<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Nefs-i Emmare | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/nefs-i-emmare/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 20 Feb 2026 12:19:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Nefs-i Emmare | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kalp Âfetleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 Sep 2023 09:18:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Haset]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp Âfetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<category><![CDATA[Nevzat Köseoğlu]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26557</guid>

					<description><![CDATA[<p>I MIZRAKLI ilmihâl diyor ki ve dahi imansız gitmeye sebep olabilecek kırk kadar hâlden yirmincisi haset etmek, din kardeşini çekememektir. Bizim kültürümüz bu hâli, kalp âfetleri yâhut kalbin hastalıkları başlığı altında inceliyor. Kitaplarımızın söylediğine göre, her insanın kalbinde az veya çok haset vardır ve bu duygusunun kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Demek ki hasutluk insan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/">Kalp Âfetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><strong><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="wp-image-10990 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg" alt="" width="498" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/05/kalp-resmi_ec513a1cca1507641c6e-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 498px) 100vw, 498px" /></a></strong></p>
<p dir="ltr"><strong>I</strong></p>
<p dir="ltr">MIZRAKLI ilmihâl diyor ki ve dahi imansız gitmeye sebep olabilecek kırk kadar hâlden yirmincisi haset etmek, din kardeşini çekememektir.</p>
<p dir="ltr">Bizim kültürümüz bu hâli, kalp âfetleri yâhut kalbin hastalıkları başlığı altında inceliyor. Kitaplarımızın söylediğine göre, her insanın kalbinde az veya çok haset vardır ve bu duygusunun kalbe gelmesi insanın elinde değildir. Demek ki hasutluk insan cinsinin mirası.</p>
<p dir="ltr">Âdem Babamızın oğlu Kâbil, kardeşi Hâbil&#8217;i hasutlugundan öldürmüş.</p>
<p dir="ltr">Tarihi bir hadise olarak biliyoruz ki Mekke&#8217;nin bir kısım ileri gelenleri, sırf Efendimize haset ettikleri için İslâm&#8217;la şereflenememişler.</p>
<p dir="ltr">Kur&#8217;ân-ı Kerimimiz birçok Âyet-i Kerimelerinde, hasetlerinden ötürü küfre sapan kavimlere ve insanlara işaret ediyor.</p>
<p dir="ltr">Sanırım dünya edebiyatından örnekler vermeğe gerek yoktur; çünkü herkesin kendini şöyle bir yoklaması yeterli, biraz da faydalı olur.</p>
<p dir="ltr">Nitekim rivayet edilen bir Hadis-i Şerif&#8217;te, insanın hasetten kurtulamayacağına işaret edilmekte ve “Haset ettiginiz kimseyi incitmeyiniz.” buyrulmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Gazâli, hasedin mertebelerini açıklıyor:</p>
<p dir="ltr"><strong>Birincisi,</strong> “Haset ettiği kimsenin elindeki nimetin yok olmasını istemek.”</p>
<p dir="ltr"><strong> İkincisi,</strong> “Ondaki nimetin aynısının veya benzerinin kendisinde bulunmasını istemektir. Şayet, kendi eline onun gibisi geçmeyecekse, onda da olmasın diye arzu etmektir.”</p>
<p dir="ltr"><strong>Üçüncüsü,</strong> “Haset ettiği kimsenin elindeki nimetin kendi elinde bulunmasını istemek.” Yapılan açıklamaya göre, burada maksat, o nimete sahip olmaktır. Başkası bu nimete neden sahip, denilmiyor, ben neden sahip olamıyorum, deniliyor.</p>
<p dir="ltr"><strong>Dördüncüsü,</strong> “Onda olan nimet gibi bir nimetin de kendi elinde bulunmasını arzu etmek ve fakat onun elindeki nimetin zevâlini istememektir.”</p>
<p dir="ltr">Gazâli, dördüncü hâle haset adını vermekte biraz genişlik vardır, diyor. Bu duruma göre, onun varlığı gibi bende de olsa arzusu kınanmamış, ondaki bende olsa şeklindeki istek ise, pek hoş karşılanmamıştır.</p>
<p dir="ltr">Ahlâk-ı Alâi&#8217;de, gıpta, hasetten daha açık olarak ayrılmıştır. “Haset Allahu Teâlâ&#8217;nın bir kuluna ihsan ettiği nimetinin, ondan çıkmasını istemektir.” Gıpta ise imrenmek demektir; güzel huydur. İyi hâllere, salih kişilere gıpta etmek vaciptir; ancak “Dünya nimetleri için gıpta etmek tenzihen mekruhtur.”</p>
<p dir="ltr">Birgivi&#8217;ye göre, haset gönlünüze düşecek olsa ve buna karşı içinizde bir hoşnutsuzluk duyacak olsanız, bunda bir beis olmadığında bütün ahlâkçılar müttefiktir. “Ama içinde ona karşı bir hoşnutsuzluk hissetmiyorsan veya kendi isteğinle böyle bir şey gönlüne vâki oluyor ve ondaki nimetin zevalini istiyor veya bir kısım izleri âzânda zahir oluyorsa, bu, haram olan hasettir. Yok, eğer muktezası ile amel etmiyor ve eseri âzânda görülmüyorsa ve kalpte mevcut olan sadece hasedin kendisi ise, bu da hasettir.” fakat haram değildir.</p>
<p dir="ltr">Rivayet edilen bir başka Hadis-i Şerif, hasedin insan şahsiyetini tahripteki büyük gücüne dikkat çekmektedir: “Haset etmekten sakınınız; biliniz ki ateşin odunu yakıp yok ettiği gibi, haset de hasenatı yok eder.” Hasenat, <u>iba</u>detler dâhil, insanın bütün güzel ve iyi davranışları olarak düşünüldüğünde hasedin tek başına, şahsiyeti nasıl kurut, tuğunu, yozlaştırdığını anlamak kolay olur. Fiiller şahsiye, timizin tezâhürleri olduğu gibi, aynı zamanda, insan, ameliyle şahsiyetini kurar. Dini yönden salih, psikolojik bakım. dan olgun insan, hasenatı olan kişidir. Haset hasenatı yok etmekle, dinen kazanılan sevaplardan mahrum olunmakta, psikolojik açıdan ise şahsiyet tahrip olmakta, ruhi denge bozulmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Haset, insan cinsinin gönlünde kabiliyet olarak daima mevcut olmakla beraber, sürekli kanayan bir ruh yarası hâline gelmesi ve davranış olarak tezâhürü, yaşanılan hayat tarzı ile yakından ilgilidir. Yaşanılan çevre, en geniş anlamı ile kültür çevresi, bu kalp hastalığının artmasına, azalmasına veya yayılmasına sebep olmamaktadır.</p>
