<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Türk Ocakları | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/turk-ocaklari/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 16 Aug 2024 17:03:13 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Türk Ocakları | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Tek-Parti Dönemi Totaliterlik  Deneyimi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 16 Aug 2024 17:00:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[ırk]]></category>
		<category><![CDATA[ırkçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Altı Ok]]></category>
		<category><![CDATA[Güneş Dil Teorisi]]></category>
		<category><![CDATA[Milliyetçilik]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Kemal Atatürkü]]></category>
		<category><![CDATA[Nazan Maksudyan]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Unsurları]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ocakları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih Kongreleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih ve Dil Tezleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti dönemi]]></category>
		<category><![CDATA[Tek-Parti Dönemi Totaliterlikği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27043</guid>

					<description><![CDATA[<p>1 Tek-Parti Diktatörlükleri Avrupa’da iki dünya savaşı arasındaki dönemde birçok otoriter rejim kurulmuştu. Öyle ki 1918-45 arasındaki yıllara &#8220;diktatörlükler çağı&#8221; demek yanlış olmaz. İtalya&#8217;da Faşistler 1922’nin Ekim ayında Roma Yürüyüşü ile iktidara geldi; Almanya&#8217;da Naziler 1933&#8217;te Hit- ler’in Şansölye ilan edilmesiyle büyük bir zafer kazandılar; İspanya 1923&#8217;ten 1930&#8217;a kadar General Primo de Rivera&#8217;nın askeri diktatör [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/">Türkiye’de Tek-Parti Dönemi Totaliterlik  Deneyimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir6.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-7769 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir6.jpg" alt="" width="367" height="260" /></a></p>
<p><strong>1</strong></p>
<p><strong>Tek-Parti Diktatörlükleri</strong></p>
<p>Avrupa’da iki dünya savaşı arasındaki dönemde birçok otoriter rejim kurulmuştu. Öyle ki 1918-45 arasındaki yıllara &#8220;diktatörlükler çağı&#8221; demek yanlış olmaz. İtalya&#8217;da Faşistler 1922’nin Ekim ayında Roma Yürüyüşü ile iktidara geldi; Almanya&#8217;da Naziler 1933&#8217;te Hit- ler’in Şansölye ilan edilmesiyle büyük bir zafer kazandılar; İspanya 1923&#8217;ten 1930&#8217;a kadar General Primo de Rivera&#8217;nın askeri diktatör lüğü altındaydı; Oliveira Salazar 1932&#8217;de Portekiz’de başbakan olduktan sonra &#8220;Katolik-Otoriter&#8221; bir devlet kurdu; Yunanistan&#8217;da ise General Metaxas 1936&#8217;da kurulan diktatörlüğün lideri oldu.1 Siyasi yönetim alanındaki bu hâkimiyet çağın politik, ekonomik ve kültürel koşullarının son derece otoriter ve milliyetçi ideolojiler tarafından belirlendiği anlamına geliyordu. Eric Hobsbawm&#8217;a göre bu dönemde Avrupa &#8220;liberalizmin düşüşüne&#8221;2 tanık oldu ve demokratik söylem geriledi. Dönemin yazılarında politik kültüre sinmiş, demokrasiden hoşnutsuz ve totaliter Faşist ve Nazi rejimlerine sempati duyan çokça ifade bulunabilir. Otoriter, muhafaza kâr ve gerici eğilimler seçkin entelektüeller arasında bile baskın çıkmaya başlamıştı.3</p>
<p>Bu genel sahnenin içinde, otuzlu yıllar Türkiye’de otoriter rejimin ve rejimi meşrulaştıracak ideolojinin kurulması için çok belirleyici olmuştur. Türkiye’de tek-parti döneminde siyaset, gelenek sel, dini, tarımsal imparatorluk koşullarını yukarıdan aşağıya doğru endüstriyel, kentsel bir ulus-devlet haline dönüştürmeye çalışı yordu. Siyasi liderlik &#8220;yeni bir insan&#8221; yaratma sloganıyla toplumun da dönüştürülmesini hedefliyordu.4 &#8220;Modernleşme projesi&#8221; de denilebilecek bu dönüşüm hedefi, devletin başarısızlık korkusunu içinden atamayarak her alanda aşırı denetleyici davranmasını da beraberinde getiriyordu. Sonuç olarak siyasi ortam kesinlikle özgür tartışmaya açık değildi.</p>
<p>Tersine, rejim, Cumhuriyet Halk Par- tisi&#8217;nin (CHP), hatta bizzat Mustafa Kemal&#8217;in, totaliterliğe doğru sürüklenmesi muhtemel otoriter yönetimi altındaydı.</p>
<p><strong>Otoriter Rejimin Yerleştirilmesi</strong></p>
<p>1925’te Takrir-i Sükûn Kanunu’nun kabul edilmesiyle, Kemalist yönetimin her tür muhalefeti imkânsız hale getiren otoriter bir rejim olma yolunda önemli bir adım attığı söylenebilir. Devletin kumandan-liderleri güçlü bir milliyetçiliğin kurulabilmesi için Türk milliyetçi seçkinlerinin siyasi görüşleri arasında sağlam bir türdeşlik olmasının gerekli olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden en önemli adım her muhalif grubu köşeye sıkıştırmak ve yavaş yavaş tasfiye etmekti.5</p>
<p>İzmir Suikastı&#8217;ndan önce başlatılan siyasi tasfiye hareketi bu olayla doruk noktasına ulaştı; bu ise açık şekilde Mustafa Kemal&#8217;in otoritesine meydan okuma ihtimali olan herkesin gözden düşürülmesi ve ortadan kaldırılması anlamına geliyordu.6 CHP&#8217;nin 1927 Parti Kongresi&#8217;nde Türkiye&#8217;deki merkeziyetçi &#8211; otoriter yapının sağlamlaştırıldığını söylemek mümkündür. Kongreden önce, 1927 sonbaharında, yeni seçimler yapılmak zorunda kalınmış ve CHP&#8217;nin Meclis Grubu, Meclis Tüzüğü&#8217;nde bir değişikliğe gitmiştir. Bu değişiklikle milletvekillerinin aday gösterilmesi kararı ve seçimlerin yürütülmesi süreci Parti Meclisi&#8217;nden alınmış, Umumi Reis Mustafa Kemal&#8217;e verilmiştir. Bu değişiklik iktidarın tekelleşmesi olarak yorumlanabilir. Umumi Reis tüm nihai adayları belirlediğine göre, tüm milletvekilleri listesi aslında Mustafa Kemal&#8217;in onayı dahilinde hazırlanmış olmaktadır.7 Seçimlerden sonra, Ekim 1927&#8217;de İkinci Parti Kongresi düzenlenmiş, Mustafa Kemal bu kongrede &#8220;Nutuk&#8221;u okumuş ve tek-par- ti yönetiminin kurulmasında önemli kurumsal adımlar atılmıştır.</p>
<p>Tarik Zafer Tunaya’ya göre 1930’dan itibaren CHP&#8217;nin kanaat ve değerlendirmeleri, zamanın diğer tek-parti rejimlerinde olduğu gibi, partinin milli vâris olarak yegâne ve çok güçlü bir rolü olduğunu vurgulamaya başlamıştır.8 Mesela İsmet İnönü Millet Meclisi&#8217;nde yaptığı bir konuşmada partiyi şöyle tanımlıyordu: &#8230;müsaade buyurursanız bütün milli ve siyasi hayatımızda C.H.F.’nın büyük ve faal rolüne temas etmek isterim. Halk Fırkasının inkişaf devri, hususi, siyasi bir fırkanın dar çerçevesinden çıkarak bütün vatandaşlara kucağını açan, içtimai ve milli büyük bir müessese halini almıştır.9 CHP partiyi toplumsal hedeflerine ulaşabilmesine faydalı olacak şekilde yeniden örgütlemek istiyordu.10 1930&#8217;larda sıkı disiplinli bir parti örgütü, güçlü bir iktidarla birlikte, otoriter, komünist ve faşist yönetimlerin ortak özelliğiydi ve bunlar Türk siyasi seçkinleri tarafından dikkatle takip ediliyordu. 1929&#8217;da Büyük Buhran ve Serbest Cumhuriyet Fırkası denemesinden sonra partinin reforma ihtiyacı olduğu düşünülmüş ve böylelikle Kemalist tek-parti yönetiminin otoriter yönleri billurlaşmıştır. 1931&#8217;deki Üçüncü Kongre&#8217;de mevcut rejimin bir tek-parti devleti olduğu ilan edildi ve CHP&#8217;ye ya da devlete yönelik (çünkü ikisi de aynı şeydi) her türlü muhalefet &#8220;müsamaha gösterilemez&#8221; hale geldi. 1935’teki Dörfüncü Kongre’de de önemli kararlar alındı: Genel Sekreter pozis yonu İçişleri Bakanlığı&#8217;yla birleştirildi, valiler bulundukları şehir lerdeki CHP şubesininde il başkanı oldular. Bu yeni düzenlenmiş siyasi mekanizma içerisinde, CHP&#8217;nin rolü de yeniden tanımlanmış oluyordu. Kurtuluş Savaşı&#8217;ndan hemen sonra devreye sokulan otoriter yönetim, Türk milliyetçiliğini etkin hale getirmek adına, katı bir devletçilikle birlikte diktatörlüğe dönüşmekteydi.11</p>
<p><strong>Kültürün Kurumsallaşması:</strong></p>
<p><strong>Türk Ocakları Örneği</strong></p>
<p>1927 Parti Tüzüğü&#8217;ndeki önemli düzenlemelerden biri politik, ekonomik, kültürel ve sosyal kurumlarin idaresi konusunda inisiyatif alınmasıydı. 1931 Kongresi&#8217;nden sonra CHP sosyal, ekonomik, kültürel meselelerde karar veren tek ve birincil otorite kaynağı haline gelmişti. Kültürel faaliyetlerin devlet denetimi altında kurumsallaştırılması düşünülecek olursa Türk Ocaklan’ndan Halkevleri&#8217; ne geçiş Türkiye&#8217;de tek-parti yönetiminin kurulması sürecinde önemli bir adımdır. Çünkü amaçlanan, görece özerk bir yapıya sahip kültürel örgütlenmelerin, parti/devlet içinde massedilmesidir. Türk Ocakları,&#8217;2 İttihat ve Terakki dönemi Türkçülüğünün Cumhuriyet döneminde de çalışmaya devam eden (23 Nisan 1924&#8217;ten beri) en önemli örgütüydü. Türkçü ideolojik merkezlerin en önemlilerinden biri olan Türk Ocakları, Türk halklarının tarihini ve kültürünü araştırmak için kurulmuştu. Özel olarak amaçlanan milli eğitimi geliştirmek, Türklerin bilimsel, sosyal ve ekonomik stan dartlarını yükseltmek ve Türk dili ve ırkını ilerletmek için çaba göstermekti.13 Mehmed Emin, Ziya Gökalp, Halide Edip, Hamdullah Suphi, Ahmed Ferit, Ahmed Ağaoğlu, Yusuf Akçura gibi tanınmış kişiler ve zamanın ünlü milliyetçileri Ocaklar çatısı altında toplanmış ve Türk milliyetçiliğinin inşasında önemli roller oynamışlardı. Ocaklar&#8217;ın yayınlan arasında Fichte, Voltaire, Aristo çevirileri, popüler masallar ve şiir kitapları, coğrafya ve yerel sanatlar üzerine çalışmalar, Ermeniler ve Kürtlerle ilgili orijinal ve çeviri araştırmalar vardı.14 CHP’nin 1927’deki yeni parti tüzüğünde Türk Ocakları, Umumi Reis Hamdullah Suphi&#8217;nin itirazlarına karşın, partinin denetimi altında bir örgüt haline getirildi. Mete Tunçay’a göre Mustafa Kemal bu Türkçü çekim merkezini kendi iktidarına karşı bir çeşit muhalefet olarak algılamış ve &#8220;geleneksel taktiğiyle, bölerek bir kısmını etkisiz bırakmayı, bir kısmını da tamamıyla kendisine bağlamayı tasarlamıştır.”15</p>
<p>Mustafa Kemal, Türk Ocaklari&#8217;nin dağıtılacağının ufukta belirmesinin ardından, seçimlerin yenileneceğinin ilan edilmesinden iki hafta sonra, 24-25 Mart 1931&#8217;de şu açıklamayı yapar: Türk Ocakları Halk Fırkası ile niçin birleştiriliyor? Milletlerin tarihlerinde bazı devirler vardır ki, muayyen maksatlara erebilmek için maddi ve manevi ne kadar kuvvet varsa hepsini bir araya getirmek ve aynı istikame te sevketmek lazımdır&#8230; Kuruluş tarihinden beri ilmi sahada halkçılık ve milliyetçilik akidelerini neşir ve tamime sadakatle ve imanla çalışan ve bu yolda memnuniyeti mucip hizmetleri sebketmiş olan Türk Ocaklarının aynı  siyasi ve tatbiki sahada tahakkuk ettiren fırkamla ve bütün manasıyla yekvücut olacak çalışmalarını münasip gördüm&#8230; Bu kararım ise milli müessese hakkında duyduğum itimat ve emniyetin ifadesidir. Aynı cins ten olan kuvvetler müşterek gayede birleşmelidirler. (a.b.ç.)16 Mustafa Kemal aynı konuşmada yeni Türk Ocaklarının faali yet alanının parti kararıyla belirleneceğini de vurgulamıştır. Atatürk&#8217;ün emirlerine cevaben, 10 Nisan 1931 ’de Türk Ocakları Genel Meclisi olağanüstü olarak toplanmış ve kendini lağvederek CHP ile birleşmiştir. CHP&#8217;nin 1931 Kongresi yapılırken, Türk Ocakları&#8217;nın yanı sıra, Türk Matbuat ve Türk İhtiyat Zabitleri Cemiyetleri ile Türk Kadınlar Birliği&#8217;nin de kendilerini feshettikleri anlaşılmaktadır. Kadro dergisi de yayımlanmaya başlamasından sadece iki yıl sonra, 1934’ te kapatılmıştır. Zaman zaman hükümetin hoşlanmadığı eylemlere girişen Türk Talebe Birliği&#8217;nin de 1930 yılında bir ara kapatıldığı belirtilmektedir.17 Tüm bu gelişmeler rejimin otoriter/totaliter yüzüne işaret eden önemli olaylar olarak görülmelidir.18 1930’ların Kemalist rejimini şu üç temel özellikle tarif etmek çok yanlış olma yacaktır: her tür farklılık, ayrılık ve iktidar partisine muhalefetin inkârı; devlet ideolojisinin yegâne gerçek olarak sunulduğu mutla- kiyetçi tutum; yönetici elitin ve özellikle de önderin kararlarının tartışılmazlığı.</p>
<p><strong>İdeolojinin Yerleştirilmesi</strong></p>
<p>Siyasi seçkinlerin 1930’larda yeni bir siyasi düzen arayışı içinde oldukları söylenebilir. CHP&#8217;nin ideologları destekledikleri siyasi sistemlerin propagandasını yapmaya başlamışlar, başanlı kalkmma modelleri olarak genellikle otoriter ve totaliter rejimlere atıfta bulunmuşlardı. Bu yazarlar ülkede disiplini sağlayacak, devrimin ilkelerini topluma benimsetecek ve halkı kurulan devlet düzenine hayranlık duymaları yolunda terbiye edecek bir düzen arayışı için deydiler. Bu hedefe ulaşmak için güçlü ve sağlam bir parti ve do layısıyla devlet örgütü şarttı.</p>
<p><strong>Almanya Etkisi</strong></p>
<p>Hem İtalya&#8217;nın hem Almanya&#8217;nın güçlü milliyetçilik deneyimleri Türkiye&#8217;deki tek-parti yönetimi için ilham kaynağı olmuştur.19 Nitekim Mussolini ve Hitler&#8217;in uygulamalarını müdafaa eden bir tutum tek-parti rejiminin siyasi seçkinleri tarafından yazılmış bazı kitaplarda görülebilir. CHP&#8217;nin Genel Sekreteri Recep Peker, İnkılâp Dersleri adlı kitabında Nasyonal Sosyalizm’in otoriter, devletçi ve korporatist taraflarından söz ederek, bu özelliklere hayranlık beslediğini gizlememiştir &#8211; vurgulanan özelliklerin Kemalizm&#8217;in de tanımlayıcı unsurları olduğu açıktır. CHP&#8217;nin 1935 Parti Programı&#8217;nın 50. maddesi de bu hayranlığı resmen belgelemektedir. Türk gençliği, onu temiz bir ahlak, yüksek bir yurt ve devrim aşkı için de toplayacak ulusal bir örgüte bağlanacaktır. &#8230; Yapılacak gençlik örgütü nün üniversite, okullar ve enstitüler, halkevleri, toplu işçi kullanan fabrika ve kurumlarla yukarıdaki gayelere göre, iş ve yönet birlikleri düzenlenecektir. Yurdda beden ve devrim eğitimi ile spor işlerinde biteviyelik göz önün de tutulacaktır.</p>
<p>Burhan Asaf Belge, Kadro dergisinde Nisan 1933&#8217;te yayımlanan &#8220;Bizdeki Azlıklar&#8221; adlı makalesini açıkça Almanların Yahudi ve Polak azınlıklar karşısında uyguladığı politikadan esinlenerek yazmıştır. Bu azınlıklar yalnızca Almanca bildikleri ve kendi dillerini bilmedikleri halde Almanları tatmin edememektedir. Oysa OsmanlIlar rahat davranmışlar, azınlıkları Türkçe öğrenmeye zorlamamışlardır. Onlar da &#8220;manavdan alışveriş yapacak kadar bile&#8221; Türkçe öğrenememişlerdir.20 Yazının devamında Belge şunları söylüyor: Almanya&#8217;daki Yahudi aleyhtarlığı, umarız ki, bizimkilere bir ders olur. Türk kadar misafirperver olmak için, Türk kadar tarih içinde efendi millet olmuş olmak lazımdır. Fakat her misafirliğin sonu ya evdekilere karışmak yahut misafirliği uzatmamak değil midir? Bizim azlıklar, evdekilerine ka rışmasını şimdiye kadar hiç bilmediler. Fakat bundan sonrası için bunun sa mimi yollarını, biz göstermeden kendilerinin arayıp bulmaları şüphe yok ki hem onların hem bizim lehimizedir.21 Bu yazının yazılmış olması kamuoyunun dünyadaki gelişme lerle yakından ilgilendiğini gösteriyor. Almanya 15 Mart 1933&#8217;te Üçüncü Reich&#8217;ı ilan etmiş, 20 Mart’ta Almanya&#8217;da ilk toplama kampı açılmış ve 28 Mart&#8217;ta Hitler Yahudileri ve Yahudi mağazalarını boykot için emir vermiştir. Böyle bir konjonktürde yazılan yazı başka yayın organlarındaki benzer yazıların da katkısıyla etkili olmuş olmalı ki 13 Nisan 1933’te Ankara Yahudi Cemaati &#8216;‘samimi yolu kendileri arayıp bularak&#8221; Türkçe konuşma kararı almıştır.22</p>
<p><strong>Altı Ok</strong></p>
<p>Kemalist rejim, özellikle 1930&#8217;lann başlarından itibaren daha net bir ideolojik duruş edinmeye başlamıştır. CHP&#8217;nin temel ilkeleri olan Altı Ok, Kemalist ideolojinin çekirdeğini oluşturuyordu.</p>
<p>Altı Ok CHP Tüzüğü&#8217;ne resmen 193 l’deki Parti Kongresi&#8217;nde dahil edilmişti. Feroz Ahmad&#8217;a göre Kemalizm bir ideoloji olarak her ne kadar 1931&#8217;den sonra netleşmeye başlamışsa da aslında Milli Mücadele&#8217;nin 1919&#8217;daki başlangıcından beri farklı koşullara göre yapılan ayarlamalarla birlikte hüküm sürmekteydi.23 Recep Peker, profesyönel siyasi anlayışta bu kavramların daha önce de varlık gösterdi ğini beyan etmişti. Bu ilkelerin resmi hale gelmesiyle, tüm vatandaşların bu ilkelere inanacağını, bu ilkeleri seveceğini ve bu ilkelere uymak zorunda olacaklarını da belirtmişti. Böylelikle milli iradenin bir bütün olarak ahenk içinde olması sağlanmış olacaktı.24 1935’teki Dördüncü Parti Kongresi&#8217;nde Kemalizm terimi reji min ideolojisini adlandıran bir ifade olarak kullanılmıştır. Altı Ok’un 1937’de anayasaya dahil edilmesiyle, bu ilkelerin Kemalist rejimin sorgulanamaz öğeleri olduğu açıklık kazandı. Atılan bu adım, rejimin ideolojisinin yasal olarak devlet ve milletle birleşmesi anlamına geliyordu. Tekin Alp’e göre bu karar hükümet ve partinin tek bir bütün haline geldiğini ve hiçbir &#8220;tecezzi” kabul etmeyeceğini belirtiyordu.25 Tam da bu örtüşme nedeniyle ideoloji veya partiye karşı yapılan her türlü muhalefet karşı-devrim olarak algılanıyordu.</p>
<p>İdeolojik seferberlik kaygısı Kemalist elit çevrede önemli bir yer tutuyordu, çünkü rejime meşruiyet kazandırmak için ideoloji yi halka, özellikle de gençliğe yayma gerekliliği vardı. Dönemin kaynaklarında Kemalizmi tanımlamak için ideoloji terimi kullanıl masa da, kavram hemen her &#8220;cephede&#8221; -sosyal, politik, ekonomik, kültürel ve eğitsel- ve gayet aktif bir şekilde milletin refahı için tek çare olarak kafalara kazınıyordu. Tüm bu &#8220;cephelerde” devlet vesayeti yaratmak, ideolojinin daha derinlere nüfuz edebilmesini sağlayacaktı. Bu yüzden Kemalizmin bir ideolojiden çok, katı bir şekilde uygulanan bir politika olduğunu söylemek daha doğru ola bilir. &#8220;İktidar&#8221; yeni Cumhuriyetin tek meşru ahlak kuralıydı.26 İdeolojiyi ve Kemalist devrimin ilkelerini yüksek eğitim gören genç kitlelere yaymak amacıyla 1934’te Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi Enstitüsünün kurulması, çarpıcı bir örnek olarak verilebilir. Cahit Tanyol enstitünün kurulduğunu, çünkü bizzat Atatürk&#8217;ün&#8221;böyle bir doktrin ihtiyacı&#8221; hissettiğini beyan ediyor.27 Recep Peker tarafından Ankara ve İstanbul Üniversiteleri’nde 1930&#8217;lann ilk yarısında verilen dersler de ideolojik seferberliğin üzerinde ne kadar önemle durulduğunun diğer bir örneğini oluşturmaktadır.</p>
<p><strong>2- Türk Milliyetçiliğinin Irkçı Unsurları</strong></p>
<p>Bu bölümde söylemeye çalıştığım, Türk milliyetçiliğinin masaya yatırılan dönem süresince, yani Cumhuriyet&#8217;in kurulmasından Mustafa Kemal’in ölümüne dek geçen zaman içinde, geç Osmanlı döne minin Türkçü unsurlarının ve iki savaş arası dönemin faşist ve ırkçı ideolojilerinin etkisiyle şekillenmiş olduğudur. Türk milliyetçiliğinin özünde vatandaşlık esasına dayandığını iddia eden güçlü savı tartışmaya açmamın nedeni de budur.28 Türk milliyetçiliği, aynı zamanda, insanların &#8220;atalarının&#8221; anavatanlarından göç etmesinden yüzyıllar sonra bile kendilerini orayla özdeşleştirmelerine yol açan bir çeşit etnikleştirme (ethnifıcation) biçimini de barındırıyordu.29</p>
<p><strong>Geç Osmanlı Döneminde Milliyetçiliğin Gelişimi ve Irk</strong></p>
<p>Osmanlı İmparatorluğu’nun son yetmiş senesi devletin temeline yönelik birbirini izleyen reform denemelerine sahne oldu. Tüm tebaanın eşit vatandaşlık haklarına sahip olacağını varsayan &#8220;Osmanlıcılık&#8221; ve Müslüman nüfusun refahını ve birliğini savunan &#8220;Ümmetçilik&#8221; bu reform projelerini şekillendiren iki farklı ideoloji olarak sayılabilir. Fakat Balkanlardaki Hıristiyanların kopuşuyla Osmanlıcılık, Müslüman grupların ayrılmasıyla da Ümmetçilik çerçevesinde oluşturulmuş modernleşme hareketleri anlamlarını yitirdiler.30 Büyük sansür altındaki Abdülhamid basını siyasi tartışmalara yer veremediği için, gazete ve dergilerde tarihsel ve kültürel meseleler önem kazandı. Ileriki yılların Türkçü hareketinin doğuşunu da simgeleyen Türk milli duygulan ilk bu dergilerde ifade edilme ye başlandı.31 Bu dönemin yazarları Türklerin yüksek erdemlerini, barışçıl karakterini, İslam ve dünya medeniyeti için önemini, devlet kurmadaki yeteneğini abartılı şekilde vurgulamaya çok yatkındı. Bunların yanında esas amaç Türkler hakkındaki &#8220;büyük yanlış anlamalari&#8221; düzeltmek ve kültürel mirası ve kökleriyle gurur duyan bir Türk milletini &#8220;yeniden yaratmaktı&#8221;. Osmanlı İmparatorluğundan arta kalan karmaşanın içinden sıyrılacak bir Türk milleti yaratmak için &#8220;milli gurur&#8221; hayati önkoşullardandı.32</p>
<p>Jön Türkler 1908&#8217;de iktidara geldiklerinde, ne Osmanlıcılık ne de Ümmetçilik Osmanlı İmparatorluğunun bütünlüğünü koruma amacını yerine getirebilecek durumdaydı. Yeni Pan-Türkist ideoloji, imparatorluğun Türk olmayan kısımlarinin devlete yabancılaşmasına ve kopmaların hızlanmasına cevaben entelektüellerin ara sından çıktı. Rusya göçmeni Türklerden Yusuf Akçura,33 1904&#8217;te Jön Türk yayınlarindan birinde üçüncü bir alternatif politika olarak Türkçülüğü öneren, &#8220;Üç Tarz-ı Siyaset&#8221; başlıklı ünlü makalesini yayımladı.34 İmparatorluğun gerileyişi ve Batı Avrupa’da yükselen ulus- devlet fikrinin eşzamanlı yayılışı, imparatorluktaki çokuluslu millet sistemine dayanan görece özerk yönetimleri yadsıyarak, nüfusun türdeşleştirilmesi taleplerine hız kazandırdı. Jön Türkler&#8217;in izledikleri hedef de, &#8220;tek millet, tek halk&#8221; fikrine dayanarak, heterojen imparatorluğu homojen bir devlete dönüştürmekti.35 Bu bağlamda, Türkçü akımla birlikte ivme kazanan ırkçı bir vurgu olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Irk gibi değişmez unsurlara dayanan ulus ve kültür anlayışının kendileri için bir örnek teşkil ettiğini birçok Türkçü ideolog ifade etmişti. &#8220;Irk, halk, tarih gibi kavramlara dayanan yapısıyla bu kültür [Alman kültürü], tarihsel ve milli bir kimlik oluşturmaya çalışan Türkçülüğün durumuna daha uygun düşüyordu.&#8221;36 İttihatçıların çoğu modem bir devletin an cak aynı duygulan paylaşan etnik bir grup üstüne inşa edilebileceğini savunuyorlardı.37 Anadolu, &#8220;kaynağa yakınlık&#8221; kavramı dolayısıyla önem kazan mıştı. Yapılması gereken Anadolu&#8217;yu Türkler için temiz ve güçlü bir yuva haline getirmekti. Birçok kişi hâlâ Anadolu köylüsünün kaba, cahil, kendini ifade etmekten yoksun olduğunu düşünse de, diğerleri Anadolu&#8217;daki insanları, kaynağa İstanbul&#8217;dakilerden daha yakın oldukları için, Türk kültürü ve ırkının gerçek ve bozulmamış taşıyıcıları olarak görüyordu.38</p>
