<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Psikanaliz | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/psikanaliz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Tue, 30 Apr 2024 15:51:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Psikanaliz | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Freud&#8217;un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2024 15:43:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[anoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[din nevrozdur]]></category>
		<category><![CDATA[Ego]]></category>
		<category><![CDATA[Fatma Yüce]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Freud Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Freud’un Din Yanılsaması]]></category>
		<category><![CDATA[nevroz]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26970</guid>

					<description><![CDATA[<p>2.1.   &#8220;Din Nevrozdur.” İddiasının Eleştirel Analizi ve Mantık Hataları Freud “Din nevrozdur.” iddiasını temellendirmek için en te­melde din ve nevroz arasında sekiz benzerlik noktası tespit ettiğini iddia etmiştir. Saplantılı davranışları temsil eden bu benzerlik noktalarının birkaç önemsiz farkla -ki bu farkları da psikanalizle giderdiğini öne sürer- dinde de olduğunu id­dia etmiştir. Freud sekiz benzerlik noktasından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/">Freud’un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1.webp"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26992 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1-300x169.webp" alt="" width="371" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1-300x169.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1-600x338.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1.webp 768w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p class="WordSection1"><!-- [if !supportLists]--><strong>2.1.   <!--[endif]-->&#8220;Din Nevrozdur.” İddiasının Eleştirel Analizi ve Mantık Hataları</strong></p>
<p class="WordSection1">Freud “Din nevrozdur.” iddiasını temellendirmek için en te­melde din ve nevroz arasında sekiz benzerlik noktası tespit ettiğini iddia etmiştir. Saplantılı davranışları temsil eden bu benzerlik noktalarının birkaç önemsiz farkla -ki bu farkları da psikanalizle giderdiğini öne sürer- dinde de olduğunu id­dia etmiştir. Freud sekiz benzerlik noktasından “ihmal edil­diğinde vicdan azabımn oluşması, İcra edildiğinde soyutlan­manın gerçekleşmesi, tüm detayların yerine getirilmesinde gösterilen özen”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn1" name="_ftnref1"><!-- [if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]--></a> şeklinde belirginleşen üç benzerliğin daha kolay fark edildiğini söylemektedir. Her ne kadar Freud böyle bir tasnife gitmese de bu üç benzerlik noktasını formal yani şekilsel benzerlik olarak isimlendirmek ve geri kalan beş ben­zerlik noktasını da yapısal benzerlik olarak belirtmek hem ko­nuyu anlamak hem de daha iyi değerlendirebilmek bakımın­dan uygun görünmektedir. Freud’un temel benzerlik olarak gördüğü dördüncü özellik içgüdülerin bastırılmasıdır. Diğer dört benzerlik de bu temel benzerlikten neşet etmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Ön­celikle şekilsel benzerlik noktalarına bakıldığında buradaki üç özelliğin nevroz ve dine özgü olmayıp başka şeylerde de görülebileceği açıktır. Bu üç özellik birçok sevgi, adama, fe­dakârlık ve önem verme içeren eylemde görülebilir. Mesela aşk konusu bunlardan biridir. Âşık olan kişi âşık olduğu ki­şiyi ihmal ettiğinde rahatsız olacaktır, hele de o kişinin gön­lü kırılırsa ihmalinden dolayı vicdan azabı çekecektir ve bir daha böyle bir ihmalin içinde olmamaya özen gösterecektir.Âşık olan kişi âşık olduğu kişiyle karşılaştığında ondan baş­kasını göremeyecek kadar etraftan soyutlanacaktır. Âşık İle maşuk buluştuklarında buluşma gününün anlam ve ehem­miyeti nispetinde organize ettikleri güzel günün tüm detay­larına dikkat edeceklerdir. Freud’un hemen fark edildiklerini iddia ettiği üç benzerlik noktası aşk için de geçerlldir. Peki bu benzerlik bizi hızlıca “Din evrensel bir aşktır.”, “Aşk bireysel bir dindir.” sonucuna ya da “Aşk evrensel bir saplantı nevro­zudur.” ya da “Nevroz bireysel bir aşktır.” sonucuna götüre­cek midir? Freud belki buna da “evet” diyebilirdi ama cevap, tabi ki “hayır”dır. Bu tür ifadeler ancak gerçeklikten uzak mecazi ifadeler ya da sanatsal anlatımlar için kabul edilebi­lir olur. Bununla birlikte aşkta çiftlerin bilinç dışı ilişkisine yönelik çalışmalar kapsamında aşk psikanaliz çerçevesinde ele alınmış ve ego idealinin sevilen ötekine yansıtıldığı aşkın gerçeklik yönü de olan, nevroz değil de yanılsama olduğu yö­nünde iddialar da öne sürülmüştür.2</p>
<p class="WordSection1">Freud’un “Din nevrozdur.” iddiasını ortaya atmak için din ile nevroz arasında kurduğu analoji hatalı bir analojidir. Do­layısıyla burada Freud’un yanlış analoji mantık hatası yaptığı görülmektedir. Freud bu hükme varmak için analojiyi kullan­mış ama burada da analojinin temelini sağlayacak düzeyde yani dinin nevroz olduğunu kanıtlayacak düzeyde makul bir benzerlik ilişkisi oluşturamamıştır. Görüldüğü gibi kullandı­ğı benzerlik noktaları birçok duruma uygulanabilmektedir. Mantıkta tümdengelim kesin sonuç, tümevarım yüksek ih­timali! muhtemel sonuç verirken, analoji bu ikisine nazaran daha düşük düzeyde bir çıkarıma ulaşılmasını sağlar. Bu­nunla birlikte analojik argümantasyon, tümdengelimsel ya da tümevanmsal metotla kullanılabileceği gibi onların olmadığı yerlerde de kullanılmaktadır. Benzetme yoluyla akıl yürütme ne tümevarım gibi parçadan bütüne ne tümdengelim gibi bü­tünden parçaya gitmez. Bunun aksine iki özel durumda ben­zer özellikler tespit edildiğinde bunlardan biri bilindiğinde digeri hakkında fikir yürütmeyi sağlayan parçadan parçaya bir akıl yürütmedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn2" name="_ftnref2"><!-- [if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]--></a> Bununla birlikte analojik metot kullanıla­rak yapılan argümantasyonların sonucuyla ilgili kesin yargı­lara gitmekten kaçınmak gerekmektedir. Analojik kanıtlama ya da benzerlik kanıtında spesifik bir durum veya örnekten başka bir örneğe, iki örneğin birçok yönden benzerlik göster­mesinden hareketle akıl yürütülerek birinde bulunan başka bir spesifik özelliğin de benzetilen diğer örnekte de olabilece­ği ihtimaline dayanarak her iki örneğin de benzer oldukları sonucuna giden bir akıl yürütme biçimidir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn3" name="_ftnref3"><!-- [if !supportFootnotes]-->[4]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Analoji yoluyla yapılan bu tür kanıtlamada bir genellemeyi desteklemek için örnekleri çoğaltmak gerekmez. Bunun yerine benzeyen ve benzetilen arasındaki benzerliğe ve benzerlik ilişkisine odak­lanılır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn4" name="_ftnref4"><!-- [if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]--></a> Analojik yöntemi kullanan Freud’un argümanına tekrar dönersek, Freud’un ortak özellikler göstererek din ve nevroz arasında benzerlik olduğunu iddia ettiği görülür. Ama burada Freud’un doğru olan bu akıl yürütmeyi bu kısımda bırakmadığı ve din ve nevroz arasında benzerlikler tespit edip tespit ettiği benzerliklerden yeni çıkarsamalara gitmek yeri­ne hızlıca “Din nevrozdur.” sonucuna ulaştığı görülmektedir. Dolayısıyla Freud’un burada analojinin getirdiğiyle yetinme­diği, bilimsel düşünceyi bir noktadan sonra ihmal ederek fikir ürettiği görülmektedir. Freud’un argümanım ana hatlarıyla analoji oluşturarak ifade edelim: Hem din hem nevroz her iki­si de ihmal edildiklerinde vicdan azabı oluşturur, her şeyden soyutlanarak ve tüm detaylarına dikkat edilerek icra edilir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn5" name="_ftnref5"><!-- [if !supportFootnotes]-->[6]<!--[endif]--></a> O halde “Din nevrozdur.” Burada Freud’un yapmak istedi­ği nevrozdaki özelliklerin dinde de olduğunu göstererek di­nin nevroz olduğu sonucuna ulaşmaktır. Öncüller ve sonucu daha açık bir şekilde yazarsak yeni analojik argûmantasyon şu şekilde oluşur:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Nevroz’un İhmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilir­ken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özelliklerine sahip olduğu bilinmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Dinde de (herhangi bir rüknü) ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, İcra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">O halde “Din nevrozdur.”</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">İki durum arasındaki benzerliğin vurgulandığı bir argü­man büyük ihtimalle analojiden kaynaklanan bir argüman­dır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn6" name="_ftnref6"><!-- [if !supportFootnotes]-->[7]<!--[endif]--></a> Analojik kanıtlarda iki durum arasındaki benzer özel­liklere dikkat çekilir ve söz konusu benzerlikle ilgili bir so­nuç çıkarılır. Bir akıl yürütme biçimi olarak analoji (temsil), iki şey veya olay arasındaki benzerlikten hareketle birisi için verilen bir hükmün diğeri için de geçerli olduğu sonucunu ulaşmaktır. Analojide dört temel unsur bulunmaktadır:</p>
<p class="WordSection1">1) Kendisine benzetilen (müşebbeh-ün bih),</p>
<p class="WordSection1">2) Benzetilen (mü- şebbeh) ya da benzeyen,</p>
<p class="WordSection1">3) Neden (illet) ya da Benzerlik İliş­kisi,</p>
<p class="WordSection1">4) Benzetme (teşbih) ya da hüküm.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn7" name="_ftnref7"><!-- [if !supportFootnotes]-->[8]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Analojik kanıtın ilk öncülü, analoji olarak kullanılan örnek hakkında bir iddiada bulunur. Analojik kanıtın İkinci öncülü, İlk öncüldeki örne­ğin, argümanın kendisinden sonuç çıkaracağı ikinci öncül­deki örneğe benzediğini iddia eder.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn8" name="_ftnref8"><!-- [if !supportFootnotes]-->[9]<!--[endif]--></a> Analojik kanıtın ilk ön­cülünde analojinin ilk unsuru olan kendisine benzetilen yer almaktadır. Kendisine benzetilen örnek, analojide asıl unsur olarak dikkat çeker. Bilinen bir gerçeklikten hareket ettiği için analojinin dayanağı olarak görünmektedir. Analojik ka­nıtın ikinci öncülünde analojinin İkinci unsuru benzeyen yer almaktadır. İkinci öncüldeki bir şeye benzetilen yani benze­yen örnek ise ikinci dereceden yani fürudandır. Birinci ön­cülde yer alan benzetilenle İkinci öncülde yer alan benzeyen arasında benzerlik ilişkisi kurulursa, sonuç birinci örnekteki hükmün ikinci örnek için de geçerli sayılmasıyla oluşturulur ve analojik kanıtlama tamamlanır. Analojinin ne olduğu kav­randıktan sonra sorulması gereken soru argümanın analoji voluvia nasıl değerlendirileceğidir.10 Yani analojik bir kanıtla­mada ne tür bir mantıksal prosedür işletilmektedir? Burada nevroz kendisine benzetilen, din benzeyen, Freud’un belirle­diği üç dikkat çekici özellik İse benzerlik ilişkisini oluştur­maktadır. Analojik argümantasyonda yapılması gereken ken­disine benzetilende yani nevrozda olan özellikler, benzetilene benzeyende yani dinde olduğu için benzetilendeki bir özelli­ğin benzeyende de olabileceği sonucuna ulaşmaktır. Oysa ki böyle bir argümantasyonda bu kurallar tam olarak uygulan­mamış yani benzerlikten yola çıkarak başka bir özellik için çıkarımda bulunulmamış hatta benzetilenle benzeyenin aynı olduğu hatalı sonucuna ulaşılmıştır. Burada analoji kuralları sağlıklı bir şekilde işlemiş olsaydı bile ulaşılacak sonuç dinin nevroz olduğu değil nevroza benzer olduğu olacaktı.</p>
<p class="WordSection1">Analojik kanıtlamada sonucun doğru olmasını sağlayan en önemli hu­sus öncüllerin, doğru olmasıdır. Yani argümanda bakılacak ilk husus birinci öncülün ardından ikinci öncülün doğru olup olmadığıdır.Analojik kanıtlamada ilk öncül, analoji olarak kullanılan örnek hakkında bir iddiada bulunduğuna göre11 yukarıdaki argümandaki birinci öncülde nevrozun sahip olduğu özellikler hakkında bilgi verilip verilmediğine bakılması gerekmektedir. Kurulan analojik kanıtlamada nevroz hakkında iddialar doğ­ru bir şekilde ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu öncül doğrudur. Analojik kanıtlamada ikinci öncülün, birinci öncüldeki örne­ğin, ikinci öncüldeki örnek gibi olduğunu iddia ettiği de söy­lenmişti. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu öncülün değerlendirilmesinin İlk öncüle oranla daha zor olduğudur.12 Ele alınan kanıtlamada ikinci öncülde dinin sahip olduğu benzer özelliklere işaret edilmektedir. Dolayısıyla ikinci öncül de birinci öncül kadar net olmasa da yüzeysel bir bakış açısıyla doğru kabul edilebilir. Ele alınan analojik kanıtlamada iki öncülün de doğru olduğu görülmektedir. Peki iki öncül de doğru olduğu halde sonuç neden yanlış çıkmıştır? İki öncül doğru olduğu halde benzetilenle benzeyen arasında özdeşlik ilişkisi zorlandığı için sonuç hatalı olmuştur. Burada öncül­lerin doğru olması halinde sonucun yanlış olması durumu­nu açıklayan diğer bir önemli husus da analojik kanıtlamada sonuca götüren benzerlik ilişkisinin sonuçla alakalı olması gerektiğidir. Analojilerde kullanılan örneğin ya da ortak özel­liklerin sonuçtaki örnekle tıpatıp aynı olması gerekmez, ama analojiler sadece (sonuçla) ilişkili benzerlikler [relevant simi- larities) gerektirir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn9" name="_ftnref9"><!-- [if !supportFootnotes]-->[13]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Ele aldığımız örnekte ise sonuçla doğru­dan ilişkili benzerlikler mevcut değildir. Ne ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma ne İcra edilirken soyutlanma ve ne de detaylara özen gösterme özellikleri dinin ayıncı özellikleridir. Bu özellikler başka birçok durumda gözlenebilir. Dolayısıyla bu benzerlikler bırakın dinin nevroz olduğu sonucuna ulaş­mayı, sonuçla ilişkili benzerliklerden yola çıkmadığı için dinin nevroza benzediği sonucunu bile desteklemezler.Karşı argümanı alt etmek değil anlamaya çalışmak gibi bir gerçeklik ilkesiyle hareket edilip argüman analoji kurallarına uygun bir şekilde yeniden düzenlenmek istenirse ortaya şöyle bir argüman çıkar:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Nevroz İhmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, İcra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özelliklerine sahip bir duygu durum bozukluğudur.</p>
<p class="WordSection1">Dinde de (herhangi bir rüknü) ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">O halde din de duygu durum bozukluğudur.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Analoji bu şekilde kurulup iki benzer arasındaki ortak özelliklerden hareketle bir sonuca gidilmeye çalışıldığında sonucun doğru olması için öncüllerin doğru olması ve ben­zerliğin de sonucu destekleyen düzeyde olması gerekir. Yani  duygu durum bozukluğu için nevrozda tespit edilen özellik­ler alelade değil de duygu durum bozukluğuna sebep olan özellikler olmalıdır.</p>
<p class="WordSection1">Yukarıda bahsedildiği gibi bu özellikler aşk vb. gibi birçok durumda da bulunmaktadır. Burada hem Freud’un ulaştığı sonuca ulaşılmamıştır hem de özellikler duygu durum bozukluğunun ya da nevrozun niteleyici ve be­lirleyici özellikleri değildir.Bu analoji “Din nevrozdur.” sonucuna ulaşacak şekilde ye­niden düzenlenmek istenirse ortaya şöyle bir argüman çıkar:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Herhangi bir duygu durum bozukluğu ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özelliklerine sahip olduğunda nevroz olur. (O duygu du­rum bozukluğuna nevroz denir.)</p>
<p class="WordSection1">Dinde de ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmakta­dır.</p>
<p class="WordSection1">O halde din de nevrozdur.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Burada nevrozla ilişkili bir sonuca ulaşılmıştır. Bu Freud’un sonucudur ama nevrozu nitelendiren açık özellikler bulunma­maktadır. Analojide herhangi bir özellik değil sonuçla ilişkili bir özelliğin ya da özelliklerin kullanılması gerekmektedir. Do­layısıyla birinci öncül yanlıştır. Söz konusu üç özellik nevrozun ayırıcı vasfi değildir. Freud şekllsel benzerliklerle ilgili zayıflı­ğın farkındadır. Öncelikle Freud’a göre din ile nevroz arasın­daki benzerlik salt dışsal bir benzerlikten öte gitmeyebilir. Söz konusu dışsal üç benzerlik temel yapılarla doğrudan ilişkili değildir. Bu benzerlik noktaları genel olarak nevrozun dışavu­rum biçimiyle ilişkilidir. En önemlisi ise sadece aynı mekanik nedenlerin işleyişinden kaynaklanan bu türden benzerliklere dayanarak arada İç İlişkiler bulunduğu sonucuna varmanın aceleci ve yararsız olacağıdır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn10" name="_ftnref10"><!-- [if !supportFootnotes]-->[14]</a></p>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn10" name="_ftnref10"><!--[endif]--></a> Görüldüğü gibi Freud, dışsal benzerliklerin aslında ölçü olmadığının farkındadır. En basit ifadesiyle dışsal benzerlikler yapısal benzerlikleri garantilemez. Bu benzerlikler mekanik bir işleyişi ifade ettiği için nevrozun iç yapışım açıklayamaz, dolayısıyla nevrozla doğrudan ilişkili olmadığı için onunla ilişkili bir sonucu destekleyemez.Freud’un argümanını analojik argümantasyonun kuralla­rına uygun bir şekilde benzer özelliklerden henüz hakkında bilgi bulunmayan başka bir özellik hakkında hüküm vermesi­ni sağlayacak şekilde yeniden düzenlemek faydalı görünmek­tedir. Freud’un görüşlerini analojik kıyas oluşturacak şekilde yeniden revize etmeden önce doğru bir analojinin formunu hatırlayalım:Analojik akıl yürütmenin en basit formu aşağıdaki öner­meleri içermektedir:“</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">A x özelliğine (y, z, vb. ortak özelliklere) sahip olma bakımından B’ye benzer.</p>
<p class="WordSection1">A, ayrıca p özelliğine de sahiptir.</p>
<p class="WordSection1">O halde, B de p özelliğine sahiptir.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn11" name="_ftnref11"><!-- [if !supportFootnotes]-->[15]</a></p>
</blockquote>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn11" name="_ftnref11"><!--[endif]--></a>Doğru analojik akıl yürütmenin formunu Freud’un tespit ettiği benzerliklere uygularsak:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Nevroz’un İhmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilir­ken soyutlanma ve detaylara özen gösterme Özelliklerine sahip olduğu bilinmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Dinde de ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">Nevroz, ayrıca cinselliğin bastırılması özelliğine sahiptir.</p>
<p class="WordSection1">O halde nevrozda var olan cinselliğin bastırılması gibi bir diğer özellik dinde de olabilir.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Analojik argümantasyon bu şekilde İfade edildiğinde doğ­ru bir analoji oluşturulmuş ihtimali! bir sonuca gidilmiş olur. Bu durumda analoji kurallara uygun kurulmuş olur ama so­nucun doğru olup olmadığı kesin değildir. Dolayısıyla böyle bir akıl yürütmede de yapılması gereken nevrozda olan söz konusu özelliğin dinde olup olmadığım araştırmaktır. Eğer özellik dinde mevcutsa ve bu özellik nevrozun belirleyici bir özelliği ise o zaman dinle nevrozun benzer olduğu sonucuna çakılabilir. Şimdi de cinselliğin bastırılması özelliğinin dinde olup olmadığı konusunu inceleyelim. Freud’un nevroz İçin belirleyici gördüğü cinselliğin bastırılması özelliğinin din İçin geçerli olup olmadığına bakıldığında kolaylıkla geçerli olma­dığı görülmektedir. Freud’un kendisi de bu özelliğin din ve nevrozda farklı şekilde meydana geldiğini kabul etmektedir. Aynı zamanda Freud’un saplantı nevrozunda genellikle vurgu cinselliğe yapılmaktadır. Freud anlamsız gibi görünen ama aslında bilinçaltında yoğun anlamlar barındıran saplantılı ey­lemlerin genellikle temelinde cinşelliği bulur. Oysaki cinsellik dinî uygulamaların arka planında bulunmaz. Din içerisinde cinsellik hayat içerisinde var olduğu kadar yer almakta ve bastırılması değil, dengede tutulması tavsiye edilmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Görüldüğü gibi dinlerin genel olarak cinselliği bastırdığı id­diası doğru değildir. Ayrıca cinselliğe yaklaşım dinden dine değişmektedir. Mesela Hristiyanhkta rahip ve rahibeler için evlilik yasak olabilir ama İslam dininde böyle bir yasak bu­lunmamaktadır. İslam’da nefsin isteklerini dengeli bir şekilde karşılamak, aşın istekleri kontrol edebilmek ve neticede nef­sin insana değil insanın nefsine egemen olması önerilmekte­dir. Bu da başta cinsel güdüler olmak üzere tüm yaşamsal güdülerin bastırılmasıyla değil, kontrol edilmesiyle ve medeni bir şekilde İnsani ihtiyaçların giderilmesiyle sağlanabilir.İslam dininin cinsellik konusunda haksızca ve çelişkili bir karşı taarruza uğradığı görülmektedir. Freud gibi bir kısım klasik ateistler dinin, insanlığın en önemli ihtiyaçlarından bi­risi olan cinselliği bastırması dolayısıyla İnsanın ruh sağlığım olumsuz etkilediğini iddia ederek dinin insan için zararlı oldu­ğu sonucuna varmışlardır. Buna mukabil günümüzdeki yeni ateistlerin tutumu da tam tersi yönde gelişmektedir. İslam’ı ve Müslümanları kötü göstermek isteyen din karşıtlan İslam’da cinselliğin seviyesizce yaşandığım ima etmekte ve yaşanan bi-çimini cinsel düşkünlük olarak ifade etmektedirler.</p>
<p class="WordSection1">Çok eşliliği İslam&#8217;ı karalamak İçin sürekli gündeme getiren günümüz ate­istleri esasında İslam’ı gözden düşürmek istemektedirler. Kla­sik ateistlerle yeni ateistlerin cinsellik hakkında birbirinin tam tersi iddiada bulunup her ikisiyle de İslam’ı karalamaya ça­lışmaları kendi içerisinde çelişkili bir durumdur. Çünkü bun­lardan biri doğru ise diğeri yanlış olmak zorundadır. Ya İslam cinselliği bastırdığı için yaşanmasına engel olduğu için insanın ruh sağlığım bozuyor olmalıydı, ya da İslam’da cinsel konu­larda ölçülülük ve ahlaklı oluş sağlanamıyor ve Müslümanlar aşın bir şekilde cinselliği yaşıyor olmalıydılar. Maalesef bu ve benzeri ateistlerin içine düştükleri çelişkiler fark edilmiyor ve birbirine zıt her iki cenahtan da dine karşı ön yargı oluşturma çabalan resmin bütününe bakılmadığı için her seferinde başa­rıya ulaşıyor. Din cinselliği ya baskılıyor ya da baskılamıyor ol­malıdır. En basit mantık kuralı üçüncü şıkkın imkânsızlığı bize bu durumun çelişkili olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla İs­lam&#8217;ın hem (cinsel özgürlüğü reddederek) cinselliği aşın baskı­ladığı hem de (çok eşliliği teşvik ederek) cinsellik konusunda aşın geniş davrandığı aynı anda iddia edilemez. İslam’ın cinsel­lik konusunda hem ifrata hem tefrite düştüğünün eş zamanlı olarak iddia edilmesi çelişkilidir. Belki burada din üzerinden değil de dindar üzerinden eleştiri yapılabilir ve bu eleştiri diğe­rinden daha makul olabilir. Yani dinin içgüdüleri bastırdığı bu nedenle dindarın cinsel aşırılığa ve yanlışa düştüğü iddia edile­bilir. Bu iddiada tefrit dine ifrat dindara atfedilmektedir. Bu id­dia karşısında söylenebilecek şey ise kişisel bir durumun dine ya da başka bir kuruma atfedilemeyeceğidir. Kendi dürtülerine hâkim olamayan söz konusu cinsel yanlışlara düşen herhangi bir insan dinî emirlere de muhalif davranmış ve günaha girmiş olacaktır. Herhangi bir kişinin kendi zaafı alt olduğu zümreye taşınmamalıdır. Zaten İslam’da hedeflenen insanın yaşamsal güdülerini bastırıp onu zorlamak değil, insanın söz konusu ih­tiyaçlarını ötekine zarar vermeden kontrollü bir şekilde karşı­lamasını sağlayarak hem nefsi hem nesli korumaktır.</p>
<p class="WordSection1">Ayrıca klasik ateistlerden Freud’un ensest arzulan (erkek çocuğun anneye duyduğu kız çocuğun babaya duyduğu cinsel arzuyu) doğal görüp dinin onları engellediği için nevroz olduğunu iddia etmesi hatırlatıldığında günümüz ahlak ilkeleriyle ensesti ya­saklayan dinî ahlak ilkeleri uyumlu görünmektedir. Dolayısıyla yeni ateistlerin ensest ilişki, cinsel istismar ve cinsellik üzerin­den dine yüklenmeleri makul değildir.Freud&#8217;un cinselliğin bastırılması özelliği ve bu özellikten neşet ettiğini söylediği suçluluk duygusu, pişmanlık duygu­su, uzlaşma hali ve yer değiştirme gibi özellikler dinî davranış­larda görülmediği için analojiye konu olamazlar. Burada cin­selliğin bastırılması özelliği kilit bir özellikti, Freud’un buna bağlı olarak var olduğunu iddia ettiği diğer özellikler, cinselli­ğin bastırılması özelliğinin dinde olmadığını göstererek dolaylı olarak gösterilmiş oldu. Aslında cinselliğin bastırılması özel­liğinin dinde olmayışım, olsa bile farklı bir formda oluşunu Freud da kabul etmektedir. Freud, nevrotik törenlerle dinî ri- tûellerin kutsal faaliyetleri arasındaki benzerliklerin yanı sıra farklılıkların da olduğundan bahsetmektedir. Freud’a göre en temel farklılık, nevrozlarda baskı altına alınan içgüdüler sadece cinsel nitelikte olmasına rağmen dinde baskılanması istenen içgüdüler genellikle bencil kaynaklardan beslenmek­tedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn12" name="_ftnref12"><!-- [if !supportFootnotes]-->[16]<!--[endif]--></a> Saplantı nevrozu genellikle hastanın en mahrem ve çoğunlukla cinsel yaşantısından kaynaklanmaktadır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn13" name="_ftnref13"><!-- [if !supportFootnotes]-->[17]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Din ise kişisel yanı olmakla birlikte toplumsal boyutu da olan bir fenomendir. Saplantı nevrozunda olduğu gibi dini cinsel yaşantıdan kaynaklanan bir fenomen olarak değerlendirmek mümkün değildir. Dinin Freud’un iddia ettiği gibi bastırma­dığı ama kontrol altına almak istediği içgüdüler ise genellikle toplumsal açıdan zararlı olabilecek bencilce gelişen içgüdü­lerdir. Bu kontrol mekanizmasının temelinde ise ötekini dü­şünmek ve birlikte yaşamı mümkün kılmak yer almaktadır. Görüldüğü gibi din cinsel arzulan bastırmakla karakterize edilebilecek bir fenomen olmamakla birlikte, daha ziyade tüm bencil arzularla mücadele etmeyi öneren bir sistemdir. Din saplantı nevrozundan farklı olarak arzulan yok etmek yerine ötekine zarar vermeden dengelemek ve ötekine zarar veren egoist ve asosyal güdüleri kontrol etmek hedefindedir.Freud’a göre bu temel farklılığın dışında çok belirgin ve nevrotik davranışlarla ibadetleri karşılaştırmayı anlamsızlaş- tıran üç temel farklılık daha sıralanabilir:</p>
