<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Rahmet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/rahmet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 May 2020 11:27:40 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Rahmet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ali Ömer Akbulut &#8211; Hû Konşu &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 May 2020 11:27:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Ali Ömer Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Asliyetimiz]]></category>
		<category><![CDATA[Elest bezmi]]></category>
		<category><![CDATA[Hû Konşu]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kâmil insan]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[teneffüs]]></category>
		<category><![CDATA[varoluş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24314</guid>

					<description><![CDATA[<p>İrfanın varlıktan devşirdiği diriltici nefeslenme, İnsan’ı hep harikuladeliğiyle görünür kılmıştır bu diyarda. İnsan; kardeşleriyle birliğinde, muhabbetinde, yapıp eylediklerinde, imar ettiklerinde, taşında toprağında, dahası tarlaya soğan dikişinde; her türlü hâl içinde bu eşsiz güzelliğiyle seyr olunmuştur. Ve [hâlâ baki kalanla bu kubbede] seyrine doyulmamıştır bu güzelliğin. Hâkim söylemin yeteneksizliği onu ifadeden acizdir. İnsanlık macerası, gecesi de, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/">Ali Ömer Akbulut – Hû Konşu ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69790027">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24315 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-300x225.jpg" alt="" width="348" height="261" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-300x225.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-768x576.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH-1024x768.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/EPtN45-XkAEfiVH.jpg 1200w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" /></p>
<p>İrfanın varlıktan devşirdiği diriltici nefeslenme, İnsan’ı hep harikuladeliğiyle görünür kılmıştır bu diyarda. İnsan; kardeşleriyle birliğinde, muhabbetinde, yapıp eylediklerinde, imar ettiklerinde, taşında toprağında, dahası tarlaya soğan dikişinde; her türlü hâl içinde bu eşsiz güzelliğiyle seyr olunmuştur. Ve [hâlâ baki kalanla bu kubbede] seyrine doyulmamıştır bu güzelliğin. Hâkim söylemin yeteneksizliği onu ifadeden acizdir.</p>
<p>İnsanlık macerası, gecesi de, gündüzü de aydınlık olan bu diyarda başlamıştır. Lakin insan; bilginin ve anlamın, aklın ve zekânın, tekniğin ve sayılamanın doygunluklarına ulaştıkça harikulade güzelliğinden beslendiği bu diyarda sadakatle huzurda bulunmaktan ve can sunan nefesiyle varlığın içine sinmiş asli temayı sürdürmekten çıkmış, ona el yordamıyla devşirdiğini zannettiği rengini ve şeklini vermeye kalkmıştır. O eşsiz diyar sırra kadem basıp gölgelere bürünmüş ve can suyundan yoksun çak çak olup kuruyup gitmiştir yer. Çölde, bir kol çengiye durmuştur şimdi aklı evvel kişioğlu.</p>
</div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69683895">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Rûhunla karşı karşıya kaldım o med günü,<br />
Şekvânı dinledim, ezelî muztarip deniz!<br />
Duydum ki rûhumuzla bu gurbette sendeniz.<br />
Dindirmez anladım bunu hiçbir güzel kıyı;<br />
Bir bitmeyen susuzluğa benzer bu ağrıyı.”</p>
<p>Yahya Kemal</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69679824">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>“Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilmediğimdir,” diyor Sokrates. Lakin “bilmediğim” sözü “şimdilik” gibi bir ima taşıyor, az sonra bilebilirim [mi?] o zaman. Kendi kendini nakzeden bir şey olur ama bu. Burada ancak bilememenin bilgisi vardır: “Bildiğim bir şey varsa o da hiçbir şey bilemediğimdir,” olmalıydı doğrusu. Bilememenin bilgisi, bilgiyi imkansızlaştıran, yok eden bir bilme. “Kişi noksanını bilmek gibi irfân olmaz,” demiş irfan ehli. Ne kadar çabalasam da bilemeyeceğim. Bu hiçlik bilgisidir, bir yok bilme, a’ma… Dilsiz kulaksız bir bilme…</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69679636">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Nasılsınız; haliniz, ahvaliniz nicedir?” diye sorulduğunda “İyiyim,”demek açık bir bilginin işaretidir; “ne olduğumu biliyorum.” “Ne olduğu”nu bilmek kendine, kendi haline ve varlığa topyekûn hâkim bir bilgi demektir ki herkes için pek mümkün görünmemektedir, hele “bir çırpıda söylemek” adeta imkansızdır. Bunu bir sağlık sorusu olarak almak yersiz bir alışkanlıktır. Zira sağlığı da içine alan genel bir hal ve varlık sorusudur bu. Bu “iyiyim”in önüne “elhamdülillah, şükür, hamdolsun” ifadeleri getirerek söyleyenler de olabilir ki bu şükür ifadeleri bir bilinmezliğe bağlar sözü. Nüfuz edemediği bir koruma altında oluşu ifade eder en basitinden. Bu bilinmezlik ardından nasıl “iyiyim” gibi çok “bildik” bir ifade gelebilir? Yalnız şükür ifadelerinde bulunmak, bahşedilenin huzuruyla sadakattir.</p>
<p>Zuhurata tabi olmanın, bilmezliğiyle merak içinde bahşedilecek olanın müşahedesine açık olmanın, müşahedesinde samimi ve sadık olmanın ifadesidir. Bıçkın Anadolu insanının “Yuvarlanıp gidiyoruz” sözü ise, basit bir ifadeymiş gibi küçümsemeyle karşılanır, oysa “ne olup bittiğine dair pek bir fikrim yok, halden hale geçip duruyoruz, gücüm dışında bir gidişat var, vallahi bilmiyorum” demenin arifçesidir bu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69693826">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69700288">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Âlemin yaratılışındaki gaye kâmil insandır. Âlemin anlamıdır kâmil insan. Hakk ve âlem arasındaki “geçit varlık”tır. Nefs, Rahmânî Nefes’ten istiare olarak varlığın mahiyeti üzere bereketlenmektir. “&#8230;Nefsini aydınlığa çıkaran kurtulmuş, onu karanlıkta bırakan/örten kaybetmiştir.”* Açıklıkta görünen nefis Rahmete uğramış, rahmet edilmiş, Rahîm Olan’ın nefesiyle can bulmuş; merhûm** olmuştur. Merhûm, bilginin örtülerinden kurtulmuş, her dem bizi yeniden doğurup canlandıracak bir sevgiye tutulmuş, şefkatle kendine ve âleme Rahîm olmuştur artık. Merhûm hep “şeb-i arûs”14tadır işte o zaman. Şu halde Rahmet nefesini soluklama, merhûmiyet [ölüm] sürekli yaşanan bir haldir. “Her insan, her an ölümü zevkeder.”***</p>
<p>*.Kur’an; Şems; 9, 10.]</p>
<p>(**) Ölen için “artık yok” anlamında kullanılır olmuş bu kelime Anadolu irfanının şaheserlerinden biridir aslında. Ölüm, rahmetin dokunuşu olduğu gibi, ölen de tam da İbn Arabî hazretlerinin işaret ettiği duruma bizzat uyarak; rahmet dilenen değil “Rahmetli” olmuştur. “Rahmetli” ehli arasında özellikle bir önceki hâle atıf için nezaket içinde kullanılan bir ifadedir aynı zamanda.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69695285">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayatta kaldığımız sürece hakikatin izini sürebileceğimizin de bir işaretidir. Burada insana düşen “olduğu yerde olmak”tır aslında. Neden’i, niçin’i bırakıp “burada” olmak:</p>
<p>“Gül niçin’sizdir, açar çünkü açar</p>
<p>Kendisini umursamaz, görülme arzusu yoktur”114</p>
<p>Burada olmak, olduğu yerde olduğu gibi olmak, sadakatle zuhurat keyfıyetine teslim olmak; asliyetiyle, varlığının özüyle özgüleyici bir zevk ve şevke düşürür:</p>
<p>“İşte şurada yeryüzünde gördüğün gül var ya Ta ezelden beri işte öylece açmıştır Allah’ta”</p>
<p>Varlık özüne özgüleyici işaretlerin izine insanı düşürebilecek zevk ve şevk, Sevgisi Sonsuz’un rahmet lütuflarından olarak âlemlerin güzellikleriyle de rızıklandırir kalbi, Sonsuz Güzellik tecellisiyle de:</p>
<p>“Bütün Mülk’ü ile birlikte Allah’ı ihata eder kalbin,<br />
Yüzünü O’na çevirip, bir gül gibi açıldığın zaman.”116</p>
<p>Sonsuz Güzellik tecellisinin çiçek gibi kalpte açılışı âlemlerin konukluğuna çağırır insanı, bütün varolanla hemdem olur kalp, şefkatle sarıp sarmalar onları ve kendi gözünden bile sakınır. Sevgisi Sonsuz’un var tutucu ve güzellik verici rahmeti hiç eksik olmasın diye üzerlerinden ihtimamla titrer onlar için. Bu sevgiyle dolup taşmış bir kalbin vecdi, insanı nedensiz, niçinsiz fıtri ahenkle burada tutan vicdanıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69679255">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Neyi ediyorsan ümit,ölü neye teşneysen o kalır el’inde, [d]il’inde. Gönlü güzel olanın seyr’i de güzel olur. Gönlü heva ve tamahla deprenenin seyr’inden ne olur? Gözesinin her açılış ve kapanışına sadakatle gözünü diken, seyr’in hiçbir renginden yüksünmeden iz sürme şevkine düşen için vardır her daim bir nasip, bir zuhurat. Ehli desin diyeceğini şu hâlde:</p>
<p>“[&#8230;] Sen kapsın; Bense Benim. Öyleyse sen Beni sende arama, yoksa boşuna yorulursun! Fakat Beni senin dışında da arama, yoksa rahata eremezsin! Beni aramaktan da vazgeçme, yoksa mutsuz olursun! Öyleyse Bana kavuşuncaya kadar Beni ara ki yükselesin! Fakat bu arayışında edepli ol! Yola başlangıcın esnasında hazırlıklı ol! Aramızdaki farkı iyi ayırt et! Hiç kuşkusuz sen Beni müşahede edemezsin; sen anacak kendi varlığım (Ayn) müşahede edersin! O hâlde bu ortaklık sıfatında dur; yoksa bir kul ol ve ‘idraki idrakten acizlik de bir idraktir’56 de ki bu hususta &#8216;Atik’e57 ilhak olasın ve herkesten ikram gören “Sıddık’58 olasın!”59</p>
<p>****</p>
<p>55. İbn Arabi, Harflerin İlmi. çev.: Mahmut Kanık. Asa Yayınları, Bursa 2000. s. 215.</p>
<p>56. Hz. Ebu Bekir’e nispet edilen söz.</p>
<p>57. Hz. Ebu Bekir’in lakabı.</p>
<p>58. Hz. Ebu Bekir’in bir niteliği.</p>
<p>59. İbn Arabi, Harflerin ilmi, s. 45.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69677696">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Aslî kendilik’imizin hayaliyle canhıraş koşuşturmalar, âlemlerin dört bir yanında çarh vurup her varolanla bir dem cem olup çark atmak bizi kendimizle; şiirimizle buluşturur. Bu bizi sıla’mıza, varoluş çağlayanımızın gözesine, yurdumuza döndürür. Döneriz; kendimize, en yakınımıza, şahdamarımıza koşarak düşeriz. Kendi kanımıza karışır, kendi damarlarımızda akarız. Evrenlerin şarkısına eşlik eden insanın dansı; aslî kendilik’imize iştiyakla çırpınan [şiire] özgü[r] koşu kendi[nihayeti]ne gelir böylece.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69684064">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Harikulâde şeylerle kuşatılmış bu harikulâde evrende, harikulâde bir varlık olarak hayretimiz hep artıyor, ne diyeceğimizi bilemiyoruz. Ne tuhaf? Varlık her dem yeni bir iş ve oluşta olduğu için bir önce söyleyip işittiğiniz, hissettiğiniz uçup gidiyor. Artık ne sizin söylemeye çalıştığınız var, ne söylediğiniz. Varlık her dem, her olanı bünyesinde sırlayan bir harikulâdelikle yepyeni güzellikler katıyor âleme. Bir yok oluş ve yeniden oluş değildir bu. Hep BİR şeye, bir açıklığa doğru olagelen ve olagiden bir sürekli süreksizliktir.</div>
</div>
</div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Hayalin yâr ve yoldaştır uykuda bana<br />
Bu uykudan ey sevgili hiç uyandırma</p>
<p>Değil mi ki sayısız gözcün var senin<br />
Gözcüsüz bir hayal birak geç bana.</p>
