<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>renk | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/renk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:44:43 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>renk | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Raşit Keskin &#8211; Kalbin Leylak Saati  -Notlarım</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 08 Jan 2022 07:05:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[akşam]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[ihtişam]]></category>
		<category><![CDATA[Kalbin Leylak Saati]]></category>
		<category><![CDATA[kelime]]></category>
		<category><![CDATA[Raşit Keskin]]></category>
		<category><![CDATA[renk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25883</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Dünyayı, insanı ağaçla ilişkilendiren kadim kültür, insanın içinde de bir ağaç olduğunu hayal etmiş. İçimizde bir gönül ağacı var diyor Mevlânâ. Dünyada esen yel gibi içimizde de yel eser. O yel, gönül ağacının dallarına dokundukça dostlarımızı hatırlarız. Ah mine&#8217;l-aşk&#8230; Eski evleri ve kahveleri süsleyen “ah mine&#8217;l-aşk” levhaları, İbnü&#8217;l Arabi tarafından kalbe düşen aşk ateşiyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/">Raşit Keskin – Kalbin Leylak Saati  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25884 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-300x198.jpg" alt="" width="382" height="252" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-300x198.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-600x395.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1-768x506.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/01/Rasit-keski-850x560-1.jpg 850w" sizes="(max-width: 382px) 100vw, 382px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dünyayı, insanı ağaçla ilişkilendiren kadim kültür, insanın içinde de bir ağaç olduğunu hayal etmiş. İçimizde bir gönül ağacı var diyor Mevlânâ. Dünyada esen yel gibi içimizde de yel eser. O yel, gönül ağacının dallarına dokundukça dostlarımızı hatırlarız.</p>
<hr />
<p>Ah mine&#8217;l-aşk&#8230;</p>
<p>Eski evleri ve kahveleri süsleyen “ah mine&#8217;l-aşk” levhaları, İbnü&#8217;l Arabi tarafından kalbe düşen aşk ateşiyle ilgili olarak anlatılanların halk muhayyilesinde kazandığı biçimi göstermesi bakımından son derece ilgi çekicidir. “Ah mine&#8217;l-aşk” sözü, Şeyh Galip&#8217;in de bir terci-i bendinde vasıta beyti olarak kullandığı Arapça bir beytin ilk mısraından alınmıştır:</p>
<p>Ah mine&#8217;l-aşkı ve hâlâtihi ahraka kalbi bi harârâtihi, Sözünü ettiğim levhalarda, bu beyitteki ah nidası celi sülüsle yazılır; aşk derdine düşenleri temsil eden he&#8217;nin “iki gözü iki çeşme”dir. Seller gibi akan gözyaşı Nuh tufanı gibi dağlara doğru yükselir. Bazı levhalarda kalbe soldan sağa doğru bir ok saplanmıştır; ortasındaki hançere benzeyen cisimden ise koyu dumanlar yükselir. Ah edince ağzından ateş ve duman çıkan âşıkların tasvir edildiği “ah mine&#8217;l-aşk” levhaları da vardır. Kerem ile Aslı hikâyesinde, Kerem, Aslı&#8217;nın gömleğinin düğmelerini büyü yüzünden bir türlü çözemeyince öyle bir ah çeker ki ağzından çıkan aşk ateşi ikisini de yakıp kül eder. (Kuğunun Son Şarkısı, Beşir Ayvazoğlu)  s.18</p>
<hr />
<p>Kuşların akşamı&#8230; Gün batmaya, ufuklar kızarmaya, gökyüzü kararmaya başlayınca “eyvah” dermiş kuşlar, “dünya son buluyor.” Gün batarken gökyüzündeki toplu uçuşları, çıkardıkları sesler, bir tür veda imiş. Sabah olup da güneşin tekrar doğacağını anladıkları zamanki sevinçlerini görmek lazım kuşların. Her akşam aynı veda, her sabah aynı bayram sevinci&#8230;  s.21</p>
<hr />
<p>Akşam, geceyi de içine alır. Karanlıkla beraber keder çöker üstümüze; yalnızlığımızı, garipliğimizi hatırlarız.</p>
<p>Sen böyle kederden taştığın akşam,<br />
Derim: dudağında şarkı ben olsam;<br />
Gözlerinde damla ve içinde gam,<br />
Eriyen renk olsam yanaklarında!</p>
<p>(Şiirler, “Bahar Şarkısı”, Ahmet Muhip Dıranas)</p>
<p>s.23</p>
<hr />
<p>Bir gün anlaşılmak umuduyla kalbin kapıları ardında bekleyen kırgın duygular, derin anlamlar vardır.</p>
<p>“Bir gün gözlerimin ta içine bak / Anlarsın ölüler niçin yaşarmış,” diyor Sezai Karakoç (Monna Rosa).</p>
<p>Şair o gün geldiğinde kendi gözlerinin de bir gözün derinliklerinde kaybolabileceğini hesap etmiş midir?  s.26</p>
<hr />
<p>Ana yüreği; dua çeşmemiz, gecemizi aydınlatan ışığımız, sığınağımız&#8230; Türk&#8217;ün anası köşesinde, sanki hayal gibi, gölge gibi sessiz ve güçsüz oturursa da, gönlünden, evlatlarının üstüne akan bir hayır dua çeşmesi gece gündüz çağlar durur. (Ne İdik Ne Olduk, Sâmiha Ayverdi)</p>
<p>Bir anne ve bir büyük kitap, dünyanın en muhteşem okurluna dönüşebilir. Andrey Tarkovski, Mühürlenmiş Zaman&#8217;da anlatıyor: Tolstoy&#8217;un Savaş ve Barış adlı romanını bana ilk kez annem okumam için vermişti. Tolstoy&#8217;un anlatımındaki belli bazı inceliklere ve ayrıntılara dikkatimi çekmek için de uzun yıllar bana bu kitaptan pasajlar okudu. Sonuçta Savaş ve Barış benim gözünde bir tür sanat okulu, estetik beğeninin ve sanatsal derinliğin bir ölçütü oldu. O gün bugündür hiçbir saçmalığı iğsenmeden okuyamam. (Mühürlenmiş Zaman, Andrey Tarkovski)  s.28</p>
<hr />
<p>Anne olmayınca ev de olmaz. Pencereler mahzunlaşır, gölgeler koyulaşır, boynu bükük kalır karanfiller, küpe çiçekleri, sardunyalar&#8230; Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere Anne gitti ve sular buruştu testilerde Artık çamaşırlar yıkansa da hep kirlidir Herkes salonda toplansa da kimse evde değildir (Taha&#8217;nın Kitabı, “Evin Ölümü”, Sezai Karakoç)  s.31</p>
<hr />
<p>“İnsan, aradığıdır,” diyor Mevlânâ. Ne arıyoruz, neyin peşindeyiz? İnternet arama motorları aradığımız kelimeleri topluyor. O kelimelere bakıp kim olduğumuza karar veriyorlar. İnsan için bulmak değil aramak esastır; bulmak için yola çıkan kaybolur, aramak için yola çıkan bulmaz, bulunur. Dostluk bile böyledir; çünkü denir ki, yürürken yolun sonuna odaklananla dostluk etme; çünkü kestirmeyi bulduğunda seni yüzüstü bırakır; zira dostluk, sona değil yola nispetledir. (Soruların Peşinde, İhsan Fazlıoğlu)  s.33</p>
<hr />
