır. Böyle bir ihtimali ancak kalbinde İslam ve Müslümanlar için en küçük bir iyi düşünce taşımayan müsteşrikler gündeme getirebilir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in, özellikle de Allah onu açıklayacağını bildirmişken- içinden, “insanlardan çekinmesini gerektirecek” böyle bir düşünce geçirmesi mümkün olmayacağına göre, burada başka ihtimaller üzerinde durmak gerekiyor.</p>
<p><strong>b-</strong> Zaten zoraki yürütülen huzursuz bir evliliğe son verip, eşlerden her birinin kendi yolunu çizmesini sağlamak. Bu makul bir ihtimaldir; ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’in, problemi böyle makul bir yoldan çözme imkânına sahip iken bu düşüncesini açığa vurmaması ve içinde gizlediği halde Zeyd (r.a)’e bu evliliği devam ettirmesi yolunda telkinde bulunması anlamsızdır. Üstelik böyle bir düşüncenin insanlar tarafından yanlış anlaşılabileceğinden endişe etmenin de anlaşılacak bir yanı yoktur.</p>
<p><strong>c-</strong> Bu evliliğin sona ermesi ile Mü’minlere cahiliye döneminden kalma bir törenin şer’an geçerli olmadığının fiilen gösterilmesi. Yani evlatlıklar tarafından boşanan eşler ile, şer’î olarak geçilmesi gereken süreyi doldurduktan sonra nikâh kıyılabileceği hükmünün bizzat Hz. Peygamber (s.a.v) tarafından Hz. Zeyneb (r.anha) ile izdivaç yaparak ortaya konması. İşte asıl üzerinde durulması gereken ihtimal budur.Söz konusu evliliğin bitmesi de zaten bunu intaç etmiş ve Zeyneb (r.anha), bizzat Yüce Allah (c.c) tarafından Hz. Peygamber (s.a.v)’e nikahlanmak suretiyle bu konudaki sert hüküm açıklanmıştır. Ne var ki Hz. Peygamber (s.a.v)’in böyle bir evlilik yapacağının Yüce Allah (c.c) tarafından kendisine Kur’an dışı bir vahiyle daha önce bildirilmiş olması, böylesi hassas bir konuda toplumda kök salmış bir adetin bir anda ortadan kaldırılması anlamına gelecek bir adımın atılması sonucunu doğuracaktı.</p>
<p>Gerçi 33/el-Ahzâb suresinin, bu ayetten daha önce gelen 4. ayetinde “&#8230; evlatlıklarınızı da (sizin) öz çocuklarınız saymadı” buyurulmuş idi. Ancak başta Yahudiler ve müna-fıklar olmak üzere Medine’de yeni bir toplumun çekirdeğini oluşturmuş bulunan Hz. Peygamber (s.a.v)’in her hareketini sıkı sıkıya kontrol eden ve fitne çıkarabilmek için durmadan malzeme arayan kesimlerin, böyle bir evlilik hakkında oluşturacakları menfi kampanyanın boyutlarını da Hz. Peygamber (s.a.v) pekala bilmekteydi. işte bunun için Yüce Allah (c.c) tarafından kendisine Kur’an dışı bir vahiyle bildirilen söz konusu evliliğin bozulacağı ve kendisinin Hz. Zeyneb (r.anha) ile izdivaç yapacağı vakıasını açığa vurmamış, içinde gizlemişti. Belki de bu olayın vukuunu biraz olsun geciktirip, toplumda bu konuya gösterilebilecek tepkileri azaltmanın zeminini hazırlamak düşüncesinde idi. Ancak Yüce Allah (c.c) Hz. Peygamber (s.a.v)’in bu tutumunu kınarcasına “Oysa asıl korkmana layık olan Allah’tır” buyurmuş ve daha önce bildirdiği hükmü, hem de nikâhı kudret-i ilahiyyesi ile bizzat deruhte ederek fiilen uygulamaya koymuştur.</p>
<p>Netice olarak, ancak yukarıdaki “B” şıkkının açıklayıcı olduğunu kabul etmek ve bu konudaki hükmün Yüce Allah (c.c) tarafından Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle bildirildiğini söylemek zorundayız. Bir başka deyişle Zeyneb-Zeyd (r.anhuma) çiftinin ayrılacağı ve Zeyneb (r.anha) validemizin, bu konudaki şer’î hükmü fiilen göstermek amacıyla Hz. Peygamber (s.a.v) ile evleneceği Yüce Allah (c.c) tarafından Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle önceden bildirilmiştir.</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>12-</strong> </span>Kur’an’da şöyle buyurulmaktadır: “Siz ganimetleri almak için gittiğinizde seferden geri kalanlar, ‘Bırakın, biz de arkanıza düşelim’ diyeceklerdir. Onlar Allah’ın sözünü değiştirmek isterler. De ki: ‘Siz asla bizim peşimize düşmeyeceksi niz! Allah daha önce sizin için böyle buyurmuştur.’ Onlar size, ‘Hayır! Bizi kıskanıyorsunuz’ diyeceklerdir. Bilakis onlar pek az anlayan kimselerdir.” -(Feth,15)</p>
<p>Bu ayette, münafıkların Hayber savaşına katılmalarının yasaklandığı, bu savaşa sadece Hudeybiye’de bulunanların katılacağı ve bunun Hz. Peygamber (s.a.v)’e daha önce bildirildiği belirtilmektedir. Oysa Kur’an’da bu hususu bildiren bir ayet mevcut değildir. Bu da söz konusu haberin Hz. Peygamber (s.a.v)’e Kur’an dışı bir vahiyle iletildiğini göstermektedir.</p>
<p>Yukarıda zikrettiğimiz ayetler, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an dışında da Yüce Allah (c.c)’tan vahiy aldığını göstermektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi biz Sünnet’in özellikle dinin tebliğine taalluk eden kısmının vahiy kaynaklı olduğunu söylüyoruz. Bu bakımdan gerek teşri faaliyetleri bağlamında, gerek Kur’an ayetlerinin tefsirinde ve gerekse mugayyebat vb. ile ilgili hususlarda Hz. Peygamber (s.a.v)’den sadır olan sözler ve davranışlar vahiyle irtibatsız değildir ve bu yönüyle de Mü’minleri bağlayıcıdır&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi tekrar esas konuya dönerek diyoruz ki:</strong> Allah ile Peygamber’in arasını açarak, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Kur’an vahyini kendi kafasına göre yorumladığını, O’nun, dinin tebliğine ilişkin olan tavır ve davranışlarının kendi şahsî içtihatlarının neticesi olmakla -ki biz Hz. Peygamber (s.a.v)’in içtihatlarının da vahyin kontrolünde bulunması hasebiyle hatadan korunduğunu ve bizler için bağlayıcı olduğunu düşünüyoruz- Mü’minleri bağlayıcı özelliğe sahip bulunmadığını söylemek mümkün değildir. Burada, özellikle “dinin tebliğine ilişkin olan tavır ve davranışları” diyoruz; çünkü bu noktada mesele şahsîlik boyutunu aşmış, doğrudan dinin özüne ilişkin olan bu tasarruflar kıyamete kadar gelecek olan bütün bir Ümmet’i bağlayıcı mahiyete bürünmüştür. Gerek Hz. Peygamber (s.a.v)’in, gerekse sair elçilerden herhangi birisinin bu türlü bir tasarrufta bulunduğunu söyleme noktasına gelmiş olan bir kimse, akidesini yeniden gözden geçirmek ve tashih etmek zorundadır. Zira böyle bir akide, iman ilkelerinin vazgeçilmezleri bakımından zedelenmiş demektir.</p>
<p>Şu halde teşri alanına ilişkin olsun, diğer hususlarda olsun, “dinin tebliği” ile ilgili bütün eylem ve sözlerinde vahyin yönlendirmesi ve kontrolü altında bulunduğu aşikâr olan bir peygamberin Kur’an dışında hüküm vaz etmesinden daha doğal ve gerekli bir şey olabilir mi? Kur’an Hz. Peygamber (s.a.v)’e emrediyor: “De ki: Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” ( Ali imran, 31) Bu ayette iki ilgi çekici nokta vardır:</p>
<p><strong>1-</strong> Ayette, “Allah’ı seviyorsanız Kur’an’a veya Allah’ın emirlerine uyun” denmeyip, münhasıran Hz. Peygamber (s.a.v)’e uymanın emredildiğine bilhassa dikkat edilmelidir. Demek ki Allah’ı sevmenin göstergesi Hz. Peygamber (s.a.v)’e uymaktır. Başka ifadeyle bir kimsenin Allah’ı sevdiği iddiası, ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’e uyduğu/itaat ettiği takdirde ciddiye alınacaktır. Aksi halde onunki kuru bir iddia olarak kalmaya mahkûmdur. Meseleyi tersinden ifade edecek olursak, Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaat etmeyen kimse Allah’ı sevmiyor demektir. Zira ayetin ifadesi bunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Bu ayette yer alan ikinci hassas nokta da şudur: Yüce Allah (c.c), kullarının günahlarını bağışlamayı, onların Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaatine bağlamıştır. Yani Allah’ı sevdiğini iddia eden kişi, ancak Hz. Peygamber (s.a.v)’e uyduğu takdirde Allah da kendisini sevecek ve günahlarını bağışlayacaktır.</p>
<p>Ebubekir Sifil &#8211; Modern İslam Düşüncesinin Tenkidi,1</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>[1 ] Mesela bkz. Yaşar Nuri &#8221; Kur&#8217;andaki İslam &#8221; 51,512</p>
<p>[2] Elmalılı , 2,915-29</p>
<p>[3] Elmalılı 2,929</p>
<p>[4] eş-Şafi&#8217;i, &#8221; er- Risale &#8221; , 32,7,91, 3 ; el-Kurtubi, 3 ,104 , 14,119 ; İbn Kesir, 1, 183,96,281&#8230;</p>
<p>[5] Bkz.. Mevdudi, &#8221; Tefhim &#8221; , 4,417</p>
<p>[6] Böyle bir itiraz için bkz. KIRBAŞOĞLU, &#8221; İslam Düşüncesinde Sünnet &#8221; ,267.<br />
İlginçtir, KIRBAŞOĞLU&#8217;nun bu itirazı öne sürerken dayanak olarak aldığı görüş, el-Hasanu&#8217;l-Basri&#8217;ye aittir. el-Kurtubi&#8217; nin belirttiğine göre ( 17,169 ) el-Hadid 25. ayetinde geçen &#8221; ve enzelna&#8217;l-hadide &#8221; ( biz demiri de indirdik&#8230; ) ifadesini, el-Hasanu&#8217;l-Basri &#8221; demiri de var ettik , yarattık &#8221; şeklinde tefsir etmiştir.<br />
Ancak aynı el-Hasanu&#8217;l-Basri, Kur&#8217;an&#8217;la birlikte Hz. Peygamber ( s.a.v)&#8217;e verildiği belirtilen Hikmet&#8217;in Sünnet olduğunu söyleyenlerdendir. Bkz. İbn Kesir,, 1,184</p>
<p>[7] el-İsra Suresinin, mü&#8217;minlere yönelik birtakım emirler ihtiva eden ayetlerinden sonra gelen, &#8221; işte bunlar, Rabb&#8217;inin sana vahyettiği hikmetlerdir..&#8221; mealindeki 39. ayeti öne sürülerek yukarıdaki ayetler geçen &#8221; Hikmet&#8221; kelimesinin de Kur&#8217;an ayetleri anlamında kullanılış olabileceği söylenebilir.</p>
<p>Ancak bu bakış açısı bize göre doğru değildir. Çünkü Hikmet&#8217;in Kur&#8217;an&#8217;dan daha geniş bir anlama sahip bulunduğu ve varlık hakkında doğru bilgi ihtiva etmesi hasebiyle Kur&#8217;an&#8217;ın da bir Hikmet olduğu noktasında bizim herhangi bir itirazımız olamaz. Bir başka şekilde ifade edecek olursak ; Kur&#8217;an tümüyle Hikmet&#8217;tir ancak Hikmet tümüyle Kur&#8217;an değildir.Ayrıca Hikmet kelimesinin geçtiği ayetlerde bu kelime ile birlikte yazı, Kur&#8217;an, Tevrat, İncil gibi başka şeylerin de zikredilmesi , Hikmet&#8217;in bunlardan daha farklı bir çerçeveye sahip bulunduğunu gösteren önemli bir işarettir.<br />
[8] el-Bakara, 151 ; Al-i İmran, 164</p>
<p>[9] el-Bakara , 231</p>
<p>[10] Bu konuda birçok rivayet bulunmakta ise de, biz bu kitabın başında,hücciyyeti konusunda en küçük bir tereddüdümüz bulunmayan ve fakat muhataplarımız tarafından tartışma konusu yapılan Sünnet’in delil olma vasfına yine Sünnet’ten delil getirmenin bağlayıcı olmayacağı düşüncesinden hareket ettiğimiz için prensip olarak rivayetlere atf-ı nazar etmeyeceğimizi belirtmiştik. Bu sebeple burada da meseleyi sadece Kur’an’la<br />
sınırlı tutuyoruz.</p>
<p>[11] Burada kastedilen iki taifeden biri Ebû Süfyân idaresinde Şam’dan gelmekte<br />
olan ticaret kervanı, diğeri ise Ebû Cehîl komutasındaki Kureyş<br />
ordusudur.</p>
<p>[ 12 ] &#8211; “Kur’an’daki İslam”, 56.</p>
<p>[13] وَمَا هُوَ عَلَى الْغَيْبِ بِضَنِينٍ “Vemâ hüve ale’l-ğaybi bi danîn.” Bu ayetin ne ifade ettiği konusunda müfessirler arasında ihtilaf vardır. Bu ihtilaf, söz konusu ayetin son kelimesinin bir harfinin nasıl okunacağı konusundaki görüş ayrılıklarından kaynaklanmaktadır.<br />
Bir kısım kıraat imamlarına göre burada “danîn” şeklinde kaydettiğimiz kelimenin ilk harfi “dat”dır. Bu haliyle bu kelime, “cimrilik” anlamındaki“dann” kelimesinin “fe’îl” kalıbına dökülmüş halidir. Bu durumda ayetin tefsiri şöyle olur: “O peygamber, gayb üzerine, yani kendisine öyle vahiy geldiğine ve gayba ilişkin diğer hususlara dair vermiş olduğu haberler gibi sizin his ve tecrübenize dahil olmamış bulunan gaybe ait hususlarda da kıskanç değildir.”Diğer bazı kıraat imamlarına göre ise, bu kelimenin baş harfi “zı”dır. Budurumda da kelime ya “töhmet” ya da “zayıflık ve azlık” anlamındadır. Bu kıraate göre de ayetin tefsiri şöyle olur: “O, gayba ilişkin verdiği haberlerde maznun, töhmet altında değildir; emin ve güvenilirdir. Yahut o,nefsinde kuvvesi zayıf, hafızası çürük, vehim ve zan ile konuşan; heva ve hevese kapılan bir kimse de değildir. Yani vahyi alması ve tebliğ etmesi hususunda hiçbir zaafı yoktur.” (Bu açıklamalar Elmalılı tefsirinden kısaltılarak ve sadeleştirilerek alınmıştır.) Bu ayet hakkındaki farklı tefsirve görüşler için bkz. ibn Kesîr, IV, 480; Elmalılı, VIII, 5622-3; Mevdûdî,“Tefhim”, VII, 55 ve diğer tefsirler.</p>
<p>[14] Bkz. Afzalurrahmân, “Sîret Ansiklopedisi”. II, 544.</p>
<p>[15] Bkz. Hayri Kırbaşoğlu, “İslam Düşüncesinde Sünnet”. 264-5.</p>
<p>Kırbaşoğlu önce ayet hakkında “Sîret Ansiklopedisi’’nde ileri sürülen şu görüşü nakletmektedir:“Ayet, Rasûlullah’ın (s.a.v.) Zeyd’in boşanmış hanımı ile evleneceğinin Allah’ın hükmü olduğunu belirtmektedir. Oysa Kur’an’da bu hükmü zikreden bir bölüm yoktur. Bu yüzden bu hüküm Allah’ın Rasûlüne Kur’an’dan başka bir yolla verdiği bir hükümdür.” Daha sonra da Kırbaşoğlu şöyle demektedir: “Ancak dikkatle okunacak olursa Rasûlullah’ın Zeyneb (r.a.) ile “evleneceğinden” değil, Allah’ın onu Rasûlullah ile “evlendirdiğinden” bahsettiği açık bir şekilde görülür. Bundan ötürü ayetten Rasûlullah’ın (s.a.v.) daha önce gelmiş olan Kur’an dışındaki bir vahiyle evlendirildiği sonucunu çıkarmaya gerek yoktur. Aksine akla yatkın olan, bu ayet üzerine Zeyneb’in Rasûlullah’a eş yapılmış olmasıdır. Nitekim tefsirlerde bu ayetin inmesinden sonra Rasûlullah’ın Zeyneb’in yanına eşinin yanına girer gibi izinsiz girdiği, ayetin hükmü ile yetinilerek ayrıca bir nikâh kıyılmadığı ve bu durumun Rasûlullah’a mahsus olduğu da zikredilmektedir.</p>
