<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şehvet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sehvet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Jun 2026 16:53:18 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0.1</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Şehvet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnsan Kalbinin Özellikleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 16:46:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Keşf]]></category>
		<category><![CDATA[nazar ehli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28121</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bil ki Allah yukarıda zikrettiğimiz şeyleri insan dışındaki di­ğer canlılara da vermiştir. Nitekim hayvanların da şehvet ve gazap güçleri, dış ve iç duyuları vardır. Bundan dolayı bir ko­yun kurdu gözüyle görür, kalbi ile onun düşman olduğunu bilir ve ondan kaçar. İşte bu batini idraktir. İnsanın kalbine özgü olup onunla şerefinin yükseldiği ve Al­lah’a yakınlaşmaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/">İnsan Kalbinin Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki Allah yukarıda zikrettiğimiz şeyleri insan dışındaki di­ğer canlılara da vermiştir. Nitekim hayvanların da şehvet ve gazap güçleri, dış ve iç duyuları vardır. Bundan dolayı bir ko­yun kurdu gözüyle görür, kalbi ile onun düşman olduğunu bilir ve ondan kaçar. İşte bu batini idraktir.</p>
<p>İnsanın kalbine özgü olup onunla şerefinin yükseldiği ve Al­lah’a yakınlaşmaya layık olduğu şeyleri anlatacağız. Bunlar <u>ilim</u> ve irade özelliklerinde bir araya gelir.</p>
<p><strong>İlim</strong></p>
<p>İlim, dünya ve ahiret işleri ile aklî hakikatleri bilmekten iba­rettir. Çünkü bunlar duyu verilerinin (mahsûsât) ötesinde olup hayvanlarda ve insanlarda ortak olarak bulunmaz. Ak­sine tümel zorunlu bilgiler (el-‘ulûmu’l-külliye ez-zarûriyye) akla ait özelliklerdendir. Zira insan, bir şahsın aynı durumda iki farklı yerde bulunmasının düşünülemeyeceğine hükme­der. Kişi bu hükmü herkes hakkında verir. Hâlbuki -bilindiği üzere- bu hükmü veren kişi duyu organıyla sadece bazı şahıs­lar görmüştür. O hâlde verdiği bu hüküm, gördüğüne ilave olarak gerçekleşen ve tüm şahısları kapsayan bir hükümdür. Bu konuyu zarurî ve zâhir olan bilgi türünde anladığın zaman diğer nazarî bilgiler senin için daha açık hâle gelir.</p>
<p><strong>İrade</strong></p>
<p>Akıl bir işin akıbetini idrak eder ve yararlı yolu kavrayınca insanın özünde, yararlı olana doğru, onun sebeplerini hazırla­ma ve onu isteme yönünde bir şevk meydana gelir. Bu, şehvet ve hayvanlardaki iradeden farklı hatta şehvetin aksine olur. Çünkü şehvet kan aldırma ve hacamat yaptırmaktan hoşlan­maz. Akıllı kişi ise bunları irade edip talep eder, hatta bunun için para bile harcar. Aynı şekilde şehvet hasta iken lezzetli yemekleri arzularken akıllı kişi, içinde (yediği zaman kendine zarar verecek) yemekleri yemekten engelleyen bir güç bulur ki bu güç şehvet değildir.</p>
<p>Allah, insanda işlerin sonunu bilen aklı yaratıp aklın hük­müne uygun olarak organları harekete geçiren etki gücünü yaratmasaydı aklın verdiği hüküm faydasız olurdu. O hâlde insan kalbi, onu diğer canlılardan hatta ilk yaratılışında küçük çocuktan bile ayıran ilim ve irade ile hususiyet kazanır. Daha sonra buluğ çağına girince bu özellikler oluşur. Şehvet, gazap, zahir ve bâtın duyular (buluğa girmeden) çocukluk hâlinde mevcuttur. Çocuklarda insana has olan bu bilgilerin meydana gelmesi iki aşamada olur:</p>
<p><strong>1.</strong>İlk olarak bir çocuğun kalbi, imkânsız olan şeylerin ger­çekleşemeyeceği ve apaçık mümkün olanların gerçek­leşmesinin imkânı gibi ilk ve zorunlu bilgileri (el-‘ulû- mu’z-zarûriyye el-evveliyye) kuşatır. Böylelikle teorik (nazarî) bilgiler bulunmasa bile bunların kolayca oluşması mümkün hâle gelir. Böyle birinin bilgi konusundaki du­rumu, yazmayı öğrenmemiş fakat hokkayı ve kalemi bi­len, kelimeleri değil de tek tek harfleri öğrenmiş ve böylece okuma yazmayı öğrenmeye iyice yaklaşmış kişinin duru­muna benzer.</p>
<p><strong>2.</strong>İkinci aşamada deneyim ve düşünme faaliyetleriyle elde edilen bilgiler oluşur. Bunlar, kişinin dilediği zaman baş­vurabileceği bir hazine gibidir. Bunun durumu okuma yazma konusunda iyice uzmanlaşmış kişiye benzer. Çünkü böyle biri yazma kabiliyetine sahip olduğundan şu an yaz- masa bile kâtip (yazan) olarak adlandırılır. İnsanın nazarî ve pratik bilgileri ihtiva etme durumu insanlığın en yük­sek derecesidir. Ancak bu derecenin de sayısız mertebeleri vardır. İnsanlar, bilgilerinin çokluk ve azlığına, malumatı­nın değerli ve değersiz oluşuna ve bilgiyi edinme yollarının değişimine göre farklılaşır. Çünkü bu ilimler bazı kalplere doğrudan ve mükâşefe yoluyla ilahı ilhâm olarak ulaşır. Bazılarına kesb ve öğrenmek şeklinde verilir. Bazıları ko­laylık ve süratle bazıları ise zorlukla elde eder. Tam da bu noktada âlimler, hâkimler, enbiyâ ve evliyânın dereceleri birbirinden ayrılır. Bu konuda yükselme (terakki) dere­celeri sayılamayacak kadar çoktur. Çünkü Allah’ın malu­matı sonsuzdur. İlgili rütbelerin en üstünü kesb ve güçlük olmaksızın hızlıca ilahi keşf yoluyla tüm hakikatlerin ya da çoğunun açıklandığı nübüvvet mertebesidir.</p>
<p>İnsan bu saadet vasıtasıyla mekân ve mesafeyle değil mâna, sıfat ve hakikat açısından Allah’a yaklaşır. İlgili derecelerin yükse­liş yerleri Allah’a doğru seyreden sâliklerin menzilleridir. Bu menzillerin sınırı yoktur. Her sâlik kendisinin ulaştığı menzili bilir. Bu menzili ve geride olanları bilir fakat ön­deki menzillerin hakikatini kuşatamaz. Bizim peygamber­liğe ve peygambere inanıp tasdik ettiğimiz gibi bu sâlik de önde çok menziller olduğuna inanır. Fakat peygamberli­ğin hakikatini ancak bir peygamber bilir. Anne karnındaki çocuğun, bebeğin hâlini ve bebeğin de mümeyyiz çocuğun hâlini ve onun idrak ettiği zaruri malumatı, mümeyyizin ise akıl bâliğ olup nazarî bilgileri elde eden kişinin duru­munu bilmediği gibi, aklı başında olan kimse Allah’ın veli kullarına ve peygamberlerine açtığı lütuf ve rahmet me­ziyetlerini bilemez. “Allah, insanlar için ne rahmet açarsa artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Allah’ın cömertliği ve keremi gereği bu rahmet bol bol da­ğıtılmıştır. Hiç kimse bundan mahrum edilmemiştir. Ancak bu, ilahi rahmetin esintilerine açık olan kalplerde ortaya çı­kar. Nitekim Hz. Muhammed [sav] şöyle demiştir: “Hayatını­zın bazı günlerinde Rabbinizin rahmet esintileri olur. Bun­ları elde edin.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Ondan nasiplenmek ise -ileride anlatılacağı üzere- kalbi, kötü ahlâkın sonuçları olan kir ve bulanıklıktan arındırıp temizlemekle olur. Allah’ın bu cömertliğine aşağı­daki hadislerde işaret edilmiştir.</p>
<p>“Her gece Allah dünya semasına iner (tecelli eder) ve ‘Yok mu isteyen, onun isteğine cevap vereyim?’ der.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Hadîs-i kudsîde Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Benimle karşılaşmak için iyilerin istekleri çoğaldı. Benim onlarla karşılaşma isteğim onlarınkinden daha fazladır.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> ve “Bana bir karış yaklaşan kişiye ben bir arşın yaklaşırım.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Tüm bunlar şunu göstermektedir: Kalplerin ilmin nurların­dan mahrum kalması, nimet sahibi olan Allah’ın cimriliği ya da engellemesi sebebiyle değildir. Zira Allah, cimrilik ve mah­rum bırakmaktan yücedir. Bu mahrumiyetin asıl sebebi, kalp­lerde biriken pislikler, bulanıklıklar ve onları meşgul eden başka şeylerdir. Kalp bir kap gibidir; suyla dolu bir kaba hava giremeyeceği gibi Allah’tan başkasıyla dolu olan bir kalbe de Allah’ın celâlinin marifeti giremez. Hz. Muhammed [sav] aşa­ğıdaki sözüyle buna işaret etmiştir:</p>
<p>“Şeytanlar insanoğlunun kalplerinde dolaşmasalardı, onlar göklerin melekût âlemine bakarlardı.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Anlatılanlardan açıkça anlaşılmaktadır ki ilim ve hikmet, in­sana özgü bir vasıftır. İlimlerin en şereflisi Allah’ın zât, sıfât ve fiillerini bilmektir, İnsanın kemâli bununla meydana gelir. İnsanın kemâlinde celâl ve kemâl sahibi olan Allah’ın civarına yalanlık saadeti ve salâhı vardır. Buna göre beden nefsin bini­ti, nefis de ilmin yeridir. İlim insanm maksudu ve kendisi için yaratıldığı özelliktir.</p>
<p>Yük taşıma gücünde eşek ile ortak olan atin; düşmana saldın, kaçmak ve güzel heyet açısından eşekten farklı olması atin bu hususiyet için yaratıldığım gösterir. İlgili özellikleri kaybeden at, eşek seviyesine düşer. Bunun gibi birçok özellikte at ve eşekle aynı özellikleri taşıyan insan kendine has birçok vasıfla bu hayvanlardan ayrılır. Bunlar Allah’a yakın (mukarreb) me­leklerin özelliklerdendir. İnsan, hayvanlarla meleklerin ara­sındaki bir mertebede bulunur. İnsan, beslenme, üreme gibi özellikleriyle bitki; hissetme ve iradesi ile hareket etmesi bakı­mından hayvan; sûret ve boy bakımından ise duvarda nakşe­dilmiş resim gibidir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliği ise eşyanın hakikatini bilmesidir. Bundan dolayı bütün organ ve güçlerini, ilim ve amelde kendisine yardım edecek şekilde kullanan insan meleklere benzer. Bu kimse meleklerin arasına iltihak etmeye, “melek” ve “rabbânî” seklinde isimlendirilmeye layıktır. Nitekim Allah’ın haber verdiğine göre Hz. Yusuf u gören kadınlar şöyle demiştir: “Bu bir insan değil bu ancak çok şerefli bir melektir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Kim himmetini bedenî zevklerine sarf eder hayvanlar gibi yer ve içerse hayvanların mertebesine düşer. Bu kişi öküz gibi ah­mak ya da domuz gibi boğazına düşkün veya köpek ve kedi gibi saldırgan yahut deve gibi kinci ya da kaplan gibi kibirli yahut tilki gibi hileci veya sayılan tüm kötülükleri kendinde birleştiren azgın bir şeytan olur. <em>Şükür Kitabında</em> bir parça anlatılacağı üzere insanın duyularının ve uzuvlarının her bi­rinden Allah’a ulaşmak konusunda yardım istenebilir. Kim bunları Allah’a giden yolda kullanırsa kurtulur, kim de yoldan sapmak için kullanırsa hüsran ve hayal kırıklığına uğrar. Bu konuda saadetin özü şudur ki kişi, Allah’a ulaşmayı maksut, âhireti karargâh, dünyayı menzil, bedenini merkep ve âzâlarını hizmetçi yapmalı ve müdrikin kendisi beden memleketinin ortası olan kalpte memleketlerinin ortasında oturan hüküm­dar gibi oturmalıdır. Beynin ön tarafına yerleştirilen hayal gücünü (kuvve-i hayâliyye) postacı (sahib-i berîd) olarak ka­bul etmelidir. Çünkü hissedilen tüm haberler burada birleşir. Beynin arka kısmında bulunan hafıza gücü (kuvve-i hafıza) hazine vekili kabul edilmelidir.</p>
<p>Dili (el-kuvvetü’n-nâtıka) ter­cüman, hareket eden uzuvları (el-kuwetü’l-‘âmile) kâtipler, beş duyuyu (el-havâssü’l-hamse) ise câsuslar olarak kabul et­meli ve bunların her birine ayrı bir yerde görev vermelidir. Mesela gözleri renkler, kulakları sesler, burnu kokular âle­mi ile vazifelendirilmelidir. Diğer âzâları da uygun oldukları yerlerde kullanmalıdır. Çünkü ilgili âzâların her biri görevli oldukları âlemden edindikleri haberleri ilk olarak postacı (sa­hib-i berîd) gibi olan hayal gücüne (kuvve-i hayâliyye) gönde­rir, o da hazine vekili olan hafıza gücüne (kuvve-i hâfıza) tes­lim eder. Hazîne vekili ise aldığı bu haberleri hükümdara arz eder.</p>
<p>Hükümdar da memleketin idaresinde ihtiyaç duyduğu şeyleri bundan alır. Ayrıca ulaşmak istediği yolculuğu ta­mamlama, bela olan düşmanını yenme ve yolculuğuna engel olacak yol kesicileri kovma hususunda muhtaç olduğu şeyleri buradan edinir. Hükümdar böyle çalışırsa muvaffak, bahtiyar ve Allah’ın nimetine şükretmiş olur. Fakat bunları ihmâl eder; gazap, şehvet ve diğer peşin hazları için yahut menzilini de­ğil yolunu imâr etmek için kullanırsa -zira dünya, üzerinden geçip gideceği bir yol olup vatanı ve kalacağı yer ahirettir- o zaman perişan, bedbaht ve Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmiş olur. Ayrıca Allah’ın askerlerini (uzuvlar ve hisler) zayi etmiş, Allah’ın düşmanlarına yardımcı olmuş ve Allah’ın or­dusunu perişan etmiş olur. Böylelikle azaba duçar olup vara­cağı yerde ve ahirette [rahmetten] uzaklaştırılmaya müstahak olur. Bundan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Kâ‘b el-Ahbâr, anlattığımız örneğe işaret ederek şöyle der: Hz. Âişe’nin huzuruna girdim ve şöyle dedim: “Gözler insana yol gösterir. Kulaklar sesleri işitip muhafaza eden kaplar gibidir, dil tercümanlık yapar. Eller kanat, ayaklar ise postacı gibidir. Kalp ise bir hükümdardır. Hükümdar iyi olursa ordusu da iyi olur.” Beni dinleyen Hz. Âişe, Hz. Peygamberden böyle işit­tiğini söyledi.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Hz. Ali, kalplerin temsili hususunda şöyle dedi: “Allah’ın yer­yüzünde kapları vardır, onlar insanların kalpleridir. Allah’ın yanında en değerlileri ise en yufka, en temiz ve en sağlam olanlarıdır.” Sonra bu sözünü “Din konusunda en sağlam, kesin bilgi hususunda en temiz ve dostlarına karşı en yufka olan kalpler” diyerek açıklamıştır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Hz. Ali’nin sözü Allah’ın aşağıdaki âyetlerine işaret etmektedir:</p>
<p>“Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>“O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Ubey b. Kâ’b yukarıdaki âyetin, müminin nuru ve kalbini;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> aşağıdaki âyetin ise münafığın kalbinin misali olduğunu söyler:<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>“Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizde­ki karanlıklar gibidir.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Zeyd b. Eşlem, “O, korunmuş bir levhadadır (Levh-i Mah- fûz’dadır).”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> âyetinde zikredilen Levh-i Mahfûz’un, müminin kalbi olduğunu söyler.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Sehl et-Tüsterî ise “Kalb ile göğsün misali arş ile kürsü gibidir.” demiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Bunlar kalbin misal­leridir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>KALPTE BÎR ARAYA GELEN </strong><strong>ÖZELLİKLER VE ÖRNEKLERİ</strong></p>
<p>Şunu bil ki insanın oluşum ve yaratılışına dört unsur eş­lik eder. Bundan dolayı onda dört tür nitelik bir araya gelir. Bunlar yırtıcı, hayvani, şeytani ve rabbani niteliklerdir. Buna göre gazap gücü insana hâkim olursa kişi düşmanlık, buğz, hakaret edip vurarak insanlara saldırma gibi yırtıcı hayvan özelliklerini; şehvet gücü hâkim olunca ise açgözlülük, hırs ve cinsellik gibi hayvani özellikleri taşır. Fakat insan “De ki: Rûh, Rabbimin bileceği bir şeydir.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> âyetinde işaret edildiği üzere kendisinde rabbani bir durum olduğundan kendisi için rubu- biyyet iddia edip ele geçirmeyi, üstünlüğü, her şeyde özel ve tek olmayı, önderlikte bir olmayı, kulluk ve tevâzu bağından kurtulmayı sever. Tüm bilgilere sahip olmaya heves eder hatta her şeyi bildiği iddia eder. Kendisine ilim isnat edildiğinde se­vinir, cehalet isnat edildiğinde ise üzülür. Hâlbuki tüm haki­katleri kuşatmak ve güç ile yaratılmış varlıkların tümü üzerin­de otorite kurmak rubûbiyet vasıflarındandır. Fakat insanda buna ulaşma konusunda tutku vardır.</p>
<p>Gazap ve şehvet gücü yönünden hayvanlarla ortak vasıfları olmasına rağmen, temyiz (düşünme ve anlama) bakımından hayvanlardan farklı ve özel bir konumda olduğu için [bazen] insanda şeytanlık meydana gelir ve zararlı bir varlığa dönü­şür. Temyiz gücünü şer vecihlerini bulurken kullanır, amaçla­rına tuzak, hile, sahtekârlık ile ulaşır ve hayır mahallinde şerri izhar eder. Bu ise şeytanların ahlâkıdır.</p>
<p>Her insanda bu dört özellikten -yani rabbani, şeytani, vahşi ve hayvani vasıflardan- bir parça vardır. Bunların hepsi kalp­te toplanmıştır. Sanki insan derisinde domuz, köpek, şeytan ve bilge (hakim) bir aradadır.</p>
<p>Domuz; rengi, şekli ve sûreti sebebiyle değil şiddetli hırsı, düşmanlığı ve aşırı arzuları nedeniyle yerilmiştir. Bu yönüyle şehveti temsil eder. Köpek ise gazap gücünü sembolize eder. Zira yırtıcı hayvan ya da ısıran köpek, sûret, renk ve şekil bakımından değil taşıdığı anlam bakımından yırtıcı ve zarar vericidir. Yırtıcılık anlamının özü ise saldırganlık, düşman­lık ve ısırmadır. İnsanın içinde yırtıcı hayvanın saldırganlığı ve gazabı, domuzun hırsı ve şehveti vardır. Domuz, aç gözlü­lük duygusuyla kötülük ve çirkinliğe yırtıcı hayvan ise gazap gücüyle zulüm ve eziyet etmeye çağırır. Şeytan ise domuzun şehvetini, yırtıcı hayvanın sinirini kamçılayıp sürekli bunları harekete geçirmeye, birini diğeri ile tahrik etmeye ve yaratıl­dıkları tabiatı onlara güzel göstermeye çalışır.</p>
<p>Aklın misali olan bilgi ise doğup aydınlatan nuru ve nüfuz eden basireti ile şeytanın aldatıcılığını ortaya çıkarır, onun hile ve tuzağını defeder ve köpeği onun üzerine musallat ederek domuzun açgözlülüğünü kırar. Çünkü gazap, şehvetin keskinliğini yok eder. Köpeğin saldırganlığını ise domuzu ona musallat ederek kırar, Böylece aklın siyaseti ile her ikisini yener. Kişi zikredilen şeyleri yaparak buna muktedir olursa durum dü­zelir, beden memleketinde adâlet ortaya çıkar ve tüm işler doğru şekilde (sırat-ı müstakim üzerine) cereyan eder. Eğer şehvet ve gazap gücünü yenmekten aciz olursa bu güçler onu yener ve kullanır. Sonuçta ise domuzu doyurmak ve köpe­ği memnun etmek için çeşitli hileler ve düşünceler ortaya koyar. Sürekli domuz ve köpeğe ibadet hâlinde olur. İnsanla­rın çoğunun durumu böyledir. Düşüncelerinin çoğu karınla­rını doyurmak, cinsel arzularını tatmin etmek ve düşmanları ile çelişmektir.</p>
<p>Ne şaşılacak şeydir! Putperestlerin putlara ibadetini kına­yan kişinin gözünden perde kaldırılsa, keşif sâhiplerine rüya veya yakaza hâlinde gösterildiği gibi bu kişiye de durumunun hakikati gösterilse, kendisinin bir domuzun önünde eğilmiş ona secde ve rükû ediyor olduğunu, bu domuzun emirlerini ve işaretini beklediğini, şehvetinin istediği şeyler hususunda domuz kışkırttığında ne istiyorsa onu hemen yerine getirip hizmetinde bulunduğunu görürdü. Ya da bu kişi kendisini saldırgan bir köpeğin önünde ona ibadet ederken, isteklerini dinleyip ona itaat ederken, ona itaat [mevkiine] ulaşmak için çeşitli çözümler düşünürken görürdü. Bu kişi şeytanını sevin­dirmeye çalışır. Zira domuzu ve köpeği tahrik eden ve onları, bu kişiyi kullanmaya iten şeytandır. Bu yönüyle mezkûr kişi aslında şeytana ibadet eder.</p>
<p>Her kul, kendi harekât ve sekenâtını, niçin konuştuğunu, ni­çin sustuğunu, niçin kalktığım ve niçin oturduğunu gözlem­lesin. Basiret gözüyle bakar ve insaf ederse hayatı boyunca şehvet ve gazap güçleri için çalıştığını görür. Bu hâl, zulmün son haddidir. Çünkü sultam köleye, mal sahibini mala, efen­diyi hizmetçiye, galibi ise mağluba çevirmiştir. Oysa efendilik, galebe ve otorite aklın hakkıdır. Fakat bu kimse, aklını gazap, şehvet ve şeytana hizmetçi kılmıştır. Bu üçüne itaat ettikçe kalbine üst üste kötü sıfatlar yığılır; ta ki bu kötülükler kalbi­nin tabiatı hâline gelsin, onu helâk edip öldürsün.</p>
<p>Şehveti simgeleyen domuza itaat etmekle utanmazlık, pislik, israf ve cimrilik riya, arsızlık, alay, faydasız şeylerle uğraşma, hırs, şiddetli arzu, yalakalık, haset, alay etme ve benzeri kötü huylar ortaya çıkar. Gazabı temsil eden köpeğe itaat etmek­le ise faydasız atılganlık, hor görme, büyüklük taslama, ken­dini beğenme, öfkeyle deliye dönme, tekebbür, ucb, istihzâ,küçümseme, yaratılanları hakir görme ve zulüm isteme gibi kötülükler meydana gelir. Şehvet ve gazap güçlerine boyun eğip şeytana itaat etmekle de tuzak kurma, hıyanet, hile, kur­nazlık, telbîs, aldatma, dövme, küfür ve benzeri, birçok kötü haslet oluşur.</p>
<p>Kişi, yukarıda anlatılanların tam tersini yaparak gazap, şeh­vet ve şeytanı, rabbânî sıfatın yönetimi altına alsaydı rabbânî sıfatlardan olan ilim, hikmet, yakîn, eşyanın hakikatini kuşat­ma, her şeyi olduğu gibi anlama, ilim ve basiret ile bunların hepsine hâkim olma ve ilmin kemâliyle herkesin önüne geç­meye liyakat kazanma gibi hasletler kalbinde yerleşirdi. Ayrı­ca gazap ve şehvete itaat etmekten müstağni hâle gelirdi. Böylece kişi, şehvet domuzunu zapt edip itidale getirdiğinde iffet, kanaat, itmi’nân (mütmainlik), zühd, verâ, takvâ, inbisât, gü­zel sûret, hayâ, akıllılık, yardımseverlik ve benzeri yüce sıfatlar kalpte yayılır.</p>
<p>Kişi gazap gücünü yenip zapt ettiğinde ve onu gerekli sınırına getirdiğinde ise cesaret, kerem, yüksek himmet, nefsi kontrol edebilme, sabır, hilm, tahammül, affedicilik, sebat kabiliyeti, yüksek makam, gözü peklik, vakar ve benzeri güzel sıfatlar or­taya çıkar. Kalp, kendisine tesir eden hâlleri kuşatan bir ayna hükmündedir. Bu tesirler, sıra ile kalbe ulaşır.</p>
<p>Daha önce sayılan övülen huylar, kalp aynasının parlaklığını, ışığını ve pırıltısını artırır.. Hatta bu sayede Hakk’ın nûru par­lar ve dinde aranan hususların hakikati keşfolur. Hz. Muhammed [sav], aşağıdaki sözleriyle işte böyle bir kalbe işaret eder: “Allah bir kuluna hayır murat ettiği zaman, ona kalbinden bir vâiz yaratır.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>“Kimin kalbinde bir vaiz bulunursa onun üzerinde Allah’ın bir muhafızı olur.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Kötü huylar, gönül aynasına yükselen kara duman gibidir. Bu duman, onu karartıp İlâhî nurdan mahrum bırakıncaya kadar birikmeye devam eder. Bu ise kalbin mühürlenmesi ve hük­mü altına girmesi demektir. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalple­rini paslandırmıştır.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>“Biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Allah onların duymamalarını günahlar sebebiyle kalplerinin mühürlenmesine bağladığı gibi aşağıdaki âyetlerde onların işitmelerini de takvâya bağlamıştır.</p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten sakının ve dinleyin.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten salanın. Allah, size öğretiyor.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Günahlar çoğaldıkça kalbe mühür vurulur ve bu sırada kalp, hakkı görmekten, dinin iyiliklerini idrâk etmekten körleşir. Âhiret durumunu küçümser, dünya işini büyütür ve tüm dü­şüncesini dünyaya bağlar. Âhiretle ilgili bir şeyler duyduğunda bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Fakat kalbine yerleş­mez, tevbe etmeye ve eksiğini gidermeye teşvik etmez. Bunlar, kâfirlerin kabir ehlinden ümit kestiği gibi âhiretten ümit kesen kimselerdir. Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde zikredilen “Günahların ile kalbi karartması” ifadesinin anlamı budur. Meymûn b. Mihrân şöyle demiştir: “Bir kul günah işlediği zaman kalbi­ne siyah bir nokta konulur. O günahı işlemeyi bırakır ve tövbe ederse kalbi cilalanır [ve parlar]. Günaha tekrar dönerse bu nokta kalbe yükselir ve kaplar. İşte bu, kalbin mühürlenmesi- dir.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Müminin kalbi temizdir, orada parlayan bir kandil vardır. Kâfirin kalbi ise siyah ve tersine çevrilmiştir.”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Allah’a itaat etmek şehvetlerin aksine kalbi parlatır, günah­lar ise kalbi karartır. Kim günahlara yönelirse kalbi kararır. Kim günahın arkasından bir iyilik yapar ve bu günahın izini silerse kalbi kararmaz fakat nuru azalır. Bu durum kirletilip temizlenen, sonra yine kirletilip temizlen bir aynaya benzer. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Kalpler dörde ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong>Temiz kalp ki onda parlayan bir kandil vardır. Bu, mümi­nin kalbidir.</p>
<p><strong>2.</strong>Kararmış ve ters döndürülmüş kalp ki bu, kâfirin kalbidir.</p>
<p><strong>3.</strong>Bir kaba konmuş ve ağzı bağlanmış kalp ki bu, münafığın kalbidir.</p>
<p><strong>4.</strong>İçinde imanın ve münafıklığın beraber bulunduğu kalptir. Buradaki iman, temiz suyun besleyip geliştirdiği baklaya; münafıklık ise irin ve cerahatin artırdığı yaraya benzer. Bu ikisinden hangisi galip olursa onunla hükmolunur. Başka bir rivayette ise “[Bu ikisinden hangisi galip olursa]onu götürür.”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> denilmiştir. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendile­rine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşü­nürler (derhal Allah’ı hatırlarlar da) sonra hemen gözleri­ni açarlar.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Allah kalbin parlaklığının ve görmesinin zikir ile meydana ge­diğini ve bunun ancak takvâ ile mümkün olduğunu; takvânın zikir kapısı, zikrin keşif kapısı, keşfin de büyük kurtuluşun -Allah ile mülâki olmak- kapısı olduğunu haber vermiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İLİMLERE NİSPETLE KALBİN MİSALİ</strong></p>
<p>İlmin mahallinin kalp yani tüm azalan idare eden latife ol­duğunu bil. Uzuvlar bu latifeye hizmet edip itaat eder. Malu­matın hakikatine nispetle kalp, renkli cisimlerin sûretlerine nispetle ayna mesabesindedir. Renkli cismin aynada meydana gelen bir sûreti olduğu gibi her malumun bir hakikati ve her hakikatin kalbin aynasına yerleşip orada açığa çıkan bir sû­reti vardır. Ayna başka, yansıyan kişilerin sûretleri başka ve aynaya aksedip orada görülen misalleri başkadır. Bunlar üç ayrı şeydir. Dolayısıyla bu konuda da üç ayrı şey vardır: kalp, eşyaların hakikatleri ve bu hakikatlerin kalpte meydana gel­mesi. Âlim eşyanın hakikatlerinin hulul ettiği kalpten malum eşyanın hakikatlerinden, ilim ise misalin aynada husûlünden ibarettir. Yine bir şeyi tutmak ve kavramak el gibi tutan bir nesneyi, kılıç gibi tutulan bir şeyi ve elde kılıcın tutulmasının meydana gelmesi ile kılıç ve el arasındaki vusulü gerektirir. Bunun gibi, malumun misalinin kalbe ulaşmasına (vusul) ilim denir.</p>
<p>Ortada hakikat ve kalp vardı fakat ilgili hakikatle­rin kalbe ulaşmasından ibaret olan ilim yoktu. Bu durum kılıç ve el varken -kılıç elde olmadığından- tutma ve alma eylem­lerinin isminin olmamasına benzer. Evet, tutma eylemi, kılı­cın ele alınmasından ibarettir. Fakat malum, kalpte meydana gelmez. Ateşi bilen kişinin kalbinde ateşin kendi oluşmaz. Kalbe yerleşen şey, ateşin tanımı ve sûretine uygun hakikat ve mahiyettir» Bu yüzden ayna ile örnek vermek daha uygundur. Zira kişinin kendisi aynada meydana gelmez ancak bu kişi­ye uygun (mutâbık) sûret bu aynada yansır. Bunun gibi, ma­lumun hakikatine uygun sûretin kalpte meydana gelmesine ilim adı verilir. Aynada aşağıdaki beş sebepten dolayı sûretler inkişaf etmediği gibi kalpte de ilgili sebeplerden dolayı ilim meydana gelmez.</p>
<p><strong>1.</strong>Şekil açısından aynanın eksikliği. Şekillendirilip cilalan­madan önce demir cevherinden oluşan aynanın durumu böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Şekli tam olsa da aynanın kirli, paslı ve bulanık olması gibi.</p>
<p><strong>3.</strong>Sûretin aynanın arkasında kalma durumunda olduğu gibi aynanın, sûretin bulunduğu taraftan farklı bir yöne çevrilmesi.</p>
<p><strong>4.</strong>Ayna ile sûret arasında bir engelin bulunması.</p>
<p><strong>5.</strong>İstenilen sûretin hangi tarafta olduğunun bilinmemesi. Hatta bu sebeple ilgili sûretin aynanın yönüne hizalanması mümkün olmaz.</p>
<p>Kalp, tüm işlerde her şeyin hakikatinin açığa çıkmasına isti­dadı olan bir aynadır. Ancak aşağıda sayılan sebepler yüzün­den bilgiler kalpte oluşmaz.</p>
<p><strong>1.</strong>Çocuğun kalbinde olduğu gibi bizatihi kalpte eksiklik olur. Eksikliğinden dolayı malumat burada ortaya çıkmaz.</p>
