<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Piyasa | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/piyasa/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 09 May 2020 13:27:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Piyasa | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Emperyalizmin Klasik Çağı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 13:27:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Ellen Meiksins Wood’]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizmin Klasik Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[iktisadi rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Sermaye]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Piyasa]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24114</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ellen Meiksins Wood Britanya kapitalizminin yükselişi kuşkusuz diğer önemli Avrupalı güçlerde, her ne kadar onların Britanya’daki iktisadi kalkınmayı sürükleyen içsel zorunlulukları olmasa da, sanayileşmeyi teşvik etmiştir. Ama bu etki ilk önce jeopolitik askerî rekabetin yerine iktisadi rekabetin geçmesini sağlamadı. 19. yüzyılda, klasik emperyalizm çağında, Avrupalı devletler daha da şiddetli sömürgeci yayılma kampanyaları yürüttüler ve sömürge [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/">Emperyalizmin Klasik Çağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="entry-title"><strong><em><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-17826 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png" alt="" width="308" height="308" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250-100x100.png 100w" sizes="(max-width: 308px) 100vw, 308px" />Ellen Meiksins Wood</em></strong></p>
<div class="entry-content">
<p>Britanya kapitalizminin yükselişi kuşkusuz diğer önemli Avrupalı güçlerde, her ne kadar onların Britanya’daki iktisadi kalkınmayı sürükleyen içsel zorunlulukları olmasa da, sanayileşmeyi teşvik etmiştir. Ama bu etki ilk önce jeopolitik askerî rekabetin yerine iktisadi rekabetin geçmesini sağlamadı. 19. yüzyılda, klasik emperyalizm çağında, Avrupalı devletler daha da şiddetli sömürgeci yayılma kampanyaları yürüttüler ve sömürge dünyasının paylaşılması için yoğun çekişmelere girdiler. Bu, emperyalizm düşüncesinin ve ondan çıkan olguyu analiz etmeye yönelik önemli teorilerin doğuşunun tarihsel anıydı.</p>
<p>Klasik emperyalizm teorileri, kapitalizmin dünyanın belirli kısımlarında gelişkin olduğu ama tam bir küresel sistem olmanın çok uzağındaki bir çağa aittir. Kuşkusuz emperyal güç dünyanın büyük bölümünü kuşatmıştı ama bunu iktisadi zorunlulukların evrensel olarak uygulanmasından çok, sömürgeci efendilerle tabi halklarının ilişkilerini her zaman belirleyen aynı baskıcı yöntemlerle gerçekleştirmişti.</p>
<p>Emperyalizm teorileri özellikle de Marksist Sol’dakiier bu gerçeği yansıtırlar. Marx gibi önemli Marksist teorisyenler de kapitalizmin hâlâ epeyce yerel bir olgu olduğu önermesinden başlayarak teorilerini kurdular. Marx olağandışı biçimde ileriyi görerek kapitalizmin bütün dünyaya yayılacağını öngördü. Ama o, büyük ölçüde var olan en olgun kapitalizmi. sanayi Britanya’sını keşfetmekle ilgileniyordu ve kapitalizmin mantığını açıklamak için onu çevresindeki büyük ölçüde kapitalist olmayan dünyadan soyutlayarak içe dönük bir sistem olarak inceledi. Onun önemli izleyicilerinin farklı bir başlangıç noktası vardı. Onlar -çok somut tarihsel ve siyasi nedenlerle bütün olarak kapitalist olmayan koşullarla ilgilendiler. Bu sonraki Marksistler kapitalizmin olgunlaşmadan ya da evrensel ve bütünsel bir hale gelmeden önce dağılacağı önermesinden başladılar. Onların başlıca ilgi alanı kapitalist olmayan dünyada nasıl dümen tutulacağıydı.</p>
<p>20. yüzyılda dönüm noktası olan başlıca Marksist teorileri düşünelim. Lenin’den Mao’ya kadar ortaya konan en ünlü ve etkili devrim teorileri, kapitalizmin neredeyse var olmadığı ya da az gelişmiş olduğu ve kitlesel proletaryanın bulunmadığı, devrimin azınlıktaki işçilerle kapitalizm öncesi durumda olan köylü kitlesinin ittifakıyla mümkün olabileceği koşullarda kuruldu. Klasik Marksist emperyalizm teorileri de gelişkin kapitalist ekonomilerin iç işleyişinden kapitalizmin dış ilişkilerine doğru önemli bir odaklanma değişimi gösterir. Batı Avrupa’da bile başlıca Marksist teoriler, kapitalist ile kapitalist olmayan ilişkilerin karşılıklı etkileşimi ve kapitalist devletlerle kapitalist olmayan dünyanın arasındaki ilişkilerdeki çelişkilerle uğraşmaya başladılar.</p>
<p>Klasik Marksist emperyalizm teorileri aralarındaki bütün derin anlaşmazlıklara rağmen bir temel önermeyi paylaştıı lar: Emperyalizm, tam olarak hatta çoğunlukla kapitalist bile olmayan -ve muhtemelen hiç olmayacak olan-bir dünyada, kapitalizmin konumuyla ilgiliydi. Leninci düşüncenin altını da yatan temel, emperyalizmin “kapitalizmin en yüksek aşaması” olduğu ve kapitalizmin, emperyalist devletler arasındaki uluslararası çelişkilerin ve askerî karşı karşıya gelmelerin ana ekseni oluşturduğu bir aşamaya geldiği varsayımıdır.</p>
<p>Ama rekabet, tanım gereği, büyük ölçüde kapitalist olmayan dünyanın bölünmesi ve yeniden bölünmesi üzerinedir. Kapitalizm yaygınlaştıkça (eşit olmayan hızlarda) emperyalist güçler arasındaki rekabet daha da şiddetli hale gelecek ve aynı zamanda artan bir direnişle karşılaşacaktır. Asıl nokta -ve emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olması nihai aşamada emperyalizmin kapitalist olmayan kurbanları tamamen kapitalizm tarafından yutulmadan önce kapitalizmin yok olacağıdır.</p>
<p>Bu noktayı en açık biçimde Rosa Luxemburg ifade etmiştir. Onun politik ekonomi alanındaki klasik eseri The Accumulation of Capital’da Marx’ın kapitalizm analizine -temelde kendi içine dönük bir sistem olarak tek bir ülkede bir alternatif ya da bir tamamlayıcı açıklama getirilmiştir. Ona göre kapitalist sistem, kapitalist olmayan oluşumlara açılma ihtiyacındadır; bu nedenle kapitalizm kaçınılmaz olarak askerîleşme ve emperyalizm anlamına gelir.</p>
<p>Kapitalist militarizm, doğrudan toprakların fethinden başlayarak çeşitli aşamalardan geçmiştir ve şimdi “nihai” aşamasında “kapitalist olmayan uygarlıklar için kapitalist ülkeler arasındaki rekabetçi mücadelede bir silah” haline gelmiştir. Ama kapitalizmin temel çelişkilerinden birisi “evrensel olmaya çalışırken ve gerçekten de bu eğilim adına yol alırken çökmek zorunda olmasıdır -çünkü içsel olarak evrensel bir üretim biçimi alma kabiliyeti yoktur”.</p>
<p>Bütün dünyayı içine çekmeye çalışan ilk ekonomi biçimidir ama aynı zamanda tek başına ayakta kalamayan bir ilktir, “çünkü bir vasıta ve zemin olarak diğer iktisadi sistemlere ihtiyacı vardır”.2</p>
<p>Bu emperyalizm teorilerinde tanım gereği kapitalizm kapitalist olmayan bir çevre varsayımında bulunulur. Gerçekten de kapitalizmin yaşaması için sadece kapitalizm öncesi oluşumların varlığı yeterli değildir; temel olarak kapitalizm öncesi araçlar olan “ekonomi dışı” güç, askerî ve jeopolitik baskılar ve geleneksel devletlerarası rekabet, sömürge savaşları ve toprak hâkimiyeti de gereklidir. Bu açıklamalar yapıldığı çağa ışık tutar ve bugüne kadar kapitalizmin başarılarını evrenselleştirememesi, çoğu ileri ekonominin refahının ve önemli kapitalist güçlerin her zaman tabi ekonomilerin sömürüsüne dayanmasına ilişkin varsayımın yanlışlığı gösterilememiştir. Ama hâlâ dünyada bütün uluslararası ilişkilerin kapitalizme içsel olduğu ve kapitalist zorunluluklarla yöneltildiklerini açıklayan sistematik bir emperyalizm teorisine ihtiyaç vardır. Ama en azından kısmen de olsa dünyada az ya da çok evrensel bir kapitalizmin ve kapitalist zorunlulukların emperyal egemenliğin evrensel araçları olması yakın zamandaki önemli bir gelişmedir.</p>
<p>Her hâlükârda Avrupa kapitalizmin ilerlemesini kısmen rakip jeopolitik ve askerî imparatorluklar kıtası olarak 1. Dünya Savaşı’na girerek sağladı. ABD’nin de bu eski emperyal sistemde bir rolü oldu. Monroe doktrininin ilk günlerinden itibaren ABD “etki alanını” Batı yarı küreye ve ötesine doğru her zaman için doğrudan sömürgeleştirme amacıyla olmasa da askeri araçlarla genişletti ve kuşkusuz itaatkâr rejimler kurdurdu. Savaştan bazı önemli emperyal güçler parçalanarak çıktı. Ama eğer klasik emperyalizm fiilen 1918’de son bulduysa ve  ABD dünyanın gerçekten birinci iktisadi imparatorluğu olma işaretleri verdiyse de (tabii pek çok ekonomi dışı gücü ve doğrudan emperyal şiddet kullanarak) yeni emperyal biçimin ortaya çıkması için birkaç on yıl daha geçmesi gerekecekti. Ve bu ancak 2. Dünya Savaşı’nın sonundan önce gerçekleşmedi.</p>
<p>Bu savaş iktisadi amaçlar uğruna doğrudan toprak genişlemesini hedefleyen son savaş olabilirdi her şeyden önce Almanya iktisadi çıkarları doğrultusunda sadece Doğu AVrupa topraklarını ve kaynaklarını ele geçirmeyi hedeflemedi, Hazar Denizi’ni ve Kafkasya’nın petrol yataklarına da göz dikmişti. Bu, muhtemelen kapitalist güçler arasında iktisadi çıkarlar için çıkarılan son kavgaydı; başlıca saldırganlar piyasa zorunlulukları yerine tamamen ekonomi dışı güce başvurdular; ekonomilerini baştan sona askerîleştirilmiş devletlerin kontrolüne soktular. Yenilgiye uğrayan iki güç olan Almanya ve Japonya, muzaffer olanların büyük yardımlarıyla ABD ekonomisinin başlıca rakipleri haline geldiler ve yeni bir çağ da gerçekten başladı.</p>
