<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Şecaat | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/secaat/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2026 16:43:35 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Şecaat | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Temel Erdemler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 14:50:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet ve Zulüm]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaat]]></category>
		<category><![CDATA[Gazab Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmetin Alt Erdemleri]]></category>
		<category><![CDATA[Hilekarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızade Ali Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Güçlerine Göre Temel Erdemler]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Erdemler]]></category>
		<category><![CDATA[Temel Erdemsizlikler]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21300</guid>

					<description><![CDATA[<p>3.Temel Erdemler Fiillerin eğitilmiş teorik güçten dengeli olarak çıkmasını sağlayan huya “hikmet” denir. Fiillerin eğitilmiş pratik güç­ten mutedil olarak çıkmasını sağlayan huya “adalet” denir. Eğitilmiş şehevi güçten dengeli fiillerin çıkmasını sağlayan huya “iffet” denir. Eğitilmiş gazabi güçten dengeli fiillerin çıkmasını sağlayan huya “şecaat” denir.3 O zaman temel er­demler dediğimiz dört huy hikmet, adalet, iffet ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/">Temel Erdemler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/güzel-ahlak.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-21326 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/güzel-ahlak-300x171.jpg" alt="" width="340" height="194" /></a></p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2.jpg"><img decoding="async" class="wp-image-22352 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2.jpg" alt="" width="503" height="255" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/musluman_dokuyan2-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 503px) 100vw, 503px" /></a>3.Temel Erdemler</strong></p>
<p>Fiillerin eğitilmiş teorik güçten dengeli olarak çıkmasını sağlayan huya “hikmet” denir. Fiillerin eğitilmiş pratik güç­ten mutedil olarak çıkmasını sağlayan huya “adalet” denir. Eğitilmiş şehevi güçten dengeli fiillerin çıkmasını sağlayan huya “iffet” denir. Eğitilmiş gazabi güçten dengeli fiillerin çıkmasını sağlayan huya “şecaat” denir.<sup>3</sup> O zaman temel er­demler dediğimiz dört huy hikmet, adalet, iffet ve şecaattir.</p>
<p><strong>4.Temel Erdemsizlikler</strong></p>
<p>Bu dört erdemden her birinin ifrat ve tefrit taraflarına erdemsizlik denir. Mesela, teorik gücün itidali hikmettir. Onun hem ifratı olan hilekârlık hem de tefriti olan ahmaklık erdemsizliktir. Pratik gücün itidali adalettir. Onun ifrat ve tefrit uçlan yoktur. Daha doğrusu, onun zulüm dediğimiz bir tek zıddı vardır. Arzu anlamındaki şehvet gücünün itida­li iffettir. Onun hem ifratı olan fücur hem de tefriti olan sönmüşlük erdemsizliktir. Öfke anlamındaki gazap gücünün itidali yiğitliktir. Onun hem ifratı olan “tehlikeye atılma” hem de tefriti olan korkaklık erdemsizliktir.</p>
<p>Bu, Nasîreddin Tûsî’nin Ahlâk-ı Nâsırî kitabında ortaya koyduğu ve rabbani imam ve Hüccetülislam Ebu Hamid Muhammed Gazzâlî&#8217;nin de îhyâu Ulûmiddin kitabında aynı yöntemle bahsettiği anlatımdır.</p>
<p>Bununla birlikte şöyle dediler: “Adalet huyu, hikmet, if­fet ve yiğitliğin bir araya gelmesiyle oluşur. Çünkü bu üç huy toplanır, birbirine karışır ve uyumlu olursa üçünün bir­leşiminden faziletlerin yetkinlik ve tamamı olan ve adalet diye adlandırılan benzer bir hâl meydana gelir.” Nakledilen söz bitti.</p>
<p>Fakat adalet bu üç güçten meydana gelmiş bir birleşik olunca onu huy kısımları içinde müstakil ve üç kısma karşı­lık gelen bir kısım saymanın makbul olmadığı gizli değildir. Çünkü bölünende ve kısımlarda birlik kaydının dikkate alınması meşhurdur. Üç kısmı toplayıp bir kısım daha var­saymak uygun değildir. Mesela, kelimeyi isim, fiil ve harfe ayırdıktan sonra bu üç kısmı başka bir kısım olarak düşü­nüp kelime kısımlarının toplamının dört olduğunu söylemek caiz değildir.</p>
<p><strong>5.Nefsin Güçlerine Göre Temel Erdemler</strong></p>
<p>Öyleyse en uygunu, temel erdemler ve güzel huyları üç kısımla sınırlayıp bölümlemeyi bu şekilde yapmaktır. Çünkü insanda üç güç vardır. Bu üç güce üç nefis de denir.</p>
<p><strong>Melekî nefis:</strong> Akledilirleri ve idrak edilenleri idrak ve temyiz eden güçtür.</p>
<p><strong>Yırtıcı nefis:</strong> Öfke, atılganlık, intikam, egemenlik arzu­su, kibirlenme, şöhret ve üstünlük kurma ilkesi olan güçtür.</p>
<p><strong>Hayvani nefis:</strong> Lezzet ve haz talebinin ilkesi ve yiyecek, içecek ve karşı cinsi elde etme vasıtası olan güçtür.</p>
<p>O zaman temel erdemler de bu üç güce göre üç tanedir.</p>
<p><strong>1) Melekî Nefsin İtidal, İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Hikmet:</strong> Melekî güç itidal derecesinde tasarrufta bulu­nup ifrat ve tefrite meyletmezse buna hikmet denir.</p>
<p><strong>Hilekârlık:</strong> Eğer ifrat olursa ona hilekârlık denir. Bu er­demsizliktir. Akıl gücünün hile, sahtekârlık, komiklik ve soy­tarılıkta acayip şeyler icat etmek için kullanılması böyledir.</p>
<p><strong>Ahmaklık:</strong> Tefriti olan ahmaklık, hakikatleri idrak ve akledilirleri temyiz etmekten aciz olmak ve iyi fiilleri kötü fiillerden ayırt edememektir.</p>
<p><strong>2) Yırtıcı Nefsin İtidal, İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>Yiğitlik:</strong> Yırtıcı nefis dengeli tasarrufta bulunursa yiğitlik huyu meydana gelir.</p>
<p><strong>Tehlikelere atılma:</strong> Bu gücün ifratı tehlikelere atılmaktır. İnsanın kendisini faydasız yere tehlikelere atması, direnmenin imkân ve kudret sınırını aştığı düşmanla karşı karşıya gelip kendisini helake sürüklemesi veya zarara sokmasıdır.</p>
<p><strong>Korkaklık:</strong> Bu gücün tefriti korkaklıktır. Sabır ve seba­tın aklen güzel görüldüğü, karşı koyma ve savaşmanın övül­düğü yerlerde iğrenç bir şekilde kaygılanmak, korkmak, ge­reksiz yere yenilgi duygusuna kapılıp kaçmak ve kadınsı er­kekler gibi davranmaktır.</p>
<p><strong>3) Hayvani Nefsin İtidal, İfrat ve Tefriti</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Hayvani nefsin itidali iffet olup din ve aklın cevaz verip güzel gördüğü yiyecek, içecek ve karşı cinsten dengeli şekilde yararlanmak ve işlemde bulunmaktır.</p>
<p><strong>Fücur:</strong> Bu gücün ifratı fücur olup din ve akıl dairesinin dışına çıkmak, haram ve mekruh işleri yapmak, fuhuş ve çirkinliklerden yararlanıp zevk almaktır.</p>
<p><strong>Sönmüşlük:</strong> Bu gücün tefriti sönmüşlüktür. Sönmüşlük, mubah arzuları tamamen terk edip ya bedenin helakine ya da neslin tükenmesine sebep olup “Evlenin, çoğalın; ben ümmetler içinde düşük çocuk bile olsa sizin çokluğunuzla övüneceğim.”(Heysemi) hadis-i şerifine aykırı hareket etmektir.</p>
<p><strong>4) Adalet ve Zulüm</strong></p>
<p>Bu üç erdem bir kişide ilahî yardım ve sonsuz mutluluk sayesinde toplanır ve mutluluk yıldızı bu üçünün bir araya gelmesiyle en yüksek noktada parıldarsa o kişi adil olur. Bu üç erdemin toplamına adalet denir. Adaletin zıddı zulüm­dür. Zulüm ve haksızlık bu üç erdemden birinin yok olma­sıyla gerçekleşir. Bu üç erdemin alt dalları vardır. İnşallah açıklanacaktır.</p>
<p>Bütün insanlarda bulunan her erdem ya, bu üç erdem­den birisidir ya da onların dalıdır. Bunlar, bütün insan fert­lerinin iftihar ve sevinç kaynağıdır. Hatta nesliyle iftihar eden kimse de atalarında bu sıfatlara sahip kimselerin ol­masıyla övünür.</p>