<p>1890&#8217;lardan itibaren Anadolu&#8217;daki nüfusun ırksal kompozisyonu da dikkati çekmeye başlamıştı. Talat ve Enver Paşalar çeşitli vesilelerle Anadolu&#8217;nun &#8220;temiz lenmesini&#8221; desteklemişlerdir. Mesela Talat Paşa&#8217;nın sözleriyle, &#8220;İmparatorluğun içindeki bu değişik unsurlar her zaman Türkiye&#8217;ye karşı tertiplere giriştiler&#8230; Bu düşmanlıklan yüzünden sürekli toprak yitirdik. Yunanistan, Sırbistan, Romanya, Bulgaristan, Bosna- Hersek, Mısır ve Trablusgarp gitti. Böylece imparatorluk hemen hemen yok olma noktasına gelecek kadar ufaldı. Elimizde kalanla yaşamımızı sürdürmek istiyorsak, bu yabancı halklardan kurtulun- malıdır.&#8221;39 Böyle bir anlayışın Ermeni kıyımı, Rumların sürülmesi, Yahudilerin yoksullaştırılması ve Türkleştirme politikaları gibi çeşitli sonuçlan olduğu ileri sürülebilir.40</p>
<p><strong>Erken Cumhuriyet Döneminde Milliyetçilik ve İrkçılık:Aşağılık Kompleksi ve Irkçılığın Gelişimi</strong></p>
<p>&#8220;Büyük ve şanlı&#8221; bir geçmişle birlikte &#8220;tarihten silinme&#8221; tehlikesi atlatmış olmanın, yeni kurulan ulus-devletler için baskı unsuru oluşturduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Geçmişin heybeti ve bugünün renksizliği arasındaki fark büyükse, bu &#8220;şanlı geçmiş&#8221;in yeniden yaratılması toplumsal bir hedef haline gelecek, zayıflık ne kadar ciddi hissediliyorsa, geçmişin idealleştirilmesi o derece önem kazanacaktır.41</p>
<p>Doğuştan gelen ve değişmeyen bir üstünlük ve aşağılama öğesi olarak kullanılan ırk kavramı, kolektif aşağılık hissinin genelleşmesi ve yetersizliğin öfkesinden kurtulmak için çok elverişliydi. On sekizinci yüzyıl Avrupası’nda, halk egemenliği, parlamento ve siyasi irade gibi kavramlara dayanan bir millet anlayışı, 19. yüzyılın ikinci yansından sonra egemenliğini milliyetçi ideolojiyle ilişkileri güçlenen ırkçı ve Sosyal Darvinist teorilere bırakmıştı.42 Aşağılık hissiyle yüz yüze gelen milliyetçi ideoloji, tersine bir savunma mekanizması geliştirerek dünyada önemli bir yeri olduğunu temin eden ve kendisiyle tekrar barışık hale gelmesi ni sağlayan, gururunu okşayacak bir inanç arayışı içine girmişti.43</p>
<p>Norbert Elias, The Germans adlı kitabında 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında Alman milliyetçiliğinin oluşmasında aşağılanmışlığın rolünü vurgulamaktadır: Uzun bir dönem boyunca yenilgiler ve onu takip eden iktidar kayıplarıyla damgalanmış olan özürlü Alman tarihinin biriken etkisi ve bu nedenle kırılmış bir milli onur, kendisinden emin olmayan bir milli kimlik üretmiş, büyük geçmişin hayalini geleceğe hedef olarak taşıyan, geçmişe dönük bir milli ideal ortaya çıkmıştır. Bu da son derece habis davranış ve inanç eğilimlerinin doğmasını kolaylaştırmıştır.44 . David Kushner Türk milliyetçiliğinin, coğrafi sınırlan belli bir devletten çok, o kara parçasının üzerinde yaşayan halkı temel alan Orta ve Doğu Avrupa milliyetçiliklerinden etkilendiğini iddia eder.45 Çokuluslu imparatorluklardan koparak kurulmuş veya Almanya ve İtalya gibi siyasi bütünlüklerini geç elde etmiş devletlerin tecrübe ettiği bu tür milliyetçiliklerin çeşitli tipleri vardır, ama bazı karakteristik özellikler belirlemek gerekirse, romantizmin etkisiyle geçmiş görkemli günlerin hatıralarına özlemle bakmak ve üstünlük ve şovenizm eğilimlerinin baskın çıktığı görülecektir. Türk milliyetçiliğinin ideolojisi de romantik ve kültürel milliyetçi liğin kavramsallaştınlmalarıyla destekleniyordu.46 Görkemli bir devir başarısız savaşlar, kaybedilmiş topraklar ve imparatorluğun çöküşüyle kapanmıştı. Temel olarak hissedilen kronik bir özgü- vensizlik ve bir o kadar da kin ve kızgınlıktı.</p>
<p>Taner Akçam&#8217;a göre sürekli ve pürüzsüz bir gelişme kaydeden milletlere nazaran, Türk milli özgüveni oldukça zayıf kalmış ve milli kimlik oluşturulurken saldırgan bir tutum sergilenmiştir.47 Cem Eroğul ise Türk milliyetçiliğinin birbirine tamamen zıt iki farklı yol izlediğini belirtiyor.48 Bunlardan ilki, yok edilmek istenen bir halkın yaşam savaşı şeklinde tanımlanabilecek &#8220;anti-em- peryalizm&#8221;di. Bu bağlamda, Mustafa Kemal yeni ulusun var olabilmek için uygarlaşması gerektiğini görmüş ve Batılılaşma hedefi anti-emperyalist milliyetçilikle birleşmiştir. Diğer yandan ise Eroğul&#8217;un &#8220;emperyalizm uyduculuğu&#8221; dediği ve emperyalist sistemin bir parçası olmak anlamına gelen ikinci bir yüz çıkar karşımıza. Burada öncelik milletin korunmasında ve geliştirilmesinde değil, başka milletlere üstünlük taslanmasındadır. &#8220;Bir Türk dünyaya bedeldir,&#8221; sözü bu küçümseyici ama aynı zamanda kompleksli anlayışın dışavurumudur. Türkiye&#8217;de tek-parti döneminde Türkçü akım ırkçı bir retorikle yeniden kullanıma sokulmuş, bir dizi sosyal ve kültürel reform yoluyla imparatorluğun çokuluslu yapısı terk edilerek Anadolu Türklerinin etnisitesine dayanan, coğrafi sınırlan daralmış yeni bir ulus tanımı yapılmıştır. Milli kültürel kimliğin öneminin ayırdına varan Kemalist elit, ihtiyaç duyulan etnik mitleri, hatıralari, değer ve sembolleri, Orta Asya&#8217;dan gelen köklere, Oğuz Kağan&#8217;a kadar uzanan soya ve Türk dilinin eskiliğine dayanarak tedarik etmeye çalışmıştır.49 Böylelikle Türk milliyetçiliği ırk kimliğine dayalı bazı siyasi görüşlerin yayılmasına ön ayak olmuş ve Cumhuriyet’in farklı halkları arasında &#8220;saf Türk kanına sahip soylar&#8221; lehine ırkçı bir ayrım yapılmıştır.50</p>
<p>Ali Fuat Başgil, İkinci Türk Tarih Kongresi&#8217;nde Türk milliyet çiliğinin Türklerin ırk bağlarıyla yakından alakalı olduğunu vurgulayan konuşmasında, ırk unsurunun milli kimlik içinde önem kazandığına dair güzel bir özet sunar. Milliyetçiliği ikiye ayırıp Fransız usulünü birlikte yaşama iradesinden oluşan bir birlik, Alman usulünü de kan ve dil birliği olarak tanımladıktan sonra, herhangi bir halkı millet addetmek için iki tanımın da gerekli olduğunu belirtir: &#8230;milleti vücuda getiren ne sadece maddi ne de sadece manevi elemanlar değil, bunların birleşmesinden ve kaynaşmasından hâsıl olan sentezdir. Müşterek soy, dil, tarih, kültür ve ideal birbirini tamamlayan faktörlerdir. Buna göre Türk milleti Türkçe konuşan, damarlarında Türk kanı taşıyan, yahut Türk asıllarından geldiğine inanan, mazide atalarının şahsında Türklüğün acı tatlı günlerini yaşamış, yahut bugünlerin hatıralarını benimsemiş olan, gönlü ve kültürü ile Türklüğe bağlı ve Türküm diyen vatandaşlardan mürekkeptir.51 (a.b.ç.) Milletvekilliği de yapan Ord. Prof. Vasfi Raşit Sevig, Türkiye Cumhuriyeti Esas Teşkilat Hukuku adlı kitabında Kemalizmin barındırdığı ırkçılık konusuna da değinmiş ve kan birliğinin kültür birliği kadar önemli olduğunu savunmuştur: Halkın siyasi bir vahdet teşkil eylemek hususundaki iradesi, kan ile olduğu kadar müşterek medeniyet ve müşterek tarih ile birleşmiş olmanın ifa desi olan dil ve kültür ile mefkûre birliğinde gözükecek olan iradesi milleti teşkilde kan kadar kıymetli bir esastır. Kemalcilikte halk kan birliği olduğu kadar irade ve anane birliğidir. &#8230;Milliyetçilik vasfımız bizi &#8221;tevhid-i anasır&#8221; gayesinde boş yere koşan Osmanlılıktan ayıran esaslı bir vasıftır. Ahali mübadelesi ile ve ekalliyetlerin haklarından rızalarile feragat eylemeleri ile vatanda&#8230; ırk vahdeti temin edilmiş bulunuyor. Dil vahdeti temin edilmiş oluyor. &#8230;Türk inkılâbı Türk ırkı ve Türk tarihi ile iftihar eden bir inkılâptır.52 (a.b.ç.)</p>
<p>Orkun dergisi çevresine mensup, kendilerini Türkçü addeden bir yazar grubunun Atatürk’ün samimi bir ırkçı ve Türkçü olduğu nu savunmaları da ilginçtir. Hocaoğlu Selahattin Ertürk, &#8220;Irkçı-Tu- rancı Atatürk” adlı makalesinde bu iddiasını şöyle kanıtlamaya çalışıyor: Irkçılık içtimai hadiselerin sebeplerini antropolojik temellere dayandırmak bakımından ele alındığı takdirde; &#8220;Muhtaç olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur,&#8221; diyen Mustafa Kemal&#8217;in -çapraşık içtimai meseleleri halledecek ilkeyi kanda aramak suretiyle- ırkçılığını ilan ettiği sarih değil midir? Irkçılık yabancı ırktan gelenlerin önemli mevkilere geçirilmemesi bakımından ele alındığı takdirde; &#8220;Aranıza alacağınız arkadaşların mümkünse kanını tahlil edin,&#8221; fetvasını veren ve &#8220;Türk ırkından olmayan askeri mekteplere giremez,&#8221; hükmünü yıllarca tatbik edenlerin iplerini elinde tutan Mustafa Kemal’in ırkçılığını görmemek için kör olmak gerekmez mi? Irkçılık kendi ırkının üstünlüğünü iddia etmek bakımından ele alındığı takdirde; &#8220;Bir Türk cihana bedel&#8221; diyen Mustafa Kemal, ırkımızı üstün tutmak suçunu işlemiş olmuyor mu? Türk ırkının medeniyet kurma kabiliyetinin üstünlüğünü yıllarca okul sıralarında Türk yavrularına telkin ettiren ve hatta bütün dünyadaki menşei meçhul veya münazaalı insanların Türk ırkın dan çıkmış gösterecek kadar ırkçılık yapan Mustafa Kemal değil midir?53</p>
<p><strong>3 Türk Milletinin Asli Unsuru Olarak Irk:</strong></p>
<p><strong>Tarih ve Dil Tezleri</strong></p>
<p>Milli tarihe romantik yaklaşım, 19. yüzyılda her milletin kendi milli tarihini saptamak için araştırma yapmaya başlamasıyla olgunluğa erişti denilebilir.54 Milli kimlik arayışı ve böbürlenmek amacıyla geçmişin anılışı romantik akımla koşut olarak gelişmekteydi.55 Bu yüzden romantizm ile &#8220;ilerici bir güç olarak milli tarih&#8221; kavramları arasında yakın ilişkiler olduğu söylenebilir. Halka &#8220;şanlı tarihini&#8221; hatırlatma ihtiyacı yüzünden &#8220;icatçı&#8221; tarihyazımı güç kazandı. Birçok Avrupa ülkesinde, yeni icat kültür unsurları ve kahramanlıkla ilgili icat edilmiş gelenekler, milli kimlik ve vatandaşlığın inşası için milliyetçi ideolojiye eklemlendi.56</p>
<p>Bütün ülkeler kendi milli koşullarına göre ve kendini doğrudan etkileyen siyasi güçlere bağlı olarak, kendine yapay bir geçmiş yarattı. Yeniden doğmuş bir dizi mite (soy ve köken mitleri, özgürleşme ve göç mitleri, şanlı çağ ve kahramanlık mitleri, vb.) dayanarak geçmişe dönmek bir millet fikri oluşturmak için gerekli görülüyordu.57 Türk milliyetçiliğinin ilk hedeflerinden biri gurur duyulacak bir tarih yaratmak ve Türk ırkının üstün bir ırk olduğunu kanıtla mak olmuş, Türk tarihi yeniden yazılırken Türklerin dünya medeniyetine katkıları vurgulanmıştır. Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi, Türkiye&#8217;de siyasi seçkinlerin Türk milletinin &#8220;şanlı tarihini&#8221; icat etme dinamiklerini kavramak için önemli ipuçları verir. Bu tezlerle, Türk milli kimliğinin ana unsurları Türk ırkı ve Türk dili olarak tespit edilmiş, böylelikle milletin ırksal, yani ezeli, ebedi ve değişmez üstünlüğü kanıtlanmak istenmiştir.</p>
<p><strong>Türk Tarih Tezi</strong></p>
<p>Aslında tüm ulus-devletler, bağımsızlıklarının hemen ardından devletleşme sürecinde koptukları devletten daha gerilere giderek kendilerine yeni bir kimlik ararlar. Cumhuriyet kurulduktan sonra Türk devleti kendini tarihsel bir arka planı olan bir milli kimlikle özdeşleştirmek zorunluluğunu duyuyordu. Bu bağlamda, Türk Tarih Tezi milli kimliğin inşasında temel taşlardan biridir. Tarih gele cek nesillere ileriye dönük bir hedef sunuyor ve milli bilincin yerleştirilmesi ve sağlamlaştırılması için araçsal olarak kullanılıyordu. Kendilerini görevlerine adamış misyoner-tarihçiler milli bilin cin yayılması için çok çalışıyorlardı. Tarih Tezi ile sınırlan çizilmeye çalışılan milli kimliğin temeli Türk ırkına dayanıyordu.58 Milliyetçi tarihçiler, Finlileri, Macarlari ve Türkleri büyük Turan ırkının üyeleri sayan bazı Avrupalı bilimcilerin ırkçı yaklaşımlarına hayran kalmışlardı. Tarihöncesi zamanlarda oldukça geri giderek, fiziki coğrafyanın da yardımıyla, Türk ırkıyla ilgili iddialarda bulundular. Devletin kuruluş aşamasında Osmanlı geçmişinden sıyrılma ihtiyacı duyulduğu için, Türk kültürünün kökleri bugünkü Türkiye&#8217;nin sınırları içinde değil, Türklerin anavatanı olduğu varsayılan &#8220;medeniyetin beşiği&#8221; Orta Asya&#8217;da aranıyordu. Kurgulanan tarih tezi Türklerin Anadolu topraklarının ve medeniyetlerinin Osmanlı&#8217;dan önceki haklı ve doğal mirasçıları olduğunu iddia ediyordu.59 Türkçü tarihyazıminin inanılırlığını güçlendirmek için, Orta Asya&#8217;daki hayali ülke Turan&#8217;la, Osmanlı coğrafyasının merkezi Anadolu arasında bir köprü kurmak gerekiyordu.60 Teze göre, tarihöncesi zamanlardan sonra Orta Asya&#8217;da yaşanan çok uzun kuraklıktan sonra buralarda yaşayan Türkler batıya doğru göç etmek zorunda kalarak medeniyetlerini dünyanın her yanına yaymışlardır. Dolayısıyla, Anadolu&#8217;ya gelen ari kanlı Türkler bu topraklardaki medeniyetlerin de kurucusu olmuştur.</p>
<p><strong>Kurumsal Arka Plan: Türk Ocakları&#8217;ndan Türk Tarih Kurumu&#8217;na</strong></p>
<p>Türk tarihini &#8220;yeniden yazmak&#8221; için atılan ilk adım Türk Ocakları Kanunu&#8217;na dayanarak Türk Tarihini Tetkik Encümeni&#8217;nin kurulmasıdır. Bu kurum 15 Nisan 1931&#8217;de Türk Ocakları CHP bünyesine dahil edilince Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti&#8217;ne dönüşecektir.61 Türk Ocakları Genel Kurulu&#8217;nun 28 Nisan 1930&#8217;daki Atatürk&#8217;ün de bulunduğu son toplantısında, Aksaray delegesi ve tarih öğretmeni Afet înan, Türkler tarafından kurulmuş medeniyetler üzerine, hiç bir ciddi tarihsel araştırmaya dayanmayan bir konuşma yapmıştır. Konuşmasında, &#8220;beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta Asya olan Türklerdir,&#8221;62 diyen Afet înan aslında bu sözleriyle Türk Tarih Tezi&#8217;ni ilk kez dile getiren kişi olmuştur: Beşeriyetin en yüksek ve ilk medeni kavmi, vatanı Altaylar ve Orta As ya olan Türklerdir. Çin medeniyetinin esasını kuran Türklerdir. Mezopotamya’da, İran&#8217;da milattan en aşağı 7000 sene evvel beşeriyetin ilk medeniyetini kuran ve beşeriyete ilk tarih devrini açan; Sümer, Akat, Alâm isimleri verilmekte olan Türklerdir. Mısır’da deltanın otokton sakinleri ve Mısır medeniyetinin kurucuları Türklerdir. Mezopotamya’da, milattan evvel 2300 tarihinde şöhret bulan Sami Hamurabi, tarihte mevki alan Asurlular, tarih içinde tarihtirler. Grek namını alan Doryanlar Anadolu&#8217;nun otokton ahalisi, ilk ve hakiki sahipleri, atalan, Etilen başlarında bulunan Türklerdir.63 İnan daha sonra kırk arkadaşı ile verdiği önerge ile &#8220;Türk tarih ve medeniyetini ilmi bir surette tetkik etmek için hususi ve daimi bir heyetin teşkiline karar verilmesini,” önermiştir.64 Bu öneri oy birliğiyle kabul edilmiş ve Türk Ocakları bünyesinde çalışan Türk Tarih Heyeti ilk toplantısını 4 Haziran 1930&#8217;da yapmıştır. Heyetin ilk çalışması Türk Tarihinin Ana Hatları adlı, bir anlamda Türk Tarih Tezi&#8217;nin temel eksenlerini ortaya koyan bir kitap yayımlamaktır. Bu kitapla okullarda da okutulacak tarih bilgisi, öğrencilere &#8220;milli kimliği&#8221; aşılayacak şekilde düzenlenmiştir. Özellikle zamanın entelektüellerine65 ulaşmayı hedefleyen eser, bu kişileri adeta resmi tarih teziyle uyum içinde olmaya davet ediyordu. Kitabın yazarları66 amaçlarını açıkça belirtmişlerdi:</p>
<p>Şimdiye kadar ülkemizde yayımlanan tarih kitaplarının çoğunda ve on lara kaynak olan Fransızca tarih kitaplarında Türklerin dünya tarihindeki rolü bilinçli ya da bilinçsiz olarak küçültülmüştür. &#8230;Bu kitapta hedeflenen asıl amaç bugün, bütün dünyada tabii mevkiini geri alan ve bu bilinçle yaşayan milletimiz için zararlı olan bu hataların düzeltilmesine çalışmaktır, aynı zamanda büyük olaylarla ruhunda benlik ve birlik duygusu uyanan Türk milleti için bir milli tarih yazmak ihtiyacı önünde atılmış ilk adımdır. Bununla milletimizin yaratıcı kabiliyetlerinin derinliklerine giden yolu aç mak, Türk deha ve karakterinin esrarını ortaya çıkarmak, Türk özellik ve kuvvetini kendine göstermek ve milli gelişmemizin derin ırkî kökenlere bağlı olduğunu anlatmak istiyoruz.67 Tetkik Cemiyeti&#8217;nin dönüştürülmesiyle kurulan Türk Tarih Kurumu, tüm eski medeniyetlerin Türkler tarafından kurulduğunu iddia eden bir milli tarih tezi hazırlamak amacındaydı. Her ne kadar Türk Tarih Kurumu’nun çalışma planı kurumun başkanı Haşan Cemil Çambel tarafından hazırlanmışsa da, aslında planın Atatürk’ün Çambel ve Afet înan&#8217;a verdiği talimatla hazırlandığı iddia edilmektedir.68</p>
<p><strong>Tarih Kongreleri</strong></p>
<p>Mustafa Kemal&#8217;in emri ve Maarif Vekâleti’nin düzenlemesiyle, Ankara Halkevi&#8217;nde Temmuz 1932&#8217;de toplanan Birinci Türk Tarih Kongresi&#8217;nin birincil hedefi Türklerin çok kadim bir millet olduğu nu ve en eski çağlardan beri bu topraklar üzerine yerleşmiş olduklarını savunan Türk Tarih Tezi&#8217;ni kamuoyuna duyurmaktı. Tez, esas olarak, Türk boylarının anavatanları Orta Asya’da büyük bir kuraklık yaşadıktan sonra dünya üzerinde çeşitli yerlere göç ettik lerini ve oralarda medeniyetler kurduklarını savunuyordu. Toplantıda tarihçi olup olmadıkları dahi bilinmeyen bazı genç öğretmenler69 Avrupa, Asya, Kuzey Afrika medeniyetlerinin ve Fars ve antik Yunan kültürlerinin Orta Asya’dan göç etmiş Türkler tarafından yaratıldığım hiç zorlanmadan söylüyorlardı. Ancak tüm bu iddialar herhangi bir dayanağı olan bilimsel bulgular değil, icat edilmiş kurmacalardır. Katılımcı öğretmenlerden İhsan Şerif, OsmanlIlardan bahsetmeksizin Türk tarihini öğretmekte zorlandığını, çünkü Türkler hakkında çok az şey bildiğini itiraf etmişti.70 Oysa siyasi kadroların esas amacı &#8220;yeni millet&#8221; için yeni bir tarih yaratmaktı.</p>
<p><strong>Irkın Önemi</strong></p>
<p>Yapılan ilk iki tarih kongresinde sunulan çoğu tebliğ, çeşitli halkların tarihini ayırt etmekte açıklayıcı bir kategori olarak ırk kavramına ve özellikle de Türk tarihinin yazılması için Türk ırkının önemine işaret etmektedir. Hem Türk halklarının tarihi hem de dünya tarihi analiz edilirken, ırk temel araştırma birimi olarak kullanılmıştır. Türk tarihindeki kazanımlar ve görkemli çağlar ırka dayanarak açıklanmıştır. Türklerin kadimliği ve geride bıraktıkları büyük eserler fiziksel antropoloji tetkiklerine ya da ırkçı antropologlar tarafından yazılmış ikincil kaynaklara dayanarak &#8220;kanıtlanmış&#8221; ve birçok sunuma konu olmuştur. Afet İnan, Birinci Türk Tarih Kongresi&#8217;nde, büyük ölçüde Eu- gfene Pittard&#8217;ın71 yazılarına dayanarak Türk ırkının tarihöncesine uzanan kadim kökleri üzerine &#8220;deliller&#8221; sunmaya çalışmıştır. Tebliğindeki anafikir, Türklerin tarihöncesi zamanlardan beri dünya üzerindeki ilk ve en ileri medeniyetlerin kurucusu olduklarıdır. Bunun yanı sıra, başkalan tarafından kurulmuş tüm medeniyetler de Türk istilaları sonrasındaki &#8220;aydınlanma&#8221; dönemiyle açıklanmıştır. &#8220;Medeniyetin beşiği Orta Asya&#8217;nın, Türklerin anayurdu” ol duğu tezi şu alıntıyla özetlenebilir:</p>
<p>Türk ana yurdu Orta Asya yaylasıdır! &#8230; Bu yurdun bel kemiği, &#8220;Altay- lar-Pamir&#8221; mıntıkasıdır. Türkler bu beşikte en az milattan 9000 yıl evvel, kültür sahibi bir ırk olmuş bulunuyordu.72 Türklerin ırk özellikleri tarif edilirken başvurulan önemli özelliklerden biri brakisefal kafa tipidir. Kongredeki diğer katılımcılar gibi Afet İnan&#8217;ın da vurguladığı, san ırkla Türkler arasında hiçbir bağ olmadığıdır. Bunun yanı sıra, Türklerin Orta Asya&#8217;da yaşayan tek ırk olduğunu ve başka hiçbir ırkın bu topraklarda yaşamadığını iddia etmiştir. &#8220;Orta Asya yaylalarının Otokton ahalisi, tek bir ırk manzumesi halinde teşekkül etmiştir; çünkü başka kandan ve tipten hiçbir halkın gelip karişmasina yurtları hududundaki tabi maniler yüzünden on binlerce yıl imkân olmamıştır.&#8221;73 İnsan türünün çok-soyluluk (polygenesis) teorisine dayanarak ürediğini savunan İnan, aslında farklı ırkları, bazı müşterek özelliklere sahip olan farklı insan türleri gibi tanımlamayı tercih ediyordu: İnsanların tek beşikten çıktığı iddiasında ısrar etmek faydasız gibi görünür. İnsana benzer birtakım mahluklar yeryüzünün birçok taraflarında yetişmişler ve bir dereceye kadar düşünce mahsulü olan eserler de vücuda getirmişlerdir, fakat bunlardan asıl adam denilmeye layık olanları, bilhassa kafalarının içi ve dışı bütün diğer hemcinslerinden çok farklı bir surette tekeşşüf ve inkişaf etmiş olanlardır. &#8230; Filhakika, insanlığın yüksek kültür beşiği yalnız bir tek yer olmuştur: Orta Asya.74 Şevket Aziz&#8217;in fiziksel antropoloji perspektifinden hazırlanmış sunumu da sadece Türk ırkının özelliklerine ve önemine yoğunlaşmıştır. &#8220;Beşerin menşeini insan teşekkülünün muazzam bir laboratuvarı olan Orta Asya&#8217;da&#8221; gören Şevket Aziz, &#8220;insanın bir tekâmül mahsulü olduğunu ve tekâmül silsilesinin hayvanlardan insana ka dar geldiğinin malûm&#8221; olduğunu söylüyor, &#8220;dünya üzerindeki bütün archaic insan tiplerinin&#8221; dolikosefal olduğunu ve uzun bir evrim süreci sayesinde, medeniyete hizmet eden brakisefallerin orta ya çıktığını belirtiyordu.75</p>
<p>Bugünkü Türk medeniyeti tarihten evvelki devirde garba gelmiş Alp, Broca&#8217;nın tabiriyle Celte ırkına bağlıdır. Ve maddi, manevi inkişaflara müsait, biyolojikman mütekâmil bir iskelete, ete ve kafaya, hamura malik bir beşer tipidir.76 Reşit Galip&#8217;in altmış iki sayfalık uzun tebliği de Türk ırkının fiziksel antropoloji metoduyla incelenmesi ve Türk medeniyetinin başarıları üzerinedir. Vurguladığı en temel nokta &#8220;beşeriyetin en geniş ailelerinin ırklar” olduğu ve &#8220;bu sebeple milli tarihin tetkiki ne milletin mensup olduğu ırkın mütalaası ile başlanmak lazım&#8221; geldiğidir.77 Türk ırkının üstünlüğü de Reşit Galip’in tebliğinde güçlü şekilde altı çizilen konulardandır: Gittikleri her yerde er geç hâkimiyetini kurarak münevver ve mütefekkir beşeriyetin bugün dahi hayranlığını&#8230; temaşa ettiği büyük medeniyetleri yaratmış olanlar, Alpliler bizim &#8220;Ata Türkler&#8221; diye andığımız insanlar dır&#8230; Diğer tiplerin kendi kendilerine dünyanın herhangi yerinde müstakil, asli medeniyetler kurabilmiş olduklarına dair arkeoloji ve antropoloji pek müşkülatla vesika verebilir. &#8230;Bunlar ancak Alpli tiple temasa geldikten ve onun yaratıcı ve yükseltici dehasıyla kaynaştıktan sonradır ki, yeni bir uyanışla ince ve yüksek medeni mahsuller veren unsurlar haline gelebilmişlerdir.78</p>
<p><strong>Milli ve Bilimsel Tarih</strong></p>
<p>Avrupa’da yaşananlar dönemin bilimcilerine milli bilincin tüm bilimlerin kaynağı olduğu fikrini dayatmıştı. 1890’lann önemli ideologlarından Albert Sorel, konuşmalarının tümünde &#8220;milletlerin tarihin ana muharriki” olduğunu savunmuştur.79 Dolayısıyla milliyetçiliğin zamanın tarihçileri için metodolojik bir temel olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır. Türkçü tarih araştırmaları da bilimin kazandığı prestij ve önemle uyum içinde gelişmiştir. Türk Yurdu dergisi örneğin, yayın politikasının bilimsel ve milli tarihle uyum içinde olduğunu belirtiyordu.80 &#8220;Bilimsel tarih&#8221;, Türk milliyetçiliğini güçlendirecek ve Türklerin şanlı tarihine ışık tutacaktı. Seçkinlere göre, ancak hiçbir tereddüt ve itiraza yer bırakmayan &#8220;nesnel bilimsel tarih&#8221; iddiası sayesinde, mitler gerçeğe dönüşecekti. Sosyal bilimler ve tarih araştırma enstitüleri devlet tarafından merkezileştirilirken, savunulan tezler bilimsellik veya tarihsel gerçeklik açısından değil, hayalgücü ile yaratılan mitlerin yüceltici etkisi açısından değerlendiriliyordu. &#8220;Bilimsel&#8221; fikir kırıntıları, makaleler, hipotezler, antropoloji, etnoloji ve tarih üzerine yapılmış önyargılı araştırmalar, Türk ırkının önemini &#8220;bilimsel&#8221; vasıtalarla vurgulamak isteyen siyasi amaçlar yüklenmiş bilimcilere yardımcı olmuştur.</p>
