<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şer | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ser/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Feb 2025 19:36:50 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Şer | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>La İlahe İllallah Penceresinden Şer Konusu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 18 Feb 2025 19:34:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Adaletsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsün-Kubuh]]></category>
		<category><![CDATA[kötülük problemi]]></category>
		<category><![CDATA[kaos]]></category>
		<category><![CDATA[kubuh]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27603</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; ALİ MERMER -Varlık gerçeğimizi tanıyalım- Konuya başlarken bazı prensipleri tespit etmeliyiz: 1.Bir eşyanın varlığa gelişi yönüyle baktığımızda onun varlık kaynağını tanımak için o eşya ile ilişkiye geçmek zorundayız. Yani, bir taraftan eşya ile ilişki kuruyoruz diğer taraftan o eşyanın Varlık Kaynağı ile tanışma teşebbüsünde bulunuyoruz. İnsan kendi var­lığında bulduğu özelliklerin zorunlu sonucu olarak bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/">La İlahe İllallah Penceresinden Şer Konusu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>ALİ MERMER</p>
<p><strong><em>-Varlık gerçeğimizi tanıyalım-</em></strong></p>
<p>Konuya başlarken bazı prensipleri tespit etmeliyiz:</p>
<p><strong>1.</strong>Bir eşyanın varlığa gelişi yönüyle baktığımızda onun varlık kaynağını tanımak için o eşya ile ilişkiye geçmek zorundayız. Yani, bir taraftan eşya ile ilişki kuruyoruz diğer taraftan o eşyanın Varlık Kaynağı ile tanışma teşebbüsünde bulunuyoruz. İnsan kendi var­lığında bulduğu özelliklerin zorunlu sonucu olarak bu ikili ilişkiyi kurmak için bu âleme gönderilmiştir.</p>
<p><strong>2.</strong>İnsan hayatı boyunca hep seçimler yaparak yaşar. Bir ânı­mız yoktur ki (uyku ve ^baygınlık hali dışında) bir tercih yapmadan hayatımızı sürdürebilelim. Bazı tercihlerimiz sürekli tekrardan dolayı otomatikleştiği için sanki bir tercihte bulunmadan yaşıyo­rum zannedebiliriz. Sürekli yürüdüğümüz evimizde yürürken se­çim yapmıyormuşuz gibi yaşarız. Fakat yürümeyi oturmaya tercih eden biziz, yürürken aniden arkamızdan gelen bir çığlık duysak hemen dururuz ve döneriz. Yani bu yürümemiz bir tercihmiş ve şimdi yürümeyi durdurma tercihi yaptık demektir. Şu sonuca ulaşmak insanın gerçeğidir: İnsanda irade-i cüziye vardır, irade-i cüziye de insanın tercih yapma özelliğini ifade eder. İnsanın tercih yapabilmesi için iki alternatifin olması gerekir. Bu iki alternatifi birbiri ile kıyaslayarak bir tercih yaparız. “Ben bunu değil de di­ğerinin yaratılmasını istiyorum.” demektir tercihimiz. Sürekli A’yı değil de B’yi seçiyorum diyerek yaşıyoruz her ânımızda.</p>
<p><strong>3.</strong>Bu tercihi yapabilmemiz için, kişi; insanın eşya ile kurduğu ilişkide, insanın kendine verilen duygular doğrultusunda bir de­ğerlendirmeye tabi tutarak birini faydalı, diğerini ise daha az fay­dalı veya zararlı diye görür ve o kendisine göre faydalı olanı seçer. Fakat bu seçiş, insanın özgür iradesi ile yaptığı kendi tanımlama­larıyla bazı şeyleri daha “faydalı” ve diğerlerini daha az faydalı veya “zararlı” diye ulaştığı anlayışına dayanır. Yani insan merkezli bir karardır, gerçeği yansıtıp yansıtmaması bir başka aşama de­ğerlendirmeyi gerektirir.</p>
<p><strong>4.</strong>İnsanların genel olarak ihtiyacı gece karanlık, gündüz ay­dınlık olsun isterler. Aydınlığın yaratılması kötü mü, hayır, gündüz kullanılacak; karanlık içinde kalınacak şekildeki bir yaratılış kötü mü, hayır, gece kullanılacak. Gece çalışmak durumunda olan bir kişinin gece vaktinin karanlık olacak şekilde yaratılmasından ken­disinin aydınlığa ihtiyacı olduğu için şikâyet etmeye hakkı var mı? Şikâyetçi olursa bu şikâyet ne anlama gelir? İnsan duygularında kendisinin beğenmediği bir şekilde yaratılış gerçekleşirse bu ya­ratılışın bizzat kendisinin iyi veya kötü olduğunu anlamamıza yar­dım edecek ölçümüz kendimiz mi olmalı, değilse başka bir ölçüye ihtiyacımız var mı, sorusunun cevabını araştırmalıyız.</p>
<p><strong>5.</strong>Yaratılışın iyi veya kötü olduğuna karar verme yetkisi biz insanların mı olmalı, yoksa yaratılışı gerçekleştirenin mi olmalı? Veya bir başka ölçü olacak alternatifimiz var mı?</p>
<p><strong>6.</strong>İnsan, eşya ile kurduğu ilişkide bilinçli tercihler yapabilme özelliğine sahip kılınmıştır. İnsan, eşyanın özelliklerini ancak zıt­tı ile anlayabilecek kapasitede yaratılmıştır. Eğer zıttı olmasaydı eşyanın özelliklerini anlayamazdık. Işığın yokluğunu anlamamıza yarayan karanlık olmasa ışığın varlığını anlayamayacağımız gibi.</p>
<p><strong>7.</strong>Yaratılanların farklı olması onların insan tarafından tercih edilerek seçilmesine veya seçilmemesine imkân verir. Yani, onu mu bunu mu seçeceğim, hangisi bana göre daha iyidir diyeceğim ve kendi durumuma göre bir seçim yapacağım. Benim yapacağım tercihlere göre bir yaratılışın gerçekleşmesini garanti edebilir mi­yim? Değilse ben seçim yapmakla ne yapıyorum dersiniz? Mesela, bir çiftçi tohumu ekmekle bir seçim yapıyor, arpa tohumu değil de buğday tohumu seçiyor ve ekmeyip ambarda tutmak yerine toprağa ekiyor. Sonra ne yapıyor? Bekliyor ta ki buğday bitkisi büyüsün. Garantisi var mı? Yok. Buğday bitkisi büyürken, başak verirken, olgunlaşırken ne yapıyor? Bekliyor ki büyüsün. Demek ki seçim yapmak yaptığımız seçimin sonucunun varlık âlemine gelmesini garantilemek değilmiş. Bu gerçeği her anımızda yaşadı­ğımızın bilincinde olmamız gerekir.</p>
<p><strong>8.</strong>İnsan, yalnız halen var edilenler içinden bir tercih yapar. Eğer bir şey var edilmemişse, o şeyin varlığına karar veren bir ko­numa sahip olmadığı insanın gerçeği değil midir? Yani, insan var edilenler arasında seçim yapıp, yine kendisine tanınan alan içinde yaptığı seçimleri yeni bir kompozisyona sokabilecek tercihler de yapar. Fakat bu tercihlerin ancak yine yaratılıştaki düzen içerisin­de gerçekleşmesi gerekir. Demek ki, Yaratan eğer izin vermiş ise ancak o takdirde insan yeni bir kompozisyon kurar. Yani iki veya daha fazla elementi birleştirir ve yaratılış düzeni içerisinde yeni bir sonucun yaratılmasını isteyebilir. Mesela bir badem çekirde­ğini alır ya onu yer veya toprağa gömer. Yerse midesinde kendi iradesi olmadan hazmedilir ve bedenine besin olur. Eğer toprağa gömer ve yaratılış kurallarına uyarak bakımı yaparsa yine kendi iradesi karışmadan badem ağacı olur.</p>
<p>Demek ki biz ancak irade­mizle yaptığımız tercihlerden ibaret bir hayat yaşıyoruz ve bu hali sürekli deneyimliyoruz. Değilse insan badem ağacını var eden, ona varlık veren değil de, ancak o ağacın var edilmesini uyduğu düzeni kurarak evrenin tümünde geçerli olan düzeniyle birlikte Yaradana havale eder. Yani, insan yaratamıyorsa, evrenin bir par­çası olan ve hiçbir özelliği kendinden kaynaklanmayan cansız, şu­ursuz maddenin varlık verme, yani yaratma özelliğinden bahset­menin mantığı var mıdır? Düşünmek gerekir, insan dâhil herşey, hiçbir şey yaratamaz; ancak Yaratana müracaat ederler. Teknoloji ürünleri de böyle bir işlemler sonucudur. Yaratma değildir, an­cak yaratılmasını evrene değişmeyen bir düzen içerisinde Varlık Verenden (Yaratandan) istemesidir, hatta yaratılması için yalvar­masıdır denmelidir, madem insan hiçbir şey yaratamıyorsa.</p>
<p><strong>9.</strong>İnsanın yaptığı her tercih, ister Yaratıcıya inansın ister inan­madığını iddia etsin, bir insanın her yaptığı tercih bilincinde olsun olmasın, yalnızca Yaratıcının yaptığı tercihin sonucunu yaratması için bir yalvarıştan ibarettir. Bu nedenledir ki, yeni bir kompozis­yon ile bir makina yapmak isteyen kişiler laboratuvarda yıllarca araştırma yapmak zorundadır. Araştırmaları sonucu yaratılış dü­zeninin Kurucusunun neyi nasıltercih ederse sonuçta ne yarataca­ğını vadetti diye öğrenmek için çalışırlar. Demek ki, her halükârda Yaratana müracaat eden varlıklarız biz. Bu gerçeğimizi kabul et­mek veya etmemek tercihini yapmada serbestiz. Fakat yaptığımız tercihlerimize göre duygu dünyamız öyle yaratılmış ki aklımız, bi­lincimiz, duygularımız bu seçimin sonucundan etkilenecek şekil­de yaratılmışız.</p>
<p>Bu etkileşimden kurtulmak için ancak aklımızı, bi­lincimizi ve duygularımı çalışmaz hale getirecek tercihler yapmak zorundayız. Bu da bize verilmiş bir tercih özelliğidir. Uyuşturucu alabiliriz, kendimizi böyle bir etkileşimi hissetmeyecek tercihler yaparak dikkatimizi başka alanlara çevirebiliriz. Bunların hepsi bize yaratılış düzeni içerisinde seçim hakkı tanınan alanlarda ger­çekleşir. İşkolik olabiliriz; oyunlar, eğlenceler peşinde olabiliriz; bizi ilgilendirmeyen dedikodu mahiyetinde yapılan konuşmalara dalabiliriz; ta ki kendi gerçeğimizin etkisini dikkat dağıtımı ile ge­çici olarak azaltabilelim. Bütün bu çareler ancak geçici sonuçlar verir. Biz gerçeğimizi varlık düzeyinde değiştiremeyiz.</p>
<p><strong>10.</strong>Eğer bir insan “Bana göre bu daha iyidir.” derse ve Yaratandan kendisinin arzularına uymasını beklerse sonuç ne olur? Eğer Yaratıcının yaratma düzenine koyduğu kurallara uy­gun bîr beklenti ise zaten yaratılacaktır. Yaratılışın düzenini onun Yaratıcısı kurmuştur. Yaratıcının benim arzumu gerçekleştirmesi için benim tek yapabileceğim tercih O’nun koyduğu düzene uy­gun tercih yapıp yaratılması için beklemektir. &#8220;Ben bunu beğen­miyorum o halde benim beğeneceğim şekilde bir yaratılış gerçek­leştir.&#8221; demeye hakkı var mıdır? Bu önemli sorunun dikkatli bir şekilde analizinin yapılması gerekir.</p>
<p><strong>11-</strong>Her insanın kendi şartlarına ve beklentilerine göre bir ya­ratılış gerçekleştirmesi için Yaratan’dan yaratmasını istediğini düşünelim. Evrenin yaratılması tamamen bir kaosa dönüşmez mi? Çünkü her insanın beklentisi bir diğerinden tamamen farklı olacaktır.</p>
<p><strong>12.</strong>Bu konu daha incelikli düşünmeyi gerektirir. Eğer bir kişi her zaman kendi beklentilerine göre bir yaratılmayı istese ve bu isteği hemen gerçekleşseydi o takdirde bu kişi tercih yapmak du­rumunda olmazdı, zaten yaratılan herşey onun istediği şekliyle gerçekleşmiştir. Bu durum neyi gösterir? İsteği anında gerçekle­şen kişinin tercih yapması söz konusu olmazdı. İsteğini anında gerçekleştiren bir Yaratıcı olmuş olurdu. O takdirde yarattığı her­şey O’nun varlıklar arasından seçmek zorunda kalmadan istediği şekilde var olması demek olurdu. Bu da insanın gerçeğiyle doğ­rudan çelişir. Bu özellik ancak evrenin Yaratıcısına ait olabilir. Ne dilerse o var olur, O’nun dilediği O’nun kararıdır ve dolayısıyla O’nun seçimidir. Fakat O’nun seçimi mevcutlar arasından değil, var etmeyi var etmemeye tercih etme seçimidir.</p>
<p>Bu özelliği ile neyi yaratmaya karar verirse o kararın sonucunun sonsuz mükemmel bir seçim olduğuna, yaratmayı tercih ettiği şu evrendeki her bir varlık şahitlik etmektedir. Görüyoruz ki her bir varlık diğerinden farklı özelliklerle seçilerek yaratılmıştır. Her bir varlık kendi varlı­ğında mükemmeldir. Demek ki O’nun Seçme özelliği sonsuz mü­kemmelliktedir sonucuna ulaşılır. Bu sonuç bizi O’nun tercihine tabi olmaya davet eder. Yoksa bizim arzumuza göre bir yaratma gerçekleştirmesini beklememiz, O’nun bize tabi olmasını bekle­memiz anlamına gelir. Herkesin arzusu farklı olacağına göre, ev­renin düzenli yaratılışı anında kaosa dönüşür. Bizim böylesi bir dünyada yaşamadığımızı kabul edip O’nun tercihindeki mükem­melliği görme tercihi yapıp yaratılanların yaratılışındaki hikmeti düşünmemiz ve O’nun yarattığına razı olmamız gerekir. Bu durum insanlığa yakışan bir tercih olur. Değilse kendimizi boş yere yor­maktan ve istediğim olmuyor diye şikâyetler ile yaşamak zorunda kalırız.</p>
<p><strong>13</strong>.Her insan tercih yapma özelliğinden kurtulamayacak şe­kilde yaratılmıştır. Ancak tembelliği tercih eden kişi ilk bakışta ra­hat ediyor gibi zanneder fakat kendini kandırır. Neden?</p>
<p>Eğer insana verilen özellikler bir tercih yapmaz ise, mesela yediği yemeğin kendisinin isteğine göre yaratılmasını beklemesi için önünde seçeneklerden daha lezzetli olanın yaratılmasını is­teyecektir. O takdir bu insanın elinde bir başka alternatifin yara­tılmasını istemediği için tercih yapamaz, tercih yapamadığı için daha az lezzetlileri değil de, daha lezzetli olanının yaratılmasını istemesi diye bir durum vaki olmazdı. Yani, lezzetin ne olduğunu dahi bilemezdi. Dolayısıyle yediğinden lezzet de alamazdı. Böyle birçelişkiye düşmemek için kendi gerçeğimizi anlamamız gerekir: Önce insan bir tercih yapıyor ve sonra o tercihe göre bir yaratılış gerçekleşmesini istiyor. İşte bu aşamada insan yine bir tercihler yapan kişi olmaktan kendini kurtaramıyor. Demek ki böyle bir is­tek insanın kendisi ile çelişkiden ibarettir.</p>
<p>Sonuç olarak şunu söyleyebilir miyiz? İnşan, kendi yaratılış gerçeğini kabul etmeli, fantazi görüşlere kapılmamalı. İnsan bir yaratıktır, yaratıldığı şekil onun için en iyisidir. Yaratma kararı insana ait değil, onu en iyi şekilde yaradana aittir. İnsanın yara­tılmaya muhtaç olduğu gerçeği, Yaratanın ise her şeyi ve dolayı­sıyla kendisini en iyi şekilde yarattığını itiraf etmek zorundadır. İnsana en uygun, akla en uygun, bilince en uygun, duygulara en uygun bir sonuç, insanın Yaratıcısını kendi emellerine hizmet et­meye çağırması veya beklentisi içine girmesi yerine; her şeyi en hikmetli, en uygun şekilde Yaratanın yaratılış kurallarına uymak ile ancak yaşantısından zevk alabileceğini bilmesi gerekir. Yani, O</p>
<p>Yaratıcının verdiği kararlan, yarattıklarındaki güzelliği görme ter­cih yaptığı takdirde varlık gerçeği ile örtüşen bir tercih olur ve ha­yatından mutluluk duyar. Yaratılana itiraz ettiği müddetçe kendisi ile çelişir, duygu âleminde sürekli anlamsızlık ve zevksizlik yaşar, ne kadar bu durumdan kurtulmak için yapay yollara başvursa da.</p>
<p>Bana verilen duygularımla çelişen bir yaratılış gerçekleşirse ne yapmalıyım?</p>
<p>Yukarıdan beri sayılan ve temel varlık gerçeğimizi sergileyen prensipler içerisinde düşünmek zorundayız, değilse kendimizle çelişmenin acılarından kurtulmamız mümkün olmayacak şekil­de yaratıldığımızı konuştuk. Böyle bir acı çeken insan durumuna düşmemek için duygularımızın varlık kaynağını sorgulamalıyız.</p>
<p>Eğer biz var isek, bizim Varlık Kaynağımız duygularımızın da Varlık Kaynağı olmak zorundadır. İnsanın en önemli zafiyeti, kendisine verilen duyguları kendisine ait zannedip onları kendi merkezli kullanmasıdır. Yaratıcıdan kendi duygularına göre bir yaratılış gerçekleştirmesini istemesinin acılı sonuçlarını yukarı­da sayılan temel prensiplerde tartışırdık. Eğer ben, bendeki duy­guların beklentilerine göre bir yaratılış gerçekleşsin diyorsam temelde birçok hatalar yapıyorum demektir. Bu yanlışları şöyle özetleyebiliriz:</p>
<p>Kendi gerçeğim olan yaratılmışlığımı kabul etmiyorum. Bu takdirde kendimin varlığını nasıl izah edeceğim? Rastlantılar veya doğallık sonucu ise, beğenmediğim yaratılışlar da bir rastlantı ve doğallık sonucudur. Dolayısıyla rastlantıyı, doğayı şikâyet ede­mem, şansızmışım der geçerim. O takdirde ne “Allah”tan bahset­meye ve ne de “Allah”tan şikâyet etmeye hakkım var. Zaten var­lığım rastlantı; bir amacı yok, yani anlamı yok. Anlamı olmayan bir varlığın var olan eşyada da anlam araması anlamsızlık olur, çekilen acıların da bir anlamı olmaz. Böylece bir insan kendini acı çekmekten kurtaramaz. Acı çekmek üzere doğal olarak oluşmuş bir varlığın çektiği acılardan şikâyetçi olmasına hakkı yoktur. Bu sonuç ise insan gerçeği ile taban tabana çelişir. Çünkü insanda acı çekmekten kurtulmak isteyen bir duygu da vardır. Acı çekmemeyi tercih ede ede yaşıyoruz bu dünyada. Bu biz insanların varoluşsal bir gerçeğidir. Bundan kaçamayız.</p>
<p>Çare nedir? Varlığımızın gerçeğini dikkate alarak acılardan kurtulmanın yollarını aramamız gerekir. Varlığımız anlamlıdır, seçim özelliğimizi acı çekmemek üzere kullanmamız bize verilen bir özelliktir. Gerçeğimiz de budur, hep en iyisini, en mutluluk ve­recek olanı seçerek yaşayıp geliyoruz. Hayatımız bu seçeneklerle doludur; hastalık, uyku gibi özel durumlar dışında hiçbir seçenek­sizlik hali yaşamıyoruz. Bu özelliğimiz ile bizi Yaratanı tanımak zorundayız. Eğer bizi Yaratan şu evrende neyi yaratıyorsa, bizi de o yarattıkları içinden en mutluluk verenleri seçecek duygular ile donatarak yaratıyor demektir. Yani bu duygularımızı da yaratan O’dur.</p>
<p>Bir duygumuz bir yaratılışı sevmiyorsa bu ne demektir?</p>
<p>Benim sevmediğim bir şeyin yaratılması bana beni o duygu ile yaratıp arkasından da o duygunun sevmeyeceği ve dolayısıyla tercih etmeyeceği bir yaratılış gerçekleşiyor demektir. Bu yüzey­de çelişkili olan iki tür yaratılış şeklini şu evreni kusursuz yaratan niçin böyle yaratıyor diye düşünmemiz gerekiyor. Bu noktada ev­rene dikkat etmemiz gerekir. Evrenin tabi tutulduğu yaratılış dü­zeninin evren çapında işleyişinde bir kusur, hata var mı? Düzen bazı yerlerde tutmuyor diye bir gözlemimiz oluyor mu? Evren ça­pında düşününce evren mükemmel çalışıyor fakat bazı yaradılış­lar “bana göre” kusurlu görünüyor. Nedir onlar? Ölüm olmasın, hastalık olmasın, adaletsizlik olmasın, fakirlik olmasın, savaşlar olmasın, yer sarsıntısı, zelzele olmasın, hırsızlık olmasın, anlam­sızlık olmasın&#8230; Ne olsun ya? Tam benim duygularımın sevdiği, istediği şeyler olsun. Çok doğru düşünüyoruz. Bu sonuca ulaş­mak için böyle yaratıldığımızı anlıyoruz bütün bir insanlık olarak. Fakat dikkat! Bir noktayı kaçırıyoruz.</p>
<p>Hatırlayalım; Bizi yaratan kim ise bize bunların olmamasını isteyen duyguları da O’nun yaratmış olması zorunlu değil midir?</p>
<p>Ahh! Dikkat, bize bu duyguları veren bize bu duyguları vermek suretiyle bunlar olmasın diye istettiren değil midir? Yani, ne oldu şimdi? İşler kanştı gibi görünüyor, değil mi? Hayır, gerçeğimizin eteğinden yapışmaya başladık bu aşamada, fakat daha tam tanı­madık gerçeğimizi.</p>
<p>Basit bir örnek ile yaklaşalım konuya. Bir çekirdek ölmeden filiz vermiyor. Bu ne demektir? Filizi ve sonunda ağacın yaratılı­şını gerçekleştiren çekirdek olamaz, çekirdeğin içindeki hücreler veya DNA olamaz. Çünkü DNA, yaratılacak olan ağacın bir planı gibidir; yaratanın “Ben ne yarattığımı ve ne yaratacağımı biliyor ve sana gösteriyorum ey insan!” diye bize güven veren bir ilanıdır. Eğer çekirdek ve çekirdek içindekiler çekirdeğin yaratıcısı değiller ise niçin çekirdeğin ölümüyle filizi çıkarıyor ya? Her yaratılış türü insan için bir örnektir, bu tür yaratılış da bir örnektir, bize önemli bir haber daha veriyor. Yaratıcım böyle bir yaratılış düzenini kura­rak yaratmasıyla bana diyor ki, “sakın seni yarattığım kapasitene göre yanıltıcı bir sonuca ulaşmamalısın.” diye, çekirdeğin ağaç ol­masının planını (DNA) içerecek şekilde o çekirdeği yaratıyorum, o plana bakıp da çekirdeği o yarattı zannediverme. Ben onu, Benim neyi yaratacağımı önceden bildiğimi, geleceği bildiğimi, her şeyi planlı yaratan olduğumu bildirmek için yerleştirdim o çekirdeğin içine. Beni iyi tanı, doğru tanı!”</p>
<p>Şimdi bu örneği kendi yaratılış biçimimize uygulayalım. Bize verilen duygular da bizim yaratılış planımızdır. Bizi Yaratanın bize bu duygularla birlikte seçim özgürlüğü verdiğini görüyoruz. “Bu duyguların ile sana sevdirtmediğim yaratılışları Ben sana sevdirt- miyorum. Bunu anlayabilecek şekilde yarattım seni, bu yaratılış ile ne kastettiğimi düşünüp anlamalısın ki bir amacım olmalı.” Nedir o? “Ölüm olmasın istetiyorum, hastalıklar, senin felaket­ler dediklerin, savaşlar, haksızlıklar, açlıklar olmasın diye isteti­yorum sana verdiğim duygular ile” diye bizi Yaratan dikkatimizi çekiyor, düşünmemizi istiyor. O halde, anlamalıyız ki bu yaratılış türlerini şikâyet konusu yapmak yerine acaba ne kastediyor böyle görünüşte çelişkili bir yaratılış türü gerçekleştiriyor. Şimdi de bu görünüşteki çelişkinin anlamını çözmeye çalışalım.</p>
