<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Sevgi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sevgi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 25 Mar 2026 15:11:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Sevgi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ali Sait Sadıkoğlu &#8211; Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Mar 2026 15:08:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[üst insan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Ateizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şuur]]></category>
		<category><![CDATA[Bataille]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Derrida]]></category>
		<category><![CDATA[egoizm]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hayasızlık]]></category>
		<category><![CDATA[Heidegger]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Levinas]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Sezgi]]></category>
		<category><![CDATA[sohbet]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[vecd]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28096</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hikmet, bilginin Varlık ile tam uygunluğudur: Diğer türlü ifadeyle, Varlık&#8217;a birlik içinde teslim olarak faal ve hâkim bilme durumuna geçmektir. Birlik içinde teslim olma idrakinin getirdiği bilme şeylerin kendisinde faal ve hâkim hareketi mümkün kılar. Ama hikmetteki hakimiyet özne ve nesne ayrımında kalan beşerin nesne üzerindeki hoyrat ve haksız egemenliği asla değildir; hikmetteki hakimiyet bilinen ile bir olmanın getirdiği hâldeki ahengin ve selametin hakimiyetidir.</p>
<p>Hikmette tüm bilginin zemini, rasyonel akıl veya zekâ değil, kalptedir. Kalp, asıl ve asil akıldır, insanın asaletidir. Kalp, etrafındaki her şeye karşı hem hassas ve merhametli, hem de adil olan akıldır.</p>
<p>Sayfa:13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Felsefe tarihinde akıl, rasyonel akıl veya zekâya evirildiğinde, insanı hem doğaya hem de kendisine yabancılaştıran modern bilginin aktörüne dönüştürmüştür; beşerde özneleşen bu akıl nesnesinden kopardığı kadarına cebren el koyan, onu haksızca doğasından ayıran, bu şekilde kopardığını ve ayırdığını işleyerek kendi beşeri bilgisine ve mülküne dönüştüren egoist bir akıl olmuştur.</p>
<p>Bu akıl bildiğini nesneleştirip ona sahip olmaktan ve tüketmekten veya harcamaktan başka bir şey yapmaz; bildiği üzerinde egemenlik kurarak onu hammaddeye dönüştürür ve nihayet modern endüstride tekrar üretilen ve tüketilen cansız veya ruhsuz kaynağa indirger.</p>
<p>Sayfa.13</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilim anlayışı, temelleri bakımından soruşturmaya metafizik söyleminde kendini gösteren ciddi bir akıl yürütme yanılgısıyla başladığından beri “özne” ve “nesne” (şey) arasındaki ontolojik ayrım hem başarısız bir fikir hem de büyük bir ön yargı olarak kalmıştır. Bu bilim anlayışına göre “ruh” mefhumu beşeri özne tarafında psikolojik bir mefhum, “şey” mefhumu ise nesneler tarafında düşünülen dünyevi bir mefhum olduğu sürece, sadece şeyler alanı “kimliksiz”bir madde alanı olarak kalınamış, “ruh”alanı da kökeninde “kimliksiz” bırakılmıştır. Şeylerin kimliksiz olması ayrıca onların “ruhsuz” olması anlamına gelir.</p>
<p>Modern bilgi anlayışı öyle kabul ettiği “ruhsuz” olan şeyler üzerinde bahsettiğimiz hoyratça egemenlik kuran teknik aklın gelişmesini hazırlamış ve pratik alanda hızlıca yürürlüğe sokmuştur. Bu görüşe göre madem şeyler aslında uzamda yer kaplayan ruhsuz maddedir, bu durumda kolaylıkla endüstriler için “hammadde” olarak orada duran nesneler tarzında alınarak, her türlü aşırı kullanım, harcama, israf ve sömürü için meşru duruma gelirler.</p>
<p>Sayfa 17</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, dünyayı ve dünyeviliği dikey olarak aşan şuurdur, o hâlde kalp insanın dünyevi içkinliğindeki duygularının zemini asla değildir. Kalp insanın aşkın ruhunda şahit olduğu yükseklikteki yaşam şuurudur. O şuurda farklara ve başkalıklara her zaman saygı vardır. Aslında sadece yatay boyutta kalan dünyevi beşer için kalbe her zaman özlem vardır, bu özlemde dinmeyen çağrısı ve sızısı vardır: Kulaklarımızı onun çağrısına ve sızısına tıkadığımız sürece hayat yolculuğunda yersiz yurtsuz talihsizler gibi kalmaya mahkumuz.</p>
<p>İnsanın varoluşunun derinlerinden, yani özünden gelen özleminin dinmesi öncelikle asli şuuru olan kalple buluşmasına bağlıdır. İnsan doğal olarak kalbe sahip değildir, kalp insanda bulunmayı bekleyen, saklı hazinedir. Kalp insanın dünya gurbetinde öz-le-diği öz-ü-dür!</p>
<p>Kalp aslında dünyada değil, yer-yüzündedir! Kalp, teori ile asla karıştırmamız gereken yer-yüzündeki müşahedenin kutsal imkânıdır. Kalp, insanı eşsiz bir değere sevk eden velayetin kapısıdır!</p>
<p>Sayfa 33</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, Varlık ile bir olmayı ve O&#8217;nunla iletişimi mümkün kılan külli akıldır. Eğer insanlık Varlık ile birlik temelinde iletişim sağlamayı öğrenirse, -birlik temelinde ama bütün farklara ve başkalıklara saygıyla birlik içinde iletişimi öğrenirse, çünkü birlik ancak çoğulun birliği olarak kemaliyle anlaşılabilir-, hikmete uygun bir yaşamı mümkün kılacaktır. O zaman bilinç, zekâ, hesaplama, strateji veya mantık kalp temelinde birlik içinde yeniden anlam kazanacaktır. Bunlar aslında o zaman adaletin gerçekleşmesine yardımcı olacaklardır.</p>
<p>Modern insana öğretilen bilginin sahibi ve öznesi olabileceği yanılgısı böylece aşılacak ve insanın bütün evrene uygun bir yaşama ulaşmasının adil yolu açılacaktır. Kalp sadece yöneldiğine sirayet etmez, kendi yolunu da sirayet ettirir. Kalbin yolunun sirayet etmesi, huzurun ve hassasiyetin coşkuyla genişlemesidir.</p>
<p>İnsan, kalbin hassasiyetiyle etrafındaki her şeyle bağlantıya ve iletişime geçebilir ama daha önemlisi mutlak kimlik sahibi Varlık&#8217;ın huzurunda olduğunun şuuruna varabilir. Varlık&#8217;ın huzurunda olma şuuru yani şahitlik düşüncenin bütün değeriyle tamamlanmasıdır. Şahitlik bütün bilimleri, bilgileri yüksekliğiyle aşarak özüne getirir. İnsanın hakikatle karşılaşması ancak böylesi tamamlanmış düşünce ile mümkündür.</p>
<p>Sayfa 34</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilimler doğruluk için vardır ama onların doğruluğu hakikatin ta kendisi değildir. Hakikatin kendisi Varlık&#8217;ın belirli alanlarını araştıran bilim insanlarının değil, dikey boyutta bütünlük ve birliği getiren peygamberlerin yoluyla gösterilebilir: Zira bilimsel doğruluk Varlık&#8217;ın belirli ve kısmi alanlarıyla ilgili bilgi iken, hakikat Varlık&#8217;ın bizzat mutlak kimliğine şahitlikle ilgilidir.</p>
<p>Bilimler bize yöneldikleri nesneler hakkında doğruları sunmayı devam edecektir ama hakikat onların doğruluklarının üstündedir. Doğru, parçanın bilgisi; hakikat ise bu parçalardan oluşmuş bütünün bilgisi değildir sadece. Daha ziyade bilimsel doğruluk ile her hakikat arasında boyut farkı olduğunu söylemeliyiz.</p>
<p>Sayfa:36</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âşk iradesini romantik duygusallıktan ayıracak olan nokta bizzat bilincin kendisini ihsan edene dönerek aslen ait olduğu topraklara geri dönmesidir. İhsan etmenin verilişteki derinleşen müşahedesi, teyakkuzu Varlık&#8217;ın yüzüne şahitliğe götürecektir. “O “olarak Varlık, biricikliğinde “Sen” ve “Ben” diye hitap edilecek tecelliye bürünecektir. Uyanmanın dereceleri vardır, her uyanık olandan daha uyanık biri bulunur. Saflaşmanın yüksekliği, derinliği vardır. İşte bu, hiç bitmeyen yolda olmanın anlamıdır.</p>
<p>Sayfa 39</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet! Teslimiyet insanın nefsinde fenaya yani yokluğuna vefadır, teslimiyet insanın başkasının karşısındaki iyiliğe ve kendi hakikatine dostluğudur. Teslimiyet “nefis” denilen “ayrık varlık” iddiasından vazgeçmiş insanın vefalı hâlidir.&#8221;Ayrık varlık” iddiasından vazgeçmek hiçbir şeyin insanın olmadığının bilinmesi ve Allah huzurunda olmanın edebidir. İşte Allah&#8217;ın huzurunda olmanın bu hâline ulaşanlar için kalp ihsan edilir. Kalp rahmetten daha geniştir.</p>
<p>Rahmeti bütün manasıyla düşünmek gerekir: O&#8217;nun bütün isimlerin tecelli etmesine izin verdiğini bilerek yani her şeyde Hakk&#8217;ın tecelli ederek rahmet ettiğini bilerek düşünmek gerekir. Kalple tecelli edene açıklık tam anlamıyla hem zahir hem bâtın anlamıyla tahakkuk eder. Kalp tecelliye bütün boyutlarıyla idrakte ve hâlde uygun olmaktır.</p>
<p>Sayfa 49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>29. Lokman,13-16,Bu son ayette hikmetin verilişi İbn Arabi&#8217;nin açıklamasına göre Arapçada en küçük anlamına gelen “hardal tanesi kadar ağırlığında” (miskale babbetin min hardelin) ifadesi üzerinden anlatılır ama “hardal tanesi kadar ağırlığında olan”en küçük olanın “ne&#8221;olduğu hakkında hiçbir ifade yoktur. “Ne” olduğu söylenmediği gibi “nesne” olduğu da söylenmez. Getirilenin mahiyeti küçüklüğünün derecesi dışında belirsiz bırakılmıştır. Bu en küçük belirsiz olanın getirildiği alanlar ise “kaya”, “gök” ve “yer-yüzü” olarak ifade edilmiştir:</p>
<p>Buna göre hikmetin kendisinden getirildiği alanlar bâtıni manası ile “ruh”, “dikey” ve “yatay” boyutlardır. En küçük olanın “ne” olduğunun belirsiz bırakılmasının bu manada boyutlara göre verilmesine göre düşünmek gerekir. Belirsizliğin verilen hikmetin her şeyi ve her boyutu ihata etmesi ile ilgisi vardır, çünkü zuhurda en küçük olanı kapsayan, ondan oluşmuş daha büyük olanları da kapsar.</p>
<p>Hikmet kendisinin dışında hiçbir şey bırakmaz. En küçük olsa bile verilenin getirilmesinin idraki ise hikmetin kuşatıcılığı yanında, ölçüde adalete ve ilme olan bağlılığını gösterir. Ayette geçen “getirme” ifadesi ise zuhur etme manasındadır. Getirilen yani zuhur eden tecelli en küçük olsa da hikmete dahildir. Hikmet daha geniş anlamda tecelli edenin her boyuta göre takdir edilerek verilişine arif olmaktır, Varlık&#8217;ta en küçükten en büyüğe “ne” veya “kim” tecelli ediyorsa verilişi takdir edilmiştir. Hikmet bu yönüyle takdir edilişi bilmek ve buna bağlı olarak zuhur eden tecelliye rıza göstermektir.</p>
<p>Sayfa:49</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilmenin ve eylemin birleşmediği söylem veya ikisinin aynı anda tahakkuk etmediği söylem hikmet degil, sözde bilgi veya yanılsamadır. Yalnızca teorik/nazari seyretme ve ondan ayrı pratik bir eylem hâkim olmayı getiremez. Hâkim olmada kalpte ihsan edilen hikmetle, şeylerin temelindeki hakikatle bağ kurulur.</p>
<p>Zekâ, sadece kendi menfaati için şeylerden gerekeni kopartır ve onlardan ayrılır; kalp ise şeyleri ait oldukları mutlak kimliğe göre neyse oldukları gibi saygıyla karşılar ve onlara adaletle hükmeder. Hikmetle şeylerin kendileri oldukları ve hak ettikleri anlama uygun bir hükümle muamele görürler. Şeylerin de hakları vardır. Onlar sadece pasif olarak dünyada duran insanın egemenliğinin köleleri değildir.</p>
<p>Hikmet söz konusu olduğunda hakimiyet zorlama bir egemenlik arayışı olarak gerçekleşmez. Kalp bu şartlarda ortaya çıkmaz. Hakimiyet verilen ihsandır ve insanın bütün etkinliği kazanma biçiminde zuhur etmez. İbn Arabi&#8217;nin terimleriyle söylersek, hikmet “kesbi” değil, “vehbi&#8217;dir. Yani verilen, ihsan edilendir. Verilen, ihsan edilen olduğu için hiçbir biçimde filozofların zekâya dayalı hayali egemenlik istekleriyle ele geçemez.</p>
<p>Sayfa 57</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı eserinde doğadaki şeylerden farklı olarak, kendinde güzelin izi olarak güzeli tekrar ürettiğinde takip ettiği kendinde güzelin zaten doğada olduğunu kanıtlamış olur ama ayrıca bahşedilen yer-yüzündeki şeylerin, doğa bilimlerinin matematiksel nesneleri olmalarının ötesinde kendinde güzelin bahşedildiği manevi şeyler olduğunu göstermiş olur. Eğer doğada “çirkin” diye bir nesne varsa, bu sadece en başta güzel olduğu için ve onun eksikliğinde hissedilen bir olumsuzluk olduğu içindir. “Çirkin” kendi başına var olsaydı ve güzel diye bir nitelik önceden olmasaydı hiçbir şey anlam ifade etmezdi, doğada öncelikle güzel olduğu için “çirkin” diye bir anlam ve değer var olabilmiştir. Ahlaki veya estetik manada çirkin göreceli karakteri yanında, kendisine ait niteliğin yine de değerini varsayar.</p>
<p>Değer mefhumu güzel ya da çirkin olsun her türlü niteliğin kendisinde bulunur. Anlam bu nedenle değerden ayrılamaz: Tecelli eden bütün her şey sahip olduğu nicelikleri ve nitelikleriyle belli bir değerde tecelli eder. Çirkin doğada tek başına var olmadığı için her zaman güzele göre çirkindir; bu nedenle güzele göre her zaman bir eksiklikle kendini belli eder.</p>
<p>Sayfa 71</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sanatçı sadece eserde güzeli üreten değil, var-oluşta kendisini güzel bir esere dönüştürendir. Sanatçı vecd hâlinde var-oluştaki kendinde güzele ulaşmış olsa bile, yine de bu güzelliği sahiplenip kendisinin güzelliği olarak ileri süremez; var-oluştaki güzel, sanatçının nefsinin güzelliği değil, “usta” olarak bir “Sen” aracılığıyla ve kökensel biçimde ustada ikame edilmiş ezeli-ebedi “Sen&#8217;in güzelliğinin tecellisidir.</p>
<p>Vecd her türlü nefsi sahiplenmeyi kesintiye uğratacak kadar ulvi ve güçlüdür. Sanatçı kendinde tecelli eden kendinde güzelle doğa bilimleri ile manevi bilimleri birleştirmiş olduğu kadar, onların aslında aynı Varlık&#8217;a ait olduğunu açık olarak kanıtlar. Vecd, diğer anlamıyla kalpte birliğin yaşantısıdır. Birlik makamında kendi nefsinden geçmenin getirdiği eşi benzeri olmayan coşkudur. Vecd, sonsuzun bir anda ruhumuza dokunuşu olarak, yaşamı öncesizlik ve sonrasızlık tarzında hissedilen ezeli-ebedi bir ana dönüştürür, yaşamı bir anda sonsuzlaştırır ve cennetin henüz yeryüzünde yaşarken bir örneğini vermiş olur.</p>
<p>Cennet, kendinde güzelle karşılaşma boyunca insanın var-oluşta vaşadığı saflığın kalpteki aşkınlığı, yüksekliği ve yüceliğidir. Cennetin var-oluşu böylece henüz yer-yüzünde yaşarken kanıtlanmış olur, sanatçı cenneti henüz var-oluşta yaşama bahtiyarlığına ve ona şahit olma makamına yükselme imkânına sahiptir; sanatçı aslında bütün faaliyetleri boyunca yaşamında cenneti aramıştır. Sanatçı sanatıyla var-oluştaki kendinde güzele vecd içinde vardığında, bizzat latif şahsiyetiyle, güzelliğin asli kaynağı olan mutlak cemal sahibi Allah&#8217;ın kanıtı olur.</p>
<p>sayfa.73</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün arzulardaki araştırmalar aslında cennete ulaşmak içindir. Cennetin var-oluşunun kanıtı insan ruhunda kendinde güzelin ezeli-ebedi damgasıyla belirir. İnsanın asli vatanı cennet olmasaydı arzusuyla körce de olsa mutluluğa yani dolaylı olarak kendinde güzele yönelmezdi. Gerçekten de insan faaliyetlerini ve araştırmalarını dünyada bile belirleyen anlam “cennet”le temas kurma arzusudur.</p>
<p>İnsanın bütün faaliyetleri ve araştırmaları boyunca farkında olsun veya olmasın, ezeli-ebedi cennete uzanmak ister; bu arzusunun temel yönelimidir. İnsan arzusunun temelindeki bu hakikat cennetin fenomenolojik kanıtıdır ama bildiğimiz gibi bu kanıt Varlık tarafından ihsan edildiği için insan üzerinde etkilidir.</p>
<p>Ruhun sezgiyle idrak edilebilecek derinlikleri bize ahirette diriliş ve yaşam olduğunu kanıtlar. Kendinde güzelle karşılaşma ise kalbin içinde gerçekleşir, yani cennet, kendinde güzelde insanın kendi hakikatine ulaşmasının temel huzuru olması anlamıyla iman hareketine bağlıdır.</p>
<p>Sayfa 75</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi önce fenomenal alanda kendisini körce arzuda gösterse de temelinde ruhtan gelir, sevgi aslında insan ruhunun özlemidir. Sevgi hem ruhun gurbette olduğunu hem sılası olduğunu açığa çıkarır. İnsanda bitmek bilmeyen arzu, sevginin karşılaşılan akıl almaz garip işleri, insanın var-oluşunun derinlerinde hissedebileceği Allah&#8217;ın aşkı olduğu için vardır. İman hareketi ise sevgiyi idrak etmeye götürür. İmanda sevgi kör değildir, “kim”in aslında sevildiği idrak edilmiştir.</p>
<p>İman, Allah&#8217;tan bütün varolanlara yönelen aşk hareketinin geri dönüşü olarak insanda yansımasıdır. İman hareketi ruhun kökeninde sevgi olduğu için sevgiye yönelir. Sevgi sadece beşerin bir işi olsaydı, beşer icadı hümanist ve modernlik anlayışlarındaki gibi büyük bir yanılgı olurdu. Sevgi insanda ama öncelikle doğada her şeye yayılan bizzat Varlık&#8217;ın istisnasız yaratıcı her hareketindedir.</p>
<p>Sayfa 76</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İbn Arabi&#8217;nin ifade ettiği diğer bir husus şudur: Sevilen sadece bedeniyle sevilmiş olursa olgun sevgiden bahsedilemez; olgun sevgi ancak sevilenin ruhunun sevilmesiyle zuhur eder. Sevginin sevende olgun duruma ulaşması sevilenin hem beden hem de ruhuyla sevilmesini gerektirir. Sevilendeki Zat&#8217;ın tanınması ise marifeti getirir: İnsan sevdiğine bütün varoluşuyla yöneldiğinde kendisini O&#8217;na bağlamış olur. Bağlantının yükselmesiyle ulaşılan marifet sevilende sevilen ruhun artık mahluk olmadığını bilmektir.</p>
<p>Sevilende sevilen ruhun tanınması aslında önce Rabbü&#8217;l-has&#8217;a irfaniyet manasında marifet iken, sevilen ruhun tanınması Rabbü&#8217;l-erbab (Rablerin Rabbi) olan Allah&#8217;a vardığında en yüksek manasıyla marifet zuhur eder. Eğer idrak bahsedilen yükseklikte açılırsa sevgi beden sandalından çıkmış olur.</p>
<p>Sayfa 79</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi ferdiyet hikmetini en baştan sonra yöneten harekette bulunur. Sevgi hikmettir, hiçbir dünyevi bilim veya psikoloji onun menzilini ölçemez ve sınırlandıramaz. Sevgi parçalı his veya duygu değil, Varlık ile yüce birlik yaşamına götüren hikmete sahip en yüksek ilim faaliyetidir. Sevgiyi sadece beşeri hislere ve duygulara indirgeyen modern bilimler hikmette zuhur eden yüksekliğine ulaşamazlar.</p>
<p>Her türlü bilgi yönelimi belirli nesne alanına ya da bir nesnede belli bir perspektife dayanırken, sevgi bütünüyle birliğe yönelme imkânına sahiptir. Sevginin bilgi yöneliminden diğer farkı ise daha önce ifade edildiği üzere yöneldiğine nüfuz eden ya da onunla birleşen kabiliyetidir.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi tanımı itibariyle imanla aynı anlamda başkasında yaşamak ya da başkasını kendinde yaşatmaktır. İnsanın faaliyetleri içinde sadece sevgi Varlık ile birliği gerçekleştirme imkânına sahiptir. Ama sevgiyi sadece insanın bir yeteneği gibi görmek onun anlamını örter: Sevgi tecelli eden her şeyde beliren lütuftur. Sevgisizlik ise insanın hakikate körlüğü evresindeki noksanlığıdır. Sevgi ve sevgisizlik aynı Varlık&#8217;ın içindeki farklı boyutlardır.</p>
<p>Sayfa 131</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsana Allah tarafından hakikatin idrak ettirilmesindeki edilgenlik, Vahiy Düşüncesi açısından bakıldığında, Vahiy&#8217;in insanda “hikmet” olarak tecelli etmesi anlamına gelir. “ Vahiy” terimi nebilere inen ayetler için kullanıldığında özel bir anlama sahiptir, “hikmet” ise doğrudan genel anlamıyla insanın saf nefsindeki kalbine inen idraktir. Yatay boyutta kalan modern anlamıyla anlaşılan bilimler “hikmet”in anlamı üzerine düşünebilecek yöntemlere sahip olmadıkları için onların görüş alanına hikmet girmez.</p>
<p>Hikmet doğru düşüncenin saf hayalde”* doğrudan verilmesidir; doğru düşüncenin verilme koşullarıysa hiçbir zaman mekanik ve pozitif terimlerle ifade edilemez. Dikey boyutta kendisini bütün dünyevi ön yargılardan ve nefsinden kurtaran insan için Vahiy&#8217;in hakiki anlamına ulaşabilme imkânı mümkün olur.</p>
<p>Sayfa 134</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Namazın eda edilmesi bilindiği üzere kendi içinde Fatiha suresinin okunmasını gerektirir. Fatiha suresi, hamdi sadece âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a tahsis eder. Namaz kulun hamdini bütün var-oluşuyla ifade ettiği seyr-i süluktur, çünkü hamdin dilin hitap boyutları kadar anlamı vardır. “Ferdiyet” hikmetinde hamd var-oluşu tamamen kapsayarak bütünüyle söylenir; hamd bütünüyle söylendiğinde sevgilinin her şeyde müşahede edilen yüzü övülmüş olunur. Her şeyde sevgilinin yüzünü görmek bakışın istikrarı olarak kıblenin değişmezliğidir. Kıble zahiren Kâbe&#8217;dir: bâtınen ise bütün yönlerden tecellileri görünen “Sonsuz Varlık”tır.</p>
<p>Sayfa 137</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgilinin inayeti, lütfu, ihsanı, nuru beni aydınlatmasa, bana yol göstermese, ben nereden geldiğimi, nereye gideceğimi nasıl anlayabilirim? Aşk bu sözün, bu gerçeğin söylenmesini, açığa vurulmasını ister fakat can aynası gammaz olmasın da ne yapsın? Gerçeği nasıl göstersin? Senin can aynan niçin “gerçeği” göstermiyor? Kirlerden ve paslardan temizlenmemiş de ondan.”</p>
<p>Sayfa 139 &#8211; Mevlana, Mesnevi</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalp, ezeli-ebedi “Sonsuz Varlık” ile karşılaşmanın sezildigi zemindir! Kalp, iman ilişkisinde yöneldiği Varlık&#8217;ın, teorik veya pratik akılla değil ama sezgiyle idrak edildiği meskendir. İman ilişkisi bizi doğrudan din mefhumuna götürür. Din iman ilişkisi içindeki somut yaşantılar bütünüdür. Kalpsiz dünya “bu” dünyasına içkin ihtiyaçlar ve cismani dünyasıyken, kalbin zuhur ettiği yer-yüzü, “Ben-O” ilişkisinde başlayan saygının dikey ilişkisinde ikamet eder. Saygı ihsan edilen yer-yüzündeki şeylerin kendilerindeki kutsalın yaşantısıdır.</p>
<p>Sayfa 153</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi saygının teslimiyetteki en yükselmiş hâlidir: Sevgiyle saygıyı özünde ayırmak ancak nefsin şaşkınlığıdır. Saygı olmazsa sevgiye varılamaz, sevgi gizlice orada olmazsa saygı başlayamaz! Saygı temel duygu bakımından utançtan kendisini ayırmamız gereken hayâya doğru olan yönelimdir. İnsan-insan ilişkisi içinde saygı hayâ ismini alır, Ama saygının kökenselliği insan onu unutsa veya kendi egoist hazzı içinde örtse de geçerliliğini korur.</p>
<p>Sayfa 155</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>81. Heidegger&#8217;in Kant felsefesini yorumladığı Kant ve Metafizik Problemi adlı eserinde gösterdiği üzere felsefi antropolojilerin sınırı “sonluluk” mefhumunda kilitlenir. Kantçı “Ne bilebilirim?”, “Ne yapmalıyım?”,“Ne umut edebilirim?” ve bu soruların sonucu olarak “İnsan nedir?” sorularının hepsi aslında insanın kökensel olarak sonlu varoluşunun kesinliğini ifade eder.</p>
<p>İnsan sonlu olmasaydı veya kökeni sonluluk içinde örülmüş olmasaydı yukarıdaki metafizik soruların sorulma imkânı olmayacaktı. Heidegger&#8217;in, Kant okuması üzerinden gösterdiği üzere metafiziğin genel, açık ve aşılamaz problemi sonluluk olmuştur.</p>
<p>Felsefede sonluluğun kesinliği anlaşıldıktan sonra Heidegger kolayca hemen temsili bir sonsuzluk fikrini ileri sürmeden sonluluğun hakkıyla üstlenilmesini önermiştir. Sonluluğun hakkıyla üstlenilmesi insanın kendi fâniliğiyle yüzleşmesi olarak belli bir idraki varsaymak zorundadır. Sonluluğun hakkıyla üstlenilerek idraki beşerin kendi fâniliğinde Mutlak başkası&#8217;na yani Sonsuz&#8217;a doğru bir pencere açar; biz bu pencereyi iman ilişkisi olarak anlıyoruz.</p>
<p>Bununla birlikte Heidegger&#8217;in Kant okuması bize bütün felsefenin niteliği konusunda inkâr edilemez bir ders verir: Bütün felsefe beşeri bir düşünme faaliyeti olarak sonluluğun ötesine asla geçemez, Sonsuz&#8217;u temsil ettiğinde bile bu kökensel sonluluktan kurtulamaz, felsefenin sonluluğunun ötesine sadece dikey boyuta açılan iman ilişkisiyIe geçilebilecektir, bu da kanıtlama, temsil etme veya kavramsallaştırma tarzında değil ama önce insanın kendi fâniliğini en uca götürmesini başarmasıyla belirecektir.</p>
<p>Fâniliğin en uca götürülmesi “Varlık” hakkında saygı temelli yükselen bir idrake yol açar ki “Sonsuzluk” bu anlamada kendisini açar. Fâniliğin en uca götürülmesi yani yokluk bütün beşeri kurguları ve sergilemeleri yok edeceğinden insanı kendi öznel ve sonlu metafizik kurgularından saplanıp kalmasından alıp var-oluşunda tecelli eden “Sonsuz Varlık”a teslimiyetin yolunu açacaktır:</p>
<p>Sayfa 156</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Saygı, Varlık karşısında yatay boyutta aşkınlığa açılma bakımından ilk anlama, ilk idraktir: Anlam böylece kendisini Varlık ile ilişki içinde duyurur. Dil içinde bu kökensel anlam “bu” yerine “O” hitabı ile açılır. Her şeyin fâniliğini sezen “O” hitabıyla borçlu olduğu Varlık&#8217;ı dua ederek çağırabilir: Dua eden için “O” ilk anlamanın, ilk idrakin kelimesidir ve Varlık ile ilişkideki bütün dilin kökeninde bulunur! Dilin kökenine götüren hâl duadaki saygıdır! Saygı, yüce ve yüksek olan karşısında olmayı sezmenin saygısı olmak zorundadır. Sonluluk içindeki beşer “Sonsuz Varlık” karşısında olduğunu sezerek onun yüceliğini de kabul etmek zorunda kalir. Din bu nedenle kökeninde varoluşta saygıyla başlar ama hitaplar ve dolayısıyla Varlık&#8217;ı tanıma bakımından hayâ ve sevgi olarak yükselir.</p>
<p>Sayfa 160</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İçsel dönüşüme yol açmayan “din” sadece sübjektivizm ya da objektivizm içinde kalarak nefs-i emmarenin ve onun arzularının aletine dönüştüğünde insanlık için onarılması neredeyse imkânsız problemlere neden olur. Bu tip durumlarda din, özgürlük yerine köleliği meşrulaştıran sürü psikolojisine yol açar. Özgürlük mefhumu dinin özünü ilgilendirir ve o içsel dönüşümle birlikte anlaşılmalıdır.</p>
<p>Özgürlük insanın kendi için de Varlık ile bağlantısı olan iman hareketiyle başlar ve daha sonra mücadelesini dışarıya, yani sosyal alana taşır. Özgürlük hakkındaki zahiri ve dışsal hükümlerin zayıflığı aslında onun kırılgan ve zor olmasının yanında içsel dönüşümü varsaymasıyla ilgilidir. Bireylerinin içsel dönüşümü sağlayamadığı bir toplumda özgürlük henüz gerçekleşmemiştir.</p>
<p>Sayfa 162</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin öne sürdüğü “Üst İnsan” (Üğermenseh) fikri şüphesiz insanın kendi asli özünü arama çabasının bir sonucu olarak bireysel “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata örnek teşkil eden ilk denemelerdendir. Bireyselleşmiş maneviyat doğal olarak sonunda “dinsiz” ve “ateist” bir maneviyata dönüşerek kendisini felsefi bir söylem olarak duyurduğunda insanın varoluşunun anlamı yine de yorumlanmaya ihtiyaç duymuştur. Günümüzde özne-merkezli pratik felsefelerin neredeyse hemen hepsinin düştüğü durum ortaktır:</p>
