<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sünnete Uymak | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sunnete-uymak/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 19 Jan 2017 09:48:12 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Sünnete Uymak | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Hz. Peygambere îttiba ve Sünnete Uymak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 14 Jan 2017 14:10:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm'ı Önemsemek]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetin Dertleriyle ilgilenmek]]></category>
		<category><![CDATA[Din Kardeşliğini Öncelemek:]]></category>
		<category><![CDATA[Dini Önemsemek]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygambere îttiba ve Sünnete Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Peygamberin işlevsel Konumu]]></category>
		<category><![CDATA[inançlı Nesiller Yetiştirmek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin iki Sünnet’i]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Temel İşlevi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13488</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Hz. Peygamberle ittiba ve Sünnetle uymak konusuna giriş niteliğinde öncelikle kısa bir durum tespiti yapmak uygun ve faydalı olacaktır. Tarihen sabittir ki Hz. Peygamberin, peygamber ola­rak gönderildiği zaman diliminde -bugün bile dünyanın diğer birçok yöresinde olduğu gibi- Mekke toplumunda da putlar hâkimiyeti, gönüller fesâdı, bireysel ve toplumsal anlamda derin bir sosyal çöküntü ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/">Hz. Peygambere îttiba ve Sünnete Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/kuran-tesbih-ve-ay-3/" rel="attachment wp-att-13489"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter wp-image-13489" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay.jpg" alt="" width="440" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/01/kuran-tesbih-ve-ay-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 440px) 100vw, 440px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<div class="" data-block="true" data-editor="a60o8" data-offset-key="9phl7-0-0"></div>
<div class="" data-block="true" data-editor="a60o8" data-offset-key="9phl7-0-0">
<p>&nbsp;</p>
<p>Hz. Peygamberle ittiba ve Sünnetle uymak konusuna giriş niteliğinde öncelikle kısa bir durum tespiti yapmak uygun ve faydalı olacaktır.</p>
<p>Tarihen sabittir ki Hz. Peygamberin, peygamber ola­rak gönderildiği zaman diliminde -bugün bile dünyanın diğer birçok yöresinde olduğu gibi- Mekke toplumunda da putlar hâkimiyeti, gönüller fesâdı, bireysel ve toplumsal anlamda derin bir sosyal çöküntü ve dolayısıyla yaygın bir insanlık dramı yaşanıyordu. Yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîmin beyânına göre “İnsanların işledikleri yüzünden karada ve denizde (yani her tarafta) fesat zuhûr etmiş, bozgun ortalığı kaplamıştı.”(1)</p>
<p>Merhum Âkifin diliyle söyleyecek olursak;<br />
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta,<br />
Dişsiz mi bir iman onu kardeşleri yerdi.(2)</p>
<p>Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, işte bu acıklı du­rumu düzeltmek için gönderilmişti. Efendimiz, o günün insanlarını İslâmlaştırmak suretiyle bu vahşet manzarasına son vermiş ve milâdî yedinci asrın cezire tü’l-arubını, bir rahmet ve şefkat ortamına, bir medeniyet merkezine çevirmişti. O sallallahu aleyhi ve sellem, bunu temsil ettiği rahmet ve şefkat kaynağı risâlet/elçilik makamı ve Allah elçisi sıfatıyla gerçekleştirmişti.(3)</p>
<p><strong>Hz. Peygamberin işlevsel Konumu</strong></p>
<p>Hz. Peygambere ittibaın ne anlama geldiğini yete­rince algılayabilmemiz için öncelikle Peygamber Efendi­mizin dinî açıdan ve özellikle işlevsel bakımdan konumu üzerinde bazı tespitlere yer vermemiz uygun olacaktır.</p>
<p>Hz. Peygamberin işlevsel konumu meselesini Al­lah’ın Resulü, elçisi olmak noktasından ele almanın olayın bütününü kavramak bakımından önemli olduğu açıktır.</p>
<p>Allah Teâlâ, “ İyi biliniz ki yaratmak da emredip yönetmek de Allah’a âittir.”(4) buyurmakta­dır. Yüce Yaratıcının hükümleri ve fiilleri tekvini ve tek­lifi olmak üzere iki kısımdır. Bunlardan tekvini ve tedbiri olanlar, içindekilerle birlikte evrendeki varlıkları ilgilendiriliktedir. Her varlık kendisi için Yüce yaratıcı tarafından takdir edilmiş olan çerçevede devam edip gitmektedir. Teklifi hükümleri ise, onun kendisine ait olduğunu bildirdiği emr/yönetim ile ilgili ve insanlara/mükelleflere yöneliktir.Peygamberler, işte bu teklifi nitelikteki hükümleri tebliğ eden, görev süre ve yörelerinde onların nasıl anlaşılması gerektiğini sözlü olarak açıklayan, nasıl uygulanacağını fiilen gösteren, şekillendiren, güncel ifâdesiyle yorumlayan elçilerdir.</p>
<p>Bir başka anlatımla peygamberler, beşerî hayata yönelik İlâhî irade ve müdahalenin görevlileri ve temsilcileridir. Nitekim “yaratma ve yönetmenin Allah’a ait olduğu” ile ilgili âyetin siyak-sibakı ve Hz. Peygambere itaati ve ittibayı emreden(5) âyetler, Hz. Peygamberin, beşerî hayata yönelik İlâhî irade ve müdahalenin temsilciliğini onaylamaktadır. Üstelik bu temsilcilik fevkalâde dinamik/amelî/ pratik, bütünüyle hayatın içinde bir temsilciliktir. Asla pasif ve teorik bir temsilcilik değildir.</p>
<p>Tüm peygamberlerden farklı olarak Peygamber Efendimiz, söz konusu İlâhî irade ve müdahaleyi son kez ve evrensel çapta temsil etmiş, şekillendirmiştir.Sünnet en temelde, işte bu müdahalenin formunu oluşturmaktadır. O halde Sünnet, Peygamberimiz tarafından temsil edilen ilâhı irade ve müdahalenin kavramsal adı ve eylemsel temsilcisi demektir. Hadisler de tabiî olarak bu temsilin bilgi ve belgelerini içermektedir.</p>
<p>Bu çerçevede Hz. Peygamberin işlevsel konumuna ve bu konumun yansıması/tezahürü demek olan Sünnet Seniyyeye baktığımız zaman, Efendimizin ve yaşayışının genelde insanlar, özelde inananlar için ne ölçüde önem arz ettiği anlaşılacaktır. Buna ilave olarak bir şey daha anlaşılacaktır. O da bu temsil bütünlüğüne ait her şeyin -aralarında derece farkı olsa da- önemli olduğudur. Günlük beşeri formlar da metafizik dünyaya yönelik mesajlar da söz konusu ilahı irade ve müdahaleyi, kendi sahalarında temsil ettikleri için fevkalâde önemlidir. Bu sebeple Efendimizin bir insan olarak yapıp ettikleri “vâcibü,l-ittiba, değildir” demek, onların “sâlihu’l-ittiba’” olmadığı anlamına asla gelmez. Yani Peygamber aleyhissalât-ü vesselamın günlük işleri, uyulması vacip değilse bile, uymaya salih/lâyık tavır ve davranışlardır.</p>
<p>Sünnet’i kendi içinde farklı ve bilimsel nitelendirmelere tâbi kılmak ayrı bir iş, onu “ilâhı irade ve müdahalenin temsilcisi olarak”, temel işlevi/fonksiyonu ve yapısal bütünlüğü içinde algılamak çok daha farklı ve anlamlı bir iştir. Bu ikinci durum,&#8221;Ben Müslümanlardanım” ikrarında ifâdesini bulan Müslüman kimlik ve kişiliğinin orijinalitesini ve duruşunu ifâde eder. Nitekim Hz. Peygamber’i tanımladığı kabul edilen“(İnsanları) Allah’a çağıran, iyi iş yapan ve ‘Ben Müslümanlardanım.’ diyenden kimin sözü/çağrısı/konumu daha güzeldir?”(6) anlamındaki âyet-i kerime, sözkonusu müdahalenin söylem, eylem ve duruş boyutlarını ortaya koymakta ve dolayısıyla Hz. Peygamberin ve Sünnetinin konum bakımından ne anlama geldiğini belirlemektedir.Hz. Peygambere ve dolayısıyla Sünnet-i Seniyyeye yönelik farklı yaklaşımlar, işte bu müstesna durumun algılanmasındaki farklılıklardan ileri gelmektedir.Öte yandan Yüce Yaratıcı, Al-i Imran sûresinin 164.âyetinde, Hz. Peygamberin, inananlara dönük işlevsel konumunu ve bu konumun vahiy-resûl ve Sünnet-ümmet bağlamında ne anlama geldiğini şöylece açıklamış bulunmaktadır:</p>
<p>“Gerçek şu ki içlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden, yanlış inançlardan ve inançsızlıktan) onları arındıran, kendilerine kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermek suretiyle Allah,müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Hâlbuki onlar daha önce apaçık bir sapıklık içinde idiler.”(7)</p>
<p>Bu âyet-i kerime, Hz. Peygamberi sırasıyla “muminlerin aralarından(beşer/insan)”, “Allah’ın âyetlerini okuyan (mübelliğ), “müzekkî-mürebbî” ve “muallim-mübeyyin”olarak tanıtmaktadır.Hz. Peygamber de ümmeti karşısındaki konumunu“inne meseli = benim konumum” diye başlayan beyanlarında, değişik açılardan farklı benzetmelerle ortaya koymuştur.</p>
<p>Neticede “aleyküm bi Sünneti = Size benim yaşayışımı takip etmek düşer.”buyurmuş, inananlarla arasında­ki ilişkinin ittiba ve uyum ilişkisi olduğunu duyurmuştur, Esasen Kur’ân-ı Kerîmde de “ elçiye uyunuz ki doğru yolu bulasınız.”(8) buyrulmuştur.</p>
<p>&#8221;Peygamber, müminlere öz nefislerinden daha ileri/önceliklidir.”(9) âyet-i kerime­si, kimi müfessirlerce -haklı olarak- “Peygamberin Sün­netine uymak, müminler için kendi görüşleriyle amel etmekten önde gelir.”(10) diye anlaşılmış ve açıklanmıştır.</p>
<p>Bu sebeple “innemel-amelus-sahîh hüve mâ vâfekas-sünne &#8211; Makbul kulluk, Sünnete uygun olan kulluktur.” Çünkü Allah Teâlâ Hz. Peygamberi “en güzel hayat örneği” ola­rak takdim etmiştir.</p>
<p>“Sizin için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allahı çok ananlar için Allah’ın Resûlü’nde güzel bir örnek (hayat modeli) vardır.”(11)</p>
<p>Hz. Peygambere uymak, hiç şüphesiz, onun yaşayış biçimine, Sünnetine hayatı uydurmakla mümkündür. Bir başka deyişle, onun hayatını taklit etmek, iman gereğidir.</p>
<p>Bu, asla sözlük anlamında kişiye yönelik basit bir taklit de­ğil, tam aksine Islâm kimlik ve kişiliğinin elde edilmesi için gerekli olan ittiba anlamında delile yönelik taklit demek­tir. Zira sadece Hz. Peygamber’in hayatı dindir ve din olarak taklit edilir. Halk arasında pek yaygın olan “Hocanın dediğini tut, gittiği yoldan gitme!” sözü de bize göre “Hz. Peygamberden başka kimsenin hayatı din olarak taklit edilemez.” anlamında bu temel ilkeyi belirlemektedir.</p>
<p>Şah Veliyyullah ed-Dihlevi merhum, dinin tahrif sebeplerini yedi maddede sıralar.(12) Bu sebeplerden bizi bu noktada ilgilendireni “Gayr-i masum kişilerin taklidi” maddesidir. Hz. Peygamberden başka hiç kimsenin günah işlemekten korunmuşluğu/masûniyet ve masumiyeti yok­tur. Buna rağmen kimileri imamlarını masûn (dolayısıyla masum) kabul edip onların sözlerini dinde delil kılarken, kimileri de şeyh, üstad ve hocaefendi diye kabullendikle­ri kimselerin sözlerini ve hayatını “din onun yaşayışından ibaretmiş” gibi benimseyip ona göre hareket etmek sure­tiyle dinin yozlaştırılmasına/tahrifine -ne yazık ki- âlet olmakta, yol açmaktadırlar. Bir kez daha vurgulamakta fayda vardır ki “masum (günah işlemekten korunmuş) olmayan kimselerin taklidi dinin tahrif sebeplerindendir.”</p>
<p>O halde dini yaşamış olmak için Hz. Peygamberin nezih hayatının -imkânlar ölçüsünde- taklit edilmesi yani ona ittiba edilmesi gerekmektedir. Çünkü ilahi irade ve müdahalenin Hz. Peygamber tarafından gerçekleştiril­miş formu demek olan Sünnet’e uymak, Müslümanca ve Müslüman orijinalitesi içinde yaşamanın yegâne yoludur.</p>
<p>Burada bir tespit yapmamız gerekmektedir. Hz. Pey­gamberin İlâhî iradenin temsilcisi sıfatıyla ortaya koyduğu uygulamaları kabullenip onları paylaşmakla “ Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanın, yani Allah’ın emir ve yasakla­rıyla, sizin için seçtiği değerlerle şekillenip yaşayın.”(13) tavsi­yesine uyulmuş olacaktır. Hz. Peygamberin işlevsel konumu ve varlığı ile bireysel ve toplumsal olarak inananlara sağladı­ğı en köklü, yaygın ve saygın fayda ve orijinalite işte budur.</p>
<p><strong>Peygamberlerin Temel İşlevi</strong></p>
<p>Şah Veliyyullah ed Dihlevî’nin (1176/1762) tesbitiyle söyleyecek olursak peygamberlerin ortak uğraşı alanları ikidir:</p>
<p><strong>a</strong>. Nefsin terbiyesi/bireyin eğitimi<br />
<strong>b</strong>. Toplumun/ümmetin yönetimi</p>
<p>Bütün peygamberler diğer konularla bu iki nokta ile ilgileri ölçüsünde meşgul olmuşlardır.(14)</p>
<p>Öyle sanıyorum ki Şah Veliyyullah’ın bu tespiti, fa­ziletli toplumun ve hatta medeniyet kavramının içeriğini açıklayıcı niteliktedir. Zira nefsin terbiyesi, bireysel eğiti mi; toplumun yönetimi de toplumsal gelişmeyi ifâde et­mektedir.</p>
<p>Genelde peygamberlerin, özelde sevgili Peygamberi­miz Hz. Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve seüerriı n amacı ve hedefi, Allah’ın dinini, hayatlarında canlandıra­cak müminler yetiştirmektir. Sahâbe kıvamı bu seviyenin delilidir. Peygamber Efendimiz bu seviyenin doruk noktasını&#8221;Sizin en değerlileriniz, görüldüklerinde Allah teâlânın hatırlandığı kimselerdir”(15) diye tanımlamıştır. “Görüldüğünde Allah’ın hatırlandığı adam” ya da “Allah’ı hatırlatan adam”olmak, herhalde in­sanoğlu için pek büyük bir şereftir. Sahâbîler dışında böyle birinin tespitine, büyük âlim Zehebî’nin (748/1374) Siyeru a&#8217;lamın-nübelâ adlı eserinde rastladım. Onu da size ak­tarmak istiyorum: Kâle Ebû Avâne: Raeytü Muhamme- de’bne’s-Şirine fi’s-sûki; femâ reâhu ehadün illâ zekeral- lahe = Ebû Avâne dedi ki: “Muhammed b. Sîrîn’i (v. 110) çarşıda gördüm. Öyle zannediyorum ki onu her gören kişi Allah’ı hatırlar.”(16)</p>
<p>Peygamber Efendimiz, bireysel planda ve nihâî an­lamda işlevsel olarak “görüldüklerinde Allah’ın hatırlan­dığı müminler”yetiştirmeyi hedeflemiştir. Zira o, ashâbına &#8221;en iyileriniz en hayırlılarınız&#8221; diye böyle bir olgunluğu/kemali işaret buyurmuştur.(17)</p>
<p>“Aramızdan, bizim sıkıntıya düşmemiz kendisine ağır gelen, bize düşkün, müminlere karşı pek şefkatli ve merhametli” olduğu(18)Rabbimiz tarafından bildirilen Peygamber aleyhisselâm&#8217;ın söz konusu bej ini, geliştirmek istediği medenî/ideal Müslüman birey tipinin nihai/ en üst düzev anlatımıdır.</p>
<p>Toplumsal anlamda Hz. Peygamberin “müttakîler”- den oluşan sosyal yapılan hedeflemiş olduğu açıktır. Zira “Bizi mütrakiler topluluğuna önder yap.”(19) âyeti ve duası bu hedefi ortaya kovmaktadır. Zaten “Allah katında en değerli olanlar da en müttakî, Allah saygısı en yüksek olan kimselerdir. ”(20)</p>
<p>İslam tarihi perspektifinden meseleye baktığımız zaman Hz. Peygamber’in, Dârul-erkâm’da bireylerin inanç eğitimini Kur an öğretim ve eğitimi ile Mescid’de ve Suf- fe&#8217;de ise toplum ve topluma önderlik yapacak lider kadrosu eğitimini, Kur’ân öğretimi ve Sünnet pratiği ile kurumsal düzeyde gerçekleştirmiş olduğunu görürüz.<br />
Efendimizin eğitimi İslâmî değerler eğitiminin özgün halini ifâde eder. İslâm medeniyeti de kendine has değerle­riyle gelişmiş ve şekillenmiş özgün bir medeniyettir. Başka ümmetlere benzememek esası, başkalarının değerlerine öykünmemek disiplinidir. Kendi özelliklerini yaşama ve koruma bu disiplinle sağlanır. Şimdilerde “yükselen Batı değerleri” diye kökeni, oluşumu ve hedefi, bizim medeniyetimizin değerleriyle uyuşmayan bir anlayışa, toplum bünye­mizin tüm kapılarım gümrüksüz/denetimsiz açmak eğilimi­ni bu açıdan tasvip etmenin ve hoş görmenin imkânı yoktur. Aksi halde “müstemleke eğitim ve öğretimine” millîlik kılıfı geçirmek gibi bir garabeti ve kendi değerlerimizin ortadan kalkmasını onaylamış olmak gibi toplumsal bir cinnet ve ci­nayeti paylaşmış oluruz ki bu da tek kelime ile felâkettir.</p>
<p><strong>Sünnet’e Uymak</strong></p>
<p>Ümmet sosyal bir yapı olduğuna göre onu Yüce Yaratıcının iradesi istikâmetinde şekillendiren Hz. Peygamber sallallahu aleyhi vesellemin sözleri, fiilleri/davranışları ve onayları/takrirleri yani Sünnet’idir. Bir başka ifâde ile söylersek Ümmet-i Muhammed, Sünnet-i Muhammed ile inşa edilmiş sosyal bir gerçekliktir. O halde en temel so­rumluluk, Sünnetin gerek ferdî gerekse toplum hayatından hiçbir gerekçe ile dışlanmamasıdır.</p>
<p>Aişe radıyallahu anha der ki:</p>
<p>Nebî sallallahu aleyhi ve sellem bir şey yaptı ve onun yapılmasına ruhsat/izin verdi. Fakat bir grup Müslüman onu işlemekten (hoşlanmadı ve) uzak durdu. Onların bu halleri Nebî sallallahu aleyhi ve sellemt ulaştı. Bunun üzeri­ne Allah’a hamd ettikten sonra şöyle buyurdu:</p>
<p>“Bazılarına ne oluyor ki, benim bizzat işlediğim (ve yapılmasına ruhsat verdiğim) bir şeyi işlemekten (hoşlan­mıyor ve) çekiniyorlar. Allah’a yemin ederim ki ben Allah’ı onlardan daha iyi bilir ve Allah’a karşı onlardan çok daha fazla haşyet duyarım.”(21)</p>
<p>Dün olduğu gibi bugün de kimileri Hz. Peygamberi dışlayıp âdeta peygamber olmaya kalkışırken, kimileri de âdeta Hz. Peygamberden de ileride Müslümanlık arayışla­rı içine girmekte, çarpık davranışlar sergilemektedir. Oysa Müslümanların, hem en önemli vazifesi hem de en tabii hakkı olan kulluk görevlerini yerine getirebilmeleri Pey­gamber örneğine uygun davranmalarına bağlıdır. Bilindi­ği gibi ümmetin dini ve dünyayı değerlendirmede tek ve gerçek önderi Hz. Peygamberdir.Efendimiz bu hadis-i şeriflerinde, kendisine rağmen ve kendisinden daha ileri dindarlık düşünce ve uygulama­larına kesin olarak karşı çıkmış bulunmaktadır.</p>
<p>Ulemamız, bu hadis-i şerifi değerlendirirken “Şâriîn ruhsat verdiği bir şeyden kaçınmak büyük günahlardandır. Zira bunda kendi nefsini Peygamberden daha muttaki görme yanlışı vardır. Kendisini Peygamberden daha muttaki görme hiç kuşkusuz tam bir ilhad ve küfürdür.’’ diye kanaat belirtmektedir.(22)</p>