<p class="WordSection1">1. Nevrotik sere­monilerin bireysel değişkenliğine rağmen dinî ritüeller (dua, doğuya dönme vs./namaz, kıble vs.) stereotip (tek biçimli) ka­rakter göstermektedir.</p>
<p class="WordSection1">2. Nevrotik davranışlar kişiye özel bir yapı sergilerken, dinî ritüeller umumi ve toplumsal bir yapı sergilemektedir.</p>
<p class="WordSection1">3. Nevrotik davranışlar saçma ve anlamsız görünürken, dinî seremonilerin küçük ayrıntıları, önemli ve sembolik anlama sahiptir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn14" name="_ftnref14"><!-- [if !supportFootnotes]-->[18]<!--[endif]--></a> Freud’un burada ifade ettiği fark­lılıklar aslında nevrotik davranışlarla İbadetlerin karşılaştı­rılmasını anlamsız hale getirmektedir. Freud bu durumun farkındalığıyla öncelikle saplantılı nevrozlarla din arasında­ki farklılıkları dikkate alarak ikisi arasında tam bir özdeşlik öngörmek yerine benzerlik ilişkisinin azaldığını kabul etmek­tedir. Freud’a göre farklılıklar dikkate alındığında “saplantılı nevroz (Die Zuangsneurose, an obsesstonal neurosis) burada özel bir dinin yan komik, yan üzücü bir karikatürünü su­nar.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn15" name="_ftnref15"><!-- [if !supportFootnotes]-->[19]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud farklılıkların farkmdalığıyla ulaştığı bu netice­yi ise daha sonra psikanalitik yöntemle çarpıtarak saplantı nevrozu ile din arasında özdeşliğe giden benzerlik ilişkisini tekrardan kabul ettiğini belirtmiştir. Oysa ki farklılıklar ih­mal edilmediğinde benzerliğin yadsınacağını ve çok belirgin olmadığını Freud da başlangıçta kabul etmişti. Dolayısıyla Freud’un kendisiyle çeliştiği açıktır. Ama daha sonra Freud psikanalitik araştırma tekniklerinin yardımıyla saplantılı ey­lemlerin gerçek anlamları çözüldüğünde, saplantı nevrozu ile dinî törenler arasındaki farkların ortadan kalkacağını belirt­miştir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn16" name="_ftnref16"><!-- [if !supportFootnotes]-->[20]<!--[endif]--></a> Freud’un bu açıklamalarında ise kendi ideolojisi için gerçeği çarpıttığı, saplantı nevrozu ile din arasındaki farklı­lıkları elimine ettiği ve bilimsel bir başarısı olan psikanali­zi farklılıkları kamufle etmek için dinin aleyhinde kullandığı görülmektedir. Oysa ki burada bir bilim insanından beklenen benzerlikleri ve farklılıkları birlikte değerlendirerek daha ob­jektif bir neticeye ulaşmasıdır.Freud belirlediği üç temel farklılıktan üçüncüsûnü psika­nalizle benzerliğe dönüştürdüğünü ifade etmektedir. Freud üçüncü farklılık olan, saplantı nevrozunun anlamsız olmasına mukabil dinî törenlerin anlam taşımaları durumunu psikana- litik yöntemle çözdüğünü belirtir. Freud’a göre anlamsız gibi görünen saplantılı davranışın bilinç dışında bulunan gerçek anlamı psikanalitik yöntemle çözüldüğünde aslında bu davra­nışların ne kadar anlam barındırdığı ve bilinçli yaşamı ne ka­dar etkilediği fark edilir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn17" name="_ftnref17"><!-- [if !supportFootnotes]-->[21]<!--[endif]--></a> Freud böylece nevrotik dayanışlarla ibadetler arasında analoji kurulmasını engelleyen bir farklılığı kendi iddiasını desteklemek üzere benzerliğe dönüştürmüş gö­rünmektedir. Ama hala diğer farklılıklar analojinin geçersizli­ğini ve söz konusu Freud’un iddiasının yanlışlığım gösterebile­cek güçte görünmektedir. Freud ilk önce saplantılı davranışlar ve ibadetler arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları açık bir şe­kilde ortaya koyarak objektif bir tutum sergilemekte, ardından analojiyi bozacak belirgin farklılıkları çarpıtarak sadece ben­zerliklerden hareket ederek bilimsel zihniyetten uzaklaşmakta­dır.</p>
<p class="WordSection1">Oysa ki burada Freud’un farklılıkların farkmdalığıyla ana­lojinin geçersizliği yönünde çıkarımda bulunması en azından söz konusu farklılıkların olduğu özellikler için (örneğin cinsel­liğin bastırılması özelliğinde olduğu gibi) analojinin bozuldu­ğunu itiraf etmesi gerekirdi. Bunu yapmak yerine Freud kendi görüşlerini haklı çıkaracak yeni yollara başvurmuştur. Freud burada psikanalizi farklılıkları kamufle etmek ve kendi hlpotc zini ispatlamak için kasıtlı bir şekilde çarpıtarak kullanmak tadır. Görüldüğü gibi Freud bilimi inandığı bir şeyi daha açık ifadeyle önyargılarını ispatlamak için çarpıtmaktadır. Sadece bir farklılığı psikanalizle giderebildiği halde diğer farklılıklara rağmen yine de dinin evrensel bir saplantı nevrozu olduğu id­diasında ısrar etmektedir. Bu tutum ise bilimsel bir zihniyetle değil, körü körüne bir şeye bağlanma ve inandığını gerçek ka­bul etme İle açıklanabilir. Burada Freud’un verileri kendi ki­şisel beklentileri ve ideolojik görüşü için çarpıttığı ve verilere objektif yaklaşmadığı görülmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Freud’un din ile nevroz arasında kurduğu analojide kul­landığı sekiz benzerlik noktasından başta cinsellik olmak üzere içgüdülerin bastırılması ve bu özellikten kaynaklandığı­nı belirttiği eskiden yaşanan içgüdülere bağlanan bilinçsiz bir suçluluk duygusu, içgüdülerin kışkırtması anında ceza kor­kusunun oluşturduğu beklentisel anksiyete, uzlaşma ve yer değiştirme şeklindeki diğer dört benzerlik noktası dinde bu­lunmadığı için yani dinde tikel bazı örneklerde görülmüş olsa bile dinin özelliği olmadığı için analojinin kurulmasında etkili olamazlar. Çünkü Freud’un nevrozların temel sebebi olarak gördüğü cinselliğin bastırılması özelliği ve bu özellikten kay­naklanan diğer dört özellik olmak üzere yapısal beş benzerlik noktası din için geçerli değildir. Bu durumda bu beş yapısal özellik dinde görülmediği için din ile nevroz arasında kuru­labilecek bir analojide kullanılamayacağına göre analoji için temel benzerlik noktaları ön plana çıkar. Freud’un da hemen fark edildikleri için temel benzerlik noktaları olarak belirlediği diğer üç özellik ise yukarıda incelenmiştir. Freud’un görüşle­rini anlamak adına iyilikseverlik ilkesiyle de argümanım güç­lendirerek değerlendirmeler yapıldığında bile bu özelliklerden hareketle “Din nevrozdur.” iddiasına ulaşılmadığı görülmüş­tür. Kaldı ki söz konusu Freud’un temel benzerlik dediği üç şekilsel benzerlik noktasının “Din nevrozdur.” iddiasını ya­pısal benzerlikler olmaksızın tek başına sağlayamayacağı da iddia edilmiştir. Hatırlanacağı üzere Freud da bu özelliklerin iç mekanizmayı açıklayamayacağım dışsal özellikler olarak benzerliği zayıflatacağım kabul etmişti. Hatta din ile nevroz benzerliği için ölçü olamayacaklarım belirtmişti.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn18" name="_ftnref18"><!-- [if !supportFootnotes]-->[22]</a></p>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn18" name="_ftnref18"><!--[endif]--></a>Din ile nevroz arasında Freud’un kolaylıkla görünür ol­duğunu iddia ettiği şekilsel nitelik taşıyan temel benzerlik noktaları detaylı bir şekilde incelendiğinde esasında onların dinde olmadığı da fark edilecektir. Şekilsel benzerlik noktaları yapısal benzerlik noktalarına oranla dinde varmış gibi görün­mektedir. Yukanda Freud’un görüşleri lehine iyilikseverlik ilkesiyle bu özellikler olumlanarak analojiler oluşturulmuş buna rağmen “Din nevrozdur.” iddiası analoji yoluyla temel- lendirilememiştir. Daha net bir İfadeyle bu özellikler yüzeysel bakıldığında varmış gibi görünse de dikkatle İncelendiğinde tıpkı yapısal benzerlikler gibi aslmda dinde mevcut değildir. Şekilsel benzerlik noktalarından ilki her İkisinin de ihmal edilmeleri halinde kişide vicdan azabına ve iç sıkıntısına yol açmalarıydı. Nevrozda olan bu özelliğin dinde olduğunu net bir şekilde söylemek mümkün değildir. Dindarın ibadetini İh­mal etmesi halinde duyduğu üzüntü her zaman vicdan azabı olarak nitelendirilemez. Dolayısıyla her durumda saplantılı davranışlara zemin hazırlamaz. Bununla birlikte dinî görevle­rini yerine getirmediğinde üzüntü duyan insanların var oldu­ğu gibi bu durumdan hiç etkilenmeyen insanların var olduğu da bilinmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Nevroz ile din arasında belirtilen İkinci ben­zerlik, icra edildikleri anda kişinin tüm diğer faaliyetlerden soyutlanması durumuydu. Oysa ki dinî ibadetlerin bir kısmı soyutlanarak değil, cemaatle toplu bir şekilde gerçekleştiril- mektedir. Hatta her iki şekilde gerçekleştirilmesi mümkün olan ibadetlerden namazın soyutlanarak tek başına değil de toplu olarak cemaatle kılınmasının daha sevap olduğu da bilinmektedir. Din ile nevroz arasında Freud’un belirttiği temel benzerliklerden sonuncusu tüm detayların yerine getirilme­sine özen gösterilmesi özelliğiydi. Aksi takdirde kişide vicdan azabı gerçekleşecekti. Nevrozda var olan bu özelliğin de dinde olduğu pek söylenemez. Freud burada dindeki vicdani teşvik­le nevrozdaki zorunluluk duygusunu ayırt edememiştir. Sap­lantı nevrozunda zorunluluk vardır ve telafisi mümkün değil­dir. Dinde ise ibadetin kazası ve günahtan sonra tövbe ile af­fedilme gibi alternatif yollar bulunmaktadır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn19" name="_ftnref19"><!-- [if !supportFootnotes]-->[23]<!--[endif]--></a> Eğer Freud’un üç temel benzerliği için söz konusu eleştiriler de kabul edile­cek olduğunda analojiyi oluşturması beklenen tüm özellikler eleneceği için ortada analojik kanıtlama kalmayacaktır.Freud’un din ile nevroz arasında kurduğu benzerlik doğru bir analoji olmuş olsaydı, burada din ile nevroz arasında bazı çıkarımlara ulaşılabilirdi. Ama doğru bir analoji kullanılmış olsaydı bile Freud’un bu analojiden din ve nevroz benzerdir iddiasına gitmesi makul olabilirdi ama bu ihtimalde dahi ‘‘Din nevrozdur.” şeklindeki din ile nevroz arasında bir özdeşlik id­diasına geçilmesi mümkün olmayacaktı. Görüldüğü gibi “Din nevrozdur.” iddiası benzerliklerden özdeşliğe geçmesi dolayı­sıyla daha ilk baştan yanlıştır. Doğru bir analoji olmuş olsay­dı bile doğru bir sonuca ulaşmadığı görülmektedir. Kaldı ki Freud’un kullandığı analoji de mantık kurallarına uygun doğ­ru bir analoji olmaktan uzaktır.</p>
<p class="WordSection1">Freud’un “Din nevrozdur.” iddiasına gittiği benzerlik noktaları incelendiğinde yanlış bir analoji kurduğu dolayısıyla informel (biçimsel olmayan) man­tıkta sıklıkla işlenen yanlış analoji (false analogy) mantık ha­tasına düştüğü görülmektedir. Bu mantık hatasının en yay­gın adlandırılması “Yanlış Analoji” (False Analogy)<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn20" name="_ftnref20"><!-- [if !supportFootnotes]-->[24]<!--[endif]--></a> olmakla birlikte literatürde şu adlandırmalarla da karşılaşılmaktadır: “Analojinin Kötüye Kullanımı” (Abuse of Analogy)<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn21" name="_ftnref21"><!-- [if !supportFootnotes]-->[25]<!--[endif]--></a> “KötüyeKullanılan Analoji” (Abuslve Analogy),M “Analojik Yanlış” (The Analogical Fallacy).37 “Hatalı Analoji&#8221; (Faulty Analogy),39 Şüp­heli Analoji (Questtonable Analogy)30 ve “Zayıf Analoji” (Weak Analogy).30Analojiyle akıl yürütme esasında çok eski ve yararlı bir yön­temdir. Bununla birlikte yanlış analoji mantık hatasına dikkat edilmelidir. Peki analojik akıl yürütme ne zaman yanlış ana­lojiye dolayısıyla bir mantık hatasına dönüşür? Eğer İki şeyin bazı açılardan benzer olmaları, onların diğer açılardan da zo­runlu olarak benzer olacağı algısı oluşturuyorsa, eğer benzer­likler gerçekte değil de sadece görünüşte ise ve karşıt örnekler olduğu halde benzerlikte ısrar ediliyorsa burada mantık hata­sı vardır.31 Yukanda incelendiği gibi Freud bu iki durumu da yapmıştır. Freud’un şekilsel benzerliklerden hareketle yapısal benzerliklerin de olabileceği öngörüsü yapması, yapısal özel­lik olarak belirlediği beş özelliğin hiçbirisinin de dinde bulun­maması, “Din nevrozdur.” iddiasını yüzeysel benzerlikler üze­rinden geliştirmesi hatta şekilsel özelliklerin bile sorguya açık olması bu iki hatayı da yaptığını göstermektedir. Daha son­ra Freud farklılıklardan bahsederek karşı analoji oluştuğunu gördüğü halde “Din nevrozdur.” iddiasından vazgeçmemiştir. Gerçi Freud yanlış analoji mantık hatası yaparak din ve nevro­zun benzer olduğu sonucuna ulaşmıştır ve bunun da ötesine geçerek dinin nevroz olduğu çıkarımını savunmuştur.</p>
<p class="WordSection1">Mantık kuralları çerçevesinde birçok argüman oluşturarak konuya yaklaşıldığında hiçbir şekilde dinin nevroz olduğu sonucuna ulaşılmadığı açıktır. Dinin nevroza benzediği İddiası mantık hatası barındıran ve yanlış analojiyle ulaşılabilecek bir iddia iken, &#8220;Din nevrozdur.” iddiası hiçbir mantıksal temele oturma- maktadır. Yani böyle bir iddia yanlış bir analojiyle ya da analo­jinin kuralları çarpıtılarak bile savunulamamaktadır.Freud’un nevroz için belirlediği en önemli özellik cinselli­ğin bastınlmasıydı. Bu özelliğin din için geçerli olmadığı dola­yısıyla bu özellik kapsamında belirlediği dört özelliğin de din için geçerli olmadığı bu nedenle analojide benzerlik ilişkisi için kullanılamayacakları yukarıda belirtilmişti. Cinselliğin bastırılması bazı dinlerde (ör. Hristiyanlık) belirli kişiler üze­rinde (ör. Rahip ve rahibeler) uygulanmış olabilir. Freud’un cinselliği bastırma meselesini Hristiyanlıkta rahip ve rahibe­ler özelinde gördükten sonra tüm dinlerde varmış gibi genel­leme yapması aşın genelleştirme (overgeneralization) mantık hatasını oluşturmaktadır. Aşırı genelleştirme mantık hatası yalnızca bazı üyelere uyan şeyleri bir grubun tüm üyelerine atfetmek<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn22" name="_ftnref22"><!-- [if !supportFootnotes]-->[26]<!--[endif]--></a> yani tikel için doğru olanı tümel için doğru kabul etmektir. Normalde genelleme, belirli tecrübelerden geniş so­nuçlara ulaşılan öğrenmenin doğal ve vazgeçilmez bir süreci­dir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn23" name="_ftnref23"><!-- [if !supportFootnotes]-->[27]<!--[endif]--></a> Ama sınırlı deneyimlerden makul olmayan genellemele­re gidilmesinde mantık hatasına dönüşür. Aşın genelleştirme mantık hatası Freud’un en yaygın yapmış olduğu hatalardan biridir. Freud’un cinselliğin bastırılmasının neticesinde orta­ya çıktığını iddia ettiği suçluluk duygusu ve suçluluk duygu­sunu takiben gerçekleşen pişmanlık duygusu da tüm dinlere genelleştirilemez. Freud bu konuda da genellemeye giderek aşın genelleştirme mantık hatası yapmıştır. Freud burada nevrozların kendilerini “zavallı günahkârlar” olarak hissetme­sini dine de taşırken Hristiyanlıktaki “asli günah” fikrini esas almış görünmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn24" name="_ftnref24"><!-- [if !supportFootnotes]-->[28]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un obsesif kompülsif bozukluk­taki suçluluk duygusunu dine atfederken dindarlan özünde “sefil günahkârlar” (arge Sûnder/miserable sinners) olaraktarif etmesi “asil günah“ fikrini hatırlatmaktadır.30 Freud’a göre rahipler insanların dine itaatini ancak onların İçgüdüsel tabiatına böyle büyük tavizler verdirerek ve onların zihnine “Yalnızca Tanrı güçlü ve iyi, İnsan ise zayıf ve günahkârdır/30 fikrini yerleştirerek sağlamaktadırlar. Hristiyanlıktakl “asli günah&#8221; düşüncesinin temeli Pavlus’a dayanır. Ancak ölümle kefareti ödenebilecek Tanrı’ya karşı İşlenen suçun bedelinin Hz. İsa&#8217;nın çarmıha gerilmesiyle ödendiğine İnanılan Hristi- yanlıkta Tanrı’nın oğlu suçsuz yere ölerek tüm insanlığın ke­faretini ödemiştir. Freud buradaki kefareti ödeyen Tanrı’nın oğlu figüründe kendi teorisini temellendirmekte ve baba katili Oedipus’u hatırlatmaktadır.37 Ama Freud İçin oldukça işlev­sel olan “asli günah” ve “kefaret” öğretileri diğer birçok dinde özellikle de İslam dininde bulunmaz. İslam dininde insanların temiz bir fıtrat üzere yaratıldığı vurgulanmaktadır. Dolayısıy­la Freud’un üç temel benzerlik içinde ifade ettiği vicdan azabı ve bu özelliğe benzeyen Freud’un cinselliğin bastırılmasıyla ilişkili olarak gördüğü suçluluk ve pişmanlık duygulan gibi özellikler nevrozda olduğu gibi din için şekilsel ya da yapısal bir özellik olarak belirtilemezler.Freud’un din aleyhindeki genel iddiasının bilimsel teme­li sorgulanmıştır ve kanıtlan yetersiz, bulunmuştur. Çünkü Freud’un hastalarının çoğu ahlakçı bir kültürde sinirsel bo­zukluklardan yakman toplumun sınırlı bir grubunu oluştur­maktaydı.38</p>
<p class="WordSection1">Freud’un dinî konularda verdiği yanlış hüküm­lerini ruhsal yönden sağlıksız insanların psikolojik durum- lan üzerinden temellendirmeye çalışması, sağlıksız çevrede büyüyen ve ruhi bunalım geçiren hastaların zihin yapılarını ölçü almış olması,30 saplantılı davranışların psikanalizle yo­rumlanıp anlamlı sonuçlara ulaşılabileceği yönündeki iddia­sını sadece iki hastası üzerinden temellendirmiş olması<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn25" name="_ftnref25"><!-- [if !supportFootnotes]-->[29]<!--[endif]--></a> <a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn26" name="_ftnref26"><!-- [if !supportFootnotes]-->[30]<!--[endif]--></a> ve söz konusu saplantı nevrozuna sahip iki hastadan hareketle saplantı nevrozu ve dinî eylemler arasında sembolik anlam üzerinden benzerlik kurmaya çalışması<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn27" name="_ftnref27"><!-- [if !supportFootnotes]-->[31]<!--[endif]--></a> olumsuz ve güven sarsıcı bir şekilde dikkat çekmektedir. Freud saplantı nevro­zu ile din arasındaki benzerliğe yönelik argümanım bütünü teşmil etmeyen, sınırlı sayıda örnekle ve özellikle de hasta bi­reyler üzerinden temellendirmiştir. Freud’un verdiği örnekler dolayısıyla kanıtlan yetersizdir. Örneklerin sınırlı sayıda ol­ması, bütünü teşmil etme potansiyelinde olmaması ve karşı örneklerin de bulunması Freud’un iddiasını güçsüzleştirmek- tedir. Ömekli kanıtlarda örneklerin doğru olması da sonu­cun gücünü ve güvenilirliğini garantilemez. Sonucun sağlam ve güvenilir olması için ömekli kanıtlarda birden çok örne­ğin olup olmadığına, örneklerin geneli temsil potansiyelinin olup olmadığına, örneklerin arka plan bilgisinin (background Information) olup olmadığına, iddiayı gûçsüzleştlrecek karşı örneklerin (counterexamples) olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer iddianın gücünü ve güvenilirliğini etkileyecek bu şart­lar yerine gelmiyorsa en azından iddia biraz daha mütevazı dile getirilmelidir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn28" name="_ftnref28"><!-- [if !supportFootnotes]-->[32]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Görüldüğü gibi Freud bu kriterlerden ge­çemediği halde ılımlı bir benzerliğe gitmek yerine iddialı bir özdeşliğe ulaşmıştır. Bu da bilimsel bir tutum değildir. Yine burada Freud’un nevrotikler üzerinden çıkarımda bulunduğu ve hastalar üzerinde yaptığı araştırmaları normal dindarlar üzerinde genelleştirdiği görülmektedir. Freud’un bu genelleştirme sürecinde ise hem aşın genelleştirme mantık hatası hem de sıçrama ve çarpıtma söz konusudur. Sadece hastalar üzerindeki sınırlı sayıdaki tespitini yine hastalar üzerine ge­nelleştirmiş olsaydı aşın genelleştirme mantık hatası yapmış olacaktı ama hastalara değil de sağlıklı İnsanlara taşıması sıçramayı, sağlıklı insanlara hasta teşhisi koyması ise çarpıt­mayı göstermektedir. Freud’un dinin nevroz olduğu iddiasını temellendirme sürecinde özellikle hasta bireyleri seçmesi ise cımbızlama (cherry picking) mantık hatasını oluşturmaktadır. Kişinin elindeki veri setinden/olaylar dizisinden sadece kendi iddiasını teyit edenleri seçmesine cımbızlama mantık hatası denilmektedir. Mantık hatasını yapan kişi burada teyit ön­yargısı içindedir ve sadece kendi görüşünü teyit eden kanıt­lan aramakla meşguldür.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn29" name="_ftnref29"><!-- [if !supportFootnotes]-->[43]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un da hasta bireyleri dinin nevroz olduğu iddiasım tespit etmek için teyit düşüncesiyle cımbızla seçtiği görülmektedir.Freud’un üç temel benzerlik içinde ifade ettiği vicdan aza­bı ve bu özelliğe benzeyen Freud’un cinselliğin bastırılmasıy­la ilişkili olarak gördüğü suçluluk ve pişmanlık duygulan gibi nevrozda bulunan yapısal özellikler dinin kendisinde değil ama dindarın şahsiyetinde gözlenebilir. Yani Freud burada din dışı bir sebeple saplantı yaşayan hastaların dindar olması duru­munda ya da dinin cezalandırma yönüne aşın vurgu yapa­rak dini bir saplantıya dönüştüren insanların varlığına işaret ederek aşın genelleştirme mantık hatasına düşmeden spesifik örneklerden haber vermiş olsaydı, esasında düşüncesi kabul edilebilir ve bilimsel zemine oturtulabilirdi. Nevrozda olan bu özellikler ancak dindar bir kişinin nevrotik bir özelliği olması dolayısıyla ya da dini, nevrozda olduğu gibi zorunluluk olarak algılaması durumunda gözlenebilir. Daha net bir ifadeyle bu özelliklerin dindar bireylerde de gözlenmesi makul sebepler ışı­ğında mümkündür ama bu özelliklerin birkaç dindarda olması gerekçe gösterilerek tüm dindarlarda olduğunun iddia edilme­si ve sonrasında da dinin bir özelliğiymiş gibi lanse edilmesi aşı rı genelleştirme mantık hatasını oluşturacaktır ve çarpıtma olacaktır. Dindarlar genellikle Allah’ı sevdikleri için ona sevgi­lerini göstermek ve Allah’ın verdiği nimetlere teşekkür etmek niyetiyle ibadet ederler. Aynca ibadet etmek ruhlarına iyi geldi­ği için yani onlan iyileştirdiği için bir yönüyle kendileri için de ibadet edebilirler. Bu durumda zorunluluk ortadan kalkar ve isteyerek ibadet etmenin önü açılır.</p>