<p>Temelde varlığı göreceleştiren ve onu ister istemez insanın kendi varlığına bağlı kılan antropolojinin ürünü haline dönüşürler.&#8221; Vahiy”&#8217;den ve dinden koparıldıktan sonra belirsiz ve boş spekülasyonlara dönüşen maneviyatların hepsi egoizmin çeşitlemeleri olarak dağılırlar ve bireyleri liberalizmin belirsizliğinde nihilizmin huzursuz kollarına teslim ederler. Böylece bu “dinsiz” ve “ateist” maneviyatlarla modernizmde artık sıradan bir durum olan toplumsal parçalanmanın önü açılmıştır: Bu maneviyatlar insanların görüşünü hakikate göre değil ama hakikati insanların görüşüne göre değerlendirerek, hakikat söylemini çoğullukta parçalayarak içine kapanmış yalnız bireylerin birer dağınık inançları hâline dönüştürürler.</p>
<p>Sayfa 171</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern toplumlarda toplumsal olanın parçalanışı veya çözülüşü diyebileceğimiz egoist bireyselleşmenin getirdiği ağır maliyetin, dinin düşünceden yani bilim ve kültürden ayrılması olgusuyla beraber başladığını kesin olarak söyleyebiliriz. İleri teknik ve bilimsel Batı medeniyetinde, dijitalleşmenin doğurduğu monoton yalnızlık ve manevi depresyon biçimleri, belki de dijital bir toplumsallaşmaya doğru yeni bir iletişim tarzını kışkırtabilir. Ancak görünen o ki sürekli çoğalan bireysel dinsiz maneviyatlar arasında ortaya çıkan muhtemel parçalanmalar ve ayrılıklar, yalnızlığı ve manevi depresyonu yeniden ve daha vahim bir biçimde geri getirme tehdidini taşımaya devam edecektir.</p>
<p>Sayfa 172</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzu isteğin ve iradenin yoğunlaşması olarak ihtiyaçtan çok daha fazlasıdır. Arzuladığımızda, ihtiyaçta olduğu gibi sadece bir eksiği tamamlamak için uğraşmayız, eksiği olmayan bir fazlayı isteriz. İşte arzunun gerçek tanımı budur: Eksiği olmayan fazlayı istemek, yani mükemmeli istemek! Eksiği olmayan fazlaysa insanın hakikatindeki birliğin izidir. Bütün aşk hikayelerindeki ruh ikizi temasının asıl söylemek istediği bu birlik arayışı değil midir? Aşktaki arzuda insan kendi ruhuyla olan buluşmayı önce dışarıda yansıttığı biriyle gerçekleştirmeye yönelir: “Sen” ile hakiki ilişki olmadan “Ben” ile hakiki ilişki mümkün değildir. Ama beşerin trajik aşk hikayesinin temelinde ezeli-ebedi “Sen” ile temas kuramaması yatar. Nihayetinde beşeri aşka zamanla alışılır, ilk baştaki ani kalp atışları artık hissedilmemeye başlanır. Aşk beşeri olunca sonludur!</p>
<p>Sayfa 179</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Arzunun nedenselliği olarak tarihe geçen ruhun esaretinin modern sistemi bilindiği üzere kapitalist sistem olmuştur. Marx, kapitalist sistemdeki meta fetişizminden söz ederken arzu nedenselliğinin neredeyse yasaya dönüşen esaretinden henüz bahsetmiyordu, ancak bu düzen içinde maddeye tapmanın sıradanlığını çoktan ortaya koymuştu. Kapitalizmdeki asıl mesele de, sınıflar arasındaki çatışmadan ziyade tam olarak bu noktada düğümlenir. Kapitalizm, “bu”dünyasında teknikle buluşmuş beşeri arzunun ısrarından kaynaklanır.</p>
<p>Sayfa 181</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler tek başına hakikate varamazlar çünkü kimliksiz ve şahsiyetsiz “nesnel-varlık” alanından öteye geçemezler. Modern bilimlerin bu varlık anlayışına göre varacakları son nokta belirsizlik ve hiçliktir! Bu durumda bilimlerin krizi olarak var-oluş anlamlarını kaybetmesi, -dikey boyuttan yoksun olmaları anlamında dinsizleşmelerinden ileri gelir. Modern dinsizlik modern bilimlerin krizi olarak bu nedenle var-oluşsal bir anlamsızlık olayı olan nihilizm içinde kendisini duyurmak zorunda kalmıştır.</p>
<p>Sayfa 186</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Modern bilimler mucize yerine, dili tahrif ederek rastlantı, olumsallık ve belirsizlik gibi karanlık ifadeleri kullanmayı tercih eder. Sanki aşikâr olan mucizeyi örtmek için ellerinden gelen her şeyi yapmak üzere önceden anlaşılmış gibi bir durum vardır. Modern bilimlerin mucizeyi inkâr eden kabulü modern çağın başında dünya halklarına zorla dayatılan seküler bilim ideolojisiyle garantiye alınmıştır bir kere.</p>
<p>Oysa hepimizin kabul edebileceği gibi somut yaşantıda talih, aşk, kaza ve ölüm gibi sıra dışı durumlar varsa modern bilimlerin rasyonel tavrının zaten sınırı vardır. Modern bilimler talih, aşk, kaza ve ölüm gibi “istisnai” olaylar konusunda ya susarlar ya da onları kendi ampirik metotlarının dışına çıkan metafizik spekulasyonlara havale ederler. Ama bu metafizik spekülasyonlar önceden zaten modern bilimler tarafından kurnazca “gerçekçi” ve “doğru” olmamakla mimlenmiştir.</p>
<p>Sayfa 191·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan ezelden gelen bir “kelam”la yüklenmiş olarak doğar, ölen yüklendiği “kelam”ın yanına dünya veya yer-yüzünde ürettiği yaşam anlamını ekleyerek ölür. “Sır” olarak düğümlenen insanın var-oluşunun anlamı Varlık huzurunda zaten kendisine verilmiş bir ruhun içinde saklıdır. İnsan kendisine ezelden söylenen “kelam”la ilişki içinde doğar, insan “kelam”ı duymadan önce doğmamıştır, duymadan önce henüz insan değildir: İnsan olmaya “kelam”ı duymayla başlar. Ama insan ezeli “kelam”ı ne zaman duymuştur? İşte buradaki bütün zamanlamalar dünya zamanına göre cevaplandığında “kelam'&#8221;ın zamanını dile getiremeden yanılsama girdabına düşer.</p>
<p>Sayfa 220</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Var-oluşun asıl meselesi psikanalizde duşünüldüğü gibi geri dönen bastırılan arzu değil, bastırılan asli ve ezeli-ebedi sırdır. Sır, haz ve ölüm dürtüsünün ötesinde hem haz hem acının ötesinde, yer-yüzüne gelmenin sarsılmaz ilkesidir: Kişi kendindeki, kalbindeki sır dolayımıyla kadere sahip olur. Kaderde başa gelen olaylar sırrın sızısı, dinmeyen yara izidir.</p>
<p>Sayfa 222</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün modernlik iddialı biçimde doğada ihsan eden “Sonsuz Varlık” karşısında nankör kalmayı tercih etmiştir. Her şeyi insan yapımı bir nesneye dönüştürerek doğadaki ihsanı değersizleştiren veya önemsizleştiren modern tavır doğanın sırrı karşısında aşılamaz bir engele gelip dayanmıştır. Boş iddiaların hüküm süremeyeceği buradaki sınır konusunda spekülatif iddialarla sanki doğanın sırrına ulaşabileceği algısını oluşturmak modern bilimlerin dogmatizmidir.</p>
<p>Modern bilimler sadece kendilerine ihsan edildiği kadar şeylerle ilgilenecekler ama ihsanın bizzat kendisinin sırrı karşısında geri adım atmak zorunda kalacaktır. Bir kez daha rasyonel örümcek ağı sistemde modern ön yargılardan kurtulunabilirse mucizenin doğada, bedende ve ruhta bizi saran ezeli-ebedi ince halesi sezilecektir.</p>
<p>Sayfa 229</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı felsefesinde varlığın, ontolojik nesnellik olarak ele alınması ve bütünlükte toplanması zaten belli bir şiddeti içerir, insanlar bu düzen içinde birbirine aynılaştırılarak, aklın savaşı kazanma sanatı olan politika içinde belirli amaçlar doğrultusunda basit araçlara dönüşür. Levinas&#8217;ın okumasına göre savaş olgusu Batı felsefesindeki “varlık” fikrine dışarıdan eklenerek gelen bir fazlalık değildir.</p>
<p>Batı felsefesinde kendisini “varlık” düşüncesi olarak açan metafızik ve ontoloji düşüncesi bizzat savaş fikrinin ta kendisidir. İşte bu noktada politikanın etiğe zıt olduğu ifade edilir: Politika etiğe zittır, aynen felsefenin naifliğe karşı olması gibidir. Ontoloji olarak gelişen Batı felsefesinde en baştan beri kendisini savaş olarak açan “varlık”düşüncesini görmek için savaşı (polemos) varlığın merkezine yerleştiren Heraklitos&#8217;a referans vermeye gerek bile yoktur. Bu durum ontoloji temelinde gelişen bütün Batı tarihi boyunca felsefi ve politik söylemde aşikardır.</p>
<p>Sayfa 238</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Varlık&#8217;ta kötülük neden vardır sorusu aslında yanıltıcı bir sorudur çünkü Varlık&#8217;ta bizzat kötülük yoktur. Bütün varolanlar kendilerine verilen alanlarda yaşam sürecini tamamlarlar. Asıl sorulması gereken insan-insan arasında ilişkiyi adaletsizliğe dönüştüren nelerdir olmalıdır. Kötülük insan yapımı bir edimdir; kötülüğü Varlık&#8217;ın tamamına yayan spekülatif iddialar insan-insan arasındaki ilişkinin sıra dışı ve serbest karakterini görmezlikten gelen fikirlerdir: Bu fikirlere göre sanki insan neredeyse diğer şeyler gibi iradesiz bir şeydir, iradesinin hiçbir anlamı yoktur. Kötülük sadece irade sahibi özgürlüğe açık insanlar arasında olabilen bir yanlış bilinçtir! Vahiy Düşüncesi bakımından ise kötülük zaten “bu” dünyasında kaldığı için hiçbir biçimde hakiki dinin ruhunda olun bir edim değildir. Kötülüğe bulaşan bütün sahte “dinci” ideolojiler aslında bozulmuş ve şeytani dinlerin yolu değil midir?</p>
<p>Kötülük insan-insan arasındaki adaletsizliktir: Adaletsizliğin aşılması ise insanın “bu” dünyasından koparak Varlık&#8217;la ilişkide yer-yüzüne ulaşmasıyla başlar. İman hareketinin kurumları ve güçleri olgunlaşarak kendini gösterdiğinde ise etik gerçekten politikaya karşı çıkmaya başlayacak ve insanlığın bütün evrende adalet ve barış içinde yaşamını hazırlayacaktır. Adalet ve barış durduk yere kendiliğinden zuhur etmeyecek ama insanlığın yükselen hamleleriyle dereceli olarak insanlık gündemine gelecektir. Asıl önemli nokta, adalete ve barışa gidecek yolun nasıl mümkün olduğunun gösterilmesidir. Bu yol, başka siyaset dolayısıyla önce “Peygamber” ile irtibat içinde beşeri, egoist ilgilerini aşabilen ve ezeli-ebedi “Sen” yüzüne şahitliğe yönelen fertlerin siyasetidir.</p>
<p>Sayfa 264</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Levinas bildiğimiz kadarıyla Zor Özgürlük kitabında İslam kültürünün değerli katkılarından bahseder. Derrida içinse mesele siyaset zemininde düşünülmüşe benziyor. Ayrıca O birçok yerde olduğu gibi İbrani dinlerinden bahsettiğinde İslam&#8217;ı anmayı unutmaz. Ona göre İslamcılık ve İslam&#8217;ı birbirinden ayırmak gerekir. “İman ve Bilgi” metninde Derrida şöyle yazar: “Ayırt etmek gerekiyor: İslam, İslamcılık değildir. Bu asla unutulmamalı ancak İslamcılık İslam adına iş görüyor (sexercer), ve bu, adın başına gelen ağır sorundur.” s. 131.</p>
<p>Çok kısa, bir iki cümleyle burada bahsettiğimiz İslamcılığın yapıçözümünü sadece Mesihsel siyasetin içine kaydedelim. Biz yine de iyi niyetli bir yorumla İslamcılık terimiyle bütün anti-sömürgeci İslami hareketleri değil ama liberal kapitalizm içinde bir şekilde asimile edilmiş “Müslüman” dini politikaları anliyoruz.</p>
<p>Sayfa 273·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sohbet birbiriyle kalpleriyle konuşabilen ve yüz yüze bakan en az iki kişiyi varsayar. Sohbette açılan boyut nesneyle kurulan mülk edinme ve kendine katma hareketinden ötede “Sonsuz” bir ilişkiyi varsayar, çünkü sohbetteki konuşma tüketilemez, harcanamaz, hesaplanamaz, sonlandırılamaz&#8230; “Sonsuz”, tüketilemez, ele geçirilemez başkasıyla ilişki her seferinde beşeri “ben”in kendisinde yoksullaşmaya ve de aşkınlığa yol açar. Başkası burada artık sadece Levinas&#8217;taki kullanıldığı etik anlamıyla değil, özel anlamıyla sohbette yüzünü gösteren “Er” anlamına geliyor. Başkasının aşkınlığı ve yüksekliği ancak ezeli-ebedi “Sen&#8217;in tecellisi olan “Er”de yüzünü gösterir: “Er” yani “Mürşit” ile ilişkide “ben&#8217;in egoizmi her seferinde sorgulanmaya başlanır.</p>
<p>Beşeri “ben”in egoizminin her bir noktası sohbetin açık hedefi durumuna gelir. Şeylerin tecrübesindeki fütursuz egoist serbestlik, yerini karşısında anlamının özne tarafından mülk edinemeyeceği başkasının sorumluluğuna bırakır. Sorumlu olmak bende dikey boyuttan gelen sözleriyle “ruh” bulan başkasına karşı sorumlu olmamdır. İlişkiden kendimi geri çekip havai bir özgürlüğe geri dönemem. Başkasıyla karşılaşma şeyler alanıyla sınırlı kalan psikoloji dahil bilimin ötesindedir: Hakikatle karşılaşmanın başladığı “yer” bende başkasının açtığı derin oyuktur. Bilim görünenin söylemi olduğu için asla görünmeyen başkasıyla karşılaşma ilişkisini dile getiremez.</p>
<p>Sayfa 284·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün hayâsızlık olaylarında sanki insanın hakikatinde sarsılmaya yol açacak bir kayboluşa batma izlenimi vardır; hâlbuki hayâsızlık, hayâ gizli ve sır olduğu için açığa çıkmış değildir, onda şeylerin görüntüye ait açığa çıkmış aşırı nesnel utanmazlığı söz konusudur. Utanmaz pornografik çıplak kalmada utanma duygusu sanki beşerden alınmıştır; utanmazlıkta karşısında olunan bir başkası yoktur. Ama başkasıyla karşılaşma olduysa, o karşılaşmada kesinlikle hayâsızlık olamaz:</p>
<p>Hayâsızlık şeylerin aşırı, gerçek üstü görüntüsüdür ve bu bakımdan hayânın iptal edilmesi özünde sevgisizlikten doğar ve dahası hayâsızlık sevginin aşırı noksanlığında insanın kendi nefsinden intikam almasıdır. Hayâsızlık, sevgisizlikte kalan için, sevginin boşa düşmesidir; sevginin ruhtaki enerjisinin dejenerasyona uğrayarak harcanması, kendi bedeninde hınçİa tüketilmesidir: Kendi sevgisizliğinin değersizliğinde kendisinden intikam alırcasına onu boşa çıkarmaktır. Sevgisizlik intikam olarak döner, sevgisizliğin olduğu yerde, sevginin boşa düşmesinin getirdiği hüzünde hayâsızlık kendini gösterebilir.</p>
<p>Sayfa 287</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasının olmadığı olaylarda, örneğin zulümde ve katletmede, beşer aslında bir insanla karşılaşmaz; maktul insan olarak görülmez. Katletmede başkasının yüzü bile yoktur; sadece bir “şey” ortadan kaldırılmıştır. İşkenceye uğrayanların yüzü ellerinden alınmıştır; onlar işkencecilerin gözünde insan bile değildirler. Ya da soykırımlarda insanların bütün insan olmaklığı elinden alınmıştır; onlar insan olmaktan daha ziyade “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmişlerdir.</p>
<p>İnsanın “hayvan” veya “şey” statüsüne indirgenmesi, aynen hayâsızlıkta olduğu gibi, beşerin bütün varoluşuna bulaşmış sevgisizlikteki intikam arzusunda veya hıncında kaybedilenin körce tekrar geri alınması çabasıdır. Zulüm umutsuz bir hayâsızlıktır. Arzunun körlüğünün yoğunlaşması insani olma vasıflarını insanın elinden tek tek alır.</p>
<p>Sayfa 288</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Başkasıyla karşılaşma beni kendi egoizmimden dışarı çıkaracak bir karşılaşma olduğu oranda ihtiyaçların, hazzın, menfaatin, dünyevi ilgilerin, ekonominin, hesabın ötesinde, “Sonsuz Varlık”ın gülmesinde cömertçe kucaklayacak bir karşılaşmadır. Açıkçası, başkasıyla karşılaşma bende beşeri varoluşumu yok etmesi bakımından düşüncemin kıyameti ve felaketi olmalıdır. Dünya zindanından beni kurtaracak başkasıyla eşsiz karşılaşmada vecd parlar: Vecdin getirdiği aşkınlık ve yükseklikte kendi benliğimdeki bütün egoist mülk edinme, kendine katma alışkanlıkları kesintiye uğrar ve yok olur ve başkasına, onda kendimi kaybetmek veya ölmek için can vermem gerçekleşir. İştiyak başkasında yok olmadaki can vermenin iman hareketidir. Vecd olarak kendimden geçmem ayrıca Vücud olarak Varlık&#8217;ın kökündeki hâldir: Vicdan. Ona “nur” mefhumuyla yaklaşmak gerekir. Şunu da ekleyelim: Egoist hazzın yok edilmesinden sonra doğan nurun vecdi zevkin doruğudur. Ruhun vecd içinde vicdana varan zevki noksansız zevktir.</p>
<p>Sayfa 289</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şunu Heidegger&#8217;in duyurmasıyla zaten biliyoruz: Nietzsche&#8217;nin duyurduğu Tanrı&#8217;nın ölümü olayı basitçe ateizm değildir; onda bütün “Hristiyanlık” ile gelişen Batı felsefesinin nihilizmi açığa çıkmıştır. Bataille&#8217;da ise mesele aynı yönde düşünülür, yani bildiğimiz anlamıyla ateizm içinde düşünülmez. Örneğin Nietzsche&#8217;nin Şen Bilim&#8217;inde bahsedilen delinin pazarda Tanrı&#8217;yı aradığı pasajı alıntıladıktan sonra şöyle yazmıştır Bataille: “Gerçekleştirdiğimiz bu kurban (eylemi) diğerlerinden şu noktada farklıdır: Kurban edenin kendisi, vurduğu darbeden darbe yemiştir, kurban ile birlikte batar, kaybolur.</p>
<p>Bir kez daha tanrıtanımaz, Tanrısız tamamlanmış bir dünyadan hoşnuttur, aksine bu kurban eden, korku içinde, kendini yok eden, parçalayan, hiçbir zaman kavranamayan, tamamlanmamış, tamamlanamaz bir dünyanın karşısındadır (ve bu dünya kendi kendini parçalar, yok eder).”12 Bu son temelden kurbanla her şey kurbanın konusunu hâline dönüşür, dünya parçalanır, batar, yok olur: Dünyası parçalanmış, batmış, tamamlanamayan tecrübenin karanlık gecesinde nihilist çöldeki susuzluk son noktasına kadar götürülür. Ama orada kurban ederken kendi dünyasını parçalayan öznenin bulunduğu anlam mezarının sessizlikteki çağrısı yankı yapar.</p>
<p>Başkasına yapılan bu sessiz çağrının izi Bataille metninde kendini fazlaca hissettirmiştir; özellikle aklı kurban ettikten sonra delilikten bahsedildiğinde kulaklarımız onun sessiz ıstırabını duymazlık yapamaz. Her şey çöker, her şey büyük felaket sonrası bir sessizliği andırır, kendi hayvaniliğiyle baş başa kalmanın boğuculuğunda, en yüce olanı kurban eden ateist modern beşere ne kalmıştır? Delilik ve koskoca hiç mi? Rastlantının veya şansın yanıltıcı ve aldatıcı bereketi mi?</p>
<p>Modern beşer susmuşken hüzünlü gözleriyle bakar, elinde olmayanı verdikten yani ilahını kurban ettikten sonra, yakalandığı bu çağcıl lanetin içinde kaybettiği ruh ikizini arar gibidir, onu geri almak istercesine delicesine okur ve yazar! Şimdi nihilist çölde susuzlukta nasıl tatmin olabilir? Kendisini kurban ederek veya daha aşırısı intihar ederek unutabilir mi? Delilik, kendi içinde parçalanırken, “ben” ve kendindeki “başkası” olarak parçalanmak zorundadır: Bataille bize göre yalnızlığını unutmak istediğinde öylece kendisindeki başkasını çağırmamazlık edemez. Zaten birazdan alıntılayacağımız pasaj onun hangi yolda olduğunu daha iyi hissettirecektir. vi?</p>
<p>Sayfa 296</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan birisine asli olarak “Sen”diye hitap ettiğinde aslında en sevdiği Varlık&#8217;ı çağırır. “Sen”en sevilen olarak var-oluşu bütünüyle sarandır. Var-oluşu bütünüyle saran insan aşkta çağrılan en yakın insandır. “O” aşkta insan olarak çağrıldığında “Sen” olarak yakına gelmiştir. Yakında peçesini açan Varlık, rahmetini “Peygamber” olarak gösterdiğinde, “sevgi” bütün ihtişamı ve bereketiyle zuhur edecek tecelliye ulaşmıştır. İnsani akıl “O” olarak Varlık&#8217;ı dinleyebilir ama “Sen” olarak yakında Varlık&#8217;ın cemalini görme sadece akıl ötesinde aşkta mümkündür.</p>
<p>Bununla birlikte aşkta çağrılan “Sen” her yerde görülür: Her yerde yüzün cemali nurunu serper. Herhangi bir beşeri aşktan bahsetmediğimiz için “Peygamber&#8217;in rahmetiyle karşılaşarak başlayan sevgi, sınırsız bir yayılıma vararak her yönde “Sen” ile rabıta içinde olmayı talep eder. Ezeli-ebedi “Sen” olarak Varlık&#8217;ın, yer-yüzünde en sevilen “Sen” hitabında tecelli eden zuhuru insan için açılan eşsiz boyuttur. Ama “Sen” olarak en sevilendeki çağrılan, ezeli-ebedi “O” olarak Varlık&#8217;ın daha yüksek mertebesinde ezeli-ebedi “Sen”in çağrılmasıdır.</p>
<p>Sayfa 309</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hiçbir şey yoktur ki kendisinde “Sen&#8217;den bir iz taşımasın: Aslında “O” olarak Varlık&#8217;ın ötesine adım atıldığında “kim” görülürse görülsün ezeli-ebedi “Sen&#8217;deki kimliğin zuhurudur. İşte uğrunda ölünecek hakiki dava bu şuura ulaşmanın davasıdır: Sevginin asıl yüceliği&#8230; Sessizlik yine de iletişimin olmadığı anlamına gelmez:</p>
<p>Müşahede her yerde beliren ezeli-ebedi “Sen” ile iletişim beşerin mutlak sessizliğinde kendisine rağmen gerçekleşir. Beşer müşahede içinde kendisinden konuşacak iradeyi bulamaz. Kendisine rağmen gerçekleşen iletişim kendisinde olmayan beşer için Varlık huzurunda teslim olmadır.</p>
<p>Sayfa 311</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Nietzsche&#8217;nin düşündüğü gibi insan aşılmak zorundadır ama başka bir yönden aşılmak iş zorundadır. İnsan kendi monoton ve sıradan dünyasında ruhun sabahını özler durur; onun ıstırabı bütün dertlerinde “ah” diyerek iç çekmesindeki gizli çağrıdır.</p>
<p>Sayfa 312·</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Evrimci olmak üzere bütün beşeri dil teorileri varolanları “O” olarak ihsan eden yüce kaynağa kördür ve dolayısıyla temelden eksik görüşlere yol açarlar. Dil öncelikle ontik bir sistem veya “oyun” değil, başkası ile ilişkiyi ifade eder. Sözgelimi insan başkasına yardım istemek için yöneldiğinde veya ondan yardım istediğinde ilişki içindedir: Bir aleti “bu” veya “şu” diyerek çağırdığında aslında başkası dolayımıyla “O” olarak Varlık ile ilişkiyi başlatır. Aletlere “ad”verdiğinde onları çağırmak için “ad”verir.“Ad” verme bu nedenle “O” olarak “Varlık”ın ihsan etmesi içinde mümkündür. Ama “O” kimdir ve kendini nasıl tanıtır?</p>
<p>Dilde “O”nun kendi kimliğini tanıtan asli başkası ifadesini hak eden tek merci “Peygamber&#8221;dir. Dilin kökeninde aslında “Vahiy” ile “ilişki” vardır: Bu nedenle “Vahiy” dilin kökenindeki aşkınlıktan gelen tek kelamdır. “Peygamber” ile, bütün dilin kökenindeki “O” olarak Varlık, “Sen” vasfıyla kendi kimliğini tanıtır ve “O”nun her şeyi cömertçe ihsan ettiğini anlatır. Şeylerin kökeninde ihsan eden Varlık olduğunu “Peygamber” aracılığıyla tanımak dilin kökeninde beşeri anlamlandırmalardan veya adlandırmalardan önce zaten şeylerle dilin verildiğini anlamaya imkân tanır.</p>
<p>Sayfa 314·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/">Ali Sait Sadıkoğlu – Düşüncenin Kıyameti 2 (Hikmetin Dirilişi)  Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ali-sait-sadikoglu-dusuncenin-kiyameti-2-hikmetin-dirilisi-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlk Tecellî Eden</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 13:35:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[akl-ı evvel]]></category>
		<category><![CDATA[Ebü’l-Ervâh]]></category>
		<category><![CDATA[Hür Mahmut Yücer]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat-ı Muhammedi]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Rûhu’l-A‘zam]]></category>
		<category><![CDATA[Rûhu’l-Ervâh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tecelli]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28041</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Cenâb-ı Allah mutlak bilinmezlik âleminden, halik, mübdi’, sâm gibi özellikleri gereği kendini göstermek istemiş, ilk önce toplu bir nüve şeklinde isimlerini göstermiştir. Her şeyin ilki olan bu âlemi Muhyî Efendi de bazen Hz. Peygamberin, Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur, benim ruhumdur, akıldır, kalemdir gibi ha­dislerine atıfla bazen de kendinden önceki geleneği takip ederek dürretü’I-beyzâ, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/">İlk Tecellî Eden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Cenâb-ı Allah mutlak bilinmezlik âleminden, halik, mübdi’, sâm gibi özellikleri gereği kendini göstermek istemiş, ilk önce toplu bir nüve şeklinde isimlerini göstermiştir. Her şeyin ilki olan bu âlemi Muhyî Efendi de bazen Hz. Peygamberin, <strong>Allah’ın ilk yarattığı benim nurumdur, benim ruhumdur, akıldır, kalemdir </strong>gibi ha­dislerine atıfla bazen de kendinden önceki geleneği takip ederek <strong>dürretü’I-beyzâ, tohm-ı şeceretü’l-kâinât, Nuvvâtü’l-hakîka, dürretü’l-hakîkati’l-Muhammediyye, hiye’z-zâti mea’t-ta‘ayyün. El-evvelü felehü’l-esmâi’l-hüsnâ küllühâ ve hüve’l-ismü’l-a’zam </strong>gibi isimlerle anmıştır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Bütün bunlar hakikati bir olan şeyin farklı sıfatları nedeniyle farklı isimlendirmesinden kaynaklanmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p><strong>Kalemdir</strong></p>
<p>Rahmân’ın nefesi olan <strong>el-Kelimehin Kün </strong>emrinin dışında ilk zuhûr eden şey olduğu daha önce geçmişti. Ona kalem denilme­sinin sebebi kendisindeki bilgiyi mertebe bakımından daha aşa­ğıya birer hakikat olarak yazar aktarır. Bu hakikatler tesir edici bir konumdadır.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bir Gülşeni şeyhi olan Edirneli Şuayb Şerafeddin Efendi, Sezai’nin beyitlerini şerh ederken özetle şöyle demektedir: <strong>Allah’ın âlemde ilk yarattığı kalemdir. Bu kalem ilk tecellî, ahadiyyet mertebesi, isimler âlemi yani Hakîkat-ı Muhammediye mer­tebesidir. </strong>Kalem bir mertebenin adıdır. Bundan sonra yaratılacak olanlar bu mertebe Vasıtasıyla meydana gelecektir. Allah bu ka­lemle (hakîkat-ı Muhammediye) dilediğini varlık tahtasına yaz­maktadır. Hz. Peygamber’in yemin edeceği vakit <strong>“Nefsim kudret elinde olan Allah’a” </strong>diye başlamasının sebebi bu gerçeğe işaret­tir. Dede Ömer Rûşenî hakikat-i Muhammediye mertebesinden bu durumu şu beyitleriyle dile getirir:</p>
<p>Gelmişem mecmû-i âlemden ilk</p>
<p>Geh kalem okurlar adım kâh kilk</p>
<p>Hoş-harîr üzre benim tahrîr iden</p>
<p>Türlü sözler söyleyip takrir iden</p>
<p>Hakla bâkî özümden fâniyem</p>
<p>Âdem’e hem evvel hem sâniyem.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kısaca bu mertebe olarak Hz. Âdem’den hem önce gelmiş, şehâdet âleminde ise ondan sonra gelmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de <strong>“Nûn ve’l-kalemi vemâ yesturûn/Nûn’a, kaleme ve onların yazdığına yemin olsun ki” </strong>denilirken buradaki <strong>“Nûn” </strong>lâ-taayyün mertebe­sindeki Allah, <strong>“Kalem” </strong>ise hakikat-ı Muhammediye’nin diğer adı­dır. Yazılanlar ise kâinattır. Resûl aleyhisselâm, ilm-i İlâhîde toplu olarak bulunan şeylerin açıklanmasına ve hariçte zuhuruna sebep olduğundan ona kalem diye isim verilmiştir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Kalem’in mürekkebi nurdur. Nur olan kalemin yazdığı da elbetteki nur olur. Ona nur denmesinin sebebi de onunla hem zâtını (kendisini) hem de baş­kasının idrâk edilebilmesi sebebiyledir.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Dede Ömer Rûşenî (892/1497) ise <em>Der Beyân-ı Sıfatı- Kalem (Kalemiyye)</em> isimli risalesinde maşûkun nezdindeki âşıkın duru­munu, kâtip ve kalem ilişkisine benzetir. Kâtibin elindeki kalemin macerası temsilî biçimde anlatılır. Kalemi elinde tutan kâtip, ka­leme göre güç ve üstünlüğü temsil etmektedir. Kalemi elinde tutan kudret, onu kendi isteklerini yerine getirmeye mahkûm etmekte­dir. İstediği gibi evirip çevirmeye, istediğini yazdırmaya mutedirdir. Kalem, ancak kâtibin elinde değer kazanmış olmaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p><strong>Akl-ı Evveldir</strong></p>