<p>Üç erdemden birinin hikmet olduğunu söylemiştik. Bu hikmet, “haricî varlıkları insan gücünün yettiği ölçüde bil­mek” şeklinde tanımladığımız hikmet değildir. Bu, pratik felsefe manasındaki hikmet de değildir. Bilakis bu, hikmet lafzının üçüncü manasıdır.</p>
<p>Bu incelik bilinince burada sorulan soruya verilecek cevap açıklığa kavuşur. Soru şudur: “Hikmet bizzat nazari  hikmet ve amelî hikmet diye ikiye ayrıldı. Amelî hikmet de ahlâk ilmi, ev idaresi ilmi ve devlet yönetimi ilmi şeklinde kısımlara ayrıldı. O zaman ahlâkın da hikmet, iffet ve şecaate ayrılması nasıl doğru olur? Zira hikmet yine kendisinin kısmı olup şeyin kendisine ve başkalarına bölünmesi gere­kir.” Bu huylara ait bir kısım olan hikmetin o kısımlara ay­rılan hikmet değil, başka bir hikmet olduğu anlaşılınca şe­yin kendisine ve başkasına bölünmesi gerekmez. Böylece soru tamamen ortadan kalkar.</p>
<p><strong>2.Bap: Temel Erdemlerin Altında Yer Alan Alt Er­demler</strong></p>
<p>Her ne kadar söz konusu erdem cinslerinin altında yer alan türler sayısız ve kitabın kapasitesinin dışında olsa da biz önceki fazıllara uyarak meşhur erdem türlerini anmakla ye­tindik.</p>
<p><strong>1. Hikmetin Alt Erdemleri</strong></p>
<p>Hikmet erdeminin altında yer alan türler yedi tanedir: Birincisi zekâ, İkincisi çabuk anlama, üçüncüsü zihin açıklı­ğı, dördüncüsü kolay öğrenme, beşincisi güzel düşünme, altıncısı ezberleme ve yedincisi hatırlamadır.</p>
<p><strong>1) Zekâ:</strong> Öncüllerden kolayca sonuç çıkarmayı ve delil­lerden amaçlara ulaşmayı sağlayan bir melekedir. Bu mele­ke, sonuç verici öncüllerden netice çıkarmada sürekli meş­gul olmakla kazanılır.</p>
<p><strong>2) Çabuk anlama:</strong> Lazımlardan melzumlara, önermeden ters döndürme ve düz döndürmesine durmaksızın geçişi sağlayan bir melekedir. Zekâ ile çabuk anlama arasındaki fark, zekânın düşünmede olması, düşünmenin bilinen konu­ları sıralayıp bir bilinmeze taşınması olmasına karşılık, ça­buk anlamanın düşünmede olmayıp lazımdan melzuma ve önermeden ters döndürme ve düz döndürmeye geçişin &#8211; düşünmede olmaması sebebiyle- başkasında olmasıdır. Nite­kim bu, ölçü ilminde araştırılmıştır.</p>
<p><strong>3) Zihin açıklığı:</strong> Sayesinde nefsin sarsılmadan ve ka­rışmadan amaçlan çıkarmaya hazır olmasıdır,</p>
<p><strong>4) Kolay öğrenme:</strong> Nefiste değişik düşünceler engelleme­den tamamen amaca doğru yönelip onu elde etmesi için bir keskinlik ve hızlılık meydana gelmesini sağlayan melekedir.</p>
<p><strong>5) Güzel düşünme:</strong> Nefsin konulan araştırma ve ortaya çıkarmada her maddeye uygun olan derece ve miktarı koru­yup gözetmesini sağlayan melekedir. Ne zorunlu olan nes­neyi terk ve ihmal eder ne de etkisi olmayan nesneyi alıp kullanır.</p>
<p><strong>6) Ezberleme:</strong> Nefsin aklettiği ve elde ettiği akledilir ve tahayyül edilir suretleri gerektiği gibi ezberlemesini sağla­yan melekedir.</p>
<p><strong>7) Hatırlama:</strong> Nefsin ezberlediği şeyleri istediği zaman hatırlayıp ifade etmesini sağlayan melekedir.</p>
<p>Hikmet erdeminin alt türleri bunlardan ibaret olup açıklanmıştır.</p>
<p><strong>2.Yiğitliğin Alt Erdemleri</strong></p>
<p>Yiğitlik erdemi altında on bir tür vardır. Birincisi yüce ruhluluk, İkincisi cesaret, üçüncüsü yüksek gayelilik, dördün­cüsü sebat, beşincisi yumuşak huyluluk, altıncısı soğukkanlı­lık, yedincisi şehamet, sekizincisi tahammül, dokuzuncusu tevazu, onuncusu hamiyet, on birincisi yumuşak kalpliliktir.<sup>5</sup></p>
<p><strong>1) Yüce ruhluluk:</strong> Kişinin üstünlük ve alçaklığa önem vermemesi, fakirlik, zenginlik, rahatlık ve sıkıntıya iltifat etmemesi, bilakis insanların övgü ve yergisini bir tutması, toplulukların ret ve kabulüne eşit yaklaşması, uygun ve uy­gunsuz her işe tahammül edebilmesi, şartların değişmesi ve tehlikeli durumlar görmesi hâlinde kendisinden himmet köşkünü lekeleyecek davranışların ortaya çıkmamasıdır. Bu, kokularını irade yolunun çevik yolcularından başkasının koklayamadığı ve yüksek tepelerine aşk mertebesi pakla­rından başkasının çıkamadığı büyük bir makam ve yüce bir huydur. Nitekim şöyle demişlerdir:</p>
<p><em>Can ve bedenden vazgeçmen</em></p>
<p><em>Kendin ile dolman gerekir</em></p>
<p><em>Her adımda bin bağ eklenir</em></p>
<p><em>Bağları tez kırman gerekir</em></p>
<p>Avam insanların övgü ve yergisinin yüksek amaçlara talip olanlar katında bir olması gerekir. Nitekim Hâce Attar şöyle demiştir:</p>
<p><em>Övülmen ve yerilmen fark ediyorsa</em></p>
<p><em>O zaman put yapan putçu olursun</em>(Attar,Mantıkut Tayr)</p>
<p><strong>2) Cesaret:</strong> Nefsin korkunç durumlarda ve büyük hadi­seler meydana geldiğinde sabır, sebat ve tahammül edebil­mesi, kaygı ve korkunun etkisiyle kendisinden uygunsuz iş­lerin ortaya çıkmamasıdır.</p>
<p><strong>3) Yüksek gayelilik:</strong> Nefsin hakiki güzelliği ve zati yet­kinliği istemede düşünce amacının yüksek ve terakki mahal-inin yüce olması, bu dünyanın ululuk, makam, mutluluk ve mutsuzluğunun dikkate alınmaması, yükselişe rıza göster­memesi, zillete kızmaması ve hatta ölüm acılığını yutmak­tan nefret edip sarsılmamasıdır. Nitekim güzel huylu ve yüksek gayeli insanlar: “Biz ölüm sarhoşu divaneleriz.” der­lerdi. Bazı âşık fazıllar şöyle nazm etmişlerdir:</p>
<p><em>Ölüm gelince ondan korkacak değilim</em></p>
<p><em>O yarı benim için bu yarıdan iyidir</em></p>
<p><em>Sade bir canım var Allah yergisi</em></p>
<p><em>Vakti geldiğinde onu teslim ederim</em></p>
<p><strong>4) Sebat:</strong> Kişinin yetkinlik arayışı yolunda etkilenip ürk- memesi ve boyun eğip kırılmaması için bu yolun zorluklarına sabretmesini ve musibetlerine katlanmasını sağlayan huydur.</p>
<p><em>Sebatımdan bu nükte hoşuma gitti zulme rağmen</em></p>
<p><em>Talep ayağımı semtine koymaktan vazgeçmem</em></p>
<p><strong>5) Yumuşak huyluluk:</strong> Huzur, kararlılık, sarsılmazlık ve ihtiyaçsızlığın insani nefse, kızgınlık ve öfke fırtınalarının etkisiyle sarsılmadan gelmesidir.</p>
<p><em>İnsan toz yumrusu ve ömür şiddetli fırtına ise de</em></p>
<p><em>Her rüzgârda titremeyi bırak dağ gibi sağlam dur<sup>10</sup></em></p>
<p><strong>6) Soğukkanlılık:</strong> Din ve şeriat korusunu himaye etmek ve mahremiyet dairesini gözetmek için yapılan savaş ve kavgalarda hafiflik göstermeyip aşağılık düşmana alay ko­nusu ve karalayanlara malzeme olmamaktır.</p>
<p><em>Âdeme seng ile gelir hürmet</em></p>
<p><em>Merd-i bî-senge olmaya kıymet</em></p>
<p><strong>7) Şehamet:</strong> Nefsin üstün işleri yapma ve yüksek mer­tebeleri kazanmaya hırslı olup güzel anılmayı hak etmesi ve bol mükâfata ulaşmasıdır.</p>
<p><strong>8) Tahammül:</strong> Birçok fazileti ve övülen özelliği kazan­mada bedenin güç ve organlarını tamamen kullanarak yıp­ratmasıdır.</p>
<p><strong>9) Tevazu:</strong> Nefsin makam ve yükseklikte kendisinden aşağıda olanlara tepeden bakmaması ve kendisinin onlar­dan üstün olduğunu iddia etmemesidir. Zira kendisinde bu­lunan makam ve üstünlük yalnızca Hakk’ın vergisidir; kendi etkisi mutlak yokluktur. Bu düşünceyle gösterilen tevazu övülür. Bundan dolayı bu, büyüklerin ve ileri gelenlerin tevazuundan daha güzeldir. Ama bir yaran elde etmek ve za- ran uzaklaştırmak için alçalmaya tevazu değil, alçaklık de­nir. Dilenciler ve tamahkârların alçalması böyledir.</p>
<p><em>Tevazu başı dik olanlarda olursa iyidir</em></p>
<p><em>Dilencinin tevazusu zaten onun huyudur“</em></p>
<p><strong>10) Hamiyet:</strong> Din korusunu himaye etmek, kendi hare­mini korumak ve hürmette gevşeklik ve ihmalkârlık göstermeyip en yüksek kapasiteyle çalışmak ve yeterlilik gös­termektir.</p>
<p><strong>11) Yumuşak kalplilik:</strong> Kişinin, türünün fertlerine do­kunan acı ve sıkıntıdan dolayı etkilenip üzülmesidir. Bunu yaparken söz ve eylemlerinde sarsıntı ve bozulmanın mey­dana gelmemesi, bilakis kendisini türünün fertlerine sadece iyilik ve ihsanda bulunmaya adaması şarttır.</p>
