<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Teoman Durali | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/teoman-durali/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:10:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Teoman Durali | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Teoman Duralı&#8217;nın Ufkuyla Beşer&#8217;den İnsan&#8217;a</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 15:10:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[ahdevefa]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[meta]]></category>
		<category><![CDATA[sömürge]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28054</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Teoman Duralı&#8217;nın teşhis ettiği ve adını koyduğu &#8220;Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti&#8221;ne tam bir adlandırma, niteleme bulamadığımız için sürekli farklı isimlendirmeler kullanıyoruz. Avrupa, Batı, Çağdaş diyoruz, muasır ve yüksek medeniyetler diyoruz fakat tam olarak küresel zihniyeti ifade eden bir adlandırmayı henüz dilimize yerleştirebilmiş değiliz. Batı yön, Avrupa coğrafya, çağdaş ise tarihe ilişkindir. Hiçbiri tam manasıyla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/">Teoman Duralı’nın Ufkuyla Beşer’den İnsan’a</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Teoman Duralı&#8217;nın teşhis ettiği ve adını koyduğu &#8220;Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti&#8221;ne tam bir adlandırma, niteleme bulamadığımız için sürekli farklı isimlendirmeler kullanıyoruz. Avrupa, Batı, Çağdaş diyoruz, muasır ve yüksek medeniyetler diyoruz fakat tam olarak küresel zihniyeti ifade eden bir adlandırmayı henüz dilimize yerleştirebilmiş değiliz. Batı yön, Avrupa coğrafya, çağdaş ise tarihe ilişkindir. Hiçbiri tam manasıyla egemen küresel zihniyeti ifade eden nitelemeler değildir.</p>
<p>Teşhis, neyle karşı karşıya olunduğunu kavramak için hayatî derecede önemlidir. Doğru düşünce ve doğru eylem ancak teşhisten sonra gelir. Dünyaya egemen olan, tiran­ca bir hükümranlık sürdürerek hegemonik bir ağ ören medeniyetin adı konulmadıkça onun ne olduğu da tarif edilemez, anlatılamaz, o medeniyetin neye hizmet ettiği bütüncül bir perspektiften ele alınamaz.</p>
<p>Teoman Duralı, insanlaşamamış beşerden bahseder ve ona gayrimeşru beşer adım verir. Gayrimeşru beşerin iç dünyası karışıktır. Vicdan, insanın yaratıcısıyla olan irtibatını sağlayan güçlü bir kaynaktır. Fakat gayrimeşru beşerin, yaratıcıyla irtibatı koptuğundan vicdanı da ka­rışmış, bulanmıştır. Duralı bu hazin durumu şu sözlerle anlatır: &#8220;Vahiyle bildirilenleri kendine açıklamaktan ve Hak ile bâtıl arasındaki ayırım çizgisini çekmekten kaçınan şaşmaz iç sesi, vicdan işitemez hâle gelir. Bu şaşmaz iç sesin, Allah&#8217;tan geldiğine ilişkin irfan yerini aslında olup</p>
<p>bitenin, bir iç hasbihâlden başka bir şey olmadığı sanısına bırakmıştır. Buna da basiretin bağlanması diyoruz.&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[1]</sup></a> Bu cümleler, beşerin kendi hayatını &#8216;insan olan&#8217;dan farklı idame ettiğini gösterir. Beşerin her şeyi bedenlilik ve mad­diyattır. İnsanlaşanın her şeyiyse edep ve ahlâktır. Duralı, insanlaşmanın dine dayanan bir maneviyatla mümkün olduğunu belirtir. Kâmil insan, gayrimeşru beşer gibi değer hiyerarşisi alt üst olmuş, düşünce sistematiği ve hissiyatı çökmüş, karışmış biri değil, kendi hür iradesiyle sohbet meclisi olarak bilinen elest bezminde &#8216;Ben sizin Rabbiniz değil miyim&#8217; sorusuna &#8216;evet&#8217; diye verdiğini hatırlayan ve dünya hayatında ahdevefâ kaygısıyla yaşayandır.</p>
<p>Ne ki insan, yaratıcısına verdiği sözü unuttuğundan mütevellit kendisi gibi etten ve kemikten olanlardan son­suz vefâ bekler. En sevilen, en hürmetkâr insanın dahi başkasında yarım bıraktığı bir hatır ya da eksik bir vefası vardır. Her insan bir başkasına vefâsız olabilir, ona maddi ya da manevi borcunu ödeyemeyebilir. İnsana aşın ünsiyet eden, her şeyi insandan bekler. Yaratıcıya vefâ unutulunca geriye insana yüklenen aşın anlam kalır. İnsanı, insan zindanından kurtaracak olan, her şeyin yaratıcıdan geldi­ğine kesinkes teslim olmaktır. Tecrübeler gösterir ki nice iyi insanın nice noksanlıkları, günahları, başkasına olan vefâsızlıkları, nankörlüğü ya da kıymet bilmezlikleri var­dır. Söz konusu insansa ondan her şey umulabilir. İnsana yakışmayan hata yapması, günah işlemesi değil, hatasında da günahında da ısrar etmesi, bir şeylerin düzeleceğine olan inancı yitirmesi, ümit kesmesidir.</p>
<p>Teoman Duralı&#8217;ya göre ahdevefâ Allah korkusudur ve bu korkuyla birlikte O&#8217;ndan ümidin kesilmeyişidir.</p>
<p>Günahkâr bir insanı, en sevdikleri dahi dışlarken içindeki yakarışa bakarak onu huzura kabul eden ve bağışlayan yalnızca Yaradan&#8217;dır. İnsanın her ânını, her hâlini, yaptığı zerrece bir şeyi, dile dökmese de kalbinden ve aklından geçeni bilen ona şahdamarından daha yakın olandır. Fakat panoptize edilen toplumlarda herkes birbirini gözetleyip birbirinin kusurunu aradığından Yaratıcı&#8217;yı unutan ve in­sanları Tanrı belleyen bir yaşam stili gelişmiştir. Panoptik toplumlarda &#8216;Beni yaratan, ben yokken var eden benim için ne düşünür&#8217; kaygısının yerine filancalar benim için ne düşünür korkusu vardır. Bu korku insanı yüceltmez, aksine küçültür. Yaradan&#8217;ı hatırlamak, tek başma panoptik sisteme ve gözetim toplumuna karşı bir meydan okumadır. Soylu yalnızlık, tek ve tenha olmak bu sebeple güzeldir. Kalabalıkların onayını almak için türlü hâllere girmekten, binbir hile ve yalanla alkış toplamaktan, başkalarının gü­nahını bir tehdit ve şantaj unsuru olarak kullanmaktansa kimsenin bakmadığı ama Yaradan&#8217;ın kendisinden ümit kesmediği bir insan olmak her şeyden iyidir.</p>
<p><strong>Panoptikona Karşı el-Müheymin&#8217;i Hatırlamak</strong></p>
<p>Panoptik sistemi dizayn edenler, İlahî sistemi taklit eder. Dijitaldeki algoritma mantığı dahi sünnetullahı taklit eder. Tanrıcılık oynayan tapınakçılar, farmasoncular, küreselciler, misyonerler ve siyonistler (bunların hepsi aynı amaçla aynı mantık için çalışır) yeni dünya nizamım bir korku krallığı olarak inşa eder. Mortoları da &#8220;izleniyorsunuz&#8221; cümlesidir.</p>
<p>Teoman Duralı, korku krallığı kuran İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyetine karşı her ân ve her koşulda insa­nın bütün hareketlerini, aklından ve kalbinden geçen en gizli düşünceleri gören, bilen ve duyanı hatırlatır. &#8220;Çün­kü tavırlarımızın, tutum ile davranışlarımızın süreklice gözaltında tutulmalarını bir yana bırakınız; fakat insan için, içinden geçenlerin, niyetlerinin dahi her dem denet­lendiğine inanması ve bu inanç doğrultusunda yaşaması kadar zor başka ne olabilir!&#8221;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>İnsan, panoptik sisteme karşı bu zorluğu hatırlamalı ve kendini var edenin rahmetine sığınmalıdır. Bu hatırlayış, yapay bir dünya kuranlara karşı hakikati savunmak, hayatını onların istediğine göre değil, kendini var edenin istediği biçimde yaşamaktır. Sistemin gönüllü kölesi olmaktansa Yaradan&#8217;a kul olmayı tüm var­lığıyla seve seve tercih etmektir. Yaradan ile sürekli baş başa olduğunun idrakine varanlar için &#8220;dünya zorlu bir yaşam ortamı olmaktan çıkıp cennete dönüşür, hele o kişi, varoluşça şiddetli bunalıma girdiği zamanlarda!&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Şüphesiz insanlık kendisini derleyen, toparlayan, bir araya getiren bir şeye muhtaçtır. O muhtaciyet de din değil dildir. En son din, evrensel olarak bütün dünyaya zaten inmiştir. Dünyanın yeni bir dine ihtiyacı yoktur. İngiliz-Ya- hudi medeniyeti, kendi toplumuna gönderilen kitabı tahrif ederek yeni dinler icat etmiştir. Ürettiği felsefelere de çoğu zaman din gibi yaklaşmış, bu felsefeleri doktrinleştirmek suretiyle insanlığa dayatmıştır. İslâm dinlerden bir din değil, kendinden önceki dinleri de kuşatır ve kapsar. İn­sanlar ve toplumlar, kendini sağaltan, bir araya getiren, toplayan dilden yoksundur. Bir milletin kendi içinde de kendisi dışında da onu yükseğe yani medenî olmaya ta­şıyan bir dile ihtiyacı vardır. Avrupa Birliği&#8217;nden söz ede­bilirken Türkî Cumhuriyetleri ya da İslâm birliğinden söz edilememesinin sebebi, dilin kaynaştırdığı medeniyetten uzak düşülmesidir.</p>
<p><strong>Sömürge Dilsizleştirir, Köksüzleştirir</strong></p>
<p>İnsanın diliyle düşünen, konuşan, tefekküre dalan, bir kelimenin anlam derinliklerinde kaybolan, dil seferine çı­kan yönü, dijital karşısında dumura uğramış yani körelmiş, zayıflamıştır. İnsan artık kalbinin aklıyla yorumlayan ve bakan değil, parmaklarıyla dilediği gibi konuşma hakkını kendinde gören bilinçsiz bir varlık durumuna indirgenmiş­tir. Bu indirgemeciliğin bir ileri seviyesi, insanm konuşma ve yazı dilini bütünüyle terk etmesidir. Hâlihazırda ekran üzerinden yapılan tüm yazışmalar, yanlış anlaşılmaya mü­saittir. Yazı dili, çeşitli iletişim araçları vesilesiyle hayatımı­zın tam merkezinde olmasına rağmen anlaşmazlıklarımız artmış ve birbirimizle bağımız kesilme noktasına gelecek kadar zayıflamıştır. İlâhî düzene kafa tutan ve kevniyatı bozarak kendi düzenini ikame etmeye çalışan Yahudi-İn- giliz medeniyeti, önü alınamaz bir şekilde ilerlerse gelecek dünyanın insanları konuşacak, uzlaşacak, anlaşacak bir dilden tamamen yoksun kalacaktır. Çünkü bu medeniyet, kendisi gibi olmayanı, hayat tarzı ve standardı kendisine uymayanı ve kendisi gibi konuşmayanı yobaz, çağdışı, çizgi dışı, gerici, gelişmemiş, sığ olarak addeder.</p>
<p>İngiliz-Yahudi medeniyeti tarafından işgal ve soykırıma uğrayan, kendi topraklarından sürgün edilen entelektüel ve aydınlar, sömürge himayesinde yaşadığından bir süre sonra kendi dilini terk eder, Kendini sömürenlerin diliyle yazıp konuşmaya ve fakat daha da kötüsü bir süre sonra sömürgecilerin dünyasıyla hissetmeye ve düşünmeye başlar. Sömürgeci mantık apartheid&#8217;ın ta kendisidir, bu mantık sömürdüklerine aşağılık varlıklar olarak bakar. Frantz Fanon, sömürgeci zihniyetin sömürülenlere karşı zoolojik terimler kullandığını, onları birer sürüngen olarak gördüğünü belirtir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Sömürülenler yani yerliler, oranın sahibi olmalarına rağmen sömürgeciler kendilerini ora­nın efendisi olarak tanıtır. Sömürülenler haddini bilmeli, sınırları aşmamak, efendiler ne diyorsa onu yapmalıdır. Sömürgeciler, sömürdükleri insanları gelişmemiş ve yerinde sayan, uyuşuk insanlar olarak görür. Kendilerini ise eko­nomi ve ticaretin dinamik unsuru görerek büyüklenmedi bir tavır içine girerler. Bütün dünyayı apartheid sistemine hapseden İngiliz-Yahudi medeniyetinin tek gayesi insanlığı köksüzleştirmek, dijital uyuşukluğa mahkûm etmek, ele geçirdiği verimli topraklarda sömürülenleri her bakımdan kullanmak, onları kendi ekonomisini geliştirmek, daha da zenginleşmek için köle gibi çalıştırmaktır. Sömürü düzeninde emek ve rızık kavramına, alın terine, kendi emeğinin eliyle gelen hayırlı kazanca ve berekete yer yoktur.</p>
<p>Dijitalin gelir kapısı olarak yayıldığı toplumlarda herkes kendi menfaatine tapar. Arkadaşlıklar kazı-kazana dönü­şür. Bağların yerini network alır. Girişimcilik, her şeyden önemliymişçesine gençlerin ruhunu ve aklını zehirler. Uğraş ve meşgalesini, girişimci kimliğe büründüremeyen gençler gelişmemiş, köşeyi dönememiş, önünde uzun yıllar olmasına rağmen sanki kaybetmeye daha baştan mahkûm ve acınası bir durumdaymış muamelesi görür.</p>
<p>Her insanın mizacı, iklimi, ruhu, düşünce sistematiği girişimci olmaya yatkın değildir. Girişimcilik, tüketim toplumunun dayatmasıdır. Bir genç düşünce yolculuğa çıkamıyor, bu anlamda yeterli desteği bulamıyorsa o toplumun hakiki mânâda gelişmesinden de söz edilemez. İlmî faaliyetler kurumlar eliyle doğrudan desteklenmiyor, üniversitelerde ilim adamları değil dijital dünyanın fenomenleri ve girişimcileri ağırlanıyorsa insanlık bakımından ilerlemekten söz edilemez. İngiliz kültürünün yaydığı girişimcilik, emek ile asla aynı değildir.</p>
<p>Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyetinin din anlayışım takip eden İngiliz-Yahudi medeniyetinde din mefhumu, kâr üzerine kurulmuş, İktisadî ve ekonomik özelliklidir. Ekonomik dilin üstünlüğünü dayattığı yeni bir dünya sis­temidir. Ekonomik üstünlük kimdeyse dünyaya yön veren yeni Tanrı da odur. Soydaşlık, ırkdaşlık, dindaşlık gibi hiçbir değer ortak bir çatıda buluşmak için artık elverişli değildir. İktisadî açıdan kim güçlüyse onun hegemonyası, direktifleri, kültürü, talep ve istekleri geçerlidir. Ekonomik güç, üstün ırk kavramını da şekillendirir. Yeteneklerinizin olması, sanat, edebiyat ve hatta siyaset gibi sair alanlarda insanlık için üretmeniz, çabalamanız gibi yüksek değerlerin yerini ekonomik gücün insanı sınıflandıran kötücüllüğü alır. Artık tek başına yetenekli, erdemli, sanatçı ruhlu olmanız yetmez. Bunları ekonomik bir güç gösterisine ne kadar dönüştürebildiğiniz gerçek bir &#8220;başarı hikâyesi&#8221; olarak görülür.</p>
<p><strong>Hayâsızlaşan Metâlaşır</strong></p>
<p>Gençlerin yozlaşmasından şikayet eden bir toplumda mutlaka yozlaşmış yetişkinler vardır. Müzikle yayılan ahlaksızlıktan söz ediliyorsa o toplumda mutlaka son derece düşük sözlerle şarkılar yapan popülist şarkıcılar vardır. Sanatın yokluğundan ve edebiyata işlevini yitir­diği bir toplumdan söz ediliyorsa mutlaka iyi yazıya, iyi söze, iyi hatiplere söz hakkı vermeyen, daima popülist kişileri ön plana çıkaran bozuk bir sistem vardır. Teoman Duralı &#8220;Olağanüstü kişilikler, dehâlar tek başlarına bir şey ifade etmezler. Uygun toplum şartlarında ancak açıp çiçeklenebilirler. Kültür ortamıyla hiçbir veçhesiyle bağlantı kuramayan olağanüstü kişilik, aykırı kaçmaktan, köyün yahut mahallenin delisi olmaktan ileri geçemezlerken tam olarak kendi dokusuna uygun olanı reddedip ona mahallenin delisi muamelesi yapan ve kendi toplumunun ruhuna son derece aykırı olanları da kasten destekleyip onu toplumun en önemli figürü hâline getiren bozuk sistemi eleştirir.</p>
<p>Yahudi-İngiliz medeniyetinde hayat hayâdan arındırılmış, maddeleştirilmiş, ümit, bilinç, mücadele, incelik, musiki, niyet, istikamet, seyrüsefer, temaşa gibi hayatı kuşatan tüm eylemler insandan alınmıştır. Her toplumda yozlaşı vardır. Fakat yozlaşı, insanın ruh bütünlüğüne kast edecek kadar alıp başını gitmişse o toplum hayatsızlaşır. Teoman Duralı&#8217;nın hayat ve hayâ arasındaki bağa dikkat çekerek konuya yaklaşımı çok manidardır. Buna göre toplumu yoz­laştıran baş etken hayâsızlaşmadır. Hayâ etimolojik açıdan hayatla ilgilidir. İnsan hayâ ile beşer olmaktan çıkar, hayat sahibi bir varlık olur. &#8220;Hayat ise hayânın pınarıdır. Hayâ da edebin dolayısıyla da ahlakın omurgasıdır.&#8221;<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>Öyleyse İngiliz-Yahudi medeniyetinin enstrümanları, dili, dayattığı hayat tarzı, insanı önce beşere oradan da hayvana indirgeyici tutumu neden insanlara cazip gelir? Beşerin hayvanı kesimini doğrudan hedef seçmesi sebebiy­ledir. Duralı&#8217;nın meseleyi en vazıh hâliyle açıkladığı gibi: &#8220;Bedene rahatsızlık ve acı verebilecek, tekmil hoş olma­yan etkenlerin yok edilmesi, bazen çılgınlık derekelerine varabilen eğlenme, gezip tozma ve hiçbir maddi ihtiyaçla uzaktan yakından ilgisi ilişiği bulunmayan giyim-kuşam ile doymak bilmez yeme içme türü, sınırsız tüketim tutkularının karşılanması, üreme ile bağlanma, sâdıklık musibetinden vâreste seleserpe sevişme, buna çiftleşme demek daha doğru olur, güdüsüne alabildiğine imkân tanınması&#8230;&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> İşte bu gibi sebeplerle insanı insanlıktan uzaklaştıran, gerçek hayatın yerine sanalı ikame eden, bütün değerlerin kalbine sermayeyi koyan sistem, insanı köleleştirir ve özsüzleştirir.</p>
<p>Aşırı haz, adrenalin ve tüketim tutkusundan başı dönen insanınsa ne hâle geldiğine dair düşünecek vakti kalmaz. Zaten yapay zekânın dahi insanı insanlıktan çıkarmak için ne yapılması gerektiği sorusuna verdiği cevap, &#8220;aşırı konfor&#8221; değil mi?</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Kökler ve Sürgün,syf:62-70</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">1]</a> Teoman Duralı, <em>Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti,</em> Dergah Ya­yınlan, 16. Baskı, Ağustos 2024, s. 99.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[2]</a> Teoman Duralı, <em>age.,</em> s. 53.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[3]</a> Teoman Duralı, <em>age„</em> s. 53.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><strong>[4]</strong></a> <strong>Frantz </strong><strong>Fanon, </strong><em>Yeryüzünün Lanetlileri,</em><strong> Çev.: Şen Sürer, 2022, İst, s. 47.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[5]</a> Teoman Duralı, age., 195.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><strong>[6]</strong></a><strong> Duralı, </strong><em>age,</em> <strong>s. 173.</strong></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/">Teoman Duralı’nın Ufkuyla Beşer’den İnsan’a</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-duralinin-ufkuyla-beserden-insana/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Teoman Duralı  &#8211; Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26236</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26237 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg" alt="" width="303" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg 245w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-600x735.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-768x940.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-836x1024.jpg 836w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a.jpg 980w" sizes="(max-width: 303px) 100vw, 303px" /></span></p>
<p><span class="text-alt">Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan o din anlaşılır mı, anlaşılmaz mı bilmiyorum. Ama Müslümanlıkta olmuyor, mümkün değil. Her şeyden önce ibadetini yapamazsınız eğer peygamber yoksa; ibadeti olmayan bir din de din değildir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;)Bir de “kırılma” dediniz İmam Gazzâlî hazretlerinin müdahalesine fakat şu çokça tekrarlanan “Gazzâlî sonrası İslam düşüncesi bitmiştir, donmuştur” eleştirisine katılıyor musunuz? TEOMAN DURALI- Efendim, donmuştur değil tabii. Bunlar hep çok mübalağalı ifadeler ve buralarda kötü niyet aramak yerindedir. Özellikle İmam Gazzâlî’yi kötülemek, yermek için olmadık şeyler uydurulur. Birincisi, Gazzâlî İslam felsefesinin doruğudur; bu hiç şüphe götürmeyen bir olaydır. Aynı zamanda ilahiyatı belirleyen adamdır, filozofluğun yanı sıra.</span></p>
<hr />
<p>Oysa ahlâk biçimseldir. Malzemesini nereden alır? Dinden alır, ahlâk malzemesini dinden alır. Neden? Çünkü dinle hayat iç içedir.</p>
<hr />
<p>Arap düşmanlığı Müslüman düşmanlığından ileri gelir. Müslümanlığa taş atmaya korkanlar Arapa yüklenir.</p>
<hr />
<p>Bazılarının dediği gibi barış dini midir? Ben ona da yanaşmıyorum. Hiçbir aşırılığa yanaşmamak lazım. Yerine göre kavga etmesini bilmek gerekir, yerine göre barışacaksınız, bağışlayacaksınız. Müslümanlığın getirdiği orta yol budur.</p>
<hr />
<p>Araplar Müslüman kılarlarken Türklere bunu yapmadı, hemen onu söyleyeyim. Bu çünkü çok yaygın, Beyaz Türklerin son derece sevdiği bir konu, “Bizi kese kese Müslüman yaptılar”, hayır, biz büyük bir heyecanla Müslüman olduk.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Büyük İngiliz filozof Jung kendisi Tanrı’ya inanmıyor, tanrısız, tanrı tanımaz ama Tanrı’nın toplum için şart olduğunu öne sürüyor. Başka türlü diyor toplumu bir arada tutamayız. Şu fikir vardı: İnsan insanın kurdudur. Yani bir düzen, düzeni sağlayan belirli, bağlayıcı bir ilke yoksa toplum dağılır, biter. Marx da bunu tekrarlıyor. Çok müthiş bir lafı vardır Marx’ın: “Din kitlelerin afyonudur” der. Onun bu sözü çok yanlış yorumlanmıştır. Uyuşturmaya yönelik anlatmıyor, söylemiyor. Ameliyatlar çok sancılı olur, uyuşturmak mecburiyetindesiniz insanı ameliyat için, Marx’ın devirlerinde anestezi yoktur, afyonla ancak uyutabiliyordunuz. İşte ameliyatlarda afyonun etkisi neyse, ölümlü hayat için din böyle bir etkiye sahiptir. Ümit veren, toplum düzenini sağlayan, insanları zapturapt altında tutan bir etken olarak düşünüyor. Kendisi hatta bu sebeple de Feuerbach’ı çok şiddetle yerer. Din ortadan kalksın, lüzum yoktur fikrini savunur. Marx hiçbir zaman dinci veya dini bir toplum düşünmüyor gayet tabii, bu durum ortada olan bir şey ama topyekûn lüzumsuz olduğu, bir tarafa atılması gerektiği görüşünü de zararlı bulur.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinlerde birlikte yemek son derece önemli bir olaydır, bir ibadettir. Bütün dinlerde topluluktur esas olan, cemaat ve o cemaati meydana getiren insanların dayanışması. Bu anlamda da bireyi esas alan sermayecilikle din birbirinin zıddıdır. Evet, vahdet-vahiy dininde günah ve sevap sahibi olan bireydir. Karar bireye aittir ama yaşama düzeninde birliktelik vardır. Bu birlikteliğin -Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da öyledir- özünde, temelinde kadınla erkek vardır. O kadın-erkek birlikteliği öteki bütün birlikteliklerin esası ve merkezidir. Bizde de gene gözümüzden kaçan asıl birliktelik Peygamberimizin karısı ve kızıyla olan birlikteliktir. Peygamber olduğunu ilk belirleyen, tasdik eden, ısrarla Peygamber olduğunu bildiren bir kadındır: Hz. Hatice. Çünkü titremeler, ıspazmoz geçirmeden dolayı delirdiğini, aklını kaçırdığını sanıyor. Hz. Hatice olağanüstü kadın sezgisiyle bunun böyle olmayabileceğini, başka bir şeyin yürürlükte olabileceğini düşünüyor.</span></p>
<hr />
<p>Bugün Türkmen diyoruz; aslında Türkmen diye bir şey yok, Oğuzlar, Kırgızlar, Tatarlar, Kazaklar var. Türkmen sonradan uydurulmuş bir lafızdır. Geldikleri yere ise Farslar tarafından Türkistan deniliyor. İstan Farsçada yurt demek, ülke demek, Türkistan Türk yurdu demektir.</p>
<hr />
<p>İslam’da olağanüstü derecede önemlidir anne ve annenin eğitimi. Bu sebeple de “ümmet” diyoruz topluma; “umm” anne demek; anne kucağından çıkma, annenin yetiştirdiği insanlar olarak görüyoruz.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Murat Menteş’in bir yazısı var. Türk toplumunun günümüz IQ seviyesinin 88, yani donuk zekânın bulunduğunu söylüyor. Bu doğru mudur?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Yanlıştır tabii, öyle istatistiklerle milletlerin zekâ seviyesini ölçmeye imkân yok. Neyle ölçersiniz? Tarihte meydana getirdikleri eserlere bakarak ölçeceksiniz, yoksa böyle teker teker…</p>
<hr />
<p>Peygamber’in harikulade bir sözü var. İşte her şeyin cevabı aslında o: “Utanmadıktan sonra ne yaparsan yap.” İnsan olmanın temel nirengi noktası utanmaktır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Üst akıl diye bir şey icat ettiler. Bu doğrudur, uydurulmuş bir şey ama yerini tuttu. İngiliz-Yahudi Medeniyetinin bir üst aklı var, yani teşkilatın yönetimine dayalı bir medeniyet modeliyle karşı karşıyayız. Zaten sürekli olarak bu teşkilat gözden ırak tutulmaya çalışılıyor. Yok efendim, bunlar uydurma, bunlar kumpas, böyle bir şey yok. Hayır, var, vardır. Değişik adlar altında o teşkilatta zaman zaman belli belirsiz bu karşımıza çıkar. O teşkilatta yer alan zevat hakikaten üstün bir akla sahiptir. Sadece herkesin üstünde bir akıl olarak değil, bizatihi üstün bir aklı var o kişilerin. Nereden görüyoruz bunu? Bu medeniyet tıkanma noktalarına geldiğinde yolları açmaya başlıyorlar. Bu medeniyetin üç ana devleti var: İngiltere, ABD, İsrail. O üst aklın yerleştiği iki merkez var: Londra, New York. Üst aklı teşkil eden kişiler iki kaynaktan geliyorlar öncelikle: İngilizlerden, -Amerikalıları da İngiliz sayıyorum- ve Yahudiler. Bunlar hem dünyayı paylaşma bakımından birlikte hareket ediyorlar, hem de o üst kurumun teşkilinde birlikteler.</span></p>