<p>Bu yüzden Türk Tarih Tezi&#8217;nin yaratıldığı andan itiba ren ciddiyetini zedeleyen unsurları da bünyesinde barındırdığını söylemek mümkündür.81 Örneğin, kendi beyanına göre Afet İnan&#8217;in çalışmasının amacı Tarih Tezi’ni sağlamlaştırmak için gerekli bilgiyi toplamak ve ezici bir ekseriyetle Türk olan bir topluma tarihsel bir kimlik aşılamaktı.82 Diğer bir deyişle, söz konusu kimlik zaten belliydi ve büyük çalışmalar sonunda keşfedilmiş bir bulgu değildi. Bu noktada, bilimsel araştırmanın sipariş üzerine yapıldığı açıktır. Siyasi seçkinler ulaşılması gereken münasip sonuçlar üzerinde mutabakata varmıştı, siparişi alan bilimciler de arzulanan sonucu sunmakla yükümlü zanaatkârlara dönüşmüştü. Hâkim söyleme göre yürütülen araştırmalar hem &#8220;millilik&#8221; özelliğini taşıyor, yani Türklere methiyeler düzüyor, hem de bilim sel yöntemlere riayet ediyordu. Ahmed Ağaoğlu, Naimâ gibi &#8220;en muktedir addettiğimiz benam tarihçilerimiz bile, Türk hakkında etrak-ı bîidrak&#8217; gibi tahrikâmîz cümleler” kullanırdı dedikten sonra bu &#8220;şuursuz&#8221; eski nesli Türk ırkının erdemlerini yanlış anlamak ve yanlış sunmakla eleştiriyordu.83 Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti tarafından yazılan tarih kitabından birkaç satır okuyarak, eserin bilimsel ve milli niteliğine şöyle atıfta bulunuyor: Milletinize sarılınız, çünkü Türk milleti yüksektir ve cihan tarihinde bir temdin amili olmuştur. Dilinize sarılınız, çünkü bu dil ana dildir. Irkınıza sarılınız, çünkü ırkımız dünyanın en güzel, cismen ve ruhen en mükemmel enmuzeçlerinden birisidir.</p>
<p>Eserin sahibi heyet hükümlere, tasavvurlara, mütalaalara değil, müşahedenin ve tecrübenin verdiği mutalara, fennin ve tetkikatın meydana koyduğu vesikalara istinat ettiğini söylüyor. Böyle bir metot önünde dahi yalnız Türk değil, hak ve hakikat endişesi ile mütehassis olan her insan hürmetle eğilmeyle mükellef değil midir?84 (a.b.ç.) Fuat Köprülü de &#8220;milli tarihimize ait bütün maddeleri toplayıp bir araya getirmek ve sonra bunları kendi idrakimizla, kendi gözü müzle, şuurumuzla, terkip ederek bundan yeni bir bina yapmak mecburiyetindeyiz,&#8221; diyerek milli tarihin Türk tarihçiler tarafından &#8220;yeniden” yazılmasını vurgulamış, tarih biliminin de, aslında, evrensel olmaktan çok milli olduğunun altını çizmiştir. Köprülü mil li tarihi yeniden yaratmanın manevi kurtuluş anlamına geldiğini de belirtmiştir: &#8230;Tarihini yabancıların gözüyle gören bir millet manevi esaretten kurtulamamış demektir. Memleketimizde son birkaç sene zarfında büyük Ga- zi&#8217;nin irşadı ve teşvikiyle başlayan &#8220;milli tarihimizi yeniden yaratmak&#8221; faaliyeti, bizde de maddi kurtuluştan sonra bir manevi kurtuluş mücadelesine başlandığını gösteriyor.85 (a.b.ç.) Halil Nimetullah Bey, milli tarih yazarken karşılaşılan nesnellik sorunundan bahsettikten sonra, hem bilimsel olma iddiasını koruyan hem de milli gururu okşamayı başarsın Tetkik Cemiyeti’ni kutluyor:</p>
<p>Milli tarih mevzubahs olunca önümüze bir müşkül çıkar. O da ilmin kati bîtaraflığı ile milliyet duygusunun derin hassasiyeti&#8230; Âlimin nefsinde hadiseler kendi öz varlığına taalluk ettiği için bütün hissi unsurlar işin içine girmeye uğraşır. Türk Tarih Tetkik Cemiyeti’nin ilmi usulü tutarak meydana getirdiği eser, mazide ne olduğumuzu gösterdikten sonra göğsümüzü gurur hissiyle kabartarak yine bütün dünyaya karşı bize &#8220;Biz var idik ve böyle var idik” dedirtmiştir. Artık istikbali yaratmak ecdadımızın bize verdiği bu asil varlığı, olduğu gibi yüksek vasıflariyle bizden sonraki nesillere devretmek tarihî vazifesi karşısında kalırız.86 (a.b.ç.) Türk Tarih Tezi’nin oluşturulmasında antropolojiye önem verildiği açıktır. Pozitif bilimlere daha yakın görülen bu disiplinden, birçok tebliğde metodolojik olarak faydalanılmıştır. Fiziksel antropoloji Türk ırkının teşhisi için asli bilim olarak görülmüştür. Esasen doktor olan Şevket Aziz, Türk ırkının tarihini yazmak için fiziksel antropoloji yöntemlerinin kullanılması gerektiğini savunmuştur. Antropolojiyi şöyle tanımlar: Antropoloji beşeriyetin bilimidir. Zoolojinin bir koludur&#8230; İnsanoğlunu hayvan türlerinden biri olan insanoğlunu hayvanlardan ayıran şey insanların anatomisi ve fizyolojisidir&#8230; Genel olarak sosyolojinin, fiziki antropolo jinin bir kolu olduğunu söyleyebiliriz, daha da doğrusu etnolojik antropolojinin bir dalıdır.87 Şevket Aziz, ”iki seneden beri Tıp Fakültesindeki Antropoloji laboratuvannda tetkikatta&#8221; bulunduğunu belirttikten sonra, ırkın antropometrik ve kraniyolojik yöntemlerle ölçülmesi mümkün, bilimsel bir kategori olduğunu iddia etmektedir: Kraniyolojide bazı muayyen kuturlar vardır. Bu kuturlar fıziko-şimil amillere bağlı hayatın uzvi tekâmülündeki determinizmanın ifadesi olmak itibarile biyolojik, ırkî bir kıymet arz eder. &#8230;İşte efendiler, enfüsi hiçbir tesirin altında kalmayarak sırf müspet ilmin metotlarile yapılmış olan bu ilk tetkiklerimiz neticesi&#8230; gösteriyor ki bu tip insan, bu ırkî ve kavmî tip, Türk, mütekâmil kraniyolojik karakterlere haiz tiptir.88 (a.b.ç.)</p>
<p>Tarih kongreleri esnasında milliyetçi tarihçilere karşı yükselti len muhalif seslerin tümü fazlasıyla çekingen kalıyordu, çünkü resmi ideolojiden uzaklaşarak milliyetçi olmamakla ya da bilimsel olmamakla suçlanmak istemeyen muhalefet ancak sınırlı bir eleştiriyi göze alabiliyordu. Tarihçilerin görevinin resmi tezi araştır mak, yazmak ve öğretmek olduğu kesin bir şekilde tanımlanmıştı. Ciddi eleştirilerde bulunacak cesareti gösterenler sert cezalara maruz kalmıştı.89</p>
<p><strong>Güneş-Dil Teorisi</strong></p>
<p>Dilde yenilik hareketleri 1900&#8217;lerden itibaren başlamıştı. Dil meselesinin tartışılmaya başlamasında, erken 20. yüzyılın reformistleri tarafından paylaşılan dilin milli kültür ve dolayısıyla bağımsız mil li varlığın temeli olduğu görüşü etkili olmuştu. Dil, halkları birbirinden ayıran temel kriter olarak algılanıyordu. Bu yüzden dilin korunması ve desteklenmesi bizzat milletin muhafaza edilmesi için önkoşuldu. Bağımsız Türk dili ilkesi benimsendikten sonra, eğer dil Türk milli kültürünün ve milli mevcudiyetinin temeli rolünü üstlenecekse, derinlemesine bir dil devriminin gerekliliği açıkça ortaya çıkmıştı. Abdülhamit döneminde, dilin milli ve ırksal taraflarına ciddi bir ilgi gösterilmişti. Şemsettin Sami’nin aşağıdaki sözleri böylesi bir tutumu güzel ifade etmektedir: Kavmiyet ve ırkın birinci işareti, esası bütün fertlerin eşit olarak ortak malı, söylediği lisandır. Bir lisanı konuşan halk, bir kavim ve bir ırk teşkil eder. Bundan dolayı ırkî varlığını temin etmek isteyen her kavim ve ümmet en Önce lisanını düzeltmeye, yoluna koymaya, ilerletmeye&#8230; borçludur.90</p>
<p>Türkçülük önceleri Osmanlıcanın Türkleştirilmesi olarak anlaşılmıştı. O zaman için dil reformu, edebiyat, eğitim ve basın alanlarına yönelik bir çalışmaydı. Komşu ülkelerdeki ve Osmanlı topraklarındaki ayrılıkçı milli hareketler, Türkler arasında da milliyetçi duyguların yükselmesini hızlandırdı.91 Şarkiyatçı araştırmalar da Türkçülere cesaret veriyor, Türklerin Asurlulara çivi yazısını öğrettiği gibi ilginç iddialarda bulunuluyordu. Orta Asya’da, özellikle Orhon Nehri’nin civarında bulunan Runic (eski İngiliz-îskandinav) harflerle yazılmış yazıtlara özel ilgi gösteriliyordu. Türk ede biyatının çok eski zamanlarda -Peygamber&#8217;in zamanında, &#8220;AvrupalIlar hâlâ cahilken&#8221;- doğduğuna tanıklık edecek şekilde yorumlanıyordu bu yazıtlar.92 Cumhuriyet kurulduktan sonra yönetici seçkinler, bir önceki dönemin tartışmalarının da etkisi altında, dil meselesini &#8220;medeniyet değiştirme”nin simgesi olarak algıladılar. Dil meselesi deyince, &#8220;Dil Devrimi&#8221; de denilen, kültür alanındaki en önemli reformlar dan biri olarak kabul edilen Latin alfabesinin kabulü ve &#8220;Dilde Sadeleşme&#8221; diye adlandırılabilecek iki aşamadan söz etmek mümkün dür. Harf Devrimi, yabancı kökenli kelimelerin Türkçeden atılıp yerlerine Türkçe karşılıklar bulma düşüncesini doğurdu. 12 Tem muz 1932’de söz derleme ve yabancı dillerden gelen kelimeleri ayıklama gibi çalışmaları örgütlü ve merkezi bir şekilde yapabilmek için Türk Dili Tetkik Cemiyeti kuruldu. Tarih Kongresi’nden hemen sonra Türk dilinin durumunu görüşmek, çeşitli çalışma kolları kurmak, bir esas program hazırlamak için 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda ilk dil kurultayı yapıldı. Kurultayın otu rum programında Türkçenin kökleri, diğer dillerle ilgisi ve Türk dilinin eskiliği başlıca konulardı.</p>
<p>Kurultayın toplanmasındaki esas amacın dil faktörünü milliyetçi ideolojiye eklemlemek olduğu söylenebilir. Böylelikle tarih dışında bir alanda daha Türk medeniyetinin kadimliği vurgulanmış oluyordu. Oybirliğiyle kabul edilen tasarıya göre: İlk uygarlığı kuran Türkler olduğu gibi, ilk uygarlık dilinin de Türkçe olduğuna kuşku kalmadı. Birçok bilim adamı, Türk dilinin Hint-Avrupa denilen dillerin anası olduğunu belirtmişlerdir. Türk dili yüzyıllardan beri yabancı dillerle karışarak özlüğü bozulmuşken bile Doğu uygarlığının başlıca anlatış araçlarından biri olmuştur.93 Kurultayın en önemli amaçlarından biri, çok sayıda Arapça ve Farsça kelimenin Türkçeden ayıklanmasıydı. Kurultaydan sonra derleme, yabancı kelimelere karşılık bulma, tarama, terim, gramer, mukayeseli akademik çalışmalar gibi çeşitli konularda çalışmalar sürdü. 1932&#8217;de &#8220;Söz Derleme Heyetleri Talimatnamesi&#8221; adlı bir Bakanlar Kurulu kararıyla dil işleri hükümetin resmi görevleri arasında sıralanmıştır. Bu düzenlemeye göre her vilayet valiler, maarif müdürleri, belediye reisleri ve idarecilerden oluşan bir derleme merkezidir. Bir söz derleme kılavuzu hazırlanmış ve kurulan derleme örgütleriyle on dokuz ayda 130.000 fişlik söz derlenmiştir. Bu çabaların tümü Cumhuriyetçilerin kültür konusundaki ciddi tutumlarının ve ilgilerinin, aynı zamanda da sınırsız güçlerinin açık kanıtlandır.94</p>
<p>İkinci Dil Kurultayı, iki yıl sonra 18-23 Ağustos 1934’te toplandı. Bütün terimlerin Türkçe kökenlerden türetilmesi, türetilecek bu öztürkçe kelimelerin de okul kitaplarına girmesi kararlaştırıldı. İkinci kurultaydan sonra yine söz derleme ve gramer çalışmalarına devam edilmiştir. Kurultayı takiben, Türkçenin Arapça etkisin de kalmasının başlıca nedenlerinden birinin ibadet dilinin Arapça olması iddiasına dayanılarak, din dilini Türkçeleştirme çalışmaları başladı. Ezanın Türkçeleştirilmesi, Kuran&#8217;ın Türkçe çevirisi bu düşüncenin ürünü olan uygulamalardır. Dilde sadeleşme hareketi 1931 ve 1935 Cumhuriyet Halk Fırkası programlarının karşılaştırmalı bir incelemesiyle de görülebi lir. 1931 programı günlük konuşma diliyle yazılmıştır, fakat 1935 programında o gün için az bilinen birçok öztürkçe kelime kullanılmıştır. Program kitapçığının sonunda 159 kelime içeren küçük bir sözlük de bulunmaktadır. Soyadı Kanunu da (1934) dil devriminin gelişiminden etkilenmiştir, çünkü alınacak soyadlarının Türkçe olmasına özellikle dikkat edilmiştir. Üçüncü Dil Kurultayı (1936) temel olarak Güneş-Dil Teorisinin ilanı niteliğindedir. Teori dilin nasıl doğup geliştiğini araştırmayı amaçlamaktaydı ve aslında öztürkçecilik hareketiyle bağlantılı değildi. Türk dilinin kadimliği ve başka dillere kaynaklık ettiği savunulmaktaydı. Bu teoriyi, Türk milletinin çok kadim bir millet olduğunu kanıtlama gayretinin tetiklediği söylenebilir. Bilimsel olmak ya da bir dil felsefesi yaratmaktan çok, dönemin siyasi amaçlarına cevap verir nitelikte, bu bağlamda tarih teziyle de örtüşen bir kuramdır. Tarih alanındaki çalışmalarla paralel bir şekilde, milli bilinci güçlendirmek amacıyla doğduğu söylenebilir. Arapça ve Farsçanın yaygınlığına tepki olarak, birçok kelimenin aslının Türkçe olduğunun ispatına çalışılmıştır. Dilbilimle profesyonel olarak ilişkisi olmayan avukat Yusuf Ziya Özer, &#8220;icatçı” milliyetçi ideolojinin beklentilerine cevap verecek bir makale ya zarak, Türklerin, Yunanlılardan önce Anadolu topraklarında yaşadıklarını, bu yüzden de birçok Arapça ya da Yunanca kelimenin as lının Türkçe olduğunu savundu.95 Özer*in iddiaları, tahmin edileceği gibi hiçbir bilimsel içerik taşımıyor, sadece birtakım ses benzerliklerine dayanıyordu. Mesela afrodit &#8220;avrat&#8221;tan, poseidon, Türk- çede gemi anlamına gelen &#8220;bostagen,,den, vulcanus, bulanık demek olan &#8220;bulkanığ&#8221;dan gelmekteydi.96 Dilin önemli bir ırksal nitelik olduğu, İkinci Türk Tarih Kongresinde iddia edilen konulardan biridir. Kongre&#8217;nin katılımcıların dan, Prof. H. R. Tankut, dil ve ırk meseleleri üzerine konuşmasın da, bu iki faktörün birbiriyle yakından alakalı olduğunu ve tarihön 95.</p>
<p>&#8220;İki Darülfünun Müderrisi Biribirlerini Teçhil Ediyorlar&#8221;, Vakit, 13 Nisan cesi zamanlara uzanan kökleri olduğunu savunmuştur. Tankut&#8217;a göre, dilin mantığı ve psikolojisi, sosyal olduğu kadar ırksaldır da: Sosyolojinin de dil üzerinde tesiri çok geniştir. Böyle olmakla beraber, ırkî şartların çok defa bu tesiri şiddetle karşıladığı ve çok defa yolundan çıkardığı müşahede ediliyor. &#8230;Bu substratum&#8217;da [en derin ve ilk kültür taba kası] esas ırkî unsurlardır. Eğer zahirde ayrı ayn ve yekdiğerine yabancı gibi görünen birçok dillerin hakikatte ve esasta bir tek dil yani Prototürk olduklarını söyleyebiliyorsak bu, bulduğumuz yeni lengüistik kuralların bu il mi esaslara istinat etmesindendir.97 Güneş-Dil Teorisi, Macar dilbilimci Kvergich’in Türk dili için hazırlayıp Atatürk&#8217;e gönderdiği, esas olarak bazı seslerin bazı kav ramları, duygulan ifade ettiklerini söyleyen denemesinden esinlenerek geliştirilmiştir. Kvergich&#8217;e göre -ş sesi genişlik, -k sesi dur gunluk, -r sesi yakınlık ifade eder. Atatürk bu denemeden ilham alarak kelimeleri kökleriyle açıklamaya çalışmış, dildeki kavramların ilk insanın güneş karşısında gösterdiği ses tepkisinden başla yarak oluştuğunu, çünkü insanın kendisini idrak ettikten sonra çevresindeki şeylere ad koymak isteyeceğini belirtmişti. Ömer Asım Aksoy, Gaziantep Halkevi’nde yaptığı konuşmada teoriyi şöyle açıklamıştı: Güneş-Dil Teorisi ile kurulan Türk ekolü tarihten önceye uzanmaktadır. Bu suretle klasik ekolün bulamadığı &#8220;Dillerin Orijinilini, hudud kabul etme yen Türk dehası tarihten önceki devirde bulmuştur. &#8230; Bahsettiğimiz devir de insan şuur ve idrak ile kâinata baktığı zaman; kâinata şamil, her şeyin fevkında, hiçbir şeyle kıyas kabul etmeyecek kadar fayda, kuvvet ve eser sahibi olarak güneşi gördü. Yiyeceğini, yolunu, meskenini gösteren ve kendisini ısıtan güneş ve güneşten çıkan birçok vasıflari gösteren sestir ki türlü manaları ihtiva eder. İşte dil, bu suretle güneşten çıkmış olduğu için nazariyemizin adı Güneş-Dil Teorisi&#8217;dir. Bu güzel ve şairane isim, dilin güneş ten çıktığım göstermekle beraber güneş gibi âlemşümul olarak dünyaya yayılmış olduğunu da ifade etmektedir.98 (a.b.ç.)</p>
<p>Teori dilde ilk sesi A olarak kabul eder, çünkü &#8220;fizyolojik tetkikler ve tecrübeler göstermiştir ki boğaz hiçbir kasılma ve zorlama yapmadan ve dile, dişlere, dudaklara, ağza hiçbir şekil ve hareket vermeğe lüzum kalmadan insanın en kolay telaffuz edebileceği ses A&#8217;dır.&#8221;99 Bu yüzden bu ses, &#8220;güneşin ve güneşten çıkarılan tüm mevhumların adıdır.&#8221;100 Aksoy&#8217;a göre bu ses Uygur, Altay, Kırgız, Yakut, ve Çağatay lehçelerinde ve Sümercede şu anlamla ra gelir: &#8220;kamer, hayret nidası, yaratmak, göstermek, düzen vermek, söylemek, renk değiştirmek, yükselmek, uyanmak, korku, anlamak, izah, akıl, su ışık, resim, efendi, ziya, gün, gök, yer, mevki, söz, zekâ, ateş, hararet, beyaz.&#8221;101 Üçüncü Kurultay&#8217;dan sonra Türk Dili Tetkik Cemiyeti&#8217;nin adı Türk Dil Kurumu olarak değiştirilmiştir. Kurumun politikası da &#8220;Devrimci bir anlayış ve bilimsel bir yöntemle sürekli olarak özleşme ve gelişme&#8221; sözleriyle tanımlanabilir.102</p>
<p>Nazan Maksudyan &#8211; Türklüğü Ölçmek,syf.39-71</p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>1. Avrupa&#8217;daki önemli gelişmelerin geniş bir özeti için bkz. Elizabeth Wiske- mann, Europe of the Dictators, 1919-1945, New York: Harper &amp; Row, 1966. 2. Eric Hobsbavvm, Age of Extremes &#8211; The Short Twentieth Century 19141991, Londra: Abacus, 1995. 3. Michela Nacci, &#8220;The Present as Nightmare: Cultural Pessimism among European Intellectuals in the Period between the Two World Wars&#8221;, Zeev Stemhell (der.), The Intellectual Revolt Against Liberal Democracy, 1870-1945 içinde, Je- rusalem: The Israel Academy of Sciences and Humanities, 1996, s. 105-28. 4. Cennet Ünver, İmages and Perceptions of Fascism Among the Mainstream Kemalist Elite in Turkey, 1931-1943, Boğaziçi Üniversitesi, yayımlanmamış yük- sek lisans tezi, 2001, s. 2. 5. Muhalefetin tasfiyesinin safhaları hakkında detaylı bilgi için bkz. Mete Tunç ay, Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nde Tek-Parti YönetimVnin Kurulması (1923-1931), İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınlan, 1999.</p>
<p>6. Kemal Karpat, &#8220;The Republican People’s Party, 1923-1945&#8221;, Political Par- ties and Democracy in Turkeyy Metin Heper ve Jacob Landau (der.), Londra-New York: I. B. Tauris and Co. Ltd. Publishers, 1991, s. 42. 7. A.g.e., s. 43-7. 8. Eric J. Zürcher, Political Opposition in îhe Early Turkish Republic &#8211; The Progressive Republican Party 1924-1925, Leiden: E. J. BrilI, 1991, s. vii. 9. Ali Rıza Cihan (der.), İsmet İnönü&#8217;nün TBMM&#8217;deki Konuşmaları 1920- 1973, cilt 1, Ankara: TBMM Kültür, Sanat ve Yayın Kurulu Yayınlan, No: 56, 1992, s. 379-80. 10. Çetin Yetkin, Türkiye’de Tek-Parti Yönetimi, İstanbul: Altın Kitaplar, 1983, s. 41-2.</p>
<p>11. Biriz Berksoy, Party Conferences 1935-1945: Academia&#8217;s Contribution to îdeological Mobilization in Turkey, Boğaziçi Üniversitesi, yayımlanmamış li sansüstü tezi, 2000, s. 25. 12. Türk Ocaklan hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. Füsun Üstel, İmparatorluktan Ulus-Devlete Türk Milliyetçiliği: Türk Ocakları (1912-1931), İstanbul: İleti şim, 1997. 13. Tekin Alp, The Turkish and Pan-Turkish ideal, Londra: Liberty Press, 1951, s. 19 (önceki basım: Tekin Alp, The Turkish and Pan-Turkish ideal, Londra: Admiralty War Staff Intelligence Division, 1917). 14. Hamdullah Suphi Tannövtr, Dağyolu, İstanbul: Yeni Matbaa, 1929, s. 24-5. 15. Mete Tunçay, a.g.e., s. 306.</p>
<p>16. Cumhuriyet, 24-25 Mayıs 1931* aktaran Büşra Ersanlı, İktidar ve Tarih, Türkiye&#8217;de &#8220;Resmi Tarih&#8221; Tezinin Oluşumu (1929-1937), İstanbul: AFA, 1992; İle tişim, 2003. 17. Mete Tunçay, a.g.e., s. 307. 18. A.g.e., s. 307.</p>
<p>19. Ömek olarak bkz. Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilâli, İstanbul: Altın Kitaplar/Kaynak, 1967/1995; Tekin Alp, Kemalizm, İstanbul: Cumhuriyet Matba ası, 1936; Recep Peker, İnkılâp Dersleri, Ankara: Ulus Basımevi, 1936.</p>
<p>20. İlhan Tekeli, Selim İlkin, Bir Cumhuriyet Öyküsü: Kadrocuları ve Kadro&#8217; yu Anlamak, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınlan, 2003, s. 295. 21. Burhan Asaf Belge, &#8220;Bizdeki Azlıklar&#8221;, Kadro, cilt II, sayı 16, Nisan 1933, s. 52. 22. Cumhuriyetin 75 Yılı, cilt 1,1923-53, İstanbul: Yapı Kredi, 1998, s. 143-4. 23. Feroz Ahmad, ittihatçılıktan Kemalizme, çev. Fatmagül Berktay, İstanbul: Kaynak, 1985, s. 222.</p>
<p>24. Esat Öz, Tek Parti Yönetimi ve Siyasal Katılım (1923-1945), Ankara: Gün- doğan, 1992, s. 119. 25. Tekin Alp, Kemalizm, s. 196. 26. Büşra Ersanlı, a.g.e., s. 112.</p>
<p>27. Cahit Tanyol&#8217;un önsözü, Mahmut Esat Bozkurt, a.g.e., s. 3-4. 28. Sözü edilen &#8220;güçlü sav”, Giriş bölümünde belirttiğim günümüz sosyal bi limcilerinin bu kitabın yoğunlaştığı Erken Cumhuriyet dönemine hukuki çerçeve den bakması ve bu metinleri vatandaşlık esasının delilleri saymalarına dayanmak tadır. 29. T. K. Oommen, Citizenship, Nationality, and Ethnicity: Reconciling Com- peting Identities, Cambridge: Polity Press, 1997, s. 14.</p>
<p>30. Anthony D. Smith, National Identity, Londra: Penguin Books, 1991, s. 103-4. 31. David Kushner, Expressions of Turkish National Sentiment During the Ti me of Sultan Abdülhamid II, 1876-1908, University of Califomia, doktora tezi, 1968, s. 25; Türkçesi: Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu, 1876-1908, çev. Şevket Ser dar Türet, Rekin Ertem, Fahri Erdem, İstanbul: Kervan, 1979. 32. David Kushner, a.g.e., s. 70-1. 33. Bkz. Ek 3. 34. ”Üç Tarz-ı Siyaset”, İstanbul, 1327 (1911).</p>
<p>35. Frank Chalk ve Kurt Jonassohn, The History and Sociology of Genocide, Ne w Haven: Yale University Press, 1990, s. 249, 259. 36. François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri: Yusuf Akçura (1876- 1935), Ankara: Tarih Vakfı Yayınlan, 1986, s. 84. 37. Zafer Toprak, Türkiye’de Milli İktisat (1908-1918j, Ankara: Tarih Vakfı Yayınlan, 1982, s. 32. 38. David Kushner, a.g.e., s. 95.</p>
<p>39. Henry Morgenthau, Ambassador Morgenthaus Story, New York: Double- day, 1918, s. 51; Heath W. Lowry, Büyükelçi Morgenthau&#8217;nun Öyküsünün Perde Arkası, çev. Belkıs Torfilli, İstanbul: İSİS, 1991, s. 32-3. 40. Werber J. Çalınman, &#8220;Religion and Nationality&#8221;, American Journal ofSo- ciology, 49 (4), 1944, s. 524-9. 41. Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunuy İstanbul: İletişim, 1992, s. 101. 42. A.g.e., s. 42. 43. Jacques Barzun, a.g.e., s. 145.</p>
<p>44. Elias, a.g.e., s. 329. aktaran Taner Akçam, s. 101. 45. Kushner, a.g.e., s. 9. 46. Günay Göksu Özdoğan, The Case of Racism-Turanism: Turkism During Single Party Period, 1931-1944: A Radical Variant of Turkish Nationalism, Boğa ziçi Üniversitesi, 1990, s. 43-6; Türkçesi: &#8220;Turan&#8221;dan &#8220;Bozkurt&#8221;a: Tek Parti Dö neminde Türkçülük, 1931-1946, İstanbul: İletişim, 2001. 47. Taner Akçam, a.g.e., s. 42.</p>
<p>48. Cem Eroğul, &#8220;Aydınlanma Aracı Olarak Öz Türkçe&#8221;, Bilanço 1923-1998: Türkiye Cumhuriyeti&#8217;nin 75. Yılına Toplu Bakış Uluslararası Kongresi, Ankara, 10-12 Aralık 1998, der. Zeynep Rona, İstanbul: Tarih Vakfı Yurt Yayınlan, 1999, cilt 1, s. 276. 49. Anthony D. Smith, National Identity, s. 103-4. 50. Günay Göksu Özdoğan, a.g.e., s. 10-11.</p>
<p>51. İkinci Türk Tarih Kongresi, İstanbul, 20-25 Eylül 1937, Kongrenin Çalış maları ve Kongreye Sunulan Tebliğler, Ankara: Maarif Vekâleti, 1943, s. 223. 52. Vasfi Raşit Sevig, Türkiye Cumhuriyeti Esas Teşkilat Hukuku: Yüksek Po lis Enstitüsü&#8217;nde Verilen Dersler, Ankara: Ulus Basımevi, 1938, s. 287, 326.</p>
