<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şefaat | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/sefaat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 02 May 2020 17:02:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Şefaat | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kitabu Kavaid’il-Akaid</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 May 2020 12:08:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Kelamı]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Şehadet]]></category>
		<category><![CDATA[Fiiller]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat ve Kudret]]></category>
		<category><![CDATA[Hesap Günü]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kevser Havuzu]]></category>
		<category><![CDATA[Mizan]]></category>
		<category><![CDATA[Nekir ve Münker’in Sualleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sırat]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe-i Kiram]]></category>
		<category><![CDATA[Sem’ ve Basar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24318</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Ebû Hamid Muhammed el-Gazzâlî  BİRİNCİ BOLUM Ehli Sünnet’in İslâm’ın Şartlarından Olan Kelime-i Şehâdet Hakkındaki İnancı Yıratan, ölümden sonra tekrar hayat veren, dilediğini en güzel şekilde yapan, övülen, Arş’ıon sahibi olan, şiddetli gazabı bulunan, kullarının en seçkinlerini doğru yola ileten ve onlara bu yolda sebat veren; kendilerine Tevhid inancını nasip ettiği bu kullarına, inançlarını şüphe [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/">Kitabu Kavaid’il-Akaid</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="padding-left: 40px;"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24328 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/4-2833-300x168.jpg" alt="" width="380" height="213" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/4-2833-300x168.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/4-2833.jpg 500w" sizes="(max-width: 380px) 100vw, 380px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em>Ebû Hamid Muhammed el-Gazzâlî </em></p>
<p><strong>BİRİNCİ BOLUM</strong></p>
<p><strong>Ehli Sünnet’in İslâm’ın Şartlarından Olan </strong><strong>Kelime-i Şehâdet </strong><strong>Hakkındaki İnancı</strong></p>
<p>Yıratan, ölümden sonra tekrar hayat veren, dilediğini en güzel şekilde yapan, övülen, Arş’ıon sahibi olan, şiddetli gazabı bulunan, kullarının en seçkinlerini doğru yola ileten ve onlara bu yolda sebat veren; kendilerine <em>Tevhid</em> inancını nasip ettiği bu kullarına, inançlarını şüphe ve tereddütlerden korumak suretiyle nimet ihsan eden, onları seçkin kulu ve rasûlü Muhammed i Mustafa’nın (sav) yolunda yürümeye muvaffak kılıp kendilerine onun şerefli  ashabının izinden gitmeyi lütfeden, zâtında ve fiillerinde kullarına sıfatların, ancak can kulağıyla dinleyenlerin anlayabileceği en iyileriyle tecelli eden; zâtında bir, ortaksız ve benzersiz olup, bütün mahlûkâtın her çeşit ihtiyaçlarını verdiğini, zıddı olmayan biricik zat ve eşi bulunmayan bir varlık, evveli olmayan bir Vâhid, sonu bulunmayan ve varlığı, ebediyyen devam eden nihayetsiz t bir Kayyûm, kesintisiz bir varlık, ezel ve ebedde celâl sıfatlarıyla mut-tasıf ve zamanın aşımıyla sonuçlanmayan bir zat olduğunu kullarına bildiren Allah(cc)’a hamd ü senâlar olsun!</p>
<p>Zamanın akıp gitmesiyle Allah (cc) zeval bulmaz!</p>
<p><em>O, (herşeyden önce mevcut olan) Evveldir, (herşey helâk olduktan sonra ge­riye kalacak) Âhir’dir. (O’nun varlığı sayısız delillerle) Zâhir’dir. (Akılların idrâk edemeyeceği zâtı ise) Bâtındır. O herşeyi bilendir. (Hadîd/3)</em></p>
<p><strong>Tenzih</strong></p>
<p>Allah (cc) suretlenmiş bir cisim olmadığı gibi takdir ve tahdid edilmiş bir cevher de değildir. O ne takdirde ve ne de taksimde hiçbir cisme benzemez. Cevher olmadığı gibi, cevherlerin merkezi de değildir. Âraz olmadığı gibi arazların bulunacağı yer de değildir. O hiçbir mevcuda, hiçbir mevcud da Ona benzemez.</p>
<p>O, <em>göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Size kendi cinsinizden eşler kılmıştır. Davarlardan da çiftler&#8230; Sizi bu tarzda yaratıp üretiyor. Onun benzeri yoktur.</em></p>
<p>O, <em>Semidir (bütün söylenenleri işitir), Basîr’dir (bütün yapılanları görür). </em><em>(Şûrâ/11)</em></p>
<p>Hiçbir şey O’nun benzeri olamaz. O da hiçbir şeyin benzeri değildir. Hiç­bir şey O’nu sınırlandırmaz ve kıt’alar kapsamaz. Cihetleri yoktur. Yer ve gök­ler O’nu istiab etmez. O, söylediği veçhile ‘istiva etmek’ten hangi mânâyı kas­tetmişse o mânâ ile arş’ın üzerine istivâ etmiştir. O, arş ile temas etmek, onun üzerine yerleşmek, oraya vâkî olmak ve başka yere intikal etmek gibi sonradan yaratılanların vasıflarından münezzeh ve uzaktır. Zira arş, yaratılmış olmak hasebiyle O’nun azametini taşıyamaz. Aksine arşı da, arşı taşıyan melekleri de kudretinin lûtfuyla O taşımaktadır. Bütün bunlar O’nun kudret elinde bulun­maktadır, O, arşın, göğün en üst noktasından tâ yerin en alt tabakasına kadar herşeyin üstündedir. Fakat bu durum onu yerden ve yerin en alt tabakasından uzaklaştırmadığı gibi, arşa ve göklere de yaklaştırmaz. Bu üstünlüğün yakınlık ve uzaklık açısından her hangi bir tesiri yoktur. O’nun derecesi hem arştan ve göklerin en üst noktasından ve hem de yerden ve yerin en alt tabakasından daha yücedir. Buna rağmen O, her varlığın yakınındadır; kullarına da şah da­marından daha yakındır.</p>
<p><em>O, herşeye (bütün yaptıklarınıza) sahicidir. (Sebe/47)</em></p>
<p>Onun yakınlığı cisimlerin yakınlığına benzemez. Nitekim zâtı da cisimle­rin kendilerine benzemez. O, hiçbir zarfa girmediği gibi hiçbir şeye de zarf olamaz. O, zaman hududlarının dışında olduğu gibi mekân kapsamının da dı­şındadır. O, zaman ve mekânı yaratmazdan evvel ne idiyse, şimdi de aynı şey­dir. O, sıfatlarıyla da yarattıklarından ayrılır. Zâtı, kendisinden başkası olmadı­ğı gibi, başkasında da olamaz. O, tağyir ve tebdilden münezzehtir-. Sonradan meydana gelenler O’nda yer alamazlar. O’nda arız şeyler de yoktur. O, celâl sı­fatlarıyla daimî bir şekilde zeval, ve yokluktan münezzehtir. O, kâmil sıfat­larında daha gelişip kemâle ermekten müstağnidir. (O’nun sıfatları zâtına ya­raşacak derecede kemâlin zirvesindedir. Eksiklik yoktur ki sonradan gideril­sin&#8230;) O’nun varlığı akılla bilindiği gibi, zâtı da lûtfu gereği ve nimetini ta­mamlamak üzere <em>Dâr’ul Karar</em> olan cennette ebrâra (iyilere) görünecektir.</p>
<p><strong>Hayat ve Kudret</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (cc) diridir, <em>Kadir&#8217;</em>dir, <em>Cebbar&#8217;</em>dır, <em>Kahhâr&#8217;</em>dır. O’nun hiçbir ku­suru, aczi olamaz. O’nu uyuklama ve uyku tutmaz. Fânilik ve ölüm O’nun hakkında mevzu bahis değildir. O, mülkün, melekûtun, izzet ve ceberûtun sâbibidir. Hâkimiyet, güç, yaratmak ve emretmek yalnızca O’na aittir. Kıyâmet- te gökler, O’nun sağında, dürülü olarak duracaktır. Bütün yaratıklar O’nun emri altında ve kudret elinde bulunmaktadır. Bütün varlıkları O var etmiştir ve onların yaptıklarını da kendisi yaratmıştır. Rızık ve ecelleri takdir eden O’dur. Takdir olunanlar ve emirlerin evrilip çevrilmesi kudreti dahilindedir. Takdir buyurdukları saymakla bitmez ve malûmatının (ilminin) de nihayet ve sınırı yoktur.</p>
<p><strong>İlim</strong></p>
<p>O, herşeyi bilen; ilmi, yerlerin en alt kısmıyla göklerin en üst noktası ara­sında cereyan eden hâdiseleri kapsayan, zerreciklerin dahi ilmi hâricinde kala­madığı bir âlimdir. O, zifiri karanlıkta kapkara bir taş üzerinde yürüyen sim­siyah bir karıncayı ve onun ayak izlerini dahi bilir. Atmosferdeki zerreciklerin hareketlerim, tüm sırları ve en gizli şeyleri bilir. Kalplerin düşüncelerine, ha­tıraların kıpırdanışına, sırların gizliliğine vakıftır. Bütün bunları kadîm ve eze­lî ilmiyle bilmektedir. Bu ilini asla değişmeyecek, hiçbir zaman kaybolmaya­cak bir ilimledir. Zâtında sonradan var olup da bir zamânâ kadar devam ede­cek bir ilim değildir.</p>
<p><strong>İrade</strong></p>
<p>Allah.Teâlâ (cc) bütün kâinatın varlığını irade ve bütün hâdiseleri düzen­leyen ve idare eden bir zattır. Kâinatta az veya çok, küçük veya büyük, hayır veya şer, menfaat veya zarar, iman veya küfür, irfan veya cehalet, zafer veya ye­nilgi, fazlalık veya noksanlık, itaat veya isyan, görünür-görünmez her ne cere­yan ediyorsa mutlaka O’nun kaza, kader, hikmet ve isteğinin hududları dâhi- lindedir. Bu bakımdan O’nun diledikleri olur; dilemedikleri olmaz. Hiçbir bakış ya da hiçbir düşünüş O’nun dilemesinin dışında değildir. O yoktan var edici, yok olduktan sonra tekrar iade edici ve isteğini en kuvvetli bir şekilde de emrinin önünde hiçbir engelin duramadığı ve hiçbir kuvvetin, kaza ve kade­rini reddetmediği Allah (cc)’tır.</p>
<p>Eğer O’nun tevfık ve rahmeti olmasa, hiçbir kul isyandan kaçamaz. Yine O’nun dileme ve iradesi olmasa hiçbir kul itaata güç yetiremez. Eğer tüm in­sanlar, cinler, melek ve şeytanlar bir araya gelip de kâinattaki bir zerreciği ye­rinden oynatmak veya hareketine mâni olmak isteseler, O’nun irade ve dile­mesi olmadan bu hususta kesinlikle âciz kalacaklardır.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc)’nın iradesi, diğer sıfatları gibi zâtı ile kaimdir. O, daima bu sıfatlarla muttasıfdır. Olacak olan herşeyin kendisi için belirlenen zamanda ol­masını ezelde irâde buyurmuştur. Böylece herşey bu ezelî irâde doğrultusun­da ne bir saniye önce ve ne de bir saniye sonra olmamak şartıyla kendileri için belirlenmiş zamanlarda gerçekleşir. Varlığında irade dışı bir değişme, bir bo­zulma olamaz. Bütün bunları yaparken de Allah Teâlâ (cc) için düşünme ve zaman harcama sözkonusu değildir. İşte bu sırra binaen hiçbir durum Allah (cc)’ı meşgul edip başka şeylerden gafil kılamaz.</p>
<p><strong>Sem’ ve Basar (Duyma ve Görme)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (cc), <em>Semt</em> ve <em>Basîr</em> dir (işitir ve görür). İşitilmek durumunda olan nesneler, ne kadar gizli olursa olsunlar O’nun işitme sıfatından hariç ka­lamaz. Aynı şekilde, görülmek durumunda olan şeyler de ne kadar ince olur­larsa olsunlar, görme sıfatından hariç olamaz. Uzaklık, işitmesini engelleyemediği gibi, karanlık da görmesine mâni olamaz. O, göz bebeği ve göz kapak­lan olmaksızın gördüğü gibi, kulak kepçesi ve kulak zarı olmaksızın da işitir. Nitekim kalp ve dimağsız bilir, âzasız çalışır ve aletsiz yaratır. Çünkü O’nun ne zâtı ve ne de sıfatları yarattıklarının zât ve sıfatlarına benzemez.</p>
<p><strong>Kelâm</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (cc) konuşur ve bununla emreder, nehyeder, vaat ve tehditler­de bulunur. Ancak O’nun konuşması zâtı ile kaim, kadîm ve ezelî olup yara­tıkların konuşmasına benzemez. Bu bakımdan O’nun konuşması hava titreşimlerinden veya cisimlerin çarpışmasından meydana gelen ses ile ol­madığı gibi dudakların kapanmasıyla veya dilin hareket etmesiyle meydana ge­len harflerle de değildir. <em>Kur’an, Tevrat, İncil</em> ve <em>Zebur,</em> Peygamberlerine gön­derdiği semavî kitaplardır.<sup>1</sup></p>
<p>Kur’an, dille okunur, mushaflarda yazılır ve kalplerde korunur. Fakat bu­nunla beRaber kadîmdir; Allah (cc)’ın zâtıyla kaimdir. Kalplere ve sayfalara nakledilmesi onu Allah (cc)’ın zâtından ayırmaz ve böyle bir ayırımı da kabul etmez.</p>
<p>Hz. Musa (as), Allah (cc)’ın kelâmını sessiz ve harfsiz olarak dinledi. Ni­tekim, iyiler (ebrâr) de O’nun zâtını âhirette cevhersiz ve araçsız olarak göre­cektir. İşte bütün bu sıfatlarda muttasıf olan Allah (cc) diridir, âlimdir, kudret ve irâde sahibidir O işitir, görür ve konuşur. Fakat diriliği, kudreti, ilmi, irade-</p>
<p><strong>Fiiller</strong></p>
<p>Allah Teâlâ (cc)’dan başka ne varsa, cümlesi O’nun fiiliyle meydana gel­miştir ve adâletinden feyizlenmiştir, O varlıkları en güzel ve en gelişmiş şekil­de var etmiştir. Allah Teâlâ (cc) fiillerinde hikmet sahibidir. Kaza ve kaderle­rinde âdildir. O’nun adâleti, kullarının adâletiyle kıyas edilemez.’. Çünkü kul, başkasının mülkünde tasarruf ettiği zaman, kendisinden zulüm sâdır olur. Bu­na göre Allah (cc)’tan zulmün sudûru tasavvur olunamaz. Çünkü Allah Teâlâ (cc) başkasının mülkünde tasarruf etmez ki, bu zulüm olsun. Allah (cc)’tan başka, insan, cin, melek, şeytan, gök, arz, hayvan, bitki, cansız şeyler, cevher, âraz, bilinen ve görünen her ne varsa hepsi, sonradan, Allah (cc)’ın kudretiy­le yaratılmıştır. Bütün bunlar yoktan var edilmiştir.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc) ezel’de tek başına idi ve kendisinden başka hiçbir varlık yoktu. Bundan sonra kudretini göstermek ve geçmiş iradesini uygulama saha­sına çıkarmak için mahlûkatı yarattı. Bunları muhtaç olduğu için değil, ezelî iradesinin tahakkuku için yaratmıştı. Yaratmak ve icad etmekle mükellef ol­mak, O’nun için vâcib ve zarurî bir vazife telâkki edilemez. O bunları ancak fazilet ve insanıyla yapmıştır. Nimet vermek ve ıslah etmek de onun için za­ruri ve yapılması gereken bir vazife değildir. Bu bir lûlf-u İlâhîdir. Bu bakım­dan fazilet, ihsan, nimet ve minnet O’na aittir. Çünkü O, kullarının üzerine çeşit çeşit azaplar göndermeye ve onları birçok elemlere ve hastalıklara müp­telâ etmeye kadirdir. Eğer böyle yapacak olsa bu çirkin bir fiil ve zulüm değil, aksine adâletin tâ kendisi olurdu.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc) mü’min kullarının ibâdet ve tâatlarını lütuf ve keremiyle mükafatlandırır. Yoksa bu, Allah (cc) için zorunlu ve zaruri bir vazife değildir. Çünkü hiçbir kimsenin ve hiçbir varlığın Allah (cc)’a herhangi bir ödevi yük­letmesi düşünülemez. Allah (cc)’tan herhangi bir zulmün sudûr etmesi tasav­vur olunamadığı gibi, herhangi bir varlığın Allah (cc) üzerinde bir hakkının bulunması da vacip olamaz. Tâat ve ibâdetlerde kulları üzerindeki hakkı sade­ce akıl yoluyla değil Peygamberlerinin bildirmesiyle de vacip olmuştur. Allah Teâlâ (cc) Peygamberler gönderdi ve onların doğruluklarını apaçık mucizeler­le tey’id ve takviye etti. Onlar da Allah (cc)’ın emrini, yasağını, va’dini ve vaî- dini halka tebliğ buyurdular. Böylece halka da getirmiş oldukları İlâhî hüküm­lerde Peygamberleri doğrulamak ve tasdik etmek vazifesi düştü.</p>
<p><strong>Şehâdet’in İkinci Kelimesinin Anlamı</strong></p>
<p>Peygamberin Peygamberliğini tasdik edip buna şahidlik etmektir. Allah Teâlâ (cc) mektep ve medrese görmeyen Peygamberi Hz. Muhammed’i (sav), Kureyş kabilesinde görevlendirdi. Onu Arap, Acem, cin ve insanların tamamı­na gönderdi. Onun şeriatıyla -bu şeriat tarafından kabul olunan kısımları hâ­riç- daha önceki tüm şeriatları yürürlükten kaldırdı. Onu, bütün Peygamber­lerden üstün kılarak insanlığın efendisi yaptı.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc) kendisinden başka mâbud olmadığına inanmaktan ibaret bulunan imanın ancak ‘Muhammed, Allah’ın Rasûlu’dür’ şehâdetiyle kemâle erebileceğine hükmetmiştir. O bütün insanları, Peygamberleri Hz. Muham­med (sav)’in gerek dünya ve gerekse de âhiret konusunda getirmiş olduğu şey­lerin hepsini tasdikle mecbur tutmuştur. Diğer taraftan Hz. Muhammed (sav)’in ölümden sonraki hayata dair söylediklerini kabul etmeyen hiçbir ku­lun imanının kabul olunmayacağını da ilân etmiştir.</p>
<p><strong>Nekir ve Münker’in Sualleri</strong></p>
<p>Ölümden sonraki hâdiselerin birincisi <em>Nekir ve Münker’in</em> kabirdeki sual­leridir. <em>Nekir</em> ve <em>Münker,</em> korkutucu ve heybetli iki melektir. Bu iki melek; ku­lu, ruh ve cesetle birlikte kabirde oturturlar. Sonrada ona <em>Tevhid</em> ve <em>Risalet’i</em> sorarak ‘Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir?’ derler.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bu iki melek, kabrin mihenk taşıdır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[3]</sup></a> Onların sualleri ölümden sonraki, ilk fitne ve denemedir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[4]</sup></a></p>
<p><strong>Kabir Azâbı</strong></p>
<p>İmanın kabul olunması için kabir azâbına da inanmak gerekir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[5]</sup></a> Kabir azâbı haktır. Hem cisme ve hem de ruha uygulanacak ve Allah (cc)’ın dilediği bir zamana kadar sürecek olan bu azap adâletin tâ kendisidir.</p>
<p><strong>Mizan</strong></p>
<p>Bu terazi, büyüklük bakımından göklerin ve yer küresinin büyüklüğüne eşittir. Onunla (Allah (cc)’ın kudretiyle) ameller tartılır. Bu terazinin gramla­rı, zerreler ve hardal taneleridir. Gramların bu kadar küçük olması, adâletin tam tecelli etmesi içindir. İyilik sayfaları bir hasene şeklinde nûr kefesine ko­nur ve mizan Allah (cc)’m faziletiyle ve O’nun nezdindeki derecelerine göre ağırlaşır. Günah sayfaları ise bir günah suretinde zulmet (karanlıklar) kefesine konur ve böylece mizan Allah (cc)’ın adâleti hükmünce bunlarla hafifleşir.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[6]</sup></a></p>
<p><strong>Sırat</strong></p>
<p>Sırat, cehennem üzerine kurulmuş, kılıçtan keskin ve kıldan ince bir köp­rüdür. Allah (cc)’ın hükmüyle, kâfirler, bu köprü üzerinden kayarak cehenne­min dibini boylayacaklardır. Yme Allah (cc)’m fazlıyla mü’minlerin ayaklan bu köprü üzerinde sabitleşir ve böylece karar evi (Dâr’ul-Karâr) olan cennete varılır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[7]</sup></a></p>
<p><strong>Kevser Havuzu</strong></p>
<p>Sıratı geçen mü’minler cennete girmezden önce Hz. Muhammed’in (sav) kevser havuzundan kana kana su içerler, Bu öyle bir içiştir ki, artık bir daha su­samazlar. Bu havuzun eni, bir aylık mesafedir. Suyu, sütten daha beyaz, bal­dan da daha tatlıdır. Kenarında, gökteki yıldızlar adedince bardak vardır. Ha­vuza açılan iki oluktan devamlı olarak kevser suyu akmaktadır.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[8]</sup></a></p>
<p><strong>Hesap</strong></p>
<p>Mahlûkâtın hesabı çeşitli durumlar arzetmektedir: Kiminin hesabı şiddet­li ve münakaşalıdır. Kimilerine de hesapta müsamaha gösterilir. Bazılan ise hesaba çekilmeksizin cennete girer ki, bunlar mukarrebîndir. Bu bakımdan Allah Teâlâ (cc), dilediği Peygambere ‘Peygamberlik vazifeni yerine getirdin mi?’ ve dilediği kafire de ‘Sen Peygamberleri yalanladın mı?’ diye sual sorabilir. Fakat herkesi sorguya çekmeye mecbur değildir. Sualsiz cennete ya da ce­henneme gönderebilir. Sünnet’ten ayrılan bid’atçılardan bu konuda sual sor­duğu gibi, Müslümanları da amellerinden dolayı sorguya tâbi tutar.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[9]</sup></a></p>
<p><strong>Tevhid Ehli’nin Cehennemden Çıkması</strong></p>
<p>Tevhid ehlinin ceza gördükten sonra ateşten çıkacağına iman etmek gere­kir. Allah (cc)’m fazlı ile hiçbir muvahhit (Allah (cc)’m birliğine inanan hiçbir kimse) cehennemde ebedî kalmayacaktır. Müslümanm bu inanca sahip olma­sı gerekir.’<sup>0</sup></p>
<p><strong>Şefaat</strong></p>
<p>Peygamberlerin, sonra âlimlerin, onlardan sonra da şehidlerin ve Allah (cc) nezdindeki derecelerime göre sair müzminlerin şefaatına inanmak gere- kir. Şefaatçisi bulunmayan mü’minler de, Allah (cc)’ın fazlıyla ateşte ebedî olarak kalmayacak, sonunda çıkartılacaklardır. Kalbinde zerre miktarı iman bulunan herkes, cehennemden mutlaka çıkartılacaktır.”</p>
<p>Sahabe-ı kiramın faziletine inanmak, tertiplerini bilmek, yani Peygamber­lerden sonra insanların en faziletlisinin Hz. Ebubekir (ra), ondan sonra Hz Ömer (ra), sonra Hz. Osman (ra) ve ondan sonra da Hz. Ali (ra) olduğuna inanmak gerekir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[10]</sup></a><sup> <a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[11]</a> <a href="#_ftn11" name="_ftnref11">[12]</a></sup></p>
<p><strong>Sahabe-i Kiram Hakkında Hüsn-û Zan Gerekir</strong></p>
<p>Bu inançların hepsi hakkında hadisler vardır. Bütün bunlara inanıp bağla­nan bir kimse, hak ehlinden ve sünnet cemaatinden olur; dalâlet ve bid’at fır­kalarından ayrılır. Îlahî rahmetine sığınarak Allah Teâlâ (cc)’dan bizlere ve bü­tün Müslümanlara yakînin kemâlini ve elinde güzel sebat vermesini isteriz. Çünkü O merhametlilerin en merhametlisidir.</p>
<p>Allah Teâlâ (cc) İlâhî rahmetini sevgili Peygamberi Muhammed Mustafa (sav) ya ve her seçtiği kuluna inzal buyursun. Amin!</p>
<p>İmam el-Gazzali &#8211; İhyau Ulumuddin,c.1,syf.301,308</p>
<p>Terc:Ali Arslan</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Burada tahrif edilmezden önceki <em>Tevrat, İncil</em> ve <em>Zebur</em> Sözkonusu olan, günümüzdeki muharref <em>Tevrat, İncil</em> ve <em>Zebur</em> değildir. si, işitmesi, görmesi ve konuşması sadece (Mu’tezile’nin inandığı gibi) zâtı ile değildir. (Aksine bu sıfatlar zâtın gayrisi ve ondan ayrılmaz birer hakikattir.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[2]</a>   Tîrmizî, İbn Hibban, (Ebu Hüreyre’den); Tirmizî sahih olduğunu söylemiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[3]</a>   Ahmed b. Hanbel, İbn Hibban, (Abdullah b. Amr’dan)</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[4]</a>   Irakî bu hadîse rastlamadığını söylemiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[5]</a>   Buhârî, Müslim, (Hz. Âişe’den)</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[6]</a>  Beyhakî, (Hz. Ömer’den)</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[7]</a>  Buharî ve Müslim, (Ebu Hüreyre’den)</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[8]</a>  Müslim, (Enes’ten)</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[9]</a>  Beyhakî, el-Ba’s, (Hz. Ömer’den)</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[10]</a>  Buharî ve Müslim, (Ebu Hüreyre’den)</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[11]</a>  İbn Mâce, (Hz. Osman (ra)’dan)</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[12]</a>  İbn Mâce, (Hz. Ömer’den); Ebu Dâvud ve Taberânî</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/">Kitabu Kavaid’il-Akaid</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kitabu-kavaidil-akaid/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Âyetü&#8217;l-Kürsi&#8217;nin Tefsiri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ayetul-kursinin-tefsiri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ayetul-kursinin-tefsiri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 05 Jun 2017 14:17:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Âyetü'l-Kürsi'nin Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat İzni]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15753</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla Bakara,255:Allah kendisinden başka tanrı bulunmayan varlıktır. O, ebedî hayatla diridir, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı idare edendir. O’nu ne uyuklama tutar ne de uyku sarar. Göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, insanların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir, fakat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ayetul-kursinin-tefsiri/">Âyetü’l-Kürsi’nin Tefsiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ayetul-kursinin-tefsiri/maxresdefault-10/" rel="attachment wp-att-15754"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-15754" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault.jpg" alt="" width="342" height="275" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-600x480.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-300x240.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/06/maxresdefault-1024x819.jpg 1024w" sizes="(max-width: 342px) 100vw, 342px" /></a><br />
<strong>Rahman ve rahim olan Allah’ın adıyla</strong></p>
<p><strong>Bakara,255:Allah kendisinden başka tanrı bulunmayan varlıktır. O, ebedî hayatla diridir, her şeyin varlığı kendisine bağlı olup kâinatı idare edendir. O’nu ne uyuklama tutar ne de uyku sarar. Göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir. İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir? O, insanların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir, fakat insanlar O’nun ilminden sadece kendisinin dilediklerini kavrayabilirler. O’nun kudret ve hâkimiyeti hem gökleri hem de yeri kaplamıştır, onları koruyup düzeninde tutmak ken­disine zor gelmez. Gerçekten yüce, aşkın ve ulu olan yalnızca O’dur.</strong></p>
<p><strong>“<em>Allah kendisinden başka tanrı bulunmayan varlıktır.</em></strong>” Denildi ki Allah tapınılan varlığın (ma‘bûd) adıdır. Benzer bir şekilde Araplar her tapınılan şeye ilâh demiştir. Bu İlâhî beyanın mânası -nihaî gerçeği bilen Allah’tır- şöyle olmalıdır: ibadet edilmeye lâyık olan ve tapınılması gereklilik arzeden varlık, (ey müşrikler) sizin taptığınız putlar ve kutsiyet verdiğiniz nesneler değil, ken­disinden başka tanrı bulunmayan Allah’tır; putlarınız ki onlara tapınmanız size hiçbir fayda sağlamamakta, tapmamanız da hiçbir zarar getirmemektedir.</p>
<p>Âyet-i kerîmenin bu ilk kısmında “de ki” mânasına gelen bir kelimenin hükmen bulunduğu da söylenebilir: “De ki: Allah kendisinden başka tanrı bulunmayan varlıktır.” Çünkü Kur’an’ın ilk muhatapları olan Araplar yaratıcı­nın ve ilâhın mevcudiyetini kabul ediyorlardı, azîz ve celîl olan Allah’ın şu beyanından anlaşıldığı üzere: “Andolsun ki onlara, ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye soracak olsan mutlaka ‘Allah&#8230;’ diyecekler”(1); yine şu beyanı: “‘Yedi göğün ve azametli arşın sahibi ve yöneticisi kimdir?’ diye sor, mutlaka ‘Allah’ diyeceklerdir”;(2) yine O’nun beyanı: “‘Her şeyin yönetimini elinde tutan, koruyup kollayan fakat kendisinin korunmasına gerek bulunmayan kimdir, eğer biliyorsanız?’ diye sor, ‘Allah&#8230;’ diye cevap vereceklerdir.”(3)</p>
<p>Kur’an’ın ilk muhatapları Allah’ın varlığını kabul ettiklerine göre Âyetü-l kürsî’nin ilk kısmı, mevcudiyetini benimseyip Allah diye isimlendirdikleri varlığın, kendisinden başka ilâh bulunmayan, hay ve kayyûm niteliği taşıyan Allah olduğunu onlara haber veren bir konumdadır.</p>
<p>Âyetü’l-kürsî’nin bu ilk cümlesinin müslümanların bir grubunu amaçlama­sı da mümkündür, şöyle ki onlar Allah Teâlâ’yı tanımışlar, O’na iman etmişler,fakat O’nun nitelik ve sıfatını bilememişlerdir. Ayetin bu kısmı ve devamı Allah’ın hay ve kayyûm &#8230; diye sıfatlarının bulunduğunu onlara bildirip öğretmiştir.</p>
<p>/<em><strong>“O, hay ve kayyûmdur.”</strong></em> Denildi ki: Allah kendinden (bizâtihî) hay ve diridir, yaratıklarda olduğu gibi zâtının dışındaki bir hayatla değil! Yaratıklar öz varlıklarının dışından gelen bir hayatla diridirler, bu sebeple de bu hayatın ardından ölüm mukadderdir. Azîz ve celîl olan Allah ise ölüme mâruz kalmak­tan münezzehtir, çünkü O, kendinden diridir, bütün yaratıklarsa kendilerinden ötürü olmayarak hayat sahibidirler. Azîz ve celîl olan Allah haktan sapanların, hakkındaki iddialardan pek yüce ve münezzehtir.</p>
<p>Bu meselede aslolan şudur ki duyulur âlemde hayatla nitelendirilen kimse kendisine yönelik azamet, saygınlık ve yücelik amacıyla nitelendirilmiş olur. Meselâ “filân hayat sahibidir” denilir. Bunun gibi Allah Teâlâ yeryüzünü, ilkbaharda kıpırdayıp bitki verince canlı diye vasıflandırmıştır, çünkü toprağın bu durumu insanların gözünde övgüye lâyık bir şeydir.(4) Allah Teâlâ da azamet ve yücelik mânasında, bir de her münasebetle çok fazla anılması sebebiyle hay diye nitelenmiştir,şehidlerin insan toplulukları içinde anılmaları sebebiyle canlı diye nitelendirilmesi gibi.(5)</p>
<p>Allah’ın, herhangi bir şeyden habersiz olmasının imkân dahilinde bulunma­ması, yanılgıya düşmemesi, ilminden ve ihtimamından hiçbir şeyin kaçmaması, gökte olsun yerde olsun zerre kadar bir nesnenin O’na gizli kalmaması gerçeğine bağlı olarak da ebedî hayatla diri diye vasıflandırılmış olması muhtemeldir. Hatadan korunma Allah sayesinde mümkündür.</p>
<p><em><strong>“el-Kayyûm”</strong></em>, yani yaratıkların gerçekleştirecekleri işlerin düzenini ve rızıklarını sağlayan.</p>
<p>Denildi ki kayyûm her şeyin dirlik ve düzenini deruhte edip onu koruyan demektir; “Filân filânın işini üstlenmiştir” denilmesi gibi; bu ifade ile onun işlerini hiçbir kayba sebebiyet vermeden gözetip korumakta olduğu kastedilir. Denildi ki “O, hay ve kayyûmdur” demek yaratıkların hallerinden gafil ve habersiz olmaz demektir.</p>
<p>/<em><strong>“O’nu ne uyuklama tutar ne de uyku sarar.”</strong></em> Denildi ki âyette geçen “sine” kelimesi uyku başlangıcı (ımızganma) mânasına gelir. Yine denildi ki “sine” uy­ku ile uyanıklık arası bir haldir, bu durumda bulunan kimseye “vesnân” denil­miştir. Bir başka görüşe göre “sine” insanın başından gelen bir esinti olup göz­leri bürür; kişi uyuyanla uyanık olan arasında bir konumda bulunur (vesnân).</p>
<p>“O’nu ne uyuklama tutar ne de uyku sarar” meâlindeki İlâhî beyanın zât-ı ilâhiyyeden gaflet ve dalgınlığı nefyetme konumunda bulunması da muhtemel­dir. Çünkü Cenâb-ı Hakk’ı gaflet ve dalgınlık saracak olsa yenilgiye mâruz kalır, dolayısıyla hay ve kayyûm niteliği ortadan kalkar. Bu, gafleti nefyetme konumun­daki “O’ndan, zerre kadar bir nesne gizli kalmaz”(Sebe,3) beyanına benzemektedir.</p>
<p>Şöyle bir manâ da ihtimal dahilindedir: Allah Teâla sözü edilen halleri kendi zâtından nefyetmiştir, çünkü insanlar dinlenip bedene düzen getirmek, bir üzün­tü, sıkıntı ve yalnızlığı gidermek amacıyla kısa veya uzun süreli uyurlar. Cenâb-ı Hak “O’nu ne uyuklama tutar ne de uyku sarar” buyurmak suretiyle dinlenmeye, üzüntü ve yalnızlığı gidermeye muhtaç olmadığını haber vermiştir.</p>
<p>Şöyle de mâna verilmiştir: Ona bıkkınlık gelmez ve uyumaz, diye.</p>
<p>{İmam (r.h.) şöyle dedi:} Ayette yer alan “nevm” ve “sme” kelimeleri ârız oldukları kişinin dalgınlık ve dikkatsizliğini, dinlenmeye muhtaç bulunduğunu ve aczini gösteren iki halden ibarettir, çünkü bunlar başına üşüştükleri kimseyi baskı altında tutup yenilgiye uğratırlar. Kâinatı yaratan ve yöneten yüce var­lığın kendini, bu tür hallerden münezzeh oluşla nitelemesi çeşitli şekillerde gerçekleşmiştir. Allah yaratılmışlara has bütün hallerden yüce olup onları hâki­miyet ve tasarrufu altında tutandır; O’na herhangi bir dalgınlık ve yalnızlık hali gelmez, acz ve ihtiyaç niteliği taşıyan hiçbir vasıf O’nda bulunmaz. Bütün güç ve kudret Allah’a aittir.</p>
<p><em><strong>“Göklerde ve yerde olan her şey O’na aittir.</strong></em>” Cenâb-ı Hak göklerde ve yerde bulunan her şeyin kendisine ait olduğunu haber vermiştir, kadın erkek herkes O’nun kuludur. Durum yahudi ve hıristiyanların iddia ettiği üzere “Fi­lân Allah’ın oğludur”(6) veya Mekke müşriklerinin ileri sürdüğü gibi “Melekler Allah’ın kızlandır”(7) şeklinde değildir. Aksine bunların hepsi Allah’ın erkek ve kadın kulları ve köleleridir. İnsanlar kölelerinden evlât edinmezler, Cenâb-ı Hak ise bunu yapmamaya elbette daha lâyıktır. Biz bu hususu daha önce açık­lamıştık.</p>
<p><em><strong>“İzni olmadan O’nun katında kim şefaat edebilir ki?”</strong></em> Yani O’nun izni olmadan şefaate cüret edecek biri yoktur.</p>
<p>Şefaat hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Mu‘tezile mezhebinin mensupları şöyle demiştir: Şefaat sadece günahı olmayan veya olup da tövbe eden iyilere yönelik olacaktır. / Onlar bu görüşe Allah Teâlâ’nın şu beyanın­dan hareketle varmışlardır: “Arşı taşıyan ve bir de onun çevresinde bulunan melekler rablerini övgü ile tenzih eder, O’na iman ederler ve öteki müminler için bağışlanma dilerler: Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tövbe edip senin yoluna uyanları bağışla ve yakıcı ateşin azabından koru!”(Mü&#8217;min,7) Allah Teâlâ bu âyet-i kerîmede meleklerin iman eden, tövbe yolunu tutan ve Allah yoluna uyanlar için bağışlanma talebinde bulunduklarını haber vermiştir. Dünyadaki istiğfar iman eden ve tövbeyi ihmal etmeyenlere yönelik bulunduğuna göre âhiretteki şefaatin de bu nitelikleri taşıyanlar için olacağı anlaşılmaktadır.</p>
<p>Bize göre ise şefaat günahkârlar için olur, çünkü günahı olmayanın şefaate ihtiyacı yoktur. Âyette geçen “tövbe edenler ve senin yoluna uyanlar” ifadesine gelince, bunlar tövbe edilmesi gereken günahlara sahip olanlardır, böylelerinin günahları meleklerin istiğfarıyla bağışlanır. Böylece bağışlanma talebinin günahkârlara yönelik olduğu ortaya çıkmıştır, şefaat de aynı durumdadır.(9)</p>