<hr />
<p>Merak müthiş bir tutkudur. Merakın ucunda ve kaynağında hayranlık vardır. Hayran olan tek varlık insandır. İnsanın dışında hiçbir canlının hayranlık duyma yetisi yoktur. Hayranlık hayretle karışık şaşma demektir. Hayranlık duyduğun olayı çözmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsun. İşte merak da budur, seni o girişime iten itkidir, iten güdüdür, onu durduramıyorsun ve onu duymayan insana da bunu anlatamıyorsun. Bu sadece fizikte, keşifte vs. değil, mesela sanatta, müzikte, şiirde vardır.</p>
<hr />
<p>Kapitalizmde serbestsiniz, ister Tanrı’ya inanın, ister inanmayın ama Tanrı’nın ahlâkına uyamazsınız kapitalizmde, çünkü Tanrı kulu soymasına cevaz vermez. Özellikle de Müslümanlıkta, bunun için modern hayatla uyuşur mu dedikleri vakit uyuşmaz. Modern hayat, çağdaş hayat kapitalizmdir.</p>
<hr />
<p>Edep yaşatır ve yaşanır; yaşanan hayatın akışında uyduğumuz, uymak mecburiyetinde olduğumuz kurallardır ama bunlar bize hayatın akışında yedirilirler, ayrıca öyle dört duvar arasında matematik, mantık harfleriyle tedris edilmezler.</p>
<hr />
<p>Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik’inde ve aynı zamanda hadislerden birinde der ki: “En üstün hikmet Allah korkusudur.” Sevgi değil korku bizim sınırlarımızı belirler, müthiş bir belirlemedir o. Başıma geleceklerden korktuğumdan ötürü … canlı olarak hayatımızı bu belirler.</p>
<hr />
<p>Selçuklu Devletinin resmi dili Farsçadır. Beğenmediğimiz, sevmediğimiz Osmanlı gelmeseydi Türkçe bugün yoktu. İyi mi olurdu, kötü mü olurdu artık her birimizin kendi yargısına kalmış bir şey ama Türkçeyi kurtaran Osmanlı olmuştur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kanunlar yaptırım gücü olan kurallardır. Yerine getirmediğin takdirde cezalandırılırsın ve ne, ne zaman, nerede yerine getirilmiyorsa, ona göre bir ceza veriliyor sana, her yapılanın mükafat ve ceza olarak karşılığı vardır. Bunun en güzel ifadesi edebiyatta büyük dev romancı Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Müthiş bir hukuk felsefesi işlenir o romanda. Bulabilirseniz eski tercümeleri, Türkçenin henüz yaşadığı dönemin tercümelerini bulun, bugün yapılıyorsa felakettir, faciadır. Ama Yirmili, Otuzlu yıllarda yapılmış tercümeyi bulabilirseniz hararetle tavsiye ediyorum.</span></p>
<hr />
<p>İslam felsefesi tasavvuf ve din değildir, İslam medeniyetinin içinde ortaya çıkmış olan felsefe demektir. İbn Miskeveyh gibi dinle ilgisi olmayan adamlar da yer alır orada. Belki son derece dindardı ama felsefesi hiç bunu yansıtmıyordu. İslam felsefesi demek İslam dinine bağlı olma manasına gelmez, İslam medeniyeti çerçevesinde yer almış olan bir felsefe ve bilim sistemidir. Filozof dine bağlı olabilir ya da olmayabilir ama hiçbir filozof doğrudan doğruya dinin bildirdiklerinin emrinde ve din doğrultusunda yürüyor değildir. Mesela İslami çerçevede sayabileceğimiz filozoflardan Farabi, yine de din doğrultusunda gitmiyor. Her şeyden önce Farabi&#8217;nin belki dindar insanların gözünde şu günahı olabilir: Filozofu peygamberle aynı seviyede görüyor. Peygamber Allah&#8217;tan vahiy alan kişidir, ancak bunu sistemleştiren, bunu işleyen ve nirengi noktalarının arasını gergef gibi ören filozoftur. Ona benim fazla bir diyeceğim yok, bilmiyorum ama dediğim gibi İslam felsefesi dini anlamda İslamidir diyemeyiz. İslam medeniyeti içinde çıkmış bazı İslam filozofları Müslüman değildir. Mesela İbn Meymün Yahudidir ama İslam felsefesi çerçevesinde düşünülür. Arapça yazmıştır ve İslam medeniyetinin sorunlarını gündeme taşımıştır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinsiz, dini esas almamış hiçbir kültür insanlık serüveninde görülmemiştir. İlk defa bunun tek istisnası 17. yüzyılda vücut bulduğunu gördüğümüz din dışı Avrupa medeniyetidir. Resmen ve bilinçli olarak dini temele almamıştır. Buradan hareketle sakın şöyle bir görüş ortaya çıkmasın: Demek ki din dışı Avrupa medeniyetinde insanlar Tanrı’yı inkâr etmektedirler, dinsizdirler, imansızdırlar; hayır, bal gibi bugün de Avrupa’da yığınla dindar mütedeyyin insanlar vardır ama kurumların temelinde, esasında din bulunmamaktadır. Dini dışlamışlar. Neden? Dini olağanüstü derecede mübalağa etmiş olan bir medeniyete tepkiden ötürü, o da Orta Çağ Hıristiyan medeniyetidir. Öbür medeniyetlerde ve kültürlerde din hayatın doğal akışında yerini almaktadır. Fark edilmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Kur’an’a göre İslam din demektir. “Hepiniz İslam üzere yaratıldınız” diyor, sonra “Annenizin-babanızın yolundan gidiyorsunuz” diyor. Yani o dinin parçalarından birine yöneliyorsunuz. Bizim yöneldiğimiz yol Peygamber’in gösterdiği yoldur. Peygamber’i kaale almadan Müslüman olunamıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazı Müslümanlar Sokrates’i ve Eflatun’u peygamber olarak görürler. Bunların arasında Farabî de vardır. Bilmiyorum, tabii öyle bir ad Kur’an’da geçmiyor. Anmadığımız adlar var diyor Kur’an, bunlar da onlardan biri olduğunu sanmıyorum. Eflatun Timeos adlı eserinde çok açık bir biçimde Tek Tanrı’dan bahseder, sadece öyle de değil, bu Tanrı’nın şefkat dolu, yani Rahim olduğunu, öğretici olduğunu, Rab olduğunu bildirir ve sonra son eseri olan Kanunlar’da âdeta fıkıh yazar. Orada tartışırlar, bir tanesi der ki: “Tanrıyı inkâr edene ne yapmalı?” Öbürü de der ki: “İdam etmeli” Bu sefer sorar: “Kaç kere idam etmeli?” İdamın kaç kere tekrarlanması gerektiği üzerinde bir tartışma gider. Bu derece sert ve kesindir Eflatun’un Tanrı görüşü ama tekrar Timeos’a dönersek, orada söyleşinin sonunda der ki: “Burada konuştuklarımızı asla ve asla yaymayın, halk işitmesin.” Buradan da şunu anlıyoruz: Eflatun kendini peygamber olarak kabul etmiyor, görmüyor, ona böyle bir buyruk gelmemiş. Sokrates de aynı şekilde kendisinden hiçbir şekilde kutsi bir kişi olarak bahsetmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Şimdi milletlerin gene kişilerde gördüğümüz gibi belirli özellikleri, huyları var. Mesela, bizim en üstün niteliğimiz öteden beri devlet kuruyor olmamız, bu yönümüzle temayüz etmişiz. Öyle milletler var ki devlet kurmada başarılı olamamışlardır. Mesela İtalyanlar, devlet kurmanın dışında her şeyi başarmışlardır. İtalya’nın yeteneksiz olduğu hiçbir şey yoktur, bir devlet kuramıyor, iki, savaşamıyor. Sanatta, felsefe-bilimde olağanüstü bir algı gücü vardır. Herhâlde yeryüzünün en zeki insanlarındandır. Yani leb demeden leblebiyi anlar. Sokaktaki adam her yerde böndür, ahmaktır ama İtalyan bir tuhaftır. Yüzüne baktığı vakit senin ne istediğini neredeyse anlıyor gibi bir şey, böyle bir insan ama dediğim gibi Roma’nın çöküşünden 19. yüzyılın son çeyreğine değin bir türlü devletleşememişlerdir. Devletleşememenin, birlikte bir devlet kuramamanın büyük sıkıntısını çekmişlerdir. Bakıyorsunuz, bütün büyük kaşifler ta Marco Polo’dan başlayarak Kristof Kolomb dâhil 13. yüzyılda Amerika Vespuçi’ye kadar İtalyan’dır ama bunlar hep başkalarının emrine çalışmışlar. Çünkü İtalya’da devlet yok, İspanyolların, İngilizlerin, vs. emrinde iş görmüşlerdir.</p>
<hr />
<p>Öyle ünlülerimiz de var, çıkarlar sağda solda ben şu dili, bu dili yuttum derler. Hikâye, tabii ayakkabıcıya gidip de benim ayakkabımı cilala yahut da lokantada niye bana kaşık getirmiyorsun gibi basit cümleyi kurabiliyorsunuz ama dil bütün düşünmelerimizi, duygularımızı ifade etmeye geldiğinde insan yanılıp kalıyor, beceremiyor.</p>
<hr />
<p>Savaşçılık önemli ölçüde başıbozukluktur. Mesela Osmanlı’da Akıncılar başıbozuk adamlardı. Öyle teşkilatlı adamlar değildirler. Oysa ordunun kendisi dehşet derecede disiplinlidir. Zaten asker demek disiplin demektir. Disiplin ne demektir? Aklın hareketlerimize kesin hakimiyeti demektir. Nerede sıkı düzen görürseniz orada aklın kendini gösterdiğini görürsünüz. Sıkı düzen sadece rap rap rap yürümekten, yat-kalk emirlerinden ibaret değildir. Eski emekli askerlere bakın, apayrı bir tiptir onlar, ayakkabısı pasparlaktır. Adam ordudan çıkalı yirmi yıl olmuş mesela, hâlâ üstü başı tertiplidir. Hiçbir aksama yoktur, yaşaması da öyledir. Sabah belli bir saatte uyanır, kalkar, kahvaltısını eder, tıraş olur, giyinir kuşanır, bir yere gideceği yoktur. Pazara gider, alışveriş eder gelir. Belli bir saatte yatar, hayatı belli bir kalıba oturtulmuştur ama kendiliğinden olan bir olaydır. Zorlamayla değil, ben bunu askerde gördüm. Bize dediler ki kapalı yere girdiğinizde kasketlerinizi çıkaracaksınız. Yüzde 99’umuz buna uyamıyordu, bir türlü ayak uyduramıyorduk. Ne cezalar alınırdı. Yatağı böyle yapacaksınız derlerdi, mümkün değil yapamıyorduk. Ben yapıyor muydum? Yapıyordum. Ben hiç ceza almadan Türkiye’nin en disiplinli asker okulu Polatlı’dan çıktım. Çok akıllı olduğumdan değil, öyle alıştırılmışım</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Einstein rölativite teorileri bize ne sağlar derdiyle girmemiştir. Bazen beklemediği sonuçlar ortaya çıkar ve bunlara son derece sinirlenebilir. Rölativite teorisinden kuantum mekâniği ortaya çıkmıştır. Kuantum mekâniği tamamıyla tesadüflere yer verir. Einstein tesadüften nefret eden bir adamdır ve meşhur bir lafı var, işitmişsinizdir belki: “Tanrı kumarbaz mı zar atsın?” der. Dinin en önemli can alıcı noktası zorunluluktur. Bir insanın yürekten mütedeyyin olup olmaması zorunluluğa inanması veya inanmamasıyla ilgilidir. Zorunluluğu kabul eden kişi söylese de söylemese de dindardır. Çünkü zorunluluğun fizik gerekçesi yoktur; ancak ve ancak manevi bir kaynağı vardır. İnanmayan kişi için tesadüf, inanan içinse kaderdir. Bilgi teorisi bakımından ikisi de aynı noktadadır. Birkaç santim öteme koskoca bir taş düşer, bu taşın beni öldürmemesi inancıma göre bir tesadüf veya kaderdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Maşallahı Müslümanca ama kırk bir keresinin Müslümanlıkla alakası yok, tamamıyla çok eski dinlerden kalan bir şeydir. Doğum yapmış kadının kırkıncı gününü doldurmadan sokağa çıkmaması, kırkayaklar, vs. bir totem anlamı var bütün bu lafların. Mesela, kırkayağa Almanlar bin ayak diyorlar. Demek ki onlarda çokluk görüşü binlerle ifade ediliyor. Hitler’in 1000 yıllık imparatorluğu da vardır, bilmem işittiniz mi? Binlerle gider. Hıristiyanlıkta kıyametten önce Deccal gelir, sonra Hz. İsa gelecektir, Deccal’ı yenecektir ve ilahi bir hükümdarlık kuracaktır, 1000 yıl sürecektir. Hıristiyan Avrupa’nın gözünde bir çeşit idol durumunda duran Roma 1000 yıl sürmüştür. Büyük ihtimalle oradan geliyor bu bin yıl meselesi, böyle sayılarla ilgili ifadelerle tılsım hep düşünülmüş, duyulmuştur.</span></p>
<hr />
<p>Ehlileştirilen, evcilleştirilen, sevilen kurda Türkçede -şimdi ayıp olarak kabul ediyoruz, niye bilmiyorum- it denilmiştir. Türkçe karşılığı ittir, köpek olarak yanlış kullanıyoruz. Köpek itin erkeğidir, kancık dişisidir. Böyle çok saçmalıklar vardır Türkçede, nezaket icabı bazı şeyler söyleniyor.</p>
<hr />
<p>Her ne kerametse bunu çözemedik bir türlü, sarışın olmayan insanlar sarışın olan insanlara büyük eğilim duyar. Bunu ben mesela, Doğu Anadolu’da, mesela Tatvan’da ve başka yerlerde gördüm. Nerede bir Çerkes topluluğu varsa sıkışmış kalmış, etraftaki topluluklar üstlerine yığılırlar, sürekli onlardan gelin almak isterler.</p>
<hr />
<p>Doğum olağanüstü ilgi çekici, dehşet eğitici bir olaydır. Keşke bütün çocuklar hayvanların üremesine tanık olabilse, bunun nasıl bir mucize, muazzam bir olay olduğunu görebilse. Kedi annesi yangından yavrusunu kendini feda edercesine kurtarıyor. Yangına bir intizam atılıyor ve yavrusunu yangın ortamından çekip çıkarıyor, alkışlıyorsunuz, aman ne muazzam fedakârlık örneği.</p>
<hr />
<p>Biraz önce arkadaşımızın sorusunu cevaplandırırken söylediğim, Alman milletinin girdiği o facia ideolojik bir faciadır. Tutarlılık uğruna, baştan koyduğum ilkelere bağlı kalacağım diye, kendini ve bütün dünyayı ateşe atmıştır. Nasyonal sosyalizmin felaketi aşırı tutarlılığından ileri gelmektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni ortaya çıkan Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti de selefi Orta Çağ Hıristiyan Avrupa medeniyetini yerden yere çalmıştır. Karanlık çağ, cahillik, vahşet demiştir. Bizde de taklit olduğundan bizimle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Orta Çağ Avrupa’sını da tanımıyor, bilmiyor olmamamıza rağmen, bizim dışımızda cereyan ediyor olmasına rağmen, bizde de ilericilere, çağdaşçılara kulak verdiğinizde Orta Çağ kötüdür, karanlıktır, cehalettir derler; ne dediklerini bilmeden, Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyetinin kurucu babalarının laflarını tekrarlarlar. Karanlık mıydı, aydınlık mıydı, iyi miydi, kötü müydü onu bilmiyoruz. Hasbelkader göreceğiz gerçekten o kadar kötü müydü, değil miydi ama baştan peşin peşin şunu söyleyeyim: Bu kötülemeler önemli ölçüde psikolojiktir. Dediğim gibi o devrimi yaratanların bir önceki dönemi kötülemesidir.</span></p>
<hr />
<p>Yavuz, tarihimizin en önemli dahi devlet adamlarındandır. Dehanın başta gelen özelliği sezişin güçlü olmasıdır.</p>
<hr />
<p>Vahiy olmasa vicdanın anlaşılırlığı eksiktir, zayıftır. Vicdanımdam işittiğim sözleri vahiy çerçevesinde değerlendiriyorum.</p>
<hr />
<p>Dil bir kültürün birinci derecede aynasıdır. Bu sebeple de zaten kelime katlinden nefret ederim. Kelimeyi öldürdünüz mü o kültür dalını yok ediyorsunuz. Onunla bütün bir geleneği ortadan kaldırıyorsunuz. Söz kökleri olağanüstü derecede önemlidir kültür tarihi bakımından, bunun bir örneği “gelin”dir. Gelmekten çıkar, dışarıdan gelen, hep dışarıdan almıştır. En yakın ve güzel örneklerinden biri Osmanlı hanedanıdır. Birkaç istisna dışında kadın tarafı hep Türk olmayandır. O istisnalarda da aynı obadan evlenilmiyor, yine farklı obalardan evleniliyor ama Türktür. Onun dışında hemen hemen otuz altı padişah var, otuz altının aşağı yukarı otuz dördünün annesi Türk değildir. Orada da seçilir. Rakip olabilecek kavimlerden gelin alınmaz. Çok istisnai durumlar vardır. Bir tek galiba II. Mahmud’un annesi Fransızdır, başka böyle güçlü kavimlerden gelin alınmamıştır. Acem, Arap, Rus, Ukraynalı, Polonyalı, öncelikle de Çerkes gibi tehlike teşkil etmeyecek kavimlerden alınır. Evlenen erkek güveydir, damat Farsçadır. Güvey nereden geliyor? Güvenmekten geliyor, güvenilen, dayanılan, dışarıdan getirilen kadının dayanacağı, güveneceği, sırtını dayayacağı kocasıdır. Bu kelimelerde böyle bir anlayışın yansıması mevcut.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Öyle adamlar çıkıyor ki bunlar ellerini toprağa, suya vurmuyorlar. Bir köşeye çekilip, olup biteni seyrediyor, tarassut ediyor, düşünüyor. Düşün düşün bilmem nedir işin derler bizde, çünkü biz düşünmesini sevmeyiz. İcraata geçemezsiniz düşünmezseniz, düşünmenin sonucunda hareket etmekteyiz ve düşünmeden harekete geçmeye eylem diyoruz. Bu da insana mahsustur. Eylem başka hiçbir canlıda yoktur, sadece ve sadece insanda vardır, düşünmeye dayanır. Düşünen kişiler düşüncelerini ifade ederler; buna yargı diyoruz. Yargı şeklinde ortaya çıkar düşünme süreci sonuçları ve o yargılara dayanılarak icraata geçilir, eylemlerde bulunulur. İlk yargılarda bulunduğunu gördüğümüz insanlar hep bir üçlülükten hareket etmişlerdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Felsefe-biliminin dili insandan uzaklaştığı ölçüde belirginlik kazanır. İslam âleminin en önemli filozof bilim adamlarından İbn Sina bunu sevgi olarak belirler. “Aşk unsurları birbirine çeker, nefret onları ayrıştırır” diyor. Newton bu çok insani olan terimleri bertaraf ediyor ve tamamıyla insan dışı, nötr terimlerle açıklıyor. Buna da çekim yasası, yeryüzündeki yerçekimi diyor.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, kaybettiğimiz ettiğimiz İslam’ı geri kazanmak için ne yapılabilir? Siyasetten mi bir şeyler beklemeli?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Çok açık sözlü olmamı istiyorsanız -ağzımdan yel alsın diyerek- devrim olması lazım ve bu devrimde çok katı bir diktatorya yetişmeli, bütün medeniyet değişmeleri kırılma noktaları ancak bu yolla gerçekleşebilmiştir. Akıl bunu emrediyor ama gönül bunu istemiyor. En başta kendim istemem, böyle felaket ceberut bir düzenin gelip kafama tokmakla vurmasını, o olmayacak, bu olacak demesini. Biz medeniyet değişikliğine gittiğimizde bu oldu. 1</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı’nın ortadan kalkmasıyla sadece İslam medeniyeti son bulmaz, Türk tarihinin son derece belirgin omurgası da kırılır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Evrenle âlemi karıştırmamak lazım, evrenin klasik dilimizdeki karşılığı kâinattır. Kâinatla evren aynı şeydir. Kâinat yaratmaktan ortaya çıkıyor, oradan türetilmiştir. Allah’ın ol emriyle “olmak”tan gelmektedir. Evren Türkçede evirmek, değiştirmek fiilinden geliyor. Evrim de oradan geliyor. Yani değişmenin hüküm sürdüğü saha evrendir, evren olmaktadır. Âleme gelince, âlem dini-manevi bir terimdir. Dine göre varlık evrenden ibaret değildir. Evreni de içine alan, evreni de kapsayan daha geniş bir bütünlük söz konusudur; o da âlemdir. Dine göre, İslam’a göre görünen, duyumlanan, ölçülüp biçilebilen, var olanların aslı ruhtur. Bunlar evrenin ötesindedirler. Oradan geliyoruz evrene ve burada belirli bir süreyi doldurup tekrar oraya gidiyoruz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Osmanlı tarihine baktığımızda Şiiliğe kayan dönemler vardır, ondan sonra Sünniliğe çok ağırlık tanıdığımız dönemler var. Sanki bir yerde çok İranlaşıyoruz, Farslaşıyoruz korkusu baş gösteriyor. Mesela, Anadolu Selçuklu döneminden Fatih dönemi arasındaki bayağı uzun bir dönem bizim çok heterodoks olduğumuz bir dönemdir. Heterodoks Sünnilikten kaymak manasına gelir. Bu dönemde özellikle Selçuklularda Farslaşma eğilimimiz çok artmıştır. Lanetler yağdırdığımız Osmanlı gelmeseydi bugün Türkçe yoktu. Onu söyleyeyim size, Büyük Selçuklunun, Anadolu Selçuklusunun resmi dili Farsçadır. Halk Türkçe konuşuyordu hâlâ ve Türkçe konuşanlar kaba, cahil olarak niteleniyorlardı. Yükselmeniz için Farsça konuşmanız gerekiyordu. Osmanlıyla tekrar Türkçe gündeme geliyor ama bu heterodoks eğilimleri çok artmıştır. Anadolu’daki Müslümanlık hadisesinde tüm bu halk şairleri, din büyükleri, bunlar çok heterodoks kişilerdi. Fatih’le birlikte bir U dönüşü yapıldı, özellikle tabii Yavuz zamanında. Neden? Benim kanaatim Acemleşmeyi durdurma hadisesi vardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni Çağın ikinci büyük ideolojisinin de baş mimarlarındandır: Nasyonal sosyalizm. Nasyonal sosyalizmi varlık felsefesi açısından, ontolojik olarak işleyendir. Bir de Rosenberg adlı bir başka filozof var, o da biyolojik açıdan, Darwin evrimciliğine sırtını dayayarak işlemiştir. Bu ikisinden nasyonal sosyalizm, milli toplumculuk beslenmiştir. Heidegger’in reddedilmesinin temel nedenlerinden biri de nasyonal sosyalizmin babalarından olmasıdır. Bu affedilmemiştir, bağışlanmamıştır. Belki Almanlar savaşı kazansalardı bugün baş ideolog olarak çıkardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristoteles’in temel tabanı biyolojiydi, hocası Eflatun’un tabanı matematikti -bahusus geometri-. İbn Sina’ya bakıyoruz, orada da gene biyolojidir. Bîrûnî’de büyük ölçüde gök fiziği… Bilahare Galileo’da malum fizik, özellikle de gökbilim… Descartes’ta matematik… Newton da mekânik… Zaten klasik mekâniğin babası sayılır. Her filozof aynı zamanda bir bilim adamıdır. Son büyük örnek Albert Einstein hem metafizikçi, aynı zamanda da önemli bir fizikçiydi.</span></p>
<hr />
<p>Kung Fu bir filozof değildi, bir bilgeydi. Strateji ve taktik ikiliği yoktu onda, o bize dövüş sanatlarını aktarır. Bu sadece onda değil, bütün Çinli bilgelerde vardır, Konfüçyüs’te de vardı. Bütün bu doğu bilgeliklerinde savunma sanatı diyebileceğimiz olaylar vardır. Savaş ve askerlik sanatı bunu aşar. Dövüş sanatı değildir o yalnızca, biraz önce söyledim size, bütün bir savaş senaryosu düşünülür, öngörülür. Orduyu nereden yürüteceksiniz, nasıl besleyeceksiniz, Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi aileleriyle mi götürürsünüz, götürürseniz o aileleri nerede barındırırsınız, nasıl yedirir içirirsiniz? Tarihçiler reddederler ama yine bildiğimiz kadarıyla büyük sayıda asker yürütülür. İskender Çanakkale Boğazı üzerinden 60000 kişiyi Anadolu’ya geçirir. Bu muazzam bir rakamdır. Bu adamların beslenmesi, yürütülmesi, iaşesi, lojistik ve onun yanında tabii taktik, yani doğrudan doğruya savaş sanatı, kim nereye yerleştirilecek; okçularıyla, piyadesiyse, süvarisiyle vs. Bunların arasında savaş sanatında en önemli ilham kaynağı, esin kaynağı satranç oyunlarıdır.</p>
<hr />
<p>Sosyolojik olarak tarif edebilirsiniz dini ama din kendisinin insanüstü bir merciinin u ̈rünü olduğunu ifade etmektedir ve bu anlamda asla ideolojileştirilmemesi gerekir. Çünkü ideoloji insan elinden çıkmadır. Dini ideolojileştirdiğinizde siyasete karıştırıyorsunuz; siyasileştiği ölçüde ayağa düşüyor. .</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bir zaman Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti Orta Çağ Hıristiyanlığının devamıyım, halefiyim niyeti ve iddiasıyla vücut bulmuyor. Onu yıkıyor, tarumar ediyor ve bunun son noktası Fransız İhtilalidir. Fransız İhtilali Avrupa’nın bütün tarihi müktesebatını yok etme hareketidir. O kadar ki asiller ve ruhban sınıfı sadece katledilmekle kalmıyor, mezarları açılıyor, cesetleri yakılıyor. Fransız İhtilalinin benzerini pek görmüyoruz tarihte.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ümmet anneden oluşan, anneden çıkandır. Umm aynı zamanda kelime anlamı itibariyle önder demektir, imam, umm aynı kökten geliyor. Önder olan, yol gösteren anlamlarına gelmektedir. Annenin doğurmanın yanında en önemli özelliği eğitmektir, terbiye etmektir. Bu sebeple yine İslamcada umm olmanın yanında anne mürebbiyedir. Rabâ, öğretmek kökünden geliyor, aynı şekilde Allah’a atfedilen en önemli vasıf Rab’dır. Rahman ve Rab kadında tecelli ediyor. Rahmi var ve mürebbiyedir. Rahimde oluşuyoruz, beşerliğimiz o rahimde geçiyor. Gerçi şimdilerde dölyatağı deyip duruyorlar ama ben rahimden olmayım.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazıları Fatih’i hor görüyor, değil mi? Basın yayında, televizyonda Fatih’e dil uzatanlar varmış. Fatih, bir dâhiydi. Sadece İstanbul’u fethinden dolayı değil, Türkün en önemli hastalığına karşı devleti ayakta tutmanın yolunu bulduğu için. Çünkü yine çok tuhaf bir özellik, devleti inşa eden belirli bir halk grubu değil, tepedeki belirli bir zümredir. Yani önce devlet var ve sonra devlet milletini oluşturmaktadır. Bu yüzden devlete dehşet bir bağlılık vardır. Bugün de sürüyor bu, hâlâ olur olmaz her yerde devletin bekası denir, marazi bir şeydir. Fatih Türk tarihini içleştirmiş, sindirmiş bir adam ve Türk devletlerinin neden, nasıl yıkıldıklarını gören bir adam ve çok yakınında büyük büyük babası Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle ortaya çıkan faciayı da yakından biliyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilirsiniz, dilimizde en ağır, en kötü beddualar ocak üzerinedir. Ağzımdan yel alsın, ocağı sönesice derler mesela, ocağı batsın denilir. Ocak söndüğü anda hapı yuttuğumuzun resmidir. Bu yakın bir geçmişe değin sürüp gelmiş bir şeydir. Rahmetli Hocam Ahmed Yüksel Özemre’nin annesinin bayramlarda elini öpmeye giderdim. Allah rahmet eylesin. Tek başına yaşıyordu Üsküdar’da, bana yemek çıkarırdı. “Anacığım, bu yemekleri nereden buluyorsunuz, nasıl oluyor, bunlar nereden” derdim. “Allah Allah, ne demek nereden buluyorsun?” derdi.. “Tek başınıza oturuyorsunuz, hazır bana pişmiş yemek getiriyorsunuz, birbirinden leziz yemekler.” “Ocak sönmez evladım.” derdi. Ocak sürekli diri tutulmak ister. Söndü mü bittin demektir, ölüm demektir. Düşünün, demek ki 300 bin yıla yakın bir gelenekten size bahsediyorum ocağın canlı tutulma olayı, tabii bugün denilmiyor, bu bitmiş bir gelenektir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gazzâlî İslam’ın en büyük filozofudur, baş filozofudur, İslam felsefesinin hükümdarıdır, melikidir. Öbür tarafta da baş filozof Kant’tır. İkisinde de ahlakın temeli niyettir. Niyetten doğan ahlâk sisteminin merkezi meşruiyettir. Eylemi esas alan ahlâk felsefesinden çıkan hukuktur ve bunun içinde yer alan kanunlardır. Her kanuni tavır aynı zamanda meşru olmayabilir. Her meşruluk kanuni değildir. Hz. Peygamberin -mealen- “Zalime uyan zalimden beterdir” sözü bu söylediğimin çok açık ifadesidir.</span></p>
