<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Söz | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/soz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 30 Dec 2022 15:47:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Söz | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ebubekir Eroğlu &#8211; Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:47:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[bireycilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ebubekir Eroğlu]]></category>
		<category><![CDATA[fiil]]></category>
		<category><![CDATA[Güç]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Medya]]></category>
		<category><![CDATA[modern şehir]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26239</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Her çağrı, kendisine uyma talebiyle birlikte gelir. Bunu destekleyecek doğal eğilimlere sahibizdir. Bizimle ilgili olsun olmasın; yanımızda parlayan bir ışık dalgasına (bakma dan edemeyiz) bakarız. Parıldama, bakılmayı isteyen bir çağrıdır, şiddetli ışık kendisine bakma isteğini uyarır. Bilerek ışığa bakmamışsak, içimizde uyanan, ışığa bakma isteğini atlatmayı tercih etmişiz, demektir. Sessiz bir odada aniden duyulan tıkırtı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/">Ebubekir Eroğlu – Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26240 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-194x300.png" alt="" width="263" height="407" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-194x300.png 194w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-600x929.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-768x1189.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800-661x1024.png 661w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/wi_800.png 800w" sizes="(max-width: 263px) 100vw, 263px" /></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span class="text-alt">Her çağrı, kendisine uyma talebiyle birlikte gelir. Bunu destekleyecek doğal eğilimlere sahibizdir. Bizimle ilgili olsun olmasın; yanımızda parlayan bir ışık dalgasına (bakma dan edemeyiz) bakarız. Parıldama, bakılmayı isteyen bir çağrıdır, şiddetli ışık kendisine bakma isteğini uyarır. Bilerek ışığa bakmamışsak, içimizde uyanan, ışığa bakma isteğini atlatmayı tercih etmişiz, demektir. Sessiz bir odada aniden duyulan tıkırtı kulak vermeyi gerektirir. Kulak, beklemediği sese hazırdır. Işık ve ses duyularımıza yönelen çağrılardır. Teklif ise insan daki sorumluluk duygusunu harekete geçiren, ondan karşılık bekleyen çağrının bir biçimidir.</span></p>
<hr />
<p>İnsan, iç dünyasının gücüyle dik durabilir. İç dünya, koruyan bir kaledir.</p>
<hr />
<p>Medeni davranış ruhsaldır. Medeni bir toplumda, ruhu ezadan kurtaran ve günlük yaşamı çekilir kılan ince davranışların görünür olması yetmez, mütemadiyen devam etmesi için desteklenmesi gerekir. Bir kişi merhamet, sevgi, dürüst lükle yoğrulmuş olan karakterini, bu niteliklerin özünde bağlı olduğu yüce aleme ilişkin bilince sahip olarak devam ettirebilir.</p>
<hr />
<p>Görsel medya gerçek hayattan daha güçlü bir hayal alemi oluşturdu. Gerçek dünyanın orada yankı bulduğunu kabul eden bir genel kanaat var; ama görüntülerin çoğu, tek tek kişiler açısından sahte. Her şeyi hayallerde görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Bir insan iç dünyasını olduğu gibi yazıya dökebilir mi? Evet diyemiyoruz. Bir insan olan yazar başkasının iç dünyasını aktarabilir mi? Buna da, evet diyemiyoruz. Başkasını anlatamamak kolayca anlaşılabilir bir yetersizlikten ileri geliyor, en azından başkasının zihninde ulaşabileceğimiz yerin sınırlı olduğunu biliyoruz. İnsanın, şiddetli bir arzuyla istediğinde bile kendi iç dünyasını anlatmada duyduğu acziyet ince ince yorumlanabilecek bir insan gerçeğidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kendisi olmak ve kendisi olarak yaşamak isteyen insanın küreselleşmeye muhatap olması da bir gerilim doğurmaktadır. Türkiye&#8217;deki çatışma biraz da zihinleri karıştıran bu olguya bakarak açıklanabilir. Birey üzerinde odaklanmanın kalesi olduğu düşünülen modernizm, insanın modernizme ait kavramlar üzerinden tanımlanmasını ve sonuç olarak bir tür tektipleşmeyi öngörüyor. Uluslararası kültür etkileşimini üzerine doğru gelen baskı olarak hisseden birey, homojenleştirme çabasının bu baskıyı gidermediğini, ilgiyi kesmekle de çözüm bulamayacağını görüyor ve mahrem iç dünyasıyla kendisini uluslararası dalgaların önünde savunmasız buluyor.</span></p>
<hr />
<p>Bir şeyi &#8220;var&#8221; eden kim ise, karakterini veren de odur.</p>
<hr />
<p>Bireycilik, insanın varlıklar arasındaki biricik olma vasfına sahip çıkmadığı sürece, taraftar olan ile olmayanları tarifleri arasında döner dolaşır, sonunda, bizim enaniyet dediğimiz, kaba egonun köpürtülmesinden başka bir yere varmaz.</p>
<hr />
<p>Ekran unutturur. Görüntü dayanıksızdır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">&#8220;Sudaki hayat&#8221; terimi bir zarftır. Su temiz ve temizleyici oluşuyla, dokunduğu yerin özelliğine göre; dokunduğuna parlaklık, canlılık, dinçlik, arınmışlık vermesiyle, yaşam enerjisi aşılamasıyla hayatiyet taşır içinde. Hayat sahibi olduğunu hissettirir bize. Eski çağlara ait yazılı kültürümüz deki anlamına bakarsak; suyun içinde yaşayan canlıları işaret ediyor değildir &#8220;sudaki hayat&#8221; terimi, onun bize söylediği su yun kendisidir. Su hayatın tecelli yeridir, böyle olduğuna göre canlılık da suyun cevherindedir. Tıpkı, belirtildiği şekliyle, eşyada hayat olduğu gibi. Zarf doludur, çünkü nesneler Tanrı isimlerinin tecelli yeridir; isimlerse zarfın içinde. Hayat o isim lerle var; eşya da dildeki zarfın içindedir</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Herkes kendisini bağlayan teklifin farkında olarak hareket eder ve o anda orada olmasının ortaya çıkardığı tekliften dolayı kaşısındakinin yük altına girmesini istemez. Osmanlı döneminde iki İstanbul efendisi karşılaştığı zaman &#8220;Benim buradaki varlığım, tüy kadar, hafif rüzgar kadar bozmasın efendim, sizin rahatınızı&#8221; der gibi selamlaşmayla muhtemel bir yükün önceden giderilmesini sağlarlar.</span></p>
<hr />
<p>Modern bilimler, nesnelerin doğasındaki &#8220;ölçülebilirlik&#8221; niteliği hakkında bilgimizi arttırdı. Ölçüler koydu, maddenin ölçümlemeyi mümkün kılan niteliklerini açığa çıkardı. Bu bilgilerin kullanılması zamanımızı yeterinden fazla alıyor ve insanı kuşatıyor. Ölçülebilir şeyleri düşünmekten, ölçülerin uygulanma alanı demek olan teknolojiden, doğal işleyişi düşünmeye vakit kalmıyor. Doğal işleyişi dışlama alışkanlığımız söyletiyor bunu bana; sanki doğal işleyişin ölçüsü yok, onun çağrısıyla uyanan duygularsa fanteziden ibaretmiş gibi! Ayrıntılarıyla tasarlamak ve önceden kurgulamak suretiyle yapılanların zamanımızın büyük bölümünü doldurması, &#8220;Ben yaptım&#8221; hükmünün kabulüne daha geniş zemin hazırlıyor. &#8220;Ben yaptım&#8221; duygusunun baskın çıkması ve nesnelerin ölçülebilir oluşu, bizi değer biçmeye götüren alanı dolduruyor. Böylelikle, nesne ve fiillere Yaratıcıya nispetle değer vermenin &#8220;eski dünyanın gerçeği olduğu&#8221;, aynı değerlendirme ölçütü bugüne getirildiği takdirde gerçekliğin dışına çıkmış olunacağı düşünülüyor. Oysa biliyoruz ki, doğallıktan uzaklaşmak bile doğal dünya nın büsbütün dışında bir yere taşımaz bizi. Ölçüler, ölçülebilir nesneler ve bizim ölçme yeteneğimizin tümü doğal dünyaya dahildir. Biz, doğal dünyadayız.</p>
<hr />
<p>&#8220;Bir şey hakikati bakımından bakidir, bu yönüyle herhangi bir şey helak olmaz&#8221;, diyen İbn Arabi&#8217;ye göre (Fütuhat, c. 13. 26. Sifır) insanın sureti yok olduğunda dahi, kendisini farklılaştıran hakikati, tanımıyla kalmaya devam edecektir. Bu hakikat, tanımın kendisidir.</p>
<hr />
<p>Değer duygusu, farkında olan ve insana sorumluluğunu hatırlatan iradeyi gerektirir, İşe yarar bilginin tamlığını kazanması halinde yapılacak değerlendirme ahlaki normları davet eder ki, pozitivizme ayarlı akıl buna yanaşmak istemez. O nesnelerin dünyası ile ilgili olan &#8220;Nasıl?&#8221; ile yetinmeyi yeğler, ona göre topluma dair, nicel verileri temel alan çalışmalarda da &#8220;Niçin?&#8221; sorusu, &#8220;Nasıl?&#8221; gibi sorulmalıdır.</p>
<hr />
<p>Şu dünyada bir mevcudiyete sahip olmak aynı zamanda mahrem bir teklife muhatap kalmakla birlikte gerçekleşiyor. Varolmak bizi bir teklif karşısında bırakmada. Teklifsizce dav ranırız kimi zaman, gerilimin yatışması iyi gelir, rahatlarız, ama yaşamı laubaliliğe terk edemeyiz. Teklif, adından belli; bir külfeti, bir ağırlığı içeriyor ve öylece yaşam öykümüze giriyor. Bu, elbette bilince ilişkin bir durumdur öncelikle.</p>
<hr />
<p>Teklifsizlik, kendini evinde hissetmekle laubalilik arasında, hassas bir durumdur. Ele verilmemiş bir gerilimi barındıran teklifsizliğin her an laubaliliğe ya da küstahlığa dönüşmesi ihtimali vardır.</p>
<hr />
<p>Günümüzdeki egemen medeniyet, Batı dünyasında doğdu. Bu nedenle, insanın olgunlaşmasını sağlayan niteliklerin batılı ölçüler içinde aranması ve anlatılması doğaldır. Halbuki çağımıza damgasını vurmuş emperyalizme vücut veren aynı Batı&#8217;dır. Bu nedenle aradığımız iyi insanı bulma garantisi yoktur. İnsan olgunluğuna ilişkin nitelikleri, aynı zamanda emperyalizmin ocağı olan bir yerde aramak durumundayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gerçekçi olalım; hakkında çok gürültü koparılan özgürlük konusunda olduğu gibi insan iradesi, kendi kendimizi aldattığımız anlamsız bir görüntüden ibaret kalabilir. Çünkü sahip olduğumuz özgürlük ve irade, çoğu zaman hayatın muhayyilemizi dolduran zenginliği ile gerçek dünya arasında tatmin edici bir bağlantı kurmaya yetmez. Üstelik bir konudaki ira denin, bir kere var olmakla, artık değişmeden kalacağından emin olamayız. Kavram olarak üstünde düşünüp zihnimizde iradi bir sonuca vararak rahatlamamız, iradenin arzularımız ca yönlendirilen bir yanılsamadan ibaret kalmayacağını, hatta düpedüz aldatmaca olmayacağını temin etmez. İrade ve irade edilenin tecellisi üstüne akıl yürütmelerimiz, kimi zaman insan hakkında düşünmemizle aynı kapıya çıkar ya da aynı sonucu verir. Kendimiz hakkında bu yolla düşünüyor da olabiliriz. İrade, bir insanın kendi varlığı ile düşüncesinin iç içe, hayatın ise insanın kendisine ait olduğunu hissettiren bilinçtir. Varoluş haline hissedişle ve bilinçle katılmadan önce iradenin oluştuğundan söz edemeyiz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan, varolmakla bir teklifle karşı karşıyadır. Teklifin muhatabıdır. Hayatın akışı içinde cid di bir teklife muhatap olan kişi, dönüp kendine baksın; o gö recektir ki, kendisinin tutumundan bağımsız olarak, söz konu su teklifle karşılaşmadan önceki durumdan başka bir duruma geçmiştir. Teklif özünde &#8220;nötr&#8221;, bağlantısız ve geçişsiz olabilir, ama muhatap, nötr durumda görülemez. Onun, teklif karşı sında &#8220;nötr&#8221; konumunda kalması imkansızdır. Teklife muha tap olan kişinin değişmesi imkansız konumda bulunması, tek başına tarafsız olabilecek teklifin nötr görünmesini engelliyor. Teklif bir ağırlık olarak geliyorsa, muhatabın bu ağırlığı kar şılayacak bir cevabı olması gerekir. Yoksa bir dengesizlik çıkar ortaya.</span></p>
<hr />
<p>İbrahim Müteferrika&#8217; nın, şu yalın ifadesi her zaman için yerindedir: &#8220;Malı ve gücü olanlar galip geldiler. Her defasında, galip gelenler, yenilenleri itaate zorladılar. Genelde sonuç, güçlülerin, yendikleri ülkeleri diledikleri şekilde yönetmek istemeleri oldu. Kendilerine layık işlerden gafil oldular.&#8221;</p>
<hr />
<p>Bugün ekonomi ve siyaset alanlarında bağımlılığa razı gelen ve hakim konumda bulunanlara tabi olmayı yeterli görenlerin &#8220;değişim&#8221;in niteliğine pek de itiraz etmediğini, değişim sürecinin toplumda açtığı yaraları umursamadıklarını söyleyebiliriz. Onlar sadece güç kaybına uğradıkları zaman konumlarının değişmesine hayıflanıyorlar. Halbuki bu durumda da onların temel yönelimleri sarsılmıyor. &#8220;Bağımlılık sürsün; değişim nasıl olsa gelir ya da değişimin şiddeti ne olursa olsun fark etmez&#8221; dediklerini duyar gibiyiz.</p>
<hr />
<p>Televizyonda bir müzik parçasını görüntü eşliğinde izlemeye başladım. Ekranda akan yapraklar duyusal imgeleri hareke te geçiriyor ve müzikle bütünleşiyordu. Dinleyeni kendisine bağlayan müziği anlatmak olmaz. Hüzün denilen ebedi hissi, taşkınlığı alınmış neşe halinde yayan müzik parçasını dinlemek ve görüntülerin ekrandaki akışını seyretmek lazım, ama anlatmayı deneyeyim: Atlar, ormanda geri geri koşuyordu. Bir müzik parçası eşliğinde ama koşu kendi başına bir dünyada. Önündeki boşluğa direnen atların adım atan ayaklarıyla geri geri kaydığını söylesek daha doğru. Bir sonraki sahneye geçiyoruz, kuzular bağırarak, gerilere doğru adeta yuvarlanıyor. Bu sahnenin üzerimizde bıraktığı şaşırtıcı yön duygusuna göre, rüzgar ters taraftan esiyor ve ormandaki ağaçları ters tarafa doğru yatırıyor. Gökteki bulut yumağı döne döne seyrelip küçülürken, başlangıcına, ilk zerre haline doğru gittiği hissini veriyor. Bir pamuk yığını seyreliyor, arkasından gökyüzü çıkıyor. Derken, bembeyaz giysiler içinde, masumiyet neşreden bir genç kız beliriyor ekranda. Etekleri öne doğru dalgalar yap makta iken, kız geri geri gidiyor, bize; kendisine ilgiyle bakan izleyicilere yaklaşamıyor. Adeta hiç istemediği halde onlardan uzaklaşıyor. Müziğin, hareket halindeki bulutların ve ters ta rafa yatan dalların eşliğinde bu geri gidiş, fezada perdelenmiş bir ana rahminin simgesel görüntüsü olmaya kadar varıyor. Dünyadaki oluşum, başlangıca ve başladığı noktaya dönüyor. Klibin ve müzik parçasının ismi: Masumiyete Dönüş. Zaten, yukarda kısa çizgilerini verdiğimiz görüntülere anlam veren de bu isimlendirmedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kamuoyu oluşturma becerisiyle övünenler, &#8220;rıza üretmek&#8221; diye bir deyime yaslanmaktan hoşlanıyor ve halkla ilişkiler kampanyasındaki başarılarını gerçek durumun önüne koyuyorlar. Dilimize armağan ettikleri, iki kelimeden ibaret bu deyim, anonimleştirilmiş bir iradeye teslim edilen toplumun neye maruz kaldığını gösteriyor ve direnişin hangi yönde olması gerektiğini ima ediyor. Kamuoyunun halihazır düşüncesini yansıtan bir slayt bize genel kanaati verir, yani bir anlam ifade eder. Ancak toplumu sarmış genel kanaat hakkında gerçeğe uygun bir değer yargı sında bulunabilmek için, kanaatin oluşumuna bakmak ve özgür iradenin bu oluşumdaki payını bulmak gerekiyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Eski çağlardaki öğüt kitapları ve terbiyeye dair eserler olaylardan sonuç, kıssadan hisse çıkarılmasına, insan davranışlarını gözlemenin sonucunda elde edilen derslerin dile getirilmesine, sergilenmesine ve aktarılmasına yarıyordu. Evet, suç, masumiyeti savunmak için de anlatılıyordu. Önceki trajediler ise az rastlanır ve özellikle insanın hayatını baştan sona etkileyen bir olaydan yola çıkarak, insan davranışını içerden yansıtmanın ve böylelikle olgunlaşmaya hizmetin bir aracı olarak görülebilir. Olay, onu yaşayanı olgunlaştırır, dinleyene ders olur. Dinleyen zihin yoluyla deneyim sahibi olmuştur. Zihnin edindiği deneyim olgunluğa hizmet eder.</span></p>
<hr />
<p>İnsan öğrendiği dil üzerinden insanlığın ortak dil evrenine katılır. Kişiyi, varlıklar zincirinin son halkasında toprakla buluşturabileceğimiz varlığa bağlayan ve varlıklar dünyasının imgelemi içinde bir yere koyan, zihninde yaşattığı anne imge sidir. Aynı şekilde dilin kendisi, insanın dünyayı algılamasını sağlar ve onu anlamlar dünyasına bağlar.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">&#8220;Niçin&#8221; diye sormanın kafaları kilitlediğini, bu nedenle saçma olduğunu düşünenler var. &#8220;Nasıl&#8221; dersen bilimsel bilginin gösterdiği süreçleri anlamak için çaba gösterirsin; &#8220;niçin&#8221; diyerek çıkmaza girip ne yapacaksın, diyorlar. O halde, biz de &#8220;Ne uğruna?&#8221; diyelim. &#8220;Değer mi?&#8221; diyelim. &#8220;Neye yarar?&#8221; diye soralım. Enerji üretmi, doğal dünyanın dengesini bozacak ölçüde ve biçimde yapılıyorsa, &#8220;Ne uğruna?&#8221; diye sormak hakkımızdır. Afrika&#8217;nın bir bölümünde, göz göre göre insan soyunun kuruyup gitmesine, ne uğruna göz yumuluyor? Olacağı önceden bi linen toplu kıyımlar niçin yapılıyor, kime ve neye yarıyor? Kur ban, neye kurban? &#8220;Niçin&#8221;, yerini başka soru kelimelerine terk edebilir; insanın sorumluluğu değişmez, başka açıdan görün meye başlar sadece. Sorumluluk almayan yine bulur kaçınmanın yolunu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilinç halindeki benlik özgürlüğünü, toplu yaşamanın gerektirdiği itaat ile kendi varlığına sahip çıkmayı kaynaştırmakta bulur. Tek başınalığın değil birarada yaşamanın gereği olarak kazanılan ve hak edilen bir niteliktir çünkü özgürlük. İnsan hayatında iradenin belirişi ise iş üzerinde, faaliyetle, hareketle, atılımla, girişimle, bir işi ısrarla takip etmekle, kısacası aksiyonla ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geçerken, &#8220;ben ve başkaları&#8221; bağlamında Mevlana&#8217;nın eserinden bir anekdotu hatırlıyorum: Sevgilisinin oturduğu semte varan bir kişi onun evine yaklaşır ve kapısını çalar. İçeriden gelen ses, kapıyı çalana, kim olduğunu sorar. Önündeki kişi, &#8220;ben!&#8221; diye cevap verince kapı açılmaz. Bana ve sana yer yoktur çünkü orada. Kapıda bekleyen, bu mesajı almış, &#8220;ben&#8221; demesinden doğan sonucu anlamıştır. O haliyle kapının açılması için ısrar etmez, dönüp gider. Menkıbe ya da masal bu ya; bir çile ve olgunlaşma döneminin ardından aynı kişi tekrar kapıya gelir. Hiç değişmemiş halde bulduğu kapının tokmağını tıklatır. &#8220;Kim o?&#8221; diyen ses kapının arkasından geldiğinde, vereceği cevap hazırdır: &#8220;Sen&#8217;im.&#8221; Zaman içinde kazandığı olgunluk ona ayrıgayrı olmadığını öğretmiştir. &#8220;Sen&#8217;im&#8221; diye verdiği cevap, sen ve ben arasındaki birliğe göndermede bulunduğu gibi, cevap verenin, kendiliğinden var olamayacağını anladığına ve dolaylı olarak var olduğu bilincine sahip olduğuna işaret ediyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geçerken, &#8220;ben ve başkaları&#8221; bağlamında Mevlana&#8217;nın eserinden bir anekdotu hatırlıyorum: Sevgilisinin oturduğu semte varan bir kişi onun evine yaklaşır ve kapısını çalar. İçeriden gelen ses, kapıyı çalana, kim olduğunu sorar. Önündeki kişi, &#8220;ben!&#8221; diye cevap verince kapı açılmaz. Bana ve sana yer yoktur çünkü orada. Kapıda bekleyen, bu mesajı almış, &#8220;ben&#8221; demesinden doğan sonucu anlamıştır. O haliyle kapının açılması için ısrar etmez, dönüp gider. Menkıbe ya da masal bu ya; bir çile ve olgunlaşma döneminin ardından aynı kişi tekrar kapıya gelir. Hiç değişmemiş halde bulduğu kapının tokmağını tıklatır. &#8220;Kim o?&#8221; diyen ses kapının arkasından geldiğinde, vereceği ce vap hazırdır: &#8220;Sen&#8217;im.&#8221; Zaman içinde kazandığı olgunluk ona ayrıgayrı olmadığını öğretmiştir. &#8220;Sen&#8217;im&#8221; diye verdiği cevap, sen ve ben arasındaki birliğe göndermede bulunduğu gibi, cevap verenin, kendiliğinden var olamayacağını anladığına ve dolaylı olarak var olduğu bilincine sahip olduğuna işaret ediyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dediğimiz gibi; insanlar her olguya ilişkin &#8220;Niçin?&#8221;i ya açıktan açığa ya da bilinçaltında sorup durmaktalar. Gerçek meraklar bu sorunun açtığı yolda ilerliyor. Varsın, nihai cevap herkesi tatmin edecek ölçüde verilmiş olmasın; sorunun açtığı yol ve bu yolun üstünde bulunmak dahi öğretici olabilir. Çünkü insanın hayat karşısında içtenlikle hissettiği soru kelimesidir onu amaçlara yönelten ve yola girişi sağlayan, bu durumdaki soru kelimesi sorgulamadan çok merakı kamçılayıcıdır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İbrahim Müteferrika, adaletin ve adil davranışın zenginlere yakışacağını söylüyor. Kapital sahiplerinden ziyade Doğu&#8217;nun klasiklerinde rastladığımız memleket büyüklerine gönderiyor. Bence bu ifade iyi niyetli bir temenninin dile getirilmesidir. Zenginlerden gözü gönlü doymuşluk, görmüş geçirmişlik beklenir, demeye getiriyor. Bu söylem özgün bir dünya kavrayışından çıkarak gelir ve başkalarına muhtaç olmadan yaşamaya güç yetirenlerin hukuka uymamayı ilke edindiği, zarar verdiği kimselere &#8220;git hakkını ara&#8221; dediği ama hak yemiş olmaktan hicap duymanın hepten unutulduğu şu günlerde, tabii ki bugünün ölçüleriyle anlaşılması kolay olmayan bir tercihtir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşamı değerlendirme bahsine gelince, eski ile yeni arasında aşılması imkansız gibi görülen uçurum &#8220;insanın şeyleşme si&#8221; nde ortaya çıkmıştır. Tüketim toplumunun ortaya çıkardığı ve insanın zararhanesine yazılan &#8220;şeyleşme&#8221;, köleliğin yaşam biçimi, kimi insanların ise &#8220;mal&#8221; sayıldığı antik çağlarda bile toplumsal görünümü anlatmak isteyenlerin başvurduğu bir sıfat ya da nitelik olmamıştır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşamı değerlendirme bahsine gelince, eski ile yeni arasında aşılması imkansız gibi görülen uçurum &#8220;insanın şeyleşme si&#8221; nde ortaya çıkmıştır. Tüketim toplumunun ortaya çıkardığı ve insanın zararhanesine yazılan &#8220;şeyleşme&#8221;, köleliğin yaşam biçimi, kimi insanların ise &#8220;mal&#8221; sayıldığı antik çağlarda bile toplumsal görünümü anlatmak isteyenlerin başvurduğu bir sıfat ya da nitelik olmamıştır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bugünkü yarış tüketim üzerinden yapılıyor ve hedefini tüketim toplumu tablosunda çiziyor. Onun özünde de Amerikan yaşam tarzı bulunduğu açıktır. Zenginliğin sağladığı imkan ların kullanımı her kültürde aynı değildir; başka bir deyişle, zenginler her kültürde aynı davranış kalıplarına uymaz, aynı yaşama tarzını yeğlemez. Günümüzde hükmedici olan, eski Avrupa kültürü bile değildir artık, Amerikan yaşam tarzıdır.</span></p>
<hr />
<p>İma etmek açık konuşmaktan daha açıklayıcıdır bazen. &#8220;Mezlaka-i kadem&#8221; bu nitelikte, eski bir deyimdir. Farkına varılmadan meydana gelen bir hata, zarar verebilir ama masumiyeti bitirmez. Ancak, düşüncesizlik masumiyeti yaralar.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Önemli olan, kişinin kendini gerçekleştirmesidir. Kendiliğinden var olan mutlak özne, kişiye hitap etmekle onu özne haline getirmektedir. Mesela, Allah imana davet etmekle (bana hitaben konuşmakla) beni cevap verip vermeme durumuyla karşı karşıya bırakıyor. Bir soruya muhatap olup karşılık ver mekten sorumlu olan kişi öznedir. Hakikatte, dolayısıyla var olduğu için öteki olan kişi, gerçeklik alanında kendisi olarak kendini gerçekleştirir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Başkalarını tanımayan ve kabule yanaşmayan bir bilinçte, &#8220;öteki&#8221; meselesi &#8220;ben&#8221;in karanlık yüzüdür. Kör dövüşü o karanlıkta oluyor. Işığın da orada olduğu unutulmamalı. Ana akım medya ortamın da hoşgörü, yozlaşmanın önünü açacak şekilde de kullanılıyor. Bu haliyle, bazı nahoş durumları görmezden gelmeyi tercih eden ve tavrıyla &#8220;bunu duymamış olayım&#8221; diyen büyüklerimizin asaletinden iz taşımıyor.</span></p>
<hr />
<p>Modern şehir hayatının gerektirdiği hız ve hareketin zaruri olmadığı devirlerde zaman sonsuzluk olarak algılanıyor, yüceliğe ve yüceltici değerleri kazanmaya konulacak bir sınır bulunmuyordu. Bir insan manevi değerlerle donandığı ölçüde olgun, bu nedenle yücelmiş ve değerli kişi sayılıyordu.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Seyahatname yazarlarının hemen hiçbiri, sözünü ettikleri zenginlik tablolarını &#8220;ağzından bal akan&#8221; bir üslupla öven, özleyen, ulaşılması gerekli bir he def gibi gösteren ve tavsiye eden bir yaklaşımla anlatmamıştır. Seyahatnamelerde aşırı zenginlikleri gösteren her bölümün sonunda taşkınlıkların ve sefahat alemlerinin tasvir edildiği sayfalara yer verilmesi, bu tür eserlerin kurgulama özellikleri arasında sayılabilir. Eski kültürlerde bir tür rindliğin saygı ve anlayışla karşılandığı bilinir. Onlara göre rindlik, sadece bir insanlık durumudur. Ama seyahatname yazarları bolluğun sebep olduğu taşkınlıklara ilişkin tasvirleri yaparken sefahati övmemişler, görerek anlattıkları yere &#8220;dünya cenneti&#8221; dememişler ve kalemlerinden çıkan akıcı tasvir cümleleriyle okuyanlar üzerinde imrenme duygusu doğmasına meydan vermemişlerdir. İmkansızlıklarla boğuşan insanlara, elde edemeyecekleri şeylerden, sahip olmamak bir eksiklikmiş gibi söz ederek onları üzmek istememiş olabilirler mi? Kim bilir, belki böyle bir iyi niyettir onlarınki</span></p>
<hr />
<p>Görsel medyanın iletisi gözlerin önünde, ama onun dili insanın aradığı karşılıklı yankıya izin vermiyor. İletinin ekrandaki akış hızı imgeleri, üzerinde düşünerek algılanmayı engelliyor. Ekran karşısındaki algı, bilinçaltında canlı bir yüzün kendisine hitap ettiği sanısına kapılarak cevap verme konumuna geçse de bilinçaltı, vereceği karşılığın tanımlanmamış bir algı yanılmasından doğduğunu ve tek taraflı tepkiden ibaret kalacağını ona söylemektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İslam toplumlarının iyi işleyen bir düzene sahip olduğu devirlerde, tek insanın hayat hamlesi içindeki yeri hakkındaki değerlendirmeler, onun sahip olduğu dini hassasiyet ile ruhsal olgunluk birbirine bağlanarak yapılmıştır. Mevlana&#8217; nın eseri Mesnevi&#8217;de birbirinin devamı olarak anlatılan hikayelerde bu bağlantıyı görürüz. Burada başvurulan din ve bir dinin ken dine özgü kavramları kapalı toplumları akla getirse de şehir yapılarının başka kültürlere her zaman açık olduğu bilinir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Sinemada izlediğimiz filmlerden zihnimize kazınmış, unutulmaz sahneler vardır, televizyondaki görüntülerin kimse üzerinde aynı yoğunlukta etki yaptığını düşünemiyorum. Bunun nedeni, ekranda akan görüntülerin birinin diğerini inkar ve iptal etmesidir. Sinema filminde tablolar birbiri içinden çıkıyor, birbirini destekliyor. Bir kurgu ile karşı karşıya olduğumuzu biliyoruz. Filmin bir bütün olduğuna dair bilgimiz ve önkabulümüz, tabloların arasında bağlantı kurmaya hazır tutuyor bizi. Televizyonda ise her biri ayrı dünyaları işaret eden görüntüler art arda geliyor, bu durumu sık sık tekrar ediyor. Görme algımız bu durumu, her görüntünün bir öncekini zayıflattığı, iptal ve inkar ettiği biçiminde algılıyor. Muhayyilemizdeki kurgulama alışkanlığı ve seyretmeyi kolaylaştıran bütünleyici yeteneğimiz, program akışını oluşturan görüntü bolluğuna oranla, ancak belirli bölümlerde bize yardımcı olabilmektedir. Görsel alanda, göste rişli ama dayanıksız bir dış dünya devinip duruyor. İç dünya orada güçsüz ve korunaksızdır.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kimlik şimdilerde, &#8220;öteki&#8221; üzerinden açıklanıyor. Bu yöntemde, bilince sahip yegane varlık olarak insanın Tanrı önün deki durumu ve sorumluluğu üzerinde yeterince durulmuyor, çünkü sorgulanan hep başkaları oluyor. Özellikle, kendini tanımak için nefis muhasebesine başvurmaktan kaçınan modern insanın, başkası üzerinden oluşturduğu bir &#8220;ben&#8221; tanımıyla anılmayı tercih ettiği söylenebilir. Ne olduğundan ziyade nasıl algılandığını merak eden insan kendisini &#8220;öteki&#8221; olarak düşünmeyi denemekten de geri kalmıyor.</span></p>
<hr />
<p>Şiir, günümüzde de kurgusal değil, yaşamakta olan insan gerçeğinden yola çıkıyor, duyguyu canlı bir insanın tavrı, edası vb. üzerinde izliyor. Şiirin dünyasında, tarafgirliklerin güzergah belirlemekle kalmayıp çatışmayı davet etmesi, kumaşının duygular olmasından ileri gelse gerektir. Yüce ve soyutlanabilir düşünsel değerlerin yatağı ve taşıyıcısı olan şiir, çağımızda hır çıkaran düşünceden sıtkı sıyrılanların, kafası binbir kaygının istilası altında olduğu halde aciz bırakılmış düşünce hareketlerinden umut kesmiş lerin sığınağı olabilmektedir.</p>
<hr />
<p>Kaba güç adaletin dışındadır diye, terazinin bir kefesine adaleti diğer kefesine kör gücü koyamazsınız. Tabii ki güç her zaman kör olası ve kör olacak değildir. Güç eğer adaletin işine yarayacaksa, dengenin bozulmasının önüne geçmek ya da bozulduğu yerde dengeyi ikame etmek üzere vardır. Bir hukuk düzeninin kurulması ya da kurulu durumdaki düzenin işletilmesi için başvuracağımız, ancak meşru güç olabilir. Adalete ilişkin değerlerin kendi aralarında ve her birinin kendi içindeki mevcut dengesi, hukukun eylem ve işlemle somutlaşmasından doğan bir sonuçtur.</p>
<hr />
<p>Toplumsallaşmanın ve toplu halde geçinip gitmenin sırrı, insanların birbirine açılmasında, manevi varlıklarını güvenle birbirlerine emanet etmeyi mümkün kılan insani iletişimin mevcut olmasındadır. Bunun özü, insanlararası doğal bağlantının kaynağı olan içtenlikle yoğrulur.</p>
<hr />
<p>Toplumsallaşmanın ve toplu halde geçinip gitmenin sırrı, insanların birbirine açılmasında, manevi varlıklarını güvenle birbirlerine emanet etmeyi mümkün kılan insani iletişimin mevcut olmasındadır. Bunun özü, insanlararası doğal bağlantının kaynağı olan içtenlikle yoğrulur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bugün tüketim toplumu hedeflerini aşarak, yaşamın anlamı üzerine yapılan soyut ve bilgi aşamasındaki yorumların kabul görmesi için yeterli cesaret gösterildiği söylenemez. Bir toplumun genel kabulleriyle gösterdiğinden daha ileri hedefler bireysel görüş ufuklarında doğar; ama toplumda hükmedici olan daima genel tutumdur. Bu kural hiçbir zaman değişmez. Müşterek tutum genel seviyenin zarfıdır. Bir toplumda genel görüşlerin kamuoyu üzerinde hükmedici oluşu değiştirilemez ama daha yüksek bir yerde doğan ışık, daha yoğun beyinlerden süzülen fikir ve daha ince gönüllerde taht kuran duygu, genel görüşün etkili bir bölümü haline getirilebilir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan, başkalarıyla bağlantısının bilin cinde, sonsuza açık biçimde, dünyanın ayartıcılığına direnecek bir &#8220;duruş&#8221; un sahibi olarak değerlidir. Dünya kavrayışına sahip bilincin eklenmemiş olduğu, &#8220;ben şuyum, buyum&#8221; duygusu, kişinin başkalarıyla kendisi arasındaki bağları zayıflatır, ama onu özgürleştirmez. Arzu, insanda başkalarıyla bağlantı arar. Arzu ederek ötekine yönelen, &#8220;ben&#8221;dir. Ötekine fiili yönelimi olmayan bir kişide uyanan arzu, kişinin öteki ile duygusal açı dan biraraya gelmesini sağlar. İhtiyaç ve çıkar da insanı ötekine ulaştıran ve bağlayan duygulardır. Ötekiler ile birlikte varoluşu unutturmayan ise insandaki sorumluluk duygusudur. Var olmakla bir teklifin muhatabı oluruz, bu durumun bilincine sahip olmak sorumluluk duygusunu uyarır ve destekler. Teklif ve sorumluluk bizi etrafımzdaki varlıklara bağlar. Başka bir deyişle, bu duygular, bağlantısız biçimde var olmadığımızı da ima bize söyler.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Söz ve fiillerimiz, bir konudaki irademizin gücünü ve içeriğini ortaya koyar, dayanıklılık ölçüsü hakkında fikir verir. İradenin &#8220;ben&#8217;in varlığını&#8221; düşünmeyi ve hissetmeyi sağlaması, kendi işleyişindeki kudrete ilişkin bir his uyandırarak şevkimizi kamçılar. Karşımızda ve müşahede ettiğimiz bir tablodaki irade yokluğu, &#8220;ben yokluğu&#8221; ile eş değerde muamele görecektir. Bir konuda irademizin yok olduğuna hükmetmek &#8220;ben yokluğunu&#8221; kaygıyla hissettirir bize. Kaygımızın kaynağı olan &#8220;ben&#8221;, varlıklar içinde bir varolan halindeki &#8220;ben&#8221;dir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İnsan olgunlaştığı ölçüde, tutkularının kölesi olmaktan kurtulur. Olgun insan yaralayıcı etkileri, zarar verebilecek kalkışmaları başkalarından önce fark eder ve onlar karşısında başkalarından daha özgürce davranış sergiler. Özgürlük, bu anlamda insanın önündeki engellerin kalktığı bir durum değil, kendi sınırlarının farkına varmasını sağlayan bir kazançtır. Sonradan kazanılan ve aslın da gelecek tasarısının bir parçası olan özgürlük, ben&#8217;in yaratıcı niteliklerini harekete geçirir. İnsan, özgür olmakla önüne gelen beşeri sorumlulukları üstlenecek ölçüde bir ruhsal olgunluğa eriştiği zaman, gerçekten_özgür olabilir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Geleneksel yaşama biçimlerinin aşılmasıyla, insan yaşamını kolaylaştıran araçların sayısı ve çeşidi arttı. Gelişmiş sanayiye sahip toplumların günlük yaşamında bu araçların gün geçtikçe daha fazla yer alması, insanın kimliği üzerindeki temel sorularını ortadan kaldırmıyor. Kadimden gelen, &#8220;Ben kimim?&#8221; sorusunun büyük dalgası, her gün daha fazla tüketim hedefiyle oyalanan insanın denizine yayılmakla seyrelip erimez, kıyılara çarpmakla bitip tükenmez, yitip gitmez.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şöyle söyleyebiliriz: Kişiliğinin gerektirdiği işleri yapmaktan üşenen, ödevlerini üstlenmekten kaçınan ve sorumluluklarını hatırlamada ayak direyen insan için, dünya şartlarının getirip önüne koyduğu ve yapmasını istediği işler, zorlama ve baskıdan ibaret kalır. Algı, bunların kendisinden istenmesini haksızlık olarak karşılar. Çünkü kendi iradesinin işler durum da bulunmasına dikkat etmeyen insan, dünya şartlarının önü ne çıkardığı her yeni durum karşısında hazırlıksız yakalanır ve ödevlerinin neler olduğunu anlayamaz.</span></p>
<hr />
<p>Ünlü hukuk ve tarih fılozofu Carl Schmitt &#8220;Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır&#8221;, &#8220;Olağanüstü halin hukuk için taşıdığı anlam, mucizenin ilahiyat için taşıdığı anlama benzer&#8221; sözleri ve benzeri yaklaşımlarıyla hukuksal kavramların aslında dini değil, sosyolojik temellerine göndermede bulunmaktadır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Niyazi-i Mısri günlüklerinin bir yerinde sözü, &#8220;Allah&#8217;a iti kadı olmayan bir kavmin içinde söz kimde ise, halk kime bağlı ise ona Allah dedikleri&#8221; devirlere getiriyor. Bir örnek olarak, Hz. Musa&#8217;nın firavuna dönerek, onu, Tanrıyı tanımaya davet etmesini, firavunun bu davet karşısında &#8220;Ben, benden gayri Allah olduğun bilmem&#8221; demesini öne sürüyor. Bu cevabın üzerin de düşünüp çözümlemesini yaparak, varoluşa bakışta, varlığın dolaysız ya da dolaylı oluşunu ayırma çabasıyla boğuşanlara ait kaygının değişik bir veçheden dile getirildiğini söyleyebiliriz. &#8220;Ben, ben olanım&#8221; sözünde ifadesini bulan dolaysızlığa benzer biçimde, firavun, kendiliğinden varolma iddiasını öne sürmüştür.</span></p>