<p>Muhakkik sûfilere göre <strong>&#8220;bilgi” &#8220;varlık”Ia, “bilmek ”de “varolmak </strong>la aynı anlamdadır. Bu durumda bir bilgi mertebesini ifade den <strong>&#8220;ilk akıl”, </strong>aynı zamanda <strong>&#8220;ilk var olan” </strong>mânasına gelmektedir. Tanrı’dan çıkan “bir” herşey üzerine eşit olarak yayılan genel bir arlık tecellîsi ise ilk akıl da Rahmânî nefesle gelen ilk mevcuttur.8</p>
<p>Akl-ı evvel Allah’ın fiilidir. Diğer her şey onun sebebiyle olmuştur. O eğitimini Allah’tan, diğer her şey ise eğitimini ondan aImıştır. Her bir akıl bir üstünden feyz alır. Bu böyle gide gide Allah’a kadar varır. Allah ise kimseden feyz almaz. Kendisi vâci- ü’l-vücûddur.9</p>
<p>Nokta ilk cevher olmakla birlikte hakîki bir güneştir. Kendisi idrak eden olduğu gibi başkasının idrak edebilmesini de sağlar. Bu edenle ona akıl denilir. Fakat okumak akletmek anlamına gelmez. Nitekim Bakara sûresinde <strong>&#8220;Sîzler kitabı okuduğunuz halde akletmez misiniz” </strong>diye sorulmuştur. Akletmek zihnin değil kal­ın bir eylemidir. Bu akılla yüce âlemlere çıkılabilir, hakikat anlaşılabilir, kemâle erilebilir. Allah Cebrâil’i Âdem aleyhisselâma akıl, iman ve hayâdan birini seçmesi için göndermiş, Âdem aklı içmiştir. Gerekçesini de akıl olmadan diğer ikisinin olamayacağını söyleyerek ifade etmiştir. Çünkü akla uyan Hakk a vâsıl olur, vuslata erenin sözleri reddolunmaz. Hayâ ise imân ile mevsuftur. «birinden ayrılmazlar. Akla uymayanlar “zâlim ve cehûl”dür.10</p>
<p>Dikkat edilirse buradaki akıl, iman ve hayâyı ilzam ettiren, Allah ve Peygamberi bilip bağlanan akıldır. Sadece düşünen ve pasif olan değil, faal ve icbar eden bir akıldır. Bu akıl, gerçek bir güneş gibidir. Allah kendi varlığından âlemi yarattıktan sonra onu ihâta imiş, adına arş demiştir, <strong>&#8220;Rahman arşı istiva etti” </strong>âyeti buna işaret eder. Müellifimiz hem dış âlemde (evren) hem iç âlemde (in­san), hem de kitaptaki (Kur’ân) arş ve kutsiyi anlatabilmek için iç içe geçmiş iki daire şekli çizerek konuyu açıklamaya çalışmıştır. Dıştaki daire arştır, Arşın biri zâhirî diğeri bâtını iki yönü vardır. İçteki daire ise kürsîdir. Bunun da zahirî ve bâtını olmak üzere iki yönü vardır.</p>
<p><strong>Aydır, Arş ve Kürsî’dir</strong></p>
<p>Hakîkat-i Muhammediye (Peygamberimiz) Allah’ın isim ve sıfatlarının ilk zuhur mahalli olmakla tıpkı güneş karşısındaki ay gibidir. Nasıl ki ay ışığını güneşten alır, aldıktan sonra da di­ğer eşyayı aydınlatır o da ilâhı isim ve sıfatları böylece yansıtır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[11]</sup></a> <strong>“Sen olmasaydın âlemi yaratmazdım” </strong>ya da <strong>“Sen olmasay­dın gökleri ve yeri yaratmazdım” </strong>mealindeki hadisler bu an­lama gelmektedir.</p>
<p>Arşın <strong>batini </strong>yönüne kalem denilir. <strong>“Nûna ve satırlara yazan kaleme yemin olsun ki” </strong>âyeti buna işaret eder. Hz. Peygamber’in de <strong>“Allah’ın ilk yarattığı kalemdir” </strong>hadisinde zikrettiği aynı şey­dir. Bu kaleme aynı zamanda akl-ı küll, nûr, ümmü’l-kitâb da de­nilir. Bedi’ isminin mazharıdır. Zira <strong>“O göklerin ve yerin eşşiz yaratıcısıdır/Bedi’dir” </strong>(Bakara 2/117). Arşın <strong>zahir </strong>özelliğine gelince onun adı Arş’tır. Arş’ın sahibi Allah, kullarından diledi­ğine irâdesiyle ilgili vahyi (Cebrâil’i) indirir. Muhit isminin maz- harıdır. <strong>“Her şeyi ilmiyle kuşattığını bilesiniz” </strong>(Talak 65/12) âyeti buna delildir.</p>
<p>Kürsî’nin zâhir özelliğine Kürsî denilir. <strong>“Onun kürsisi bü­tün gökleri ve yeri kaplayıp kuşatmıştır” </strong>(Bakara 2/255) Şekûr isminin mazharıdır. <strong>“Allah Gafur ve Şekûrdur” </strong>âyeti buna delil­dir. Kürsî’nin bâtın özelliğine Levh-i mahfuz, nefs-i küll, kitâb-ı Hüdâ da denilir, <strong>“Hakikatte o levh-i mahfuzda bulunan şerefli bir Kur’andır” </strong>(Buruç 85/21-22) âyeti bunu gösterir.</p>
<p><strong>Ebü’l-Ervâh, Rûhu’l-Ervâh, Rûhu’l-A‘zamdır</strong></p>
<p>Hakîkat-ı Muhammediye, mümkün varlıkların hakikatlerini kendinde toplamıştır. Kâinâtın mücerred ruhlarını kendinde ba­rındırmaktadır. Bütün ruhlar ondan tecellî etmiştir. Böyle olunca ona ruhların babası (Ebü’l-ervâh), ruhların ruhu (rûhu’l-ervâh), en büyük rûh (rûhu’l-azam) denilebilir. Bu tıpkı Hz. Âdem’in insan­lığın babası olmasına benzemektedir.12</p>
<p>Yukarıda noktanın hakîki bir güneş olduğunu söylemiştik, ilk cevherdir, gördüğünü diriltir, ilk yaratılanları olduğu gibi sonra­dan gelenleri de diriltir. Rûh da sonradan yaratılmıştır. Âyette <strong>“Ve sana rûh hakkında soruyorlar. De ki, rûh rabbimin bileceği bir şeydir”<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[13]</sup></a> </strong>mealindeki âyet bu durumu İfade etmektedir. Hatta nefisleri ve başka şeyleri de bu nokta diriltir. Bu makamdaki nok­taya, Cibrîl-i Emîn ismi de verilmiştir. Âyette <strong>“Kur’ân’ı ona üs­tün güçlere sahip Cebrail öğretti” </strong>(Necm 53/6) denilerek Cibrîl-i Emîn&#8217;e işâret edilir. Müellifimiz burada Cebrail aleyhisselam hak­kında bir kaside ile onun özelliklerini zikreder.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Cibrîl aleyhisselâm, ilm ismine mazhar olduğu gibi İsrafil aley- hisselâm da Hayy ismine mazhardır. İsrafil aleyhisselam bugün (sürekli) sûrunu üflemekte bu nedenle âlem sürekli yeniden diri­lip ayağa kalkmaktadır. Bu âlem hâzinesini Cebrâil ilmiyle dol­durmuştur. İlmin aslını peygamberlere, fer’ini de evliyâya vererek yapmıştır. Şendeki bendeki ilim de Cebrâil’e ait olan ilimdir. Ri­vayete göre ilmin altı yüz feri vardır. Fer’inin fer’i de sayısızdır. Bazıları sanki Cebrail inip de bu ilimleri getirmiş zannederek asıl ilim ile fer’ini birbirinden ayıramazsa yanılırlar. Bu yanılgıya se­bep mertebelerdir. Rızka vesile Mikâil aleyhisselâm, kahretmeye kudret lazımsa bunun vesilesi de Azrâil’dir.15</p>
<p>İlk cevher olan nokta, Âlim, Mütekellim, Semi’, Basîr, Kadir ve Hayy olarak bütün bu sıfatlarını insana vermiştir. Fakat Âdem’i çok farklı bölgelerin toprağından farklı renk ve kabiliyetlerde yarat­mıştır. Onu kendi zatına ayna edinmiştir. Kendine ünsiyet peyda edenlerin tutan eli, gören gözü, duyan kulağı olmuştur. İnsan İlâhî bir nefhadır. îsâ îbn Meryem’in nefesinin ölüleri diriltmesi bunun delilidir. Hz. Süleyman’a insanlardan başka uçan, yürüyen, yüzen hayvanlara ve cinlere hükmetme yetkisi verilmesi esas, onun hü­kümran olduğunu gösterir.</p>
<p><strong>Muhabbet ve Sevginin Kaynağıdır</strong></p>
<p>Hakîkat-i Muhammediye bütün varlığın aslı olduğu gibi bü­tün manevî makam ve derecelerin aslı da muhabbet ve sevgi ma­kamıdır. Allah makamların aslı olan sevgiyi varlıkların aslı olan Hz. Peygamber e vermiştir. Bu durum âyette, <strong>“Habîbim de ki eğer Allah’ı sevdiğinizi iddia ediyorsanız hemen bana tabi olun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı mağfiret eylesin </strong>(Al-i İmran 3/31).” şeklinde ifade edilir. Bu konuyu anlamaya yarayan hadis ise şudur: <strong>“Nefsim elinde olan Allah’a yemin ederim ki hiçbiriniz, ben kendisine babasından da, evlâdından da daha sevgili olmadıkça iman etmiş olmaz.” </strong>(Buhari, İman, 7) Kişi­nin var olmasının sebebi İlâhî sevgi olduğu gibi Allah’a vâsıl ol­manın yolu da ancak muhabbet iledir.</p>
<p>Allah hakîkat-ı Muhammediyeyi zâtına şefaat nimetiyle bir­likte mir’ât edinmiştir. Nûruyla bâkî kılmıştır. Besmele-i şerife içinde geçen Allah’ın birinci sıfatı olan <strong>“Rahman” </strong>ona ait iken ar­kasından gelen <strong>“er-Rahîm” </strong>Hakîkat-ı Muhammediyeye aittir. İki sıfatın birlikteliğinden vücûd kemâle ermiştir. Bunu; <strong>“Andolsun, size içinizden, sizden öyle bir Peygamber gelmiştir ki bir sı­kıntıya düşmeniz ona pek ağır gelir size, pek düşkündür, mü­minleri esirger, rahimdir.” (Tevbe </strong>128) âyetinde <strong>“rahimdir” </strong>sı­fatı çok açık biçimde onu tavsif eder. Allah bunun üzerinden diğer varlıkları var etmiştir. Hakîkat-ı Muhammediye bütün güzellik­lerin ve merhametin kaynağıdır (menbaı), hâzinesidir. Bu sebeple melekler ona salât u selâm getirmektedir. Bu hazine ondan sonra ehl-i beyte intikal etmiştir. Biz de hem ona hem de ehl-i beyte salât u selâm getiririz.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Noktayı anlamak, kavramak; varlığı/kâinâtı anlamak, kavra­maktır. Bir damla suda muazzam âlemler, bir zerre havada garip kudretler görülebilir. Bu hikmetler üzerine yoğunlaşmak ve ya­kınlaşmakla keşfedilir, keşfedildikçe de insanın hayreti artar. Bu nedenle şair Şinasi:</p>
<p>Varlığın bilme ni hâcet kürre-i âlem ile</p>
<p>Yeter isbâtına halk ettiği<strong> bir zerre </strong>bile</p>
<p>Aynı durumu Fuzûlî de şöyle dile getirir:</p>
<p>Olsa isti’dâd-ı ârif kabil-i idrak-i vahy</p>
<p>Emr-i Hak irsaline her zerre bir Cebrail</p>
<p>Hür Mahmut Yücer &#8211; Temsiller(Vahdet-i Vücud ve Sembolizm),syf:35-40</p>
<p>Dipnotlar:</p>
<p><strong>&#8216; 1 Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> 8a. İlk <em>“Kelimeye</em> verilen hakîkatu l-hakâik, Hakîka- tü’l-Muhammediye, Nûr-ı Muhammedi, R3uh-ı Muhammedi, El-Vâlidu k-ekber, Âdem-i Hakîkî, Âdem-i evvel, Nefs-i vahide, Ayn-ı vâhide. Nüsha, Üm- mü’l-kitâb, Kalem-i A’lâ, el-Aklü’l-evvel, el-Mevcûdu’l-evvel, Halîfe gibi isimler ve bu isimlerin açıklamaları için bkz. Sema Özdemir, <em>Dâvûd-ı Kayserimde Varlık, Bilgi ve İnsan,</em> İstanbul 2014, s.231-256.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><strong>[2]</strong></a><strong> Mesela bir kişinin demircilik, ressamlık, marangozluk ve yazıcılık gibi meslek­leri olsa bu onun hakikatinin değiştiğini göstermez. Bilakis o tek ve aynı kişidir. M. Nûru’l-Arabî, <em>Noktatul-Beyân,</em> s.43.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><strong>[3]</strong></a><strong> Sema özdemir, </strong><strong><em>a.g.e.,</em></strong><strong> s.248.</strong></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g.e.,</em> s.21.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> MuhyîEfendi <em>Temsîl-iŞecer</em>risalesinde “Nûn’un hakikat-i Muhammediye mer­tebesine işaret olduğunu şu cümlelerle ifade eder. “Ve ‘nûn’ nûr-ı Hazret-i Rab- bül âlemine işaretdir ki ‘nûr-ı nübüvvete dâldir ki Hakîkat-i Muhamediyye vâki&#8217; olmışdur. “fe halaktü’l-halkali u’rife” manâsına işaretdir.” <em>Tetnsîl-i Şecer,</em> vr.3a.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g.e.,</em> s.23.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Ali Öztürk, <em>a.g.t.,</em> s.46</p>
<p>8.Sema Özdemir, <em>Dâvûd-ı Kayserî’de Varlık, Bilgi ve İnsan,</em> İstanbul 2014, s. 99. “Bir’den çıkan ilk varlık tecellîsini ilk kez kabul eden mevcûdun pek çok ismi için bk. S. özdemir, <em>a.g.e,,</em> s. 100,</p>
<p>9.Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g,e.,</em> s.29.</p>
<p>10.Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr.lOab.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[11]</a> Şuayb Şerafeddin, <em>a.g.e.,</em> s.29-30. Şerâfeddin Efendi buradaki Hakîkat-ı Muham- mediye’yi Peygamberimiz olarak yazmaktadır.</p>
<p>12.Şeyh Şuayb Şerafeddin Gülşenî, <em>a.g.e.,</em> s.33.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[13]</a> îsrâ 17/85.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[14]</a> Muhyî, <em>Temsîl-i Nokta,</em> vr. 12a.</p>
<p>15 Asuman Meyveci» <em>Strr~ı Cânân,</em> s.93.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[16]</a> Muhammed Nûru’l-Arabi, <em>Noktatül-Beyân,</em> s. 36.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/">İlk Tecellî Eden</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilk-tecelli-eden/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nedir Şu Aşk?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 09:55:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Romantizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-6597 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg" alt="" width="366" height="183" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg 318w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></a></p>
<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle &#8220;aşk evliliklerinin daha da ön planda olduğu gerçeğinden hareket etmek, çözüm yollan düşünürken yaşadığımız dünya hayatı gerçeklerinden kop­mamak zorundayız. Aşkın ne olduğuna, günümüzde nasıl görüldüğüne de bakalım ki, aile hayatındaki sorunlara çö­zümler ararken, sağlam bir zemine basalım.</p>
<p>Tüm dünya dillerinde karşılığı olan ve yine muhte­melen tüm dünya dillerinde insanlann en çok kullandığı kelimelerden birisi, &#8220;aşk&#8221;. Tüm dünya dillerinde insan­lar &#8220;aşk&#8221; dediklerine göre, ortada dünyanın her yerinde benzerlik gösteren bir olgular demeti olmalı. Bunu kabul edebiliriz ama hemen değil. &#8220;Dilsel varlık&#8221; oluşumuzdan kaynaklanan bir kadere sahip olmamızdan geliyor tem- kinliliğimiz. İki kişi aynı kelimeden bahsedince ona aynı anlamı yüklediğimizi sanıyoruz. Oysa çoğu kere en bili­nen kelimeler için bile, insanlar farklı anlamlar yüklüyor- iar. &#8220;Aşk&#8221;tan söz ettiğimizde bu durum çok daha karmaşık bir hâl alıyor çünkü bu kez işin içine insanlann kavramlara verdikleri anlamları belirleyen &#8220;kültür&#8221; giriyor.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[48]</sup></a> Çün­kü ortada anlatılması çok zor, içsel bir yaşantı var ve üs­telik bu tür içsel yaşantılar &#8220;aşk&#8221; diye ifade edildiğinde insan ilişkilerinde çoğu zaman prim sağlıyor. Birisinin size âşık olduğunu duyduğunuzda içiniz bir hoş oluyor ya da tam tersi siz birisine karşı olumlu hissiyatınızı iletme­ye çalışırken &#8220;âşığım&#8221; dediğinizde bunun priminden fay­dalanmak istiyorsunuz. Bu nedenle her ne kadar ilişkiler için yatırdığımız duygusal enerji ve yakın olma isteğimiz, onlarm hoşlanma, arkadaşlık, dostluk, sevgililik, aşk, tut­kulu aşk vs. gibi değişik adlar altında sınıflandırılmaları­na yol açsa da genellikle her tür olumlu duygusal yaşantı &#8220;aşk&#8221; diye ifade ediliyor. Hele günümüzde, tüm sınıflan­dırmalar, kesin tanımlamalar, şablonlar kalktığı, bireysel değişkenler çok öne çıktığı için artık ilişki tanımlarında­ki bu farklılıklar da anlamını yitirmiş, bunların modası geçmiş görünüyor. Herkes herkese &#8220;sevgilim&#8221;, &#8220;aş<u>kım</u>&#8221; diye hitap edebiliyor, kim kimin tam olarak nesi oluyor, çok zaman net bilemiyoruz.</p>
<p>Aslında &#8220;aşk&#8221;ın insan ilişkilerinde yakınlığı ve duygu yatırımını gösteren diğer ifadelerden farkı genellikle bili­niyor ama bazen bilimsel iddialı yayınlarda bile gerçekten karıştırıldığı da oluyor. Aşk üstüne yayınların bir kısmı yalnızca cinsellikle ilgili, bir kısmında aşk adı altında ev­liliklerdeki ve/veya birlikteliklerdeki sorunlar konu edili­yor. Evet, burası çok önemli; &#8220;aşk&#8221; konusunda konuşmaya geçmeden önce, her kafadan bir ses çıktığını, ortalığın tam bir arapsaçı olduğunu tespit etmeliyiz. &#8220;Aşk&#8221; başlığı altında her türlü sevginin ve cinselliğin özensizce konu­şulduğunu; &#8220;aşk ilişkileri&#8221; dendiğinde çoğu zaman hatalı bir biçimde tüm kadın-erkek ve eş ilişkilerinin anlaşıldı­ğım görmeliyiz.</p>
<p>Aşk konusunda anlam karışıklığı sadece günümüze mahsus değil, her zaman vardı hatta Eski Yunan&#8217;da bile. Eski Yunanlıların bu karışıklık nedeniyle aşkı en az on türe ayırdıkları söyleniyor. Bugün de aşk, bazı sosyolog­lar tarafından Eski Yunan&#8217;daki bu türler esas alınarak, bi­rincil ve ikincil olmak üzere, iki bölümden oluşan farklı renklere ayrılmaya çalışılıyor.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[49]</sup></a> Bilim ve düşünce dünya­sında pek de kabul görmeyen bu tanıma göre, üç birincil aşk rengi vardır ve bu üç birincile dayalı karışımlar, tıpkı renklerde olduğu gibi sınırsız ikincil aşk çeşidi üretebilir. Birincil aşk renkleri kırmızı, mavi, sarı gibi temel renkler­dir. Bu renklere sırasıyla <em>&#8220;Eros&#8221;, &#8220;Storge&#8221; ve “Ludus&#8221;</em> tipi aşklar karşılık gelir. <em>“Eros&#8221;,</em> cinsel arzunun öne çıktığı, tutkulu, eğlenceli, yüksek enerjili bir aşktır. Eski Yunanca &#8220;şefkat&#8221; demek olan <em>&#8220;Storge&#8221;da</em> şefkatli, kardeşçe, dostça bir arkadaşlık ağır basar. &#8220;Oyun&#8221; anlamına gelen <em>“Ludus&#8221; </em>tipi aşkta şakacılık, uçarılık, sorumsuzluk söz konusu­dur. <em>&#8220;Mania&#8221;, &#8220;Agape&#8221;</em> ve <em>&#8220;Pragma&#8221;</em> aşkın ikincil renklerini oluştururlar. <em>‘‘Mania&#8221;,</em> mantık-dışı, saplantılı, sahipleni- ci, bağımlı aşktır. Karşılıksız sevmeyi gösteren ve daha sonradan Hıristiyanlık terminolojisine de girecek olan, sorumlu, bencil olmayan, cömert, özverili aşk ise <em>‘‘kgape?’- </em>dir. Ortak ilgi alanlarının, yaşam biçimi ve amaçlan açı­sından uyumun esas alındığı aşka &#8220;eylem&#8221; anlamındaki &#8220;Pragm&lt;2&#8243;dan yola çıkılarak &#8220;pragmatik aşk&#8221; deniliyor. Bu oldukça tuhaf aşk renkleri teorisi bugün birçok araştır­mada esas alınıyor ama dediğimiz gibi aşkın böyle renk­lere aynlabileceğinin hiçbir bilimsel dayanağı yok.</p>
<p>Hazır başlamışken günümüzde aşkla ilgili hemen her kitapta ve yazıda kolayca görebileceğimiz, popüler bilin­ci belirleyen bazı hatalı bakışlan hızla gözden geçirelim. Bugün modem uygarlığın dünyasında &#8220;aşk&#8221;, (dilimize pe­lesenk olmuş, gündelik ilişkilerde süs yerine kullandığı­mız komiklikleri bir kenara koyacak olursak) en çok, tut­kulu cinsel istek, bağlılık ve romantizmle karıştırılıyor. Oysa aşk bunların hepsiyle ilişkili ama yalnızca herhangi birisine indirgenemeyecek kadar da her birinden farklı.</p>
<p>Biraz da psikoloji dünyasından gelen cinselliğin insa­nı özgürleştireceği, cinsel doyum olmadan insanın mut­lu olmayacağı gibi telkinlerin de etkisiyle cinsellik, önce sevginin önüne geçti ve giderek modem aşk yaşantısının merkezinde yer almaya başladı. Hatta cinsellik öyle önem­sendi ki, aşkla karıştırılmaya başlandı; &#8220;tensel uyum&#8221; vs. gibi başlıklar altında, ortak cinsel deneyimin aşkın ger­çek tetikleyicisi olduğu öne sürüldü. Cinsel performans ve cinsel teknikler, duygusal iletişimden çok daha fazla vurgulandı. Oysa cinselliğin sevgiden, aşktan bağımsız, özerk bir alan olduğu bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde sağlıklı her duygusal ilişkide cinsel işlevlerin de yolunda gitmesi beklenir ama sevginin de cinsellik olmadan ge­lişebileceği kabul edilir ki özellikle geleneksel aşkların,insanların birbirlerinin eline bile dokunmadan ortaya çıktıkları açıktır.</p>
<p>Her neyse, bugün artık yüzyılın başındaki psikolojik anlayışlardan gelen telkinlerin pek doğru olmadıklarını, insanın ruhsal yaşantısında çok önemli bir yer tutmuş olsa da cinselliğin insanı özgürleştirmediğini, tam tersine tüm diğer haz alanları gibi onun da kolaylıkla bir tüketim nesnesi hâline gelebildiğini biliyoruz. Her tüketim nesne­si gibi, insanın tüketmek için zorlandığı veya kendisini zorladığı cinselliğin bırakın özgürleşmeyi yeni gerilimler, doyumsuzluklar ve hoşnutsuzluklara kaynak teşkil ede­ceğinin de farkındayız. Doyurucu bir cinsel yaşantı elbet­te önemlidir ama tüm sorunların hele hele ilişki sorunla­rının çözümünde pek de işe yarar değildir. İnsanı susuz bıraktığınızda bir süre sonra su onun için temel nesne hâline gelir ama susuzluğunu giderir gidermez hayatın yakıcı gerçekliği, kaldığı yerden yine kendisini hissettire­cektir. Kaldı ki, cinselliğin su gibi temel bir ihtiyaç olup olmadığı da tartışmalıdır. Kişi aynı yatağı paylaştığı ki­şiden nefret etse de cinsel doyumun mümkün olabileceği bilinmektedir. Bu yüzden cinselliğin sevgiye değil de sev­ginin cinselliğe temel oluşturduğu, sevgi olmadan cinsel sorunların çözülemeyeceği, sevgisiz cinselliğin kuru ve yavan olacağı, sevginin cinsel yaşamı güzelleştirip zen­ginleştireceği daha doğrudur.</p>
<p>Sevgi ve onun en yoğun şekli olarak aşk, yalnızca cin­sel yaşama değil, kendisi olmadan sürüp giden yaşama da katkı yapan, güzellik ve coşku katan bir katalizördür. Bu açıdan duyular arasında en çok kokuya benzer, her yere kokumuzu birlikte götürürüz, sevgi doluysak bulunduğu­muz dünyayı da öyle yaşarız.</p>
<p>Nasıl cinsellik sevginin ve aşkın yerini tutamaz, onun temeli gibi sunulamazsa, aynı şeyler, bağlılık için de ge- çerlidir. Bağlılık <em>(attachment),</em> çoğunlukla bağımlılıkla <em>(dependence)</em> karıştırılır ama bağımlılıktan köken aldığı­nı psikoloji bilgimiz doğrulamaktadır.</p>
<p>Anne-bebek ilişkisi, anne kamında ve yaşamın ilk yıllarında tam bir bağımlılık ilişkisidir. Sağlıklı bir ebe- veyn-çocuk ilişkisinin temeli, çocuğun büyüyüp geliştikçe özgürleşmesi ve en nihayet bağımlılığın bağlılığa dönüş­mesidir. Bağlılık, aşkın değil tüm insan ilişkilerinin genel ilkesidir, özellikle kendimizi yakın hissettiğimiz, arka­daşlığımızı, dostluğumuzu sürdürmek istediğimiz insan­lardan belli ölçülerde bağlılık da bekleriz. Ama her insan, bağımlılıktan bağlılığa geçiş sürecini tam olarak sağlıklı bir biçimde ilerletemiyor. Bazılarında bağımlılıktan kay­naklanan öz güvensizlik ve karşısındakine dayanma, ya­pışma ihtiyacı hep sürüyor. Bu tip insanlar, ilk buldukları sevgi nesnesine öyle bir bağlanıyorlar ki, onlar da, onları görenler de bu kimseleri sırılsıklam âşık sanıyorlar. Bun­ları gören bazı psikoloji teorisyenleri de aşkın psikoloji­sinin kişinin kendi kendisine yetememekten kaynaklandı­ğım ciddi ciddi yazabiliyorlar. Oysa elbette bağlılık hissi olmadan aşk olmaz ama bağlılığın ve sıkıca bağlanmanın aşkla doğrudan bir ilişkisi yok. Terk edilme korkusu, gü­ven ihtiyacı, yeterince sevilmeme kaygısı her birimizde olabilecek insani hislerdir ama aşk tanımımıza bu tür insani hislerimizi biraz uzak tutmamız, nesnel olabilmek için ihtiyaçlarımızı paranteze alabilmemiz gerekir.</p>
<p>Kısacası aşk, cinsellik, bağımlılık ihtiyaçlarının üzeri­ne biraz romantizm sosu dökülmesiyle oluşturulmuş bir insanlık hâli değil, &#8220;Aşk&#8221; dediğimizde gerçekten ortada çok bariz özellikleriyle kendisini gösteren ama ifade edilmesi, tanımlanması zor olan, oldukça karışık bir insanlık hâli söz konusu. Biz ileride aşkın ilk bakışta nasıl kendisini belli ettiği, tıpta &#8220;tanı koydurucu&#8221; (patognomonik) özellik­leri üzerinde duracak yani âşık insanın berrak görünümlü bir fotoğrafını sunmaya çalışacağız. Öyle sanıyoruz ki bu fotoğrafa baktığınızda, bir insanın (hiç değilse kendini­zin) âşık olup olmadığını kolayca anlayabileceksiniz. Ama şimdilik aşkın, çok azı müstesna sevme becerisine, potan­siyeline sahip tüm insanların büluğdan itibaren her yaşta başlarına gelebilecek çok özel bir hâl olduğunu söylemek­le işe başlayalım.</p>
<p>Aşk denilen özel hâl hemen tüm insanlarda ortaya çı­kabiliyorsa, demek ki her kişilik de hatta her kişilik bo­zukluğunda da aşk manzaraları görülecektir. Her kişilik aşkı kendi özelliklerine büründürecektir. Nasıl bir bitki­nin tohumu değişik topraklarda değişik tat ve görünümde ürünler veriyorsa, aşk tohumu da değişik kişiliklerde on­ların özellikleriyle biçimlenecektir. Hatta bir adım daha atmalı, bazı kişiliklerin aşkın ağır yüküne dayanamaya­caklarını, aşkı çok hastalıklı olarak yaşayacaklarını da söylemeliyiz. Evet, bazı âşıklar, aşkı hastalıklı biçimlerde yaşayacaklar, bazen de tencere kapağını bulacak başka alanlarda oldukça sağlıklı olan iki kişinin zayıf psikolo­jik özellikleri ilişkilerinde bir araya gelecek, hastalıklı bir aşk ilişkisine yakalanacaklardır, öyle ya &#8220;aşk&#8221; dediğimiz­de aslında özel bir insanlık hâlinden ziyade insan ilişki­sinde bir hâlden bahsediyoruz.</p>
<p>Âşık olunan insanın âşığından hiç haberdar olmadığı, &#8220;platonik&#8221; denilen bir aşk türünden bahsedildiğini biliyo­ruz. Bize göre hiç değilse modern zamanlarda sağlıklı bir insanın tamamen platonik bir aşka tutulması neredeyse imkânsız denilecek kadar istisnai bir durumdur. Biz açık bir ruhsal rahatsızlığı olanların haricinde böyle durum­ları, çok ender olarak, çok içe kapanık, hayatta tek bir arkadaşı bile olmayan kimselerde görüyoruz. Böyle durumlar, çağdaş ruh sağlığı literatüründe &#8220;şizoid fantezi&#8221; olarak adlandırılıyor.</p>
<p>Aşk denilen özel insanlık hâline psikolojiden baktığı­mızda, bu hâlin ana belirleyeni, belirteci olarak, &#8220;birisine tutkuyla bağlanma ve tüm olumlu duygusal eneıjimizi ona yatırma&#8221;yı görüyoruz. Bazı antropologlar ve psiko­loglar, aşkın şehvet, romantizm ve bağlılığın özel bir ka­rışımı olduğunu söylüyorlar.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[50]</sup></a> Bunlara bir itirazımız yok ama psikolojiden baktığımızda &#8220;aşk&#8221; olgusunda söz konu­su olan ya da âşık olduğumuzda ortaya çıkan görünüm­ler, yukarıdaki iki belirleyenin dışa vurundan gibi duru­yorlar. Âşık olduğumuz kişi, bizim dünyamızda çok özel bir anlama yükselir. Tüm ilgimizi ona yöneltiriz. Onunla duygusal birlik arzusu yaşamımızın biricik amacı hâli­ne gelir. Ondan gelecek haberler, dünyanın diğer tüm ha­berlerinden öncelik kazanır. Zorluklar arttıkça tutkumuz da artar. Duygulanmız bir yangın yeri gibidir. Cinselliğin onunla çok özel olacağını düşünürüz, romantizm de cin­sel arzuyu tetikler ama duygusal birlik cinsel birlikten çok üstündür. Güven ve kıskançlık, coşku, umut ve hüzün dalgaları aşk denizini doldurur. İrademiz iptal olmuştur, kendimiz, nefsimiz kontrolümüzden çıkmıştır.</p>
<p>Kolayca görüleceği gibi özel bir insanlık hâli olan aş­kın, bir insana duyulan sıradan bir sevgi, hissedilen sı­caklık ve güven, yakın olma arzusu ile bir ilişkisi yoktur. Ama kabul edilmelidir ki, aşk da bir sevgi türüdür, teme­linde sevginin çok yoğun biçimde yaşanması olan bir sev­gi türü. Yine kabul edilmelidir ki, aşk, sevgi becerisi üzeri­ne bina olur. O hâlde öncelikle şu sevgi becerisi üzerinde durmalıyız.</p>
<p><strong>Sevme Becerisini Anlamadan Aşkı Konuşmak </strong><strong>Beyhudedir</strong></p>
