<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Takva | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/takva/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Takva | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mümin Kim?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mumin-kim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mumin-kim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 12 Dec 2019 13:16:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Mümin Kim?]]></category>
		<category><![CDATA[Müslüman ahlâkı]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdönören]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23668</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hadis: &#8220;Sizden biri, kendisi için istediği bir şeyi kardeşi için istemedikçe hakkıyla iman etmiş sayılmaz.&#8221;(Rudani,Cem&#8217;ul Fevaid, c. 1, s. 57.) Kendim için sevdiğimi, senin için de sevmeliyim. Bütün hadis-i şerifler aslında anlam itibarıyla birbir­lerini tamamlıyor. Bize müstakil bir dünyanın, bir İslâm dünyasının nasıl teşekkül edeceğinin ipuçlarını veriyor. Ben bu hadis-i şerifleri doğrusu belli bir maksat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mumin-kim/">Mümin Kim?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-22352 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2.jpg" alt="" width="486" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 486px) 100vw, 486px" /></p>
<p>Hadis:</p>
<p>&#8220;Sizden biri, kendisi için istediği bir şeyi kardeşi için istemedikçe hakkıyla iman etmiş sayılmaz.&#8221;(Rudani,Cem&#8217;ul Fevaid, c. 1, s. 57.)</p>
<p>Kendim için sevdiğimi, senin için de sevmeliyim.</p>
<p>Bütün hadis-i şerifler aslında anlam itibarıyla birbir­lerini tamamlıyor. Bize müstakil bir dünyanın, bir İslâm dünyasının nasıl teşekkül edeceğinin ipuçlarını veriyor. Ben bu hadis-i şerifleri doğrusu belli bir maksat güderek seçmedim; bililtizam, önüme geldiği şekilde seçtim. Fa­kat neticede bunların tamamına baktığımda şu anlamın açığa çıktığım gördüm: Bu hadis-i şeriflerin tümü, insa­nı bir şey vermeye teşvik ediyor, bir şey vermenin orta­mını hazırlıyor. Bir sevgi ortamı hazırlıyor. Kendinden, nefsinden, fikrinden vermeyi öngörüyor.</p>
<p>Şimdi okuduğumuz hadis-i şerif de bunlardan biri&#8230;</p>
<p>Kendiniz için istediğinizi din kardeşiniz için de iste­medikçe, gerçek mümin (iman etmiş) olmazsınız, belki de olamazsınız deniyor. Dikkat: Müslüman olmazsınız denmiyor, mümin olmazsınız deniyor&#8230;</p>
<p>Tarihimizde bu durumun pratik örneğinin uygula­masını Fatih Sultan Mehmet zamanında görüyoruz. Bir müşteri, esnafa geliyor, alışveriş yapmak istiyor, fakat esnaf, müşteriye, &#8220;Ben siftah yaptım, sen bu alışverişi komşu arkadaşımla yap.&#8221; diyerek onu komşusuna gön­deriyor. Bu, kendisi için istediğini komşusu için de iste­mektir. Esnaf ne ister kendisi için? Alışveriş yapılması­nı&#8230; Görüyor ki komşu esnaf alışveriş yapmamış, onu, komşusuna sevk ediyor. İşte, hadis-i şerifin anlamıyla örtüşen bir örnek&#8230;</p>
<p>Yine Yermük&#8217;te, savaş bitmiş, savaş meydanında ya­raklar var. Huzeyfe (ra), elinde bir kırba su ile dolaşır­ken, &#8220;su&#8221; diye inleyen amcasının oğlu Haris&#8217;i görüyor. Suyu ona götürdüğünde yakmda &#8220;su&#8221; diye inleyen Ik- rime (ra) fark ediliyor. Haris, İkrime&#8217;yi işaret ediyor, kır­badaki suyu ona gönderiyor; Huzeyfe oraya gidiyor, fa­kat ona gittiğinde Ayyâş&#8217;ın (ra) inlemesi işitiliyor, o da &#8220;su&#8221; diye inliyor; İkrime de &#8220;O arkadaşıma götür.&#8221; diye­rek reddediyor suyu ve Ayyâş&#8217;a götürdüğünde ise onu ölmüş buluyor. Tekrar îkrime&#8217;ye dönüyor, o da ölmüş. Haris&#8217;e geldiğinde o da ruhunu teslim etmiş&#8230; Burada, bu hadis-i şerifte de kendisi için istediğini komşusu ve­ya kardeşi için isteyenin tipik bir örneğini görüyoruz.</p>
<p>Bir başka hadis-i şerif&#8230; Bunun metni de çok güzel olduğu için alıntılamak istiyorum:</p>
<p>&#8220;Bir adam, Peygamber&#8217;e (sav) gelip &#8216;ben muhtaç (ve açım)&#8217; dedi. Bunun üzerine [Peygamber (sav)] hanımla­rından birine haber gönderdi. O şöyle dedi: &#8216;Yanımda su­dan başka bir şey yok.&#8217; Sonra ötekine haber gönderdi. O da diğeri gibi söyledi. Hülâsa hepsi aynı şeyi söylediler. Bunun üzerine Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: &#8216;Bu­nu misafir edecek kimse yok mu? Allah onu esirgesin.&#8217;</p>
<p>Ebu Talha hemen kalkıp, &#8216;Ben misafir ederim&#8217; dedi. Onu alıp evine götürdü ve hanımına, &#8216;Yanında yiyecek bir şey var mı?&#8217; diye sordu.</p>
<p>&#8216;Hayır, çocukların yiyeceğinden başka bir şeyimiz yok.&#8217; dedi.</p>
<p>&#8216;Onları bir şeylerle oyalayıp uyut! Misafirimiz içe­riye girdiğinde sanki yiyormuş gibi göster! Yemek için elini sofraya uzattığı zaman, lambayı düzeltecekmiş gi­bi kalk ve söndür!&#8217;</p>
<p>Kadın onun dediği gibi yaptı. Misafir yemek yedi, on­lar yemeksiz ve aç yattılar. Sabahleyin Peygamber&#8217;e (sav) varınca, Peygamber (sav) şöyle buyurdu: &#8216;Filan ve falan­dan Allah memnun kaldı ve güldü. Ya da Allah (onun hâline) taaccüp etti.&#8221;(Age, c. 7, s. 45.)</p>
<p>Şimdi dikkat edilmeli: Resulullah&#8217;m evinde yiyecek bir şey bulunmadığı gibi, sahabenin evinde de yok. An­cak çocuklarına yetecek kadar nevaleleri var. Öyle biri kendisi için ne isteyebilir? O akşam, yemeğini çocukla­rıyla beraber yemek, değil mi? Buna rağmen yemekten sarfınazar ediyorlar. Misafir rahatsız olmasın diye ço­cukları da oyalayıp kendileri de yer gibi yapıyorlar. Işık­lar sönük olduğu için misafir kamını doyurup yatıyor, kendileri de aç yatıyor.</p>
<p>Bu hadis-i şerifin mefhum-ı muhalifi nedir? Yani, &#8220;Siz­den biri, kendisi için istediği bir şeyi kardeşi için isteme­dikçe hakkıyla iman etmiş sayılmaz.&#8221; sözünün mefhum- ı muhalifi, tersinden söylenişi, &#8220;Kendin için istemediğini din kardeşin için de isteme!&#8221; veya &#8220;Bana kötülük yapılmasını istemiyorsam, benim de başkasına kötülük yapmamam gerekir.&#8221; Mefhum-ı muhalifinden de böyle bir neticeye ulaşıyoruz.</p>
<p>Bu hadis-i şerifin bize telkin ettiği anlamın genel so­nucuna baktığımızda, Fatih Sultan Mehmet zamanın­da, kendisine gelen müşteriyi komşusuna yönlendiren o esnafı hatırlayarak söyleyelim: Burada ne oluyor? Bu­rada gelir dağılımındaki adalet sağlanmış oluyor. İkin­cisi: Kendisinin sattığı mal ile komşusunun sattığı mal arasında zaten kalite itibarıyla farklılık yok. Üçüncüsü: Gelir dağılımında adaletsizlik olduğu takdirde ne olur? Birisi çok kazanır, birileri de mecburen daha az kazanır. İnsanoğlunun cibilliyetinde haset diye bir duygu var. Ha­set şu: Bende yoksa kimsede olmasın! Bu, gıpta etmek­ten, imrenmekten veya kıskançlıktan farklı bir şey&#8230; Ha­set, Ebu Cehil&#8217;in karakteri, yani &#8220;Bende yoksa kimsede olmasın!&#8221; diyor. Oysa Müslüman&#8217;ın ahlâkı bunun tam tersini öngörüyor; erdemli olmayı, daha da ötede tak- valı olmayı öngörüyor. Erdemli olmak, iyiliğe karşı iyilikle mukabele etmek; takva ise iyiliğe, daha yüksek bir iyilikle mukabele etmektir.</p>
<p>Müslüman ahlâkı, bize erdemden de öte, takvayı ge- rektiriyor.</p>
<p>Rasim Özdönören &#8211; Hadislerin Işığında Hz.Muhammed,syf.95-98</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mumin-kim/">Mümin Kim?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mumin-kim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmaj ve Takva</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Jul 2019 10:50:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İmaj ve Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Fatma Barbarasoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Fotoğraf]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[John Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Modern İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Pozitivizm]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=23067</guid>

					<description><![CDATA[<p>I Modern insan, kimliğini en ziyade imaj yoluyla oluşturuyor. İmajlar, tüketim toplumunun satın alınabilir nesneleri olarak imaj -maker’lar tarafından piyasaya sunuluyor: “Bana imajını göster sana kim olduğunu söyleyeyim.” Geleneksel insanın hayat tasavvurunda mihenk taşı olan “yalan dünya” imgesi modern insanın bilincinde de var, fakat dünyanın geçiciliğini hatırlatmaktan ziyade, oyun içinde oyunun meşruiyetini arttırıcı bir muhtevaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/">İmaj ve Takva</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-23080 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva-300x158.jpg" alt="" width="423" height="223" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva-300x158.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/İmaj-ve-Takva.jpg 500w" sizes="(max-width: 423px) 100vw, 423px" /></a></p>
<p><strong>I</strong></p>
<p>Modern insan, kimliğini en ziyade imaj yoluyla oluşturuyor. İmajlar, tüketim toplumunun satın alınabilir nesneleri olarak imaj -maker’lar tarafından piyasaya sunuluyor: “Bana imajını göster sana kim olduğunu söyleyeyim.”</p>
<p>Geleneksel insanın hayat tasavvurunda mihenk taşı olan “yalan dünya” imgesi modern insanın bilincinde de var, fakat dünyanın geçiciliğini hatırlatmaktan ziyade, oyun içinde oyunun meşruiyetini arttırıcı bir muhtevaya bürünmüş olarak. Karşısındakinin önce nazarında, sonra zihninde bir iz bırakabilmek için kendi bedenini tekrar tekrar yeniden inşa etme yoluna gidiyor modern insan. Yani oynuyor. Kendi bedeniyle oynayarak Önce kendine, sonra başkalarına, kendi bedenine dair öyküler anlatıyor. Anlatılan öykülerin olumlu olması şart değil. Muhatabın zihninde bırakılacak izin olumlu bir iz olmasının şart olmaması gibi. Asıl olan dikkat çekmek ve fark edilmek. “Farkı fark etsin!” diye diğerleri, imajın sürekli yenilenmesi, değiştirilmesi gerekiyor. Maskeler çarpıcılığını kaybettiğinde yüze dönüşme tehlikesi taşırlar çünkü. Oysa modern insan tek bir yüzünün olmasından ziyade binlerce maskesinin olmasını tercih eder. Her yeni maske bir önceki maskeye yüklenecek sorumluluğu bertaraf eder böylece.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Bilimdeki her gelişme insanın kendini ve dünyayı algılama biçimini yeniden düzenliyor. Kopernik devrimiyle birlikte dünyanın kâinatın merkezi olmadığını, öteki gezegenler içinde bir gezegen olduğunu öğrenen insan ile dünyayı kâinatın kalbi, insanı da dünyanın kalbi olarak algılayan insan arasındaki muazzam uçurum, hayatın takvadan imaja doğru yön değiştirmesinin sebebi. Alem ile insan arasında kurulmuş olan “Alem büyük bir insan, insan küçük bir alemdir” sözü modern bilimden sonra insanların zihnindeki yerini başka değerlere terk etti.</p>
<p>İnsanın yapıp ettiği her eylemin âlemi, âlemdeki her hareketin insanı etkileyeceği hakikati, kuantum fiziği ile birlikte yeniden ortaya konulmaya çalışılsa da, modern insanın algısı asla Kopernik öncesi kâinat algısına dönmeyecek. Çünkü âlem ile insan arasına, tefekkürün içe dönük nazarından ziyade bilimin, ölçüp-biçen, dünyayı hesaplarla daraltan anlayışı girmiştir.</p>
<p>Modern öncesi dünyada her şeyin azı makbuldur. Zamanın yavaş ilerleyen ritmine uygun olarak insanlardan az hareket etmeleri, az yemeleri, az uyumaları fakat çok düşünüp çok ibadet etmeleri beklenir. Gösteriş ve ululanma “çula çaputa” itibar etme ruhun hastalıklı hallerine delalet eden ipuçları olarak görülür. Uyuma, karnını doyurma, gaye değil hayatın merkezi olan kalbin işleyişini sağlayan vasıtalardır. Çünkü akl eden kalbdir. Ve akl eden kalb; dünya ile ahiretin bileşik kaplar misali azalıp artan dengesinin, ahireti merkez kabul eden bir anlayışla sürüp gitmesini sağlar. Can bedende misafirdir ve bedenin misafire zarar vermesini engellemek amacıyla bedenin zevk aldığı her türlü faaliyet perhiz yoluyla sınırlanır. Ruhun kanatlanıp uçması için bedenin alabildiğine sınırlandırılması ilkesi geçerlidir.</p>
<p>Baudrillard “modern dünyada fakirler dışında herkesin diyette” olduğuna dikkat çeker. Fakat modern dünyanın diyetinin amacı ruhun ebedî huzuru yakalamasına vesile olacağı inancın</p>
<p>dan değil, bedeni ebedî kılmak anlayışından kaynaklanmaktadır. Modern dünyanın diyet listeleri, bilimin ölüme çare bulacağı güne kadar beden makinesini dinç ve taze tutma rüyasını vaad etmektedir.</p>
<p><strong>III</strong></p>
<p>Bilimdeki her yeni buluş kâinatı yeniden resmetmiştir. “Göz herkesi görür kendini göremez” ilkesi fotoğraf makinesinin icadıyla yeni bir anlam kazanmıştır. Gözün görüp tefekkür edişi, tefekkürün kalp gözüne meyledişi “fotoğraflanan” dünyada yavaş yavaş azalmıştır. Görüp hayret etme, hayretinden yere düşme, makine gözüyle mesaiye başlayan hayat algısında artık rastlanılmayan davranışlar arasına girmiştir.</p>
<p>John Berger, 1839’da kamera icat edildiği sırada August Comte’un “Pozitif Felsefeye Giriş” kitabını tamamlamakta olduğuna dikkat çekerek pozitivizm ile kameranın birlikte büyüdüğünü söyler. Berger’in dikkatimizi çektiği bu noktadan bizim topraklarımızda fotoğraf makinesi ile karşılaşan ilk kuşağın tepkisini anlamamız kolaylaşır.</p>
<p>Fotoğraf makinesiyle ilk tanışan dindar kuşak “suretini kâğıt üzerine çıkartmamak” üzere tercih kullanmıştır. Pozitivist dünya algısına katkıda bulunmayı reddetmiştir böylece. Suretini elimizde tutamadığımız atalarımız ya yok olma hürriyetine kavuşmuşlardır, ya da eserleriyle varolarak, eserlerinin izdüşümünden her kuşağın kendince tasavvur edebildiği oranda yeniden varolmuşlardır. Mimar Sinan mesela bizim hafızamızda Süleymaniye kadar muhteşem değil midir? Tabiî, ya da sunî ışığın huzmesi altında elimizde poz poz resimleri olan Sinan, hafızamızdaki muhteşem resmine her faninin kendince ölçüp biçtiği oranda daima yeniden sahip olabilir miydi?</p>