<hr />
<p>Eski kültürümüzde, iyi insanların önüne çıkıp da atlatamadığı badireyi tanımlamak için kullanılan deyimlerden biri, &#8220;mezlaka-i kadem&#8221;dir. Bu da ayağın kayması anlamına gelir. Bayılırım bu imalı deyime. Anlamını, kendisinden ve hedefinden emin bir toplumun duruşundan almıştır. İnsanlar dosdoğru yürümekte o kadar istekli, yanlış yapmama adına o kadar dikkatlidir ki; birinin üzerinde görülen en küçük bir hata belirtisi, olsa olsa ayak kayması olabilir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Batı&#8217;da kendi içine dönük ve neden sonuç ilişkilerine dayalı eleştirilerin, tam zamanında uyarıcı ve uygulamadaki hasarları onarıcı bir tarafı vardır. Bunlar ne de olsa felsefe, edebiyat ve siyaset alanında güçlü bir eleştirel geleneğin ürünüdür. Bu niteliği ile kurumlara ve siyasi yapılanmalara yönelik eleştiri, düşünce disiplinlerine dahil olup sadece metodik olarak kalmaz. Toplumsal hareketlenme sırasında gündeme gelen eleştirel düşüncelere anında meşruiyet kazandırılması da geleneğin bir parçasıdır. Kısacası, Batı&#8217;da eleştiri sisteme dahildir</span></p>
<hr />
<p>Düşüncenin etki ve tepki dizisiyle sarsıldığı bir ortamda siyasal tartışmalar başta olmak üzere her konunun ancak polemikçi bir üslupla ele alınması mümkün oluyor. Polemikçinin üslubuyla uzun süreli hiçbir konu çözülemez. Esasen İslam&#8217; a özgü konuları siyasi alanda tartışmak anlamlı değil, entelektüel ağırlığı olabilecek, zamana dayanıklı tartışmaların da zemini yok. Her şey ya da en değerli konular polemikçi üslupla ele alınamaz ki!</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/">Ebubekir Eroğlu – Çalkantı ve Dalga  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebubekir-eroglu-calkanti-ve-dalga-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şâhid-i Ma’nâ Benim, Kimdir Asıl Söz Sahibi?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2021 05:48:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Şâhid-i Ma’nâ]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Lisan]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[sembol]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25632</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bismillâhirrahmanirrahim. Allaha hamdolsun ki Kelâm-ı Kadîmi ile Âdeme hitab etmiş. Ve beşeriyete o Kelamın nûrunu teblîğ eden Muhammed’e salat ü selam olsun: İşte o Kelam-ı Kadim’den bir ayet: “Haleka’l-insân; allemehu’l- beyan “: Hak yaratdı insanı; talim etdi beyanı.“ Bir başka âyetde diyor ki: Güzel kelime kökleri yeryüzünde dalları gökyüzünde büyüyen bir ağaca benzer.Bakara suresinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/">Şâhid-i Ma’nâ Benim, Kimdir Asıl Söz Sahibi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23194 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg" alt="" width="409" height="292" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-300x214.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-600x429.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-768x549.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap-1024x731.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/10/kitap.jpeg 1050w" sizes="(max-width: 409px) 100vw, 409px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bismillâhirrahmanirrahim. Allaha hamdolsun ki Kelâm-ı Kadîmi ile Âdeme hitab etmiş. Ve beşeriyete o Kelamın nûrunu teblîğ eden Muhammed’e salat ü selam olsun: İşte o Kelam-ı Kadim’den bir ayet: “Haleka’l-insân; allemehu’l- beyan “: Hak yaratdı insanı; talim etdi beyanı.“ Bir başka âyetde diyor ki: Güzel kelime kökleri yeryüzünde dalları gökyüzünde büyüyen bir ağaca benzer.Bakara suresinde kelama dair bir ayet daha var: “Ve alleme Âdeme’l -esmâe küllehâ”: Ve Âdeme bütün isimleri öğretdi.“</p>
<p>Allah Âdeme bütün isimleri öğretdi… Yani insana düşünmeyi ve her şeyi ismi ile çağırarak teshîr etmeyi, büyüleyerek hükmetmeyi Allah öğretdi. Kelam Allah tarafından bahşedilmiş bir kabiliyet. Gerçi, <em>“lisan insanların bazı ses sembolleri –kelimeler- kullanmak için kendi aralarında bir anlaşmaya varmaları ile mi meydana gelmiştir, yoksa ilahi menşeli midir?”</em> meselesi hakkında, lisan felsefecileri arasında, Heraklit’ten beri devam eden bir takım münakaşalar vardır. Kuranı Kerimdeki başka bazı ayetlere dayanarak, dilin “tevkif” ile mi “tevatu” ile mi meydana geldiği; yani ilahi menşeli mi yoksa insan eseri mi olduğu hususunda, islam uleması arasında dahi bazı farklı görüşler serdedilmiştir. <em>(Mehmed el-Antaki, el-Veciz fi Fıkhü’l-Lüga, Darü’ş-Şark Neşriyat, 1969, sh.55)</em> İnsanların birbiri ile anlaşmak, ruhi temas kurmak, haberleşmek ve fikir alış verişi yapmak için kullandıkları asli vasıta lisandır: ister konuşmak ve yazmak, ister işaret dili veya başka semboller kullanma şeklinde olsun… Şüphesiz beşeri dillere göre sınırlı da olsa, hayvanların bile kendilerine mahsus bir dilleri var: Arılar, havadaki dans etme biçimleri ile, hemcinslerine bal toplanacak çiçeklerin bulunduğu yerleri tarif edebilirler. Maymunlara, sağır ve dilsizlerin kullandığı Amerikan İşaret Dili öğretildiği takdirde, bu vasıta ile konuşabiliyorlar; lakin, dili kullanma kabiliyetlerinin ancak 2-3 yaşındaki bebekler seviyesinde kaldığı müşahede edilmiştir. Balina ve Yunusların haberleşmek için kullandıkları dilin kelimelerini deşifre etmeye çalışanlar var.</p>
<p>Tabiatteki canlıların bu ve benzeri haberleşme biçimlerinden farklı olarak beşeri dillerin, yüksek seviyeli manevi ve mücerred meseleleri ifade edebilecek kadar gelişmiş bir kelime kadrosu vardır. Kullanılan dil işaretleri (kelimeler, semboller) ile bu işaretlerin delalet ettiği gerçek dünya arasında doğrudan doğruya bir münasebet yoktur. Mesela köpek kelimesinin Rusçası sabaka, İngilizcesi dog, Arapçası kelb olabiliyor. Demek oluyor ki, insan böyle farklı ve arızi dil sembolleri kullanmak sureti ile düşünebilen bir mahluktur. Kelime sembolik bir lisani işaret olduğuna göre, biraz geniş ma’nada düşünülürse, bütün kelimeler veya semboller bir çeşit “ism -i ma’na” sayılabilirler. Bir lisani ma’naya delalet eden, o ma’nayı çağırmak için kullanılan isimler. Onun içindir ki Kur’an ayetinde “Allah Âdeme bütün isimleri öğretdi” buyurulmuştur. İsimle murad edilen ma’na çağırılmaktadır. Medeniyetin meydana getirdiği gevşek ve suni kültür vasatında işlerin rengi daha değişik olabilir; ama, henüz bu ölçüde bozulmamış olan bütün şifahi kültür mensuplarının çok iyi hissedebildikleri gibi; <strong><em>bir şeyin gerçek ismini bilmek onu teshîr edebilmek, ona hükm edebilmek demektir.</em></strong> Nesneler hakiki isimleri ile, yani büyü ile çağrılmalıdırlar.</p>
<p>İsimler, bir ma’naya alem olan kelimeler vasıtası ile her türlü ma’naya nüfuz ve hükm edilmektedir. Bulgaristandaki Türk, isim değiştirme operasyonuna karşı çıkmakta, bunu zulüm saymakta, haklı değil miydi? Kelimeleri bir şahs-ı manevinin ismi şeklinde anlarsanız, ki öyledirler; o zaman bir dilin kelimelerini dilin kendi tabii tekamülü dışında bir takım müdahelelerle değiştirmeye kalkışmanın tıpkı Bulgaristanda insanların isimlerini değiştirmek suretiyle şahsiyetini değiştirmeye kalkışanların yaptığı gibi, aynen o çapta, bir zulüm olduğunu da anlamış olursunuz. Bir cemiyetin dilini bozarak idrak kabiliyetini yok ederseniz, insanlar Kur’an-ı Kerimde söylendiği gibi <em>(summun, bukmun, umyun)</em> <em>“sağır, dilsiz ve kör yaratıklar” </em>haline gelebilir. Demek ki, Türkiye’de dile kastedenler aslında bu şahs-ı ma’neviye kastetmiş oldular: Dili bozdular, milletin kelamını değiştirerek üslubunu ve şahsiyetini yok ettiler. Böylece dilimizden geriye kalan şey de, bir ceset değilse bile, bir canlı cenaze oldu. Şimdi, buyurun cenaze namazına…</p>
<p>Ernst Cassirer <em>İnsan Üstüne Deneme</em> eserinde, insanoğlunun en mühim vasıflarından birinin semboller kullanmak ve esâtîr (mitoloji) meydana getirmek olduğunu söylemişti. İnsan semboller meydana getirerek düşünür. Bu sembollerin meydana getirdiği düşüncelerin uydurma bir takım ustûrelerden ibaret olduğu da vakidir. Hatta bana sorarsanız derim ki, çağdaş dünyada tarih/istoria denilen şeyin bile ustûreden ne farkı var sanki? Ustûre, yani efsâne, mitoloji… O da bir bahs-i diğer ya, neyse.</p>
<p>Lisani semboller, kelimeler, kelimeler… kelimeler bazen Cassirer’in dediği gibi aslı astarı olmayan ma’naların ismi olarak, nâ-mevcud esâtîre, asılsız mitolojilere alem (işaret, sembol) olmak suretiyle yanlış kullanılır veya kötü maksatlara âlet olurlar. Öyle zaman olur ki kelime, bizim zihnimizdeki şahs-ı ma’neviye alem olmak, bir ma’naya delâlet eden isim olmak yerine, asılsız türrehâta delalet ederler. Zamanımızda ideolojik muhtevâlı, kâzib şöhretli, câzib ve cerbezeli kelimeler, tıpkı böyle insanların da çok olması gibi, be-gâyet mebzul miktarda mevcutdur. Böyle kelimeler çoktur; amma ve lâkin bu kâzib isimlerin delâlet ettiği hakiki bir ma’na yoktur.</p>
<p>Mesela, zamanımızda herkes papağanlar gibi, “en iyi rejim demokrasidir, en iyi rejim demokrasidir!” diye tekrarlayıp duruyor. Ne çare ki, tedrisat ve matbuat ile beyni yıkanmış biçare insanoğlu bunun farkında olmayabilir ve alışkanlık ile çevresinden duyduğu şekilde bu sahte şöhretlere meclûb olur, bu kabilden uydurma ustûrelere itibar eder; aklınca ve dilinin döndüğünce bunları telaffuz eder. Bu kelimelerin yönlendirmesi ile düşünür ve hareket eder. Bilmez ki bu asılsız kelimelere sahib olması mümkün değildir: Ne dediğini bilmez; o kelama değil, kelam ona hükmeder.</p>
<p>Bu bana, <em>Alice Harikalar Diyarında</em> kitabındaki, Alice ile Yumurta Kafa Humpty Dumpty karakteri arasında geçen bir mükâlemeyi hatırlatır. Alice muhâtabının “glory” kelimesini kullanış biçimine itiraz ediyor<em>: “-Ama bu kelime bu ma’naya gelmez ki!” </em>diyor. Bunun üzerine Humpty Dumpty’nin verdiği şık cevaba bakın: <em>“- Ben bir kelimeyi kullandığım zaman,” diyor. “o kelime tam benim istediğim ma’naya gelir; ne eksik ne de daha fazla!”<span id="more-1115"></span><br />
</em></p>
<p>Ne dersiniz, şimdilerde bizim millet durup duraksamadan, <em>“keyfe ma yeşa”</em> konuşarak, biraz Humpty Dumpty gibi davranmıyor mu? Geçenlerde bir gazetede okudum. Bir emekli korgeneral büyük bir gazetenin yaşlı-başlı-kerli-ferli muharririne anlatıyor. Kanuni devrinde bir “ehl-i hıref” cemiyeti varmış. General, yani, <strong><em>“herifler derneği”</em></strong> demek diye, guya “hıref” kelimesini tercüme ediyor. Pek muhterem ve dahi yaşlı-başlı-kerli-ferli muharrir bunu aynen naklediyor. Ne General, ne muharrir “ehl-i hıref” tabirindeki “hıref” kelimesinin, hırfet kelimesinin cemi (çoğul) şekli olduğunu, bunun sanatkarlar, hırfet erbabı ma’nasına geldiğini anlamıyor. Lügate bakmak adet olmamış; “herifler” diye atıyorlar. Tutarsa… Kanuni devrinde bir <strong><em>“herifler derneği”</em></strong> varmış(!) O ne menem şeyse? Şimdi, “bu ülkenin insanları <strong><em>Humpty Dumpty</em></strong> gibi; bir kelimeyi kullandıkları zaman, o kelime tam tamına bunların canı ne istiyorsa o ma’naya, geliyor galiba?” diye düşünüyorum.</p>
<p>Aslına bakılırsa, her nevi tenkid sonunda döner, dolaşır; bir nevi dil tenkidine dönüşür. Ben zaten daha önce de bazı kitaplarımda lisana dair birkaç makale yazmıştım. Mesela, şiir meraklıları <strong><em>Varlığın Ma’na ve Mazmunu</em></strong> kitabımın <em>Ma’na ve Mazmun</em>(sembolik ma’na) bahsine bakabilirler. <em>“Şahin Uçar’ın biraz özenerek yazdığı bir yazı var mı acaba?”</em> diye düşünenler varsa; onlar da kendi Divanım hakkında yazdığım konuşma metnine baksınlar. Bu dergide felsefi mütalaat ile pek muhterem “kariler”imin kafasını daha fazla karıştırmaya ne lüzum var? Şimdi “kariler” sözünün Osmanlıca’da okuyucular ma’nasına geldiğini söyleyeyim de; bazıları bundan <em>geveze kocakarılar derneği</em> filan gibi bir şey anlamasın. Tolstoy’un Atzur Kabilesi hakkında söylediklerini bizim halimize adapte ederek söylersek; <em>“</em>diyorlar ki <em>bütün Osmanlılar ölüp gitmiş; Karakeçili aşiretinde bir papağan varmış; birkaç Osmanlıca kelimeyi ezbere biliyormuş.”</em> Yakında bunun da meraklısı çıkar; Türkçe’yi Türkçe papağanlarından öğrenmeye çalışırsa, hiç şaşmam…</p>
<p><strong>Şüphe ve Hakikat ve Kelimeler…</strong><br />
Pekala; ama ihtar edeyim ki, düşünce yazıları zor anlaşılır bir sorgulama biçimidir ve insanı tenvir etmekten ve hakikate götürmekten ziyade şüpheye sevk eder. Kelimeler, kelimeler… Aşksız ve inançsız, ma’nasını anlamadan ve inanmadan telaffuz edilen kuru lafızlar gerçeği ne kadar anlatabilirler ki?<br />
Kurandaki ayetin dediği gibi, “Allah Ademe her şeyin ismini öğretti.” Elbette kelam sihirdir: Bir şeyin hakiki ismini bilirseniz; onun üzerinde tasarruf gücünüz olur. Lisaniyatçılara göre, kelime semantik bir anlam sembolüdür. Sözün sihir gibi bir tesiri olması için kelimeyi telaffuz etmek yetmez: onun sembolize ettiği hakikati bihakkın bilmek, anlamak ve hatta o hakikate iman etmek gerekir. Peygamber efendimiz bile,<em> “biz senin hakikatini hakkıyla bilemedik” </em>diyordu. Halbuki, Tevrat’ta söylendiği gibi:<em> “her söz eksiktir ve insan söz söylemeye muktedir değildir.” <strong>Yani, herhangi bir bahsi bütün yönleriyle ele alıp, ona dair söylenebilecek her sözü söyleyip, işi her yönüyle tamamlamak mümkün değildir; ne söyleseniz bir şeyler yine eksik kalır. Semantikçi Hayakawa diyor ki</strong> “kelimeler bir araziyi tarif eden haritalara benzerler”;</em> yani araziyi yalnızca kullanılan ölçek nispetinde tarif ederler. Harita arazinin yalnızca sembolüdür; bir haritada arazinin ihtiva ettiği her şeyi tarif etmek nasıl mümkün olabilir? Bir harita araziye ne ölçüde delalet ederse, kelimeler de gerçek ma’nayı ancak o ölçüde tarif edebilir. Demek ki, lisanın büyüsü, sözün sihri, söylediğiniz ismin gerçeğe delaleti kadardır.</p>
<p>Filozoflar edebiyatçı değildirler: kelimelerle oyun oynamazlar ve kelimelerin estetik güzellikleri ile ilgilenmezler: kelimeleri kavramlar olarak (birbirleri ile ve gerçekle münasebetleri açısından) incelerler. İlim adamlarına gelince, onlar için bizzat kelimeler değil, kelimelerle ifade etmeye çalıştığımız nesneler dünyasının hakikati (realiteye mütekabiliyet) mühimdir. Onun içindir ki ilim adamları, mümkün olduğu ölçüde, tabii dilin müphem (arazinin hususiyetlerini tam bir sadakatle aks ettiremeyen) kelimeleri yerine, çok daha mücerret fakat açık-seçik ve kesin semboller kullanan “matematik dili”ni tercih ederler.</p>
<p><strong>Fisagor “sayılar”a, Eflatun “idea”lara, Aristo “mantık”a inanırdı. </strong>Mistik bir filozof olan Fisagor, alemin hakikatini “sayılar”da arardı. Sayılarla uğraşırken Fisagor teoremi ile bulduğu “kıyas kabul etmeyen”(incommensurable) ve irrasyonel (sayı sayma temeline dayanmayan, akıl dışı) “kök 2” sayısı ve esrarengiz Pi sayısı yüzünden sayılara inancı epeyce sarsılmıştı. Hatta, Fisagorcular bu keşfi gizlemeye çalışmışlardı: milletin sayılara inancı sarsılmasın diye… Çok büyük bir şair olan Eflatun, Fisagor’un sayıların harmonisine dayanan matematik asıllı kozmos’undan ilham alarak; “idealar alemi”nin (ayan-ı sabite) asıl hakikat, içinde hapsedilmiş olarak yaşadığımız bu görüntüler dünyasının (mağaranın) ise hakikatin gölgesi mesabesinde -sembolik- bir rü’yet-i kâzibeden ibaret olduğunu sezmişti. Eflâtunu anlamak zordur; çünkü sözlerinin ne zaman şiir ne zaman felsefe olduğunu bilmek zordur. Burada semboller tersine dönüyor ve hakikat “ma’nevî idealar dünyası”, maddî dünyâ ise onun bir sembolü bir “şâhid-i mazmûn” haline geliyor.</p>
<p>Eflatun’un büyük talebesi Aristo ise, asıl itibarı ile mantık ve ilim adamıdır (biyolog). Mantıktan o esrarengiz illiyet (sebeplilik) prensibini çıkarırsanız geriye yalnızca sağduyumuzun ve lisani alışkanlıklarımızın telkin ettiği tezadın (çelişkinin) reddi ve kategorizasyon kalır: Bir kategoriye sokmakla, nesneleri tasnif etmek suretiyle, belli bir sınıfa dahil olan nesnelerin tabii olarak o sınıfın özelliklerini taşıdığı farzedilir.</p>
<p>Nesneleri sınıflandırmak suretiyle, “bir sınıfa dahil olan nesnelerin ait olduğu bu sınıfın özelliklerini taşıması” dahi, nesneler arasında bir çeşit basit “kategorik illiyet münasebeti” kurulması ma’nasına gelir. İnsanların ölümlü olduğu bilindiği için, insan sınıfına dahil olan herkes de ölümlüdür; o halde (bu sebeple), bir insan olan (kategorizasyonda insan sınıfına giren ve bu sınıfın özelliklerini taşıyan) Sokrat da ölümlüdür. David Hume’un sebeplilik prensibi hakkındaki tenkidine “kategorik illiyet münasebeti” dediğim bu tenkidi de eklersek, formel mantığın normal kıyasları da şüpheli hale gelecek demektir. Mesela, bildiğimiz bütün kuğular beyaz olsa ve kuğu beyaz renkli bir kuş olarak tarif edilse bile, Avustralya’da siyah kuğular da keşfedilmiştir. Halbuki, farkında olmasak bile konuşurken dil kendiliğinden nesneleri tasnif etmekte, ve bazen de yanlış tasnif etmektedir. Bu yüzden, mantık yürütürken istenmeyen çelişkiler(paradokslar) ortaya çıkarsa; “herhalde nesnelerin sınıflandırılmasında bir yanlış var” diyebiliriz.</p>
<p>İşte, Aristo’nun kurduğu ve insanlığı 2000 yıl boyunca büyüleyen mantık, böyle basit bir “tutarlılık teorisi”nden (coherent theory of truth) ibaretti. Halbuki, bu felsefedeki dört hakikat teorisinden biri yalnızca; felsefeciler bundan başka üç hakikat kriterinden daha bahsederler: pragmatik (yani faydacı) gerçek teorisi; correspondent (yani realiteye mütekabiliyet) gerçek teorisi ve performative gerçek teorisi (yani semantik ma’nada anlatılan işle ilgili anlam bakımından fonksiyonel olma). Ne var ki, bence bir söz, hatta bu dört kriterin dördü bakımından da tatminkar olsa bile, hakikat olmayabilir. Bu da bir bahs-i diğer ki sözün tamamlanması için ayrıca yazılması gerekir…</p>
<p>Halbuki, “Varlığın Ma’nâ ve Mazmûnu” isimli eserimde, bu istenmeyen çelişkilerin Fizikteki Kuantum Mekaniği Teorisinde ve hatta, kullandığımız tabii diller bir yana, insanoğlunun en kesin düşünce dili olan matematikteki sayılar arasında bile, Cantor’un setler teorisinde ve Gödel teoremine göre tabii sayılar arasında dahi, mevcut olduğunu gösterdim. Fisagor çağındaki gibi yalnızca irrational (sayı sayma temeline dayanmayan) sayılarda değil, Gödel teoreminden sonra (1931) tabii sayılar arasında dahi paradokslar bulundu. Biz de bu bilgilerden hareketle, Aristo mantığına karşı paradoks mantığını savunan ve mekanı değil zamanı esas referans çerçevesi olarak alan bir varlık teorisi”bir kainat görüşü, geliştirdik. Anlaşılmak maksadıyla ve tabii bir dille yazıldığı halde, kolay anlaşılır gibi görünmekle beraber, zor anlaşılır bir kitap oldu. Bu tarz yazı isteyenler veya benim şiirlerimi anlamayanlar o kitabıma bakabilirler (!)</p>
<p>Şimdi bu zor anlaşılır meseleyi, kolay anlaşılabilsin diye, bir benzetme ile anlatmaya çalışacağım (zaten benzetme de ma’na kolay anlaşılsın diye yapılır; şairlerimizin kulağı çınlasın: süs olsun diye anlaşılmaz benzetmeler yapmakta o kadar ileri gittiler ki güzel ve tesirli kelam yerine çirkin ve saçma şiirler ortaya çıktı ve milleti şiirden nefret ettirdiler. Bir de şikayet ediyorlar, millet şiir okumuyor diye).</p>
<p>Kelimeler eksiktir; çünkü, kelimenin –ism-i ma’nanın- bir ma’nayı tarif etmesi, haritanın araziyi tarif etmesi gibidir demiştik. Haritadan çok daha kesin bir misal vereceğim: Mimari Plan. Adana’daki Sabancı Camiinin değerli mimarı Necip Dinç benim dayımdır; bu eserin istisnai bir biçimde teferrüatlı, betonarme tekniğini ve çapraz mukarnas ve kemer kesitlerini, hatta taş kaplamaları da gösteren, planlarını beraber inceledik. Bu teknikleri şimdiki mimari talebeleri de öğrensin diye basılmalarını arzu ediyormuş. Bu kadar teferrüatlı ve uygulamayı birebir gösteren planlara rağmen, 10 sene boyunca başında durarak eserin inşaatını kontrol ettiğini ve yanlış anlamadan doğan uygulama hatalarını yıktırıp tadil ettiğini veya yeniden yaptırdığını anlatıyordu. Demek oluyor ki, planını, maketini yapmak yetmiyor, eser zaman içinde tekevvün ediyor.</p>
<p>Ben de bu yazıya başlarken ne yazacağımı -aklımca- düşünüp planladım; ama, bu yazıyı yazmadan önce, “ne söyleyeceğimi nereden bilebilirdim, daha söylememiştim ki”(!) Mesela, dayımın mimari planlarından bahsedeceğimi doğrusu hiç bilmiyordum… Yazarken, zaman içinde misal vermek isteyince, kendiliğinden bu misal çıkıp geldi işte. Demek ki, elinizde en teferrüatlı mimari planlar varken bile, mimar kontrol etmezse, camii aslına sadık ve mücessem bir realite halinde gerçekleştirmek mümkün olmuyor… Şimdiye kadar inşa edilen hali malum; ama, bitmiş halini henüz görmedik. Her ne kadar mimarı, eseri kendi planladığı için, bitmiş halini önceden zihninde tasavvur edebilirse de, tamamlanmış halini o da tam bilemez: zira tasavvur -zihindeki suret- zayıf bir imajdır; görmek başkadır.</p>
<p>Goethe, <em>“Görmek bilmektir”</em> dermiş. Kim bilebilir ki kainatın mimarı, Sâni’-i alem, Hallak-ı daim (kainatı her an yeniden yaratarak bir istikrar üzere tutan ve yok olmasını önleyen Kayyum Allah) kainatın geleceği hakkında ne planlamıştır? Kelimeler bizzat nesne yahut ma’na değildirler; yalnızca ma’nanın sembolüdürler. Bu da her sözün eksik ve şüpheli olması demektir.</p>
<p>Derler ki, “şeytan detaylarda gizlidir”: bir detay planı kadar keskin kavramlar kullanmak mümkün mü? Matematik dilinde –bu dille ifade edilmeye müsait meselelerde- mümkün. Elbette, ilahi kelam ve tasavvur, beşeri tasavvur gibi değildir: Böyle “tasavvur” kelimesiyle bahsetmek caizse, “ilahi tasavvur” zamanı bütün halinde baştan sona görmektir (önceden bilmek, kader). İlahi Kelam, “olmak”tır: “Ol! der ve olur.” Kainat İlahi Kelamdan ibarettir.</p>
<p>Acaba kelimeler mi bize hükm ediyor, yoksa biz canımızın istediği gibi kullanabilir miyiz onları? Bir Rus şairi demiş ki:</p>
<p>“Ne diyeceğimi ben kendim de bilmiyorum<br />
Tek bildiğim söylerken türkümün oluştuğu…”</p>
<p><em>“Konuş ki seni görebileyim”</em> derler. Semiolog Roland Barthes ise diyor ki: “<em>Lisan kanun yapmak demektir</em>” konuşmak ise onun mecellesi (kodifikasyonu). Konuşmanın gücünü anlamıyoruz; çünkü bütün konuşmaların bir kategorizasyon, bir tasnif etme ameliyesi olduğunu ve her tasnifin de zihnimiz üzerinde zorbaca baskı uygulayan bir şey olduğunu unutuyoruz. Sentaksın ve kelime kadrosunun bizi sınırlayan ezici bir gücü vardır; bizi bunlar yönetir. Biz dili kullandığımızı zannederiz; halbuki dil bizi konuşturur: Kelimeleri kullanırken düşünen varlık biz olmaktan ziyade kullandığımız dildir: dilin tarih boyunca biriktirdiği ma’na hazinesi… Meşhur sözdür, <em>“söyleyene bakma, söyletene bak”</em> derler. Güney Afrikalı Ndebele bir konuşmasında, memleketinin yaşadığı problemler sebebiyle İngilizce’yi suçlu saymış; Ndebele’ye göre, “<em>cemiyetin problemleri ayni zamanda o cemiyetde hakim olan dilin de problemiydi.”</em> Octavio Paz da demiş ki;<em> “insan düşündüğü için konuşmaz; konuştuğu için düşünür.”</em></p>
<p>Şahid-i ma’nâ biziz… lakin, kimdir asıl söz sahibi?</p>
<p>İşte yine kar yağdı: tabiatin güzelliğini, yahut bahçedeki ağaçların karlı dallarını kelimelerle, hatta fotoğrafla anlatmak mümkün mü? Gönül isterdi ki, bütün medeniyetimizin, İstanbul’un ve Süleymaniye, Yeni Cami gibi eserlerin “holografi”si (üç boyutu ile nesnelerin bütün teferrüatını gösteren tasviri) yapılsın. Kim bilir, belki de bir gün, bütün dünyanın holografik bir ansiklopedisi yapılır; böylece her çeşit bilgiye erişip, incelememiz mümkün olabilir…</p>
<p>Tekrar edeyim ki, “elbette kelam sihirdir”: Bir şeyin hakiki ismini bilirseniz; onun üzerinde tasarruf gücünüz olur. Lisaniyatçılara göre kelime, semantik bir “anlam sembolü”dür.<em> “Sözün sihir gibi bir tesiri olması için kelimeyi telaffuz etmek yetmez: onun sembolize ettiği hakikati bihakkın bilmek, anlamak ve hatta o hakikate iman etmek gerekir”</em> diyorduk. Demiştik ki; “kelimeler, ma’nayı sembolize eden haritalara benzerler; bir harita araziyi ne ölçüde aks ettirebilirse, kelimeler de gerçek ma’nayı ancak o ölçüde tarif edebilir.”</p>
<p>Benzetmeye devam edersek, diyebiliriz ki “ilim dili” bir “mimari plan” gibidir. “Matematik dili”ne gelince, elbette bu dil ile formüle edilmeye müsait meseleleri -sınırları ve anlamı çok kesin ve net olarak belirlenmiş semboller kullanarak ifade etmesi bakımından- “mimari detay planı”na benzetebiliriz. Yapılması gereken işi bir “mimari detay planı”ndan daha iyi tarif eden bir “dil” olabilir mi?</p>
<p>-Evet var, çağımızda bir “holografi”(bütünü çizme, 3 boyutlu çizim) tekniği var. Holografi tekniğinin bir uygulamasını görmek için, visa kartlarının güvercin resmine farklı açılardan bakabilirsiniz. Sembolik olarak anlatılmak istenen ma’nayı aks ettiren her türlü işaretler sistemi bir dildir. İnsan zekasının erişebildiği en kesin dil elbette matematiktir; ancak her bahse uygun olmadığı gibi, matematikte dahi kaçınamayacağımız bazı paradokslar var. Göze hitap eden maddi dünyanın, yine gözün dili ile, tasviri için en tatminkar yol holografi tekniğidir. Holografik resimleri de “dil” sayıyorum; zira nesnenin aslı yerine onu anlatan bir sembolün (temsilin, istiarenin, işaretin, resmin vs) geçmesi demek, her hal ü kârda bir temsîlî “dil” kullanmak demektir. Gözün ve kulağın dilleri o kadar fa rklıdır ki; birbirine tercüme edilemez. Hatta, İngilizce’den Türkçe’ye bile kusursuz tercüme yapılamaz. Bırakın onu, kendi anadilinizdeki düşünceleri bile tam olarak yazıya aktaramazsınız. Ben, “Keşke düşünebildiğim her şeyi yazabilseydim” derim. Benzetmek caizse, ancak ilahi kelam, hakikati bir holografi resmi gibi 3 boyutu ile, eksiksiz tarif edebilir; beşeri kelam ile bu mümkün değil…</p>
<p>Daha önce Eflatun’un meşhur mağara istiaresine telmih yaparken demişim ki; “Eflatun, “idealar alemi”nin asıl hakikat, içinde hapsedilmiş olarak yaşadığımız bu görüntüler dünyasının (mağaranın) ise hakikatin gölgesi mesabesinde (sembolik) bir rüyet-i kazibeden ibaret olduğunu sezmişti… Burada semboller tersine dönüyor ve hakikat “ma’nevi idealar dünyası”, maddi dünya ise onun sembolü haline geliyor.” Derler ki, Eflatun Akademi’sinin kapısında “geometri bilmeyen giremez” yazarmış. Geometrik kesin gerçeklik idealine nispetle, maddi realitenin kesinliği nedir ki? Göz gördüğünü bilir; ama gördüğümüz şeylerin kesin gerçek olduğuna ne kadar güvenebiliriz ki?</p>
<p>İdealist filozoflara göre, geometri, “idea”,  maddi varlıktan daha kesin bir gerçeklik taşır. Kant dahi, “a priori” (şimdi bunu izah etmek çok söz gerektirir; tercümesini vermiyorum!…) gerçeklerden bahsediyordu ve “fenomen” (gördüğümüz biçimiyle gerçeklik) başka, “neumenon” (asıl hakikat) başka diyordu. Aslında, bir bakıma bilebildiğimiz bütün fenomenler tarih olmuş, geçmişte kalmış ve usture olmuştur, bihakkın bilinemezler. İdea, yahut kelam, maddi varlıktan daha gerçek olabilir mi?</p>
<p>İlahi Kelam, “Ayn-ı Hakikat”dir; çünkü zamanı ve mekanı aşar ve zamana hükmeder. Maddi dünya ise “ruzigar” ile tegayyür ve tebeddül eder; Eflatun’un benzetmesinde olduğu gibi dünya hakikatin gölgesinden ibaretdir; o ancak hakikate delalet eden bir “âyet”tir. İlahi Kelam “levh-i mahfuz”da (Allah indinde), Kur’an ayetlerinde, Kainatın ayetlerinde ve İnsan kalbinde meknûzdur: <em>“Dört Kitabın ma’nası bellidir bir elifte!” </em>Kelam-ı kadim, insanların vicdanında şuur ve akıldan çok daha fazla müessirdir: Tarihi aşan, tarih boyunca yaşayan, ezberlenen ve mucibince amel olunan, bir kelamdır. Fuzuli’nin buyurduğu gibi: <em>“Alem içre mu’ciz-i bâki yeter Kur’an sana.”</em></p>
<p>Arifler ve ilham sahipleri bu kainatın değişen ayetlerini çeşm-i ibretle temaşa eder ve değişmeyen hakikate ulaşmak isterler. Mevlana’nın buyurduğu gibi, <strong>“gölge güneşin varlığına delil değil mi?”</strong> Beşeriyet, maddi dünyayı temsil etmek için kullanabileceği bir dil olarak, nihayet holografi seviyesine -yani eşyanın hakikatini ayniyet derecesinde bir benzerlikle aks ettiren bir temsil derecesine- kadar erişti.</p>
<p><em><strong>İnsan sözü nihayet, “ayn-ı keramet” olabilir; halbuki, İlahi Kelam “ayn-ı hakikat”tir. Kainat, o hakikate delalet eden bir kelâm-ı hafî, bir “âyet”tir ve İlahi Kelamın “Kün!” emrinden ibarettir.</strong></em></p>
<p>Dilin kelimeleri ve şairlerin sözleri: <em>insan kalbinin haritası</em>…</p>
<p>İlim dilini, mimari planların kesin ve gerçekçi tariflerine; matematiği, mimari detay planına benzettik. Elbette, İlahi Kelam bir “holografi” kadar basit değil; çünkü o varlığın temsîli değil, bizatihi kendi ve varoluş sebebidir. Realiteyi her yönüyle ve bütünüyle aks ettirebilen “holografi”, düşüncenin ulaşabileceği en kesin dil olan matematikten de kesindir;<em> ancak holografi göze hitap eder; düşünce dili değildir.</em> Düşünceyi ve maneviyatı ifade eden beşeri kelamın tarif kabiliyeti, göze hitap eden holografi seviyesine ulaşmaktan çok uzaktır. Göze hitap eden maddi dünyanın fotoğraftan, sinemadan nihayet holografi seviyesine gelmesine mukabil, kullandığımız tabii dillerin maneviyatı ifade etmekte küçük ölçekli haritalar kadar yetersiz olması çağımızın acı bir gerçeği…</p>
<p>Türkçe ise o hale geldi ki, bu dille düşünce dünyasının -haritasını çıkarmak bir yana- krokisi bile zor çizilir. Halbuki, eski şairlerimiz kelimelere öyle bir kesinlikle tasarruf ediyorlar ki, sözlerindeki “lisan matematiği”ne, “lisan fıkhı”na, ister istemez vâlih ü hayrân oluyoruz. Mesela, Nefi diyor ki:</p>
<p>“Bir güherdir kim nazîrin görmemiştir rûzigâr<br />
Rûzigârâ âlem-i gayb armağânıdır sözüm”</p>
<p>Yani, “Öyle bir mücevherdir ki zaman onun benzerini görmemiştir/ Benim sözüm zamana gayb aleminden gelen bir armağandır” diyor.</p>
<p>“-Ne yani,” diyeceksiniz, “zamane şairlerinin şiirleri de matematik formüllerine benziyor: Bunları anlamak beşinci derece matematik denklemlerini çözmekten daha zor”(!) “-Ben ne diyeyim şimdi? O halde, siz de bu kadar duygusuz ve ma’nasız sözlerde ma’na aramayın!” Fermat Denklemi gibi bazı matematik denklemleri de vardır ki, onların hiç bir çözümü yoktur. Gerçi bir zamanlar bu denklemi çözmek için ben de çok uğraşmıştım; şimdilerde güya çözümü bulunmuş!…</p>
<p>Nefi’nin dediği gibi, “Ehl olan kadrin bilir ben cevherim medh eylemem”; amma ne de olsa, ben de bir sâhib-divanım: Fermat Denklemi gibi çözümsüz, bir beyit de ben söylemiştim!…</p>
<p><em><strong>“Nihân ettim kelâmım gerçi ma’nâ âşikâr oldu</strong></em><br />
<em><strong>Söz oldu perde-î hüsnün; o perde vasf-ı yâr oldu.”</strong></em></p>
<p>Şiirin tercümesi olmaz; meali budur ki, “kelâmımı gizledim, gerçi ma’nâ âşikâr oldu; söz, senin güzelliğine perde oldu; ve o perde sevgilinin vasfı oldu” gibi bir söz… Söz sanki sinema perdesi(!) Lisan felsefesi açısından bir hayli şerh gerektiren bir beyit. Elbette kelâm ma’nâyı izhâr etmek içindir; lakin sözün hakikati açıklamak yerine perdeleyerek gizlemesi de mümkündür.</p>
<p>Zamâne şairleri için de, bir Yunus Emre beyti zikr edeyim;</p>
<p>“Sen sende iken menzil alınmaz<br />
Bahrî olmadan cevher bulunmaz.”</p>
<p><strong>Kelimenin zâhiri savt ü huruf, bâtını ma’nâdır.</strong> Arifler de her kes gibi zahire bakarlar; amma perdelere, gölgelere, aldanmazlar; kelamın bâtınî (derûnünde gizli olan) ma’nasını ararlar. <em><strong>“Ma’nî -i kelam şâhid-i mazmûn-i Hudâdır/Gönlüm sadefinden olur azrâ gibi peydâ</strong></em>”: (kelâmın ma’nâsı Allâh’ın şâhid-mazmûnudur ki o ma’nâ bakir bir inci gibi gönlüm sedefinden peydâ olur)</p>
<p>Zahire bakan için bu kainat kitabı ma’nası anlaşılamayan, yazıldığı dil bilinmediği için okunamayan, bir kitaba benzer. Söz bu vadiye gelince, aklıma Abdülkadir-i Belhi’den bir beyit geldi; hazret buyuruyor ki:</p>
<p>“An ki ayni est hakîkat şüd nazar<br />
V’an ki kırtasiyst kırtas der nazar”<br />
(Gözü olan hakîkate bakar, hakîkati görür; kırtasiye ehli –ulemâ!- da kağıda bakar, kağıdı görür)</p>
<p>Velhasılı kelam, bu lisan bahsinin dibâcesi yoktur, nihayeti hiç olmaz; o halde hatm-i kelam edelim, vesselam. İpse dixit magistra…</p>
<p>Şahin Uçar – Dil ve Felsefe,syf:68-81</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/">Şâhid-i Ma’nâ Benim, Kimdir Asıl Söz Sahibi?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahid-i-mana-benim-kimdir-asil-soz-sahibi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kelâmın Ve Cümlenin Vahdetine Dair</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Nov 2021 05:31:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Şahin Uçar]]></category>
		<category><![CDATA[Kelâmın Ve Cümlenin Vahdetine Dair]]></category>
		<category><![CDATA[Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[kelime]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[mazmun]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25637</guid>

					<description><![CDATA[<p>I. Bismillâhirrahmânirrâhîm. İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrâhîm. Hz. Süleyman kelâma besmeleyle başla­mış; (Nemi: 30) biz dahi besmeleyle başlayalım ki Naili’nin dediği gibi “verâ-i perdede esrar var zuhûr edecek”&#8230; Bir “kim” kelâmı ile bütün kevn-ü mekânı yaratan Allah’a hamdolsun: Allâhü la ilahe il­lâ hüvel Hayy’ul Kayyûm la te’huzühû sinetün ve la nevm: Allah, ki O’ndan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/">Kelâmın Ve Cümlenin Vahdetine Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-15338 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811.jpg" alt="" width="590" height="296" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811.jpg 620w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811-600x301.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/page_akit-yazari-uydurma-hadisler-var-butun-hadis-kitaplari-toplanmali_154057811-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 590px) 100vw, 590px" /></p>
<p><strong>I.</strong></p>