<p class="WordSection1">Nevrozdaki gibi zorunluluk merkezde olmuş olsaydı, vicdan azabı, suçluluk ve günahkâr­lık duygulan ve pişmanlık gözlemek mümkün olurdu. Dinî zo­runluluk olarak algılayanlarda sevgiyle değil de korkuyla dine yaklaşanlarda nevrozda olan bu durumun oluşması da müm­kündür. Ama bu durum genelleştirilemez ve dinin bir özelliği gibi sunulamaz. Nevrotik bir birey de dindar olabilir bu du­rumda da söz konusu özelliklerin dindar bireyde açığa çıkması mümkündür. Asıl olan kişinin çeşitli nedenlerle obsesif kom- pülsif bozukluk gibi bir ruhsal hastalık yaşamasıyken bunun sadece dinle ilişkilendirilmesi ve dinle nevroz arasında sebep sonuç ilişkisi varmış gibi gösterilmesi yanlıştır. Çünkü nevro­zun sebebi din dışında da gerçekleşebilir. Dolayısıyla burada Freud’un yaptığı başka bir mantık hatası ortaya çıkmaktadır: Nedensel ilişki yanlışı (post hocfaUacy) mantık hatası.Nedensel ilişki yanlışı mantık hatası, bir şey diğerinden sonra meydana geldiğinde, bunun diğerinin sonucu olması ge­rektiği şeklinde bir akıl yürütmedir. Bu mantık hatasının ismi Latince bir ifadeden gelmektedir. Post hoc, Latince &#8220;post hoc, ergo propter hoc” (bundan sonra, dolayısıyla bundan dolayı) ifadesinin kısaltılmış halidir. Bu akıl yürütmedeki hata, sadece zaman içindeki düzen ve yakınlığın neden-sonuç ilişkisini ka­nıtlamadığının farkına vanlmamasıdır. Bir olay onunla hiçbir ilgisi olmayan başka bir olayı tesadüfen takip edebilir veya her iki olay neden-sonuç ilişkisi olmaksızın yan yana gelebilir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn30" name="_ftnref30"><!-- [if !supportFootnotes]-->[44]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Bir örnek vakada din dışında bir sebepten yaşanan herhangi bir nevrozun dinden kaynaklandığının düşünülmesi, bu yan­lış düşünceye gerekçe olarak da kişideki dinî hassasiyetlerin bulunduğunun gösterilmesi nedensel ilişki yanlışım oluştu­rabilir. Kişinin dinî hassasiyetlerinin olması ve aynı zamanda nevroz yaşaması o kişinin nevroz yaşamasının sebebinin din olduğunu göstermez. Kısacası hem dindar hem de nevrotik bir birey görüldüğünde sadece nevroz ve dinin yan yana gelmesi gerekçe gösterilerek dinin nevroza sebep olduğunun iddia edil­mesi nedensel ilişki yanlışım oluşturacaktır. Freud’un dinin içgüdüleri bastırdığım öne sürerek nevroza sebep olduğunu iddia etmesi, eğer başka makul bir gerekçe yoksa, içgüdüleri bastıran her şeyin nevroza sebep olduğunu düşündürür ki, bu durumda medeniyetin de içgüdüleri bastırdığı için nevroza se­bep olduğu iddia edilmelidir. Ayaca Freud, dinlerin içgüdüleri bastırdığı iddiasının bir adım sonrasında nevrozda olan bastır­ma sonrası uzlaşma özelliğinin de dinde olduğunu İddia ederek dinin nevroz olduğu görüşünü temellendirmek istemişti. Freud bu İddiası için evlilik örneğini ele almıştı. Söz konusu evlilik ör­neğinde din gibi medeniyetin de işlevsel olduğu görülmektedir. Hatta günümüz modem toplumlarında cinsel içgüdülerin evli­lik kurumu içerisinde tatmin edilmesi konusunda resmi nikâh dinî nikâha göre daha çok önemsenerek cinsel güdülerin evlilik dışı tatmin edilmesi noktasında toplumsal baskı çoğu zaman dinî baskının önüne geçmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Nesli ve nefsi korumak adı­na din gibi belki de ondan daha da vurgulu bir şekilde medeni­yet de evliliği teşvik etmektedir. Eğer din için evlilik nevrozdaki uzlaşma özelliğini yerine getiriyorsa medeniyet için de uzlaş­ma özelliği yerine gelmiş olmalıdır. Yani Freud’a göre eğer din nevroza sebep oluyorsa medeniyet de nevroza sebep olmalıdır. Medeniyetin nevroza sebep olduğu iddia edilmiyorsa aynı şe­kilde sadece yan yana bulunmalan gerekçe gösterilerek dinin nevroza sebep olduğu söylenemez. Kaldı kİ, dinlerin ya da me­deniyetin içgüdüleri bastınp bastırmadığı da ayn bir tartışma konusu İken, dinin ya da medeniyetin nevroza sebep olduğunu iddia etmek o kadar da kolay görünmemektedir. Makul gerek­çeler ve gerçek bir nedensel ilişki bulunmadığı sürece dinin nevroza sebep olduğunun İddia edilmesi nedensel İlişki mantık hatasına sebebiyet vermektedir. Bununla birlikte her vakada dinin nevroza sebep olduğunun iddia edilmesiyle -muhtemelen bazı vakalarda sebep olsa da- bazı vakalarda sebep olmayaca­ğı için sebep olmayan vakalarda İlgili mantık hatası oluşacaktır. Bunula birlikte din kesinlikle nevroza sebep olmaz diye de bir mutlak iddiada bulunmak doğru görünmemektedir. Ama dinin nevrozları iyileştiren fonksiyonları da birçok vakada ve insanlık tarihinde gözlenmiştir. Zaten bu Freud’un da itiraf etmek zorunda kaldığı konulardan biridir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn31" name="_ftnref31"><!-- [if !supportFootnotes]-->[45]<!--[endif]--></a> Söz konusu itiraf Freud’un çelişkisini gösterirken nedensel ilişki yanlışı yaptığını da kanıtlamaktadır.Freud bilimsel başarılan olarak görülen yetkinliklerini, psikoloji ve psikiyatri sahasındaki psikanaliz, bilinçaltı, ki­şiliğin organizasyonu gibi önemli teorilerini Tanrı ve din gö­rüşlerine enjekte etmiştir. Freud Tanrı ve din kavramlarına objektif yaklaşıp onları nesnel varlığı içerisinde anlamlan­dırmak yerine bu kavranılan zihnindeki olumsuz versiyon­larına taşımak için bilimsel görüşlerini, özellikle psikanalizi kullanmıştır. Psikanalizin dinî yaşayışlara uygulanmasında karşılaşılan ilk düşünür Freud’dur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn32" name="_ftnref32"><!-- [if !supportFootnotes]-->[46]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Esasında psikanaliz bir bilim olarak Freud’un Tanrı ve din görüşlerinden bağımsız bir şekilde Tanrı ve dine uygulandığında da tarafsız olmalıdır. Bu bakımdan psikanalizin ne dine karşı ne dine taraftar olması yani objektif bir bilimsel yöntem olarak ele alınması gerekir. Nevrotik hastaların analitik tedavisinde dinsel alana sık sık ve “korku üreten bir güç olarak, bir baba saplantısı olarak, has­tanın ebeveynlerinden birine karşı bir isyan aracı olarak vb.” gibi çok çeşitli şekillerde değinilir. Psikanaliz yöntemdeki bu dinî içerik bazen yanlış anlaşılarak psikanalizin dine karşı ol­duğu sonucuna götürmektedir. Nevroza sebep olan dinsel içe­rik nedeniyle psikanaliz din karşıtı olmak zorunda değildir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn33" name="_ftnref33"><!-- [if !supportFootnotes]-->[47]<!--[endif]--></a> Çünkü nevroza din sebep olabileceği gibi din dışmda başka şeyler de sebep olabilmektedir. Dindarlar içerisinde nevroz hastası olabilir. Bu din ile nevrozu yan yana getirebilir. Hatta dinden kaynaklanan nevrozlar da belirebilir, bu durum bir ihtimal olarak yadsınamaz ama genelleştirilemez. Bu ayrıma Freud hassasiyetle yaklaşmamış ve Freud psikanalizi sürekli olarak Tanrı nın ve dinin aleyhinde kullanmıştır. Freud dinin saplantı nevrozuna sebep olabileceği ihtimalini gündeme ge­tirmiş olsaydı, burada itiraz edilecek bir durum oluşmazdı. En basit bir davranışın nevroza dönüşmesi mümkün oldu­ğu gibi dinî davranışların da nevroza dönüşmesi kişinin ruh sağlığına ve ruhsal hastalıklara yatkınlığını gösterebilen ka­rakterine bağlı olarak mümkündür. Bazı insanların saplantı nevrozunun temelinde dinî düşünceleri yer alabilir. Ama bu durum elbette ki genelleştirilemez ve her insan için aynı du­rumun yaşanacağı iddia edilemez. Ama tümüyle bütün dinsel davranışların bütün insanlarda nevroz oluşturacağım söyle­mek ne mümkündür ne de mantıklıdır. Dinin nevroza sebebi­yet verebileceği iddiası ayrı bir iddiadır, dinin nevroz olduğu iddiası ayrı bir iddiadır. İlk iddia bilimselliğe daha uygunken İkincisi mantık hatasıdır. Freud’un saplantılı davranışlarla din arasında kurduğu benzerlik ilişkisinin hem şekilsel hem yapısal düzeyde yeterli olmadığı ve bu özelliklerden hareketle “Din nevrozdur.” iddiasını destekleyecek alt yapının olmadığı görülmüştür. Aynı zamanda Freud’un “Din nevrozdur.” iddi­ası için kullandığı kanıtlar yetersiz ve çürüktür.</p>
<p class="WordSection1">Bu durum “Din nevrozdur.” iddiasını güçsüzleştlrerek çürütmektedir.Freud’un saplantı nevrozu ile dini özdeşleştirdiği açıkla­malarında Oedipus kompleksine özel yer atfettiği görülür. Oe- dipus kompleksini saplantı nevrozlarının çekirdeği olarak de­ğerlendiren Freud’a göre bu kompleks ilkel dinlerin ve onlar­dan türeyen tüm dinlerin temelini oluşturmaktadır. Freud’un son derece önemli gördüğü ama çağdaş psikiyatride pek fazla önemsenmeyen Oedipus kompleks bilimsel bir veriye değil bi- limdışı bir mitolojiye dayanmaktadır. Eski Yunan mitolojisin­de yer alan Kral Oedipus trajedisindeki Oedipus’un işlediği İki büyük suçu Freud, nevrozları temellendirdiği babayı öldürme ve anneye sahip olma şekildeki iki temel cinsel güdü olarak tanımlayarak görüşlerinin temeline yerleştirmiştir. Bu durum onun hem bilimsel hem de dinî görüşlerini bilime dayandırmak yerine bilim dışı verilerle donattığım ve mitolojik unsurlarla çarpıttığım göstermektedir. Normalde bilim mitolojik unsur­larla çarpıtılmadığı sürece dinle uyum göstermektedir. Freud bilimi mitolojik unsurlarla çarpıttığı İçin dinle çatıştığını İddia etmektedir. Freud daha sonra Oedipus kompleksi totemizm ve dinin benzerliğindeki kilit nokta olarak belirlemiştir. Din ve nevroz benzerliğini de totemizm üzerinden kesinleştirmeye çalışmıştır. Freud tüm dinlerin kökeninin totemizm olduğu­nu iddia eder ve bu iddia üzerinden görüşlerini temellendir­memde çalışır. Freud’a göre dinin kökenini oluşturan iki tabu, babasını öldüren ve annesini eş olarak alan Oedipus’un iki günahım engellemek için totemizmde ortaya atılan iki tabu­dur. Bu tabulardan ilki ve totemizmin çekirdeğini oluşturan tabu totem hayvanı öldürme tabusudur. İkinci tabu ise aynı totemden bir kadınla cinsel ilişki kurmama tabusudur. To­tem hayvanı aslında, Oedipus’un öldürdüğü babası, dindeki baba simgesindeki Tanrı’dır.</p>
<p class="WordSection1">Oedipus’un babasını öldürüp annesiyle evlendiği için yaşadığı suçluluk duygusu tabu ve dinleri oluşturmuştur. Freud totemizmle nevrozu eşitledikten sonra tabu ile saplantı nevrozu arasında bağlantı kurar ve nevrozu aynı zamanda “tabu hastalığı” olarak da adlandırır. Freud’a göre Oedipus kompleks içerisindeki semptomlar ve totemizmdeki suçluluk duygusu gibi temel dinî hususiyetler arkaik bir miras olarak tüm insanlığa sürekli dinler üzerin­den taşınmaktadır. Freud’un geldiği nihai nokta ise tüm din­lerin kökeninin totemizm olduğudur.Freud dinin tarihsel gelişiminin, ilkel toplulukların babala­rını öldürmesi etrafındaki orijinal çatışmalarla başladığını id­dia ediyordu. Freud’a göre politeizmin ve dinin en yüksek şekli olan monoteizmin öncüsü totemizmdi.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn34" name="_ftnref34"><!-- [if !supportFootnotes]-->[48]<!--[endif]--></a> Freud’un dinin köke­nine dair basite indirgenmiş iddiası bir kenara, dinler tarihçi­leri dinin kökenini ortaya koymanın pek de kolay olmadığını ve bu süreçte büyük güçlüklerle karşılaşıldığını ifade etmekte­dirler. Hatta onlar, ilk devirlerin dinlerini kesinlikle belirleyen bilimsel bir eserin bulunmadığım itiraf etmektedirler. Aynı za­manda onlara göre ilkel toplumlardan hareketle dinin kökeni­ni bulmaya çalışmak yeterince isabetli değildir. Araştırmacılar milletlerin mevcut durumlarının geçmiş durumlarını tam olarak yansılamayacağını çünkü onların İlerleme, duraklama ve gerilemeden oluşan sürekli devingen bir halde olduğunu be­lirtmektedirler.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn35" name="_ftnref35"><!-- [if !supportFootnotes]-->[49]<!--[endif]--></a> Tüm bu zorluklarla birlikte dinlerin kökenine dair görüşler birbirine zıt İki görüş çerçevesinde toplanmıştır. Bunlardan ilki tekâmülcülerin evrimci pozltivlst görüşü, İkin­cisi ise doğuştancıların monoteist yani tek tanrı İnancım (tev­hidi esas alan görüşüdür.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn36" name="_ftnref36"><!-- [if !supportFootnotes]-->[50]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un temsilcisi olduğu birinci görüşe göre en eski ve en ilkel milletlerin dinleri üzerine yapı­lan araştırmalardan elde edilen veriler ilk insanların dinlerinin totemizm olduğunu göstermektedir. Totemizm İle başlayan ve gelişmeyi esas alan bu görüşe göre din, aşağıdan yukarıya geli­şerek son merhalede monoteizme ulaşmıştır. Evrimci görüşün bilimsel yönden geçersizliğini ortaya koymaya çalışan ikinci gö­rüşe göre ise en eski ve en İlkel kabilelerde yapılan araştırma­lar bu ilkel toplumlarda bile monoteist inancın bulunduğunu ve en eski din şeklinin monoteizm olduğunu göstermektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn37" name="_ftnref37"><!-- [if !supportFootnotes]-->[51]<!--[endif]--></a> Doğuştancılar yani monoteistler, tekâmülcülerin yani evrimci pozitivistlerin nazariyelerinl daha bilimsel yollardan çürütmek­tedirler. Bunlar, Yüce Yaratıcı düşüncesinin eski ve yeni bütün milletlerde mevcut olduğunu İspat etmektedirler. Putperestlik ise onlara göre sonradan anz olan parazit bir hastalıktır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn38" name="_ftnref38"><!-- [if !supportFootnotes]-->[52]<!--[endif]--></a> Bir­birine zıt olan bu iki görüşün birleştiği nokta her ikisinin de dinin kaynağı meselesi için geçmişteki medeniyetlere ve geri kalmış toplumlara müracaat etmeleridir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn39" name="_ftnref39"><!-- [if !supportFootnotes]-->[53]<!--[endif]--></a> Ama bu yolun sağ­lıklı bir cevaba ulaşmak için uygun bir yol olduğu tartışmaya açıktır. Görünen o ki, İlmî yollar dinin kökenine dair açık ve İkna edici deliller gösterme bakımından yetersiz kalmışlardır. Her ne kadar birinciye nazaran ikinci görüş dinî inançta asıl olanın Yüce Yaratıcı fikri olduğunu tespit ederek daha isabetli sonuç elde etmiş gibi görünse de yine de her ikisi de “Dinin kö­keni nedir?” sorusuna tam cevap vermiş görünmez. Bununla birlikte kutsal kitaplar her iki görüşü birleştiren daha bütün­cül açıklamalara sahiptirler. Kutsal kitaplara göre ilk insanla birlikte Tevhid inancı başlar ve inançta zamana bağlı olarak tekâmül gerçekleşir. Kutsal kitaplar ilk insanın ilk günden beri vahiyle desteklendiğinden bahsederler.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn40" name="_ftnref40"><!-- [if !supportFootnotes]-->[54]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Dinin kökenine dair tüm bu görüşler dikkate alındığında Freud’un dinlerin kökeninin totemizm olduğu iddiasının tarihsel veriler ışığında savunulabilir ve bilimsel bir alt yapısının olduğunu söylemek oldukça güçtür. Netice itibariyle söz konusu iddia doğruluğu ispat edilememiş bir teoriden İbaret görünmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn41" name="_ftnref41"><!-- [if !supportFootnotes]-->[55]<!--[endif]--></a>Freud’a göre insanlık, ilkel devirlerde Oedipus’un günah­larından ortaya çıkan Oedipus kompleksteki temsillerle ilgili bir tecrübe yaşamıştır ve bu tecrübe evrenselleşerek sonraki devirlere din dahil belirli kurumlar anacığıyla aktarılmıştır. Freud’un Oedipus trajedisinden yola çıkarak Oedipus komp­leks teorisini her insan için evrenselleştirmesi ve ilkel dinler­deki tabuları tüm dinlerde var kabul etmesi aşın genelleştirme mantık hatası oluşturmaktadır. Aynca Freud dinlerin kökeni­nin totemizm olduğu konusunda yeterince veriye ulaşmadan karar verdiği için de hemen sonuca varma [hasty conclusion) mantık hatası yapmaktadır. Hemen sonuca varma mantık ha­tası mutlakçı bir perspektife sahip olan bir kişinin yapacağı mantık hatalarındandır. Yani perspektif hatalarından mutlak­çılık mantık hatasını yapan bir kişinin prosedür hatalarından hemen sonuca varma mantık batasım yapma olasılığı yüksek­tir.</p>
<p class="WordSection1">Mutlakçı ve ön yargılı bir bakış açısı delillere başvurmaksı­zın sonuca ulaşmayı isteyecektir. Hemen sonuca varma man­tık hatası, yeterli kanıt olmaksızın hızlıca bir sonuca varmaya dayalı bir mantık hatasıdır. Burada ulaşılan sonuç henüz ol­gunlaşmamış bir yargıdır. Hemen sonuca varma mantık hata­sı insanlar zihinsel disiplinden yoksun oldukları için sıklıkla yapılmaktadır. Sorgulamadan uzak yaşayan kişiler akıllarına ilk gelen yargıyı doğru kabul ederek ve diğer ihtimalleri düşün­meyerek bu hataya düşerler.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn42" name="_ftnref42"><!-- [if !supportFootnotes]-->[56]<!--[endif]--></a> Freud’un dinlerle ilgili mutlak olumsuz bakış açısı onu birçok konuda hemen sonuca varma mantık hatasına sürüklemiştir. Freud dinlerin kendilerine alt hususiyetlerine dikkat etmeden onların temelde totemizmle özdeş olduğunu iddia ederken yeterince değerlendirme yapma­dan hemen sonuca varmıştır. Nitekim yukarıda da gösterildiği gibi dinlerin kökeninin totemizm olduğu ve hepsinin temelde totemizm olduğu gibi iddialar dinler tarihi disiplini içerisinde de olumlanmamıştır. Freud’un İslamiyet’i birkaç suni benzer­likten hareketle Yahudiliğin devamı gibi algılayarak inceleme gereği duymaması bu tarz genellemeler yaparken acele dav­randığım gösteren kanıtlardan biridir. Freud Muhammet di­ninin (der mahomedanischen Religionsstiftung/ the Mohamme- dan religion) de kendisine Yahudi dininin kısaltılmış bir tek­rarı, bir taklidi gibi geldiğini söylemektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn43" name="_ftnref43"><!-- [if !supportFootnotes]-->[57]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">İslamiyet yerine Muhammet dini demesi bile dini konulardaki bilgisizliğinin bir göstergesidir. Freud zaten kendisi de bu bilgisizliği, Yahudili­ğin dışında totemizmle dinlerin benzer olduğu iddiasını temel­lendirecek örnek verme konusunda yetersiz olduğunu ve din alanında uzman olmadığını belirterek itiraf etmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn44" name="_ftnref44"><!-- [if !supportFootnotes]-->[58]<!--[endif]--></a> Din­lerle ilgili ayrıntılı incelemeler yapmayıp onların farklılıklarım görmezden gelerek hepsini aynı kabul etmek bilimsel zihniyet­le bağdaşan bir tutum değildir. Freud’un herhangi bir dinin özelinde yaptığı eleştirileri bütün dinleri teşmil edecek şekilde genişletmesi, eleştiriler din bazında haklılık payına sahip olsa da sonuçta büyük bir hatadan başka bir şey elde edilmemesi­ne sebep olmuştur.Freud’un totemizm konusundaki görüşlerine daha yakın­dan bakmak uygun olacaktır. Freud dinlerin kökeninin to­temizm olduğu iddiasını temellendirmek için benzerliklere müracaat eder. Freud totemizmdeki totem yemeğini, Hristi-yanlıktaki son akşam yemeğine benzetmektedir. Totem yeme­ğinde öldürülen babanın tekrar özdeşimi, inançlı Hristlyan’ın kurtarıcının kan ve etini kendi bedenine aldığı son akşam yemeğinde ise çarmıha gerilen Tanrı İsa’nın özdeşimi gerçek­leşmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn45" name="_ftnref45"><!-- [if !supportFootnotes]-->[59]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud bu benzetmesini hem ilkel dinlerle tüm dinler arasında kurduğu bağlantının hem de dinin nevroz ol­duğu iddiasının kanıtı olarak sunmaktadır. Aslında her ne kadar Freud benzerlikte ısrar etse de dinler arasında köklü farklılıklar vardır. En basit örnek olarak totem, tabu, fetiş gibi kavramların ilkel bazı dinlerde bulunmasına mukabil üç bü­yük dinde bulunmaması verilebilir. Aslında Freud’un dinleri totemizme benzettiği analojisi yeterli benzerlik ölçütünden geçemez. Ama Freud yine de din ve nevroz benzerliğini hatta özdeşliğini ısrarla savunur. Bu uğurda tarihsel verileri bile çarpıttığı görülmektedir. Freud’un totemizmde pıimal babayı öldüren oğulun suçluluk duygusundan dinlerin kaynaklandı­ğı iddiasını temellendirmesi için dinlerde öldürme olayı olma­sı gerekiyordu. Hristiyanlıktakl Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi Freud için uygun bir malzemeydi ama aynı durum Yahudilik ve İslamiyet için geçerli değildi. Burada Freud ilk olarak ken­disine Hz. Musa’nın öldürüldüğünü iddia eden Sellin’i rehber edindi.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn46" name="_ftnref46"><!-- [if !supportFootnotes]-->[60]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Hatta eğer Sellin’in bu fikri olmasaydı Musa ve Tek Tanrıcılık adlı kitabını yazamayacağım belirtmiştir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn47" name="_ftnref47"><!-- [if !supportFootnotes]-->[61]<!--[endif]--></a> Oysaki Tevrat’ta dahi Hz. Musa&#8217;nın herhangi bir öldürme olayı olma­dan öldüğü bilgisi geçmektedir. (Yasa’nın Tekrarı 34: 5)Birçok tarihçi varken Freud’un Sellin’in çalışmalarım alın­tılaması kanıtlarda tahrifi göstermektedir. Çünkü Freud ken­di iddiasının aleyhinde çok miktardaki karşı kanıtı görmezden gelerek sadece kendisini haklı çıkaracak basit açıklamaları tercih etmiştir. Esasında Freud Sellin’in iddialarının sadece birkaç kişinin bildiği iddialar olduğunu; kamu malı olmadığını da itiraf etmektedir. Bu iddiaların açıklama yeterliliğinde olup olmadığının sorgusunu bile yapmıştır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn48" name="_ftnref48"><!-- [if !supportFootnotes]-->[62]<!--[endif]--></a> Freud’un Sellin’in id­diaları genel teamülle uyuşmadığı halde, herhangi bir temele sahip olmadığı halde bir de semavi kitaplara ters olduğu hal­de kendi görüşlerini haklı çıkardığı için Sellin’in iddialarım tercih ettiği görülmektedir. Freud’un burada kendi iddialarını haklı çıkaran kamuya mal olmamış ve güçsüz delilleri gerçek kabul ederek kendi iddialarına ters olan kamuya mal olmuş ve güçlü delilleri görmezden gelmesi nedeniyle kanıtı önyargılı değerlendirme (biased consideration of evidence) mantık hata­sı yaptığı görülmektedir. Bu mantık hatasının iki biçimi var­dır. Birincisinde kişi sadece kendi önyargılarını destekleyen kanıtlan arar. İkincisinde ise kişinin önyargısına uymayan delilleri görmezden gelmesi söz konusudur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn49" name="_ftnref49"><!-- [if !supportFootnotes]-->[63]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un man­tık hatasının her iki biçimini de yaptığı görülmektedir. Freud, Sellin’in iddiası kendi önyargısını desteklediği için yani Hz. Musa&#8217;nın öldürülmesi dinlerin totemizmden geldiği iddiasını güçlendirdiği için onun iddiasını doğru kabul etmiştir. Ona karşı öne sürülen iddiaları da görmezden gelmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Freud’un Sellin’in İddiası sayesinde Musa ve Tek Tanrıcılık adlı eseri yazdığım belirtmesi kanıtı ön yargı­lı değerlendirme mantık hatasının birinci biçimini yaptığım göstermektedir. Freud’un Sellin’in iddiasının aksi yönündeki iddiaları da suni gerekçelerle reddetmesi, Peygamberin öldü­rülmediği bir din olarak İslamiyet’in Freud’un iddialarım çü­rüttüğü halde Freud’un bu iddialara önem vermemesi hatta İslamiyet’e indirgemeci yaklaşması onun ilgili mantık hatası­nın ikinci biçimini de yaptığını göstermektedir. Freud’un bu­rada Sellin’in iddiasını tüm iddialar içerisinde kendi iddiasını desteklediği için cımbızla seçip aldığı görülmektedir. Freud elindeki veri setinden/konuyla ilgili iddialardan sadece ken­di önyargısını teyit eden Sellin’in iddiasını cımbızla seçmiştir. Dolayısıyla burada Freud’un teyit ön yargısı içinde olduğu ve cımbızlama mantık hatası yaptığı görülmektedir.Freud’un dinlerin kökeninin totemizm olduğu ve onun da temelinin mitolojik bir hikâye olan Oedipus trajedisi oldu­ğu konusundaki iddiaları bilimsel temele dayanmak yerine Freud’un arzularının tatmini olma özelliğine sahiptir.</p>
<p class="WordSection1">Freud bu arzusunun gerçekleşmesi İçin tarihsel verileri bile çarpıl­mıştır. Bu arzusuna uyan Hıristiyanlıktaki Hz. Isa’nın çarmıha gerilmesini hemen örnek vaka olarak ele almış, Hz. Musa’nın halkı tarafindan öldürüldüğü iddiasını az bilinen eserlerden bularak gerçeği yansıtmadığı halde kullanmıştır. Freud din­lerin kökeninin totemizm olduğu iddiasını teist dinler üze­rinden temellendirebilmeyi oldukça önemsemiştir. Çünkü din gönderdiği iddia edilen Tanrı’yı da böylelikle hükümsüz bırakması mümkün olacaktı. Ama İslamiyet’te benzer bir du­rumun olmaması kurgusunu bozmuştur. Freud kurgusunun bozulmasından rahatsız olacak ki, İslamiyet’in iç gelişiminin çabuk durduğunu, bu durgunluğun da dinin kurucusunu öldürmemelerinden kaynaklandığım iddia ederek İslamiyet’i küçümseme eğilimi göstermiştir. Freud’a göre İslamiyet di­nin kurucusunun öldürülmesinden kaynaklanan pişmanlık duygusundan yoksun olduğu için derinlikten de yoksundur. Freud başlangıçta Muhammet’in Yahudiliği kendi halkı için ta­mamen kabul etmeye niyetlendiğini, Allah’ın seçilmiş halkına yani Araplara karşı Yehova’mn kendi halkına yani Yahudilere olandan daha minnettar olduğunu belirtmiştir. Freud’a göre İlk babayı yeniden ele geçirmek, Arapların özgüvenlerini aşı­rı ölçüde yüceltmiş, bunun neticesinde onlar büyük başarılar kazanmıştır. Ama sonraları kazandıkları başarılarda kendileri­ni tüketmişlerdir. Muhtemelen de bu kendini tüketmenin se­bebi, din kurucusunu öldürmenin getirdiği pişmanlık duygusu gibi dinleri derinleştiren arkaik mirastan mahrum olmasıdır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn50" name="_ftnref50"><!-- [if !supportFootnotes]-->[64]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’a göre din olmanın en önemli kriteri totemizmden gelen arkaik mirasa sahip olmaktı. Freud Müslümanların din ku­rucusunu öldürmedikleri için İslamiyet’in otantik bir din olu­şunu kendince yadsımaktadır. İslamiyet Freud’un kafasındakiön yargılan doğrulamadığı için ona göre düşük düzeyli bir din olarak kalmıştır. Freud’un bu yorumlan bir yönüyle dinlerin nevroz olması arzusunu ve onun önyargılarını gösteren kanıt­lardır. Freud ön yargılarım beslemeyen durumlara indirgemeci yaklaşmış, kendi kafasındaki kurguyu doğru kabul etmiş onu bozan hiçbir şeye tahammül edememiştir. Kaldı ki, Freud’un Sellin’e atıfla ele aldığı iddialar doğru olmuş olsa bile, yani Hz. İsa’nın öldürülmesi gibi Hz. Musa da öldürülmüş olsa bile bu tarihsel veri din ve nevroz arasındaki benzerlik iddiasını te­mellendiremedi. Çünkü totemizmde oğullar cinsel kıskançlık nedeniyle primal babayı öldürmüşlerdir ama ne Hz. İsa’nın ne de Hz. Musa&#8217;nın öldürülmesinde böyle bir neden bulunabilir­di.</p>
<p class="WordSection1">Farklı sebeplerle gerçekleştirilen iki ayrı öldürme olayının ayrı zamanlarda yaşayan insanlarda aynı türden bir pişmanlık duygusu oluşturmasını beklemek ve İkincisinin birincisinin bir yansıması olduğunu düşünmek makul görünmemektedir.85Freud “Din nevrozdur.” iddiasını temellendirmek için her yolu mubah görmüş, mantık hataları yapmış, tarihsel ve­rileri bile çarpıtmış ama yine de yeterli benzerlik ilişkisine ulaşamamıştır. Dolayısıyla dinin nevroz olduğunu söylemek mümkün değildir. Freud’un dinin nevroz olduğu iddiasında aslında en görünür mantık hatası ad hominem’dir. Latince bir ifade olan “ad hominem”, “kişiye karşı”, “insana karşı” an­lamlarına gelmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn51" name="_ftnref51"><!-- [if !supportFootnotes]-->[65]<!--[endif]--></a> <a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn52" name="_ftnref52"><!-- [if !supportFootnotes]-->[66]<!--[endif]--></a> Argumentum Ad Hominem (Argument Against the Man/Person), Türkçe literatürde “Adam Karalama Safsatası”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn53" name="_ftnref53"><!-- [if !supportFootnotes]-->[67]<!--[endif]--></a> ve “Kişinin Kendisini Eleştirme Yanlışı”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn54" name="_ftnref54"><!-- [if !supportFootnotes]-->[68]<!--[endif]--></a> ya da daha kısa İfadesiyle “Kişiye Karşı Yanlışı”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn55" name="_ftnref55"><!-- [if !supportFootnotes]-->[69]<!--[endif]--></a> olarak adlandırıl­maktadır. Mantık bilimine ait bir kelime olan “Ad Hominem” ifadesinin yerine günlük dildeki karşılığım kullanmayı tercih ederek, bu mantık hatasını “Muhalife/Eleştlr(m)ene Saldır­maM (Attacktng the Crtttc) şeklinde isimlendirenler de olmuş­tur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn56" name="_ftnref56"><!-- [if !supportFootnotes]-->[70]<!--[endif]--></a> Ad hominem (adam karalama/klşlye saldın) mantık ha­tası. bir iddianın veya argümanın, iddianın veya argümanın sahibi hakkında iddia ya da argümanla alakasız bazı durum­lardan ötürü reddedilmesidir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn57" name="_ftnref57"><!-- [if !supportFootnotes]-->[71]<!--[endif]--></a> Bu mantık hatasında kişinin argümanı ve argümanının gerçek değeri üzerinde düşünül­mez, onun yerine argümanın sahibine kişisel saldın gerçek­leştirilir. Tartışmalardaki kişisel saldın çoğu zaman oldukça tehlikelidir, konunun mantıklı bir şekilde tartışılması yerine duyguların artmasına ve tartışmanın sertleşmesine neden olur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn58" name="_ftnref58"><!-- [if !supportFootnotes]-->[72]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Bu mantık hatasında muhatabın iddiasından ya da argümanından ziyade muhatabm şahsına odaklanılır, ondaki bir kusur gündeme getirilerek iddiasının ya da argümanının geçersizliği ortaya konulmaya çalışılır. Bu mantık hatası bir kişinin iddiası üzerinden gerçekleşebileceği gibi, bir toplulu­ğun iddiası ya da din gibi kurumların öğretileri üzerinden de gerçekleşebilir. Mesela Freud’un hem din için hem de dindar için ad hominem mantık hatası yaptığı görülmektedir. Bu­radaki örneğe dönülecek olursa, “Din nevrozdur.” iddiasında Freud, dinin olumsuz bir özelliğini gündeme getirerek dinin argümanlarım reddetme eğilimindedir.</p>