<p><strong>Yaratılışta Görülen “Çelişkilerin” Yaratılışındaki Güzellik</strong></p>
<p>Bir öğretmen, öğrencilerine çoktan seçmeli test yapıyor. Teste verilen diyelim 5 seçenekten bir tanesi doğru, diğerleri yanlış. Peki, öğretmen hata mı yapıyor bu yanlışları öğrencilere sunarak? Unutmayalım bu bir temsildir; öğrenci biziz, Öğretmen bizim ve dolayısıyla tüm evrenin Yaratıcısı. Tüm evren onu yara­tan Öğretmenin öğrencilere ders anlatmasıdır. Öğrenciler ise bu dersleri (evrenin yaratılışını) dinleyecek ve öğrenerek kendilerine verilen yetenekleri geliştirecekler. Sanki çekirdeğin yaratılışında­ki DNA gibi insanın yaratılışıyla kendisine verilen yetenekleri de filiz verecek, ağaç olacak, meyve verecek. Yaratılışta her ne var edilmiş ise insan için bir derstir, yani öğrenme, yeteneklerini ge­liştirme aracıdır.</p>
<p>Öğretmen nasıl ki dersi anlatır ve her öğrenci derse gelip gelmemekte, dersi dikkatli veya dikkatsiz dinlemekte, gerekli ödevlerini yapıp yapmamakta özgür yaratılmıştır. Evrenin Yaratıcısı da insana hem öğrenme yetenekleri vermiş ve hem de özgürlük vermiş. Ta ki, insan öğrenerek yeteneklerini geliştir­sin, öğrensin, yaratılıştaki gerçekleşen varlıkların yaratılışlarıyla Yaratıcılarını tanısın. Fakat Yaratıcı insanı böylesi bir eğitime tabi tutarken bazen, ara sıra insanlara çoktan seçme test uygulama­sı yapıyor. Tecrübelerimiz gösteriyor ki bu dünya hayatında 100 doğru seçenek veriliyor bize, fakat 20 yılda bir Sınırlı bir bölgede 2 veya 3 dakika süren bir zelzele ile bize göre yanlış görünen, ka­çınılması, tedbir alınması gereken, yanlış diye değerlendirdiğimiz ve fakat sevmediğimiz 1 seçenek ile eğitiliyoruz.</p>
<p>Diğer tüm za­manlarda çok rahat ettiğimiz ve güvendiğimiz bu yerküre üzerin­de hayatımızı sürdürüp gidiyoruz. 20 yılda bir daracık bir bölgede yaratılan zelzele sayesinde ne kadar Hikmetli, Rahmetli yaratılmış bir mekâna yerleştirildiğimizi unutup sanki dünya “doğal” ola­rak böyle sabit olmuş gidiyor zannına kapılmamız çok mümkün olduğu da bir gerçektir. Nitekim herkes kendisinde bu hali tecrübe eder. Yerküreyi öyle yaratıyor kİ, &#8220;Dikkat edin, sizin zannettiğiniz gibi kendiliğinden böyle oluşmamış, onun bir Sahibi var, sizi rahat ettirip şükretsinler diye hizmetinize verdi, hatırlayın!&#8221; anlamında alışılmadığı için çeldirici gibi görülen ve fakat dikkatimizi çeken bir &#8220;soru&#8221; şeklinde ara sıra yerküreyi küçük bir alanda zelzele ola­cak şekilde yaratarak yine bizi Rahmeti gereği ikaz ediyor, eğitiyor.</p>
<p>Öğretmenlerin uyguladığı testlerde ise genellikle 4 yanlış ve 1 doğru seçenek vardır diye konuşmuştuk. Hepimiz biliriz ki “kötü öğretmen” (olmaması gerek fakat bazen oluyor, onlar da insan nitekim) seçenekleri yalnızca öğrencileri sınıfta bırakıp intikam almak için rastgele koyar ve birtanesi doğru olur. Fakat başarılı ve hikmetli öğretmenler yanlış seçenekleri de bir öğretim aracı ola­rak seçer. Dikkat edilmesi gereken incelikleri öğrencilere göster­mek için, o incelikleri içerecek ve dolayısıyla öğrenci konuyu tam kavrayacak şekilde bir test uygulaması yapar. Dikkatli öğrenciler yanlış seçeneklerdeki incelikleri görür ve tebessüm eder, “Burada böyle bir hata var, ben bunu seçmemeliyim.” der ve o yanlış seçe­neği seçmez. O yanlış gibi görünen seçeneğin öğrettiği doğruları daha detaylı bir şekilde öğrenmesini sağladığı için, böyle bir test veren öğretmenin maharetini takdir eder ve doğru olan inceliği fark edip pekiştirir.</p>
<p>Bu evren, bir okuldur. Biz insanlar öğrencileriz. Sonunu getire­mediğimiz incelikleri içeren bir yaratılış gerçekleşmektedir. Atom altı dünyaya giriyoruz ve hala sonunu konunun uzmanları getire­mediler ve getiremeyeceklerini de biliyorlar. Her bir bilim dalı ev­renin bir parçasının yaratılışını inceliyor ve hiçbir departman artık bu bilimin sonuna ulaştık, daha öğrenilecek bir şey kalmadı diye kapanmıyor. Tam aksine daha alt bölümler açılarak, incelemelerin daha detaylı yapılabilmesine imkân veren bir tercih yapılıyor. Bir insan, hayatı boyunca bir atomu veya bir DNA’yı incelemesinin so­nunu getiremez daha da çok öğrenmeye ihtiyaç vardır. Bütün bu çalışmalar, evrenin düzenli bir şekilde yaratılmasının sonucunda gerçekleşebiliyor. Eğer düzenli bir yaratılış olmasaydı biz insanlar hiçbir şey öğrenemez ve yeteneklerimizi geliştiremezdik. Bu du­rumda da bizim yaratılışımız, çelişkili olurdu. Yaratılıştaki incelik­lerin sınırına ulaşmak mümkün değilse yeteneklerimizin sınırına ulaşmak da mümkün görünmüyor. Bu ne demektir?</p>
<p>Yaratıcı bize diyor ki: “Nasıl bu evren ile seni aynı niteliklerle donatarak yarattım, fakat senin niteliklerin evrenin niteliklerinin kapasitesini aşar. Sana öyle özellikler verdim ki, yaratılışta senin duygularına ters gelecek incelikli seçenekler sunarak seni eğitime tabi tutuyorum. Dikkat et, yeteneklerini israf etme, yani her biri içerisinde sınırsız bilgi taşıma kabiliyetinde olan DNAlarını an­lamsız bir şekilde kullanma! Bazen bir seçenek vereceğim sana ve sen eğer dikkat edersen hemen anlayacaksın ki bu seçeneği senin seçmemen lazım. Çünkü senin duygularına ters düşüyor, seçer­sen yanlışı seçmiş olursun. Yeteneklerini geliştirmemiş ve dolayı­sıyla o yetenekleri israf ederek yaratılış maksadına ters düşersin. Dersine dikkat etmeyen öğrenci gibi sen de okul eğitimi sonunda sınıfta kalırsın. Okuldaki eğitim süresini doldurman senin bu dün­ya koşullarında yaratılışının sonu, yani ölümün demektir.”</p>
<p>Şimdi en başta sorduğumuz “Neden ara sıra da olsa çelişkili yaratılışlar gerçekleştiriliyor?” sorumuza dönelim ve bir örnek ile anlayalım:</p>
<p><strong>Yaratılıştaki “Çelişkinin” Güzel ve Tatlı Meyveleri</strong></p>
<p><strong>Birinci Meyve: </strong>Bakıyoruz ki, insanlar kaprislere kapılıp dün­yayı bölmüşler. Herkes, kendisini en güçlü gösterme çabasına girmiş. Kendilerinin yaratıldıkları bölgeleri “Bizim toprağımız, bizi vatanımız.” adı altında kendilerine ait görmüşler. Unutmuşlar ki onlar bu dünyaya gönderilmeden önce de o topraklar, o nehirler, göller, madenler vardı. Kendileri öldükten sonra da var olacak gibi görünüyor. Bu sahiplik ve güçlülük iddiasıyla birbirlerini öl­dürüyorlar, Senin duyguların da bu tabloyu görünce isyan ediyor: “Olmamalıydı! Neden oluyor?” diye çığlık atıyor. İşte yukarıda konu edindiğimiz incelikli öğretim aracı senin için yaratıldı. Bazı insanlar özgür seçim özelliklerini kullanarak kendilerine emanet edilen &#8220;Haksızlığa karşı çıkacaksın.” duygusunu kullanmıyorlar.</p>
<p>&#8220;Duygular benim&#8221; iddiasıyla şimdi de “Haksızlığa karşı çıkma duygusunu kullanmamayı seçtim, özgürüm.” diyebiliyor. Sen ise yaratılışın gerçeğini inkâr etmeyerek emanete ihanet etmemeyi seçtiğin için isyan eden duygularınla Yaratıcın sana: “Doğru seçim yapıyorsun, sen seçmeyeceksin, bunu öğretmek için bu çeldirici gibi görünen fakat eğitici olan seçeneği gösteriyorum. İnsanların yaratılışlarına ters düşmemeleri için, yaratılıştaki incelikleri öğret­mek için hazırladığım çeldirici yaratılış ile insanları eğiticeğim bir okul kurdum. Bazı inceliklere dikkatini toplamak ve iyice anlamak için ara sıra da çeldirici gibi olan yaratılış ile sana tam mükemmel bir eğitim veriyorum. Sakın çeldiricilere bakıp da Beni merhamet­siz, neyi niçin yaptığını bilmeyen bir Yaratıcı olarak tanıma. Sen sınıfını geçeceksin, fakat insanları öldürme özgürlüğünü yanlış yerde kullananlar sınıfta kalacaklar. Onlar sınıfta kalmanın acısını çekmeleri gerekir, değil mi? Sana verdiğim yeteneklerinle bunu anlarsın,” diyor. Bu kadar mı?</p>
<p><strong>İkinci Meyve: </strong>Hayır, bu duygularla bizi Yaratan bizi eğitiyor: “Sana bu duyguları verdim ki sen de böyle yapma, öğreniyorsun, anlıyorsun ki bu insanlar yanlış seçim yaparak büyük haksızlık­ların yaratılmasını seçiyorlar, yani yaratmamı istiyorlar. Ben de yaratılış kurallarımı değiştirmeyerek insanların eğitimlerini kendi seçenekleriyle gerçekleştirmelerine ve seçimlerinin sonuçları­nın meyvelerini hak etmelerine imkân veriyorum. Ben onları da böylece eğitiyorum. O seçimleriyle duygularına ters düştükleri için bu dünyada iken bile duygusal olarak acı çeken özelliklerle donattım. O acıyı çekmek zorundalar her ne kadar uyuşturmaya çalışsalar bile ta ki yanlış yaptıklarını anlasınlar ve vazgeçsinler, özür dilesinler haksızlık yaptıkları kişilerden. Nasıl ki sen bu duy­gu ile yapılanlar karşısında kendin yapmadığın halde üzülüyorsun ve öğreniyorsun ki yapmamalısın, onlar da bu yarattığım üzüntü duygusu ile acı çekiyorlar, ta ki öğrenip vazgeçsinler. Vazgeçmek veya geçmemek de insana verilmiş bir özgürlüktür. Bu da Benim Rahmetimdir. Değilse, Benim Rahmetim bu insanları ihmal edip kendi hallerine bırakmaz, ölüm anına kadar vazgeçme imkânı ve­ririm. Vazgeçerlerse affederim.”</p>
<p><strong>Üçüncü Meyve: </strong>Demek ki, bu dünyada iken böylesi bir eği­time tabi tutularak kendimizin duygularımızı yanlış yönde kul­lanmamızı öğreniyoruz. Değilse, cezalandırıp intikam almak için değildir. Bilakis öğrenme ve yanlış seçimlerimizden vazgeçmemiz ve doğru seçim yaparak dünyadaki eğitimimizi daha da mükem- melleştirmemiz içindir.</p>
<p><strong>Dördüncü Meyve: </strong>Kendi yaratılışlarına yerleştirilen duygulara ters düşüp yanlış seçim yapanları desteklememek, elimizden gel­diği kadar engel olmaya çalışmak gerektiğini anlıyoruz. Eğer yet­kimiz varsa bu dünyada cezalandırmanın adalet, hak olduğunu onaylıyoruz. Böylece de Yaratıcımızın neden bu dünyada zalimle­rin vazgeçmeleri için peygamberleri aracılığı ile kurallar önerdiği­ni anlıyor ve takdir ediyoruz. İnsana adaleti sevdiren, haksızlıkları sevdirmeyen duyguların yanı sıra bu dünya şartlarında da adale­tin gerçekleşmesini isteyen duygular ile gerekli cezalarının veril­mesini öğreten Rabbimize de teşekkür ediyoruz. Bu cezaların ön­leyici ve caydırıcı, eğitici özelliklere sahip olması gerekir ki bunu da ancak bizi Yaratan bilir diye O’ndan bildirmesini istiyoruz. O da peygamberleri aracılığı ile bildiriyor.</p>
<p><strong>Beşinci Meyve: </strong>Bu insanlar ölüp bu dünyadan ayrılıyorlar, acı duyarak neyin yanlış seçenek olduğunu anlayıp ve değerlen­dirip ona göre o yanlışı hayatında seçmeyenler de ölüp gidiyor. İlk bakışta yine bir çelişki var görünüyor. Okul kapandıktan sonra herkes aynı işleme tabi tutuluyor gibi görünüyor. Bu anlamsız so­nucu görünce isyanları dile getiriyor bana verilen duygular. Peki, anlamıyor muyuz bu isyan eden duygumu bana veren o duy­gunun Yaratıcısı bana bir haber veriyor? Bu haber gereği bütün duygularım çığlık atıyor “O gün ne zaman gelecek?” diye. Demek ki, bu duygu ile beni var eden bana bir haber sunuyor. Nedir o?</p>
<p>Bu dünyaya sığmayan duygularımın karşılanması gerekmez mi? Mutlaka her şeyi çok güzel amaçlar güderek yaratan bana diyor ki, &#8220;Bu duyguları sende yaratarak böylesi zalimlerin hak ettikle­rinin karşılığını vereceğimi sana haber veriyorum. Senin gibi bu kötülükler olmasın tercihini yapanlara da bu duygularını yerin­de kullanmayı seçip zulümlere, haksızlıklara taraftar olmamayı öğretiyorum.&#8221;</p>
<p>Bütün bu uyarılara rağmen zulmü seçenler sınıfta kalacaklar, cezalarını kendi seçimleri nedeniyle, yani kendi elleriyle seçecek­ler. Bu zalimlerin yanlışlarından ders alıp onların yaptıkları yanlış seçimi seçmeyecekler ve böylece sınıflarını geçecekler ve hak et­tikleri mükâfatı alacaklar. Özetlersek, çok meyveleri olan bir eği­tim alanında yaratılıyoruz.</p>
<p><em>Bu meyvelerin sonucu ulaşacağımız hedefler:</em></p>
<p>Bu hedefleri maddeler halinde şöyle özetleyebiliriz:</p>
<p><strong>1.</strong>Böylesi bir yaratılış türünden “Ne yaratılıyorsa mutlak ha­yırdır, güzeldir.” diye özetlenebilecek İslam dininin bize öğrettiği gerçeği onaylayabiliyoruz.</p>
<p><strong>2.</strong>Yaratıcımız yalnızca yaratıcımız değil, Mutlak Hikmet Sahibi bir Öğretmenimizdir.</p>
<p><strong>3.</strong>Yaratılışa dikkat ettiğimizde yaratılışın bizim isteklerimize göre gerçekleşmesi evrenin tamamen kaos, anlamsız bir şekil al­ması sonucunu verir. Bu ise evrenin yaratılmasını istememek anla­mına gelir. Böylesi bir yaratılış bize hiçbir fayda sağlamaz. Demek ki biz, Yaratıcıyı kendimize tabi olmaya çağırmayacağız. Tam tersi O’nun yarattıklarına biz tabi olarak eğitimimizi tamamlayacağız.</p>
<p><strong>4</strong>.Özellikle çeldirici görevi yapan seçeneği temsil eden yaratı­lış türü ile biz de yanlış seçeneği seçersek, anlıyoruz ki aynı kötü­lüğü biz kendimize yapmış oluruz. Seçmemeliyiz.</p>
<p><strong>5.</strong>Yalnız seçmemekle kalmamalıyız, aynı zamanda seçen­leri desteklememeliyiz, elimizden geldiği kadar engel olmaya çalışmalıyız.</p>
<p><strong>6.</strong>Kendi duygularının şahitliği altına yanlış seçeneği seçme­nin, insanı nasıl kendi yaratılışı ile çelişkili hale getirdiğini göste­rip, onları vazgeçirmek için yardımcı olmalıyız. Yaptıkları seçim­lerin sonuçlarını kendi duygularının şahitliği ile anlamaları için çalışmalıyız. Yani insanlara kendi gerçeklerinin gereğini yapmaları için kendilerini tanımalarına yardımcı olmalıyız.</p>
<p><strong>7.</strong>Böyle çelişkili gibi görünen bir dünyayı yaratarak Yaratıcımız, bize sonsuz mutluluğu isteyen duygularımızı tatmin edeceği bir diğer yaratılışın mutlaka olması gerektiğine kalbimizi, aklımızı tatmin etmektedir. Biz de Yaratıcımıza güvenmekteyiz. Böyle bir seçim yaparak kendimizle çelişmeyip, ümit ve mutluluk içinde eğitimimizi tamamlayıp bu evren okulundan mezun olduğumuz­da, sonsuz mutluluğu arzulayan duygularımızın sevdasını çektiği yepyeni bir yaratılışta kendimizi bulacağız.</p>
<p><strong>8.</strong>Bu dünyada zulmü, adaletsizlikleri, haksızlıkları seçenle­rin ise hak ettikleri sonucu yani cezalarını çekeceklerinden emin olduğumuz için kalbimiz huzur içerisinde Yaratıcımızın sonsuz Hikmetine ve Adaletine güvenerek yaşamımızı sürdüreceğiz me­zun oluncaya kadar.</p>
<p><strong>9.</strong>Yaratıcımız evreni yaratmada bizi değil de, kendi sonsuz Hikmetli ve Adaletli iradesini ölçü alıyor oluşuna kalbî ve aklî hu­zur ile razı olacağız.</p>
<p><strong>10.</strong>Yaratıcımızın Merhametinden yardımcı olması için bize gönderdiği rehberlik Konuşması olan Kur’an ile verdiği haberle­rin gerçekten doğru olduğunu anlayarak onaylayacağız. Bizimle yaptığı bu Konuşmanın (Kur’an’ın) içerisindeki diğer anlatılanları da kendimize rehber edinmek için Kur’an’ı daha detaylarına ine­rek inceleyeceğiz. Fark edeceğiz ki, O’nun yaratması olan evren ne kadar incelikli bir düzen içerisinde bize eğitim veriyor, Konuşması olan Kur’an da o kadar incelikli eğitim verdiğini görüp faydalan­mak için onu daha çok çalışacağız, eğitimine gireceğiz.</p>
<p><strong>11</strong>.O ne yaratırsa o yaratılıştaki hikmeti anlamaya çalışacağız. Bu eğitimi de Resulleri aracılığı ile bize bildirdiği “Din”i ile daha mükemmel bir şekilde yapacağız. O Resulleri kendimize rehber edineceğiz. Resullerin bizim irademize tabi olacak bir eğitim ver­melerini beklemeyeceğiz.</p>
<p><em>&#8220;Şunu da bilin ki, aranızda Allah’ın Resulü vardır. Eğer işlerin birçoğunda o size uysaydı sıkıntıya düşerdiniz. Fakat Allah size ima­nı sevdirdi ve onu kalplerinizde süsledi; inkâri, günahı ve isyanı da size çirkin gösterdi. İşte doğru yolda olanlar bunlardır.”</em> (Hucurat, 49:7)</p>
<p><strong>12.</strong>Görünüşte de olsa bize sevdirtilmeyen yaratılışlara karşı takınacağımız tavrı, Kur’an ve Resul öğretilerinden anladığımıza göre duyarsızlık, ilgisizlik, “Yanlış seçenektir, beni ilgilendirmez ben gerekeni yaparım, o kadar.” deyip geçemeyiz. Madem üzül­mek duygusu verilmiş bu duygumuzu inkâr etmeyeceğiz, onu bastırmaya çalışmayacağız, yaratılış gerçeğimiz ile birlikte olaca­ğız. Bu demek değildir yaratılışa karşı olumsuz birtepki vereceğiz. Bilakis olumlu bir tepki vereceğiz ve üzülme, acıma duygumuzu teskin etmek için yine Yaratıcımızın Sonsuz Hikmet ve Adaletine sığınacağız. O’na teslim olacağız. Bu sükûnetin yolunu da yine Yaratıcımız gösterecek:</p>
<p><em>&#8220;Biz sizi biraz korku ve açlıkla, biraz mal, can ve ürün eksik­liğiyle sınayarak (eğiteceğiz). Müjdele o sabredenleri! Onlar, bir musibete uğrayınca: Biz (ve bu eğitim için görünüşteki çeldiriciler)</em></p>
<p><em>Allah’a aitiz ve elbette O’na döneceğiz derler.’’</em> Bakara Suresi, 2: 155-156)</p>
<p><strong>13.</strong>Ebedi cennet hayatı, doğru seçeneğin doğruluğunu ve yanlış seçeneğin de yanlışlığını anlayıp seçmemeyi tercih edenle­ri bekliyor. Ne mutlu o cennetin ümidiyle Rabbinin İradesine tabi olacak şekilde, kendi iradesini O’nun sonsuz Hikmetli İradesine teslim edenlere!</p>
<p>Ey Rabbim, bizi Senin İradene cüz’i iradesini teslim edebilen- lerden eyle! Senin genellikle doğrusuyla ve az da olsa görünüşte çeldiricileri içeren eğitimine ihtiyacımız her an var. Bu ihtiyacımızı hissedip ona göre Sana yönelenlerden eyle!</p>
<p><em>Yanlış seçeneklerin yaratılışına karşı takınılması gereken tavır:</em></p>
<p>“İnsanların işledikleri cinayetler, giriştikleri savaşlar sonucun­da yaratılanlara karşı insanın yüreği sızlıyor ve dayanamayıp isyan ediyor: “Neden Merhametli Yaratıcı bu zavallı günahsız insanları bu zalimlerin elinden kurtarmıyor? Yavrular, çocuklar inanılmaz zulümlere uğruyor ve Merhameti her şeyi kapsadığını söyleyen Yaratıcı bunlar karşısında sessiz kalıyor, dilediklerini yaratıp sanki onları destekliyor gibi görünüyor? Bir türlü inanamıyorum Yaratıcı Allah’ın Merhametli ve Rahmetinin sonsuz oluşuna!”</p>
<p>Bu duyguyu ve bu sitemi yaşamayan insan yok gibi. Nedir bu­nun sırrı?</p>
<p>Evet, yaşanan bu tür hallere karşı insanın tepki veren duygula­rının galeyana gelmesinin doğru olduğunu ve bu doğru kullanılan duyguların niçin yaratıldığını ve ne maksatla kullanılması gerekti­ğini daha önce konuştuk, Fakat şimdi böyle yanlış seçimler yapan insanların yaptıkları seçimler neticesinde masum insanların çok zarar gördüğünü görüyoruz.</p>
<p>Sorulması kaçınılmaz olan bir soru: Allah böyle bir zulme ne­den müsade ediyor ve üstelik sonucunu da yaratıyor? Bu zulme izin vermek değil midir?</p>
<p>Daha önce açıklandığı gibi, insan iradesinin hürce seçim yapmasına izin veren bir eğitime tabi tutuluyoruz. Yaratıcımızın kötü seçimler yaptığımız zaman sonucunu yaratmamasını is­temek irademizin olmamasını tercih etmek anlamına geldiği izah edildi. Dolayısıyla yaptığımız her türlü tercihin sonucunun yaratılması, bizim robot değil insan olmamızın zorunlu sonucu­dur. Hiçbirimiz bir hastalık neticesinde irademizi kaybetmemizi istemeyiz. Hapishaneye gönderilip irademizi bütünüyle olma­sa da büyük oranda kullanamaz halde bulunmamızı istemeyiz. Yaratılışımız böyle bir tercihi yapmamak isteğiyle gerçekleştirili­yor ve biz bundan memnunuz.</p>
<p>Sorumuzun ikinci bölümünü oluşturan “Zulme müsaade eden Yaratıcı zulme izin vermiş mi oluyor?” sorusu üzerinde düşünme­yi gerektiriyor. Üniversite eğitimi düzeyine ulaşmış öğrencilerin öğrenme niyetinde olanları dersleri kaçırmaz ve ödevlerini za­manında yapar. Sonuçta öğrenmiş ve öğrendikleriyle kabiliyetle­rini geliştirmiş bir şekilde hayatında başarılı olur. Diğer taraftan, öğrenmenin kıymetini anlayacak ve onun zevkini takdir edecek kapasitede yaratıldıkları halde, öğrenmeyi tercih etmeyen öğ­renciler ise öğrenemeyecek, hayatta da mesleklerini başarı ile uygulayamayacaklardır.</p>