<p>Yiğitlik kapsamına giren alt erdemler böylece tamam­landı.</p>
<p><strong>3.İffetin Alt Erdemleri</strong></p>
<p>İffet kapsamına giren alt erdemler on iki tanedir. Birin­cisi hayâ, İkincisi nezaket, üçüncüsü güzel yöneliş, dördün­cüsü barışçıl olma, beşincisi sükûnet, altıncısı sabır, yedincisi kanaat, sekizincisi vakar, dokuzuncusu takva, onuncusu intizam, on birincisi hürriyet, on İkincisi cömertliktir.</p>
<p><strong>1) Hayâ:</strong> Nefsin çirkin bir iş yaptığını fark ettiği zaman yerilmeyi hak edecek duruma düşmemek için büzülüp içine kapanmasıdır.</p>
<p><strong>2) Nezaket:</strong> Nefsin din açısından gerekli işlere boyun eğip itaat etmesidir. Buna demaset de denir.</p>
<p><strong>3) Güzel yöneliş:</strong> Nefsin kendisini güzel huylar ile süs­lemeye rağbet etmesidir.</p>
<p><strong>4) Barışçıl olma:</strong> Farklı görüşler çarpıştığı ve aykırı is­tekler karşı karşıya geldiği zaman nefsin sert tutumu bıra­kıp kibarlık ve uzlaşmayı tercih etmesidir.</p>
<p><strong>5) Sükûnet:</strong> Şehvet harekete geçtiği anda nefsin sakin olup seçim dizginini kendi elinde tutmasıdır.</p>
<p><strong>6) Sabır:</strong> Nefsin kendisinden zillet ve rezalete düşüren çirkin zevklerin ortaya çıkmaması ve kendisini kaplamaması için arzuya meyletmeyip arzu sebeplerine karşı koyabilmesi­dir. Sabır iki çeşittir: Birisi günah ve hatalara karşı sabırdır. Yani nefs-i emmare ve hilekâr şeytanlar günahlara davet et­tiğinde onun sabır ve takva gücü ile def edip doğru yoldan çıkmamasıdır. Burada tarif edilen sabır budur. İkinci tür sa­bır, bela ve musibetlere karşı sabırdır.*Yani bela, musibet, sıkıntı ve ayrılık gibi nefse çirkin görünen şeyler başa geldi­ğinde nahoş bir şekilde sabırsızlanmayıp tahammül etmektir. Sabır halk arasında genellikle bu manada kullanılır. İki tür sabır da makbul ve methedilir, daha doğrusu vaciptir.</p>
<p><strong>7) Kanaat:</strong> Nefsin yiyecek, içecek ve giyecek gibi ihtiyaç maddelerini kullanırken zararı önleyen ve zarureti gideren az miktarda şey ile yetinip daha fazlasını istememesidir. Bu yetinme, mal toplamak ve biriktirmek için değil, gönüllü olarak fani zevkleri küçümsemek için olmalıdır. Nitekim kimi tacirlerde olduğu gibi bazı rezil insanlar en az geçimli­ğe kanaat edip bol miktarda mal biriktirirler. Bu haslet ka­naat değil, cimriliktir. Bu, fazilet olan ve akıl ve din tarafın­dan övülen birincisinin aksine rezilettir ve akıl ve din tara­fından reddedilmiştir.</p>
<p><strong>8) Vakar:</strong> Nefsin, amaçlara ulaşma ve sonuçlan istemeye kesin olarak karar verdiğinde kazanma fırsatını kaçırmaya sebep olmamak şartıyla sükûnet ve teenni ile hareket edip uygunsuz sürat ve acelecilikten tam olarak kaçınmasıdır.</p>
<p><strong>9) Takva:</strong> Nefsin iyi işlere devam edip güzel fiillerden <a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>ayrılmaması, kendisine kusur ve gevşekliğin ilişmesinden k<a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a>açınmasıdır.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a><strong>ıo) İntizam:</strong> Nefsin gerekli işler ve uygun maslahatlar­d<a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a>a münasip düzen ve takdiri sağlamayı meleke hâline ge­<a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a>tirmesidir.</p>
<p><strong>11) Hürriyet:</strong> Nefsin malı güzel yollardan kazanıp iyi amaçlar uğrunda harcayabilmesi ve kötü yollardan kazanıp Çirkin alanlarda harcamaktan kaçınabilmesidir.</p>
<p><strong>12) Cömertlik:</strong> Mal verip infak etmenin nefse kolay gel­mesidir. Layık ve vacip olan miktarı uygun yere zahmet çek­meden harcamak ve ulaştırmaktır. Cömertlik sıfatının hem din hem akıl nazarında en üstün fazilet ve en güzel hasletlerden biri olduğu aşikârdır. Cömertleri öven birçok Kur’an ayeti ve Peygamber hadisi vardır. Cömertliği yeterince övebilmek için müstakil bir kitap yazmak gerekir. Cömertliğin de kendi içinde birçok alt erdemi vardır. Burada sözü açmak gerekirdi, ama Hâce Nasîr bu kadarıyla yetindiği için biz de ona uyduk.</p>
<p>Cömertliğin altında yer alan erdem çeşitleri sekiz temel­dir. Birincisi kerem, İkincisi diğerkâmlık, üçüncüsü af, dör­düncüsü mürüvvet, beşincisi asalet, altıncısı paylaşım, yedincisi bağışlama, sekizincisi feragattir.<sup>15</sup></p>
<p><strong>Kerem:</strong> Yararı genel ve faydası tam olan işlerde masla­hat gerektirdiğinde bol miktarda mal vermenin nefse kolay gelmesidir.</p>
<p><strong>Diğerkâmlık:</strong> Kişinin mal ve sebeplerine kendisi muh­taç iken başkasının muhtaç olduğunu görünce ona vermesi, onun için harcaması ve kendisinin sabretmesidir. Bu büyük bir erdemdir. Bu huyu övmek için “Özellikle ihtiyaçları ol­duğu hâlde onları kendilerine tercih ederler.”<sup>16</sup> ayet-i keri­mesi inmiştir.</p>
<p><strong>Af:</strong> Kişinin intikama ve ceza ile karşılık vermeye gücü yettiği hâlde bunu terk etmesidir. Eğer iyilikle karşılık ve­rirse bu daha güzeldir. Nitekim şöyle demişlerdir:</p>
<p><em>Kötülüğe kötülükle karşılık vermek kolaydır</em></p>
<p><em>Eğer adamsan sana kötülük edene iyilik yap</em><sup>17</sup></p>
<p><strong>Mürüvvet:</strong> Kişinin başkasına gerektiğinden fazlasını verip ihsan ile süslenmesi ve başkasına yararlı olmayı niyet ve gayret zimmetinde görmesidir.</p>
<p><strong>[Asalet:</strong> Nefsin beğenilen fiillere bağlılık ve övülen dav­ranışın devamlılığından sevinç duymasıdır.]<sup>18</sup></p>
<p><strong>Paylaşım:</strong> Kişinin dostlarına ve kardeşlerine önemli şeyler, fırsatlar, geçimlikler ve maslahatlarda yardım edip destek vermesi, mal ve sebepleri onlarla paylaşmasıdır.</p>
<p><strong>Bağışlama:</strong> Verilmesi gerekli ve zorunlu olmayan şeyle­ri güzel rıza ve saf kalp ile vermektir.</p>
<p><strong>Feragat:</strong> Kişinin terki gerekli ve zorunlu olmayan şeyleri başkasının yararı ve iyiliği için kendi rızasıyla terk etmesidir.</p>
<p><strong>4.Adaletin Alt Erdemleri</strong></p>
<p>Adalet altında yer cilan erdem türleri on iki tanedir. Bi­rincisi dostluk, İkincisi birlik, üçüncüsü vefa, dördüncüsü şefkat, beşincisi sılayırahim, altıncısı mükâfat, yedincisi iyi ilişki, sekizincisi güzel yargı, dokuzuncusu sevimlilik, onuncusu teslimiyet, on birincisi tevekkül, on İkincisi ibadettir.</p>
<p><strong>1) Dostluk:</strong> Dost ve arkadaşın bütün istirahat sebeple­rinin hazırlanıp düzenlenmesine yol açan gerçek sevgidir. Ayrılık ve ikilik hükümlerinin kaldırılabilecek yerlerde kal­dırılıp nefsin kaçındığı her zarardan arkadaşın da uzak tu­tulması ve nefsin istediği her sevincin arkadaşa da ulaştı­rılması gerekir.</p>
<p><strong>2) Birlik:</strong> Bir topluluğun dinî ve dünyevi konularda dü­şünce, görüş ve inanç birliği içinde olmaları ve uyuşmalarıdır.</p>
<p><strong>3) Vefa:</strong> Yardımlaşma ve destekleme yoluna girmek ve bu yöntemi çiğnemeyi hata kabul etmektir. Bazıları vefayı sözünde durmak ve hukuku uygulamak olarak yorumlamış­lardır.</p>
<p><strong>4) Şefkat:</strong> Kişinin türün fertlerine dokunan uygunsuz hâllerden nefret etmesi, onlara erişen acılardan dolayı etki­lenip acı çekmesi ve onları ortadan kaldırmak için yüksek çaba göstermesidir.</p>
<p><strong>5) Sılayırahim:</strong> Akraba ve aşireti en yüksek düzeyde gö­zetip memnun etmeye çalışmak, mal verme ve yüzlerini gör­mede gereğini yapmaya riayet etmektir. En iyi şekilde ko­nulmuş ve en güzel huyların gözetilmesi için vaz edilmiş olan Şeriat-i Muhammedi, bu huyun tam itina ile gözetilmesini ih­tiva etmektedir. Hatta risaletin hamisi ve son peygamberlik makamı, “Ben putları kırmak ve akrabalık bağlarını kurmak için gönderildim.”<sup>19</sup> diye buyurmuştur. Sılayırahim konusun­da Hazret-ı Peygamber’den birçok tavsiye nakledilmiştir,</p>