<p class="WordSection1">Ad hominem mantık hatasının çıkarsama biçimi aşağıdaki gibidir:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">“A şahsı X İddlasında/davranışında</p>
<p class="WordSection1">A şahsının kötü bir özelliği var.</p>
<p class="WordSection1">O halde X yanlıştır.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn59" name="_ftnref59"><!-- [if !supportFootnotes]-->[73]</a></p>
</blockquote>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn59" name="_ftnref59"><!--[endif]--></a>Ad hominem mantık hatasının daha anlaşılır olması İçin Freud üzerinden çıkarsama biçimi yeniden oluşturulduğun­da şu biçimi alır:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Din. Tanrı’nın var olduğunu iddia eder.</p>
<p class="WordSection1">Din, nevrozdur.</p>
<p class="WordSection1">O halde Tanrı yoktur.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Freud’un dine mutlak bir şekilde olumsuz bakması onun dine hakaret etmesini beraberinde getirmiştir. Yani Freud’un perspektif hatalarından mutlakçılık mantık hatası yapması, argümana karşılık vermeyle ilgili hatalardan ad hominem mantık hatası yapmasına neden olmuştur. Freud dine bir hastalık gözüyle bakmakta, bu nedenle dinî öğretilerin hep­sinin yanlış olduğu sonucuna çıkmaktadır. Çıkarsama biçi­minde ömeklendirildlği gibi Freud dinî argümanlarla ilgilen­mek yerine dinin kendisine odaklanmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">Dine saldırarak dinî öğretilerin geçersiz olduğunu ortaya koymaya çalışmak­tadır. Eğer din bir nevrozsa, yani yanlış ve kötüyse o zaman dinin en temel öğretilerinden Tanrı’ya inanmak da hatalı ve yanlış olacaktır. Freud’un iddiaları bütün olarak ele alındı­ğında onun temelde dine yönelik bir saldın tutumu içerisinde olduğu görülmektedir.Freud’un dine yönelik saldın tutumu dindara yönelik de gerçekleşmektedir. Freud “Din nevrozdur.” iddiası kapsamın­da dindarlan ruh hastası derecesine indirgemiş görünmekte­dir. “Din nevrozdur.” iddiasının temeline yerleştirdiği Oedipus kompleksinde tüm erkeklerin babayı yok etmek istediğini ve anneyi arzu ettiğini ima etmesinde de yine ahlaken indirge­meci bir durum olduğu İçin ad hominem mantık hatası bu­lunmaktadır. Aynca Freud Oedipus kompleks kapsamında adam karalamanın özel bir türü olan ad femlnam (kadm ka- ralama/kadına saldın) mantık hatası da yapmaktadır. Oedi­pus kompleks kapsamında erkek çocuğun penisinin olması­na mukabil kız çocuğunu penisinin olmamasını<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn60" name="_ftnref60"><!-- [if !supportFootnotes]-->[74]<!--[endif]--></a> bir eksiklik olarak değerlendiren Freud, kız çocukta penis kıskançlığı olduğunu iddia ederek<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn61" name="_ftnref61"><!-- [if !supportFootnotes]-->[75]<!--[endif]--></a> kız çocuklarına dolayısıyla kadınlara indirgemeci yaklaşmaktadır. Freud’un birkaç hasta bireyde gözlenebilecek durumları tüm hasta bireylere de değil tüm sağlıklı bireylere genellemesinde ise hem sıçrama hem de aşı­rı genelleştirme mantık hatası bulunmaktadır. Yine Freud’un İslamiyet ve Müslümanlarla ilgili çıkarımlarında da ad ho- minem mantık hatası bulunmaktadır. Freud’un İslam dinini arkaik mirastan mahrum olduğu için ve Müslümanları da de­rinliği olmayan bir dine mensup olmaları dolayısıyla küçüm­semesinde adam karalama safsatasının özelleştirilmiş bir hali olarak müslüman karalama safsatası yaptığı söylenebilir.</p>
<p>Freud’un saplantılı davranışlarla din arasında kurduğu benzerlik ilişkisinin hem şekilsel hem yapısal düzeyde yeter­li olmadığı görülmüştür. Ayrıca Freud’un nevroz üzerinden din ve totemizmi birbirine bağladığı iddiaları da sağlam ka­nıtlara sahip değildir. Dolayısıyla Freud’un “Din nevrozdur.” iddiasını destekleyecek yeterli kanıtının olmadığı ve söz konu­su iddianın alt yapısının güçlü olmadığı görülmüştür. Ayrıca Freud’un bu iddiayı savunurken çelişkiye düştüğü ve iddianın argümanlarında birçok mantık hatası yaptığı görülmüştür. Dolayısıyla “Din nevrozdur.” iddiasını kabul etmek mümkün görünmemektedir. Esasında Freud’un dinin İnsanlara iyi gel­diğini kabul ettiği de görülmektedir. Freud’a göre din pek çok insanı bireysel nevrozdan uzak tutmayı başarmaktadır. Ama Freud dinin bu iyileştirmeyi sağlarken insanları belirli bir mutluluk reçetesine zorladığını, akıllarını kullanmaktan men ettiğini, kısacası onlardan bedel ödemelerini istediğini iddia etmiştir. Bu nedenle Freud’un dinin nevrozlara iyi geldiği id­diasını önemsemediği görülür.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn62" name="_ftnref62"><!-- [if !supportFootnotes]-->[76]<!--[endif]--></a> Ama burada “Din nevrozdur.&#8221; diyen Freud’un aslında dinin nevrozları iyileştirdiği gerçeğini kabul ettiği ve böylece çelişkiye düştüğü dikkat çekmektedir. Oedipus kompleksi kapsamında dinin nevroz olduğunu iddia eden Freud’a mukabil, Oedipus kompleksine kızlar için Elektra kompleksi ifadesini ekleyen Jung dinin nevroz olması bir kenara, insanı nevrozdan koruduğunu iddia etmektedir. Jung aynca Oedipus kompleks ve Elektra kompleksin normal in­sanda görülme ihtimalinin olmadığından bahseder. Ona göre eğer insanlık hala devam ediyorsa demek kİ böyle kompleksle­re sahip değildir. Freud’un nevrozun temeline yerleştirdiği bu örnekler ancak tikel birkaç vakada gözlenebilir. Jung’a göre belli bazı fizik ötesi ve dünya ötesi faktörlerle kurulan öznel ilişkiyi ifade eden, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmayı gerektiren dinin hedefi ruhsal dengeyi muhafaza et­mektir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn63" name="_ftnref63"><!-- [if !supportFootnotes]-->[77]<!--[endif]--></a> Jung’a göre, “dinin özü nevrozun bir belirtisi değildir aksine nevrozun yokluğunun belirtisidir.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn64" name="_ftnref64"><!-- [if !supportFootnotes]-->[78]<!--[endif]--></a> Yani din inşam nevroza karşı korumaktadır.</p>
<p>Freud dinî inancın yasaklan ifade ettiği için tabu olduğu­nu iddia etmesinin ötesinde dini inancın insanın temel dür­tüsü olan haz peşinde koşmayı engellediği için arzu tatminini zayıflattığım ve bireyi hasta ettiğini savunmuştur. Buna mu­kabil dinin obsesyon ya da nevroz olmadığı, insandaki kişisel devamlılık ihtiyacının cevabı olduğu gerçeği bilimden destek almıştır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn65" name="_ftnref65"><!-- [if !supportFootnotes]-->[79]<!--[endif]--></a> Din bu desteği, inşam bilinmeyeni öğrenmeye, ye­niliği aramaya, iyi, doğru ve güzel olanı seçmeye, hayatın an­lamım bulmaya, öğrenmeyi teşvik eden meraka, ölümü algı­lamaya ve özgür irade sahibi olmaya yönlendiren metakognis- yon, yani yüksek zihin fonksiyonu genlerinden almıştır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn66" name="_ftnref66"><!-- [if !supportFootnotes]-->[80]<!--[endif]--></a></p>
<p>So­nuç olarak, dinin nevroz olduğu ya da nevroza sebep olduğu değil tam tersi nevrozun tedavisinde işlevsel olduğu gerçeği kabul edilmelidir. Freud’un dinin İnsanlara İyi geldiği yönün­deki kendi kabulü ve Jung’un dinin inşam nevrozdan koru­duğuna dair açıklamaları dikkate alındığında dinin öncelikle inşam nevroza karşı koruduğunu ve nevroz ortaya çıktığında ise onların iyileşmesine yardımcı olduğunu iddia etmek dinin nevroz olduğunu iddia etmekten daha makul görünmektedir.</p>
<p>Fatma Yüce &#8211; Freud’un Din Yanılsaması,syf:99-135</p>
<div>
<p><!-- [if !supportFootnotes]--></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<p><!--[endif]--></p>
<p id="ftn1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref1" name="_ftn1"><!-- [if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]--></a> Freud. “Zwangshandlungen und Rellglonsübungen”, 1924, 212; Freud, “Obsesslve Actions and Rellgious Practices”, 119; Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 33.</p>
<p>2 Kemberg, “Psychoanaiytic Perspectives on the Religlous Experience&#8221;.464-65; Kemberg, “Dini Tecrübe Üzerine Psikanalltik Perspektifler”. 188- 89.</p>
<p id="ftn2"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref2" name="_ftn2"><!-- [if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]--></a> Aristoteles, Organon III Birinci Analitikler, çev. H. Ragıp Atademlr (İstan­bul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınlan, 1966), 185.</p>
<p id="ftn3"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref3" name="_ftn3"><!-- [if !supportFootnotes]-->[4]<!--[endif]--></a> Necati Öner, Klasik Mantık, 5. Baskı (Ankara: Ankara Üniversitesi İlahi­yat Fakültesi Yayınlan, 1986), 173; İbrahim Emiroğlu, Klasik Mantığa Giriş (Ankara: Elis Yayınlan, 2011), 198-99.</p>
<p id="ftn4"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref4" name="_ftn4"><!-- [if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]--></a> Anthony Weston, A Rulebookfor Arguments (Indlanapolis, Cambridge: Hackett Publishing Company, 1992), 21.</p>
<p id="ftn5"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref5" name="_ftn5"><!-- [if !supportFootnotes]-->[6]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religionsübungen”, 1924, 212; Freud, “Obsesslve Actİons and Religious Practices”, 119; Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 33..</p>
<p id="ftn6"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref6" name="_ftn6"><!-- [if !supportFootnotes]-->[7]<!--[endif]--></a> Weston, A Rulebookfor Arguments, 21.</p>
<p id="ftn7"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref7" name="_ftn7"><!-- [if !supportFootnotes]-->[8]<!--[endif]--></a> Öner, Klasik Mantık, 173; Emlroğlu, Klasik Mantığa Giriş, 198-99.</p>
<p id="ftn8"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref8" name="_ftn8"><!-- [if !supportFootnotes]-->[9]<!--[endif]--></a> Weston, A Rulebookfor Arguments, 22.</p>
<p>10 Weston, 22.</p>
<p>11 Weston, 22.</p>
<p>12 Weston, 22</p>
<p id="ftn9"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref9" name="_ftn9"><!-- [if !supportFootnotes]-->[13]<!--[endif]--></a> Weston, 22.</p>
<p id="ftn10"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref10" name="_ftn10"><!-- [if !supportFootnotes]-->[14]<!--[endif]--></a> Freud, Totem und Tabu: Etniğe Überetnstimmungen im Seelenleben der WÜden und der Neurotiker, 1925, 36; Freud, Totem and Taboo: Some Po- tnts of Agreeemen between the Mentol Ltves of Savages and Neurotics, 2004, 30-31; Freud, &#8220;Totem ve Tabu: Yahşilerle Nevrotiklerin Ruhsal Ya­şamları Arasındaki Bazı Ortak Noktalar&#8221;, 1999, 81.</p>
<p id="ftn11"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref11" name="_ftn11"><!-- [if !supportFootnotes]-->[15]<!--[endif]--></a> Davld Hackett Flscher, Htstoriaris Fallactes: Toward a Logic qf HtstoricalThought (U.S.A.: Harper Perennial, 1970), 243.</p>
<p id="ftn12"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref12" name="_ftn12"><!-- [if !supportFootnotes]-->[16]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religlonsübungen&#8221;, 1924, 220; Freud, &#8220;Obsessive Actions and Religlous Practices”, 127: Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 40.</p>
<p id="ftn13"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref13" name="_ftn13"><!-- [if !supportFootnotes]-->[17]<!--[endif]--></a> Freud. &#8220;Zwangshandlungen und Religlonsübungen&#8221;, 1924, 213; Freud, “Obsessive Actions and Religlous Practices”, 120: Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 34.</p>
<p id="ftn14"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref14" name="_ftn14"><!-- [if !supportFootnotes]-->[18]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religlonsûbungen”, 1924, 212-13;Freud, “Obsessive Actlons and Religlous Practices”, 119; Freud, “Saplan­tılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 33.</p>
<p id="ftn15"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref15" name="_ftn15"><!-- [if !supportFootnotes]-->[19]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religlonsûbungen”, 1924, 213; Freud, “Obsessive Actlons and Religlous Practices”, 119; Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 33.</p>
<p id="ftn16"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref16" name="_ftn16"><!-- [if !supportFootnotes]-->[20]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religionsûbungen”, 1924. 213; Freud, “Obsessive Actions and Religlous Practices”, 119-20; Freud, “Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 33-34.</p>
<p id="ftn17"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref17" name="_ftn17"><!-- [if !supportFootnotes]-->[21]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religionsûbungen”, 1924, 213; Freud, &#8220;Obsessive Actions and Religlous Practices”, 119-20; Freud, “Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 33-34.</p>
<p id="ftn18"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref18" name="_ftn18"><!-- [if !supportFootnotes]-->[22]<!--[endif]--></a> Freud. Totem und Tabu: Etniğe Ûberetnsümmungen tm Seelenleben derWÜden und der Neurotiker, 1925, 36: Freud, Totem and Taboo: Some Po- tnts of Agreeemen betuıeen the Mentol Llves of Savages and Neurotics, 2004, 30-31: Freud, “Totem ve Tabu: Vahşilerle Nevrotlklerin Ruhsal Ya­şamları Arasındaki Bazı Ortak Noktalar”, 1999, 81.</p>
<p id="ftn19"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref19" name="_ftn19"><!-- [if !supportFootnotes]-->[23]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 71-73 Din ile nevroz arasında kurulan sekiz benzer­liğin eleştirisi için ayrıca bk. 71-79.</p>
<p id="ftn20"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref20" name="_ftn20"><!-- [if !supportFootnotes]-->[24]<!--[endif]--></a> Fischer, Historian’s Fcûlacies: Toward a Logic of Historical Thought, 243-59.</p>
<p id="ftn21"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref21" name="_ftn21"><!-- [if !supportFootnotes]-->[25]<!--[endif]--></a> Robert J. Gula, Nonsense: A Handbook ofLogical Fallacies (U.S.A: Axios Press, 2002); İbrahim Emiroğlu, Mantık Yanlışlan (Ankara: Elis Yayınlan, 2004), 223.</p>
<p>26 Madsen Pirle, How to Wtn Every Argument: The Use and Abuse of Logic (Lon- don, New York: Continuum International Publlshing Group, 2006), 1-3.</p>
<p>27 Pirle, 11-13.</p>
<p>28 T. Edward Damer, Attacklng Faulty Reasontng: A Practical Gülde to Fallacy-Free Arguments, 6. bs (Australia; Belmont, CA: Wadsworth/Cen- gage Laemlng, 2009), 151.</p>
<p>29 Howard Kahane, Logic and Contemporary Rhetortc: The Use of Reason in Everyday Life, 4. bs (Belmont, Calif: Wadsworth Pub. Co, 1984), 108.</p>
<p>30 Bu mantık hatası yaygın olarak yanlış analoji olarak bilinse de benzetmele­rin doğru yanlış olmaktan ziyade yakın benzerlik uzak benzerlik olması du­rumu gündeme getirilerek, yalan benzerlik için güçlü analoji uzak benzerlik için zayıf analoji denilmesi önerilmiştir. Bk. Logical Fallaçy. “Weak Analogy”. Logical Fallacy: Weak Analogy <span lang="EN-US">(fallacyfiles.org). </span>Erişim: 25.05.2023.</p>
<p>31 Emiroğlu, Mantık Yanlışlan, 224-25.</p>
<p>32.Ruggiero, Beyond Feeltngs: A Gülde to Crittcal Thinking, 119.</p>
<p id="ftn23"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref23" name="_ftn23"><!-- [if !supportFootnotes]-->[33]<!--[endif]--></a> Ruggiero, 118-19.</p>
<p id="ftn24"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref24" name="_ftn24"><!-- [if !supportFootnotes]-->[34]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 73.</p>
<p>35 Freud, &#8220;Zwangshandlungen und Religionsübungen&#8221;, 1924, 217; Freud, “Obsessive Actions and Rellglous Practices&#8221;, 123-24; Freud, “Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 37.</p>
<p>36 Freud, Dle Zukunjl einer lUusion, 61; Freud, The Future of an Illusion, 62; Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzluklan”, 216.</p>
<p><!-- [if !supportLists]-->37    <!--[endif]-->Freud, Der Mann Moses und dle monothetsttsche Religion: Drei Abhand- lungen, 1939, 154-56; Freud, Moses and Monotheism 1939, 138-39; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme&#8221;, 335-36.</p>
<p><!-- [if !supportLists]-->38    <!--[endif]-->lan G Barbour, Bilim ve Din: Çatışma-Ayrışma-Uzlaşma, çev. Mübariz Ca- mal ve Nebi Mehdi (İstanbul: İnsan Yayınlan, 2004), 204.</p>
<p id="ftn25"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref25" name="_ftn25"><!-- [if !supportFootnotes]-->[39]<!--[endif]--></a> Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı. 1999), 147-48.</p>
<p id="ftn26"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref26" name="_ftn26"><!-- [if !supportFootnotes]-->[40]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 82.</p>
<p id="ftn27"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref27" name="_ftn27"><!-- [if !supportFootnotes]-->[41]<!--[endif]--></a> Freud saplantı nevrozu İle din arasında benzerliğin olduğu İddiasını te- mellendirmeye çalıştığı İlk makalesinde beş tane örnek vaka vermiştir. Tamamı cinsellikle bağlantılı olan bu vakalardan dördü kocasından ayn yaşayan bir kadma, beşincisi İse gözlemlediği bir kıza aittir. Vakalar hak­kında aynntılı bilgi İçin bk. Freud, &#8220;Zwangshandlungen und Rellglonsû- bungen&#8221;, 1924, 213-15: Freud, &#8220;Obsessive Actlons and Religlous Practi- ces&#8221;, 120-22; Freud, &#8220;Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar&#8221;, 34-36.</p>
<p id="ftn28"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref28" name="_ftn28"><!-- [if !supportFootnotes]-->[42]<!--[endif]--></a> Weston, A Rulebook for Arguments. 15-20.</p>
<p id="ftn29"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref29" name="_ftn29"><!-- [if !supportFootnotes]-->[43]<!--[endif]--></a> Tevfik Uyar, Aklın Kırk Haramist Safsatalar (İstanbul: Destek Yayınlan, 2019), 79.</p>
<p id="ftn30"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref30" name="_ftn30"><!-- [if !supportFootnotes]-->[44]<!--[endif]--></a> Rugglero, Beyond Feelings: A Gülde to Crtttcal Thtnktng, 121-22.</p>
<p id="ftn31"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref31" name="_ftn31"><!-- [if !supportFootnotes]-->[45]<!--[endif]--></a> Freud, Das Unbehagen in der Kuttur, 38-39; Freud, Civtltzatlon and Its Dtscontents, 31-32; Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları”, 44.</p>
<p id="ftn32"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref32" name="_ftn32"><!-- [if !supportFootnotes]-->[46]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 18.</p>
<p id="ftn33"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref33" name="_ftn33"><!-- [if !supportFootnotes]-->[47]<!--[endif]--></a> Heije, Psychology pfRellglon, 6.</p>
<p id="ftn34"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref34" name="_ftn34"><!-- [if !supportFootnotes]-->[48]<!--[endif]--></a> Kemberg, “Psychoanalytlc Perspectives on the Religious Experlence*. 454-55; Kemberg, “Dini Tecrübe Üzerine Psikanalitik Perspektifler”, 178.</p>
<p id="ftn35"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref35" name="_ftn35"><!-- [if !supportFootnotes]-->[49]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 45; Hüseyin Atay, “İs­lam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, Ankara Ünt- versttesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6, sy 1-4 (1957): 84.</p>
<p id="ftn36"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref36" name="_ftn36"><!-- [if !supportFootnotes]-->[50]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 43; Atay, “İslam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 83-84.</p>
<p id="ftn37"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref37" name="_ftn37"><!-- [if !supportFootnotes]-->[51]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 43-44.</p>
<p id="ftn38"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref38" name="_ftn38"><!-- [if !supportFootnotes]-->[52]<!--[endif]--></a> Atay, “İslam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 85.</p>
<p id="ftn39"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref39" name="_ftn39"><!-- [if !supportFootnotes]-->[53]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 45; Atay, “İslam’dan önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 84.</p>
<p id="ftn40"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref40" name="_ftn40"><!-- [if !supportFootnotes]-->[54]<!--[endif]--></a> Atay, “İslam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 85.</p>
<p id="ftn41"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref41" name="_ftn41"><!-- [if !supportFootnotes]-->[55]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 45.</p>
<p id="ftn42"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref42" name="_ftn42"><!-- [if !supportFootnotes]-->[56]<!--[endif]--></a> Ruggiero, Beyond Feeltngs: A Gutde to Crtttcal Thiriking, 117-18, 146.</p>
<p id="ftn43"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref43" name="_ftn43"><!-- [if !supportFootnotes]-->[57]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und dte monothetstische Religion: Dret Abhand- lungen, 1939, 166; Freud, Moses and Monotheism, 1939, 148; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 342.</p>
<p id="ftn44"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref44" name="_ftn44"><!-- [if !supportFootnotes]-->[58]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und dte monothetstische Religion: Dret Abhand- lungen, 1939, 165-66; Freud, Moses and Monotheism, 1939, 148; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 342,</p>
<p id="ftn45"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref45" name="_ftn45"><!-- [if !supportFootnotes]-->[59]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und dte monotheisttsche Reltgton: Drei Abhand- lungen. 1939, 151, 157; Freud, Moses and Monothetsm, 1939, 135, 141; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 333, 337.</p>
<p id="ftn46"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref46" name="_ftn46"><!-- [if !supportFootnotes]-->[60]<!--[endif]--></a> Sellin, Mose und Seine Bedeutungfür dte Israeltttsch-Jûdtsche Religions- geschichte.</p>
<p id="ftn47"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref47" name="_ftn47"><!-- [if !supportFootnotes]-->[61]<!--[endif]--></a> Fteud, Der Mann Moses und dte monotheisttsche Religion: Drei Abhana- lungen, 1939, 103: Freud, Moses and Monothetsm, 1939, 94: Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 303.</p>
<p id="ftn48"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref48" name="_ftn48"><!-- [if !supportFootnotes]-->[62]<!--[endif]--></a> Freud. Der Mann Moses und dte monothetstische Rellgton: Drel Abhand- lungen, 1939. 168; Freud, Moses and Monothetsm, 1939. 150-51; Freud. &#8220;Musa ve Tek Tanrıcılık: Üç Deneme”, 343-44,</p>
<p id="ftn49"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref49" name="_ftn49"><!-- [if !supportFootnotes]-->[63]<!--[endif]--></a> Rugglero, Beyond Feetings: A Gufcte to Crtttcal Thtnktng, 114.</p>
<p id="ftn50"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref50" name="_ftn50"><!-- [if !supportFootnotes]-->[64]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und die monotheisttsche Rellgton: Drei Abhand- lungen, 1939, 166; Freud, Moses and Monotheism, 1939, 148-49; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 342.</p>
<p id="ftn51"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref51" name="_ftn51"><!-- [if !supportFootnotes]-->[65]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 159.</p>
<p id="ftn52"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref52" name="_ftn52"><!-- [if !supportFootnotes]-->[66]<!--[endif]--></a> The Nlzkor Project. “Falla.cy: Ad Hominem”. <a href="http://nizkor.com/features/"><span lang="EN-US">http://nizkor.com/features/</span></a> fallacles/ad-hominem.html. Erişim: 03.07.2023.</p>
<p id="ftn53"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref53" name="_ftn53"><!-- [if !supportFootnotes]-->[67]<!--[endif]--></a> Alev Alatlı, “Safsata ve Türleri”. SAFSATA <span lang="EN-US">(safsatakllavuzu.com). </span>Erişim- 03.04.2023.</p>
<p id="ftn54"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref54" name="_ftn54"><!-- [if !supportFootnotes]-->[68]<!--[endif]--></a> Cafer Sadık Yaran, tnformel Mantığa Giriş: Aklı Hatadan Koruma ve îyt Kullanma Sanatı (İstanbul: Rağbet Yayınlan, 2018), 150-52.</p>
<p id="ftn55"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref55" name="_ftn55"><!-- [if !supportFootnotes]-->[69]<!--[endif]--></a> Yaran. 150-52.</p>
<p id="ftn56"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref56" name="_ftn56"><!-- [if !supportFootnotes]-->[70]<!--[endif]--></a> Ruggiero, George OnveU’in “Günlük İngilizce muadili aklınıza geliyorsa, asla yabancı bir ifade, bilimsel bir kelime veya jargon bir kelime kul­lanmayın.&#8221; şeklindeki bilgece olduğunu düşündüğü tavsiyesine uymaya çalıştığını ve kelimenin günlük İngilizcedeki karşılığını kullandığım ifade etmektedir. Ruggiero, Beyond Feelings: A Guide to Critlcal Thinking, xi, 136, 140-41, 150.</p>
<p id="ftn57"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref57" name="_ftn57"><!-- [if !supportFootnotes]-->[71]<!--[endif]--></a> The Nizkor Project. “Fallacy: Ad Hominem&#8221;. <a href="http://nizkor.com/features/"><span lang="EN-US">http://nizkor.com/features/</span></a> fallacies/ad-homlnem.html. Erişim: 03.07.2023.</p>
<p id="ftn58"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref58" name="_ftn58"><!-- [if !supportFootnotes]-->[72]<!--[endif]--></a> Douglas N. Walton, Informal Logic: A Handbookfor Critlcal Argumentattoıı (Cambridge: Cambrldge Unlversity Press, 1993), 19.</p>