<hr />
<p>Meslek yüksek okulu açın, gençlere sanat öğretin. Üniversite temel fikrine bağlıysanız bu hiçbir yarar getirmez. Bilgi sağlar. Bilgiyi belirli bir ihtiyacı karşılama noktasında kullanmadığın takdirde yararı yoktur. Yıldız adamızın merkezine mesafemizi bilsem ne olur, bilmesem ne olur?</p>
<hr />
<p>Ahlâk ve edep üzerine konuşan filozof var mı? Var: Kant var mesela, Luther vardır, Gazzâlî vardır. Bunlar hem edep hem de ahlâk filozoflarıdır. İngiliz filozofların büyük bir kısmında, başlıcalarında edep yoktur. Locke’ta, Hume’da, Smith’te, Russell’da… Yani bu bir eksiklik, nakısa değildir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ne yazık ki bugün harple muharebe arasındaki farkı kaybettik. Birçok lafımızda olduğu gibi savaş lafıyla bir belirginlik kayboluyor. Halbuki ikisi farklı olaydır. Muharebelerde Allah’ın kılıcı olarak kabul edilen Hz. Ali Müslümanların yiğididir. Müthiş bir olay vardır. Bir muharebede karşıdakinin boğazını keseceği sırada adam Hz. Ali’nin yüzüne tükürür. O anda Hz. Ali adamı bırakır. O da merak edip sorar: “Sen boğazımı kesiyordun, niye beni bırakıyorsun şimdi?” “Şimdiye değin dava uğruna savaşıyordum ama değil mi ki yüzüme tükürdün, şimdi bu şahsi bir olaya dönüşmüştür. O sebeple seni bırakıyorum” der.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şimdi şu var, bugün de çok söylenen bir şeydir: Müslümanlar Müslümanlığa asla uygun yaşamıyor ve davranmıyor. Bunu her an görüyoruz, yaşıyoruz. Yaşayamazsınız, çünkü biraz önce söylediğim gibi sürekli beyniniz yıkanıyor. Kılık kıyafetle, görünümle belli bir medeniyetin mensubu olunamıyor, içleştiremiyorsunuz. İçleştirmeniz başkaldırmanıza bağlıdır. Bunun için gerekli olan eğitimden yoksunsunuz, eğitilemiyoruz.</span></p>
<hr />
<p>Hegel’in harikulade bir belirlemesi vardır: Gerçeklik fikrinle uyuşmuyorsa vay o gerçekliğin hâline. Benzerini Hitler söylüyor: Alman milleti benim fikrime, ideme uyamadı, yükselemedi, yücelemedi. Onun için batsın diyor. Bu çok ağır bir beddua, -kibrin de belki dereceleri vardır- çok ağır bir kibir; bunun bir eşini daha bulamayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Toplumların en önemli püf noktası tahmin edersiniz evlenmedir. Çünkü evlenmeye dayanarak insanlar ayakta kalmışlardır. Toplumun temelinin çekirdeği ailedir ve bu üçlü kadın-erkek-çocuk. Dinler bu evlenme usulüne uygun olarak inşa edilmişlerdir. İki çeşit evlilikten bahsedebiliriz: Topluluk içi evlilik, topluluk dışı evlilik. Aynı totemden geldiğine inanan toplumlar, toplumun dışından evlenme mecburiyetini duymuşlardır. Dişi kurttan geldiklerine inanan Hiung-nuların obanın dışından evlenmeleri zorunludur. O hâlde bunlar iki şeyin peşinde koştular: Geyiklerin ve kadınların. Çoğalabilmek için, evlenebilmek için kendilerinin dışında kalan topluluklardan kadın bulmaları gerekiyordu. Tersine totemleri icabı başka toplumlar da içeriden evlenirler. Mesela, Moğollar öyleydi.</span></p>
<hr />
<p>Çok eski tarihlerde kesinlemelerde bulunmanız imkânsız, sürekli yaklaşımlarla iş görmek zorundasınız. Metin varsa, kayıtlar varsa ne âlâ, yoksa büyük ölçüde tahminlere dayandırmak zorundasınız.</p>
<hr />
<p>İnsan bilinçli kaldığı sürece, bitkisel hayata girmedikçe, komaya girmedikçe hürdür. Ne yaparsanız yapın, hapse atın, zincire vurun insan hür olmaya devam etmektedir. Bir tek kurtulamadığı mahkumiyet hür olmaktır. Hür olmaktan kurtulamıyoruz. Hareket kabiliyetimizi kaybedebiliriz. Türkçedeki böyle bir zengin ifade imkânı var: Serbestlikle hür olmak aynı şey değildir. Ağır hasta olabiliriz, kapımızdan bacamızdan uzak olsun, felç de olabilir insan, hareket edemez, hapsolur hareket edemez. Burada serbestlik ortadan kalkıyor ama hür olma durumu devam ediyor. Onu ortadan kaldıramıyoruz. Hür olan insan tercihinin hesabını her şeyden önce kendine vermektedir, ondan sonra da topluma vermeye başlıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">SALONDAN- Tasavvuf tümüyle panteist midir? </span></p>
<p><span class="text-alt">TEOMAN DURALI- Katiyen, hiç alakası yok, panteizm İslam’a taban tabana zıt olan bir şey ve tasavvufta İslami olmayan hiçbir şey yoktur. İslam’dan sapan tasavvuflar olabilir mi? Onlar tasavvuf değil, başka şeylerdir. Kesinlikle olmaz, panteizm dediğim gibi Hıristiyanlıkta da yoktur panteizm, bildiğiniz üç dinde panteizmin “p”si yoktur. Yani Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olamaz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Her felsefe sistemi belirli bir bilime dayanmak zorundadır. Bilime dayanmayan felsefe sisteminden bahsedemeyiz. Adam Smith’in dayandığı bilim, iktisattır. Bunu kuruyor ama bize bu ideolojiyi, aynı zamanda o ideolojinin dayandığı temel bilimi, iktisadı tasvir eden, enine-boyuna önümüze koyan Karl Marx’tır. Karl Marx tekrar ediyorum, sermayeciliğin kurucusu değildir, açıklayıcısıdır ve bunu iki yönden yapmaktadır: Sermayeciliği ortaya çıkaran İngiliz milletinin tarihini incelemiş ve ikinci olarak da bu ideolojinin dayandığı asli bilimi, yani iktisadı gözümüzün önüne sermiştir. Karl Marx’ın bir başka yönü sermayeciliğin ilk neşvünema bulduğu, yani doğup serpildiği Atina’yı da karşımıza çıkarıyor. Onu da daha az ölçüde olmak üzere bize tasvir ediyor. Zaten doktorası Yunan felsefesi üzerinedir.</span></p>
<hr />
<p>Türkler Müslüman olmadan önce de domuz yemiyorlardı tuhaf bir tesadüf, o sebeple İslam âleminde en tutarlıca domuzu yemeyen Türklerdir. Hiç kesinlikle dokunmazlar. Öbürlerinde bu kadar sıkı değildir.</p>
<hr />
<p>Mevlânâ mı senden daha çok biliyor, sen mi Mevlânâ’dan çok biliyorsun? Teknolojik açıdan tabii ki ben daha çok biliyorum ama bu bir olgunluk mertebesi midir? Değildir. Olgunluk mertebesi ve hakikat bilgisi bakımından o benden daha fazla şey biliyordu.</p>
<hr />
<p>Kültürde üç temel unsur vardır. Bunlar olmadan kültürü anlamak ve anlatmak imkânsızdır. Zanaat, din ve dil. Zanaattan, teknikten yoksun, dini olmayan, dilsiz toplum, kültür düşünülemez.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Çağdaş medeniyetin ideolojisi sermayeciliktir, kapitalizmdir. Gerek kapitalizm, gerekse onun ihtiyaç duyduğu yaygın sömürmeye emperyalizm diyoruz. Emperyalizm tu kaka olduğundan, sevilmediğinden artık onun yerine -nasıl ki mesela eşeğe merkep yahut ite köpek diyorsak- daha incelmiş, daha nazikleştirilmiş bir kelime olarak küreselleşme diyoruz. Aynı anlama geliyor. Çünkü sömürüyü kaldırdığınızda kapitalizm çöker. Ben burada bir değer yargısında bulunmuyorum.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Tarihte ilk defa bir kültür medeniyet ve din esasına göre inşa edilmez. Yeni Çağ Avrupa medeniyeti tümüyle din dışıdır. Dinsizdir, Tanrı’yı inkâr eder şeklinde anlaşılmaması gerekir ama resmen kurum olarak kendisini dine dayamıyor. Önceki medeniyetler çoğunlukla adlarına varıncaya dek bütün yapılanmalarını dinden almışlardır. Hint medeniyeti Hindu dininden, İran medeniyeti Zerdüştlükten geliyor, yani Zerdüşt dinine dayanmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>İç içe yaşadığımız, bize en yakın millet Farslardır. Benim özel bir bağlantım yok ama nesnel olarak baktığımızda bize en yakın olan millettir.</p>
<hr />
<p>Daha önce size söylemiştim, devletin üç sütunu vardır: Hukuk, iktisat, siyaset. Kanuna tüze demişlerdir. Gene bir sapıklık sonucu nedendir bilmiyorum, Arapçadır diye kanun atılır, yerine Moğolcadan yasa alınır. Madem atıyorsun kanunu, niye tüzeyi almıyorsun, yasayı alıyorsun, ne lüzumu vardı? Herhâlde bu kanuna karşı çıkanlar çağdaşçılarımız, ilericilerimiz İslam’dan dolayı Arapçaya düşman olanlarımız ne yazık ki aslında kanunun Yunancadan geldiğini bilmiyorlardı. Bilselerdi belki kanun kalacaktı yerinde. Kanun sözü Yunancada “kanon”dan gelir. Kanon’dan Arapçaya geçmiş, kanun olmuş, oradan biz almışız.</p>
<hr />
<p>Daha küçüklüğümüzde sus, büyüklerin yanında konuşma, hatta ortalıklarda dolanma, git o taraflara, burada büyükler oturuyor, yiyorlar içiyorlar, vesaire. Sürekli bir otorite ve nasıl bir otorite? Baba otoritesi. Nereden ileri geliyor? Büyük ihtimalle dayandığımız tarım toplumundan. Hatta denize açık bölgelerdeki insanların zihniyeti mesela, Karadenizliyle doğu yahut orta Anadoluluyu karşılaştırın, ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Onlar çok hamsi yerler de fosforlanırlar, değildir. Yani onun da belki etkisi var ama esas yetişme hadisesi, denizin insanı terbiye etme durumu vardır.</p>
<hr />
<p>Hayatımda yediğim en güzel künefe Antakya’nın Harbiye’sindeydi. Bir daha hiçbir yerde böyle bir şey yemedim ve sümme hâşâ da yemeyeceğim. Nereden geldi onların malzemesi? Herhâlde gökten inmedi, gene bu dünyadan temin ettiler malzemelerini herkes gibi ama bambaşka imal ediyorlar.</p>
<hr />
<p>Kültürde ilerlemeyen, düşük kalan toplumların dilleri de düşüktür ve dillerine bakım göstermezler. Örnek biziz, yeryüzünde bizim kadar diline sahip çıkmayan, dilini saymayan, dilinle ilgilenmeyen ikinci bir toplum bana gösteremezsiniz.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristokrasilerde çok iyi devlet adamları çıkar. Hani derler ya aman efendim, o Cumhuriyet’i yıkacak, Osmanlı’yı geri getirecek. Yıkamazsınız, Osmanlı’yı geri getiremezsiniz. Çünkü Osmanlı saraydan çıkmadır. Doğar doğmaz o kişiye nasıl devlet adamı olacağı öğretilir. Affınıza sığınırım, lazımlığına ederken bile o bebek ne yapıp ne yapmayacağını öğrenir. Bir cumhuriyette sokaktan bulduğunuz birini alıp sen cumhurbaşkanısın deyin, olsun. Belki çok basite indirgedim ama üç aşağı beş yukarı böyledir. Devlet adamlığı önce bir edep, adap işidir.</span></p>
<hr />
<p>Bunu çiğniyor Fatih, evlat ve kardeş katlini kural olarak koyuyor. Niye? Devleti kurtarmak için, Türkün makus talihini yenmek için, şakası yok. Devlet çöktü mü hepimiz mahvoluruz, perişan oluruz. Uzağa gitmeyelim, yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta, daha dün Yugoslavya’da, biraz daha öteye geçersek 1947’de Hindistan’da olanlara bakalım. O günden itibaren Osmanlı Türk tarihinin en uzun süreli devleti hâline gelmiştir. Şakası yok, yeni zamanlarda, Yeni Çağda, modern dönemde 600 küsur yıl yaşamış. Emperyalizme kurban gitmiş bir dünyada bir ada olarak kalmıştır. Onların buyruğuna girmemiş bir tek Osmanlı Devleti vardır. Bunu Fatih’e borçluyuz. Fatih kendini kurban etmiştir.</p>
<hr />
<p>Muazzam bir dildir Farsça, büyük kültür milletlerinin en başta gelen özelliği dil bilincidir. Dil bilincinin de tezahür ettiği insanlar kadınlardır. Bir milletin kadını dilini unuttuğu takdirde o millet ölmüştür. Dikkat edin, büyük kültür milletlerinde kadınlar nereden evlenirse evlensin çocuklarına dillerini öğretirler. Bir furya yaşadık, Sovyetler çöktükten sonra, Rus hanımlar buraya akın ettiler. Çok evlilik oldu, TürkRus evliliği, benim gördüğüm her Türk-Rus evliliğinde çocuklar Rusça öğrenmişlerdir.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Tarih felsefesiyle uğraşmak isteyen bir kişi genel olarak hangi sahalarla ilgilenmeli, hangi lisanlara vakıf olmalıdır?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Tabii ki önce felsefe ve tarih. Medeniyet tarihi, yani belirli bir toplumun, milletin tarihinden ziyade genel medeniyet tarihini. Nereden geliyorum ben buna? Ben tarih felsefecisi değilim ama çok ilgimi çeken bir tarih filozofu Arnold Toynbee’yi göz önünde tutarak bunu söylüyorum. Arnold Toynbee medeniyet tarihçisidir, bir filozoftur. O bakımdan sorunun ilk bölümü felsefe öğrenimi göreceksiniz, artı medeniyet tarihi öğrenimi. Felsefede diller değişir. Hangi felsefeye ağırlık veriyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Eski Çağ felsefesiyle uğraşıyorsanız Yunanca bilecekseniz, İslam felsefesiyle uğraşıyorsanız tabiatıyla Arapça göreceksiniz. Orta Çağ Hıristiyan felsefesi Latinceyi gerektirir. Felsefenin dört ana dili var: Yunanca, Latince, Arapça, Almanca. Çünkü bunlar felsefede dört ana yoldur, gelenektir. Hangisini seçiyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Tabii bugün yazının-çizimin yüzde 80’i İngilizce, bu bakımdan asıl metinlerinizin dışında okumanız gereken yazılar İngilizce olacağından İngilizce de biliyor olmanız lazım. Türk tarihiyle uğraşacak olanlarla da benzer bir zorunluluk var. Eski Türk tarihine değinenlerin Çince bilmesi kaçınılmaz, arkasından 8. yüzyıldan sonraki tarihimize bakanlar Farsçayı bilmek zorundalar. İslami devirlerle uğraşanlar tabii ki Arapça bilmek zorundadırlar. Bir de tabii Türkçenin değişik dönemlerdeki çeşitleri var.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Rus kadını nereye giderse dilini de götürür. Arap, Fars kadınında da görebilirsiniz. Fars kadını nereye giderse gitsin, kiminle evlenirse evlensin çocuğu Farsça konuşur. Burada da Çince öğrenirler. Bu kadınlar nereden öğrenmiştir bu bir sırdır, dediğim gibi Malay Müslümanların arasında yetişiyor ama Çincesini unutmuyor, bir yerden alıyor bunu ve çocuklarına bunu benimsetiyor. Çince de çok baskın bir dildir. Çinli her ortamda, her durumda dilini hâkim kılmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, bu günümüz “bilgi toplumu olmak” teranesine baktığımızda…</p>
<p>TEOMAN DURALI- Teranedir tabii. Çoğunlukla yarar sağlamayan bilgilerin, dedikoduların peşinde, bilgisayarlarda, televizyonlarda o kimin nesiymiş, şu kiminle çıkmış… Bu bilgi benim ne işime yarar? Yarar sağlayıcı bilginin eksikliğini özellikle tıpta görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Yeniçeri teşkilatı olağanüstü bir teşkilattır. Her defasında yeniden şaşıyorum ben oraya göz attığımda, hayretler içinde kalıyorum. Osmanlı’nın sadece yeniçerisi yok, biraz önce bahsettiğim Akıncılar çok ilgi çekicidir. Size burada bir şey daha söyleyeyim, büyük ihtimalle Almanlar bunu taklit ettiler. Schutzstaffel SS Akıncıları çok andırmaktadır. Tabii Osmanlı’nın asla bir ırkçılığı yok, bırakın ırkçılığı ırk kavrayışı yok, kavmiyet yok. Öyle bir anlayış yok, o çok yenidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlk defa bütün insanlığa hitap, daha doğrusu insanlık fikri Musa’yla ortaya çıkıyor. Gidiyor Firavun’a, diyor ki: “Allah var, kabul etmen lazım.” O da diyor ki: “Git oradan, Tanrı benim, ne oluyor sana” ve kovuyor. Hikâyesi uzun. Hz. İsa ve nihayet Hz. Muhammed’de yaygınlaştırılan, geliştirilen fikir, bütün insanlığa yayma olayı. Bugün insan hakları dediğimiz, insanın vazgeçilmez hakları ve ödevleri olma fikri ilk defa dinle ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Türklerin tarihi yüzde seksen oranında sert, soğuk ve zorlu iklimlerde geçmiştir. Türkler, Germenler ve Slavlar soğuk iklimlerde yaşamışlardır. Bu şartlarda can yoldaşına ihtiyaç duyuyorsunuz. Zorlu hayat şartlarında birinci derecede ihtiyaç duyduğumuz şey can yoldaşıdır. Can yoldaşının da sayısını arttıramazsınız. Her yönden güveneceğiniz insandır can yoldaşı, bu sebeple yerleşik şehir hayatına intikal edinceye değin büyük ölçüde tek kadınla yaşama gereğini duymuşlar. Çünkü ikisi birlikte mücadele etmektedirler. Bunu ben değişik Türk boylarında gözlemledim. Toroslar’da Yörüklerde, Pamir yaylasında Kırgızlarda, Doğu Anadolu’da Beritan aşiretinde hep tek kadınla yaşıyorlardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilgi topluluğu uzmanlığa saygı duyma ve burnunu her işe sokmamadır. Ben yemek pişirmesini bilmiyorsam en zor yemek olan pilavı pişirmeye tevessül etmem. Çünkü rezil ederim, tencerenin dibini yakarım, yapacağım budur. Hastabakıcı değilim, hekim değilim, hatta hekimliğin özel uzmanlığına da sahip değilim. Ne yapabilirim? Ancak öldürürüm o kişiyi. Bu endişeyle hareket etmiyor felsefe. Newton keşfettiği yerçekimi yasasını bir yarar getirsin diye ortaya koymuyor. Merakına, sorusuna cevap arıyor.</span></p>
<hr />
<p>Kandaşlık esasında insanın kökeni kadın-erkek cinsi ilişkisidir. Bu ilişki bütün insan oluşumlarının anahtarıdır, başıdır, başlangıcıdır ve bu ilişkinin cereyan ettiği, bu ilişkinin serpildiği ortam, ocak başıdır, yuvadır. Bir üçlülük ortaya çıkıyor: Kadın, erkek ve ondan oluşan çocuklar. Bütün kültürlerin arka planlarında hep bir üçlülük görüyoruz. Hıristiyanlıktaki teslis, felsefedeki diyalektik, Çin bilgeliğindeki yin ve yang… Doğayı da böyle yorumlamıştır insanlar, karşıtların birleşmesinden ortaya yeni bir ürün çıkmaktadır. Gece-gündüz ve gün bir örnektir. Yaz-kış-yıl, vs. Aile o hâlde esastır, temeldir ve bütün toplumsal oluşumlar bu çekirdekten ortaya çıkmaktadır. Burada izin verirseniz kadın propagandası yapacağım. Daha kadıncılık yokken ortalıklarda ben ilk kadıncıydım, onu da söyleyeyim size, neden ilk kadıncıydım? Çünkü ben annemi çok severim, herhâlde hepimizin yaptığı iş bu; annemizi sevmek. Peygamberimizden gelen bir gelenek, değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam üç kere “annendir” dedikten sonra dördüncüde “babandır” demiştir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p>Çağımızın en büyük filozoflarından Heidegger ocağı insanın yaşama iksiri olarak görür ve onun dışı ölümdür. Tabii dilden hareket ederek koyuyor bunu, müthiş bir şeydir, dil sadece konuşmaya, bir şeyler bildirmeye yaramıyor. Dil ruhumuzun ve onun dayandığı kültür geçmişimizin aynasıdır. Kültürü tanımadan öğrenilen bir dil hiçbir işe yaramaz, kupkuru olur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Mahalle ortadan kalktığı gibi aileler de ortadan kalkıyor. Ben talebelerimde görüyorum, parçalanmış aile fevkalade çoktur son yıllarda, böyle olunca eğitim alamıyorsunuz, eğitilemiyorsunuz, terbiye görmüyor insanlar. Burada artık kişilere bir şey düşüyor. Yani merkezi otorite ortadan kalktığına göre kendini dindar, Müslüman gören insanların bu boşluğu bir iltizam olarak doldurmaları lazım. Günümüzde aile varlığını sürdürmek çok zor bir iş, bir fedakârlık gerektirmektedir ve en önemli yönümüz fedakârlığa girmemektir, fedakârlıktan kaçmaktır. Bu kolayımıza geliyor. Başta söylediğim gibi, dinin en önemli yanı sömürüyü ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak ve bunun gerektirdiği fedakârlıktır.</span></p>
<hr />
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Nerede insan varsa orada din vardır. Dinle kültür, kültürle ahlâk iç içe geçmiş olaylardır. Birbirinden ayırt edilemez. Ayrı ayrı kurumlar değildir, iç içedirler. Din topluluğunun başındaki kişi topluluğun bütün ihtiyaçlarına cevap vermek mecburiyetindedir. Topluluğun hakîmidir, yani aynı zamanda hekimi ve hâkimi durumundadır.</span></span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr flex-row items-center pl-4 pt-3 pb-2">
<div class="dr w-full h-full items-center justify-start" aria-label="Seçenekler">
<div class="dr svg fill-silik w-6 h-9">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
<div class="dr  bg-kirmizi rounded-full wh-1_5 absolute top-2 right-2"></div>
</div>
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Dil üstünde fazla bir şey söylememe lüzum yok, kendinden belli olan bir şeydir. Çünkü bütün işlemlerimizi dille yürütmekteyiz ve dille yürütmek zorundayız. Bütün iletişimimizi onunla uyguluyoruz ve dil çok belirgin bir biçimde evrim sonucu değildir. Hayvanların bağırtısı, çağırtısı, anırması yahut böğürmesi, kişnemesi dilin aslını teşkil etmemektedir.</span></span></div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Evet, şimdi bizim de okur-yazarlığımız iyi, bugün maşallah her birimiz üniversite mezunuyuz ama ben bir aklın ışıldamasını görmüyorum bizde, açıkça söyleyeyim. Aflarınıza ve kendi affıma da sığınarak söyleyeyim, bundan ibaret değil. Bir kere en önemli özelliği Yahudilerin ve İngilizlerin özlerine sadık kalmalarıdır. Dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, iki şeyi terk etmemişler: Dinlerini ve dillerini. Maruz kaldıkları bunca baskıya, işkenceye, her şeye rağmen dillerine dört elle sarılmışlardır. Dini seversiniz sevmezsiniz, Marx hiç sevmiyor dini ama “Yahudinin en önemli özelliği bu dinine bağlılığıdır” diyor. Bunu Karl Marx söylüyor, Yahudilik Sorunu Üzerine kitabında: “Din, Yahudilik toplumları ayakta tutan kurumdur. Kitlelerin afyonu dindir” Bunu biz hep yanlış anladık. İnsanların ayakta tutmanın yolunu kastediyor. Çünkü Marx döneminde anestezi yoktu, adama afyon koklatırlardı ve öyle ameliyat ederlerdi. Afyonsuz ameliyat, insan ölür, sancıdan gider bu sefer. Din hayatı yaşanabilir bir hâle sokan kurum anlamında söylüyor bunu “kitlelerin afyonudur” derken.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Fatih kanun çıkarıyor: “Ormanlarımdan bir dal kıranın kellesi gider” diyor. Ormanlarım dediği kendi malı mülkü değil, devletin toprağı, devleti temsil ediyor adam. Vakıflar niye kuruldular? Memurum burada, yarın atıldığımda cascavlak kalırım ortada, çoluğuma çocuğuma rızık çıksın diye vakıf kuruyorum. Anlaşılıyor mu burası? Avrupa’da olup bitenlerle bizde olup bitenlerin hiçbir paraleli yok, tamamıyla bir yanlış anlamadır.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Topluma mahkûmuz, toplum dışında insanın oluşması imkânsızdır. Aman bana kalkıp efsaneleri sormayın. İşte kurt emzirmiş de, büyütmüş de, bunlar masaldır, efsanedir. İnsanın dışında insanı büyütecek, yetiştirecek hiçbir güç, kuvvet yoktur. O hâlde insan, toplum ve kültür örtüşen, çakışan kavramlardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