<p><strong>Denilirse:</strong> Adamın biri kölesine: “Şefaate hak kazanacağın bir iş görürsen hürsün” dese, senin kanaatine göre köle, şefaate hak kazanmasına ve sonuç olarak hürriyetine kavuşmasına vesile olacak hangi ameli işlemelidir: Taat mı yapmalı, yoksa mâsiyet mi işlemeli? Bu soruya mutlaka şöyle cevap verilir: Taat yapmalıdır. İşte buna bağlı olarak şefaat de günahkârlara değil taat ve iyilik yapanlara yönelik olur.</p>
<p><strong>Cevap verilir:</strong> Günahkârlar lâyık oldukları şefaate, daha önce işleyip dün­yadan göçünceye kadar zayi etmedikleri taatleri sayesinde hak kazanmışlardır, çünkü müminler bazı günah ve mâsiyetler işleseler de onların gerçekleştirdik­leri taatleri de vardır. Onlar bu iyilikleri sayesinde şefaate lâyık bir durumda bulunurlar, Cenâb-ı Hakk’ın iyi bir ameli kötü olan diğer bir amelle karış­tırdılar»(9) meâlindeki beyanında olduğu gibi. Dolayısıyla müminin günahı ko­nusunda şefaatte bulunmak onun kötü hal ve amelini düzeltmesine vesile olur.</p>
<p><strong>/ Mu‘tezile mensupları şöyle bir itiraz ileri sürmüşlerdir:</strong> Duyulur âlemde [- birinin diğeri hakkında iddia ettiğiniz şekilde şefaatte bulunması söz konusu değildir, çünkü şefaat birinin yanında diğer bir insanın övgüye lâyık yönleri ve meziyetlerinin anılmasından ibarettir, sadece bu kadar. Durum âhirette de farklı değildir.</p>
<p><strong>Mu‘tezile’ye iki şekilde cevap verilir.</strong> Birincisi dünyada şefaat edilen ki­şinin meziyetlerinin zikredilme sebebi şefaati kabul edecek kimsenin onun durumunu bilmemesidir. Bu yüzden kişinin iyi yönleri anlatılır ki onu tanısın ve hakkındaki şefaati kabul etsin. Allah Teâlâ ise herhangi bir tanıtıma ihtiyaç olmaksızın bilendir.<br />
İkincisi kendisi için şefaat istenen kimseye ait meziyetlerin anılmasının bir sebebi de benzer bir ihtiyacın şefaati kabul edecek kimse için de bir gün söz ko­nusu olmasıdır. Böyle bir durum özellikle âhiret planında vârit değildir. Aslmda Allah Teâlâ kullarda bulunan ihtiyaçlardan münezzehtir. Bu sebeple de dünya­daki şefaatle âhiretteki şefaat birbirinden farklı konumlara sahip olmuşlardır.</p>
<p><strong>Biri sorarsa:</strong> Ayetül-kürsî’de başından sonuna kadar söz konusu edilen tevhid ilkesine ait ifadelerin hepsi iddiadan ibarettir, bu iddianın delili nedir?</p>
<p><strong>Cevap verilir:</strong> Bunun delili daha önce bahis mevzuu edilen şu âyetler ola­bilir: “Sizin ilâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka Tanrı yoktur. O, rahmân ve rahimdir. Şüphesiz göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde&#8230; düşünen toplum için birçok delil vardır.”(10) İkincisi evre­nin yaratıcısını inkâr eden kimse ile önce evrenin yaratılmışlığı ve bir yaratıcıya ihtiyaç hissettirdiği hususu tartışılmalıdır. Evrenin yaratılmışlığı kanıtlanınca yaratıcının varlığı ve birliği konusunda fikir yürütülür. Başarıya ulaşmak ancak Allah’ın yardımıyla mümkündür.</p>
<p>/ Biraz önce zikri geçen âyette “bir tek” mânasmda yer alan vâhidin muhte­vası sayı açısından “bir” demek değildir. Çünkü sayı dizisine giren her şeyin söylenenden daha çok veya daha az olması mümkün olduğu gibi uzun, enli, kısa, kesirli ve parçalı (hacimli) olması da muhtemeldir. Binaenaleyh Allah hakkında şöyle denmelidir: O ululuk, aşkınlık ve yücelik açısından birdir. Nitekim insanlar arasında “Filân zamanının ve içinde bulunduğu topluluğun tek adamıdır” denir ve bunu söyleyenler onun topluluk içindeki seçkinliğini, yüceliğini ve onlara yönelik hâkimiyetini kastederler, evet böyle bir söylem olağandır. Ama bu söylemi kullananlar o kişinin birey olarak tek olduğunu dile getirmiş olmazlar, çünkü bireyler sayı açısından çoktur. Nihal gerçeği bilen Allah’tır.</p>
<p>[<em><strong> *“O, insanların yaptıklarını ve yapacaklarını bilir.</strong></em>” Ayette yer alan “mâ beyne eydîhim” şeklindeki İlâhî beyanın “yaratılmadan önce”, “ve mâ halfehünr ’ ise “yaratıldıktan ve fiilen var olduktan sonra” mânasına gelebilir. Ya da İlâhî beyanın birinci kısmı “işledikleri ameller”, ikinci kısmı da “sonraya bırakıp yapacakları işler” anlamına gelir. Bir başka yorumda “mâ beyne eydîhim&#8221; iyi davranışlardan kinayedir, yani Allah insanların yaptıkları iyilikleri bilir. “Ve mâ halfehüm” de kötülüklerden kinayedir, işleyip arkalarına attıkları kötülük­ler. Bunun yanında âyette geçen “beyn” ve “half ’ kavramlarıyla insanlara ait bütün hallerin kastedilmesi de ihtimal dahilindedir. Buna göre âyetin bu kısmı “Allah insanların bütün hallerini ve kendilerinden sâdır olacak her türlü dav­ranışa vâkıftır” mânasına gelir.</p>
<p>Bu yorum şu âyet-i kerîmenin dayandığı mâna zeminiyle uyum içinde bulunur: “Ona önünden de ardından da hiçbir tutarsızlık gelemez. O, hikmet sahibi ve övgüye lâyık olan Allah tarafından indirilmiştir.”(11) Yani Kur’an’a hiçbir şekilde tutarsızlık (bâtıl) gelmez, çünkü Kur’an’ın önü ve arkası (beyn, half) yoktur, bunun için murâd-ı İlâhî kaydettiğimiz mâna olmalıdır. İşte bahis konusu ettiğimiz âyet de bu çizgi üzerinde seyreder. Tef­sirini yapmakta olduğumuz âyetle ön ve art diye bir şey kastedilmeyip, İlâhî ilmin insanları kuşattığını haber verme olgusunun hedeflenmiş olması da mümkündür. Nihaî gerçeği bilen Allah’tır.]</p>
<p><em><strong>“İnsanlar O’nun ilminden sadece kendisinin dilediklerini kavrayabilirler.”</strong></em> Bu İlâhî beyan Mu‘tezile’nin telakkisini reddetmektedir, çünkü Mu‘tezile mensupları Allah’ı “ilim”le nitelemezler. Halbuki O, Ayetü’l-kürsî’nin bu kısmında ilminin olduğunu haber vermektedir.(12)</p>
<p>/Buradaki ilim gayb ilmi mânasına gelebilir. Bazıları her şeyin bilgisi [ mânasına almıştır, çünkü insanlar nesne ve olaylar hakkında Allah’ın bildir­diğinden başka hiçbir şey bilemezler, tıpkı meleklerin “Senin öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur”(Bakara,32) deyişi gibi. Sözü edilen ilme gayb bilgisi anlamı veren ise Cenâb-ı Hakk’ın şu beyanına uyum sağlamaktadır: “Beşerin kavrayış sınırlarını aşan şeyleri O bilir ve O, dilediği Allah elçisi hariç gayb alanını kimseye bildirmez.”(Cin,25-26)</p>
<p><em><strong>“O’nun kudret ve hakimiyeti hem gökleri hem de yeri kaplamıştır.</strong></em>” îbn Abbas (r.a.) gibi bazı müfessirler buradaki “kürsî” kelimesine “ilmi” mânası vermişlerdir.(13) Diğer bazıları da kürsüsü “kudret”i demektir demiştir. Bu da kudret ve azametle nitelemek anlamına gelir.</p>
<p>Denildi: “O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır”; sözlükte kürsî bir , şeyin aslı demektir, nitekim Arap dilinde “kirs” kökü kullanılarak “şunu tesis edip kurdu” denir. Ayetteki kürsüden maksat Allah’ın herkesin güvencesi ve yaratılmışların sığınağı olmasıdır. Sonuç olarak bu da azamet ve kudretle nite­leme anlamına gelir. Yine buradaki kürsünün Allah’ın bir yaratığı olduğu da ileri sürülmüştür.</p>
<p>Yine denildi: Kürsî bilinen kürsü olup Allah Teâlâ onu yaratıklarından dilediğine lütfetmek için halketmiştir.</p>
<p>Şunun da belirtilmesi gerekir ki kürsünün Allah’a nisbet edilişinden insan­lara nisbet ediliş mânası anlaşılmamalıdır; tıpkı “Bunlar Allah’ın sınırlarıdır”,(Bakara,229) Allah’ın nuru,(14) Allah’ın evi(Şûrâ,11) ve benzerlerinden yaratıklara izâfe edildiklerinde anlaşılan mânaların hedeflenmeyişi gibi. Buna bağlı olarak “O’nun kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır” meâlindeki beyân-ı İlâhî ile benzeri âyetlerden yaratıklara ilişkin sonuçlar çıkarılamaz. Bunun delili “Hiçbir şey O’nun ben­zeri değildir” meâlindeki âyet-i kerîmedir.</p>
<p>/<em><strong>“Onları koruyup düzenlerinde tutmak kendisine zor gelmez.”</strong></em> Yani O’na zor gelmez; bu îbn Abbas’ın (r.a.) görüşüdür denilmiştir. Yine ondan: “ona ağır gelmez” şeklindeki bir yorum da nakledilmiştir.(15) Bir görüşe göre bunun mânası “O’nu yormaz”, diğerine göre ise “Bir şeyi koruyup düzenlemek içjn insanlar gibi çaba sarfetmez” şeklindedir.</p>
<p>“<em><strong>Gerçekten yüce, aşkın ve ulu olan yalnızca O’dur.</strong></em>” Yani zihinde can­landırılıp arşa veya kürsüye ihtiyaç hissettiren her şeyden yüce ve aşkın (alî), mahiyetinin bilinmesinden münezzeh ve ulu (azîm).</p>
<p>İbn Abbas (r.a.) “kürsüsü kuşatmıştır” demek “ilmi kuşatmıştır” demektir şeklinde yorum yapmış ve ilim esasını âyetin devamında da göz önünde bu­lundurmuştur: “Onları koruyup düzenlerinde tutmak kendisine ağır gelmez”, yani her şey O’nun ilmi dahilinde olup onu korumak kendisine ağır gelmez.(16) Nihaî gerçeği bilen Allah’tır.</p>
<p>{İmam (r.h.) şöyle dedi:} “Yüce ve aşkın” (alî) demek insanların ve benzeri yaratıkların hallerinden münezzeh demektir. Yine “alî”: Yönetim ve tasarrufu altında bulunduran, yenilgiye uğramayan demektir.</p>
<p>Ebû Mansûr el-Mâtürîdî,Te&#8217;vilatül <em>Kur&#8217;an&#8217;dan Tercümeler,syf:27-34</em></p>
<p>Tercüme:Prof.Dr.Bekir Topaloğlu</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1)- Lokman 31/25; ez-Zümer 39/38.</p>
<p>2)- el-Mü’minûn 23/ 86-87.</p>
<p>3)-el-Mü’minûn 23/88-89</p>
<p>4)- Müellif Mâtürîdî (r.h.) şu âyet-i kerîmeye işaret etmektedir: “Sen yer yüzünü kupkuru ve ölü bir halde görürsün. Ama ona yağmur indirdiğimizde kıpırdanır, kabanr ve her türden iç açıcı bitkiler verir” (el-Hac 22/5).</p>
<p>5)-Müellif şu âyet-i kerîmeye işaret etmektedir: “Allah yolunda öldürülenler için ölü demeyin. Bilâkis onlar diridirler, fakat siz farkında değilsiniz” (el-Bakara 2/154; bk. Âl-i İmrân 3/169-171).</p>
<p>6)-Mâtürîdî şu âyete işaret etmektedir “Yahudiler ‘Üzeyir Allah’ın oğludur’ dediler. Hıristiyanlar da ‘Mesih (Isa) Allah’ın oğludur’ demektedir. Bunlar dillerine doladıkları söylenti niteliğindeki ifa­delerdir. Onlar önceki inkârcıların sözlerine özeniyorlar. Allah kahretsin onlan! Nasıl da gerçekten saptırılıyorlar!” (et-Tevbe 9/30).</p>
<p>7)-Şimdi puta tapanlardan cevap vermelerini iste: Senin rabbinin kızları var da onların erkek ço­cukları mı var? Yoksa biz melekleri onların gözü önünde ve dişi olarak mı yarattık? Onlar sahte ve realiteye ters temayülleri sebebiyle ‘Allah çocuk doğurdu’ diyorlar, fakat kesinlikle yalan söy­lüyorlar. O, kızlan oğullara tercih mi etmiş?” (es-Sâffat 37/149-153).</p>
<p>8)-Alâeddin es-Semerkandî meseleyi şöyle şekillendirmektedir: “&#8230; ve müminler için bağışlanma dilerler”, melekler küfürden dönüş (tövbe) yapıp iman eden ve O’nun yoluna uyanlar için bağış­lanma dilerler. Böyleleri daha sonra bazı günahlara yönelmiş olabilirler. Küfürden dönüş yapmakla birlikte günah hali oluşabilir, ama günah işlemekle küfürden dönüş olgusu ortadan kalkmaz. Buna göre meleklerin bağışlanma talebi bu günahkârlar için olur, şefaat de aynı konumdadır (Şerhu ’t-Te vîlât, 88b).</p>
<p>9)- “Diğerleri ise günahlarım itiraf ettiler, iyi bir ameli kötü olan diğer bir amelle karıştırdılar. Umu­lur ki Allah tövbelerini kabul eder. Zaten Allah çok bağışlayan ve çok esirgeyendir” (et-Tevbe 9/102).</p>
<p>10)- el-Bakara 2/163-164.</p>
<p>*)-Âyetü’l-kürsî’nin bu kısmının tefsiri ulaşabildiğimiz Tevîlât nüshalarında ve şerhinde yer alma­mıştır. Bu durum başlangıçtan itibaren müstensihlerin bir zühûlü olabilir. Aynca imamın takriri yoluyla meydana geldiği bilinen eserde bu tür hataların müelliften kaynaklanması da mümkündür. Nitekim Te’vîlât’ta bazı takdim ve tehirlerle tekrarların mevcut olduğu mâlûmdur. Biz, Ayetü&#8217;l-kürsî tefsirinin eksiksiz olması gerektiği düşüncesiyle Tâhâ sûresinde bulunan (20/110) ve aynı kelime­lerden oluşan kısmın tefsirine burada yer vermeyi münasip gördük (Süleymaniye ktp., Mihrişah Sultan, nr. 8, vr. 478b).</p>
<p>11)-Fussılet 41/42.</p>
<p>12)-Müellif İmam Mâtürîdî (r.h.) Mu‘tezile ile Ehl-i sünnet kelâmcıları arasında tartışma konusu olan “mâna sıfatları” meselesine temas etmektedir. Mu‘tezile kelâmcıları Allah’a -âyetteki örnekten hareket edilecek olursa- “alim” sıfatını nisbet ettikleri halde “ilim” sıfatını nisbet etmezler. Çünkü onlara göre “Allah alimdir” denildiğinde zihin sıfatla mevsuf arasında ayırım yapmadığı halde  “Allah’ın ilmi vardır” denildiğinde sıfat ile mevsuf ayrı kavramlar olarak zihne gelir, bu da kadîm­lerin çoğalması (taaddüd-i kudemâ) gibi bir sakınca doğurur (bk. Nûreddin es-Sâbûnî, Mâtürîdiyye Akaidi, s.71-74). Halbuki tefsiri yapılan Âyetü’l-kürsî’nin bu kısmında “ilim” kavramı Allah’a râci zamîre muzaf olmak suretiyle O’na nisbet edilmektedir.</p>
<p>13)- Taberî, Câmi ‘u ‘l-beyârı, III, 9; Vâhidî, Tefsîr, I, 183.</p>
<p>14)“Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar” (et-Tevbe 9/32).<br />
“İbrahim ve İsmail’e ‘Tavaf edenler, kendilerini ibadete verenler, rükû ve secde edenler için Evimi temiz tutun’ diye emretmiştik” (el-Bakara 2/125).</p>
<p>15)- Taberî, a.g.e.III, 12.</p>
<p>16)- Taberî, a.g.e., III, 9; Vâhidî, a.g.e., I, 183.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ayetul-kursinin-tefsiri/">Âyetü’l-Kürsi’nin Tefsiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ayetul-kursinin-tefsiri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan&#8217;a reddiye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 12:39:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan'a reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat ne demektir?]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Avni Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11810</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hüseyin Avni Hoca &#160; Besmele, hamd, salat ve selamdan sonra… Selam hidayete tabi olanlara olsun… Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan!. Size bu mektubumda muhterem kardeşlerim şeklinde hitap edip Rabbim size rahmet etsin ve sizi her türlü musibet ve afetten korusun diye de dua etmek çok isterdim.. Bu hitap ve duama belki sizler muhtaç değilsinizdir; ama insan ve mümin olmanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/">Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan’a reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/indir-146/" rel="attachment wp-att-14132"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14132" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-2.jpg" alt="" width="418" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-2.jpg 325w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-2-300x143.jpg 300w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></strong></p>
<p><strong>Hüseyin Avni Hoca</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Besmele, hamd, salat ve selamdan sonra…</p>
<p>Selam hidayete tabi olanlara olsun…</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan!</span>.</strong> Size bu mektubumda muhterem kardeşlerim şeklinde hitap edip Rabbim size rahmet etsin ve sizi her türlü musibet ve afetten korusun diye de dua etmek çok isterdim.. Bu hitap ve duama belki sizler muhtaç değilsinizdir; ama insan ve mümin olmanın hazzını yaşamak ve tatmak isteyen biri olarak ben muhtacım.. Ancak ne yazık ki birçok meşru ve makul sebeple bunu yapamadım.. Çünkü sizler ki, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e -Allah’ın O’na salat ve selam edin (Ahzab:56) emrine rağmen- salat ve selam getirip dua etmeyi bile yalakalık sayabildiğinize göre, isimlerinizin başına herhangi bir hürmet ifadesi kullanmaktan ve sizin için dua etmekten, inanın size yalakalık etmekte olduğumu zan ve iddia edebileceğinizden korktum.. İşte o yüzden bundan böyle size sırf isimlerinizle hitap etmekte beni lütfen okuyanlar da mazur görsünler, siz de mazur görün.. Bu hitap tarzım, bedeviliğime ve kaba sabalığıma değil de korku ve endişeme bağlansın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span>..</strong> Bir takım genç Mü’minlerden duyduğuma ve yazıya döküp bana getirdikleri konuşma metninizden okuduğuma göre şefaatin -sergilediğiniz mantık olarak- hepsini zımnen, günahların affedilmesi için olan çeşidini ise açıkça inkâr ediyormuşsunuz.. Kitap, Sünnet ve Ümmet’in icmaı ile kesin ve sabit olan bu mana ve muhtevasını doğru anlayamadığınız şefaati kabul eden Mü’minlere de olmadık hakaretler yağdırıyormuşsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span>..</strong> Bilenler iyi bilirler ki, geçmişte Mutezile mezhebi imamları, aklı, -çoğu zaman- yerinde ve kaldırabileceği kadar değil de, sahasının kısmen veya tamamen dışında ve lüzumundan fazla kullandılar. Bu yüzden de -ne yazık ki- akılcı akılsızlar sürüsü haline geldiler.. Bunların bozuk anlayışları ve şeytani vesveseleri geçmişte Ehl-i Sünnet uleması tarafında tamamen çöplüğe fırlatılıp atıldı.. Sizler ise şimdilerde o çöplükleri eşeleyip bu vesveseleri çıkarıyor ve kendinize ait düşüncelermiş gibi yaymaya çalışıyorsunuz.. İlmî ve aklî kifayetiniz ile doğru anlama rüştünüzün bulunmaması yüzünden de çürüyüp fosil haline gelen bu bozuk anlayış ve inanışları çok kere yanlış anlamaktasınız.. Bunlar yetmiyormuş gibi ayrıca onlara birçok saçmalıkları ilave etmekle de işi iyice çığırından çıkarmaktasınız.. Ehl-i Sünnet uleması tarafından onlara verilen mufassal ve okkalı cevapları ya okuyamamış veya nadiren okusanız bile yanlış okuyarak hatalı anlayıp anlatmaktasınız..</p>
<p>Veyahut da basbayağı bir ilim hıyaneti içindesiniz.. Kesinlikle biliyorum ki, sizin kendinize ait tek bir fikriniz yoktur.. Çünkü gördüğüm kadar kabiliyet ve gayretiniz fikir imaline hiç de elverişli değildir.. Kullandığınız ifadelerden anlayabildiğime göre dağarcığınız ya müsteşriklerin/oryantalistlerin veyaMutezile’nin paket proğramlarından yer gösterilmeden alınan bilgi ifrazatı/atıkları ile doludur.. Sizin kendinize has olan işiniz ise sadece şu sözü geçen iki zümreyi kör bir şekilde ve cahilce taklit etmekten ibarettir.. Hak yolun imamlarının izinden gitmeyi zül ve ar sayar, reddedersiniz ama azat kabul etmez köleler gibi yoldan çıkmışların peşine takılırsınız.. Çizgilerinden ve gölgelerinden kıl kadar dahi ayrılmazsınız.. Onların düşüncelerini asla münakaşa etmez ve ettirmezsiniz..</p>
<p>Diğer yandan da herkesin sizin önünüzde el pençe divan durmasını, ardınızdan asla ayrılmamasını vücudunuzun bütün zerrelerinizin dilleriyle istersiniz.. Siz peygamber sallallahua leyhi ve sellem bile olsa herkesi münakaşa edebilir bir yana fırlatabilirsiniz ama kendinizi katiyen zerre miktarı tartıştırmaz, burnunuzdan asla kıl aldırmazsınız.. Kendi ithalpaket proğramlarınızı set haline getirip ambalajlayarak cümle aleme cebren ve hile ileyutturmaya çalışırsınız.. Sözün kısası, siz işte bu kadar çaplı ve dürüst kimselersiniz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span>..</strong> Mu’tezile’den söz etmişken, onların günahların affedilmesi için yapılacak şefaatleri inkâr ederken delil diye ileri sürdükleri şüphe ve saçmaların birkaç tanesini buraya alalım.. Sonra da Ehl-i Sünnet ulemasının onlara verdiği cevaplardan bir kısmını hulasa edelim..</p>
<p><strong>Birinci şüpheleri:</strong> Ancak (Allah’ın) razı olduğu kimseye şefaat edecekler ayeti.. Oysa fasık, razı olunan bir kimse değildir..</p>
<p><strong>İkinci şüpheleri:</strong> Çünkü şefaatte, Allah’tan, düşmanını dost, cehennemliği de cennetlik yapmasını istemek manası vardır ki bu güzel görülecek bir şey değildir..</p>
<p><strong>Üçüncü Şüpheleri:</strong> Büyük günah sahipleri için şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır ki bu caiz değildir..</p>
<p><strong>Dördüncü Şüpheleri:</strong> Hiçbir kimsenin, hiçbir kimseden hiçbir şeyi (zarar ve azabı)savamayacağı ve ondan hiçbir şefaatin kabul edilmeyeceği günden sakının(Bakara:48)mealindeki ayet..</p>
<p><strong>Birinci şüphelerinin cevabı..</strong> Kur’an’da geçen mutlak zalim kâfir demektir.. Yani şöyle zalim böyle zalim gibi vasıflarla zikredilmeyip sadece zalim lafzı kullanılmış ise bunun kafir olduğu anlaşılır.. Ancak (Allah’ın) razı olduğu kimseye şefaat edecekler ayetindeki razı olunan kimse de her bir mümindir; çünkü onun imanı ve taatıi vardır. Yine ayetten anlatılmak istenen sadece(Allah’ın) kendisine şefaat edilmesine razı olduğu kimseye şefaat edeceklerdir demektir.. O halde neden ayetin anlaşılmasında zıt görüş bulunmasına rağmen Allah büyük günah sahibinden razı olmaz dediniz?..</p>
<p><strong>İkinci Şüphelerinin Cevabı:</strong> Düşmanını dost, yapmasını istemektir sözleri doğru değildir.. Bu dediğinizi mümin büyük günah işlemekle imandan çıkar ve Allah’ın düşmanı haline gelirşeklindeki bozuk temel inancınızın üzerinde kurdunuz.. Bizim temel inancımıza göre ise mümin büyük günahları işlemekle Allah’ın düşmanı haline gelmez.. Ebû Hanîfe rahimehullah el-Âlim ve’l-Muteallim isimli kitabında bu görüş üzerindedir.. Yine mümin büyük günahları işlemekle mutlak olarak cehennemlik olmaz.. Aksine bunda, Allah’ın, kuluna fazlı ve keremi ile muamele etmesinin istenmesi vardır..</p>
<p><strong>Üçüncü Şüphelerinin Cevabı: </strong>Büyük günah sahipleri için şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır demelerine gelince.. Hayır, öyle değil.. Çünkü biz şefaatin vacipolduğuna hükmetmiyoruz ki kul azaptan emin olsun, şefaate güvenip dayansın ve günahları işlemeye cüret ve cesaret göstersin.. Aksine biz büyük günah işleyen her bir fert için bunun caizolacağına ve tasavvur edileceğine hükmetmekteyiz.. Şefaate nail olmayı umması, af ve mağfiretten de ümit kesmemesi için.. Sizin şefaatin olmaması, affın imkânsızlığı ve büyük günah işleyenlerin ebedi olarak cehennemde kalacaklarına dair dediğiniz sözlerde, insanları ümit kesmeye ve Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmaya atmak vardır.. Bu ise küfürdür.. Allah Teala,Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser (Yusuf:87) buyurmuştur.. (İbnu Kutlubuğa: Haşiyetü’l-Müsayere:217-218)</p>
<p><strong>Dördüncü Şüphelerinin Cevabı:</strong> Ehl-i Sünnet alimlerinin Mu’tezile Mezhebinin bu ayetigünahların affı için şefaatin olmayacağı iddialarına delil getirmeleri karşısında verdikleri uzun ve güzel cevaplar vardır..</p>
<p><strong>Birincisi:</strong></p>
<p>-Bu ayetteki hüküm her bir ferdi ve bütün halleri kapsamaz.. (Îcî, Devvânî ve başkaları..)</p>
<p>-Bu sözün zahiri/açığı, hükmün, iki şeyi yani hem fertlerin tamamını hem de hallerin tamamını kapsamayacağıdır. Fertleri kapsamaması, umum sığalarından olan nefiyden sonra nekre ismin bulunması ile düşmüştür.. Yani bu, umum bildirdiğinden fertlerin tamamını kapsar.. Öyleyse doğrusu, şahıslar ve vakitlere nispetle umum bildirmez demektir.. Çünkü lâ teczî/defedemeyecektir, savamayacaktır sözünde devamlılık manasını gösterir bir şey yoktur.. Bu umum ifade etme/fertlerin hepsini kapsaması kabul edilecek olsa bile, (şefaat vardır veşefaat yoktur şeklindeki) delillerin mümkün mertebe tenakuzdan kurtarılması için (bu ifade umum bildirse de) umum kast edilmemiştir, kâfirlerle sınırlıdır denilir .. Onun için buna umum bildirdiğini kabul ettikten sonra bunun kâfirlerle sınırlandırılmasının manası yoktur şeklinde bir itiraz yapılamaz. Aksine biz, delilin delaletsiz olmaya tahsisinin bir manası yoktur deriz.. (Gelenbevî Ale’l-Celal, 2/271)</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!.</strong></span>. Fahruddin er-Râzî’nin, hiçbir kimsenin, hiçbir kimseden hiçbir şeyi(zarar ve azabı) savamayacağı günden sakının (Bakara:48) ayetini tefsir ederken şefaat hakkında getirdiği delilleri ve Mu’tezile’ye verdiği o güzel ve susturucu cevaplarını hiç mi okumadınız, hiç mi görmediniz, gördüysen hiç mi anlamadınız?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Sözlerinizden okuduğuma ve gördüğüme göre sövdüğünüz ve savaştığınız Mü’minlerin, söz ve yazılarında kullandıkları kelime ve ıstılahlara/terimlere ne mana yüklediklerini, bu meseleye girmeden evvel bizzat onlara soracak yerde bu lafızlara sadece kendi saplantılarınız ve yakıştırmalarınızla mana veriyor ve onlara yakası açılmamış nice hakaretler ediyorsunuz.. Durmadan havayı yumrukluyorsunuz.. Hatta belli ki küfürlerinizin ve hakaretlerinizin mesnedi kalmayabilir endişesiyle ve korkusuyla bunu onlara sormaktan kasıtlı olarak çekiniyorsunuz.. Hep hakaret edebileceğiniz ve kendi o pek sevdiğiniz tabirinizle onları iyice ötekileştirebileceğiniz manalarda çakılıp kalıyorsunuz.. Hasım saydıklarınıza yani bütün bir Ümmet’e ve alimlerine her dem kendi yakıştırma, vehim, yalan ve iftiralarınız üzerinden atış yapıyorsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Evet, sizin bu yaptığınız, cahillikten de öte büyük bir ciddiyetsizliktir.. Birazcık aklı ve ilmi olan ciddi bir kimse, hiç değilse tezyif edeceği ve karalayacağı inanç, söz ve düşüncelerin önce ne olduğunun sınırlarını açık bir şekilde çizer, ne diyecekse ve ne yapacaksa ondan sonra der ve yapar.. Muhataplarının hiçbir şekilde söylemediklerinden hareketle asla gevezelik yapmaz.. Kur’ân ve Sünnet istikametinde şefaate imanı olan Mü’minlere çamur atarken yakışıksız ve saçma tasvirleri ve yakıştırmaları bir yana koyarak siz şu kitabınızdaki yahut konuşmanızdaki veya makalenizdeki şu sözünüzle veya başkalarına ait olup kabullendiğiniz sözlerde ŞEFAAT’a şu manayı yüklüyorsunuz; oysa bu yaptığınız, şu nakli veya akli delile göre yanlıştır, doğrusu ise budur gibi ilmi ifadelerle karşı çıkacak yerde abur cuburlarınızla şamata etmeyi marifet sayıyorsunuz..</p>
<p>Ciddi ilmî bir tenkıdde hasım bilinen kişilerin kelam veya kalem sürçmelerine yahut köşede bucakta kalmış ve taraftarlarınca bile kabul görmeyen şaz ifadelerine sarılmaya bile tenezzül edilmez; aksine daha çok ve asıl asla ve gövdeye bakılır.. Oysa siz böyle bile yapmıyorsunuz.. Sürçme mahsulü ifadelerine de dayanmıyorsunuz.. Daha da ileri giderek onlara sırf iftira ve yakıştırmalarınız üzerinden çamur atıyorsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. İslam’ı bilmemenizin yanında aklın ve mantığın kanunlarından da haberiniz olmadığından hatta bu halinizi dahi göremediğinizden gelişi güzel ve saçma sapan konuşmaktasınız.. Büyümekle büyütülmenin farkını bilmediğiniz yahut bilmez gibi yaptığınız için hep zırvalıyorsunuz..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet, Mustafa!.</strong></span>. Biz size Mü’minlerin kabul ettikleri ve inandıkları şefaatin evvela Kur’ân’dan bazı delillerini getirip sonra da ne olduğunu gösterelim ve çerçevesini çizelim:</p>
<p>Rabbimiz şöyle buyurdu:</p>
<p>{ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ }</p>
<p>“O’nun yanında kimdir şu şefaat edecek olan?!. Ancak, O’nun izni ile (şefaat edecek olan)başka..” (Bekara:255)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى }</p>
<p>“Ancak Allah’ın razı olduğu kimseler için şefaat edecekler..”(Enbiya:28</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا }</p>
<p>“Şefaate malik olamayacaklardır; ancak, Rahman’ın katında ahd edinenler başka.”(Meryem:87)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا }</p>
<p>“O günde şefaat fayda vermeyecektir.. Ancak Rahmanın kendisine izin verdiği ve onun için söz söylemeye razı olduğu kimse başka..”(Taha:109)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ }</p>
<p>“Onun yanında şefaat fayda vermeyecektir. Ancak, kendisi izin verdiği kimse için olan başka..” (Sebe:23)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ }</p>
<p>“Ondan başkasına ibadet edenler şefaate malik olmayacaklardır.. Ancak Hakka bilerek şahitlik edenler başka..” (Zuhruf:86)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ }</p>
<p>“Günahın için ve Mü’min erkeklerle Mü’min kadınlar için mağfiret iste” (Muhammed:19)</p>
<p>Aşağıda da anlatılacağı üzere başkasının günahı için af istemek, aslıda şefaat talep etmek demektir. Buna göre Allah celle celalühu, Resulünden Mü’minlere şefaat etmesini emretmektedir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Sen, bunları ve benzeri nasları sadece sevabın ikiye katlanması için saymakla ayeti hem tahrif etmekte hem de -aşağıda da görüleceği üzere- kendi mantığınızla tezada düşmektesin..</p>
<p>Sonra..</p>
<p><strong>Şefaat ne demektir?</strong></p>
<p>Seyyid Şerif Cürcânî, şefâati şöyle tarif ediyor:</p>
<p>“Şefaat, kendisine karşı suç işlenen kimseden suçu affetmeyi istemektir.” (Tarifat)</p>
<p>Buna göre şefaat, Allah’tan, O’na karşı günah işleyen bir Mü’mini affetmesini istemektir.. Yani onu bağışlaması için Allah’a dua etmektir..</p>
<p>Ancak, Cürcânî’nin bu tarifi, şefaat’in sadece en büyük ve en mühim kısmını teşkil eden günahlar ve azaplar için yapılacak olan şefaat’i içine almakta, sevap artırması ve mükâfat verilmesine dair olacak olan şefaati dışarıda bırakmaktadır.</p>
<p>Şeyhu’l-İslam İbrahîm el-Beycûrî, şöyle diyor:</p>
<p>“Şefaat, lügatte, vesile ve istemek, ıstılahta ise, başkasından bir başkası için hayır istemekdemektir.” (Tühfetü’l-Mürid Şerhu Cevhereti’t-Tevhîd:131, M. Behiyye,1303)</p>
<p>Buna göre şefaat, Allah’tan, bir Mü’min tarafından bir başka Mü’min için gerek sevabının ve ecrinin artırılması ve ona mükâfat verilmesi, gerekse azabının giderilmesi şeklinde olan bir hayrı istemekdemektir.</p>
<p>Yani şefaat, Allah’a bir çeşit dua etmektir..</p>
<p>Görüldüğü gibi Beycûrî’nin bu tarifi, kısa, özlü ve çok dikkatli bir tarif..</p>
<p>Tânevî de bu manadaki şefaati daha açık olarak şöyle tarif etmiştir:</p>
<p>Bir başkasından yine bir başkası için bir hayrın yapılmasını yahut zararın/cezanın terkedilmesini yalvararak istemektir.. (Keşşafu Istılahati’l-Fünûn)</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Sizin anlayacağınız, Allah’tan istenilen şeyler -bir taksime göre- ikiye ayrılıyor: Kişinin Allah’tan kendisi ve başkaları için istediği şeyler..</p>
<p>Buna göre şefaat, Allah’tan (kendisine değil de) başkasına bir mükâfat vermesi ve günahını affetmesini yalvararak istemek demektir.. Yani Allah’ım!. Şu kuluna şu hayrı ver, veya şu kulunun şu günahını affet diye yalvarması; bunun için yana yakıla Allah’a dua etmesi.. Bu dua dünyada, herkes tarafından, her Mü’min için yapılabilir.. Ancak ahirette yapacak ve yapılacak olan şefaat Allah’ın izniyle olur.. Onun için, şefaat, ahirette bir Mü’min tarafından bir başka Mü’min için bir hayrın temini veya bir şerrin def edilmesi için Allah’a yapılacak olan belli bir duadır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span></strong>.. Yani, bir defa daha kısaca tekrar edecek olursak, Allah’a başkası için yapılan duaya şefaat de deniliyor..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!.</strong></span>. Konuşmanda bunların anlattığı Âhiret&#8217;te ne yaparsanız yapın, nasıl bir hatalar zincirine bulaşmış olursanız olun sizi gelip biri kurtarıyor demekle Mü’minlere iftira ve çamur atıyorsun.. Bunun yanında aslında -belki de farkına varmadan- aklının ve anlayışının kıt olduğunu da ilan etmiş oluyorsun..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span>.</strong>. Nasıl Allah’tan korkmadan ve kullardan utanmadan bunların anlattığı, -ne yaparsanız yapın, nasıl bir hatalar zincirine bulaşmış olursanız olun- Ahiret&#8217;te sizi gelip biri kurtarıyor diyebiliyor ve hem yalan söylüyor hem de Kur’ân’da onca ayette imanlı olma ve ilahi izin şartına bağlı olarak vuku bulacağı haber verilen şefaati kabul edemiyorsun?!..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!.</strong></span>. Kim demiş ne yaparsanız yapın biri gelip sizi kurtaracak diye?.. Hiçbir kimse.. Çamur atıp karalamaya çalıştığın Mü’minlere göre dinden dönen ve küfre giren ile Allah’ınşefaat için izin vermeyeceğini kimse kurtaramayacak.. Keza kul haklarında da muhtemel çok hususi olan şartlar dışında iş yine böyle olacaktır.. Buna rağmen böyle diyenler için ‘neyaparsanız yapın biri gelip sizi kurtaracak’ diyorlar iddiasında bulunmak yalancılık ve sahtekarlık değil de nedir?.. Evet, yapılan, hem yalancılık hem de sahtekarlıktır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Siz, Allah’ın tanıdığı rahmete mani olmaya yahut sınır koymaya çalışan ve onca bol ve geniş olan ilahi rahmetin taksim amirliğine soyunanlardansınız..</p>