<p>Endişelerle kuşatılmış bir çağda yaşayan bireyler olarak tek kazancımız var; o da yaşamın bizi kendimizi daha fazla tanımaya itiyor olması. Standartların ve değer yargılarının altüst olduğu bir dönemdeyiz ve toplumumuz Matthew Arnold&#8217;un deyimiyle “kim olduğumuz ve ne olmamız gerektiği” konusunda bize yol gösteremeyince geriye kendimizi aramak kalıyor. Dört yanımızı çeviren belirsizlik çemberiyle karşı karşıya kalmak “Acaba iç dünyamda sırtımı yaslayabileceğim bir dayanak var mı?” sorusunu sormak için yeterli bir mazeret. (Kendini Arayan İnsan, Rollo May) “Kalbinde Rabbinin izlerini aramak” manevi keramettir diyor Muhyiddin İbnü&#8217;-Arabi.  s.34</p>
<hr />
<p>Huzursuzluğun Kitabı&#8217;nda, “Aşk değil önemli olan, aşkın civarındakiler&#8230;” diyor Fernando Pessoa. Bu ifadeyi çok seviyorum, önemli olan onun etrafında olup bitenler. Fark ettiğimiz, etmediğimiz ayrıntılar; aşkı da hayatı da güzelleştiren, bu ufak hayat parçacıklari&#8230;Onlar kalıyor geriye.  s.40</p>
<hr />
<p>“Aşk çeşmesinden abdest alır almaz, her ne varsa, bütün varlığa dört tekbir getiriverdim!” demiş Hafız-ı Şirâzi (Hafız Divanı). Aşık olmuş ve bütün varlığın cenaze namazını kılmış, cenaze namazı dört tekbirle kılınır. Aşk ile dirilen için diğer her şey ölüdür.  s.42</p>
<hr />
<p>Eski dönem ressamları ayna gerçekliğinde resimler yapmak istemiş, Vermeer gibi ressamlar en etkileyici resimlerini aynalarla kurdukları bir düzenek sayesinde yapabilmiş. Ayna ve mercek ressamların yanı sıra bilim insanlarına ilham vermiş; teleskop, mikroskop, fotoğraf makinesi ve bugün kullandığımız pek çok alet bu sayede bulunabilmiş.  s.47</p>
<hr />
<p>“İhtişam baktığın şeyde değil, bakışında olmalıdır.” de, miş Andre Gide. Bakış sahibi olmak, güzel bakabilmek en değerli haslet olsa gerek. Baktığı, dokunduğu, ilgi duyduğu her Şeye değer katan insanları arıyoruz yana yakıla. “Yüzünde göz izi var / Sana kim baktı yârim,” diyor manide. Göz, iz bırakır mı? Kıskançlığın zirvesi bu mani sanırım.  s.60</p>
<hr />
<p>Eğitim dediğimiz şey, insanı bir “bakış sahibi” kılmaktan başka nedir ki? Bunun illa okulda olması gerekmiyor. Şanslıysanız, hayatta karşınıza çıkıyor size bakmayı öğreten biri. Sana incir yaprağına bakmasını öğreteceğim. Kendi avucunun içinde seyahati Ve gökyüzünün her yerde mavi olduğunu öğreteceğim. (Yaradana Mektuplar, Bedri Rahmi Eyuboğlu)</p>
<hr />
<p>Beklemeyi bilmek, öğrenmek ayrı; ne beklediğini bilmek, öğrenebilmek apayrı. Beklenen gelmeyebilir, beklenen yanlış yerde/zamanda beklenmiş, yeterince beklen(e)memiş olabilir. Geldiği, çıkageldiği, beklenmedik anda/yerde(n)/biçimde sökün ettiği olur. Şiirde de öyle değil mi, Necatigil&#8217;in dediği gibi: “Bazı şiirler bazı yaşları bekler.” (Acı Bilgi Fugue Sanatı Üzerine Bir Roman Denemesi, Enis Batur)  s.64</p>
<hr />
<p>Hiçkimse ne zaman öleceğini bilmek istemez sanırım. Ne zaman öleceğimizi önceden bilmiş olsaydık hayatın tadı kalır mıydı? Peki, talihimizi, hayatımızın hiç değişmeyecek oldugunu, aynı sıradan hayatı ömür boyu sürdüreceğimizi bilmek? Yarının ne getireceğini bilemeyiz, bu “yarın beklentisi”ne “umut” diyoruz. Umudunu kaybeden insan için “yarın” yoktur. Aynı günün tekrarı vardır. Tanpınar&#8217;ın yarım kalan romanı Aydaki Kadın&#8217;da altını çizdiğim bir cümle var: “Bilir misiniz dünyada en korkunç şey nedir? Talihini bilmek.. Onu anlamak yok mu? O mutlak çaresizlik fikri bir kere sizi sarmasın&#8230;” diyor romanın kahramanı. Doğan her güne umutla bakabilmek, yarın güzel şeyler olabileceğine inanmak ruh sağlığı için önemlidir, aksi mutsuz eder.  s.70</p>
<hr />
<p>Plinius&#8217;un dediği gibi, herkes kendisi için bir derstir; elverir ki insan kendini yakından görmesini bilsin. Benim yaptığım, bildiklerimi söylemek değil, kendimi öğrenmektir; başkasına değil kendime ders veriyorum. Ama bunları başkalarına da anlatmakla kötü bir iş yapmıyorum: Bana yararı olan bu işin belki başkasına da yararı olabilir. Zaten benim bir şeye dokunduğum yok. Yalnız kendimle uğraşıyorum; delilik ediyorsam, bundan zarar görecek başkası değil, benim; çünkü bu öyle bir delilik ki bende başlayıp bende bitiyor. (Denemeler, Montaigne)  s.71</p>
<hr />
<p>Sağanak musıkiyi bıraktığı yerden tamamlamağa çalışıyordu. Onun öyle ağır viyolonselleri, kemanları, büyük davullar, yoktu. Bununla beraber hiddetini bir yığın yırtılışla beslemesini biliyordu. Evvela yemyeşil bir ışıkta gök bir taraftan çöktü, sonra bir bulutun armadası etrafı kapladı. Yıldırım, Ortaköy üstlerinde durmadan bir şeyler aradı. Siyah bulut ne varsa silip süpüren bir hortum olmuş, yetişemediklerini önünde kovalayarak Boğaz&#8217;ın üstünde yürüyordu. Birkaç martı, kirli ve biçare yumaklar hâlinde rıhtımın biraz ötesine düştüler. Fırtına kendi çıkarttığı yükseklikte onları boğmuştu. Yağmur artık büyük su yığınları hâlinde etrafa çarpıyordu. (Yaz Yağmuru, Ahmet Hamdi Tanpınar)  s.78</p>
<hr />
<p>Bulutları sevmek, yalnız bulutları&#8230; &#8211; Ey gizemli kişi, kimi daha çok seversin, söyle: Babanı mı, anneni mi, kız kardeşini mi, yoksa erkek kardeşini mi? &#8211; Benim ne annem, ne babam, ne kız, ne de erkek kardeşim var. &#8211; Dostlarını? &#8211; Bu sözcüğün ne anlama geldiğini hiç bilememişimdir. &#8211; Vatanını? &#8211; Hangi enginlerde olduğunu bilmiyorum onun. &#8211; Güzelliği? &#8211; İlahi ve ölümsüz güzelliği sevebilirdim. &#8211; Peki, sevdiğin bir şey var mı senin, ey tuhaf yabancı? &#8211; Bulutları severim ben&#8230; Gökte yüzen bulutları&#8230; Yücelerde&#8230;O harika bulutları! (Sanat Nedir? Lev Nikolayeviç Tolstoy)  s.79</p>
<hr />
<p>Şiir çetin iştir, çileyle olgunlaşır. Çile, şairin kalbini ve kelimelerini mayalar. Bir toplumun öz şiirine varabilmek çetin iştir. Önce de o toplumla ve o toplumun medeniyeti ile pişmek, hâlli hamur olmak ister&#8230; Kendini o toplum ve o medeniyete adamak ister&#8230; Hele hele, efendilik ister, çile ister. Ün yapmak için takla atanların, davul zurna çalanların, şarlatanların işi değildir o. Ün için, itibar için ödünç kalem alanların, politika konsomatrislerinin hiç değil. (Düşman Kazanmak Sanatı, Tarık Buğra)  s.82</p>
<hr />
<p>Sevgiliyi dinlemek&#8230; Onun sesine, kelimelerine kulak kesilmek. Onun ağzından çıkan kelimeleri havada yakalamak hayaliyle kalbin kanatlanması&#8230; “Bütün saadetler mümkündür.” diyen Ziya Osman Saba, bu saadeti de mümkünler arasına kaydetmiş midir? Sesin işler gibi bir şûh kanat gamlarıma, Seni dinlerken olur kalbim uçan kuşlara eş; Gün batarken sanırım gölgeni bir başka güneş, Sarışınlık getirir gözlerin akşamlarıma. (Bütün Şiirleri, “Senin İçin”, Cenap Şahabettin )  s.101</p>