<p dir="ltr">Zamanımızda batı kültürünün -bizimkinin deekonomik yönden, ferdi yarışmaya dayandığı ve bu yöndeki ilişkilerle oluşan yapının nevrotik yarışmayı hızlandırdığı, hasetleri artırdığı ifade edilmektedir. Çünkü “Herkes herkesin gerçek ya da mümkün rakibidir.” Yarışma duygusunun, sosyal hayatın özellikle bazı safhalarında, sanki bir yaşama zarüreti hâlinde göründüğünü söylemek mübalağa sayılmamalıdır. Meselâ eğitim hayatımız, her yıl artan bir hızla, yarış sahalarına dönmektedir. -Tabir kimindi hatırlamıyorum çocuk değil, yarış atları yetiştiriyoruz. Ve tabil çok hasut oluyorlar. Hangisi normalin çizgisinde durabilecek, şahsiyet dengesini kaybetmeden bu duyguyu bir hamle enerjisi olarak kullanabilecek, hangisi, arzu edilen başa rılara ulaşsa bile, nevrotik bir insan olarak ruh dengesini, mutluluğunu yitirecek, bilemiyoruz.</p>
<p dir="ltr">Kalbin âfetlerinden birine dokunduk. Diğer kalp hastalıkları da buna benzerler ve galiba, çağımız hayat tarzında hepsi de mümbit bir zemin bulmuş hâldeler.</p>
<p dir="ltr">Günümüzde, davranış bozukluklarını inceleyenler,farklı bakış açılarından yola çıkıp değişik isimlendirme  yapsalar da sonuçta bu âfetlere gelip dayanıyorlar. Olgun bir şahsiyete sahip, mutlu bir insan olabilmek için, kalbi bu hastalıklardan temizlemek gerektiğinde hemen herkes müttefik. Gerçi, olgunluk, mutluluk gibi kavramlar yaşanıan kültüre göre değişik muhtevâlar kazanabiliyor; ancak çağımızda insanla yakından ilgilenenlerin bu kavramlarda müşterek bir anlayışa yaklaşmakta olduğu gözlenebilmektedir. Bu anlayışın, bizim kültürümüze hiç de yabancı olmayan bir çizgide gelişmekte olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p dir="ltr">Kitaplarımızın, “İmansız gitmeye sebep olabilecek hâllerdendir.” diye uyardıkları, haram mertebesindeki hasedin, zamanımızdaki psikolojinin nevrotik haset dediği hâl olduğu görülüyor. Psikanaliz için nevrotik kavramı, büyük bir ağırlıkla, sosyal çevre ile uyumsuzluk anlamını taşımaktadır. Davranışların temsil ettiği değerlerle ilgilenmeyen psikanaliz, hükümler vermeden normal-anormal davranış biçimlerini tesbit etmekte ve anormal, uyumsuz davranışların fertteki psikolojik sürecini, gerçek sebeplerini aydınlatmaya çalışmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Bilindiği gibi din ve ahlâk ise değerler sahasıdır. İnsandan, teklif ettiği değerleri nefsinde gerçekleştirmesini ve davranış olarak ortaya koymasını ister. Eğer bu insan, kendi değerlerini paylaşmayan bir kültür ortamında yaşıyorsa, uyumsuzluk ahlâki açıdan bir kahramanlık olur.</p>
<p dir="ltr">Ancak psikanaliz nevrotik durumları aynı zamanda tedavi etmek gayretinde olduğuna ve bizim kültürümüz de günahlardan arınmış bir olgun şahsiyet istediğine göre, bu açıdan, mukayeseli bakışlar faydalı olabilir. Ayrıca kültürümüzün kavramlarını, değişik açılardan ve yeniden kavramaya <u>çalışmak</u>, düşüncemize yeni imkânlar getirebilir.</p>
<p dir="ltr">Töre dergisi, Mart 1983</p>
<p dir="ltr"><strong>II</strong></p>
<p dir="ltr">Psikolojinin, davranışın temsil ettiği değerlerle ilgi. lenmediğini, davranışları tayin eden faktörleri ve bunun süreci aydınlatmaya çalıştığını söylemiştik. Psikanaliz bir tedavi usulü olarak kullanılırken de ahlâki değerlerle ilgili değildir; ancak şahsiyetin bozulan dengesini yeniden kur. mayı amaçlar.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizin bugün ulaştığı sonuçlar, şahsiyetin bir bütün olarak ele alınması ve tedavisi gerektiğini ortaya koymaktadır. Belli bir normal dışı davranışın tedavisinin, sadece tezâhürleri ortadan kaldırdığı, asıl sebebin bir başka görünüm altında ortaya çıktığı görülmektedir. Meselâ nevrotik haset duyguları içindeki bir hastanın, bu duygulardan doğan davranışları ortadan kalktığı hâlde, bu sefer nevrotik bir sevilme ihtiyacı yâhut düşmanlık duygularının yol açtığı davranış bozuklukları görülmektedir. Çünkü bu duygular, gayri şuuri mekanizmalarla, birbirine dönüşebikmektedir. Davranış bozukluklarının hepsini temel bir tek sebebe bağlayanlar için, bu sebebe inerek tedavi cihetine gitmek nazari olarak mümkün ise de uygulamada doyurucu sonuçlar alınamamaktadır. Ayrıca, bu tek sebep üzerin de psikanalistlerin ittifak edemediklerini de söylemeliyiz endişe, yalnızlık, sevgi noksanlığı, libido vs.</p>
<p dir="ltr">Neticede psikolojik bakımdan olgun, dengeli bir şahsi yete ulaşabilmek için, insan şahsiyetinde bütüncü bir al lâki değişim zarüreti ile karşılaşılıyor. Psikanaliz ahlâki bi sistem değil, gâyesi ahlâki değil ama amacına ulaşabilmek için ahlâki bir değişimi gerçekleştirmek zorunda olduğun! görüyor. Olgun ve huzurlu bir insan olabilmek için harislikten -mal, mülk, sevilmek, İtibar kurtulmayı, açgözlü” lük, acımasızlık ve cimrilikten, doygunluğa, <u>merhamet</u> cömertliğe geçişi zaruri buluyor.</p>
<p dir="ltr">Ahlâkın, psikoloji ilmi açısından temellendirilmesi mânâsını taşıyan bu sonuç, başlı başına bir hadise değerindedir. Ahlâki dönüşümle ulaşılmak istenen yapı ise dinin telkin ettiği klasik değerlerle oluşmuş bir şahsiyetten başkası değildir. Ancak dikkat edilmesi gereken nokta, ahlâk kurallarının sadece bilinmesi değil, derinliğine duyulması ve değerlerin davranış olarak gerçekleştirilmesi gerektiğidir. Ahlâki şahsiyet ancak bu durumda değişmiş olur; aksi hâlde ahlâk kuralları harici bir baskı unsuru olarak kalır ve zaman zaman bâzı davranış bozukluklarının doğmasında bir unsur olarak rol oynar.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizle din ve ahlâkın buluştuğu bu noktada, kalp âfetlerinin nasıl giderilebileceği hususundaki yaklaşımlarına kısaca dokunalım.</p>
<p dir="ltr">Günümüzde psikolojinin kazandığı en büyük başarılardan birisi, davranışı belirleyen psikolojik sürecin her zaman şuurlu olmadığını kesinlikle tesbit etmiş olmasıdır. Şuur ve şuur dışı kavramlarının tarif ve muhtevâlarının tayininde farklı şeyler söylenmekte, ancak şuur dışı bir oluşumun ve etkenlerin varlığında ittifak edilmektedir.</p>
<p dir="ltr">İnsanın teessüri hayatının, iç ve dış, o andaki ve geçmişteki ve geleceğe dönük bir sürü tesirler altında, çok karmaşık bir yapı oluşturduğu anlaşılmıştır. Bu karmaşık yapının içinde, şuur dışı faktörlerin bulunması, bir şuur dışı faktörün bir başkasına dönüşebilmesi, -yansıtma, sebep bulma, yok sayma vs. gibi yollarla- ortaya çıkan davranışın gerçek sebebine veya sebeplerine ulaşmayı çok zorlaştırmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizin ilk dönemlerinde, tedavi için normal dışı davranışın, hastanın analizi yoluyla şuur dışı sebeplerine ulaşılması ve bunların hastaya açıklanması yeterli sanılıyordu. Ancak hastaya, sende öydipus kompleksi var yâhut sende şöyle bir temel endişe var, demenin, insanı tedaviye ve davranışı düzeltmeye yetmediği anlaşıldı. Gerçi, bu bilginin, şuur dışı kımıldanışları gözlemek ve denetim altına almaktaki faydası muhakkak ama bu ilk adım, davranışın değişmesi için kâfi değildir.</p>