<p>“Bu durumda Zeyneb’in Rasûlullah ile evlendirilmesinin bu ayetle gerçekleştiği; bu evliliğin Kur’an dışında başka bir vahiyle olduğu iddiasının gerçekleri yansıtmadığı anlaşılmış olmaktadır. Dolayısıyla bu ayeti Kur’an dışında da vahiy bulunduğunu ispat için delil olarak kullanmak doğru değildir.” Her ne kadar söz konusu ayetin, konuyla ilgili kısmının “lemmâ” harfi ile başladığı, bu harfin burada zarf edatı olarak işlev gördüğü ve “hîne” anlamında olduğu, dolayısıyla bu edat ile başlayan cümlenin cevabı olan “zevvecnâkehâ” ve devamının da bu cümlenin mazrufu olduğu, yani tıpkı Zeyneb (r.anha)’nın, Zeyd (r.a) tarafından boşanmasında olduğu gibi, onun Hz. Peygamber (s.a.v)’e nikâhlanmasının da geçmiş zamanda meydana geldiği, bu itibarla ayetin anlamının Elmalılı merhumun tatlı üslubuyla,“&#8230; derken vakta ki Zeyd ondan tamamen ilişiğini kesti (&#8230;) o vakit biz onu, o hatunu sana tezvic eyledik” şeklinde olduğu&#8230; ileri sürülerek Kırbaşoğlu’nun bu itirazına cevap verilebilirse de biz burada bu nokta üzerinde durmayacağız.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/">Hz. Peygamberin ( s.a.v) Aldığı Vahiyler Sadece Kur’an Ayetlerinden İbaret midir ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygamberin-s-a-v-aldigi-vahiyler-sadece-kuran-ayetlerinden-ibaret-midir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Jul 2016 21:40:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Kara]]></category>
		<category><![CDATA[Medyatik Hocalar]]></category>
		<category><![CDATA[Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni din adamı ve anlatımı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12020</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. İsmail Kara / Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Memleketimizin hem siyaseten hem kültürel olarak bölünmüş olması meselelerimizi soğukkanlılıkla ve sorumluluk-ahlâk dairesini terketmeden tartışmaktan bizi sürekli alıkoyuyor, iyiye doğru hareket etmekten, problemlerimizi çözmekten giderek daha fazla uzaklaşıyoruz. Maalesef giderek daha fazla uçlara itilmeyi tabii ve normal kabul ediyoruz veya konformizme, uyaroğlu olmaya kayarak yahut ümitsizlik, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/">Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/indir-1-83/" rel="attachment wp-att-12021"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12021" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/indir-1.jpg" alt="Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı" width="481" height="279" /></a></p>
<p>Prof. Dr. İsmail Kara / Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi</p>
<p>Memleketimizin hem siyaseten hem kültürel olarak bölünmüş olması meselelerimizi soğukkanlılıkla ve sorumluluk-ahlâk dairesini terketmeden tartışmaktan bizi sürekli alıkoyuyor, iyiye doğru hareket etmekten, problemlerimizi çözmekten giderek daha fazla uzaklaşıyoruz. Maalesef giderek daha fazla uçlara itilmeyi tabii ve normal kabul ediyoruz veya konformizme, uyaroğlu olmaya kayarak yahut ümitsizlik, karamsarlık girdaplarına düşerek gayrıahlâki bir alana doğru yol alıyoruz. Bölünmüşlük ve yarılma artıyor, büyüyor. Elbette bunu tahrik eden kişiler, gruplar, kurumlar, iç ve dış mihraklar, menfaati yarılmayı artırmakta olanlar da vardır, muhtemelen hep olacaktır ama bu bizim sorumluluğumuzu azaltan bir şey değil.</p>
<p>Uzun müddettir siyasi ve toplumsal yarılmayı, bölünmüşlüğü artıran unsurlardan biri de geniş mânada dinî alan olmuş. Daha doğrusu dinle ilgili meseleler yarılmayı artıracak şekle büründürülmüş, öyle sunulmuş. Halbuki bugün bu topraklarda bir millet yaşıyorsa, -son yıllarda oluşmuş/oluşturulmuş bütün hassasiyetlere rağmen buna Türk milleti demekte bence hiçbir mahzur yok- bu İslâm sayesinde, Müslümanlıkla birlikte vücut bulmuştur. Anadolu’da bizim Müslümanlık dışında bir tarihimiz yok. Dolayısıyla kurucu ve yaşatıcı unsur olarak İslâm ve Müslümanlık burada ırktan, dilden, yerel özelliklerden hep önde olagelmiş. Hamurumuz onunla karılmış. Vatan zaten dârü’l-İslâm yani İslâm yurdu demek&#8230; İslâm’la, dinle olan bütün geriletici problemlerine rağmen Cumhuriyet ideolojisi de bu durumun bir şekilde farkındadır. Onun için başta Lozan mübadilleri olmak üzere bütün Cumhuriyet tarihi yakın Osmanlı geçmişini takip ederek “Müslüman-Türklerin” Anadolu’ya göç etmesine sıcak bakmış, bazen teşvik etmiş ama hiçbir zaman mani olmamıştır. Paradoksal gibi gözükse de Anadolu’nun nüfus olarak tarihinde hiç olmadığı kadar Müslümanlaşması bu sayede olmuş, homojenleşme Müslümanlaşma üzerinden sağlanmıştır. Bu vâkıa hâlâ devam ediyor. Gelenleri “Türk” kılan Müslümanlıklarıdır, ırken, dil itibariyle Türk olup olmadıkları hiç değil. Onun için Cumhuriyet Türkiyesi’nin ne kadar Batı tipi “ulus devlet” olduğu meselesi hiç değilse bu bakımdan tartışmaya açıktır.</p>
<p><strong>Peki hocalara ne demeli?</strong></p>
<p>Demem o ki Türkiye’de ‘birleştirici’, kurucu en önemli unsur olan dinin, İslâmiyetin,tam aksi istikamette bir tartışma, yarılma, bölünme aracı ve alanı haline dönüştürülmesi, hem de hocaların kısmi katkılarıyla buraya doğru itilmesi,-dinle irtibatı hangi düzeyde olursa olsun- herkesin önemseyerek anlamaya çalışması ve çözümler havuzuna katkıda bulunması gereken bir mevzudur. Bugünün dünyasında dinî alanı tartışmaların tamamen dışında tutalım demiyoruz. Bu mümkün değil, tarihte de mümkün olmadı. Türkiye’yi taşıma kapasitesi olan bir üsluptan, bir seviyeden, bir derinlikten bahsediyoruz</p>
<p>Bu nazik meselenin tarihi hocalarla, ulema ile, din adamlarıyla başlamıyor elbette. Bir genelleme yapacak olursak hadisenin kaynağında dinin, İslâmiyet’in modernleşme süreçlerine uyumlu hale getirilmesinin, buna paralel olarak direnç noktası olabilecek dinî-geleneksel unsurların zayıflatılmasının yattığını söyleyebiliriz. Fakat bu hassas bir noktadır, çünkü uyum hattını ihmal ederseniz geleneksel dindarlık kodlarıyla yaşayan büyük kalabalıkların yeni sürece katılımını sağlamakta zorlanıyorsunuz. Uyum hattında kantarın topuzunu kaçırır, dinî ölçüleri zorlar veya baskı altına alırsanız o zamanda din merkezli sert bir muhalefetle karşılaşabilir yahut toplumu taşımakta güçlük çekersiniz.</p>
<p>Hocaların devreye girdiği yer bu nazik nokta. Aslında ilk bakışta tarihî konumlarına uygun olarak ortada bir yerde duruyorlar; halktan devlete itaat taşıyor, devletten halka adalet, şefkat, merhamet talep ediyorlar. Hem fikren hem fiilen. Ama artık devlet eski devlet olmadığı gibi halk da o eski halk değil. Yine de İslâm dünyasının bütün coğrafyalarında ulemanın, hocaların modernleşme (hatta bazen doğrudan laikleşme) süreçlerine ciddi katkılar verdiklerini, Cumhuriyet ideolojisinin yerleştirmeye çalıştığının aksine uyum hattını kuvvetlendirdiklerini görmek ve söylemek lazım. Çağdaş İslâm düşüncesine, İslâmcılık hareketine, yeni (modern/ist) düşünce ve kurumlara, yeni devlet yapılanmalarına, bu arada Cumhuriyete hocaların kattıkları görülenden, tahmin edilenden çok fazladır.</p>
<p>Bir tarafı müspet olan bu katılımın, katkının iki önemli ve ciddi problemi var. Biri modern projenin tabiatına uygun/tâbi olarak dinde, dini yorumlama biçimlerinde de tektipleşme istikametinde kuvvetli bir hareket doğuyor. Buna kısaca yeni Selefîlik diyebiliriz sanıyorum. Bu çizgi yeni dinî-siyasî birliği sağlamak, dağılmayı önlemek için kaynaklara (Kur’an ve Sünnete, Asr-ı Saadete) dönme iradesiyle sağlam ve sahih bir bölge, bir tutamak ararken İslâm tarihine, Müslümanların engin ve derin tecrübelerine, geleneklere, Müslüman kültüre, yerel imkânlara karşı dar, daraltıcı, dışlayıcı bir tutum takınıyor. Bu yarılmayı besliyor.</p>
<p>Halbuki nasların, dinin ‘meşru’ bir çerçevede anlaşılması, yorumlanması ve yaşanması hiçbir zaman tektipleşme sınırları içine sığmaz, sığmamıştır. En yukarıya tevhid (birlik, Allah’ın bir ve tek oluşu) akidesini ve fikrini koyan İslâm aşağıya doğru inildikçe çeşitlenir, renklenir, yayılır, her şeyi belli bir seçmeden geçirerek içine alır, hayatın her tarafına sirayet eder, yerlileşir, yerlileştirir.Geçişkenlikleri olan bir kademeler manzumesiyle karşıkarşıyayız artık. Üst ilkelerde birleşen diyelim ki kelâm, fıkıh, tasavvuf, felsefe ilimleri ve âlimleri aynı meseleye, aynı hükme bütünüyle aynı önceliklerle ve tektip mantıkla bakmaz, bakması gerekmez.</p>
<p>Yeni Selefîlik ise yeni kelâm ağırlıklı bir din yorumudur, lafızcıdır; esas itibariyle kademe gözetmez, farklı öncelik ve anlayışlara meşruiyet tanımak istemez, tektipçidir. Bambaşka yerlere, diyelim ki biri daha dindarlığa, diğeri laikliğe, dindışılığa varmak istemelerine rağmen Yeni Selefîlikle modern projeyi (bizde aynı zamanda Cumhuriyet ideolojisini) yakınlaştıran da bu noktadır. Pek ihtimal verilmeyen ve bu yüzden üzerinde düşünülmeyen bir nokta burası&#8230;</p>
<p>İkinci ciddi ve önemli problem bu din anlayışının halk Müslümanlığı ile cemaat ve tarikat dünyaları ile arasını ciddi şekilde (bazen kategorik olarak) açması, kendisinin de içinden geldiği İslâm’ı yaşama biçimlerini hurafe ve bâtıl inançla (uç noktalarda şirkle), yanlış anlaşılmış ve yaşanmış İslâm’la eşitlemesi, onlara mahkum etmesidir.</p>
<p>Bu içeriye, Müslümanlara dönük dışlama ve itme de yarılmayı ve bölünmeyi artıran bir şeydir.</p>
<p><strong>Kuvvet ve zaafları</strong></p>
<p>Yaşar Nuri Öztürk merhum molla sayılacak kadar hafızlık ve medrese eğitimi almış olmasına rağmen esas itibariyle İmam Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü/İlahiyat Fakültesi standartlarında yetişmiş biridir; zihniyet dünyası ve ufku oralıdır. Zeki, çalışkan, cerbezeli, iddialı ve ihtiraslı bir insan olduğu için elbette onların ortalamasının yukarısında ve dışında özellikleri var. Fakat netice itibariyle Yeni Selefîliğe yakın, kaynaklara dönüş fikrine bağlı, modern dünya ile İslâm arasında karşıtlıktan çok yakınlık gören bir din ve dünya anlayışına sahip biri var karşımızda.</p>
<p>Erken teşekkül eden tasavvuf ve tarikat ilgisi onu yüksek tahsil yıllarında ve ilk akademik metinlerinde, sonraki yıllarından hayli farklı çalışmalara sevketmişti. Ben kendisini 70’li yılların daha başında tanıdım, Hareket dergisinde tasavvufî metinler, başarılı diyaloglar yazıyor, aynı zamanda bir camide imamlık yapıyor ve judo çalışıyordu. Hareket Yayınları’ndan çıkan Tarih Boyunca Tasavvufi Düşünce (1974) kitabı bu denemelerinin ürünü bir ilk kitaptır. Doktora tezi bir tarikat şeyhi üzerine idi: Kuşadalı İbrahim Halveti (1982). İlk hacimli eserinin başlığı her yönüyle o yıllardaki yönelişlerini ele veriyor: Kur’an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf (1985). Demek ki Kur’an ve Sünnet’e uyan ve uymayan tasavvuflar var kafasında. Ayrıca bir tarikata intisap etmiş ve Bayazıt Camisi’nde o çevrenin Ramazan mukabelesini okuyacak kadar onlara yakınlık kazanmıştı. İhtisas alanı da Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi’dir, kendisinin de sonraki yıllarda öyle göstermeyi tercih ettiği İslâm Felsefesi değil. YÖK’ün ilk yıllarında Tasavvuf bilimdalı İslâm Felsefesi üst başlığının altına yerleştirildiği için doktora ve doçentlik işlemleri böyle yapılıyordu.</p>
<p>Fakat tasavvuf ve tarikatlar onun giderek uzaklaşacağı, bir müddet sonra hatırlatılmasını dahi pek istemeyeceği bir tarafıdır. Hareket dergisinde yazdığı yıllarda tercüme ettiği iki kitap ise Müslüman Kardeşler’e yani radikal ve Yeni Selefîliğe yakın bir harekete mensup yazarların eserleridir; Seyyid Kutup’tan İslâm Kapitalizm Uyuşmazlığı (1972), Mustafa Sibai’den İslâm Sosyalizmi (1976) tercümeleri onun “A. Niyazoğlu” müstear adını taşır.</p>
<p><strong>Yeni din adamı ve anlatımı</strong></p>
<p>Bugün bilinen ve hatırlanan Yaşar Nuri Öztürk tablosu bu özelliklerle birlikte fakat onlardan daha ziyade medyatik bir tiptir, hatta başarılı bir televizyon eseridir. Hocanın medyatik vasıflar kazanması Hürriyet gazetesi yazarlığı ile başlasa bile onun esas itibariyle bir 28 Şubat hadisesi olduğunu söylemekte bence bir mahzur yoktur. 28 Şubat bütün askeri müdahaleler gibi bir taraftan dinî alanı tahrip edip biçimsizleştirirken diğer taraftan da yeni dinî anlayış ve arayışların önünü açmış, farklı “dindarlaşma”lara, yeni dinî tezahürlere kaynaklık etmiştir. 28 Şubat süreci Ak Parti’ye de zemin hazırladı veya yol verdi. Başörtüsü meselesini/başörtülü tipini bambaşka vadilere sürükledi. Dindarların yaşama tarzlarını hayli tebeddülata ve dejenerasyona uğrattı. Cemaat ve tarikatlara yeni roller biçti ama konumuz itibariyle esas yaptığı şey Kemalist dindarlık veya Cumhuriyet ideolojisi ile tam uyumlu din anlayışı diyebileceğimiz bir kategori ortaya çıkarmış olmasıdır. Şimdilik müspet veya menfi etiketler yapıştırmadan bu süreçlerde Yaşar Nuri’nin etki ve katkılarının ciddi boyutlarda olduğunu, birçok insanın dinî bilgi ile Kur’an meâliyle onun sayesinde tanıştığını söyleyelim.</p>