<p><strong>6) Mükâfat:</strong> Nefsin başkasından ihsan geldiğinde karşı­lık olarak daha çok ihsan ve iyilikte bulunmayı meleke hâli­ne getirmesidir.</p>
<p><strong>7) İyi ilişki:</strong> Karşılıklı ilişki ve muhalefet olduğunda bü­tün tarafların ve ortakların beğeneceği şekilde insaflı ve dengeli davranmaktır.</p>
<p><strong>8) Güzel yargı:</strong> Kardeşlerin, dostların ve insan türünün diğer fertlerinin haklarını en güzel yargılamayla verip min­net ve pişmanlık duymamaktır.</p>
<p><strong>9) Sevimlilik:</strong> Faziletli ve iyi akranlara gerçek sevgi gösterip mal vererek sevgilerini kazanmaktır.</p>
<p><strong>ıo) Teslimiyet:</strong> İlahî şeriatlar ve nebevi kanunlarda ge­len yükümlülük ve hükümleri, İslam’ın din imamları ve mürşit rehberler tarafından ortaya konan usul ve merasim­leri insan tabiatının gereğine aykırı bile olsa güler yüzlü ve gönül hoşnutluğuyla kabul edip almaktır.</p>
<p><strong>11) Tevekkül:</strong> Beşerî kudret dairesini aşan ve değişti­rilmesi imkânsız olan İlahî işler ve rabbani takdirlerde fay­dasız ıstırabı bir tarafa atıp İlahî lütfa havale ederek gü­venmek ve dayanmaktır.</p>
<p><em>Verilene razı ol alnındaki kırışıklığı düzelt</em></p>
<p><em>Bana ve sana seçim kapısı açık değildir</em><sup>20</sup></p>
<p><strong>Beyit:</strong></p>
<p><em>Herkes başına gelecek için tedbir alırken</em></p>
<p><em>Biz ne güzel vekil diyerek rıza gösterdik</em><sup>21</sup></p>
<p><strong>12) İbadet:</strong> Kerem ve cömertlik hazînelerinden varlığı bahşettikten sonra açık ve gizli nimet türleri, iç ve dış ihsan çeşitleri ile varlık mülkünü mamur eden Cenabı Halde’a hizmet ve itaat için çalışman ve gevşeklik göstermemendir. Peygamberler, melekler ve temiz kullardan oluşan Hak der­gâhının yakınlarına salavat ve teslimat ile yaklaşıp şeriata uyman, emir ve yasaklarını kabul edip uygulamandır. Bu erdemin tamamlayıcısı, mükellefin en iyi vasfı ve en güzel huyu olan ve kulun Allah’ın yasakladığı her şeyden sakınıp kaçınması anlamına gelen takvadır.</p>
<p>İşte bunlar, Nasîreddin Tûsî ve diğer ahlâkçıların ahlâk kitaplarında ve pratik felsefe risalelerinde söyledikleri ve birbiriyle birleşmesinden yenilerinin meydana geldiğini be­lirttikleri erdem türleridir. Birleşik erdemlerden bazısı be­lirli bir isim ile adlandırılmışken bazısı adlandırılmadan kalmıştır.</p>
<p><strong>Tembih ve Ek</strong></p>
<p>Akıllı ve zeki kimse, sözü edilen konu, tarif ve ayrıntı­ların soru ve tartışmaya açık olduğunu bilir. Mesela, zekâ ve çabuk anlama, açıkça hikmetin sebepleri yani bizzat hikmet olmadığı hâlde hikmetin kısımlarından sayılmıştır. Çünkü hikmet, ne ifrat ne tefrit olup akleden gücün itidal derece­sinde dengelenmiş hâline denir. Buna göre zekâ ve çabuk kavramanın hikmetin kısımlarından olması imkânsızdır. Fakat maksat, fazilet türlerine dikkat çekmek, onları açık­lamak ve huyları edinmeye teşvik ve yardım etmektir. Tam manasıyla yararlı olması için derin tetkik ve tashihten kaçı­nıp yeni öğrencilerin kavrayışına yakın ve avamın idrakine uygun konular ile açıkladılar. Yüce Allah daha iyi bilir ve daha doğru hüküm verir.</p>
<p><strong>Devamı için bknz:</strong></p>
<p><strong>2. </strong><a href="https://ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/">https://ilimcephesi.com/erdemlerin-ziddi-olan-erdemsizlikler/</a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/">Temel Erdemler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/temel-erdemler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın İçyüzünün Dört Esası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2015 10:04:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâkın Riyâzetle Değişip Değişmeyeceği]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâkın Usûl ve Esasları]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaat]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Delalet]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbekirli Mehmed Said Paşa’]]></category>
		<category><![CDATA[Fısk]]></category>
		<category><![CDATA[Gazap Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kuvve-i ilm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8595</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Kuvve-i Ilm 2-Kuvve-i Gazap 3-Kuvve-i Şehvet 4-Kuvve-i Adl &#160; 1-İlim Kuvveti Bu dört kuvvenin ilki olan ilim kuvveti övülmüş/ beğenilmiş bir kuvvedir ki, sözlerde olan doğru ve yalan, itikâttaki sevap ve hata, işlerde olan iyilik ve fenalık bu kuvvenin güzelliği ve salâhı [iyiliği, faziletli olması] ile bilinir. Eğer bu kuvve sâlih [iyi, iyi işler sahibi] olur ise [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/">İnsanın İçyüzünün Dört Esası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa.jpg"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8596" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa.jpg" alt="İnsanın İçyüzünün Dört Esası" width="231" height="376" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa.jpg 299w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa-184x300.jpg 184w" sizes="(max-width: 231px) 100vw, 231px" /></a></p>
<p>1-Kuvve-i Ilm</p>
<p>2-Kuvve-i Gazap</p>
<p>3-Kuvve-i Şehvet</p>
<p>4-Kuvve-i Adl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1-İlim Kuvveti</strong></p>
<p>Bu dört kuvvenin ilki olan ilim kuvveti övülmüş/ beğenilmiş bir kuvvedir ki, sözlerde olan doğru ve yalan, itikâttaki sevap ve hata, işlerde olan iyilik ve fenalık bu kuvvenin güzelliği ve salâhı [iyiliği, faziletli olması] ile bilinir. Eğer bu kuvve sâlih [iyi, iyi işler sahibi] olur ise bundan hikmet meyveleri meydana gelir. Hikmet güzel ahlâkın başıdır.</p>
<p>(Allah) hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hik­met verilirse muhakkak ki ona çok hayır veriliştir.”  âyet-i kerîmesi bunu beyân eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2-Gazap Kuvveti</strong></p>
<p>Bu kuvve insana ferahlamak için; sıkıntıya göre ve hik­metin gösterdiği ihtiyaca göre lâzım olup bu derece olan gazap güzel ise de lüzûmundan fazla veya noksan olur ise güzel denilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3-Şehvet Kuvveti</strong></p>
<p>Bu kuvve, tertemiz şeriat ne yolda lüzûmunu beyân et­miş ise o daire dâhilinde ve akim işareti alanda bulunur ise güzel ve makbûl olup bu dereceden fazla ve iradeye ga­lebe edecek derecede bulunur ise güzel denilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>4-Adalet Kuvveti</strong></p>
<p>Bu kuvve, gazap ve şehvet kuvvelerinin müdür ve mu­hafızı olup şu iki kuvveyi şer-i şerif ve akıl ne işaret eder ise o işaret alanda zapt ve idare ederek ifrat ve tefritten men eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Misâl</strong></p>
<p>İnsan vücûdunda akıl, müşîr-i nasılıdır. Adalet ise akıl ne işaret eder ise işleri orta uygulayıp gerçekleştire­cek ve infaz edecek kudrettir. Gazap da Akıl denilen na­sihat vericinin emriyle kendisinde hüküm yürütülecek şeydir. Akıl nasihat verici, adalet icrâ müdürü olduğu gibi Gazap av köpeği, Şehvet ise av ve diğer ihtiyat ha­linde binilecek at gibi olduğundan av köpeği ava götü­rülür ise işe yarasın diye nasıl terbiye ve talîm olunmak icap eder ise Gazap Kuvvetinin de Öyle terbiye olunması lâzım gelir. İnsanın ihtiyaç duyması hâlinde bineceği at ahırda bulundukça yavaş, sakin ve üzerine binildiği za­man işe yarayacak derecede yürekli ve cesur olması gibi. Şehvet kuvveti de insanın irade ipini elinden alıp, ala­bildiğine yürür ve taş mı geldi, dağ mı batak mı dinle­meyip ve fırıl fırıl fırlayıp tehlike üzere koşup duran bir kuvvettir. Bu hâliyle o, haşan ve başı sert ve gam almaz at gibidir. Bu sebeple, lâzım oldukça kullanılmalı, uy­gun ve lâzım olmaz ise kendisi sahibine üstün gelmeye mecalsiz olacak derecede bulunmalıdır.</p>