<p>Biliyor musun, Rabbimizin,{ أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ } /Onlar mıdır Rabbinin rahmetini taksim etmekte olanlar? buyurarak kınadığı müşrikler de sizin gibi yapıyorlardı..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Senin Din gününün sahibi sadece Allah’dır. Ve o gün Rabbinizin hiçbir danışmanı yoktur. Dolayısıyla buradan hiçbir kimse Allah&#8217;a orada kiminle ne karar vereceğinin dersini veremez şeklindeki bu sözlerin cidden edepsizce ve terbiyesizce sarf edilen açık inkar sözleridir.. Azıcık bir delikanlılığın ve cesaretin varsa, bu onca ayeti inkar manası taşıyan zırvalarını kalabalık bir topluluk karşısında bize söylesen ya!.. Ama sende o yürek ve cesaret ne gezer.. Sen ve senin gibilerin yaptığı, yiğitçe değil hep kaçamak güreşmektir.. Din gününün sahibi olan Allah’ın, nice hikmetlerle münasip gördüğü kimselere şefaat izni vermesini, onu müşavir/danışman mevkııne koyması yahut Allah’ın ahirette -haşa- kiminle ne karar vereceğiolarak anlayabilmek için en azından geri zekalı olmak gerekmez mi?!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bu sözündeki mantıkla sarf ettiğin şu endazesiz sözler, sevapların katlanmasıiçin de bahis mevzu olmaz mı?. Elbette ki olur.. Öyle ya, şefaati kökünden inkâr eden bir kimse sana, senin kabul ettiğin bu ‘sevapların katlanması’ için yapılacak şefaat da kendi şu mantık ve anlayışına göre bir danışmanlık işi olur; zira günahların affı için olan şefaat ile bunun ne farkı var? dese ona ne dersin?.. Mugalata ve kandırmaca gibi bir maksadın yoksa hiçbir şey diyemezsin.. Çünkü birisi bir şeyin olmasını diğeri de olmamasını sadece Allah’tan istemekdemektir.. İkisi de bir kimse tarafından bizzat hak edilmeyen bir şeyin ona meccanen, karşılıksız, bedelsiz lütfen verilmesini Allah’tan talep etmektir..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Bu senin ifadelerinden de açıkça görülmektedir ki, aslında ortadaki sıkıntı sadece cahillik ve imansızlık yahut iman kıtlığı değil, bütün bunlardan daha önce edepsizlik, akılsızlık, idraksizlik ve haddini bilmeme sıkıntısıdır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. O, biz Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;a inanırız. Rabbimiz&#8217;in bağışlayıcılığına inanırız. Ama O’nun bağışlayıcılığı üzerinden Allah nasıl olsa Affeder deyip geçerseniz başka bir ayetle yüz yüze gelirsiniz o ayette der ki; Allahu Teala Ey insanlar! Sakın ola şeytan sizi Allah ile aldatmasın sözünle yine halt ettin yani karıştırdın.. Karıştırdın ama bu sefer hakla batılı birbirine karıştırdın.. Biz Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;a inanırız. Rabbimiz&#8217;in bağışlayıcılığına inanırız derken de doğru deyip demediğini bilmiyorum ama sözünün kalan kısmında doğruyu söylüyor lakin doğru demiyorsun.. Doğru demiyorsun, çünkü bu doğruyu batılına mesnet yapacak şekilde sarf ediyorsun..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Günümüzde Sünnet taraftarı olan yegane Mü’minlerden kim Allah nasıl olsa Affeder diyor?.. Hiçbir kimse demiyor.. Böyle diyen biri asla yok.. Ben duymadım.. İnanıyorum ki sen de duymamışsındır.. Kimse duymamıştır.. Bu sözü söyleyen varsa ve hangi zındıksa, Allah ona iman versin, değilse canı cehenneme.. Burada böyle bir bahaneyle şefaati inkâr ediyorsun.. Değilse, boş gürültülerle insanları oyalıyorsun.. Üstelik bu görüşlerin sahibi olan sen, Çok aldatıcı olan, sakın ha sizi Allah ile aldatmasın.. ayetinde ikaz edilmene rağmen tezgaha gelenlerdensin.. Ğarûr seni çok feci aldatmış..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Hele bir takıma girerseniz, hele bir okulun veya ekolün mensubu olursanız, hele birileriyle anılıyor olursanız zaten isteseniz de cehenneme gidemiyorsunuz.. sözünün buraya kadar olan kısmında kimilerine ve bilhassa kendine göre diyorsan doğru söylemiş olabilirsin.. Dolayısıyla bunları önce kendi mahallende ara.. Hele sakın yanılıp da Ehl-i Sünnet diyarında ve arasında aramaya kalkma.. Bulamazsın.. Boşuna yorulma..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Ancak yani biri kurtarıyor; bu kurtarış iddiaları Kur&#8217;an&#8217;dan referans alamaz.. derken açık bir yalan söyleyip -çok aldatanların insan cinsinden olan bir ferdi olarak- Mü’minleri Allah(ın ayetleri) ile çok kötü kandırıyor ve aldatıyorsun.. Evet, onca şefaat ayetinden anlaşıldığına göre Allah’ımızın şefaat için izin verip bu hususta konuşmasına razı olacağı nebiler ve sâlihler, günahkarları, -sebep olma manasında- kurtaracaklardır.. Evet, kafirler istemeseler de bunu yapacaklardır.. İkinci şahısları, onlar için yapacakları dualarıyla kurtaracaklardır.. Ancak, kendileri için şefaat izni hiçbir zaman verilmeyecek olan kâfirler ile bazen kendileri için birilerine Mevla tarafından şefaat izni verilmeyecek günahkâr Mü’minleri kimse kurtaramayacaktır..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Ortaya attığın bu kurtarış iddiaları Kur&#8217;an&#8217;dan referans alamaz zırvası, sadece Allah’ı, Resulünü ve Kur’ân’ı yalanlama denemeleri, yonttuğunuz ve etrafında pervane olup tapındığınız bir puttur.. Nitekim aşağıda delilleri gelecektir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>. Sana sorulan bu şefaat işi palavra mı? şeklindeki çanak sual karşısında serf ettiğinişte bakın! Dinin, İslam kültürünün çığırından çıkarılmış en önemli kavramlarından üzgünüm biri de budur. Şimdi biz şefaatle ilgili bir şeyler anlatıyoruz diyoruz ki: Şefaatle ilgili konuşacak mısın? Kur’ân’da şefaatle alakalı otuz iki tane ayet var. Otuz ikisini de bilerek konuşacaksın. İkisini bilmekle olmaz bu iş şeklindeki sözlerin aslı ve cevheri bakımından doğru sözler.. Doğruyu söylemişsin; ancak yine doğru söylememişsin.. Çünkü maksadın ve usulün doğru değil.. Yalnız şu kadar var ki, şefaat, asla dinin kültürü, İslam kültürü değildir.. Kültür’ün ne olduğunu bilmediğin için bu ifadeyi kullanmışsın.. Ansiklopedilere bakarsan ve merhum Cemil Meriç’in kültür ile alakalı makalelerini iyi okursan dediğimi anlarsın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Biliyor musunuz piyasada şu an şefaatle alakalı dolaşan kanaatlerin hiçbirinin Kur&#8217;an&#8217;dan referansı yok derken, şayet kendi piyasalarınızı kastediyorsan yine doğruyu söylüyorsun. Sözüne bir itiraf olmak haysiyetiyle itiraz edilemez. Hatta en büyük delil olarak da kabul edilir.. Ancak bu sözünle Ehl-i Sünnet dairesindeki Mü’minleri ve delillerini murad ediyorsan, bu, mesnedi olmayan süfli bir ithamdır. Böyle bir iddia vehme ve zanna değil, inkar edilemez delile muhtaçtır.. Gördüğümüz kadarıyla elinde çürük zanlarından, vehimlerinden ve asılsız kuruntularından başka bir şey bulunmadığına göre açıkça yalan söylüyorsun.. Nitekim yukarıda ayet delilleri geçti.. Sahih Sünnet delilleri ise hayli çoktur.. Şu kadar var ki onlar sünnetsizleri bağlamayacaklarından sana bu delilleri getirmekte fayda görmedik..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Kur&#8217;an&#8217;ın söylediği şefaatle alakalı beş argüman var. Bu beş tanesi otuz iki ayeti de içeren argümanlardır. Şefaatin kelime anlamını bile değiştirdiler derken hüccet ve delil kelimelerinin gavurcası olan argüman kelimesini kullanmakla şahsiyetinin silikliğini ortaya koyarken şefaatin kelime anlamını bile değiştirdiler demekle de Mü’minlere iftira atıyorsun.. Onlar şefaatin manasını asla değiştirmediler.. Aksine ya sen şefaatin ne olduğunu bilmiyorsun, hatta bilmediğini de bilmemekle mürekkep cehlinin içinde debelenip duruyorsun veya bilerek yalan konuşup onlara iftira atıyorsun ..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. “Bunlara şefaat sizin anladığınız gibi değil dediğinizde bak, bak, şefaati inkâr ediyor deniliyor” demekle de açık bir mugalata yapıyorsun. Senin için haklı olarak bak, bak, şefaati inkâr ediyor diyenlere şefaat sizin dediğiniz gibi değildir demekle de yalan veya yanlış söylüyorsun.. Birilerini kandırıyorsun.. Zira şefaatin en mühim kısmını kökünden yalanlayan, sevap ve derece ziyadesi çeşidini de budanmış bir şekilde kabul eden, kendisi açıkça yalanlamasa hatta kabul ediyor gibi gözükse de meseleye bakış mantığı yalanlayan bir kimseyeşefaati inkâr ediyorsun pek ala denilebilir.. Şefaatin en büyük ve en mühim çeşidi olan cezaların hafifletilmesi yahut tamamen affedilmesi için olacak olanı inkar edene bak, bak, şefaati inkâr ediyor demişlerse ne olmuş?.. Sonra, doğru bulmadığınız şefaati inkâr etmenizin temelinde yatan mantığınız ile tezat teşkil eden şefaat cennete gitmiş bir adamın cennetteki ödülünün katlanmasıdır şeklindeki -ayıptır söylemesi- kıvırtmanız ne işinize yarar?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Sen bir yanda, yav, şefaati ben nasıl inkâr ederim?!. Otuz iki tane ayet varderken, öte yanda da en mühim çeşidini inkâr ediyorsun. Kalanının da içini kısmen boşaltmakla kalmıyorsun.. Bir de başka şeylerle dolduruyorsun.. Hasılı yalan söylüyorsun.. Öyleyse sana, itibari bir kayıtla ve bir bakış zaviyesiyle şefaati inkâr ediyorsun neden denilemesin?!.. Pek ala denilebilir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Ama senin beklediğin ve içini boşalttığın türde bir şefaat yok. İşin dürüstü şudur: Şefaat cennete gitmiş bir adamın cennetteki ödülünün katlanmasıdır. Ve bunu da Allahu teala melekler vasıtasıyla, ilgili kişileri bildirmesi kurumudur derken de belli ki ne dediğini bilmiyorsun.. Mü’minler şefaatin içini boşaltmıyorlar.. Onlar senin dediğinin aslını inkâr etmiyorlar.. Bununla beraber ziyadeleri bile var. Türkçede buna içini boşaltmak denmez.. Aksine şefaatin içini en büyük ve en mühim çeşidini inkâr etmekle sen boşaltıyorsun, siz boşaltıyorsunuz..</p>
<p>Eğer Mü’minler günahın affı için olan şefaati kabul ederlerken farz-ı muhal hata etmiş olsalardı buna içini boşaltmak değil, muhtevasını tahrif etmek, içini değiştirmekderlerdi.. Belli ki yaptığın işin bir iç boşaltma olduğunu sen de bildiğin ve şuur altına itmiş olduğun ve bunun ayıbından sıyrılmak istediğin için kendi sıfatını başkalarına yamamaya çabalıyorsun.. Ama nafile.. Her akıllı bilir ki, sıkıntıdan kurtulma işi, fayda elde etmek işinden daha önce ve daha mühimdir..</p>
<p>Dolayısıyla asıl iç boşaltma mükâfatın katlanması şeklindeki birşefaati kabul edip sıkıntıların kaldırılması için yapılacak şefaati inkâr etmek ile olur.. Üstelik senin işinde ilave olarak tahrif ve değiştirme de vardır.. Çünkü şefaatin, bu ilavenin melekler vasıtasıyla bildirilmesi şeklinde anlaşılıp anlatılması, Ehl-i Kitabınkine benzer açık bir yakıştırma ve tahriftir.. Kur’ân’da böyle bir ayet yoktur.. Varsa hangisidir?!.. Bunu başta Kur’ân’ı getiren ve beyan/açıklama vazifesi yüklenen peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, sonra onun ilk ve en güzel tatbikçileri olan Sahabe radıyallahu anhum, sonra Ümmetin imamları, sonra da bütün bir Ümmet anlayamadı yahut yanlış anladı ama Küfür sisteminin yetiştirmeleri ve beslemeleri doğru anladı öyle mi?!.. Yazıklar olsun..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. İstidatsızlar, kabiliyetsizler ve gayretsizler için bir daha tekrar edelim: Şefaatin içini, Rabbimizin izin vereceği her nevi şefaati kabul eden Mü’minler değil, batıl tevil ve yakıştırmalarla başka manalara çevirerek bunların hepsini veya en büyük ve mühim olan kısmını reddedenler boşaltmaktadırlar.. Kusura bakılmasın ama akıl almaz sahtekarlıklarla saptırmaca yapılmaya çalışılıyor.. Mü’minler, şefaatin günahların affedilmelerinde de cennette mükâfatların artırılmasında yahut akla ve hayale gelmedik sevapların verilmesinde de olacağını kabul ederlerken Mutezile sapıkları ve bu hususta onların paket programlarını mal bulmuş mağrîbî gibi kapıp alan ve kör taklitçileri olan bu vatandaşlarımızdan hiç değilse birisi sadece cennetteki mükâfatların artırılmasına dair olacak olan şefaati lütfen kabul etmektedirler.. Hangisi şefaatin içini boşaltmaktadır?.. Mü’minler mi, bunlar mı?.. İnsaflı olanlar Allah için söylesinler, hangileri?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Allah aşkına söyler misiniz, ve bunu da Allahu teala melekler vasıtasıyla, ilgili kişilere bildirmesi kurumudur şeklindeki kelime yığınlarının manası nedir?.. Laf ola, torba dola..İlgili kişiler kimler? Şefaat edenler mi, edilenler mi?.. Üçüncü şahıslar mı, kimler?.. Mükâfatı katlamasını yahut katladığını o katlanan kişiye mi bildirecek?.. Bu gibi saçmalamalar için irtikap edilen şu canhıraş feryatlar ve yırtınmalar niye?.. Bunlara ne lüzum var?.. Bu, dinde şüpheler uyandırmak ve gedik açmak için midir?.. Bu saçmanıza haşa mesned olabilecek ayet deliliniz nedir?. Tabii ki yok..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Kur&#8217;an&#8217;ın hiçbir yerinde cehenneme atılmış bir adamın cehennemden çıkarılıp cennete gönderilmesi anlamında bir aracı olan şefaatten asla söz edilmemektedir derken ne demek istiyorsun?. Senin bu ifadelerin açık Sünnet inkârcısı zındıkların ve kâfirlerin sözlerine benzemektedir.. Ne yani, Kur’ân’da açıkça yoksa ama bunu peygamber söylüyorsa ve sabitse kabul etmeyecek misin?.. Kur’ân’da olmamasına rağmen ayetleri açıklamak adına dilinize aldığınız onca abur cubur sözler varken bunu sadece peygambere mi layık göremiyorsunuz?. Bu nasıl bir aymazlık, söyler misiniz bay Mehmet?!. Kaldı ki Kur’ân’da var ama bunu ancak gören gözü olanlar görebilir.. Körler de görecek diye bir şey mi vardı?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Rabbimiz, Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmeyecektir; bundan aşağı olan(günah)ları da dileyeceğine affeder buyururken ‘Allah nasıl affeder? Allah affedemez..’ diye birileri kuduruyor.. Ya Hû!. Kime ne?. Bize mi yahut size mi, onlara mı kalmış?.. Yoksa kendinizi Allah’ın amiri olarak mı görüyorsunuz?.. İster, tevbe ile affeder, ister tevbe etmeden affeder.. İsterse şefaat etmesine izin vereceği kimselerin şefaati ile affeder.. İster şefaatsiz affeder.. İster cehenneme atmadan affeder, isterse attıktan sonra affeder.. Size ne?!.. Elinizde bunlara mani bir ayet veya hadis mi var?.. Hatta en küçük bir akli delil mi var?.. Kâfirlerin cehenneme girdikten sonra çıkmayacaklarına dair inen ayetleri tahrif edip bu zırvanıza delil yapmaya kalkmayın, Allaha iftira etmeyin.. Bu inkârınıza mesned olarak görebileceğiniz ve ileri sürebileceğiniz -putlaştırdığınız nefsani arzu ve taleplerinizden başka- hangi burhanınız yahut zayıf deliliniz var?.. Yoookkk.. Üstelik olacağına dair kesin deliller var..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!..</strong></span> Anlayışı kıt olanlara bir tekrar daha yapalım: Kur&#8217;an&#8217;ın hiçbir yerinde cehenneme atılmış bir adamın cehennemden çıkarılıp cennete gönderilmesi anlamında bir aracı olan şefaatten asla söz edilmemektedir derken hiç utanmıyor musun?.. Rahman ve Rahim olan Rabbimizin Şirkin aşağısındaki günahları dileyeceği kimselere bağışlayacağını haber verirken bunun zamanını ve mekanını sınırladığına ve tayin ettiğine dair bir ayet mi var?. Yoksa bunu sana mı soracak?.. Cehenneme atılacak kâfirler için olan oradan bir daha çıkmamaya dair gelen ayetleri, Ehl-i Kitap gibi yerlerinden oynatarak Mü’minlere de şamil görüp göstermenin sizi kurtaracağını mı zannediyorsun.. Rahman ve rahim olan Allah’ımız isterse dünyadayken, isterse kabirdeyken, isterse mahşer meydanındayken, isterse en büyük panik anında, isterse tam cehenneme atılacağı zaman, isterse cehenneme atıldıktan sonra bağışlar.. Yoksa bunun sınırlandırılmasının yetkisi sana ve senin gibilere mi verildi?.. Ğaffar olan Mevlamız dileyeceği zamanda ve zeminde Mü’minleri affeder, bize mi yahut size mi kalmış?.. Bu sınırlandırmayı buna delaleti kat’i ve tartışmasız olan hangi ayetle yapacaksın?.. Yok böyle bir şey.. Siz bir Mü’min hassasiyetiyle sadece Allah’a yalan iftira etme ihtimalinden değil, açık bir şekilde iftira atmaktan korkmayan, kullardan da utanmayan kimselersiniz!.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Evet, evet,{ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ }/“Onlar cehennemden çıkmayacaklardır”(Bakara:167) gibi ayetler sizin deliliniz olamaz.. Çünkü mesela bu ayetin hemen önceki “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah’tan başkalarını (Allah’a) denkler edinirler…”(Bakara:165) mealindeki ayette bunların müşrikler olduğu bildirilmektedir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Keza, { فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ }/“Artık onlara şefaatçilerin şefaati de fayda vermeyecektir” (müddesir: 489 ayeti de senin delilin olmaz.. Aksine Mü’minlerin şefaat delili olur.. Çünkü ondan evvelki, ayetlerde Mevla teala{وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ} / “Yakîn(ölüm) bize gelene kadar din gününü (Ahiret gününü) yalanlıyorduk” buyurmakla bu şefaat vermemenin kâfirlerle alakalı olduğunu anlatıyor. Yoksa sırf kafirleri zikretmesinin bir manası olmazdı.. Mehmet!. O halde bu açık hakikati sen de anlamalısın..</p>
<p>Sonra, Kur’ân’da böyle bir ayet yok derken ne demek istiyorsun?!.. Hadis seni kesmiyor mu?. Kesmiyorsa, neden?..          Alimlerin, sahihliği üzerinde söz birliği ettiği hadisleri seçemiyorsan neden?.. Aşağıda gelecek ilimle uzaktan yakından alakası bulunmayan süfli gerekçelerle mi?</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong> Hem, sen Sünneti inkâr etmediğini, fakat doğru olanları seçtiğini iddia ederken bu hususta onca sahih hatta meşhur, hatta birçoklarına göre tevatür mertebesine ulaşmış hadisleri inkâr ederken hangi tartışılmaz esasa ve inkar edilemez kat’î hüccet ve burhana dayanmaktasın?.. Vallahi, şeytan ve şeytanlaşmış insan kılıklıların vahiy ve vesveselerinden başka hiçbir şeye dayanmamaktasın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Rabbimiz, birilerine şefaat izni vereceğini kendisi haber verdiğine ve bununsevap katlamak ile sınırlı olduğuna dair bir ayet bulamadığına hatta bu şefaatin cezaların affını da içine alacağını bildiren sahih hadislerin beyanları bulunduğuna göre bu şefaatin her zaman ve zeminde olmasına geriye hangi mani kalır?.. İnkarcılıktan veya kör inattan başka..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Sonra, ne demek bu? Nasıl bir algı? Cehenneme atan Allahu teala. Şimdi bir yargıç düşünün zanlıyı hapse mahkûm etti. Sonra biri geldi dedi ki: Ben açarım hapishanenin kapısını bunu buradan çıkartırım. Kim güçlü? O yargıç mı güçlü yoksa onu çıkaran mı? Çıkaran güçlü değil mi? Çünkü onun dediği oluyor. Allah cehenneme atıyor, peygamber çıkartıyor. Kim güçlü? Peygamber mi güçlü? moloz yığını şeklindeki suallerini ve bilhassa sonra ne demek bu? sualini şayet iyi niyetli olarak ve adam gibi soruyorsan, güzel dinle:</p>
<p>Şefaatçi olmak demek, Ey Ğaffar, Rahman, Rahîm ve hakîm olan Rabbimiz!.. Sen sonsuz rahmetin ve hikmetinle sevdiklerin ve dostların olan Nebilere, âlimlere, şehidlere ve hafızlara, bazı kulların için suçların affı veya sevap için şefaat izni vereceğini vadettin.. Ben de şimdi sana geldim.. Senin yanında bir hatırım varsa senden, bu kulunun şu günahını affetmeni yahut ona şu mükâfati vermeni istiyorum..Zaten kullarının affedilmesi için dua etmemizi onca ayetle bize söyleyen sensin gibi Allaha yalvarmak demektir. Allah dilerse bunu kabul eder dilerse etmez..</p>
<p>Vasıtasız da affedecek olan Rabbimiz, şefaat vesilesiyle affetmesi yahut mükâfatlandırması, belki de kendilerine şefaat izni verilecek olan kimselere Mü’min kullarca muhtaç olunacak zaman ve zeminlerin ileride mutlaka geleceğinin unutulmaması, iyi düşünülmesi ve ona göre ayakların denk alınması ve hareket edilmesi veya şefaatçilerden olma gayretinin güdülmesi ve çabasının hasıl olması yahut onların hukukunun iyi gözetilmesi ve başka bir takım illet veya sebep yahut hikmetleriyledir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. “Cehenneme atan Allahu teala. Şimdi bir yargıç düşünün zanlıyı hapse mahkûm etti. Sonra biri geldi dedi ki: Ben açarım hapishanenin kapısını bunu buradan çıkartırım. Kim güçlü? O yargıç mı güçlü yoksa onu çıkaran mı? Çıkaran güçlü değil mi? Çünkü onun dediği oluyor. Allah cehenneme atıyor, peygamber çıkartıyor. Kim güçlü? Peygamber mi güçlü?” derken çocukların bile yapmayacağı kıyaslarla, ar damarı çatlamayanları utandıracak, kargaları bile güldürecek birçok cahillik ve anlayış kıtlığı sergiliyorsun..</p>
<p><strong>Sadece birkaçı:</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bir kere Allah, kullarına kıyas edilmez.. Allah kanunu koyan, kulu olan hakim ise bu kanuna göre hüküm veren.. Allah’ın affetme hakkı var ama kulu olan hakimin kendine ait olmayıp başka kulların ve Allah’ın hakkını affetme hakkı yok.. Ortak bir yan olmamasına hatta fârık’a yani ayrı kılan temel vasfa rağmen yapılan cahilce bir kıyas yapıyorsun.. Senin bu anlayış seviyendeki kimseler mi vahyi doğru anlayacaklar?.. Vah başımıza gelenlere!..</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Rabbimizin lütuf ve ihsanıyla vadettiği şefaate inanan Mü’minler, bunu Allah’ın verdiği cezayı, O’na rağmen birilerinin gelip affedebileceğini iddia etmiyorlar ki şefaatçinin ben açarım hapishanenin kapısını bunu buradan çıkartırım demek istediğini söylesinler.. Ne alakası var?.. Bu nasıl bir şeytani kıyas?.. Bu kadar bir saptırma, inanın akıl kıtlığı ile de izah edilemez.. Bunun için inanılmaz bir kast-ı mahsusaya da ihtiyaç vardır.. Bir yanda bu iş için Allahtan müsaade ve izin istenecek, O da dilerse ve izin verirse bağışlayacak.. Diğerinde ise Allah’ın verdiği cezayı zorbalıkla iptal edecek bir kimse var.. Bunlar birbirine benziyorlar, öyle mi?.. Böyle bir kıyas ve muhakeme, sığırlara yakıştırılsa ve de onlar bundan haberdar olsalar, öyle zannederim ki, buna çok üzülürler ve çok içerlerler..</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> İzin Allah’tan, dileme O’ndan, affetme O’ndan; ama sadece izin dairesinde af talebi yani bir başkası için dua, şefaatçiden, dilediği takdirde bu talebi reddetme yine Allah’tan; fakat buna rağmen bu durumda şefaatçi O’ndan daha güçlü olmuş oluyor, öyle mi?.. Rabbim aklımızı zayi etmesin.. Akıl ne güzel nimet!.. Bu denli süfli bir demagoji olabilir mi?.. Asla..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Birilerinin belki kıramayacağı bir ricada bulunacak sözüne karşı Bakın bu son derece sıkıntılı bir benzetme. Şimdi buradan Ankara&#8217;ya gitseniz filanca bir bakan ile bir işiniz olsa o bakanla görüşmek için onun tanıdığı birini aracı koyarsanız daha iyi olmaz mı? Kardeşim sen yalanını dinleştirme. O bakan veya kim olursa olsun senin tanımadığı için araya birini koyuyorsun peki orada araya koyduğun varlık seni Allah&#8217;tan daha iyi mi tanıyor?</p>
<p>Sen kimi Allah&#8217;a kimin aracılığıyla tanıtacaksın? diyebiliyorsun.. Artık Şirretlikte sınır tanımaz bir noktaya gelmişsin.. Bu saçma kıyas, Allah’ın lütfettiği ama senin kabul edemeyip reddetmekte olduğun şefaata inanan iman sahiplerine ait olamaz.. Olsa, olsa ancak yalanlarını din haline getiren, Allah’ın hükmüne razı olamayan, kafasına göre bir şeyler uyduran ve onlara tapınan müşrik kafalı kimselere ait olabilir. Mü’minler böylesi şeytani bir kıyastan şark ile garp kadar uzaktırlar..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Din ile alakası olmadığını kendi itiraf eden birinin peki diyelim ki ben cehenneme gittim Hz. Muhammed&#8217;in de Allah katındaki yeri belli, en sevdiği peygamberi sözüne karşı, o cümle yanlış, en sevdiği peygamber yok, hepsini seviyor nasıl diyebilirsin?!. Akıllı bir kimse böyle diyebilir mi?!.. Şu mantık zırvasına bakmaz mısınız?.. Ali velinin en sevdiği kimsedirdiyene O söz yanlış, Veli, Ali’den başkalarını da seviyor demek kadar insicamsız, düşüncesizce ve mantıksızca söylenen bir söz olabilir mi?.. Bilemem.. Olsa bile ihtimal ki az olur.. Ya Hû!.</p>
<p>Önümüzde on tane âlim bulunsa, birisi için bunların en alimi şu kimsedir diyene öyle deme, onların hepsi alim demek, ne manaya gelir?.. Bu ne demektir? Diğerlerinin âlimliğini inkâr eden mi var?.. Ortada tıbbi bir rahatsızlık mevcut veya karşımızda üç yaşında çocuk aklı taşıyan bir kimse var demek, değil midir? Dil bilen çocuklar bile bilirler ki, en kelimesi belli bir vasıfta ortak olan birden fazla fertlerden birindeki diğerlerine olan o vasıftaki fazlalık içindir.. Demek ki, bizim birinci derdimiz ve ihtiyacımız önce kendi dilimizle beraber Kur’ân’ın dilini, ondan sonra da mantık fennini öğrenmek.. Diğerleri daha sonra.. Dediğinin ve duyduğunun ne demek olduğunu bilemeyecek bir seviyede olan biriyle neyi, nasıl konuşabileceğiz?.. Bu, aslında totem haline getirilen ahmak ve cahillerin uydurdukları peygamberler arasında her hangi bir tafdîl yoktur saçmasına dayandırılan bir neticedir.. Oysa Rabbimiz, { تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ}/ “Bunlar resûllerdir; kimisini kimisinden üstün kıldık..” (Bakara:253) ve كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ }{/“Siz, insanlar için çıkarılan en hayırlı ümmet oldunuz.”(Âli İmran:110) buyurmaktadır..</p>
<p>Şu halde, Kur’ân’ı gönderen Rabbimiz Resullerden kimisini kimisinden üstün kılmış Ümmet-i Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i de en hayırlı Ümmet yaptığını haber verdiğine göre Mü’minler, en hayırlı ümmetin Resulünün üstün kılınanların en üstünü olduğunu anlamakta zorlanmazlar..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bunun yanında Mü’minlere göre bu mevzuda Sünnet’in verdiği haber de son derece mühimdir.. Onların elenmesini ve kabul görmemesini gerektirecek olan delil nedir?.. Biliyorum, aslında böylesine bir aklî dibe vuruş ve iflastan sonra konuşmanın bir manası kalmamıştır; lakin biz başkalarını düşünerek yine de devam edeceğiz.. Bu itirazlar Ehl-i Kitab gavurları karşısındaki aşağılık kompleksi, onları razı etme düşüncesi ve çorba bedeli ile şahsiyet heyelanı esasına dayandığında artık kimsenin şek ve şüphesinin bulunmaması gerekir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bazı ulemanın tafdîle bir cihetle yaptıkları itirazlarının altında yatan sebep ve inceliklerin tahlil ve tafsilinin yeri ise burası değildir. Ancak biz şu kadarını söyleyelim:</p>
<p>Onlar, tafdıl yoktur değil, tafdıl yapmamız lazım dediler.. Zira tafdîl yoktur demek ayrı,tafdıl yapmamız doğru olmaz demek ayrı şeylerdir.. Tafdîl mutlaka vardır ve onu Allah yapmıştır; bu, ayetle sabit olup inkâr edilmesi ayeti reddetmek olacağından küfürdür.. Ancak kullar tarafından yapılacak olan muayyen bir nebinin diğerlerinden üstün gösterilmesi bazı alimler tarafından münasip görülmemiştir.. Bunun sebebi ise şimdiki şahsiyet müflislerinin yaptıkları gibi Yahudilere, Hıristiyanlara, müsteşriklere yahut bunların uşakları olan yeni lüterlere ve calvinlere şirin görünmek ve yalakalık etmek değildir.. Aksine kulların -ayet ve hadis olmadan- şu nebi, bu nebiden üstündür demeleri, Allah bunların birini diğerine üstün tuttu demek olabilir korkusudur..</p>
<p>Bu da Allah’a bilmeden yanlış bir şey yakıştırmaya sebep olabilir endişesidir.. Böyle bir düşüncede Beni diğer nebilere üstün tutmayın ve benzeri hadislerden kalkılmıştır. Oysa bu, diğer yanda ben adem oğlunun efendisiyim rivayeti de gelmiştir ve aralarında bir tezat ve tenakuz da yoktur.. Zira biraz ince düşünüldüğü takdirde kolayca anlaşılabileceği gibi Beni şuna üstün tutma sözü Ben ondan üstün değilim manasına gelmeyebilir.. Öyle ki: Bir kimse, birini diğerinden üstün tutarken -ikisi de büyük olduğu halde- birini küçük görebilir..</p>
<p>Bu bilhassa avamı izdiraya yani küçümsemeye götürebilir.. Bir büyüğün diğer büyükten daha büyük olması ile birinin mutlak küçük olması arasındaki farkı bilhassa günümüzün bücür nesli nereden bilsin?!.. Selefimiz demek ki bu günün seviyesizliğini ta o zamanlardan görebilmiş.. Peygamberlerinin hiçbirinin arasını ayırmayız ayetini tahrif etmeye yeltenen zavallı cahiller, burada ne bakımdan ayırmayız denildiğini nereden ve nasıl bilsinler?.. Her bakımdan mı, her hususta ona tabi olup olmamak bakımından mı, birini diğerinden üstün görme ve gösterme bakımından mı, yoksa iman edip etmeme bakımından mı?.. Bunların tamamı -harici akli ve nakli deliller hesaba katılmazsa- elbette ki farklı derece ve mertebelerde muhtemeldir.. Lakin şöyle bir düşünelim..</p>
<p>-Her bakımdan olamaz.. Çünkü.. Kimisi bir kavme kimisi ise bütün kullara, kimisi sadece insanlara, kimisi de hem insanlara hem cinlere gönderilen.. Kimisi kendinden sonra peygamber bekleyen kimisi de kendinden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek olan ahır zaman peygamberi.. Kimisi, kitabında ve şeriatındaki ameli hükümlerin bir kısmı gelecek peygamberlerin kitabında ve şeriatında değiştirilecek olan, kimisi ise hükümlerinin hepsi kıyamete kadar devam edecek olan..</p>
<p>-Her hususta ona tabi olmakta da olmaz.. Çünkü kitapların ve bazı hükümlerin Allah teala tarafından değiştirildiğini inkâr etmek Kuranı ve diğer kitapları inkâr etmek olur.. Dolayısıyla geçmiş peygamberlere sonradan değiştirilen hükümlerinde uyulmaz ama herkes kendi nebisine her hükmünde uymaya mecburdur..</p>
<p>-Birini diğerinden üstün görme bakımından dahi olamaz.. Zira yukarıdaki ayette(Bakara:253) de görüldüğü gibi bazılarının diğerlerinden daha üstün olduğunu bizzat Allah buyuruyor..</p>
<p>-Şu halde iman etmek hususunda peygamberlerden hiçbirisinin arasını ayırmayız; hepsine birer nebi olarak iman ederiz.. Nitekim bu Peygamberlerinin hiçbirinin arasını ayırmayız sözü aynı ayette (Resul ve müminlerden) her biri……. (Allah’ın) resullerine de iman ederler kelamının hemen ardında gelmiştir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bir yanda peygamberlerin arasını kimisini diğerlerinden üstün görme işinde ayrılmayacağını iddia ederken, diğer yanda iman etme hususunda ayırıp Ehl-i Kitab’ın Âhir zaman Nebisine inanmasa da cennete gidebileceğini iddia edenlerin ayeti inkar eden kafirler olduğunu açıkça söyleyemiyorlar.. Hatta bazıları cennete gidebileceklerini iddia edebiliyorlar.. Nitekim sana bunu sorduğumda kafir olur diyememiş idin.. Hani sana Mümin olup cennete gidebilmek için son peygambere ve kitabına iman etme şartı var mıdır yok mudur diye sorduğumda Müslümanlar için şarttır demiştin.. Şimdiki Ehl-i Kitab’ın İslam’a girmese bile cennete girebileceğini söyleyenleri savunmuştun.. İman etme mezuunda peygamberlerin arasını ayıran kimseleri müdafaa edebilirken ayetlerle ve hadislerle sabit olan tafdıli inkar etmek ne ile izah edilebilir?.. Bu bir çifte terazili olmak değil de nedir?!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>. Sana Hepsini seviyor ama Hz. Muhammed biraz daha yakın diye biliniyor. Bütün Âlemi onun için yarattığı söylenmiyor mu? diyen bir vatandaşa o da korkunç bir hata dedikten sonra, Peki Hz Muhammed gitse Allah&#8217;a bunu cehenneme attın bir sürü günahı da var doğru ama bu özünde iyi bir adam sende biliyorsun gel şunu affedelim dese olmaz mı? demesi üzerine,Bak…! Böyle bir şey olmaz. Allah&#8217;ın kızdığını peygamberimiz savunamaz.. Allah&#8217;ın gazap ettiğine peygamberimiz avukatlık yapamaz.. Haşa Allah mı daha merhametli peygamberimiz mi daha merhametli? Kim kimi kimin elinden kurtarıyor? Peygamber&#8217;imizin sevgisini biraz daha abartalım derken haşa Allah&#8217;ı sevgisiz bir kudret olarak tanıttığımızı unutuyoruz.</p>
<p>Yani peygamberimiz birilerini Allah&#8217;ın elinden mi alacak? Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;dır. Allah&#8217;ın merhameti başkasının merhametiyle boy ölçüştürülemez. Hiç kimse Allah&#8217;ın kulunu sevdiği gibi sevemez.. Biz peygamberimizi tabi ki seviyoruz. Onun Mü’minlere merhametli olduğunu tâbî ki biliyoruz. Ama Fatiha&#8217;nın 4. ayetinde ‘Din gününün sahibi benim’ diyen Allahu teala hiçbir kimsenin fikrini alarak cennete ve cehenneme birini göndermez.. derken aklını azıcık da olsa kullanmak hiç mi o aklına gelmiyor?.. Yoksa, ne var ki, neyi kullanayım mı diyorsun?.. İşte orasını bilemem, belki de haklısındır..</p>