<p>O halde ne dindarlık ne de tembellik gerekçesiyle Sünnet dışına taşmak hakkına ümmet fertlerinden hiç ama hiç kimse sahip değildir.</p>
<p>Son zamanlarda “ben vahyin dinini anlatmaya çalışı­yorum rivayetlerin dinini değil” diye Sünnet-i Seniyye’nin /bilgi ve belgeleri olan hadis-i şerifleri bir kenara koyma teşebbüsünü inatla sürdürmeye çalışan kimileri, “Dinin Kurucusundan gelen rivâyete önem vermeyip onunla amel etmeyi terk etmek” cinayetini işlediklerini ve dinin tahrifi­ne âlet olduklarını bilmelidirler. “Erike hadisi”ni bu uya­rısına gerekçe yapan Şah Veliyyullah, “Dini/İslâmı rivayet dini haline getirdiler. ” diye hadisçilere ve Sünnet verilerine toptan cephe almaya kalkışan, “Kur’ân Müslümanlığı” vur­gusuyla bu anlamsız tavırlarını savunduklarını sanan kimi kalem ve ağızlara, yapmaya çalıştıklarının gerçek yüzünü ve anlamını yani “dini tahrif” yoluna girdiklerini -tam bir isabetle- ihtar etmiş bulunmaktadır.</p>
<p>Güneş doğduktan sonra namaz kılmaya kalkışan biri, Etbaut-tâbiin neslinin ileri gelenlerinden Süfyân b. Uyeyne (v. 198) tarafından uyarılınca “Allah&#8217;ın beni namaz kıldığım için cezalandıracağını mı söylemek istiyorsun?&#8217;diye yanlışını savunmaya çalışmıştır. Süfyân b. Uyeyne de bu haddini bilmez kişiye, “Allah, seni namaz kıldığın için değil, Sünnet’e uymadığın için cezalandırır!” cevabını vermiştir.(23)</p>
<p>Öte yandan Hz. Peygambere rol biçmeye kalkmamak da Sünnete uymanın bir başka gereğidir. Bazen, “Bunu Peygamber söylemiş olamaz. Eğer o söylemişse de ben bunu kabul etmem.” veya “eğer Peygamber bugün yaşasay­dı şöyle davranır, böyle yapardı.” gibi cahilce ya da ukalaca sözler sarf edilir. Hz. Peygamberi kendi akıl ve anlayışıyla sınırlamaya kalkmak, en hafif deyimiyle haddini bilmemek olur.</p>
<p>Unutulmamalıdır ki Hz. Peygamber, konumu gereği bizim mevcut şartlarımızda anlamakta zorlandığımız ya da bize ters gelebilecek bir beyanda bulunmuş olabilir. Onu he­men reddetmek hakkına sahip değiliz. Onun yapıp ettikleri ve beyanları bize güvenilir bir yolla ulaştıktan sonra, bizim ukalalık etmemize gerek yoktur. Çünkü dünya bizim çevre­mizden, Müslümanlar da bizden ibaret değildir.</p>
<p>Günümüzün bir başka acı gerçeği de yaşayan değil tartışan Müslüman olma eğilimidir. Oysa din, sadece iman değil, ameldir de. İmam el-Evzâî’nin (v. 157) şu tespiti fevkalâde dikkat çekicidir:</p>
<p>“Allah, bir topluluğa şer murat ederse onlara tartışma (cedel) kapısını açar ve onları amelden alıkoyar.”(24)</p>
<p>Yaşanmayan, hayata intikal etmeyen, vicdanlara hap­sedilmiş, tartışmalarla ana çizgisinden saptırılmış bir din ve iman iddiasının pratik hiçbir faydası görülemez. Çün­kü o sadece bir iddiadır. Burada bir kez daha vurgulayalım ki, iddia ile dindarlık olmaz. Dindarlık ve dine saygı, dinî olanı, dinden olanı tartışmakla değil, yaşamakla ve kullan­makla ispat edilebilir. (İ’zazü’ş -şer ‘ bi’s’ti mâli’l-meşru)’’<br />
<strong>Din Kardeşliğini Öncelemek:</strong></p>
<p>Sünnet’e uymanın tabiî bir göstergesi din kardeşliği­ni öncelemektir. Peygamber Efendimiz, Hz. Ebû Bekir ile aralarında olan sevgi ve muhabbetten söz ederken din kar­deşliği konusuna çok derinlikli ve anlamlı bir vurgulamada bulunmuştur:</p>
<p>“Eğer kendime özel bir dost edinecek olsaydım hiç şüphesiz Ebû Bekir’i seçerdim. Fakat o benim din kar- deşim ve arkadaşımdır.”(25) Bir rivâyette ise “Lâkin Islâm kardeşliği daha üstün ve önceliklidir.” buyurmuştur.(26)</p>
<p>Hadiste “arkadaşım ve din kardeşim” değil de “din kardeşim ve arkadaşım” buyrulmuş olması yani bu iki ni­teliğin sıralaması dikkat çekicidir.(27)Önemli ve genel olan nitelik din kardeşliği önce, özel olan “arkadaşlık” ise sonra zikredilmiştir.(28)</p>
<p>Mebârikul-ezhâr Şerhu Meşârakıl-envâr müellifi İbn Melek (v. 821) hadisin yorumunda çok farklı ve köklü bir noktaya dikkat çekmektedir: “Resûlullah’ın Halîl/dost edinmesi kendi fiili ile olur; İslâm kardeşliği ise Allah’ı» fiili ile gerçekleşir. Dolayısıyla Peygamber için Allah’ın seçtiği şey, onun kendisi için bizzat seçtiğinden elbette daha üstün ve önceliklidir.”(29)</p>
<p>Peygamber Efendimizin beyânının ve Ibn Melekin bu yorumundaki derinliğin gerçekten farkına varıldığı gün, din kardeşliğinin her türlü özel bağdan öncelikli olduğu anlaşılacak, saflar daha sıkı tutulacak, içte ve dışta, özel bağlar hatırına duygusal ve davranışsal bozukluk ve aşırılıklara iltifat edilmeyecektir. Böylece de din kardeşliği çerçevesinde geliştirilen ilgiler, ilişkiler,tercihler, söylemler ve hizmetler öncelenmiş olacaktır.</p>
<p>Millî şâirimiz merhum Mehmed Akif’in ifâdesiyle söyleyecek olursak;“Emr-i bi’l-ma’nıf imiş ihvân-ı İslâm’ın işi;Nehy edermiş bir fenalık görse kardeş kardeşi!”(30)</p>
<p>Eğer bu çerçevede kalınıp din kardeşliğinin öncelenmesi başarılırsa yine merhum Akif’in büyük bir acı ile dile getirdiği “Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar olmaktan ve böylesi kahredici olaylara tanıklık etmekten belki bir ölçüde kurtulma imkânı buluruz.</p>
<p>Günümüze yönelik olarak, ihvân-ı Islâm çerçevesinin bir gereği olarak -temenni niteliğinde- şöyle bir tespiti sizlerle paylaşmama lütfen müsaade buyurunuz:</p>
<p>Dini grup ve cemaatlerimizin birbirlerinin düşünce faaliyetlerini paylaşan bir yaklaşım sergilemeleri elbette büyük bir olgunluk ve memnuniyet vesilesi olacaktır diye düşünüyorum. Şimdilerde her cemaatin değişik düzeylerde medya organlarına sahip olduklarını biliyoruz. En azından birbirlerinin mesaj ve faaliyetlerini bu imkânlardan yarar­lanarak kendi bağlılarıyla paylaşmaları ‘‘Sünnete uyma bilinci” bakımından pek anlamlı ve çok olumlu örnek bir davranış olur.</p>
<p>Ayrıca dikkat çeken bir tavır da ne yazık ki bu dinî grup ve cemaatlerin Diyanet ve mahalli müftülüklerce gerçekleştirilen kültürel faaliyetlere pek rağbet etmedik­leri, hatta vakit namazlarını bile kendi cami veya mescidlerinde kılmaya ağırlık verdikleridir. Bu tavrın temelinde kendi gruplarını öteki gruplardan üstün ve faziletli görme eğilimi varsa onlara “= Belki de on­lar kendilerinden daha hayırlıdır.”(31) âyetini hatırlatmak gerekecektir.</p>
<p>Kendisi ihtiyâç içindeyken din kardeşinin ihtiyâcını görmeyi tercih etme (“îsar”) ilkesi ve uygulaması, bunun devamı olarak ümmetin geçmiş nesilleri (Sebekûna bi’l-i- man) hakkında dua etmek, geçmiş ümmet nesilleri ara­sında cereyan eden acı olaylarda, bugün için hiçbir faydası olmayan kimin haklı kimin haksız olduğu tartışmalarına iltifat etmemek de Sünnete uyma görevimizin din kar­deşliğini öncelemek boyutu ve sorumluluğunun bir başka gereğidir.<br />
<strong>Dini Önemsemek</strong></p>
<p>Sünnete uymak, pek tabii olarak dini yani İslâm’, önemsemeyi de gerektirir. Hz. Peygamberin en derin ve nitelikli hassasiyeti din-i Mübin-i Islâm üzerineydi. Onun hiçbir gerekçe ile ve hiçbir şeyle gölgelenmesine razı değildi.</p>
<p>“Allah katında makbul din, Islâm’dır. Kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonradır ki aralarındaki kıskanç­lık yüzünden ayrılığa düştüler. Allah’ın âyetlerini inkâr edenler bilmelidirler ki Allah, hesabı çok çabuk görür.”(32)</p>
<p>“Kim, Islâm’dan başka bir din ararsa bilsin ki kendi­sinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, âhirette hüsrana/ziyana uğrayanlardan olacaktır.”(33) âyet-i kerime­leri Hz. Peygamber’in getirip tebliğ ettiği, Sünnetiyle nasıl yaşanacağını evrensel çapta gösterdiği İslâm dininin ciddi­ye alınması gerektiğini çok açık şekilde ortaya koymaktadır.</p>
<p><strong>İslâm&#8217;ı Önemsemek</strong></p>
<p>Islâm’ı önemsemek, İslam’ı Sünnet’teki yorumuyla olabildiğince yaşamaya çalışmaktır.</p>
<p>İslâm’ı bütünüyle benimsemektir.</p>
<p>İslâmî olanın peşinde olmaktır.</p>
<p>İslâm’a asla alternatif tanımamaktır.</p>
<p>Her konuda Islâm hizmetine gönülden talip olmaktır.</p>
<p>İslâm pratiğine, istismara yönelmeden takvâ ve ihsan duygusuyla sahip çıkmaktır.<br />
Dinî görevleri ciddiyet ve samimiyetle yerine getir­mektir. Din pratiğine karşı çıkmamaktır.</p>
<p>Yeryüzünü İslâm’a açma, insanlığı İslâm hidâyetiyle mutlu kılma fikir ve niyetine sahip olup bunun her kade­medeki eylemine destek vermektir.</p>
<p>Şeâir-i dinden olan değerlere ve uygulamalara öncelikle sahip çıkmaktır.</p>
<p><strong>Ümmetin Dertleriyle ilgilenmek</strong></p>
<p>Sünnetle uymanın bir başka göstergesi de Müslümanlara karşı duyarlı davranmak, onların meseleleriyle ilgilenmektir.</p>
<p>Hz. Peygamberin ümmetinin yani tüm Müslümanla­rın (ümmet-i icâbet) dertleriyle, sonra da bütün insanların (ümmet-i dâvet) meseleleriyle meşgul olmak gerekmek­tedir. Zira &#8221;Müslümanların dertleriyle ilgilenmeyen onlardan değildir.” buyrulmuştur.(34)</p>
<p>Nüman İbni Beşir radıyallahu anhden rivâyet edil­diğine göre Resûlullah sallallâhu aleyhi ve selîem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Birbirlerini sevmekte, birbirlerine acımakta ve birbirlerini korumakta müminler, tek bir vücud gibidirler. Vücudun herhangi bir organı rahatsız olursa öteki organların bütünü bu yüzden uykusuzluk ve derin bir rahatsızlık duyar.”(35)</p>
<p>O halde Sünnete uyan Müslüman olmanın bir gereğide bütün Müslümanları kucaklayan bir gönül duyarlığına,duygu zenginliğine ve uygulamasına sahip olmaktır.</p>
<p><strong>Peygamberlerin iki Sünnet’i </strong></p>
<p>Sünnete uymanın bir başka göstergesi bütün peygamberlerin ortak iki Sünnetine önem vermektir.</p>
<p><strong>a</strong>.inananlardan yana tavır almak<br />
<strong>b</strong>.Muvahhid/inançlı nesiller yetiştirmek</p>
<p>Bu iki konuyu isterseniz sosyal boyutu toplumu kapsayıcı iki Sünnet diye de düşünebiliriz. Hem mevcut toplumun ıslahı hem de gelecek nesillerin ve toplumların ıslahı bu iki Sünnet e bağlı kalmakla mümkündür.Hz. Nuhun yüce kitabımız Kur’ân-ı Kerîmde nakledilen şu sözleri peygamberlerin inananlardan yana tavır aldıklarını yansıtmaktadır:</p>
<p>“Ey milletim! Allah’ın emirlerini bildirmeye karşılık sizden herhangi bir mal istemiyorum. Benim mükafatım ancak Allah’a aittir. Ben iman edenleri kovacak değilim çünkü onlar Rablerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi ca­hil bir topluluk olarak görüyorum. Ey milletim! Ben onları kovarsam beni Allah’ın azabından kim korur? Düşünmü­yor musunuz? Ben size ‘Allah’ın hâzineleri benim yanım- dadır.’ demiyorum, gaybı da bilmem. ‘Ben bir meleğim.’ de demiyorum. Sizin gözlerinizin hor gördüğü kimseler için, ‘Allah onlara asla bir hayır vermeyecektir.’ diyemem. Onların kalplerinde olanı, Allah daha iyi bilir. Onları kov­duğum takdirde ben gerçekten zalimlerden olurum!”(35)</p>
<p>Şuara sûresinin 114. âyetinde de yine Hz. Nuhun ben­zer bir beyanını okumaktayız: “Ben müminleri yanımdan kovamam.”</p>
<p>Bu konu ile ilgili olarak Peygamber Efendimize de şu talimat verilmiştir :</p>
<p>&#8220;Sabah-akşam Rablerine, O&#8217;nun hoşnutluğunu di­leyerek dua/ibadet edenlerle birlikte ol, bunda sebat et! Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan ayırma! Kalbini bizi anmaktan gafil kıldığımız, kötü ar­zularına esir olmuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme!” [Kehf sûresi (18), 28]<br />
Müminlere karşı alçak gönül­lü ol!”(36)</p>
<p>Sana tabı olan mü’minlere merhamet kanatlarını indir.”(37)</p>
<p>&#8220;Kafirlere karşı şiddetli ve metin, kendi aralarında yu­muşak ve rahim”(38) olma tavrını güne taşımak, &#8220;müminle­re mütevazı, kâfirlere sert ve izzetli”(39) nitelik sergilemek ümmet kavramının bize yüklediği sorumluluk olarak gün­demimizdedir.</p>
<p><strong>İnançlı Nesiller Yetiştirmek</strong></p>
<p>Allah katında büyük suç sayıldığını özel bir başlık altında incelediğimiz Saddün an sebilillah(40) Allah yolun­dan insanları (Allah&#8217;ın kullarını, Müslümanları) alıkoyma girişimlerini önlemek için bütün peygamberlerin ve do­layısıyla Peygamber Efendimiz’in de seçtiği yol, engelle­yicilerin toptan helâkini istemek değil onların soyundan muvahhid/inançlı bir nesil yaratmasını Allah&#8217;tan dilemek ve bu uğurda sabırla çalışmak ve gerektiğinde hicreti göze olmuştur.Olay çok dikkat çekicidir:</p>
<p>Allah kendisinden razı olsun Aişe validemiz, bir keresinde Resûlullah <em>sallallahu aleyhi ve selleme,</em></p>
<p>-Uhud savaşından daha fazla sıkıntıya düştüğünüz bir gününüz oldu mu? diye sormuş Resûlullah <em>sallallahu aleyhi ve sellem</em> de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8211; &#8221; Ey Aişe Hayatımda Kureyş&#8217;in sebep olduğu sayısız zorluklarla karşılaştım. Fakat Akabe günü karşılaştığım durum hepsinden zordu. Kureyş&#8217;ten gördüğüm baskı üzerine Taife gitmiş, korunmamı İbnü Abdi Yalil&#8217;e teklif etmiştim. O buna yanaşmadı. Ben de elemli, kederli, nereye gideceğimi ne yapacağımı bilemez bir halde Mekke&#8217;ye dönüyordum. Karn-ı sealıb denilen yere gelince, başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bir bulutun beni gölgelendirdiğini gördüm. Dikkatlice baktığımda bulutun içinde Cebrail&#8217;in bulunduğunu fark ettim. Cebrail bana,</p>
<p>&#8211; Ey Muhammed! Allah, milletinin senin hakkında söylediklerini duydu. Seni korumaktan kaçındıklarını gördü. O, sana şu dağlar meleğini gönderdi. Onlar hakkında ne yapılmasını dilersen, emret&#8221; dedi Bunun üzerine dağlar meleği, seslenip selam verdi ve sonra,</p>
<p>&#8211; Ey Muhammed! Cebrail doğru söyledi. Ne emredersen, yerine getirmeye hazırım. Eğer şu iki yalçın dağın (Ebu Kubeys ve Kayakan) Mekkeliler üzerine çökerek birbirine kavuşmasını (ve müşrikleri topluca mahvetmesini) istersen (onu da) emret (yerine getireyim), dedi</p>
<p>Bunun üzerine şöyle dedim.</p>
<p>-&#8221; Hayır<strong>,</strong> (aslında onlar bunu hak etmiş olmalarına rağmen )<strong> </strong>ben, Allah&#8217;ın, o müşriklerin soyundan, hiç bir şeyi ortak koşmayıp yalnızca Allah&#8217;a kulluk edecek nesiller yaratmasını dilerim&#8221;”(41)</p>
<p>Peygamber Efendimizin “Kıyâmet kopuyorken de olsa elinde bir hurma fidanı bulunan onu dikmeye firsat bulursa hemen dikiversin.” tavsiyesi de en olumsuz şartlar­da dahi olumlu işler yapmaktan geri durmamak gerektiğini ortaya koymaktadır. Çünkü hizmetin görülmesi, neticesin­den önemlidir. Kıyâmet şartlarında da olsa fidan dikmeyi, (öteki anlamlarının yanında) çocuk/nesil yetiştirmek diye değerlendirenler pek haklı gözükmektedirler.</p>
<p>Özetle, Müslümanların çağlar üstü ıslah projesi, Allah elçilerinin inananlardan yana tavır alma ve inançlı nesiller yetiştirmeden oluşan bu iki ortak Sünnetleriyle ortaya konulmuştur. Bundan sonra da böyle olacaktır.</p>
<p>O halde dindar bir birey ve ümmet olmanın güne ve geleceğe yönelik olarak bize yüklediği en ciddî ve köklü sorumluluk, işte bu iki Sünnet’e imkânlar ölçüsünde sahip çıkmaktır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Hz. Peygambere ittiba ve Sünnet’e uymak, biz Müslümanlar için hem vazgeçilemez iki görev hem de Efendi­mizin, biz ümmeti üzerindeki iki hakkıdır. Günü ve geleceği İslâmlaştırmanın yolu ve hedefe ulaştıracak metodu budur. Şartlar ne olursa olsun, imkânlar ölçüsünde ve fakat ısrarla bu yolda yürümeye devam edilmesi gerekmektedir. “Dinde olanı yaşamak” demek olan gerçek dindarlık ve Sünnete ittiba baştan beri paylaşmaya çalıştığımız esasları izlemekle mümkün olacaktır..</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- Rûm sûresi (30), 41</p>
<p>(2)- Safahat, t.461 (“Bir Gece” Şiiri)</p>
<p>(3)-Kur’an-ı Kerim’in bildirdiğine göre,risalet müessesi yani peygamberlik,bir rahmet kurumudur.’’Herşeyi kuşatan ilahi rahmet22in tam bir tecellisi olan risalet kurumunun kıyamete dek temsilcisi sevgili Peygamberimizdir.Hz.peygamber’in temiz hayatı,rahmet-i ilahiyenin merhamet-i Muhammediyye olarak tecellisi demektir.Nitekim bir ayet-i kerimede Hz.Peygamber’deki şefkat ve merhametin kaynağı rahmet-i ilahiye olarak gösterilmektedir:’’O vakit Allah’tan bir rahmet ile onlara yumuşak davrandın.Şayet sen kaba,katı yürekli olsaydın hiç süphesiz,etrafından dağılıp giderlerdi.’’(Al-i İmran(3),159)</p>
<p>(5) Bk. Al-i lmrân (3), 31</p>
<p>(6)- Fussılet (41), 33</p>
<p>(7)- Al-i İmran (3), 164</p>
<p>(8) el-Araf (7), 158</p>
<p>(9)el-Ahzab (33), 6</p>
<p>(10) Bk. Kadı İyâz, eş-Şifâ-i Şerif (Tercüme, s. 55)</p>
<p>(11) el-Ahzâb (33), 21</p>
<p>(12) 1.Dinî ciddiye almamak/umursamazlık</p>
<p>2.Dinin kurucusundan gelen rivâyete önem vermeyip onunla amel etmeyi terk etmek</p>
<p>3.Batıl tevillere sürükleyen kötü amaçlar</p>
<p>4.Ulemanın halka uyması</p>
<p>5.Aşırılık (Teammuk)</p>
<p>6.Zorlaştırma /Teşeddüt</p>
<p>7.ıstihsan</p>
<p>8.Delilsiz İcma’</p>
<p>9.Gayr-i masum kişilerin taklidi</p>
<p>10.Dinlerin birbirine karıştırılması</p>
<p>(13)-el-Abderi,el-Medhal,1,293</p>
<p>(14) Hüccetullahi&#8217;l-bâligay 1,253 (Tercümesi, 1,322-323, İstanbul, 1994)</p>
<p>(15)Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 409; İbn Mâce, Zühd 4 16</p>
<p>(16)Siyer, III, 610</p>
<p>(17)-Bk. Ahmed b. Hanbel, Müsned, VI, 409; İbn Mâce, Zühd 4</p>
<p>(18)- et-tevbe (9), 128</p>
<p>(19)-Furkân (25), 74</p>
<p>(20)-Bk el-Hucurat (49), 13</p>
<p>(21)-Buharı, i’tisam, 5; Edeb 72; Müslim, fedâil 128; Ahmed b. Hanbel Müsned, VI, 45,181</p>