<p id="ftn59"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref59" name="_ftn59"><!-- [if !supportFootnotes]-->[73]<!--[endif]--></a> Uyar, Akim Kırk Haramisi: Safsatalar, 25.</p>
<p id="ftn60"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref60" name="_ftn60"><!-- [if !supportFootnotes]-->[74]<!--[endif]--></a> Freud. “Der Untergang des Ödlpuskomplexes”, 424-25; Freud, “The Dis- solutlon of the Oedipus Complex”, 174-75,</p>
<p id="ftn61"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref61" name="_ftn61"><!-- [if !supportFootnotes]-->[75]<!--[endif]--></a> Freud, “Der Untergang des Ödlpuskomplexes&#8221;, 428-30; Freud, “The Dls- solutlon of the Oedipus Complex”, 176-79.</p>
<p id="ftn62"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref62" name="_ftn62"><!-- [if !supportFootnotes]-->[76]<!--[endif]--></a> Freud, Das Uribehagen in der Kuttur, 38-39; Freud, CtvÜizatton and Its Dtscontents, 31-32; Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları&#8221;. 44.</p>
<p id="ftn63"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref63" name="_ftn63"><!-- [if !supportFootnotes]-->[77]<!--[endif]--></a> Cari Gustav Jung, Keşfedilmemiş Benlik, çev. Mert Hüseyin Ergûl (İstan­bul: Erasmus Yayınlan, 2019), 43.</p>
<p id="ftn64"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref64" name="_ftn64"><!-- [if !supportFootnotes]-->[78]<!--[endif]--></a> Michael Pahner, Freud and Jung on Reltgion (London: RouÜedge and Ke- gan Paul, 1997), 92.</p>
<p id="ftn65"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref65" name="_ftn65"><!-- [if !supportFootnotes]-->[79]<!--[endif]--></a> Nevzat Tarhan, İnanç Psikolojisi (İstanbul: Tlmaş Yayınlan, 2009), 84-85.</p>
<p id="ftn66"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref66" name="_ftn66"><!-- [if !supportFootnotes]-->[80]<!--[endif]--></a> Tarhan, 65.</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/">Freud’un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Seküler Psikolojide İnsan Doğası: İslami Bir Eleştiri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sekuler-psikolojide-insan-dogasi-islami-bir-elestiri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sekuler-psikolojide-insan-dogasi-islami-bir-elestiri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2023 12:58:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Beyin]]></category>
		<category><![CDATA[Bilişsel psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[davranışçılık]]></category>
		<category><![CDATA[Malık Badrı]]></category>
		<category><![CDATA[modern psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Nöropsikiyatri]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26688</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#60;xxxx&#62; MALIK BADRI Bu bölüm modern psikolojinin, özellikle de psikanaliz, davra­nışçılık ve bilişsel psikolojinin îslami bir eleştirisini sunmakta­dır. Bu alanların insan doğasına, özellikle bilişsel yönüne ilişkin varsayımlarını sorgulayacak ve erken dönem Müslüman bilim insanlarının bilişsel psikolojiye katkılarını ele alan bir bölümle sonuçlanacaktır. Modern psikolojinin, Freudyen analizin keşfinden bu yana, insan doğasının yalnızca çevresel uyarıcıların veya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sekuler-psikolojide-insan-dogasi-islami-bir-elestiri/">Seküler Psikolojide İnsan Doğası: İslami Bir Eleştiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/bir-teknoloji-urunu-olarak-algi-yonetimi_5_100_1_b.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23864 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/bir-teknoloji-urunu-olarak-algi-yonetimi_5_100_1_b-300x294.jpg" alt="" width="300" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/bir-teknoloji-urunu-olarak-algi-yonetimi_5_100_1_b-300x294.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/bir-teknoloji-urunu-olarak-algi-yonetimi_5_100_1_b-600x589.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/bir-teknoloji-urunu-olarak-algi-yonetimi_5_100_1_b-768x754.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/bir-teknoloji-urunu-olarak-algi-yonetimi_5_100_1_b.jpg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>&lt;xxxx&gt;</p>
<p>MALIK BADRI</p>
<p>Bu bölüm modern psikolojinin, özellikle de psikanaliz, davra­nışçılık ve bilişsel psikolojinin îslami bir eleştirisini sunmakta­dır. Bu alanların insan doğasına, özellikle bilişsel yönüne ilişkin varsayımlarını sorgulayacak ve erken dönem Müslüman bilim insanlarının bilişsel psikolojiye katkılarını ele alan bir bölümle sonuçlanacaktır.</p>
<p>Modern psikolojinin, Freudyen analizin keşfinden bu yana, insan doğasının yalnızca çevresel uyarıcıların veya biyolojik içgüdüle­rin değil, aynı zamanda insan davranışını belirleyen etkili bir güç olan insan zihninin ürünü olduğunun farkına varması onlarca yıl sürdü. Bilişsel psikologların bu yeni keşfi, modern psikoloji için devrim niteliğinde olsa da zihnin beden üzerindeki güçlü etkisini yüzyıllar önce fark eden îslami psikologlar için öyle değildi.</p>
<p>İnsan doğasına ve tefekküre dair İslami bakış açısı, seküler psiko­lojinin eleştirisi için hareket noktası olacaktır. Yaratılışın tefekkü­rü insan bilincini değiştirir ve bu da engin bir Tanrı bilgisine yol açar. Bedenden ayrı olarak insan zihninin (veya ruhunun) var­lığını ve zihnin beden üzerinde hakimiyetini varsayar. Zihinsel süreçlerin etkileri üzerine yaptığı araştırmalarla bilişsel psikolo­jideki ilerlemeler, klasik İslam alimleri tarafından uzun süredir kabul edilmektedir. Bununla birlikte, bilişsel psikolojiye tslami bakış açısı modern versiyonun ötesine geçerek hem psikolojik hem de manevi esenlikle ilgilenir ve sonuçta sezgisel bir Tanrı bilgisine yol açar.</p>
<p><strong>MODERN PSİKOLOJİ ÜZERİNE İSLAMİ BİR DEĞERLENDİRME</strong></p>
<p>îslami tefekkürde amaç, evrenin yaratıcısı ve sürdürücüsü ola­rak Tanrı hakkında daha derin, izanlı bilgi olduğundan, değişen bilinç hâlleri başlı başına bir hedef değildir. Sonuç olarak, îslami tefekkür üzerine yapılacak derinlemesine bir psikolojik tartışma, özellikle düşünmenin psikolojisine istinaden bilişsel psikoloji alanına girecektir.</p>
<p><strong>DAVRANIŞÇILIK</strong></p>
<p>Bilişsel psikoloji alanı, ayrıştırılmamış hâliyle, davranışçılık bas­kın hâle gelmeden önce ilk psikoloji ekollerinin odak noktasıydı. O zamanlarda psikoloji, temel olarak insanların bilincini, duygu­larını, düşüncelerinin içeriğini ve zihinlerinin yapısını incelemek için kullanılıyor ve yalnızca bu olasılıklar aracılığıyla öğrenme sorunuyla ilgileniyordu. Davranışçı ekol, öğrenmenin uyaranlar ve gözlemlenebilir tepkiler yoluyla çalışılabileceği ve psikolojinin temeli hâline gelen tamamen yeni bir yaklaşım getirdi; duygular, zihnin bileşenleri ve düşünme süreci doğrudan gözlemleneme- yen sorunlar olarak kabul adildi. Bunları incelemek için kulla­nılan yöntemler (içe bakış ve içsel deneyimin gözlemlenmesi ve raporlanması gibi) belirsiz ve güvenilmez olduğu ve deneysel işlemlerle kontrol edilemediği için eleştirildi. Buna göre, psiko­lojinin fizik ve kimya gibi kesin deneysel bir bilim olmasını is­teyen davranışçılar, çalışmalarını laboratuvarda gözlemlenebilen olaylarla sınırlandırdı; ölçülebilen ve denetlenebilen tepkiler de deneysel ve bilimsel ilgilerinin odağı hâline geldi, öte yandan, insanın içinde gerçekleşen bilişsel ve duygusal faaliyetler, içeri­ği gözlemlenemeyen ve dolayısıyla araştırılmakla zaman kaybe­dilmemesi gereken kapalı bir kara kutu olarak kabul edildi. Bu nedenle insanlara dair davranışçı görüş, onların yalnızca, belirli uyaranlara maruz kaldıklarında, araştırmacının denetleyip tah­min edebileceği cevaplarla tepki verecek olan makineler olduk­larıydı. Bu yaklaşım, otomatik olarak tefekkürü bir psikolojik araştırmanın alanı olmaktan çıkardı.</p>
<p>İnsanın ruhsal ve içsel bilişsel aktivitelerini göz ardı ederek fizik­sel ve biyolojik bilimleri taklit etme çabası, davranışçılığın fikir babası J. B. Watson tarafından tartışmasız biçimde ortaya kon­muştur. Watson, insanların tıpkı hayvanlar gibi görülmesi ge­rektiğini vurgulamıştır; [ona göre] insanlar sadece sergiledikleri gözlemlenebilir davranış türlerinde diğer hayvanlardan farklıdır­lar. Bu nedenle, bilimsel olmak gerekirse, psikologlar insanları, hayvanlarla yaptıkları çalışmalardan farklı bir şekilde incelemeye mahal vermemelidir. Watson bu durumu şöyle kaleme alır:</p>
<p>[Davranışçılık] tek bir şey yapmaya çalışır: birçok araştırmacı­nın insandan aşağı seviyedeki hayvanlar üzerindeki çalışmalarda uzun yıllardır yararlı bulduğu aynı tür prosedürü ve aynı açık­lama dilini insanın deneysel çalışmasına uygulamak. O zaman, tıpkı şimdi inandığımız gibi, insanın diğer hayvanlardan yalnızca sergilediği davranış biçimleriyle farklı bir hayvan olduğuna inanı­yorduk. Asıl gerçek şu ki psikolog olarak siz, eğer bilimsel kalmak istiyorsanız, insan davranışını, kestiğiniz bir sığırın davranışını tanımlarken kullanacağınız terimlerden başka bir terimle tanım- lamam alısınız.<sup>80</sup></p>
<p>Bu dar görüşten etkilenen ve Ivan Pavlov’un koşullandırma yo­luyla öğrenmeye katkılarından cesaret alan davranışçılar, insa­nın her zihinsel ve psikolojik etkinliğini uyarıcı-tepki bağlantısı görüşüyle açıklamaya devam ettiler. Düşünme süreci bile uyarı- cı-tepki çağrışımları ağı açısından açıklanmış ve kendi kendine konuşmadan ibaret olarak değerlendirilmiştir.</p>
<p>İnsanları bu şekilde insani özelliklerinden ayırmanın temel ama­cı, psikolojiyi bilimsel bir kalıba dönüştürmekti. Bir diğer önemli amaç, Batı toplamlarının sekülerleşmesi ve dinin pençesinden kurtulmalarıydı. Bu bağlamda Watson, insanların hayvan olarak sınıflandırılmayı kabul etmemesine, onları Tanrı’nm yarattığına ve ölümden sonra hayatın olduğuna safça inanmalarına açıkça üzülmekte ve bu durumu şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>İnsanlar kendilerini diğer hayvanlarla aynı kefeye koymak iste­mezler. Hayvan olduklarını, ancak &#8220;ek olarak başka bir şey de&#8221; ol­duklarını kabul etmek isterler. Soruna neden olan işte bu &#8220;başka şey&#8221;dir. Din, ölüm sonrası, ahlâk, çocuk sevgisi, anne-baba sev­gisi, vatan sevgisi ve benzeri gibi tasnif edilen her şey bu &#8220;başka şey* ile ilişkilidir.<sup>81</sup></p>
<p>Söylenenlerden, davranışçılığın, insanların doğuştan iyi ya da kötü bir doğaya sahip olduklarını ve inandıkları şeyin ne doğru ne de yanlış olduğunu inatla reddettiği açıktır. Rüzgârlı bir gün­deki kuru bir yaprak gibi insanların doğası, değerleri ve inançla­rı tamamen çevresel uyaranlarla belirlenir; davranışçı anlayışta herhangi bir küresel etik gerçeğe veya ahlaki standarda yer yok­tur. Aynı zamanda, insanın seçim özgürlüğüne dair her düşünce­yi ve her türlü bilinçli, ahlaki veya manevi karar verme sürecini de reddeder. Böyle bir psikolojinin sınırları içinde, tefekkür ve içsel bilişsel manevi kavramlar ve duygular hakkında konuşmak tasavvur edilemez. Ünlü İngiliz nörolog John Eccles, davranışçı­lığın bu eleştirisini şu sözlerle destekler:</p>
<p>Davranışçılığın egemenliğinin uzun ve karanlık gecesinde, akıl, bi­linç, düşünceler, amaçlar ve inançlar gibi sözcükler “kirli” sözler olarak kabul edilir ve “kibar” felsefi söylemde hoş görülmezdi. İşe bakın ki en göze çarpan felsefi hakaretlerde, dört harfli kelimeler­den -zihin [mind], benlik [self], ruh [soul], irade [will]- oluşan yeni bir grup vardı.<sup>82</sup></p>
<p>Ancak psikolojide, insan davranışının karmaşık doğası ile ma­teryalist olmayan doğasında bu tür temel birimlere veya esas kavramlara yer yoktur. Bu gerçeği çiğnemeye yönelik her girişim, kaçınılmaz olarak başarısızlığa uğrar ve kısa sürede unutulur, işin zorluğunu göstermek için bir örnek olarak koşullu refleks kavramını ele alabiliriz, çünkü bu kavram psikolojideki en basit kavramlardan biri olarak kabul edilmiş ve birçok davranışçı tara­fından desteklenmiştir.</p>
<p>Koşullu refleks nedir? Aç bir köpek bir zil sesi duyar ve kendisine hemen biraz kuru et verilir. Köpek zilin sesini duyduğunda sal­yaları akmcaya kadar bu işlem tekrarlanır. Bu, yapay bir uyarana yani zile karşı tükürük salgılama, koşullu refleks olarak bilinir. Şartlandırma aynı zamanda, örneğin yanıp sönen bir ışığa ani bir tepkiyle ya da bir zil sesine göz kırparak istemsizce tepki vermeyi öğrendiklerinde olduğu gibi, insanlara da kolayca uygulanabilir. Bu olay îbn Sina ve Gazali gibi erken dönem Müslüman alimle­ri tarafindan tanımlanmış olmasına rağmen, ilk olarak ünlü Rus fizyolog Ivan Pavlov tarafından deneysel olarak incelenmiştir.</p>
<p>Koşullandırma yoluyla öğrenmenin, basit öğrenmenin bazı yönlerini açıklayabildiği yadsınamaz, ancak psikolojinin birçok alanı böylesine basit uyaran-tepki bağlantılarına dayanmadığı için koşullandırma yoluyla öğrenme psikolojide ciddi bir birim olarak ele alınamaz. Örneğin; sosyal psikoloji, hümanist psiko­loji, algı, dil öğrenimi ve benzeri alanlar, koşullandırmanın basit uyaran-tepki paradigmasma indirgenemez. Benzer şekilde, insan davranışının derin ve karmaşık yönleri koşullandırma yasalarıyla açıklanamaz. Örneğin, uyarıcılar ve koşullu refleksler kullanıla­rak “aşk” nasıl açıklanabilir? Bu davranışın karmaşık doğasında, böylesine uç parçalanmalara yer yoktur.</p>
<p><strong>PSİKANALİZ VE NÖROPSKİYATRİ</strong></p>
<p>Diğer egemen bakış açısı ile psikanaliz ve biyolojik bakış açısı gibi psikoloji ekolleri davranışçılarla geçmişte ve hatta bugün şiddetli anlaşmazlıklara sahip olsalar da sekülerleşme ve bilinçli düşünmenin alçaltılması söz konusu olduğunda bunlar tam bir uyum içindedir. Örneğin, klasik Freudyen psikanaliz, insan dav­ranışının tamamen kişinin bilinç dışı cinsel ve saldırgan dürtüle­ri tarafından belirlendiğini kabul ediyor; bu da insanların bilinçli fikirlerinin, tefekkürlerinin, yargılarının ve akıl yürütmelerinin, yalnızca farkında olmadıkları daha derin ve gizli bir zihnin bek­lenmedik sonuçları olduğu anlamına geliyor. Freud, dinin ken­disini bir yanılsama ve kitlesel bir saplantı nevrozu olarak görü­yordu!</p>
<p>Son derece organikçi biyolojik bakış açısına dayanan gelenek­sel nöropsikiyatri de bilinçli düşüncenin, seçim özgürlüğünün ve insanın değişmeyen manevi ahlaki standartlarının önemini kü­çümsüyor. Biyolojik belirlenimcilik, abartılı biçimiyle, insanların yaptığı normal veya anormal her şeyin tamamen kendilerinin kalıtsal genleri, sinir sistemleri ve doğuştan gelen biyokimya ta­rafından yönetildiğini iddia ediyor. Bir araştırmacı bu durumu şu şekilde tanımlıyor: “Herhangi bir çarpık fikrin veya eylemin arkasında, beyindeki çarpık bir molekül vardır.” [Bu görüşü be­nimseyenler] teorik olarak, bu doğuştan gelen biyolojik yönlerin çevre ile etkileşim biçiminin bir bilgisayarın sabit diskindeki bir program gibi olduğuna inanıyorlar: Eğer tüm ayrıntıları ve değiş­kenleri biliyorsanız, ilgili kişinin gelecekteki davranışını doğru bir şekilde tahmin edebilirsiniz. Sonuç olarak, dinin her zaman insanların bilinçli tercihleri olarak gördüğü ve sorumluluk alma­ları gereken insanın ahlaki davranışlarının çoğunu karşı konul­maz biyolojik belirlenimcilik açısından açıklıyorlar. Örneğin, bir dizi araştırma, rastgele cinsel ilişki, eş cinsellik ve lezbiyenliğin kemikleşmiş, biyolojik olarak programlanmış dürtüler olduğunu ve bu nedenle insanların genlerinin yarattığı içgüdüleri takip et­melerinden dolayı ayıplanmaması gerektiğini kanıtlamaya çalıştı.</p>
<p>Eğer İslami tefekkürü psikolojik bir bakış açısıyla incelemek, il­laki insanların bilinçli iç bilişsel düşüncesi ve duygularıyla ilgile­niyorsa, o zaman Batı psikolojisinin bu üç egemen perspektifinin (davranışçılık, Freudyen psikanaliz ve nöropsikiyatri) pek yardı­mı dokunmayacaktır. Esasında bu bakış açılarından ikisi, insan­ları, dış uyaranların veya biyolojik ve biyokimyasal faktörlerin egemen olduğu mekanik yaratıklar olarak görür ve üçüncüsüne göre, bilinçli düşüncemiz ve duygularımız yalnızca bilinç dışı­mız ve benliğimizin savunma mekanizmalarının sebep olduğu bir aldatmacadır. Bu nedenle, bu psikolojik ekollerin ve onların karmaşık bilişsel etkinlikler ile duyguları yapay biçimde aşırı basitleştirilmesinin, insan davranışının bilimsel açıklamalarını sunarak yıllarca saygı görmelerine rağmen, tatmin edici sonuç­lar vermemiş olmaları şaşırtıcı değildir. Elli yıl önceki iyimserlik şimdi dağıldı ve Batı toplumlarınm toplumsal ve psikolojik so­runları, doğrusu modernlikten etkilenen diğer ülkelerde olduğu gibi kritik öneme sahiptir. Tüm karmaşık değişkenleri ve manevi yönleriyle insanlığın psikolojisi, asla laboratuvar deneylerinin kimyasal ve fiziksel verilerine indirgenemeyeceğinden, bu so­runlar şaşırtıcı değildir.</p>
<p>Fizik ve kimya gibi kati disiplinler, -bazı psikologların bizi inan­dırdığı gibi- sadece uzun tarihsel gelişimleri nedeniyle değil, aynı zamanda ve daha da önemlisi, tamamen maddi doğaları ne­deniyle şaşırtıcı ilerlemeler kaydettiler. Bu iki disiplin, madde ve enerjinin davranışı ile bunların tam etkileşimini açıklamak için temel ölçüm birimleri ve kapsamlı teoriler oluşturuyor. Madde ve enerjinin bu iki faktörü mühimdir, çünkü atom kavramı ile onun proton ve elektron bileşenleri olmadan, deneysel bilimler bu kadar çok şey başaramazdı. Aynı şey, biyolojide temel bir bi­rim olarak hücre ya da kalıtım araştırmalarındaki genler için de söylenebilir.</p>
<p>Davranışçılıkta insan duygularının indirgemeciliğinde karşılaş­tığımız güçlüklerin aynısı, psikolojinin, Einstein’ın fizikteki iza­fiyet teorisi veya Darwinin evrim teorisi gibi kapsamlı bir teori üretmesini engelledi. Son bilimsel keşifler, evrim teorisindeki bazı kusurları ortaya çıkarmış olsa da hâlâ genel ve kapsamlı bir biyoloji teorisi olarak hizmet ediyor. Modern psikolojideki psi­kanaliz, Geştalt psikolojisi ve öğrenme teorisi gibi bazı ekoller ve bakış açıları, her şeyi kapsayan bir teori üretmeye çalıştı, ancak hiçbiri başarılı olmadı ve çabaları yalnızca Batı psikolojisi tarihi­nin bir parçası hâline geldi.<sup>83</sup></p>
<p>Bu birbiri ardından gelen başarısızlıklar, kuşkusuz, modern psikologların, tıpkı daha önce insanların ruhlarını ve manevi özlerini onlardan ayırdıkları gibi, onların içsel duygularını, bi­linçlerini, zihinlerini ve zihinsel süreçlerini göz ardı ederek psi­koloji disiplinini deneysel bir bilime dönüştürmek için harca­dıkları mantıksız çabalarının makul bir sonucuydu. Bu deforme olmuş yaklaşıma, en başından itibaren, birtakım sağgörülü bilim insanı şiddetle karşı çıktı, örneğin İngiliz psikolog Cyril Burt’ün, psikolojinin sanki kendisini kaçınılmaz sona hazırlıyormuş gibi önce ruhunu, sonra aklını ve nihayet bilincini kaybettiğini söyle­diği sık sık aktarılır.<sup>84</sup></p>
<p><strong>BİLİŞSEL PSİKOLOJİ</strong></p>
<p>Modern psikolojideki bu çarpık insan imgesinin yıkılışını gör­mek» sizi» Batılı psikologların bunu düzeltmesinin çok uzun sürdüğünü fark etmek kadar şaşırtmayabilir. Psikoloji, “zihin” algısını eski durumuna getirebilmek ve içsel bilinçli bilişsel et­kinliklerini yeniden keşfedebilmek için tam bir devrim geçir­mek zorundaydı. îşte bu devrim, çağdaş bilişsel devrimdir. Bilim adamları» yaklaşık yirminci yüzyılın ortalarından itibaren düşün­me ve içsel bilişsel süreçlere daha fazla ilgi göstermeye başladılar, ancak psikolojinin, uyarıcı-tepki davranışçılığının yüzeyselliğini ve psikanaliz teorilerinin bilimsel olmayan çarpık doğasım gör­mesi onlarca yıl sürdü. Bu, insanların çevrelerinden alman bilgi­leri analiz ederken ve sınıflandırırken kullandıkları içsel zihinsel aktivitelerin araştırılmasına bir dönüşün işaretçisi oldu.</p>
<p>Psikolojideki bu yeni perspektif hem bilimsel hem de dini bakış açılarından tefekkürün değerini göstermesi bakımından özellikle önemlidir. Bu bilişsel yaklaşım, psikolojinin erken evrelerine bir dönüş olarak görülebilse de kullanılan yöntemler çok daha ge­lişmiştir ve özellikle insanın bilişsel etkinliklerini incelemek için tasarlanmış teknolojilere, sinir bilimindeki son gelişmelere ve daha da önemlisi bilgisayar devrimine bağlıdır. Bu disiplinlerde­ki özel araştırmalar, davranışçılık tarafından benimsenen şekliyle mekanik insan kavramının sınırlarını açıkça ortaya koymuştur; bu kavram yerini bir “bilgi işlemcisi” olarak insan kavramına bı­rakmıştır.</p>
<p>Modern bilim insanları, insanların düşünme, içsel bilişsel ve duygusal süreçleri ve hafızasını bir bilgisayara kıyasladıklarında, insanların çevrelerinden çeşitli uyaranları aldıklarım, daha son­ra bunları kodladıklarını, sınıflandırdıklarını ve hafızalarında sakladıklarını; yeni sorunları çözmeleri gerektiğinde de onlara eriştiklerini açıklıyorlar. Bu basit benzetmede, ortamdan bilgi al­mak, bir bilgisayarın klavyesine yazmak veya onu başka bir şekil­de [bilgi ile] beslemek anlamına gelir. Yüklü yazılımıyla merkezi işlem birimi, düşünme ve hissetme gibi içsel bilişsel etkinliğiyle akla tekabül eder ve kişinin gerçekleştirdiği zihinsel veya davra­nışsal tepkiler, bilgisayarın monitöründe gösterdiği şeye karşılık gelir. Bilgisayar» kullanılan yazılım programına göre klavyesinden basılan belirli bir harfe farklı tepki verir; benzer şekilde, insanlar çevrelerinde karşılaştıkları belirli uyaranlara farklı tepkiler ve­rirler. Aynı mantıkla» biz bilgisayarlarımızda ne tür yazılımların yüklü olduğunu tam olarak bildiğimize göre, zihnimizde hangi &#8221;yazılımların” yüklü olduğunu da bilmeye çalışmalıyız; çünkü bizim olduğumuz şekilde düşünmemizi, hissetmemizi ve dav­ranmamızı sağlayan bu yazılımlardır. Bu nedenle, psikolojideki araştırmayı doğrudan tepkileri ortaya çıkaran uyaranlarla sınır­lamaya ilişkin basit davranışçı anlayış müphem kalmıştır.</p>
<p>Teknolojideki ilerici gelişmelere rağmen, psikoloji ve diğer sos­yal bilimlerin insanoğlu üzerine seküler indirgemeci görüşü des­teklemeye devam etmesi ilginçtir. İnsanın bü bilgisayar modeli, modern psikolojiye “zihnini” ve “bilincini” geri kazandırmaya çalıştığından, açık biçimde davranışçı modelden daha gerçek­çidir; ancak belli ki insanlığın hakiki manevi İslam görüşünün gerisinde kalmaktadır. Batı psikolojisi hâlâ modası geçmiş bir dar görüşlü “bilimsel” modele takılıp kalmış durumdadır. Ayrı­ca, diğer sosyal bilimlerde olduğu gibi psikolojide de paradigma değişimi gerçek bir devrim getirmez. <em>Bilimsel Devrimlerin Yapısı [The Structure ofScientific Revolutions]</em> adlı eserinde “paradigma kavramını yaygınlaştıran filozof Thomas Kuhn, “daha gelişmiş bilimlerin paradigmaları varken psikolojinin paradigmalarının olmadığını” söylemişti.<sup>85</sup></p>
<p>Bunun doğru olduğu ortada, çünkü gelişmiş bilimlerde bir “pa­radigma değişimi” tıpkı Einsteinın teorilerinin Newton fiziğini tamamen dönüştürmesi gibi, yeni paradigmanın eskisini yıkıp yerine geçtiği gerçek bir devrimle sonuçlanır. Psikolojide ve di­ğer sosyal bilimlerde, yeni paradigmalar -şayet onları bu şekilde adlandırabilirsek- çok fazla coşku yaratır ve kendisine birçok ta­kipçi çeker, ancak varlığını sürdüren ve bazen birkaç yıl sonra yeniden gelişen eski paradigmaların yerini almaz. Bu nedenle, bilişsel devrim modern psikolojide büyük değişikliklere neden olsa da daha önceki kavramlara karşı gerçek bir başkaldırı olarak kabul edilemez.</p>
<p>Psikolojide gerçek devrim, psikoloji “ruhunu” yeniden kazandı­ğında ve bir insan doğası imgesi inşa etmek için sınırlı bilimsel ve tıbbi modellerden kendisini kurtardığında gelecektir. Aslına ba­karsanız» düşünen ve davranış sergileyen bir insan “karmaşasını” üretecek biyolojik» psikolojik ve sosyokültürel faktörlerin etkile­şimi» -Batı psikolojisinin hâlâ savunduğu gibi- asla, bitkilerin su ve karbondioksitten glikoz molekülleri üretmek için güneş ener­jisi kullanarak yaptığı fotosentez sürecinde gerçekleşen hidrojen, oksijen ve karbonun etkileşimi kadar basit olamaz.</p>
<p>Bununla birlikte» bu bilim dalını dar yaklaşımından kurtarmaya çalışan bilişsel psikoloji devrimi bile, kendisini hâlâ insan dav­ranışının ve zihinsel sürecinin bu psikolojik, biyolojik ve sosyo­kültürel bileşen üçlüsü ile sınırlandırmaktadır. Ayrıca, önemine ilişkin artan modern bilimsel kanıtlara rağmen, manevi bileşen­leri görmezden gelmiştir. Modern psikoloji, manevi yönle kar­şılaştırıldığında daha kolay tanımlandıkları için kendisini bu üç bileşenle sınırlayarak veya dini bir görüşten kaynaklandığı dü­şüncesiyle manevi yönü reddederek belirsiz ve verimsiz kalmaya devam edecek ve zararda olacaktır. Bu, fotosentez süreciyle gli­koz oluşumunun karbon, hidrojen ve oksijen elementlerini kul­lanarak gerçekleştiğini öngören, ancak daha yüce ve daha az so­mut olması sebebiyle güneş enerjisini bu süreçten dışlayan birine benzer. Bununla birlikte, manevi inanç faktörü olmadan ve bilgi­nin ilerlemesine rağmen, bu içsel zihinsel süreçlerin incelenme­sinin her zaman uyaranların ve onların tepkilerinin, nedenlerin ve bu nedenlerin etkilerinin herhangi bir karmaşık gözlem veya ölçüm yöntemini reddeder biçimde etkileşime girdiği oldukça karışık bir alan olacağı vurgulanmalıdır.</p>
<p><strong>ZİHİN-BEDEN MUAMMASI</strong></p>
<p>İnsanın içsel psikolojik ve zihinsel dünyasının incelenmesi» bizi insanlığın en zor sorularından biriyle karşı karşıya getiriyor: Be­den ve zihin arasındaki bağlantı nedir? Bu sorunun cevabı» umu­miyetle felsefi fikirlerin, dini inançların, psikolojik çalışmaların ve insanlık hakkında biyolojik ve bedensel araştırma bulguları­nın, hususiyetle ise insan beyni ve sinir sisteminin karışımıdır.</p>
<p><strong>BEYİN ÜZERİNE BİR BAKIŞ AÇISI (ECCLES)</strong></p>
<p>İnsan beyninin faaliyetleri hakkında çok az şey bilmemize rağ­men, materyalistler, insanın bir “zihne [mind]” sahip olmadığını iddia ederler; tabii bu kelime kafatasının içindeki somut “beyin” anlamında kullanılmıyorsa. Ayrıca, “düşünen zihin” dediğimiz şeyin, beynin kimyasındaki ve elektrokimyasal sinir nabızların­daki anlık değişikliklerin yansımaları ve “çevirilerinden” başka bir şey olmadığını iddia ederler -gerekçeleri ise insanların dü­şünmesinin ve hatta tüm özelliklerinin, beyin hasar gördüğünde değişmesidir. Bu duruş açıkça davranışçılar ve diğer seküler psi­kologlar tarafından da desteklenmektedir.</p>