<p>Ahmed Gazzali,Aşkın Halleri,s.91</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69684064">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Teneffüsün güçlü ve sağlıklı olmasının en önemli gereksinimlerinden biri de gözün nazar ettiği/bakışını doğrulttuğu alanı hakiki haliyle/basiretle görebilmesidir. Bu ise “okuma”dır. Bu tarz bir okuma, kendi olmaklığımızı/şahsiyet kesbetmemizi tetikler. Ma’rifetsiz ben’in işi değildir bu. Kendilik bilgisine/ma’rifete sahip olmayan kişioğlu, gerçekten uzak, gölge/sanal, fâni dünyalara hapsolmuş, taktığı maskeyle kâh gülen, kâh ağlayan bir oyuncu gibidir. Yalnızca âlemden benliğimize, benliğimizden âlemlere yüzünü döndüren kendilik bilgisi/ma’rifetiyle, sözün/yazının hakkaniyete tanıklığını kritik eder/eleştirir ve fıtratın evi, hakikatin nazargâhı kalbimizi mutmain eden anlama katılır, yakîn sahibi oluruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kendi ölümüne bile açık bir kalple yönelmek şefkattir. Her tür bağdan/maddeden, cismaniyetten, “imek varlık” oluştan, elhasıl tüm yaşamsal kayıtlardan gözünü kırpmadan sıyrılabilecek feraseti göstermektir şefkat.[24] Şefkat, kendinde kendi ölümünü sürekli taşıma irfanıdır. Bunun için bilgiye sahip olabileceğini ve üretebileceğini “zann”eden bir akıldânelikten uzak olmak gerekir. Öğretilir olmaya açık olarak, öğrenebilir olmanın “yürekten” hazırlığıyla “yed-i kudretinde” bulunduğu ilahî zuhurun farkında olmak halidir bu: “Farkında ol; Allah sana öğretir.”[25]</p>
<p>****</p>
<p>24.Ölmeden önce ölünüz.” Hz. Muhammed [sav].</p>
<p>[25]Bakara; 282.[Kur’an]</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bilinmeyenden geldik, görünmeyenden. Şimdi bilinmeyeni bilmek, görünmeyeni görmek istiyoruz. Lakin varsa muradımıza erme imkânı görünmeyene, bilinmeyene dahil olmak, dönmek anlamına geliyor bu. Kendine dönmek, dil’i dönmek, eve dönmek.[24] Bunun için hal ve yol bilmeli. Evinin yolunu bilen kişinin yürüdüğü yoldur şefkat; eve götüren yol. Eve vardığında huzur ve sükûna erecektir. Eve vardığında artık kendi yalın hakikati içindedir. Geldiği yere, yola ait her şeyden soyunup dökünmenin, arınmanın yeridir ev. Kendi, sadece kendi olarak ikamet edeceğin yer. Yalın halde insan olarak. Bu gözümüzü göğe dikerek beklememiz gereken, iştiyakla gözlenecek bir hakikattir. Yâr’den, Yurt’tan ayrıldık bir kez.[25] Sıla hasretiyle yanıp kavruluyoruz. Hz. Peygamber; “İnsanlar arasına karışıp halkın içerisinde yaşamak buyurulmamış olsaydı bana, iki gözümü bu göğe diker, Tanrı canımı alana dek bakakalırdım,” buyuruyor.</p>
<p>****</p>
<p>26.Dönmek ve terk etmek arasındaki tehlikeli fark.”a dikkat!</p>
<p>[27]“Biz o mutlu birliği, kelimenin tek anlamıyla Varlığı kaybetmişiz, onu elde etmemiz için de önce kaybetmemiz gerekiyordu… Tabiatla bozuşmuşuz… Bazen dünyayı her şey ve kendimizi bir hiç görüyoruz, yine bazen kendimiz her şeyiz de dünya bir hiç imiş sanıyoruz.”Hölderlin, Hyperion II, Önsöz, s. 113, MEB.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Olan olduğu haliyle bir şey söylemiyor; söylemedikleriyle açık etmedikleriyle var söz. İşte burada şiir çıkıyor karşımıza. Bilgi, söz, logos kendini şiir halinde yok ediyor, hiçleştiriyor. Şiir dilin evi oluyor. Bilemeyen bilme rü’yetin, görülen rü’yanın ifadesi olarak remizler ve semboller halinde şiirde lemean ediyor. “İnsanlar uykudadırlar, ölünce uyanırlar,” fehvasınca bir rüya içindeyiz demektir. Rüyada görülen gördüğünün kendisi değildir; öyle görünmekte, kendini öyle göstermektedir.</p>
<p>Yaygın olduğu gibi rüyada görülen süt, süt değildir ilimdir mesela. O zaman şeylerin oldukları, göründükleri gibi müşahedesi bize hakikati vermemektedir. Hiçbir şey hakiki kimliğiyle varolmuyor demektir bu. Kim olduğumuz, ne olduğumuz, nerede olduğumuz sorusu hep askıda kalacaktır işte. Söyleyebileceğin, bilebileceğin bir şey yok. Denildiği gibi sadece kendi gördüğünü, kendi zevkî müşahedeni söyleyebilirsin hepsi bu.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Asliyetimiz, kendilik’imiz insan oluşumuz içerisinde işlerlik halindedir. Varlık’ın şefkati varolanlar üzerinden asla eksilmez. Varolanlar varoluşlarını da, birlikte hayatta oluşlarını da şefkat üzere, şefkat içerisinde sürdürürler. Şefkat; hem kendi anlamına, hem de yöneldiği şeyin anlamına er[dir]en, “kendi”ni ve “ötekini” anlayıp benimseyebilen, aynı bütünün parçaları olarak görebilen bir haldir. Yalın haliyle kendilik’imizle buluşturur şefkat, orada hesap kitap işlemez. Şefkat “yaratıldığımız” gibi pür, üryan insan olma hâlidir. Bu varolanlarla birlikteliğimizin şekline yansımaktan tutun da; evden hayata [hayat evin kapısının açıldığı avludur aynı zamanda irfanımızda] çıkarken hangi adımla çıkacağınıza, yürüyüşünüze, konuşmanıza, gülmenize, ağlamanıza, gönülden geçecek şeylere, elhasıl her hâlimize, her durumumuza yansımalıdır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Varoluş sürekli yenilenir.7 Hep yepyeni varoluşluklarda, yeni tecellilerdeyiz. İnsan “aslî kendilik”ine (A’yân-ı sâbite) nüfuz eden İlâhî İsimler’e iştiyakla bağlıdır. Hakikî insanî hâl, Rabbi Rahîm’in merhametiyle bağışladığı hayat veren nefesiyle zuhur eder. İlâhî İsimler’in her an, her dem yeniden tecellisiyle insan “aslî kendilik”ine, kemâle erer. “Bütün İlâhî İsimler [de] insanî hakikati isterler.”8 İsimlerin en seçkin parçasıdır insan. Rabbi Rahîm’in var edici Rahmânî Nefes’ini nefislere nefeslemesiyle varlık açığa çıkar. Füsûs’ta varlıklara “Rahmânî Nefes” diyor İbn Arabî.9 Rahmânî Nefes’teki belirme ve varlıkların kaynaklarına da “kelimeler.” Peygamberlere “Kelimetullah” denilmesi de buradandır, diyor.</p>
<p>“Gizli Hazine” ezelden beri Zat’ta varolan “aslî kendilik[ler]de (A’yân-ı sâbite)” saklı kalmış İlâhî İsimler’in bilinmeyiş hüznünü Rahmânî Nefes’le salıvermiş, bu soluklanış tekil varlıkların tümünü varoluşa uyandırmıştır. Rahmân, Allah’ın en büyük ismidir ve Allah’ın bütün yaratıklarına koşulsuz merhameti demektir. Allah’ın bir şeye rahmet etmesi esasta ona varlık vermesidir ve Rahmân isminin hâli aslisi de eşyaya varlık vermektir. Nefesi Rahmânî, her şeyi var etmekle âleme engin bir rahmeti ve iyiliği de kazandırmıştır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Sevgiyi dertli ve tutkun olandan başkası bilmez<br />
akıl, vehim gibi ona erişmekten uzaktır.</p>
<p>Davûd el Kayserî</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hikmet sahibi kişi hikmetten bahseden yahut ondan faydalanan değildir; hikmet sahibi kişi kendisi farkında olmasa bile hikmetin yönettiği kimsedir.”</p>
<p>İbn Arabi</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8220;Tehlikeye ne denli yaklaşirsak, çareye götüren yollar da o denli aydınlanmaya başlar.&#8221; (Heidegger) Çünkü, &#8220;Tehlikenin olduğu yerde, koruyucu güç [de] serpilip gelişir.&#8221; (&#8220;Hölderlin)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69674817">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbn Arabî, insanın aldığı ilk sûretin İlahî Misâk’ta olduğunu söyler.[16] Buradan başlayarak sürekli devr’le değişmez olan, hakiki kendiliğimize ereriz. Her ölüm yeni bir sûrettir. İbn Arabî’ye göre; “ölümdeki uyanış ilk uyanıştır. Dirilişte tekrar uyanılacaktır [Rüyada olanın uyanması]. Berzah sürekli gelişme yeridir, dirilişe hazırlanılır.” Uyanmak arzusu tereddütsüz oluşa sokar bizi. Ölüm; tavuk yavruları arasına karışan ördeğin hâlidir. Anne tavuk ne kadar korkarsa korksun yavru ördek suyu görünce korkusuzca hemen suya dalar.[17]</p>
<p>******</p>
<p>16.William Chittick, Varolmanın Boyutları, İnsan Yayınları, s.347.</p>
<p>[17]Şemsi Tebrizî, gözü pek derviş coşkuyla varlık hakikatine dalıp o deryada sadakatle yüzüşünün başlangıç ahvalini şöyle anlatır: “Henüz ergenlik çağına girmemiştim. Aşk deryâsına daldım mı, hiçbir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım. Bir gün babam bana çıkıştı: ‘Oğlum, ben senin hâlinden bir şey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felâkete götürecek,’ dedi. Ben ona şu cevabı verdim: ‘Baba! Seninle benim, babalık ve evlâtlık münâsebetlerimiz neye benzer bilir misin? Bir tavuğun altına tavuk yumurtalarıyla beraber bir de ördek yumurtası koysalar; vakti gelince civcivler çıkar. Bu civcivler hep birlikte analarının arkasına düşüp giderler. Yolda bir göl kenarına rastladıklarında, ördek yumurtasından çıkan civciv, hemen kendisini suya atar. Bunu gören tavuk, eyvâh yavrum boğulacak der ve çırpınmaya başlar. Hâlbuki ördek yavrusu neşe içinde yüzmektedir. İşte seninle benim aramdaki fark da böyledir.”Şemsi Tebrizî, Makâlât.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69676210">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Anadolu’da halk arasında “ölüm iyiliği” tabir edilen bir durum var. Huzur ve sükûn içinde ölüme yol almak, ölümü karşılamak… İşte bu “ölüm iyiliği” şiirdir. Şiir, insanın göz nuruyla işlediği kadim gergefi şefkatle söküp söküp yeniden örmektir. Bu sökülüp yeniden örülme sürekli oluş ve ölüm halidir. İbn Arabî’nin işaret ettiği ölüm ve doğumun bir kez değil, birçok kez vuku bulacağı hakikati bunu ifade eder. Yaratıldığımız gibi insan olma hakikatine sadakat sözümüz [şiir] bizi şefkatle “kendilik”imize açar, hakikati hâl’imiz zuhur eder. Bu hakikati hâl ile zuhur eden insan oluş ölümle uyanışa, [yeniden] doğuşa ve başlangıca döner. Her bağdan azade yalın haliyle insanlık hâlidir, üryan kalıştır bu.[28]</p>
<p>****</p>
<p>28.Dirilirler dirilirler gelirler” diyen Karacaoğlan bakın ne söyler:</p>
<p>“Üryan geldim gene üryan giderim Ölmemeye elde fermanım mı var Azrail gelmiş de can talep eyler Benim can vermeye dermanım mı var”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69799499">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8220;Tehlikeye ne denli yaklaşirsak, çareye götüren yollar da o denli aydınlanmaya başlar.&#8221; (Heidegger) Çünkü, &#8220;Tehlikenin olduğu yerde, koruyucu güç [de] serpilip gelişir.&#8221; (&#8220;Hölderlin)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69694675">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Konuşma [ve yazma] insana ait bir tasarım değildir. Söz, İlâhî Rahmet’in her şeyde olduğu gibi insanı da insan olmaklığında devamlı kılan nefesidir. İnsanı insan olmaklığında tutarken zuhur eden söz, İlâhî Rahmet’in nefesi’nin bizatihi bir niteliği değildir. Bilakis O’nun insanı insan olarak tutmaktaki merhametinin kesintisizliğidir. Insan bunu fark edip buna dâhil olduğunda ve sadakatle bu zuhura hizmet ettiğinde söz üzerinde hakikatin izini taşıyabilir. Elhasılı insanın sözü kendine ait değildir, ona sahip çıkamaz. Sözün ait olduğu Kelami coğrafyı İlâhî Rahmet&#8217;in varolanları varoluşla tutan nefesinin merhamet serpilmesidir. Söz ancak böyle yerini bulur. Hakerenlerin “Bana yazdırıldı, bana söyletildi.&#8221; kabilinden ifadeleri bu hakikatin işaretidir, başka bir iddia taşımaz. Sözde hakikatin izinin görüntüsü ise insanın kendi şahsiyetine göre şekillenir. Herkes onu kendi rengiyle bezer:</p>
<p>“Ete kemiğe büründüm.<br />
Yunus diye göründüm.”(Yunus Emre)</p>
<p>Şu hâlde Rahmani Nefes’in merhametine haiz bir söz için harici her türlü kanaat ve beklentiden kaçınmak gerekir. Bir tür zekâ, akıl, bilgi hattı bilim ve mantık iştihasına kapılmak hakikat izinin kendini geri çekmesine sebep olur.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69678300">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kendin değilsen dünya engeldir sana hep, sınırlandırıp durur seni. Dünyanın sınırlı, duvarın ötesini göstermeyen yapısı yaygın kanının aksine dünyevi yönelimlerde bir genişlik, fazlalık ya da tamlık sağlamaz. Zevkiniz, hazzınız da o kadardır ancak, gıdım gıdım alırsınız sefasını. Ancak kendilik tam olursa açılacaktır dünyanın menfezleri. Dünya, sınırlandıran güçleriyle sahneden çekilir işte o zaman. İnsani tamlığın, kemalin rahmetle beslenen kendilik hâli hayatiyeti başlar. Rahmetin dilini çözen, merhametin sökün edeceği bir kelime bulmalı, bir kelime olmalı, şefkatin şahikası olacak bir kelimeye sığınmalıdır bunun için.</p>