<p>Burada da akıl (İlim demiyoruz; çünkü bu meselede akıldan ilme sıra gelmemiş bir hal var) sıkıntısıyla başı dertte olan malum karakterli birilerinin seviyesiz ve dibe vurmuş laf ebelikleri var..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sana soruyoruz: Allah’ın, kızdığı bir Mü’min’i bazen affettiği ve bağışladığı olur mu, olmaz mı?..</p>
<p>-Şayet, olmaz, diyorsan, Allah’ı yalanlayan bir kafir haline gelirsin, seninle bu noktada konuşacak bir şey kalmaz.. Çünkü bu takdirde sen, “Şüpheniz olmasın ki: Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun aşağısındaki günahları dileyeceği kimselere bağışlar” ayeti gibi nice ayetleri inkar etmektesin..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Şayet bazan günah işleyen bir kulunu bağışladığı olur diyorsan,</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Sana soruyorum</span>:</strong></span></p>
<p>-Bu bağışlamayı, hiçbir talep olmadan kendi affı ile bağışladığı olduğu gibi, bu bağışlama günahkarın kendisinden veya bir başkasından gelecek bir istiğfarla yani af talebiyle de olur mu, olmaz mı?..</p>
<p><span style="color: #000080;">-Eğer,</span> “Olmaz” diyorsan, sana bu noktada ve bu hususta iman et demekten başka diyecek bir şey kalmamıştır; zira artık sen, Allah’ı ve aşağıdaki ayetlerini açıkça inkâr eden bir kimsesin..</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyurdu:</p>
<p>{ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آمَنُوا }/“Ey Rabbimiz!..Bizi ve imanla bizden önce geçen kardeşlerimizi bağışla”(Haşr:10)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا}/“Senin için Rabbimden bağış isteyeceğim, dedi.”(Meryem:47)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ }/“Kendi günahın için de Mü’min erkeklerin ve Mü’min kadınlar(ın günahları) için de istiğfar et (Allahdan bağışlamasını iste..)”(Muhammed:10),</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ }/“Resûl de onlar için af isterse”(Nisa:64)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ }/“(Biat etmek için sana gelen) kadınlar için Allah’tan mağfiret bağış iste” Mumtehine:12)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ}</p>
<p>“Ve onlar için istiğfar et (Allah’tan onları affetmesini iste”(Ali İmran:159),</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ قَالُوا يَاأَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا إِنَّا كُنَّا خَاطِئِينَ قَالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي}/“(Yusuf aleyhisselam’ın kardeşleri babaları Yakub aleyhisselam’a) Dediler ki: Ey babamız!. Bizim için (Rabbimiz’den)günahlarımızı bağışlamasını iste; çünkü hiç şüphesiz ki biz günah işleyenler olduk.. O, sizin için Rabbimden af isteyeceğim, dedi.”(Yusuf:97-98),</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ}/“Ey bizim Rabbimiz!. Hisabın olacağı günde, beni, anamı, babamı ve bütün Mü’minleri bağışla” (İbrahim:41)gibi nice ayeti inkar etmektesin..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Şayet bu ayetlere iman eder ve olur; Mü’min, Allah’tan kendinin veya başka bir Mü’minin günahını affetmesini isteyebilir diyorsan, sana soruyorum:</p>
<p>-Bu ayetlerdeki Peygamberlerin veya peygamber olmayanların Allah’tan kendilerinin veya Mü’min başkalarının günahlarını af etmesini istemeleri, Allah’ın gazap ettiğine kendileri veya başkaları adına avukatlık veya savunma yapmaları manasına gelir mi, gelmez mi?..</p>
<p>Şayet:</p>
<p>-Evet, ‘Allah’ın gazap ettiğine kendileri veya başkaları adına avukatlık veya savunma yapmaları’ manasına gelir dersen, yine soruyorum:</p>
<p>-(Bu dediğiniz, edepsizlikve terbiyesizlik olmakla beraber tenakuz dahi bulundurmakta ise de biz yine sualimizi tamamlayalım:) O halde ne yapacaksınız, yanlışınızı kabul edip tevbe edebilecek misiniz, etmeyecek misiniz?..</p>
<p>Edecekseniz, güzel.. Etmeyecekseniz, neden?</p>
<p>Şayet:</p>
<p>-“Bu manaya gelmez; çünkü avukat, hâkime, hatırlayamadığı bazı kanunları ve gözden kaçırdığı hususları hatırlatmak yahut hedef saptırtmak ve ne şekilde olursa olsun müdafaa yaptığı kişiyi kurtarmak için bir savunma yapar; bunlar ise bir Mü’mine göre Allah için düşünülemez” dersen..</p>
<p>Bu da güzel..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sana son bir sual daha:Peki, kıyamet gününde Allah’ın müsaadesi ve izniyle, Ey Rabbim!.. Sana yalvarıyorum.. Senden lütfedip şu kulunu yahut şu günahını bağışlamanı istiyorum demiş olmaktan ve bir başkası için yapılan bir çeşit dua olmaktan başka hiçbir manası bulunmayan şefaati avukatlığa ve Allah’ın gazap ettiği kimseyi kurtarma işine benzetmeyi nasıl becerebildin?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Senin anlayacağın, elinde günahların affı için Şefaat etme işini inkâr edebilmekte mesnet olabilecek Kur’ân’dan ve Sünnet’ten tek bir delil bulunmadığı gibi, en zayıf bir akli burhan dahi mevcut değildir. Senin şu itirazların aslında sadece Allah’a ve Resulüne olduğu gibi, savaşın da en önce onlarladır; sonra da Mü’minlerle..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Günahların affı veya azabın kaldırılması için yapılacak olan şefaati inkâr ederken ve Mü’minlere vesvese vermeye çalışırken Haşa Allah mı daha merhametli peygamberimiz mi daha merhametli? Kim kimi kimin elinden kurtarıyor? şeklinde de bir sual soran sen, yukarıdaki ilahi fermanlar gereği Allah’ım! Şu kulunun günahını affet, bağışla diye dua eden bir peygamberin veya başka bir Mü’min kimsenin Allah’tan daha merhametli olduğuna, onu Allah’ın elinden kurtardığına mı inanmaktasın?</p>
<p>Değilse:</p>
<p>-Sen, Allah’ın izni ile Kıyamet gününde günahın bağışlanmasının istenmesi için yapılacak bir duaolan şefaati böyle nasıl anlayabiliyor ve anlatabiliyor?.. Sen Kur’ân bilgisi iddiasından evvel bir doktora görünüp muayene olsan, vallahi hem senin hayrına hem de vesveselerinle şaşırttığın sazanların hayrına olacak..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sen, Peygamber&#8217;imizin sevgisini biraz daha abartalım derken haşa Allah&#8217;ı sevgisiz bir kudret olarak tanıttığımızı unutuyoruz. Yani peygamberimiz birilerini Allah&#8217;ın elinden mi alacak? demekle kendini ve yoldaşlarını kast ediyorsan bir şey diyemem.. Sen bilirsin.. Değilse kendinin veya başkasının günahını affetmesi için Allah’a dua eden ve yalvaranbir Mü’minin, Allah&#8217;ı sevgisiz bir kudret olarak mı tanıtıyor, onun kendini veya birilerini Allah&#8217;ın elinden alacağına mı inanıyorsun? Aksi takdirde Allah’ın izni ile Kıyamet gününde bir başkasına ait günahın bağışlanmasının istenmesi için yapılacak bir çeşit dua olan şefaati böyle nasıl anlayabiliyor ve anlatabiliyor?..</p>
<p>Bu nasıl bir akıl?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span><span style="color: #000080;"><strong>.</strong>.</span></strong><span style="color: #000080;"><span style="color: #000000;"> Şefaati inkâr edebilmek için Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;dır; Allah&#8217;ın</span></span> merhameti başkasının merhametiyle boy ölçüştürülemez diyebilecek kadar aklını kullanamayan bu vatandaşımız olarak sen, kendinin veya bir başkasının günahını affetmesi için Allah’a dua eden ve yalvaran bir Mü’minin, Allah’ın Rahman ve Rahim olduğuna inanmadığını ve Allah&#8217;ın merhametini kendinin veya başkasının merhametiyle boy ölçüştürdüğünü mü düşünüyorsun?.. Değilse bir kimse tarafından Allah’ın izni ile Kıyamet gününde bir başkasına ait bir günahın bağışlanmasının istenmesi için yapılacak bir dua olan şefaati böyle nasıl anlayabiliyor ve anlatabiliyorsun?.. Aklın bu kadar mı dibe vurdu, yoksa inadına bir iş mi yapıyorsun, birilerine bir iş mi görüyorsun?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sen Hiç kimse Allah&#8217;ın kulunu sevdiği gibi sevemez.. derken, doğruyu söylüyorsun ancak asla doğru söylemiyorsun.. Belli ki akletmeyi hepten unutmuşsun.. Zira Allah’ın nice gazap ettiği ve hiç sevmediği Allah düşmanları vardır ki, kendileri gibi diğer Allah ve din düşmanları onları çok severler.. Allah’ın hiç mi hiç sevmediği İslam düşmanı müsteşrikleri vardır ki, Müslüman ve din alimi gibi zannedilen nice zındıklar onları çok severler ve hep onların gübreliğinde eşelenirler.. Evet, şayet sevmemeli demek istiyorsan, bak, işte bu doğru.. Lakin bunu şefaat için söylüyorsan bu söz maksadını aşan cehalet ve düşünememekten doğan süfli bir söz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sen, Rahman ve Ğaffar olan Rabbimiz tarafından günahların affı için izin verilenşefaati inkâr edebilmek için çırpınan ve yırtınan bir vatandaşımız olarak, Biz peygamberimizi tabi ki seviyoruz. Onun Mü’minlere merhametli olduğunu tâbî ki biliyoruz. Ama Fatiha&#8217;nın dördüncü ayetinde ‘Din gününün sahibi benim’ diyen Allahu teala hiçbir kimsenin fikrini alarak cennete ve cehenneme birini göndermez.. derken Din gününün sahibi benim diyen Allahuteala’nın Dilediğime ve razı olacak olduğum kimselere dilediğim kimseler için şefaat izni veririm; kime ne? dahi buyurabilecek olduğunu Kur’ân’daki onca ayetten okumadın mı, Allah’ın sana verdiği hiç değilse kendini mükellef kılacak kadar akılla akledemedin mi, anlayamadın mı?</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Bu senin yaptığın, Allah’ın ayetleriyle oynamak, onları nefsani arzularını ve batıl düşüncelerini desteklemek için kullanıp Allah’a söylemediğini yakıştırmak ve iftira etmek.. Başka değil..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>. Hadisleri inkâr ettiğimi söyleyenlere kapak olsun diye bir şey okuyayım mı burada? Peygamberimizin tam vefat günü vefatına 1, 2 saat var. Artık vefat edeceğini de anlamış ve başucuna sevdiklerini topluyor. Teker teker onlara şöyle hitap ediyor kızına olan hitabını vereyim: Kızım Fâtıma Allah&#8217;ın elinden kendi eylemlerinle kendini satın al; vallahi Allah&#8217;ın elinden seni ben bile alamam kapak olsun hani biz hadisleri inkâr ediyormuşuz ya! Böyle diyen bir Allah Rasul&#8217;ü var orda.Peki biz ne yaptık? Torpilin adını şefaat koyduk. Aliya İzzet Begoviç’in dediği gibi: ‘Tenbelliğin adını da mehdi koyduk’ ve yatıyoruz; kitle olarak bekliyoruz. Sen gel de torpilsiz bir toplum kur. Torpili dinine ithal etmişsin. Sen torpili din edinmişsin ona îman etmişsin sen torpil olmadan nasıl bir toplum kuracaksın? derken birçok noktada çok kötü tökezlemişsin..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kapakçı Mustafa!</span></strong>.. Görüyorum ki kapak olmak yahut kapak yapmak gibi yenilerde birilerinin kullandığı artistik lafları kendine mal etmekten, pek de maharet gösteriyor ve sonsuz zevk alıyorsun.. Olanca cahilliğine rağmen şüpheniz olmasın ki, insan, kendini istiğna eder (ben bana yeterim başkalarına muhtaç değilim der) halde görüyor diye elbette azıp durmaktadır (Alak:7) ayetinde de ifade edildiği gibi işine yarayacak müspet mezhep ittibasından veya taklitçiliğinden müstağni olmasına rağmen menfi taklitçiliklerden son derecede haz duymaktasın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bay Kapakçı Mustafa!</span></strong>.. Sen hadis ilimlerinden hiç anlamadığın için sahih rivayetleri bırakıpBezzar’ın ve Beyhakı’nin zayıf olan bir isnadla rivayet ettikleri metni bir yerlerden alıp laubali bir tercümesiyle tahrif etmişsin..</p>
<p>Kalkmışsın {يا فاطمة بنت رسول الله اشتري نفسك من الله إني لا أملك لك من الله شيئا} şeklindeki bir metni, belki de çok daha inandırıcı olması için yeminler de ilave ederek göreceğiz ne hale sokmuşsun..</p>
<p>Oysa bu rivayetin doğru tercümesi:</p>
<p>“Ey Resulüllahın kızı Fatıma!.. Kendini Allahtan satın al.. Şüphesiz ki ben, senin için Allah’tan (O’ndan sana gelebilecek azabı savma babından) hiçbir şeye malik olamayacağım..”</p>
<p>Metinle karşılaştıranlar görecektir ki, neler ilave edilmiş neler çıkarmış.. Belli ki bu tahrifi ve iftirayı hakikaten kapak olsun diye yapmışsın.. Görüldüğü gibi, rivayete, Allah&#8217;ın elinden kendi eylemlerinle.. ve Vallahi Allah&#8217;ın elinden seni ben bile alamam sözlerini kendi kesenden ilave etmiş. Kendini satın al ifadelerine neleri eklemiş!.. Adeta roman veya tiyatro yazmış.. Ancak Allah’ın ve Resulünün kullanabileceği Allah&#8217;ın eli gibi müteşabihattan olan bir tabiri nasıl da rahatça kullanabilmişsin; değil mi?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!.</span></strong>. Oya bu rivayetin, Müslim, Tirmiz, Nesai ve başkaları tarafından rivayet edilen sağlam şekli ise şöyle:</p>
<p>أَنْقِذِى نَفْسَكِ مِنَ النَّارِ فَإِنِّى لاَ أَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا }[بنت محمد ]{يَا فَاطِمَةُ</p>
<p>“Ey [Muhammed’in kızı] Fâtıma!.. Kendini ateşten kurtar; şüphesiz ki ben, senin için Allah(teala tarafından sana gelebilecek zararı ve azabı savma babın)dan hiçbir şeye malik olamayacağım..”</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Alay eder bir üslupla,hani biz hadisleri inkâr ediyormuşuz ya! demekle -ayıptır söylemesi- kıvırtıyorsun.. Evet, sen başka konuşmalarında ve videolarında Kur’ân ve Sünnetdiyen kimselere sokak ağzıyla yüklenerek saldırıyorsun.. Kur’ân’ın yanında Sünnet’in yer almasına karşı çıkıyorsun..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!.</span></strong>. Kur’ân’ı uydurma olarak kabul eden Müşrikler ve Ehl-i Kitap bile işlerine geldiği yerlerde Kur’ân’dan deliller getiriyorlar.. Nitekim Siz Kıtab’ın bir kısmına inanır bir kısmını inkâr mı edersiniz?!(Bakara:85) ayeti bu hakikati haber vermektedir.. O yüzden Kapakçıların işine gelen zayıf rivayetler işlerine gelmediğini zannettikleri sağlam rivayetlerden önce gelir ve alınıp kullanılabilirler.. Müsteşrikler de öyle yaparlar; İslam’ı tahrif edip Müslümanların içindeki beslemelerinin ellerine tutuşturdukları kitaplara bir göz atın, dediğimizin misallerini bol miktarda göreceksiniz.. Mesela azılı İslam düşmanı Yehudi Müsteşrik Yusuf Şaht’ın Usul-i Fıkhına bakarsanız Kur’ân’ı çürütmek için Kur’ân’dan nasıl deliller bulup getirdiğine şahit olacaksınız.. Bildiğinizi zannetmem ama bu, -şayet kandırmak için değil de dürüst olarak yapılırsa- mantıktaki delil çeşitlerinden biri olan ilzami delildir.. Yani kaba ifadesiyle bir kimsenin -kendi kabul etmese bile- hasmını kendi kabul ettiği şeylerden hareketle vurması nevinden bir delildir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Kısacası, burada yapılmakta olan, delikanlıca olmayan kaypak ifadelerle bir yerlere yani şefaat inkârına varma gayreti..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sen, peki biz ne yaptık? Torpilin adını şefaat koyduk derken hem yalan söylüyor, hem de Allah’a reddiye yapıyorsun.. Tam manasıyla bir mugalata yapıyorsun. Kur’ân’ı itham edip Mü’minleri kandırmaya çalışıyorsun.. Çünkü torpil hak edilmeyen bir şeyi elde etmek için, para, mal, siyaset veya nüfüz gücünü kullanarak yapılan haksız bir kayırma demek.. Böyle bir benzetme, bizzat Allah’ın tanıdığı hakkı, yani izin verdiği ve vadettiği bir kimse namına kimi Mü’minler tarafından Allah’a yalvarma ve dua etme demek olan şefaat işini bu torpile benzetmek, çöreği tezeğe benzetip atmak akılsızlığından daha akılsızca veya tezeği çöreğe benzetip yemek iğrençliğinden daha iğrenç bir iş.. Allah’tan, dilediğini cezalandırma, dilediğini de dilediği yollarla affetme hakkını gasbetme zalimliği.. Doğrusu, Mustafa, Şefaatin adını torpilkoymuş ve edep sınırını taşmış..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sen hakikaten dediğin gibi yaptıysan ve torpilin adını şefaat koydu isen, bu, Kur’ân’ın diliyle kötü bir şefaat olmuştur. Rabbimiz,}{وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً/“Kim de kötü bir şefaat yaparsa, onun için ondan bir pay olur.”(Nisa:85) buyuruyor. Ancak, Mü’min’ler, Allah’ın, dileyeceği kimselerin affı için bir çeşit dua etme izni vereceği kimselerin O’ndan o günah işlemiş kimsenin suçunu bağışlamasını istemesini, böyle bir torpil düşüklüğüne benzetmeye asla cesaret edemezler.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sonra, şefaat senin bu mantığına göre hakikaten bir torpil ise, mükâfatların cennette katlanacak olması da torpil olmuş olmaz mı? Aralarındaki mantık farkı nedir?. Yok, yok.. Siz Kur’ân’ı Kur’ân’ı açıkça inkar ediyorsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Şayet birileri, bu senin dediğin gibi, hakikaten Tenbelliğin adını mehdi koydu ve yatıyorlar; kitle olarak bekliyorlar ise ve sen yalan değil de doğru söylüyorsan, sözünü ettiğin kimseler bu düşüklükten derhal vaz geçmelidirler.. Yine, birileri, Mehdinin adını tenbellik koyma sapıklığını ve şerefsizliğini işlemişlerse, onlar da bundan hemen tevbe etsinler.. ÇünküTenbelliğin adını mehdi koymak ne kadar alçaklık ise, geleceği manen mütevatir Sünnetle sabit olan Mehdinin adını tenbellik koymak da en az o kadar şerefsizlik ve alçaklıktır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sen… Torpili dinine ithal etmişsin; sen torpili din edinmişsin ona îman etmişsin; sen torpil olmadan nasıl bir toplum kuracaksın? deyip Allah’ı ve peygamberini yalanlayan, kendi sapık ve düşük düşüncelerini dine ithal etmeye çalışan Lüter veya Calvin ikizi Mustafa!.. Biz bir dua edelim de beraberce âmin diyelim; olmaz mı?:</p>
<p>Kim Torpili dinine ithal etmiş; torpili din edinmiş ve ona îman etmiş ise, Allah onu tövbekâr etsin, ona iman versin; bu mukadder değilse belasını versin, başına lanet yağsın.. Kim de Kur’ân ve Sünnet’in getirdiği şefaate bu damgaları vuruyorsa, onu tövbekâr etsin; bu mukadder değilse belasını versin.. Âmîn…</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Diyorsun ki:</p>
<p>Üstelik Bakara 254. Ayette rağmen:</p>
<p>{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ}/Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın.</p>
<p>Ve Zumer 44. Ayet : {قُل لِّلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا }/“Şefaatin tamamı Allaha aittir.”</p>
<p>Şefaat, biri iki yapmak demektir vetr bir, şef iki demektir. Bu da cennetteki ödülün ikiye katlanması demektir. Diğer âlemde peygamberlerle, sıddıklar ile şehitler ile salihler ile bir üst derecede ağırlanma kurumunun adını, cehennemden adamı kurtarıp cennete postalama kurumuna dönüştürdüler.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Kafadan atıyorsun.. Şu halde, şefaat demek sevabın ikiye katlanması sebebiylebiri iki yapmak imiş, o yüzden ona bu isim verilmiş imiş.. Mehmet, saçma sapan bir yakıştırma yapıyorsun.. Belki de Allah’a iftira ediyorsun.. Ne biliyorsun, belki iki değil, yirmi iki, hatta iki milyon, yahut iki yüz milyar kat yapacak.</p>
<p>Oysa Kur’ân’da şöyle buyrulmadı mı?:</p>
<p>{ مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ }</p>
<p>“Mallarını Allah yolunda harcamakta olanların misali yedi başak bitiren bir dane misali gibidir. Her bir başakta yüz dane vardır. Allah dileyeceği kimseye katlar”(Bakara:261)</p>
<p>Kur’ân’da yine şöyle buyrulmadı mı?:</p>
<p>{ مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةٌ }</p>
<p>“Kimdir o Allaha güzel bir borç verecek olan ve Allah’ın kendisine onu çok fazla kat be kat olarak katlayacak olduğu kimse?!..”(Bakara:245)</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Evet, şefaat lügatte kelime manası olarak biri, ikilemek, iki yapmak demektir.. Ancak, sevabı ikiye katlamak manasında biri iki yapmak değil.. Çünkü yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı üzere Allah isterse sevabı dileyeceği kadar fazla katlar.. Aksine, sevabı veya günahı sebebiyle sanki tek kalan bir kimsenin yanına bir başka kimsenin (onun için bağışlanma talebiyle)gidip durmasıyla onu iki yapması yüzünden bu işe şefaat ismi verilmiştir.. Nitekim en-Nibras sahibi böyle demiştir..</p>
<p>Şu ayet üzerinde iyi düşünelim:</p>
<p>{ مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا }</p>
<p>“Kim güzel bir şefaat ederse, onun için ondan bir nasip olur.. Kim de kötü bir şefaat ederse, onun için de ondan bir pay olur.” (Nisa:86)</p>
<p>Buna göre, kim bir kimseye iyiliği ikiye katlarsa mı, yoksa kim bir kimse için bir başkasından ona iyilik yapmasını istemekle onu tek iken yanında yer durarak iki yaparsa mı?</p>
<p>Yine, kim bir kimseye kötülüğü ikiye katlarsa mı, yoksa kim bir kimse için bir başkasından ona kötülük yapmasını istemekle onu bir iken yanında durarak iki kişi yaparsa mı?</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Diyelim ki sen ve senin gibiler, şefaat ayetlerini -inadına değil de- samimi bir şekilde dediğin gibi anladınız.. Mü’min’ler de benim dediğim gibi anladı.. Demek ki, aranızda bir niza yani çekişme var.. Bu halde Kur’ân’ın { فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ }/“Eğer her hangi bir şeyde çekişirseniz onu Allaha ve Resule çevirip götürün” emrine uyarak, bir de Resulüllah sallallahu teala aleyhi ve sellem Efendimiz’e götürseniz ve O’na sorsanız olmaz mı?.. Ne kaybedersiniz?. Bu ayetlerin manasını belirleyen onca sahih rivayete teslim olmayıp illa da senin gibi bir zavallının yontup put haline getirdiği düşüncelere tapınmak, onlarda ısrar etmek en azından yobazlık olmaz mı?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Yukarıdaki iki ayet üzerinde iyi düşünecek olan bir Mü’min kolayca anlar ki: Kıyamet gününde hiçbir satma (ve satın alma) yoktur. Çünkü satma işinin olmadığı yerde tabiatıyla satın alma da olmaz. Peki, dostluk ve şefaat da yok mudur? Evet, bu ayete göre o günde Hiçbir dostluk ve şefaat da yoktur.. Ancak makbul bir imanı, biraz bilgisi ve azıcık aklı olan bir kimse, bu ayetlerin yanında o günde, muttakılerin (Mü’min’lerin) dışındaki dostların kimisi kimisine düşman(olacaklar)dır”(Zuhruf:67) ve de ki: Şefaatin tamamı Allah’a aittir”(Zümer:44) ayetlerini de göz önünde bulundurarak ve tefsirlerdeki manalarına bakarak anlar ki:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Şefaat, hem (kafirler için ve izin çıkmayanlar için) yoktur, hem de (kâfir olmayanlar için) vardır ve tamamı Allah’a aittir.. Çünkü şefaat olmasaydı, şefaatin tamamının Allah’a ait olmasının ve yapılan istisnaların hiçbir manası olmazdı.. Mü’min’e göre Allah’ın kelamında tezat bulunmayacağına göre bunun izahı, Kur’ân’a, onu getiren Resul sallallahu aleyhi ve sellem’e ve Ashab’ı radıyallahu anhum’a ve bir de imanın nuruyla ve ilimle önünü görebilen selim akla sorulur:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Demek ki, kâfirlere hiçbir şekilde şefaat edilmez. Onlar için hiçbir şefaat yoktur.. Ancak, günahkâr olsun olmasın Mü’min’lerden Allah’ın, razı olacağı ve izin vereceği kimselerin, yine O’nun dileyeceği kimselere şefaat etmesi haktır. Bu, kimi     -apaçık sapmışların iddia ettikleri gibi- bir torpil yani hakkedilmeyen bir kayırma da demek değil; aksine bir çeşit dua ile Allah’ın affedip bağışlaması veya ecir, sevap ve mükâfat vermesidir.. Bana dua edin/benden isteyin, bende icabet edeyim (Ğâfir:60) buyuran Rabbimizin af ve mağfiretine hangi zalim ve hangi fasık ambargo koyabilir?!. Hiçbir kimse..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Sizinle sırf ayetlerle konuştum.. Şefaat için sadece ayetlerden delil getirdim.. Aradığınıza ve hevanıza uymadıkça da sizi bağlamayacağı için hadis delillerine temas etmedim.. Sakın yanlış anlamayın, bu hususta ayet bulunmasaydı ve şefaat sadece hadislerle sabit Sünnet bulunsaydı biz Mü’minlere o da yeterdi.. Çünkü ben iman ediyorum ki, Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah’ın kitabını benden çok daha iyi anlar.. Hatta bu ibare darlığıyla malul ifadelerim bile kısmi bir edepsizliği ifade eder..</p>
<p>Zira Onun yanında benim anlayışım bir hiçtir.. Yine Allah’a nihayetsiz hamdolsun sözleriyle açıkça veya iş ve tavırlarıyla da zımnen Kur’ân’ı ben peygamberden iyi anlarım iddiasında olan terbiyesiz ve edepsizlerden değilim.. Bir ayeti, kitap suretindeki paçavralarında onlarca sayfada sözüm ona anlatıp daha anlaşılır kılmaya çalıştığı halde bu işi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e çok gören terbiyesiz zındıklardan olmadığıma sonsuz şükürler olsun.. Rabbim bu nimetini elimden almasın, daimi kılsın..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Evet, ben o terbiyesizlerden nasıl olurum, buna nasıl cesaret edebilirim?!.</p>
<p>Hele, Rabbimiz, Kitab’ında Musa aleyhisselam’dan haber vererek bana şöyle buyuruyorken:</p>
<p>{ وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَاقَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ }</p>
<p>“Hani Mûsâ, kavmine, Ey benim kavmim!. Bana neden eziyet ediyor, beni incitiyorsunuz.. Halbuki biliyorsunuz ki, ben Allah’ın size gönderilen bir elçisiyim dedi.. İşte ne zaman ki bu (eziyetleri) yüz(ün)den kayıp yoldan çıktılar, Allah da kalplerini (düşünce ve inanışlarını) kaydırdı..” (Saff:5)</p>
<p>Bir peygambere açıkça veya hal diliyle Allah’ın kitabını anlamakta ve anlatmakta senin yetkin yoktur ama benim vardır veya bu hususta ben senden üstünüm yahut Allah’ın dininde senin söz hakkın yok ama benim var demek ona eziyet değil de nedir?.. O halde böyle bir densizlik Allah tarafından düşünce ve inanç heyelanlarıyla, kaymalarıyla cezalandırılma neticesini getirecektir.. Nitekim karşımızdaki manzaranız da bundan ibarettir.. Sünnet karşısındaki laubalilikler, şirretlikler ve yer yer inkarcılıklar peygamberi incitecek, inanç ve düşünce sapmalarına sebep olacaktır.. Açık olan Kur’ân’dan ben böyle anladım.. Ne o, itirazı olan mı vardı?!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Beyninde ve yüreğinde böyle kaymalar meydana gelenler Allah’ın ayetlerini nasıl doğru anlayabilir.. İslami olmayan bir zeminin yaralı bereli mahsulleri olan bizler, Kur’ân’ı bu kafalar ve yüreklerle nasıl aslına uygun anlayabiliriz!.. Kur’ân’ın akletseniz ya fermanıyla amel etmeye çalışsak ve işi bizim belamızdan ve musibetimizden selamette olan eslafımıza yani gerçek erbabına havale etsek ya!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Dipsiz bir kuyu misali köküne varılamayan ve ulaşılamayan bir cehaletinizin yanında şeytanda bile bulunmayan bir kibrin sahipleri Kur’ân’ı nasıl doğru anlayabilirler?!.. Asla&#8230;</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ }</p>
<p>“Yer yüzünde haksız yere kibirlenenleri ayetlerimden çevireceğim….”(A’raf:146)</p>
<p>Hangi ayetlerden?!.. Her çeşidinden… Kâinat ayetlerinden, mucizelerden ve Kur’ân ayetlerinden… Ayetlerin nesinden?!.. Onlara iman etmekten yahut anlamaktan veya yaşamaktan veya öğrenmekten yahut hepsinden.. Unutmayalım ki, Kur’ân’ı anlama şansımız Allah’ın ve kullarının karşısında nefislerimizi sıfırlayabildiğimiz nispette olacaktır.. O’nun rızasında fani olduğumuz ölçüde tahakkuk edecektir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!..</span></strong> Binaen aleyh yaptığınız yanlışlıklar ve işlediğiniz günahlar size ne yazık ki, pek de süslü gösterilmiş ve siz onları artık güzel görmektesiniz.. İşte bu çok kötü..</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ أَعْمَالِهِمْ }</p>
<p>“Onlara kötü işleri pek de süslü gösterildi..”(Tevbe:37)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ }</p>
<p>“İşte böylece müsriflere yapmakta oldukları pek süslü gösterildi.”(Yunus:12)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ }</p>
<p>“İşte böylece kâfirlere yapmakta oldukları pek süslü gösterildi.”(En’am:112)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ }</p>
<p>“Rabbinden bir beyyine uzere olan kimse hiç kötü ameli kendine pek süslü gösterilen ve nefislerinin şiddetli arzularına uyanlar gibi olur mu?!..” (Muhammed:14)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ }</p>
<p>“Kötü işi kendine pek süslü gösterilen ve bu yüzden onu güzel gören yok mu?!.. Çunkü şüphesiz ki Allah dileyeceğini şaşırtır dileyeceğine de hidayet eder..” (Fâtır:8)</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span></strong>.. Evet, -bizim yerli ve öz tabirimizle- sahasında erbab-ı salahiyet, -sizin kültürlülük damlayan ‘söylem’inizle de- otorite olan ulemayı, ikinci derecede numunelerimiz olan Ashab radıyallahu anhum’u ve hatta birinci derece ve en güzel numunemiz olan Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi devre dışı bırakmak gibi kötü işleriniz size pek de süslü püslü gösterilmiş.. Ve işin daha da kötüsü bunu harbiden bir de güzel görmeye başlamışınız&#8230;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Bu süslü ve güzel göstermeyi bazen -sebep olma yoluyla- şeytanların insan cinsinden olanlar ve Allah’a koşulan ortaklar yapar.. Allah’ın ve Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’i dinleyecek yerde Goldziher gibi İslam düşmanı müsteşrikleri veya onların gübreliklerinde yetiştirilen beslemeleri dinlediniz&#8230; Kur’ân’ı onlardan öğrenmeye kalktınız.. Onlar da yaptıklarınızı size son derece süslü göstermiş ve ne yazık ki artık siz onları güzel görmeye başladınız..</p>
<p>NitekimRabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ وَكَذَلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلَادِهِمْ شُرَكَاؤُهُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُوا عَلَيْهِمْ دِينَهُمْ }</p>
<p>“İşte böylece müşriklerden bir çoğuna (Allah’a koştukları) ortakları, çocuklarını öldürmeyi, onları (helake) yuvarlamaları ve dinlerini onlara karmakarışık hale sokmak için son derece güzel gösterdi&#8230;”(Enam:137)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ }</p>
<p>“Şeytan onlara yapmakta olduklarını pek de süslü gösterdi&#8230;”(Enam:43)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ }</p>
<p>“Hani şeytan onlara amellerini pek süslü gösterdi…”(Enfal:48)</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Bu süsleme işini yaratma ve icat etme yönüyle tabii ki Rabbimiz yapar..</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ }</p>
<p>“İşte böylece biz her bir topluluğa amelini son derece süslü gösterdik”(Enam:108)</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span></strong>.. Hasılı, ayetlerdeki bu hakikat ve vakıalar sebebiyle sizler Kur’ân’ı ve İslam’ı asla doğru anlayamazsınız; buna gücünüz yetmez.. O yüzden de Kur’ân üzerindeki konuşmalarınız tahriften başka bir mana ifade etmez ve bu gidişle de asla etmeyecektir.. Lütfen, artık akıllı olun, Allah’ın diniyle ve Kitabıyla oynamayın!.. Din düşmanlarına bilerek veya bilmeyerek yardımcı olmayın!..</p>
<p>Selam hidayete tabi olanlara olsun.</p>
<p>Son sözümüz salat ve selam, son duamız da Alemlerin Rabbine hamddir.</p>
<p>https://darusselam.com/reddiyeler/sefaat-meselesi-hakkinda-islamoglu-mustafa-ile-okuyan-mehmete-mektub-1.html?print=print</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/">Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan’a reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Oct 2015 13:55:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[İstiane]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğaze]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya'y Vesile Edinmek]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9435</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Daha evvelden dediğimiz gibi, enbiya, evliya ve salihlerin şefaati haktır. Teşeffu&#8217;, tevessül, teveccüh kelimelerinin manaları aslında birdir. Şefaat: suçluyu kurtarmak için yalvarmak; vesile: zararlardan kurtarmak, faydalara ulaştırmaktır. Teveccüh ise, kulunun kadir ve kıymetiyle Allah Teâlâ&#8217;dan faydalara, nimetlere ulaşmayı ve zarardan kurtuluşu istemek­tir. &#8220;Ya Rabbi Rasûl-ü Ekrem&#8217;in kadir ve kıymeti için benim ihtiyacımı gider”; &#8220;Ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/">Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9436" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi.jpg" alt="Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır" width="336" height="210" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi.jpg 545w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/basarili-olma-duasi-300x188.jpg 300w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></p>