<hr />
<p>Kör et gözlerimi; yine de görürürüm seni, kapat kulaklarımı; duyabilirim seni, ayaklarım olmadan da gelebilirim sana, çağırabilirim seni ağzım olmadan da. Koparsan da kollarımı, tutarım seni, yüreğimle, ellerimle olduğu gibi, kapatsan da yüreğimi, beynim çarpacak ve beynime salsan da alevler, kanımın her damlasında taşırım seni. (Dua Saatleri Kitabi, Rainer Maria Rılke)  s.107</p>
<hr />
<p>Gece eşyanın ve hayatın silinip yalnızlığın derinleştiği ve koyulaştığı zamandır. Dünyevi resimler ve ilgiler azaldıkça gönle dolan endişe ve emeller de azalır, ruh ötelere doğru bir yolculuğa çıkmaya hazır hâle gelir. Gece insan tek başınadır, uzakta çok uzakta parıldayan yıldızlar ile dostluk kurar, bu dostluk ruhun latif bir âleme doğru yapacağı yolculuğun ilk aşamasıdır. İnsanoğlu için sonsuzluk kavramının dünya şartları ile idraki ve tasavvuru yıldızların temaşası ve tefekkürü ile başlar. Bütün derinliğine rağmen laciverd gökyüzünün bir sonu, orada asılı gibi duran yıldızların sonlu uzaklıkları vardır. İnsan bu derinliği ve mesafeleri arz üzerindeki günlük derinlik ve mesafe algıları ile karşılaştırarak namütenahi olarak yorumlar, buradan bu namütenahi gibi görülen ama gerçekte bir tenahisi olan sema âleminin bu muhteşem evrenin asıl sahibine her cihetten asıl sonsuz olana geçebilir.</p>
<p>Artık göz fiziksel gerçeklikten kurtul maya başlamıştır ve bundan sonra da o göze fazla ihtiyaç olmeyacaktır, çünkü gönül gözü görmekte, hakiki aşkın ilk esintileri varlığın derinliklerinde hissedilmektedir. Böyle bir gece, bu hâleti yaşayan gönül ve bu güzellikle hafifleyen bir ruh için artık sadece Dünya&#8217;nın kendi etrafında dönmesiyle meydana gelen astronomik bir doğa olayı değildir. Gönlü aşk ile tanıştıran ve ruhu kesafetten azade kılan bu zaman dilimi beşeri olmaktan ziyade ilahidir ve lâhütidir. Yıldızlar yine oradadır, lakin gönlün onlara atfettiği mânâ artık çok başkadır, onlar şimdi O&#8217;nun kudret ve azametinin güzelliğine baha biçilemeyen birer nişanesidir ve bu kudret ve azamet karşısında kalb ancak tehlil ve teşbih deryasına iltica ederek huzur ve sükünet bulur. (Yahya Kemal&#8217;in Rüzgârıyla Düşünceler ve Duyuşlar, Sadettin Ökten)  s.124</p>
<hr />
<p>Gökyüzünü serkeş bir tay hâline getirir de yeni ayı ona nal yapar, o nalı ateşe kor, kızdırır. Kışın gümüşler saçar, güzün dallardan altınlar döker. Dağ, onun takdiriyle ağır bir hâle gelmiş, oturmuş. Deniz, ondan utanıp erimiş, su kesilmiş. (Mantık al-Tayr, Ferideddin-i Attar) Gökyüzünü asi bir taya benzetmiş. Ay, dağ, deniz adeta mitolojik kahramanlar gibi anlatılmış. Muhteşem sözler etmiş Attar.  s.128</p>
<hr />
<p>Göz gördü gönül sevdi seni ey yüzü mâhım Kurbânın olam var mi benim bunda günâhım (Tenha Şiirler, “Gazel”, Nahifi, Haz: Ahmet Güner Elgin) Ây yüzlü sevgiliyi göz görür, gönül sever. Bunda âşığın ne günah var, değil mi? Tecahülüarif böyle bir şey. Ben yapmadım, onlar yaptı. Ne hoş bir incelik.  s.133</p>
<hr />
<p>Taberi Tarihinde geçen bir efsaneye göre, Âdem ile Havva&#8217;nın üzerlerindeki cennet yaprakları kurur ve yere dökulur. İşte gül, bu kuruyup yere düşen yaprakların tekrar topraktan çıkmasıyla oluşmuş çiçeklerden biridir. Tasavvuf edebiyatında “gonca” “tevhid”in; “gül” ise “vahdet”in sembolüdür. Aynı zamanda “gonca”nın yapraklarının açılmamış olması; dile gelmeyen, yürekte bir sır gibi saklanan İlâhi aşk olarak, “gül” ise yapraklarının açılmış olması dolayısıyla, aşkın dışa vurumu olarak değerlendirilmektedir. Divan Edebiyatı şairleri içinde “gül”ü kullanmayan bir şair neredeyse yok gibidir. Klâsik Edebiyatta “gül”, yer yer Tasavvuf Edebiyatından gelen mistik söylemle yer yer de beşeri ya da plâtonik bir aşkın konu olduğu dünyevi sevgili ile birlikte anılır. Bu kadar ulvi bir estetiğe sâhip olan “gül”ün uğruna canını veren müştâkı “bülbül”dür. Edebiyatımızda “bülbül”ün “gül” ile birlikte anılışı “bülbül”ün “gül” ile olan tarifsiz aşk imtihânıdır. (Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde Gül İmgesi, Melek Çetin)  s.139</p>
<hr />
<p>Hüzün bize hayatın kırılganlığını, dünyanın faniliğini, şeylerin gelip geçiciliğini öğreten görkemli bir misafirdir. O misafirle biz kendi acziyetimizi, dünya içinde bir nokta olmaklığımızı, kibir ve büyüklenmenin beyhudeliğini fark ederiz. Ölüm yönelimli bir varlık olarak insan, hüzünle kendi iç potansiyellerini fark eder, içe bakar, içe derinleşir. O hâlde bize dünyada bir gurbet hissi yaşatan hüznümüzü sevelim, onu hastalık olarak gören ve gösterenlere karşı duralım. Hüzün Hastalığı, Kemal Sayar)   s.165</p>
<hr />
<p>Dünyada iki tür insan vardır: Yaşayanlar ve yaşayanları seyredip eleştirenler. Seyretmek ölümü, katılmak ise yaşamı simgeleri Yaşamak, kendisi olabilmeyi ve yaşama etkin bir biçimde katılabilmeyi tanımlar. Bu, insanın kendi sorumluluğunu, bir başka deyişle, yaşamına anlam katma sorumluluğunu içerir. Sorumluluğunu üstlenen kişi özgürdür.Özgür insan daha az korkar, onun için sevebilir! (İnsan Olmak, Engin Geçtan) .. Dokunma; bir insana en kısa yoldan, sen benim için önemlisin seni yalnız bırakmayacağım, mesajını verir. Hiçbir söz, bu mesajı, dokunma kadar etkili olarak ifade edemez. Bir babanın çocuğunun başını şefkatle okşaması, kızgın birkaç sözden sonra sevgilinin sarılması, saatlerce açıklama ve anlatımlardan daha etkilidir. (Yeniden İnsan İnsana, Doğan Cüceloğlu)  s.173</p>
<hr />
<p>Çalımından geçilmeyen biz Fransızlar 18. yüzyıldaki değeri Aydınlanma Çağı&#8217;nın düşünce tarihinde bir eşi benzeri olmadığını zannederiz. Oysa Araplar tarafından 750 ile 1200 yılları arasında yazılan birkaç eserin başlığına bakmak bile bizlerin burnunu kırmaya yeter. (Kâğıt Yolunda, Erik Orsenna)  s.182</p>
<hr />
<p>Karanfil için en güzel şiiri Ahmet Haşim yazmıştır. Yârin dudağından getirilmiş bir katre alevdir karanfil. Yârin dudağı bir volkan olmalı yahut bir tür cehennem. Prometheus&#8217;un Olimpos Dağı&#8217;ndan çalarak insanlara getirdiği ateş belki de karanfile dönüşmüştür. Yârin dudağından getirilmiş Bir katre alevdir bu karanfil, Ruhum acısından bunu bildi! Düştükçe vurulmuş gibi, yer yer, kızgın kokusundan kelebekler, Gönlüm ona pervane kesildi. (Piyale,”Karanfil”, Ahmet Haşim)  s.193</p>