<p>Okul yöneticilerinin zorla bu öğrencileri de derse katılmaya, öğretmenlerini ciddi dinlemeye, ödevlerini zamanında yapmaya zorlarsa, böylece iradelerini öğrenme yönünde kullanmayı tercih etmeyenlerin iradelerini ellerinden almış olur. Böylece öğrenciler, yine iradesi olmayan robotlar haline dönüşür ki bu durumu hiç kimse kabul etmez. Nitekim okulda eğitim tamamlanınca da öğ­renmemeyi seçen öğrencilere diploma verilmez. Bütün okul ha­yatını öğrenmeden geçirmenin cezasını görmüş olur bu öğrenci­ler. Demek ki, öğretim kurumu öğrenmemeyi tercih edenlerin bu halini onaylamıyor. Yani razı değil. Zaten ara sınavlarda da öğren­ciye devamlı başarısız notu verilerek sürekli yaptığı tercihin yanlış olduğu kendisine uyarı olarak bildiriliyor idi.</p>
<p>Yaratılış öyle gerçekleştiriliyor ki öğrenmeyi isteyecek,sevecek, takdir edecek duygularla donatılıyor ve böylece de Yaratıcımız tarafından teşvik ediliyoruz. Cahilliği, başarısızlığı da sevmeyecek, hatta utanılacak bir hal olarak algılayan duygular­la da donatılmışız. Başarı diploması alanların başarılarıyla iftihar etmelerine karşın, başaramayanların başarısızlıklarıyla iftihar etmek değil, utanarak konu bile edinmemeyi tercih etmeleri gösterir ki, bu duygular onları sürekli ikaz etmek için Rahmetli Yaratıcımız Hikmetiyle veriyor. Yanlışı, insan fıtratına aykırı dav­ranışları ve özellikle başkalarının hakkına tecavüz edenlerin ceza­landırılması gerektiğini tüm insanlık fıtratı kabul eder. Bir katilin veya hırsızın şu veya bu şekilde cezalandırılmamasını isteyen bir duygu bize verilmemiş. Mazlumların haklarının korunması gerek­tiğini de hepimiz onaylarız. Elimizden gelse biz korumak için te­şebbüs ederiz. Yaratılışımızın gerçeği budur. Sonradan öğrenilen bir duygu değildir. Bütün insanlığın ortak özelliğidir bu.</p>
<p>Demek ki, insanlara iradelerini hürce kullanma imkânı ver­mek, onların yaptıkları ve yapacakları yanlış tercihlerinin sonu­cunu Allah’ın “Seçerseniz Ben Yaratırım.” diye insanlığa verdiği söze göre yaratması, onaylamak veya razı olmak demek değildir. Bilakis insanlara önceden haber veriyor ki insanlar özgür irade­lerini kullanırken seçimlerinin sonucunun sorumluluğunu da bilsinler.</p>
<p>Dünyanın her yerinde hangi tür bir yönetim biçimi uygulanır­sa uygulansın yanlış seçim yapan insanlar cezalandırılır. Onların yanlış yapmalarını engelleyecek tedbirler alınır. Bir insan uygula­ması olan bu yönetimlerin adaletsizlikleri konumuz dışıdır. Fakat hala azınlıkta olan bir kısım insanlar bu tercihi yapabilirler diye onların iradelerini ellerinden almayı uygulayan hiçbir yönetim biçimi görmüyoruz. İnsanlığın bu ortak özelliği, hiçbir surette in­sanlık zulmü onaylıyor diye yorumlanamaz. Diktatörlükleri ancak onlardan faydalananlar onaylar. Böyle bir durum olmasaydı ce­vaplamaya çalıştığımız sorumuz da olmazdı,</p>
<p>Demek ki insan irade özgürlüğünü tanımak yanlış tercih yapanların tercihlerinin sonucunu onaylamak anlamına asla gel­mez. Bilakis, yanlış tercihi yapan kişinin kendisinin duyguları dâhil herkesin yanlışa yanlış deme özelliği vardır. Fakat insanlar hürriyetlerini bu özelliklerine rağmen çok değişik bahanelere da­yandırıp hala yanlışı, zulmü tercih edebiliyor. Fakat unutmamak lazımdır ki, zulmü tercih edenleri af da etmiyor. Bu dünyada ruhî üzüntüler, ızdıraplar ile mutlaka olması gerektiğini yukarıda izah ettiğimiz şekilde anladığımız gelecek bir yaratılışta hak ettikleri cezalarının verileceğini biliyoruz. Çünkü cezanın verilmesinin ge­rektiğini anlayacak duygularla yaratılmışız.</p>
<p>Bir konu var ki karıştı almamasına dikkat etmemiz zorunludur, insanların zulme karşı duyarsız veya razı olmaları tercih edilmez. Onun için “Zulme rıza zulümdür.” sözü insanlar arasında yaygın­dır. Fakat insan iradesinin özgürlüğü nedeniyle zulmü seçenlerin seçimlerinin sonucunu yaratmak bu seçime rıza göstermek de­mek olmadığını konuştuk. Bilakis Yaratıcımızın verdiği sözü tut­ması ve böylece de insan iradesinin hür olması gerektiğini, insan olmanın bu hürriyete sahip olmayı zorunlu kıldığını gösterdik. Değilse, zulmü seçenlerin seçimlerinin sonuçlarının yaratılma- masını istemek kâinat çapındaki düzenin bazı durumlarda bek­lenmedik bir şekilde değiştirilmesi anlamına gelirdi. Sonuçta yine insan iradesinin kaldırılmasını, insanların robot haline dönüştü­rülmesi istemek demek olur diye anlamıştık. Kâinatın değişme­yen düzeninin değiştirilmesi de kâinatın Yaratıcısının verdiği sözü tutmaması anlamına gelir ki, bu da Mutlak Mükemmelliğine ters düşer. Kâinat mükemmel olmayan bir Yaratıcı tarafından yaratıl­mış olamaz olduğunu bütün haliyle sergilemektedir.</p>
<p>Sonuç: Bir insanın zulme razı olması o insanın zulmü onayla­ması anlamına gelir. Fakat zulmü tercih eden hür iradeli insanların yaptıkları tercihlerin sonuçlarını yaratmak, Yaratıcının verdiği sözü tutması ve Mutlak Mükemmel olduğunu bize bildirmesi anlamına gelir. Zulme razı olmadığını bize verdiği duygularla gösteren, pey­gamberlerine gönderdiği mesajla şiddetli bir lisan ile ifade eden,sonuçlarına katlanılması İmkânsız olan bir ikinci yaratılıştan, yani ahiret hayatından haber veren Şefkatli yaratıcı mutlaka ki yanlış seçimleri onaylamamaktadır. Her insanın özgürce yaptığı tercihin sonuçlarını mutlaka göreceği bir ikinci yaratılışın gerçekleşmesi gerektiği haberini de böylece anlıyoruz ve ruhumuzda da bu ha­berle huzur buluyoruz. Düşünelim ki zalim ile mazlum ölümleriyle eşitlendi, herkesin yaptığı yanında kaldı. “Bu bir adaletsizliktir” diye çığlık atmaz mıyız? Bu zulmün size yapıldığını düşünün, an­layacaksınız ki bir haksızlık karşısında niçin mahkemeye başvur­duğumuzu ve zalimlerin cezalandırılmasını tercih ettiğimizi ken­di hayatımızda zaten uyguluyoruz; böyle yaratılmışız. Bu insani sonucun hak olduğunu da Yaratıcımızın peygamberler aracılığı bize gönderdiği Rehberlik kitabı olan Kur’an’ı onaylıyor ve “Ahiret Hayatı”nın zorunlu gerekliliğinden emin oluyoruz.</p>
<p><em>Haksızlığa uğrayan mazlumların hakkı ödenmelidir ki adalet gerçekleşsin.</em></p>
<p>Zalimlerin zulmettiklerini ve sonucunda mutlaka bu dünyada ve aynı zamanda ahirette cezalarının şu veya bu şekilde verilme­sinin zorunlu olduğunu anlıyoruz ve verileceğinden emin olduk. Fakat bu zulmün sonucunda mazlumların çektikleri ızdirabı nasıl anlayacağız? Neden Allah mazlumları zalimlerin zulmüne bırakı­yor da haksız yere canlarını ve mallarını kaybediyorlar? Haksız yere öldürülen bir kişi zaten ölmüş, onu hayata döndürmek müm­kün görünmüyor. Nasıl hakkı geri verilecek?</p>
<p>Mazlumların haklarının ellerinden alınmaması gerektiğini, alınırsa mutlaka haklarının iade edilmesini isteyen duygumuzun varlık kaynağını düşünelim. Bu duygu bize bedenimizin madde­sinin ürettiği bir özellik olabilir mi? Bütün insanların insan olma özelliklerinde böyle bir duygunun bulunması, bu özelliğin sonra­dan çevrenin etkisiyle kazanılmış, aslı esası olmayan bir şey diyen varmı? Bazı kendini bilmez peşin hükümlü &#8220;bilim adamı” adıyla piyasaya kendini lanse eden bir avuç insan dışında böyle bir iddi­ayı kendisini şartlandırmamış bir kişi olarak onaylamak mümkün mü?</p>
<p>Bu insanların da eğer ellerinindeki malı mülkü bir başkası gasp etse, çalsa veya zarar verse bu iddiayı utanmadan savunan o kişi hakkının geri verilmesi ve çalanların cezalandırılmasını is­tememesi söz konusu olabilir mi? “Zaten bu duygu bana toplu­mun empoze ettiği bir duygudur, aslı esası yoktur, demek ki ben şanssızım malımı mülkümü kaybettim razı olayım.” der mi? Böyle iddialarda bulunup da hakkının geri alınması için polise, mahke­meye müracaat etmeden, devlet gücüne dayanmadan kaybettiği evinin dışında, rahatlıkla sokakta kalmaya razı olur mu? Değilse bağırır, çağırır, hatta eğer hakkı geri verilmezse isyan etmez mi, şikâyet etmez mi? Sosyal medyayı ayağa kaldırmaz mı? Aynı kişi nasıl olur da “Bu duygu toplumun tarihsel süreç içinde birbirle­rini etkileyerek oluştu.” iddiası ile evrimleştik tezini savunan ve sonuçta Yaratıcıyı inkâr eden kişilerin saçmalığını anlamak hiç de zor değil.</p>
<p>Bu gerçeğimizi görerek, saplantılara kapılmadan yaratılışın nasıl gerçekleştirildiğine dikkat edip de kesinlikle bu geçici dünya hayatından sonra tam bir adaletin gerçekleştiği bir yaratılışın öz­lemini çekmeyen var mı?</p>
<p>[Bu arada hemen pratik bir konuya kısaca değiniverdim. Hatalı tercihlerimizden dolayı cezalandırılacağımızı bildiren duy­guyu yanlış kullanıp ölümden korkmak ikinci bir yanlışa düşme­nin başlangıcı olur. Cezalandırılmaktan korkma duygusunu doğru yerde kullanmalıyız. Ölümden korkmak yerine bu duyguyu hata­larımızdan vazgeçmek ve özür dilemek için kullanmalıyız. İtiraf (tövbe etme, vaz geçme, geri dönme) ve sonucunda istiğfar (özür dileyip affedilmeyi isteme) özelliğimizin bize böyle bir seçim yap­mak için verilmiş olduğunu anlıyoruz.]</p>
<p>İkinci yaratılışın gerçekleşmesini beklemeyenler için bu so­runun cevabı yoktur. Bu nedenledir ki, bilinen insanlık tarihi bo­yunca Allah’a inanmayanlar ve, inandığı halde ahiretin zorunlu olarak yaratılması gerektiğini haber veren insani duygulara ve ayrıca peygamber mesajlarına dikkat etmeyen filozoflar ve bu filozofların düşünmeyen takipçileri &#8220;Şer Problemi” diye bir slogan geliştirmişler ve bu problemin çözülemeyeceği sonucuna ulaş­mışlar. Hâlbuki “Şer Problemi” diye bir problem yoktur. Bu dünya bayatının bir eğitim, terbiye yeri olarak yaratıldığını, Yaratan’ın Hikmetinin sonsuzluğuna bütün yaratılan şeylerin tanıklık yaptı­ğını görmeyip veya görmemezlikten gelip, sanki bu evrenin sahi­bi yokmuş veya varsa bile kendisiyle çelişen bir yaratıcı imiş gibi algılayanlar, kaçınılmaz olarak “Kendi yanlışlarını görmemenin problemi.” ile karşılaşıyorlar.</p>
<p>Yani, ahiretin mutlaka yaratılması gerektine, hem evrenin tümü yaratılış biçimi ile hem insan duygularının yaratılmış biçi­miyle ve hem de Yaratıcının tayin ettiği peygamberleri aracılığıyla bildirdiği bir gerçeği inkâr edenlerin “Şer Problemi” diye bir prob­lemleri kaçınılmaz olarak var olacaktır. Yaratıcıyı tanımama ko­nusundaki peşin hükümlerinden dolayı çözümsüzlükle başbaşa kalacaklardır.</p>
<p>Yaratıcının zulmü seçenlerin bu seçiminin sonucunu yaratma­sı, yani Yaratıcının verdiği sözü tutması, insan özgürlüğüne say­gının bir gereğidir diye anladık. Şimdi mazlumların durumunu konuşacağız. Tekrar etmek gerekirse, eğer ahiret hayatı diye bir yaratılış gerçekleşmeyecekse bu soru için cevap bulamayız ve bu durum da insan duygularıyla çelişir. Mutlaka ahiret hayatı yaratıl­malıdır. Mazlumların haklan bu sonsuz hayatın yaşandığı ahiret yaratılışında mutlaka verilmelidir. Bu duygumuzun Yaratıcısı bize böyle bir duygu vererek ahiretteki sonsuz hayatı vadediyor. Bu geçici, ölümlü dünya hayatında insanın özgür iradesi nedeniyle, zulme uğramış kişilerin hakkının verilmesi gerektiğini kendimize verilen duygulardan anlıyoruz. Ayrıca yaratılış prensipleri de buna tanıklık yapıyor.</p>
<p>İnsana verilen mazlumun hakkının verilmesi gerektiğini bildiren duygumuzun gereği, dünyadaki tüm idare sistemleri, mazlumların haklarını almak, zalimleri cezalandırmak için mah­kemeler kuruyorlar. Bu dünyada insanlar mazlumun hakkının korunmasını ve mümkünse geri alınmasını istiyor ve bu nedenle de birçok masrafları gerektiren polis, jandarma, adalet sistemi, hapishaneler gibi kurumlan zorunlu görüyorlar. Fakat yine de öl­dürülen bir kişinin hakkını o kişi öldükten sonra ne kadar geri alıp kendisine iade edebilirsin, adam zaten ölmüş.</p>
<p>Zalimleri cezalandırmak ile mazlum olarak öldürülen veya malı zarar görmüş olanların hakkını tam ödemiş oluyor muyuz? Hayır, öldürülenin hayatını geri veremiyoruz. İşte bu durum bizi ahiret hayatının yaratılmasının zorunluluğuna iletiyor. Bu neden­ledir ki Allah, peygamberleriyle gönderdiği mesaj olan Kur’an’ında mutlaka herkesin hak ettiği ile muamele edeceği bir yaratılışın ha­berini veriyor. Dünyadaki cezalandırmalar ve kişilerin duyguların­da hissettikleri ancak dünyadaki gerçekleşmesi gereken adaletin uygulanmasıdır. Şimdi Kur’an’ın haberini dinleyelim ahirette nasıl bir karşılık var:</p>
<p><em>“Allah’ın huzuruna bir iyilikle gelene, onun on katı sevap vardır. Kötülükle gelen ise, sadece onun misliyle ceza görür; hiç kimseye haksızlık edilmez.”</em> (En’am, 6:160) Dikkat edersek zulmün karşılığı yaptığı kötülük kadar iken, mazlumun hakkının kat kat verilmesi­ne işaret ediliyor. Ahiret sonsuz hayat olması gerektiğine göre bu cezanın karşılığı sonsuz yaşanacaktır. Ayrıca haksız yere öldürüle­nin veya malına mülküne zarar verilenlerin mükâfatı, Ahiret haya­tının sonsuzluğu dikkate alınırsa geçici bir hayat olan dünyadaki geçici faydalanmanın karşılığı sonsuza dek kat kat mükâfatlan­dırılacağım anlıyoruz. Bu durumda insan vicdanı “Tam da böyle olması gerekir.” diyor. Yaratılıştan edindiğimiz haber ile Kur’an’ın haberinin böylece örtüştüğünü görüyoruz.</p>
<p><strong>İsyan duygunu Yaratıcıya değil, özgürlüğünü, “Hayır, seç­memeksin!&#8221; diyen duygularının ikazına rağmen, iradelerini yanlış kullananlara yönelt!</strong></p>
<p>Şimdi rahatlıkla anlıyoruz ki, bizim bu dünyada elimizden gelenleri bize Yaratıcımızın verdiği imkânlar içerisinde yaptıktan sonra; gördüğümüz zulüm içeren yaratılışlara karşı gelen duy­gumuzu Yaratıcıya değil, yaratılmasını yanlış tercihte bulunarak Allah’tan isteyenlere yönelteceğiz. Bundan kendimiz için de ders alıp, bizim de böyle bir tercih yapmamamız gerekiyor diye anla­yacağız. Ayrıca böyle yapanları desteklemeyip, aksine engel ol­manın yollarına başvuracağız. Böylesi zulüm işleme özgürlüğünü yanlış kullananları eğitmeye çalışıp, bu yanlışlarının önüne geçe­cek anlayışlarının eğitimine katkıda bulunacağız.</p>
<p><strong>Peki, insanların seçmedikleri yaratılışlar olan “felaketler” veya “doğal afetler” niçin yaratılıyor?</strong></p>
<p>“Felaketler” diye tanımlanan yaratılışlarda ise tablo tamamen değişiyor. Bu olayların Yaratıcısı Allah olduğu için, görünen bu tür yaratılışlar ilk bakışta sanki zalim olanın Allah olduğunu zannet­memize yol açıyor. Bu tür yaratılışların gerçek nedenini anlamak için önce evrenin ve dolayısıyla insanın yaratılış maksadını dikka­te almak gerekiyor.</p>
<p>Gerçekten yaratılışın maksadı ne olabilir? Bu evrenin ve insa­nın varlıkları “rastlantı eseri” veya “doğal oluşum” olsaydı, varlı­ğın kaynağı, bilinçsizliği, anlamsızlığı ifade eden bu “kavramlar” olduğu için, insan duygularının isyanı karşısında anlamsız bir tavır içinde kalır ve çaresizliğimizi “şans” veya “doğallık” gibi an­lamsız kavramlar ile geçiştirebilirdik. Fakat duygularımız hiç de geçiştirmeye izin vermeyecek şekilde donatılmış. “Olur, böyle işte” deyip geçiştirince tatmin olmuyorlar ki. “Olmasın, olmama­lıydı.” diye haykıran duyguma “Sen sus!” sen de rastlantı sonu­cusun veya çevrenin etkisinde kalmışsın da etkilendiğini hayal ediyorsun, “isyan etme!” diyemiyorum, üzülüyorum, hatta göz­lerimin yaşını durduramıyorum. “Doğal afet, oluyor işte.” deyip geçiştiremiyorum.</p>
<p>Evrenin varlık nedenini ancak onun varlığında gerçekleşen özelliklere dikkat etmekle anlayabiliriz. Evrene dikkat ettiğimizde onun var olabilmesi için onu yok iken var edecek bir güce ihtiyaç var. Dahası bu güç, o kadar kendi içerisinde en ince detayda atom altı dünyasında dahi hiçbir hata yapmadan tam mükemmel bir düzen gerçekleştiren bilinçli bir planlama, ve planı gerçekleştiren öyle bir güce ve bilgiye ihtiyaç var ki bu bilgi hem evrenin geçmişi­ni ve hem de geleceğini daha evren yok iken bilmesi gerekiyor. Bir binanın mimarının plan yapması için bina var olmadan önce ön bilgilere sahip olması gerektiğini hep biliyoruz. Bu bina mesken olarak insanların yaşadığı bir yer mi olacak, yoksa samanlık mı olacak, ahır mı olacak, köprü mü olacak, yol mu olacak ve daha başka alternatiflerin hepsini bilmesi gerekiyor.</p>
<p>Dahası var, her şeyin en mükemmel şekilde gerçekleşme­si gerekiyor ki, burada yaşayacak canlı varlıklar hayatlarından memnun olsunlar. Bu varlık nedeninin mutlaka en hikmetli, var edilecek olanın en kullanışlı olanını tercih etme özelliği olmalı ki, yaratacağı her şeyin en mükemmel çalışmasını tercih etsin, en­gelleri kaldırsın, maksada en uygun özelliklerle donatsın, kendi içinde uyumlu olsun&#8230;</p>
<p>Daha başka burada saymakla bitmeyen özelliklere sahip ol­sun. Bu özellikler üstelik sınırsız olsun ki içerisinde en küçük biri­minden, yani atom altı parçacıklardan bütün evrenin bütünlüğü­nü kapsayan sürekli bir değişikliğe de tabi olduğunu gördüğümüz bu evrenin düzenini bozmadan her an o düzeni korusun. Böyle bir özelliğin milyarda birini bile taşıyan bu evrenin içerisinden bir varlığı İnsan hayali bile kavrayamaz.</p>
<p>Bu evrenin varlığı ancak, “Evren cinsinden olmayan, kendisi­nin varlığı şu içinde yaratıldığımız evren gibi bir başka var ediciye ihtiyacı olmayan olmalıdır.&#8221; sonucuna götürüyor bizi. Böyle bir var ediciyi biz ancak, “Sonsuz olan, mutlak olan, tanımlanamaz olan ve fakat mutlaka var olması gereken, onun var ediciliğine dayandırılmayan her türlü açıklama insan aklı için onaylanması imkânsız olan” gibi kavramlarla izah edebiliriz. Bu mutlak var ol­ması zorunlu olanı, yani Vacibu’l-Vücud olanı, insanların günlük hayatında konuşulan dile göre değişik isimlerle anarız. Türkçede “Allah” diye bilinir. Bazıları “Tanrı” der, Allah kelimesinin orijinali Arapça ve Kur’anca olduğu için Arapçaya ve Kur’an’a alerjisi veya dikkatsizlikleri nedeniyle. Her hâlükârda böyle bir kavram insan duygusunda vardır.</p>
<p>Bu Mutlak Özelliklere sahip Yaratıcı, yani Allah, böyle akılları hayrette bırakan ve insanların asırlar boyudur incelemekle bitiri­lemedikleri ve incelemeler devam ettikçe daha harika özellikleri ortaya çıkan bu muhteşem evreni acaba neden yaratmış olabilir? Neden insanı bu yaratılışın maksadını sorgulama özelliği ile yarat­mış olabilir? Neden insanlara anlamsızlığı sevmeyecek duygular vermiş olabilir? Neden insanı anlamsız gibi gördüğü yaratılışla­ra karşı tepki verecek duygular ile donatmış olabilir? Eğer insa­niyetimizi tam kullanırsak böylesi soruların sonu gelmez. İnsan yeteneklerinin sınırı olmadığını biliyoruz. Demek ki evrende ger­çekleştiğini gözlemlediğimiz özelliklerin sınırı olmadığı gibi insan yeteneklerinin ve sorularının da sınırı yoktur. Tam da birbirine uyumluluk sağlar. Ancak evreni yaratandır insanın yaratıcısı sonu­cuna ulaşmamak mümkün değildir, eğer kendimizi “Ben Allah’a inanmayacağım.” diye şartlandırmadaysak.</p>
<p>Şimdi bizim sorumuza gelelim: Evrenin varlık nedeni ne ola­bilir? Yaratan niçin yaratmış olabilir? Anlıyoruz ki,. insan ile evren arasında öyle bir ilişki var ki rahatlıkla evren insan için içine mir safir olduğumuz bir “ev” gibidir deriz. Fakat evrenin varlığı sü­rekli olarak değiştirilerek devam ediyor, insan ise bir süre sonra bu yaratılış türünden çıkarılıyor. Sınırı olmayan duyguları tam doyuma ulaşmadan. Bir çelişki var gibi görünüyor. Hem bu duy­guları verdin hem evrende Kendinin Sonsuz özellikleri olduğunu sergileyip bana gösterdin ve hem de benim yaratılışımda sonsu­za dek doyum gereksinimi verdin ve hem de doyurmadan bana ölüm vererek beni bu varlığımdan uzaklaştırıyorsun. Olacak iş de­ğil bu çelişkili gibi görünen yaratılış! Kâinatta amaçsız hiçbir şey yaratmayarak Kendinin her şeyi bir amaca göre Yaratan olduğunu tanıttığına göre bu işlerde de bir başka amacın olmalı. Nedir O?</p>
<p>Evet, bir amaç olmalı ve bu amaç evrenin gözlemcisi insan için bir anlam taşımalı, değilse insan anlamsız varlığı ile başbaşa ka­lırsa çıldırır.</p>
<p>Madem evrenin varlığının gerçeği insanın bedeni itibariyle ör- tüşüyor. Anlamlı varlığı ile de insan duygularına sanki “Sen benim muhatabımsın” diyor. Öyleyse insan anlamalı ki kendisine verilen duygular ile evrenle ilişki kurup, evrenin varlığının nedenini anla­yıp ona göre özgür iradesini kullanması gerekiyor.</p>