<p>Bu bir iktisadi rekabet çağı olacaktı -kapitalist devletlerarasındaki gergin işbirliği garantilenmiş pazarları gerektiriyordu- başlıca kapitalist güçlerin arasındaki askerî rekabet geride kaldı. Askeri ve jeopolitik çekişme ekseni artık kapitalist güçler arasında değil, kapitalist ve kapitalist olmayan dünya arasındaydı Soğuk Savaş sona erene kadar eski Sovyetler Birliği bile kapitalist yörüngeye çekildi. Bu çekişmenin rakip kapitalist güçler arasında olmasa da kuşkusuz küresel kapitalist düzen açısından uzun dönemli sonuçları oldu.</p>
<p>ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki çelişki hiçbir zaman doğrudan askerî çatışmaya yol açmadı ama Soğuk Savaş emperyal askerî gücün rolünde önemli bir değişime neden oldu. Doğrudan tepraklarını genişletmeyi hedeflemeyen ABD gene de son derece gelişkin askerî ekonomisiyle dünyanın en  önemli askerî gücü haline geldi. Bu sırada askerî gücün amacı göreli iyi tanımlanmış emperyal yayılma ve emperyalistler arası rekabetten, dünyada ABD sermayesinin çıkarlarının polisliğini yapmaya doğru açık uçlu bir politikaya dönüştü. Bu askerî model ve hizmet ettiği ihtiyaçlar “Komünizmin çökmesiyle” değişmeyecekti ve Soğuk Savaş’ın yerine başka senaryolar geçecekti. Bush doktrini doğrudan, Soğuk Savaş’ta doğan stratejilerden çıkarıldı.</p>
<p>Azgelişmiş dünya ile ilişkiler de değişti. Soğuk Savaş’ın arifesinde, imparatorluklar çökerken ulus devletler çoğaldı. Bu sadece ulusal kurtuluş mücadelelerinin bir sonucu değildi, aynı zamanda tipik bir emperyalist politikanın sonucuydu. Örneğin Ortadoğu’da Batılı güçler özellikle de Britanya ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını, doğrudan sömürgeci bir sahiplenmeyle değil yeni ve gelişigüzel devletler yaratarak, başlıca da petrol kaynaklarının kontrolünü hedefleyerek bölüştüler daha sonra bu kontrolü ABD üstlendi.</p>
<p>Eskinin enkazından doğan yeni emperyalizm, artık emperyal efendilerle sömürge tebaası arasındaki bir ilişki değil, az çok bağımsız devletler arasındaki daha karmaşık bir etkileşimi içermekteydi. Kapitalist emperyalizm kuşkusuz dünyayı iktisadi yörüngesinin içine aldı ama bu artık ulus devletler dünyasıydı. ABD 2. Dünya Savaşı’ndan en güçlü bir askerî ve iktisadi ülke olarak çıktı; iktisadi zorunluluklarla ve çok sayıda devletin idaresiyle yönetilen yeni emperyalizmin komutasını aldı bu bileşimin ortaya çıkardığı bütün çelişkilerle ve tehlikelerle birlikte. Bu iktisadi imparatorluk, karmaşık devlet sisteminin üstünde hegemonya kurarak ayakta kaldı; engellenmesi gereken düşmanlar ve kontrol altında tutulması gereken dostlar vardı ve Batılı sermaye Üçüncü Dünya’dan yararlanabilmeliydi.</p>
<p><strong>Küreselleşme</strong></p>
<p>Bu kitap yazılırken yeni bir ulus devlet daha doğdu. Uzun, acı dolu ve cesur bir mücadeleden sonra Doğu Timor, Endonezya’dan bağımsızlığını kazandı. Bu yeni devletin tarihi, emperyalizmin gelişiminin bir özetidir; kapitalist olmayan başlangıcından kapitalist “küreselleşmeye” doğru bir hat izlenir. Kaynaklara ve köle emeğine erişim gibi olağan nedenlerle Timor, 16. yüzyılda Portekiz tarafından sömürgeleştirildi. Portekiz ve Hollanda’nın sömürgeci çıkar çatışmasının sonucunda ada, 19. yüzyılda emperyal güçler arasında bölüşüldü; doğusu Portekiz’de kaldı; 20. yüzyılda doğrudan Avrupa sömürgeciliğinin yerini yerli bir diktatör aldı. Batı’ya yararlı olan ve Batılı devletler, özellikle de ABD tarafından desteklenen Endonezya’nın Suharto’su, Doğu Timor’un üstünde vahşi baskılar uyguladı ve nihayet kanlı mücadelelerin sonunda bağımsızlık kazanıldı ama ilk yıllarında hâlâ Batı’nın yeni baskılarına maruz kalmaktadır.</p>
<p>Emperyal gücün bu küçücük yeni devlete iktisadi zorunlulukları nasıl dayatacağı zamanla görülecek. Ama onun bu zorunluluklardan ve yeni emperyalizmin başlıca aracı olan borç tuzağından kısmen bağımsızlığını sağlayan koşullar aynı zamanda onu emperyal baskılar karşısında kolayca kırılgan hale getirmektedir: Ada ile Avustralya arasındaki denizin altında büyük petrol ve doğalgaz yatakları vardır. Avustralya’nın ABD’nin desteğiyle büyük petrol şirketlerine ve emperyal ekonomilere en yararlı koşulları sağlayacağından emin olabiliriz ve Doğu Timor’un borçsuz yaşama olasılığının bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.</p>
<p>Doğu Timor devlet olma yolundayken Birleşmiş Milletler onun adına yeni bir enerji anlaşması için müzakerelere başladı, Avustralya’dan ve başlıca enerji şirketlerinden yıllar önce Endonezya’ya sağlanan koşullardan daha iyisini elde etmeye çalıştı. ABD hükümeti kendisi de petrolcü olan başkan yardımcısı Dick Cheney’nin ağzından çok ileriye gidilmemesi uyarısında bulundu. Bu, ABD’nin muazzam iktisadi ve askerî gücünün egemenliği altındaki dünyada gelecekte olacakların bir işaretiydi ve Doğu Timor bu dünyada yol almakta zorlanacaktı. Yeni Timor hükümeti, Colin Powell’ın ABD yardımının kesilebileceği tehdidi karşısında insanlığa karşı suç işleyen ABD vatandaşları için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde dava açmayacağını taahhüt eden yazılı bir belge imzalamaya mecbur kaldı?</p>
<p>Doğu Timor, yeni emperyalizmin tercih ettiği stratejiyi gösteren sadece en son küçük bir örnektir. Şimdiki emperyal hegemonya 2. Dünya Savaşı’ndan özellikle de komünizmin çöküşünden beri kendi koşullarını askerî baskı uygulamadan ve elbette doğrudan sömürgeci yönetime başvurmadan dünyaya dikte ettirebilmektedir. ABD, görünüşte bağımsız devletlere karşı iktisadi zorunluluklarını dayatmakta çeşitli yeni yollar buldu.</p>
<p>Bu yeni emperyal düzenin resmî başlangıcı 2. Dünya Savaşı sırası ve sonrasıdır. ABD askeri üstünlüğünü Hiroşima ve Nagasaki’de atom bombalarıyla; iktisadi hegemonyasını Bretton Woods sistemini, daha sonra IMF ile Dünya Bankası’nı kurarak ve Genel Gümrükler ve Ticaret Anlaşması’nı (GATT) yürürlüğe sokarak gösterdi.</p>
<p>Bu anlaşmaların ve kurumların görünüşteki amacı dünya ekonomisinin istikrara kavuşturulması, para birimlerinin serbestçe ABD dolarına çevrilebilir hale getirilerek rasyonelleştirilmesi, yeniden iktisadi inşa ve kalkınma için bir çerçeve sağlanmasıydı. Ama bu amaçlar çok özel koşullarda gerçekleştirilecekti. Amaç diğer ekonomileri, kaynaklarını, işgücünü ve piyasalarını Batı özellikle de ABD sermayesine açmaktı. Bütün bunlar basit vasıtalarla gerçekleştirilecekti; ABD tarafından belirlenen koşullara uymak şartıyla Avrupa ekonomilerinin yeniden inşası ve “Üçüncü Dünyanın” kalkınması mümkün olabilecekti.</p>
<p>Kurumsal iktisadi yapıların yanında siyasi bir organizasyon olan Birleşmiş Milletler kuruldu. Dünya ekonomisine çok az etkisi olacak biçimde planlanan Birleşmiş Milletler görünüşte çok sayıda devletin arasında bir tür siyasi düzen sağlayacak ve varlığıyla egemen güçlere daha az uyumlu olabilecek uluslararası örgütlenme biçimlerini engelleyecekti.</p>
<p>Bu aşamada ABD bir emperyal güç olarak çok hızlı gelişen ekonomisiyle piyasalarını genişletmek için Üçüncü Dünya’da bir tür “kalkınma” ve “modernleşmeyi” teşvik etmekten yanaydı. Savaş sonrası büyük canlılık sona erince ihtiyaçlar da değişti ve piyasaları genişletme amacının yerini başkaları aldı. Savaş sonrası iktisadi düzenle ilgili genel amaç son “küreselleşme” aşamasına kadar temel olarak aynı kaldı; dünya ekonomisine ilişkin belirli kurallar ABD sermayesinin değişen ihtiyaçlarına uyum sağlamak üzere dönüştürüldü. 1970’lerin başında, değişen emperyal ilkelere göre, yerine başka ilkeler geçirilerek Bretton Woods sistemi bırakıldı.</p>
<p>Bu, bütün Batılı ekonomileri etkileyen uzun gerileme döneminin başlangıcıydı ve özellikle ABD 1990’ların başına kadar etkilenmeyi sürdürdü (bugün bile sonuçları borsa balonları ve “gelir kazanımları” ile maskelense de olumsuz etkilenme sürmektedir). Bu gerilemenin yükünü küresel ekonomi çekti. On yıllardır süren uzun yükseliş dönemindeki çarpıcı büyüme ve üretkenlik artışından sonra ABD ekonomisi uzun bir durgunluk ve azalan kârlar dönemine girdi; bu karakteristik -ve özgün biçimde kapitalist aşırı kapasite ve üretim krizi özellikle eski düşmanları Japonya ve Almanya’nın son derece etkili iktisadi rakipler haline gelmesiyle de bağlantılıdır. Şimdi sorun bu krizin mekân ve zaman içinde nasıl yerinden söküleceğidir.</p>
<p>Bunu küreselleşme dediğimiz, sermayenin uluslararasılaştığı, serbestçe ve hızla hareket ettiği ve dünya çapında en talancı finansal spekülasyonun olduğu dönem izledi. Bu kapitalizmin başarılarına değil başarısızlığına bir yanıt olduğu kadar daha başka bir şeydi de. ABD kendi sermayesi için kıyamet gününü ertelemek üzere finansal ve ticari ağını kullandı ve yükü başka bir yere kaydırmaya çalıştı; çılgın bir finansal spekülasyon ortamı eşliğinde fazla sermayenin nerede kâr bulursa oraya girmesini kolaylaştırdı.</p>
<p>Bu ihtiyaçları karşılamak üzere gelişmekte olan ekonomilere koşullar dayatıldı. “Washington Anlaşması” diye adlandırılan, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla uygulanan koşullara göre emperyal güç “yapısal uyum” ve çeşitli önlemler talep ederek bu ekonomileri ABD öncülüğündeki küresel sermaye karşısında daha da savunmasız bıraktı. Örneğin ihracata yönelik üretim ve ithalat kontrollerinin kaldırılması üreticileri yaşamları için daha da piyasa bağımlısı kılarken özellikle tarım alanında yüksek sübvansiyonlarla desteklenen Batılı üreticilerin rekabetine maruz bıraktı; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle büyük kapitalist güçlerin şirketlerinin bu alanda şirket satın almaları kolaylaştı; yüksek faiz hadleri ve finansal kuralsızlaşma ABD finansal çıkarlarına büyük kazanç sağlarken Üçüncü Dünya’da borç krizi yaratıldı (ve nihayetinde tekrarlanan kapitalist çelişkilerden birisinde emperyal merkezde de durgunluk oldu) vb.</p>