<p>Bismillâhirrahmânirrâhîm. İnnehû min Süleymâne ve innehû bismillâhirrahmânirrâhîm. Hz. Süleyman kelâma besmeleyle başla­mış; (Nemi: 30) biz dahi besmeleyle başlayalım ki Naili’nin dediği gibi “verâ-i perdede esrar var zuhûr edecek”&#8230; Bir “kim” kelâmı ile bütün kevn-ü mekânı yaratan Allah’a hamdolsun: Allâhü la ilahe il­lâ hüvel Hayy’ul Kayyûm la te’huzühû sinetün ve la nevm: <em>Allah, ki O’ndan başka ilâh yoktur; Hayy (hayatı sonsuz ve baki) ve Kayyum- dur (bütün kâinatı tedbir ve tedvir eden, her şey e vakıf olarak idare eden, O’dur). O’nu bir an dahi sine (gaybubet) almaz (O bir an da­hi hiç bir şeyden gafil olmaz, hiç bir şey bir an dahi dikkatinden kaç­maz) ve uyumaz.</em> Âyete’l-Kürsî’nin “İlâhi Şuûr”a dair bu tasvirine göre, Hakk’ın Mutlak Şuuru öyle mütekâsif bir şuurdur ki dikkati her an ve her şeye azamî derecede şâmildir; her şeyi ihata eder. Bize göre, O’nda şuur halinde var olan nesne kevnü mekân âleminde da­hi fiilen ve hakikaten var olur. Ve hatta ebediyyen var olur; çünki Hak Teâlâ hiçbir şeyi unutmaz. Hamdolsun ki, varlığımız o İlâhî şu­ur içre meş’ûrdur ve o şuurda mevcud olmak şerefinden ötürü bekaa bulur. <em>Mutlak şuurun kelâmı “ayn~ı hakikat” dir. İlâhî şuurun beşerî şuurdan farkı budur: Hakk’ın kelâmının delâlet ettiği ma’ nâ ve nes­neler bizatihi o anda yaratılmış demektir. Hak kelâmı aynı hakikat­</em><em>tir ve bilcümle mevcudat o kelâmın teşbih caiz ise bir aksi sadâsından ibarettir.</em> Mutlak şuurun mutlak kesafeti sebebiyle, o şuurda yal­nızca bil kuvve tasavvur olunan kelâm bile, âlemi imkânda fiili mad­de olarak tekevvün eder. Hak Teâlâ bu suretle tekevvün eden cümle mevcudata <em>İlâhî Şuur ve Mutlak Kelâm</em> ile tasarruf eder. Şüphesiz Mutlak Kelâm Hakk’ın kelâmıdır ve malum ola ki kelâmda dahi za­hirdeki kesrete rağmen gerçekte vahdet vardır.</p>
<p><em>Meâricu l-Kuds’</em>te Gazali’nin buyurduğu gibi:</p>
<p><em>“Ve fi külli şeyin lehû âye, Tedüllü âla ennehû vâhid”</em></p>
<p>(Her şeyde bir âyet vardır ki O’nun mutlaka bir olduğuna delâlet eder.)</p>
<p>Şu halde biz de evvelâ bu kelâmın vahdetini görmekle işe başlayalım ki şuurumuz kesret ile münkesir olmasın. Kelâmdaki vahdetin ma’nâsına âgâh olalım ki kavlimiz ile şuurumuzu, fikri­miz ile fiilimizi tevhîd edelim. Onun için bu ilk sözümü <em>“tevhîd-i kelâm”</em> babına tahsis ettim. Şüphesiz kelâm “min tarafillâh”tır ve selâm ile başlayıp selâm ile hitama erse gerektir. Şu halde Hz. Mu- hammed’e salâtü selâm olsun; cümle ibadullaha, okuyucularıma ve cümle varlığa selâm olsun. Selâmün kavlen min rabbi’r-rahîm. Es- selâmü Aleyküm.</p>
<p>Pes imdi malum ola ki <em>kelâm hâdî-i efaldir, fiile kelâm yol gösterir. Zira, her ne ki mutasavverdir fiile gelmek istidâdındadır. </em>Her ne zaman insanın şuurunda bir tasavvur kelâm haline gelse, ke­limeler iradeyi tahrik eder ve şuur o kelâmı tekellüm etmekle insa­nı fiile sevk eder. <em>Kadı Ebubekir Bakıllâni’ nin</em> dediği gibi; <em>“inne’t- talim kad husile bil-ilhâm”: şüphesiz talim ilhâm ile husule gelmiştir”;</em> insanların çıkardıkları birtakım gürültülerin bir ma’nâ- ya delâleti hususunda kendi aralarında uzlaşmaları ile değil. Belki başka bir zemin ve zamanda bu “Kelâmın Menşei” bahsini de mübahese etmek gerekir. Şimdilik kelâm deyince aklıma ilk gelen te­daiden başlayacağım.</p>
<p><em>Yuhanna İncili’nin</em> ilk âyeti şöyledir: <em>“İptida kelâm vardı ve kelâm Allah nezdinde idi ve Kelâm Allah idi<sup>99</sup></em> Malum olduğu üzere Hristiyanlar Hz. İsa’yı eski Yunan’da ki <em>kelâm</em> (logos) felsefesinin tesirinde kalarak Tanrı Kelâmı (Kelâmullah) saymak suretiyle putlaştırmışlardır. Aslında Kur’an-ı Kerim’deki Meryem sûresini oku­yunca görüleceği üzere, Meryem’in İlâhî ruhtan (Ruhul Kudüs, bazı tefsirlere göre Cibril) hamile kaldığı İslâm inancında da vardır. Hat­ta Hz. İsa’ya <em>Rûhullah</em> isminin yamsıra <em>Kelimetullah</em> dahi denir. Kur’an’da Hz. İsa’nın Allah’tan bir kelime (âyet) olduğuna da işaret edilmiştir. Müslümanlar ekânim-i selâseyi (Baba, oğul, RuhulKu- düs) kabul etmezler ve İsa’nın hâşâ <em>Tanrı oğlu</em> olduğu iddiası Kur’an-ı Kerim’de şiddetle reddedilmiştir. Burada niyetim ilâhiyat münakaşalarına girmek değil; ancak Hıristiyanlar nezdindeki ma’nâsına göre, <em>kelime bizzat uluhiyyettir.</em> Bize göre ise, peygamber (Hz. İsa yalnızca peygamber olduğu için). Vaktiyle <em>Tolstoy</em> dahi Incil’de Hz. İsa’dan hâşâ <em>Tanrının oğlu</em> diye bahsedilmesinin <em>apaçık küfür olacağına hükmetmiş ve İncillerin zaman içinde tahrif edildiğine ve bu ifadenin de bir tercüme hatasından kaynaklanabileceğine işaret etmişti.</em> Hatta malum olduğu üzere <em>Tolstoy</em> iddiasını ispat etmek için Yunanca dahi öğrenmiş ve sonraları İncillerdeki hataları kendince tashih etmeye çalışmıştı. Amerikan Ansiklopedisi ’nin (1967 baskısı) 100 sayfadan fazla tutan <em>İncil</em> maddesinde <em>Frederic Macler</em> isimli bir Hristiyan ilâhiyatçı dahi aynı kanaati izhar eder. <em>Macler&#8221;e</em> göre <em>Dan- yal Kitabı’nda</em> geçen ve sonraları beklenen Mesihi tarif etmek üzere sık sık kullanılan <em>“Ademoğlu”</em> ifadesi Yunancaya tercüme edilirken, <em>“İsa’yı alelâde beşer gibi göstermek doğru olmaz”</em> düşüncesi ile, <em>“Tanrı oğlu”</em> şeklinde tercüme edilmiştir. Demek ki <em>Tolstoy,</em> bunun olsa olsa bir tercüme yanlışı olacağı şeklindeki sezgisinde haklı imiş. Hz. İsa’nın Kelâmullah sayıldığı için veya yukarıda zikredilen sebep ve sair sebeplerle putlaştırılışının ilâhiyat açısından münakaşası bah­simizin dışındadır. Burada yalnızca kelâm kavramının, normal dilde­ki kullanılış tarzının dışında ve birçok bakımdan münakaşa edilebi­lir, zengin tedaileri olan bir ıstılah olduğuna işaret etmek istedim.</p>
<p>Gerçi meselenin sûfiyâne telakkisine dair bir yorum yapmak içimden gelmedi değil, lâkin meseleyi tasavvufi açıdan münakaşa etmek benim gibi çok kusurlu bir müslümanın haddi değildir. Sûfî-i sâlûs olmayalım diye düşündüm ve teeddüb ederek vazgeçtim. Yalnız şu kadarını söyleyeyim ki, <em>sadece Hz. İsa efendimiz değil bütün insanlar için, asıl nisbetleri itibarı ile, Ruhullah, Kelimetul- lah ve aynı zamanda Halifetullah olduklarını söylemek mümkün­dür.</em> Keşke insanoğlu o şuur seviyesine erişebilse, beşerî bayağılık­lardan uzaklaşabilse ve kendi asalet ve necâbetinin farkına varabil- se. Allah Âdem’e ruhundan nefyetmiştir ve bu bakımdan her “Âdemoğlu”nun İlâhî ruha bir nispeti vardır. Aziz Mahmud Hûdai’nin dediği gibi;</p>
<p>“Tenezzül eyleyip vahdet ilinden</p>
<p>Bu kesret âlemin seyrâne geldik”.</p>
<p>Her âdemoğlunun kendi azmi cehdi ve şuur seviyesi ile mütenasib bir ilhamı vardır. Herkes vahye mazhar değildir; amma herkesin mutlaka kendi çapında bir ilhamı ve İlâhi hikmetten nasi­bi var. Elbette herkesin ilhamı güneş gibi aşikâr olacak değil; ben­zetmek caizse bu fakirin hissesine düşen ilham huzmesi bulutlu karanlık bir gecede nasılsa belli belirsiz bulutlar arasından görünen bir yıldızın zayıf ışığından ibaret. <em>Bu kadar zayıf bir mukâşefeye dayanarak keşfi zamir etmeyi doğru bulmadığımı ve haddimi aş­mak istemediğimi teeddüb ederek tekrar edeyim.</em> Şu halde bu yazı­da kelâmın yalnızca tekellüm ederken okurken ve yazarken müşa­hede ettiğimiz birlik ve bütünlük hususiyetlerine işaret etmekle ve bu hususta Hz. İsa’nın sevdiğim bir sözünü nakletmekle iktifa ede­ceğim. İsa dedi ki: <em>“Gözlerinin önündekini tanı; gizli olan da sa­na ilham olunacaktır. Çünki gizli hiçbir şey yoktur ki günün birin­de açıklanmasın.”</em></p>
<p>Şüphesiz hurufat sihr-i mübindir; onunla kelime aynası terkib ve terğib olunur ve’ o aynada bir lâtif ma’nâ görünür. Kelâm giz­li sırlan ayan eyleyen bir mazmun mucizesidir. Bu sihir, bu muci­ze, ne suretle amele gelir ki işbu ma’nâ zahir olur? Nasıl olur da bir çok hurufat ile temessül eden sadâlar, sayısız kelime ve elfaz, bir vahdet ma’nâsı teşkil eder? Hemen arz edelim ki, <em>esasen ilm-i telif</em>(kompozisyon) <em>âlemdeki kesreti de kelâmdaki kesreti de kalbin ruyeti ile vahdete irciı etmek demektir; aksi ise za&#8217;f-ı teliftir.</em> Bun­dan sonra arz edeceğim ma’nâların zahir olması için evvela bu ke­lâmın vahdeti bahsini şerh etmek gerektir. Söze bu üslûbu mahsus ile başlayışımın sebebi de budur. Bundan sonra ki bahsimiz, cüm­leyi bir &#8220;<em>cümle-i vahdet”</em> yapan sırra dairdir.</p>
<p><strong>II</strong></p>
<p>Nahiv âlimi İbni Malik <em>“Elfiye”</em> sine (1000 mısralık arapça grameri) “kelâmünâ lafzün müfid ke-istekim!”: diye başlamıştı, <em>“kelâmımız bir lafzı müfid olmalıdır; ‘müstakim ol lafzı gibi”</em> (o lafızdan faideli bir ma’nâ anlaşılmalıdır). Her ne kadar harflerde kesret olsa da, hurufat denilen o sihirli sembollerin bir araya gelme­siyle bir kelime teşekkül ettiği zaman kelime bir lafz-ı müfid olur ve bir ma’nâya delâlet eder ve bu suretle dahi kesrette vahdet zahir olur. <em>Bizim künhüne vâkıf olamadığımız bir mucize sayesinde harf­ler bir araya gelir ve bir müfid kelâm olur. Sayısız tıfl-ı ebcedhân bu babda çok nefes tüketmiştir. Şair Kari Shapiro: “İnsan bir keli­meye parmak basabilir; ama ondaki esrarı çözemez”</em> demiş. Ben de <em>Şeyda Divanı&#8221;</em>nda bir yerde:</p>
<p><em>“Gonce-i dil came-i hab ü hayâl</em></p>
<p><em>Ol hayâl içre nihân ol gülnihâl ”</em></p>
<p>demiştim. Yani, <em>“Gönülde açan gonca [bu şiir] hâbü hayâlin elbi­sesi; ve o gül-nihâl o hayâl içinde gizli&#8230; Demek ki o gül fidanının gül goncaları, dil ve gönül goncaları açmak üzeredir: o goncalar, ki bir elbise gibi gönlümüzü kaplayan ve onu uyku ve hayâl âlemi­ne büründüren goncalardır. Ve o goncalar içinde gizlenmiş bir ha­yâl olarak o gülnihâl bulunuyor”.</em> Tabiî günlük dile nispetle “şiir dili daha zor anlaşılır bir <em>“üst-dil” dir,</em> anlamak için o dili bilmek lâzım.</p>
<p><em>Alice Harikalar Diyarı&#8217;</em>nda kitabında bir muhâvere okumuştum:</p>
<p>Bir seferinde Alice:</p>
<p><em>Glory kelimesi bu ma&#8217;nâya gelmez ki!&#8221;</em></p>
<p>diyordu; muhatabı Humpty Dumpty ise ona şöyle cevap veriyordu:</p>
<p><em>Ben bir kelimeyi kullandığım zaman; o kelime tam be­nim canımın istediği ma’nâya gelir: ne eksik ne de daha fazla!”</em></p>
<p>Onun içindir ki <em>&#8220;el ma’nâ fi sadriş-şâir!” derler: Ma’nâ şa­irin göğsündedir; yani, kalbindeki ma’nâyı kelimelerin içinde ken­di canının istediği ma’nâyı ifade edecek biçimde gizleyerek</em> yeni bir mazmun ile ifade edebilir. <em>Böyle yaratıcı muhayyilesi olmayan in­sanlarda tefekkürün lisâna hâkim olmasından ziyâde lisan tefekkü­re hakimdir.</em> İnsan fikirler dünyasında kelimeler ile yeni ve değişik cümleler (kombinezonlar) kurmaya muktedir olduğu içindir ki ye­ni fikirler yaratabilir.</p>
<p>Kelimelerin birçok farklı ma’nâları olabilir; amma her cüm­lenin bir ma’nâsı vardır. Her ne kadar bir cümlede birçok kelime bir araya gelse de cümle kelimatın (bütün kelimelerin; bütün varlıkla­rın) ma’nâsı bir cümle-i vahdet meydana getirir. Kelimelerin ma’nâsı içinde yer aldığı cümleye (context’e) göre daima değişir. Derler ki bir ırmağa iki kere giremezsiniz ve lisaniyat âlimi <em>Haya- kawa</em> da der ki: <em>&#8220;Hiç bir kelimeyi tam tamına aynı ma’nâya gele­cek şekilde iki kere kullanmak mümkün değildir”</em>. Çünki cümle (context) değişince, kelimenin ma’nâsı da değişir. Meselâ, “inan­mak” kelimesini ele alalım ve ma’nânın farklı cümlelere göre nasıl değiştiğine bir bakalım:</p>
<p><em>Size inanıyorum</em> (size itimat ediyorum).</p>
<p><em>Demokrasiye inanıyorum</em> (Demokrasi terimi ile ifade edilen prensipleri kabul ediyorum).</p>
<p><em>Noel Babaya inanıyorum!</em> (Benim görüşüm şu ki Noel Ba­ba gerçekten mevcuttur).</p>
<p>Görüldüğü üzere “inanmak” kelimesinin ma’nâsı; cümleye göre değişerek “itimad etmek”, &#8220;kabul etmek”, “gerçekten mevcut­tur” gibi tamamen farklı ma’nâlara gelebiliyor. Demek ki kelimeleri anlamadan cümle anlaşılamaz; amma cümleyi anlamadan da kelime­ler anlaşılamaz. “Ben balığı severim” (balık yemeyi severim); “Ah­met bir balık yakaladı” ; “Sen bir balıksın!” (bir balık gibi alıksın!); “Bizim siyasiler bulanık suda balık avlamayı severler” misallerinde de görüldüğü gibi. Hatta, kelime her kullanılışında ayrı bir ma’nâ ifade etmekte ve ancak ma’nâ bütünlüğü ve birliği olan bir cümle içinde kullanıldığı zaman müfid bir ma’nâya delâlet etmektedir.</p>
<p>Elbette, evvelâ lisânı bihakkın bileceksiniz. Lisâniyat âlimi <em>Wendel Johnson</em> dermiş ki: <em>“Lisaniyat lisanın ne olduğunu öğren­mekle başlar.”</em> Kelâm, nutuk ve beyan kabiliyeti, öyle bir mevhibe- i ilahidir ki harflerden mürekkep birtakım şekillerde, kelimelerde veya gramerde değil, o lisanı konuşanların ruhunda, kelâm şuurun­da gizlidir. <em>Bir lisanı bihakkın bilmeksizin o lisan ile yazılmış cüm­leler, yahut fikirler anlaşılamaz; cümleler anlaşılmadıkça da keli­meler anlaşılamaz.</em> Elbette bir lügatte kelimelerin birçok ma’nâsı bulunur; ancak, kelimeleri lügatlerde yazılmayan mecazî ma’nâlar- da kullanma imkânları sınırsızdır. <em>İnsanlar bir cümleyi birtakım ya­bancı kelimeler ile yazıldığı için anlamadıklarını zannediyorlar; as­lında o cümle ile ifade edilen fikri anlamıyorlar; önce kelimeleri de­ğil cümleyi anlamak gerekiyor. Cümle muhtelif kelimelerin farklı ma’nâlarındaki kesreti top yekûn ve mânidar bir vahdet içre cem eden bir bütündür; bir nizamdır; yalnızca birtakım unsurların cüm­lesini bir araya toplayan bir topluluk değil, bütün unsurları kalbin rü’yeti ile bir mani-i vahdete irca eden yani bir ma’nâsı olan bir bü­tündür. Müfid bir ma’nâdan mahrum olan kelimeler bir cümle teşkil etmezler.</em> Ma’nâsı anlaşılmayan bir cümlenin içindeki kelimeler da­hi, biz kelimeleri bildiğimizi farz etsek dahi, bize yabancı kelime­lerdir; onları anlayamayız. Tabiî anladığımızı zannedebiliriz; bölük pörçük ve sathî bir anlayış, anlamak sayılırsa&#8230;</p>
<p>Bir kere, kullandığımız bütün kelimeleri lisan şuuru ile kul­lanmak zorundayız. Bütün cümleler mânidar olmalı; her cümle ek­siksiz, tam ve kâmil bir ma’nâya delâlet etmelidir; velev ki tek kelimelik bir cümle olsa bile&#8230; <em>Bütün doğru ifadeler “anlamlı cüm­lelerdir; ama bütün anlamlı cümleler “doğru&#8221; değildir.</em> Her cüm­le bir cümle-i vahdet teşkil eder: Cümle iki nokta arasında yer alan rastgele kelimelerden ibaret değildir; zira, iki nokta arasında yer al­makla beraber, <em>bir ma’nâ bütünlüğü olan kelâmdır.</em> Gazetelerimiz­de görüyorum; yazarlarımız neredeyse her kelimeyi bir satır halin­de verecekler; kahir ekseriyeti, bölük pörçük cümle parçalarını bir paragraf olarak yazıp, noktayı keyfî olarak koyuyorlar. Zamanımız­da neredeyse her zaman ve zeminde ölçüsüzlük, nizamsızlık, bü­tünlüğü ve birliği bozarak her şeyi parçalara ayırma, cüzlere bölme, bir kelime ile kaos hakim olmuştur. Anlaşılan bu hal çağdaş yazar­ların ruhuna işlemiş: Kekemelerin bir kelimeyi parça parça bölüp kekelediği gibi,&#8217;bunlar da cümleyi kekeliyorlar. Yazarlarımızın ço­ğu <em>“cümle kekemesi”</em> olmuş. Okur, yazar diyorlar ya sanki <em>tıfl-ı eb- cedhân&#8230;</em></p>
<p>Meşhur şair ve münekkit Coleridge’den güzel bir teşbih nak­ledeceğim: <em>“Bir iptidaî Afrikalı tasavvur edin ki, kaba sabadır; amma meraklıdır: eline bir kutsal kitap geçmiştir; herkesin çok de­ğer verdiği bu kitabın esrarengiz bir şekilde kendi İnsanî kaderi ile ilgili olduğunu hissetmektedir ve kendince kitabın büyüsünü, keli­melerin sihrini çözmek istemektedir: ancak okuma yazma bilmiyor. O vahşi ve serazad zekası ile bu sembollerin sihirli dünyasına nü­fuz etmek istiyor; önce farklı büyüklüklerine rağmen paragrafların meydana getirdiği üniteleri tefrik ettiğini varsayalım. Zekasını kul­lanmaya devam ediyor ve harflerin meydana getirdiği kelime grup­larını {setleri} teşhis ediyor ve nihayet garip şekilli harflere ve im­lâ işaretlerine gelip dayanıyor. Dilini bilmediği ve konuşturamadığı bu kitap hakkında keskin zekası ona daha fazla ne bilgi verebi­lir? Mükerrer harfleri sayar, sınıflandırır, her birini titizlikle ince­ler; amma, nihayet (zekası daha fazla ileri götürmez) bu harflerin yirmi şu kadar küsur işaretten ibaret olduğunu görür. Esrarlı, bel­ki büyülü ve fakat ruhuna nüfuz edilemeyen birtakım semboller&#8230; Bir misyoner gelip ona kitabın ruhunu açmadıkça, onun diline çe­virip okuma yazma öğretmedikçe, bu vahşi zeka kitaptan ne anla­yabilir?”</em> Um-i inşa (kompozisyon) açısından cümle, harflerin keli­melerle ve kelimelerin cümlede cem ve tevhid edilmesi suretiyle meydana gelen bir ma’nâ birliği ve bütünlüğüdür. <em>“Varlığın Ma’nâ ve Mazmunu”</em> (Son baskı: Varlığın Anlamı, Şûle Yay., 2010) isim­li eserimde matematikçilerin tariflerinden yola çıkarak matematik­teki <em>cümlelset</em> kavramını bu cümle kavramı ile mukayese etmiştim; şimdi meseleyi, bir de fıkh-ı lügat (lisanın fıkhı, anlambilim) açı­sından ele almak isterim.</p>
<p>Matematikte, birtakım noktalan yan yana getirerek çizgiye vasıl olmak ma’nâsında münakaşa edilen bir <em>hendesî deymumet</em> (de- vamlılık/süreklilik) meselesi var. Meseleyi ta başından ele alacak olursak, söze galiba <em>“ilm-i hatt”</em> an başlamak lâzım. Hattatlar derler ki, &#8220;ita’ <em>nokta bir hat teşkil eder”</em>. Halbuki herhangi iki nokta arasın­daki mesafe ne kadar kısa olursa olsun, arada doldurulması gereken sonsuz boşluklar kalır. Eğer bir çizgiyi sayı cinsinden ifade etmek ve ölçmek istersek, bunu daha iyi anlarız: herhangi iki tabiî sayı ara­sında sıfırdan bire kadar 0; 0.1; 0.2; 0.3 ve ilâ âhiri şeklinde giden bütün sayılan düşünürsek; bu sayılan ta’dad etmenin (bir bir sayma­lım) sonu olmadığım derhal anlarız. Hz. Ali <em>“el-ilmü noktatün ve’l- cühela kesserahâ”: İlim bir noktadır (bir meseledir) cahiller onu çoğalttılar” buyurmuştu.</em> “Kelâma Dair” isimli yazımda Hz. Ali’nin bu sözünü naklettikten sonra demiştim ki; “buna ben de şöyle bir söz ilâve edeceğim.’ <em>“ve’l-noktatü nüktetün vâhidetün!”</em> (ve nokta da bir nükte-i vâhiddir). Buradaki asıl nükte-i vâhid, yani sağa sola sapmadan asıl üzerinde durmamız gereken mesele şudur: Aslında, hendese nazariyatına göre, <em>çizginin devamlılığı, yani iki nokta ara­sından bir çizginin geçmesi,</em> çok münakaşa götüren bir meseledir. İsterseniz, <em>çizgiyi</em> muhtelif noktaların (benzetmek caizse kelimele­rin) yekunu olan bir cümle imiş gibi düşünebilirsiniz. Benzer şekil­de, matematikteki cümle teorisine göre de, aslında bir cümlenin ela­manlarının yekunundan ibaret olması gerekir (diyelim bir tabiî sayı­lar cümlesi/seti); ne var ki, bazen cümle elemanlarının yekunundan daha fazla birşeyler ihtiva edebilmekte ve cümle bazen kendisini de ihtiva edebilmekte, kendisini de kuşatabilmektedir.</p>
<p>Bu zor anlaşılır matematik paradoksunu <em>&#8220;Varlığın Ma’ nâ ve Mazmunu</em> nda, bir fıkh-: lügat (semantik) paradoksu ile izah etme­yi denemiştim: <em>“Bir Giritli demiş ki bütün Giritliler yalancıdır!” </em>Şimdi eğer vakıa böyle ise, bu söz doğru demektir; yani bütün Gi­ritliler yalancıdır. Lâkin bu sözü söyleyen de bir Giritli olduğuna göre, bu söz dahi yalan demektir. Şimdi bu söz doğru mu yalan mı? Bu misalde görüldüğü üzere, cümle kendi sınırlarını aşabilmekte ve cümlenin delâlet ettiği ma’nâ genişleyerek, başka cümlelere sirayet etmekte, o cümlenin ifade ettiği topyekûn ma’nâyı dahi ihtiva ede­bilmektedir. Filhakika, mesele şu ki, <em>aslında bütün cümleler kendi ma’nâ sınırlarını aşmakta ve ait olduğu metnin siyak ve sibakı için­de manâsı diğer cümlelere de sirayet eden farklı bir manâ daha kazanmaktadırlar.</em> Böylece her cümlenin ait olduğu metnin ma’nâ bütünlüğü ve birliği içinde değerlendirilmesi gerekir. Cümle bir cümle-i vahdettir ve bir metnin cümlelerinin yekunu da bir <em>vahdet- i kelâm</em> teşkil eder. Cümleler ile ifade edilen fikirlerin gerçekten manidar olabilmesi de lisanın birliği ve bütünlüğü içinde ifade edil­mesine bağlıdır.</p>
<p><em>Dostoyevski,</em><strong> Bir Yazarın Günlüğü </strong>kitabında anlatır: Bazı yazarlar, <em>“Timsah”</em> isimli hikâyesinde, <em>“rakiplerinden birinin Si­birya sürgününe gönderilişine sevinmiş olduğunu alçakça bir tarz­da telmih ettiğini”</em> iddia etmişler. Cevabî olarak diyor ki: <em>“Cümle­lerimi rasgele seçmiş ve öyle yanyana getirmişsininiz ki bu vaziyet­te böyle bir telmih varmış gibi görünüyor. Siz bana herhangi bir metin verin. Cümleleri istediğim tarzda yer değiştirtip, istediğim gibi sıralamama izin verirseniz, ben de size herhangi bir metnin ma&#8217;nâsını tamamen değiştirmenin mümkün olduğunu ispat ede­yim.”</em> Cümle dahi ait olduğu metin içinde anlaşılmalıdır: şöyle ki, bir yazıyı anlamak için, <em>muhtelif cümleler arasındaki gizli iç rabı­taları dahi anlamak gerekir. Sözün özü şu ki her metin bir bütündür ve bir bütün olarak mütalâa edilmelidir.</em></p>
<p>Bir yazar, mutasavver bir okuyucuya hitap ederek yazar ve onun anlayış seviyesine hitap eder. Peygamberimiz, <em>“insanlar ile konuşurken onların akıl seviyesine göre konuş”</em> buyurmuştur. <em>“Ne­redeyse hiç mevcut olmayan bir anlayış seviyesine nasıl hitap ede­bilirim acaba?!”</em> diye düşünmeye başladım. Bir Japon şairin dedi­ği gibi:</p>
<p>&#8220;I sit Like Buddha</p>
<p>but the mosquitous keep biting.”</p>
<p>(Ben Buda gibi oturuyorum, fakat sivrisinekler ısırmaya de­vam ediyorlar.)</p>
<p>Zamanımızda insanlar artık kelâmın/sözün bir ma’nâsı yok­muş gibi, yahut ‘söyleneni anlamıyormuş’ gibi, davranmaya başla­dılar. Elbette tek tek kelimeleri anlamak yetmez. Kelimelerini anla­dığımız halde, anlamadığımız yahut yanlış anladığımız cümleler mevcut olabilir ve o cümlelerin meydana getirdiği ma’nâyı bir bü­tün olarak anlayamamış olabiliriz.</p>
<p>Bana öyle geliyor ki Osmanlı Türkçe’si artık ölmüştür ve ga­liba arta kalan bu yarım yamalak dil ile insanlara meramımızı an­latmak nerdeyse imkânsız hale geldi. İnsanımız yalnızca bölük pör­çük kelimeleri (ve çok sınırlı sayıda kelimeyi) anlayabiliyor, bazen bir yazıdaki bazı cümleleri anlarsa ne âlâ; ama kahir ekseriyet bir yazıyı bir bütün olarak anlayamıyor. Derler ki: <em>“Selâmetu l-insânfî hıfzı l-lisân”: İnsanın selâmeti dilini muhafaza etmesinde</em> imiş. Milletler ise kendi dillerini, öyle muhafaza etmelidirler ki, Kur’an- ı Kerim’in <em>“summün, bukmün, umyün”</em> (sağırdırlar, dilsizdirler ve kördürler) hitabına muhatab olmasınlar.</p>
<p><em>Malum ola ki, bir cümlenin manâsı kendi manâsından iba­ret değildir. Her cümle kendinden önceki cümlenin bir neticesi, kendisinden sonrakinin ise “sebeb-i vürudu”dur.</em> Arapça’da sebep kelimesi “ip” ma’nâsına gelirmiş. Kelimeler bir <em>cümle-i vahdet</em> teş­kil ederken ve cümleler dahi bir vahdet-i kelâm meydana getirir­ken, teşbih tanelerinin ipe dizildiği gibi, <em>bir sebep “ip” ine dizilme- lidir;</em> böylece, makalenin tamamı birlik ve bütünlük arz etmelidir. Bir telif eserde bu bakımdan bir za’f-ı telif varsa bile, biz kelâmı böyle bir <em>“birlik, bütünlük ve sebeplilik çerçevesi içinde”</em> anlamak ve hatta gerekiyorsa, bu <em>“ma’ nâ bütünlüğünü zihnimizde tasavvur ederek inşa etmek</em> zorundayız. Eskilerin “ilm-i inşa” dedikleri tahrir meselesinin aslı budur. Harfler rasgele yan yana gelmekle kelime olmaz; kelimeler yan yana bir araya gelmekle dahi cümle ol­maz. Aslında her kelâm bir cümle gibi düşünülmelidir. Osmanlı nesrinde görülür; bazen bir yazıda cümleleri elli tane “ve” ile bir­leştirmek suretiyle, bakarsınız ki bütün cümleler tek bir cümleye dönüşmüş. Elbette, cümleyi rasgele bölmek büyük bir hata olduğu gibi, farklı cümleleri birleştirmek de büyük bir hatadır. Amma işin aslı şu ki, bir metnin herhangi bir kısmında cümlelerin siyak ve si­bakı o kadar yerinde olmalı ki, metnin cümlelerini elli tane “ve “ ile birleştirerek yazsanız bile, fazla yadırganmayacak gibi, bir manâ bütünlüğü ve birliği olmalı. <em>Bence bu bir ilm-i telif ve ilm-i inşa öl­çüsüdür: Bir yazının bütün cümlelerini bir cümle-i vahdet gibi dü­şünmek gerektir. Fikr-i tevhid cümleyi tevhid etmektir, vesselâm.</em></p>
<p>Şahin Uçar &#8211; Dil ve Felsefe,syf:31-42</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/">Kelâmın Ve Cümlenin Vahdetine Dair</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kelamin-ve-cumlenin-vahdetine-dair/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dursun Gürlek &#8211; Çınaraltı&#8217;nda Kitap Sohbetleri &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 May 2020 10:56:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Çınaraltı'nda Kitap Sohbetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Dursun Gürlek]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[konuşmai]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Reşad'ın Duası]]></category>
		<category><![CDATA[Uslüb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24307</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer konuşma yöntemini bilirseniz en öfkeli; en hırçın adama bile istediğiniz sözü söyleyebilirsiniz. Zengin, ihtiyar ve son derece titiz bir paşa varmış. Bir gün heyecanlı bir kitap okurken yorulmuş, gözlerini biraz dinlendirmek için elindeki eseri masanın üstüne bırakmış. Bu arada gözlüğünü de alnının üstüne kaldırmış. Tekrar okumaya başlayacağı sırada bakmış ki gözlük masanın üzerinde yok. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/">Dursun Gürlek – Çınaraltı’nda Kitap Sohbetleri ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class=""></div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24308 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/0000000118674-1-193x300.jpg" alt="" width="246" height="382" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/0000000118674-1-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/0000000118674-1.jpg 257w" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" /></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Eğer konuşma yöntemini bilirseniz en öfkeli; en hırçın adama bile istediğiniz sözü söyleyebilirsiniz.</p>
<p>Zengin, ihtiyar ve son derece titiz bir paşa varmış. Bir gün heyecanlı bir kitap okurken yorulmuş, gözlerini biraz dinlendirmek için elindeki eseri masanın üstüne bırakmış. Bu arada gözlüğünü de alnının üstüne kaldırmış. Tekrar okumaya başlayacağı sırada bakmış ki gözlük masanın üzerinde yok. Cebine bakmış, sağa sola göz gezdirmiş, her tarafı aramış, yok oğlu yok! Derken cariyelerini çağırmış; “Gözlüğümü kaybettim, şunu bulun bakayım!” demiş.</p>
<p>Cariyeler bakmışlar ki gözlük paşa hazretlerinin alnında duruyor Duruyor ama hiç biri “İşte gözlük aklinızda” demeye cesaret edememiş. Çünkü paşa huysuzun, titizin biriymiş. Hatasının yüzüne vurulmasından hoşlanmayacak, gazaba gelecek, bunu söyleyen cariyeyi belki de güzel bir haşlayacak.</p>
<p>Kısacası cariyeler paşanın huyunu çok iyi bildikleri için bir türlü gözlüğünün alnında olduğunu söyleyememişler. Canı sıkılan paşa mırıldanmaya başlamış; “Yahu, bunu şeytan götürmedi ya. Beş dakika önce gözümdeydi!”</p>
<p>Öfkeden küplere binen paşa “Bana Gülnaz’ı çağırın.” diye seslenmiş. Gülnaz adındaki cariye içeri girer girmez, paşanın gözlüğünün alnında durduğunu görmüş. Akıllı cariye, paşaya demiş ki:</p>
<p>&#8211; Paşa hazretleri! kaybolan o gözlüğünüzü ben şimdi bulur getiririm. Lâkin o zamana kadar vaktinizin boş geçmemesi için lütfen aklinızdaki şu gözlükle idare edin!</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Meşhur Hattat Mustafa İzzet Efendi de mübalağa sanatına hayli önem verenlerden biriydi. Hazret bir gün bir mecliste konuşurken şöyle der:</p>
<p>&#8211; Dün gece oturdum, sabaha kadar Kur’an-ı Kerim yazdım!Bunu duyan muhatabı da aynı yönteme başvurur, abartılı bir karşılık verir:</p>
<p>&#8211; Geçen Ramazan ayındaydı, Boğaz’da oturan bir arkadaşıma iftara gidiyordum. Yolda öyle bir fırtına çıktı ki, dalgalar kayığı alıp sahildeki minarelerin şerefelerine kadar çıkardı. Biz böyle bocalayıp duruken iftar topu atıldı. Ben de sigaramı minarenin kandillerinden yakarak orucumu bozdum.Kendini tutamayan İzzet Efendi bağırır:</p>
<p>&#8211; Yalan!&#8230;</p>
<p>Arkadaşı susturucu cevabı hemen verir:</p>
<p>&#8211; Yalansa dün akşam yazdığın Kur’an-ı Kerim çarpsın!</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Söz, sahibine göre değer taşır veya pespâyeleşir. Meselâ karşımıza çıkan herhangi bir kimseye “deli” dersek, bu söz hiçbir anlam ifade etmez. Ama aynı kelimeyi akıl doktoru kullanırsa o adamın yandığı gündür.</p>
<p>Şurası bir gerçektir ki, her söylenen sözü kaale alırsanız, olur olmaz laflara karşılık vermek için zorlanırsanız kendi kendinizi telef etmiş, boşu boşuna yıpranmış olursunuz. Bu durum fiili hareketler için de -çoğu zaman- söz konusu olur.</p>
<p>Baba erenler yolun kenarındaki ağacın altında oturuyormuş. Oradan geçen bir adam kendisine bir tekme atıp yoluna devam etmiş. Manzarayı gören bir genç sormuş:</p>
<p>&#8211; Baba, sana tekme atan heriften daha kuvvetlisin. Niçin kalkıp onu ayağının altına almadın?Adamcağız:</p>
<p>Evlâdım, sana bir katır tekme atmış olsaydı ne yapardın, diye sormuş.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Üstad bir gün Taha Toros’la beraber, tanıdıklarından birinin cenaze namazını kılmak üzere öğle namazında Beyazıt Camiine gider, arkadaşına son görevini yerine getirir.</p>
<p>O gün ikindi namazında da Fatih Camiinde bulunmaları ve orada da diğer bir cenazeye katılmaları gerektiğinden yine Taha Toros’la birlikte hareket ederler. Yolda giderken, kendini yerden yere atan çocuğunu döven bir kadına rast gelirler. İbnülemin Bey çocuğu niçin dövdüğünü sorunca kadın öfkeyle anlatmaya başlar. Efendim, bu çocuk fena halde canımı sıktı. Az önce illâ çikolata alacaksın diye tutturdu. Aldım, yemedi. Şimdi de simit diye ağhyor. Gördüğünüz gibi yerden kalkmıyor.</p>
<p>Üstad “Peki hanım. Çocuğun adı nedir?” diye sorunca kadın “Vural” cevabını verir.</p>
<p>İbnülemin Mahmud Kemal Bey ünlü esprilerinden birini daha patlatır:</p>
<p>&#8211; Be kadın! Madem ki veledin adını Vural koymuşsun. Öyleyse dediğini yapmak zorundasın.</p>
<p>Hem vuracaksın, hem alacaksın. Vur-al!..</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div>Bir gün Merkez Efendi Mezarlığını geziyor, enteresan mezar taşlarıyla karşılaşıyordum. Osmanlı kabristanlarının bir özelliği de, mevtaların mezar taşlarında ölüm sebeplerinin genellikle belirlenmiş olmasıdır. Yerin altından, üstündekilere mesaj veren mezar taşlarının kiminde “Vebadan, hebâ oldu”. “Koleradan irtihal-i dâr-i beka eyledi”, yazıyor; kiminde de “Doğum hengâmmda bir yavrusunu da geride bırakarak şehîden vefat etti” diyordu.Mezarların arasında hüzünle dolaşırken bir anda bu hüznü tebessüme çeviren garip bir mezar taşıyla karşılaştım. Kadın tahakkümünü, âhiret diyarından bile gösteren bu mezar taşında şöyle yazıyordu:</p>
<p>“El-Bâkî. Merhum ve mağfur, ilâ rahmeti Rabbi el &#8211; Gafur. Karı dırdırından vefat eden Es- Seyid Halil Ağanın ruhuna Fâtiha. Sene 1260. “Belli ki karısının düşük çenesi, Halil Ağayı sonunda buraya düşürmüş. Rabbimiz Teâlâ Hazretleri, hemân cümlemizi kadın şerrinden muhafaza buyursun. Tâife-i nisânın diline düşürüp akıbet mezarımızda dahî âleme gülünç düşürmesin! Âmin bi hürmeti Tâhâ ve Yâsin!</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Biliyor musunuz, artık kütüphanelerde bile kitap okunmuyor. Her biri ecdat yadigârı olan bu ilim hâzinelerinin kapılarını şimdilerde ödev yapmak isteyen öğrenciler aşındırıyor. Tabii ki onların ansiklopedi karıştırmalarının, fotokopi çekmelerinin de kitap okumakla en ufak bir ilgisi bulunmuyor. Üç beş meraklı insan da gidip gelmese kütüphaneler tamamen ziyaretçisi olmayan mabetler haline gelecekler, metruk müesseselere dönüşecekler.</p>
<p>Dışarıdaki durum da kütüphanelerden farklı değil. Vaziyet o kadar hazin bir manzara arzediyor ki, gemide, otobüste, şurada, burada kitap okuyanlara, nesli tükenmekte olan kelaynaklar gözüyle bakabilirsiniz. Heyhat, bunların bile bazıları sizi yanıltabiliyor. Bir gün otobüste, yanımda oturan gencin elindeki kitaba merak saikasıyla şöyle bir göz attım. Kapağında “Sürücü Kursu” yazıyordu. Tesadüf bu ya, aynı gün gemide birkaç gencin elindeki kitap da aynı ünvanı taşıyordu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70466098">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Rahmetli Süheyl Hoca (Prof. Süheyl Ünver) şöyle derdi: “O kadar çok kitap var ki, bunların hepsini okumak için insanın en az bin yıl yaşaması gerekir. Halbuki ömrümüz, akşam namazının vakti gibi çabuk geçiyor. Sağımı solumu toplayayım derken, bir de bakıyorsunuz, eş dost mezarlıkta toplanmışız. Durum böyle olunca kitap seçiminde titiz davranma zarûreti ortaya çıkıyor. Dolayısıyla kültür, hangi konunun, hangi kitapta olduğunu bilmektir. Bu da ancak kitap karıştırmakla mümkün olur.”</p>
<p>Efendim, kitap karıştırmak elbette ki son derece faydalı ve zevkli bir iştin Fakat bugün öyle kitaplar yayımlanıyor, öyle eserler piyasaya sürülüyor ki, bu “sürü”ler sizin kafanızı karıştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Böyle kâğıt tomarlarına “kitap” veya “eser” değil, “yapıt” demek gerekir. Çünkü kitap yayımlamak, ortaya eser koymak son derece ciddi bir iştir. Oysa çapıt gibi yapıt üretmek kolaydır. Zaten şimdi moda oldu; erken kalkan kitapçı “yapıt” çıkarıyor. Bir takım haşarı yayımcılar, “başarı” dizisi adı altında piyasaya sürdükleri üçüncü sınıf yapıtlarla kâğıt israfına, kafa iğfaline sebep oluyorlar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70460608">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kitap meraklıları eserlerin muhtevası kadar ciltlerine de önem verirler. Bir mülâkatımız esnasında sahhaf Ferda Bey anlatmıştı:</p>
<p>Bir zamanlar cins cins, çeşit çeşit müşterilerim vardı. Bir gün bunlardan biri dükkâna geldi ve dedi ki: Ferda beyciğim, şu üst raftaki yeşil ciltli Lügat-ı Naci’yi indirir misin? Kısa bir süre önce aynı kitabı kendisine sattığımı hatırlatınca da şu cevabı verdi: Evet, ama o kırmızı ciltliydi.”</p>
<p>İşte böyle kitap hastaları da var! Ciltlerin rengi kadar sağlamlığı da önemlidir. Günümüzde yapılan ciltler renk cümbüşünü andırsa bile ne yazık ki yeteri kadar sağlam ve dayanıklı değiller.</p>
<p>Eski “mütecellit” mücellitler bugün artık yok.Kütüphanemdeki kitaplar iki sıra halinde dizili olduğu için arkadaki kitapları alırken güçlük çekiyorum. Bazen de kitap kazalarıyla karşılaşıyorum. Geçen gün bunun bir örneğini yaşadım. Arkadaki bir kitabı almak için elimi uzatınca ön sırada bulunan müheykel ve müşekkel iki kitap pat diye yere düştü. Birinin alt tarafı iyice yamuldu. Diğeri kazadan yara almadan kurtuldu. Çünkü o bir Osmanlı cildiydi ve taş gibiydi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70459939">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İmam-ı A’zam hazretlerinin şu sözü ne güzeldir: “İsrafta hayır olmadığı gibi, hayırda da israf yoktur” Eğer sözleri doğru, faydalı ve yerindeyse bir insan ne kadar konuşursa konuşsun, gevezelik etmiş olmaz. Tam aksine gereksiz ve boş konuşmaların bir kelimesi bile israf-ı kelâma gireceğinden hiçbir değeri yoktun Yukarıdaki güzel sözü bütün davranışlarımıza, işlerimize, hal ve hareketlerimize kolayca uygulayabiliriz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70459877">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Özetleyecek olursak deriz ki, dinleyerek ve okuyarak hayatımıza çekidüzen verdiğimiz takdirde, tek cümle yazmasak bile okuryazar sayılabiliriz.</p>