<p>İşte şu yazdığımız hasletler her kimde itidâl üzere bu­lunur ise ona hüsn-i halk [güzel yaradılış] sahibi denilip bu hasletlerin bazıları güzel ve mutedil olur ise ona izâfetle hüsn-i hulk [güzel ahlâk] sahibi denilir.</p>
<p>Bir insanın yüzündeki azâdan bazısı güzel olur ise meselâ gözü güzel veya ağzı güzel veyâhut kaşı güzel de­nildiği gibi.</p>
<p>Eğer gazap kuvveti mutedil olur ise buna şecaât [yi­ğitlik, cesurluk] denir. Mutedil olmadığı takdirde ya ziyâde veyâhut noksan olması lâzım gelir. Eğer ziyâde olur ise buna tehevvür, yani akılsızlıktan doğan, sonunu düşün­meksizin işe saldırmak ve noksan olur ise buna cebin yani korkaklık ve cevr (haksızlık edip incitmek) yani haksız iş tutmak denilir.</p>
<p>Ve aynı şekilde şehvet kuvveti mutedil olduğu sûrene buna iffet denilip itidâlden ziyâde bulunur ise şereh (açgözlülük) yani hırs ve itidâi derecesine varamaz ise cümûd yani cimâ’dan kesilmiş adı verilir.</p>
<p>Bunların en makbûlu ne ziyâde ve ne de noksan olarak ikisininortasında bulunmaktır. Böyle orta halde bulunur ise fazilet, ziyâde ve noksanına rezîlet denilir.</p>
<p>Adalet Kuvvetinin ise ziyâde ve noksanı olmayıp belki cevr nâmıyla zıddı vardır.</p>
<p>Hikmet, itidali geçip de fâsid garazlarda kullanılır ise buna habs&#8221; ve cerbeze yani dübârâcılık ve itidale varmayıp da aşağı kalır ise beleh denilir. Fakat vasat hâl ve itidâlde bulunduğu takdirde hikmettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkın Usûl ve Esasları</strong></p>
<p>Ahlâkın kendilerinden doğduğu diğer ahlâkî unsurlar yani umumî ahlâkın esasları olan ahlâk dört tanedir:</p>
<p><strong>1-</strong>Hikmet</p>
<p><strong>2</strong>-Şecâat</p>
<p><strong>3-</strong>İffet</p>
<p><strong>4-</strong>Adalet</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hikmet</strong></p>
<p>Hikmetten maksat nefsin arzusu için her ne usûl se­çilecekse onunla doğruyu ve eğriyi fark ve idrâk edecek bir hâlettir.</p>
<p>Ve adaletten murad gazap ve şehveti hikmetin gereği üzere kullanacak âlet olmasıdır.</p>
<p>Şecâatten maksat her taraftan gazap kuvvetinin sahi­bine boyun eğmiş üzere olmasıdır.</p>
<p>Ve iffetten maksat akıl ve şeriatin terbiye vermesiyle kuvve-i şehvetin terbiye altında bulunmasıdır.</p>
<p>İşte şu zikrettiğimiz dört esas her kimde ki mutedil bulunur ise kendisinden her halde ahlâk-ı cemile [güzel ahlâk] zuhûr eder.</p>
<p>Eğer hikmet itidal üzere olur ise bundan hüsn-i ted­bir, cevdet-i zihn, re’yde nüfuz, ince işler için zann ve fehmde isabet meydana gelir.</p>
<p>Ve zikredilen kuvvet ifrat üzere bulunur ise bundan dübârecilik, hile, kin, adam aldatmak ve hin fikirlilik hâsıl olur.</p>
<p>Tefrit üzere bulunur ise hayâlinde selamet var iken işle­rinde tecrübesizlik yani ahmaklık ve divanelik zuhûr eder.</p>
<p>Ahmak, maksadı saf, temiz ve kusursuz olduğu halde o maksadı bulayım diye bozuk ve yanlış yola giden adama denilir.</p>
<p>Ve divâne, ihtiyân [irâdesi] gerekmeyen işleri ihtiyâr eden yani asıl ihtiyâr eylediği işlerde bozuk, yanlış ve fana olan insana derler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şecaat</strong></p>
<p>Bunun itidâl derecesinde âlîcenâblık, bahâdırlık, cesurluk, nefs kararlılığı, vakâr, dostluk ve ahlâk-ı hamide örnekleri meydana gelir.</p>
<p>İfrat üzere bulunur ise tehevvür, lafçılık, hışm ve ga­zaptan pür-ateş olmak ve kendisinde fazilet vardır zan­nedip de buna sahip olan ben miyim diye ucb göstermek gibi yerilmeye lâyık vasıflar hâsıl olur.</p>
<p>Ve tefrit üzere bulunduğu halde korkaklık, alçaldık, azıcık sıkıntı gönül ise dayanamayıp hemen kederini ifşâ ile telaşa düşmek, rezîl olmak, birisinde haya olup da istenmesi lazım gelen alacağı istemek lâzım gelse korkup inkıbaz göstermek ve “cüz’î açlık, susuzluk, silonu ve ağrı gibi şeyler için hemen gözleri dolup ağlamak” sıfat­ları zuhûr eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İffet</strong></p>
<p>Sehâ, hayâ, sabır, birisi kendi hakkında kusur eder ise ondan göz yummamak, kanâat, takva, letafet, müsâade, zarafet, irtikâbsızlık ve tokgözlülük hâsıl olur.</p>
<p>Eğer ifrât ve tefrit üzere bulunur ise hırs, açgözlülük, edebsizlik, habs, müsriflik, çoluk çocuğunun nafaka­sında cimrilik, riyâ, yüzsüzlük ve utanmamazlık, fay­dasız şeylerle uğraşmak, hased, gürültü çıkarmak ve zen­ginlere veyahut muteber olanlara kendisini alçak göste­rip fakirlere kurum taslamak ve büyüklenmek gibi hal­in zuhûra gelir.</p>
<p>İfte muhsin-i ahlâkın esasları zikr olunduğu üzere hik­met, şecaat, iffet ve adalet olup kusurları genel olarak bu dört faziletin ifrât veya tefritinden doğan şeylerdir.</p>
<p>Zikredilen faziletler, zâtı yüce olan Efendimiz Hz. Muhammed’de -Allah’ın selamı üzerine olsun- tam bir itidâle ulaşmış olup başka kimselerde tamamıyla itidâle yetişmemiş ve ondan sonra halk [ifrat ve tefrite veya itidâle] uzaklık ve yakınlığına göre birbirinden farklı ol­muşlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkın Riyâzetle Değişip Değişmeyeceği</strong></p>
<p>Bazı tembel ve yakasını nefsin eline kaptırıp aldatıl­mış olan kimseler insanın ahlâkı değişmez diye dava ede­rek şu iki delili getirmişlerdir:</p>
<p><strong>Birinci Delil</strong></p>
<p>insanın bir içyüzü ve bir de dış görünüşü olup yüz, göz, boy gibi dış görünüşün değişmeyeceği yani meselâ bir insanın boyu kısa ise uzun ve uzun ise kısa, yüzü gü­zel ise çirkin ve çirkin ise güzel olması için her ne tedbir alınsa da fayda vermeyeceği gibi insanın içyüzü demek olan ahlâkın da tedbir ve çalışıp çabalamayla değişmesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>İkinci Delil</strong></p>
<p>Mücâhede ve riyâzede pek çok çalışıp tecrübe olun­duğunda gazab ve şehvet, tabiat ve mizâcın gerektirdiği bir hâlet olduğundan bunların insandan ağaç kökünden çıkarılır gibi şöylece koparılıp atılması mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu takdirce şehvet ve gazabı “Biz kendi­mizden izâle edelim.” diye uğraşanlar faydasız yere vakit zayi etmiş olurlar. Bundan istenilenin, kalbin acele ederek ulaşmak istediği hazlara iltifatının kesilmesiyle vücûda ge­tirilmesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>Cevap</strong></p>
<p>İş o şekilde delil getiren tâifenin dedikleri gibi olsa yani ahlâkın değişmesi ve terbiyeyi kabul etmesi müm­kün olmasa bunca vasiyetler, vaazlar, kişiye edep kazan­dırmak için yapılanlar bâtıl olur idi. Ne semavî Kitab’ın sıhhati ve ne de enbiyânın vasiyet ve tenbihlerinin haki­kati kalır idi.</p>
<p>Ve aynı şekilde hükümetlerin suçlulara tayin ve tatbik eyledikleri cezalar, suçluları bir daha öyle fenalıklar etme­mek üzere kendilerini edeplendirmek [terbiye etmek] ve onların yolunda gitmek fikrinde ve mizâcında bulunan­ları korkutmak içindir. Madem ki fenalık eden kimse is­ter dayak yesin ister ise uzun uzadıya hapislere girsin ve kürekler çeksin edeceği fenalığı yine edecek ve o yolda gitmek düşüncesinde olanlar mizâclarının hükmünü yü­rütmekten kendilerini geri alamayıp başkalarının aldık­ları cezalardan ibret almayacaklarsa, o zaman her yerde hükümet daireleri, muhâkeme etme ve sorgulama cemiyetleri acaba hangi fayda düşüncesiyle kurulmuştur? Bu yola irade düşüncesi ile ilgili öyle deliller getiren kimse­ler, zannederiz ki pek akılsız olmalıdırlar. Çünkü herkesin ve belki beş yaşında olan bir çocuğun bile bildiği şeydir ki meselâ köpek denilen hayvan hizmetinde bulunduğu kişiyi yemekten çekinmez haris bir hayvan iken terbiye verdiğinde tavşan ve tilkiyi tutup yemediği ve avcı avını salim olarak köpekten aldığı ve hatta terbiye olundukları taktirde bazı çoban köpeklerinin yemek sofrası hazırlan­dığında sofra başındaki kedileri men’ ile uğraşıp kendi­lerinin sofradaki yemeklere ve sâireye ağız sürmediği de­falarca görülmüştür. Yine bunun gibi şahin kuşu zaten vahşi ve herşeyden ürküp insana ask yanaşmaz bir hay­van iken terbiye edildiğinde kuş kovalayıp, kuşu yere yık­tıktan sonra bir yere kaçmayarak ya sahibinin yanına ve­yahut yakın bir yere konmakta, sahibi yanına gittiğinde kolaylıkla tutup ayağını ipe bağladığı bilinen bir hakikat­tir, Yine atan yaradılışı gereğince ne kadar serkeş iken ter­biye ile yulara boyun eğen [bağlanabilen] ve itaatkar olup serkeşliğinin kalmadığı meydandadır.</p>