<p>Tabii bu hikâyenin sonu değildi ama kapitalizmin ani yükseliş ve düşüş krizlerini ya da uzun dönemli gerileme ve durgunluk dönemlerini incelemenin yeri burası değil. ABD’nin küresel ekonomiyi kontrol biçiminin “piyasa ekonomisinin” çelişkilerini çözemeyeceği, bunun diğer ekonomilerde, emperyal gücün kendi sermayesinin dalgalanan ihtiyaçlarını karşılamak üzere -borçları, ticaretin kurallarını, yabancı yardımı ve bütün finansal sistemi idare ederekkullanılamayacağını ama kullanıldığını söylemek yeterlidir. Bir anda geçimlik çiftçileri ihracat piyasaları için tek bir ticari ürün yetiştirmeye zorlamakta; daha sonra ihtiyacına göre bu çiftçileri fiilen yok ederek Üçüncü Dünya piyasalarının dışa açılmasını talep ederken kendi tarımsal üreticilerini koruyup destekleyebilmektedir.</p>
<p>Gelişmekte olan ekonomilerde finansal spekülasyon yoluyla geçici olarak sanayi üretimini destekleyebilir sonra aniden spekülatif kârları nakde çevirerek ya da zararını azaltıp giderken bu ekonomilerden desteğini çekmiş olur. Bu uygulamalar er ya da geç emperyal ekonomiye geri dönerek korku salar ki bu emperyal sistemin pek çok çelişkisinden sadece biridir.</p>
<p>Fiilen var olan küreselleşmenin anlamı bağımlı ekonomileri dışa açarak emperyal sermaye karşısında kırılganlıklarının artırılmasıdır, bu arada emperyal ekonomi mümkün olduğunca ters etkilerden korunur. Küreselleşmenin serbest ticaretle hiçbir ilişkisi yoktur. Tam tersine ticaret koşullarının emperyal sermayenin çıkarları doğrultusunda dikkatli bir biçimde kontrolünü içerir. Bazı yorumcuların iddia ettiği gibi küreselleşmenin sorununun çok fazla değil ama yeterli olmayan serbest ticaret uygulamaları olduğu, yoksul ülkelerin ihtiyacı olan şeyin gerçekten serbest ticaret ve Batı piyasalarına erişim olduğu savı küreselleşme gerçeğini temel bir biçimde anlayamamaktır. Eğer küresel ekonomi iki yönlü açık bir yol olsaydı, başka ne başarırsa başarsın, planlandığı sistemin amaçlarına hizmet etmezdi ve her hâlükârda yoksul ülkeler için başlıca tehlike emperyal piyasaların onlara kapalılığından çok, emperyal sermaye karşısında savunmasızlıklarıdır.</p>
<p>Küreselleşmenin ne olduğu ve özellikle ne olmadığı konusunda net olalım. İlk olarak bu, gerçekten bütünleşmiş bir dünya ekonomisi değildir. Günümüzün küresel ekonomisinde sermayenin ulusal sınırlar arasındaki hızlı Ve nefes kesen hareketliliğini ya da bunu kolaylaştıran uluslar üstü kurumların varlığını kimse inkâr edemez. Ama bunun anlamının piyasaların küresel olarak hiç olmadığı kadar bütünleşip bütünleşmediği başka bir sorudur.</p>
<p>Birinci ve en temel nokta “uluslar Ötesi” denen şirketlerin genellikle tekil ülkelerde bir üssü, egemen bir hissedarlar grubu ve yönetim kurulu vardır ve pek çok önemli yollarla bu ulus devletlere dayanırlar. Bunun ötesinde bazı yorumcular için çeşitli bütünleşme önlemlerine göre küreselleşme ilerlemiş olmaktan çok uzaktır ve önemli açılardan önceki çağlara göre daha geri durumdadır örneğin uluslararası ticarette gayrisafi yurtiçi üretimin ya da küresel üretimde küresel ihracatın payı gibi.</p>
<p>Ama sermaye hareketlerinin hızının ve çapının özellikle yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinde yeni bir şey yarattığını kabul edelim. Hatta dünyanın daha “birbirine bağlı” hale geldiğini en azından sermayenin kalbindeki iktisadi hareketlerin bütün dünyada hissedildiği anlamında böyle olduğunu bile kabul edelim.</p>
<p>Küresel piyasanın hâlâ bütünsellikten uzak  olduğunun ağır basan bir göstergesi vardır: Bütün dünyada ücretlerin, fiyatların ve çalışma koşullarının son derece farklı olması gerçeği. Gerçekten bütünselleşmiş bir piyasada piyasa zorunlulukları kendilerini evrensel olarak dayatırlar, bütün rekabet edenleri, fiyat rekabeti koşullarında ayakta kalabilmek için ortak bir ortalama sosyal işgücü üretkenliği ve maliyetle çalışmaya mecbur bırakırlar.</p>
<p>Ama küresel bütünleşmenin bu görünür başarısızlığı küreselleşmenin başarısızlığından çok onun bir belirtisidir. Küreselleşme bütünselleşmeyi teşvik edici olduğu kadar onu engelleyicidir. Sermayenin serbestçe hareketleri sınırlar arası işgücüne, kaynaklara ve piyasalara erişimi gerektirmez aynı zamanda karşıtı hareketlerden korunmasını, maliyetlerin ve üretim koşullarının farklılaşmasıyla kârlılığı artıran türde iktisadi ve toplumsal parçalanmışlığın olduğu ekonomileri de gerektirir. Gene burada da ulus devlet sermayeye sınırları açmak ile bütün dünyada işçilerin toplumsal koşullarını eşitleyecek türde ve derecede bir bütünleşmenin engellenmesi arasındaki hassas dengeyi sağlamaya çalışır.</p>
<p>Küresel sermayenin işçi maliyetlerinin düşürülerek eşitlenmesinden, ileri kapitalist ülkelerdeki işçilerin, düşük işçi maliyetleri olan rejimlerin rekabetine tâbi olmasından tartışmasız biçimde en çok kazançlı çıkacağı söylenebilir. Bu bir noktaya kadar kesinlikle doğrudur. Ama anavatandaki toplumsal çalkantı tehlikesinin yanı sıra sermayenin sürekli olarak işçi maliyetini düşürme ihtiyacı ile insanların harcaması için parası olması ve tüketimin daima artırılması ihtiyacı arasında kaçınılmaz bir çelişki vardır. Bu da kapitalizmin çözümü olmayan çelişkilerinden birisidir. Ama her şey hesaba katıldığında küresel sermaye en azından kısa dönemde (ve kısa dönemcilik kapitalizme özgü bir hastalıktır) eşit olmayan gelişmeden kazançlı çıkar.</p>
<p>Dünyanın, her birinin kendi toplumsal rejimi ve çalışma koşulları olan, az çok bağımsız ulus devletlerin egemenliğinde ayrı ekonomilerle parçalanmış olması “küreselleşme” için serbest sermaye hareketi kadar elzemdir. Ulus devletin küreselleşmede başka bir önemli işlevi de milliyetçilik uygulamalarıyla işçilerin hareketini sıkı sınır kontrolleriyle ve göçmen politikalarıyla sermaye lehine idare etmektir.</p>
<p><em>Bu yazı Ellen Meiksins Wood’un Sermaye Imparatorluğu adlı kitabının’Kapitalist Zorunlulukların Uluslararasılaştırılması’ başlıklı bölümünden alınmıştır.</em></p>
<p><em>(2003)</em></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>2 Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital (Londra: Routhledge ve Kegan Paul, 1963), s. 467.</p>
<p>3 Jonathan Steele. “East Timor is independent. So long as it does as it’s told”, The Guardian, 23 Mayıs 2002.</p>
<p>4 Uzun dönemli düşüşler için bkz. Robert Brenner, The Economics of Global T urbulance: Uneven Development and the Long Downturn, The Advanced Caspitalist Economies from Boom to Stagnation, özel baskı, New Lefi Review, no. 229 (Mayıs-Haziran 1968). Kapitalist krizin mekân ve  zaman içinde yerinden sökülmesi için bkz. David Harvey, The Limits to Capital (Londra: Verso, 1999). Aşırı sermaye birikiminin insanları yerinden etmesi ve Afrika’daki etkileri için bkz. Patrick Bond, Against Global Apathez’d: South Africa Meets the World Bank, IMF and International Finance (Cape Town: University of Cape Town Press, 2001), özellikle 5. 7-10.</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/">Emperyalizmin Klasik Çağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uygarlık Krizi: Otoriteden İktidara</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-krizi-otoriteden-iktidara/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-krizi-otoriteden-iktidara/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jan 2018 19:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İktidar]]></category>
		<category><![CDATA[Alper Gürkan]]></category>
		<category><![CDATA[Aydınlanma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilginin Nesnelleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Foucault]]></category>
		<category><![CDATA[Fransız İhtilali]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Piyasa]]></category>
		<category><![CDATA[Sanayi Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsallaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Uygarlık Krizi: Otoriteden İktidara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19758</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İktidar kavramı, mâdun olan herkesin ve her şeyin üzerinde kurulan bir güç yönetim ve uygulaması olarak salt siyasî alanda değil, ebeveynin çocuk üzerindeki denetiminden piyasa koşulla­rının tüketici üzerindeki dayatmacılığına kadar her alanda tecrübe edilebilen bir mekanizmanın adıdır. Bu yaygınlık onun doğrudan olumsuzlanması için bir direnç var eder: Nihayetinde aile kurumu, İktisadî piyasa, toplum-devlet yapılaşması [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-krizi-otoriteden-iktidara/">Uygarlık Krizi: Otoriteden İktidara</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/uygarlik-krizi-otoriteden-iktidara/dunya-tarihinde-en-korkulan-10-uygarlik_780x439/" rel="attachment wp-att-19759"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-19759" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tarihinde-en-korkulan-10-uygarlik_780x439.jpg" alt="" width="375" height="211" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tarihinde-en-korkulan-10-uygarlik_780x439.jpg 780w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tarihinde-en-korkulan-10-uygarlik_780x439-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tarihinde-en-korkulan-10-uygarlik_780x439-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/dunya-tarihinde-en-korkulan-10-uygarlik_780x439-768x432.jpg 768w" sizes="(max-width: 375px) 100vw, 375px" /></a></p>