<p>Günümüzde olduğu gibi, az okuyup çok yazma sevdasına düşersek, yazdıklarımız okunmadığı gibi, kâğıt israfına da vesile oluruz.Bugün “telifat” namındaki telefatın bu kadar kalabalık olmasının sebebi, okuma hazzından, dinleme zevkinden mahrumiyettir.</p>
<p>Kâtip Çelebi’nin dünyaca meşhur “Keşfü’z-Zünûn’undaki hataları tashih etmek suretiyle ona güzel bir zeyl yazan, Avrupalı bilginleri karşısında el pençe dîvan durduran Bayezid Devlet Kütüphanesi hâfız-ı kütübü ve müdürü merhum ve mağfur İsmail Saib Sencer Hocaefendi, okyanuslar kadar geniş olan ilmine ve irfanına rağmen, neden eser yazmadığı kendisine sorulunca “Ne haddimize” demişti.</p>
<p>Güzel yazı yazmak sevdasına düşen genç kardeşim, önce “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70459762">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bilindiği gibi, bir kimse için okur yazarlığı var denilince, biz ilk etapta onun hiç değilse ilkokulu bitirdiğini anlarız. Kekeleyerek de olsa bir sayfa yazıyı okuyabiliyorsa, düşündüklerini karınca izine benzeyen bir yazıyla kâğıda dökebiliyorsa, kendisine okur yazar sıfatı veririz. Oysa gerçek anlamda okur yazarlık bu değildir. Önce bu iki kavramın birbirinden ayrılması gerekir. Çünkü okumak, tanımı son derece geniş kapsamlı bir meziyet olduğu gibi, yazmak da büyük bir kabiliyet ve ustalıktır. Okuyan insan bilgi açlığını gidermek için çırpman ve hayatını kitaplara adayan kimsedir. Okumak bir cehd, gayret, azim ve sebat işidir. Şöyle on dakika elindeki kitaba göz gezdirdikten sonra esnemeye başlayan veya uykuyla mukavele tazeleyen kimsenin kendini “okuyucu” kabul etmesi mümkün değildir.</p>
<p>Merhum Cemil Meriç’e çok kitap okudum. Bir oturuşta saatlerce sayfaları çevirir, ciltleri devirirdik. Bazen günde beş altı saat, bilâ fasıla okuduğumuz da olurdu. Tabii ki o da pürdikkat dinler, esnemek de dahil, en küçük bir gaflet eseri göstermezdi. Benim dudaklarım yorulur, üstadın kulakları çanak anten gibi görevini yapmaya devam ederdi. Necip Fazıl’ın ifadesiyle “Allah&#8217;ın iç gözü daha iyi görsün diye dış gözünü kapadığı gerçek ve sahici münevver Cemil Meriç” tam bir dinleyiciydi.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70459559">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ben, kitapları da insanlara benzetiyorum. Bilgi ve ilgi hâzineleri olan eserler, kâğıtlara ve ciltlere sarılıp sarmalanmadan önce, yazarın kafasında ve gönlündeyken doğum sancıları çekmeye başlarlar. Yeni doğan çocuğunu kucağına alan anne, nasıl sevinçten uçarsa, matbaadan ilk defa çıkan ve tazeliğin ılık buharıyla kasvet dağıtan nur topu gibi bir kitabı da yazarı, eline aldığı zaman aynı duyguyu yaşar, bendine sığmayıp taşar. Kitapların esrarengiz dünyasından uzak olanlar gerçi bu sözlere şaşar, ama bilmek gerekir ki, bizim dünyamızda denizler böyle coşar.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70458151">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Lüzumsuz yere taassup gösterip, dini ve tarihi gerçeklerin üstünü örtmeye, hakikatleri gizlemeye çalışmayalım. Olduğumuz gibi görünelim, göründüğümüz gibi olalım. Osmanlı şeyhülislâmlarının, diğer bütün âlimlerin, şairlerin ve edebiyatçıların, kütüphanelerin tozlu raflarında nisyana terk edilen eserlerini incelerseniz, böyle enteresan fetvalara, gediğine konan taşlara bol bol rastlarsınız.</p>
<p>Ebussuud Efendiye sorulan diğer bir soru, Hazret’in verdiği orjinal cevap ise şöyledir:</p>
<p>Soru: Afyon macunu ve afyon yutmaya müptelâ olan bazı kimseler, bu iptilâlarından (kötü alışkanlıklarından) kurtulmak için şarap içseler caiz midir?</p>
<p>Cevap: Afyon müptelâsı kimseler, insanlıktan çıkmışlardır. Ne poh yerlerse yesinler.</p>
<p>Haydi bir örnek daha verelim:</p>
<p>Soru: Bir mescitte imam olmakla, dülgerlik yapmaktan hangisi daha üstündür?</p>
<p>Cevap: Asla namazı bırakmadan, sanat işlemek daha makbuldür.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70164767">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kesin olarak bilinmesi gereken hususlardan biri de şudur ki, kitap okumak ve bu işten zevk almak bir ruh disiplini, bir tecessüs kanatlanması ve zihnî melekelerin haz deryasına dalmasıdır Yakın tarihimizi gözden geçirirsek, hem okurken, hem dinlerken büyük bir zevk alan ilim erbabının uyguladığı bu tatlı disipline hayran oluruz. Eslafımızin âdeta prensip haline getirdiği, oysa bugünkü nesillerin hiç bilmediği, bilenlerin de çok az uyguladığı bir tarz vardır ki, o da değerli bir eseri defalarca okumaktan ve dinlemekten ibaretti. “Ettekrarü alisen, velev kâne yüz seksen” sözü de faydalı bir eseri -yüz seksen defa bile olsa- tekrarlamanın yararını dile getirmektedir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70162894">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Eski kitap meraklıları bilirler; kendilerine kitap imzalayanların kurşun kalem kullanmalarını isterler. Çünkü kurşun kalemle yazılan yazıyı ve atılan imzayı silmek kolaydır. Dolayısıyla kitabı her an elden çıkarmak imkânı ortaya çıkar. Şaka bir yana, değerini bilmeyen, hatta okumayacak olan kimselere kesinlikle kitap imzalamamak, hatta hediye etmemelidir. En güzel armağan, ondan hoşlanan ve eline aldığı zaman büyük bir zevk duyan kimseye verilen armağandır; Bu öyle bir manevi hazdır ki her yarayı kül- lendiren zaman bile, âşık ile mâşuk arasında teati edilen hediyenin değerini eskitmez ve eksiltmez.Eski sahhaflar meselenin bu yönünü bildikleri için, kitabı erbabına vermekten, değerini bilen kimseye satmaktan büyük zevk alırlardı.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70162488">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbn-i Sına bir gün deniz yolculuğuna çıkar ve gemide bir lügat bilginiyle arkadaş olur. Bu âlimin devrin hükümdarlarına takdim edeceği Arapça bir sözlüğü okumaya başlar. O kadar ki birkaç gün süren bu deniz seyahati esnasında koca kitabı ezberine alır. Gemi gideceği yere varınca içindekilerin her biri bir tarafa dağılır. Lügat bilgini, eserini takdim etmek üzere hükümdarın yanma girer, girer ama gemi arkadaşı olan zâtın, yani İbn-i Sina&#8217;nın padişahtan büyük saygı gördüğüne şahit olunca şaşkınlığı iyice artar ve bu hürmetin sebebini öğrenmeye çalışır.</p>
<p>Derken lügat âlimi eserini hükümdara takdim eder. Hükümdar da tetkik etmesi için îbn-i Sina&#8217;ya verir. Böyle yaparak kitabın değerinin olup olmadığını, yazarın ödüle layık bulunup bulunmadığını öğrenmek ister. İbn-i Sina esere biraz baktıktan sonra şunları söyler: Bu kitap yeni değildir, eskiden te&#8217;lif edilmiştir. Bu lügatçi daha önceden kaleme alman bir kitabı kendisine isnat etmiş, böylece te&#8217;lif hakkını gaspetmiştir. Bunun delili de benim. Ben bu kitabı ezbere biliyorum. İstersen sen kitabını aç, ben ezbere okuyayım!</p>
<p>İbn-i Sina bunları söyledikten sonra kitabı başından, ortasından ve sonundan sayfalarca okur. Tabii ki lügat bilgini bu manzara karşısında son derece mahçup olur, aynı zamanda İbn-i Sina&#8217;nın, kendisinin ilk defa kaleme aldığı böyle bir eseri nasıl olup da ezberlediğini bir türlü anlayamaz.Aradan çok geçmeden mesele anlaşılır; İbn-i Sina lügati birkaç günlük gemi yolculuğu sırasında ezberlediğini, yazarın mükâfata lâyık olduğunu söyler.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70162185">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bazı âlimlerin ise, kitapları satırlara değil, sadırlara (göğüslere) yazdıklarını görüyoruz. Gerek tarihte, gerekse günümüzde böyle âbide şahsiyetlere rastlıyoruz. Devrimizin maneviyât erlerinden Süleyman Efendi hazretlerine, bu kadar ilmine rağmen niçin kitap yazmadığı sorulunca, son derece çarpıcı bir cevap verir; asıl eserin insan olduğunu, mükemmel insanlar yetiştirmek sûretiyle canlı kitaplar ortaya koymak gerektiğini belirtir. Hazrete göre, ecdadın kaleme aldığı binlerce kıymetli eser kütüphânelerin ıssız ve sessiz köşelerinde beklemektedir. İşte esas mesele, bu kitaplarla tekrar ülfet ve ünsiyet tazeleyecek nesilleri yetiştirmektir. Nitekim merhumun bu metodla çalıştığını, ruh mimarlarını oluşturan zincirin önemli halkalarından biri olarak “kitap gibi insanlar” yetiştirdiğini biliyoruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70161685">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Üç şey vardır ki dünyada onun verdiği lezzet gibi başka bir lezzet yoktur:</p>
<p>1- Tilâvetu’ l-Kur’an</p>
<p>2- Mülâkatu ’r-Rahman</p>
<p>3- Müsâhabetü’l-İhvân</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, Allah kelâmıdır. Dolayısıyla bu İlâhi kitabı okuyan kimse Cenab-ı Hak ile mülâkatta bulunmuş olur. Dostlarla sohbet etmek ise, fâni hayata ebediyyetin izlerini nakşeder. Hiçbir lezzet kalıcı değildir. Oysa gerçek anlamda dostlarla yapılan sohbetin tadına doyum olmaz ve böyle meclislerde söylenen sözler, hükmünü sürdürür. Böyle bir tane bile dostunuz varsa kendinizi mutlu insanlardan kabul edebilirsiniz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70161405">
<div class="ust"></div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Sultan Reşad&#8217;ın Duası</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Osmanlı padişahlarının hemen hepsi dinine, vatanına ve milletine bağlı kimselerdi. Gerek yerli, gerekse yabancı tarihçiler tarafından kaleme alınan eserlerde onların dini konularda ne derece hassasiyet sahibi olduklarını çarpıcı tablolar halinde görüyoruz. Nitekim son Osmanlı hükümdarı Sultan Vahideddin’in “Bizim hanedanımızdan her türlü insan gelmiştir; fakat dinsiz birine rastlamak mümkün değildir” şeklinde konuştuğu rivayet edilmiştir. “Padişahlarımızın Din Gayreti ve Vattan Muhabbeti” adındaki eserinde Ahmet Refik Altınay bu konuyu en güzel şekilde incelemektedir.</p>
<p>Sultan Reşad da ecdadı gibi dini hassasiyet sahibi bir hükümdardı. Yaşlı başlı bir “şehzade” olarak tahtta çıkan Hünkâr’ın bir ara mesanesinde taş olduğu tesbit edilir. Cemil Paşanın da araya girmesiyle ameliyat kararı verilir ve Berlin’den İsrael adında ünlü bir cerrah getirtilir.</p>
<p>Gerekli hazırlıklar yapıldıktan sonra Yıldız Sarayfnda başarılı bir ameliyat gerçekleştirilinO sırada Mâbeyn Başkâtibi olan ünlü romancımız Halid Ziya Uşaklıgil hatıralarında manzarayı şöyle anlatır:“Bunu haber alınca Hünkâr’ın hatırını sormak için acele Yıldıza gittim. Her zaman olduğu gibi, Başmabeyinci Tevfik Bey’in odasına uğradım. Daha sonra Esvapçıbaşı Sâbit Bey de oraya geldi. ‘Efendimiz sizin geldiğinizi işittiler, pek memnun oldular. Kendileri yatakta yorgun bir haldedirler. Fakat mutlaka sizi görmek istiyorlar. Onun için hemen gitmelisin!’ dedi.</p>
<p>Büyük mabeynden Hünkâr’ın hususi dairesine kadar epeyce uzun bir yol vardı. Sabit Bey’le görüşerek yürüdük. O, bana Hünkâr’m tevekkülünden söz etti. Ameliyat başlamadan önce kıbleye dönerek dua etmiş, “Memleket ve millet için zararlı olacaksam Cenab-ı Hak beni bu ameliyat masasından kaldırmasın!” demiş ve etrafındakilerden helâllik diledikten sonra büyük bir metanetle yatarak kendisini tabiplere teslim etmişti.Sultan Reşad’in ne kadar mütevekkil ve mütedeyyin olduğunu bildiğim için bu hikâyeyi hiç hayret etmeden dinledim”</p>
<p>Mevlevi padişah bu ameliyattan sonra iki yıl daha yaşadı. Vefat ettiği zaman Eyüp’te bizzat kendisinin yaptırdığı türbeye gömüldü.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70160968">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Diğer kitap düşkünleri gibi Ahmet Mithat Efendi de, kimseye emanet kitap vermezdi. Bu konuda bir taleple karşılaştığı zaman gülümser ve şöyle derdi:- Ben kütüphanemden dışarıya kitap vermem! Çünkü siz onu geri getirinceye kadar zihnim devamlı o kitapla meşgul olur. Ve benim başka işlerle uğraşmama imkân kalmaz. Eğer okumak istiyorsanız buyurun; kütüphanem emrinize âmâdedir. İstediğiniz kitabı çekip okuyun. Fakat alıp götürmemek şartıyla..</p>
<p>Tanıdıklarından birisi, Efendi’nin bu cevabından dolayı darılıp, “Demek bize bir kitabı bile emanet edemiyorsun?” şeklinde konuşunca da şunları söyler:</p>
<p>&#8211; Hayır, bu konuda bana gücenmeye hakkınız yok. Çünkü ben size değil, bizzat kendime güvenemiyorum. Meselâ, herhangi bir kimse bana iade etmek üzere kıymetli bir kitap verse, ben o kitabı geri veremem. Buna elimin ve içimin bir türlü varmayacağına eminim. Ne yapayım, kitap konusunda böyleyim. Herkesin de benim kadar kitaba âşık olduğunu, kıymet verdiğini umduğum için ödünç vereceğim kitabın geri gelmemesinden korkuyorum. Dolayısıyla kitap vermeyişim, dostlarıma emniyetsizlikten değil, aksine onların kitap sevgilerine karşı duyduğum emniyetten ileri geliyor.*</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="70160532">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kendisi de bu işe son derece önem veren merhum Prof. Dr. Süheyl Ünver Hocanın notlarını karıştırırken “Şark’ta kitap sevgisi’ni dile getiren nefis bir yazısına rastladım, onları da burada nakletmekten kendimi alamadım. Ünver Hoca diyor ki:</p>
<p>&#8220;Yazma kitaplarımızın başlarına, ortalarına ve sonlarına kitap sevgisi hakkında kaydedilen Türkçe, Arapça ve Farsça hem mensur hem manzum çok güzel sözler vardır. Kırk yıllık kütüphane hayatımda bulduklarımı topladım. Bunları Necati Lügal, Ahmet Remzi, Nazmi Tura gibi hocalarımıza ve üstadlarımıza tercüme ettirdim. En anlamlılarından bazılarını buraya aktarıyorum:</p>
<p>-Kitabımın kâğıdının bir köşesini her kim ki nişan için bükerse, bana hançer çekmiş, kanımı dökmüş bir katil olur.</p>
<p>-İade etmek için kitap verdiklerimden o kadar ziyan gördüm ki, muvakkat bile olsa, kimseye kitap vermemek için kendime söz verdim.</p>
<p>-Bu kitap benim ruhumun ve ömrümün mahsulüdür. Ben ölünce nâdân bir cahile kalacak diye korkarım.</p>
<p>-Kitabın yüzüne baktıkça gönlüm eğlenir, emdiğim şeker kamışının sütü gibidir. Sakın kitabımı benden isteme. Çünkü bu, elimden sevgilimi almak gibidir.</p>
<p>-Eğer kendine hilesiz dost istersen, yalnız olduğun zaman eline kitap al. Benim için dünyada en aziz, en mukaddes ve en hayırlı arkadaş ve dost kitaptır.</p>
<p>-Eğer okuduklarını hafızanda saklayamazsan, kitap toplamanın hiçbir faydası yoktur. İlmin evdeyken bir mecliste bulunmayı ister misin?</p>
<p>-Bu benim malimdir diye övündüğün bir şey hakkında herkesin, bu vaktiyle falan kimsenin elindeydi demesi, onun senin de elinde kalmayacağını göstermek için yeterlidir.</p>
<p>-Bu zamanda en hayırlı arkadaş kitaptır.</p>
<p>-Dostların kitabına tama&#8217; etmek kötü huyluluktur.</p>
<p>-Okuyup geri vermemekse civanmertlik değil, namertliktir.</p>
<p>-Benim sevgilim kitap ve kalemdir. Geride kalanların hepsi mihnet, endişe ve gamdır.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69239272">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sözün başında itiraf edeyim ki, arada bir nükseden edebi eser okuma ihtiyacını gidermek için otuz kırk sene önce, hatta daha evvel yayınlanmış kitaplara müracaat ediyorum. İstisnalara tabii ki sözüm yok. Lâkin şurası bir gerçektir ki, mantar gibi biten yayınevlerinin harıl harıl çıkardığı kitaplar kalitesizliğin, zevksizliğin, üslûp derbederliğinin birer numunesi olarak arz-ı endam etmektedirler.Eskilerin eser yazmaktaki titizliklerine, çekingenliklerine, ihtiyatlarına mukabil, yeniler “cahil cesurdur” fehvasınca en kısa sürede bir şeyler karalıyorlar, onları kitap diye piyasaya sürüyorlar.</p>
<p>Okunmaz, bakılmaz dergilerle yayınladıkları birkaç yazı müsvet- tesini heveskârlar, allı pullu kapaklar içinde “global”lı, “bağlam”lı, “saptayım”lı, “yaşam”lı, “mega”lı “sözcük” lerle, kudret-i kalemiyeye sahip eski yazarların şaheserlerinden habersiz yeni yetmelerin ellerine tutuşturuyorlar. Cildine veya şatafatlı ismine aldanıp da elinize aldığınız zaman, bir çuval keçiboynuzuyla karşı karşıya kaldığınızı anlıyorsunuz.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69238166">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Harika bir üslubun ortaya çıkması için mânâ ile lafzın mükemmel bir izdivaçda bulunması gerekmektedir. Aksi takdirde bir taraf eksik kalır, ya ifrat veya tefrit ortaya çıkar.<br />
..<br />
Ferid Kâm’ı okuyunuz. Üstadın mânâ ve lafız dengesini son derece hassas terazilerle ayarladığını görürsünüz. Çünkü o hem İslam’ı iyi biliyor, hem de sözüne ve kalemine tam anlamıyla hakim oluyordu. Elmalılı Muhammed Ham di Yazır’ı inceleyiniz. Hak Dini Kuran Dilini mütalâa ediniz. Mükemmel bir tefsir örneğiyle karşılaştığınız gibi, muazzam bir üslubun cazibesiyle de âdeta kendinizden geçersiniz. Hele baş taraftaki dua bölümü tam bir şaheserdir. Babanzâde Ahmed Naim’i tetkik ediniz. Hadis edebiyatının en canlı örneğini, Sahih-i Buhari’nin satırları arasında müşahede edersiniz. Tanpınar’ı okuyunuz. Ondokuzuncu Asır Türk Edebiyatı Tarihinin satırları arasında maziye seyahat eder, Beş Şehir’de gergef gergef dokunan İslami ve tarihi nakışları seyretmenin hazzını yaşarsınız.</p>
<p>Evet, “Üslub-u beyan, aynıyla insan&#8217;dır!&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69236974">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Kelimeler de insanlar gibidir. Onlar için de asalet söz konusudur. İnsanlar yaratılışlarındaki güzellikleri, karakterlerini ve meziyetlerini muhtelif zamanlarda ve çeşitli mekânlarda &#8211; şu veya bu vesile ile- gösterdikleri gibi, kelimeler de mânâ hâzinelerine dalarak yeni renklere ve şekillere bürünürler.</p>
<p>Mütefekkir kelimesini ele alalım: Tefekkürde bulunan, derin düşüncelere dalan, eşyanın içyüzüne nüfuz etmek için çaba harcayan, hadiselerin seyrine bakarak sağlıklı neticeler elde etmek maksadıyla gayret gösteren, ulvî mânâları süfli manzaraların arasından çekip çıkarmak için uğraşan, didinen kimselere “mütefekkir” denir.</p>
<p>“Düşünür” sözü hiçbir zaman bu mefhumu karşılamadığı gibi, bu mânâyı da ifade etmez. İnsan yarın yapacağı işi düşünebilir, ama tefekkür etmez. Kişinin mütefekkir olması için aklını iyi kullanması, gönül dünyasını dalgalandırması, tecessüs ve tahayyül kuvvetlerine hâkim olması gerekmektedir. Düşünür, dar kalıpların ifade aracıdır.</p>
<p>Mütefekkir ise, engin denizleri andıran mânâ okyanuslarının dalgıcıdır. Bu izah tarzından yola çıkarak diyebiliriz ki, tefekkür kırıntısı taşıyan her düşüncede asâlet nişanı vardır. Başka bir ifadeyle, mütefekkirin sözü gibi kalemi de etkileyici bir cazibeye sahiptir. Hele bir de üslûp cilâsıyla cilâlanmışsa böyle yazıları okumanın keyfine diyecek bulamazsınız.</p></div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Adamın biri, ihtiyar anasını sık sık sırtında taşıyormuş. Bir gün bu manzarayı gören köyün hocası, delikanlıya seslenmiş: “Evladım, anneni bir an önce evlendin Hem sen rahat et, hem de o rahat etsin!” Genç adam: “Hocam gördüğün gibi anam yaşlı, bu saatten sonra evlenmek olur mu?” diye karşılık verince üstten anası, oğlunun böğrüne ayaklarını vurarak lâfa karışmış:</p>
<p>&#8211; Köpoğlusu! Sen hocadan iyi mi biliyorsun?</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="govde"></div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Putlar ruhsuz varlıklardır. İnanç dünyası kararan insanlar kendileri için yeni yeni putlar icad ederler. Unutmayınız ki birçok insanın kendine mahsus putu vardır. Tevfik Fikret ne güzel şöylemiş:</p>
<p>Beşerin böyle dalâletleri var<br />
Putunu kendi yapar, kendi tapar.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bu yaşlı zatlardan biriyle Harun Reşit arasında geçen konuşma ümmî, ama ârif kimselerin gerçek değerini canlı bir tablo gibi ortaya koyuyor.</p>
<p>Harun Reşit, bir gün yolda giderken, fidan diken bir ihtiyar görür. Yanma yaklaşır ve aralarında şöyle bir konuşma geçer:</p>
<p>&#8211; Kolay gelsin ihtiyar, ne yapıyorsun bakalım?</p>
<p>&#8211; Fidan dikiyorum efendimiz.</p>
<p>&#8211; Bu fidan kaç sene sonra meyva verir?</p>
<p>&#8211; Kısmet olursa beş yıl sonra.</p>
<p>&#8211; Ama siz ihtiyarsınız, bakalım daha o kadar yaşayacak mısınız?</p>
<p>&#8211; Ey müminlerin emiri! Bizden öncekiler bu bahçeyi bırakmışlar. Ben de fidanlarını dikeyim de bizden sonra gelecekler meyvalarından yesinler.</p>
<p>Bu cevaptan hoşlanan Harun Reşit ihtiyara bir kese altın verip uzaklaşmak ister. Ancak büyük bir sevinçle keseyi alan ihtiyar şöyle der:</p>
<p>&#8211; Efendimiz, az önce yanlış şöyledim. Diktiğim fidan beş yıl sonra değil, -keseyi göstererek- hemen meyvasını verdi.</p>
<p>Bu sözden de hoşlanan halife, bir kese daha altın verdi. İhtiyar sevincini katlayarak dedi ki:</p>
<p>&#8211; Şevketlû efendim! Sayenizde memleketimizin toprakları o kadar verimli ve mahsûldar bir hale geldi ki, bir fidan yılda iki defa meyva veriyor.</p>
<p>Harun Reşit aynı fidanın üçüncü defa meyva vermesini görmemek için vezirinin kulağına eğilir ve şöyle seslenir:</p>
<p>&#8211; Buradan çabuk uzaklaşalım, aksi takdirde bu ihtiyar bütün altınlarımızı alacak!</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kadıköy vapurundan çıkarken, herif-i nâşerifin biri, üstad Ahmet Rasim’e bir güzel çarpar, omzunu incitir. Ünlü yazarımız can acısıyla başını çevirip bakınca adam daha da küstahlaşır, “sersem!” diye bağırır.Ahmet Rasim Bey hiç renk vermez, güya tanıdık teşhis ediyormuş gibi, dikkatli bir şekilde baktıktan sonra sorar:</p>
<p>&#8211; Ne dediniz?</p>
<p>&#8211; Sersem!</p>
<p>&#8211; Öyle mi? Müşerref oldum! Bendeniz de Ahmet Rasim!</p></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/">Dursun Gürlek – Çınaraltı’nda Kitap Sohbetleri ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dursun-gurlek-cinaraltinda-kitap-sohbetleri-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dil, Söz, Sözlük</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dil-soz-sozluk/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dil-soz-sozluk/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jan 2020 11:51:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Sözlük]]></category>
		<category><![CDATA[Turan Koç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23759</guid>

					<description><![CDATA[<p>Gözsüze el eyledim, sağır sözüm anladı Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü Yunus EMRE Günümüzden yaklaşık 25-30 yıl önce dünyasını değiş­miş bir yakınımızın, bir akşam gelip evimizde eşi­mizle, uzakta olan çocuklarımız üstüne geliştirdiği­miz konuşmalarımıza tanık olduğunu farzedelim. Konuşma cep telefonları üzerinden gelişmektedir: — &#8220;Büyüğün cebi cevap vermiyor&#8230;&#8221; — &#8220;Bulunduğum yerden çekmiyor.&#8221; diyordu. — &#8220;Cebini kaybetmiş de [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dil-soz-sozluk/">Dil, Söz, Sözlük</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-13448 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/indir-5.jpg" alt="" width="362" height="215" /></p>
<p><em>Gözsüze el eyledim, sağır sözüm anladı Dilsiz çağırıp söyler dilimdeki sözümü </em>Yunus EMRE</p>
<p>Günümüzden yaklaşık 25-30 yıl önce dünyasını değiş­miş bir yakınımızın, bir akşam gelip evimizde eşi­mizle, uzakta olan çocuklarımız üstüne geliştirdiği­miz konuşmalarımıza tanık olduğunu farzedelim. Konuşma cep telefonları üzerinden gelişmektedir:</p>
<p>— &#8220;Büyüğün cebi cevap vermiyor&#8230;&#8221;</p>
<p>— &#8220;Bulunduğum yerden çekmiyor.&#8221; diyordu.</p>
<p>— &#8220;Cebini kaybetmiş de olabilir!&#8230;&#8221;</p>
<p>Açık konuşmak gerekirse, meramımı daha iyi anlatabilmek için, cümleleri, bilerek, bir yere kadar konuşma dilinin kıvrak­lığını da yansıtacak ifadelerden seçtim. Böyle bir konuşmayı anlamakta biz bugün hiç zorluk çekmeyiz. Zaten günlük ko­nuşma dilimiz çok büyük ölçüde icaza yaslanarak, ama içinde</p>
<p>* Dumlupınar Üniversitesi İlahiyat Fakültesi tarafından 7-9 Kasım 2013 tarihle­rinde Kütahya da düzenlenen &#8220;Ahteri ve Dönemi&#8221; adlı Sempozyumunda su­nulmuştur.</p>
<p>yaşadığımız gerçeklikle şu veya bu şekilde buluşan bir çizgide gelişir. İfadeleri anlamakta zorlandığımız yer ve durumlarda dil dışı&#8221; dediğimiz bağlam işimizi büyük ölçüde kolaylaştı­rır. Bu bakımdan, konuşma dilinde sıkça karşılaştığımız ima, işaret, mecaz, kinaye ve istiareye dayalı ifadeleri anlamakta, bu tür ifadelerle ne kasdedildiğini takipte büyük bir güçlük çekmeyiz. Konuşmanın içinde geçtiği ortam, konuşanın biz­zat kendisi ve benzeri başka bileşenler bize bu konuda büyük destek sağlar. Kısaca, içinde bulunduğumuz durum ya da or­tam iyi kavrandığında dildeki sözdizimi ve anlamla ilgili kay­ma ve kopmalar, yani semantik ve sentaktik kırılmalar pek bü­yük bir güçlük çıkarmayabilir. Nitekim telefonlu hayata iyice alışmış olan bizlerin yukarıda örnek olarak verdiğimiz konuş­ma cümlelerini anlama konusunda neredeyse hiç zorlanmadı­ğımızı düşünüyorum.</p>
<p>Buna karşılık, hayalî örneğimizdeki, öte dünyadan gelen yakınımız, daha 20 yıl önce çok iyi tanıdığı insanların, yuka­rıda geçen cümlelerle neden söz ettiklerini, ne demek istedik­lerini anlamakta son derece zorlanacakları, hatta muhtemelen hiç anlamayacakları açıkça ortadadır. Onların &#8220;cep,&#8221; &#8220;cevap,&#8221; &#8220;çekmiyor&#8221; kelimelerinin anlamlarını zaten biliyor olmaları, konuşmaları/konuşulanları anlama konusunda yeterli değil­dir. Onların, konuşulanları gereği gibi anlayabilmeleri için di­lin hayatla buluşan boyutu hakkında da bilgi sahibi olmaları gerekir. Zira dil sadece kelime ya da kavramlar arası ilişkiye oturan bir sistem, delalet ve göstergeler üzerinden çalışan bir aracı değil, aynı zamanda geniş bir çağrışım, ima, işaret ve içe- rimler yumağı oluşturan bir ortamdır. İşte bu yüzden, dilin en başta gelen kurucu unsuru olan sentaks, dildışı bağlamın ih­mal edildiği bazı yer ve durumlarda anlamın yakalanması ko­nusunda yetersiz kalabilmektedir.</p>
<p>Gerçekten, derin toplumsal dönüşümlerin yaşandığı, zihni­yet farklılaşmalarının ortaya çıktığı yer ve durumlarda dil de eski ses ve gücünden bir şeyler kaybetmektedir. Dilin bir top­lumdaki alışılmış sesi ve gücü ile o toplumun genel zihniyet yapısını oluşturan dünya görüşü arasında sıkı bir ilişki var­dır. Dünya görüşündeki köklü kopuş ve kırılmalar; daha açık bir ifadeyle, değişen değer telakkileri, bilgi ve varlık anlayış- lan dilin eski gücünü zayıflatır. Bu tür köklü değişim dönem­lerinde semantiğin, veya daha açık bir söyleyişle, kelimelerin anlam içeriklerinin kapsam ve derinliğine ilişkin tartışmaların daha bir önem ve öncelik kazandığını görüyoruz.</p>
<p>Bu noktada, kelimelerin eski sesi ve gücü ile yaşadığımız dünyanın, yani realitenin baskısı arasındaki gerilimden köklü semantik problemlerin doğduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Za­ten her tür ve düzeydeki ifadeler için sözkonusu olan semantik sorunlar gerilimin arttığı yer ve durumlarda çok daha önem­li ve öncelikli bir konu/problem haline gelir. Batı dünyasında semantiğin, özellikle son bir-iki yüzyıldır önem kazanması­nın alfanda, kanaatimce, böyle bir gerçek yatmaktadır. Açık­ça ifade etmek gerekirse, Batı dünyasında bilim ve teknoloji alanındaki gelişmeler eski ya da geleneksel değer ve hakikat telakkilerinde çok derin sarsıntılar meydana getirmiş, netice olarak semantik, genel dil tartışmaları içinde daha ayrıcalıklı bir yere oturmuştur.</p>
<p>Konuya kendi dil ve kültürümüz açısından bakıldığında, durumun, yani geleneksel dil ve söylemimizle yaşadığımız gerçeklikler arasındaki gerilimin çok daha vahim boyutlarda olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Gerçekten, geleneksel de­ğer telakkimizle, varlık tasavvurumuz ve hakikat anlayışımız­la yaşadığımız gerçekliklerin/realitenin bize telkin ettiği şeyler arasında çok derin bir uçurum vardır. Her şeyden önce, görsel olanın dilsel ve işitsel olanı gölgede bırakması olgusuyla kar­şı karşıyayız. Böyle bir ortamda Fuzûlî&#8217;nin figanını, Şeyh Gâ- lib&#8217;in neşesini, Yunus&#8217;un buluş tecrübesinin terennümlerini duymakta zorlanıyoruz. Bu büyük düşünür şairlerin yaslan­dıkları hakikat tasavvuru ve idrakimize açtıkları şuur alanı ile bugün daha çok realiteden beslenen ve bireysel semantik alanın ağır bastığı algılarımız arasında neredeyse hiçbir ilişki yoktur. Bugün onların sesini duymakta bu yüzden güçlük çekiyoruz.</p>
<p>Dilimizin son yüzyılda atlattığı badireler sadece kelimele­rin eski ses ve gücü ile tarihî, toplumsal, İktisadî vs. şartların baskısı arasmdaki gerimle de sınırlı değildir. Bu tür gerilimle- ri, bireysel ve toplumsal hayatımızın doğal/tarihî akışı içinde her yer ve dönemde karşılaşılan süreçler olarak değerlendire­biliriz. Hatta bu tür daralma ve açılmalar yaşadığımız tecrü­belerin dışavurumu ve doğrudan bir ifade aracı olarak dilin daha da gelişmesi ve zenginleşmesi açısından bir imkân ve fır­sat olarak bile değerlendirilebilir. Zaten dil tanık olduğumuz, tecrübe ettiğimiz, teemmül ve tefekkür süreçlerinde yaşadığı­mız; kısaca, farklı bir şey olarak temyiz ve tefrik ettiğimiz nes­ne, durum ve olayları adlandırma süreçlerine bağlı olarak ge­lişir. Bu tür süreçlerde yakaladığımız ifade imkânları dilimiz lehine, dolayısıyla kendi adımıza işleyen kazanımlanmızdır.</p>
<p>Ne var ki dilimiz, son yüzyılı içine alan sürede zaman za­man şiddeti daha da artan bir ölüm-kalım savaşı içinde ol­muştur. Dilimizin bu süreçte yaşadığı sıkıntılar salt seman­tik alanla sınırlı kalmamış, bir yerde onun sentaktik yapışma da sirayet eden bir boyut kazanmıştır. Netice olarak, dilimiz­de çok geniş çaplı ve derin semantik ve sentaktik kırılmalar ortaya çıkmıştır. İdeolojik bir bakış açısından yola çıkılarak. Çok kapsamlı resmî bir program olarak uygulanan Türkçe&#8217;yi arındırma süreci ya da çalışmalarının, kimliğimizin son dere­ce önemli bir kurucu unsuru olan dilimizin imkânlarını daha iyi kavramamız açısından birtakım olumlu katkıları olsa bile, özellikle semantik alandaki içerim ve uzantıları büyük ölçüde olumsuz olmuştur. Bu olumsuz gelişmelerde ideolojik yakla­şımların büyük payı vardır. Doğrusu, &#8220;yeni&#8221; ve &#8220;öz Türkçe&#8221; ile kasdedilen salt bir dil yeniliği, dil yalınlığı değildi. Mese­la, &#8220;âlem&#8221; kelimesinin yerine &#8220;evren&#8221; kelimesini ikame etmek sadece bir kelime tercihi ile açıklanacak bir seçim değildir. Bu tür tercih ve kullanımların dilin bütün sentaktik yapısını, do­layısıyla semantik içerimlerini derinden etkileyecek sonuçları vardır. Sentaktik kırılmalar, semantik belirsizlikler bir kültü­rün, bir medeniyetin anahtar terimleri sözkonusu olduğunda çok daha geniş boyutlarda olmaktadır. Dilimizdeki bu tür oy­namalarla, yeni kelime ikameleriyle, doğrusu, yeni bir dünya başka bir dünya görüşü önerilmekteydi: Yeni, yani modem kozmoloji anlayışı ve dünya görüşü.</p>
<p>*Bugün ülkemiz aydın, entelektüel ve araştırmacıları üzerin­de büyük ölçüde etkili olan varlık ve kozmoloji anlayışı, bilgi ve değer telakkisi ile bu konulardaki geleneksel, dinî telakki­lerimiz arasında neredeyse hiçbir örtüşme oktur. Her şeyden önce genel geleneksel anlayışımız organik âlem tasavvuruna yaslandığı halde, bugün yeni kuşakların kafasında mekanik ev­ren anlayışı daha baskın görünmektedir. Bunun sonucu olarak, olgu-değer ayırımı gözetmeyen geleneksel, dinî bakış açımızın yerini eşyayı salt bir olgu olarak gören ve öyle değerlendiren bakış açısı almıştır. Netice olarak, eşyayı anlama, onun âlem­deki yer ve durumunu fizik ötesiyle de ilişkili bir şekilde kav­rama, yerini, salt sebep-sonuç ilişkileri içinde açıklama tarzına bırakmıştır. Bu durum, dilde, muazzam boyutlarda sentaktik kırılmalara yol açmıştır. Dinî, kültürel, düşünsel dil ve söylemimizde karşı karşıya geldiğimiz sıkıntılar her şeyden önce bu farklı bakış açısından kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Gerçekten, yeni varlık ve kozmoloji anlayışı, dolayısıyla ye­ni dünya görüşü ile geleneksel, tarihî dünya görüşümüzün ge nel atıf çerçeveleri arasında her şeyden önce bir kan uyuşmaz­lığı sözkonusudur. Dilimizin son yüzyılda yaşadığı semantik kırılma bu iki dünya görüşünün anlam haritaları arasındaki uyuşmazlığın bir sonucudur ve onu dile getirir. Sonunda di­limizin bir yerde sözdizimini de etkileyecek bir durum ortaya çıkmıştır. Bu durum, uzun, tarihsel dil tecrübemiz açısından dilimizin semantik boyutunun hızla daralması, tıkanması, bazı yer ve durumlarda, başta geleneksel dünya görüşümüze kar­şı olmak üzere, neredeyse sonuna dek kapanmasına yol açtı. Dilimizin anlam içeriklerinin âdeta sabahtan akşama değişti­ği bir durum yaşadık, yaşamaktayız. Dünyada anlam haritası böyle kısa bir sure içinde ve köklü bir şekilde değişen başka bir dil, öyle sanıyorum ki  yoktur.</p>
<p><strong>Gerçekten, geleneksel düşünce ve irfanımızda dilin söze </strong>delil olduğu anlayışı vardı. Başka bir ifade ile, lisan kalpteki kelama ancak delil olabilirdi. Keza, kelamın da varlığa açılan bir boyutu sözkonusu idi. Çevremizde gördüğümüz ağaçlar, çayırlar, taşlar birer kelime telakki edilirdi; her şey eninde so­nunda bir işaret ve bir dildi. İşte bu yüzden dilimizle kalbimiz arasında, dolayısıyla algı ve anlayışımızla bütün varlık arasın­da dil üzerinden gelişen, âdeta göbek bağıyla bağlanmış bir ilişki sözkonusuydu. Yunus Emre, Fuzûlî, Şeyh Gâlib gibi ulu şairlerimizin ve genel olarak halk şiirimizin dilinin derin gra­merini, bir ucuyla varlığa işaret eden bu kelam anlayışı oluş­tururdu. Yaşadığımız realitenin baskısına ilave olarak yeni dil ve dünya görüşü programlarıyla bu dil, gönül ve dünya/kâi- nat ilişkisi çok derin bir yara aldı. Dilimizle dünya görüşümüz arasında ortaya çıkan kırılmadan semantik sorunlar doğdu. Şimdi dilimizin, Türkçenin yaşadığı en büyük sıkıntı içinde yaşadığımız realitenin baskısından kurtularak kelimelerin es­ki ses ve gücü ile nasıl ve hangi düzeyde buluşacağı mesele­sidir. Tarihsel birikimimizi, kültürel mirasımızı anlama, algı­lama ve anlamlandırmanın, onu yeniden yorumlamanın yolu böyle bir buluşmadan geçer çünkü.&#8217;</p>