<p>Şimdi bir başka gerçeğe dikkat edelim: İnsana verilen tüm duygular birbirine zıt iki türlü amaçla kullanılabiliyor. Zaten in­sanın hür iradesinin kullanabilmesi için de böyle bir seçim alanı­na ihtiyacı olduğunu çok konuştuk bu makalenin başından beri. İlginç bir sonuca ulaştık: İrademiz hür, duygularımız sonsuza açılıyor ve sonsuz mutluluk istiyor. Sonsuz özelliklere sahip bir Yaratıcının beni yaratırken bana verdiği sonsuz mutluluğu nasıl elde edeceğim bu dünyada?</p>
<p>Bakıyoruz önümüze iki seçenek verilmiş. Birisi bu duygular geliştirilmeye elverişli bir potansiyele sahip. Sanki bize bu duygu­larını geliştir, diyor Yaratıcımız. Nasıl geliştireceğim? “Ben evreni Benim özelliklerimi sana tanıtacak şekilde yarattım ve sana da onları tanıyacak bilinç, akıl, duygu ve irade verdim ki bu özellikle­rini Beni tanımada kullanmayı seçebileceksin. Fakat onları geliş­tirip Beni tanımayı seçmek veya seçmeyip Beni tanımamazlıktan gelmek, kendini başka şeyleri seçme özgürlüğü de verdim ki, Beni tanıyanı Benim sonsuz özelliklerimle takdir edeyim, tanımayanı da bu takdirimden kendilerini mahrum etmeyi seçtikleri için seç­tikleri ile başbaşa bırakayım.” diyor</p>
<p>Yaratıcımız bize. Dünyadaki deneyimlerimizle biliyoruz ki, öğ­retmen sınıfta anlatır, bilgisini paylaşır. İsteyen dinler o bilgiden faydalanır, öğrenir ve diplomayı almaya hak kazanır. Derse katıl­mayarak bilgiye ve öğretmene ihtiyacı olduğunu tercih etmeyen­ler de bilgiden faydalanamaz, cahilliği ile başbaşa kalır. Sonunda da diploma alamaz, başarısız olur. Dünyada bütün eğitim sistem­leri böyle bir özgürlük esasına göre çalışır. Dünyanın düzeni böyle kurulmuştur.</p>
<p>Demek ki, bu evrenin varlık amacı eğitim alanı olarak insanın gerçekleri tanımasına ve ona göre tercih yapmasına izin verme­sinden anlaşılıyor ki, doğru tercih edenler başarı diploması al­sın, yanlışı tercih edenler de başarısızlıkla bu evren okulundan aynisin.</p>
<p><em>Çok önemli bir sonuca ulaşıyoruz bu gerçeklerden:</em></p>
<p>Demek ki, bizim “felaket” veya “doğal afet” dediğimiz olayla­rın rastlantıya veya yine bir rastlantılar sonucu “oluşan” “doğallık” ile açıklanmaya gidilmesi bizi anlamsızlığa götürüyor. Anlamsızlık ise bizi insan olarak hiçbir surette dayanamayacağımız bir haya­tın içine atıyor. “Madem hayat anlamsız neden yaşıyorum?” deyip anlamsızlığını iddia eden bir avuç insan da hayatlarından vaz geç­miyorlar. 90 yaşına gelmiş annemizin rahatsızlığını gördüğümüz­de ölebilir korkusuyla hastane hastane dolaşıyoruz. Demek ki ha­yattan beklediklerimiz var, hayat devam etsin istiyoruz. Seviyoruz mutlu mutlu yaşamayı. Anlamsız mutluluk ise mutluluk değildir, insan gerçeğiyle çelişir.</p>
<p>Öyleyse bu “felaket” dediğimiz olayların yaratılışında da bir anlam olmalıdır. Her şey insan eğitimine malzeme olsun diye varsa bu “felaket” denilen olayların da insan eğitimi ile ilgisi ol­malıdır. Makalemizin başında başarılı öğretmenin öğretme aracı olarak kullandığı çeldiriciler gibi olduğunu anlıyoruz biz bu “fela- ket”leri. Yani bunlarda bir eğitim aracı olmalıdır.</p>
<p>Bu tür yaratılışlar bize neyi öğretiyor? Önemli bir soru. İnsan gerçeğini unutmamak gerekir. İnsanda öyle bir özellik var ki, bu dünyadaki hayatında rahat etsin diye insana verilen özelliklerden birisi de sürekli yaptığı işi o kadar alışkanlık haline getirebiliyor ki, artık düşünmeden yapabiliyor, biz bu duruma refleks haline gelme deriz. Mesela, yeryüzünde yaşarken dünya bizim için sa­bit, sağlam, dönmüyor gibi geliyor. Zamanla insan yeryüzünün kendisi için hazırlanmış bir ev olduğunu unutuveriyor, hazırlayan Yaratıcısı aklına gelmiyor ve dolayısıyla teşekkür etmeyi düşün­müyor bile.</p>
<p>Bazı insanlar susadıklarında şu içtikleri zaman bir ihtiyaçları­nın karşılandığını algılayanlar, suyu yaratanın Rahmetini tanıyıp O’na teşekkür ediyor. Fakat bu insanlar dahi çoğu kez dünyanın rahat etmesi için hazırlandığını, dönmesiyle mevsimlerin yara­tıldığını, mevsimler ile insan yiyeceklerinin hazırlandığını, bun­ları gerçekleştirecek şekilde dünyayı yaratıp Yönetenin insana Rahmetinden bir ikramı olduğunu unutuyor, hep böyle kendi kendine olup bitiyor zannediveriyor. Eğitim gereği bir şeyler ya­pan Öğretmenimiz yeryüzünün küçük bir bölgesinde çok nadir de olsa birkaç saniyeliğine bu alışılmışın dışında hafifçe bir sal- layıveriyor. Dünyayı böyle bir özellikle yaratmasının bir maksadı olmalıdır. Bunun sonucu çok masum insanın canı, malı ellerinden alınıveriyor olsa da.</p>
<p>Böyle bir yaratılışın sorumlusu eğitim vermeyi amaçlayan Yaratıcıdır. Bazı öğrencilerin suçu olmasa bile bir ayrım yapma­dan sanki onları gerçeğin insanlara hatırlatılması ve dolayısıyla öğretilmesi için tanık yapıyor. Bu insanları kendisine verdiği im­kânlardan bir müddet için ayırıyor. Bu yaratılış karşısında insanlar soruyorlar “Bu kişilerin ne günahı vardı da Allah bunları seçti?”</p>
<p>Seçen Allah ise bu kişilerin günahı olduğu için kararını vere­meyiz bu dünyada. Çünkü Allah bu dünyada herkesin hür iradesi­ni kullanmasına engel olmuyor, herkese aynı şekilde kim yaratılış kuralına uyarsa ona göre seçiminin sonucunu eşit düzeyde karşı­lığını yaratıyor. Test sınavını hazırlayan öğretmenin çalışkan veya tembel öğrenci ayırmadan teste eşit düzeyde tabi kılması gibi. İnananlara, günahsızlara yarattığı düzen içerisinde daha ayrıca­lıklı bir işlem yapmıyor. (Yapmayı tercih etse de alışılmış düzeni bozmadan yapabilir olduğunu Onun sonsuz özelliklerinden an­lıyoruz. Bu konu ayrıca değerlendirilmelidir,) Demek ki bir yerde zelzele yaratıldı ise mutlaka zarar görenler hak ettikleri için de­ğil fakat seçildikleri içindir. Dünyayı böyle zelzele olacak şekilde yaratan Yaratıcı onları seçiyor. Bu seçimin sonucunu da Kendisi karşılaması gerekir.</p>
<p>Nitekim hem insan duygusunun ve hem de peygamberleriy­le bildirdiği ahiret hayatının yaratılmasını gerektirdiği adaleti bu yeni yaratılışta gerçekleştirmesi gerekir. Hem de sonsuz bi­çimde mükâfatlandırarak gerçekleştirmesi gerektiğini öğreniyo­ruz görevlendirdiği peygamberlere gönderdiği haberden, yani Kur’an’dan. Hem yaratılış kuralları bunu gerektiriyor ve hem de Vahiy haberi bunu içeriyor ve bize bildiriyor.</p>
<p>Hiçbir yaratılışın anlamsız ve adaletsiz gerçekleşmediğini gör­düğümüz şu âlemde bu yaratılışın da anlamlı ve adaletli olması zorunludur. Yaratıcı hem her şeyi adaletle yaratarak Kendisinin Âdil olduğunu bildirsin, hem de adalete ters düşen bir olay yarat­sın. Bu sonucu Mutlak Âdil olduğunu anladığımız Yaratıcıya yakış­tıramayız, mutlaka adaleti ile bu zarar görmüş, yüreğimizi yakan ve ara sıra gerçekleşen ve “felaketler” dediğimiz olaylarda zarar görenlerin şu geçici dünyada kısa bir süre mahrumiyetlerine kar­şılık sonsuz yeni yaratılışta, yani ahirette mutlaka mükâfatlandır­ması gerektiğini rahatlıkla anlıyoruz. Ahiretin mutlaka yaratılması gerektiğini bildiren bir başka gerekçesini de bu duygumuz bize&#8217; bildiriyor.</p>
<p>Sonuç, bir zarar bir insan tercihi sonucunda yaratılmışsa so­rumlusu insandır ve cezasını, mazlumun da mükâfatını Allah’ın vereceğini konuşmuştuk. Eğer Allah’ın Kendi tercihi ile yarattığı bir olayın sonucunda bir mağduriyet varsa, onun da mükâfatını verecek olan Allah’tır. Hem insan anlayışı hem Peygamber ile gön­derilen haber olan Kur’an ve hem de peygamberlerin kendileri bu kişilerin bir hakikatin insanlar tarafından anlaşılması, onların öğrenmeleri için seçilen mazlumların hakikatin şahidi anlamında&#8221;şehit&#8221;, malları ise hakikati göstermek anlamında “sadaka” (sadık olma, Türkçede hakkı tasdik etme anlamlarını içerir) olarak de­ğerlendirileceği bildirilmektedir. Bu haberi insan öğrenince “Tam böyle olması gerektiğini zaten benim duygularım haykırıyordu.” demekten kendini alamıyor. Vahiyle gelen haberin hak olduğunu tasdik ediyor.</p>
<p>Demek ki, Allah böyle olayları yaratıyor ki, bazı kullarına Kereminden, ihsanından sonsuz mükâfat vermek için bir bahane yaratıyor. Bu genel düzenin işleyişinin dışında gibi yaratılışlar da düzen içerisindedir. Dünya zelzele olacak, sel olacak bir düzen içerisinde yaratılmıştır. Eğitimin hikmeti böyle bir yaratılışı ge­rektiriyor. Zarar görenler “mazlum” değil, tam tersi “seçilmiş” ki­şilerdir. Evet, onların ölümlerine ve mallarının zarar görmelerine üzülecek duygular verilmiş bize, ta ki şikâyet edelim değil, biz in­sanlar diğer insanlara zarar vermeyelim d iyedir. Çünkü zarar ver­diğimiz kişilerin hakkını sonsuz mükâfat ile verecek bir gücümüz yoktur. Acımak haktır, fakat acınacak insanlar olarak görmek değil mükâfat görecek insanlar olarak görmeliyiz.</p>
<p>Madem bu dünyada bulunmamızın amacı, Rabbimizi tanımak ve Ona teşekkürlerimizi sunarak ibadet etmek ve böylece mükâfat yeri olan ahirette ebedî mutluluğu O’ndan istemeye hak kazan­maktır. İşte bu insanlar çok az bir süre ellerinden Yaratıcının kendi tercihi ile bu dünyadaki geçici hayatlarının karşılığında o ebedi mutluluk ile, yani cennet ile mükâfatlandırarak kolay bir şekilde Rabbimiz onlara bir imkân vermiş diye onlara gıpta edeceğiz. Göz göre göre evimi sağlam yapmayıp ben de “şehit” olayım bir zelze­le yaratılırsa diye vazifemizi yapmazsak vazifemizi yapmadığımız için mükâfat değil cezasına da katlanacağız.</p>
<p>Bu eğitim amaçlı çok seyrek gerçekleşen yaratılışlar ile ayrıca diğer bütün insanların eğitimi için gerekli olan alışılmışı bozarak, onların doğru olanı anlamalarına katkıda bulunuyor. Yani her du­rumda bütün insanlık evrenin yaratılış maksadı doğrultusunda eğitiliyor ve sonsuz hayata hazırlanıyor. Bize verilen duyguları yer­li yerince kullandığımızda “felaket” yaratılışları yoktur, “mükâfat”yaratılışları vardır, diye anlıyoruz.</p>
<p>Şu noktayı tekrar hatırlayalım: Varlık âlemini anlamsızdır diye­rek Yaratıcıya inanmayanlar ve dolayısıyla ahiretin yaratılması ge­rektiğini inkâr ederek hem evren gerçeğine ve hem de kendi bilin­cinin, aklının duygularının gerçeği ile çelişen bu anlayışlarından dolayı böylesi yaratılışlarda Hikmeti, Rahmeti görmeleri mümkün olmadığı için &#8220;felaketler var diyorlar; “şer problemi” diye çözüm­süz bir problem var demek zorunda kalıyorlar. Kendilerini de an­lamsız bir yaşantıya mahkûm ediyorlar. Onlarda insan, onların da özgür iradeleri var; yaptıkları seçimlerin sonucunu yaratmaya söz veren Allah sözünden dönmez ve onlar bu seçimlerinin sonucu­na bu âlemde duygu dünyalarında, bu âlemden sonra yaratılacak olan ahirette de layık oldukları âlemde sınıfta kalanlar bölümün­de yer alacaklar. Adalet-i İlahi bunu gerektirir.</p>
<p>Bu tür yaratılışlara maruz kalıp bu dünyada geçici menfaatle­rinden mahrum edilenler, onları mahrum eden şu evrenin Sahibi mutlaka onları Kendisinin sonsuz Rahmeti ve Hikmetiyle katla­yarak ve ebedî olarak mükâfatlandıracaktır. Bu yaratılışları görüp veya duyup da üzülenler ise, eğer bu üzüntülerinden faydalana­rak doğru olan anlayışlara ulaşıp, onları pekiştirme aracı olarak kullanıp, sabır ile şükre dönüştürürlerse hem bu dünyada mutlu bir hayat ve hem de ahirette ebedî olarak mükâfatlandırılacakları- nı Allah insanlığa gönderdiği mesajında garanti vermektedir.</p>
<p>Testte sayısız doğru seçeneklerin yanı sıra, çok nadiren de olsa aralara serpiştirilmiş öğretim aracı olan seçenekler karşısında, O’nun sonsuz Rahmet ve Hikmetli Öğreticiliğine karşı sabır ve gü­ven ile karşılık verenlere ne mutlu!</p>
<p>Editör:Levent Bilgi &#8211; Şer ve Kötülük Probleminde Tevhid Merkezli Yaklaşımlar,syf:41-75</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/">La İlahe İllallah Penceresinden Şer Konusu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-penceresinden-ser-konusu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kader Hakkında Bir Mesele</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 Jan 2020 12:59:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kader/Kaza]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Ezel]]></category>
		<category><![CDATA[ilim ve irade]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kader Hakkında Bir Mesele]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Kırkıncı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23796</guid>

					<description><![CDATA[<p>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır: &#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir? Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-17308 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg" alt="" width="250" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1.jpg 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/kader-250x250-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 250px) 100vw, 250px" /></strong></p>
<p><strong>Önemli bir mes’ele birçok insan tarafından şöyle sorulmaktadır:</strong></p>
<p><em>&#8211; Cenâb-ı Hak ezelde ilim ve iradesiyle her şeyi tesbit ve takdir ettiğine göre, bir insanın hakkında şer işlemeyi takdir etmişse, o kimse nasıl hayır işleyebilir ve bu durumda nasıl mesul tutulabilir?</em></p>
<p>Evet, Âlim-i Mutlak olan Allah-u Azimüşşân, olmuş ve olacak herşeyi, ihtiyarî ve ıztırarî bütün fiilleri ezelde takdir etmiş, tanzim etmiş ve Levh-i Mahfûz’da kaydetmiştir. Hiçbir şey O’nun tesbit ve takdirinden ayrılamaz. Bütün varlıklar o takdire tâbidir. Lâkin bu durum bizleri mesuliyetten kurtaramaz. İlm-i kelâm âlimleri bu hakikati ilim malûma tâbidir; öyle ise malûm ilme tâbi değildir, kaidesiyle izah etmişlerdir. Istılâhta, ilim; bir şeyin zihindeki şekli, malûm ise o şeyin hariçteki şekli olarak tarif edilir. Meselâ, bizim bir çiçeği bilmemizde, o çiçeğin zihnimizdeki şekli ilim, hariçteki şekli, yâni kendisi ise malûmdur. İşte burada ilim, malûma tâbidir, yâni bir çiçek hariçte nasılsa biz de onu öylece bilmekteyiz. Yoksa çiçeği biz nasıl biliyorsak çiçeğin kendisi o şekle uymak durumunda değildir.</p>
<p>Veya bir kimsenin adının Ahmed olduğunu bilmemiz ilimdir; malûm, o şahsın adının Ahmed olduğudur. Böylece ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm ilme tâbi olsaydı, o kimsenin adını Mehmed bildiğimizde adı Mehmed olurdu, Hasan bildiğimizdeyse Hasan olurdu.</p>
<p>Yukarıda belirttiğimiz kaidede mevzumuz yönünden kastedilen ilim, işlediğimiz bütün amelleri Cenâb-ı Hakk’ın ezelî ilmiyle bilmesi malûm ise işlediğimiz amellerdir. Buna göre söz konusu kaideyi şöyle ifade edebiliriz:</p>
<p><em>İnsanlar ihtiyarî fiilleri nasıl işleyeceklerse, Cenâb-ı Hak ezelde öylece bilmiş ve takdir etmiştir. </em>Yoksa Zât-ı Akdes öyle bildiği için insanlar o fiilleri öyle işlemiş değildir. Şimdi, meseleye bazı misâllerle biraz daha açıklık getirelim.</p>
<p>Güneş veya ay tutulmasının tarihini ve saatini bir astronomi âliminin önceden bilmesi ilimdir. Malûm ise o tarihte güneşin tutulmasıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, astronomi âlimi güneşin hangi tarihte tutulacağını bilse, güneş tutulması da o tarihte olurdu. Şimdi acaba, o astronomi âlimi güneşin o tarihte tutulacağını bildiği için mi güneş o tarihte tutuldu.? Yoksa o âlim, ilmiyle güneşin o tarihte tutulacağı bildiği için mi yazdı? Elbette bildiği için yazdı.</p>
<p><em>İşte bir insanın, cüz’î iradesiyle işlediği bütün fiiller Cenâb-ı Hakk’ın ilm-i ezelîsindedir. Yâni, o insanın bütün amellerini Cenâb-ı Hak ezelde bilmektedir. Bu ilim de malûma tâbidir. Malûm olan, o kimsenin işlediği iyi veya kötü amelleri, yâni fiilleridir. Kul o fiilleri işleyeceği için âlim-i mutlak olan Allah öylece bilmiştir. Yoksa Cenâb-ı Hak öyle bildiği için, kul da mecburen o fiilleri işlemiş değildir. Yâni, malûm, ilme tâbi değildir.</em></p>
<p>Kulun işlediği fiil hayır ise Cenâb-ı Hak onu hayır olarak bilir; öyle de irade ve takdir eder. Kulun şer olan fiilini de Cenâb-ı Hak ezeli ilmiyle şer olarak bilmiş ve o şekilde takdir buyurmuştur.</p>
<p>Bu hakikate bir derece bakabilmemiz için gerekli kabiliyeti Rabb-i Alâ’mız bizlere ihsan etmiştir. O’nun bizlere lütfettiği ilim ve irade sıfatlarından, Hakalyakîn biliyoruz ki, irade ilme tâbidir. Meselâ, insan bir eser yapmayı bildiğinde, iradesi bu ilme tâbi olarak, eserin plân ve programını tâyin eder. Daha sonra kudret de iradeye tâbi olur ve insan önceden plânladığı tarzda eserini inşâ eder.</p>
<p>İşte, zaman ve mekânın yaratıcısı olan Allah, ezelî ilmiyle, bizim gerek irademizle işleyeceğimiz bütün fiilleri ve gerekse irademiz dışında başımızdan geçecek bütün hâdiseleri bilmektedir. İşte kader, bu bilme keyfiyeti üzerine, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle bizim hayat programımızı takdiri ve Levh-i Mahfûz’da tesbitidir. Bu takdir ve tesbit ilme dayanmaktadır, ilim ise malûma tâbidir. Buna göre bir kul kendi cüz’î iradesiyle, ibâdet etmeyi ibâdet etmemeye tercih ediyorsa, elbette ki Cenâb-ı Hak onu abid olarak bilecek ve öyle takdir edecektir&#8230; Yoksa Allah-u Teâlâ o kulun ibâdet etmesini takdir ettiği için, o ibâdet ediyor değildir. Şerle ilgili fiiller de aynı şekilde değerlendirilecektir.</p>
<p><strong>Mevzuya ışık tutacak birkaç misâl daha verelim:</strong></p>
<p>Bir komutanın yüksek bir yerden sahradaki askerlerinin hareketlerini fotoğraflarla tesbit ettiğini ve bütün konuşmalarını hassas cihazlarla kaydettiğini farzediniz. Bu komutan, daha sonra huzuruna celbettiği askerlere fotoğrafları gösterip konuşmaları bantlardan dinlettiğinde, hareketleri ve sözleri cezayı gerektiren bir nefer, “Siz benim hareketlerimi ve konuşmalarımı niçin kötü olarak tesbit ettiniz?” diyebilir mi? Dese cezaya müstahak olmaz mı? Çünkü tesbit etme fiili hâdiseye tâbidir. Yoksa hâdise, tesbite bağlı değildir.</p>
<p><strong>Şimdi şöyle bir soru soralım:</strong></p>
<p><em>&#8211; Hâdiseye tesir etmeme bakımından, yukarıdaki misâlde belirtilen ânında tesbit ile hâdiseyi olmadan önce tesbit etme arasında ne fark vardır? Misâldeki komutan, neferlerin yapacakları işleri ve söyleyecekleri sözleri önceden, meselâ bir rüya-i sâdıka ile bilseydi, bu bilme keyfiyeti neferler üzerinde herhangi bir tesir mi yapacaktı?</em></p>
<p><em>&#8211; Kader de insanın ömrü boyunca işleyeceği bütün fiillerin ezelde tesbiti değil midir?</em></p>
<p>Yukarıdaki misâlde ifade etmek istediğimiz hakikati, televizyon, gayet güzel izah etmektedir. Bilindiği gibi televizyonda hâdiseler bazen ânında verilmekte, bazen de geçmişte tesbit edilen hâdiseler sonradan gösterilmektedir. Her bir fen ve her bir keşif, Cenâb-ı Hakk’ın kâinatta dercedip koyduğu bir hakikati ilân ettiği gibi, televizyonda suretlerin ve seslerin muhafaza edildiği hakikatini izah etmiştir. Hâfız-ı Hakîm insanlara müstakbel hâdiseleri tesbit edebilecekleri bir âlet yapmayı nasib etse, o takdirde Levh-i Mahfûz’un küçük bir misâli ortaya konmuş olacaktır. Şimdi, hem mâziyi hem hâli hem de istikbali bize gösteren bu cihaz, dedemizin bir kabahatini gösterse veya istikbâlde bir cinayeti sergilese, <em>“Bu cihaz böyle tesbit etmese, dedem o kabahati işlemezdi, torunum da câni olamazdı.”</em> diyebilecek miyiz?</p>
<p>İşte, Hz. Âdem’den (a.s) kıyâmet kopuncaya kadar, gelmiş ve gelecek bütün insanların bütün amelleri Levh-i Mahfûz’da kaydedilmiştir. Kader-i İlâhî’nin bir defteri olan Levh-i Mahfûz’daki bu kayıt, insanların işledikleri ve işleyecekleri fiillere tâbidir; yâni nasıl işleyeceklerse öyle kaydedilmiştir. Yoksa Levh-i Mahfûz’da yazıldığı için insanlar mecburen o tarzda hareket etmiş değildir. Kaldı ki, böyle bir iddiada bulunan kimseye şu soru sorulacaktır: <em>“Sen istikbâlde yapacağın işlerin Levh-i Mahfûz’da nasıl yazıldığını, yâni mukadderatını biliyor musun?”</em> O hâlde, bir insan bilmediği şeye göre nasıl hareket etmektedir?</p>
<p>Evet, her meselede, ilim malûma tâbidir hakikati güneş gibi parlıyor ve kul cüz’î iradesiyle hangi işi tercih ederse, Cenâb-ı Hakk’ın küllî iradesiyle o işi takdir ettiği ve fiilin işlenmesine teşebbüs ânında da o işi yarattığı açıkça anlaşılıyor.</p>