<p>53. Hocaoğlu S. Ertürk, &#8220;Irkçı-Turancı Atatürk&#8221;, Orkun, cilt 41, 13 Temmuz 1951, s. 3-5. 54. Thomas Nipperdey, &#8220;İn Search of Identity: Romantic Nationalism, Its In- tellectual, Political, and Social Background&#8221;, Joan S. Skumovvicz (der.), Romantic Nationalism and Liberalisin: Joachim Lelewel and the Polish National Idea için de, Boulder: East European Monographs; New York: Columbia University Press, 1981, s. 5. 55. BüşraErsanlı, a.g.e., s. 22. 56. Eric Hobsbawm, &#8220;Introduction: Inventing Traditions&#8221; ve &#8220;Mass Producing Traditions: Europe, 1870-1914&#8221;, Eric Hobsbawm ve Terence Ranger (der.), The In- ventionofTradition içinde, Cambridge: Cambridge University Press, 1983, s. 265. 57. Anthony D. Smıih, National Identity, s. 66. 58. Ufuk Esin, &#8220;Türkiye Cumhuriyetinin 75. Yılında Atatürk Düşüncesinde Ulusal Kimliğin Oluşumu&#8221;, Türkiye Cumhuriyetinin 75. Yılında Bitim &#8220;Bilanço 1923-1998&#8221; Ulusal Toplantısı, Ankara Eylül 1999, İstanbul: TUBA, 1999, cilt 1, 2. Bölüm, s. 286. 59. Murat Katoğlu, &#8220;Yeni Tarih Anlayışı ve Türk Tarih Kurumu&#8221;, Türkiye Ta rihi 4, İstanbul: Cem, 1992, s. 422. 60. Biişra Ersanlı, a.g.e., s. 75. 61. Türk Tarih Tezi&#8217;nin meydana çıkışıyla, Türk Ocaklan üzerinde devlet kontrolünün arttınlması eğiliminin bağlantılı olduğu açıktır.</p>
<p>62. Cumhuriyet, 29 Nisan 1930, no. 2148. 63. Uluğ İğdemir, Cumhuriyetin 50. Yılında Türk Tarih Kurumu, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1973, s. 68-9. 64. Füsun Üstel, a.g.e., s. 336. 65. Kitabın ilk sayfasında sadece yüz nüsha basıldığı ve az sayıda kişiye da ğıtıldığı belirtilmektedir. Bunlar, Türk Tarihini Tetkik Cemiyeti üyeleri ve konuy la ilgili birkaç kişidir. 66. Türk Tarih Heyeti: Afet İnan, Mehmet Tevfik, Samih Rifat, Yusuf Akçura, Dr. Reşit Galip, Haşan Cemil, Sadri Maksudi, Şemsettin Bey, Vasıf Bey ve Yusuf Ziya Bey.</p>
<p>67. Türk Tarihinin Ana Hatları: Kemalist Yönetimin Resmi Tarih Tezi, İstan bul: Kaynak, 1999, s. 25. 68. Uluğ İğdemir, a.g.e., s. 25. 69. Katılımcıların büyük çoğunluğu ortaokul ve lise öğretmenleridir.</p>
<p>70. Birinci Türk Tarih Kongresi, Kongrenin Zabıtları, Konferanslar, Münaka şalar 1932, İstanbul: Maarif Vekâleti, 1932, s. 14-7. 71. Pittard ırk ve tarih arasında sıkı bir ilişki görüyordu» çünkü insanın tarihi ni doğal tarihe bağlıyordu. Türk ırkının kökenleri üzerine araştırmalar yapmış ve arkeolojik bulgulardan antropolojik sonuçlara varmıştır. Temel hedefi Orta Asya ve Türkler arasındaki bağı abartılı antropolojik benzerliklere başvurarak göster mektir.</p>
<p>72. Birinci Türk Tarih Kongresi&#8230;, s. 30. 74. A.g.e., s. 22-4. 73. A.g.e., s. 31. 75. A.g.e., s. 48;</p>
<p>76. A.g.e., s. 50. 79. 11. A.g.e., s. 99. 78. A.g.e., s. 109, 111. Muharrem Fevzi Togay, Yusuf Akçura, Hayatı ve Eserleri, İstanbul: Hüsnütabiat Basımevi, 1944, s. 40.</p>
<p>80. Büşra Ersanlı, a.g.e., s. 103. 81. Howard E. Wilson, İlhan Başgöz, Türkiye Cumhuriyetinde Eğitim ve Ata türk, Ankara: Dost, 1968, s. 189. 82. Afet İnan, &#8220;Tarih İlminin Dinamik Karakteri&#8221;, Ankara Üniversitesi Yayın ları 38, Ankara: Türk Tarih Kurumu, 1956, s. 4: &#8220;Atatürk memleketimizdeki en kadim medeniyetleri keşfetmek, farklı dönemlerden Türk halklanyla sağlam bağ lar kurmak ve bilimsel metotlarla genel bir Türk tarihi yazmak istiyordu.&#8221;</p>
<p>83. Birinci Türk Tarih Kongresi&#8230;, s. 261. 84. A.g.e., s. 262. 85. A.g.e., s. 47.</p>
<p>86. A.g.e., s. 329. 87. Şevket Aziz Kansu, Antropoloji Dersleri, İstanbul: Devlet Basımevi, 1938, s. ii-iii. 88. Birinci Türk Tarih Kongresi&#8230;, s. 271, 275.</p>
<p>89. Denilebilir ki üniversite reformu aslında milli tarih tezinin yaratılmasıyla ilgilidir. İleride bununla daha detaylı ilgileniyorum, ama burada bir örnek vermek istiyorum. Darülfünun Tarih profesörlerinden Zeki Velidi Bey, Tarih Kongresi&#8217;nde söz alıp &#8220;kuraklık” tezinin yanlış olduğunu söyleyince Reşit Galip&#8217;in (Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti Genel Sekreteri) şiddetli itirazlarıyla ve hakaretleriyle karşılaş mıştır. Ardından hem üniversitedeki işinden ayrılmış, hem de ülkeyi terk etmiştir.</p>
<p>90. &#8220;Lisan ve Edebiyatımız&#8221;, Sabah, no. 3132, 8 Ağustos 1898, aktaran David Kushner, Türk Milliyetçiliğinin Doğuşu (1876-1908), İstanbul: Kervan, 1979, s. 96. 91. BüşraErsanlı, a.g.e., s. 75. 92. David Kushner, a.g.e., s. 57.</p>
<p>93. Murat Katoğlu, a.g.e., s. 418. 94. A.g.e., s. 419.</p>
<p>95. &#8220;İki Darülfünun Müderrisi Biribirlerini Teçhil Ediyorlar&#8221;, Vakit, 13 Nisan 1927. 96. Murat Katoğlu, a.g.e., s. 420.</p>
<p>97. İkinci Türk Tarih Kongresi&#8230;, s. 223. 98. Ömer Asım Aksoy, Güneş-Dil Teorisi ve 3. Türk Dil Kurultayı, Gaziantep: Gaziantep Halkevi Matbaası, 1936, s. 5-7.</p>
<p>99. A.g.e., s. 7. 100. A.g.e., s. 8. 101. A.g.e., s. 9. 102. Murat Katoğlu, a.g.e., s. 422. 103. Anthony D. Smith, National Identity, s. 75, 164.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/">Türkiye’de Tek-Parti Dönemi Totaliterlik  Deneyimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turkiyede-tek-parti-donemi-totaliterlik-deneyimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tek Parti Dönemi -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 16 Oct 2016 10:42:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç - Cumhuriyetin Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[İsmet İnönü]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmet Cemil Ertunç]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite reformu]]></category>
		<category><![CDATA[Basın ve İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Kadınlar Birliği ve Diğer Demekler]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ocakları]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Parti]]></category>
		<category><![CDATA[Tek Partili Yıllar ve Demokrasi Sorunu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13075</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Türk Ocakları Türk Ocağı, İkinci Meşrutiyet Devri’nde faaliyet yürüten “Türk Der­neği” (Kuruluş: Kasım 1908) ve “Türk Yurdu” (Kuruluş: Ağustos 1911) isimli derneklerin üçüncü halkasını teşkil eder. Türk Derneği yerini Türk Yurdu’na, Türk Yurdu da Türk Ocağı’na bırakır. Türk Ocağı, tü­züğünün 1. maddesinden anlaşıldığına göre, resmen 25 Mart 1912’de kurulur. 1912’den itibaren milliyetçi fikirlerin ana kaynağı olan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/">Tek Parti Dönemi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/inonu-2/" rel="attachment wp-att-13077"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-13077" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-1.jpg" alt="Tek Parti Dönemi -2" width="374" height="254" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-1.jpg 374w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/10/inonu-1-300x204.jpg 300w" sizes="(max-width: 374px) 100vw, 374px" /></a>Türk Ocakları</strong></p>
<p>Türk Ocağı, İkinci Meşrutiyet Devri’nde faaliyet yürüten <em>“Türk Der­neği</em>” (Kuruluş: Kasım 1908) ve <em>“Türk Yurdu</em>” (Kuruluş: Ağustos 1911) isimli derneklerin üçüncü halkasını teşkil eder. Türk Derneği yerini Türk Yurdu’na, Türk Yurdu da Türk Ocağı’na bırakır. Türk Ocağı, tü­züğünün 1. maddesinden anlaşıldığına göre, resmen 25 Mart 1912’de kurulur.</p>
<p>1912’den itibaren milliyetçi fikirlerin ana kaynağı olan Türk Ocakla­rının temeli İstanbul Tıp Fakültesi’nin öğrencileri tarafından atılır. An­cak, Fikri temelleri Selanik’te yayınlanan <em>Genç Kalemler</em>&#8216;le başlar. 1911 Nisan’ından başlayarak Ömer Seyfettin, Ziya Gökalp, Ali Cânib, Aka Gündüz gibi isimlerin, o günün etkin düşünce akımlarından olan <em>“Os­manlıcılık&#8221; a</em> karşı geliştirdikleri “<em>Türkçülük</em>”, Türk Ocakları’nın fikrî te­melini oluşturur. Balkan ve Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlıcılık dü­şüncesinin iflas etmesi, Türkçülük akımının güçlenmesini sağlar ve Türk Ocakları o günlerin gözde kuruluşlarından birisi haline gelir.</p>
<p>20 Haziran 1911 toplantısında esaslan tespit edilen ve 1913 yılında İstanbul’da basılmış olan tüzüğüne göre, Türk Ocakları’nın kuruluş ga­yesi “Türklerin milli terbiye ve ilmi, İçtimaî, İktisadî seviyelerinin terakki ve i&#8217;tilası ile Türk ırk ve dilinin kemâline çalışmak&#8221;dır. “Asla politikaya karışmayacağı ve siyasî partilere hizmet etmeyeceği” belirtilen demek, gaye­sine ulaşabilmek için, “okullar yaptıracak, kendi adını taşıyan kulüpler açacak, buralarda dersler, konferanslar, halka açık toplantılar düzenleye­cek, kitaplar ve dergiler yayımlayacak, milli serveti korumak ve çoğaltmak maksadı ile milli iktisada ve ziraate yol gösterecek ve bu alanlardaki kuru­luşların doğup yaşamalarına yardımcı olacak&#8221;dır. Ancak, bu kararlara rağmen, politikanın da karışabileceği bir zemin teşkil edebilecekleri en­dişesi ile, önceleri tasarlanan kulüp açma düşüncesinden vazgeçilir.(<sup>77)</sup></p>
<p>Türk Ocakları’nın fikir planındaki çalışmalarında, milliyetçilikten sonra en çok yer alan konu “<em>Batı medeniyetçiliği</em>” olur. Milliyetçilik fik­rinin Batı medeniyetçiliği ile beraberliği, İkinci Meşrutiyet döneminden sonra daha çok dikkati çeker. Ziya Gökalp’in “<em>Garbçılık</em>” ve <em>“Muâsırlaş- mak&#8221;</em> olarak kavramlaştırdığı eğilimin yorumunda ve ölçüsünde zaman zaman tereddütler ve anlaşılmazlıklar olmuşsa da, sonunda, <em>“Türk kala­rak Batılılaşmak</em>” şeklindeki bir anlayışta birleşilir. Bu düşüncenin yo­ğun şekilde gündeme geldiği ve hararetle savunulduğu yerlerden birisi ve hatta en önemlisi ise Türk Ocakları olur. Türk Ocaklarındaki milliyetçilik anlayışının <em>“kana bağlı ırk anlayışı</em>” ile bir ilgisi yoktur. İlk tü­zükte yer almış olan “ırk” kelimesi (2. madde) <em>“millet”</em> anlamında kul­lanılır. Böyle olduğu, yanlış birtakım yorumlara yol açmaması için daha sonraki tüzüklerde <em>“ırk”</em> terimine yer verilmemesinden ve milliyet teri­minin tamamıyla “<em>ortak kültürel</em> ve <em>manevi değerler”</em>le açıklanmış olma­sından da anlaşılmaktadır. Ayrıca, bu tarz açıklamalar, zaman zaman birçok konuşmalarda, konferanslarda, kitaplarda, makalelerde ısrarla gündeme getirilir. Ziya Gökalp’in <em>“Türkçülüğün Esasları”</em> ile Hamdullah Subhi’nin konuşmalarını toplayan “<em>Dağ Yolu”</em> konunun önemli örnekle­rini teşkil ederler.</p>
<p>Konferanslar ile ismini duyuran ve taraftarını artıran Türk Ocakları, kuruluşunu takip eden birkaç yıl içinde, dönemin ünlü Türkçü düşü­nürlerinin çatısı altında toplandıkları önemli bir merkeze dönüşür. He­men hepsinin de eksenini millî konuların teşkil ettiği bu konferansları verenler arasında Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Akçuraoğlu Yusuf, Fuad Köprülü, Celâl Sâhir, Bursalı Mehmed Tahir, Halide Edip, Ağaoğlu Ahmed, Müfide Ferid (Tek), Dr.Akil Muhtar, Ömer Seyfeddin, Kadri Reşat Paşa, Cemal Paşa, Necib Asım, Kilisli Rıfat, Veled Çelebi, Samih Rıfat, Yahya Kemal, Nakiye (Elgün), Ali Cânib,&#8230; gibi isimler yer alır. Hummalı faaliyetler kısa sürede meyvesini vermekte gecikmez. Balkan, ve Birinci Dünya Savaşı’nda kaybedilenlere rağmen Türk Ocaklarının milliyetçi atmosferinde yetişenler, İstiklâl Harbi’ni takiben kurulan mil­li devletin üst kadrolarında yer alırlar. İşgal kuvvetlerince Meclis-i Meb’usan’m kapatılması (11 Nisan 1920) üzerine, İstanbul daki Ocaklı­lar Anadolu’ya geçerek Milli Mücadele’ye katılırlar. O devrin birçok ay­dınları gibi, Malta’ya sürülmek için İngilizlerce aranmakta olan genel başkan Hamdullah Suphi de bunlar arasındadır. Hamdullah Suphi, An­kara’da yeni kurulan Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne de mebus olarak girer ve milli hükümetin ilk Maarif Vekili olur.</p>
<p>Türk Ocakları, 1920’lerin başında faaliyetlerini daha çok Batı Anado­lu’da yoğunlaştırır. Şeyh Said isyanından sonra hükümetin de desteğiy­le Doğuya yönelir ve faaliyetlerini artırır. Rejimin milli sınırlar içerisin­de tek millet olma anlayışının yaygınlaşıp kökleşmesi için toplumsal- kültürel konularda faaliyet yürütür. Salt milliyetçilikten çok, rejime hiz­met gayreti içerisinde olur. Genel Başkan Hamdullah Suphi, 1925’te Türk Ocakları nın görevlerini açıklarken siyasal sistemle olan bağa da dikkat çekerek şunları söyler: <em>“Bence Türk Ocağı birçok vazifeleri arasın</em>da iki mühim ihtiyacı tatmin etmeğe mecburdur: Bu ihtiyaçlardan biri dev­let teşkilatı altında millet teşkilatına yardım etmektir&#8230; İkinci nokta, Türk Ocakları bir medeniyetten diğer medeniyete geçen Türk milletine bu istiha­le devrinde rehber olmağa mecburdur”(<sup>78)</sup>. Hamdullah Suphi daha sonraki bir yazısında ise, Türk Ocağı’nın “Muallim Birlikleri, Hilâl-i Ahmer, Himâye-i etfâl, Teyyare Cemiyeti, İdman İttifakları” gibi kuruluşlarla birlik­te &#8221;daha yüksek, daha kaadir, daha mamur ve mes’ut bir Türk vatanı için hükümetle beraber mücadele eden kuvvet”(<sup>79)</sup> olduğunu açıklar.</p>
<p>Türk Ocakları’nın gayesi ise şu sözlerle ifade edilir: “Türk Ocakları, inkılâpçı ve cumhuriyetçi hükümetin mesaîsine, kendi mesaîsini ilave ederek, bu yol­da çalışıyor ve gitgide büyüyen teşkilatı ile bu maksat için çalışmakta de­vam edecektir. Hükümetimizle beraber daha büyük ve daha güzel bir istik­bâl için yaptığımız mücadelede Tanrı bizi muvaffak etsin!”(<sup>80)</sup>. Hamdullah Suphi’nin Mustafa Kemal’e karşı ise özel bir “muhabbeti” vardır. &#8221;Mu- habbeti&#8221; sıklıkla konuşmalarına yansır: “Türklüğün bütün rüyalarını ta­hakkuk ettiren aziz reisimizi şimdi hürmetle, huşû ile selâmlıyorum. Onun muhabbeti bizim kalbimizde bir dindir”(<sup>81)</sup></p>
<p>Türk Ocakları, rejime bağlılığı ve rejimin kültürel temellerini oluş­turup, geliştirme faaliyetlerindeki çabaları nedeniyle siyasî otoritenin ekonomik desteğini her zaman yanında bulur. Ancak, batıklaştırıcı pro­jeleriyle jakoben karakter sergileyen rejim, 1931’de uzun süredir meşru­luğunun en önemli fikrî dayanaklarından birisi olan Türk Ocakları’nı kapatma ihtiyacı hisseder. Acaba neden? Bu sorunun, bir değil bir çok cevabı verilmiştir. Bunlardan en önemlisi, Türk Ocaklarının gittikçe si­yasallaşmasıyla ilgilidir. Üstelik, CHF’na muhalif olan bir siyasallaşma­dır bu. Eskiden olmayan bir şekilde “<em>sistem</em>” eleştirileri, Ocaklılarının konuşmalarında duyulmaya başlanır. Hamdullah Suphi’nin 9 Ağustos 1930’da İzmir Türk Ocagı’nda yaptığı konuşma bunun örneklerinden birisini teşkil eder. Hamdullah Suphi, üslûbu günün şartları gereği son derece ustaca ayarlanmış “<em>sistem</em>” eleştirisi dolu bu konuşmasının bir bölümünde şunları söyler:</p>
<p>“Halk kütlesi duyar, düşünür ve anlar. O, taa içinden gelen öz ve harim lisanile konuşmaya başladığı vakit, siz kim olursanız olunuz, zâfınızı, aczinizi duyarsınız. Ben kendi ömrümde bu aczi bir çok defalar duy­muşumdur. Sekiz sene evvel Keçiören’deki evime kömür getiren yaşlı bir köylüye sordum: “Hükümetin Ankara’ya gelmesinden memnun mu­sun?”, “evet” dedi. “Niçin memnunsun?” dedim, “Çünkü eşeğin sırtına <sub>ne</sub> koysam, Ankara’ya gidince para oluyor. Tavukta para ediyor, çalı da para ediyor, ot da para ediyor”, “Hayır” dedim “bunu sormadım. Dedi­ğimi yanlış anladın. Hükümet Ankara’ya geldiği için senin köyde halin iyileşti mi? Hakkını daha iyi koruyabiliyor musun? Jandarma, vergi me­muru sana eskisinden daha iyi mi muamele ediyorlar, daha kötü mü?”</p>
<p>Köylü bir dakika yüzüme baktı, tereddüt ettiğini gördüm. Şehir uşağı çok defa ona emniyet vermez, bilirsiniz. “Baba, bana istediğini söyle, korkma, benden sana fenalık gelmez” dedim. “Öyle ise diyeceğim bak, dinle” dedi: “Vaktile Abdülhamit zamanında paşalar bize, “ver” dediler, verdik; “öl” dediler, öldük. Onlar gittiler, yerine başka paşalar geldi (Ittihad Terakki devrini kasdediyordu) onlar da bize, “ver” dediler, ver­dik; “öl” dediler, öldük. Onlar gitti, yerlerine siz geldiniz. Siz de bize “ver” dediniz, verdik; “öl” dediniz, öldük. Şimdi bekliyoruz; bize ne va­kit “al” diyeceksiniz?</p>
<p>Arkadaşlar! Bu sözleri dinlerken ne düşündünüz? Bu köylü hakim­lerin konuşmasına dair ne kadar hatıralarım vardır. Biz konuşmayı bil­meyiz, konuşmayı bilenler onlardır. Bu köylünün verdiği cevabı ömrünüz oldukça unutamazsınız. Bir köylü konuştuğu vakit, bir memleketin dağı taşı konuşur, yer, gök konuşur gibi konuşur. Bu derinliğin, enginliğin karşısından şehir uşağı acizdir&#8230; “Ne vakit al diyeceksiniz?” diyen halkın sesine gazeteci Efendi “Al!” diye rakı uzatmayı teklif ediyor. Ha­yır Efendi! Türk münevverinin Türk halkına uzatacağı rakı değildir&#8230;Muallim birliklerinden, Türk Ocakları’ndan körükörüne bir itaat, bir in­zibat istemekten vazgeçsinler&#8230;”(<sup>82)</sup></p>
<p>İdeolojik yapısı dikkate alındığında, Türk Ocakları’ndan, Cumhuri­yet devrinde gerçekleştirilmiş siyasî, sosyal ve kültürel devrimleri be­nimseyip savunması beklenir. Ancak, “Türk <em>kalarak batılılaşmak</em>” iste­yen Ocak ileri gelenleri, temel manevî değerlerin devrimler arasında ze­delenmemesi gerektiğini dile getirirler. Hatta bunun devrimleri gerçekleştirenlerle daha köklü fikrî ayrılıklara neden olacak boyutta önemli ol­duğu da anlaşılmaktadır. Zira, Hamdullah Suphi yıllar sonra inkılapçı kadro ve taraftarları için şunları söyleyecek ve bu arada başkanı olduğu Ocaklılar’m genel eğiliminin ipuçlarını vermiş olacaktır: &#8221;<em>înkılâbın müdafii olan bir tufeyli peyda olmuştur. Din dediğimiz vakit tüyleri ürperir.Bırak, kendi kendine çürüsün ve yıkılsın der. Eski harfleri gördüğü vakit,teş&#8217;üm eder.Bu,inkılabımızın  en büyük zaferlerini tehlikeye düşürecek bir irtica nişanesidir. O, bir tarassut kulesindedir, ufuklarda her gün tehlike işaretleri görür&#8230; İnkılâp tufeylisi, yalnız 25 seneyi gören daracık kafasıy­la eski harften korkuyor. Onu bir aralık âbidelerimizin üzerindeki kitabe­leri kazırken gördük&#8230; Eski harflerden kokmuyoruz. Devletin bütün evrak hâzineleri bu harflerle doludur. Bütün mimarî yadigârları üzerinde o harf­ler var. Cedlerin mezar taşlarında aynı harfleri okuyoruz.Edebî servetimi­zi teşkil eden kitaplar ve bütün tarihimiz o harflerle yazıldı”(<sup>83)</sup>.</em> Fakat bun­lar, Ocak ileri gelenleriyle Cumhuriyeti kuran ve siyasî otoriteyi temsil eden kadroların fikrî alanda tamamıyla farklı düşüncelere sahip olduk­ları anlamına gelmemelidir.</p>
<p>Temelde batılılaşmada birleşiyorlardı. An­cak, Cumhuriyeti kuranların erteledikleri batılı forma uygun siyasal ya­pılaşmayı Ocaklar’ın ısrarla arzuladıkları bir gerçekti. Siyasî tercihleri demokrasiden yanaydı. Bu ise Türk Ocakları ile Cumhuriyet kadroları­nın arasında yıllardır süren üstü kapalı muhalefetin en önemli unsuru­nu oluşturur. Henüz SCF şokunu atlatamamış olan CHF ileri gelenleri, Hamdullah Suphi’nin bir konuşmasıyla bir başka şoku yaşarlar. Genel Başkan Hamdullah Suphi, siyasî hayatının belki de en büyük hatasını yapar ve iktidar partisinin muhalifi olarak kurulmuş bir partiyi açıktan ve ısrarla destekler. 11 Eylül 1930 tarihli Akşam gazetesinde yayınlanan ve başka gazete ve dergilerce de iktibas edilen “Bu <em>Sesi Koruyacaksın!” </em>İsimli heyecanlı bir yazıda Serbest Fırka’yı açıkça ve ısrarla savunup desteklerken, CHF’nı eleştirir: “Bu <em>muhalefet sesi yükseldiğinden beri kal­binin içinde ferah duymayan kaç samimi vatanperver vardır?&#8230; Ey Türk münevveri! Ufak ihtirasların, menfaat korkularının kulakları tıkamak iste­yen gürültüsü fevkinde sen, vatanından yükselen bu mürâkaba sesini koru­yacaksın! Istırabı meydana çıkaran odur, tehlikeleri ortaya çıkaran odur, hâkimiyyet-i milliyenin ilk ve son şartı odur! Ey, Türk genci! Memleketin gibi, milli izzet-i nefsin gibi, vatan toprağı üzerinde yükselen bu yeni ve mü­barek ikaz sedâsını koruyacaksın.</em> ”(<sup>84)</sup></p>
<p>Kendi elleriyle oluşturdukları Serbest Fırka’yı kapatmalarını takiben her türlü izini silme kararlılığı içerisinde olan iktidar kadrosu için, Türk Ocağı-Serbest Fırka ilişkisi büyük ve affedilemez bir hatadır. Üstelik Türk Ocağı ileri gelenleri gittikçe yükselen bir sesle, iktidarın tercih et­tiğine karşı bazı nüansları bulunan bir başka batılılaşma projesini dile getirmeye başlamıştır. Hamdullah Suphi’nin Türk Ocağı merkezinde 15 Kasım 1930’da yapmış olduğu konuşma bunun önemli örneklerinde bi­risini teşkil eder: “<em>İtalya’yı yerli bir Bolşevizm hareketinden kurtarmış olan milliyetçi hareket vardır. Fakat İtalya’nın timsali olan Duçe’yi;</em> Mus-solini’yi tanırsınız. Onun aleyhine yazılacak tek bir kelime, söylenecek bir söz, tasavvur edilmek imkânı olmayan bir şeydir. Böyle bir küstah hareket faşist gençliğin kahredeceği bir darbesini kendi üzerine çeker. Kurtuluşa nasıl eriştiğini bildiğimiz Türk vatanı üzerinde milli timsale yazı ile, resim­lerle hürmetsizlik edenler meydanı boş buldukları için cesaretlerini müte­madiyen arttırıyorlar. Türk gençliğinin kalbindeki milliyetçi hassasiyet bu gibi vakaların cezasını jandarmaya, polise, mahkeme salonlarına terk et­memelidir. Sizin vicdanınızdan doğacak bir ikaz sesiniz bu yıkıcı cereyan­ların önüne geçmelidir. Meydanın boş olmadığını, gençliğin nankörleri ta­kip edeceğini göstermelidir&#8230;”(<sup>85)</sup>.</p>
<p>Dikkat edilirse Hamdullah Suphi, devlet güçlerini bir yana bırakarak, gençliği faşist yıldırma yöntemlerini uygu­lamak üzere eyleme çağırmaktadır. Aşın milliyetçi eğilimleri de göz önüne alınacak olursa, Hamdullah Suphi’nin -bu sözlerinden de anlaşıl­dığı üzere- o dönemin koşullarında Türk Ocakları’nın faşizme özenmiş olabileceği kolaylıkla söylenebilir. Kaldı ki, o dönemde faşist düşünce­nin bir çok çevrede yaygınca benimsenmiş olduğu da hatırlanmalıdır. Elbette ki iktidardaki seçkinler de fikren benzer düşünceler içerisindey­diler. Ancak Faşizmi veya Faşizmin İtalya modelini yakınlık hissedilse bile, iktidar hiçbir şekilde kendisine doğrudan veya potansiyel rakip olabilecek bir yapı istemiyordu.</p>