<p>(22)- bk Ayni, Umdetul-kârî, XXV, 39</p>
<p>(23)- Dârimi, Mukaddime 39</p>
<p>(24)- Zehebi, Siyer, VII, 121<br />
(*)Konuya ait geniş bilgi için bk. Çakan,Dindarlık, s. 40, İst.2015 (İFAV Yayınları)</p>
<p>(25)-Tecrid Tercemesi, IX, 331</p>
<p>(26)- Tecrid Tercemesi, IX, 331</p>
<p>(27)- Buhâri, Fedâilu’l-ashâb 5 ;Müslim, Fedâilü’s-sahâbe, 3</p>
<p>(28)-Her ne kadar, mâna ile rivâyet edilmiş olma ihtimalinden dolayı hadis metinlerindeki takdim tehirlere hüküm bina edilemeyeceği bir genel kural ise de burada, hadisin tüm rivayetlerinde sıra aynı olduğundan Hareketle Hz. Peygamberin sıralamasına dikkat edildiği varsayılarak böyle bir inceliğe ve dolaylı mesaja işaret etme ihtiyâcı duyulmuştur.</p>
<p>(29)- Ali el-Kârî, Mirkât, X, 370</p>
<p>(30)- Safahat, s. 196 (İst. 1987 baskısı)</p>
<p>(31)- Bk. el-Hucurât (49), 11</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>(32)-Âl-i İmrân (3), 19<br />
(33)- Âl-i İmrân (3), 85</p>
<p>(33)-et-Taberani,el-Mü’cemu’l-evsat,VII,270.Ayrıca bk.el-Beyhaki,Şuab’ül-iman,VII,361</p>
<p>(34)-Buhâri, Edeb 27; Müslim, Birr 66; Ahmed b. Hanbel, IV, 270</p>
<p>(36)el-Hicr (15), 88</p>
<p>(37)-eş-Şuara (26), 215<br />
(38)- el-Feth (48), 29<br />
(39)-el-Maide (5), 54 • J<br />
(40)- Konuyla ilgili âyetler için bk. M. F. Abdulbâki, el-Mu &#8216;cem ü &#8211; mufehres H elfâzı l-Kur&#8217;ânı-Kerîm, s. 403</p>
<p>(41)-Buharı, Bed ul-halk 7; Müslim, Cihâd 11</p>
<p>* İ. L. Çakan, Hadis-Sünnet Üzerine tartışmalar ve değerlendirmeler, s.139-163</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/">Hz. Peygambere îttiba ve Sünnete Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hz-peygambere-ittiba-ve-sunnete-uymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnet&#8217;e Uymak (İttibau&#8217;us Sunne)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 07 Jan 2016 13:02:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Asr-ı Saadet’te Yaşama Şansı ve Sorumluluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Hz.Peygambere Rol Biçme Eğilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet - Cennet Benzerliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Bilincinin Gereği]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Rehberliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabenin Sünnet’e Uyma Hassasiyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10060</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İmam el-Evzâînin (u. 157) sahâbe neslinin karakterini ve bir ölçüde de ayrıcalığını oluşturan özelliklere yönelik beşli tesbitinin İkincisi ‘Sünnet’e uymak’tır. Burada, asli İfadesiyle &#8220;ittihâü’s sünne&#8221; özelliği ve güzelliği üzerinde bazı tespitlerde bulunmak istiyoruz. Genel anlamda sahâbe nesli, dünyada sünnet, âhirette cennet ehli olarak dikkat çekmektedir. Çünkü sahâbîler,Hz. Peygamberin önderliğinde onun sohbet/bilgilendirme ve yönlendirmesiyle yetişmiş, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/">Sünnet’e Uymak (İttibau’us Sunne)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/her_hadis_sunnet_her_sunnet_hadis_midir_h1871/" rel="attachment wp-att-10061"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10061" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/her_hadis_sunnet_her_sunnet_hadis_midir_h1871.jpg" alt="Sünnet'e Uymak (İttibau'us Sunne)" width="555" height="288" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/her_hadis_sunnet_her_sunnet_hadis_midir_h1871.jpg 555w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/01/her_hadis_sunnet_her_sunnet_hadis_midir_h1871-300x156.jpg 300w" sizes="(max-width: 555px) 100vw, 555px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam el-Evzâînin (u. 157) sahâbe neslinin karakterini ve bir ölçüde de ayrıcalığını oluşturan özelliklere yönelik beşli tesbitinin İkincisi ‘Sünnet’e uymak’tır. Burada, asli İfadesiyle &#8220;ittihâü’s sünne&#8221; özelliği ve güzelliği üzerinde bazı tespitlerde bulunmak istiyoruz.</p>
<p>Genel anlamda sahâbe nesli, dünyada sünnet, âhirette cennet ehli olarak dikkat çekmektedir. Çünkü sahâbîler,Hz. Peygamberin önderliğinde onun sohbet/bilgilendirme ve yönlendirmesiyle yetişmiş, kıvâmını bulmuş ilk müslümanlardır. Özellikle büyük sahâbîler, şirki, Câhiliyye’yi yaşamış, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ile de İslâm’ı tanımış ve yaşamışlardır. Durum bu olunca onlar için pek tabiî olarak yegâne ölçü ve örnek “içlerinden biri” olan [Bk, et-Tevbe(9), 127] Hz. Peygamber’di. Onlar, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem hayatta iken nasıl ondan başka örnek ve rehber tanımıyorlar idiyse, refik-i alaya yükselişinden sonra da onun ya­şayışı, gidişâtı demek olan sünnet-i seniyyesinden başka bir hayat ölçüsü ve örneği tanımamışlardır. Hep onunla, onun yolunda ol­maya çalışmış ve böyle bir anlayış ve yaşayışı kendilerinden son­rakilere fiilî vasiyyet ve sahâbe sünneti olarak bırakmışlardır. Yani “sahâbe sünneti” denilince ilk olarak akla, “sünnete uyma dikkati, titizliği ve uygulaması” gelmelidir. Bir başka ifade ile, sahabe sün­neti, öncelik ve özellikle Hz. Peygamberin yaşayışının, vazgeçilmez hayat ölçüsü olarak sahâbîler tarafından mümkün olduğunca ay­nen yaşanmış olması demektir.</p>
<p>Müslümanca yaşamayı -ki bunun anlamı Islâm’ın sosyalleş­mesi demektir- Hz. Peygamber örneğinde görmüş, onunla birlikte onun yorumuyla dinî kimlik ve kişiliğini bulmuş olan sahâbe nesli,Sünneti yaşayarak yaşatmak ve sonrakilere böylece aktarmak bakımından, müslüman nesiller içinde gerçekten yegânedir. Çünkü onlar Sünnet’e, tartışmasız İslâm’ı yaşama yöntemi ve olmazsa olmaz nitelikli cihad olarak bakıyorlar ve bu anlayışla yaşıyorlardı Gençlik yıllarını sahâbîlerle birlikte geçirme bahtiyarlığına ermiş olan İmam Evzâî’ye ait bu noktadaki tespit, -diğer özelliklerle birlikte-, işte bu gerçeği dikkatlerimize sunan fevkalâde önemli tarihî bir şâhitliktır.</p>
<p><strong>Sünnetin Rehberliği</strong></p>
<p>Ümmet, peygamberlerin beşerî plandaki sorumluluk ve önder­lik çerçevesinin adıdır. Hz. Peygamber için bu çerçeve, ümmet-i da’vet ve ümmet-i icabet olarak tüm dünyalıları içine almaktadır. Sünnet de işte bu sorumluluk çerçevesine göre Hz. Peygamber’in Kur’an/İslâm yorumudur.</p>
<p>Ümmet-i icâbetin sosyolojik bir vâkıa olarak gerçekleşmesin­de yani bir İslâm toplumunun ve medeniyetinin oluşmasında Hz. Peygamber’in rehberliği ne ölçüde gerekli, etkili ve vazgeçilmez ise, ümmet yapısının devamında da onun uygulamaları/sünneti -pren­sip ve pratik olarak- aynı ölçüde gerekli ve vazgeçilmez bir önderlik ve rehberlik konumuna sahiptir. Sahâbîlerin hayatı, bu gerçeğin canlı şâhididir, Onlar günlük işlerinden, devletlerarası ilişkilerine varıncaya kadar pratik hayatın her safhasında vazgeçilmez örnek ve rehber olarak Hz. Peygamber’in sünnet-i seniyyesini almış ve ona uymaya çalışmışlardır. Dolayısıyla bu ilk İslâm nesli sahâbîlerin yetişmesi, anlayışları ve yaşayışlarında kalite ve denetim unsuru hep sünnet olagelmiştir. Onların Sünnet’e uyma özelliklerini kısaca “Her yönüyle bütün bir hayatı Sünnet’e göre değerlendirirlerdi” diye özetlemek mümkündür.(bk.A. Uraler, Sahâbe Uygulaması Olarak Sünnete Bağlılık, s. 153-297) Biz burada, günümüze de ışık tutma­sı açısından bir iki nokta üzerinde durmakla yetineceğiz.</p>
<p><strong>Değişmez Ölçüleri Sünnetti</strong></p>
<p>Bilinen bir gerçektir ki sahâbîler, İslâm ile ilgili hemen herşeyi ilk kez duyan ve ilk kez yaşayan, İslâm yapılanmasına kuruluş aşamasında şahid olan ve katkıda bulunan nesildir. Buna rağmen onlardan hiç biri “Biz Kur’ân-ı Kerîm’in nüzulüne şahit olduk, onu en doğru biz anlarız, ondan anladığımız da dinin ta kendisidir” gibi bir anlayış ve iddiayı asla ileri sürmemiştir. “Hz. Peygamber za­manında böyle bir şeyin söylenmesi düşünülemezdi’ denilebilir. Tarihen sabittir ki onlar Hz. Peygamberin vefatından sonra da asla böyle bir söylemde bulunmamışlardır. Çünkü onların bilgilenme ve Kur an’ı/Islâm’ı algılama ve anlama odağı hep Hz. Peygamber, onun açıklamaları ve yaşayışı (Sünnet) olagelmiştir. Bu sebeple de onlar, her konuda her zaman Sünnet’i ölçü bilmiş ve Sünnetteki yorumu aramışlardır.</p>
<p>Onlar için Sünnet en tartışmasız pratik delil ve örnekti. Bir çok soruya “Hz. Peygamber şöyle buyurdu veya şöyle yaptı, yapardı&#8221; diye cevap vermeleri, hem kendileri hem de tüm müslümanlar için Sünnetin, tartışılmaz, itiraz edilemez bağlayıcı bir delil olduğu an­layışından kaynaklanıyor ve meseleleri çözmede onların öncelikli yöntemi yani “sahabe sünneti” anlamına geliyordu.</p>
<p>Bugün, Hz. Peygambere âidiyetinde şüphe bulunmayan bir beyân (hadis) veya uygulama bile, bir kısmımızı o delil istikame­tinde harekete sevk edemiyorsa, demek ki, Sünnet’e ittiba/uyma konusundaki tembelliğin asıl sebebi, delillerin sıhhatine yöne­lik bilimsel şüpheler değildir. Bu olsa olsa, sadece bir bahanedir. Unutulmamalıdır ki din, “kabul” olduğu kadar aynı zamanda “amel” (pratik)dir de. Sahâbîlerin erişilmez üstünlüklerinin önde gelen bir yönü onların uygulayıcı (amelî) olmalarıdır. Bizzat Hz. Peygamberin zaman zaman “Bende sizin için bir örnek yok mu?&#8221; uyarıları, sahâbîlerdeki söz konusu amelîliğin ve pratik ölçü olarak Sünnet’in benimsenmesinin başlıca âmillerinden biridir. Halkımı­zın ifadesiyle söyleyecek olursak, “Allah’ını seven, Peygamber’e uymakla” görevliydi, görevlidir. Nitekim âyet-i kerîmede de bu gö­rev çok açık şekilde ilan edilmiş bulunmaktadır: “De ki; Eğer siz Allah ) seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın..”(Al-i İmran,31)</p>
<p>Sahâbîlerin birbirlerini eğitmede, değerlendirmede ve denet­lemede Sünnet’i dikkate aldıkları görülmektedir. Tartışmaları hep Sünnet’i ortaya koymaya yönelik olmuştur. Mesela Ahmed b. Hanbel’in Müsned&#8217;inden(1,252) öğrendiğimize göre Abdullah İbn Abbas (r.a.) ile Urve b. Zübeyr (r.a.) arasında hac aylarında umre yapılıp yapılamayacağı konusunda şöyle bir konuşma geçmiştir:</p>
<p>İbn Abbas;</p>
<p>-Hac aylarında umre yapılabilir.</p>
<p>Urve,</p>
<p>-Ebû Bekir ve Ömer bunu yasakladı.</p>
<p>İbn Abbas;</p>
<p>-Resûlullah hac aylarında umre yapmıştır.</p>
<p>Urve;</p>
<p>-Ebu Bekir ve Ömer, Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;e uy­makta senden ileri ve Resulullah’ı senden daha iyi bilen kimselerdir.”</p>
<p>Burada ve benzeri olaylarda dikkat çeken nokta, ihtilaf halinde Hz. Peygamber’e yakınlığı ile bilinen sahâbîlerin tavır ve tercihleri­nin, “sünnet’e uyma” prensip ve özelliğinin bir gereği sayılmasıdır. İlk kaynağın ve ona en yakın olan kaynakların çözümde esas alın­ması yöntemi, çok modern ve isabetli metodik/usûlî bir yaklaşımdır.</p>
<p><strong>Sünnet Bilincinin Gereği</strong></p>
<p>Diğer taraftan “Kur’an ile denetim” anlamına gelen örnekler-hayret edilecek derecede- sınırlıdır. Bu durum, sahâbîlerin Kur’ân bilgilerinin azlığından değil, onlardaki Peygamber uygulamalarının güncelliği ve en doğru yorum olduğu bilgi ve bilincinin sonucudur. Çünkü Kur’ân’ı tebliğ eden de hayatıyla onu canlandıran da Hz. Peygamberdir. Şu olay, bu bilincin ilgi çekici bir boyutunu sergilemektedir.</p>
<p>Büyük şahabı Ebû Eyyüb el-Ensarî hazretleri radıye anhü &#8216;l-Bârî Mısır da bulunduğu sırada bir gün, vâli Ukbe b. Âmir radıyallahu anh akşam namazını biraz geç kıldırdı. Bunun üzerine Ebû Eyyüb;</p>
<p>-Bu ne haldir ey Ukbe? dedi. O;</p>
<p>-(Devlet işleriyle) meşguldüm, diye cevap verdi.</p>
<p>Bu defa Ebû Eyyüb;</p>
<p>-Senin bu hareketini, insanların, “Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem’den böyle görmüştür.’ diye değerlendirmelerinden kor­kuyorum. Halbuki Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ‘Akşam namazım yıldızların gökte göründüğü zamana ertelemedikleri sü­rece ümmetim hayr -bir rivâyette sünnet, bir başkasında fıtrat, bir diğerinde İslâm- üzere devam eder’ buyurmuştur, dedi.(Ahmed b. Hanbel, Musned, V, 417)</p>
<p>Bu olayda açıkça görüldüğü gibi, sahâbîlerin sünnete bağlılı­ğında, herhangi bir gerekçe ile sünnet dışına kaymalarının, halk tarafından “Hz. Peygamber den böyle görmüştür diye sünnet in öyle olduğu sanılacağı kuşkusu da etkili bir unsur olmuştur. Bu ise, işin ümmet boyutunun dikkate alınması ve derin bir sorumluluk bilinci demektir.</p>
<p>Hz. Peygamber’in yaşayışını yakinen gören ve bilen sahâbîlerin, Sünnete uymanın başlı başına kurtuluş (necat) demek olduğunda en küçük bir tereddütleri yoktu. Bu sebeple de Sünnet’e ait verile­rin gerçekliğini anlamak ve ona uymak için başkaca herhangi bir olay veya delile ihtiyaç duymuyorlar, ellerinden geldiğince Sünnet’i yaşamaya ve yaşatmaya çalışıyorlardı. Bu onların gerçekten ayrı­calıkları anlamında başlıca özelliklerindendi.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Bir Sahâbînin Çağları Kucaklayan Uyarısı</strong><strong>&#8211;</strong><strong>“Resûlullah’ın Sünneti Size Yetmiyor Mu?” </strong></p>
<p>Buhârî’deki rivayetlerden (Muhsar 1-2) anlaşıldığı Haccac’ın Abdullah Ibnuz-Zübeyr radıyallah anhümâ ile savaşmak üzere Mekke’yi kuşattığı yıl, umre ve hac yapmak isteyenen ibn Ömer’e oğulları böylesi bir ortamda buna imkan verilmeyeceğini ileri sürerek boşuna yorulmamasını söylemişlerdir. Bunun üzerine,Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in uygulamalarına son derece bağlı olan Abdullah İbn Ömer radıyallahu anhümâ, Hudeybiye antlaşmasının yapıldığı sene. Hz. Peygamber’in de böyle bir durumla karşılaştığını ve onun o olaydaki uygulamalarını hatırlatarak,mani olunursa kendisinin de aynı şekilde davranacağını söylemiş ve sözlerine “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti size yetmiyor mu? (Eleyse hasbüküm sünnete Resûlullah)”cümlesiyle başlamış, daha sonra da böylesi durumda kalan kişinin ne yapacağını anlatmıştır.</p>
<p>Böyle bir uyarıyı söz konusu etmemize kurbanla ilgili tartışma­lar vesile olmuştur. Hatırlanacağı üzere 2004 yılı Kurban Bayramı öncesinde Kurban’ın hükmünün sünnet mi vacip mi olduğundan başlayan ve resmî plandaki Avrupa Birliği’ne girme girişimlerine de göndermeler yapılarak Kurban Bayramının ve kesiminin kaldırılmasına kadar uzanan görüş ve tartışmalara tanıklık etme bahtsızlı­ğını yaşadık. Hatta bu tartışmaların, kurbanlıkların satışını olumsuz etkilediği şikayetlerini televiyonlardan izledik. Tedbir alma adına kurban kesmenin nerede ise suç işlemek anlamına geldiği izleni­mini veren kısıtlamaların getirilmeye çalışıldığını gördük. Derisine resmen talip olunan kurbanın, -inananların inanma ve inançları­nı ifade/yaşama özgürlüğü dikkate alınmadan- ibadet ve gelenek olarak devamını olumsuz yönde etkileyecek söylem ve eylemleri izleme zorunda bırakıldık.</p>
<p>Bu karmaşık, hiçbir pratik faydası olmayan ve yozlaştırıcı or­tam içerisinde din ve ilim adamlarının -iyi niyetle de olsa- başlatıp sürdürdüğü kurban kesmek sünnet mi vacip mi tartışması, sünnet,vacib v.b. terimlerin, hukuki zeminleri ve başlangıçta mevcut olmadıkları ve ilk dönemdeki anlamları da yeterince açıklan­ılan, konuya ait uygulamayı sarsan bir havaya sokuldu ve ülkede genel bir rahatsızlık oluşturdu.</p>
<p>Bu ortamda tartışma dışı kalan, red ve inkar edilemeyen yegâne nokta, Hz. Peygamber in Veda Haccı’ndan önceki yıllarda kurban kestiği gerçeği oldu. Yani bir hadiste ifade buyurulduğu gibi baba­mız Hz. İbrahim’in uygulaması/sünneti olan kurbanın, Peygamber Efendimiz tarafından da fiilen uygulanıp sürdürüldüğü tarihî gerçe­ğini kimse görmezden gelemedi. Nitekim Muhammed b. Sîrîn’den (v. 110/728) nakledildiğine göre kendisi, Abdullah İbn Ömer (v. 73/692) radıyallahu anhümâyya;</p>
<p>‘-Kurban kesmek vacip (farz”) midir? (Evâcibetün hiye)” diye sormuştur., O da;</p>
<p>“-Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, ona uyarak müslümanlar da kestiler ve uygulama/sünnet böylece yerleşti” diye cevap vermiştir (İbn Mâce, Edâhî 2).</p>
<p>Hadisin Tirmizî’deki rivayetinde (Edâhî 9) nakledildiğine göre, ismi verilmeyen kişi, İbn Ömer’e;</p>
<p>“Kurban kesmek vacip midir?” diye sormuş o da;</p>
<p>“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve müslümanlar kurban kesti.’’ cevabını vermiştir.</p>
<p>Soran kişi aldığı cevaptan tatmin olmamış ve sorusunu ikinci defa yöneltmiştir. Bu kez İbn Ömer;</p>
<p>“-Senin anlayışın kıt mı (eta’kılu)? (Ben sana) Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ve müslümanlar kurban kesti! (diyorum)” diye cevabını vurgulu bir şekilde tekrarlamıştır.</p>
<p>İbn Ömer radıyallahu anhümâ&#8217;nın soruya “evet” veya “hayır’’demeyip “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem kurban kesti, müslümanlar da kestiler! cevabında ısrar etmesi, bir işi Hz. Peygamber’in yapmış olmasının çok önemli ve yeterli olduğuna; müslümanların o işi yapmış olmalarının ise, o fiilin Hz. Peygamber’e özel olmadığına, dolayısıyla ümmeti de bağladığına dikkat çekmek içindir. Gerçek durum bu olunca, fıkhî açıdan veri­lecek hükmün ve kullanılacak terimin pek de ağırlığı kalmamakta ve büyük sahâbî Abdullah İbn Ömer’in başlıktaki çağları kucakla­yan uyarı ve sorusu bütün haşmet ve vurgusuyla gündeme otur­maktadır: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’in sünneti /uygulaması size yetmiyor mu?”</p>