<p>Fotoğraf makinesinin merceği başlangıçta masum bir icat gibidir. İlk ortaya çıktığında kimseler dünyanın bir mercek yüzünden bu kadar değişeceğini düşünmemiştir. Bu mercek sayesinde göz herkesi gördüğü kadar kendini de görmeye başlamıştır. Suya düşen akis, ya da aynadaki yansıma değildir kâğıt üzerindeki suret. Gözün kendisine, dünde kalmış kendisine, aynı zamanda asla göremeyeceği yedi kat göklerin derinliklerine bakmasıdır.</p>
<p>Kevin Robins “Vizyon teknikleri ile gören ile görülenin aynı mekânda, aynı zamanda olma mecburiyetinin ortadan kalktığına” işaret eder. Gören ile görülen arasındaki ortak zamanın ve ortak mekânın yok olmasıyla; modern insanın, bedeninin daima gençe gösterildiği ve böylelikle gerçeğin değil görüntünün esas alındığı anlayışın, hâkim dünya algısı haline gelmesi arasında doğru bir orantı vardır.</p>
<p>Birbirini her daim gören insanlar gönül muhabbetinin etkisiyle ne kendilerinin ne de her gün görüşmeye devam ettikleri diğer insanların zaman içindeki yıpranmışlığını fark ederler. Her şey yavaş yavaş olmuştur. Yüzdeki çizgiler, bedenin güçten düşen hali, dünyanın gidişi doğrultusunda olması gerekenlerin olduğu kabulü içinde anlaşılır. Fotoğrafın icadıyla başlayan ve her geçen gün bir yenisi eklenen Vizyon teknikleri ile birlikte, insan dündeki kendisi ile bugündeki kendisini mukayese ederken, çizgilerin bedeli olması gereken ruhî tekâmülün resmini gösteren bir alet olmadığı için tercihini dündeki kendinden yana yaparak daima genç kalmanın, genç gibi görünmenin derdine düşmüştür.</p>
<p>Boudrillard post-modern dünyanın anahtar kelimesi olarak “gibi olmak” kavramı üzerinde durur. Olmanın yerini “gibi olmak” aldığında bedenin oyun gücü bir kat daha artmış olur. “Gibi olmak” doğrudan görüntü ile gerçekleştirilebilecek bir kimliktir. “Gibi olmak” bedenin başkalarıyla mukayese edilerek içine düştüğü mutsuzluk halinden, kostüm, makyaj ve gençlere özgü jest ve mimikler yoluyla teselli edilerek çıkarılmaya çalışılmasıdır.</p>
<p>”İnsanın dünyayı ve kendini bir başka gözle -yani makinenin gözüyle- görmeye başlamasından sonra görmek idrak etmenin basamaklarından biri olmaktan çıkmıştır. Görmekle başlayan idrakin yerini görmekle başlayan yenilgi almıştır. Modern insan bir taraftan dündeki kendisiyle bugündeki kendini mukayese etmesi neticesinde kendi bedeni karşısında yenilgiye uğramakta, diğer taraftan aralarında zaman ve mekân farkı olan, ama kendisine göre daha genç, daha güzel, daha bakımlı -bunların toplamı başarı ile eşdeğerdir- hiç tanımadığı ama “gördüğü ve haberdar olduğu” diğer insanlar karşısında yenilgiye uğramaktadır.</p>
<p>Dünyanın ölçülebilir, tartılabilir sayılabilir bir maddeye dönüşmesi fotoğraf makinesinin icadıyla yol almış, vizyon tekniklerinin ulaştığı son noktada, sanal olanın gerçeğin yerini aldığı bir uçuruma gelip dayanmıştır.</p>
<p>Dünyaya bir kamera ardından bakılmaya başlanmasıyla birlikte uzaktakiler yakın, yakındakiler uzak olmuştur. Görme, görüp idrak etme kameranın vizörüne bırakılmıştır. O ne derse odur. Dünya sadece gösterilenden ibarettir. “Gösterilen” Platon’un mağara metaforunun ikinci bir eğreltilemesi olarak ortaya çıkar böylece. Dünya hayatında zaten rüyada olan insan, fotoğraf makinesinin merceğinden itibaren gelişen “görme teknikleri” ile rüya içinde rüya, oyun içinde oyun oynamaya başlar. İcat edilen her görme tekniği ile birlikte hakikatin peçesi bir kat daha kalınlaşır. Her icat kalp gözünü daha yoğun bir biçimde devre dışında bırakmaya meyleder.</p>
<p>Modern dönemde ahireti unutup dünyayı merkez alarak yaşamaya çalışan insanların yerini, post-modern dönemde; bilgisayar aracılığıyla yaratılan sanal âlemi merkeze alan, dış dünyayı, yani öteki insanlarla ilişkiyi gerektiren dünyayı dışarıda bırakarak ekrana, yani oyuna hapsolmuş insanlar aldı. Hayat bir metafor olarak oyun değil artık; doğrudan bilgisayar ekranı vasıtasıyla karışılan, içinde olunan bir oyuna dönüştü.</p>
<p><strong>IV</strong></p>
<p>Vizyon teknikleri uzaktakini yakınlaştırıp yakındakini uzaklaştırırken dünya küçük bir köy haline gelecek kadar küçüldü; fakat kapı komşusu, nasıl yaşadığı bilinmeyecek kadar uzağa düştü. Allah’ın yaratmış olduğu kul olarak “bir tarağın dişleri” gibi birbirinin aynı olan insanlar takvadan imaja doğru seyreden ahir zaman yolculuğunda insan olma paydasında eşitlenmek yerine, para paydasında eşitlenmeyi tercih etti. Hayat parası olanların ne kadar parası olduğunu gösterebilecekleri bir sahneye dönüşürken, parası olmayanlar sanki paraları varmış gibi görünerek, yani imaja sığınarak hayat sahnesinde starlaşamayanların tesellisini icat etti.</p>
<p><strong>V.</strong></p>
<p>Allah’tan korkun, takva üzerine bulunun.” (Maide/108)</p>
<p>“Ey insanlar, gerçek şu ki biz sizi bir erkekle bir dişiden yarattık. Sizi, sadece birbirinizle tanışıp kaynaşmanız için büyük büyük cemiyetlere, küçük küçük kabilelere ayırdık. Şüphesiz ki, sizin Allah nezdinde en şerefli, en yüceniz takvada en ileri olanınızdır. Allah her şeyi bilen, her şeyden haberdar olandır.” (Hucurat/13)</p>
<p>“Ey iman edenler, eğer Allah’tan korkup takvaya sarılırsanız, 0 size iyi ile kötüyü ayırt edecek bir marifet ve nur verir, suçlarınızı örter, sizi yarlığar, Allah büyük lütuf ve ihsan sahibidir..” (Enfal/29)</p>
<p>“Kim Allah’tan korkup takvaya sarılırsa Allah ona bir kurtuluş, bir çıkış yolu ihsan eder; onu, hatırına gelmeyecek yerlerden de rızıklandırır.” ( Talak, 2-3)</p>
<p>“Haberiniz olsun ki Allah’ın veli kulları (dostları) için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar iman edip takvaya ermiş olanlardır. Dünya hayatında da, sonsuzlukta da onlar için müjdeler vardır&#8230;” (Yunus 62-64)</p>
<p>“İman çıplaktır, elbisesi takva, süsü utanmak, meyvesi ise ilimdir.” (Hadis-i Serif)</p>
<p>“Kıyamet günü mizana konan iyiliklerin en ağırı takva ve güzel ahlâktır.” (Hadis-i Şerif)</p>
<p><strong>VI</strong></p>
<p>&#8216;Kâinattaki “sırlar” bilimin gözüyle ifşa edilmeye başlandığında insanlar Allah’ı kâinatın dışına çıkarmaya meyletti. “Tanrı öldüyse her şey mübahtır” anlayışıyla yaratıcı karşısında duyulan hicap ve korkunun yerini kulların icat ettiği korkular aldı.</p>
<p>Ayet-i kerimelerin ışığında, tasavvuf kitaplarında takva daima korku ile birlikte anlaşılır. Avam Allah’a şirk koşmaktan korkarak takvaya sarılırken, havasın korkusu Allah’ın sevgisini kaybetme endişesi içinde hassasiyet kazanır. Hz. Ebu Bekir’in “Haram faslından olan bir şeyi işlemiş olmayalım diye helal faslından yetmiş faslı terk ederdik” sözü bu hassasiyetin derinliği konusunda sahabe ile ahir zaman ümmetini mukayese imkânı verir. Sahabe helalleri bile “ya haramsa” diyerek terk etmeye meylederken ahir zaman Müslümanları haramları helal kılacak fetvaların peşinde.</p>
<p>Sahip olunması gereken (modern) imajlar için, takvanın dindarların gündeminden çıkması şart. Çünkü takva varsa imaj yok, imaj varsa takva. Biri kulların bakışında değer kazanacak görüntüye teşne, her gün yeni bir hayalin peşinde koşarken, diğeri sadece Yaratıcının göreceği bir konumda saklıyor kendini. İmaj kendisine dışarıdan bakan gözlerin etkisine açık, takva bütün gözlerden kurtulup kalp gözünde saklanacak kadar etkilerden muaf.</p>
<p>İmaj görünmenin, daha çok görünmenin öncelendiği bir dünyanın ürünü. Takva görüntülerden kurtularak hakikate ulaşmaya meyledenlerin, kendini “Allah dostu” olarak var etmeye çalışanların rehberi.</p>
<p>İmaj bir maske olarak ortaya çıktığı andan itibar en derhal eskimeye mahkúm. Takva kafa gözünden saklandığı için, kalp gözünün koruyuculuğunda kemale ermenin basamaklarında yenilik ve eskilikten münezzeh. Çünkü hakikatin yenisi ve eskisi yok.</p>
<p>Fatma Barbarasoğlu &#8211; İmaj ve Takva,syf.13-21</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/">İmaj ve Takva</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imaj-ve-takva/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslâm&#8217;da Aile</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Apr 2019 13:57:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İlk İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İlk Aile]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'da Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[İslamda Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Cahiliyyede ve Ahirzamanda Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[Huzurlu Evlilikte 5 Şart]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Topbaş]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21553</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: Mart, Sayı: 169 İLK İNSAN, İLK AİLE… Cenâb-ı Hak, önce ilk insan olan Âdem -aleyhisselâm-’ı topraktan yarattı. Âdem -aleyhisselâm- cennette her türlü nimet içinde olduğu hâlde, kendini yalnız hissetti. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âdem uykuda iken, ondan Hazret-i Havvâ’yı halk etti. Cüzden külle, küllden cüz’e bir akış ve temâyül başladı. Meleklerin kıydığı bir nikâh ile [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/">İslâm’da Aile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22006" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg" alt="" width="595" height="301" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/aile-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 595px) 100vw, 595px" /></p>
<p><em>Yüzakı Dergisi, Yıl: 2019 Ay: <strong>Mart</strong>, Sayı: 169</em></p>
<p><strong>İLK İNSAN, İLK AİLE…</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hak, önce ilk insan olan <strong>Âdem</strong> <strong>-aleyhisselâm-</strong>’ı topraktan yarattı. Âdem -aleyhisselâm- cennette her türlü nimet içinde olduğu hâlde, kendini yalnız hissetti. Cenâb-ı Hak, Hazret-i Âdem uykuda iken, ondan <strong>Hazret-i Havvâ</strong>’yı halk etti. Cüzden külle, küllden cüz’e bir akış ve temâyül başladı. Meleklerin kıydığı bir nikâh ile kurulan bu ilk aileden, insanlık vücûda geldi.</p>
<p>Âyet-i kerîmede bu hakikat şöyle dile getirilir:</p>
<p>يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ اتَّقُوا رَبَّكُمُ الَّذ۪ي خَلَقَكُمْ مِنْ نَفْسٍ وَاحِدَةٍ وَخَلَقَ مِنْهَا زَوْجَهَا وَبَثَّ مِنْهُمَا رِجَالًا كَث۪يرًا وَنِسَٓاءًۚ</p>
<p><strong>“Ey insanlar! Sizi tek bir nefsten </strong><strong>(Âdem’den)</strong><strong>yaratan, ondan da eşi </strong><strong>(Havvâ’yı)</strong><strong> yaratarak </strong><strong>(yeryüzünde)</strong><strong> ikisinden birçok erkek ve kadın var eden Rabbinizden sakının!..”</strong> (en-Nisâ, 1)</p>
<p>Rabbimiz; insanın, Allah adına nikâh akdiyle kurulan huzur ve saâdet dolu aile yuvasında dünyaya gelip, yetişmesini murâd etti. Mukaddes aile yuvasında; anne-baba, zevç, zevce ve evlâtları karşılıklı hak ve vazifelerle birbirlerine zimmetledi.</p>
<p>Hadîs-i şerifte buyurulur:</p>
<p><em>“Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden mes’ulsünüz. </em>(…)</p>
<ul>
<li><em>Erkek, ailesinin çobanıdır ve sürüsünden mes’uldür.</em></li>
</ul>
<ul>
<li><em>Kadın, kocasının evinde çobandır, o da sürüsünden mes’uldür…”</em> (Buhârî, Ahkâm, 1; Müslim, İmâret, 20)</li>
</ul>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın; evliliğe lutfettiği ayrı bir ikram da, nikâh sayesinde bir araya gelen iki insanın, daha önce iki yabancı iken, bir anda dünyanın birbirine en yakın iki ferdi hâline gelmeleridir. Kurdukları yuva; çoğu kere, ayrıldıkları baba ocağından, anne ocağından daha sıcak gelmeye başlar. Bu da Cenâb-ı Hakk’ın ilâhî bir tecellîsidir. Âyet-i kerîmede bu tecellî, ilâhî bir nimet olarak şöyle bildirilir:</p>
<p><strong>“Kaynaşmanız için size kendi </strong><strong>(cinsi)</strong><strong>nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun </strong><strong>(varlığının)</strong><strong> delillerindendir.</strong></p>
<p><strong>Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” </strong>(er-Rûm, 21)</p>
<p>Hayatın her safhasını tanzim eden İslâmiyet, elbette aile husûsunda da insana mühim tâlimatlar vermiştir.</p>
<p>İki insanın muhabbetle bir araya geldiği ailede; huzur ve saâdet için, güzel ahlâka riâyet en büyük zarûrettir. Rabbimiz, ailede «güzel geçinme»yi ve «sabrı» emretmiştir:</p>
<p><strong>“…Hanımlarınızla iyi geçinin, onlara güzel muâmelede bulunun. Onlardan hoşlanmasanız bile, umulur ki sizin hoşunuza gitmeyen bir şeyde Allah birçok hayır takdir eder.” </strong>(en-Nisâ, 19)</p>
<p>Aile yuvasında sevinç ve mutluluk için duâlar etmemiz de Kur’ânî tâlimatlardandır:</p>
<p><strong>“…Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla!..”</strong> (el-Furkān, 74)</p>
<p>Âyet-i kerîme; göz nûru evlâtlar için, göz nûru hanımların yetişmesinin şart olduğunu bildirmektedir. Peygamberimiz, kız evlâtların güzelce yetiştirilmesiyle alâkalı müjdeler vermiştir.</p>
<p>Aile demek; nikâh demektir, iffet demektir. Erkeğin de kadının da şerefi ve kıymeti, nikâh ile akdedilen ailede gerçekleşir.</p>
<p>İffet, insana mahsus bir keyfiyettir. İffetsizlik ise, insanlık haysiyetinden uzaklaşmaktır; hayvanlar gibi sorumsuz, pis, rezil ve pespâye bir hayat sürmektir. Üstelik hayvanlara; akıl, vicdan ve ruh gibi husûsiyetler verilmemiştir. Bu sebeple onlar; bu yaşayışlarından dolayı suçlu gösterilemezler. Ya insan?</p>
<p>Câhiliyyede, asil aileler nikâh müessesesini muhafaza ediyordu. Lâkin toplumda iffetsizlik hâkimdi.</p>
<p><strong>CÂHİLİYYEDE ve ÂHİRZAMANDA KADIN</strong></p>
<ul>
<li>Câhiliyyede kadın alınıp satılan ve kiralanan bir metâ hâlindeydi.</li>
</ul>
<p>Dikkat edilirse; câhiliyyedeki bu çirkin ahval, âhirzamanda da benzer şekilde zuhur etmektedir.</p>
<p>Günümüzün modern câhiliyyesinde de;</p>
<ul>
<li>Kadınlar; aileden, evlilikten ve annelikten soğutularak, sokağa ve dış dünyada kendini teşhir etmeye özendirilmektedir. Sanki nâdîde bir çiçek, kaldırımlarda ayaklar altında ezdirilmekte ve çiğnetilmektedir. Bu ne kadar hazin bir fâciadır. Maalesef bugün nice kadınlar; şehvetlerinin esiri olmuş kalabalıkların, mütecâviz nazar ve tavırlarının insafına terk edilmektedir.</li>