<div>Cumhuriyet’le birlikte bizde iki fikir takip edilmiştir. Öncelikle dinin topyekûn iptalini savunanlar olmuştur. Tabii bu Cumhuriyet’ten önce de vardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Abdullah Cevdet gibi kişiler bunu savunuyorlardı. İkincisi, Müslümanlığın Hıristiyanlığa benzetilmesi gereğini savunanlardır. Hıristiyanlıktan kastettikleri özellikle Protestanlıktır. Yani bir İslam Protestanlığının her alanda ortaya çıkmasını savunmuşlardır. Mesela camilere sıralar konulsun, yerde değil kilisede olduğu gibi oturularak ibadet edilsin. Hıristiyanlıkta ve öteki bütün dinlerde belli ölçüde dinin belli bir alanı, dünyevi hayatın bir alanı vardır. İslam’da bu ayrım yoktur. İslam’da ruhban sınıfı olmadığından ötürü dinle dünyevi hayat iç içedir. Yani şu dini yapıdır, bu dünyevi yapıdır, şu dini alandır, bu dünyevi alandır diye bir şey yok. Her alan dinin içindedir. Büyük abdest, küçük abdest -affınıza sığınırım- bile din tarafından belirlenmiştir. Dinin belirlemediği hiçbir şey yok. Bu kalksın deniliyor bu ikincisini savunanlar, şimdi bu ikinci görüşü savunanlara karşı bir tepki olarak dine dayalı bir ideoloji ortaya çıkarılıyor. Sadece Türkiye’de değil, düşünce hayatının çok etkin olduğu Mısır, Hint -sonra Pakistan oldular- gibi İslam ülkelerinde böyle bir akım ortaya çıktı ve fazla tanınmıyordu.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Felsefileşmiş medeniyetlerde ahlâkla karşılaşıyoruz ama her toplumda, her kültürde edep vardır ve tekrar ediyorum, onun kaynağı dinde oluşur. Bunun açık ifadesini ben Mevlânâ’da görürüm. “Kur’an’ı bir baştan bir başa okudum, edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Bu çok önemli bir noktadır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Adaletin sakatlandığı en önemli nokta, arabanın tekerini kıran çukur sömürüdür. Bu iktisatta da, kadın-erkek ilişkilerinde de böyledir. Eşitlikten bahsetmiyorum size, eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz zaten, adaletin olduğu yerde de eşitlik yoktur. Eşitlik bir matematikte, bir de hukukta vardır. Yani bütün gün esrar çekip yan gelip yatanla bir Einstein’ı aynı kefeye koyamazsınız. Ama o esrar çeken, bütün gün yan gelip yatan adamı da yaşatmak mecburiyetindesin. Esrar çekiyor diye adama iğne vurup tahtalıköye gönderme hakkına sahip değiliz. Onun insanca yaşamasını ve mümkünse o iptiladan kurtulması için birtakım şeylerin yapılması lazım ama tekrar ediyorum, ikisini aynı kefeye koyduğun takdirde, işte orada zulüm başlar.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Hint-Avrupa dillerinin de belli bir atadan, bir anneden çıktıkları varsayılmaktadır. Bunu bize bildiren çok inandırıcı belirgin kıstaslar var, ölçüler var. Bir kere bu dillerde sayılar akrabadır ve çok temel sözler birbirleriyle paraleldir. Mesela İngilizcede brother, Farsçada birâder, Sanskritçede brader, Fransızcada frèrenin aynı kökten geldiği tespit edilebiliyor. Bunun gibi çok temel sözlerin ve sayıların benzerliği bizi kimi dillerin akraba oldukları sonucuna götürmektedir. Türk dillerinde ayrım hemen hemen yok gibidir ama bir üste çıktığımızda, Altay dilleri dediğimizde o fark çok büyüktür ve orada şüpheye düşüyoruz. Mesela Moğolcayla Türkçe arasında bağlantıları kuramıyorsunuz. Ne rakamlar birbirini tutuyor ne temel sözler benzeşiyor. Bu bakımdan hâlâ Altay dilleri bir teori değildir, bir varsayımdır. Ama Hint-Avrupa dillerinin ve Arapça, İbranca, Asurca, Süryancayı içeren Sami dillerin benzerlikleri çok belirgindir.</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Tarihte en fazla yer değiştiren ve en uzun boylu göçe çıkmış kavim Türklerdir. Kuzeydoğu Asya’dan Akdeniz’e, Nâzım Hikmet’in lafıyla bir kısrak başı gibi sarkarlar ama burada da durmayıp Rumeli’ye, orta Avrupa’ya, hatta bugünümüzde Batı Avrupa’ya uzanıyorlar. Bunun dışında da Kuzey Afrika’yla orta Afrika’ya intikal etmişler, Hindistan’a gelmişler. Böyle muazzam bir coğrafyayı kat etmiş, sadece gezip dolaşmamışlar tabii, gittikleri yerlere yerleşip devlet kurmuşlar. Hint’te Babil Devletini kuruyorlar, İran’da 1000 yıl sürmüş hanedanlar Türk asıllı olmuşlardır. İran’ın Müslümanlaşmasından, yani 633’te Hz. Ömer’in fethinden itibaren Humeynî’nin devirdiği Rıza Şah Pehlevî’nin babasına değin İran’daki bütün hanedanlar hep Türk asıllı olmuşlar. Bunlar da genellikle Osmanlı’yla çatışmış, savaşmışlar</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Tragodía İslam’da kesin olarak yasaktır. Çünkü İslam’da iki büyük bağışlanmaz günah vardır. Allah her şeyi bağışlar, bunları bağışlamıyor. Birincisi şirk koşmak, yani eş koşmak, ikincisi umutsuzluk, Allah’tan umudunu kesmek. Buna rağmen İran edebiyatında tragodía’yı görüyoruz. Fars edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir. İki-üç edebiyat vardır ki bunlar göklere sığmıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Dillerden yayılmacı, yayılmaya yatkın hâkim diller vardır, çekinik diller vardır. Türkçe o çekinik dillerdendir ve bunu öncelikle kadınlarda görüyorsunuz. Kadın bir kültürün ilk ve son omuzlayıcısıdır. Bir toplum çökme emaresi gösterdiğinde ilk bel verenler erkeklerdir, ortadan kaybolur, çöker gider. Kadın ayaktaysa, o kültür kurtulur. Kültürün en önemli etkeni, unsuru dildir ve kadın dile sahipse, o dil yaşıyor. Öncelikle ve özellikle ecnebiyle evlenen kadının çocuklarına, yani kendi toplumundan, milletinden olmayan bir erkekle evlenen kadın çocuğuna dilini öğretiyor mu, öğretmiyor mu, ona bakarım. Doğuda ve batıda nereye gitmişsem Türk olmayanla evlenen Türk kadını çocuğuna hiçbir zaman Türkçe öğretmemiştir. 1967’de Ürdün’e gittiğimde tanıştığım yedi ailenin kocaları Filistinli, burada ODTÜ’de okumuşlar, hanımlar Türk, hiçbirinin çocuğunun Türkçenin t’sinden haberi yok. Benzeri bir olayı Avrupa ve Amerika’da görebilirsiniz. Buna karşılık Çinli, Fars, Rus, Fransız, İtalyan, Arap, matematik kesinlikle söyleyebilirim, çocuklarına dilini öğretiyor. Kürtçe de öyledir, onu da unutmadan söyleyeyim. Tanıdığım Türkle evli Kürt hanımların çocukları Kürtçe bilirler. Zazalar öyle değil, Zazaca ölen bir dildir. Çerkesler öyle değil, Adigece de ölen bir dil, Lazlar aynı şekilde çekiniktir, gidiyor. Türkçe öyle ölmediyse, bunun fazileti yerden yere vurduğumuz, sürekli kötülediğimiz Osmanlı’dan gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Avrupalı olmadığımızı hep öne sürmüşümdür ve hiç de lüzumu olmadığını iddia etmişimdir. Ne kadar Avrupalı olduğumuzu sanırsak sanalım değiliz. Çünkü bunun içine doğmadık, bu olayın, bu zihniyetin, bu çerçevenin içinde büyümedik, yaşamadık. Dininden anlattırır Avrupalı, daha sonra okumaz, o ayrı bir konu, hiçbir yortumuz Alman’ın Noel’i gibi dramatik, Rus’unki gibi resim dolu değildir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından biri Tonyukuk’tur. Kesif bir Budacılık akımı var, Budacılığa geçmek isteniyor. Tonyukuk Çin’de dünyaya gelip yetişmiş, orada öğrenim görmüş bir Göktürktür ve Bilge Kağan’ın veziriazamı olur. “Kesinlikle Budacılıkla Taoculuğa geçilmeyecek. Bunlar yatalak dinlerdir, bizi miskinliğe sevk eder.” diyor. Her dine, en olmayacak dine bile girmişler, Hazarlar Yahudi olmuşlardır ki İbrani değilseniz Yahudi olamazsınız ama asıl intisap ettikleri Müslümanlık olmuştur.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Rumeli Roma toprakları, Roma ülkesi anlamına gelmektedir. Batı’da kalan bütün topraklar bu ad altında anılıyorlar. Osmanlı’dan gelen her şey kötülendiğinden Rumeli adını da iptal ettik, Avrupalılaştığımız için Avrupa oldu. Mesela, çok benim kulağıma tuhaf gelir, nereye gidiyorsun? Avrupa yakasına gidiyorum. Öyle bir şey yok, çocukluğumda, gençliğimde bu taraf Rumeli kabul edilirdi, o taraf da Anadolu’ydu. Hatta Anadolulular Rumeliler için, yani Osmanlı’nın Avrupa yakasında yaşayanlara suyun öbür tarafından, suyun ötesinden derler.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Mahallede kurallar çok sıkıydı. Bu kuralları koyan belirli bir merci yoktu. Meclis, hükümet, devlet vs. yok ama bir kurallar dizisi vardı. Nasıl oturulur, nasıl kalkılır… Büyüğünle karşılaştığında elini öpeceksin, şöyle selam vereceksin, kavga ettiğinde nelere dikkat edeceksin, kaçan, yere yıkılan adama tekme atmayacaksın&#8230; Bunlar size bahsettiğim kadim dönemlerin kavga usulleridir. Homeros’un İlyada’sında bir tabir geçer. Paris Akhilleus düşmanına “İnsan dediğin sevişirken de savaşırken de göz göze gelir” diyor. Göz göze gelinmedikçe bu iki temel insani fiil yerine getirilmez. Yaparsan ne olursun? Kalleş, kahpe olursun. Bu çok büyük bir suçlama, müthiş bir hakarettir</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div></div>
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div><span class="text-alt">Alman milliyetçiliği nasyonal sosyalizme, Fransız milliyetçiliğinin özü kültüre dayanır. Zaten bizde milliyet diye bir şey yoktur, bizim has dönemlerimizde Türk, Arap, Kürt ayrımı yoktu, böyle bir bilinç yoktu; insaniyetimizden değil, böyle bir bilinç yoktu ortada. Müslim-gayrimüslim, darülharp ve darülislam tefriki var. Milliyet olayı Tanzimat’la birlikte başlar, çünkü Fransız okul etkisi baş gösterir ve burada demin dediğim gibi kültür baskındır, kültüre önem verilir. Orada da karar veremezler bir türlü, İslam esaslı Osmanlı kültürü mü, yoksa yeni yeni uyanmaya başlayan belli belirsiz bir Türklük duygusu mu? Türklük duygusu da nereden çıkıyor? Bize tabi olan milletlerin, özellikle Yunanlıların milliyetçilik taslamalarından ortaya çıkıyor. Fakat Abdülhamid yeniden Tanzimat öncesine dönmek istiyor. Ümmet fikrini yerleştirmeye çalışıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Medeniyetle kültürü karıştırmayalım. İnsan olarak medeniyetsiz yaşanabilir, kültürsüz yaşanamaz. Her kültür bir medeniyete mensup değildir ama her medeniyet kültür üzerinde yükselir, kültürün üzerinde bir üstyapıdır. Altyapı kültürdür, üstyapı medeniyettir. Medeniyeti kültürler federasyonu olarak da görebiliriz. Belli, benzeşen kültürlerin oluşturduğu bir üst topluluk durumundadır. Kültürler u ̈ç payandaya, üç sütuna dayanır, bunsuz bir kültür düşünülemez: Dil, zanaat ve din.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Ortada olan bir başka olay da bu medeniyetin zirve çağı 20. yüzyılda iki dünya savaşında 100 milyon insan ölmüştür. Daha ötesi berisi yok. 100 milyon insan öldürülmüştür ve İkinci Dünya Savaşında öldürülen, ölen insanlar pisipisine gitmişlerdir. Yani yiyecek, içecek, üstünde yaşayacak topraklar için vuruşabilirsiniz. Bu doğaldır ama bu u ̈stün bir insandır, üstün bir ırktan geliyor, o alçak bir ırktan geliyor, üstün ırk alçak ırkı yok edecek yahut da benzeri birtakım gerekçelerle… iki taraf da, tencere dibin kara, seninki benden kara… Ne galibi haklı, ne mağlubu, ikisi de eşit derecede pislik. Bunca insanın canına, kanına mâl olan bir süreç hiç kimse tarafından olumlu karşılanacak bir olay değildir ve bugün devam eden vahşet yanı başımızda İkinci Dünya Savaşının devamıdır. Hatta birincisi bile, bitmemiş bir davadır. Pisipisine sürdürülen bir cinayetler dizisi.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Aklı Allah’tan gelen cereyanı indiren ve anlaşılır kılan bir ara merkez gibi düşünelim ve onun benim içimde yayılan kabloları da vicdandır. Ne yaptılar Yeni Çağ’da? Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti dediğimiz olayda şu kablo kesildi. Bu kendinden menkul bir kaynak, bir memba olarak kabul edildi. Yani artık enerjisini buradan almıyor, kendinden diyor. Nasıl oluyorsa bilmiyorum, hiçbir Yeni Çağcı da bana bunu izah edemedi. İzah edilir bir tarafı da yok. Akıl en üst merci, daha üstü yok. Akıl sahibi insandan hareketle insancılık, hümanizma anlayışı çıkmıştır. En yüksek, en üst merci akıl sahibi insandır. Akıl sahibi varlık olan insan ve dediğim gibi aklın vicdana bağlantısı yok. Zaten vicdan var mı, yok mu belli değil. Agnostisizm denilir buna, bilinmezcilik, Tanrı var mıdır, yok mudur bilinmiyor, beni ırgalamıyor anlayışı getirilmiştir. Çünkü yok diyemiyorsunuz. Yok dediğiniz mantıkça vardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Erken çağda yerleşik hâle gelen topluluklarda erkeğin önemi azalıyor. Erkeğin önemi azaldığı ölçüde bu erkekte bir kompleks yaratıyor. Bu kompleksi gidermek üzere çok eski yerleşik toplumlar hep erkeğe vurgu yapmışlardır. Bunun en güzel örneği Çinlilerdedir. En eski yerleşik topluluklardan biridir. Aynı şekilde Farslarda da vardır. Çinlilerde ve Farslarda aşırı derecede kadının hor görülmesi olayı vardır. Çünkü dediğim gibi erkek çok gerilemektedir. Önemi, yeri, işleyişi geriliyor ve onu tatmin etmek üzere mübalağa ediliyor. Mesela, Çinlide ruh atadan oğula geçmektedir. Bu sebeple Çinliler hep erkek evlat isterler, kız evlatlarını ya atmışlardır ya da öldürmüşlerdir. Bu bugün hâlâ da sürüyor Çin’de, dikkatinizi çekerim. Bir çocuk siyaseti sürdürülüyor Çin’de. Mao’nun ölümünden sonra -1976’da galiba- çıktı bu tek çocuk siyaseti ve Çin’de büyük bir kız çocuğu katliamı baş göstermiştir. 93’te Malezya’dan Pekin’e geçtiğimde, bana Çin’de 77 milyon evlenme çağında erkek fazlası olduğundan bahsetmişlerdi. Sonra Malezya’ya döndüğümde ”Hapı yuttunuz, yandınız, 77 milyon yola çıkarsa kaçacak delik arayın.” dedim. O zaman Malezya’nın nüfusu 18 milyon filandı ve 3-4 milyon kadın fazlası var Malezya’da evlenme çağında, denklem çok korkunçtu. Şimdi, son zamanlarda tek çocuk siyasetini kaldırdılar Çin’de. Niye bu isteniyor? Dediğim gibi erkek evlat çıkmadığında ruh yürümüyor. Bunun yansımalarını Malezya’da görmüştüm.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:44:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[2.Abdulhamid]]></category>
		<category><![CDATA[İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23960</guid>

					<description><![CDATA[<p>1950lerden sonra yeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor. Ondokuzuncu yüzyılda gündeme gelen sermâyeci ideoloji, yânî İngilterede gerçekleşen bir felsefe sistemi olarak ortaya çıkan sermâyecilik ve buna dayalı yeni bir medeniyet Örneğini yaşıyoruz. 0 da Ingiliz-Yahudi diye adlandırdığım medeniyet. İngiliz ile Yahudinin izdivâcından A.B.D. ortaya çıkmıştır. Anne İngiltere ne zaman başı sıkışsa, yavrusu A.B.D.ni imdada çağırmıştır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/">İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23979 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/EPUEgwhW4AYl6yJ.jpg 1080w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">1950lerden sonra yeni bir dünya düzeni ortaya çıkıyor.</p>
<p dir="ltr">Ondokuzuncu yüzyılda gündeme gelen sermâyeci ideoloji, yânî İngilterede gerçekleşen bir felsefe sistemi olarak ortaya çıkan sermâyecilik ve buna dayalı yeni bir medeniyet Örneğini yaşıyoruz. 0 da Ingiliz-Yahudi diye adlandırdığım medeniyet. İngiliz ile Yahudinin izdivâcından A.B.D. ortaya çıkmıştır. Anne İngiltere ne zaman başı sıkışsa, yavrusu A.B.D.ni imdada çağırmıştır. A.B.D.nin kendini göstermesi, gündeme gelmesi Birinci dünya savaşıyladır. Bu medeniyet ve onun dayandığı ideoloji yerleşmeğe başladığı sıralarda tökezliyor da. En önemli tökezleme olayı, 1928deki büyük iktisadî bunalımdır. Başta A.B.D., İngiltere, Almanya olmak üzre Avrupamerika bundan dehşet etkilenir. Bir ölçüde Türkiye de.</p>
<p dir="ltr">Abdülhamit buna “buhran” diyor.</p>
<p dir="ltr">Sonra “bunalım”a çevirdiler, Türkceleştirdiler güyâ. Bütün Türkceleştirilenler sonra Frenkleşiyor, “kriz” demeğe başladılar. Bugün bu süreç devam ediyor. 0 bir yana, bu büyük 1928 bunalımı, Avrupamerikayı altüst etmiştir.</p>
<p dir="ltr">Demokrasi İngiliz icâdıdır, hakezâ sermâyecilik ile imperyalism de. 17 ekim devrimi sonrası farklı yola sapan Rusya, sermâye düzenini bıraktığıçin bunlardan etkilenmez. Lenin, “yeniden liberal iktisada dönelim, bir süre bununla idâre edelim, Rusyadaki açlığın önüne geçelim” düşüncesinde. 1920lerin başlarında Rusyada dehşet bir açlık ve çok şiddetli bunalımlar yaşandı.</p>
<p dir="ltr">Lenin suikasta uğrayıp öldükten sonra l924te yerine Stalin geçti. Onun da Troçki’yle müdhiş mücâdelesi var. Troçki beynelmilelci Ve komunismi bütün dünyaya yaymaktan yana. Yahudiler, her yere yayıldıklarıçin hep beynelmilelci olmuşlardır. “Hayatın Anatomisi” kitabımda belirttiğim üzre, Rus devrimcilerinin kâhir ekseriyeti Yahudidir; Lenin ile Troçki de. Meselâ Sovyet devrimi İngiltere tarafindan rahatca bastırılabilirdi. Ama Yahudi dayanışmasından dolayı bastırılmadı. Komunist olmayan Batıdaki sermâyeci Yahudiler, Rusyada olup bitenlere sevgiyle baktıklarından, müdâhaleyi önlediler. Rusyada komunisme, bolşevikliğe inatla karşı çıkılmıştır. Amiral Kolçak komutasında Kızılorduya karşı mâhir subayların kumanda ettiği Akordu teşkil olundu. Dr. Iivago filmini seyrettiyseniz orada bu, açıkca gösterilir. Akordunun subayları ile neferleri çoğunlukla asilzâde çocuklarıdır. Ak pak tenli, yakışıklı delikanlılar. Öbürleri, Kızılordunun adamları, Moğollarla karışmış tipik Slavlar. Bunlar toprak köleliğinden gelen mujiklerdir.</p>
<p dir="ltr">Troçki asker olmamasına rağmen, Kızılordunun kumandanlığını üstlenmiştir. Askerî yardımlar da almıştır. Nıhâyet Akorduya karşı zafer elde etmiştir. Akordu önce geniş bir sahayı ele geçirmişti, Avrupadan da kısmen destek görüyordu. Çekler ile Lehler yardıma gittiler. Buna rağmen yenildiler. Bu yenilgi cıvar ülkelere doğru büyük bir Rus akınına yol açtı. Biz de payımızı aldık. Mütâreke Istanbulu, Pera cıvarı bunlarla dolup taştı. Sâdece kaçan asilzâdeler ile Çara sâdık kişiler de buraya geldi.</p>
<p dir="ltr">Rusların öteden beri son derece başarılı “kosak” (cosac) adını verdikleri savaşcıları vardır. Dünyanın sayılı savaşcılarındandırlar. “Kazak”tan gelir bu. Büyük ihtimâlle Hırıstıyan olmuş, Çarın emrine girmiş Kazaklardır. İhtilâlde Çarın tarafını tuttuklarından, yenilince bir kısmı buraya kaçar. Kazaklar da Kırgızların bir koludur. “Kazak” Türkcede serseri, başıboş, bir yere bağlı olmayan manâsına gelir. Bizde o anlamı kaybolmuşsa da, bir tek karısının buyruğunu dinlemeyen adam anlamında “kazak erkek” kullanımı kalmıştır. Onların kalın yünden yapma giysileri vardır, giydiğimiz kazak da oradan gelir.</p>
<p dir="ltr">1958de, Etibank genel müdürlüğü sırasında bir iş seyâhatında, babamla birlikte Manyas gölüne gitmiştik. Kılık kıyafetleri, gelenekleri görenekleri, ahşap inşâ edilmiş kiliseleriyle Manyas gölündekiadalardan birinde yaşayan kosaklara misâfîr olmuştuk. Kocaman sakallı, kapı gibi irikıyım adamlar. Votka bulamadıklarından ispirto içip bir yandan müdhiş şarkılar söylüyorlardı. Bu Kosaklar dünyada savaşcılıkları yanında musıkîleri, korolarıyla da ünlenmişlerdir. Hâlâ Rusyada Don ile Dinyeper kosakları var. Şimdi Ukranyada kaldılar, ama oradan kopmak istiyorlar. Manyasta gördüklerimiz de, aralarındaki akrabalık bağı yüzünden artık birbirleriyle evlenemez duruma gelince Amerikaya göçtüler.</p>
<p>Yine l970lerin başlarında Karsın Alman köyünde böyle bir grup insanla karşılaştım. Kağızmandan yola çıktım, hududa doğru yürüyorum. Tepedeyken bir baktım, vadide yeşilliklerin arasında kutu kutu evler. Ne işi vardı onların orada? Almanyada, İsviçredeki köy evleri sanki. Arada bir Protestan kilisesi. Aşağıya bir indim ki, ne göreyim? Sarışın kadınlar, erkekler geleneksel kılıklarında. Gulliver’in ülkesine geldim sandım. Bunlar Stalin döneminde Rusyadan kaçan Volga Almanları. Stalin, Tatar ile Almanları Alman ordusuyla işbirliği yapmasınlar diye İç Asyaya sürer. Bunlar da “artık burada büyüyemiyoruz, evlenemiyoruz, çoğalamıyoruz, gideceğiz buralardan” diyorlardı. Cıvarları olduğu gibi Kürtlerle çevriliydi. Kızlarını onlarla evlendirmek istemiyorlardı. Benzeri bir olayı 1968de Tatvanda yaşadım. Bu kez de Çerkesler orada azınlıkta kalmışlardı ve kızlarını Kürtlerle evlendirmiyorlardı. Ak pak tenli kızları vardı. Hattâ neredeyse beni evlendireceklerdi. O zaman evliydim, iş işden geçmişti. Böyle topluluklar var. Yine Afganıstanda, Pamir yaylasındaki Kırgızlarda gördüm bunu. Belli bir yere dek geliyor, evlenemiyor, soyları kurumağa başlıyor.</p>
<p>Amerikaya dönersek, dünya nasıl bir ânda değişmeğe ve Amerika önemli bir kutup hâline gelmeğe başlıyor?</p>
<p>Amerikalılar, Birinci dünya savaşında Avrupaya İngilizlerden yana müdâhalede bulunuyor ve İngilizler ile Fransızlar onların eteği altında savaşı kazanıyorlar. Fransızlar hep böyledirler. Almanlarla ne zaman karşılaşsalar, İngilizlerin eteğinin altına saklanırlar. Savaş bittikten sonra da İngilizamerikalılara diklenirler. Birinci dünya savaşı tamamıyla</p>
<p dir="ltr">İngiliz-Yahudi medeniyetini perçinlemek üzre hazırlanmış, yürütülüp başarılmıştır. Anlattığım gibi tek istisnâ Rus, Alman, Avusturya-Macarıstan ile Osmanlı imparatorlukları. Durumunu tek perçinleyen İngilizlerdi. Gerçekten güneşin batmadığı imparatorluktur.</p>
<p dir="ltr">Neredeyse bütün dünya İngiliz hâkimiyetindeydi, onların da yardımcısı, işgüderi Amerikalılardır. Bunlar, sermâyeciliği her yöne yayıyor, sağlamlaştırıyorlar. Bunu dini kullanarak, Anglikan kilisesi aracılığıyla yapıyorlar. Asyada, Afrika ile Amerikada müdhiş bir misyonerlik faaliyeti yürütülüyor. Bizde de tabii. Daha 1832de Anadolunun en ucrâ köşelerinde okul açıyorlar. Elâzığda, Tarsusta, Kayseride, Vanda&#8230; Zirvesi de Istanbuldaki Robert Koleji ile l950lerin başında açılan ODTÜdür. Bunlar tesâdüf değil, önemli merkezlerdir.</p>
<p dir="ltr">Zihniyetinizi, anlayışınızı öğretim yoluyla getiriyorsunuz. Bu, iktisadî yayılmacılığın zeminini hazırlar. Çünkü ihtiyâçlar kültür esâslıdır. Ne içiyoruz Coca Cola, ne yiyoruz hamburger, ne giyiyoruz blucin (blue-jeans). Bunların hiçbiri yoktu Afganistanda. l971de gittiğimde adetâ Onüçüncü yüzyılı yaşıyorlardı. Gençlerle sohbet ediyordum. “Ne olacak hâlimiz?” diye soruyorlardı. Bir Amerikalı, bir Alman, bir de ben&#8230; “Hiçbir yere gitmeyin, memleketinizde kalın, bunlar sizi iğfâl etmekiçin bekliyorlar. Bu kültürü yokedecekler. Bunu iyilikle yapmazsanız döğecekler” dedim; ne yazık ki o zamanki tahminim gerçekleşti.</p>
<p dir="ltr">Daha önce de değindiğim gibi, Birinci dünya savaşı sonrası ortaya çıkan bu duruma Almanya ile İtalyada bir tepki hareketi başgösterdi: Faşism ve nasyonal sosyalism. Almanyadaki ideoloji daha güçlü bir biçimde ortaya çıktı. Almanların millî hasletleri, kişilikleri hep aşırıya kaçmağa yatkın; her şeyden önce asker. Bu yüzden hareket, sermâyeciliğin tersine askerliğe kaymıştır. Oysa sermâyecilik sivil bir harekettir. İngilizler de Fransızlar da, sivil toplumlardır ve askerlik belli bir meslek erbâbıdır. Diğer tarafta adamın yaşayışı, ruhu asker. Bizde de öyledir. Askerliğin olduğu yerde yayılmacılık, saldırganlık da vardır.</p>
<p dir="ltr">Bu, tarihin en ilgi çekici safhasıdır. Nasyonal sosyalistliğin belirmesi, büyümesi, İkinci dünya savaşının patlaması gibi birçok olayın</p>
<p>ya çıkmasına yol açmış tarihî birikimlerdir. Meselâ soykırım. Bu tarihte bile belli belirsiz vardır. İngilizler Güney Afrikada Hollandalılara, Amerikadaki yerlilere ve Kızılderililere karşı bunu uygulamışlardır. Kızıl, kızamık, kızılcık, verem gibi hastalıklara karşı bağışıklıkları bulunmayan adamlara giyecek dağıtarak bu hastalıldarı aşılamışlar. Öyle yerler var ki hiç Kızılderili kalmamıştır artık. Haitide örneğin. Kızılderililer çok gururlu insanlardır ve bu yüzden köle kılınmaları zordur. Öyle olunca toprakların ele geçirilmesi gerekiyor. Hep söylerim, teknik, kitlelerin afyonudur; aklımızı başımızdan alır. Tabletler, bilgisayarlar, telefonlar&#8230; Bütün bu “ilkel kavimler”e o günün teknik araçlarını dağıtıp karşılığında topraklarını aldılar. Bir de dini, Hırıstıyanlığı götürüp yine madenlerini alıp altınlarını yağmaladılar. Köleliğe müsâid olan güçlü, kuvvetli, itaatkâr zencilerdi. Zencilerin veya Afrikalıların kayda değer bir medeniyeti olmamıştır. Rahatlıkla köle kılmabildiler. Sekiz milyon cıvarında zenci 1600lerin başlarından 1800lerin sonlarına değin Amerikaya taşındı. Hepsini ölesiye çalıştırdılar; kadınların ırzlarına geçtiler.</p>