<hr />
<p>Şu var ki, kelimeleri tanımak, sevmek, okşamasını bilmek lazım. Hangi kelime hangi kelime ile yan yana geldiğinde nasıl bir ışık peyda olur? Bunu bilmek lazım. Mallerme&#8217;nin “Şiir, kelimeler dinidir.” demesi bundandır. Şiir, bu suretle hüner ve marifet işi oluyor. Öyledir de. Ata binmek, kundura yapmak, hatta kundura boyamak ne ise şiir de odur, yani ustalık ve ihtiras işi. (Yazılar -Makaleler, Konuşmalar, Yanıtlar-, Cahit Sıtkı Tarancı)  s.198</p>
<hr />
<p>Kelimeler var. Kalbe dokunduğunda kimi şifa, kimi atlıyı atından indirir bir kılıç darbesi. Kimi ölüyü diriltir kimi diriyi öldürür. Eyüp Kitabı&#8217;na bakılırsa, ruhu hayattan tiksinince artık şikâyetlerini tutmayıp buruk bir kalple konuşmaya başla yanlar var. Diyor ya Mevlânâ, sözü, hâli olunca pervaz vurup kanatlananlar var. Kelimenin hacmi, cismi, ağırlığı, şekli şemaili var. Her biri aynı değil, söz var, öz var. (Mimoza Sürgünü, Nazan Bekiroğlu)  s.199</p>
<hr />
<p>Evet önümüz bahardır biliyorum leylâklar açacak biliyorum kiraz da çıkacak yakında iyi şeyler söylemek de gerek biliyorum sevgilim güzelim bir tanem biliyorum da başka bir şey düşünemiyorum şimdilik bağışla. Büyük Saat, &#8216;Baharda&#8217;, Turgut Uyar  s.229</p>
<hr />
<p>Masal çocuğun kulağına hayatın hikmetini fısıldar. Bunun bilimsel bilgi ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bu bülbül sesi, su şırıltısı, bulut gülümsemesi, kuzu melemesi gibi bir şeydir. Uğur böceğinin parmak uçlarında gezinip gezinip aniden uçmasıdır. Hayat dediğimiz şey ise zaten kuzukulağı, patlangaç mısır ve reçel kavanozundan oluşmuştur; tadılır, anlaşılır. Masal hayatı uykuya taşır. Çocukların gözleri pembebeyaz anne yüzlerine baka baka kapanır. Hayatın uykudaki boyutunda rüyalar başlar. Uykudan önce, uykudan sonra diye birşey kalmaz. Zaman yekpare bir çayırlık gibi uzanıp gider. Çayırda genç taylar, tazılar, ceylanlar, ibibikler, derecikler ve çocuklar bi koşu tutturur. Masallara boşverdiğimiz günden bu yana rüya göremez olduk. İp koptu, zaman uçtu, hayat köşe-bucak bir yerlere saklandı. Uykularımız kâbuslarla donatıldı. Aydınlık bir yüz gördüğümüzde ilk aklımıza gelen cümle &#8216;Sırıtma lan&#8217; oluyor.&#8221; Hüzün ve Tesadüf, Mustafa Kutlu  s.231</p>
<hr />
<p>Mutluluğa engel olan şey, “mutluluk arayışı”nın kendisidir. Duygular, “aşırı (hiper) niyetten” kaçar. Bu en belirgin haliyle mutluluk konusunda ortaya çıkar: mutluluk aranamaz, kendiliğinden gelmesi gerekir. Mutluluğun kendiliğinden olması gerekir, kendiliğinden olmasına izin vermemiz gerekir. Tersine, mutluluğu ne kadar çok amaçlarsak, o kadar çok kaçırırız. (Duyulmayan Anlam Çığlığı, Viktor E. Frankl)  s.242</p>
<hr />
<p>Günümüzde giderek yayılan hayal kırıklığını daha iyi anlayabilmek için, bu büyük vaadin genişliğine ve endüstri çağında maddesel ve ruhsal alanlarda ulaşılan muhteşem gelişmelere bir göz atmak yetecek. Artık birçok insan, endüstri çağının verdiği sözleri ve büyük vaatleri yerine getiremeyeceğini anlamış durumda. Çünkü biliyorlar ki, mutluluk ve en büyük hazzı tatmak, tüm arzuların yerine getirilmesinin bir toplamından ibaret değildir. Yaşamımızın efendisi olmak düşleri, hepimizin bürokrasi makinasının birer çarkı olmamız karşısında, suya düşmüştür. Duygu, düşünce ve tutkularımız, kitle iletişim araçlarına egemen olan endüstri ve devlet güçleri tarafından yönlendirilmektedir. Ekonomik gelişmenin artarak büyümesi, yalnız zengin ulusların bir imtiyazı olarak kalmış, onlarla fakir uluslararasındaki fark giderek dev boyutlara ulaşmıştır. Ayrıca teknik gelişmeler, bir yandan çevre ve doğa kirlenmesi konu sunu gündeme getirirken, öte yandan da, tüm insanlığın sonu olabilecek atom savaşı tehlikesinin doğmasına yol açmışlardır.</p>
<p>Albert Schweitzer 1952&#8217;de Nobel Barış Ödülü&#8217;nü almak üzere Oslo&#8217;ya geldiğinde, bütün dünyaya şöyle seslenmişti: “Olayları oldukları gibi görmeye cesaret edelim. İnsan, insan üstüne yükselmiştir&#8230; Ama insanüstü güce erişmenin gerektirdiği, insanüstü akılcılığı gösterememektedir. Artık şu gerçeği itiraf etmenin Zamanı gelmiştir sanırım: Üstün insan, gücünün artmasıyla birlikte, gerçekte zavallı ve acınacak insan hâline gelmiştir&#8230; Uzun süredir anlamamız gereken bu gerçeği, şimdi lütfen kabul edelim. Üstün insan olmakla, gerçekte, insan dışı bir varlık olduk biz.” (Sahip Olmak ya da Olmak, Erich Fromm)  s.242</p>
<hr />
<p>Unutma, dedi, ne zaman ki sıkıntıdasın, bu hapları yutacağın yerde, derin bir nefes al, içinden tut nefesini, yüreğinden bir kere, ama yüreğinden, sözüme dikkat et, yüreğinden, yüreğinden anladın mu, yüreğinden bir kere “Allah&#8217;ım” deyiver, sonra nefesini birden koyuver.</p>
<p>(Matmazel Noraliya&#8217;nın Koltuğu, Peyami Safa)  s.249</p>
<hr />
<p>İnsanın kendisine sınır koymayı beceremediği bir kültürde büyümek mümkün değildir. Sorumluluk almadan, başkalarının yükünü sırtlanmadan büyümek mümkün değildir. Arzularımızın hemen tatmin bulduğu, sabır ve kanaatin unutulduğu bir iklimde büyüyemeyiz. Ruhsal olgunluk için bir tutam acı, emek ve gözyaşı gerekir. Nefsinden feragat etmeyi bilmeyen kişi, kemalat dairesinden içeri adım atamaz. Olmak, sabır ister. (Olmak Cesareti, Kemal Sayar)  s.260</p>
<hr />
<p>Fahim Beyin yakınında bulunanların bu rüyaya böyle bir ehemmiyet vermemelerine imkân yoktu. Biliriz ki, insanların çoğu hâlâ karanlıktan gelecek haberleri dinler ve ömürlerini kurtaracak mucizeyi beklerler. Düşünsek, beşeriyetin tarihi malum olduğundan, şimdiye kadar böyle kaç rüya, tarihin de seyrini değiştirmiş, nice milyonlarca insanın ömürleri, hatta kendilerinin bile değil de başkalarının gördükleri bir rüya yüzünden ve onun tabiriyle kurtulmuş, düzelmiş yahut bozulmuş ve mahvolmuştur! Esasen nice insanın ömürleri güya ezelde gördükleri bir rüyanın tesiri altında kalarak, o rüyayı yerine getirmek için gibi geçer ve zaten belki yeryüzünde her tahakkuk eden şey de ancak evvelce görmüş olduğumuz yahut başkalarının görmüş oldukları rüyaların gerçekleşmesinden ibarettir. (Fahim Bey ve Biz, Abdülhak Şinasi Hisar)  s.261</p>
<hr />
<p>Renkler çığlık atar mı?</p>
<p>Renklerin çığlık attığını söylüyor Ahmet Muhip Dıranas. Akşam üstü günbatımında renkler cenk eder, renklerin çığlığıyla “Lavanta çiçeği kokan kederleri”miz uyanır.</p>