<p>Karşı grup, beyni ve sonuç olarak da bir kişinin davranış ve dü­şüncesini kontrol eden bir “zihin” olduğunu doğruluyor. Bu gru­bun başında, sinir sistemi üzerine yaptığı olağanüstü araştırması nedeniyle Nobel Ödülü kazanan nörolog John Eccles vardır. Bu alim ve onun iddiasını savunan bilim insanları, insan beyninin faaliyeti ve sinir sistemi üzerine yaptıkları araştırmaların ancak bir “akim”, bir “idrak eden ruhun” ya da Eccles’in ifadesiyle bir “öz-bilinçli zihnin” varlığıyla tam olarak açıklanabileceğini doğ­ruluyor. Ayrıca, bu maddi olmayan varlığın, bir insanın sinirsel ve davranışsal aktivitesini tamamen kontrol ettiğini iddia edi­yorlar. Materyalistlerin iddia ettiği gibi, insanın bilişsel süreçle­rini ve davranışlarını yöneten tek varlık beyin olsaydı, hiç kimse beyni tarafından alınan bir eyleme veya karara itiraz etmez veya edemezdi. Ancak, durumun böyle olmadığı aşikâr. Örneğin, bir erkek gönüllü, serebral korteksin motor alanının belirli bir bölü­münde elektriksel olarak uyarılırsa, kolunun ani bir hareketiyle yanıt verecektir. Kolunu kıpırdatmaması söylenirse ve beynin elektriksel uyarımı tekrarlanırsa, kendisine rağmen kolunun ha­reket ettiğini görecektir ve bu işlem tekrarlanırsa diğer koluyla o kolunun hareketini durdurmaya çalışabilir. Bu deneysel olarak gerçekleştirilebilir. Eccles şunu iddia ediyordu: Eğer beyin tek yö­netim organı olsaydı, o zaman denek beyninin emrettiği şeyi red- detmezdi; ancak, durum böyle olmadığına göre, kolun hareket etmesme sebep olan neydi ve onu durdurmaya çalışan ne oldu? Belli ki beyin onu hareket ettirdi ve zihin onu durdurmaya çalıştı.</p>
<p>Eccles ve diğer bazı bilim insanları, zihin ve beyin arasındaki iliş­kiyi açıklamak için genellikle bir yayın istasyonu ile bir televiz­yon arasındaki ilişkinin imgesini kullanırlar. Eccles’e göre, maddi olmayan, öz-bilinçli zihin beyni sürekli olarak tarar, araştırır ve denetlen Beyin hasar görmüşse veya kişi bilinçsizse, zihin işini yapmaya devam eder; ancak sonuç, beynin duyum kalitesine ve verimliliğine bağlı olacaktır. Benzer şekilde, bir televizyonda anza meydana gelirse, aktardığı görüntü bozulur veya tamamen kaybolabilir. Bu nedenle, ilgili tek unsurun beyin olduğunu söy­lemek, tıpkı bir çocuğun televizyon ekranında görünen kişi ve görüntülerin aslında televizyonun içinde olduğuna dair inancı gibi, çok saf bir anlayıştır! Dört yaşındaki yeğenim Aminaya, konuğumuz Hamid Ömer el-İmaırim her sabah Omdurman Radyosu nda Kur’an okuyan seçkin Şeyh olduğunu söylediğimde yaptığı açıklama aynen buydu. “Ama amca, bu kadar büyük bir adam bizim küçücük radyomuzun içine nasıl girebilir?” dedi.</p>
<p>Ecdes’in ünlü filozof Kari Popper ile beraber kaleme aldığı etki­leyici eser <em>The Self and Its Brainde</em> yazar, ruhun ölümsüzlüğüne ilişkin dini inanışa katılmaya çok yaklaşır. Açık fikirli bir bilim inşam olarak, öz-bilinçli bir zihnin<sup>86</sup> varlığı üzerine yaptığı araş­tırmayla ikna olmuş bir şekilde kendine şunu sorar: Ölümden sonra bu zihne ne olur?</p>
<p>Son olarak, elbette nihai resme geliyoruz, ölümde ne oluyor? O zaman tüm serebral faaliyetler kalıcı olarak duruyor. Bir anlam­da özerk bir varoluşa sahip olan öz-bilinçli zihin&#8230;. şimdi uzun bir yaşam boyunca taradığı, incelediği ve çok verimli ve etkili bir şekilde denetlediği beynin artık hiçbir mesaj vermediğini keşfe­diyor. İşte nihai soru, o zaman ne olduğudur.<sup>87</sup></p>
<p>Ecdes’in iddia ettiği gibi, beynin ölümünden sonra ne olduğu, bilim adamlarının yanı sıra sıradan insanların da aklına takılma­ya devam edecek nihai sorudur. Bu soru sonsuza kadar kafamı­zı karıştıracaktır çünkü Tanrı, nefsin veya ruhun gerçek doğası, onun bedenle nasıl etkileşime girdiği ve ölümden sonra ona ne olduğu hakkındaki bilginin, bu dünyada bizden kısıtlanmış, sıkı bir şekilde korunan bir gizem olmasına hüküm verdi. Aslına ba­karsanız, ölümden sonra ne olacağını bilmek hâliyle nefsimizin <em>ve</em> ruhumuzun sırrım ortaya çıkarmış olurdu ve eğer böyle olsay­dı, bu hayatın bir imtihan yeri olduğuna dair tüm dini kanaati­miz geçersiz olurdu. Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ruh hakkında soru sorulduğunda kendisine şu vahiy inzal oldu: <em>“Sana ruh hakkında sanırlar; de ki: &#8216;Ruh, Rabbimin emrindendir, size ilimden yaln<u>ızca </u>az bir şey verilmiştin&#8221;</em> (17:85). Bu sebeple, ruhun gerçek doğası­nın bilgisi elde edilemez. Ve bu nedenle İslam, teslim olan kulla­rı, tefekkür çabalarını ulaşılabilir olana yoğunlaştırmaya teşvik eder. Böylelikle, bu sorunun tam yanıtı çözümsüz kalacaktır.</p>
<p>Bazı akademisyenler, bu sorunu tamamen biyolojik açıdan ele almaya çalışmanın, daha soyut olan felsefi, dini veya psikolojik yönlerden daha kolay ve “bilimsel olarak” daha basit olabileceği­ne inanabilirler. Ancak işin gerçeği, biyolojik bakış açısının daha az karmaşık olmadığıdır; aslmda, biyoloji ve fizikte derinlemesi­ne bir araştırma çoğu zaman felsefe ve maneviyatla sonuçlanabi­leceğinden, daha da karmaşık olabilir. W. Utall, <em>The Psychobiology of the Mind</em> adlı değerli kitabında, insan beyninin işleyişiyle ilgili tüm modern araştırma ve keşiflerin, bizi beden ve zihin arasın­daki ilişki sorununu çözmeye daha fazla yaklaştırmadığını söy­lüyor.<sup>88</sup> Hatta bu araştırma ve keşifler, sadece üzerine yeni sorular eklediler; 2000 yılı aşkın bir süre önce Aristoteles’in zamanında sorulan temel sorular hâlâ tatmin edici cevaplar beklemektedir.</p>
<p><strong>KALP ÜZERİNE BİR BAKIŞ AÇISI (PEARCE)</strong></p>
<p>Modern biyolojik araştırmaların beden ve zihin arasındaki ilişki hakkında ortaya çıkardığı bir diğer sorun, insan kalbinin beyni etkileme ve sinirsel davranışı şekillendirmedeki rolüdür. Joseph Pearce’ın düşündürücü kitabı <em>Evolutions End’de</em> belirttiğine göre, insan kalbi bir pompalama istasyonundan çok daha fazlasıdır; kalp, beyni uygun tepkiler vermesi için uyaran organdır. Beynin işleyişinde önemli rol oynayan nörotransmitterler kalpte bulun­muştur. Pearce konuyla alakalı şunu söylüyor, “Kalpteki eylemler hem bedenin hem de beynin eylemlerinden önce gelir&#8230; Artık biliyoruz ki kalp&#8230; beyin eylemini hormonlar, transmiterler ve belki de daha ayrmtıh kuantum iletişim enerjileri aradığıyla de- netler ve yönetir.<sup>89</sup></p>
<p>Pearcem söylediği doğruysa, yapay plastik kalpler gerçek veya nakledilen bir kalbin yapabileceğini yapamaz. Aynı zamanda, kalp nakli yapılan bir kişinin, bir şekilde donörünkine benzer şekillerde davranacağı anlamına gelir. Son olarak, kalbin beyin ve vücut üzerindeki bir alanla sınırlanmamış etkisi veya “uzak­tan kontrolü”ne dair ileri sürülen görüş için bazı bilimsel kanıtlar olmalıdır.</p>
<p>İlk konuyla ilgili olarak Pearce, “Yapay kalp fikrinden vazgeçme­liyiz, çünkü bu organın bir pompalama istasyonundan çok daha fazlası olduğunu gördük.” diyen kalp nakli öncüsü Christian Bar- nard’ın uzmanlığına güveniyor.</p>
<p>İkinci noktaya gelince, Pearce, kalbin “daha yüksek” bir enerji düzeni (veya Islami inanışta bir “ruh”) tarafından yönetilmesine rağmen “kalp nakli yaptıran insanların davranışlarının çoğu za­man çarpıcı biçimde vefat eden donörlerin belirli davranışlarını yansıttığını” doğruluyor. Lokalizasyon olmaması olasılığıyla ilgili olarak da okuyucuyu, kalpten alınan iki hücrenin mikroskopla gözlemlendiği inandırıcı deneylere yönlendiriyor. Birbirlerinden ayrıldıkları ilk deneyde bu hücreler ölene kadar öylece titreşiyor. Ancak, benzer hücreler birbirine yaklaştırıldığında, senkronize oluyor ve uyum içinde atıyor:</p>
<p>[Hücreler birbirlerine] dokunmak zorunda değiller; uzamsal bir bariyer üzerinden iletişim kurarlar&#8230;Birlikte çalışan bu tür mil­yarlarca hücreden oluşan kalbimiz, daha yüksek, lokalize olma­yan bir aklın rehberliğindedir&#8230; Yani bizim hem fiziksel bir kalp hem de daha yüksek bir &#8220;evrensel kalbimiz” var ve İkincisine eri­şimimiz&#8230; büyük ölçüde&#8230; birincisine bağlıdır.<sup>90</sup></p>
<p>Pearce’a göre, derin ruhsal tefekkür içindeyken, manevi evrensel kalbimizden yararlanıyoruz, öyle ki bu da beynimizle iletişim ku­ran ve bilişsel faaliyetlerimizde tesiri olan fiziksel kalbimizi etki­liyor. Bu, bazı açılardan Ebu Hamid el-Gazalfnin ruhun denetim merkezi olan manevi kalbin <em>(qalb)</em> fiziksel insan kalbinden farklı olmasına rağmen, işleyişinin onunla ilişkili olduğunu ve onun tarafından yönlendirildiğini açıkça ifade ettiği muazzam eseri <em>İhya-u Ulumuddin&#8217;deki</em> görüşlerine çok benzer. Böylece biyolojik bir söylemin nasıl dini bir diyaloga dönüştüğünü görebiliriz.</p>
<p>Ancak, Uttal’ın da öne sürdüğü gibi, bilim ve teknolojideki son gelişmelere rağmen, sinir sisteminin insanlara en değerli varlık­ları olan bilincini ve varlık duygusunu nasıl verdiğini hâlâ bilmi­yoruz. İnanıyorum ki bu, tüm psikolojik, ruhsal ve davranışsal yönleriyle yaratılış hakkında gerçekten düşünülmesi gereken bir konudur.</p>
<p><strong>BİLİŞSEL ETKİNLİKTEN ALIŞKANLIKLARA</strong></p>
<p>İnsanın içsel bilişsel etkinliklerini anlama girişimlerinde bilişsel psikologların ve bilgisayar bilimcilerinin araştırmalarına başvu­ruyoruz. Her ikisi de insanın, gerektiğinde bulup getirmek için bilgiyi bellekte analiz etme, sınıflandırma ve depolama kabiliye­tinin incelenmesiyle ilgilidir. İnsanın düşünme ve problem çöz­mede kullandığı süreci incelemek için birçok ayrıntılı çalışma yürütmüşlerdir; daha sonra bu verileri kullanarak insanın bilişsel aktivitesini taklit eden çeşitli programlar oluşturmuşlardır. Hatta bazıları, çevrelerine uyumlarında nevrotik ve psikotiklerin dü­şünme biçimlerini taklit etmeye çalışan bir program bile oluştur­muşlardır. Bu çalışmalar davranışçıların içeriğini tanımlamanın imkânsız olduğunu düşündükleri için görmezden gelmeyi ter­cih ettiği birçok yönü açıklığa kavuşturdu ve basit uyarıcı-tepki psikolojisi kavramına meydan okuyan birçok teori ve açıklama üretti. Bu çalışmalar aynı zamanda Müslüman psikologların te­fekkür ve ibadetin önemi ve beraberinde bunlarla ilişkili içsel zi- hinsel-bilişsel etkinlik hakkında daha fazla bilgi edinmesi için bir pencere açmıştır. Psikoterapistler ve kişilik psikologları, insanın içsel düşüncesini ve duygularını açığa çıkaran ve gözlemlenebilir normal ve anormal insan davranışının oluşumunu inceleyen bu bilişsel çalışmalardan yararlanmışlardır.</p>
<p>Daha önce de belirttiğimiz gibi, davranışçılar, insan kişiliğinin ve normal ve anormal insan davranışının gelişiminden sorumlu tek etki olarak çevrenin rolünü vurguluyorlar. Yani çevresel uya- ranlarm doğrudan davranma! tepkilere yol açtığma inanıyorlar.</p>
<p>Bilişsel psikologlar ise daha çok bu deneyimlerin ürettiği anlamla ilgileniyorlar.</p>
<p>Sıcak bir yüzeye dokunduğunda eli çekmek gibi &#8211; refleksler dı­şında bir deneyimin otomatik olarak bir tepkiye neden olmadı­ğını iddia ediyorlar. İnsanların inançlarını, gönüllü kararlarını ve gözlemlenebilir karmaşık davranışlarını etkileyen karmaşık tepkiler, kendisinden sonraki çevresel uyaranlara anlam veren önceki kavramsallaştırmalardan, duygulardan ve deneyimler­den gelir. Başka bir deyişle, insanların inançlarını, duygularını ve buna bağlı davranışlarını etkileyen şey, düşündükleridir. Düşün­celeri, Allah’ın yaratmasını ve ihsanını merkeze alırsa, imanları artacak, amelleri ve davranışları düzelecektir. Zevklerini ve arzu­larını merkeze alırsa dinlerinden uzaklaşacak ve davranışları bo­zulacaktır ve eğer düşünceleri başarıları, hayal kırıklıkları, başa­rısızlıkları ve buna bağlı olarak karamsarlık üzerineyse, tepkisel depresyon ve diğer psikolojik bozukluklara maruz kalacaklardır. Sonuç olarak, bilişsel psikologlar, normal ve nevrotik insanların duygularından ve duygusal tepkilerinden genellikle önce gerçek­leşen bir aktivite olduğu için, terapilerini danışanların bilinçli düşüncesini değiştirmeye odaklı yürütürler. Başka bir deyişle, in­sanların yaşadıklarını anlamlandıran şey kullandıkları program olduğu için zihinlerinin kullandığı “yazılımı” değiştirmeye çalı­şırlar. Bu içsel bilişsel aktivite (otomatik düşünceler) o kadar hızlı ve anlık olabilir ki kişi, kapsamlı bir analiz ve eğitimden almadığı sürece bunu fark etmez.</p>
<p>Bu araştırma, birey tarafından gerçekleştirilen her kasıtlı eylem­den önce bir içsel bilişsel aktivitenin geldiğini göstermiştir. Ay­rıca, insan zihninin bu bilişsel aktiviteyi, birey farkında olsun ya da olmasın, günün veya gecenin herhangi bir anında durdurma­dığını da kanıtladılar. Bunun klasik bir örneği, birinin bir soruna çözüm bulamadığı ve bu nedenle sorunu bir kenara bırakıp farklı bir faaliyete geçtiği, sonra o kişinin bilinçli bir çabası ya da her­hangi bir beklentisi olmadan birdenbire çözümün akima geldiği zamandır. Arşimet’in yer değişim yasasını aniden keşfetmesi bu­nun bilinen bir örneğidir. Benzer şekilde, bir adı veya kelimeyi hatırlayamayan biri, bir süre sonra aniden hatırlayacaktır.</p>
<p>Bu nedenle, gözlemlenebilir insan davranışını yönlendiren, bi­linçli veya bilinçsiz, bir insanın içsel bilişsel aktivitesidir. Bu so­nuca bilişsel psikologlar, karmaşık insan genel davranışını basit teorilerle sınırlandırmaya çalışan tüm psikolojik ekolleri aşarak uzun yıllar süren araştırmalardan sonra vardı. Ayrıca, bu bilişsel bakış açısı, İslam&#8217;ın evvelce ortaya koyduğu şeyi açıkça destekle­mektedir: İçsel bir düşünce süreci olarak tefekkür, her iyi amelin kaynağı olan inancın belkemiğidir.</p>
<p>Her eylemin -bir kavram, bir anı, bir imge, bir algı ya da bir duy­gu olsun- bir içsel bilişsel etkinlikle başladığına dair bu keşfe ek olarak, bu bilişsel etkinliğin güçlendiği zaman, eyleme yönelik bir güdü veya teşvik hâline gelebileceği de gösterilmiştir. Ve eğer kişi bu gerekçeli eylemi tekrar tekrar yaparsa, o zaman bu içsel fikirler kolayca ve kendiliğinden onu köklü bir alışkanlık hâline getirebilir. Bu alışkanlık illa bir beceri olmak zorunda değildir; bir duygu, manevi bir his veya bir tutum olabilir. Bu nedenle, bilişsel terapist, duygusal veya başka türden bir alışkanlıktan muzdarip bir danışanı tedavi etmek isterse, bu davranışa neden olan içsel düşünceyi değiştirmeye çalışmalıdır. Örneğin, alışkan­lık sosyal durumlardan korkma ise, terapist danışanın bu sosyal korkuyla tepki vermesine neden olan olumsuz düşünceyi tespit etmelidir. Mesela, danışan, yabancılarla konuşurken veya onla­ra kendini tanıtırken ya da bir grup tanıdık insanın önünde bir konuşma yaptığı zaman gülünç görüneceğini düşünürse, tera­pist, bu mantıksız korkularının gerçekte hiçbir temeli olmadığı­nı göstererek danışanın bu olumsuz düşünceleri değiştirmesine yardımcı olabilir. Ayrıca, danışanın duygularının körü körüne onun kötümser düşüncesine uyduğunu ve bu düşüncenin yanlış bir şekilde davranışları üzerindeki kontrolü tamamıyla ele geçir­diğini gösterebilir. Bu içsel kavramlar değiştirildiğinde, davranış da buna göre değişecektir.</p>
<p>Bu tür bir terapi, alışkanlığa neden olan olumsuz fikirlere, ha­yallere ve içsel duygulara aykırı tepkileri uyararak da yapılabilir. Örneğin, sosyal durumlardan korkma vakasında terapist, danı­şanda huzur verici bir güvenlik ve psikolojik rahatlık hissi uyan- dınrken aynı zamanda onu giderek artan (gerçek veya hayali) zor sosyal durumlara maruz bırakabilir.</p>
<p>öte yandan, olumsuz alışkanlık (kumar oynamak, alkol almak veya belirli sapkın cinsel davranışlarda bulunmak gibi) danışana bir miktar zevk ve psikolojik rahatlık veriyorsa karşı önlemlerle tedavi, danışan söz konusu olumsuz alışkanlığı tekrarladığında, terapistin danışan üzerinde acı, psikolojik stres ve korku duygusu uyandırmasına neden olur. Bu tür bir kaçınma terapisinde, örne­ğin bir alkolik veya uyuşturucu bağımlısına, alkol aldığında mide bulantısı ve baş ağrısına neden olacak bir kimyasal madde enjek­siyonu yapılır; hatta kişi, acı verici ama zararsız elektrik şoklarına bile maruz bırakılabilir. Bu “ödül ve ceza” terapisi “karşılıklı ket- leme” olarak bilinir ve modern davranışçı terapinin en başarılı tekniklerinden biridir.</p>
<p>Bu te<u>knik</u>, davranışçılar tarafından tasarlanmış olsa da bilişsel terapistler onu danışanın düşüncesi ve bilinçli duygularıyla iliş- kilendirerek geliştirdiler. Davranış değişikliği yönlerinin bilişsel terapideki son gelişmelerle olan bu birleşimi, psikolojik terapide­ki en son ve en başarılı yeniliktir.</p>
<p>Bu nedenle bilişsel psikoloji, insanların bilinçli düşüncelerinin ve içsel diyaloglarının hislerini ve duygularını etkilediğini, tutum ve inançlarını biçimlendirdiğini tasdik eder; kısacası bilinçli dü­şünceler, insanların değerlerini ve yaşam görüşlerini bile şekil- lendirebilir. Mevzu duygusal olarak yıpranmış kişilerin bilişsel terapisinden normal Müslümanların bilişsel faaliyetlerine gelir­se, bireylerin ruhlarının yeniden şekillenmesinde tefekküre dahil olan bilişsel süreçlerin büyük etkisi açıkça görülebilir. Ayrıca, &#8211; modern psikoloji tarafından tamamen dışlanan etkili bir biliş­sel güç olan- manevi etmen/inanç etmeni eklenirse, kişi îslami tefekkürün ruhları arındırmada ve ibadet edenlerin konumunu yükseltmede ulaşabileceği önemli değişikliği hayal edebilir. Te­fekkür yoluyla Müslümanlar kendi içsel “ödül ve ceza” psikos- piritüel stratejilerini geliştirebilirler. İstenmeyen alışkanlıklarını değiştirmek ve onların yerine daha değerli alışkanlıklar koymak için dünyevi bir ödüle veya elektrik şokuna ihtiyaç duymazlar. İlgisizliklerine ve değersiz davranışlarına karşı, içsel bilişsel ve manevi emellerini Allah’ın azametini ve kemâlini tefekkür etme­ye adayarak elbette Allah sevgisi duygusunu ve saf memnuniyet, mutluluk ve huzur duygularını geliştireceklerdir.</p>
<p><strong>ERKEN DÖNEM MÜSLÜMAN ALİMLERİN KATKILARI</strong></p>
<p>Batılı psikolojinin insanın inançlarını, tutumlarını ve dışsal davranışlarını şekillendirmede düşüncenin ve bilişsel süreçle­rin etkisini kabul etme “sağduyusuna” kavuşması yetmiş yıldan fazla sürdü. Nitekim modern psikolojiyi ancak son zamanlarda etkileyen bilişsel ilkeler, İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Belhi, Ga­zali, Miskeveyh ve diğer birçok bilim insanı tarafindan yüzyıl­lar önce zaten biliniyordu. Bu âlimler, akıldan geçen ve gittik­çe gerçek hayatta uygulanan dürtü ve güdülere dönüşebilen ve tekrarlandığında alışkanlıklara dönüşen kavramlar, düşünceler ve fikirlerin önemine değindi. Alimler bu ilkeyi iyi alışkanlıklar geliştirmeleri, sürekli Allah’ı hatırlayıp yer ve gök üzerine düşün­meleri için insanları teşvik etmek amacıyla kullandılar. Ayrıca, bir dürtü veya güdüyü değiştirmek, o dürtü veya güdü netice­sindeki bir eylemi durdurmaktan daha kolay olduğu için ve bir eylemi ortadan kaldırmak, o eylem bir alışkanlığa dönüştükten sonra onu kökten sökmeye çalışmaktan daha kolay olduğu için bir kişinin sabit arzular ve dürtüler hâline gelmeden önce zararlı, olumsuz kavramları değiştirmesi gerektiğini söylediler. Dahası, çağdaş davranış terapistlerinin söylemlerine benzer şekilde, bir alışkanlığın tedavisinin, bireyi onun tersini yapması için eğiterek uygulanması gerektiğini belirttiler.</p>
<p>Ebu Zeyd el-Belhî, <em>Mesalihu’l Ebdan ve’l Enfüs (Beden ve Ruh Sağ­lığı)</em> isimli başyapıtında -ölümünün üzerinden bin yıldan fazla zaman geçtiğinde ancak ortaya konan bir keşfi- tefekkür ve içsel düşüncenin sağlık üzerine etkisini gösterdi. Hatta tıpkı sağlıklı bir insanın beklenmedik fiziksel acil durumlar için bazı ilaçlan ve ilk yardım malzemelerini elinde bulundurduğu gibi beklen­medik duygusal patlamalar için de sağlıklı düşünce ve duygulan tefekkür etmesi ve zihninde tutması gerektiğini öne sürdü.’<sup>1</sup></p>
<p><em>El-Fevâid (Faydalar)</em> eserinde îbn Kayyim, kişinin yaptığı her şeyin, kendisinin Arapçada hızlı» içsel gizli düşünceler anlamına gelen <em>havâtır (hâtır</em> kelimesinin çoğulu) ile ifade ettiği bir iç dü­şünce» bir gizli konuşma ya da içsel bir diyalog olarak başladığını açıkça dile getiriyor. Modern bilişsel psikologlar bunu “otomatik düşünceler” fikriyle mukayese edebilirler. îbn Kayyim, anlık dü­şüncelerin» özellikle olumsuz olanların, nasıl insan eylemlerine ve gözlemlenebilir davranışlara dönüştüğünü anlatıyor. Şehevi, günahkâr veya duygusal olarak zararlı bir <em>havâtırın,</em> kabul edilir­se ve ilgili kişi tarafından kontrol edilmezse, güçlü bir duygu veya şehvet hâline gelebileceği konusunda uyarıyor. Bu duygu bilişsel güç kazanırsa, eyleme yönelik bir dürtü veya güdüye dönüşebilir. Ve eğer karşıt bir duyguyla buna karşı mücadele edilmezse, ger­çekte dışsal davranış olarak ortaya çıkacaktır.</p>
<p>Ayrıca bu davranışa direnilmezse o kadar sık tekrarlanır ki alış­kanlık hâline gelir. Bu açıdan îbn Kayyim duygusal, fiziksel ve bilişsel alışkanlıkların aynı modeli izlediğine inanıyordu &#8211; ki bu, bilişsel psikologların modern yaklaşımına çarpıcı biçimde benzeyen bir inançtır. Bu sebeple îbn Kayyim Müslümanlara, bir duygu ya da dürtü hâline gelmeden önce, içsel anlık olum­suz <em>havâtırla</em> savaşarak mutlu ve erdemli bir yaşam sürmeleri­ni tavsiye ediyor. Ancak, bu anlık düşünceler nefes almak kadar karşı konulmaz olduğu için onların tamamen ortadan kaldırıla­mayacağı konusunda uyarıyor. Bununla birlikte, Allah’a güçlü bir inancı olan bilge bir kişi, iyi <em>havâim</em> kabul edip kötü olanları geri çevirebilir.<sup>92</sup> Bu söylem, modern laik psikolojide eksik kalan ma­nevi boyutun eklenmesiyle birlikte, modern bir psikoloji ders ki­tabındaki modern davranışsal bilişsel terapinin bir özeti gibidir. Erken dönem Müslüman alimler tarafından hazırlanan bu kay­nakların çoğu, yararlı psikolojik ilkelere dönüştürülen» Kur’an ve <em>sünnetten</em> edinilen bilgilere dayanmaktadır.</p>
<p>Gazâlî, <em>İhya-u Ulurni’d-Din</em> adlı eserinde, iyi ahlakı benimsemek isteyen Müslümanın, önce kendisi hakkındaki fikirlerini değiş­tirmesi ve kendisini istenilen durumda tasavvur etmesi gerekti­ğini söylüyor. Daha sonra, yaptıkları taklidi olsa bile, kendisinin bir parçası olana kadar bu iyi huyları üstlenmelidir. Düşüncesi değiştiğinde davranışı da değişecektir. Gazâlî süreci şöyle anla- tıyor:</p>
<p>İyi huy, uygulama yoluyla elde edilebilir: ilk başta bu davranışlar­dan kaynaklanan eylemleri sonunda kişinin doğasının bir parçası hâline gelene kadar taklit ederek veya üstlenerek. Bu, kalp ve or­ganlar -yani ruh ve beden- arasındaki ilişkinin mucizelerinden biridir. Kalpte beliren her nitelik, ancak o niteliğe göre hareket etsinler diye tesirini organlara aktaracaktır. Aynı şekilde organ­lardan çıkan her hareketin etkisi de kalbe ulaşabilir. Ve bu bir döngü şeklinde devam eder.<sup>93</sup></p>
<p>Tefekkür mü’minin tüm bilişsel eylemlerine Yüce Allah’ı anma ve Onun lütuf ve keremini tanıma vasfı kazandırdığı için Gazâlî, onun her iyi amelin anahtarı olduğu konusu üzerinde ısrarla du­ruyor. Her amelin menşei bilişsel, duygusal veya fikirsel aklî bir faaliyet olduğu için uzun süreli tefekküre yatkın olanlar, ibadet ve taatlerini çok rahat bir şekilde icra ederler. İçsel bilişsel etkin­lik, her iyi ve düzgün eylemin anahtarı olmakla birlikte gizli veya açık tüm itaatsizliğin de kaynağıdır.</p>
<p>Sonuç olarak, İslami perspektifte tefekkür, bir insanın düşünme süreçlerinde kullandığı tüm bilişsel faaliyetlerden yararlanır, an­cak görüşünün bu dünyanın ötesine geçmesiyle seküler düşünce­den ayrılır. İslami perspektifte dünyanın tefekkürü, ahiret bilinci­ne ve Allah’ın bilgisine götürür. Bu nedenle İslami tefekkür, yeni bir insan deneyimiyle sonuçlanacak şekilde dünyevi düşünceyi maneviyatla bütünleştirir. Yaratılışı tefekkür etmek, Allahın bil­gisine ulaştıran dini bir görevdir. Bu, salt duyumu aşar ve inanan, nihai gerçekliği manevi içgörü yoluyla kavrayabilir.</p>
<p>Modern psikolojideki devrim niteliğindeki değişim ne bilinçsiz cinsel çatışmanın ne de çevresel uyaranların tek başına duygu­sal bozukluklara neden olmadığının, aksine bir kişiyi nevrotik yapabilecek olan şeyin kendisinin bu uyaranlar veya deneyimler hakkındaki algıları, düşünceleri ve tefekkürü olduğunun kabul edilmesinde yatmaktadır. Böylece, ruhsuz teorilerin çöllerinde uzun yıllar dolaştıktan sonra, psikoterapi sonunda, duygusal ola­rak rahatsız olanlara yardım etmek için hep kullanılagelen ve eski hekimler ve şifacılar tarafından titizlikle incelenen sağduyulu bi­lişsel şifa uygulamasına geri dönüyor.</p>
<p class="text font-bold truncate text-20">Editör:<br />
Amber Haque<br />
Yasien Mohamed<br />
&#8211; Kişilik Psikolojisine İslami Yaklaşımlar,syf:61-81</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sekuler-psikolojide-insan-dogasi-islami-bir-elestiri/">Seküler Psikolojide İnsan Doğası: İslami Bir Eleştiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sekuler-psikolojide-insan-dogasi-islami-bir-elestiri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Psikanalitik Uçurum</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Oct 2021 10:02:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[batı psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[id]]></category>
		<category><![CDATA[libido]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bedri]]></category>