<p>Doğan melez çocuklar safkan Afrikalılardan daha çok hor görüldüler. Çok hince bir ticâret söz konusuydu. Öncelik ve özellikle Afrikanın batısından Senegal ve Gambiadan bugün Gana adını verdiğimiz Altın ve Fildişi sahillerinden çıkıyor, Önce İngiltereye, Liverpoola uğruyor, oradan Amerikaya gidiyor. Her zaman değilse de çoğunlukla bu altın üçgen içinde gerçekleşiyordu bu. Felemenkler, Ispanyollar, Portekizliler ve daha az sayıda Fransızlar bunu yaptılar ve en fazla pay İngilizlerindi. 173OIardan îtibâren İngilizler buhar gücünü kullanarak sanayiyi başlattılar. 1800lerin başlarında İngiltere bir sanayi ülkesi hâline geldi. Manchester, Liverpool, Glasgow birer sanayi merkeziydi. 1804te ilk demiryolunu döşediler. Dokuma tezgâhları, demir-çelik, cam derken, Ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında merceğe, optiğe geçildi ve ilâç imâl edilmeğe başlandı. Sanayide köle işe yaramaz, ama tarımda yarıyor. Amerikadaki bütün büyük plantasyonlarda köle çalıştırılıyor. Fabrikada öğrenim örmüş adama ihtiyâç var ve öğrenim görmeniziçin de kafanızın</p>
<p>basması lâzım. Bu bir ırk meselesimi bilmiyorum, ama zenciye bunu yaptıramıyorlar. Diğer taraftan fabrikada zenciyi köle olarak bedavadan çalıştıramıyor, ücret ödenmesi gerekiyor. Bu da ürününüzün bahahya patlamasma yol açıyor. Hâlbuki ürünün hammaddesini çok ucuza mâletmek, hattâ bedavaya getirmek istiyorlar. Bunu da Afrikadaki, Amerikadaki ve Asyadaki sömürgelerden temin ediyorlar. Hindıstanı talan ettiler böyle. Afrikadan bütün gerekli madenleri İngiltereye taşıdılar ve böylece bir ülkeyi ikiye ayırdılar. Bir taraf hamı, mamüle çeviren mıntıka anavatan Prenkcesiyle metropolis-; öbür taraf da sömürge -Frenkcesiyle koloni-. Masraf sâdece taşımacılık. Köleleri idâre eden yerliler de Afrikada kabile reisleri, Hindıstanda rajalar.</p>
<p>İtalyada ticâret mal değiştokuşuna dayanıyordu. Buna merkantilism deniyor. Ortaçağ klasik devrinde ortaya çıkmıştı. Daha sonra 1300lerde para tedâvüle giriyor. Avrupa, özellikle de İtalya İslâmdan alıyor parayı. İslâm memleketlerinde devam ediyordu bu eskiden beri. Sonra Felemenkte 1400 sonları 1500 başlarında muazzam bir atılım yaşanıyor. İtalyadan gelen mallar Felemenke ulaşıyor ve ondan Hollanda, Belçika, Flaman bölgesine &#8211;bunlar aynı millet, fakat sıyâsî sebeplerle bölünmüşler-, orta ve kuzey Avrupaya yayılıyor. Felemenk müdhiş bir imâlat merkezine dönüşüyor. Teknik çok ilerliyor: Öncelikle de inşâat, mercek ve optik. Adamların memleketi küçük, ama elâlem başkasının ülkesine el atarken, bunlar denizden para kazanmağa başlıyorlar. Körfezlere bend örüyorlar ve kanallar açarak büyük ırmakların mecrâlarmı değiştirip körfezleri kurutuyorlar. Zâten Felemenkin dörtte üçü denizden kazanılmıştır. Amsterdam bir su şehridir. Ayrıca Kuzey Avrupada Almancada Handelsnetzwerk denen bir ticâret ağı örmüşlerdir. Rotterdam, Hamburg, Bremen, Danzig, Kopenhag, Oslo&#8230; Bunlar hep bu ittifâkın içinde yer aldılar ve dehşet zenginleştiler. Zenginleştikce sanatta ve düşüncede çok öne çıktılar.</p>
<p>Onaltıncı yüzyılda Birleşik Felemenk Cumhuriyetini kurdular. Portekizden atılan Yahudiler Fransaya gelip oradan geçiyorlar; o bölgede pek bir yaşama imkânı bulamıyorlar. Çünkü Fransa kapalı bir devlet ve Katolik. Katoliklik ile Yahudilik hiç bağdaşmamıştır. Katolikler Yahudileri “Tanrıyı idam eden adamlar” veya “Tanrı katili” diye görürler. Hırıstıyanlık dünyaya geldiği günden îtibâren, Pavlus ve Petrus da sürekli olarak Yahudilikle cebelleşmiştir. Gerek ilâhiyâtta gerekse fizik anlamda kavgaları bitmemiştir. İki ana kilise Katoliklik ve Ortodoksluk Yahudilerin kitabına hiç hoş bakmamışlardır. Hollandaysa Flamanlardan farkh olarak din değiştiriyor. Almanyada başgösteren Hırıstıyanlık dönüşüyor; Luther ve Protestanlık İsviçrede ve Hollandada farklı bir şekil alıyor. Islah edilmiş Felemenk kilisesi, İngilterede Anglikanlar, İskoçyada Presbiteryenler ortaya çıkıyor. Hollandadaki kilise büyük ölçüde İsviçreli din adamı Calvin’in etkisinde. Çok sert adamlar. Maddî zenginliklere açıklar, servet edinmeğe karşı değiller. Bu çok önemli bir nokta. Din kapitalismle paslaşmağa başlıyor. Oysa Hırıstıyanlık ve Müslümanlık servetlenmeğe karşıdır.</p>
<p>Dar anlamda Müslümanlık da bundan farklı şeyler söylemez. Fâizleri yasaklamak, sâdece bankaya yatırdığın parayı katbe-kat almanm yasaklanması değildir. İslâm, alınteri dışındaki her geliri haram saymış, dehşet vergi yüklemiştir. Geliriniz arttıkca onu vergiyle, zekâtla indirmiştir. Bu yolla sermâyeci olamazsınız. Bu sebeple Katolikliği yıkmışlardır ve yüz elli yıldır da sıra İslâmda. İngilterede Anglikan kilisesi, Yahudilik gibi kavme bulanmış, kavmi bir kilise hâline gelmiştir. Tıpkı Yahudiliğin İbranî kavmine bağlanması gibi, Anglikan kilisesi, Amerikaya ilk çıkan İngiliz göçmenlerle birlikte o topraklara varıyor ve A.B.D.nin ilk merkezî dini, İngiliz kavminin kendisine mahsüs dini hâline geliyor. İngilizleşirseniz Anglikan olabilirsiniz. Güney Afrikada Mandela böyledir. Eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan tam bir İngiliz beğefendisidir, bir tek, rengi karadır. Otuz üçüncü derecede masondur ve karısı da İsveçli beyaz bir hanımdır. Bu onların yöntemidir. Yahudiler de böyledir, İngilizler de. Çok gözlerine kestirdilermi, kendilerinden biriyle evlendirirler. Bunun dışında Yahudi, kesinlikle dışarı kız vermez ve dışarıdan almaz. Servetin dağılmamasıçin evlenme bizde de vardır. Öteden beri dişarıdan evlilik yapsak da, topraklanmağa başladığımızdan bu</p>
<p>yana topraklar yabana gitmesin diye böyle bir durum ortaya çıkmıştır. Tabii, Osmanlıda toprak sâhibi bir tek Hırıstıyanlar, Kürtler ve Araplardır; Türklerin toprağı olmamıştır. Babama bir gün dedim ki “ya baba, büyükbabamn babası Bulgarıstanda mültezimdi, orada topraklarımızın olması lâzım.” Güldü: “Oğlum, onlar emânetti, mültezim memur demek, o toprakları idâre eden kimse.” Türklerin toprakları, ormanları hep mirîydi, devlet malı yâni. Fatih “ormanımdan bir dal kıranın kellesini uçururum” meâlinde kanun çıkartır. Vahdeddin de İtalyaya giderken parmağındaki yüzüğü çıkartıp masaya koyar “bu devlet malıdır” diye, hâlbuki beş parasızdır.</p>
<p><strong>Bahsettiğiniz bu, İngiliz-Yahudi ittifâkı hep böyle iyi, sorunsuzmu ilerliyor?</strong></p>
<p>Her zaman al gülüm ver gülüm işlememiştir. Yapıcı, kurucu, inşâ edici İngilizle, bunun parasını ödeyen Yahudiler arasındaki işbirliği zaman zaman çatlayabiliyor. Büyük ihtimâlle l990larda ve 2000lerin başlarında böyle bir anlaşmazlık söz konusu. Taraflardan biri diğerine gözdağı vermek üzre Nev Yorktaki ikiz kuleleri indiriyor. Büyük ihtimâlle de göz dağını veren Yahudiler. Çünkü ölenler arasında Yahudi yok ne hikmetse. 50 60 yıl sonra beni anarsınız. Yahudiler A.B.D.nde bir türlü sıyâsî sahneye çıkamıyorlar.</p>
<p><strong>Bu ittifâk Amerika kurulurken de devam ediyormu?</strong></p>
<p>Yalnızca Amerika değil; İngiliz nereye giderse Yahudiyi sırtında taşıyor. Avustralyaya, Kanadaya&#8230; Hep birlikte gidiliyor ve işbirliği devam ediyor. Yahudiler çoğu kere sıyâsî bir güç elde edemiyorlar ve hep İngilizlerin elinde kalıyorlar. Zaman zaman Disraeli gibi adamlar geliyor, 0 da binde bir. Canlarına tak ediyor. l947de kurdukları Israili de istedikleri gibi güvenceye bağlayamıyorlar. İngilizamerikan dünyası Israilin talep ettiği mutlak teminatı sağlamıyor. Dolayısıyla da tahminime göre ikiz kuleler işâreti veriliyor. Bunun ilk sonuçları, sıyâsette yükselen İngiliz tarafının Yahudilerle karışması şeklinde ortaya çıkıyor. Birdenbire damatlar Yahudi oluveriyor. Biribirine zıt kutuplar, Clinton’ın kızı da Yahudiyle evleniyor, Trump’ın kızı da. Bununla da kalınmıyor, Yahudiliğe dönüyor ve işbaşına getirilen sıyâsetciler Yahudilere teminat vermek zorunda kalıyorar. Obama’ya Nobel ödülü verilmesi gibi.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ali Değermenci &#8211; Öyle Geçer ki Zaman Teoman Duralı Kitabı,syf.219,227</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/">İngiliz Yahudi İttifakı ve A.B.D</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ingiliz-yahudi-ittifaki-ve-a-b-d/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Felsefede Hürlük Sorunu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:54:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefede Hürlük Sorunu]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21627</guid>

					<description><![CDATA[<p>Felsefe, insanı tek başına değil, mensub olduğu kültür ortamından hareketle değerlendirir; insan kültür ortamını tek biçimleyen değildir. Felsefe, kültür ortamı tarafından oluşturulmaya başlanır, tekemmül eder, olgunlaşır; zamanla içinden çıktığı kültür ortamını biçimler. Bir dialektik söz konusudur. Bu anlamda fılosof da bir radara benzetilebilir. Ortamından dağınık değerleri toplar, bunları mantık çerçevesinde bütünleştirip ortaya bir tablo çıkarır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/">Felsefede Hürlük Sorunu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img decoding="async" class=" wp-image-21949 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/hurluk.jpg" alt="" width="228" height="228" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/hurluk.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/hurluk-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 228px) 100vw, 228px" /></p>
<p dir="ltr">Felsefe, insanı tek başına değil, mensub olduğu kültür ortamından hareketle değerlendirir; insan kültür ortamını tek biçimleyen değildir. Felsefe, kültür ortamı tarafından oluşturulmaya başlanır, tekemmül eder, olgunlaşır; zamanla içinden çıktığı kültür ortamını biçimler. Bir dialektik söz konusudur. Bu anlamda fılosof da bir radara benzetilebilir. Ortamından dağınık değerleri toplar, bunları mantık çerçevesinde bütünleştirip ortaya bir tablo çıkarır. Felsefenin biçim verdiği kültür ortamlarına felsefîleşmiş kültür veya felsefîleşmiş medeniyet denmektedir. Kültür ortamlarına biçim veren evvelemirde bağlı bulundukları inanç düzenleridir. Bu inanç düzenlerine ‘din’ de diyoruz. Şu hâlde felsefenin kaynağında da din vardır.</p>
<p dir="ltr">Felsefe, dinden besinini alır, bu besini işler ve ortamına katar. Felsefenin imbiğinden geçtikten sonra o ortam, daha düzenlenmiş bir hâl alır. Bilimler de, felsefenin doğaya uzanmış duyargalarıdır. Felsefenin bir yanı dinle temâs hâlindeyken, öbür tarafı da bilime uzanır.</p>
<p dir="ltr">Doğa ilk bakışta tarafsız olup değer bakımından içi boştur. İnek de güle bakar, bizler de bakarız. Gülün inekiçin ifâde ettiği bir değer yoktur. Onu yalnızca besin olarak algılar. Bizleriçinse değer taşır. Güzelliği görürüz. Bunu da sembollerle tasvir ederiz. Doğanın anlam kazanması insanla mümkün. İşte bu sebepten insan, Allahın dünyada halifesi olmuyormu?</p>
<p dir="ltr">Felsefenin değişik şubeleri, bunların en önemlileri ve merkezî olanı metafizik ile onun kısımları ahlâk ile bilgi öğretisidir. Üçü de birbirini tamamlar. Metafiziğinkisi insanın en temel sorusudur. Bir varlığı insan kılan bir soru vardır: Neyim, kimim? Nereden geliyor, nereye gidiyorum? Felsefenin birinc’i sorusu anlam üzerinedir. Sorduğu insanın da esâs sorusudur. Kişi kendine anlam atfedebildiği ölçüde insandır. Anlamdan yoksun kaldığı ândan îtibâren insanlığından olmağa başlayıp boşluğa düşer.</p>
<p dir="ltr">Anlamsa, algıladığımız varolanları, süreçleri değerlendirmemizdir. Meselâ şurada bir tahta parçası görüyorum. Bu tahta parçası bana, tahta parçası olmaktan başka şeyler de ifâde edebilir: Put olabilir, bir sanat eseri de&#8230; Kısaca anlamlandırmak olayları, süreçleri, mecazları çekip çıkarmaktır. Nasıl ki, dinî okumalarda, bir, harfla okuma, bir de, o yazılanın arkasında ne denmek istendiğini kavrama söz konusudur. Anlamlandırma da, o maksatla anlamı çekip çıkartma sanatıdır. Bu minvâlde, anlama ile anlamlandırma arasında seviye farkı yok gibidir. Çünkü anlamadığınızı anlamlandıramazsınız. Gelişmiş örgütlenmişliği olan hayvanlar gördüklerinde, duyduklarını/hissettiklerini alırlar. Gelgelelim onun dışında 0 nesneye bir şey atfetmezler. İnsanın işiyse, gördüğünün arkasında yatanı çekip çıkarmaktır. Akarsunun alnında “benden elektrik üretilir” veya ağacın gövdesinde “benden masa, dolap, iskemle, imâl olunur” diye yazmıyor. İşte bizler, o gördüğümüzden ona aid olmayan, doğrudan doğruya onun üstünde belirlenmiş olmayan birtakım yeni değerler türetiyoruz. Bunlar maddî veya manevî olabilirler“</p>
<p dir="ltr">Maddî anlamları, karşılaştığımız cisimlerden çıkarıyoruz. Edebe, ahlâkaysa, dışımızda ilhâm kaynağı olacak başka bir şey yoktur. Edebin, ahlâkın mahiyetini doğada bulamıyoruz. Onu Allah bizlere tebliğiyle bildiriyor. Içimize ekilmiş bir şey değil bu. Dünyaya boş levha şeklinde geliyoruz. Sonra da üstümüze yazılıyor. 0 da bunu şöyle bildiriyor: “Ademe adları öğrettim!” Demekki, her birimiz Hz. Adem gibi başlıyoruz işe.</p>
<p dir="ltr">Ümmî ve hanif, demekki saf olarak dünyaya geliyoruz. Daha sonra bulunduğumuz toplum bizleri biçimliyor. Felsefe de, içine doğduğu ortamla biçimlenir; her şey öyledir. Toplumun içinden çıkmamış insan düşünülemez. Çocuğu doğduğunda doğaya bırakırsanız yaşayamaz. Kısa süre yaşasa da ümmî olmaktan kurtulup insan olamaz. Beşerin insanlaşmasıçin mutlaka toplumun içine, kültür ortamına doğması gerekir.</p>
<p dir="ltr">&#8216;Dinî yahut Müslümanlık açısından baktığımızda dünyaya gelişimiz, oluşumuz manâsına gelmiyor. Dünyaya gelmeden önce de vardık. Bedenleşmemiş, saf ruh olarak. O zaman da bi’şeyler biliyorduk da bildiklerimizi tatbik sahasına koyacak imkânlardan yoksunduk. Bu ancak bedenlendikten sonra mümkün oluyor ve burada gerek Eflâtun’un gerekse Kur’ânın bizlere bildirdiklerine bakarsak, öğrenmek bir hatırlama işlemidir. Vaktıyla biliyorduk, öğrenmiştik, bizlere Öğretilmişti. Bedenleniyoruz, demekki başkalaşıyoruz, ne var ki özümüzü değiştirmiyoruz. Şekil değişikliğine uğrarken unutuyoruz. Düşüşe maruz kalıyor, insanlıktan beşerliğe düşüyor, sonra beşerlikten tekrar insanlığa çıkıyoruz. Zâten dünyadaki başan, insanlaşmanın derecesiyle kâimdir.</p>
<p dir="ltr">Eylem, insana mahsüstur. Hareketse her yerdedir. Dışarıdan bir etki aldığında, bitki de hareket ediyor, taş da. Davranma, canlılara has bir olaydır. Canlı, belirli bir gâyeye yönelik hareket eder. Bunu önemli ölçüde kendine verilmiş işleyişle yapar. İnsan ise, Kur’âna göre hürdür. Hür olmaya mahkümdur. Hür olan insanı dizginleyen, ona yol yordam gösteren evvelemirde Vahiy tebliğidir. Bu tebliğle birlikte kişi, bir de, iç sese sâhiptir; Allahın seslenişi, yanî “vicdân’. Allahın sesini ayarlayan, o takatı bizlere göre düzenleyen akıldır. Şu hâlde akıl çok merkezî bir yerdedir. Bundan dolayı aklı olgunlaşmış insan, sorumlu kişidir,</p>
<p dir="ltr">Akıl,evvelemirde dinî bir terimdir. Allah ile aramdaki bağlantıyı ayarlayan merkez durumundadır. Bu yalnızca Müslümanlığa mahsüs bir olaydır. Hırıstıyanlıkta öyle değil; orada Allah ile aramdaki bağlantıyı ayarlayan kişiler var. Hıristiyanlıkta akıl, merkezî vasıf arzetmez.</p>
<p dir="ltr">Esâsında bu sâyede Allahla söyleşiriz. Ama Allaha giden kabloyu kestinizmi, yanî aklı devredışı bırakırsanız, artık kendikendinize konuşuyor olursunuz. “Söyleşi’ (Y&#8211;&gt;Fr dialogue) kesilir, “kendikendine-konuşma’ (Fr monologue) başlar. Onunla muhâvere sanatını (Y-)Fr technique), inceliklerini Elçisine indirdiği Vahiy aracılığıyla öğreniyorum. Şöyle sesleniyor bana: “Senin henüz farkına varmadığın, en azından varır gibi olduğun duyguları tanıyorum. Sana şah damarından bile yakınım.”</p>
<p dir="ltr">İnsan olarak hiçbirimiz hazır bilgiye sâhip değiliz. Her şeyi burada bedenlendikten sonra öğreniyoruz. İnsan soyuna ilk öğretense Allahtır. Öğretmesi ömür boyu sürer. Demekki “öğrettim; öğrendiler; artık çekilip gideyim” gibi bir şey olmaz. Çünkü Kur’âna bakılırsa, “Allah, her ân iş başındadır.” Yaratma eylemi sürdüğü sürece öğretiyor, öğretmesi de devam ediyor. Zirâ her yaratmada yeni bir durum ortaya çıkar; durumlar değişir, başkalaşırlar. Öğrenme bir hatırlama tabiî ki, ama hatırlama olmadan da öğrenme gerçekleşebilir. Hayatta önceden öğrenemediğimiz yeni durumlar ortaya çıkar, bu yeni durumlarla karşılaştıkca, Onun yeniden öğretmesi gerekir. İlk öğretme işini başlangıçta yapmışsa da, bu orada Öylece bitmez.</p>
<p dir="ltr">Allahın bize en çok temâyüz eden vasfı Rabblığıdır. Bizimiçin esâs olan Onun öğreticiliğidir. Öğretici olan Allahın bizdeki karşılığı “mürebbiye&#8217;dir. 0 da annedir. Toplumun nüvesini oluşturan odur. Annenin esâs olmasını İslâm bizlere getirir. Toplum ümmet, yani anne çıkışlıdır. Anne bizi doğurandır. Doğduğumuz yatak Rahmânın, Rahîm olan Allahın Rahîmliğidir, bu da annede tecelli eder. Beşer olarak dünyaya geliriz; ilk ânda sâdece birtakım dirimsel işleyişlerimiz var, insanlaşma sürecinin başlamasıysa annenin “mürebbiyeliğ’iyle, demekki “şefkat dolu öğreticiliği’yledir. Annenin yol göstericilikte, kılavuzlukta öncülüğü vardır. Zirâ hepimiz onunla başlarız öğrenmeğe. Başlarken de Allahın yöntemi söz konusudur; bu sevgidir. Eğitimde sevgi, rahmet ve kollayıcılık vardır. Toplum anne üzerinde inşâ olmuştur; erkeğinse koruyucu ve kollayıcı bir tavrı vardır. Bu kollayıcılığın dış çerçevesini baba çizer. Gayet tabî babanın bu oluşumdaki yeri son derece önemlidir. Bu sebeple anne-baba ilişkisinin berhavâ olduğu durumlarda toplum yalpalamaya ve çözülmeğe başlar.</p>
<p dir="ltr">Ahlâkın aslıysa dayanışma ruhudur, dayanışmanın temeli de sadâkattır. Sadâkatın fizik karşılığını bulamayız. Dayanışmanın insanın dışında bir örneği yoktur. Hayvanlardaki birliktelik mekaniktir ve onda doğal ayıklanma vardır. Sürüden kopanı kurt kapar misâli. İnsaniçinse, bu maddeötesi bir anlam taşır. Çünkü menfaat ortadan kalktığında bile birliktelik devam ediyor insanda. Menfaat ilişkileri bittiğinde sadâkat hâlâ devam ediyorsa, bu son derece ahlâkî bir olaydır. Ama bunun daha ötesinde, özde hür olan insanın, kendi isteği ile dışarıdan hiçbir etki gelmeden özgürlüğünden fedâkarlıkta bulunması olayı da söz konusudur. Eğer insan hesap verecekse hür olmak zorundadır. Hür olmayan insan zâten insan değildir.</p>
<p dir="ltr">İnsan ilk başta bir kargaşanın içine doğar, algılar çokluğu ile yol alır. 0 algılar çokluğunu düzenleyen akıl yetisidir. Örneğin üzerinizde bir yığın nesne var ve onlar teker teker ulaşıyor bana. Sonra bunları aklımın yapısıyla düzene sokuyorum; çünkü aklımı belirleyen olarak bir de mantığım söz konusu. Yalnız, akıl mantıktan ibâret değildir; aklın bir de gönül yönü vardır. Ama ilk bakışta dünya hâdiselerini mantığımız çerçevesinde belirliyoruz. Çok üstün olaylarda, &#8211;0 da çok az insana nasib olan gönül gözü gündeme geliyor. Orası felsefenin ötesidir. Gönül felsefenin işi değildir; o tasavvuftadır. Mantıkla tasavvufa kadar geliyoruz ve orada felsefenin işi bitiyor.</p>
<p dir="ltr">Bir gâye olmadan inşâ edilmiş bütünlük anlamsızdır. Bütünü inşâ edemezseniz zâten bir gâyeniz de yok demektir. O zaman sanırsınız ki, bu bir vehimdir. İnsanın yaradılıştaki gâyesiyse, âlemin içindeki sırrı çözmektir. Alem, yaratılmış varlık bütünlüğüdür. Yaratılmış olan ne varsa, gördüğümüz, görmediğimiz, bilâistisnâ her şey âlemdir. Bir tek Allahın varlığı âlemin dışındadır. Alem bilmekten gelir; bilinen, bilindik olandır. Nefis bir terimdir bu. Şu hâlde âlemin özünde anlam vardır. Kur’ândan çıkardığımız kadarıyla, insan dışında hiçbir yaratılmış olan, anlama vâkıf olma kâbiliyetine sâhip değildir. Bu minvâlde insan, Allahın âlemdeki halifesidir. Çünkü anlamı o ekmiş ve anlamın sırrını çözmek insana bırakılmıştır.</p>
<p dir="ltr">Alemin sırrını çözebilen insanlar var diye inanıyoruz. Velî dediğimiz çok müstesnâ insanların, sezgisel bilen yanî marifet sâhibi insanların âlem bilgisine&#8230; Bu vuküfiyet tümünemi değilmi bilemiyoruz ama -İbn Arabî ’ye bakarsak tümünü biliyorbu boyutta, bu genişlikte bir bilgi, felsefenin konusu değildir. Felsefenin sınırları, âlemin bir parçası olan, şu içinde yaşadığımız yaratılmış evrenden ibârettir. Duyumlamadan hareket eden felsefe bunlar üstüne akılyürütür. Nereye dek varacağı bir tekâmül meselesidir. Tasavvufî bilgiyse, tekâmülcü olmayıp hasbîdir. Bir ânda yakalanabilen bir olay. Felsefedekiyse sıralı bir gidiştir.</p>
<p dir="ltr">Yaradılışımızın gâyesi ödevdir. Bu dünyadaki bulunmamm sebebi, kaderimin bana biçtiği ödevleri yerine getirmemdir. Bunları yerine getiririm veya getirmem: Hürüm. Yerinemi getirmiyorum; yaradılış gâyeme uygun yaşamıyorum demektir. Günahı boynuma: Sorumluluk. Haktan kastedilen ne varsa, esâsında ödeve girmektedir. Bir kimsenin yaşama hakkından söz edilemez. Seni yaşatmak ödevimdir. Beni yaşatmak da senin ödevin. Kendimi de seni de yaşatmak ödevimdir. Hakkın tersine, ödevin ifâsından vazgeçilmez. Başta gelen yaşama ile yaşatmak ödevi. Sonraki ödevler tâlîdir. Bilinci tam kişi, elinde, avcunda ne varsa, emânet olduğunu bilen kişidir.</p>
<p dir="ltr">Devlet ve toplum bağlamında hak ödev denklemi var. Meselâ belli saatlarda çalışıyorsunuz, karşılığında ücret alıyorsunuz. Bu hakkınız olmasına hakkınız da, özden değil, arızî. Öz olansa ödevdir&#8217;.</p>
<p dir="ltr">Toplum, insanı her hâlükârda yaşatmak mecburiyetindedir. En kötü insanı bile yaşatmak zorundasınız, ortadan kaldıramazsınız. Herkese tanınan imkânlar bir ve aynı olamaz. Adâlet ile eşitlik çelişirler. Adâlet, eşitliği kabul etmez. Adâlette eşitlik yoktur. Eşitlik zulmü getirir. Bu bağlamda bizlere, her insanı yaşatma ödevi verilmiştir.</p>
<p dir="ltr">Buradan hareketle hürlük ile serbestlik kavramları önem kazanırlar. Her nice günümüzde &#8211;işkembeyikübrâdan uydurma sahte söz-özgürlük hem “serbestliğ’in hem de “hürlüğ’ün karşılığı olarak kullanılsa da, hürlük ile serbestlik bir ve aynı şeyler değillerdir. Hapsolunan kişi, serbest olmayıp hürdür. Din de serbestliği kısıtlar: Hırsızlık, katillik, içki, fuhuş yasaktır. Ama bunu kaba bir kuvvetle, tepeme inzibât göndererek yapmıyor. Bu anlamda, dinin kısıtlaması dernek, içimdeki sese, iç söyleşiye kulak vermem demektir.</p>
<p dir="ltr">Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik,syf.89,95</p>
<p dir="ltr">&#8212;&#8212;&#8212;-</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/">Felsefede Hürlük Sorunu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/felsefede-hurluk-sorunu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bireylilik,Kimlik,Kişilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:52:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[Bireylilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilikli insan]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlikli insan]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21629</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her canlı, başka birtakım varolanlara nice benzerse benzesin, kendine has özellikler taşır. Bu özellikler, ne denli “özelleşir’lerse, onlarla donanmış canlı, o kadar karmaşıklaşır. Kendine has özellikleri bakımından başka hiçbir şeye geri götürülemez -indirgenemez varolana ‘birey’ diyoruz. Hücreden beşere dek istisnâsız bütün canlılar, bu durumda, ‘birey’dirler. Yalnızca “insanlaşmış’ “beşer’in “bireyliliğ’i, artık eşsiz diye niteleyeceğimiz özellikleri hâizdir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/">Bireylilik,Kimlik,Kişilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21952" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk.jpg" alt="" width="607" height="326" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk.jpg 680w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk-600x322.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/guven-ve-ozgurluk-300x161.jpg 300w" sizes="(max-width: 607px) 100vw, 607px" /></p>