<p>Hoyrattır bu akşamüstüler daima.</p>
<p>Gün saltanatıyla gitti mi bir defa</p>
<p>Yalnızlığımızla doldurup her yeri</p>
<p>Bir renk çığlığı içinde bahçemizden,</p>
<p>Bir el çıkarmaya başlar bohçamızdan</p>
<p>Lavanta çiçeği kokan kederleri;</p>
<p>Hoyrattır bu akşamüstüler daima.</p>
<p>(Şiirler, “Olvido”, Ahmet Muhip Dıranas)  s.268</p>
<hr />
<p>Renklerin sinemada anlatım öğesi olarak ifadeleri</p>
<p>Beyaz: Kar, soğuk, barış, temizlik, incelik, kibarlık, saflık, zarafet, kırılganlık, zayıflık, matem, bekâret, teslimiyet, sadakat, güven, iyilik gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Siyah: Ölüm, karanlık, yas, korku, kötülük, suç, canilik, kir, endişe, ciddiyet, kuvvet, zindelik, enerji gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Kırmızı: Sıcaklık, tehlike, kızgınlık, durmak, heyecan, aşk, tutku, ihanet, güç, dayanıklılık gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Sarı: Güneş ışığı, eğlence, sıcak, kuru, çöl, varlık, hastalık, güç, doğu, hainlik, ihanet, parlaklık, göz alıcılık, mükemmellik gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Yeşil: Bahar, tazelik, umut, gençlik, ölümsüzlük, hastalık, çürüme, gizem, gıpta, kıskançlık gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Mor: Melankoli, ciddiyet, gün doğuşu, gün batımı, gerilim, zarafet, saltanat, drama gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Turuncu: Güneş, gençlik, sıcak, dayanıklılık, neşe gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>Mavi: Serinlik, sonsuzluk, gerçeklik, özgürlük, doğruluk, gece, derin duygular, açık hava, haysiyet, cennet, içtenlik, göksellik, önem gibi anlamları ifade eder.</p>
<p>(Sinemada Renk Olgusu Bağlamında Mavi Renk Metaforunun Kullanımı, Şerafettin Eray Koca)  s.269</p>
<hr />
<p>Uyku ve rüya Yahya Kemal şiirlerinde çok sık geçer. Rüyalar onun için vuslat anıdır; rüya içinde rüyadır sevgiliyle kavuşma anı.</p>
<p>Gözlerden uzaklaşınca dünyâ</p>
<p>Bin bir geceden birinde güyâ</p>
<p>Başlar rü&#8217;yâ içinde rü&#8217;yâ.”</p>
<p>(Kendi Gök Kubbemiz, “Akşam Musikisi”, Yahya Kemal Beyatlı)</p>
<p>Yahya Kemal&#8217;in “Başlar rü&#8217;yâ içinde rü&#8217;yâ” dizesi, “rüya içinde rüya” fikrini işleyen Inception filmini düşündürdü bana. Rüyalara girip insanların bilinçaltlarında sakladıkları sırları çalmaya çalışan bir grup rüya hırsızını anlatıyordu film. Kendi metinlerimize alıcı gözle bakmayı denesek mi diyorum.</p>
<p>(Inception, 2010, Yönetmeni: Christopher Nolan)  s.272</p>
<hr />
<p>Rüzgârın, çiçeklerin, kuşların dilini bilseydik belki biz de seher yeliyle dertleşebilirdik. Seher yeli, nazlı yâre bizden haber götürürdü.</p>
<p>Seher yeli bizim ele gidersen</p>
<p>Nazlı yâre küstüğümü söyleme</p>
<p>Ne güzel türkü sözlerimiz var. Nazlı yâre küsmüş. Seher yeliyle paylaşıyor üzüntüsünü. Küstüğümü söyleme, diye de tembihliyor. Seher yeli sır tutar mı hiç?  s.277</p>
<hr />
<p>sessizlik nedir, nedir ey biricik sevgili? sessizlik, söylenmemiş sözlerden başka nedir?</p>
<p>(Yeryüzü Âyetleri,”İnanalım Soğuk Mevsimin Başlangıcına”, Furuğ)  s.285</p>
<hr />
<p>Sevmek kimi zaman rezilce korkuludur<br />
İnsan bir akşamüstü ansızın yorulur<br />
Tutsak ustura ağzında yaşamaktan<br />
Kimi zaman ellerini kırar tutkusu (Ben Sana Mecburum, Attilâ İlhan)</p>
<p>#<br />
Belki de sevmekle kurtulacak dünyamız. Kıyamet senaryoları üreten insanlar, gün gelecek “sevgi enerjisi”ni keşfedecekler. Sevginin de bir enerji kaynağı olabileceğini düşünüyorum.</p>
<p>Interstellar filminde “Sevgi bizim icat ettiğimiz bir şey değil. Sevgi, uzay ve zaman boyutlarını aşan tek şey.” diyordu Doktor Brand.</p>
<p>(Interstellar, 2014, Yönetmeni: Christopher Nolan)</p>
<p>s.292</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>“Sonbahar İstanbul&#8217;un asıl mevsimidir.” der Ahmet Hamdi Tanpınar ve İstanbul&#8217;un sonbaharını yahut sonbaharın Istanbul&#8217;unu şöyle anlatır:</p>
<p>Hemen her şeyde suya uzatılmış bir asma dalının tazeliği vardır. Gök bazı anlar büyük bir gül tüveycinin arasından görünüyormuş zannını verir, ve eşya, sanki hakikatte mevcut değillermiş de biz onları hatıralarımızdan yaratmışız, ister istemez içimizde canlanmışlar gibi, daima bir duyguya bürünerek bizimle konuşurlar. Bu, küçük serlerde, vitrinlerde yığılmış çiçeklere, uzak ve şahsi hatıralar gibi baktığımız, bahçelerde kasımpatlarını her gördüğümüz zaman, içimizde gizli bir kemandan taşan uzun ve beyaz süküt nağmelerini dinlediğimiz mevsimdir. Kadınların bakışlarındaki mananın değiştiği, suların sesine, kendisini bir uzlette bulma hissinin acılığı karıştığı, ağır hastaların her an, beklenen bir saat sesinin vehmiyle ürperdiği mevsimdir.</p>
<p>(Mücevherlerin Sırrı, Ahmet Hamdi Tanpınar)  s.293</p>
<hr />
<p>Dost arayan gönüller onu bir insan varlığında bulmasalar bile tabiatta bulurlar. Bir dere kenarındaki su sohbeti, yüzlerce insana çevrilen hasbihâlden çok zengin ve çok daha değerlidir. Çünkü onda bir kalple konuşulur ve o kalbe derinlerdeki bütün sırlar açılır, acılar anlatılır. Hem de ondan şifa umulur; onunla yaralar tedavi edilir. Suyun çiçeklerde koku, gökyüzünde renk, tende hayat olmadan önce varlığının en büyük hikmeti yaraları tedavi etmesidir. Ruhtaki derin yaralar Kur&#8217;an&#8217;da sesle tedavi edildiği gibi, tabiatta su ile tedavi edilirler. (Hareket Dergisi, Şubat 1972, Sayı: 78, “Kendini Bulmak”, Nurettin Topçu) “s.297</p>
<hr />
<p>Aliya İzzetbegoviç, şairin hakikatiyle bilim insanının hakikatini karşılaştırmış. Hangisini kendinize yakın buluyorsanız hakikatiniz odur, diyor. İki hakikat, biri şairin diğeri bilim adamının hakikati. Şaire göre yıldızlar ya göz kırparlar ve üzgündürler veya göklerden bize bakıp ebediyetten bahsederler; ay, semanın ışığı, âşıkların arkadaşıdır; dere mırıldanır ve bir hikâye anlatır; yaşlı meşe ağacı sırlar saklar, gökler gülümser ya da öfkeyle gürler; dağ zirveleri büyük mavi gökte düşünür ve tabiatın ezeliliğinden ve tüm beşeri şeylerin geçiciliğinden bahseder, vs. bilim ise varlıkları hayli farklı görür. Bilim için tabiat ayrılmış, tecrit edilmiş bir hâldedir, oradadır; âlem boştur; her şey kendinde, kör ve gayrişahsi kuvvetlerin bir oyunundan ibarettir. Ay, bilinen veya anlaşılabilen herhangi bir gaye olmaksızın uzayın karanlığında milyonlarca yıldır hareket edip duran düz ve soğuk bir gezegendir. Eğer şairin yalanının mı yoksa bilim adamının doğrusunun mu bize daha yakın olduğunu ve daha fazla hakikat sunduğunu kesin olarak söyleyebilseydik kendimiz hakkında çok daha fazla şey öğrenebilirdik. Belki de mahiyetimiz ve kökenimizle ilgili cevap, bizim kim olduğumuz ve nereden geldiğimizle ilgili soruların cevabı burada yatmaktadır. (Özgürlüğe Kaçışım, Aliya İzzetbegoviç)  s.303</p>