<p>Öyle bir kelime olmalı ki, hem sesi, hem görüntüsü, hem tınısı olmalı. Kelime işitilip, hissedilip görülünce kâinatın tenine, tinine değmiş gibi olmalı. Varlığı başlatan o sonsuz, sonrasız sesin bahşettiği temaya tutunmalı. İşte bu kelimenin kendisini değiştirmeden yer alabileceği tek yerdir şiir. Söylenen her kelime şiirden eksiltir, 0 “tek kelime” belirinceye dek.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69695783">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlâhî Rahmet’in varolanı yeryüzünde “olduğu yerde olduğu” gibi var tutucu nefesinin insanda tecellisi vicdandır. Vicdan, yeryüzünde yaratıldığın gibi “insan” olarak bulunuşun varlık özüyle [a&#8217;yân-ı sâbite] buluşmasından doğan vecd hâlidir. Vicdan insanın kendisiyle buluşup şahsiyete erme coşkusudur. İnsana kendi ve öteki hakkında doğruyu söyletip, doğru davranmasını sağlayan bu kendilik coşkusu; varlık özüne özgüleyen vicdan[ı]dır. Kendilik coşkusu sevginin kemalidir. Bu sevgi ya Yâr’in huzuruyla ya da Yâr’in huzurunun hayaliyle doğan vecd’dir ki, giderek belki de yokluk dışında nefes alacak bir yerin kalmaz:</p>
<p>“Değil mi ki bir şey kırar hayalin kolunu kanadını<br />
Ezer her türlü kavrayışı da temessülü de,”117</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69682118">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her an yeni şeyler söylemelisin. Kaldı ki, insanın kendi varlık keyfiyeti de her an yeni bir oluş ve mahiyet an eder. Zira, “Her can [her an] ölümü zevkeder.”64 Her insan bir önceki hâliyle tamamlanıp biten ve yepyeni bir hâl ile devam edendir. Bu sürekli ölüm hâli sürekli yenilenme, yeniden doğmadır. Şu hâlde “ölümü zevkediş” sürekli canlılıktır. İşte varolana varlığınca nüfuz etmiş can özü rüzgârının bağışladığı âb-ı hayat budur.</p>
<p>Varlık’m can bağışlayan rüzgârı hiç kesilmemelidir. Şayet kesilirse insana ait tüm söylenmelerin katmanları insanın üzerine çöküverir. Bazen söylenmelerin sızlanan sünepeliği o rüzgârı kesmek ister. Gaflet uykusundayken çıkagelir Varlık teneffüsü; söylenmelerle dokunan bilgelik perdesini yıkmak için. Söylenmelerin bilge gafletine bir can vuruşu gerekir“. Öze özün bir parçasıyla, söylenmeye kelamın içinden bir vurguyla vurmalıdır. Bu, sözü, kelamın can veren söyleyişine, şiirin teneffüsüne döndürecektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69699054">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbrahimî hakikatin 20. yüzyıl nefesleyicisi Said Nursî bu yaklaşımı sürdürerek derinleştirir ve keskinleştirir; kanı koyultan şerbet gibi. İbrahim (as)’ın temsil ettiği Şefkat hakikatidir; tefekkürle birlikte yol sürer, der. Varlık için yol vermiş Rahmet; fena bulmuş, aslolmuş, beka üzre Hakk’a ermiştir. Şefkat üzre&#8230; Hayranlık ve hayretten doğan, şiddetli aşk ile başlayan Hakk ile kul arasındaki sevgi ve yakınlık, kulun fenaya erip Hakk’ta beka bulmasıyla Şefkate dönüşür, şefkat kaplar her şeyi. Her şey O’dur. Kulun varlık gerçeğinin fenafillah makamında sabit ve baki olması Şefkat’tir. Varıp dönecekse de halka kul, şefkat ile, şefkatten, şefkatle, şefkat için, şefkate döner. Şefkat; kurtarıcı, erdirici, fena kılıp beka buldurucudur. Kulun Hakk’a erişi, Hakk’ın kula sirayetidir. Şefkat zamanı İbrahim (as)’ın zamanıdır: Oğlunu hakikate kurban eder. Rahmani nefesin esintisine uğramış, İlâhî İsimler’in tecellisine mazhar olmuş âdemoğlu nesnesi olduğu Rahmeti saçıverir varlıkların üzerine; şefkatle teneffüs eder durur Rahmânî Nefesi.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69683592">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Kapısız Köy”ler de varmış ya eskiden, mülkiyetin geçmediği mekânlarmış bunlar kadîm zamanlarda. Şimdi kentin bedene, mülke batmış sağanağından kurtulmak için evine sığınmak üzere geliyorsun, sığınacak ev yok ortada; “kapısız köy”ler tarumar. Kent bırakmıyor peşini, her şeyi benzeterek kendine. Çocuklar oyunlarından çıkıyorlar. Uzatmalı belki kırdaki geziyi, çocuk oyunlarına karışmalı, uzaklaşmalı çocukların oynamadığı sokaklardan. En insan yanımız çocuk yanımızdır zira. Dürr-i meknûn; saklı öz, o çınlayıp duran hafıza insanlığın son nüvesi gibi sahih kalmalı sözde. Sözü de “büyütmemeli”, aşmalı üstünden, iyice bir açılsın şöyle görüş alanımız. Evveli ve ahiriyle bir bütün olarak insan’ın hayatının, o asude bahar ülkesinin, o özge diyarın dilinin delisi olan bir şiir sökülsün sadrımızdan, canlara şifa olsun. Suyun gözü; kaynağı çağıldasın üstümüzden, fıtratın kokusu sinsin tenimize…</p>
<p>Ve işte; o delişmen şiirle coşmalı, öyle yürekten, öyle gür çağırmalı ki Hasretliğimizi/Yâri; her şey önümüzde işte, her şey yerli yerinde.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69702476">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yeryüzü konukluğu, vatandan uzak garip göçmenlere türlü kıyafetler sunar; hazırlıklı olsunlar diye gurbetin bilinmezliklerine. Mavi gökler altında yeryüzü insanı korur, gözetir daim; hep “kendi”nde kalsın için. Lakin insan gözü açılınca biraz, bu koruma sayesinde sağı solu azıcık fark etmeye başlayınca başlar hem kendine, hem çevresine nizamat vermeye. Oysa dünyada olanların hakikatini dünya gözüyle görebilmek için dünya kadar bir görüş açısı, dünyayı kuşbakışı görecek bir kamera olması gerekir. Zira “dünyalı” size yalnız bir yönüyle görünür. Her zaman, zemin; her bakış, bakış açısı; her durum, her hâl ve an nazarı celbedip belirleyen tek yönlü bir görüş oluşturur. Her bakışta gördüğünüz bir görmediğiniz demektir. Bakışa değen bakışı kaplar ve oluşan tek boyutlu bir görüntüdür. Bu tek boyutlu görüşe rağmen hakikati görüp bildiğini zannederek hâl-i hayatım buna göre tanzime kalkan, çevresini de bu nizama uydurmaya çalışan insan “kendi”nden uzaklaşır. Kendini kaybedip, kendinden geçer böylece.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69702476">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69700567">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayâl âlemi, berzah ve âlem-i misâl [benzeşimler evreni] olarak da isimlendirilir. Ancak buradaki hayâl gündelik algılarımız içerisinde ifadesini bulan görünenler [şehâdet/mülk] dünyasına ait tümüyle psişik [zihni] sanı ve kuruntulardan oluşan hayâl değildir. Romantik, sembolik ya da sürrealist imalar taşımadığı gibi, yanlışlıkla ruh diye adlandırılan duyusallık ve zihinsellikten [ki yanlış biçimde çoğu zaman şiirin buralardan çıktığı söylenir] de tamamen farklıdır. Bunlar da hayâle aittirler; cüz’ilikler olarak, ancak hayâl bunlardan ibaret değildir. Bunlar sadece nefse ait cismani gözle görülen “bitişik hayâller” arasında sayılabilirler.</p>
<p>Hayâl ilminin bir suretler ilmi ve bağlanma vasıtası olduğunu söyleyen İbn Arabî devamla şöyle der: “Duygular o âleme yükselir, mânâlar o âleme iner; bu, vatanından kesinlikle ayrılmaz; her şeyin meyvesi oraya gelir. O, bir iksir sahibidir; mânânın üzerine o iksiri taşır ve hangi sureti dilerse, mânâyı o suretle somutlaştırır [&#8230;] Tam bir tasarrufla müşahede edilen bir âlemdir. Cisimlerle mânâların kaynaştırılıp birleştirilmesi ona aittir.”16</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69799499">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>&#8220;Tehlikeye ne denli yaklaşirsak, çareye götüren yollar da o denli aydınlanmaya başlar.&#8221; (Heidegger) Çünkü, &#8220;Tehlikenin olduğu yerde, koruyucu güç [de] serpilip gelişir.&#8221; (&#8220;Hölderlin)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69703926">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hakikat hep açıktır, herkese. İnsan ise perdedir, kendisiyle perdelenmiştir. İnsan ile hakikat arasındaki en yüksek duvar yine kendisidir. İnsan, kendisinin en büyük engelidir. İnsanın hakikate açılışı ancak kendine rast gelişiyle mümkün olacaktır. Dünyanın köşe bucaklarında kendisiyle karşılaşmalıdır insan.</p>
<p>İnsan yalınlıkta bulmalıdır kendini. Yalınlık, kendin kadar olmaktır. Kendindeni saçmak, cümle âleme açık olmaktır. Paylaşmak, mütekabiliyet ve herkes için rahmet isteğidir. Kendinle olmanın, kendinde olmanın zenginliği ve zevkidir.</p>
<p>İnsan arta kalandır. Yaptığından, söylediğinden, yazdığından arta kalan. “Arta kalan” fazlalıkların hepsi çıkarıldığında, düşüldüğünde kalandır. Arta kalan, bir eşlik edişte, denklikte, eşlik edişi netleştirecek denkliğe ulaştıran çıkarımdır, eksiltmedir. Arta kalan, tüm gereklilikler, lüzumlu olanlar yerine koyulduktan sonra kendinde bulunandır. Arta kalan, bütünleyen, tamlığa ulaştıran, o şeyi yalnızca kendi kılan, hâkim olduğunda kendini gösterendir. Arta kalan, insan insan olarak kaldığında “insan kalan”a varan, ona eren aşk ve sanattır, oyun ve çağrıdır. Arta kalamayan insan&#8221;kendine&#8221; eksik kalandir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69688554">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ne harikulâde bir kelimedir şu “bitmek” kelimesi. Elde bir şey kalmamış [bitmiş], takat kesilmiş [bitim], tam sona [bitme] gelmişken, birdenbire [bitiverme] bir umut uçverir [biter], bu harikulâde oluş ve güzellik karşısında kendinizden geçer [biter] bitme[z] tükenmez bir saadete erişirsiniz. Bu şiir değil de nedir? En “basit” en yalın insani hâl bile şiirdir. Buna karşın şiirden bunca uzaklık nedendir?</p>
<p>Şiir bizden ne ister? “Temiz bir kalp” ister. “Temiz bir kalp” bir çırpıda söyleniverecek bir hâl değildir. Asliyete sadakat gerektirir. Fıtrata, varoluştan taşıdığımız “kendilik hakikati”ne uygunluk içinde olmaktır. Kalp kendine ait olan, asli olandan başka bir şey barındırmadığında temizdir. Kalp, akıl dâhil insanı insan kılan her şeyin mahallidir. “Akledecek [olan] kalp”tir, [Kur’an; Hacc, 46], görüşü keskinleştirecek olan odur, kalp körleşirse [Kur’an; Hacc, 46] insan olmanın bütün imkanları yitirilmiş demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69685075">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Evrende bizi çepeçevre kuşatan, nazarımızı celbeden onca harikuladelik varken ümitsizliğe düşmek insana yakışmaz. Tabiatla bozuşmuşuz gerçi, Varlığı; o mutlu birliği kaybetmişiz. Sadrımızda saklı kalsa da aklımız ve zihnimiz, hatta efkârımız “olduğu şey olarak neyse o olmak”lıktan çoktan uzaklaşmış bir “ben”e sahip çıkıyor artık. Fıtri ve tabii oluş çocuklukta nispeten kendini koruyabilse de sosyal serüven başlar başlamaz içine sürüklenilen “yaşam alanı” sürekli gündelik kültürel formlar sergiliyor ve insan gelir-gider hesabıyla “benlik” üretme yoluna koyuluyor.</p>
<p>Bilinmeyenden gelen göçmen kuşlar olarak sıla hasretiyle yanıp tutuşanlar için “kendini bilmek” arzusu hep işlerlik hâlinde aslında. Lakin “kendini bilmek,” arzusunun insanı inşa konusunda kilit rolü oynayan bir ilke olduğunu öne sürmek durumunda bile, bunu yaşadıklarından gelir-gider hesabıyla bir “benlik” oluşturmak şeklinde tasavvur etmenin kişiyi “kendi” olmaya götüreceği şüphelidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69683126">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yağmur denizlerden çıkar, buharlaşarak göğe yükselir, bulutlarda tekrar yoğunlaşır ve sonunda asıl kaynağıyla birleşmek için saf bir istiridye tarafından gizemli bir inciye dönüştürülerek tekrar denize döner. İşte şiir eliyle insanın yolculuğu böyledir. Önce hayat verici bir şifa olsun için rahmetle yeryüzüne iner nisan yağmuru gibi, sonra âlemlerdeki bütün can suyunu, rahmeti toplar gizemli bir inci gibi sunar varlığa şiir. Bana düşünü söyle, sana şiirinden söyleyeyim! Âlemlerin özene bezene işlendiği dürr-i meknûn’dur bu şiir. Önce âlemler işlenir ondan, sonra âlemler işleye işleye özüyle buluşur onun:</p>