<p dir="ltr">Her canlı, başka birtakım varolanlara nice benzerse benzesin, kendine has özellikler taşır. Bu özellikler, ne denli “özelleşir’lerse, onlarla donanmış canlı, o kadar karmaşıklaşır. Kendine has özellikleri bakımından başka hiçbir şeye geri götürülemez -indirgenemez varolana ‘birey’ diyoruz. Hücreden beşere dek istisnâsız bütün canlılar, bu durumda, ‘birey’dirler. Yalnızca “insanlaşmış’ “beşer’in “bireyliliğ’i, artık eşsiz diye niteleyeceğimiz özellikleri hâizdir. Böylesi bir ‘bireycilik’, ‘kimlik’ kazanmış olur. ‘Kimlikli insan’ ise, ‘kişi’dir, insan, kimlik kazanıp kişileştiği ölçüde “insanlaşmış’ olur. İşte böylesine, “kişilikli insan’ diyoruz.</p>
<p dir="ltr">Kişilikli insan, “düşünme itiyâdı’ndaki bireydir. “Düşünme itiyâdı’nda olmak, olup bitenler hakkında, olup bittikleri ânda düşünmekten ibâret olmayıp düşünme işlemlerinin ürünü olan “düşünce’ler üzerine de düşünmektir. Birincisi az yahut çok mıkyasta bütün insanlara yaygın olmasına karşılık, ikincisi pek az kimseye nasib olur.</p>
<p dir="ltr">Düşüncesi üstünde katlanarak düşünebilen, hareketlerini de düşünceleriyle biçimlendirir. Düşünceler yoluyla biçimlendirilen hareketlere “eylem’ diyoruz. Şu hâlde kendi başına eyleye bilmekiçin kendikendine -özerkce-düşünmek gerekir. Başta bir mercie bağımlı kalmadan düşünmek ise “hür’ olmak demektir. Kendi düşünmeleri doğrultusunda hareket eden yahut eyleyen de özerk kişidir. Düşünme dizileri arasındaki mantık bağlantılarını dıkkattan kaçırmamağa özen gösteren, tutarlı düşünür. Tutarlı düşünme çabasındaki kişinin, bu uğurda, düşünme dizilerini süreklice, yine düşünerek, denetlemesi, onu bilinçli kılar. Böyle birinin eylemleri arasında da sıkı bir düzen bulunur. Eylemlerinde tutarsızlık bulunmayana da disiplinli, deriz. Buna karşılık, yargılarında, davranmalarında, hâl ile hareketlerinde tutarsız olan kişi, tabiatı itibârıyla böyleyse, delidir; yok, bu tavrı sunî yollardan meydana geliyorsa serhoştur.</p>
<p dir="ltr">Bir kimsenin davranmasını, hâl ile hareketlerini, tavır ile tutumlarını belirleyen “ahlâk’ıdır. Davranmalarının, hâl ile görünüme çıkan hareketlerini -yanî eylemlerini-kendisine ve başkalarına karşı hâlis niyet besleyerek belirleyen, ahlâklı kişidir. Ahlâkında oynamalar olmaz, hep aynı minvâlde yürürse bu kişiye dürüst, deriz. Dürüst kişinin en belirgin vasfı, özü ile sözünün, niyeti ile amelinin (eyleminin), birbirlerini tutmalarıdır. Gerçi dürüst olmayan kişinin de özü ile sözü çakışabilir, örtüşebilir. Ölçüsü nedir öyleyse? Niyetin hâlis olub olmamasıdır. Bu hususu nitekim, Kant, şöyle dile getirmiştir: “&#8230;İrâdeni izhâr edebileceğin öyle bir kural uyarınca davran ki, sonuçta o, genelgeçer bir yasa değerini kazanabilsin.”‘(Bkz: Immanuel Kant: “Ahlâk Metafiziğı&#8217;nin Temeli).</p>
<p dir="ltr">Derin düşünmeye, yani niyete göre düzenlenmiş eylemler (ameller), ahlâk makülesinden sayılırlar. Ama niyetin kendisine gelince; o, dinidir. Madem niyete dayanır, öyleyse sonuçta ahlâk da din çıkışlıdır. Esâsında hayatımız da doğa da, kısacası her şey, dinidir.</p>
<p dir="ltr">Görünür düzlemde olup bitenler, dinin zahirî yakasında yer alırlar. Dışarıdan bakıldığında algılanamayan niyet ise, dinin bâtınî tarafındadır. Bâtınî hususlar. gözlemlenip irdelenmeğe yatkın değillerdir. O hâlde onların yalnızca görünüme çıkmış, tezâhür etmiş taraflarıyla meşgül olabiliriz. Nitekim Hz. Muhammed Mustafa, “Gördüklerime inanır (yanî bilir), görmediklerimiyse, Allaha havale ederim” demiştir. Yine aynı iddianın bir başka ifâdesini Ziyâ Paşada (1825-1880) buluyoruz. “Ayinesi işdir kişinin, lâfa bakılmaz; şahsın görünür rutbeyi aklı eserinde.”(Bkz: Ziyâ Paşa, “Terkibibent”, 5.)</p>
<p dir="ltr">Kişi, niyet sahihliğine, hâlisliğine fıtratından ya yatkındır ya da değildir. Şu var ki, fıtratını da toplum, inkişâf ettirir veya ettirmez. Bu eğitimle olur. Toplum, eğitme yetisini (kapasitesi) geçmiş nesillerden devralıp işler ve ileriki nesillere devreder. Bunlar da gelenek ile göreneklerdir. Peki, eğitimin kendilerinden kalktığı başlangıç ilkeleri nerede bulunurlar? Vahiyde. Ona sâdık kalan toplumlar, niyet sahihliğini besleyip geliştirirler. Vahiyi çarpıtan, kirleten yahut toptan unutan toplumların eğitim düzeni de iflâs etmiştir. Eğitimi iflâs etmiş toplumlardan ahlâklı kişilerin çıkması neredeyse mucize kabîlindedir. Ahlâk, birey düzleminde kişinin kendikendisiyle barışık hâlde eyleme; toplumunkisindeyse, öteki bireylerle, menfaatı ön plana çekmeksizin, ödevi öyle gerektirdiğinden, iş görme kâbiliyetidir.</p>
<p dir="ltr">Kişinin kendikendisiyle barışık olması, kendi içerisindeki -vicdân dediğimiz-Allah sesine kulak kabartması, bu seste ifâdesini bulan O’nun kılavuzluğuna tereddütsüzce uyması anlamına gelir. Nitekim İslâm, Allahın kılavuzluğunu tereddüt etmeksizin kabul etmek (imân), özetle, Ona teslim olmak manâsını taşır. Elçileri, Allahın buyrukları ile tavsiyelerini en eski devirlerde kendi topluluklarına, daha sonralarıysa, bütün insanlığa tebliğiyle yükümlüydüler. Tebliğlerde -ki, bunların arı duru tümü Kur’ândır-ağırlıklı biçimde bahsolunan konu, kişinin öteki insanlarla kurduğu yahut kuracağı ilişkilerdir: Kul hakkı. Bunun bulunduğu yerde ahlâk da vardır.</p>
<p dir="ltr">Vahiyden doğrudan yahut dolaylı kaynaklanmayan gelenekler ile görenekler, ahlâk orununa çıkamazlar. Ahlâk orununa çıkamamış gelenek ile görenekler, aid oldukları toplumlara mahsüs kalıp cıhânşumül değerlere kavuşmuş gözükmezler.Mahallî ve mevzîdirler. Meselâ kadîm aşîret görenekleri, mensübu olduğunuz topluluktan birini öldürdüğünüzde sizi kâtil, birinin malını çaldığınızda hırsız olarak değerlendirir. Aynı fiilleri topluluğunuzdan olmayana karşı işlediğinizdeyse, icâbıhâlinde, ödüllendirilebilirsiniz bile.</p>
<p dir="ltr">Milletleşmiş olsun olmasın, bütün toplumların dayandığı ve kısaca din dediğimiz, inanç düzenleri vardır. Bunlardan sâdece Hz. İbrahim dininin ilâhî menşei açıktır, bellidir. Öteki cümle inanç düzenlerininki müphemdir. Hz. İbrahim dininin tamamı İslâmdır. O, aslında bütün inanç düzenlerinin toplu adıdır. Tek saptırıp çarpıtılmamış hâliyse, Müslümanlıktır. Bu sebeple Müslümanlık, esâsında din demek olan İslâmla örtüşür. Öbür -Konfuçiyus’un “Analektler”i, Lao Çe’nin (M.Ö. 604-521) “Tao te King”i, Hinduların “Veda”ları, Zerdüşt’ün (M.Ö. 6. yy) “Avesta”sı, Hz. Musa’nın (M.Ö. 13. yy) “Tevrat”ı, Hz. Davud’un (1000-962) “Zebur”u, Hz. İsâ’nın (M.Ö. 4-M.S. 65) “İncil”i gibi-kutsal yahut öyle kabul görmüş tebliğler veya metinler, Kur’ânın az veya çok çarpıtılmış parçaları, cüzleridir. Öyleyse Kur’ân ile İslâm, bütünü temsil ve ifâde ederler.</p>
<p dir="ltr">Kur’ân, neye inanmamız ve bakarak görmemiz gerektiğini bize öğretir. Nitekim Allah, Rabbtır, öğretendir. Şüpheye düşmeden, tereddütsüzce inanmak, imândır. İmân, çok sıkı bir iç düzeni, yani disiplini gerektirir. Bahse konu çok sıkı iç düzeni sağlayansa din eğitimidir.</p>
<p dir="ltr">Bakarak görmek ise, aklı kullanmağı şart koşar. Sıkı ve tutarlı düşünmek demek olan akılyürütmenin kurallarını araştırıp tesbit etme sanatıysa mantıktır. Mantık esâslarına dayalı olarak gözlemlerde bulunup deney yapmak ve bu uğraşılardan geniş çaplı soyut gerekçelendirilebilir ve denetlenebilir -tercihan matematik ifâdelerle techiz olunmuş-sonuçlara ulaşmak bilimin, bütün bunların nihâî değerlerdirmesini yapıp sistemli bir evren tablosu yahut şablonunu çıkarmak da felsefenin işidir. Bu hüneri edinmek ise, felsefe-bilim öğrenimi yoluyla olur.</p>
<p dir="ltr">Sonuçta “imân etme disiplini edinmek’ ile “dış fizik gerçekliği bakıp görerek öğrenmek’, bir ve aynı pınardan fışkırıp birbirlerini tamamlayan insanın iki meşrebidir. Ilki, enine, boyuna ve derinliğine çok çeşitli hâl katlarıyla ‘kendim’i tanımak -bilinçlenmek; sonrakiyse, dış fizik gerçekliği öğrenmektir -bilgilenmektir. İkisinden birinin eksik kalması, daha da kötüsü ikisinin birden bulanık olması, bir medeniyeti ve onun mensübu kültürleri kötürüm kılar. Kötürüm bulunan yahut öyle kılınmış olan bir kültür ortamının bireyleri de, “gelişen insan tipi’ anlamına gelen “kişilikli insan’ durumuna bir türlü intikâl edemezler. Kötürüm kültürlerin ve onlarda yer alan bireylerin ‘insan kimlik’leri, yani ‘kişilik’leri de çökmeye, yıkıma hükümlüdürler.</p>
<p dir="ltr">Akıl bâliğ kişi, kimliği olan kişidir; oysa bizim kimliğimiz yok. En büyük sorunumuz da budur. Kimliğimiz olmadığından, yapıcı biçimde bir değerlendirmeden de yoksunuz. Sempatik sistemiyle davranan bir yaratık gibi, hâdiselere sâdece tepki gösteriyoruz. İnsana has olan, insandan beklenen yapıcı olandır. Kimliğine Sâhib olmayan kapkara bir kitle durumundayız. Türkiyede bugünkü durumumuzda, eylediğimizi sanıyoruz ama esâsında eylemiyoruz. Çünkü aklımız başımızda değil, dışarılarda bir yerlerde. Başkaları kafamız, bizse sâdece gövdeyiz.</p>
<p dir="ltr">Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik,syf.97-101</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/">Bireylilik,Kimlik,Kişilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bireylilikkimlikkisilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik &#8220;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Apr 2019 13:44:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Öz Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[“gerekçelendirme]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[düşünce hürriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Duymak]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Gözüpeklik]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Temellendirme’]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal Hafıza]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[Zaman ve Mekan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21634</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Temellendirme’ ile “gerekçelendirme’ yoluyla doğruluğu yahut yanlışlığını görebileceğimiz her inanç bir ‘varsayım’dır. Temellendirme ile gerekcelendirme yoluyla doğruluğu kanıtlanabilmiş her varsayım ise, ‘bilgi’dir. Ancak, kanıtlanabilmiş her varsayım, şimdilik bir bilgi değerini taşır. Kısa yahut uzun vadede değişen şartlar, şimdi doğru olarak kabul ettiğimiz varsayımı, yanî bilgiyi yanlışlayabilir. Bu bakımdan hiçbir bilgi kesin, şaşmaz ve nıhâî değer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/">Ş.Teoman Duralı – Felsefe Bilimin Odağında Metafizik “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-21955" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/felsefe-bilimin-odaginda-metafizik.png" alt="" width="650" height="349" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/felsefe-bilimin-odaginda-metafizik.png 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-600x322.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-300x161.png 300w" sizes="(max-width: 650px) 100vw, 650px" /></p>
<p>“Temellendirme’ ile “gerekçelendirme’ yoluyla doğruluğu yahut yanlışlığını görebileceğimiz her inanç bir ‘varsayım’dır. Temellendirme ile gerekcelendirme yoluyla doğruluğu kanıtlanabilmiş her varsayım ise, ‘bilgi’dir. Ancak, kanıtlanabilmiş her varsayım, şimdilik bir bilgi değerini taşır. Kısa yahut uzun vadede değişen şartlar, şimdi doğru olarak kabul ettiğimiz varsayımı, yanî bilgiyi yanlışlayabilir. Bu bakımdan hiçbir bilgi kesin, şaşmaz ve nıhâî değer taşımaz.</p>
<p>Gelgelelim öyle birtakım inançlar da var ki, bunlar asla “varsayımlaşmaz’lar. Onların temellendirilip gerekcelendirilmesi imkânsızdır. Bununla birlikte temellendirilip gerekcelendirilen inançlarımızı, mezkür temellendirilip gerekcelendirilemezlere dayanarak türetiriz. İşte bu temellendirilip gerekçelendirilmekten masūn temel inançlar, cemiyet hayatımızın hususî ve dinî cephesinde &#8216;imân’, felsefe-bilimdeyse ‘aksiyom’ olarak adlandırırlar. İmân niteliğindeki inançları tartışamayız. Bunları ya kabul ya da reddedebiliriz. Aynı şeyi aksiyomlariçin de söyleyebiliriz.(s.29)</p>
<hr />
<p>Bilgilenme yönündeki düşünme, yanî felsefenin düşünmesi dille olur. Dil, felsefece düşünmenin omurgasını teşkil eder. Dil, şirâzesinden çıktımı, düşünmenin düzeni bozulur. Dilinkine koşut düşünmenin dağılması ve bunun sonucunda ortadan kalkması, geçmişte yaşanmamış olaylardan değildir.</p>
<p>Mantığın menbaı ile menşei dilin düzgünce kullanılmasına ket vurulmasıyla birlikte mantıklı düşünme de dumüra uğrar. Boş kalan alanı duygular doldurur. Duyguların karıştığı düşünmede tutarlılıktan bahsedemeyiz. Düşünmenin ürünü düşüncelerdir. Disiplinden koptuğunda düşünceler müphemleşirler.</p>
<p>Türkiye açısından düşündüğümüzde her alandaki başarısızlığımızın baş nedenlerinden biri düzensizliktir. Bu yüzden varolan düzenin değişmesi, eğitim ile öğretimin yeniden tanzîmi şarttır.(s.63)</p>
<hr />
<p>Düşünce hürriyeti sorumluluklarla sınırlanmalıdır. Meselâ, İngiliz meclisinde adamın biri, çocuklarla cinsî ilişki kurmanın serbest bırakılmasiçin teklifte bulunmuş. Böyle bir teklifi bırakın tartışmak, gündeme getirmek bile yasaklanmalıdır. Eğitim sisteminizin, bunu düşünmeye eğilimli bir kişinin kendinden nefret etmesini sağlaması gerekir. Başka bir anlatışla, beslediğim niyetlerde bile alabildiğine serbest kalamam. İcâbında gördüğüm düşten dahî utanmalıyım; bunu bana sağlayacak edebim olmalı.</p>
<p>Düşünceyi alabildiğine serbest bırakmak, isteyen istediğini düşünüp ortaya koysun demek, insanı sapıklığa götürür. Çok önemli görüşler ifâde edilmesin yahut eleştirilmesin, demiyorum. Bu, öncelikle felsefenin işidir. Felsefe bunu düşünüyor, ortaya koyuyorsa, toplumuna alabildiğine hizmet ediyor demektir. Felsefenin bunu becerebilmesiçin toplum talepte bulunmalıdır. Türkiyede toplumun felsefeden böyle bir talebi yok gibi; olmadığı sürece de Özgün bir şeyin ortaya çıkması mümkün değil.(s.64)</p>
<hr />
<p>Her alanda, aklımıza gelebilecek her yaşama kesitiçin vazgeçilmez şart bilgidir. Bilgi olmadan, bir işi başarmamız mümkün değil. Ayakkabı boyamasını bilmiyorsam, boyayamam; bu çok ortada olan bir şey. Kayık tamir etmesini bilmiyorsam yani marangozlukla ilgili bir hünerim yoksa bunu yapamam. Meselâ araba kullanmakiçin onu öğreniyoruz. Her öğrenme işi aslında bilgi edinmedir. Hangi olaya yönelmişsek onu bilmekiçin öğreniyoruz. Öğrenmenin maksadı budur.(s.72)</p>
<hr />
<p>Eğitim bilgilenmenin temelidir; esâsıdır ve en önemli safhasıdır. Eğitim eksikse, hattâ yoksa, okullaşmayla birlikte başlayan bilgilenme eksik ve sakat kalır. Bunun altını ne kadar çizersek azdır. Zîrâ eğitim her şeyin başıdır. Bu bilgiler bizde “edep, terbiye’ adlarını verdiğimiz belirli bir bilgi temeli oluşturacaktır. “Nasıl oturulur, nasıl kalkılır, nasıl yenir, nasıl içilir, toplum içinde nasıl konuşulur, büyüklere nasıl hitâb edilir, küçüklerle nasıl sohbet edilir?” Bütün bu ve bir sürü başka husus bu eğitimin içinde yer almaktadır ve terbiyemizi teşkil etmektedir. Okulla birlikte başlayan bu yeni bilgilenme dönemi “öğrenim’dir.(s.72)</p>
<hr />
<p>Duymak’ hissetmek demektir. Demekki işin başında duyu yahut duyumlama vardır. Duyu yoksa bilgi ortaya çıkmaz. Tekrar ediyorum doğuştan, hazır getirdiğimiz birtakım bilgilerden söz edemeyiz. Ancak bilgilenme imkânını getiriyoruz doğuştan. Çünkü yapımızda, tabiatımızda daha bilimsel bir ifâdeyle genetiğimizde bilmeye yatkınlık veya bilme imkânları vardır. Demekki “bu masaymış” demiyorum doğduğum ândan îtibâren. Bu öğretiliyor veya gösteriliyor. 0 nesneyi gördüğüm vakıt “bu nedir?” diye soruyorum yahut da sormuyorum, bir şekilde “bu masadır, o iskemledir” deniliyor.</p>
<p>Kısacası karşılaştığım eşya bana adıyla bildirilmektedir. Adını bilmediğim bir eşya bir şey ifâde etmez çünkü. Görüyorum onu ve duyumluyorum; hissediyorum ama çok önemli bir nokta algılamıyorum. O duyduğuma, o hissettiğime anlam veremiyorum. Orada bir şey duruyor ama altını çizerek söylüyorum, onun ne olduğunu bilmiyorum.</p>
<p>O hâlde, onun ne olduğunu bilmek, onu algılamaktır. Yığınla duyu verisine konu olmaktayız. Koku olsun, dokunarak, işiterek olsun yığınla şeyi duyumluyoruz. Bunların ancak belli bir kısmını algılıyoruz. Şu ânda, şu mekânda beni etkileyen sayısız etken vardır. Bunlardan ancak birkaç tânesi benim algı dünyama dâhil oluyor. Karşımda duran bir kameranın olduğunu düşünelim ya da önümdeki masa, sağımdaki duvar yahut pano&#8230;</p>
<p>Algıladıklarımın benimiçin hep bir adı vardır. Anlamlarının derinliğine giremesem bile, 0 ad onları bana anlatmaktadır. Karşımda durduğunu düşündüğümüz kameranın nasıl işlediğini veya bütün ince mekanismalarını bilemeyebilirim. Yanî kameranın ne işe yaradığını değil ama onun ne olduğunu bilirim ve bu kamera benim algı dünyamın içinde yer almaktadır.</p>
<p>Öyleyse bilmekiçin ilkin duyu verisine ihtiyâcımız. vardır; duyu verisi algıya dönüşmek zorundadır. Zîrâ onun üstünde bilgi dediğimiz olay belirmeğe başlar.(s.75)</p>
<hr />
<p>Nasıl tek bireyin kendi “benliğ’ini bilmesi kişisel bilinciyse, toplumun öz “benliğ’ini tanıması da onun toplumsal bilincini ortaya koyar. Birinde olduğu üzre, ötekinde de bilincin esâsı, hâfızadır. Toplum hâfızasından kaynaklanan hatıralardan yaşayakalanlar, gelenekleşirler. Gelenekleşebilmiş maşerî (kolektiv) hatıralarsa, kendilerini yaşayan toplumda örf, âdet ile görenek biçiminde duyurur, izhâr ederler. Örf, âdet, gelenek ile göreneklerin heyetimecmüunaysa, o toplumun kültürü adını veriyoruz.</p>
<p>İmdi nasıl kültürsüz toplum olamazsa, aynı şekilde tarihsiz kültürden de bahsedilemez. Tarih, toplumun benliğine ilişkin bilinci, dolayısıyla kimliğidir; Geçmişini topyekün unutmuş insan, hâfızasını yitirmiştir.</p>
<p>René Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse, varım” düstüru uyarınca, hâfızası silinmiş olan, varlığına -yanî benliğine-ilişkin bilincini de kaybeder; sonuçta, insanlığından olur. Böyle birine artık insan diyemeyiz. 0, salt dirim seviyesine -yanî beşerliliğe-rucü etmiş sayılmalıdır; bunaysa, “bitkisel hayat’ denir. Aynı şekilde, geçmişini düşünemeyen, demekki tarihsiz kalan toplum ortadan kalkmağa hükümlüdür. Dünü olmayan toplumun yarını da olamaz. 0, tıpkı hâfızasını kaybetmiş kişi gibi, değerlendirme yapamayıp anlamlandırmada bulunamaz.(s.109)</p>
<hr />
<p>Yalnızca hâlihazır varolan evren (kâinat) değil, olmuş, olan ve olacak bilcümle âlemler Allahta anlamlıdırlar. 0, anlamlandırma yetisini (Fr capacité) varolan fizik evrende, bilebildiğimizce, bir tek, insana bahşetmiştir.(bkz.İsra,8)</p>
<p>Değerlendirmeye gelince: Madem yaratıcı Odur, yarattıklarının anlamını 0, içkince bilir -bu bağlamda anlam manâ olur-, o hâlde Allahın değerlendinne yapmağa ihtiyâcı yok. Bunun istisnâsı insanla ilgilidir. Zirâ -Meleküt âleminin sâkinleri hâriç-sınırlı ölçüde, “hürlük’le şereflendirilerek yaratılmış yalnızca insandır. Onun ne duyduğunu, hangi duygulara kapıldığını, ne yapıp ettiğini yaratıldığı ândan îtibâren Rabbı tarafından bilinmekle birlikte, Allah, ayrıca, insanın duyuşunu, düşünüşünü, hâl ile hareketlerini mütemâdiyen gözleyip değerlendirir -:“De Herkes kendine has (kendi kâbiliyetine uygun) tarzda eyler; en doğru yolda olanları (yolu seçenleri) en iyi bilen Rabbındır.(bkz.Bakara,30;En&#8217;am,165) (s.110)</p>
<hr />
<p>Tarih, insan-toplum-kültür gerçekliğinin dışında, ondan ayrı mütâlea edilemez. Tam tersine, insan-toplum-kültür, ‘tarih ocağı’nda pişer. Her insan-toplum-kültür gerçekliği, piştiği tarih ocağına göre bakış açısı kazanır.</p>
<p>Böylelikle her insan-toplum-kültür, öz tarihinden ötürü kendine has bir gerçeklik “reng’ine bürünür. Buradan hareketle, insan-tarih-toplum-kültür bütünlüğünden bahsetmek lâzımdır. Her tarih biriciktir; bu yüzden, hiçbir insan-tarih-toplum-kültür gerçekliğini başka birinin bakış açısından açıklamağa imkân yoktur. Ancak, bunların arasında benzerliklerin, ortaklıklar ile etkileşmelerin olmadığı anlamını çıkarmak da doğru değildir.</p>
<p>Tarihciliğin, özellikle de -gerek tarih biliminin felsefesi gerekse tarih metafiziği anlamlarında-tarih felsefeciliğinin zorluğu, insan-tarih-toplum-kültürlerin özgün gerçekliklerinin üstünde ve onları dahî kapsayan evrensel yahud insanşumül değerler ağı varmı; varsa, cüzî birimlerin, bahsi geçen tümel (evrensel) değerler varlığı içindeki konumları, önemleri ile ilişkileri nelerdir, sorularında odaklaşmaktadır.(s.116)</p>
<hr />
<p>Her varolan, mekânda yer almak zorunda olup sürece mahkumdur. İnsansa, mekânını kendine ve ötekilere belirtmek süretiyle irdeler. Kendisiyle birlikte “mekân’ının tâbi olduğu süreçliliği çözümleyerek ‘zaman’a ulaşır. ‘Zaman’a mâlik olup o’nda varolan, bir tek, insandır. ‘Zaman’ına göre, kişi, ‘mekân’ını tayîn eder; “mekân’ına bakarak “zaman’ını ayarlar. Aklıyla, duygularına da ayar vererek, yürüttüğü bahse konu işlem,insana bilincini kazandırır. “Söz konusu işlemi yürüten kim?’ sorusuna ‘aklımla duygularıma da ayar vererek yürütülen işlem bana ait, benimdir’ cevabı, özbilinci tevlit eder. Akıl da duygu da yürütülen işlem de bende olup bendendir düşünüşü özbilinçtir.(s.123)</p>
<hr />
<p>Gerek vahiyin gerekse vicdânın hitâbı “şartsız buyruk’ (Fr impe’ratif catégorique) tarzındadır. Buysa, “şartlı buyruk’ (Fr impe’ratif hypothe’tique) doğrultusunda işleyen çağdaşcı-serbestci-sermâyeci söylemiyle çelişip karşıtlaşır. Ahlâkın astarını teşkil eden vicdâna, demekki Tanrının gönlümüze seslenişine kulak kabartmağı öngörür hâlis şartsız buyruk gündemden kalkmıştır. Neden? Çağdaş İngiliz-Yahudî medeniyetinin temel ideolojisi kulakları Tanrı hitâbına sağırlaştırmıştır da ondan. Şartsız buyruğa meylettiğimizde dahî, dinlediğimiz artık kendi sesimizden, nefsimizden başkası değil.</p>
<p>Vicdânı kabloya benzetirsek, bir ucu akla, öbürü de gönle bağlanmıştır. Akıl, Tanrı çıkışlı güç düşürücü merkez olup Ondan aldığı şartsız buyruğu, bana ve ortamıma göre biçimleyerek, “duygular ocağı’ gönle iletir. Böylelikle karmakarışık, rengârenk duygulara çekidüzen verip onları tertipler. Aklın tertipleyici, yöntem sunan ilkeleri, kuralları ile kanunlarını içerip aralarında biçimsel bağları kuran merkez mantıktır. Tekmil mantık ilkelerinin, kuralları ile kanunlarının -daha başka temeli bulunmaz-esâsı üçtür: Özdeşlik, çelişmezlik, üçüncü şıkkın olamazlığı.</p>
<p>Nasıl Tanrı, kutsal kitabında insana ebedî hayatı, şartsız “imân et! ’ buyruğuna dayandırarak vadediyorsa, benzeri bir işi ideoloji, demekki millî toplumculuk da Alman milletine, şu üç şartsız buyruğun ifâsı hâlinde sonsuz yaşama vaadinde bulunuyor: Üre, savaş, hükmet.36(s.125)</p>
<hr />
<p>Eflâtun’un “Lakhes” başlıklı söyleşisinde (193c) verilen örnek, savımızı aydınlatması bakımından önemlidir: Kırda yürüyen biri imdât feryâdı işitir. Sesin geldiği yöne seyirtir. Bakar, suya düşmüş çocuk boğulmak üzre. Ne yapmalı? Şartsız buyruk uyarınca boğulmak üzre olan çocuğu kurtarmak kaçınılmaz bir zorunluluktur. Nitekim Kur’ânın (Maide [5]/32) bizlere bildirdiği şöyledir: “&#8230;Bir kişiyi kurtaran, bütün insanları yaşatmış gibidir!” Evet, öyle olmasına öyledir de; “ya kurtarmağa soyunanımız,” diyor Sokrates, “yüzme bilmiyorsa.” Filvakî burada da başka bir şartsız buyruk işe karışır: “&#8230; canınıza kıymayınız!” (Nisâ [4]/29). Ayet, Sokrates’in -daha doğrusu, hocasının ağzından konuşan Eflâtun’un-içine doğmuşcasına: “Yüzme bilmiyorsâ, adam çocuğu kurtarmaktan vazgeçmeli; aksi takdirde kurtarmağa kalktığıyla birlikte canından olacaktır.” Karar kimin? Aklın!</p>