<p>Hal böyle olduğu ve hayvanlar bile terbiyeyi kabul edip tabiatlarında olan hallerin ıslâh edildiği inkâr olunur şey değil iken, mahlûkatın en şereflisi ve kâinatın en büyük nüshası olan insanı hayvandan bile aşağı tutmak ve ahlâkı diye dava gütmek ve bu davayı teyit etmek için deliller getirmek az ahmaklık değildir.</p>
<p>Mevcûdât iki kısma ayrılır.</p>
<p><strong>Bunlardan birisi</strong>, oluşumunda, asıl muhteviyatında ve tafsilinde insanın iradesinin bulunmadığı kısmıdır. Gökler ve yıldızlar, insanın içerisinde ve dış yüzünde olan aletler ve uzuvlar, hayvanlardaki cüzler gibi bunlar kendi yaratılışlarında kemâl üzere yaratılmış ve kulun iradesi onlarda yer almamıştır.</p>
<p><strong>Diğer kısım</strong> vücûdun noksanı-kusuru olarak mevcût olmuş olandın Bu kısım da esasen kemâli kabul edecek bir kuvvet olup fakat kemâli kabul etmesi için kulun iradesi-nin onunla irtibat kurması şart kılındığından, zikredilen şart gerçekleşmedikçe o kuvvet meydana gelmez. Meselâ elma çekirdeği elma ağacı değildir. Şu kadar ki, bunun ağaç olması mümkün olup insanda olan irade gücü o çekirdeği alıp verimli bir toprağa ekmekle ve su verip çalışmakla zikredilen çekirdek ağaç olur ve böyle yapılmazsa çekirdek ağaç olmaz.</p>
<p>İşte insan vücûdunun uzuvları birinci kısımdan olup el, ayak, göz, kaş ve dudak her ne ise bunun değişmesi mümkün değildir. Lâkin gazap ve şehvet gibi İnsanî ahlâk ikinci kısımdan sayıldığından bunların terbiyesi kulun iradesi ile gerçekleşebilir. Eğer gazap ve şehveti, ağacı kökünden çekip koparır gibi vücûdumuzdan çekip de büsbütün dışarı atıp,bizde onların bir eseri bile kalmasın diye murad edecek olsak buna kâdir olamayız. Lâkin bize boyun eğmeleri için    terbiye altına alalım denilse buna riyazet ve mücâhede ile yani gazap ve şehvet insana bir fenalık ettirmek isteseler, onlara rıza göstermeyerek nefsimize galip olmalarım engellemeyle muktedir olabiliriz ve memûriyetimiz dahî böyledir.</p>
<p>Uzun uzun açıklamaya hacet yoktur ki insan yeni baliğ olduğu vakitlerde şehvetini zabt etmeye pek de kâdir olamayacak bir derecede olup bir takım insanların ne fenalıklarda</p>
<p>bulundukları görülmüştür. Onlar haya ve hicâbı ortadan kaldırmaları yüzünden, halk hallerinin kötülüğünü zikret­tikçe onlar bunu işittikleri halde umursamadıkları ve bil­diklerini yapmaktan geri kalmadıkları görülen ve bilinen durumlardandır. Bu kişilerin zaman içerisinde ya gazap ve şehveti kendilerinden uzaklaştırmaları ve terbiye etmenin tesiri ile veyahut kendi kendilerini tenbih etmeleri sebe­biyle o kötü gidişi terk ettiklerinde gayet ırz sahibi olduk­tan ve güzel hal tahsil eyledikleri çok görülmüştür.</p>
<p>Şehvet yine o şehvet, insan yine o insandır. Lâkin ter­biye şehvetin eski cebr ve şiddetini bırakmadığından, şeh­vetin dizginini iradenin eline geçirmiş olması, şehvetin insan üzerindeki üstünlüğünü bozmuştur. Herkes başlan­gıcından beri kendi neftini etraflıca düşünüp tetkik etse, bir vakit işlenmesine imrendiği işlerin sonraları yanında zikri geçse, işitmeye bile utanacağı ve iğrenip tiksineceği ve belki beş sene evvel söylediği bir sözü beş sene sonra lisanına bile almak istemeyeceği malûm olur.</p>
<p>Bu hallerin hepsinin, nefsanî hazlara muvâfakattan kaçınma ve terbiye ile meydan gelmiş şeyler olmaları dik­kate alınırsa, insanın ahlâkı her nasılsa değişmez diye edi­len iddianın hükümsüzlüğünde, temelsizliğinde, çürük­lüğünde şüphe görülemez.</p>
<p>Şu kadar var ki terbiyeyi kabul edip etmemekte ya­radılışlar muhtelif olduğundan bazısı sürat ile ve bazısı tembellik [yavaşlık] üzere terbiyeyi kabul eder. Bunların</p>
<p>terbiye edilip edilmeyeceği konusunda baz, ihtilâflar ve mertebeler vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birinci Mertebe</strong></p>
<p>Bu mertebede bulunan insanlar, hakkı ve bâtılı fark etmeye muktedir olmayan dirayetsiz kimselerdir ki, itikâttan  uzak olarak nasıl yaratılmışlar ise kimseden daha bir şey ödenemeyip öylece hayatını sürdürmüş ve pek de lezzetler göremediklerinden şehvetleri de ona göre eksik kalmıştır. Bu tâifenin terbiyesi zor olmayıp muallim, mürşit veyahut nefisleriyle mücadele etmek için içlerinde  bir se­bep mevcut olsa, pek kısa vakitte ilaç kabul ederek huyları hüsn/güzellik ve salâh/iyilik üzere olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci Mertebe</strong></p>
<p>Her şeyin iyi ve fenasını bildikleri halde kendilerini gü­zel ve sâlih amel işlemeye alıştırmamış ve Öyle büyümüş ye şehvetlerine boyun eğmiş; ellerine geçen firsatı kaçırma­mış olanlardır ki bu tâife o yolda gide gide kendilerine bu muameleler o kadar hoş görünmüştür ki, bu yolda helâk olacaklarını bilseler de kolaylıkla gittikleri yoldan döne­mezler. Malûmdur ki bir dereceye kadar işrete nefislerini alıştıranlar tehlikeli hastalıklara yakalanıp doktorlar: “İşret akciğeri yakaladı. Biraz daha devam eder isen ciğerin ezi­lir. Hayatından mahrûm olursun!” diye her ne kadar ihtar edecek olsalar, yine nihayet can çekişir hâle geldiğinde bile mademki henüz can dâire-i cesettedir diye rakı içmekten vazgeçmezler. Bu çeşit insanlar pek çok ve hesaba gelmez sayıda görülmüştür. Demek olur ki kendilerini herşeye bu derece haris tutup alıştıranlar böyle olur. Bu tâife her ne kadar böyle şeylerle meşgul olup uğraşmaktan nefslerini geri alamaz iseler de, ne büyük kusur ettiklerini bilir­ler. Bunların ıslâhı birinci tâifeden daha güç ve çetindir. Çünkü bunda olan vazife iki kat olmuştur.</p>
<p>Evvelâ kalbinde kesâdı kesret üzere âdet eyledi­ğinden ötürü yerleşmiş olan fenalığı gidermek ve ikinci olarak nefsinde salâh âdetini toprağa fidan diker gibi vücut toprağına dikmek lâzım gelir. Bu tâife riyâzeti ka­bul etmeye oldukça isteklidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncü Mertebe</strong></p>
<p>Bu mertebede bulunan tâife fena ahlâkı ve yolsuz işleri hak ve güzeldir diye itikat eden takımdır ki, bu takımda dalâletin sebepleri iki kat olmuştur. Bunların ıslâhı kolay değildir, meğer ki hidâyet ve İlahî tevfik yetişe.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dördüncü Mertebe</strong></p>
<p>Bozuk bir düşünce ve fikir üzere büyüyüp o bozuk düşünce ve fikir ile amel ede ede terbiye görmüş olan ta­kımdır. Meselâ çocuk gözünü açar açmaz baba ve akra­basını fisk u fucûrda görür ve kendisini hemen o yola sevk edip çeşitli kötülükler işler. Adam öldürmeyi, hal­kın malını yemeyi ve şunun bunun ırzına geçmeyi fa­zilet sayar ve bu durumuyla iftihâr eder. Bu tâifenin deıslâhı kolay değildir meğer ki hidâyet ve ilahı tevfîk yetişip yardım ede.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İşte bu dört tâifenin;</strong></p>
<p>Birincisi yalnız cehl,</p>
<p>İkincisi dalâlet,</p>
<p>Üçüncüsü dalâlet ve fısk</p>
<p>Dördüncüsü cehl, dalâlet, fısk ve şirret sıfatlarını bir araya toplar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>************</p>
<p>Gelelim diğer tâifeye yani “Madem ki insan hayattadır, şehvet, gazab, dünya sevgisi ve diğer bu gibi ahlak kendi­sinden gitmez.” diye iddia edenlere.</p>