<p>İktidar kavramı, mâdun olan herkesin ve her şeyin üzerinde kurulan bir güç yönetim ve uygulaması olarak salt siyasî alanda değil, ebeveynin çocuk üzerindeki denetiminden piyasa koşulla­rının tüketici üzerindeki dayatmacılığına kadar her alanda tecrübe edilebilen bir mekanizmanın adıdır. Bu yaygınlık onun doğrudan olumsuzlanması için bir direnç var eder: Nihayetinde aile kurumu, İktisadî piyasa, toplum-devlet yapılaşması iktidara ihtiyaç duyulan organizasyonlar olarak görülebilecektir.</p>
<p>İktidar olgusunun olumlanıp olumlanmayacağına ilişkin dü­şünceyi besleyecek iki yönü dikkate değerdir: Birincisi, Foucaultcu bir denetim mekanizması olarak güç kavramı; İkincisi de Guenonyen bir ayrımla manevî otorite ve maddî iktidar arasındaki farklılık hususudur. Bu iki yönü birleştirici olan taraf, içinde yaşadığı­mız hayatın gerçeklik olarak nitelenmesi ve iktidarın da bundaki payıdır. Ki bu gerçeklik insan zihninde çırılçıplak bir algıyla oluşmamakta, biçimlendirilerek sunulmaktadır ki biçimlendirmeyi yapan güce iktidar denmektedir. Gerçeklik olarak algılanan kesin bir biçimde toplumsallığın ürünüdür ve toplumsalın kendisi gibi bir güç denetimiyle açığa çıkmaktadır. İnanan birisi için tanrı ta­savvuru, iyi-kötü-doğru-yanlış nitelemeleri, düşünme biçimi, ih­tiyaçları giderme yöntemleri vs. insanın kendini arıtıp ya da üze­rinde ince ince düşünüp aldığı kararlarının bir sonucu olmaktan çok, içine doğduğu toplumun öğrettikleridir. Toplumsallaşma sü­reci, normal diye adlandırılan kalıpları edinme ve uygulamayla ger­çekleştiğinden birey için gerçeklik demek iktidar demektir. Nor­mal ve gerçeklik her zaman örtüşmese de normal, gerçekliğin bir ölçütü olarak gelişmek durumunda olduğundan, bireyin tüm al­gıları gerçekliği dayatan iktidara tabidir.</p>
<p>Tarihsel olarak değerlendirildiğinde modern sonrası kabul edilen bugün, normal olanla ilgili çok ciddi bir kırılmayı temsil etmektedir. Bu kırılma, tıpkı gerçekliğin kırılması gibi belirsizlik ve boşlukla iç içedir ve bu sebeple normalliğe dair hiçbir güven kalma­mış durumdadır. Bununsa bireye gerçekliği dayatan toplumsallıkla,daha doğrusu toplumsalı da denetleyen iktidar ile ilgili olduğu açıktır. Birkaç yüzyıldır süregelen uygarlık krizini tetıkleyen bu denge­sizlik, iktidarın ikinci yönü olarak değinilen maddî ve manevi av­amıyla ilişkili görülüyor: Guenonün “tamamen maddileşmiş tek uygarlık” olarak nitelediği modern toplum biçimlerinin temel ka­rakteristiği; maddî olanın, manevî olanı değilse de manevî alana ait algıyı biçimlendirmesidir. Manevî alan otoriteye, maddî olan ise iktidara ilişkindir. “Manevî iktidar” sözü oksimorondur. Ya da manevî yönlendirme iradeyi teslim almadığından bir iktidar biçimi değildir, otorite biçimidir. Bunlar birbirlerinin yerine geçemezler ki bugün uygarlık krizi olarak adlandırılan şey, maddî iktidarın manevî otoriteyi etkisiz hâle getirmişliğinden ibarettir.</p>
<p>Maddî bir olgu olan iktidar anlayışının Avrupa’dan başlamak üzere, benzer ve çeşitli araçlar sayesinde tüm toplumları denetim altına alması dolayısıyla Marx ve Engels “katı olan her şey buhar­laşıyor&#8217; diyorlardı ve Weber &#8221;büyüsü bozulmuş bir dünya”dan söz ediyordu. Bunun tarihsel açılımını Aydınlanma düşüncesi, kartez­yen felsefe, bilimsel devrim, Fransız ihtilâli gibi bazı anahtar kav­ramlarla yapma eğilimi yaygındır: Bilginin öznel bir keşif ve fütu­hat olması fikrinin terk edilip yerine bilginin nesnel bir gerçeklik hatta mutlakıyet olarak tanımlanıp kavranılmasının gerçekten de bu tarihî olaylarla açıktan ve doğrudan bir ilişkisi vardır. Antiki­tede, Ortaçağ Avrupasında, Musevî-Hristiyan-Islâm dünyasında ve Uzakdoğu’da yaygın olarak nesnelleştirilmemiş olan bilginin; Rönesans’tan sonra Avrupa’da gelişen bir algı sisteminin kurbanı olduğunu söylemek mümkündür. Elbette Yunanda da Asya’da da materyalist bilgi anlayışını savunan ve dünyayı da buna göre sis­temleştirerek açıklayanlar tarih boyunca var oldular; ancak bu du­rum, toplumların hayatı anlamlandırmaları, ekonomik rejimleri, siyasal yapılanmaları, kültürleri yönlendirebilecek bir güce sahip değildi.</p>
<p>Bu gücün etkisi oldukça kapsamlıdır: Manevî olanın üs­tünlüğü sadece bireylerin maddîleşmeleriyle ilgili değil, kentlerin merkezinde tapınak ya da ibadethane olması, krallıkların meşru­iyetinin dinî otorite tarafından tasdik edilmesi, kutsalı dışlayan sanatın reddi, dünyanın kainatın merkezi olarak değerlendirildiği fizik algısı gibi hayatın her alanında geçerli bir durumdur.</p>
<p>Bilgi, gözlem ve deney için uygun hâle getirilerek nesnelleştiri­lirken gerçekliğin olağan hâli bakış açısına sabitlenmiştir. Descartes’la birlikte felsefi olarak yerleşip güçlenmişse de Rönesans’ta zaten ticarî gereksinimlerle entelektüel birikimine başlanmış bu eğilim, Aydın­lanma döneminde üst kültürü tamamen ele geçirmiş ve sonra gide­rek her sahada dalga dalga yayılmıştır: Kapitalizm, bireycilik, mo­dern sanat, Sanayi Devrimi, ulus-devlet yapılanması vs&#8230; Bu süreç, artık maddi gücün her şeyi biçimlendirip anlamlandırmaya ve top­lumsallığın biçimlendirilme gücünün, otoriteden iktidara doğru kaymaya başladığı bir aralığa işaret ediyor.</p>
<p>Bilginin kendinde de­ğeri su-i istimal edilerek, “Bilgi güçtür” sözüyle açık olan bir araca dönüştürülmüştür. Bilimselliğin başlamasıyla artık bilginin ikti­dar için araçsallaştırılması paraleldir. Ki Orwel&#8217;in Bin Dokuz Yüz Seksen Dört’ü, iktidarın uygulanması olarak bilginin hem alınması hem de sunulmasından söz ediyordu; yönetim bir taraftan birey­ler üzerinde sıkı bir denetim uygulayarak her ânı gözetliyor, diğer taraftan başta tarih olmak üzere bütün bilgi birikimini dönüştür­mek için çabalıyordu.</p>
<p>Kapitalist küreselleşmeyle beraber dünya, özellikle teknoloji­den faydalanılarak bu sistemin yerleştirildiği bir tahakküm rejiminin hemen eşiğine getirilmiştir. Ted Kazcynski, teknolojinin özgürlük talebinden daha etkin bir sosyal güç olduğunu söylerken, teknolo­jinin insanların yaşamsal ihtiyaçlarının başlarında yer alan güvenlik istemlerini gıdıklayarak biçimlendirilmesinin bu güç hakkında bir fikir vereceğini gösterir. Can ve mal güvenliği söylemiyle şekillen­dirilmiş bir kameralı gözetim sisteminin yaratacağı denetim algısı toplumsal çoğunluk tarafından özgürlüğe tercih edilecektir ya da internetin sunduğu bilgilere erişim hakkında zararlı içerikten ko­runma içgüdüsü yine özgürlükten daha başları olacaktır.</p>
<p>Esas olan bilginin iktidar denetiminde olmasıdır ve bunun için artık teknolojik tüm imkânlar kullanılmakta ve bu sayede toplum­lar denetim altında tutulup, istenilen yöne sürüklenebilmektedir.</p>
<p>Bu teknoloji; matbaa, kitap, televizyon, sinema, kamera, ses ka­yıt cihazı, internet olabilir, fark etmiyor. İktidar önce bilgiyi ele geçiriyor, sonra bu bilgiye dayalı bir kurgu inşâ ediyor ve nihayet bu kurgu gerçeklik olarak dayatılıyor ve insanların gerçeğe saygılı olması üstüne bir ahlâk ve hukuk inşâ ediliyor. Bilginin bir güç hâline getirilmesi, teknolojik ilerleme, dünyanın maddîleşmesi ve iktidar denetiminin yoğunlaşması hep aynı sürecin farklı yönleri­dir. Nihayetinde iktidarın, manevî olanı uzaklaştırırken bilgi süreç­lerini nesnel ve maddesel kılması bir gerçeklik tahakkümünün de oluşturulması anlamına gelmektedir. Yani gerçek olanın belirlen­mesi artık tamamen maddî iktidarın denetim ve tasdikiyle müm­kün olmaktadır.</p>
<p>Bilimin öncülüğünde eşyanın değerlendirilmesi, perspektif se­bebiyle gözlemlenebildiği ölçüdedir. Burada ilâhî olanın, manevî olanın yeri yoktur ve tüm değerler, insan türünün ölçütlerine göre bir silsile içindedir. Değerlere ilişkin algıdaki bu değişim doğal ola­rak gerçeklik düzlemini yeniden üretmektedir. Gerçekliğin yeniden üretilmesi ise ancak ideoloji kavramıyla ifade edilebilir ki perspek­tif bu sebeple bir sanatsal olgu olmaktan çok, ideolojik bir gerçek­lik tasavvurundan ibarettir.</p>
<p>Modern akıl ile baktığımız bir minyatür eserinde -kimilerince çocukça diye nitelenebilecek- bir saflık göze çarpar: Resim içindeki nesneler maddî gerçeklikleriyle değil, manevî derecelerine göre sıra­lanmıştır; padişah uzakta bile olsa büyüktür, kul yakında bile olsa küçüktür örneğin. Aynısı Rönesans öncesi Avrupa resminde de vardır; başlarında hâle olan insanlar, ışık saçan nesneler, melekler vs. Eğitim sistemi ve sosyal dünyanın bireylerde hâkim hâle getir­mek üzere örgütlendiği modern aklın, gözleme dayalı olarak kur­duğu gerçeklik, özne ve nesne arasında mudak bir ayrım var ede­rek nesneyi, öznenin denetimi içine hapsetmektedir. Yani yine bir iktidar ilişkisi kurulmaktadır. Bu hapis manevî olanı yok saydığı için modern sanat algısı, maddî olanın bireysel psikolojideki yan­sımalarıyla yetinir. Bu durumda padişahın kullardan büyük “gö­rünmesi” bir hatadan ibarettir, çünkü değerli olan görünendir ve gerçeklik tecrübe edilenden ibarettir. Tecrübe eden ise modern akıl sahibi olarak ifade ettiğimiz gözlemcidir.</p>