</ul>
<p>Heyhat!</p>
<p>Üzerine her türlü kirin döküldüğü bir çöp tenekesine düşen bir pırlanta, ne kadar talihsizdir.</p>
<p>Kadın bir vitrin malzemesi yapılmaktadır. Tezgâhlarda, reklâmlarda ve sekreterliklerde kadınlar kullanılıyor. Kadınların câzibe unsuru, istismâr edilmektedir.</p>
<p>Hâlbuki kadının fazîleti, kendisini başkalarına deşifre etmemesine bağlıdır. İffet ve hayâ sayesinde, bir kadın; sadece mahremlerine deşifre olur, hârice karşı şifre olur.</p>
<p>Böylece onun câzibesini ticârî bir metâ hâline getirerek sömürmeye kalkacak kişilere karşı ise, hicâbın ve tesettürün muhafazası altında korunmuş olur.</p>
<p>Câhiliyyede;</p>
<ul>
<li>Kız evlâtlar, diri diri toprağa gömülürdü.</li>
</ul>
<p>Tâbiîn âlimi <strong>Katâde</strong>’den gelen rivâyete göre câhiliyye devrindeki Arap kabîlelerinin kız çocuklarını diri diri gömüp öldürmelerinin sebebi;</p>
<p>“Kız çocuklarının sağ bırakılıp büyüdükleri takdirde, esir edilip ırz ve nâmuslarının ayaklar altına alınması ve fakirlik korkusu” idi.</p>
<p>Bu duruma düşmemek için, kız çocuklarını daha küçükken öldürüp onların yerine köpek besledikleri kaydedilmektedir. (Taberî, Tefsîr, VIII, 68, [el-En‘âm, 140])</p>
<p>Modern câhiliyyede de;</p>
<ul>
<li>Annelik horlanmakta; dünyaya bir evlât getirmek, vücut güzelliğini bozacak bir zarar olarak görülmekte; evlâtlar da yük sayılmaktadır. Bu anlayışın neticesinde, kürtaj ile nice evlâtlar ana rahminde katledilmektedir. Hem de bu cinayet, bir kadın hakkıymış gibi müdafaa edilmektedir. Kürtaj cinayeti, -anne veya evlâdın hayâtî zarûreti gibi tıbbî mecburiyetler dışında- asla mâsum addedilemez!</li>
</ul>
<p>Hâlbuki, belki de yük görülen o evlât; annesi için hayatının ileriki yıllarında merhametli bir yardımcı, âdetâ bir baston olacaktır.</p>
<p>Bu cinayetin uhrevî mes’ûliyeti de çok büyüktür. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p><strong>“Diri diri toprağa gömülen kıza hangi günah sebebiyle öldürüldüğü sorulduğunda; </strong><strong>(her nefis, ilâhî huzûra ne getirmiş olduğunu bilecek ve kendisini bekleyen âkıbeti görecektir.)</strong><strong>” </strong>(et-Tekvîr, 8-9)</p>
<p>Câhiliyyede olduğu gibi; günümüzde de çocuğa bakmanın zor geldiğini söylediği hâlde, onun yerine sanki bir evlât büyütürmüş gibi köpek besleyenler çoğaldı. Bu da insan fıtratına zıt bir tenâkuzdur.</p>
<p>Câhiliyyede;</p>
<ul>
<li>Kadınların mîrasta hiçbir payları yoktu. Hattâ kadının kendisi mîras malı gibi devrolurdu.</li>
</ul>
<p>Günümüzün câhiliyyesinde ise;</p>
<p>Mîrasta; bazı bölgelerde örf bahane edilerek kadının payı gasp edilmekte, hakkını dile getirmesi dahî engellenmektedir. Bazı Avrupâîleşmiş bölgelerde ise; eşitlik bahane edilerek, şer‘î ölçüler çiğnenmekte ve erkeğin hakkı gasp edilmektedir.</p>
<p>Câhiliyyede;</p>
<p>Evlenen kadınlar; mehirleri gasp edilerek, iftiralara uğratılarak, sayısız kere boşayıp geri alınarak ve zıhâr gibi çirkin sözlere muhatap kılınarak horlanırlar, haksızlıklara uğratılırlardı.</p>
<p>Günümüz câhiliyyesinde de;</p>
<p>Kadına şiddet ve tâciz gündemdedir. Bıçaklanan, yaralanan ve öldürülen kadın haberleri gazeteleri doldurmaktadır. Boşanmalar artmakta, evlâtlar sokakta kalmaktadır. Batıda; aile çökmüş, nüfus azalmaya yüz tutmuş, kadın ve erkekler evlilik dışı çirkinliklerin girdabında boğulmaktadır.</p>
<p>Hâlbuki şanlı mâzî ortadadır. 1400 senelik tarihimizde kadına şiddet ve tâcizden bahsedilemez; bilâkis, onun şeref ve haysiyetini koruma vardır.</p>
<p>İslâmiyet; değil insana ve kadına, hiçbir varlığa şiddete müsâmaha etmez. Hayvanâta eziyete müsaade etmez. Bir ağacın dahî şiddetle silkelenmesine râzı olmaz.</p>
<p>İslâm; şefkat, merhamet, zarâfet ve nezâket dînidir.</p>
<p><strong>ŞİDDET YOK, RAHMET VAR!</strong></p>
<p>Medeniyetimizde, kadın el üstünde tutulur. Bilhassa anne, en çok ihtimam gösterilmesi gereken kıymettir. Nitekim bir şahıs, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek;</p>
<p>“–Ey Allâh’ın Rasûlü! Kendisine en iyi davranılması gereken kimdir?” diye sorduğunda Rasûl-i Ekrem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şu cevabı vermişlerdir:</p>
<p><strong><em>“–Annen, sonra annen, daha sonra yine annen, sonra baban, sonra da sana en yakın olan akraban.”</em></strong>(Müslim, Birr, 2)</p>
<p>Yine hadîs-i şerifte, buyurulur:</p>
<p><em>“Cennet annelerin ayakları altındadır!”</em> (Ahmed, III, 429)</p>
<p>Bu şeref babalara değil, annelere ikrâm edilmiştir. Sâliha anneler, ömürlük bir teşekküre lâyıktır.</p>
<p>Sadece anneler değil. Hadîs-i şerifte kız evlâtlara ve kız kardeşlere de ihtimam emredilmiştir:</p>
<p><em>“Her kim üç kız çocuğunu veya kız kardeşlerini himaye edip büyütür, güzelce terbiye eder, evlendirir ve onlara lütuf ve iyiliklerini devam ettirirse, o kimse cennetliktir.” </em>(Ebû Dâvûd, Edeb, 120-121/5147; Tirmizî, Birr, 13/1912)</p>
<p><em>“Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyâmet günü o kimseyle ben yan yana bulunacağız.”</em> (Müslim, Birr, 149)</p>
<p>Birçok örf-âdette, erkek çocuğu üstün tutma gibi bir yanlış yapılır. Peygamberimiz bundan da men ederek şöyle buyurmaktadır:</p>
<p><em>“İkram ve ihsanlarınızla çocuklarınıza eşit muâmelede bulunun! Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım.”</em> (Heysemî, IV, 153; İbn-i Hacer, el-Metâlibü’l-Âliye, IV, 69)</p>
<p>Çünkü kız evlâtlar;</p>
<p>Ailenin iffetidir, bereketidir, rahmetidir. Onlar ailesinin hanımı ve çobanı olacak, evlâtları yetiştirecek. Onları hayra sevk edecek.</p>
<p>Bütün bu telkinlere rağmen; toplumda, kadınlara nezâket göstermeyenler oldu. Onları da Peygamber Efendimiz şöyle îkaz buyurdu ve terbiye etti:</p>
<p><em>“Sizin en hayırlınız, ailelerine en güzel muâmelede bulunanınızdır!..”</em> (İbn-i Mâce, Nikâh, 50; Dârimî, Nikâh, 55)</p>
<p><em>“Kadınları dövmeyiniz!.. Kadınlarını döven kimseler, sizin hayırlınız değildir.”</em> (Ebû Dâvûd, Nikâh, 42; İbn-i Mâce, Nikâh, 51)</p>
<p>Şu kıssa Peygamberimiz’in hanımlara hassâsiyetle ve nezâketle muâmeleyi emretmesinin en güzel ifadesidir:</p>
<p>Yolculukların develer üzerinde yapıldığı devirlerde, develeri çöl ritimleriyle coştururlardı. Böyle bir seferde; <strong>Enceşe</strong> adlı hizmetkâr, kasîde söyleyerek develeri hızlandırdı. Fakat bu süratli gidiş; deve üzerindeki mahfazada bulunan hanımları sarsacak, rahatsız edecekti. Peygamberimiz;</p>
<p><em>“Yâ Enceşe! Dikkat et, camlar kırılmasın!”</em> buyurdular. (Buhârî, Edeb, 95; Ahmed, III, 117)</p>
<p>Rasûlullah Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:</p>
<p><em>“Bana dünyanızdan;</em></p>
<ul>
<li><em>Sâliha kadın ve</em></li>
<li><em>Güzel koku sevdirildi;</em></li>
</ul>
<p><em>➢</em><em>Namaz da gözümün nûru kılındı.”</em> (Nesâî, Işretü’n-Nisâ, 10; Ahmed, III, 128, 199)</p>
<p>Sevdiren Cenâb-ı Hak’tır. Demek ki Cenâb-ı Hak; sâliha hanımı seviyor ki, Rasûlü’ne de sevdirmiştir.</p>
<p>Sâliha hanıma en güzel misal, <strong>Hazret-i Hatice Vâlidemiz</strong>’dir.</p>
<p>Peygamber Efendimiz’e en büyük desteği veren bu muhtereme Vâlidemiz, O’na ilk îmân eden şahsiyet olma şerefiyle de bahtiyar olmuştur. Eşsiz sadâkatiyle; boykot yıllarında, bütün mal ve mülkünü, yoksul ve çaresiz müslümanlar için sarf etmiş ve o günlerde Hakk’a irtihâl etmişti. Fahr-i Kâinât Efendimiz; onu kaybettiği sene öyle üzüldü ki, sahâbe-i kiram o yıla; «hüzün senesi» dediler.</p>
<p>Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-; risâlet ömrü boyunca nice iptilâlar çemberinden geçmiş, lâkin en çok Hazret-i Hatice’nin vefat ettiği senede hüzünlenmişti. Çünkü Hazret-i Hatice, Peygamber Efendimiz’in maddî ve mânevî en büyük destekçisi olmuştu.</p>
<p>Peygamber Efendimiz, Hazret-i Hatice Annemiz’i ömür boyu unutmadı. Dâimâ fazîletlerini senâ etti. Öyle ki bir kurban kestirse; ondan, muhtereme Vâlidemiz’in akrabalarına mutlaka bir ikram gönderirdi.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hak, sâliha hanımı methederek, misaller verir:</p>
<ul>
<li>Hazret-i İsa’nın annesi <strong>Meryem Vâlidemiz</strong>’in adı; Kur’ân-ı Kerim’de müstakillen ve oğlu ile beraber, 34 yerde geçmektedir. Rabbimiz; <strong>«İffetini koruyan Meryem»</strong> buyurarak onu medh u senâ etmektedir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Firavun’un karısı olmasına rağmen, Hazret-i Musa’yı muhafaza eden ve risâletinden sonra da ona îmân eden <strong>Âsiye Vâlidemiz</strong>’i de Rabbimiz mü’minlere misal olarak göstermektedir. (Bkz. et-Tahrîm, 11)</li>
</ul>
<ul>
<li>Hazret-i Şuayb’in kızı <strong>Sâfûrâ Vâlidemiz</strong>’in firâseti, <strong>Belkıs</strong>’ın Hazret-i Süleyman vesilesiyle hidâyeti yine Kur’ân’da zikredilen sâliha hanım nümûneleridir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Hadîs-i şeriflerde de Firavun’un ağır işkencelerine rağmen Allâh’a gönülden îmânın ulvî heyecanını yaşayarak şehîd olan <strong>Mâşita Hatun</strong> misal verilir. (İbn-i Mâce, Fiten, 23/4030)</li>
</ul>
<p><strong>ZULÜM YOK, ADÂLET VAR!</strong></p>
<p>İslâm’da şiddet ve zulme uğrayan bir hanım; ailesi ve çevresinden çare bulamaz ise, mahkemeye müracaat edebilir. Kadı; haksızlık eden zevci evvelâ ihtâr ve îkaz eder, tekerrürü hâlinde fesih kararı verir. Evlilik sona erer.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’deki «Mücâdile» (mücadele eden, hakkını arayan kadın) Sûresi; adını, beyinin kendisine zulmetmesi üzerine, Efendimiz’e müracaat eden bir hanımdan alır. Yine Bakara, Nisâ, Nûr ve Talâk Sûrelerindeki birçok âyette; kadınlara yapılan haksız ve incitici muâmeleler men edilmiş ve hakları muhafaza edilmiştir.</p>
<p>Buna rağmen, İslâm’ın hanımlar hakkındaki nizamına niçin ilişiyorlar?</p>
<p>Toplumu ve nesli ifsâd etmek için…</p>
<p>İslâm’da en kuvvetli bağı ifade eden aileyi ifsâd etmek için bundan bir asır evvel yapılan menfî neşriyâtı <strong>M. Âkif</strong> şöyle tenkit eder:</p>
<p>Biz ki her mevcûdu yıktık, gāyesiz bir fikr ile;<br />
Yıkmadık bir şey bıraktık… Sâde bir şey: Âile.<br />
Hangi bir bünyânı mahvettik de ıslāh eyledik?<br />
İşte vîran memleket! Her yer delik, her yer deşik!</p>
<p>Bunların tâmîri kābil… Olsa ciddiyyet, sebât;<br />
Lâkin, Allah etmesin, bir düşse şâyet, âilât,<br />
En kavî kollarla hattâ kalkamaz imkânı yok.<br />
Kim ki, kalkar der, onun hayvan kadar iz‘ânı yok!</p>
<p>«Âilî bir inkılâb olsun!» diyen me’yûs olur;<br />
Başka hiçbir şey kazanmaz, sâde bir ………. olur.<br />
Çünkü «çıplak» inkılâbâtın rezâlettir sonu…<br />
Ey denî kundakçılar, biz sizde çok gördük onu!</p>
<p>Âkif’in dediği gibi; bizde aile en güçlü müessese idi. Batılılaşma; toplumun münevver kesimlerini tahrip etmişse de, toplum, ailelerin nezâheti sayesinde kendini muhafaza edebiliyordu.</p>
<p>Bilâkis;</p>
<p>Şiddet ve tâciz ilk defa batıda başladı. Bunun sebebi de; kadının metâ hâline getirilerek, insafsız sokaklara itilmesi ve vitrine edilmesidir.</p>
<p>Batıda eşitlik iddiası altında kadın, erkeğe karşı kışkırtılıyor. Hâlbuki mütefekkirlerin dediği gibi;</p>
<p>Batıda; kadın da yok, erkek de yok, insan da yok, sadece ruhsuz ve materyalist bir sistem var. O sistemi ancak ekonomi ve hukukla korumaya çalışıyorlar. O sistem çökünce, asıl tahribat o zaman ortaya dökülecek.</p>
<p>Batının bozuklukları, maalesef bizim toplumumuza da sızdı. Son asırlardaki batıya özenti, taklit ve yabancılaşmanın böyle çirkin neticeleri oldu.</p>
<p>Günümüzdeki kadına şiddet vak‘aları bir bir incelense; birçoğunda, erkeklerin İslâm’ın haram kıldığı içki, uyuşturucu ve kumar gibi illetlere müptelâ olarak şiddete yöneldikleri görülecektir.</p>
<p>Birçok vak‘anın, insan fıtratındaki kıskançlığı ve intikam duygusunu tahrik edici başka birtakım günahlar ve fısk u fücurla alâkalı olduğu görülecektir.</p>
<p>Birçok vak‘ada, tarafların arasında bir nikâh bağının dahî olmadığı görülecektir.</p>
<p>Avrupa’dan ithal ve taklit kanunlar, sonu gelmeyen boşanma dâvâları ve erkeklere boşandığı hanıma zorla ömür boyu nafaka ödetmek gibi problemler de meselenin adlî diğer sıkıntılarıdır.</p>
<p>Buna rağmen aile içi şiddetten Müslümanlığı mes’ul göstermeye kalkmak, insafla bağdaşmaz. Bunlar kasıtlı hücumlardır.</p>
<p>Bizler Kur’ân ve Sünnet’in tâlimatları istikametinde güzel ahlâkı yaşamalı ve yaşatmalıyız.</p>
<p>Fert ve ailede huzuru arıyorsak, elbette mânevî sebepleri de murâkabe etmeliyiz.</p>
<p>Devrimizde ailelerin dikkat etmediği gizli bir menfî tesir de yenilen lokmalarla alâkalı şu husus:</p>
<p><strong>DIŞARIDAN YEMEK</strong></p>
<ul>
<li>Ailece dışarıda yemeye alışmak… Hazır yemekler… Motosikletlerle evlere yemek taşınması.</li>
</ul>
<p>Evvelâ böyle gıdâları yiyenler düşünüyorlar mı:</p>
<ul>
<li>Bu yemekler acaba nasıl insanlar tarafından, hangi hâl ile pişirildi?</li>
</ul>
<ul>
<li>Gerek maddî ve gerekse mânevî olarak; temiz mi, helâl mi?</li>
</ul>
<ul>
<li>Abdestli mi, kirli mi?</li>
</ul>
<p>Hâlbuki gıdâ çok mühim. <strong>Şâh-ı Nakşibend Hazretleri</strong>’ne, ziyaret ettiği bir yerde bir derviş tarafından yemek ikrâm edildi. Hazret yemedi. Buyurdu ki:</p>
<p>“–Bizim bu yemeği yememiz münasip değildir. Çünkü o, öfke ve gaflet ile pişirilmiştir. Unu elekten geçiren, hamuru yoğuran ve pişiren kişi öfkeliymiş!”</p>
<p>Dış dünyanın hâli ortada. O dünyadan evlerimize taşıdığımız gıdâların ailelerimize menfî tesir edeceğinden endişe duymalı değil miyiz?</p>
<p>Dışarıdan gelen yemek çok güvenilir de olsa, şurası unutulmamalı:</p>
<p>Türkçemizde, eve «ocak» denir. Ev, bir aşın pişirildiği ve birlikte huzurla yendiği mekândır. Az veya çok, fakir veya zengin o sofranın evde hazırlanmasında; ülfet, hizmet, tevâzu, kanaat, iktisat ve bereket gibi sırlar tecellî eder.</p>
<p>Evlerin «ocağını söndürmek», hayra alâmet değildir.</p>
<p>Batı kültürünün istîlâsının yansıması olan diğer menfîlikleri, aile ve toplumumuzdan uzak tutmamız lâzımdır.</p>
<p>Bizim medeniyetimizde çok güçlü olan aile saâdetini tekrar hatırlamamız elzemdir:</p>