<p>Yeni medyatik hoca tipinin bazı özellikleri var: Hakikat veya dinî doğruluk artık bir “piyasa” ve görünürlük işidir, iş yapan, ilgi gören, reyting alan en iyi ve en doğu hocadır; piyasanın açık veya örtük patronları olduğu gibi reklamla, piarla oluşan hevesli, markaya bağlı müşterileri, takipçileri de vardır. (Yaşar Hoca kitap fuarlarında kafasını işaret ederek bunu görmeyen standa yaklaşmıyor ve kitap almıyor diyordu). Reklam, ucuzluk, kolay ulaşılabilirlik (kolay anlaşılırlık), güven telkin eden bir eda, kesinlik ve netlik, rahat taşınabilirlik (aktarılabilirlik) tabloyu tamamlar. Fizikî şartlar, albeni de önemli tabii.</p>
<p>Yeni medyatik din anlatımlarının da bazı özellikleri var: a) Din anlatımı bilgi ağırlıklıdır. Her hocaya göre değişen “doğru” ve “Kur’anî” bilgidir bu. Enteresan bir şekilde ibadet, özellikle ahlâk burada önemli bir yer tutmaz, tarih de ahiret hayatı da yoka yakındır. b) Verilen bilgi ve hükümler tektiptir, katıdır, kesindir, hepsi “dır”la biter. Doğru tek yorum hocanın bildiği, kurduğu ve aktardığı yorumdur. Güvenle okunan Kur’an âyetleri hocanın görüşlerini desteklemek için inmiş gibidir. Başkalarının görüşleri, farklı yorumlar, geçmiş ulemanın değerlendirmeleri sadet haricidir. Bunları zikretmek hem kendisi hem de verilen hükümleri zayıflatır. c) Kur’an-ı Kerim’i, Kur’an âyetlerini zikretme ve kullanma biçimi herhangi bir metni zikretme ve kullanma biçiminden farksızdır, gelişigüzeldir; tutum ve ifadelerde kutsallık, dinîlik, maneviyat, üst saygı farkedilecek şekilde yoktur. d) Muhalif görüşlere, farklı yorumlara karşı kabalık ve dışlayıcılık, meydan okuma üslubu hakimdir.</p>
<p>Aslında görsel medya üzerinden oluşmuş “hoca cemaatları”ndan, dini anlatım biçimlerinden bahsetmek doğru olur. Çoğunlukta olan yeni Selefi hocalara, ilahiyatçılara karşı yine medyatik özelliklere sahip geleneksel din anlayışını dillendiren, bir kısmı tarikat mensubu, medreseli hocalar da vardır. Fakat iki tarafın üslupları karşı tarafa, tenkit ve reddettiklerine çok yakındır; tektipçi, meydan okuyucu, karşı taraftaki meslektaşını kaba ifadelerle ve cahillikle suçlayan, daha ileri gidip tekfir eden, dinî alanın dışına iten bir üslup&#8230;</p>
<p>Yazının başında temas ettiğimiz meseleye dönecek olursak medyanın hevesli ve iddialı hocalar aracılığıyla, yeni yorumlar ve enteresanlıklar üzerinden dinî bilgi ve yorum alanını dağıttığı, izafi ve güvensiz hale getirdiği, böldüğü şüphe götürmez. Hocaların -doğruyu ve iyiyi değil kullanışlılığı, çıkarı, gücü ve yönlendirmeyi esas alan-medya mantığı ve etiği üzerinde hiç kafa yormadan ihtiraslarına kurban olarak veya körlükleri sebebiyle bu yarılma süreçlerine fütursuzca alet olmaları gerçekten düşündürücü bir mevzudur. Onların medya vasıtasıyla yaygınlaşmasına katkıda bulundukları dinî bilgi ve hissiyatın müspet fonksiyonlarının olduğu şüphe götürmez, fakat bunun yarılmaların yanında ne kadar dengeleyici bir unsur olduğu müzakereye açıktır.</p>
<p>Yaşar Nuri Hoca bütün şahsi zaaflarına ve şöhrete, makama, maddiyata, siyasete olan düşkünlüklerine rağmen bilgi, kabiliyet, beceri ve kapasite itibariyle boş ve sıradan bir insan değildi. Fakat bütün cerbezesine rağmen arkasındaki uyarılmış büyük medya desteği çekildiği zaman hiçbir şey yapamadı, “çıplak uyarıcılığı” bir işe yaramadı; kitaplarının satışı çok çok geriledi, Ulusal Kanal dışında kendisine mikrofon uzatan televizyon, Aydınlık dışında köşe tahsis eden gazete kalmadı. Vefatından sonra hakkında yazılan çok az sayıdaki yazılardan “en iyisi” de Doğu Perinçek’e aitti.</p>
<p>Nereden nereye değil mi? Ve ne kadar çok araştırılıp öğrenilecek, ibret alınacak hadise var. Ramazan günü bir dua ve latife ile bitirelim: Yüce Allah Yaşar Nuri Hoca’nın ve hepimizin taksiratını affetsin. Ey medyatik hocalar, siz de ibret alın!</p>
<p>ikara55@gmail.com</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/">Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yaşar Nuri-Deizm Güzellemeleri ve Caner Taslaman</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasar-nuri-deizm-guzellemeleri-ve-caner-taslaman/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasar-nuri-deizm-guzellemeleri-ve-caner-taslaman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jun 2016 22:24:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri Öztürk Putin ve Hawking:]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri ve Deizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri-Deizm Güzellemeleri ve Caner Taslaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11795</guid>

					<description><![CDATA[<p>https://www.youtube.com/watch?v=JFfN0Ks1Dro &#160; Caner Taslaman: Yaşar Nuri Öztürk hocaya tekrar Allah&#8217;tan rahmet dilerken birkaç açıklama yapmayı zaruri buluyorum: 1- Hoca, hiçbir zaman dinlere inanmayıp Allah&#8217;a inanma manasına gelen deizmi benimsemedi. Sadece uydurmalarla dolu din anlayışlarına deizmi tercih ettiğini söylemek istiyordu. (Bence, Kuran merkezli savunduğu ve hayatına geçirdiği bir sistem varken bunu gündeme getirmesi gereksizdi.) 2- Hoca, ibadetlerine titiz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasar-nuri-deizm-guzellemeleri-ve-caner-taslaman/">Yaşar Nuri-Deizm Güzellemeleri ve Caner Taslaman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>https://www.youtube.com/watch?v=JFfN0Ks1Dro</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Caner Taslaman:</strong> </span>Yaşar Nuri Öztürk hocaya tekrar Allah&#8217;tan rahmet dilerken birkaç açıklama yapmayı zaruri buluyorum:</p>
<p><strong>1-</strong> Hoca, hiçbir zaman dinlere inanmayıp Allah&#8217;a inanma manasına gelen deizmi benimsemedi. Sadece uydurmalarla dolu din anlayışlarına deizmi tercih ettiğini söylemek istiyordu. (Bence, Kuran merkezli savunduğu ve hayatına geçirdiği bir sistem varken bunu gündeme getirmesi gereksizdi.)</p>
<p><strong>2-</strong> Hoca, ibadetlerine titiz bir Müslümandı. Daha geçen sene ağır hasta haliyle umreye gitti ve orada hasta oldu. Ayrıca birkaç ay önce beraber olduğumuz bir davette, yemekten hemen sonra yan yana akşam namazını kıldık. (Hocaya namaz kılmadığı gibi birçok iftira atıldığı için özellikle vurguladım.) Bir deistin bir dinin ibadetlerini yaptığı düşünülemez.</p>
<p><strong>3-</strong>Taş yerinde ağırdır. Hoca kendi alanında çok etkili çalışmalar yaptı. Bence siyasi konulara hiç girmemeliydi; hoca için vakit kaybıydı. Fakat hoca, siyasi bir yaklaşımı benimsemişti ve onu savundu. Ama hocanın etkili olduğu görüşlerde bu siyasi görüşlerinin ciddi bir payı olmadığı ve kendisinin siyasi görüşlerini tartışmanın abes olduğu kanaatindeyim.</p>
<p><strong>4</strong>&#8211; Hocanın, zamanında tepki aldığı birçok görüşü, bugün birçok ilahiyatçı, benzer bir tepkiyle karşılaşmadan savunabiliyor. Örneğin bugün recmin uydurma olduğunu veya Hz İsa&#8217;nın tekrar gelmeyeceğini savunan ilahiyatçılar eskisine göre çok daha fazla ama hocaya bu konuda gösterilenlere benzer bir tepki almıyorlar. Bunda hocanın kitleleri bu görüşlere alıştırmış olmasının payı büyük.</p>
<p><strong>5-</strong>Hocanın en önemli bulduğum yönlerinden biri Kuran ile diğer kaynaklar arasındaki farkı birçok kişiye öğretmekte ki büyük payı. Ayrıca Kuran&#8217;ı anlayarak okumak konusundaki dev katkısı.<br />
Emin olun hocaya burun kıvıran birçok ilahiyatçı, bugün, kendilerinin yirmi yıl önceki hallerinden çok daha fazla Kuran vurgusu yapıyorlar; fıkıh kitaplarındaki birçok yanlışı Kuran&#8217;da yer almadığı için reddedebiliyorlar.</p>
<p><strong>6-</strong>Hocanın birçok ilahiyatçının ulaşamadığı bir kesime ulaştığına, dini inancını yitirmiş birçok kişinin dini inancını kazanmasına, birçok kişinin Kuran okumaya ve namaz kılmaya başlamasına vesile olduğuna defalarca tanıklık ettim.</p>
<p><strong>7</strong>-Hocanın asabiyetine vurgu yapılıyor. Doğrudur, hoca asabiydi. Fakat hemen hiç kimseye olmadığı kadar hocaya haksız hakaretlerin yapıldığını unutmayalım. Bu hakaretlere uğramayanların yorum yapmasının kolaylığını yaşıyor birçok kişi. Bunlara rağmen hoca en hasta zamanlarında bile inandıklarını seslendirmekten ve cedele girmekten geri durmadı.</p>
<p><strong>8-</strong>Hepimizin hataları vardır, hocanın da olmuştur. Ama bugün, bu büyük ilim adamını ilmi gayretinden, Kuran&#8217;ı sevdirmekte ve okutmakta ki gayret ve üstün başarısından, zeka, cesaret ve çalışkanlığından dolayı hayırla yad etme zamanıdır. Mekanın Cennet olsun. (1)</p>
<p>***</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Yaşar Nuri Öztürk, Putin ve Hawking:</strong> </span>Yaşar Nuri Öztürk ateist olan Hawking&#8217;e ve islamiyetle hiç ilgisi olmayan Putin&#8217;e dinsel ve hatta islami bir<em> &#8220;paye&#8221;</em> vermiştir; <em>&#8220;Hawking&#8217;i destekliyorum&#8221;</em>:</p>
<p>Stephen Hawking&#8217;in bütün sözlerini Kuran-ı Kerim&#8217;de bulabiliriz. Benim kanaatime ve araştırmalarıma göre, Kuran-ı Kerim&#8217;de kıyametin habercisi olarak adlandırılan Dabbet-ül-arz Hawking&#8217;dir. Hatta bu konuda Hawking&#8217;e bir mektup da yazdım. Mektubumda sonuna kadar kendilerini destekleyeceğimi belirttim. (2) Hawking, Eylül 2014&#8217;te ateist olduğunu açıkladı. (3) Böyle bir adamın sözlerini Allah&#8217;ın İlahı kelamı içinde nasıl bulabiliyor ? Allah kelamı ateistin kelamıyla nası örtüşüyor?</p>
<p>Yine O, Putin&#8217;in mümin kokusu yaydığını, Putin&#8217;den Kuran mümini kokuları geldiğini söylüyor. Putin&#8217;in tırnağı olacak adam islam dünyasında yokmuş! (4)</p>
<p>İşte Yaşar Nuri, Kuran&#8217;la ilişkili iki kavramı (Kuran müslümanı ve Dabbetül arz) böylesi 2 Kurandan uzak kişiye nispet ederek Kuran algısının dünyevi/felsefi görüşlerinin altında ezilmiş olduğunu ortaya koymuş oluyor. Ömrü boyunca Ehl-i Sünnetle harp halinde olan Yaşar Nuri&#8217;nin favori müslümanları maalesef İmam Şafi, İmam Malik, İmam Ahmed bin Hanbel değil ama İmam (!) Putin, İmam (!) Hawking olmuştur. Caner Taslaman&#8217;ın Yaşar Nuri&#8217;yi savunması Kuran hesabına olamaz. Nevi şahsına münhasır fikirlerin sahibi olan bir Felsefe Profesörünü yüceltmekten başka bir anlam taşımıyor. Güya bu mealciler çok eleştirel, sorgulayıcı oluyorlar. Görüyoruz ki yanlışlık kendi içlerinde boy gösterdiği zaman deveyi cüce yapıyor; kendi hatalarını küçültmeye ve hatta görmemeye çalışıyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Atilla Fikri Ergun: </strong></span>Yaşar Nuri Öztürk örneği -geldiği son nokta itibariyle- modern Müslüman “aklın” akıbetini ortaya koyması bakımından son derece ibret verici. “Kuran’daki İslam”dan -ki, kitaplarından birinin de adıdır- yola çıkıp Deizm’e varmak, son derece trajik… Deizm’den bir sonraki adım ateizmdir ve bilumum modernistlerin varacağı yer Deizm’le ateizm arasındaki bu sınır çizgisidir.</p>
<p>Dini felsefeyle karıştırıp, İslam’ı moderniteye uygun “yorumlama”, onu Batılı filozoflardan yapılan alıntılarla -Batılı filozofların ortaya koyduğu düşünceler doğrultusunda-, dolayısıyla yabancı kavramlarla “açıklama” girişimi Öztürk’ü kaçınılmaz bir biçimde Deizm’e savurdu.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Öztürk’ün yaşadığı savrulmayı modernist ilahiyatçıların hemen hepsi yaşıyor, Öztürk’ün diğerlerinden farkı bunu açıkça dile getirmesi</strong></span></p>
<p>Öztürk’ün Deizm limanına demirlemesi, dinin “Allah’la kul arasındaki özel bir mesele” olduğu, sadece Allah’ın varlığına inanmanın bu ilişki için yeterli malzemeyi teşkil ettiği ve insanın salt akıl yoluyla Hakikat’e ulaşabileceği yönündeki fasit anlayıştan kaynaklanıyor&#8230;Öztürk’ün yaşadığı savrulmayı modernist ilahiyatçıların hemen hepsi yaşıyor, Öztürk’ün diğerlerinden farkı bunu açıkça dile getirmesi; diğerleri konjonktürü göz önüne alarak ihtiyatlı davranıyorlar. Bu bakımdan onun diğerlerinden daha dürüst ve açık yürekli olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Şu bir gerçek ki, salt akıl yoluyla Hakikat’e ulaşılabilseydi vahye ve nübüvvet müessesesine gerek kalmazdı. Deistlerin iddiası da tam olarak bu zaten, onlara göre, doğru yol üzere olabilmek için -ki, İslam buna hidayet diyor- Kitab’a, Kitab’ı ve Hikmet’i öğretecek bir peygambere ihtiyaç yok; akıl ve sağduyu yeterli. Oysa ilahî rehberliğe ihtiyaç olduğu kesindir, zira insanlık o “mükemmel aklı” ve “sağduyusu” ile neyin iyi neyin kötü olduğu konusunda dahi henüz ittifak edebilmiş değil. Örneğin bugün vahyin “kötü” dediğine “iyi” diyen, gerekli gördüğünü “gereksiz” gören yığınla insan var yeryüzünde.</p>