<p>Bu iddia bâtıldır. Böyle iddia güden tâife guyâ bir ağa­cın kökünden koparılıp bir tarafa atılması gibi insandaki “şehvet”, “gazab” ve “mal sevgisi” gibi sıfatların da sanki mücâhede ve riyâzede böylece koparılıp atılır diye iddia olunmuş da onun üzerine kendilerinin konuyla ilgili red­dedişlerini ve davalarını bina etmişler gibi katıksız bir ha­taya tesâdüf etmişlerdir. Böyle iddia edilmemiştir ve edil­mez. Çünkü şehvet zaruri bir fayda için yaratılmıştır. Eğer insanda olan şehvet-i taam tamamen zail olsa insan yaşa­mayıp vefat eder. Bu şehveti insanda kesmeye çabalamak, onun ıslâhı demek olmayıp öldürmek demek olduğundan, insan bu şehveti bizzat kesebilir ise kâtil-i nefs ve başkası diğerinin şehvet-i taamını kesip yok ederek sona erdire- bilir ise katibi gayr olmuş olur.</p>
<p>Bu aynı şekilde şehvet-i cimâ neslin son bulmaması için olduğundan tamamen kesilmek lâzım gelse nesil son bulmuş olur.</p>
<p>Ve eğer gazap kuvveti büsbütün insandan yok olup or­tadan kalksa, insan kendisini helak edecek hal ve ârızayı def’ etmeye muktedir olamayıp, helakim davet etmiş olur. Madem ki insanda şehvetin aslı bâkîdir kendisini şehvete ulaşman bir hâl ki “mal” demektir buna muhabbet de tabiî ve zarûrîdir.</p>
<p>Her kim ki, “Şehvet, gazab ve mal sevgisi gibi sıfatla­rımı tamamen kendimde sona erdirdim.” derse yalan söy­lemiş olur. Çünkü, “Mücâhede ve tedbir ile şehvet, gazap ve mal sevgisi sıfatları aharlı kağıttan sürçer ile yazıyı silip götürür gibi insandan silinip ortadan kaldırılmalı­dır.” diyen böyle bir düşünceye şer an ve aklen irade ve yer yoktur. Ancak maksat bunları ifrât ile tefiît arasında bulundurmak ve irade yularını elden alacak derecede az­gın ve itidâl haddine varamayacak mertebede miskin bir halde bulundurmamaktır.</p>
<p>Gazap sıfatında talep edilen hal hamiyet olup, bu­nun da özelliği; iyice düşünmeksizin kendisini işe saldırmaktanvebir de gayet korkaklık ve tabansızlıktan uzak olmak, nefsini, bedenini oldukça kuvvetli hâle getirmek ve kuvvetiyle beraber akla itaat etmek ve boyun eğmek­tir. Bunun için Kur’ân-ı Kerîmde:</p>
<p>Onun beraberindekiler ise, kafirlere karşı çok çetin, kendi ara­larında son derece merhametlidirler.” vârid olup düşmana karşı gazâ edenlere şiddetli olma­ları buyurulmuştur. Şiddet ise gazaptan başka bir şeyden sudûr etmez. Eğer gazap bâtıl olsa cihâd dahî bâtıl olmuş olur. Cenâb-ı Hakk, Kuran-ı Kerîmde:</p>
<p>O takva sahipleri, bollukta ve darlıkta nafaka verenler, kızdıklarında öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarım bağışlayanlardır. Allah, iyilik edenleri sever.” buyurdular. “Öfkelerini yitirenler yani kaybedenler” bu­yurmadılar.</p>
<p>Şehvet ile gazap sıfatlarının, akla galip gelemeyecek ve aklı onlara zâbit ve galip edecek derecede ifrât ve tefritten uzak, yani itidâl hâline döndürülmeleri mümkündür. İşte insanın küçük yaşlarından itibâren terbiye altına alındığı taktirde ahlâkının terbiye ile değişebileceği konusunda şüphe yoktur ve ahlâkın değişmesi dediğimiz konu, zik­redilen açıklamadan ibârettir. Yoksa ağacı kökünden ko­parıp çıkarmak gibi değildir.</p>
<p>Şu kadar kî geçmiş yaşantısında insanda yüz gösteren kötü ahlâk, yaş kemâle varıp da fenalık tabiatında karar kılmış olanlar ile eşitlik kabul etmez. Bizim ahlâk değişe­bilir diye ettiğimiz iddia derece derece olup her bir dere­ceye alışkanlık kazanılması için uygun bir zaman gerek­lidir. İnsan her halde yerilmeye lâyık vasıfların tamamen bertaraf olmasını murad eder ise tamı tamım bertaraf et­meyi başaramasa bile, maksadı olan miktar kendisinde ko­layca gerçekleşir.” diye herkesin iyiliğini isteyen Akıl sö­züne son verdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyarbekirli Mehmed Said Paşa -İnsana Tutulan Ayna</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/">İnsanın İçyüzünün Dört Esası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şecaat,İffet ve Adalet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 May 2015 18:40:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İffet şehevî kuvvetin faziletidir.]]></category>
		<category><![CDATA[İffetin İtidal Üzere Olması]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet tüm faziletleri kendinde toplar]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaat]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaatin Fazileti]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6456</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şecaat Şecâat itidal üzere olursa atılganlık ve çekingenlik yerli yerinde meydana gelir. İşte Övülen ve güzel ahlâk budur. “Kafirlere karşı şiddetli, birbirine karşı merhametlidirler.’’âyetiyle anlatılmak is­tenilen bu hakikattir. Şiddet ve merhamet her yerde ve her zaman iyi değildir. Bilakis iyi ve güzel olan, aklın ve şeriatın ölçülerine uygun olandır. Bir kişi kendini kritik ettiğinde kendisinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/">Şecaat,İffet ve Adalet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-22.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-6457" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-22.jpg" alt="Şecaat,İffet ve Adalet" width="438" height="351" /></a>Şecaat</strong></p>
<p>Şecâat itidal üzere olursa atılganlık ve çekingenlik yerli yerinde meydana gelir. İşte Övülen ve güzel ahlâk budur. “Kafirlere karşı şiddetli, birbirine karşı merhametlidirler.’’âyetiyle anlatılmak is­tenilen bu hakikattir.</p>
<p>Şiddet ve merhamet her yerde ve her zaman iyi değildir. Bilakis iyi ve güzel olan, aklın ve şeriatın ölçülerine uygun olandır. Bir kişi kendini kritik ettiğinde kendisinin gazab kuvvetinin noksanlık ta­rafı olan cebine meylettiğini gözlemlerse cesur olmak için çalışmalı ve bu hal üzere bir müddet —cesaret o kimsenin tabiatına işleyinceye kadar— devam etmelidir. Eğer bir kimse tabiatının tehevvüre meylettiğini gözlemlerse, o kişi giriştiği işin tehlikesini ve akıbetini düşünüp, kendini zaptederek gazab kuvvetini mutedil bir hale ge­tirmeye çalışsın. Zira itidal çizgisine ulaşmak hayli güçtür. İtidal çizgisine ulaşmak ciddi bir şekilde tasavvur edilse idi ruh bedenden ayrılırdı. Onunla tüm alakasını keserdi. Ayrıca kaçırdığı fırsatlara asla üzülmezdi. Hakken cemâl ve celâlinden tecellî azalırsa: “Sizden oraya (cehenneme) uğramayacak yoktur. Bu, rabbinin üstlendiği kesinleşmiş bir hükümdür.’’ denilir.</p>
<p>Peygamber Efendimiz: “Hûd Sûresi ve kardeşleri beni kocalttı’’ hadisi ile: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol’’âyetini kasdetmiştir. Zira, iki tarafın ortasında, yani sırat—ı müstakimde olmak çok güç bir iştir. Çünkü o kıldan ince, kılıçtan keskindir. Tıpkı ahiretteki sı­rat köprüsü gibi.</p>
<p>Dünyadaki sıratta müstakim olan kimse ahirette de müstakim­dir. Çünkü bir kimse nasıl yaşamış ise öylece ölür. Nasıl ölmüş ise öylece haşrolur. Bunun için namazın her rekâtında Fatiha Sûresi­nin okunması vacibtir: ‘Bizi sırat—ı müstakime ilet.’ Çünkü sırat-i müstakimi talep eden kimse için en mühim iş ona ulaşmaktır.</p>
<p>Bizler hulk-i vahid üzere bulunsaydık ve sadece onunla mükel­lef sayıdaydık, bu durumda dahi işimiz bir hayli güçtü. Çünkü her huy ayrı ayrı ifrat, tefrit ve itidal gibi birtakım hallerde bulunur. Bizler tüm huyları itidal üzere kılmakla mükellefiz. İfrat ve tefritten kurtulmak ancak Allah’ın tevfıki ve rahmetiyle mümkündür İşte bu sebeple Peygamber Efendimiz: “Alimlerin haricindeki tüm in­sanlar helak oldu. Âmil olanların dışındaki tüm âlimler de helâk oldu. Muhlis olanların haricindeki tüm âmiller de helâk oldu. Muhlis olanlar ise büyük bir tehlikededirler” buyurmuştur.</p>
<p>Bu dünyadaki tehlikeleri atlatmak ve gurura kapılmamak için Allah-u Tealâ’dan tevfıkini bize ulaştırmasını diliyoruz. Yegâne amacımız ve isteğimiz budur.</p>
<p>Şunu da ilave edelim ki, şecaatin fazileti (itidal) altında kerem, vakar, izzet-i nefis, metanet, hilm, sebat, mülâyemet; tehevvürde kabihlik, cür’et, tekebbür, ucub, gurur; cebinde ise hasislik, alçak­lık, hamiyetsizlik, korkaklık, harislik, hakirlik gibi huylar yatar.</p>
<p><strong>İffet:</strong></p>