<p><strong>HUZUR İKLİMİ</strong></p>
<p>Eski İstanbul’da ve birçok yerde konaklarda, köşklerde, büyükçe evlerde kalabalık aileler; göz göz odalarda mahremiyete hürmet, tevekkül, kanaat ve nezâhet içinde yaşarlardı. En küçük bir şiddet, tâciz ve merhametsizlik yaşanmazdı.</p>
<p>Evliliklerde namzetlerin küfüv olmasına çok dikkat edilir, boşanma o toplumda neredeyse bilinmezdi. Zira boşanma, hadîs-i şerifte; <em>«Cenâb-ı Hakk’ın en çok buğzettiği helâl»</em> olarak vasfedilmişti.</p>
<p>Başa gelen sıkıntılar; takdîr-i ilâhî olarak, sabır ve tahammül ile karşılanırdı. Hanımıyla geçinme problemi yaşayan bir fert; mahkemeden evvel, aile büyüklerine, dergâh gönüllü âlim ve ârif şahsiyetlere danışır, onların rûha ferahlık veren tavsiye ve nasihatleriyle huzura kavuşurdu.</p>
<p>Evlenen kız evlâtlara;</p>
<p>“–Kızım, beyaz gelinliğinle bu eve gelin olarak giriyorsun. Bu evden de ancak bembeyaz ve lekesiz bir kefenle çıkacaksın. (Yani ömrünü hayırlı bir şekilde ailende geçirecek, ayrılık ihtimalini gönlüne dahî getirmeyeceksin.)</p>
<p>Kızım, şikâyeti unutacak, velev ki ağzından kan gelse bile; «Kızılcık şerbeti içtim.» diyeceksin.” gibi hüsn-i muâmele, sabır ve tahammül telkinlerinde bulunulurdu.</p>
<p>Damatlara da;</p>
<p>“‒Evlâdım, hanımın, sana Allâh’ın bir emânetidir. Ona karşı ne kadar hayırlı ve kerem sahibi olursan, Allah katında o kadar hayırlı bir kul olursun!” diye telkin edilirdi.</p>
<p>Buna mukabil; gelinlere de aileler kendi kızları gibi davranır, onları incitmezlerdi.</p>
<p>Günümüzde ise; maalesef nefsânî tercihlerle yola çıkılan, namzetlerin küfüv olmasına riâyet edilmeyen aile yuvalarında, çok fazla aile içi huzursuzluk ve boşanma yaşanmaktadır.</p>
<p>Maalesef en küçük bir huzursuzluk yaşayan hanım ve beylere de gerek anne-babaları tarafından gerekse çevreleri tarafından; sabır yerine isyan, sebat yerine kararsızlık, ülfet yerine ayrılık telkin edilmektedir. Maalesef günümüzde kız evlâtlara;</p>
<p>“–Kendini küçük düşürme! Altta kalma! Kendini ezdirme!..” gibi avâmî telkinlerde bulunulmaktadır. Bu ifadeler yuvaların zedelenmesine sebebiyet vermektedir.</p>
<p>Hanımların dış dünyada gayr-ı İslâmî şartlarda çalışmasına ve sözde «ekonomik hürriyete sahip» olmalarına uğraşılması da bu menfî neticenin sebepleri arasındadır.</p>
<p>Mâzîmizde nâdir de olsa boşanan veya beyinin vefatıyla dul kalan hanımlara da mahalleler, sahip çıkardı. Eytâm ve erâmil (yetimler ve dullar) vakıfları vardı. Yetimlere öyle sahip çıkılırdı ki; erkek evlâtlar meslek sahibi yapılır, yetim kızlar ise çeyizleri hazırlanıp, evlendirilirdi.</p>
<p>Bizim medeniyetimizde hanımlara ve büyüklere muhabbet ve hürmet belli günlere tahsis edilmemişti. Her gün anneler günüydü, her fırsatta annelerin eli öpülür, hizmetlerinde kusur edilmezdi.</p>
<p>Evlilikte; anne ile kayınvâlide, baba ile kayınpeder her iki tarafça aynı tutulur, ayırt edilmezdi. Her iki taraf için de anneler ve babalar, öz muâmelesi görürdü. Kardeşler arasında da öz veya üvey diye bir uçurum asla olamazdı.*</p>
<p>Bizim medeniyetimizde;</p>
<p>Senede bir gün değil, her gün babalar günüydü, aile büyüklerine tam bir ihtiram arz edilirdi. Senede bir evlilik yıldönümü değil, her gün hanımlara muhabbet ve hürmetle muâmele etme günüydü. Sevgi; pahalı hediyelerle, dünyevî ziynetlerle değil, gönülden gelen iltifat, güzel ahlâk ve hoş muâmele ile gösterilirdi.</p>
<p>Eski düğün davetiyelerinde bile bir asâlet vardı. Okuduğum böyle bir davetiyenin ibâresi hatırımda kaldığı kadarıyla şöyle idi:</p>
<p><em>“Kıymetli oğlumuz Mehmed Bey ile Hüseyin Beyefendinin kıymetli kerîmeleri arasında icrâ edilecek velîme merasimini, yüksek huzurlarınızla şereflendirmeniz müsterhamdir.”</em></p>
<p>Evlenecek hanım kızın isminin dahî setredildiği, sade, zarif, mütevâzı ve hürmetkâr bir davet…</p>
<p>Günümüzde ise bazı davetiyelerde;</p>
<p>“Evleniyoruz, mutluyuz!” tarzında şımarık ifadelerle karşılaşılıyor. «Gövde gösterisi» mânâsında aşırı lüks ve müsrifâne, mübâlâğalı yaldızlı kartlar, zarflar…</p>
<p>Öyle ki; bu israfa harcanan meblâğ ile, muhtemelen bir fakirin düğünü yapılabilir.</p>
<p>Yine;</p>
<ul>
<li>Lüks mekânlarda şatafatlı düğünler,</li>
<li>Sadece zenginlerin davet edilmesi,</li>
<li>Şer‘-i şerîfe uymayan hâller,</li>
<li>Patlatılan havâî fişekler… Hâkezâ bunlar bize yabancı bir dünyanın, egoizm, hodgâmlık, savurganlık ve enâniyet ihtivâ eden menfîlikleri… Sanki aşağılık duygusunu bastırma hareketleri…</li>
</ul>
<p>Böyle başlayan bir yuvada, huzursuzluk yaşanmasına hayret edilir mi? Ne tedbir aldın ki ne bekliyorsun?</p>
<p>Hâlbuki İslâm, cemiyeti muhafaza için Kur’ânî tâlimatlar vermiştir:</p>
<p><strong>İFFETLİ TOPLUM</strong></p>
<p>Dînimiz evvelâ cemiyete iffeti emretti. Erkeğin de kadının da iffetli olmasını, ebedî felâhın şartı kıldı.</p>
<p>Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p><strong>“O </strong><strong>(felâha eren mü’minler)</strong><strong>, </strong><strong>iffetlerini korurlar.”</strong> (el-Mü’minûn, 5)</p>
<p>İnsanın şeref ve keremini muhafaza eden dînimiz; zinâyı yasakladığı gibi, ona yaklaşmayı da men etti:</p>
<p><strong>“Zinâya yaklaşmayın!..” </strong>(el-İsrâ, 32)</p>
<p>Dînimizde; zinâ, sahih nikâh dışındaki her türlü münasebettir. Günümüzde ise; sadece evli olanların, aile müessesesine ihânetine zinâ denilir, gibi sakat bir anlayış vardır. Adı; flört, sevgililik (!), beraber yaşamak gibi farklı isimlerle değiştirilmeye çalışılsa da, bütün gayr-i meşrû beraberlikler; zinâdır, haramdır; ferde, aileye ve topluma zehir saçar.</p>
<p>Hattâ, hadîs-i şerifte; zinâya götüren haram bakışlar «göz zinâsı», nâmahreme dokunuşlar «el zinâsı» olarak vasfedilmiştir.</p>
<p>Cenâb-ı Hak, iki cins arasına bir câzibe kanunu koymuştur. Maddî ve mânevî tedbirler alınmazsa, bu karşılıklı cezbin istenmeyen hâdiselere sebebiyet vermesi kaçınılmazdır.</p>
<p>Bilhassa kadın; nikâh için kendisine talip olunacak taraf olduğu için, erkeğe göre cemal sahibidir. Vücut hatları da câzibeli yaratılmıştır. İki cins arasındaki bu irtibatın, sadece nikâh bağına mahsus kalabilmesi için, dînimiz birtakım tedbirler almıştır:</p>
<p><strong>İFFET ve HUZUR TEDBİRLERİ</strong></p>
<ul>
<li>Erkeğin ve kadının; avret mahallerini, vücut hatlarını belli etmeyecek şekilde bol kıyafetlerle örtmeleri, hanımların dışarıya çıktıklarında ev elbiselerinin üzerine ayrıca cilbab da giymeleri farzdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Erkeğin nâmahrem kadınlara, kadınların da nâmahrem erkeklere gözlerini dikip bakmamaları emredilmiştir.</li>
</ul>
<ul>
<li>Kadınların teberrücden yani söz ve davranışlarında cinsî câzibelerini göstermeye çalışmaktan uzak durmaları, kadın ve erkeğin lâubâlî karışık ortamlarda bulunmamaları şarttır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Nâmahrem kadın ve erkeğin, kapalı bir mekânda yalnız kalmamaları lâzımdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Dînimiz, iffetsizliği irtikâp edenlere ağır cezalar da koymuştur.</li>
</ul>
<p>Bu hususlardaki Kur’ânî tâlimatlar şöyledir:</p>
<p><strong>TAKVÂ ELBİSESİ!</strong></p>
<p><strong>“Ey Âdemoğulları! Size ayıp yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise yarattık. <u>Takvâ elbisesi… İşte o daha hayırlıdır</u>…”</strong> (el-A‘râf, 26)</p>
<p><strong>“</strong><strong>(Rasûlüm!)</strong><strong> Mü’min erkeklere, </strong><u>gözlerini </u><u>(harama)</u><u>dikmemeleri</u><strong>ni, ırzlarını da korumalarını söyle. Çünkü bu, kendileri için daha temiz bir davranıştır. Şüphesiz Allah, onların yapmakta olduklarından haberdardır.” </strong>(en-Nûr, 30)</p>
<p>Erkek, gözünü koruyacak, hanım da bedenini teşhirden sakınacak.</p>
<p>Kur’ânî tâlimatlar şöyle:</p>
<p><strong>“Mü’min kadınlara da söyle:</strong></p>
<ul>
<li><strong>Gözlerini </strong><strong>(harama bakmaktan)</strong><strong> korusunlar; nâmus ve iffetlerini esirgesinler.</strong></li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Görünen kısımları müstesnâ olmak üzere, ziynetlerini teşhir etmesinler.</strong></li>
</ul>
<ul>
<li><strong>Başörtülerini, yakalarının üzerine </strong><strong>(kadar)</strong><strong>örtsünler.</strong></li>
</ul>
<p><strong>(…) </strong><strong>(Allâh’ın belirttiği mahremlerinden)</strong><strong> başkasına </strong><u>ziynetlerini göstermesinler.</u></p>
<ul>
<li><strong>Gizlemekte oldukları ziynetleri anlaşılsın diye ayaklarını yere vurmasınlar. </strong><strong>(Dikkatleri üzerine çekecek tarzda yürümesinler.)</strong></li>
</ul>
<p><strong>Ey mü’minler! Hep birden Allâh’a tevbe ediniz ki kurtuluşa eresiniz.” </strong>(en-Nûr, 31)</p>
<p><strong>“Evlerinizde oturun, eski câhiliyye âdetinde olduğu gibi </strong><u>açılıp saçılmayın!</u><strong> Namazı kılın, zekâtı verin, Allâh’a ve Rasûlü’ne itaat edin! …”<br />
</strong>(el-Ahzâb, 33)</p>
<p><strong>“Ey Peygamber! Hanımlarına, kızlarına ve</strong><strong>mü’minlerin kadınlarına </strong><strong>(bir ihtiyaç için dışarı çıktıkları zaman) </strong><strong><u>dış örtüleri</u></strong><strong>ni üstlerine almalarını söyle. Onların tanınması ve incitilmemesi için en elverişli olan budur. Allah bağışlayandır, esirgeyendir.”</strong> (el-Ahzâb, 59)</p>
<p>Tesettür, kadının şerefini muhafaza eden bir hikmet ihtivâ eder. Câhiliyyede de, zamanımızdaki nefsânî toplumlarda da, kadına cinsî câzibesini teşhir etmesi husûsunda baskı yapılmaktadır. Modalar, reklâmlar ve zehirli neşriyat ile açılıp saçılmak; hürriyetmiş, bir kadın hakkıymış gibi çarpıtılarak teşvik edilmektedir. Hâlbuki bu, şeytânî ve nefsânî bir istismardır. Şehvetlerinin zebûnu olan kişiler, elbette böyle bir «serbestiyet»i desteklerler.</p>
<p>Bu hususta çıplaklığı, açık saçıklığı bir hak gibi takdim ederek, örtünen mü’mine hanımlara, kendi iradesi olmayan, baskı altında kalmış bir insan muâmelesi yapmaya kalkıyorlar.</p>
<p>Bir mütefekkir şöyle diyor:</p>
<p><strong>“Güya sanat için soyunan kadına alkış tutanlar; Allah için örtünen hanımefendilere neden zulmederler, takvâsı sebebiyle kendini deşifre etmeyen hanımları niçin küçümserler?”</strong></p>
<p>Hâlbuki; İslâmiyet’te kadının güzelliği, dış dünyada tesettür ile şifrelenmekte ve sadece beyine deşifre olmaktadır. Böylece kadın; dış dünyaya çıktığında, cinsiyetiyle değil, şahsiyetiyle var olmaktadır.</p>
<p>Genç veya yaşlı, cemal sahibi olan veya olmayan her kadın; tesettür şifresi altında, ilâhî emri tatbik etmenin huzuru içinde, kem gözlerden ve kalbinde hastalık olan gafillerin tasallutundan muhafaza olmaktadır.</p>
<p>Devrimizde İslâm düşmanları; kadının üzerine titreyen, onu şefkatle koruyan bu dînî hükümleri kadına bir haksızlık olarak ortaya koymaya çalışmaktadırlar. Aslında kadının istismârına karşı ortaya çıkmış olan feminizm de, «kadın erkek eşitliği» gibi sloganlarla, İslâm’a hücum etmektedir.</p>
<p>Hadislerin uydurma olduğunu, âyetlerin de «yerel ve tarihsel» olduğunu ileri sürerek, İslâm’ın içini, tıpkı Hıristiyanlık’ta olduğu gibi boşaltmaya çalışan modernistler de böylelerinin ekmeğine yağ sürmektedir.</p>
<p><strong>EŞİT DEĞİL, HER BİRİ KENDİ KIYMETİNDE…</strong></p>
<p>İslâm’ın nazarında;</p>
<p>Erkek ve kadın, yaratılış bakımından farklıdır. Onlar; eşit değildirler, birbirlerini tamamlarlar ve her birinin kendi sahasında kıymeti vardır.</p>
<p>Ancak; îman, ibâdet ve Allâh’a kulluk hususlarında erkeğin kadına, kadının erkeğe bir rüçhâniyeti yoktur. Üstünlük takvâ iledir.</p>
<p>Kadın; hissî, nârin ve hassastır. Zira o annedir, annelik namzedidir. Şefkat âbidesidir. Evlâdı için uykusuz, aç ve susuz kalabilir. Hattâ yavrusu, denize düşse tereddüt etmeden arkasından atlayabilir. Bu yapısı sebebiyle; iç dünyası hassastır, akıl ve mantıktan ziyade, his ve vicdan temellidir.</p>
<p>Bu sebeple dînimiz; kadının dış dünyanın sert meşgaleleriyle muhatap olmasını arzu etmez.</p>
<p>İslâm; kadını, ailesinin sultanı, yuvasını ayakta tutan sâliha bir hanımefendi olarak yüceltir.</p>
<p>Evlâtların eğitim gördüğü ilk sınıf, anne yüreğidir. « اَلْاُمُّ مَدْرَسَةٌ / Anne bir mekteptir.» sözü de bu hakikatin bir ifadesidir.</p>
<p>Maalesef günümüzde; annelik, ev hanımlığı gibi mukaddes vazifeler istihfâf edilmekte, kadınların dünya menfaati için dış dünyada çalışması terviç edilmektedir.</p>
<p>Hanımlar; elbette ki, kendi fıtrat ve şahsiyetleriyle mütenâsip vazife ve hizmetlerde çalışabilirler. Hanımlara mahsus kız mektepleri, kursları, yuvalar, dikiş, nakış yerlerinde hizmet edebilirler. Fakat asıl kıymetlerini buldukları mekânları kendi hâneleridir ve mukaddes vazifeleri, hanımlık ve anneliktir.</p>
<p>İslâm’da bir kadın, hayatı boyunca; babası, beyi, kardeşi ve evlâdı gibi erkeklere zimmetlidir. Onun, maîşetini temin etmek veya evin geçimine yardımda bulunmak mecburiyetinde bırakılması; ona tanınan bir hürriyet değil, ona yüklenen bir eziyettir.</p>
<p>Beyler ve hanımlar arasında da huzur için, şu beş şart zarûrîdir:</p>
<p><strong>HUZURLU EVLİLİKTE BEŞ ŞART</strong></p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbetin menşei, bir ismi de Vedûd olan Cenâb-ı Hak’tadır.</p>
<p>İki taraf da Allah rızâsına uygun bir şekilde aralarındaki muhabbeti artırmaya gayret etmeli, kendilerini sevdirmeye çalışmalı, birbirlerinin rûhuna girecek bir damar bulmalıdır.</p>
<p><strong>Sadâkat:</strong> Bey ve hanım birbirine dürüst ve sâdık olmalıdır. Zor zamanlarda, taraflar; şikâyet ve bezginliğe düşmemeli ve fedâkârlık göstermelidir.</p>
<p><strong>Karşılıklı saygı: </strong>Bey ve hanım arasında;</p>
<ul>
<li>Samimiyet olmalı, lâubâlîlik olmamalıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Vakar olmalı, kibir olmamalıdır.</li>
</ul>
<ul>
<li>Tevâzu olmalı, zillet olmamalıdır.</li>
</ul>
<p>Evlilikte gönül âhengine de îtinâ edilmelidir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> İki insanın hayat arkadaşlığında; mutlaka tahammül gerektiren zamanlar, sıkıntılı anlar olacaktır. Taraflar, böyle zamanlarda birbirlerinin güzel huyunu düşünmelidir. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur:</p>