<p>Daha evvelden dediğimiz gibi, enbiya, evliya ve salihlerin şefaati haktır. Teşeffu&#8217;, tevessül, teveccüh kelimelerinin manaları aslında birdir. Şefaat: suçluyu kurtarmak için yalvarmak; vesile: zararlardan kurtarmak, faydalara ulaştırmaktır. Teveccüh ise, kulunun kadir ve kıymetiyle Allah Teâlâ&#8217;dan faydalara, nimetlere ulaşmayı ve zarardan kurtuluşu istemek­tir. &#8220;Ya Rabbi Rasûl-ü Ekrem&#8217;in kadir ve kıymeti için benim ihtiyacımı gider”; &#8220;Ya Rasûlallah benim ihtiyacımı gider”; “Allâh&#8217;ım Onunla ihtiya­cımı gider” sözleri arasında fark yoktur. Doğrusu, Peygamber&#8217;in zâtından istemekle zâtıyla Allah&#8217;tan istemek arasında fark yoktur. Peygamber&#8217;in şefaatinin peşin ücreti salavât-ı şerifedir.</p>
<p><strong>Bu hususta ümmet dört kelimeyi kullanmıştır, istiâne, istiğâse, vesi­le, teveccüh..</strong></p>
<p><strong>1-</strong>İstiâne, birinden yardım dilemektir. Buna taleb de denilir.</p>
<p><strong>2</strong>-istiğâse, imdadına yetişmesi için, hürmetli yahud kıymetli olandan kurtuluşu dilemektir, yani sığınış..</p>
<p><strong>3</strong>-Vesile, bir zararı defetme yahud bir menfeati celbetmeye gayrı vasıta kılmaktır.</p>
<p><strong>4-</strong>Teveccüh, maddî ve manevi olarak başkasına yönelmektir.</p>
<p>İşte şefaat bu dört manayı kuşatan bir kelimedir. Allah Teâlâ bazı kullarına, dileklerini kabul etmek yetkisini vermiştir. Yani şefaate izin vermiştir. Tabiî ki kendilerine yetki verilenlerin en büyüğü Hazreti Mus­tafa sallallâhu aleyhi ve sellemdir.</p>
<p>Bunlarla beraber bir de &#8220;iksâm&#8221; kelimesi var.. İksam; ya Rabbi, enbi­ya evliya hakkı için şunu bana ver demek gibi.. Bunun caiz olup olmadığı hakkında ulemâ ihtilaf etmiştir. Ehli Sünnetten kısm-ı a&#8217;zamîsi, bunun dahi meşrû ve caiz olduğunu söylemiştir. Fakat Hafız Zebîdî ithaf adlı eserinde diyor ki: «Ebû Hanîfe ve arkadaşları, adamın filanın hakkı için, enbiyanın hakkı için, beyt-i haram hakkı için, meş&#8217;ir-ul-haram hakkı için şunu Sen&#8217;den dilerim demesini kerih görmüşlerdir.» Zira hiç kim­senin Allah üzerinde hakkı yoktur.</p>
<p>Demek oluyor ki avamın bu kelime­lerden, kulun Allah üzerinde gerekli bir hakkı olduğunu zannetmesini defetmek için, bu kelimeleri kullanmayı kerih gördüler. Yoksa buna benzer ifadeler kullanılmıştır. Mesela;</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenlerin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim, cümlesiyle Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, camiye giderken dua eder ve ashabına öğretirdi. Hatta Fâtime binti Esed&#8217;i def­nettiği zamanda da: “Allah&#8217;ım Fâtime binti Eaed&#8217;i, annemi mağfiret et; hüccetini ona telkin et; girdiği yeri ona genişlet; Nebîn&#8217;in hakkı için; ve Benden önceki nebilerin hakkı için.&#8221; diye duada bulunmuş­tur; aşağıda nakledeceğiz. Demek &#8220;filanın hakkı için&#8221; sözü caizdir.</p>
<p>Kim evinden namaza doğru çıkar ve: &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dile­yenlerin üzerindeki hakkı için ben Sen&#8217;den isterim. Ve şu (hâlisâne) yürüyüşümün hakkı için de Sen&#8217;den dilerim. Çünkü şübhesiz nime­tin inkarı yahud «vermiş olduğun nimetle tuğyan yahud bir gösteriş yahud şöhret arzusu için (evimden) çıkmadım. Gerçekte azabından korktuğum ve rızanı taleb ettiğim halde çıktım. Ateşten korunmamı ve günahlarımın mağfiretini Sen&#8217;den dilerim. Gerçek şu ki, Sen&#8217; den başkası günahları mağfiret etmez.&#8221; duasını okursa, Allah Teâlâ Zât&#8217;ıyla ona .yönelir ve yetmişbin melek de ona istiğfar ederler.&#8221;</p>
<p>Hafız Münzerî der ki: “Şeyhimiz Ebu-l-Hasen. Bu hadîs hasendir, dedi.”</p>
<p>Tevessül, Allah Teâlâ&#8217;nın nezdinde dua ve niyazları geçerli olan­ların zatlarıyla tekarrübdür.. Bu ise &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenlerin üzerindeki hakkı için&#8221; cümlesiyle beyan olunmuştur.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;ya istihkak -yani mecburiyet ve borç- olarak kulun bir hakkı vâcib değildir. Bilakis Allah Teâlâ Kendisi lütuf ve ihsanıyla kulla­rının ilticalarını, dileklerini kabul eder. Ve kabul etmeyi va&#8217;d etmiştir. İşte bu va&#8217;d-i İlâhî, &#8220;üzerindeki hak&#8221; sözüyle ifade edilmiştir. Binaenaleyh kulun Allah Teâlâ&#8217;ya icbar etmesi söz konusu değildir. Ebû Hanîfenin de mezhebi budur. Nitekim Tabarânî ve Esfehânî&#8217;nin tahric ettikleri Enes ve Hazreti Ali radıyallâhu anhumâ&#8217;dan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem, Fâtıme binti Üseyd yani Hazreti Ali’nin annesi vefat ettiğinde şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Diriltir, öldürür; Kendisi daim diridir ve ölmez olan (ya) Allah(ım), Esed kızı Fâtime annemi mağfiret et; hüccetini ona telkin et; girdiği yeri genişlet; Nebîn&#8217;in (Kendisini kasdetmiştir ); ve önceki enbiyânın hakkı için. Ey esirgeyenlerin esirgeyicisi.”</p>
<p>Malum olduğu üzere “Nebîn&#8217;in; ve önceki enbiyânın hakkı için” ve bir önceki hadiste &#8220;Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den dileyenlerin üzerindeki hak­kı için&#8221; ifadeleri, konuda açık hükmü beyan etmektedir, yani denilme­sinde zarar yoktur. Zira zevatlarla tevessüle dahildir. Herkesçe malumdur kî “üzerindeki hak&#8221; sözünün manası, Allah Teâlâ&#8217;nın üzerine vacib bîr hak olmayıp, şefaate izin ve sevabı vermesi gibi va&#8217;d-i İlâhîlerdir ki Yûnus suresinin 103&#8217;ûncü &#8220;Nihayet Biz rasûllerimizi ve iman edenleri selâmete erdiririz. Ve böylece mü&#8217;minleri de üzerimize bir hak olarak her felaketten kur­taracağız.&#8221; ve Er-Rûm suresinin 47&#8217;nci&#8221;..Mü minlere yardım etmek de üzerimize bir hak olmuştur.&#8221; mea­lindeki ayetlerinde beyan edilmiştir.</p>
<p>Binaenaleyh zatlarla tevessül, haki­katte, Allah Teâlâ’nın va&#8217;d ve hükmüyle tevessüldür. Ebû Hanîfe, bu te­vessülü değil, sadece iksâmı kerih görmüştür.Mecmau-z-Zevâid&#8217;in müellifi Hâfız Nureddîn el-Heysemî, Hazreti Ali&#8217;den gelen ikinci senedin sahih olduğunu tasrih ederek: “Tabarânî&#8217;nin de Eneslen tahric ettiği senedin ricâli sahih ricalidir. Ancak Tabarânî&#8217;nin senedinde olan Ravah bin Salah zayıf sayılmıştır. Fakat bununla bera­ber İbnu Habban ve Hâkim onu mutemet saymışlardır.” demiştir.</p>
<p>Binaenaleyh Hazreti Ali ve Ebî Saîd-il-Hudrî&#8217;nin hadîsi zayıf değil, sahih veyahud hasendir. Nitekim Şevâhid-ul-Hak‘ın müellifi Şeyh Yûsuf Nebahânî; İbnu Ebî Şeybe&#8217;nin de Fâtıme binti Esed&#8217;in hakkındaki hadîsi tahric ettiğini; ve İbnu Ebî Şeybe&#8217;nin Câbiriden tahric ettiği bu hadîsin sahih olduğunu söylemektedir. Bu hadisi, İbnu Abbas&#8217;tan, Enes&#8217;ten, Câ­hilden, Hazreti Ali&#8217;den radıyallâhu anhum, sahih ve hasen senedlerie Tabarânî, İbnu Habban, Hâkim Amel-ul-Leyli venNehar&#8217;da, İbnu Sünnî Amel-ul-Leyti venNehâr&#8217;da tahric etmişlerdir. İbnu Abdilber ve Hafız Suyûtî dahi hadîsin sahih olduğunu tasrih etmişlerdir.</p>
<p>&#8220;&#8230;Şu yürüyüşümün hakkı için&#8230;&#8221; cümlesi de, salih amellerle te­vessülün ifadesidir. Salih amellerle tevessül ittifâkîdir. Yani müslümanlardan hiçbiri bunu inkar etmemiştir. Özellikle başkasının dua ve istiğfarını almak da tevessüldür. Doğrusu meded beklemektir. Bunu inkar etmek sapıklıktan başka bir şey değildir.</p>
<p>Tevessül, El-Mâide sûresinin,“Ey iman edenler, Allah&#8217;tan korkun. O&#8217;na yaklaşmaya vesile arayın ve yolunda cihad edin ki kurtuluşa eresiniz.” mealindeki 35&#8217;inci aye­tiyle emredilmiştir.</p>
<p>Kulu Allah’a yaklaştıran vesilelerin en önemlilerinden birisi, ayette zikredilen cihaddır. Bunun dışında sırf Allah rızası için yapılan her ibadet ve kaçınılan her yasak insanı Allah&#8217;a yaklaştıran vesilelerdir. Şefaat de bu vesilelerdendir. İster buna şefaat, ister teveccüh, İster istiğâse, ister istiâne de.. Bu kelimeler eş anlamda kullanılmıştır. Amelle tevessül, Hafız Münzerî, Neseî, Ibnu Mâce, Buhârî ve Müslim&#8217;in de tahriç ettikleri, Ibni Ömer ve Ebî Hureyre&#8217;nln hadisinden de anlaşılmıştır;</p>
<p>“Sizden üç nefer giderlerken uyku onları bir mağarada barın­dırdı; girdiler. Dağdan bir kaya parçası yuvarlanıp, üzerlerine ma­ğarayı kapattı. Dediler ki: ‘Gerçek şu ki, bu kaya parçasından salih amelinizi vesile ederek Allah&#8217;a yalvarmaktan başka bir şey kurta­ramaz.’ Onlardan bir adam şöyle dedi: &#8216;Allah&#8217;ım, benim, ihtiyar yaşlı anam babam vardı. Onlardan Önce, ehlime ve malıma dönmez ve kahvaltı yapmazdım. Birgün bir ağacın işi beni geri bıraktı da, onlar uyuduktan sonra kendilerine vardım. Onların kahvaltıları için süt sağmıştım. (Yanlarına varınca) Uykuda buldum. Onlardan önce ço­cuklarıma, iyâlime kahvaltı vermekten tiksindim. Süt bardağı elim­de olduğu halde durdum. Çocuklar ayağımın altında mırıldandıkları halde, sabah aydınlanıncaya kadar onların uyanmalarını bekledim.</p>
<p>Nihayet uyandılar; onlara kahvaltılarını verdim. Allah&#8217;ım, eğer ben bunu rızanı taleb etmek için yaptımsa, bize şu taştan içinde bulun­muş olduğumuz darlıktan genişlik ver.&#8217; Taş biraz açıldı. Fakat ora­dan çıkarılıyorlardı. Diğeri: &#8216;Allah&#8217;ım, benim bir amca kızım vardı. İnsanlardan bana en sevimliydi. (Kendisine aşıktım.) Onu taleb ettim; o benden kaçtı. Nihayet kıtlık senelerinden bir sene onu mecbur etti de bana geldi. Benimle kendisi arasını tahliye etmek için ona yüzyirmi dinar verdim. (Zavallı) Kabul etti. Nihayet üzerine düşmeye fırsat bulduğum zaman: ‘Sana hakkından (nikahlı olmaktan) başka bir sûretle mühürü bozmak helal değildir’ dedi. Ben de onunla temas yapmaktan çekindim; üzerinden yuvarlandım.</p>
<p>Bana insanlardan en sevimlisi olduğu halde, ben onu bıraktım. (O fuhuşu terkettim.) Ve altını da kendisinde bırakarak verdim. Allah&#8217;ım eğer Sen&#8217;in rızanı taleb etmek için bunu yapmışsam, içinde bulunmuş olduğumuz şu darlıktan bize açıklık ver.’ dedi. Binaenaleyh kaya biraz daha açıl­dı; şu kadar ki onlar çıkmaya güç bulamadılar. Uçüncüsü: &#8216;Allah&#8217;ım gerçekte ben ameleler tutmuştum. Ücretlerini verdim. Onlardan bir adam ücretini bırakarak gitti. Ben onun ücretini çalıştırdım, çoğalt­tım; nihayet ondan birçok mal meydana geldi. Bir müddet sonra bana geldi: &#8216;Ey Allah&#8217;ın kulu, ücretimi bana öde.’ dedi. Ben de: &#8216;Şu gördüğün develer, inekler, koyunlar, köleler, hepsi senin ücretin- dendir.’ dedim. O da bana: ‘Ey Allah&#8217;ın kulu benimle alay etmiyor­sun.&#8217; dedi. Ben: ‘Gerçekte seninle alay etmiyorum.’ dedim. Bunun üzerine o hepsini aldı götürdü ve ondan bir şey bırakmadı. Allah&#8217;ım eğer ben bunu Sen&#8217;in rızanı kazanmak için yapmışsam, bize içinde bulunmuş olduğumuzdan ferec ver.’ dedi. Bunun üze­rine kaya açıldı; içinden çıkıp yürüdüler.”</p>
<p>Bu hadîs-i şerifte, bir insanın yapmış olduğu hâlisâne ameliyle, hem kendisine hem başkasına tevessül etmesinin meşrû olduğu beyan edil­miştir. Görülüyor mu ki, “Allah&#8217;ım eğer ben bunu Sen&#8217;in rızanı kazan­mak için yapmışsam bize içinde bulunmuş olduğumuzdan ferec ver.” ifadesiyle üç şahıs da yapmış oldukları salih amellerini hem kendi­lerine, hem arkadaşlarına vesile edinmişlerdir. Bu mikdardaki tevessül ve sığınışta ümmet ittifak etmiştir. Şu kadar ki bazıları: &#8220;Bir insan başka­sının ameliyle tevessül edemez.” dediler. Amma bu söz zayıftır. Bir zâtın amelinden dolayı o zâtı vesile edinmek de vardır. Bu da Osman bin Huneyf radıyallâhu anh&#8217;ın hadîsinde beyan edilmiştir:</p>
<p>“Allah&#8217;ım, gerçekten ben Sen&#8217;den isterim. Rehmet nebîsi olan Peygamberin(vesilesi ve şefâatiy)le Sen&#8217;a yöneliyorum. Ey Ailâh&#8217;ın Rasûlü.. Şu ihtiyacımın giderilmesi için Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yöneldim. Allah&#8217;ım, Onu benim hakkımda şefaatçi kıl.”</p>
<p>Bu hadîs-i şerîfte, Tevhîd, teveccüh, şefaat dilemek beyan edilmiştir.</p>
<p><strong>1-</strong>Teveccüh = yönelme; ibadet olarak Allah&#8217;a mahsustur. Buna Tevhîd denilir. Yani Rubûbiyet Allah Teâlâ&#8217;ya tahsis edildiği gibi, zarar­ları kaldırmak, menfeatleri celbetmekte hakîkî müessirin yine Allah Teâlâ olduğuna inanmaya Tevhîd denilir. Nebî olsun, velî olsun, doktor olsun, zehirli yılan olsun; bizzat bir faydayı dokunduramadıkları gibi, bir zararı da defedemezler. Hâsılı fâil-i hakîkînin Allah Teâlâ olduğunu bilmek ve inanmak Tevhîddir.</p>
<p><strong>2</strong>-Allah Teâlâ&#8217;dan bir menfeati istemekte, bir zararı defetmekte baş­kayı vasıta, vesile edinmek de meşrûdur. Nitekim Osman bin Huneyf&#8217;in hadîsinde Peygamber&#8217;e gelen a&#8217;mâ gözünün şifâyap olmasında Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;i vesile edinerek “Ey Ailâh&#8217;ın Rasûlü.. Şu ihtiyacımın giderilmesi için Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yönel­dim.” demiştir. Sonra bunu Peygamber bizâtihi ona öğretmiştir.</p>
<p>Binaen aleyh bu, Peygamber&#8217;in bu sığınışı tavsiyesi etmesinin hayatına mah­sus değil, hayatından sonra da aynı sığınışın yani meded beklemenin meşru olmasının ifadesidir. Çünkü Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in vefatından sonra da ümmetine istiğfarda bulunması, hem ayet hem de hadisle sabittir. Nitekim En-Nisâ&#8217; 64&#8217;üncü ayette,“&#8230;Eğer onlar kendilerine zulmettiklerinde Sana gelerek Allah&#8217;tan mağfireti dileseler, (inanmış ve kendisine bağlanmış oldukları) Rasul de onlar için istiğfar etse, Allah&#8217;ı ziyadesiyle tövbelerini kabul edici ve esirgeyici bulacaklardır.” buyrulmuştur.</p>
<p>Malum olduğu üzere, ken­dine zulmedenin, tevbeden sonra Peygamber&#8217;e gelmesi emredilmedi, “Sana gelerek Allah&#8217;tan mağfireti dileseler” buyrulduktan sonra; “(inanmış ve kendisine bağlanmış oldukları) “Rasul de onlar için istiğ­far etse” buyruldu.</p>
<p>Nasıl ki doktoru ve ilacını şifâya vesile kıydıysa, böylece Allah Teâlâ Peygamberi ve Peygamberin ardınca giden salâhiyetti evliyayı ve ule­mâyı da tevbelerin kabul edilmesinde, hidayete eritmesinde ve Allah&#8217;ın mağfiretine mazhar olunmasında vesile kılmıştır. Bu Peygamberin ha­yatına mahsus değildir. Peygamberin ümmetine istiğfarı, vefatından son­ra da bu ayet-i kerîmeyle sabittir. Artık bu hükmü Peygamberin hayatına tahsis etmek, Kur&#8217;ân-ı Hakîm&#8217;e ilave etmektir. Zira usul ilmine göre, umu­mu ifade eden bir hükmün, delilsiz ferde tahsisi caiz değildir.</p>
<p>Ibnu Sa&#8217;d ve Bezzâr&#8217;ın tahric ettikleri İbni Abbas ve Abdullah bin Mesûddan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Benim hayatım sizin için hayırlıdır; çünkü siz onunla doğrudan konuşabiliyorsunuz, o da (sorularınıza cevap vermek, bilmediğiniz yeni problemlerinizi çözmek için) sizinle konuşuyor. Ölümüm de sizin için hayırlıdır; çünkü ammeleriniz bana arzedilir; iyi, güzel amellerinizi gördüğümde Allah’a hamd ederim. Kötü amellerinizi gördüğümde ise, Allah’tan bağışlanmanızı isterim”(Aclunî, 1/368).</p>
<p>Peygamber&#8217;in, vefatından sonraki ümmetine faydası, istiğfarı, haya* tından fazladır. Zira İstiğfarının manası, büyük günahların cezalarının tahfifi, küçük günahların mağfiretinin taleb edilmesidir. Bir anda melek­ler, ümmetinin işledikleri hesab edilmeyecek kadar hayr ve şer amelleri ona arzederler, bildirirler. Hayatta iken, bildirilen bu kadar olaylara vukûfu zor olduğu halde, vefatından sonra zor değildir. Çünkü ruh âlemin­de. beşeriyet kaydı ve hududlandırma, sınırlandırma yoktur.(Heysemî Mecmau-z-Zevâid&#8217;de diyor ki: &#8220;Bezzâr&#8217;ın ricâli sahih ricâlıdir,” Böylece Hafız Zehebî de: ibnu Sa&#8217;d&#8217;ın tahrîcinin dışında, bu hadis maktu&#8217; değil, mevsufdür demiştir.)</p>
<p>Şu halde Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in, vefatından son­ra da ümmetinden belaların kaldırılması, faydanın ulaşması hakkında vesile oluşu, hem ayet hem de hadisle sabittir. İşte Vahabîler, yukardaki ayeti hayatına tahsis ederek, Bezzâr&#8217;ın hadîsini inkar edemedikleri hal­de tevil ederler.</p>
<p>Şimdi Osman bin Huneyfin hadîsine tekrar dönelim:</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ım, gerçekten ben Sen&#8217;den isterim. Rahmet nebîsi olan Peygamberin(vesilesi ve şefâatiy)le San&#8217;a yöneliyorum. Ey Allâh&#8217;ın Rasûlü.. Şu İhtiyacımın giderilmesi için Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yöneldim. AllAh&#8217;ım, Onu benim hakkımda şefaatçi kıl.” diye meal yazdığımız Osman bin Huneyfin hadîsinin şerhinde Tîbî diyor ki: «’bike’ ke­limesindeki &#8220;bâ&#8221; harfi istiâne içindir. ‘binebiyyeke’ deki &#8220;bâ&#8221; harfi ta&#8217;diyet içindir.</p>
<p>Bu takdirde manası şöyle olur: &#8220;Allah&#8217;ım, Peygamber&#8217;in yardımı ve Ona verdiğin yetkiyle Sen&#8217;den isterim.&#8221; Bu Tevhîdin ifadesidir, ikinci bir kez &#8220;Ya Rasûlallah, Senin yardımınla Rabb&#8217;ime yöneldim; benden haberdar ol, yardıma yetiş&#8221; demektir.»</p>
<p>ibnu Abdisselam dedi ki: «Bu sığınış ve meded beklemek, Peygam­ber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;e mahsus olması gerekir. Çünkü O, Âdem oğullarının hepsinin efendisidir. Allah Teâlâ Ona bu makamı tah­sis etmiştir. Vefatından sonra da ümmetine istiğfar eder, yardımına yeti­şir. Bu Onun yüceliğinin, kendisine şefaat izni verileceğinin izahıdır. Binaenaleyh Ondan başka, enbiya, evliya ile iksâmın olmaması gerekir. Çünkü kimse Onun rütbesine erişmez.»</p>
<p>İmam Subkî diyor ki: «Tevessül yani Peygamberi vasıta edinmek;istiâne yani Peygamberden meded beklemek; teşeffu&#8217; yani belaların kaldırılmasında, menfeatlerin celbedilmesinde Peygamber’i ricacı kıl­mak, meşrû ve güzeldir. Ibnu Teymiye gelmeden evvel, selef ve haleften hiçbir kimse tevessülü, istiâneyi, teşeffuu ve teveccühü inkar etmemiştir. Ibnu Teymiye gelince bu inkar bld&#8217;atini çıkardı, bu işi inkar etti; doğru yoldan saptı.»</p>
<p>Ibnu Abdisselam, Peygamberin hayatından sonra da, kendisiyle Allah’a iksam( yani “Ya Rabbi, Habîb-i Ekrem&#8217;in hakkı için, hürmeti İçin şu belayı benden kaldır“ yahud “bir evlad bana ver“)ın Peygamberin şahs-ı şerifine mahsus olduğunu söylemiştir. Fakat İmam Kuşeyrî, Ma&#8217;rûf-u Kerhî kuddise sırruh&#8217;un, müridlerine: &#8220;Sizin Allah&#8217;a bir ihtiyacı­nız olduğunda benim vasıtamla ona iksam verin. Gerçekte ben şu anda Mustafa sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;den veraset hükmüyle sizinle Allah arasında vasıtayım.“ dediğini nakletmektedir. Bu gösteriyor ki, Peygam­bere mirasçı olanlara da sığınmak ve ondan meded beklemek vardır.</p>
<p>Buhârî ve Müslim&#8217;in de tahric ettikleri Ebî Saîd-el-Hudrî&#8217;den gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in buyurmuş olduğu,</p>
<p>“Mescid-i Haram’dan, Mescid-i Aksâ’dan, Benim bu mescidimden başkasına semere bağlanılmaz (yola çıkılmaz).” mealindeki hadiste dahi Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in kabr-i şerifinin ziyareti, ilmi taleb etmek için bir yere gitmek üzere semerenin bağlanması men edilmemiştir. Binaenaleyh bu hadisle, salihlerin ziyareti için yola çıkmak yasaklanmamıştır.</p>
<p>Hafız İbnu Hacer diyor ki: «Şeyhimiz Ibnu Teymiye&#8217;nin bu hususta cumhûra muhalefet etmesi, ondan menkul olan en beter sözüdür. İmam Mâlik, “Peygamberin kabrini ziyaret ettim&#8221; sözünü kerih görmüştür, ziyareti değil. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in kabr-i şerifini ziyaret etmek, üstün amellerdendir; azamet ve celal sahibi olan Allah Teâlâ&#8217;ya en yaklaştırıcıdır.»</p>
<p>Peygamberin sevgisi vesile olduğu gibi, Peygamberi sevenleri de vesile edinmek meşrûdur. Nitekim Tirmizî&#8217;nin tahric ettiği, Ebî Derdâ&#8217;dan gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:</p>
<p>“Allah&#8217;ım, Sen&#8217;den sevgini; Sen&#8217;i seven kimselerin sevgisini ve beni sevgine ulaştırıcı ameli dilerim. Allah&#8217;ım bana (Zâtinin) sevgi(si)ni, nefsimden, malımdan, ehlimden daha sevimli kıl.” Eğer pey­gamberlerin mirasçılarının sevgileri de vesile olmasaydı, Fahr-i âlem sallallâhu aleyhi ve sellem bu duayı öğretmezdi. Binaenaleyh Ibnu Teymiye nin, et-Tevessül vel Vesîle adlı eserinde, şahıslarla tevessülün caiz olmadığını, dualarıyla tevessülün caiz olduğunu söylemesi de doğ­ru değildir. Zira zâtın duasıyla tevessül ile zatıyla tevessül arasında hiçbir fark yoktur.</p>
<p>Vahabîlerin, şefaati, tevessülü, teveccühü reddetmekte ibnu Teymiye&#8217;yi kendilerine siper etmeleri, kafirlerin hakkında şefaatin kabul olunmayacağını beyan eden ayet ve hadisleri müslümanların da hakkında icra etmeleri, sapıklıktan başka bir şey değildir. İnşâallah Cenâb-ı Hakk nasîb-i müyesser ederse, bu hususta bir risâle yazarız. Şimdilik bu kadarla iktifa edelim.</p>
<p>İsmail Çetin-Ehli Sünnetin Nazarı İtikadın Ölçüsüdür</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/">Peygamberlerden Medet Beklemek Hak’tır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerden-medet-beklemek-haktir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8221;Lâ ilâhe illallah&#8221; kelimesinin fazileti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-kelimesinin-fazileti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-kelimesinin-fazileti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2015 20:41:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA["Lâ ilâhe illallah" kelimesinin fazileti]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Rabbani]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9247</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;ın adıyla&#8230; Allah Teâlâ&#8217;nm gazabını teskin hususunda &#8220;lâ ilâhe illallah (Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur)&#8221; sözünden daha faydalı bir şey yoktur. Bu söz, cehenneme girmeye sebep olan İlâhî gazabın teskin olma­sını sağlıyorsa, başka gazapların teskinine haydi haydi sebep olur. Zira diğer gazaplar, cehennem azabım doğuran gazaptan çok da­ha aşağı derecededir. Nasıl teskin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-kelimesinin-fazileti/">”Lâ ilâhe illallah” kelimesinin fazileti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/indir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-9248" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/indir.jpg" alt="''Lâ ilâhe illallah&quot; kelimesinin fazileti" width="368" height="204" /></a></p>
<p>Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;ın adıyla&#8230;</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nm gazabını teskin hususunda &#8220;lâ ilâhe illallah (Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur)&#8221; sözünden daha faydalı bir şey yoktur. Bu söz, cehenneme girmeye sebep olan İlâhî gazabın teskin olma­sını sağlıyorsa, başka gazapların teskinine haydi haydi sebep olur. Zira diğer gazaplar, cehennem azabım doğuran gazaptan çok da­ha aşağı derecededir.</p>
<p>Nasıl teskin etmesin ki, kul bu sözü söylemekle, mâsivâdan yüz çevirmiş, bunu tekrarlamakla mâsivâyı reddetmiş ve yönünü hak olan mabuda çevirmiştir. Gazabın kaynağı da, kulun (Cenâb-ı Hak dışında) müptela olduğu farklı farklı yönelişlerdi. Bunlar ol­madığına göre gazap da olmayacaktır.</p>
<p>Mecaz âleminden bu anlama şunu misal verebiliriz: Bir kim­se hizmetçisinden rahatsız olup ona sinirlense&#8230; Bu esnada hiz­metçisi aklımı kullanarak efendisi dışındaki bütün meşgalelerini terk edip bütün kalbi ve kalıbıyla efendisine yönelse&#8230; Efendisin­de hizmetçisine karşı şefkat ve merhamet hislerinin doğal olarak uyandığı görülür, ona karşı olan öfkesi de biter.</p>
<p>&#8220;Lâ ilâhe illallah&#8221; sözünün, ahiret için saklanan doksan dokuz rahmetin anahtarı olduğunu hissediyorum. Küfür karanlıklarını, şirk lekelerini bertaraf etmede bu güzel kelimeden daha etkili bir şey olmadığını biliyorum. Zerre miktarı iman sahibi bir kimsenin, her ne kadar küfür âdetlerine, şirk rezilliklerine müptela olsa da,bu sözün içeriğini tasdik etmiş ise, bu mübarek kelimenin şefaati ile cehennemden çıkacağım ve cehennemde ebedî kalmaktan kur­tulacağını ümit ediyoruz.</p>
<p>Nitekim Allah&#8217;ın resulü Muhammed Mustafa&#8217;nın (s.a.v) şe­faati de bu ümmet içinde (küfür dışındaki) diğer büyük günahları işleyenlerin affedilmesi hususunda en faydalı ve en etkili şefaattir. Bu ümmetin büyük günah işleyenleri dememin sebebi, diğer üm­metlerde büyük günah işleyenlerin az olmasından dolayıdır. Hatta küfür âdetlerine, şirk rezilliklerine bulaşma noktasında da diğer ümmetlerin günahkârları, bu ümmete nazaran daha azdır. Bu yüzden şefaate en fazla muhtaç olan bu ümmettir. Geçmiş ümmet­lerde bir topluluk küfürde inat ederken, diğer bir topluluk da halis mümin ve Allah&#8217;ın emirlerine sımsıkı sarılmış olurdu.</p>
<p>Şayet bu mübarek kelime gibi bir şefaatçisi, son peygamber Muhammed Mustafa (s.a.v) gibi de bir şefaatçileri olmamış olsay­dı, bu günahkâr ümmet çoktan helak olmuştu. Evet, günahkâr bir ümmet, ama çok bağışlayın Rabbi var. Allah Teâlâ&#8217;nın affından ve mağfiretten bu ümmetin payına düşen kısmı, diğer ümmetlerin tamamının payına düşenden herhalde daha fazladır. Sanki doksan dokuz rahmet bu günahlara boğulmuş olan ümmet için saklı tu­tulmuştur.</p>
<p>İnsanların ihsana en layık olanı günahkârlardır.</p>
<p>Hak Sübhânehû affetmeyi ve bağışlamayı sevdiğinden, hiç­bir af ve bağışlama da bu ümmete yapılan kadar olamayacağın­dan, tabii olarak bu ümmet en hayırlı ümmet olmuştur. Şefaatçile­ri olan bu mübarek kelime en üstün zikir ve şefaatçileri olan pey­gamberleri de peygamberlerin efendisi olduğu için bu ümmet şu hitaba nail olmuştur:</p>
<p>&#8220;Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok ba- ğışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir&#8221; (Furkân 25/70).</p>
<p>Evet, merhametlilerin en merhametlisi böyle olur! İhsanda bulunanların en cömerdi böyle yapar!</p>
<p>Cömertlerle olan işte hiçbir zorluk yoktur.</p>
<p>&#8220;Bunlar Allah Teâlâ için pek kolay şeylerdir&#8221; (Nahl 4/30).</p>
<p>&#8220;Ey Rabbimiz! Bizim günahlarımızı, işimizdeki aşırılığımızı bağışla, ayaklarımızı sabit kıl, kâfirlere karşı bizlere yardım et&#8221;(Âl-i İmrân 3/147).</p>
<p>Bu mübarek kelimenin faziletleri arasında şunları da dinle: Resûlullah (s.a.v) buyurdu ki:</p>
<p>&#8220;Her kim lâ ilahe illallah (Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur) derse cenne­te girer.(Buhari,İlm,49)</p>
<p>Ham kimseler, bir defa &#8220;lâ ilâhe illallah&#8221; diyenin cennete gir­mesini yadırgayabilirler. Bunun sebebi, bu mübarek kelimenin be­reketlerinden haberdar olmamalarıdır. Bu fakire keşfen zahir ol­muştur ki, dünyadaki bütün günahların bu ifadenin bir defa söy­lenmesi ile bağışlanması ve bütün günahkârların cennete girmesi mümkündür. Şu da müşahede edilmiştir ki, bu kelimenin bereket­leri şu âlemde bulunan bütün herkese taksim edilmiş olsa, hepsine sonsuza kadar yeter ve bütününün susuzluğunu giderebilir.</p>
<p>Peki, bu mukaddes kelimenin yanına bir de &#8220;Muhammedün Resûlullah&#8221; cümlesi de ilave edilir, Allah&#8217;ın birliğini kabul etmenin yaranda Hz. Peygamberin (s.a.v) peygamberliği de tasdik edilmiş olur, bir de risaletle velayet beraber bulunursa nasıl olur! Bu iki cümlenin bütünü, velayet ve nübüvvet kemâlâtının tamamım kendisinde toplamış bulunmaktadır. Velayeti gölgelerin zulmetle­rinden temizleyen ve nübüvveti en yüksek derecesine ulaştıran kimse bu iki saadet yolunun kılavuzudur.</p>
<p>Allahım! Bu yüce kelime-i tevhidin bereketlerinden bizleri mahrum bırakma! Bu kelime üzerinde bizleri sebatkâr eyle! Onu tasdik etmiş olarak canımızı al, onu tasdik edenlerle beraber bizle­ri haşret! Bu kelimenin ve bu kelimeyi tebliğ eden peygamberlerin hürmetine bizleri cennetine girdir!</p>
<p>Bir de bilinmelidir ki, nazar ve kadem âciz kalıp, himmet ka­nadı inip salındığında ve sâlikin muamelesi mutlak gayba geldi­ğinde, bu mahalde, &#8220;La ilahe illallah Muhammedün Resûlullah&#8221; cüm­lesinin adımı olmaksızın seyir mümkün olmaz. Ayrıca o yolu, bu mukaddes kelimenin himayesi olmaksızın aşmak da mümkün de­ğildir. Sâlik bu mahalde bu mukaddes kelimeyi her bir zikredişinde, bu kelime sayesinde, bu kelimenin hakikatinin yardımı ve des­teği ile o mesafenin bir adımını katetmiş, nefsinden uzaklaşarak Hak Sübhânehû&#8217;ya yaklaşmış olur. Anılan mesafenin her bir par­çası, imkân âlemi dairesinden katbekat daha büyüktür. Buradan da bu zikrin fazileti anlaşılabilir.</p>
<p>Bu mübarek kelimenin yanında dünyanın tamamının bir kıymeti olmadığı gibi, his dahi edilemez. Büyük bir okyanusun yanında bir damla kadar bile kıymeti yoktur. Bu ifadenin büyük­lüğü onu söyleyenin büyüklüğüne göredir. Söyleyenin derecesi ne kadar yüksek ve yüce olursa bu kelimenin büyüklüğü de o kadar çok ve etkili olmaktadır.</p>
<p>Güzellikleri artar o yüzün Bakışın arttıkça ona senin.</p>
<p>insanın bir köşeye çekilerek zevkle ve tadım alarak bu mü­barek kelimeyi zikretmeyi temenni etmesine denk bir temenninin şu dünyada bulunduğunu sanmıyorum. Ancak elden ne gelir ki, her temenniyi elde etmek mümkün olmuyor. Bazen gaflet hali ve halka karışmak gerekiyor.</p>
<p>&#8220;Ey Rabbimiz, Nurumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü sen her şeye kadirsin&#8221; (Tahrîm 66/8).</p>
<p>&#8220;Senin izzet sahibi Rabbin, onların yakıştırdıkları vasıflar­dan münezzeh ve yücedir. Gönderilen bütün peygamberlere selam olsun. Âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a hamdolsun!&#8221; (Sâffât37/180-182)</p>
<p>İmam Rabbani &#8211; Mektubat-ı Rabbani,cild:2 &#8211; 37.Mektub</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-kelimesinin-fazileti/">”Lâ ilâhe illallah” kelimesinin fazileti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/la-ilahe-illallah-kelimesinin-fazileti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Sünnet&#8217;in İnanç Esasları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2015 20:31:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Rabbani]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet ve Hilafet Konusu]]></category>
		<category><![CDATA[İmanın Artıp Eksilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığı ve Sıfatları]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Günah Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet Alametleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kulların Fiilleri; Hayır ve Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler ve Vazifeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Rü'yet]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe Arasındaki Olaylar ve Görüş Ayrılıkları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9241</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi kısaca Ehl-i sünnet&#8217;in inanç esaslarını açıklayalım. Da­ha sonra inançlarımızı buna göre düzeltip bizi bu çizgi üzerine sa­bit kılması için Allah Subhânehû&#8217;ya yalvaralım. Allah&#8217;ın Varlığı ve Sıfatları Allah (c.c) zâtıyla mevcuttur ve varlığının başlangıcı yoktur (kadîmdir). O&#8217;nun dışındaki her şey onun yaratmasıyla mevcut olmuş ve bu sayede yokluktan varlık sahnesine çıkmıştır. Allah Sübhânehû’nun varlığının sonu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/">Ehl-i Sünnet’in İnanç Esasları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9242" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501.jpg" alt="Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları" width="408" height="275" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501.jpg 408w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501-300x202.jpg 300w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></a></p>
<p>Şimdi kısaca Ehl-i sünnet&#8217;in inanç esaslarını açıklayalım. Da­ha sonra inançlarımızı buna göre düzeltip bizi bu çizgi üzerine sa­bit kılması için Allah Subhânehû&#8217;ya yalvaralım.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ın Varlığı ve Sıfatları</strong></p>
<p>Allah (c.c) zâtıyla mevcuttur ve varlığının başlangıcı yoktur (kadîmdir). O&#8217;nun dışındaki her şey onun yaratmasıyla mevcut olmuş ve bu sayede yokluktan varlık sahnesine çıkmıştır. Allah Sübhânehû’nun varlığının sonu yoktur, ezelîdir. O&#8217;nun dışındaki her şey hâdistir, sonradan meydana gelmiştir. Ezelî olan her şey ayın zamanda ebedîdir. Sonradan meydana gelen her şey aynı zamanda fânidir; yok olmaya mahkûmdur.</p>