<p><strong>2.Şehvetin</strong> çokluğundan kaynaklı kalpte üst üste biriken günahların ve pisliğin bulanıklığı. Bu, kalbin temizliği ve parlaklığına engel olur. Karanlığı ve üst üste birikmesi ne­deniyle hakkın zuhurunu men eder. Hz. Muhammed [sav] şu sözüyle buna işaret etmiştir: “Günah işleyen kişinin aklı bir daha ona dönmeyecek şekilde ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Yani bu kişinin kalbinde ebedi olarak kaybolmayacak bir günah izi meydâna gelir. Yapılması gereken şey gü­nahın hemen ardından onu silen bir iyilik yapmaktır. Hiç günah işlemeden iyilik yaparsa kalbinin parlaklığı artar. Daha önce günah işlenirse iyiliğinin faydası kay­bolur. Fakat kalp günah işlemeden önceki hâline döner, parlaklığı artmaz. Bu apaçık bir hüsran ve çözümü ol­mayan bir eksikliktir. Kirlendikten sonra bu kiri gider­mek için cilalanan ayna, kirlenmeden parlaklığının ar­tırılması için cilalanan ayna gibi değildir. Allah’a itaat etmeye yönelip şehvetlerin gerektirdiği şeylerden yüz çevirmek kalbi arındırır ve parlatır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Bizim uğrumuzda cihat edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz.”<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Kim bildiği ile amel ederse Allah ona bilmediğini öğretir.”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p><strong>3.</strong>Kalbin, talep edilen hakikat yönünden ayrılmasıdır. Çün­kü itaat eden salih birinin kalbi, temiz olsa da hakkı ara­madığı ve aynasını matluba doğru çevirmediği için, hak­kın parlaklığı tecelli edemez. Bilakis bedeni ibadetlerin ayrıntıları ile meşgul olur ya da geçim yolları ile uğraşır ve rubûbiyeti düşünmeye ve İlahî gizli hakikatleri arama­ya gönlünü çevirmez. Böylelikle -düşünüyorsa- amellerin afetlerinin inceliklerini ve nefsin ayıplarının gizliliklerini keşfeder ya da -düşünüyorsa- kalbinde geçim yolları [-na dair düşünceler] parlar. Ameller ve itaatlerin tafsilatı ile meşgul olmak haklan parlaklığının inkişafına engel olu­yorsa dünya şehveti, lezzeti ve alakalan ile meşgul olan bir kalp hakkında ne düşünürsün! Bu durum hakikatin keşfi­ne nasıl engel olmasın ki!</p>
<p><strong>4.</strong>Arada engelin (hicâb) bulunması. Çünkü şehvetlerini yen­miş ve fikrini bir hakikate yöneltmiş itaatkâr bir kalbe bile hakikatler keşfolunmayabilir. Zira kişi, hüsn-i zan ve taklit yoluyla çocukluğundan beri benimsediği inançlar sebe­biyle perdelenmiştir. Bu inançlar, Hakk’ın hakikati ile kişi arasına girer ve zahirî taklitle elde edilen bilgilerin ötesin­de hakikatlerin kalpte keşfolmasına engel olur. Bu durum, kelâmcıların ve mezhep taassubuna kapılanların çoğunun hakikate ulaşmasının önünde duran büyük bir perdedir. Hatta yeryüzü ve gökyüzündeki İlâhî kudreti (melekût) tefekkür eden sâlihlerin birçoğu da bu hâlden bütünüyle kurtulabilmiş değildir. Zira nefislerinde donmuş, kalple­rinde yerleşmiş ve kendileriyle hakikatler arasına perde hâline gelmiş taklidi inançlar onları</p>
<p><strong>5.</strong>Matlûbun (aranan şey) hangi yönden elde edileceğinin bilinmemesi. Çünkü bir bilgiyi talep eden birisinin, ara­dığına uygun diğer bilgileri düşünmeden meçhul (bilin­meyen) bir bilgiyi araması mümkün değildir. Bu kişi ilgili bilgileri düşünür ve kendi içinde bunları âlimlerin bilece­ği özel bir sıralama ile düzenlerse aradığı şeye yönelir ve böylece matlûbun hakikati kalbinde açığa çıkar. Zira fıtrî olmayıp öğrenilmesi talep edilen bilgiler ancak ilim ağı ile avlanabilir. Hatta tüm bilgiler ancak daha önce var olan iki bilginin özel bir şekilde birleşip eşleşmesinden sonra oluşur. Kadın ve erkeğin birleşmesinden üçüncü birisi­nin meydana gelmesi gibi bu iki bilginin birleşmesinden üçüncü bir bilgi doğar. Sonra at elde etmek isteyen biri­sinin bunu eşek, deve ve insandan meydana getirmesi mümkün değildir. Bunun için bir tane erkek ve dişi atın özel bir şekilde birleştirilmesi gerekir. Bu da özel bir iki at arasında belirli ilişkinin meydana gelmesi ile olur.</p>
<p>Bu­nun gibi tüm bilgilerin kendine özel iki aslı vardır. Bunların birleşmesinden, aranan üçüncü bilginin oluşmasını sağlayan bir yol vardır. Bu asılları ve bunların birleşme keyfiyetini bilmemek bilginin elde edilmesi için engeldin Mesela yukarıda zikrettiğimiz üzere sûretin bulunduğu ta­rafı bilmemek bu engeller arasında yer alır. Hatta mesela, ensesini aynada görmek isteyen bir insan, aynayı yüzünün hizasına kaldırırsa ensesini göremez. Bu kişi her ne kadar aynayı yüzünün hizasına kaldırsa da ensesine hizalamadığı için ensesini göremez. Benzer şekilde aynayı arkaya doğru kaldırır ve hizalarsa ayna gözünden uzaklaştığı için aynayı ve ensesinin bulunduğu şekli yine göremez. Bu durumda ensesinin arkasına koyacağı ikinci bir ayna daha gerek­mektedir ki bu ayna diğerini görecek şekilde mukabilin­de durur.</p>
<p>İki ayna konulurken ensenin şeklinin hizalanan aynada yansıması için iki ayna arasındaki ilişkiyi kurar. Sonra aynadaki görüntü gözün mukabilinde olan aynaya akseder peşi sıra göz ensenin sûretini idrak eder. Aynı şe­kilde bilgileri elde etmenin de çeşitli yolları vardır. Burada ayna kısmında zikrettiğimizden daha fazla sapma ve tahrif bulunur. Yeryüzünde bu sapmalardan kurtuluş keyfiyeti­ni bilen çok az kişi vardır. îşte eşyanın hakikatini, kalbin bilmesine engel olan sebepler bunlardır. Yoksa yaratılışı itibariyle her kalp eşyanın hakikatini bilebilir. Zira kalp, rabbânî mahiyette yüksek bir emirdir. Bu özelliği ve şerefi ile diğer cevherlerden ayrılır. Allah aşağıdaki sözü ile bu duruma işaret etmiştir:</p>
<p>“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”32</p>
<p>Yukarıdaki âyette kalbin dağlar, yer ve göklerden ayrı bir özellikle Allah’ın emanetini yani marifet ve tevhit emanetini taşımaya güç yetirdiğine işaret edilmiştir.</p>
<p>Aslında tüm Âdemoğulları emaneti taşımaya elverişli ve bu güce sahiptir. Fakat bunun ağırlığını kaldırmaya ve hakikatine ulaştırmaya engel olan, yukarıda anlattığımız sebeplerdir. Bundan dolayı Hz. Muhammed [sav], “Her doğan, fıtrat üze­rine doğar. Sonra anne babası onu Yahûdî, Mecûsî ve Hıristi­yan yapar.” demiştir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed’in [sav], “Eğer şeytan insanoğlunun kalbin­de dolaşmasaydı, insanlar göklerin melekûtuna bakarlardı.’*<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[34]</sup></a> sözü, melekût âlemine perde olan sebeplerden birisine işaret etmektedir. îbn Ömer’den rivayet edilen şu hadis de bu an­lama işaret etmektedir: “Allah’ın Resûlüne ‘Allah nerededir? Yerde mi yoksa gökte mi?’ diye sorulunca Allah Resûlü şöyle dedi: ‘O, mümin kullarının kalbindedir.’”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Hadiste geçtiğine göre Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ne ar­zıma ne de semama sığmadım fakat yumuşak ve sakin (müt- main) olan müminin kalbine sığdım.**<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Yine hadiste zikredildiğine göre Hz. Muhammed’e [sav], “İn­sanların en hayırlısı kimdir?** diye sorulunca şöyle cevap ver­miştir: “Kalbi mahmûm olan tüm müminler.” Bunun üzerine, “Mahmûm ne demektir?** diye soruldu. Hz. Muhammed [sav] ise şöyle cevap verdi: “Takvâlı, kin, zulüm, aldatma, nefret ve hasetten temiz olan kişidir.**<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenlerden dolayı Hz. Ömer: “Kalbim Rabbimi gördü.*’ demiştir. Zira kişinin, Rabbi ile kalbi arasındaki perde kalkınca kalbinde mülk ve melekûtun sûreti tecelli eder. Bir kıs­mı yer ve gökler, toplamı ise bunlardan daha geniş olan cenneti görür. Çünkü yer ve gökler mülk ve şehadet âleminden iba­rettir. Bunlar ne kadar geniş olurlarda olsun sonuçta tükenir. Melekût âlemi ise gözlerden gizli, basiretlerin gördüğü birta­kım sırlar olup bunların sınırı yoktur. Evet, kalbe ulaşan miktar sonlu ise de İlahî ilme nispetle aslında melekût âlemi nihayet­sizdir. Mülk ve melekût âleminin tamamı topyekûn ele alındı­ğı zaman buna <em>Hazret-i Rubûbiyet</em> adı verilir. Çünkü hazret-i rubûbiyet tüm mevcudatı kuşatır. Zira varlık âleminde Allah’ın zâtı ve fiillerinden başka bir şey yoktur. Memleketi ve kullan O’nun fıillerindendir. Bunlardan kalbe tecelli edenler, bazıla­rına göre cennetin ta kendisidir. Hak ehline göre ise cenneti hak etmenin sebebidir. Onun cennetteki mülkünün genişliği, bu husustaki marifetinin genişliği ve Allah’ın zât, sıfat ve fiilin­den kalbine tecelli eden miktara göredir. İtaatler ve uzuvlar ile murat edilen ise ancak kalbin tasfiyesi, temizliği ve parlatılma- sıdır. Nitekim Allah “Nefsini tezkiye eden felâha ulaşmıştır.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[38]</sup></a> demiştir. Âyette zikredilen tezkiye ile kastedilen iman nurları­nın kalpte husulü yani marifet nurlarının parlamasıdır. Bu da Allah’ın aşağıdaki âyetlerle kastettiği anlamdır.</p>
<p>“Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse onun göğsünü İs­lâm’a açar.”<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>“Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir?”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Evet, bu tecelli ve imanın üç mertebesi vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Avâmın imanı: Bu sırf taklittir.</p>
<p><strong>2.</strong>Kelâmcıların imanı: Bu, delille memzûc (bileşmiş) iman­dır. Bunun derecesi avâmın iman derecesine yalandır.</p>
<p><strong>3.</strong>Ariflerin imanı: Bu, yakîn (kesin) bilgi nuruyla müşâhede edilen imandır.</p>
<p>Yukarıdaki mertebeleri bir örnekle açıklayalım. Zeyd’in evde olduğunu tasdik etmenin üç yolu vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Doğruluğunu tecrübe ettiğin, yalan söylediğini bilmediğin ve yalanla itham etmediğin birisinin Zeyd’in evde olduğunu haber vermesi. Çünkü sadece İşiterek kalbin sakinleşir ve sükûna erer. Bu, sırf taklit ile İman olup avamın ima­nına benzer. Çünkü avam, temyiz yaşma ulaştığı zaman ebeveyninden Allah’ın varlığını, ilmini, kudretini ve diğer sıfatlarını, peygamberler gönderdiğini, peygamberlerin ve getirdikleri şeylerin doğruluğunu işitir, duydukları şekilde kabul eder, bu inanç üzerine sabit olur ve kalpleri mutma­in olur. Ebeveyn ve hocalarına hüsnü zanlarından dolayı kendilerine söylenilenin aksi akıllarına bile gelmez. Bu iman şekli ahirette kurtuluş sebebidir. Bu iman sahipleri ashâbü’l-yemîn (amel defteri sağdan verilenler) mertebe­lerinin başlangıcı olup mukarreblerden değillerdir. Çünkü bu kişilerde yakın nuruyla oluşan basiret ve inşirâh-ı sadr (göğüs genişliği) yoktur. Çünkü itikada taalluk eden mese­lelerde fertlerden (âhâd), hatta kalabalıklardan duydukları şey yanlış da olabilir. Yahudi ve Hıristiyanların kalpleri de atalarından duydukları şeyler hususunda mutmaindir. Fakat onlara yanlış bilgi verildiğinden atalarının yanlış iti­katlarına inanmışlardır. [Fakat] Müslümanlar doğru olana inandılar. Bu durum, onların doğruya muttali oldukların­dan değil, doğru şeyin öğretilmesinden kaynaklanır.</p>
<p><strong>2</strong>.Duvarın arkasından Zeyd’in, evin içinden gelen sesini işit­men gibi. Bu durumdan hareketle onun evde olduğu so­nucuna ulaşırsın. Böylelikle Zeyd’in evin içinde olmasına inanman, tasdik etmen ve yakinî olarak bilmen; bu adamın evde olmasını bir başkasınm söylemesinden daha etkili ve güçlü olur. Sana “Ahmed evdedir.” denilip sonra da onun sesini duyduğun zaman yakinî bilgin artar. Çünkü ses, ilgili sûreti müşâhede ederken bu sesi işiten kişi için şekil ve sû­rete delâlet eder. Böylece kalp bu sesin, mezkûr adamın sesi olduğuna hükmeder. Bu inanç, delil ile memzûz (birleşmiş) imandır. Birinci kısım gibi buna da hata karışabilir. Zira ses, sese benzer ve sesin taklidi mümkündür. Ne var ki işi­tenin aklına bu olasılıklar gelmez. Çünkü bu durum töhmet yapılabilecek yerlerden olmayıp sözü söyleyen kişi aldatma ve taklit etmek yoluyla bir amaç elde edemez.</p>
<p><strong>3.</strong>İçeri girip Zeyd’i gözlerinle görmen ve izlemendir. Hakiki marifet ve yakın bildiren müşahede budur. Bu, mukarrep kulların ve sıddıkların imanına benzer. Çünkü onlar mü­şahede ederek iman ederler. Avamın ve kelâmcıların ima­nı bu iman çeşidine dâhildir. Ancak bunların imanı, hata ihtimâli kalmaması bakımmdan onlarınkinden ayrılır. Bununla beraber bilgi ve keşif dereceleri bakımmdan da farklılaşırlar. Keşif miktarı bakımmdan ayrılıkları şöyledir: Mesela birisi güneş doğduğu vakit evin ortasında yakından Zeyd’i görür ve imam kâmil olur. Diğeri ise uzaktan ya da karanlıkta Zeyd’i görür. Bu durumda onun Zeyd olduğu­nu görür ama sûretinin incelikleri ve gizlilikleri belirmez, îşte İlâhî durumları müşâhede etmek konusundaki farklı­lıklar da böyledir. Bilgi miktarı bakımmdan ayrılıkları ise bir kişinin evde Zeyd, Amr, Bekir ve diğerlerini görmesi, başka birinin ise sadece Zeyd’i görmesi gibidir. Şüphesiz ki bunun bilgisi, malumatın çokluğuna göre artmaktadır. îlimlere nispetle kalbin durumu böyledir. Allah en doğrusunu bilir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dünyevî, Uhrevî, Aklî ve </strong><strong>Dînî îlimlere Nispetle Kalbin Hâli</strong></p>
<p>Daha önce geçtiği üzere kalbin, yaratılışı itibarıyla hakikatleri kabul etmeye hazır olduğunu bil. Şu da var ki kalbe yerleşen bilgiler aklî ve şerî olmak üzere ikiye ayrılır. Aklî ilimler de, zarurî ve iktisabî olarak ikiye ayrılır. Îktisabî ilimler ise dün­yevî ve uhrevî olmak üzere iki kısımdır. İşitmek veya taklit etmek şeklinde değil, tabiatı itibariyle aklın gerektirdiği aklî ilimler, zarurî ve kesbî olmak üzere ikiye ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong>Zarûrî bilgiler, nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen ilimler­dir. Bir kişinin iki yerde bulunmayacağım, bir şeyin hâdis ve kadîm olamayacağını, hem var hem yok olamayacağını bilmek gibi. Çünkü bu bilgiler çocukluktan beri insanın fıt­ratında bulunur. Fakat kişi bu ilimlerin ne zaman ve nere­den geldiği bilmez. Bu sözlerle kişinin ilgili bilgilerin yalan bir sebebini bulamaması kastediliyor yoksa kişi onu yarata­nın ve hidayet edenin Allah olduğunu elbette bilir.</p>
<p><strong>2.</strong>İktisabı ilim ise öğrenmek ve delil getirmekle (istidlâl) elde edilir. Her ikisine akıl da denilir. Hz. Ali şöyle demiştir:</p>
<p>“Aklın iki kısım olduğunu gördüm&#8230; Biri fıtrî, diğeri mes- mû‘ (sonradan elde edilen). Fıtrî akıl olmasa mesmu aklın bir faydası olmaz&#8230; Gözü kör olan kişiye güneşin fayda sağlamadığı gibi.”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed’in [sav], Hz. Ali’ye hitaben “Allah akıldan daha kıymetli hiçbir şey yaratmamıştır.”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[42]</sup></a> sözü ile kastettiği birinci yani fıtrî olan akıldır. Hz. Muhammed’in [sav] “İnsan­lar çeşitli iyiliklerle Allah’a yaklaştıkları zaman sen aklın ile yaklaş.”<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[43]</sup></a> buyurduğu akıl ise İkincisidir. Çünkü fıtrî yaratılış ve zarûrî akıl ile Allah’a yaklaşmak mümkün değildir. Aksine iktisabî akıl ile Allah’a yaklaşılır. Şu da var ki ancak Hz. Ali gibi olanlar, kişiyi âlemlerin Rabbi olan Allah’a yaklaştıracak bilgileri elde etmek içi akıllarım kullanırlar.</p>
<p>Kalp göze, kalpteki akıl tabiatı ise gözdeki görme gücüne ben­zer. Görme gücü körde olmaz. Gözlerini kapatsa ya da gece karanlık çökse de gören kişide ise bulunur. Kalpte hâsıl olan ilim, gözdeki idrâk ve nesneleri görme kuvveti gibidir. Çocuk­luk yıllarından temyiz ve bulûğ çağına kadar bu bilgilerin akıl gözünden uzak kalması, güneş ışınlarının yayılıp nesnelere si­rayet etmediğinde gözün görmemesine benzer. Allah’ın kalp sayfalarına yazdığı bilgiler güneşin şekline benzer. Temyiz çağından önce çocuğun kalbinde bilginin oluşmaması kalp sayfasının, kalemin nakşına hazır olmasından kaynaklanır.</p>
<p>Kalem Allah’ın yarattığı varlıklardan olup bilginin insan kal­bine nakşedilmesi için Allah onu aracı kılmıştır. Nitekim Al­lah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bil­diren (rabbin sonsuz kerem sahibidir).”<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Allah’ın sıfatları, yarattıklarının sıfatlarına benzemediği gibi, kalemi de mahlûkatın kalemlerine benzemez. O’nun zatı cev­her ve araz olmadığı gibi, O’nun kalemi de tahta ya da ağaç­tan değildir. Bâtinî basiret ile baş gözü arasında karşılaştırma yapmak bu yönlerden doğru ise de şeref açısından aralarında hiçbir ilişki yoktur. Zira bâtinî basiret, idrâk edici lâtîfenin kendisidir. Bu idrâk edici lâtife binici, beden ise onun biniti gibidir. Binicinin körlüğü, binitin körlüğünden daha tehlike­lidir. Bilakis birinin zararının diğerine nispeti yoktur. Bâtinî basiretin baş gözü ile münasebetinden dolayı Allah göze ver­diği ismi, basirete de vererek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.”<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Yüce Allah yukarıdaki âyette kalbin idrâkine “rûyet” adını vermiştir. Yine Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.”<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[46]</sup></a></p>
<p>Allah yukarıdaki âyette zâhirî rûyeti murat etmedi. Zira bu rûyet, sadece Hz. İbrahim’e has değildir ki nimetlerini zikret­tiği yerde bu özelliğe yer versin. Bu yüzden Allah aşağıdaki âyetlerde mezkûr idrâkin zıttını körlük olarak adlandırmıştır. “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalple­ri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar ama ibret almadılar.)</p>
<p>Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp göz­leri) kör olur.47</p>
<p>&#8220;Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.”<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[48]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenler akil ilmin beyanı hakkındadır.</p>
<p>Dînî ilimler taklit yolu ile peygamberlerden alınır. Bu ise Al­lah&#8217;ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini öğrenmek ve işittikten sonra bunların mânalarını anlamakla mümkün olur. Kalbin vasfının kemali ve kalp hastalıklardan kurtuluşu böyle mey­dana gelir. Kendisine ihtiyaç duyulsa da kalbin selameti için yalnızca aklî ilimler yeterli değildir. Nitekim bedenin sıhhati­ni devam ettirmek için yalnızca akıl yeterli olmayıp doktor­lardan öğrenmek sûretiyle ilaçların özelliklerini de bilmek gerekir. Zira sadece akıl bu bilgilere erişemez. Fakat bunları duyduktan sonra anlamak akıl ile gerçekleşir. Akıl olmadan işitmek ya da işitme olmadan akletmek yeterli değildir. Aklı hiçbir şekilde dikkate almadan yalnızca taklit etmeye çağıran kişi cahildir. Kur’ân-ı Kerîm ve sünnetin nurları yerine yal­nızca akıl ile yetinen kişi aldanmıştır. Her iki gruptan da uzak dur ve bu iki aslı birleştir. Zira aklî ilimler besin, şer‘î ilimler ise ilaç gibidir. Hasta bir insan ilaç almadan beslendiği zaman zarar görür. Kalbî hastalıklar da böyle olup ancak şeriattan elde edilen ilaçlarla tedavi edilirler. Bu ilaçlar ise kalpleri dü­zeltmek için peygamberlerin tatbik ettikleri ameller ve ibadet görevleridir. Kim şerî ibadetlerle hasta kalbini tedavi etmeyip aklî ilimlerle yetinirse yemek yemekten zarar gören hasta gibi kendine zarar verir*</p>
<p>Aklî ilimlerle şerî ilimlerin birbiri ile uyuşmadığını ve bunları bir araya getirmenin mümkün olmadığını zanneden kişinin bu düşüncesi basiret gözündeki körlükten kaynaklanır. Bun­dan Allah&#8217;a sığınırız. Hatta bunu iddia eden kişiye göre belki de şerî ilimler bile birbiri ile çelişmektedir. Kişi ilgili maluma­tı [anlamlı bir şekilde] bir araya getiremez. Böylelikle “Dinde çelişki var.” zannına kapılarak şaşırıp kalır ve kılın hamur­dan ayrılması gibi imandan ayrılır. Kişinin acizliği ona dinde tenâkuz olduğunu hayal ettirir. Heyhat ne büyük bir yanlış! Bu adamın misali bir kavmin evine girip evdeki eşyalara çar­pan kör adama benzer. Bu adam “Yola bırakılmış bu eşyaların hâli ne böyle! Eşyaları neden yerine konulmuyor?” demiş, onlar da “Eşyaların yeri burası, senin gözün görmediğinden [doğru] yola gidemiyorsun.” diyerek karşılık vermişlerdir. Yaptığın yanlışı kendi körlüğün ile ilişkilendirmeyip kusuru başkasında araman ne şaşılacak şey! İşte dinî ilimlerin aklî ilimlerle ilişkisi böyledir.</p>
<p>Aklî ilimler dünyevî ve uhrevî olarak ikiye ayrılır: Dünyevî ilimler tıp, hesap, mühendislik, astronomi, meslekler ve diğer teknik ilimlerdir. Uhrevî ilimler ise <em>îlim Kitabında</em> açıkladığı­mız üzere kalbin hâllerini, amellerin afetlerini, Allah’ın zat ve sıfatlarını bilmek gibi ilimlerdir. Bu iki ilim birbirine terstir. Bu söz ile birisine çok önem verip derinleşen kişinin basire­tinin genellikle diğeri hususunda bağlanmasını kastediliyor. Bu yüzden Hz. Ali, dünya ve ahiret için üç örnek verip şöyle demiştir: “Onlar terazinin iki gözü; doğu ve batı, birini razı ettiğinde diğeri kızan iki kuma gibidirler.”<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[49]</sup></a> Bunun için tıp, hesap, mühendislik ve felsefe gibi ilimlerde derinleşmiş bir in- sanın, ahiret ilimlerinde cahil; ahiret ilimlerinin inceliklerini bilen kişinin ise dünyevî ilimlerde cahil olduğunu görürsün. Zira akıl genellikle bu ikisini birleştirmek için yeterli olmaz. Böylelikle bu ilimlerden birisi, diğerinde kemale ulaşmaya en­gel olur. Bu yüzden Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Cennet ehlinin çoğu ahmaklardır.”<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[50]</sup></a> Yani dünya işlerini an­lamayan kişilerdir.</p>
<p>Hasan-ı Basrî bir konuşmasında şöyle demiştir: “Biz öyle bir topluluğa yetiştik ki siz onları görseniz “Bunlar deli” onlar da sizi görse “Bunlar şeytan” derlerdi.”<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Diğer İlimlerde derinleşmiş kişiler, din hususunda duydukları garip bir durumu inkâr ederlerse sen inkâr edilen şeyi kabul etmekten imtina etme. Çünkü doğuda yürüyen bir kişinin ba­tıda bulunan bir şeyi bilmesi mümkün değildir, işte dünya ve ahiret işleri böyle gerçekleşir. Bunun için Allah şöyle buyurur:</p>
<p>“Şüphesiz bize kavuşacağım ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya işte onların kazanmakta oldukları günah­lar yüzünden, varacakları yer ateştir.”<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>“Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret ko­nusunda ise tamamen gaflettedirler.”<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>“Öyle ise bizim zikrimizden (Kur’ân’dan) yüz çeviren ve dün­ya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir, işte onların ilimden ulaşabildikleri nokta budur!”<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Dünya ve din maslahatlarım kâmil bir basiretle bir araya top­lamak herkese nasip olmaz. Bu iş, ancak insanların dünya ve ahiret işlerini idare etmek için Allah’ın râsih kıldığı, Ru- hu’l-kudus ile desteklenen ve tüm işleri kapsayıp dar olmayan ilahi kuvvetten yardım alan peygamberlere nasip olmuştur. Diğer insanlar ise bir şey ile meşgul olurlarsa diğerini bırakır ve onda derinleşmeyi ihmal ederler.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÎLHAM ÎLE ÖĞRENMEK ARASINDAKİ FARK VE HAKKI BULMA HUSUSUNDA SÛFÎLERÎN YOLUYLA NAZAR EHLİNİN YOLU ARASINDAKİ FARK</strong></p>
<p>Zarurî olmayan ilimler bazı durumlarda kalpte hâsıl olur ve farklı şekillerde meydana gelir. Bu bilgiler bazen nereden geldiğini bilemeyecek şekilde kalbe gelir, bazen de istidlal ve öğrenmek yolu ile kalbe ulaşır. Delil ve iktisap olmadan mey­dana gelen ilme ilham denir. Delil ile elde edilen ilme ise itibar ve istibsâr adı verilir, öğrenmeden ve kulun çabası olmadan kalbe doğan ilim iki kısma ayrılır: a) nasıl ve nereden geldi­ği bilinmeyenler, b) sebebi bilinenler. Bu ikinci kısım, ilgili bilgiyi kalbe atan meleği görmekle mümkündür. Bunlardan birincisi ilham ve kalbe üflemek, İkincisi ise vahiy olarak ad­landırılır. Bu son kısım peygamberlere, birincisi ise velîlere ve asfiyâya mahsustur. Delil ile elde edilen bilgiler ise âlimlere hastır. Bu konuda sözün doğrusu şöyledir: Kalp, tüm hakikat­lerin kendisinde tecelli etmesine hazırdır. Ancak daha önce geçen beş sebepten birisi bu hakikatlerin tecellisine engel olur.</p>
<p>Bu, kalp aynası ile kıyamete kadar Allah’ın takdir ettiği şeyle­rin tümünün nakşedildiği Levh-i Mahfuz arasında uzatılmış bir perde gibidir. Levh-i Mahfuz’un aynasından kalp aynasına ilimlerin hakikatlerinin aksetmesi, bir aynadan başka bir ay­naya sûretlerin yansımasına benzer. İki ayna arasındaki perde el ile kaldırılabildiği gibi bazen onu hareket ettiren bir rüzgâr sebebiyle de kalkabilir. Bunun gibi bazen İlâhî lütuf rüzgârla­rı eser, kalp gözlerindeki perde kalkar ve Levh-i Mahfuz’daki bazı yazılar tecelli eder. Bu tecelli bazen rüyada olur. Gördüğü rüya sâyesinde gelecekte olacak şeyleri bilir. Perdelerin orta­dan tamamen kalkması ise ancak ölüm ile mümkündür, ölüm ile perde kalkar. Allah’ın gizli bir lütfü ile uyanıkken de ara­daki perde ortadan kalkıp keşif meydana gelir. Kalplerde gayb örtüsünün ardından ilginç bilgiler parlar. Bu parlama bazen hızlı bir yıldırım gibi olur. Bazen de bir noktaya kadar peşi sıra meydana gelir. Bunun sürekli zuhûr etmesi ise nadirdir.</p>
<p>İlham ile hâsıl olan bilginin kesb ile meydana gelen ilimden ayrılması bilgili olmak ya da bu bilginin yeri ve sebebi ile de­ğil, perdenin ortadan kalkması ile ilgilidir. Çünkü perdenin ortadan kalkması kulun iradesi dışında meydana gelir. Bu hu­suslarda vahiy ve ilham birbirinden ayrılmaz. Farklılaştıkları yön vahiyde bilgiyi veren meleğin müşâhede edilmesidir. Zira kalplerde hâsıl olan ilim ancak melek vasıtasıyla meydana ge­lir. Allah aşağıdaki âyette bu hususa işaret etmiştir:</p>
<p>“Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasın­dan konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.”<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[55]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenleri anladıktan sonra şunu bil: Tasavvuf ehlinin meyli öğrenme ile elde edilen ilimlerden ziyade ilha­madır. Bundan dolayı ilim okumayı, yazılan eserleri tahsil etmeyi, görüşleri ve delilleri araştırmayı arzu etmezler. Aksi­ne “İlim öğrenme yolu, nefis mücahedesini öne almak, kötü sıfatları yok etmek, mahlûkatla ilişkiyi kesip tüm himmeti ile Allah’a yönelmektir.” derler. Bu olunca Allah kulunun kalbi­ne hâkim olur ve ilim nurları ile onu aydınlatmaya kefil olur.</p>
<p>Allah kişinin kalbinin hâkimiyetini ele aldığı zaman kalpte rahmet taşar, kalpte nur parlamaya başlar, göğsü genişler, melekût sırları kendisine açılır, rahmet lütfü ile beraber kal­bin yüzünden izzet perdesi kalkar ve İlâhî esrârın hakikatleri kalpte parlar.</p>
<p>Tasavvuf yoluna giren bir sâlikin yapacağı şey ancak tasfıye-i mücerrede ile hazırlık yapmak, doğru irade ile himmeti izhar etmek, tam şekilde rahmete susamış olmak ve devamlı bekleyiş ile Allah’ın ona açacağı rahmeti gözetlemektir. Peygamberlere ve velilere İlâhî sırlar keşfolunmuş ve göğüsleri nurla taşmıştır. Fakat bu; öğrenmekle, okumakla ya da yazmakla değil aksine dünyadan yüz çevirmek, dünya alakalarından uzak durmak, kalbi tüm meşgalelerden boşaltmak ve tüm himmeti ile Al­lah’a yönelmekle meydana gelir. Kim Allah için olursa Allah da onun için olur. Sûfîler, mezkûr mertebeye ulaşmak için gerekli olan yolun öncelikle dünya alâkalarından bütünüyle kopmak, kalbi bunlardan boşaltmak, aile, mal, evlat ve vatana yönelik himmetten sıyrılmak, ilim, mevki ve mansıptan feragat etmek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hatta kalp, öyle bir hâle ulaşmalı­dır ki varlık ve yokluk onun nazarında eşit olsun.</p>
<p>Bundan sonra kişi, yalnızca farzlara ve revâtib sünnetlere devam etmekle ye­tinmeli, köşeye çekilip kalbi dünyadan boş bir hâlde oturmalı, zihnini dağınıklıktan korumalıdır. Bu esnada Kur’ân-ı Kerîm okumakla yahut tefsirini tefekkür etmekle dahi düşüncesini meşgul etmemeli hadis veya başka bir şey de yazmamalıdır. Bilakis Allah’ın zikri dışında hiçbir şeyi aklına getirmemeye gayret etmelidir. Halvet hâlinde kalp huzuru ile oturduktan sonra diliyle “Allah, Allah, Allah” demeye devam eder ve di­lini hareket ettirmeyi bıraktığında bile sanki bu kelime dilinde akıyormuş gibi görünür. Sonra zikrin izinin kalpten silineceği ve kalbinin Allah’ı zikretmek üzerine devam edeceği hâle ka­dar zikretmeye sabreder. Daha sonra kalbinden lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnızca bu kelimenin anlamı -lâzım lâ yufârık [kendisinden ayrılmayan lazım] gibi- kalbinde hazır bulununcaya kadar devam eder.</p>