<p>Bu hakikati izah etmek için birkaç misâl daha verelim: Bir öğretmenin yılların verdiği tecrübe ve ferâsetle öğrencilerinin okula devam etme durumlarını ve sene sonunda alacakları notları önceden bildiğini ve iradesiyle öğrencilere bu notları takdir ederek not defterine kaydettiğini farzediniz. Sene sonu imtihanının tam tamına öğretmenin ilminde mevcut olan tarzda neticelenmesi hâlinde sözkonusu öğretmen, öğrencilere hitaben: “Ben neticelerin böyle olacağını tâ sene başında biliyordum” dese, zayıf not alan öğrenciler: “O halde bizim ne kabahatimiz var? Siz bizi çalışkan olarak bilseydiniz, biz de sınıfımızı geçerdik” diyebilirler mi? İşte bu misâlde sınıftaki öğrencilerin hangilerinin başarılı olup, hangilerinin sınıfta kalacağını öğretmenin önceden bilmesi ilimdir ve onun kemâline delildir. Malûm ise, öğrencilerin çalışıp çalışmamalarıdır. Dolayısıyla ilim, malûma tâbi olmuştur. Malûm, ilme tâbi olsaydı, öğretmenin çalışkan bildiği talebeler ister istemez derslerine çalışacaklar, tembel bildikleri ise bütün arzularına rağmen çalışamayacaklardı. Yâni, öğretmenin ilmi öğrencilerden bir kısmını zorla çalışmaya, diğer kısmını ise çalışmamaya sevk edecekti.</p>
<p>Velî bir hâkim düşününüz. Bu zât, kerametiyle, adliye önünden geçen bir adamın hırsızlık etmeye gittiğini keşfederek o şahsın cezasını takdir etse ve kayda geçse, biraz sonra hâkimin keşfettiği aynı suçu işleyerek mahkemeye getirilen bu adama, hâkim, suçunun karşılığı olan cezasını tebliğ edip bu cezadan bir miktarını da affettiğini bildirse, elbette ki hırsız, hâkime teşekkür edecek, minnettar kalacaktır.</p>
<p>Suçlu, mahkemeden çıkarken hâkim kendisine şöyle hitap etse: <em>“Ben senin bu suçu işleyeceğini önceden biliyordum ve sen o suçu işlemeden cezanı da takdir etmiştim.”</em> Bu takdirde suçlu, hâkime diyebilir mi ki, <em>“O hâlde benim ne kabahatim var? Siz benim bu suçu işleyeceğimi bildiğiniz için ben suç işledim. Dolayısıyla beraat etmem gerekir.”</em></p>
<p>Bu haddini bilmez hırsızın, gülünç durumuna düşmemek istiyorsak, cüz’î ihtiyârımızla işlediğimiz kötü işlerde kadere yapışmayalım.</p>
<p>Hem mesela, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) İstanbul’un fethedileceğini de, âhir zaman hâdiselerini de bilmiş ve ümmetine haber vermiştir. Bu ilim, malûma tâbidir. Onun içindir ki, İstanbul’u Fatih Sultan Mehmed’in fethettiğinden bahsediyor ve âhir zaman fitnesine kapılanlardan da nefret ediyoruz. Malûm, ilme tâbi olsaydı, İstanbul’u Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) fethettiğinden ve âhir zaman hâdiselerine -hâşâ- O’nun sebebiyet verdiğinden bahsetmemiz lâzım gelirdi. Zamandan münezzeh olan Cenâb-ı Hak, herşeyi ihata eden ilmiyle istikbâlde insanların başına gelecek hâdiseleri elbette bilecektir. Bu bilme bizi mesuliyetten kurtarmaz.</p>
<p>Bunun aksini düşünenlerin iddiaları neticede şu noktaya varmaktadır: Hazret-i Allah, başımıza gelecek hâdiseleri önceden -hâşâ- bilmeyecek, yani O Âlim-i Mutlak, herhangi bir fiili işlememizden sonra o meseleye vâkıf olacak ki, o zaman mesul olalım&#8230;</p>
<p>Böyle düşünen kimseleri, bu yanlış düşünceye sevkeden husus, mahlûkun ilmiyle, mahlûkları yoktan var eden Vâcib-ül Vücûd Hazretlerinin ezelî ilmini karıştırmalarıdır. Bu kimseler, sonradan kazanılan ilmin ancak mahlûk ilmi olabileceği hakikatinden gafletle, dalâlete düşmektedirler.</p>
<p>Bu mevzuu tamamlamadan önce şu hakikati kısaca izah etmek faydalı olacaktır:</p>
<blockquote><p><strong><em>“Ezel</em> mâzi silsilesinin bir ucu değil. Belki <em>ezel;</em> mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir.”</strong>8</p></blockquote>
<p><em>Evet, Cenâb-ı Hakk’ın ilmi ezelîdir.</em> Ezelî olan bu ilim, mâzi, hâl ve istikbâldeki bütün hâdiseleri ihata etmiştir. Bundan dolayıdır ki, ilm-i ezelî için mâzi, hâl ve istikbâl farkı yoktur. Sadece O Sultan-ı Ezel ve Ebed’e mahsus olan bu ilmin keyfiyetini bir kul olarak hakkıyla anlamamız elbette mümkün değildir. Fakat bu hakikatin bazı şûalarına misâllerle uzaktan uzağa bakmaya çalışacağız.</p>
<p>Bilindiği gibi, büyüklük ve küçüklük, uzaklık ve yakınlık gibi, mâzi ve istikbâl de nisbî hakikatlerdir. Bunların hariçte vücudu yoktur; ancak mahlûklar birbirlerine nisbeten bu ünvanlarla yâdedilirler. Meselâ fil ile koyunu yanyana koyduğumuzda, file büyük, koyuna ise küçük dersiniz. Koyunun yanına bir karınca koyduğunuzda ise, koyunun büyük, karıncanın küçük olduğunu ifâde ederiz. Burada koyun, büyük ve küçük ünvanlarını diğer iki mahlûka nisbetle almıştır. Aynı şekilde, mâzi ve istikbâlde nisbî hakikatlerdendir. Meselâ, onununcu asır, dokuzuncu asra göre istikbal, onbirinci asra göre ise mâzidir. Bütün nisbî hakikatler gibi mâzi ve istikbâl de mahlûklar için kullanılmaktadır ve her şeyin yaratıcısı olan Allah bunlarla kayıdlı olmaktan münezzehtir.</p>
<p>O’nun kudreti için yıldızlarla zerrelerin farkı olmadığı gibi, ilmi için de mâzi ve istikbâl farkı yoktur. O Âlim-i Mutlak ezelî ilmiyle mâzide ve hâlde meydana gelen bütün hâdiseler yanında, istikbâlde olacak hâdiseleri de bilmektedir. Burada gelecek zaman hâdiseye atfedilmektedir, yâni hâdise vuku bulacaktır. Cenâb-ı Hak ise, onun vuku bulacağını bilmektedir. Bu ince ve derin hakikatle ilgili iki misâl verelim.</p>
<p>Üç vasıtanın Erzurum’dan İstanbul’a gitmekte olduğunu farzediniz. Bunlardan birisi Erzurum-Erzincan yolunda ilerleyen bir tren, ikincisi Ankara-Eskişehir yolunda giden bir otobüs, üçüncüsü ise İzmit-İstanbul arasında yol alan bir taksi olsun. İşte bu misâlde, otobüse göre tren mâzide kalmıştır, taksi ise istikbâldedir. Zira o, trenin geçtiği yolu 10-12 saat önce geçmiş olmasına rağmen, taksinin o anda bulunduğu yere ulaşması için 4-5 saate daha ihtiyacı vardır. İşte, bu üç vasıta için geçerli olan mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatler, güneşi bağlamamaktadır. Faraza güneş hayat sahibi, ziyâsı da onun ilmi olsa, bu durumda güneş Erzurum-İstanbul yolunun tamamını ihata eden ziyâsıyla her üç vasıtanın bütün hareketlerine aynı anda vâkıf olur. Güneş, Erzurum-İstanbul yolunda hareket etmekten münezzeh olduğundan, o yoldan geçen vasıtalar için kullanılan nisbî hakikatlerle kayıtlı olamaz.</p>
<p>İşte zaman yolunda ilerleyen mahlûklar birbirlerine nisbetle mâzide kalmakta, hazır zamanda seyretmekte veya istikbâlde bulunmaktadır. Şu anda bizim dedelerimiz mâzide kaldılar; Hâlbuki bir zamanlar onların dedeleri de istikbâlden torun bekliyorlardı. İşte, dedelerimiz istikbâlden gelip, hâle uğrayarak teneffüs edip mâziye döküldükleri gibi bizler de bir gün mâzi denizine döküleceğiz. Herşeyi yaratan Hâlık-ı Zülcelâl biz kulların zaman içindeki seyri için kullanılan, mâzi, hâl ve istikbâl gibi nisbî hakikatlerle kayıtlı olmaktan yüz bin defa münezzehtir ve müberrâdır. Vücuda gelmiş ve gelecek olan bütün eşya O’nun ezelî ilminde mevcuttur. Sırası gelen, bu dünyaya gönderilmekte, yâni ilim dairesinden kudret dairesine geçmektedir.</p>
<p>Diğer bir misâl: Bir manzûmenin tamamını bildiğiniz takdirde sizin ilminizin manzumenin bütün mısralarına taallûku aynıdır. Yâni, birinci misâlde güneşin üç vasıtayı aynı anda seyretmesi gibi, sizin ilminiz de bütün mısralara aynı anda vâkıftır. Fakat manzûmenin mısraları için kendi aralarında öncelik ve sonralık sözkonusu olmaktadır. Meselâ, altıncı mısra dördüncü mısradan sonra, onuncu mısradan ise öncedir. Siz manzûmenin ilk beş mısrasını yazıp altıncıyı yazmaya başladığınızda, artık dördüncü mısra mâzide kalmış, yazılmıştır. Onuncu mısra ise henüz istikbâldedir, yâni vücuda gelmemiştir. Hâlbuki vücuda gelmeyen bu onuncu mısra sizin ilminizde mevcuttur. O halde, öncelik ve sonralık ilminiz için sözkonusu değildir.</p>
<p>Verdiğimiz bu iki misâl, ancak birer sönük, küçük dürbün vazifesi görmekte ve O Âlim-i Mutlak ve Kadîr-i Küll-i Şey’in ezelî ilminin eşyaya taallûkunda mâzi, hâl ve istikbâl farkı bulunmadığı hakikatini bir derece göstermektedir.</p>
<p>Elhâsıl, ezel, mâzi, hâl ve istikbâli birden tutar, yüksekten bakar bir âyine-misâldir, cümlesindeki aynadan maksat ilimdir. Bir ayna ne kadar aşağıda olursa o kadar dar bir sahayı içine alır. Yükseğe çıktıkça ihata sahası genişler. En aşağıdaki ayna bizim ilmimizdir. Daha yukarılarda derecelerine göre velîlerin aynaları vardır. Onlar kerâmetleriyle istikbaldeki hâdiselerden bir derece bahsedebilmektedirler. Peygamberlerin aynaları ise İlâhî bir lütuf ve mucize olarak, geçmiş ve gelecek zamandan çok geniş bir sahayı içine almaktadır. İşte ezel, bir mânâda İlm-i İlâhî demektir. Cenâb-ı Hakk’ın ilmi mâzi, hâl ve istikbâli birden tutmaktadır. O ilim için öncelik, sonralık söz konusu değildir. Buna göre hakikat şu şekilde ifâdesini bulmaktadır:</p>
<blockquote><p><em><strong>“Zât-ı Akdes</strong> bizim işlediğimiz, işlemekte olduğumuz ve işleyeceğimiz bütün fiilleri ezelî ilmiyle bilmektedir.”</em></p></blockquote>
<p>O halde Cenâb-ı Hakk’ın her hâdiseyi meydana gelmeden önce bildiğinden bahsedilirken O’nun için öncelik ve sonralık sözkonusu olmadığı, buradaki önce ifâdesinin bizim için kullanıldığı hatırdan çıkarılmamalıdır.</p>
<p>Mehmed Kırkıncı &#8211; Kader Nedir?</p>
<p><em><u><strong>Dipnotlar:</strong></u></em></p>
<p><em>7. Sözler<br />
8. age.</em></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/">Kader Hakkında Bir Mesele</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kader-hakkinda-bir-mesele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hâl Tesellisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 May 2019 10:25:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Hâl Tesellisi]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[irfan makamı]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21767</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sufıler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir.O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin. Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kurân-ı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/">Hâl Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="258" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 258px) 100vw, 258px" /></p>
<p>Sufıler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir.O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin. Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kurân-ı Kerîmde ve diğer kutsal metinlerde dünyada mutlu bir yaşama erme hususunda herhangi bir emir yoktur. Ama sabırlı, dürüst, takvalı ve ihlaslı birer insan olmak konusunda birçok emir vardır.</p>
<p>Tasavvufa göre irfan makamı çileli bir hayada kazanılır. Ârif, hayır ve nimeti cemâl sıfatının, şer ve musibeti celâl sıfatının tecellisi bilir. Allah’ın lütfunu da kahrını da hoş karşılar. O, sükûn ile hareketi, huzur ile tasayı en yüksek seviyede kendisinde birleştirmiştir. Bundan dolayı Şiblî, &#8216;Ârif bahar gibidir; bir taraftan gök gürler şimşekler çakar, öbür taraftan çiçekler açar, kuşlar ötüşür’ demiştir. Ârif, benliği yok olduğu ve Allah’ta beka bulduğu için kendisini muhavvilu l-ahvâlin yani halden hale çeviren Allah’ın tasarrufuna bırakmıştır (îbn Kayyim el-Cevziyye).</p>
<p>Halil Cibran ifadesiyle: &#8221;Güneşi ve sıcaklığı kabul ediyorsak, yağmuru ve şimşeği de kabullenmeliyiz seve seve&#8230; İnsanlar nehirler gibidir, &#8220;der Tolstoy ve şunları söyler: “Her nehir bir yerde daralır bir yerde genişler, bazı noktalarda suyun akışı yavaşlar bazı noktalarda hızlanır, bir yerde daha temiz ve daha soğuktur, başka bir yerde ise daha ılık&#8230; İşte insanlar da böyledir. ” Kur’ânda, “Ve rüzgarların tasrifinde akleden bir kavm için ayetler vardır” buyrulur (Câsiye, 5; Bakara, 164). Tasrif; döndürmek, bir şeyi başkalaştırarak türlü şekillere soymak ve evirip çevirmektir.Ayette geçen sarafâllahüriylıa, Allah, rüzgârı bir yönden diğer yöne çevirdi, anlamına gelir.</p>
<p>Rabbimiz rüzgârları bir yönden diğerine çevirdiğinde aynı nitelikteki rüzgâr bazen insanlara rahmet, bazen de felaket getirebilmektedir. Estiği yönlerin farklılığına göre karayel, poyraz, lodos, meltem, samyeli gibi farklı isimler alır rüzgâr. Bazen üşütür, bazen ısıtır. Mevsimler de durmadan değişir. Gece ve gündüz daima yer değiştirir.Tabiata baktığımızda sürekli halden hale geçişler görürüz. Dünyâda tek bir meyve olabilirdi ama binlerce çeşidi var. Meyveler ve bitkiler tek renk olabilirdi ancak her birinin ayrı bir rengi var. Kokuları olmayabilirdi veya her birinin kokusu aynı olabilirdi; ama hepsi değişik.</p>
<p>Doğadaki bu çeşitliliğe bakılırsa, insanın başından geçecek hallerin de çeşitli olması pek tabiidir.Rabbimiz insan hallerini de evirip çevirmektedir. İnsan farklı zamanlarda farklı tecelliler altında yaşar. Efendimiz (sav) şu duayı çok yapardı: “Ey kalpleri evirip çeviren Allah&#8217;ım! Kalbimi dinin üzerine sabit kıl!” Ve yine Efendimiz sembolik bir anlatımla “Kalpler, Rahmanın iki parmağı arasındadır. Onları istediği gibi çevirir” buyurmaktadır (Tirmizî, Kaderi). Ayrıca Kur&#8217;ân “Zafer günlerini insanlar arasında nöbetleşe döndürür dururuz” (Âl-i İmrân, 140). buyurarak bugün galipken yarın mağlup, bugün muzafferken yarın perişan olmanın, yani halden hale geçmenin insanın yazgısı olduğunu belirtir.Sevinç de hüzün de farklı tecellilerdir. Biri menfi, diğeri müspet değildir bunların. Biri iyi, diğeri kötü değildir. Biri hayır, öteki şer değildir. Bazen ağlar, bazen de güleriz. Gün olur aynı yuva içerisinde kader birini ağlatırken, diğerini sevindirebilir.</p>
<p>Akif’in Farsça’dan çevirdiği bir şiirdeki şu beyitler bunu ne güzel anlatır: “Yâdında mı doğduğun zamanlar? / Sen ağlar idin gülerdi âlem / Bir öyle ömür geçir ki olsun / Mevtin sana hande halka matem.’’(mevt, ölüm; hande, gülüş anlamına gelir) Evet biz doğduğumuzda ağlıyorduk, ama ailemiz sevinçten havalara uçacak gibiydi.</p>
<p>Şairin teklifiyse şu; Öyle bir hayat yaşamalıyız ki, vefat ettiğimiz gün, ailemiz bizim için ağlarken, bu kez biz mutluluktan havalara uçabilelim.Hüzün olumsuz bir hal veya tecelli değildir. Hüzün ruhun gıdasıdır. Hüznün olumsuzlanması ilahi değil geleneksel bir yorumdur. Sevinç de hüzün de Cenab-ı Hakk’ın farklı birer tecellisi olmaları hasebiyle birinin diğerine üstünlüğünden söz edilemez, illa olacak olsa, hüznün bir üstünlüğü olabilir. Hadislerde Kur’ânı hüzünlü bir ortamda indiği belirtilmiştir (Ibn Mâce, İkame, 176). “Kuranı hüzünle okuyun buyurur Hüzün peygamberi olan Efendimiz&#8230; İnsanları hüzünlendiren sıkıntıların günahlarına kefaret olacağı (Müsned, VI, 157),</p>
<p>Allah’ın musibetler sebebiyle yaş döken gözleri, hüzünlenen kalpleri azaba uğratmayacağı ifade edilmiştir (Buharı, Cenâiz 45, Merdâ 1; Müslim, Cenâiz 12, Birr 52).Hüzün patolojik bir hal değil, bir sanattır. Herevî hüzün duymamayı da bir hüzün sebebi sayar. Zira ona göre hüzün, kulun İlâhî mazhariyetlere yönelik istek ve arayışının bir ifadesidir. Şu halde üzüntü çekmeyip rahat içinde olmak bir eksikliktir. Bu yüzden sûfî üzülemediği için de üzülür; ağlayamadığı için de ağlar (Ibn Kayyım el-Cevziyye, I, 546).</p>
<p>Yine hüzün, sûfîyi içinde bulunduğu durum hakkında sürekli düşünmesini ve kendini yetersiz görmesini sağlayan yapıcı bir şuur hali, nefsi temizlemenin ve daha yüksek makamlara doğru geliştirmenin bir aracıdır. “Hüzün sahibinin bir ayda kat ettiği yolu hüzün çekmeyen bir yılda kat eder&#8217;sözü (Haşan. Şerkâvî, :s.: 122-12-3) bu hususa işaret etmektedir. Bu sebepledir ki, Herevî, hüznü havf, işfâk, huşû, zühd, vera‘ gibi aynı mahiyetteki tasavvuf) erdemlerin başında göstermiştir.Nitekim Ebû Nuaym, büyük sûfî Hasan-ı Basrîyi ‘korku ve hüzünle dost olmuş, kaygı «Ve kederle kaynaşmış, uyku ve istirahati yitirmiş’şeklindeki nitelemelerle tanıtır. (Hilye, II,,131-132).:Şu halde hüzün psikolojik bir arıza değil mümini muhasebe, tövbe gibi ahlâkî makamlardan «geçirerek sâlih amellere götüren yapıcı bir bilinç halidir.</p>
<p>Bu sebeple Hasan-ı Basrî, &#8220;Mümini dini konusunda ancak korku ve hüzün rahatlatabilir” der. Kur’ânı doğru okumuş ve ona iman etmiş bir kimsenin mutlaka hüznünün artacağını, haşyetinin şiddetleneceğini ve gözyaşlarının çoğalacağını belirtir {Ali Sâmî en-Neşşâr, III, 134). Yine Hasan-ı Basrî, öldükten sonra kendisini rüyada son derece sevinçli ve mutlu gören ve bunun sebebini soran Mâlik b. Dînâr’a, bir insanın dünya hayâtında hüznü ne kadar sürekli olursa âhirette de sevincinin o kadar sürekli olacağını söylemiştir (İbnul-Geyzî, s-. 19).Dünyada ‘hüzün’ ve sevinç’ nefse göre nitelenmişlerdir; bu duyguların aklâ,ruha ve kalbe göre hükümleriyse farklıdır.</p>
<p>Gelenekler, neftin mahrumiyetlerini tacı’ olarak niteler. Bu yalnızca bir yorumdur. İnsanlık tarihi binlerce yıldır bir şeye acı dediğinden, şimdi biz de bu durumları acı olarak yorumluyoruz. Ölümü, ayrılığı, ağlamayı ‘acı’ diye vasıflandırmak insanın genlerine işlemiş durumdadır. Belki de ağlayan insanlar, ağlamayanlara nispetle daha çok haz içerisindeler. Ağlama hazzı&#8230; Ama bu haz nefiste değil, ruhta ve kalpte yaşanır. Ağlamanın negatif bir durum olduğunu söyleyen geleneksel aktarımdır. Efendimiz (sav) ise “Yaşarmayan gözden Allah&#8217;a sığınırım&#8217;dua buyurmuşlardır. Âdeta şeytanın şerrinden Allah’a sığınır gibi. “Bildiklerimi bilseydiniz az güler, çok ağlardınız sözleriyle bilme ve gözyaşı arasındaki bağı gösteren de yine O’dur (sav): (Tirmizî, Zühd,9)</p>
<p>Ağlamak negatif bir fiil değildir. Onu olumsuz yapan, insanın neye ve niçin ağladığıdır. Mevlana der ki.’’Acizin ağlaması,ruhsuz kişinin ağlamasından farklıdır. Yakup’un Yusuf ağlayışı, Yusufu kuyuya atan kardeşlerin ağlayışı ile bir midir?” {Mesnevi, Cilt 5).“Her ruh kendi açısının taşıyıcısı olarak bizatihi sanatkârdır.,.”Hegel</p>
<p>Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu,syf.149-153</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/">Hâl Tesellisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hal-tesellisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mecit Ömür Öztürk &#8211; Dervişin Teselli Koleksiyonu &#8221;Notlar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 01 May 2019 16:21:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Bela]]></category>
		<category><![CDATA[belanın hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Dervişin Teselli Koleksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[kaygı]]></category>
		<category><![CDATA[Keder]]></category>
		<category><![CDATA[Mecit Ömür Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[sebep sonuç ilişkisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21713</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-21896 alignleft" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg" alt="" width="242" height="375" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu.jpg 387w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/dervisin-teselli-koleksiyonu-194x300.jpg 194w" sizes="(max-width: 242px) 100vw, 242px" /></p>
<p>İnsanlar, bu dünyada asıl yurtlarına doğru deniz yolculuğu yaparken bazı ihtiyaçlarını temin etmek üzere bir adaya uğrayan yolcular gibidir. Bu yolculardan bir kısmı ihtiyaçlarını giderip hemen gemiye döner ve en rahat yerlere otururlar; bazıları arazinin güzelliklerine kapılıp oyalanırlar, bu yüzden gemiye geç gelir ve hem uygun yerler bulamazlar hem de adadan topladıkları çiçekler, kıymetli taşlar yolculuk boyunca başlarına dert olur. Bir grup ise gemiyi büsbütün unutarak tabiatın çekiciliğine kendilerini kaptırır ve geminin kalktığını bile farketmezler; sonunda acılar içinde kıvranarak ölürler. İşte dünyanın çekiciliğine kapılarak ölümden sonraki hayatı unutanların âkıbeti budur.(el -Kindi)</p>
<hr />