<p dir="ltr">Davranışın gerçek sebebine ulaşmak için yapılan ruhi çözümlemelerde de doktor ve hastanın karşılıklı durumlarında ilgi çekici gelişmeler olmuştur. İlk devrelerde hasta, bir hasta, bir obje olarak doktora gider, doktor da hastasına bir klinik vak&#8217;a, inceleyeceği bir obje olarak bakarken zamanla bu tavırlar değişmiştir. Gustav Jung ve Carl Rogers gibiler tarafından geliştirilen ve yaygınlaşan psikoterapi yönteminde, hasta ile doktor arasında şahsi ve öznel bir ilişkinin kurulması istenir. Terapist (doktor) danışanı (hasta) incelenecek, çözümlenecek bir obje olarak değil, her türlü şart altında, değerli bir insan olarak görmeli ve kendi şahsiyetini de olduğu gibi ortaya koyarak duygusal yönden de danışana açık olmalıdır. Bu ikili ilişkideki açıklık ve olduğu gibi kabul edilmenin sağlayacağı rahatlık içinde, danışan, terapiste güvenecek, bağlanacak, baskılardan kurtulma ve kendi içini görme imkânlarına kavuşacaktır.</p>
<p dir="ltr">Ancak bu da yeterli değildir. Terapist, hastasını geçireceği analiz sürecinden kendisi de geçmelidir. Ferenczi; psikanalistin, aynı zamanda hastasını sevmesi gerektiğini söylüyor. -Hoşgörü, sıcak ilgi, güven verme, şefkat multevâsında bir sevgi.Sullivan; analistin, hastanın hayatına katılan, ruhi tecrübelerini paylaşan bir tutum içinde olma” sı gerektiğini ileri sürüyor. Fromm; daha da ileri giderek “Başka bir kimseyi bilebilmek, onun içinde olmayı gerektirir.” diyor; yani katılma ve paylaşma ile de yetinmiyor. Analist hastayı ancak, hastanın içinde bütün olup bitenleri kendi içinde yaşayarak anlayabilir. Aksi hâlde, sade ce hastası hakkında birtakım bilgiler edinmiş olur. Hastâ ile analist, sanki merkezleri üst üste konulmuş iki çember gibi olmalı, doktor hastası ile baştan aşağı dolu olmalıdır. Ancak, analist hem hastasının yerini almalı hem de kendisi olarak kalabilmelidir; ancak bu durumda karşılaştığı hâlleri yorumlayabilir.</p>
<p dir="ltr">Bu kısa dokunuşlardan bile anlaşılmaktadır ki tedavinin psikoloji, hastalarına -bizim kültürümüzün tâbirleri ile söylersek- aylıklı şeyh tutup ona mürid olmayı teklif etmektedir. Konunun biraz daha ayrıntıları ile ve karşılaştırmalı olarak ele alınması hâlinde bu yöneliş ve gayretler çok daha açık bir şekilde görülebilir. Ancak bizim devam edecek olan açıklamalarımız da bu duruma dikkati çekmek için konulmuş işaretler olmaktan öteye geçmeyecektir.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizde mesele, şuur dışı üzerindeki baskının yok edilmesi ile şuura dönüştürülmesi olmakla beraber, psikanalist hastasını, şuuruna intikal ettirdiği şeyler üzerinde bilgi sahibi olmaya değil, yaşamaya yönlendirecektir. Çünkü maksat sadece bilgi edinmek değil, davranışları düzeltmektir.</p>
<p dir="ltr">Burada ise esas olan, kişinin kendini kurtarmasıdır; iyi etmesidir. Kim olursa olsun, bir kimse başka bir kimseyi kurtaramaz. Ancak bir yol gösterici gibi davranabilir, önündeki engelleri kaldırabilir. Bâzan, doğrudan yardımda da bulunabilir ama hiçbir zaman hastanın kendisi için yapabileceklerini, hastası için yapamaz. Terapist yâhut doktor, şuur dışı sebeplerin hastanın şuuruna intikalini sağlamak için, yani şuurun genişlemesi için yardımcı olacaktır. Hastanın, kendi şuur dışı ile temas kurabilmesi, onun, kendi iç yapısı konusunda iç görüş kazanması ile mümkün olacaktır. Baskı altına alınan duyguları bilemekle birlikte, kendimizi tamamen de aldatamayız. Şuurun çeşitli seviyelerine, iç gözlem yolu ile nüfuz edebilir yâhut sezebiliriz. Fakat bu iç gözlemin şuurlu bir murakabe olması lâzımdır. Çünkü burada da görmeyi engelleyecek durumlar -savunma mekanizmaları- olabilir. Terapist yâhut doktor, hastanın bu iç görüşü kazanmasına yardımcı olacaktır, Şuur dışı tesirler şuur sahasına girdikçe, aydınlandıkç, kişi kendisinin ve çevrenin gerçeğini görmeye başlayacaktır. Fakat şuur dışının keşfedilmesi, entelektüel ve teorik bilgiyi aşan, derinlemesine hissedilen ve gittikçe yaygınla, şan bir dizi tecrübe ile ortaya çıkar. Düşünce ve hayâl de bu oluşa yol açabilir. O zaman insan, baktığı şeyi, ihtirasların, korkuların çarpıttığı, olmasını veya olmamasını istediği bi. çimde değil, olduğu gibi, gerçeği ile göremeye başlayacak. tır. Bir şeyin, kültürün, bize kazandırdığı idrak kategorileri içinde değil, yalın olarak görülmesi, kelimeleştirmeden, ifade kalıplarına sokulmadan bir duyma, yaşama hâlidir.</p>
<p dir="ltr">Ancak böyle bir durumda karakter değişmesi, bilginin, davranışa yön veren hâkim bir prensip hâline gelmesi mümkündür. Spinoza&#8217;nın ifadesiyle, entelektüel bilgi aynı zamanda duygusal bilgiyi de ihtiva ettiği oranda karakter dönüşümünü sağlayabilir. Bu duygusal bilgi ise ancak, insanın kendinde var olan derin gerçeği yaşantı durumuna getirebilmesi ile duygusal bir dizi tecrübe ile olur. Bu hâlin ifadesi zor, hatta imkânsızdır. Bu yaşantının özelliği, birdenbire ve kendiliğinden oluşudur. “İnsanın gözleri birdenbire açılıverir.”</p>
<p dir="ltr">Töre dergisi, Nisan 1983</p>
<p dir="ltr"><strong>III</strong></p>
<p dir="ltr">Kalp hastalıklarının tesbit ve tedavisinde psikanalizın ulaştığı sonuçları şöyle sıralayabiliriz. Bu hastalıkların oluşunda şuur dışı faktörler vardır ve bunlar gayri şuuri oluşlar hâlinde birbirine dönüşebilirler. Tedavi için ilk adım, bu şuur dışı tesirlerin şuur düzeyine çıkartılmasıdır. Bu da esas İtibârıyla, iç gözlem yoluyla olacak, terapist yâhut doktor, bu iç gözlemi yapmakta talibe yardımcı olacaktır. Ancak dengeli bir şahsiyete kavuşabilmek için, sadece sebeplerin öğrenilmesi yetmez, bütünüyle bir ahlâki karaktef dönüşümünün gerçekleştirilmesi gerekecektir. Bu dönüşüm için sadece zihni bilgi yetmez, bir dizi hissi tecrübe sonucu kazanılan hissi bilgi de gereklidir; yani hâl bilgisine de ulaşmak gereklidir.</p>