<p>Bu seviyeye ulaşmak kişinin seçimidir. Vesveseleri def ederek bu hâli devam ettirmek insa­nın iradesindedir. Fakat Allah’ın rahmetini çekme hususunda seçimi yoktur bilakis yaptıkları ile ilahi rahmet rüzgârlarına uğ­rar. Böylelikle kişinin elinde Allah’ın bu yolla peygamberlerine ve velilerine açtığı rahmeti beklemekten başka bir şey kalmaz. Bu durumda kişinin iradesi doğru, himmeti sâfî, ibadete deva­mı güzel olur. Şehvetleri kendisini çekmez, hadîsu n-nefs [kalp­te bulunan düşünce türlerinden biri] dahi dünyevî alakalar ile meşgul olmaz. Haklan ışıklan kalbinde parlar ve ilk anlarda şimşek gibi hızlıca geçer, sonra tekrar gelir ve bu hâl bazen ge­cikir, tekrar döndüğü zaman ise bazen sabit durur, bazen de hızlıca geçer. Sabit olduğu zaman bazen uzar ve bazen kısalır. Bazen de birbirini izler şekilde benzerleri gelir. Bazen de sadece bir şekil üzere kalır. Allah’ın velîlerinin menzilleri bu hususta farklıdır. Nitekim yaratılış ve ahlâkları da böyledir. Kaldı ki bu yol, senin tarafından sırf bir temizlik, tasfiye ve parlaklığa döner sonrasında ise yalnız hazırlık ve bekleyişe.</p>
<p>Düşünce ile hakikati arayanlar bu yolun varlığını, imkânım ve nadiren de olsa maksada ulaştırdığını inkâr etmezler. Zira peygamberlerin ve velilerin durumları çoğunlukla böyledir. Ancak bu yolu güç görüp çok geç sonuca ulaştırdığını ve şart­larının bir araya toplanmasının uzak bir ihtimal olduğunu öne sürerler. Ayrıca bu dereceye ulaşıncaya kadar dünyevî alakaları yok etmenin neredeyse imkânsız olduğunu, bir an mümkün olsa da devam etmeyeceğini çünkü küçük bir ves­vese ve akla gelen şeyin (hâtır) kalbi bozacağını iddia ederler. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Müminin kalbi, kaynayan tencereden daha çok değişir.”<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[56]</sup></a> Yine Hz. Muham­med [sav] “Müminin kalbi Rahman’ın parmaklarından iki [kudret] parmağı arasındadır,” demiştir.57</p>
<p>Mücâhede esnasında bazen mizaç bozulur, akıl karışır ve be­den hastalanır, timin hakikatleri ile riyazet ve tehzîb-i ahlâk öne alınmazsa kalbe bir takım fasit hayaller tutunur ve uzun süre nefis bunlarla mütmain olur. Kurtuluşa ermeden kişinin ömrü sona erer. Nice bu yola girmiş sûfi var ki yirmi sene bir hayal üzerinde kalmıştır. Şayet bu yola girmeden önce ilimde itkân sahibi olsaydı ilgili hayalin karışıklık yönü ona açılır ve anlardı. Bu yüzden ilim ile iştigal etmek amaca ulaştırmaya daha yalan ve güvenilirdir. Düşünce ile hakikati arayanların iddia ettiklerine göre bu durum, bir insanın fıkıh ilmini öğ- renmeyip “Hz. Muhammed [sav] [bilinen] ilim öğrenme yol­larını kullanmadı, tekrar edip not almadı. Vahiy ve ilham ile fakîh oldu.” demesine benzer. Bu kişi “Ben de belki riyâzet ve devam ile bu mertebeye ulaşırım.” der. Kim böyle düşünürse kendine zulmetmiş ve ömrünü boşa geçirmiş olur. Hatta bu kişinin durumu hazine bulmak ümidiyle işi gücü terk eden adamın hâline benzer. Evet [haddi zâtında] bir hazine bulmak mümkündür fakat bu çok zor bir ihtimaldir. Mezkûr durum da böyledir. Düşünce ile hakikati arayanlar şöyle dedi: îlk önce âlimlerin tahsil ettiği ilimleri öğrenmek ve söylediklerini anlamak gerekir. Sonra diğer âlimlere keşfedilmeyen sırların kendilerine gelmesini beklemelerinde bir beis yoktur. Mücâ­hede yoluyla bilgilerin münkeşif olması umulur.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İki Makam Arasındaki Farkın </strong><strong>Görülür Bir örnekle Beyanı</strong></p>
<p>Kalbin acayip hâllerini anlamak duyuların idrakinin dışında­dır. Çünkü kalp duyuların idrakinin dışındadır. Duyularla al- gılanamayan şeylerin görünür bir örnek olmadan anlaşılması ise zordur. İki örnek vererek bu konuyu anlama kabiliyeti za­yıf olan kişilere açıklamaya çalışacağız.</p>
<p>Kazılmış bir havuz olduğunu farz edelim. Bu havuza suyun iki yoldan gelmesi mümkündür: Biri yukarıdan akan dereler vasıtasıyla gelen su, diğeri ise havuzun altı kazılıp toprağı temizlenerek ortaya çıkan kaynaktır. Bu ikinci durumda su, havuzun dibinden fışkırır. Daha temiz, devamlı ve hatta derelerden gelen sudan daha bol olur. İşte kalp, havuza; ilim ise suya benzer. Beş duyu ise nehirler gibidir. Kalpler, bilgiyle doluncaya kadar ilimlerin onla­ra nakli, bu duyu nehirleri vasıtasıyla ve müşahede edilen şeyler üzerinde düşünmekle gerçekleşir. Halvet ve uzletle ayrıca gözü korumak sûretiyle bu nehirleri kapatmak, kal­bi arındırarak derinliklerine nüfuz etmek, oradaki kapalı perde tabakalarını kaldırmak ve böylece kalbin içinden hikmet pınarlarını akıtmak mümkündür.</p>
<p><strong>Soru:</strong></p>
<p><strong>îlimsiz bir kalpten ilim nasıl fışkırır?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı, kalbin acayip sırları arasında yer alır. Muamele ilminde bunların tafsiline izin verilmez. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz: Eşyanın hakikatleri, Levh-i Mahfûz’da ve mukarreb meleklerin kalplerinde yazılıdır. Bu durum, bir mühendisin bir evin planını beyaz bir kâğıda çizmesine ben­zer. Mühendis, daha önce hazırladığı bu plana göre inşaatı gerçekleştirir. Yeri ve gökleri yaratan Allah Teâlâ da âlemin nüshasını başından sonuna kadar Levh-i Mahfuzda yazmış, ardından bu yazıya uygun olarak onu var etmiştir. Sûretleriyle vücut bulan bu âlemin, his ve hayâlde başka bir sûreti daha vardır. Yere ve göklere bakan bir kimse gözlerini kapattığın­da, onların sûretlerini hayalinde sanki onlara bakıyormuş gibi görür. Hatta yer ve gökler ortadan kalksa bile, bu sûret- ler onun zihninde kalır, âdeta hâlâ onları müşahede ediyor­muş gibidir. Daha sonra bu sûret, hayalden kalbe intikal eder. Akabinde his ve hayâle giren eşyanın hakikati kalpte meydana gelir. Kısaca şöyle ifade edebiliriz: Kalpte hasıl olan hayalde teşekkül eden âleme, hayalde olan ise insanın kalbi ve hayali­nin dışında bulunan âleme uygundur. Mevcut âlem de levh-i mahfûzda bulunan nüshaya mutabıktır. Buna göre, âlemin dört varlık derecesi var gibidir:</p>
<p><strong>1.</strong>Levh-i Mahfûz’daki vücudu. Bu, cismani Vücuttan önce vardır.</p>
<p><strong>2.</strong>Hakikî vücudu. Bu, Levh-i Mahfûz’daki vücuttan sonra meydana gelir.</p>
<p><strong>3.</strong>Hayaldeki vücudu. Yani âlemin sûretinin, hayaldeki varlı­ğı. Bu hakikî vücuttan sonra meydana gelir.</p>
<p>Sayılan bu varlık mertebelerinin bir kısmı rûhânî, bir kısmı ise cismânîdir. Rûhânî olanların da kendi aralarında derece­leri vardır. Bunlardan bazıları diğerlerinden daha rûhânîdir. Bu farklılık, İlâhî hikmetin lütuflarındandır. Zira Allah Teâlâ, küçüklüğüne rağmen gözbebeğini, bütün genişliğiyle yerin ve göklerin sûretini yansıtacak bir kabiliyette yaratmıştır. Ardın­dan duyularda oluşan bu süratler hayale, oradan da kalpteki varlığa sirayet eder. Sen ise yalnızca sana ulaşanı bilirsin. Eğer Allah, senin zâtında âlemin tamamına dair bir misal yaratma­mış olsaydı, zâtından ayrı olan şeylerden bütünüyle habersiz kalırdın. Gözlerde ve kalplerde bu acayip hâlleri tedbir eden, sonra da gözleri ve gönülleri bunları idrak etmekten kör eden, hatta birçok kimsenin kalbini hem kendilerinden hem de kendilerindeki bu acayip hâllerden cahil bırakan Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim.</p>
<p>Maksadımıza dönüp şöyle deriz: Güneşin sûreti bazen ona doğrudan bakmakla, bazen de onun sûretini yansıtan suya bakmakla gözde hâsıl olduğu gibi âlemin hakikati ve sûreti de bazen duyulardan, bazen de Levh-i Mahfûz’dan kalpte hâ­sıl olabilir. Kişi ile Levh-i Mahfuz arasındaki perde kalktığı zaman kişi eşyayı olduğu gibi görür ve oradan ilim fışkırır. Böylece duyularla ilim elde etmekten müstağni olur. Bu du­rumda bilginin kişiye akışı yerden fışkıran suya benzer. Ne zaman mahsûsâttan meydana gelen hayallere yönelirse bu durum Levh-i Mahfûz’daki bilgiyi mütalaa etmekten alıkoyan bir perde olur. Bu durum nehirlerden gelen suların havuzu doldurduğu zaman yeraltındaki suyun fışkırmamasına ben­zer. Bu durum» güneşin sûretini yansıtan bir su birikintisine bakan kişinin gerçekte güneşe bakmış sayılmamasına benzer.</p>
<p>O hâlde kalbin iki kapısı vardır: 1) Melekût âlemine açılan kapı. Bu âlem, Levh-i Mahfûz ve melekler âlemidir. 2) Şehâ- det ve mülk âlemine, yani görünen âleme açılan beş duyu kapısı. Şehâdet ve mülk âlemi, bir yönden melekût âlemine benzer. Kalbin dış kapısının duyular yoluyla bilgi aldığı gizli değildir. Ancak iç kapısının melekût âlemine açılarak Levh-i Mahfuzu müşahede etmesi, rüyanın acayip hâlleri üzerinde tefekkür edilirse kesin olarak anlaşılabilir. Nitekim bir kal­bin, uykuda iken duyulardan hiçbir bilgi almaksızın olmuş yahut olacak şeyleri nasıl bildiği üzerinde düşünülürse bu hakikat daha açık hâle gelir. Bu kapı ise ancak Allah’ı zik­redenlere açılır. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Yalnız Allah’a kulluk edenler öne geçmiştir.” “Onlar kim ey Allah’ın Elçisi?” diye sorulduğunda Hz. Muhammed [sav] şöyle demiştir: “Yalnız Allah’ı zikir ile meşgul olup başka şey­lerle meşgul olmayanlardır. Zikir onlardan günahların ağır­lığını kaldırmıştır. Kıyamete günahsız olarak gelirler.” Sonra Hz. Muhammed, Allah’tan haber vererek şöyle dedi: “Sonra yüzümle onlara yönelirim. Yüzüm ile yöneldiğim kimseye ne vereceğimi kimin bileceğini zannedersin!” Sonra Allah şöyle buyurmuştur; “Onlara ilk vereceğim şey nurumdan [bir par­ça] onların kalplerine atmaktır. Ben onlardan haber verdi­ğim gibi onlar da benden haber verir.”<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Bu bilgilerin kalbe girme yeri bâtını kapıdır, O hâlde nebiler ile velilerin, âlimler ile hükemânın bilgileri arasındaki fark, nebilerin ve evliyânın bilgisinin melekût âlemine açılan kapı­dan gelmesidir. Hikmet bilgisi ise mülk âlemine açılan duyu kapısından gelir, Kalp âleminin acayip hâlleri ve kalbin mülk ile melekût âlemleri arasındaki tereddüdünü detaylı olarak muamele ilminde anlatmak mümkün değildir. Mezkûr örnek, iki ilmin giriş kapılan arasındaki farkı açıklayan bir misaldir.</p>
<p>Kalbin acayip hâllerini kavramak için vereceğimiz bu ikinci örnek sana âlimlerin ameli ile velilerin ameli arasındaki farkı anlatır. Âlimler ilim elde etmek ve kalplerine İlmî çekmek için çalışır. Sûfî veliler ise gönüllerini parlatmak, temizlemek ve (kirlerden) tasfiye etmek için çalışır. Hikaye edildiğine göre bir hükümdarın huzurunda Çinli ve Romalı sanatkâr­lar resim ve nakış hususunda üstünlük yarışına girerler. Hü­kümdar, sofanın bir tarafına Çinli sanatkârların, diğer tara­fına ise Romalı sanatkârların yerleştirilmesine; birbirlerinin yaptıklarından haberdar olmamaları için aralarına bir perde çekilmesine ve herkesin hünerini sergilemesine karar verir. Bu karar uygulanır. Romalılar sayısız garip ve güzel boyayı bir araya getirip işe koyulurken, Çinli sanatkârlar ellerinde boya olmaksızın içeri girerler.</p>
<p>Her iki taraf da kendilerine ayrılan bölümü parlatıp cilalar. Romalılar işlerini tamamla­dıklarında Çinliler de işlerinin bittiğini bildirirler. Hüküm­dar, Çinlilerin boya kullanmaksızın nakışı nasıl tamamladık­larına şaşırır ve onlara, “Boyasız nakış nasıl olur?” diye sorar. Çinliler ise “Perdeyi kaldınn, o vakit görürsünüz,” derler. Perde kaldırıldığında, Roma sanatının hayranlık uyandıran güzelliklerinin Çinlilerin tarafında harikulade bir şekilde parladığı görülür. Zira duvar, çokça parlatılıp cilalandığın- dan adeta bir ayna hâline gelmiş, Roma sanatının güzelliği Çinlilerin tarafında daha da artarak yansımıştır. İşte velîlerin kalplerinin temizliğine, parlaklığına, tezkiyesine ve saflığına verdikleri önem de böyledir. Böylece onlar Çinli sanatkâr­ların yaptığı gibi yaparlar ve kalplerinde Hak açıkça parlar. Hükemâ ve ulemânın gayreti ise Romalı sanatkârların yaptı­ğı gibi ilimleri tahsil edip kalpte nakşetmektir.</p>
<p>Nasıl olursa olsun, müminin kalbi ölmez. Ölüm anında İlmî yok olmaz berraklığı da kaybolmaz. Hasan-ı Basrî, “Toprak îmanın mahallini yemez, bilakis onu Allah’a yaklaştırmasına vesile olur,” sözüyle bu mânaya işaret etmiştir. Nefis, ya tahsil ettiği ilmin kalpte nakşedilmesinden ya da İlmî kabul edebil­mek için kalbin temizlenip hazırlanmasından müstağni ola­maz. Zira kişinin saadeti ancak ilim ve mârifet iledir. Bununla birlikte saadetler kendi aralarında derecelere ayrılır, bazıla­rı diğerlerinden üstündür. Nitekim zengin olmak için mala sahip olmak gerekir. Nice hâzinelere malik olan kimse nasıl zenginse bir dirheme sahip olan da zengindir. Ancak malların azlığı ve çokluğuna göre zenginlerin dereceleri farklı olduğu gibi, saadet sahiplerinin dereceleri de iman ve mârifetleri nis­petinde birbirinden farklıdır. Mârifetler nûrdur. Müminler, bu mârifet nârlarıyla Allah’a kavuşmayı ümit ederler. Nite­kim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Mü’min erkeklerle, mü’min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün.. .”<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Bir rivayette şöyle denilmiştir: “insanlardan kimine dağlar kadar, kimine ise bundan daha az nûr verilir. Kendisine en son nûr verilen kimseye ise yalnızca ayaklarının başparmak­larında, bazen yanan bazen de sönen bir ışık verilir. Bu ışık yandığında adım atar, söndüğünde ise olduğu yerde kalır, in­sanların sırat köprüsünden geçişleri, kendilerine verilen nûra göredir: Kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi bulut gibi, kimi kayan bir yıldız misali, kimi de meydan­da koşan bir at gibi sıratı geçer. Ayak başparmaklarına ancak ışık verilen kimse ise elleri ve ayakları üzerinde yüzüstü sü­rünerek ilerler; bir eli kayar, diğer eliyle tutunur; bazen ayağı sürçer, öbür ayağıyla kendini toparlar. Ateş ona değdikçe bu hâl sürer ve nihayet kurtulana kadar böyle devam eder.”<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki açıklamalardan, insanların iman bakımından bir­birinden farklı derecelere sahip olduğu anlaşılmıştır. Nitekim Hz. Ebû Bekir’in imanı tartılsa resûller ve nebiler müstesna ol­mak üzere bütün âlemlerin imanından ağır gelir. Bu hâl, “Bütün ışıklar güneşin ışığıyla tartılsa güneşin ışığı ağır basar,” sözüne benzer. Avâmın iman nûru kandil yahut mum gibidir. Sıddık- ların iman nûru ay ve yıldızların ışığına benzer. Peygamberlerin imanı ise güneşin nûru gibidir. Zira güneşin ışığı bütün genişli­ğiyle âlemin her tarafım aydınlatırken, kandilin ışığı evin ancak bir köşesini aydınlatır. Mârifet nispetinde göğsün genişlemesi de böyledir. Ariflerin kalplerine melekût âleminin inkişâfı da bu ölçüde gerçekleşir. Bundan dolayı bir rivayette şöyle denilmiş­tir: “Kıyamet gününde şöyle denilir. ‘Kalbinde bir miskal, yarım mıskal, dörtte bir miskal, bir arpa hatta bir zerre kadar imam olan kişiyi cehennemden çıkarın.’”<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[61]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlar imanın derece­lerinin farklı olduğuna ve bu derecedeki iman türlerinin cehen­neme girmeye engel olmadığına delalet eder. Bunun mefhumu, zerre miktarından fazla imam olanın cehenneme girmeyeceği­dir. Çünkü bu kişi cehenneme girseydi ilk önce onun çıkarılma­sı emredilirdi. Ayrıca bu hadis kalbinde zerre kadar iman olan birisinin cehenneme girse de ebedî olarak orada kalmayacağına delâlet eder. Hz. Muhammed (sav] şöyle buyurmuştur: “Hiçbir şey kendi mislinin bin tanesinden daha hayırlı olamaz. Fakat mümin bir insan, bin insandan hayırlıdır.”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[62]</sup></a> Bu hadis yakînen inanan ve ârif-i billâh olan kişinin kalbinin üstünlüğüne işaret etmektedir. Çünkü bu kişinin kalbi, avamdan bin kişinin kal­binden hayırlıdır. Allah şöyle buyurmuştur</p>
<p>“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sîzlersiniz.”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>Yüce Allah yukarıdaki âyette “Müslüman” kelimesi yerine “iman etmiş” ifadesini kullanmayı tercih etmiştir. Bu âyette mümin lafzı ile kastedilen mukallit olanlar değil ârif olan mü­minlerdir. Allah şöyle buyurmuştur;</p>
<p>“Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki âyette Allah Teâlâ, “iman edenler” ifadesi ile ilim- siz tasdik eden Müslümanları murat etti ve onları ilim sahip­lerinden ayırdı. Bu, tasdikleri basiret ve keşiften kaynaklan­masa da taklit yolu ile iman eden kişilere mümin denildiğine delâlet eder.</p>
<p>İbn Abbâs şöyle söyler: “Allah âlimi diğer müminler üzerine yedi yüz derece yükseltir. Her derecenin arası yer ve gök ge­nişliği kadardır.”<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[65]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Cennet halkının çoğu saf kimselerdir. îlliyyûn makamı ise akıl sâhipleri içindir.”<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[66]</sup></a></p>
<p>“Âlim kişinin âbid üzerine üstünlüğü benim, ashabımın en düşüğü üzerine olan üstünlüğüm gibidir.”<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[67]</sup></a></p>
<p>Başka bir rivâyetinde ise “Dolunayda ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.”<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[68]</sup></a> buyurmuştur.</p>
<p>Yukarıda zikredilen delillerden, cennet ehlinin derecelerinin kalplerinin hâli ve mârifetleri nispetinde birbirinden farklı ol­duğu açıkça anlaşılmıştır. Bu sebeple kıyamet günü “teğâbün” (aldanma) günüdür. Zira Allah’ın rahmetinden mahrum kalanlar büyük bir aldanışa düşmüş ve hüsrana uğramışlar­dır, Mahrum kalan kimse, yüksek dereceleri gördüğünde on dirheme sahip bir zenginin, doğu ile batı arasına sahip olan bir zengine bakması gibi bakar. Her ikisi de zengindir fakat aralarındaki fark ne kadar da büyüktür! Bundan nasibini yiti­ren kimse ne kadar da aldanmıştır! Şüphesiz ahiret dereceleri daha büyük, daha yüce ve daha faziletlidir.</p>
<p>İmam Gazali &#8211; Kalbin Acayip Halleri,syf:29-68</p>
<p>terc:Mehdi Cengiz</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a>1.Fâtır, 35:2.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemü’l-Kebîr,</em> 19/233.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Buhârî, 1145; Müslim, 758.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 10/193.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buhârî, 7405; Müslim, 2675.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 2/353.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Yûsuf, 12:31.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Ebû Nu aym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 6/46. Benzer bir rivayet için bkz. Beyhakî, <em>Şuabü’l-lmân,</em> 109, (Çevirenin Notu)</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Ebû Nu&#8217;aym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 6/102,</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Fetih, 48:29.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Nûr, 24:35.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Nûr, 24:40.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Burûc, 85:22.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü&#8217;l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Isrâ. 17:85.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü ’l-Evliyâ,</em> 2/264.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/115; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ, </em>2/55.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Mutaffıfîn, 83:14.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> A‘râf, 7:100.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Mâide, 5:108.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Bakara, 2:282.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtül-Kulûb,</em> 1/113; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 4/89.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Müttakî el-Hindî, <em>Kenzu’l-Ummâl,</em> 1/244, no: 1226; Nûreddin el-Heysemî, <em>Mecma&#8217;u’z-Zevâid,</em> 1763, no; 224,</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 1/276.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> A&#8217;râf, 7:201.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Irâkî bu hadisin aslını görmediğini ifade eder. Zebîdî, <em>İthâfii’s-Sâdâti’l-Müt- tekîn,</em> 8/424.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Ankebût, 29:69.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 10/14.</p>
<p>32.Ahzab,33:72</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[33]</a> Buhârî, 1358; Müslim 22.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[34]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 2/353.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[35]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 1/118,</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[36]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[37]</a> îbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 4216.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[38]</a> Şems, 91:9.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[39]</a> En’âm, 6:125.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[40]</a> Zümer, 39:22.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[41]</a> Ali b. Ebî Tâlib, <em>ed-Dîvân,</em> 161.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[42]</a> Taberânî, <em>el-Mucemü’l-Kebîr,</em> 8/283; Ebû Nu’aym, <em>Hilyetül-Evliyâ,</em> 7/318.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[43]</a> Ebû Nu’aym, <em>Hilyetul-Evliyâ,</em> 1/18.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[44]</a> Alâk, 96:4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[45]</a> Necm, 53:11.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[46]</a> Enam, 6:75.</p>
<p>47.Hac,22:46</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[48]</a> îsrâ, 17:72.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a>49. Râgıb, <em>ez-Zerîa,</em> 136.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[50]</a> Tahâvî, <em>Şerhu Müşkili’l-Âsâr,</em> 7/431; İbn Adî, <em>el-Kâmil,</em> 3/313; Kuzâî, <em>Müs- nedi’ş-Şihâb,</em> 989; Beyhakî, <em>Şu&#8217;abul-Imân,</em> 1304.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[51]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü&#8217;l-Kulûb,</em> 1/171.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[52]</a> Yûnus, 10:7.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[53]</a> Rûm, 30:7.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[54]</a> Necm, 53:29-30.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[55]</a> Şûrâ. 42:51.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[56]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 6/4; Taberânî, <em>Mu&#8217;cemü’l-Kebîr,</em> 20/252; Ebû Nuaym, <em>el-Hilye,</em> 1/175.</p>
<p>57.Müslim,2654</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[58]</a> Ebû Tâlib el-Mekkî, <em>Kûtü‘l-Kulûb,</em> 1/119.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[59]</a> Hadîd, 57:12.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[60]</a> Îbn Ebî Şeybe, <em>el-Musannef,</em> 30700; Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemul-Kebtr,</em> 9/357; Hâkim, <em>el-Müstedrek,</em> 4/589.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[61]</a> Buhârî, 7410; Müslim 193.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[62]</a> Taberânî, <em>el-Mucemü’l-Kebîr,</em> 6/238; Kuzâî, <em>eş-Şihâb,</em> 1216.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[63]</a> Âl-i İmrân, 3:139.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[64]</a> Mücâdele, 58:11.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[65]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/117; Ebû Yala, <em>el-Müsned,</em> 856.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[66]</a> Tahâvî, <em>Şerhü Müşkili&#8217;l-Âsâr,</em> 7/431; İbn Adî, <em>el-Kâmil,</em> 3/313.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[67]</a> Tirmîzî, <em>Sünen,</em> 2675,</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[68]</a> Ebû Dâvûd, <em>Sünen,</em> 3641; Tirmîzî, <em>Sünen,</em> 2682.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/">İnsan Kalbinin Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalp ve Kişilik Gelişimi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jan 2024 09:01:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[kalbin özellikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kişilik Gelişimi]]></category>
		<category><![CDATA[Manzurul Huq]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[psikoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26725</guid>

					<description><![CDATA[<p>MANZURUL HUQ Psikoloji, ruhun bilimi olduğu şeklindeki orijinal tanımından vazgeçerek atalarının baharından koptuğundan beri, çağdaş bilim dünyasının güncel hâli ve uygulamalarına ayak uydur­mak için tutumunu ve çağrışımını değiştirmeye devam etti. Bu değişim sürecinin bir aşamasında, yalnızca manevi tözünü kay­betmekle kalmadı, aynı zamanda psikolojiyi bir davranış bilimi olarak yeniden tanımlayan bir grup davranışçının elinde ussal içeriği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/">Kalp ve Kişilik Gelişimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-10990 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-300x200.jpg" alt="" width="365" height="243" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg 750w" sizes="(max-width: 365px) 100vw, 365px" /></a></p>
<p>MANZURUL HUQ</p>
<p>Psikoloji, ruhun bilimi olduğu şeklindeki orijinal tanımından vazgeçerek atalarının baharından koptuğundan beri, çağdaş bilim dünyasının güncel hâli ve uygulamalarına ayak uydur­mak için tutumunu ve çağrışımını değiştirmeye devam etti. Bu değişim sürecinin bir aşamasında, yalnızca manevi tözünü kay­betmekle kalmadı, aynı zamanda psikolojiyi bir davranış bilimi olarak yeniden tanımlayan bir grup davranışçının elinde ussal içeriği boşaltıldı. Sonuç olarak, zihin ve zihinsel süreçlere dair kavramlar, hatırı sayılır bir süre boyunca psikoloji alanından uzak kaldı.</p>
<p>Bununla birlikte, modern bilgisayar teknolojisinin insan bilgi işleme sisteminin birçok yönünün benzerini yapmadaki başarısı ile, birkaç bilişsel psikolog, psikoloji disiplininde zihinsel süreç­lere olan ilgiyi iyileştirdi ve canlandırdı. Temelde, açık davranı­şın görünüşünün altında yatan içsel zihinsel yapıları ve süreçleri keşfetmeye yönelik son derece umut verici deneysel araştırmaları nedeniyle, psikoloji günümüzde davranış ve zihinsel süreç bilimi olarak tanımlanmaya başlamıştır.<sup>258</sup></p>
<p>Bilişsel psikologlar, davranışçılığın ortaya koyduğu insanı salt bir robot -çevredeki sayısız uyaran tarafından çekilen ve itilen pasif ve reaktif bir insan— olmaktan kurtardılar ve davranışın ortaya çıkması için içsel zihinsel süreçlerin aktif aracılığı ilke<u>sini</u> öne sürerek onu oldukça özerk ve proaktif bir insana dönüştürdüler. Ancak bilişsel psikoloji, modern bilimin bilimsel operasyonizm<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[I]</sup></a> ve ampirik-deneysel ilkelerinin sistemine sıkı sıkıya bağlı kalma­ya kendini adadığı için, onun formüle ettiği zihinsel kavramlar, insandaki, onu açıkça insan olarak belirleyen ve onu son derece çok yönlü, yaratıcı ve kişilik gelişiminin harikulâde yükseklikle­rine tırmanmaya muktedir kılan duyular-üstü unsurları ve süreç­leri algılamak ve onlardan faydalanmak için hâlâ bariz biçimde yetersizdir.</p>
<p>Eğer insan doğasının özünde manevi eğilimli olduğuna inan­lıyorsa, katı bir ampirizm (deneycilik) geleneği takip edilmeye devam edildiği sürece, insan doğasının gerçekliğinin her an psi­kolojinin pençesinden kurtulmaya matuf olduğu açıktır. Modern psikolojinin insan kişiliğinin manevi temelini göz önünde bu- lunduramaması, laboratuvarın yapay sınırlarına kaçma, duyular üstü fenomenlere tüm kapılarını kapatma ve ilahi vahiy kaynağı­nı tamamen dışlayıp yalmzca gözleme ve insan akima dayanma yönündeki karakteristik eğiliminden kaynaklanıyor gibi görün­mektedir.</p>