<p>Kur’ân-ı Kerîm’de, “Şer gördükleriniz hakkınızda hayır olabilir”buyrulur (Bakara, 216). Hz. Ömer der ki: “İster hoşuma gitsin, ister gitmesin; hangi hal üzere sabahlarsam sabahlayayım benim için fark etmez. Çünkü ben, hayrın hoşuma gidende mi, gitmeyende mi olduğunu bilmiyorum” (İbn-i Kesir). Hayatın yorumlanması, rüya tabirlerini andırır. Rüya ilmini bilmeyenler, olumsuz gibi görünen sahneleri, negatif yorumlayarak rüyayı olumsuz bir yaşantıya doğru tetiklerler. Rüyalardaki olumsuz sahneler genellikle güzel anlamlar taşımaktadır.</p>
<p>Rüyalar tersine çıkar, derler, bu söz her rüya için doğru olmasa da olumsuz rüyalar için çoğu zaman doğrudur. Ve hayat da bir rüyadır. İnsanlar uykudadır ve ölünce uyanacaklardır. Olumsuz görünümlü birçok olayın, neticesi, tabiri, açılımı ve arka planı oldukça güzel olabilir. Ama halen rüyada olduğumuz ve bu dünyanın etkisi altında yaşamaya devam ettiğimiz için bu güzellikleri şimdilik fark edememekteyiz.(s.19)</p>
<hr />
<p>İnsan başına gelecek mukadder hadiseleri değiştiremezse değiştiremese bile o hadiselere vereceği tepkiyi, onlardan etkileniş biçimini yorumlarıyla değiştirebilir. Montaigne der ki: “İnsan etrafında olup bitenlerden daha çok, olup bitenlerle ilgili kendi görüşlerinden etkilenir. ”</p>
<p>Şair Milton’un ifadesiyle: “Biz yaşarken akıl cenneti cehennem, cehennemi de cennet yapar. ”</p>
<p>“Bana zarar verdiler düşüncesini ortadan kaldırırsan, zararın kendisini de ortadan kaldırmış olursun.”<br />
Aurelius (s.21)</p>
<hr />
<p>Akıp giden ırmakların, dönen dünyanın, ışıldayan güneşin, işleyen kâinatın gücünü düşünelim. Bu toplam güç, insanın kullandığı güçten farklı değildir. İlahi kudret mutlaktır ve bu kudretten istifadeye en layık varlık aczinden ve ihtiyacından dolayı, insandır.</p>
<p>Peygamberlerin gösterdikleri mucizeler tarihte kaldığına göre, o mucizelerin varlığının bize söylediği hiç mi bir şey olmayacak? Peygamberlerin fiziki varlıklarına muhatap olamasak da, mucizeyi yaratan peygamberin kendisi değil de, Rabbimiz olduğuna göre, o mucizenin kaynağıyla ilişkimiz sürüyor demektir. Bizler peygamber değiliz ancak peygamberleri yaratanla, bizi yaratan aynıdır. İsteklerimizi, hayallerimizi ve düştüğümüz çıkmazları Rabbimizin mutlak kudretin emanet ederek, bize ne imkânlar sunacağını ve hangi imkânsızlıklardan kurtaracağını görmeliyiz.(s.30)</p>
<hr />
<p>Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “İnsanın başına insan için doğal olmayan hiçbir şey gelemez. Ne bir öküzün başına, öküz için doğal olmayan bir şey, ne asmanın başına asma için doğal olmayan bir şey, ne de bir taşın başına taş için doğal olmayan bir şey gelebilir: Eğer başınız yalnızca alışılmış ve doğal alan şeylerden biri geliyorsa, niçin yakmasın? (&#8230;) Ölümü seve seve karşıla, çünkü o da doğal olan şeylerden biridir: Tıpkı gençlik ve yaşlılık, büyüme ve olgunlaşma, dişlerin ve sakalın çıkması, saçların ağarması, gebelik ve doğum, mevsimlerin değişmesi gibi çözülüp dağılmamız da doğaldır. Öyleyse, ölüme karşı ne düşman, ne öfkeli olmalı, onu yaşamın doğal gelişmelerinden biri olarak beklemelidir insan. (&#8230;) Utanmazın biri seni incitme, hemen şunu sor kendine: “Dünyada utanmazların bulunmaması olanaklı midir? ” Olanaksızdır. Öyleyse olanaksız olanı isteme,çünkü bu insan da dünyada var olması kaçınılmaz olan utanmazlardan biridir. Bu düşünceyi başka bir kötü insanla veya olayla karşılaştığında da aklında tut. Çünkü bu tür insanların ve olayların olmamalarının mümkün olmadığını anımsar anımsamaz,onlara daha kolay katlanırsın. ”</p>
<p>Aurelius, başımıza gelenlerin doğal oluşu üzerinde durmakla kalmaz ve suçu bu kez suçludan, suça maruz olana kaydırmaya başlayarak şunları söyler: “Cahil birinin cahillik etmesinde şaşılacak ne var? 0 cahil insandan, seni üzen yanlış davranışı beklemediğin için suç sendedir: Çünkü onun bu kötülüğü işleyebileceğini anlaman için yeterince araçla donatmıştır seni aklın ve gözlemlerin. Ama bunu unutmuşsundur; bunun için kendine değil de onun bu davranışına şaşıyorsundur.</p>
<p>Birini sadakatsizlik ya da vefasızlıkla suçladığında, dikkatini kendine çevir; çünkü suçun sende olduğu açıktır: 0 karakterde birinin sözünü tutacağına güvendiğin için..Ya da ona iyilik yaparken bunu karşılık beklemeksizin yapmadığın için&#8230; Ve ödülü, salt o eylemi yapmakla aldığına inanarak iyilik yapmadığın için&#8230;Suçlusundur.&#8221;</p>
<p>Ne demiş uçurumda açan çiçek: Yurdumsun ey uçurum.”der Şair.(s.35)</p>
<hr />
<p>Andre Gide der ki, “İnsan kıyıyı gözden kaybetmeye cesaret etmedikçe, yeni okyanuslar keşfedemez.” Belaların bir hikmeti insanı geliştirmek, onu terakki ettirmek, arş-ı kemalatına onu ulaştırmak, kabiliyetlerini inkişaf ettirmek, kısacası eğitimdir. Ve bu eğitimin en önemli çıktılarından biri saklı yeteneklerin ortaya çıkmasıdır. Musibet yaşamamış insanlar, içlerindeki mühim kabiliyetleri açığa çıkaramadıkları için, depresif bir hal içerisindedirler. Zira inkişaf etmeyen yetenekler insana musibetlerden daha çok azap verir.(s.42)</p>
<hr />
<p>Rab esmasıyla terbiye edilmiştir bütün organ larımız. Rab ismiyle şekillendirilmiş ve vasıflandırılmıştır etrafımızda fayda gördüğümüz ve lezzet aldığımız bütün bu kâinat&#8230; Gözümüzü göz çukurlarımıza yerleştiren, onu görmeye yetenekli hale getiren, güneşi dünyaya belli bir mesafede tutarak bize faydalı hale getiren Rab ismidir. Bedenimizdeki organların varlığından; kâinatın şimdiki dizilim ve fonksiyonlarından nasıl razı ve memnunsak, aynı esmanın yani Rab isminin tecellisi olarak; asıl gayesi olgunlaştırmak ve yetiştirmek olan musibet ve zorlukları aynı memnuniyetle karşılamalı değil miyiz?(s.46)</p>
<hr />
<p>Marcus Aurelius, Düşünceler’de şöyle der: “Yaşamını bir bütün olarak düşünüp kaygılanma. Önceden başından geçmiş ve sonradan başına gelecek olan kederleri hep bir aradaymışlar gibi düşünme. ” Bir Çin Atasözünde bu durum ironiyle ifade edilir; &#8220;Henüz yanına gelmediğin bir köprüden geçmeye uğraşma! ”</p>
<p>İnsan bu geçici hayatı kalıcı gördüğünde, musibetler gözünde büyür, tahammül gücü azalır ve gelecekte onu bekleyen olası musibetler, fâni hayatı bâki görmesi sebebiyle, olduklarından daha büyük görünür. Gözünde büyüttüğü o gelecek musibet için sabrını şu anda harcamaya başlar ve şimdiki musibetlere ancak kâfı gelebilen tahammülünü erkenden tüketmiş olur. Yarın vé öbür gün acıkacağım diye bugünden mideye yemek doldurmak nasıl fayda vermez ve hatta sağlığı bozarsa, gelmemiş günlerin dertlerini bugünden çekmek de öyle anlamsız ve zararlıdır.</p>
<p>Şimdi durmadan su içmek, yarınki susuzluğu gidermez; şimdi hızlı hızlı nefes almak, bir dakika sonraki nefes alma ihtiyacını ortadan kaldırmaz. Öyle de geçmiş ve gelecekteki acılı zamanları düşünüp şimdiye ait sabrı kullanmak, 0 acıları hafıfletmeyeceği gibi, şimdi yaşanan dertlere karşı da dayanma gücünü zayıflatır.s.50)</p>
<hr />
<p>Filozof Max Stirner,Eğitimimizin Sahte İlkesi adlı denemesinde kullandığı ‘kafadaki tekerlek’ metaforuyla günümüzdeki eğitim tarzını eleştirir. Modern eğitimin kafada bir tekerlek olduğunu ve özgür olmayan insanların otoriteye boyun eğmesi için eğitimin&#8217; kullanıldığını ifade eder. Özgür insana gelince eğitimin onda yapacağı etki bilgide seçme eylemini sağlamaktır. Stirner, bu noktadan yola çıkarak “bireye sahip olan düşünce’ ve “düşünceye sahip olah birey’ ayrımını ortaya koyar. &#8220;Düşünceye sahip olan birey’ düşüncesine hâkimdir ve iradesiyle seçer düşüncelerini. Ancak “bireye sahip olan düşünce’ söz konusu olduğunda, kişi tutsaktır ve kendisine hükmeden düşüncelerin etkisinden kurtulup özgürce hareket edemez.</p>
<p>İşte, yaşadığımız kederlerin bize hükmedişinden kurtulabilmenin ve özgür bir biçimde onları kullanmanın ilk adımı duygu ve düşüncelerimizi dışarıdan seyretmeyi öğrenmektir. İkinci adım ise, “ben, içinde bulunduğum düşüncenin esiri değilim, o benim esirim’ diyebilmektir.(s.53)</p>
<hr />
<p>Felsefe dünyasında mümkün dünyaların en ideali’ fikriyle tanınan Alman filozof Leibniz’e göre tanrı, tek mükemmel varlıktır. Tanrı gereken en az miktarda kusur içeren mümkün dünyaların en iyisini, en idealini yaratmıştır. Leibniz’e göre kusurlu olanla mükemmel olanı bir araya getirmenin bundan daha iyi bir yolu olamazdı. Daha az kusur kullanılarak, bu kadar fazla mükemmellik üretebilen &#8216;şimdi var olan dünyadan’ başka hiçbir dünya tasarımı düşünülemez.</p>
<p>Leibniz, kusurun ve kötülüğün &#8216;mümkün dünyaların en idealinin’ ortaya çıkması için gerekli olduğunu savunuyordu. (Kusur, benim imzamdır, der İ.Oktay Anar; kusur mükemmelliğin imzasıdır diyebiliriz biz de Y.N.) Daha iyisini yaratmak mümkünken, tanrının kasten ideal olmayan bir dünya yaratmayacağını ifade eden Liebniz, bu gerekçelerle halihazırdaki dünyanın en dengeli ve en iyi ihtimal plduğu düşüncesini detaylı bir şekilde eserlerinde ortaya koymaktaydı.</p>
<p>Liebniz ideal olan tanrıyla, ideal olmayan dünyayı karşılaştırarak bu sonuçlara varsa da, halihazırdaki dünyanın ideal olan cennetle mukayesesi daha isabetli görünmektedir. Kur’ân ve Hadis’lerde cennet halkının vasıflarından bazıları şöyle anlatılır: Hastalanmazlar, üzülmezler, ihtiyarlamazlar, ölmezler, elbiseleri eskimez&#8230; Bu durumlar dünya hayatında yaşanıyor olsaydı, cennet ve dünya farkı ortaya çıkamazdı. Dünyaya cennet vasıflarını atfetmekle, daha ideal bir dünyanın değil, ona da dünya denecekse, anlamını yitirmiş bir dünyanın ortaya çıkması kaçınılmazdır.(s.59)</p>
<hr />
<p>Bazen detaya bakan çirkin, bütüne bakan güzellik görür, bazen de tamamına bakan çirkinlik, detayına inen güzellik görür. İnsana düşen ne zaman detaylara odaklanacağını, ne zaman olaylara dışından bakacağını doğru belirlemektir. Yaşadığım hadise ferahlık kaynağı olmak yerine, kasvet sebebi olmuşsa,teferruata bakmamız gereken yerde bütüne, bütüne bakmanız gereken yerde teferruata dikkat kesildiğimizden dolayıdır.</p>
<hr />
<p>Değişikliklerden ürker insan. Oysa insan hareketle, faaliyetle, değişimlerle ve musibetlerle varlığa erer. Yaşadığı şehirden taşınınca acı çeker. İş değiştirince acı çeker. Yatağından çıktığında bile acı çeker. Ancak nefsinin çektiği acıya karşılık, ruhu bu değişikliklerden varlığa ermenin hazzını alır. Maaş odaklı çalışır insan. İşin kıymetini maaşın yükseldiğinde arar. Oysa işin kıymetini yükselten, maaşın yüksekliği değil, çalışanın gelişimine yaptığı katkının büyüklüğüdür. İnsan bir maaş elde edemediğinde değil, faaliyetle dönüşüp başkalaşamadığında işsizdir. Maaşlı işsizler de çoktur, maaşsız iş sahipleri de&#8230;</p>
<p>Başkalaşmak, değişmek ve dönüşmek insana korkutucu gelir. Aslında bu korku var olmaktan korkmaktır. Yeniden yapılanmaktan ve yeniden doğmaktan korkmaktır. Dirilmekten korkmakta. Yaşamaktan korkmaktır. Oscar Wilde der ki, “Yaşamak çok nadir rastlanan bir şeydir. Çoğu insan sadece var olur. ”</p>
<p>Sabit bir hayat aramaktadır insan; korkuların, acıların olmadığı ve risklerin bulunmadığı. Heyecanlı geçişleri engelleyerek tehlikeleri aklınca yok etmek ister. Oysa yok ettiği şey kendi varlığıdır, kendisidir. İnsan her şeyi sabitleyerek ruhunu felç etmektedir. Halden hale geçemeyeceği, zahiren sorunsuz ama gerçekte durağan bir hayat yaşayarak terakkisini durdurmakta ve yokluğu karışıp gitmektedir.(s.72)</p>
<hr />
<p>Hususi kâinat, kumandası insanın kalbine ve fillerine bağlanmış bir ekran gibidir. İşte bu yüzden, âlemini güzelleştirmek isteyen biri öncelikle kalbine ve fiillerini düzeltmelidir. İnsan bir güzellik ortaya koyduğunda, şahsi âlemi güzelleşmeye ve nurlanmaya başlayacaktır. Kalbini günahlarla kirletirse, hususi kâinatı kirlenecek, dağılacak ve harabeye dönecektir. İşte insan kendi kâinatının aynası, temsilcisi ve vekilidir; Kendi kâinatında bulunan herkesin, bu şeyin hizmet ve ibadetlerini Allah’a sunan bir temsilcisidir.</p>
<hr />
<p>Cemal Süreya’nın, “Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek&#8217;dedigi gibi, dua da müminin elinde her zorluğu çözebilecek bir potansiyele sahiptir. Sivrisineğe güneşi hizmet ettiren, zavallı bir böceğin suya ihtiyacı sebebiyle bulutları harekete geçiren, aciz hayvanlar için mevsimleri değiştiren Rabbimizin, zayıf ve çaresiz insana karşı merhameti ne büyük olacaktır!</p>
<p>Parıldayan gökyüzünü bir dakika içerisinde bulutlarla dolduran bir yaratıcının, dilediğinde bir dakikada o gökyüzünü bomboş hale getirebileceğinden şüphe edilebilir mi? Kâinatta her şey Rabbimizin hizmetinde ve emrinde olan bir asker hükmündedir. İnsan için &#8216;çaresizlik’ ve “çıkmaza girmişlik’ kâinattaki dengeleri yerinden oynatabilecek güce sahip bir hazinedir.</p>
<p>Çaresiz insan, birçok çaresi olan insana nazarla daha güçlüdür. Çünkü kurtulma yolları olan insan çıkış yollarına ve kendine güvenirken, kurtuluş çaresi kalmayan birinin yalnızca Rabbine güvenmekten başka seçeneği yoktur. İşte bu yüzden daha güçlüdür ve kurtuluşa başkalarından daha yakındır. Duadan başka silahı kalmamış birinden daha güçlü bir ordusu yoktur dünyanın.(107)</p>
<hr />
<p>Tabiattaki sanatın birtakım ölçüleri vardır. O ölçülere uymayan bir çakıl taşı veya bir ot bile gösterilemez. Burada bir sanat gayesi güdülmemiş, hiçbir estetik yok, diyebileceğimiz herhangi bir örnek yoktur. Bazı şeyler eğri, çirkin ve hatalı görünebilir. Ama o eğrilikler ve çirkinliklere bir uzman baktığım da o çirkinliğin esasında bir güzellik, 0 eğriliğin ise bir düzen olduğuna kanaat getirilir. Dışarıdan ve yüzeysel bir gözle bakarak keşke dünya tam yuvarlak olsaydı, bu elips halindeki eğrilik olmasaydı diye düşünebiliriz. Dünyanın elips şeklindeki büyük hikmetleri, büyük sanatı ve külli faydaları anlayan biri ise, tam yuvarlak olması yerine bu şeklin daha harikulade olduğunu söyleyecektir.</p>
<p>Sanattan yoksun görülen bir takım şeyler, bakış açısının darlığından ve bilgi eksikliğinden öyle görünmektedirler. Dar bakışın en mühim sebeplerinden biri olaylara ve eşyaya nefsin penceresinden bakılıyor olmasıdır. Nefsin hoşuna gitmeyen şey “çirkin, kötü veya şer’ etiketlerini hak etmiş olmaz.(115)</p>
<hr />
<p>Ey insan! Ölümden korkma. Olması gereken, günü gelince elbette olur. Musibetler karşısında telaşa kapılma.Allah tarafından vazifelendirildiği için gelir, görevi bittiği saniyede yok olup gitmek zorunda kalır. Rızkın için telaşlanma; zira seni yaratan onu senin için önceden belirlemiştir. Gelecek kaygısı taşıma.</p>
<p>Seni gelecekte yaşatmaya kim karar vermişse, gerekli ihtiyaçlarını gidermek de O’nun sorumluluğundadır. Hayal ve hedeflerin için fanilerin peşinden beyhude koşma. Bütün kâinatı idare eden Tek’tir. Bütün sorunların çözümü O’ndadır. Seni korkutan her şeyin dizgini O’nun elindedir. Mevlana Hazretleri şöyle bir soru sorar: “Düğümü kim bağladı ise en iyi o çözer. Bela Allah’tandır. Öyleyse?” (Mesnevi, Cilt 6).(s.128)</p>
<hr />
<p>Kişinin başarı üstüne başarı kazandığı, herkesin onun yüzüne güldüğü, ona iltifatlar yağdırdığı dönemlerde emniyet ve nefs hâkim duruma gelir ve birlikte sahibini hastalıklı ruh hallerine sürükleyebilirler. Ama işler tersine dönüp insanlar ve hadiseler sağlı sollu ona çarpıp geçmeye başladığında tedavi süreci devreye girmiş ve manevi yolculuk hızlanmış demektir. Bu sebepten olsa gerek maneviyat büyükleri daima rahattan kaçmış, hayranlarının olduğu, tebriklerin yağdığı, alkış tufanlarının koptuğu daha doğrusu yüksek mertebelerinin ifşa edildiği yerlerden kaçarcasına uzaklaşmışlardır.(s.133)</p>
<hr />
<p>Beynin, kendiyle alakalı sorunlarda iki yüz civarında ilaç salgıladığı söyleniyor. Bitkilerden derlenen ilaçlar bile insanın kendi bedenindedir belki. Bütün hastalıklara çözümü bedenin içerisinde arayan yaklaşımlar da var. Kim bilir karaciğerin içinde öyle bir bölüm vardır ki, böbrek hastalıklarına şifa olabilmektedir. Beyindeki bir salgı, kalp için depolanmış bir şifadır, kim bilir.</p>
<p>Çözümünün insanın kendi içinde yattığı sufilerce dile getirilen bir gerçektir. “Ne ararsan kendinde de” buyuran Hz. Mevlana der ki, “Can konağını aramadaysan, cansın / Bir lokma ekmek arıyorsan ekmeksin / Bir damla su arıyorsan susun / Şu nükteyi biliyorsan, işi biliyorsun demektir. ” Dermanlar insanın biç ummadığı yerde, yani musibetlerde saklıdır. Hace Bektaş Veli ne güzel söyler: “Harâret nardadır sacda değildir / Kerâmet baştadır tacda değildir / Her ne arar isen kendinde ara / Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir.&#8221;(s.136)</p>
<hr />
<p>Adamın birinin başına belalar yağmış. Bir meczup ona, sabredersen geçer anlamında “Bu da geçerya hu”demiş. Aynı kişi padişah olmuş. Meczup yine ona, “Bu da geçerya hu! ” demiş. Yani padişahlık da musibetler de fanidirler. Varlıkta kalabilmeleri, tutunabilmeleri bakımından birinin diğerine üstünlüğü yoktur. Bir hâlin olduğu gibi devamı imkânsızdır.</p>
<p>Yine Bir Tereddüdün Romanı’nda Peyami Safa kahramanlna şunu söyletir: “Eğer bir adamın hayatında duyduğu haz ve keder yekûnları hesap edilecek olursa, görülecektir ki hiç kimse kimseden daha fazla ne mesut ne de bedbahttır. Hepimiz kahkahalarımızı gözyaşlarımızla ödüyoruz ve bu hususta bir dilenci bir milyarderden farksızdır.</p>
<p>Çok gülenin çok ağladığını söyleyen atalar sözü de bize heyecanlarımız arasındaki dengeden doğan bu büyük eşitliği bildiriyor. Bunun için geçici hazlar ve kederler istisna edilirse, insanlar arasında devamlı bir saadet ve felaketten bahsedilmesini bile fâzla bulanlardanım. ”(s.141)</p>
<hr />
<p>Süfîler, mutlulukta takılı kalmayı eksiklik saymışlar, mutluluğu yaşamın temel gayesi olarak ele almayı anlamsız bulmuşlardır. Onlara göre mutluluk hallerden ancak bir haldir. O bütün hallerin gelip dayandığı en iyi ve nihai hal değildir. Ondan da geçmek, daha farklı hallere ve makamlara ulaşmak icap eder ki manevi yolculuk devam edebilsin.</p>
<p>Günümüzde bütün insanlık mutluluğun peşinden koşmaktayken, Kur’ân-ı Kerîm’de ve diğer kutsal metinlerde dünyada mutlu bir yaşama erme hususunda herhangi bir emir yoktur. Ama sabırlı, dürüst, takvalı ve ihlaslı birer insan olmak konusunda birçok emir vardır.(s.149)</p>
<hr />
<p>Bir ayette “Her bilenin üstünde başka bir bilen vardır” buyrulur (Yusuf, 76). Bu biraz da şu anlama gelir; her anlamın derununda başka bir anlam, her maksadın ötesinde başka bir maksat vardır. İnsan sonuç odaklı yaşadığı için başından geçenleri yalnızca neticelerine göre değerlendirir. Bir ağacın sonda bekleyen neticesi meyve olduğundan “ağaç meyve içindir’ yanılgısına kapılır insan.</p>
<p>Sondaki netice gelmeyince, her şey berbat oldu, ele avuca bir şey geçmedi diye düşünür. Oysa ağaçların meyve vermek haricinde; havayı temizleme, oksijen üretme, yaşam alanlarını serinletme, toprak kaymasını önleme, insanları zararlı ışınlardan koruma, sinirleri yatıştırma, hayvanlara yuva olma, depremlerin etkilerini azaltma gibi pek çok faydaları vardır.</p>
<p>İşten maksadın kariyer, başarı ve para olduğu düşünüldüğü için, o başarıyı elde edemeyenler, verimli çalışmalar yürütmüş, kendilerini çok geliştirmiş olsalar bile mutsuzdur. Çalışmanın binlerce sonucundan yalnızca birisi olan terfi, sonuçlar arasında en sonda geldiği için, tek önemli şey olarak algılanır. İflas eden bir işadamı, kendisine sayısız maddi ve manevi katkısı olmuş şirketini, nimet değil de başına açılmış bir bela olarak görmeye başlar. Oysa o işyerinde geçirdiği yıllar da, yaşadığı iflas da, büyük birer nimettir.(s.157)</p>
<hr />
<p>Aileden maksat mutluluktur, ön kabulüyle girilir evliliğin içerisine. Daha evlenirken arabaların önüne ‘evleniyoruz’, arkasına &#8216;mutluyuz’, yazılır. Bu aşamada evlilikten muradın ‘mutluluk’ olduğu ilan edilmiştir. Ama o sahte plaka kısa bir süre sonra sökülüp atıldığı gibi, o “mutluyuz’ fikri de az bir zaman sonra devre dışı kalır. Ailenin kurulmasının öncelikli maksadı neslin devamıdır, günahlar karşısında bir korunak bulmak ve âhirete yönelik bir yuva kurmaktır.</p>