<p>Hayata yüklenen anlamdaki bu değişmeden kaynaklanan böyle bir bakış açısı farklılığının sosyal dünyayla birlikte ekonomiyi, dev­leti, bilimi, kültürü ve sanatı baştan sona değiştireceğini anlamak güç değildir. Tüm bunlar aynı zamanda bir bütün olarak uygarlığın yeniden anlamlandırılması demektir ki uygarlık krizi tam olarak bu tersyüz oluş hâlidir: Dünyanın mevcut yapılanmasının sosyal olarak kalıplan çıkarılmış kültürel tektipçi evrensel insan modeline doğru, siyasal olarak merkeziyetçi bir kontrol toplumuna doğru yö­nelmesi, kapitalizmin birikimci çarpıklığının para/madde merkezli hayat anlayışının olası neticesidir. Bu neticeye doğru hızla ilerlenir­ken bugün kapitalizmin zorunlu bir aşaması olarak postendüstriyalizmin çerçevesinde gelişen teknolojik güç kullanımı, her geçen gün kişilerin ve toplumların üzerindeki denetimini yoğunlaştır­maktadır.</p>
<p>Bu denetimin doğal bir gereği olarak aşırı bilgi üretim ve dağıtımı ile bunun manipülasyon ve propaganda araçları; kül­türel ve yaşamsal alanda içselleştirilmekte, tekniğin en alelade ve ihtiyaca dönüştürülmüş hâldeki kullanımında dahi zihinsel süreç­ler pasifize edilmektedir. Bu ise zihin kontrolü gibi isimlerle anılan bazı projelerin gelecekteki küresel merkezî kontrol iktidarlarına varılıncaya kadar şimdiden başlatılmış olduğunun, insan aklının öz ­denetimden ve kendinden uzaklaştırılmaya başlatıldığının erken bir göstergesi olarak okunabilecektir.</p>
<p>Alper Gürkan &#8211; Dünyevi Aklın Buhranı,syf.37-41</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-krizi-otoriteden-iktidara/">Uygarlık Krizi: Otoriteden İktidara</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uygarlik-krizi-otoriteden-iktidara/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Neoliberal Islamcılık-2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-islamcilik-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-islamcilik-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Oct 2017 14:20:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlükler]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[“Diktatörlük]]></category>
		<category><![CDATA[Borçlandırılmış Müslümanlar]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Erdoğan Karşıtlığı-Neoliberal Yandaşlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Finans]]></category>
		<category><![CDATA[Gezi Olayları]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizmi Sorun Etmemek!]]></category>
		<category><![CDATA[Nargile Kafe]]></category>
		<category><![CDATA[Neoliberal Islamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Piyasa]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Yardımlar]]></category>
		<category><![CDATA[Suşi]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketimin Getirdiği Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Var Olmak İçin Dışa Açılmak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=17926</guid>

					<description><![CDATA[<p>Var Olmak İçin Dışa Açılmak 1.2000li yıllardan sonra neoliberal İslâmcılık, İslâmcılık dü­şüncesinin bilhassa Milli Görüş&#8217;ün sıkça telaffuz ettiği ağır sanayi, kalkınma fikrinden çıkararak küreselleşmenin getirdi­ği serbest mal ve finans hareketlerine yani neoliberalizme ge­çişi gerçekleştiren güç oldu. Neoliberal İslâmcılık, uzun yıllar sürdürdüğü içe kapalılığı bu dönemde bozarak dışa açılmaya, ülkenin dış yatırımcıya sonuna kadar açık hale [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-islamcilik-2/">Neoliberal Islamcılık-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/neoliberal-islamcilik-2/resized_1873f-684cd17cneokapak-2/" rel="attachment wp-att-17928"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-17928" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/resized_1873f-684cd17cneokapak-1.jpg" alt="" width="385" height="215" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/resized_1873f-684cd17cneokapak-1.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/resized_1873f-684cd17cneokapak-1-600x336.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/resized_1873f-684cd17cneokapak-1-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 385px) 100vw, 385px" /></a></strong></p>
<p><strong>Var Olmak İçin Dışa Açılmak</strong></p>
<p><strong>1</strong>.2000li yıllardan sonra neoliberal İslâmcılık, İslâmcılık dü­şüncesinin bilhassa Milli Görüş&#8217;ün sıkça telaffuz ettiği ağır sanayi, kalkınma fikrinden çıkararak küreselleşmenin getirdi­ği serbest mal ve finans hareketlerine yani neoliberalizme ge­çişi gerçekleştiren güç oldu. Neoliberal İslâmcılık, uzun yıllar sürdürdüğü içe kapalılığı bu dönemde bozarak dışa açılmaya, ülkenin dış yatırımcıya sonuna kadar açık hale getirilmesini sağladı. Bu dışa açılma sadece İktisadî yönlerden değil siyasal olarak da İslâmcılık, neoliberal pazar ve piyasa fikrinin bir so­nucu olarak AB&#8217;yi “haçlı zihniyeti&#8221; veya “Batı kulübü” olarak görmekten, AB’ye girmek için müktesebatın çoğunu değiştir­meye ve yeniden yapmaya çalışan, ABD ve NATO ile çok daha etkin politikalar geliştiren taraf oldu. Aslına bakılırsa dindar eşraf kavramı etrafında modernleşme döneminde ortaya çıkan İslâmî eğilimli eşrafın sorunu kapitalizmle değil, kapitalizmin nasıl işletileceği ile ilgiliydi.</p>
<p>Diğer taraftan İslâmcılığın, sloganların dışında kapitalizm karşıtlığı hiç olmadı. Kapitalist gibi yaşamayan, kapitalist gibi düşünmeyen Müslüman geleneksel yaşamının dönüştürülme­si, geri kalma tezleri altında modernitenin İslâm düşüncesine eklemlenmesi İslâmcılığın en önemli misyonu arasındadır.</p>
<p>İslâmcı hareketin tezlerini oluşturan ilerleme, çalışma, say, gayret, &#8220;İslâm terakkiye mani değildir” &#8220;Batının tekniğini al­malı”, öze, asl’a ve Kur’an ve Sünnet’e dönüş derken tam ola­rak kapitalist olmayan tarihi pratiğin, kapitalizmi geriletmiş alternatif yaşama biçiminin yani Anadolu’nun İslâmlaşmasıyla kurulan düzenin gözlerden uzak tutulmasını kastetmekteydi. Öze dönüş hareketlerinin bir ucunda, kapitalizmi geriletmiş, kapitalizme alternatif bir hayat nizamını Müslüman hayatın­dan kaçırmak vardı! Neoliberalizmin pazar mantığı, piyasa al­gısı ve gelişme teması uzun yıllar Müslümanları boyunduruğu altına alan Kemalist sistemden kurtulma ve özgürleşme fikriy­le birleşince neoliberal İslâmcılık, neredeyse geleneksel hayat fikrini, kapitalist olmayan algıların tümünü ortadan kaldıran sistemi yerleştirdi. Özal dönemindeki iletişim, ulaşım ve finans mantığının gelişimi, kırlarda yaşayanların da finans piyasasına dâhil olmasını sağlarken, 2000’li yıllardan sonra &#8220;piyasadan bağımsız kalma fikrini taşıyan hemen hiçbir İslâmî ekol, yo­rum ve birey kalmadı.</p>
<p>Neoliberalizm esasında sadece kapitalizmin bir dönemi, bir aşaması değil; bilhassa dünya sisteminin ve ulus devletlerin kendi içinde sistem dışına ittiği çevrelerin kapitalizmi sahip­lenmesi, neoliberal özgürlükçülük, piyasa ve pazarda finans il­keleri doğrultusunda var olabilme imkânı kazanmayı getirdiği için kapitalizmi benimsemesi anlamına gelir. Neoliberalizmin ilkeleri İslâmcıların 90’lı yıllardan bu yana çıkışı için gerekli doktrini sağlamıştır. Kapitalizmden çıkışın mümkün olmadığı, başka bir sistemin hali hazırda yürürlüğe giremeyeceği ümitsizliği İslamcıların neoliberal özgürlüğü keşfetmesiyle birlikte yerleşti, gelişti. Kapitalizmin, sürekli devrim ve deği­şim, krizlerin sürekliliğine dayalı (Dean, 2014, 32 &#8211; 93) işleyişi İslâmcılığın avantajına olmuş, her değişim bir gelişme olarak, İslâmî kazanım biçiminde algılanabilmiştir. Türkiye gibi çevre ülkeler merkeze göre çok geç modernleşirken, İslâm ülkeleri ve çevre ülkeler arasında öncü modernler olarak temayüz ederler.</p>
<p>Bu sefer neoliberal gelişme önceki modernleşme deneyimle­rinden çok daha önce Türkiye&#8217;ye giriş yaptı, Türkiye öncülü­ğünü her zamankinden daha fazla gösterme imkânı buldu. “Neoliberal kisve altında kapitalizmin yenilenmesi&#8221; (Harvey, 2014, 19) işte Türkiye gibi öncü İslâmcı kesimler vasıtasıyla modernleşmenin, Müslümanların dönüşümlerinin hızlandı­rılmasını sağladı. Neoliberal İslâmcılık için kamunun, sistemin İslâmî ilkelerle tanıştırılmasından çok piyasada, kamuda, sis­tem içinde “Müslüman kimlik&#8217;le var olma ziyade daha önemli ve geçerli kabul edildi.</p>
<p><strong>Finans, Piyasa, Tüketimin Getirdiği Özgürlük</strong></p>
<p>İhracata, hizmet sektörüne, finans dolaşımına dayalı ekonomi, pazardan pay almaya dayalı Özel Finans Kurumları’nın İslâmî bankacılığın gelişimi neoliberal İslâmcılığın özgürlük alan­larından biridir. 80&#8217;lerin ortasından itibarin “finans piyasası” üzerinden kendini ifade eden İslâmcıların, İslâm ile ilişkisi, ri- tüeller ve sembollerin dışına pek çıkmaz:</p>
<p>(MÜSİAD Kayseri Şube Başkam) Ticaretin dili tektir: kazanç. Ardından yerel ticaret kültürünün özelliklerini övmeye başlar: ona göre, kentindeki tüccarların başarısının sırrı Kayserinin İslâm ahlakından ilham alarak benimsedikleri ticari kültürdür. Kuran ve hadislere gönderme yaparak konuşmasını sürdürür. (Yankaya, 2014, 207)</p>
<p>Esasında yaşanan çağdaş hayat ile Müslümanların inanç­ları arasındaki makasın zaman zaman daralması önemli bir vakıa olurken, Müslümanların bu dünyada nasıl yaşayacakları hep bir mesele olarak görülmüştü. Milli Selamet Partisi (MSP)’nden itibaren yani 27 Mayıs sonrasında ortaya çıkan İslamcılığın kendi başına bir doktrin olarak en güçlü aktığı ka­nal olarak siyaset(4) aynı eleştirilere yani Müslümanların kapita­lizmle ve sistemle uzlaştığı eleştirilerine maruz kalmıştı. (Sarıbay, 1995, 67) Bütün bu yorumlar esasında Müslümanların Türkiye’deki konumunun, geçirdiği evrelerin izahını yapmak­tan, Müslümanların hangi görüş ve hissiyatta olduklarını tam manasıyla açıklayamamaktan da kaynaklanır. İslâmcıların, Müslümanların 27 Mayıs’a kadar ki serüvenlerinden çıkardık­ları sonuçlar, yeni dünya düzeni ve ABD etkisindeki demokra­si anlayışının kapsamı İslâmcıların daha müstakil ama sürekli değişip, konjonktüre adapte olan yapısını belirginleştirmiştir. Bu açıdan İslâmcılar kendilerini sistemin dışında kalma az­minden uzak tutuyor, “Müslüman kalarak” sistem içinde var olmanın imkânlarını arıyordu. Gerek sınıf temeli gerek dini yönlerinden dolayı sistem İslâmcıları, “dışarıda tutma’yı tercih etti.</p>