<p>“Bilgil kim Hak sübhanehu ve te’alâ bu âlemleri halk etmek diledi. Evvel bir taş cevher yaratdı, ululuğu yerlerden ve göklerden yüce idi. Pes diledi ki yerleri ve gökleri yarada. Ol taşa nazar eyledi. Ol taş, Hak hazreti heybetinden harekete gelip eridi, su oldu. Çalkandı, mevclendi, köpüklendi. Duhanı ve buharı çıkdı havaya girdi. Yeller peydâ oldu. Hak te’alâ ol buhardan gökleri yaratdı, biri biri üzerine yedi kat eyledi ve ol köpüğü dondurdu, yerleri yaratdı ve ol mevcleri dağlar, dereler, tepeler eyledi. Ol yelleri cem eyledi suyun altına kodu….” [Yazıcıoğlu Ahmed-i Bîcân,Dürr-i Meknûn, Çevirimyazı ve Notlar: Necdet Sakaoğlu, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, İstanbul 1999, s. 23.]</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69698275">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nefs, öz’ün teneffüsüdür. Nefs, öz’ü tezahür ettirme, karanlıktan aydınlığa çıkarma yoludur. İnsani öz’ün varolabilmesi, bir şahsiyet olabilmesi; ortaya çıkması, görünürleşmesi, yücelip yükseltilmesi, aydınlanması, tecrübe edilebilir oluşu ancak Nefs’in teneffüsüyle, Nefs’i teneffüsle/soluklamayla mümkündür. Nefs’in teneffüsü/Nefs’i teneffüs bilinçli bir yoldalıktır; özügürleşmedir. Dıştaki serin havanın içe alınması; içteki sıcak, sarmalayıcı havanın dışa verilmesi: Büyük Bütün’e katılma; büyük bütün’ün aynası; kendisi olma.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69677364">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Ben seherin nûru, akşamın nefhasıyım.<br />
Ben ormanın iniltisi, dalgaların sesiyim.<br />
Ben direk, dümen, süvari ve gemiyim.<br />
Ben geminin parçalandığı kayayım.<br />
Ben kuşçu, kuş ve tuzağım…<br />
Ben resim, ayna, ses ve aks-i sadâyım.<br />
Ben sükût, düşünce, dil ve sesim.<br />
Ben neyin sadâsıyım.<br />
Ben insanın rûhuyum.<br />
Ben taşlarda kıvılcımım.<br />
Ben madenlerdeki altın damarıyım.<br />
Ben gül ve gülün hayran bıraktığı bülbülüm.<br />
Ben tabib ve hasta, zehir ve ilacım.<br />
Tatlılık ve acılık, bal ve zakkumum.<br />
Ben şehir ve muhafızı, muhasırı ve duvarıyım.<br />
Ben bütün varlıkların zinciri,<br />
âlemlerin dâiresi,<br />
yaratılmışların mertebesiyim.”</p>
<p>Mevlâna</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69677045">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayretle başlayan tanıma iştiyakımız hayranlığa ve sükûnete dönüşmeden kurcalamaya başlarız yanımızı, yöremizi. Aslî kendilik’imizden getirdiğimiz sırrı arayıp dururuz bir ömür. Ondan bir işaret, bir îmâ görebilmek için çaresizce koşuşturur, her şeye sarılıp dururuz. “Hûbdan hûba düş”er39, her güzellikte bir iz ararız ondan. Kaybımızın izlerinde sürecek sonsuz koşumuz. Sıla’ya hasret koşusunu engelleyen bağlardan kurtulup özgür40 koşuyu sürdürmeliyiz. Kelimeler çağlayıp dökülmeli asli yurdun gözesinden. Zira kelam [ve şiir]; Rahmân’ın Nefesi’nden sonsuz kelimeler olarak bizi ayn’ımızla, aslî kendilik’imizin izleriyle buluşturur. Bundandır; dili çözülür çözülmez şiir söyler çocuk. Çünkü sıla’dan getirdiği de taptazedir.</p>
<p>****<br />
39.Şu benim dîvâne gönlüm,<br />
Yine hûbdan hûba düştü.”</p>
<p>Kul Yusuf</p>
<p>(40) “Ey oğul, bağı çöz, özgür ol!”<br />
Mevlâna</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69794064">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gördüğümüz, hatta deneyimlediğimiz şeyler, kimi unsurlariyla &#8220;belli bir biçimde&#8221; eşyaya &#8220;yaklaşma&#8221; mımızı sağlasa bile; bu yaklaşık olarak, yanlışlıkları da barındırabilecek bir yaklaşmadan [yaklaşım] ibarettir. Bu yaklaşık yaklaşmalar, “eşyanın kendi hakikatiyle gösterilmesini isteme,” fehvasınca, eşyanın künhünü bize veremez. Bilme ve malumat edinme özelliği insanın mahiyetine ve bedenine bahşedilenlerle gerçekleştiğinden zaten sınırlıdır. Öte yandan hem insanın kendisi bahşedilen tüm unsurlarıyla ve hem de eşya varoluşta tutan özellikleriyle âlemlerin [evrenlerin] her unsuruyla bağ içindedir, ortak bir seyr’e sahiptirler. Alemleri bütünüyle kuşatmak insan idrakini aşar. İdraki aşan diğer bir husus ise eşyanın künhü ve insanın asliyeti meselesidir. Varolanların İlâhî konulduktaki asliyetleri onlarin künhüdür. Bu zorunlu olarak İlâhî Zât alanına götürür ki, burada değil bilmek, bir fıkre kapılabilmek bile imkânsızdır. İdrak ettiğimiz şey, idrakimizin aczini idraktir&#8217;9&#8242;. Bu acziyet ve bilgiden fukaralık bizim felahımız ve huzurumuzdur.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69793564">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbn Abbas’ın “Gökten bir su indirdik.”189 ayetinde suyu ilim olarak yorumladığı gibi,190 hakikate ulaşma isteğini de barındıran ilim deniz olarak tabir edilir. Hakikate açılan bu uçsuz, bucaksız ilim denizini tüketmek ve kuşatmak imkânsız olduğu ve kolayca seyr’ediıeoek bir yolculuk olmadığı için, insan kıyıda olup “kumda oynamaya,” daha azimlidir. Kıyıda gözüne değenlerden ve kendi kelimelerinden yaptığı kumdan kaleleriyle daha güvende olacağını düşünür. Giderek kumdan kaleleri öyle murassa görünmeye başlar ki, yeryüzü krthğı ve bir çeşit varoluşsal vazgeçilmezlik bile ilan edebilirler.</p>
<p>Bilgi, her şeyi bir çırpıda gördüğümüz, her şeyin “bizim gördüğümüz”den ibaret olduğu duygusuna da kapatabilir insanı. Kendi görmesine odaklanan, görüşe sunulanı görüşe sunuluşuyla neyse o olarak görme basireti olan‘ n‘azar”dan uzaktır. İnsani basireti“ &#8216;cehaletten kurtulmak, bilgiyi istemek, ” gibi makul gerekçelerle ve hiç hissettirmeden elden alıp görüşü körleştiren ve eşyanın hakikatini neyse o olduğuyla fark ettirecek “görü”den [düşünme, nazar] uzaklaştıran “kör şeytan” işte budur.</p>
<p>*****</p>
<p>189. Kur’an; Hicr, 22.</p>
<p>190. Dâvud El-Kayserî, Ledünnî İlim ve Hakiki Sevgi, çev.: Prof. Dr. Mehmet Baylidar, Kurtuba Kitap, İstanbul 2011, s. 35.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69703926">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>Hakikat hep açıktır, herkese. İnsan ise perdedir, kendisiyle perdelenmiştir. İnsan ile hakikat arasındaki en yüksek duvar yine kendisidir. İnsan, kendisinin en büyük engelidir. İnsanın hakikate açılışı ancak kendine rast gelişiyle mümkün olacaktır. Dünyanın köşe bucaklarında kendisiyle karşılaşmalıdır insan.</p>
<p>İnsan yalınlıkta bulmalıdır kendini. Yalınlık, kendin kadar olmaktır. Kendindeni saçmak, cümle âleme açık olmaktır. Paylaşmak, mütekabiliyet ve herkes için rahmet isteğidir. Kendinle olmanın, kendinde olmanın zenginliği ve zevkidir.</p>
<p>İnsan arta kalandır. Yaptığından, söylediğinden, yazdığından arta kalan. “Arta kalan” fazlalıkların hepsi çıkarıldığında, düşüldüğünde kalandır. Arta kalan, bir eşlik edişte, denklikte, eşlik edişi netleştirecek denkliğe ulaştıran çıkarımdır, eksiltmedir. Arta kalan, tüm gereklilikler, lüzumlu olanlar yerine koyulduktan sonra kendinde bulunandır. Arta kalan, bütünleyen, tamlığa ulaştıran, o şeyi yalnızca kendi kılan, hâkim olduğunda kendini gösterendir. Arta kalan, insan insan olarak kaldığında “insan kalan”a varan, ona eren aşk ve sanattır, oyun ve çağrıdır. Arta kalamayan insan&#8221;kendine&#8221; eksik kalandir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69690720">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Elest bezmindeki Rabbanî lütfun kabımızı doldurduğu güzellikler ve sevgiyledir insanın yeryüzündeki şairane ikameti. Elest bezmindeki sevgi ve merhamet dolu selamm letafetini arar durur insan. Fatih Sultan Mehmet’in hocası şair Ahmet Paşa’yı söyleten de budur:</p>
<p>“Cânıma bir merhaba sundu ezelde çeşm-i yâr<br />
Şöyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim!”</p>
<p>Bu mestaneliğe canhıraş yangısını sunar Mehmet Akif:</p>
<p>“Ezelden âşinânım ben, ezelden hem zebânımsın<br />
Berâber ahde bağlandık, ne olsan yâr-ı cânımsın<br />
Ne olsam zerrenim, kalbimde hâlâ çarpar esrârın<br />
Gel ey cânân, gel ey can, kalmasm ferdâya dîdârın.”</p>
<p>“Bir aşk oluver[miş]di[r] aşinalık.”92 O latif sesi, o sevgi ve merhameti arayarak başsız, ayaksız dönüp duruyoruz yeryüzünde şimdi çevgan topu gibi. Bütün insanların isteği fıtrattan gelen bu mutluluk, biraz güven ve biraz neşedir. Her şey böyle başlar. İstediğimiz şey[ler] yön verir hayatımıza. Başlangıcın derunumuzdaki sevki ve çocukluğun fıtri bilgeliğiyle her yere, her şeye koşturur, hep o çağrıyı işitip söyleşmek için yaşar dururuz. Koşuşturduğumuz, değdiğimiz, dokunduğumuz, gördüğümüz, işittiğimiz&#8230; Her şey o ezelî sesin insan kılan tınısını değirir kulaklarımıza; her şahitlik fer olur gözlerimize, hatıramızdaki her hayal, her imge aidiyetimize sadakatle insanlık durumumuzu perçinleştirir ve söyleşmenin cevşeni, insaniyet kollayıcısı şairane ikamet sürer yeryüzünde.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69689955">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Elest bezminde91 sevgiyle dolmuştur insan, elest.bezminde mutluluk ve neşeyle. Bu ebedi başıhoşluğun, bu ebedi: zevkin bozulmasını kim ister? Bunun için ağlar, bunun için güleriz yeryüzü konukluğunda. Ağlarız, bu letafetten uzak düştüğümüz için; güleriz, o latif hitabın yankısı hâlâ kulaklarımızdadır. Başlayan Varlık coşkusunu hemen şakımak için, gümrah ırmaklar gibi çağlaya çağlaya “Evet, evet!” diye aşkla çırpınan Kalbi Muhammedî’nin neşvesi hâlâ zamîrimizi beslemektedir. Bu Varlık coşkusu Mevlanâ’nm dilinde semaya evrilerek şöyle dile gelir:</p>
<p>“Bir çağrı ulaştı Hiçliğe: Evet Evet (Belâ) dedi Hiçlik<br />
Adımımı o tarafa atacağım, taze, yeşil, kıvançla!<br />
Elest’i duydu; koşarak sarhoş geldi,<br />
Hiçlik idi de lâlelerde, söğütlerde, fesleğenlerde Varlık oldu.”</p></div>
</div>
<div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</strong></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69689236">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsan zarif bir varlıktır, eşrefi mahlukat’tır. Önü de, sonu da güzelliktir. Güzel’den gelmiştir; yolu da, varışı da Güzel’edir. Ana rahmine konukluğuyla birlikte âlemlerin, varlığın sırrı emanet edilen insan, doğumundan itibaren bu sırrı derununda saklar. Bir îması bin mânâ taşır. Bu bahçeden insanın devşirdiği sözler “şahsiyet kesbetmiş” [kimlik kazanmış değil] harf ve kelimelerden oluşur. Harf ve kelimeler her biri başka bir âlem olan, kendilerine ait hayatları bulunan varlıklardır. Rahmani Nefes’in rayihasıyla tebellür eden, doğan harfler “İsevî bir ilimdir,” der İbn Arabî. Hayatın ruhu olan ve kalbin en derin yerinden çıkan Diriltici Nefes’dir yani Harfler. Her biri bir âlemdir. Kendi asliyetleriyle görünür oldukları, yükselip ortaya çıktıkları, şahsiyet oldukları zaman kalb onları Şiir[le] terennüm eder. İnsanlar [da] özünü gürleştirmesi, kendilik’ini nefesleyerek aslî “kelimesini” bulması gereken harflerdir. Şöyle der İbn Arabî:</p>
<p>“Kâinatın harflerini oku<br />
Çünkü biz de bir zamanlar yüce harfler idik<br />
Şimdi aşağıya indik<br />
Kâinatın harflerini oku<br />
Zira bu harfler sana<br />