<p>Çok iyi bilindiği gibi, kelimelerin anlam ve duygu yükü ka­tıldıkları bütün içinde, yani cümlede ortaya çıkar. Kelimeleri başlı başma aldığımızda onların büyük ölçüde çağrışımlarıyla başbaşa kalırız. Daha açık bir söyleyişle, anlam meselesi daha çok cümleyle ilgili, cümlenin bizi buluşturduğu yön, durum, ortam ya da dünya ile ilgili bir konudur. Bizi dünya ile, kai­natımızla kelimeler değil, nihaî anlamda cümleler buluşturur. Dil asıl görevini bireysel semantik alanla ortak semantik alanın buluşma noktasında icra eder. Kelimelerin duygu yükü böyle bir süreç içinde yakalanır ve hissedilir. Çevremizde olup bi­tenlerle, kısaca, varlıkla bu duygu ve anlam yükü üzerinden ilişki kurarız; hakikate bu yoldan erişiriz. Dolayısıyla, kelime­lerin salt anlam yüküyle yetinmek, bir yerde idrak alanımızı daraltmak ve göstergelerle başbaşa kalmak anlamına gelebilir.</p>
<p>İşte tam bu noktada sözlüklerin ne işe yaradığını sorabili­riz. Bilindiği gibi, sözlükler ağırlıklı olarak kelimelerin temel anlamlarından yola çıkan tanımlardan oluşur. Başka bir ifade ile, herhangi bir sözlükteki kelimeler verilen tanımların kısal­tılmış karşılıklarıdır. Bu durumlarıyla da, en başarılı olanların­da bile, bir yerde tümel ve zorunlu olanı dile getirir sözlükler. Bu güçlüğün üstesinden gelebilmek için, kanaatime göre, söz­lük yazımında en başta gözetilmesi gereken husus, sözlükte yer alan kelimelerin pratikte yer aldıkları dilin kullanım kural­larını yöneten derin grameri ve bu gramerin yaslandığı dün­ya görüşünü dikkate almaktır. Bu bakımdan, bu duyarlılıkla yazılmış misalli sözlüklere büyük ihtiyaç olduğunu düşünü­yorum; çünkü bu tür sözlüklerde yer alan örneklerden o dilin yaslandığı dünya görüşüne yapılan göndermeleri yakalamak nisbeten daha kolay olacaktır.</p>
<p>Burada cümleye yapılan vurgudan kelimelerin hakkının yen­diği neticesi çıkarılabilir. Kelimeler, isterseniz sözcükler diye­lim, son derece önemlidir. Onlar yaşanmış tecrübelere tekabül eder ve bu öze<u>llikl</u>eriyle de dünyamızı kuran yapı taşları olma özelliği taşır(lar). Bu bakımdan, kelimelerin büyük bir sembo­lik değeri vardır. &#8220;Sembol&#8221;den söz edilen yerde de, ister iste­mez bir dünya görüşüne açılıyoruz demektir. Biz hem birbiri­mizle, hem de dünya görüşümüzle kelimelerle, yani dille ilişki kurarız. Ke<u>lim</u>elerin görevlerini hakkıyla icra etmelerinin yo­lu, onların yer aldıkları cümlede delalet ettikleri nesne, durum, olay ve en sonu dünya görüşü ile kurdukları ilişkiden geçer. Bu da, çok iyi bilindiği üzere, bir yerde bir cümle ya da ibare­de geçen kelimelerin birbiriyle tanışıklığını şart koşar. Cümle kelimelerin elbirliği ile ortaya çıkar. Netice olarak, kelimeleri iyi tanımak ve sevmek durumundayız.</p>
<p>Kelimeler maksadı ifadede aciz kaldıkları yer ve durum­larda görevlerini başka kelimelere devredebilir. Hayatin ola- ğan akışı içinde bu yadırganacak bir durum da değildir. Ya­dırganacak olan şey dilin kullanım kurallarım yöneten derin gramerine yapılan müdahalelerdir. Çünkü bu tür müdahaleler aynı zamanda bir dünya görüşüne yönelik müdahalelerdir]</p>
<p>Dilimizin bugün yaşadığı semantik sorunlar onun realite ile olan ilişkisinin yön ve düzeyinden kaynaklandığı kadar, aynı zamanda ve daha çok maruz kaldığı kasıtlı müdahalelerden] ileri gelmektedir. Bu müdahalelerle dilimize çok eziyet edil­diğini düşünüyorum. Mesele salt bir kelime meselesi değildir. D<u>ilimizin</u> eski kelimeleri de, yeni kelimeleri de bizimdir, ve ye­ri geldiğinde hepsi de işimizi görecektir.</p>
<p>Kısaca ifade etmeye çalıştığım bu hususlar göz önünde bu­lundurulduğunda, bugün burada toplanmamıza vesile olan <em>Ahter-i Kebîr&#8217;in,</em> dil ve sözlük kültürümüzde büyük bir yeri olduğuna inanıyorum. Gerçekten, bu sözlük, örnek cümle ve ibarelere yaslanan açıklama ve tanımlarıyla yaklaşık 500 yıl öncesine uzanan dil ve kültürümüzü yansıtmak bakımından son derece müstesna bir yerde durmaktadır. Biz bugün bu ve benzeri sözlüklerden, İslam kültür ve medeniyetinin ve bu me­deniyetin Osmanlı versiyonunun dil, tecrübe ve dünyası hak­kında daha isabetli atıflar, yorumlar ve yaklaşımlar yakalaya­biliyoruz. Bu kitabın, günümüzde yazılan sözlüklerden farklı olarak, dil ve kültürümüzdeki çağdaş semantik kırılmaların sözkonusu olmadığı bir dünyayı bize tanıtmış olması başlı ba­şına bir değerdir. Sözlükler bir yerde yaşanmış tecrübelere te­kabül eden şahitleri getirirler bize. Bu sözlükteki kelimeler de eslafımızın yaşadığı tecrübenin tarakları, şahitleridir. O yüz­den önemlidir <em>Ahter-i Kebîr,</em> ve benzeri sözlükler, yazılmayı bekleyen sözlükler.</p>
<p>Turan Koç &#8211; Zamanın Gözleri,syf.103-111</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dil-soz-sozluk/">Dil, Söz, Sözlük</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dil-soz-sozluk/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vedat Akıllı &#8211; Sözü Yola Koymak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 May 2019 13:35:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem]]></category>
		<category><![CDATA[fakr]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hayret]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[lisan-ı hal]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Sözü Yola Koymak]]></category>
		<category><![CDATA[Vedat Akıllı]]></category>
		<category><![CDATA[Yağmur]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21797</guid>

					<description><![CDATA[<p>Okumak en soylu eylemidir insanın, okumak fikir sahibi olmanın yoludur. Bilgiye araçtır, zihne ilaçtır, zekâya harçtır okumak. Düşünceye yoldur, karanlıktan çıkabilmek için ışıktır okumak. Huzurdur, sükünettir ve en asil eğlencedir okumak. Okumak hayatı keşif çabasıdır, var olmanın anlamını aramaktır, bilgi ile d/olmaktır&#8217;, bilince ulaşabilmektir, hayatın merkezine kitabı koymaktır okumak Bazen kaçıştır, bazen arayış, bazen yangındır, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/">Vedat Akıllı – Sözü Yola Koymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21727 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-300x226.jpeg" alt="" width="300" height="226" /></a></p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21885" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg" alt="" width="614" height="463" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-600x453.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-360x270.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-300x226.jpeg 300w" sizes="(max-width: 614px) 100vw, 614px" /></p>
<p>Okumak en soylu eylemidir insanın, okumak fikir sahibi olmanın yoludur. Bilgiye araçtır, zihne ilaçtır, zekâya harçtır okumak. Düşünceye yoldur, karanlıktan çıkabilmek için ışıktır okumak. Huzurdur, sükünettir ve en asil eğlencedir okumak. Okumak hayatı keşif çabasıdır, var olmanın anlamını aramaktır, bilgi ile d/olmaktır&#8217;, bilince ulaşabilmektir, hayatın merkezine kitabı koymaktır okumak Bazen kaçıştır, bazen arayış, bazen yangındır, bazen yangından kurtuluş. Ve İnsana can veren kandır, hiçbir zaman kapısını kapatmayacak dosttur okumak.</p>
<p>Bir arınma çabasıdır, yaşamın tüm kirlenmişliğine ve kirletme saldırılarına karşı; bizi, kendimizi, içimizi onarma faaliyetidir okumak. Dağınık halimize bir düzendir, kaosta hayatlarımıza bir ahenktir, bozukluğa, karmaşaya karışmama çabasıdır okumak.</p>
<p>Ve okuyarak uzaklaşırız yakınlığından bunaldığımız her şeyden. Yüreğimizin sıkışıklığından, zihnimizin bulanıklığından, hayatın kalabalıklarından kaçmak için kitaba sığınırız. Hayatın ruhumuzda açtığı yaralara merhem ararız; merhem olur kitap. Kimsesizliğimizde kimsedir kitap, yüreğimizi ferahlatır, zihnimizi açar, yol olur, yoldaş olur, arkadaş olur kitap. Her kitap yeni bir başlangıçtır, sımsıcak bir merhabadır hayata. Güzelliktir kitap, var olmaktır, var olmak için, kendini aramaktır.(s.13)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Her şey bir zaman içinde oluyor. Biz zaman içinde oluyoruz veya ölüyoruz. ‘Ol’durmak ve öldürmek arasındadır zaman. Sahi zamanı olduruyor muyuz, öldürüyor muyuz? Tüketiyorsak, zamanı, zamanı öldürülen bir hale getiriyorsak, zamanı öldürüyorsak, zamanla ölüyoruzdur. Öldüğümüz zamanda, &#8216;ol’mamızın imkânını bize sunacak olan, zamanı öldürmekten kurtarıp oldurmakta.</p>
<p>Çoğaltmıyor zaman bizi, bereketlendirmiyor hayatımızı, bereketlenmeyince de çığırından çıkmış, kalbi yaralı hayatlar yaşıyoruz ve zaman kötü oluyor. Akıp gidiyor bakamıyoruz zamana, canını okuyoruz, zaman da canımıza okuyor, Anı yitiriyoruz, zamanının canını yitiriyoruz. Pişmanlıklar, mutluluklar, sevinçler, yaşanmışlıklar, yaşanamamışlıklar; geçiyor zaman tüketiyoruz, tükeniyoruz. Un ufak olmakta zaman, hep bir telaş, hep bir koşturma arasında küçülmekte. KüçüItmekte insanı. “Geleceği düşünmek bize acı veriyor, geçmiş bizi geri çekiyor, işte o yüzden şimdiki zaman avuçlarımızdan kayıp gidiyor.”</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yaşayabildilderimiz, yaşıyor olduklarımız ve kim bilir yaşayabileceklerimiz. Yaş(l)anıyor hayat. Bazen acı ya da tatlı, bazen hüzün ya da mutluluk. Bazen umut, bazen karanlık umutsuzluğa dönüyor zaman. Dur ey zaman, ne olur dur biraz&#8230; Durmuyor zaman, geçiyor, kayıyor avuçlarımızdan. Zaman bir çizgi, geçmişle gelecek arasında, bu gün, bu an, bu dem. Bütün mesele zamanın hakkını vermede, zaman üzerine, zamanımız üzerine düşünmede. Zamana zaman ayırmada, hem de şimdi şu demde. Zira durmuyor zaman kayıyor avuçlarımızın arasından. Dem bu demdir madem, bu demde olmalı insan, oldurmalı zamanı.(s.17,18)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Başlangıçta, her şeyin başlangıcında önce s/öz vardı. Sonra “ol” emir ile söz başladı. İlk sözle var ‘ol’du her şey. O’nun sözü sözlerin en güzeliydi. Ve ondan somaki tüm sözler O’nun sözünü yüceltmek içindi. . . Söz varlığın kaynağı, varlığın yani var olmanın, varlık tasavvurunun tezahürü; olmanın ya da olmamışlığın işareti. İnsanın kendini ifadesi sözle başlar, insanın insanla teması, ünsiyeti sözle başlar. Sözün özle ilişkisi bu yüzden önemlidir. Sözü ile vardır insan; ne söylediğimiz, ne yapmak istediğimize götürür. İdrakimizin yansımalarıdır sözlerimiz, dolayısıyla neyi inşa edeceğimizi de sözümüzle ortaya koyarız.</p>
<p>Sözün dayanağı olmalı, sabiteleri olmalı; sabiteleri olmayanın sözü lakırdıdan ibaret kalacaktır. Pergel bütün dünyayı dolaşabilir ancak mesele pergelin sabit ayağında. Sabit ayağın sağlam durması gerekiyor. Başkalarının tarihiyle, başkalarının değerleriyle, başkalarının kelimeleriyle yaşayamayacağız. Sözümüzü ortaya koyacağız, özümüzü ortaya koyacağız. S/özü y/olda kılacağız. Söz oldurmalı, buldurmalı insana insanı.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Özümüz ile sözümüz arasındaki uçurum artıyor ise, eylemlerimiz özümüzden, değerlerimizden, kimliğimizden uzaklaşıyor ise, yaşadığımız hayat mutmain kılmıyorsa bizi, hayatın sıradanlığı ise yaşadığımız, özümüzden uzaklaşmış olduğumuzdandır. Yitirmişsek özümüzü söz bizim olmayacaktır. Yoldan çıkacaktır, yoldan çıkaracaktır. Erdeme bir yol bulmalı sözümüz, hakikate götürmeli, şahsiyeti inşa etmeli, pörsümüş dünyaya karşı sözümüz olmalı. Meclisin dışına ittiğimiz sözü, meclisin içindekilerine de söyleyebilmeliyiz. Sözün söyleyeni önemli olduğu gibi söyleyeninde sözü önemlidir.</p>
<p>“Söz var söyleyenle, söyleyen var sözle büyür.’</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Her söze kulak kabarttığından sözü kîl-ü-kâl olmaktan kurtulamaz. Söz istikamet sunmak, istikamete götürmeli, müstakim kılmalı. Sözün rahmet bereket ve feyiz sunabilmesinin yolu &#8216;sözü müstakim kılma’tan geçecektir. Kişi söze, söz sahibine uymalı, eylemine uymalı. Söze hikmet elbisesini giydirebilmek, derinlik katabilmek için sözü muhafaza etmek durumundayız. Sözü yol kılmalıyız, sözü yolda kılabilmeliyiz.Sadece söylemek mi? Elbette değil eylemek önce. Eylemsiz söylem Özsüz sözdür. Eylemin ve söylemin birlikteliğidir aslolan. Söz özden gelmeli ki kulağın ötesine geçebilsin, kalpten gelmeli yani, salt dilden gelen kulağın ötesine geçemeyecektir.</p>
<p>Bu bağlamda sözü unutan modern insanın etkili söz söyleme, etkili konuşma türü eğitimlerle sözü güzelleştirme çabalarının neye hizmet ettiği tartışılabilir ancak,yüreğe dokunmayan, kalbe değmeyen sözün değeri yoktur. Sözün yüreğe dokunabilmesi için anlamının olması gerekiyor, ruhunun ve de muhatabının olması gerekiyor. Sağırlar çarşısında gazel okunmayacağından, en az söz kadar dinleyenin de iyi seçilmesi gerekmektedir.(s.19,21)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tolstoy için her şey; “İnsan Ne ile Yaşar&#8221; sorusuyla başlamıştı. Zira bu dört kelimelik soru cümlesi sadece Tolstoy’un değil varoluşu sorgulayan her insanın en temel sorusu olmuştur. Çünkü insan için hayatını anlamlandırabilme kaygısı hep var olmuştur. İnsan yaşamı anlamlandırabildiği kadar insandır. Neysek oyuzdur, sevinçlerimiz kadar, hüzünlerimiz kadar, dertlerimiz ve neşelerimiz kadar. Ötesi yok yani. Gülmelerimiz kadarızdır, ağlayışlarımız kadar. Güldüklerimiz, ağladıklarımız, sevinçlerimizdir hayatımızın anlamı.</p>
<p>Hayat boyu yaptığımız “anlamlandırma” çabasıdır, anlam arayışıdır. Anlam arayışının dışında elde kalan bir hiçtir. Bir yolculuktur bu. İnsan; hayatını anlamlandırabilmek için yolculuklar yapar, arayışlara girer. Çare mi? Çare: insandan yine insana yolculuktur.</p>
<p>Arayış aslında insanın kendisine yolculuğudur. “Bir ben vardır benden içerü” diyen Yunus’a uyup “ben”i, “ben”de arama yolculuğuna çıkmaktır. Bu arayış bir hakikat arayışıdır. Hakikati uzaklarda değil, kendimizde aramak, “ben”imize yolculuk etmektir. Çünkü her şey “ben”le yani insanın kendisiyle anlam bulacaktır. “Hoşça bak zatına ki; kâinatın Özüsün, varlığın göz bebeği olan âdemsin sen.”(s.22)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern çağ, sürekli olarak değerleri aşınmış bir hayatı yaşıyor olmak zorunda bırakıyor bizi. Değerlerimizdeki bireysel kirlilikler, toplumsal kirliliği de beraberinde getiriyor. Değerleri aşınmış olan bir hayatın bize sunabileceği; insana huzursuzluk veren koskocaman bir boşluktur.. Oysa boşluk değil bir anlam sunmalıdır yaşam bize. “Hayat bize sunulan çok kapsamlı bir bağıştır. ” Var olmanın kendisi bizatihi değerlidir. Ve kimse bize var olmayı bahşeden kadar kıymet vermeyecektir. 0 yüzden değerlerimiz ancak var edenin adıyla olduğunda anlamlı olacaktır.</p>
<p>Fert ve toplumlar açısından hayatı değerli kılmanın yolu anlamlandırabilmekten geçiyor. Anlam ve değer eksenli bir hayat tesis etmek durumundayız. Anlam yetmezliği kişilerde olduğu gibi toplumlarda sıkıntılara sebep olacaktır. İhsan Fazlıoğlu’nu dinleyelim.</p>
<p>“Kişilerin olduğu gibi kültürlerin, milletlerin de anlam yetilerini kaybetmeleri söz konusudur. Anlamlandırma yetisini kaybeden milletler de bir süre sonra kendilerini imha eder yani birbirlerine düşer; neticede tarihten silinir giderler. Bir kültürün kendisini imha etmesi de o kültüre organik bütünlüğünü veren anlam-değer dünyasının yani maneviyatının ortadan kalkmasıyla başlar; vicdansızlaşan kültürün bireyleri de birbirlerini yemeye, soymaya, yok etmeye kalkışırlar&#8221;</p>
<p>Hayatın özünü, maddi olanla değiş tokuş edilemeyen değerler oluşturur. İnsanı, insan kılan değerlerin parçalandığı, her şeyin satılığa çıkarıldığı bir çağda, aidiyet duygusuyla bağlanılacak bir yer bulmak da zorlaşıyor. Kapitalizmin para aracılığıyla her şeyi soysuzlaştırdığı bir dünyada değerli olanın peşinde olmamız gerekiyor.</p>
<p>Dahası bir değer envanteri ortaya koymamız; merhamet, emek, sevgi, ahlak, kardeşlik, arkadaşlık, duruş, adalet, dürüstlük, vicdan, mesuliyet, erdem, vefa gibi kavramları yeniden gündemimize almamız gerekiyor. Bu değerlerden uzak bir hayat yaşıyorsak bir hasar tespiti ile işe başlayıp; yükselen sahte değerlerin yerine gerçek yüce değerlerimizin farkında olmak gibi bir vazifemizin olduğunu unutmamalıyız.(s.25,26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Andre Gide; Dar Kapı adlı eserine şu cümlelerle başlıyordu ”Dar kapıdan girmeye çabalayın. Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar çok azdır.”</p>
<p>Maharet dar kapıdan geçmektir. Geniş kapılardan geçen de çoktur ve hem geçmekte kolaydır. Oysa dar kapılar; sabır kapısıdır, sukut kapısıdır, yalnızlık kapısıdır, zorluk kapısıdır. Ancak bu kapının sıkıntılarına, zorluklarına katlananlara rahmet kapıları açılacaktır. Sonunda selamete ulaştıracak olana ulaşabilmek için dar kapıların zorluklarına katlanabilmek gerekiyor.</p>
<p>Genişledikçe kapımız, çoğaldıkça gidecek yerimiz, mubah olunca bütün yollar; daralacaktır yüreğimiz, sıkılacaktır ruhumuz, mutmainlikten uzaklaşacaktır kalbimiz. “İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise, o insan artık kaybolmuştur.” Geniş kapılardan rahmete yol bulamayacağız. Karanlıklardan aydınlığa, zulumattan nura ulaştıracak kapıya ancak dar kapılardan geçerek ulaşacağız.(s.28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ataullah İskenderi’nin “Hikem-i Ataiye” adlı eseri modern zamanların şaşırmışları olarak her birimize yol levhası niteliğinde nasihatler sunmakta. Bu iki referanstan ilhamla düzenlemiş olduğum nasihatleri yoldaki işaretler olarak okuyabilin&#8217;z. Buyurun o zaman birlikte dinleyelim.</p>
<p>Ey yolcu; Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Çünkü gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz. Hep istemek, hep talep etmek muteber değildir, unutma ki en büyük rızık edeptir.</p>
<p>Kalbini şehvetin esaretinden kurtar, dünya kalp aynanı kirletmesin, zira bil ki; kalp aynasını parlatmanın yolu dünyadan ve dünyalıklardan uzak kalmaktan geçecektir. Unutma, her kalbe nur iner, lakin o kalbi masiva ve ağyar ile dolu görünce indiği yeri terk edip gider. Kalbini nura aç ki Hak Teâla onu marifet ile doldursun. Hangi kalp ölüdür bilir misin; ibadetini yapmadığında, yapamadığında üzülmez, hata ve günah işlediğinde pişman olmaz ya, işte o kalp ölüdür.</p>
<p>Ey yolcu; hikmete ram ol, hikmete ram olabilmek için malayani şeylerden uzak dur. Sana bir şey katmayan, hâli ve yaşayışı sana feyiz vermeyen,sözü seni Allah&#8217;a götürmeyen kimse ile sohbet etme,arkadaşlık yapma!</p>
<p>Seni Allah’tan uzaklaştıran her ne var ise hayatında, ondan uzak dur.</p>
<p>Unutma sen bir kulsun o yüzden kulluğunla zıtlaşan bütün insani vasıflardan çık. Çık ki, Hakk’ın çağrısına icabet etmiş ve O’nun huzuruna yaklaşmış olasın. Ancak ve ancak Allah’a kul olanlar gerçekten hür ve serbest olabilirler. Allah’a kul ol ki özgür olabilesin.</p>
<p>Ey yolcu! Rıza makamına yönel; lütfun da hoş, kahrın da hoş demesini öğren. Bil ki; sana verilmeyip menedilen bir şeyden dolayı elem duyman ve üzülmen, bunun Allah’tan olduğunu bilmemenden ileri gelir! Rabbinin karşısında aczini bil ki; Rabbin seni kulların karşısında aciz bırakmasın. Şükürsüzlükten uzak dur, her halükarda hamd etmeyi bil, şükretmeyenin hali şudur ki; nimetler kaybolup gider de; 0 da onların peşine düşer. Sen şükür ipi ile nimetleri bağlamaya bak. Ey Yolcu! Allah katında benim yerim ve kıymetim nedir diye zaman zaman kendini sorgula; bırak dışarıya bakmayı kendine bak, kendine yönel. Ne yapıyorsun, nerede duruyorsun, neye hizmet ediyorsun, ne istiyorsun? Unutma! Senin O’ndan istediğin şeylerin en hayırlısı O’nun senden istediğidir. Şunu bil ki; her türlü günah ve şehvetin temeli ve kaynağı nefisten razı olmaktır. Her türlü itaat ve iffetin kaynağı ise ondan razı olmamaktır.</p>
<p>Ey yolcu! Unutma tefekkür kalbin kandilidir. Kalbini ışıksız ve gıdasız bırakma. Bir eşyadan diğer eşyaya boş boş seyahat edip durma! Yaratılmışı bırak yaratana bak. Yok olmayan bir izzet ve şerefin seninle olmasını istiyorsan, ölümlü şeylere meyletmeyi bırak. Ey yolcu! Ne garip, hüzün içindesin, yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ama şunu unutma! Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. Sen içindeki yoksulluğu hisset, içindeki yoksulluktan kurtulmaya bak.</p>
<p>Ey yolcu, İşte görüyosun, yol her daim inşa edicidir. Yolun inşa edebilmesi yoldaki işaretlere ne kadar bağlı kaldığına, levhalara ne kadar uyduğuna bağlı. Özünde özü nedir bilir misin? Yolu bileceksin. .. Kendini bileceksin. .. Rabbini bileceksin. .. Ve elbette Rabbinin karşısmda haddini bileceksin. (s.30,31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet, insanı mükellef kılan husus teklife muhatap olmasıdır. Allah’a muhatap olduğunun bilincinde olan insan emanetin altından kalkabilecektir. Bir mükellefiyet sahibi olarak akıllı insana düşen mükellefiyete uygun teklifleri ve tercihleri ortaya koymaktır. İnsanın; hayatın karşısına çıkardığı durumlarda ortaya koyduğu teklifler ile kendini bulabilmesi, kendine ulaşabilmesî mümkün olabilecektir: İnsanın halifeliğin hakkını verebilmesi tekliflerinin mükellefiyetine uygun olmasına bağlıdır. İşte en büyük mesuliyeti budur.(s.35)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Erdemin, iyiliğin, güzelliğin hayat tarzı haline getirilemediği dünyalar; kötülüklerin esiri bir hayata dönüşeceklerdir. Erdemli insanlar ve erdemli toplulukların olmadığı durumlarda insan ve insanlık, kötülere ve kötülüklere mahküm olurlar. Ruhu diri&#8217; tutmanın, ilkeli bir hayat anlayışının, adaletle hareket etmenin anahtarı erdemdir. Karakterin, şahsiyetin, onurun, hakkaniyetin, ahlaki duruşun ve vicdani tavrın adıdır erdem.</p>
<p>Evet; erdemli toplum hedefi olacaktır, ancak önce erdemli insandan, yani kişi olarak kendimizden başlayacağız. Hayatın bizi karşı karşıya bıraktığı olay ve durumlar karşısında tavrımızı neye göre belirlediğimizi tespit edeceğiz. Hakikaten erdemin yön verdiği bir tavır mı takınıyoruz, yoksa bencilliğin, çıkarların, gücün bize telkin ettiği doğrultuda mı hareket ediyoruz? Dünyayı imar edilecek bir yer olarak görenler, bilgeliğin ve hikmetin izinde; her dem erdem eksenli bir hayatı yaşamayı seçenlerdir.(s.37)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yaşamış olduğumuz çağda Müslümanlar olarak en önemli sorunumuzun “emin” olamamakla ilgili olduğunu ifade edecek olursak haksızlık etmiş olur muyuz acaba? Emin olma vasfı hayatın her alanında yaşamış olduklarımızın ve de boğuşmuş olduğumuz sorunların en önemli sebebi. Evet, emin olmamak, emin olamamak, emin olunmamak. . . Her tarafımız güvensiz. Ne biz kimseye güveniyoruz ne kimseler bize. Ne biz kimseden eminiz ne kimseler bizden.</p>
<p>“&#8217;El-Emin” olan Resulün ümmetindeniz ama emin miyiz, emin misiniz? Hadi birlikte hatırlayalım; Cahiliye döneminin Mekke’sinde Kâbe tamiri sonrası Haceri&#8217;il esved’i kimin yerine koyacağı ile ilgili olarak anlaşmazlığa düşmüşlerdi hani. Biri hakem olacaktı Kâbe’nin kapısından ilk given hakem olsun demişlerdi. Kâbe’nin kapısından girenin Muhammed(sav) olduğunu gördüklerinde istisnasız hep beraber sevinmişlerdi. “Yaşasın, işte bu gelen El-Emîn olan Muhammed’dir. O adaletle hükmeder, o güvenilirdir. O’nun vereceği hükme razıyız!”</p>
<p>İşte bu; yüce elçi bize dirilişin yolunu gösteriyordu. “Müslüman; elinden, dilinden emin olunan kimsedir.” İşte bu yüzden bu soru önemli, bu yüzden emin misiniz, diye soruyoruz. O yüzden bu soru bizim için hayati öneme sahip. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” Bu ayet değil miydi, Hz. Peygamberi yaşlandıran ayet? İşte esas mesele burası; emin olabilmek için yüce emre uymak, tebliğ değil temsil insanı olabilmek yani.</p>
<p>Nerede olduğumuzu, nerede durduğumuzu belirleyen husus emin olmamızla ilgili. Imanımızın bizi bulunmaya zorladığı yerde miyiz yoksa başka bir yerde mi? İşte bu sorunun cevabını bize “emin” olmak sunacaktır. Güven çıkıp gidiyor aramızdan, itibar usul usul uzaklaşıyor hayatlarımızdan. Her geçen gün daha az “emin” oluyoruz hem kendimizden, hem birbirimizden. Ve biz her geçen gün biraz daha iyi anlıyoruz ki; emin olmalı insan, emin olmalı Müslüman, “emin” olmalı mümin. O yüzden bu kutlu soruyu sormalı insan kendine her zaman. “Emin misin&#8221; diye sormalı kendine ve cevabını sözleriyle değil yaşadıklarıyla sunmalı.(s.39)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir duruşu olmalı insanın, önce durmasını bilmeli. Düşünebilmek için, görebilmek, tefekkür edebilmek için önce durmasını bilmeli&#8230; Sonra durduğu yere bakmalı, nerede olduğunu, konumuna bakmalı, mevziine bakmalı&#8230; Mevzuuna kavuşturmak sonra duruşunu, konusuna, meselesine kavuşturmalı. Sözümüzü bir soruyla bağlayalım, ey mevzidekiler, mevzuunuz var mı?(s.41)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün ülke insanı olarak en önemli meselemizin ahlak meselesi olduğunu ifade etmek, abartı olmayacaktır sanırım. Ahlak her geçen gün biraz daha hayatımızdan uzaklaşıyor, bir takım ritüellerin dışında bir şey ifade etmiyor. Ahlâkımızla beraber insanî varlığımız da ağır bir imtihandan geçiyor. Her geçen gün daha fazla hissettiği miz ahlaklı insan, itimat edilecek insan eksikliği, aslında yaşadığımızın ahlak krizi olduğunun göstergesi. Çürüyen ve kokuşan bir dünyada ahlaki bir duruş nasıl sergilenecek?</p>
<p>Maddi dünyayı kurtarma duygusunun insanları “madde bağımlısı’ haline getirdiği, adalet duygusunun zedelendiği, ilkeler üzerinden konuşmanın anlamını yitirdiği, sahip olma adına deri değiştirme süreçlerinin hızlandığı, faydacı ve hazcı bir anlayışın toplumu çepeçevre kuşattığı, yağcılığın ve dalkavukluğun rağbet gördüğü bir durum, ahlaksızlığın getirdiği nokta değil midir? Ahlaki değerlerin yerini çıkarlar ve fiyatlar almışsa, ahlâk telâkkilerimizi yeni baştan ele alıp tartışmamız ve tanimlamamız gerekecek.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“Milliyeti, kan, kemik ve iskeletten kurtarıp insan ve ahlak davası yapmak gerekir.” Böyle diyordu “Ahlak Nizamı”nın yazarı Nurettin Topçu. Ve devam ediyordu. “Kur&#8217;an harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür. İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi; ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikridir. Asıl sebep Kuran’ın özü olan ahlakın kaybedilmesidir.</p>
<p>Bizim ahlakımız; değerlere karşı hürmet, mesuliyet duygusuna dayalı hizmet ve merhamet prensiplerini kendinde birleştiren aşk ahlakıdır. Hak ve adalet duygusundan kaynaklanan bir ahlaktır bu.” Evet, Kuran’ın işaret ettiği ahlaktır ihtiyacımız. “Şüphesiz sen en güzel ahlak üzeresin. ” ayetinin muhatabı olan habibinin ahlakıdır bu ahlak.</p>
<p>Güç ve sahip olma adına, ahlaksızlıklara prim veriliyorsa, Müslüman olmakla ahlaklı olmak arasında mesafe açılıyorsa, inandıklarımızla yaşadıklarımız birbirleri ile çelişiyorsa, özümüzdeki dünyanın yerine, modernizmin &#8216;görünürlüğü’ üzerinden bir dünyayı kuruyorsak, piyasanın ve siyasanın şartlarının şekillendirdiği bir hayatı yaşamak durumunda kalıyorsak ahlaki yozlaşmaya karşı karşıya olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor.(s.42,44)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden üstündür, der kadim kültürümüz. Hiçbir dil ondan daha etkileyici değil. Kalbidir lisanı hâl. O yüzden dilden hâle çevirmektir yönümüzü aslolan. Zira hâl, dile sığamaz. Lisan-ı kal ile anlatılan sözde kalır. Sözü özle buluşturarak lisanı hâl ile konuşmaktır aslolan, hâl dilimizin olmasıdır.</p>
<p>Bizim bir hâl dilimiz vardı bir zamanlar. Özsüz sözle, hâlsiz kâl ile bir yere varılamayacağı biliniyordu. O yüzden eskiler hâllerinin kendilerine yakışıp yakışmadığıyla ilgiliydiler. Hâl üzere yaşadıldan için hâli vakti yerinde insanlardı. Hâlleşerek anlaşırlardı. Hâlden anlarlardı, empatiyi bilmezlerdi belki ama hemhâl olurlardı. ‘Her kim ki hâli vardır, kıyl ü kâlı&#8217; nider’ diyerek hâl sahibi olmaya değer verdikleri için boş ve lüzumsuz konuşmalara itibar etmezler, fayda sağlamayan sözden uzak dururlardı.</p>
<p>Eski zamanların bizimkileri hal ehli olmayı önemserlerdi; Peki şimdilerde biz ne haldeyiz? Giydiğimiz elbiselerin, bindiğimiz araçların, oturduğumuz evlerin yakışıp yakışmadığıyla ilgiliyiz daha çok. İletişim kurabilmek için beden dili adı altında bakışlar, tavırlar, jest ve mimiklere dair sözüm ona bir sürü eğitimden geçiyoruz ancak hâl ehli olamıyoruz. Halimizi gizlemek için gösterdiklerimiz örtmüyor bizi. Hâl dilinden uzaklaştığımız için konuşmalarımız gürültüden öte bir şey ifade etmiyor. Halden hale giriyoruz ama hâl diline geçemiyoruz bir türlü.</p>
<p>Hâl ile konuşmak, hâl ile söylemek, hâl ile yürümek, hâl ile hâllenmek. . . Lisanı hâlimiz ne söyler, lisanı kâlimiz lisanı hâlimize ne kadar uygun, sözlerimizle eylemlerimiz arasında ne kadar fark var&#8217;? Söylemle eylemin arasındaki farkın açıldığı zamanları yaşıyoruz. Modern zamanlar söz ile eylemin, kâl ile hâlin arasını açıyor. Sözün etkisini yitirmesi, kalıcı olamaması, gönülden gönüle ulaşamaması, gönülleri inşa edememesi, birleştirici olamaması sözümüzle hâlimiz arasındaki uçurumdan kaynaklanıyor.(s.45,46)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hepimiz şikâyetçiyiz, hepimiz eleştiriyoruz, hayatın her alanını kötülük tarafından kuşatıldığını ifade ediyoruz. Peki, ne yapıyoruz, kötülüğün yerini iyiliğin kaplayabilmesi için ne yapıyoruz? Dünyayı iyilik kurtaracak. Kötülerin ve kötülüğün her tarafımızı kuşattığı, her türü ile arzı endam ettiği bir dünyada, iyiler olmazsa, “iyi” olmazsa; İnsan düşecek, insanlık düşecek, güzellik ve iyilik düşecek. . . Ve kötülük ve kötüler galip gelecek her yerde. İnsan kaybedecek, insanlık kaybedecek, dünya kaybedecek. . . Kötülüğün sürekli görünür kılınması hiçbir şeye hizmet etmiyor aslında. Sadece kötülüğü kanıksanmayacak hale getirerek sıradanlaştırıyor. Öyleyse çözüm; iyiliğin ve güzelliğin çoğaltılması. . .</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“İnsanın dünyadaki görevi hüsnü muhafaza etmek ve dünyayı güzelleştirmektir.” Böyle diyordu hayatını güzelliğe adamış bilge mimar Turgut Cansever. Dünyayı güzelleştirmek, böylesine ulvi bir gaye ile hayata bakmak, sanırım aslolan ve en çok ihtiyacımız olan durum bu. Özün, fıtratın güzelliği ile insan hayatı güzelleştirme gayesini taşıyacak. Özü güzel kılmadan hayan güzelleştirmek mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Bugün çokça teknolojik imkânlara rağmen, ortaya konulan eserlerin kadim kültürümüzdeki muhteşem eserlerin yanında silik kalışının sebebi üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Güzellik özden başlamalı, özün göze gelmiş haline ulaşmak. Çünkü güzellik özde olanın göze gelmiş halidir, g(öz)el olandır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Muhammed Ikbal&#8217;i dinleyelim.&#8221;Eğer insan, içinde, amaç ve amaçlarına ulaşmak için, bir arzu yaşatmazsa bir avuç topraktan başka bir şey değildir. Keklik ayağa sahip olduğu için güzel yürür zannedilir oysa o güzel yürüdüğü için ayağa sahip olmuştur; bülbül gagaya sahip olduğu için nağmeleri güzel sanılır oysa nağme peşinde koşması, güle en güzel nağmeyi söyleme arzusu onu gagaya malik etmiştir.&#8221;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>İnsanlık güzelliği öteliyor ve insan kapatmış kendini güzel olana. Oysa her an yeni bir şe’n üzere olan göklerde ve yerdeki bütün her şey, her gün kendini bambaşka şaşkınlık verici bir yolla sunuyor bize. Ayı, güneşi, yıldızları, doğayı, akan suyu, ağacı, çiçeği, başımızın üzerinde uçan kuşu, bağrından suyun fışkırdığı taşı, çiçeğe durmuş tohumu fark edemiyoruz. “Cümle yerde Hak nazır, göz gerektir göresi.’ Yeter ki görebilelim, yeter ki güzellik gibi bir gayemiz olsun o zaman güzelliğe ulaşabileceğiz. Dünyaya güzelliğin penceresinden bakabildiğimiz zaman dünyayı, dünyamızı sıradanlıklardan, çirkinliklerden, kötülüklerden kurtarabileceğiz. Mesele toplumun fertleri olarak her birimizin güzelliği keşfedilmesinde, güzeli görebilmesinde düğümleniyor.</p>
<p>Hayatı, eşyayı ve doğayı bize verilmiş olan ve güzelleştirmek görevi yüklenen olarak algılamalıyız. Dünyayı güzelleştirmek üzere kurgulanmayan düşünce bize medeniyet inşasının imkânını sunmayacaktır. Bu her şeyi güzel yönleriyle ve sonuçları itibariyle gören bakış açısının tabii sonucu da elbette güzel olacaktır ve insan hayatına güzellik ve mutluluk olarak yansıyacaktır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yazıyı uzattığımızı düşünüyorsanız iyiliği çoğaltma isteğimizdendir. İyisi mi, Mustafa Kutlu’nun “Hüzün Ve Tesadüf” kitabından yapacağımız alıntı ile sözü hülasa edelim.</p>
<p>“Bir şey yap güzel olsun&#8230; Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin.</p>
<p>Bir şey yap doğru olsun. İnsanları yalanın ve yanlışın batakhğına düşmekten korusun. Rüzgâr ve akıntıya kapılmasın; kırılsın lakin eğilip bükülmesin&#8230;</p>
<p>Bir şey yap iyi olsun. Hizmetten, hürmetten, merhametten müteşekkil olsun. Kalpleri yumuşatsın; garibin, yolcunun, zayıfın derdine derman olsun.</p>
<p>Bir şey yap adil olsun. Haktan, hukuktan ayrılmasın&#8230;</p>
<p>Bir şey yap barış olsun insanlar kin ve nefretten uzaklaşan. Bombalar patlamasın çocuklar ölmesin.</p>
<p>Ohooo, bana neredeyse dünyayı düzelt diyorsun. ..</p>
<p>Öyle. .. Hadi bir şey yap. . .”(s.50,51,53)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey oğul hür olmalı bahtın senin,</p>
<p>Hep gümüş, altın mıdır ahdin senin?</p>
<p>Tut ki deryayı boşalttın testiye,<br />
Kısmetinden fazla almaz bil, niye?</p>
<p>Hırslıyı, göz hırsıdır hep incitir,<br />
Pek kanaatkâr sedef, hep incidir.</p>