<p><strong>Sahabenin Sünnet’e Uyma Hassasiyeti</strong></p>
<p>Yukarıda, “Sünnete Uymak” konusunu işlerken “sahabe sün­neti” kavramının asıl anlamının “sünnete uymak” demek olduğu­nu vurgulamıştık. İnancımız odur ki, sahâbîlerin sünnet anlayışı ve uygulaması hangi açıdan ve hangi kapsamda tetkik edilirse edil­sin, aslında ulaşılacak ortak nokta/sonuç budur. Yani onlar hangi düşünce grubundan ve nasıl bir yaklaşıma sahip olurlarsa olsun­lar, değişmeyen amaçları ve özenmeye değer hassasiyetleri pey­gamber uygulamasını (Sünnet’i) aramak ve ona uygun hareket etmek, kısaca söylersek, sünnete uymaktır. Bu sebeple de İmam el-Evzâî’nin vurguladığı sahabe kıvâmının göstergeleri arasındaki “sünnete uymak” özelliği, özünde “sahabe sünneti” kavramını da tanımlamış olmaktadır.</p>
<p><strong>Hz.Peygambere Rol Biçme Eğilimi</strong></p>
<p>Eski ABD başkanlarından Clinton, Cidde Forumu’nda yaptığı bir konuşmada, “Eğer Muhammed’in yaşadığı dönemde otomobil olsaydı hanımına otomobil kullandırır ve hatta oto endüstrisini kurar ve başına da eşini geçirirdi” demişti.</p>
<p>Suudî Arabistan’da sürücülük yapmaları yasak olan kadınların orada bulunan temsilcilerince alkışlandığı bildirilen bu sözler, medya tarafından takdirle afişe edildi. Bir anlamda siyasî nezaket kurallarına da aykırı olan ve Suudîlere hakâret içeren bu sözün, altında yatan mantığı ve yansıttığı yaklaşımı irdeleyen -bir iki istis­na dışında- pek kimse olmadı. Bu istisnâî değerlendirmelerden bi­rinde rahmetli Mehmed Zahit Kotku hocaefendiye atfen “Allah ve peygamber adına hüküm vermeye kalkmanın müslüman edebine uygun olmadığı, bu noktaya dikkat etmek gerektiği” belirtildi.</p>
<p>Bize göre de aslında, Allah Teâlâ ve Resûlü adına görüş beyan etme, özellikle Hz. Peygamber için “böyle derdi”, “şöyle yapardı” veya “böyle bir söz söylemezdi” gibi ona sınır çizme, rol biçme, ya da hâşâ ne söyleyip ne söylemeyeceğini asırlar gerisinden öğret­meye kalkışma cür’eti (edepsizliği mi demek lazımdı yoksa) üze­rinde durmak ve böylece bir yöntem değerlendirmesi yapmak ge­rekmektedir. Çünkü böylesi bir yaklaşım işin aslını bilmeyenlerin, karşılaştıkları kendi his ve heveslerine (onlar akıl ve mantık diyebi­lirler) uymayan herhangi bir âyet veya hadis için bu âyet olamaz, bunu peygamber söylemez” gibi cahilce lakırdı etmesiyle paralel­lik arzetmekte ve aynı tavrı yansıtmaktadır. Hz. Peygamber’e rol biçme cümlelerinin kimden geldiği, olumlu veya olumsuz anlam taşıması, asıl eğilimi ve ortaya konan cür’eti, vehâmeti ve vebâli ortadan kaldırmaz.</p>
<p>Ne kadar acıdır ki, bu tür eğilimi, kimi bilim adamlarının, hatta bazı hadisçilerin çalışmalarında bile görmekteyiz.</p>
<p>Oysa bize düşen Hz. Peygamber’i kişisel kavrayışımızla ve günümüzün anlayışıyla yargılama anlamına gelecek söylem ve yak­laşımdan uzak durup onun uygulamalarına/sünnetine elden geldi­ğince uymaya çalışmaktır. Böyle bir davranış, Islâm’ı yaşamakta “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem&#8217;in uygulaması/sünneti bize yeter” demek olduğu kadar, sahâbe kıvâmında müslümanlık kali­tesine ulaşabilmek için de büyük önem taşımaktadır.</p>
<p><strong>Asr-ı Saadet’te Yaşama Şansı ve Sorumluluğu</strong></p>
<p>Öncelikle ve özellikle sahâbe nesli için dindarlık kıvâmının temel göstergesi, sünneti yaşamakta gösterilen dikkat, ısrar, tereddütsüz tavırdır. Bu gerçek, asr-ı saadette yaşamış olan sahâbîler için tarihi bir özellik olduğu gibi tüm müslüman birey ve toplumlar için de kıvam ölçüsü olarak aynen geçerlidir.</p>
<p>Bir başka ifade ile iyiliğin, olgunluğun ve kalitenin ölçüsü, tüm zamanlarda Islâm&#8217;ı Sünnet&#8217;e göre yaşayabilme oranıdır. Birile­rinin “iyi”, “aferin” “maşallah” demesi değil, Sünnet’e ne kadar uyum sağlanabildiği önemlidir. Zira en kaliteli ve üstün dinî hayat, Hz. Peygamber’in nezih yaşayıştır. Ona benzeme oranı da iyilik ve kıvâm derecesini gösterir. İnsanlar ve dünya bunu anlasa da anlamasa da bu böyledir. Bu sebeple sahâbe kıuâmı, Sünnet-I seniyyeyi, asr-ı saadet şartlarında kendi günlük hayatlarında Hz. Peygamber&#8217;in örnekliği, önderliği ve yönlendiriciliği ile en üst seviyede yaşama gayretlerinin mutlu sonucudur.</p>
<p><strong>Sorumlulukta Farklılık</strong></p>
<p>Temel ve genel gerçek bu olmakla beraber bazı rivâyetlerde, .şartlar sebebiyle- İslâmî yaşama oranlarında zamanla bazı değiş­melerin olacağına, neticenin de buna bağlı olarak değerlendirilece­ğine işaret edilmiştir.</p>
<p>Tirmizî’nin “garib” nitelemesiyle kaydettiği bir rivâyette “Siz öyle bir dönemde yaşıyorsunuz ki sizden biri emrolunduklarının onda birini terkederse helak olur. Sonra öyle bir devir gelecek ki o gün yaşayanlardan emrolunduğunun onda birini yerine getiren kurtulur&#8217;’(Tirmizi,Fiten,79) buyurulmuştur.</p>
<p>Ebû Zer radıyallahu anh’den nakledilen rivâyette ise;</p>
<p>“Siz, bilenleri çok, konuşanları az bir dönemde yaşıyor­sunuz. Bu ortamda kim bildiklerinin onda birini terkeder­se, sapar (veya helak olur). Bilenleri az, konuşanları çok bir zaman gelecektir. O ortamda bildiğinin onda birini ya­şayan kurtulur” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 155)buyurulmaktadır.</p>
<p>Bu iki rivayetin birbirini desteklediği açıktır. Rivâyetlerde sos­yal gerçek ve şartlara göre dini yaşama oranlarının değişebileceği, nimet-külfet dengesinin ve zaruret kavramının zamana göre takdir edileceği müştereken ortaya konulmaktadır. Tümü elde edileme­yenin tümden terkedilmemesi gerektiğine, sorumluluğun şartlara bağlı olarak değerlendirileceğine dikkat çekildiği de anlaşılmakta­dır. Zira bilinen bir gerçektir ki Islâm’da güç yetirilemeyecek bir so­rumluluk (teklîf-i mâ lâ yutak) söz konusu değildir. Nitekim geçmişte bilginler bu rivayetlerin karamsarlığa ve umutsuzluğa düşmemek gerektiğini vurguladığını, gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda ağırlaşan şartlarda ayakta kalabilme teşviki içerdiğini söylemişler­dir. Mesela Münâvî’nin kaydettiğine göre İmam Gazalî hadisi şöyle yorumlamıştır: “Hadisin ikinci kısmındaki öyle bir devir gelecek ki o gün yaşayanlardan emrolunduğunun onda birini yeri­ne getiren kurtulur müjdesi olmasaydı, olumsuz amellerimize bakarak bizlerin ye’s ve ümitsizliğe kapılmamız kaçınılmaz olurdu.. Oysa şimdi biz, Rabbimizden bize, kendisine yakışır şekilde mua­mele etmesini, fazl ve keremiyle kötü amellerimizi örtüp gizleme­sini dileriz.(Münavi,Feyzul Kadir,2,556)</p>
<p><strong>Ortam-Sorumluluk İlişkisi</strong></p>
<p>Sahâbe dönemi gibi emniyetin ve izzet-i İslâm’ın tam olduğu bir dönemde emir ve nehiylerin terk ve ihmali, tamamen kişisel kusurlardan ileri gelir ki bu helake götürücü bir durumdur. Ancak İslâm’ın ve müslümanların zayıf düştüğü, zulmün ve fışkın yaygın­laştığı, İslâm’a hizmet ve yardım edenlerin azaldığı devir ve ortam­larda müslümanlar güç yetiremedikleri için bazı emirleri işleyeme- diklerinden dolayı mazur sayılırlar. Dolayısayla da yükümlüleklerini ne ölçüde yerine getirebilirlerse, -şartların olumsuzluğu sebebiyle- o ölçüden daha fazla mükafât görürler. Bazen tek bir amel veya eylem, bütünüyle İslâm’ı temsil etmeye yetebilir. O amel ve eylemi yerine getiren de dini bütünüyle yaşamış gibi hem topluma mesaj vermiş hem de Allah katında değer kazanmış olur. Nitekim sevgili Peygamberimiz bir başka hadis-i şeriflerinde “Ümmetimin boz­guna uğradığı dönemde terkedilmiş bir sünnetimi yaşayan ve yaşatan (yüz) şehit sevabı kazanır” (Münzirî, et-Terğîb ve’t-terhîb, 1,41)buyurmak suretiyle bu gerçeği açıkça ortaya koymuşlardır.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında yukarıdaki hadîs-i şerifler, zor şartlarda inananlar için ümit ışığı, teselli kaynağı ve hizmet teşviki anlamı taşımaktadır. “Kıyamet şartlarında bile fidan dikme” tavsiyesi,(Ahmed b. Hanbel, Müsned, 111, 184, 191) anlamdaki teşvikin en uc naktasını oluşturmakta ve müslümana &#8216;sen yapabildiğin kadar hizmeti yapmaya bak, yaşayabildiğin ölçüde inançlarını yaşamaya çalış” mesajını vermektedir.</p>
<p><strong>Amel Önemli</strong></p>
<p>Her iki rivayeti birden değerlendirdiğimiz zaman, bilen ve tartı­şan değil, bilen ve yaşayan olmanın tüm zamanlarda kurtuluş se­bebi olduğu anlaşılmaktadır. Bu sebeple son zamanlarda giderek yaygınlaşan Islâm’a ait her ilke ve uygulamayı tartışan toplum olma eğilimi, sonuçta yaşanabilecekleri de ihmale götüreceği için ciddi bir tehlikeyi gündeme getirmektedir. Üstelik bu tartışmalar, büyük çoğunluğu itibariyle bilimsel amaçlı ve kendi zemininde bilimsel usul ve yöntemlerle de yapılmamaktadır. Ya sistemin kabulleri ve kutsalları adına ve hatırına ya da dünya egemenlerine şirin gö­rünmek ve belli odaklara selam vermek adına, ilgisiz ortamlarda, konuya kendi boyutlan çerçevesinde vâkıf olmayan sunucu ya da programcılar yönetiminde medyada gerçekleştirilmektedir.</p>
<p>Bu tür girişimler belki tartışma programlarına reyting, tartışma­cılara yalancı ve geçici bir şöhret sağlıyor olabilir. Ancak bilginin yaşanması, din pratiğinin derinlik ve yaygınlık kazanması yani sosyal bilinçlenme ve düzelme adına hiçbir getiri sağlamamakta, sadece saf zihinlerde kafa karışıklığı üretmekte ve çoğu pratik/amel kaçkını kişilerde yalancı teselliler oluşturmaktadır. Pek tabiî olarak uzun vadede bu işin aktörleri de ciddi bir saygınlık/itibar kaybına uğramaktan kurtulamamaktadır. Sözünü ettiğimiz bu gelişmenin oldukça göze batan örneklerini geçtiğimiz son birkaç yıl içinde top­lum olarak yaşamış bulunmaktayız. İlgili ilgisiz hemen her konuya maydonoz olan kimi ünvanlı kişileri şimdilerde acı tebessümlerle hatırlıyoruz.</p>
<p>Böylesine kafa karışıklığının, gönül kirliliğinin, niyet anarşisinin kısır çekişmelerin ve pratik/amel kaçkınlığının arttığı dönem ve tamlarda, yapmakla emronulanların onda birini ya da doğru bildiklerinin onda birini yaşayanlar, önce bu sosyal kaostan, anlamsız ve faydasız tartışma ortamından kendilerini kurtarırlar sonra da bilgisiyle ve inancıyla amel etmenin, sağlam bir duruşa sahip olmanın ve topluma verilmesi gerekli mesajı sunmuş olmanın mânevi karşılığını alır, kurtulurlar.</p>
<p>O halde mesele, her şey yerindeyken görevi/ameli ihmal etme-nin bedeli ne ölçüde bir mahrumiyet ve hatta felaket ise; bozuk ve  olumsuz ortamlarda, onda bir oranında bile olsa, inanç ve bilgisini yaşayan pratik/amelî müslüman olmanın değeri de o nispette bü­yük olup kurtuluşa götürücüdür.</p>
<p><strong>Sünnet &#8211; Cennet Benzerliği</strong></p>
<p>Islâm’ın ve Kur’an’ın en güzel yorumu ve yaşanma biçimi de­mek olan Sünnet-i Seniyye’ye, Hz. Peygamber in yaşayışına ne öl­çüde amel olarak sahip çıkılabilirse, kurtuluşa o ölçüde yaklaşılmış olacaktır. Bozulan tüm yaşantı alanlarının ve paylaşılan tüm boz­gunların düzeltilmesi, müslümanlar için sünneti yaşama, onu kişi­sel ve toplumsal gündeme taşıma titizlik ve gayretine bağlıdır. Zira unutulmamalıdır ki, “dünyada Sünnet’e uyan, âhîrette Cennet’e giren kurtulur. ” Yani Islâm pratiği demek olan sünnet, bir anlamda dünyadakilerin cennetidir.</p>
<p>Sahâbîlerin bu konudaki hassasiyetleri, asr-ı saadette yaşama şans ve bilincinin sorumluluğuna sahip çıkmış olmaları, sünnet pratiği açısından bütün ümmete örnek teşkil edecek bir kıvâm/ olgunluk belgesidir. Zira onlar dinlerini tartışan değil, anlayan ve yaşayan kimselerdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Lütfi Çakan-Sahabe Kıvamı</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/">Sünnet’e Uymak (İttibau’us Sunne)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnete-uymak-ittibauus-sunne/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resulullah&#8217;ın Sünneti Hakkındadır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunneti-hakkindadir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunneti-hakkindadir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jul 2015 23:05:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ahad Haber]]></category>
		<category><![CDATA[Hadislerin Kuran'a Arzı]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran Ve Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Acac el Hatib]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet ile Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet ve Toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8725</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; &#160; 1-Bismillah dedikten sonra: Eğer âlemlerin Rabbi Al­lah Teâlâ: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Pey- gamber’e ve sizden olan ulu’l-emr’e (idarecilere) de ita­at edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Al­lah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu(n çözü­münü) Allah’a ve Resûlüne havale edin…” (Nisa, 59) ve eğer Allah Teâlâ: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunneti-hakkindadir/">Resulullah’ın Sünneti Hakkındadır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/savsp3-300x2251.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8726" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/savsp3-300x2251.jpg" alt="Resulullah'ın Sünneti Hakkındadır" width="369" height="277" /></a></strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1-Bismillah dedikten sonra: Eğer âlemlerin Rabbi Al­lah Teâlâ: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Pey- gamber’e ve sizden olan ulu’l-emr’e (idarecilere) de ita­at edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz -Al­lah’a ve ahirete gerçekten inanıyorsanız- onu(n çözü­münü) Allah’a ve Resûlüne havale edin…” (Nisa, 59) ve eğer Allah Teâlâ: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.” (Nahl, 44) ve eğer Allah Teâlâ: “Ha­yır, Rabbine andolsun ki aralannda çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hü­kümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam anlamıyla kabullenmedikçe iman etmiş ol­mazlar.” (Nisa, 65) buyuruyorsa bu, bizlerin Kur’ân-ı Kerim’i ancak ve ancak Sünnet yoluyla anlayabilece­ğimiz manasına gelir. Zira Kur’ân’da bir takım mücmel hükümler vardır ve bunları Sünnet beyan etmiştir.</p>
<p>Bu mesele son derece basit bir meseledir. Allah Teâlâ: “Namazı ikâme edin ve zekâtı verin…” buyuruyor. Acaba Kur’ân’m tamamında her namazın rekâtları ve na­sıl kılınacağı tafsilatlı bir şekilde var mıdır? Tabi ki yoktur. İşte Hz. Peygam­ber (s.a.v): “Benim na­maz kıldığımı gördüğü­nüz şekilde namazlarınızı kılın” diyorsa ve Allah da: “Andolsun ki Allah’ın Elçisinde sizin için (kendisine uyulacak) en güzel bir örnek vardır.” (Ahzâb, 21) bu­yuruyorsa, aklı başında bir insan, Müslüman bir kim­senin Hz. Peygamber (s.a.v)’i taklit etmeden ve O’nun Sünneti’ne tabi olmadan namazını doğru kıla­bileceğine hiçbir şekilde ihtimal vermez ve bunu imkân dâhilinde bir şey gibi görmez.</p>
<p>Kur’ân’ı Sünnet olmaksızın anlama konusu son dö­nemlerde bir takım İslam düşmanları tarafından or­taya atılmıştır ve belli bazı hedefleri vardır. Bu he­deflerin en başında da Müslümanları dinlerinden koparma amacı yer almaktadır. Zira ibadet etmenin yolunu, şer’î ahkâmı vs. bilmeyen bir insan dinini yaşayamaz. Farz-ı muhal, bir iki nesil sonra gelen ve Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’ni unutan insanlar dinlerini nasıl yaşayabilirler? Zekâtı nasıl öder, na­mazı nasıl kılarlar? Kur’ân’da zekât emrini gören bir insan onu nasıl ödeyeceğini bilmezse, o konudaki hüküm atıl kalır. Diğer örnekler de böyledir. Dolayı­sıyla Sünnet’e tabi olmak bir zorunluluktur. Kısacası bu naklî açıdan böyledir. Yani Kur’ân ve hadislerle gelen deliller bizlere Sünnet ile amel etmemizin va­cip olduğunu gösterir.</p>
<p>Bunun içindir ki Tabiûn’dan birine: “Bize Kur’ân’dan başka bir şeyle konuşmayın” denilince o: “Sizlere an­cak, Kur’ân’ı bizden çok daha iyi bilen birinden ko­nuşuyoruz”, yani Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözleriy- le/sünnetiyle konuşuyoruz şeklinde cevap vermiştir.</p>
<p>Buradan hareketle diyebiliriz ki bu iddia, belirli bir kesim için aldatıcı bir iddiadır. Şer’î ilimleri yeterince tahsil etmemiş bazı kim­seler ise, Hz. Peygamber (s.a.v)’e indirilen Kur’ân ayetlerinin, hükümlerin ikame edilmesinde ye­terli olduğu zehabına ka­pılabilir. Onlara diyece­ğimiz şudur: Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de, ken­disiyle evlenilmesi ha­ram olan bir takım in­sanlar zikretmiştir. Diğer bir kısım ise Sünnetle haram kılınmıştır. Kadının hala veya teyzesiyle yahut iki kız kardeşle aynı anda evlilik gibi… Acaba sadece Kur’ân ile hükmederiz denilse netice ne olur?</p>
<p>Bir diğer husus da, Sünnetle amel etmenin vakıa ve tarihî durum itibariyle bir zorunluluk olduğu gerçeği­dir. Şöyle ki; Sahabe ve ondan sonraki nesiller Sün- net’i muhafaza ve onunla amel noktasında son dere­ce titiz davranmışlardır. Bu emanete öyle bir şekilde sahip çıkmışlardır ki, bunun tarih içinde bir başka ör­neği yoktur. Onlardan hiç kimse kendi sözünü Hz. Peygamber (s.a.v)’in sözünün önüne asla geçilme­miştir.</p>
<p>Yine Mikdâm b. Ma’dîkerib (r.a) yoluyla nakledilen bir hadiste Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuş­tur-</p>