<p>Yaşar Nuri Öztürk’ün <em>“Tarihin en namuslu, en ahlaklı, en üretken adamları”</em> diye takdim ettiği deistler hakikatte aklen de ahlaken de sakat kimseler. Zira temiz akıl sahibi bir kimse kendi aklınca tasavvur ettiği, üstelik kâinata da müdahale etmeyen bir Yaratıcı’ya inanmayacağı gibi, kendi rehbersiz aklını “ahlakî kriter” haline getirip bütün bir insanlığa “iyilik budur” diyen kimse de hakiki manada ahlak sahibi olmaz.</p>
<p>Öztürk’ün <em>“Kuran, Deizm’i teşvik eden, terviç eden bir kitap değil ama ona kapı aralayan bir kitaptır”</em> şeklindeki yaklaşımı ise büsbütün demagoji yüklü. Kur’an Deizm’i teşvik etmiyor ama kapıyı aralayıp bize “çaktırmadan girin” mi diyor?! Eğer Kur’an Deizm’i teşvik ve terviç etmiyorsa Öztürk niçin teşvik ve terviç ediyor?</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Biri de çıkıp şunu derse!: “Belki de Kur’an bize ateist olun diyor!”</strong></span></p>
<p>Deizm’i <em>“insanlığın kurtuluşu”</em> olarak gören ve bu şekilde takdim eden <em>“aklın”</em> İslam’la uzaktan yakından alakası yok hiç kuşkusuz. Zira İslam nokta-i nazarından akıl vahye tabi olmak zorundadır ve selim akıl sahih nakille ittifak halindedir. Öztürk’ün bugün söylediğini, hatta daha ağırını 15 sene önce bir sohbet meclisinde modernist arkadaşlardan biri şöyle dile getirmişti: “Belki de Kur’an bize ateist olun diyor!”</p>
<p>Yaşar Nuri Öztürk örneği bir kez daha göstermiş oldu ki, modern düşünce kalıplarından, asılsız tefsir ve te’villerden, kerameti kendinden menkul modern “yorumlar”dan ebediyen kurtulmamız gerekiyor.</p>
<p>Öztürk’ün geldiği son nokta, İslam’ı kendi kural ve kriterleri çerçevesinde olduğu gibi kabul etmek yerine onu modern paradigma doğrultusunda <em>“yeniden yorumlama”</em> işine soyunan, bunu da Muhammed İkbal’den mülhem “yeniden yapılanma ” olarak takdim eden modernist bir ilahiyatçının hazin serüvenini gözler önüne seriyor. (5)</p>
<p><strong>***</strong></p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Yaşar Nuri Deizmi hararetle savunmuştur: </strong></span></p>
<p><strong>&#8211; İlk sorum;</strong> neden deizmi kitlelere tanıtan ve açıklamaya çalışan bir kitap yazma gereği duydunuz, şeklindeydi. Siz böylece yanıt vermiş oldunuz.</p>
<p><strong>Y.N.</strong>: İnsanlığın nefes alacağı tek pencere. Bu Batı’nın Engizisyon döneminde de böyleydi, bugün de böyle.</p>
<p>***</p>
<p>Aykırı olmayı seven biriydi. Sonunda aykırı yanı modernist/reformist kafasıyla birleşerek <em>&#8220;Deizmin mümini&#8221;</em> oldu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Yaşar Nuri&#8217;nin dini Nietzsche&#8217;nin, Marks&#8217;ın, Voltaire&#8217;nin diniyle benzer:</strong></span></p>
<p><strong>Y.N.:</strong> Tüm aydınlanmacı filozoflar Voltaire’den Kant’a ve Marks’a kadar hepsi deisttir. Nietzsche’nin ‘Öldü’ dediği tanrı papazların tanrısı. Marks da öyledir. Amerika’nın ağzı ile Allahsız, ateist filan değil Marks. Zaten ateizm diye bir kavramı Kuran kabul etmiyor. Marks; dünyanın en ahlaklı, en dürüst, en sevecen, en çalışkan, en üretken, en insancıl adamlarından biridir. Peygamberlerin bütün ideallerini hayata geçirmek için savaşmış adam, yaşadığı sürece&#8230; (6) Dini Nietzsche&#8217;nin, Marks&#8217;ın, Voltaire&#8217;ninki ile benzeşen ve açıkça Allah hariç hiçbir kutsalı (Kuran, Peygamber, Şeriat v.s.) &#8220;olmazsa olmazlar&#8221; arasında saymayan Öztürk&#8217;ü Kuran adına savunmak büyük garabet!<br />
Yaşar Nuri Öztürk&#8217;ün Deizm&#8217;e kaymasının gerekçeleri net değil. Caner Taslaman da buna temas etmiş. Anlatımlarını birleştirdiğimizde pireye kızıp yorganı yakma vakası görünüyor. Madem ki bazı din adamlarını veya yorumlarını zararlı/kabul edilemez bulmuş, buna verilecek tepki islama değil o kişileri ve fikirlerine olmalı, onları bahane edip Allah&#8217;ın dini ve kitabını önemsizleştirici bir çaba içine girilmemeliydi.</p>
<p>Mealcilerin genel karakteristiği hiç söylenmemiş olanı söylemek, bir fikrin ve yorumun ilk sahibi olmak, marjinal fikirlerle milleti şoke edip ilgiyi üzerine çekmektir.</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;"> Ekliyor Yaşar Nuri:</span> </strong>Kuran kadar dinler tarihini, din temsilcilerini eleştiren başka bir kitap yoktur. Ben kültür tarihi uzmanıyım, kutsal metinler uzmanıyım. Yoktur. İnsan Kuran’ı okuyunca diyor ki; bu din kitabı mı, dini eleştirme kitabı mı?</p>
<p>İşte Kuranla ilişkisini de bu doğrultuda devam ettirdi. Hayatı dini eleştirmekle geçti. Kuran&#8217;ı Allahın dini ve şeriatı doğrultusunda toplumu ulvi değerlere yönlendiren inşa edici kutsal metin olarak görmek yerine daha çok kendi görüşüne muhalif (ehl-i sünnet de diyebiliriz) bir grubu ve görüşlerini eleştirmek için bir terbiye edici sopa niyetine kullandı. İlahi kelam&#8217;dan Medyatik olmanın, gündemi işgal etmenin bir vesilesi olarak faydalandı. Hadis ve sünnet aleyhtarlığıyla prim yaptı&#8230;</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong> Yaşar Nuri:</strong></span> &#8220;Son yarım yüzyıl içinde, hele son çeyrek yüzyıl içinde; bir ahlaksızlık, bir soygun, bir soysuzluk, bir vicdansızlık, bir canilik gösterin ki arkasında dincilerden başka biri olsun. Yoktur! Şimdi bu adamların ‘Gelin; burada din var, bu dini yaşayın’ demelerine kim inanır? Bunun için Allah’a inanıp bu dincilerin yaşadıklarına bulaşmamak, insanlığın geleceği bakımından çok önemlidir; işte deizm budur. Deistler, dinciliğin bütün kötülüklerine, rezilliklerine rağmen Allah’a inançlarını koruyan samimi mümin insanlardır. Tarihin en namuslu, en ahlaklı, en üretken adamlarıdır.&#8221; diyor. Müslüman kimliğini korumakla birlikte namuslu, ahlaklı ve üretken olmanın yolu yok muydu? Varsa neden müslüman kimliğini terk etti ? Hem birilerinin yanlışlarına kızarak &#8220;pireye kızıp yorganı yakmanın&#8221; ne gereği vardı?</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Değerlendirme:</strong> <strong>&#8220;Deist olduğunu söylemedi&#8221; iddiasına karşı şunu deriz:</strong> </span>deizme güzelleme yaptıktan, methiyeler düzdükten ve adres olarak gösterdikten sonra deist olduğunu söyleyip söylememesi neyi değiştirir? Haddi zatında bu da deizmi benimsediğini söylemenin ayrı bir şekli idi. Bir taraftarın takımına tezahüratından o takımı tuttuğunu anlarsın. İllaki &#8216;ben şu takımı tutuyorum&#8217; diye cümle kurmasına gerek kalmaz.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Şunu diyor:</strong></span> &#8220;Hem namuslu hem de Allah’a imanı olan adam başka bir yere gidemez.&#8221; Mefhum-u muhalifiyle deist olmayanın namusunu ve imanını sorgulayan, çok rahatsız edici ve oldukça iddialı bir cümle. Sevenlerinden hala deist olmayan kişiler varsa onlara da zimmi bir eleştiri getirmektedir.</p>
<p>Neden Deist oldu ? Veya deist olmadığını savunanlara göre neden deizmi insanlığın kurtuluşu olarak gördü? İslamda olmayıp ta deizmde olan neydi? Bu soruların cevabını bilemiyoruz. Bunu da bize Caner Taslaman söylesin.</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Caner Taslaman&#8217;ın açıklamasını esas alırsak şöyle deriz:</strong> </span>Demek ki sırf gündem oluşturmak için deist olduğu yönünde açıklama yapmış buna rağmen müslümanlıktan da vazgeçememiştir. Açıklamaları çelişkiyle dolu, sözü fiiline, dünü bugününe, bugünü yarınına uymayan bir yapıda olduğu sonucu çıkar. Millete deizmi öneriyorsun ama kendin uzak duruyorsun!</p>
<p>Caner Taslaman&#8217;ın açıklamalarına itibar edersek, doğru bir değerlendirmeyle denilmesi gereken şey Hocanın bir dönem deizme merak sardığı ama bundan dönüp tekrar islama girdiği olabilirdi. İslam haricinde bir dini övdüğü ve onu islamdan öte ufuk hedef olarak gösterdiği sabit olduğunu göre ilgili cümleleri kurduğu dönem Hocanın islamdan uzaklaştığı dönem olmalı!</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Taslaman</span>: </strong>&#8220;Sadece uydurmalarla dolu din anlayışlarına deizmi tercih ettiğini söylemek istiyordu&#8221;</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Cevap</span>:</strong> Evet doğrudur; Yaşar Nuri, bazı cümlelerinde bunu demek istedi. Ama bir kısmında da mutlak olarak deizmi övdü ve &#8220;yeni, kurtarıcı ve hatta alternatifi olmayan bir din gibi&#8221; yansıttı. Taslaman&#8217;ın işine gelmemiş olacak ki meselenin bu boyutunu görmezden geliyor (Eleştirinin objesi ehl-i sünnet alimi değil ya ondandır): &#8220;Kuran Deizme kapı aralar&#8221;, &#8220;Deistler tarihin en namuslu, en ahlaklı, en üretken adamlarıdır&#8221;, &#8220;Hem namuslu hem de Allah’a imanı olan adam başka bir yere gidemez&#8221;, &#8220;İnsanlığın nefes alacağı tek pencere&#8221;, &#8220;Eğer Allah’a imanda samimiyete bir anlam veriyorsak gelecek zamanların başvurulan çıkış yolunun da deizm olacağını söyleyebiliriz&#8221; (7) gibi cümleler deizmin ve deistlerin Taslaman&#8217;ın yorumladığı gibi 2 kötüden ehveni veya nisbi/göreceli olarak değil bizatihi güzeli olduğunu iddia ediyor.</p>
<p>Bu cümlesi de ibadetin lüzumsuzluğuna dair &#8220;Allah adına yalan söyleyen&#8221; bir ağızdan çıkmış: &#8220;Kuran bunu istiyor. Kuran diyor ki; Allah’a imanınızı koruyun, onu korumak için neyi feda ederseniz edin, ben size güvenmem. Çünkü Kuran’ın korumak istediği temel değer, nihai değer Allah’a imandır. Şimdi dincileri dinledi mi adam Allah’a imanı da gidecek, ‘Böyle Allah olmaz olsun’ diyecek. Kuran diyor ki; hayır öyle deme! Bunları ben de eleştiriyorum; bunlar halkı aldatıyor, soyuyor, saptırıyor, Allah’a götüreceğiz diye şeytana götürüyorlar. Kuran’ın ifadeleri. Bu adamları dinlemeyin Allah’a imanınızı koruyun, o arada diyor, sizin ibadetiniz yokmuş, şuyunuzbuyunuz yokmuş, ben önemsemem sizi kurtarırım.&#8221;</p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Taslaman&#8217;a bir soru</span>:</strong> Madem böyleydi ve madem, ibadetler namazlar Allah tarafından önemsenmezdi Yaşar Nuri Hoca neden namazlarını kılıyordu?</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong> Taslaman&#8217;a bir soru daha:</strong></span> Videonun sonunda Yaşar Nuri, &#8220;aklı ve dini yerinde olan insanlar ben bu dini yaşamam kardeşim, ben seninle aynı yerde olmam&#8230;&#8221; diyor. Hocanın sözleri net bir şekilde din inkarı ve deizm övgüsü olmasına rağmen neden &#8220;öyle demedi de şunu demek istedi&#8221; şeklinde bir avukatlık yapıyorsunuz ? Ben bu dini yaşamam cümlesi mutlak bir cümledir. Bu cümleyi orada kastedilen &#8220;Emevi dinidir&#8221; şeklinde daraltmak hocanın kastına aykırıdır.</p>
<p>***</p>
<p>Sizin için çapkın diyorlar. Yanılıyorlar mı? (Gülüyor) Cevap vermeyeceğim.Yoruma açık. Konuşsun herkes.(8)</p>
<p>***</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Gençlere Kuranı değil ama deizmi öven ve deizmi öneren bir ilahiyatçı olarak hatırlanacak:</strong></span></p>
<p>&#8211; Deizm çıkışınız, dinden kopan ve farklı yerlere savrulan gençliği deizme yönlendirir mi? Kitabı okuyanlar açısından en azından, böyle bir düşünceniz var mı?</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Yaşar Nuri:</strong> </span>Kuran bunu istiyor. Kuran diyor ki; Allah’a imanınızı koruyun, onu korumak için neyi feda ederseniz edin, ben size güvenmem. Çünkü Kuran’ın korumak istediği temel değer, nihai değer Allah’a imandır&#8230;</p>
<p>Yaşar Nuri deizmi o kadar içine sindirmiş ve içselleştirmiş ki İmam Azam&#8217;da bile deizm bulabiliyor. Videonun başında da &#8220;zulme kötülüğe alet edilmiş bir dinin mensubu olmaktansa dinsiz kalmak evladır&#8221; diyor. -Herhalde dili sürçtü de deizm diyeceğine dinsizlik dedi- Yaşar Nuri&#8217;nin bu yaklaşımına göre İslamiyet aynen sabık diğer semavi dinler gibi zulme, kötülüğe alet olduğu için ömrünü tamamlamış bu yüzden de terk edilip hiçbir zulüm ve kötülük, ahlaksızlık, istismar olmayan bir alana yani deizme geçilmelidir. Bu net bir şekilde önümüzde iken Caner Taslaman&#8217;ın &#8220;Hoca, hiçbir zaman dinlere inanmayıp Allah&#8217;a inanma manasına gelen deizmi benimsemedi. Sadece uydurmalarla dolu din anlayışlarına deizmi tercih ettiğini söylemek istiyordu&#8221; cümlesi de havada kalıyor. Zira videoda uydurmalarla dolu din anlayışı değil bir bütün olarak İslamiyet adeta ömrünü tamamlamış/demode bir din hüviyetiyle yansıtılıyor. Kişinin herhangi bir inancı sırf o inancın müntesiplerindeki yanlışlar yüzünden terk etmez. Bir müslüman veya din adamı islamiyeti temsil etmez. Müslümanın hatası tertemiz şeriata yüklenemez. Din adamları yanlışını anlatıyorsa sen doğrusunu anlatsaydın! Neden meydanı onlara bırakıp deizme yöneldin?</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Diğer bir eleştirim ise deistleri tümüyle övmesi ve onları özel kişiler olarak lanse etmesi. Bu nasıl bir aşk ? diye sormak istiyoruz. Bu kadar toptancı bir yaklaşım deistler açısından bile kabul edilebilir olmasa gerek. </strong></span></p>
<p><strong><span style="color: #ff0000;">Yaşar Nuri</span>:</strong> Emevi dinine mensubiyet manasında dincilik mi makbul. Bunu reddederek Allahçılık mı makbul? Kuran diyor ki Allaha imanınızı samimiyet ve saffetinizi koruyun diğer noksanlarınız yüzünden ben sizin ebedi hayatınız mahvetmem.</p>