<p>Nasılsa her insanın içinde bir sevme yeteneği, sevgi bece­risi olduğunu sanıyoruz. Böyle sanmamızda, Erich Fromm gibi dinle daha barışık modem psikoloji üstatlarının payı da var. Belki insanın &#8220;fıtrat&#8221; denilen genel yapısı için bir ilahiyatçı insan-sevgi ilişkisini böyle anlatabilir ama psi­kolojiden baktığımızda bu konuda aynı rahatlığı göste­remeyiz. Psikolojiden bakmak, insanın ruhsal gelişimini etkileyen faktörleri, yaşamının başlangıcından itibaren titizlikle takip etmek demektir. Sevmek, gönlünü açık tut­mak, diğer insanları, dünyayı, bu gönül açıklığı içinde algı­layabilmektir. Sevebilmek için, kendinizi dışarıya açabilme cesaretine ve duyarlığına sahip olmamız gerekir. Psikolo­jiden baktığımızda görüyoruz ki, sevme becerisinin doğal ve doğuştan olduğunu söylemek zor. En azından böyle bir potansiyel varsa bile, onun insanın gelişimiyle birlikte uzuvları gibi kendiliğinden büyüyüvermediğini biliyoruz. Sevme becerisi, yine sanıldığı gibi büluğ çağındaki geli­şimin ve hormona! baskının sonucunda cinsel organların gelişmesine paralel olarak ortaya çıkıvermez. Psikoloji bil­gimiz, bize, sevme becerisinin çocuğun annenin kucağına <u>alınma</u>sıyla birlikte oluşmaya başladığını, anne-bebek iliş­kisinden köken aldığını söylüyor. Sevme becerisi, eğer sağ­lam temelleri varsa çocuklukta ve gençlikte daha da geliş­tirilebiliyor ama bu kesin değil. Çocukluğunda bu beceriyi edinenlerimiz daha sonraki yaşamlarında eğer ona göre bir çizgi izlemiyorlarsa, onu köreltip yitirebiliyorlar. Aşkı konuşurken sevme becerisini iyice aydınlatmamız gerekti­ğinden bu nokta üzerinde biraz daha durmalıyız.</p>
<p>Sevmenin ruh sağlığı konusundaki önemini vurgula- mayan psikolojik gelişim teorisyeni yoktur. Psikanalitik psikolojinin kurucusu Sigmund Freud, &#8220;Ruh sağlığının ölçütü nedir?&#8221; diye sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden &#8220;sevmek ve çalışmak&#8221; demiş ancak sevmenin insanda na­sıl şekillendiği üzerinde fazlaca durmamıştır. Beğensek de beğenmesek de Freud, psikanalitik psikoloji araştır­malarıyla modem bilim dünyasında bir keşif yapmıştır. Freud&#8217;un neyi keşfetmiş olduğuyla ilgili birçok söz dola­nır ortada. Onun ruhsallıkla ilgili gerçek keşfi, &#8220;insanın mevcut tutum ve davranışlarında bebeklik ve çocukluk yaşantılarının birinci derecede önem taşıdığadır. Na­sıl milletlerin tarihine bakılarak o millet hakkında bilgi ediniliyorsa, insanın da bir tarihi vardır. Hepimiz kendi bebeklik ve çocukluk tarihimizin içinden geçerek şimdiki günle<u>rimi</u>ze geliriz. Bu, şu anki davranışlarımızın köken­leri bebeklikte, çocuklukta atılır demektir. Şimdi hangi durumda ne yaptığımızın, nasıl davrandığımızın neden­lerini araştırmak için nasıl bir ailede yetiştirildiğimiz, bebek ve çocukluk döneminde bize nasıl davranıldığı gibi konuların aydınlatılması gerekir, zaten psikanaliz dediği­miz yaklaşım da temelde bunu yapmaya çalışır.</p>
<p>Freud, insanın nasıl bir varlık olduğuyla ve bu varlığın aile ortamında nasıl şekillendiğiyle ilgili kendi gözlemleri­ne dayalı bir teori geliştirmiştir. Ancak onun teorisi, bugün birçok teorisyen tarafından desteklenmemektedir. örneğin Freud, cinsellik dürtülerini, cinsel arzuyu çok aşan, geniş bir manada kullanıyor, bunların çocuğun ve kişiliğin geli­şiminde çok önemli bir yer aldığına inanıyordu. Ona göre birçok toplumsal ve tarihsel olgu gibi insanın psikolojik gelişimi de pekâlâ psikanaliz ile açıklanabilirdi. Oysa bu­gün çocukluk yaşantılarının da cinselliğin de önemi kabul edilmekle birlikte Freud&#8217;un teorisine genellikle doğrulan­mamış olarak bakılıyor ve insan davranışlarını tüketici bir biçimde açıklayabildiği düşünülmüyor.</p>
<p>İnsan yavrusu, dünyaya geldiğinde diğer canlıla­rın yavrularından birçok açıdan daha farklıdır. Ama en temel fark, diğer canlılara göre çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç göstermesi. Bu fark, aynı zamanda in­san olmanın temellerini oluşturuyor. Bütün diğer canlı­ların yavruları neredeyse doğumdan itibaren annelerinin, babalarının yetişkin canlılar olarak gerçekleştirdikleri fonksiyonları saatler içinde yerine getirebilirler, örneğin diğer memelilerin doğmaları ile yürümeleri arasında çok kısa bir zaman dilimi vardır. Fakat insan, yaradılışı ge­reği çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç gösterir ve ayaklan üzerinde durabilmesi yani kendisini toplumsal bir varlık olarak hissedebilmesi için ergenliğe <em>(adoles- cent)</em> kadar bağımlılık ihtiyacı devam eder.</p>
<p>Bebek, özellikle ilk bir yıl içinde ebeveynine mutlak ba­ğımlıdır, diğer bir deyişle birisi ona süt vermezse, birisi onun bakımını birebir üstlenmezse veya onunla ilgilen­mezse hayatta kalamaz, işte bütün psikoloji teorilerinin ve Freud&#8217;un da oluşturmaya çalıştığı teorinin çıkış nokta­sı burasıdır. Tamamen ve mutlak olarak bağımlı varlıktan nasıl olup da özerk bir insan ortaya çıkar? Yani bebek na­sıl aile içinde, toplum içinde insanlaşır ve yetişkin bir in­san olur? Freud&#8217;dan sonra birçok başkası çıkmış tüm psi- kanalitik teoriler, bu soruya verilen değişik cevaplardır.</p>
<p>Doğduğu andan itibaren bir bebek ne ister? Bebeğin doğduğunda ne yazık ki ağzı var dili yoktur. Konuşma, in­sanın en mucizevi yeteneğidir. Ama ne ki, bebek doğdu­ğunda henüz konuşamamakta, &#8220;Şunu istiyorum,&#8221; diyeme- mektedir. O hâlde bu dilsiz varlığın, bebeğin, ne istediğini anlamaya çalışan psikoloji teorilerindeki spekülasyonun yüksek oranda olması anlaşılabilir bir durumdur. Psiko­loji teorisyeni, hiç konuşamayan ve kendini anlatamayan bir varlığın yerine kendini koyarak, onun ne istediğine ilişkin, onun hayatla derdinin ne olduğuna ilişkin bir hi­potez geliştirir.</p>
<p>Şu an gözde olan teorilerden bir tanesi Freud&#8217;un öğren­cisi olan Melanie Klein&#8217;a aittir. Klein&#8217;a göre<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[51]</sup></a>, insan yav­rusunun doğduğundaki temel derdi hayatta kalmaktır; ne annesini bilir, ne de bir başkasını. Hayatta kalmak için ise bir tek şeye ihtiyacı vardır, bu da annesinin memesinde­ki süttür. Tüm enerjisini bu hayat damarına yapışmak için harcar, onu alabilmek için saldırır. Bebeğin dış dünya ile ilk ilişkisi de budur. Böylelikle bebeğin psikolojisi de bu temel ihtiyaca göre şekillenir. Eğer bu teori doğruysa, yani bebek annesinin memesindeki sütü istiyor ve o olmadan var olamayacağını şöyle ya da böyle hissediyorsa, kendin­de olmayan ama başkasında bulunan bir şey bir insanda ne uyandınyorsa bebek de böyle bir hissiyat içindedir. Bu temel duygu &#8220;haset&#8221;tir. Bebek, onda olmayan bir şeye -anne sütüne- muhtaçtır, annesinde de bu ihtiyaç duyduğu şey­den ziyadesiyle vardır, dolayısıyla annesine haset eder.</p>
<p>Elbette böyle bir teori, &#8220;anne sevgisi&#8221;yle dolu insanlar olarak bize ilk anda ters gelecek, &#8220;Yok canım, kimse anne­sine haset etmez,&#8221; diye düşünülecektir. Bunu ancak &#8220;Biz­de olmayan bir şey başkasında varsa, üstelik biz o şeye kesinlikle muhtaçsak, bu şeye sahip olan kimseye karşı ne hissederiz?&#8221; sorusuna nesnel bir cevap arama cesareti gösterdiğimizde, kendimizi dilsiz bebeğin yerine koydu­ğumuzda anlayabiliriz. Bunu anlayabilirsek, erişkinlikte gösterdiğimiz haset davranışlarının kökenlerinin burada, bu ilksel <em>(primordial)</em> hasette olduğunu anlamamız artık çok kolaydır.</p>
<p>Klein&#8217;a göre, temel, ilksel duygulardan birisidir haset. Bebek, haset eder çünkü annesinde olan onda yoktur ve erişkin yaşamdaki öfkenin, tamahkârlığın, açgözlülüğün yani bütün olumsuz duyguların kökeni bu ilksel duygu­dur. Bebeğin hissetmiş olduğu eksik bir varlık olarak doğ­duğu için hasettir. Anne, annelik yapmak istiyorsa eğer, ne yapıp edip çocuğundaki bu haseti yatıştırmayı başar­malı, ona her şart altında bakım vermek için uğraşacağı konusunda güven sağlamalıdır.</p>
<p>Bebekteki haset hissiyatının yatıştırılması, tamiri için bir tek şeye ihtiyaç vardır; o da &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; özellikleri gösteren annedir. Bu kimse, annenin yerine ba­kımı üstlenen birisi de olabilir. Anne, bebeğe karşı öyle davranışlar göstermelidir ki, bebek, baştan haset ettiği bu varlığın aslında onun iyiliğinden başka bir şey düşün­mediğini, zaman zaman &#8220;yemek yanıyor&#8221; diye emzireme- se de, &#8220;babası istiyor&#8221; diye yanma gelemese de bebeğinin varlığım her şeyin üstünde tuttuğunu düşünüp buna ikna olabilmelidir. Eğer ağladığında, altı açılmadığında, süt gelmediğinde veya herhangi bir nedenle hayal kırıklığına uğradığında anneden aldığı iyi duygular bu hayal kırıklı­ğını onarabiliyorsa giderek anneye güvenmeye ve sevme­ye başlar hatta kısa sürelerle de olsa anneden ayrı kalma­ya katlanabilir.</p>
<p>Erişkinler olarak o kadar tanıdık ve varlığına inanı­lan bir duygu kümesidir ki, sevgiyi hep içimizde, derin bir yerlerde kilolarca bulunan bir şeymiş gibi yaşarız ve bu nedenle sevgi göstermeyenlere sanki elindeymiş de bize inat ortaya çıkarmıyormuş gibi davranır, kızarız. Oysa sevgi duygusunun, sevme hissinin nereden geldiği, içimize nasıl yerleştiği, bilimsel olarak henüz bilinmi- yor. Muhtemelen yukarıda anlattığımız şekilde gelişiyor. Klein&#8217;a göre sevgi de haset gibi temel, ilksel bir duygu olarak içimizde potansiyel bir nüve hâlinde vardır. Nasıl şekilleneceğini anne ile ilişki tayin eder. Bazı teorisyenler içinse, başlangıçta insan yavrusunda sevgi yoktur. Anne haseti onarmayı başardıkça, bu güven ortamında sevgi yeşermeye başlar. Evet, söylemesi zor ama bebeğin içinde sevginin nasıl serpilip geliştiğini açıklamak çok da kolay değildir. Anne, haset eden varlığa, kendi memesine saldı­ran bebeğe şefkat göstererek, onu yatıştırarak, onun ha­yal kırıklığını gidererek bebeğin hasetini sevgisiyle tamir eder, onun içindeki potansiyel sevgiyi harekete geçirir, ona sevmeyi öğretir. Kasetin tamircisi sevgidir.</p>
<p>Haset, bütün olumsuz duyguların, açgözlülüğün, ta­mahkârlığın ve azla yetinmeyişin de kaynağını oluşturur. Yani aslında anne, &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; yaptığında, be­bekteki varoluşsal haseti tamir edebildiğinde, bebeğe aç­gözlülükten ve karşısındakini yok edercesine saldırmak­tan korunmasını da öğretmiş olur. Bazı insanlar, daha doğrusu bebekler, kendisini hasete karşı şükran duygu­suyla dolduracak &#8220;yeterince iyi anne&#8221; özellikleri gösteren bir bakım vericiye sahip olmayabilir veya anneleri elin­den geleni yapsa bile bebeğin biyolojik donanımındaki eksiklikler nedeniyle çabaları boşa gidebilir. Onlar, sevgi alanının en zavallı kimseleridir, sevmekten nasiplerini almamışlardır, haset, tamahkârlık, bencillik ve açgözlü­lükle dolu bir yaşam çizgisi onları beklemektedir. Hasetle baş etmesini bilen, temel güven ve sevgi becerileri sağlık­lı anne-bebek ilişkisi sayesinde gelişmiş çocuk ve genç, daha sonra aile-içi, yakınlar arası ve okul yaşantılarında bu becerilerini pekiştirme fırsatı bulur. Ya da tam tersi yönde olumsuz bir gelişme olur, bırakın sevgi becerileri­nin pekişmesini, örseleyici (travmatik) yaşantılar, gelişi­mini köstekleyen insan ilişkileri yüzünden var olan sevgi becerileri de körelir hatta kaybolup gidebilir.</p>
<p>Klein&#8217;ın teorisinden yola çıkarak, aşkı konuşurken gözlerden kaçırılmaması gereken, tamahkârlıkla ilgili çok önemli bir nokta var. Görüldüğü gibi tamahkârlık, Klein tarafından şükranın, sevmenin değil hasetin içinde de­ğerlendiriliyor. Yani bir şeye tamah ettiğimizde, aslında başka birisine haset ediyoruzdur, sevmek değil sahip ol­mak istiyoruzdur. Bir insanı tamahkârca istediğimizde de değişen bir durum yoktur. Tamah ettiğimizde sevmiyoruz- dur. Tamahın arkasındaki siperlerden haset ve yıkıcılık tüm insani hasletlerimize saldırır.</p>
<p>Daha önce aşkın cinsellik ve bağlılık ile ilişkili olsa da bir ve aynı şeyler olmadığını söyledik. Şimdi bu anlat­tıklarımızdan yola çıkarak diyoruz ki, birçokları aslında sevgiyle, aşkla ilgisi olmayan tamahkârlığı, mutlaka iste­diğimiz birine sahip olma tutkusunu aşkla karıştırıyorlar. Aşkın, tutkuyla sevmenin tamahkârlıkla ilgisi yok oysa. T<u>amahk</u>âr insan, karşısındakine bir eve, bir arabaya sa­hip olduğu gibi sahip olmak isteyen insan, haseti onarıl­mamış insandır; büyük ihtimalle yaşadıklarının sevgiy­le, aşkla uzaktan yakından alakası yoktur. Tamahkârlık, sevgiye zıt bir işleyiş gösterir; onun olduğu yerde sevgi yeşermez. Tamahkârlık, açgözlülüktür, hırsla, ne pahasına olursa olsun bir şeye sahip olma isteğidir. Tamahkâr bir tutkuyla bir şeyin peşinde koşan, gerekirse şiddet uygu­layarak onu ele geçirmeye çalışan, kendisine ve başkasına zarar verip vermediğini bile göz önünde bulundurmayan bir kimse, bırakın âşık olmayı sevginin de aşkın da azılı düşmanıdır.</p>
<p>Bir insanı arzuladığını söyleyen ama arzusunun içeri­ğini, onun bedenini, zihnini, cinselliğini, her şeyini ve her bir parçasını el koyarcasına istemek şeklinde açıklayan, &#8220;ya benimsin ya toprağın&#8221; diyen birisinin aşkla ilişkisi yoktur. Bir çiçeği seviyorum diye, tüm çiçekleri kökünden söküp kendi evine getiren bir kimse gibidir böyle tamah- kârlar. Aşktan konuşan, âşık olduğunu söyleyen herkes, bu yüzden öncelikle kendisini tamahkârlığın denek taşın­da smamalı, konuştuğu şeyin tamahkârlık değil, gerçek­ten &#8220;aşk&#8221; olduğunu bize kanıtlamalıdır. Sevme becerisinin gerçekte nasıl bir şey olduğunun anlaşılması, aşk sandı­ğımız birçok yaşantının aslında aşk karşıtı durumlar ol­duğunun görülmesi açısından çok gerekli. Bu yüzden sev­me becerisi üzerinde biraz daha duracağız.</p>
<p>Erol Göka – Aile ve Aşk Üzerine,syf:143-158</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jul 2024 07:25:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[sevme becerisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27015</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hepimiz bir sevgi potansiyeli ile mi doğuyoruz? Haset hissiyatının tam karşısmda doğuştan bir sevgi ve şükran kutbumuz var mı dünyaya geldiğimizde? Bu sorulan kesin biçimde cevaplamamıza imkân yok ama sevme becerisini ve ortaya çıkıp gelişmesine mâni olan hâlleri daha net bi­çimde gözlemleyebiliyoruz. Sevme becerisinin oluşup ge­lişmesinde yaşamın ilk yılı çok önemli. Bebeğin çevresine temel güven [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/">Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-23051 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg" alt="" width="324" height="218" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-300x202.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-600x403.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-575x388.jpg 575w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-613x414.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/07/a.jpg 640w" sizes="(max-width: 324px) 100vw, 324px" /></a></p>
<p>Hepimiz bir sevgi potansiyeli ile mi doğuyoruz? Haset hissiyatının tam karşısmda doğuştan bir sevgi ve şükran kutbumuz var mı dünyaya geldiğimizde? Bu sorulan kesin biçimde cevaplamamıza <u>imkân</u> yok ama sevme becerisini ve ortaya çıkıp gelişmesine mâni olan hâlleri daha net bi­çimde gözlemleyebiliyoruz. Sevme becerisinin oluşup ge­lişmesinde yaşamın ilk yılı çok önemli. Bebeğin çevresine temel güven içinde olabilmesi için öncelikle annesinin kucağında sevginin sıcaklığım, gözlerinde onaylanmanın, takdir edilmenin ışıltısını hissetmesi gerekli. Bir sevgi ve kabul edilme ortamında büyüyen, sevgi sayesinde çevre­sine güvenen bir bebek, kendini açabilir, karşılık bekle­meden sevgi ışınlarını yayabilir. Sadece insanlara değil, tüm doğaya, hayvanlara, çiçeklere de sevgi verebilir; dün­yaya açabilir duyularını. Ama sadece onların istediği gibi olduğu takdirde ihtiyaçları karşılanan, sevgiden yoksun bırakılmakla tehdit edilen bir ortamda büyürse çevresi­ne güvenmez, anne babasından korkarsa, kendini açmaya cesaret edemez, kendisini geri çeker, davranışlarında vefa değil hesapçılık egemen olur. Çaresizlikten, çevresinin sevgisini kazanabilmek için her şeyi yapabilecek hâle ge­lir. Başkalarının onu yönlendirmesine ses çıkarmaz.</p>
<p>Demek ki sevme becerisinin gelişiminde asıl önemli olan şey, çocuğun içinde yetiştiği aile ortamı. Aile, çocu­ğun duygusal gelişimine özel bir önem veren, çocuktan sürekli &#8220;mantıklı&#8221; olmasını istemeyen, aklı duyguların karşısına dikmeyen, duyguları ve duyarlılığı ciddiye alan tutumlar gösterirse gelişebiliyor sevme becerisi. Duyar­lılık ve sevme becerisi birbirlerinin olmazsa olmazı. Du­yarlı insan, çevresinde olup bitenlere, son derece tarafsız bir biçimde kulak kesilen, algılamasını ön yargı molozla­rından arındırabilen, her anı yerinden yakalayan, gerçek­liğin her seferinde benzeri olmayan bir tazelikle önünde açıldığını gören ve işiten kimsedir. Duyarlı bir insan için sevgi, karşı cinsten birine yönelik hisler toplamı değil, çevremizdeki her şeye her an yönelebilen genel bir yaşam ilkesidir. Sevgi ancak duyarlılık varsa, içimizde dünyaya bir açıklık varsa doğabilir; yaşamımıza canlılık, coşku ve mutluluk katışmdan anlarız onun geldiğini. Gerçeği, dünyaya duyarlı bir algılama ile kavradığımızda, orada kendimiz için birçok güzellik keşfederiz. Hayatın ayrın­tılarını, dünyanın muhteşem güzelliğini, estetiğini görü­rüz. Duyarlılık sayesinde hayat içimize dolar. Dünyanın, insanların, canlıların muhteşem güzelliklerine baktıkça gözlerimizin, içimizin de güzelleştiğini hissederiz. Âşık insanın, sevdiğini dünyalar güzeli mertebesine çıkarma­sındaki estetik zarafetin sırrı, sevme becerisinin sağla­dığı duyarlılıktadır. Dünyayı, hayatı, güzellikler içinde gözlemlemek, ruhumuza da çok iyi gelir; bizi yatıştırır, sakinleştirir, yaşama sevinciyle doldurur, mutluluk kapı­sını bizim için aralar.</p>
<p>Sevme becerisinin bazılarının sandığı gibi zekâyla, okul eğitimiyle ilişkisi yok. Zekâ, bırakın sevgi için bir te­mel sağlamayı, sevme becerisini kavramaktan bile âciz. Zaten sevmek de, aşk da zekâdan ve düşünceden bağım­sız gelişen süreçler. &#8220;Şunu sevsem iyi olurf&#8221; diye mantık­lı düşünceye dayalı bir sevgi olmayacağını, hiç kimsenin sevmeye zorlanamayacağını biliyoruz. Sevgi, düşünceden kaynaklanan bir istem değil. Sadece beynimizle değil tüm psikolojik varlığımızla ilgili. Duyarlılığın, sevme beceri­sinin gelişebilmesi için, insanın düşünme yeteneğinin bi­razcık sessiz kalması, ne düşündüğüne değil ne hissetti­ğine odaklanılabilmesi gerekiyor.</p>
<p>Düşünme de zekâ da insan yaşamında çok önemli. Uy­garlıkların temeli olan, hayatımıza birçok olumlu, kolay­laştırıcı katkı yapan bilim ve teknolojiyi düşünme gücü­müze borçluyuz. İnsan, bu özellikleri nedeniyle de diğer canlılardan ayrılıyor. Bu nedenle olsa gerek, çocukları­mızda duyarlılıktan ziyade düşünce gelişimine önem ve­ren bir eğitim sistemimiz var. Elbette, okul eğitiminde hiç değilse zekâ kadar sevme becerisini de geliştirmeye özen gösteren müfredatlar olsa, okul da sevme becerisinin güç­lendirilmesine, pekiştirilmesine çok hizmet edebilir. Ama sadece zekâyı ve yarışmayı esas alan müfredatlar yüzün­den şimdi bu imkânı konuşmaktan çok uzağız. O yüzden okul eğitimi, hiç değilse ailede sevme becerisi gelişmiş çocuklarımızda, bunu kemirmesin, köreltmesin yani gölge etmesin yeter demekle yetiniyoruz.</p>
<p>Daha önce de sevme becerisinin cinsellikle ilişkisi ol­madığını söylemiştik. Sanıyoruz şimdi daha iyi anlaşılı­yor bu ilişkisizlik. Sevme becerisi, cinsellikten çok daha önce gelişiyor. Büluğ çağında, ergenlik döneminde cinsel his ve duygular uyanmaya başlayınca, insan için yeni bir duyum alanı açılıyor. Sevme becerisine sahip, kendisini dünyaya, insanlara açmaktan kaçınmayan bir genç için cinsellik yeni bir coşku alanı oluyor, o daha insanileşi­yor, güzelleşiyor. Sevme becerisine sahip olmayan gençler içinse cinsellik, karşılaşmaktan çekindikleri yeni bir gü­vensizlik ve korku alanıdır. Onların cinsellikle karşılaş­maları aslında korku ve güvensizlikle doludur ama cinsel hazzı keşfettikten sonra bu kimseler, cinsel haz peşinde koşar dururlar. Hazzın asla sevginin yerini tutmayacağı­nı bilmediklerinden doyumsuz biçimde ortalıkta dolanır dururlar. Onların sevgisiz cinselliğinde güzellik, rahatlık, ışık ve sevinç eksiktir. Bu güvensizlik ve korku, kadm-er- kek ilişkilerindeki olumsuzluklar, iletişimsizlikler, içe ka­panmalar ve çekinmeler için olduğu kadar hoyratlık ve zalimlikler için de iyi bir gübreli toprak vazifesi görür.</p>
<p>Sevme becerisine yeterince sahip olan bir insan, bü­yük ihtimalle sevgi yaşantıları sırasında iyi bir iletişim becerisine sahip olacaktır. Zira o karşısındakine saygılı olduğu kadar kendisine de güvenlidir. Sevme ilişkisi sı­rasında partnerinden sadece sevmenin gereklerini bekler. Onu özgüven kazanmak ya da yalnızlık korkusunu bastır­mak için baston veya dayanak olarak kullanmaz. Sevdiği­ni sürekli kendisine iyi hissettirmesi, iltifatlar etmesi için sıkboğaz etmez. Sevgi, yetersiz özgüveni ve yalnızlık kor­kusunu tedavi etmek için bir yöntem değildir. Olgun sev­gi ilişkisi, karşılık beklemeden kendini ortaya koyabilen, yalnızlıktan, yalnızlığıyla, kendisiyle baş başa kalmaktan korkmayan yüksek bir öz güven gerektirir. Bunu da ancak sevme becerisi yeterince gelişmiş insanlar yapabilir.</p>
<p>Aşkı konuşurken ilk yapılması gereken, tüm bu anlat­tıklarımız nedeniyle, aşk yaşantısıyla karşı karşıya veya iç içe olan kimsenin sevgi becerileri bakımından hangi konumda, ne düzeyde olduğunun belirlenmesidir. Ancak bundan şöyle bir sonuç çıkarılmamalı: Mademki aşk sev­ginin yoğun bir türü ve sevme becerisi de herkesin psiko­lojik gelişimine göre değişiyor, o hâlde sadece psikolojik gelişimde belli bir olgunluk düzeyi yakalayan insanlar aşk yaşantısıyla ödüllenirler. Hayır, elbette böyle değildir.</p>
<p>Hep söyleyegeldiğimiz gibi şu veya bu ölçüde sevme be­cerisine sahip olan herkes, bir gün aşk yaşantısı imkânıy­la karşı karşıya kalabilir, aşka düşebilir Sevme becerisi, aşkla karşılaşıp karşılaşmama ihtimali için değil, gelen aşkı ne ölçüde sağlıklı yaşayabileceği için bir ölçüt sunar.</p>
<p>Şüphesiz bazı insanlar ömürleri boyunca diğerlerine göre çok daha fazla âşık olabilirler ya da tam tersi bazı insanlar ne yaparlarsa yapsınlar aşk pınan onlar için kupkurudur. Niye böyle olduğunu psikolojik bir bakışla çözüme kavuşturmamız şimdilik imkânsız gibi duruyor. Aşk konusunda bunun gibi daha birçok cevabını bilme­diğimiz soru var. Zaten gündelik hayatın ilişkiler alanın­daki birçok sorunu da (ayrılmalar, aşk kırgınlıkları, aşk cinayetleri, kıskançlık krizleri, itiraflar, iftiralar vs.) bu sorulara doğru düzgün bir cevap bulamayışımızdan kay­naklanıyor. Ortada insanların romantik-duygusal ilişki­leri alanında, &#8220;aşk&#8221; sıfatıyla anılan birçok olgu ve sorun var. Ama &#8220;aşk&#8221; adına kimi zaman &#8220;popüler&#8221;, &#8220;kişisel geli­şim&#8221; gibi adlar altında, <u>kimi</u> zaman &#8220;bilimsel&#8221; kılıklarda arzıendam eden bilgi, üzerindeki yaftalara rağmen güve­nilmez, çoğunlukla da &#8220;aşk&#8221;ı anlama konusunda bir işe yaramaz nitelikte. Hâlimiz bu.</p>
<p>Aşk güvercininin kimin başma konacağı belli değilse, daha doğrusu aşk güvercini herkesin başına konabilecek kadar insan tercihinde özensiz ise, &#8220;insan olsun yeter&#8221; di­yorsa, o hâlde önümüzde mutlaka cevaplanması gereken bir soru vardır: &#8220;Birisine niye tutkuyla bağlanırız, tüm duygusal enerjimizi ona yatırır ve onunla neredeyse ya­pışık olmayı isteriz?&#8221; Bilimin ve felsefenin yardımıyla bu soruya bir cevap verebilirsek eğer, belki aşk konusunda cevabını bilmediğimiz sorular için de hiç değilse belli bir bakış kazanabiliriz. Henüz tanım konusunda bile üzerin- de anlaştığımız bir zemin yoksa magazin dünyas<u>ının</u>, büyücülerin, falcıların, insanı kelebek ruhunu kanat çırpışı sanan kerameti kendinden menkul aşk danışmanlarının, &#8220;aşk, aşk aşk&#8221; diye oburca tükettiği olgulardan sıyrılıp en sağlam bilginin üretildiği yer olan bilimin bulgulan ve ti­tiz felsefi düşünceler üzerine kafa yormamız en doğrusu.</p>
<p>Erol GÖKA &#8211; Aile ve Aşk Üzerine,SYF:</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/">Sağlıklı Aşkın İlk Şartı:Sevme Becerisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/saglikli-askin-ilk-sartisevme-becerisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahmet Kasım Fidan &#8211; Sufiname</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Nov 2023 08:01:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[fetva]]></category>
		<category><![CDATA[Gençlik]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Ulema]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26642</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; “Öyle biri ile arkadaş ol ki sana dünya veya ahiret cihetinden faydası dokunsun, bunun dışındakilerle meşgul olmak büyük bir ahmaklıktır.” Ebü Süleyman Dârâni (k.s.) &#160; “Bir kardeşinin evliliğine yardım etmek, sevabı çok olan amellerdendir. Hatta bazı âlimler, nikâha yardımın gaziyi teçhiz etmek veya mükâteb (bedelini ödediğinde azat olacak) bir kölenin azadına yardım etmekten daha [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/">Ahmet Kasım Fidan – Sufiname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-26644 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092-193x300.jpg" alt="" width="229" height="356" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/11/sufiname97f765f882821fab148b97777e50a092.jpg 320w" sizes="(max-width: 229px) 100vw, 229px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Öyle biri ile arkadaş ol ki sana dünya veya ahiret cihetinden faydası dokunsun, bunun dışındakilerle meşgul olmak büyük bir ahmaklıktır.”</p>
<p>Ebü Süleyman Dârâni (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir kardeşinin evliliğine yardım etmek, sevabı çok olan amellerdendir. Hatta bazı âlimler, nikâha yardımın gaziyi teçhiz etmek veya mükâteb (bedelini ödediğinde azat olacak) bir kölenin azadına yardım etmekten daha efdal olduğunu söylemişlerdir.”</p>
<p>İmâm-ı Şarâni (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Taat ve ibadet işinde Allah&#8217;ı unutan, ancak başı dara geldiği ve işi düştüğü zaman Allah&#8217;ı hatırlayana akıllı denmez.”</p>
<p>Zünnün-i Mısri (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Namazda kıyamda iken secde edilecek yere bakmak sünnettir. Bu amel, sünnete uygun olmayan birçok erbainden, yani kırk gün çile çekmekten daha iyi ve faydalıdır.”</p>
<p>Abdullah Dihlevi (k-s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Peygamber Efendimiz Hazretleri&#8217;nin bir sünnet-i seniyyesini ihya etmek, yüz defa sakal-ı şerifi ziyaretten faziletli ve o Hazret&#8217;in katında sevimlidir.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Kim herhangi bir vakitte, Allah&#8217;ın kendisine farz kıldığı bir farzı zayi ederse, (daha sonra onu kaza etse bile) uzun bir zaman o farzın lezzetinden mahrum edilir.”</p>