<p>Neoliberalizm, İslâmcıların, taşradan gelen dindarların, kentte varlık göstermek isteyen kariyeristlerin, imkânlardan soyutlanmış alt gelir grubundaki okumuş yazmışların “sisteme uyum sağlamak için beklediklerini fark etti.” (Göle, 2000, 82) Fakat Özal döneminde de 90’lı yıllarda da Türkiye’deki güçler bu talebi görmek, kabul etmek istemedi. Hatta Erdoğan dö­neminde bile İslâmcıların devlet içindeki yerleri hiçbir zaman rahat ve garanti olmadı; piyasa bir nebze olsun İslâmcıları destekler, İktisadî sistemde özgürlüklerini artırırken, genel planda korumacı, denetleyici ve yeri geldiğinde müdahaleci yönünü göstermekten çekinmedi.(5) İslâmcılar bu bakımdan neoliberal dönemde hep bir sentezin tarafında yer aldılar.</p>
<p><strong>Kapitalizmi Sorun Etmemek!</strong></p>
<p>80’li yıllarda liberalleşmeye bağlı olarak bu sentez yavaş ya­vaş dillendirilmeye başlamıştı. 70’li yıllarda medeniyet fikrine, İslâm devleti görüşlerine, siyasal İslâm’ın ağır sanayi söylemine de paralel olarak İslâmî devletin ilk amacının sanayi ve kalkın­ma yönünde adımlar atmak olduğu kanaatleri oluşturuldu. Bu amaçla peygamberimiz döneminden itibaren Müslümanların devlet haline gelir gelmez ilkin “maddi ve teknik bakımdan en kısa ve hızlı biçimde” güçlenmek olduğu fikri aktüel duruma bir alt yapı olarak sunulurken bunun antiemperyalist ve İslâmî gerekçeleri peşi sıra getirilmiştir:</p>
<p>Bu temel gerçeğe dayanarak çağımızda kurulu bir İslâm devletinin ana gayeleri bakımından sanayileşmesini kaçınılmaz görüyoruz. İslâm devletinin sanayii güçlenmesi de, dünya pa­zarlarını emperyalistçe emellerle ele geçirmek için değil, fakat tersine dünya pazarlarında dolaşım halinde olan insanoğlunun rızıklarını bu ihtiras tutkunu sömürgecilerin elinden kurtarmak ve beşeri dinlerin zulmüne topyekûn son vermek için elzemdir. (Keşk, 1977, 30-33)</p>
<p>80li yıllarda liberalizmin hatta kapitalizmin İslâm ile ça­tıştığı düşüncesinin yanlış olduğu, arada çelişki bulunmadığı, çağdaş kapitalizmin Batıya özgü olmayıp İslâm toplumların- da bile uygulandığı görüşleri (Binder, 1996, 27 &#8211; 29; Rodinson, 1978, 122 &#8211; 14) İslâmcıların 90’lı yıllardaki dönüşümleri için referans teşkil etti.</p>
<p>Neoliberal İslâmcılık döneminde Müslümanların hâlâ bu çağda kapitalizmi sorun etmemesi, kapitalizmle yaşaması gerektiği fikirlerine (Aktay, 2012), yine kapitalizmin &#8220;müminin yitik malı olduğu&#8221; (Akyol, 2009) görüşleri de eklenmiştir.</p>
<p>Neoliberal İslamcılığı, İslamcılığın genel karakterine bağlı olarak modernleşmenin Türk milleti üzerindeki etkisi, Türk- lerin Batı karşıtlığından kapitalizm vasıtasıyla yükselmesi gibi gerekçelerle, modernleştirilmesi olarak görmek mümkün. Za­manın icaplarının, tekniğinin millet tarafından talep edildiği dikkate alınırsa, Menderes ve Özal’a olan teveccüh ile Erbakan ve Demirel’e daha zayıf olan ilgi aslında yol, su, elektrik, iletişim, ulaşım gibi hayatın doğrudan kendisine temas eden noktalarının modernleştirilmesiyle ilgili olduğu açıktır. Recep Tayyip Erdoğan’ın bu dönüşümü çok daha hızlı gerçekleştir­mesi yüzde 50’lik başarısının ana gerekçelerindendir.</p>
<p>“Türkiye’de kapitalizmi dıştan getirme deneyleri’’ sadece Tanzimat ve Meşrutiyet döneminde değil sonraki dönemler­de de gerçekleşmiştir. Türkiye’de kapitalizmin gelişmesindeki zayıflığın bir diğer nedeni “yabancı yatırımların azlığı’’, tekel­leşmenin fazlalığı, sanayi kapitalizminin yoğunluğu, eski ve yeni düzenler arasında derin ikiliktir. (Gevgilili, 1989, 30-31, 60, 73, 84) Neoliberalizm esasında tam da Türkiye gibi Batı­lı İktisadî güçlenmeyi talep eden geleneksel ayak bağları olan devletler için birebirdir. Neoliberal İslâmcılık Türkiye’deki kapitalizmin bu temelli sorunlarını kapitalistleşememe sıkın­tısını çözmüştür. Esasında neoliberal dönem biraz da emlak üzerinden kalkınmayı getirir; Türkiye’deki kapitalizm emlak zenginliğini tasfiye etmeyi pek sevmesine rağmen (Gevgilili, 1989, 95) neoliberal dönemde buna engel olamamıştır.</p>
<p><strong>Özgürlükler, Sosyal Yardımlar ve Yüzde 50.</strong></p>
<p><strong>2</strong>.2000’li yıllardaki İslâmcılık, neoliberalizmin 70lerin son­larında ABD ve İngiltere&#8217;de yani Anglo-Sakson âlemde muhafazakâr hatta dindar liderleri iktidara getirmesi, Türkiye’de özal ve Erdoğan&#8217;ın millet nezdindeki kabul edilebilirliğinin de bir sonucudur. 90’lı yıllarda özal ile başlayan neo- liberalizme ara verildi. Bunun cezasını ülke çok büyük iki kriz­le biri siyasi 28 Şubat İkincisi yine İktisadî ve siyasi birlikteliği olan 2001 kriziyle kat kat çekti. Recep Tayyip Erdoğan’ın bu krizden Türkiye’yi çıkardığı gibi önemli bir refah da getirmişti. Erdoğan’ın bu dönemde Rusya’da Putin, Venezüella&#8217;da Chavez, Arjantin’de Kirchner ile aynı dönemde iktidara gelmesi, büyük halk desteği esasında neoliberal politikalarla birlikte uygula­nan ekonomik programın sosyal devletçilik ile İktisadî ve siyasi pratiğine de bağlıydı.</p>
<p>Erdoğan’ın “piyasa”lardan gelen kişiliği, bürokrasi ve statü­ko unsurlarını yok sayan vasfı, pratikliği, sorun çözen yapısı İktisadî ve siyasi olarak Türkiye’nin hareketli olmasını sağladı. Erdoğan’ın 15 Mart 2015 tarihindeki ülkeyi “şirket gibi yönet­me” görüşleri de statüko ve bürokratik oligarşinin etkisinin azaltılmasına bağlıdır. 2011 yılından sonra küresel sistemin de Erdoğan hakkındaki soru işaretlerinin artmasına neden olan yönlerinden biri de bilhassa savunma sanayi alanındaki yerli sanayinin geliştirilmesiyle ilgilidir. Bilhassa Cumhurbaşkanı olduktan sonra AB ile ipleri kopartma fikrine geçen Erdoğan, neoliberal politikaların 2011 sonrasında klasik yerli sanayi gö­rüşleri, tarihi kimlik vurgusuyla birleştirilmesinden doğmuş­tur.</p>
<p>Türkiye’de yoğun neoliberalizme ve artan zengin sayısına rağmen kapitalizmden pay alabilen, çevrede, varoşlarda bulu­nan alt sınıf da görece refaha kavuştu. Genel planda 1980-2015 arasının, hususen 2000’li yılların Neoliberal İslâmcılık olarak anılmasının nedenlerinin başında AK Partinin bu dönemde 90&#8217;ların ikinci yarısında yavaşlayan neoliberalizme “yeni bir itki” (Öztürk, 2013, 206) ile yeni bir renk, kimlik ve yön ver­mesi, sahiplenmesi gelir. SPK, EPDK, BDDK gibi kurumların ciddi olarak işlemesi, bunlara müstakil bankaların kurulması (Eberliköse, 2012-2013, 132-134) neoliberalizmin kurumsal­laşmasını sağlarken, “otoriter kapitalizmin yeni merkezi” Tür­kiye haline gelmektedir. (Zizek, 2013, 108) Türkiye, tarihinde görmediği kadar özel sektör ve dış yatırım ağırlıklı ekonomik sisteme geçti.</p>
<p>Piyasa ve neoliberalizm İslâmcıların &#8220;kaçış” &#8220;çıkış” vesi­lesidir. Piyasa her halükarda kapitalist ilkelere dayandığı için vahşi, adaletsiz, ahlak dışı en önemlisi İslâm dışı olma özel­liğini yine sürdürür; fakat İslâmcılar klasik dünya sisteminin sunmadığı özgürlüğü neoliberal dönemde piyasa ve pazar ilke­leriyle elde etmiştir. Piyasanın gayri Islâmîliği, ahlak dişiliği so­run edilmemiştir; İslâmî manada dindarlık, İslâmî simgelerin ve kişilerin kamuda yer bulması piyasa ahlaksızlığından daha önemli görülmüştür.</p>
<p><strong>Nargile Kafe, Suşi, Borçlandırılmış Müslümanlar</strong></p>
<p>&#8220;Piyasalaştırma” (Crouch, 2014, 96) bir akım biçiminde, ka­pitalizmin en önemli silahı olarak tüm kuvvetiyle çalışırken, İslâmcılar piyasalaştırmanın getirdiği basitlik, düzeysizlik ve herkesleştirmeden rahatsızlıklarını &#8220;kısık haykırışlarla” dile getirmeyi tercih etmişlerdir. Bu dönemin genel olarak kül­türün metalaşmasından, dünyanın genel olarak metalaşması (İnsel, 2008, 53) sürecine geçiş elbette tüketim toplumu imge­sinin basit bir tanımlamadan öteye geçerek kimlik halini alma­sıyla da ilgisi vardır. Bu bakımdan kimsenin kimseye artık borç vermemesi (Lazzarato, 2014, 170) fakat herkesin bir şekilde krediler, kredi kartları vesilesiyle yüksek tüketim metaı olan mallara da borçlandırılması söz konusu olmuştur.</p>
<p>İslâmcı burjuvaziye gelmeden ülkedeki hemen her kesimin tüketim nesneleri, kamusal mekânlarla irtibatı, yeni dindarlık unsurlarıyla da örtüşen yapılar iyiden iyiye gündelik hayatı ve İslâm algılarını da değiştirmiştir. Öncelik &#8220;kendi” üzerine odaklanmış radikal bireycilik neoliberalizmin tam da hedef­lediği, kendinden başlayarak tüm sistemi de içeren bir istikrar anlayışına götürmüştür.</p>
<p>Küresel medeniyetin yersiz yurtsuz yapısı, vatan algısı, mensubiyet görüşleri değiştiği için en başta İslâm’ın bireyin varoluşuyla vazgeçilmezliği arasındaki örtüşme kaybolma­ya, bu tür değerler sıradanlaşmaya başlamıştır. Suşi, brunch, cafeler, nargile ortamlarındaki İslâmcılık, yeni İslâmî burjuva mekânlarının teşekkülü gibi konular popüler kültür unsuru olarak tanıtılsa da bir büyük dönüşümün önemli kodları arası­na girmiştir. İslâmcıların para ile girdikleri ilişki ve dönüşüm, 90ların ortasında yani aslında 1994’teki belediye seçimlerinin kazanılması, devletten bir şekilde pay alınmasıyla başlamıştır.</p>