<p>Mevlana.(s.56)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey oğul diyecektir,İmam Gazali; aklı olan kimse nefsine demelidir ki: benim sermayem,yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Nefesler sayılıdır ve azalmaktadır. O halde nefeslerini iyi değerlendir… Bütün işlerinde orta yolu tut, çünkü işlerin en hayırlısı orta yoldur. Lüzumsuz lâftan sakın… Bir şeyi veya bir adamı överken aşırıya gitme, tartışmada kendini haklı çıkarmak için inat gösterme. Bir şeyin neticesini iyice düşünüp hesaba katmadan yapmakta acele etme…Başkasını kınayan ve hep kusur söyleyen adamın dostu olmaz…Belâ gelip ikbalden düştüğünde dostluk yüzünü gösteren kardeşi hakiki kardeş ve dost bil ve dostluğunu korumaya çalış. Saadet günlerindeki dosta pek güvenme. Sıkıntılı günlerinde dostluk bağını uzatmıyorsa, onu düşmanların düşmanı bil… Tamahkâr olma. Kalbin katı ve kara olur. Çok mal arttırmak için hasislik etme…</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bu kez Lokman Hekim çıka gelir kitabın içinden; dünya dipsiz bir deryadır, bu deryada senin gemin dingin bir kalple Allaha iman olsun, geminin donanımı takva ve ibadet, yelkeni tevekkül olsun. Gururlanıp insanlardan yüzünü çevirme. Yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah büyüklük taslayan ve övünenleri sevmez. Yürüyüşünde mutedil ol. Sesini alçalt. Hikmet ehlinin sohbetlerini dinle. Çünkü Allah kuru toprağı yağmurla nasıl canlandırırsa, ölmüş kalpleri de hikmetli sözlerle öyle diriltir… Dünyada mesut olmak istiyorsan, kendini anla…(s.56,57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeylere sahip olmak için sahibi olamıyoruz kendimizin. Yitiriyoruz, tüketiyoruz kendimizi, tükeniyoruz. Tükettiklerimiz ve sahip olduklarımız tarafından kuşanmışlığın huzursuzluğunda kalplerimizin boğulmasıdır yaşadığımız. Varlığını tüketim ve sahip oldukları üzerinden ispatlamaya çalışan, insanları oturduğu eve, bindiği arabaya, banka hesaplarının limitine, tükettiklerinin parasal değerine göre değerlendiren anlayış, bencil, kibirli, ahlak ve fedakârlık yoksunu, sadece güce, paraya, makama ve de sahip olduklarına değer veren bir insan tipi oluşturuyor.</p>
<p>Sahip olmak odaklı bu anlayış; insanı insanın umudu olmaktan çıkarıp, insanı insanın kurdu haline dönüştürmekte. Sahip olduklarımızın, bizlere bir katma değeri yoksa sahip olmalarımızı, kendimizden bir şeyleri, güzellikleri eksiltme üzerine kurmuş isek, yaşadığımız savrulma olacaktır.</p>
<p>Sahip olabilme adına yapılanlar mutlu kılmıyor insanı. Mutlu olabilmek için insanın kendini değerli kılacak şeyler yapması gerekiyor. İnsan kendini değerli kılacak şeyleri yaptığı takdirde “insan” olabilir. Değilse; beşer makamından insan makamına, sahip olmaktan olmak makamına ulaşılamayacaktır. Birçok şeye sahip olabilmek bizi kendimiz kılmıyor, aksine ne kadar sahipsek o kadar azalıyor, o kadar tükeniyor, o kadar az “ol”uyoruz.</p>
<p>Sahip olduğumuz her şeyi kaybettiğimizde bizde kalandır, gerçek manada sahip olduğumuz. Gerisi zan ve yanılgıdan başka bir şey değildir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ünlü psikanalist ve sosyolog Erich Fromm; “Sahip Olmak Ya Da Olmak” adlı kitabında; olmak ve sahip olmak arasında tercih yapma zorunluluğundan bahsederek, sahip olmak ilkesine göre teşekkül etmiş olan tüm toplumsal sistemlerin insanı mutlu etmekten uzak olduğunu, insanlığın kurtuluşunun “sahip olmak” ilkesinden “olmak” ilkesine geçişle mümkün olabileceğini ifade etmiştir. Fromm’a göre bu geçiş; toplumdaki insanları olmak ilkesine göre davranmalarını sağlamakla olur.</p>
<p>“Ne olursan (ol) yine gel” diyen Mevlana, acaba olmanın önemine mi vurgu yaptı, bilinmez. Ancak “olmak” bizim medeniyet anlayışımızda her zaman ”sahip olmaktan” önce gelir. Zira kişinin sahip olduğu şeylerdir aslında insana sahip olan, sen sahip değilsindir aslında, sahip olduğun şeydir senin sahibin. O yüzden Allah bes, baki heves denmiştir. Allah’a sahipsem o bana yeter ki, odur benim sahibim. Bundan ötesi mi? Boş hevestir. Ya da Allah’ın var neyin yok, Allah’ın yok neyin var, budur bizde olmak adına olan. Yunus’un; derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur sözünü anlamaktır, olmak.(s.62,63)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan bildiğinden şaşmıyor.Dünyayı ve kendini tüketmeye devam ediyor.İnsanların kalkınmaya-ilerlemeye-refaha koşması esasen nefsin emrine girmelerindendir.</p>
<p>Oysa aslolan “kanaattir”…</p>
<p>Dünya için reçete şudur: Tüketim ekonomisine karşı kanaat ekonomisi.Kanaat hâkim olursa insanoğlu ne doğal kaynakları böyle vahşice tüketir, ne de kendini harap eder.Kalkınma-ilerleme- zenginlik-refah denilen seraptan kurtulur.<br />
(Mustafa Kutlu; Vitrinde Olmak)(s.66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tüketim çağı, tüketim ekonomisi gibi kavramlarla adlandırılan yapı, insanı öyle bir hale getirdi ki; tüketen insan, aslında tüketirken tükendiğinin, harcarken harcandığının farkında olmadan bir hayat sürmek durumunda kalıyor. Çünkü çok hızlı bir şekilde tüketiyor. Modern tüketim anlayışı insanın tükettikleri üzerinde düşünmeye bile fırsat vermiyor. Zira tüketilmesi gereken yeni tüketim unsurları da insan tarafından tüketilmeyi bekliyor. Siz yeter ki isteyin her isteğiniz karşılanacaktır, dahası siz istemeseniz bile, ihtiyacınız olmazsa bile size tüketmeniz gereken &#8216;ihtiyaçlar&#8217; bulunacaktır. Yeter ki karşılığında tüketim ekonomisinin bezirgânlarına aktarabileceğiniz bir kar olsun.(s.67)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Vizontele filminin o meşhur repliğinde Siti ana soruyordu; Nedir Bu? Televizyon. Ne işe yarayacak? Dünyayı ayağımıza getirecek Siti Ana o harika felsefî soruyu soruyordu, SEBEP. . . Küreselleşmenin geldiği noktada bugün dünya bir bunalım halini yaşamaktadır. Dünya insanın avucunun içindedir, teknoloji ile her şeye ulaşabilmektedir, ancak dünyaya ulaşan insan kendinden uzaklaşmıştır. Ayağımıza gelen dünya bizi mutlu kılamamıştır. Küreselleşme insanlığa; küresel çaresizlik, küresel çırpınma, küresel adaletsizlik, küresel yok olma ve nihayet küresel bunalımdan öte bir şey sunamamıştır.</p>
<p>Nedir; küreselleşme toplumları uyuşturmanın modern halidir. Bu noktada Teoman Duralı’nın tespitleri kayda değerdir. “Küreselleşme halkların afyonudur. Küresel medeniyetin asıl gayesi, insanı düşünemez hâle getirmek, düşünceyi uyuşturmaktır. Uyuşturucu denince aklımıza hep emin, esrar gelir. Hâlbuki televizyon emin kadar, bilgisayar kokain kadar uyuşturucu, beyni dondurucu, düşünmeyi durdurucu araç ve cihazlardır&#8230;”(s.70)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mesele bilgiyi çoğaltmak değil bilgiyi anlamlandırmakta, bilgiyi derinleştirmekte, bilgiyi idrake dönüştürebilmekte.</p>
<p>İnsan, idraki nispetinde insandır. Insan bilinci ile inşa eder bildiği ile inşa eder. İdrak ettiğimiz kadar inşa ederiz. O yüzden inşa için idrak gerek, idraki idrak gerek, hikmete ulaşabilmek, müdrik olmak gerek. Deruni bakış için aşk gerek. Sırr-ı aşkı anlamağa haylice idrak gerek. İdrak dünyayı görme biçimimizdir, dünya görüşümüzdür. Alemi anlamak; âlemdeki insanı anlamak, insandaki âlemi anlamak için aklı idrak, kalbi idrak, ruhu idrak gerekiyor. Aklı-selimi kalbi-selimi, ruhu-selimi inşa için idrak gerek. Akletmez misiniz, düşünmez misiniz, sorgulamaz mısınız ilahi soruları aslında bir soruya işaret etmekte, idrak etmez misiniz?</p>
<p>Yaşadığımız hayat idrakimizin sonucu. Bulduğumuz dünya idraklerimizin eseridir. Neyi inşa etmişsek onu idrak ettiğimiz için inşa etmişizdir. Siyasal ekonomik toplumsal hayatımızın geldiği nokta aslında idrak biçimimizin müşahhas halidir. Sorunlu idraklerden sorunsuz sonuç çıkmaz. Yanlış idrakten doğru inşa çıkmaz. İdraki güzel kılmak gerekiyor önce, her şeyin başında sahih bir idrake sahip olmak &#8216;gerekiyor. Kötü idrakten iyilik, çirkin düşünceden zarafet çıkmayacaktır. İdrak yoksunluğundan idraksizlikten kurtulabilmek gerekiyor. Çünkü idraki olmayanın nasibi olmayacaktır.(s.80)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslümanların aileyi yeniden anlamlandırması önem arz etmektedir. Aileyi tanımlamak ve aileyi yeniden inşa etmek, İslami feminist yaklaşımlarda tepkiyle karşılanmaktadır. Hz. Adem&#8217;den beri gelen aile tasavvurunun sapmaya uğradığına işaret etmekteyiz… Feminizmin aile eleştirisine dair söylemlerinin inanan kadınlar tarafından Türkiye&#8217;ye aktarılması, çözümleri İslam hukukunda/fıkhında bulunan meselelerin başka toplumların problemleri ve buldukları çözümler üzerinden tartışılması gibi bir abesliğe yol açmaktadır.”(Lütfi Bergen;Havva&#8217;nın Evsiz Kizları)(s.87)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün sükünete, muhabbette dayalı aile anlayışının yerine, modern zihnin ürünü olan, birey olarak kadının veya erkeğin üstünlüğü üzerinden temellendirilmeye çalışılan hırs ve rekabete dayalı ailenin modern düşüncenin dişlileri arasında öğütüldüğü bir durumla karşı karşıyayız. Bu konuda Abdurrahman ARSLAN ’ın ifadeleri dikkate değerdir. “Modernist sosyal teoriye baktığınızda, onun üçlü bir yapı üzerine kurulduğunu görüyoruz. Birey, toplum ve ulus, en küçük birim bireydir.</p>
<p>İslam’ın kendi sosyal dünyası üçlü bir yapıda oluşturulur; aile, cemaat ve ümmet. Ama İslam toplumunun en küçük biriminin birey ya da fert olduğunu söylemiyor. İslam’a göre birey yoktur, birey olamaz. Çünkü birey kendini, kendi aklına, kendi heva ve hevesine göre düzenleyen insandır. Dolayısıyla İslam’a göre toplumun en küçük birimini birey değil aile oluşturur. . . Biz eşitlikçi düşüncelerle aile ilişkilerimize bakmamalıyız. İslam her şeyi adalet üzerinden kurduğunu söyler. Eşitlikçi arayış ailenin yaşamasına asla müsaade etmez.”</p>
<p>Aileyi bir bütün olmaktan uzaklaşatırıp kadını ya da erkeği merkeze alan anlayışın varacağı nokta ailenin başkalaştırılmasıdır. Allah erkeği ve kadını birbirlerinde sakinliği bulabilecekleri ve sevginin birleştirdiği yapıda tesis eder aileyi. Ve ancak bu anlayışla tesis edilen aile, üzerine rahmetin yağdığı yuvaya dönüşebilir. Yuva bu anlamda sevginin mekânı olmalı, teskin olmah insan yuvada.</p>
<p>Ev, meskeni olmalı kadın ve erkeğin, yani önce evi olmalı, içinde sükünetin ve muhabbetin olduğu evler olmalı, dünyadaki cenneti olan evleri olmalı. ‘Ev’i olmayanların evli olmalarının bir anlamı olamayacağı için, Modernizmin evsizliğinin karşısına evin yani ailenin gerekliliği anlayışını konulmalı.</p>
<p>Toplumsal kodlarımız batıdan farklıdır. Batı ile aramızdaki doku uyuşmazlığı ortadadır. Sorun farklı olduğu gibi çözümde farklıdır. O yüzden kompleksiz bir şekilde kendi değerlerimiz doğrultusunda ilişkileri yeniden inşa etme ve sorunlara çözüm arama gibi bir görevimiz var. Bizim anlayışımızda kutsal olan ailedir, birey değil. İfade etmek istediğimiz husus; aileyi koruma adına bireyin ezildiği bir durum değildir elbette. Derdimiz; aile ve birey algısı arasında dengeyi kurabilecek bir yaklaşım ortaya koymaktır. Çıkış noktası salt bireyi korumak olan anlayışın aileyi koruyamayacağını ifade etmek istiyoruz.(s.87,88)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nokta-i nazarımızda yani nazar için durduğumuz, üstüne bastığımız nokta’da sorun var; ayarımız bozulmuş; kaymış; yanlış nokta’da, noktalarda duruyoruz&#8230; Nokta-i nazarın noktası, tashîh edilmelidir. Tersi durumda, bir özümüz olamayacağından bir sözümüz, bir sözümüz olmadığından da bir teklîfimiz bulunmayacaktır.</p>
<p>“Ne yapmalı?” sorusuna gelince&#8230; Şu nokta’dan başlanabilir: Düşüncelerinde ve eylemlerinde bu milletin siyâsî, dinî, iktisâdî, fikrî, vb. tarihî tecrübesini ve değerlerini göz-önünde bulundurmayan hiç kimseyi dikkate ve ciddiye almamak..(İhsan Fazlıoğlu)(s.93)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah’a inanıyorum. Ben bir diriliş işçisiyim&#8230; Allah’ın övdüğü, beğendiği İslam toplumunu ören, toplumun örülen duvarında en küçük bir kum tanesi olmaktan öte öğüncüm olamaz&#8230; İnsanı ancak Allah özgür kılar&#8230; Allah’a inanma ışığı ve ona inanma aydınlığı. Sesimi yükseltirsem bunun için yükseltirim yoksa bunun dışında dünyada hiç bir şey ses yükseltmeye değmez. Yaşamayı ve ölmeyi, zaman ve mekânla diyalog kurmayı, ancak ve ancak bu inanç uğruna göze alabilirim. Aşktır o benim için. Yoldur. Anlamdır. Sestir. Ülküdür. Varoluştur&#8230;</p>
<p>Evet, biz diriliş erleri son peygamberin sancağı altına sığınıyoruz. Bu sancağın yere düşmemesi görevimizdir. Var oluş hikmetimizdir. Bu sancak Allah’a inanma sancağıdır. . .</p>
<p>Evet, tarihi ve hayatı şöyle yorumluyoruz; “Hakikat savaşı ve hakikate karşı savaşlar, başkaldırmalar.” Ve insanları da hakikatin yanında olanlar ve karşı çıkanlar&#8230; İnanç ab-ı hayatını içmek. İslam uygarlığının yeniden diriliş bengisuyunu içip diri’lmektir bu. Umutsuzluğu yıkmak Yeniden umut yoluna, kapısına çıkmaktır&#8230;</p>
<p>Müslümanlar, coğrafyalarını, tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüne erme zorundadırlar. İslam uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma gücü ölçüsünde her Müslümanın b Beşerden insana ulaşmak da kendini tanımak ve bilmekle mümkündür. Beşerden insana ulaşmanın yolunu açacak olan var olma duygusudur. Peki nasıl olacak bu. Sözün burasında İhsan Fazlıoğlu’nu dinleyelim. “Kişi &#8216;kendini bilmeden’, &#8216;kendini bildiğini bilmeden’ kendi- olmayan hakkında bilgi elde edemez ve dahi eyleyemez. .. Kendini tanımak ve bilmek, kendilik bilinci insana yüklenen emaneti idrak etmenin insan olmaklığın temelidir. İnsan bir kendilik arayışıdır.</p>
<p>Kendilik-bilincine ermiş insan, çağdaş dünyada anlamın yitimini en derinden yaşamış birey ve tür olarak varlığını korumak için var oluşunu, var olmayı ve hayatı yeniden anlamlı kılmalıdır. . . Bir meta-fizik var olan olarak; kendini yani emaneti yani akletmeyi yüklenmek; hesabı verilmiş bir hayat görüşü içinde yaşam ile ölümü bir süreklilik içinde idrak etmek; madde ile manayı birbirinin yerine ikame etmeksizin sahiplenmek. . .” orcudur. . .” (Sezai Karakoç,Diriliş Neslinin Amentüsü)(s.97)  (s.102)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nokta-i nazarımızı insanla başlatmalı, Şeyh Galip’in; “Hoşça bak zanna kim zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen” (Kendine güzelce bak ki, âlemin özü sensin. Sen varlığın gözünün bebeği olan âdemsin.) anlayışı ile nazarımızı güzel kılıp manzaramızı temâşa edilebilir hale getirmeliyiz. Bakışlarımızın bizi sükutu hayale uğramaması, sürekli yeni arayışların peşinden sürüklenmememiz, bakış noktamızı doğru kılmamızla mümkün.</p>
<p>Yusuf’a ayna hediye eden adam, efendim, demişti: “Sizden güzel bir şey bulamadığım için size bu gözgüyü getirdim; ta ki bakasınız kendi güzelliğinizi seyredip mesrur olasınız.” Yusuf’un huzurunu bulabilmenin için, kendimizden başlayarak, egomuza takılmadan, hayata, eşyaya, doğaya ve insana doğru bir nazara ulaşmalıyız.</p>
<p>İblisi şeytanlaştıran, Kabil’i azgınlaştıran yamuk bakışı idi. Egosuna takılıp kalmanın sonucu, kendi küçük sığınaklarını yüceltmek gibi, eğri bakışın eseri bir sonuçtu ortaya çıkan. Bakışınız eğri ise, baktığınız ne kadar doğru olursa olsun, yamuk göreceksiniz. Yanlış kurgulanmış bir hayatın yolu doğrulara çıkmayacaktır. Zihinsel kirliliğin, yozlaşmanın, başkalaşmanın, savrulmanın yaygın bir hal aldığı zamanlarda ve mekânlarda bakış açılarının “bakış acılarına” dönüşeceği muhakkak. Bakış açılarımızın, adalet ve vicdan terazisine ihtiyacı var.</p>
<p>Dünyevi bir anlayışla şekillenmiş, zihinsel bulanıkların şekillendirdiği bir bakışı terk edip uhrevi olanı yani hakiki olanı tesis etmek durumundayız. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayattan lezzet alır. ” Güzel bakıştır aslolan. Zira manzarımızı belirleyecek olan nazarımızdır. “Kör ile gören hiç bir olur mu, hiç düşünmez misiniz?” Bireye, topluma, siyasete, fiiliyata, ticarete, ülkeye dahası hayatın bütününe nokta-i nazarı doğru bir yaklaşım örneği sergilenmelidir.(s.105,106)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Niteliğin kovulduğu yeri nicelikler dolduruyor. Ibrahim Tenekeci asil bir soru sanıyordu şiirinde; “Bu kadar rakamın arasında ne büyür?” Evet, bu kadar rakamın arasında insan büyümüyor küçülüyor. Dünya giriyor insanla aramıza, dünya giriyor dünyamızla aramıza. Fiyat giriyor, para giriyor, hesap giriyor. Kemiyet önemli bir hal alıyor. İnsandan insana uzanan yol, sayılar arttıkça uzuyor. O yüzden sayıların, rakamların, paranın, niceliğin, kemiyetin küçüklüğünden, niteliğin, ahlakın, adaletin, erdemin keyfıyetin büyüklüğüne ulaştıracak yollar aramalıyız. Bilinmelidir ki, ‘kemiyetin keyfiyete nispeten ehemmiyeti yok. ”(s.111)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sohbet, insanı insana umut kılacaktır. Zira sohbet kelimesi köken itibariyle bir yönüyle de insanın insana sahip çıkmasını ifade edecektir. Sohbet ederek, insan insanı kendi dünyasına çağıracaktır. Sohbeti bir de Kemal Sayar’dan dinleyelim. “İnsan insanın aynasıdır. Kendimi bir başkasıyla kurduğum ilişkide görürüm. . . Söz kalpten kalbe çarparak büyür gücünü etkileşimden ve hemhal oluştan alır. . . Sohbet ancak diğergamlığı yücelten, narsizmi kınayan bir kültürde zemin bulabilir. Çünkü o, konuşmanın yanı sıra susmayı da gerektirir.</p>
<p>Karşılıklı konuşma ya da sohbet bana ve ona bir “evindelik” duygusu verir: ötekini kendi kalbime buyur etmek beni rahatlatır. O bana misafir olup beni zenginleştirîrken, ben de onun misafiri olurum. Ona bir şeyler ekleyerek, onun bir parçası olarak konuşmadan ayrılırım. Sohbetin ihyası aşk ve muhabbet mesleğinin ihyası demektir, bu toprakların tarihine sahip çıkmak demektir. Ancak varlığından ve rütbelerinden soyunup üryan olanların kabul edilebileceği bir meslektir bu; fena gülzarina bülbül olanların değil.”(s.119)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilgiden irfana, irfandan hikmete bir yolculuk sunan bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. Adı üstünde sistem; her yıl yeni baştan yapılan düzenlemelerle, deneme tahtasına çevrilmiş bir eğitim sisteminin, çocuklarımıza da, millete de, ülkeye de faydası olmayacaktır. İrfana dayalı bir eğitim modelidir ifade etmek istediğimiz. Kalabalıklar içinde şahsiyet oluşturmaktır, medeniyet kervanına yol gösteren bir eğitimdir, sezerek kavramadır, hakiki bir anlayıştır İrfana dayalı eğitim. İnsanın elinden tutacak, ruhları diriltecek, insanı çoğaltacak toplumu sahih manada inşa edecek bir eğitime ihtiyaç var. ..</p>
<p>Yazımızın başında yer verdiğimiz; Nurettin Topçu’nun &#8216;Türkiye’nin Maarif Davası’ adlı eserinden derlediğimiz notlardan istifade ederek ortaya çıkan yazımızı yine kitaptan bir alıntı ile bitirelim. “Bize bir insan mektebi lazım, bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun. Her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin. Kendini hakikate adamak gerçek mektebin yoludur.”(s.121)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelimeler, kelimeler, kelimeler! Shakespeare’in ünlü eserinde,ne okuyorsunuz efendim? sorusuna Hamlet böyle cevap veriyordu.</p>
<p>Kelimelerimiz kadarızdır. Düşüncelerimiz; yaklaşımımız, bakışımız, kelimelerimizin derinliği kadardır. Kelimelerin ve kavramların kirletildiği bir çağda yaşıyoruz. Konfüçyüs, toplumun kaderi eline verilirse ilk ne yaparsın diye sorulduğunda, &#8216;ilk olarak toplumun kendileriyle iş gördüğü kelimeleri, kavramları değiştirir, yerlerine yenilerini koyar ve her birini yeniden tanımlardım.’ şeklinde cevap vermiş. Bir toplumun kurtuluşunun başlangıcı, kelimelerini ve kavramlarını içerik olarak sahih bir şekilde yeniden kurmaktan geçer.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Kelimelerimizin oluşturduğu zihinsel yapının eşliğinde oluşur bakışımız. Kelimelerimiz düşüncelerimize, düşüncelerimiz duygularımıza, duygularımız davranışlarımıza dönüşür. Dünyamızı kelimelerle kurarız. Beyin hangi kelime ve kavramları algılıyorsa düşünce ona göre oluşur. Hangi kelime ve kavramları seçerse insan, hayatı da ona göre şekillenir. Bu kadar önemlidir yani kelimelerimiz.</p>
<p>Bize ait olmayan hayatları yaşıyorsak, kelimelerimizi yitirdiğimiz içindir. Kelimeler toplumun düştüğü nokta olabileceği gibi, toplumun diri&#8217;ldiği nokta da olabilir. Kelimelerimizin bizi biz kılabilmesi için, bizim kelimelerimiz olmalı, kendi kelimelerimiz olmalı yani.(s.131,133)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Görenedir görene! Köre nedir köre ne.” Gözlerimiz olduğu halde körlükten kurtulabilmek için görebilmemiz lazım, bakmaktan görmeye ulaşabilmemiz lazım, bakar körlükten kurtulabilmemiz lazım. Bakar kör olmaktan kurtulabilmek, bakmanın ötesine geçebilerek görebilmek. Gözün dışına çıkabilmek, görüşü güzelleştirebilmek; gözü yüreğin emrine sunabilmekle, gördüğüne hikmet nazarı ile bakabilmekle mümkün olacaklır.</p>
<p>Göz görebildiği kadardır, çünkü görerek ancak Allah’ın ayetlerinin farkına varacaktır. Görmenin ayet olduğunu anlamadan, kainat içinde alemlerin Rabbinin önümüze sevdiği ayetlerin farkına varamadan, bir yaprağa, bir damla suya, bir kelebeğe, hasılı her gün karşı karşıya geldiğimiz ayetleri hissedemeden; Allah’ın ayetlerini gözlerimiz ile okumanın çok da anlamı olmayacaktır.</p>
<p>“Kişi kalbiyle göremedikçe, gözleriyle gördüklerinin ona bir faydası olmaz.” Baksanıza ne de güzel görmüş ehli hikmet. Birde Gazali’ye kulak verelim; “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.” İşte bakmak ile görmek arasındaki fark; zarfa takılmayıp mazrufa odaklanabilmek.(s.146)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah’a muhtaç olduğunun bilincinde olmaktır fakr. Allah’tan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymamasıdır insanın. Varlığını en yüce varlığa dayandırma. Acziyetinin farkına varmasıdır fakr. Kuyudaki Yusuf’un halidir, ateşe atılan İbrahim’in hali. Balığın karnındaki Yunus’un, Kızıldeniz’de Musa’nın, tufanda Nuh’un halidir fakr hali. Ne gidilebilecek başka kapı vardır ne sığınılabilecek makam. Muhtaçtır muhtaç olmayana, aczini götür fakrını fark eder. Aczini ve fakrını bilerek mahviyetini anlar.</p>
<p>Gidecek kapının olmadığını, olamayacağını bilerek tek bir kapıya yönelir. İlahi söz ulaşır insana sonra; muhtaç olduğumuzu, Ganiyy-u Mutlak olanın ancak kendisi olduğunu hatırlatır bize. “Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ancak Allah’tır.”(s.150)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünya denilen oyun başlı başına bir hüzündür. Kime aitti bu söz? Hatırlayamadım. Bir de Ahmet Haşim var; “Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” Hüzün hayattan kovulması gereken bir şey midir, yoksa bizi hayata bağlayan, hayatın içinde diri tutan bir şey mi? Hüzne nasıl baktığımız sorusu ve de bu soruya vereceğimiz cevap önemli.</p>
<p>Hüznü anlamalıyız, hüzünden bir şeyler devşirmeliyiz, hüznü korkulacak, ortadan kaldırılması gereken bir durum olarak değil tahammül edilmesi gereken bir hal olarak görmeliyiz. Hüznü yok sayan, hüznü hayatta görmeye tahammül edemeyen modern zamanların hüzünle olan mücadelesinin vardığı nokta ne acıdır ki koca bir melankoli. ..(s.155)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yaşadığımız yoksulluktan söz ettik madem, bir de Mustafa Kutlu’nun Hikem-i Ataiyeden ilhamla o şahane ifadelerine yer vererek “Yoksulluk İçimizde” diyerek sözü sonlandıralalım. ”Melal içindesin. Yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. İçindeki yoksulluğu hissediyor musun?.. Kederle dolusun, merak ve endişe içindesin demek ki hakikatı göremiyorsun. Karamsarlığın kaynağı ışıktan uzak durmaktır. Gayret atına bin, himmet dile ve Feridduddin Attar&#8217;in,&#8221;Kuşların Dili-Mantık Al Tayr&#8221; da geçen o nefis hikayeyi hatirlayalım:Güzel huylu bir padişah, bir gün kölelerinden birisine bir meyve verdi. Köle meyveyi öyle güzel, öyle iştahla yemeye başladı ki sanki daha önce hiç öyle bir şey yememişti! Köle­nin ağzını şapırdatarak yemesine padişah da imrendi, yemek istedi. Dedi ki:</p>
<p>&#8220;Bir parçacık da bana ver, pek iştahlı yiyor­sun, imrendim doğrusu!&#8221;</p>
<p>Köle padişaha da o meyveden bir parça sundu.Ama pa­dişahın meyveyi ısırmasıyla kaşlarını çatması bir oldu: meyve öyle acıydı ki! Dedi ki:</p>
<p>&#8220;A köle, bu işi başka kim yapar? Böy­le acı bir meyveyi bu kadar iştahla kim yer?&#8221;</p>
<p>&#8220;Şimdiye kadar elinden yüzlerce armağan aldım, yedim padişahım&#8221; dedi köle. Hepsi de birbirinden lezzetliydi. Bir kerecik de elinden böyle acı meyve geldi diye hemen elimi etegimi çekip, suratımı buruşturmam ki! Hep senin nimetle­rinle beslenip sana şükreden bana, senin elinden gelen bir nimet nasıl olur da acı gelir? ümid et. Bidayeti parlak olanın nihayeti de parlaktır. Gönül eri garip olmaz. . .”(s.158)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Alabildiğine yağıyor yağmur, yıkanıyor, arınıyor, temizleniyor şehir ve insan. Gizliyor çirkinlikleri ve kiri. Örtüyor karanlıkları. Karanlıkları aydınlığa çıkarır mı yağmur? “Ne çok yağmur yağıyor, günahlarımızı yıkar gibi.” Yağmur göklerden gelen haber, kulak vermeli. Evet, rahmet ve elbette bereket daha olmadı, daha anlamadı insan, felaket yağacaktır insanın üstüne, rahmet tufana dönüşecektir.</p>
<p>Günahlarımızla uyanıyor gökler. Çivi gibi yağan yağmur, döküyor bütün hıncını üstümüze. Yerdekilerin haline gökler ağlıyor. Gök gürlüyor, gök yağıyor üstümüze. Gök sofrası açılıyor, can oluyor toprağa ve canımıza rahmet oluyor, bereket oluyor. Yağmur yağıyor, ömür film şeridi gibi geçiyor önümüzden. Yağmur; biraz kasvet, biraz huzursuzluk ama sonunda rehavet sunuyor. Ferahlatıyor yağmur, ab-ı hayat oluyor, sükünete ulaştırıyor bizi. Yangınımıza, Cehennemimize serinlik ve selamet yağdırıyor.</p>
<p>Yağmur, rahmet ol kurumuş umutlarımıza, yeşert güzellikleri, yeşert ki yaşayabilelim, yeşert ki aydınlansın karanlıklar. Yağ ki ey yağmur, acımızı katlanılır kılabilelim, hüznümüzü hayata dönüştürebilelim. Muhtacız yağmura, ıslaklığına, arındırmasına, rahmetine ve de bereketine. Yağ yağmur, indilsin melekler sükünetini arza, temizlesin, silsin kirlerimizi. Gidersin susuzluğumuzu, uyandirsın bizi. İndirsin melekler rahmeti gökten her yere. Rahmet yağsın üzerimize, merhamet aşılasın ruhlarımıza. Yağmur şiire dönüyor, şiir yağmur oluyor. Bir yağmur bekliyorum, diyor Abdurrahim Karakoç, söz yerini şiire bırakıyor.</p>
<p>Bir yağmur bekliyorum, kuruyanı ıslatsın.<br />
Bir yağmur bekliyorum, tohumlara can katsın.<br />
Bir yağmur bekliyorum, silsin kirlerimizi.<br />
Bir yağmur bekliyorum, bizi bize anlatsın.(s.172)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aldı eline Kuran’ı, indirdi önüne rahlesini, önce öptü Mushaf’ı, sonra alnına götürdü. Sonra bir daha, sonra bir daha, üç defa tekrarladı bu durumu. Her sabah muhteşem bir seremoni şeklinde yaşanırdı bu durum. Sabah namazının ardından okunan Yasin’i takip ederdi, hiç değişmezdi bu durum. Zaman dururdu ve mekân 0 an, insanın kendini bulduğu o zaman içinde sükünete bürünüyordu sanki. Hayatın koşturmacasına inat, zaman başka bir zamana, mekân başka bir mekâna, insan başka bir insana dönüşüyordu sanki.</p>
<p>Modern zamanların keşmekeşinin olmadığı bir anı yaşıyordu yaşlı adam. Nasıl olmasın, yekpare bir zaman diliminde sabahın içine doğuyordu. Kendi olmasına imkân veren mekânda; camide varlığın hazzını yaşıyordu. Kendi kendisiyle baş başaydı işte.</p>
<p>Az bir şey miydi bu, insanın kendinden başka her şeye dönüştüğü bir zaman diliminde, kendi olabilmek, kendini bulabilmek kolay mıydı? Onu izlemek bitimsiz bir keyif veriyordu. “Sabaha doğmak” dedi. .. Gün doğmadan, güne doğmak imkânını bize sunacak olan sabahı beklemek. . . Günü anlayabilmek için, günü yaşayabilmek için sabaha doğmak&#8230;(s.190)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey Rabbimiz diyoruz, Ey Rabbimiz. .. Sığınacak en yüce makama sığınıyoruz; ey Rabbimiz; şaşkınız, nereye gideceğimizi, hangi kapıya yöneleceğimizi, ne yapacağımızı bilemiyoruz, sana yöneliyoruz, senden diliyoruz. Nuh’un gemisini göster, İsmail’in zemzemine ulaştır bizi. İbrahim’in teslimiyetini, Musa’nın inşirahını, Adem’in tövbesini, Eyüp’ün sabrını, Yunus’un pişmanlığını nasip et bize. Süleyman’ın hikmetine, Yusuf ’un adaletine, İsa’nın bilgeliğine ulaştır bizi. . .</p>
<p>Sen göstermezsen biz göremeyiz, sen bildirmezsen biz bilemeyiz, sen duyurmazsan biz duyamayız. Gider karanlıklarımızı, aydınlat hayatımızı. Rabbim, ferahlat yüreğimizi, süküna erdir bizi, mutmain kıl kalbimizi. .. Ya Rab, ulaştır İnşiraha gönlümüzü!</p>
<p>“Ve-d Duha” diyorsun ya. Ve duha; sabaha, kuşluk vaktine, karanlığı sonlandıran mutlak aydınlığa yemin ediyosun ya. Ey rabbimiz; Duha’yı istiyoruz, İnşirah’a sığınıyoruz. Karanlık gecelerin ardından gelmesi beklenen sabahını bekliyoruz. Gecenin ardından gelen sabahı istiyoruz. Bitsin istiyoruz. İnşirahına sığınıyoruz. . anlayabilmek için, günü yaşayabilmek için sabaha doğmak&#8230;(s.192)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/">Vedat Akıllı – Sözü Yola Koymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sözün Manası Eşyanın Manasıdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Mar 2019 13:49:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Bilincine İçkin Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Kendini Sınırlaması]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Anlama]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim felsefesi açısından kat’îlik iddiası]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel  bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Deney ve Gözlem]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Epistemoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Gadamer]]></category>
		<category><![CDATA[George Simmel]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hasan Yaşar]]></category>
		<category><![CDATA[Hermeneutik]]></category>
		<category><![CDATA[Kat-i Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Kat’iyyet İnancı]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Rasyonalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Sözün Manası Eşyanın Manasıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Semantik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21419</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer  kelimeler  eşyanın  göstergesi  ise  bir konuşmada ya da yazılı  bir  metinde  -yani  dil ile-  kastedileni  anlamak  eşyayı  tabiatı  anlamaktan  sonra  mümkün  olabilir.  Kelimelerin gösterdiği  eşyânın  mâhiyetleri/manaları hakkında  kati  bir  veriye  sahip  değilsek,  nihayetinde  eşya  ve  hadiselere  delalet  eden birer  göstergeden  ibaret  olan  dil  kelimelerinin  manayı  gösterdiğini söylemek  nasıl  mümkün olabilir  ki? Bu  hususa sâbık  [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/">Sözün Manası Eşyanın Manasıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-22078" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/yazmak-guzeldir.jpg" alt="" width="599" height="342" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/yazmak-guzeldir.jpg 700w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/yazmak-guzeldir-600x343.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/yazmak-guzeldir-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 599px) 100vw, 599px" /></p>
<p>Eğer  kelimeler  eşyanın  göstergesi  ise  bir konuşmada ya da yazılı  bir  metinde  -yani  dil ile-  kastedileni  anlamak  eşyayı  tabiatı  anlamaktan  sonra  mümkün  olabilir.  Kelimelerin gösterdiği  eşyânın  mâhiyetleri/manaları hakkında  kati  bir  veriye  sahip  değilsek,  nihayetinde  eşya  ve  hadiselere  delalet  eden birer  göstergeden  ibaret  olan  dil  kelimelerinin  manayı  gösterdiğini söylemek  nasıl  mümkün olabilir  ki?</p>
<p>Bu  hususa sâbık  yazımızda  şöyle  değinmiştik:  “Herhangi  bir metni  de  anlamak  -tıpkı eşya  ve  hâdiseleri  anlama sürecinde  olduğu  gibi- kişinin  derinliği  nispetindedir.  İşte  bu  yüzden aynı  kavramdan  aynı  şeyi anlayamayız.  Bu  da  eşyanın  birer  göstergesi  olan kavramlar  vasıtasıyla  o eşyanın  hakikatini  değil yalnızca  bir  yorumunu  anladığımız  manasına  gelir.” Bunun  için  -mahiyetlerin bilinmezliğinden  kat-ı  nazar  edilse  bile-  eşyaya  nüfuz  seviyeleri  ve  derinlikleri  farklı  olan  iki  kişi  arasında  geçen  ‘mukâleme’de daima  kapanması  gereken bir  mesafe  oluşur.  Yani  sözün  manası/mütekellimin kastettiği/anlaşılması  gereken  ile  sözün  mefhumu/ yorumu  yani  muhatabın anladığı  şey,  aynı  olmak zorunda değildir.</p>
<p>Öyleyse  dili  anlamaktan bahsediyorsak, eşyayı anlamayı  da  kapsayacak şekilde  ‘anlamak’  üst  başlığı  ile  mesele  ele alınmalıdır.  Zira  kişilerin  eşyayı  anlamaya dair  kabulleri,  -kendisi  bunun  farkında olmasa  bile-  dilden  anladıklarına  da  zaruri olarak  şekil  verir.  Yani  bir  dil  ile  kastedileni anlamak  tek  başına  dili  anlamak  çabası ile  altından  kalkılacak  bir  husus  değildir.</p>
<p>Batının  anlam  bilimcileri,  anlamanın  pek kolay  bir  iş  olmadığını  ve  birçok  şeyle  ilişkisi  olduğunu  ikrar  etmişlerdir.  Lütfetmişler…</p>
<p>Semantiğin  sadece  bir  dilbilim  olmadığı tek  bir  disiplin  olmayıp  insan  bilgisinin  tamamıyla  ilişkili  olduğunu  ve  dilin  tecrübe dünyasıyla  ilişkilendirilmesi  manasına  geldiğini,10  Hermeneutiğin  bilgi  teorisi,  mantık teorisi  ve  insan  incelemelerinin  metodolojisi  konteksinden  bakıldığında,  felsefe  ve tarihsel  disiplinler  arasında  temel  birleştirici  halka,  insan  incelemelerinin  bizzat  temelindeki  ana  unsur  olup  insan  hayatının kendileriyle  dile  geldiği  bütün  nesnelerle bizzat  ilgilendiği,11  her  şeyin  her  şeyle  ilişkisini  kapsadığı  ortada  olduğu  için  şimdiye kadar  yapılan  çalışmaların  anlama  sanatının  (hermeneutik)  tarihinde  yegâne  aşama olmadığını12  söyler  onlar.</p>
<p>Ancak  püf  noktayı fark  etmiş  gibi  duran  bu  zevâtın,  anlamanın vuku  bulacağı  evrensel  ortamın  dil  olduğunu,13  bu  çalışmaların  sınırlarını  çizmek  ve düzen  getirmenin  dilbilimcilerin  işi  olduğunu14  ilan  etmekten  de  geri  durmadığını görürüz.  Peki,  onların  böylesi  her  şeye  şamil  olan  bir  işi  yalnız  dile  ve  dilcilere  havale etmelerinin  sebebi  nedir?  Batıda  ve  onların gölgesinde  icrâ-i  faaliyet  eden  bu  kimseler aslında  hakikat  hakkında  söz  söyleme  hakkının  yalnız  tabiat  bilimcilerinde  olduğunu teslim  etmiş  kimselerdir.O yüzden  ‘mana’ üzerine  konuşmak  isteyenler  evvela  bilimin otoritesi  önünde  boyun  eğerek  meydan  yerine çıkabilirler.</p>
<p>Bunlardan  birisi  ‘bu  hususta  söylenenlerin gözlem  yoluyla  doğrulanabilir  yani  deneysel  ve  bilimsel  olması  gerektiğini’  kaydederek  haddini  aşmamak  hususunda  titizlenirken15  bir  diğeri  ise  -bilimin  olmazsa  olmazı kabul  edilen  metodolojiyi  ve  objektif  yorum kriterlerini  tehlikeye  atan  bir  öneri  ileri  sürmekle  dogmatizimle  eleştirilecek  kadar16 ileri  gitmiş  olmasına  rağmen-  ilk  baskısında bilimin  sınırlarının  dışına  çıkan  bilimi  yetersiz  ve  kusurlu  gibi  gösteren  ifadeler  yer alan  kitabının  ikinci  baskısında  yanlış  anlaşıldığını belirterek günah çıkartır:</p>
<p>“Biz  modern  doğa  bilimi  yöntemlerinin sosyal  dünyaya  uygulanabilir  olmasına engel  olmayan,  modern  bilimin  ruhuyla beslenen,  modern  bilimi  önceleyerek  onu sınırlandırmayan  ve  bağlamayan  bir  şeyi ortaya  çıkarmaya  çalışıyoruz.</p>