<p>“Dikkat edin bana Kur’ân ve onunla birlikte ben­zeri de verildi.” Peki, bu “benzeri” nedir? Âlimlerin de dediği gibi bu, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’dir. Hz. Peygamber (s.a.v) hayatta iken başvuru kaynağı kendisi, vefatından sonra ise O’nun Sünneti olmuş­tur. Duygusallıktan tamamen uzak bir şekilde diyebi­liriz ki, yeryüzündeki herhangi bir insan Allah’ın, Pey­gamberin hakemliğine başvurma konusundaki emri­ni gördüğünde bunun vefatından sonra O’nun Sün- neti’nin hakemliğine başvurmak olduğunu bilir. Nite­kim başta Sahabe olmak üzere Müslümanlann, Sün- net’e bu derece önem atfetmelerinin sebebi de Al­lah’ın şu ayetinde yer alan hükümdür: “Hayır, Rabbi- ne andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık husu­sunda seni hakem kılıp, sonra da verdiğin hükümden dolayı içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam anlamıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nisa, 65)</p>
<p>Hz. Ömer (r.a)’m, Hacer-i Esved’e bakarak: “Biliyo­rum ki sen bir taşsın, eğer Habibim (a.s.v)’ı seni öperken veya selamlarken görmeseydim, seni ne öper, ne de selamlardım” sözleri ve bu konudaki tav- n son derece manidardır. Yine malum olduğu üzere Resûlullah (s.a.v) fetih günü, müşriklere celâdet ve kuvvetlerini göstermeleri için Sahabeye ve yanında­kilere omuzlarını açmalarını (ızdıba) ve tavafta hızlı ve çalımlı yürümelerini (remel) emretmiştir. Islâm devleti güçlendiğinde Hz. Ömer, bu amelin illetinin son bulduğunu düşünmüş ve: “Bugün Allah, İslâm’ı hâkim ve güçlü kılmış, küfrü ve kâfirleri de bertaraf etmiş olduğuna göre remel yapmanın ve ızdıbanın ne faydası var? Ancak buna rağmen bizler, Resûlul­lah (s.a.v) döneminde yapmış olduğumuz şeylerden hiçbirini bırakmayız” demiştir. Buna benzer hayli ör­nek vardır.</p>
<p>Sahabe’nin, Tabiîn’in ve onlardan sonraki nesillerin Sünnet’e bağlılıkları konusu tartışılacak bir mesele değildir. Bana Sünnetle amel edilmeyeceğine dair aklî, naklî yahut da amelî tek bir delil gösterin. Böy­le bir şey yoktur! Aksi takdirde Hz. Peygamber (s.a.v)’in: “Dikkat edin bana Kur’ân ve onunla birlik­te benzeri de verildi” sözünün manası nedir? Bu ha­disin devamında yer alan bir bilgide Hz. Peygamber (s.a.v)’in Hayber günlerinde bir münadi gönderdiği ve: “Allah size mut’a nikâhı yapmayı ve ehli eşek eti­ni yemeyi haram kılmıştır” diye ilan ettirdiği ve bunu duyanların kaynamakta olan kazanları birer birer döktüğü belirtilmektedir. Onlar “bugün için kaynat­tıklarımızı yiyelim, bundan sonra yemeyiz” diyebilir­lerdi mesela. Ancak böyle yapmamış, tıpkı içkinin haramlığına dair ayet nazil olduğunda yaptıktan gibi, anında Resûlullah’ın emrine icabet edip kazanları dökmüşlerdir.</p>
<p>Aklî ve naklî bütün deliller kesin bir şekilde Sünnet’e ittiba edilmesi gerektiğini göstermektedir. Peki, öy­leyse Sünnet’e karşı bu itiraz niye? Bunun tek açıkla­ması, İslam düşmanlarının Kur’ân ile Sünneti birbi­rinden ayırma gayretleridir. Hedefte Kurân’ı da Tev­rat ve İncilin konumuna düşürme vardır. Tevrat ve İncil nasıl kiliselerde sadece “okunuyorsa” Kurân’ı da Müslümanlar arasında sadece okunan bir kitap hali­ne getirmek istemektedirler. Açık olmak gerekirse te­mel amaç budur.</p>
<p>Not etmekte tayda gördüğüm bir diğer husus da ken­dilerine “Cemaatul-Kuriân” veya “Kurâniyyûn” (Meal- ciler) diyen kimselerin bütün bir İslam âleminde ancak İngilizlerin İslam topraklarından çekilmesinden kısa bir süre sonra ortaya çıkmış olmalandır. Bunun da bir sö­mürge oyunu olduğu muhakkaktır. Amaç bellidir ve o da fitneyi başka bir şekilde devam ettirmektir.</p>
<p>2-Daha en başta şunu kaydedeyim ki bizler, Hz. Peygamber (s.a.v)’den rivayet edildiği kesin bir şekil­de sabit olmuş bütün rivayetlerle amel eder, sabit ol­mayanlarla ise amel etmeyiz.</p>
<p>Allah Teâlâ borçlar ve mallarla ilgili şahitlik kapsa­mında: “(Bu işleminizde) erkeklerinizden de iki şahid tutun; eğer iki erkek yoksa, şahidlerden rıza göstere­ceğiniz bir erkek ve biri unuttuğunda öbürü ona ha­tırlatacak iki kadın (da olur)” (Bakara, 282) buyuru­yor. Yani dindarlığı, emaneti ve zabtı konusunda gü­venilir olan kimselerin şahitliğidir bu (ve aynı durum hadis ravileri için de geçerlidir.)</p>
<p>Şimdi konumuzla ilgili bir-iki örnek verelim: Bazı âlimler Hz. Peygamber (s.a.v)’in “dağlamayı yasakla­dığını” ve: “Kendini dağlayan ve rukye yapan kimse (Allah’a) tevekkülde bulunmamıştır” buyurduğunu ri­vayet etmişlerdir. Acaba bu hadis, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Esa’d b. Zurare’yi dağladığını bildiren hadis­le çelişiri teşkil etmez mi? Acaba işin aslı böyle midir?</p>
<p>Şimdi yukarıdaki hadisin ne tür bir bağlamda dile ge­tirildiğini irdeleyelim. İnsanlar cahiliye döneminde, bir deveye özellikle mafsallarında oluşan ve bir nevi cildin zayıflaması ve cüzama benzeyen uyuz hastalığı bulaştığında, hastalığa yakalanan deve şifa bulur zannıyla hastalıklı deveyi değil de başka bir deveyi dağlanmışlardır.</p>
<p>Böyle bir şeyi akıl kabul eder mi? Sana “amcaoğlun hastanede, iyileşmesi için sema iğne vuralım” desem bu ne kadar mantıklı olur? Adama deli demezler mi? Bunu meşhur Arap şairi Zi’r-Rumme’nin, bir tartışma esnasında kendisini kınayan kimseye yönelttiği şu di­zeleri çok iyi bir şekilde yansıtmaktadır:</p>
<p>“Başkasının günahını üzerime yıkıp, onu bir kenarda bıraktın</p>
<p>Uyuz hastalığından titreyeni bırakıp, sağlamını dağla­yan gibi!”</p>
<p>(Rıhle’nin notu: İbn Kuteybe bu beytin en-Nâbiğa’ya ait olduğunu söyler.)</p>
<p>Bu tarihî bir vakıadır. İşte Hz. Peygamber (s.a.v)’in yasaklamış olduğu dağlama, bu nevi bir dağlamadır. Olaya böyle bakıldığı zaman ortada problem diye bir şey kalmaz. Esa’d b. Zurare’yi dağlaması ise tedavi amaçlı bir şeydir ve dağlamanın gerektiği bir nokta­da buna başvurulmuştur. Nitekim eski zamanlarda kan kaybı olduğu zaman dağlamaya başvurulduğu malûmdur. Bu da bir tedavi yöntemidir ve sebeplere başvurmayı gerektiren bir durumdur. Hz. Peygam­ber (s.a.v)’in şu hadisi de bunu göstermektedir: ‘Te­davi olun ey Allah’ın kullan! Allah verdiği bir derdin mutlaka devasını da vermiştir.” Binaenaleyh, ilacı yerli yerinde kullanmak ve gerektiği yerde tedaviye başvurmak hiçbir şekilde eleştirilecek bir durum de­ğildir. Bazıları bu iki hadise bakıp bir çelişki olduğu­nu düşünüyorlarsa bu onların hatasıdır.</p>
<p>Eskiden bazı kimseler, aklı, şeriatın önüne geçirmek veya aklı şeriat üzerine hakem kılmak istemiş ve bu tür şeyleri de malzeme olarak kullanmışlardır. Ancak bu konularda âlimlerin karşısında duramamış ve tu­tunamamışlardır.</p>
<p>Diğer hususla ilgili olarak; bir takım kimseler, ‘bilimsel bazı gelişmeler, bazı hadislerin sahih olmadığını te’yîd etmektedir. Bunun en bariz örneklerinden biri de Hz. Peygamber (s.a.v)’in, birinizin yemek veya su kabına sinek düşecek olursa, onu daldırsın ve sonra çıkarsın. Zira onun bir kanadında hastalık öbür kanadında ise şifa vardır, mealindeki hadisidir’, diyorlar. Şimdi birile­ri çıkıp bu söz makul değildir diyebilir, acaba işin aslı böyle midir? Bunun cevabını uzman bir Mısırlı doktor bakınız nasıl veriyor: Sahih olduğu kesin olan hadisle­rin şeriata (akla vs.) muhalif olması imkânsızdır. Her­hangi bir kimse, bir hadisin derecesini öğrenmedikçe ona ta’n etmemelidir. Böyle bir durumda öncelikle kendi aklına yönelmeli ve onu tenkide tabi tutmalıdır.</p>
<p>İnsanlar eskiden, bedendeki açık yaralan sineklerle tedavi etmişlerdir. Zira sinek, kanatlarında bir takım bakteriler ve anti bakteriler taşır. Nitekim bazı haşeratın, başka bazı haşerat ile mücadele ettiği zaman bir takım salgılar yaydığını ve böylece hasmını tama­men etkisiz hale getirdiğini görürüz. İşte sinek de (kanatlarında) bir takım zehirler ve panzehirler taşır.</p>
<p>Batılı insanlar da, eski zamanlarda sinek beslemiş ve bu tür yaralar sözkonusu olduğunda sinekleri kulla­narak tedavi yoluna gitmişlerdir. Nitekim sinekler böyle bir durumda yaranın üstüne konar, alması ge­rekeni aldıktan sonra bir takım salgılar bırakıp yarayı en kısa zamanda tedavi ederler.</p>
<p>Yine uzman doktorun söylediği şeylerden biri de pe­nisilin gibi bir takım panzehirler keşfedildiği zaman sineğe ihtiyacımızın kalmamış olduğudur. Bunun se­bebi sineğin, Hz. Peygamber (s.a.v)’in de belirtmiş olduğu o panzehiri taşımıyor olmasından değil, bila­kis yeni şeylerin keşfedilmiş ve artık buna ihtiyacın kalmamış olmasındandır.</p>
<p>Hadisin bizi davet ettiği şey sinek beslemek yahut il­la da bu yöntemi kullanmak değildir. Burada asıl söz­konusu edilmesi gereken, ortada Peygamberi bir mucizenin olduğu meselesidir.</p>
<p>Bu hadis özel bir durumla ilgilidir. Burada başka bir yemeği veya içeceği olmayan bir kimse mevzubahis edilmektedir. Yoksa içine sinek düşen su ya da ye­mek illa da yenilmelidir, dememektedir. İsteyen sine­ği daldırır ve sonrasında gönül, rahatlığıyla yiyeceğini yer ve içeceğim de içer. İsteyen de bunu yapmaz. Ki­min gönlü neye yatıyorsa onu yapar.</p>
<p>Bu açıklamaları yapan kimse kendi sahasında uzman bir cerrah doktordur ve daha önce de dediğimiz gibi, bu tür hadislerle karşılaşan kimse hadisleri eleştirme­den önce kendi aklını yoklamalıdır, demektedir.</p>
<p>Tarihsellik konusu; örneğin sakal-sarık gibi bir takım meselelerin örfî ve o dönem için geçerli olduğu, bu dönemde bizi bağlamadığı meselesiyle ilgili olarak şunları söyleyebilirim. Âlimlerimiz: “Hz. Peygamber (s.a.v)’in kavli hadisleri, O’nun fiillerine öncelenir” demişlerdir. Bu ise lafızların, fiillerden daha güçlü ol­ması dolayısıyladır. Yine sözkonusu edilen bazı fiiller Hz. Peygamber (s.a.v)!e has olabilir. Eğer Hz. Pey­gamber (s.a.v): “Sakallarınızı uzatın, bıyıklarınızı kı­saltın (ve böylelikle) Hıristiyanlara muhalefet edin” buyuruyorsa, bu, sakalın sünnet olduğu ve o emrin bir örf/adet yahut tarihî bir şeyle ilgili olmadığı anlama gelir Biz bir ümmetiz ve bizim bir asaletimiz “dir Kendi değerlerimiz vardır. Bu konudaki emir gayet açıktır ve buna benzer başka emirler de vardır. Konuştuğumuz şey bir emirdir, fiil değil. Ayrıca bu emir fiille de desteklenmiştir.</p>
<p>Geriye fiiller meselesi kalıyor. Bu konuyu en güzel şekilde işleyenlerin başında İmam eş-Şatıbî gelir. Biz­zat benim de bir kitabımda koyduğum başlıklardan biri “Hz. Peygamberin hangi amelleri ile amel edece­ğizedir. Öncelikle Hz. Peygamber (s.a.v)’in, kendisi­ne has olan bütün fiillerini farklı bir çerçevede ele al­mamız lazım. Örneğin Hz. Peygamber (s.a.v)’in sa­bah namazının sünnetini kıldıktan sonra sağ tarafı üzerine uzanıp dinlendiği rivayet edilmektedir. Bu ri­vayet Tirmizî’de yer almaktadır. Bunun yanısıra bir başka rivayet vardır ki: “Hz. Peygamber (s.a.v): “Kim sabah namazının sünnetini kılarsa sağ tarafına uza­nıp dinlensin” demiştir” şeklindedir. Bu ise fiil değil de söz kapmasmdadır. Hadis âlimleri, bu rivayet “il­let lidir, basit bir ifadeyle de sorunludur, demişlerdir. İşte hadis ilmi ile hadis âlimlerinin önemi burada or­taya çıkmaktadır.</p>
<p>Nitekim bu fiil Hz. Peygamber (s.a.v)’e has bir du­rumdur. İsteyen sabah namazının sünnetini kıldıktan sonra Hz. Peygamber (s.a.v)’e olan sevgisinden do­layı O’nun yaptığını yapar, isterse de bunu yapmaz.</p>
<p>Bu sebeple rivayete, isnadın medarına ve bir hadisin rivayet yollarına dikkatli bir şekilde eğilmemiz lazım­dır. Ta ki bu konuda bir yanlışlığa düşmeyelim.</p>
<p>Örneklik açısından sakal meselesine dönecek olur­sak, bu bir sünnettir. Hatta bazı Hanbeliler işi daha da ileri götürüp, sakalını kesen kimselerin fasık oldu­ğuna hükmetmişlerdir.</p>
<p>Şunu da söyleyeyim ki bu konuları konuşurken ya­hut bir şeyi savunurken ya da reddederken heva ve hevesimizden tamamen uzak olmalıyız.</p>
<p>Bu noktada istifade ederiz diye İbn Ömer (r.a)’ın ri­vayet ettiği şu hadisi zikretmek istiyorum ki, bu ha­diste Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Üç şey helak edicidir. Üç şey insanı kurtarıcıdır. Üç şey keffarettir. Üç şey de dereceleri yükselticidir. Helak edici olanlar: Kendisine boyun eğilen cimrilik, kendi­sine tabi olunan heva ve heves ve kişinin kendi gö­rüşünün beğenisine kapılmasıdır. Kurtarıcı olanlar: Öfke ve rıza hallerinde adalet, fakirlik ve zenginlik anında iktisat(ölçülü olmak)tır ve gizli-açık her halde Allah’a karşı haşyettir. Keffaret olanlar: Soğuk gün­lerde abdesti güzelce almak, mescitlere doğru çokça adım atmak ve bir namazdan sonra diğer namazı beklemektir/gözlemektir. Dereceleri yükseltici olan­lar: Selamı yaymak, yemek yedirmek ve insanlar uy­kuda iken gece namazına kalkmaktır.”</p>
<p>3.(Hadislerin Kur’ân’a arzı meselesiyle başlayacak olursak;) bu batıl bir iddiadır. Örneğin hadis diye nakledilen “Benden size bir hadis ulaştığında onu Al­lah’ın Kitabı’na arzedin, ona muvafık olanla amel edin, olmayanı ise fırlatıp atın” sözü hakkında başta Süfyan es-Sevrî, Yahya b. Ma’în ve Süfyan b. Uyey- ne olmak üzere İslam âlimleri, “Bu sözü İslam düş­manları uydurmuştur” demişlerdir. Hadislerin Kur’ân’a arzı meselesi, acaba Allah’ın: “Peygamber si­ze ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun; Allah’tan sakının, doğrusu Allah’ın ceza­landırması pek çetindir.” (Haşr, 7) kavliyle çelişmiyor mu? Birileri buna hayır diyebilir. Ben de bunun ma­hiyetini bana açıkla derim.</p>
<p>“Peygamber size ne verirse onu alın” ifadesi genel bir ifadedir. Yani “size Kur’ân kapsamında verdiklerini de, bunun haricindekileri de alın” anlamını içerir. Bu sebeple İmam eş-Şafiî (r.), er-Risâle adlı eserinde “Vahiy iki çeşittir; birincisi vahy-i metluv olup tilave­tiyle ibadet olunan vahiydir, yani Kur’ân’dır. İkincisi ise tilavetiyle ibadet olunmayan vahy-i gayr-i met- luv’dur ve o da Sünnettir. Hz. Peygamber (s.a.v)’in sünnet olarak ortaya koyduğu ve hükmü Kur’ân’da olmayan hususlar da bizzat Allah’ın hükmüyle sünnet kılınmıştır” demektedir. Bunu söyleyen İmam eş-Şa- fîî’dir, ben değilim.</p>
<p>“Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden me­nederse ondan geri durun…” buyuruyor Allah. Bu emirden sonra, “Kur’ân’da varsa var, yoksa yok” de­mek mantık işi midir? Allah bize Peygamber’e karşı göstermemiz gereken tavn böylece beyan ediyor ve aynca: “İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman için ve düşünüp anlasınlar diye sana da bu Kur’ân’ı indirdik.” (Nahl, 44) buyuruyor. Düşünüp anlamak, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti’nden müstağni bir şekilde olur mu? Bu mümkün müdür?</p>
<p>Aslında bu tür iddia sahipleri boş bir dairenin etrafın­da dönüp duruyorlar. Ne dediklerini de bilmiyorlar. Bütün istedikleri insanları, Hz. Peygamber (s.a.v)’in Sünneti konusunda şüpheye düşürmek!</p>
<p>“Hadis metodolojisindeki ölçü ve kıstaslar yeterli ol­muyor, yeni bir metodoloji geliştirmek lazım” iddiasına gelecek olursak; acaba aklı başında bir kimse “ya­lan fazilettir”; “sadakat ve doğruluk rezilliktir” der mi? Nitekim hadis rivayeti “emanet”, “sıdk” ve “hıfz” ile kaim olmuştur. Peki değişen nedir, şimdilerde ölçü nedir?</p>
<p>İmam et-Taberî’nin “Tehzibu’l-Âsâr”; Hicri 292 yılın­da vefat eden Ebû Bekr el-Bezzâr’m “Müsnedu’l- Bezzâr”; Ebû Hâtim er-Râzfnin “İlelu’l-Hadis” adlı eserlerine bakacak olursak, bizleri dehşete düşürecek durumlarla karşılaşırız. Hadis tariklerinin ne şekilde ele edindiği, hangi ravi nerede ne hata yapmış, kim şaz durumlara düşmüş… Bütün bu konuların işlen­mesi bizleri hayrete gark eder. Bu öyle bir sistemdir ki, değil ona alternatif sunmak, bugünün insanının mevcut metodolojiyi tam anlamıyla idrak edip ede­meyeceği dahi şüphelidir.</p>
<p>Sahabe ve Tabiîn’den başlayarak, hayatlarının en in­ce detaylarına varıncaya kadar ravileri inceleyen Ri­cal Tarihçeleri, Biyografileri, Tabakât kitapları mı dersiniz; onların isimlerine, neseplerine, lakaplarına, künyelerine has kılınmış kitaplar mı dersiniz; ravileri tenkide ve tevsike yönelik Cerh ve Ta’dil konulu ki­tapları mı dersiniz; uydurma rivayetlerle ilgili müsta­kil Mevzuat kitapları mı dersiniz; hadislerde geçen ve anlaşılması güç ifadelerle ilgili Garibu’l-Hadis kitapla­rı mı dersiniz; birbiriyle çelişkili gibi duran hadislerle ilgili yazılmış Muhtelifu’l-Hadis kitapları mı dersiniz; genel anlamda Usul-i Hadis kitapları mı dersiniz, sa­yın sayabileceğiniz kadar. Böyle bir miras var önü­müzde. Bunu hakkıyla anlamış kimse var mı ki bir de yeni bir metodolojiden bahsedilir?!</p>
<p>Öz bir ifadeyle söyleyecek olursak, ele aldığımız ko­nu, üç noktayı içermektedir. Birincisi “zabt-ı tam ve hıfz”dır. İkincisi “adem-i ihtilat” üçüncüsü ise “sıdk”tır. Şimdi bir ravi sıdkı noktasında sadık, hıfzı noktasın­da hafızası sağlam ve neyi nasıl rivayet ettiğinin de bilincinde ise onun rivayetini neden reddedeyim?<br />
Günümüzde bazı kimseler Sahabeyle ilgili bile ileri geri konuşabiliyorlar, eskiden de bazı kimseler bu yo­la başvurmuştu. Hz. Peygamber (s.a.v): “Kim bana izafeten bir hadis rivayet eder ve bu hadisin yalan ol­duğunu da bilirse o kimse yalancıların ikisinden biri­dir” buyuruyor. Varlarını yoklarını bırakıp Hz. Pey­gamber (s.a.v) ile birlikte Mekke’den Medine’ye hic­ret eden sahabîler hakkında, hadis uydurmuş olabi­lecekleri gibi bir düşünce akla gelebilir mi? Aklî ola­rak böyle bir şey mümkün değildir.<br />