<p>Eleştiri: Bu yalanları ve uydurmaları Kuran&#8217;a nispet etme fecaati bir yana asıl sormak istediğim mesele şu: Yaşar Nuri neden şıkları ikiye indiriyor? Yani hurafelere zulme alet edilmiş (!) din mi yoksa deizm mi diye 2 şıktan başka seçenek -örneğin kuran müslümanlığı- neden yok ? Bir 3. şık pek tabi ki mümkün o da &#8220;Kendi tabiriyle yozlaşmamış İslam&#8221; Hoca İslam yozlaştırıldı diyerek ondan toptan sıyrılmayı önereceğine İslamı yozlaştıranlarla mücadele etmeli ve kendi görüşüne göre yozlaştırılmamış olan İslamı yaşamaya devam etmeliydi. Yaşar Nuri açık bir şekilde Allaha imanla dinin arasını açıp imanı dinden soyutluyor. Sadece imanı olana ve Kuran&#8217;a, Peygamberlere imanı yok sayana kendince kurtuluş garantisi veriyor.</p>
<p>***</p>
<p><span style="color: #ff0000;"><strong>Son olarak:</strong></span> Kendi adamlarınıza nasıl da gözü kapalı sahip çıkıyorsunuz Caner bey! Yok onu dememişte şunu demiş. Sanki ne dediği ortada değilmiş gibi!</p>
<p>***</p>
<p><span style="color: #ff0000;">Dipnotlar:</span></p>
<p>(1) https://www.facebook.com/canertaslaman/posts/10154228664072071<br />
(2) http://arsiv.sabah.com.tr/2001/10/18/g09.html<br />
(3) In September 2014 he joined Starmus Festival as keynote speaker and declared himself an atheist.[http://www.rawstory.com/2014/09/stephen-hawking-comes-out-im-an-atheist-because-science-is-more-convincing-than-god/]<br />
https://en.wikipedia.org/wiki/Stephen_Hawking<br />
(4) http://ravzaimutahhara.blogspot.com.tr/2015/12/yasar-nurinin-putin-sevdas.html<br />
(5) https://atillafikriergun.wordpress.com/2015/04/17/modernist-ilahiyatcinin-hazin-seruveni/<br />
(6) http://www.aydinlikgazete.com/politika/prof-dr-yasar-nuri-ozturk-oyum-vatan-partisi-ne-h67659.html<br />
(7) http://www.ilk-kursun.com/haber/258229/yasar-nuri-ozturk-deizm-nicin-ve-nasil-dogdu/<br />
(8) http://www.internethaber.com/ak-partiyi-uzecek-anket-505546h.htm<br />
ayrıca bkz: http://sufizmveinsan.com/sohbet/ynodenyeniicat.html</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>http://ravzaimutahhara.blogspot.com.tr/2016/06/yasar-nuri-deizm-guzellemeleri-ve-caner.html#more</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasar-nuri-deizm-guzellemeleri-ve-caner-taslaman/">Yaşar Nuri-Deizm Güzellemeleri ve Caner Taslaman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasar-nuri-deizm-guzellemeleri-ve-caner-taslaman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jun 2016 21:08:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[İsrafil Balcı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Bayram Ali Düzgün]]></category>
		<category><![CDATA[Ercüment Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkı Yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mealcilerin İsra ve Miraç Çelişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11771</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi..Miraç var mı? Peygamber Efendimiz bedenen göklere yükseldi mi? Mescid-i Aksa nerede?: İsra ve Miraç hususunda Ehl-i Sünneti eleştirmekte ittifak halinde olan mealciler kendi içlerinde herhangi bir fikir birliğine varamadılar..Oysa Kuran ayetlerinin açık, anlaşılır ve kolaylaştırılmış olduğunu savunur ve bu yüzden de Kuran tefsirinde hadisleri lüzumsuz görürler. Kuran’ın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/">İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/images-1-56/" rel="attachment wp-att-11772"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11772" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-4.jpg" alt="İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi" width="473" height="174" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-4.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-4-300x110.jpg 300w" sizes="(max-width: 473px) 100vw, 473px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi..Miraç var mı? Peygamber Efendimiz bedenen göklere yükseldi mi? Mescid-i Aksa nerede?:</strong></p>
<p>İsra ve Miraç hususunda Ehl-i Sünneti eleştirmekte ittifak halinde olan mealciler kendi içlerinde herhangi bir fikir birliğine varamadılar..Oysa Kuran ayetlerinin açık, anlaşılır ve kolaylaştırılmış olduğunu savunur ve bu yüzden de Kuran tefsirinde hadisleri lüzumsuz görürler. Kuran’ın mücmelini tafsil, genelini tahsis, mutlakını takyid ve feri aslına ilhak gibi Sünnette yer alan hususlar, Kitab’ın hükümlerinin anlamlarını şerh ve tefsir konumundadırlar. Bu fonksiyonu inkar eden mealciler apaçık ve anlaşılması kolay gördükleri ayetleri yorumlamada bin parçaya bölündüler..Saldırmakta usta oldukları anlaşılan mealcilerin &#8220;peki öyleyse bu işin doğrusu sizce nedir?&#8221; sorusuna kendi aralarında çelişki olan fikirlerle cevap vermektedirler:</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>1-) Miraç yok..İsra, Kudüs&#8217;e ve Ruhen:</strong></span></p>
<p><strong> 1. Mehmet Okuyan:</strong> Miraç yoktur..İsra ise ruhen Mekke&#8217;den Kudüs&#8217;e ruhen yaptığı bir bilinçlendirme seyahatidir..O yatay bir seyahattir. Ruhen yapılmış, o da bedenen filan değil. Peki bunun Kudüs&#8217;ten göklere doğru çıkış kısmı var mı? Hayır yok.(1)</p>
<p><strong>2. Bayraktar Bayraklı:</strong></p>
<p>Bayraktar Bayraklı&#8217;ya göre de Mescid-i Aksa Kudüs&#8217;teki Mesciddir:</p>
<p>İşte gece yürüyüşü dediğimiz İsrâ olgusu, insanlığın ilk ma&#8217;bedi, ilk üniversitesi olan Mescid-i Haram (Beytullah)dan başladı, yani bereket ve hidayet kaynağı olan (Âl-i İmrân 3/96) Mescid-i Haram denen üniversiteden başladı.</p>
<p>Yolculuk, Mescid-i Aksa denen, çevresi mübarek kılınan, yani kutsal olan üniversiteye doğru olmuştur. O dönemde Mescid-i Aksa Ya­hudi ve Hristiyanlar için önemli bir ma&#8217;bed idi. Yüce Allah İsrâ l&#8217;de &#8220;çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa&#8221; demektedir. Sadece Mescid&#8217;in kendisi mübarek değil, çevresi de mübarek idi. Bu açıdan bakınca bu ma&#8217;bedin, yani üniversitenin Mescid-i Haram&#8217;a benzeyen yönü olduğunu görür ve anlarız.Mescid-i Aksa da Yahudi ve Hıristiyan­lığın eğitim merkezi ve üniversiteleri idi. Demek ki Mescid-i Aksa, in­sanlığın ikinci üniversitesi olma özelliğini taşıyordu. &#8220;Bir ma&#8217;bed ve üniversiteden başka bir ma&#8217;bed ve üniversiteye gidiş&#8221;e İsrâ denmektedir.<br />
[Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/170-172.]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>2-) Miraç yok..İsra, Kudüs&#8217;e değil:</strong></span></p>
<p><strong> 3. İsrafil Balcı:</strong> Kuranı Kerim Miraç&#8217;tan asla ve kat&#8217;a bahsetmiyor&#8230;Böyle bir şey yok. Hiçbir ayette de bu meseleyle uzaktan yakından ilintili değil..Bu tamamen rivayetlerden müteşekkil bir anlatı..Miraç rivayeti ve özellikle Kudüs&#8217;ü öne çıkarma Emeviler döneminde..Kudüs ve Şam&#8217;la ilgili pek çok İsrailiyat rivayeti de taşınmıştır..(2)</p>
<p>Mescid-i Aksa Kudüs&#8217;teki mescit değil: Emeviler döneminde Şam bölgesinin yönetim merkezi olması ve bu bağlamda Kudüs’ün dini politik kimliği gibi nedenler halifelerin bu bölgeye özel önem vermelerinde etkili olan unsurlardandır. Bu bağlamda özellikle Abdülmelik döneminde Kubbetüssahre gibi görkemli bir mabedin yapılması ve akabinde Mescit-i Aksa’nın inşası bölgenin önemini ve Müslümanların nazarındaki kutsallığını daha da artırmıştır. Özellikle inşa edilen camiye ayette geçen el-Mescidü’l-Aksa adının verilmesi, zamanla yanlış bir anlamayı da beraberinde getirmiş ve adeta ayette zikredilen el-Mescidü’l-Aksa’nın bu camiyle alakalı olduğu gibi bir algı ortaya çıkmıştır. Oysa bu mabetlerde isra ve miraç hadiseleri arasında herhangi bir ilişki yoktur.</p>
<p>(http://ihvanisafaa.blogspot.com.tr/2014/07/isra-ve-mirac-gercegi-israfil-balc.html#sthash.iIwNb19J.dpuf)</p>
<p><strong>Değerlendirme: </strong>Bu durumda İsrafil Balcı&#8217;nın Mescit-i Aksa&#8217;nın yerde olduğunu ama hangi mescit olduğunu açıklamadığını görüyoruz..Madem ki bu mescit Kudüs&#8217;teki Mescit değil, hangisidir?</p>
<p><strong>4-Ercüment Özkan :</strong> Biliyorsunuz İsra, Arapça gece yürüyüşü demektir..(3)</p>
<p>Sohbetten anlaşılana göre Ercüment Özkan miracı inkar ediyor..İsra&#8217;yı maddi bir bedenle yapılabilirliğine kapıyı kapatmıyor..Kudüs&#8217;ten bahsetmiyor..</p>
<p>(http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/07/ahadtek-hadis-bile-olsa-hadisi-hafife.html)</p>
<p><strong>5. Şaban Ali Düzgün:</strong> Hz. Peygamberin bedenen göklere yükseldiğini söyleyen değil tam tersine yükselmediğini söyleyen ayet-i kerime var&#8230;Bu ayet İsra suresinin içerisinde geçmektedir..İsra (90-94) (4)</p>
<p>İsra mucizesi ne ruhen ne de bedenen olmuştur..İlmen gerçekleşmiştir..(4)</p>
<p><strong>6-Hüseyin Atay:</strong> İsra mucizesi ne ruhen ne de bedenen olmuştur..İlmen gerçekleşmiştir..(4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>3-) Miraç Var, Mescid-i Aksa&#8217;nın nerede olduğu tartışmalı olmakla birlikte Kudüste&#8217;ki Süleyman Mabedi en kuvvetli ihtimal: </strong></span></p>
<p><strong>7-İslamoğlu:</strong></p>
<p><strong>İslamoğlu&#8217;na göre Mirac vardır:</strong></p>
<p>Bu bir anahtar kelimedir dedik subhan. Neden böyle bir anahtarla giriyor. Miraç gibi, isra gibi ruhani bir müşahede için konulan bir sınırdır aslında. Burada bir tasavvur inşa ediliyor. Muhatabın tasavvuru inşa ediliyor. Bir sınır konuluyor. Miracı ve İsrayı, yani insanın Allah’a yürüyüşü gibi sırlarla dolu muhteşem ve ruhani bir olayı anlamaya çalışırken ey insanoğlu gözetmen gereken birinci sınır; Allah’ı kişileştirmemek. Allah’ı indirgememek. Allah’ı yaratıklar dünyasına indirgememek zihninde. Tasavvurunda Allah’ı yaratılmışlarla özdeşleştirmemek.</p>
<p>İşte böyle bir uyarı. İlk anahtar. Mirac’ı, İsra’yı, Yani insanın Allah’la buluşması gibi çok gaybi, sırri, sembolik ve ruhani bir olayı anlamaya çalışırken dikkat etmen gereken ilk şey; Allah’ın aşkın, müteal varlığını içkinleştirmemek. Yani yaratıklar seviyesine indirmemektir. Buna çok dikkat etmelisin. Onun için Subhanelleziy diye başlar. Yani aşkın olan, her türlü kişiselleştirmeden uzak olan. Varlıklara, yaratıklara benzemekten uzak olan O Allah’ki. Bu birinci anahtar.</p>
<p>Burada bir Allah tasavvuru inşa ediliyor. Onun için bu sınıra riayet edeceksin ey muhatap, ey vahyin muhatabı. Eğer Miraç gibi, İsra gibi bir olayı doğru anlamak istiyorsan, her ne ki aklına geliyor, o Allah değildir diyen arifin bu sınırını iyi hatırlamak lazım. leyse ke mislihî şey’ (Şura/11) ayetinin bu bir yorumudur aslında. O hiçbir şey gibi değildir. Yani hiçbir şey de onun gibi değildir elbette.</p>
<p>İkinci anahtarımız da var manasını verdiğim yerde, o da nedir? Bi abdiHİ kulunu. Buda ikinci sınırdır. Birinci Subhan sözcüğünde Allah tasavvuru inşa edildi vahiy tarafından, abdiHİ ile de muhatabın insan tasavvuru inşa ediliyor. Yani içkin, aciz, sınırlı, beşer. Onun için kul olduğu hatırlatılıyor. Bu hadisenin kahramanı olan efendimiz (A.S.) ın bir insan olduğu, bir kul olduğu öncelikle.Abduhu ve Resulühu. O’nun kulu ve elçisi olduğu hatırlatılıyor. İkinci anahtar olması da bu yüzden. Yani İsra ve Mirac gibi İnsan Allah buluşmasına tekabül eden sırri, gaybi ve derûni bir müşahedeyi anlamak için ey insan, Allah’ın aşkın varlığını bir kere, bir çıta olarak göreceksin. İkincisi de insanın içkin varlığını, beşeri varlığını, yani ilahi bir varlık olmadığını, sınırlı bir varlık olduğunu. Bunu da ikinci çıta olarak göreceksin. Onun için bu olayı anlarken insanı ilahlaştırmaya, insanı melekleştirmeye kalkmayacaksın. İnsanın insan tabiatını unutmayacaksın. Yani O’nun kulu Bi abdiHİ olduğunu aklından çıkarmayacaksın.<br />
Hatta min âyâtina. Burada bu yorumumuzu destekleyen de bir şey var. Ayetlerimizden bir kısmını gösterdik diyor. min âyâtina yani hepsini değil. Gaybi sembollerimizin tamamını göstermedik, sadece bir kısmını gösterdik. Onun için bu da abdiHİ’yi destekleyen bir başka ibare.</p>
<p><em>inneHU HUves Semiy’ul Basıyr</em> Zira O, evet sadece O’dur her şeyi işitip her şeyi gören.Ayetin bu sonuncu cümlesi de 3. çıtadır, 3. sınırdır. Nasıl 3. sınır? Her şeyi yalnızca Allah görür. Peygamber gösterileni görür min âyâtina ayetlerimizden linüriyehu min âyâtina ayetlerimizden bir kısmını gösterelim ona diye. Her şeyi mi? Hayır. Onu sadece Allah görür.</p>
<p>Burada geçen Mescidi Aksa, en uzak mabed anlamına gelir. Ki başından beri İslam tefsir geleneği tarafından Kudüs’te ki Süleyman mabedi. Bugün Hz. Ömer camiinin ve kubbetüs sahranın yani haceri muallak ta denilen o kutsal kayanın da içinde bulunduğu çok geniş bir alan. İşte o alanın çevresi ile birlikte mübarek kılındığı Kur’an da beyan ediliyor. İslam tefsir geleneği en uzak mescidi, ora ile tefsir etmiş. Fakat ender de olsa Hamidullah gibi bir takım muttaki alimler bu el Mescidül Aksa’nın Kâbe’nin simetriğinde ki, göklerin ötesinde ki, meleklerin tavaf ettikleri ve aslında Kâbe’nin onun yer yüzünde ki izdüşümü olduğu uzak mescit. Hakk katında ki, ötelerde ki mescit olduğu yorumunu yapanlarda var.<br />