Okunmak üzere gelmiş birer mektuptur.”</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/">Ali Ömer Akbulut – Hû Konşu ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ali-omer-akbulut-hu-konsu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rahman ve Rahim Arasındaki Farklar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rahman-ve-rahim-arasindaki-farklar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rahman-ve-rahim-arasindaki-farklar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 04 Feb 2018 20:17:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Elmalılı M.Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Elmalılı Hamdi Yazır]]></category>
		<category><![CDATA[Rahim]]></category>
		<category><![CDATA[Rahman]]></category>
		<category><![CDATA[Rahman ve Rahim Arasındaki Farklar]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20065</guid>

					<description><![CDATA[<p>Görüyoruz ki; (Rahmân, Rahîm) ikisi de rahmet masdarından mübalağa (pek çokluk) ifade eden birer sıfat olmakla beraber aralarında önemli farklar vardır. Bu farkları göstermek için müfessirler epeyce açıklamada bulunmuşlardır. Biz şu kadarıyla yetineceğiz: Yüce Allah&#8217;ın Rahmân oluşu, ezele (başlangıcı olmayışa), Rahim oluşu ise lâ yezale (ölümsüzlüğe) göredir. Bundan dolayı yaratıklar, yüce Allah&#8217;ın Rahmân olmasıyla başlangıçtaki [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahman-ve-rahim-arasindaki-farklar/">Rahman ve Rahim Arasındaki Farklar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/rahman-ve-rahim-arasindaki-farklar/indir-170/" rel="attachment wp-att-20069"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-20069" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/indir.jpeg" alt="" width="417" height="208" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/indir.jpeg 318w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/02/indir-300x150.jpeg 300w" sizes="(max-width: 417px) 100vw, 417px" /></a></p>
<p>Görüyoruz ki; (Rahmân, Rahîm) ikisi de rahmet masdarından mübalağa (pek çokluk) ifade eden birer sıfat olmakla beraber aralarında önemli farklar vardır. Bu farkları göstermek için müfessirler epeyce açıklamada bulunmuşlardır. Biz şu kadarıyla yetineceğiz: Yüce Allah&#8217;ın Rahmân oluşu, ezele (başlangıcı olmayışa), Rahim oluşu ise lâ yezale (ölümsüzlüğe) göredir. Bundan dolayı yaratıklar, yüce Allah&#8217;ın Rahmân olmasıyla başlangıçtaki rahmetinden, Rahim olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan nimetler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar. Bu noktaya işaret etmek için dünyanın Rahmân&#8217;ı, ahiretin Rahîm&#8217;i denilmiştir.</p>
<p>Aslında yüce Allah, dünyanın da, ahiretin de hem Rahmân&#8217;ı, hem de Rahîm&#8217;idir. Ve bu tabir de eski âlimlerden nakledilmiştir. Fakat her ikisinde öncelik itibariyle Rahman, sonralık itibariyle Rahim olduğuna işaret etmek için dünya Rahmân&#8217;ı ve ahiret Rahîmi denilmiştir ki, &#8220;hem müminlerin, hem kâfirlerin Rahmân&#8217;ı, fakat yalnız müminlerin Rahîm&#8217;i&#8221; denilmesi de bundan ileri gelmektedir. &#8220;Allah müminlere karşı çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.&#8221; (Ahzâb, 33/43). Bu hususu biraz açıklayalım: Rahmân, yüce Allah&#8217;ın bir özel ismi olduğundan dolayı ezeli ve ölümsüzlüğü içine alır. Bundan dolayı, bu cins rahmet, merhamet ve nimet vermenin kullardan ortaya çıkması düşünülemez.</p>
<p>Rahim ise yalnız Allah&#8217;a ait olmadığından sonsuzluğu gerektirmez. Ve bundan dolayı böyle bir merhametin ve nimet vermenin kullar tarafından da yapılması düşünülebilir. Demek Rahmân&#8217;ın rahmeti bir şarta bağlı değil iken, Rahîm&#8217;in rahmeti şarta bağlıdır, şarta bağlı olarak gerçekleşir. Rahmân olmanın Allah&#8217;a mahsus olması ve ondan başkasına ait bir özelliği ilgilendirmemesi ve ancak izafet ile amel etmesi, bütün âlemlerde bir şeyi şart koşmadan genel bir mânâ ifade eder.</p>
<p>Yüce Allah Rahmân olduğu için ezelî rahmeti umumîdir. Her şeyin ilk yaratılışı ve icadında almış olduğu bütün fıtrî kabiliyet ve ihsanlar Allah&#8217;ın Rahmân oluşundan kaynaklanan izafî oluşlardır. Bu itibarla içinde rahmet izi bulunmayan hiçbir varlık düşünülemez. Fakat varlıkların ilk yaratılışları yalnız Allah vergisi ve cebrîdir. Yani hiç kimsenin çalışması ve seçimi ile değil, yalnız Rahmân&#8217;a dayanmakla meydana gelir. Taşın taş, ağacın ağaç, insanın insan olması böyle zorlayıcı bir rahmetin eseridir. Bu görüş açısından kâinattaki her şey Rahmân&#8217;ın rahmetine gark olmuştur.</p>
<p>Bundandolayı Allah&#8217;ın Rahmân oluşu bütün varlık için güven kaynağı ve hepsinin ümididir. Göğünden yeryüzüne, gökcisimlerinden moleküllere, ruhlardan cisimlere, canlısından cansızına, taşından ağacına, bitkilerinden hayvanlarına, hayvanlarından insanlarına, çalışanlarından çalışmayanına, itaat edeninden isyan edenine, mümininden kâfirine, Allah&#8217;ın birliğine inananından Allah&#8217;a şirk koşanına, meleklerinden şeytanına varıncaya kadar âlemlerin hepsi Rahmân&#8217;ın rahmetine gark olmuştur ve bu itibarla korkudan kurtulmuştur. Fakat bu kadarla kalsa idi, ilim ile bilgisizliğin, hayat ile ölümün, çalışma ile boş durmanın, itaat etme ile isyan etmenin, iman ile küfrün, nankörlük ile şükrün, doğru ile eğrinin, adalet ile zulmün hiç farkı kalmamış olurdu.</p>
<p>Ve böyle olsaydı kâinatta iradeyi gerektiren iş ve hareketlerden hiçbir iz bulunmazdı. İlim ve irade ile, çalışma ve çabalama ile ilerleme ve yükselme imkanı ortadan kalkardı ve o zaman hep tabiî olurduk, tabiatçılardan (Natüralistlerden), cebriyecilerden olurduk.</p>
<p>Hemkendimizi, hem de Allah Teâlâ&#8217;yı yaptığı şeylerde mecbur görürdük. Tabiatı, rahmetin gereğine mahkum tanırdık. Çünkü ne onun, ne bizim irade ve seçme hürriyetimizden bir iz bulamazdık, duyduğumuza gidemez, bildiğimizi işleyemez, arzularımızın yanına varamazdık, bütün hareketlerimizde bir taş veya bir topaç gibi yuvarlanır durur veya bir ot gibi biter, yiter giderdik. Ahlata armut, idris ağacına kiraz, limona portakal, Amerikan çubuğuna çavuş üzümü aşılayamazdık; tarlamıza ekin ekemez, ekmeğimizi pişiremez, rızıklarımızı, elbisemizi ve diğer ihtiyaçlarımızı sanatlar ve ustalıklar (meslekler) vasıtası ile elde edemezdik; göklere çıkmaya özenemez, cennetlere girmeye çare bulamazdık; hayvan gelir, hayvan giderdik. Bu şartlar altında ise Allah&#8217;ın Rahmân oluşu mutlak bir kemâl olmazdı.</p>
<p>Bundan dolayı yüce Allah&#8217;ın kendi irade ve istediği şekilde davranmasını göstermesi ve onun bir eseri olarak irade sahibi varlıkları yaratması ve onları güzel irade ve isteklerine göre terakki ettirerek rahmetinden nimet içinde büyümeleri ve ondan faydalanmaları ve aksi takdirde ise kötü irade ve çalışmalarına göre nimetlerden mahrum etmekle, onları elem ve ceza ile cezalandırması, o iradelerin toplamının kendi iradesi ile uyum ve ahengini sağlaması ve onlara da rahmetinden bir pay vermesi hikmet gereği olurdu. İşte tabiata ait bir hikmetin değil, ilâhî bir hikmetin eseri olan bu mükemmellik gerçeğinden dolayı yüce Allah, Rahmân olmasından başka bir de Rahim olmakla vasıflanmış ve Rahmân oluşunun rahmeti kendisine ait iken Rahim olmasıyla rahmetinden irade sahiplerine de bir pay vermiştir. Ana kuşlar, Rahmân&#8217;ın bir eseri olan yaratılıştan var olan içgüdüleri ile yavrularının başında kanat çırpar, ahlâklı insanlar da Rahim olma etkisiyle hayır işleri üzerinde acıma ve şefkatle yarışırlar.</p>
<p>Bitkilerin, hayvanların anatomisi ve uzuvlarının faydalarıyla ilgili ilimlerde Allah&#8217;ın Rahmân oluşunun nice inceliklerini görür, okuruz. Ahlâk ilminde, insanlık hayatının olgunluk sayfalarında, peygamberlerin, velilerin menkıbelerinde büyük insanların biyografilerinde de iradeyle ve çalışılarak kazanılan işlerde Rahîmiyetin etkilerini okuruz. Başlangıçta çalışana, çalışmayana bakmadan varlık âlemine göndermek ve o şekilde idare etmek Rahmân oluşun bir rahmetidir. Daha sonra çalışanlara çalıştıkları maksatlarını da ayrıca bağışlamak Rahîm oluşun bir rahmetidir.</p>
<p>Demek ki; Rahmân oluşun rahmeti olmasaydı biz yaratılamazdık, yaratılıştan sahip olduğumuz sermayeden, Allah&#8217;ın bağışladığı zaruri yeteneklerden, en büyük nimetlerden mahrum kalırdık. Allah&#8217;ın Rahim oluşundan gelen rahmeti olmasaydı yaratılıştan var olan kabiliyet ve ilk yaratılış durumundan bir adım dahi ileri gidemezdik, nimetlerin inceliklerine eremezdik. Allah&#8217;ın Rahmân oluşu mutlak ümitsizliğe, genel ümitsizliğe imkan bırakmayan bir mutlak ümit, bir ezeli lütufdur. Allah&#8217;ın Rahim oluşu ise; özel ümitsizliğin cevabı ve özel emel ve maksatlarımızın, çabalama ve faaliyet göstermemizin zamanı ve sorumluluğumuzun mükafatı olan bir arzunun sebebidir.</p>
<p>Demekki, Allah&#8217;ın Rahmân oluşunun karşısında dünya ve ahiret, mümin ve kâfir eşit iken Rahim oluşunun karşısında bunlar açık bir farkla birbirinden ayrılıyorlar. Yani &#8220;Bir bölük cennette, bir bölük de ateştedir.&#8221; (Şûrâ, 42/7) oluyor. İşte dünya ve ahiretin Rahmân&#8217;ı ve ahiretin Rahîm&#8217;i, yahut mümin ve kâfirin Rahmân&#8217;ı, müminin Rahîm&#8217;i denilmesinin sebebi budur. Rahmetli Şeyh (Muhammed) Abduh&#8217;un lügatta bu mânâlara işaret yoktur zannetmesiyle eski alimlerin bu terimlerle gösterdikleri farkları ihmal etmesi doğru değildir. Çünkü &#8220;Rahmân&#8221; lügatte de Allah&#8217;a ait olan sıfatlardandır ve bir fiille bağlantısı yoktur.</p>
<p>Ezelîlik(başlangıcı olmama) bildirir ve başlangıç noktasına bakar. Rahim&#8217;de ise bu özellik yoktur ve bir fiille bağlantısı vardır. Demek ki, zevalsizlikte geçerlidir. Rahmân&#8217;ın rahmeti, başlangıçta iyiliği dilemeye yönelik Allah&#8217;ın zatına ait bir sıfattır. Rahîm&#8217;in rahmetinin de sonunda iyilik yapmaya yönelik bir fiilî sıfat olarak kabul edilmesi en güzel görüştür. Şu halde Rahmân ile Rahim, rahmetin değişik birer mânâsını ihtiva etmekle birbirlerinden birer yön ile üstün olmuş oluyorlar.</p>
<p>Demekki Rahmân, Rahim sıfatları yalnız bir pekiştirme (te&#8217;kid) için tekrar edilmiş değildirler. Ve her birinin kendine mahsus özel bir mânâsı ve bir mübalağa yönü vardır. Bir taraftan Rahmân&#8217;ın rahmeti en üstündür. Çünkü her yaratılmışa izafe olur, diğer taraftan Rahîm&#8217;in rahmeti en üstündür. Çünkü öbüründen (Rahmân&#8217;dan) daha fazla fiilî bir feyiz ve bereketi içine almakta ve Allah&#8217;a vekaleten kullarında da bulunur. Bazı tefsirlerde de buna işaret edilerek Rahmân&#8217;ın rahmeti yüce nimetler, Rahim&#8217;in rahmeti ise nimetlerin incelikleri ile ilgilidir derler.</p>