<p dir="ltr">Eski eserlerimize bakıldığında kültürümüzün bu sonuçlara yabancı olmadığını, daha doğrusu, konuları çok daha şümullü olarak ve hasta insanın değil, insanın meseleleri olarak ele aldığını görmekteyiz. Ulaştığı derinlikler ise psikanalizle kıyaslanamayacak ölçüde büyük ve zengindir. Ancak meselelere bakış açısı, kullandığı kavramlar farklıdır; bu bakımdan günümüz aydınlarının dikkatini çekmesi biraz zor olmaktadır.</p>
<p dir="ltr">Derinlik psikolojisinin getirdiği en büyük yeniliğin, davranışlarımızı tayin eden faktörlerin her zaman şuurlu olmadığının tesbiti olduğunu söylemiştik. Bu husus bilinmekte, ancak değişik bir biçimde ve kavramlarla ifade edilmektedir. Gayri şuuri olarak oluşan yansıtma, yok sayma, aklileştirme gibi oluşlar, nefs-i emmârenin aldatmacaları olarak ifade ve izâh olunmaktadır. İnsan, bu aldatmacaların çok çeşitli tezâhürleri karşısında aydınlatılmaya çalışılmış ve uyanık bulunmaya davet edilmiştir. Râgıb el-İsfahâni, nefsini bilen, orada gizlenmiş olan düşmanlarını da bilmiş olur ve onlardan sakınır, diyor. Gizli düşmanını, onun yerini ve nasıl harekete geçeceğini bilen, en iyi şekilde kendini ona karşı savunur ve onunla mücadele eder. Düşmanını ve onun saklandığı yerleri bilmeyenlere, düşmanı olan o “hevâ ve heves” akıl suretinden görünür, ona bâtılı hak olarak kabul ettirir. Görülüyor ki bu ifadelerde, aklileştirme ve genel olarak gayri şuuri dönüşüm olaylarına doğrudan doğruya işaret edilmektedir. Çok geniş olarak işlenmiş bulunan bu konudan, faraza olarak bir cümle alınmıştır.</p>
<p dir="ltr">Dikkat edilirse, şuur dışı dediğimiz faktörler ve oluş süreçleri, şuurlu ve bize düşman bir güç olarak bir nevi, ayrı bir şahsiyet izâfesi suretiyle ele alınmaktadır. Bu bakış açısından insan, şuurunun dışında, bilemediği bir takım sebep ve oluşların etkisinde yaşayan, iradesi etkisiz, zavallı bir varlık olarak değil, şuurlu ve her an onu aldatmak için türlü düzenler kuran bir düşman karşısında, daima uyanık olmaya davet edilen, şuurlu, iradesi müessir bir savaşçı gibi, yani çok aktif bir biçimde ele alınmaktadır. Bu ele alış tarzının eğitim ve kendini denetleme açısından daha uy. gun olduğu açıktır.</p>
<p dir="ltr">Ünlü psikologlar, psikolojik denge bozukluklarında, genellikle, tek bir temel sebep arama temâyülündedirler, Ancak, temel sebep üzerinde anlaşma olmadığını ve klinik tecrübelerin de tek bir sebebi doğrulamadığını söylemiştik. Kültürümüzde işlenen nefs-i emmâre kavramı ise psikanalizin işaret ettiği değişik sebeplerin hepsinin içinde tezâhür edebilen, birinden diğerine kılık değiştirebilen bir imkân, bir mahiyet olarak ele alınmaktadır. Nefs-i emmârenin de bâzı temel temâyülleri vardır. Nitekim psikanalistlerden bâzıları bunlardan bir kısmını fark etmiş ve her biri, bir tanesini temel sebep olarak kabul etmiştir. Bu konuda, Kur&#8217;ân-ı Kerim&#8217;in insanın yaratılış ve yapısı ile ilgili Âyetlerinde sarih ifadeler vardır ve bu hususlar kültürümüzde epeyce işlenmiştir. Ancak bu, ayrı bir konu olduğu için girmeyeceğiz.</p>
<p dir="ltr">Psikanalizin, dengeli bir şahsiyet için, bütünüyle bir ahlâki karakter değişimini gerekli görmesi de önemli bir tesbittir. Bu tesbit, insanın yapısına ve bütünlüğüne dikkati çekmektedir. Doğuştan itibâren, harici faktörler tek tek bu yapıyı etkilemektedir; herhangi bir faktörün ağırlığı ile belli bir davranış biçimine yönelen, sonra bir başka sebeple değişik tezâhürler gösteren mahiyet aynıdır. Bu da temel sebep veya sebepler denilen hâllerin, nefs-i emmâre kavr” mı içinde ele alınmasındaki isabeti teyit etmektedir.</p>
<p dir="ltr">Nefs-i emmâre ile mücadele edip temizlenmenin ilk adımı, onun türlü desiselerini bilmektir. Bunları bilmek ise nefis murâkabesi ile olur. Psikanalizin, iç gözlemi geliştirmek adı altında ulaştığı bu hususun kültürümüzde ne ölçüde işlenmiş ve detaylandırılmış olduğuna ayrıca işarete lüzum yoktur.</p>
<p dir="ltr">Murâkabe, insanın kendi üzerinde düşünce yoluyla derinleşmesidir. Kültürümüzde bu hâl, bir şuur genişlemesi olarak ifade edilmiştir. “Sen kendini murâkabe ile kazanırsın; ruhunun genişlemesi, teemmülün genişlemesidir.” Bizim kültürümüzde murâkabe çok şümullü bir hadisedir; bu yolla şuuraltı da şuuru çıkarılmış olur, ancak, onun gelişmesi şuur ötelerine yönelen bir istikâmettedir ve yükseldikçe şuuraltı bütün incelikleriyle şuura çıkar, aydınlanır. Nefs-i emmâre ile mücâhede ve kontrol imkânı böylece doğmuş olur.</p>
<p dir="ltr">Bir noktaya daha kısaca işaret edelim. Nefs-i emmârenin hâllerini bilmek yâhut şuuraltının şuura çıkması, davranışın değişmesi için yeterli değildir. Dini bakımdan sırf zihni bilgi fazla bir değer taşımaz, aslolan, bilginin amele dönüşmesidir; Kur&#8217;ân-ı Kerimimizin, kitap yüklü eşekler, teşbihi bu noktanın ölümsüz ifadesidir. Tasavvuf erbabının kâl bilgisi deyip fazla ciddiye almadığı da bir ahlâki dönüşümü gerçekleştiremeyen, davranışları değiştirmeyen bu tarz zihni bilgidir. Zihni bilgi ancak, şahsi bir tecrübe ile kazanılan duygusal bilgi ile beraber olduğu zaman bu dönüşümü sağlayabilmektedir ki buna da hâl bilgisi denilmektedir.</p>
<p dir="ltr">Şuuraltının şuuru çıkarılması ve hissi tecrübelerin yaşanması için, iç gözlem yâhut derünileşme şart. Derünileşme ile insanın basiret gözü açılır -Fromm&#8217;un, birdenbire açılıverir dediği şeyve kendi kusurlarını görmeye başlar. Ama bu herkes için o kadar kolay değildir. Çünkü nefs-i emmârenin türlü hileleri, fısıldadıkları çok aldatıcıdır yâhut gayri şuuri oluşlar ve birbirine dönüşler vardır ki bunları kendi kendine fark etmek kolay değildir&#8217; O zaman, insanın kendi içinde derinleşebilmesi için bir rehbere ihtiyacı olacaktır; yolunu kaybetmemesi, nefsinin fısılda. dıklarına kanmaması ve türlü engelleri görebilmesi için, Bir buna rehber deriz, mürşid deriz; psikanaliz de terapist veya doktora böyle bir fonksiyon yüklemeye çalışmaktadır,</p>
<p dir="ltr">Biz, İslâm kültürünün aydınlığında, psikanalizin arayış. larının istikâmetini belirtmek bakımından bu benzerlikle. re işaret ediyoruz. Yoksa insan konusunda bizim düşün. cemizin Şumül ve derinliğini, psikanalizin dar çerçeveli, el yordamlı arayışlarına indirgemek aklın ucundan dahi geçmemelidir.</p>