Şer’î ve ahlakî boyuta gelecek olursak; Hz. Peygam­ber (s.a.v)’in: “Kim bile bile bana yalan nisbet ederse ateşteki yerine hazırlansın” hadisini duyan herhangi bir sahabînin O’na atfen yalan uydurması mümkün müdür? Ailesini, çocuklarını, malını mülkünü hür ira­desiyle terk edip Allah’a kulluk için hicret eden bir kimse, böyle bir şeyden sonra dindarlığını yalan ile kirletebilir mi? Bu imkânsızdan da öte bir şeydir. As­lında bu tür meselelerin tartışılması bile yersizdir.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v): “Devirlerin en hayırlısı be­nim devrimdir, sonra ondan sonra gelen devir- dir/nesildir, sonra da ondan sonraki devirdir/nesil- dir. Ondan sonra yalan yayılır. Bir kimse, kendisin­den şahitlik istenmediği halde şahitlik, yemin etme­si istenmediği halde yemin eder” buyurmaktadır. Bu Hicrî üçüncü asır sonrasıdır artık. Bütün Sünen ve Sahih kitapları ise üçüncü asrın nihayetinden ön­ce yazılmıştır, diyebiliriz. Hadise göre yalanın yayıl­ması üçüncü asır sonrasında olmuştur. Şimdi bize karşı bu hadisi kullananlara sormak lazım: “Neden bu hadisi yalanın yayılacağına dair bir delil olarak kullanıyorsunuz da, Hz. Peygamber (s.a.v)’in sahih olarak sübut bulmuş diğer hadisleriyle amel etmi­yorsunuz?”</p>
<p>Enes b. Mâlik (r.a): “Hz. Peygamber (s.a.v) sabah na­mazını kıldıktan sonra Sahabe O’nun etrafında halka halka olurlar, Hz. Peygamber onlara Kur’ân’ı, farzları ve sünnetleri öğretirdi. O’nun yanından ayrıldıktan sonra kendi aramızda hadisleri müzakere ederdik. Hiç kimse Hz. Peygamberin söylemediği bir şeyi ona atfetmezdi” demektedir.</p>
<p>Yine İmam Abdullah b. Mübarek (r.a) şöyle demek­tedir: “Eğer bir kimse Hz. Peygamber’e atfen gecele­yin bir yalan düzmeye çalışsa, hadis hafızları sabah­leyin onun yalanını açığa çıkarırlardı.”</p>
<p>Ali b. el-Medinî ise, daha yatsı namazından sonra bir sonraki günün sabah dersi için halkalardaki yerlerini aldıklarını söylemektedir. Şimdi böyle bir şey yapan kimse var mıdır? Bana böyle bir örnek gösterebilir misiniz? Acaba içimizde bir gün üniversitede ders ve­rip ertesi günü öğrenimle geçiren kimse var mıdır? Doğrusunu söylemek gerekirse, günde iki saat oku­yan kimse bile bulmak zordur.</p>
<p>Kıstaslar, usuller zamanında ve belli bazı hedefler doğrultusunda konulmalıdır ve konulmuştur da. On­lar sadece bir tek hadis için bir şehirden başka bir şehre yolculuk yapmış insanlardır. Burada son derece önemli bir farklılıktan bahsediyoruz. Onlar, kendi­lerini Hz. Peygamber (s.a.v)’in rehberliğiyle yönlerini bulmuş kayıplar olarak addetmişlerdir. Hz. Peygam­ber (s.a.v)’den sabit olmuş en ufak bir şeyi dahi kayıt altına almış, bununla amel etmiş ve kendilerinden sonraki nesillere bir emanetçi titizliğiyle aktarmışlar­dır. Bu tarihî bir gerçekliktir ve kesinlikle gözardı edil­memelidir.</p>
<p>Örneğin İlel-i Hadis ilmi, en zor ilim dallarından biri olup hıfza dayanır. Hadis tariklerini derleyip toparla­mayan, bunları birbirleriyle kıyas etmeyen kimsenin içinden çıkamayacağı bir ilimdir. Bu işte mahir olma­yan kimse hangi hadislerin illetli, hangilerinin şaz ol­duğunu kesinlikle bilemez.</p>
<p>Adamın biri hadis tenkitçilerinden birine: “Anlamı­yorum, bu hadis illetlidir, bu ise sahihtir diyorsun, bunu nasıl anlıyorsun?” diye sorunca kendisine: “Bu ilhamdır” yani tecrübedir, demiştir. Yine ona: “Bir sarrafa gidip eline bir san parça versen ve o da sa­na ‘bu sahtedir’ dese, ona bunu nasıl anladığını so­rar mısın? İşte bizler de hangi hadis illetlidir, han­gisi değildir böylece bili­riz ve bu da hıfz ile olur” dedikten sonra ona:</p>
<p>“Müslim b. Verâ’ya ayrıca falan ve falana git ve şu hadisleri sor; eğer onların söyleyecekleri aynı olursa bil ki bu bir ilhamdır, yani hıfz ve itkandır; yok, eğer farklı şeyler söylerlerse bil ki biz hevamızdan konu­şuyoruz” demiştir. O adam da gidip belirtilen şahıs­lara soruları yöneltmiş ve hepsinden aynı cevabı al­mıştır.</p>
<p>4-Sîzlere, asrının fıkıh ve usûl konusunda en bilgin ki­şi olan İmam Mustafa ez-Zerkâ’dan duyduğum bir şe­yi nakledeceğim. Kitaplarını tetkik eden bir kimse onun ne kadar derin bir âlim olduğunu görebilir ve onun engin ümi karşısında hayrete gark olur. Manevî hocamız diyebileceğimiz, “er-Risaletu’l-Mustatrefe” adlı eserin sahibi Muhammed b. Ca’fer el-Kettânfnin amcazadesi olan Şeyh Muntasır el-Kettâni, İmam Ebû Hanife’nin fıkhıyla ilgili bir şeyler yazar. Ebû Hanife’yi büyük bir övgüyle andıktan sonra, onun zayıf hadisle amel ettiğini; zayıf hadisi, kıyastan veya ricalin sözle- ri/görüşlerinden önde tuttuğunu, bunun ise Hz. Pey­gamber (s.a.v)’in hadisleri karşısındaki duyarlılığa çok güzel bir örnek olduğunu söyler. Yani bu, onun bu<br />
konudaki ihtiyatının ne boyutlarda olduğunu göster­mektedir.</p>
<p>Bize bunu aktaran İmam ez-Zerkâ Hanefî’dir ve aynı zamanda ilmi konularda son derece dakiktir. Mağrib- li bir muhaddisin bu konudaki görüşünü okuduğun­da onun insafına hayran kalır. Nitekim Şeyh el- Kettânî, İmam Ebû Hanife’yi övmekle kalmaz, aynı zamanda onun Hz. Peygamber (s.a.v)’den nakledi­lenler konusundaki bu ihtiyat ve itinasının ne kadar önemli olduğunun altını da çizer. İmdi kim kalkıp di­yebilir ki Hanefiler veya diğer mezhep imamları Sün- net’i ihmal etmişlerdir?</p>
<p>İmam Ebû Hanife’nin bir Müsned’i olduğunu hepiniz biliyorsunuz. Eserindeki hadislerin dereceleri âlimler tarafından ortaya konulmuştur. Zayıf hadis konusun­daki tavrını ise yukarıda açıkladık. Hal böyle iken hiç kimse bu konuda bir genelleme yapamaz, yapma­malıdır.</p>
<p>Âlimler arasındaki tartış­maların letafeti ehline malumdur. Tartışmayı da eleştiriyi de bu güzel­likte tutmak lazım. Me­sela size son derece önemli bir örnek arzede- yim. İmam Muhammed b. Hasen eş-Şeybânî (r.) Irak’ta (nahak yere) eleştirildiği zaman bunu duyan İmam eş-Şafiî: “Eğer, Kur’ân-ı Kerim Muhammed b. Hasen eş-Şeybânînin dili üzere indirilmiştir, diye ye­min etsem, bu yeminimin boşa gitmeyeceğini bilirim” demiştir. Bu övgüyü görebiliyor musunuz? ikisi fark­lı mezheplerde, bazı görüşlerinde birbirlerine muhalif olmalarına rağmen övgünün boyutları bu noktada­dır. Nitekim bu söz bir hakikattir ve İmam Muham­med b. Hasen eş-Şeybânî Arap dili konusunda Sibe- veyh’den çok daha yetkindir.</p>
<p>Binaenaleyh birbirimize karşı açık olmamız, tartışma­yı da usulüne uygun yapıp ilmîlikten uzaklaşmama­mız lazım.</p>
<p>5-Ahâd hadislerle ilgili olarak; her şeyden önce bir takım kimselerin düştüğü hatalara düşmemek lazım. Akideyle ilgili her müslümanın bilmesi gereken hu­suslar mutlaka ama mutlaka -Kur’ân veya Sünnet­ten- mütevatir delillerle sabit olmuştur. Hz. Peygam­ber (s.a.v)*in, “Müslümana küfretmek fısk, onunla sa­vaşıp öldürmek ise küfürdür” hadisini ele alalım.</p>
<p>Eğer âhâd hadislerle akide sabit olur dersek, bu, sö­zü geçen bu haberi inkâr eden kimse kâfir olur, ma­nasına gelir. Eğer akidedir dersek!</p>
<p>Öyleyse birtakım kimselerin ortaya koymuş olduğu bu şeyleri bir kenara bırakmamız lazım. Zira akidey­le ilgili her husus ya Kur’ân ya da mütevatir sünnetle sabit olmuştur. Hal böyleyken Müslümanların yollarını çatallandırmanm ve ‘akide âhâd hadislerle sabit olur’ demenin ne anlamı var!</p>
<p>6-Sünnetin Müslüman ferdin ve dolayısıyla da Müs­lüman toplumun kimliğinin oluşumuna katkısı konu­sunda birkaç örnek olay aktarayım da varın ötesini siz takdir edin.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.v) bir gün evinin dışında bir gü­rültü duyar ve dışan çıkar. İki sahabînin birbiriyle tar­tıştığını görünce meramlarının ne olduğunu sorar. Onlar, kendilerine miras olarak kalmış bir şey hak­kında tartıştıklarını söyle­yince, delilleri olup olma­dığını sorar ve şöyle der:</p>
<p>“Sizler benim huzurumda çekişir, benim hakemliği­me başvurursunuz. Belki biriniz, delillerini daha iyi sunup meramını karde­şinden daha iyi bir şekil­de dile getirir ve ben de duyduklarım üzerine onun lehine hükmede­rim. Kimin için kardeşi­nin hakkı aleyhine hükümde bulunursam, bilin ki ona ateşten/cehennemden bir parça biçmişimdir.” Bunu duyduklarında ikisi birden: “Bu malı istemiyo­ruz, ey Allah’ın Resûlü” derler.</p>
<p>Ebû Said el-Hudrî ise şu olayı nakletmektedir: “Çok fakir düşmüştük ve ailem bana Hz. Peygamber’e gi­dip O’ndan bir şeyler istememi söyledi. O’nun yanı­na vardığımda arkadaşlarına konuşuyor ve şöyle di­yordu: “Kim iffetli davranır, başkasından bir şey iste­mezse Allah onu iffetli kılar. Kim istiğna gösterirse Al­lah da onu gani kılar. Kim de isterse elimiz altında olandan/bulduğumuzdan ona veririz.” O’nun bu söz­lerini duyunca kendi kendime: “Vallahi iffeti tercih edeceğim ve Allah için iffetli olacağım” dedim ve is­teyeceğimi istemedim.”</p>
<p>İmanın etkisini görüyor musunuz? “Allah dilediğini if­fetli kılar, benim ihtiyacım var” diyebilirdi; ama böy­le yapmamıştır. Üstelik son derece mağdur bir halde olmasına rağmen!</p>
<p>Ebû Müslim el-Havlânî ise şöyle demiştir: Kendisini sevdiğim ve sadık-ı masduk olan Ebû Mâlik el-Eşcâ? bana şunu rivayet etti: “Bizler Hz. Peygamber (s.a.v)’in yanında yedi veya sekiz veyahut dokuz ki­şiydik. Bize: “Allah Resûlü’ne biat etmez misiniz?” de­di. Ellerimizi uzatarak: “Hangi şartlara uymak üzere biat edeceğiz ey Allah’ın Resûlü?” dedik. Şu cevabı verdi: “Allah’a ibadet etmek ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmamak, beş vakit namazı kılmak, (verilen emirle­re) kulak verip itaat etmek. Bu sırada gizli bir kelime fısıldayarak devamla, “Halktan hiçbir şey istemeyin” buyurdu. Hz. Peygamber (s.a.v)’i benimle dinleyen o kişilerden öylelerini biliyorum ki, bineğinin üzerinde iken kazara kamçısı yere düşse kimseye “şunu bana verir misin?” demez, iner kendisi alırdı.”</p>
<p>Bir başka olay ise hepi­nizin bildiği Tebûk Gaz­vesinden geri kalan üç kişinin hikâyesidir. Malûm olduğu üzere bu üç kişiye gazveden geri kaldıktan için tam bir ambargo uygulanmıştır. İşte Ka’b b. Mâlik de bunlardan biridir. O sı­kıntılı günlerde Gassân kralı, Ka’b b. Mâlik’e bir mektup gönderir. Mektup­ta şöyle demektedir: “Duyduğumuza göre Efendiniz seni üzüyormuş. Allah seni değerinin bilinmediği ve hakkının çiğnendiği bir yerde yaşayasın diye yarat­mamıştır. Hemen yanımıza gel, sana izzet ikramda bulunalım.”</p>
<p>Dikkatinizi çekerim, bu mektubu gönderen sıradan bir insan değil, bir kraldır. Ka’b (r.a) mektubu oku­yunca: “Bu da bir başka imtihan, dedim. Hemen onu ateşe atıp yaktım” demektedir.</p>
<p>Hz. Peygambere ve O’nun Sünneti’ne bağlılığın boyutlarını yansıtan en güzel birkaç örnektir bunlar ve bunun gibi sayıya gelmez daha nice örnek vardır.</p>
<p>Prof.Dr.Muhammed Acac el Hatib</p>
<p>Rihle Dergisi-Sünnet Sayısı</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunneti-hakkindadir/">Resulullah’ın Sünneti Hakkındadır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunneti-hakkindadir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İfrat ve Tefrid</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ifrat-ve-tefrid/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ifrat-ve-tefrid/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 02 Jul 2015 14:23:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İfrat ve Tefrid]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Lütfi Çakan]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8553</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sünnetin itidal çizgisinden şu veya bu gerekçe ile yan çizmek isteyenler, bir başka ifade ile, müslümanlığa rağmen müslüman olmaya kalkışanlar ile, müslümanlıktan öte müslüman olmaya yeltenenler Hz. Peygamber için hüzün ve öfke konusu olmuştur. Konu ile ilgili Resûlullah&#8217;ın ikazları çok ciddî tehdit unsurları taşımaktadır.4 Aişe (r. anha) anlatmıştır: Nebî (s.a.)&#8217;in bizzat işlediği ve yapılmasına [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ifrat-ve-tefrid/">İfrat ve Tefrid</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8554" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir1.jpg" alt="İfrat ve Tefrid" width="383" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir1.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir1-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir1-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 383px) 100vw, 383px" /></a></p>
<p>Sünnetin itidal çizgisinden şu veya bu gerekçe ile yan çizmek isteyenler, bir başka ifade ile, müslümanlığa rağmen müslüman olmaya kalkışanlar ile, müslümanlıktan öte müslüman olmaya yeltenenler Hz. Peygamber için hüzün ve öfke konusu olmuştur. Konu ile ilgili Resûlullah&#8217;ın ikazları çok ciddî tehdit unsurları taşımaktadır.4</p>
<p>Aişe (r. anha) anlatmıştır: Nebî (s.a.)&#8217;in bizzat işlediği ve yapılmasına ruhsat verdiği bir konuda bazı sahabîler çekingen ve çekimser davrandılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Birilerine ne oluyor ki, benim bizzat işlediğim ve yapılmasına ruhsat verdiğim bir şeyi işlemekten hoşlanmıyor ve çekiniyorlar? Allah&#8217;a yemin ederim ki ben, Allah&#8217;ı onlardan daha iyi bilir ve Allah&#8217;a karşı onlardan çok daha fazla haşyet duyarım.&#8221;</p>
<p>Amellerini azımsayarak sürekli oruç tutmak, geceleri uyumadan ibadet etmek ve hanımları ile ilişkide bulunmamak gibi aşırılıklara niyetlenenlere hitabı da bu meyanda hatırlanmalıdır: <b>&#8220;Kim benim sünnetimden</b> (her ne sebeple olursa olsun) <b>yüz çevirirse, o benim yolumu terk etmiş demektir.&#8221;</b></p>
<p>Ayrıca namazı uzatan ve cemaatı bıktıran imama; Bilal-i Habeşi&#8217;ye &#8220;kara kadının oğlu&#8221; diye laf atan sahabî&#8217;ye yönelttiği ikazlar da O&#8217;nun hep bir peygamber olarak geliştirmek ve yerleştirmek istediği yeni ve mu&#8217;tedil anlayışın zedelenme ihtimalinden dolayı duyduğu hüznü dile getirmektedir.</p>
<p>İsmail Lütfü Çakan &#8211; Siret ve Sünnet</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ifrat-ve-tefrid/">İfrat ve Tefrid</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ifrat-ve-tefrid/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resulullah&#8217;ın Sünnetine Uymak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 Jul 2015 21:27:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[Akla uyma]]></category>
		<category><![CDATA[Haberi Vahid]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis tenkit yöntemi]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sandıkçı]]></category>
		<category><![CDATA[Mütevatir]]></category>
		<category><![CDATA[Rihle Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihsellik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8532</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Kur&#8217;ân’ın daha çok genel ilkeleri ele aldığı, detaylara fazla girmediği bilinen bir husustur. İnsanı ise daha çok detaylar ilgilendirir, çünkü hayat detaylar manzumesidir. Yaşanan hayatın, Allah&#8217;ın muradına uygun olması için bu detayların doğru şekilde bilinmesine ihtiyaç vardır. İşte Sünnet bunun için gereklidir. Sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın pratiğini gösterir. Kur&#8217;ân, hiçbir zaman sünneti izah edip açıklamaz, aksine sünnet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/">Resulullah’ın Sünnetine Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8533" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir.jpg" alt="Resulullah'ın Sünnetine Uymak" width="474" height="262" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir.jpg 302w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/indir-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 474px) 100vw, 474px" /></a>1-Kur&#8217;ân’ın daha çok genel ilkeleri ele aldığı, detaylara fazla girmediği bilinen bir husustur. İnsanı ise daha çok detaylar ilgilendirir, çünkü hayat detaylar manzumesidir. Yaşanan hayatın, Allah&#8217;ın muradına uygun olması için bu detayların doğru şekilde bilinmesine ihtiyaç vardır. İşte Sünnet bunun için gereklidir. Sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın pratiğini gösterir. Kur&#8217;ân, hiçbir zaman sünneti izah edip açıklamaz, aksine sünnet Kur&#8217;ân&#8217;ı izah eder. Dolayısıyla doğru anlaşılması gereken hadîs değil, Kur&#8217;ân&#8217;dır. Eğer hadîs olmasaydı, Kur&#8217;ân&#8217;ın doğru anlaşılmasında sıkıntı yaşanabilirdi. Hadîs olmasaydı, İslâm&#8217;ın en bariz göstergesi olan namazı nasıl, ne zaman, ne kadar ve ne şekilde kılacağımızı; zekâtı nasıl, nelerden ve ne miktarda vereceğimizi; haca nasıl yapacağımızı bilemezdik. Çünkü bunların detayları Kur&#8217;ân-ı Kerîm’de yer almamaktadır. Hatta &#8220;salât&#8221; kelimesi-nin bugün kıldığımız namazı ifâde ettiğine dair bir bilgimiz de olamazdı.</p>
<p>Meselâ; &#8220;Allah ve melekleri Peygamber&#8217;e SALÂT etmektedirler, ey iman edenler, siz de O&#8217;na SALÂT edin!&#8221; (Ahzâb, 56) âyeti nâzil olunca, Müslümanlar bu &#8220;salâfın nasıl yapılacağını bilemediler, çünkü âyet-i kerimede bu konuda herhangi bir bilgi yoktu. Konuyu Hz. Peygamber&#8217;e sormuşlar ve O da kendi­lerine salli-bârik dualarını öğretmişti. Bu bilgi olma­saydı ve biz âyetteki &#8220;salâf kelimesine, bilinen anla­mıyla &#8220;namaz&#8221; manasını verseydik, âyeti doğru anla­mış olacak mıydık?</p>