<p>İbn Nüceyd (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İbadetlerin hepsini kendinde toplayan ve insanı Allah Teâlâ&#8217;ya en çok yaklaştıran şey namazdır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Garip Müslümanların bu dönemde sapıklık deryasından kurtulması ancak peygamberliğin kaynağı, beşerin en hayırlısı olan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ailesinin gemisine binmekle mümkün olur.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (raleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ehl-i sünnet büyüklerinin yoluna tâbi olmaya ve onları taklit etmeye muvaffak olana ne mutlu! Bunlara aykırı yol tutanlara da yazıklar olsun.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (raleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Şu zamanki gençlik zamanıdır. Nefis, şeytan ve din düşmanlarının istilası zamanıdır. Bu zamanlarda az amele biçilen itibar, başka zamanlarda yapılan amellere biçilmez.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Neyi seversek Allah için sevelim. Sevginin bu türlüsü bir ibadettir. Bilakis bu sevgi nefs için olursa haramdır ve hüsran sebebidir.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (ks)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;İnsanın, yanında bulunanlarla tatlı tatlı sohbet etmesi, onlara güzel ahlak ile davranması, geceleri sabaha kadar ibadet etmesinden gündüzleri ise oruçlu geçirmesinden hayırlıdır.”</p>
<p>Fudayl b. İyâz (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kulluğun tadını alamayan, hiçbir şeyden zevk bulamaz.</p>
<p>Abdullah b.Mübarek (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Ubudiyyet (kulluk) malı bırakıp emrolunan hususa sımsıkı sarılmaktır. Hak aramak yerine, vazifeye koşmaktır diye anlatılmıştır.”</p>
<p>Ebü Hafs Haddâd (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Lokmayı helalden temin edebilmek için uğraşmak, geceleri ibadet edip gündüzleri oruç tutmaktan efdaldir. Çünkü her şeyin başı helal lokmadır.”</p>
<p>İbrahim b. Edhem (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şu beş şey kulun ilahi rahmetten mahrum olduğunun alametidir: Kalpteki katılık, gözyaşının kuruması, hayâ azlığı, dünyaya rağbet ve uzun emel.”</p>
<p>Fudayl b. İyâz (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dinin alışveriş kısmını bilmeyen, haram lokmadan kurtulamaz ve ibadetlerin sevabını bulamaz. Zahmetleri boşa gider, azaba yakalanır ve çok pişman olur.</p>
<p>İmâm-ı Âzam Ebü Hanife (k.s.) “Bir kimse ibadet işinde hiç ayrılmadan direk gibi kalıp gitse midesine gireni helal veya haram diye seçmedikten sonra hiçtir. Hiçbir ibadeti makbul olmaz.”</p>
<p>İmâm-ı Âzam Ebü Hanife (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sen Allah&#8217;a tam manasıyla kulluk yapamayıp kullukta bazı noksanların olduğu sürece gerçek hürriyete ulaşamazsın (Asıl hürriyet, nefsin ve eşyanın esaretinden kurtulup noksansız bir şekilde yüce Mevlâ&#8217;ya kulluk yapmaktır).”</p>
<p>Cüneyd-i Bağdâdi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanların fitnesinden kurtulmak istiyorsanız, çarşı ve pazarlarda çokça bulunmayınız.”</p>
<p>Hacı Bayrâm-ı Veli (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah Teâlâ katındaki kadrini ve değerini bilmek istersen seni hangi işlerde bulundurduğuna dikkat et!”</p>
<p>İbn Atâullah el-İskenderi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir kimsenin seni ne kadar çok sevdiğini anlamak istersen senin o kimseyi ne kadar sevdiğine dikkat et. Yani sen onu ne kadar seviyorsan o da seni o kadar seviyor demektir.”</p>
<p>İmâm-ı Muhammed Bâkır (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Allah Teâla&#8217;nin merhameti vardır diyerek isyana kalkışma, kahrından da korkarak ümitsizliğe düşme.</p>
<p>İbn Vefa (ks)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kalp huzursuzluğuna tutulmamak, eleme uğramamak ve günahlardan temizlenmek isteyen, iyi ve hayırlı işlerini çoğaltsın.”</p>
<p>Ebü&#8217;l-Hasan-ı Şâzeli (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ahlak bozulunca fasıklar salihlere, zalimler adillere ve kafirler Müslümanlara galip gelir.</p>
<p>Ebubekir Verrak(k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Bir kimse bütün ilimleri kendinde toplasa Allah Teâlâ&#8217;nın rızasına uygun hareket etmedikçe kurtulamaz.”</p>
<p>Mevlânâ Abdurrahman-ı Câmi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Rıza sahiplerine belalar musibet değildir. Onlar belaları beğenmemezlik etmezler. Çünkü belaları veren yine Allah Tealâdır.”</p>
<p>Muhammed Bâki-Billâh (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bela gelince sabrın hakikatleri zuhur eder, kaderin tecellisi temaşa edildiği vakit, rızanın hakikatleri yüz gösterir.”</p>
<p>Yahya b. Muâz-ı Râzi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Allah için sevmek ve buğzetmek ancak Allah&#8217;ı sevmek ve O&#8217;nun düşmanı olan nefse buğzetmekle olur. Bir kalpte bir anda iki muhabbet bulundurulamaz. Ya nefsini seviyorsundur ya da Rabb&#8217;ini. Çünkü bir kalpte iki şeyin sevgisi toplanmaz.”</p>
<p>Abdurrahman-ı Tâhi (ks.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bir mümin kardeşine ait sevmediğin bir iş duyarsan, birden yetmişe kadar özür kapısı araştır. Bulamazsan, “Belki benim anlayamadığım bir özrü vardır.&#8217;de ve o konunun üstünü ört,”</p>
<p>İmâm-ı Cafer-i Sâdık (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ar bilmeyen ve utanması olmayanla arkadaşlık, insanı kıyamet gününde utandırır.”</p>
<p>İmâm-ı Ebü Yusuf (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanların senin hakkında söylediklerine aldırma. Sende olmayan bir şeyi sana yakıştırırlarsa buna üzülmeye gerek yok. Gerçekte hayırlılar zümresinde olan bir kişiyi, insanların şerli görmesi güzel bir nimettir. Ancak tersi bir durum olursa o zaman tehlike büyüktür.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dünya ve ahirette insanın şerefi ve iki âlemde üstün derecelere nail olması, ancak doğru itikad olan ehl-i sünnet itikadında bulunmak ve salih amel işlemekle mümkündür.”</p>
<p>Molla Hüsrev (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bütün hâlleri ve keşifleri bize verseler fakat ehl-i sünnet ve&#8217;l cemaat itikadını kalbimize yerleştirmeseler, hâlimi harap, istikbalimi karanlık bilirim. Eğer bütün haraplıkları, çirkinlikleri verseler ve kalbimizi ehl-i sünnet itikadı ile süsleseler, hiç üzülmem.”</p>
<p>Ubeydullah Ahrar (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Cenâb-ı Hak dinine hizmet edenlere yardım etsin ve dinine zarar verenleri yardımsız bıraksın. Allah (c.c.) gücü, kuvveti ve yardımı kâfirlere, zalimlere ve dini bozmaya çalışanlara karşı koyması için dinin imamına versin, âmin. Allah, bu duama âmin diyenlere rahmet etsin.”</p>
<p>Abdurrahman-ı Tâhi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dünyave ahiret ihtiyaçlarının kul üzerinde eksilmesi veya duraklamasının yegâne sebebi o kişinin tövbe ve istiğfarlarını yapmaması ve bırakmasıdır.”</p>
<p>Ali Havvâs Berlisi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Israr ile devam edilen küçük bir günah, pişman olunmuş ve tövbe edilmiş büyük bir günahtan daha büvüktür ”</p>
<p>Ebü Cafer b. Sinan (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Günahlardan hemen sonra tövbe edilirse veya günahtan sonra üç saat içinde edilirse o günah amel defterine yazılmaz.”</p>
<p>Muhammed Masum Fâruki (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Şunu katiyen biliniz ki dedikodudan, laubali hareketlerden, boş ve faydasız işlerden sakınıp kaçınmayan bir kişinin adam olmasına imkân yoktur.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “İnsanlar, fakir olmaktan korkarak dünyalık için çalıştıkları kadar, cehennemden korkup korunmak için çalışsalardı, mutlaka cennete giderlerdi.”</p>
<p>Yahya b. Muâz-ı Rizi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Adam suretle değil,siretle iyi adamdır.&#8221;</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kuşkusuz farz ibadetler karşısında nafile ibadetler, okyanus yanında bir damla gibi kalır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hak Teâlâ, birbirine maddi çıkar için alakadar olanlara muhabbeti haram kılınmıştır.”</p>
<p>Cüneyd-i Bağdadi (k.s.) e</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Muhabbetin evvelinde bir lezzet vardır fakat işin hakikatine ulaşılınca ortaya bir dehşet ve hayret çıkar.”</p>
<p>Ebü Ali Dekkâk (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>» “Bu nasıl gaflettir? Üç kuruş ticaretten sevindiğimiz ve zevk aldığımız kadar iki rekât namazdan zevk almıyoruz. Üç kuruşluk zarara üzüldüğümüz kadar ibadeti terk etmekten hatta Cenâb-ı Hakk&#8217;ı kaybetmekten mahzun ve mütcessir olmuyoruz.”</p>
<p>Osman Bedreddin Erzurümi (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsanlar edebe ilimden çok daha fazla muhtaçtır.”</p>
<p>Abdullah b. Muhammed b. Münâzil (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Bizim çok ilimden ziyade, az da olsa edebe ihtiyacımız var.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dıştaki edebin güzel olması, içteki edebin güzel olduğunu gösterir.</p>
<p>Ebû Hafs Haddâd (k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Allah için elde edilen ilim ve bu uğurda sarf edilen gayret, ibadetlerin en mükemmelidir.”</p>
<p>Ebü Bekir Kettâni (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Muâviye(r.a.), Resülullah&#8217;ın (s.a.v.) yanında giderken bindiği atın burnuna giren toz, Ömer b. Abdülaziz&#8217;den bin defa üstündür.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ashâb-ı kirâma hürmet etmeyen kimse, Hz. Muhammede (s.a.v.) iman etmiş olmaz.”</p>
<p>Ebü Bekir Şibli (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Ey insanoğlu! Adının unutulmamasını istersen çocuğuna ilim, hüner, marifet öğret ve onu akıllı fikirli yetiştir. Böyle yaparsan arkanda seni rahmetle anan bir kişi bırakmış olursun.”</p>
<p>Sadi-i Şirâzi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Yapılan amelin maksada ulaştığının alameti, o amelde acz ve kusurdan başka bir şey görmemektir.”</p>
<p>Hayr en-Nessâc (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Yaptığın hayırlı amele güvenerek Allah&#8217;ın azabına uğrayacağından korkmuyorsan helak olanların arasında sayılırsın.”</p>
<p>Huzeyfe el-Mar&#8217;aşi (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Hakikaten şeriat işlerinde baş gösteren her zaaf ve İslam milletini üstün kılma konusunda gösterilen her kusur, daima kötü âlimlerin bereketsizliği ve niyetlerinin bozukluğu sebebiyle olmaktadır.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ulemâyı hafife alanın ahireti, ümerayı hafife alanın dünyası, dostlarını hafife alanın mürüvveti yıkılır.”</p>
<p>Abdullah b. Mübârek (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Âlimler,ilminin gereğini kendileri yerine getirmezlerse din ortadan kalkar, çünkü âlimler dinin bağıdır. Çürük bağ ile ne bağlanabilir ki?”</p>
<p>Ebü Bekir Verrâk (k.s.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Sünnete uymadan amel edenin ameli batıldır.&#8221;</p>
<p>Ahmed b.Ebü&#8217;l Havâri(k.s)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dersve fetva vermek; makam, mevki, mal ve üstünlük elde etmeyi düşünmeksizin sadece Allah&#8217;ın rızasını kazanmak için yapılır ve ancak böyle olursa fayda sağlar.”</p>
<p>İmâm-ı Rabbâni (r.aleyh)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/">Ahmet Kasım Fidan – Sufiname</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahmet-kasim-fidan-sufiname/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şiir Taraf Tutar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Aug 2023 14:23:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Süphandağı]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26506</guid>

					<description><![CDATA[<p>Orhan Okay bir yazısında anlamanın esasında mer­hamet edebilmek olduğunu söyler. Bunun herhalde ilk çağrışımı şu: Karşımızdakini anlamak. Eğer anlaşılmı- yorsak, diğerinin bize karşı sorumluluğunu yerine ge­tirmediğine hükmedebiliriz. Eğer diğeri anlaşılmıyorsa ona karşı bizim sorumluluğumuzu yerine getirmediği­miz söylenebilir. Bu durumda herkesin öncelik vereceği şeyin kendi sorumluluğu olduğu açıktır. Öyle ise anla­mak durumundayız. Karşımızdakini anlamak, anlama­ya çalışmak. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/">Şiir Taraf Tutar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26511 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2-300x165.webp" alt="" width="400" height="220" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2-300x165.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/08/dunya-siir-gunu-bilim-aklin-siiridir-siir-de-aklin-bilimidir-21032144_l2.webp 420w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></p>
<p>Orhan Okay bir yazısında anlamanın esasında mer­hamet edebilmek olduğunu söyler. Bunun herhalde ilk çağrışımı şu: Karşımızdakini anlamak. Eğer anlaşılmı- yorsak, diğerinin bize karşı sorumluluğunu yerine ge­tirmediğine hükmedebiliriz. Eğer diğeri anlaşılmıyorsa ona karşı bizim sorumluluğumuzu yerine getirmediği­miz söylenebilir. Bu durumda herkesin öncelik vereceği şeyin kendi sorumluluğu olduğu açıktır. Öyle ise anla­mak durumundayız. Karşımızdakini anlamak, anlama­ya çalışmak.</p>
<p>Mutlak doğrunun ne olduğuna ilişkin bir bilgiye sa­hip değiliz. Çünkü mutlak bilgi olarak önümüzde duran bir metnin bile insanın gözüne ve aklına değdiği anda bir yoruma dönüştüğü görülüyor. Zaten dil dediğimiz şey, karşımızdakinde bir düşünme konusu meydana getiren sistemdi. Yani velev ki biz bir metnin mutlak bir metin olduğu kabulüyle hareket edelim, onun bizde bir dü­şünme konusu meydana getiren bir dil-düşünce-metin olduğunu görüyoruz. Bu durum açıkça anlamanın ni­hai bir düzeyinden hiçbir zaman söz edemeyeceğimizi gösterir. Ve yine bu durum, hiçbir zaman karşımızdakini mutlak olarak anlayamayacağımızı önümüze koyar. Öyleyse bir diğerine karşı bizi merhametten alıkoyan ne olabilir ki&#8230; Yani karşımızdakini daha iyi anlamak için kendimizdeki bir eksiği bulmaya yönelik bir çabadan bi­zi geri durduracak sahici bir sebep görünmüyor. Metni, bütün bir yaşam dolayımında görebildiğimiz takdirde olabildiğince muayyen bir klişenin bile haklılığı müm­kün hâle gelebilir.</p>
<p>Kendimizdeki eksiğin açığa çıkarılabilmesi için bir yolculuğa ihtiyacımız var. Bu yolculuk her şeyden önce karşımızdakine karşı sorumluluğumuzun bir sonucu. İn­san kendine doğru nasıl yürüyebilir? İnsan ki en çok da kendine uzak. Kendinin ücrasmda. Her nereye varırsa / varacak olursa orada barınamıyor. İvan İlyich&#8217;in ölüme yaklaştığı her dakikada, yüzleştiği şey, kendinin ne den­li yalnız olduğuydu. Ölüm döşeğinde iken başucunda kaygısı güdülen şeyin, kendisi değil de mirası olduğu­na tanıklık etmişti. Diğer taraftan insan; ölüm, yalnızlık ve sonsuzluk önünde kendini küçülmüş hisseder, kendi sınırlarım görür. Bununla beraber önünde küçüldüğü bu üçlü karşısında herhangi bir var olabilme imkânı bula­madığının / bulamayacağının gerçeğiyle yüzleşir. Onto- lojik bir kaygının belirdiği kritik yer de burası. Hatta bu yüzden, insanı; ölüm, yalnızlık ve sonsuzluk karşısında güçlü kılabilen metinler, birçok kuramcı tarafından ni­telikli metinler olarak addedilir. Çünkü insan bunlarda, üstesinden gelemediği şeyi, var olmanın bir imkân ala­nına dönüştürmüş sayılır. Bu yüzden Rilke, Genç Şaire Mektuplar&#8217;ında, üstesinden gelinmiş bir yalnızlığın, iyi armağanlar sunacağından söz eder. Açıkça var olmanın bir başka imkân alanı olarak yalnızlık&#8230; Ayrıca yalnızlığa ünsiyet edende soylu bir bereketin ortaya çıktığı her de­virde görülmüş şeydi. Dışa kapalı olanın içe dönük seyr ü seferi yalnızlıktan geçiyordu. Kendine aşina olmanın yolu da. Dahası başkasını duyabilmenin erdemi de. Anlaşılan o ki iyi ve güzel olanı algılayabilme hususunda yalnızlık, münbit bir zemin olarak görülmüş hep. De­mek ki insanın kendine dair bilgisi için orada bir yol var.</p>
<p>Nihayetinde insan, önünde küçüldüğü bu üç şeyin tam olarak karşısında yer alır. Bunlarla karşı karşıya­dır. Bunlarla hesaplaşır. Kendini bunlara karşı var kı­labilmek, onun yazgısıdır. Geçicilikle yazgılı bu dünya yurduna bağlanmışlığı da bu yüzdendir. Her yaş ve or­tamda bu ba<u>ğ</u>lılı<u>ğ</u>ın farklı bir biçimde tezahür ettiğim gö­rürüz. Bu tezahürün &#8216;benlik üzerinden inşâ edildiği de açık bir şey. Bu anlamda &#8216;benlik, insanın var olma yo­lundaki tüm iddialarını üstlenmiş olan şeydir. Tam da bu noktada sufizm, benliğin iddialarından vazgeçtiği za­man asıl var oluşuna ereceğim söyler. Çünkü orada kâi­nata Allah adına okunuyor olmasından söz edilir. Ya­ni varlık, üst bir gaye adına işlevseldir. Gaye ise insanın Allah&#8217;ı tanıması ve insanın Allah&#8217;ın sonsuz varlığı kar­şısındaki sınırlı konumunu idrak etmesidir. Çünkü var­lık içinde her şey, bir diğer şey üzerinden anlaşılabilir­dir. Temel olarak anlam dediğimiz olgu da bu diyalektik üzerine kurulmuş görünüyor. Sonuç olarak insanın sı­nırlılığı, sonsuzluğun anlaşılabilmesi yönünde bir imkân olarak karşımıza çıkıyor. İnsanın ölüm karşısındaki ko­numu da sonsuzu idrakten farklı bir yere çıkarmaz bizi.</p>
<p>Bir gaye adına var olmak durumu, insanı, karşısında konumlandığı bu üç şeye karşı güçlü kılabilir. İnsanın kendi konumuna ilişkin bu durum, onunla yalnızlık ara- sında sıcak bir bağ kurar. Çünkü burada yalnızlık, üst bir gaye adına okunduğunda, eşyadan yalıtılmış ve evrende tek başına çürümeye terk edilmiş bir varlığı çağrıştırmaz. Aksine bir üst gayeye erişebilme adına bir imkân olarak değerlendirilir. Çünkü sonsuzluğa değebilmenin yolu, iyi ve güzel olanın arayışında saklı. Nasıl olduğunu bel­ki de dünyevî olanın sınırlarında anlamaktan hep aciz kalacağımız merhamet duygusu, sanki öncesiyle sonsuz bir denizden gelir ve bir yerde kesintiye uğramaksızın sonsuz bir mesafeyi içerecek biçimde de yol alır. İnsanı öncesi ve sonrasıyla sonsuza ilmikliyor gibidir. Oysa ge­çici olanı sahiplenme çabası, sınırsız bir var oluş yolunu değil, tükenmeye eğilimli bir yolu işaret eder.</p>
<p>Tükeniş yolundaki çaba, inşam daraltıyor ve inşam dar alanda tutuyor. Başı sonu belli bir mesafe içinde debelenmişliği yoğun olarak hissettiriyor. Ancak merhamettir ki bi­zi bu dar alandan özgür kılıyor ve sanki mesafelerin ar­dıyla aramızda bir bağ kuruyor. Bu duygu sayesinde insan, nefretinden arındığı gibi niçin var olduğuna iliş­kin soruların da cevabına yaklaştığım seziyor. İnsanın, ilahi olanla bağlantısını koparmış şeylere karşı ilgisizli­ği de bu hisle bağlantılıdır denebilir. Üzerindeki ifadesi bir şekilde insana sonsuzu çağrıştırmayan şeyler, mer­hametle yan yana gelemiyor. Bunlara karşı ilgisizlik de hâliyle insan için ontolojik bir rahatlamanın kaynağına dönüyor. Merhametle hemhâl olmuş bir kalp, yitip gi­decek olan şeyleri değersiz görüyor. İnsanlar nezdin- de gözde makamların büyüsü mesela önemsiz bir şeye dönüyor. Böylece yüceliyor insan. Zaten ikbal kaygıları sürecinde epey tecrübe edilmiş hususlardan biri de ki­şinin ilgisiz olduğu şeye karşı bir bakıma hiyerarşik bir üstünlük elde ettiğiydi. Elinin tersiyle itebildiğin bir şe­yin sana karşı böbürlenmesi oldukça zavallı bir şey değil midir? Zaten merhamete yaslanmış kalbin yetenek­leri arasında olan bir husus da vazgeçebilmekti. Hatta bunun merhamet marifetiyle bağışlanmış en esaslı bir şey olduğunu söyleyebiliriz. Başkasına ait olanı temel­lük etmenin utancı, vazgeçebilme için yeterli görünüyor. Ancak merhamettir ki bize, başkasına ait olanı ona layık görme gücünü verir. Diğer bir husus da şu: Yine bu his sayesinde insan, bir diğerindeki kusuru, onu ötelemenin değil onu daha da sevebilmenin imkânına dönüştürür. Çünkü rahim bir kalp, insanın daima ve her surette bir eksikle var olageldiğini insana sezdirir. Bir eksiği olanın ise hep bir tamamlanma sürecini yaşadığım görmek zor değil. Bu yüzden insan &#8216;yolda olmak&#8217;tır denir. Hep yol­da olanın temel ihtiyacı ne olabilir? Tarkovski&#8217;nin dediği gibi başka gezegenleri, başka yıldızlan keşfetmeye dair ihtiyacımızdan öncelikli olan şey, sevgidir; ona ihtiya­cımız var. Tarkovski&#8217;nin burada sevgiyi &#8216;merhamet&#8217; do­layanında kullandığım söylemek durumundayız. Çün­kü Batı düşüncesinde sevginin öne çıkarılışı yeni değil.</p>
<p><strong>İman mı Sevgi mi?</strong></p>
<p>Sevgiyle ilgili betimlemeler, çoğunlukla insana sıcak bir duygu verir. Ne var ki onun bizzat kendinde bir de­ğer olarak ortaya çıkabilme imkânına gönderme yapan metinlerde, merhametin göz ardı edildiği görülür. Antik Yunan düşüncesi ile Hıristiyanlığın Batilı yorumu, mer­hametten soyutlanmış bir sevgi anlayışı konusunda pa­ralellik içerirler. Zaten Doğu&#8217;da gelenekselleştirilen Ba- tı&#8217;da ise felsefeleştirilen bir din var. Doğu&#8217;da geleneğin İslam&#8217;ın başına getirdiğim Batı&#8217;da da felsefe dinin başı­na getirir. Bir örnek olarak kaydedelim: Aziz Pavlus&#8217;un Korintliler&#8217;e yazdığı mektupta sevginin üstünlüğünden söz edilir. Mektubun ilk satırları sevginin vasıflarına ay­rılmış. &#8220;Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskan­maz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülü­ğün hesabını tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.&#8221; Bu satırlardan son­ra bilgi ve peygamberliğin sınırlı olduğundan söz eden Pavlus, sınırlı olanların bir gün sona ereceğini, ortadan kalkacağını söyler. Bunlara karşın sevginin asla son bul­mayacağını ifade eder; dolayısıyla yetkin olan geldikten sonra sınırlı olan bitecektir Pavlus&#8217;a göre. Bu satırların, dini peygambersizleştirme çabası olduğunu söylemek için kâhin olmak gerekmez. Mektubun son sabrı ise bir diğer sorunlu tartışmanın kaynağını oluşturuyor: &#8220;İş­te kalıcı olan üç şey vardır: İman, umut, sevgi. Bunların en üstünü de sevgidir.&#8221; Bu satırlarda sevginin vasıfla­rına ilişkin betimlemeler, içi ısıtıcı bir nitelik sergiliyor. Ne var ki sevgi burada iman ve ümit ile kıyas edilir.</p>
<p>Ve sevgi, gerek imana gerekse ümide öncelenir. Hiyerarşik olarak sevginin imana öncelenmiş olması, olgunun biz­zat kendinde bir değer olarak algılandığı akılcı geleneği hatırlatır. Başka deyişle sevgi, bir şey adına var olabilir; herhangi bir üst değere bağlı olarak ortaya çıkar. Aksi durumda sevginin, kendinden öte herhangi bir üst de­ğere bağlanmadan varoluşu, onun bizzat kendinde bir şey olarak var olageldiğini duyurur. Bu durum açıkça şeyleri tüm diğer şeylerden bağımsız biçimde algılama­ya; şeyleri başka tüm şeylerden ayrık bir değer olarak görmeye vardırır. Çünkü sevmenin niçin&#8217;inin açıklana- madığı bir yapı var burada. Niçin severiz? Eğer sevgi,iman ve ümide öncelikli bir şey ise, onlardan daha üst bir değer olarak varlık sebebi izaha muhtaç demektir. Ve bu izah, her ne şekilde olursa olsun içinde ilahi ola­na yer verme noktasında cömert görünmüyor. Zira sev­gi, imana öncelenmiş durumdadır. Dolayısıyla insan ile varlık arasındaki ilişkinin ilahi kökenden koparılması yönünde Pavlus&#8217;un metninin, özel bir görev üstlendiği söylenebilir. Çünkü sevginin, bizzat kendinde bir de­ğer olarak, bir başka şeyden bağımsız şekilde var ola­bilme yeteneğinden söz edilemez. Sevgi bir sonuç ola­rak karşımıza çıkar. Tam da Pavlus&#8217;un ötelemiş olduğu &#8216;iman&#8217;m bir sonucu olarak.</p>
<p>İman, emniyet içinde olma, güven anlamlarına gelir. Yani güven duygusunun ol­madığı yerde herhangi bir inanma eyleminden söz et­mek zor. Güven yoksa kuşku vardır. Kuşku, güvensizli­ğin, emin olmama hâlinin ürettiği bir psikolojiye tekabül eder. Bu yüzden bu iki duygunun -iman ile kuşkunun- bir kalpte barınması mümkün görünmüyor. Çünkü bun­lardan her biri diğerinin yokluğuyla var olabilir. Kuşku doğal olarak sevmeye değil, kaygıya doğru bir seyir iz­ler. Güven ise insanın ontolojik anlamda tüm eksikliğin­den özgürleşmesine, tehlikeden beri tutulmuş insanın, kaygısız, ürpertisiz durumuna işaret eder. Dolayısıyla güvenden sonra sevgiye doğru evrilmeden bahsedebi­liriz. Bu durum bize iman etmenin öncelikli olduğunu gösterir. Ayrıca iman etme, sadece sevmeyi değil, ge­rektiğinde başkaldırmanın da kapısını aralar. O, bir ta­vırdır, haksızlığa karşı durur, soylu bir isyana sürükler, ezilenden yanadır, ne zalimle ne zulümle yan yana ge­lebilir, vakarlıdır, zalime boyun eğmediği gibi zayıfı da korur. Dahası iman, insanın insana kulluğuna karşı çı­kar, onun hür olmasını adeta zorunlu görür. Bu sebeple iman ile hürriyet arasında doğrudan bir ilgi vardır. Sev­gide ise Pavlus&#8217;un sıraladıkları var. Sevginin bağışlayla olması elbette munis bir şey. Fakat ondan daha munis olan ise zalime karşı dik duruştur. Bu ise imanın özelli­ğidir.</p>
<p>Pavlus&#8217;un sevgiyi imana öncelemiş olması bir ba­kıma sosyal hayatı, imanın başkaldırın ekseninden so­yutlayıp sevginin nerdeyse suya sabuna dokunmayan, zalime karşı sessiz kalan eksenine yerleştirmek gayesi­ni taşır. Başka ifadeyle Pavlus&#8217;un en üstün değer olarak gördüğü sevgi, zalimi bağışlayan, mazlumu ise nefretle yok eden bir sevgidir. Çünkü hem zalimi hem mazlumu bir anda bağışlamaktan söz edilemez. Bu her durumda bir haksızlıktır. Yok, eğer bu sevgi mazlumu bağışlama­yı esas alıyorsa bu durumda şu sorulur. Mazlumun ba­ğışlanacak nesi var ki, o zaten mazlum. Geriye kalan ise açıktır. Bağışlanmaya ihtiyacı olan zalimdir, zulmeden­dir, haksızlık eden, cani olandır. Dolayısıyla Pavlus&#8217;un sevgisi onları bağışlar. Günümüzde dinin, Batı&#8217;da bundan öte bir misyonunun olduğunu söyleyebilmek muhteme­len çok azı dışında herkese komik gelir. İslam&#8217;ın merke­ze aldığı imanın ise nerdeyse tek hedefi var: Zalime karşı çıkmak. Haksızlığa karşı dik durmak. Mazlumu, zayıfı korumak. Ve imarım şiirle olan ilgisi de buradan başlar. Şiir, bir şekilde bozulmuş veya kaynağından sapmaya uğramış olan her şeye karşı ontolojik saikle cephe almak gibi bir duruşun sesi olarak vardır. İmanın soylu dik du­ruşu ile şiirin sonsuzluk arayışı ve geçici olana karşı me­safeli duruşu arasındaki yakınlık ilgi çekicidir. Realite, bize imanın, diğer tüm duygulardan öncelikli olduğu­nu açıkça gösterir. Ve merhamet de aynı şekilde ancak imanî bir intisaptan sonra mümkündür. Hâliyle merha­metin olmadığı yerde açıkça ortaya çıkan şeyin şiddet olduğu söylenebilir. Sarkacın bir ucunda merhamet di­ğer ucunda ise şiddet bulunuyor. Şiddeti üreten psiko­lojik evrende hayata ve varlığa nasıl bakılır? Aynı şekil­de merhameti üretecek olan benlik anlayışının duruşu nasıldır? Bu sorular hâliyle merhamet ve şiddetin bes­lendiği psikolojik arka plana değinmeyi zorunlu kılıyor.</p>