<p>Allah Sübhânehû tektir; ne varlığının zorunluluğu konusun­da ne de ibadet edilmeyi hak etme konusunda eşi ve ortağı yoktur. Varlığı zorunlu olmak ondan başka hiçbir şeye yaraşmaz. Ondan başka hiçbir şey kendisine kulluk yapılmayı hak edemez.</p>
<p>Allah Sübhânehû&#8217;nun kâmil sıfatları vardır. Hayat, ilim, se­mi&#8217; (işitmek), basar (görmek), kudret, irade, kelam ve tekvin (meydana getirmek) bu sıfatlardandır. Bu sıfatların her biri ezelî olup Allah&#8217;ın zâtıyla kaimdir. Bu sıfatların sonradan ortaya çıkan (yaratma, görme, diriltme, öldürme, rızık verme&#8230;) gibi özellikleri o sıfatların ezelî olmalarına zarar vermez. Sıfatların ilgili olduğu şeylerin yaratılmış olması, sıfatların ezelî olmasına mâni değildir. Felsefeciler akıllarının kıtlığı, Mu&#8217;tezile mensupları da sapkınlığı sebebiyle yaratanın yaratılmış olanla ilişkisinin, ilişkide olan sıfa­tın hâdis olduğuna delil saymış ve Allah&#8217;ın kâmil sıfatlarını inkâr etmiştir.</p>
<p>Felsefeciler bundan başka, sonradan yaratılmışlık (hudûs) alameti gördükleri, değişime yol açtığı için Allah&#8217;ın cüz&#8217;iyyâtı (ti­kelleri) bilemeyeceğini savunmuştur. İki grup da gerçekte İlâhî sı­fatların ezelî olduğunu fakat bu sıfatların sonradan olan yaratıl­mışlarla ilgili ilişkisinin hâdis olduğunu bilememiş, sıfatların ken­dileriyle bu sıfatların ilişkilerini birbirinden ayırt edememişlerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû noksanlık ifade eden her türlü vasıftan uzaktır. O cevher ve cisimlere ait özelliklerden ve bunların gerek­tirdiği şeylerden münezzehtir. Allah&#8217;ın yüce zâtı hakkında zaman, mekân ve yön gibi şeyler söz konusu olamaz. Bütün bunlar Allah­&#8217;ın yaratmasıyla var olmuş şeylerdir.</p>
<p>İşin özünü anlayamamış bir cemaat, Allah&#8217;ın arşın üstünde olduğunu ifade etmiş ve Allah&#8217;ın yukarıda olduğunu ileri sürerek yön isnadında bulunmuştur. Arş ve arşın içine aldığı her şey son­radan meydana gelmiş olup Allah&#8217;ın yarattığı şeylerdir. Sonradan yaratılmış bir şeyin ezelî yaratıcının mekânı ve karargâhı olması nasıl düşünülebilir?</p>
<p>Şu var ki, arş Allah&#8217;ın yaratıkları arasında en şerefli olan ve en fazla nuraniyet ve berraklık ihtiva eden şeydir. Bu nedenle arş, yaratıcının yüceliğini en açık biçimde yansıtması için aynalık hükmüne layık görülmüştür. Nitekim bu yansıtma özelliği saye­sinde ona Allah&#8217;ın arşı deyimi kullanılmıştır. Yoksa arş ve diğer şeyler Allah&#8217;a nisbetle birbirine eşit olup hepsi Allah&#8217;ın yaratıkla­rıdır. Şu kadar var ki, arşın başka şeylerde bulunmayan yansıtma kabiliyeti vardır (Bu da Allah&#8217;ın arşın üstünde olduğu fikrini doğ­rulamaz).</p>
<p>Nitekim insan aynaya bakıp kendisini aynada gördüğü za­man, o insanın aynaya girdiği söylenemez. Bilakis bu insanın ay­nayla olan ilişkisi karşısına geçtiği diğer şeylerle olan ilişkisiyle eşittir. Bir farkla ki, ayna insanın görüntüsünü yansıttığı halde di­ğer şeyler onun görüntüsünü yansıtamaz.</p>
<p>Allah Sübhânehû ne cisimdir ne de cisimden oluşmuştur. O araz veya cevher de değildir. O&#8217;nun varlığının ne bir sının ne de bir sonu vardır. O uzun, kısa, enli ve dar olmaktan münezzehtir. Evet, Allah geniştir (vâsi&#8217;dir) fakat bu bizim akıllarımızın idrak et­tiği anlamda bir genişlik değildir. O her şeyi kuşatıcıdır ancak bu akıllarımızın aldığı bir kuşatma anlamına gelmez. O yakındır fa­kat bu yakınlık bizim anladığımız türden bir yakınlık değildir. Al­lah Teâlâ bizimle beraberdir ancak O alışageldiğimiz anlamıyla beraberlikten uzaktır.</p>
<p>Bizler Allah&#8217;ın geniş, kuşatıcı ve yakın olduğuna ve bizimle beraber bulunduğuna inanırız. Ama bunların şekil ve keyfiyetini bilemeyiz. Bunlarla alakalı olarak aklımıza gelen bütün keyfiyetler Mücessime mezhebine ait düşüncelerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû hiçbir şeyle özdeşleşmediği gibi (ittihat) hiçbir şey de Allah Sübhânehû ile özdeşleşmez. Bunun gibi hiçbir şey Allah&#8217;a hulûl edemez (içine giremez), Allah Teâlâ da hiçbir şe­ye hulûl etmez. Bölünmek ve parçalara ayrılmak, bir araya gelmek veya çözülmek gibi durumlar Allah için düşünülmesi imkânsızdır.</p>
<p>Allah&#8217;ın ne bir dengi ne de bir benzeri vardır. O&#8217;nun eşi veya çocuğu yoktur. Allah Sübhânehû gerek zâtı gerekse sıfatları itiba­riyle nitelik, benzeri ve dengi olmak gibi özelliklerden yücedir. Bizim O’nun hakkında en son bilebileceğimiz şey şudur: Allah Sûhhânehû vardır, O kendisini vasfettiği ve övdüğü bütün kâmil isim ve sıfatların sahibidir.Fakat yukarıda da geçtiği gibi Allah, bu sıfatlarla ilgili olarak zihnimizde oluşabilecek her türlü tasav­vurun ötesindedir.</p>
<p>&#8220;Gözler O’nu idrak edemez.Fakat O gözleri idrak eder.O en gizli şeyleri bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır&#8221; (En&#8217;âm,103)</p>
<p>Akıl ve kavrayış sahipleri, Onun var olduğu ve kendinden başka ilâh olmadığı dışında bir şey söylememiştir.</p>
<p>Allahın isimleri ayet ve hadislerle bilinebilir. Yani Allaha isnat edeceğimiz ismi şeriat sahibinden duymuş olmamız gerekir. Şeriatta kullanıldığı bilinen her ismin Allah için kullanılması caiz­dir. Aksi takdirde Allah&#8217;a isim isnadında bulunmamız doğru de­ğildir. Mesela &#8220;cevad&#8221; (cömert) ismi eğer bir yetkinlik ifade ediyor­sa bu ismi Allah için kullanabiliriz, Zira şeriatta bu isim Allah için kullanılmıştır. Fakat aynı anlama gelen &#8220;sulu&#8221; (cömert) ismini Al­lah için kullanamayız. Çünkü şeriatta bu ismin Allah için kullanıl­dığı bilinmemektedir.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ın Kelamı: Kur&#8217;ân-ı Kerim</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın kelamı olup harf ve ses elbisesi içeri­sinde Resûlullaha (s.a.v) indirilmiştir. Allah Subhânehû Kur&#8217;an aracılığıyla kullarına bazı hususları emretmiş, bazı şeyleri de ya­saklamıştır. Biz insanlar, içimizde tasarladığımız manaları dilimiz aracılığıyla harf ve ses elbisesi içerisinde dışa vurur ve bu yolla duygu ve düşüncelerimizi insanlarla paylaşırız. Allah Sübhânehû da ağız ve dil gibi araçları kullanmadan yetkin kudretiyle dilediği manaları harf ve ses düzeni içerisinde açığa çıkarır, bu düzen içe­risinde emir ve yasaklarını insanlara ulaştırır. Bu bakımdan gerek nefsi (iç) gerekse lafzı (sözlü) kelamın her biri Allah&#8217;ın kela­mıdır.</p>
<p>Allah&#8217;ın kelamı dendiği zaman bu iki kelamın kastedilmeği mecazen değil, hakikat yönüyledir. Tıpkı bizim nefsî kelamımız ile lafzı kelamımızın hakiki anlamda olduğu gibi. Yoksa birincisi me­cazi, İkincisi hakiki manada söylenmiş değildir. Çünkü mecazi mananın reddedilmesi mümkündür. Oysa lafzî kelamı reddedip bunun Allah Teâlâ&#8217;ya ait olduğunu inkâr etmek küfürdür.</p>
<p>Peygamberimizden önce gelen diğer peygamberlere indiri­len ilâhı kitap ve sahifeler de böyledir. Bunların hepsi de Allah&#8217;ın kelamıdır. Kur’an’da ve geçmiş İlâhî kitaplarda yer alan sözler, Al­lah&#8217;ın, zamanın şartlarına göre kullarına uymasını emrettiği hü­kümleri ifade ederler.</p>
<p><strong>Rü&#8217;yet</strong></p>
<p>Müminlerin cennette yön, karşı karşıya bulunma, nitelik ve kuşatma olmaksızın Allah&#8217;ı görmesi (rü&#8217;yet) haktır. Ahirette ola­cak bu görme işinin gerçekleşeceğine iman ederiz; fakat nasıl ola­cağı konusunda kafa yormayız.</p>
<p>Allah&#8217;ın görülmesi hadisesi keyfiyet dışı bir şeydir. Bu dün­yada keyfiyet ve misal erbabı olan bizler bu sırrın iç yüzünü keş­fedemeyiz. Bu gerçeğe inanmaktan başka nasibimiz yoktur. Felse­feciler, Mu&#8217;tezile ve bazı bid&#8217;atçı fırkaların vay haline! Onlar ilâhı lütuftan mahrum kalmaları ve basiretlerinin kapalı olması sebe­biyle Allah&#8217;ın ahirette görülebileceği gerçeğini inkâra kalkışmış ve gayb âlemine ait olan durumları mevcut âleme kıyas ederek bu dinî esasa iman şerefine erememişlerdir.</p>
<p><strong>Kulların Fiilleri; Hayır ve Şer</strong></p>
<p>Allah Sübhânehû kulları yarattığı gibi onların işlerini de ya­ratmaktadır. Kulların işlerinin hayır ya da şer olması bu gerçeği değiştirmez. Bütün işler Allah&#8217;ın takdiriyle olmaktadır. Şu kadarı var ki, hayır ve şer Allah&#8217;ın dilemesiyle olduğu halde, Allah hayır­lı işlerden razı olmakta, şerli işlerden razı olmamaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki, Allah&#8217;a karşı takınacağımız edep gereği tek başına şerri Allah&#8217;a isnat etmekten sakınmalı; Allah Sübhânehû hakkında &#8220;şerri yaratan&#8221; yerine &#8220;hayrı ve şerri yaratan&#8221; ifadesini kullanmalıyız. Nitekim âlimler edebi gözeterek Allah Sübhânehû hakkında &#8220;hınzırları ve pislikleri yaratan&#8221; ifadesi yerine &#8220;her şeyi yaratan&#8221; ifadesini kullanmışlardır.</p>
<p>Mu&#8217;tezile tercih ettiği ikicilik (düalist) eğilimi gereği kulların, kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu ileri sürmüş ve hayır ya da şer bütün işleri kullara nisbet etmiştir.</p>
<p>Oysa Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu yaklaşımı hem akıl hem de din yö­nünden tutarsızdır. Gerçi Ehl-i sünnet âlimleri de kulların kudre­tinin yaptığı işlerde bir katkısının olduğunu kabul etmiş ve buna kesp ismini vermiştir. Zira titreme ile iradeli hareket arasında, biri kudret ve kesp dışı, diğeri kudret ve kesple meydana gelmiş ol­ması bakımından apaçık bir fark vardır. Nitekim iki hareket ara­sındaki bu kadar bir fark kulların yükümlülüğüne ve iyi işlerden dolayı mükâfat alırken kötü işlerden sorumlu tutulmasına yol aç­mıştır.</p>
<p>Fakat birçok insan kulda kudret, kesp ve iradenin varlığı ko­nusunda tereddütten kurtulamamış ve kulun âciz ve mecbur ol­duğunu düşünmüştür. Görünen o ki, bunlar âlimlerin maksadım yeterince anlamamışlardır. Zira kulun kudret ve irade sahibi ol­duğunu söylemek, onun dilediği her şeyi yapabileceği veya dile­mediği hiçbir şeyi yapmayacağı anlamına gelmez. Konuya böyle yaklaşmak kulluk gerçeğiyle bağdaşmaz.</p>
<p>Halbuki kulun kudret ve irade sahibi olduğunu söylerken âlimlerin maksadı, kulun sorumlu tutulduğu her şeyi yerine ge­tirme kudretine sahip olduğudur. Yani kul günde beş vakit namaz kılmaya, malının kırkta birini zekât olarak vermeye, on iki ay içe­risinden bir ayı oruçla geçirmeye gücü yeter. Bunun gibi binek ve azık imkânı olduktan sonra ömründe bir defa hac yapabilecek güçtedir. Diğer bütün şer&#8217;î hükümler de bunlar gibi olup bunların hepsinde Cenâb-ı Allah kulun zayıflığını bildiği için engin rahmeti gereği kendilerine kolaylık göstermiştir.</p>
<p>Bu hususa işaretle Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez&#8221; (Bakara 2/185).</p>
<p>&#8220;Allah sizin (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır&#8221; (Nisâ4/28).</p>
<p>Yani Allah Teâlâ, size zor gelen emirleri ve yükümlülükleri hafifletecektir. İnsanın zayıf olarak yaratılmış olması da, arzuları­na karşı koyamaması ve zorlu görevlere tahammül gösterememesi anlamına gelir.</p>
<p><strong>Peygamberler ve Vazifeleri</strong></p>
<p>Peygamberler insanları Allah&#8217;a davet etmek ve onlara hida­yet yolunu göstermek için gönderilmiş ilâhı elçilerdir. Davetlerini kabul edenleri cennetle müjdeler, reddedenleri de cehennemle korkuturlar. Peygamberlerin Allah katından insanlara ilettikleri her şey haktır, doğrudur. Bunların hiçbirinin gerçekleşmeme şüp­hesi yoktur.</p>
<p>Peygamberlerin sonuncusu bizim sevgili Efendimiz Muhammed&#8217;dir (s.a.v). Onun getirdiği din bütün dinlerin geçerlilikle­rini ve hükmünü ortadan kaldırmıştır. Onun kitabı olan Kur&#8217;ân-ı Kerîm bütün kitapların en üstünüdür. Onun şeriatını neshederek yürürlükten kaldıran hiçbir şeriat yoktur ve onun şeriatı kıyamete kadar yürürlükte kalacaktır. İsa (a.s) yeryüzüne inip sevgili Pevgamberimiz&#8217;in şeriatına göre hükmedecek ve onun ümmetinden olacaktır.</p>
<p><strong>Ölüm, Kabir Hayatı, Kıyamet ve Şefaat</strong></p>
<p>Kabir azabı, kabrin ölüyü sıkması, Münker ve Nekir adlı iki meleğin kabirde kullan sorgulaması haktır. Kâinatın yok olması, göklerin yarılması, yıldızların dağılması, yerlerin ve dağların kök­lerinden koparak parçalanması mutlaka gerçekleşecektir. Haşir, neşir, ruhların tekrar bedenlere dönmesi, kıyametin şiddetli sar­sıntısı, kıyamet sırasındaki dehşetli olaylar yaşanacaktır.</p>
<p>Amellerin sorgulanması, insanın uzuvlarının yapıp ettikleri­ne dair tanıklık etmesi de haktır. Herkesin ne işlediğinin bilinmesi için iyiliklerin ve kötülüklerin yazılı olduğu amel defterlerinin da­ğıtılması ve buna göre iyilikleri fazla gelenlerin kurtuluşa ermesi, kötülükleri fazla gelen kimselerin hüsrana uğraması gerçektir.</p>
<p>Mahşerde amelleri tartan terazinin ağırlık ve hafifliğinin -mahşerdeki terazilerde yukarı kalkan kefe, bu dünyada ise aşağı inen kefe ağır geldiği için- dünyadaki terazilerin ağırlık ve hafifli­ğine benzememesi de haktır. Sevgili Peygamberimiz&#8217;in bu gibi ahiret halleriyle ilgili olarak getirdiği haberlerin hepsi doğrudur.</p>
<p>Peygamberlerin ve salih kulların, din gününün sahibi olan yüce Allah&#8217;ın izniyle, birinci ve ikinci derecede asi müminlere şe­faatte bulunması haktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler için olacaktır”(Tirmizi,nr.2435)</p>
<p>Cehennem üzerine sırat köprüsünün kurulması da haktır. Müminler bu köprüden geçerek cennete girecek, kâfirler ise ayak­ları kayarak cehenneme düşeceklerdir.</p>
<p>Müminlere mükâfat olarak hazırlanan cennet ve kâfirlere ce­za olarak hazırlanan cehennem şu anda yaratılmış vaziyette olup sonsuza kadar bâki kalacaklardır. Müminler sorgulamadan geçip cennete girdikleri zaman orada devamlı kalacak ve asla cennetten çıkartılmayacaklardır.</p>
<p>Aynı şekilde kâfirler de hesaba çekilip cehenneme girdikleri andan itibaren orada devamlı kalacak ve cehennemde sonsuza kadar azap göreceklerdir. Onlara azabın hafifletilmesi mümkün değildir. Zira Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakı­lır&#8221; (Bakara 2/162).</p>
<p>O gün kalbinde zerre kadar iman bulunup da işlediği günahlar sebebiyle cehenneme girenler, günahları kadar azap gördükten sonra cehennemden çıkartılacaklardır. Onlar imanları hürmetine, kâfirler gibi cehennemde yüzleri kararmayacak ve kendilerine zin­cir ve bukağı vurulmayacaktır.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen, emre­dileni yerine getiren&#8230;&#8221; (Tahrîm 66/6).</p>
<p><strong>Melekler Allah&#8217;ın kulları olup üstün varlıklardır.</strong></p>
<p>Meleklerin dişilik ve erkeklik gibi özellikleri yoktur. Evlen­mek ve çoğalmak gibi durumlar onlar için söz konusu değildir. Allah Sübhanehü meleklerin bir kısmını kendisine elçi olarak seç­miş ve bunları vahyi tebliğ vazifesiyle şereflendirmiştir.</p>
<p>işte peygamberlere kitap ve sahifeleri ulaştıran melekler bunlardır. Meleklerin işlerinde hata ve aksaklık baş göstermez. Onlar düşmanlarının hile ve tuzaklarından emindirler. Onların Al­lah katından ilettiği her şey doğrudur ve bunlarda asla hata ve ka­rıştırma ihtimali söz konusu değildir. Bu yüce varlıklar Allah Sübhanehunun azameti karşısında titrer ve sürekli O&#8217;nun emirle­rini yerine getirmek için çırpınırlar.</p>
<p><strong>İmanın Artıp Eksilmesi</strong></p>
<p>İman, bizlere tevatür yoluyla ulaşan dinî esasları, gerek top­luca gerek tafsilat düzeyinde kalp ile tasdik ve dil ile söylemekten ibarettir. Azalarla yapılacak olan ameller imanın bir parçası değil­dir, Fakat ameller imanın kemalini artırır ve ona güzellik katar.</p>
<p>İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (rh.a) imanda artma ve eksilme bulunmayacağını savunur. Zira kalp ile tasdik, kalbin kesin inancı demektir. Bu hususta amellerin imanın artması veya azalmasına etkisi yoktur. Eğer fazlalık veya noksanlıktan söz edilebilirse bu zan ve vehim dairesinde söz konusu olur.</p>
<p>İmanın kemalinin artması ve eksilmesi itaat ve iyiliklere gö­redir, İtaat arttıkça imanın kemali de artar. Bu bakımdan sıradan bir müminin imam peygamberlerin imanına eşit değildir. Çünkü peygamberlerin imanı, üzerine eklenen itaatle birlikte kemalin zirvesine varmıştır. Sıradan müminlerin imanı kemalin zirvesi şöyle dursun, kemalin kendisine dahi varabilmiş değildir. Ama şurası bir gerçektir ki, peygamberin imanıyla sıradan bir müminin imanı yalın tasdik konusunda eşittir. Ne var ki peygamberlerin imanı üzerine eklenen itaatler sayesinde bir başka hakikat daha kazanmıştır ki bu bakımdan sıradan bir müminin imanı sanki bu imanın bir ferdi olamamaktadır.</p>
<p>Bu bakımdan sıradan bir müminin imanıyla peygamberlerin imanı arasında ne bir eşitlik ne de ortaklık bulunur. Nitekim,sıradan insanlar peygamberlerle insan olma konusunda eşit olmakla beraber peygamberlerin sahip olduğu kemalat onları yüksek mertebelere ulaştırmış ve onlara bambaşka bir mahiyet kazandırmıştır. O kadar ki, neredeyse peygamberler diğer insanlarla ortak ol­dukları hususiyetlerinden sıyrılmış ve gerçekle asıl kendileri insan olurken, diğerleri hayvan hükmüne düşmüştür.</p>
<p>İmamı Azam Ebu Hanife (r.ha), &#8220;Ben gerçekten müminim&#8221; derken, İmam Şâfiî (rh.a), &#8220;Ben inşallah müminim&#8221; demeyi tercih etmiştir. Her birinin elinde kendisini haklı kılarak gerekçesi var­dır. Nitekim şimdiki zamanı düşünerek ele aldığımızda, &#8220;Ben ger­çekten müminim&#8221; demek doğrudur. Konuya son nefesimizi düşü­nerek yaklaştığımızda, &#8220;Ben inşallah müminim&#8221; demek de doğru­dur. Şu halde, &#8220;Ben inşallah müminim&#8221; demek caizdir; fakat her ne açıdan söylenirse söylensin yine de bu konuda &#8220;inşallah&#8221; keli­mesini kullanmamak daha yerindedir.</p>
<p><strong>Büyük Günah Meselesi</strong></p>
<p>Mümin, büyük de olsa günah işlemekle imandan çıkmaz ve kâfir olmaz. Rivayete göre bir gün İmâm-ı Âzam Ebû Hanife (rh.a) bir grup âlimle birlikte oturmaktaymış. O sırada bir şahıs gelerek, &#8220;Babasını haksız yere öldürüp başını keserek kafatasından şarap içen, daha sonra annesiyle zina eden günahkâr bir mümin hakkın­da ne dersiniz, bu kimse hâlâ mümin midir yoksa kâfir midir?&#8221; diye sormuş. Mecliste bulunanların her biri bir şey söylemişse de hiçbiri isabet edememiş.</p>
<p>Bunun üzerine İmâm-ı Âzam, &#8220;O kimse mümindir&#8221; demiş ve işlediği günahların onu imandan çıkarmayacağını savunmuş.</p>
<p>İmâm-ı Azamın bu tesbiti bir arı için yanında bulunan âlimlere ağır gelmiş ve bir müddet kendisini eleştirmişler; fakat daha sonra hepsi ımâm-ı Azam&#8217;a hak vererek görüşünün isabetli olduğunu itiraf etmişler.</p>
<p>Günahkâr bir mümin, can boğaza gelmeden önce tövbe et­meye muvaffak olursa, tövbesinin kabul edileceği vaadine daya­narak onun kurtuluşa ereceğini umarız. Eğer tövbe şerefine ere­mezse onun işi Allah&#8217;a kalmıştır; dilerse onu affederek cennete koyar, dilerse de cehennem ya da başka bir şeyle kendisini günahı kadar cezalandırır. Ama eninde sonunda o kurtuluşa erer ve cen­nete girer. Zira ahirette Allah&#8217;ın rahmetinden mahrum kalmak sa­dece kâfirlere aittir. Fakat zerre kadar imanı bulunan kimse, işle­diği günahlar sebebiyle başta olmasa bile eninde sonunda rahmet ve mağfirete nail olacaktır.</p>
<p>&#8220;Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın&#8221; (Âl-i İmrân 3/8).</p>
<p><strong>İmamet ve Hilafet Konusu</strong></p>
<p>İmamet ve hilafet konusu Ehl-i sünnet&#8217;e göre akaid konulan arasında değildir. Ancak Şia&#8217;nın bu konuda bazen ifrata bazen tef­rite varan görüşlerine karşılık Ehl-i sünnet âlimleri tarafından bu konu kelam kitaplarına alınmış ve meselenin gerçek yüzü ortaya konulmuştur.</p>
<p>Ehl-i sünnet&#8217;in belirttiği gibi Peygamberimiz&#8217;den (s.a.v) son­ra hakiki anlamdaki halife Hz. Ebû Bekir hazretleridir. Ondan sonra Hz. Ömer el-Fârûk, daha sonra Hz. Osman-ı Zinnûreyn daha sonra da Hz. Ali b. Ebû Tâlib&#8217;dir. Allah Teâlâ hepsinden razı ol­sun. Bu sahabilerin üstünlük derecesi de hilafet sırasına göredir.</p>
<p>Başta İmam Şafiî olmak üzere büyük imamların naklettiğine göre Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer&#8217;in üstünlüğü konusunda sahabe ve tabiînin icması vardır. Nitekim Ehl-i sünnet&#8217;in öncüsü olan Ebü&#8217;l-Hasan Eş&#8217;arî, ilk iki halifenin ümmetin diğer fertlerine olan üstünlüğünün kesin olduğunu ve buna ancak cahil veya mutaas­sıp kimselerin karşı çıkacağını ifade etmiştir.</p>
<p>&#8220;Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım.&#8221;<sup> (</sup>Ahmed, Fezâilü&#8217;s-Sahâbe, 1/182, 300, 336)&#8221;Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım.&#8221;Ahmed, Fezâilü&#8217;s-Sahâbe, 1/182, 300, 336)Hz. Ali de şöyle demiştir:</p>
<p>Şeyh Abdülkadir-i Geylânî&#8217;nin, el-Gunye adlı eserinde naklet­tiğine göre Peygamberimiz şöyle anlatır:</p>
<p>&#8220;Miraç gecesi Allah Teâladan, benden sonra Ali b. Ebû Tâlib&#8217;in halife olmasını istedim. Bunun üzerine melekler bana şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Ey Muhammedi Daima Allah &#8216;ın dilediği olur. Ama senden sonra halife Ebû Bekir olacaktır. ”</p>
<p>Şeyh hazretleri Hz. Ali&#8217;den şu sözleri nakleder: &#8220;Resûlullah (s.a.v) dünyadan ayrılırken benden söz aldı ve kendisinden sonra Ebû Bekir&#8217;in, sonra Ömer&#8217;in, daha sonra da Osman&#8217;ın halife olaca­ğını ve en sonunda da benim halife olacağımı bildirdi.&#8221;</p>
<p>İmam Haşan, İmam Hüseyin&#8217;den daha faziletlidir (r.anhü- ma). Ehl-i sünnet âlimleri ilim ve içtihat konulannda Hz. Aişe&#8217;yi Hz. Fâtıma&#8217;dan (r.anhüma) daha üstün görmüşlerdir. Abdülkadir-i Geylânî (k.s) el-Gunye adlı eserinde Hz. Âişe&#8217;yi Hz. Fâtıma&#8217;- dan (r.anhüma) üstün tutmuştur.</p>
<p>Bu fakire göre Hz. Âişe (r.anha) ilim ve içtihat konularında Hz. Fâtıma&#8217;dan (r.anha) üstün olduğu gibi, Hz. Fâtıma da (r.anha) zühd ve inziva konusunda ondan daha üstündür. Bu sebepledir ki Hz. Fâtıma (r.anha) Betûl diye anılmıştır. Bu kelime &#8220;kendini ta­mamen dünyadan çekip Allah’a veren&#8221; anlamındadır. Hz. Âişe (r.anha) sahabenin fetva mercii idi. Hz. Âişe&#8217;de (r.anha) sahabenin İlmî konularda karşılaştığı bütün problemlerin çözümleri bulun­maktaydı.</p>
<p><strong>Sahabe Arasındaki Olaylar ve Görüş Ayrılıkları</strong></p>
<p>Cemel ve Sıffın Vakası gibi sahabe arasında cereyan eden bazı hadiseleri değerlendirirken hüsnüzan sahibi olmalı ve bu olayları iyi niyetle açıklamalıdır. Sahâbe-i kirâmı nefsanî arzu­lardan ve kör taassuptan uzak görmelidir. Zira bu yüce şahsiyetli kimseler, Peygamber Efendimiz&#8217;in sohbeti sayesinde nefsanî ar­zuların girdabından kurtulmuş, taassuptan arınmış şahsiyet­lerdir.</p>
<p>Onlar herhangi bir konuda barış ya da sulh yaparlarsa bunu hak uğruna yaparlar. Eğer tartışırlarsa bunu da hak uğruna yaparlar. Birbiriyle savaşan her iki taraftaki sahâbe-i kirâm da kendi iç­tihadına uymuş ve muhaliflerine karşı cephe alırken hevâ ve taas­subun etkisiyle hareket etmemiştir. İsabetli içtihatta bulunanlar iki -bir görüşte on- sevap alırken, hata edenler bir sevap almışlardır. Onların hata edenleri de isabet edenleri gibi kınanamazlar. Onla­rın hata edenlerinin de mükâfat alacağını umarız.</p>
<p>Fakat âlimler bu vakalarda Hz. Ali&#8217;yi (r.a) haklı görmüş, muhaliflerinin içtihadını hatalı bulmuştur. Buna rağmen onların kâfir veya fâsık olduğunu söylemek şöyle dursun, kendilerini ya­dırgamamız bile söz doğru olmaz. Nitekim Hz. Ali (r.a) kendisine muhalif olanlar hakkında bizzat şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Onlar bizim kardeşlerimizdir ama bize isyan etmişlerdir. Kendileri açısından gerekçeleri olduğu için kâfir veya fâsık değil­lerdir.&#8221; (Beyhakî, es-Sünenü&#8217;l-Kübrâ, 8/173)</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Ashabım arasında cereyan eden hadiseleri dilinize dolamaktan uzak durun!&#8221; . (İbn Esîr, en-Nihâye, 2/445..)</p>
<p>Şu halde sahabenin hepsine hürmet göstermeli ve kendilerini hayırla yâd etmeliyiz. Onlar hakkında asla suizanda bulunmamalı ve onların kavgalarının başkalarının barışından daha hayırlı oldu­ğunu düşünmeliyiz.</p>
<p>İşte gerçek kurtuluş yolu budur. Zira sahabeye duyulan mu­habbet Peygamber Efendimize (s.a.v) duyulan muhabbetten; yine onlara duyulan nefret de Peygamberimize duyulan nefretleri kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Nitekim büyüklerden biri der ki: &#8220;Sahabeye hürmet etmeyen kimse Peygamberimiz&#8217;e iman etmemiş demektir.&#8221;</p>
<p><strong>Kıyamet Alametleri</strong></p>
<p>Peygamberimiz&#8217;in haber verdiği kıyamet alametlerinin hepsi hak olup gerçekleşecekleri konusunda en ufak bir şüphe yoktur.</p>
<p>Güneşin olağanüstü biçimde batıdan doğması, Mehdi nin zuhuru, Hz. İsa&#8217;nın yeryüzüne inmesi, deccâlin zuhuru, Ye&#8217;cûc ve Me&#8217;cûc’un zuhuru, dâbbetü&#8217;l-arzın çıkması, gökyüzünden çıkıp bütün her yeri saran bir dumanın zuhur etmesi ve insanlara zor anlar yaşatması gibi olayların hepsi haktır. Öyle ki, insanlar yaşa­dıkları ıstırap ve sıkıntıdan dolayı, &#8220;Rabbimiz Bizden artık azabı kaldır çünkü biz artık inanıyoruz!&#8221; (duhân 44/12) diyecekler.</p>
<p>Kıyamet alametlerinin sonuncusu da Yemen&#8217;in Aden şehrin­den zuhur edecek ateştir.</p>
<p>Bir cemaat cehaletleri nedeniyle Hint halkından mehdi oldu­ğunu iddia eden bir kimseyi gerçek mehdi sanmışlardır. Onların iddiasına göre mehdi ölmüş ve bu âlemden göçmüştür. Bu cemaat mehdinin kabrinin Fereh&#8217;te olduğunu iddia ediyor. Halbuki ko­nuyla ilgili meşhur ve hatta mütevâtir derecesine varan sahih ha­disler bu kimseleri yalanlamaktadır. Bu hadislerde sevgili Pey­gamberimiz mehdinin alametlerini açıklamıştır. Söz konusu ala­metler iddia edilen kimsede bulunmamaktadır.</p>
<p>Mesela mehdiyle ilgili hadislerde mehdinin haşinin üstünde bir bulut parçasının dolaşacağı ve buluttan bir meleğin, &#8220;Bu kimse mehdidir, kendisine tâbi olun!&#8221; (Taberânî, Müsnedü&#8217;ş-Şâmiyyîn, 2/71.)diye sesleneceği bildirilmektedir;</p>
<p>Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur;</p>
<p>&#8220;Tarihte dört kişi yeryüzünün bütününde hükümran olmuştur, Bunlardan ikisi mümin diğer ikisi kâfirdir. Zülkarneyn ve Süleyman mümin olanları, Nemrud ve Buhtunnasr da kâfir olanlarıdır, Benim Ali beyt&#8217;imden beşinci biri daha (Mehdi) yeryüzünün tamamında hüküm­ran olacaktır. &#8220;( İbn Hacer, Fethu&#8217;l-Bârî, 6/285)</p>
<p>Bir başka hadiste şu ifadeler yer alır:</p>
<p>&#8220;Dünyanın sonu gelmeden önce Allah Teâlâ benim Ehl-i beyt&#8217;im­den birini gönderecektir. İsmi benim ismime, babasının ismi babanım is­mine uyacaktır. Bu şahıs, zulüm ve kötülükle dolu olan yeryüzünü adalet ve güzellikle dolduracaktır. &#8221; (Ebû Davud, nr. 4282)</p>
<p>Bir diğer hadis-i şerifte ise şöyle bildirilmiştir:</p>
<p>&#8220;Ashâb-ı Kehf Mehdi&#8217;nin yardımcıları olacaktır.&#8221;(İbn<sup> </sup>Hacer,Fethul Bari,6/503)</p>
<p>Mehdi&#8217;nin ortaya çıktığı dönemde Hz. İsa (a.s.) yeryüzüne inecektir. Mehdi, deccâle karşı savaşmak ve onu öldürmek için Hz. İsa (a.s) ile birlikte hareket edecektir. Onun hüküm sürdüğü dönemde astronomik hesapların tersine olağanüstü biçimde Ra­mazan ayının on dördüncü günü güneş tutulması ve yine bu ayın ilk günü ay tutulması olacaktır.</p>
<p>Şu halde insaf etmeli! Hiç Mehdi olduğu iddia edilen ve şu an ölmüş olan bu şahısta söz konusu alametler görülmüş müdür? Mehdi&#8217;nin Peygamberimiz’in haber verdiği üzere bunlardan başka daha birçok alameti bulunmaktadır.</p>
<p>Şeyh İbn Hacer el-Heytemî bu konuda bir risale kaleme almış ve beklenen Mehdi&#8217;nin 200 kadar alametini açıklamıştır. Mehdi konusu bu kadar açık olmasına rağmen bir cemaatin böyle sapkınlıkta ısrar etmesi cehaletin son kertesinden başka bir şey değildir. Allah kendilerini doğru yola iletsin!</p>
<p>Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan biri dışın­da diğerlerinin hepsi cehenneme girecektir. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların da biri dışında hepsi cehenneme girecektir.</p>
<p>Bunun üzerine sahâbe-i kirâm,</p>
<p>Yâ Resûlallah! Kurtuluşa eren bu fırka hangisidir, diye sormuş, Peygamberimiz (s.a.v) onlara şöyle cevap vermişti:</p>
<p>Onlar benim ve ashabımın yolunu takip edenlerdir. &#8221; (Tirmizî, nr. 2641)</p>
<p>İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından kurtuluşa erece­ği bildirilen fırka Ehl-i sünnet ve&#8217;l-cemaat fırkasıdır. Zira Resûl-i Ekrem (s.a.v) ve sahâbe-i kirâmın yolunu onlar takip etmektedir.</p>
<p>Ey Allahım! Bizleri Ehl-i sünnet ve&#8217;l-cemaat yolunda sabit kıl, onların zümresine mensup olduğumuz halde canımızı al ve bizi onlarla birlikte haşret.</p>
<p>&#8220;Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın&#8221; (Âl-i İmrân 3/8).</p>
<p>Bir müslüman öncelikle inanç esaslarını düzgün biçimde öğ­renmeli. Bunu yerine getirdikten sonra mutlaka gündelik hayatla alakalı olan dinin emirlere uygun hareket etmeli ve Allah&#8217;ın haram kıldığı şeylerden sakınmalıdır.</p>
<p>Müslüman gevşekliğe meydan vermeden günde beş vakit namazı cemaatle ve tadil-i erkânı gözeterek kılmalıdır. İslâm ile küfür arasını ayıran sınır namazdır. Sünnete uygun şekliyle na­maza devam eden kul Allah&#8217;ın sağlam ipinden tutunmuş olur. Zi­ra namaz İslâm&#8217;ın beş temel direğinden İkincisidir. Birinci direği Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne iman etmek, İkincisi namaz kılmak, üçüncüsü zekât vermek, dördüncüsü ramazan ayında oruç tutmak ve be­şincisi Allah&#8217;ın evi olan Kâbe&#8217;yi haccetmektir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın bu beş temel esasından birincisi inançla alakalı, di­ğer dört tanesi de amelle yani uygulamayla ilgilidir. Bütün ibadetler içerisinden en kapsamlı ve en faziletli olanı namazdır. Kıyamet günü kulun sorgusu namaz ile başlayacaktır. Namazın hesabını veren kimse için diğer dinî hüküm ve esasların sorgusu Allah&#8217;ın yardımıyla kolay geçecektir.</p>
<p>Allah&#8217;ın haram kıldığı şeylerden mümkün olduğunca uzak durmak gerekir. Allah&#8217;ın razı olmadığı şeyleri kendimiz için öldü­rücü zehir gibi görmeliyiz. İşlediğimiz kusurları devamlı hatırla­yıp bundan dolayı mahcup olmalı ve pişmanlık duymalıyız.</p>
<p>İşte kulluk yolu budur. Allah Sübhânehû yegâne tevfik bah­şedendir. Allah&#8217;ın razı olmadığı şeyleri işleyen ve bu halinden do­layı mahcubiyet duyup pişman olmayan kimse inatçı ve azgın bi­ridir. Bu hali neredeyse kendisini dinden çıkartacak ve düşmanlar sınıfına sokacak kadar tehlikelidir.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>İmam-ı Rabbani &#8211; Mektubat-ı Rabbani,cild:2 &#8211; 67.Mektub</p>
<p>(Semerkand Yayınları)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/">Ehl-i Sünnet’in İnanç Esasları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ebu Talip Meselesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ebu-talip-meselesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ebu-talip-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2015 12:18:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Talib Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Talip]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7668</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Önce konuyla alakalı rivâyetleri kaydedelim: “Azâb bakımından cehennem ehlinin en hafif olanı Ebû Tâlib’dir. O, iki nalin giyecektir ki, onlardan beyni kaynayacaktır.”(Müslim,İman,91) Abbâs b. Abdilmuttalib: “Yâ Resûlallah! Amcan Ebû Tâlib’e her­hangi bir şeyle fayda verdin, yarar sağladın mı? Çünkü o daima seni korur ve senin için düşmanlarına karşı öfkelenirdi!” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) “Evet, o [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-talip-meselesi/">Ebu Talip Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/phpThumb_generated_thumbnail6.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7669" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/phpThumb_generated_thumbnail6.jpeg" alt="Ebu Talip Meselesi" width="270" height="412" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/phpThumb_generated_thumbnail6.jpeg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/phpThumb_generated_thumbnail6-197x300.jpeg 197w" sizes="(max-width: 270px) 100vw, 270px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Önce konuyla alakalı rivâyetleri kaydedelim:</p>