<p>İffet şehevî kuvvetin faziletidir. Şehevî kuvvetin fazileti ise bu kuv­vetin inkıbaz ve inbisatta aklî kuvvete itaat etmesi ve onun işaretiy­le hareket etmesidir. Şehevî kuvvetin içinde de iki rezîlet gizlidir.</p>
<p>Bunlardan birincisi hırs (şereh)</p>
<p>İkincisi şehevî durgunluk(hamû- du’ş~şehve)tur.</p>
<p>Hırs (şereh) aklî kuvvetin kabih gördüğü ve tasvib etmediği zevk ve lezzetlere şehevî kuvvetin ifrat derecedeki meyli­dir. Şehevî durgunluk ise aldın yapılmasını ve elde edilmesini iste­diği şeylere karşı isteksizlik ve şehvet eksikliğidir. Her iki hal de mezmumdur. İffetin vasat olanı mahmûddur. İnsanın şehvetini murakabe etmesi lâzımdır.</p>
<p>Oysa ki insanların çoğu bilhassa fere, karın (batn), mal, riyaset, övünme gibi hususlarda ifrat derecededirler. İfrat ise insan için bir noksanlıktır. İnsan için kemâl itidaldedir. İtidalin ölçüsü de akıl ve şeriattır. Ancak bu şekilde insan şehvet ve gazab kuvvetinin yaratılış gayesini idrak eder.</p>
<p>Mesela yeme (taam) şehvetinin yaratılışının hikmeti şu şekilde izah edilebilir: Malumdur ki beden devamlı olarak enerjiye ihtiyaç duyar. İnsan alınan gıdayı vücuttaki hararetle yakar, işe yaramayan kısımlarını da dışarı atar. İşte sarfedilen enerjinin yeniden sağlana­bilmesi, bedenin canlılığını sürdürmesi, organların vazifelerini ya­pabilmeleri için besinlere ihtiyaç vardır. İlim tahsil etmek ve eşya­nın hakikatlerini kavramak içinse vücudun sağlam olması gerekir. Ancak bu şekilde insan ulvî bir mertebeye yani melekler mertebesi­ne ulaşıp kâmil insan olabilir. Bu hakikati kavrayan kişi yemekleri onların lezzeti için değil, ibadetleri takviye etmek için yer. Şüphesiz böyle hareket eden kişi aynı zamanda ihtiyacı kadar yemeli, ölçüyü kaçırmamalıdır. Bu prensiplere uyan kimseye yeme zarar vermez.</p>
<p>Demek ki yeme şehvetinin yaratılış hikmeti ebedî saadete ulaşmak­tadır. Yine aynı şekilde cima (cinsel ilişkide bulunma) şehveti insan nevinin (tür) devamı için bir sebep teşkil eden cimaya karşı istek ve arzunun uyanması içindir. Nikâhta amaç oyun ve eğlence değil, ço­cuk edinmek ve zinadan korunmaktır. Eşlerin birbiriyle oynaşması ise eşler arasında ülfet peyda eder, hüsn-ü sohbete sebep olur, evli­liğin yürümesini sağlar.</p>
<p>Evlilikte diğer bir önemli nokta da çok eşle evliliktir. Çok eşle evlilikte erkeğin eşlerinin hukukunu korumaktan aciz kalmaması gerekir. Eğer onların hukukunu koruyamayacaksa böyle bir hare­kete girişmemelidir. Bu, evliliğin kolayca yürümesini sağlar. Bu hu­susta kişinin kendisini Peygamber Efendimizle mukayese etmemesi lâzımdır. Çünkü onun çok evliliği onu Allah’ın zikrinden alıkoy­muyor, bu evliliğin yürümesi için dünyalık kazanması gerekmiyor­du. Resûlullahı etkilemeyen, ona zarar vermeyen bu halin kendisi­ne de zarar vermeyeceğini zanneden kimse, denize düşen pislik na­sıl onu kirletmiyorsa, ondan alman bir bardak suya da bu pisliğin düşmesiyle bardaktaki suyun kirlenmeyeceğini vehmeden kimseye benzer. Kendilerini peygamberle, melekleri de kapıcılarla (haddâ- din) mukayese ederek helâke sürüklenen nice ahmaklar vardır. Biz böyle basiretin körelmesinden Allah’a sığınırız.İşte tüm bu söylenenler iffetin hükümleridir.</p>
<p>İffetin itidal üzere oluşunun altında, haya, müsamaha, sabır, cömertlik (seha), hüsn-ü takdir, inbısât, intizam, kanaat, kalbi fe­rahlık, takva, dil açıklığı ve güleryüzlülük (talakat) gibi güzel huylar vardır. İffetin ifrat ve tefrit üzere oluşunun altında ise şereh, bitkin­lik, hayasızlık, kötülük, arsızlık, müsriflik, pintilik, riya, korkaklık, huysuzluk, hased, ikiyüzlülük gibi huylar vardır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong></p>
<p>Adâlet; hikmet, şecâat ve iffet kuvvetlerinin itidal üzere olmala­rı demektir. Yani bu kuvvetlerin intizam halidir. Adalet faziletler­den bir cüz olmayıp, bilakis faziletler topluluğudur, örneğin bir hükümdar ile onun askerlerini ve de raiyesini ele alalım. Eğer hü­kümdar basiretli ve kudretli; askerler kuvvetli ve itaatkâr, raiye de hükümdara bağlı ise bu ülkede dirlik ve düzen yani adâlet var de­mektir. Bir yerde adâletin olabilmesi için sayılan vasıfların hiçbiri eksik olmamak üzere —birarada bulunması gerekir. Bu beden ül­kesi için de aynıdır.</p>
<p>Muâmelelerdekive siyasetteki adalet nefsin ahlâkına bağlıdır. Yani insanlar nefislerinde ne derece adaletli iseler siyaset ve mu­amelâtta da o derece adaletli olurlar. İnsanlar ferdî olarak nefisle­rinde adaleti kurmadıkça cemiyette adâleti kurmak mümkün değil­dir. Adaleti nefislerde, muamelâtta ve siyasette olmak üzere üç saha­da kurmak lâzımdır.</p>
<p>Muâmelâttaki adâlet gabn ve tegâbünün ortasmdadır. Muâmelelerinde âdil olan bir kimse birşey alırken hakkı olanı alır, verirken de vermesi gerekeni verir. Gabn kişinin kendi hakkı olmayanı al­masıdır. Tegâbün ise Allah’ın razı olmayacağı şekilde vermektir.</p>
<p>Siyasetteki adâlet ise nefsin cüzlerinde olduğu gibi cemiyetin cüzleri arasında da dayanışma, yardımlaşma, kaynaşma meydana gelmesi ve bunların birbiriyle uyum içinde çalışması için gereken tertip ve düzenin bulunmasıdır. Yani toplumun tek vücut olması­dır. Böylece herşey yerli yerine konmuş olur.İnsandaki kuvvetler muhtelif kısımlara ayrılırlar.</p>
<p>Bunlardan bazısı hiçbir şeye hizmet etmez, ancak diğerleri ona hizmet eder. Akl-ı müstafad bu gruba girer. Bazısı da sürekli hiz­met eder ama ona hizmet edilmez. Artıkları dışarı atan kuvve-i dafia bunlardandır. Bazıları da hem hizmet eder, hem hizmet edilir­ler. Meşâir-i batına buna örnek olarak gösterilebilir. İşte cemiyette de böyle bir sistem kurulursa adâlet sağlanabilir.</p>
<p>İfrat ve tefrit halinde adalet değil, bilakis onun karşıtı olan cevr zuhur eder. Tertiblilik ve tertibsizliğin ortası yoktur. Yani birşey ya âdildir, ya da âdil değildir. Bu iki şıkkın haricinde üçüncü bir ih­timal yoktur.</p>
<p>Semâvat ve arz adaletle ayakta durur. Tüm âlem tertib ve dü­zen bakımından birtek insan gibidir. Bütün kuvvetler ve cüzler azâmet ve kudreti yüce olan Allah&#8217;ın koyduğu düzen üzere hareket ederler ve birbiriyle yardımlaşırlar. Bu tertib mutlak ruhanîde, mutlak cismanîde ve ruhanî ile cismanî arasında olanlarda da mev­cuttur.</p>
<p>Âlemlerin de arasında birtakım taksimât mevcuttur. Meselâ akıllar (ukûl) sırf müessirdir, müteessir değildir. Cisimler sırf mü­teessirdir, müessir değildir. Ruhlar ise hem müessir, hem de müte­essirdir. Zira ruhlar akıllardan almaları bakımından müteessir, semavâta ulaştırmaları bakımından müessirdirler. Bütün bunlar sul­tanı tam, bürhanı azim, azîz ve alîm olan Allah&#8217;ındı takdiri iledir.</p>
<p>Adalet tüm faziletleri kendisinde toplar. Onun karşıtı olan cevr ise tüm rezîletlerin toplayıcısıdır, ifrat ve tefritin ortasında bulunan sırat-ı müstakime ulaştıracak olan, tevfıkin sahibi Allah-u Tealâ&#8217;dır. Âdil insan kemâle ermiş, Allah’a yaklaşmış demektir. Bu ya­kınlık, melâike-i mukarribînin Allah-u Teala ya yakınlığının dere­cesine göre olur. Bahâ-i azam ve kemâl-i etemm Allah’a mahsus­tur. Tüm mevcudat kendisine mümkün olan kemâle müştaktır. Onun arzu ettiği gaye budur. Eğer bu gayeye ulaşabilirse fevkindeki âlemin ufkuna iltihak eder. Yok eğer ona ulaşamamış ondan mah­rum kalmışsa tahtındaki hadıyde (uzak ve alçak yer, boşluk) atılmış demektir.</p>
<p>İnsan ya kemale erip,Allahın yakinine,melaikenin ufkuna iltihak ederek saadete kavuşur ya da kendisiyle hayvanlar arasında or­tak olan şehvet ve gazab kuvvetlerinin rezâletlerine yönelerek hav­yanlar derecesine inip, ebedî helâka uğrayarak, şekavete düçar olur. Allah-u Tealâ fazlıyla bizi bu duruma düşmekten korusun.</p>
<p>İmam Gazali,Mearicu-l Kuds</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/">Şecaat,İffet ve Adalet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/secaatiffet-ve-adalet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