<p>Toplumun devamı, prensiplerin devamı, ahlâkın, hasenatın, faziletlerin devamıdır ailenin kuruluş amacı. Böyle düşünüldüğünde sorunlar küçülür, insanlar mutluluğu bulamadıkları dönemlerde yuvalarını yıkmayı düşünmezler. Çünkü mutluluk kilit beklenti olmaktan çıkarılmıştır.</p>
<p>Yuvamız, mutlu olacağımız yerdir evet; Ancak onun tek maksadı dünyevi mutluluk değildir. Yuvanın içerisinde başka birçok sonuç gerçekleşmektedir ve onlar da birer nimettirler. Tek bir sonuca bina edilen süreçler, 0 sonuç elde edilmediğinde yerle yeksan olmuş gibi zannedilse de, süreçte elde edilen kazanımla yok olmayacaktır.</p>
<p>Evliliğin nefse bakan, aileye bakan, topluma bakan tarafları olduğu gibi bir de Cenab-ı Hakk’a dönük yanları vardır. Eşiyle beklediği kadar mutlu olamayan biri, o yuvadaki yüzlerce nimeti göremez olur; Aldatmak, ihanet etmek bu yanlış ön kabulün yalnızca bazı faturalarıdır.(s.158)</p>
<hr />
<p>Eğitim görürken, öğretmenlerimizden birine, sınav sonrasında ‘Hocam, çözüm yoluna da not veriyor musunuz? ” diye sormayanımız yoktur. Çözümü uzun süren &#8216;bir matematik problemini, sonuna kadar doğru yürüten, ancak en sonda basit bir çarpma veya toplama hatasıyla yanlış cevabı veren öğrencinin bu sorudan alacağı puan sıfır olabilir mi? Peki, yanlış bir çözüm yolu yürüten öğrencinin tesadüfen doğru sonucu elde etmesine tam puan verilebilir mi?</p>
<p>Skor acımasızdır ve ilahi adaletin ölçüsü skor değil, çözüm yoludur. Sonuç odaklı eğitim sistemlerinin netice verdiği birey tipi sonuç ve skor odaklı insanlardır. Mesela ilköğretimdeki bir öğrenciye ilerdeki planlarını sorduğumuzda, “doktor olacağım’ gibi meslek atfı içeren sözler duymak kuvvetle muhtemeldir; ancak “kansere çare bulacağım’ diye bir amacı olduğunu öğrenmek neredeyse imkânsızdır. Burada suçlu çocuklar değil, sonuç odaklı eğitim sisteminin onlarda açtığı psikolojik yaralardır.</p>
<p>İnsandaki acımasız skor, yaşadığı hadiselerin nefsine dönük yanlarına bakmasıyla meydana gelir. İnsan sonuncu sonucu elde edemediği için kendini hiçbir sonuca ulaşmamış sayar bu yüzden. Yaşadığı olayda binlerce olumlu netice varken, nihai ve belki de en önemsiz sonuca ulaşamadığı için bütün kazanımlarının çöpe gittiğini düşünür.(s.159)</p>
<hr />
<p>Kâinatta her şey potansiyel olarak hayırdır. İnsan hatalı tavır ve yorumlarıyla onları kötülük ve şer haline getirir. Kötülüğün yaratılması değil, işlenmesi kötüdür. Cenab-ı Hakk her şeyi &#8216;hayır’ olarak yaratmıştır. Ama insanlar niyet ve nazarlarıyla onları kendileri hakkında kötülüğe çevirirler. Hayırları şerre çevirebilme özgürlüğü insanın temel bir özelliğidir. Yaratılma itibariyle vasfı şer ve hayır değildir o hadiselerin. Şer vasfını fiillere kazandıran, şuur sahibi olan insanoğludur. Fiillerin aslı Allah’a, vasıfları ise kullara aittir, derler.</p>
<p>Bir İngiliz atasözü, kötü hava yoktur, yanlış giyim vardır, der. Hava muhalefeti yoktur, olsa olsa havaya muhalif insan halleri vardır. Evden şemsiyesiz çıkan, hava koşullarına göre giyinmemiş olan insan yağmuru kendine zararlı hale getirdiğinde bu, insana ait bir meseledir, yaratıcının yaratımıyla ilgili değil. Yağmurdan zarar gören biri, yağmurun bir olumsuzluk olduğunu iddia edemez. Yağmuru hakkında kötülük haline getiren kendisidir; çünkü yağmur onu rahatsız etmek için değil milyonlarca hayırlı gerekçeyle yağmaktadır.(s.161)</p>
<hr />
<p>Hatıraları vardır insanın; düşünürken duygulandığı&#8230; O güzel hatıralardan çoğunlukla acı ve hüzün rüzgârları eser. Yaşarken bir saat süren mutlu bir hatıra, bazen ölünceye kadar esef kaynağıdır. Ölüm gelip insanın sevdiği birini aldığı zaman başlayan acı dinmek bilmez. Onunla birlikte ne kadar güzel günler geçirdiyse, aniden başlayan kopuş acısı, gitgide azalsa da ölünceye kadar sürer. Maziye doyamamıştır. Eski mutluluklarına doyamamıştır. Dünyadaki hiçbir şeye doyamamıştır. Ama o mutluluklar, onlara doyamamış olmasına aldırmadan, ondaki saadet ihtiyacını giderip gidermediğine bakmadan, onu terk edip giderler.</p>
<p>Hiç bitmeyecekmiş gibi gelen şeyler, hiç başlamamış gibi bitmektedirler. İnsan ilk bakışta doğduğu andan itibaren ölmeye başlayan bir varlık gibi görünür. Namık Kemal, İntibah’ta der ki, “İnsanoğlu her adımını mezardan uzaklaşmak için atar; fakat yine de her adımda mezara biraz daha yaklaşır. Her nefesini ömrünü uzatmak için alır; fakat yine de her nefes alışta ömründen bir nefeslik zaman eksilir. &#8220;(s.167)</p>
<hr />
<p>Hiç kimse kendi konumunu az da olsa kusurlu bulmayacak kadar mutlak anlamda mutlu olamaz. İnsanın mutluluğunun özü kaygı uyandırıcıdır; ne tamamen ele geçirilir ne de sonsuza değin sürer.</p>
<p>Bir adamın çok büyük bir geliri olabilir; ama aşağı bir soydan geldiği için utanç içindedir.Bir başkası soylu doğumlu olduğu için tanınır; ama ailesinin kaynakları az olduğu için tanınmamış olmayı yeğler. Bir adam hem zengin hem de soylu olabilir; ama yaşamını bekar sürdürdüğü için hayıflanır. Bir başkasının mutlu bir evliliği vardır; ama hiç çocuğu olmadığından servetini bir yabancıya miras bırakmak için artırır. Başka bir adam ise çocukları olduğu için mutludur; ama oğullarının ya da kızlarının işlediği kusurlar yüzünden üzülür, gözyaşlarına boğulur. Demek ki hiç kimse kendi payına düşenle birebir uzlaşamaz. Çünkü her durumun tatsız bir yanı vardır; sadece henüz yaşanmadığı için bilinmiyordur; bilindiğinde de ürkütücü olur.<br />
(Filozof Boethius)(s.178)</p>
<hr />
<p>Eğer bir acıdan kaçınamıyorsak o acıyı çekmeyi öğrenmeliyiz. Dünyaya da, kendi yaşamımıza da armoni açısından bakarsak, seslerin her zaman uyumlu olmadığını, bu armonik yapı içerisinde hoş tonların da sert tonların da, diyezlerin de bemollerin de duyulduğunu, bazı seslerin yumuşak ve rahatlatıcı, ötekilerinin ise rahatsız edici olduğunu görürüz. Eğer bir müzisyen yalnızca bunların bazılarından hoşlanırsa nasıl şarkı söyleyebilir? Müzisyen bu ses ve tonların hepsini birden kullanmayı, bunları bir araya getirmeyi bilmelidir.</p>
<p>Biz de yaşamımızdaki iyi ve kötü şeylere böyle bakabilmeliyiz; çünkü iyi şeyler de kötü şeyler de aslında aynı özdendir, bizim yaşamımıza aittir.&#8221;Keşke verimli tarlalar olabilsek, o zaman derinliklerimizde hiçbir şey kullanılmadan kaybolup gitmezdi; o zaman her olaya, her nesneye, her insana kucak açar, bunları toprağımızın gübresi bilirdik.&#8221;(Friedrich Nietzsche)(s.199)</p>
<hr />
<p>İşlerin yolunda gitmesi, kişinin doğru yolda olduğunu ve gidişatının iyi olduğunu göstermediği gibi, işlerin ters gitmesi de yanlış yolda oluşunun kanıtı değildir. Bazen kişi yanlış yolda gittikçe üzerindeki nimetler artar durur. Ancak bunlar sadece görünürde nimettirler. Yolunda giden işler, bazen de insanın iyilik ve ibadetlerinin uhrevi ücretlerini tüketen birer canavar haline gelirler.</p>
<p>Mesela kişi anne babasına saygı gibi bir davranışının neticelerini alıyordur yaptığı işlerden, işlerin kendi neticelerini değil. Anne babaya hizmetin neticesi âhirete kalacağına, bu dünyada akıyordur ve kişinin dünyevi işleri, yanlış bir yaşam tarzı içerisinde olmasına rağmen, harikulade iyi gidiyordur. İyiliklerinin karşılığı bu dünyada veriliyor ancak cezaları sürekli âhirete bırakılıyordur. Böyle birinden daha talihsiz kim olabilir. İşte buna &#8216;istidraç’ denilir. İstidraç, nimet görünümüne bürünmüş ilâhi cezadır (Bk. Kalem, 44 Araf, 182).</p>
<p>Saadet içerisinde yüzmek kişinin bütün bütün hayırda olduğu anlamına gelmez. Bu saadet bir felaketin başlatıcısı da olabilir. Çok fırtınalı musibet dönemlerinden başarıyla çıkan Sahabe Efendilerimiz şunu söylemişlerdir; ‘acılara sabrettik kazandık, fakat nimetlere şükredip kazanabildik mi, işte onu bilemiyoruz. ”(s.236)</p>
<hr />
<p>Hz. Ali’den şöyle bir söz nakledilir: “Bazı nimetler vardır ki onlara sahip olmamak da büyük nimettir.”Mesela, kuvvetli bir hafıza nimet midir? Nietzsche’nin bu konudaki çarpıcı tespiti şudur: “Birçok insan sırf hafizaları fazlasıyla iyi diye orijinal düşünür olamamıştır: Kötü bir hafızaya sahip olmanın avantajı, aynı güzel şeyi ilk defa yaşıyormuş gibi tekrar tekrar deneyebilmektir: ”</p>
<p>Bir edebiyatçımız bize tersten baktırarak şöyle bir tespitte bulunuyor: “Güçlü bir hafiza, ağır bir cezadır ve işin kötüsü: iyi anları nadiren, kötü anlari sıklıkla hatırlatır. ” Bizi üzen olaylar hafızada ilk etki ettiği andaki gibi kalsalardı ve musibetler bütün tazeliğiyle hafızada korunuyor olsaydı, kimse bunu kaldıramazdı. Unutmak, büyük bir ilahi lütuftur. Alzamier hastalarında gördüğümüz gibi, insan her şeyi unutarak da yaşayabilir ancak her şeyi hatırlayarak yaşamı sürdüremez.(s.253)</p>
<hr />
<p>Kalp ve ruhu kanatan günahlar, işlendiği esnada insanın içyapısını tahrip ettiği gibi, diğer yandan, o günahların dünya ve âhiretteki olumsuz neticelerine davetiye çıkarmaktadırlar. Tevbe Süresi’nin 126. Ayeti’nde Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlar heryıl bir veya iki defâ, çeşitli belâlara uğratılıp sınandıklarını gömüyorlar mı? Böyleyken yine de tevbe etmiyorlar ve ibret almıyorlar. ”Bu ayetin ifadesiyle insan, yılda bir iki defa, türlü acılara gark olur; ancak o acılar dindiğinde sanki hiçbir şey olmamış, hiç acı çekmemiş, yıpranmamış ve üzülmemiş gibi, hayatına kaldığı yerden eski halleriyle devam eder. Başına gelenlere rağmen, önceden işlediği günahlara yeniden dalan insandaki bu duyarsız hal, kaderin uyarılarını hiçe saymak demektir. İhtar aldığı ve cezasını çektiği halde, yeniden aynı musibete kendini sürüklemeye çalışan insanın, mantığından şüphe edilir.</p>
<p>Resullullah Efendimiz (sav) “Bir kimse istiğfara devam ederse / çokça istiğfar ederse, Allah azze ve celle ona her sıkıntısı için bir çıkış yolu, her keder için bir ferahlık sağlar ve ona hiç beklemedıği yerlerden rızık verir”buyurmuşlardır (Ebü Dâvud, Vitir, 26; İbn Mâce, Edeb, 57). İnsan günahlardan vazgeçip Rabden uzaklığını gidermelidir ki, hem o günahlara bir kefaret, hem de başına gelmiş musibetlerin çözümü için bir vesile bulmuş olsun.(s.256)</p>
<hr />
<p>Bir düşünürün dediği gibi,&#8221;Az şeye sahip olursan az şeye ait olursun.&#8221;</p>
<hr />
<p>Kader, Rabbimizin kâinatı kontrol edişidir, iplerin O’nda oluşudur, hiçbir hadise ve varlığın başıboş olmayışıdır. Kadere iman etmemek, insanın 0 zayıf varlığıyla, bu sınırsız kâinatı kontrolü altında tutma kompleksi vekendisine yapabileceği en büyük eziyettir.</p>
<p>Kadere iman eden birinin ya doğal afet olur&#8217;sa, ya güneş doğmazsa, ya gezegenimiz dönmekten vazgeçerse, ya bir yıldız dünyamıza çarparsa diye bir korkusu yoktur. Kazalardan, musibetlerden, hastalıklardan korkusu yoktur. Etrafındaki insanlardan, eşyadan, tabiattan korkusu yoktur. İşten atılma, aç susuz kalma, insanların gözünden düşme, hor görülme, yalnız kalma, dışlanma, malını, canını veya makamını kaybetme endişesi yoktur. Allah’tan başka kimsenin olayların seyrini değiştiremeyeceğini idrak eden biri yalnız Allah’tan haşyet duyar ve böylece diğer bütün korkuları yenmiş olur.(s.267)</p>
<hr />
<p>Kâinatta hakiki anlamda zulüm yoktur. Ya rahmet ya adalet vardır. Büyük zatlar dua ederken, Allah’ ın adaletinden rahmetine sığınırım; adaletinle değil bize rahmetinle muamele eyle, derler. Zira Cenab-ı Hakk’ın terazisi hassastır. Hatalarının çokluğuna bakıldığı zaman insanın başına kaderden her ne gelse adalet olur. Başına ne gelirse ona denk gelecek kadar suçu ve kirlenmişliği vardır günah havuzunda insanın. Ancak Rabbimiz bu hataların çoğunu affetmektedir.</p>
<p>Kur’ân şöyle buyurur: “Allah insanlara asla zulmetmez. Lâkin insanlar kendi kendilerine zulmederler” (Yunus, 44). Peygamberimiz (sav): “Bir kula isabet eden az veya çok felaketler ancak günahı sebebiyledir. Allah ise günahların çoğunu bağışlıyor” buyurdu ve “Başınıza gelen musibetler kendi ellerinizin kazandıkları yüzündendir. Allah ise günahlarınızın çoğunu bağışlıyor”ayetini okudu (Tirmizî, tefsir, 44/ 3252).(s.271)</p>
<hr />
<p>Cüneyd Bağdâdî Hazretleri sabrın tarifini şöyle yapar: “Sabır; acı olanı yüzünü ekşitmeden içmendir. Yani şikâyet ve feryatta bulunmadan, hoşnutsuzluk göstermeden, gelen belaya katlanmandır. ”</p>
<p>Halk, sufîlerden Zünnun-i Mısrî’nin değişik hallerinin sırrını anlayamadı ve sözlerinden duydukları rahatsızlıktan onu tımarhaneye attırdılar. Bunu duyan yakın dostları Zünnun’un ziyaretine gittiler. Zünnun, dostlarına: “Sizler de kimsiniz? ” diye bağırmaya başladı. Onlar şaşkınlık içerisinde “Bizler senin dostlarınız, tanımadın mı, halini,hatırını sormaya geldik” diye cevap verdiler.&#8217;</p>
<p>Zünnun; gelenlere saldırmaya, üzerlerine taş toprak atmaya başladı. Hepsi kaçıp bir köşeye saklandılar. Zünnunsa bir kenara çekilmiş hem gülüyor hem de şöyle mırıldanıyordu: &#8216;Neden böyle köşe bucak kaçıyorsunuz? Hani dostumdunuz? Dostun eziyeti dosta ağır gelir mi? Dostluğun alâmeti, dosttan gelen her zorluğa severek katlanabilmektir! ” Mutasavvıflar, Hak’tan gelen bir şeye kul güceniyorsa, bu gücenme kulun sevgilisine beslediği muhabbetin eksikliğindendir, diye düşünmüşlerdir.(s.275)</p>
<hr />
<p>Eğer kalplerine gerçek anlamda bakmayı öğrenirlerse, insanların çoğunluğu, şiddetli bir şekilde istedikleri şeyin bu dünyada olmadığını anlayacaklardır.</p>
<p>Öyle bir hasrettir ki hiçbir evlilik, hiçbir seyahat, hiçbir eğitim, gerçek anlamda onu tatmin edemez. Bunu söylerken başarısız evlilikleri, tatilleri, eğitimleri kastetmiyorum. Olması mümkün en başarılılarını kastediyorum.</p>
<p>Eğer kendimde, bu dünyadaki hiçbir deneyimin tatmin edemediği bir arzu tespit edersem, bunun en muhtemel açıklaması başka bir dünya için yaratılmış olduğumdur. Eğer dünyevi hazların hiçbiri onu tatmin edemezse bu, dünyanın bir hile olduğunu göstermez. Muhtemelen dünyadaki hazlar onu tatmin için değil, bilakis onu açığa çıkarmak içindir. Böylece gerçek hayatın farkına varalım.</p>
<p>Eğer böyleyse, bir yandan bu dünyevi nimetleri hiçbir zaman küçük görmemeli ve şükürsüzlük etmemeliyim, diğer yandan bunların bir kopyası, yankısı, serabı oldukları şeyle karıştırma yanılgısına düşmemeliyim. Kendimde gerçek vatanım için arzuyu muhafaza etmeliyim, o vatan ki ölmeden ona kavuşamam.(İranlı düşünür Clive Staples Lewis)(s.289)</p>
<hr />
<p>Blaise Pascal şunları söylüyor: “Her insan mutluluğu aramaktadır. Bunun istisnası yoktur ama her insan şikâyet etmektedir; prensler, hizmetçiler, asiller; halk, yaşlı, genç, güçlü, zayıf; eğitimli, cahil, sağlıklı, hasta, her ülkede, her zamanda, her dönemde, her şartta&#8230; İnsan boş yere etrafındaki her şeyle boşluğu kapamaya çalışır, o şeylerden hiçbiri ona yardımcı olamaz, çünkü bu sonsuz boşluk ancak sonsuz olanla yani Allah ile kapatılabilir” (Pensees).(s.289)</p>
<hr />
<p>Dostoyevski, Yer Altından Notlar&#8217;da şunları söylüyor:&#8221;Belki de insan yalnızca refahtan değil, acıdan da aynı ölçüde hoşlanıyor. Hatta acının mutluluk kadar yararlı olduğu bile düşünülebilir. İnsanın yeri geldiğinde acıyı, tutkuya varan derecede sevdiği bir gerçektir. Bunu anlamak için insanlık tarihine bakmaya gerek yok, yaşamın ne olduğunu bilen bir insansanız kendi kendinize sorun yeter. Benim kişisel düşünceme göre, yalnızca refahı sevmenin biraz ayıp yanı bile vardır.</p>
<p>İyi mi kötü mü olduğunu bilmem ama bazen bir şeyleri kırıp dökmenin bile kendine özgü bir tadı olabiliyor. Bu açıdan,ben ne yalnız başına refahı, ne de yalnız başına acıyı yeğlerim. Acı, kuşku demektir, yadsıma demektir. Bununla birlikte insan gerçek acıyı tatmak istediğinden, çevresinde bir kargaşa yaratmak, yok etmek, dağıtmak hevesinden asla kendisini uzaklaştıramaz. Bizim manevi varlığımızın biricik kaynağı acı değil mi?&#8221;</p>
<p>Ve yine Dostoyeveski aynı eserinde şu soruyu sormayı ihmal etmez; &#8220;Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, yoksa insanı yücelten acı mı daha iyi? Evet hangisi daha iyi?&#8221; Cevabı Filibeli Ahmed Hilmi Amak-ı Hayal&#8217;den versin; &#8220;Gerçek kulluk, kibir denilen yalancı zevke oranla büyük ve gerçek bir zevktir. Nice manevi zevkler vardır ki, şehvet onların yanında tiksinilecek bir şey gibi kalır.&#8221;(s.296)</p>
<hr />
<p>Fiziksel dünya bakımından kişi, ihtiyaçları azaldığı ölçüde mükemmelleşir. İnsanın Allah la ilişkisindeyse durum tam tersidir. Kişi, Allah&#8217;a olan ihtiyacını ne kadar hisseder ve dile getirirse o kadar mükemmelleşir. Allah&#8217;a ihtiyaç duymak utanılacak bir şey değil, mükemmelliğin ta kendisidir. Dünyadaki en acıklı şey, insanın Allah&#8217;a olan ihtiyacını keşfetmeden ömür tüketmesidir.&#8221; (Kierkegaard)(s.304)</p>
<hr />
<p>Dünyanın insan mutluluğunu karşılamayacak bir yer olduğu,doğu ve batının ortak düşüncelerinden biridir.Bu gerçeğin bir örneğini Schopenhauer&#8217;in dünyasından verelim:&#8221;Doğuştan gelen bir kusurumuz var; hepimiz mutlu olmak için dünyaya geldiğimizi sanıyoruz. Bu kusurumuzu gidermedikçe, dünya gözümüze çelişkilerle dolu bir yer görünecektir. Çünkü her adımımızda, ister büyük ister küçük bir şey yapmış olalım, dünyanın ve insan hayatının, mutlu bir yaşam sürdürmeye olanak verecek biçimde tasarlanmadığını anlayacağız. İşte bu yüzden bütün yaşlıların yüzlerinde aynı ifadeyi, yani düş kırıklığını görmek mümkündür.”(Alain de Botton,Felsefenin Tesellisi)(s.307)</p>
<hr />
<p>İnsan nefsi, hazırdaki bir parça hazzı, gelecekte saklı binlerce hazza tercih eder; şimdi bir sızı çekmemek uğruna, gelecekte yıllarca azap çekmeyi göze alır; lezzetleri hemen almak, sıkıntıları ise her ne pahasına olursa olsun şimdi çekmemek ister. Ona göre gelecekteki hazların bir kıymeti yoktur. Haz; peşin, yakında ve ulaşılabilir olmalıdır. Cennetse ileride, uzakta ve ulaşması şimdilik zor olduğu için onu cezp etmez.</p>
<p>Cehennem korkutmaz, oraya şimdi girilmediği için. Şimdi küçük bir acı çekerek, büyük bir bedel ödemiş olacak ve bu sayede gelecekte büyük acılardan kurtulacaksın, deseler, hayır, der; ben şimdi bu acıyı çekmeyeyim de, sonra ne olacaksa olsun! Böylece bin kederi, bir kedere gözünü kırpmadan yeğleyebilir.</p>
<p>“Şimdi al seneye öde”kampanyalarının sembolize ettiği hazzı öncelemek ve sorumluluğu ötelemek, bu asırda bir alışkanlığa dönüşmüştür İnsan, hazırdaki lezzeti tadabilmek uğruna, ilerideki binlerce lezzeti ıskalamayı ve sırada bekleyen musibeti çekmeme pahasına, başına büyük belalar açmayı marifet sayar. Acıları erteler, o yüzden durmadan büyür acıları&#8230; Gitgide küçülür mükâfatları, hazları ertelemeyi kabul etmediği için&#8230;</p>
<hr />
<p>Bilimdeki nedensellik ilkesine göre, kâinatta her şey sebep sonuç ilişkileri içerisinde vardırlar. Bu ilkeye göre her sonucun bir sebebi olmalıdır. Ancak bu ilke, &#8216;her sonucun’ bir sebebi olmasını ifade eder, yoksa “sonuç’ olmayan bir şeyin sebepleri olduğunu ifade etmez. Nedensellik ilkesiyle baktığımızda &#8216;Allah’ı kim yaratmıştır? sorusundaki hata şudur: Allah bir sonuç değildir ki, varlığı birtakım sebeplere bağlı olsun. Allah, bir sonuç olmadığı gibi, kâinatta sonuç olmayan hadiseler dahi vardır.</p>
<p>Einstein fiziği sebepsiz hiçbir şeyi, yani &#8216;sonuç vasfı taşımayan’ şeylerin varlığını kabullenmiyordu. Ancak bilimin ilerlemesi sonrasında kauntik ölçekte durum değişti. Danimarka Kophenag ekolünden özellikle Nobelli fizikçi “Heisenberg, atom altı ölçekte hadiselerin sebepsiz meydana geldiğini ortaya koydu ve ispatladı.</p>
<p>Radyoaktivitenin hiçbir sebebe bağlı olmadığını, yani spontan bir şey olduğunu; uranyum atomunun çekirdeğinin kendiliğinden Fısyon yaptığını; yine bir sebebe bağlı olmaksızın alfa, beta ve gama bozunumu gerçekleştirdiğini bilim dünyasına gösterdi. Bilim, atomun derinliklerinde ilerledikçe, maddi nedenlere dayanmayan birçok etkinliğin varlığını keşfetmeye başladı.</p>