<p>Modern bilim tarafından kullanılan bilimsel araçlar, hiç şüphe­siz, başlangıçta tasarlandıkları hedeflere ulaşmada -yani doğal fenomenlerin nesnelerinin ve yönlerinin özelliklerini ve ilişkile­rini analiz etme ve anlamada- iyidir ve amaçlarına son derece et­kileyici bir derecede başarıyla hizmet etmişlerdir. Ancak bu aynı araçlar, onların da doğal fenomenlerin bir parçasını oluşturan karmaşık bir fiziko-kimyasal elementler sisteminden başka bir şey olmadığı varsayımıyla insanların doğasını analiz etmek için kullanıldığında, sonuçlar, genel olarak büyük ölçüde hayvanlar tarafından paylaşılan türden ihtiyaç ve arzuları yerine getirmek için sürekli bir mücadele içinde olan, oldukça sinir bozucu ve aşağılayıcı bir insan imajı ortaya koyuyor.</p>
<p>Bu kavramsal çerçeveye göre, insanın diğer hayvanlara üstünlü­ğü, yalnızca, esasında hayvani olan ihtiyaçlarını karşılamak için benimsediği araçların karmaşıklığında yatıyor gibi görünmek­tedir. Bazı psikologlar genellikle insandaki bazı üst düzey ihti­yaçlardan söz etseler de bunlar genellikle insan ihtiyaçları hiye­rarşisinde birincil öneme ve güce sahip konumları işgal edecek şekilde tasarlanmamıştır. Elbette, modern psikologlar arasında daha hümanizm odaklı olanlar, insanı diğer hayvanlardan üstün tutan ve onu onlardan ayıran insan doğasının özelliklerini bil­hassa vurgularlar. Bununla birlikte, insan doğasının özüne ilişkin kavrayışları, birkaç istisna dışında, aslında manevi değildir. Yi­nelemek gerekirse, insan doğasının içsel manevi özünü fark et­medeki bu tür bir yetersizlik, modern bilimin duyusal-deneysel araçlarının insanın duyular üstü gerçekliklerine erişmeye yönelik içsel sınırlamalarından kaynaklanıyor gibi görünmektedir.</p>
<p>Ancak, insanlığın Allah (c.c.) tarafından yaratıldığına ve yine Onun tarafından bu dünyaya Onun, ilahi potansiyellere sahip ilahi bir “ruh” bahşedilmiş halifesi olarak gönderildiğine inanan Müslümanlar, insan mevcudiyetinin manevi temelini âtlgılamayan ve ortaya çıkaramayan ve bunun sonucunda gerçek insan benliğinin yükselişi ve gelişimi için herhangi bir bilgi ve istika­met sağlayamayan bu tür bilimsel araçlara tamamen güvenemez ve dayanamazlar. İlahî temsilci olarak insan, gerçek benliğinin hakiki bilgisine ulaşmak ve onun geniş çaplı yükselişi ve gelişi­mine yönelik şaşmaz bir rehberliğe sahip olmak için bu dünya­daki varlığının nihai kaynağı olan Allah’a (c.c.) yönelmelidir. Bu bilgiler, her zaman ilahi elçiler aracılığıyla insanlığa tebliğ edilen ilahi vahiylerle temin edilmiştir. Son indirilen kutsal kitap olarak Kuran, vahyedilen bilginin mükemmel bir tebessümüdür ve son İslam Peygamberinin (s.a.v.) hayatı ve sünneti, tüm bu ilahi bilgi külliyatının eksiksiz fiili tatbikatıdır.</p>
<p>Bununla birlikte, bilimsel yöntem ve araçlar, vahiyde sunulan yönergeler rehberliğinde olursa, insan kişiliğinin belirli yönle­rini daha fazla tavzih etmek için faydalı gereçler ve ikincil bilgi kaynağı olarak hareket edebilir. Bu nedenle, insan kişiliğini tüm içsel donanımlarından istifade ederek yüksek seviyelere çıkara­cak sağlam ve güvenli bir temele sahip olmak için, ilahi bilgi kay­nağına başvurmalıyız. Aşağıdaki bölümde, Kuran, sünnet [Hz. Peygamber in (s.a.v.) söz ve davranışları] ve Kur anın uygulamalı izahı ve hakkaniyetli İslam alimlerinin yorumları ışığında insan kişliğinin bazı temel ve önemli özelliklerini ve potansiyellerini vurgulayacağız.</p>
<p><strong>İSLAMİ GÖRÜŞLER</strong></p>
<p>Modern psikologların çoğunun, insan kişiliğine ve davranışına ilişkin can sıkıcı, orantısız ve eksik görüşlerinin aksine İslâmî gelenek, gelişiminin zirvesini ve sükutunun en dip noktasını tasvir eden insan kişiliğinin manevi, sürekli değişen ve bütün­sel bir görüntüsünü sunar. Her şeyden önemlisi, İslami görüşler, kişiliğin hedeflenen gelişimine tırmanmak ve onun yozlaşması­nın korkunç seyrinin önüne geçmek için vazıh öneriler sunuyor. İlahi vahiy ve sünnete dayanarak, Müslüman bilim insanları ve <u>aliml</u>er, insan doğasmın çeşitli boyutları, insan benliğinin fark­lı yönlerinin özellikleri ve işlevleri ile bunların birbirleriyle olan <u>ilişk</u>ileri hakkında yeterince net bir çerçeve geliştirdiler. İslam geleneğinde <em>kalp,</em> insan kişiliğinin hem çekirdeği hem de mimarı olarak kabul edildiğinden,<sup>259</sup> aşağıdaki metinlerdeki tartışmamı­zın odak noktası, insanın davranışı ve kişilik gelişimine nispeten kalbin doğası ve rolü olacaktır.</p>
<p>Psikolojinin yaygın kavramları, uyarıcı girdileri alan, onları ana­liz eden ve gerekli eylemler için karar veren merkezi organ olarak beyne ayrıcalık tanıma eğilimindedir. Bununla birlikte, Müslü­man bilim insanları, insan beyninin girdi alma işlevini ve bazı yorumlayıcı süreçlerini kabul ederken karar verme işlevlerini ona yüklemezler. [Onlara göre] refleksif doğanın bazı analitik ka­rar verme işlevleri dışında, diğer tüm davranışsal tepkiler nihaye­tinde beyin tarafından değil kalp tarafından kontrol edilir. Ancak bu görüş, beynin belirli bölgelerini belirli psikolojik işlevleri dü­zenleme merkezleri olarak tanımlayan modern psikolojinin be­yin merkezli kavramlarını tamamen reddetmez. Aslına bakılırsa, MS 11. yüzyılın meşhur Müslüman filozofu ve bilgini İmam Ga­zali, bu tür farklı işlevler için ayrı bölgeler belirlemiştir. Örneğin, hafıza beynin arka lobunda yer almaktadır; tahayyül melekesi beynin ön lobunda yer alırken, beynin orta kıvrımları düşünce gücü için belirlenmiştir.<sup>260</sup> Ancak beynin bu merkezleri, beynin tamamı ve hatta tüm sinir sistemi, bedensel işlevleri ve davra­nışları birincil özneler olarak değil, yalnızca aracı bir rol sistemi olarak denetler ve düzenler. îslam geleneğine göre, beynin tüm bölgelerini ve tüm sinir sistemini denetleyen ve yöneten, kişilik sisteminde en yüksek özerk statüde bulunan kalptir. Kalbin, her türlü davranışsal işlevi düzenleyen ve hem ilerleyen hem de ge­rileyen yönünde, kişilik gelişiminin tüm seyrini yönlendiren ana ve anahtar varlık olduğu söylenmiştir.<sup>261</sup> Bu nedenle, kişiliğin en geniş kapsamına kadar inşası ve gelişimi veya bozulması ve yoz­laşması, hepsi insan kalbinin durumuna ve keyfiyetine bağlıdır. Eğer sağlam ve sağlıklıysa, insan potansiyellerini olumlu yönde büyüme ve ilerlemeye sevk eden ve yönlendiren kalptir. Öte yan­dan, kalp hastalanır ve yozlaşırsa, tüm insan potansiyellerinin büyümesi engellenir ve kişilik gerileyen bir yıkım ve kendini al­çaltma sürecine tevcih eder.</p>
<p>Yukarıdaki iddialar ve içerikler, Peygamber Efendimizin~(s.a.v.) şu hadisinde çok özlü ve anlaşılır bir şekilde ifade edilmiştir:</p>
<p>Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olur­sa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vü­cut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.<sup>262</sup></p>
<p>Müslüman âlimler, bu hadise dayanarak kalbi, bütün organların, melekelerin ve duyuların tasarrufları için kendisine boyun eğdiği bir padişaha benzetmişlerdir.</p>
<p><strong>KALP TERİMİNİN ANLAMI</strong></p>
<p><em>Ruh</em> [soul], <em>nefs</em> [nature] ve <em>akd</em> [intellect] olarak da adlandırılan <em>kalp,</em> hadis müfessirleri tarafından, göğsün sol tarafında bulu­nan kozalak şeklindeki et parçasına fizyolojik olarak bağlı olan doğaüstü duyuüstü varlık olarak yorumlanmıştır. Manevi kalp, fiziksel kalbe ve dolayısıyla tüm vücuda iki aşamada hükmeder. İlk aşamada, karar taşıyan dürtüler kalpten beyne yükselir ve daha sonra beyinden aşağı vücut kaslarına inerler. Psiko-spiri- tüel olayların bir gölge süreci olduğunu savunan Batılı görüşün aksine, İslam öğretisine göre davranış ve içsel fizyolojik süreçler,kalpte meydana gelen psiko-spiritüel olayların ve süreçlerin teza­hürleridir. Allah (c.c.), tüm güdüler ve eylemler ondan kaynak­landığı için, tüm insan eylemlerinden kalbi sorumlu kılmıştır.</p>
<p>&#8230;çünkü gerçekten onu (Kitabı), Allah&#8217;ın izniyle kendinden önce­kileri doğrulayıcı ve mü’minler için hidayet ve müjde verici olarak senin kalbine indiren O’dur. (2:97)</p>
<p>İmam Râzi, <em>tenzil</em> ve <em>vahiy</em> kalbe geldiği için davranışsal sonuç­lardan da onun sorumlu olduğundan bahseder.<sup>263</sup> İmam Gazâlî, kalbi insanın özü olarak tanımlamış, onun insan kişiliği ve dav­ranışının çekirdeği olduğuna işaret etmiştir. <em>Kalbin</em> rolünü an­lamak için, insanın Allah’ın (c.c.) halifesi olarak doğuştan gelen birtakım özelliklerle donatıldığını dikkate almalıyız.</p>
<p><strong>KALBİN ÖZELLİKLERİ</strong></p>
<p>Kalbe, Allahın (c.c.) sıfatlarını, yaratılmış diğer tüm olguların gerçekliklerini ve bunların yaratıcıyla olan ilişkisini algılama ka­biliyeti bahşedilmiştir. Dolayısıyla insanın bütün duyu ve mele­keleri <em>kalbe</em> tabi kılınmıştır. Ancak <em>kalp</em> gerçekliğinin tam bilgisi, insan algısının ötesindedir, çünkü ruh insanın hakkında sınırlı bilgiye sahip olduğu <em>emir</em> yönünde ilerler (17:85).</p>
<p>İlâhî halifelik gayesine ulaşmak için gerekli olan hayatı idame veya bedensel ihtiyaçlar, motor ve duyusal güçler vasıtası ile gi­derilir. Motor güçler; açlık, susuzluk, cinsellik vb. gibi arzu ve dürtüleri oluşturur. Duyusal güçler <em>(müdrike)</em> ise ya dış fiziksel duyuları ya da sağduyu, tahayyül, <em>kuvve-i vahime</em> vb. gibi içsel duyuları teşkil eder.</p>
<p>Tüm bu güçler, dürtüleri ve eylemleri yönlendiren, algılayan ve hedefler belirleyen ve nihayet belirli bir tepki biçimi veya davra­nış için seçim yapan asli dinamik güç olan <em>kalbe</em> tabidir. Böyle- ce <em>kalbin</em> genel işlevi tüm bilgi işlem sistemindeki diğer her şeyi denetleyen karar verme yapısı olan “merkezi işlemci” ile eşleşir.<sup>264</sup></p>
<p>Aşağıdaki hadisin bir kısmında işaret edildiği gibi, işleyen bel­lekte işlenen her bilgi, en sonunda kalpte “malumat” olarak de- polanır:</p>
<p>Kur’an’ı hatmeden kimsenin göğsüne [kalbine] adeta peygamber­lik yerleştirilir, ancak ona vahiy gelmez.<sup>265</sup></p>
<p>İşleyen bellekten gelen bilgileri değerlendirmek ve işlemek için kullanılan, işte kalbe ait bu kalıcı bellektir.</p>
<p><strong>KALP: AKIL VE İRADE</strong></p>
<p>Kalp, bedensel fonksiyonları düzenleme ve denetlemenin yanı sıra, insanı diğer hayvanlardan ayıran iki özelliğe sahiptir: <em>akıl </em>[intellect] ve <em>irade</em> [will]. <em>Kalp, akıl</em> yoluyla, eşyanın gerçek anla­mım kavrayabilir ve en yüce Hak ve Hakikati; yaniAljahı<u>jc.c.) </u>ve O nun sıfatlarını tanıyabilir. İnsan aklı, bazı hayvanlarda, ör­neğin şempanzelerde sınırlı kavram oluşturma biçimlerinin ak­sine, yüksek düzeydeki kavramların hiyerarşik örüntülerini ge­nelleme ve oluşturma yeteneğine sahiptir. Hayvanlarda doğuştan gelen Yaradan bilinci, Yaradan in onların Mevla’sı ve Rabb’i oldu­ğunun asgari bilinciyle sınırlıdır<sup>266</sup> ve kalbinden dolayı insanm Allah (c.c.) bilinciyle kıyaslanamaz.</p>
<p>Yedi gök, yer ve bunların içindekiler O’nu teşbih eder; O’nu övgü ile tespih etmeyen hiçbir şey yoktur, ancak siz onların tespihlerini kavramıyorsunuz .(17:44)</p>
<p>Bu doğaüstü bilince şu kutsi hadiste işaret edilmiştir:</p>
<p>Ben yere göğe sığmadım, Mü’min kulumun kalbine sığdım.<sup>267</sup></p>
<p>Akıl ya da Haşan el-Askerî’nin kullandığı şekliyle cüzi akıl <em>(el- akl-ı cüzî),</em> aklın ışığını, tahayyül ve duygu melekelerine dağıtır ve duyular melekesi, genelde onları kontrol altında tutarak işlev­lerini birleştirir.<sup>268</sup> <em>İrade,</em> bir hedefe ulaşma arzusu veya özlemi­dir. Akıl tarafından koşullandırılan irade, başlangıçta iştah veya açlık tarafından tetiklenebilse de yaşamın nihai gerçekliği ve amacı hakkında bir farkındalığa sahiptir.</p>
<p><strong>KİŞİLİK. KALBİN GERÇEKLİK ALGISINDAN KAYNAKLANIR</strong></p>
<p>Tüm davranış örüntüsü veya insan kişiliği» ayrılmaz biçimde kalbe bağlıdır ve onun gerçeklik algısından kaynaklanır, çünkü akıl ve irade» nihai bir hedefe götüren yargılar, kararlar, davranış biçimleri oluşturmak için birlik içinde çalışır. <em>Akıl,</em> içsel ve dışsal bilinçli duyular aracılığıyla, kalbin değer ve amaç yapısını inşa et­tiği temelleri sunar. Bu değerler ve amaçlar da kalbin “iradesi” ta­rafindan davranış çıktıları olarak gerçekleşen arzuları ve iradeleri üretir. Burada irade özgürlüğü konusunu açıklığa kavuşturmak yerinde olacak gibi görünüyor. İnsan, inançlarını ve davranışla­rım biçimlendirmekte özgür olduğu için, davranışlarının sonuç­larından sorumlu tutulur. Gazalinin belirttiği gibi, eğer insanlar hür olmasaydı, Kuran ve sünnetteki talimat ve tembihlerin hiçbir anlamı kalmazdı.<sup>269</sup> Bu hususta Kur an şöyle diyor:</p>
<p>De ki, Hak Rabb’inizdendir. Dileyen inansm, dileyen inkâr etsin. (18:29)</p>
<p>Ancak bu irade hürriyeti mutlak değildir ve sınırlarını ilahi ka­nunlar ve ilahi irade belirler.<sup>270</sup></p>
<p><strong>YAPICI VEYA YIKICI AMAÇLAR UĞRUNA <em>ŞEHVET</em> VE <em>GAZABI</em> AŞAN <em>AKIL</em> VE <em>ŞEYTANİYE</em></strong></p>
<p><em>Akıl ve şeytaniye,</em> insan benliğinde zıt kutuplarda yer alır ve her ikisi de sırasıyla yapıcı veya yıkıcı neticelere uğruna şehveti (iş­tah) ve gazabı (öfke) kontrol etmeye çalışır. İlahi unsur olan akıl, bu güçleri denetlemeye ve düzenlemeye ve benliğin büyümesi ve gelişmesi için onları yapıcı kanallara yönlendirmeye çalışır. Benliğe faydalı olmaları için onlara boyun eğdirmeyi başarırsa, içindeki şeytan da kontrol altına alınır ve onun habis güçleri et­kisiz hâle getirilir. Şeytani unsurun muzır eğilimi tesirsiz bırakıl­dığında ve hayvani güçler <em>akıl</em> ile uyum içinde çalıştırıldığında, aklın mücadelesi sona erer. Bu sürekli uyum durumu, benliğin, kendisini ilahi halifelik konumu için yeterli kılmak üzere özün­deki potansiyellerini gerçekleştirmeye yönelik engelsiz ilerleme kaydetmesini sağlar. Kuranın ifadesiyle, ahengin sabitlendiği nefsin bu durumuna <em>en-nefs-i mutmainne</em> veya huzura ermiş ruh denir (89:27).</p>
<p>Öte yandan, eğer bu hayvani güçler şeytaniyenin tahrikiyle ila­hi unsura baskın gelirse, kötü eğilimler benliğe egemen olur ve onda hüküm sürer. <em>Aktl</em> zayıflar ve fonksiyonları tıkanıp felç olur. Bunun sonucunda, benliğin diğer tüm melekeleri hayvani güç­lere hizmet eder ve sonunda <em>aktl</em> da onlara tutsak olabilir. Tüm bu melekeler daha sonra tutku, öfke ve şehvet dürtülerini tatmin etmek için kullanılır ve nihayetinde, bu dürtülerin doyumu uğ­runa planlar ve projeler yaparak akıl da onlara hizmet eder hâle getirilir. Sonunda, hayvani tutkular ve arzuların perdelediği kalp tamamen kör olur, öyle ki hayvani arzuları ve şehvetleri tatmin ederken birey, kendi insan be<u>nliğinin</u> gerçek ve nihai iyiliğini gözden kaybeder. Bütün bunlar, arkasındaki etkin ilke olarak kötü eğilimin sürekli kışkırtmasıyla gerçekleştiğinden^b<u>u du- </u>ruma Kur’an’da <em>en-nefs-i emmare bi’l sû,</em> yani kötülüğü emreden nefs denilmiştir (12:53).</p>
<p>Ancak yukarıdaki ikisi arasında bir ara durum vardır. İlahi un­surun tamamen bastırılarak ölmesi ve kötü eğilimlere karşı mü­cadelesinden vazgeçmesi nadiren olur. Çoğu zaman ilahi unsur, şeytani kışkırtmalara ve hayvani dürtülere karşı sürekli bir mü­cadele içinde kalır. Kur’an bu durumu <em>en-nefs-i levvame,</em> yani kendini kınayan nefs (75:2) olarak belirtmiştir.</p>
<p>İnsan yaşamının herhangi bir döneminde veya aşamasında, in­san davranışı ve kişiliğinin, hâlihazırda benlikte hüküm süren bu üç durumdan birinin yansıması veya tezahürü olduğu söylenebi­lir. Açıkça görülüyor ki, insan benliğinin ilerlemesi, <em>en-nefs-i em­mare bi’l sû</em> (kötülüğü emreden nefs) denen en alçak durumdan, kendini kınayan nefs durumunu geçerek, <em>en-nefs-i mutmainne </em>veya huzura ermiş benlik durumuna doğru yükselme eğilimi ile betimlenir. Huzura ermiş nefs, benlikle ilişkili temel yönler, yani ilahi, hayvani ve şeytani yönler arasında güç dağılımının ideal durumunu temsil eder; burada kral olarak kalp, akim bilgece öğütleri tarafından yönlendirilen gücün dizginlerini elinde tutar. Bu durumda, şeytani unsurun isyankâr eğilimi zararsız bir dü­zeyde zapt edilir ve hayvani şehvet ve öfke içgüdüleri, tamamen kalbin hilkati ve işlevleriyle uyumlu hâle getirilir. Burada kalp, aklın aracılığı ile mefkuresine ulaşır ve nefste, ruhun veya kalbin doğuştan gelen ilahi niteliklerinin büyümesi ve gerçekleşmesi için en elverişli durum olan bir denge durumu egemen olur.</p>
<p>Kurana göre» insan Allah’ın (c.c.) halifesi olarak işlev görmeye mukadder kılınmıştır ve bu nedenle, erkek ve kadınların içsel doğalarında, temsil ettikleri Hakim ve Rab olan Allah’ın (c.c.) sı­fatlarını yansıtan» esasen sınırlı ölçüde, bir nitelik ve erdem kay­nağına sahip oldukları düşünülebilir. İmam Gazalinin <em>Kimyâ-yt Saâdef inde</em> zikrettiği bir hadis de bunu doğrular niteliktedir. Ha­dis, Allah’ın (c.c.) insanı sıfatlan üzerine yarattığmı söylemekte­dir.<sup>271</sup> Müfessirler hadisi, insanın Allah (c.c.) tarafından Allah’ın sıfatlarına benzer niteliklerle yaratıldığı şeklinde tefsir etmişler­dir. <em>Mishkat al-Masabih\e</em> nakledilen bir başka hadiste de insan, madene benzetilmiştir.<sup>272</sup> Bu aynı zamanda insanın, hayvani ya­pışırım ardında, doğasının derinliklerinde muazzam bir el değ­memiş potansiyeller kaynağına sahip olduğuna işaret ediyor. Bu hadisleri göz önünde bulundurursak, bu potansiyeller, gerekli tedbirlerle denetim altına alınabilecek ilahi niteliklerin insanileş­tirilmiş versiyonu olarak makul bir şekilde yorumlanabilir.</p>
<p><strong>KİŞİLİKTE HAYVANİ VEYA ŞEYTANİ ÖZELLİKLERİN HAKİMİYETİ</strong></p>
<p>Şimdi, bu niteliklerden (hayvani, ilahi veya şeytani) hangisinin dizginleneceği ve insan kişiliği ve davranışına egemen olacağı, bireyin kendi benliğini, dış dünyayı ve mutlak gerçekliği (Hakk’ı) algılamasının doğasına ve içeriğine bağlıdır. İnsan çeşitli türde -fiziksel, psikolojik ve manevi- ihtiyaçları karşılamak için çev­resiyle etkileşime girmelidir. Bu ihtiyaçların karşılanmasına yol açan davranış biçimi ve kişilik tarzı, benliğinin doğası ve çev­resindeki dünyaya ilişkin algıya istinaden değişir. Örneğin, bir kimse kendini sadece biyolojik unsurlardan ibaret olarak algılar­sa, sadece biyolojik ihtiyaçlarının uyarılmasına dikkat edecek ve manevi ihtiyaçlarının giderilmesini talep eden kalbinin iç sesine karşı duyarsız kalacaktır. Yalnızca hayvani ihtiyaçlarının farkın­da olan bu insan, çevre ile etkileşimi yoluyla bu ihtiyaçlarını gidermeye sürüklenecektir. Kalbin sesine kulak verilmediği için, kalbin ana hassası olan akıl da tesirsiz kalır ve kalbin, hayvani tutkuların ve arzuların tatmini yoluyla topladığı duyusal birikim katmanları» dünya olaylarının ve olgularının altında yatan değiş­mez doğaüstü ilkelere ve sisteme karşı kalbin gözünü kör eder. Tutkular ve arzuların kalp gözünü perdelediği insan, <em>tevhidin </em>alamet ve tecellilerini, kâinatın olay ve işlerini yürüten mutlak Vâhid ve Hakk’ı görmekten alıkonulur. Kalbin bilgeliği ve içgö- rüsünden yoksun olan bireyin görüşü ve farkmdalığı engellenip duyusal olaylar ve gerçeklikten oluşan bir dünyada sıkışıp kalır ve davranışı, mekân ve zamanla sınırlı olgusal bir dünyanm kı­sıdı bir alanında biyofiziksel ihtiyaçları gidermeye mahkûmdur. Kalbinin içgörü eksikliğinden dolayı geçmişten ders alamaz ve dürtüsel davranış ve eylemlerinin nihai sonuçlarını öngöremez.</p>
<p>Böylesine dar ve çarpık bir yaşam ve gerçeklik.algısı buna muadil bir dizi yanıltıcı hedeflere ve tamamen çarpıtılmış ve zararlı değerler algısına yol açar. Sadece duyusal algı ile yönlendirilen ve kalbin içgörüsünden yoksun olan bu tür insanlar, zevklerini, mutiuluklarım ve başarılarını bu olgusal dünyanm maddi nes­nelerinde ve mevkilerinde ararlar. Hayattaki tek amaçları, elde edilme yol ve araçlarına bakılmaksızın bu nahoş ve somut maddi faydaları elde etmektir. Temel çıkarları onların tek rehberidir ve diğer tüm doğruluk, dürüstlük veya insanlık değerleri, algıların­da neredeyse mabutlara dönüşen bu yanıltıcı maddi hedefler uğ­runa feda edilebilir. Bu tür insanlar, genellikle alt benliğin isteği üzerine, bu dünyevi mabutların daha fazlasına vâris olmak ve onları güvenceye almak için iyiden iyiye hile ve ihanet sanatını geliştirmek zorunda kalırlar.</p>
<p>Kur’an’da benliğin bu durumuna şu ayette işaret edilir:</p>
<p>Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bu­nunla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hay­vanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır (7:179)</p>
<p>Ve başka bir ayet şöyle der:</p>
<p>Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akıl edebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çün­kü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22:46)</p>
<p>Dolayısıyla davranışlarını hayvani benliklerinin algısına dayan­dıran» duyusal girdilerin yalnızca anlık ve zahiri anlamlarına ce­vap veren ve kalbin hikmetine duyarsız kalmayı tercih edenler, insanlık tarihinde ve tabiatta tecelli eden, Allah’ın (c.c.) birliği­nin, takdirinin ve gazabının ayetlerini görmeyeceklerdir. Dola­yısıyla, Allah&#8217;ın, elçileri aracılığıyla bildirdiği gerçeği ve mesajı çoğu zaman reddederler. Tutkuların ve şehvetlerin önü alınma­mış tatminiyle beslenen, kalbin hikmetinden yoksun ve benliğin şeytani unsuru tarafından kışkırtılan hayvani benlik, kişiliğe egemen olacak noktaya varır. Böylece hayvani unsur olan <em>şehvet </em>veya iştah hakimiyet kazanırsa, oburluk, açgözlülük, kötülük, ni­fak, kıskançlık vb. hayvani özellikler nefse işlenir.</p>
<p>Öte yandan, hayvani unsur olan <em>gazap</em> veya öfke baskın hâle ge­lirse, düşmanlık, kin, küçümseme, gurur, yükselme sevgisi gibi vahşi hayvanlara ait özellikler ortaya çıkar. Şayet <em>şehvet</em> ve <em>gazap </em>birleşerek hakimiyet kurarsa, karakterde ihanet, hile, kurnaz­lık, düşmanlık vb. şeytani özellikler belirir. Aslında bu aşamada üstünlük kazanan <em>şeytaniye</em> yani şeytani eğilimdir ve diğer tüm melekeler ona tabidir. Akıl bile öyle etkisiz hâle getirilmiştir ki, şeytani tasarılarını gerçekleştirmek için planlar yaparak bu sahte efendiye hizmet etmeye başlar. Bununla birlikte, yukarıdaki hay­vani özellikler, aklın kalpteki artakalan sesinin suçlamasından kaçınmak ve aynı zamanda toplumun geneli tarafından kabul edilebilir görünmesini sağlamak için genellikle kılık değiştirmiş olarak tezahür eder.</p>
<p>MS 13. yüzyılın meşhur sufi teoloğu Mevlânâ Rûmî, bu tipik davranışı, <em>nefs-i emmare bi’l sû</em> veya kışkırtıcı nefsin tam haki­miyeti durumunda hayvani şehvet ve tutkuların tezahürleri ola­rak eksiksiz biçimde tasvir eder.<sup>273</sup> Allah’ın mutlak Hakîm ve Rab olarak algılanmasından yoksun olan benlik, arzularının talebine cevap verebilecek gibi görünen birçok şeyi mabudu olarak kabul eder ve servet, kadın, mevki ve güç gibi şeylere fiilen tapar hâle gelir. Çoğu zaman güç, aranan en güçlü mabut olur. Böyle bir güç arayan benliğin bitmeyen tutkularını tatmin etmek için, bazı yö­neticiler insanlara tamamen insaniyetsizce mezalimde bulunur. Masum hayatlar, konumlarını istikrara kavuşturmak ve güven­ceye almak için bu yöneticilerin tapındıkları güç uğruna kurban edilir. Ancak güç kullanımında süregelen pervasızlık hâli, onlara karşı düşmanlığı ve nefreti besler ve nihayetinde zihinlerinde gü­vensizlik duygusuna yol açar. Böyle bir durumda ferahlık aramak için insan, göz korkutucu tehditler yoluyla başkalarını sorgusuz sualsiz itaate zorlamak mecburiyeti hissedebilir.</p>
<p>Böyle bir insan, iktidardayken, halkın amaçlarını savunuyor ve dini eylemlerine rehberlik ediyormuş gibi bile yapabilir. Cahille­rin güvenini kazanmayı başarırsa, sonunda insanları bölmek için entrikalar tasarlayacak ve kendilerini ortadan kaldırmak amacıy­la liderlerarasmda rekabet yaratacaktır. Ancak, bu,d<u>erman değil </u>dert olan önlemler yoluyla, bu tür insanlar giderek kendilerini başkalarına, içsel ilahi benliklerine ve nihayetinde mutlak yüce Zât ve Hak olan Allaha (c.c.) yabancılaştırırlar.</p>
<p>Bununla birlikte, yukarıda anlatılanlar, insan kalbinin, hayvani ve şeytani unsurlar tarafından engellenemez biçimde bastırılmış çaresiz bir kurban olduğu izlenimini vermemelidir. Kalp ilerle­yen veya gerileyen bir kişilik gelişimi çizgisini seçmekte ve tercih etmekte her zaman özgürdür ve gelişiminin herhangi bir aşama­sında değişebilir ve gelişim programlarında aksi yönde gerekli dönüşler yapabilir. Bu tür değişiklikler, elbette, insan benliğinin içinde ve dışında hâlihazırda hüküm süren elverişli veya elveriş­siz koşullara bağlı olarak nispeten kolay veya zor olabilir.</p>
<p><strong>KALP GÖZÜNÜN AÇILMASI</strong></p>
<p>Kufana göre tüm duyusal gözlemlerin nihai amacı, kalbin göz­lerini açarak hakikati şüpheye yer bırakmayacak şekilde algıla­masını sağlamaktır. Kalbin bu kritik işlevi birçok Kuran ayetinde belirtilmiştir, örneğin Allah (c.c.) şöyle buyurur:</p>
<p>Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bu­nunla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler. Bunlar hay­vanlar gibidir, hatta daha aşağılıktırlar. İşte bunlar gafil olanlardır (7:179)</p>
<p>Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendiliyle akıl edebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluverıin? Çün­kü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22:46)</p>
<p>Bu ayetler, duyu organlarının fiziksel olarak işlev görmesine rağmen, kalp gözü açılmadıkça bu organların amaçlarına ulaşa­mayacağını ima etmektedir. Bu yorum, Allah’ın (c.c.) şu sözüyle doğrulanmıştır:</p>
<p>&#8230; çünkü kulak, göz ve kalp, bunların hepsi ondan sorumludur. (17:36)</p>
<p>Yukarıdaki ayet bağlamında İmam Râzî, kulakların ve gözlerin, muhtevasını kalbe ulaştırmaktan başka bir işlevi olmadığından, onlara yöneltilen herhangi bir sorunun, gerçekte kalbe yönelti­len bir soru olduğunu ve kalbin, kulakların ve gözlerin kendisine ilettiği her şey hakkında yargıç ve yönetici olduğunu belirtiyor.<sup>274 </sup>Bu nedenle, alman duyusal bilgilere yüklediği yorum ve anlam­dan nihai olarak kalp sorumludur. Bu cihetle Kuran, kalbin şu hayati işlevini vurguluyor: insanlık tarihindeki olayların yanı sıra doğal olguların içerdiği anlam ve mesajları yorumlamak</p>
<p><strong>KALBİN ALLAH’IN (C.C.) VAHDETİNİ TANIMADAKİ (MARİFET) PSİKO-SPİRİTÜEL SÜRECİNE DAİR İSLAMİ KAVRAMLAR</strong></p>
<p>Bu noktada, Gazâlî’nin bir Kur’an ayetinin aşağıdaki tercümesin­den yola çıkarak yorumladığı şekliyle, kalbin yavaş yavaş aydın­lanıp Cenâb-ı Hakk’ın idrakine vardığı psiko-spiritüel süreçlere dair tslami kavramın bir taslağını sunmak yerinde olur.</p>
<p>Allah, göklerin ve yerin nurudur. O’nun nurunun misali, içinde çırağ bulunan bir kandil gibidir; çırağ bir sırça içerisindedir. Sır­ça, sanki incimsi bir yıldızdır ki, doğuya da batıya da ait olmayan kutlu bir zeytin ağacından yakılır; (bu öyle bir ağaç ki) neredeyse ateş ona dokunmasa da yağı ışık verir. (Bu,) Nur üstüne nurdur. Allah, kimi dilerse onu kendi nuruna yöneltip iletir. Allah insan­lar için örnekler verir. Allah, her şeyi bilendir. (24:35)</p>
<p>Bu &#8220;Nur Ayetfne dair mükemmel izahında Gazâlî, yüzeyde du­yusal olandan, en iç merkezde doğaüstü olana kadar kalbin te­cellisinin farklı seviyeleri aracılığıyla hakikati algılamaya yönelik nurani melekesinin beş safhasından bahsetmiştir. Bu beş meleke veya ruh, yukarıdaki ayette çırağ, sırça, kandil, ağaç ve yağ şek­linde simgelenmiştir. Çırağ, nuru duyu organlarından gelen du­yusal melekedir. Sırça, kandil, ağaç ve yağ sırasıyla tahayyül, aklî ruh, muhakeme ruhu ve son olarak doğaüstü ruh anlamına gelir. Bu beş nur mertebesi aracılığıyla işlenen ye tavzih edilen duyu verileri, sonunda Cenâb-ı Hakk’ın algılanmasıyla sonuçlanır.<sup>275</sup></p>