<p><strong><em>“Bir mü’min, hanımına buğz etmesin. Onun bir huyunu beğenmezse, bir başka huyunu beğenir.”</em></strong>(Müslim, Radâ, 61)</p>
<p>Evlilikte taraflar arasında meydana gelebilecek münakaşaların, evlâtlara vereceği zarar düşünülmeli, İslâm âdâbı ve ahlâkı ile olgun bir tavır sergilenmelidir. Evlâtlar asla anne-babalarının kavga ve sert sözlerine şahit edilmemelidir.</p>
<p><strong>Mes’ûliyet:</strong> Taraflar, birbirlerine karşı olan vazifelerini ihmal etmemelidir. Peygamberimiz; hanımların beyleri, beylerin hanımları üzerindeki haklarını îlân etmiştir.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki, esas hayat âhirettir. Aile huzuru da, insanın uhrevî hazırlığına hizmet eder. Âyet-i kerîmede buyurulur:</p>
<p><strong>“Ey îmân edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…”</strong> (et-Tahrîm, 6)</p>
<p>Bir anne ve babanın evlâtlarına bırakacağı en güzel mîras, onlara İslâmî bir karakter ve şahsiyet kazandırmasıdır.</p>
<p><strong>Halîfe Ömer bin Abdülaziz</strong> <strong>-rahmetullâhi aleyh-</strong>’e veziri şu teklifte bulundu:</p>
<p>“–Efendim, beytülmalden aldığınız tahsisâtın kâfî gelmediği görülüyor. Biraz daha fazlasını emir buyursanız da, bir kısmını ihtiyaten biriktirip vefâtınızdan sonra evlât ve torunlarınızın zarûrî ihtiyaçları için bıraksanız?!.”</p>
<p><strong>Ömer bin Abdülaziz</strong> <strong>-rahmetullâhi aleyh-</strong> bu teklife şu mânidar cevabı verdi:</p>
<p>“–Eğer geride kalan evlâtlarım sâlih kimselerden olurlarsa, onların sıkıntıya düşmelerinden korkmam. (Yani benim yolumdan gelirlerse, onlara mal bırakmama ihtiyaç yok.) Zira Cenâb-ı Hak;</p>
<p><strong>«…Allah sâlih kullarının velâyet ve vesâyetini bizzat deruhte eder.»</strong> (el-A‘râf, 196) buyurmuştur.</p>
<p>Yok, sâlih değil de sefih olacaklarsa, böyleleri hakkında da yine Kur’ân-ı Kerim’de;</p>
<p><strong>«Mallarınızı sefihlere vermeyiniz!..»</strong> (en-Nisâ, 5) buyurulmuştur. Bu ilâhî nehye rağmen, sefih olacak çocuklarıma mal mı toplayacağım?!.” (Ebu’l-Ûlâ Mardin, Huzur Dersleri, İstanbul 1966, II-III, 769-770)</p>
<p>Ne güzel bir şuur!..</p>
<p><strong>Yâ Rabbî!.. Biz de Peygamberimiz </strong><strong>-sallâllâhu aleyhi ve sellem-</strong><strong> gibi; Sen’den hidâyet, takvâ, iffet ve gönül zenginliği niyâz ederiz.</strong> (Müslim, Zikir, 72)</p>
<p><strong>Ailelerimizi, hanımlarımızı ve evlâtlarımızı bizlere iki cihanda göz nûru eyle!..</strong></p>
<p><strong>Âmîn!..</strong></p>
<p>____________________</p>
<p>Dipnot:</p>
<p>* Mâzînin o güzîde kıymetlerinin günümüzde tekrar yaşanmış, fakat artık hayal ötesi denilebilecek nâdir bir nümûnesi:</p>
<p>Uygur bir gelin, evlenirken şu şartı koşar:</p>
<p>“–Kayınvâlidemle bir arada kalacaksam kabul ederim.”</p>
<p>Hâlen huzurla kayınvâlidesiyle beraber oturan bu gelin hanıma; latîfe kabîlinden de olsa başka bir eve çıkacakları söylendiğinde, hemen gözyaşlarına boğulmaktadır.</p>
<p>Osman Nuri Topbaş Hocaefendi</p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="GK2KFnh4ez"><p><a href="https://www.osmannuritopbas.com/islamda-aile-kurani-talimatlar-3.html">İslâm’da Aile (Kur’ânî Tâlimatlar 3)</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;İslâm’da Aile (Kur’ânî Tâlimatlar 3)&#8221; &#8212; Osman Nuri Topbaş" src="https://www.osmannuritopbas.com/islamda-aile-kurani-talimatlar-3.html/embed#?secret=YkaLTFOCFd#?secret=GK2KFnh4ez" data-secret="GK2KFnh4ez" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/">İslâm’da Aile</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamda-aile/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;ın Sevdiklerini Sevmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allahin-sevdiklerini-sevmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allahin-sevdiklerini-sevmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 24 Feb 2018 15:29:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Korkusu]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Sevdiklerini Sevmek]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Zahid Kotku]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Zikrullah]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20327</guid>

					<description><![CDATA[<p>Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu: (..)“Bir kimse hangi kavmi severse Cenab-ı Hak o kişiyi muhakkak o sevdiği kimseler ile kılar”. (İmam Ahmed ceyyid isnad ile rivayet etmiştir). Yani o sevdiği kimse iyi, abid, zahid müttaki, hayalı, edepli, terbiyeli, namuslu, dindar bir kimse ise bunları seven kişide her ne kadar bu meziyyetler bulunmasa dahi, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-sevdiklerini-sevmek/">Allah’ın Sevdiklerini Sevmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/Kuran-Sünnet.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-20330 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/Kuran-Sünnet-300x131.jpg" alt="" width="403" height="176" /></a></p>
<p>Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem hazretleri buyurdu:</p>
<p>(..)“Bir kimse hangi kavmi severse Cenab-ı Hak o kişiyi muhakkak o sevdiği kimseler ile kılar”. (İmam Ahmed ceyyid isnad ile rivayet etmiştir).</p>
<p>Yani o sevdiği kimse iyi, abid, zahid müttaki, hayalı, edepli, terbiyeli, namuslu, dindar bir kimse ise bunları seven kişide her ne kadar bu meziyyetler bulunmasa dahi, yine de onlarla haşrolunacaktır. Onun için bu sevgi pek mühimdir, insanın âkıbeti, saadeti, selâmeti bu sevgiye bağlıdır. Maazallah insan bir de aldanıp dünya şehvet ve saltanatlarına imrenip zevk-u safaya dalan ibadet ve taattan mahrum, içki, kumar, zina, rüşvet, faiz ve sair bunlara benzer kötü adetleri itiyad etmiş bedbahtları severse işte o zaman da o kimse saadet yerine felaket, saadet yerine nedamet daha açıkcası cennet yerine cehennemi, Hakk’ın rızası yerine de gazabını kazanmış olur ki felaketlerin felaketi de işte bu yalnış yoldakilerini sevmesidir.</p>
<p>Halbuki insanın ilk vazifesi kendisini yaratan Allah Teâlâ hazretlerini bilmek ve O’nu sevmektir. Sevgi ise tabiatı ile Hakk’ı bilmekten sonra doğar. Sevmek için biraz düşünmek lâzımdır. Bu mülkün sahibi kimdir, bu kadar güzellikleri; mahlukları ve bizleri yaratan kimdir?</p>
<p>Hele şu bizdeki güzelliklere hayran olmamak mümkün mü?</p>
<p>O göz, kulak, ağız, burun hele o yüzdeki letafet, gözlerin süzümü, sözlerdeki ahenk, tad, cazibeler. Hele hele o akıl, idrak, şuur&#8230; Bunlar nerden gelip nereye gider. Bir de tenasüb-i endanı denilen güzellik üzerine güzellik.</p>
<p>Sonra bir de bu insan denilen mahlukun yaptığı harikalara şaşmamak mümkün mü. Bu yerden kalkan koskocaman, bir makina, bir de içinde iki insanla beraber aya kadar gitmek, oraya bayrak dikmek. Gökyüzünde parçalar birbirinden ayrılıp bir müddet sonra yine birleşmek. Televizyonlar, radyolar, radarlar. O koca koca gemiler, tanklar, tayyareler, toplar, büyük küçük otomobiller hep bu ufacık insan emeğinden ve insan kafasından çıkmış hünerler değil mi?</p>
<p>Acaba bu kadar kuvvet ve kudreti insana veren kimdir?</p>
<p>O insan ki, bu üstünde yaşadığımız topraktan hasıl olmuştur o topraktan yaratılmıştır. Bugün de yine bu topraktan hasıl olduğumuza hiç şüphemiz yoktur. Bütün yediklerimiz hep bu topraktan değil mi?</p>
<p>İşte yediğimiz yemekler, içimizde bir taraftan kan olup cesedimizi, hayatiyyetimizi idame ettirir, diğer taraftan da meni dediğimiz evlad tohumlarını hazırlar. Halbuki bunların hiçbirisinden bizim haberimiz bile yoktur. Allah Teâlânın yaptığı nizam dahilinde her şey yerli yerinde ceryan etmektedir. Bunları daha biraz genişce düşününce Allah Teâlâyı bilmek, bulmak, anlamak ve sonra O’na tam manası ile teslim olup O’nu can ve başla sevmek lâzım gelir. Zira böyle bir kuvvet ve kudret-i kamile sahibini sevmemek elden gelmez, meğer ki insan deli ola. Zerre kadar aklı olan muhakkak Allahı’nı sevecek Allah’ın sevdiklerini ve sevdiği her şeyi de sevecektir. Onun için Peygamberini de, Ashab-ı Kiramı da ulemasını da sever. Bunları sevmek de Allah Teâlâyı sevmek gibidir. Namaz kılmak farzdır, namaz kılmak için abdest almak da farz değil mi?</p>
<p>Öyle ise ben Allahımı severim başkaları ne oluyor deme, onları da sevmek boynunun borcudur. Zira Hakk’ı seven mutlaka Hakk’ın emirlerine muti ve münkad olur, aksi takdirde sevgisine inanılmaz. Çünkü bütün bilginler der ki, seven sevdiğine mutidir. Sevgilisine itaat etmeyenin sevgisine kimse inanmaz. O sevgi olsa olsa şeytani oyundur. Sevgi ihlas ile bir de candan olursa o sevgiye can kurban. Sevginin tabiatı ile böyle olması lâzım. Zira sevdiğimiz Allah Teâlâ başka sevgililere benzemez. Bizim sevdiğimiz sevgililer hep bizden bir şeyler beklerler ve isterler. Vermediğimiz vakit bizden yüz çevirirler. Halbuki Allah Teâlâ bizlere her şeyleri vermektedir isyanlarımız her ne kadar çok olsa dahi yine vermektedir. Böyle lütfu bol, ihsanı bol, keremi bol, afvı, mağfireti bol, kusurlarımızı daima örtmekte olan Allah’ı sevmeyeceksin de ya kimi seveceksin?</p>
<p>İşte bu büyük Allah’ı sevenler ancak O’nun sevdiğini severler ve sevmediğini sevmezler. Yani Allah Teâlâ, kendisini sevenleri sever, O’nu sevenler de O’nun her emrine muti ve münkad. Namazlarını da muntazaman, erkanına da riayetle kılarlar, oruçlarında hiç de kusur etmezler, hem de nafile namaz ve nafile oruçları da bırakmazlar, zekâtlarını sadakalarınıbol bol verirler, haclarını da ihmal etmezler. Hem de Allah’ın mahlukuna karşı çok şefkatli ve merhametlidirler. Kimseyi incitmezler onun için Allah Teâlâ, da onları sever öyle ise sen de onları sev ve onları sevenleri de sev. O zaman dünyan güzel ve rahat olur âhiretin ise daha fazlası ile güzelolur. Böylece sevdiklerin ile beraber olursun cennet içinde cennet, nimet üstüne nimet. Cenab-ı Hak cümlemizi Hakk’ı seven ve emirlerine uyan ve buyurduğundan dışarı çıkmayan ve Hakk’ı sevenleri de seven, sevgili kullarından eylesin. Amin!</p>
<p>Hakk’ın sevmediği kimseler ise, başta Allah tanımayan dinsizler, peygamber tanımayan, kitap tanımayan, öldükten sonraki hayata, âhirete inanmayan, terazi sorgu, mesuliyet, cennet ve cehennemi tanımayan dinsizler. Sonra Allah vardır deyip de zat ve sıfatında ifrat ve tefrite düşenleri, Allah’a oğlu, kızı, kadını var diyen müşrikleri, kâfirleri münafıkları, müminim deyip de İbadet taattan mahrum, isyan ve günah vadilerinde dolaşanları, emirlerini tutmadıkları gibi yasaklarından da korkup kaçmayan haram yiyenleri, kumar oynayanları, hırsızlık yapanları, zina ve livatada bulunanları, anne ve babalarına zulm edenleri, sıla-i rahm yapmayanları, içki içenleri, adam öldürenleri, bunların hiçbirisini Allah sevmez. Öyle ise Allah’ın sevmediğini sevmek elbette hiçbir müslümana yakışmaz. Onun için islâm dini iki şeyden ibarettir demişler:</p>
<p><strong>Birisi</strong>: “Hubbün fi’llah” = Sevdiğini Allah için sever.</p>
<p><strong>İkincisi</strong>: “Buğzun fi’llah” = Buğz ettiğine Allah için buğz eder. Daha açık tabir ile: Allah’ın sevdiklerini sever Allah’ın sevmediklerini de sevmez. İslamın yaşamasına, ayakta kalmasına yegane sebep, bu muhabbet ve buğz’dur. Yerine göre kullanmak pek büyük bir hünerdir vesselâm.</p>
<p>Bu sebepten Cenab-ı Peygamber Efendimiz Allah’ı sevmeği, Allah için sevmeği imanın şartından kılmıştır. Şart olmayınca meşrut olmaz derler ya, bu sevgi olmayınca iman da hakiki iman olmaz. Dualarında da şöyle buyurmuştur:</p>
<p>(..)“Ya Rab beni senin muhabbetinle ve seni sevenleri sevmekle ve senin muhabbetini beni yakın eden şeyi sevmekle de beni merzuk eyle ve muhabbetini bana soğuk suyu sevmekten daha sevgili kıl”.</p>
<p>Malum ya, Arabistanda bahusus yaz aylarındaki sıcak günlerde soğuk suyun kıymetini ancak o yananlar anlar. Onun içindir ki soğuk suyun kıymeti pek müstesnadır.Binaenaleyh Hak sevgisi ise insanların sıcaktan bayılacağı zaman imdadına yetişen bu soğuk sudan daha evladır. Bu muhabbet, insanda kendiliğinden hasıl olamaz mutlaka ilim, irfan ve sohbetlere muhtaçtır. Yalnız tefekkür kafi gelmez, maazallah insan yanlış yollara sapabilir.</p>
<p>Bak müslümanların yetmiş iki fırkaya bölünmesinin sebeblerinden biri de kendi akılları ile hareket etmeleridir. İnsanın aklı, bir dereceye kadardır, onun ötesine gidemez. Onun için mutlaka ve muhakkak Peygamberimizin yoluna ve o yolu bizlere gösteren kamil, olgun âlimlerin, ariflerin sohbetlerine pek muhtacız. Muhabbet, insanların zihinlerini açıp aşk ve neşelerini artırıp Hakk’a dağru götürür. Bize Allah’ı tanıtır, bildirir. O’na sevgi ve aşkımızı artırır, bizleri O’na ibadete sevk eder ve O’nun azamet, kuvvet ve kudretinden korkup yasaklarından uzak eder. Aşk ve muhabbetinden gözlerine uyku girmez. O kadar ağlar yazar ağlar, konuşur ağlar &#8230; Namazda ağlar, yatakta ağlar. Kusurlarını, günahlarını, eksikliklerini düşünür aczi, zafı galebe edip ağlar da ağlar.</p>
<p>İmam Sevri rahmetullahil-Bari Rabiatü’l-Adeviyye hatuna sormuş:</p>
<p><strong>&#8211;</strong> Sen bu yüksek makama ne sayede eriştin? Demiş ki:</p>
<p><strong>&#8211;</strong> Ben Allah’a ibadeti ne cennet sevgisi ve ne de cehennem korkusu için yapdım. Kötü bir işçi gibi yalnız ibadetimi, ancak O’nu sevdiğimi ve O’na aşk ve şevkimden naşi yaparım, demiş. Bak bir kadın amma, ne sultan kadın. Tezkiretü’l-evliya’yı oku da aşıkların hallerine vakıf ol.</p>
<p><strong>Ebu Bekr es-Sıddık radıyallahu anh’ın sevgisi üç şeydedir: </strong></p>
<p><strong>1-</strong> Cenab-ı Peygamberin mübarek cemalini, yüzünü seyretmek, O’nun yüzüne bakmaya doyamamak.</p>
<p><strong>2 &#8211;</strong> Varını yoğunu Resûlullah’ın yolunda infak etmek, feda etmek.</p>
<p><strong>3 &#8211;</strong> Kızının Peygamberimizin nikahında bulunması. Ebu Bekr hazretleri demiş ki: Benim en büyük isteğim ve en büyük emelim bunlardır!. Bak büyüklük nasıl oluyor. Öyle kuru laflar fayda eder mi?</p>