<p>Atom altı âlemde durumun böyle olmasından anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakk nedensizliklerden bir nedenler dünyasını her an yaratmakta; varlık yokluk sınırını, madde mana sınırını, yoktan var etmenin sınırını her an her yerde sergilemektedir. Belki de yakın dönemlerde &#8216;meşiet’ bilim literatürüne de, belki farklı bir isimle girecek ve “nedenlerin nedeni’, sebeplerin (kendisi bir sonuç olmayan’ sebebi olarak girmeye başlayacaktır.(s.331)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/">Mecit Ömür Öztürk – Dervişin Teselli Koleksiyonu ”Notlar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mecit-omur-ozturk-dervisin-teselli-koleksiyonu-notlar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Risale-i Nurda Kötülük Problemi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-kotuluk-problemi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-kotuluk-problemi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Oct 2017 20:27:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Şerri Yaratmak Şer Değidir]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın Yaratılması]]></category>
		<category><![CDATA[Hastalık]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<category><![CDATA[Risale-i Nurda Kötülük Problemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18279</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şerri Yaratmak Şer Değidir,Şerri Işlemek Şerdir.. Halk-ı şer, şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünki halk ve icad, bütün netaice bakar; kesb, hususî bir mübaşeret olduğu için, hususî netaice bakar. Meselâ: Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Sû&#8217;-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse, &#8220;Yağmurun icadı rahmet değildir&#8221; diyemez; &#8220;Yağmurun halkı şerdir&#8221; diye hükmedemez. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-kotuluk-problemi/">Risale-i Nurda Kötülük Problemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/olmak-yada-olmamak/635756536190272500-1/" rel="attachment wp-att-17323"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-17323" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/635756536190272500-1.jpg" alt="" width="900" height="540" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/635756536190272500-1.jpg 900w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/635756536190272500-1-600x360.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/635756536190272500-1-300x180.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/635756536190272500-1-768x461.jpg 768w" sizes="(max-width: 900px) 100vw, 900px" /></a></strong></p>
<p><strong>Şerri Yaratmak Şer Değidir,Şerri Işlemek Şerdir..</strong></p>
<p>Halk-ı şer, şer değil, belki kesb-i şer şerdir. Çünki halk ve icad, bütün netaice bakar; kesb, hususî bir mübaşeret olduğu için, hususî netaice bakar. Meselâ: Yağmurun gelmesinin binlerle neticeleri var, bütünü de güzeldir. Sû&#8217;-i ihtiyarıyla bazıları yağmurdan zarar görse, &#8220;Yağmurun icadı rahmet değildir&#8221; diyemez; &#8220;Yağmurun halkı şerdir&#8221; diye hükmedemez. Belki sû&#8217;-i ihtiyarıyla ve kesbiyle onun hakkında şer oldu.</p>
<p>Hem ateşin halkında çok faideler var; bütünü de hayırdır. Fakat bazılar sû&#8217;-i kesbiyle, sû&#8217;-i istimaliyle ateşten zarar görse, &#8220;Ateşin halkı şerdir&#8221; diyemez. Çünki ateş yalnız onu yakmak için yaratılmamış; belki o, kendi sû&#8217;-i ihtiyarıyla, yemeğini pişiren ateşe elini soktu ve o hizmetkârını kendine düşman etti.</p>
<p>Mektubat(RNK) &#8211; 43</p>
<p><strong>Büyük Hayırlar Için,Cüzi Şerre Bakılmaz</strong></p>
<p>Hayr-ı kesîr için, şerr-i kalil kabul edilir. Eğer şerr-i kalil olmamak için, hayr-ı kesîri intac eden bir şer terkedilse; o vakit şerr-i kesîr irtikâb edilmiş olur. Meselâ: Cihada asker sevketmekte elbette bazı cüz&#8217;î ve maddî ve bedenî zarar ve şer olur. Fakat o cihadda hayr-ı kesîr var ki, İslâm küffarın istilasından kurtulur. Eğer o şerr-i kalil için cihad terkedilse, o vakit hayr-ı kesîr gittikten sonra şerr-i kesîr gelir. O ayn-ı zulümdür.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>İşte kâinattaki şerlerin, zararların, beliyyelerin ve şeytanların ve muzırların halk ve icadları, şer ve çirkin değildir; çünki çok netaic-i mühimme için halkolunmuşlardır.Meselâ: Melaikelere şeytanlar musallat olmadıkları için, terakkiyatları yoktur; makamları sabittir, tebeddül etmez. Keza hayvanatın dahi, şeytanlar musallat olmadıkları için, mertebeleri sabittir, nâkıstır. Âlem-i insaniyette ise meratib-i terakkiyat ve tedenniyat nihayetsizdir. Nemrudlardan, firavunlardan tut, tâ sıddıkîn-i evliya ve enbiyaya kadar gayet uzun bir mesafe-i terakki var.</p>
<p>İşte kömür gibi olan ervah-ı safileyi, elmas gibi olan ervah-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatiyle ve sırr-ı teklif ve ba&#8217;s-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidadlar, beraber kalacaktı. A&#8217;lâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık&#8217;ın ruhu, esfel-i safilîndeki Ebu Cehl&#8217;in ruhuyla bir seviyede kalacaktı.</p>
<p>Demek şeyatîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için icadları şer değil, çirkin değil; belki sû&#8217;-i istimalâttan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir; icad-ı İlahîye ait değildir.</p>
<p>Mektubat &#8211; 43</p>
<p><strong> Şeytanın vücudunda cüz&#8217;î şerler ile beraber bir çok makasıd-ı hayriye-i külliye ve kemalât-ı insaniye vardır. </strong></p>
<p>Şeytanın vücudunda cüz&#8217;î şerler ile beraber bir çok makasıd-ı hayriye-i külliye ve kemalât-ı insaniye vardır.</p>
<p>Evet bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidadda dahi ondan daha ziyade meratib var. Belki zerreden şemse kadar dereceleri var. Bu istidadatın inkişafatı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zenbereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur.</p>
<p>Yoksa, melaikeler gibi insanların da makamı sabit kalırdı. O halde insan nev&#8217;inde, binler enva&#8217; hükmünde sınıflar bulunmayacak. Bir şerr-i cüz&#8217;î gelmemek için bin hayrı terketmek, hikmet ve adalete münafîdir. Çendan şeytan yüzünden ekser insanlar dalalete giderler. Fakat ehemmiyet ve kıymet, ekseriyetle keyfiyete bakar, kemmiyete az bakar veya bakmaz.</p>
<p>Lemalar &#8211; 71</p>
<p><strong>Allah&#8217;dan Geldiği ve Insanın Hoşlanmadığı Zarar ve Kötülükler, Hastalık ve Musîbetlerde,Kulların Şikayet Etmeye Hakkı Yoktur</strong></p>
<p><strong>Şöyle ki;</strong></p>
<p><strong>Birinci Vecih:</strong></p>
<p>Cenab-ı Hak, insana giydirdiği vücud libasını san&#8217;atına mazhar ediyor. İnsanı bir model yapmış, o vücud libasını o model üstünde keser, biçer, tebdil eder, tağyir eder; muhtelif esmasının cilvesini gösterir. Şâfî ismi hastalığı istediği gibi, Rezzak ismi de açlığı iktiza ediyor. Ve hâkeza&#8230;</p>
<p>ﻣَﺎﻟِﻚُ ﺍﻟْﻤُﻠْﻚِ ﻳَﺘَﺼَﺮَّﻑُ ﻓِﻰ ﻣُﻠْﻜِﻪِ ﻛَﻴْﻒَ ﻳَﺸَٓﺎﺀُ</p>
<p><strong>İkinci Vecih:</strong></p>
<p>Hayat musibetlerle, hastalıklarla tasaffi eder, kemal bulur, kuvvet bulur, terakki eder, netice verir, tekemmül eder; vazife-i hayatiyeyi yapar. Yeknesak istirahat döşeğindeki hayat, hayr-ı mahz olan vücuddan ziyade, şerr-i mahz olan ademe yakındır ve ona gider.</p>
<p>Şu dâr-ı dünya, meydan-ı imtihandır ve dâr-ı hizmettir; lezzet ve ücret ve mükâfat yeri değildir. Madem dâr-ı hizmettir ve mahall-i ubudiyettir; hastalıklar ve musibetler, dinî olmamak ve sabretmek şartıyla o hizmete ve o ubudiyete çok muvafık oluyor ve kuvvet veriyor. Ve herbir saati, birgün ibadet hükmüne getirdiğinden şekva değil, şükretmek gerektir.</p>
<p><strong>Evet ibadet iki kısımdır:</strong> Bir kısmı müsbet, diğeri menfî. Müsbet kısmı malûmdur. Menfî kısmı ise, hastalıklar ve musibetlerle musibetzede za&#8217;fını ve aczini hissedip Rabb-i Rahîmine ilticakârane teveccüh edip, onu düşünüp, ona yalvarıp hâlis bir ubudiyet yapar. Bu ubudiyete riya giremez, hâlistir. Eğer sabretse, musibetin mükâfatını düşünse, şükretse, o vakit herbir saati bir gün ibadet hükmüne geçer. Kısacık ömrü uzun bir ömür olur. Hattâ bir kısmı var ki, bir dakikası bir gün ibadet hükmüne geçer.</p>
<p>Lemalar &#8211; 10</p>
<p><strong>Mülk Allahındır.Mülkünde İstediği Gibi Tasarruf Eder</strong></p>
<p>Mülk Onundur. Mülkünde istediği gibi tasarruf eder. Hem acaba: San&#8217;atkâr bir zât, bir ücret mukabilinde seni bir model yapıp gayet san&#8217;atkârane yaptığı murassa&#8217; bir libası sana giydiriyor, hünerini, maharetini göstermek için kısaltıyor, uzaltıyor, biçiyor, kesiyor.. seni oturtuyor, kaldırıyor. Sen ona diyebilir misin ki: &#8220;Beni güzelleştiren elbiseyi çirkinleştirdin; bana, oturtup kaldırmakla zahmet verdin&#8221;? Elbette diyemezsin. Dersen, divanelik edersin. Aynen öyle de: Sâni&#8217;-i Zülcelal göz, kulak, lisan gibi duygularla murassa&#8217; gayet san&#8217;atkârane bir vücudu sana giydirmiş. Mütenevvi esmasının nakışlarını göstermek için seni hasta eder, mübtela eder, aç eder, tok eder, susuz eder.. bu gibi ahvalde yuvarlatır.</p>
<p>Mahiyet-i hayatiyeyi kuvvetleştirmek ve cilve-i esmasını göstermek için, seni böyle çok tavırlarda gezdiriyor. Sen eğer desen: &#8220;Beni ne için bu mesaibe mübtela ediyorsun?&#8221; Temsilde işaret edildiği gibi, yüz hikmet seni susturacak.</p>
<p>Mektubat &#8211; 44</p>
<p><strong>Kainatta Hakiki Manada Kötülük ve Çirkinlik Yoktur</strong></p>
<p>Herşeyde, hattâ en çirkin görünen şeylerde, hakikî bir hüsün ciheti vardır. Evet kâinattaki herşey, her hâdise ya bizzât güzeldir, ona hüsn-ü bizzât denilir. Veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki, ona hüsn-ü bilgayr denilir. Bir kısım hâdiseler var ki, zahirî çirkin, müşevveştir. Fakat o zahirî perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var. Ezcümle:</p>
<p>Bahar mevsiminde fırtınalı yağmur, çamurlu toprak perdesi altında nihayetsiz güzel çiçek ve muntazam nebatatın tebessümleri saklanmış ve güz mevsiminin haşin tahribatı, hazîn firak perdeleri arkasında tecelliyat-ı celaliye-i Sübhaniyenin mazharı olan kış hâdiselerinin tazyikinden ve tazibinden muhafaza etmek için nazdar çiçeklerin dostları olan nâzenin hayvancıkları vazife-i hayattan terhis etmekle beraber, o kış perdesi altında nâzenin taze güzel bir bahara yer ihzar etmektir. Fırtına, zelzele, veba gibi hâdiselerin perdeleri altında gizlenen pek çok manevî çiçeklerin inkişafı vardır.</p>
<p>Tohumlar gibi neşv ü nemasız kalan birçok istidad çekirdekleri, zahirî çirkin görünen hâdiseler yüzünden sünbüllenip güzelleşir. Güya umum inkılablar ve küllî tahavvüller, birer manevî yağmurdur. Fakat insan, hem zahirperest, hem hodgâm olduğundan zahire bakıp çirkinlikle hükmeder. Hodgâmlık cihetiyle yalnız kendine bakan netice ile muhakeme ederek şer olduğuna hükmeder. Halbuki eşyanın insana aid gayesi bir ise, Sâni&#8217;inin esmasına aid binlerdir.</p>
<p>Meselâ: Kudret-i Fâtıranın büyük mu&#8217;cizelerinden olan dikenli otları ve ağaçları muzır, manasız telakki eder. Halbuki onlar, otların ve ağaçların mücehhez kahramanlarıdırlar. Meselâ: Atmaca kuşu serçelere tasliti, zahiren rahmete uygun gelmez. Halbuki serçe kuşunun istidadı, o taslit ile inkişaf eder. Meselâ: Kar&#8217;ı, pek bâridane ve tatsız telakki ederler. Halbuki o bârid, tatsız perdesi altında o kadar hararetli gayeler ve öyle şeker gibi tatlı neticeler vardır ki, tarif edilmez.</p>
<p>Hem insan hodgâmlık ve zahirperestliğiyle beraber, herşeyi kendine bakan yüzüyle muhakeme ettiğinden, pek çok mahz-ı edebî olan şeyleri, hilaf-ı edeb zanneder. Meselâ âlet-i tenasül-i insan, insan nazarında bahsi hacalet-âverdir. Fakat şu perde-i hacalet, insana bakan yüzdedir. Yoksa hilkate, san&#8217;ata ve gayat-ı fıtrata bakan yüzler öyle perdelerdir ki, hikmet nazarıyla bakılsa ayn-ı edebdir, hacalet ona hiç temas etmez.<br />
İşte menba-ı edeb olan Kur&#8217;an-ı Hakîm&#8217;in bazı tabiratı bu yüzler ve perdelere göredir.</p>
<p>Nasılki bize görünen çirkin mahlukların ve hâdiselerin zahirî yüzleri altında gayet güzel ve hikmetli san&#8217;at ve hilkatine bakan güzel yüzler var ki, Sâni&#8217;ine bakar ve çok güzel perdeler var ki, hikmetleri saklar ve pek çok zahirî intizamsızlıklar ve karışıklıklar var ki, pek muntazam bir kitabet-i kudsiyedir.</p>
<p>Sözler &#8211; 231</p>
<p><strong>Ne Kadar İyilik ve Güzellik ve Nimet Varsa Doğrudan Doğruya Cenâb-ı Allah’ın rahmet Hazinesinden Geliyor ve Husûsî İhsan ve İkrâmının Meyveleridir</strong></p>
<p>Ne kadar iyilik ve güzellik ve nimet varsa, doğrudan doğruya o Cemil ve Rahîm-i Mutlak&#8217;ın hazine-i rahmetinden ve ihsanat-ı hususiyesinden gelir. Ve musibet ve şerler ise, saltanat-ı rububiyetin âdetullah namı altında ve küllî iradelerin mümessilleri olan umumî ve küllî kanunlarının çok neticelerinden tek-tük cüz&#8217;î neticeleri olmasından, o kanunlar cereyanının cüz&#8217;î muktezaları olduğundan, elbette küllî maslahatlara medar olan o kanunları muhafaza ve riayet etmek için o şerli, cüz&#8217;î neticeleri dahi halkeder. Fakat o cüz&#8217;î ve elîm neticelere karşı, imdadat-ı hâssa-i Rahmaniye ve ihsanat-ı hususiye-i Rabbaniye ile musibete düşen efradın feryadlarına ve beliyyelere giriftar olan eşhasın istigaselerine yetişir.</p>
<p>Ve fâil-i muhtar olduğunu ve her bir şeyin her bir işi, onun meşietine bağlı bulunduğunu ve umum kanunları dahi, daima irade ve ihtiyarına tâbi&#8217; bulunmalarını ve o kanunların tazyikinden feryad eden ferdleri, bir Rabb-i Rahîm dinlediğini ve imdadlarına ihsanıyla yetiştiğini göstermekle; esma-i hüsnanın kayıdsız ve hadsiz cilvelerine, hadsiz ve kayıdsız bir meydan açmak için o küllî âdetullah düsturlarının ve o umumî kanunların şüzuzatıyla ve hem şerli cüz&#8217;î neticeleriyle, hususî ihsanat ve hususî teveddüdat, yani sevdirmekle hususî tecelliyat kapılarını açmıştır. Bu ikinci alâmet-i tevhid Siracünnur&#8217;un belki yüz yerlerinde beyan edildiğinden, burada hafif bir işaretle iktifa ettik.</p>
<p>Şualar &#8211; 31</p>
<p><strong>Eşyanın Hakikatı Zıddıyla Bilinir</strong></p>
<p><strong>İ&#8217;lem Eyyühel-Aziz!</strong></p>
<p>Tabiatları latîf, ince ve latîf san&#8217;atlara meftun bazı insanlar, bilhâssa has bahçelerinde pek güzel hendesevari bir şekilde şekilleri, arkları, havuzları, şadırvanları yaptırmakla bahçelerine pek muntazam bir manzara verirler. Ve o letafetin, o güzelliğin derecesini göstermek için bazı çirkin kaya, kaba, gayr-ı muntazam -mağara ve dağ heykelleri gibi- şeyleri de ilâve ediyorlar ki, onların çirkinliğiyle, adem-i intizamıyla bahçenin güzelliği, letafeti fazlaca parlasın.</p>
<p>Çünki</p>
<p>ﺍِﻧَّﻤَﺎ ﺍﻟْﺎَﺷْﻴَٓﺎﺀُ ﺗُﻌْﺮَﻑُ ﺑِﺎَﺿْﺪَﺍﺩِﻫَﺎ</p>
<p>Lâkin müdakkik bir kimse, o ezdadı cem&#8217;eden bahçenin manzarasına baktığı zaman anlar ki, o çirkin kaba şeyler kasden yapılmıştır ki; güzellik, intizam, letafet artsın. Zira güzelin güzelliğini arttıran, çirkinin çirkinliğidir. Demek bahçenin tam intizamını ikmal eden, o çirkinlerdir. Ve o çirkinlerin adem-i intizamı nisbetinde bahçenin intizamı artar.</p>
<p>Kezalik dünya bahçesinde nizam ve intizamın son sisteminde bulunan mahlukat ve masnuat arasında -hayvanlarda olsun, nebatatta olsun, cemadatta olsun- bazı çirkin, intizamdan hariç şeyler bulunur. Bunların çirkinliği, intizamsızlıkları, dünya bahçesinin güzelliğine, intizamına bir zînet, bir süs olmak üzere Sâni&#8217;-i Hakîm tarafından kasden yapılmış olduğunu, pek yüksek, geniş, şâirane bir hayal ile dünyanın o bahçe manzarasını nazar altına alabilen adam görebilir.</p>
<p>Maahâzâ, o gibi şeyler kasdî olmasaydı, şekillerinde hikmetli tehalüf olmazdı. Evet tehalüfte kasd ve ihtiyar vardır. Her insanın bütün insanlara sîmaca muhalefeti buna delildir.</p>
<p>Mesnevi-i Nuriye &#8211; 211</p>
<p class="title icon"><strong>Şer ve Çirkinlik Vâhid-i Kıyasîdirler</strong></p>
<p>Kâinatta gerçi herşeyde bir güzellik ve iyilik ve hayır vardır; ve şerr ve çirkinlik gayet cüz&#8217;îdir ve vâhid-i kıyasîdirler ki, güzellik ve iyilik mertebelerini ve hakikatlarının tekessürünü ve taaddüdünü göstermek cihetiyle, o şerr ise hayır ve o kubh dahi hüsün olur. Fakat zîşuurların nazar-ı zahirîsinde görünen zahirî çirkinlik ve fenalık ve bela ve musibetten gelen küsmekler ve şekvalar Zât-ı Hayy-ı Kayyum&#8217;a teveccüh etmemek için; hem aklın zahirî nazarında hasis, pis görünen şeylerde, kudsî münezzeh olan kudretin bizzât ve perdesiz onlar ile mübaşereti, kudretin izzetine münafî gelmemek için, zahirî esbablar o kudretin tasarrufatına perde edilmişler.</p>
<p>O esbab ise; icad edemiyorlar, belki haksız olan şekvalara ve itirazlara hedef olmak ve izzet ve kudsiyet ve münezzehiyet-i kudreti muhafaza içindirler.</p>
<p>Lemalar &#8211; 331</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-kotuluk-problemi/">Risale-i Nurda Kötülük Problemi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/risale-i-nurda-kotuluk-problemi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şerrin İnsanın Elinde Olması,Kuran&#8217;a Aykırı mı ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/serrin-insanin-elinde-olmasikurana-aykiri-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/serrin-insanin-elinde-olmasikurana-aykiri-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2015 18:59:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Şerrin İnsanın Elinde Olması Kuran'a Aykırı mı ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7701</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz.Peygamber bir duâsında şöyle buyurmuştur: “&#8230;Bütün hayırlar senin yed-i kudretindedir. Şerr sana âit değildir&#8230;”.(Müslim,Mesacid 201) Bu hadîs şu âyete aykırı görülmüştür. “Ben size öğüt vermek istesem de, eğer Allâh sizi azdırmak (iğva) istemişse, öğüdüm size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.” (Hûd, 34) Buna göre, âyet, şerri Allâh’a nisbet etmekte; hadîs ise insana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/serrin-insanin-elinde-olmasikurana-aykiri-mi/">Şerrin İnsanın Elinde Olması,Kuran’a Aykırı mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7703" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images5.jpg" alt="Şerrin İnsanın Elinde Olması,Kuran'a Aykırı mı ?" width="405" height="203" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images5.jpg 317w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images5-300x150.jpg 300w" sizes="(max-width: 405px) 100vw, 405px" /></a></p>
<p>Hz.Peygamber bir duâsında şöyle buyurmuştur: “&#8230;Bütün hayırlar senin yed-i kudretindedir. Şerr sana âit değildir&#8230;”.(Müslim,Mesacid 201)</p>
<p>Bu hadîs şu âyete aykırı görülmüştür. “Ben size öğüt vermek istesem de, eğer Allâh sizi azdırmak (iğva) istemişse, öğüdüm size fayda vermez. O, sizin Rabbinizdir ve O’na döndürüleceksiniz.” (Hûd, 34)</p>
<p>Buna göre, âyet, şerri Allâh’a nisbet etmekte; hadîs ise insana nis­pet etmektedir. Oysa Mu’tezile hariç tutulursa hayrı da şerri de yara­tanın Allâh olduğu konusunda icmâ vardır.</p>
<p>Burada ilginç bir noktaya temas etmemiz gerekir. Aslında hadîsin ifade etiği nokta, aynıyla Kur’ân’da geçmektedir. Allâh şöyle buyurur. “Sana ne iyilik gelirse Allâh’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendinden- dir. (Ey Muhammedi) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik, Şâhid olarak Allâh yeter. ” (Nisâs, 79)</p>
<p>Ancak, hadîse itiraz edenler, her nedense bu âyeti görmemişler­dir. Elbette bu âyette de kastedilen, insanın şerri yarattığı değildir.</p>
<p>Yavuz Köktaş,Kurana Aykırı Görülen Hadisler</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/serrin-insanin-elinde-olmasikurana-aykiri-mi/">Şerrin İnsanın Elinde Olması,Kuran’a Aykırı mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/serrin-insanin-elinde-olmasikurana-aykiri-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