<p>Rahmân&#8217;ınkullanılışı özel, ilgi alanı ise geneldir. Rahîm&#8217;in kullanılış alanı genel, ilgi alanı ise özeldir ve işte yüce Allah böyle katmerlenmiş bir rahmet sıfatı ile vasıflanmıştır ve bunlar, insanlardan ümitsizlik duygusunu silmek ve onun yerine sonsuz bir iyimserlik duygusunu kurmak için yeterlidir. Genel bir şekilde istenen iman ve güven duygusunun ruhu da budur. Rahmân, Rahîm olan Allah&#8217;ı inkâr eden kâfir istediği kadar ümitsiz olsun, fakat müminin ümitsiz olması için hiçbir sebep yoktur. &#8220;Sonuç günahlardan sakınan müttakilerin olacaktır.&#8221; (Kasas, 28/83). Ve besmeleden alınacak ilk ilâhî feyz bu sevinçtir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Elmalılı Hamdi Yazır &#8211; Hak Dini Kur&#8217;an Dili,Azim,cild:1,syf.51-54</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahman-ve-rahim-arasindaki-farklar/">Rahman ve Rahim Arasındaki Farklar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rahman-ve-rahim-arasindaki-farklar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rahmani’r-Rahim” İle İlgili Konular Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 Nov 2017 11:17:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Eşya'ların Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmani’r-Rahim” İle İlgili Konular Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19005</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eşya dört kısımdır. 1) Hem faydalı hem zarurî olan; 2) Faydalı olup, fakat zarurî olmayan; 3) Zarurî olup faydalı olmayan ve 4) Ne faydalı ne de zarurî olan. Birinci kısım: Hem faydalı hem de zarurî olan kısımdır; bu, ya, sadece bu dünyada böyle olur. Meselâ nefes gibi; zira bu nefes bir an kesilirse, ölüm tahakkuk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/">Rahmani’r-Rahim” İle İlgili Konular Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/quran/" rel="attachment wp-att-19012"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-19012" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran.jpg" alt="" width="368" height="207" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran.jpg 1280w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/quran-1024x576.jpg 1024w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></a></p>
<p><strong>Eşya dört kısımdır. </strong></p>
<p><strong>1)</strong> Hem faydalı hem zarurî olan;</p>
<p><strong>2)</strong> Faydalı olup, fakat zarurî olmayan;</p>
<p><strong>3)</strong> Zarurî olup faydalı olmayan ve</p>
<p><strong>4)</strong> Ne faydalı ne de zarurî olan.</p>
<p><strong>Birinci kısım:</strong> Hem faydalı hem de zarurî olan kısımdır; bu, ya, sadece bu dünyada böyle olur. Meselâ nefes gibi; zira bu nefes bir an kesilirse, ölüm tahakkuk eder. Veya bu, ahırete dair olur ki, bu da Marifetullah&#8217;tır. Zira, marifetullah bir an kalbten çıksa, kalb ölür ve ebedî azabı hak etmiş olur.</p>
<p><strong>İkinci kısım:</strong> Faydalı olup, zarurî olmayan kısım, Bu, dünya hususundaki mal, ahiret hususunda da diğer bilgi ve ilimler gibidir</p>
<p><strong>Üçüncü kısım:</strong> Zarurî olup, faydalı olmayan kısım. Bu, dünya hususunda kaçı-nılamayan zararlar, meselâ hastalıklar, ölüm, fakirlik ve ihtiyarlık gibi. Ahiret hususunda, bu kısmın bir nazîrı yoktur. Zira, ahiretin faydalarına mukabil olarak zarar yoktur.</p>
<p><strong>Dördüncü kısım</strong>: Ne faydalı ne de zarurî olan kısım. Bu, dünya hususunda fakirlik, ahiret hususunda da azab gibidir.</p>
<p>Sen bu hususu iyice kavradığın zaman biz deriz ki: Nefes dünya hususunda faydalı ve zarurî olduğundan, insandan biran kesiliverse, insanın o anda öleceğinden söz etmiştik! Marifetullah da, ahiret hususunda zarurî olan bir iştir. Şayet o, kalbten bir an ayrılsa, kalb kesinlikle ölür. Ancak, bedenin ölümü kalbin ölümünden daha kolaydır. Zira, birinci ölümde sadece bir saat acı duyulur. Ama ikinci ölümde, acı ebediyyen devam eder. Aynı şekilde teneffüsde de iki durum söz konusudur.</p>
<p><em>Birincisi,</em> temiz ve güzel havanın içe çekilip, kalbin dengesinin ve sıhhatinin devamını temin etmektir. İkincisi ise, kirlenen, sıcak ve yakıcı havayı dışarı atmaktır. Aynı şekilde tefekkürün de, iki durumu bulunmaktadır. Birincisi, aklî ve naklî delillerin tatlı esintisini kalbe ulaştırıp, kalbdeki marifet ve iman dengesinin devamını temin etmektir.</p>
<p><em>İkincisi,</em> şüphelerden doğan fesada uğramış havayı, içimizden çıkarıp atmaktır. Bu ancak, bu hissedilen şeylerin sonlu olup ahiret âleminin başlamasıyla tükeneceklerini bilmekle olur. Bütün bu hallere vakıf olan kimse, belâlardan emin ve nihayetsiz hayır ve sevinçlere ulaşmış olur. Elde ettiğin her şeyin,Allah&#8217;ın rahmet deryalarından bir damla ve ihsan nurlarından bir zerre olduğunu bilmen suretiyle, bu iki şeyin kemâli aklına doğar.</p>
<p>Böylece, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın Rahman ve Rahîm olduğu bilgisi kalbine doğmuş olur. Bu manayı etraflıca bilmek istersen, bil ki sen, nefs ve bedenden, ruh ve cesetten meydana gelmiş bir cevhersin (varlıksın).</p>
<p><strong>Nefsine gelince:</strong> Onun,başlangıçta cahil olarak yaratıldığında şüphe yoktur. Nitekim Cenâb-ı Allah, &#8220;Cenâb-ı Allah, sizi annelerinizin karnından, hiçbir şey bilmez bir vaziyette çıkarttı. Ve sizin için, kulaklar, gözler ve kalbler yarattı. Umulur ki, şükredersiniz,&#8221; (Nahl, 76) buyurmuştur. Bundan sonra sen, hisseden, harekete geçiren, idrak eden ve düşünen kuvvetlerin mertebelerini tefekkür et ve aklî konuların mertebeleri ile çeşitli yönlerini düşün.</p>
<p>Bil ki, bunların kesinlikle sınırı yoktur. Eğer akıllı bir insan &#8220;makûlat&#8221; (aklî konuların bilgisini kazanmaya başlasa ve bu konuda şimşek hızıyla ve rüzgâr süratiyle ilerleme kaydetse, bu hareketinde de, hiç ölmeden sonsuza kadar devam etse, elde edeceği bilgi ve ilimler, yine sonlu; henüz öğrenemediği ve erişemediği bilgiler ise sonsuz, nihayetsiz olacaktır. Sonsuzun yanında sonlu, çoğun yanında az gibidir. Buna göre, ona, Cenâb-ı Allah&#8217;ın şu ayetinde belirtmiş olduğu hakikat, tecellî eder: &#8220;Size, onun ilminden pek azı verilmiştir.&#8221; (İsrâ, 85) Bu, hak-dır,doğrudur.</p>
<p><strong>Bedenine gelince:</strong> Bil ki o,dört unsurdan meydana gelen bir cevher (zât)dir. Bedenin nasıl oluştuğunu ve anatomisini düşün; her uzuvdaki ve bedenin her cüz&#8217;ündeki faydaları ve değerli fonksiyonları iyice anla.İşte o zaman, Cenâb-ı Allah&#8217;ın &#8220;Eğer Allah&#8217;ın nimetlerini saymaya kalksanız, sayamazsınız.&#8221; (Nahl 18) ayetinin doğruluğunu anlarsın. O vakit de, Cenâb-ı Allah&#8217;ın seni yaratıp doğruya ulaştırması ndaki rahmetinin mükemmelliğinin azametlerinden birisi, tarafından müşahede edilir de, o anda sözünün manasını bir parça anlamış olursun.</p>
<p>Eğer,&#8221;Allah&#8217;dan başkasının merhameti var mıdır, yok mudur?&#8221; diye sorulursa, deriz ki,doğrusu rahmet ancak Allah&#8217;a aittir Hem sonra, Allah&#8217;dan başkasının da merhametli olacağı düşünülse bile. Allah&#8217;ın rahmeti başkalarının merhametinden daha mükemmeldir. Burada iki makam vardır.</p>
<p><strong>Birinci makam,</strong> rahmetin ancak Allah&#8217;a ait olduğunun izahı hususundadır Biz deriz ki, birçok şey buna delâlet eder.</p>
<p><em>Birincisi:</em> Cömertlik, karşılıksız olarak ve gerektiği kadar vermektir. Cenâb-ı Allah&#8217;ın dışındaki herkes, bir karşılık almak üzere verir Şu kadar var ki, karşılıklar çok çeşitlidir. Bunlardan bir kısmı, maddîdir. Meselâ, bir parça bez almak için bir dinar vermek gibi..Bir kısmı ise, manevîdir ki, bunlar da kendi içlerinde kısımlara ayrılırlar. <em>Birincisi,</em> hizmet karşılığında mal vermek. <em>İkincisi,</em> yardım karşılığında mal vermek, <em>Üçüncüsü,</em> övülmek için mal vermek. <em>Dördüncüsü,</em> çok sevap kazanmak için mal vermek. <em>Beşincisi,</em> kalbten mal sevgisini silmek için mal vermek. Altıncısı insanî olan acıma duygusunu tatmin etmek için mal vermek. Bütün bu kısımlar,manevî karşılıklardır.</p>
<p>Velhasıl, her veren ancak verdiği bu şey vasıtasıyla kemâl nevilerinden birisine ulaşmak için verir. Bu da gerçekte, bir karşılık umarak vermek manasına gelir de, dolayısıyla cömertlik, lütuf ve bağış olmamış olur. Ama Hakk Teâlâ, zatı gereği kâmildir. Dolayısıyla kemâl elde etmek için vermesi imkânsızdır. Mutlak manada cömert ve rahîm olan, ancak Allahu Teâlâ olmuş olur.</p>
<p><em>İkincisi:</em> Cenâb-ı Allah&#8217;ın dışında her varlık zatı gereği mümkündür. Zatı gereği mümkün olan da, ancak zatı gereği Vâcib-ül-vücûd olanın yaratmasıyla var olur O halde. Allah&#8217;dan başkalarından sudur eden her rahmet, o varlıkda, Allah&#8217;ın ya-ratmasıyla meydana gelmiştir. Binâenaleyh, gerçekte rahîm olan, Allahu Teâlâ&#8217;dır.</p>
<p><em>Üçüncüsü: </em>İnsanın bir şey yapması ya da yapmaması mümkündür. Böylece, yapmasını yapmamaya tercih etmek, kalbte kesin bir sebebin meydana gelmesinin dışında imkânsızdır Bu sebep kalbte hasıl olmadığında ondan merhamet sadır olması imkânsız olur. Ama, o sebep kalbte meydana gelince rahmetin ondan sadır olması zorunlu olur. Buna göre de, gerçek manada rahîm, kalbte bu sebebi var eden zat olur. Bu zat da,ancak Allahdır. O halde, gerçek manada merhametli olan yegane varlık,Allah olmuş olur.</p>
<p><em>Dördüncüsü:</em> Farzet ki, falanca, yemesi için birisine buğday veriyor. Fakat, o kimsenin bunu hazmedecek midesi olmazsa, bu buğday ile amaçlanan fayda elde edilmiş olmaz. Yine farzet ki, falanca, birisine bir bahçe hibe ediyor. Gözde görme kuvveti olmadığı müddetçe, bu bahçeden düşünülen, amaçlanan fayda temin edilmiş olmaz. Halbuki, doğrusu bu buğdayı ve o bahçeyi yaratan ve onlardan istifadeyi mümkün kılan, onları her türlü afetler ve belâlardan koruyarak, onlardan istifadenin meydana gelmesini temin eden ancak Allah&#8217;dır. Bundan dolayı da, gerçek manada nimet veren ve merhametli olan, Allahu Teâlâ&#8217;dır, demek vacip olur.</p>
<p><strong>İkinci makam</strong>, Allah&#8217;dan başkalarının da merhametli olabileceğim farzetsek bıle, Allah&#8217;ın rahmetinin daha mükemmel ve daha geniş olduğunu beyan husu-sundadır. Bunun, birçok yönden izahı yapılabilir.</p>
<p><em>Birincisi:</em> Nimet vermek, nimet verenin makamının yüceliğini ve nimete mazhar olanın, ona göre küçük mevkide olmasını gerektirir. İnsanın Cenâb-ı Allah&#8217;a medyun olması, her hangi bir mahlûka medyun olmasından elbette daha iyidir.</p>
<p><em>İkincisi</em>: Cenâb-ı Allah, sana bir nimet verdiğinde, buna karşılık senden, sayesinde başka bir nimete ereceğin bir amel ister. Sanki Allah Teâlâ, sana, kendin için ebedî saadeti kazanmanı emrediyor. Amma Allah&#8217;dan başkası, sana bir nimet verse, kendisine hizmet etmeni ve onun gayesinin meydana gelmesi için çalışmanı emreder. Şüphesiz birinci hal daha iyidir.</p>
<p><em>Üçüncüsü:</em> Kendisine nimet verilen, nimet verenin kulu kölesi gibi olur. Allah&#8217;a kul köle olmak ise Allah&#8217;tan başkasına kul-köle olmaktan evlâdır.</p>
<p><em>Dördüncüsü:</em> Sultan sana bir lûtufta bulunduğunda, hallerini iyice bilemez. Bundan dolayı onun ihsanına ihtiyacın yok iken sana in&#8217;amda bulunur da buna muhtaç olduğun zaman, yardımını senden keser. Aynı şekilde, O sultan, her zaman ve her istenileni sana in&#8217;am etmeye kadir de değildir. Fakat Cenâb-ı Allah her şeyi bilir ve mümkün olan her şeye kadirdir Bir ihtiyacın ortaya çıksa onu bilir. O&#8217;ndan bir şey istesen, onu yaratmaya kadirdir. Binâenaleyh böyle olan daha üstündür, tündür.</p>
<p><em>Beşincisi:</em> Nimet vermek minneti gerektirir. Cenâb-ı Allah&#8217;a karşı minnet duymaya razı olmak, insanlara karşı minnet duymaya razı olmaktan daha üstündür. Buraya kadar ani anlattıklarımızdan, gerçek Rahman ve Rahîm&#8217;in Allah Teâlâ olduğu; başka merhametti varlıkların olduğunu farzetsek, bıle,Allahın rahmetinin daha mükemmel, daha üstün, daha yüce ve daha geniş olduğu sabit olmuştur, En iyi Allah bilir.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 1/231-234.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/">Rahmani’r-Rahim” İle İlgili Konular Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rahmanir-rahim-ile-ilgili-konular-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Af, Mağfiret ve Rahmet Arasındaki Fark</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/af-magfiret-ve-rahmet-arasindaki-fark/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/af-magfiret-ve-rahmet-arasindaki-fark/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 17 Apr 2017 14:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Af Mağfiret ve Rahmet Arasındaki Fark]]></category>