<p>Benlik, ancak Cenâb-ı Hakk’ı, tüm evreni mutlakegeriıeiilikrve^. kudretiyle kuşatan ve ayakta hitan Vâhid olarak tanıdığında, insan kişiliği, varlığının veya kişiliğinin içinde veya dışındaki, gerçek insan benliğine yabancı her türlü etkinin üstesinden ge­lebilir ve kendisini bunlardan kurtarabilir. Tevhidin idrakinin bu aşamasında, insanın kişiliği ilahi boyayı kendi benliğiyle bütün­leştirmeye başlar ve ilahi sıfatların el değmemiş hâzinesi, kalbin bilinçsiz katmanlarının saklı bölgesinden yükselmeye başlayarak kendisini açık davranışlarda gösterir. Sonuç olarak insan kişiliği, kendisini halife olarak temsil etmeye mukadder olduğu evrensel Rab olan Allah’ın (ç.c.) davranışını yansıtmaya başlar.</p>
<p><strong>TEVHİT KALBİ GÜÇLENDİRİR</strong></p>
<p>îman kalbin derinliklerine yerleşirken, zihni ve tüm psişik işlev­lerini, kalbin ilahi potansiyel hâzinesinin büyümesini ve gelişme­sini durduran ve sakat bırakan her türlü bilişsel esaretten kurta­rır. Kalbin en önemli ilahi özelliği olan ve tevhidin yüce nuruyla aydınlanan akıl, benliğin diğer tüm bileşenlerine üstün gelir ve onları gerçek insan benliğinin ilahi doğasıyla tutarlı kılmak için tüm hayvani dürtüleri ve tutkuları bilfiil boyun eğdirir. İnsan ki­şiliğinin hükümdarı olan kalp, duyuların rehberliği yerine, ay­dınlanmış ve olgunluğa erişmiş olan <em>aklın</em> nasihatine güvenir. Allah&#8217;ı (c.c.) her başarının mutlak kaynağı olarak idrak eden <em>akıl, </em>kalbe, kişiliği ve davranışları ilahi iradeye uygun kılacak şaşmaz bir hidayet vermek için O’ndan indirilen bilgiye başvurur. Kişi ilâhı kitap Kufan-ı Kerimin tebliğ ettiği hakikatler ve talimat­lara göre hareket ettikçe» insanın gerçek benliğinin boyutları ve bu benliğin Cenâb-ı Hakk ve uzun süredir sahipsiz kalan evren ile ilişkisi, kişinin kalbine ilham edilir. Benlik, Cenâb-ı Hakkın (gg) varlığı ile aktif bir etkileşim ve paylaşıma girerek kişiliği tezyin etmeleri için kalbin gizli ilahi niteliklerinin sürekli olarak araştırılmasını beraberinde getirir.</p>
<p>Bunlar» bazı alimlere göre hadiste işaret edilen, Gazâlî’nin <em>Kim- ya-yı Saadetinde</em> insanın Allah’ın (c.c.) sıfatlarından sonra ya­ratıldığı şeklindeki mealiyle aktardığı,<sup>276</sup> Allah’ın (c.c.) sıfatlarını yansıtan niteliklerin beşerî versiyonlarıdır. Çoğu insan için bu ilahi erdemler, benliğin bilinçsiz mahzeninde uykudadır ve du- yuüstü bilinç tarafından dokunulmayı ve yüzeye çıkarılmayı bek­lemektedir. <em>Mishkafte</em> bahsi geçen bir hadiste insanlara maden denmesinin nedeni bu gizli hazinedir.<sup>277</sup> <em>Tevhit</em> ve <em>imanın</em> diğer esaslarına dair algının yavaş yavaş olgunlaşması yoluyla, bu dün­yadaki mutlak ilahi varlığı temsil eden ilahi niteliklerle donanmış hayvan-üstü insan kimliği, insan bilincinde belirginleşir. Bu öz­gün kimlikle ve Tanrı ve evrenle olan benzersiz ilişkinin algılan­masıyla donatılan kişilik, yeni ortaya çıkan kimliği ve ilişkisiyle uyumlu bir şekilde gelişmeye ve davranmaya hazır hâle gelir.</p>
<p><em>İman,</em> nüfuzunu kalbin daha geniş alanlarına yaymaya devam ettikçe, duyguların etki alanım giderek daha fazla ele geçirir ve onları içsel kişilik donanımlarının inkişafını kolaylaştırmak için kullanmanın yanı sıra doyumlarını ilahi olarak belirlenmiş sınır­larla kısıtlayarak aşağılık dürtü ve tutkuların yozlaştırıcı etkile­rinden korur. Örneğin, rızık, başarı ve mükâfat, ızdırap ve ceza vermede Allah’ın (c.c.) takdirinin ve mutlak kudretinin idraki ve inancı, derin Allah (c.c.) sevgisi ve korkusu uyandırır. Bu iki esas duygu Allah’la derinden ilişkilendirildiğinde, müminlerin değerler evrenini tamamıyla yeniden düzenlerler. Allah (c.c.) sevgisi, Allah’ın tasvip ve takdir ettiği bütün fazilet ve amellere müspet değer hamlederken Allah (c.c.) korkusu da Allah’ın (c.c.) hoşlanmadığı ve lanetlediği bütün huy ve davranışlara menfi de­ğer yükler. Birlikte, bu iki duygu, doğuştan gelen ilahi nitelikleri azami ölçüde inkişaflarına yönlendirmede oldukça güçlü etmen­ler hâline gelir.</p>
<p>Örneğin, mü’minler, alkol gibi haram (yasaklı) içecekleri almak­tan kendilerini sakınacak ve böylece akıl sağlıklarını kaybetmek­ten ve hayasızca davranmaktan kendilerini koruyacaklardır. Di­ğer zamanlarda, ilahi rızaya uygun olarak, kendileri yiyeceksiz kalmak zorunda kalsalar bile vicdanları onları aç olana yedirme­ye sevk edecek ve böylece ilahi cömertlik ve ihsan faziletini geliş­tirecektir. Nitekim, artan <em>iman</em> gücü, nihayetinde tüm duyguları ve dürtüleri bütünleştirerek Allah’ın (c.c.) rızasını kazanma yö­nünde her şeyi kapsayan, kalıcı bir arzuya dönüştürür. Bu arzu, diğer tüm dürtüler ve güdülerin üzerinde bir ana güdü vaziyetini alır.</p>
<p>Allah’ın (c.c.) rızasını kazanma güdüsü, tevhitteki idrak ve ima­nın olgunluğu ile istikrar kazandığında, ilahi talimatları sıkı sı­kıya takip ederek, kalbin, kişiliğin ilkel manevi doğasına uygun olarak hareket etmesi ve gelişmesi için sarsılmaz kararlar alma­sını etkili bir şekilde sağlayabilir. <em>İmanın</em> olgunluğu, kişiliği, tam büyüme ve gelişme yolunda içten ve dıştan gelen tüm dirençleri cesurca aşmak için karşı konulmaz bir kararlılıkla donatır. Bu ana güdü, asıl etkisini kalbin karar verme işlevleri üzerinde gösterir. Bu güdü, etkin bir şekilde, kalbi, tüm davranışsal kararlarını ilahi irade ve rızayı yansıtacak şekilde vermeye teşvik eder. Kararları Allah&#8217;ın iradesine uygun hâle getirmek için mü’minler, vahiy ve vahyin sünnetteki [Hz. Peygamber’in (s.a.v.) söz ve davranışla­rındaki] uygulamalı açıklamalarına başvururlar.</p>
<p>Burada ilahi diğerkâmlık erdeminin gelişimine özellikle değinil- melidir. İlahi diğerkâmlığın filizlenen kıvılcımı, ilk Müslüman­ların kalplerindeki iman ağacının yetiştirilmesinden düzenli olarak beslendi. Büyüyen ümmetin sonraki aşamaları, bu iman ağacının, ilahi halifeler olarak anılmaya layık kişilikler hâlinde nihai meyvesini verene kadar istikrarlı bir şekilde yetişmesine yardımcı oldu. Davet<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> ve onunla bağlantılı mücadeleler yoluy­la <em>tevhidin</em> içsel idrakinin terakkisi ve buna bağlı olarak kalbin gücündeki ve benliğin tüm yönleri üzerindeki hakimiyetindeki artış, yeni inancın fedailerini kalplerinin katmanlarını <em>tevhidin </em>her yeri saran nuruyla daha derinden keşfetmeleri için harekete geçirdi. Bu da onların, uygun davranışlarla kendilerini gösterme­ye hazır olarak, ilahi erdemlerin daha fazlasını elde edip ortaya çıkarmalarını sağladı. Sonuç olarak, egoist hayvani içgüdüler, kendilerini kalplerin derinliklerinden fışkıran, gelişmekte olan bu ilahi niteliklerle uyumlu hâle getirmek için etkin biçimde dü­zenlendi veya bastırıldı.</p>
<p><em>Marifet<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[3]</strong></sup></a></em> (Allah’ın idraki) Mekke döneminde mü’minlerin kalp­lerinde yerinde çabalarla kök saldıkça, onların kişilikleri Medi­ne döneminde diğerkâmlığın en lezzetli meyvelerini vermeye başladı. Müslümanların kalpleri <em>tevhit</em> inancmda ve idrakinde daha yüksek olgunluk derecelerine ulaşmaya devam ettikçe, baş­kalarına yardım etme şeklinde ifade edilen diğerkâmlık derece­si Medine yıllarında çok daha yüksek raddelere çıktı. Medineli Müslümanların kendileri çok zor durumdayken başkalarının yardımına koştukları ve ihtiyacım karşıladıkları birkaç örnek vardır. Bu tür karakteristik davranışların ikrarı aşağıdaki ayette mevcuttur:</p>
<p>Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendile­rine tercih ederler. (59:9; H.S. 4)</p>
<p>Bu feragat ruhu, tüm Müslüman toplumunun bariz bir şekilde baskın bir özelliği hâline geldi. Bu öyle mükemmel bir dere­ceye ulaştı ki ölmekte olan savaşçıların kardeşleri uğruna son sularını bile feda etmelerine ilişkin birçok olay, siyer kitapla­rında, yani biyografik kayıtlarda aktarılmıştır.<sup>278</sup></p>
<p>Gelişiminin zirvesinde, tüm insanlığın refahı uğruna çaba­lamak için duyulan bu derin endişe ve şiddetli şevk, ümmetin</p>
<p>kişiliğinin diğer tüm ilahi özelliklerinin üzerinde egemen olan önemli bir erdeme dönüştü. Bu erdemin gelişimi, bu ümmetin her bir ferdi arasındaki davet ruhu tarafından tetiklenmiş olsa da onun kişilik müessesesinin en üst kademesine yükselişi, tüm bencil tutkuların ve endişelerin, insanlığın refahı için çabalama gibi yüce bir dürtüye sürekli olarak tabi olmasını gerektiriyordu. İslam&#8217;ın ilk döneminde tüm içsel ego direncine ve çeşitli dış im­tihanlara karşı sürekli ve amansız bir mücadele sonucunda Müs­lümanların kalpleri, aşağılık bencil dürtü ve tutkuları üzerinde tesirli bir hakimiyet durumuna erişmiş ve insanlığın refahı ve kurtuluşu için çabalama dürtüsü, kişiliklerinde geri alınamaz bir istikrar ve her yere yayılan bir boyuta bürünmüştür. Allah (c.c.), bu egemen kişilik özelliğini takdir ederek, Mekke yıllarındayken teşekkül döneminden geçen bu Medine ümmetini “insanların en hayırlısı” ilan etmiştir:                                                                                                       Siz insanların iyiliği için meydana çıkarılmış en hayırlı ümmet­siniz&#8230; (3:110; H.S. 3/4)</p>
<p>Ümmetin tarihi, ilk Müslümanların, kalplerinde kabaran tüm ilahi özellikleri insanlığın refahı için kullanarak bu ilahi övgüye büsbütün layık olduklarını kanıtladıkları gerçeğini doğrulamak­tadır.</p>
<p><strong>KALBİN İNKÂRI: TÜM BOZULMALARIN VE SAPKIN KİŞİLİK ÖZELLİKLERİNİN KAYNAĞI</strong></p>
<p>Yukarıda belirtilen yapıcı yönde kişilik gelişimi seyrinin aksine, Kur’an aynı zamanda kaynağını kalp hastalıklarına bağlayarak zıt yönde bir kişilik gerilemesi seyrini de tasvir ediyor. Kur’aria göre kalplerindeki bu hastalık, onları hakikati reddetmeye sevk ediyor ve bu da onları çoğu zaman içinden çıkılması zor bir kısır döngüye sokuyor. Allah (c.c.) bu tür insanları kastederek şöyle buyuruyor:</p>
<p>Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır. (2:10)</p>
<p>Kalplerinde hastalık olanların ise, murdarlıklarına murdarlık ek­leyip arttırmış ve onlar kafir kimseler olarak ölmüşlerdir. (9:125)</p>
<p>Bu hastalığın sendromları arasında yalan, kibir, bağnazlık, kin, tereddüt, emanete hıyanet, kamu yararına Allah rızası için harca­ma yapmaktan kaçınma, ihanet» başkalarını aldatma vb. sayılabi­lir. Bunlardan yalan ve kibir, diğer tüm semptomların kendisin­den ileri geldiği kaynak kişilik özellikleri olarak kabul edilebilir. Kâfirlerin temel aldatmacası, tevhit hakikatinin ve onunla ilgili meselelerin reddi üzerine kuruluyken, münafıkların yalanlarının temelinde hakikati iki kat tahrif etmeleri vardır: Onlar, hakikati kalplerinde inkâr ederken bu inkârı da şu ayette ifade edildiği gibi sahte bir inanç beyanıyla gizlemeye çalışırlar:</p>
<p>İnsanlardan öyleleri vardır ki: &#8220;Biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik” derler; oysa inanmış değillerdir. (2:8)</p>
<p>Bu tür yalanlar, <em>Mishkafteki</em> bir hadiste zikredildiği gibi, olağan konuşmalarda yalan söyleme alışkanlığı, sözünde durmama, emanete hıyanet gibi diğer bulgusal sapkınlıklarda kendini gös­teren iç hastalığı şiddetlendirir.<sup>279</sup> Biraz tefekkür, tüm bu uygu­lamaların aslında farklı yalan söyleme biçimleri olduğunu orta­ya çıkaracaktır. Küfrün, yani hakikatin tahrifinin yuvası kalptir. Dolayısıyla kalp, küfrü barındırarak, küfürden kaynaklanan tüm bozuk ve sapkın kişilik özelliklerine dayanak olur.</p>
<p>Ayrıca, gerçeklik algısını çarpıtmak için kalpte sinsi bir şekilde çalışan ve kişiliği genellikle iyileşmesinin imkânsız olduğu bir yozlaşma düzeyine iten son derece yıkıcı bir özellik olan kibirden de özel olarak bahsetmek gerekir. Hatta yıkıcı etkilerini saptayan bazı Müslüman alimler onu tüm hastalıkların anası olarak ta­nımlamışlardır.<sup>280</sup> Bu, Kuranda bahsedildiği üzere, şeytanı isyana ve inkâra sevk eden özelliktir: “O <em>(şeytan) ise, diretti ve kibirlendi, böylece kafirlerden oldu.”</em> (2:34)</p>
<p>Aralarındaki yakın ilişkiden dolayı Kur’an bu iki kusuru birbiri­ne bağlı özellikler olarak zikretmiştir: <em>“Hayır; o inkâr edenler boş bir gurur ve bir parçalanma içindedirler”</em> (38:2)</p>
<p>Gerçekten de bu iki özellik, kalp hastalıklarını ve kişilik bozuk­luğunu şiddetlendirecek şekilde birbirlerinin gücünü artırarak karşılıklı olarak işliyor gibi görünüyor. Kibir, kalbin Allah’ın (c.c.) haşmet ve azametine dair bilincini perdeler ve kişinin benlik ve dünya görüşünü ben merkezli bir bakış açısıyla sınırlar. Bu şekil­de engellenmiş olan kalbin iç gözleri, kendi koyduğu idrak sahası sınırlarını aşamaz ve bu nedenle, Allah’ın (c.c.) mutlak hakimiyet ve birliğinin yüce hakikatini kavrayamaz.</p>
<p>Fiziksel görme ve işitme organları zarar görmez ve fiziki olguları algılayabilirler, ancak kalplerinin- körlüğünden dolayı maddi ol­mayan doğaüstü hakikati algılamazlar. Kür’an-ı Kerim, aşağıdaki ayetlerde bu duruma kısaca işaret eder:</p>
<p>Kalpleri vardır bununla kavrayıp anlamazlar, gözleri vardır bu­nunla görmezler, kulakları vardır bununla işitmezler(7,179) Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akıl edebilecek kalpleri ve işitebilecek kulakları oluversin? Çün­kü doğrusu, gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler körelir. (22:46)</p>
<p>Dolayısıyla, küfrün ve kibrin kaçınılmaz sonucu, kalbin Allah’ın (c.c.) yüce birliğini idrak etme konusundaki doğuştan gelen ka­pasitesini kaybetmesidir. Küfür, kalbin idrak alanını somut dün­yanın dar sınırları içinde kısıtlayarak, kalbin yüksek aklî işlevini felce uğratır ve benliği Allah’ın varlığından ayırır. Allah’ın (c.c.) mutlak varlığından ayrı düşmüş ve aklın hidayet nurundan mah­rum bırakılmış benlik, hayvani benliğin tutkularının tahrikine ve nefsi yozlaştırarak beraberindeki kötülüklerle birlikte <em>en-nefs-i emrnare bi’l sû’ya</em> (kötülüğü emreden nefse) dönüştüren şeyta­nın kışkırtmalarına karşı kolay lokma olur. Bu makalenin giriş bölümünde bu durumun tipik özelliklerinin kısa bir açıklama­sı verilmiştir. Yukarıdaki metinlerde, başlangıçta bahsettiğimiz aşağıdaki hadiste yer alan temayı en azından kısmen açıklamak için naçizane bir girişimde bulunduk:</p>
<p>Vücutta öyle bir et parçası vardır ki o, iyi (doğru ve düzgün) olur­sa bütün vücut iyi (doğru ve düzgün) olur; o bozulursa bütün vü­cut bozulur. Bilin ki! O, kalptir.<sup>281</sup></p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p>Vahyolunan bilgiler ışığında, doğaüstü kalp, Allah’ın (c.c.) sıfat­larını temsil eden tüm gerçek İnsani erdemlerin kaynağını aldı­ğı çıkış noktası ve sıçrama tahtasıdır. Kalp doğaüstü dünyadan bu ilahi izleri taşımasına rağmen, bunlar el değmemiş ve olgu­sal dünyanın kaba duyusal algı katmanları tarafından sarılmış hâlde kalır. Ampirik dünyanın duyusal-olgusal algısı, insanın kendi gerçek benliğinin içsel ilahi potansiyellerinin yanı sıra Al­lah’ın (c.c.) yüce birliğinin idrakini de engeller. Duyusal ampirik dünyadan gelen uyarım, manevi olarak duyarsız bir kişiyi psi- kofizyolojik ihtiyaçları ve arzuları tatmin etmekle meşgul eder ve gerçek manevi benliğinin ortaya çıkmasını engeller. Bu süreç, insanı aşağılık hayvanlara benzeyen bir yaratığa dönüştürür ve kişinin gerçek benliğinin inkişaf etme ve ortaya çıkma ihtimalini engeller.</p>
<p>Kalp ancak Allah’ın yüce varlığını, yegâne efendisi ve Hakim Rab- b’i olarak algıladığında, duyusal-maddi dünyamn çeşitli olguları şeklinde ortaya çıkan tüni sahte tanrıların zorbaca etkisinden kurtulur. Bu doğaüstü idrak nuru, insanı çirkin bir hayvandan ilahi bir halifeye dönüştürecek mündemiç ilahi özellikleri keşfe­dip onlardan faydalanacağı zorlu sefer boyunca, insan benliğini sağlam bir şekilde yönlendirir.</p>
<p>Yukarıda bahsedilenlerin önermesi, insanların hayvan durumu­na düşme sürecini önlemek ve onları imrenilen, ilahi halife sta­tüsüne yükseltmek için insanların kalplerini çeşitli olgusal güç­lerin sakatlayın ve yozlaştırıcı etkilerinden kurtaracak her türlü çabanın gösterilmesi gerektiğidir: Onların gücü ve hükümdarlığı efsanesi, Allah’ın (c.c.) yüce birliğinin ve egemenliğinin kesin ve mükemmel idrakinin insanların kalplerine yerleştirilip beslen­mesi yoluyla paramparça edilebilir. Bu idrak ile insanlar, ilahi hâ­zinelerin deruni kaynaklarının kilidini açmak için ana anahtarla donatılacaklardır. Bu el değmemiş hâzinelerden en yüksek kişilik gelişimine erişmek amacıyla istifade etmek için, bazı temel özel­likleri mevcut makalenin çeşitli bölümlerinde vurgulanmış olan, vahyolunan bilgide iletilen rehberliği tam olarak takip etmeliyiz.</p>
<p>Editör:Amber Haque;Yasien Mohamed – Kişilik Psikolojisine İslami Yaklaşımlar,syf:169-190</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/">Kalp ve Kişilik Gelişimi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalp-ve-kisilik-gelisimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kalbi Kötü Hislerden Korumak Farzdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalbi-kotu-hislerden-korumak-farzdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalbi-kotu-hislerden-korumak-farzdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 09:43:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Gazab Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[kalb ve ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbi Kötü Hislerden Korumak Farzdır]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23622</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şer&#8217;i şerîf, kalbin vasıflarına çok büyük ehemmiyet vermiştir. Daha evvelden dedik ki, çamurun özünden oluşup tohum haline gelen insan bedeninin içerisinde = gende nefs yani rûh-i hayvânî bulunmaktadır, makamı süflî ve nihayet ardîdir = toprağa nisbet edilir. Kendisiyle ruh birleştikten sonra ruha itâat ederse, makamı Ahsen-i Takvîm olup meleklerle birleşir. Hayır, ruh nefse esir olursa, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalbi-kotu-hislerden-korumak-farzdir/">Kalbi Kötü Hislerden Korumak Farzdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-9513 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/1252464.jpg" alt="" width="359" height="269" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/1252464.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/1252464-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/1252464-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/1252464-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 359px) 100vw, 359px" /></p>
<p>Şer&#8217;i şerîf, kalbin vasıflarına çok büyük ehemmiyet vermiştir. Daha evvelden dedik ki, çamurun özünden oluşup tohum haline gelen insan bedeninin içerisinde = gende nefs yani rûh-i hayvânî bulunmaktadır, makamı süflî ve nihayet ardîdir = toprağa nisbet edilir.</p>
<p>Kendisiyle ruh birleştikten sonra ruha itâat ederse, makamı Ahsen-i Takvîm olup meleklerle birleşir. Hayır, ruh nefse esir olursa, makamı Esfel-i Sâfilîn yani en âdi ve alçak olup, hayvanla, şeytanla birleşir. Bu itibarla bütün özelliğiyle bedenin cüzleri, cihaz ve azalan, nef­sin alet ve edevatlarıdır. Nefs kalbe binektir, ruh ise bu bineğin kaptanıdır, diğer ifadeyle ruhun veziri olan kalb, bu reâyânın padişahıdır. Bazan hizmetçileri, dün­ya hayatının şarabını ruha vermekle onu sersemleştirir- ler, bazan serkeşlik yaparlar.</p>
<p>Nefs, tabiatiyle kesinlikle kalbe ve ruha aslâ kolayca teslim olmaz, Nitekim hadis-i  şe<strong><em>rifte</em></strong>“Kalbler dörttür:</p>
<p><strong>a.</strong>Gazab ve şehvet kuvvetlerinin kılıflarıyla) Kapla­nan kalbdir. Bu, kafirin kalbidir.</p>
<p><strong>b.</strong>Suçunu örtbaa eden İki yüzlü kalbdlr. Bu da münafıkın kalbidir.</p>
<p><strong>c.</strong>İcinde lambanın benzerinin yandığı, (nefsin şer olan tablatinden) soyulan, parlak ve düz kalbdir. Bu da Mü’minin kalbidir.</p>
<p><strong>d</strong>.lçinde İman ve nifak bulunan kalbdlr. İmanı­nın misali, temiz suyun kendisini uzatıp yeşerttiği ağaç gibidir. Nifakının misali, kan ve İrinin kendi­sini kapartıp uzattığı çimen gibidir. Artık hangisi ğâlib gelirse, ğâlib gelen taraf kuvvet kazanır.” diye buyruldu. Hadîs-i şerifte işaret edilen hakikatin sûreti şöyledir:</p>
<p>Nefste, diğer ifadeyle kalbin bineği olan insanın terkibinde ve bünyesinde dört unsur bulunmaktadır. Bundan böyle kendisinde sebuiyye, behîmiyye, şey- tâniyye ve rabbâniyye olmak üzere illetli dört vasıf = huy = cibilliyet bulunmaktadır.</p>
<p>İnsanın kalbine ğazab kuvvetiyle nefsinin musallat olunması cihetiyle, yırtıcı canavarların ahlakını izhar eder. Mesela düşmanlık yapar, kin besler, sövmek ve dövmekle hemcinsi olan insanlara hücumda bulunur.</p>
<p>Parçalama ve avlama vasıflarına nisbetle kendisine «nefs-i sebuiyye» ismi verilir.</p>
<p>Kalbe şehvet kuvvetiyle nefsin musallat olunması cihetiyle de oburluk, çok yemek ve içmeye düşkünlük, şehvetinin aşırı kabarması cihetiyle de tıbkı hayvanla birleşir. Bunun için ona da «behîmiyye = nefs-i hayvâniyye» ismi verildi.</p>
<p>Nefs, ğazab ve şehvet kuvvetlerini fiile geçirmekle kalbe musallat olduğu, türlü hilelere başvurduğu, aldat­tığı, tuzak kurduğu, iyiliklerle kötülüklerini, fenalıklarını gizlediği, kendini temize çektiği, doğrusu egoizm, nifak ve gösteriş hilelerinde çok ileri olduğu için de, şeytana nisbet edilmekle kendisine «nefs-i şeytâniyye» denildi.</p>
<p>Kendisine verilen hayat ve hareketin, Rabb Teâlâ&#8217; nın emrinin eseri olması sebebiyle de, nefs, nerede ise rubûbiyyet yani riyâseti arzulamak, yükselmeyi tasla­mak, enâniyet yani benliğini ortaya koymak ve bu se- beble Allah Teâlâ&#8217;ya ubûdiyetle boyun eğmekten sıyrıl­mak, ucub yani kendini beğenmek, şehvet yani tüm nimetleri sadece kendi nefsine tahsis etmek gibi fiilleri izhar etmekle kalbe musallat kılındı. Bu itibarla da ken­disine «nefs-i mütekebbire» ismi verildi, yani zulmü İzhar etmek, haddi aşmak hasletlerine nisbet edildi. Zi­ra mütekebbire nefs, nerede ise tüm ilmin bilgisini iddia eder, eşyanın hakîkatine muttali olmasını taslar. Bunun içindir ki cehâlete nisbet edildiği zaman ğazablanır; ilme, riyâsete nisbet edilmekten hoşlanır.</p>
<p>Bazılar, nefsi taksim ederken, bunların nefs-i em- mâreden başka nefsler olduğunu zannetti. Filhakîka oyun ve eğlence arazisinde bukalemun gibi renkten renge huydan huya sık sık değiştiği İçin nefs-i em- mâreye sebuiyye, behîmiyye, şeytâniyye, rabbâniyye olmak üzere dört isim verildi. Sanki nefs-i emmâre, sebuiyye vasfıyla domuz; behîmiyye vasfıyla saldırıcı ve avcı sırtlan; hile ve şeytânlık vasfıyla maymun, tilki ve bukalemun, kendisinde rabbâniyye sıfatlarını izhar etmekle de feylesoftur. Zira üstün zeka ve idrâkle nutuk kabiliyeti ve Rabb Teâlâ&#8217;ya nisbet edilmekle sair hay­vanlardan üstün olduğu için, üstünlüğüyle şeytanların ahlakını izhar eder, çerlerini hayrlarla gizler.</p>
<p>Nitekim hadîs-i şerifte: “Âhir zamanda bir kavm ortaya çıkar; dinleri sebebiyle dünyayı taleb edecekler. İnsanlar için de, yumuşak koyun derisinden giyecekler; dilleri şekerden daha tatlı, kalbleri ise kurtların kalbidir. Allah Teâlâ şöy­le buyurur: Benim mühlet vermemle mi bunlar alda­nıp mağrur oluyorlar? Yoksa Ban&#8217;a karşı gelmeye cür&#8217;etmi ediyorlar? Zâtım&#8217;a andederim; tepeden onlara en zeki insanları şaşkına uğratacak türlü fit­neler gönderirim.” diye buyruldu. Yani riyâset, şöhret ve lezzetlerden ibaret olan dünya hayatına aid menfa­atleri amaç edinip dinlerini araç edecekler; ve bu mak­sada ulaşmak için de türlü hilelere başvurarak yağcı­lıkta, şeytânî olan hile ve tuzak kurmakta sûretleri, ko­yun = sempatik davranışla ğayet yumuşak, hakîkatte ise kindarlık ve düşmanlıkta, şehvanî ve hayvânî vasıf­ları kendilerinde ğâlib olduğu için hırs ve ihtiras bakı­mından nefs cihetiyle kurtturlar.</p>
<p>Demek her insan, insan değildir. Hakîkatte insan, dünya hayatında yaşamış olduğu vasıfların sûretinde- dirler. Sanki postu içerisinde bir domuz, avcı tazı, şeytan ve feylesof bir araya gelip birleşmişler. Bu İtibarla şehvânî duyguların kabarmasında nefs, domuz; hırs, İhtiras ve dünya lezzetlerine düşkünlük, oburluk bakı­mından da köpek &#8211; avcı tazı; düşmanlıklarını İzhar et­mekte de sırtlan, nankörlükte kedi sûretlndedirler. Ve binnetice şehvet duygularıyla avcı tazı, havlayan kö­pek, parçalayan sırtlandır. İşte nefs-i emmâre, yukarıda belirtilen vasıfları kendinde hasrettiği İçin ona emmâre denildi. Hevâsı İse, o vasıfların kendileridir. Bu itibarla en büyük tâğût, nefstir.</p>
<p>Kûbbâr-ı evliyâdan Şâh-ı Nakşi- bend:“Sen kafir olmadıkça =nefsi büsbütün vasıflarıyla inkar etmeyince, aslâ Allah&#8217;a iman etmiş olmazsın.&#8221; buyurdu. Şeytan da ayrıca bir kere sebuiyye, bir kere behîmlyye, bir kere şeytâniyye, bir kere rabbâniyye nefsleri, doğrusu buhusustaki istek ve arzuları birbirine musallat kılar, arala­rında fitneyi alevlendirir. Ve bu sebebden zavallı insan, zâhirî putların sûretlerine tapanları gördüğü zaman kı-narken, kendisinin kendi istek, hevâ ve hevesine taptı­ğının farkında olmaz.</p>
<p>Bu itibarla İmam Ğazâlî diyor ki: «Şu avam tabakasına hayret ediyorum. Taştan yapılan puta tapanları kınarlar, fakat kendileri nefslerinin istek ve arzularına taparlar. Erbâb-ı mükâşefeye perdeler or­tadan kalktığı gibi, o avam tabakası da nefs-i emmârelerinin hevâ ve heveslerini uykuda yahud uyanıklıkta müşahede etmiş olsalardı, kendilerinin domuzun huzu­runda secde ettiklerini, hayvanın huzurunda rükû&#8217;da olduklarını ve kendilerinin daimi sûrette sebuiyye, behî- miyye, şeytâniyye ve rabbâniyye nefslerinin işaretleri­ni intizar ettiklerini, domuz, istek ve arzularından birisini yerine getirmek istediği zaman, derhal hizmetine koştuklarını, istek ve arzularını, şehvânî duygularını kıpkıvrak yerine getirdiklerini, köpeğe eğilip ona kemâl-i itâatle boyun eğdiklerini ve feylesof olan akıllarının, bun­ların hizmetine nasıl koşturduklarını, şeytan, nefsânî is­tek ve arzuları kabarttığı zaman, nasıl saygıda bulun­duklarını ve ona ubûdiyeti izhar ettiklerini, o hayvan­lara ibadet ettiklerini apaçık göreceklerdi. Ve tabiî ki bu iş, zulmün nihayetidir. Çünkü zikredilen avam tabakası, rîyâsete, hükümdarlığa lâyık olanı»köle; köleleri de efendi; ğâlibi mağlub, mağlubu ğâlib kıldılar. Filhakika ğâlibiyete, siyâdete, kahır ve istilâya en lâyık kalbdir = ruhtur.</p>
<p>Binaenaleyh hakîm olan kalbin, keskin basiretiyle domuz ve köpeğe ğâlib olması gerekir. Aksi takdirde şübhesiz tâeiMJZ&#8217;iıib, köpeğin, şeytanın ve hayvanların işledikleri her bir günahtan kalbin üzerine bir leke gelir, onda tabilenmiş olur. Ve böyle oldu ise artık kalb, hak ve gerçeği dinlemekten, kabul etmekten âciz kalır. Ve nitekim bu hayvan sûretinde olan iç duyguların işledik­leri suçlardan biriken lekelere «tab&#8217; = mühür ve rân = pas» denilmektedir. Nitekim “Onlar geride kalan kadın­larla beraber olmaya razı oldular. Çünkü onların kalblerine mühür vuruldu. Bundan dolayı onlar din ve cihadın hakîkatini anlayamazlar.”[94] ve “Hayır öyle değil, bilakis on­ların kazanmakta oldukları kötülükler, kalblerini palandırmıştır.’’[95] mealindeki ayet-i kerîmelerde zikrettiğimiz hususlara işaret edilmektedir.»[96]</p>
<p>Kalb, hınzır olan nefs-i emmâresinin şehvetine yani istek ve arzularına teslim olduğu takdirde hayâsızlık, çirkinlik, tebzîr ve israf, cimrilik, gösteriş ve gizlide işle­nen ameli açıkta söylemek, iyileri alaya almak, dünya debdebesinin aşırı istek ve arzusu = hırs ve hırstan do­layı lezzetlere dalmak, dalkavukluk, kıskançlık = ha- sed, ikide bir başkasının işlediği günahlarla sevinmek ve daha birçok kötü huylar fiile geçer.</p>
<p>Kalb, kelb veyahud sırtlan olan nefs-i emmârenin ğazab kuvvetine teslim olduğu zaman, gereksiz yerlere feveran, zaif gördüğü kimseyi rezil rüsvâ etmek, işlediği işlerden ululuğu taslayarak üstünlüğünü izhar etmek, hak &#8211; bâtıl her dediğini yahud yaptığını yahud düşün­düklerini beğenmek, öfkeyi fiile geçirmeye muvaffaki- yetsizlikte asabî hastalıklara yakalanıp aklı kaybetmek, mahluku âdi görmek, onlara tepeden bakmak, onları alaya almak, kendi kendini beğenmek sebebiyle ğayrin hakkına tecavüzde bulunmak gibi çirkin huylar doğar.</p>