Kudüs; İlya adıyla bilinirdi Resulullah döneminde. Ki hadislere de ilya olarak geçmiştir. Bu ismi Romalılar koymuşlardı Elya. Elinin şehri anlamına Haddi zatında Kudüs’ün adından yola çıkarak bu ayete herhangi bir mana vermek de zor. Fakat şunu söyleyeyim ki İslam geleneğinde daha ilk nesilden itibaren El Mescidül Aksa’nın kapsamına Kudüs’ün alınmış olması ve Miraç hadislerinde Resulallah’ın Kudüs’ten söz etmesi her halükarda bu yüce ve mukaddes yolculuğun kapsamı dahilinde Mescidi Aksa’nın Kudüs’ünde bulunduğunu hükmetmemizi gerektirir. Fakat El Mescidül Aksa eğer Hamidullah üstadımız gibi alimlerin yorumu doğruysa Kâbe’nin aslı olan gökteki en uzak mescitse o zaman bu ayet sadece İsra’dan değil, aynı zamanda miracdan da söz eden bir ayet olur ki, İsra’yı da kapsamış olur, içine almış olur bu yolculuk.(4)</p>
<p><strong> Gerekçeli mealinde ise şunları söylemektedir: </strong></p>
<p>5 el-Mescidu&#8217;l-Aksa:&#8221;en uzak mabed&#8221; veya mescid&#8217;in lügat anlamıyla &#8221;secde edilecek en uzak yer&#8221;. Tefsirlere göre bu, Kudüs&#8217;te bulunan ve çevresinin bereketli kılındığı ifade edilen (Krş:7:137; 21:71,81) Süleyman Mabedi ve onun çevresinde yer alan verimli topraklardır. Buradaki problem,ayetin indiği tarihte Kudüs&#8217;te Süleyman Mabedi&#8217;nin tamamen harap bir halde bulunmasıdır. MS.70&#8217;teki Titus katliamında mabed yerle bir edilmiş ve yeri Hristiyanlar tarafından çöplük haline getirilmiştir. Vahyin indiği dönemde de bu halde bulunuyordu. Bu durumda iki ihtimal vardır:</p>
<p><strong>1) </strong>Ya Allah Rasulü&#8217;ne İsra müşahedesinde gösterilen el Mescidu&#8217;l-Aksa, Süleyman mabedinin yıkılmasından önceki halidir ve bir mucize olarak gösterilmiştir.</p>
<p><strong>2)</strong> Ya da buradaki el-Mescidul Aksa tıpkı Tur 4&#8217;teki el-Beytu&#8217;l-Ma&#8217;mur gibi göklerin ötesindeki &#8221;en uzak mescid&#8221; anlamına gelir. 30:3&#8217;te Filistin topraklarının &#8221;yakın&#8221; olarak nitelendirilmesi bunu teyit eder. Bazıları, Ezraki ve Vakıdi&#8217;nin rivayetine dayanarak, bu mescidin müminlerin gizlice toplanıp ibadet ettikleri Mekke&#8217;ye on mil mesafedeki Cirane&#8217;de olduğunu söyler. &#8221; En uzak mescid&#8221; ile Medine&#8217;deki Mescid-i Nebi&#8217;nin kastedildiğini söyleyenler de olmuşsa da bu tutarsızdır. İkinci şıkka giren görüşler içinde en tutarlısı göklerin ötesindeki en uzak mescid görüşüdür. Secde&#8217;nin hakikatinin, kulun Allah&#8217;a bağlılığını sunması olduğunu hatırlanacak olursa, el-Mescidu&#8217;l-Aksa&#8217;nın karşılığı şu olur: &#8221;insanın Allah&#8217;a bağlılığını sunabileceği en yüksek makam&#8221;. Fakat ayetin devamında hayli ayrıntılı bir biçimde İsrailoğullarından söz edilmesi, Hz. Peygamber&#8217;e müşahede ettirilen mescidin Süleyman Mabedi&#8217;nin orijinal halinin görüntüsü olduğunu teyit eder. Bununla şu mesajı verilmiş olsa gerektir: Davud ve Süleyman peygamberlerin nübüvvet mirasının varisi sensin ey Muhammed! Allahu a&#8217;lem.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>4-) Miraç yok, İsra bedenen, Mescid-i Aksa Mekke&#8217;de:</strong></span></p>
<p><strong>8-Hakkı Yılmaz: </strong></p>
<p><strong>TARİHÎ KAYNAKLARDAKİ MESCİD-İ AKSA:</strong><br />
“Mescid-i Aksa”, “en uzak mescit” demektir. Bu ifadenin kullanılabilmesi için birden fazla mescit olması ve bu mescitlerden birinin merkeze diğerlerinden daha uzak olması gerekir. Aksi hâlde bu ifade dilbilimi bakımından hatalı olur. Nitekim o dönemin Mekke şehrinin tarih ve coğrafyasından bahseden eserlere bakıldığında, karşımıza bu mantığı doğru çıkaran bilgiler çıkmaktadır.</p>
<p>İlk İslâm tarihçilerinden Vakıdî’nin “Kitabü’l-Meğazî” ve el-Ezrakî’nin “Ahbâru’l-Mekke” adlı kitaplarında derlemiş oldukları bilgilere göre, Mekke’de Mescid-i Haram’dan başka değişik yerlerde mescitler vardır. Hatta bazı evler bile Mekkeliler tarafından mescit olarak kullanılmaktadır. Bu mescitlerden biri de Mekke’ye dokuz mil mesafedeki Cirane Vadisi’nin yukarısında olmasından dolayı “Mescid-i Aksa/ en uzak mescit” denilen mescittir. Bu mescidi Kureyş’ten birisi yaptırmıştır. Bir keresinde peygamberimiz burada ihrama girerek Mescid-i Haram’a gelmiş ve Kâbe’yi tavaf etmiştir. Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlar bu eski küçük mescitleri yenilememişlerdir. Buna rağmen bu mescitlerin yerlerinde teberrüken namaz kılmışlardır.</p>
<p><strong>VAKIDİ BELGE ORİJİNALİ</strong></p>
<p><strong> UYARI:</strong></p>
<p>O günkü Mekkeliler, kendi inanışlarına göre İbrahim peygamberin dininin mensupları idiler. Dinleri tahrifata uğramış olsa da, kendi anlayışlarına göre namaz, hacc gibi dinî vecibeleri kendi mevcut inançları doğrultusunda yerine getirmekteydiler. Peygamberimizin durumu da aynıydı. Bu husus daima göz önünde tutulmalı, namazın, haccın, secdenin ve dolayısıyla da mescidin peygamberimizin elçi oluşu ile ortaya çıktığı düşünülmemelidir. Diğer taraftan, mescit denilince bugünkü mescitler akla gelmemelidir. Örneğin Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî denilince onların bugünkü şekli akla gelip bugünkü yapıları anlaşılmamalıdır. O mescitler bugünkü şaşaalı, debdebeli, şatafatlı, tantanalı hâllerine Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı ve Suudiler döneminde getirilmişlerdir. Mescit, secde edilen yer demek olduğuna göre, bu mescitler de, eğitim- öğretim, toplantı yapmak için belirlenmiş olan yerler, yani o çağa göre basit kerpiç yapılar veya ağaçtan yapılma çardaklardır. Önemli olan yapılarının şekli değil, kullanım amaçlarıdır.</p>
<p>Yukarıda verdiğimiz bilgiler ışığında, artık ayetteki “bir kenarını mübarek kıldığımız” ifadesi daha iyi değerlendirilerek Mescid-i Aksa’nın haram/ mübarek bölgenin dışında, kenarında bir yerde olduğu anlaşılmış olmalıdır. Sonuç olarak söylemek gerekirse; Mescid-i Aksa Kudüs’te değil, Mekke’deki haram/mübarek yerin kenarındadır. Dolayısıyla, konumuz olan ayette geçen Mescid-i Aksa da, rivayetlerde söz konusu edilen mescit de Kudüs’teki mescit değil, Mekke’nin kenarındaki bu mescittir. Yani, hakiki Mescid-i Aksa Mekke’nin kenarındadır ve Kur’an’dan yapılan bu tespit, ilk dönem tarih ve coğrafya bilimcisi Vakıdi’in kitabındaki ile aynıdır.</p>
<p>Gerçek bu olmasına rağmen, yukarıda verdiğimiz rivayetlere tefsir, şerh ve haşiye yazanlar, bu rivayetlerde oluşan tutarsızlıklara kılıf hazırlamak için çeşitli teviller ileri sürmüşlerdir. Birçoğu gülünç olan bu tevilleri görmek için klasik kitapların orijinallerine veya tercümelerine bakılabilir. (5)</p>
<p><strong>Değerlendirme: </strong>Hakkı Yılmaz kendi metoduyla çelişmiştir..Kuran ayetlerinin anlaşılmasında Vakıdi&#8217;den önemli bir yardım almıştır..Delil getirdiği rivayet yok sayıldığında yaptığı yorumları destekleyecek akli bir şahidi kalmayacaktır..</p>
<p><strong>9-Yaşar Nuri Öztürk : </strong>Kur&#8217;an&#8217;ın hiçbir yerinde herhangi bir insanın Allah&#8217;­ın yanına yükseldiği, O&#8217;nunla konuştuğu, din buyrukla­rı hususunda O&#8217;nunla pazarlığa girdiği, O&#8217;ndan: &#8220;Ben sana aşıkım, sen olmasan varlıkları yarat­mazdım&#8230;&#8221; şeklinde methiyeler dinlediği yolunda de­ğil bir beyan, bir işaret bile yoktur. Ne yazık ki, Yahudi-Hristiyan mitolojisinden İslam&#8217;a aktarılan Miraç hikâyesi (veya hikâyeleri), tüm bu Kur&#8217;an dışı kabulleri içermektedir.</p>
<p>Bu kabuller, bazı surelerdeki (özellikle Necm ve İsra Sureleri) Cebrail&#8217;e giden zamirleri teviller yapıp Allah&#8217;a göndererek veya ayetleri mitolojiye uydurarak desteklenmektedir. Tümü anlam kaydırması veya tah­riftir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da bir İsra olayı vardır. İsra, aynı adı taşıyan surenin ilk ayetinde de gösterildiği gibi, &#8220;gece yürüyüşü veya gece yürütmek&#8221; demektir. Ayetin be­yanına göre, Hz. Peygamber, bir gece Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa&#8217;ya yürütülmüştür. Bu yürütmenin beden ve ruh beraberliğinde mi? yoksa sade­ce ruhen mi olduğu ayette açıklanmamıştır. Hz. Peygamber&#8217;in Mescid-i Aksa&#8217;dan göklere yükseltildiğine ilişkin hiçbir söz ve işaret yoktur. Böyle bir şey, zaten Kur&#8217;an&#8217;ın sünnetullah dediği varlık yasalarına aykırı­dır.</p>
<p>İş bununla da kalmaz: İsra olayındaki yürütme­nin ruh ve beden beraberliğinde olduğunu kabul etmeyen, böyle diyenleri yalancılık ve iftiracı­lıkla suçlayan büyük sahabîler vardır. Bunla­rın başında fakıh sahabî Hz. Âişe gelmektedir. Hz. Âişe, &#8220;Peygamberimiz Miraç gecesi rabbini gördü, onunla konuştu&#8230;&#8221; vs. türünden sözler söyleyenlere şid­detle karşı çıkmış ve şunları söylemiştir: &#8220;Bu sözleri duyunca tüylerim ürperiyor, bunları nasıl söy­leyebiliyorlar. Bunları söyleyenler Allah&#8217;a da Peygamber&#8217;e de iftira etmiş olurlar. Allah hiç­bir beşere görünmez, hiçbir beşerle konuşmaz.&#8221; Hz. Aişe bununla da yetinmemiş, şunu da eklemiştir: &#8220;O gece Hz. Peygamber yatağından hiç ayrılmadı, ayrılsaydı ben görürdüm. Rabbi onu o âlemler­de ruhen dolaştırdı.&#8221;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ı dikkatle okuyanlar görürler ki Hz, Âişe&#8217;nin bu sözleri ve tavrı Kur&#8217;an&#8217;ın beyanlarına ve ruhuna en uygun olanıdır.</p>
<p>Bizim Kur&#8217;an&#8217;dan beslenen düşüncemiz ve inancımız şudur: Hz. Peygamber, bir İsra mucizesiyle lütuflandırılıp bir gece Mekke&#8217;deki Mescid-i Haram&#8217;dan Kudüs&#8217;teki Mescid-i Aksa&#8217;ya götürül­müştür. Bu götürülmenin beden ve ruh beraber­liğinde mi, sadece ruhen mi olduğu meselesi bizim bilgi sınırlarımızın dışındadır. Biz bu noktada durmayı yeğleriz. Hz. Peygamber&#8217;in göklere çıkarıldığı, Allah ile görüştüğü, Al­lah&#8217;ın ona iltifatlar ettiği, namazın uzun bir pazarlıkla farz kılındığı yolundaki rivayetlerin tümünü Kur&#8217;an&#8217;a, dine, uluhiyet ve nübüv­vetin şanına aykırı buluruz.</p>
<p>Hz. Resul&#8217;ün Cenabı Hakk&#8217;ın tecellilerine ruhen muhatap olmasına gelince o bir kerelik değildir. Resul bu tecellilerin her an muhatabı­dır. O muhatap olmanın nasıllığı ise bize anla­tılmamıştır. O halde biz o noktada da dururuz; kafamızdan veya û söylemlerinden yararlanıp senaryolar oluşturmayız.</p>
<p>Yahudi-Hristiyan mitolojisinden aktarılan kabuller­le Kur&#8217;an&#8217;daki İsra olayının kaynaştırılmasından do­ğan sapmalar Hz. Muhammed&#8217;in û elçisi niteliklerine ters düşen birçok bid&#8217;at ve hurafe barındırmaktadır. (6)</p>
<p><strong>Değerlendirme: </strong>Burada yazının bir cümlesine dikkat çekmek istiyorum..Y.Nuri: &#8220;Bu kabuller, bazı surelerdeki (özellikle Necm ve İsra Sureleri) Cebrail&#8217;e giden zamirleri teviller yapıp Allah&#8217;a göndererek veya ayetleri mitolojiye uydurarak desteklenmektedir. Tümü anlam kaydırması veya tah­riftir&#8221;. Hakkı Yılmaz ise tam bunun aksine bir iddiada bulunmakta :Kısaca özetlemek gerekirse, Necm suresinin ilgili ayetleri çarpıtılmış ve Allah&#8217;a ait olan nitelikler maalesef Cebrail`e yakıştırılarak Kuan&#8217;ı vahyedenin Cebrail olduğu ileri sürülmüştür. Necm Suresi’nin ilgili ayetlerinde vahyi kimin öğrettiği isimle değil, sıfatlarla açıklanmıştır.</p>
<p>(http://www.istekuran.com/isra.html#VVYKwOEGBYoQSmwe.99)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>5- Göklere çıkış var, miraç bedenen, Mescid-i Aksa gökteki beyti mamur:</strong></span></p>
<p><strong>10-Abdülaziz Bayındır:  </strong>Mescid-i Aksa meleklerin tavaf ettiği gökteki Beyt-i Mamur&#8217;dur. (7)</p>
<p>Allah, ayetleri, ayetlerle açıklamıştır. O yola girmeyince Kur’ân-Sünnet bütünlüğü bozulmakta ve çelişkiler oluşmaktadır. Açıklamayı Kur’ân’dan aldığımızda Allah Teâlâ’nın şöyle dediğini görürüz:</p>
<p>“(Orada Muhammed’in) gözü kaymadı; sınırı da aşmadı.” (Necm, 53/17)</p>
<p>Gözün kaymaması ve sınırı aşmama, ancak ruh ve beden birleşince olabilir. Bu sebep bu olay uyanıkken ve ruh-beden bütünlüğü içinde gerçekleşmiştir. (8)</p>
<p>*</p>
<p><strong>Sonuç:</strong> Hemen hemen her hususta birbirleriyle çelişki içinde olan bu insanlar ehl-i sünnete saldırmadan önce kendi içlerinde tutarlı, birbirini destekleyen bir noktaya gelmeleri gerek..Yorumlardan açıkça anlaşılıyor ki bir mealcinin dediği diğerini tutmuyor..Birinin hak dediği diğerine göre batıl..Mescid-i Aksa yerde mi gökte mi diye sorsan kimisi yerde kimisi gökte diyecektir..Yerde diyenler de kimisi Kudüs&#8217;te kimisi Mekke&#8217;de diyecektir..İsra, bedenen mi ruhen mi diye sorsan kimisi ruhen kimisi bedenen diyecek hatta bazısı  ne ruhen ne bedenen, zihnen diyecektir..Her bir beyin adetince ihtilaf vukuya geliyor..Bu karmaşaya aldanıp birbirlerinden herhangi bir üstünlüğü olmayan mealciler içinden gelişigüzel yapılan tercihle sahih hadislerin bize verdiği bilgileri görmezden gelmek akıllı kişinin işi değildir..Hakkı Yılmaz gibi birinin zora düşünce Vakidi&#8217;den nasıl faydalandığını gördük..Mealcilerin bu çaresiz halleri düşünüldüğünde ehl-i sünnetin yolunun ne kadar aydınlık ve çelişkiden uzak olduğu daha rahat anlaşılıyor..Hadisleri inkarın nasıl bir kaos oluşturduğunun güzel bir örneği..</p>