		<category><![CDATA[Afv]]></category>
		<category><![CDATA[Mağfiret]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14905</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bizi affet, bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen Mevlâmızsın bizim. Kafir toplumlara karşı da bize yardım et&#8221; (Bakara, 286). &#8230;&#8230; Af, Mağfiret ve Rahmet Arasındaki Fark İkinci soru: &#8220;Afv&#8221;, &#8220;mağfiret&#8221; ve &#8220;rahmet&#8221; kelimeleri arasında ne fark vardır? Cevap: Afv, kuldan cezanın düşmesidir; mağfiret, kulu utandırmak ve rezil-rüsvay etmek azabından koruyarak, onun suçunu örtmektir. Buna [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/af-magfiret-ve-rahmet-arasindaki-fark/">Af, Mağfiret ve Rahmet Arasındaki Fark</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/af-magfiret-ve-rahmet-arasindaki-fark/dua-eden-insan-04072012174714/" rel="attachment wp-att-14935"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14935" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/dua-eden-insan-04072012174714.jpg" alt="" width="318" height="239" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/dua-eden-insan-04072012174714.jpg 733w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/dua-eden-insan-04072012174714-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/dua-eden-insan-04072012174714-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/dua-eden-insan-04072012174714-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 318px) 100vw, 318px" /></a></em></p>
<p><em>Bizi affet, bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen Mevlâmızsın bizim. Kafir toplumlara karşı da bize yardım et&#8221; (Bakara, 286).</em></p>
<p>&#8230;&#8230;</p>
<p><strong>Af, Mağfiret ve Rahmet Arasındaki Fark</strong></p>
<p><strong>İkinci soru:</strong> &#8220;Afv&#8221;, &#8220;mağfiret&#8221; ve &#8220;rahmet&#8221; kelimeleri arasında ne fark vardır?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Afv, kuldan cezanın düşmesidir; mağfiret, kulu utandırmak ve rezil-rüsvay etmek azabından koruyarak, onun suçunu örtmektir.</p>
<p><strong>Buna göre kul sanki şöyle demektedir:</strong> &#8220;Senden afv diliyorum. Beni affettiğin zaman, günahımı ört! Çünkü, kabir azabından halâs olmak, ancak onun peşinden utanç azabından da halâs olunduğunda, kurtulunduğunda hoş olur..&#8221;</p>
<p>Birincisi cismanî, ikincisi ise ruhanî bir azâbtır. Kul her ikisinden de kurtulunca, mükâfaat istemeye yönelir.</p>
<p><strong>Bu da iki kısımdır:</strong> Cismânî mükâfaat ki bu cennet nimetleri, onun lezzetleri ve oradaki hoş ve güzel şeylerdir. Diğeri ise, ruhanî bir mükâafattır ki bunun da zirvesi, Allah&#8217;ın celâl nurlarının o kimseye tecelli etmesi ve, takati nisbetinde Allah&#8217;ın kibriyâsının, yüceliğinin o kimseye inkişâf etmesi, zuhur etmesidir. Bu da, o kimsenin Allah&#8217;ın dışında bulunan herşeyden sıyrılarak, tamamiyle Allah&#8217;ın celâlinin nuruna boğulmasıyla, istiğrakıyla mükmün olur.</p>
<p>Buna göre Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;Bize merhamet et!&#8221; buyruğu cismanî mükâfaatı; O&#8217;nun bundan sonra demesi de, &#8220;ruhanî mükâfaatı&#8221; ve kulun bütün benliğiyle Allah&#8217;a yönelmek istediğini gösterir. Çünkü Cenâb-ı Hakk&#8217;ın&#8221;Sen Mevlâmızsın bizim&#8221; buyruğu, o anda bulunan kimselerin (hâzirûn) yaptığı bir hitâbtır. Belki de kelâmcılardan pek çoğu, bu açıklamaları tuhaf görür ve bunların tâat kabilinden söylenilmiş şeyler olduğunu söylerler.</p>
<p>Yemin ederim ki, onlar söyledikleri şeylerde doğru söylemektedirler, zira onların ilimdeki dereceleri budur. &#8220;Şüphesiz ki Rabb&#8217;in, yolundan sapan kimseleri çok iyi bilenin ta kendisidir. O, hidâyete ulaşmış olan kimseleri de pek İyi bilendir&#8221; (Necm, 30).</p>
<p>Cenâb-ı Hakk&#8217;ın&#8221;Sen Mevlâmızsın bizim&#8221; buyruğunda bir başka anlam daha vardır. O da şudur: Bu kelime, kulun son derece huşu ve inkiyâd içinde bulunduğunu; kendisine ulaşan her nimetin sahibinin Allah olduğunu ve elde ettiği her türlü ikramı ve ihsanı O&#8217;nun lütfettiğini itiraf ettiğini gösterir. Hiç şüphesiz işte bu sebeple, kullar duâ ederken, Allah&#8217;ın lütfü ve ihsanına dair söz ederlerken kendilerinin, ancak Cenâb-ı Hakk&#8217;ın tedbiriyle işlerinin tamamlanacağı bir çocuk ve, ancak Mevtasının ıslâhıyla işlerinin yoluna gireceği bir kul durumunda olduklarını; Allahu Teâlâ&#8217;nın, gökler ve yerin Kayyûm&#8217;u olduğunu, bütün işleri yoluna koyan olduğunu, &#8220;Ne güzel Mevlâ, ne güzel yardımcı&#8221; (Enam. 40) âyetinde de belirttiği gibi, hakikatte her şeyin müdebbiri (yöneticisi) O olduğunu izhar etmişlerdir.</p>
<p>Bu âyetin bir benzeri de, &#8220;Allah, imân edenlerin dostudur&#8221; (Bakara, 257); yani, &#8220;yardım edenidir&#8221;, &#8220;Muhakkak ki Allah, onun dostudur&#8221; (Tahrim, 4) ve &#8220;Bunun sebebi şudur: Çünkü Allah muhakkak ki imân edenlerin dostudur. Kâfirlerinse dostu yoktur&#8221; (Muhammed, 11) âyetleridir.</p>
<p>Daha sonra Cenâb-t Hak Kâfir toplumlara karşı da bize yardım et&#8221; buyurmuştur. Yani, &#8220;Onlarla savaşırken, onlarla hüccetleşirken ve, Hak Teâlâ&#8217;nın, &#8220;Onu diğer bütün dinlerden üstün kılmak için&#8221; (Saf,9)âyetinde de buyurduğu gibi, İslâm devletinin onların devletlerinin üzerine çıkması hususunda, onlara karşı bize yardım et.&#8221; demektir.</p>
<p>Muhakkik ulemâdan, &#8220;Kâfir toplumlara karşı da bize yardım et&#8221; duasından maksadın, &#8220;Ruhanî- melekî kuvvetlerle, mâsivâullah&#8217;tan başkasına çağıran cismanî güçleri kahretme konusunda Allah&#8217;tan yardım istemek olduğunu&#8221; söyleyenler de bulunmaktadır. Bakara sûresi bu ifâdelerle sona ermektedir.</p>
<p>Vahidî (r.h), Mukâtil İbn Süleyman&#8217;ın şöyle dediğini rivayet etmiştir: &#8220;Hz. Peygamber Miraca çıktığında, ona Bakara sûresinin son âyetleri verilmiştir. Bunun üzerine melekler, &#8220;Hiç şüphesiz Allahu Teâlâ&#8221;Peygamber &#8220;imân etti&#8221; diyerek, sana güzel bir övgüyle ikramda bulundu. Binâenaleyh, sen O&#8217;ndan iste, ve O&#8217;na yalvar yakar..&#8221; dediler. Bunun üzerine Cebrail (a.s), Hz. Peygamber&#8217;e nasıl duâ edeceğini öğretir.. Hz. Peygamber (s.a.s) de &#8220;Ey Rabb&#8217;imiz, bağışlamanı dileriz.. Dönüş ancak sanadır&#8221; deyince de, Allahu Teâlâ, &#8220;Şüphesiz ben sizi bağışladım!&#8221; der.</p>
<p>Hz. Peygamber, &#8220;Bizi muâhaze etme!., &#8220;deyince, Allah(c.c), &#8220;Ben sizi muâhaze etmeyeceğim!&#8221; buyurur. Hz. Peygamber &#8220;Üstümüze ağır bir yük yükleme&#8221; deyince Cenâb-ı Hak, &#8220;Ben size katı davran m ayacağım&#8221; buyurur. Hz. Peygamber (s.a.s), &#8220;Takat getiremeyeceğimiz şeyi bize yükleme&#8221; deyince, Cenâb-ı Hak, &#8220;Bunu size yüklemiyeceğim&#8221; buyurur. Hz. Muhammed: &#8220;Bizi atfet bizi bağışla ve bize merhamet et&#8221; deyince, Allahu Teâlâ da, &#8220;Muhakkak ki sizi affettim, sizi bağışladım, size merhamet ettim ve, kâfir toplumlara karşı da size yardım ettim&#8221; buyurur.</p>
<p>Bazı rivayetlerde Hz. Muhammed (s.a.s) bu şekilde duâ ederken, meleklerin &#8220;Amîn&#8221; (= kabul buyur) dedikleri de yer almıştır.</p>
<p>Bu kelimelerin yazarı şu yoksul, fakir, muhtaç kimse de şöyle der: &#8220;Ey Allah&#8217;ım, ey efendim! Araştırdığım ve yazdığım her şey ile, sadece senin rızanı ve yüce cemâlini gözettim. Eğer isabet ettiysem, senin muvaffak kılmanla isabet etmişimdir. Sen bunları, lütfün ve ihsanınla, bu yoksul ve muhtaç kimseden kabul et!.. Eğer hata ettiysem, ey ısrar edenlerin ısrarının canını asla sıkmadığı ve isteyenlerin isteklerinin de kendisini meşgul etmediği Allahım! Sen lütfü kereminle, benim günahlarımı bağışla&#8230;&#8221; Bunlar, bu sûrenin tefsiri hakkında söylediğim son sözlerdir. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah&#8217;adır. Salât ü selâm ise, efendimiz, Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s) ile O&#8217;nun âline ve ashabına olsun..</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 6/114-116.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/af-magfiret-ve-rahmet-arasindaki-fark/">Af, Mağfiret ve Rahmet Arasındaki Fark</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/af-magfiret-ve-rahmet-arasindaki-fark/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bütün Rahmetler Gerçekte Allah’tandır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/butun-rahmetler-gercekte-allahtandir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/butun-rahmetler-gercekte-allahtandir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 06 Apr 2017 09:24:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Bütün Rahmetler Gerçekte Allah’tandır]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=14432</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sen, Allah&#8217;tan bir rahmet sayesindedir ki, onlara yumuşak davrandın&#8230;(Al-i İmran,159) Bil ki, bu âyet-i kerime, Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in ümmetine karşı rahîm olmasında, Allah&#8217;ın rahmetinin âmil olduğuna delâlet etmektedir. Bu âyetin hakikatini düşündüğün zaman onun, bütün rahmetlerin, ancak Allah&#8217;a ait olduğuna delâlet ettiğini anlarsın.. Bunun izahı birkaç yöndendir: a) Eğer Allah Teâlâ, kulunun kalbine hayra, rahmete [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/butun-rahmetler-gercekte-allahtandir/">Bütün Rahmetler Gerçekte Allah’tandır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/butun-rahmetler-gercekte-allahtandir/gonul42-dua-ve-rahmet/" rel="attachment wp-att-14489"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-14489" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet.jpg" alt="" width="400" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/gonul42-dua-ve-rahmet-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a></em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Sen, Allah&#8217;tan bir rahmet sayesindedir ki, onlara yumuşak davrandın&#8230;(Al-i İmran,159)</em></p>
<p>Bil ki, bu âyet-i kerime, Hz. Muhammed (s.a.s)&#8217;in ümmetine karşı rahîm olmasında, Allah&#8217;ın rahmetinin âmil olduğuna delâlet etmektedir. Bu âyetin hakikatini düşündüğün zaman onun, bütün rahmetlerin, ancak Allah&#8217;a ait olduğuna delâlet ettiğini anlarsın..</p>
<p><strong>Bunun izahı birkaç yöndendir:</strong></p>
<p><strong>a)</strong> Eğer Allah Teâlâ, kulunun kalbine hayra, rahmete ve lütfa davet eden bir his ve istidâd yerleştirmemiş olsaydı, kul bu hususlarda hiçbir şey yapamazdı. Allah Teâlâ insanın kalbine davet edici bu sebepleri, duyguları atınca, şüphesiz ki kul bu fiilleri yapar. Bu takdire göre, rahmet ancak Allah&#8217;tandır.</p>
<p><strong>b)</strong> Allah&#8217;ın dışındaki bütün merhametli varlıklar, rahmetine mukabil, ya bir cezadan kurtulma şeklinde, veya bir sevabı ve mükâfaatı elde etme şeklinde veyahut da güzel bir isim yapma gayesiyle bir karşılık bekler. Böylesi beklentilerden uzak bir durum farzetsek bile, bu durumda ondaki sebep de, kendi cinsinden olan varlıklara karşı duyulan bir rikkat, acıma ve şefkat duygusu olmuş olur.</p>