<p>Karaer, Türk Ocakları ile ilgili çalışmasında, Ocakların kapatılma ge­rekçesini bir çok nedene bağlar: “Ocakların, CHP’ye rakip bir siyasi ku­ruluşa dönüşebileceği endişesi; Ocaklıların demokrat yapısı ve demok­rasi özlemleri; SCF kurucuları arasında bazı Ocaklıların görev alması; dış politikada SCB ile iyi komşuluk ilişkilerinin devam ettirilmek isten­mesi; şahsi kaprisler ve kırgınlıklar&#8221;. (86)Çetin Yetkin ise Türk Ocakları­nın kapatılmasını daha geniş bir açıdan değerlendirir. Ona göre Türk Ocakları’nın kapatılmasının birisi genel diğeri özel iki nedeni vardır. Genel neden şudur: “Tüm güçlerin tek elde toplanması siyasasının bir gerçeği olarak Ocaklarının CHF içine alınıp bu parti içinde eritilmeleri, özel nedenlere gelince, bunlar da, a) Türk Ocakları’nın gün geçtikçe CHF karşısında yer alan siyasal bir kuruluş niteliği kazanması, b) Türk­çülük görüşünün Ocaklarda giderek ırkçı ve pantürkist bir renge bürün­mesi ve bunun o günün Türk-Sovyet iyi ilişkilerine ters düşmesi, c) Si­yasal bir güç kimliğine bürünmeye başlamış olan Türk Ocakları’nda ay­rıca bir de örgütlenme ve uygulama alanında faşizme karşı açık bir eği­lim görülmesi olarak belirtilebilir&#8221;(<sup>87)</sup>. Bütün bunların, Serbest Fırka tecrübesini takiben iktidar çevresinde oluşan genel kanaatlerle <em>çatışmalara </em>neden olduğunda kuşku yoktur. Bunu anlamak için, Mustafa <em>Kemal’in </em>20 Nisan 1931 günlü bildirisini dikkate almak yeterli olacaktır: “Türki­ye Cumhuriyeti halkını ayrı ayrı sınıflardan mürekkep değil ve fakat ferdî ve İçtimaî hayat için işbölümü itibarı ile muhtelif mesai erbabına ayrılmış bir camia telâkki etmek esaslı prensiplerimizdendir&#8230; Fırkamızın bu pren­siple istihdaf ettiği gaye sınıf mücadelesi yerine İçtimaî intizam ve tesanüt temin etmek ve birbirini nakzetmeyecek surette menfaatlerde ahenk tesis eylemektir&#8230;”(<sup>88)</sup></p>
<p>Rejimin, hiçbir muhalefet unsuru taşımaksızın kendisini anlatacak, temsil edecek ve istediği tarzda toplumsal dönüşümü sağlayacak kuru­luşa ihtiyacı vardı. Fakat fikrî farklılıklardan dolayı bunu Türk Ocakla­rından beklemek işine gelmiyordu. Başka bir kuruluş bunu gerçekleştirebilirdi. Halkevleri, işte bu düşüncelerden doğar. Necmeddin Sadık (Sadak)’ın 1925 tarihli yazılarına da yansıdığı üzere, iktidar, Türk Ocakları’nın misyonunu tamamladığını daha o yılda düşünmeye başlar. İkti­dar kendisine her yönüyle bağlı ve emrinde bir başka kuruluş arzular. Necmeddin Sadık’m konuyla ilgili yazısının bazı bölümleri şöyledir: “Hayat kanunları, vazifesiz kalan uzuvları felce mahkûm eder. İfa ettikle­ri hizmetler, tekâmül neticesinde, daha yüksek uzviyetler tarafından gasbedilen müesseseler, bir müddet daha gayesiz, vazifesiz kaldıktan sonra zeval bulur&#8230; Türk milleti ve Türk milliyeti mânâsını kaybetmişti. Ona, bu varlı­ğının kıymetini öğretmek, hissettirmek lâzımdı. Türk Ocağı bu vazifeyi de­ruhte etti&#8230; Fakat şimdi Türk vahdeti bilfiil vücuda gelmiştir.</p>
<p>Bir devlet var ki ismi Türkiye Cumhuriyetidir. Ve bu devlet, bizzat bu milliyet cereyanı­nın, milli bir ihtilâlin doğurduğu ve yalnız bu cereyana istinat eden bir dev­lettir. Bütün şubeleri, milli mevcudiyetimizin takviyesine hizmet etmek ga­yesini takip ediyor; bütün siyaseti Türk milletini yükselmek endişesinden il­ham alıyor&#8230; Bu milli devlet mekanizması arasında, hem milleti, hem dev­leti Türk olan bu büyük uzviyet içinde “Türk Ocağı’nın bir mânâsı var mı­dır?&#8230; “Osmanlı Devleti” içinde “Türk Ocağı’nın bir mânâsı vardı. Fakat bugün ne bu ismin, ne bu teşkilatın hikmet-i vücudu kalmıştır. Daha doğru­su, bu teşkilâtın gayeleri tahakkuk etmiş vazifesi hitama etmiştir. Eğer ya­şamakta devam etmek istiyorsa, gayesini, vazifesini, hattâ ismini değiştir­mek mecburiyetindedir”(<sup>89)</sup>.</p>
<p>Serbest Fırka olayıyla anlaşılır ki, Türk Ocakları, rejime destek ola­cak tarzda yürütülen fikrî faaliyetlerle yetinmemeye başlamıştır. Bu durumda, rejimin sözcülüğünü yapacak kuruluş, Türk Ocakları’nın ola­mayacağına kesinkes hükmedilir. Türk Ocakları’nın kapatılması gerek­tiğine karar verilir. Ancak böylelikle Halkevleri’ne faaliyet alanı doğabi­lecektir. Ve Türk Ocakları kapatılır.</p>
<p>“Jön Türk milliyetçiliğinden miras kalan Türk Ocakları”(<sup>90)</sup> kapatılır, ancak Türk Ocaklarının kapatılmasına kimin karar verdiği her zaman tartışılan bir konu olur. İsmet İnönü’ye göre Ocakların kapatılmasına karar verenler, Ocakların bizzat kendi yetkilileridir(<sup>91)</sup>. Fakat İnönü’nün bu iddiası üzerine Hamdullah Suphi, Türk Ocakları’nın kendiliğinden kapandığını yalanlar, Mustafa Kemal’in bu kararı kendilerine zorla al-dırttığını öne sürerek şunları söyler: “<em>Talebe Birlikleri, Muallimler Birli­ği, Türk Ocakları, Gazeteciler Cemiyeti, İhtiyar Subaylar Cemiyeti, Türk Kadınlar Birliği ve saire, bir sürü intihar! Bu vakalar yakın tarihimizin çok hazin bir safhasıdır. Sebep, ilan edilmiş olan sebep şu bütün kuvvetleri bir elde toplamak arzusudur. Misal sarihdir. Rusya’da bir Narodnidom ve Komsamol var tek partinin emrinde. Almanya’da tek parti ve onun emrinde Hiiler Yugend teşkilatı var. Şefin iradesi mutlaktır. Bu şef Mussolini nin tek partisi de partinin emrinde Balilla teşkilatını kurdu. Mareşal Antenesku Demir Muhafızlar teşkilatının başındadır. İşte misaller, işte sirayet memba-ları&#8230;”</em>(92).</p>
<p><strong>Türk Kadınlar Birliği ve Diğer Demekler</strong></p>
<p>Siyasî otoritenin iradesi dışında ifade olunmuş her düşünce ve girişi­mi yasaklama biçiminde gerçekleşen gelişmelerin bir uzantısı olarak, sa­dece Türk Ocakları kapatılmakla kalınmaz, esasında siyasî bir iddiası ol­mayan Türk Kadınlar Birliği de kapatılır. Anlaşıldığı kadarıyla, Türk Ka­dınlar Birliği’nin kapatılmasında da, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’ndan beri adeta gelenekleşen bir uygulamaya yer verilir. Bu, kapatıl­ması istenen parti veya derneği kendi kendine feshettirme uygulaması­dır. Hatırlanacağı üzere Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’na Fethi Bey aracılığıyla <em>“kendinizi feshedin</em>” teklifi götürülmüş ancak Parti yönetimi bunu kabul etmediği için Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası İstiklâl Mahkemeleri’nin maharetiyle kapatılıp, yöneticilerinin büyük çoğunlu­ğu çeşitli gerekçelerle yargılanmış ve mahkûm edilmişti. Ancak bu direniş, siyast otoriteden icazetli Serbest Fırka&#8217;da yaşanmaz. Mustafa Ke­mal&#8217;in artık tarafsız olmayacağı mesajı. Serbest Fırka’nın siyasi faaliyeti­ne son vermesi için mahiyeti kolay anlaşılan bir mesai olur. Başkanı Hamdullah Suphi’nin açıklamalarından anlaşıldığı üzere Türk Ocakları da kendisini feshetmek zorunda bırakılır. İşte bu gelenekleşen uygulama Türk Kadınlar Birliği’nde de uygulanır ve siyasî otorite bu kadın kuruluşunu kendini feshetme yönünde etkiler.</p>
<p>Türk Kadınlar Birliği 10 Mayıs 1935’de son toplantısını yapar. Başkan Latife Bekir, Birlik’in kapatılma gerekçesini siyasî otoritenin arzuladığı yönde açıklar; “<em>Kadın Birliği ülkülerine kavuşmuştur. Türk kadınlığına bütün haklan tanınmıştır. Bundan sonra Kadın Birliği’ne ihtiyaç yoktur.Birliğin feshini talep ediyorum</em>”(<sup>93)</sup>. Fakat bu gerekçenin ifade edilmesinden çok kısa süre önce Birlik’in yazar üyelerinden Sabiha Sertel şunları yazmıştır: “<em>Kadınların siyasî hak almaları, parlamentarizm ve demokrasi içinde kendilerine pek az şey temin edilmiştir. Kadınlar bu siyasî hakları</em><br />
<em>aldıkları halde İktisadî, İçtimaî, ezilmeleri ortadan kaldıramamıştır”(94). </em></p>
<p>Yine aynı günlerde Yunus Nadi ise şunları yazar<em>: “Türkiye’de kadınlığa hak</em><br />
<em>tanınması idealist rejimin yalnız doğru yolu gösteren kuvvetli bir işareti gi-</em><br />
<em>bi alınmalıdır, o kadar. Buna göre ülkemizdeki durumdan dolayı kadından</em><br />
<em>daha çok rejimi alkışlamak ve daha çok gene onu kutlamak yerinde olur.</em><br />
<em>Kadına, kadınlığa ve kadın sorununa gelince o burada da başka herhangi</em><br />
<em>bir ülkede olduğu gibi en aşağı o kadar. Halâ yerinde sürünüp duruyor”(95)</em></p>
<p>Yine aynı günlerde Mason Derneği’nin faaliyetlerine de son verilir.Kemalettin Apak’m açıklamalarından anlaşıldığına göre(<sup>96)</sup> bunun nedeni, Mason derneklerinin o günlerin Türkiye’si için gözde modeller olan İtalya, Almanya ve Rusya’da da kapatılmış olmasıdır. <em>Cumhuriyet</em> gazetesindeki haber ise bu tespiti doğrular mahiyettedir: “Bu <em>suretle</em> son <em>zamanlarda İtalya, Almanya ve Rusya’da olduğu gibi Mason teşkilatı memleketimizde de ilga edilmiş oluyor”(<sup>97)</sup>.</em></p>
<p><strong>Basın ve İktidar</strong></p>
<p>1930 ve bunu takip eden birkaç yıl Türkiye için kritik yıllardır. Çünkü ekonomik politikaların iç ve dış etkilerin sonucunda iflas ettiği anlaşılmıştır. Halk büyük bir sefalet içerisindedir. Bu şartlarda, halktan, gerçekleştirilen siyasî, yasal, toplumsal, kültürel devrimlerin hatırına eko­nomik sıkıntılara sabretmesinin istenemeyeceği açıktır. Zira, Serbest Fırka denemesi de göstermişti ki, halk seçkinlerin “<em>kendilerine rağmen kendileri için”</em> yaptıklarından hiç memnun değildir. Birkaç yıla sığdırı­lan “<em>Devrimler</em>” halkın onayını almamıştır. Bunlar siyasî otoritenin Tür­kiye’nin batılılaşma sürecinde önemli olan ve yaklaşık 15 yıla sığdırılan yeni bir süreci başlatma kararının başlıca nedenleri olur. Toplumu jakoben yöntemin gerektirdiği uygulamalarla bütün anlamıyla uniform bir hale getirme süreci başlatılır. Ancak açıktır ki, bu sürecin sessiz sakin gerekleştirebilmesi, hiçbir şekilde muhalefetin olmamasıyla mümkün­dü. Siyasî otorite, bütün kararlarının ve uygulamalarının hiçbir eleştiri­ye muhatap olmadan uygulanmasını istiyordu. Ne var ki, siyasî otorite­nin basın ile arası bir türlü iyi gitmemişti. 1925 yılını takiben yürürlüğe konulan Takrir-i Sükûn Kanunu ile muhalif ses çıkarabilecek basın sus­turulmuş, ancak 1929’dan itibaren kısmî bir serbestliğe gidilerek küçük dozajda da olsa muhalif yazılara katlanılır olunmaya başlanmıştı. Ancak, kararlaştırılan yeni dönemde buna da razı olunmaz ve hiç gecikmeden basma yönelik yeni uygulamalar devreye sokulur.</p>
<p>TBMM’nin 15 Ağustos 1931 günkü toplantısında gündemi basın oluşturur. Basm’a verilecek çeki-düzenin mahiyeti görüşülür. 25 Tem­muz 1931 günkü oturumda da “<em>Matbuat</em> Kanunu”nu kabul edilir. Bu ka­nunun en önemli özelliği, siyasî otoritenin iradesine aykırı yayın yapıl­dığında hükümetin gazete kapatma yetkisini elde etmiş olmasıdır. Mat­buat Kanunu ve özellikle de 50. maddesi “Yi<em>llar boyunca gazete</em> ve <em>dergi­lerin yazarlarının tepesinde Demokles’in kılıcı gibi sallanacak”</em> ve <em>tam an­lamıyla güdümlü&#8221;(<sup>98)</sup></em> bir basın oluşturulacaktır. Bunu gelecek yıllar en açık biçimiyle gösterecektir. Zira “bu <em>kanun tabiiki muhalif basını yasaklamak ve hükümetin yaptığı her şeyin sözbirliğiyle alkışlanıp onaylanmasını</em> sağ­lamak <em>için&#8221;(<sup>99)</sup></em> kullanılır. Hatta öyle ki, Yazar Kerim Korcan’ın ifadesiyle &#8221;<em>polis “yiyecek ekmek bulamıyorum, aldığım ücretle geçinemiyorum diye­ni “doğruca nezarete atacak&#8221;(<sup>100)</sup></em> kadar her şeyi kontrol altına alır.</p>
<p>Gerçi tahmin etmek zor değil, ancak yine de sormakta yarar var, Siyasî otoritenin izin verebileceği basın türüyle ilgili olarak Matbuat Kanunu ile uygulamada güdülen amaç nedir?&#8221; Bu sorunun cevabı yetkili bir ağız­dan(<sup>101)</sup> yıllar sonra şöyle açıklanır: <em>“&#8230;Matbuat yaşadığı muhitin siyasî re­jimine de intibak eder. Her rejim kendisine muvafık bir vatandaş tipi ara­dığı gibi bir matbuat tipi de arar&#8230; Dahili ve haricî siyasette inkılâp ülkü­sünü elbirliği ile ilerletmeğe çalışan veyahut o gayeye imal edilen matbuatın son misalleri Rusya da, İtalya da ve çok yakın zamanlarda Almanya’da gö- rülmektedir&#8230;Devletin matbuatla alâkadar olmasını kabul etmemek muasır devletçiliknazariyesi ile telif olunamaz. Bu alakanın en makul ve makbulü ve bugünkü ihtiyaca en iyi cevap verecek tarzı,matbuatın devletle teşriki mesaisidir</em>.&#8221;(102)</p>
<p>Matbuat Kanunu 1935’te kabul edilir ve uygulamaya konulur. <em>Ancak </em>kanunun basına getirdiği sıkıntı ve tedirginlikler esas olarak 1937-38 yıllarında görülmeye ve 1940’tan sonra da yoğun olarak yaşanmaya baş­lanır. Konuyla ilgili olarak Zekeriya Sertel’in “Hatırladıklarım” isimli ki­tabında yazdıkları şöyledir: <em>“Atatürk’ün son yıllan idi. İsmet İnönü, Ata­türk’ün gözünden düşmüş, başbakanlıktan uzaklaştırılmış ve yenine Celâl Bayar gelmişti. Fakat “Serbest Fırka” denemesinden sonra İnönü tarafın­dan alınan anti demokratik tedbirler olduğu gibi devam ediyordu. Basına, doğrudan doğruya sansür uygulanmıyordu, ama manevi baskı o kadar ağırdı ki, çoğumuz sansürü bu baskıdan iyi buluyorduk. Çünkü basın sıkı bir kontrol altında tutuluyordu. Basın kanunu, hep basının aleyhinde yo­rumlanıyordu. Hangi yazanın kime ve neye dokunacağını önceden kestir­mek olanağı yoktu. Örneğin, ufak bir ziyaret için Romanya’ya davet edil­miştim. Sinai de öğle yemeği yiyorduk. Derken bir adam telaşla soframıza sokuldu. ‘Sertel burada mı?’ diye sordu. ‘Kim arıyor?’ dedim. ‘Sizi Anka­ra’dan telefonla arıyorlar’ diye cevap verdi. Telefona gittim. Karşıma İçiş­leri Bakanı Rüştü Kaya çıktı. O gün gazetemde çıkan bir baş yazının hesa­bını vermemi istiyordu. İstediği açıklamayı yaptım, mesele kapandı. Fakat hükümet baskısı beni orada bile bulmuştu. En masum sandığımız yazılar­dan dolayı gazete kapatıyorlardı”(</em><sup>103)</sup>.</p>
<p>İkinci Dünya Savaşı yılları olağanüstü uygulamaları iyice olağanüstü hale getirir. Basın benzerine zor rastlanır bir şekilde kontrol ve baskı al­tına alınır. 22 Kasım 1940’ta kimi illerde geçerli olmak üzere bir ay sü­reli ilan edilen sıkıyönetim, üçer aylık dönemler halinde uzatılarak 1947 Kasım’ına kadar tam yedi yıl sürer ve bu dönemde basın, hem hüküme­tin, hem de sıkıyönetimin kontrol ve baskısı altına alınır. Birçok dergi ve gazete peş peşe kapatılma cezasıyla karşılaşır. Uygulanan baskı ve kontrol öylesine sert ve ilginçtir ki, <em>Tavsir-i Efkârın 25</em> kez kapatıldığı­nı söyleyen Ziyad Ebüzziya “<em>Kapatılan gazetelerin durumunun öteki ga­zetelerde haber olarak bildirilmesi dahi yasaklanmıştı. Kapatılan gazetenin tekrar yayına girdiği zaman, bu durumunu kamuya ve okuyucularına bil­dirilmesi de yasaklanmıştı”(<sup>104)</sup></em> der. Bu konuda Metin Toker’in anlattığı bir durum konunun mahiyetini gözler önüne serer niteliktedir. Toker, Tek Parti döneminden Çok Partili döneme geçişi incelediği kitabında, araştırması sırasında karşılaştığı bir durumu şöyle açıklar: “O <em>yılların Vatan koleksiyonlarını incelerken, komik bir şaşkınlığa uğradım. Koleksi­yon 26 Ağustos 1944’ten 23 Mart 1945’e atlıyordu, önce bir cildin noksan </em>olduğunu sandım. Onu aradım. Bulamadım. Sonradan fark ettim ki, gazete bu kadar <em>uzun</em> bir süre için kapatılmıştır. 26 Ağustos tarihli gazete­deki başyazının başlığı “ Demokrat Türkiye” idi. Herhalde o, hoşa gitmemişti”(<sup>105)</sup></p>
<p>Tek Parti Dönemi, Şefin kapatın bu gazeteyi”(<sup>106)</sup> demekle gazetele­rin kapatıldığı bir dönem olarak tarihe geçer. Kapatma, sürgün ve yaz­ma yasağı uygulamalarının yoğun yaşandığı(<sup>107)</sup>, belirli yorumların ve ya­zıların yayımlanmasının siyasî otoritenin ve sıkıyönetimin emriyle ger­çekleştirildiği(<sup>108)</sup>, bazı kelimelerin yazımına ve sayfa düzenlerine karışıl­dığı(<sup>109)</sup> bu yılları, iktidara yakın birisi olan Nadir Nadi şöyle anlatır: “<em>Dü­şünceler ve inançlar, ancak üstü kapalı cümlelerle, bir dereceye kadar açık­lanabiliyordu. Hükümetçe önemli sayılan olaylar karşısında gazetelerin ge­nel tutumu, Basın-Yayın Müdürlüğü’nden gelen direktiflere göre ayarlanı­yordu. Arada bir Başbakan’ın basın toplantıları tertipleyerek, gazete sahip­lerini ya da temsilcilerini, emir verircesine uyardığı oluyordu&#8230; Böyle top­lantılardan birinde, Refik Saydam, dış politika ile ilgili bir konuya dair er­tesi günü ne yazmamız gerektiğini uzun boylu anlattıktan sonra, gözüne kestirmiş olacak, bana bakarak biraz alaylı, sormuştu: “Anladın mı? Ya­rım ağızla ‘Anladım!’ demem üzerine, sanki beni imtihana çekiyormuş gibi. “Peki, öyle ise anlat bakalım yarın ne yazacaksın?” diye sormuştu. Meslek­taşlar kalabalığı arasında, acemi bir ere emir tekrar ettirmeye benzeyen bu ikinci soruya fena içerlemiş, Başkana ters bir cevap vermiştim. Yaşlı başlı yazarların bu alışılmamış, ters davranış karşısında nasıl şaşırdıklarını, acıyan gözlerle bana nasıl baktıklarını ve ortalıkta esmeye başlayan soğuk havayı Saydam’ın şakaya vurarak nasıl dağıttığını hâlâ hatırlarım.&#8221;</em> (<sup>110)</sup>.</p>
<p><strong>Üniversite Reformu</strong></p>
<p>Cumhuriyet sisteminin 1930’lı yıllara kadar üniversiteye yönelik bir­kaç müdahalesi olmuşsa da, yine de üniversiteden memnun olunmamış­tı. Üniversite, bir türlü istenilen biçim ve oranda rejimin sözcülüğünü yapmıyordu. Basının gönülden kabullenip yerine getirmek için çaba gösterdiği, rejimin ideolojik temellerini inşa ve inşa olunan temelleri sa­vunma görevine, üniversite istenilen düzeyde katılmıyor ve üstelik siyasi otoriteden serbest hareket etme eğilimi taşıyordu.. Halbuki Maarif Ba- kanlığı’na bağlı ilk ve orta dereceli okullar öyle değildi. Buralarda rejim istenilen biçimde ve yoğunlukta temsil ediliyor, rejimin istediği gençlik yetiştirilmeye çalışılıyor, genç zihinler rejimin ideolojisiyle dolduruluyordu. Siyasî otorite bu okullarda varlığını bütün boyutlarıyla hissettiri­yordu. Fakat üniversite öyle değildi. Siyasî otoriteye sadakatle itaatkâr olmuyor, olmak istemiyor, belki de olamıyordu. Bu nedenle Maarif Ba­kanlığı dahi, üniversiteyi yanında görememenin sıkıntısını yaşıyor ve üniversiteye ateş püskürtüyordu. Üniversiteyi açıkça eleştiriliyordu. Başlıca eleştiri noktası, öğretim programlarının, devrimin hızını izleye­mediği yolundaydı. Maarif Bakanlığı’na göre, “Devrim”in gerisinde kal­mış olması Üniversite’ye skolastik bir karakter veriyordu”(<sup>111)</sup>.</p>
<p>Rejimin tam anlamıyla güdümüne giren Basın’ın, Üniversite’ye yöne­lik eleştiri okları ise daha sertti. Çünkü, Basın, rejimi savunma nokta­sında Üniversite’yi yanında görememenin kızgınlığına ek olarak, siyasî otoritenin gözüne daha çok girebilmek için, bu kurumlan eleştirmeyi, aşağılamayı, memnuniyetle ve asli görev kabul ederek yerine getiriyor­du. Örneğin, Kazım Nami (Duru) “Ne <em>İstiklâli”</em> başlığını taşıyan bir ya­zısında “<em>İstiklâl, istiklâl! artık senelerdir Darülfünunlular ağzından düş­meyen bu kelime, hezeli bir mahiyet aldı!&#8230; Bu istiklâl iddiası üç sebeple çü­rüktür: 1) İstiklâl ilmindir, 2) Darülfünun devlet bütçesinden sarfediyor, 3) Devletçilik prensibine uymuyor&#8230;”(<sup>112)</sup></em> diyerek Üniversite’yi eleştiriyordu. Kazım Nami’ye göre Üniversite’yi, İlmî gerekçelerle serbest bırakmak mümkün değildi. Çünkü böylesi bir durumda “ilmi <em>spekülasyon yapıyo­ruz diye hükümetin prensiplerini yıkıcı fikirler de neşredilebilir”</em>di(<sup>113)</sup>. O, bu görüşüyle, Üniversite’yi eleştirirken diğer yandan da Üniversitelerin mevcut durumunun zamanla rejim için tehlikeli olabileceğine dikkat çeker.</p>
<p><em>Kadro</em> dergisi etrafında yer alanlar da, resmî ideolojiyi inşa gayretle­ri dahilinde olmak üzere, Üniversite problemine değinmeden edemez­ler. Üniversite’nin, açıklanmış olan Resmî Tarih Tezini kabullenmeye yanaşmaması veya destek vermede ağır davranması, eleştirilen önemli noktalardan birisini teşkil eder. Burhan Asaf (Belge)’a göre Üniversite çok geri kalmıştır; siyasî otoritenin görüşlerine yetişememektedir(<sup>114)</sup>. Halbuki Üniversite’nin bir misyonu vardır ve onu üstlenmekten kaçın­maktadır: “<em>Bizim Darüfünun’un bizce bir tek vazifesi vardır: Türk ilmini kurmak! Türk ilmi dediğimiz zaman, ilmin beynelmilel mahiyetini reddet­miyoruz. Yalnız, beynelmilel olduğu şüphesiz bulunan ilmin (her memle­kette olduğu gibi) Türk milletini tarih içinde mevcudiyeti zaviyesinden ba­kınca, hem mazi, hem hal, hem de istikbal namına mutlaka</em> hususi çehre <em>arz etmesi lüzumunda ısrar ediyoruz”(<sup>115)</sup>.</em></p>
<p>İsmail Hüsrev (Tökin), Üniversite’nin eksiklerine değinerek, eleştirilerin sebeplerini ve olması gereken yö­nünü açıklar: “<em>Bugün Darülfünun pencereleri</em> ve <em>kapılan inkılâp davalarını gençliğe benimsetecek, milli kurtuluş inkılabının cihan içindeki orijina­litesini tebarüz ettirecek ve heyecan havasına sımsıkı kapalıdır&#8230; İnkılabın dışında ve inkılaba bitaraf kalan cemiyet müesseseleri ve fertler, ancak menfii müesseseler ve menfıi fertlerdir. İnkılapta bitaraflık tasavvur edile­mez.</em>Her <em>münevver cephelerden birinde yer almaya mecburdur. Bitaraf un­sur, bitaraf müessese bilerek veya bilmeyerek reaksiyonu (irticai) destekle­miş olur. Hele bu müessese bir darülfünun olursa&#8230;”(<sup>116)</sup></em> Şevket Süreyya, Üniversite’nin devrim ideolojisini işleyemediğini, hatta karşı-devrimci düşünceleri savunduğunu, toplum çıkarlarına aykırı bir tutum izlediği­ni öne sürer.(117) “<em>Devletçilik</em>” ilkesi üzerinde yoğunlaşmış ve resmi ide­olojinin bu boyutunu oluşturmakla yoğun şekilde meşgul olan Vedat Nedim Tör) ise, devrimin bir zorunluluğu olan devletçiliği Üniversite­nin gözden düşürmeye çalıştığını, bunun gerçekte bir suç sayılması ge­rektiğini ifade eder(<sup>118)</sup>.</p>
<p>Vedat Nedim bir başka yazısında ise, devletçiliğe karşı çıkan bir öğretim üyesi için <em>“Kırk Yıllık Yani, Olur mu Kani?</em> de- diği gibi, “<em>Liberal mektebin bir sadık misyonerinin de su katılmamış, integral bir devletçi olmasına imkân var mıdır</em>?” sorusunu ortaya atar(<sup>119)</sup>. Bütün bu eleştirilere ve özellikle de Üniversite’nin <em>geri olduğu</em> na yönelik eleştirilerine, Üniversite içinden gelebilen karşılık ise ancak şu olur. <em>İstanbul Darülfünunu inkılâbın arkasında kaldıysa bunun başlıca sebebi ek ser hocaların gençlik ve teşekkül çağlarında felsefî kültür namına isbatı va­cip, tefsir ve fıkıh kırıntılarından başka bir şey görmemeleri ve kendi ihti­sasları haricindeki hayati meselelere felsefi bir kültürle ünsiyet etmemiş ol­malarıdır”(<sup>120)</sup>.</em> Bu, esasında üniversiteyi savunmaktan ziyade, üniversite reformunun rejim açısından gerekliliğini vurgulayan görüşün dile geti­rilmesidir. Bu haliyle de Üniversite’de hâlâ geleneksel unsurların etkili olduğunu ifade eden bir cevap olmaktan öteye geçmez.</p>
<p>Sonuçta; Üniversite’de reform kararına varılır. Bu amacı gerçekleştirmenin ilk basamağı olarak İsviçreli Profesör Albert Malche, Üniversitenin durumu ile ilgili bir rapor hazırlaması için Türkiye’ye davet edilir. Malche, raporunda üniversitelerin sorunlarını dile getirir. Ancak tespitleri rejimin arzuladığının çok ötesinde gerçekleşir. Zira, Malche, sorun olarak daha çok yöntem, eğitim ve öğretim gibi konularda Üniversite-’nin istenilen düzeyde olmadığını açıklar. Bir başka deyişle Malche’in raporundaki gerekçeler siyasal değil, genelde teknik konuları kapsar.(121)</p>
<p>Üniversite Reformu Dr. Reşit Galip’in 19 Eylül 1932’de Milli Eğitim Bakanlığı’na getirilmesinden sonra gerçekleştirilir. <em>“Üniversite Reformu&#8221; </em>ile <em>“Türk devriminin ilkelerini savunacak ve siyasal iktidarın desteği ola­cak bir üniversite oluşturmak”(<sup>122)</sup></em> amacı güdülür.</p>
<p>Dr. Reşit Galip ise bu iş için önemli bir şahsiyettir. Zira o, devrimlere içtenlikle bağlı bir kişi ola­rak ün yapmış bulunuyordu(<sup>123)</sup>. Türk Ocakları’nda yetişmiş, İzmir su­ikastıyla ilgili davada istiklâl Mahkemesi üyeliği yapmış birisiydi. Re­formla birlikte Üniversite’nin 151 öğretim üyesinden 92’si kadro dışı bı­rakılır. Yeni üniversitenin öğretim üyeler şu üç gruptan teşkil edilir: 1) Eski üniversiteden kadroya alman hocalar, 2) Avrupa üniversitelerinde öğrenimlerini veya ihtisaslarını başarıyla tamamladıktan sonra geriye dönen Türkler, 3) Yabancı profesörler(<sup>124)</sup>.</p>