<p dir="ltr">Şimdi, iç muhasebe yapmak ve kalp âfetleri ile mücadele için Gazâli&#8217;nin gösterdiği dört yola işaret edelim:</p>
<p dir="ltr">I“Kalbin kusurlarını bilen, gizli âfetlere muttali olan bir şeyh&#8217;e teslim olmak,” mücâhedesinde onun işaretine uymaktır. Böyle bir rehber, hoca, ona kusurlarını ve tedâvi yollarını öğretir.</p>
<p dir="ltr">2“Sâdık ve sıddıklardan, mütedeyyin ve basiret sâhibi bir zât bulması, iş ve gidişatını murâkabe etmesi için kendisine murâkıp tâyin etmesidir.”</p>
<p dir="ltr">3“Düşmanlarının dilinden kusurlarını duyup ıslah olmaktır.” Çünkü diyor Gazâli, “Gayz ve kin gözlüğünden bakan düşman gözleri dâima kötülüğü görür, onları ortaya r ld 4“İnsanlara karışmak ve aralarında kötü bulduğu her işte murâkabe edip ayarlamaktır.” Kalp âfetlerine hasetten girmiştik. Yine onunla ilgili, kültürümüzün bâzı tesbit ve tavsiyeleri ile yazımızı bitirelim.</p>
<p dir="ltr">Hasedin arzularını, bize telkin ettiklerinin tersini yapmakla, onu tahakküm altına almaya çalışmalıyız. Hasedimiz, bir insanı zemmetmemizi istiyorsa o insanı <u>övmeli</u>; kibir istiyorsa mütevazı olmalı, vermememizi istiyorsa vermeliyiz. Zoraki yaptığımız iyilikler ve takındığımız tavırlar zamanla tabiat hâline gelir ve haset edilen kişi ile aramızda bir muhabbet doğmasına yol açar. Kur&#8217;ân-ı Kerimimizin, kötülükleri en iyi şekilde sav, meâlindeki emrini unutmamalıyız.</p>
<p dir="ltr">Eskiler diyorlar ki sen böyle yaptıkça onlar senin korkaklığına, münafıklığına hamledecek, seni aşağılanmış göstereceklerdir ama bunlar şeytanın vesveseleridir, sen devam et&#8230;</p>
<p dir="ltr">Hasedin tesirinden âzâlarını koruduğun, başkalarının nimetinin elinden gitmesini istemediğin ve onun tahriklerine uymadığın -gıybet, yalan, zem gibi-zamanki hâlin, kalpten çıkarılması gereken haset miktarını çıkarmış olduğun, vâcip olanı, vazifeni yapmış olduğun seviyedir.</p>
<p dir="ltr">Töre dergisi, Mayıs 1983</p>
<p dir="ltr">Nevzat Köseoğlu &#8211; Kitap Suuru,syf:156-169</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/">Kalp Âfetleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kalp-afetleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Anlam Katmanları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jan 2020 12:14:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam Katmanları]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmut Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<category><![CDATA[varlığın mertebeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Yedi katlı insan modeli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23778</guid>

					<description><![CDATA[<p>Varlık tek katmanlı değil, çok katlı&#8230; Varlığın yaratılışında katmanlar olduğundan kendisini oluşturan her bir şeyin yapısında da mertebeler vardır. İlmin derecelerinden bahsediyoruz mesela; bilenlerle bilmeyenler bir değildir. İnsan dendiğinde de, bu meseleyle karşılaşıyoruz. İnsan, et ve kemik şeklindeki yapıdan ibaret değil; insanın bir iç dünyası var, bu iç dünyada mertebeler bulunur. Kadim bilgelik anlatıları ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/">Anlam Katmanları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23784 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/anlam-anagörsel-719x431-1-300x180.png" alt="" width="373" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/anlam-anagörsel-719x431-1-300x180.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/anlam-anagörsel-719x431-1-600x360.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/anlam-anagörsel-719x431-1.png 719w" sizes="(max-width: 373px) 100vw, 373px" /></p>
<p>Varlık tek katmanlı değil, çok katlı&#8230; Varlığın yaratılışında katmanlar olduğundan kendisini oluşturan her bir şeyin yapısında da mertebeler vardır. İlmin derecelerinden bahsediyoruz mesela; bilenlerle bilmeyenler bir değildir.</p>
<p>İnsan dendiğinde de, bu meseleyle karşılaşıyoruz. İnsan, et ve kemik şeklindeki yapıdan ibaret değil; insanın bir iç dünyası var, bu iç dünyada mertebeler bulunur. Kadim bilgelik anlatıları ve dinler insanın bu hakikatine dikkat çeker; insan derken, daha çok bu tarafına vurgu yapmış olurlar. İslam ve İslam&#8217;ın tasavvufi yorumu da bunu söyler; Yunus Emre&#8217;nin şiirinde olduğu gibi, &#8220;Bir ben vardır bende, benden içeri&#8221; der.</p>
<p>Arifler, katlar/mertebeler bahsini, Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;den hare­ketle ve bir sistem içinde anlatır. Sistem, bir mantığın devreye girmişliğini ifade ediyor. Vahiy ve ilham ise mantık dışı olmasa da mantık-üstüdür; çoğu zaman mantığı aşar. Mesela Muhyiddin-i Arabi, 37 ciltlik <em>Fütûhat-ı Mekkiyye</em> için &#8220;özet&#8221; der. 37 ciltlik kitap neyin özeti olabilir? Bu eser okunduğunda, bir sistem ve kronolo­jinin olmadığı görülecektir. Müellif, bunu eserin ilhamla yazılma­sıyla açıklar. Eserin kurgusuna çok da müdahale etmediğini, ilham üzere oluştuğu gibi bıraktığını söyler. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in yapısı da böyledir. Miras hukukunun anlatıldığı yerde birden salât bahsi geçer; &#8220;Namazlara ve orta namaza devam edin. Allah&#8217;a gönülden boyun eğerek namaza durun!&#8221; denir. Sonra tekrar miras bahsine devam edilir. Orta namaz nedir, miras hukukunun anlatıldığı yer­de niçin ona vurgu yapılır, dahası Kur&#8217;an neden bu yapı üzerinde gelişmiştir? Bu durum, müfessirler için bir yorum vesilesi olmuş. Temel görüş, burada bir sırrın olduğudur. Allah, murad etseydi vahyi kronolojik sırayla; giriş, gelişme ve sonuç komposizyonu içinde indirebilirdi. Ama bu yapılmamış; bir dikkat, bir incelik, bir derinlikten vahye gitme mesuliyeti yüklenmiş insana.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in yapısındaki bu sır ve bu sırrın işaret etti­ği mesuliyet önemli. <em>Fütûhât-ı Mekkiyye</em> kitabı, müellifi rehber edinenleri bağlar; onlar eseri okur, şerhlerle anlamaya çalışırlar. Peki, Kur&#8217;an-ı Kerim? Bütün insanlık muhataptır ona; ben, sen, o, hepimiz Allah&#8217;ın vahyindeki maksat ve muradı anlamak du­rumundayız. Şüphesiz Kur&#8217;an ayetleri açıktır, zahirî anlamlarını bir şekilde anlamak mümkündür. Ya Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in bütünü, yapısı, anlam katmanları? Şahsi bir okuma ve müktesebat yet­mez! Gramer özelliklerine yoğunlaşarak da mesele hâl yoluna koyulmaz.</p>