<p>Her sevginin bir alameti vardır. Hakk’ı sevmenin alameti de O’nun sözlerini dinlemek ve O’nun gönderdiği peygamberi ve kitabımız olan Kur’an-ı azimüşşanı sevmek ve o sevgiyi bilfiil göstermektir.</p>
<p>Münebbihatta Süleyman ed-Daranî der ki:</p>
<p>&#8211; “Dünya ve âhirette bütün hayırların başı Allah’tan kokmaktır.”</p>
<p>Yine Münebbihat’ın 12.’ci sayfasında da şöyle dediği yazılıdır:</p>
<p>&#8211; “Tevbe imanlara farzdır. Lâkin günahları terk etmek de vaciptir”.</p>
<p>Hatem-i Esam da der ki:</p>
<p>-Her kim Allah’ı severim der de, haramlardan kaçmazsa, davası batıldır ve yine, her kim Rasullahı seviyorum der de, fukara ve miskinleri hoş görmezse davası batıldır ve yine, her kim ben cenneti seviyorum der de tasaddukta bulunmazsa onun da davası batıldır ve yine her kim, ben cehennemden korkuyorum der de günahları terk etmezse onun da davası batıldır.</p>
<p>Yine Munebbihatta Eba Zer’e Rasullullah sallallahu aleyhi ve sellem’in bir nasihati var, pek hoştur:</p>
<p>“Ya Eba Zer gemini yenile zira deniz çok derindir. Yol azığını tam al çünkü yol çok uzaktır. Yükünü de azalt ki yol çok yokuştur. Amelini, işini de ihlas ile yap ki hazreti Allah görmektedir.”</p>
<p>Gemini yenile, yani iman gemisini yenile, her an tecdidi iman et, “la ilahe illallah”ı dilinden bırakma, kalbine gönlüne Allah’ın zikrini iyi yerleştir. Çünkü zikrullah müminin en muhkem kalesidir onunla imanını korur ve kuvvetlendirir. Denizin derinliği burada nefis, şeytan ve şehvet, insanın da yaramazları var. Bunlar da insanı nefis ve şehvet deryasında boğmak, yok etmek isterler.</p>
<p>İmanın kuvvetli olmazsa dünyanın çeşitli fitneleri, şehvetleri insanı mahveder hele reislik sevgisi ve hele va’z ve nutuk sevgisi yok mu ya. Güya insan bir şey yapıyorum zanneder de çok büyük dertlere girer Allah korusun. Yol azığını kamilen al; buradaki azık kelimesi yenilen ve içilen maddi gıdalar değildir. Bu misal olarak söylenmiştir. Buradaki azıktan gaye âhiret azığıdır. O da Cenab-ı Hakk’ın Kelamı Kadiminde buyurduğu: (..)&#8217;en hayırlısı takvadır.” (El- bakara: 197) Takva olmayınca, hiç birşey olmaz.Çünkü (..)“Hikmetin َ başı Allah korkusudur” buyurulmuş. Takva ise Allah korkusundan naşi bütün büyük küçük günahlardan hatta mübahlardan bile kaçmaktır. Onun için gemini yenile yani imanını yenile, sağlam et, kuvvetli olsun.</p>
<p>Öyle her dalgaya mukavemetli olsun da gideceği âhiret gününe kadar seni selâmetle götürsün, dünyan da mamur âhiretin de mamur olsun. İmanın kuvveti, Allah Teâlâyı bilme nisbetinde kuvvetli olur. Çünkü O’nu bilen muhakkak ve mutlaka O’nu sevmektedir. Bu sevgi de yine bilme nisbetindedir. Yani, bilebildiği kadar sever, sevdiği kadar da muti olur. Hakk’a teslim olur. Hakk’ın sözünü dinler, yap dediklerini tamamı ile yapmağa çalışır ve yapma dediklerini katiyyen yapmaz. Zira yapma dedikleri şeyler hep günahlardır. Bu günahlar ise gönlü karartır ve Hak sevgisine mani olur, Sevgi kalkınca ibadet de kalkar. İbadet kalkınca da müslümanlık zayıflar ve bir gün bakarsın ki ne din kalmış ne de iman. Allah muhafaza buyursun.</p>
<p>Ebu Talib Mekki’nin “Kut’ül-Kulub” adlı kitabının kenarının ikinci kısmı Hayat’ül-kulüb fi keyfiyyet’il-vu sul ile’lmahbub bölümünde şöyle der: “Her ihsan edeni, her vereni herkes sever, hatta köpekler bile. Ne kadar severler kapılarından ayrılmaz, hele çoban köpekleri, çobanlar ile birlikte koyunların arkasından nasıl giderler ve kurtlara karşı koyunları nasıl korurlar. Sebebi, yedikleri bir lokma ekmek.”</p>
<p>Cenab-ı Hak bizlere bilvesile neler vermiyor ki, vücudumuz, vücudumuzdaki tenasüb, kuvvet, kudret, konuşma, görüşme, sevişme, topluluk, sanatlar, hünerler, süsler, saltanatlar hepsinden daha güzeli o canım ela gözler ile o kulaklar, hele o akıl, zeka, acaba bunlara baha biçmek mümkün olur mu dersiniz. Bir lokma ekmek için efendisinin kapısından ayrılmayan, koyunları gece gündüz bekleyen köpek kadar da mı olamayacağız? İnsaf, insaf!.</p>
<p>Onun için hem düşünmek hem de âhiret ilimlerine aid kitapları çok okumak, sonra da gönül açan, insanlara hakkı tanıtan ilim adamlarını ve meclislerini ve bahusus zikrullah meclislerini arayıp bulmak ve bunlara devam etmek. Yalnız şunu da unutmamalı ki bugün bu davayı yayanlar pek çok. Fakat çok uyanık olmak lâzımdır ki hak ile batılı seçebilesin. Bidatların olduğu yerlerde, sigaraların içildiği meclislerde, kasideler ile, ilahiler ile dünya muhabbetleri ile semaverleri yakıp çayların kahvelerin içildiği yerlerdeki sohbetlerden fayda gelmez dersem acaba ayıplar mısınız?</p>
<p>Çünkü bugünkü toplantıları görüyoruz ki biraz ilahi ve kaside okurlar . Sonra arkasından sohbet derken ondan sonra da birbirlerini çekiştirme ve gıybetler başlar. O zaman hem sevaplar gider, hem de bir sürü günahlara girilir. Hele bazı yerlerde bir şakalaşma olur ise vay halimize. O zaman bizim gibi sofulara herkes güler. İşte bunların hepsinin bir sebebi var, hatta bir çok sebebleri var: Evvela, dervişlik ne demektir?</p>
<p>Bunu bile bilmeden hemen rastgele, aramadan, taramadan bir ders alırız. Onu da layıkı ile yapabilsek ne mutlu! Halbuki dervişliğin birinci ve en başlıca gayesi; nefsi yenmek, emmarelikten, levvamelikten, mülhimeden kurtulup nefsi mutmainneye erişebilmeğe çalışmaktır. Bunun ilk çaresi, yemeği ve yemek öğününü azaltmak, Resûlullahın ve ashabının yolunu tutmaktır. O Peygamber-i ahir zaman her şey emrine amade iken yemez ve açlığını birazcık giderebilmek için mübarek karınlarına taş bağladıklarını bilmeyen yoktur zannederim. Kızı Fatıma’nın bir gün yaptığı ekmekten babasına da ikram için getirmiş olduğunu bunun üzerine Resûlullah’ın:- Kızım üç günden beri ağzıma bir şey koymadım dediğini de herhalde duymuşsunuzdur. Ashab-ı kiramın hali bile hepimize bir ders-i ibrettir. Hele o Ebu Hüreyrenin hali çok acib!</p>
<p>Buharide zikrolunan bir gazaya gönderilen bir kıt’a-i askeriyyenin yanlarına almış oldukları erzak yolda bitince ellerinde kalan tek bir hurmayı emmek sureti ile su içe içe gidecekleri yere kadar gitmeleri ve orada denizin attığı bir balığı yemekle iktifa ettikleri&#8230; Kitaplarımızda böyle yüzlerce canlı hadiseleri okuyup gördüğümüz halde hala nefislerimize o kadar düşkün oluşumuz bir değil, iki değil üç öğün yemek hem de nasıl; tatlısı, tuzlusu, yağlısı, ballısı üstüne de envaı çeşit meyve suları ve hazm ilaçları, tozları. Sonra gece yarılarına kadar sohbetler, cemaatı terk, gece namazları, teheccüdler kılmamak &#8230; Sabah namazları ise ya uyku ile veya darı darına kılınan namazdan ne hasıl olur. Bunlar hep yemeklerin verdiği gaflet eseridir.</p>
<p>Yemekler kuvvetli olunca insanda şehvet de kuvvetlenir, hakkından gelinmez hale gelir, o zaman pek çok günahlara girilmiş olacağında şübhe yoktur. Sonra insanın gözleri dünyaya dikilir, ya memuriyyet arar veya kazanç yollarına gider. Bunlar tabii fena bir şey değildir. Amma şehvet insanı burada bırakmaz gözü daima yükseklerde gezer ve bunun için çareler arar. Bunun için arkası kesilmeyen dedikodu, gıybetler, iftiralar hepsi hoş görünür. Ondan sonra da dervişlik kim bilir nerede kalmıştır?</p>
<p>Cenab-ı Hak yardımcımız olsun. Amin!</p>
<p>Mehmed Zahid Kotku &#8211; Hadislerle Nasihatler,cild.2,syf.303-313</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allahin-sevdiklerini-sevmek/">Allah’ın Sevdiklerini Sevmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allahin-sevdiklerini-sevmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Takva Nasıl Gerçekleşir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/takva-nasil-gerceklesir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/takva-nasil-gerceklesir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Feb 2018 15:36:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[İttikâ]]></category>
		<category><![CDATA[Allahtan Korkma]]></category>
		<category><![CDATA[şer'î takva]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Takva Nasıl Gerçekleşir?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20091</guid>

					<description><![CDATA[<p>İttikâ, vikâye (korunma)yi kabul etmek, başka bir ifade ile vikâyeye girmektir. Vikâye ise aşırı korumacılık, yani acı ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice korumak demektir. O halde lügat açısından ittikâ veya onun ismi olan takva, kuvvetli bir himayeye girerek korunmak, özetle kendini iyi sakınıp korumak demek olur. Bunun gereği olarak korkmak, kaçınmak, sakınmak ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takva-nasil-gerceklesir/">Takva Nasıl Gerçekleşir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/takva-nasil-gerceklesir/attachment/1450347891202/" rel="attachment wp-att-20125"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-20125" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/1450347891202.jpg" alt="" width="399" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/1450347891202.jpg 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/1450347891202-600x317.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/1450347891202-300x158.jpg 300w" sizes="(max-width: 399px) 100vw, 399px" /></a></p>
<p>İttikâ, vikâye (korunma)yi kabul etmek, başka bir ifade ile vikâyeye girmektir. Vikâye ise aşırı korumacılık, yani acı ve zarar verecek şeylerden sakınıp kendini iyice korumak demektir. O halde lügat açısından ittikâ veya onun ismi olan takva, kuvvetli bir himayeye girerek korunmak, özetle kendini iyi sakınıp korumak demek olur. Bunun gereği olarak korkmak, kaçınmak, sakınmak ve çekinmek mânâlarına da kullanılır. Tevakkî (çekinme) deyiminde yorgunluğa katlanma, ittikâda sadelik vardır. En kapsamlı ve en kuvvetli koruma ise ancak Allah&#8217;ın korumasıdır. Çünkü insanın koruması, şimdiye ve geleceğe tamamen hakim olamadığı gibi, şimdiki halde görünen acı zararların bile hepsine hakim olamaz. Bundan dolayı iyi korunmak demek olan gerçek korunma, ancak Allah&#8217;ın korumasına girmekle gerçekleşebilir.</p>
<p>Gerçi rahmaniyete ve yaratılışın aslına göre herkesin Allah&#8217;ın korumasından zorunlu ve tabiî ihsan edilmiş bir payı vardır. Ve o oranda herkes korunmasız zorunlu bir korumaya sahip olur. Fakat rahimiyete ve ihtiyarî fiillere göre insanın bu korumaya isteyerek ve idrak ederek girmesi, yani kendisinin korunması da şart olmuştur.</p>
<p>Demek ki Allah&#8217;ın korumasının her yönüyle tamamen tecellisi (ortaya çıkması), insanın şimdiki zamandan daha çok, akibeti hedef edinen Allah&#8217;tan gereğince korkma hissine bağlıdır. İşte bunun için şeriatta mutlak sakınma veya takva, insanın kendisini Allah&#8217;ın koruması altına koyarak ahirette zarar ve acı verecek şeylerden iyice koruması, diğer bir ifade ile günahlardan sakınması ve iyiliklere sarılması diye tarif olunur ki, gerçek korku ve sevgi ile ilgili olarak biri var olana, diğeri olmayana ait iki itibara sahiptir:&#8221;Tahliye ve süsleme&#8221;. Eûzü besmeleden,tevhid kelimesinden (لَا اِلَهَ اِلَّا اللهْ. ) itibaren bu iki itibarı görürüz.</p>
<p>Bundan dolayı şer&#8217;î takvanın, yalnız olumsuz ve mücerred (soyut) perhizkârlıktan ibaret olduğunu zannetmek yanlıştır. Bununla beraber ittikâ (sakınma) bunların yalnız birinde kullanıldığı çoktur. Mesela Kur&#8217;ân&#8217;da korku, iman, tevbe, itaat, günah işlemeyi terketmek, ihlâs (samimiyet) mânâlarından her birinde kullanıldığı yerler vardır.</p>
<p>Ve inceleme yapıldığında Kur&#8217;ân&#8217;da ittikâ (sakınma) ve takva üç derece üzerine zikrolunmuştur ki, <strong>birincisi;</strong> ebedî azabdan sakınmak için Allah&#8217;a şirk koşmaktan kaçınmakla imanوَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى&#8221;Ve onları takva kelimesine bağladı.&#8221; (Fetih, 48/26) gibi.</p>
<p><strong>İkincisi;</strong> büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrar etmekden sakınmak ile farzları eda etmektir ki, şer&#8217;an (İslâm&#8217;da) bilinen takva budur.وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آمَنُواْ&#8221;O ülkelerin halkı inanıp Allah&#8217;ın azabından korunsalardı.&#8221; (A&#8217;râf, 7/96) gibi.</p>
<p><strong>Üçüncüsü;</strong> kalbinin sırrını Allah&#8217;tan meşgul edecek her şeyden kaçınmak ve bütün varlığı ile Allah Teâlâ&#8217;ya yönelmek ve çekilmedir ki, bu daيَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ اتَّقُواْ اللّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ&#8221;Ey iman edenler! Allah&#8217;tan, O&#8217;na yaraşır biçimde korkun.&#8221; (Âl-i İmrân, 3/102) emrindeki gerçek takvadır. Bu mertebe, o kadar geniş ve o kadar derindir ki, bu mertebedeki insanların derecelerine göre farklı tabakalara ayrılır. Ve peygamberlerin yüce himmetlerinin ulaştığı derecelere kadar çıkar. Bu şekilde yüce Peygamberler hem peygamberlik ve hem velilik başkanlıklarını birleştirmişler, onların cisimler âlemiyle ilişkileri, ruhlar âlemine yükselmelerine engel olmamış ve halkın yararları ile uğraşmaları da hakkın işlerine dalmalarına zerre kadar sed çekmemiştir. Bu da aslında kazançlarının meyvesi değil, Allah Teâlâ&#8217;nın özel rahmetinin eseri olmuştur.</p>
<p>عَلَى الَّذِينَ آمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ جُنَاحٌ فِيمَا طَعِمُواْ إِذَا مَا اتَّقَواْ وَّآمَنُواْ وَعَمِلُواْ الصَّالِحَاتِ ثُمَّ اتَّقَواْ وَّآمَنُواْ ثُمَّ اتَّقَواْ وَّأَحْسَنُواْ&#8221;İnanıp iyi işler yapanlara bundan böyle (Allah&#8217;a karşı gelmekten) korundukları ve inanıp iyi işler yaptıkları, sonra yasaklardan sakınıp (onların yasaklandığına) inandıkları ve yine korunup iyilik ettikleri takdirde daha önce yediklerinden ötürü bir günah yoktur.&#8221; (Mâide, 5/93) âyet-i kerimesi takvanın bu üç derecesini toplamıştır.إِنَّ اللّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالإِحْسَانِ&#8221;Allah adaleti, ihsanı.. emreder.&#8221; (Nahl, 16/90) âyetinin de takvayı topladığı, bir hadis-i şerifte zikredilmiştir. Bundan dolayı Kur&#8217;ân&#8217;ın hidayeti bu takva derecelerinden her birini kapsar. &#8221; هُدًى لِّلْمُتَّقِينَ&#8221;in, hepsinden daha genel olan mutlak sakınma mânâsıyle tefsir edilmesi gerekir. Fakat burada şu soru sorulur: Burada Kur&#8217;ân hidayetinin, ittikâ (sakınma) ile şartlanmış olduğu anlaşılıyor. Halbuki ittikâ da, Kur&#8217;ân hidayetinden çıkarılmış olan bir netice olacağına göre meselede bir devir</p>