<p>Artık basında çıkan Üniversite’yle ilgili yazılarda, yeni Üniversite’nin özelliklerini açıklamaya ve övmeye yönelik şekilde yayınlanmaya başla­nır. Gerçekleştirilen reformun zorunluluğu ve reformdan sonra oluştu­rulan yapının özellikleri ayrıntılı şekilde dile getirilir. Burhan Asaf m ya­zısı buna örnektir. O, Reform öncesi üniversitenin rejimi savunma ko­nusundaki pasifliğinden yakınarak, bu kuruma yapılan müdahalenin yerinde olduğunu vurgular ve devamla şu ifadelere yer verir: <em>“Bugün Rusya, İtalya ve Almanya’da darülfünunların liberal devirdeki istiklâlleri kalmadığı gibi ilimdeki hareket noktalarını da liberal görüşler teşkil etmi­yor&#8230; her üç rejimin de müdahalesini icap ettiren esas, hayatın akışına uy­gun olan ilmi ve bu akışı muvaffak kılacak olan ilmi faaliyetleri temsil ede­cek bir darülfünun istiyoruz, etrafındadır&#8230; Bu inkılâbın her sahaya şamil prensipleri olmak lazım geldiği gibi, her sahaya ait ilmi ihtiyaçları olsa ge­rektir. İşte, hem bu prensipleri izaha hem de bu ihtiyaçları en seri ve en mü­kemmel bir surette tatmin etmek yeni İstanbul Üniversitesi’nin esas vazife­sidir. Bu müessese, inkılâp bakımından, hem insanları hem de yapabilenle­ri yetiştirecektir</em> “(<sup>125)</sup>.</p>
<p>M. Nermi ise <em>“Gazi Türkiye’sinde İnkılâp ve Üniver­site”</em> başlığını taşıyan bir yazısında, yeni üniversitenin devrim ilkelerini yaymak için kurulmakta olduğunu, bilimin artık bir lüks olmaktan kur­tularak devlete hizmet edeceğini açıklar(<sup>126)</sup>. Nusret Kemal (Köymen) de Üniversite reformunun ülkede girişilmiş bulunan uygarlık savaşının bir parçası olduğunu belirtir(<sup>127)</sup>. Mehmet Saffet, bu reformu bir “devrim” olarak nitelendirdikten sonra, bunun tarih ve dil devriminden sonra üçüncü sırayı kapladığını, amacının bir kadro değişikliğinin değil, fakat bir <em>“zihniyet”i</em>n değişmesinin sağlanması olduğunu açıklar(<sup>128)</sup>. Aynı yazar bir başka yazısında da üniversitenin Türk Devrimi’ne uygun bir ya- pıda olması gerektiğini vurgular.(129)</p>
<p>Reformla gerçekleşmesi planlananların pratiğe yansıması için yeni üniversiteler kurulur. Bunların içerisinde en önemlisi Ankara Dil-Tarih- Coğrafya Fakültesi’dir. 1935’te kurulan Ankara Dil Tarih Coğrafya Fa­kültesinin açılışı Millet Meclisi’nde, o zamanın Maarif Bakanı Saffet Arıkan’ın sözleriyle duyurulur: “<em>Atatürk&#8217;ün yüksek dehasından doğan ve ken­di kutlu eliyle yaratılan tarih ve dil hareketi; bunlara bağlı olan arkeoloji ve coğrafya bilgileri için Ankara&#8217;da bir fakülte açılacaktır”(<sup>130)</sup>.</em></p>
<p>Gerçekten de fakültenin adı Türk Tarih Tezi’nin ana unsurlarını bir araya getirir ve bunlarla ilgili olarak aşağıda belirtilen amaçları içerir: 1. Dil: Sümer, Akad, Sankrit, Çin ve Hitit dillerinin yani Türkçe’ye akraba olarak görü­len dillerin karşılaştırmalı incelemesi; 2. Tarih: Orta Asya’dan gelen Türklerin tarihi zamanları da aşan uzun varlığını ve diğer uygarlıklara olan katkılarını kanıtlaması; 3. Coğrafya : Uygarlıkların beşiği olarak gö­rülen ve Türklerin derin izlerini taşıdığı öne sürülen Anadolu toprakla­rı üzerinde çalışmalar yapılması ve bunların belgelenmesi.</p>
<p><strong>Tek Partili Yıllar ve Demokrasi Sorunu</strong></p>
<p>Demokratik niteliği açısından özel olarak Tek-Partili yıllar, genel olarak da tüm Cumhuriyet Dönemi esas alınarak Türkiye’nin siyasal sistemi değerlendirilirken öncelikle dikkate alınması gereken kavram <em>“Cumhu­riyet”</em> tir. Değerlendirmede cumhuriyeti öncelemek önemli ve hatta zo­runludur; çünkü <em>“resmi söylem</em>” her zaman sistemin cumhuriyet niteli­ğine vurguda bulunmuştur; sistemin demokratik niteliği genellikle geri planda kalmış, cumhuriyetten ayn bir değer olarak herhangi bir anlam ifade etmemiştir. Bazen ise sisteme yöneltilen eleştiriler karşısında res­mi söylemin “<em>savunma</em>” amaçlı genel eğilimi, cumhuriyeti demokrasi ile &#8216; aynılaştırmak; olumlanan bir değer olarak demokrasi üzerinden cumhu­riyet savunması yapmak olmuştur. Buna göre 1923’te ilan edilen sadece cumhuriyet değil, aynı zamanda demokrasidir. Halbuki, gerek tarihi ge­lişimi, gerekse siyaset bilimi literatüründeki anlamları itibariyle cumhuriyet ile demokrasi kavramları hem farklı şeyleri ifade ederler, hem de farklı sosyal pratikleri ortaya koyarlar.</p>
<p>Cumhuriyet ile demokrasi arasında kurulabilcek en önemli ve hatta benzerlik/anlam ortaklığı,cumhuriyetin yaygın olmayan geniş anlamıyla ilgilidir. Şöyleki, cumhuriyetin dar ve geniş olmak üzere iki anlamı vardır: Yaygın anlamını büyük oranda temsil eden dar anlamı il<span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">e</span> cumhuriyet; devletin en üst düzeyindeki yöneticilerin, özellikle devlet başkanının seçimle ve belli bir süre için iş başına getirilmesini ifade eder. Yaygın olmayan ve dolayısıyla çok fazla kullanılmayan geniş an­lamı ile cumhuriyet ise “seçim”le bağlantılıdır ve devletin üst yönetici­lerini belirlemek için yapılan seçimin bilhassa ulusal iradeyi yansıtma­sı gerektiğini ifade eder. İşte bu son anlamı ile cumhuriyet demokrasi ile anlamdaş görünmektedir. Çünkü, demokrasi bir anlamıyla, hükü­metlerin seçim yoluyla kurulup seçim yoluyla değiştirildiği, siyasi ka­rar alma yetkisine sahip olanların vatandaşlarca seçildiği ve bu konuda nihai yetki ve sorumluluğun halka ait olduğu bir yönetimi ifade etmek­tedir.</p>
<p>Dar ve yaygın anlamı ile cumhuriyetlere ilkçağdan beri rastlanmak- tadır. Örneğin, Eski Yunan kent devletlerinde yurttaşlar yöneticilerini seçerlerdi. Eğer seçtikleri yöneticilerinden memnun kalmazlarsa bir sonraki seçimde iş başından uzaklaştırırlardı. Ancak bu yönetim tarzı­nın cumhuriyetin demokrasiyle benzerlik taşıyan geniş anlamından ta­mamen ayrı olduğu açıktır. Sistemin geniş anlamıyla cumhuriyet olabil­mesi için seçime belli bir yaşa erişmiş tüm vatandaşların katılması ge­rekmektedir. Eski Yunan kent devletlerinde ise her yurttaş vatandaş de­ğildi. Kent devletlerinde üretim etkinliğini elinde tutan köleler ile yarı köleler birer vatandaş sayılmazlardı. Sadece çok eski zamanlardan beri özgür olarak yaşamış, ya da özgürlüğe yeni kavuşmuş erkekler yurttaş sayılırlardı. Kadınların herhangi bir siyasi iradeleri söz konusu değildi. Dolayısıyla, seçime katılan “<em>yurttaşlar</em>” genel nüfusun çok küçük bir oranını teşkil ediyorlardı.</p>
<p>Cumhuriyetin geniş anlamına ulaşmak için seçim hakkının vatan­daşların tümüne verilmesi gerekmektedir. Fakat esasında bu da yeterli değildir. Çünkü, vatandaşları sadece tek adaya oy vermeye mecbur eden sistemler ancak dar anlamıyla cumhuriyet olabilirler. Bundan dolayıdır ki, bu tip cumhuriyetlere “<em>totaliter cumhuriyet</em>” denilmiştir(<sup>131)</sup>. Geniş an­lamı ile bir cumhuriyet ancak demokratik yaşamın bu rejime egemen ol­masıyla mümkün olabilmektedir. Yani, devlet başkanı başta olmak üzere tüm üst kademe yöneticileri belli bir yaşın üstündeki tüm vatandaş­larca seçilmesi ve hem bu seçim sırasında hem de sonrasında her vatandaşın istediği fikir grubuna serbestçe girebilmesini sağlayacak, temel özgürlüklerini tanıyacak ve güvence atana alacak bir sistemin yürürlükte olması gerekmektedir.</p>
<p>Cumhuriyet geniş anlamıyla değerlendirildiğinde demokrasi ile ben­zeşiyor olsa bile, aralarında önemli farklılıklar da yine benzeşmelerini sağlayan seçim bağlamında açığa çıkmaktadır. “<em>Milli egemenlik”</em> ve “so<em>mut/reel toplum</em> ise farklılığın zeminini teşkil etmektedir. Milli egemen­lik, Fransa da ihtilâl arifesinde cumhuriyet kavramıyla birlikte yaygın olarak kullanılmaya başlanan ve zamanla yaygınlık kazanan kavramlar­dan birisidir. Milli egemenlik kavramı soyut bir ulus anlayışına dayan­dığı için gerçekte kurucu iktidar kendini hipotetik olarak ulusun yega­ne temsilcisi gibi kabul edebilmektedir. Buna karşılık demokratik rejim­lerde ise egemenlik mutlak anlamda “<em>somut olan toplum”a</em> dayanır. Do­layısıyla, demokrasilerde egemenlik “<em>milli egemenlik”</em> gibi bir soyutla­mayı esas almaz. Doğrudan doğruya reel/somut olan, başka bir deyişle yaşayan topluma dayanır.</p>
<p>Cumhuriyet ile demokrasinin anlamsal benzerlik taşıdıkları alanda bile birbirlerinden kolaylıkla farklılaşabildikleri dikkate alınırsa, her iki sistemin ayrılıklarının ne kadar büyük olduğu daha iyi anlaşılır. Her iki sistem arasındaki farklılıkları oluşturan özelliklerden önemli diğer bazı­ları ise şunlardır(<sup>132)</sup>: Cumhuriyetlerin özelliklerinden birisini “<em>toplumsal homojenliği ön plana çıkarması”</em> oluşturur. Cumhuriyetler toplumu monist bir tarzda şekillendirmeyi amaçlarlar. Örneğin, Sosyalist cumhuriyetler total bir ideoloji doğrultusunda toplumu yeniden inşaya çalışır­ken, oligarşik cumhuriyetler toplumsal farklılaşmayı siyasal iktidarın bekası için tehlikeli gördüğü için bu farklılaşmanın önüne set koyarlar. Oysa demokrasilerin temel özelliklerinden birisini “<em>toplumsal farklılaş­ma”</em> oluşturur. “<em>Farklılaşma</em>” demokrasinin “<em>olmazsa olmaz kuralını” </em>teşkil eder. Demokrasi, başta siyasal farklılaşma olmak üzere, ideolojik, kültürel, etnik, cinsiyet ve yaşam felsefesine dayalı her tür farklılığı bir zenginlik olarak kabul eder. Demokrasinin önemsediği siyasal yarış an­cak farklılaşmış bir toplum için söz konusu olduğu için demokrasinin temel itici gücü iktidar için yarışmaya dayanır.</p>
<p>Cumhuriyet, toplumsal farklılaşmayı toplumun bölünmesi, parçalanması, dolayısıyla elden gitmesi tehlikesi nedenleriyle reddederken- demokrasi bu farklılaşmayı siyasal arenanın zenginleşmesi bakımından bir zenginlik unsuru olarak kabul eder.Cumhuriyetlerde toplumsal birlik ve beraberlik devlet eliyle suni tedbirlerle sağlanırken,demokratik toplumlarda “<em>farklılıklar zemininde birlik”</em> ilkesi hakimdir. Başka bir ifa­de ile her sosyal grup başka bir sosyal grupla yarışırken, aynı zamanda onun varlığı için de zorunlu bir dayanak oluşturur. Birinin meşru varol­ma hakkına sahip bulunması diğerlerine de aynı hakkın yasal olarak dogmasına yol açar.</p>
<p>Cumhuriyetlerin karakteristik özelliklerinden birisini de “<em>bahşedil­miş bir hukuk sistemi&#8221;</em>ne dayanmaları oluşturur. Cumhuriyetlerde hu­kuk sisteminin halkın rızasına dayanması, eleştiriye açık olması gibi bir durum söz konusu değildir. Hukukun altındaki temel referans ideoloji, fiziki güç veya dinsel değerlerdir. Aslında bu toplumlarda <em>“hukuk”</em>tan çok <em>“kanun”</em> hakimiyeti söz konusudur. Kanunlar devletin hangi istika­mette hareket edeceğini belirlemenin yanı sıra, devletin her türlü yaptı­ranını da meşrulaştırır. Buralarda kanun devletlerin üzerinde olmaktan çok devletler kanunların üzerinde bulunur. Yani devletin yaptırım gücü kanunların gücünden üstün olduğu için kanunlar anlık olarak rahatlık­la yeniden formüle edilebilirler. Kanun ihdasının altındaki temel güdü bireylerin yaşam ve özgürlüğünün teminat altına alınması değil, devle­tin bekasının teminat altına alınması ve yaptırımlarının kılıfına uydurul­masıdır. Cumhuriyetlerde demokrasilerde olduğu gibi vatandaşın hak­kının hukuksal bir güvencesi tam anlamıyla söz konusu değildir. Yöne­ticilerin keyfi tutumu, dolayısıyla vatandaş arasında ayırım yapma ko­nusundaki yetileri her zaman saklı tutulmaktadır.</p>
<p>Demokratik toplumlarda ise “<em>rızaya dayalı bir hukuk sistemi”</em> esastır. Hukukun temel amacı devletin toplum üzerindeki tahakkümünü meş­rulaştırmak değil, aksine devletin toplum üzerindeki gücünü sınırlan­dırmak ve toplumun lehine kurallara bağlamaktır. Anayasal veya hu­kuksal devlet bu bakımdan demokratik devletin temel şartıdır. Bu ne­denle ünlü hukukçu Heyek hukuk ile sınırlı olmayan devletin bir çete­den farklı olmayacağını ileri sürmekte zorlanmaz(<sup>133)</sup>. Demokrasilerin zo­runlu şartlarından hukuk devleti olabilmenin en temel şartını bireyin temel haklarını ve özgürlüğünü teminat altına almak oluşturur. Bunun düşünsel temelini, tüm bireyleri eşit kabul etmek ve doğuştan geldiği kabul edilen temel haklarını ise insanın <em>“salt insan olmaktan”</em> kaynakla­nan hakları olarak değerlendirmek oluşturur. Bu bakımdan demokrasi­lerde hukuk sistemi iktidarın bahşettiği bir lütuf değil, bilakis bir hak­tır. Bireylerin temel hakkıdır. Demokrasilerde hukuk devlet ile birey arasındaki sözleşmeyi sağlayıcı temel araçtır. Hukukun en temel hedefi<sub>ni</sub>, bireyi başka bireylerden ve devletten korumak teşkil eder. Halbuki hukuk devletini tam anlamıyla oturtamayan cumhuriyetlerde bireyi devletten koruma değil, aksine devleti bireyden koruma refleksi daha fazla ön planda tutulur.</p>
<p>Cumhuriyetlerdekinden farklı olarak, demokratik sistemlerde ikti­darın yetkilerini sınırlayan bir anayasa vardır. “idare <em>edenlerin idare edi­lenlere karşı anayasaya dayanan mesuliyeti”(<sup>134)</sup> söz</em> konusudur. Anayasa­nın yazılı veya yazısız olması önemli değildir. Önemli olan yürütmenin, anayasanın koyduğu sınırlamalara yasama organı tarafından riayet etti­rilmesidir. Demokratik sistem, kanun önünde eşitlik ilkesini öngörür. Aynca anayasa ile sınırları belirlenen hürriyetler kanun teminatı yoluy­la korunur. Yani, ferdin haklan, idarenin keyfi tasarrufuna karşı koru­ma altındadır. İktidar meşruluğunu seçim yoluyla halktan alır ve meş­ruluğunu yine seçim yoluyla kaybedip muhalefete geçerek “meşru <em>bir ik­tidar olabilmenin</em>” demokratik mücadelesini verir. Mücadelesinin başarısı ise yine seçimlerde belirlenir(<sup>135)</sup>.</p>
<p>Cumhuriyetlerde siyasal iktidar ve yönetim biçimi hukuk ve seçim yoluyla sözleşmeye dayalı bir biçimde oluşmadığı için, iktidar ve yöne tim konularında ciddi endişeler vardır. <em>“Rejim”</em>in her an iç ve dış düşmanları tarafından yıkılacağı korkusu çoğu zaman paranoid bir karak terde açığa çıkar. Bu endişeyi bertaraf etmek, yönetimin bekasını sağla­mak için daima “<em>harici</em> ve <em>dahili düşman</em>” mitosu üretilerek, bu düşman­lara karşı toplum seferberlik halinde tutulmaya ve yaşanan süreç hep “<em>olağanüstü”</em> şartlar bağlamında değerlendirilmeye çalışılır. Bu yolla toplumun uyanık tutulmasından çok gerçekte toplumun teyakkuz ha­linde tutulması ve böylece yönetimin önemine dair ikna edilmesi amaç­lanır. Yaygın bir şekilde kabulü sağlanan “<em>olağanüstü”</em> şartlar ise “<em>ola­ğandışı”</em> uygulamalara kolaylıkla “<em>meşruiyet”</em> sağlar. Zaten demokratik olmayan cumhuriyetler çoğunlukla halka rağmen kurulmuşlardır. Yö­netim biçimi bir sözleşmeye dayanmadığı gibi yönetici sınıfın iş başına gelmesi de çoğunlukla <em>“de facto</em>” olmaktadır. Bu bakımdan bu toplumlarda ciddi bir rejim krizi her zaman canlı olarak gündemde tutulur. Ré­el toplumun dışında, soyut bir rejim düşüncesi harici ve dahili düşman­ların tehlikesi altında sürdürülür. Devrim sonucu oluşan cumhuriyetlerde ciddi biçimde bir korku havası estirilir. Devlet devrim düşüncesi­ni yaydığı korkuyla sürdürmeye çalışır. Polis asker gibi güvenlik birimleri bireye güven vermekten çok onun üzerinde korku havası uyandırır ve korkunun simgeleri haline gelir. Devrimci cum­huriyetler gerçekte radikal bir tutumu her zaman canlı tutarlar. Devrimci güç ya baskı ve zor yoluyla rakiplerini sindirir ya da bu toplumlarda dişe diş bir mücadele hep yaşanır. Kısaca bu tür toplumlarda siyasi is­tikrar kolayca sağlanamadığı gibi bireyin temel hak ve hürriyetinin de bir güvencesi yoktur.</p>
<p>Oysa, demokratik toplumlarda rejim gibi bir sorun yoktur. Demok­rasilerde <span style="font-size: 13.3333px; line-height: 20px;">&#8221;</span><em>rejim değil&#8221; “yönetim</em>” ön planda tutulur. Cumhuriyetlerde so­yut bir rejim kavramı bulunurken, demokrasilerde soyutluk sadece ve sadece bireyin doğal haklarında öne çıkar. Yönetimin soyutlanan bir bo­yutu yoktur. Demokrasilerde yöneticilerin kutsal, ilahi, yarı tanrısal bir tarafı asla söz konusu olmaz. Yöneticiler toplumun temsilcileri olarak seçimle iş başına gelir, sınırlı yetki ve görevlerle donatılırlar. Vatandaşın temel haklarını korumanın yanı sıra, onların temel alanlardaki (güven­lik ve adalet gibi) hizmetlerini yürütmekle yükümlüdürler.</p>
<p>Demokrasi­lerde bireylerin temel haklarının referansı niteliğindeki hukuksal çerçe­venin dışında rejim gibi bir soyutlamaya da gidilmez. Siyaset düşüncesi literatüründe gerçekte, <em>“demokratik rejim&#8221;</em> gibi bir üslûp demokrasinin ruhuyla çelişir. Çünkü, demokraside rejim değil, kurum ve kurallar önemlidir. Demokratik kurum ve kuralların sürdürülmesi vatandaşa rağmen kurucu iktidarın rejimi için değildir; aksine sadece ve sadece va­tandaş içindir. Bu bakımdan demokrasilerde “<em>devrim</em>” değil “<em>sözleşme</em>” ön planda tutulur. Cumhuriyet rejimleri ise siyasal yapının formuyla uğraşmaktan kurtulamamaktadırlar. Cumhuriyetler, içerikten çok biçi­mi öne çıkarmalarına karşılık, demokrasilerde değerler biçimden çok daha önemlidir.</p>
<p>Bütün bunlardan anlaşılan odur ki, Türkiye’de büyük bir yanılgı ola­rak demokrasi sanki cumhuriyetin doğal bir sonucu olarak gelişmiş ve demokrasi adeta cumhuriyetle birlikte var olmuş gibi düşünce inşa edil­miştir. Bu yanılgının oluşmasında resmi ideolojinin <em>“batılı&#8221;, “modern&#8221;; </em>başka bir deyişle dünyada yükselen değerleri, iyi olan her şeyi, cumhu­riyetin bir eseri ve kazanımı şeklinde takdim etmesinin önemli bir rolü vardır. Halbuki, tarihsel gerçekler göz önünde bulundurulduğunda, de­mokrasinin cumhuriyetin bir kazanımı olmadığını, aksine cumhuriyet döneminde siyasal sistemin temeline oturtulan resmi ideolojinin de­mokrasinin kamil manâda gelişmesine engel teşkil ettiği görülür.</p>
<p>Sistemin demokratik niteliği konusu Türkiye’deki Tek Parti dönemi bağlamında ele alınacak olursa: Cumhuriyet Türkiye’sinin başlangıcını “<em>Hakimiyet bilâ kaydü şart milletindir</em>” hükmünün oluşturduğu malûm­dur. Ancak, önceki bölümlerde ayrıntılarıyla açıklandığı üzere, bu şar­tın gerçekleşmesi için 1946 yılını beklemek gerekecektir ki, ondan son­ra da demokrasinin ne oranda gerçekleştiği çoğu zaman tartışmalara açık olmuştur. Dar anlamı dikkate alındığı zaman, Cumhuriyet’in, 1923’ten itibaren Türkiye’nin sistemi olduğu söylenebilir. Gerçi bunu da İsmet İnönü’nün “<em>Değişmez milli şef</em> ’ seçilmiş olması tartışılır kıla­caktır. Ancak, tartışılır noktaları dikkate almadan, genel anlamda, 1946’ya kadar yürürlükte olan siyasal sistemin, dar anlamıyla Cumhuri­yet olduğunu söylemek kuramsal olarak doğru kabul edilebilir.</p>
<p>Ersanlı’nın tespiti konuyu dönemin genel özellikleri açısından özetlemesi ne­deniyle önemlidir: <em>“Parlamenter demokrasinin ana şartı olan muhalif çı­karların ve düşüncelerin temsili 1940’h yılların ikinci yansına kadar yal­nızca bir dilek olarak kaldı. Tik parti iktidarı halka daima zorunlu bir ge­çiş olarak benimsetildi. Bu hazırlık ya da geçiş dönemi anlayışı meşruluğu­nu 1960, 1972 ve 1980 darbelerinde de sürdürdü</em>”(<sup>136)</sup>. Fakat, 1946’ya ka­dar olan sistemin demokrasi olmadığında kuşku yoktur(<sup>137)</sup>. Çünkü 1946 yılma kadar demokratik sistemin en önemli özellikleri arasında yer alan muhalif düşüncenin varlığına(<sup>138)</sup> izin verilmemiş, muhalif düşünceler bastırılarak, kendini ifade edebilme hakkı tanınmamıştır.</p>
<p>Bu noktada cevaplanması gereken soru şudur, Çağdaş uygarlık düzeyi olarak tanımlanan Batılı gibi olmayı gaye edinmiş devrimcî İdarî kadro, 1946 yılına kadar hiçte kısa sayılmayacak bir dönemde “çağdaşlı­ğın” siyasal gereklerinden olan “halk hakimiyetini” inşayı niçin gerçekleş­tirmemiştir&#8217;?” Bu soruya cevap olabilecek mahiyette açıklamalar oldukça çoktur. Ancak en yaygın cevap; örneğini Taner Kışlalı’da bulduğumuz açıklamadır: “Kemalist tek partinin görevi, toplumu çoğulcu bir demokra­siye hazırlamaktı. Tek partili sistem, olayların zorlamasıyla doğmuş, ama sürekli değil, sadece bir geçiş dönemi için öngörülmüştü”(<sup>139)</sup>.</p>
<p>Demokrasiye geçmeyip otoriter bir sitemi ikame etmenin gerekçelerini ifade eden ve ayrıntıya varan açıklamalardan birisi ise şöyledir: “<em>Rejimin gerçekten de­mokratik olması&#8230; kolaylıkla sağlanamaz. Demokrasinin oluşması, için de demokratik rejimin süreksiz olarak işleyebileceği bir sosyal yatağın oluş-masına bağlıdır. Bu yatağın temel unsuru da yerleşmiş vatandaşlarca benimsenmiş,içe girilmiş bir &#8221;demokrasi kültürünün&#8221;oluşmasıdır.Bu kültür ise kısa zaman içersinde oluşmaz.Bugünkü ve gelecek Cumhuriyet nesille­</em>rinin <em>başta gelen görevi söz konusu demokrasi kültürünü oluşturmak ve bu­nun yerleşmesi için çalışmaktır. İnsanlarımızın zihniyetlerinde zorunlu de­ğişikliğin meydana gelmesi ve sosyal düzen içerisinde özgürlüğün, temel hak ve hürriyetlere sahip olarak yaşamanın vazgeçilmez bir sosyal değer olduğunun ruhlarda yerleşmesidir; insanların demokratik düzen dışı çare­leri, gerçek çözüm yolu olarak telakki etmemek gereğine inanılmalıdır</em>”(140)</p>
<p>Şevket Süreyya’nın konuyla ilgili açıklamaları ise biraz daha farklı bir merkezde ve ilginç sayılabilecek niteliktedir: “<em>Türkiye’nin o ilkel, o çağ­dışı yapısı, bütün hayat cepheleriyle, hızla ve topyekûn değişmeliydi. Bu ise, kendi üstünlüğünü, asırlardan beri, hemen bütün dünyanın kanlı ve vahşi sömürülüşü pahasına yaratmış ve dünya kaynaklan üzerine oturmuş Batı ülkelerinin, artık Batı’da bile çatışmalar veren usulleri ile başarılamazdı. Batı’da hürriyet, hemen bütün dünyanın, yani bütün sömürge ve yan sö­mürgelerin hürriyetsizliği pahasına yaşıyordu. Dünya asırlardan beri Batı için çalışmıştı. Halbuki kol gücünden ve alın terinden başka sermayesi bu­lunmayan Türkiye&#8217;nin, kendini bir Batı hürriyeti sarhoşluğu içinde bir Ba­tı demokrasisinin hayaline kaptırması, ancak bir aldanışla neticelenebilirdi. Onun için, bu ülkenin kımıldaması, zeminin tesviyesi ve bu tesviye edil­miş zemin üstünde, içeride milli hakimiyete dayanan, dışarıya karşı siyase- ten hür ve iktisaden istiklâl esasını güden, ileri bir nizam kurabilmesi için, olağanüstü kanunlara, olağanüstü müdahalelere ve düzenlemelere yönel­mek ihtiyacı vardı. Bu olağanüstü müdahale ve düzenlemeler ise, disiplin ve müdahale nizamı demekti&#8230;. Hülasa o günlerde Yeni Türkiye&#8217;nin çok parti­ye değil tek ve kudretli bir iradeye ve bu iradenin, halka rağmen fakat halk için şefliğine ihtiyacı vardı. Bu şef, ancak Gazi Mustafa Kemal olabilir­di.&#8217;</em>&#8216;(141)</p>