<p>Buradaki kadim çelişki aşılamamıştır zira Mehmet Şevket Eygi gibi neoliberal dönemde Müslümanların dönüşümüne en büyük eleştiriyi getiren kişinin, “Bu memlekette büyük, orta, küçük ticaret ve iktisat Müslümanların eline geçmedikçe özle­diğimiz günler gelmeyecektir” sözleri eninde sonunda bugün­kü tabloyu doğurmaktan kaçamayacaktır belki de. Aydınların kapitalizmden, onun tüketim çılgınlığını getiren kimliğinden kaynaklandığını vurgulamalarına karşın, bunun bir süreç, bo­zulma olduğunu söyleyecek normalleşmeyi getirmeleri, hatayı daha çok dışarıda aramaları da (Kıvanç, 1997, 48, 56) neoli­beral dönemin temize çıkmasını sağlamıştır. İnşaat sektörüne dayalı ekonomiden inşaata dayalı kültürellik, hatta Çamlıca’ya yapılmakta olan cami inşaatında olduğu gibi dini algı bu döne­min önemli gelişmeleri ve esasında eleştirilerindendir.</p>
<p><strong>Erdoğan Karşıtlığı-Neoliberal Yandaşlığı, Gezi Olayları, “Diktatörlük”</strong></p>
<p><strong>3.</strong>AK Parti iktidarında genel olarak neoliberal İslâmcılığın ik­tidar olduğu yıllarda önemli dönüm noktaları bulunur. 2007 ve 2011 seçim yılları, öncesi ve sonrasındaki siyasi süreçler İslâmcılığın şekillenmesinde, iktidarın belli konularda tavır almasında, yön değiştirmesinde etkili olmuştur. Danıştay sal­dırısı, Cumhuriyet Mitingleri, kapatma davası, 2008 ekonomik krizi, 27 Nisan Bildirisi akabindeki “One Minute” çıkışı 2011 yılına kadar partinin neoliberal politikaları yürütmeye devam etmesini sağladı. 2011 yılı bu bakımdan önemli değişimlerin başladığı döneme tekabül eder. Bu seçimlerdeki yüzde 50 des­tek, Gülen hareketinin yargı üzerindeki iktidarı için yaptırdığı 2010 referandumu, MİT Müsteşarı’nı tutuklama girişimi ve akabinde gelişen Gezi olayları ve 17 &#8211; 25 Aralık darbe girişim­leri, yüzde 50 desteğin, One Minute ve Mavi Marmara sonra­sındaki çatışmanın, Erdoğan’ın daha Islâmcı bir dil ve söylem geliştirmesinin bir başka yoruma göre de “aslına dönüşü”nün sonucu olarak gelişti.</p>
<p>Bu seçimlere kadar liberal-sol cenah ile yapılan ideolojik- siyasî ittifak tamamen sona erdiği gibi iktidar kendi yetiştirdiği köşe yazarlarıyla basında etkili olmaya çalıştı. Clinton’un slo­ganı olan “aslolan ekonomidir, gerisi teferruattır” (Bauman, 2014, 32) sözü neoliberal İslâmcılık döneminde hem 2011 seçimlerindeki yüzde 50’lik ilgiyi hem bunun getirdiği refah, istikrar ve muhafazakârlığı izah eder. Ekonomiden ve sistem­den pay alması zora giren kesimlerin alternatif bir sistemden ziyade var olan neoliberal imkânlardan çok daha fazla yarar­lanma isteği, zenginlere münhasır kârı başka yeni zenginlerle paylaşmama talebi beraberinde 2013 sürecini getirdi.</p>
<p>Gezi ile başlayan süreç, “sonun başlangıcı” olarak algılanır­ken (Yalman, 2014, 41) neoliberalizmin ilkelerinin Erdoğan’ı diktatör yaptığı, özgürlüklerin totaliter kıldığı görüşleri kuv­vetli şekilde dillendirilmeye başladı. Artık muhalefete geçen kesimlerin neoliberal Islâmcılığa ılımlı İslâm’ı içermesinden kaynaklı desteği de kaybolmaya başladı. Yıllarca ekonomik ve siyasal reformların Erdoğan ile gerçekleştiği övgüsünden, AK Partinin neoliberalizmi uygulamak için hukuki reformlar yap­tığı kanaatlerinden hızla çark edilerek, gelişmenin, ilerleme­nin ekonomideki sürekliliğin, sistemin devamının bir sonucu olduğu dolayısıyla Erdoğansız bir neoliberalizmin de mümkün olduğu görüşleri ileri sürüldü.</p>
<p>Bu bağlamda neoliberal İslâmcı dönemi “hızlandırılmış ka­pitalizm” ve Türkiye’nin çıtasını yükselten dönem olarak gö­ren kesimler (Göle, 2014) AK Parti’nin neoliberalizmi bile iyi yapamadığı kanaatini dile getirmektedir, (özdemir, 2014) AK Parti’nin İktisadî başarısında “sıcak para”nın etkisi hep tartışıl­dı. (Turhan, 2003) Neoliberalizm de tehlikenin eşiğinde olarak algılandı. Bu açıdan neoliberal İslâmcılığın uyguladığı kapita­lizm, “gazino kapitalizmi” (Ünay, 2008) türünden bir parodinin ya da Türkiye’ye özgülüğün getirdiği tuhaflığı barındırabilir.</p>
<p>Neoliberal İslâmcılık döneminin önemli ve etkili matbu­at organlarının bu dönemin genel İktisadî politikasına hiç de müspet yaklaşmadığı bir gerçek. Neoliberalizm herkesin mut­lu olduğu, talep ettiği bir sistem olmasa da neoliberal olmak türlü kapıları açmada, siyasal olarak yol sağladığı için eleştiri­ler genel manada kapitalist işleyişin içinde, 2008 yılındaki kriz­ler boyutunda ve İnsanî bir takım romantik sıkıntılarda kaldı. Kadim İslâmcılık tezlerindeki &#8220;Batının tekniğini alma” ilkesi zamanla “düşmanın silahıyla silahlanma” anlayışı biçiminde yorumlanarak meşrulaştırılmıştı. Neoliberal İslâmcılık işte bu fikrin rafine hali olarak kapitalizmi zaman zaman rehabilite eden, Müslüman milletle olan temasından kaynaklanan ne­denlerle neoliberalizmi millet nezdinde itibarlı hale de getiren bir rol oynadı.</p>
<p>“Kapitalizmin kapitalistlere bırakılmayacak kadar önemli” olması (Ünay, 2008a) neoliberalizmin en önemli keşifleri ara­sına muhafazakârların girmesindendir. Bu dönemin İslâmcı köşe yazarlarından Fahrettin Altun, AK Parti’nin, neolibera­lizmi benimsemenin ötesine geçtiğini, bu dönemin kendine özgülüğünün yanı sıra insan kaynağı, gelecek perspektifi gibi konularda farklılığını ve öncülüğünü de gösterir:</p>
<p>AKP hükümeti neoliberal iktisat politikalarını Batı ile bütün­leşmenin aslî bir şartı olarak görmekte ve bu nedenle bu politika­ları sorgulamamaktadır. AKP’li siyasi kadrolar neoliberal iktisadın öngörülerini birer norm olarak telakki etmekte ve bu öngörüleri birer çözüm önerisi olarak değil, bizatihi çözümün kendisi ola­rak değerlendirmektedirler. Son yirmi beş yılda neoliberal iktisat politikaları ‘muhafazakârlar’ eliyle yürürlüğe konmuştur. Bunun başlıca sebebini bir siyaset aracı olarak toplumun konumunda aramak gerekiyor. Toplum ve toplumun iknası, Türkiye siyaseti­nin hâlâ en can alıcı unsurlarından bir tanesi. Toplumla barışık muhafazakâr siyasi kadroların gerçekleştirdikleri her türlü siya­si faaliyet toplum nezdinde kendiliğinden meşru kabul ediliyor. Türk toplumu açısından ne yapıldığı değil, kim tarafından yapıl­dığı çok daha önemli. Bu nedenle Türkiye’de muhafazakâr siyasi kadrolar, neoliberal iktisat politikalarını büyük bir gönül rahatlığı ile uygulayabiliyor, özelleştirme şampiyonluğu ile övünebiliyor. (Altun, 2005a)</p>
<p>Ercan Yıldırım &#8211; Neoliberal İslamcılık(1980-2015)İslamcıların Dünya Sistemine Entegrasyonu,pınar yay.,syf:57-79</p>
<p><strong>Önceki Yazı için bkn:</strong></p>
<blockquote class="wp-embedded-content" data-secret="EruP69GyS0"><p><a href="https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-islamcilik/">Neoliberal Islamcılık-1</a></p></blockquote>
<p><iframe class="wp-embedded-content" sandbox="allow-scripts" security="restricted"  title="&#8220;Neoliberal Islamcılık-1&#8221; &#8212; İlim Cephesi" src="https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-islamcilik/embed/#?secret=iTr4EltzBb#?secret=EruP69GyS0" data-secret="EruP69GyS0" width="525" height="296" frameborder="0" marginwidth="0" marginheight="0" scrolling="no"></iframe></p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>1-</strong> RP, İslamcıların, tarikat ve cemaatlerin, Müslümanların hepsini kapsar mı? 90’lı yıllarda bu çokça tartışıldı. Radikal kesim, partili olmayı “şirk” ile izah edip “teorik olarak” RP&#8217;ye mesafeli davranırken “pratikte” RP’den etkilendi­ği, etkilediği gibi kadro olarak hareketin içinde yer aldı. Tarikat ve cemaatler RP&#8217;nin sert söylemi ve bizatihi “İslâmî siyaset”in kendisinden ürktüğü için Milli Görüş&#8217;e hep bir rezerv koydu. İskenderpaşa cemaati tarikat içi mesele yüzünden eleştirilerini ve şerhini “sadece” Erbakan’a koydu. RP’nin yükselme­sinde, örgütlü İslâmî grupların çok azı destek verirken asıl tabanı “Müslüman ve ezilen halk” verdi. Bu önemli bir imkandı. Milli Görüş ister sahiplenilsin ister yerilsin, &#8220;İslâmî olanın” temsilcisi rolünden hiçbir zaman kurtulamadı. Milli Görüşü&#8217;ün açtığı imkanlarından tüm İslâmî gruplar faydalanırken, sis­temin cezalandırmasından sadece Türkiye’deki &#8220;İslâmî siyaset” zarar gördü! 90&#8217;lar muhasebe yıllarıdır aynı zamanda.</p>
<p><strong>2-</strong> 80 lerin genel atmosferi içinde, folklorik unsurlarını, köy ve ailelerin kendine özgü geleneklerini, oyunlarım, düğünlerini, cenaze merasimlerini reddeden bir çok “genç idealist” bu “radikal” fikirlerini çoluk çocuğa da kavuştuktan sonra terk edip, büyük bir muhasebeye giriştiler.</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; Bu dönem sadece Türkiye&#8217;de değil dünyada da neoliberal İslâmcılık etkili ol­muş, Ortadoğu’da İslâmcılıktan gelen hareketler neoliberalizme kaymıştır. (Bozarslan, 2012) İslâmcılar kapitalizme karşı belirgin bir sempatiyle yaklaş­tıklarında bile tehlikeli olarak görülmüş, İslâmcılığın antikapitalist kimliğini törpülemek için 11 Eylül türü girişimler, terörizm yaftasıyla birleşerek dün­yada Müslüman avını başlatmış, İslâmcılar terörist algısını kırmak için ılımlı İslâm projesini de gündeme alacak denli eklektik bir dile evrilmiştir; postmo- dern emperyalizm, Islâmcıların postmodern tezleriyle dönüşümü gerçekleş­tirmesini de sağlamıştır, (Walberg, 2014,125 &#8211; 130)</p>