<hr />
<p>Abdülhak Şinasi Hisar&#8217;ın Fahim Bey ve Biz romanında şöyle güzel bir cümle vardır: “Hayatın başlangıcı gibi sonu da bir ninni, masal ve uyku ihtiyacını duyuyor.” İnsan çocuklukta neye ihtiyaç duyuyorsa yaşlılıkta da ona ihtiyaç duyuyor. Bir çocuk ninniyle, uykuyla, masalla büyür. Ninni, uykunun girizgâhı; masal, çocuk için bir tür rüya hâli.  s.324</p>
<hr />
<p>Melekler bir demir parçasının üzerine oturmuşlar<br />
Her biri bir damla atıyor aşağıya<br />
İşte yağmur bunun için yağıyor<br />
Ben bunun için yağmuru seviyorum</p>
<p>(Şahdamar, &#8220;Ötesini Söyleceğim”, Sezai Karakoç)  s.336</p>
<hr />
<p>Dünyayı bir zeytin ağacına, insanları ise onun yağına benzetir Mevlânâ: Ağacın kökü topraktır, şu gökse dalıdır, budağıdır, yaprağıdır. Dünya zeytin ağacıdır, biz de sanki yağıyız onun. (Divân-ı Kebir, 1. Cilt, 51. Gazel, Mevlânâ)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/">Raşit Keskin – Kalbin Leylak Saati  -Notlarım</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rasit-keskin-kalbin-leylak-saati-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Wassily Kandinsky &#8211; Sanatta Ruhsallık Üzerine &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/wassily-kandinsky-sanatta-ruhsallik-uzerine-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/wassily-kandinsky-sanatta-ruhsallik-uzerine-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 09 Sep 2020 16:48:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Müzik]]></category>
		<category><![CDATA[renk]]></category>
		<category><![CDATA[resim]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sanatçı]]></category>
		<category><![CDATA[Wassily Kandinsky]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24686</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Ve insan genel olarak derinlere inmeyi sevmez, yüzeyde kalmayı tercih eder çünkü bu daha az çaba gerektirir.Aslında yüzeysellikten daha derin bir şey yoktur ama bu derinlik bataklığın derinliğidir. Plastik sanatından daha kolay anlaşılabilen bir sanat dalı var mıdır? İzleyici masal diyarına inanır inanmaz ruhsal titreşimlere karşı bağışıklık kazanır. Ve böylece eser beyhude bir çaba [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/wassily-kandinsky-sanatta-ruhsallik-uzerine-alintilar/">Wassily Kandinsky – Sanatta Ruhsallık Üzerine ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-24689 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/sanatta-ruhsallik-uzerinewassily-kandinsky__1395053475685877-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/sanatta-ruhsallik-uzerinewassily-kandinsky__1395053475685877-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/sanatta-ruhsallik-uzerinewassily-kandinsky__1395053475685877-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/sanatta-ruhsallik-uzerinewassily-kandinsky__1395053475685877-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/09/sanatta-ruhsallik-uzerinewassily-kandinsky__1395053475685877.jpg 450w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="82748748">
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve insan genel olarak derinlere inmeyi sevmez, yüzeyde kalmayı tercih eder çünkü bu daha az çaba gerektirir.Aslında yüzeysellikten daha derin bir şey yoktur ama bu derinlik bataklığın derinliğidir. Plastik sanatından daha kolay anlaşılabilen bir sanat dalı var mıdır? İzleyici masal diyarına inanır inanmaz ruhsal titreşimlere karşı bağışıklık kazanır. Ve böylece eser beyhude bir çaba içine girmiş olu&#8217;r. Bu yüzden önce masal etkisini43 engelleyen ve daha sonra da salt renk etkisinin önünü hiçbir şekilde kesmeyen yeni bir formun bulunması gerekmektedir. Bunun için formun, hareketin, rengin, doğadan alınan (gerçek veya gerçek olmayan) nesnelerin dışsal ve dışsal bağlantılı anlatı etkilerine yol açmaması gerekmektedir. Bir hareket ne kadar dışsal odaklı değilse, o kadar saf, derin ve içsel bir etkiye sahip olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İçsel güzellik alışılmış güzellikten kaçınarak zorunlu içsel bir gerekliliğin uygulandığı bir güzelliktir. Aşina olmayanlar için içsel güzellik Çirkin görünecektir çünkü insan genelde dışsal olana meylederken içsel gereklilik hakkında bir şey bilmez (Özellikle günümüzde!).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Renklerle bezeli bir palete göz gezdirildiğinde iki ana sonuç ortaya çıkar:</p>
<p>Göz, renklerin güzelliği ve değişik özellikleri ile büyülenerek tamamen fiziksel bir etki edinir. Bakan kişi tıpkı bir gastronomun lezzetli bir şeyi tatması gibi bir memnuniyet, bir huzur duyar. Ama bu fıziksel hisler kısa sürelidir. Bunlar yüzeyseldir ve ruhu etkileyemeyerek kalıcı bir etki bırakmaz. Renklerin etkisi başımızı başka tarafa çevirdiğimizde unutulsa da farklı renklerin yüzeysel etkisi birbiriyle bağlantılı duygu zincirinin başlangıç noktası olabilir.Asgari düzeyde hassas olan insanlarda yalnızca aşina olunan nesnelerin etkisi tamamen yüzeyseldir. Ancak ilk kez karşılaştıklarımız üzerimizde hemen ruhsal bir etki bırakır. Her nesnenin kendisi için yeni olduğu bir çocuk dunyayi bu şekilde algılar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sanatçı eğer güzelliğin keşişi olacaksa, bu güzelliği içsel gerekliliğin ilkelerine göre aramalıdır. Bu güzellik yalnızca içsel büyüklük ve gereklilik ölçülerine göre ölçülebilir.Bir şey içsel gereklilikten neşet ediyorsa güzeldir. lçsel olarak güzel olan güzeldir.Bugünün sanatında yarının sanatının tohumlarını serpen akıncılardan, ilk ruhsal sanatçılardan biri olan Maeterlinck şöyle demektedir: “Yeryüzünde ruhtan daha fazla güzelliğe karşı bu kadar hevesli olan. ondan bu denli kolay büyülenen başka bir şey yoktur&#8230; Bundandır ki onlara güzelliği bahşeden bir ruhun hükümranlığına çok az ruh karşı gelebilir.