<p>(Yani tarif edilecek bir şeyin, tarif için getirilenlerde zaten var olması durumu) gerekmiyor mu? Cevabı: Hayır, ilk önce bu karine ile kesin olarak anlarız ki burada başlangıçta takvadan maksat, takvanın başlangıcı, yani takva yeteneğidir. Ve müttâkîler demek, inat ve iki yüzlülükten, tam şüpheden sakınabilecek ve hakkı kesin ve kat&#8217;î olarak bilmeye aday olabilecek kusursuz, sağlam huy ve sağlam akıl sahipleri demektir ki, tefsirciler bunu &#8220;takva derecesine yükselenler&#8221; diye tefsir ederler. İkinci olarak hidayet, mertebenin artmasını da kapsadığından takva, takva yeteneği ile önde bulunan mertebelerin sahiplerinden daha geneldir ki, buna umumî mecaz adı verilir.</p>
<p>Üçüncü olarak takva, en son maksat değil, kurtuluş ve mutluluk vesilesidir. Kur&#8217;ân hidayetinden elde edilecek olan güzel sonuç, gazab ve sapıklıktan kurtulmuş olarak Allah&#8217;ın nimetlerine ulaşıldığı için, takvadan daha geneldir. Bundan dolayı Kur&#8217;ân hidayeti, ittikâyı kabul eden ve henüz sapıklıkta bulunanlardan başlıyarak, takva mertebelerinin hepsinden geçmek suretiyle ebedî mutluluğa kadar varacağından, mertebeleri tatbik etmekle takvayı şart koşmada devir işareti asla düşünülemez.</p>
<p>Özetle Kur&#8217;ân, hem başlangıç ve hem sonuç itibariyle hidayettir. Bunun için insan, ne kadar yükselirse yükselsin,Kur&#8217;ân hidayetinden kendini asla ihtiyaçsız sayamıyacaktır. Onun hidayeti, seçkinlerin ve halkın bütün derecelerini kapsar. Gerçekten İslâm dini, bir taraftan dünya hayatının zaruri şartlarını öğretecek, diğer taraftan bu geçici hayatın mutlak gaye olmadığını ve bunun da hedeflemesi gereken ebedî gayeler bulunduğunu gösterecek ve onun da kazanma şartlarını anlatacaktır. O yalnız ilkel insanların ruhî gıdası değildir, ilerlemiş medeniyetlerin de sonsuza dek yükselmesi için olgunlaşmış teminatı olmak üzere inmiştir.</p>
<p>Gerçekten insanlık toplumunda tam mânâsıyla Allah&#8217;ın birliğine dayanan bir hayat nizamı genel şekilde henüz kurulmuş değildir. Henüz bütün insanlık Allah&#8217;ın korumasına girmemiş, sonuç ve ahiretine kesin olarak inanacak sakınma mertebesine yükselememiş olduğundan âlemde sosyal buhran (kriz) devamlı bulunmuştur.</p>
<p>Elmalılı M.Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,Azim,cild:1,syf.161-163</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takva-nasil-gerceklesir/">Takva Nasıl Gerçekleşir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/takva-nasil-gerceklesir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Adaletsiz takvâ mümkün müdür?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Jan 2018 18:26:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adaletsiz takvâ mümkün müdür?]]></category>
		<category><![CDATA[Din ile Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Metin Karabaşoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19803</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din ile hayatı birbirinden ayrı düşünmenin sekülerlere mahsus bir tutum olduğu zannedilir. Halbuki, aynı şeyi yapan garip ve epeyce yaygın bir ‘dindarlık’ türü de mevcut. Bu garip dindarlık tasavvuru ‘ibadetler’e dönük bir vurguyla öne çıkarken, bu ibadetlerle gündelik hayat arasında bir tutarlığın izini sürmeyi ihmal eder, dolayısıyla gündelik hayatı sözümona kendi akışına bırakır. Namazını kıldığı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/">Adaletsiz takvâ mümkün müdür?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<div><a href="http://ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/images-11-6/" rel="attachment wp-att-19804"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19804" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-11.jpeg" alt="" width="511" height="288" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-11.jpeg 511w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-11-300x169.jpeg 300w" sizes="(max-width: 511px) 100vw, 511px" /></a></div>
</div>
<div>
<p><strong>Din ile hayatı birbirinden ayrı düşünmenin sekülerlere mahsus bir tutum olduğu zannedilir.</strong> Halbuki, aynı şeyi yapan garip ve epeyce yaygın bir <strong>‘dindarlık’</strong> türü de mevcut. Bu garip dindarlık tasavvuru ‘ibadetler’e dönük bir vurguyla öne çıkarken, bu <strong>ibadetlerle gündelik hayat arasında</strong> bir tutarlığın izini sürmeyi ihmal eder, dolayısıyla gündelik hayatı sözümona kendi akışına bırakır. <strong>Namazını kıldığı halde yalan söyleyebilen, namazını aksatmadığı halde faizle sınanabilen, oruç tuttuğu halde işçisinin hakkından kısabilen, orucunu tuttuğu halde dilini tutamayan, yemeğini sağ elle yediği halde haram da yiyebilen, suyu çömelerek üç yudumda içtiği halde gözünü kırpmadan cana kıyabilen..</strong> diye uzayıp giden her türden <strong>arızalı ‘dindar’ figürü</strong>, din ile hayatı, ibadetin vakti ile vaktin bütününü ayrı düşünebilen işte bu zeminde büyür, beslenir.</p>
<p>Oysa <strong>Kur’ân’ın en başta peygamberler örneğinde</strong> bize verdiği en önemli derslerden biri, dinin hayatın bir alanına dair olmadığı, bilakis tamamını kuşattığıdır.</p>
<p>Şuayb aleyhisselam, harikulâde bir örneğidir bunun. O, ölçüde, tartıda hile yapan, hak yemeyi, adaleti gözetmemeyi itiyad edinmiş kavmi Medyen’i hakka davetle emrolunmuş, <em>“Ey kavmim! Ölçerken ve tartarken adaleti yerine getirin. Halkın malına densizlik etmeyin ve yeryüzünde fesatçılık yaparak fenalık yapmayın”</em> (Hûd, 11:85) cümlelerini de içeren davetine karşılık kavmini temerrüd halinde bulmuştur. Kavmi bildiği şekilde hak yiyerek yaşamakta kararlıdır. Şuayb aleyhisselama ise sorarlar: <em>“Ey Şuayb, atalarımızın taptıklarını terketmemizi ve mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi <strong>sana namazın mı emrediyor?”</strong></em> (Hûd, 11:87)</p>
<p>Kavminin Şuayb aleyhisselama yönelik bu tepkisi, iki şeyi birden gösterir. Hz. Şuayb’ın namazı, <strong>namazın vakti dışındaki zamanları da Allah’ın emrine uygun</strong> şekilde, hakkâniyet ve adaleti gözeterek yaşama idrakini ona nasip etmektedir; ve kavmi de, onun namazı ile bu tutumu arasındaki birebir ilişkinin farkındadır. Kendi ifadeleriyle ‘yumuşak huylu ve aklı başında’ bildikleri Şuayb’ı kendilerini haksızlıkları karşısında net biçimde <strong>uyarma cesareti veren sırrı, onun namazında</strong> bulmuşlardır.</p>
<p>Şuayb aleyhisselamdan hakikat dersi almış <strong>Hz. Musa</strong>’nın, Medyen topraklarından Mısır’a dönerken Tuvâ vadisinde peygamberlik görevi kendisine verildiğinde aldığı sorumluluk da bu çift boyutluluğu içerir. Firavun, kavmine kendisini ‘Ben sizin en yüksek rabbiniz değil miyim?’ diye sunacak kadar azmış biridir ve Hz. Musa gidip Rabbü’l-âlemîn adına ona <strong>iki şeyi birden</strong> tebliğ edecektir: (1) Uluhiyet iddiandan vazgeç, Rabbini tanı ve kulluğunu kabul et; (2) Kula kulluğa izin verme, köleleştirdiğin Benî İsrail’i serbest bırak. Burada da, imanın en merkezî esası olarak tevhid davetine, adalet ve hürriyet daveti eşlik etmektedir. İkincisi, birincisinin hem tamamlayıcısı, hem sınanması niteliğindedir.</p>
<p>Bütün kıssalarda bu dersin izleri olduğu gibi, aynı bütünlük <strong>Beled sûresinde</strong> ‘sarp yokuş’ tarifi üzerinden çıkar karşımıza. Sarp yokuşu aşabilenlerin sûredeki sıralamayla üçüncü vasfı iman edenlerden olmak ise, birinci vasfı boyunduruğu kırmak (köleyi özgürlüğüne kavuşturmak, kula kulluğa son vermek), ikincisi ise salgın bir açlık gününde yetimi ve yoksulu doyurmaktır. Burada da, <strong>iman ile gündelik hayatın</strong> siyasete ve ekonomiye bakan veçhelerine dair tutumlar arasında bir bağ çıkar karşımıza.</p>
<p>Bu örneklerin de gösterdiği üzere, <strong>iman, kalbde başlayıp sadece orada kalan birşey olmadığı</strong> gibi, din de hayatın içinde alanlardan bir alan değildir; <strong>hayatın tamamını kuşatır ve içerir.</strong></p>
<p>Bu çerçevede, ibadetler, esasen hayatın bütün alanlarının bir ubudiyet şuuruyla yaşanması içindir. Her bir ibadetten bir ubudiyet şuurunun hâsıl olması beklenir. Meselâ <strong>namazın gün içinde beş vakte hapsolması değil, beş sembol vakit üzerinden günün tamamını namazın kuşatması ve yönetmesi</strong> beklenir. Orucun yıl içinde bir ayda hapsolması değil, bütün yılı biçimlendirmesi beklenir.</p>
<p>Gelin görün ki, sözkonusu ettiğimiz <strong>garip ‘dindarlık’ tasavvurları</strong> içinde, namaz vardır, ama ‘Şuayb’ın namazı’nda mânâ ve ruhun bir hayli uzağındadır. Sarp yokuşu aşmada iman ve ibadetin vazgeçilmezliğini görür, ama onların siyasî veya iktisadî düzlemdeki adaletsizliklere karşı tavır koyup sorumluluk almakla irtibatını veyahut sûrenin devamındaki merhamet çağrısıyla da irtibatını gözardı eder.</p>
<p>Aynı durumu, <strong>‘takvâ’ algısı</strong>nda da görürüz. Takvâ, bu anlayış dahilinde, farzların yanısıra kılınan nâfile namazlar, farz olan Ramazan orucu dışında tutulan nafile oruçlar, okunan cüz, edilen zikr ekseninde anlaşılır genellikle. Bütün bunlar, takvâ tanımının elbette dışında değildir, ama ne takvâ onlara indirgenebilir, ne de onlar hayatın bütün alanlarına dair tazammun ve derslerinden olarak görülebilir. Ne var ki, kılınan nafile namaz veya tutulan nafile oruç miktarıyla takvâ ölçen dindarlığımız, meselâ <strong>adaletle takva ölçmeyi neredeyse hep ihmal eder.</strong></p>
<p>Oysa <strong>Maide sûresi</strong>nin mü’minlere tekrar ve tekrar adaleti emreden meşhur âyeti, bu emre riayeti takvânın bir teyidi olarak da resmeder: <em>“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan adil şahitler olun. Sakın bir topluluğa olan kininiz sizi adaletsizliğe sevketmesin. Adil olun, bu takvâya en yakın olan şeydir. Allah karşısında takvâ üzere olun. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.”</em> (Mâide, 5:8)</p>
<p>Bu âyet-i kübrâda âlemlerin Rabbi, bizi <strong>hakkı ayakta tutan adil şahitler</strong> olmaya davet ederken, bu halden bizi alıkoyan en büyük tehlike olarak ‘bir topluluğa yönelik kinimiz’e karşı uyarır ve bir kez daha “Adil olun!” diye açık ve kesin biçimde emreder. Sosyal hayata dair hükümler içermekle birlikte tekrar tekrar takvâya dair vurguda bulunan <strong>Hucurât sûresi</strong>nin bildirdiği üzere insanların Allah katında en değerlisi ‘en ziyade takvâ üzere olanı’dır ve Allah katında en değerli olabilmesi için kulun ‘takvâya en yakın olan şey’i yapması, yani adil olması, adaletten sapmaması gerekmektedir.</p>
<p>Adalet, takvânın tanım kümesi içindeki vazgeçilemez, ihmal edilemez, görmezden gelinemez bir değerdir; ve <strong>âlemler Rabbinin</strong> takvâ üzere olun emri, adil olun emrini kesin biçimde içermektedir.</p>
<p>Büyük müfessir Fahreddin er-Râzî, Tefsîr-i Kebîr olarak da bilinen Mefâtîhu’l-Gayb’ında bu âyeti tefsir ederken söz âyetin <strong>“Adil olun, bu takvâya en yakın olan şeydir”</strong> mealindeki cümlesine geldiğinde şöyle der: “Bu ifadede, Allah düşmanı kâfirlere karşı adaletle davranmanın vacip olduğu hususunda önemli bir uyarı vardır. “Binaenaleyh, Allah dostu ve sevgilisi mü’minlere karşı adaletle davranmanın vacip oluşunun derecesi artık buna kıyas edilmelidir.”</p>
<p>Demek ki, zihnimize yerleştirmemiz gereken bir ders var. Madem ki adil olmak takvâya en yakın şeydir; <strong>kişinin takvâsını, adaletinden anlarsınız.</strong> Kıldığı namazların sayısından değil, kıldığı namazların Şuayb-misali onu adalet timsali kılmasından anlarsınız. Okuduğu cüzlerin sayısından veya işittirdiği Kur’ân kıraatinden değil, okuduğu Kur’ân’ın adalet davetine ne derece riayet ettiğinden anlarsınız.</p>
<p>O halde, en başta nefsimize bir büyük ders olmak üzere, dikkat gerek…</p>
</div>
<p>Metin Karabaşoğlu</p>
<p>Risalehaber</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/">Adaletsiz takvâ mümkün müdür?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/adaletsiz-takva-mumkun-mudur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmanla Güzel Ahlak Toplum Ferdlerine Huzur Kazandırır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 17:48:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İmanla Güzel Ahlak Toplum Ferdlerine Huzur Kazandırır]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat-ı Tayyibe]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19225</guid>

					<description><![CDATA[<p>İman ve salih amelden semerelenen güzel ahlak dünyada huzuru ahirette de ebedî saadeti kazandırır. Çünkü imana dayanmayan güzel ahlak diye bir şey yoktur. Binaenaleyh iyal ve akraba ferdlerinin hatta her toplum ferdinin manevi olgunluğunu ve olgunluğunun da görüntüsü olan ilim ve güzel ahlakı huzur ve mutlulukla tabir ederiz. Kur&#8217;an ve ha­diste buna &#8220;hayat-ı tayyibe&#8221; denilmektedir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/">İmanla Güzel Ahlak Toplum Ferdlerine Huzur Kazandırır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/indir-3-38/" rel="attachment wp-att-19228"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19228" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/indir-3-1.jpg" alt="" width="320" height="240" /></a></p>
<p>İman ve salih amelden semerelenen güzel ahlak dünyada huzuru ahirette de ebedî saadeti kazandırır. Çünkü imana dayanmayan güzel ahlak diye bir şey yoktur. Binaenaleyh iyal ve akraba ferdlerinin hatta her toplum ferdinin manevi olgunluğunu ve olgunluğunun da görüntüsü olan ilim ve güzel ahlakı huzur ve mutlulukla tabir ederiz. Kur&#8217;an ve ha­diste buna &#8220;hayat-ı tayyibe&#8221; denilmektedir. Ruh ve bedenden ibaret insana; dimağını selamet-i fikir, kalbin âkile kuvvetini zikir ve sair azaları İslamın emretmiş olduğu ahlakla terbiye etmek huzuru ve refahı ka­zandırır. Bu takdirde nefs ve bütün organların hisleri, sürür ve zevk bu­lur, huzur ve refahı elde eder. Çoğu zaman insan İslamın emrettiği şekil­de yaşadığı vakit bu sürür ve zevki madde olarak da hisseder. Çünkü ilmî ahlakın tatbikatı önce bir nev&#8217;î vehmî ve hayalîdir. Sonunda ise vic­danî ve şuhûdîdir. Bu müşahededen mahrum kimse ilmin ve güzel ah-</p>