<p>Verdiğimiz örneklerden de anlaşıldığı üzere, konu dahilindeki açık­lamalar dikkate alındığında 1923-1945 döneminin <em>“vesayet rejimi</em>” ola­rak tanımlandığı görülür. Buna göre; tek-parti dönemini “<em>vesayet reji­mi</em>”, dönemin Cumhuriyet Halk Partisi’ni “<em>vesayet partisi</em>” ve dönemin ideolojisi olan Kemalizm de <em>“vesayet ideolojisi”</em> dir. Vesayet terimi bura­da rejimin, partinin ve ideolojinin sürekli ve kalıcı bir otoriterlik peşin­de olmayıp, aksine, toplumu, modernleşme kuramında anlaşıldığı tür­den (Batı tipi) demokrasiye hazırlamayı amaçladıkları fikrini içermekte­dir(<sup>142)</sup>. Yani, buna göre, demokrasi sürecine geçilememesi, planlanan bir durum değil, şartların zorlamasıyla istenilmeden de olsa gerçekleştirilen bir süreç olduğu ifade edilmiş olmaktadır. Hedefleneni gerçekleştirmeyi engelleyen zorlayıcı şartlar ise, öncelikle, halkın bilinçsiz olmasıdır.</p>
<p>Bu resmi söylemi destekleyen kanaate göre: Demokrasi kültürüne yabancı olan halk, eğer demokratik idare kurulmuş olsaydı, bu sistemi hazmedemeyecek ve idareyi yine otoriter bir sisteme dönüştürecekti. Bu bağ­lamda Toktamış Ateş’in kanaati şudur; “O <em>günlerde günümüz anlamında çağdaş bir referandum yapılsa, padişaha bağlı kitlelerin geniş boyutlara ulaşabileceğini tahmin edebiliriz. Zaten 1924-25 Terakkiperver Cumhuri­yet Fırkası ve 1930 Serbest Fırka deneyimleri bu görüşü doğrular. Bir ör­güt olanağı doğduğu anda tepkiler dile gelmiştir. Ancak bu kitleler örgüt olanağını uzun süre bulamayacaklardır. Ve çok önemli bir husus olarak cumhuriyet kendi kadrolarını-vatandaşlarını yetiştirmek için uzun bir za­man bulacaktır</em>”(<sup>143)</sup>. Yani, açıklamaları doğru kabul edersek, söz konusu nedenle devrimci kadrolar demokrasiyi, halkın demokrasi kültürünü öğrenip bu konuda yetişmesine kadar geçici olarak ellerinde tutup, za­rarlı ellere geçmemesi için emanetlerine almışlardır. Fakat ne var ki bu görüşten hareketle, demokrasiyi emanetlerine alarak koruyan ve zama­nı gelince halka devredecek olanların, halk adına korktukları “<em>totaliter</em>” idare tarzını kendilerinin oluşturmasını(<sup>144)</sup> ve demokrasinin gereği olan muhalefet partisinin kurulmasına ancak iç ve dış şartların zorlamasıyla istemeye istemeye razı olduklarını açıklamak makul bir tarzda mümkün olamamaktadır(<sup>145)</sup>. Bu da “<em>vesayet</em>” kavramı bağlamında yapılan bütün açıklamaların tamamıyla sübjektif nitelikli savunmalar olmaktan başka bir anlama gelmediğini göstermektedir.</p>
<p>Demokrasinin hedeflenmiş olmasına rağmen vesayet sistemi ikame etmenin gerekçesi olarak dile getirilen ikinci görüş ise, fazla yaygın ol­mamakla birlikte, günün şartlarıyla daha uyumlu görünmektedir. Buna göre; “ <em>Türkiye de Avrupa’yı kasıp kavuran anti demokratik fırtınadan na­sibini almıştır&#8221;(<sup>146)</sup>.</em> Bu etkilenmenin ise bir çok yönden gerçekleştiğini ve İtalya, Almanya, Rusya’daki totaliter sistemin, dönemin Türkiye’sinde gerek İdarî kesimde ve gerekse aydın kesiminde övgülere konu edilip, beğenildiğini ve model olarak alınmaya çalışıldığı bilgilerimiz dahilin­dedir. Bu durumda anlaşılan odur ki, ortada demokrasiye geçmek gibi bir düşünce ve niyet yoktur. Bundan dolayıdır ki, sonuçta birçok bilim adamı veya siyasetçi tarafından dile getirilen eleştirel görüşlere hak ve­recek bir sistem inşa edilmiş, ülke onlarca yıl bu sistemle yeniden inşa edilmeye çalışılmıştır. Konu dahilinde Karatepe’nin tespiti şöyledir: <em>“Cumhuriyetin ilanıyla kişiye bağlı iktidar sona ermeyip sadece isim değiştirdi. Padişahın yerini alan şefler en az padişahlar kadar kendi kişilikleri­nin önemini vurguladılar. Tek partili dönem boyunca, “şeflerin emir ve di­rektifleri, anayasanın ve tüm yasaların üzerinde görüldü. Şeflerin,</em> ülkenin <em>kaderini tek başına ellerinde tutan</em>, <em>sınırsız yetkilerle donatılmış,</em> üstün ki<em>şilikler olduğu kabul edilmişti</em>”(<sup>147)</sup>. Fakat bu tespitin sadece günümüzün bir akademisyenine ait olduğu zannedilmemelidir. Bizzat otoriter döne­min bir siyasetçisinin de benzer tanımlama ve açıklama yaptığını tespit ediyoruz: <em>“Türk Milleti padişahları, Allah&#8217;tan başka kimsenin kulu olma­mak için uğurlamıştır. Halkımız</em>, <em>Padişahların mülkü olan toprakları, yal­nız kendinin hakim olduğu mesut bir vatan yapmak davasındadır. Bunun içindir ki her Türk, vatandaş; her vatandaş ise padişah olmak için demok­rasi mücadelesine gönül vermiştir. Tekrar kulun kulu olacak idiyse bütün bu macera niye</em>?”(<sup>148)</sup></p>
<p>Ahmet Cemil Ertunç &#8211; Cumhuriyetin Tarihi,syf;247-293</p>
<p><strong>1.Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="AvInPWLjxC"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/">Tek Parti Dönemi -1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Tek Parti Dönemi -1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-1/embed/#?secret=XJYmqXfDm1#?secret=AvInPWLjxC" data-secret="AvInPWLjxC" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><strong>DİPNOTLAR</strong><br />
<strong>1.</strong> Çetin Yetkin, 1930-1946 arası Tek Parti Dönemi ile 1923-1930 arası dönem arasındaki farkı, “herşeyden önce 1930 öncesi dönemde ne “Devletçilik”, ne si­yasal bir sistem olarak “tek parti” ve ne de “milli şef’ kurumlarının izlerine rastlayamayız.&#8221; diyerek açıklar (Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s.17).</p>
<p>Bizzat dönemin önde gelen isimlerine ve hatta CHPlilerine göre Tek Parti dö­neminin genel niteliği “Totaliter” yapılı olmasıdır. Örnek olarak bkz: Irmak, “Avrupa Savaşının Bitmesi ve Memleketimiz”, s.3; Ağaoğlu, îki Parti Arasında­ki Farklar, s. 22; Nadi, Perde Aralığından, s. 178; Ayrıca bkz: Burçak, Demokra­siye Geçiş, s. 41,42</p>
<p>Fahir Giritlioglu, Mustafa Kemal’in uotoritesi azami hadde ulaşmasına rağmen; hukuki anlamda kendisine diktatör dedirtme”diğini belirtirken (Giritlioglu, Türk Siyasi Hayatında Cumhuriyet Halk Patisinin Mevkii, s. 57), Bület Daver ise, dö­nemin uygulamada “otoriter hatta diktatoryal bir yönetim olduğunu”, Mustafa Kemal’in komünist ve faşist diktatörlüğü reddetmekle birlikte kendine has bir otoriter rejim (cumhuriyetçi diktatörlük) uygulamaya çalıştığını ileri sürer (Daver, “Atatürk ve Sosyopolitik Sistem Görüşü”, s. 253,354). Munci Kapani Atatürk dönemindeki idarenin otoriter olduğunu, fakat diktatörlük olmadığını belirtir (Kapani, Kamu Hürriyetleri, s. 104). Kinross’a göre, Mustafa Kemal hal­kın desteği ile milli Mücadeleyi kazandıktan sonra muhaliflerini ortadan kal­dırmış ve sonra diktatörlüğe kaymıştır.</p>
<p>Kinross, Mustafa Kemal’in diktatörlüğe kayma sebebi olarak da, halktan çekinmesini ifade eder. Kinross bu aşamada bir orijinal durum olarak, Mustafa Kemal’in diktatör olarak iktidarı ele geçir­mediğini, iktidarı ele geçirdikten sonra diktatörleştiğini söyler (Kinross, Ata­türk, s. 657). Philips Price ise Mustafa Kemal’in zamanla “tiranlaştığını” bunu ise Takrir-i Sükûn Kanunu sonrasında gerçekleştirdiğini belirtikten sonra bu­nun ise halkın gidişatını doğru bir çizgiye” oturtmak için bir süreliğine de ol­sa gerekli olabileceğini, ancak şahsi öç alma hareketlerine girişmenin yanlış ol­duğunu belirtir (Price, History of Turkey, s. 134). R.D. Robinson, Mustafa Kemal in modern totaliter bir yapıya sahip olmamasına karşın, siyasi alanda bir diktatör özelliği arz ettiğini belirtir (Robinson, The First Turkish Republic, s. 87,88). H. N. Howard ise, kültürel, dini ve yasal reformların gelişerek devam ettiği bir aşamada, 1925 yılından itibaren, Türkiye’de Mustafa Kemal’in “demir yumruğu altında” bir diktatörlük görünü arzettigini belirtir (Howard, The Par­tition of Turkey, s. 336). Glasneck ise Türkiye’de inşa edilen otoriter yapının esasında Mustafa Kemal’in kendisinin değil, çevresindeki liderler grubunun uygulamalarıyla inşa edildiğini belirtir (Glasneck, Kemal Atatürk ve Çağdaş Dü­şünce, s. 227). Klaus Kreiser, Mustaf Kemal’in Türkiye için Batı’daki Doğu ima­jını sildiğini, onun çağdaş diktatörler arasında yer aldığını, ancak kendisine has bir kişiliğe sahip olduğunu belirtir (Kreiser, “Modern Avrupa Tarihi İçinde Atatürk”, s. 534,536).</p>
<p>Tüm bu tespitleri, gerekçeleriyle açıklaması açısından, Bülent Tanör “gerçek şu ki, Kemalist rejim demokratik değil, otoriter karakterdeydi” tespitinde bulunduk­tan sonra, bu tespitinin gerekçelerini şöyle açıklar: “Tek Partili sistem bu yön­de karşımıza çıkan ilk önemli olgudur&#8230; Parti-devlet kaynaşması, özellikle 1935 sonrasının tipik özelliklerindendir&#8230; Şeflik sistemi de rejimin otoriter ni­teliğinin bir göstergesidir&#8230; Lider, partiye ve TBMM’ne de hakim olduğundan, hükümet gerçekte yasama meclisinden çok Şefe bağlı ve ona karşı sorumlu­dur&#8230; Tek partili meclis, parti yönetiminin ve başkanının otoritesi altında çalı­şan, disiplinli ve uyumlu bir kuruldur. TBMM aslında CHP meclis grubu de­mektir. Bu kurulun esas işlevi de, hükümetin ve gerisindeki liderin kararlarını onaylamaktır&#8230; yargı organı da gerçek anlamda bağımsız ve güvenceli değildir (özellikle İstiklâl ve sıkıyönetim mahkemeleri). İdari yargının yürütme ve ida­re üzerinde etkili bir denetiminden söz edilemez. Anayasa yargısı zaten yoktur. Bu nedenlerle, yargının ayrı ve dengeleyici bir güç olması söz konusu değildir; esas işlevi rejimi ve inkılapları korumaktır. Hak ve özgürlükler dünyasında da rejimin otoriterliği kolayca yakalanabilir. Kişi özgürlüğü ve kişi güvenliği, po­lis ve sıkıyönetim uygulamalarından. Sıkıyönetim ve İstiklâl Mahkemelerinde zarar görmüştür. İskan Kanunları ile (1934,1935) düşünce suçlan (TCK ve Hıyanet-i Vataniye Kanunu), dinsel özgürlüklere müdahaleler (hac izni veril­memesi, dinsel konularda yayın engellemeleri vb.) sendika ve grev yasaklan, basın suçlan ve cezalan (“memleketin umumi siyasetine dokunacak&#8221; yayın ya­sağı (1931 Matbuat Kanunu), demek ve parti kurmanın fiilen (1938 öncesi) “izin sistemi”ne bağlanması, toplantı ve gösteri yasakları, hak ve özgürlüklerin durumu hakkında yeterli bilgi verir. Sosyo-kültürel yaşam denetim ve gözetim altındadır. Basın dünyası sansür, otosansür, kapatma ve mahkumiyet çitleriyle çevrilidir. Sivil toplum canlılığının odaklan sayılan demek faaliyetleri kısıtlı­dır&#8230; Sosyal sorun (emek-sermaye ilişkileri) karşısında aldığı tavır açısından da rejim otoriter ve muhafazakârdı. Toplumun sınıflardan değil, meslek gruplarından oluştuğunu varsayıyor, sınıf örgütlenmesini ve mücadelesini bastırıyor, meslek grupları arasında çıkar birliğini veri kabul ediyordu. Bu gerekçeyledir ki emeğin bağımsız ve sendikal örgütlenmesi mümkün değildi&#8221; (Tanör, Kuru­luş Üzerine 10 Konferans, s. 169-173).</p>
<p><strong>4</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 4 Kanunuevvel 1930</p>
<p><strong>5</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 11 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>6</strong>.Vakit, 14 Temmuz 1931</p>
<p><strong>7</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 19 Kanunuevvel 1930</p>
<p><strong>8.</strong>Vakit, 22 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>9.</strong>Vakti, 13 Nisan 1931</p>
<p><strong>10</strong>.Cumhuriyet, 28 Mart 1931</p>
<p><strong>11</strong>. Vakit, 21 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>12</strong>.Cumhuriyet, 18 Nisan 1931</p>
<p><strong>13</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 29 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>14</strong>.Hakimiyet-i Milliye, 7 Kânunuevvel 1930</p>
<p><strong>15</strong>.Atay, Yeni Rusya, s. 172</p>
<p><strong>16</strong>. Hakimiyet-i Milliye, 19 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>17</strong>. Atay, Yeni Rusya, s. 170,172</p>
<p><strong>18</strong>. Atay, Moskova-Roma, s. 108,109</p>
<p><strong>19.</strong>Cumhuriyet, 3 Teşrinisani 1931</p>
<p><strong>20.</strong>Cumhuriyet, 22 Mayıs 1932</p>
<p><strong>21</strong>. Cumhuriyet, 3 Haziran 1932</p>
<p><strong>22</strong>. Cumhuriyet, 8 Mayıs 1932</p>
<p><strong>23</strong>. Cumhuriyet, 26 Nisan 1932</p>
<p><strong>24</strong>. Ülkü, C.l, Sayı 3, Nisan 1933, s.241,242</p>
<p><strong>25</strong>. Kazım, Paşalar Kavgası, s. 169;<br />
Kendisi de Cumhuriyetin ilk yıllarında ordu mensubu olan N. Nazif&#8217;in konuy­la ilgili tespitleri şöyledir: “Bütün İttihatçılık devri “Niyaziler, Enverler yaşa­sın!&#8230;” yaygarası içinde geçmişti&#8230; İstiklâl savaşında ve Cumhuriyetin ilk mer­halesinde de böyle oldu. Halka bir Mustafa Kemal duyuruldu&#8230; Bir de İsmet, bir<br />
de Çakmak&#8230; İlk ağızda biraz adlan geçmiş olan Kâzım Karabekir, Rauf, Refet gibiler ne yapıldı, yapıldı unutturuldu&#8230; Başka memleketlerde olsa heykelleri dikilip operaları oynanacak nice halk kahramanlarının hepsi halka meçhul kal­dı. Birinci Meclis’in bütün fedakâr şöhretleri zabıt ceridelerine gömüldü. Hal­buki bir Kâzım Karabekir istemeseydi, Mustafa Kemal Erzurum’da kalamazdı ve Dursunzâde Cevad adlı bir genç istemeseydi Erzurum Kongresine giremez­di meselâ&#8230; Bir Kâzım Özalp az işler mi başarmıştır?&#8230; Kim biliyor? Üç-beş ki­şi&#8230; Söylenince kim inanıyor? Hiç kimse&#8230; Bir Fuad Cebesoy Paşa’nın, Fahretin Paşa’nın kaç okula resmi konmuştur? Hiç bir okula&#8230; Sivas Valisi Reşit Paşa is­temeseydi, Sivas Kongresini pekâlâ dağıtabilirdi. Mustafa Kemal ordu kuman­danlığından istifa etmemiş olsaydı dahi gene valinin izni olmadan bir okul bi­nasına yerleşebilir miydi? Ve vali, o beş-on kişilik toplantıyı azametli bir tehdit halinde merkeze aksettirmeseydi de hakikati bildirseydi. Sivas kongresi ve ora­da seçildiği duyurulan heyet-i temsiliye bir milli kudret halini alabilir miydi? Alamazdı tabi&#8230; Ama kim biliyor bunu? Üç-beş kişi. Söylenince kim inanıyor? Hiç kimse.” (Tepedelenlioglu, Ordu ve Politika, s. 328, 329).</p>
<p><strong>26</strong>. Aydemir, İkinci Adam, C.II, s.51</p>
<p><strong>27</strong>. Nadi, Perde Aralığından, s. 15</p>
<p><strong>28</strong>.Peker, İnkılap Dersleri, s. 63,64</p>
<p><strong>29.</strong>Ülman, “Alman Nasyonal Sosyalist Partisi”, s. 162</p>
<p><strong>30</strong>.Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 250, 251</p>
<p><strong>31.</strong>Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 184;<br />
İnönü döneminde CHP Genel Sekreterliği görevini üstlenmiş olan Memduh Şevket Esendal, “şer sisteminin anayasayla ilgisini şöyle açıklar; “Bazı memle­ketlerin Anayasası yazılmış, bazılarınki ise yazılmamıştır. Türkiye’ye gelince, bizim iki anayasamız vardır. Bunlardan yazılmış olanı, Teşkilatı Esasiye Kanunu&#8217;dur [1924 Anayasası], Yazılmamış olanı ise şimdiki fiili durumumuz yani ‘şef sistemi&#8221; dır. Bu sistem kuvvetini CHP’den alır” (Akandere. Milli Şef Devri,32</p>
<p><strong>32</strong>.Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 173</p>
<p><strong>33</strong>.Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 167, 168; Ünal, Türkiye’de Demokrasi’nin Doğuşu,s.171</p>
<p><strong>34</strong>.Friedrich, Totaliter Diktatörlük ve Otokrasi, s.27,29;<br />
Cahit Tanyol, Mustafa Kemal in zamanla bir inanç konusu haline getirildiğini açıklarken, C. Friedrich- Z. Brzesmskı’nin görüşlerinin pratiğe yansımış halini ifade ediyor gibidir: &#8220;Washington Irwing’in, Shakespeare hakkında bir sözü var, onu bir İtalyan azize benzeterek “Tapınanları türbesine o kadar çok mum getirmişlerdir ki, dumandan tanınmaz hale gelmiş put&#8230;&#8221;der. Bu söz Atatürk için de söylenebilir&#8230; Çünkü bir azizin türbesine getirilen mumlar, azizle hay­ranları arasında özel ve içten bir bağlantı kurar. Halbuki Mustafa Kemal’in çev­resinde yaratılan &#8220;tabu” katılaşmış, karanlık bir duvar gibi onunla Türk toplumunu birbirinden ayırmıştır.” (Tanyol, Atatürk ve Halkçılık, s. 28) Cahit Tanyol’un belirttiği “tabulaştırmanın ise daha Mustafa Kemal sağken başlatıldığı­nın önemli bir delili ve örneği olarak 1938 yılında yayınlanan ve öğrencilerin Atatürk hakkındaki şiir ve makalelerini toplayan kitaptaki bir iki cümleyi dik­kate alabiliriz: “Ey Türkün yaratıcısı&#8230; Ey büyük Ata! Ey Tanrı’nın oğlu! On ye­di milyon yetiştirdiğin, yokken var ettiğin Türk gençliği senin yurdum için her zaman canını vermeye hazırdır.”, “Tanrı sözüne benzer bir sihir var sesinde; Onları dinledikte işte kurtulduk Atam!” (Cumhuriyet Halk Partisi, Şeref Kita­bı XV, s. 17,28)</p>
<p><strong>35</strong>. “İnkılâpçı Terbiye”, Vakit, 28 Teşrinisani 1930</p>
<p><strong>36</strong>.Yarın, 24.25 eylül 1930</p>
<p><strong>37</strong>. Yarın, 16 ekim 1930</p>
<p><strong>38.</strong>Peker, “Disiplinli Hürriyet”, s.179</p>
<p><strong>39.</strong>Ülkü C. 7, S 39, Mayıs 1936, s. 161,162</p>
<p><strong>40</strong>.Bozkurt, Atatürk İhtilâli, s. 137</p>
<p><strong>41</strong>.Özer, Mukayeseli Hukuku Esasiye Dersleri, s. 309</p>
<p><strong>42</strong>. Parla, Türkiye’nin Siyasal Rejimi, s. 146, 147</p>
<p><strong>43</strong>.Arcayürek, Demokrasinin İlk Yılları, s.28-30.</p>
<p><strong>44</strong>.Hüseyin Cahit Yalçın, “Milli Şef İnönü , Tanin, 11 ikinci teşrin 1943</p>
<p><strong>45</strong>.Falih Rıfkı Atay, “Milli Şef”, Ulus, 11 Son teşrin, 1941.</p>
<p><strong>46</strong>. Nadir Nadi, “Onu Dinlerken”, Cumhuriyet, 30 Mayıs 1939</p>
<p><strong>47</strong>.Abidin Daver, “İlham, Feyiz ve Ders Alınacak Bir Nutuk&#8221;, Cumhuriyet, 3 ikinciteşrin 1944</p>
<p><strong>48</strong>.R. Şemsettin Sirer, “Unutulmaz Bir Yolculuk”, Ülkü, 1 Haziran 1942,</p>
<p><strong>49</strong>. Akandere, Milli Şef Dönemi, s. 56</p>
<p><strong>50.</strong>Akandere, Milli Şef Dönemi, s. 56</p>
<p><strong>51.</strong>Nadir Nadi, İnönü’nün “Değişmez Milli Şef’ ilan edilme nedeniyle ilgili olarak şu açıklamayı yapar: “O yıllarda totaliter yönetim modası salgın halde idi. Al­manya, İtalya, Rusya, Japonya gibi dev memleketlerin yanı sıra iberik yarıma­dasında Orta Doğu’da ve Balkanlarda irili ufaklı bir para-faşist rejim kurulmuş­tu. Ufukta belirmeye başlayan savaş bulutlan milletleri koyun sürüleri halinde birer çoban etrafında toplanmaya zorluyordu- (Nadi, Perde Aralığından, s.306</p>
<p><strong>52</strong>. Goloğlu, Milli Şef Dönemi, s.6 ^</p>
<p><strong>53</strong>. Kunter, “Milli Şefimizin Gençliğe öğütleri”, s. 13 1&#8243; J</p>
<p><strong>54</strong>. Sirer, “Unutulmaz Bir Yolculuk”, s.9 II j</p>
<p><strong>55</strong>. Tecer, “Halkevleri Yıldönümünde”, s. 1 L&#8217; 1</p>
<p><strong>56</strong>. Sirer, “Unutulmaz Bir Yolculuk”, s.7 I 1</p>
<p><strong>57</strong>. Tecer, “Dünden Bugüne”, s. 19</p>
<p><strong>58</strong>.“Cumhurreisimiz İnönü”, Ülkü, S. 36, 16 Mart 1943, s.l</p>
<p><strong>59</strong>.“Ondokuzuncu Yıla Başlarken”, Ülkü, S. 3, 1 İkinciteşrin 1941, s.l;<br />
Tüm bu ifadelerde yer alan düşüncelerin uygulamadaki biçimi ise şudur:<br />
“Sene 1945. [İnönü] elinde mutlak kudreti tutan bir diktatör&#8230; Diktatör bir ge­cekondu diktatörü değil, kuvveti herkes tarafından bilinen bir ordu gözünün içine bakıyor” (Metin Toker, “Bugünkü Vazifemiz”, Akis, s. 301, 30 Mayıs 1960).</p>
<p>İnönü Dönemini, bir gazeteci olarak yaşayan Cüneyt Arcayürek’in o günlere ilişkin bir tespiti şudur: “Kente inişinden önce önlemler alınır, Atatürk Bulva­rı boyunca polisler dizilirdi. İnönü’nün yaklaşmakta olduğunu, motosikletlerin gürültüleri iletirdi. Bir dizi polish motosiklet ardından İnönü’nün otomobili, sonra yine motosikletler&#8230;” (Arcayürek, Demokrasinin İlk Yıllan, s. 29)</p>
<p>Yakup Kadri’ye göre; İnönü’nün ikamet ettiği Çankaya erişilmez, sarp, yalçın bir dağ, bir Kaf dağı, bir Himalaya idi. İnönü ise Himalaya’da oturan bir “Dalaylama” idi (Karaosmanoğlu, Politika’da 45 Yıl, s. 142).</p>
<p>Nimet Arzık ise, İnönü’yü yedi yüz yıllık Osmanlı bürokrasisinin bir sembolü olarak nitelemiş, onu halkı birbirine kırdırarak hüküm süren son Osmanlı “pa­dişahı” olarak nitelemiştir (Arzık, Bitmeyen Kavga: İsmet İnönü, s. 8).</p>
<p><strong>60</strong>. Aydemir, İkinci Adam, C.II, s. 51,52</p>
<p><strong>61</strong>. Ahmad, Modem Türkiye&#8217;nin Oluşumu, s.94</p>
<p><strong>62</strong>. Ahmad, Modem Türkiye’nin Oluşumu, s.94; Ayrıca bkz: Burçak, Demokrasiye Geçiş, s. 13</p>
<p><strong>63</strong>.Kaya, “Halkevlerinin 5. Açılış Yıldönümündeki Söylevi”, s.4</p>
<p><strong>64</strong>. Nadi, “CHP Kurultayı”, Cumhuriyet, 26 Birincikanun 1938</p>
<p><strong>65.</strong>Ülkü, C.13, S. 74, Nisan 1939, s.99</p>
<p><strong>66.</strong>Ülkü, c.13, S. 76, Haziran 1939, s.VII</p>
<p><strong>67</strong>.Cumhuriyet, 19 Teşrinievvel 1931</p>
<p><strong>68.</strong>Cumhuriyet, 25 Mart 1931</p>
<p><strong>69.</strong>Ülkü, C.5, S. 28, Haziran 1935, s.46 I</p>
<p><strong>70</strong>.Aron, Demokrasi ve Totalitarizm, s. 67</p>
<p><strong>71.</strong>Liriz, Totaliter ve Otoriter Rejimler, s. 25, 154</p>
<p><strong>72</strong>.Aron, Demokrasi ve Totalitarizm, s. 283, 284</p>
<p><strong>73</strong>.Köker, Modernleşme, Kemalizm ve Demokrasi, s. 54;<br />
Peter Berger, Totaliter rejimlerin “yirminci asrın gülünç bir olayı” olduğunu ve “gerek sağdaki, gerek soldaki totaliter sistemlerin, modernlikten kaynaklanan hoşnutsuzlukların aşın derecede kurumsallaştırılması önerisi ile ortaya çık­makta&#8221; olduğunu belirtir (Berger, Modernleşme ve Bilinç, s. 208). Elbette ki onun bu tespiti Batı toplumları için geçerli olabilir. Fakat Türkiye gibi modern­leşmemiş ve modernleşme ideali taşıyan ülkelerdeki totaliter eğilim ve uygulamaların Batının her şeyini taklit ederek modernleşme inancından veya yöneti­ci kadronun kişisel otoriter eğilimlerinden kaynaklandığını söylemek daha doğru olacaktır.</p>
<p><strong>74.</strong> Giritli, “Atatürkçülük İdeolojisi&#8221;, s. 19</p>
<p><strong>75</strong>.Bkz: Atay, Falif Rıfkı, “İnkılapçı Metodları&#8221;, Hakimiyct-i Milliye, 19 Kasım 1930.</p>
<p><strong>76</strong>. Vahit, 25 Man 1931; Cumhuriyet, 25 Mart 1931</p>
<p><strong>77</strong>..Akyüz, “Türk Ocağı&#8221;, s. 202, 203</p>
<p><strong>78</strong>. Tanrıöver, “Türk Ocağı&#8221; s.199, 200</p>
<p><strong>79</strong>. Tanrıöver, Dağ Yolu, C.I, s.32</p>
<p><strong>80</strong>. Tanrıöver, Dağ Yolu, C.I, s.34</p>
<p><strong>81</strong>. Tanrıöver. Dağ Yolu, C.I, s.33</p>
<p><strong>82</strong>.Tanrıöver, Dağ Yolu, C.ll, s.78,79</p>
<p><strong>83</strong>.Tanrıöver, “Türk Ocağı Beyannâmesi”, s.19,20</p>
<p><strong>84.</strong>Akşam, 11 Eylül 1930</p>
<p><strong>85</strong>. “Türk Ocağının Tarihçesi ve iftiralara Karşı Hamdullah Suphi’nin Konuşması&#8221;, Türk Yurdu Dergisi, Birincikanun 1930, S. 26-230, s.22</p>
<p><strong>86</strong>. Karaer, Turk Ocakları, s. 41</p>
<p><strong>87</strong>. Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 63</p>
<p><strong>88</strong>.Vahit, 21 Nisan 1931</p>
<p><strong>89</strong>.Akşam, 3 Mayıs 1925</p>
<p><strong>90</strong>. Keyder, Türkiye&#8217;de Devlet ve Sınıflar, s. 137</p>
<p><strong>91</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, 9. Dönem 1. Toplantı, 109 birleşim 2. oturum C.9, s.612</p>
<p><strong>92</strong>. TBMM Zabıt Ceridesi, 9. Dönem 1. Toplantı, 109 birleşim 2. oturum C..9, s 613</p>
<p><strong>93</strong>. Son Posta, 11 Mayıs 1935</p>
<p><strong>94.</strong>Cumhuriyet, 26 Nisan 1935</p>
<p><strong>95</strong>. “Arsıulusal Kadınlar Birliği Kongresi Dolayısı ile Kadın”, Cumhuriyet, 20 Nisan 1935</p>