“&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sanatçı için bulunduğu konumu doğru bir şekilde ayarlamak, bulunduğu yerin efendisi değil asil gayelere hizmet eden bir hizmetkâr olduğunu fark etmek çok önemlidir. Kendini eğitmeli, kendi ruhunun derinliklerine inmeli, kendi dışsal yeteneğine giydirmek üzere ruhunu yetiştirmeli ve geliştirmelidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Resim bir sanattır ve sanat boşlukta yüzen şeylerin amaçsızca yaratılması değil, bir amaca yönelik hareket eden, insan ruhunun gelişmesine ve rafıne edilmesine hizmet eden bir güçtür. Kendi formunda şeylerden ruha hitap eden, ruha gıda olan bir dildir. (Üçgenin hareketleri).Eğer sanat bu vazifesinden geri durursa, o zaman bir boşluk her daim açık kalacaktır. Zira sanatın yerini alabilecek başka bir güç yoktur.54 Ve insan ruhunun güçlü bir yaşam sürdüğü zamanlarda sanat da canlanacak, ruh ve sanat karşılıklı etkileşim içinde ve birbirini tamamlayarak birbiriyle bağlantılı bir şekilde yaşayacaktır. Ruhun materyalist görüşlerle, inançsızlıkla ve ondan neşet eden salt pratik teşebbüslerle uyuşturulduğu ve ihmal edildiği dönemlerde ise “saf&#8221; sanatın insana özel bir amacının olmadığından, amaçsız olduğundan ve sanatın yalnızca sanat için var olduğundan 0’ art pour I’ art) dem vurulacaktır.55 Burada sanat ve ruh arasındaki bağ uyuşturulmuştur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Tek başına, ayrı bir renk olarak düşünülmediğinde ve soyut olarak kaldığında, başka bir nesnenin bir unsuru olarak uygulanıp doğal formlarla birleştirildiğinde sıcak kırmızının içsel değeri maddesel olarak değişir. Doğal formların çeşitliliği asıl kırmızıyla hepsinin ahenk içinde olacağı ruhsal değerlerin çeşitliliğini yaratır. Bu kırmızıyı gökyüzü, çiçekler, bir elbise, bir yüz, bir ağaç ile birleştirdiğimizi düşünelim. Kırmızı bir gökyüzü bize günbatımını, ateşi hatırlatır. Üzerimizde doğal (törensel, tehditkâr) bir etki bırakır. Artık birçok şey bu kırmızı gökyüzü ile birleştirilen diğer nesnelerin nasıl ele alınacağına bağlıdır. Eğer nedensel bir bağlantı kurulursa, doğaya sadık kalınarak uygun renkler kullanılırsa gökyüzünün “doğal” (natüralistik) etkisi daha da artacaktır. Ancak diğer nesnelerin doğaya sadakatlerinde bir zayıflık görülürse (daha soyut bir şekilde işlendilerse), doğal etki de zayıflayacak, nihayetinde de kaybolacaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Salt soyut bir temel üzerine inşa etmek uzun uğraşlar gerektiren ve önceleri kör ve amaçsız olan bir uğraş. Sanatçı hem gözünü hem de ruhunu eğitmeli, böylece renkleri kendi tartısında tartısına çıkarabilme ve sadece dışsal etkilerine takılı kalmamalı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Beyazın, neşenin ve lekesiz saflığın, siyahın da keder ve ölümün sembolü olarak kabul edilmeleri boşuna değildir. Beyaz ve siyahın karışımı -mekanik bir karışımla meydana gelir bu- griyi ortaya çıkar. Bu şekilde oluşan bir rengin dışsal bir tınısı ve bir hareketi elbette yoktur. Gri sessiz (tınıdan mahrum) ve hareketsizdir. Bu hareketsizlik, iki aktif rengin arasında duran ve onların ürünü olan yeşilin dinginliği gibi başka bir karaktere sahiptir. Gri hareketsizliktir, kasvetlidir. Bu gri koyulaştıkça, kasvet ağırlık kazanır. Açık tonlarda ise nefes alma imkânı, bir umut ışığı doğar. Buna benzer bir gri, yeşil ve kırmızının karışımında ortaya çıkar. Kendinden memnun bir pasifiik ile kuvvetli bir aktifliğe sahip bir sıcaklığın karışımından meydana gelir.37Kırmızının sınırsız sıcaklığında sarının pervasız etkisi yoktur ama kararlı ve güçlü bir yoğunluğa sahip içten içe canlı ve huzursuz bir renktir. İçten içe olgun bir şekilde parlar ve coşkusunu amaçsızca dağıtmaz. (bknz. Şekil ll)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Daha detaylı bir şekilde incelenecek olursa, genellikle renk olarak görülmeyen (özellikle doğada35 beyaz rengini görmeyen empresyonistler yüzünden) beyaz, maddesel özellikler ve özler olarak bütün renklerin kaybolduğu bir dünyanın sembolü gibidir. Bu dünya o kadar yukarıdadır ki biz oradan gelen hiçbir tınıyı duyamayız. Oradan büyük bir sessizlik geliyor, önümüzde aşılmaz bir duvar gibi yükseliyor. Bu yüzden beyaz ruhumuzda bizim için mutlak olan büyük bir sessizlik etkisi bırakıyor; tıpkı geçici olarak melodiyi sekteye uğratan müzikteki duraklar gibi. Bu bir ölüm sessizliği değil ama ihtimallere gebe. Beyazın doğumdan önceden. buz devrinden gelen bir hiçlik etkisi var.Ve ihtimali olmayan bir hiçlik gibi, güneşin batışından sonra gelen ölü bir hiçlik gibi, geleceksiz ve umutsuz sonsuz bir hiçlik gibi içsel bir tınısı vardır siyahın. Müzikte, ardından melodinin devamı sanki başka bir dünyadan geliyormuş hissi veren derinlikli bir ese karşılık gelir. Siyah, yanıp kül olmuş gibidir ve bir ceset kadar hareketsizdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sarı tipik bir dünyevi renktir. Sarı derinlere fazlasıyla nüfuz edemez. Mavi ile soğutulduğunda, yukarıda bahsedildiği gibi, hastalıklı bir tona sahip olur. Insan doğasıyla paralellik arz edebilir; örneğin delilikle. Melankoli veya hastalık hastası bir ruh halinden çok ateşli çılgın bir divanelikle benzerlik gösterir. Hastalık insanı ezip geçer, yerle bir eder, bütün fıziksel kuvvetini sağa sola dağıtır ve en sonunda da onu tüketir. Son güneş kırıntıları sonbahar yaprakların dan kaybolurken yerini sakinleştirici mavi alır ve gökyüzüne yükselir.Biz derinlik hissini mavide ve onun fıziksel hareketinde buluruz: 1. İnsandan uzağa. 2. Kendi merkezine. Mavinin derinliğe meyli öyle kuvvetlidir ki tonları derinleştikçe (koyulaştıkça) etkisi artar.Mavi ilahi bir renktir.32</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rengi iki ana bölüme ayırabiliriz. Sıcak ve soğuk ile açık ve koyu. Her bir renk için dört farklı ton vardır. Sıcak ve açık ile sıcak ve koyu veya soğuk ve açık ile soğuk ve koyu.Genel olarak bir rengin sıcaklığı ve soğukluğu onun sırasıyla sarıya veya maviye yakınlığıdır. Bu aynı düzlemde rengin maddi etkisinin farklı olması durumudur. Yatay bir hareketle yatay bir düzlemde sıcak renk bakan kişiye doğru yaklaşırken, soğuk renk bakan kişiden uzaklaşmaktadır.Diğer bir renkte yatay bir harekete sebep olan renkler bu hareketten kendileri de etkilenirken kendi içlerinde de şiddetli bir ayırıcı gücü olan bir harekete sahiptirler. Bu yüzden bu, içsel değerin ilk antitezidir ve rengin soğuğa veya sıcağa yaklaşmasının büyük bir içsel önemi ve anlamı vardır.Ikinci antitez de beyaz ve siyah arasındadır; yani bu renk çiftinin sebep olduğu ışığa veya karanlığa yaklaşma durumudur. Bu renklerin de bakan kişiye yaklaşma ve uzaklaşma gibi hareketleri vardır ama bu hareketler dinamik bir şekilde değil daha statik. daha katı formlardadır (bknz. Şekil 1).Sarı ve mavinin birinci antitezi etkileyen başka bir hareketi vardır: Merkezden dışarıya (dışmerkezli) ve merkeze doğru (koaksiyel) hareket.20</p>