<p>lakın hissinden bîhaberdir. İnsan amelî olarak şuurlandığı zaman ancak bu huzur ve mutluluğu görür. Eğer en âlî olan huzuru, en süflî olan bir misalle tarif edersek şöyle deriz: Dil tatlıyı, tuzluyu, ekşiyi; el yumuşağı, serti; tenasül azası şehveti ve bunlara bağlı his organları kendi sahala­rında zevklenip sevinç ve sürürü müşahede ediyorlarsa, öylece İslam dîninin emrettiği şeyleri yerine getiren ve yasaklarından da sakınan, yo­lunun bitiminde her bir ibadetin lezzet ve sevincini, sürür ve zevkini bü­tün asabî damarların hisleriyle kendi nefsinde müşahede eder. Hem na­sıl ki dil acılığı hissediyorsa, beden de her bir azada öylece kendisiyle yapılan günahın acısını hisseder. İşte bu iki hissin müşahedesine hayat-ı tayyibe denilir. Süflî olan nefs vehmî kuvvetiyle aleyhinde ve lehin­de bir şeyleri hissederken zevk için yahud nefret ve kaçmak için beden­deki refleksi fiile geçirebildiği gibi, tatbikatın neticesinde ruh da aleyhin­de bir şey hissettiği zaman derhal refleksi harekete geçirir, lehinde de bir şeyleri hissettiği zaman sevinç ve sürür içinde kalır. İşte aşk bu.</p>
<p>Kimi­si de buna cezbe dedi. Şu kadar ki nefsin hayvânî mertebesindeki ref­leks altıncı hissin seviyesine kadar tekâmül eder. İmdada yetişmek ister­se de tedbir edemez. Korkudan ve sevinçten şuur altına düşer ki buna hayret derler. Ne hayret? Şaşkınlık bu. Hayat-ı tayyibe ile şereflenmiş in­sanın vehmî kuvveti firâsete ve keşfe dönüşür. Bedendeki refleks ise burhana dönüşür. Bu takdirde dînin aleyhinde olan bir şey keşfolundu- ğu zaman altıncı hissin fevkindeki şuur ve burhan, refleksi uyarmayla birlikte tedbir de alır. Tedbiri son derece tesirli olur. İşte bu hikmete bina­endir ki, kafirin refleksi süflî ve nefsânî olduğu için kafir harbden kaçar. Mü&#8217;minin refleksi ulvî ve ruhânî olduğu için kaçmaz, daha da cesaretle­nir ve temkinle hareket eder. Kafir korkudan saldırır, mü&#8217;min ise muhab­betten saldırır. Hayat-ı tayyibeden ibaret nefs ve his organlarının zevk içerisinde kalması şübhesiz takvânın semeresidir.</p>
<p>Takva kemal bul­dukça bu görülmez. Nefs-i mutmainne&#8217;nin makamı da takva makamıdır. Bir çocuk erginlik çağına ulaşmadığı müddetçe şehvet lezzetini duyup sezemediği gibi bir insan da imandan sonra cehalet ve düşük ahlaktan arınmazsa hayat-ı tayyibeye kavuşup kavrayamaz. Erginlik çağındaki bir genç şehvet zevkini ve kendisindeki hisleri inkar edemediği gibi, imanı ve nefsi mutmain olan bir mü&#8217;min de hayat-ı tayyibeyi inkar edemez olur. İşte insan inkar edemez dereceye ulaştığı andan itibaren hayat-ı tayyi­beye kavuşmuş olur. Her bir emri yerine getirmekte bir zevk bulduğu gibi, her bir günahın arzusu anında da onun ızdırabını çeker, hisseder.</p>
<p>Bütün ashâb-ı kiram istisnasız olarak hayat-ı tayyibenin içerisinde idiler. Hayat-ı tayyibenin zirvesine ulaşanlar da vardı. Her bir maddenin içerisinde manayı görürlerdi ve bilirlerdi. Nitekim bir gün Rasûl-u Muhte­rem yıkanma eseri olan ıslaklık üzerinde bulunduğu halde bazı ashabın yanına gidip oturmuştur. O anda kendileri hayat-ı tayyibe içerisinde muazzam hoşnud ve aşk ile dolu görülünce hayat-ı tayyibe ile şeref­lenmiş olan ashab cûşa geldiler. Onlardan biri: &#8220;Ey Allah&#8217;ın Rasûlü, hali­nizi hoşnud durumda görüyoruz.&#8221; demişler. *“Evet Vallahi, hamdolsun Allah&#8217;a.” buyurmuştur. Ashab sonra zenginlikten söz açtılar. Bunun üzerine Rasûl-u Muhterem şöyle buyurdu:</p>
<p>*“Gerçek şudur ki, Allah Teâlâ&#8217;nın emrlerini yerine getirip yasak­larından sakınan takva sahihlerine zenginlikte zarar yoktur. Fakat takva sahibine sıhhat, zenginlikten daha hayrlıdır. Nefsin hoşnut­luğu (hayat-ı tayyibe) da büyük nimetlerden sayılır.” Hadîs-i şerifteki,&#8221;tayyib-un-nefs&#8221;in manası beşeriyete nazaran, ehli ile buluş­mak, bedeni isteklerini yerine getirmekten dolayı bedende devam eden sürür ve hoşnudluktur. Ruhâniyete nazaran da İlâhî ve rûhânî aşkın lez­zetidir. Ancak bedendeki sürür gelip geçici olup suyun yüzündeki köpük gibidir. Ruhânî lezzet ise tükenmez devamlı akan su gibidir. Arada fark çok&#8230; Ezcümle &#8221;Sizin nezdinizdeki şey (dünya lezzeti) tükenir, Allah&#8217;ın indindeki şey(cennet ve nimetleri) ise bakîdir. (Allah yolunda sefalete, kafirlerin ezalarına, dînî tekliflerin meşakkatine katlananlar ahde vefada sebatla) Sabredenlerin mükafatlarını Biz (onların) yapmakta olduklarının daha güzeliyle ve­receğiz muhakkak. Gerek erkekten ve gerek kadından kim o mü&#8217;­min olduğu halde iyi amel(ve ahlak)de bulunursa hiç şübhesiz onu dünyada hayat-ı tayyibe ile yaşattırırız (ahirette de) ve her halde (onların) yapageldiklerinden daha güzeliyle mükafatlandırırız.” [En- Nahl 96-97] buyrulan ayet-i kerîmede de bu mana apaçık tasrih olunmak­tadır.</p>
<p>İşte huzur ve mutluluktan ibaret hayat-ı tayyibe dünyada iman ve salih amelin mukabili olarak verilmektedir. Bu ayet-i kerîme mü&#8217;minlere birçok müjdeleri veriyor&#8230;</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,syf:618-621</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/">İmanla Güzel Ahlak Toplum Ferdlerine Huzur Kazandırır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imanla-guzel-ahlak-toplum-ferdlerine-huzur-kazandirir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Takva mı İlim mi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/takva-mi-ilim-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/takva-mi-ilim-mi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 07 Apr 2017 20:14:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Takva mı İlim mi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14539</guid>

					<description><![CDATA[<p>Buna göre, şayet, &#8220;Takva, amel ye ilimden daha kıymetlidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) &#8220;Bir tek fakîh, şeytan için, bin âbidden daha çetindir&#8230;&#8221;(Tirmizi..) buyurmuştur..&#8221; denilirse, biz deriz ki: Takva, ilmin meyvesidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, &#8220;Allah&#8217;ı hakkıyla ancak, O&#8217;nun alim kulları tazim eder&#8230;&#8221; (Fatır, 18) buyurmuştur. Şu halde takva, ancak âlim için söz konusudur. O halde,, müttakî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takva-mi-ilim-mi/">Takva mı İlim mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/takva-mi-ilim-mi/images-4-13/" rel="attachment wp-att-14580"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-14580" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-4.jpg" alt="" width="511" height="288" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-4.jpg 511w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-4-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 511px) 100vw, 511px" /></a></p>
<p>Buna göre, şayet, &#8220;Takva, amel ye ilimden daha kıymetlidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s) &#8220;Bir tek fakîh, şeytan için, bin âbidden daha çetindir&#8230;&#8221;(Tirmizi..) buyurmuştur..&#8221; denilirse, biz deriz ki:</p>
<p>Takva, ilmin meyvesidir. Çünkü Cenâb-ı Hak, &#8220;Allah&#8217;ı hakkıyla ancak, O&#8217;nun alim kulları tazim eder&#8230;&#8221; (Fatır, 18) buyurmuştur.</p>
<p>Şu halde takva, ancak âlim için söz konusudur. O halde,, müttakî ve âlim kimse, ilmi en tam ve kâmil olan kimsedir. Muttaki olmayan âlim, meyvesi olmayan ağaç gibidir. Ne var ki, meyveli ağaç, meyve vermeyen ağaçtan daha kıymetlidir. Hatta, meyvesiz ağaç, bir kütüktür.. Aynen bunun gibi, muttaki olmayan alim, cehennem kütüğüdür. Allah&#8217;ın, fakîh kimseyi kendisinden üstün tuttuğu âbid, &#8220;ilmi olmayan&#8221;dır.</p>
<p>Bu durumda, böylesi âbid nezdinde, Allah&#8217;tan korkma ve haşyet namına, tam bir paydan söz edilemez. Belki de bu kimse Allah&#8217;a, cehenneme atılma endişesiyle ibadet ve kulluk yapmaktadır. O halde bu âbid, tıpkı &#8220;mükreh (zorlanmış) kimse&#8221; gibi olmuş olur.. Yahut, cennete girme ümidiyle O&#8217;na ibâdet edyordur.</p>
<p>Bu durumda da bu kimse, ücretli bir işçi gibi çalışıp da, (akşamleyin) evine dönen işçi gibi olmuş olur. Halbuki, muttaki kimse, Allah&#8217;ı bilen, O&#8217;nun kapısında kulluğa devam eden, yani O&#8217;nun yanında O&#8217;nun cenabına, huzuruna yaklaşan, (adeta) geceyi O&#8217;nun nezdinde geçiren kimse gibidir.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 20/237.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/takva-mi-ilim-mi/">Takva mı İlim mi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/takva-mi-ilim-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tahribat ve günahlara karşı takvâ esas tutulmalı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tahribat-ve-gunahlara-karsi-takva-esas-tutulmali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tahribat-ve-gunahlara-karsi-takva-esas-tutulmali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 Nov 2015 10:12:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[bediüzzaman said nursi]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Salih Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Tahribat ve günahlara karşı takvâ esas tutulmalı]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9810</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bismillahirrahmanirrahim [Bu mektup gayet ehemmiyetlidir.] Aziz, sıddık kardeşlerim, Bugünlerde, Kur&#8217;an-ı Hakimin nazarında, imandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i salih esaslarını düşündüm. Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır. Her zaman def-i şer, celb-i nef&#8217;a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve câzibedar hevesat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tahribat-ve-gunahlara-karsi-takva-esas-tutulmali/">Tahribat ve günahlara karşı takvâ esas tutulmalı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="middle_content_title"></div>
<div class="middle_content">
<div class="news_detail">
<div id="news_content" class="text_content">
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9811" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/11/indir5.jpg" alt="Tahribat ve günahlara karşı takvâ esas tutulmalı" width="403" height="264" /></a>Bismillahirrahmanirrahim</strong></p>
<p><strong>[Bu mektup gayet ehemmiyetlidir.]</strong></p>
<p><strong>Aziz, sıddık kardeşlerim,</strong></p>
<p>Bugünlerde, Kur&#8217;an-ı Hakimin nazarında, imandan sonra en ziyade esas tutulan takvâ ve amel-i salih esaslarını düşündüm.</p>
<p>Takvâ, menhiyattan ve günahlardan içtinab etmek ve amel-i salih, emir dairesinde hareket ve hayrat kazanmaktır.</p>
<p>Her zaman def-i şer, celb-i nef&#8217;a râcih olmakla beraber, bu tahribat ve sefahet ve câzibedar hevesat zamanında bu takvâ olan def-i mefasid ve terk-i kebair üssü&#8217;l-esas olup büyük bir rüçhaniyet kesb etmiş. Bu zamanda tahribat ve menfî cereyan dehşetlendiği için, takvâ bu tahribata karşı en büyük esastır. Farzlarını yapan, kebireleri işlemeyen, kurtulur. Böyle kebair-i azime içinde amel-i salihin ihlasla muvaffakiyeti pek azdır.</p>
<p>Hem, az bir amel-i salih, bu ağır şerait içinde çok hükmündedir.</p>
<p>Hem, takva içinde bir nevi amel-i salih var. Çünkü, bir haramın terki vaciptir. Bir vacibi işlemek, çok sünnetlere mukabil sevabı var. Takvâ, böyle zamanlarda, binler günahın tehâcümünde bir tek içtinab, az bir amelle, yüzer günah terkinde, yüzer vacip işlenmiş oluyor. Bu ehemmiyetli nokta, niyetle, takvâ namıyla ve günahtan kaçınmak kastıyla menfî ibadetten gelen ehemmiyetli âmâl-i salihadır.</p>
<p>Risale-i Nur şakirtlerinin, bu zamanda en mühim vazifeleri, tahribata ve günahlara karşı takvâyı esas tutup davranmak gerektir. Madem her dakikada, şimdiki tarz-ı hayat-ı içtiamiyede yüz günah insana karşı geliyor; elbette takvayla ve niyet-i içtinabla yüzer amel-i sâlih işlenmiş hükmündedir. Malûmdur ki, bir adamın bir günde harap ettiği bir sarayı, yirmi adam, yirmi günde yapamaz ve bir adamın tahribatına karşı yirmi adam çalışmak lazım gelirken; şimdi, binler tahribatçıya mukabil, Risale-i Nur gibi bir tamircinin bu derece mukavemeti ve tesiratı pekharikadır. Eğer bu iki mütekabil kuvvetler bir seviyede olsaydı, onun tamirinde mucizevâri muvaffakiyet ve fütuhat görülecekti.</p>
<p><strong>Ezcümle</strong>: Hayat-ı içtimaiyeyi idâre eden en mühim esas olan hürmet ve merhamet gayet sarsılmış. Bazı yerlerde, gayet elîm ve biçare ihtiyarlar, peder ve valideler hakkında dehşetli neticeler veriyor.</p>
<p>Cenab-ı Hakka şükür ki, Risale-i Nur, bu müthiş tahribata karşı girdiği yerlerde mukavemet ediyor, tamir ediyor. Sedd-i Zülkarneynin tahribiyle Ye&#8217;cüc ve Me&#8217;cüclerin dünyayı fesada vermesi gibi, şeriat-ı Muhammediye (a.s.m.) olan sedd-i Kur&#8217;ani&#8217;nin tezelzülüyle ve Ye&#8217;cüc ve Me&#8217;cücden daha müthiş olarak ahlâkta ve hayatta zulmetli bir anarşilik ve zulümlü bir dinsizlik fesada ve ifsada başlıyor.</p>
<p>Risale-i Nur&#8217;un şakirtleri, böyle bir hadisede manevi mücahedeleri, inşaallah zaman-ı Sahâbedeki gibi, az amelle, pek büyük sevap ve âmâl-i sâlihaya medar olur.</p>
<p><strong>Bediüzzaman Said Nursi</strong></p>
<p><em>(Kastamonu Lahikası)</em></p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tahribat-ve-gunahlara-karsi-takva-esas-tutulmali/">Tahribat ve günahlara karşı takvâ esas tutulmalı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tahribat-ve-gunahlara-karsi-takva-esas-tutulmali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