<p>Yüzme bilip de suya atlayan kurtarıcı, cesur; bilmemesine rağmen, kurtarıcılığa soyunansa, gözüpektir. Cesâret, akıl buyruğuna itaat eden duygu olmasına karşılık, gözüpeklik böyle değil. Aklın dizginlerinden kopup başına buyruk duygulara heyecân deniliyor. Gözüpeklik veya başka bir deyişle, cürret de böyle bir şeydir. Vicdânda işitilen, aklın şartsız buyruğuna tâbi duygunun sesidir. Gözüpek kişi, herhangi bir menfaatın cazibesine kapılarak, nefsinin itişiyle, yüzme bilmediğini unutarak suya atlar veya bildiği hâlde atlamayabilir. Şu ikinci hâlde, korkaktır.</p>
<p>Tıpkı cürretkârlık, gözüpeklik gibi, korkaklık da akla ters düşmek, vicdâna aykırı davranmaktır. Nefste çoğu kez dile gelen, getirilen, zekâdır, giderek kurnazlıktır. Akıl, zekânın âmiri olmakla birlikte, ikinci, birinciye her vakıt ve şartta itaat etmeyebilir. İlk bakışta böyle bir durum bireye yararlı bile olabilir. Zekâ kısa huzmeli ışığı andırır. Meseleleri çözermiş gibi gözükür. Gelgörki bu, görünüşten ibârettir.</p>
<p>Çerçöpü halının altına süpürürcesine, düzme çözümdür. Ancak aklın hükmü ile buyruğundaki zekâ, tabiî ki, yine kısa vadeli olmakla birlikte, anlamlı iş görür. İster fennî, ister ahlâkî sahada olsun, esâsh, uzun vadeli, manâ dolu çâre arıyorsak, mürâcaat mercii hakîm, bilge aklıdır. Becereklilik, manâlı ve mantıklı çözümler ile üstün edep-ahlâk tutumları hep, doğrudan doğruya, ilâhî talimat olduğuna inanılan akıl mahreçlidir.(s.130)</p>
<hr />
<p>Duyulur, görülür gerçeklik dünyası içi karanlık, yolsuz, korkutucu ormanı andırır. Bizâtihi anlam yoksunudur da ondan. Mezkür karanlığı aydınlatan ışık kaynağı akıldır. Güç merkeziyse maneviyât. Akıl maneviyâttan aldığı güçle karanlık, demekki anlam- ve değerdışı evreni aydınlatır, değerlendirip anlamlandırır. Böyle değerlendirilip anlamlandırılmış evren, dünyalaşır. Değer ile anlamdan yoksun salt fizik evren, maneviyât varlığı insanla dünya olur. Peki, maneviyât nerede? İnsanda. Onun, anlam ile değer yoksunu maddî-fızikî dünyayı akılla anlamlandırıp değerlendirme gücü, kudreti maneviyâttan neşet eder.</p>
<p>Teşbihte hata olmazmış: Maneviyâtı, anlamlandırma-değerlendirme güç merkezi (Fr centrale électrique) gibi görebilir; aklıysa, ışıldağa (Fr projecteur) benzetebiliriz. Aklın ışığı dildir. Onun gerek içimizde kalan ürünleri,gerekse dışa vurduklarımızla varlık özümüze göre varolanlığımızı inşa ediyoruz.(s.134)</p>
<hr />
<p>Çünkü insanı en fazla zorlayan, nefsini frenleme irâdesidir. Söz konusu frenin tutmasıysa, ibâdet dediğimiz zorlu talim terbiye sâyesindedir. Nasıl ölme öldürme hünerini çeri/asker talim yoluyla edinmeğe çaba harcıyorsa-Küçük cıhat-, nefsi dizginleyip sindirme gayretindeki mütedeyyinin temrini de ibâdetle olur -: Büyük cıhat-. İbâdet, kendinde gâye olmayıp nefsin terbiyesi yoluyla bastırılmasına matüf temrindir. Dizginlenemeyip başıboş kalmış nefs, başta zulum ile sömürü olmak üzre, bilcümle kötülüğün kökü kaynağıdır. Bahse konunun, dinî-ilâhî şirâzesinden çıkmış karanlık çağ Yirminci yüzyılda açık örneğini olanca vahşeti ve fâciasıyla yaşayarak görmedikmi? Manevî-derunî astarını fütursuzca yırtıp bir kenara atarak yalnızca dış söylemlerini dinden apartan çağda&#8217;ş ideolojilerin, kurtarma hevesine kapıldıkları insanların başına açtıkları belânın haddı hesabını çıkarmak günümüzde uzmanlık alanı hâline gelmiştir.</p>
<p>Nefs kendini duygularımızda izhâr eder. Karşı sıklet merkezi ilâhî sesleniş, yanî vicdândır. Bu da, tasavvufun iddiası uyarınca duyguların tâcı olup yeri yurdu gönüldür. Yanlış yorumlamalar gönlün zıddı olarak aklın-zihnin makamı dimâğa işâret ederler. Oysa üstün tasavvuf felsefesi, akıl ile gönlü birbirinin tamamlayıcısı tarzında tavsif eder.</p>
<p>Şu durumda gönülde ikâmet buyuran vicdân, dimâğ sâkini akla yol yordam gösterir; önceki sonrakine kılavuzdur. Akıl, vicdândan aldığı ipuçlarını ilmik ilmik işleyerek kişiye yol haritasını çıkarır. Bu akıl vicdân el ele yürüyüşüne süreklice çomak sokmağa, baltalamağa yeltenense nefstir. Galebe çalar, akıl vicdân işbirliğini kundaklamağı becerebilirse Allahın gösterdiği, onun gitmesini istediği doğru yoldan, demekki sırâtımustakîmden kişi şaşar; yolunu şaşırır,yoldan çıkar:Delalet.(s.146)</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/">Ş.Teoman Duralı – Felsefe Bilimin Odağında Metafizik “Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/s-teoman-durali-felsefe-bilimin-odaginda-metafizik-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Felsefe-Bilimin Olmazsa Olmazı:Dil</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 17 Apr 2019 12:48:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe-Bilimin Olmazsa Olmazı:Dil]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kavram]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21602</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Kavramlar ve onların seslendirilmiş ifâdesi sözler, kurumlaşmış ve oturmuş olmalıdır. Bunu bütün büyük dillerde görürüz. Örneğin insanlar Kur’ânda ne söylendiğini aradan bin üç yüz, bin dört yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, anlayabiliyorlar. Arapca hâlâ konuşuluyor çünkü. Dilde kalıcılık önemlidir. Her dilde konuşma ile klasik yazı dili arasında farklar var. Babam, öğrenci olarak gittiği Almanyadan babasına [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/">Felsefe-Bilimin Olmazsa Olmazı:Dil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-21988" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-1024x512.jpg" alt="" width="640" height="320" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-1024x512.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-600x300.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-1170x585.jpg 1170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-770x385.jpg 770w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-768x384.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil-1536x768.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/dil.jpg 1600w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p><strong>1-</strong>Kavramlar ve onların seslendirilmiş ifâdesi sözler, kurumlaşmış ve oturmuş olmalıdır. Bunu bütün büyük dillerde görürüz. Örneğin insanlar Kur’ânda ne söylendiğini aradan bin üç yüz, bin dört yüz yıl geçmiş olmasına rağmen, anlayabiliyorlar. Arapca hâlâ konuşuluyor çünkü. Dilde kalıcılık önemlidir. Her dilde konuşma ile klasik yazı dili arasında farklar var. Babam, öğrenci olarak gittiği Almanyadan babasına yazdığı mektuba “velinimetim, muhterem pederim” diye başlayıp “hak-i pâyiniz, mahdumunuz” (“ayağınızın tozu, oğlunuz”) şeklinde bitiriyor. Babama “evde böylemi konuşurdunuz?” diye sordum. “Bu, yazı dilidir; konuşma dilini yazıya geçirmek, konuşurcasına yazmak ayıptı” cevabını verdi.</p>
<p>Konuştuğunu, yazı dili olarak kullanmak, tıpkı birinin sokakta geceliği veya pijamasıyla dolaşması gibidir. Yatak kılığıyla sokağa adım atılmaz. Eve misafir geldiğinde de giyilecek kıyafet ayrıdır. Bu ayırım kültürümüzde belirgindir. Harem ile selâmlıkta farklı kıyafetlere bürünülürdü. Yatak yahut harem kılığıyla selâmlığa çıkılmazdı.Dil de böyleydi. Kişilerin harem, yanî yakın insanların birebir ilişkilerinde kullandığı dil ile kamu alanında kullanılan dil vardı. Bahis konusu dil kültürleşmişlik seviyesini gösterirdi. Bu, imparatorluğun çok incelmiş dili Istanbul Türkcesiydi.</p>
<p><strong>2-</strong>Kültürün yahut düşünce hayatının olgunluğu ile özgünlüğünü dil yansıtır. Bugün dilimizin büyük bir bölümü yabancı kelimelerden oluşmuştur. Bu durum, birçok şeyi kendiliğimizden ortaya koymadan süreklice aldığımızın ve bu aldıklarımız üzerinde düşünmediğimizin göstergesidir. Onca büyük bir düşünme tembelliği ile âtıllığı söz konusu ki, ecnebî dillerden gelen kamyon, otobus, radyo, televizyon gibi kelimelerin Türkce karşılıklarını aramaksızın tercüme dahî etmiyoruz. Bu da, tabiatıyla Türkiyedeki felsefe çalışmalarını sekteye uğratmıştır.</p>
<p><strong>3-</strong>Düşünce kavramlı bir yapıdır. Önermeler ile kavramlar arasında kurulan bağlarla anlam yapılanmaları ortaya koyulurlar. Kavram tarife dayanır. “Su nedir?”, “proton nedir?” gibi sorulara cevap verirken nesnelerini tarif eder, onlara bir sınır çizeriz. Kavramlar arasında belli bir sınır vardır. Bunları ayırt ettiğimizde açıklık kazanırlar. Descartes, kavramlarda açıklık ile seçiklik şarttır, der. Zirâ kavramlar açık seçik değillerse, bunlarla ifâde ettiklerimiz belli bir konuya, nesneye yahut hedefe yöne yönelmezler. Açık seçiklikten yoksun kavramlar kalıcı değildir; uçucudurlar. Kavramların önemlerini kaybettiği toplumlar, afyon yutmuş hâle gelirler. Günümüz Türkiyesinde gördüğümüz manzara buna benzer bir durum arzetmektedir.</p>
<p><strong>4</strong>-Cemil Meriç’in deyişiyle sözler, namusumuzdur. Kimsenin bunları değiştirmeye ne hakkı ne de yetkisi olmalı. Bugünse kavramların ağırlığının kalmadığına ve belirli bir olayın yahut nesnenin kavramına kiminin A, kiminin B, kimisinin de F diyebildiğine şahit oluyoruz. Meselâ ‘hayat’ ile “yaşama’ kelimelerini taşıdıkları tasavvur güçleri açısından karşılaştırdığımızda, “hayat” kelimesinde bin küsur yıllık bir kültürün işleyip belirlemiş olduğu bir tasavvurgücü saklıdır. Yaşamanınsa tasavvurgücü yok. İki kelime arasındaki fark, nesiller boyu oturulmuş, aileye iyi ve kötü günlerde ocak, barınak olmuş bir evle, yurtla, yuvayla ilgisi ilişiği olmayan soğuk, kişiliksiz fabrika mekânı gibidir. Dile yeni kelimeler tabiî ki girip yerleşecektir.</p>
<p>Sözgelişi hepi topu otuz yıl önce bilgisayar, on altı yıl önce cep telefonu varmıydı? Bu ihtiyâçlar yerinde sözlerle doldurulmuşlardır. Geçmişte olmayıp da ortaya çıkan yeni bir araçiçin söz elbette türetilir. Ancak bazı türetmelerimizin yanlış olduğu da âşikârdır.</p>
<p>Konunun dışında kaldığından, bunlardan bahsetmeyi başka zamana bırakıp varolan kelimelerin neden değiştirildiği sorusuna dönelim. Meselâ niye cevhere “töz’ denilmeğe çalışılıyor? “Cevher’, felsefe dışında, gündelik hayata da girmiş, herkesin anlamını bildiği ve bin yıldır kullandığı bir kelimedir. Ayrıca cevher kelimesini “bu çocukta cevher vardır” gibi çeşitli anlamlar ile konularda kullanıyoruz. Cevher ile töz kavramları ayrı nesneleriçin adlandırılabilir.Örneğin töz kelimesinden bilimde, özellikte de kimyada faydalanılabilir. Cevherse bâhusus metafizik alaniçin söz konusudur. Bu ifâdeler, bilim ile metafizik anlayışımıza büyük zenginlik katabilir. Bu başka dillerde olmayan bir aydınlıktır. Kafaların aydınlanması da dille başlar.</p>
<p><strong>5-</strong>Bugün dille, kavramlarla ilgili çok büyük karışıklıklar söz konusudur. Zâten en ihmâl ettiğimiz olay dilimizdir. Dilimizi bu kadar ihmâl ettiğimizden ötürü de bilgilerimiz çok karışıktır. Bilgilerimiz çok karışık olunca da, hayatımızın bir düzene girmesi beklenemez. Yanî geri kalmışlığımızın sebeplerini arıyorsak bunların başına dildeki kargaşayı yerleştirebiliriz. Çünkü bu durum, anlaşma imkânını ortadan kaldırıyor. Meselâ duymak, hissetmek demektir. İşitmek demek değildir. Her nedense işitmeyi duymakla karıştırıyoruz. “Beni duyuyormusun?” denildiğinde bu sorunun anlamı “Beni hissediyormusun?” demekki “beni işitiyormusun?” değil. İşitmek ses yoluyla Olur ve duyumlamanın bir çeşididir. Koklamak, tutmak gibi.</p>
<p>Dilimiz nice sağlamsa, sağlam bir dile dayanıyorsak ve iyi bir dil öğrenimi görmüşsek anlam karışıklıklarına düşme tehlikesinden de onca uzaklaşırız. Bunlar birbirleriyle düz orantılıdırlar. Dil seviyesi yükseldiği ölçüde anlam karışıklığı azalır. Dilin zayıf olduğu, çürük olduğu ortamlarda anlam karışıklıkları çok artmaktadır. Bütün kavgaların, karışıklıkların, çekişmelerin kaynağı anlam karışıklığımıdır? Değildir tabîî. Büyük ölçüde menfaat çatışmaları da söz konusudur.</p>
<p><strong>6-</strong>Bazıları dili, anlamlar müphemleşmesin diye çok kuru kullanırlar. Bunun şampiyonu da Aristotelestir. Bir ölçüde İbn Sinâ da böyledir. Kupkuru dili olmakla birlikte, aynı zamanda müthiş derinliği vardır. Örneğin, Kant’ın İngilizce tercümelerini daha iyi anlıyorum. Buna mukabil Almancadaki derinliği orada asla bulamıyorum.</p>
<p><strong>7-</strong>Bazı dillerin mensupları, o dillerin fetişisti olmuşlardır. Fransızca, Arapça böyledirler. Sonuçta bu dillerde eser vermiş fılosofların o dili kötü kullanması mümkün değil.Ben Fransızcanın içine doğmuşsam, hastası olmak mecburiyetindeyim. Dilime saygımın baş göstergesi, kelimelere hürmet etmektir. Koskoca ulu çınara balta sallamak neyse, keyfince kelime tasfiye etmek odur. Her söz tasavvura bürünmüş resimli tarihtir. Onda koca bir tarihin geçit resmini görürüz.</p>
<p>Büyük diller içinde en gadre uğramış, bakım görmemiş olan Türkcedir. Yeryüzünde Türkce kadar bilinçsizce yıpratılıp tahrîb edilen bir başka dil yok. Türkceyi anadil olarak kullananlar, dillerine inanılmaz derecede nâdan, nobran ve kaba davranmışlardır. Bu nobranlık bugün artarak devam etmektedir. Öncelikle kaybettiğimiz dil bilincini kazanmalıyız. “Bu, dilimdir; buna şefkat ile itinâ göstermem lâzım. En önemli varlığım, budur.” Bunlar, mübâlağa değil. Kişiye hayatta en değerli varlık dili ile annesidir. Bunlar maddî &#8216;ile manevî manâda kişiye hikmet sebepleridir. Dil olmasa ne düşünebilirim ne de merâmımı ifâde edebilirim. Ama böyle bir şükran duygusunun beslenip sergilendiğini görmüyoruz. Bazı dillerde bu çok fazladır. Meselâ Rusca, Arapca, Fransızca, Farsca, Bengalce ile İngilizcede çok yüksek, Almancada nisbeten azdır.</p>
<p><strong>8-</strong>Bu hususta aydınlarımıza çok iş düşmektedir. Genellikle bugün aydından anlaşılan, okuduklarını sindirmemiş, Türkce yerine saçmasapanca konuşup yazan, bilgiçlik taslayan, üstünkörü, klasik kültür değerlerimize yabancı, bu yüzden de düşman biri olma keyfiyetidir. Hâlis aydınsa, geniş çaplı hayat tecrübelerinden hareketle yaşadıklarını, yaşantıları ile okuduklarını özgünce terkiplemiş kişidir. Bu, geçmiş çağların bilgesidir. Önemli olan, özgün terkipten yeni bir bakış açısının çıkmasıdır. Büyük insan dediğinizde, aklıma gelen en çarpıcı örneklerden biri Einstein’dır.</p>
<p>0, küçük yaşlarda Kant’ı, Schopenhauer’ı (1788-1860) okuyan ve onların ilhâmıyla özel ve genel görelilik teorilerini ortaya koyan kişidir. Okuduğunuz eserlerden hareketle doğrudan doğruya bir şey kuramayabilirsiniz. Ne var ki önemli olan, okunan eserlerin olağanüstü dıkkat yoğunlaştırmasına götümesi ve birer esin kaynağı olmalarıdır.</p>
<p>Ş.Teoman Duralı &#8211; Felsefe Bilimin Odağında Metafizik,syf.65,69</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/">Felsefe-Bilimin Olmazsa Olmazı:Dil</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/felsefe-bilimin-olmazsa-olmazidil/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 01 Jan 2019 16:23:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi]]></category>
		<category><![CDATA[Evrensellik]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Malı Sermayecilik İdeolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sermayecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21109</guid>

					<description><![CDATA[<p>MALÎ SERMÂYECİLİK İDEOLOJİSİ Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı Bir toplumun, toplumsal çevrenin ortaya koyduğu, meydana getirdiği  bütün maddî ile manevî ürünlere kültür değerleri diyoruz. Bu, topluma mahsus bir üretimdir. Toplumlar kültürlerini meydana getirirler. Kültür meydana getirmemiş toplum düşünemeyiz. Bir varolanın, insan olup kültür üretmemesi imkânsız bir şeydir. Çünkü, yaşayabilmesi, canlı kalabilmesi için elzem olan fizik-biyolojik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/">Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images-3.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21110 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/images-3-300x200.jpeg" alt="" width="300" height="200" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22426 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2.jpg" alt="" width="401" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-2-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 401px) 100vw, 401px" /></a><br />
<strong>MALÎ SERMÂYECİLİK İDEOLOJİSİ</strong></p>
<p><em>Prof. Dr. Şaban Teoman Duralı</em></p>
<p>Bir toplumun, toplumsal çevrenin ortaya koyduğu, meydana getirdiği  bütün maddî ile manevî ürünlere kültür değerleri diyoruz. Bu, topluma mahsus bir üretimdir. Toplumlar kültürlerini meydana getirirler. Kültür meydana getirmemiş toplum düşünemeyiz. Bir varolanın, insan olup kültür üretmemesi imkânsız bir şeydir. Çünkü, yaşayabilmesi, canlı kalabilmesi için elzem olan fizik-biyolojik şartlardan insanın yoksun bulunduğu görülmektedir.<br />
Kültürü meydana getirmekle, mahrum olduğu o biyolojik şartların yerine kendi ürettiği kültürü ikâme etmektedir.</p>
<p>Benzeşen kültürleri, ortak bir temel örneğe –bugün çok moda olan bir terimi kullanayım–paradigmaya uygun oluşan medeniyet çatısı altında  toparlayabiliriz. Her medeniyetin yayılma, değerlerini taşıma çabası vardır. Buna küreselleşme dememek lazım. Bu, daha ziyâde evrenselleşme<br />
yatkınlığı veya çabası olarak görülebilir.</p>
<p>Evrenselleşme konusunda ileri gidenler var, geride kalanlar var. Bu gerilik ile ilerilik durumu, izâfî değildir. Nitekim son derece büyük kültür değerlerini ortaya koymuş olmakla birlikte,evrenselleşememiş medeniyetler de vardır.Meselâ, Hind ile Çin medeniyetleri nisbeten yaygınlaşamamışlardır.<br />
Çin medeniyeti, belirli bir kültürden türemiştir. Farklı kültürlerin, belirli bir temel örneğe uygun tarzda birleşmesinin sonucunda değil de, sâdece Çin<br />
kültürünün zamanla medeniyet safhasına ulaşması, aynı ad altında andığımız medeniyete vucut vermiştir. Hintteyse, durum, farklıdır. Orada<br />
birbirinden farklı iki toplumun, kavmin, kültür dünyasının karşılaşıp çarpışması bahis konusudur.</p>
<p>Bunlaran biri, öteden beri Hint yarımadasında<br />
yaşamakta olup günümüz Tamillerin de atası, kara saçlı, koyu tenli Dravitlerdir. Ötekisiyse, Avrupa milletleri ile İranlı Medler ile Perslerin atası<br />
da olan Hind-Avrupa yahut nâmıdiğer Arî boylarıdır.</p>
<p>Sözünü ettiğimiz boyların bir kısmı, M.Ö. bin sekiz yüzlerde kuzeyden, yanî Mâverâünnehr ile<br />
Afganistan üzerinden Haybar geçidini aşarak İndüs ovasına inmiştir. Kuzeyin soğuk, sert ıklîmlerinden gelen bidâyette açık renk saçlı, gözlü ve tenli bu<br />
kimseler, İndüs ovasını izleyerek Hindin sıcaktan kavrulan, nemli, rutubetli binbir köşe bucağına yayılmışlardır. Karşılaştıkları yerli Dravit oymaklarıyla çatışıp onları boyunduruklarına almışlardır. Sonuçta, bu iki büyük kümeye ait<br />
kültürlerin mezcinden o muazzam tarihî Hint medeniyeti yükselmiştir.</p>
<p>Evrensellik özellikleri ile iddiası bakımından Çininkisine oranla Hint medeniyetinin ağır bastığını görüyoruz.</p>
<p>Ne var ki esâs, esini ile besinini Hz İbrâhim’le birlikte ortaya çıkmış tektanrılı vahiy dinlerinden almış Ortaçağ Hırıstıyan ile daha sonra İslâm<br />
medeniyetleri bütün insanlar için geçerli evrensel değerlerle mücehhez hâlde temâyüz etmişlerdir.</p>
<p>Evrenselliğin küresellikten farkı nedir? Bütün insanlarda ortak kabul olunan birtakım temel maddî-beşerî özellikler ile manevî değerler, evenselliği oluştururlar. Bu manevî değerlerin başında insanın Allahın nefesinden geldiği<br />
iddiası yahut fikri gelir. Tevratta yer alıp Kur’ânda vurgulanan –öldürmeyeceksin, hırsızlık ve zinâ etmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin vb–on buyruk da, evrenseldir. Evrensellik, o hâlde, evvelemirde din menşeli bir fikirdir. Evrensellik, insanın ilahî-dinî tabiatından kaynaklanır. Onun bu<br />
tabiatının iki esâslı tezâhürü vardır: Ahlâk ile bedia (estetik). Buna karşılık, küresellik, belli bir kültürün kendi özelliğini, maddî ile manevî değerlerini<br />
başkalarına doğrudan yahut dolaylı biçimde benimsetilmesi keyfiyetidir.</p>
<p>Tarihte ilk defa kendini din menşeine geri götürmeyen ve götürmemeye de çaba harcamış olan bir kültür hareketini görüyoruz. Bu kültür hareketi 1500lü yıllarda Batı Avrupada filiz vermiştir. Coğrafî yerleri de çok iyi çizmek lazım. Meselâ, Batı neresidir? Batı çok müphem bir kavramdır. Japonyaya göre, Çin batıdır. Malezyaya göre, Birmanya batıdır. Avrupa kıtasında Litvanya ve Estonya da var. Çekler, Gürcüler ile Ruslar dahî var.<br />
Bütün bunların, söylediğim medeniyet hâdisesinde, sonradan katılmış olmanın dışında bir özelliği yok.</p>
<p>Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, Ortaçağ Hırıstıyan medeniyetinin devâmı değildir. Bu, önemli bir hatâdır. Yeniçağ dindışı Avrupa medeniyeti ortaya, Ortaçağ Hırıstıyan medeniyetine isyân, başkaldırma şeklinde çıkmıştır. İlkine karşılık, öbürü, adı üstünde,Hırıstıyandır, Hırıstıyan medeniyetidir. Din, temelde manevî bir hâdisedir;maddî olayları, maddî gelişmeleri dengeler, dizginler, dengede tutmağa çalışır. Buna karşılık, Yeniçağ dindışı Batı Avrupa medeniyeti, iktisât esâslı olaydır. Orada alabildiğine kazanc anlamında yayılma eğilimi vardır.</p>
<p>Kazancın sonu, sınırı yok. Yeniçağ dindışı Batı Avrupalı insan, kazanma şevki içinde dünyaya yayılmağa, saldırmağa başlamıştır. Burada, dinin<br />
koyduğu engellerin kaldırılması gerekmiştir.<br />
Tarihte hiçbir şey rastgele meydana gelmez. Katolikliğe karşı yükselmiş olan Protestantlık tarihin belli bir devrinde tesâdüf eseri ortaya çıkmamıştır. Martin Luther’in istediği, sermâyeciliğe, millî istisâdî çıkarlara arka çıkacak bir din akımını yaratmak değildi. Katoliklikte, bâhusus Vatikan merkezli Papalık nizâmında Hırıstıyanlığa aykırı gördüğü hususlara karşı kazan kadırmak istemiştir. Başka bir deyişle, bozulmuş, tahrîf olmuş diye kabul ettiği tarihî Hırıstıyanlığı, tektanrılı vahiy dini esâslarına geri götürmekti maksadı. Ne var ki olaylar, istediği doğrultuda yol almamışlardır.</p>
<p>1500lerin sonlarında başgösteren Kuzey Avrupa, özellikle de İngiltere kaynaklı mâlî sermâye hareketi ve bunu destekleyip himâye eden millî devletler, Martin Luther’in başını çekmiş olduğu dinî ıslâhât sürecini kendi nâmıhesaplarına kullanmağa girişmişlerdir.</p>
<p>Muhâlifleri tarafından Protestantlık (isyân, yerme,<br />
ayaklanma) şeklinde adlandırılan söz konusu dinî ıslâhât hareketi, mâlî sermâyeciliğe (finans Kapitalism) ihtiyâç duyduğu ortamı sağlamıştır. Başta İngiliz dünyası olmak üzre, hür sermâyeci (liberal kapitalist) ülke ile devletlere dinî-manevî zemînde meşruluk kazandırmıştır. Katoliklik gibi,<br />
merkezci ve evrensel kilisenin yerine, millî Protestan kiliseleri söz konusu maksada hizmetle oluşturulmuşlardır.</p>
<p>Haddizâtında tektanrılı vahiy dini olma iddiasını taşıyan Hırıstıyan Katolikliğin evrenselliği yerini, bu şekilde, millî-şahsî-iktisâdî menfaat hükümlerinin, başkalarına kabul ettirilmesi demek olan küreselliğe bırakmıştır. Aslında Tanrının irâdesinden çıktığına inanılan evrenselci din anlayışının yasakladığı aşırı kazanç ihtirâsının gemlenmesi,dolayısıyla da sömürünün yasaklanması engeli, böylelikle aşılmıştır.</p>
<p>Katolikliğin yenilemeyip Protestanlığın yerleştirilemediği Fransa ise, sermâyecilik sürecine daha geç bir tarihte, 1789 İhtilâlikebîriyle katılmıştır.<br />
Burada belli bir din anlayışının yerini başka birinin alması söz konusu olmayıp din, laiklik-positivcilik zihniyeti çerçevesinde topyekûn küpeşteden<br />
denize atılmıştır.Protestantlığın yayılması, özellikle de Germen ülkelerinde hâkim hâle konuma<br />
yükselmesi, iki sebebe dayanır:</p>
<p>Birincisi: İktisâdî nizâmın merkantilismden sermayeciliğe geçmesi ve onun artık kendini dizginleyecek, durduracak güçleri istememesidir.</p>
<p>İkincisi: Hâdisede millî duyarlılıklar, tepkiler ile refleksler yer almaktadır. Germen dünyası yüzyıllar boyu Katolik Latin âleminin hâkimiyeti altında yaşamıştır.</p>