<p>Aynı büyüklükte iki daire çizip biri sarıya diğeri de maviye boyandığında, kısa bir süre dairelere odaklanıldığında sarının merkezden dışarıya doğu yayıldığı ve belirgin bir şekilde ona bakan kişiye doğru uzandığı görülecektir. Mavi dairenin ise kabuğuna çekilen bir salyangoz gibi içe doğru çekildiği ve bakan kişiden uzaklaştığı görülecektir.Bu etki açık ve koyu renklerde daha da belirgindir. Sarının etkisi açık tonlar eklendiğinde (daha basit bir ifadeyle beyaz karıştırıldığında), mavinin etkisi de koyu renkler eklendiğinde (siyah karıştırıldığında) artar. Bu durum sarının asla koyu renkte olamayacağı anlamına gelmektedir. Beyaz ve sarı arasındaki ilişki siyah ve mavi arasındaki ilişkiye benzer çünkü mavi siyaha yakın olacak kadar koyulaşabilir. Ayrıca bu fıziksel ilişki aynı zamanda ruhsaldır. Zira bu iki çift (bir yanda sarı ve beyaz, diğer yanda mavi ve siyah) içsel değerde birbirinden sert bir şekilde ayrılır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bazı renklerin bazı renkleri engellediği veya onları ortadan kaldırdığı aşikâr. Genelde keskin renkler keskin formlarda özelliklerini daha çok ortaya çıkarırken (örneğin sarı üçgen), yumuşak, derin renkler yuvarlak formlarla (örneğin mavi daire) daha uygundur. Diğer yandan formun renkle uymadığı durumları ahenksiz olarak değil, aksine onları yeni bir ihtimal ve hatta yeni bir ahenk olarak görmeliyiz. Renklerin ve formların sayısı sonsuz olduğu için, kombinasyon ve aynı zamanda etkiler de sonsuzdur. Bu bitip tükenmeyen bir malzemedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“içinde müzik olmayan insan,<br />
Tatlı nağmelerle cezbeye gelmeyen<br />
ihanete, hileye ve fıtneye meyyaldir.<br />
Ruhunun kıvrımları gece gibi cansızdır<br />
Erebus gibi karanlıktır şefkati<br />
Sen kulak ver müziğin sözüne<br />
Böyle bir adama güvenme”(Shakespeare, Venedik Taciri V-İ)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kromaterapiye (renk terapisi) aşina olanlar renkli ışığın bütün vücuda özel bir etkisinin olabileceğini bilirler. Renklerin bu gücü sinirsel bazı hastalıkların tedavisinde kullanılmaya çalışılmış, ayrüca kırmızı ışığın kalpte canlandırıcı, heyecan uyandırıcı bir etkisi olduğu, mavi rengin ise geçici felce neden olabileceği fark edilmiştir. Benzer bir etki hayvanlarda ve bitkilerde gözlemlendiğinde, çağrışım açıklaması geçerliliğini yitirmektedir. Yine de renklerin fiziksel bir organizma olan insan bedeni üzerinde muazzam etkileri olabileceği görülmektedir.Renklerin ruha etkilerine dair bu açıklamalar yeterli değildir. Genelde renk ruhu doğrudan etkileyen bir araçtır. Renk tuşlardır. Göz tokmaktır. Ruh piyanodur. Sanatçı bu tuşları uygun bir şekilde kullanarak ruhta titreşimlere sebep olan eldir.Renk ahenginin insan ruhuna uygun bir şekilde dokunulması ilkesine dayalı olduğu açıktır. Bu temel, içsel gerekliliğin ilkesi olarak adlandırılabilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İnsan geliştikçe farklı şeyler ve nesnelerin sebep olduğu bu tecrübeler silsilesi de gelişir. Bu nesneler ve şeyler içsel bir değer, nihayetinde içsel bir tını elde eder. Ruhsal duyarlılıkta sadece yüzeysel bir etki bırakan renklerde de bu durum aynı şekildedir. Ama bu yüzeysel etki farklı çeşitlerdedir. Gözü açık ve duru renkler çeker ve hem duru hem de sıcak renkler daha da cazip gelir. Zincifre kırmızısı insanlara hep cezbeden ateş gibi göze çekici gelir. Yüksek sesli bir trompetin kulağa yaptığı gibi parlak limon sarısı da uzun süre bakıldığında gözü acıtır. Göz huzursuz olur, uzun süre bakamaz ve mavi veya yeşilde derinlik ve huzur arar. Ama daha hassas bir ruhta renklerin etkisi daha derin ve daha tesirlidir. Böylece renklere bakmanın ikinci temel sonucu, yani renklerin ruhsal etkisi ortaya çıkar. Burada renkler ruhsal bir titreşime sebep olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sanatın yüce bir temsilcisinin olmadığı, gerçek anlamda ruhsal gıdanın var olmadığı böyle dönemler ruhsal dünyanın gerileme dönemleridir. Ruh durmaksızın aşağı bölümlere düşer ve üçgenin tamamı sanki hiç hareket etmiyormuş, aşağıya ve geriye doğru hareket ediyormuş gibi görünür. Insanlar görünür olan sonuçlara bakarak, yalnızca maddiyatı düşünerek bu kör ve sağır zamanlara özellikle büyük bir önem atfederler ve yalnızca bedene hizmet eden teknik bir ilerlemeyi büyük bir başarı gibi selamlarlar, Hakiki olan ruhsal etkiler en iyi ihtimalle küçümsenir ya da hiç fark edilmez bile.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Anlama sanatçının bakış açısından izleyiciyi eğitmektir. Yukarıda da belirtildiği üzere, sanat çağının çocuğudur. Böyle bir sanat sadece bugünün ortamını açık bir şekilde dolduranı sanatsal olarak tekrar edebilir. Geleceğin gücünü içinde barındırmayan, yalnızca çağının çocuğu olan, geleceğe annelik yapmayan sanat kısır bir sanattır. Kısa sürelidir ve kendisini şekillendiren atmosfer değiştiğinde ahlaki olarak ölür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Her bir resimde gizemli şekilde koca bir yaşam saklıdır; acılar. şüpheler, hayretle geçen saatlerle dolu bir yaşam. Neye hizmet etmektedir bu yaşam? Yaratma eylemi ile meşgulken, sanatçının ruhu nereye haykırmaktadır? Neyi ilan etmek istemektedir? &#8220;Sanatçının işi insan kalbinin derinliklerine ışık tutmaktır.“ der Schumann. &#8220;Bir ressam her şeyi çözebilen ve resmedebilen bir insandır.“ der Tolstoy.</p>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/wassily-kandinsky-sanatta-ruhsallik-uzerine-alintilar/">Wassily Kandinsky – Sanatta Ruhsallık Üzerine ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/wassily-kandinsky-sanatta-ruhsallik-uzerine-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