<p>Kalb, nefs-i emmâresinin şehvet ve ğazab kuvvet­lerinin, nifak ve riyâyı temsil eden tilki ve bukalemun şeytânî arzularına teslim olduğu zamanda da, hedefine ulaşmak için hile yapmak, tuzak kurmak, yağcılık yap­mak, kötülüklerini iyiliklerle örtbas etmek gibi korkunç kötü huyları izhar eder.</p>
<p>Bu üç itibarla Rahmânî ve sultan olan kalb, melekî sûretlerden şeytânî sûretlere dönüşür; hangi hayvanın amelini işlerse, o hayvanın sûretini alır, onun gibi yapar.</p>
<p>Şayed kalb, feylesof mesâbesinde olan aklı, ameli­yatta doktor gibi çok maharetli iradeyi kullanır, nefsi mağlub ederse ve emri altına alırsa, şehvet ve ğazab kuvvetlerini idaresi altında çalıştırırsa, şeytanlığı bıra­kıp ihlâsı âdet edinse, bu takdirde şehvânî duyguları, iffet, kanaat, sükûnet = merhamet şartıyla soğukkanlılık, zühd, vera&#8217; = kalbi kötü arzulardan tamamen temizle­mek, takva = bilfiil İlâhî emrlere imtisal, yasaklarından ictinab, güler yüzlülükle edeb, hayâ&#8217;, hedefe kıpkıvrak ulaşan kurnaz zeka = göz açıklığı, ihvânı hayra teşvik gibi huylara dönüşür.</p>
<p>Aynı zamanda ğazab kuvvetinden öfkeyi dizginle­mek, vâcib olan şecaat ve cesaret, mu&#8217;tedil şeref, gü­nahları işlemekten nefsi dizginlemek, günahları işlemek üzere aşırı kabaran şehvet duygularının elemine ta­hammül göstermek = sabır, hilim = yumuşaklık, ihtimal = İlâhî emrlerin tekliflerini yüklenmek, afuv = güçlü oldu­ğu halde zaiften intikam almaktan vazgeçmek, emrin imtisâlinde, nehyin içtinâbında sebat etmek, rütbede terfî&#8217; ve daha başka güzel huylara dönüşür.</p>
<p>Bu iki itibarla nefsin kalbe itâat etmekle başkalaş­ması ve padişah olan kalbin yararlı olmasıyla tüm aza­lar, zâhirî ve bâtınî duygular dahi yararlı olup salâhiyet kazanır ve bu kazançla Allah Azze ve Celle&#8217;yi zikret­meye elverişli olur,ki hadîs-i şerîfte:“İki göz, yol göstericidirler. İki kulak, sesleri toplayıp bir araya getiren hunidir. Dil ise, tercümandır. İki el, kanat­lardır. Ve iki ayak, postacıdırlar. Karaciğer, rah­mettir. Dalak, gülmektir. Akciğer, nefestir. İki böbrek, aldatmaktır = aldatıcıdır. Kalb ise, hükümran bir padişahtır. Padişah yararlı olursa, reâyâsı ya­rarlı olur; padişah fitne fesada düşerse, haliyle reâyâsı fitne fesada düşer.” buyruldu.</p>
<p>Tâceddîn İbnu Atâullah kuddise sirruh diyor ki: «Gözler, kulaklar, dil, eller, ayaklar ve iç organlar vası­tasıyla nefsin hayatına pay olan dünya ve süsünün zâhiri mağrur edicidir = aldatıcıdır; nefs de dünya haya­tının zâhirine bakar. Bütün özelliğiyle dünya hayatının bâtını, ibret verici cîfedir; kalb de, dünya hayatının bâtınına bakar. Nefsi kendisine ğâlib olan, dünya haya­tının sûretine bakar; ona aldanır. Kalbi kendisine ğâlib olan kimse ise, dünya hayatının bâtınî yüzüne bakar, ondan ibret alır. Eğer sen, fenâyı kabul etmez izzeti dilersen, fenâ ve zeval bulan şeylerden izzeti taleb etme, ona güvenme. Şübhesiz Allah Azze ve Celle&#8217;ye bağlı kalmak, fenâ ve zevâli olmayan izzettir.»[97]</p>
<p>Nakledildiğine göre, Hârûn-u Reşîd&#8217;e emr-i ma&#8217;rûf nehy-i an-il-münkerin tebliğinde bulunan bir zâtın sözleri, halîfe Hârûn&#8217;un sinirini kabartmış, öfkelendir­miştir.</p>
<p>Hârûn&#8217;un: “Bu adam katırdır. Filanca deli katırımla beraber onu bağlayın da katırım onu gebertsin.&#8221; demesi üzerine derhal o zâtı, o deli divâne olan katırla bağla­mışlar. Katır ona mırıldanıp zarar vermeyince Hârûn bundan da öfkelenmiş;</p>
<p>“Bunu filanca hücrenin içerisine atın ve kapısını mühürleyin; susuzluk ve açlıkta orada gebersin.” de­mesi üzerine, o zâtı öyle bir hücreye hapsetmişler.</p>
<p>Hârûn âdeti üzere, sabah namazına kalkınca bah­çesine inip adımlamak istemiş = sabah sporuna çıkmış;ne baksın ki hapsedilen adam bahçenin içerisinde elma yemekte. Hârûn ona bağırır:</p>
<p>“Adam! Kim seni hapisten çıkarttı bu sabah?” Mahbûs:</p>
<p>“Dün gündüz beni o hücreye hapseden zat.” Hâ­rûn:</p>
<p>“Seni hapseden kim?” Mahbûs:</p>
<p>“İşte hapisten beni çıkaran zat.” cevabını vermiştir. Halîfe Hârûn onun bu sözünden müteessir olup kendi kendine:</p>
<p>“Öyle mi?.. Allah&#8217;ın aziz kıldığı kimse rezil olmaz. Dünyanın iç yüzüne bakan mağlub olmaz.” dedikten sonra emretmiş:</p>
<p>“Onu şu katıra bindirin, süslü elbiseler giydirin, so­kaklarda dolaştırın. Dellâl bağırsın: Ey halk! Bakınız, dikkat ediniz, ibret alın. Hârûn, Allah Teâlâ&#8217;nın aziz kıl­dığı bir kulu zelil kılmak istedi. Allah Azze ve Celle, kendi kulunu aziz, Hârûn&#8217;u da zelil kıldı. Bundan dolayı Hârûn, onu zelil kılmaya güç bulamadı, pişman ol- du.[98]</p>
<p>“Kim kullarla mağrûr olup kulun gücüyle izzetini izhar ederse, şübhesiz Allah Teâlâ onu rezil eder.” mealindeki hadîse mebnî diye­biliriz ki, Allah Teâlâ&#8217;nın âdetlerinden biri de, mahlu­kuna dayanıp mahlukuyla izzetini izhar edeni rezil rüsva etmesi, Kendisi&#8217;ne dayanan Mü&#8217;minleri de aziz kılmasıdır.</p>
<p>Yine Tâceddîn İbnu Atâullah diyor ki: «Allah Azze ve Celle, kainatın = bütün maddelerin zâhirini âsârının = gölgesinin nurlarıyla nurlandırmıştır.</p>
<p>Kainatın iç tarafını sıfatlarının nurlarıyla nurlandır- mıştır. Bundan dolayı gölgeleri mesâbesinde olan zâhirî nurlar, sûr&#8217;atle ğayb oluverir. Amma kalb ve sırların nurları, ebediyen zeval bulmaz, fâni olmaz, dolayısıyla ğayb olmaz.» [99] Yani zâhirî azalar, gölge mesâ­besinde olan kainatın zâhirinden enerjiyi aksedip kabul eder. Akis ve kabul etmesi, zâhirî azalara hareket verir. Bu hareket, insanın maddi ve bedenî hayatıdır.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatlarından ilimler, ma&#8217;rifetler, gizli nurların müşahedesi, yani Allah Teâlâ&#8217;nın sıfatlarının nurları ise, insanın kalbine, ruhuna ve akıl ve sair latîfe- lerine akseder. Onlar da bu aksi kabul etmekle hareke- . te geçerler ve kendileri için de bu hareket, hayat olur.</p>
<p>Nefsi ğâlib, sûr&#8217;atle zeval bulan dünyanın fâni ha­latını; kalbi ğâlib, zeval ve yokluğu kabul etmeyen uhrevi hayatını tercih eder, onun için çalışır. Şübhesiz en mükemmel insan., her iki cihetle yani Allah Teâlâ&#8217;nın hem âsârının ve hem evsâfının nurlarını aksedip, hem dünya hayatı hem de uhrevi hayatı için çalışandır. İkinci ve üçüncü itibarla kalb, salâhiyeti kazanır. Şüb­hesiz onun salâhiyeti, kazanması yani yararlı olmasıyla, reâyâsı mesâbesinde olan sair azalar, hâliyle yararlı olurlar. Bu itibarla: “Kalb ise, hükümran bir padi­şahtır. Padişah yararlı olursa, reâyâsı yararlı olur; padişah fitne fesada düşerse, haliyle reâyâsı fitne fesada düşer,” buyruldu.</p>
<p>Nefsinden kalbi müteessir olan kimsenin kalbi, aza­larının ihtiyarlamasıyla İhtiyarlamaz; İstek ve arzuları kesilmez; ömrünün uzunluğu, malının çoğalması, sıhhatinin devamı üzerine hırslanır. Eğer hırsını, uhrevi saa­detlere zikirle fikirle dönüştürmeye güç bulursa ne âlâ. Eğer zaif düşüp dünya hayatını tercih ederse, Allah korusun çok büyük felaketlere ve belalara maruz kalır. Bu itibarla hadîs-i şerîfte: “Nefsin hevâsını kabul eden ihtiyarın kalbi, hayatın uzaması ve malın çoğalması olmak üzere İki şeyin sevgisinden dolayı gençleşir.” buy­ruldu. Ölüm yaklaştıkça uhrevi saadetin maksad edinil­mesi ve Allah Teâlâ&#8217;nın isminin zikredilmesinden baş­kası insanı behîme ve hayvâniyye nefsten kurtaramaz.</p>
<p>Onun için uhrevi saadetin maksad edinilmesi ve Allah Teâlâ&#8217;nın ism-i şerifinin zikredilmesiyle iyi niyetleri fiile geçirmek gerekir. Bununla nefs, kemi bulur. Nitekim ha- dîs-i şerîfte: “Kim kendisiyle Allah arasında zahirî azalarını taat ve ibadetle güzelleştirirse = düzeltir­se, Allah Teâlâ onunla insan arasındaki muamele­ye yeterli olur. Kim de kalb, sır ve ruh gibi gizli la- tîfelerini = duygularını yararlı hale getirirse, Allah Teâlâ da hem bâtınî duygularını hem de zâhirî aza- larını yararlı kılar = ıslah eder. Ve kim ahireti için çalışırsa, Allah Azze ve Celle dünyasına yeterli olur.” diye buyruldu. Binaenaleyh aklı olan kimsenin, uhrevi saadetin kazanılması üzerine kalbi gençleşir</p>
<p>Feylesofların nefs-i nâtıka dedikleri şey, nefs-i em- mâredir, makamı süflidir, aslı şerdir; iman etmeksizin tabiatinden ayrılmaz, kalbe esir olmaksızın şeriatın hük­münü kabul etmez. Binaenaleyh onların kâmil dedikleri, nâkıs; âlî dedikleri, âdi olan nefstir.</p>
<p>Sûfîlerin de, «nefs ölür» deyişleri, doğru değildir. Şayed ki bu deyişle, «nefs başkalaşır» diyorlarsa, bu doğrudur. Yani ğazab ve şehvet kuvvetlerinin istek ve arzularından vazgeçtiği, şarap iken sirkeleştiği bakı­mından sanki ölmüştür demek istiyorlarsa, «nefs ölür» deyişleri doğrudur.</p>
<p>Artık nefs-i emmâre, tabiatiyle başbaşa kalırsa, ma­kamı küfürdür, nifaktır, şirktir, şek ve şübhedir. Bazı hasletleri bulunmakla beraber, önceki halinden, kötü ahlakından dönüp kendi kendini kınar ve bulunan kötü huylarının terkini şiddetle arzularsa, bu takdirde sıfatı levvâmedir, Mü&#8217;mindir, âsi ve fâsık olsa dahi. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmaktadır:“Allah Teâlâ bir kulunun hayrını murad ederse, kalbinden = nefsinden kendi­sine va&#8217;z ve nasihatte bulunan bir duyguyu yaratır; o da hayrı emreder, şerden vazgeçirmeye çalışır.” Üstün idrâkiyle işin akıbetini gösterir; nefsin önceki yaptığı sebuî, behîmî, şeytânî ve rabbânî olan kötü huylarını şiddetle kınar; hayrı işlemesine, emre imtisâli- ne, kötülükleri arzulamamaya, hatta düşünmemeye, zikre, tefekküre ve takvâya, huzur makamına davet eder. Böyle olanın makamı, nefs-i levvâme makamıdır. Avam tabakasından kısm-i a&#8217;zamî Mü&#8217;minlerin hâli bu- dur. Bazan da nefs-i emmâre ğalebe çalar; Allah koru­sun, küfre, nifaka, şirke düşürür, tâğût olan nefse taptı­rır. “Artık kim tâğûtu = şeytanı ve şeytânî arzulan = zalimi ve zulmü  nefs-i emmâre ve hevâsını İnkar edip Allah&#8217;a İnanırsa = Hükmü&#8217;nü kendisine hâkim kılarsa, kendisine kopmak ve bozulmak olmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah her sözü İşitir ve her gizliyi bilir. Allah, İman edip nefsin hevâsını bırakanlara dost ve yardımcıdır, onları karanlıklardan çıkarıp nûra sokar. Küfür edenler ise; onların dostları da tâğûttur. Tâğût on­ları nurdan karanlığa sokar; ve işte onlar, ateşlile­rin ta kendileridir. Onda daim kalacaklardır.”[100] buyrulmaktadır.</p>
<p>Şeytâniyye nefs, zikirden başkasıyla değişmez ve putu yıkılmaz. Onun için kalbî zikre çok ehemmiyet ver­mek gerekir. Zikrin azalması nisbetinde şeytâniyye nef­sin bukalemunu, maymun gibi nifak ve gösterişte bulu­nur. Onun putunun yıkılması ve hayalde sûretinin silin­mesi, kalbî zikre bağlanmaktadır. Bu itibarla hadîsi şe­rifte: “Kim Allah&#8217;ın zikrini çoğaltırsa, nifaktan berat alır = temizlenir.” diye buyruldu. Zira Allah&#8217;ın ism-i şerifini kalben zikreden kimsenin kalbine Allah&#8217;ın sevgisi akseder. Kalb, bunu kabul ettiği andan itibaren nifak ve gösterişin bukale­mununun sûreti silinir ve Allah Azze ve Celle&#8217;nin Zâti tecellîlerinden yahud sıfâtî tecellîlerinden yahud fiilî tecellîlerinden birisiyle kalb nurlanır. Ve bu nur, kalbe girmesiyle kendisine rehberlik yapar.</p>
<p>Burada yukarıda İmam Ğazâlî&#8217;nin izahını tekrar oku­yalım; putlara tapanları kınayanların, nasıl domuz, avcı tazı gibi nefsine taptığını idrak edelim. Ve nefs-i em- mâreden Allah&#8217;a sığınalım. Allah Azze ve Celle bizleri şeytana, nefse tapmaktan korusun. Ve binnetice tâğût, Allah&#8217;tan başka kendisine ibadet edilen her şeydir. Tâğûtu ma&#8217;bûd edinmekten kalb kurtulduğu an, Allah Azze ve Celle&#8217;yi zikretmeye elverişli olur. Zikretti ise ve ona daldı ise sükûnete, Âlî Huzur&#8217;a kavuşur. Vuslat da dedikleri budur. “&#8230;Dikkat! Kalb- ler, nefsin kelepçesinden sıyrılıp Allah&#8217;ı zikretmek­le sükûnet = huzur bulur.”[101] Mevlânâ Celâleddîn-i Rûm diyor ki: «Tâğûtu ve arzusunu bırak ki, kalbinin aynası cilâlansın, tâat ve ibadetten göğse = latîfe- lere saflaşma olsun.» Cüneyd Bağdâdî&#8217;nin muasırla­rından Şeyh İbrahim er-Rakkî kuddise sirruh diyor ki: «Halkın en zaifi, şehvânî ve şeytânî duygularının red- dinde zaif kalandır. Halkın en kuvvetlisi, nefsi hevâsın- dan döndürmeye güçlü olandır.</p>
<p>Allah Azze ve Celle&#8217;nin sevgisinden başkasıyla bu güç kazanılamaz. Allah Azze ve Celle&#8217;nin sevgisinin alâmeti de, Kendisi&#8217;ne itâatin ve Nebîsi&#8217;ne mutâbaatın tercih edilmesidir.</p>
<p>Dünyada sana iki şey kâfi gelir: Fakir kimselerle düşüp kalkmak = sohbet ve velîye hürmet.» [102]</p>
<p>Şeyh Ahmed Ebu-I-Abâs ed-Dinevrî rahimehullah diyor ki: «Zikrin en az mertebesi, Allah Azze ve Celle&#8217;- den başka her şeyi unutmandır. Zikrin a&#8217;lâ mertebesi, zikredicinin, zikrinde ğayb olup fenâ bulmasıdır.»[103]</p>
<p>Şeyh Muhammed el-Kettânî kuddise sirruh diyor ki: «Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;i rüyamda gör­düm; “Ya Rasûlallah bana dua et ki kalbim ölmesin.” demek istirhamında bulundum. Bana dedi ki: “Her gün kırk kere: &#8221;La ilahe illa ente ya hayyu ya kayyum&#8221; de. Kalbin ebediyen diri kalacaktır.”» [104]</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Terbiye-i Nefs,syf.112-127</p>
<p><strong>Dipn:</strong></p>
<p>94.Et-Tevbe Sûresi ayet 87</p>
<p>95.EI-Mutaffifîn Sûresi ayet 14</p>
<p>96.İthâf-us-Sâddet-il-Müttakîn c.7 s.227</p>
<p>97.Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye s.234, 236</p>
<p>[98]Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye c.1 s.236</p>
<p>[99]Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye C.1 s.258</p>
<p>100.EI-Bakara Sûresi ayet 256, 257</p>
<p>101.Er-Ra&#8217;d Sûresi ayet 28</p>
<p>102.Tabakât-ul-Evliyâ s.30, Hilyet-ul-Evliyâ c.10 s.354</p>
<p>103.Tabakât-ul-Evliyâ s.79</p>
<p>104.Tabakât-ı imam Şa&#8217;rânî c.1 s.129</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalbi-kotu-hislerden-korumak-farzdir/">Kalbi Kötü Hislerden Korumak Farzdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalbi-kotu-hislerden-korumak-farzdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Hadis ve Şerhi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-ve-serhi-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-ve-serhi-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 19 Nov 2017 15:57:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ismail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Hadis ve Şerhi]]></category>
		<category><![CDATA[Sigmund Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Zina Çeşitleri]]></category>
		<category><![CDATA[Zinadan Pay Alma Hadisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19155</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Şübhesiz Allah Teâlâ ben-i Âdem’i, İçinde (sinir sistemi içinde duygu olarak) zinadan bir pay olduğu halde yaratmıştır. Âdem oğlu ona ulaşacaktır, bunda şübhe bile yoktur. Şu halde gözün zinası bakmak, dilin zinası konuşmaktırn. Nefs de temenni ediyor ve şiddetle arzuluyor; haya yeri de bunu (duyuların arzusunu) bazan tas­dik eder, bazan da yalanlar.” mealindeki hadîs-i şerîfin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-ve-serhi-2/">Bir Hadis ve Şerhi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bir-hadis-ve-serhi-2/2858164-duslerim-3/" rel="attachment wp-att-19166"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19166" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim-1.jpg" alt="" width="280" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim-1.jpg 280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim-1-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 280px) 100vw, 280px" /></a></p>
<p>“Şübhesiz Allah Teâlâ ben-i Âdem’i, İçinde (sinir sistemi içinde duygu olarak) zinadan bir pay olduğu halde yaratmıştır. Âdem oğlu ona ulaşacaktır, bunda şübhe bile yoktur. Şu halde gözün zinası bakmak, dilin zinası konuşmaktırn. Nefs de temenni ediyor ve şiddetle arzuluyor; haya yeri de bunu (duyuların arzusunu) bazan tas­dik eder, bazan da yalanlar.” mealindeki hadîs-i şerîfin sonuna kadar birkaç mesele vardır:</p>
<p><strong>a-</strong>“Şübhesiz Allah Teâlâ ben-i Âdem&#8217;i, içinde zinadan bir pay olduğu halde yaratmıştır, yazmıştır.” Yani kulun zina edebilecek du­yuları ve yapabilme kuvveti yaratılmıştır. Bu duyularla kul meyleder, işti­yakla arzular ve sever. Hislerine hâkim olmadığı takdirde, yani birinci dereceden beşinci dereceye varıncaya kadar istiğfar, zikir veyahud baş­ka birşeyle engellemese</p>
<p><strong>b-</strong>“Ona ulaşacaktır, bunda şübhe bile yoktur.” Yani imkanları kullanmaz ise şübhesiz işleyecektir. Çünkü menfî, müsbet olarak kalbe gelen istek ve arzunun iştiyak tarafı iradeyi tahrik etmiştir. Tahrik ettikten sonra şübhesiz kul yapmamaya kabiliyetli olsa bile yapmaya çalışacak­tır, diye Kâdı Beydâvî mana etmiştir. Öyle ise azim derecesinde, yap­masa bile sorumluluk vardır. Ancak bu sorumluluk istiğfarla afuv olunur, cezayı kabul etmez.Ibnu Rıslan diyor ki: “İnsan fiilini terk edebilmek imkanına sahib olduğu için, yapması halinde ya kınanır ya cezalandırılır ya da mükafatlandırılır.”</p>
<p>Binaenaleyh Rasyonalistlere yahud Cebriyye ve Kaderiyye mezheblerine hadîs-i şerîfte bir delil yoktur. Çünkü &#8220;kulun aleyhinde yazmıştır” demek, &#8220;kuluna yaptırmıştır&#8221; demek değildir. Şöyleki, &#8220;yazmıştır&#8221;ın manası: tesbit etmiştir, demektir.</p>
<p>Doğrusu, Allah Teâlâ mukadderâtı yani olacak olayların plânını, olduğu üzere ilminde tesbit etmiştir. Binaenaleyh “Ona ulaşacaktır, bunda şübhe bile yoktur.” mealindeki cümlenin manası: “Kul terk edebilme imkanına sahib ise bile, yapabilme kabiliyet ve gücü iradeyi tahrik edince, azmi ile &#8220;ona&#8221; yani kasdettiği fiile ulaşacaktır.” demektir. Nitekim ifade ettiğimiz mana, hadîsin şu son kısmından tamamen anlaşılmaktadır: “Şu halde gözün zinası bakmak, dilin zinası konuşmaktır. Nefs de temenni ediyor ve şiddetle arzuluyor; hayâ yeri de bunu (duyuların arzusunu) bazan tas­dik eder, bazan da yalanlar.”</p>
<p>İmam Gazâlî de şöyle buyurur:Duyularla aza ve kalbin aralarında hayret verici irtibatlar vardır. Mesela kalbe arzu gelmekle göz veya diğer azalar fiile geçmek üzere hazırlanırlar. Aksi de öyledir. Nitekim gözün bakması anında kalb temenni eder, nefs de şiddetle arzular. Artık aklın sultanı hangi tarafı engellerse öbürü de susar ve vazgeçer. Malum olduğu üzere, göz, dil ve hayâ yeri zinanın masdarı oldukları İçin zina onlara isnad edilmiştir. Bununla beraber çoğu zaman bunlar hepsi zinayı azimlerler. “Fakat hayâ yeri onlara itaat etmez, yani onları yalanlar.&#8221; mealindeki cümle şunu ifade eder: iç latifeler, doğrusu ruhun aletleri çalışırlarsa bu gibi günahları kula işletmezler, aksi takdirde kul iradesine hâkim olamaz.</p>
<p>İmam Kurtubî diyor ki: «Yukarıdaki hadîs-i şeriften şu manayı anlıyo­rum:</p>
<p><strong>a-</strong>Allah Teâlâ&#8217;nın ilm-i ezeliyyesinde her şey tesbit edilmiştir. Her şeyi O yaratır. İster kulun iradesi ile yaratsın ve ister yalnız Kendi iradesi ile yaratsın.</p>
<p><strong>b-</strong>Kulda bir cüz&#8217;i ihtiyârî var, şiddetli arzu ile ifade edilir, ona kisb denilir. Demek ki kul cüz&#8217;î iradesiyle fiilini yaratmadığı halde kisbeder.»</p>
<p>Nefs-i nâtıka veya emmâre, vehmiyye kuvvetiyle bedene hâkim olduğu müddetçe göz, el, kulak duyuları vicdanın yolunu şaşırttırırlar. Onun için de daima iki ruh çarpışır. Yani nefs kendisinde mevcud olan özellikleriyle şerri arzular; ruh da a&#8217;lâ-i illiyyînden olduğu münasebetiyle hayrı arzular. Allah Teâlâ da her iki arzunun fiile geçmesi halinde şerri veya hayrı yaratır. Demek her bir duyunun mukabilinde ayrıca o duyuyla yapılacak hayr ve şer de vardır. Allah Teâlâ duyuları yaratmış olduğu gibi dördüncü derecedeki hayrlı arzuya mükafat vermiş, şerli arzuyu da afuv etmiştir. Nitekim hadîs-i şerifte şöyle buyrulmuştur:</p>
<p>*“Muhakkak Allah Teâlâ (kulun her aza ve duyusunun arzusuna mukabil) iyilik ve fenalıkları yazmıştır. Sonra onu beyan etmiştir. Binaen aleyh her kim iyiliği şiddetle arzularsa (hemm derecesinde) ve işle­mezse, Nezdi&#8217;nde o kula kâmilen bir mükafatı yazar ve tesbit eder; şayet arzular ve işlerse, Nezdi&#8217;nde bire mukabil (en az) on, yedi yüz kat ve daha çok katlarla mükafatlandırır. Kul bir fenalığı şiddetle arzular, (azim derecesine gelince) terk ederse yine Allah Teâlâ Nez­di&#8217;nde ona bir basene yazar. Şayed İhtimam eder, o fenalığı İşler­se Allah Teâlâ mukabilinde sadece bir günah yazar.&#8221;</p>
<p>Zemahşerî Keşşaf kitabında şöyle demiştir: Hayr mukabilinde Allah Teâlâ&#8217;nın birçok sevabı yazması, O&#8217;nun fazl-u keremidir; fenalıklara mu­kabil bir cezayı tesbit etmesi adaletidir. Demek insanda hem hayr, hem şer arzusu mevcuddur.</p>
<p>Yukarıdaki hadîs-i şerîften anlaşılıyor ki, Sigmund adlı feylesofun zannettiği gibi insan şehvetten ibaret değildir.</p>
<p>Bilakis bu noktaya fıtrî me­yil ve muhabbet diyeceğine şehvet demiştir. Halbuki şehvet yalnız celbedilecek şeylerde mevcuddur. Amma tam zıddı olan nefrette ise -ki bu da insanda mevcuddur- yalnız şehvetten ibaret değildir. Her bir duyu­nun içinde bir iyilik veya fenalık sıfatı vardır; bu meyil ile tabir edilir, şeh­vetle tabir edilmez. Bu meyille insan veya hayvan, hayatının idamesine sevk olunur. Ne fayda ki bu hissin tesbitinde Sigmund Freud, nefs-i nâtıkanın tek tarafını yani meyil tarafını görmüş, nefret tarafını görme­miştir, onun için hayrlı ve şerli arzuyu şehvetle tarif etmiştir.</p>
<p>Adı geçen feylesof bu noktada dört cihetle hataya düşmüştür: Hemm ve azim ara­sında fark görmemiştir; sevgi meylini, şehvet meylini veyahud da meylin terk edilmesini birbirinden tefrik etmemiştir. Burada şu kadar deriz ki, canlıların birbirine temâyülü şehvetten değildir; bazan muhabbetle ba­zan da nefretle tabir edilir. Her nasıl olursa olsun, yapmak veya yapma­mak arzusu dördüncü dereceden beşinciye varırsa mesuliyet vardır, İster kişi fiilinde muvaffak olsun ve ister olmasın. Ancak istiğfarla bu şer afuv olunur. Nefsler arasında cazibeler olduğu gibi, ruhlar arasında da temâyüller vardır; buna meyl-i küllî denilir. İzafe hasebiyle meyl-i küllî dört kısımdır:</p>
<p><strong>a-</strong>Aslın ferini çekmesinden ibaret meyl-i küllî.</p>
<p><strong>b-</strong>Fer&#8217;in aslına cezbolunmasından ibaret meyl-i cüz&#8217;î. Bu ikisine mi­sal, insanın suya, toprağa meyledip sevmesi gibi. İnsanlar arasında bu bazan merhamet, bazan da şefkatle ifade edilir. Babayla evladın arasın­daki sevgi gibi.</p>
<p><strong>c-</strong>Lezzeti celbetmek, gayrından faydayı temin etmekle, diğer ifa­deyle menfaati kendi şahsına tahsis etmekle ifade edilen meyl-i küllî. İşte bu şehvetle tabir edilir ki, Sigmund Freud yalnız bunu görmüştür.</p>
<p><strong>d-</strong>Küllî veya cüz&#8217;î de olsa ruhun diğer ruha meyletmesi. Buna aşk denilir. Aşkın tarifi aşkla ifade edilir. Mesela maşuk aşıkı öldürse bile, aşık bu öldürmeyi de kendine mükafat bilir. Nitekim pervane ateşte aşk­tan dolayı bir nuru müşahede eder, kendini yakmış olur; ateşin ızdırabını hissetmez. Ayaa! Bu şehvetle veya şehvet bununla nasıl ifade edilebilir?&#8230;</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Mufassal Medeni Ahlak,dilara yay.,syf.72-74</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-ve-serhi-2/">Bir Hadis ve Şerhi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-hadis-ve-serhi-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytanın İnsana Girdiği Yollar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Nov 2017 11:35:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytanın İnsana Girdiği Yollar]]></category>
		<category><![CDATA[gazap]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Heva]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19010</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şeytanın insana nüfuz edebildiği yollar, aslında üçtür. Bunlar şehvet, gazap ve hevadır. Buna göre şehvet, hayvanî; gazap, parçalayıcı ve hevâ da, şeytanîdir. Buna göre, şehvet bir afettir. Ne var ki, gazap ondan daha büyüktür. Gazap, bir afettir, ne var ki, hevâ ondan daha büyüktür. Buna göre Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Çünkü namaz edebsizlikten nehyeder&#8221; (Ankebut, 45). Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/">Şeytanın İnsana Girdiği Yollar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/2858164-duslerim-2/" rel="attachment wp-att-19015"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19015" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim.jpg" alt="" width="280" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim.jpg 280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/2858164-duslerim-100x100.jpg 100w" sizes="(max-width: 280px) 100vw, 280px" /></a></p>
<p>Şeytanın insana nüfuz edebildiği yollar, aslında üçtür. Bunlar şehvet, gazap ve hevadır. Buna göre şehvet, hayvanî; gazap, parçalayıcı ve hevâ da, şeytanîdir. Buna göre, şehvet bir afettir. Ne var ki, gazap ondan daha büyüktür. Gazap, bir afettir, ne var ki, hevâ ondan daha büyüktür. Buna göre Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Çünkü namaz edebsizlikten nehyeder&#8221; (Ankebut, 45).</p>
<p>Bu ayetteki &#8220;fahşâ&#8221;dan murad, şehvet eserleridir, Ayetin devamında gelen &#8220;münker&#8221;den maksad, gazab eserleridir, &#8220;bağy&#8221; dan maksat ise hevâ eserleridir. Buna göre insan, şehvet ile nefsine, gazap ile başkasına zulmetmiş olur, hevâ ile de zulmü Cenâb-ı Allah&#8217;ın celâline taşmış olur. Bu sebeble Hz. Peygamber (s.a.s.),</p>
<p>&#8220;Zulüm üç kısımdır: Affolunmayan zulüm, peşi bırakılmayan zulüm, Cenâb-ı Allah&#8217;ın peşini bırakması (affetmesi) umulan zulüm. Affolunmayan zulüm, Allah&#8217;a şirk koşmaktır. Peşi bırakılmayan zulüm kulların birbirlerine yapmış oldukları zulümdür. Allah&#8217;ın, peşini bırakması umulan zulüm ise, insanın kendine yapmış olduğu zulümdür&#8221;(Benzeri bir hadis için bkz Müsned, 6/240: Aynı metinle, el-Camiu&#8217;s-sağîr Suyûtî, (2157).)</p>
<p>Bu hadîse göre affolunmayan zulmün kaynağı hevâ, peşi bırakılmayacak olan zulmün menşei gazap ve Cenâb-ı Allah&#8217;ın, peşini bırakması (affetmesi) umulan zulmün kaynağı ise şehvettir. Sonra bunların her birinin bir neticesi vardır. Buna göre hırs ve cimrilik, şehvetin; kendini beğenme ve kibir, gazabın; küfür ve bidat da hevânın neticesidir. Bu altı şey insanda bulunduğu zaman, bir yedinci şey daha meydana gelir ki, o da hasettir. Haset ise, kötü ahlâkın zirvesidir. Şeytan, kınanmışların en ilerisi olduğu gibi&#8230;</p>
<p>İşte bu sebebten dolayı,Cenâb-ı Hakk, insana ait şerlerin hepsinin,</p>
<p>&#8220;Haset ettiği zaman haset edenin şerrinden sığınırım.&#8221; (Felâk, 5) diyerek, &#8220;ha-sed ile&#8221;, zirvesini göstermiştir. Nitekim şeytana ait bütün kötülüklerin zirvesinde Vesvese&#8221; olduğunu;</p>
<p>&#8220;Gerek cinden gerek insandan olsun, o şeytan insanların göğsüne daima vesvese verendir&#8221; (Nâs, 5-6) diyerek göstermiştir.</p>
<p>Şeytan da vesveseden daha şerli bir şey olmadığı gibi, insanda da hasedden daha kötü bir şey yoktur Hatta bundan öteye, &#8220;Hased eden, iblisten daha şerlidir&#8221; denilmiştir. Çünkü, anlatıldığına göre iblis Firavun&#8217;un kapısına varmış ve kapıyı çalmış. Firavun: &#8220;Kim O?&#8221; deyince de, iblis: &#8220;Eğer sen tanrı olsaydın beni bilirdin&#8221; demiş. İblis eve girince de Firavun; &#8220;Yer yüzünde seninle benden daha şerli bir kimse tanıyor musun?&#8221; diye sormuş. Buna cevaben iblis: &#8220;Evet, bu hased eden kimsedir. Çünkü hasedimden ötürü ben bu belâya düştüm&#8221; demiş.</p>
<p><strong>Bunu iyice kavradığında deriz ki:</strong> Kötü huyların temeli şehvet, gazab ve nevadır. Bu üçünden doğan şeyler ise şu zikredilen yedi şeydir (Hırs. cimrilik, ucub, kibr, küfür, bidat ve haset). İşte bundan dolayı Cenâb-ı Allah yedi ayet olan Fatiha Sûresi&#8217;ni indirmiştir. Bu yedi ayet, geçen yedi belayı defetmek içindir.</p>