<p>Batılı dil, tâ başından iktidar dili olarak kurgulan­mış ve kurulmuş. Bu dil, içinde iddiayı, sahiplenmeyi ve ben&#8217;in ötekine karşı hiyerarşik olarak daha da üstte konumlanmasını besleyen psikolojik yapı üzerine inşa edilmiş. Gerek iddianın gerekse ben&#8217;in hiyerarşik olarak ötekine karşı üstte konumlanması, sahiplenebilme ye­teneği ile paralellik arz eder. Çünkü benlik denilen şey, önünde sonunda bir sahiplik ile kendini üst konuma ta­şıyabilir. Sahiplenme, mülkiyete geçirme, mülk edinme hâlleri, sahip olunan üzerinde sınırsız tasarruf hakkını da beraberinde getirir. Sahip olunan üzerinde sınırsız tasarruf yetkisi, ben&#8217;in kendini ötekine karşı üstte ko­numlandırmasında işe yarıyor. Çünkü sahip oldukları­mız aynı zamanda onlarla ilgili ve onlar üzerinden yapıp eyleyebileceklerimizi de belirler. Sahip olunan her şey, aslında bir iktidar aracı olarak kıymetli görünüyor. Sa­hip olunanlar üzerindeki tasarruf yetkisi de ben&#8217;in ken­dini adeta firavun gibi yüksekte algılayabilmesine ze­min hazırlıyor. Burada önemli olan sahiplik iddiasının ben&#8217;in iktidarına yarayacak hâle getirilmesidir. Dolayı­sıyla bu da ötekinin yoksulluğu ve yoksunluğuna bağ­lı olarak gerçekleşebilir. Ayrıca öteki üzerinden kendini tanımlama çabası her durumda hiyerarşik bir üstünlük çekişmesine yol açar. Bu durum ise doğal olarak şiddeti besler. Nitekim Derrida&#8217;nın yapısökümcü okuması, her­hangi bir şiddete dayanmaksızın öteki olanın inşâ edile­meyeceği tezi üzerine kurulur.</p>
<p>Öznenin tanımlama yap­mak, kavramlar arasında hiyerarşik bir üstünlük kurmak suretiyle var etmiş olduğu öteki, bir şiddete dayanmak­sızın oluşamazdı. Öteki bu yüzden ancak şiddet diliyle kurulabilirdi. Özne ile nesne arasındaki hiyerarşik ilişki de ona göre üretilmiş bir yapıydı. Hayatın her tür kate­goriden önce olduğunu kaydeden filozof aslında dil üze­rinden oluşturulmuş hiyerarşiyi yıkarak, özne ile nesne­nin eşitlenebileceği bir anlam arayışındadır. Derrida&#8217;nın düşünceleri, ihtiyatlı olmak kaydıyla belirtelim ki her­hangi bir şiddete dayanmaksızın ötekiyle bir ilişki kura­mayan Batılı düşüncenin ve iktidar üzerine kurulu Batılı dilin eleştirisi olarak okunabilir. Nitekim Batılı düşün­cenin gerisinde Prometeci bir ruhun olduğunu görürüz. Promete, Tanrılardan ateşi ve beceriyi çalarak insanlara armağan etmişti. İnsanlar da bundan sonra yeryüzün­de yaşama becerisine kavuşmuştu. Diğer ifadeyle Batı­lı insan, varlığını Tarın&#8217;ya rağmen elde edendir. Hâliyle bu insan tipi, ötekine merhametle bakamaz. Zira kendi varlığını şiddet üzerinden gerçekleştirmiş. Görülen o ki burdan da Garaudy&#8217;nin ifadesiyle adeta &#8216;ben tabiata ait değilim, tabiat bana aittir&#8221; düşüncesine ulaşır. Mitolo­jinin devamında Promete, Tanrılardan çaldıklarına kar­şılık cezalandırılır. Bu mitosun sahip olduğu muhayyi­le, Hıristiyan teolojiyi de biçimlendirmiş. Hz. İsa&#8217;da hep günahkâr olarak yaşayacak olan insanları, Tanrı&#8217;dan ge­tirdiği bağışlanma ile kurtarır. Ve O da Tanrı&#8217;dan getir­diğine karşılık olarak çarmıha gerilir. Adeta Tanrı&#8217;dan bağışlanmayı getirip insanlara sunan Hz. İsa, onların ba- ğışalanabilir şekilde yaşamalarına imkân sağlamış. Pro­mete efsanesinin yapısal bakımdan Hıristiyan teolojiy­le bu denli uyuşmasının gerisinde Batılı akıl var. Artık bu mitosun sıradan bir anlatı olmadığını görüyor, mi- tik özelliğine rağmen ne denli gerçek olduğunu hayret­le gözlemliyoruz. Bu yapay olan mitosun gerçeğe, ger­çek olan dinin ise yapaya dönüşümüdür.</p>
<p>Batılı aklın ürettiği bu iktidar diline karşı İslam&#8217;ın önerdiği bir dil var. Emanet bilinciyle örülmüş olan bir dil&#8230; Emanet söylemi, her şeyden önce sahiplik iddia­sında olan kişiyi bu iddiasından uzaklaştırıyor. Ayrıca kişiyi, sahip olduğunu düşündüğü her şeyin kendisine emanet edilmiş şey olduğunu kabul etmeye vardırır. Do­layısıyla kişi, kendisine emanet edilmiş olan şeyler üze­rinde sınırsız tasarruf için yetkili görülmez. Emanet, so­rumluluk duygusuna ve güvenilir olmaya davet eder. Bu durumda kişi sahip olduklarını düşündüğü ya da ken­disine bağışlanmış olan şeyler üzerinde, ben&#8217;ini besle­yecek kibirli bir söylemden uzaklaşır. Çünkü sahibi de­ğildir. Sahip olunmayan bir şeyden insan kendine nasıl bir gurur devşirebilir ki. Diğer taraftan emanet bilinciy­le ancak sahip olunan şeyin bağışlanmış olduğu hatır­da tutulabilir. Şiddeti besleyen kültürde sahip olunanlar, kişinin iktidar aracına dönüşüyordu. Emanet bilincinde ise emanet edilenler, kişinin imtihan aracına dönüşmüş oluyor. Dolayısıyla şeyler, ya bir iktidar ya da bir imti­han <em>aracı</em> olarak karşımıza gelirler. Sonuç olarak bir ik­tidar aracına dönüşmüş şeyler üzerinde tasarruf yetkisi bulunan ben&#8217;in, varlığa karşı rikkatli bir bakışından söz edilemez. Çünkü ben&#8217;in sahiplik iddiasında bulunabil­mesi, ötekinin zaafiyetine bağlı olarak mümkündür ya da değildir. Ben&#8217;in, ilahi otorite önünde herhangi bir id­dia sahibi olmaktan beri durabilmesinin yolu da bu ne­denle öncelikli olarak şeyler üzerinde tasarruf yetkisinin kırılmasıyla mümkün hâle gelebilir. Birçok tasavvuf ehlinin, nefis terbiyesi ile ilgili başvurduğu usullerden biri de ilgili kişinin nefsini kıracak işlerde çalıştırılmasıydı. Bu yöntemle, kişi hangi konumda görev yapıyor olur­sa olsun yaptığı işin bir nevi onun imtihanı olduğu ona hissettirilmiş oluyordu. Diğer ifadeyle insanın konumu da emanet bilinci çerçevesinde şekilleniyordu.</p>
<p>Emanet ve iktidar söylemleri arasındaki fark üzerin­den merhamet ve şiddet kavramlarına doğru bir yol hari­tası var. İlki, kişiyi iddia sahibi olmaktan özgürleştiriyor ve elindekiler üzerinde sorumlu davranma duygusuna ulaştırıyor; İkincisi ise kişiyi iddia sahibi olmaya ve elin­dekiler üzerinde sınırsız biçimde tasarrufta bulunmaya yönlendiriyor. İlki tevazua, İkincisi ise kibre dayanak oluşturuyor.</p>
<p>Sonuç olarak emanet ve merhamet arasındaki bu doğ­rudan bağ, şiirin kimliğine ilişkin bir işaret taşıyor. De­nebilir ki şiirde, hakikate duyulan iştiyakın gizli izleri barınır. Şairin de ontolojik olarak hakikate duyduğu bir yakınlık var. Çünkü daha çok firavun olmak hevesi üze­rinden var olan bir şiirden &#8211; sanattan söz edilemez. Özün­de her sanat şubesi bahsimiz gereği şiir, dünyanın insa­na yetmezliği konusunda bir emare üzerine inşa edilir. Yani şiir, elde olanın, insanın mutlak mülkiyetinde ol­madığının izinde yürür. Dolayısıyla şiirin merhametle, geçici olandan yüz çevirmeyle yakınlığı var.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a>      <sup>İsmail Süphandağı &#8211; Dil,Şiir,Hakikat,syf:141-152</sup></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/">Şiir Taraf Tutar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/siir-taraf-tutar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Soren Kierkegaard &#8211; Evliliğin Estetik Geçerliliği  (Notlarım)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 16:07:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26460</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Hazzı yoktan bihakkın var etmek üzere, Ne çok da şey birleşmeli yeryüzünde! Önce birbirini anlayan iki yürek, Sonra onlara yoldaşlık eden letafet; Sonra ay, ışıkları kayın dallarının arasından, Baharın içine yayılan, Kuytularda buluşabilsinler diye, Sonra buse &#8211; ve sonra masumiyet.&#8221; Küçük bir akarsuyun kenarına oturmu şumdur sık sık. Daima aynıdır, aynı yumuşak melodidir, dipte [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/">Soren Kierkegaard – Evliliğin Estetik Geçerliliği  (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26461 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-300x270.jpg" alt="" width="357" height="321" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-300x270.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-600x539.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/24684-evliligin-estetik-gecerliligi-28512-jpg-evliligin-estetik-gecerliligi-28512.jpg 690w" sizes="(max-width: 357px) 100vw, 357px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hazzı yoktan bihakkın var etmek üzere,<br />
Ne çok da şey birleşmeli yeryüzünde!<br />
Önce birbirini anlayan iki yürek,<br />
Sonra onlara yoldaşlık eden letafet;<br />
Sonra ay, ışıkları kayın dallarının arasından, Baharın içine yayılan,<br />
Kuytularda buluşabilsinler diye,<br />
Sonra buse &#8211; ve sonra masumiyet.&#8221;</p>
<hr />
<p>Küçük bir akarsuyun kenarına oturmu şumdur sık sık. Daima aynıdır, aynı yumuşak melodidir, dipte aynı yeşil örtüsüdür sakin dalgaları altında bel veren, aynı hayvancıklardır aşağılarda dolanan, küçük bir balık çiçeklerin altına saklanır, solungaçlarını açar akıntıya karşı, bir taşın altına saklanır. Ne kadar tekdüze olsa da, nasıl da zengin bir çeşitliliktir! Evlilik hayatı da böyledir, sessiz sakin, gösterişsiz, vızır vızır; fazla bir changement&#8217; yoktur ve yine de o su gibidir, akar durur ve yine de o su gibidir, bir melodisi vardır, ona aşina olan için .değerlidir, erkek için değerlidir, zira ona tastamam aşinadır; şatafatlı değildir ve yine de ara sıra üzerine bir parıltı yayılır, ama onun alışıldık seyrine sekte vurmaz, tıpkı ay ışığının o akarsuyun üzerine vurup, melodisini çaldığı enstrümanı göz önüne serdiğinde olduğu gibi.</p>
<hr />
<p>Yüce olan doğuştan değil, sonradan kazanılandır;&#8221; zira bir insanın fetihçi tabiatı ve fetih yapması aslında doğuştandır, ama sahip olduğu ve sahip olmak istediği şey sonradan kazanılandır. Fethetmek övünçle, sahip olmak alçakgönüllülükle ilgilidir, fethetmek fevrilikle, sahip olmak sabırla ilgilidir, fethetmek tamahkarlıkla; sahip olmak kanaatkarlıkla; fethetmek yemek ve içmekle, sahip olmak dua ve oruçla ilgilidir.</p>
<hr />
<p>Kadın zayıftır, denir, keder ve endişe kaldıramaz, zayıf ve kırılgan olana sevgiyle davranılmalıdır. Yalan! Yalan! Kadın da erkek kadar, belki daha da güçlüdür. Ve sen onu bu denli aşağılarken, ona sahiden sevgi mi göstermiş oluyorsun? Ya da onu aşağılama iznini sana kim verdi ya da ruhun nasıl olur da kendini ondan daha mükemmel bir canlı addedecek kadar kararmış olabilir? Çekinme, ona her şeyini aç. Acizse, bunu kaldıramıyorsa, o zaman tabii sana yaslanabilir, sen ne de olsa yeterince güçlüsün. Bak, bunu hazmedemiyorsun, buna gücün yok. Şu halde, güçten yoksun olan sensin, o değil.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı işin doğrusunu bilir, onun devinimleri dışa doğru değil, içe doğrudur ve burada kendine has geniş bir dünyası olduğunu ve aynı zamanda, kendine her bir küçük gem vuruşun kendiliğin den, aşkın sonsuzluğuna kıyasla bambaşka bir ölçülebilirliği olduğunu kısa sürede algılar ve mücadele edecek o kadar çok şey olduğu için acı duysa bile, bu mücadele için cesaret de duyar, evet, günahın dünyaya girmiş olduğuna neredeyse bayram edebildiğinde, sana bir başka anlam da paradokslarda baskın çıkacak kadar cüretkardır; zira onları çözecek cesarete sahiptir.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı silahlıdır; zira niyet sadece dik katin dış dünyaya çevrilmesinden ibaret değildir, isteğinde kendine, kendi iç dünyasına doğru çevrilmesidir. Ve şimdi her şeyi tepetaklak ediyorum ve diyorum ki: Estetik olan dolayımsız olana değil, kazanılmış olana dayanır; lakin evlilik, bünyesinde dolaylılığı içeren dolayımsızlıktır, zamansallığı içeren sonsuzluktur.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı silahlıdır; zira niyet sadece dik katin dış dünyaya çevrilmesinden ibaret değildir, isteğinde kendine, kendi iç dünyasına doğru çevrilmesidir. Ve şimdi her şeyi tepetaklak ediyorum ve diyorum ki: Estetik olan dolayımsız olana değil, kazanılmış olana dayanır; lakin evlilik, bünyesinde dolaylılığı içeren dolayımsızlıktır, zamansallığı içeren sonsuzluktur.</p>
<hr />
<p>Evlilik aşkı silahlıdır; zira niyet sadece dik katin dış dünyaya çevrilmesinden ibaret değildir, isteğinde kendine, kendi iç dünyasına doğru çevrilmesidir. Ve şimdi her şeyi tepetaklak ediyorum ve diyorum ki: Estetik olan dolayımsız olana değil, kazanılmış olana dayanır; lakin evlilik, bünyesinde dolaylılığı içeren dolayımsızlıktır, zamansallığı içeren sonsuzluktur.</p>
<hr />
<p>Bir insanın ev bark fikrine her şeyden önce, bunun bir görev olduğu sanısıyla ilişkilendirmesi gerekir, o yapmacık ve küçümseyici rehavet fikrini ancak bu suretle giderir.</p>
<hr />
<p>&#8220;Evlenen erkek bir servet kazanmış gibidir. Kendisine uygun bir yardımcı edinmiştir, bir dayanağı vardır. Bir mülkün çevresinde parmaklık yoksa yağma edilir. Bir erkeğin karısı yoksa yaşamda onun bir amacı yoktur, her zaman yakınır.</p>
<hr />
<p>Ve yine de çocuklar bir nimettir. Bir insanın derin bir içtenlikle çocukları için en iyisini düşünmesi güzel ve iyi bir şeydir, ama bunun sadece onun üzeri ne yüklenmiş bir vazife, bir sorumluluk değil, bir nimet de olduğunu ve göklerdeki Tanrı&#8217;nın, insanların bir kere bile unutmadığı şeyi, beşiğe bir hediye bırakmayı unutmamış olduğunu ara sıra hatırına getirmezse, o zaman gönlünü ne estetik ne de dini duygulara açmış demektir.</p>
<hr />
<p>Ve yine de çocuklar bir nimettir. Bir insanın derin bir içtenlikle çocukları için en iyisini düşünmesi güzel ve iyi bir şeydir, ama bunun sadece onun üzeri ne yüklenmiş bir vazife, bir sorumluluk değil, bir nimet de olduğunu ve göklerdeki Tanrı&#8217;nın, insanların bir kere bile unutmadığı şeyi, beşiğe bir hediye bırakmayı unutmamış olduğunu ara sıra hatırına getirmezse, o zaman gönlünü ne estetik ne de dini duygulara açmış demektir.</p>
<hr />
<p>Sevgi sabırlıdır, sevgi şefkatlidir. Sevgi kıskanmaz, övünmez, böbürlenmez. Sevgi kaba davranmaz, kendi çıkarını aramaz, kolay kolay öfkelenmez, kötülüğün çetelesini tutmaz. Sevgi haksızlığa sevinmez, gerçek olanla sevinir. Sevgi her şeye katlanır, her şeye inanır, her şeyi umut eder, her şeye dayanır.&#8221;&#8216; Hz. İsa&#8217;nın havarilerinden birinin bu harikulade sözlerini bir düşün, bu sözlerin bütün bir ömre uygulandığını bir düşün, ama buna insanın bunları çok kez kolaylıkla yaptığı, çok kez hata ettiği, çok kez unuttuğu, ama yine de onlara yeniden geri döndüğü düşüncesiyle birleştir;</p>
<hr />
<p>Evlilik bir karakter okuludur, insan karakterini yüceltmek ve eğitmek için evlenir.</p>
<hr />
<p>Dünyevi aşk birçoğunu sevmekle başlıyor, bunlar geçici hevesler ve bir tekini sevmekle son buluyor; tinsel aşksa gitgide açılıyor, giderek birçoğunu ve daha da çoğunu seviyor, ondaki hakikat hepsini sevmekte yatıyor. Dolayısıyla evlilik hem duyumsal hem de tinsel, özgür ve aynı zamanda zorunlu, kendinde mutlak ve kendinden ötede kendini dışavuruyor.</p>
<hr />
<p>Evet, uzaklara, çok uzaklara, ruhum yeniden sıhhate kavuşabilsin, göğsüm yeniden derin nefes alabilsin, bu basık havada boğulmayayım diye &#8211; uzaklara.&#8221;</p>
<hr />
<p>Henüz gençsin, sahip olduğun o zihinsel kıvraklık gençliğe çok yakışıyor ve gözü bir süre oyalıyor. İnsan bir soytarı seyreder gibi şaşkınlıkla bakıyor, eklemleri öyle yumuşak ki, insana has tüm yürüyüş ve duruş şekilleri yok olmuş; sen işte zihinsel anlamda böylesin, ayaklarının üzerinde olduğu gibi başının üzerinde de durabilirsin, senin için her şey olası ve sen bu olasılıkla diğerlerini ve kendini hayrete düşürebilirsin; ancak bu sağlıksız ve huzurun için sana yalvarıyorum, gözlerini dört aç ki, senin için avantaj olan şey başına bela olmasın. İnanç sahibi bir insan kendini ve her şeyi allak bullak edip canının istediği gibi değişti remez. Bu yüzden seni uyarıyorum, dünyaya karşı değil, kendine karşı ve dünyayı sana karşı uyarıyorum</p>
<hr />
<p>Sen ilahi ve beşeri yasalarla tesis edilmiş olan her şeyi hor görüyorsun ve ondan kurtulmak için de tesadüfiliğe sarılıyorsun, ki o bu durumda, sana yabancı fakir bir kadın. Ve duygudaşlığına gelince, bu belki sadece bir duygudaşlıktı; deneyin için. Bu dünyadaki varoluşunun sadece tesadüf üzerine hesaplanabilmesinin muhtemel olmadığını bütünüyle unutuyorsun ve bunu birincil etmen haline getirdiğin anda, en yakınlarına ne borçlu olduğunu da tamamen unutuyorsun.</p>
<hr />
<p>Sen ilahi ve beşeri yasalarla tesis edilmiş olan her şeyi hor görüyorsun ve ondan kurtulmak için de tesadüfiliğe sarılıyorsun, ki o bu durumda, sana yabancı fakir bir kadın. Ve duygudaşlığına gelince, bu belki sadece bir duygudaşlıktı; deneyin için. Bu dünyadaki varoluşunun sadece tesadüf üzerine hesaplanabilmesinin muhtemel olmadığını bütünüyle unutuyorsun ve bunu birincil etmen haline getirdiğin anda, en yakınlarına ne borçlu olduğunu da tamamen unutuyorsun.</p>
<hr />
<p>Bütün iyilikler için Tanrı&#8217;ya şükrediyorum ve zaafları unu tuyorum. Ancak bu o kadar önemli değil; ama bir şey var ki bunun için Tanrı&#8217;ya tüm ruhumla şükrediyorum; o sevmiş olduğum tek ve ilk kişi ve Tanrı&#8217;ya tüm kalbimle yalvardığım bir şey var ki o da bana asla başka birini sevecek gücü bahşetmemesi. Bu bir aile duası, yani zevcem de paylaşıyor; ancak onu buna ortak etmekle benim için her duygu, her ruh durumu daha üst bir anlam kazanıyor.</p>
<hr />
<p>Ah! Evet sen tuhaf bir varlıksın, bir bakarsın bir çocuk, bir bakarsın bir ihtiyar, bir bakarsın yüksek ilmi sorular üzerinde, hayatını onlara nasıl adayacağı üzerinde müthiş bir ciddiyet ve ısrarla fikir yoran bir kimse, bir bakarsın aşk hastası bir budala oluvermişsin. Ama sen evliliğin çok uzağındasın ve umarım koruyucu meleğin seni yanlış yollara sapmaktan alıkoyar; çünkü bana bazen öyle geliyor ki sen küçük Zeus&#8217;u oynamak istiyorsun.</p>
<hr />
<p>Evet, evlilik hayatın estetiğidir;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/">Soren Kierkegaard – Evliliğin Estetik Geçerliliği  (Notlarım)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/soren-kierkegaard-evliligin-estetik-gecerliligi-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Carl Gustav Jung &#8211; Kırmızı Kitap  (Alıntılar)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 15:58:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Üzüntü]]></category>
		<category><![CDATA[Carl Gustav Jung]]></category>
		<category><![CDATA[Kırmızı Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26456</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bir gece ve bir gün geçti ve yine gece olunca çevreme bakındım ve ruhumun duraksadığını, beklediğini gördüm. O zaman ona seslendim:70 &#8220;Nasıl, hala burada mısın? Bulamadın mı bana ait olan sözleri ya da yolları? İnsanoğlunu, yeryüzündeki ruhunu nasıl onurlandırıyorsun? Senin için neyi taşıdığımı ve çektiğim eziyeti, kendimi nasıl harcadığımı, nasıl önüne serilip kıvrandığımı, sana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/">Carl Gustav Jung – Kırmızı Kitap  (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-26458 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap-240x300.webp" alt="" width="240" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap-240x300.webp 240w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap-600x749.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/kc4b1rmc4b1zc4b1kitap.webp 640w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir gece ve bir gün geçti ve yine gece olunca çevreme bakındım ve ruhumun duraksadığını, beklediğini gördüm. O zaman ona seslendim:70 &#8220;Nasıl, hala burada mısın? Bulamadın mı bana ait olan sözleri ya da yolları? İnsanoğlunu, yeryüzündeki ruhunu nasıl onurlandırıyorsun? Senin için neyi taşıdığımı ve çektiğim eziyeti, kendimi nasıl harcadığımı, nasıl önüne serilip kıvrandığımı, sana kanımı verdiğimi anımsa! Sana bir yükümlülük vereceğim:</p>
<p>İnsanoğlunu onurlandırmayı öğren çünkü insana vaat edilen, süt ve balın aktığı ülkeyi gördüm.71</p>
<p>&#8220;Vaat edilen sevginin ülkesini gördüm.<br />
&#8220;O ülkedeki güneşin görkemini gördüm.<br />
&#8220;Yeşil ormanları, altın bağları ve insanların köylerini gördüm.<br />
&#8220;Sonsuz karlı asma tarlaları olan yükselen dağları gördüm.<br />
&#8220;Yeryüzünün bolluğunu ve zenginliğini gördüm. &#8220;Gördüğüm insanın zenginliğinden başkası değildi.</p>
<p>&#8220;Sen, ruhum, insanları kurtuluşun için çalışmaya ve eziyet çekmeye zorluyorsun. Bense senin aynı şeyi insanoğlunun yeryüzündeki zen ginliği için yapmanı istiyorum. Kulak ver! Hem kendi adıma hem de insanlık adına konuşuyorum çünkü bizim gücümüz ve zaferimiz senin, krallık ve vaat edilmiş ülkemiz senin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>&#8220;insafsızlık yapmayacağım ama bana ait olanı bana ver&#8221; dedim, &#8220;ve ondan gereksinim duyduğun için dilen. Nedir o? Söyle!&#8221;</p>
<p>&#8220;Eyvah, onu ne saklayabilirim ne de gizleyebilirim! O sevgidir, sıcak insan sevgisi, kan, sıcak kırmızı kan, yaşamın kutsal kaynağı, ayrılmış ve özlem duyulan her şeyin birleşmesi.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sabır ve suskunluk postunu geçir başına, otur ve bırak işini görsün. Bir şeyler ortaya çıkarırsa harikalar yaratır. O zaman meyve veren ağaçların altında oturursun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Henüz günlerin akşamı olmadı.<br />
En kötü en son gelir.<br />
İlk vuran yelkovan en iyi vurur.<br />
En derin kuyulardan anlamsızlık boşanır, Nil gibi bereketli.<br />
Çiçekler solana dek kokar.<br />
Olgunluk baharın en son deminde gelmeli, yoksa hedefini ıskalar:&#8217;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>R: &#8220;Hissediyorum. Yeryüzünün ağırlığı içime işliyor, ıslak soğuk kefen gibi sarıyor beni, geçmiş acıların kasvetli üzüntüsüyle eziliyorum:&#8217;</p>
<p>B: &#8220;Yeryüzünün dumanlarına, karanlığına inme. Üzerinde çalışmaya devam ediyorum ve güneş gibi kalmanı isterim. Yoksa aşağıda, yeryüzünün karanlığında yaşama yürekliliğini yitiririm. Sesini işiteyim yeter. Seni bir daha ete kemiğe bürünmüş görmek istemiyorum. Bir şey söyle! Derinliklerden, belki de korkunun içime aktığı yerden:·</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Anlaşılmak mı istiyorsun? Bize de tek bu gerek zaten! Kendini anla, o zaman yeterince anlaşılmış olursun. O iş seni yeterince oyalar. Anasının kuzusu olan anlaşılmak ister. Sen kendini anla.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yeryüzünün kralı olmak mı istiyorsun? Gururlu özgür erkekleri sürgün etmek, güzel kadınlara büyü yapmak, kaleleri parçalamak, eski katedrallerin karnını mı deşmek istiyorsun? Sersem şey, kafa sına su otu geçirmiş miskin, böcek gözlü kurbağa! Bir de benim oğlum olduğunu mu söylüyorsun? Sen benim oğlum değil, şeytanın dölüsün. Şeytanın babası ruhumun rahmine girdi ve sende ete kemiğe büründü.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Her şeyin başlangıcı sevgidir ama şeylerin varlığı yaşamdır.&#8221; Ne müthiş bir ayrım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsan sevgiyi güzel sözlerle anlatabilir. Ya yaşamı? Yaşam sevginin üzerinde duruyor. Sevgiyse yaşamın kaçınılmaz anası. Sevgi yaşama dayatılmalı, asla yaşam sevgiye değil. Sevgi ızdıraba konu olsun, yaşam değil. Sevgi yaşama gebe olduğu sürece, ona saygı duyulmalı ama yaşamı kendi içinden doğurduysa, boş bir kılıfa dönmüştür ve geçicilikte tükenir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Göksel sevgi bütünüyle güzel olacaktır. Oysa biz insanız ve işte insan olduğumuz için tam da bütün ve bütünüyle olgunlaşmış bir insan olmayı koydum ben de aklıma,&#8221;</p>
<p>Ku: &#8220;Sen bir ideologsun:&#8217;</p>
<p>B: &#8220;Ahmak kuzgun, çekil git!&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>&#8220;Sevgi asla bitmez:&#8217;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kalk öyleyse, karanlığın ve kokuşmuşluğun oğlu! Döküntülere ve sonrasız lağım çukuruna nasıl da sıkı tutunuyorsun! Senden korkmuyorum ama senden nefret ediyorum. Sen içimde suçlanacak her şeyin kardeşisin. Bugün ağır çekiçler seni dövecek ki tanrıların altınları bedelinden fışkırsın. Zamanın doldu, yılların sayılı ve bugün kıyamet günün tuzla buz oldu. Kabuğun paramparça olsun, ey Altın, tohumunu elleri mizle tutmak istiyoruz ve onu kaygan çamurdan kurtarmak istiyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Gün ancak en karanlık geceden sonra gelecek. O zaman ışıkları kapayın ve sessizliğini koruyun ki gece karanlık ve sessiz olsun. Güneş bizim yardımımız olmadan doğar. Ancak en karanlık hatayı bilen ışığın ne olduğunu bilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Veren kendini güçlü sanıyor. Vermenin erdemi zorbanın gök mavisi yeleği. Sen bilgesin, Ey Lahmonn sen vermiyorsun. Sen bahçenin çiçek açmasını ve her şeyin kendi içinden büyümesini istiyorsun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Senin bir seven olduğunu göremedim. Şimdi gözlerim açıldı ve ruhunun sevgilisi olduğunu, hazinesini kaygıyla ve kıskançlıkla koruduğunu görebiliyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>R: Bekle, gözlerini ve kulaklarını açık tut.&#8221;<br />
B: &#8220;Ürperiyorum ama nedenini bilmiyorum.&#8221;<br />