<p><strong>96</strong>. Bkz: Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s. 83</p>
<p><strong>97</strong>. Cumhuriyet, 14 Teşrinievvel 1935</p>
<p><strong>98</strong>. Kabacalı, Türk Basınında Demokrasi, s. 153</p>
<p><strong>99</strong>. Keyder, Türkiye’de Devlet ve Sınıflar, s. 137</p>
<p><strong>100</strong>. Ahmad, Modern Türkiye’nin Oluşumu, s 142</p>
<p><strong>101.</strong>Bu ifadeler İçişleri bakanı Şükrü Kaya’ya aittir.</p>
<p><strong>102</strong>.1934 yılı Matbuat Almanagı’nda çıkan “Gazete” başlıklı yazı</p>
<p><strong>103</strong>. Sertel, Hatırladıklarım, s. 213, 214</p>
<p><strong>104</strong>. Evsal, Gazeteciler Cemiyeti ve 40 Yıl, s. 64</p>
<p><strong>105</strong>.Toker, Tek Partiden Çok Partiye, s. 27, 28</p>
<p><strong>106</strong>.Nadi, Perde Aralığından, s. 101</p>
<p><strong>107.</strong>Bkz: Sertel, Roman Gibi, s. 264-267, 270.271</p>
<p><strong>108</strong>.Kabacalı, Basın Sansürü, s. 312; Güvenir, 2. Dünya Savaşında Türk Basını, 82.83</p>
<p><strong>109</strong>.Kabacalı, Basın Sansürü, s. 312; Güvenir, 2. Dünya Savaşında Türk Basını, 93.94</p>
<p><strong>110</strong>. Nadi, Perde Aralığından, s.40</p>
<p><strong>111</strong>. Widmann, Atatürk Üniversite Reformu, s. 31</p>
<p><strong>112</strong>. Cumhuriyet, 28 Ağustos 1932</p>
<p><strong>113</strong>. Cumhuriyet, 28 Ağustos 1932</p>
<p><strong>114.</strong>Kadro, C.I, S. 8, Ağustos 1932</p>
<p><strong>115</strong>. Haktmiyet-i Milliye, 2 Temmuz 1932</p>
<p><strong>116</strong>.Kadro, S. 18, Haziran 1933, s.25</p>
<p><strong>117</strong>.Kadro, C.2, S. 14, Şubat 1933, s.5-11</p>
<p><strong>118</strong>.Kadro, C.2, S. 15, Mayıs 1933, s. 15</p>
<p><strong>119</strong>. Kadro, C..2, S. 17 Mayıs 1933, s. 16</p>
<p><strong>120</strong>.Mustafa Şekip(Tunç), “Kadro’ya Açık Mektup”, Yeni Türk Mecmuası, N0- i Teşrinievvel 1932, s.74</p>
<p><strong>121</strong>. Raporun tam metni için bkz: Hirsch, Dünya Üniversiteleri ve Türkiye’de Üniver­sitelerin Gelişmesi, C.I, s 229-295</p>
<p><strong>122</strong>. Yetkin, Tek Parti Yönetimi, s.72-75</p>
<p><strong>123</strong>. “1931 yılı sonbaharında bir gece Dolmabahçe Sarayı’nda Mustafa Kemal Pa- şa’nın sofrasında, değişik misafirlerle yemek yiyor ve konuşuyorduk. Maarif Ve­kili Esat Bey de sofradaydı. Yapılan işleri anlatırken, “Kız öğrencilerin kısa etek, kısa çorap ve kısa kollu gömlek giymelerini uygun bulmadığını, daha kapalı gi­yinmelerini bir tamimle duyuracağını” söylüyordu. Sofrada bulunan Doktor Re­şit Galip Bey “Yanlış düşünüyorsunuz beyefendi, bu bir geriliktir, kadınlar artık eski durumda yaşayamazlar, inkılaplardan en mühimi kadınlara verilen haklar­dır, başka türlü batılılaşmakta olduğumuzu iddia edemeyiz.” diye Esat Bey’e karşı çok sert bir konuşma yaptı. Kemal Paşa sofrada vekilin zor duruma düş­mesinden hoşlanmadı, olayı kapatmak istedi, “Bu konuyu uzatmayalım burada kapatalım, kısa çorap giyip giymemek çok önemli değildir, sonra tartışırız” de­di. Reşit Galip “Af buyurunuz paşam, bu inkılap ve zihniyet meselesidir, müsa­ade buyurursanız fikrimizi söyleyelim” diye ısrar etti. “Hatta daha ileri giderek diyeceğim ki, sizin huzurunuzda bu sofrada inkılaptan zedeleyeceği icraattan bahsedilmesi küstahlıktır, hoş görülemez” dedi. Mustafa Kemal Paşa bu sert ko­nuşma karşısında Reşit Galip’e “Yorgun görünüyorsunuz, madem konuşmalar­da hoşunuza gitmiyor gidip istirahat edebilirsiniz” dedi. Reşit Galip aldırmadı, “Burası milletin sofrasıdır kovulmamalıyım, kendimi iyi hissediyorum, kalk­mam” diye cevaplandırdı. Mustafa Kemal Paşa işi uzatmak istemedi “O halde biz kalkalım masayı beyefendiye bırakalım” diyerek kalktı, sofrayı bıraktı ve he­men odasına çekildi. Biz de kalktık ve dağıldık&#8230; Birkaç ay sonra Doktor Reşit Galip Bey Maarif Vekilligi’ne getirildi ve üniversiteler reformu onun vekilliği sü­resinde gerçekleştirildi&#8221; (Özalp, Atatürk’ten Anılar, s. 48, 49).</p>
<p><strong>124</strong>.Widmann, Atatürk Üniversitesi Reformu, s.39</p>
<p><strong>125.</strong>Kadro, S. 20, Ağustos 1933, s.27.28</p>
<p><strong>126</strong>. Cumhuriyet, 11 Temmuz 1933.</p>
<p><strong>127</strong>. Ülkü, C. II, Birincikanun 1933, s.381</p>
<p><strong>128</strong>.Ülkü, C.H, sayı 7, Ağustos 1933, s.8</p>
<p><strong>129</strong>.Ülkü, c.I, sayı 5, Haziran 1933, s.353</p>
<p><strong>130.</strong>İnan, “Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesinin Kuruluşu Hazırlıkları Üzerine”</p>
<p><strong>131</strong>. “Otoritelerin seçimle belirlendiği modem sistemlerde, iktidan gasp yoluyla ele geçiren kişi, kendisini seçimle meşrulaştırmaya çalışmakta; ama bunu yapar­ken de seçmenlere, kendisini onaylamama olanağı bırakmamaktadır&#8230; Eskiden, güç darbesiyle iktidara gelen diktatör, kendini, dinsel takdisle ya da kral soyun­dan bir prensesle evlenmekle meşrulaştırmaktaydı. Bugün ise, referandum ya da güdümlü seçimlere başvurmaktadır” (Duverger, Siyaset Sosyolojisi, s, 217, 221).</p>
<p><strong>132.</strong>Cumhuriyet-demokrasi karşılaştırması ile ilgili bu bölümün hazırlanmasında büyük oranda Çaha’nın “Cumhuriyet ve Demokrasi&#8221; yansından yararlanılmış-</p>
<p><strong>133.</strong> Daha geniş değerlendirmeler için bkz: Heyek, Kanun, Yasama Faaliyeti ve öz- gürlük.</p>
<p><strong>134</strong>. Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 24</p>
<p><strong>134</strong>.Kapani, Politika Bilimine Giriş, s. 56; Akın, Kamu Hukuku, s. 93-97; Dâver, Si­yaset Bilimine Giriş, 184-186; Göze, Siyasal Düşünce Tarihi, s.212-215, 240- 243, 587-308; Akad, Çoğulcu Demokraside Siyasal İktidar ve Baskı Gruplan, s. 24-37</p>
<p><strong>135.</strong>Ersanlı, İktidar ve Tarih, s.91</p>
<p><strong>136</strong>.Mumcu, Siyasal Tarihe Giriş, s. 80; Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s.84; Gerçi Taner Kışlalı kitabının bir başka sayfasında “Atatürk için, Kemalizmin “cumhuriyetçilik” ilkesi ile “demokrasi” eş anlamlı idi.&#8221;(s., 18) demesine karşılık, ağırlıklı tercihi söz konusu dönemin demokrasi olmadığı noktasında düğümleniyor.</p>
<p><strong>137</strong>.Spitz, Antidemokratik Düşünce Şekilleri, s. 24</p>
<p><strong>138.</strong>Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 24</p>
<p><strong>140</strong>. Dönmezer, Toplumsal Değişme ve Atatürk İnkılapları, s. 24</p>
<p><strong>141</strong>.Aydemir, Tek Adam, C. III, s.209-211</p>
<p><strong>142</strong>.Köker, Modernleşme Kemalizm ve Demokrasi, s. 15;<br />
“Kemalist tek partinin görevi, toplumu çoğulcu bir demokrasiye hazırlamaktı. Tek partili sistem, olayların zorlamasıyla doğmuş, ama sürekli değil, sadece bir geçiş dönemi için öngörülmüştü” (Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 24);<br />
“Atatürk, çoğulcu bir demokratik rejimi nasıl kuracaktı? Bunu istiyordu, ama, ilk önce cumhuriyeti iyice yerleştirmek gerekiyordu. Gene de arada bir demok­rasi koşullarının gerçekleşmesi için çalışmıştır. Ömrü yetişse idi, ulusal ege­menlik, Cumhuriyetçilik ve biraz aşağıda inceleyeceğimiz layiklik ilkesini iyi­ce yerleştirdikten sonra gerçek demokrasiye geçecekti” (Mumcu, Atatürkçü­lükte Temel İlkeler”, s. 17).</p>
<p><strong>143</strong>.Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 149</p>
<p><strong>144</strong>.Ağaoglu, İki Parti Arasındaki Farklar, s. 22</p>
<p><strong>145</strong>.Bu konuda elbette ki bazı açıklama ve savunmalara rastlanıyor. Ancak ne var ki, bu savunmalar, söz konusu dönemdeki uygulamaların demokratik bir sis­teme yönelişin gerekleri olduğunu ifade etmekten ziyade, anti-demokratik ni­telikte oluşunu ifade eder tarzdadır. Bundan dolayı olmalı ki, tarihi gerçekler­le hiç bağdaşmayan açıklamalar anti-demokratik uygulamaları meşru bir zemi­ne oturtmaya çalışılmaktadır. Şu iki açıklama bunun sadece küçük ve sık rast­lanan örneklerindendir: “(Serbest Fırka hızla “karşı-devrimci” bir niteliğe kaydı. Ekonomik ve toplumsal görüş farkları arka plana itilirken, rejim sorunu ön plana çıktı. Fethi Okyar bile, konuşmalarında şapkanın “kâfirlik” olduğu­nu, “fesin ve şeriatın” geri gelmesi gerektiğini savunmaya başladı. Atatürk’ün bu olumsuz gelişimi gördüğü halde, müdahale etmemesi partiyi kapatma yolu­na gitmemesi önemlidir. Ama bu kez de Fethi Bey, başında Mustafa Kemal gi­bi bir ismin bulunduğu parti ile sert bir savaşıma girmekten ve giderek ülkede bir iç karışıklık çıkması olasılığından ürkmüş, partisini kendi elleriyle kapatma gereğini duymuştur.” (Kışlalı, Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi, s. 24). Buna Toktamış Ateş’ın açıklamaları ise şöyle: Ateş, ısrarla “Laik bir demokrasinin temeli,’’düşünme’’” ve ‘’düşündüklerini açıklama” özgûrlûğû.-(Ateş, laiklik, s. 135) olduğunu, ‘’Demokrasilerde herkes istediği gibî düşûnür ve ya yaşayacagını]&#8230; yaşamına bir tecavüz olmadığı sürece, kimse kimseye karışa­ma[yacagını]“( Ateş, Laiklik, s. 140) ve Cumhuriyetin ise “yönetim gücü“nün “halktan“ geldiği yönetim biçimlerine verilen genel isim“( Ateş, Cumhuriyet ve Laiklik, s. 9) olduğunu tekrar tekrar açıklamaktadır. Bu ise kuşku yok ki, anti­demokratik uygulamaları meşrulaştırma gayretlerini engellemektedir. Zaten Ateş’te bunu kabul eder: “Hiç kuşku yoktur ki; Türkiye Cumhuriyeti özgürlük­çü bir demokrasi değildi. Kimi yazarlarımız “Atatürk döneminde mükemmel bir demokrasi vardı“ gibisinden laflar ederler ama, bunun gerçek dışı olduğu çok açıktır.“( Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 188)</p>
<p><strong>146</strong>. Ateş, Biz Devrimi Çok Seviyoruz, s. 188“</p>
<p><strong>147</strong>.Karatepe, Darbeler, Anayasalar ve Modernleşme, s. 189</p>
<p><strong>148</strong>.Bekata, Birinci Cumhuriyet Biterken, s. 5</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/">Tek Parti Dönemi -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tek-parti-donemi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8216;Din Değil,Kavmiyet Fikri&#8217; Bu İdi Ömrünün Zikri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-degilkavmiyet-fikri-bu-idi-omrunun-zikri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-degilkavmiyet-fikri-bu-idi-omrunun-zikri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 18:10:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yakın Tarih]]></category>
		<category><![CDATA['Din Değil Kavmiyet Fikri' Bu İdi Ömrünün Zikri]]></category>
		<category><![CDATA[Hamdullah Suphi Tanrıöver]]></category>
		<category><![CDATA[Sadık Albayrak]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Ocakları]]></category>
		<category><![CDATA[Türkçülük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8323</guid>

					<description><![CDATA[<p>1918’lerde havaîmi şöyle anlatıyordu: &#8216;Altmış, yetmiş senelik tarihi olan eski bir ev içinde büyü­düm. Orda Hamid Bey&#8217;i, Şinasiyi, Ziya Paşâ’yı, Sezai Beyi, Kemal&#8217;i, hepsini okurduk. Fakat benim çocuk senelerimde bana memleketimin aşkını ve yüksek, asıl şeylerin sevgisini ve kuvvete, zulme karşı kafa tutmanın zevkini öğreten Kemal Bey oklu. Ruhumun üzerindeki en derin izleri ondan gelmiş­tir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-degilkavmiyet-fikri-bu-idi-omrunun-zikri/">‘Din Değil,Kavmiyet Fikri’ Bu İdi Ömrünün Zikri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/30094321_hamdullah.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-8329" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/30094321_hamdullah.jpg" alt="'Din Değil,Kavmiyet Fikri' Bu İdi Ömrünün Zikri" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/30094321_hamdullah.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/30094321_hamdullah-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></a></p>
<p>1918’lerde havaîmi şöyle anlatıyordu:</p>
<p>&#8216;Altmış, yetmiş senelik tarihi olan eski bir ev içinde büyü­düm. Orda Hamid Bey&#8217;i, Şinasiyi, Ziya Paşâ’yı, Sezai Beyi, Kemal&#8217;i, hepsini okurduk. Fakat benim çocuk senelerimde bana memleketimin aşkını ve yüksek, asıl şeylerin sevgisini ve kuvvete, zulme karşı kafa tutmanın zevkini öğreten Kemal Bey oklu. Ruhumun üzerindeki en derin izleri ondan gelmiş­tir. Aynı zamanda, şimdiki düşüncemizle, milli edebiyata var­mak için Tanzimat Edebiyatı, biraz dolambaçlı olsa bile, bir şehrâh açmıştır.” (Diyorlar ki, 1334 &#8211; Dersaadet, sh: 194)</p>
<p>Dedesi Samı Paşa, babası da ikinci Abdulhamidin Maarif Na­zırlarından Suphi Paşa&#8217;dır. Osmanlı cemiyeti içinde yetişmiş, halktan uzak konaklarda büyümüştür. Milliyet fikrini benimseyip müdafaa etmesine rağmen ruhu bütün Tanzimat yetiştirmelerinde olduğu gibi Batı hayranlığı ile doldurulmuş, kendi millî değerle­rinden çok yabancıların esiri bir düşünce takip etmiştir. Daima Leh ve Rus Edebiyatı gibi bir edebiyata sahip olmanın hasretini içinde yaşatmıştır. Bu iki edebiyatın ortaya koyduğu cemiyet hayatı o toplumun üzüntü ve sevinçlerini, toprakları üzerinde ömür süren insanların çilelerini hayranlıkla okuyup öğrenen bu Paşa torunu ve oğlu ne acıdır ki kendi edebiyatı ve memleketinin düşünce hayatı­nı gerçek olarak duyamamıştır. Çünkü ne onun hayran kaldığı Tanzimat bu ruhu verebilmiş ve ne de Meşrutiyet ve Cumhuriyet devirlerinde bizzat kavgasını verdiği Türkçülüğün ocak ve bucak­ları&#8230;</p>
<p>O ömrü boyunca şu soruyu kendi kendine sormuş: &#8220;Ne vakit kendi kendimizle karşı karşıya gelecek, kendi mazimize, ken­di dünyamız, kendi rüyalarımız ve kendi ruhumuzla karşıla­şacağız! &#8221; ve fakat hiç bir zaman da cevabını alamamıştır. Kendisi de verememiştir. Onda birleşen ve hüzün haline gelen bu daimi hasretin dinmesi mümkün olamazdı. Çünkü o &#8220;Şarkın muhafa­zakârlığı&#8221; ndan dert yanıyordu. Ona göre Şark, yani Doğu mede­niyet ve kültürü &#8220;millî sanatlarımızı, her biri ayrı ayrı bir değer olan millî sanatlarımızı bu muhafazakârlık öldürdü. Ticareti­mizi o öldürdü. Hükümetimizi o çürüttü. Ailemizi o kurutup solduruyor. Maarifimizin de en müzmin derdi yine ondan iba­rettir. Buna ve şimdiye kadar bütün söylediklerimize binaen maarifimize genel bir istikamet veriyoruz: Garba doğru, yani r garp usûllerine ve bilhassa garplılık ruhuna doğru.&#8221; (Dağyolu, c. 2,1931, sh: 139).</p>
<p>Garplılık ruhuna doğru koşmaya kadar gelen ve doğuyu &#8220;mu­hafazakâr” sayan bu &#8220;Ocakçı&#8221; Hamdullah Suphî (Tarınöver)’den başkası değildir.</p>
<p>Hamdullah Suphî Tanzimat&#8217;ı bir dev&#8217;e benzetiyor, hem istek­leri ve mücadeleleri doğrultusunda kurulan yeni Türkiye Cumhu-riyeti&#8217;nde garpçılık hayranlığı öne sürüyordu. Muhalifler, kurduk­ları mekteplerin ortada bu hal ile kalması memleket için bir kurtu­luş olamıyacağı fikrini ileri sürerken, onlar kaynaklandıktan Batı’ya tâ 1839&#8217;dan itibaren bir kara-sevdalı gibi gönülden bağlan­mışlardı. Bu devirde kimler yetişmişse Hamdullah Suphi&#8217;ye göre birer dev idiler. Elbette dev bir Tanzimat, fikir ve sanatta da dev adamlar yetiştirecekti: &#8220;Tanzimat devri, devlerin yetiştiği bir de­virdir İlimde, sanatta, idarede ve edebiyatta kendini gösteren feyzi cidden hayrete lâyıktır. Namık Kemal&#8217;in Abdülhak Ha-mid’in, Şinasinin, Ekrem Bey&#8217;in, Sezai Bey&#8217;in edebiyatta temsil ettikleri bu büyük birlik karşısında insan düşündükçe heyecan du­yar ve üzülür. Tanzimat devri uzun ve kıştan sonra coşan, fışkıran bir bahar halindedir.&#8221;</p>
<p>Bu coşan ve fışkıran devrin sözcüsü olanların, gevşek, uyuşuk ve bir diğer ortaya koyamamazlıkları hem İkinci Meşrutiyette ve hem Cumhuriyette kendini göstermiştir. Ve bunun cezasını da bu­günün devleti ve onun ahalisi çekmiştir. Ve çekmektedir. Bunun böyle olacağı belli idi. Hep yenilik, hep ilerilik adına sözler söylen­miş, kabuk değiştirir gibi bütün Doğu milletlerinin hayatlarının şe­kilden şekile sokulmasına çalışılmıştır.</p>
<p>Hamdullah Suphi hem doğuyu muhafazakâr sayar ve bizi don­durduğunu söyler, hem de başka durum ve şartlarda doğunun Türk&#8217;e muhtaç olduğunu söyler ve İran ve Arabistan&#8217;a gerçek şah­siyeti Türklerin verdiğini söyler. Böylece Hamdullah Suphi ne do­ğulu ve ne de batılı olmuş oluyordu.</p>
<p>Hamdullah Suphî 1885&#8217;de İstanbul&#8217;da Saraçhane&#8217;de Aksaraya inen Horhor caddesi üzerindeki konakta dünyaya gelmiştir. Baba­sı genç yaşta ölmüştü. Annesi bir çerkez kızı idi. Çocuk Hamdullah Suphi, ne acıdır ki sonradan karşı geleceği Sultan Abdülhamid&#8217;in emriyle, parasız yatılı olarak Galatasaray Sultanisine girer ve bu­rayı bitirir. Ve on beş yaşında iken yazdığı bir şiirde Abdülhamid kafasındaki şekle göre anlatır:</p>
<p>&#8220;Belinde kabza-i Osman, elinde bir Kur&#8217;an&#8221;</p>
<p>&#8220;Beşiklerinde çocuklar boğan Kızıl Sultan.&#8221;</p>
<p>Tanzimat&#8217;ın ve o devrin edebiyatçılarının yetiştirdiği Hamdul­lah Suphi başta Dârül-Fünûn olmak üzere çeşitli mekteblerde ho­calık eder.</p>
<p>Bir taraftan hocalık ediyor, diğer taraftan da yazıyor, konfe­ranslar tertib ediyordu.</p>
<p>Batıya dönük, halkçı, uygar ve milliyetçi bir kuruluş olarak or­taya çıkan ve 1911&#8217;de kurulup 1912&#8217;de resmen faaliyete geçen Türk Ocağı&#8217;nda yerini bulur. Artık bundan sonra Türk Ocağı ile Hamdullah Suphi&#8217;nin adlan bir ikiz kardeş gibi yollarına devam ederler.</p>
<p>Türk Yurdu&#8221; mecmuası bu ocak tarafından çıkartılır. Bu mec­muada milliyetçilik ve batıcılık hakkındaki görüşlerini yazar. Bu arada güzel bir hitabete malik olduğundan konferanslardan da geri kalmaz.</p>
<p>Meşrutiyet devrinde Mebus olur. Sonra Kurtuluş Savaşı İçin­de kurtancıların yanında yer alır. İlk TBMM üyesi olur. Bu meclis­te cereyan eden kavgalara katılır. İlk olarak burada devrin liderine baş kaldırma cesaretini gösterir. Ama aralarında pek bir değişik düşünce farkı olmadığı için, sonradan Maarif Vekili olur.</p>
<p>Kurduğu &#8220;Türk Ocakları &#8220;nın tek hedeflerinin inkılâbın bekçi­liğini yapmak olduğunu söyler dururdu.</p>
<p>Zamanla koyu Türkçülükten kurtulur, daha bir genişlik kaza­nır. Çünkü devrin karakteri değişmiş, öyle müsamahalı bir Os­manlı devri ortada kalmamıştı. Adam şöyle bir yan çizse &#8220;milliyet­çilik &#8220;ten soluğu ya dar ağacında veya yurt dışında alırdı.</p>
<p>Aradan iki devir geçmiş, Türk Ocakları yoluna devam etmiş­tir. Ama Halk Fırkası devletin tek partisi durumuna gelmiş, başka bir rakip tanımıyordu. Hele &#8220;muvazaa&#8221; partisi şeklinde kurdurulan partilerin halk efkarında gördüğü engin itibar Halk Fırkası men­suplarım ürkütmüştü. Türk Ocakları da siyasi bir karakter arz et­mediği halde rejim için ve Cumhuriyet Halk Fırkası için tehlikeli görüldüğünden ve bilhassa Rusya&#8217;daki Türklerle fazla ilgilenme­sinden kuruluşundan 20 yıl sonra 1931 &#8216;de kapatılır. Bu kapatma iş­lemi en çok Hamdullah Suphfyi üzer. Ama bu gerekli idi. Çünkü ocakların içini, kurulan idarenin gidişinden memnun olmayan &#8220;gayri memnunlar&#8221; doldurmuştu. 10 Mayıs 1949da aradan 18 se­ne geçtikten sonra yine açılmıştı. Türk Ocakları ama artık fonksi-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>yonunu kaybetmişti. Şartlar değişmiş, siyasî hava daha değişik bir karakter ara etmeye başlamıştı. Yalnız açılış Hamdullah Suphi&#8217;yi memnun etmişti. O selis konuşması ile açılışta inciler döktürmüş­tü, ama bir fayda sağlamadı.</p>
<p>Zaten daha 1921 yılı başlarında Millî Eğitim Bakam olmuş ve bu hakanlık on ay kadar sürmüştür. Maarifte yaptığı icraatlar beğenilmediği için istifa etmiştir. Bunda en açık ihtilaf da bu Antalya Mebusu ile Burdur Mebusu Mehmet Akif arasında görülmüştür. Zirâ Hamdullah Suphi, Akif için &#8220;Kendileri milliyetperverliğin daima aleyhinde enfes şiirler yazmışlardır.&#8221; diye kürsüden tenkidi ile Akif de &#8220;Ben Kavmiyet aleyhinde bir adamım, milliyet değil&#8230;&#8221; demesi üzerine &#8220;Evet kavmiyet aleyhinde&#8230;” şeklinde karşılık ver­miştir. Bu kısa muhavereden sonra Hamdullah Suphi istifa eder.</p>
<p>O eğitimde yenilik isterdi. Eskiyi beğenmezdi. Aldığı eski ter­biyeyi de şöyle izah ederdi:</p>
<p>&#8220;Eski terbiye içimizde yaşasa idi -çünkü büyükler karşı­sında susmak esastır- bu terbiye aramızda devam etseydi, memleketimizde Cumhuriyet olmazdı.&#8221;</p>
<p>Ama bu Cumhuriyet onu, ocakların kapatılması üzerine yıkı­lan dünyasını unutmak üzere, 1931 Mayıs&#8217;ında Bükreş&#8217;e birinci sı­nıf elçi tayin eder. Sonra döner, 1946&#8217;da CHP&#8217;den mebus olur.</p>
<p>&#8220;Dağyolu” ve &#8220;Günebakan&#8221;ın yazan daha uzun devreler hayat sürer, ona göre öz dil mabede girmeli, inkılâblara karşı bir hareket ruhları isyan ettirmelidir. Bu, Hamdullah Suphi nihayet 1957ye kadar mebuslukta bulunur ve 1966&#8217;da &#8220;milliyetçi&#8221; duygulan ile Horhordaki köşkünde hayata veda eder.</p>
<p>Türk Ocakları&#8217;nın babası bu dünyadan göç ettiysede ilk devrin kanunlarının yapıldığı devrelerde söylediği sözler onun tamamı tamamına bu reforma ve yeni şekle uyduğunu bugün bile bütün tazeliği ile ifade etmektedir:</p>
<p>1924 Ekim’inde &#8220;Akşam&#8221; gazetesi onunla bir mülâkatta bulu­nur Türk Ocakları hakkında. Burada aynen şöyle der:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Türk Ocakları dini bir cemiyet yerine bir millet koymak, yalnız &#8220;erkek” özerine kurulu eksik bir hayat yerine «erkek ve kadın» özerine bina edilmiş tam bir hayat kurmak, Türk mille­tini İslâmî ve Asyaî medeniyetten hayat! ve beşeri bir medeni­yet olan Batı medeniyetine doğru çekmek, maverai ve uhrevi bir felsefeden doğan bir feragatle hayattan bezen bir nesle ha­yal aşkını, hayat hırsını aşılamak&#8230; İslâm medeniyetinin bir özelliğinden İbaret olan Türk üslûbları ancak bugüne göre çok derin bir değişiklik ve seçime uğramadan aramızda yaşaya­maz. Her adımda İslâmî mefhumlardan doğan dünkü medeni­yetimizin hayatı ve galip bir medeniyet karşısında baştan başa mağlub olduğunu ve yere serildiğini görüyoruz. Türk Ocağı sanat sahasında maziye bir «kök» olarak kıymet vermiştir. Fakat bugün ruhumuz başka bir zemine daldığı İçin yeni bir yaprak, yeni bir çiçek vermek mecburiyetindedir.»</p>
<p>«Türk Ocağı hiç bir zaman «maveraî -fizik ve tabiat ötesi-» emeller üzerine gözünü dikerek hiç bir zaman vaktini israf ile geçirmedi. Ocak ruhu ile dolan bir gencin hayata bir bakışı vardır ki bir çok bedbinler, me&#8217;yûslar ve ruhları boşalmış olan İnsanlar karşısında bunlar, hayata bir vazife ile bağlanmış misyoner ruhlu insanlar gibi kalır.»</p>
<p>0 gün bugündür. Ocaklı ruhu böyle devam etmiş ve, fakat umulan ve uğrunda çok kanlar akıtılan yeni hayatta ne bir çiçek ve ne de bir yaprak açmıştır.</p>
<p>Hamdullah Suphi de bu hazan içinde kavgasını vermiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sadık Albayrak &#8211; Kemalist Devrin Çakıl Taşları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-degilkavmiyet-fikri-bu-idi-omrunun-zikri/">‘Din Değil,Kavmiyet Fikri’ Bu İdi Ömrünün Zikri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-degilkavmiyet-fikri-bu-idi-omrunun-zikri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