<p>Bu  yaptığımız  bilimin  kendi  içkin  gelişim  yasalarını daha  az  kesin  yapmaz.  Bilim  dışı  bir  bağlılıkla  alakamız  yoktur.  Modern  bilimin metodolojik  ruhu  her  yere  yayıldığı  için metodolojik  çalışmanın  anlam  bilimlerindeki  gerekliliğini  reddetmek  aklımın  ucundan  bile  geçmemiştir.”17</p>
<p>Bu  da  bir  diğeri: “Sınıflandırma,  kavramsallaştırma,  soyutlama,  hüküm  verme,  genelleştirme,  gözlem yapma,  deneyleme,  kanıtlama,  gibi  işlemler  bilgi  edinme  süreçleridir.  ‘Anlama’nın da  bunlarla  birlikte  sınıflanması  gerekir. (…)  İnsan  bilimlerinin  bilimsel  yöntemi  kullandığı  hususu  yadsınamaz.  İnsan bilimlerinin  özel  tabiatı  hakkında  söylenen hiçbir  şey  bu  hususla  çelişemez.”18  Yani bunların,  dili,  ‘anlamanın  vuku  bulacağı evrensel  ortam’  ya  da  kendilerini  de  ‘çalışmalara  sınır  ve  düzen  getirecek’  kimseler gördüklerine  bakmayın.Bunlar  kendilerine bırakılan  mahdut  saha  içerisinde  kalmayı kabul  etmiş,  dilin  ancak  tabiat  bilimcilerin belirlediği  hakikatlere  delaleti  hakkında  konuşmayı kabullenmiş kimselerdir.</p>
<p>Bilim  ve  bilim  adamları  uzunca  bir  süredir  hakikati  önlerinde  diz  çöktürme  hülyası  ile  ellerindeki  kati  verilere  (!?)  dayanarak  varlığın  ve  insanın  derûni  bilinmez yapısını  reddetmektedirler.  Bilime  biatlı dilbilimciler  de  onların  hakikate  yani  manaya  dair  bu  tavırlarını  tevarüs  etmişlerdir. Onların  mana/anlam  derken  kastettikleri  bu  bilimsel  verilere  uyumlu  olanlardır. Anlamanın  manasından  aynı  şeyi  anlamadığımız  bu  kimselerle  anlaşamıyor  olmamız da gayet tabidir.</p>
<p>Bilimcilerin  ve  anlam  bilimcilerin  bu  tavırlarını  sebebini  anlamak  ‘mana’  derken  kastettiğimiz şeyin anlaşılması için gereklidir.</p>
<p>Kati  objektif  bilgi  söyleminin  psikolojik arka  planı:</p>
<p>Batılı  gözüyle  ahlakın  bilgiye tesiri Felsefe,  bilim  ya  da  her  hangi  başka  bir  disiplin  adı  altında  i’mal-i  fikreden  nice  nice kavimlerin  yüzyıllardır  genel  kabulü  olarak kalmış,  modernitenin  de  mümeyyiz  vasfı haline  gelmiş  bir  husus  vardır:  ‘Bilim/bilgi, herkes  için  geçerli  olan  objektif  esaslara, kati  verilere  sahip  olduğu  için  hakikati  bulunabilmiş  ya  da  çok  yaklaşılmıştır.’  Ancak bu,  bir  propagandadan  başka  bir  şey  değildir.</p>
<p>Bilim  sosyolojisi  açısından  kat’îlik  iddiası</p>
<p>Bilgi/bilim  felsefesi  diye  bir  disiplin  var Batıda.  Yaklaşık  yüz  yıldır  yapılan  çalışmalarla  büyüdükçe  büyüyen  bu  saha,  diğer her  saha  gibi  akademinin  ‘yayın  yapmazsan  yok  olursun’  düsturunca  insanı  bıktıran gereksiz  ayrıntıları  içinde  boğulmaya  yüz tutmuştur.  Ancak  yine  de  insanların  gündemine  taşımayı  başardığı  bir  şey  vardır: “Bilim,  bilimsel  etkinlikleri  yöneten  belli bir  kesimin  çıkarlarını  gözeten  ve  belli  bir hedefi  olan,  bu  kitle  ve  hedefler  doğrultusunda  zorlayıcı  bir  dogma  vazifesi  yapan inanç,  değer,  ahlak,  norm  ve  gelenekler  ile  iç içe  inşa  edilir.”19</p>
<p>Bunu  tekrarlaya  tekrarlaya milletin  gündemine  taşıdılar  taşımasına  ancak  ne  bu  söyledikleri  başkaları  tarafından yeterince  kabul  gördü  ne  de  kendileri  bu vakıanın  ifade  ettiği  ciddi  müşkili  yeterince fark edilebildi. Meseleyi  daha  yakından  takip  edebilmek için  bunların  söyledikleri  hakkında  biraz malumat vermekte fayda vardır.</p>
<p>Tarih  felsefesinin  mühim  isimlerinden Georg  Simmel,  yüzyılın  başında  şöyle  bir değerlendirme  yapar:  “Tarih  okuması  kesin  temellere  dayalı  olamaz.  Zira  aynı  kalp, böbrek  gibi  organların  bilincimiz  olmadan ne  yapması  gerektiklerini  bilmeleri  ve  uygulamaları  gibi,  bilincimizi  etkileyen,  içimizde  var  olan  bilinçsiz  süreçlerin  bilinçli olanla  ilişkisi  ve  ona  olabilecek  etkileri  kesin  olarak  bilinmeyen  bir  şeydir.”20(&#8230;)  Bu bilinçsiz  etkiler  bilinçli  olanın  içine  öylesine  yerleşir  ki  onlar  olmadan  bilinçli  olanın açıklamasını  yapamayız.  Bu  yüzden  tarih yarım  ya  da  tam  bilinçsizlik  varsayımları ile  işlemek  zorundadır.21(&#8230;)</p>
<p>Toplumda  var olan  gelenek,  dil,  hukuk  ve  bilumum  kanaatler  kişinin  şahsiyetini  şekillendiren  unsurlardır.  Fakat  toplumun  onun  düşünce  ve karakterine  yansıyan  katkılarının  toplamı kişinin  bilincinde  ve  ayırdında  olduğu  bir şey  değildir.  Toplumsal  hadiseleri  insan dokumaktadır,  doğru,  ancak  dokuyan  neyi dokuduğunu  bilmemektedir.22  (&#8230;)  Tarih biliminin  [belirleyen  ve  nasıl  anlaşılması gerektiğini  gösteren  esası  yani]  a  priori’si psikolojidir.23  (&#8230;)  [Ancak  ne  var  ki]  tarih, bizim  mantık  ve  psikoloji  bilgimizin  çaresiz kaldığı bir bilmecedir.24</p>
<p>Bilincinde  bile  olmadığımız,  kontrol  edemediğimiz  şeylerin  tesirinde  zuhur  eden hâdiselerden ibarettir tarih…</p>
<p>Şahin  Uçar’ın  da  hatırlattığı  gibi  “Tarih, geçmişte  kalan  bütün  hadiseleri  ihtiva ettiği  için  -sadece  yaşanmış  olayların nakledilmesinden  ibaret  olmayıp-  beşerı bilgi  ve  hikmetin  yekûnu,  bütün  bilgi  ve hikmeti  medyûn  olduğumuz  şeydir.”25 Dolayısıyla  her  şey  bilincinde  olmadığımız ihata alanımızın dışında  kalan  şeylerin tesirinde  zuhura  gelmektedir.  Tabi  ki  ‘bilgi’  dediğimiz şey de öyle.</p>
<p>Bilgiyi  tesir  altına  alarak  fark  etmediğimiz bir  hale  sokan  fark  etmediğimiz  saikler… İşte  bilgi  sosyolojisi  bu  müşkilin  boyutlarını  ortaya  koyma  adına  örgütlenmiştir.  İnsan eylemlerinin  tam  manasıyla  anlaşılmasına engel  olan  -kendisinin  de  fark  edemediği- saiklerin  tesirinde  olduğunun  fark  edilmesi ile bu disiplinin temelleri atılır.</p>
<p>‘Bilgi  sosyolojisi’  kavramını  ilk  olarak  kullanan  yukarıdaki  değerlendirmeyi  yapan Simmel’in  öğrencilerinden  Mannheim’dir. O,  bilgi  sosyolojisini  ‘Bilgi  sürecini  yönlendiren  teori  dışı  toplumsal  süreçleri  ortaya koymak’  olarak  işaretler.26</p>
<p>Şunları  söyler: “Bir  kimsenin  bir  şeye  nasıl  baktığını,  onu nasıl  algıladığını,  bir  olayı  düşüncesinde  nasıl  inşa  ettiğini  adlandıran,  düşüncenin  salt formel  belirlenişinin  ötesinde  bir  anlam taşıyan  bilginin  vechesel  yapısı,  bilgi  oluşumunun  ve  gelişiminin  [harici  değil]  niteliksel  [unsurlarıyla/]  momentleriyle  ilgilidir. Bunlar  sadece  formel  bir  mantığın  ihmal etmek  zorunda  kaldığı  momentlerdir.  İki insanın  özdeş  olma,  aynı  konuyu  çok  farklı  biçimlerde  değerlendirmeleri  tam  da  bu momentler nedeniyledir.”27</p>
<p>Bilgi  sosyolojisi,  ilerleyen  dönemlerde  işte bu  bilginin  yapısında  olan  ama  fark  etmediğimiz  ‘unsurlar’ı  tafsil  etmeye  çalışır: “Bilim,  insanı  aldatıcı  şekilde  kapsayıcı  bir terim  olarak  bilgiyi  kabul  edilebilir  gören bir  takım  yöntemler  ve  neticesinde  elde edilen  bilgi  birikiminin  yanı  sıra  bilimsel etkinlikleri  yöneten  kültürel  değer  ve  gelenekleri  de  kapsar.</p>
<p>Bu,  bilimci  tarafından içselleştirilen  ahlaki  bir  zorunluluk  olarak tezahür  eder  ve  bu  da  onun  bilincini  şekillendirir.  Yani  Bayet’in  ifadesiyle  ‘bu  ahlak, bilimin  varlığına  içkindir.’”28  “Bilimi  yönlendiren  metodoloji  ve  mantık  kuralların  iyi  ve doğru  olduğuna  inanılır.  Yani  bu  kurallar teknik olduğu kadar ahlâkıdir de.”29</p>
<p>Peki  ama  nasıl  bir  değer  ve  ahlaktır  bilgiye içkin  olan?  Daha  doğrusu  kimin  ahlakından bahsediyoruz?  Kuhn,  “Bilimsel  bilgiyi  belli  bir  grubun  ürettiğini  ve  bu  grubun  özel yapısını  dikkate  almadan  anlaşılamayacağını”  söyler.30  O,  eğer  meşhur  kitabı  Bilimsel Devrimlerin  Yapısı  hakkında  “Bugün  yazacak  olsaydım  hakkında  çok  az  bilgi  sahibi olduğumuz  ve  bugün  sosyologların  üstünde çokça  durduğu  bilimi  üreten  cemaatlerin yapısını  ele  alarak  başlardım”  demektedir.31</p>
<p>Hüsamettin  Arslan’ın  ‘bilimsel  cemaat’  dediği  kitle  işte  bu  noktada  fark  edilir:  “Bilgiyi dini  mistik  ya  da  bilimsel  olarak  niteleyerek akredite  edenler  [bilimin  keyfiyetini  ve  bilimsel  faaliyetleri  yönlendiren]  ‘bilimsel/ epistemik  bir  cemaattir.  Bilgilerin  farklılığı bilgi  türleri  farklı  olduğu  için  bilgiyi  belirleyen  cemaatlerin  hedef  çıkar  ve  değerlerinin çeşitli  oluşundan  kaynaklanmaktadır  Bilgi, bu  cemaat  tarafından  amaçları  doğrultusunda  inşa  edilmiş  bir  sonuçtur.  Arada  sınır  çizme  hakkını  kendinde  bulanlar  başka hiçbir  şeyden  değil,  ellerindeki  güçten  bu imtiyazı  almaktadırlar.”32  “Bilimsel  yöntem değil,  bilgide  ‘zımnen’  var  olan  ‘epistemik cemaat’in  düşmanı  zayıflatmak  için  kullana  geldiği  geleneği  işaretleyen  taktik  ve stratejiler  vardır.”33</p>
<p>“‘Eşik  bekçileri’  olan kürsü  başkanı  akademisyenler,  üniversite yöneticileri  ve  devletlerin  bilim  adamı  danışmanları  tarafından  icra  edilen  ve  müdafaası  yapılan,34  bilimsel  metod  diye  bize yutturulan  bu  taktik  ve  stratejiler,  bilginin dile  getirilemeyen  ve  görülemeyen  kısmıdır.”35 “Bilimsel  cemaatin  amaç  ve  değerlerini  daha  da  açıkçası  bir  yaşam  tarzı  anlamına gelen  bu  ‘zımnı  bilgi’,  bilgi  tasavvurunun  sınırlarını oldukça aşmaktadır.”36</p>
<p>Bilgiyi  şahsı gaye  ve  süflı hedefleri  ile  yoğuran, yorumlayan  ve  bunu  bilginin  kendisi  olarak sunan kitleler… Bunu bir kenara not edelim.</p>
<p>Bilim felsefesi açısından kat’îlik iddiası</p>
<p>Bir  araştırmanın  yönünü  ve  neyin  aranması gerektiğini  söyleyen  gördüğü  şeyi  bu  seçici  algı  ile  arayana  gösteren  daha  önceden  belirlenmiş  algı  kalıplarıdır. Bunun  Batıda  fark  edilmesinden  bu  yana  epeyi zaman  geçmiştir.  Ancak bu  algı  kalıplarının  farkında  bile  olmadığımız süreçlerin  tesiriyle  inşa edilmiş  kirli  birer  filtre  olması,  fikri,  bilimsel araştırmaların  bir  mantığı  ve  herkes  için  genel geçer  bir  metodolojisi olduğunda  ısrar  eden ekseriyet  tarafından  perdelenmektedir.</p>
<p>Bilginin, sonuna  kadar  güvenilir olup  tartışılmaz  bir  şey olmadığı,  farkında  olmadığımız  bizim  ihata  sahamızın  dışında  kalan  bir takım  tesirlerin  altında  olduğu,  öteden  beri belli belirsiz telaffuz ediliyordu aslında.</p>
<p>Saf  mantık  ya  da  deneyden  ibaret  bir  bilgiden  bahsedemeyeceğimizi  ifade  edenler bilim  sosyologları  değildir  sadece.  Bu  hususlara  Pozitivizm  karşıtı  bilim  adamı  ve bilim  felsefecisi  isimler  de  çeşitli  vesilelerle  temas  etmişlerdir.  Bilim  sosyolojisinin, bilim  şehrinin  içine  girmesi  için  içerden pencereyi  açanlar  da  bu  içerden  isimlerdir bir  nevi.  Bilimin  deney  putunu  ilk  taarruzu yapanlardan  Claude  Bernard,  kanun  kavramının  suyun  akışını  belirlemek  için  insanlar tarafından  belirlenen  bir  su  yatağı  gibi  uzlaşımsal  bir  tayin  olduğunu  söyleyen  Emile Boutroux,  doğruluğundan  emin  olabileceğimiz  bir  bilgiye  asla  sahip  olamayacağımızı belirten James Jeans ve daha niceleri… Söyledikleri  dikkatle  tahlil  edildiğinde  bilim  felsefecilerinin  de  bu  hususu  -örtük  bir dil  kullansalar  da-  en  az  sosyologlar  kadar kafaya  taktıkları  görülmektedir.  “Teorilerin, kesinliğin  ilkesi  ve  kaynağı  ortak  ya  da  sağduyu  denilebilecek  olan  sezgisel  bilgidir. Dolayısıyla  bu  bilgi,  istikra  deney  değil  bir tümdengelimdir.”37</p>
<p>“Gözlem  ve  deney  sadece gözlemekten  değil  onun yorumlanmasından  da ibarettir.”38</p>
<p>“Deney  bir  olgunun  kuramsal  yorumlanmasından ibarettir.”39</p>
<p>“Kuramsal yorumlama deneyin  sonucunu  da  etkiler ve belirler.”40</p>
<p>“Deneyi  ve  gözlemi  yapan  kimsenin  kuramlarını  bilmiyorsak  deneyin sonuçlarını  da  anlamlandıramayız.”41</p>
<p>“Bilimsel  kavramlar  bütünüyle  metafizik  kavramlarla doludur.”42</p>
<p>“Ontoloji, bilimin onsuz olmaz bir parçasıdır. Bilimsel  açıklamalardan  ontolojik  karakter silinemez. O yüzden  aksini  düşünen  pozitivist tasarı tamamıyla hayâl ürünüdür.”43</p>
<p>“Bizim  formüle  ettiğimiz  yasalar,  doğaya  ait, bizim  aklımızdan  bağımsız  şeylermiş  gibi düşünülür. Hâlbuki öyle değildir.”44</p>
<p>“Modern  bilimin  doğuşunda  asıl  önemli rolü,  gözlem  ya  da  deney  değil  belli  bir  kurama  dayanılarak  yapılan  deneyim  oynamıştır.”45</p>
<p>“Epistemoloji  en  temelde  ayrıntılı  olarak bilmedir. O yüzden  bilginin  sosyal/toplumsal  doğasını  hesaba  katmalı,  bu  bağlamda sosyolojik  ve  psikolojik  yöntemleri  de  doğasına  katmalıdır.  Dolayısıyla  realiteyi  var eden  düşünme  tarzları  olduğu  için  epistemolojinin  düşünme  tarzlarının  bilimi  olması gerekir.”46</p>
<p>Bu  açıklamalarda  sıkça  geçen  ‘kuram’  ile, kendisine  dayanılan  varlık  tasavvuru/ ontoloji  ve  bir  evren  tasarımı  kastedilir.  Dolayısıyla  metafizik,  sezgi,  kabul  gibi ‘kuram’a  yakın  manada  kullanılan  kavramların,  insanın  süflı  gayelerinin  içinde  saklandığı,  bilincinde  olmadığımız  saikleri  de içinde  barındıran  muğlak  birer  kavram  olduklarına dikkat edelim.</p>
<p>Bu  hususu,  bilim  felsefecisi,  anlam  bilimci, psikolog,  filozof  vasfında  çeşitli  isimlerden daha açık vurgulayanlar da olmuştur:</p>
<p>“Marcuse,  Weber’in  ‘rasyonelleştirme’  dediği  şeyde  rasyonelliğin  değil  rasyonellik  adına  zikredilmemiş  belirli  bir  politik  iktidar biçimi  olduğunu  söyler.</p>
<p>Dahası  rasyonellik salt  bağlantılarda  mümkün  olan  teknik  uygulamaya  uzanır  ve  bu  yüzden  doğaya  ve topluma  hükmetmeyi  içeren  bir  eylem  tipini  gerektirir.    Marcuse’un  Weber  eleştirisi şu  sonuca  varır:  Teknik  akıl  kavramı  bizzat ideolojiktir.  Tekniğin  yalnız  kullanımı  değil bizzat  kendisi  de  (doğa  ve  insan  üzerinde) bir  iktidardır;  yöntemli,  bilimsel  hesaplanmış  ve  hesaplayan  iktidar.  İktidarın  belirli amaçları  ve  ilgileri  [yani  eşya  ile  alâka  kurma  biçimi,  ahlâki  yönelişleri;  haz  şehvet iktidar  hırsı  vs.]  bu  tekniğe  sonradan  ve  dışarıdan  empoze  edilmiş  değildir;  bu  ilgiler bizzat  teknik  aygıtın  yapısına  dâhildirler. Teknik  her  defasında  tarihsel  ve  toplumsal bir  tasarımdır.</p>
<p>Onda  bir  toplumun  ona  hükmeden  ilgilerin  insanlara  ve  şeylere  yaklaşımları  yansıtılmıştır.  Teknik  bizzat  aklın  biçimine  aittir.  Marcuse’a  göre  bilim  ve tekniğin  rasyonelliği  mantığın  ve  eylemin değişmez  kurallarına  dayandırılmak  yerine içeriksel  ve  tarihsel  olarak  oluşmuş,  yani geçici  bir  a  priori’yi  içine  almıştır.  Günü  geçmiş  iktidarın  ayakta  tutulması  olan  gerçek güdü,  teknik  buyruk  gerekçesiyle  gizlenir. Bu  gerekçe,  bilim  ve  tekniğin  rasyonelliği daha  baştan  içkin  bir  itaat  ettirme,  bir  iktidar  rasyonelliği  olması  ile  alakalıdır.  Arnold Gehlen  teknik  [bilim/bilgi]  ile  rasyonel  eylemin  yapısı  arasında  içkin  bir  ilişki  olduğunu  söyler.</p>
<p>Günlük  deneyimlerimizle  biliyoruz  ki  düşünceler  çoğu  kez  gerçek  güdülerin  yerine  davranışlarımızı  haklı  çıkaran güdülerin  yerine  geçmesine  de  yaramaktadır.  Bu  düzlemde  rasyonelleştirme  denilen şeye  ortaklaşa  eylem  düzleminde  ‘ideoloji’ adını veriyoruz.”47</p>
<p>“Algımızı,  duyulara  verilen  şeyin  basit  bir yansıması  olarak  görmek  epistomolojiik  bir dogmatizmdir.  Önun  hakiki  anlamı  normatiftir  [ahlak,  bakış  açısı  ve  değerlerle  yüklüdür.]”48</p>
<p>“Bilimsel  çalışmaların  temel  değer  yargılarını kendi yararına biçimlenmeye zorlar.”49</p>
<p>“Kuramlar  arasında  yapılan  seçimler  nesnel ve  öznel  değerlerin  ve  bireysel  etki  ve  özelliklerin  karışımına  bağlıdır.Ancak  ne  var  ki bilim  felsefesi  bu  öznel  ve  bireysel  etkilere yer vermemiştir.”50</p>
<p>“Bilimsel  araştırmalar,  bilimsel  dile  karışan  ve  dilin  kendisinden  çıkıyormuş  gibi gelen  önceki  kuşakların  inançları,51  gözden kaçan  birçok  unsura  içkin  olan  açıkça  dile getirilemeyen  ve  sinsice  gözlem  terimleri kılığında  tartışmaya  Truva  atı  olarak  giren bilgi  ve  gözlemlerimizdeki  ideolojik  yapı taşları,52  ideolojik  bileşenler,  gözden  uzaktaki  belki  de  hiçbir  zaman  fark  edilmeyen öğelerin tesirindedir.”53</p>
<p>“Bilincimizin  radar  menzilinin  dışından örtük  bir  şekilde  sinyaller  yollayan  bilişsel enformasyona  dâhil  olan  duygu  ya  da  sezgi diye ifade ettiğimiz şeylerdir”54</p>
<p>Bilgi  dediğimiz  şeyde  içkin  olan  bilgiyi  kirleten  hatta  onunla  aynı  şey  olan  sufli  yönelişler… Bu da bir kenara not alınsın.</p>
<p>Ahlak-Bilgi İlişkisinden Ortaya Çıkan  Üç Husus</p>
<p>Tüm  bu  mülahazalar  birkaç  önemli  hususu ifşa eder:</p>
<p>1-  Bilimin/bilginin  objektif,  kati  ve  hakikate  yaklaştığı  davası  ideolojik  bir  söylemdir.</p>
<p>Hakikati  kati  olarak  bilme  iddiasının  klasik mâhiyet  teorilerinde  kendini  nasıl  gizlediğine  ve  bunun  modern  dönemlerde  daha  da pervasızca  devam  ettiğine  geçen  yazımızda bir  nebze  değinmiştik.  Modern  dönemlerde bu  iddianın,  bir  taraftan  tutarsızlıklarının fark  edilmemesini  temin  eden,  halkın  anlaması  için  itina  ile  gizem  katılan  bir  dil  kul</p>
<p>lanarak  diğer  taraftan  da  elde  ettikleri  teknik  başarıları  gözümüze  sokarak  yürütülen propaganda  ile  daha  fazla  taraftar  bulması temin edilmiştir.</p>
<p>Ama  artık  bu  propaganda  Batıda  da  can  sıkmaya başlamıştır:</p>
<p>“Bilimin  neden  şu  andaki  şekliyle  gelişmekte  olduğunun  cevabını  bile  bilmediğimiz  bir ortamda  bilimin  gittikçe  hakikate  yaklaştığı iddiasının  dillendirmenin  bir  anlamı  yoktur.  Bilimin  gelişmesi  ile  alakalı  sorunların cevapları  psikolojik  ve  sosyolojik  saiklere dayandığı  için  aslında  cevap  bulmayı  ümit bile  edemeyiz,  belki  yaklaşık  bir  açıklama verebiliriz.”55  “Metodolojik  bir  kriter  aramak safdilliktir.”56</p>
<p>“[Var  olduğu  iddia  edilen] Bilgi  mantığı  [metodolojisi],  daha  önce  kabul  edilen  teorinin  hangi  şartlar  altında  geçersiz  olduğunun  cevabını  vermez.  Verilen cevaplar,  bilginin  mantığı  ile  ilgili  değil  ideolojiktir.”57  “Bilimciler,  bilimin  başarısını, dikte  eden  retorik  buyruklarla  dayatmaya çalışırlar.”58</p>
<p>“Bilimsel  teorilerin  ispatlanmış  doğrulanmış  ya  da  muhtemelen  doğru  olmalarını mümkün  kılan  hiçbir  bilimsel  yöntem  yoktur.”59</p>
<p>“Bilimsel  bilginin  bir  araştırma  mantığı  ve yöntemi  olduğunu  iddia  etmek,  bir  dogma ve  mittir.  Böyle  bir  iddianın  hiçbir anlamı yoktur.”60</p>
<p>Muhtemelen  çoklarının  ilk  defa duyduğu,  bilginin  kati  ve  objektif  kriterlere  sahip  olduğunu  duymaya  alışan  zihinlerce -ellerindeki  bilgiyi  (!?)  güvenilmez  hale  getireceği  için-  hemen  reddedilecek  olan  bu  değerlendirmeler  doğrudur,  evet. Bilimsel  bilgi,  kat’i  olmadığı gibi  objektif  bir  metodolojiye de  sahip  değildir.Bunun  ısrarla iddia  edilmesinin  arkasında  ise bir ideoloji vardır.</p>
<p>Kesinliğinden  emin  oldukları şeyleri  hatırlayarak  bu  hususu hemen  reddedecek  olan,  ‘Şu anda  bu  satırları  okuduğumdan  eminiz  mesela,  demek  ki  kesin  bilgi  vardır.  Hem  kesin bilgi  yoksa  her  biri  kesin  olan  bu  hükümleri nasıl  verebiliriz?’  şeklindeki  iddialarla  söylenilenleri  hemen  redde  kalkan  ve  objektif kriterler  vaz  etmeye  çalışanlara  acele  etmemelerini öneririz.</p>
<p>Burada  ortaya  koyulan  tespitleri  tam  olarak anlayabilmek  için  objektif  bilgi  kriterleri olarak  kabul  edilen  şeyleri  masaya  yatırmamız  gerekmektedir.  Ancak  bu  ayrı  bir  makalenin  mevzuu  olduğu  için  katilik  söylemini reddeden nakillerle kifayet ediyoruz.</p>
<p>Sadece  şu  kadarını  söyleyelim  ki  bu  cümleler,  felsefe  ve  bilim zımnında  bilginin  katilik  kriterleri  olarak takdim  edilen  esaslar hakkında  bir  tenkittir. Yoksa  mutlak  manada  bilginin  katiliğini red  değildir.  Ama  ne var  ki  bilgi  derken kastettiğimiz  de  zinhar  felsefe  ve  bilimin dilindeki  ve  maalesef ki  ekseriyetin  zihninİster kadim İlmü’n-Nefs’in tespit ettiği gibi şehevî ve gazabî temayülleri arasında, ister modernlerin dillendirdiği gibi haz alma ve elemden kaçma sâikiyle denilsin, bir vâkıadır ki; insanın ameliyeleri daima hissiyatının tasallutundadır. de  yer  etmiş  olan  şey  değildir. Bu  makalede yapılan  değerlendirmeler,  kastettiğimiz  manada  bilginin  mahiyeti  hakkında  bazı  ipuçları vermektedir.</p>
<p>2- İnsanın Bilincine İçkin Ahlak</p>
<p>Bu  nakillerden  ortaya  çıkan  ikinci  husus  şudur:</p>
<p>Bir  zamanlar  beş  duyunun  yetersizliği,  ya da  doğruya  en  doğru  temel  ilkenin  var  olup olmadığı  meseleleri  üzerinden  doğruluğu ve  kesinliği  tartışmaya  açılan  bilgi,  teknik başarıların  propagandası  ile  deney/gözlem taraftarlarının  kazandığı  üstünlük  sayesinde  uzunca  bir  müddet  sağlam  bir  korumaya  alınmıştı.  Bugün  bilgi  başka  bir  açıdan muaheze  edilmeye  başlamaktadır.  Deney ve  gözlem  yapanın  psikolojisi&#8230;  Yüzyıllardır -mesnedlerinin  değişmesine  rağmen-  müdafaa  edilmeye  devam  edilen  doğruluk  ve kat’ılik  davasının  arkasındaki  ahlaki  duruş artık saklanamamaktadır.</p>
<p>Şimdiye kadar böyle bir şeyi hiç düşünmemiş kimseler  için,  ahlâkı  tavrın  bilginin doğruluğuna  tesir  etmesinin  manasını  biraz daha anlaşılır hale getirmeye çalışalım:</p>
<p>Kendine  dair  ciddiyetle  düşünen  herkesin fark  edebildiği  bir  husustur  ki;  insan  farkında  olmasa  da  yaptığı  şeyleri,  farkında  olduğu  gerekçelerden  çok,  farkında  olamadığı hissi  sâiklerin  etkisiyle  yapmaktadır.  Bu, sanıldığı  gibi  duyguların  etkisinde  olmadığı,  salt  aklını  kullandığı  sanılan  zamanlarda  da  böyledir.  Üstelik  bu  sâikler  ârızı  ve hâricı  değil  bizatihi  sürecin  içindedir.  Bilgi,bazı  çevrelerce  sürekli  öyleymiş  gibi sunulmaya  çalışılsa da  hiçbir  zaman  salt bir  tefekkürden,  teakkulden  ya  da  tecrübeden  ibaret  olmamıştır.  Tefekkürü  de tecrübeyi  de  tehassüsten  tecrid  etmek mümkün  değildir.  En mücerred  haliyle  kavramsal  matematiksel  formatında  bile  düşünce,  bir  tehassüsün  yani  ahlâkı  bir  tavrın yörüngesindedir.</p>
<p>İster  kadim  İlmü’n-Nefs’in  tespit  ettiği  gibi şehevı  ve  gazabı  temayülleri  arasında,  ister modernlerin  dillendirdiği  gibi  haz  alma ve  elemden  kaçma  sâikiyle  denilsin,  bir vâkıadır  ki;  insanın  ameliyeleri  daima  hissiyatının  tasallutundadır.61</p>
<p>Böylesi  bir  gündeme  sahip  olan  bilinçlerimiz,  terbiye  edilmediği  sürece  -elde  ettiği  her  şey  gibi-  elde  ettiği  bilgileri  de  yiyerek  şehvet  peşinde  koşan kendi  hazcı  gayesi  için  dönüştürür.  Yani  bilgi  denen  şey  bir  tarafıyla  haz  peşinde  koşan bir  bilincin  serüvenidir.  Bu  süflı  temayülleri yüzündendir  ki  bilinçlerimiz  elindeki  verilerin  gerçekliğe  mutabakatından  çok,  onaylanmayı  bekleyen  tehassüsât  ve  temâyülâta mutabakatına dikkat etmektedir.</p>
<p>İnsanın Kendini Sınırlaması Ve Kat’iyyet İnancı</p>
<p>İşte  burası  modernlerin  gündemine  bir türlü  gelmeyen  başka  bir  hususun  kapısını aralar. İlmin  his  ile  kuşatılmışlığının dile  getirilmeyen  iki  ağır  bedeli  vardır. İdrakimize  bir  sülük  gibi  yapışan  bu  maraz elindeki  veriye  güvenmememizi  sağlayarak hakikati  sınırlamakta,  ötesini  fiili  olarak yadsımamıza  sebep  olmakta,  durduğumuz yerin  daima  doğru  olduğuna  inandırarak bilgiyi  kirletmekte,  elimizdeki  bilgileri hakikatin  önünde  bir  perde  haline  getirmektedir.</p>
<p>Çevremizdeki  her  şeyi  sahip  olduğumuz varlık  tasavvuruna  göre  anlamlandırır, elimizdeki kodlarla Bildiğimiz  şeyleri  kendisine  göre  bildiğimiz   deşifre ederiz. Bildiğimiz şeyleri kendisine göre bildiğimiz ilkelerimiz  vardır.</p>
<p>An  itibariyle  sahip olduğumuz  veriler,  hali  hazırda  sahip olduğumuz  ve  ileride  sahip  olacağımız verileri  kendine  göre  düzenleyen  ve  neyi görmemiz  gerektiğine  de  karar  veren  birer şablon  işlevi  görürler.  Ancak  elde  ettiğimiz yeni  verileri  düzenlemekte  kullandığımız verilerin kendisi sorunlu ise ne olacaktır?</p>
<p>Beş  duyunun  baskısı  altında  olan  insan  bilgi elde  etme  sürecinde  -hangi  paradigmayı  kabul  ederse  etsin-  varlığı  altı  cihet  ve  üç  boyuta  indirgemek  gibi  bir  alışkanlığa  sahiptir.  Hakikati  bu  yüzden  farkında  olmadan indirger.  Böylelikle  de  bizi  hakikate  taşıyan ya  da  taşıması  umulan  bu  ‘ana  veriler’,  aynı zamanda  hakikati  olduğu  gibi  görmemize saf  hakikat  ile  karşılaşmamıza  engel  olan birer  perde  işlevi  görürler.  Böylelikle  varlığı daha öğrenirken sınırlamaya başlarız. Bu  veriler  önceden  sahip  olduğumuz  ön varsayımlar, kabullerdir.Bu  hususu  batıda fark  edenler  “Yorum,  önceden  var  olan  yapılar  tarafından  oluşturulan  bir  ön  anlamada temellenir” şeklinde ifade eder.62</p>
<p>İnsanın  bu  indirgeme  sürecini  mahkûmu ve  mağduru  olduğu  bir  vakıa  olduğundan ötürü-  normal  karşılamamızı  bekleyenler olabilir.  Nitekim  çoğunluğun  tuttuğu  yol da  budur.  Ancak  bizim  dikkat  çekmek istediğimiz husus şudur: İnsanoğlu, varlığın  sadece  ya  da  büyük  oranda gözlemlediklerinden  ibaret  olduğuna  ve elindeki  şablonlar  ile  yaptığı  çözümlemelerin  de  kesin  neticeler  elde  ettiğine  inanmaya  ya  da  öyleymiş  gibi  davranmaya  meyillidir.  Bu  meylin  asıl  sebebi  ne  insanın  beş duyunun  tasallutunda  olduğu  algı  düzeyi  ne de  âlemin  yapısı  değildir.Sadece  -ne  gören insan  ne  de  görünen  varlık  göründüğü  gibi sınırlı  olmadığı  halde-  insanın  kendisini  ve âlemi  gördüğünden  ibaret  sanmaktaki  ısrarıdır.</p>
<p>Kendisini,  mümkünse  herkesten,  değilse birçoğundan  üstün  olduğuna  iknaya  çalışan (kibir),  olmadı  ne  kadar  mazbut  işler  yaptığını  her  fırsatta  başkalarına  ilana  yeltenen (riya),  kendisinde  olmayan  bir  artı  özelliğin yekdiğerinde olmasına tahammül edemeyen (hased),  onun  ne  kadar  da  eksik  olduğunu her  fırsatta  yaymaya  çalışan  (gıybet)  ve işte  bu  yüzden  de  varlığın  asıl  sahibinin karşısına  dikilmekten  (şirk)  vaz  geçemeyen benmerkezci  bir  bilinç,  kendine  uygun  olan uydurma  verileri  dahi  gerçekliğini  tahkik etmeye  lüzum  görmeden  kabul  eder,  lehine yönelik  abartıdan  çekinmez  ve  hatta  durduğu  yeri  destekleyen  veriler  uydurur.  Yani sadece  istediğini  görür.Böylesi  bir  bilinç, hakikat  eline  geçse  çarpıtacak,  başkasında görse  kabul  etmek  istemeyecek,  sahip  olduğu  şablonun  ötesinde  bir  sahayı  bırakın anlayabilmesini  teorik  olarak  dahi  kabul  etmeyecektir.</p>
<p>İmam  Gazzâlı,  söyleyenine  tam  olarak güvenmese  de  söylenilen  şeyin,  tabiatına, ahlâkına  birikimine  ve  teşekkül  eden  bilinç yapısına  uygun  düşenini  hemen  kabul  ediverdiğini söyler.63</p>
<p>Hakikati  arama  erdemine  erememiş  bir kimsenin  anlama  ve  yorumlama  usûlü,  bildiği  bütün  yollarla  kendisini  beğendirme, üstün  gelme  ve  karşı  tarafı  haklı  olduğuna inandırma  usulüdür. O  yüzden  bin  bir  hileyle  işini  yürüten  nefsin  insanın  kendisini  nasıl  sınırlamasına  sebep  olduğunu  daha  çok yekdiğeriyle  muhatab  olduğunda  fark  edersiniz.  Öyle  ki  en  cahili  bile  illa  satacak  bir şeyler bulur.  Bir mecliste tek  bir kelime bile bilmediği  herhangi  bir  hususta  küçük  düşmemek  için  susan  kimseler  (birileri  buna eminim  tevazu  diyecektir)  o  yeni  duyduğu ibtidâı  malumat  ile  başka  meclislerde  meydan  yerine  atlayan  bir  uzman  kesiliverirler.</p>
<p>Hatta  bir  ara  başkasından  duyduğu  bir  bilgiyi  şaşkınlıkla  dinleyen  ama  bir  süre  sonra  ondan  duyduğunu  bile  unutarak  bilgiyi kendisi  keşf  etmiş  bir  meselenin  uzmanı gibi  hem  de  aynı  kişiye  satmaya  kalkışanlara rastlarsınız. Birileri  akıl  diye  kutsamaya  yeltense  de  işte bu  bilincin  adını  da  yaptığı  işi  de  Cenabı Allah  ferman  buyurmaktadır.  “Muhakkak ki  nefs  olanca  şiddetiyle  kötülüğü  emredendir…”  (Yusuf, 53) İnsanın  kendini  sınırlandırması  ve  elde ettiğini  hakikat  görmekte  ısrar  etmesi derinliği  görmesine  perde  olmakta  ve katilik  iddiası  olarak  tezahür  etmektedir.</p>
<p>Bu  bir  eksik  ve  yanlış  anlama,  daha  doğrusu ‘anlamama’  halidir.  Bu  da  şu  manaya  gelir  ki ‘anlamak’,  ahlaksızların  mahrum  olduğu  bir şeydir.  Ahlâkın  bilgiye  tesirini  bu  seviyede dahi  kabul  etmeyenler  az  değildir.  Hâlbuki ahlak  esirinin  boyutları  bundan  çok  daha ileri seviyelerdedir.</p>
<p>‘Değer’den Mücerred Obje Yoktur</p>
<p>Bir  Batılı:  “Bilim  adamlarının  nihai  olarak  bilimin  ne  olduğu  ve  bilimsel maceranın  özünü  kavradıklarına  inanmadığını” söyler.64Bunun birçok sebebinden  en  önemlisi işte  bu  ahlak/değer-bilgi ilişkisinin  bilgi  ve  varlığın mahiyetine  olan  tesirinin boyutlarının  fark  edilememiş  ya  da  fark  edilmiş olsa  da  özellikle  reddediliyor  olmasıdır.  Bilginin bilinç  dışı  tesirler  altında olması  aslında  mahiyetinin  belirsiz  olduğunu gösterir.  Ancak  her  şeyi bildiğini  düşünen  kimseye  bilginin  ne  olduğunu dahi  bilmediğini  kabul  ettiremezsiniz. Muşahhas  her  hangi  bir nesne  hakkında  bir  hüküm  verirken  orada  dile getirmediğimiz  hatta  farkında  bile  olmadığımız çok  daha  fazla  mücerred veri  vardır.  Mesela  değerlerle  yüklü  ‘Bu  ağacı  seviyorum’  normatif  cümlesi nasılki  aynı  zamanda  sözde  değerlerden bağımsız  olan  ‘Bu  bir  ağaçtır’  pozitif  hükmünü  içeriyorsa  aynı  şekilde  ‘Bu  bir  ağaçtır’  cümlesi  de  beyan  edilmemiş  olsa  da  ‘Bu ağacı  beğeniyorum’  ya  da  ‘beğenmiyorum’ gibi  sayısız  değer  içerikli  önermeyi  içinde barındırmak  zorundadır.  Yani  gözlemlenen olgu,  bu  değerler  ile  birlikte  daima  gözlemlendiğinden fazla bir şeydir.</p>
<p>Bazı  anlam  bilimciler:  “Yorumcu  yorumlamakta  olduğu  geleneğe  ait  ise  anlamanın bizatihi  kendisi  tarihsel  bir  olaydır”65  ve “Tarihsel  araştırma  için  kendinden  ve  kendi başına  bir  nesne  hiçbir  suretle  söz  konusu olamaz.</p>
<p>İşte  anlam  bilimlerini  doğa  bilimlerinden  ayıran  şey  de  budur”  derken66  bu hususa  parmak  basmaktadırlar.  Yani  zaman içerisinde  gerçekleşen  her  şey  tarihseldir ve  biz  tarih  içindeki  ne  bir  nesne  ve  ne  de bir  olguyla  değerlerden mücerred  çıplak  bir  şekilde  karşı  karşıya  kalamayız.</p>
<p>İşte  bu  durum, -kişi  çoğu  zaman  bunun farkında  olmasa  da-  değerlerden  hâlı  olan  mücerred  bir  doğru  yanlış hükmü  verilmesine imkân vermez. Bir  olgunun  ancak  değerden  bağımsız  olduğu farz  edildiğinde  hakikatten  neye  denk  düştüğünü  tartışmak  mümkün olabilir.  Zaten  eşya  üzerine  kat’ı  hükümler  veren  modernler  de  böyle bir  durum  mümkünmüş gibi  davranırlar.  Ancak böyle  bir  şey  biz  sıradan insanlar  için  hâlihazırda mümkün değildir.</p>
<p>Aynı eşyadan, aynı hâdiseden,  aynı  deneyden  aynı  şeyin  anlaşılmaması,  malûmâtın  kifayetsizliğinin  yanı  sıra bu  değerlerin  daha  da genelde  ahlak  ile  alakalı oluşundandır.  Modernler  ve  onların  çekim alanına  girmiş  zihinler  işte  bunu  kabul  etmezler.  Doğrusu  biz  de  gündelik  hayatlarında  değerlerden  kurtulamamış  kimselerin herhangi  bir  hususta  hüküm  vereceği  esnada  nasıl  olup  da  değerlerden  kurtulmayı becerebildiklerini merak ediyoruz. Faraza  bir  olguyu  değerlerden  mücerred  ele almaya  imkân  bulunsa  dahi  mahiyetlerin belirlenmesi  gibi  sayısız  unsuru  görebilecek  bir  his  ve  bunu  değerlendirebilecek  akıl lazımdır  ki  buna  sahip  olduğumuza  dair  de bir  emâre  görünmemektedir.  Bu  da  değerden  bağımsız  olduğu  varsayılsa  dahi  mahiyetleri  bilinmezlikten  kurtaramamaktadır.</p>
<p>İşte  mahiyetlerin  bilinmezliği  ve  değerlerle kuşatılmışlığı  yüzünden  sâbık  yazımızda mahiyetlerin  herkes  için  aynı  değil  de ‘biricik’ olduğunu vurgulamıştık.</p>
<p>Birisi  şöyle  bir  itirazda  bulunabilir:  ‘İşte burada  bir  cisim  var  ve  bu  sert  bir  cisimdir. Bunun  kat’ı  olarak  doğruluğuna  hükmetmek  için  değerlerden  kurtulmaya  gerek yoktur.  Öyleyse  hisler,  akıl  vs.  vasıtasıyla kesin  verilere  sahip  olunabildiğine  göre  bu değerlerin  -ki  biz  buna  hevâ  diyoruz-  bilginin  doğasına  ve  doğru  yanlış  hükümlerinin verilmesine tesiri önemsiz olmalıdır.’</p>
<p>Bir  olguyu  algılamak  gerçekliği  olduğu  gibi algılamak  değildir.  Mesela  bir  dört  ayaklı da    çevresini  görmektedir,  duymaktadır  ve çevresine  dair  bir  bilişe  sahiptir.</p>
<p>O da  bir cismin  orda  olduğunu  görür,  sertliğini  ya  da yumuşaklığını  hisseder.  Önun  için  o  cisim, önüne  çıktığında  üstünden  veya  kenardan geçebileceği  belirsiz  bir  objedir.  Yumuşak veya  sertliğine  göre  nesneye  bastığında  yürüyüşünü  ona  göre  ayarlar.  Ancak  algı  evreni  dar  olduğu  için  onu  olması  gerektiği  gibi algılayamaz  ve  bütün  içindeki  yerine  koyamaz.  Hayvanın  gösterdiği  bu  tavrın,  insanda olduğu  gibi  bir  algılama  ve  bilinç  düzeyine sahip  olmadığına  bağlayarak  meseleyi  kapatabilirsiniz.  Ancak  mesele  de  zaten  budur.</p>
<p>İnsan  sadece  objeleri  görmeye  ve  hissetmeye  dönük  bir  rasyonel  zekâya  sahip  değildir. İnsanın  algı  evrenini  yani  bilincinin  sınırlarını  belirleyen  kodlar,  aynı  zamanda  değerlerle belirlenir. İnsanların, hayvanın  algıladığı o  cisme  dair  daha fazla şey  biliyor olması  ve  başka amaçlar için kullanılabildiğinin farkında olması, onun  dört  ayaklılardan  daha  kapasiteli  olduğunu  gösterir  belki.  Ancak  bu demek  değildir  ki;  o,  mezkur  objeyi  kendi değerleri  ile  indirgemiyor  ve  bütün  içerisindeki  yerine  koyabiliyor.</p>
<p>Açıkça  söylemek gerekirse  ahlak-bilgi  dolayısıyla  da  değer-olgu  ilişkisi  belli  belirsiz  değildir.  Bilakis olguların  gözlemlenen  fiziksel  tarafları  buz dağının  sadece  görünen  kısmıdır.  Ancak  insan,  ekseriyetle  olgunun  muşahhas  tarafını gözlemleyerek  gerçekliğin  tamamına  muttali  olduğunu  vehmeder.  Yani  bu  değerler tıpkı  gözlemlenen  olgu  gibi  bir  gerçekliğe tekâbül  eder.  Hem  de  fiziksel  olgunun  ne  işe yarayacağını  ve  dahi  ne  olduğunu  belirleyen bir gerçekliğe…</p>