<p>İbn Arabî, &#8220;Ben bir ayeti alıyorum,&#8221; diyor, &#8220;o ayeti şeriat çek­mecesinden çekip önce gramer özelliklerine bakıyorum, hukuki çıkarımlar neler olabilir onları söylüyorum. Beşerî bilgiler dü­zeyinde izahını yaptıktan sonra çekmeceyi kapatıyorum. Aynı ayeti, bu sefer bir üst çekmeceden yani tarikat/yol çekmecesinden çekiyorum. Allah&#8217;ın sözünü bu sefer tarikat nokta-i nazarından açıklayıp yerine koyuyorum. Aynı ayeti sonra marifet çekmecesin­den çıkarıyor, bu düzeyden ayete bakıyorum. Ayeti en son hakikat çekmecesinden alıyor, bana açılan bilgiler düzeyinde kendisine gidiyorum.&#8221; İbn Arabî, bir ayeti dört derece üzerinden tefsir edi­yor, sadece dilbilimsel özelliklerinden ve hukuki çıkarımlardan hareketle yapılan bir tefsirle yetinmiyor.</p>
<p><strong>Canlı Kitap</strong></p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın hakikati, metinden ziyade ruhuyla ilgili bir husus Bu da, canlı Kur&#8217;an Hz. Peygamber&#8217;in rehberliğine işarettir. &#8220;Hz. Peygamber nasıldı?&#8221; sorusuna, Hz. Aişe(r.a) validemizin cevabı şuydu: &#8220;O yürüyen Kur&#8217;an&#8217;dı.&#8221; Bu çok önemli bir nokta&#8230; Malum, &#8220;İkra!&#8221; ile inmeye başlıyor Kur&#8217;an-ı Kerim ayetleri. Hz. Peygamber&#8217;in vefatından sonra da ayetler bir araya geti­rilerek Kur&#8217;an-ı Kerim oluşturuluyor. Peki, daha okunacak bir kitap yokken ilk ayet, &#8220;ikra!&#8221; hitabı neye işaretti? İnananlar neyi okuyacaktır? Cenab-ı Allah; &#8220;Şüphesiz bu Kur&#8217;an bir gizli kitabın içindedir. Ben size bu kitabı gizli bir kitap içinde gönderdim&#8221; diyor. Bu ne demektir?</p>
<p>Salt sarf ve nahivden hareketle yapılan tefsirler bu sorula­rın cevabını veremiyor. Ariflerin tefsirleri sayesinde meselenin hikmetini öğreniyoruz. İrfani tefsirler dikkatimizi anlam kat­manlarına, mertebelere çekiyor. Mesela Peygamber Efendimizin şöyle bir hadis-i şerifi var: &#8220;Kur&#8217;an ve insan ikiz kardeştir. Aynı kaynaktan doğan ikiz kardeş; biri harfe bürünerek vahiy , diğeri ete kemiğe bürünerek &#8216;insan&#8217; adını almış. îbn Arabi nin yorumu şöyle: &#8220;Elimizle tuttuğumuz Kur&#8217;an değil, Mushaf&#8217;tır. Mushaf&#8217;ın içinde Kur&#8217;an, Kur&#8217;an&#8217;ın üstünde Ümmü&#8217;l-Kitap, Ümmü&#8217;l-Kitab&#8217;ın üstünde de Levh-i Mahfuz var; Levh-i Mahfuz&#8217;dan da, &#8220;insan&#8221; kitabı geliyor. Dolayısıyla insan-ı kâmil ile Kur&#8217;an aynı şeydir.&#8221; Bu yorumu Hz. Ali<sup>(kv)</sup> ve karşıtları bahsi üzerinden de okuyabiliriz. Malum, Hz. Ali karşıtları mızraklarının ucuna Kur&#8217;an ayetlerini takar. Kur&#8217;an burada demek suretiyle kararsız kitleyi taraflarına çekmek için&#8230; Hz. Ali Efendimiz bu noktada muhteşem bir şey söyler. Kur&#8217;an ayetlerini mızraklarının ucuna takan tarafa yönelen kitleye hitaben, &#8220;Nereye gidiyorsunuz? Kur&#8217;an&#8217;a gitmiş olmuyor­sunuz, Kur&#8217;an benim!&#8221; der. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in mushafına değil, hakikatine işarettir bu sesleniş&#8230; Dolayısıyla Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in hakikati Mushaf&#8217;a bakarak, gramer özellikleri çözülerek anlaşıl­maz; insan-ı kâmil üzerinden anlaşılabilir. Değilse, herkes Kur&#8217;an ayetleri okuyabilir, zahirî anlamlarından hareketle bir yoruma gi­debilir. Şeytanın 104 kitabı ezberden bildiği söylenir. Bilgi yetmiyor ki, şeytan kovulmuştur. önemli olan, yürüyen Kur&#8217;an olmaktır, însan-ı kâmil olduğunuzda Kur&#8217;an olur, Kur&#8217;an konuşursunuz, indirilen Kur&#8217;an var, bir de konuşan/yürüyen Kur&#8217;an. Gelenek, &#8220;İnsan-ı kâmil, konuşan Kur&#8217;an&#8217;dır&#8221; der.</p>
<p><strong>Yedi Katlı İnsan</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e ve Peygamber Efendimizin hayatına baktı­ğımızda mertebeleri görüyoruz; varlığın ve insanın hep derece­lendiğini. ..</p>
<p>İnsan-ı kâmil, en üst mertebeyi işaretliyor. Demek ki altlarda da mertebe bulunmaktadır. Nedir bu mertebeler?</p>
<p>Bir piramit örneği üzerinden gidelim. En geniş alan piramidin en alt kısmıdır. Piramit yükseldikçe alan daralır. İnsanların çoğu, piramidin en alt kısmına karşılık gelir; çoğunluk altlarda yaşar. Nitelik ve dereceye vuruldukça insanların sayısında azalma olur. Zirvede çok az insan kalır. Zirve; çoğunluktan ayrılmak, yalnız kalmak demektir. Kur&#8217;an; çoğunluğun bilemediğini, çok az insanın hakikati kavrayabildiğini belirtir.</p>
<p>İrfan geleneğinde &#8220;yedi katlı insan modeli&#8221;yle karşılaşıyoruz. Kur&#8217;an-ı Kerim, Hz. Peygamber&#8217;in sünneti ve İslam&#8217;ın ruhundan hareketle bu model belirlenmiş. Haricî bir okumaya yaslanmıyor bu model, çıplak bir metin okumasından çıkmıyor; Kur&#8217;an ruhu­nun verdiği ilhamla doğuyor.</p>
<p>Yedi katlı insan modeli, nefs-i emmare ile nefs-i safiye arasın- dakileri içeriyor. Bir makamdan diğerine geçme şeklinde uzayan bir iç merdiven modeli. Her makamın bir hususiyeti ve özelliği var; insan hangi makamdaysa makamının hususiyetlerini taşıyor. Nefs-i emmare, insamn en alt makamım oluşturuyor. En altta, yanı nefs-i emmarede, insan büsbütün kötü/aşağı olana açıktır; iyiye kapalı bir alan&#8230; İnsan içindeki kötü sese kulak&#8217;kesilir, bu sesin işaret ettiği yere gider. Kendisinde eksiklik, yanlışlık gör­mez; günahkâr olduğunu düşünmez. Arifler, bu mertebedekilerin münafık ve fasıkların özelliklerini taşıdığını söyler. İlginçtir; Müslüman da olsa, eğer nefs-i emmare mertebesinde yaşıyorsa münafık ve fasık gibi olur. Nefs-i emmareden çıkmak için Müs­lüman olmak yetmiyor, daha fazlası gerekiyor; nefsin tezkiyesi, terbiyesi lazım&#8230; Nefsin sesini kısmak, bu ruhun gürleşmesine imkân vermek&#8230;</p>