<p>“Azâb bakımından cehennem ehlinin en hafif olanı Ebû Tâlib’dir. O, iki nalin giyecektir ki, onlardan beyni kaynayacaktır.”(Müslim,İman,91)</p>
<p>Abbâs b. Abdilmuttalib: “Yâ Resûlallah! Amcan Ebû Tâlib’e her­hangi bir şeyle fayda verdin, yarar sağladın mı? Çünkü o daima seni korur ve senin için düşmanlarına karşı öfkelenirdi!” dedi. Resûlullâh (s.a.v.) “Evet, o şimdi topuklarına kadar dibe yakın ateşten bir çukur içindedir. Eğer ben olmasaydım, muhakkak o cehennemin derin çuku­runda olacaktı” buyurdu.(Buhari,Edeb,115)</p>
<p>Resûlullâh (s.a.v.) amcası Ebû Tâlib’e azabının hafiflemesi için şefaat edecektir. Hz. Abbâs şöyle dedi: “Ya Resûlallah! Ebû Tâlib’e bir şeyle fayda sağladın mı? Şüphesiz o, seni daima muhafaza eder, senin için düşmanlarına karşı gazap ederdi.” Resûlullâh (s.a.v.): “Evet, o, topuklarına kadar ateş havuzunun içindedir. Ben olmasaydım muhak­kak o, ateşin en aşağı derekesinde olacaktı!’ buyurdu.” Hadîsi Müs­lim nakletmiştir.(Müslim,İman,209)</p>
<p>Ebû Sâid el-Hudrî anlatıyor; Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında am­cası Ebû Tâlib’in zikri geçmiş. Bunun üzerine: “Umulur ki, kıyâmet gününde benim şefâatım ona bir fayda verir de cehennemin sığ ye­rine konur. Ateş topuklarına kadar erişir, ondan beyni kaynar” bu­yurmuştur.(Müslim,İman,210)</p>
<p>Hadîsin buradaki rivâyetinde Resûlullâh (s.a.v.)’in yanında amca­sı Ebû Tâlib’in zikri geçtiği meçhul siğası ile ifade olunmuştur. Bazıla­rı, yukarıdaki rivâyetin delâleti ile Ebû Tâlib hakkında sual soranın yi­ne Abbâs olduğunu söylemişlerse de Aynî, hadîsten bu mânanın kâfi olarak anlaşılmadığını; başkasının sormuş olması ihtimalinin de mev­cut bulunduğunu söylemiştir.</p>
<p>Sa^îd b. el-Müseyyeb’den: Müseyyeb b. Hazen anlatıyor: “Ebû Tâlib’in ölüm anı gelince, Resûlullâh aleyhissalâtu vesselâm yanına gel­di. Başucunda Ebû Cehil ile Abdullah b. Ebî Umeyye’yi buldu. “Ey Am­cacığım! Bir kelimelik Lâ ilâhe illallah de! Onunla Allâh indinde senin lehine şehadette bulunayım!” dedi. Ebû Cehil ve Abdullah atılarak (Ebû Tâlib’e): “Sen Abdulmuttalib’in dîninden yüz mü çevireceksin?” diye müdahale ettiler.. Resûlullâh aleyhissalâtu vesselâm, (kelime-i şehadeti) ona arz etmeye devam etti. Onlar da kendi sözlerini aynen tekrara devam ettiler. Öyle ki bu hal Ebû Tâlib’in son söz olarak, onlara: “Ben Abdulmuttalib’in dîni üzereyim!” demesine kadar devam etti. Resûlul­lâh aleyhissalâtu vesselâm: “Yasaklanmadığı müddetçe senin için istiğ­far edeceğim!” dedi. Bunun üzerine aziz ve celil olan Allah şu vahyi in­dirdi: “Cehennem ehli oldukları açıkça kendilerine belli olduktan son­ra, -yakınları da olsalar- Allâh’a ortak koşanlar için af dilemek ne Pey­gambere yaraşır, ne de müzminlere. (Tevbe, 113)”.(Buhari,Ensar,40-Cenaiz,81-Tefsir,Kasas,1)</p>
<p>Bu rivâyete Tevbe Sûresi’nin en son nâzil olan (hicretin 9. senesi) sûrelerden olduğu, Ebû Tâlib’in ise m. 619 yılında (takriben bi’setten 10 yıl sonra) öldüğü, dolayısıyla arada uzun bir zaman aralığının bu­lunduğu söylenerek itiraz edilmiştir.</p>
<p>Hz. Ali anlatıyor. Ben, müşrik olan anne babası için, Allâh’tan af ve mağfiret dileyen birini gördüm. Kendisine: “Sen müşrik olan anne ve baban ıçin istiğfarda mı bulunuyorsun, (olur mu bu?)” dedim. Adam bana: (Niye olmasın, Kur’ân-ı Kerîm’de) Hz. İbrâhîm (a.s.) müşrik olan ba­bası için istiğfar etmektedir” diye cevap verdi. Ben durumu Resûlullâh (a.s.)’a anlattım. Bunun üzerine şu mealdeki âyet indi: uCehennemlik ol­dukları anlaşıldıktan sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağ­firet dilemek Peygamber’e ve mü’minlere yaraşmaz. İbrâhîm’in, babası için mağfiret dilemesi, sadece ona verdiği bir sözden ötürü idi. Allâh’ındüşmanı olduğunu anlayınca ondan uzaklaştı&#8230;(Tevbe, 113-114) Görüldüğü gibi, rivâyetler, Ebû Tâlib’in Müslüman olarak âhirete  intikal etmediğini gösteriyor. Bununla birlikte, Şî ilerin hepsi ve bazı Sünnî âlimler, Ebû Tâlib’in mü’min olarak öldüğü kanaatindedir. Bun­ların delillerine baktığımızda şunları görürüz:</p>
<p><strong>a-</strong>Tevbe Sûresi’nin ilgili âyetlerinin Ebû Tâlib’in ölümüyle ilgisi yoktur.</p>
<p><strong>b-</strong>Sa‘îd b. el-Müseyyeb, Emevî taraftarı olup Hz. Ali düşmanlığıy­la maruftur.</p>
<p><strong>c</strong>&#8211; Buharı, şartlarına göre tek râvîsi bulunan kimselerden hadîs al­maz. Buna rağmen tek kanaldan gelen Sa‘îd ve Müseyyeb tarî­kinden hadîs almıştır.</p>
<p><strong>d-</strong>Ebû Tâlib’in topuklarına kadar ateşte olduğunu ifade eden rivâyetlerin hepsi Muğîre b. Şu’be’ye dayanıyor. Şfîler, Muğîre’nin şahsından ve siyasi tutumundan hareketle rivâyetin kasıtlı ola­rak uydurulduğunu, Hz. Ali ve babasını aşağılamak amacı gü­düldüğünü iddia etmiştir.</p>
<p><strong>e-</strong>Ebû Tâlib’in ölmeden önce şehadet getirdiğine dair bir rivâyeti Abbâs nakletmiştir. Ancak bu rivâyet sadece Şerhu Nehci’l-belâğa’da nakledilmiştir.</p>
<p><strong>f-</strong>Hz. Peygamberim ataklarının hepsinin Müslüman olduğuna da­ir hadîs vardır.</p>
<p><strong>g-</strong>Ahirette mü’minler cennete, kâfirler cehenneme girecektir. Ebû Tâlib kâfir ise cehenneme girecektir ve onun azabı da diğerle­ri gibi olacaktır. Kâfir olanların hepsi aynı konumdadır. Azap­larının hafifletilmesi mümkün değildir. Ebû Tâlib’in Hz. Peygamber’e destek ve yardımı sebebiyle azabının hafifletilmiş ol­ması bir bakıma onun şefâate mazhar olması anlamına gelir. Bu da en azından onun kâfir olarak ölmediği, günahkâr bir Müslü­man olarak canını teslim ettiği anlamına gelir.</p>
<p><strong>h-</strong>Hz. Peygamber, Ebû Tâlib için hayrın tamammı dilemiş, onu hep hayırla anmıştır.</p>
<p><strong>ı-</strong>Ebû Tâlib’in müşrik olduğuna dair herhangi bir rivâyet bulun­mamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Konuyla ilgili müstakil bir çalışma yapan Halil İ. Bulut şu sonu­ca varmıştır:</p>
<p>“Ebû Tâlib’in küfür üzere öldüğünü benimseyenler, âhad tarîk ile gelen bazı rivâyetlere dayanırlar. Söz konusu rivâyetler, Buhârî ve Müs­lim gibi güvenilir kaynaklarda yer bulmasının akabinde, Ebû Tâlib’in küfrüne dair görüşün yaygınlık kazandığı anlaşılmaktadır&#8230; Kanaatimi­ze göre, Buhârî ve Müslim’in rivâyetlerini gerekçe göstererek Ebû Tâ­lib’in küfür üzere öldüğünü tartışmasız bir şekilde kabul edenler kadar, onun mü’min olduğunun tartışmasız olduğunu söyleyenler de hatalı­dır&#8230; Ebû Tâlib’in küfür üzere öldüğünü iddia edenler meseleyi tama­men haberler üzerinden tartışmışlar, aleyhindeki rivâyetleri delîl gös­tererek onun cehennemlik olduğunu ispata çalışmışlardır. Bunlar, Ebû Tâlib’in hayatına ve Allâh Resûlü için yaptıklarına ehemmiyet verme­dikleri gibi ondan nakledilen şiirlere de asla itibar etmemişler, bunla­rın güvenilir olmadığını iddia etmişlerdir&#8230; Ebû Tâlib’in îmânı konu­sunda ister lehte ister aleyhte olsun ileri sürülen nakli delillerin birbir­lerini nakzettikleri bilinmektedir. Hem âhad haberler olmaları hem de hem de teâruz içinde bulunmaları, bu nevi haberlerin zayıf ve tartışma­lı yönünü oluşturmaktadır. Sünnîler, Şfîleri, Şî‘îler Sünnîleri hadîs uy­durmakla itham eder. Hepsinin de kendine göre haklı gerekçeleri var­dır&#8230; Bu itibarla konu hakkındaki naklî delillerin yetersiz olduğu söy­lenebilir&#8230; Genel İslâmî anlayışa göre kimin kalbinde îmân, kimin de nifak olduğunu, dolayısıyla kimin îmânını kurtarabildiğini kimin îmân- sız gittiğini hakkıyla bilen sadece Allâh’tır&#8230; Doğrusu bu kitâbın mü­ellifi olarak ben, bu büyük insana saygı duyuyorum. Şüphesiz o, aşılmaz dağ gibi, Hz. Peygamber’in arkasında durmuş&#8230; bütün varlık, onu korumaya çalışmıştır. Allâh elçisine sarsılmaz bir güven besleye* şiirleriyle onu açıktan destekleyen&#8230; gerçek bir peygamber hâdimi ancak hayırla yadedilir”.</p>
<p>Öyle anlaşılıyor ki, müellifimiz, Ebû Tâlib hakkında kâfir veya mü’min yargısı vermekten kaçınmış, hayatına bakarak onu hayırla yad etmeyi tercih etmiştir.</p>
<p>Bununla birlikte, Ebû Tâlib’in kâfir olarak öldüğüne yapılan itiraz­lara bakıldığında çok da isabetli olmadıkları görülür. Belki de bu iti­razların en ciddi ikisi; Tevbe Sûresi’nin sebeb-i nuzûlüne getirilen eleş­tiri ile Ebû Tâlib cehennemde ise ona Hz. Peygamber’in nasıl şefâat edeceği ve kâfirlere af dilemenin yasaklandığı âyetle bunun nasıl bağ­daştırılacağıdır. Tevbe Sûresi’yle ilgili itiraz haklı olabilir. Zaten ora­da şefâatle ilgili bir durum da yoktur. Geriye en önemli itiraz, kâfirle­re şefâat kalmaktadır.</p>
<p>En doğrusunu Allâh bilir. Kanaatime göre mesele şöyle olabilir: Âyetlerde yasak edilen husus, ölen kâfir yakınlar için af dilemektir. On­lar için af dilemek onların affedilip cennete ilhak edilmelerini istemek­tir. Allâh, bunun mümkün olmayacağını ifade etmektedir. Dolayısıyla Resûlü’ne “af dileme!” diye vahyetmektedir. Ancak, şefâat, yani mev­zu bahis kişiye bir fayda sağlama mümkündür. Bu fayda, cehennemdeki azabın hafifletilmesi şeklinde olabilir. Burada şefâat, onun tamamen af­fedilip cennete sokulması anlamında değildir. Burada şefâat, onun aza­bının hafifletilmesi anlamındadır. Peki, böyle bir şey mümkün müdür? Bize göre mümkündür; zira her kâfir bir değildir. Cehennemin bile ye­di derecesi vardır. Her kâfirin durumunun aynı olmaması bir yana Ebû Tâlib, Hz. Peygamber’e destek olmuş, yardım etmiştir. Kâfir vardır, zâ­limdir. Kâfir vardır, insanlara faydası olmuştur. Kâfir vardır, dîne bir faydası dokunmuştur. Kâfirin de çeşitli halleri vardır. Firavun ile kendi halinde yaşayan bir kâfirin azabı da herhalde aynı olmayacaktır. Allâh âdildir ve o -en doğrusunu O bilir- her bir şeye fazlıyla, rahmetiyle tecellî eder. Dolayısıyla Ebû Tâlib elbette Yüce Peygamber’in şefâatinden fay­dalanacaktır. Belki bu ilişki, sadece Hz. Peygamber’e mahsus bir şeydir</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a> Yavuz Köktaş-Kurana Aykırı Görülen Hadisler</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ebu-talip-meselesi/">Ebu Talip Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ebu-talip-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şefaat Kuran&#8217;a Aykırı Mı ?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-kurana-aykiri-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-kurana-aykiri-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jun 2015 22:06:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat Kuran'a Aykırı Mı ?]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaate İtiraz Edenlere Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Makam-ı Mahmud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7595</guid>

					<description><![CDATA[<p>1. “Cehennemden bir topluluk, Muhammed’in (s.a.v.) şefaatiyle çıkar ve cennete girer. Ve onlar ‘cehennemlikler’ diye isimlen­dirilirler”.[1] Enes b. Malik, Resûlullâh’ın (a.s.) şöyle buyurduğunu rivayet etti: &#8221; Bir kısım insanlar, kendilerine cehennem ateşi dokunduktan sonra si­yaha yakın kırmızı bir renkte oradan çıkıp cennete girecekler. Cennet ehli onlara ‘Cehennemlikler’ adını verecekler.”[2] Bu hadis, şu ayete arz edilerek [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat-kurana-aykiri-mi/">Şefaat Kuran’a Aykırı Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sefaat-kurana-aykiri-mi/images-135/" rel="attachment wp-att-15275"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-15275" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-4.jpg" alt="" width="408" height="197" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-4.jpg 323w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images-4-300x145.jpg 300w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></a></p>
<div>
<p><strong>1.</strong> “Cehennemden bir topluluk, Muhammed’in (s.a.v.) şefaatiyle çıkar ve cennete girer. Ve onlar ‘cehennemlikler’ diye isimlen­dirilirler”.[1]</p>
<p>Enes b. Malik, Resûlullâh’ın (a.s.) şöyle buyurduğunu rivayet etti: &#8221; Bir kısım insanlar, kendilerine cehennem ateşi dokunduktan sonra si­yaha yakın kırmızı bir renkte oradan çıkıp cennete girecekler. Cennet ehli onlara ‘Cehennemlikler’ adını verecekler.”[2]</p>
</div>
<div>
<p>Bu hadis, şu ayete arz edilerek tenkîd edilmiştir: “Güzel davranan­lara hüsna (daha güzel karşılık), bir de ziyade/fazlası vardır. Onların yüz­lerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne de bir zillet (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus, 26) Ayette cennet ehline toz anlamında kara leke bulaşmayacağı ifade edilmekte­dir. Hadiste ise siyaha yakın bir kırmızılık içinde olanların cennete dahil olacağı beyan edilmektedir.</p>
<p>Bunların arasında bir tenakuz yoktur. Ayette kara leke bulaşmayacak kimselerin “hesapsız doğrudan cennete girecek olanlar ile tartıları ağır gelip cennete dahil olanlar” olduğu anlaşılmaktadır. Üzerlerinde siyaha yakın leke bulunacak olanlar da böyle olmayan, yani sonradan cennete dahil olan müminlerdir. <b>Ayetteki toz anlamındaki kara lekeyi mecazi olarak anlamak da mümkündür. Yani onların üzerinde hiç bir yorgunluk izi olmayacaktır</b>.Alınları ak bir şe­kilde cennete gireceklerdir. Hadiste ise bu kişilerin hakiki olarak üzer­lerinde bir siyahlık olacağı ifade edilmektedir. Bu siyahlıkla tanınamayacaklar, ancak bu siyahlığın devam edip etmeyeceği hadislerde geçme­mektedir. Bunu en iyi bilecek olan Allah’tır.</p>
<p><strong>2</strong>. “Şehîd, ev halkından yetmiş kişiye şefaat eder”.[3]</p>
<p><strong>3</strong>. “Kıyâmet günü şu üç grup insan şefaatçi olacaktır: Peygamber­ler, âlimler ve şehîdler”.[4]</p>
<p><strong>4</strong>. “Her Nebinin bir duası vardır. Ben ise ümmetime kıyamet gü­nü şefaat etmek üzere duamı geciktirmek istiyorum”.[5]</p>
<p><strong>5.</strong> “Nebîler, melekler ve mü’minler şefaat eder. Bundan sonra Cebbâr olan Allah: ‘Geriye benim şefaatim kaldı’ der ve cehennem­den bir avuç alır ve böylece orada yanmış olan bazı toplulukla­rı çıkarır. Sonra onlar cennetin önlerindeki hayat suyu denilen bir ırmağa bırakılırlar”.[6]</p>
<p><strong>6.</strong> “Kıyâmet gününde şefaatimle en ziyade mesut olacak kimse, kalbinden halis bir şekilde ‘Allâh’tan başka ilah yoktur’ diyen kimsedir”.[7]</p>
<p><strong>7.</strong> “Kur’ân okuyun, çünkü o kıyamet günü okuyucusuna şefaat eder&#8230;”.[8]</p>
<p><strong>8.</strong> Enes’den: “Benim şefaatim, ümmetimin büyük günah sahipleri­ne aittir”.[9] Tirmizî’ye göre hasen-sahih-garibdir. Tirmizî aynı hadisi Câbir’den nakleder ve hakkında “bu tarikten hasen-garibdir” der. Elbânî, bu hadis hakkında şöyle der: “Hadîs -gö­rüşleriyle mağrur olanların ve hevasına ittiba edenlerin hilâfı­na- sahîhdir”.[10] İlave olarak şunu söyleyelim: Elbânî, bu hadî­se aslında “bid’at sahibi hariç ümmetime şefaatim helâldir” rivayetini naklettikten sonra değinmiştir. “Bid’at sahibi&#8230;” şeklin­deki hadisin münker olduğunu belirttikten sonra ayrıca metni­nin “Benim şefaatim, ümmetimin büyük günah sahiplerine ait­tir” hadisine muhalif olduğunu belirtmiştir.</p>
<p>Şefaat meselesi, tarihte olduğu gibi günümüzde de tartışılan konulardan biridir. Bu konuda iki görüş ortaya çıkmıştır:</p>
<p><strong>1.</strong> Şefaat diye bir şey yoktur. Çünkü bu, torpil ve iltimas anlamına gelir. En küçük detaylara varıncaya kadar adaletin gerçekleştirile­ceği kıyamet gününde böyle bir torpil uygulaması Allâh’ın adaletine uygun düşmez. Haricîlerin ve Mu’tezile’den bazılarının ileri sürdüğü bu görüşün delili, daha ziyade akıl ve mantıktır. Kur’ân-ı Kerîm’deki; “Şefâatçilerin şefaati onlara fayda vermez”[11] ayeti ile buna benzer ayetler de bu görüşe delil olarak gösterilir.</p>
<p><strong>2.</strong> <b>İslâm ulemasının çok büyük ekseriyetine göre ise şefaat vardır</b>.<b>Yu­karıdaki ayet ise, kâfirler hakkında ve onların asla cehennemden çıkarılmayacağı anlamındadır</b>. Halbuki şefaat, sadece mü’minler için söz konusudur. Kâfirlerin şefaat yoluyla cehennemden çıka­rılması mümkün değildir. Ama Ebu Tâlib örneğinde olduğu gibi bazı kâfirlerin cehennemdeki azabının hafifletilmesi ise mümkün­dür. Cehennemdeki bütün kâfirlerin aynı derecede ceza görece­ğini iddia etmek doğru olmaz. Dünyada inkâr ve isyan açısından farklı oldukları gibi, ahirette de ceza itibariyle farklı olacaklardır. Şefaat konusundaki rivayetler, tevatür seviyesine varacak derecede bir yoğunluğa sahiptir. Kur’ân-ı Kerîm’de de buna delalet eden ayetler bulunmaktadır. Bunlardan bazılarını kaydedelim:</p>
<p>Bakara Sûresi’nde; “O’nun izni olmadan, huzurunda kim şefaat edebilir?”[12] buyurulmaktadır. <b>Bu cümle, Allâh’ın izni dâhilinde şefaatin mümkün olacağı­nı ifade etmektedir</b>. Enbiya Sûresi’nde;<br />
“Onlar (Peygamberler), Allâh’ın hoşnut olduğu kimselerden başkasına şefaat etmezler.” Bu cümle de, Allâh’m hoşnut olduğu kişilere Peygamberlerin şefaat edeceklerini göstermektedir.</p>
<p>Yunus Sûresi’nde de; “O’nun izni olmadıkça şefaat edecek kimse yoktur” buyurulur.<br />
Gafir Sûresi’nde; “Zâlimler için o gün ne bir dost vardır, ne de sözü dinlenen bir şefaatçi!” buyurulur. Birçok ayette geçen “onların dostu ve şefaatçisi olmayacak” anlamındaki cümle ile, zalimlerin, yani kâfirlerin kas­tedildiği bu ayette açıkça belirtilmektedir. <b>“Sözü dinlenen bir şefâatçi”nin kâfirler için olmaması, mü’minler için de olmayacağı anlamı­na gelmez</b>. <i>Bu ayetlerin, özellikle müşriklerin, putların Allah katında şefaatçi olacakları şeklindeki inançları ile birlikte düşünülmesi gere­kir</i>.</p>
<p>Nitekim “Onlar Allâh’ı bırakıyorlar da, kendilerine fayda ve za­rar veremeyecek olan şeylere (putlara) tapıyorlar ve; ‘Bunlar Allah katında bizim şefâatçilerimizdir’ diyorlar” (Yunus 18) ayetinde bu husus açık­ça belirtilmektedir. İşte “şefâatçi yoktur” anlamındaki ayetler, daha çok, müşriklerin bu inançları ile alakalıdır. Başka bir ayette de; “On­lar, Allâh’a ortak koştukları varlıkların hiç birinden şefaat göremeye­ceklerdir. O gün onlar ortak koştukları varlıklara da küfredecekler” (Rum 13) buyurulmaktadır. Meryem Sûresi’nde de; “O gün Rahmân’ın nezdinde bir ahd (söz) almış olanlardan başka­ları şefaat etmeye malik olamayacaklar” buyurulmaktadır. Bu ifâ­de de bazı kişilerin şefaat etme yetkisine sahip olacaklarını göster­mektedir.</p>
<p>Tâhâ Sûresi’nde de; “O gün ancak Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kişiye şefaat fayda verecek” buyurulur.</p>
<p>Sebe’ Sûresi’nde de; “Allâh katında, kendisinin izin verdiklerinin dışında hiç kimsenin şefaati fayda vermez”[13] buyurulur.</p>
<p>Zuhruf Sûresi’ndeki;“Onların Allâh’tan başka taptıkları varlıklar, o gün şefaat etme gücüne sahip olamazlar; yalnız bilerek Hakka şâhidlik edenler müstesna!”[14] Ayeti de, daha öncekiler gibi, şefaat konusunda bazı kişilerin istisnâî bir yetkiye sahip kılınacağı belirtilmektedir. Nihayet Necm Sûresi’nde de; “Göklerde ne kadar çok melek olsa da, onların şefaati kimseye en ufak bir fayda sağlamayacaktır; yalnız Allâh’m dilediği ve razı olduğu kişiler için şefaat etmeleri müstesna!”[15] buyurulmaktadır. Bütün bu ayetler, şefaatin var olduğunu göstermektedir. Yüce Allah, bazı kişilere, kendilerinden razı olduğu bazı kişiler için şefaat yetkisi verecek ve onların, izin verdiği o kişiler hakkındaki şefaatlerini ka­bul buyuracaktır. İlave etmek gerekir ki, Peygamberler dahil hiç kim­senin, şartsız ve izinsiz şefaat etme hakkı olamaz. Çünkü Allâh’ın izni olmadan kimse kimseye şefaat edemez. Kendisine şefaat izni verilen kişi de, sadece Allâh’m affetmeyi istediği kişilere şefaat edebilir. Onlara verilen şefaat hakkı veya yetkisi de, sadece Allâh’ın o günahkârları bağışlamasının bir ifadesidir.<br />
<b><br />
</b><b>Müminlere şefaatin olmayacağını ifade eden Bakara, 254 ayetini nasıl anlamalıyız?</b></p>
<p>Müfessirlerle muhaddislerin ekserisine göre İsrâ Sûresi’ndeki; “Gecenin bir kısmında nafile olarak namaz kıl! Böylelikle belki Rabbin se­ni ‘Makâm-ı Mahmûd’a yükseltir” ayetinde geçen “Makâm-ı Mahmud”dan, yani hamd ve övgü makamından maksat, Hz. Peygamber’e verilen şefaat yetkisidir. Bu konuda İbn Abbas, Ebu Hureyre, Sa’d b. Ebî Vakkâs’tan gelen rivayetler vardır. Mücâhid ve Hasan el-Basri de aynı kanaattedirler.[16] Burada mü’minlere şefaatin olmayacağını gösteren bir ayet üzerin­de durmak istiyoruz. Allah şöyle buyurur: “Ey îmân edenler! Kendisin­de hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin bulunmadığı bir gün gelmeden önce, size verdiğimiz rızıklardan Allah yolunda harcayın. Kâfirlere gelince, onlar zalimlerdir.” (Bakara, 254) <b>Bu ayet, zahiriyle açık olarak mü’minlere şefaatin olmadığını orta­ya koymaktadır. Bununla birlikte buradan mü’minlere ahirette şefaatin olmayacağı sonucuna varılırsa bunun diğer ayetlerle çelişeceği açıktır.</b></p>
<p>O zaman, nasıl bir metot takip etmeliyiz? Bu kadar ayeti ve bir o ka­dar hadisi birbiriyle çelişmeyecek tarzda nasıl anlayabiliriz? Önce ayet ve hadislerden ortaya çıkan tabloyu netleştirelim:</p>
<p><strong>1.</strong> Allah, şirk dışında, günahları dilerse bağışlayabileceğim, dilerse azap edebileceğini beyan etmektedir.</p>
<p><strong>2.</strong> <b>Pek çok ayette şefaatin olmadığı vurgulanmaktadır. Bu ayetlerin siyak ve sibakına bakıldığında müşriklerin şefaat inancına red diye niteliği taşıdığı açıkça anlaşılmaktadır</b>.</p>
<p><strong>3.</strong><i> <u>Pek çok ayette Allâh’ın şefaat izin ve yetkisinin olduğu vurgulan­makta</u>; razı olduğu kullarına bu izni vereceği ifade edilmektedir</i>.</p>
<p><strong>4.</strong> Bunlara paralel olarak pek çok hadiste şefaatin varlığı ortaya konmaktadır.</p>
<p><strong>5.</strong> Bir ayette açıkça mü’minlere şefaat olmayacağı beyan edilmek­tedir.</p>
<p>Bu tabloya bakıldığında, Bakara Sûresi’nin mezkûr ayeti hariç, ayet ve hadisler birbiriyle uyum içindedir. Tabii şefaati reddeden pek çok ayetin müşriklerle ilgili olduğunu kabul ettiğimiz için onları dışarıda tutuyoruz.<b>Geriye bir ayet kalmaktadır</b>. Şimdi bu tek ayet mi esas alı­nıp diğer ayetleri zahirinin dışında yorumlamalıyız, yoksa pek çok ayet ve hadisi mi esas alıp bu tek ayeti te’vîl etmeliyiz? Usul geleneğine bağlı kalmamız gerekirse bu tek ayetin te’vîl edilmesi gerekmektedir. Bu­na göre aslında bu ayette mü’minlerin şefaate nail olmayacağı kastedilmemektedir. Peki ne kastedilmektedir? Ayet, şu kastediliyor gibidir:</p>
<p>“Ey inananlar! Müşrikler, putlardan medet umarak sorumlulukları­nı unutuverdiler. Putların onlara şefaat edeceğini zannettiler. Oysa biz putlara böyle bir yetki vermedik. Sizler de bazı kulların ben yetki ver­meden kendiliğinden şefaat edeceklerini sakın zannetmeyin. Benim iz­nim olmadan hiçbir kul şefaat edemez. Dolayısıyla, kullardan bir bek­lenti içine girmeyin. Kesinlikle böyle bir şey yoktur. Siz, salih amel iş­lemeye ve razı olunan kul olmaya bakın”.</p>
<p>Ayeti bu çerçevede ve bu vurgu içerisinde anlarsak bundan mü’minlere şefaat olmayacağı çıkmaz. Zira ayetin vurgusu başkadır. <b>Ayetin vurgusu, şefaatin zor bir mesele olduğunadır</b>. Şefaati hak etmenin ko­lay olmadığınadır. Bununla birlikte yine de her şeyi zerre miktarınca hesap edip takdir edecek olan Allâh’tır. Allâh’ın rahmetinden de ümit kesilmemelidir. Allah dilerse böyle kullara azap eder, dilerse onları af­feder. Kullara düşen, salih amel işlemektir. En başta kaydettiğimiz hadisleri göz önünde bulundurursak, şu noktaların ortaya çıktığını görürüz:</p>
<p><strong>a.</strong> Şefaatin bazı sınırları, kayıtları vardır. Müşrik ve kâfire, ayrıca münafığa asla şefaat yoktur. Onların şefaatle cehennemden çı­karılmasına vesile olma, bahis mevzusu değildir.</p>
<p><strong>b.</strong> Burada şöyle bir soru akla gelebilir: “Bugün herkes müslümanım diyor, ancak her türlü günahı işliyor; bunlar sadece kimlik müslümanı!”. Günahların îmânı zedelediği açıktır. Ama bunlar îmâ­nı ortadan kaldırmaz. Kalbinde zerre kadar ama gerçek bir îmân bulunan insan mümindir. Fakat biz kimde, ne kadar îmân vardır, bilemeyiz. Kimin îmânı gerçek, kimin değil bilemeyiz. Buna ka­rar verecek olan Allâh’dır. Şefaate gerçekten nail olacak olanları kıyamet günü belirleyecek olan O’dur. Bu, şuna benzer: Hadiste geçtiği gibi âlimler de şehidler de şefaatçi olacaktır. Şimdi ilim­le uğraşan, ama insanları yanlış yönlendiren kişiler var; ilmi baş­ka amaçlar uğruna kullanan kimseler var vs. Buna bakıp “âlim­ler nasıl şefaatçi olur!” denemez. Kim gerçek âlim kim değil, bi­lemeyiz. Bunun nihai kararını verecek olan Allâh’dır ve O’nun izin verdiği kimse gerçek bir âlim olarak şefaatte bulunacaktır.</p>
<p><strong>c.</strong> Şefaat olgusu, Hz. Peygamber’le sınırlı değil. Belki ona ait ola­nı, en özel olanıdır. Diğer peygamberler, âlimler, şehidler ve Kur’ân, şefaatte bulunacaktır.</p>
<p><strong>d.</strong> Büyük günah işleyenler de şefaatten yararlanacaktır.</p>
<p><strong>e.</strong> Hz. Peygamber’in şefaatinin de bazı türleri vardır. Hz. Peygam­ber, bulundukları konumun korkusundan kurtarmak suretiyle çeşitli şekillerde insanlara şefaat eder. Mesela, azaplarını hafif­letmek amacıyla bazı kâfirlere şefaat eder. Ebu Tâlib olgusu böyledir. Bazı mü’minlere cehenneme girdikten sonra çıkarmak su­retiyle şefaat eder. Bazılarına da cehenneme girmeleri gerektiği halde girmemeleri için şefaat eder. Bazılarına hesap sualsiz cen­nete sokmak süreriyle; bazılarına da cennetteki dereceleri yük­seltmek amacıyla şefaat eder. Bunların hepsi, şefaatle mutlu ol­mak konusunda ortaktır. Bununla birlikte, şefaatle en mutlu olanlar, ihlâslı mü’minlerdir”.[17]</p>
<p><strong>f.</strong> Şefaat, mutlak, sınırsız, her hâlukârda, her şartta geçerli bir ta­lep değildir. Bunu sınırlayan şeyler var. Onlardan biri de kul haklarıdır. Peygamberimiz şöyle buyurur: “Ne mutlu o kimse­ye ki, haksızlık yaptığı kardeşiyle kıyamet günü gelmezden ön­ce bu dünyada iken helalleşir! Zira orada ne dinar ne de dirhem vardır. Haksızlık yapanın sevabı varsa yapılan haksızlık kadarı alınıp haklıya verilir; şayet sevabı yoksa hak sahibinin günahla­rından alınarak haksıza yüklenir”.[18] Bu hadiste mü’minler uyarılıyor. Kul haklarının şefaat konusuna dahil olmadığı anlaşılıyor. Zaten Allah Teâlâ’nın kul hakkı dışında her türlü günahı affedebileceği biliniyor.</p>
<p><b>Şefaatin temel mantığı Allâh’ın rahmeti ve mağfiretidir</b>. Bunu şöy­le açıklayalım: Varlık düzeninde etkili olan ilke rahmettir, mutluluktur, kurtuluştur. İlahî rahmet geneldir ve kapsayıcıdır. Gaybî yardımlar ve rahmani destekler, rahmetin gazabı geçişinin belirtilerindendir. <b>Allâh’ın mağfireti ve günahları rahmet tecellileri ile giderişi, rahmet ve şefkatin gazaba üstünlüğünün bir diğer tanığıdır</b>. Zira Allâh’ın rahmeti, gazabı­nı geçmiştir. İnsan mutluluğa ulaşmak için adım atsa ve çabalasa bile bu her zaman yeterli olmayabilir. Allâh’ın üstün ve büyük rahmeti vardır. Allah’ın rahmetini göz ardı ederek amele güvenmek ve onun sonucunda bir karşılık beklemek, mü’min inancına yakışmaz. Söz konusu İlahî rahmet, bütün varlıkları yetenekleri ölçüsünde kapsar. Bütün kurtuluşa erenlerin gerçek mutluluğa erişlerinde bu ilke etkili olmuştur. Kur’ân’da Kim o gün azaptan kurtulmuşsa Allah ona rahmet etmiştir”[19] buyrulu­yor. Demek ki rahmet olmasa kimse azaptan kurtulamaz. Allah Resulu ile kurtuluş için iki öğeye dikkat çekiyor: A<b>mel ve Allâh’ın varlığa yönelen rahmeti&#8230; </b></p>
<p><b>İşte, şefaat, bu İlahî rahmetin tecellisi ile ilgilidir. Bu rah­metin tek sahibi Allâh’tır</b>. <i>Konu rahmetin gerçek sahibi açısından ele alı­nınca bu rahmet tecellisine “İlâhî mağfiret” adı verilir. Buna karşılık<u> bu mağfiretin akış yolu, mecrası göz önüne alınırsa “şefâat” adı kullanılır</u>. </i>Şu halde, Allâh’ın mağfiretine nail olabilmek için hangi şartlar gerekiyorsa, bunlar şefaat için de geçerlidir. Akli açıdan mağfiretin tek şartı, ilgili ki­şinin mağfiret için gerekli yeteneği ve kabiliyeti haiz olmasıdır.<b> Bir kimse Allâh’ın rahmetinden yoksun kalırsa, bu, Allâh’ın rahmetindeki sınırlılıktan dolayı değildir. Bu yoksunluğun sebebi, o kişinin mağfireti kabul yete­neği göstermemesidir</b>. İlahî rahmet, sınırsız ve mutlaktır. Ancak, bu rah­met tecellisinin karşısında olanların kabul yetenekleri farklıdır. Bir kimse bu kabiliyetten tamamen yoksun olursa İlahî rahmetten hiçbir payı ola­maz. <i>Şirk ve küfür böyledir. Bunlar, insanın mağfiret ile ilişkisini keserler</i>.</p>
<p>Mağfiret ve şefaate erişebilmenin zorunlu şartı, Allâh’a îmândır; ancak bu da tek başına yeterli olmayabilir. <i>Hiç kimse de şefaat ve mağfiretin gerçekleşmesi için gerekli bütün şartları kesin biçimde açıklayamaz.</i> Bunun bilgisi sadece Allah katındadır. “Allâh, şirkin dışındaki günahları dilediği kimse için bağışlar”[20] buyrularak bir taraftan müjde verilirken diğer taraftan “dilediği kimse için” kaydı da getirilir. Ayrıca Onlar, Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat edemezler”[21] buyruluyor. <b>Denilebilir ki, Kur’ân, şefaatin bütün şartlarını açıkça be­lirtmeyi münasip görmemiştir</b>. <i><u>Gönüllerin havf ve reca arasında kal­masını dilemiştir</u>.</i>[22]</p>
<p>Faruk Beşer’in ifadesiyle Hz. Peygamber (s.a.v.), ümmetine şefaat edecektir. Bu şefaat, onların durumuna göre farklı etkilerde olacaktır. Günahları az olanlar, bu şefaat sayesinde azaptan tamamen kurtulacak­lardır. Bazılarının da günahlarının yarısı, ya da daha azı veya daha fazlası silinecektir. Hatta büyük günah işleyenler dahi, eğer Allâh’a şirk koşmadan ölmüşlerse, bundan nasibini alacaklardır. Bunu şöyle de düşünebiliriz: Hapis cezalarına on yıllık bir indirim geldiğini varsayalım. Dokuz yıl ve daha aşağısı cezası kalanlar tamamen tahliye olurlar. Kırk yıl cezası olanların cezası ise otuz yıla düşer. Ama müebbet ceza alanlar bu indirimden yararlanamazlar. Allâh’a (cc) şirk koşarak ölenlerin cezası müebbettir. Dolayısıyla onlar bu şefaatten yararlanamazlar. Çünkü onlar zaten Hz. Peygamber’in ona icabet eden ümmetinden değillerdir.<br />
<b><br />
</b><b>Şefaat; ayrıcalık gözetme, kayırmacılık, torpil ve adaletsizlik midir?</b></p>
<p>Bu noktada çoğu kez dile getirilen bir husus vardır: <b>Şefaat; bir tür ayrıcalık gözetme, kayırmacılık, torpil ve adaletsizlik demek değil midir?</b> Oysa burada doğru ile batıl olan şefaatin arasını iyi ayırt etmek gerekir. <i><u>Gerçek şefaat, Allâh’tan başlar ve günahkâr kişiye ulaşır</u></i>. <b>Batıl anlamda şefaat anlayışında ise şefaat girişiminin günahkâr kişiden başladığı ve ara­cılar vasıtası ile Allâh’a ulaştığı sanılır</b>. <i>Gerçek şefaatte Allah, rahmet ve mağfiretini günahkâra eriştirebilmek için vesile, diğer bir deyişle şefaatçi tayin buyurmaktadır.</i> <b>Batıl şefaatte ise kendisine şefaat edileceği varsayılan kişi, diğer bir deyişle günahkâr, vesile ve aracıyı tayine kalkışmakta­dır</b>. <i>Dünyada örneklerine rastlanan batıl şefaatlerde suçlu kişi, şefaatçısını tayin eder. Gerçek şefaatte ise şefaatçi olan nebileri ve diğerlerini ve­sile kılan, tayin eden Allâh’tır</i>. <b>Diğer bir ifadeyle batıl şefaat anlayışında şefaat eden, günahkârın etkisindedir</b>. <b>Gerçek anlamı ile şefaatte ise durum aksinedir. Katında şefaat edilen Yüce Allah, şefaatçının şefaat etmesinde etkendir</b>. Şefaatçi ancak O’nun iradesi ile günahkâr üzerinde etkili olur.[23]</p>
<p><b>Şefaat İtikadının Suistimali:</b></p>
<p><strong>g.</strong> Son olarak şunu ifade edebiliriz. Günümüzde şefaat anlayışına karşı çıkışlarda pratikte görülen bazı olumsuz anlayışların etki­si vardır.<b> Mesela, kişi şeyhinin eteğine yapışmakla kesin kurtu­lacağını düşünmektedir</b>. Yine başkalarını da o şeyhe yapışmaya davet etmekte, onlara kesin kurtulacaklarını müjdelemektedir. <b>Hatta ölen şeyhlerin türbesi ziyaret edilmekte, doğrudan onlar­dan şefaat beklenmektedir</b>. Bu iş, farkında olmadan kişiyi kutsal­laştırmaya kadar varmaktadır. Ona bu yetkiyi kim verdi? Şefaatçi olduğunu nereden bilmektedir? Hele Kur’ân ve sünnete ittiba etme, cihâd ve emr-i bi’l-ma’rûf gibi konularda sıkıntılar var­sa ya da İslâm yanlış yorumlara tabi tutuluyorsa, böyle şefaat ve şefaatçi anlayışı şüpheleri kat be kat artırmaktadır. Tabii bu da şefaatin reddine sebep olmaktadır.</p>