		<category><![CDATA[psikanalitik]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[psikoseksüel gelişim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25386</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çok daha ciddi sorunlar yaratan bir diğer davranış biçimi de pek çok Müslüman psikologun, Batılı psikologların kısmen veya tamamen terk ettiği kertenkele deliğine dalmalarıdır. Psikanalitik çukur bunun en açık örneği ve muhtemelen en tehlikeli olanıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi psikanaliz, sadece ruhsal rahatsızlıkların tedavisiyle ilgilenen psikolojik bir ekol değildir. Freud’un dünya çapındaki etkisi, modern [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/">Psikanalitik Uçurum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25406 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/GettyImages-iwruggia0137c-568e6a7c3df78ccc1572a306-300x194.jpg" alt="" width="360" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/GettyImages-iwruggia0137c-568e6a7c3df78ccc1572a306-300x194.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/GettyImages-iwruggia0137c-568e6a7c3df78ccc1572a306.jpg 504w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" /></p>
<p>Çok daha ciddi sorunlar yaratan bir diğer davranış biçimi de pek çok Müslüman psikologun, Batılı psikologların kısmen veya tamamen terk ettiği kertenkele deliğine dalmalarıdır. Psikanalitik çukur bunun en açık örneği ve muhtemelen en tehlikeli olanıdır.</p>
<p>Daha önce de belirttiğimiz gibi psikanaliz, sadece ruhsal rahatsızlıkların tedavisiyle ilgilenen psikolojik bir ekol değildir. Freud’un dünya çapındaki etkisi, modern tıbbın ve klinik psikolojinin sınırlarını geçmiş ve bu etkiler, sosyal bilimler, felsefe, din, sanat ve edebiyatta büyük ölçüde hissedilir olmuştur. Amerikalı bir tarihçinin söylediği gibi: &#8220;&#8230; Amerika daki tüm ideologların en etkilisi ve önemlisi, kuşkusuz 1909’daki ziyaretiyle kamuoyunda gerçekten depreme neden olan Sigmund Freud’dur”32 Bu depremin titreşimleri güçlü ritimleriyle, Müslüman genç bilim adamlarımızın en temel dinî ideolojilerini sarsmıştır.</p>
<p>Müslüman psikolog ve psikiyatristlerin çoğu psikanalize büyük saygı duymakta, her türlü normal ve anormal davranışların açıklanmasında Freud un kavram ve teorilerini, bireylerin uyum sorunlarından çeşitli kültürlerdeki Müslümanların müşterek sosyal davranışlarına kadar çeşitli alanlarda kullanmaktadır. Küçük örneklemlerden ve uyarlanmamış psikanalitik yönelimli projektif testlerin sonuçlarından hareketle yapılan aşırı genellemeler, ne yazık ki Freud’un teorilerine dayalı sosyal psikoloji ve sosyal antropoloji çalışmalarının başlıca özelliğidir. Bu psikologlardan biriyle konuştuğumuzda “id”, “libido” veya “Oedipus kompleksi” gibi belirsiz kavramların, sanki test tüplerine konup ölçülebilir fiziksel olgular olduğunu sanırsınız. Oysa, gerçekte bu belirsiz kavramlar bilimsel doğrulamaya yatkın olmayan belirsiz terimlerdir.</p>
<p>Psikoterapötik alanda, psikanaliz daha büyük bir sorun doğurur. Bir defasında, dindar bir Müslüman psikiyatrisi bana sinirli, gergin ve sürekli olarak anüsünü kaşıyan üç yaşlarındaki bir çocuğun babasına bu davranışının cinsel gelişiminde normal bir evre olduğunu, çünkü onun ‘anal dönem’in son zamanlarında bulunduğunu söylediğini anlatmıştı. Bu psikiyatrisi, çocuğun, Freud’un teorisine göre anüsünü libidinal cinsel güdülerini tatmin etmek için kaşıdığını ve dışkısını tutma veya çıkarma psikoseksüel gelişim evresinde bulunduğunu sanıyordu. Freud bu evreye büyük önem verir, hatta yetişkin insan davranışlarını, onların çocuklukta bu anal dönemdeki tecrübeleriyle açıklar. Açgözlü, inatçı ve düzenlilik konusunda takıntılı bir yetişkin, Freud’a göre anal dönemde dışkısını tutan bir çocuk olarak yetişmiştir; bu çocuk, ebeveynlerin yalvarma ve suçlamalarına karşılık, dışkısını çıkarmayıp tutmaktan zevk almıştır. Diğer taraftan dışkısını boşaltan çocuk, ebeveynlerinden büyük övgü almakta ve bu kişi büyüdüğünde cömert ve hayırsever bir yetişkin olmaktadır. Ancak yukarıdaki vakada bahsedilen çocuğun, anüsünü bağırsak kurtları nedeniyle kaşıdığı sonradan anlaşılmıştır.</p>
<p>Dindar psikiyatristlerimiz arasından böyle psikanalitik yönelimli bir psikiyatristin çıkması bizi şaşırtabilir. Ne var ki bu kişiler, Freud’u dikkatlice okumuşlar ve onun tercüme edilmiş bazı ifadelerini ezberlemişlerdir. Namazında niyazında bir Müslüman olmalarına rağmen, bundan ne suçluluk duymuş ne de zihinsel bir çatışmaya düşmüşlerdir. Bazen bu bilim adamlarının, duygusal ve zihinsel hayatlarını su geçirmez iki bölüme ayırdığını yahut dışardan bakıldığında hiç de patolojik görülmeyen bir çift kişilik oluşturmayı başardıklarını düşünürüm. Yoksa insan, dini açıkça alaya alan ve tüm insan davranışlarının belirleyicisi olarak cinselliği ön- celeyen bir kişiye duyulan körü körüne hayranlığı nasıl açıklayabilir ki?</p>
<p>Daha az dindar olan Müslüman psikiyatristler ise yetişkin hastalarına, -kelimenin tam anlamıyla- ahlaksızca bazı cinsel öneri ve yorumlarda bulunmuşlar ve Freudyen teorinin bilinçaltındaki cinsel enerji, çözülmemiş kompleksler, baskılar ve benzeri kavramlarıyla bu kişilerin yaptıklarını kabul edilebilirmiş gibi ortaya koymuşlardır. Bu tavırlarıyla, Müslüman hastalarını<br />
tedavi etmek yerine onlarda suçluluk duygusunu geliştirmişlerdir. İnsanlığın tüm problemlerini çözmek üzere gelen İslam gerçeği hakkında onları şüpheye düşürerek, katlandıkları ızdırapları çoğaltmışlardır. Batının kutsal ilmiyle donanmış bu doktorlar, İslam yasak olduğunu söylese de, aslında zinadan kaçınmanın psikolojik zararlara neden olabileceğini söylemişlerdir; halbuki birinden birinin yanlış olması gerekmez mi?</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Freudyen Kuyunun</strong><br />
<strong>Zifiri Karanlığı</strong></p>
<p>Psikanalitik kertenkele deliğinin kuytu köşelerine merakla dalmış üçüncü grup, adeta kendilerini Avrupalı ve Amerikalı profesörlerin üzerinden tanımlayan ve eğitimleri süresince psikanalize tabi tutulan nitelikli birkaç Müslüman psikanalisti içerir. Psikanalizi sadece tedavilerinde uygulamakla kalmayıp, aynı zamanda onun felsefi teorisinin ve ideolojik duruşunun fanatik propagandasını da yapan bu kişilerden, Arapça konuşulan ülkelerde psikanaliz konusunda yaptığı çalışmalarıyla tanınan bir uzmana burada değinmek uygun olabilir.</p>
<p>Dr. Milleegi’nin Religious Development in Children and Adolescents [Çocuk ve Ergenlerde Dinî Gelişim] isimli kitabının33 sunuş yazısında, tanınmış Mısırlı analizci Dr. Mustafa Zevar, din psikolojisi konusunda bilimsel bir anlayışa ulaşma çabalarının 19. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleştiğini söyler. Ancak, bu çabalar katkıları açısından sınırlıydı. Dinî olguyu anlamak için insan psişesinin doğasını araştırmanın gerekliliği artık açıkça ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, esas araştırılması gereken insanın bilinçaltı boyutudur. Dolayısıyla, Zevar’a göre Freud’un psikanalitik keşiflerinden önce,insanlığın dinî gelişiminin bilinmesi imkânsızdır! Zevar, takıntılı nevrozla din arasındaki ilişkiyi, daha önce de ifade ettiğim gibi psikanaliz “bilimi’nin kanıtlanmış gerçekleri olarak sunulan Freudyen kurgular üzerinden açıklamaktadır. Açıkça şöyle der:</p>
<p><em>Psikanalitik süreç, deneysel bilimsel araştırmanın tüm şartlarını taşımaktadır. Bu nedenle, sonuçları tüm deneysel çalışmalarda olduğu gibi, geçerli ve güvenilirdir.</em>34</p>
<p>Sonra, Freudyen teoriyi özetler. İnsanoğlunun Tanrı kavramı ve O’na bağlılığı, sadece ve sadece bir baba figürü serabına koşmaktır. Dr. Zevar’ın ifadesinin çevirisi şöyle seyreder:</p>
<p><em>&#8230; Hiç şüphe yok ki psikanaliz, dinî hissiyatın kaynağını ve insandaki dinî gelişmeyi en açık şekilde göstermektedir. Çocuk babasını idealize eder, en güçlü ve en bilgili olarak onu görür. Fakat iyi bilinen “oedipal” evreden geçerken, babasının zayıflığını keşfeder; onun yerine her şeyi bilen, en güçlü, yeni ve daha ulvi bir varlığa bağlanmaktan başka çare bulamaz ki, o da Allah’tır.1351</em><br />
<em>Dr. Zevar’ın orijinal ifadesinde, “Tanrı” yerine “Allah” kelimesini kullanmış olduğunu vurgulamak ilgi çekici olacaktır.35</em></p>
<p>Bilindiği gibi, Freud’un insanın Tanrıyı nasıl keşfettiğini36 açıklarken yararlandığı ve Dr. Mustafa Zevar gibi bir Müslüman tarafından da bir papağan gibi tekrarlanan “oedipal çatışma”, çocuğun karşı cinsten ebeveynine duyduğu cinsel istek ve aynı cinsten ebeveynine karşı duyduğu nefretle ilgili birtakım bilinç dışı duygu ve fikirlerdir. Freud’a göre üç ile beş yaşları arasında ortaya çıkan bu saplantı, tüm çocukları etkileyen evrensel bir olaydır. Küçük erkek çocuk annesini sever ve çocuksu bir cinsel sevgiyle annesinin tamamen kendisine ait olmasını ister. Fakat aynı zamanda, babasının misilleme ve rekabetinden de korkar. Bu arada kız kardeşinin penisinin olmadığını fark eder ve aynı cinsel dürtülere sahip olduğu için babasının, kız kardeşininkini keserek onu cezalandırdığı ve küçük bir çıkıntı olan klitorisi bıraktığı sonucuna varır. Freud, adını eski Yunan mitolojisinden aldığı bu teorinin kanıtını kendi başından geçenlere dayandırır. Unutmuş olduğu çocukluğunun cinsel hatıralarını ayrıntılarıyla incelediğini iddia ederek, bir defasında çıplak gördüğü annesine cinsel istek duyduğunu söyler.37 Bunun dışındaki diğer tek kanıt bir avuç hastasının anlattıklarından kendi analizine dayanarak çıkardığı klinik bulgulardır. Bugüne kadar, onun bu önermesini doğrulayan bir başka dayanağın bulunmayışı, bazı psikologları “oedipal çatışma’nın bu dünyada sadece tek bir kişiyi, Freud’u üzdüğünü söylemeye sevk etmiştir.</p>
<p>Dahası, insandaki dinî gelişmeyle ilgili Dr. Zevar ın tüm deneysel bilimler kadar güvenilir ve geçerli olduğunu söylediği bu görüş Freud’un da değildir. O, bu görüşü ironik bir şekilde 19. yüzyıl filozoflarının kurgularından ahntılamıştır. Ellenberger’e38 göre filozof Taine’nin yazıları Tarde tarafından geliştirilerek sistemleştirilmiş ve Freud çocuğun dinî gelişimindeki baba figürünü ondan “ödünç” almıştır. Tarde, çocuğun bilinçli veya bilinçsiz olarak babasını taklit ettiğine ve onu ilk sahibi ve rahibi olarak gördüğüne inanıyordu. Bu taklit Tarde tarafından “asıl olgu” (primal phenomenon) olarak görülerek, önce “hipnotizma” ile daha sonra da bir tür “görünmez cinsel bağ” ile mukayese edilmiştir.</p>
<p>Müslüman bilim adamlarının böyle temelsiz teorilerle ilgili dogmatik kabulleri ve bu teorileri Rahman ve Rahim olan Allah’a karşı yaptığımız ibadetlerimizi ve dinî bilincimizin oluşumunu açıklamakta kullanmaları gerçekten üzücü bir olaydır. Yine bu yazıların, üniversite öğrencileri tarafından yüksek bir otoriteden gelmiş kelimeler gibi kabul edilerek, Arapça konuşulan üniversitelerde bu derece yaygınlaşması rahatsızlık vericidir.</p>
<p>Freud&#8217;un dinî gelişimle ilgili ateist teorisini ortaya koymak için hareket ettiği gözlemlerden, Müslüman bir psikolog da İslami perspektifli bir teori geliştirebilirdi. Örneğin; Freud, çocuğun babasına karşı olan duygularını Oedipus kompleksini geliştirmek için kullanıyor. Bir Müslüman ise aynı bilgiyi (çocuğun babasına karşı olan duygularını) kullanarak, fıtrat üzerine bir teori geliştirmek için kullanabilir. Kısacası, aynı veriyi gözlemleyip kayıt altına alarak, hem İslami hem de gayri İslami bir teori geliştirilebilir. İslam’ın tasvir ettiği şekliyle fıtratı, Allah’ın bizi dünyaya göndermeden evvel ruhlarımızla yaptığı anlaşma39 olarak özetleyebiliriz. Dolayısıyla, Allah’a “kulluk” bizim psişemize ve ruhumuza işlenmiş; sistemimize kodlanmıştır. Eğer bu dünyada Allah’a kul olunmazsa, doğuşumuzla beraber getirdiğimiz bu kulluk fıtratı bizi başka şeylere kul olmaya sevk eder. Çocuğun anne babasını ve esrarengiz güçleri yüceltmesi, onları bir tanrı gibi görmesi, bu doğal duygunun yani kulluk duygusunun sistemimizde köklü olarak yerleşik olduğunun kanıtıdır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Batı’da Freud’un</strong><br />
<strong>Tahtından İndirilişi</strong></p>
<p>Neyse ki psikiyatri ve klinik psikoloji üzerindeki psikanalizin ağırlığı Batı dünyasında gittikçe azalmaya başlamıştır. Psikanaliz “kateksis”, “libido” ve “id” gibi tanımlanması zor olan muğlak kavramlara dayanmasından dolayı, davranışçı ve deneysel psikologlar tarafından ağır eleştirilere maruz kalmış ve halen de kalmaktadır. Onlar, psikanalitik teorilerin çoğunun gözlemlerle teyit edilemeyecek veya yalanlanamayacak kurgulardan ibaret olduğunu, bu nedenle de bilimsel nitelik taşımadığını iddia etmektedirler. Örneğin, yeni doğan bir çocuğun psikoseksüel gelişmesinin oral evresinde, meme emerken ağzının erojen bölgesinden cinsel bir zevk aldığını nasıl doğrulayabiliriz? Kelimeleri yeni hecelemeye başlayan çocuğa “Yavrum, annenin memesini emerken bir haz alıyor musun?” diye mi soracağız?</p>
<p>Yine de bu kavramların ve onların dayandığı teorilerin belirsizliğine rağmen, pek çok araştırmacı psikanalitik iddiaları bütünüyle yalanlayan deneysel çalışmaları başarıyla gerçekleştirebilmişlerdir.</p>
<p>Malinowski,40 Torbiand adası sakinlerinde “oedipal çatışmanın hiçbir izine rastlamamıştı. Onun gibi Prothro, Lübnan’da çocuk yetiştirme uygulamaları üzerine yaptığı değerli çalışmasında, “anal kişiliklin (aşırı titiz ve takıntılı inatçı kişilik) Freudyen teorilerin tersine, gerçekte tuvalet eğitimi ile ilgisi olmadığını göstermişti.41 Frankl ise bir dizi çalışmanın sonucunda, kişilerin olumlu ve olumsuz baba imajları ile dinî inanç ve tutumları arasında hiçbir ilişki olmadığını bulmuştu.42</p>
<p>Bilimsel dayanağı olan psikologların Freud’a getirdikleri bir diğer temel eleştiri, onun bulgularını küçük bir hasta grubuna dayandırması ve çalışmalarında bilimsellikten uzak kontrolsüz gözlem yöntemlerini kullanmasıdır. Buna rağmen o, bu bulguları insan davranışlarını açıklamada genelleştirerek abartılı bir şekilde kullanmış ve teorilerinin evrensel olduğunu iddia etmiştir. Böylece, bir avuç Avusturyalı kadın hastadan elde edilen sonuçların, Afrika’nın kalbinde yaşayan ilkel kabileler için veya psikanaliz doğmadan yüzyıllarca önce ölen büyük adamların edebiyat ve sanat çalışmaları veya hayat hikâyeleri için de geçerli olacağını iddia etmektedir. Jehoda’nın dediği gibi, “En başta ve belki en fazla tekrarlanan suçlama, Freudyen teorinin test edilemeyecek ölçüde belirsiz oluşudur. Bu teori her şeyi açıklaması nedeniyle hiçbir şeyi açıklamamaktadır”43</p>
<p>Bazı psikologlar şimdilerde Freud’un doğa bilimlerinin iyi bir öğrencisi olduğuna, fakat onun düşüncelerini, tahrif edilmemesi için kasıtlı olarak test edilmeyecek şekilde formüle ettiğine inanmaktadırlar. Bu bile tek başına bilim felsefecilerinin iddia ettiği gibi psikanalizi bilim dışına itmektedir.</p>
<p>Freudyen teori, analizcinin her zaman haklı olduğunu iddia edebileceği birçok açığa sahiptir. Genelde bilinç dışı motivasyondan, özelde de ego savunma mekanizmalarından, araştırma verilerinde ve insanları manipüle etmede ustaca yararlanılmıştır. Bunların her biri teorinin yanılmazlığını ispat edecek bir biçimde kullanılmıştır. Basitleştirirsek, eğer analizci size bir duyguya sahip olduğunuzu söyler ve siz de kabul ederseniz o zaman o haklıdır, yok dürüst bir şekilde kabul etmezseniz o zaman, <em>“Bu duygular sizin bilinçaltınız- dadır ve siz bir ego savunma mekanizması olan karşıt tepkiyle bilinçaltındaki bu duygularınızı bilinçli olarak inkâr etmektesiniz”</em> der ve yine o haklıdır.</p>
<p>Psikoloji ve psikanaliz tarihi araştırmacıları Freud un arkadaşlarına yazdığı mektuplardan ve arkadaşlarının biyografilerinden önemli bilgiler elde etmişlerdir. Bunlardan biri belki de en önemlisi Ellenberger’in anıtsal eseri The Discovery of the Unconscious (Bilinçdışının Keşfi) isimli kitabıdır. En şiddetli eleştirmenleri bile, yakın zamanlara kadar Freud u orijinal fikirlere sahip biri olarak görüyorlardı. Fakat yapılan bu çalışmalar, fikirlerinin çoğunun ve hatta terminolojisinin bile başkalarına ait olduğunu şüphe götürmez bir şekilde ortaya koymuştur. Teorisinde ağırlık oluşturan ödünç aldığı fikirlerin çoğu, psikanalize karşı olumsuz duygular oluşturmayan fikirlerdi. Muhtemelen Eysenck i psikanaliz hakkında “<em>Bu teorilerde doğru olanların hiçbiri yeni değil, yeni olan her ne varsa, onlar da doğru değildir.</em> l44] şeklinde konuşmaya yönelten de budur.</p>
<p>Freudyen teorinin açığa çıkarılan bu yeni yönlerinin, aslında geleneksel Yahudi kertenkele deliğinden çıkarılmış olduğunu öğreniyoruz.</p>
<p>D. Bakan, ilgi çekici değerli çalışmasında Freud’un kaynaklarının iddia ettiği gibi hastalarına değil, onun çocukluk yıllarında aldığı Talmudik eğitime dayandığını söyler.45 Bu alanda yeni bir eser, Marthe Robert’in Fransız Gulliver ödülü ile ödüllendirilen From Oedipus to Moses [Oedipus’tan Musa’ya] İsimli kitabıdır. Robert bu çalışmasında, psikanalitik teorinin menşeindeki Freud un Yahudi geçmişinin etkilerini gözler önüne sermekte ve bunu, onun otobiyografik bilgileriyle ve yazışmalarıyla da belgelemektedir. Freud’un sahip olduğu “Yahudi ruhu” konusunda Marthe Robert şunları söyler:</p>
<p><em>Psikanalizle “Yahudi ruhu” arasındaki yakın ilişki o kadar açıktır ki, buna atıfta bulunanların çok azı Yahudi ruhunu tanımlamaya veya kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını sorgulamaya gerek duymuştur. Freud, her ne kadar “Yahudi ruhu” üzerinde durmuyorsa da, özellikle mektupları ve otobiyografik çalışması dahil, sık sık bu ruhtan bahsetmektedir. Gerçekten o, inandığı entelektüel ve ahlaki özellikleri ile keşiflerini bağdaştıran ilk kişi olmuştur. Bu nedenle, ölümüne kadar yirmi yıl aktif üyesi olduğu “B’nai B’rith” isimli Yahudi liberal örgütünde yaptığı bir konuşmada çalışmalarının belirleyici unsurunu, kendisinin Yahudi tabiatına sahip olmasına dayandırmıştır. “Bir Yahudi olmam nedeniyle, diğerlerinin zekâlarını sınırlayan pek çok önyargıdan kendimi bağımsız olarak bulmuş ve yine Yahudi olmam nedeniyle ezici çoğunluğun fikirlerine katılmadan dilediğimi yapmaya ve muhalefet grubuna katılmaya hazırlanmıştım ” Sigmund Freud entelektüel mücadelenin ön saflarında yerini almak için özel olarak donatılmış bir “Yahudi doğası’ndan söz etmekle kalmamakta, aynı zamanda, “Psikanaliz ancak bir Yahudi tarafından keşfedilebilirdi” diyerek radikal bir sonuca varmakta ve insan ruhunun bu yöntemle araştırılmasının bu kadar gecikmesinin sebebini açıklamaktadır. Dostça bir tartışmaları esnasında Protestan papaz Oskar Pfister’e, “Şu dindar adamlardan biri çıkıp, niçin daha önce psikanalizi oluşturmadı? Tamamen dinsiz bir Yahudi&#8217;yi beklemek zorunda mıydı?”diye sormuştu</em>.46</p>
<p>Psikanalizin gelişmesindeki Yahudi etkisiyle ile ilgili bu gerçekler, Peygamberimizin (sav) kertenkele deliği tanımıyla uygunluk göstermektedir.</p>
<p>Psikanalize en büyük darbe ise ironik bir şekilde psikoterapi alanından gelmiştir. Bu alan, Freud’un kendisini en çok güvende hissettiği, teorilerinin uygulanmasına gerekçe olarak sunduğu, iddia ettiği başarılarını gerçekleştirdiği ve tedavi ile hiçbir ilgisi olmayan din ve felsefe konularında bile at koşturduğu bir yerdi. Freud, “17. Yüzyılda Bir Şeytan Nevrozu” isimli makalesinde şunları yazar:</p>
<p><em>Psikanalizin en basit ilişkileri bile gereksiz ayrıntılarla karmaşıklaştırdığı, olmayan problem ve sırları keşfettiği, önemsiz ayrıntılar üzerinden tuhaf sonuçlara ulaştığı şeklindeki bilindik eleştiriyi işitiriz.</em>1471</p>
<p>Bu türden eleştirilere karşı, Freud’un nevrozu anlama ve tedavi etmede teorisinin başarılı olduğuna dair, kendi iddialarından başka bir dayanağı yoktur. Aynı makalede şöyle devam eder:</p>
<p><em>Benim haklı çıkmamın nedeni, genel olarak nevrozun doğası ile ilgili araştırmalarımızın başarısına dayanır. Tevazu göstererek söyleme cesaretini buluyorum ki meslektaşlarımız ve çağdaşlarımız arasında en kalın kafalılar bile, nevrotik hastaların psikanalizin yardımı olmaksızın tedavi edilemeyeceğini anlamaya başlamış görünmektedir. Sofok- les’lnPhiloctetes isimli oyununda Odise’nin dediği gibi: “Truva, sadece bu şaftlarla48 alınabilir”49</em></p>
<p>Psikanalizin psikolojik tedavi olarak gerçek etkileri konusunda yapılan kontrollü birçok araştırmadan öyle anlaşılmaktadır ki, Truva henüz alınmamıştır, en azından Freud’un alçak gönüllülükle iddia ettiği biçimde&#8230;</p>
<p>Hastanelerde psikanalitik yönelimli psikoterapi ve psikanaliz alan bir grup nevrotik hastada yapılan araştırmaların sonuçları iki yıl sonra hastanelerde yatak eksikliği veya diğer nedenlerle tedavi göremeyen, dikkatli bir şekilde eşleştirilmiş kontrol grubu hastaların sonuçlarıyla karşılaştırılmış, şaşırtıcı olarak iki grupta da iyileşme oranlarının aynı olduğu görülmüştü. Deney, nevrotik çöküntüden muzdarip olan askerlerde, duygu durum bozukluğu olan çocuklar ve suçlularda tekrarlanmış, sonuç her zaman aynı çıkmıştı. İstatistiksel önemi olan bir farklılık görülmemişti.50 Bu araştırmaların yanı sıra psikolojik rahatsızlıklara basit, fakat çok daha etkili bilimsel açıklamalar getiren “davranışsal terapi” gibi yeni tedavi ekollerinin doğması, psikanalizin tahttan inmesinin başlıca sebepleri arasındadır.</p>
<p>Bugün bir taraftan İngiltere ve Avrupa’da pek çok psikologun psikanalizden yüz çevirdiğini ve İslam’la nispeten çatışmayan yeni rakip ekollerin ortaya çıktığını görürken, diğer taraftan Müslüman ülkelerde birçok psikologun kendilerini hâlâ Freud’un kertenkele deliğinde emniyette hissettiklerini görüyoruz. Bunlar arasında Dr. Zevar gibi bazıları, insani duyguların en yücesini, Allah’ın Müslümanlara en büyük ihsanı olan çocuğu ve ebeveyn-çocuk ilişkisini, Oedipus kompleksiyle ve küçük çocukların babaları tarafından penislerinin kesileceği korkusuyla açıklanmasına izin vermektedirler.</p>
<p>Batılı psikologların kısmen veya tamamen terk ettikleri kertenkele deliğine körü körüne büyük bir merakla girmekte ısrar eden Müslüman psikologlar için gerekli uyarıyı yaptığımı umarım. Onlardan çoğunun Batılı psikoloji teorilerini hiç eleştiriye tabi tutmaksı- zın papağan gibi tekrar ederek, sadakatle uygulamaları gerçekten esef vericidir. Gördüğümüz gibi bu zihinsel esaret, ne yazık ki sadece bilimsel psikolojiyle sınırlı değildir. Doğup geliştikleri ülkelerde bile etkilerini kaybetmiş olan İslam dışı felsefe yönelimli Batı psikoloji ekollerinin çok sayıdaki dindar takipçisi, İslam üniversitelerinin kürsülerinde hâlâ bu ekolleri canlandırmaya çalışmaktadır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Müslüman Psikologlar Olarak</strong><br />
<strong>Batı Psikolojisi Hakkında</strong><br />
<strong>Neler Yapmalıyız?</strong></p>
<p>Şimdi, modern Batı psikolojisinin İslam ideolojisine yönelik fiilî ve muhtemel bazı tehditlerini tartıştıktan ve Müslümanların Batılı bir psikolog veya psikanalist modeline öykünmeleriyle ilgili örnekleri verdikten sonra kalemimi yerine koymadan, iki zor soruya deneme mahiyetinde de olsa bir cevap aramaya çalışacağım. Bu sorulardan birincisi, “Kertenkele deliğinden başını çıkarabilen çok az sayıdaki Müslüman psikoloğun durumu nedir?” İkincisi, “Büyük çoğunluğu Batı psikolojisine uymuş meslektaşları hakkında, bu psikologlar neler yapabilirler?”</p>
<p>Bir gün meşhur Mısırlı Müslüman düşünür Muhammed Kutub’un verdiği oldukça aydınlatıcı bir konferansın ardından, Suudlu bir eğitimci “Müslüman- lar olarak modern psikolojiye ihtiyacımızın olmadığını” söylemişti. “Bu bilim, bütünüyle bize yabancı, kâfir Batı uygarlığının ürünü olan teori ve uygulamalardan ibarettir” diyerek, Müslüman bilim adamlarının İslam ideolojisine dayalı yeni bir psikoloji metni yazıncaya dek, modern psikolojinin Suudi Arabistan’ın eğitim müfredatından çıkarılması gerektiğini savunuyordu. Gerçekten de son zamanlarda üniversitelerimizden birisi, bir profesörün gayri islami psikolojik bilgileri şiddetle savunması nedeniyle, psikoloji bölümünü kapatmıştı.</p>
<p>Birinci soruya, Müslüman bir psikologun Suud- lu eğitimci gibi düşünmemesi gerektiğini söyleyerek cevap vermek isterim. Zira onun düşünceleri yönünde hareket etmenin, tıpkı içindeki sağlıklı bebeklerle birlikte banyo suyunun dökülmesi veya değerli şeylerin atıklarla birlikte çöpe atılması anlamına geleceğine inanıyorum.</p>
<p>Bir kere, modern psikoloji tümüyle “Batılı” değildir. O, büyük ölçüde insan hakkında yine insanların deneyimlerinin birikiminden meydana gelmiştir. Modern psikoloji bu deneyimlerin gözlem, deney ve ölçümleme ile süzgeçten geçirilmesiyle oluşmuştur. Modern eğitim teorileri ve benzeri branşlarda, Aristo’ya ve eski Yunan filozoflarına kadar uzanan fikirler bulunur. Kişilik, sosyal psikoloji ve hatta psikoterapi gibi alanlarda Doğulu düşünürlerin isimlerinden bahsedilmese de, onların yapmış olduğu katkılar açıkça ortadadır. Bunların arasında, birçok Müslüman atamızı bulabiliriz. Psikoterapi ve psikiyatride İbn Sina, sosyoloji ve sosyal psikolojide İbn Haldun, rüya yorumlarında İbn Şîrîn ve kişilik çalışmalarında Muhasibi ile Gazali bunlar arasındadır. Bu nedenle, yanlışlıkla attığımız “bebek”lerden bazılarıyla aramızda kan bağı bile olabilir. Ve yine unutmamalıyız ki saygın Müslüman psikologlarımızdan bazıları, bugün bile Batının akademik ve uygulamalı psikolojisine katkıda bulunmaya devam etmektedir. Bunun örnekleri, Ebu’l-Aziz el-Kavsi’nin zekâ faktör analizinde, Şerif’in deneysel sosyal psikoloji alanında ve Mustafa Suef’in kişilik ve benzeri çalışmalarında açıkça görülebilir.</p>
<p>Bunun yanı sıra, modern bilimsel psikoloji Batı uygarlığının çocuğu olsa da eğitim, askerî ve tıbbi sistemlerini geliştirmek isteyen hiçbir ülkenin, tamamen onlarsız yapamayacağı pek çok yararlı araç ve uygulama geliştirmiştir.</p>
<p>Önceden de sözünü ettiğim gibi, zekâ testleri beşerî yeteneklerin ölçümünde büyük bir keşif olarak düşünülmektedir. Bu testlerin eğitim, iş dünyası ve diğer alanlardaki değeri inkâr edilemez. Onlardan savaşta ve barışta büyük ölçüde yararlanılmıştır. Diğer test tipleri el becerilerini, tutumları, mesleki ilgileri, duygusal rahatsızlıkları ve başka değişkenleri ölçmektedir. Hatta insandaki duygusal değişiklikleri ortaya çıkarmak için özel olarak geliştirilmiş bazı araçlar, yalan tespiti, psikoterapi ve diğer amaçlar yönünde başarıyla kullanılmıştır.</p>