<p>İnsan bir nevi içinde miraç yaşarak nefs-i em­mareden nefs-i levvameye yükselmeli. Nefs-i levvamede insan, nefsinden yana düşmez; eksik ve günahkâr olduğunu düşünür. Nefs-i levvameye yükselmiş insanda insan-ı kâmile doğru seyir vardır. Kişi nefs-i emmarede sosyolojik olarak Müslüman&#8217;dır, nefs-i levvamede ise Müslüman olmaktan yana tercih yapmıştır. &#8220;Ey iman edenler, iman ediniz!&#8221; diyor Allah. Arkasından nefs-i mülhime geliyor. İlhama açık nefs demektir; nefs, tövbe, zikir, ra­bıta ve mücahedeyle günahların ağırlığından ve şehvet bağından kurtulunca, ilham ve feyiz almaya kabiliyet kazanır Sonra nefs-i mutmainne gelir. Dördüncü makamdır bu; ızdıraptan kurtulma, huzura erme hâli&#8230; İlim ve amel sahibi insanların vasfı&#8230; Bir son­raki mertebede, nefs-i radiyyeye çıkılır. Burada büsbütün Allah&#8217;tan razı olunur; sefaya da belaya da aynı nazarla bakılır. Çıkış bitmez, nefs-i mardiyyeye varılır. Allah&#8217;ın razı olduğu nefsin mertebesidir bu. Nefs-i kâmile, çıkılabilecek en son mertebelerdendir; seçkin, saf, tertemiz nefs demektir.</p>
<p>Yukarı ile aşağı arasında derece ve anlayış farkı vardır. İdeal sistem, yukarılara çıkabilmiş, nitelik olarak örneği az, seçkin in­sanların yönetimi demektir. Seçkinler yönetir; çoğunluk yönetilir. Başlar ayak, ayaklar baş olduğunda sistem çöker. Bunu tarihte test etmek mümkündür. Bu anlamda Osmanlı pratiğini önemsiyorum; üst noktalarda duran bir değer olduğunu düşünüyorum. Mesela Osmanlı sultanının tahta geçmesi, Eyüp Sultan&#8217;da kılıç kuşan­masıyla gerçekleşiyor; sultan, bu sayede meşruiyet kazanıyor. Sultana kılıcı kuşatan kim? O dönem Osmanlı&#8217;da yaşayan Ehl-i Beyt&#8217;ten en öndeki şahıs&#8230; Osmanlı sultanı meşruiyeti ve vekâleti Ehl-i Beyt&#8217;ten almış oluyor. OsmanlI&#8217;nın referansının ne ve kim olduğunu gösteren bir örnektir bu.</p>
<p>Evet, yukarıya çıkmak, yukarıda yaşamak; bir nitelik, bir değer meselesi&#8230; insan aşağılardan yukarıya doğru mesafe katederek insan-ı kâmil olur. İnsan-ı kâmil mertebesinde mümin ve insan; nefs-i emmarede ise münkir ve beşer olunur.</p>
<p>Mahmut Erol Kılıç &#8211; Hayatın Satır Araları,syf:71,77</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/">Anlam Katmanları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/anlam-katmanlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefs ve Kalbin Misali</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 09:42:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs ve Kalbin Misali]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23621</guid>

					<description><![CDATA[<p>Âlem-i emrden iniş yapan ruh, toprak cüzlerinin özünden oluşan rûh-i hayvânî yani nefs, birleştikten sonra bir tek şeydir. Ve bu itibarla nefs denildiği zaman, insanın hakikati kasdedilir. Bu hakîkat ise bölünmeyi kabul etmez. Ancak nefs, işlemiş olduğu fiilinin ismiyle isimlendirilir. Mesela şeriat dairesinden çıkıp istek ve arzularına uyduğu zaman, kendisine «nefs-i emmâre» denilir. Yaptığı kötü [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/">Nefs ve Kalbin Misali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-22034 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda.jpg" alt="" width="416" height="312" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/03/nefs-hakkinda-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 416px) 100vw, 416px" /></p>
<p>Âlem-i emrden iniş yapan ruh, toprak cüzlerinin özünden oluşan rûh-i hayvânî yani nefs, birleştikten sonra bir tek şeydir. Ve bu itibarla nefs denildiği zaman, insanın hakikati kasdedilir. Bu hakîkat ise bölünmeyi kabul etmez. Ancak nefs, işlemiş olduğu fiilinin ismiyle isimlendirilir. Mesela şeriat dairesinden çıkıp istek ve arzularına uyduğu zaman, kendisine «nefs-i emmâre» denilir. Yaptığı kötü işlerden dönüş yapıp, mazide yap­mış olduğu kötülüklerin üzerine pişmanlık duyarsa ve kendi kendini kınarsa, «levvâme = çok kınayıcı» ismini alır. Ve bu hakîkat-i insâniyyeden ibaret olan nefs, kalbe muvâfakat göstermekle bilkülliyye Allah&#8217;a müte­veccih olup rücû&#8217; ederse, «mutmainne = delillere ihti­yaç bulunmaksızın inancında sükûnet bulmuş» diye isimlendirilir. Binaenaleyh kalbe muhalefet göstermekle şeriat dairesinden ayrılan ve kendi isteklerine uyan nefsten başkasına nefs-i emmâre denilmez.</p>
<p>Umum itibarıyla insan hakikatinin bir şıkkı, şehvet ve ğazab kuvvetinden mürekkeb ve toprak cüzlerinin özünden oluşan hayvânî ruh yani nefstir. Bu nefs, ge­rek insanın ve gerekse bütün hayvanların bedeninde kıl halinde döşenen tablo gibidir. Tabibler buna sinir sistemi demektedirler. Fizik dairesinde dahil, merkezi beyincik, şehri ise tüm beden.</p>
<p>İkinci şıkkı ise, yine bu kablo sisteminin içerisinde bulunan, fizik kanunlarının dışında kalbdir. Kalbin de iki türlü askeri vardır: Birincisi, gözle görünen; İkincisi, ba­siret = kalb gözünden başkasıyla maddi ve hissî olarak görünmeyen askerler = bâtınî duygulardır. Kalb kaptan, nefs ise gemisidir. Yahud da nefs kafes, kalb ise, o ka­fesin içindeki kekliktir. Yahud da bedenin içerisindeki nefs, kablolar; o kabloların içindeki enerji, kalbdir. Bu kalbin merkezi de, bedenin sol memesinin iki parmak aşağısındaki yürektir.</p>
<p>Nefs ve kalbin ve askerlerinin arasında daima muhalefet bulunmaktadır. Nefs, ruhu daima dünya ha­yatının idamesine, kalb ise, ruhun asıl isteği olan uh- revi saadete, mana âlemine davet eder. Bunun içindir ki, insan ne kadar maddeye dalmış olursa olsun, mad­de âlemine göre hayalî sayılan mucize, keşif, kerâmet gibi şeylere kulak verir ve meyleder.</p>
<p>Kalbin yahud diğer ifadeyle nefsin müşahede edi­len askerleri: el, ayak, göz, kulak, dil ve sair zâhirî aza- lardır.</p>
<p>Bu itibarla kalb, bütün bedenin sultanı; bedenin içindeki sinir sistemi yani bütün cihetleriyle nefs ise, reâyâsı gibidir; ve kalbe itaat etmek üzere yaratılmakta­dır. Mesela göze açma emrini verdiği vakitte açılır, ka­patma emrini verdiği vakitte kapatılır. Ve böylece bütün azalar..</p>
<p>Allah Teâlâ ruh için nefsi, dünya hayatının irade ettiği zamana kadar idamesi için, yarattı; kalbi de mad­de âleminden mana âlemine, uhrevi saadetlere ulaş­ması için yaratmıştır. Sonra kalbi, bedenin içindeki nef­se bindirmiştir = hâkim kılmıştır. Ruhu da ikisine hâkim kılmıştır. Artık ruh, bazan kalbe ve askerlerine, bazan da nefse ve askerlerine uyar; tıbkı bir hükümdarın, ba­zan iyi ve merhametli olan reâyâsına, bazan da kötü ve insafsız reâyâsına uyduğu gibi.</p>