<p>Fatiha Sûresi&#8217;nin kökü besmeledir. Bu besmelede de üç isim vardır Bu üç isim ise temel üç bozguncu ahlâka karşılıktır (şehvet, gazab ve hevânın). Buna göre şu temel olan üç isim, kötü ahlâkın üç esasının; Fatiha Sûresi&#8217;nin yedi ayeti de, yedi kötü huyun mukâbilindedir. Sonra Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamı sanki Fatiha Sûresi&#8217;nden çıkmış dallar budaklar gibidir. Aynı şekilde bütün kötü huylar da, bu yedi kötü huydan çıkan dallar ve budaklar gibidir.</p>
<p>Üç esas isim karşılığında olan üç temel kötü huyun izahına gelince, deriz ki, Allah&#8217;ı tanıyıp, O&#8217;ndan başka mâbud bulunmadığını bilen herkesten, şeytan ve hevânın tesiri uzaklaşır Çünkü hevâ, Allah&#8217;ın dışında ibadet olunan bir ilâhtır. Zira Cenâb-ı Hakk,</p>
<p>&#8220;Hevâsını ilâh edineni gördün mü?&#8221; (Câsıye, 23) buyurmuştur.</p>
<p>Ve yine Allah Hz. Musa&#8217;ya- &#8220;Ey Mûsâ,hevâna muhalefet et. Çünkü ben hevadan başka benim mülkümde bana karşı koyan bir mahlûk yaratmadım&#8221; demiştir. Allah&#8217;ın Rahman olduğunu bilen kimse kızmaz, çünkü kızgınlığın kaynağı hükümran olma ve yönetme isteğidir. Halbuki &#8220;velayet&#8221;. Rahmân&#8217;a aittir. Zira Cenâb-ı Hakk,</p>
<p>&#8220;O gün gerçek mülk, Rahmân&#8217;indır.&#8221; (Furkân, 26) buyurmuştur.</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın rahîm olduğunu bilen kimsenin. O&#8217;nun rahim olması hususunda O&#8217;na benzemeye çalışması gerekir. Rahîm olunca da. nefsine zulmetmez, böylece de nefsini hayvanlara ait işlere bulaştırmaz. Fâtiha&#8217;nın yedi ayeti mukabilinde olan bu yedi kötü huya gelince, bu karşılıklı olma durumunu açıklamadan önce, başka bir incelikten bahsedelim.</p>
<p>Bu incelik şudur: Cenâb-ı Hakk, besmelede zikretmiş olduğu bu üç ismi Fatihada da zikredip, burada bu üç isimle beraber &#8220;Rabb&#8221; ve &#8220;Mâlik&#8221; isimlerini de zikredince deriz ki, &#8220;Rabb&#8221; ismi Rahîm&#8217;e yakındır. Çünkü Cenâb-ı Hakk</p>
<p>&#8220;Rahîm olan Rabb&#8217;den sözlü bir selâm vardır&#8221; (Yâsin, 58) buyurmuştur.</p>
<p>&#8220;Mâlik&#8221; de Rahmân&#8217;a yakındır. Nitekim, Cenab-ı Hak,</p>
<p>&#8220;O gün gerçek mülk, Rahmân&#8217;mdır&#8221; (Furkân, 26) buyurmuştur Böylece bu üç isim &#8220;Rabb&#8221;, &#8220;Melik&#8221; ve &#8220;İlâh&#8221; olarak ortaya çıkmış olur. İşte bu sebeple de, Cenâb-ı Hakk Kur&#8217;an sûrelerinin sonuncusunu bu üç isimle bağladı. Buna göre takdir, sanki şöyle denilmiş olmasıdır: Şayet sana şeytan şehvet tarafından gelmek isterse,</p>
<p>&#8220;İnsanların Rabbine sığınırım&#8221; (Nas. 1) de!</p>
<p>Eğer gazab tarafından yaklaşmak isterse, &#8220;İnsanların Melikine&#8221; de; hevâ cihetinden gelmek isterse, &#8220;İnsanların ilâhına&#8221; de!</p>
<p>Bu yedi şeyin yedi ayete karşılık olmasını izaha başlıyor ve şöyle diyoruz: Kim &#8221; derse, Allah&#8217;a şükretmiş ve eldekiyle yetinmiş olur. Böylece de, şehveti yok olur. Kim O&#8217;nun âlemlerin Rabbi olduğunu bilirse, bulamadığı ve elde edemediği şeyler hususundaki hırsı; elde ettiği şeyler hususundaki cimriliği zail olmuş olur. Böylece de ondan şehvet ve onun lezzetlerinin belâsı savuşmuş bulur. Kim Allah&#8217;ın Rahman ve Rahîm olduğunu bildikten sonra, O&#8217;nun din gününün sahibi de olduğunu bilirse, gazab ve öfkesi zail olur.</p>
<p>Kim, &#8221;إِيَّاكَ نَعْبُدُ وإِيَّاكَ نَسْتَعِينُ&#8221; derse, birincisiyle (Yalnız sana ibâdet ederiz) kibri; ikincisiyle de (Yalnız senden yardım isteriz) kendini beğenmesi yok olmuş olur. Böylece de ondan, gazab ile ondan meydana gelmiş olan kibir ve kendini beğenme afeti savuşmuştur.</p>
<p>&#8220;Bizi dosdoğru yola ilet!&#8221; deyince de ondan hevâ şeytanı bertaraf olmuş olur,</p>
<p>&#8220;Kendilerine nimetler verdiklerinin yoluna..&#8221; deyince ise, kendisinden küfür ve şüphe gitmiş olur.</p>
<p>&#8220;Kendilerine gazab olunmuşların ve sapılmışların yoluna değil&#8221; dediği zamansa, ondaki bidatler savuşmuş olur. Böylece, Fâtiha&#8217;nın bu yedi ayetinin bu yedi kötü ahlâkı defetmiş olduğu ortaya çıkar.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/372-374.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/">Şeytanın İnsana Girdiği Yollar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-insana-girdigi-yollar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Livata (Homoseksüellik)daki Çirkinliğin Sebepleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/livata-homoseksuellikdaki-cirkinligin-sebepleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/livata-homoseksuellikdaki-cirkinligin-sebepleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Feb 2017 21:59:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[A'ra 81.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Livata (Homoseksüellik)daki Çirkinliğin Sebepleri]]></category>
		<category><![CDATA[Livata'nın Çirkinliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14693</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvette erkeklere yanaşıyorsunuz. Muhakkak ki siz haddi aşan bir topluluksunuz&#8221; (A&#8217;râf, 81). &#8230;. Üçüncü mesele, bu işin çirkinliğini gerektiren sebeplerin izahı hakkındadır: Bil ki bu işin çirkinliği, insanların tabiatına adeta yerleşmiş bir şeydir. Binaenaleyh bunun sebeplerini genişçe saymamıza gerek yok. Fakat biz yine de diyoruz ki: Bunun çirkinliğini gerektiren sebepler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/livata-homoseksuellikdaki-cirkinligin-sebepleri/">Livata (Homoseksüellik)daki Çirkinliğin Sebepleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/livata-homoseksuellikdaki-cirkinligin-sebepleri/attachment/21084735/" rel="attachment wp-att-14746"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14746" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/21084735.jpg" alt="" width="304" height="202" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/21084735.jpg 555w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/21084735-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/21084735-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/21084735-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/21084735-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/21084735-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/21084735-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/21084735-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 304px) 100vw, 304px" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/" rel="attachment wp-att-14745"><br />
</a>Çünkü siz kadınları bırakıp da şehvette erkeklere yanaşıyorsunuz. Muhakkak ki siz haddi aşan bir topluluksunuz&#8221; (A&#8217;râf, 81).</p>
<p>&#8230;.</p>
<p><strong>Üçüncü mesele</strong>, bu işin çirkinliğini gerektiren sebeplerin izahı hakkındadır: Bil ki bu işin çirkinliği, insanların tabiatına adeta yerleşmiş bir şeydir. Binaenaleyh bunun sebeplerini genişçe saymamıza gerek yok. Fakat biz yine de diyoruz ki:</p>
<p><strong>Bunun çirkinliğini gerektiren sebepler pek çoktur: </strong></p>
<p><strong>Birinci sebep:</strong> Pek çok insan çocuğunun olmasını istemez. Çünkü çocuğun doğması, insanı mal kazanmaya ve kazanç için kendisini yormaya sevkeder. Ancak Cenâb-ı Hak, cinsî münasebeti o büyük lezzetin gerçekleşmesinin sebebi kılmıştır. Öyle ki insan bu (şehevî) lezzeti elde etmek için, cinsî münasebette bulunur. Bu durumda da o kimse istese de, istemese de çocuk olur. İşte bu yolla da insan nesli devam eder ve insan türü sona ermez.</p>
<p>Bundan dolayı Cenâb-ı Allah, cinsî münasebete bir lezzet vermiştir. Bu tıpkı, bazı hayvanları avlamak için tuzak kuran insana benzer. Çünkü o insan mutlaka bu tuzağa, o hayvanın arzuladığı bir şeyi kor . Böylece bu, o hayvanın tuzağa düşmesine sebep olur. Bu sebeple Cenabı Hak da, o hayvanın arzuladığı bir şeyin tuzağa konulmasına benzer bir şekilde, cinsî münasebete bir lezzet koymuştur. Allah Teâlâ&#8217;nın bundan maksadı, en şerefli tür olan insan türünün devamını sağlamaktır.</p>
<p>Bu sabit olunca, biz diyoruz ki: İnsan o lezzeti, neticede çocuk yapmaya götürmeyecek bir yoldan elde etme gayretine girerse, istenen hikmet gerçekleşmez ve bu, insan neslinin sona ermesi neticesine götürür. Bu ise Allah&#8217;ın hikmetinin hilafına bir davranış olmuş olur. Binaenaleyh bunun kesin olarak haram kılınması gerekir. Tâ ki bu lezzet, neticede çocuk doğurmaya götüren bir yol ile gerçekleşsin.</p>
<p><strong>İkinci sebep:</strong> Cinsi münasebette erkeklikten beklenen vasıf fail olma, kadınlıktan beklenen ise, meful olma (bu failiyyeti kabul etme) durumudur. Halbuki erkek meful, kadın da fail durumuna geçecek olursa, bu hem insan tabiatının, hem de ilahî hikmetin aksine ve hilafına bir şey olmuş olur.</p>
<p><strong>Üçüncü sebep:</strong> Sırf şehevi duyguyu tatmin için uğraşmak, hayvanların yaptığına benzer. Şehvetle meşgul olunduğu zaman, bu, şehveti tatminin ötesinde başka bir manayı da ifade eder. O halde şehveti kadın ile gidermek de, sırf şehevî duyguyu tatmin etmenin ötesinde bir başka manaya gelir ki, bu mana da, bir çocuğun olması ve en şerefli tür olan insan neslinin devam etmesidir. Ama erkeğin şehvetini yine bir erkekle gidermesi, sadece şehveti gidermekten başka bir şey ifade etmez. Binaenaleyh bu, hayvanlara benzeme ve insanın fıtratına uygun olanın dışına çıkma olur ki, son derece çirkin bir iştir.</p>
<p><strong>Dördüncü sebep:</strong> Diyelim ki münasebette fail durumunda olan erkek lezzet alır. Fakat özellikle meful durumundaki erkek, ebediyyen zail olmayacak bir utandırıcı leke ile kirlenmiş olur. Halbuki akit olan bir kimse bir anda sona erecek değersiz bir lezzetten ötürü, başkası sebebi ile, üzerinden hiç silinmeyecek bir ayıba düşmeye razı olmaz.</p>
<p><strong>Beşinci sebep:</strong> Bu, fail ile meful arasında köklü bir düşmanlığın doğmasına sebep olan bir iştir. Çoğu kez bu iş, meful durumunda olan erkeğin failden nefretine sebep olduğundan, fail olanı öldürmeye yahut da onu, elinden gelen her yol ile imha etmeye sevkeder. Ama bu işin kadın ile kocası arasında yapılması ise, onlar arasındaki ülfet ve sevginin kökleşmesini, büyük faydaların meydana gelmesini sağlar. Nitekim Cenâb-ı Hak, &#8220;Size, nefislerinizden, kendilerine ısınmanız için zevceler yaratmış olması, aranızda bir sevgi ue merhamet yaratması da Allah&#8217;ın varlığına işaret eden ayetterindendir&#8221; (Rûm, 21) buyurmuştur.</p>
<p><strong>Altıncı sebep:</strong> Allah Teâlâ, kadının rahmine, meniyi alabildiğine kendisine çekme kuvveti vermiştir. Dolayısiyle erkek, hanımı ile cinsî manasebette bulunduğunda bu çekme kuvveti güç kazanır, böylece erkeğin meni yolunda ne var, ne yoksa hepsi çıkar. Ama erkek yine bir erkekle münasebette bulunduğunda, meful olan erkeğin dübüründe meniyi çeken bir kuvvet yoktur.</p>
<p>Bu durumda da meninin çekilmesi tam olmaz ve meni yollarında, meni parçacıkları kalır, iyice temizlenmez, bundan dolayı da oralarda kokar, kokuşur ve bu sebeple şiddetli iltihaplar ve önemli hastalıklar meydana gelir. Bu, ancak tıbbî incelemelerle anlaşılan birtakım fayda ve hikmetlerdir. İşte bu (livata-homoseksüellik) işinin çirkinliğini gösteren sebepler bunlardır. Bazı dini zayıf kimselerin şöyle dediklerine şahid oluyorum: &#8220;Allah Teâlâ, &#8220;Onlar, (Öyle mü &#8216;mirilerdir ki) ırzlarını korurlar. Şu var ki zevcelerine, yahut elleri altında bulunanlara (cariyelerine) karşı (olan durumları) müstesna&#8221; {Mü&#8217;minûn, 5-6) buyurmuştur.</p>
<p>Bu, ister erkek (köle) olsun, ister kadın (cariye) otsun, insanın sahibi olduğu kölesi ile cinsî manasebette bulunmasının helal olmasını gerektirir. Buna karşı &#8220;Biz bu umumi ifadeyi, Hak Teâlâ&#8217;nın, &#8220;Siz, Rabbinizin sizin için yarattığı zevcelerinizi bırakıp da, insanlann içinden erkeklere mi gidiyorsunuz?&#8221; (Şuarâ, 165-166) ve &#8220;Siz, sizden evvel âlemlerden hiç bir kimsenin yapmadığı hayasızlığı mı yapıyorsunuz?&#8221; (A&#8217;râf, 80) âyetleriyle tahsis ediyoruz&#8221; da denilemez. Çünkü bu iki ayetten herbiri diğerine nazaran, bir yönden daha umumi, bir yünden daha hususîdir. Çünkü &#8220;memlûk&#8221; (köle), bazan erkek, bazan dişi olur. Erkek de bazan memlûk (köle) olur, bazan olmaz. Durum böyle olunca da, bu iki ayetten birini diğeri ile tahsis etmek, aksini yapmaktan daha evla olmaz.</p>
<p>İşte bu bakımdan tercih (üstünlük) bizim görüşümüzden yanadır. Zira Hak Teâlâ&#8217;nın, &#8220;Şu var ki zevcelerine, yahut elleri altında bulunanlara (cariyelerine) karşı (olan durumları) müstesna&#8221; (Mü&#8217;munûn, 6) ayeti, Hz. Muhammed&#8217;in şeriatıdır. Lût (a.s)&#8217;un kıssasındaki ise, diğer bir peygamberin şeriatıdır. Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in şeriatı ise, kendinden öncekilerin şeriatlarından daha evladır. Hem menfaatlı, faydalı ve lezzetli olan şeylerde asıl olan, onların helal olmasıdır.</p>
<p>Yine mülkiyyet (bir şeye sahip oluş), onun üzerinde mutlak tasarruf hakkı sağlar.&#8221; Sen bu dini kıt kimselere de ki: &#8220;İstidlal, ancak ihtimal bulunan yerlerde yapılabilir. Halbuki Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in dinine göre bu işin haram oluşu, (ihtimale yer bırakmıyan) açık bir tevatürle sabittir ve bundan mü&#8217;minler alabildiğine ne hyedilmişlerdtr. İstidlal, mütevatir bir nakle (hadîse) karşı yapıldığında ise, bâtıl olur.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 10/497-499</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/livata-homoseksuellikdaki-cirkinligin-sebepleri/">Livata (Homoseksüellik)daki Çirkinliğin Sebepleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/livata-homoseksuellikdaki-cirkinligin-sebepleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/abdulkadir-geylani-k-s-mektuplari-3/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/abdulkadir-geylani-k-s-mektuplari-3/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2015 14:32:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkadir Geylani]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Dilaver Gürer]]></category>
		<category><![CDATA[Mal-Mülk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7476</guid>

					<description><![CDATA[<p>9.Mektub Ey Azîz Şehvete çeken şeyleri terk et. “Heva-yı nefsânîye uyma; sonra seni Âllâhın yolundan saptırır.”“Kalbini zikrimizden gâfil kimseye itaat etme” diyârı gafletinden çık” “Allâh&#8217;ı zikretmeye karşı kalpleri katılaşanlara yazıklar olsun}” kasveti (kalp katılığı) sâhiplerinın sohbetinden uzak dur. “O geri çevrilmesi mümkün olmayan gün Allâh’tan gelmeden önce,Rabbinizin çağrışma cevap verin” münâdîsinin “Mü’minlerin kalplerinin Allâh’ın zikrine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulkadir-geylani-k-s-mektuplari-3/">Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/world_scenes-1821.png"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7477" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/world_scenes-1821.png" alt="Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları" width="426" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/world_scenes-1821.png 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/world_scenes-1821-600x375.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/world_scenes-1821-300x188.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/world_scenes-1821-768x480.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/world_scenes-1821-1024x640.png 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/world_scenes-1821-1536x960.png 1536w" sizes="(max-width: 426px) 100vw, 426px" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>9.Mektub</strong></p>
<p style="text-align: left;">
<p style="text-align: left;">Ey Azîz<br />
Şehvete çeken şeyleri terk et. “Heva-yı nefsânîye uyma; sonra seni Âllâhın yolundan saptırır.”“Kalbini zikrimizden gâfil kimseye itaat etme” diyârı gafletinden çık”<br />
“Allâh&#8217;ı zikretmeye karşı kalpleri katılaşanlara yazıklar olsun}” kasveti (kalp katılığı) sâhiplerinın sohbetinden uzak dur.</p>
<p>“O geri çevrilmesi mümkün olmayan gün Allâh’tan gelmeden önce,Rabbinizin çağrışma cevap verin” münâdîsinin “Mü’minlerin kalplerinin Allâh’ın zikrine karşı haşyet duyma zamanı gelmedi mi?” nidâsına kulak ver. &#8220;Şeytan sizi Allâh ile (Allâhin rahmetiyle ümitlendirip) aldatmasın” uykusundan, “İnsan başıboş bırakılacağını mı sanır?!” uyanıklığı ile uyan.</p>
<p>“Öyle erleri/yiğitler vardır ki, ne bir ticâret, ne de bir alışveriş onları Allah’ı zikretmekten alıkoyar” huzûru ehlinin makamlarının haberlerini sor, soruştur.</p>
<p>Maksat Kâ‘be’sine baş ayağınla yürüyerek, “Tam bir tebeddül/yöneliş ile O’na yönel” inkıtâı/kesintisi içinde, “Allâh, de, sonra da onları bırak” tecrîd azığıyla, her şeyden alâkayı kesmiş bir sûrette, “Ben işlerimi Allâh’a havâle ediyorum” anlayışındaki bir yolculukla, “Sâdıklarla berâber olun” sıdkına sâhip kimselerin kâfilesi içinde sefer et. “Üzerindeki her şeyi yeryüzüne süs yaptık” dünyâsının gösterişli şehirlerini aş.</p>
<p>Mallarımız ve çoluk-çocuğunuz ancak birer fitnedir/imtihandır” fitnesinin tehlikeli yolundan selâmette ol. “Şüphesiz ki bu bir öğüttür; artık dileyen Rabbine bir yol tutar” hidâyet yollarına sülük et/gir.<br />
“Darda kalan duâ ettiği zaman, onun duâsına yetişip de icâbet eden kim-dir? !” derdiyle, acziyet ve teslimiyetle “Bizi dosdoğru yola ilet” diyerek,“İyi biliniz ki, Allâh’ın evliyâsi/velîleri üzerine korku yoktur, onlar mahzun dahi olmayacaklardır” ezelî inâyetinin müjdecisi, ‘’Rahîm olan Rab&#8217;den selâm vardır” müjdesiyle senin karşına gelinceye kadar tazarru ve niyâza devam et.</p>
<p>O zaman o müjdeci seni “Allâh’tan bir yardım/zafer ve yalan bir fetih vardır” bineği üzerinde götürür. “Allâhtan nimet ve ihsanlarla döndüler” nimetleriyle dolu cennetlere (Naîm cennetlerine) davet eder. Vuslat kokusunu getiren rüzgârlar her taraftan esmeye başlar. Muhabbet şarâbıyla dolu kadehler gayb sakilerinin ellerinde “Bu sizin mükâfatınız;sizin yapaklarınız doğrusu şükrâna değer.’’ müşahedenin bolluğuyla dağıtılır. Ünsiyet münâdîsi “Muhakkak ki Allah Mûsâ ile konuşmuştur”hikâyesini anlatır. “Rabbi dağa tecellî edince, onu unufak etti”nin şerhini abartır da abartır. Basiretli gözlerin bakışları “Mûsâ baygın dûştû”nünzevkini yaşar.</p>
<p>Ama o gözler “O gün Rablerine bakan pırıl pırıl yüzler vardır” müşâhedenin izlerini görünce, acziyetlerini itiraf ederler ve lisân-ı hâl ile &#8220;Gözler O’nu idrâk edemez (göremez, ulaşamaz, kavrayamaz), halbuki O gözleri idrâk eder&#8221;derler.</p>
<p>Dilaver Gürer , Abdülkadir Geylani(Risaleler)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/abdulkadir-geylani-k-s-mektuplari-3/">Abdulkadir Geylani (k.s) Mektupları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/abdulkadir-geylani-k-s-mektuplari-3/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayvani Aşk Duygusu Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 19:11:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Gıpta]]></category>
		<category><![CDATA[Hased]]></category>
		<category><![CDATA[Hayavi Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Kin]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprülüzade Ahmed Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Tamah]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan yere övünme]]></category>
		<category><![CDATA[yalancılık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7397</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilmelisin ki tutkuların en bayağısı, hayvani aşk duygusudur. Bu, dikkati belirli bir kişiyle cinsel birliktelik isteğine hasretmektir ve ancak zayıf akıllı ve basit düşünceli kişilerden hâsıl olur. Bazen bu hastalık nefsi ve bedeni helak eder. Bunun tedavisi [şu yollarla gerçekleşir]: Düşünceyi aşık olunan kişinin özelliklerinden alıkoymak, bir başkası ile nikahlanmak ve güzellikte ondan üstün olana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/">Hayvani Aşk Duygusu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7398" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5.jpg" alt="Hayvani Aşk Duygusu Hakkında" width="324" height="415" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5-600x770.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5-768x985.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru5-798x1024.jpg 798w" sizes="(max-width: 324px) 100vw, 324px" /></a></span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki tutkuların en bayağısı, hayvani aşk duygusudur. Bu, dikkati belirli bir kişiyle cinsel birliktelik isteğine hasretmektir ve ancak zayıf akıllı ve basit düşünceli kişilerden hâsıl olur. Bazen bu hastalık nefsi ve bedeni helak eder. Bunun tedavisi [şu yollarla gerçekleşir]: Düşünceyi aşık olunan kişinin özelliklerinden alıkoymak, bir başkası ile nikahlanmak ve güzellikte ondan üstün olana bakmak; tutkusundan kurtulması için daha ince düşünme ve hassas bir bakışı gerektiren ilimler ve zanaatlarla meşgul olmak, âlim ve nezih insanların meclislerinin devamlı katılımcısı olmak, onlarla birlikte nüktelere ve ince bilgilere dalmak, kötü hayaller doğuran konuşmalardan kaçınmak ve aşıkların hikayelerinden ve şiirlerinden uzak durmak, sonra maşukuyla vuslattan kaçınmak, ondan haber alamayacağı ve onunla bir arada olma ümidini keseceği bir sefere çıkmak. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Nihayet o kişi bu hali zihninden siler. Bilmek gerekir ki bu bahsedilen, maşukun sıfatlarıy­la mutlu olunan, onun hareketiyle de durmasıyla da mesrur olunan iffetli aşk değildir. Nitekim bunun hakkında “Aşk, mahbubun ayıplarını saklayan bir körlüktür” denmiştir. Böylesi bir aşk insan tabiatının temizliğinden ve nefsin saflığından kaynaklanmış olup son derece övülen bir şeydir,nefsin madde dünyasının engellerinden sıyrılmasına da yardımcı olur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Çünkü bu, dağılmış ilgileri tek bir ilgiye toplar. Kapalı değildir ki gayelerin gayesi ve varlıkların nihai kemali, Hak olan Bir’e olan aşkı engelleyen, bedenî alakalar, duyusal meşgaleler ve maddeden kaynaklanan kirlerdir. O alakalar bu aşk sayesinde bir kişide toplanırsa o kişi hakikatin köprüsü ve gerçek mutluluk derecesinin kaynağı olur. Şair şöyle der:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Âşıklar üç gruptur; bir grup ahlâkın kemâlâtından yoksundur, bir grup güzele aşıktır, bir diğeri de ancak Hallâk’ın sevgisine razıdır.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Tembellik, en düşük rezilet türlerindendir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sizi sadece boş yere yarattığımızı mı sandınız?” (Muminûn, 23/115). Müellif sonra tembelliğin sonuçları olan çok sayıdaki araz ve eklentile­rinden bahsetti. Fakat bunların içinde neticesi en kaçınılmaz olan, insanın hayatta faydasına olan şeylere riayet etmemek ve ahiret mutluluğunu kazan­maktan geri durmak suretiyle nefsin uzun vadede helakidir. Bunlardan do­ğan acılar ise insanların nefislerinin helak olmasıdır. Ve bedenin helakidir ki bu daha kısa vadede olur. Bu da Allah’ın insanı var etmedeki hikmetine muhalefetle, cömertlik ve ihsan bahşetmede O’nun yüceliğine karşı gel­mekle olur. Mesela bu, kişinin eşi ve çocuklarının ihtiyaçlarının temini için yerine getirmesi gereken görev ve yükümlülüklerini ihlal etmesidir ki bu görev ve yükümlülükler türün ve neslin devamını sağlayan şeylerdir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Türün ve neslin devam etmemesi ise manevî anlamda bedenin helaki demektir. Bu, yani tembellik insanın cansız olması gibidir, hatta daha aşağı bir haldir ve insan türünün yönetme ve çekip çevirme becerisini kaybettiği bir yola girmesi demektir. Yine insanın yaratılışındaki hikmetin ortadan kaldırıl­ması demektir ki bu hikmet, âlemin düzeni için faydalı olanı yapmaktır. Şüphesiz ki insanın bu vazifesinden geri durması kulların yaratılışındaki hikmeti ortadan kaldırır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, aynı zamanda başlangıç ve âhiret durumla­rı hakkındaki bilgiden de geri durmaktır ki bu da hasarını hiç kimsenin telafi edemeyeceği ve arızasını kimsenin onaramayacağı büyük bir hüsran ve acı veren bir azaptır. Sonra müellif, böyle bir kişi çalışkan ve gayretli Mizanlarla oturup kalkmalıdır sözüyle bunun tedavisine işaret etti. Bu da gücü harekete geçene ve nefsi faziletleri istemeye yönelinceye kadar daimî olarak düşüncesini onlarla aynı raddeye vardırması, şöhret ve üstünlük vesilelerine yönelmesi, servet ve bolluk sahibi olmayı güzel görmesiyle olur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ve çalışmanın faydalarını düşünmelidir, yani çalışmanın neticelerini ve bunların sahiplerine kazandırdığı dünya ve âhiret mutluluklarının faydala­rını düşünmelidir. Onların hikayelerini dinlemelidir, yani çalışkan insan­ların serüvenlerini dinlemelidir ki bunlar isabetli bir düşünce ile dinleyende adamlığı harekete geçirir ve onu yüce makamlar ve derecelere, itibarlı ve prestijli konumlara ulaşmaya teşvik eder. Ayrıca tembellerin Allah, resûlü ve bütün insanlar katındaki yergisine ve onların her iki dünyadaki kötü akıbetlerine kulak vermelidir. Zira bu tür şeyler apaçık bir kayıptır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ay­lakların yerilen ve zemmedilen halleri ile çalışkan insanların güzel hali ve övülmelerinin böyle tembellerin nefislerini diriltmesi ve bu tür iyi şeyleri dinlemenin onlara heyecan vermesi umulur. Bunun gibi, terkedilmesi kişi­nin güzel müslüman olmasından sayılan boş işlerle iştigal de tembelliğin yol açtığı şeylerden sayılır. Zira boş işlerle uğraşan bir kimsenin cansız varlık gibi sürekli bir konumda bulunması ve tek bir odakta durması müm­kün değildir, aksine o, sadece hevası gereği arzuladığı şeye doğru hareket eder, hatta insanları işlerinden alıkoyar ve onları yöneldikleri amaçlarından saptırır, dolayısıyla onun yokluğu varlığından daha hayırlıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Üzüntü, nefsin istenilen şeylerin yokluğu ve sevilen şeyin kaybın­dan duyduğu acıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘’Bilesiniz ki, Allah&#8217;ın dostla­rına korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de’’ (Yûnus, 10/62). Zira Allah dostları ancak Hayy ve Bakî olanı isterler, onlar için sevilenin kaybı diye bir şey yok­tur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Elinizden çıkana üzülmeyesiniz diye ’ (Hadîd, 57/23). Bu hastalığın kaynağı cismânî tatlar ve dünyevî arzular türünden istendik şeylerin hepsinin olmasını beklemek, onların daimî olacağım vehmetmektir, onların sürekli olması için aşırı tutku ve hevesli olmaktır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu da anlam bakımından açgözlülüğe yakındır. Bu beklenti ve vehim cehalet­tir ye nefsin zorunlu olan şeyler hakkında kafa karışıklığı içinde olmasıdır. Zira gözlem, istenilen şeylerin çoğunlukla elde edilemediğine hükmeder. Aynı şekilde zorunluluk da oluş ve bozuluşun tabiatına ve âhiretin bunun ötesinde olduğuna hükmeder. Akıl sahibi kimse dikkatle bakarsa farklı bileşenlerden oluşan her şeyin ve karşıt özelliklerden bir araya gelen her varlığın bâkî kalmasının zorlama ile ve fani olmasının da doğası gereği olduğunu,doğal olmanın da zorunlu olarak zorlamaya baskın olduğunu bilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böylece bu alemdeki bileşik varlıkların daimî bir şekilde varolmasının im­kansızlığını kavrar ve bunun bâtıl bir şey olduğundan emin olur. Resûl-i Ekrem (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bu dünyada sağlıklı kimse hastalanır, has­talanan ihtiyarlar, muhtaç olan üzülür ve müstağni olan kimse fitneye düşer? (İbn Kayyum,İddetüs sabirin ve zehiratü-ş şakirin,syf;192) Hasan-ı Basrî (r.a.) der ki: “Dünya, uykudaki rüya veya zevale mahkum bir gölge gibidir. Aklı başında olanlar, bu gibi şeylere kanmaz ve Hz. Peygamber’in (a.s.) şu hadisini hatırlar: “Mümin, bir delikten iki defa sokulmaz?(Buhari,Edeb,83)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonra müellif, şu sözüyle bu hastalığın tedavisine işaret etti: Bu hastalığa yakalanan kişi kalıcı salih amellere yönelmelidir. Bu hayırlar dünyanın  gecesinde ve âhiretin gündüzünde doğan güneşlerdir. Bu güneşler, cehalet meydanının yarasalarının nazarında sönse de ebediyen batmazlar.