<p><strong>4-</strong> Müslümanların ve İslâmcıların kültüre ağırlık vermedikleri, sanattan anlama­dıkları eleştirileri içeriden ve dışarıdan devamlı surette yapılagelmiştir. Bunda İslâmcılığın belki de Meşrutiyet köklerinden itibaren hep siyasete endeksli varlığının etkisi vardır. (Mert, 1998, 14) İktidar döneminde İslâmcıların ve Müslümanların sanatla, kültürle ilgileri, bir takım simgesel törenler düzenle­mekten, etkisiz organizasyonlar tertiplemekten ve bol bol kaynaklan kullan­maktan öteye geçememiştir. Ne hikmetse izleyicisinden proje yürütücüsüne kadar herkes doymak bilmez bir iştahla kültürel yatırımın devlet ve AK Parti tarafından az olduğu yakınmasını gerçekleştirir. Halbuki siyasal iktidarın ya­pabilecekleri ile kültürü yürüteceklerin vazifeleri tamamen birbirinden ayrı­dır! Kültür, edebiyat ve sanat adamlarının siyasal iktidardan geri oldukları bu süreçte net biçimde görülmüştür.</p>
<p><strong>5-</strong> Son yıllardaki eleştiriler, iktidarın ne kadar İslamcı olarak görülüp, gösteril­meye çalışılsa da, Kemalist sistemin hala çok büyük etkisinin olduğu, iktidar ve muhalefet arasındaki saldırı ve savunmaların Kemalist dil ve sistemle yü­rütüldüğünü eleştiren geniş bir kesim de bulunmaktadır. Bu açıdan pasif bir eleştiri durumu gözlenir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-islamcilik-2/">Neoliberal Islamcılık-2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/neoliberal-islamcilik-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan bugün bir değer taşıyor mu?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-bugun-bir-deger-tasiyor-mu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-bugun-bir-deger-tasiyor-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Dec 2016 12:57:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan bugün bir değer taşıyor mu?]]></category>
		<category><![CDATA[Ercan Yıldırım]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizmle Sağlanan Tatminsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Piyasa]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13363</guid>

					<description><![CDATA[<p>Piyasadaki işlevine göre insan kıymetli. Piyasada yer aldığı kadar insan değerli. İktisadi düzen ve sanayi imalatına bağlı olarak insan da tanımlanmış ve kıymetlendirilmişim. Bugünün insanı kendi başına sadece insan olduğu için kıymetli değildir. Bugün insanın değeri yok; seri üretime bağlı olarak her bi­rey, her insan, her kişi, insanların, kişilerin içinde biridir. Nasıl bir tişört, bilgisayar, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-bugun-bir-deger-tasiyor-mu/">İnsan bugün bir değer taşıyor mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/insan-bugun-bir-deger-tasiyor-mu/en-vahsi-sistem-kapitalizm-mi-haberolacom/" rel="attachment wp-att-13364"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13364" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/en-vahsi-sistem-kapitalizm-mi-haberolacom.jpeg" alt="İnsan bugün bir değer taşıyor mu?" width="462" height="242" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/en-vahsi-sistem-kapitalizm-mi-haberolacom.jpeg 645w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/en-vahsi-sistem-kapitalizm-mi-haberolacom-600x314.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/12/en-vahsi-sistem-kapitalizm-mi-haberolacom-300x157.jpeg 300w" sizes="(max-width: 462px) 100vw, 462px" /></a></p>
<p>Piyasadaki işlevine göre insan kıymetli. Piyasada yer aldığı kadar insan değerli. İktisadi düzen ve sanayi imalatına bağlı olarak insan da tanımlanmış ve kıymetlendirilmişim. Bugünün insanı kendi başına sadece insan olduğu için kıymetli değildir.</p>
<p>Bugün insanın değeri yok; seri üretime bağlı olarak her bi­rey, her insan, her kişi, insanların, kişilerin içinde biridir.</p>
<p>Nasıl bir tişört, bilgisayar, araba, maket bıçağı değerini iş­levinden değil fakat piyasada gördüğü dolaşımdan, talepten alı­yorsa; insanlar kıymetini de toplumda gördüğü vazifeden ve ik­tisadi düzen içindeki konumundan alır.</p>
<p>Seri üretim içindeki bir nesne gibi geniş insanlık ailesi içinde fertlerden bir fert olan insan, duyguları, düşünceleri, iradesiyle, yapıp ettikleri ya da ortaya koyabilecekleriyle değil üretim ve tüketim sistemi içindeki enerjisiyle var olur. Tüketen insan kıy­metli insandır. Ne kadar çok çeşitli ürüne ne kadar çok sahip oluyorsa birey olmaya hak kazanıyor. Bu açıdan aslında insan da bir üründür. Projedir. Küresel Medeniyette özne üründür; özne makinedir; özne üretim ve tüketimin yani sermaye temerkü­zünün zirveye çıkmasıdır, bunun haricindeki her şey nesnedir.</p>
<p>İnsanlar ürünler gibi temel yararları, temel nitelikleriyle de­ğerlendirilmezler: “Bugün eskisinden farklı olarak ürünün kul­lanım değerini temel yararı değil, reklam ve pazarlamayla telkin edilen ek yararları belirlemektedir. Bu nedenle bir ürüne, sattı­ran ne varsa atfedilir: duygular, ihtiyaçlar, ruh halleri, sıcak bir ilginin, içsel yaşantının, başarının ya da avantajın sembolleri.</p>
<p>Genellikle söz konusu olan emniyet, güven, sevecenlik, etkilik gibi değerler; yani aslında insana ve başarılı bir yaşama ait olan, ürünlere aktarılması ve onlarla birlikte satılması gereken özelliklerdir.” (Funk, 2013, 29 &#8211; 30)</p>
<p>İnsanlar piyasaya girebilmek için insani temel vasıflarını, temel insani yararlarını ya da geliştirilebilir, icat edilebilir özel­liklerini gündeme getirir. Yani temel becerilerinin üstüne bir de “tercih edilsin” diye, başka vasıflarının da olduğunu sunar, onun pazarlamasını yapar.</p>
<p>Günümüzdeki “ev” kavramı, iş görüşmesi, seminerler, aylık seminerler ve eğitimler, çok basit bir işe bile kurallar koymak, pazarlama teknikleri hep kişioğlunun üzerine ekstra yükler ge­tirirken; piyasada tercih edilebilmek adına bireyler oldukların­dan daha nitelikli, daha başarılı ve becerili olduklarını ispat­lama telaşıyla yaşarlar. Bu gayri insani çaba erken dönemlerde kişinin kendine güç vehmetmesine neden olur, seçkin olduğu egosuna götürse de sonraki yıllarda sert bir düşüşe geçer ve ağır bir nihilizm, sürekli bir hiçlik duygusu, silik karakter gü­düleri devreye girer.</p>
<p>Günümüz insanı bir anda çok güçlülükten acziyete hızla ge­çerken, insana özgü itikadi, metafizik kayıpları arka arkaya ya­şar. Hayal kırıklığına bağlı “yaşayan nihilizm” kendini bir şe­kilde, imanlı mümin olarak bile gösterebilir. Sanal metafizik algılar dünyası, odağı, merkezi, müşahhas bir kişisi olmayan piyasa düzeninin kaidelerini, şeksiz iman edilmesi, yoğun ça­lışma saatleri karşısında otorite sorgulaması, iktidar hayaleti süreç içinde yaşanan dünyanın platonvari “gölgeler” evreni ol­duğuna götürür.Yaşayan nihilizm, sonuçta insanın Allah ile irtibatını zedeler.(1)</p>
<p>(1)Küresel kültür ve bugünün insanı kitlelere bağlı olarak, Tanrı düşüncesi yerine “Tanrı imgesi” tasavvur eder. (Baudrillard, 2010, 14)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Kapitalizmle Sağlanan Tatminsizlik</strong></p>
<p>Kapitalizm ve Küresel Medeniyet başarısını insanların tat­min duygusundan mı alır yoksa tatminsizliklerinden mi? Ka­pitalizm büyüme ve gelişimini tatminsizlikle sağlarken Küre­sel Medeniyet artık tatmin duygusunun ancak tatminsizlikle doğan sürekli “alma &#8211; tüketme” ye götüren faaliyetinden alır. Yani insanlar tatmini, bir türlü dizginleyemedikleri tatminsiz­liklerini daha çok artırmalarıyla sağlar. Bu gayri insani olduğu gibi kişinin ve toplumun kendi kendini kemiren bir sürece evrilmesine neden olur. İnsanlar ne derece özne ya da birey olarak kendilerine bir güç atfında bulunsa da bu güç bir şekilde toplumsal ilişkilere, toplumsal bağımlılığa ve esasında piyasa bağımlılığına bağlıdır. Bir başkası olmadan yaşayamama insan­lığın en eski kaidelerinden olduğu halde, nesne, ürün olmadan yaşayamama, kendini eksik hissetme, terk edilmişlik psikolo­jine geçiş küresel kültür için geçerlidir.</p>
<p>Her tatmin peşinde büyük bir açlık doğurur, reklamlarda gördüğünü alan, bakan, deneyen kişi onu elde ettiğinde esa­sında yeni bir açlığı, tatminsizliği de peşinen aldığının farkında olmaz. Bu yüzden insan kapitalizmin bir büyük projesi olarak kadim geleneklerin tam tersine yönelmiştir: “Kapitalizmin ba­şardığı şey tatmin değil, düşkırıklığıdır; yaratıcılık ve güven değil: ara sıra erişilen tatminin noktaladığı sonsuz tekrarlar­dır. Bu durumu bir rasvonalite kavramıyla özdeşleştirmeyi be­cermek kapitalizmin başarısının parçasıdır.” (Poole, 1993,193)</p>
<p>Piyasada ya da toplum içinde yetenekleriyle var olduğunu zanneden bu sebeple kendine iktidar alanı açmaya kalkanlara sistem anında müdahale eder; sistem içinde bireyin kendiliğini gösterme şansı ve ihtimali olamaz. Ürünün satılmasında yeni bir teknik bulan, kârı artıran, tüketimi zirveye çıkaran bir “ye­tenek&#8221; takdir edilir; ama bu yaratıcılık değildir, akıp giden dü­zenin hızlanmasını sağlayan mekanizmayı tetikleyebilme “uya­nıklığını” görebilme becerisidir. Küresel kültür, yeteneklerin önünü sınırlı olarak açsa bile yaratım fikirleri desteklemez ak­sine onu tehlikeli bulur. Bu da toplum içindeki, piyasa kurallarındaki bağımlılık ve bağlılık ilişkileriyle sonlandınlır. İstek­lerin hiçbir zaman öznesi olamayan insanın ancak tâbi olma hakkı vardır. (Poole, 1993, 54)</p>
<p>Ercan Yıldırım-Zamanın Ruhuna Karşı,syf;236-239</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-bugun-bir-deger-tasiyor-mu/">İnsan bugün bir değer taşıyor mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-bugun-bir-deger-tasiyor-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