<p>***</p>
<p>(1) -https://www.youtube.com/watch?v=3P9ojWHwom8&amp;t=09m09s<br />
(2) -http://www.dailymotion.com/video/x18p639_kur-an-isra-olayini-anlatir-mirac-ise-rivayetlerle-inanc-haline-gelmistir-prof-dr-israfil-balci_school<br />
ayrıca bkz: https://www.youtube.com/watch?v=PMRfVyhdtNQ<br />
(3) -https://www.youtube.com/watch?v=-RA2CEx-pDY<br />
(4) -https://www.youtube.com/watch?v=l72Yae067hs<br />
(5) -http://www.istekuran.com/isra.html#JgjoqeJIQllR3phC.99</p>
<p>(6) -Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı.<br />
(7) -https://www.youtube.com/watch?v=jJ2iDnaNQqI<br />
(8) -http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>http://ravzaimutahhara.blogspot.com.tr/2015/08/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/">İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnet Anlayışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Feb 2016 18:01:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Fazlur Rahman]]></category>
		<category><![CDATA[Hayri Kırbaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10270</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sünnet’in Müslümanlar için tıpkı Kur’ân gibi yol gös­terici özelliği haiz bulunması, bizzat Kur’ânın vurgula­dığı (Bkz:http;www.ebubekirsifîl.com/index. php?sayfa=de- tay&#38;tur=dergi&#38;no=31.) bir hakikat olarak ona yine Kur’ân gibi tartışmasız bağlayıcılık özelliği kazandırmaktadır. Bir kısım bireysel hareketler dışında Sünnetin oto­ritesine itiraz ederek Sünnet ve hadisle ameli reddeden bir İslam fırkası -bildiğimiz kadarıyla- mevcut değildir. Ken­disini Efendimiz (s.a.v)’in Sünnetinde ortaya koymuş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/">Sünnet Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/images-2-31/" rel="attachment wp-att-10271"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10271" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images-2.jpg" alt="Sünnet Anlayışı" width="416" height="212" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images-2.jpg 314w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/images-2-300x153.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></a><br />
Sünnet’in Müslümanlar için tıpkı Kur’ân gibi yol gös­terici özelliği haiz bulunması, bizzat Kur’ânın vurgula­dığı (Bkz:http;<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.xn--ebubekirsifl-ggb.com%2Findex&amp;h=QAQFkDxdpAQF39mHkrQkCHAupWweEUNbIV2MQYRq8KfJMOQ&amp;enc=AZNKoRIwojXTCfD8_Osvh9fohH9xTkmfouZljVUkz9OeUWmlpxanEx0iIP_BxgEvksb5YWLSrOgt8raChBgZkYKTPFeV6AZL45pNXkok6WJGaUd0LSRevUki7hbCJ9dMVhgjiWPWMHvXHyhJRj-WbeDSijzNGwOO5BHkejzJ10FDLQ&amp;s=1" target="_blank" rel="nofollow">www.ebubekirsifîl.com/index</a>. php?sayfa=de- tay&amp;tur=dergi&amp;no=31.)<br />
bir hakikat olarak ona yine Kur’ân gibi tartışmasız bağlayıcılık özelliği kazandırmaktadır.</p>
<p>Bir kısım bireysel hareketler dışında Sünnetin oto­ritesine itiraz ederek Sünnet ve hadisle ameli reddeden bir İslam fırkası -bildiğimiz kadarıyla- mevcut değildir. Ken­disini Efendimiz (s.a.v)’in Sünnetinde ortaya koymuş bu­lunan bu dinin, Sünnet olmadan neyin rehberliğinde ya­şanabileceği sorusunun doğru cevabı “Kur’ân” değil, “nefsî heva ve heves”tir. öyle olmasaydı Kur’ân bizi bu kadar sık­lıkla Sünnet’e ve Hz. Peygamber (s.a.v)’e itaate havale et­mezdi.</p>
<p>Bildiğimiz kadarıyla sadece Mu’tezile’den Ebû Ali b. Hallâd bu konuda farklı bir tutum benimsemiş ve Efendi­miz (s.a.v)’in Din’de örnekliğinin sadece ibadetler sahasıyla sınırlı olduğunu, muamelat sahasında ise Onu örnek al­mak (teessî) gerekmediğini ileri sürmüştür.(Bkz. Fahruddîn er-Râzî, el-Mahsûl, III, 373.) Ancak bu tavrın Mu’tezile içinde genel kabul görmediğini de söyle­mek durumundayız.( …Bkz. el-Mu’temed, I, 354 vd.)</p>
<p>Mu’tezile içinde bile kabul görmeyen bu tavrın, gü­nümüzde İslam modernistleri tarafından, “Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti ölçü müdür, örnek midir?” başlığı altında tartışma konusu yapıldığı,İslam’ın yaşanmasında Kuran’ın ahlaki yönlendirmelerine uymanın yeterli olduğunun,dolayısıyla Hz.Peygamberin(s.a.v)’in örnekliğine ihtiyaç bulunmadığının ileri sürüldüğü malumdur.(1)</p>
<p>Sünnet’in önemli taşıyıcısı olan ve bu sebeple ulema tarafından Sünnet’in müteradifi olarak telakki edilen Hadis meselesi de çağdaş bidat ehlinin seleflerinden ayrıldığı noktalardan bir diğerini oluşturmaktadır. Tarih<br />
içinde hadis uyduruculuğu”, Ehl-i Sünnet’in yanı sıra bidat fırkalar tarafından da ahlakî bakımdan eksiklik Ve dinî bakımdan büyük bir “günah/suç” olarak görülmüştür. (Hiçbir fırka bu sebeple kendisine hadis uydurduğu şeklinde yöneltilen ithamları kabul etmez.) Ancak günümüzde bir kısım İslam modernistleri -başta Fazlur Rahman olmak üzere- hadislerin büyük kısmının, ilk nesillerin “normal bir dinî faaliyet” olarak “uydurulması” (ya da kendi tabiriyle “formüle edilmesi”) sonucu ortaya çıkmış.tır. (Bkz. Fazlur Rahman, Tarih Boyunca İslâmî Metodoloji Sorunu, muhtelif yerler. Bu görüşün münakaşası için bkz. Ebubekir Sifîl» Modem İslam Düşüncesinin Tenkidi, II, 169 vd.)</p>
<p>O böyle düşünürken, yani hadis uydurma faaliyetini normal (hatta belki “meşru”!) bir faaliyet olarak görürken, bir kısım modernistler de hadislerin çok büyük bir kısmı­nın uydurulduğu, dolayısıyla bir bütün olarak Hadis sa­hasının tekinsiz olduğu tezini ileri sürmektedir. (Yaşar Nuri öztürk, Kur’an’daki İslam, 8, 570 vd.)</p>
<p>Hatta onların uydurma dediği hadisler arasında ulema tarafın­dan “mütevatir” olarak nitelendirilenler de mevcuttur. (Bu konuda bkz. Hayri Kırbaşoğlu, İslam Düşüncesinde Hadis todoloiisi, 138 vd.; Hz. İsa’yı (as) Gökten İndiren Hadislerin Ten­kidi, Islamiyât dergisi, III/4, Ekim-Aralık, 2000, 147 vd.)</p>
<p>Geçmişte ilk mu’tezilîlerden Amr b. Ubeyd, yabancı unsurlar üzerine inşa ettiği din algısına ters gelen husus­larda Allah Teâlâ’nın ve Resulü’nün (s.a.v) “karşısına dikil­meyi” doğru din anlayışının (!) gereği olarak görürken, aynı tavır aynı gerekçeyle günümüzde İslam modernistleri tara­fından Kur ân ve Sünnet nasslarına hâkim kılınmaya çalı­şılmaktadır.</p>
<p>Kaynakların naklettiğine göre Amr b. Ubeyd, “Sizin (her) birinizin anne kamındaki hilkati 40 günde derlenip toplanır, sonra alaka olur, sonra mudga olur&#8230;” (el-Buhârî, “Bed’ul-Halk”, 6, “Enbiyâ”, 2) hadisini işitince şöyle tepki veriyor: “Eğer el-A’meş’in böyle dediğini duysaydım, onu tekzib ederdim. Eğer bu sözü Zeyd b. Vehb’den duysaydım, kendisini tasdik etmezdim. îbn Mesûd’un bunu söylediğini işitseydim, kabul etmezdim. Resûlullah’m bunu söylediğini işitseydim, kendisini redde­derdim. Eğer Allah’ın böyle dediğini işitseydim, “Bizden bunun üzerine misak almadın” derdim.”(Hatib Bağdadi,XIV,69-70…)</p>
<p>Kendi sübjektif din anlayışına aykırı bulduğu nassları reddetme psikolojisi şüphesiz tarihte kalmış bid’at eh­line mahsus değildir. Aynı psikoloji çağdaş bid’at ehlinde de bariz bir şekilde kendisini göstermektedir. (îlhami Gûler, Allah&#8217;ın Ahlakiliği Sorunu,muhtelif yerler)</p>
<p>Oysa burada “yazgının öne geçmesi”, kişinin her­hangi bir şekilde istikamet değiştirmeye “icbar edilmesi anlamında değildir. Kişinin iradesini kullanarak istikamet değiştirmesi de kaderdir ve hadiste anlatılan da bu nihai durum”dur.</p>
<p>E.Sifil-İhya ve İnşa</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/">Sünnet Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnet-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müsteşrikler ve Hadis</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mustesrikler-ve-hadis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mustesrikler-ve-hadis/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Feb 2016 18:01:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Şihab]]></category>
		<category><![CDATA[Goldziher]]></category>
		<category><![CDATA[Goldziher'in Bazı Yanlışları]]></category>
		<category><![CDATA[Müsteşrikler ve Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Oryantalist]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10203</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230; Müsteşrik bilindiği gibi Şark (Doğu) üzerinde inceleme yapan kimselere verilen genel addır. Türkçemiz&#8217;de &#8220;şarkiyatçı&#8221; veya Batı dillerinde kullanıldığı şekilde &#8220;oryantalist&#8221; de denilir. Müsteşrikler genellikle Kuran&#8217;ı ilahi bir kitap, Hz. Muhammed&#8217;i de bir peygamber olarak kabul etmezler.İçlerinde çok az da olsa objektif bir tutum sergilemeye çalışanlar varsa da genellikle yaşadıkları toplumun ve eski inançlarının etkisi altındadırlar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustesrikler-ve-hadis/">Müsteşrikler ve Hadis</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div id="post-body-1017258061814905074">
<div><a href="http://ilimcephesi.com/mustesrikler-ve-hadis/hacli/" rel="attachment wp-att-18017"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18017" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hacli.jpg" alt="" width="460" height="289" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hacli.jpg 859w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hacli-600x377.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hacli-300x189.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/hacli-768x483.jpg 768w" sizes="(max-width: 460px) 100vw, 460px" />&#8230;</a> Müsteşrik bilindiği gibi Şark (Doğu) üzerinde inceleme yapan kimselere verilen genel addır. Türkçemiz&#8217;de &#8220;şarkiyatçı&#8221; veya Batı dillerinde kullanıldığı şekilde &#8220;oryantalist&#8221; de denilir. Müsteşrikler genellikle Kuran&#8217;ı ilahi bir kitap, Hz. Muhammed&#8217;i de bir peygamber olarak kabul etmezler.İçlerinde çok az da olsa objektif bir tutum sergilemeye çalışanlar varsa da genellikle yaşadıkları toplumun ve eski inançlarının etkisi altındadırlar. Genel olarak kanaatleri, hadis külliyatını dolduran rivayetlerin çoğunun Hz. Peygamber&#8217;le ilgisi bulunmadığı ve bunların hicri ikinci, üçüncü asırda ortaya çıkan yeni meselelere çözüm getirmek için İslam hukukçuları tarafından uydurulduğunu ileri sürerler. Bunun tamamıyla bir safsata olduğu ilk dönem hadis edebiyatı üzerinde yapılan çalışmalarla ortaya konmuştur.</div>
<p>Müsteşrikler hadis alimleri tarafından son derece zayıf kabul edilen rivayetleri görüşlerini desteklemek için kullanmışlar ve bir takım yanlışların içine düşmüşlerdir. Juynboll&#8217;a göre hadislerin büyük bir bölümünün uydurma olduğunu ilk defa ortaya atan Avusturyalı müsteşrik Aloys Sprenger (ö.1893)&#8217;dir. Juynboll onun Sahih-i Buhari&#8217;deki hadislerin en az yarısının sahih olduğunu kabul eden Dozy, Weil ve William Muir&#8217;den daha şüpheci olduğunu ortaya koymuştur (40)</p>
<p><strong> </strong><strong>Goldziher</strong></p>
<p>Hadisler hakkında en geniş araştırmayı yapan ve daha sonraki şarkiyatçılar tarafından sözü sened kabul edilen müsteşrik ise aslen bir Macar yahudisi olan Ignaz Goldziher&#8217;dir (ö.1921). Koyu Yahudi bir dini çevrede yetişen Goldziher&#8217;in daha çocukluk yıllarından itibaren aldığı terbiye ve idealler ileride her şeyi Kutsal Kitap açısından görmesinin temel nedenidir. Kendi ifadesiyle on üç yaşında gerçekleşen Yahudi Cemaati&#8217;ne kabul merasiminde (Bar Mizva günü) yaptığı imanına sadakat yeminini hiçbir zaman unutmamıştır (41.)</p>
<p><strong> </strong><strong>Goldziher&#8217;in Bazı Yanlışları </strong></p>
<p>Batı&#8217;da hadis çalışması yapanların halen en önemli kaynağı olan Goldziher aslında sadece hadislerin yorumunda değil çalışmalarının başında gelen eserlerde birtakım bilimsel hatalar yapmıştır. Hatta onun yaptığı bazı hatalara bakarak onun özellikle hadis alanında sahip olduğu şöhreti hak etmediği rahatlıkla söylenebilir. Bu söylediklerimizin doğruluğunu kanıtlamak için onun bazı yanlışlarına örnekler verelim: Goldziher, Encyclopaedia of Religion and Ethics için yazdığı &#8220;Education (Muslim)&#8221; maddesinde (42) küttaplardan söz ederken okuma yazma işinde kullanılan ve levh denilen tahtaların bulunmasını ilk devirde bu mekteplere işaret eden bir delil olarak ortaya koyar ve şöyle der: &#8220;Hanım Sahabi Ümmü&#8217;d-Derda&#8217;nın ders okuttuğu bir çocuk olan Abdürabbih b. Süleyman b. Ömer için bazı cümleleri tahtaya yazdığı bildirilmektedir.&#8221; (43)</p>