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öyleyse bu hastalığa düşen kişi daimî olarak kalıcı olan ile kaybolup giden şeyleri ayırdetmelidir, birinciye tutunmak ve İkinciyi defetmelidir, mukaddes sü­ratlerdeki temiz şeyleri edinmeli ve maddî varlıkların kirli şeylerinden geri  durmalıdır, varlıkları yoklularına yol açan, kalıcı olmaları fani olmalarını gerektiren şeylerin ihtiyaç miktarıyla ve susayanın susuzluğunu giderecek kadarıyla yetinip gerisinden kaçınmalıdır, aç çıkıp tok dönen kuşları ör­nek almalıdır, hayvanların apaçık gördüğü hallerinden ibret almalıdır, çaba sarfedip yığan, sahip olup biriktiren sonra da terkedip göçüp gidenin halinden ders almalıdır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Aklı başında olan bir kimse yokluğu zorunlu olan ve kalıcılığı da imkansız olan şeylere himmetini nasıl yöneltir, bunlar için nasıl çaba harcar, zevâli mümkün olmayanı, değişip oraya buraya gitmesi imkansız olanı nasıl reddeder? Böyle yapmak ancak ömrü ziyan etmek ve acemi cahilin işi değil midir? Aklı başında olan, işlerin sonuçlarını görür ve  başına gelenlerden tasa duymaz, cahil ise işlerinde tedbir sahibi değildir ve aniden karşılaştığı durumlarda ızdırap duyar. Nice hüzünlü insanlar vardır ki mecburen teselli ve tahammüle sarılırlar. Halbuki sana düşen basiret ve ibretle işin başını sonu gibi görmen, her şeyden önce sekinet ve vakar içinde hüznü kendinden uzak tutmandır. Aynı Hz. Ali’nin (k.v.) dediği gibi: “Yüce gönüllü insanların sabrıyla sabret, yoksa hayvanların tesellisiyle avunursun.” Şair de şöyle der:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Cahil, başına gelen belalarda akıllının yaptığını yapar, fakat iş işten geçtikten sonra.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dünya nimetlerini, Allah’ın kendisine faydalanması için verdik­lerini emanet olarak düşünen kimse onların geri alınmasıyla hüzünlenmez, iadelerine karşı tasalanmaz, hele bunlarla, varlığı ebedî ve daimî mutluluklar kazandıysa böyledir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bil ki müellif nefsin üç gücünün temel hastalıklarını bitirdikten sonra bu hastalıkların doğurduğu tâli hastalıklara geçti ki bunlar yedi tane­dir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunların ilki hasettir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, bütün güzelliklerin başkalarının elinden çık­masını isteyip kendi elinde toplanmasını temenni etmektir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “Ateşin odunu yakıp bitirdiği gibi haset de iyilikleri yer bitirir.’’(Ebu Davud,Edep,64)Hasedin kaynağı açgözlülüktür ve bütün güzelliklere tek bir insanın sahip olmasının aklen imkansız olduğunu bilmemektir. Bir şeyin imkansız olduğunu bilen kimse onu nasıl isteyebilir? Hasedin açgözlülük­ten kaynaklanmasına gelince bunun sebebi şudur:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kişi başkalarının elinde tuttuğu şeyleri görünce, cehaleti sebebiyle, bu kimselerin, kendi elde etmek istediği şeye engel olduğu zehabına kapılır ve bu durum onda kayıp, ölüm, gasp, öldürme gibi yollardan biriyle o şeyin sahip olan kimselerin elinden gitmesine yönelik aşırı bir açgözlülük hali doğrurur; işte hasede kastedilen budur. Bazı âlimler dedi ki, şeytanın insana kendileri kanalıyla geldiği üç güç vardır. Bunlar şehvet, öfke ve hevadır. Şehvet hayvanî, öfke yırtıcı ve heva da şeytanîdir. Şehvet bir afettir, ancak öfke ondan daha büyük bir afettir, öfke de bir afettir, ancak heva ondan daha da büyük bir afettir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Allah, çirkin içleri, fenalık ve azgınlığı da yasaklar” (Nahl, 16/90). Buradaki çirkin işler şehvettir, fenalık öfkedir ve azgınlık da hevadır. İnsan şehvet ile kendine zulmeder, öfke ile başkasına zulmeder, heva ile ise Rabbîne karşı zalim olur. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurur: “Üç tür zulüm vardır; bir zulüm vardır ki Allah onu affetmez, bir diğerinin peşini bırakmaz, diğer bir zulüm daha vardır ki Allah’ın onu affetmesi umulur. Allah&#8217;ın affetmediği zulüm şirktir. Arkası bırakılmayan zulüm, kulların birbirlerinin haklarına tecavüz- dür. Affedilmesi umulan zulüm ise kulun kendine yapmış olduğu haksızlıktır”(Abdurrezzak,Musannef,XI,183)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şehvetin neticesi açgözlülük ve cimriliktir, öfkenin neticesi böbürlenme ve büyüklenmedir, hevanın neticesi ise küfür ve bidattir. Bu altı özelliğin insanda bir araya toplanmasıyla yedinci bir özellik meydana gelir ki o da hasettir ve haset yerilen huyların dip noktasıdır; aynen şeytanın zemmedilen fertlerin en berbatı olması gibi. Bundan dolayıdır ki Allah insanda bir araya gelen kötülüklere Felak sûresindeki “Kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden’’ (Felak, 113/5) ifadesinde haset damgasını vurmuş ve aynı bunun gibi şeytanî kötülükleri de Nâs sûresinde “İnsanların kalplerine vesvese sokan,(insan Allahı andığında) pusuya çekilen cin ve insan şeytanının..(Nâs,114/56) ifadesinde vesvese damgasını vurmuştur. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Burada, bağlam ayrıntılarını kal­dırmadığı için terkettiğimiz başka incelikler de vardır. Bunun, yani hasedin sonucu devamlı ve şiddetli bir üzüntü içinde olmaktır. Esasen Allah’ın nimetlerinin hesabı ve sayımı imkan dahilinde değildir, O, her an cömertlik ve ihsanda bulunma halindedir, tüm kudretiyle karşılıksız vermektedir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ha-setçi her hayır ve nimete karşı tasalanınca daimî bir üzüntü ve ayrılmaz bir öfke ona yapışır kalır. Bununla birlikte böylesi kimsenin ömrü ve müddet-i hayatı sona erene kadar tasası bitmez, isteği de hâsıl olmaz. Böylesine feci bir hastalıktan ve şiddetli bir tasadan Allah’a sığınırız. Açgözlülük ve cehaletin zikredilen tedavisi ne ise hasedin tedavisi de aynısıdır, zira netice, sebebin  ortadan kaldırılmasıyla izale olur. Bunun en kötüsü, yani açgözlülük tür­leri içinde en kötüsü âlimler arasında İlmî gayelerle meydana gelendir. Bu, dünyevî menfaatler alanının bir yerde bitmesi ve sahalarının darlığı sebebiyle herkesin bunları paylaşmasının neredeyse imkansız olmasından dolayıdır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu tür faydalardan birinin pay alması ancak bir başkasının bundan yoksun kalmasıyla gerçekleşir. O menfaatleri talep eden kişi, doğrudan diğerini istemeyebilir ve hatta başkasının zararını da çirkin görebilir. Ama istediği hayrı elde etmeye çalışırken bu durumla yüz yüze kalabilir. Oysa ilmî menfaatler böyle değildir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şöyle ki âlimlerden birinin nasibi bir diğe­rinin mahrumiyetine dayak değildir. Çünkü ilmî menfeatler maddeden  soyut olması nedeniyle eksiklik ve kayba uğramadan arınmıştır ve ortaklık ve paydaşlık kabul eder; bağış ve infakla azalmaz, aksine verdikçe hazzı artar, faydası yaygınlaşır. İşte bunlara haset eden kötü bir tabiat ve kirli bir vicdan üzeredir. Bu nedenle de ilmî menfaatlerde haset, açgözlülüğün en fena çeşitlerindendir. Allah bizi ve sizleri böyle bir felaketten muhafaza etsin, böyle kör eden bir fitneden bizi ve sizleri sakındırsın!</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">İkincisi,</span></strong><span class="apple-converted-space"><b><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></b></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">gıpta, tüm güzelliklerin, başkasının elinden gitme beklentisi olmaksızın bunların kendinde bulunmasını istemektir. Baş­kasının elinden gitme beklentisi olmaması ifadesi, bununla haset arasınındaki farkı gösterir. Bu vasıf, yani gıpta, nefsin uhrevî mutlulukları bakımından övülürken dünyevî işler bakımından açgözlülük sayılır ve zemmedilmiştir. Açgözlülüğün meydana gelmesi ve tedavisi geçmişti, bunun tedavisi de aynıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Üçüncüsü olan tamah</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">, haketmeksizin ve bir şeye karşılık olmak­sızın başkasındaki bir hayra nail olmak beklentisidir. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “ Tamahın sürüklediği kul ne kötü bir kuldur.’’(Tirmizi,Kıyame,17) Hz. Ali de (k.v.) der ki: “Akıllar için en sersemletici yerler tamahlarının şimşekle­rine maruz kaldığı yerlerdir.” Tamah açgözlülükten, tembellikten ve in­sanların ihtiyaçlarında yardımlaşması için Allah’ın koyduğu hikmeti bilmemekten kaynaklanan aşağılık bir haldir. Bu haldeki kişi hürriyetten uzak ve zelil bir kimse olup canlıların en rezilidir ve namusunu alçaklığa maruz bırakan bir kimsedir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Her talep sahibi hedefine muhtaçtır ve bu ba­kımdan onun kuludur, öyleyse tamahkâr da dünyalıkların peşine düşenden ihsan bekler ve bu, varlıkların en değersizi olan dünyalıkların kuluna kul olur. Bunun yanısıra o, kulların en rezili ve en kötüsüdür, zira efendisine hiz­metin hakkını yerine getirmez ve O’nun nimetlerinin hakkım ödemekten de uzaktır. Halife Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Tamah, ebedî köleliktir.” Bunun tedavisi karşılıklı iş görme ve alıp vermenin hikmeti üzerinde düşünmektir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Zira âlemin düzeni, hediye ve armağanlar da dahil kişinin kendisinin ka­zanmadığı şeylerden vazgeçmesiyle sağlanır. Yine bunun ilacı, himmetin gelip geçici durumlardan yüce tutulması için nefsin aklî hazlara teşvik edil­mesi, hür insanlarla bir arada olmak, onların hikaye ve hikmetli sözlerini dilemektir. Hz. Ali’den (r.a.) aktarılan şu rivayet buna örnektir; “Ölmek, zillete boyun eğmekten hayırlıdır, azla yetinmek tevessül etmekten hayırlıdır.’’Denilmiştir ki, hür Allah’a tevekkül eden kimsedir, yani haketmediğini istemeyen, aksine kendisine yaraşan ve istidadının gerektirdiği şeyi Allah’ın ona bahşettiğini bilen kimsedir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dördüncüsü kin</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">, insanın içinde gizli ve daimî olan öfkedir, Allah Teâla şöyle buyurur: “Kalplerimizde iman edenlere karşı hiçbir kin tutturmaT (Haşr, 59/10). Düşmanın sıkıntısına sevinme, kinin uzantısı olan duygular­dandır ve bunun tedavisi öfkenin tedavisinden daha zordur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> Kin, ancak kişi ile kin duyduğu insan arasında gerçek ve sürekli bir kardeşlik düşüncesiyle izâle edilir. Zira aynı türden iki fert arasında içten gelen bir yakınlaşma söz konusudur. Âyette şöyle buyrulur: “her kimin cezası, kardeşi (öldürülenin velisi) tarafından bir miktar bağışlanırsa (Bakara, 2/178). Burada asıl olana ve iki kişi arasındaki bağa itibar etmeli, dinen ve aklen uygun olmayan işler haricinde kine yola açan olur olmadık bir şeye takılıp kalınmamalıdır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Beşincisi,</span></strong><span class="apple-converted-space"><b><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></b></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">yalancılık, gerçekle örtüşmeyen şeyi söylemektir. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Vay haline, her yalana ve günahkâr kişinin (Câsiye, 45/7). Hakikate aykırı bir inancı ifade etmesinden dolayı dilsizlikten daha büyük bir kötülüktür ve laf taşıma, iftira, karalama ve alay gibi birçok zararı peşinden getirebilir. Hâlbuki doğruluk, âlemdeki düzenin temel un­surlarından biridir ve eğer doğruluk ortadan kalkarsa âlemin düzeni bozulur, bekâsı ve devamı sona erer. Doğruluk, övülen tüm şeylerin esasıdır, peygam­berlik binasının direğidir, takvanın neticesidir ve fetva işinin eksenidir; ha­yırlara götüren vesiledir. Eğer doğruluk olmasaydı dinin hükümleri geçersiz olurdu. Yalancılığın sebepleri çoktur, ancak bunların içinde en baskın olanı, yalanla adi bir menfaate ulaşmaya çalışmaktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunun tedavisi için yerilen türden neticeleri, itimatsızlık ve hafife alınma hatırlanmalıdır. Zira her­kes doğal olarak bundan nefret eder, çok yalan söyleyen biri de böyledir, o yalanın kendisine nispet edilmesine razı olmaz, hatta bundan eziyet duyar. Yalancının sözüne güvenilmez ve hatta insanlar böyle birinin lafına bile bak­mazlar. Yalancı insanlar arasında hafife alınır ve bu durumda etkisi ve zerafeti kaybolur. Yine tedavisi, insanın kendisine mahsus vasfının, onun konuşma üstünlüğü olduğunu düşünmesidir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dilin en önemli gayelerinden biri, bir başkasına üç zaman diliminden birinde gerçekleşmiş ama kişinin habersiz olduğu şeyleri bildirmektir, yalan ise bu gayeyi yok eder, gayenin yokluğu ise bu gaye sahibini de abes kılar ve kim Allah’ın insana emanet olarak verdiği üstünlükleri ortadan kaldırırsa nankörlüğün en ilerisine geçer. Tüm zaman­larda gerçek olana aykırı düşünceyi ifade etmek bu kötülüğü daha da artırır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Altıncı ve yedincisi müellifin şu sözüdür: Yalan yere övünme,</span></strong><span class="apple-converted-space"><b><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></b></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">kendini beğenmeden kaynaklanır, bundan da iki yüzlülük sâdır olur. Yani yalana kendini beğenme de katıldığında bundan yalan yere övünme meydana gelir. Allah Teala şöyle buyurur: “Sanma ki ettiklerine sevinen, yapmadıkları ile övülmek isteyenler, evet, sanma ki onlar azaptan kurtulacaklardır.’’ (Al-i îmrân. 3/188). İnsanlar hakkındaki düşüncesini onların hayrına imiş gibi söyleyip onların kötülüğü ve hilafına olanı saklamak ise nifaktır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Teâlâ şöyle buyurur: “insanlardan öyleleri vardır ki, dünya hayatı hakkında söyledikleri senin hoşuna gider. Hatta böylesi kalbinde olana (samimi olduğuna) Allah&#8217;ı şahit tutar. Halbuki o, hasımların en yamanıdır ‘’ (Bakara, 2/204). Bu haber verme ister sözlü ister fiilî olsun eğer onların kötülüğüne ve hilafına olanı saklamak değilse bu riyadır; insanın iç hallerine delalet eden hareketler gibi. Söz insanın gıyabında söylenirse söz için yapılırsa buna “nam alma” denir. Riya sadece sevgide olursa buna da dalkavukluk denir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki söz konusu altı özelliğin doğurduğu erdemsizlikler­den biri de cimriliktir. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Cimrilik, ayıpların bütün kötülüklerini kendisinde toplar.” Tüm kötülüklerin başını cimrilik çeker. Bu ya fakirlik korkusundan olur ve bu takdirde malların akıbeti ve yokluğa dönüşecekleri hakkında düşünmekle giderilir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ya da malla üstünlük sağlama isteğinden kaynaklanır ve bu durumda üstünlüğün kendisine ait değil mala ait olduğu, kendisinin malın hizmetçisi ve bekçisi olduğu düşünüldüğünde giderilir. Bu hususta gurura kapılma bahsinde söylediklerimiz yeterlidir. Ya da sakınılan şeyle zatî ilişki bulunmasından kaynaklanır ve bu durumda onun cevherinin üstünlüğü ve mertebece heyûlânî şeylerden uzak olduğu düşünüldüğünde giderilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki her bir hastalıktan kurtulma hakkında söylenenleri iyice kavrarsan ve bunların tedavisi hakkında belirtilen ilkeleri aklında tu­tarsan, basit olsun bileşik olsun hastalıkların sebeplerini çıkarmak ve zorlan­dığın tedavi ve maksatları bilmek sana kolay gelecektir.</span></p>
<p>Şerhu-l Ahlak-i Adudiyye – Taşköprülüzade Ahmed Efendi</p>
<p>Müellif:Adudüddin el-Îcî’</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/">Hayvani Aşk Duygusu Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayvani-ask-duygusu-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefsin Allaha Yakınlığı Ne ile Olur ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-allaha-yakinligi-ne-ile-olur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-allaha-yakinligi-ne-ile-olur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 18:46:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Allaha Yakınlığı Ne ile Olur ?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6426</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nefs fıtraten ilimlere istidadlı olarak yaratılmış­tır. Onda ilimler tedricen hasıl olur. O halde, nefsin, fikir ve hayal güçlerini kullanarak o kuvvetlerden faydalanması gerekir. İbadetlerin nefsi tenvir etmesi, masiyetlerin de karartması hu­susuna gelince; nefsin, saadeti ve cevherinin kemâli, yüzünü hakka yöneltip, hislerinden yüz çevirmesine ve Allah&#8217;ın mukaddes yolun­da dâim olmasına bağlıdır. Onu bu yoldan men eden [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsin-allaha-yakinligi-ne-ile-olur/">Nefsin Allaha Yakınlığı Ne ile Olur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/kot.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6459" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/kot.jpg" alt="Nefsin Allaha Yakınlığı Ne ile Olur ?" width="325" height="326" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/kot.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/kot-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/kot-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/kot-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 325px) 100vw, 325px" /></a></p>
<p>Nefs fıtraten ilimlere istidadlı olarak yaratılmış­tır. Onda ilimler tedricen hasıl olur. O halde, nefsin, fikir ve hayal güçlerini kullanarak o kuvvetlerden faydalanması gerekir.</p>
<p>İbadetlerin nefsi tenvir etmesi, masiyetlerin de karartması hu­susuna gelince; nefsin, saadeti ve cevherinin kemâli, yüzünü hakka yöneltip, hislerinden yüz çevirmesine ve Allah&#8217;ın mukaddes yolun­da dâim olmasına bağlıdır. Onu bu yoldan men eden herşey, onu bulunduğu dereceden düşürür. Şehevâta ne kadar çok uyarsa Al­lah&#8217;ın huzurundan o derece uzaklaşır. Makulata ne derece koşarsa saadete o derece yaklaşır. Nefsin Allah&#8217;a yakınlığı ve uzaklığı vardır. Allah&#8217;a yakınlığı , ilim, fazilet ve meziyet sahibi oluşu kadardır. Uzaklığı da cehaleti ve rezaletleri derecesindedir. Böylece Allah resülünün hareketlerine, söz ve fiillerine uymanın esrarı da çözülmüş olur.</p>
<p>Zirâ Allah resulüne tüm hareketlerinde uymuş olmak, kalbin tenvirinde büyük bir öneme sahiptir. Hakikatler ancak nurlu, par­lak, tadil edilmiş ve tasfiye edilmiş kalblerdetecellî eder. Kalbin parlatılması ise şehevî istek ve arzulara boyun eğmemek ve Allah resulünün mukaddes yoluna girmekle olur. Kalbin tadili, Resülullahın ahlâkıyla ahlâklanmakla mümkündür. Kalbin tenviri ise zikir ve ibadetleri eksiksiz eda etmekle olur. Bu hususta tecrübe ve vicdandan daha kuvvetli bir delil yoktur. Her kim vicdan ve irfan yoluyla bunu kavrayacak durumda değilse, hiç olmazsa olduğunu tasdik etmesi lâzımdır. Bu tasdik imanın bir derecesidir.Muvaffakiyeti verecek yalnız Allahtır.</p>
<p>İmam el<wbr />&#8211;<em>Gazzâlî</em>,Mearicu-l Kuds</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsin-allaha-yakinligi-ne-ile-olur/">Nefsin Allaha Yakınlığı Ne ile Olur ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-allaha-yakinligi-ne-ile-olur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tahayyul Kuvveti ve Şehvet Kuvveti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tahayyul-kuvveti-ve-sehvet-kuvveti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tahayyul-kuvveti-ve-sehvet-kuvveti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 18:31:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet Kuvvetinin Faydaları]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvetin tedavisi]]></category>
		<category><![CDATA[Tahayyul Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Tahayyul Kuvveti ve Şehvet Kuvveti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6452</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tahayyul Kuvveti &#8230;.Enbiyanın hayali mahsusattan makulata ait mânâları görür. Meselâ Peygamberimizin (s.a.v.), Allah yolunda cihad ederken elle­ri kesilmiş bir şahsın yanlarında iki kanat oluştuğunu, o kimsenin bu kanatlarla cennete uçtuğunu görmesi; yine Allah yolunda öldü­rülmüş bir şahsın diri ve ayakta olduğunu, rahat ve huzur içinde Allah-u Tealâ’nın fazlıyla verdiklerinden rızıklanmakta olduğunu görmesi bu şekildedir. Aynı şekilde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tahayyul-kuvveti-ve-sehvet-kuvveti/">Tahayyul Kuvveti ve Şehvet Kuvveti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-13626799904171.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6453" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-13626799904171.jpg" alt="Tahayyul Kuvveti ve Şehvet Kuvveti" width="549" height="268" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-13626799904171.jpg 705w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-13626799904171-600x293.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/6276106-13626799904171-300x146.jpg 300w" sizes="(max-width: 549px) 100vw, 549px" /></a>Tahayyul Kuvveti</strong></p>
<p>&#8230;.Enbiyanın hayali mahsusattan makulata ait mânâları görür. Meselâ Peygamberimizin (s.a.v.), Allah yolunda cihad ederken elle­ri kesilmiş bir şahsın yanlarında iki kanat oluştuğunu, o kimsenin bu kanatlarla cennete uçtuğunu görmesi; yine Allah yolunda öldü­rülmüş bir şahsın diri ve ayakta olduğunu, rahat ve huzur içinde Allah-u Tealâ’nın fazlıyla verdiklerinden rızıklanmakta olduğunu görmesi bu şekildedir. Aynı şekilde enbiya makulattanmahsusatıve ruhanîden cismanîyi görebilir. Nitekim bir defasında Cebrail,insan sûretinde peygamberimize gelmiş, onunla konuşmuştur. O çekip gittikten sonra Peygamber Efendimiz ashabına dönerek: “O gelen Cebraildi. Size dininizi öğretmek için gelmişti” buyurmuş­tur. Yine konumuzla alâkâlı olarak bir âyette: “O, ona insan sûre­tinde görünmüştü” ibaresi yer alır.</p>
<p>Peygamber hayal ve akıl nurunun aydınlığı nisbetinde bu kuv­vet ve istidada sahip kimseyi aydınlatır. Böylece o kimse peygambe­rin gördüğü gibi görür, öyleyse diyebiliriz ki tahayyül kuvveti iki âlem, iki deniz, iki hüküm arasında bir ayına durumundadır. Eğer tahayyül kuvveti olmasaydı insan için makulat ve mahsusat diye bir- şey kalmazdı. Sûretve mânâ da his ve bürhan ile idrak edilemezdi.</p>
<p>Tahayyül kuvveti her insanda bir değildir. Bilakis ayrı ayrı ve derece derecedir. Çoğu kere de birbirine zıt ve muhaliftir. İşte bu sebeble ruhanî melekler en güzel tahayyül kuvvetine sahip kimsele­re; iblis taifesinden olan şeytanlar ise en çirkin tahayyül kuvvetine sahip kimselere inerler. Ruhanî melekler güzel tahayyül kuvvetine sahip kimselere —aynı dili konuşuncaya, aynı gözlerle görünceye, aynı kulaklarla duyuncaya kadar— inmeye, onlarda zuhur etmeye ve onları etkilemeye devam ederler. Âdeta onlar arzda mutmain bir halde yürüyen meleklerdir. Nitekim bu hususta Kur’ân-ı Kerim’de: “Rabbimiz Allah’tır deyip de dosdoğru olan kimselere melekler inecektir” buyurulmuştur. Aynı şekilde şeytanlar da, kötü tahay­yül kuvvetine sahip kimselere —aynı dili konuşuncaya, aynı gözlerle görünceye, yanı kulaklarla duyuncaya kadar— inmeye, onlarda zuhur etmeye ve onları etkilemeye devam ederler ! Âdeta onlar arzda mütevehhic bir halde yürüyen şeytanlardır. Şu âyet bu doğrutuda ele alınmalıdır: “Şeytanların kimin üzerine indiğim size haber vereyim mi? Onlar günahkâr ve iftiracıların üzerine inerler. Onlar şeytanlara kulak verirler. Onların çoğu yalancıdır.”</p>
<p>Sözün kısası, ne zaman hayalde istikamet üzere olma hali olu­şursa hayal kuvveti meleklerin menzili olur. Her ne zaman hayalde i’vicac (eğrilik) belirirse orası şeytanların menzili olur.</p>
<p><strong>Şehvet Kuvveti:</strong></p>
<p>…&#8217; İnsanoğlu hevasına esir olmaktan ve hayvanlar cümlesine dahil olmaktan şehvetlerini öldürüp kahretmedikçe kurtulamaz. Eğer in­sanoğlu şehvetini öldüremezse o ona zarar verir, onu saptırtır, ha­yırlı teşebbüslerden onu alıkor ve ahiret yolundan çıkarır. İnsan onu öldürdüğü zaman hürriyetine kavuşur, batta İlahî ve rabbani bir hüviyet kazanır. İhtiyaçları azalır, başkalarının elindekiyle zen­gin olur. Kendi elindekiyle cömert (seha) olur ve başkalarına karşı hüsn-ü muamele sahibi olur.</p>
<p>Şehvet kuvvetinin faydalarına gelince; o, edeblendirildiği zaman rabbe kurbiyet sağlayan, insanı saadete ulaştıran bir kuvvet olur. Onun yokluğu tasavvur edilirse ahiret saadetine ulaşmak mümkün değildir. Çünkü ahiret saadetine ulaşmak ibadet etmekle, ibadet etmek dünyevî hayatın devam etmesiyle, dünyevi hayatın devam etmesi bedenin bedenin korunmasıyla,onukorumak ona gereken enerjiyi sağlamak böylece onarımını gerçekleştirmekle,bu ise beslenmekle mümkündür. Beslenme ise şehvet kuvveti olmaksızın mümkün değildir.</p>
<p>Dünya ahiretin tarlasıdır. Arzın imarı ve dünyalık işlerin yolunda gitmesi şehvet kuvveti sayesindedir. Eğer bu kuvvetin or­tadan kalkması tasavvur edilecek olursa din ve dünyanın düzeni bozulur; muamelat, şeriat ve siyaset ortadan kalkardı. Demek ki şehvet kuvveti bir açıdan bakıldığında zararından korkulması gereken; diğer açıdan bakıldığında kendisinden fayda umulan bir düşmana benzer. Düşman olmasının yanısıra faydasının dokun­ması da uzak bir ihtimal değildir. Öyleyse akıllı kimsenin, onun fay­dalarından istifade etmesi ancak ona meyletmemesi ve itimat et­memesi gerekir. Onunla dostluğu ondan faydalandığı ölçüde ol­malıdır. Şairin biri bunu şöylece dile getirmiştir:</p>
<p>Ahrâra düşmandır dünya çünkü vefasız O yârin sadakati olmaz ki fenasız şehvetin zararının önünü kesmenin bir yolu da, —istekleri alt—üst edilip, ahlâksızlığa meyletmeyecek bir duruma gelene kadar— onun üzerine hamiyet kuvvetini musallat etmektir. Aynı şekilde gazab kuvvetini susturmanın —azgınlığı gidene, arzuları kırılana kadar— en iyi yolu da onun üzerine şehvet kuvvetinin hileleriyle gitmektedir. Çünkü o tamah edilecek birtakım şeyler ve arızî ihtiyaçlar peşinde koşar, onlara itaat eder.</p>
<p>Şehvetin ifratını tedavi etmenin bir yolu da çeşitli eserlerden ve haberlerden az yemenin faziletlerini mütalaa etmektir. Az yemenin faziletlerine vukufiyet insana, temiz bir kalb, parlak bir zekâ, basiret açıklığı, hakkın hakikatlerini görme ve bilmeye ulaştıran sağlam bir şuur sağlar. Kalbin rakik ve saf olması da münacaatın lezzetini, zikrin tesirini idrak ettirir. Ayrıca insanı ye’s, zillet, gurur, kibir gibi tuğyanın ve gafletin başlangıcı olan kötülüklerden kur­tarır. O kimse Allah’ın azabını, cezasını ve ceza ehlinin ahvalini unutmaz.</p>
<p>&#8230;..</p>
<p>Şehvet kuvvetinin iki şubesi vardır. Bunlardan birincisi batnın, İkincisi fercin şehvetidir. Batnın şehveti kişi hayatının devamı için­dir. Fercin şehveti ise neslin, zürriyetin, nev’in devamı içindir. Eğer bunlar zaptedilmez, kahredilmez, takva gemiyle gemlenmez ve mutedil bir çizgiye getirilmez ise din ve dünyayı helâk eden bir âfet olurlar. Eğer bu şehvet olmasaydı kadınlar (nisa) erkekler (rical) üzerine sulta kuramaz, böylece de kadınlar şeytanın ipleri olmaz­lardı. Her türlü kötülük ifrat derecedeki bu şehvetten kaynaklanır. Aynı şekilde her türlü rezalet de bu kuvvetin ifrat derecede sönük ve hareketsiz oluşundan meydana gelir. Hunsalık ve iktidarsızlık gibi.</p>
<p>Eğer bu kuvvet mutedil ve her halükârda akla ve şeriate itaat­kâr olursa övülecek bir makama ulaşır. Ne zaman ifrata kaçarsa onu, açlıkla, nikahla, harama bakmaktan sakınmayla, faziletleri</p>
<p>Kesbetmekle susturmak ,heva ve hevesi kösteklemek lazımdır.</p>
<p>İmam Gazali,Mearicu-l Kuds(Hakikat Bilgisine Yükseliş)</p>
<p>İnsan yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tahayyul-kuvveti-ve-sehvet-kuvveti/">Tahayyul Kuvveti ve Şehvet Kuvveti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tahayyul-kuvveti-ve-sehvet-kuvveti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