<p>Bir  cismin  varlığının  ve  sertliğinin  farkında olan  insan,  bilincini  saran  değerler  dünyası  sayesinde  oluşan  şablonların  cismi  nasıl indirgediğini  ve  gerçeklikten  neleri  ıskalamasına  sebep  olduğunu  fark  etmezse,  kendi algı  düzeyine  göre  eşya  hakkında  tavır  alan dört  ayaklılarla  benzeşen  bir  algı  seviyesine hapsolmayı kabul etmiş demektir.</p>
<p>‘Bilinçlerimiz  süflı  değerler  ve  indirgenmiş varlık  sarmalından  kurtulursa  bambaşka bir  bilince  erişir,  bambaşka  hakikat  müşahede eder.’</p>
<p>İşte  bu  yolu  kat  ederek  görülecek  olanı görmüş ruh ustalarımızın belirttiği bu ufkun, garblılar  ve  onların  bilgi-varlık  tasavvuruna hapsolmuş  şarklılar  tarafından  reddediliyor  olmaları,  gönüllü  olarak  süflı  değerlerin muhâfızı  olmayı  tercih  etmiş  olmalarıyla alakalıdır.  Vahyin  tarihsel  olmasından  dem vuranların  ‘tarihsellik’  derken  bu  hususları  masaya  yatırdıklarını  asla  göremezsiniz.</p>
<p>Zira  onlar  tarihselliği,  vahyin  metnine hâkim  olan  değerler yerine  kendi  sefil heveslerini değer Bir güç elde etme iştiyakıyla hakikate sahip olmayı arzulamak hakikati aramak değildir.  Bu ancak insanın hevasına, kendisine tapınma ideolojisidir. diye  ikâme  edebilecekleri  bir  menfez olarak  görmektedirler, hepsi bu.</p>
<p>Asrımızda değerlerin  ahlakla  içiçeliğini vurgulayan67 hatta  daha  da  ileri  giderek  ‘olgu’yu  değil ‘değer’i  asıl  kabul  eden68  batılı  felsefeciler yok  değildir.  Ancak  onların  çırpınışları  da kat’ı  bilgi  efsanesinin  gölgesinde  kalmıştır.</p>
<p>Ahlakın  bilgiye  tesirini  belli  belirsiz  itiraf eden  filozoflar,  bilgi  sosyologları,  bilim  felsefecileri,  anlam  bilimcilerinden  önce,  ahlak ve  bilginin  ileri  boyutlarda  birbirinden  ayrılmazlığı  kadim  felsefede  bilinen  ve  kabul edilen  bir  şeydi.  Bilgi  ile  erdemin,  karakter ile  aklın  eşitliğini  savunan  Sokrat  ve  Platon için69  doğru  olan  hakiki  bilgi  ile  ahlaki  bilginin  aynı  şey  olduğudur.  Her  ikisi  de  pratik bilgidir  ve  amacı  da  eylemi  belirlemektir.70 Bunu  biraz  abartılı  bulan  Aristo,71  doğal doğru  ile  hukûkı  [ahlâkı  ve  amelı]  doğruyu birbirinden  ayrı  görür.72  Ancak  o  da  bilgiyi ahlâkı  varlığın temel unsurlarında görür.73</p>
<p>Ne  var  ki,  değer  ve  bilgiyi  aynı  gören Sokrat’lı  zamanlar  -başta  pozitivist  algı  ile- bilimsel  görüş  sayesinde  değer,  emprik  ve rasyonel  bilginin  bir  hali  olarak  görülmeye başlayarak  onun  egemenliğine  teslim  edilir.74  Değerin  modern  bilgi  teorilerine  teslim edilmiş  olmasına  rağmen  bu  geleneği  bu asırda da sürdürenler vardır.</p>
<p>Asrımızda  batıda  ahlak-bilgi  alakasını  en üst  seviyelerde  kabul  eden  isimlerden  biri olan  Gadamer,  Sokrat’ın  değil  de  Aristo’nun meseleye  bakış  açısına  daha  yakın  durur  ve uygulamayı  [yani  amel  ve  ahlâki  tavır]  anlamanın  sonradan  ve  arızı  bir  unsuru  değil anlama  fenomenini  tümüyle  belirleyen  bir şey  olarak  görür.75  “Anlam  bilimleri  teorik bilgiden  daha  fazla  ahlâki  bilgiye  yakındır” diyen  Gadamer,76  ahlâkın  bilgiye  ileri  derecede tesirini itiraf eder. O,  şunları  söyler:  “[Bilinç  fonksiyonları  olan] kognitif  fonksiyonlar  ile  [ahlâkı  değer  ve kabuller  olan]  normatif  fonksiyonları  birbirinden  ayırmak  açıkça  birbirine  ait  olan şeyleri  ayırmaktır.</p>
<p>Bu  iki  fonksiyon  arasında  [birbirine sirayet  ettikleri]  bir gedik vardır.”77  “[Kişinin  eşya  ile]  dogmatik  [ahlaki kabuller  ile]  ilgi  [alaka  kurması]  ile  [tarih içinde  herhangi  bir  eşya]  tarihsel  ilgi  [kurması]  arasında  fark  olsa  da  kesin  bir  ayrım gösterilemez.”78  “Hermeneutik  problemin kalbi,  külli/evrensel  olan  ile  cüz’ı/tikel  olan arasındaki  ilişkidir.  Anlama,  evrensel  olan bir  şeyi  belirli  bir  durumda  özel  [ahlaki  değerler  kabuller  ile]  bir  uygulama  meselesidir.  Bu  durum,  Aristotalesçi  etik’i  bizim  için çok önemli hale getirir.”79 Belli  belirsiz  olsa  da  bir  bilgi-ahlak  içkinliği vurgulanmış&#8230; Bu da bir şey sayılır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Devamı:</p>
<p>Hasan Yaşar &#8211; Mana&#8217;nın Manası ve Anlama&#8217;nın Mertebeleri adlı Makalesinden Alınmıştır..</p>
<p>Dirayet Dergisi,Sayı:2,syf.132-143</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p>1  Celaleddin  es-  Suyuti,  Hemmu’l-Hevâmi’  alâ  Cem’i’lCevâmi, , Menşuratı Razi, 2000, c. 1 s. 11</p>
<p>2  Ebu  Hilâl  el-Askerı,  el-Furûku’l-Luğaviyye,  Tahkik: Muhammed  İbrahim  Selim,  ,  Darü’l-İlm  ve’s-Sekafe, 1997, s. 33-4</p>
<p>3  el- Askerı,  el-Furûku’l-Luğaviye, s. 87.</p>
<p>4  el- Askerı,  el-Furûku’l-Luğaviye, s. 87-8. Bu  arada  el-Askeri,  bizim  ‘dirayet’in  ‘ilim’  manasına gelmekle  birlikte  ‘fehm’  manasında  da  kullanıldığını belirtmektedir.  el-Furûku’l-Luğaviye, s. 91-2.</p>
<p>5  İsmail  Hakkı  Bursevı,  Fûrûk-i  Hakkı,  Matbay-ı  Amire, 1291,  s. 148</p>
<p>6  Şahin Uçar,  Varlığın  Anlamı, Şule Yay. 2010, s. 25, 59</p>
<p>7  H.  G.  Gadamer,  Hakikat  ve  Yöntem,  Çev:  Hüsamettin Arslan  (İng),  İsmail  Yavuzcan  (Alm),  Paradigma  Yay. 2008,  c. 1, s. 124-5</p>
<p>8  Gayle  L.  Örmitson,  Alan  D.  Schrift,  Hermeneutiğe  Giriş,  ‘Hermeneutik  ve  Humaniter  Disiplinler’  içinde,  , Çev: Hüsamettin Arslan, Paradigma Yay, s. 3</p>
<p>9  Örmitson, Schrift,  Hermeneutiğe Giriş, s. 8.</p>
<p>10  F.  R.  Palmer,  Semantik;  Yeni  Bir  Anlam  Bilim  Projesi, Çev. Ramazan Ertürk, , Kitabiyat, 2001, s 184</p>
<p>11  Örmitson,  Schrift,  Hermeneutiğe  Giriş,  s.  20.  (İfadeler,  Hermeneutik’in  kurucu  isimlerinden  Dilthey’e aittir.)</p>
<p>12  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c.1, s. 248.</p>
<p>13  Gadamer,  Hakikat  ve  Yöntem,  c.  2,  s.  177  (Gadamer dilin  asla  bütünüyle  kuşatılamayacağını  söylese  de (  Metin ve  Yorum,  ‘Hermeneutik  ve  Humaniter  Disiplinler’  içinde  s.  289)  anlamanın  vuku  bulacağı saha  olarak  yine  dili  konuşanı  değil  de  dili  işâret ederek  hala  meselenin  uzağında  kaldığını  gösterir.)</p>
<p>14  Palmer,  Semantik;  Yeni  Bir  Anlam  Bilim  Projesi,  s. 185.</p>
<p>15  Palmer,  Semantik;  Yeni  Bir  Anlam  Bilim  Projesi,  s. 17. 1</p>
<p>16  Örmitson, Schrift,  Hermeneutiğe Giriş, s. 25, 26. 27</p>
<p>17  Gadamer,  Hakikat  ve  Yöntem,  c.1,  s.  XLİ-XLİİ.  (Nakil bazı tasarruflarla yapılmıştır.)</p>
<p>18  H.  P.  Rickman,  Anlama  ve  İnsan  Bilimleri,  Çev:  Mehmet Dağ, , Etüt Yay. 2000, s. 85, 87 Dirâyet</p>
<p>19  Robert  K.  Merton,  Bilimin  Normotif  Yapısı,  Çev: Kemal  İnal,  s.  166-7,  Michael  Polanyı,  Bilimsel İnançlar,  Çev:  Barış  Yıldırım,  s.  193,  Thomas  Kuhn, Bilimsel  Araştırmada  Dogmanın  Etkisi,  Çev:  Barış Yıldırım,  s.  198-9,  ‘Bilim  Sosyolojisi  İncelemeleri’ içinde  Ed:  Bekir  Balkız,  Vefa  Saygın  Öğütle,  DÖGUBATİ,  2010;  Emile  Durkheim,  Elementery Forms Of Religous  Life,  s.  151’den  naklen  Hüsamettin  Arslan, Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi,  , Paradigma Yay, 2007, s. 56</p>
<p>20  Georg  Simmel,  Tarih  Felsefesinin  Problemleri,  Çev: Gürsel Aytaç, DÖGUBATİ, 2008, s. 19 162</p>
<p>21 Simmel,  Tarih Felsefesinin Problemleri, s. 20.</p>
<p>22  Simmel,  Tarih Felsefesinin Problemleri, s. 21.</p>
<p>23  Simmel,  Tarih Felsefesinin Problemleri, s. 41.</p>
<p>24  Simmel,  Tarih Felsefesinin Problemleri, s. 26.</p>
<p>25  Uçar,  Varlığın  Anlamı, s. 29.</p>
<p>26  Karl  Mannheim,  İdeoloji  ve  utopya,  Çev:  Mehmet Ökyayuz, , De  ki Yay. 2009, s. 248</p>
<p>27  Mannheim,  İdeoloji  ve  Utopya,  s.  252.  Bazı  tasarruflarla.</p>
<p>28  Robert  K.  Merton,  Bilimin  Normotif  Yapısı,  s.  166-7 (Nakil özetle yapılmıştır.)</p>
<p>29  Merton,  Bilimin Normotif Yapısı,  s. 168-9.</p>
<p>30  Thomas  S.  Kuhn,  Asal  Gerilim;  Bilimsel  Gelenek  ve Değişim Üzerine Seçme İncelemeler, s. 20.</p>
<p>31  Thomas  S.  Kuhn,  Eleştirmenlerime  Cevaplar,  ‘Bilginin  Gelişimi  ve  Bilginin  Gelişimi  ile  İlgili  Teorilerin Eleştirisi’  içinde,  Ed:  İmre  Lakatos,  Alan  Musgrave, Çev:  Hüsamettin  Arslan,  Paradigma  Yay,  1992,  s. 310,  Thomas  S.  Kuhn,  Bilimsel  Devrimlerin  Yapısı, Çev: Nilüfer  Kuyaş, , Kırmızı Yay. 2006, s. 283, 288</p>
<p>32  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi, s. 151 ve 152.</p>
<p>33  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi, s. 154, 155.</p>
<p>34  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi, s. 141.</p>
<p>35  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi  Denemesi, s. 161.</p>
<p>36  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi Denemesi,  s.  120,  121.  (Dolayısıyla  batılı  değerler perspektifinde  üretilen  husûsi  bir  biliş  duyuş  ve algılama  biçimini  onaylamak  için  bilim-  sanat  gibi üst  başlıklara  gönderme  yaparak  bir  olumlumla batının  bu  kavramları  ve  statükoyu  var  eden  değerleri  de  olumlulamak  anlamına  gelir.  Mustagrip yazarların  bilime  sanata  mavi  boncuklar  dağıtırken bunun  farkında  olmadıklarını  düşünenler  olabilir ancak  onların  onayladığı  şeyin  aslında  zihinlerinin arkasındaki bu değerler olduğunu kaydetmeliyiz.)</p>
<p>37  Pierre  Duhem,  German Scince,  s.  15-6’dan  Talip  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş  Bilim  Felsefecileri, s.43, Bilgesu Yay, 2011</p>
<p>38  Pierre  Duhem,  Essays  in  The  History  and  Philosophy of Scince,  s.  74-5’den  Kabadayı,  Duhem’den Laudan’a Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 48.</p>
<p>39  Pierre  Duhem,  The  Aim  and  Structure  of  Physical Theory,  s.  144’den  Kabadayı,  Duhem’den Laudan’a Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 55.</p>
<p>40  Duhem,  The  Aim  and  Structure  of  Physical  Theory, s.  47’den  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 55.</p>
<p>41  Duhem,  The  Aim  and  Structure  of  Physical  Theory, s.  148’den  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 55.</p>
<p>42  Emile  Meyerson,  Explanation in The Sciences,  s. 52’den  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 61-2.</p>
<p>43  Emile  Meyerson,  Explanation in The Sciences,  s. 383-4’den  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 62.</p>
<p>44  Emile  Meyerson,  Explanation in The Sciences,  s. 29’dan  Kabadayı,  Duhem’den  Laudan’a  Çağdaş  Bilim Felsefecileri, s. 61.</p>
<p>45  Alexandre  Koyre,  Yeniçağ  Bilimin  Doğuşu,  Çev:  Kurtuluş Dinçer, s. 110-1, Gündoğan Yay. 1994.</p>
<p>46  Ludwik Fleck,  Cocnition  And  Fact-Materials  On  Ludwick Fleck,  72’den  Kabadayı,  Duhem’den Laudan’a Çağdaş Bilim Felsefecileri, s. 84.</p>
<p>47  Jurgen  Habermas,  ‘İdeoeloji’  Olarak  Teknik  ve  Bilim,  Çev:  Mustafa  Tüzel,  s.  34,  35,  36,  38,  104,  YKY. 2004.</p>
<p>48  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 1, s. 124-5.</p>
<p>49  Jacob  Bronowski,  Bilim  ve  İnsan  Değer  Yargıları, Çev: Ayseli Usluata,  s. 6, Varlık Yay. 1971.</p>
<p>50  Thomas  S.  Kuhn,  Asal  Gerilim;  Bilimsel  Gelenek  ve Değişim  Üzerine  Seçme  İncelemeler,  Çev:  Yakup  Şahan, s. 387, Kabalcı Yay. 1994.</p>
<p>51  Paul K.  Feyerabend,  Yönteme  Hayır;  Bir  Anarşist  Bilgi  Kuramının  Ana  Hatları,  Çev:  Ahmet  İnam,  s.  81, Ara Yay. 1989.</p>
<p>52  Feyerabend,  Yönteme  Hayır;  Bir  Anarşist  Bilgi  Kuramının Ana Hatları, s. 84, 86.</p>
<p>53  Feyerabend,  Yönteme  Hayır;  Bir  Anarşist  Bilgi  Kuramının Ana Hatları,  s. 86.</p>
<p>54  Antonio  R.  Domassio,  Descartes’in  Yanılgısı,  Çev: Bahar Atlamaz, s. 10, Varlık/Bilim Yay. 2006.</p>
<p>55  Thomas  S.  Kuhn,  Keşfin  Mantığı  mı  Yoksa  Araştırmanın  Psikolojisi  mi,  ‘Bilginin  Gelişimi  ve  Bilginin Gelişimi  ile  İlgili  Teorilerin  Eleştirisi’  içinde,  Ed: İmre  Lakatos,  Alan  Musgrave,  Çev:  Hüsamettin  Arslan,  s. 25, 26, Paradigma  Yay, 1992.</p>
<p>56  Kuhn,  Keşfin  Mantığı  mı  Yoksa  Araştırmanın  Psikolojisi mi,  s. 23.</p>
<p>57  Kuhn,  Keşfin  Mantığı  mı  Yoksa  Araştırmanın  Psikolojisi mi,  s. 19.</p>
<p>58  Kuhn,  Keşfin  Mantığı  mı  Yoksa  Araştırmanın  Psikolojisi mi,  s. 28.</p>
<p>59  Alan  F.  Chalmers,  Bilim  Dedikleri;  Bilimin  Doğası Statüsü  ve  Yöntemleri  Üzerine  Bir  Değerlendirme, Çev: Hüsamettin Arslan, Paradigma Yay, 2010, s. 4</p>
<p>60  W.  İ.  B.  Bewerridge,  Sends  Of  Discovery/E  Sequel  To The  Art  Of  Scientific  İnvestigetion,  s  54-67’den  naklen  Arslan,  Epistemik  Cemaat;  Bir  Bilim  Sosyolojisi Denemesi, s. 155.</p>
<p>61  Evet,  insan  hazzın  peşinden  gider,  ancak  kadimler bunun  terbiye  edilmesi  gerektiğini  kaydederken modernler bunu normalleştirmektedir.</p>
<p>62  Örmitson, Schrift,  Hermeneutiğe Giriş, s. 23.</p>
<p>63  İmam Gazali,  İlcamu’l-Avam  an  İlmi’l-Kelam,  s.  115, Darü’l-Kütübi’l-Arabi, Beyrut, 1985.</p>
<p>64  L.  Pears  Williamas,  Olağan  Bilim  Bilimsel  Devrimler ve Bilim  Tarihi,  ‘Bilginin  Gelişimi  Ve  Bilginin  Gelişimi İle İlgili Teorilerin Eleştirisi’ içinde, s. 58, 59.</p>
<p>65  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem, c. 2, s. 72.</p>
<p>66  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem, c. 2, s. 31.</p>
<p>67  Hilmi  Ziya  Ulken,  Bilgi  ve  Değer,  s.  185,  189,  Ulken Yay. 2001.</p>
<p>68  Ulken,  Bilgi  ve Değer, s.201.</p>
<p>69  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 70.</p>
<p>70  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 74.</p>
<p>71  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 70.</p>
<p>72  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 79-80.</p>
<p>73  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 72.</p>
<p>74  Ulken,  Bilgi  ve Değer, s. 252.</p>
<p>75  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 87.</p>
<p>76  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 73.</p>
<p>77  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 67, 68.</p>
<p>78  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 89.</p>
<p>79  Gadamer,  Hakikat ve Yöntem,  c. 2, s. 70.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/">Sözün Manası Eşyanın Manasıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sozun-manasi-esyanin-manasidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam el-Gazzâlî &#8211; El-Münkız&#8217;dan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-el-munkizdan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-el-munkizdan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 10 Apr 2017 18:02:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Cahil]]></category>
		<category><![CDATA[el-münkız]]></category>
		<category><![CDATA[Hak]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14632</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aklî ilimlere nasıl güvenebilirsin. Hâlbuki bundan önce duyu organlarına güveniyordun. Akl hâkimi geldi, bizim yanılabileceğimizi söyleyip, bizi yalanladı. Eğer akl olmasaydı, sen devâmlı olarak ve ısrârla bizi tasdîk edecekdin. Şimdi muhtemeldir ki, aklın da ötesinde bir başka hâkim vardır. O ortaya çıkarsa, aklın duyu organlarını yalanladığı gibi, o da aklın yanıldığını söyler. Aklın yanıldığını söyleyecek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-el-munkizdan-alintilar/">İmam el-Gazzâlî – El-Münkız’dan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/imam-gazzali-el-munkizdan-alintilar/indir-149/" rel="attachment wp-att-14633"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-14633" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir.jpg" alt="" width="258" height="322" /></a></p>
<p>Aklî ilimlere nasıl güvenebilirsin. Hâlbuki bundan önce duyu organlarına güveniyordun. Akl hâkimi geldi, bizim yanılabileceğimizi söyleyip, bizi yalanladı. Eğer akl olmasaydı, sen devâmlı olarak ve ısrârla bizi tasdîk edecekdin.</p>
<p>Şimdi muhtemeldir ki, aklın da ötesinde bir başka hâkim vardır. O ortaya çıkarsa, aklın duyu organlarını yalanladığı gibi, o da aklın yanıldığını söyler. Aklın yanıldığını söyleyecek böyle bir hâkimi bilmemen, onun yok olduğunu göstermez.</p>
<p>Görmez misin ki, uykuda iken, rü’yâda ba’zı şeyleri görüyorsun. Bir takım hâlleri hayâl ediyorsun. Onların hakîkat olduğunu kabûl ediyorsun. Uykuda iken, rü’yâda gördüklerin hakkında bir şübheye düşmüyorsun. Fakat uyanınca, rü’yâda inandığın şeylerin hiçbirinin aslı olmadığını anlıyorsun. O hâlde, aklın ile anlayıp, inandığın bilgilerin, sâdece içinde bulunduğun hâl sebebiyle sana doğru gibi gelmiş olmadığını nereden biliyorsun.</p>
<p>Mümkindir ki, sende başka hâl meydâna gelir de, rü’yâda gördüğünü uyanınca kabûl etmediğin gibi, aklınla anladığın şeylerin de aslı olmayan bir takım hayâller olduğunun farkına varırsın. Yâhud da, sana gelecek olan bu hâl, tasavvuf ehlinin hâli gibi olabilir.<br />
Zîrâ, tasavvuf ehli, “Biz istigrak hâlinde [ma’nevî hâllere dalınca], duyu organlarının te’sîrinden kurtulup, akl ile anlaşılamayan hâlleri müşâhede ederiz (görürüz),” demişlerdir. Belki bu hâl ölüm hâli de olabilir.</p>
<p>Zîrâ, Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem), &#8220;insanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar&#8221; buyurdu. Kesin olarak bellidir ki, dünyâ hayâtı, âhirete nisbetle bir uyku gibidir. İnsan öldüğü zamân, dünyâda göremediği bir takım şeyler ona zâhir olur. O hâlde iken ona şöyle hitâb edilir: &#8220;Bu günden gafletde idin. Şimdi senden perdeni açdık, artık bugün gözün keskindir.&#8221; (Kaf sûresi, 22)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İlmu&#8217;l-Yakin ( kesin bilgi ) bilinen hakkında hiçbir kuşku bırakmayacak şekilde kişinin içinde bilginin belirmesidir. Bu bilginin belirmesi ile yanılma ve vehim ortadan kalkar. Hatta kalbe bu yönde herhangi bir düşünce dahi gelmez. Tam tersine, yanılgıdan uzak olmak kesin bilginin ayrılmaz bir parçası olmalıdır.</p>
<p>Bu kesinlik öylesine sağlam ve güçlü olmalı ki, taşı altına veya bir bastonu yılana çeviren kimsenin, kendisinde oluşmuş kesin bilginin geçersiz olduğunu iddia etmesi bile, asla herhangi bir kuşku ve olumsuz bir düşünce oluşmasına yol açmamalıdır. Eğer ben, on sayısının üç sayısından daha büyük olduğunu bilirsem , biri çıkıp da bana şöyle dese : &#8221;</p>
<p>Hayır, tersine üç ondan büyüktür. Delilim de şudur : Ben şu bastonu yılana çevirebilirim &#8221;</p>
<p>Sonra gerçekten de gözlerimin önünde bastonu yılana çevirse bile, onun bu yaptıkları benim sayılar hakkında sahip olduğum bilgi üzerinde en küçük kuşku doğmasına yol açmaz. Onun yaptığı bu iş, sadece bunu nasıl olup da becerdiği hakkında hayret etmemi sağlar. Bunun dışında herhangi bir etki yapmaz. &#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sadece kulaktan duyma bilgilerin peşinde gitmiş, hiçbir delile dayanmaksızın yoldan sapmış nice kişiler gördüm.<br />
Halbuki bu kimselerin şu gerçekler üzerinde düşünmeleri gerekir:</p>
<p>&#8220;Bir sanat dalında ya da bir meslekte uzmanlaşmış olan kişinin, bütün sanat dallarında uzman olması gerekmez. Meselâ fıkıh ve kelâm alanında uzmanlaşmış olan birinin tıp alanında da uzman olması gerekmez. Diğer taraftan akl<span class="text_exposed_show">î ilimlerde bilgisiz olan birinin, dil alanında da cahil olması icap etmez. Tersine her ilim dalında ve meslek alanında, başkalarını geride bırakarak ön sıralara geçmiş ve zirveye ulaşmış kişiler bulunur. Halbuki bu kimseler diğer ilim dalları ve mesleklerde kafaları çalışmaz birer ahmak ve cahil kimseler gibidirler.&#8221;</span></p>
<p>&#8230;&#8230;&#8230;</p>
<p>Bir müslümanda, âlim kişiyi kara cahilden ayıracak olan en azından şu özellik bulunmalıdır: Âlim kişi, balın hacamatçının kabına konmuş olduğunu görse bile ondan tiksinmemelidir. Çünkü âlim kişi, bir kap hacamatçının kabı olsa bile o kabın balın özelliğini değiştirmeyeceğini bilir.</p>
<p>Kara cahil birinin hacamat kabındaki baldan iğrenmesinin sebebi bir saplantıdır. Bu kişide, &#8220;Hacamat kabı sırf pis kan için yapılmıştır&#8221; şeklinde bir saplantı vardır. Bu kara cahil, kanın bu kabın içine konulduğu için pis olduğunu, kanı pisletenin bu kap olduğunu zanneder.</p>
<p>Bu zavallı cahil, pisliğin sebebinin kanda bizzat bulunduğunu bilemez. Dolayısıyla balda pislik vasfı bulunmadığından hacamat kabına konulmakla pis olmayacağını, yani balın o kaba konulmakla kirli kanın vasfına bürünmeyeceğini idrak edemez.</p>
<p><span class="text_exposed_show">Bu bâtıl bir saplantıdır ve halkın çoğunu egemenliği altına almıştır. Bir sözü, halkın sevdiği veya sempati duyduğu kimselere nisbet ettiğin zaman, söylenen sözü bâtıl da olsa kabul ederler. Fakat herhangi bir sözü, onların kötü bildikleri ve sevmedikleri birine nisbet ettiğinde, söylenen sözü hak olsa bile reddederler. Bundan dolayı bu kimseler hiçbir zaman insanları hakka göre değerlendiremezler. Bu tutum da sapıklığın son noktasıdır.</span></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><span class="text_exposed_show">&#8220;Bir sözün hak olup olmadığını, söyleyen kişiye göre değerlendirmekten sakın! Sen önce hakkın ne olduğunu tanı, sonra hakka uyanların- kimler olduğunu zaten ayırt edersin!&#8221;<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Akıllı kişi önce hakkı tanır, sonra söylenen söze bakar; söylenen söz hakka uygun ise onu kabul eder. Hak sözü söyleyen kişinin, hak veya bâtıl yanlısı olması onun yanında eşittir, eşit olmalıdır.<br />
</span></p>
<p><span class="text_exposed_show">Hatta daha da öteye giderek, sapıklık yolunu tutmuş olanların sözleri arasındaki hak sözleri bulup ortaya çıkarma hususunda özel gayret gösterir, göstermelidir. Çünkü altın madeninin toprak ile karışık vaziyette bulunduğunu bilir.</span></p>
<p>Sahte para ile gerçeğini birbirinden ayırma yeteneğine sahip bir sarraf, karşısındaki ne kadar usta bir kalpazan olursa olsun elini kalpazanın kesesine daldırmaktan çekinmez. Zira o, halis altın ile sahtesini birbirinden rahatlıkla ayırabilecek bir bilgiye sahiptir.</p>
<p><span class="text_exposed_show">Tecrübeli sarrafın kalpazanla alışveriş yapmasını engellemeye gerek yok. Kalpazanlarla alışveriş yapılması engellenecek kişiler, bu konuda bilgisi olmayan kimselerdir.</span></p>
<p>Deniz sahilinde dolaşmanın usta yüzücüler için bir tehlikesi yoktur, ama yüzme bilmeyenler için büyük bir tehlike oluşturur, onların bu tehlikeden uzak tutulmaları gerekir. Aynı şekilde, çocukların yılanlara dokunmasına engel olunur, fakat tılsım sahibi usta kimseler rahatlıkla onlara dokunabilirler.</p>
<p>el-Münkız mine&#8217;d Dalal &#8211; İmam Gazzali (r.a)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-el-munkizdan-alintilar/">İmam el-Gazzâlî – El-Münkız’dan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-gazzali-el-munkizdan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Söylenmemiş Aşkın Güzelliğiyledir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/soylenmemis-askin-guzelligiyledir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/soylenmemis-askin-guzelligiyledir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 15 Jun 2015 13:22:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Söylenmemiş Aşkın Güzelliğiyledir]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8000</guid>

					<description><![CDATA[<p>..Unutabilmenin de kendisine mahsus zevkleri var. Acı, içimizde sonsuza dek yaşamadığı için hayata tutunabiliyo­ruz. Geleceğin daha güzel olacağına dair bir ümit besliyo­ruz. Böylece ayakta kalıyor, sevmeye, çalışmaya devam edi­yoruz. “Ey ömrün en güzel türküsü Aldanış/ Aldan! Gelmiş olsa bile ümitsiz kış.” İnsan aldanmayı istiyor, ölümün ve acının kol gezdiği bir dünyada başka türlü nasıl direnebilir? [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soylenmemis-askin-guzelligiyledir/">Söylenmemiş Aşkın Güzelliğiyledir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/soylenmemis-askin-guzelligiyledir/img_0095/" rel="attachment wp-att-14136"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14136" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/IMG_0095.jpg" alt="" width="247" height="372" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/IMG_0095.jpg 680w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/IMG_0095-600x904.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/IMG_0095-356x534.jpg 356w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/IMG_0095-199x300.jpg 199w" sizes="(max-width: 247px) 100vw, 247px" /></a>..Unutabilmenin de kendisine mahsus zevkleri var. Acı, içimizde sonsuza dek yaşamadığı için hayata tutunabiliyo­ruz. Geleceğin daha güzel olacağına dair bir ümit besliyo­ruz. Böylece ayakta kalıyor, sevmeye, çalışmaya devam edi­yoruz. “Ey ömrün en güzel türküsü Aldanış/ Aldan! Gelmiş olsa bile ümitsiz kış.” İnsan aldanmayı istiyor, ölümün ve acının kol gezdiği bir dünyada başka türlü nasıl direnebilir?</p>
<p>Her aşk, sonsuza dek sürme istidadı taşıyor. Severken ak­lımıza ayrılık gelmiyor. Ayrılığı sevdaya dahil etmiyoruz. Tıpkı yaşarken ölümü düşünmek istemediğimiz gibi. Şey­lerin zeval bulması, yokluğa karışması, ağzımızın tadını bo­zuyor. Hep bir yenileniş duygusuyla, sil baştan yaşamak isti­yoruz hayatı. Verilmiş her anı, bir armağana kavuşur gibi se­vinçle tatmak istiyoruz.</p>
<p>Oysa azar azar çürüyor vücutlarımız. Söyleyecek sözleri­miz tükeniyor. Aynı kelimelerle konuşmaktan dilimiz aşını­yor. İnandığımız ülküler politik propagandayla kirletiliyor. İnandığımız insanlar, hayatın bir yerinde bizi hayal kırıklı­ğına uğratabiliyor. Bazen kendimize şaşırıyoruz. Yalan söyle­yebilme yeteneğimize, kendimizi kandırabilme kudretimize. Hayat ilerledikçe, kendi cehennemimizin kara deliğine doğ­ru çekiliyoruz. “Herkesin bir kez kendi cehennemine inme­si gerekir” demişti CesarePavese. Kimimiz, hiç oradan çık­mıyor. Kimimiz, aldanışın vaatlerine kanarak orayı cenne­ti sanıyor.</p>
<p>Her yerde insanlar kendilerini övmek ihtiyacı duyuyor. “Ben boşuna yaşamadım” demek ihtiyacı, aynaya bakmak ihtiyacı duyuyor. Günübirlik sözlerin arasına kişisel propa­gandanın kırılgan şivesi karışıyor. İşte o kadar kırılganız. Vü­cutlarımız gibi, kimileyin ruhlarımız da çürüyor. O yüzden, birisi bize var olduğumuzu söylesin istiyoruz. Birisi bize sahici insanlar olduğumuzu hatırlatsın.Hayatımızı övülmeye değer bulsun.</p>
<p>Söylediğim sözlerle hayatım arasında günbegün derin bir yarık oluşuyor. Ruhuma şifa olsun diye yazdığım her keli­me, ona ayıracak bir sessizliğim yoksa* yaramı daha da onul­maz kılıyor. Yazmak tehlikeli. Yazmak insanın hançeresin­den bir neşide gibi fırlamıyorsa eğer, endişeyi tırmandırıyor. Söz, sükûtla taçlanmıyorsa yerlere düşüyor. Bir ruhtan çıkıp başka bir ruha değiyorsa sözün anlamı var.</p>
<p>Üzerimdeki bütün maddî örtüleri atsam benden geri­ye ne kalacak? Mesleğimin, toplumsal rollerimin, imgeleri­min dışında kimim ben? İnebildim mi kendi cehennemime? Cennetin kokusu yokladı mı hiç ruhumu? Kelimelerin nü­fuz edemediği bir sidretu-l-münteham var mı benim? Daha önemlisi, bir miracım var mı?</p>
<p>İnsan sadece anda yaşıyor. O uzun, o büyük şimdinin coğrafyasında. Bugün seviyor, yarın darılıyoruz. Oysa ka­nat takıp uçabilsek, gökyüzüne çıkıp da âlemi seyredebilsek; yükselebilsek de ömür denen o kavisli ırmağı bir bütün ola­rak görebilsek; yağmur kokan bir sabaha karşı camı açıp da içimize gökyüzünü çekebilsek, mevcudatın yalnız aşk üzere yaratıldığını hissedeceğiz. Sessizliğin sesini duyacağız. Oraya kelimeler girmeyecek. Aklın orada yeri yok. Sadece teslimi­yetin dile gelmez neşesi.</p>
<p>Hayat hâlâ damarlarımızda akmaya devam ediyorsa aşkın güzelliğiyledir.</p>
<p>Kemal Sayar,Herşeyin Bir Anlamı Var</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soylenmemis-askin-guzelligiyledir/">Söylenmemiş Aşkın Güzelliğiyledir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/soylenmemis-askin-guzelligiyledir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Varlık Duyuşu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/varlik-duyusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/varlik-duyusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2015 19:22:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kültürlerin Varlık Duyuşu]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık Duyuşu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6725</guid>

					<description><![CDATA[<p>Varlık duyuşu, bütünü idrak için zorunludur; çünkü bütünü idrak edemeyen, başta Tanrı olmak üzere pek çok kavram için derin ve kuşatıcı bir bakış elde edemez. Nitekim eşyaya bakışta insanın bakışına bütüncül bir özellik kazandıran bu varlık duyuşu&#8217;dur. Bu nedenledir ki, eski Yunanca&#8217;da hólon hem bütün hem organik hem de Evren anlamına geliyordu. Bu durum varlık [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-duyusu/">Varlık Duyuşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-81.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6726" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-81.jpg" alt="Varlık Duyuşu" width="352" height="264" /></a>Varlık duyuşu, bütünü idrak için zorunludur; çünkü bütünü idrak edemeyen, başta Tanrı olmak üzere pek çok kavram için derin ve kuşatıcı bir bakış elde edemez. Nitekim eşyaya bakışta insanın bakışına bütüncül bir özellik kazandıran bu varlık duyuşu&#8217;dur. Bu nedenledir ki, eski Yunanca&#8217;da hólon hem bütün hem organik hem de Evren anlamına geliyordu. Bu durum varlık duyuşu ile eşyayla temas arasında sıkı bir ilişkinin olduğunu gösteriyor. İnsan, eşyayla derin temas kurması sonucunda şey ile kendi arasında kopmaz bir süreklilik olduğunu his eder; bu his sonucunda Varlık&#8217;ın, Evren&#8217;in bir devamı olduğunu kavrar. Öyle ki, bir halden sonra tüm ayrımların ortadan kalktığını, bütüne katıldığını fark eder.</p>
<p>Varlık duyuşu&#8217;nun insan&#8217;da doğal bir zemini var mı? Zor bir soru? Ancak ilginçtir, Kazvinî, varlığımla, varlıkla başladığı eserini, insanla bitiriyor. İster olsun ister olmasın varlık duyuşunun idraki, sonuçta her bir kişinin, özellikle bilgiyle uğraşan kişilerin yaşaması gereken, şahsî bir iç-tecrübe, iç-deneyim. Tecrübenin kökeninde insanın varoluş tedirginliği yatar; tedirginlik insanın sarkaç misali ümit ile korku arasındaki salınımı; sabit ile değişken arasındaki endişesi; eşya önündeki ürpertisi, hayat karşısındaki gerginliği; yoldaki telâşı; hatta anlama ilişkin bunalımı? Çünkü varlık&#8217;ın bir devamı olmak hissi, insana hem güvenlik hem de kaygı verir. Yalnızca insanın mı; Evren&#8217;deki kıpırtı&#8217;nın maddedeki hareketin kaynağı bile tedirginlik. Her şey, her şeye karşı tedirgin&#8217;dir. Tedirginlik bizi var-kılar; bütünlükten tekilliğe geçişi mümkün kılar.</p>
<p>Şimdiye değin söylenenler, bu tecrübeyi yaşamayanlar için sözcük olmalarının ötesinde bir değer taşımazlar. Söz&#8217;lemek, &#8216;s&#8217; ekinin gösterdiği gibi, öz&#8217;ün dışarıya taşınmasıdır; b-en&#8217;in, s-en olması bu yüzdendir. B-irlik (vahdet), b-ütünlük sözcüklerinde görüldüğü üzere, &#8216;b&#8217;, içeri çeken, b-irleyen, öz&#8217;ü kilitleyen, b-en kılan, çerçeveleyen bir işleve sahiptir. Öz-deş-lik bu nedenle kapalılık, yalıtılmışlık, yalınlık (basitlik) ve hatta yalnızlık anlamlarına gelir. Nokta durumu, mutlak bir sükûnet halidir; sakin olma, s-essizlik durumu. Öz&#8217;ün kilitli olduğu durumda s-öz&#8217;e gereksinim duyulmaz; s-özlemek, öz&#8217;ün b-enin, s-ana uzanma arzusudur. Çünkü öz, zaten kendi içerisinde de kaynaşma, salınım, kıpırtı halinde bulunduğundan, yalnız olmadığını fark edince tedirginlik duyar; ötekine yönelmeye, dışarı çıkmaya çalışır. Akıl, ben hareket edince, s-öz dile gelir, dışarı çıkar ve b-en, s-ana uzanır. Nitekim tedirgin sözcüğünün eski Türkçe&#8217;de, demek, söylemek anlamındaki dimek&#8217;ten geldiği dikkate alınır, tedirgin&#8217;in kök anlamının da dedirtici olduğu göz önünde bulundurulursa, demek istenilen daha iyi anlaşılır. Değil midir ki, tüm organlarımız, aklımızın, benimizin dışarıya uzantılarıdır. Kısaca dendikte, s-öz-lemek, iki kişi olunca, b-irlikten ç-okluğa geçince başlar. Çokluk, yani hayat, benin sürekli içeride durmasını engelleyen en önemli etken; ancak ben, dışarıda, hayatı bir işaretler, simgeler toplamına dönüştürünce güvenlik hisseder. Bu nedenle kişinin kendisini araması hiç bitmez, sürekli devam eder; insanın içeri sarmasını hayat, dışarıda kalmasını da varlık duyuşu engeller; bu gerilimi nefsiyle/zihniyle değil de aklıyla yöneten insan bütünle ilişkisini sürekli kılar; ayık kalır.</p>
<p>Yalnızca kişilerin değil kültürlerin de varlık duyuşu vardır; ve bu o kültürü üreten kişilerin varlık duyuşlarıyla sıkı bir ilişki içerisindedir. Kanımca ancak ve ancak varlık duyuşu bulunan, teklif sahibi olabilir; hem kişi hem de kültür olarak. İşte bu nedenledir ki, rahatlıkla şu soruyu sorabiliriz: Günümüz Türk kültürünün bir varlık duyuşu var mıdır? Bu kültürü üretenlerin, Türk bilginlerinin varlık duyuşları mevcut mudur? Bu sorunun yanıtını kolaylıkla tespit edebiliriz: Türk kültürünün teklifi nedir? Ortada insanlara s-öz-lenecek bir öz-ümüz olduğunu zannetmiyorum; bu nedenle teklifimiz de yok. Bugün yapılan başkalarının s-öz-üne, öz-üne katılmaktır; katılmaya çalışmaktır. Bir temsille, yapılan, başkalarının özlerinin tezahürü olan sofrada yer kapmaktır. O sofrada bizi temsil eden hiçbir tezahür olmadığı için, kabul görmek adına kendimizi o tezahürlere benzetmeye çalışmaktır.</p>
<p>Öz, dışarıda tecessüm ettiğinde hakikat adını alır; dolayısıyla özü olmayanın dışarıda tezahür eden bir hakikati de bulunmaz. Bu nedenledir ki, Anlayış dergisinin önceki sayılarında birçok kez &#8220;Hakikati olmayanın siyaseti de bulunmaz&#8221; demiştik. Çünkü siyaset, öz&#8217;ün dışarıdaki hakikatinin idaresidir, seyr ü seferidir; öz&#8217;ün, b-en&#8217;in s-ana, s-özlenmesidir. Öz&#8217;ümüz yoksa, hakikatimiz, hakikatimiz yok ise dışarıya, ötekine söyleyecek bir s-öz-ümüz, siyasetimiz de bulunamaz. Nitekim bu gerçeği tespit eden atalarımız şöyle demiştir: &#8220;S-öz, öz-dür.&#8221; Kısaca, öz&#8217;ü olmayanın s-özü, sözü olmayanın hakikati, hakikati olmayanın siyaseti olmaz. Çünkü siyaset, bir milletin varlık duyuşu&#8217;dur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İhsan Fazlıoğlu,Kendini Aramak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/varlik-duyusu/">Varlık Duyuşu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/varlik-duyusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