<p>Protestantlık, bahsi geçen hâkimiyete yahut boyunduruğa da isyân anlamındadır. Germen olmayan Fransanın, sermâyeciliğe geçmekle birlikte, Protestantlığı benimsememesi, buna karşılık laikciliği ihdâs etmesi, yukarıda zikrettiğimiz<br />
gerekceden kaynaklanıyor olabilir.</p>
<p>Sonuçta, Vatikanın Katolikliği, evrensel hakîkâtları taşıdığına inanır. Her tektanrılı vahiy dini böyledir. Nihâyet Katolikliğin birleştirici, dizginleyici, merkezleştirici tavırları dizginlenince, yetkisi de kalkınca, artık, Kuzey Batı Avrupa Germen dünyası ile onun etki alanına girmiş olan Fransanın önü alabildiğine açılmıştır. Buradan itibâren küreselleşme başgöstermiştir. Küreselleşmenin altında iktisadî mülâhazalar yatmaktadır. Kitabı mukaddeste, insan yalnızca ekmekle yaşamaz denir. Bu inanç, maneviyâtcı esâslı bütün kültürlere ve daha genel anlamda, medeniyetlere hâkimdir.<br />
İnsanın maddî olmanın yanısıra, manevî bir varlık olduğu temel kabulü, dinler ve onlardan teşekkül etmiş kültürlerin kültürlerüstü değer yargısı mesâbesindedir.</p>
<p>İşte bu temel kabul, kişinin, başka insanlar tarafından baştan topyekûn belirlenebileceği zannını bertaraf eder. Dinin maneviyât sâhibi kişisi, hür ve özerktir. Oysa dinin yerini almağı amaçlayan ideolojinin ve bu meyânda sermâyeciliğin –ve diğer ideolojilerin–asla kabul edemeyeceği bir husustur. Bundan dolayı ideolojinin canhıraç mücâdelesi,<br />
dini insanların maşerî bilincinden kazıyarak çıkarıp atmak şeklinde tecellî etmiştir.</p>
<p>Mücâdelenin çok önemli bir boyutu da öğretimdir. Bir başka boyutsa, reklâm ile propagandadır. Seni bana benzetirsem, ihtiyâç duyduğum malları almağa seni mecbûr kılabilirim. Ürettiğim malları almakla, sen, pazarımı genişletirsin.</p>
<p>Bütün ilişkiler, bundan böyle üretim-tüketim dengesine bağlı gelişmişlerdir. Sermâyecilik, berâberinde çok tanınan bir dayanağını da,<br />
demekki imperyalismi getirmiştir. O da, bugün adını küreselleşme şeklinde değiştirmiştir. Daha doğrusu küreselleştirmedir. Küreselleşme dediğinizde<br />
doğal bir süreçten bahsediyorsunuz. Hâlbuki karşı karşıya olduğumuz doğal bir süreç olmayıp dayatmadır.</p>
<p>Bu, okşayarak yahut döğerek gerçekleştirilen bir harekettir, olaydır. İktisâdî unsurlar, berâberlerinde kültür değerlerini getirmektedirler. Eskileri ve gelenekseller peyderpey ortadan kalkmaktadırlar.Mâlî sermâyeciliğin maddiyâtcı-iktisâdiyâtcı kültür değerlerini biz bugün doğal verilermişcesine kabul edip sorgulayamıyoruz.</p>
<p>Küreselleşmenin başarısı da buradadır zâten.<br />
(2) Küreselleşmenin karşısına bir seçenek çıktığı takdîrde insanlar, ona yapışıp onun peşinden gidebilirler. O yüzden her türlü seçenek ihtimâli<br />
bertaraf edilmeğe çalışılıyor. Bu açıdan bakıldığında küreselleşmenin düşmanı sâdece İslâm değildir. Komünism de, nasyonal sosyalism de,faşism de meselâ, seçenek olma yönünden küreselleşmenin düşmanı olarak görülmektedirler.</p>
<p>Bugün sermâyeciliğin başını çeken ülkeler, millî<br />
toplumculuğu, yanî nasyonal sosyalismi korkunç bir günâh sayarlar. Küreselleşme, bütün insanları tek biçimde giyinmeğe, yemeğe,içmeğe, davranmak ile düşünmeğe zorlamaktadır. Küresel düşünceye göre,<br />
her insan üniforma giymiş asker gibi ‘tek tip’ olmalıdır. Türkiyede koparılan başörtüsü kıyâmetini de ‘tek tip’ olma zorlamacılığına bağlamak lazım gelir.</p>
<p>Her medeniyetin kendisine mahsus temel inançları, varsayımları ile nazâriyeleri vardır. Demekki bizler de öncelikle geçmişte varolmuş medeniyet çerçevemizin, iddiamızın içeriğini ortaya koymamız gerekir.Ondan hareketle, onun kullanılabilinir unsurlarından yararlanarak, içinde bulunduğumuz maddî ve fikrî şartları da nazarıitibâra alarak yeni bir<br />
medeniyet tasarısını tersîm edebiliriz. Üreteceğimiz yeni medeniyet tasarısı,tabîî ki, yine, İslamî olacak. O hâlde bunun temel düstûrlarını hem din hem<br />
de geçmiş klasik medeniyet bağlamında İslamda aramamız şarttır.Meselâ, kul hakkı dediğimiz bir temel düstûr var. Kul hakkı nedir? Bir toplumsal adâlet ilkesidir.</p>
<p>Bu, İslam’ın kaçınılmaz kaidesidir. Markscılık,bu<br />
ilkeyi İslâmdan aşırıp içini maneviyâttan boşaltmıştır. Nasıl Luthercilik, dince Müslümanlıktan esinlenmişse, benzer biçimde, Markscılık da bizlere İslâmî etkiler ile unsurları yansıtmaktadır. Bunların başında emek ile alınterine<br />
dayanmayan gelir ile kazancın haram sayılması ve kul hakkının dokunulmazlığı gelmektedir. Bahsettiğimiz iki ilke, insanın insanı kul kılması<br />
ile sömürüyü yasaklayıp sonuçta toplumsal adâleti gündeme sokup yaşatmaktadır. Toplumsal adâlet İslâmın temelidir. Namaz, oruç gibi bilcümle<br />
ibâdetlerse, dünyanın en zor işi olan kul hakkını yememek için tesîs olunmuş talîmlerdir. Her ibâdet, insanı, kul hakkını yememe disiplini ile tutarlılığına<br />
götürme maksadına matûfdur.</p>
<p>Küresel medeniyete ait eşyâyı kullanmamaya yönelik çabalar, imkânsız ve aynı zamanda yersizdir. Küresel medeniyetin sunduğu imkânların altında ezilmekten, onlara teslîm olmaktan ancak kul hakkını tanıma ile haddini bilme gibi, temel İslâmî düstûrları hayata geçirmekle kurtulabiliriz.</p>
<p>Küreselleşme, halkların afyonudur. Küresel medeniyetin asıl gâyesi, insanı düşünemez hâle getirmek, düşünceyi uyuşturmaktır. Uyuşturucu<br />
denince aklımıza hep afyon, esrar gelir. Hâlbuki televizyon eroin kadar,bilgisayar kokain kadar uyuşturucu, beyni dondurucu, düşünmeyi durdurucu<br />
araç ile cihâzlardırDüşünmediğiniz takdîrde başkaldıramazsınız. Başkaldırmak demek,<br />
hâlihazırdaki biçimlere seçenek aramaktır. Küreselleştirilmiş medeniyet bu arayışı, hattâ arama irâdesini ortadan kaldırma gayretindedir. Oysa bizlere ait biçimleri kendimiz üretebilmeliyiz. Farklılıklar, seçenek üretmenin vazgeçilmez şartıdırlar.</p>
<p>Öyleyse, farklılıkları küçümsememek gerekir.Bizlere dayatılan biçimler medeniyetin biricik imkânını teşkîl etmezler.Zirâ başka biçimlerde de medeniyet olabilir. Medeniyet tek biçimden ibâret<br />
değildir de ondan.Yeni biçimlerin gündeme getirilmesinin mahreci okullardır. İngiliz-Yahudi Medeniyeti ‘biçimlerini’ öğretim yoluyla aktarır. Bu öğretim de okullardan başlar, basın ile yayın yoluyla devam eder, reklâm dünyasıyla da noktalanır. İnsanlar böylece farkına varmadan etkilenir, biçimlenir.Bu, hissettirmeden ve alttan alta gelişen bir etkilemedir. Adı anılan medeniyette,biyolojideki gelişmeler insana uygulanarak insan ile hayvan arasındaki fark ortadan kaldırılmıştır. Yaklaşık iki yüz yıllık tarihi boyunca İngiliz-Yahudi medeniyeti, bütün direniş noktalarını dün zorla ezmiştir; bugünse bunu okşayarak eğitim, öğretim, propaganda ve reklam yoluyla yapmaktadır. Bu<br />
tarz direnişi, karşı koymayı zorlaştırmıştır.</p>
<p>Bir şeye dikkat çekmek istiyorum: Küresel medeniyet, göz önünde cereyân eden kimi olayları bizzât örtmektedir. Birtakım odak noktalarına<br />
bakmak üzre şartlandırıldık. Bu yüzden etrâfımızda olup biten birsürü olayı göremiyoruz. Hâlbuki yeni gelişmeleri, olup bitenleri fark ederek mutasavver<br />
yeni medeniyetin zeminini oluşturacak bir dünyagörüşünü, İslâmın temel düstûrlarından hareketle ortaya koymamız zorunludur. Bizlerden kasdım,Türkün başını çektiği İslâm âlemidir.</p>
<p>[1]Demekki İngiltere, A.B.D., Kanada, Avusturalya, Yeni Zelanda</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/">Çağdaş Küresel Medeniyetin Temel Belirleyicisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-kuresel-medeniyetin-temel-belirleyicisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zorunluluklara koşulmuş Beşer &#8211; Hür olan İnsan</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2017 12:11:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Karl Marx]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Zorunluluklara koşulmuş Beşer - Hür olan İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13801</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kaskatı zorunlulukların boyunduruğundan kurtulamamış beşer, hür varlık olan insanın hâlini anlayamaz. Buna karşılık, hür olan insan, zorunluluklara koşulmuş beşerin durumundan haberlidir. (1)Kültürlerden kimisinin medeniyetleşmek sûretiyle tarih sahnesinde boy göstermesi öncelikle Asyada vukû bulmuştur. Bahsi geçen kültürlerin gelişimine bakıldığında, kesîf toplayıcılık evresinden sürek avcılığı ile ehlîleştirme(42) safha­sına onların, yaklaşık M.Ö. Yirmi ile On iki binler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/">Zorunluluklara koşulmuş Beşer – Hür olan İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/635756536190272500-2/" rel="attachment wp-att-13811"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1.jpg" alt="" width="418" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1.jpg 900w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1-600x360.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1-300x180.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/635756536190272500-1-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kaskatı zorunlulukların boyunduruğundan kurtulamamış beşer, hür varlık olan insanın hâlini anlayamaz. Buna karşılık, hür olan insan, zorunluluklara koşulmuş beşerin durumundan haberlidir.</p>
<p><strong>(1)</strong>Kültürlerden kimisinin medeniyetleşmek sûretiyle tarih sahnesinde boy göstermesi öncelikle Asyada vukû bulmuştur. Bahsi geçen kültürlerin gelişimine bakıldığında, kesîf toplayıcılık evresinden sürek avcılığı ile ehlîleştirme(42) safha­sına onların, yaklaşık M.Ö. Yirmi ile On iki binler arasında geçtikleri tahmin olu­nuyor. Ancak, gerçekten üretim aşaması anlamına gelen tarım etkinliklerinin baş­langıcı M.Ö. Onuncu bindedir.(43)</p>
<p>Bir toplumun geçimini sağlayan hammadde kaynakları ile onu oluşturan bireylerin gerek davranma gerekse iş görme biçimleri ile tarzları, o özgül kültü­rün yaşama ufkunu, Markscıların öne sürdükleri kadar tek başına olmasa bile, önemli ölçüde(44) belirlerler. Yaşadığı tabîî-coğrafî imkânlar çerçevesi toplumun giyimini kuşamını, hâl hareketini, örfünü âdetini etkiler. Ama aynı zamanda inanç düzeni, hâlleri hareketleri, davranışları, doğayla ilişkiler ile görenekeri tayîn edip biçimler.(45) Kısaca, toplum hayatında tuttuklan yer bakımından maddî ile manevî taraflardan birinin, ötekisi karşısındaki önceliğini yahut üstünlüğünü, Karl Marx ile Markscıların öne sürdüklerinin tersine, nazarî/teorik düzlemde belirlemek mümkün değil. İnsana ve topluma maddeci-positivci bakış açısından yaklaşanlar, onu kalıtsal-evrimsel tabanlı ve fizyolojik işleyişler bütünlüğü şek­linde telâkkî ederler.</p>
<p><strong>(2)</strong>İnsan yaradılışça âlemlerin ortak paydası; yaradılışın şâhikasıdır. Allah bunu nitekim, Tebliğinde bizlere şöyle bildirmiştir: “Biz, insanı, elbette, en iyi sûrette(46) yarattık” —Tîn/95 (4). Allah, insana salt temîz, sâf mizâcı(47) —nitekim o, dünyaya günahsız, pirüpâk gelir(48)—, faziletli olmağa ve hakbilirliğe yatkın tabiatı, anlamagücü ile hürlüğü ihsân buyurmuştur. Bu manevî cihetiyle insan meleğin fıtratındandır. Ama melekte bulunmayan bir özellik insanda vardır; o da hür olmaktır.</p>
<p><strong>(3)</strong>Doğal, dirimsel ile toplumsal kalıplarından âzâd insan, karşılaştığı şıklar arasında tercihte bulunur. Hazır genetik-fizyolojik şabonlara dayanmaksızın kar- şılaşılan şıklar arasında tercihte bulunma gücü, irâdedir. İrâdenin kendini izhâr edebilirliğine hürlük diyoruz. ‘Hürlüğ’ün hâllere, hareketlere ‘tercüme’si ‘ser­bestliktir. Maddî-mekanik-dirimsel/biyotik dünyada bir ölçüde serbest, manevî âlemdeyse hür olan tek varlık insandır. Bedenlenmek sûretiyle dünyada yaşama­ğa koyulan insanın bilkuvve hürlüğü fulleşir, fiile dönüşür.</p>
<p><strong>(4</strong>)Aslında théologique—métaphysique bir ilke olan hürlüğün gündelik yaşa­ma düzlemindeki tezâhürü serbestliktir. Hürlüğün kaynağı ve yöneticisi akılken, serbestliğin yönlendiricisi aklıselimdir. Hürlük, ilke olarak iyilik ile kötülük ara­sında tercihte bulunmaktır.</p>
<p>Aklın, kişiye seslenişi vicdândır. Kişinin genetik-fizyolojik-morfolojik- olmayan, demekki ‘manevî-ruhî içi’ne gönül denir. Akim, gönüldeki hitâbı demek olan vicdânın kendini ‘dışlaştırma gücü’yse, irâdedir. Onun da davranış­ları biçimlemesiyle eylemler ortaya çıkar. Eylemlerin ortamınaysa, serbestlik diyoruz.</p>
<p><strong>(5)</strong>Akıl İlahî buyruk ile talimatları gönülde dillendirir. Aklın, İlahî buyruk ile talimatları gönülde dillendirmesine vicdân demiştik. Akıl, evvelemirde hatır­lar. Neyi hatırlar? İnsanın, Allaha, içtiği ilkaslî andını hatırlar. Bu ‘ant’, insanın tercihini hep ‘iyi’den yana kullanmasını şart koşar. Fakat, salt manevî varlıklar­dan farklı olarak insanın, bir de, fizik-fizyolojik veçhesi vardır ki, ona da beşer demiştik. İşte o beşer taraf, ‘ilkaslî and’ın geretirdiği akıl-vicdân yolunda seyret­mesinde —: Sırâtımüstakîm— kişiye pürüzler çıkarır. Akim isteği doğrultusun­da —: Hürlük— kişi gönlünde tercihini iyiden yana —: Sâlih niyet— kullanmak­la birlikte, davranışlarını o cihette biçimleyecek gücü —: İrâde— kendinde her vakit bulamayıp kötü eylem yönünde karar alabilir —: Serbestlik. Öyleyse, hür­lük ile serbestlik hep örtüşmeyebilirler. İkisi arasındaki uyumu ziyâdesiyle bozan, kişinin karşı karşıya kalabildiği doğal ile toplumsal zorlamalar ile dayat­malardır. Meselâ, hastalanma, nefsî-bedenî itkiler ile ihtiyâçların zuhûrunda, maîşeti temîn, esir düşme yahut mahkûm olma gibi durumlarda kişi, serbestliği­ni yitirmekle birlikte, hür kalmağı sürdürür. Onun niyet ile düşünmelerine dışa­rıdan müdâhale imkânı yoktur da ondan.</p>
<p><strong>(6)</strong>Hem maddî hem de manevî veçhelerinin bulunması, insanı âlemde en sorunlu varlık durumuna sokmaktadır. Hürlük de, insanın böylesine bölünmüş olan varlığında ortaya çıkmaktadır. Maddî etkileşmeler ile işleyişleri denetleyip yönlendirmekle ve beden faaliyetlerini belirleyip yönetmekle yükümlü nefsini nasıl konumlandıracağı sorunu, kişinin kararına kalır. Karar yetkisiyle donanmış ve bunun sorumluluğunu taşıyan ruhun, kişi tekindeki tezâhürü olan akıl, hürdür. Akıldan aldığı buyruklar ile talimatlar doğrultusunda nefs, maddî etkileşmeler ile işleyişleri denetleyip yönlendirir ve beden faaliyetlerini belirleyip yönetirini yoksa onların câzibesine kapılıp boyunduruğunamı girer, sorusu, hürlüğün ana sorunudur. Akıl yoluyla Allah ile nefsin ‘ben’i arasındaki söyleşmeye vicdân muhasebesi diyoruz. Akıl doğruyu, hakîkî olanı bildirmekle birlikte, madde ile bedenin kölesi kesilmiş bir nefs bunu nazârı itibâra almayabilir.</p>
<p>Aklı yahut kişinin ruhunu Eflâtun, iki atın çektiği arabanın sürücüsüne ben­zetir. Atların ikisi de itâatliyse, mesele yok. Ama ters yönlere saparak koşarlarsa, arabacının başı dertte demektir.(49)</p>
<p><strong>(7)</strong>Nefs, akıl tarafından yönlendirildiği oranda kişi hürdür. Aklın sesi, yanî vicdânın isteği, demekki irâdesi doğrultusunda beden faaliyetleri yoluyla dış dünyada etkinlik gösteren nefs, serbesttir. Nefs, kişinin beden faaliyetleri üstün­deki etkinliğini yitirdiği ölçüde, genetik—fizyolojik faaliyetler, bünyenin işleyi­şinde ağırlık kazanırlar. Yaşamayı fizik-kimya—genetik—fizyolojik anlamda yürü­ten faaliyetlere, dirimbilimci/biyolog olmayan kimseler, içgüdü demişlerlerdir. Nefs, dış dünyada yürütmekle yükümlü olduğu etkinliklerde serbestliği yitirdik­çe, onun bıraktığı boşluğu içgüdüler dolduracaklardır. Aklın hür irâdesi verilmiş kararları uygulamaya aktaran nefsin, bedeni serbestçe yönlendirmesiyle eylem­ler belirir. Nefsin serbestçe yönlendirme kudretinden yoksun beden ise, genetik-fizyolojik faaliyetlerin hükmü altında ‘ devinir&#8217;.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>41- Bkz EK le.</p>
<p>42-Bkz. EK 2ye.</p>
<p>43-Bkz: “The Times Atlas of World History”, 38.s.</p>
<p>44-Bkz: EK 3e</p>
<p>45-Bkz EK 4e</p>
<p>« TakvîmO: ‘Sûret’, ‘biçim’, ‘kalıp’, ‘tabiat’, ‘mizâc’, ‘bünye’, ‘bakışım’(Symmetrie)</p>
<p>47 Bkz. Rûm/ 30 (30)</p>
<p>48- Kalbleri mühürlü olanlar hâriç —bkz: Bakara/ 2 (7). Kur ’ânda ‘kalbi mühürlü olma’nın, ruhhekimliğindeki karşılığı ruhhastasıdır (Fr psychopathe).</p>
<p>49.Bkz: Eflâtun: “Faidros&#8221;, 246.satır.</p>
<p>Ş.Teoman Duralı-Sorun Nedir?,syf;69-71</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/">Zorunluluklara koşulmuş Beşer – Hür olan İnsan</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zorunluluklara-kosulmus-beser-hur-olan-insan/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahiyattan Kaynaklanan Felsefe Sahası:Ahlak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Feb 2017 12:07:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[İlahî tebliğ]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyattan Kaynaklanan Felsefe Sahası:Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik ile güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13806</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;&#8230; &#160; (2) Hâl, hareket, tarz, tutum, tavır ile davranış kurallar bütünü ahlâkı meydana getirir. Kuralların menşei vahiy tebliği verisi ana ilkelerdir. İslâm filosoflarından Ebu Yusuf Yakûb İbn Ishak el Kindi (öl 870) ile Uzlukoğlu Ebu Nasr Muhammed İbn Tarkan Farabinin (870 &#8211; 950) belirttikleri üzre, vahiyi insanlara tebliğ edip açımlayan peygamberler olup onda bildirilen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/">İlahiyattan Kaynaklanan Felsefe Sahası:Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/iman_lezzeti2-702x336/" rel="attachment wp-att-13808"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13808" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/iman_lezzeti2-702x336.jpg" alt="" width="479" height="229" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/iman_lezzeti2-702x336.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/iman_lezzeti2-702x336-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/iman_lezzeti2-702x336-300x144.jpg 300w" sizes="(max-width: 479px) 100vw, 479px" /></a></p>
<p><strong>&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(2)</strong> Hâl, hareket, tarz, tutum, tavır ile davranış kurallar bütünü ahlâkı meydana getirir. Kuralların menşei vahiy tebliği verisi ana ilkelerdir. İslâm filosoflarından Ebu Yusuf Yakûb İbn Ishak el Kindi (öl 870) ile Uzlukoğlu Ebu Nasr Muhammed İbn Tarkan Farabinin (870 &#8211; 950) belirttikleri üzre, vahiyi insanlara tebliğ edip açımlayan peygamberler olup onda bildirilen ana ilke, kural ile düstûr bütünlüklerine dönüştürerek ahlâk düzenlerini kuran, bilgeler ile fılosoflar olmuştur. Söz konusu kurallar, bütün zamanları ve insanları kapsayacak kud­ret ile geçerliliktedirler. Evrenseldirler.</p>
<p>Doğrudan vahiyden çıkagelmeyip adına örf dediğimiz kurallar bütünüyse, belirli bir topluluğa mahsus olup bu yüzden mahallî ve mevziidir.</p>
<p><strong>(3)</strong> Tekmil hâl, hareket, tutum, tavır, tarz, usul, uslub ile davranışlar, düşün­celerimizden kaynaklanır, onlar tarafından kotarılıp ayârlanırlar. Düşüncelerin kendileriyse, düşünme etkinliklerinin sonucunda belirirler. Tasavvur içeriği azalıp zayıfladığı ölçüde düşünce, ‘kavram’laşır. Tasavvur içeriği bulunmayan düşünce­ye fikir (Fr idée) diyoruz. Hâl, hareket, tutum, tavır, davranış, usul ile uslupları gerek ‘kendim’e gerekse ‘başkaları’na ifade edip açıklayan, ilgili düşüncelerin, mantık kurallarına uygun biçimde birbirleriyle ilişkilendirilmelerinden ise, yargı oluşturulur. Önünde sonunda, hâl, hareket, tutum, tavır, davranış, uslub ile usuller değerlendirmeden, anlamlandırmadan özge bir şey değildirler. Bunları taşıyan dil biçimi yargıdır. Basit bir harekete, meselâ, ‘koşmağ’a bakalım: Ânî bir ürkmenin doğurduğu tepki değilse, belirli bir kararın sonucudur. Karar da ifadesini belirli bir yargıda bulur: “Koşuyorum”, “koşayım”, “koşsam”, “koşmasam”, “koşmamalıyım” v.s. Görüldüğü gibi, ister kuvve, ister fiil hâlinde bulunsun, ‘koşmak’ cinsin­den basit bir eylemin bile, nice geniş bir imkân çeşitlemesi var.</p>
<p>Her yargı ifadesi, en az, bir düşünceyi barındırır. Bu düşünce yahut düşünce­ler ya tasavvurludur ya da kavramlaşmıştır. Sonuçta yargı da, kendine vucut veren düşüncelerin yapısı ile biçimi uyarınca az yahut çok tasavvurludur. Ne var ki, bütün değerlendirme-anlamlandırmalarımızın altında yatan iyidir-güzeldir yahut kötüdür-çirkindir temel éthique-esthétique yargıdır. Zikrolunan esâsa, dolaylı dahî olsa, dayanmayan değerlendirme-anlamlandırma-yargı-ifadesi olamaz.</p>
<p><strong>(4)</strong>İyilik ile güzellik düşüncelerinin tasavvur içerikleri bulunmadığından,salt kavram, demekki fikirdirler. Üstelik, tecrübeden tümüyle bağımsız, yani transsendent fikirdirler. Matematik unsurlar da, haddizâtında fikirdirler. Ne var ki, aklımızda matematik işlem istidâdının yattığını söyleyebiliriz. Bir ucu dışımızdaki dünyaya uzanan tecrübelerimiz, andırışmalar (Fr analogie) yoluyla mezkûr istidadı harekete geçirip işletmektedir. Matematik işlemler, tamamıyla akıl vensı olmakla birlikte, bunlara konu olan unsurlar ile biçimlerin dışımızda­ki dünyada tam olmasa bile, yaklaşık karşılıklarını buluyoruz. İşte bu ‘yaklaşık karşılıklar , matematik unsurlar ile biçimlerin esin kaynağıdırlar. Buna karşılık, iyilik ile güzelliği bize esinleyebilecek bir dış dünya kaynağı yoktur. Tersine, iyi­lik ile güzelliği dünyaya insan yansıtır. İnsandaki iyilik ile güzellik fikirlerine dünyada tekâbül edebilecek olaylar yahut süreçler bulunmaz.</p>
<p>Bu fikirlere dünya- da uygun-düşen-karşılıkları tayın eden insandır. Nitekim, iyilik-güzellik fikirle­rine insanın, dünyada-uygun-düşen-karşılıkları tayın etme yetisine değerlendirme—anlamlandırma becerisi diyoruz. Mezkûr fikirler hususunda insanın, dünya­da-mürâcaat—noktalarından tamamıyla yoksun bulunması, değerlendirme— anlamlandırma biçimlerinin, toplumdan topluma ve çağdan çağa, öyleki toplumların kendi içlerinde de böylesine çeşitlilik, giderek tutarsızlık arzetmelerine yol açmıştır. Değerlendirme-anlamlandırmadaki tutarsızlıklara biçimlerinin tutarsız­lıklarına görelilik denir.(23) Göreliliğin hâkim olduğu bir toplum ortamında insanlar arasındaki bildirişme kesilir. Bildirişmenin kesildiği ortamdaysa, kırışma, böyle­likle de kargaşa başgösterir. Bu faciayı önlemek maksadıyla insan, başka bir felâ­kete yönelmiştir. Bir kişinin yahut öbeğin değerlendirme—anlamlandırma biçimi, zora başvurularak, başat kılınmıştır. Görüldüğü gibi, iki ucu pis değnek misâli, fâcia, felâketle takâs olunuyor.</p>
<p>İmdi, İlahî tebliğin hikmetisebebi, insanı mezkûr facia ile felâket fasit dâiresinden kurtarmaktır. Tebliğ, bu bağlamda, insana iyili­ğin, dolayısıyla da güzelliğin kıstaslarını bildirir. Bildirilen kıstaslar içerisinde, şablona uygun olarak peygâmber ve bilâhare hakîm yahut ahlâk filosofu öğreti­yi dokur. Bir meşrûu öğreti, değerlendirme-anlamlandırma biçimleri arasındaki tutarsızlıkları asgariye indirmek suretiyle bir yandan göreliliği kırışmaya, dola­yısıyla da kargaşaya sebeb olmayacak seviyeye getirmeğe, öbür tarafta da istibdâtın yolunu kesmeğe yönelik olmalıdır.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Dipnot:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>23-bkz.ek 3e</p>
<p>Ş.Teoman Duralı-Sorun Nedir?,syf;92-93</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/">İlahiyattan Kaynaklanan Felsefe Sahası:Ahlak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilahiyattan-kaynaklanan-felsefe-sahasiahlak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