R: &#8220;Bazen insanın ürpermesi gerekir önce, en büyüğü beklerken.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Çekingen ol sözlere, onlara değer ver, güvenli sözleri, aldatmacasız sözleri al, onları birbirine dolandırma ki ağ olmasın çünkü tuzağına düşen ilk sen olursun.&#8217;97 Sözlerin anlamı vardır çünkü. Sözlerle alt-dünyayı yukarı çekersin. Söz, en değersiz ve en görkemli. Sözlerde boşluk ve doluluk birlikte akar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Ham güç bir kez peşine düştü mü hiçbir şeyin yardımı olmaz. Kötülük bir kez seni acımasızca ele geçirdi mi hiçbir baba, hiçbir ana, hiçbir hak, hiçbir duvar ve kule, hiçbir zırh ve koruyucu güç yardımına gelmez. Güçsüz ve perişan olur, kötülüğün üstün gücünün eline düşersin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Seviyoruz ve sevileni yaşıyoruz yasana sadık kalarak. Bize gel, biz ki kendi istemimizle istiyoruz. Bize gel, biz ki seni kendi tinimizden anlıyoruz. Bize gel, biz ki seni kendi ateşimizle ısıtacağız. Bize gel, biz ki seni kendi sanatımızla iyileştireceğiz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yalnızca keyfime bakarsam, bu başkalarına hak edilmemiş sıkıntı verir. Yalnızca yaşarsam insanlardan çok uzaklaşırım. Beni artık göremezler ve gördüklerinde de şaşırır, donakalırlar. Oysa ben kendim aslında sadece yaşıyorum, yeşilleniyorum, çiçek açıyorum, soluyorum, hep aynı noktada duruyorum bir ağaç gibi ve bırakıyorum üzerimden sakince geçip gitsin insanların acıları ve neşeleri. Yine de kendini insan yüreğindeki uyuşmazlığın dışında tutamayacak bir insanım ben.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Denge aynı anda yaşam ve ölümdür. Yaşamın tamamlanması için ölümle denge uygundur. Ölümü kabul edersem ağacım yeşillenir çünkü ölen yaşamı arttırır. Dünyayı saran ölüme dalar sam tomurcukların açılır. Yaşam ne çok ölüme gerek duyuyor!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yalnızca keyfime bakarsam, bu başkalarına hak edilmemiş sıkıntı verir. Yalnızca yaşarsam insanlardan çok uzaklaşırım. Beni artık göremezler ve gördüklerinde de şaşırır, donakalırlar. Oysa ben kendim aslında sadece yaşıyorum, yeşilleniyorum, çiçek açıyorum, soluyorum, hep aynı noktada duruyorum bir ağaç gibi ve bırakıyorum üzerimden sakince geçip gitsin insanların acıları ve neşeleri. Yine de kendini insan yüreğindeki uyuşmazlığın dışında tutamayacak bir insanım ben.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Denge aynı anda yaşam ve ölümdür. Yaşamın tamamlanması için ölümle denge uygundur. Ölümü kabul edersem ağacım yeşillenir çünkü ölen yaşamı arttırır. Dünyayı saran ölüme dalar sam tomurcukların açılır. Yaşam ne çok ölüme gerek duyuyor!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Susamış çöl bizi çevreliyor olsa da senin yaşayan suyla akan görünmez deren var burada.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir ağacın altında oturup duran için akıp giden zaman nedir ki?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>O: &#8220;Yanılıyorsun. Ben çok sıradanım.&#8221;<br />
B: &#8220;Buna inanamam. Ruhunun gözündeki ifadesi ne kadar güzel ve hayran olunası. Seni özgür bırakacak adama ne mutlu, kıskanılacak biri o.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Düşünmeye gidiyorsan yüreğini de yanına al. Sevgiye gidiyorsan başını da yanında götür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Bir insan olarak insanlığın bir parçasısın ve dolayısıyla, insanlığın bütünüymüşsün gibi bütün insanlıkta payın var. Sana karşıt olan insa nı alt edip öldürdüğünde içindeki o insanı da öldürürsün ve yaşamının bir parçasını katledersin. Bu ölünün tini peşini bırakmaz ve yaşamının neşe bulmasına izin vermez. Yaşamaya devam etmek için bütünlüğüne gereksinimin var.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Geçmişi bir anahtarla kilitliyorum ve bir diğeriyle geleceği açıyorum. Bu da dönüşmem yoluyla gerçekleşiyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsanın özlemini kabullenmesi küçük bir şey değil. Bunun için birçoklarının dürüst olmaya özel bir çaba harcaması gerekir. Bir çokları özlemlerinin nerede olduğunu bilmek istemez çünkü bu onlara olanaksız ya da çok sıkıntılı görünür. Yine de özlem yaşama giden yoldur. Özleminizi kabul etmezseniz kendinizi izleyemez, başkalarının size gösterdiği yabancı yollara girersiniz. O zaman da kendi hayatınızı değil, yabancı bir hayatı yaşarsınız. Oysa sizin hayatınızı sizden başka kim yaşayabilir?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yetersizliği ile yaşamayı öğrenen çok şey öğrenmiştir. Bu bizi daha büyük yükseklerin dilediği en küçük şeylere ve bilge eksikliğe değer vermeye yöneltecek. Bütün kahramanlık silinirse insanlığın sefaletine, hatta daha beterine düşeriz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Olan olaylar hep aynıdır. Oysa insanın yaratıcı derinlikleri her zaman aynı değildir. Olaylar hiçbir şey göstermez, yalnızca bizi gösterir. Olayların anlamını biz yaratırız.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İsteğin yaratıcı gücü neredeyse orada toprağın kendi tohumu filiz verir ama beklemeyi unutma. Yaratıcı gücün dünyaya döndüğünde ölü şeylerin altında ve içinde nasıl hareketlendiğini, nasıl büyüyüp serpildiklerini ve düşüncelerinin zengin ırmaklara aktığını görmedin mi? Yaratıcı gücün şimdi ruhun yerine dönerse ruhunun nasıl yeşerdiğini ve tarlasının harika meyveyi verdiğini göreceksin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İnsanın kendiyle olması yalnızlık mı? Yalnızlık ancak benlik bir çöl olduğunda gerçek. Çölü bir bahçe çevirmem de mi gerekiyor? Terk edilmiş topraklarda mı oturmalıyım? Vahanın esintili büyülü bahçesini mi açmalıyım? Beni çöle yönelten ne ve orada ne orada ne yapmam gerekiyor? Ruhum benimle konuştu ve şöyle dedi: &#8220;Bekle:&#8217; Acımasız sözü duydum. Azap çöle ait.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Seni sevmeyi öğrenmeliyim.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>İçimde yükselen telaşı affet. Yine de benden bunu yapmamı istiyorsun. Ne tuhaf şeyler oluyor bana? Sallanan köprülere gittiğimi yadsıyamayacak kadar çok şey biliyorum. Beni nereye götürüyorsun? Bilgiyle tepeleme dolmuş aşırı endişemi bağışla. Ayağım seni izlemekten çekiniyor. Yolun hangi pusa ve karanlığa çıkıyor?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Şu ana dek yaşanmamış kalanı yaşamak zorunda olmamak için kendinden kaçar gibisin.56 Oysa kendinden kaçamazsın. O hep seninle ve tamamlanmak istiyor. Bu isteğe karşı kör ve sağır taklidi yaparsan kendi kendine kör ve sağırmış gibi yapmış olursun. Bu şekilde yüreğin bilgisine hiçbir zaman ulaşamayacaksın.</p>
<p>Yüreğinin bilgisi yüreğinin nasıl olduğudur. Kurnaz bir yürekten kurnazlığı bilirsin.<br />
İyi bir yürekten iyiliği bilirsin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Kalbin bilgisi kitaplarda değildir ve hiçbir öğretmenin ağzında bulunmaz, karanlık topraktan biten yeşil tohum insanın içinden büyür. Bilginlik bu çağın tinine aittir ama bu tin düşü hiçbir açıdan kavrayamaz çünkü ruh bilginliğin olmadığı her yerdedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Dostlarım, ruhu beslemek bilgeliktir, yoksa yüreğinizde ejderler ve şeytanlar beslersiniz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Elini ver bana, benim neredeyse unutulmuş ruhum. Hayat beni sana geri getirdi. Yaşadığım tum mutlu ve tüm üzgün saatler için, her neşe ve her keder için hayata teşekkür edelim. Ruhum, yolculuğum seninle devam edecek. Seninle dolaşacağım ve ıssızlığıma yükseleceğim.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Konuşmam kusurlu. Sözlerle ışıldamak istediğimden değil, o sözleri bulmak olanaksız olduğu için imgelerle konuşuyorum. Derinlerden gelen sözleri başka hiçbir şeyle ifade edemem.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sevgiye sadık kalmak zor çünkü sevgi bütün günahların üzerinde duruyor. Sevgiye sadık kalmak isteyen günahı da alt etmek zorunda. İnsan günah işlediğini o kadar kolay gözden kaçırır ki &#8230; Sevgiye sadık kalmak için günahı alt etmek zordur, o kadar zor ki ayaklarım çekiniyor harekete geçmekten.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Sevgiye sadık kalmak zor çünkü sevgi bütün günahların üzerinde duruyor. Sevgiye sadık kalmak isteyen günahı da alt etmek zorunda. İnsan günah işlediğini o kadar kolay gözden kaçırır ki &#8230; Sevgiye sadık kalmak için günahı alt etmek zordur, o kadar zor ki ayaklarım çekiniyor harekete geçmekten.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>B: &#8220;Sevgin için sana minnettarım. Sevgiden söz ettiğini duymak ne güzel. Bir müzik ve eski, uzak bir sıla. Bak güzel sözlerin gözlerimi ya şarttı. Önünde diz çökmek ve ellerini yüzlerce kez öpmek istiyorum çünkü bana sevgi vermek istiyorlar. Aşktan ne güzel bahsediyorsun. Sevgi üzerine ne kadar konuşulsa insan daha fazlasını duymak istiyor.&#8221;</p>
<p>S: &#8220;Neden sadece sözler? Ben senin olmak istiyorum, bütünüyle, tamamen senin.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>R: &#8220;Hoşnut ol ve bahçeni alçakgönüllülükle işle.&#8221;</p>
<p>B: &#8220;Öyle yapacağım. Ölçülemez olanın büyük değil, küçük bir parçasını fethetmeye değdiğini görüyorum. Bakımlı küçük bir bahçe bakımsız büyük bir bahçeden yeğdir. Ölçülemezle karşılaştırıldığında iki bahçe de eşit derecede küçüklük, ama bakımları eşit değil.&#8221;</p>
<p>R: &#8220;Makasını al ve ağaçlarını buda.&#8221;</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>Yardım et bana ki kendi bilgimle boğulmayayım. Bilgimin doluluğu beni üzerime çökmekle tehdit ediyor.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></p>
<p>B: &#8220;Söylediklerinden sonra sessiz kalmam gerekiyor sanırım ama yapamam; benden gittiğini görmek yüreğimi kanatıyor.&#8221;</p>
<p>O: &#8220;Bırak gideyim. Sana yenilenmiş bir biçimde döneceğim. Güneşi görüyor musun, nasıl da batıyor dağların ardında kıpkızıl. Bugünün işi yapıldı ve yeni bir güneş dönüyor. Neden bugünün güneşine ağıt yakıyorsun?&#8221;</p>
<p>B: &#8220;Gece çökmek zorunda mı?&#8221;</p>
<p>O: &#8220;Günün anası o değil mi?&#8221;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/">Carl Gustav Jung – Kırmızı Kitap  (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/carl-gustav-jung-kirmizi-kitap-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi &#8211; Ey Derviş!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 13 Jun 2023 15:23:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26450</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Notlarım: .. Ey yokluğumun varlığıyla yeksan olduğu İlâhi, beni kederden sevince ulaştır. Müflislik ve kimsesizlikte karar kıldım, Ey her şeyden müstesnâ ve yegâne olan Allahım, son nefesinde yetişsen bir müflisin imdadına yetiş n&#8217;olur&#8230;) Sıradan insanlar, &#8220;&#8230;üd&#8217;uni estecib lekum&#8230; &#8220;&#8230;Bana dua edin ki ben de kabul edeyim&#8230;”&#8217; kerimesinin latif mânâsına bakarak duânın gerçekleşmesini Hüdâ&#8217;nın icâbetine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Ey Derviş!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26451 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500-191x300.jpg" alt="" width="255" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500-191x300.jpg 191w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/wi_500.jpg 500w" sizes="(max-width: 255px) 100vw, 255px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Notlarım:</strong></p>
<p>.. Ey yokluğumun varlığıyla yeksan olduğu İlâhi, beni kederden sevince ulaştır. Müflislik ve kimsesizlikte karar kıldım, Ey her şeyden müstesnâ ve yegâne olan Allahım, son nefesinde yetişsen bir müflisin imdadına yetiş n&#8217;olur&#8230;)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Sıradan insanlar, &#8220;&#8230;üd&#8217;uni estecib lekum&#8230; &#8220;&#8230;Bana dua edin ki ben de kabul edeyim&#8230;”&#8217; kerimesinin latif mânâsına bakarak duânın gerçekleşmesini Hüdâ&#8217;nın icâbetine bağlı sanırlar. Halk içindeki havas ehli ise &#8220;&#8230;men yeşâ&#8217;u ve yehdi..« (Allah) dilediğini doğru yola iletir” latifesinin gönlü süsleyen asıl mânâsına itibar ederek duânın sadır olması için gereken icâbetin husule gelmesinin, Allah&#8217;ın kulunun fiilini rızâsına ve muhabbetine en uygun hâle getirdikten sonra gerçekleşeceğini bilir. Mahlükatın amellerinin tamamı ve gidişatının geneli |99| “Yallâhu halakakum ve mâ ta&#8217;melün * Oysa Allah sizi de, yaptığınız şeyleri de yaratmıştır.” hükmünde bulurlar.</span></p>
<hr />
<p>&#8230;Sâhibi olduğun tüm güzel isimlerin hürmetine ve feryadımızı duymaya muktedir olduğun sıfatının hürmetine (sen beni duy) Ya Rabbi&#8230; Ben haykırsam sanki dâvâcıymışım gibi olur, susup otursam mânâsız bir hâl hâsıl olur. Gülsem sanki şakrakmışım gibi olur, ağlasam riyâkârlık olur&#8230;)</p>
<hr />
<p>(&#8230;Ey Derviş! Sabahleyin uyandığında aynaya bak! Güzelse yüzün, çirkin iş yapma; çirkinse yüzün, iki çirkin işi bir arada yapma.)</p>
<hr />
<p>(Ya Rabbi insanların kalbine merhamet eyle! *# Herkesin derdine sabrınla devâ eyle * Ben kulun ne isteyeceğimi bilmem * Âlim olan sen en iyi olanı ihsan eyle)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230; Olabilecek şeyi iste O&#8217;ndan. O da ister O&#8217;ndan istemeni, Olmayacak bir şeyi isteme O&#8217;ndan ve kork O&#8217;ndan istememekten! Sen yürümemişsin bu yolda. Bu yüzden gösterilmedi hiçbir şey sana. Kim onun kapısını çaldı da kapısı açılmadı? Eğer âşinâ olsaydın Hâlik&#8217;a (fâni olana) itibar etmezdin halka&#8230;) </span></p>
<p><span class="text-alt">Ey Fakir! Varlık ve lütuf kazanma arzusundaysan eğer; evvelâ sonsuz hazineler bahşeden Allah&#8217;tan iste. Çünkü her nevi hazinelerin mâliki ve tüm mevcüdatın sâhibi olan Yüce Allah, arzu ve talep sâhiplerinin niyazından hoşnut olur. İlk olarak ihtiyaç sâhibi yoksul zavallılardan isteme. Zira onun perişan hâli senden beterdir. Onun için kendisine sığınır da yardım talebinde bulunup ricâcı olursun diye korkar.</span></p>
<hr />
<p>Kulluk eden her bendenin azat olması gerekir. İnsanın kemali kulluktadır; izzeti tevâzu ve bağlılığındadır. İyi dost iyi işten daha iyi; kötü dost kötü yılandan daha kötüdür. İyi dost seni affa götürür, kötü dost seni şüpheye götürür. Kötü yük de seni imandan eder Allah korusun. Eğer iyi bir dostun varsa neşelen, yoksa iste.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Allah, bu dünyayı hicap mahalli kılıp birkaç hicabın nakşını yazmıştır. Muhakkikler demişlerdir ki: “Kendi varlığıyla kâim olmayan hiçbir şey, dâim olamaz; kendi vücuduyla sâbit olmayan hiçbir şey de hayat bulmaz. Dalgıç, kuru nehirde aramaz bir şey;çiftci toprağa ekmez tohum. Dünyanın nakışları, boyar gözü.Göz renge boyanınca gönül taş gibi katılaşır. Şüphesiz gönül arzularını riyâzetle uzaklaştırıp nefsi mücâhedeyle ortadan kaldıranlar, perdelerin arasında aradıklarını buldular, Ancak dalalet ve cehâlet ehli olanlar olmadıkları gibi göründüler. Hamamın nakşına âşık olup aldandılar, her şadırvan başına bir kement attılar. Baktığında onlardan ne tarikatten bir iz ne cefâdan bir pişmanlık ne de vefâ yolunda bir adım görürsün.</span></p>
<hr />
<p>|YA Rab, senden kulluğu istiyorum * Pâdişahlığın bin kat artsın istiyorum* Herkes senin kapından bir muradını diliyor* Ben ise bu cihanda senden seni istiyorum)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlâhi, sen öyle güçlü, kudretli bir yaradan öyle bilerek hükmeden ve her şeyi yerli yerine koyan hikmet sâhibi bir Cenâb-ı Haksın ki hilkat ve zuhurdan evvel izâfi yokluk hazinende bir sır olarak bulunan eşyâyı yoktan var edip gözle görülür şekilde varoluş aynasında (69) aksettirir ve “Leyse ke-mislihi şey&#8217;un * &#8230; O&#8217;nun benzeri hiçbir şey yoktur&#8230; &#8216; ardi ve-lâ fi&#8217;s-semâi&#8230;* yeryüzünde ve gökyüzünde” hükmünce benzerlik kusurundan münezzeh ve benzeyişten berisin. Sorgulanamaz zâr-ı ilâhine teşbihde bulunan cehâlet puchânesindeki gafletin basiretsizliğine tutulmuş kör gafiller yine senin yarattığın, “&#8230;Ve mâ min dâbbetin fi&#8217;l-ardi illâ “alâllâhi rızkuhâ &#8230; * </span></p>
<p><span class="text-alt">Yeryüzünde kımıldayan hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah&#8217;ın üzerine olmasın!.” naatınca yine senin rızıklandırdığındır. Ya İlâhe&#8217;l-âlemin “&#8230;ve-hulika&#8217;l insânu da&#8217;ifâ(n) * &#8230;insan zayıf yaratılmıştır.” vukufunca fit rarım gereği ortaya çıkan ve hilkatimin dayanağı olan aslımın zayıflığıyla bana hitap ettin. Öyleyse zayıf olan kişinin amellerinin onun zayıflık mertebesince olmaması güçtür ve bu âcizliğin yaradılıştan tahakkuk etmesi, lütuf meclisinde mâzeret bildirirken kolayca izâhat vermeye imkân verir.</span></p>
<hr />
<p>İlâhi, bizim gönül hazinemizin toprağına senin muhabbecinden hâsıl olan tohumluktan (50) gayrısını ekme. Bizim topraktan yaratılmış bedenimizin kabzına mübtelâ olan güçsüz kudretsiz ruhlarımıza lütuf ve merhametinle muâmele etmekten gayrısını revâ görme, Ve bizim kurak ekin tarlamıza rahmet yağmurlarını bahşedip belâ dolusunu yağdırma. Ey mârifet hâmisi olan yüce padişâh! Ehadiyetinin gerektirdiği itâat yöresinde kötü işlerin ifâsına kanaat ederek günah işleyip dâr&#8217;ül-emân ikliminin selâmet ve saâdetinden dehşet fermanının korkusuyla firar etmiştik. İnâyetinin befteresiyle! dâvet ettin.</p>
<p>Yaptıklarımız yüzünden havf ü haşyet içinde ve yarın Arasat Meydanı&#8217;nda husule gelecek bu taş ve sütundan dehşet ü vahşetin pençesindeydik. Umuma gani olan *&#8230; lâ taknetü min rahmetillâh (rahmetillâhi) &#8230; *&#8230; Allah&#8217;ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin&#8230;” sofrasının kenarına oturtup “&#8230;(A)llâhe yağfiru-zzunübe cemi&#8217;â(an)&#8230; *&#8230; Allah dilerse bütün günahları bağışlar&#8230;”? ile nimetini esirgemeyerek bu keder ve mahrümiyet çölünün açlarına yüce ziyâfetini bahşettin. İlâhi Ya Rabbi başlarımızda utancın tozu, gönlümüzde hasret derdi ve yüzümüzde utanç ve mahcübiyetimizden solgunluk vardır. Sana dostluk etmedikse, düşmanlık da etmedik Ya Rabbi! Türlü türlü cürüm ve hatâ ile kabahader işleyerek nefsimizi helâk kuyusuna arıp ne ettiysek kendimize ettik.</p>
<hr />
<p>|&#8230; O&#8217;nun sevgisiyle yükselmeyen her dağ çöldür. O&#8217;nun deryâsından olmayan her (bir katre) su, topyekün kandır. Ebü Maşşer Belhi (r.a.) şöyle der: Bana altı şey vâciptir; bunlardan ikisi dile, ikisi kalbe, ikisi bedenedir. Allah&#8217;ı zikretmek ve hoş konuşmak dile vâciptir. Allah&#8217;ın emrini yüceltmek ve halka şefkat göstermek kalbe vâciptir. Allah&#8217;a tâat ve halkı incitmemek bedene vâciptir&#8230;|</p>
<hr />
<p>Tövbe dilde, tespih elde gönülse günahın şevkiyle dolu. Günahlar dahi istiğfarımızdan sebep bize gülerler)</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Duyulmamış ve görülmemişi konuşma, İnsanları övmede de yermede de aşırıya kaçma, Kulağınla duyduğun şeye karşı şuurlu ol; doğruyu söyle ve ayıp arama, Yalan gibi gözüken doğruyu söyleme, Her ne kadar sana zararı dokunacak olsa da cevap vermede aceleci davranma; sözü doğruluktan saptırma, Sormadılarsa konuşma; çağırmadılarsa gitme. Alınmayacak şeyi satma, Bağışla ki bağışlasınlar. Kendinden bahsetme, Musibetin hevesin sonunda olduğunu bil. Koydugun şeyi geri alma. Yapılmamışı yapılmış sayma. Gönlü, şeytanın oyuncağı yapma. Kendine revâ görmediğini başkalarına da reva görme!</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;İlâhi! Ebâ Bekir ve Ömer&#8217;in bağışlanması nasıl iştir? Rahmetin her şeyi kapsamazsa bana ne miktardadır? Su üzerinde bir ot parçası da olsan havadaki bir sineğin kanadı da olsan; insan olmak için gönül kazan. Zâhirde Ka&#8217;be, su ve kilden inşâ edildi; batında Ka&#8217;be, can ve gönülden inşâ edildi. O (Ka&#8217;be) tuğladan (yapılmış) Ka&#8217;bedir; bu Ka&#8217;be sırların Ka&#8217;besidir. O Ka&#8217;be insanların tavafı için (yapılmış), bu Ka&#8217;be ise Hâlik&#8217;ın nazarının tavaf mahalidir. O Ka&#8217;be&#8217;nin mimarı İbrahim Hâlil&#8217;dir, bu Kabe&#8217;nin mimarı Rabb-i Celil&#8217;dir. Onda Merve ve Safâ vardır, bunda mürüvvet ve vefâ vardır.Orası sıfatın yeri, burası zât-i tecelli yeridir&#8230;</span></p>
<hr />
<p>Her alçağa esen rüzgâr gibi hevesli olma; her çalı çırpıya sıçrayan ateş gibi yanıp tutuşma. Her soysuza temas eden su gibi her yöne akıp durma. Toprak ol ki liyâkat sâhibiyle bir arada bulunup kaynaşasın.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">|&#8230;Dünyayı görmüş geçirmiş bir sohbet arkadaşıyla laf dalaşına girme. Cebreden, üstün ve ezici sultandan çekin ve onun azıcık iltifatını dahi çok gör. Affedilmeye lâyık olan kimseden affını esirgeme. Kötülerle ağız birliği etme. Eğer mecaİin varsa sadakayla defet belâyı. Akıllı kişilerle gör işini. Güngörmüş yaşlılara hürmet et. İlim ve meslek öğrenmeyi ayıp görme. Yaptığını göründüğün gibi yap. Kimseye iftira arma. Sözü iyice düşünmeden söyleme ki gücenmesinler sana. Her iki dünyanın faydasını, bilenlerin sohbetinde bil. Ayıplananı uğursuz bil, Malın tümünü ikbal, verilmemiş harcı da talihsizlik ve vebal bil. Kendini bütün âlemden aşağı gör. Boş konuşmayı bütün fitnelerin başı bil. Dost gibi görünen düşmanı, dost bilme. Mutlak zenginliği kanaatte bil, Fesada rızâ göstermeyi cümle günahların başı bil.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Derdini derman olabilecek kimselere söyle. Derdini seni teselli edebilecek ilâcı elinde olan kimseye aç. Sırrını kadınlara söyleme. Hastaya, ahmağa, sarhoşa nasihat eyleme. İş ne kadar ehemmiyetsiz olursa olsun, işin erbabı olmayanlara buyurma. Dürüstlüğün gerektirdiği bir ameldir düşüncesiyle dostlarının ayıplarını etrafa duyurma. Bir kimsenin hânesine vardığında, nefsinin dizginlerini eline alarak gözbebeklerine seyretme küstahlığının ruhsatını verme. İçinde bulunduğun zamanın insanlarını iyice ölçüp biçerek sınamadıkça dostluk bağlarıyla bağlanma; “Min cerrabe&#8217;İ-mucarrebü hüllet bihi&#8217;n-nedâmetü * Kim denenmişi denediyse pişman olacak.” ? damgasıyla pişman olarak dağlanma.</span></p>
<hr />
<p>|&#8230;Görmekle tanınmaz. Tanıdığın miktarca görürsün aslında. Bekâyı arıyorsan, bulursun fenâda. Bâki olanı arıyorsan, Yüce Allah&#8217;tır. Kurtulursan kendi benliğinden, ulaşırsın Allah&#8217;a. Fazlaca özür dilemek mürüvvetsizlik, özrü kabul etmemek fütüvvetsizliktir&#8230; |</p>
<hr />
<p>|&#8230; Eğer girmek istersen, kapı açıktır sana, Girmezsen de yoktur Hakk&#8217;ın ihtiyacı sana. Muhabbet çaldı kapıyı, mihnet seslendi içerden. Aşka daldırdım elimi, ne olacaksa olsun, Yokluk âlemi güzel şeydir. Nerede durursan dur, kimsin diyecek yoktur&#8230;)</p>
<hr />
<p>|&#8230;Beklemek tâkat gerektirir, yok ki tâkatimiz. Sabır ferâgat gerektirir, yok ki ferâgatimiz. Haramdır kulluk etmek Allah&#8217;tan başkasına. Kul ol sen O&#8217;na, köle olsun bütün âlem sana. Zamanın cevrinden ölmüş birini görürsen, ben oyum işte. Deryâların arasında bir susuz görürsen, ben oyum işte&#8230;|</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bulunduğun yerde haddini bilmezlik ve edepsizlik yapma. Her halde Müteâli Allah&#8217;ın hazır ve bilcümle ahvaline nazır oldugunu bil “Er-ricâlu kavvâmüne ala&#8217;n-nisâi &#8230; * Erkekler, kadınlar üzerinde yöneticidirler&#8230;”hükmünü bozup işi gücü kervan yolu kesmek olan kadınları erkekler üzerine üstün ve hâkimiyeti altında kendisine tâbi olunan olmasını talep etme. Çağın tıyneti kötü alçak, aşağılık tabiatlı fırsatçı âdetleriyle huylanıp utanılacak âdi hareketlere alışmaktan sakın. Ahde vefâ göster. Fırsatı ganimet bil.</span></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Ey Derviş!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hace-abdullah-el-ensari-el-herevi-ey-dervis/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sevgi ve Nefret</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Nov 2022 07:38:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret]]></category>
		<category><![CDATA[Oedipus Kompleksi]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26177</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sevgi ve nefret çizgisinin insan psikolojisinde derin etkileri vardır. Hatta bu derinlik ilk bakışta o kadar açıktır ki -Freud&#8217;un da zannettiği gibi- insan onların psikolojik yapıyı teşkil eden birinci derecedeki çizgiler olduğunu zannetmektedir Ancak çocuğun doğumundan itibaren geliş­me basamaklarında birlikte yaptığımız ilerlemede, bir önceki bölümde gördük ki korku ve ümit duygusu daha önce ortaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/">Sevgi ve Nefret</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-8550 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/fft68_mf53734.jpeg" alt="" width="432" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/fft68_mf53734.jpeg 488w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/fft68_mf53734-360x270.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/fft68_mf53734-300x226.jpeg 300w" sizes="(max-width: 432px) 100vw, 432px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi ve nefret çizgisinin insan psikolojisinde derin etkileri vardır. Hatta bu derinlik ilk bakışta o kadar açıktır ki -Freud&#8217;un da zannettiği gibi- insan onların psikolojik yapıyı teşkil eden birinci derecedeki çizgiler olduğunu zannetmektedir Ancak çocuğun doğumundan itibaren geliş­me basamaklarında birlikte yaptığımız ilerlemede, bir önceki bölümde gördük ki korku ve ümit duygusu daha önce ortaya çıkmaktadır. Çünkü korku ve ümit duygusu, çocuğun öz varlığı ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Daha çocukla dış dünya arasında ilişki kuran sevgi ve nefret duygusunu tanımadan önce bu duygu bulunur. Dolayısıyla çocuğun kendi varlığıyla alâkalı olan korku ve ümit duygusu, psikolojisinde daha köklü ve daha geniş olarak yer alır. Buna rağmen sevgi ve nefret duygusu da geniş ve de­rin bir çizgi teşkil ediyor insan varlığında&#8230; Sevgi ve nefret duygusu aşağı yukarı korku ve ümit duygusuna denk bir yer işgal ediyor ama gerek konu gerek şekil bakımından aralarında çok önemli farklar bulunmaktadır.</p>
<p>iki dairenin tam olarak birbirine uyması elbette mümkün değildir. Sadece birçok noktalarda kesişebilirler. Ayrıca her dairenin kendisine has yönleri vardır ki bununla diğerlerinden büsbütün ayrılır. Korku ve ümit bazı noktalarda sevgi ve nefret duygusuyla kesişebilir ancak birbirinden farklı olan birçok noktaları vardır. Bazen insan bir şeyi veya bir kişiyi sever de bunun karşılığında ondan hiçbir şey istemez. Bunun aksi de ola­bilir. Bir insan bir şeyi veya şahsı sever ama ondan hiç mi hiç korkmaz. Nefret ettiği hâlde de korkmaz. Sadece aralarında bir “uyuşma”, karşılıklı “anlayış” yani birleşme ve imtizaç olduğu için sevebilir. Aynı zamanda insan birini korktuğu için de sevebilir. İnsanın tehlikelerden hoşlandığı da bir gerçektir. Bir de insan sevdiği ve istediği hâlde bir şeyi veya şah­sı sevmeyebilir. Bazı hallerde selamet ister ve karşılaştığı mahcubiyetten ötürü de ondan hoşlanmaz. Bunun yanı sıra bir de şu var: İki duygu ve yöneliş arasında esaslı tat farkı vardır. Korku gerek ümit (istek) insanın bizzat kendisiyle ilgili duygulardır. İnsanı çepeçevre sararlar. İçe doğru, merkeze doğru yönelirler. Sevgi ve nefret duygusuna gelince o da insanın bizzat kendisinden neşet eder, kaynağı insandır ama dışa doğru, diğerle­rine doğru yönelir.</p>