<p>Binaenaleyh, acı içinde kıvranan bir canlı mahlûku gören kimsenin kalbi rikkate getir, üzülür; onu elem içinde müşahede etmesinden dolayı acı duyar, bundan dolayı da kalbindeki bu rikkati, acıma hissini uzaklaştırmak için, o canlıyı bu elemden kurtarır. Eğer onda, bu maksatlardan herhangi bir şey bulunmamış olsaydı, ona kesin olarak merhamet etmeyecekti. Ama Cenâb-ı Hakk&#8217;a gelince, O&#8217;nun merhameti hiçbir gayeden ötürü değildir. Binaenaleyh, rahmet ancak Allah&#8217;a aittir.</p>
<p><strong>c)</strong> Allah&#8217;ın dışında merhamet eden her varlık ancak, merhamet ettiği o kimseye ya bir mal vermek suretiyle, veyahut da, belâ ve sıkıntı veren şeylerden herhangi birisini ondan uzaklaştırmak suretiyle merhamet edebilir. Ama ne var ki, merhamet edilen kimse bu maldan, ancak uzuvları salim ve sıhhatli olduğu takdirde istifade edebilir. Uzuvların sıhhatli olması ise, ancak Allah&#8217;tandır.</p>
<p>Binaenaleyh, gerçekte rahmet ancak Allah&#8217;a aittir. Ama görünürde, Allah&#8217;ın rahmet etmesine yardım ettiği herkes &#8220;rahîm&#8221; diye isimlendirilmiştir. Nitekim Hz.Peygamber (s.a.s),&#8217;Merhamet edenlere. Rahman olan Allah merhamet eder&#8230;&#8221; Allahu Teâlâ da, Hz. Peygamber&#8217;i vasfederken, &#8220;Mü&#8217;m&#8217;inlere karşı çok şefkatli, çok merhamet edicidir {rahimdir)&#8221; (Tevbe. 128) buyurmuştur.</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 7/156-157</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/butun-rahmetler-gercekte-allahtandir/">Bütün Rahmetler Gerçekte Allah’tandır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/butun-rahmetler-gercekte-allahtandir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rahmet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rahmet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rahmet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2015 23:15:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet ve Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5421</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yollar tıkandı, ışıklar söndü, dünyalar karardı. Bana yük olan gövdemin çevrileceği mekân kalmadı artık. Yakınlarımın, milletimin ve bütün insanların ben daraldıkça bana uzanan elleri yok oluverdi bir anda. Okuyordum, düşünüyordum ve doğru bir yolda yürüyor­dum. Şimdi ne oldu bunlar? Okumak boş bir külfet, düşünmek bir işkence, söylemek sade bir hezeyan. Yürüyüp de nereye gideceğim, madem [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmet/">Rahmet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/rahmet/indir6-300x150/" rel="attachment wp-att-18225"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-18225" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/indir6-300x150-1.jpg" alt="" width="300" height="150" /></a></p>
<p>Yollar tıkandı, ışıklar söndü, dünyalar karardı. Bana yük olan gövdemin çevrileceği mekân kalmadı artık. Yakınlarımın, milletimin ve bütün insanların ben daraldıkça bana uzanan elleri yok oluverdi bir anda. Okuyordum, düşünüyordum ve doğru bir yolda yürüyor­dum. Şimdi ne oldu bunlar? Okumak boş bir külfet, düşünmek bir işkence, söylemek sade bir hezeyan. Yürüyüp de nereye gideceğim, madem ki, boyutsuz bir noktanın üzerinde dönüp duruyorum? Dost­lar da kimmiş? Dostluk ne kelime? İnsanların herbiri bir başka hayvan. Sansar olmayanı yılan veya çakal. Sürü riya ile donanır da yüzünü boyarsa ona toplum diyorlar.</p>
<p>Benim kendi hayatım bile bana yabancı bir mânâsız varlık, bir kâbus, bir heyûlâ, hafızamın masallarıyla oyalanan hasta bir gölge. Ben dediğim şey, korkularının gölgesine sığınmış ve sade alışkanlıklarının esiri bir otomattan başka bir şey değil. İçinde süründüğü dünya ise ya Schopenhauer’in dediği gibi “mümkün dünyaların en fenasıdır”, ya da Berkeley’in görüşüyle “şuura var gibi görünen bir vehimdir”. Böyle bir dünyada irademden ateşten oklar halinde fışkırıp da etrafa yayılan dilekler, idealler mesa­fe ve mekân bulamıyarak tekrar bana dönüyor, benliğime saplanıyor ve onu uçurumlara yuvarlıyorlar. Bendeki bunca ümitleri boğan ümitsizliğin kucağında var olmak belâlı bir vehim, yaşamak boş şey­dir. O, en açık deyişle yorulmak için koşmak, ölmek için yaşamaktır. Yaşamak, burda ölüm nöbetini beklemektir.</p>
<p>İçerisine bir damla rahmetin sızmadığı bir dünyada insan ruhu­nun üstüne çöken kâbus işte budur. Bu kâbus, kiminde hikmet ve felsefe olur, kimini de kör gözleriyle güden kılavuz. Ancak dua ile göklere açılan ellerin ve Allah’a doğru yükselmek isteyen coşkun emellerin kapanmış kapıları dürtüp de gök kapılarını açtığı zaman ne görürsünüz? Karanlık yer yer yırtılır. Azab ile şüpheyi orta­dan kaldırıp varlıkların gerçeğini gösteren hakikat güneşi âlemleri aydınlatır. Ümitler kalbin can daman olur. Sevinç, sevinç, karşılığı ve sonu olmadığı için ağlatan sevinç benlikten taşar. înanmayıştaki hüsran, son bir defa çirkin yüzünü gösterip çekilir. Herşey sevilir, herşey gerçeğine kavuşur, herşey ebedileşir. İşte bu, duanın sonsuzdan getirdiği rahmettir.</p>
<p>Allah’ın âlemden ibaret eseri olan rahmet, ruhlara müjdesini sunduktan sonra her taraftan gelir, herşeyde görünür. O, sonsuzun sonu olan varlıklarda barınmasıdır. Bunca hatıralar, hicran, hevesler ve sevdalar&#8230; Beni benden alan bu hayat kadehine bunların hepsi nasıl sığıyor? Sonsuz olarak yaşa­sam yine de sığacaklardır. Ben dediğim şey, hayat tarlasını kazıyan, düven demiri gibi bir şey midir? Ben kendi kendime miyim? İnsan kendinindir de niye gözyaşlarını kendi dışına akıtıyor? Ümitlerle dolu gözyaşları bize dolan rahmetin yine bizden taşmasıdır; son­suzluktan gelip yine sonsuzluğu aramasıdır. Bencillik, hakikatte benliğin kendi kendini inkârıdır. Kendi dokunduğun tellere kendi gözyaşların boşanır. Bendeki amansız bencilliğin eriyip yok oldu­ğu yer, üstüne bu yaşların döküldüğü tellerdir. Beni dar kalıbımdan çıkarıp sonsuzluğa teslim eden, İlâhî rahmettir. Rahmet, gözyaşları ile kazanılır. İnsan olan varlığın tabiî hali, dua halidir. Rabbin bize sunduğu ise rahmettir.</p>
<p>İnsan ruhu, sürekli bekleyiş halindedir. Bilmeyerek bu bek­leyişini o, fani olan eşyaya bağlar. “Mal istedim, devlet diledim, başarılar bekledim” der. Hakikatte bütün bunlar birer gözbağıdır, aldatıcı hayallerdir; gafil insanı oyalamaktan başka şeye yaramaz­lar. Gören gözler için varlığın kendisi rahmettir. Hem o her yerden gelir. Seste duyulur, bakışta barınır, kışta ve baharda canlanır, esen yelde ve akan suda rahmet mırıldanır. Kısacık ömür içinde ufak büyük birçok şeyler beklediğimizi zannederiz. Hakikatte hepimi­zin beklediği İlâhî rahmettir; bizde dua olan ümitlere sonsuzun cevabıdır. Biz kendi gücümüzle başardığımız eseri bir yere kadar götürüp, bir kapının arkasında bırakırız. Rahmet kapısını açmak bizim işimi/ değildir. Eşyaya bağlı ümitlerle hesapların iflâs ettiği yerde, her zerresi kararmış bir dünyada bile bu kapının bir anda açılışına hiç şaşmıyalım. Onu açan bizim ellerimiz değildir. Bir insan işte ölüyor mu diyorsunuz? Belki çok uzun yaşayacaktır. Bir millet yok olmada mıdır sanıyorsunuz?</p>
<p>Belki ebedî olmak için tek­rar canlanacaktır. Bütün insanlık kapkara bir batağa gömüldü ve işte boğuluyor mu diyorsunuz? Belki beklenmedik bir anda doğan güneşle yeniden ayaklanacaktır, ölen şeyleri dirilten bunca ışık, tekrar tekrar âleme dolup taşan bunca hayat bizi uyarmadıysa bu, rahmetten kaçtığımız içindir. Görüşümüzün rahmet, konuşmamızın rahmet, düşünmenin de rahmet olduğunu anlamak için tekrar tekrar kabirden çıkıp gelmemiz mi lâzım?</p>
<p>Merhametle aşkın da rahmet olduğunu, hem de Rabb’in elinden çıktığı gibi rahmet olduğunu anlamadıktan sonra kabirden dünyaya dönüp gelişler de faydasız olacaktır. Rahmet, Allah’ın bize çevrilmiş yüzüdür; biz O’nu rah­metinde görürüz. Allah’ın bir de eşya halinde bölünmemiş, bütün halindeki varlıkta görünüşü vardır. O’nun herşeye serpilen rahmet­te görünüşü bir lûtuftur, varlıkta görünüşü ise ağır bir denemedir. O herkesin kârı değildir. O’nun eşyada görülen rahmetinin tasdikidir. Dua ise, daha fazlasının ümitle yine O’ndan dilenmesidir.</p>
<p>Rahmet, tabiatın kanunlarını aşar, çünkü kanunu koyan da O’nun elidir. Aklın sınırlarının ötesine geçer, çünkü akıl da rahmet eseridir. Onun bizde eşyaya çevrilmiş, kibirle karışık ve bedenle kuşatılmış bir damlasının çırpınışıdır. Gören gözlere o her yerde vardır, güneşin ışığı gibi, bütün âlemi kaplamıştır. Görmeyen ve almayandan, görülmediği ve kendini gizlediği zaman her yerden çekilir. Tablosunu başta çizdiğimiz karanlık bir dünya bırakır. Onu görmek, onu almak için bedenin ve akim kanunlarını çiğneyip ötesine geçmek lâzım geliyor. Bunları bir tarafa iterek değil, tam üstünden aşarak sıçramak şarttır. Bedenin hizmetini, aklın ışığı­nı kullanmak, sonuna kadar kullanmak ve bunların götürebildiği şuurların da Öbür tarafına sıçramak icap ediyor. Bu iş dinin kılavuzluğuyla olur.</p>
<p>Bedenin hareketleriyle övüne övüne cennet arayan ve aklın kendi sınırlan içinde ortaya koyduğu kaidelerin çemberi içinde dolaşan dindarlık, gerçek dini yıkıyor. Ruhun Allah&#8217;a götü­ren hamlesini durdurup inşam cansızlarla birleştiriyor. Taassup dedikleri bu felâkettir. Hocanın dini budur. Mabedin imarıyla din adamının refahım hesaplayan din davası, Allah’ın dinini devirmiş­tir. İmanı daraltıcı şekiller, kalbi çepeçevre duvarla kuşatan kaide­ler, bedenin istekleri ve haz cennetleri, hesap ölçüleri, ruhumuzun dünyaya çevrik iştihaları, teşbih sayılan, güzel seslerle donatılmış merasimler, hukukun kaideleriyle korunan ve dünya siyasetine destek arayan din adamlarının sözde dindarlığı&#8230; Bunların hep­si gerçek dinin düşmanlarıdır; çünkü bunlar, Allah’ın rahmetine kapatılmış kat kat kapılardır. Herbiri bizi rahmet deryasından bir adım daha uzaklaştırır, Allah’ın elini bizden çekerler. Her tarafına Allah’ın adı yazıldığı, içerisinde türlü kıyafetlerle kuklaların Allah adını haykırdığı mabette Allah bulunmadığı gibi, hep bunlarla yaşanan bir dünyada Allah kullarını terkeder. Akif in dediği gibi:</p>
<p>“Nedir mânâsı mabud olmadıktan sonra, mihrabın,</p>
<p>Rükûun, haşyetin, vecdin, bütün bîçare esbabın?”</p>
<p>Rahmeti alanlara, ona hazır bulunanlara İlâhî rahmet dünya varlıklarının hepsinin eliyle gelir. Onu en güzel getiren insandır, dağdan, denizden geldiği gibi, o bir kuş kanadıyle de gelir, bir yapraktan da alınır. Ama hiçbir tabiat unsuru Şems-i Tebrizinin Mevlâna’ya getirdiği rahmeti getiremez. Mürşid, en ileri rahmet kapısıdır. Rahmeti bir avuç topraktan toplayıp ve bir damla suda seyreden insan kemâle ermiştir, İlâhî rahmetin aynası olmuştur.</p>
<p>Rahmet, bu kendi kendisini izah edemeyen varlığın gerçek adıdır. Başlangıçta cansız varlıkta gizlenen kuvvetin, bitkilerle hayvanları ortaya koyduktan sonra insanı, kendi mutlak hakikatinin kapısının eşiğine kadar ulaştıran eli, insanın kalp gözüne kendi var­lığını gösteren yüzüdür. Âlemdeki İlâhî temaşadır. Felsefenin O’nu tanıtmak için binlerce yıldanberi ortaya koyduğu bunca taslaklar,aklın gösterişli lâkin beyhude marangozluktan hep O’nun etrafında ve dışında dolaşmış, lâkin kendisini tanıtamamıştır. İlmin yaptı­ğı ise, O’nu görmeden ve tanımadan sadece didik didik etmektir. O’nun dünyalarında ancak aşkın kanadıyla uçulur. Âlemde rahmet­ten başka bir şey yoktur.</p>
<p>Nurettin Topçu,Var Olmak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rahmet/">Rahmet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rahmet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