<p>Bu red keyfiyeti, bir açıdan haklıdır. Ancak hadîslerde çerçevesi çizilen şefaat anlayışı böyle değildir. Yani <b>papaza kızıp oruç bozmamak gerekir</b>. Oysa gerçek şefaatte şefaat edecek olanı tayin edecek olan Allâh’tır. Peygam­berler bellidir. Kur’ân bellidir. Ancak, bunların kime şefaat ede­ceği çok açık değildir.<b>Alimler şefaat edecektir. Ama hangi âlim bu belli değildir. O halde, dünyadayken falan âlim, şeyh vs. ke­sin şefaat edecek inancında olmak mümkün değildir</b>. En fazla ya­pabileceğimiz şey, hüsn-i zanla hareket edip o insanlarla huku­kumuzu en güzel şekilde yaşamaktır. Sonuçta ahirette kimin pe­şinden gittiysek onunla birlikte haşrolacağız. Sâlih insanlarla bir­likte olmak elbette ahirette fayda verecektir.</p>
<p>Dediğimiz gibi ki­min salih amel işlediğini, kimin âlim kimin zâlim olduğunu hak­kıyla bilen Allâh’tır. Bize düşen zahire bakarak hüsn-i zanla ha­reket etmektir. Kur’ân ve sünneti yaşayan ulemâ saygıdeğerdir, fakat yine de falan kimse kesin şefaat eder düşüncesinde olmak güçtür. Şefaat beklemek için türbe ziyareti yapmak ise doğru de­ğildir. Türbeler, kabirler âhireti hatırlamak ve oradakilere duâ yapmak için gidilen yerler olmalıdır. <b>Türbelere şefaat anlayışıy­la gitmenin şirke kapı arayabileceği noktalar var ki, çok dikkatli olunmalıdır</b>. Türbede yatan kişiyi vesile kılmak ise başka bir şey­dir. Vesile kılmak için türbelere gitmeye de gerek yoktur. Tabii şunu da belirtelim ki, duâlarımızda vesile kılmak da şart değil­dir. Böyle yapanlar varsa da kimden istediklerini çok iyi bilme­lidirler. Onun için sağlam bir itikâda sahip olmak gerekir.[24]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Buhârî, Rikâk, 11.<br />
[2] Buhârî, Rikâk, 51; Tevhîd, 25.<br />
[3] Ebu Dâvûd, Cihâd, 28.<br />
[4] İbn Mâce, Zühd, 137.<br />
[5] Buhârî, Tevhîd, 31.<br />
[6] Buhârî, Tevhîd, 24.<br />
[7] Buhârî, İlim, 33.<br />
[8] Müslim, Salâtü’l-müsâfirîn, 42.<br />
[9] Tirmizî, Kıyâmet, 11; İbn Hanbel, Müsned, III, 213.<br />
[10] Silsiletu’l-ahâdisi’z-zaîfe, hd. no. 209.<br />
[11] Müddessir, 48.<br />
[12] Bakara, 255.<br />
[13] Sebe’, 23.<br />
[14] Zuhruf, 86.<br />
[15] Necm, 26.<br />
[16] Bk. Kemal Sandıkçı-Muhsin Koçak, Câmi‘u’l-usûl Tercüme ve Şerhi, XVI, 693-697; Fahruddîn er-Râzî, Mu’tezile’nin şefâati reddederken kullandı­ğı delillerin ve ehl-i sünnetin bunlara verdiği cevapların hepsini tefsirinde kaydetmiştir. Bk. Tefsîr-i Kebîr, (çev.) II, 499-523.<br />
[17] İbn Hacer, Fethu’l-bârî, I, 262.<br />
[18] Tirmizî, Sıfatu’l-kıyâme, 2.<br />
[19] En’âm, 16.<br />
[20] Nisa, 116.<br />
[21] Enbiya, 28.<br />
[22] Mutahharî, Adl-i İlâhî, s. 308-310.<br />
[23] Mutahharî, Adl-i İlâhî, s. 310.<br />
[24] Bkz. Yavuz Köktaş, Tüm Yönleriyle Akaid Hadisleri, s. 244-255.</p>
<div><b>***</b></div>
<p><b>ŞEFAAT HAK MIDIR? KİMLER NE ÖLÇÜDE ŞEFAAT EDEBİLİRLER, İZAH EDER MİSİNİZ?</b></p>
<p>Evet, şefaat haktır. Birçok ayet ve hadiste şefaatten bahsedilmekte ve böylece onun hakkaniyeti dile getirilmektedir. Yeri geldikçe bu ayet ve hadisleri zikredeceğiz. Biz şimdi önce, sorunun ikinci şıkkı olan “Kimler ne ölçüde şefaat edebilirler?” sorularını cevaplamakla mevzua başlamak istiyoruz. Zaten bu kısma verilecek cevap bir cihetle şefaatın hakkaniyetinin de izahı olacaktır.</p>
<p>Peygamberler, evliya asfiyâ ve şehîdler -derecelerine göre- Cenab-ı Hakk’ın onlara bahşettiği seviyede şefaat edebilirler ve edeceklerdir. Ancak, bu mevzuda da yine, zirve Allah Rasulü’dür. O ki fetanet-i azama sahiptir. Her Nebi kendisine bahşedilen sınırsız, fakat bir defaya mahsus şefaat hakkını dünyada kullanırken o, bunu ahirete saklamıştır.. ve ahirette “şefaat-ı uzmâ”nın sahibi olacaktır. Onun “hammâdun”, denilen ümmeti, “Livaül’hamd”in altında toplanacak ve “Makam-ı Mah-mud”un sahibi unvanıyla O’nun tarafından yapılacak şefaatte herkes payına düşenle şereflenecek ve kurtuluşa ereceklerdir.</p>
<p>Dünya fâni ve geçicidir. Burada çekilen sıkıntılar da bir cihetle işlenen günahlara kefaret sayılır. Ancak insanların perişan ve derbeder olacakları ve kendilerini kurtaracak yeni bir amele de fırsat bulamayacakları bir gün gelecektir -ki, biz ona ahiret diyoruz-işte o gün, Allah Resulü bütün insanlığı içine alan şefaatıyla ortaya çıkacak ve “en büyük şefaat” ma’nâsına “şefaat-ı uzmâ”sıyla şefaat edecektir. Elbette Allah Rasulü’nün şefaatının da bir sınırı vardır. Zaten, bütün şefaatlar ancak Cenab-ı Hakk’ın izni ve koyduğu ölçü nispetinde olacaktır ki “İzni olmadan katında hiç bir kimse şefaat edemez” mealindeki ayet de bize bunu anlatmaktadır (Bakara, 2/ 255).</p>
<p><b>Şefaat Edecek Olanlar Hissi Davranabilir Diye&#8230;</b></p>
<p>Bunun böyle olması da gayet tabii ve normaldir; zira, şefaat edecek olanlar da hissî davranabilir, <b>ölçüyü kaçırabilir ve merhamet-i ilahîden fazla merhamet ileri sürmüş olabilir</b>.. böylece de Rabb’e karşı sû-i edepte bulunmuş olabilir. <i><u>Onun içindir ki, Allah (c.c.) bir mizan, ölçü ve denge vaz’etmiştir</u></i>. Kim, kime ve ne ölçüde şefaat edebileceği bir takdire bağlanmıştır. <b>Cenâb-ı Hakk’ın bütün icraatında bir adalet ve denge olduğu gibi, ahirette vereceği şefaat salahiyetinde de bir adalet ve denge vardır</b>. <i>Eğer bu şekilde bir </i>tahdid<i> ve sınır konulmuş olmasaydı, bazı kimseler şefaatı da dengesiz olarak kullanırlardı. Nitekim belki de sınırsız bir şefaat </i>salahiyeti<i> onların hislerini galeyana getirerek mesela, bazı insanların Cehennem alevleri içinde cayır cayır yandıklarını görünce, şefkatleri kabaracak, </i><u>kafir-münafık-mücrim tanımadan herkesin Cennete girmesini talep edeceklerdi</u><i>. </i><b>Halbuki böyle bir talep bazen, milyarlarca mü’minin hukukuna tecavüz de olabilirdi</b><i>. </i></p>
<p><b>Çünkü şefaatin, böyle şahısların hislerine bırakılmasında, günahkâr, sapık, kâfir herkesin, bu hissî şefaatten faydalanma ihtimali vardır</b>.<i>Bu ise, bütün varlıkların hukukuna rağmen, dağlar cesametinde günah taşıyan kâfire de merhamet edilmesi demektir</i>. Oysaki kâfir, kainatta, Allah’a ait bütün güzellikleri, bütün nizamları, bütün hikmetleri inkâr, tezyif ve tahkir ettiğinden, mekanlar çapında cinayet işlemiş olacaktır ki, hayatının her dakikası yüzlerce cinayetle karalanmış böyle kapkaranlık bir ruha merhamet, merhamet adına saygısızlığın en büyüğü olsa gerektir. Efendimiz, şefaatının büyük günah işleyenlere olduğunu ifade etmişler ve “Benim şefaatim ümmetimden büyük günah işleyenleredir” buyurmuşlardır. O her hususta olduğu gibi bu mevzuda da bir denge ve muvazene insanıdır. Zaten bütün ümmet O’nun bu ifadeleriyle teselli bulmakta ve Allah Rasulü’nün şefaatına nail olmayı ummaktadır.</p>
<p><b>Hallac-ı Mansur İle İlgili Bir Menkıbe</b></p>
<p>Hallac-ı Mansur bir gün bu hadisi şerh ederken, cezbeye gelir ve ölçüyü kaçırarak, Efendimiz’e hitaben “Ey Nebiler Sultanı! Niçin böyle sınır koydun da bütün insanlar için demedin. Sen bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydin, yine de Rabbin Seni mahrum bırakmaz ve Sana bu salahiyeti bahşederdi” gibi laflar eder. <b>Tam bu esnada Allah Rasûlü temessül ederek, başındaki sarığı onun boynuna sarar ve: “Bunu başınla öde, sen zannediyor musun ki ben o sözü kendimden söyledim” der</b>. Hallac kolu kanadı biçilip bir ağaç gibi budanırken dahi tebessüm ediyordu. Çünkü biliyordu ki, bu hüküm âli bir mecliste verildi ve o hükme rıza göstermek gerekirdi&#8230;<i>Evet, belki de Hallac’ın dediği gibi, Allah Resulü Cenab-ı Hakk’dan bütün insanlara şefaat etmeyi talep etseydi, Rabb’i O’na bu salahiyeti verirdi. Ancak O, <u>Allah’a karşı bizim anlayamayacağımız ölçüler içinde saygılıydı</u>.</i>Rabb’in dediğinden başkasını demiyor ve verilen salahiyet sınırlarını da asla zorlamıyordu..<br />
<b><br />
</b><b>Şefaat Herkese Ve Sınırsız Bir Ölçüde Değildir</b></p>
<p>Rabb’in koyduğu şefaat ölçüsünde, şefaat edilecek şahısların buna hak kazanmış olmaları da yer almaktadır. Nitekim bu ma’nâ ile alakalı olarak, mealen şöyle buyurulmaktadır: “Artık şefaatçıların şefaatı onlara fayda vermez” (Müddessir, 75/48). Bununla da anlıyoruz ki, şefaat herkese ve sınırsız bir ölçüde değildir. <b>Kim, kime şefaat ederse, muhakkak kabul görür diye bir şart da yoktur</b>. Bütün işlerde olduğu gibi, bunda da İlâhî meşiet esastır. Kâfir işlediği küfrüyle ta işin başında, bu şefaat dairesinin dışında kalmıştır. O’na hiç kimse şefaat edemez, etse bile ona fayda vermez.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerim’de Cenâb-ı Hakk bize bir dua öğretiyor. Bu dua ile himmetin âli tutulması gerektiği hususuna da işaret ediliyor. Dua şudur: “Rabbimiz, bize gözümüzü aydınlatacak eşler, zürriyetler bağışla ve bizi müttakilere imam kıl” (Furkan, 25/74). Yani, Allah’ım çocuklarımız, hanımlarımız, gözümüzü aydınlatacak hüviyette olsun. Bize öyle hayat arkadaşları ver ki, din adına bize teşviklerde bulunsun. Evlatlarımız da, daima arkamızdan hayırlar göndersin ve onlar sebebiyle rahmet çağlayanları üzerimize doğru çağlasın dursun! Bizi sadece muttaki olmakla da bırakma, onlara imam ve önder kıl. Bize öyle lütuflarda bulun ki, şu, İslam’a hizmet boyunduruğunun yere konduğu dönemde ve dine hizmetin âr kabul edildiği bir zamanda, dinine hizmet ettir ve müttakîler önünde bize, imamlık payesi ihsan eyle!<br />
<b><br />
</b><b>Zaten O vermek İstemeseydi, İstemeyi Vermezdi</b></p>
<p>Böyle bir anlayış, himmeti âli tutmanın ifadesidir. Cenâb-ı Hakk’dan O’nun öğrettiği usûl içinde şefaat edebilme salahiyeti talep etmektir. Zaten O vermek istemeseydi, evvela istemeyi vermezdi. Madem ki istemeyi verdi ve nasıl istememiz gerektiğini de öğretti, öyleyse istediğimizi de verecektir. O’nun sonsuz rahmetinden bunu umuyor ve bekliyoruz. O’nun için burada dikkat edilmesi gereken hususun iyi anlaşılması lazımdır. Evet, Rabbimiz’den sadece Cennetin bir köşesine bizi kabul buyurmasını istemek, himmetin düşüklüğüne delildir. Halbuki Allah (c.c.) bize himmetimizi yüksek tutmamızı öğretmektedir. Evet himmetimizi yüksek tutmalıyız, tutmalı ve O’ndan, müttakilere bizi imam kılmasını, onlara şefaat edebilme salahiyetini vermesini talep etmeliyiz&#8230;</p>
<p>Efendimiz bir hadislerinde, ahiretten bir tabloyu şöyle anlatırlar: Allah (c.c.), Hz. Nuh’a soracak: “Sen, sana düşen vazifeyi hakkıyla yerine getirdin mi?” O büyük peygamber cevap verir: “Evet Ya Rabbi, yerine getirdim. Bana verdiğin tebliğ vazifesini kusursuz edâ ettim.” Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Hz. Nuh’dan şahid ister. O da Ümmet-i Muhammed’i şahid gösterir. Bunun nasıl olacağı sorulunca da, şöyle cevap verir: “Sen onları ümmetlere şahid kıldın.. onlar da ellerindeki Kitap’ta gördüler ki Nuh vazifesini yapmış. Ve işte ben de onları bugün kendime şahid olarak gösteriyorum.”  Evet, ayet öyle diyordu: “İşte böylece, sizin insanlar üzerinde şahidler olmanız, Rasul’ün de sizin üzerinize bir şahid olması için sizi ümmet-i vasat (dengeli ve orta bir ümmet) kıldık” (Bakara, 2/143). Şefaat haktır ve gerçektir. Bütün büyükler Cenab-ı Hakk’ın koyduğu sınır dahilinde şefaat edeceklerdir.<b> Şahid olmak da bir bakıma şefaat kabul edilecekse, eğer, Ümmet-i Muhammed bu ma’nâda bütünüyle şefaat edecektir</b>. Şefaatı inkar edenlerin, dünyada da ukbada da kazanacakları bir şey yoktur. Çünkü Allah (c.c.) orada kullarına, kulları O’nu nasıl bilip tanımışlarsa, öyle muamele edecektir&#8230;(2)</p>
<div><b>***</b></div>
<p>(1) Yavuz Köktaş, Kurana Aykırı Görülen Hadisler, İnsan yayınları, s. 97-107.<br />
(2)- https://sorularlaislamiyet.com/sefaat-nedir-aciklayabilir-misiniz-kuranda-peygamberimizin-bize-sefaat-edecegine-dair-ayet-var-mi</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat-kurana-aykiri-mi/">Şefaat Kuran’a Aykırı Mı ?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-kurana-aykiri-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şefaat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sefaat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sefaat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2015 22:00:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Evliyaların Şefâat Etmeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6383</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Peygamberlerin hepsine (salat&#8217;ü selâm olsun) ve Allah  dostlarının (velîlerin) şefâat etmelerine gelince: Bilinmelidir ki şefâat; ilâhî huzurdan Peygamberlik cevherine doğan bir nûrdan ibârettir. Bu nûr,ayni zamanda Peygamberden, Peygamberlik cevheri ile münâsebet kurmuş ve münâsebeti çok büyük bir sevgi ile; sünnetleri sıkı tutmak ve çok salâvât getirmek  sağlamlaştırmış olanların cevherine ve ruhuna da yayılır. Bunun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat/">Şefaat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DUA.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6384" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DUA.jpg" alt="Şefaat" width="324" height="322" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DUA.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DUA-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/DUA-300x298.jpg 300w" sizes="(max-width: 324px) 100vw, 324px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Peygamberlerin hepsine (salat&#8217;ü selâm olsun) ve Allah  dostlarının (velîlerin) şefâat etmelerine gelince:</strong></p>
<p><strong>Bilinmelidir ki şefâat;</strong> ilâhî huzurdan Peygamberlik cevherine doğan bir nûrdan ibârettir. Bu nûr,ayni zamanda Peygamberden, Peygamberlik cevheri ile münâsebet kurmuş ve münâsebeti çok büyük bir sevgi ile; sünnetleri sıkı tutmak ve çok salâvât getirmek  sağlamlaştırmış olanların cevherine ve ruhuna da yayılır.</p>
<p><strong>Bunun misâli:</strong> Güneşin ışığı gibidir ki, suya düşünce muhakkak ziyâsı yansıyacak ve bu da her yerde değil, ancak suya yakın olan duvarda ve duvarın da yansıma kanununa göre belirli bir yerinde olacaktır. Hem de ziyanın o belirli yere aksetmesi, orası ile su arasında ve durum itibariyle hâsıl olan bir münâsebete bağlıdır.</p>
<p>Bu münâsebet ise duvarın diğer mahallerinde mevcut değildir. Ziyanın duvarda parladığı o mahal, öyle bir yerdir ki burası su ile sudaki ziyâ mahalli arasında, bir çizgi çizilecek olursa bu çizgi ile o yer arasında meydana gelen açı, suyun dış yüzü ile güneş arasında meydana gelen açıya denktir. Ondan ne dar, ne de geniş değildir, eşittir. İki açı da aynı derecededir.Bunun benzerliği açıktır. Söz götürmez, istiyen tecrübe edebilir. Böyle biri birine eşit iki  açı ancak duvarın bu özel mahallinde olabilir. Suya düşen güneşin ziyâsının su çevresindeki duvarda yansıyacağı yer, ancak duvarın bu biri birine eşit iki açının teşekkül edebi leceği özel yeridir. Başka yerinde olmasına imkân yoktur. Duvardaki yansıma alanından suya bakan bir göz güneşi gökte değil suyun içinde görür. Bu misâl hakikaten çok parlaktır.</p>
<p>İşte şu iki hakikati temsil eden güneş ışınının suya vurduğu, sudan da yansıma ile belirli bir mahalle geçtiği gibi Allah’ın nuru da Peygambere doğar, Ondan da kendisi ile hakîki ve kat’î münâsebet kurmuş olanlara geçer. Aynı zamanda da İlâhi nura kavuşan bir insan kendisinden Peygamberini ve ondan da Allah’ı görür. Nitekim ziyânın aksetmesindeki duruma âit maddî münâsebetler, bazı özellikleri gerektirdiği gibi İlâhi nûrun da Peygamberden yansıması hususundaki aklî ve mânevî münâsebetler de, mânevi cevherlerde ruhâni maddelerde bu özel mahallere lâyık olan gönüllere ihtiyaç gösterir.</p>
<p>Kimi, tevhîd istilâ ederse, Allah’ın birliğinin âlemlerdeki tecellisi bütün varlığını kaplarsa, muhakkak ki onun İlâhî huzur ile münâsebeti kuvvetlidir. Vâsıtasız olarak kalbine İlâhî nûr yağar. Bunlar Peygamberlerdir.</p>
<p>Kimi de, sünnet içiyle, dışıyla sarar ise, Peygamberin bütün sünnetlerini yapmıya can atar ve Peygambere tam manasiyle uyar ve ona uyanları (ashâbını, onların tam izinde ve yolunda gidenleri, âlimleri, kâmilleri) sever, ve fakat vahdaniyyeti mülâhazada Allah’ın birliğini ve birlik tecellîlerini müşahede ve tefekkürde ayağı râsih olmazsa yani İslâm ve îmân sahasında yüksek bir âlim olmazsa, onun İlâhî huzur ile münâsebeti, ancak vâsıta ile sağlanır ve o ilâhi nuru almakta vâsıtaya muhtaç olur.</p>
<p>Nitekim güneşe açık olmıyan duvar, güneşe açık olan suyun vâsıtasına ihtiyaç gösterir.Bu misâle esas olan meselede duvar yerinde olan erenlerde gönüllerine ilâhi nurun doğması ve Hakkı görebilmesi için Peygambere ve ona candan bağlanmağa muhtaçtır.</p>
<p>Dünyâ işlerinde yapılan yardım ve şefâatın hakikati da işte bunun gibi bir sultan-vezir misâline döndürülür ki, vezir, sultanın kalbinde husûsi bir yer tutmuş ve ona yakınlığın son derecesine ermiştir. Sultana, bazan vezirin dostlarının hatalarından haber gelir de sultan onları afveder. Bu sultan ile vezirin adamları arasında kurulmuş olan bir münâsebetten değildir. Fakat onların sultan ile münâsebeti bulunan vezire bağlanmış, onun ile münâsebet kurmuş olmalarındandır. İşte bunlara gelen inâyet, vezirin vâsıtası iledir. Onun, sultan yanındaki hatır ve mevkii sebebi iledir Yoksa kendilerinin sultan yanında dereceleri olduğundan değildir.</p>
<p>Aradan vâsıta kaldırılsa, vezir mevkiinden ayrılsa ve sultan ile münâsebeti kesilse, artık sultanın inâyetleri onlara şâmil olmaz. Sultanın onlara eskisi gibi iyilik ve ihsânı gelmez. Ayni zamanda onun yerine gelen yeni vezirin adamları da doğrudan doğruya sultandan bir ihsan ve bağışa nâil olmazlar. Çünki sultan yeni vezirin adamlarını tanımaz. Onların vezir ile hususiyet derecelerini mevkii ve değerlerini bilmez. Bunları ancak vezirin tanıtması ile bilir. Vezirin kendilerine gösterdiği rağbet ve alâka ile onları affınna veya ihsanına mazhar kılar.</p>
<p>İşte vezirin, sultan yanında onları tanıtmak ve kendisinin onlara olan rağbetini izhâr etmek hususunda sultana söyliyeceği sözlere: mecaz yolu ile «şefâat» denir. Gerçekten şefî yani hakiki şefaatçi ise vezirin sözü değil ancak vezirin sultan yanındaki mevkiî ve değeridir. O söz ise ancak maksadı izhâr etmek içindir. Halbuki Allah Teâlâ herhangi bir kulunu başkasının târif etmesine ve tanıtmasına asla muhtaç değildir. Sultan da vezirine mensup bir adamı ve onun, veziri yanındaki bu mevkii ve hususiyeti bilmiş olaydı, vezirin sözüne ihtiyaç olmazdı. Şefâat hususunda  bir söz ve kelâm olmadan af ve bağışlama hâsıl olurdu.</p>
<p>Allah Teâlâ ise sultan gibi değil, vezirine yani Peygamberine mensup olanı ve Peygamberi ile münâsebet derecesini bilmektedir. Allah Teâlâ Peygamberlere -hepsine salât selâm olsun- kimlere şefâat edeceklerini ve neler deyeceklerini bildiği halde, onları huzurunda konuşmalarına izin vermiş olaydı, onların diyecekleri, yine kendi bildiği, sözler yani şefâatçıların diyecekleri şefâat sözleri olurdu. Allah Teâlâ Hazretleri şefâatın hakikatini bir misâl ile canlandırmak isterse, onu his ve hayâle koyar.</p>
<p>Bu temsil de ancak şefâat ile mezun olan, şefâat dileğini ifâde eden sözlerle olur. Buna da yukarıda geçen temsilde ziyânın münâsebet yolu ile aksetmesi misâli delillik eder. Hakîkaten Peygamber tarafından yapılacak şefâate hak kazanmaktan bahseden haberlerde bildirilen kişilerin hepsi, Rasûl-i Ekrem (A.S.j ile ilgili şeylere bağlanmıştır. Ona salâvât getirmek, kabirini ziyaret etmek, ezâna cevap vermek, ezân sonunda dua etmek ve şâire, Peygambere olan sevgi, saygı ve onunla alâkayı, ruhanî münâsebeti kuvvetlendiren sebepler vasıtalardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Gazali,İki Madnun</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat/">Şefaat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sefaat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kabir Ziyareti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 May 2015 21:50:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Tevessül/İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[İstimdad]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Himmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Ziyareti]]></category>
		<category><![CDATA[Türbe Ziyareti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6380</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlerin ve büyük imâmların (hepsine salâtü selâm) meşhetlerini kabirlerini ziyarete gelince : Bundan maksat: Onları ziyâret etmek, hacetlerin bitirilmesi, günâhların afvedilmesi hususunda peygamberlerin ve imamların ruhlarından  imdat dilemektir. Bu imdâd da şefaattan ibarettir. Bu da iki yönden hâsıl olur bir taraftan istimdât (yardım dilemek) diğer taraftan da imdâttır. Yâni birinin şefaat istemesi, ötekinin de şefaat [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/">Kabir Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/anne-ve-babanin-kabirlerini-ziyaret-etmek.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6381" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/anne-ve-babanin-kabirlerini-ziyaret-etmek.jpg" alt="Kabir Ziyareti" width="323" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/anne-ve-babanin-kabirlerini-ziyaret-etmek.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/anne-ve-babanin-kabirlerini-ziyaret-etmek-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 323px) 100vw, 323px" /></a></p>
<p><strong>Peygamberlerin ve büyük imâmların (hepsine salâtü selâm) meşhetlerini kabirlerini ziyarete gelince :</strong></p>
<p><strong>Bundan maksat:</strong> Onları ziyâret etmek, hacetlerin bitirilmesi, günâhların afvedilmesi hususunda peygamberlerin ve imamların ruhlarından  imdat dilemektir. Bu imdâd da şefaattan ibarettir. Bu da iki yönden hâsıl olur bir taraftan istimdât (yardım dilemek) diğer taraftan da imdâttır. Yâni birinin şefaat istemesi, ötekinin de şefaat etmesidir. Meşhedleri (türbeleri) ziyaret işinde bu iki rükünün de muazzam tesiri vardır. İstimdat (şefâat istemek) şekline gelince; bu Hacet sahibinin himmeti, şefaati istenen zâtın ve ziyâret edilenin zikrini, ismini hatıra (kalbe) sardırabilmesi iledir. O derece ki himmetinin, kasdının, muradının hepsi orada. gönülde bir noktada, sarılmış o hâtıranın içine daldırılmış olacak, onu bütün varlığı ile anacak, kalbine ve rûhuna dolduracaktır, işte bu hal, o şefâatçı ve ziyaret edilen zâtın ruhunu tenbih etmiye, uyarmıya sebeptir. Tâki o temiz rûh bu sebeple kendisinden istenen şey ile ona imdât edebilsin.</p>
<p>Her kim bu dünyâda himmetini, niyet ve maksadını, irâdesini tam mânâsıyla dünyâ yüzündeki bir insan üzerine çevirir, yöneltir ise hiç şüphesiz o insan kendine yönelmiş olan kişinin yönelişini hisseder. Bunu ona haber verir. Her kim de bu âlemde hayatta olmazsa onu tenbih etmek (uyarmak) daha kolaydır. Çünki uyarılmıya hazır durumdadır. Çünki bu âlemin hallerinin dışında olan bir kimsenin o âlemin hallerinden bazısına muttali olması, bakması, görmesi, bilgi edinmesi mümkündür. Nitekim rüyâda, uğradığına muttali olunabilir. Çünki uyku ölümün kardeşi ve bir dalıdır. Evet, uyanık halimizde bilemediğimiz bazı halleri uyku sebebi ile bilmeye kâbiliyetli oluruz. İşte bunun gibi hakîki ölüm ile ölmüş ve âhiret diyarına ulaşmış olan bir kimsenin de bu dünyâdaki hallere muttali olması daha uygun ve daha münâsiptir. Ama bu âlemin bütün halleri her vakitte onların bilgi ipliklerine dizilmiş değildir. Nitekim geçmiş zamanın halleri, olayları uykumuzda yani rüyâdaki bilgilerimizde mevcut değildir. Bilgi birlikleri için belirlilikler ve özellikler vardır.</p>
<p><strong>Bunlardan birisi:</strong> hacet sahibinin himmeti, kasdıdır ki bu himmet ve kasd, o azız ruhun sahibinin hacet sahibini tamamiyle sarması, istila etmesidir. Nitekim bir dirinin, hayâtında suretini, şeklini müşahede etmek, onun ismini anmağa ve kendisini gönülde hatırlamağa tesir ettiği gibi bir ölüyü kalıbının, bedeninin perdesi olan türbesini müşahede etmek de öylece tesir eder. Çünki o ölünün eseri; kalıbı kaybolduğunda rûhtadır. Halbuki onun türbesi; onun hayatındaki huzuru, kalıbını ve barınağını müşahede etmekteki eseri gibi değildir. Onun bizzat meclisinde ve huzurunda bulunmak gibi değildir.</p>
<p>Her kim ölünün meşhedinin müşâhedesinde kendisini hazırladığı gibi onun meşhedinin gıyâbında da onun ruhunda hazır olabileceğini zannederse onun bu zannı hatadır. Zîra müşahede de (gözle görmekte) zahir ve âşikârlık bakımından apaçık bir eser vardır ki bunun gibisi gıyâpta yoktur. Her kim gıyâpta bir ölüye yardım etmek isterse bu yardım öyle ölçüsüz, tartısız olmaz ve o yardım da boş ve faydasız kalmaz.</p>
<p><strong>Nitekim Peygamberimiz (S.A.S.) :</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p>«Her kim benim üzerime bir salâvat getirirse ben ona on defa salât ederim» demiştir.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Diğer bir hadîsinde de :</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<blockquote><p>«Müezzine kim cevap verirse onun tekbir ve şehadetlerini tekrar eder, namaz ve felâha da’vetine uygun kelâmı söylerse şefaatimi hak eder» dedi.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bir de :</strong></p>
<blockquote><p>«Kabrimi ziyaret eden şefaatime nail olur» buyurdu.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hasların en hası olan beden ile yakınlık da, şefâatın yapılmasına tam bir vesiledir.</p>
<p>Kendinden bir parça olan çocuğu ile -isterse bu çocuk kendisinden sonra doğmuş veya torunlarından biri olsun- onun vesilesi ile, yaklaşmak; yahut türbesine, kabrine, mescidine, beldesine, asasına, kamçısına, nalınına, kapısı söğesine eşiğine, halkasına yaklaşmak; âdetine, sıfat ve ahlâkına yakın olmak; ona âit ve ona münâsip olan bir şey ile yaklaşmak bunların hepsi ve her biri; ona yaklaştıran, ona yakınlığı gerektiren ve şefâatına erdiren bir yaklaşma sebebidir. Çünkİ peygamberler yanında, dünyâ yurdunda olmaları ile âhiret diyârında olmalarında fark olmadığı gibi bilgi yolunda da bir ayrılık yoktur. Peygamberlerin hayatı ile mematları bilgi edinme bakımından farketmez. Çünki dünyada bilgi âleti, dış duygularımız, beş duyu organlarımızdır. Ukbâda ise yalnız gaybı, yanında ve önünde olmuyanı bilmiye yarayan bir âlettir. Ama bu  ya bir misâl kisvesindedir veya açık hale gelmek yolu iledir.</p>
<p><strong>Yaklaşma, yakınlık ve şefaatin diğer hallerine gelince:</strong>Bunlar bozulmaz, hallerinden dönmez. Bu bapta en büyük esas: imdât edenin imdât etmek yönünden istenilen imdâdı yapması, vesile ve şefâat sahibinin bu medet ve şefâaatı bilmese de imdât ve ihtimâm etmesidir.</p>
<p>Çünki Allah&#8217;ın Rasûlünün (s.a.s.) bir kılı veya bazu-bendi, yahut kamçısı, âsi ve günahkâr bir kimsenin kabri üzerine konur ise o günahkâr, hâcet vakti için saklanmış olan manevî değeri yüksek, şerefli şey bereketiyle, azâptan kurtulur.</p>
<p>Şâyet bunlar bir insanın evinde, yahut bir beldede olsa bunların bereketi ile o eve ve ev halkına veya o beldeye ve sâkinlerine belâ ve musibet dokunmaz. Ev sahibi ve belde sâkini bunu evinde veya beldesinde o mübarek şeyin bulunduğunu bilmeseler de&#8230; O şeyin tesiri olur. Çünki bu Peygamber (S.A.S.) in bir ihtimâmı. önem vermiş olduğu şey yani onun himmetinin eseridir. Bu da ukbâda ona mensup olanlara sarf edilmiştir. Kötü ve kerih şeyleri, hastalıkları, ukûbet ve cezâları defetmek, Allah tarafından meleklere ısmarlanmış, havâle edilmiştir. Her melek de Peygamberin (S.A.S.) hârîs olduğu, şiddetle arzu ettiği şeyleri kendinden başka onun buna himmeti sebebi ile hali hayatında olduğu gibi yapmıya is’af etmiye, Peygamberin arzusunu yerine getirmiye hevesli ve hırslıdırlar. Çünki meleklerin, onun mukaddes ruhuna, vefatından sonra, yakın olmaları, ona hayatındaki yakınlıklarından ziyâdedir.</p>
<p><strong>Hikâye olundu ki:</strong></p>
<blockquote><p>Hacer-i Esved’i yerinden söküp memleketlerine götürmek ve bu suretle Mekke&#8217;yi kendilerine çevirmek istiyen Karmatiler Mekke&#8217;yi işgal ettikleri zaman: Karmati Ebu Tahir bir adamı omuzuna aldı altın oluğu yerinden söktürmek için kaldırdı. Adamı Kâbe&#8217;nin oluğuna eriştirdi oluğu çekmiye başlayınca adam Ebû Tahir&#8217;in üzerinde can verdi ve ölü olarak yere düştü.</p></blockquote>
<p><strong>Diğer bir hikâye de şöyledir:</strong></p>
<blockquote><p>Mısırlılardan bir cemâat Peygamber in (S.A.S.) ravzası yanında bir yeri delmişler. Maksatları Allah&#8217;ın Râsulünün vücûdunu çıkarıp Mısır&#8217;a nakletmekmiş. Bu iş gece yarısı olmuş. Bu sırada Medineliler havadan bir ses işitmiş: «Ey müslümanlar topluluğu! Peygamberinizi koruyunuz! Peygamberinizi muhâfaza ediniz!» diyormuş. Bu sesi işiten herkes kandili, hayır kandilleri, mumları, meşâleleri yakmışlar, Ravza-ı Mutahhara&#8217;nın yanına vardıklarında ravzayı çeviren duvardaki o deliği görmüşler ve etrafında da Mısırlıları ölü bulmuşlar.</p></blockquote>
<p><strong>Naklolundu ki:</strong></p>
<blockquote><p>Nebiyy-i Ekrem Sallallahü aleyhi ve sellem) bir adamın kabrine yaş bir dal dikti ve: «Bu dal yaş kaldığı müddetçe Allahü Teâlâ kabir sahibinden azabı kaldıracaktır.» dedi.</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu Peygamber (Sallallahü aleyhi ve sellemin) iki elinin bereketlerindendir.</p>
<p>Her hangi bir sultana itâat eden ve ona tazimde bulunan bir kişi, sultanın payitahtı olan beldesine girse orada o sultanın ok torbasından bir ok veya ona âit bir yay veya bir kamçı görünce muhakkak ki o şeye o beldeye saygı gösterir. Melekler de -cümlesine selâm olsun- Peygambere böylece tazim, yani peygambere âit, mânevi değeri yüksek bir şeyi, bir evde yahut bir beldede veya bir kabirde gördüklerinde onun sahibine saygı gösterirler ve o kabir sahibinin üzerinden azâbı hafifletirler. Bu sebepledir ki ölülerin kabirlerine Kur ân-ı Kerim koymak ile ve kabirleri başında Kur&#8217;ân okumak ile ve üzerine Kur an âyetleri yazılan kâğıdı ölünün eline veya göğsüne koymakla ölü faydalanır.</p>
<p>İşte bunlar, her işitileni ve meşru olanı akla uygun bir prensibe göre tesviye etmek isteyen kimsenin hal ve durumuna uyabilen çeşitli vesilelerdir.</p>
<p><strong>Bundaki asıl ve esas şudur:</strong> akılların tasavvur edecekleri ve edebilecekleri şeylerin ilerisinde o kadar önemli işler vardır ki bunları dîn ve şeriat getirmiştir. Bunların hakikatlerini Allah Teâlâ Hazretleri ve bir de Allah Teâlâ ile kulları arasında vâsıta olan Peygamberler -hepsine selâm- bilirler.</p>
<p>Eğer bütün mütehassıslar bir araya gelseler,gebe kadınların doğum yapacakları sırada doğumu kolaylaştırmak için sayıların münâsebetleri üzerine tertiplenmiş iki tuğla veya kâğıt üzerine yazılmış olan ve vefki müselles (üçlü vefk) denilen dokuz hâneli ve her hanesine birden dokuza kadar rakam yazılmış ve her yöndeki toplamı tam 15&#8217;er olan ve kadının ayakları altına konulan bir şeklin, çocuğun kolayca doğmasına yaptığı tesirin ve sayı münâsebetlerindeki hassanın mâhiyeti üzerinde düşünseler bu hassayı bilemezler.</p>
<p>O halde insan, şer’in (dînîn) emirlere, yasaklara; haberlere, vaad ve tehditlere ait hakikatleri; ve başkası için getirmiş olduğu şeylerin iç yüzünü aklı ile bilmesini nasıl arzu edebilir? Akıl zayıftır. Onun bu acâip hallere, şeylere ve hassalara nüfuz edebilecek yetki ve tasarrufu kısadır.</p>
<p>Ey kardeşim; Allah yaşayışını güzel ve temiz kılsın. İşte senin için mümkün olan bilinmesine işaret edileceklerin bazısını, fetânetimin ve aklımın yettiği kadarına uyabileni, sana ifâde ettim, yazdım.</p>
<p>Sana ve seninle beraber olana dinin doğruladığı bu i şeylere üzerinde durmaksızın îmân etmenizi tavsiye eder  ve bunların üzerinde durulup kalmasından Allah&#8217;a sığınırım.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Gazali,İki Madnun</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/">Kabir Ziyareti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kabir-ziyareti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