<p>Bu ilk duyguları nitelemek de oldukça zor tabii&#8230; Gerek korku ve ümit gerek sevgi ve nefret&#8230; Ancak bu duygular insan psikolojisinin apaçık şe­kilde belirttiği ve tarife muhtaç olmayan hususlardır. Her insan bunları açlık ve susuzluğu, zevk ve elemi anladığı gibi anlar. Yeter ki onu kendi varlık yapısının realitesinde kavramaya, araştırmaya çalışsın. Tabiattaki çekim yasasıyla çok benzer bir durumdur bu. Cisimleri çeken veya iten çekim yasası, sevgi ve nefret duygusunu açıklamak için en uygun örnek­tir. Tabiattaki çekim yasası ile sevgi ve nefret duygusu ve insan hayatın­daki tezahürleri arasında tuhaf benzerlikler vardır. Mıknatısın karşısına getirilen bir demir parçasına baktığımız zaman, birden onun sarsılıp kı­mıldadığını görürüz. Kımıldayan demir parçası, mıknatısa doğru çekilir ve ona yapışıncaya kadar hızla hareket eder. Bir insan psikolojisinin de sevdiği insana karşı nasıl titrediğini, nasıl harekete geçtiğini ve sevdiğine ulaşıncaya kadar nasıl bir hızla yöneldiğini ve ondan hiç ayrılmak isteme­diğini görebiliriz.</p>
<p>Mıknatısın aynı kutuplarının birbirini itmesine dikkat eden kimse&#8230; iki kutuptan birinin diğerini nasıl ittiğini ve onun da nasıl kımıldaya­rak uzaklaştığını, en sonunda da birbirinden tamamen ayrıldığını görür. Sonra da dönüp birbirinden nefret edenlerin birbirine karşı ne gibi ür­pertiler duyduğunu, birbirinden nasıl uzaklaşmak istediklerini ve en so­nunda birbirlerinden nasıl ayrıldıklarını açıkça anlamış olur.</p>
<p>Evet, bunu veya diğer İşlemleri dikkatle izleyip üzerinde düşünenler, maddî alemle psikolojik âlem arasındaki hayret verici benzerlikleri görür ve ilk anda sevgi ile nefret duygusunun -en azından duygusal şekilleriy­le- insan psikolojisine maddî kâinattan miras kalmış olduğunu hayretle müşahede ederler.</p>
<p>Mıknatısın içindeki çekiş mucizesini iyice araştıranlar -her ne kadar onun mahiyetini kavrayamazlarsa da çünkü burası insanoğlu tarafından keşfedilmemiş meçhuller arasında bulunmaktadır- çekme ve itmeye ve­sile olan elektromanyetik dalgaların nasıl hareket ettiğini görenler&#8230; Son­ra da insan psikolojisinde sallantılara vesile olup dolayısıyla da sevme­ye veya nefret etmeye sebep olan “bilinç dalgalarım” araştıranlar&#8230; Evet, bunları araştıranlar kâinattaki ışınlar âlemi ile ruhlarda ki şuur âleminin birbirine hayret verici şekilde benzediğini görürler. Ve dehşete kapılarak kendi kendilerine şu soruyu sormadan duramazlar: <em>“Yoksa psikolojik şek­liyle sevgi ve nefret, insan ruhunun şualar ve ışınlar âleminden miras ola­rak aldığı bir duygu mudur?”</em></p>
<p>Manyetizma üzerinde etüd yapmış olanlar -ki manyetizma herkes ta­rafindan bilinen bir şeydir- duygu ve düşüncelerin, hislerin bir ruhtan başka bir ruha nasıl manyetik dalgalar hâlinde İntikal ettiğini, manye­tizma yapandan manyetize edilene doğru bu dalgacıkların nasıl aktığını araştıranlar, insanın varlık yapısındaki bu hissi duygularla manevî duy­guların nasıl imtizaç ettiğini hayretle müşahede ederler.</p>
<p>Nasıl ki korku ve ümit (istek), önce his sahasında doğar, sonra yavaş yavaş ilerleyerek manevî sahalara kadar çıkarsa&#8230; Sevgi ve nefret de aynı şekilde önce his sahasında kendisini gösterir sonra manevî alanlara kayar.</p>
<p>Nasıl ki korku ve ümit duygusu, his sahasından manevî alanlara yük­selmek için meme ve kucak köprüsünden geçerse sevgi ve nefret de his sahasından manevî alanlara yükselmek için aynı köprüden geçer. Çocu­ğun hissettiği ilk sevgi, annesine karşıdır. Kendisini emziren ve kucağına alan annesine karşı&#8230; Görüleceği gibi sevginin bütünüyle ilk ortaya çıktığı an, meme ve kucak ile alâkalıdır.</p>
<p>Freud, bu sevginin cinsel içgüdü ile alâkalı olduğunu sanmıştır. Bunun için de sınırsız bir aşırılığa ve bağnazlığa kapılarak yemek içmek, biyolojik ve fizyolojik hareketlerde bulunmak gibi bütün fiilleri, cinsel zevki tatmin esasına bağlamıştır. Onun çıkış yolu her hareketin cinsiyet boyasıyla bo­yanmış olacağı esasına dayanır. Dolayısıyla Freud a göre insan tarafindan ortaya atılan her şey cinsellik pisliğine bulanmış olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Bu aşırılığı ve yüzsüzlüğü bir kenara bırakıp hiçbir delile dayanma­yan bu hipotezin bağnazlık yönünü göz önüne almayarak Freud ile birlik­te bir adım daha atalım ve Freudun doktrininin sakatlığını, çürüklüğünü daha geniş şekilde açıklamaya çalışalım:</p>
<p>Şüphesiz sevgi, kısa bir süre sonra biyolojik zevk alma alanını geçer ve doğrudan doğruya annenin şahsına yönelir. Bu yöneliş, meme emdiği ve kucağa alındığı zamanların dışında tamamıyla annenin şahsına yö­nelmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi o hissi köprüyü aşarak manevî duygular alanına ulaşır. Çocuk annesini kesin olarak sever, çünkü onu emziren ve kucağına alan annedir. Fakat bu sevginin meme emme ve ku­cağına alınma anlarının dışındaki uzantısı hissi esaslara dayanan manevî duygular âlemine girmektir. Şunu da belirtmek gerekir ki buradaki ma­nevî esasların dayanağı, salt bir his değildir.</p>
<p>İşte bu aşamada yani sevginin doğrudan doğruya biyolojik olmadığı, psikolojik ve ruhî bir mesele hâline geldiği sıralarda&#8230; Kız veya erkek ço­cuk nasıl oluyor da sevgisini sadece annesine yöneltiyor? İnsan faaliyet­lerini cinsel içgüdü esasına göre açıklamaya çalışan doktrinin sahibinin sandığı gibi, mesele bir “cinsiyet” meselesi ise bu sevginin anneye yöneli­şinin -erkek, kız- izahı ne ile mümkündür?</p>
<p>Daha sonra birisi bize bu sevginin “cinsiyete” dayalı olmayan bir “sev­gi” olduğunu ispat edecek olursa&#8230; Hem bir müddet sonra çocuk anne­sinin dışında başkalarına karşı da sempati duymaya başlar. Baba, yakın akrabalar ve dostlar gibi. Onların da kucağına çıkmak için can atar ama bu devrede onlardan hiçbiri -doğal olarak- annenin yerini tutmaz. Bu atılım çocuğun ruhundaki sevgi dünyasının genişlemesinden başka bir şey değildir Bu atılım onun kendi benliğinin dışında kalan dış dünyaya karşı duyduğu hislerin genişlemesinin belirtisidir. Bu noktada kız veya erkek çocuk arasında hiçbir fark yoktur. Dolayısıyla bu farksızlık bile cinsiye­tin insanın bu aşamadaki ömrünün dışında kaldığını ve aksi bir iddianın hiçbir esasa dayanmadığını gösterir.</p>
<p>Cinsel sevginin yeri ancak gelişme devresi içinde kendisine ayrılan noktada başlar. O aşamaya geldiği takdirde canlı varlığın psikolojik bün­yesi onu kendi içinde bir ihtiyaç olarak duyar ve cinsel arzusunu tatmin için yapması gereken vazifeyi yerine getirir.</p>
<p>Çocukluk çağında ortaya çıkan sadece sevgi midir? Nefret duygusu o çağlarda görülmez mi?</p>
<p>Freud, <em>“Totem and Taboo; Totem ve Tabu”</em> eserinde şöyle diyor: <em>“Bir m<u>üdde</u>t sonra çocuğun babasına karşı olan sevgisi üstün gelir. Daha baba­ya karşı bilinç dünyasında nefret duygusu gelişmemişken sevgi ağır basar” </em>Freud’un iddiasına göre çocuk, annesini babasından kıskandığı için ba­basından nefret eder. Her ne şekilde olursa olsun -çocuğun dünyasında sevgi, meme emmekten ve annenin kucağına yapışmaktan ibarettir- ve nefretten önce sevgi çizgisi açığa çıkar. Diğer çizgi ise -nefret- insan psi­kolojisinin derinliklerinde gizlidir. Çünkü açığa çıkacak bir ortam bu­lamamıştır. Ama varlığı kesindir. Mesela, çocuk, o yaşta bile memesini ağzından alan herkese kızar ve nefret besler. Hatta bu kimse kendisinin sevdiği annesi bile olsa. Onu annesinin kucağından çekip alacak kimseye karşı da nefretle dolar. Hatta bu kimse sevgi duygusunun geliştiği babası dahi olsa. -Babasının kucağına alıştığı miktarda onu sever. Bazen de ba­basının kucağına kendiliğinden gitmek ister.- Sonra o, bu şuur haletinin başlangıç noktasında iken hiçbir belirgin sebebe dayanmadan bazı kim­seleri sever bazı kimselerden de kaçar. Onlar kendisini şevseler de o sev­mez, yaklaşmaz. Bütün bunlar gösteriyor ki o çağda da çocuğun ruhunda nefret duygusu vardır, ancak yenidir, önce sevgi duygusu doğar, sonra da ona yakın veya onunla birlikte nefret duygusu oluşur.</p>
<p>Freud un bütün eserlerinde tekrarladığı eş tabiatlılık <em>“Ambivalence&#8217; </em>yani insanlık dünyasındaki her şahsa ve her şeye karşı aynı anda hem sevgi hem de nefret duygusunun kendiliğinden ortaya çıkması efsanesi­ne gelince&#8230; Bu, realiteler dünyasında hiçbir delile dayanmaz. Sadece şu aldatıcı belirti müstesna: İnsan bazen bir şahsı sevmez ve ondan nefret eder, bu nefretin de sebebini bir türlü kavrayamaz.</p>
<p>Ancak bu çok yanıltıcı bir tezahürdür. Çünkü nefretin her zaman bir sebebi vardır. Bu sebebin bilinçaltında gizlenmiş olması onun başlangı­cından itibaren bilinç dünyasında mevcut olmadığı anlamına gelmez. Veya Freud un iddia ettiği gibi, sevgiden veya sevgi sebebiyle kendiliğin­den ve aynı anda ortaya çıkmış değildir.</p>
<p>Çocuk sevdiği annesine karşı onu memeden kestiği zaman nefret hissi duyuyor. Memeden kesilmesinin iyi olacağını düşündüğü zaman anne, yavrusunu memeden keser. Ama o, buna kızar. Çünkü çocuk ken­di açısından memenin şahsî malı olduğunu düşünmektedir. Kendisinin memesini istediği gibi kullanabileceğini, istediği zaman meme emmek­ten ancak kendisinin vazgeçebileceğini, başkasının burada tasarrufunun olmadığım zanneder. Ayrıca kirlettiği elbiselerini çıkarıp yeni elbiseler giydireceği zaman da kızar annesine. Çünkü elbisesini giyerken yapa­cağı hareketler onu sıkar, hem ruhunu hem bedenini tırmalar. Annesi onu banyoya sokup yıkadığı zaman da annesine kızar, çünkü üzerine su dökmekte, vücudunu sabunlamaktadır. Bunu yaparken çığlıklarına hiç aldırış etmemekte ve onun feryadına kulak vermemektedir. Elini dokun­durmak istediği şeylere dokunmasına engel olduğu veya dişleyerek ne ol­duğunu anlayabileceği cisimleri ısırmak istediği zaman, ona engel olduğu veya darıldığı için annesine kızar&#8230; Daha burada sayılmayacak kadar çok sebep çocukta annesine karşı nefret duygusu uyandırır. Bu nefretin belir­tisi annesinin yüzünü gözünü tırmalaması, elinin uzanabildiği yerlerine vurmasıdır. Meme emerken veya başka zamanlarda bu nefret duygusunu bu neviden hareketlerle ortaya çıkarır. Fakat bütün bu nefret işlemleri hiçbir zaman için annesine karşı duyduğu derin ve şiddetli sevgi duygusunu gölgelemez ve bastırmaz. Dolayısıyla bunlar geçicidir. Gelip geçici duygular hâlinde ortaya çıkar. Sevgi, nefretten önce de sonra da bütün ağırlığıyla duygularına hâkim olur. Ama bu gelip geçici nefret duygusu, ister bilinçaltına sindirilsin ister sindirilmesin ve şuur dairesinde kalsın -ki bu da mümkündür- hep bir sebebe dayanmaktadır ve Freud’un sandı­ğı gibi hiçbir zaman için sebepsiz değildir.</p>
<p>Çocuğun, babasını sevdiği de kesindir. Ama o, emredici ve yasaklayı­cı gücü temsil eden ve çocuğun istediği şekilde yaptığı hareketlerine sınır koyan, tehdit eden babasına da kızar ve ondan da nefret eder. Çünkü o, kendisinin şunu tutup bunu tutmamasına karışır ve engel olur veya bir şeyi ısırmasına kızar. Memnun olmadığı bir hareket yaptığı zaman azarlar veya döver. Kendisini kucağına almaz veya bırakıp işine gider de omuz­layıp gezdirmez. Daha burada sayılmayacak birçok sebeplerden dolayı&#8230; Babasına karşı nefret duyar ve ona kızar. Bu kızgınlık aynen annede oldu­ğu gibi onun yüzünü gözünü tırmalamasında veya ısırmasında kendisini gösterir. Ama bu nefret, babasına karşı duyduğu derin ve kuvvetli sevgiye karşı koyacak güçte değildir. Dolayısıyla annesine kızmasında olduğu gibi geçicidir. Bir müddet kendisini gösterir sonra kaybolur. Yine sevgi duy­gusu bütün anlamıyla hâkim olur. İster bu nefret bilinçaltına atılsın ister bilinç dairesinde yer etsin sebepsiz değildir. Doğrudan doğruya sevgiden ortaya çıkan ve kendiliğinden meydana gelen bir vakıa değildir. Ayrıca annesine karşı duyacağı cinsel duygular da bunun sebepleri arasında yer almaz. Yalnız insanı aldatan bir hâl müstesna. Çocuk annesini kıskanır çünkü onun sadece kendisinin olmasını ister. Doğal olarak başka birinin kendisiyle birlikte annesine ortak olmasına kızar. Bu hususta babasıyla annesi veya bir başka sevdiği arasında hiç fark yoktur. Yani hepsini de başkalarından kıskanır. Hem onun en çok kızdığı ve kıskandığı kimse, sadece babası değildir ki&#8230; Ondan daha fazla kendisinden sonra memesi­ne ve kucağına sahip çıkan kardeşine kızar ve onu çekemez. Çünkü onun mülkünü elinden almış, saltanatını yıkmış ve onu tahtından indirmiştir. İşte çocuk en çok bu tecavüze dayanamaz. Başkasının kendisinin yerine geçmesine tahammül edemez.</p>
<p>Anneye karşı duyulan cinsel sevgi ve çocuğun bu nedenle babayı kıs­kanarak sevmemesi safsatasına gelince, bu efsaneyi temelden yıkan yine çocuğun kendisidir. Çocuk bir kere annesine tam olarak sahip olduğunu kabul eder ve kendisini sahibi olduğu bu mülkten alıkoyan herkese karşı nefret duyar. Hele kendisinden sonra doğacak kardeşine daha fazla kızar.</p>
<p>Freud un ömrünü uğrunda feda ettiği ve tahlili için bir ömür boyu çalıştığı, çocuğun babasını sevmemesi konusu cidden çok derindir. Kökü bilinçaltına kadar iner ta çocukluk devrelerine kadar varır. Biz bu duru­mu gerek normal gerek anormal şartlar altında kabul ediyor ve asla inkâr etmiyoruz. Bizim kabul etmediğimiz nokta; çocuğun annesine karşı duy­duğu cinsel içgüdü ve duygudur. Çünkü hiçbir ilmi delile dayanmamak­tadır. “Oedipus Kompleksi’ni yani anneye duyulan cinsel sevgi dolayısıy­la babaya karşı kıskançlık duygusunu, asla kabul etmiyoruz.</p>
<p>Freud diyor ki: <em>“Çocuğun rüyasında gördüğü korkunç hayvan motif­leri, bunların ona saldırması ve kendisini parçalaması gibi şekiller, aslında babasına karşı beslediği nefretin bilinçaltındaki ifadesidir”</em></p>
<p>Freud, araştırmasını daha da ilerletiyor ve diyor ki: <em>“Bilinçaltının rüyada kullandığı motiflerde, hayvanların nefret edilen baba yerine geç­mesi ise ilk insanların annelerini tercih ederek babalarını öldürmüş olma­ları sebebine dayanır! Sonra ilk insanlar yaptıklarından dolayı pişmanlık duymuşlar, babanın hatırasını kutsallaştırarak anneyi ona tapınmaya zor­lamışlar ve böylece de öldürme hatalarını bağışlamışlardır. Sonra bunun yerini hayvanlara tapınma almış, bunun için de insanların bilinçaltında hayvan motifleri babanın yerine geçmiştir. Ve bu nedenle bilinçaltı babaya karşı olan nefretini motifleştirmek istediği zaman çocuğa saldıran bir hay­van şeklinde oluşur”</em></p>
<p>Freud’un sarılıp büründüğü bu uzun sargı işte&#8230; Biz bunun doğru olduğunu var sayarak sakat noktalarını araştırmaya girişeceğiz. Aslında doğru değildir ama biz araştırmamızı böyle farz ederek yürüteceğiz.</p>
<p>Bu faraziye doğru ise neden kız çocuğu da rüyasında üzerine saldıran vahşi hayvan motifleri görüyor? Freud’un görüşüne göre kız çocuğunun babasına sevgi duyması ve ona ortak olan annesine karşı nefret duyarak kıskanması gerekirdi yani &#8220;Elektra Kompleksi.&#8221; Hâlbuki anne, beşeriyetin başlangıç tarihlerinde kimseyi öldürmemiştir. Bir başkası işlediği hatayı bağışlatmak için annenin hatırasını da kutsallaştırmamışım Dolayısıyla anneye tapınma yerine onun hatırasını bir hayvan şekline çevirmemiştir. la buna ne buyurulur?</p>
<p>Diğer bütün insanlara yöneltilmiş olan nefret duygusuna gelince&#8230; Onun da birçok sebebi var. Asıl sebebi, egosunun varlığıdır. Çocuk veya genellikle bütün insanlar kendi ben ini sevdiği için başkalarından nefret ederler. Kendisi için iyilik ister her zaman: <em>“Gerçekten mala da pek düş­kündür.&#8221; 84“Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır.”85</em> Mademki insan kendi benliği etrafında yığmak yapmış durumdadır, mademki kendi ben ini tam olarak hatta aşırı denecek de­recede şiirselleştirmekte, başkalarını da sırf var olmalarından ötürü sev­memektedir&#8230; Çünkü onların varlığının kendi varlığını sıktığını, üzerine baskı yaptığını hisseder. İşte Kur’an-ı Kerimde <em>“ğıll”</em> diye zikredilen kalbteki ağırlık budur. Ve Hakk Teâlâ müminlerin kalbinden kıyamet günü bu ağırlığı kaldıracağını vadetmektedir. (Yani bu ağırlık dünya hayatında <u>kalb</u>lerine yer etmiştir.) <em>“Biz onların kalblerinde kin namına ne varsa söküp attık. Altlarından da ırmaklar akar.86</em></p>
<p>Bu bölümün sonunda insan psikolojisindeki karşılıklı çizgilerin tü­münü ve özellikle de korku ve ümit, sevgi ve nefret çizgilerini içine alan bir eğitme ve geliştirme metodundan söz edeceğiz. Daha ilerde de açıkla­yacağımız gibi bu eğitim ve geliştirme metodu bütün insan hayatı için za­ruridir. Fakat burada hemen belirtmek istediğimiz bir husus var: Normal bir psikolojik yapıya sahip olan insana hiçbir zaman için nefret duygu­su hâkim olmaz. Sapık ve hasta psikopatların dışında bu nefret duygusu hiçbir zaman için bir kin ve çekememezlik durumuna geçmez. Çünkü insanın varlığını hissettiği sevgi, bütün insanların sevgisidir. Başkalarını da kapsamaktadır. Bu sevgi hem fıtrî hem de çok derin temellere dayanır. Bu sevgi, nefret duygusuyla birlikte bir denge temin ederek faaliyetini sürdürür ve hiçbir zaman için insan psikolojisini ezerek aşırılığa kaçmaz. İnsanın kendi şahsı veya kendi nefsi için istediği hayır konularında bile aşırı bir hodgamhğa sebebiyet vermez.</p>
<p>Yapılacak eğitim sadece başkalarına karşı “ağırlık” duygusunu asgari duruma düşürmeyi amaçlar. Biz bunun için başvurulacak yolları, karşı­lıklı psikolojik çizgiler üzerindeki son sözümüzü söylerken zikredece­ğiz. Bu eğitim insanın içindeki bu ağırlığı bertaraf ederken insanı kendi dışında bir şeyi yapmaya zorlamaz, içindeki duygusunu tamamen baskı altına alarak içine gömmesine sebep olmaz. Freud un bütün eserlerinde ileri sürdüğü gibi bu içe gömülen ve bastırılan duygular, insanın iç dün­yasında yerleşerek perde arkasından hayat seyrini değiştirmeyi hedefle­mez. Nitekim Freud, <em>“Totem and Taboo; Totem ve Tabu”</em> adlı eserinde ve bütün çalışmalarında insanoğlunun sosyal hayatını, iç dünyasını, fikrî ve dinî yaşayışını tamamen <em>“Oedipus Kompleksinin</em> ve <em>“Ambivalence”</em> eş tabiatlılık veya yeni tabiriyle zıt çift değerlilik kurallarının ışığı altında incelemektedir. Freudun zannına göre, bütün nefret duygusu sevgiden doğmaktadır ve sebepsiz, çekilmesi gereken bir yük, bir borç gibidir.</p>
<p>Sevgi&#8230; Meme ve kucakla başlayan sonra bu köprülerden geçerek “duygular” ve maneviyat dünyasına adım atan sevgi dünyası&#8230; Gerçekten son derece hayret verici bir âlemdir. Son derece göz alıcı&#8230; Ve cidden yüce bir dünyadır.</p>
<p>Bu sevgi dünyası oluşur, gelişir ve yücelir. Küçücük yaşta iken meme­den başlar; insanın bütün varlık dünyası memeden ibarettir ya bu yaşta&#8230; Sonra bu âlem, bütün kâinatı içine alır. Gerçekten kaplar her tarafı, me­cazi veya hayali olarak değil. Bütün kâinatı, hayatı ve insanın varlığını kaplar. En sonunda da Allaha kadar varır. Gerçekten sevginin taşıdığı güç, büyük bir güçtür. Ayrıca gelişme ve yücelme kapasitesi son derece engindir.</p>
<p>Çocuk annesini bütünüyle sevdikten sonra&#8230; Sadece memesini ve ku­cağını değil, bütün varlığıyla annesini sevdiği&#8230; Babasını da aynı derecede sevgiyle kuşattığı zaman&#8230; Sonra çevresinde bulunan herkese ve her şeye uzandığı zaman sevgi dünyası&#8230; Karşılaştığı, oynadığı hareket ve kader birliği yaptığı, düşünce ve konuşma sahasında ortaklaşa faaliyet yaptığı kimselere kadar uzanınca bu sevgi&#8230; Onun his dünyası da gelişir ve ge­nişler. Onunla birlikte sevgisinin sınırı ve seviyesi genişler ve gelişir. Bu devreden sonra artık belirli yerleri, eşyayı ve belirli tutumları sever, be­nimser. Oyun oynamayı, kendisini teselli edecek ve eğlendirecek şeyleri sever. Yemek ve tatlı zevki artar. Bunlarla birlikte daha birçok duygusu da gelişir.</p>
<p>Omuzlarda taşınmayı&#8230; Dolaştırılmayı&#8230; Yüzüne gülünmesin!&#8230; Ve takdir edilmeyi ister. Bu noktada mesele artık his planında değildir ya da tam anlamıyla salt bir his olmaktan ötedir. Bunlar manevî değerler ve ha­reketler dünyası ile ilgili tutum ve davranışlardır. Sadece hareketlerden de ibaret değildir. Başlangıçta onun doğal olarak sevdiği değerler, tamamen kendi şahsıyla ilgili değerlerdir. Kendisini rahatlatacak ve sevindirecek değerler&#8230; Ne var ki Allah’ın insanoğluna bahşettiği hayret verici geliş­me grafiği, insanoğlunu tek bir varlık olmaktan çıkarıyor, ilerde üzerin­de daha geniş şekilde duracağımız toplum planına itiyor. Gelişen yavru başkalarını da seviyor, tedricî olarak kendisiyle birlikte yaşamak zorunda olduğu kimselere karşı da sevgi duygusu gelişiyor.</p>
<p>Bu değerlerin gelişmesi başlangıçta basit ve kolay olmuyor tabii&#8230; Hatta bazı kereler evvelemirde tiksindirici oluyor. Sevgi dairesinde ge­lişeceğine nefret çerçevesi içinde gelişiyor. Ama yavaş yavaş değişiklik gösteriyor. Bir müddet sonra nefret çizgisinden çıkıyor ve sevgi hattına giriyor. Sonra bu hat da derece derece gelişiyor, ilerliyor ve en sonun­da yüce ufuklara kadar uzanıyor. İşte o zaman da insan adaleti, acımayı, doğruluğu, kahramanlığı ve insanlığı seviyor. Kâinatı seviyor ve tabiata uzanıyor sevgi ipi&#8230; Güzelliği, hayatı ve bütün canlıları sevmeye başlıyor. Sonra da en üstün tepeye, zirveye çıkıyor ve Allaha ulaşıyor sevgi bağı.</p>
<p>Daha sonra bu» Allah’a ulaşmış olan sevgi bağı dönüyor, ışıklarını bütün sevgi çeşitleri üzerine serpiyor ve sevilen her şeyi Allaha bağlıyor.</p>
<p>İşte insanın psişik hayatındaki en üstün sevgi budur. Bütün parlaklı­ğıyla hedefine varınca&#8230; İnsanın meleklik yanına uzanınca sevgilerin en üstününü elde etmiş oluyor.</p>
<p>Devamında da sevgi çizgisinde insanı hayretten hayrete sevk eden olaylar oluyor.</p>
<p>Daha önce de belirttiğimiz gibi sevgi ve nefret duygusu insanın var­lık yapısını oluşturan karşılıklı iki çizgidir. Ama bundan önce doğrudan doğruya insanın kendi şahsını ilgilendiren korku ve ümit duygusu gelir. Ama sevgi&#8230; Bu aydınlık ve şeffaf duygu&#8230; Zaman zaman öyle mucize­ler çıkarır ki ortaya&#8230; İnsanın kendisini de yükseltir. Kendi beninin de üstüne çıkarır ve belirli bir zaman için de olsa benliğinin yapılış tarzını kökten değiştirir. Sevgi, insan benliğinde en geniş ve en derin çizgiyi teş­kil eder. Bazen ondan önce gelen korku ve ümit duygusunu alt eder, bir aşama daha ileri geçer. İşte o zaman insan kendisini bile feda edebilir. Allah yolundaki değerler uğruna kendi şahsıyla ilgili olan korku ve ümit duygusunu yenerek her fedakârlığı göze alır.</p>
<p>Bu sevgiye erişmiş olan insan artık “bayağı” bir insan değildir. Çün­kü alelade bir insandaki psikolojik çizgilerin gelişme seyri dediğimiz gibi olur. Yani önce korku ve ümit duygusu sonra sevgi ve nefret duygusu yer alır. Ama aleladelik çizgisini aşan insanın sevgi çizgisi de gelişir ve genişler. Bu durumda o insanın yüceliği, bu sevgi dairesinin genişliğiyle orantılıdır. Neticede sevgi duygusu o denli gelişir ki insanın yeryüzü ya­şayışıyla ilgili olan korku ve ümit duygusu, tamamen yok olur. Onun ye­rine sadece Allah’tan korkma ve ümit etme (isteme) duygusu yerleşir. Bu konuda insanların en üstün zirvesini peygamberler teşkil ederler. Çünkü onların ruhundaki sevgi halesi o kadar gelişmiştir ki kendi şahıslarıyla ilgili olan her türlü korku ve ümit belirtilerini yok etmiştir.</p>
<p>Bu bölümü bitirmeden önce Freud&#8217;un insan psikolojisindeki bu iki çizgiyle ilgili elde ettiği neticeler ve bu neticelerdeki gerçeklik payı üzerinde duralım: Freud, bu noktada bir takım gerçeklere parmak basmış ve uzun müddet bu hususlarda araştırma yapmıştır. Ama daha önce de be­lirttiğimiz gibi bazı noktalarda aşırı bir bağnazlığa ve şımarıklığa dalmış, nazariyesini de bu esasa oturtmuştur.</p>
<p>Parmak bastığı gerçeklerden birisi, sevgi ile nefret çizgileri arasındaki köklü irtibattır. Fakat bu irtibatın insanın bütün psişik hatlarını kapsa­mış olacağını bir türlü kavrayamamıştır. Bu irtibatı sadece sevgi ve nefret konusuna hasretmiştir. Zaman zaman bir şeyde veya bir şahısta sevgi ile nefret duygusunun aynı anda birlikte belirdiğini (Ambivalence &#8211; Zıt Çift Değerlilik) görmüş ama bunun devamlı olduğunda ısrar etmiş ve tabii bir hâl olduğunu, hiçbir sebebe dayanmayacağını ileri sürerek bu görüşünde diretmiştir. Hâlbuki biz, bunun sebeplerini ve en azından daha sürekli daha derin ve daha köklü olduğunu belirtmiştik.</p>
<p>Son olarak da Freud, bazen insanın belli bir sebebe dayanmadan, birden değişerek bir şahsı severken nefret etmeye başladığını veya sev­mediğini belirtmiştir. Bu da şüphesiz doğru bir düşüncedir ama Freud bu noktada kalmayarak işi daha da ilerletiyor: Sevgi ile nefretin insan psikolojisinde mevcut olduğunu ve bunun hiçbir sebebe dayanmaksızın her şeye ve herkese karşı yöneldiğini (Ambivalence &#8211; Zıt Çift Değerlilik) ileri sürüp bunun doğrudan doğruya bir durum değişikliği olduğunu, bi­linçaltında yer etmiş bulunan nefret duygusunun açığa çıktığını ve kar­şısında yer alan bilinçaltındaki sevgi duygusunu bastırıp içe gömdüğünü (Repression) iddia ediyor.</p>
<p>Biz bu açıklamasında Freud’u destekleyemeyeceğiz. Freud un bu va­kıayı hiç açıklamamış olmasını bir kenara bırakalım, bu tedrici ve ansızın gelen sebebi bile açıklamamıştır. Bilinçaltındaki bir olayın bilince inkılap edişinin nedenlerini izah edememiştir. Hem bu vakıa genel anlamda ve herkeste bulunan bir şey değildir; ferdî olup duygudan duyguya şahıstan şahsa değişir.</p>
<p>Freud, bu gerçeği tam olarak izah edememiş sadece meydana geldi- ğini tespit etmekle yetinmiştir. Nedenini bir türlü açıklamamıştır. Onun yaptığı; zaruretlerin tam olarak ortaya çıkmadığı, ispat edilmemiş olayla­rı neden olarak ele alıp bağnazca bir saplantıdan ibarettir. Bu da Freud’un ele aldığı diğer konular gibi daha fazla açıklamayı gerektiren bir husustur.</p>
<p>Bize gelince&#8230; Bu konuda Allah Teâlâ’nın Kur an-ı Kerim’inde söyle­diklerinden başka bir şey söyleyecek durumda değiliz.</p>
<p>“Ve <em>bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer.”87</em></p>
<p>Bir de Allah’ın Yüce Resulünün (s.a.) söylediklerini tekrar etmekten başka&#8230;</p>
<p>“Şüphesiz ki Âdemoğullarının kalbi, Rahman’ın parmaklarından iki parmak arasındaki bir kalb gibidir. Onu dilediği gibi hareket ettirir.”88</p>
<p>Muhammed Kutup &#8211; İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler,syf:89-102</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>84. Adiyat Sureli, 8</p>
<p>85 Nisa Suresi, 128</p>
<p>86 Araf Suresi, 43</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[87]</a> Enfal Suresi, 24</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[88]</a> Müsned-i Ahmed Ibnı Hanbel</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[89]</a> İslâmî Eğitim Metodu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/">Sevgi ve Nefret</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