<p>Sorunun ikinci şıkkmdaki &#8220;sünnetin tayin edici fonk­siyonu&#8221; konusunda Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;e baktığımızda* bunun tartışmaya gerek kalmayacak şekilde belir­lendiğini görürüz. Hz. Peygamber’e itâati, 0*nu ör­nek almayı ve O&#8217;nun hükümlerine uymayı emreden âyetler, herhalde O&#8217;nun sünnetine işaret etmektedir. Eğer sünneti göz ardı edecek olursak âyetlerdeki &#8220;itâat ve ittibâ&#8221; görevini nasıl yerine getireceğiz? Bu­nu yerine getirmeyince âyetlerin hükmünü yok saymış olmaz mıyız? Şunu söylemek herhalde yanlış değildir: Hz. Peygamberin sünnetini göz ardı etmek, zorunlu olarak pek çok âyeti de göz ardı etmek so­nucuna götürür.</p>
<p>Yalnız burada Hz. Peygamberin, Kur&#8217;ân dışında söy­lediklerinin ve yaptıklarının tamamen bağımsız ve vahiy kaynağından kopuk olduğunu düşünmek son derece yanlış olur. Aksine Hz. Peygamberin, Kur&#8217;ân dışındaki söz ve işlerinin büyük çoğunluğunda da yi­ne vahyin kontrolünde olduğunu gösteren pek çok örnek vardır. Dolayısıyla Hz. Peygamberin sünneti­ne izafe edilen &#8220;tayin edici fonksiyon&#8221; netice itibariy­le yine vahye dayanır. Meselâ Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de yüz­lerce defa geçen &#8220;salât&#8221; kelimesinden, bugün kıldığı­mız şekliyle namazların kastedildiğini biz Hz. Pey­gamberden öğreniyoruz. Burada soru şudur: Acaba Hz. Peygamber namazla­rı bugünkü şekliyle bize gösterirken tamamen kendi aklından mı hare­ket etmiştir, yoksa bu ko­nuda kendisine birileri öğretmenlik yapmış mı­dır? Hiç şüphesiz Hz. Peygamber bunlan Cibril&#8217;den öğrenmiştir. Bunlar Kur&#8217;ân-ı Kerîm&#8217;de bulunmadığı­na göre, Allah&#8217;ın Rasûlü&#8217;ne Kur&#8217;ân dışında da vahiy geldiğini söylemek gerekir. Namaz için söyledikleri­mizi zekât, oruç, hac vb. diğer ibadetler için de söy­lemek mümkündür.</p>
<p>Bu konudaki pek çok örnek arasından, sadece Cuma namazı örneğini hatırlatmakla yetineceğiz:</p>
<p>Bilindiği üzere Hz. Peygamber, Cuma namazını ilk defa hicret sırasında Kubâ&#8217;dan ayrılıp Rânûna vâdi- sindeki Benû</p>
<p>Sâlim yurduna ulaştığında kılmıştı. Ama bildiğimiz kadanyla Cuma namazının farziyetiy- le ilgili herhangi bir âyet yoktu. Bu âyet çok sonra nâzil oldu; Medine&#8217;de namaz sırasında bir ticaret ker­vanının geldiğini gören Müslümanların, Hz. Peygam­beri minberde bırakıp dışarı çıkmaları üzerine Cuma âyetleri geldi. Rânûna&#8217;da Cuma namazını kılmasını emreden bir âyet olmadığına göre, Hz. Peygamber orada böyle bir namazı nerden ve nasıl düşünmüş olabilir? Eğer bu sadece Hz. Peygamberin bir sünne­ti idiyse, âyet gelinceye kadar kılınan Cuma namazları farz değil, sünnet idi mi diyeceğiz? Sonradan ge­len âyetlerin sadece o sünneti te&#8217;yîd amacını taşıdığı­nı mı söyleyeceğiz? Âyet gelinceye kadar kılman cu­malar da farz idi diyeceksek, o zaman Hz. Peygam­berin emrinin de farz olduğu hükmüne varırız. Gayet tabi Hz. Peygamberin bütün söyledikleri ve yaptıkla­rı için böyle bir iddiada bulunulamaz.</p>
<p>Meseleyi bütünüyle düşündüğümüzde Hz. Peygam­berin, öğle namazını bile ıskat edecek kadar önemli olan Cuma namazını kendiliğinden ihdas etmiş ol­ması mümkün değildir; bu mutlaka vahyin emri ol­malıdır. Ama Cuma namazının farziyetini ifâde eden âyetin, hicri 4. veya 5. yılda nâzil olduğunu da bili­yoruz. Bu ömek O&#8217;nun Kur&#8217;ân dışında da vahye mu­hatap olduğunu gösterir.</p>
<p>Burada söylenmesi gereken ve günümüz insanı için de önem arz eden bir başka husus şudur: Ne Allah Rasûlü&#8217;nün yaşadığı dönemde ve ne de daha sonra hiçbir Müslüman, Kur&#8217;ân&#8217;da olmayan böyle bir na­mazın kılınmasından dolayı Hz. Peygamberin bu uy­gulamasından kuşkulan­mamış ve sünnetin tayin edici fonksiyonunu sor­gulamayı aklına getirme­miştir. Kanâatimizce bu gibi konularda düşünül­mesi gereken husus, Hz. Peygamberin sözünün veya davranışının, O&#8217;nun hangi sıfatından sâdır olduğunu tespite çalışmaktır.</p>
<p>2. Sırasıyla gidecek olursak, Hz. Peygamberin akla aykırı bir şey söylemesi kabul edilemez. Selim akla muhalif bir rivâyet görülürse, tereddütsüz reddedilir. Klâsik hadîs usûlünün, rivâyetleri değerlendirmedeki temel ilkesi de budur. Ancak burada &#8220;akıl&#8221; deyince; hiçbir kayıt ve sınır tanımayan, her şeyi reddetmeyi il­ke edinen ve sadece kendi dünya görüşünü hâkim kıl­mayı amaçlayan bir aklı anlamamak gerekir. Dinin, bizim değer yargılarımızdan farklı olarak kendine göre ilkeleri ve ölçüleri vardır; dolayısıyla sadece bizim mantalitemize ve dünya görüşümüze uymuyor diye bir rivâyeti reddetmek, kendimizi dinin sahibi yerine koymak anlamına da gelebilir. Hz. Peygamberin be­nim arzuma ve değer yargılanma göre konuşmak zo­runda olmadığını, herhalde her akıl sahibi kabul eder. Rivâyetin makûl ve mantıklı şekilde anlaşılmasına ça­lışmak da bilimsel bir yoldur. Dolayısıyla metodoloji­de &#8220;mutlak tenkit&#8221; kadar &#8220;anlama&#8221;yı da öncelemek ge­rekir. Aksi halde sübjektiviteye, dış tesirlere, konjonk­türe! etkilere mahkûm bir din ortaya çıkarmış oluruz. Bugün konjonktüre! etkilerle temel sâbitelerimiz üze­rinde bile yapılan çarpıtmaları dikkate aldığımızda, bu endişelerimizde çok da yanılmadığımız anlaşılır.</p>
<p>Sonra bugün örneklerini bolca gördüğümüz üzere,insanlar Allahın kelamını da akla aykırı görebilmektedir.Akıl,büyük ölçüde tecrübe ettiği ve görüp durduğu gerçeklerle sınırlıdır,çünkü görüp tecrübe ettiklerinin dışındakilere ulaşma imkanı yoktur.</p>
<p>Halbuki din, sadece görünenlerle sınırlı değildir. Bu- yasadığımız dünya gerçekleri ile şekillenen akıl, mesela Hz. Nuh’un 950 yıl yaşadığını kabul edebilir mi? Kuran-ı Kerim’de uzun uzadıya ve detaylı bir şe- kilde anlatılan Zülkarneyn’in şeddini, bütün coğrafî keşiflerin yapıldığı asrımızda hangi akla inandıraca­ğız? Yoksa anlama problemi yaşıyoruz diye âyetleri de mi reddedeceğiz?</p>
<p>Elbette akıl esastır, ama hayat sadece siyah ve be­yazdan ibaret değildir. Tonlar farklılaşınca, aklın ve­rileri de farklılaşmaktadır.</p>
<p>Hadîsin Kur’ân’a uygun olması gerektiği de hiçbir şe­kilde tartışılmaz. Bu husus, klâsik hadis usûlünün en temel ilkesidir. Yalnız burada insanın uygun görme­diği bir rivayeti âyete uymuyor diye indî bir değer­lendirme ile reddetmesi yanlıştır. Bazen âyetleri bile çarpıtarak bu tür değerlendirmeler yapılabilmektedir. Bugün bazı rivayetleri değerlendirirken &#8220;bu Kur&#8217;ân&#8217;a aykırıdır” şeklinde yapılan genellemelerin büyük ço­ğunluğu tartışmaya açık şeylerdir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, âyetleri kendimize göre yo­rumlayarak hadîsi mahkûm etmekten kaçınmaktır. Yoksa âyetin ak dediğine kara diyen bir rivâyet, hiç düşünmeksizin reddedilir.</p>
<p>Hz. Peygamberin Kur&#8217;ân&#8217;a ve akla uyma zorunluluğu elbette vardır, ama asrın telakkilerine ve konjonktüre uyma zorunluluğu yoktur. Çünkü her asırda, hatta her on yılda bir konjonktür ve telakkiler değişmekte­dir. Bütün insanlar tarafından tereddütsüz benimse­nen temel insanı değerler elbette tartışılmaz. Bu temel değerlerin dışında kalan asnn telakkisi iddiasını ciddi­ye almaya bile gerek yoktur. Zira Allah&#8217;ın Rasûlü&#8217;nü kendi telakkimize mahkûm etmeye ne hakkımız var­dır, ne de yetkimizi Böyle bir anlayış, Peygamberin makamına, her an değişmeye mahkûm olan asrın te­lakkisini veya tamamen sübjektif bir anlayışın ürünü olan ve egemen güçlerin çıkarlarını hedefleyen kon­jonktürü oturtmak anlamına gelir.</p>
<p>Tarihsellik konusu ise, batı kaynaklı bir anlayış olarak ülkemizde son yıllarda gündeme getirilmiştir. Bizler, Allah Rasûlunün ve O&#8217;nun getirdiği Kitabın hükmü­nün kıyamete kadar baki olduğuna inanmakla yü­kümlüyüz. Kurân’dan sonra başka bir İlahî kitap gelmeyeceği gibi, Hz. Muhammed&#8217;den sonra da başka bir peygamber gelmeyecektir. Bunları klonlayıp tari­hin belli bir dönemine mahkûm etmek, İslâmî anlayı­şa uygun olmasa gerektir.</p>
<p>Bu konuların Hanefî usûlüne dayandığı iddiası ise, en hafif deyimiyle haksızlıktır ve bilimsel temelden uzaktır.</p>
<p>3-Yöntem, gerçeğe varmak için en uygun yolu ve vasıtayı arama çabasıdır ve insan aklının ürünüdür. Hadîs tenkit yöntemi de şüphesiz nass değildir; İslâm âlimlerinin asırlar süren çabalarının ürünüdür. Daha iyi bir yöntem bulunabildiği takdirde, mevcudun terk edilmesinde hiçbir sakınca olamaz.</p>
<p>Hadis tenkit yönteminde amaç, bir sözü Hz. Peygam­berin söylediği kesin bile olsa, bizim mantalitemize uymuyor veya konjonktüre uygun düşmüyor; yaşa­nan hayatla örtüşmüyor diye onu reddetmek değildir herhalde; çünkü bu, netice itibariyle Hz. Peygamberi tenkit ve hatta red anlamına gelir. Aksine amaç, o sözün Hz. Peygamber&#8217;e ait olup olmadığını tespit et­mektir. Birinin bir sözü söyleyip söylemediğini tespit etmenin en sağlıklı yolu, bizzat kendisine gidip bunu sormaktır. Ama 15 asır önce yaşayan birine bunu sor­ma şansımız olmadığına göre başka çareler aramak gerekir. İkinci bir çare, eğer montaj gibi hilelerden emin olabilirsek, ses kayıt cihazları gibi teknolojiler­den yararlanmaktır. Peygamber kelamı için böyle bir şans da yoktur. Bu durumda &#8220;insan&#8221; unsurunun dev­reye girmesinden başka çare kalmamaktadır. Tabi bu insanın inancı, hafıza gücü, zihnî yapısı, siyasî çıkarları, ideolojik saplantıları gibi pek çok açıdan güvenilen biri olması, bulunabilecek kriterlerdir. En önemlisi de,insanın iman etme zorunda olduğu peygamber kelamını taşıyacak nitelikte olması kaçınılmazdır.Buna rağmen yine de onun insan olduğu, çıkarlarına uygun düşen yanlışlıklar yapabileceği; bilinçli olarak yanlışlık yapmasa bile insan olmanın gereği hata edebileceği yine de akılda tutulur. Bu durumda aynı sözün diğer insanlar tarafından nasıl rivâyet edildiği, ona benzer ve aksi manadaki rivâyetler, diğer sahih rivayetler ve en önemlisi de Kur&#8217;ân-ı Kerîm ışığında bir kanaat el­de edilmeye çalışılır. Ama yine de bu kanâatin kişisel olduğu inkâr edilemez bir gerçektir.Hadîsçilerin bunca ihtimâm ve gayretle naklettikleri rivâyetleri dikkate almamak eğer bilimsel bir ilke ise, milattan önceki dönemlerden beri nakledilen tarih, felsefe vb. alanlardaki bilgilere nasıl &#8220;bilimsel&#8221; değer­ler gözüyle bakılabilir? Hadîs rivâyetlerinin yanında</p>
<p>bunlar tamamen efsane mesabesinde kabul edilmeli­dir. &#8220;Öbürü bilimseldir, ama bu değildir&#8221; demek ise, çifte standarttır, ciddiye alınmaya bile değmeyen ide­olojik bir bağnazlıktır.</p>
<p>Yeni bir metoda, önyargı ile karşı çıkmak elbette doğru olmaz, ama bu konu yıllardır ülkemizde tartı­şıldığı halde &#8220;yeni metot&#8221; olarak ortada bir şeyin ol­maması da dikkat çekicidir.</p>
<p>Tekrar etmek gerekirse, hadîs rivayetinde amaç, Hz. Peygamber in ne söylediğini tespite çalışmaktır; asla O&#8217;na kendi istediğimizi söyletmek değildir! Mutlak anlamda &#8220;tenkit metodolojisi&#8221; diye bir metot da ol­maz. Eğer olursa, o zaman bütün bilimler için de dü­şünülmelidir. O zaman da insanın haklı veya haksız tenkit edemeyeceği hiçbir şey kalmaz.</p>
<p><strong>4-</strong>Fıkhı mezhepleri, nassları doğru anlamak ve onla­rın ışığında yaşanan hayatın problemlerine çözümler üretmek gayretinin semeresi olarak görmek gerekir. Bilindiği üzere mezhepler, sadece sünnet merkezli olarak ortaya çıkan farklı anlayışlar manzûmesi değil­dir, aynı zamanda Kur&#8217;ân merkezli olarak da farklılık­lar görülmektedir.</p>
<p>Fıkhı literatüre baktığımızda mezheplerin Kurân&#8217;dan daha çok sünnet malzemesini kullandıktan inkâr edi­lemez bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Müslümanla­rın pratik hayatlarında da sünnet kendisini daha çok göstermektedir. Bu durumda mezheplerin sünnet karşıtı oldukları sonucuna nasıl varılır? Mezhep imamlarının, Hz. Peygamberin sahîh sünneti karşı­sındaki tutumlarını bilenlerin böyle bir neticeye var- maları mümkün değildir.</p>
<p>Hadîsleri değerlendirme faaliyetinin izafi olduğu, do­layısıyla birinin sahîh gördüğü bir rivâyeti, başka biri­nin zayıf görebileceği bilinen bir husustur. Aynı konu­da görülen iki sahîh rivâyetten birinin esahh (daha sa­hih) kabul edilmesi de bir usûl ölçüsüdür. Burada esahh olan alınmakta, diğeri ise ihmâl edilmekte, ama asla reddedilmemektedir. Bu iki rivâyetten herhangi birini uygulamakta dinen bir sakınca olmayabilir. Bu farklılığın cevaza işaret ettiği, insanlara bir genişlik ve rahatlık sağladığı düşünülebilir. Burada amaç, sıradan insanların zihinlerinde fazla bir karışıklığa yol açma­dan dinen caiz olanın öne çıkarılmasıdır. Bu anlayış da, tamamen çözüm üretme ve insanların işlerini ko­laylaştırma düşüncesinden kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Mezheplerin içtihatlarının nass mesabesinde olmadı­ğını söylemeye bile gerek yoktur. Burada İmâm Mâlikin Halife Harun Reşid in kendisine yapmış ol­duğu bir teklife verdiği cevabı hatırlatmak uygun olur. İmâm Mâlik Muvatta adlı eserini yazınca, Hali­fe bu eseri pek beğenmiş ve onu İslâm ülkesinde bir yasa kitabı haline getirmek istemişti. Bu arzusunu da imâm Mâlik&#8217;e söylemişti. Bir fâni için son derece bü­yük bir onur olan  böyle bir teklife, büyük İmâm&#8217;ın verdiği cevap, en az kendisi kadar büyüktür:</p>
<p>&#8220;Bu, benim aklımın erdikleridir. Benden başkaları bundan daha farklı ve daha güzel içtihatlar üretebilir­ler. İnsanları sadece benim içtihatlarıma mahkûm et­mek doğru değildir. Dolayısıyla böyle bir teklifi kabul edemem.&#8221;</p>
<p>Burada İmâm Şâfiîden gelen bir rivâyeti de kayde­delim: Biri İmam Şâfiye bir soru sorar. O da &#8220;bu ko­nuda Hz. Peygamber şöyle buyurdu&#8221; der. Adam, &#8220;ben senin ne düşündüğünü öğrenmek istiyorum&#8221; deyince, büyük İmâm&#8217;ın rengi değişir, titremeye baş­lar ve şu tarihi cevabı verir:</p>
<p>&#8220;Allah Rasûlü&#8217;nün hüküm vermiş olduğu bir konuda ben farklı düşünecek olsam, hangi gök beni altında barındırır ve hangi yer beni üstünde taşır?&#8221;</p>
<p>Mezhep imamlarının da sünneti ihmâl ettikleri iddi­ası, zannederim sünnetin ihmâl edilebileceği düşün­cesine aranan yapay bir dayanaktır.</p>
<p><strong>5</strong>-Bütün hadislerin itikadî sahada aynı derecede bağlayıcı olduğunu söylemek elbette mümkün değil­dir. Bu mesele, hakkında uzun ve detaylı çalışmalar yapılması gereken bir konudur. Esasen bu söylediği­miz, buradaki soruların hepsi için söz konusudur. An­cak kısa bir soruşturma çerçevesinde söylenebilmesi mümkün olanlarla yetinmek zarureti, meselenin de­taylı şekilde ele alınmasını mümkün kılmamaktadır.</p>
<p>İtikadi konularda delil olabilecek rivâyetlerin, diğer alanlardaki rivâyetlerden çok daha güçlü ve sağlam olması gerektiği temel ilkedir. Ancak bu temel ilkeye rağmen mütevatir hadîs sayısının son derece az oldu­ğu, dolayısıyla bütün itikadî konularda delil olabilecek miktarda mütevatir hadîs bulunmadığı da herkesin bil­diği bir gerçektir. Bu itibarla ulemanın önemli bir kesi­mi âhâd rivâyetleri de itikadî konularda delil olarak kullanmaktadırlar. Bu rivâyetlerin içeriklerinin, Kur&#8217;ân ile uyum içinde olması gerektiği de kaydedilmelidir.</p>
<p>Her ne kadar itikadî konularda haber-i vâhidlerin de­lil kabul edilmemesi gerektiği genel bir ilke ise de, ba­zı itikadî hususların Peygamberimizin sözleriyle sabit olduğu da bir gerçektir.Dolayısıyla bu konuda teori ile pratik her zaman uyuşmamaktadır.Ahad rivayetlerin itikadda delil olmayacağı genel kanaatinin yanında,Ebul Hasan el Eşari,Ahmed b.Hanbel,İbn Hazm,İbn Teymiyye,İbn Kayyum el Cezviyye gibi alimler aksi görüşü savunurlar.</p>
<p>İtikadla ilgili hususların büyük çoğunluğunun,akıl ve tecrübe alanının dışında kalan pratik hayatla alaka­sı olmayan ve daha çok gayb ile, gelecekle ve âhiret hayatı ile İlgili meseleler olduğunu belirtmek gerekir.</p>
<p>6- Şüphesiz İslâm&#8217;ın temel amaçlarından biri de, eski (cahiliye) ile bağını koparmış yepyeni bir &#8220;kimlik&#8221; oluşturmaktır, Her şeyiyle mevcutlardan farklı bir ki­şilik yapısı vücuda getirmektir. Bu yapıda insan inan­cı, ibadeti, konuşması, şakası, yürümesi, yemesi, gi­yinmesi, oturup kalkması, hâsılı her şeyiyle hemcins­lerinden farklı bir kimlik sergiler. İslâm&#8217;ın geldiği dö­nemde yeryüzünde varlığını sürdüren iki semavî di­nin mensuplarından farklı bir kimlik sergilemelerini Müslümanlara tavsiye eden Kur&#8217;ân, bu anlayışın te­melini oluşturur. Yüce Allah&#8217;ın Hz. Peygamber&#8217;i bü­tün Müslümanlara &#8220;örnek&#8221; göstermesi ve O&#8217;na uymalarını emretmesi de bunu te&#8217;yîd eder.</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in uygulamalarına ve tavsiyelerine baktığımızda, O&#8217;nun da her açıdan farklı bir insan ti­pi vücuda getirmeyi amaçladığını görürüz. Hadîsler­de mü&#8217;min, münafık, müşrik ve ehl-i kitap ayırımını her vesile ile görmek mümkündür. Bu ayırım sade­ce inanç bağlamında değil, İnsanî ilişkiler, davranış­lar, günlük yaşam tarzı gibi tamamen dünyevî ha­yatla alakalı hususlarda görülmektedir. Pek çok hadîste de Müslümanların, o zümrelere muhalefet etmeleri, onlardan farklı bir tutum içinde olmaları emredilmektedir.</p>