<p>Goldziher Ümmü&#8217;d-Derda için sahabi (companion) demektedir. Halbuki burada sözü edilen Ümmü&#8217;d-Derda sahabe olanı değil tabiinden olan Küçük Ümmü&#8217;d-Derda&#8217;dır. Ebu&#8217;d-Derda&#8217;nın iki hanımı Ümmü&#8217;d-Derda künyeleriyle meşhur olmuşlardır. Her ikisi de alime olan hanımlar hakkında İbn Asakir geniş bilgi vermektedir. Goldziher&#8217;in sözünü ettiği Abdürabbih b. Süleyman b. &#8216;Umeyr (verildiği gibi Ömer değil) Ümmü&#8217;d-Derda&#8217;nın kendi levhasına &#8220;hikmet&#8221;ten öğretmek istediği şeyleri yazdığından söz etmektedir (44)</p>
<p>Goldziher aynı makalede Dahhak b. Müzahim(ö.105/ 723)&#8217;in ücret almaksızın Küfe&#8217;de bir küttab işlettiğinden söz eder ve kaynak olarak İbn Sad&#8217;ın tabakatını gösterir (45.) Verilen kaynakta bu Küttab&#8217;ın Küfe&#8217;de olduğu kesin olarak belirtilmemiştir. Sadece Küfi nisbeli Büşeyr b. Selman&#8217;ın (46) &#8220;ed-Dahhak b. Müzahim&#8217;in Küttabı&#8217;nda idim&#8221; ve yine Küfi nisbeli Süfyan (es-Sevri)&#8217;in &#8220;ed-Dahhak ders verir ve bunun için ücret almazdı&#8221; ifadelerine dayandırmaktadır.(47) Diğer kaynaklar onun 3 bin öğrencisi olan bir mektebinin olduğundan, yorulduğunda eşeğe binerek öğrencilerini dolaşıp hocalık yaptığından söz ederlerse de bunun Küfe&#8217;de olduğundan söz etmezler. Kaynaklara göre o, Horasan&#8217;a gelmiş ve orada yaşayıp, orada ölmüştür (48)</p>
<p>Goldziher kesin bilgi vermeyen tarihi rivayetlerden böyle sonuçlar çıkarabildiği halde sahih hadis kaynaklarına aynı ölçüde güvenmemektedir. Onun bazen meseleyi iyice incelemeden zan üzerine hükümler bina ettiğini görmekteyiz. Mesela, Muslim Studies (Muhammedanische Studien) adlı eserinde &#8221;Women in the Hadith Literatüre&#8221; (Hadis Edebiyatında Kadınlar) başlığı altında 6. hicri asırda Şuhde el-Katibe&#8217;nin Endülüs&#8217;te Buhari okuttuğundan ve hadis meclislerinin kalabalık olduğundan söz eder (49) Halbuki Fahrunnisa Şühde hint Ebi Nasr Ahmed b. el-Ferec b. Ömer el-İberi el-Katibe. (v.574 h.) ailesi Dineverli olan kendisi Bağdat&#8217;ta yaşamış ve orada vefat etmiş bir hanım muhaddistir (50) Herhalde Goldziher&#8217;in yanılmasına el-İber&#8217;i nisbesi neden olmuştur.</p>
<p>Goldziher bunu İber Yarımadası ile alakalı zannetmiş ve Şühde&#8217;nin Endülüs&#8217;te Buhari okuttuğunu düşünmüştür. Halbuki bu nisbenin yarımadayla hiç bir ilgisi yoktur. İbn Hallikan&#8217;ın verdiği bilgiye göre nisbedeki &#8220;iber&#8221;, &#8220;ibre&#8221; (iğne) kelimesinin çoğuludur. İğne işi yaptığı veya alıp sattığı için kendisine &#8220;iberi&#8221; denilmiştir (51) Goldziher&#8217;in yanılmasının bir başka sebep ise Makkari&#8217;de gördüğü bir iddiayı yanlış değerlendirmesidir. Endülüs&#8217;ün muhtelif şehirlerinde vaiz olarak dolaşan Abdurrahman b. Davud b. Ali, hadis aldığını iddia ettiği kimseler arasında Şühde el-Katibe&#8217;yi de saymış ve kendisinin ona Sahih-i Buhari okuduğunu iddia etmiştir. Halbuki bu rivayetin devamında onun ulaşmadığı ve hadis işitmediği pek çok kimseden daha hadis aldığı iddiasına yer verilmiştir (52)</p>
<p>Prof. Dr. Mehmet Sait Hatipoğlu, Goldziher&#8217;in yaptığı bir kısım hataları tespit etmiştir (53) O, ünlü müsteşrikin hatalarına geçmeden önce şöyle demektedir: &#8220;1850-1921 senelerinde yaşamış olan bu büyük şarkiyatçı, fevkalade zengin kültürü ile daha uzun seneler zannediyorum alaka kaynağı olmakta devam edecektir. Ne var ki, hususiyle Batı ilim dünyasında sağladığı otoriteye onun pek de müstahak olmadığına inanan ilim adamları da oldukça fazladır. Kazandığı bu haksız payeyi, muhakkak ki son derece zengin neşriyatının henüz yeterli derecede ilmi süzgeçten geçirilmemiş olmasına borçludur. Onun İslami metinleri keyfince tefsir ederek okuyucuyu yanıltıyor oluşu kitaplık çapta ispat edilmedikçe, bu tehlikeli otorite devam edip gidecektir.&#8221;</p>
<p><strong>Goldziher&#8217;in Hatipoğlu tarafından bulunan bazı yanlışları ise şöyledir:</strong></p>
<p>Bilindiği gibi İslam alimleri bir ibare nakledip sonuna &#8220;elhadis&#8221; kelimesini koyarlarsa, okuyucuya onun kendi sözleri olmadığını, bir hadis olduğunu söylemek isterler. Goldziher bunu anlayamamış ve &#8230;ibaresinin sonundaki &#8220;elhadis&#8221; kelimesini cümleye dahil ederek hadisin son kelimesiyle izafet kurmuş ve &#8220;fakihu&#8217;l-hadis&#8221; gibi yeni bir tamlama üzerine bir yığın yanlış izahlara girişmiştir (54)</p>
<p>Goldziher, Muslim Studies (Muhammedanische Studien) adlı çalışmasında İslam&#8217;ın emirlerine karşı müşrik Arap muhitinin gösterdiği şiddetli direniş konusunu işlerken namaz ibadetini ele almakta ve müşriklerin bu dini vazifeye karşı soğuk tavrını, Cahiliye tatbikatında böyle bir müessesenin bulunmuyor olmasına bağlamakta, &#8221;salat&#8221; ıstılahının Hıristiyanlık&#8217;tan alınma gayr-ı arap bir kelime oluşunun da bunun delillerinden olduğunu ileri sürmekte; namazın kabulüne karşı muhitin gösterdiği direnme ve küçük düşürücü muameleyi anlatırken damdan düşercesine şu rivayeti koymaktadır:</p>
<p>&#8220;İbn Düreyd&#8217;den (v.321/933) nakledildiğine göre, Sahabi Amr b. Sabit, farz olan namazı hiçbir vakit kılmadığı halde, Peygamberce şehit mertebesinde görülmüş, cennette makam sahibi olmuştur.&#8221; Goldziher&#8217;in hiçbir izah getirmeden naklettiği bu ibareyi gören insanların aklına ilk gelecek şey namazın pek de öyle önemli olmadığı, onsuz da cennetlik olunabileceğidir. Evet olunabilir ama Goldziher&#8217;in hiç temas etmediği bir şekilde &#8230; O elinden hiç düşürmediği İbn Hişam&#8217;ın verdiği bilgiyi aktarmak dürüstlüğünü gösterseydi okuyucu daha o zaman olayın aslını öğrenebilecekti. Olayın aslı özetle şöyledir:</p>
<p>Bir gün, Sahabi Ebu Hureyre etrafındakilere sorar: Hiç namaz kılmadığı halde cennete giren birisini biliyorsanız, bana söyleyin.&#8221; Dinleyenler böyle birisini tanımadıklarını söyleyince Ebu Hureyre, onun Amr b. Sabit olduğunu belirtir. Gerçekten de mezkur sahabi Uhud harbi esnasında Müslüman olmuş, mücahitler safına katılmış, harpte ağır yaralanmış ve vefat etmiştir.</p>
<p>Tabiatıyla ilk namazını kılmaya ömrü vefa etmemiştir. Hz. Peygamber onun bu durumunu öğrendiğinde: &#8220;O şüphesiz Cennet ehlindendir&#8221; buyurmuşlardır (55) Bu olaya benzer bir olay da Hayber Kalesi&#8217;nin kuşatılması sırasında yaşanmış ve Esved isimli bir çoban müslüman olmuş ve sürüyü kaleye doğru kovalayıp sahibine ulaştırdıktan sonra Müslümanların safında muhasaraya katılmış ve kaleden atılan bir taşla şehid olmuştur. İbn İshak bu rivayeti verdikten sonra: (Allah için hiç namaz kılmadı) demektedir.(İbn Hişam, II, 345&#8217;dan).</p>
<p>Goldziher, Zühri gibi hadisin en büyük otoritelerinden birini hadis uydurmakla itham ederek objektif olmadığını göstermiştir. Bunun tenkiti Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisinde Hatiboğlu&#8217;nun yazdığı Goldziher maddesinde yayımlanmıştır. Müsteşriklerden bir kısmının esas amaçlarının hadisin dayandığı otoriteleri gözden düşürmek olarak görülüyor. Ne yazık ki bazı bilim adamlarımız bu tuzağa düşmüş gibidirler. Bunlardan biri Yaşar Nuri Öztürk&#8217;tür. Öztürk&#8217;ün referansları onun etkisinde kalan insanlardır. Mesela, Kuran&#8217;daki İslam kitabında bakınız ne diyor: &#8221;Yine ez-Zühri der ki: &#8220;Krallar benden yazdırmamı istediler. Ben de onlara yazdırdım ve kralların yazdığını başkalarına yazdırmamaktan haya ettim&#8221; (Ebu Reyye, 283-285)</p>
<p>Tedvin sırasında uydurmacılığın en hızlı ve radikal faaliyetlerine tanık oluyoruz. Yazıya geçişin kalıcı ve inandırıcı bir zemin oluşturacağını çok iyi bilen Emevi tahripçileri, güdüme aldıkları tedvin görevlileri aracılığıyla tomarlar halinde yalanı &#8220;hadisler&#8221; içine sokabildiler. Emevi İbrahim b. Velid, koca bir tomarı hadis diye ortaya sürmüş ve bunu tedvinin akademik patronu olan İbn Şihab ez-Zühri&#8217;nin rivayetleri gibi göstermiştir. Bir yandan da ez-Zühri&#8217;nin dindarlık ve takvası propaganda edilerek aleyhte konuşabilecek ağızlara fermuar çekilmiştir. (Bk. Fazlurrahman, 59-60)</p>
<p>İbn Şihab ez-Zühri ile ilgili olarak şu satırları da kaydetmek isteriz: &#8220;Hişam b. Abdülmelik b. Mervan (ölm. h. 125)&#8217;a hizmet etti; ordu kıyafeti giydi.&#8221; (Zehebi; er-Ruvatu&#8217;s-Sikat, 26) İmam Malik, İbn Şihab için diyor ki: &#8220;İbn Şihab&#8217;dan pek çok hadis işittim ama hiçbirini nakletmedim; nakletmem de.&#8221;(İbn Ferhun, ed-Dibac el-Müzehheb, 1/112). Öztürk&#8217;ün söylediği her cümlede yanlış anlama ve yanlış anlatma vardır. Biz bunlardan sadece birini ele alıp diğerlerini okuyucunun takdirine bırakmak istiyoruz. İktibas ettiğimiz metnin son kısmında Öztürk, İbn Ferhun el-Maliki&#8217;nin İmam Malik&#8217;in hadis almadaki titizliği ispat etmek için verdiği rivayete yer vermektedir. Verdiği tercüme doğru sayılabilir. Aslında &#8220;hiçbiri&#8221; ifadesi Arapça&#8217;da genellikle olumsuzluk edatından sonra gelen tenvinli ifadeler (nefiden sonra gelen nekreler) için kullanılır. ifadenin Arapça metni şöyledir:&#8230;</p>
<p>Bu ifadeyi şu şekilde Türkçeye çevirmek daha uygundur: İbn Vehb&#8217;in rivayet ettiğine göre İmam Malik şöyle söylemiştir: &#8220;İbn Şihab&#8217;tan (daha) bir çok hadis işittim; onları nakletmedim ve nakletmem de &#8230; &#8220;(56) Niçin &#8220;hiçbiri&#8221; ifadesine karşı çıkıyor ve &#8220;daha&#8221; ifadesini ekliyoruz? Çünkü yukarıdaki ifadeleri okuyan bir kimse İmam Malik&#8217;in İbn Şihab ez-Zühri&#8217;yi güvenilmez bir insan kabul edip ondan hiç hadis nakletmemiş olduğunu sanacaktır.Halbuki durum hiç de öyle değildir. İbn Şihab ez-Zühri İmam Malik&#8217;in hocasıdır ve kitabı Muvatta&#8217;a onun bir rivayeti ile başlar, onun rivayetiyle bitirir. Ondan 250 civarında hadis nakleder. Öyleyse, yukarıdaki ifadesiyle İmam Malik ne demek istemiştir? Onun söylemek istediği Zühri&#8217;nin hadisleri ilk tedvin eden kişi unvanına sahip biri olarak değişik türde birçok hadis bildiği, ancak kendisinin bunları rivayete değer bulmadığıdır.</p>
<p>Bir muhaddisin bizzat kendisi, bildiği birçok hadisi kitabına almaması gayet tabiidir. Bunda kınanacak bir taraf yoktur. Öztürk&#8217;ün, İmam Malik&#8217;i takdir edip hocası İbn Şihab&#8217;ı tahkir etmesi herhalde yukarıdaki ifadeye bakıp onun hocası olmadığını düşünmüş olmasından olsa gerektir. Halbuki İmam Ahmed b. Hanbel ve İshak b. Rahuye&#8217;ye göre en sahih sened zinciri (esahhu&#8217;l-esanid) İbn Şihab ez-Zühri, Salim ve babası Abdullah b. Ömer&#8217;dir (57)</p>
<p>Neden bilhassa müsteşrikler tarafından İbn Şihab&#8217;ın üzerinde çokça durulduğunu iyi düşünmek gerekir. Çünkü önceden de belirtildiği gibi o hadisin temel direklerinden biridir. Onun yıkılmasıyla İslam&#8217;ın iki temelinden biri sarsılmış olacaktır. Bu bakımdan büyük alim olarak görülen Goldziher onu hedef almış ve ona iftira atmaktan çekinmemiştir.</p>
<p>Dr. Nebi BOZKURT</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>40- The Authenticity of the Tradition Literature, s. 1<br />
41- M.S.Hatipoğlu, &#8220;Goldziher, Ignaz&#8221;, DİA, XIV, s. (Tagebuch, s.23-24, 36,164&#8217;ten)<br />
42- Bk.a.g.e., V, 198-207. Bu madde Mehmet Emin Özafşar, Mehmet Görmez ve Bünyamin Erul tarafından Türkçe&#8217;ye çevrilmiş ve Prof. Dr. M.Said Hatipoğlu tarafından İslami Araştırmalar dergisinin Mayıs 1988 sayısında (Cilt II, sayı 7) yayımlanmıştır.<br />
43- ERE, V, 199 (1. sütun)<br />
44- İbn Asakir, s. 428<br />
45- Bk.ERE, V,199 (1.sütun). Kaynak olarak (İbn Sa&#8217;d, vi, 210, line12)<br />
gösterilmiştir.<br />
46- Bk. el-Cerh ve&#8217;t-ta&#8217;dil, II, 374<br />
47- İfade için bk. İbn Sa&#8217;d, VI, 300<br />
48- Bk.İbn Kuteybe, el-Maarif, 457, 458, 547; Mir&#8217;atü&#8217;l-cinan, I, 213; Safedi, XVI,359; Tehzib, II, 572-573; Şezeratü&#8217;z-zeheb, I, 124-125<br />
49- Bk.İngilizce Tercüme s.367; Almanca aslı s.406<br />
50- Bk. Kehhale, II, 309-313; İbnü&#8217;l-Imad, II, 248<br />
51- Vefayatü&#8217;l-Ayan, II, 477<br />
53- Hatipoğlu&#8217;nun bu çalışması Dokuz Eylül Üniversitesi ilahiyat Fakültesi&#8217;nin 16-18 Eylül 1985 tarihinde İzmir Atatürk Kültür Merkezinde yapılan Uluslararası I. İslam Araştırmaları Sempozyumunda &#8220;Batı&#8217;da Hadis Çalışmaları Üzerine&#8221; başlığıyla tebliğ olarak sunulmuş ve İslami Araştırmalar dergisinin 1992 tarihli 6. cildin 2.sayısında yayınlanmıştır.<br />
54- İslami Araştırmalar, C.6, 8.2, Yıl 1982, s. 108&#8230;Hadis&#8217;in kaynağı için bk. Tirmizi, İlim, 7; Ebu Davud, ilim 10; İbn Mace, Mukaddime, 18, Menasik, 76<br />
55- İbn Hişam, II, 90; Usdu&#8217;l-gabe, IV, 202; el-İsabe, IV, 608 vd.<br />
56- İbn Ferhun, I, 112<br />
57- Bk. Mukaddime, 210</p>
<p>*</p>
<p>bkz: <a href="http://e-dergi.marmara.edu.tr/maruifd/article/viewFile/1012001956/1012001646">http://e-dergi.marmara.edu.tr/maruifd/article/viewFile/1012001956/1012001646</a></p>
<p>&nbsp;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustesrikler-ve-hadis/">Müsteşrikler ve Hadis</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mustesrikler-ve-hadis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