<p>Müslüman ülkelerin de öğrenme alanında psikolojinin katkılarına ihtiyaçları vardır. Bu alan saf deneysel araştırmalara açık, din dışı spekülatif teorilere büyük ölçüde kapalı olan bir alandır, öğrenmenin doğası, motivasyon ve pekiştirme, eğitimin transferi, hatırlamanın doğası, unutmanın sebepleri ve benzeri konulardaki sorulara cevap aramak için hayvanlar ve insanlar üzerinde mükemmel araştırmalar yapılmıştır. Öğrenme teorisyenleri ve deneycilerin okullardaki eğitim uygulamalarının iyileştirilmesine önemli katkıları olmuştur. Diğer eğitim psikologlarının yardımıyla eğitim yöntemlerinin geliştirilmesini büyük ölçüde başarmışlardır. Bunun yanı sıra pek çok yararlı araç ve gereç geliştirmişlerdir. Bunlar, program dahilinde kullanılan sinema ve televizyon benzeri görsel-işitsel araçlar ve çocuğun bizzat yaparak öğrenmesine yardım eden eğitim araç ve gereçleridir.</p>
<p>Müslüman ülkeler, felsefi zeminlerinden etkilenmeden bu katkılardan büyük ölçüde yararlanabilirler. Bizim geleneksel okullarımızdan, eski tip öğrenme yöntemleriyle yetişen Müslüman nesillerimizden ancak eleştiri yoksunu iyi ezberciler yetiştiğini görünce, insan kendisini depresif hissetmektedir. Müslüman eğitim psikologlarımızın psikolojinin bu yönünden yararlanabilmesi için hiç kuşkusuz, Batı’da değerlerini kanıtlayan teori ve ilkelerin uygulanmasında, kendi araç ve yöntemlerini geliştirmeleri gerekmektedir. Tekrar söyleme gereğini hissediyorum ki bu, İslam ülkelerindeki psikoloji bölümleriyle işbirliği yapacak bir Müslüman psikologlar topluluğunun işidir.</p>
<p>Psikoterapi ve psikiyatri disiplinlerinde de psikolojik rahatsızlıklarla uğraşan etkin teknikler geliştirilmiştir. Her ne kadar, gördüğümüz gibi bu yöntemlerin temelinde yatan anlayış kılık değiştirmiş din karşıtı bir felsefe de olsa, onlardan geliştirilen bazı çok yararlı teknikler bir tür otonom tarafsızlık elde etmişlerdir, öğrenme teorileri ve deneysel psikoloji üzerinde temellenen davranışsal terapi ve davranışsal psikoterapinin yapılan kontrollü deneyimlerde fobik ve takıntılı tepkiler ve cinsel işlev bozukluğu gibi bazı nevrotik rahatsızlıklarda çok etkili tedavi yöntemleri olduğu görülmüştür. Davranış terapisti, psikanalizcinin yaptığı gibi bilinçaltına girmeden veya cinsel yorumlarda bulunmadan, semptomlarla mücadele eden bir teknisyen olarak çalışır. O, nevrozu öğrenilmiş bir alışkanlık olarak düşünür ve hastasının bu davranışı unutarak, onun yerine uyarlanabilir yeni davranışlar edinmesi için çalışır. Davranışsal terapinin teori ve uygulamasındaki temel süreç, koşullandırma, koşullandırmayı çözme ve kavratma suretiyle öğretme ve unutturmadır.</p>
<p>Müslüman toplumlarda “kâfir Batı psikolojisine ihtiyacımız yoktur” bahanesiyle bu yöntemler kullanılmazsa yazık olur.</p>
<p>Prof.Dr. Malik Bedri &#8211; Müslüman Psikologların Çıkmazı,syf:53-72</p>
<p>34) Age., s. 10.<br />
35) Age., s. 8-9.<br />
36) Bu konuda Freud’un Totem and Taboo (Türkçesi Totem ve Tabu, çev. Kamuran Şipal, Say Yayınları, İstanbul 2016) isimli eserine bakınız.</p>
<p>34) Ernest Jones, The Life and Work of Sigmund Freud (Türkçesi Freud Yaşamı ve Eserleri, çev. Emre Kapkın ve Ayşen Tekşen Kapkın, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2004), Pelikan Kitapları, Londra, 1964.<br />
35) Ellenberger, Age., s. 528.</p>
<p>[40] B. Malinowski, Sex and Repression in Savage Society (Türkçesi TS CİnSel Ya}am&#8217;’ Saade‘Özkal’ Kabalcı Yayınları, İstanbul 1992) Humanities, Ne w York 1927</p>
<p>44) Hans J. Eysenck, Experimental Study of Freudian Concepts [Freudyen Kavramların Deneysel Çalışması], İngiliz Psikoloji ve Sosyoloji Bülteni, 25, 89,1972.<br />
45) Bakan, Sigmund Freud and the Jewish Mystical Tradition [Sigmund Freud ve Yahudi Mistik Geleneği], Van Nostrand Co, Princeton, 1958.</p>
<p>46) Marthe Robert, From Oedipus to Moses, Routledge and Kegan Paul, Londra, 1977, s. 3-5.</p>
<p>[50] S. Rachman, The Effects of Psychotherapy [Psikoterapinin Etkileri], Pergamon Press, 1971.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/">Psikanalitik Uçurum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Mar 2018 14:50:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Descartes]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa]]></category>
		<category><![CDATA[Doğa Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[George Frankl]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Felsefenin Doğuşu]]></category>
		<category><![CDATA[Newton]]></category>
		<category><![CDATA[Ortaçağ Kainat Anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[Rönesans]]></category>
		<category><![CDATA[Roger Baco]]></category>
		<category><![CDATA[Süperego]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=20585</guid>

					<description><![CDATA[<p>George Frankl Türkçesi: Yusuf Kaplan 1. Modern Felsefenin Doğuşu Yeni doğa bilimleri, fenomenlere (dış dünyaya-YK) ilişkin yapılacak araştırmaların, doğada geçerli olan evrensel yasaların anlaşilmasına ve bu genel yasalar hakkında teoriler geliştirilmesine yol açacağı ve sonuçta bu teorilerin gözlemlenen verilere (gerçekliklere&#8217;YK) uyup uymadığını gösterebilmek amacıyla bu teorilerin gözlem aracılığıyla test edilebileceği inancına dayanıyordu. Jacopo Sabarella (1533&#8217;1589), [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/">Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20615 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1-300x145.jpg" alt="" width="419" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1-300x145.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/03/postmodernizm-1.jpg 600w" sizes="(max-width: 419px) 100vw, 419px" /></a></p>
<p>George Frankl</p>
<p><strong>Türkçesi:</strong> Yusuf Kaplan</p>
<p><strong>1. Modern Felsefenin Doğuşu</strong></p>
<p>Yeni doğa bilimleri, fenomenlere (dış dünyaya-YK) ilişkin yapılacak araştırmaların, doğada geçerli olan evrensel yasaların anlaşilmasına ve bu genel yasalar hakkında teoriler geliştirilmesine yol açacağı ve sonuçta bu teorilerin gözlemlenen verilere (gerçekliklere&#8217;YK) uyup uymadığını gösterebilmek amacıyla bu teorilerin gözlem aracılığıyla test edilebileceği inancına dayanıyordu. Jacopo Sabarella (1533&#8217;1589), teorilerin, fenomenleri araştırarak nasıl kurulduğunu şöyle anlatıyordu: “Madde hakkında bir teori geliştirdiğimiz zaman, onun doğruluğunu araştırarak test edebilir ve sonuçta başka bir şey keşfedebiliriz. Teori geliştiremediğimiz zamanlardaysa, hiçbir zaman hiçbir şey keşfedemeyiz.”</p>
<p>Oysa Hıristiyan Ortaçağı’nda, dünya birkaç ayrı/ksı bölmeye parçalanmıştı. Ortaçağ filozofları, dünyayı bölmelere ayırma süreci ve ayrılan bölmelerin tecrit edilmiş üniteler şeklinde sabitleştirilmesiyle ilgileniyor ve uğraşıyorlardı. Yeni yaklaşım da, tasnif etine ve ayrıştırma yönetimini kullanıyordu ama birleştirme sürecinin ilk adımı olarak yapıyordu bunu. Doğa’nın düzeni, Ortaçağ filozoflarınca, ‘Tanrı’nın nesneler ve yaratıkları müzesi’ olarak görülüyordu: Buna göre, bu nesneler ve yaratıklar, kendi aralarında türlere bölünmüş ve tamamlanmış ürünler olarak yaratıcı süreçten uzaklaştırılmışlardı. Fenomenlerin ardındaki birleştirici ilkeyi araş­tırmakla Rönesans filozofu, Yaratıcı’ya daha fazla yaklaşmaya, zihnini ve yarattığı şeylere şekil veren amacı anlamaya çaba sarfediyordu.</p>
<p>Ortaçağ’da teologlar, genel ya da evrensel ilkelere ulaşabilmek için tümevarım yoluyla araştırma yapmaktan kaçınıyorlardı; zira bunun, insan aklının Kilise’nin dogmalarından üstün olduğunu iddia etmek anlamına geleceğini düşünüyorlardı. 1219’da Papa Innocent III,1228’de ise Gregory IX açıkça şunu deklere etmişlerdi:</p>
<p>Teoloji, zihnin beden üzerinde yaptığı gibi, her bir meleke üzerinde gücünü göstermeli ve bu, ‘temel kollar’ın (örneğin, duyular aracılığıyla gözlem yapma yönteminin) kullanılmasıyla değil; yalnızca azizlerce denenmiş geleneklere göre açıklanmalıdır.” Otorite’nin ifadeleri ya da otoriteden çıkarsanacak akıl’lar, her konu için denenmekteydi.Böylelikle Yaratıcı, yaratış’tan ayrı tutulmakta; varolan her şey, statik olarak kalmakta ve birbirinden kesin olarak sonsuza dek tecrit edilmekteydi. İnsan, Tanrı’nın akıl yürütmesinden tecrit edildiği için,insanın, kendi akıl yürütme melekesini kullanmasına izin verilmemekteydi.</p>
<p>Rönesans, Ortaçağlar’ın statik kainat anlayışını,sürgit gelişen bir kainat anlayışına; baskıcı Tanrı’yı, akıl yürüten ve yaratıcı bir varlığa dönüştürmüş; Tanrı’nın niyetlerinin ve fiillerinin insan tarafından anlaşılabilir,algılanabilir olması gerektiğini düşünmüştü. İnsanın kendi kaderini kendisinin belirlemesi anlamında insanın gücünün artması, insanı yaratan ve onun aynı zamanda aklını kullanabilecek bir varlık olmasını murad eden rasyonel bir yaratıcı imgesi tarafından yansıtılmış ve teşvik edilmişti.Rönesans hareketi, antik Yunan’da ve Yahudiler arasında yeşeren ama sonraki yüzyıllarda daha bir geliştirilen entelektüel iyimserliğin yeniden-canlanışından ilham alarak doğan bir hareketti.Karl Popper, Rönesans’ı, insanın hakikati keşfetme ve bilgiyi elde etme sürecinde “insanın en iyimser gücü” olarak adlandırmıştı. (Popper, 1969) Modern bilimin ve Avrupa’daki rasyonalizm hareketinin doğuşunun temelinde, başlıca temsilcileri Roger Bacon ve Descartes olan bu iyimser epistemoloji vardı.</p>
<p>Bu filozoflar, hakikat meselelerinde hiçbir insanın otorite’ye başvurmaya ihtiyacı olmayacağını düşünüyorlardı. Zira onlara göre her insan bilginin kaynaklarını kendi bedeninde, yani ya doğayı dikkatle gözlemlemekte kullanabileceği duyu-algılama gücünde; ya da hakikati yanlıştan ayırmakla kullanabileceği, aklı ile açık ve net bir şekilde algılayamayacağı herhangi bir fikri kabul etmeyi reddedebileceği entelektüel sezgi gücünde taşıyordu. İnsan aklının gücüne inanma, insan onuru doktrini ile insana yakın olan, insanın aklıyla, sorumlu ve yaratıcı bir varlık olarak hareket etmeyi öğrenmesini isteyen Tanrı’ya inanç, birbiriyle bağlantılı hale getirilmiştir. İnsan aklının gücüne inanmanın inkarı ise, aynı şekilde insanın güvenilmezliği ile irtibatlandırılmıştır.</p>
<p>Dolayısıyla, epistemolojik kötümserlik ise, tarihsel olarak insanın doğuştan azman, onursuz ve günahkar bir varlık olmasıyla ilişkilendirilmiştir; böylelikle epistemolojik kötümserlik, kendi adına düşünen ve onu türlü kö­tülüklerden koruyan bir otorite talebi üretir. Eğer Tanrı bizim günahkar ve azman bir varlık olmamızı istiyorsa, o halde, bu durumda, Tanrı bizim kendisini anlamamızı istemiyor; biz bilgi elde etme aygıtlarından mahrum bırakılacağız ve dogmaya bağımlılığımızı sürdüreceğiz demektir. Ancak Tanrı bizim kendisini anlamamızı istiyorsa, o zaman bizi, bilgi edinme araçlarıyla, yarattıklarını incelememizi sağlayacak duyularla ve tüm<br />
bunların anlamlarını kavaramamıza imkan tanıyacak bir akılla donatır.Psikanalizin terimleriyle ifade etmek gerekirse, insanların, kötü tabiatlarından, fıtratlarından korkan ve bunları kendi irade ve emirlerine boyun eğ­dirmeye kararlı olan güven vermeyen ve uzak(ta) olan Superego’dan, insanın yaratılışı, fıtratı gereği güvenilir ve dost olan bir başka Süperego’ya dönüşümüne tanık oluyoruz.</p>
<p>Bu yeni evrensel baba sureti, insanların ahlâ­kî ve aklî (intellectual) potansiyellerini geliştirmesini teşvik eder ve öğretir; baba ile oğullar arasındaki o kadîm sürtüşmenin ve düşmanlıkların karşılıklı saygı ve sevgi ile çözülebileceğini gösterir. Aklını, hikmetini ve niyetini çocuklarına ifşaya hazırlanan Tanrı imgesi, gökteki kıskanç ve baskıcı babanın yerine geçer. Burada bir kez daha, tarihte, insanoğlunun, kişisel ve kollektif psişesini (bilincini, ruhunu-YK) silkeleyen Odip kompleksini çözme teşebbüsünde bulunduğuna şahit oluyoruz.</p>
<p>“Mucize Doktor” olarak adlandırılan Roger Bacon(1215-1294), hikmetin bütünlüğünü savunan ilk kişiler arasındaki en önde gelen kişiydi ve Bacon’ın çalışmaları Tomism’i temelinden sarmış ve kolaylıkla ötesine geçilemeyceek sınırların reçetesini sunan dikkatli-bir ayrıştırma yapmıştı. Bacon, zihinsel bilginin, tüm formları ihtiva eden bir “faal akıl” içerdiğini ve bu bağlamda,-faal aklın Tanrı’nın aklıyla yakınlık gösterdiğini İfade etmişti.Rönesans’tan cesaret alan yeni entellektüeller, gö­rünüşler dünyasının gerisinde bir harmoni ve bütünlük olduğunu belirtmişler ve kendilerini, fenomenleri gözlemleyerek bu bütünleştirici ilkeyi araştırmaya vakfetmişlerdi.</p>
<p>Böylelikle fenomenlerin tasnif edilmesi ve ayrıştırılması, artık, tek başına bir amaç değildi; şeylerin(görünen dünyanın-YK) gerisinde yatan genel ilke’ye ulaşmak için bütünleştirme (tümevarım) sürecinde atı­lan ilk adımdı. “Hakîkî felsefî yol” diye yazar Bacon,“duyu ve tikellerden (parça / cüz’) aksiyomlar (kabul edilmiş gerçekler) çıkarmak; yavaş yavaş ve belli bir çizgide ilerleyerek en genel ve son aksiyoma ulaşmaktır.”</p>
<p>Tıpkı pek çok çağdaşı gibi Copernicus da, hem tek-tanrılı, hem de Eflatuncu bir dünya tasavvurunu rehber edinmişti: Evrensel bir amacı ifade ve temsil eden, harmoninin, düzenli, rasyonel ve matematiksel ilişkinin hakim olduğu bir dünya düzeni.Ortaçağ’ın astronomları, “fenomenleri açıklayabilecek” herhangi bir astronomik modelle, yani, gözleme kabaca uyacak parlak modellerle iktifa ediyorlardı.</p>
<p>Copernicus, bu modellerin tümünün yetersiz olduğunu düşünüyordu..Copernicus’un, hiç de zorunlu olarak bir arada olmayan, hatta pek az bir arada olan iki çarpıcı erdemi vardı: Yoğun gözlem yapma ısrarı ve sabrı ile hipotez geliştirirken gösterdiği büyük dikkat ve özen. Bu iki kurucu özellik, tektanrıcı teoloji ile Eflatun felsefesinin yeniden canlanma eğilimi gösteren etkisi tarafından belirgin olarak teşvik edilmişti. Antik dönemde bu iki özelliğe pek az kişi sahip olabilmişti; Ortaçağlar’da ise hiç kimse sahip olamamıştı. Ama Copernicus, her iki özelliğe de sahip bir kişiydi&#8230;</p>
<p>Copernicus’un teorileri, pek çok kişinin yanısıra Alman Lutheryenler tarafından da çok iyi biliniyordu.Ancak Luther, Copernicus’un teorilerilerini öğrendiği zaman tastamam bir şok yaşamış ve tepkisini şöyle ifade etmişti: “İnsanlar, göklerin ya da gökkubbenin veya gü­neşin ve ayın değil, dünyanın döndüğünü söyleyen uçuk bir astroloğa kulak asmaya kalkışıyorlar! Akıllı geçinen herkes, tüm sistemlerin hem de en iyisi olan yeninbir sistem icat ediyor! Bu aptal adam, bütün bir astronomi bilimini alt üst etmek istiyor; fakat Kutsal Kitap bize, Joshua’nın, dünyaya değil, güneşe olduğu yerde öylece durmasını emrettiğini söyler. Aynı şekilde&#8211;Calvin de, Kutsal Kitap’la vurmayı, perişan etmeyi tercih etmişti: “Dünya da kuruludur; hareket edemez” ‘(Psalm,xciii, 1). Ve Calvin, Copernicus’un teorilerine karşı şöyle haykırmıştı: “Kutsal Ruh’un otoritesinin üstüne Copernicus’un otoritesini yerleştirmeye kim cesaret edebilir ki?”</p>
<p>Protestan din adamları da, bu meselede, en az Katolik din adamları kadar bağnazdı. Bununla birlikte, Protestan ülkelerde, Katolik ülkelere nazaran çok daha fazla spekülasyon özgürlüğü oluşmaya başlamıştı;çünkü Protestan ülkelerdeki din adamları daha az güç ve iktidar sahibiydiler. Protestanlığın önemli özelliği,heretik (“sapkın”/aykırı) olması değil; hizipçi ve bölü­cü olmasıydı. Zira Protestanlık’la birlikte patlak veren hizipçilik ve bölünme bütün bir Avrupa sathında ulusal Kiliselerin kurulmasıyla sonuçlanmıştı ve ulusal Kiliseler de, ulusal hükümetleri kontrol edebilecek kadar güç­lü değildi.“Bu, tam anlamıyla bir kazanımdı. Çünkü burada dünya üzerinde bilgi elde etme coşkusunun artmasını mümkün kılan her tür yeniliğe Kiliseler hemen her yerde karşı çıkabildikleri ölçüde karşı çıkıyorlardı”(Russell, 1992).</p>
<p>Descartes, iyimser epistemolojisini, “veracitas dei”üzerine temellendirmişti: Açıkça ve net bir şekilde gö­rebildiklerimiz ve bilebildiklerimiz mutlaka doğru olmalıdır. Aksi takdirde Tanrı’nın bizi aldattığını söylemek handikapına düşeriz. Bu teorinin köklerini, her insana bilginin kaynaklarına sahip olmayı bahşeden Eflatun’un hatırlama teorisinde buluyoruz. Zira Descartes’a göre, hakkında felsefe yapmayı sürdürdüğümüz şey, algı­lanabilir dünyadır. Ancak burada izlenmesi gereken<br />
doğm prosedürün yöntemi, duyu tecrübesine yaslanmamalıdır. Çünkü hiçbir nesneyi, yalnızca duyularımızla algılamayız; fakat algılanabilir (sensible) dünya üzerinde denenebilen aklımız aracılığıyla algılayabiliriz ancak:“Maddi nesnelere (“dünya”ya-YK) ilişkin ‘kesin ilkeleri’, duyularımızın önyargılarıyla değil, aklın ışığı aracılı­ğıyla ve hakikatinden asla kuşku duymayacağımız bü­yük kanıtlara sahip olarak araştırmak zorundayız.”</p>
<p>Descartes’a göre, düşünen zihin, insan tecrübesinin en temel kaynağı ve insanın varoluşunun kökenidir.“Hakikat (yani ‘düşünüyorum, o halde varım’ gerçeği)öylesine muhkem ve öylesine kesindir ki, mistiklerin en uçuk hayalleri bile, gerçeği değiştirmeye, bozmaya asla muktedir değildir. Bunu, araştırdığım felsefesinin ilk il-<br />
kesi olarak tereddüt etmeden kabul edebileceğime hükmettim” (Descartes, 1637 ve 1642).</p>
<p>Bu pasaj, Descartes’ın bilgi“felsefesinin özüdür ve onun felsefesindeki en önemli şeyi içerir. Descartes’tan sonraki filozofların hüyük bölüğü de bilgi felsefesine bü­yük önem atfetmişlerdir ve bunu büyük ölçüde Descartes’a borçludurlar. “Düşünüyorum, o halde varım” mottosu, zihni (mind), maddeden daha kesin kılar ve Ego’nun aklı’na (intellect) bir üstünlük verir; ki bu nokta, daha önceki düşünürlerin yapmaya cesaret edemedikleri şeyin çok çok ötesine giden bir noktadır&#8217;.</p>
<p>Belki de tüm büyük filozoflar arasında en çok sevilen ve en asil kişi olan Spinoza, insanın sonluluğu izin verdiği sürece, bilge adamın, dünyayı tıpkı Tanrı’nın gördüğü gibi görmeye çalıştığını söylemiştir. “Tanrı sevgisi”, demiştir Spinoza, “insanın zihninde baş köşeyi iş­gal etmelidir. Olup bitenleri anlama konusunda göster-<br />
diğimiz her irtifa kazanımı, olan bitenleri Tanrı’nın fikirlerine atfetme çabamızdan neşet eder. Zira, hakikatte, her şey Tanrı’nın bir parçasıdır. İşte her şeyin Tanrı’nın bir parçası olduğunu anlamak gerçeği. Tanrı sevgisi denen şeyin ta kendisidir. Bütün nesneler Tanrı’ya atfedildiği zaman. Tanrı fikri, insan zihnini büsbütün kaplayacaktır”.</p>
<p>Spinoza’nın felsefesinde iki temel varsayımın varlı­ğını gözlemleyebiliriz: Birincisi, Spinoza, doğa’yı. Tanrı ile; tabii dünyayı, Tanrı’nın bedeni ile özdeşleştirmiş; O’nun Varlık’ının bir uzantısı ve tezahürü olarak görmüştür. Spinoza’nın ikinci temel varsayımı da şudur:Tanrı, kendisini sever; ve yaratıklarını da sonsuz bir zihinsel sevgi ile sever.</p>
<p>İlk varsayım, dünya, doğa ve Tanrı arasında ayırım yapılması sorununu çözüme kavuşturur. Pek çok şaşkınlığa ve tartışmaya neden olan. ikinci yaklaşım ise, insanın narsisizmini büsbütün Tanrı’ya yükler (projekte eder). Doğa; bu dünyanın tüm yönleri, özellikleri ve boyutları ve bu dünyada olan biten her şey Tanrı’nın İradesi’nin ve varoluşunun zorunlu tezahürü olarak kutsanır. “Biz, evrensel doğa’nın parçalarıyız ve onun emirlerine tabi oluruz. Eğer bunu açık ve net olarak anlayabilirsek, zekamız tarafından tanımlanan tabiatımızın bu parçası, ya da daha iyi bir ifadeyle, kendimizin daha iyi kısmı, önümüze ifşa olunan şeyde kesinkes kendisini gösterecektir.”</p>
<p>Bu yaklaşım, kadere körü körüne teslim olmak olarak algılanabilir; çünkü bu, bu dünyada Tanrı’nın İradesi’ni bütünüyle olduğa gibi kabul etmek anlamına gelebilir. Ne var ki, Tanrı’ya giden yolu bulmamıza aracılık eden aracı (agent) işte bu akıldır (intellect). İnsan, aklı yoluyla bütünün salt gerçekliğini kavradığı sürece özgürdür. Bu anlamda, Spinoza, panteistik kozmoloji anlayışı ile, kainatın dışında değil, içinde olan ve bizim gerçekliğimizde tezahür eden Tanrı’nın sevgisine dayalı etik anlayışını birleştirmeye çaba sarfetmiştir.</p>
<p>Sevgi ile desteklenen ve motive edilen,Tanrıyı anlama konusunda ortaya konulan zihinsel yoğunlaşma,Tanrı’nın zihninin anlaşılmasının bir aracı olarak doğa<br />
araştırmasına önemli bir itici güç katkısı yapmıştır. Tanrı’yı semavî varoluşundan çekip alıp dünyaya getirmekle, Spinoza, doğanın tanrılaştırılmasına giden<br />
yolu açmıştır. Bu nedenledir ki, doğa’nın bir obje olarak, doğa felsefesi ve bilim olarak araştırılması ve aynı zamanda da doğa’ya tapılması için pek de uzunca bir sü­rek beklemek gerekmemiştir ve sonuçta Tanrı dünya’nın içinde kaybolup gitmiştir.</p>
<p>Newton, doğa’ya tapınma meselesinde Tanrı’yı unutmayan büyük bilim adamlarının belki de sonuncusudur. Gerçekten de Newton’in bilimsel aktivitesi, her şeyi yapan ve Newton’in gözlemeye ve ifşa etmeye (keşfetmeye-YK) çalıştığı yasaları da yaratan Tanrı’ya bir ibadet etme fiiliydi. Tıpkı Descartes gibi, o da, doğanın işleyiş mekanizmasına rehberlik eden mantık ve matematik yasalarını akıl ve bilimsel deney yoluyla araştırarak Tanrı’nın varlığının temel kanıtı olarak keşfetmeyi düşünmüştü.</p>
<p>O yüzden, Newton, Principia Mathematica (1713) başlıklı başyaptının ikinci baskısında şunları yazar:</p>
<p>“Tanrı’nın gerçek hakimiyetinden anlaşılması gereken odur ki. Tanrı, canlı, akıl saliibi ve güçlü bir varlıktır.Ve yine Tanrı’nın diğer mükemmel sıfatlarından anlaşılması gereken odur ki. Tanrı, en üstün ya da en mü­kemmel varlıktır. O, ezelî ve ebedîdir; her şeye kadir ve her şeyi bilendir. Yani, O’nun süresi, sonsuzluk üstüne sonsuzluktur. O’nun varlığı da yine öyle; sonsuzdur. O her şeye hükmeder; bilinen ve bilinebilir olan her şeyi bilir. O, ezelîlik ve ebedîlik değildir; ezelî ve ebedîdir.O’nun zamanı ve mekanı yoktur; (zamandan ve mekandan münezzehtir-YK); ama her yerde hâzır ve nâzırdır. O, sonsuza kadar vardır ve her yerde mevcuttur. Her yerde ve her zaman varolmakla O, zamanı ve mekanı oluşturur.”</p>
<p>Newton, başka bir yerde, Tanrı’dan sözederken de,“her şeyin ilkesi ve (kaynaklandığı) yeri olarak her şeyi ihata eden” bir varlık olarak tanımlıyor. Newton, dünyanın aktif olarak ilâhî bir kontrol altında olduğunu özellikle vurgular: “Her yerde hâzır ve nâzır olan Tanrı,sınırsız algı ve kavrama gücü içinde, elbette ki bizim kendi bedenimizin parçalarını hareket ettirmemizden çok daha aşikar olarak kendi İlâhî İradesi ile bütün bedenleri hareket ettirmeye kadirdir ve böylelikle kâinatın parçalarını sürekli olarak şekillendirir ve yeniden şekillendirir.” Her şey orada cereyan ettiği için Mutlak Mekân’ın ilâhî algılama olması nedeniyle. Tanrı, her şeyi anında algılar ve anında anlar. “İlahi bilinç, mutlak hareketin nihâî referans merkezini oluşturur.” Newton’a göre.</p>
<p>Tanrı, yalnızca sonsuz bilgi değil; aynı zamanda her şeye kâdir ve her şeyi Murad edendir. Hareketin temel kaynağı ve kendi sınırsız algılaması içinde,istediği zaman bedenlerin hareket etmesini sağlar. Böylelikle, son tahlilde, gerçek ya da mutlak hareket, ilâhî enerjinin muradının bir sonucudur ve ne zaman ki, İlâ­hî akıl bunun bilincindedir, işte o zaman, dünyanın iş­leyiş sistemine ilave edilen her hareket, mutlaktır.</p>
<p>Newton, gözlemlenmeye müsait verili gerçeklerin,kesin özelliklere, sıfatlara ve işlevlere sahip bir Tanrı’nın varolduğunu kanıtlamaya yeterli olduğundan emindi. O’na göre Tanrı, bilimin bilmeye ve göstermeye çalıştığı dünyadan kopuk ve uzak değildi: “Gerçekten de doğa felsefesinde atılan her gerçek adım, bizi, İlkNeden’in (Tanrı’nın) bilgisine daha fazla yaklaştırır ve bu yüzden son derece değerlidir.” Bu, aynı zamanda ahlak felsefesinin sınırlarını da genişletecek bir şeydir.</p>
<p>Çünkü “doğa felsefesi yoluyla İlk Neden’in ne olduğunu, bizim üzerimizde nasıl bir güce sahip bulunduğunu ve ondan ne tür bir fayda temin ettiğimizi bilebilmemiz<br />
imkân dahiline gireceği için, bizim Tanrı’ya ve birbirimize karşı yükümlülüklerimiz, doğa’nın ışığı ile görünebilir ve kavranabilir hâle gelecektir.” (Newton, Optics).</p>
<p>Sonuç itibariyle, din ile bilim, kâinâta temelde iki farklı yaklaşım biçimi olmasına veya sunmasına rağmen,her biri kendi açısından tutarlı ve geçerli yaklaşimlardır. Ancak yine de Newton’a göre, son tahlilde, bilimin alanı, Tanrı’ya bağlıdır ve dine önyargısız yaklaşan bir zihni, Tanrı’nın hakikatini tam olarak teslim etmeye ve O ’nun emirlerine itaate hazır olmaya yol açar. “Doğa felsefesinin temel görevi” der Newton, “asla mekanik olmayan İlk Neden’e ulaşıncaya kadar, fenomenlerden yola çıkarak sahte olmayan hipotezler geliştirmeye ve bunların doğruluğunu tartışmaya çalışmak ve sonuçlardan nedenleri çıkarsamaktır&#8230; Fenomenlerden yola çı­kıldığında, kutsal, canlı, akıllı sonsuz bir mekanda yaşayan her yerde hazır ve nazır; ve sonsuz algı gücüyle her şeyi en yakından gören, gerçek boyutlarıyla algılayan ve her şeyi tüm mevcudiyetiyle ve bütün boyularıyla kavrayan bir varlığın varolduğu açıkça görülmüş olmuyor mu?” (ibid).</p>
<p>Burada, insanoğlunun Tanrı ile ilişkisinde bir transformasyona tanık oluyoruz: Önceden yasaklanmış ve gerçeklere uzak, kavranamayan ve acayip bir varlık ola- rak algılanan Süperego otorite, insanı seven ve yarattı­ğı kainattan hoşnut olan sıcak ve dost bir Tanrıya dö­nüşmüş oluyor. Artık Tanrı, insanın kendisini anlamasını istemektedir ve bir rehber ve bir öğretmen olarak insanlara yakındır. Her şeye gücü yeten bir Tanrı’nın varlığından ve koruyuculuğundan emin olan “oğulları” (kulları-YK), artık bundan böyle, aklî ve ahlakî melekelerini geliştirmekte kendilerini özgür hissedebilmektedir.</p>
<p>Ümran Dergisi,Ocak 2002</p>
<p><strong>devamı için bkn:</strong></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/"><strong>http://ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-2/</strong></a></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/">Modern Aklın Yükselişi ve Çöküşü-1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-aklin-yukselisi-ve-cokusu-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