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">İnsan&#8217;ın giyim-kuşamına,saç-sakal şekline,oturup kalkmasına,yemesi-içmesine,tuvalaete girip çıkmasına,taharetlenmesine,elini yüzünü yıkamasına,tebessümüne,kahkahasına, selamlaşmasına ve tokalaşma­sına varıncaya kadar detaya müteallik pek çok konu­da Hz. Peygamber&#8217;in yönlendirici müdahaleleri bu­lunmaktadır. Buradaki temel gerekçenin, farklı bir Müslüman kimliğini oluşturmak olduğu şüphe götür­mez. Değer yargıları, mantalitesi ve davranışlarıyla farklı bir kimlik&#8230; Bunun için de en basit konularda bile nasıl hareket edilmesi gerektiği konusunda &#8220;ehl-i kitaba&#8230; müşriklere muhalefet ediniz&#8230;&#8221; buyurur. Bu konuda Selmân et-Fârisiden gelen bir rivâyet câlib-i dikkattir.</p>
<p>Rivâyete göre müşriklerden biri Selmân-ı Fârisî&#8217;ye, alaylı bir tavırla şöyle der;</p>
<p>Bakıyorum da dostunuz size her şeyi öğretmeye çalışıyor; hatta helaya bile nasıl gireceğinizi, nasıl oturacağınızı ve nasıl çıkacağınızı öğretmeye kalkı­yor!&#8230;&#8221;</p>
<p>Onun bu sözden maksadı, Peygamber sizi adam ye­rine koymuyor, en basit konularda bile size müdaha­le ediyor, size çocuk muamelesi yapıyor diyerek onu tahrik etmekti. Ama Selmân, büyük bir gururla ona;</p>
<p>&#8220;- Evet, O bize her şeyi öğretiyor&#8221; diyor ve ardından tuvalet âdâbı ile ilgili hadîsleri sıralıyor.</p>
<p>Burada Selmân, Allah’ın elçisi olan biri tarafından yönetildiğinin farkındadır. O’nun da Cebrâîl tarafın­dan yönetildiğini, Cebrail&#8217;in de Yüce Allah&#8217;ın buyru­ğuna göre hareket ettiğini düşünmektedir. Dolayısıy­la Hz. Peygamber&#8217;den öğrenmiş olduğu günlük ha­yatla ilgili uygulamaların, tutum ve davranışların, Al­lah&#8217;ın muradına uygun olan şeyler olduğuna inan­maktadır. Yani o, Hz. Peygamber&#8217;in verdiği çizelgeye göre kendine şekil vermekte ve bunun da Yüce Al­lah&#8217;ın tayin ettiği çizelge ile örtüştüğünü düşünmekte, bundan dolayı da haklı bir gurur duymaktadır. Hiç şüphe yok ki bu çizelge, her şeyiyle kendine özgü bir şekli yansıtmaktadır.</p>
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">Burada şunu da hatırlatmak gerekir: Kimlik, insanın kendine özgü değerler manzumesidir ve bir şahsiyet göstergesidir. Ancak kendi değerlerine güvenmeyen ve şahsiyet problemi yaşayan insanlar, başka kimlik ararlar. Başka kimlikler peşinden koşunca da kendisi olmaktan çıkarlar. Müslüman ise, mutlak doğruyu ve mutlak güzeli temsil eden Yüce Allah&#8217;tan gelen de­ğerlere sahip olan insandır. Bu kimlik değerlerinin in­san çapında cisimleşmiş örneği de Hz. Muham- med&#8217;dir. Çünkü O, her şeyiyle bütün insanlara Allah tarafından örnek gösterilmektedir. Bu örneklik um­deleri de O&#8217;nun sünnetinde yatmaktadır. Bunları be­nimsemek de Hz. Peygamber&#8217;in, dolayısıyla Yüce Al­lah&#8217;ın rızasını aramaktır.</p>
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">Prof.Dr.Kemal Sandıkçı</p>
<p class="Gvdemetni60" style="background: transparent;">Rihle Dergisi,Sünnet Sayısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/">Resulullah’ın Sünnetine Uymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-sunnetine-uymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 22:31:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü]]></category>
		<category><![CDATA[Müçtehid]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa el Adevi]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'a İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Uymak]]></category>
		<category><![CDATA[ulu’l-emr]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7530</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar içerisinde Allah’tan en çok korkanlar, O’na karşı en fazla saygı gösterenler ve O’nun koyduğu sınırları en iyi bilenler âlimlerdir. Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyurmuştur: “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.Ondan başka ilâh yoktur. O, mutlak  sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.’’ Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah’a karşı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/">Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/savsp3-300x225.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7531" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/savsp3-300x225.jpg" alt="Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü" width="352" height="264" /></a></p>
<p>İnsanlar içerisinde Allah’tan en çok korkanlar, O’na karşı en fazla saygı gösterenler ve O’nun koyduğu sınırları en iyi bilenler âlimlerdir.</p>
<ul>
<li><strong>Yüce Allah Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle buyurmuştur:</strong> “Allah, melekler ve ilim sahipleri, ondan başka ilâh olmadığına adaletle şâhitlik ettiler.Ondan başka ilâh yoktur. O, mutlak  sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir.’’</li>
<li><strong>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</strong> “Allah’a karşı ancak; kul­ları içinden âlim olanlar derin saygı duyarlar .”</li>
<li><strong>Yine Allah Teâlâ bir başka âyetinde şöyle buyurmuştur:</strong> “De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak akıl sahiplen öğüt alırlar”</li>
<li><strong>Bir başka âyette de şöyle buyurmuştur:</strong> “Rabbinden sana indi­rilenin gerçek olduğunu bilen kimse, (onu bilemeyen) kör gibi olur mu? (Bunu) ancak akıl sahipleri anlar.”</li>
<li><strong>Allah Teâlâ şu âyette,</strong> &#8221;iman edenlerin kıymetini ve derecesini yükseltti&#8221;, <strong>bir başka âyette ise</strong> &#8221;onların şanını yüceltti.</li>
<li><strong>Allah Teâlâ şöyle buyurdu:</strong> “Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltsin” Öyleyse bu vasıfta olanlara sayg<span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">ı</span> göstermek de zorunludur. Onları şereflendirmek arzu edilen bir şeydir. Onlara dua etmek sadık ve sağlam kimselerin huyudur. Onların bağışlanmasını istemek muttakilerin yoludur.</li>
<li><strong>Allah bize zor gelenleri onlara sormamızı emretti ve dedi ki:</strong> “Eğer bilmiyor­sanız ilim sahiplerine sorun.”</li>
<li><strong>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</strong> “Kendilerine güvenlik (barış) veya korku (savaş) ile ilgili bir haber geldiğinde onu yayarlar. Hal­buki onu peygambere ve içlerinden yetki sahibi kimselere götürselerdi, elbette bunlardan, onu değerlendirip sonuç (hüküm) çıkarabi­lecek nitelikte olanları onu anlayıp bilirlerdi.&#8221;</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âyet-i kerîmede geçen “ulu’l-emr” lafzı ile burada birinci de­recede ilim ehli olanlar kastedilmiştir. Ulu’l-emr lafzının kastettiği bir diğer anlam ise yöneticilerdir. Bazılarına göre de ulu’l-emr sözü hem âlimleri hem de yöneticileri kapsamaktadır. Ülul-emr sözü ile ilgili yapılan açıklamalar, her halükârda âlimlere yönelmeyi ve onlara daha fazla değer vermeyi gerekli kılmaktadır. Bir kimsenin âlimlere karşı hürmeti arttıkça, bu durum onun bilgisine, güzel ahlâkına ve derin kavrayışına olumlu katkıda bulunur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hz. Peygamber’in amca oğlu İbn Abbâs&#8217;ı görmüyor musun? Kendisi derin bir bilgi sahibi olmasına rağmen zaman zaman evine kadar giderek sahâbenin âlimlerinden ve büyüklerinden olan Zeyd b. Sâbit’in ilminden istifade ediyor; özellikle dc miras huku­ku (ferâiz) ile ilgili meselelerde ondan bilgi alıyordu. Bir defasında Zeyd b. Sabit hayvanına bineceği esnada, rahat binmesi için üzen­gisini tutmuştu. Bunun üzerine Zeyd b. Sabit kendisine şöyle de­miştir: “Ey Peygamberin amcasının sevgili oğlu! Senden bunu yap­mamanı istirham ediyorum.” Zeyd b. Sâbit’in bu sözlerine karşılık Abdullah b. Abbâs da şu cevabı vermiştir: “Hayır, asla bırakamam! Çünkü biz âlimlerimize ve içerimizdeki büyük ve saygın kimselere böyle hürmet ederiz.</p>
<p>Bunlar sevgi gösterisinin uç noktalarıdır. Geçmiş dönem âlimlerine karşı duyulan saygı göstergelerinden sadece bir damla­dır. (Cenâb-ı Hak onların her birisine rahmeti ile muamele etsin). Ancak şu kadarım ifade edelim ki, biz saygı konusunda her türlü aşırılığı kabul etmediğimiz gibi, onların delillere muhalif gözüken görüşleri kabul etmiyoruz. Aksine biz bu hususta onlardan imkânlar ölçüsünde Kur’ân ve sünnetten deliller getirmelerini arzu ediyoruz. Kaldı ki fazilet sahibi bir âlim ve büyük bir üstad için bunlar gizli saklı şeyler de değildir. Onlar zaten bu kaynaklardan uzak dura­mazlar ve kolaylıkla bu kaynaklardan delil getirebilirler.</p>
<p>Zira Yüce Mevlâ her şeyi ilmi ile kuşatmıştır. Âlim bir zata düşen ise, bu kay­naklarda mevcut olan gizli ya da açık birtakım delillerden hareketle delil getirmektir&#8230; Bütün bu imkânları kullanmasına rağmen doğru bir neticeye ulaşamaması halinde ise artık kendisi hatası sebebiyle mazur olur. Delillerin dikkatli bir şekilde araştırılmasından sonra meydana gelebilecek hatalar artık onların fazilet denizinde kaybo­lur gider. Bu nedenle bir müçtehid hata da yapsa o aşamaya gelin­ceye değin sergilediği gayreti sebebiyle Allah katında bir sevap elde &#8216;eder. Doğruya isabet etmesi halinde ise iki sevaba kavuşur.</p>
<p>Müçtehid olmayan kimseler gelince, onlara Rasûlullah’ın (s.a.v.) hadislerinden herhangi birisi açık seçik beyan edildikten sonra bu hadîsin gereğini bir kenara bırakarak, insanlardan herhangi birisinin sözüne tabi olması caiz olmaz. Zira Allah Teâlâ bizlere, herhangi bir çekişme ya da niza durumunda Kitâb’a ve Hz. peygamberin (s.a.v.) sözlerine müracaatla meseleyi çözmemizi emretmiştir.</p>
<p>‘’&#8230; Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve âhirete gerçekten- inanıyorsanız onu Allah’a ve Rasûl’e götürün (onların talimatına göre halledin); bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir.”</p>
<p>‘’O, arzusuna göre de konuşmaz. O (bildirdikleri) vahyedilenden başkası değildir.”</p>
<p>Hz. Peygamberim (s.a.v.) dostu olma şerefine erişmiş sahabelere gelince, onlar insanların en hayırlı olanlarıdır. Âlimlerin en önde gelenleridir. Kuran onların döneminde Rasûlullah’a (s,a.v.) vahyedildi, ama onların olduğu topluluklarda okundu. Hz. Peygam­ber onların içerisinde olduğu için, “Kur’ânin kendilerine kapalı gelen anlamlarını açıklıyordu. Bütün bu imkânlara rağmen sahâbe efendilerimizden pek çoğu, açık bir delilin kendilerine ulaşmadığı hallerde, kendilerine arz edilen meselelerde doğru bir karara varabilmek için fetvalar vermişlerdir. Bazı durumlarda ise manası ya da delâleti hususunda ortak noktada buluşamadıkları bir nassın anla­mının anlaşılması için içtihada başvurmuşlar veya farklı yönlerde istidlallerde bulunmuşlardır&#8230; Ancak bu büyük zatlardan hatalı bir görüş ortaya çıkması halinde, Allah’ın izniyle bütün bunlar onların içerisinde yüzdüğü fazilet denizlerinde yok olup gider.</p>
<p><strong>Bu konuyla ilgili olarak aşağıda bazı örnekler verilmiştir:</strong></p>
<ul>
<li>-Ümmetin önde gelen fakihi ve Peygamber Efendimizin (sav,) amcasının oğlu Abdullah b. Abbâs’tan (r.a.) bazı zamanlar­da(Buhari,Nikah,32) muta nikâhı yoluyla evlenmenin mubah olduğuna dair bir fetvâ varid olmuştur. Oysaki mut’a nikâhının ebedî olarak haram kılındığı bilinmektedir.</li>
<li>-Büyük sahâbî Ebû Talha (r.a.) “dolunun (bir şekilde yutulmasının) oruçlunun orucunu bozmayacağını” öngörüyordu. Zira ona göre, dolunun kendisinde yiyecek ya da içecek olma özelliği yokuı!”<sup>,(Hanbel,Müsned,3,279)</sup></li>
<li>-İbn Ömer’den (r.a.) “erkeğin kendi eşiyle ters ilişkiye girmesi­nin câiz olduğu” şeklinde bir rivâyet gelmiştir. Hâlbuki bu husus­ta son derece katı bir yasağın olduğu, herkesçe malumdur.</li>
<li>-Râşid halife Hz. Ömer (r.a.) ve onun akabinde halife olan Hz. Osman (r.a.) insanları temettü haccından men ediyorlardı!Oysaki İmran b. Husayn ve Ali b. Ebî Tâlib (r.a.), onların bu uygulamalarına itiraz ediyorlardı. Zira bu hac türü Allah’ın Kitâbı’nda yer almış, Rasûlullah da (s.a.v.) sahâbesine temettü hac­et yapmalarım emretmişti.</li>
<li>-Allah Teâlâ abdest ile ilgili âyette ‘’dirseklere kadar ellerinizi yıkayın’<sup>’</sup>buyurmasına rağmen Ebû Hureyre (r.a), abdest suyunu koltuk altına ulaştıracak şekilde abdest alırdı.</li>
<li>-Abdullah b. Mes&#8217;ûd (r.a.), Hz. Peygamber (s.a.v.)’in nasıl namaz kıldığını görme hususunda, Onun yanında en çok bulunan ve bu konuyu en yakından gören kimselerden birisiydi. (Yani Hz. Peygamber’in (s.a.v.) rükûda iken ellerini diz kapaklarının üstüne değil de, bacaklarının arasına koyma ile ilgili hususta onun yanında en çok bulunan insanlardan birisiydi). Böyle olmasına rağmen Sa‘d b. Ebî Vakkâs’ın (r.a.): “Allah, Ebû Abdurrahman’a rahmet etsin!Biz (başta) böyle yapıyorduk (yani ellerimizi bacakların arasında koyuyorduk). Ancak böyle yapmamız daha sonra bize yasaklan­dı.” şeklindeki uyarısı kendisine ulaşıncaya kadar İbn Mes‘ûd (r.a.) böyle yapmaya (yani ellerini bacaklarının arasına koymaya) devam etti.</li>
<li>-Hz. Ömer de (r.a.), “eve girmeden önce üç kez izin isten­mesiyle” ilgili Hz. Peygamber’den (s.a.v.) aktardığı rivâyete ilişkin olarak Ebû Mûsâ el-Eş‘arî’den (r.a.) bu haberin sıhhati ile alakalı olarak delil getirmesini istemiştir.</li>
<li>-Aynı şekilde mü’minlerin emiri Hz. Ömer (r.a.), teyemmümle ilgili husustan da habersiz kalmış ve Ammâr b. Yâsir’in (r.a.) kendi­sine ilgili rivâyeti hatırlatmasına rağmen, yine de bu hususla alakalı hükmü hatırlayamamıştı.</li>
<li>-Hz. Aişe de (r.anha), “büyüklerin emzirilmesinin ve (bu yolla süt evlat edinilmesinin) haram olacağını” düşünüyordu. Hz. Âişe (r.anha), Allah Teâlâ’nın: “Emzirmeyi tamamlatmak isteyen (baba) için, anneler çocukların iki tam yıl emzirirler,”, buyurmasına rağmen, hükmün bu yönde olduğunu zannediyordu <sup>.</sup></li>
<li>-Ebû Zerr de (r.a) “ihtiyaç fazlası altının (paranın), elden çıka­rılması gerektiği” görüşündeydi.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p>Buraya kadar zikredilmiş olan değişik sahibe rivâyetlerin yanında, burada aktarılma imkânı olmayan benzer nitelikteki daha başka durumlar da vardır. Ayrıca tâbiûn ve onlardan sonra gelen etbâu’t- tâbiûndan ve bizim muasırlarımız olan âlimlerden de hükümle alakalı nasları duymadığı veya yanlış hatırladığı için, genel hükme aykırı görüş beyan edenlerin varlığı da bir gerçektir. Buna rağmen  söz konusu kimselerin durumlarına dikkat edildiğinde, ortaya koymuş oldukları farklı görüşler sebebiyle hiçbirisinin -Allah’ın izniy­le- bundan dolayı herhangi bir zarar görmediği aşikârdır.</p>
<p>Âlimlerin çoğunluğuna göre, Hz. Peygamberin (s.a.v.) ashabın­dan da &#8220;sahih olan görüşe muhalif gibi gözüken rivâyetlerin akta­rıldığı” hususu ortadadır. Bu nedenle daha sonra gelen âlimlerden de sahih olan görüşe muhalif ya da ondan farklı fetvâların sadır olma ihtimali&#8221; oldukça güçlüdür. İşte bundan dolayı hiç kimsenin, bir âlimin peşine takılıp onun ortaya koyduğu görüşlerin hepsinin en doğru olduğu zehabına kapılıp, peşine takıldığı kişi dışındaki­lerin söylediklerini de bırakma gibi bir yanlışa düşmemesi gerekir. Bu tavır doğru yola tabi olmuş geçmişlerin (selef-i sâlihin) tavrı değildir. Nitekim İbn Abbâs (r.a.) Hz. Ömer (r.a.), Hz. İbn Mes‘ûd (r.a.), Hz. Âişe (r.anha), Hz. Ebû Bekir (r.a.), Hz. Ali (r.a.) ve Hz.Ebu Hureyre (r.a.)&#8230; gibi pek çok sahabeden rivayetlerde bulun­muştur.</p>
<p>Tâbiûn âlimlerinde olan Sa&#8217;îd b. Museyyeb de (r.a) Hz. Ebû Hureyre (r.a.), Hz. Ömer (r.a.) ve Hz. İbn Abbâs&#8230; vb. pek çok sahâbeden rivâyette bulunmuştur.</p>
<p>Yine sonraki kuşak âlimlerinden olan Ahmed b. Hanbel de ken­disinden önce yaşamış olan İmâm Şâfi‘î, İshâk ve Süfyân es-Sevrî&#8230; gibi farklı âlimlerden rivâyetlerde bulunmuştur.</p>
<p>Zikri geçen geçmiş dönem âlimlerden hiçbirisi kendisini ilim elde etme ve sahih bilgiye ulaşma yolunda tek bir âlimin görüşü ile sınırlandırmamıştır. Tam aksine, imkânlar ölçüsünde ulaşabildik­leri ilim kaynaklarını çeşitlendirme yoluna gitmişlerdir. Bütün tatlı su kaynaklarından kana kana içmişlerdir.</p>
<p>Geçmiş dönemde yaşayan büyük âlimler, ilim elde etme kaynakları hususunda ayırımcılık yoluna gitmemiş; diğerlerinin ilmini bırakarak tek bir âlime çağırıp sadece ondan nakilde bulunma yo­lunu tercih etmemişlerdir. (Allah hepsinden razı olsun.)</p>
<p>Şimdi siz ey dinde derinlik sahibi olmayı murad edenler! Ufkunuzu genişletin, ilim kaynaklarınızı daraltmayın!</p>
<p>Ve sakın muasır tek bir âlimin (Allah onları muhafaza eylesin) görüşlerine dayanarak, hak ve bâtılı tespit ilkelerini onun görüşle­rine dayandırıp, temel metinleri ve onların açıklamalarını sırf ken­disine itimat ettiğiniz söz konusu âlimin görüşleriyle uyuşsun diye, asıl mecrasından kaydırmak sûretiyle eğip bükmeyin!</p>
<p>Ve siz; doğruyu tutturmuş olana: “Evet sen haklısın!” deyin. Hata yapan kimseye de “Allah sana iyilik versin. Doğru olan bu değildir!” deyin. Sözünüzü edeb ve vakarla taçlandırın. Umulur ki Allah sizi en doğru olan neticeye ulaştırır.</p>
<p>&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kuran ve Sünneti Anlamanın Temel İlkeleri &#8211; Mustafa el Adevi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/">Alimlerin Faziletinde Sünnete Uymanın Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/alimlerin-faziletinde-sunnete-uymanin-rolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