<p>Ayrıca Allah Teâlâ kalbe, nefse vermemiş olduğu ilmi, hikmeti ve fikri bahşetmiştir. Bu üç kuvvetle de in­san, sair hayvandan ayrılır. Allah Teâlâ, nefsin hayatı­nın idamesine, yer küresinden çıkan şeyleri sebeb kıl­dığı gibi, kalb için de, uhrevi hayatının saadetini kazan­masına, imana dayalı ilim ve salih ameli yaratmıştır. Ve binnetice insan, bu ilimden ayrıldığı zaman hayvan gibi nefs-i emmâresinin ğalebe çalmasıyla canavarlaşır; ona döndüğü zaman da nefs-i mutmainnenin ğâlib gel­mesiyle de melekleşir ve melekten üstün olur.</p>
<p>Allah Teâlâ her ne hikmete mebnî ise, dünyevi ha­yatın levâzımları için aklı yeterli kılmıştır.</p>
<p>Amma uhrevi hayat için ise, ayrıca peygamberleri de, uhrevi saadetleri tarif etmek için davetçi olarak göndermiştir. Zira akıl, uhrevi hayatının saadetini idrak­ten âcizdir. Ve nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmakta­dır.“(Habîbim) De ki: Eğer onlar (nefs-i emmâresi kendisine hâkim olanlar) Sana davetine teslimle icabet etmez­lerse bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar.</p>
<p>Allah&#8217;tan bir yol gösterici olmaksızın kendi nefsinin İstek ve arzularına uyandan daha sapık kim olabi­lir? Şübhesiz Allah, zalim gürûhunu doğru yola ilet­mez. ”[34] Ali kerremallâhu vechehu’dan gelen bir ha- dîs-i şerifte de şöyle buyrulmaktadır:   “Şiddetle siz ümmeti­min üzerinde en korktuğum şey, nefslerinin (şeriatın haricinde olan) heva ve heveslere uymaları ve tûl-i emel olmak üzere iki haslettir. Amma hevâya uymak, hakîkaten o hak ve gerçekten çevirir (sahi­bini). Tûl-i emel ise dünya sevgisidir.” [35] Nefsin hevâ ve hevesine ittibâ’ ve tûl-i emel, en büyük hasârete sebebiyet verir. Nitekim bir hadiste: Dikkat! İnsanların en şerlisinden seni haberdar edeyim. Tek başına yiyen, nimetini gayrinden engelleyen, tek başına sefere çıkan ve kölesini = idaresi altında olan kimseyi dövendir. Dikkat!</p>
<p>Bundan daha şerli­sinden seni haberdar edeyim. Hem cinsi olandan = meslektaşlarından ve hem cinsi de kendisinden buğzeden kimsedir. Dikkat! Bundan daha şerlisin­den seni haberdar edeyim. İnsanların şerrinden korktuğu ve hayrı umulmayan kimsedir. Dikkat! Bun­dan daha şerlisinden seni haberdar edeyim. Ahiretini başkasının dünyasıyla satın alan kimsedir. Dik­kat! Bundan daha şerlisinden seni haberdar ede­yim. Dîni sebebiyle dünya nimetini alıp yiyendir.”[36] diye buyruldu. Hele hele çoluk çocuklarının nafa­kasını haramdan toplayan; dîni, dünyevi herhangi bir maksada ulaşmak için vesile edinen kimse, en çok zi­yana razı olmuştur demektir. Ve yegâne bunların sebe­bi, nefsin istek ve arzularına uymak ve tûl-i emeldir.</p>
<p>İmam Ğazâlî diyor ki: «Ğazab ve şehvet kuvvetle­rinden mürekkeb olan nefs, bazan adamakıllı tam mana­sıyla kalbe boyun eğer, ona yardım eder, kalbin sülük ettiği yolda devamla seferde ona muvâfakat gösterir; bazan da kalbe isyanda bulunur, azgınlık yapar, hak­kına tecavüz eder, nihayet kalbi emri altına alarak uhrevi saadetlerden uzaklaştırır. Şübhesiz kalbin ğazab ve şehvet yollarına girmesi, doğrusu onlara esir olması, kendisinin helâki ve ulaşacağı ebedî saadetin seferinin kesilmesidir.</p>
<p>Nasıl ki nefsin şehvet ve ğazab olmak üzere iki kuvveti varsa, böylece kalbin de ilim, hikmet ve tefek­kür olmak üzere üç askeri vardır.</p>
<p>Sâlike gerekli olan gerçek vazife, kalbine yardımcı olmakla ilim, hikmet ve tefekkürden yardım istemesidir.</p>
<p>Çünkü nefs tablatiyle kalırsa, hizb-i şeytandan olduğu İçin son son şeytân! yollara girer. Bu takdirde nefsin şehvet ve ğazab kuvvetleri kalbe musallat olmakla, Hlzbullah&#8217;tan olan kalb, hizb-i şeytana iltihak etmekle helak olur ve ebedî apaçık olan hüsrâna uğrar.</p>
<p>İnsanların birçoklarının hâli budur. Zira hilelerinde ve tuzak kurmalarında şehvetlerine akılları boyun eğmektedir. Halbuki tam bunun aksi gerekirdi ve şeh­vetlerinin akıllarına tâbi&#8217; olmaları gerekirdi. İşi akla yak­laştırmak için bir misal verelim:</p>
<p>Bedende insan nefsinin misali, yani zikredilen nefs latîfesinin misali, bir memleket ve şehirdeki hükümdarı­nın misalidir. Zira beden, nefsin memleketi ve âlemidir, karargâh ve şehridir.</p>
<p>Nefsin duygu ve azalan ise, sanatçı ve ameleler gibidir.</p>
<p>Düşünen aklî kuvveti ise, hükümdarına her hayrı isteyen müsteşar ve akıllı, anlayışlı vezirler gibidir.</p>
<p>Nefsinin şehvet kuvveti ise, şehre hayat levâzımla- rını getiren kötü hizmetçi gibidir.</p>
<p>Ğazab kuvveti ise, memleketi koruyucu âmirler gibidir.</p>
<p>Fakat hayat levâzımlarını beden şehrine getiren şehvet kuvveti, ğayet yalancı, hileci, aldatıcı, çirkin bir şahıstır, ancak, hayr isteyen ve hayrlı nasihatçi kimse­lerin sûretiyle sûretlenmiştir; her bir nasihati altında bir şer ve verdiği her şerbetin içerisinde bir damla zehir vardır; vezirle çekişmesi, sözünü dinlememesi, görüşle­rini beğenmemesi ve tedbirini nazar-ı itibara almaması âdetidir; bundan dolayı hiçbir saatte vezire karşı gel­mekten ve muârazada bulunmaktan ayrılmaz.</p>
<p>Nasıl ki memleketin padişahı, tedbirinde veziriyle istişare etttiği, maslahatın, bu kötü hizmetçinin muhale­fetinde görüşlerini yıkmakta olduğunu bildiği ve bundan dolayı ondan yüz çevirdiği, koruyucu âmiri edeblendirip vezirin emrine verdiği ve bu hilekâr hizmetçiye mu­sallat kıldığı, memleketin tüm işleri nizam bulup ve ada­let de yerleşip hükümran olunması için de, o hileciyi ve tâbi&#8217;lerini, yardımcılarını kendi emri altına aldığı zaman, beldede iş tamamlanıp nizam ve intizam gerçekleşiyor ve kendisi de her hususta ihtiyacsız oluyorsa, böylece nefs de = insan ruhu, akıldan yardım istediği, ğazab kuvvetinin hamiyetini = korumasını edeblendirdiği ve şehvete musallat kıldırdığı, -bir sefer ğazab kuvvetinin mertebesini, rütbesini indirmek, şehvet kuvvetine mu­halefetle tecavüzlerini engellemek ve şehvet kuvvetini ğazab kuvvetinin emri altına aldırtmak, başka bir kere şehveti kahredip ğazabı ona musallat kılmak, istek ve arzularının çirkinliğini göstermek sebebiyle- her birinin yardımıyla diğerine ğâlib geldiği zaman da, bütün kuv­vetleri, yani ilim, hikmet ve tefekkür kuvvetleri mu&#8217;tedil haline gelir, ahlakı güzelleşir, beden de kalb gibi ya­rarlı olur ve böylece kalbin yararlı olmasıyla tüm beden azalan ve duyguları mu&#8217;tedil haline gelir.</p>
<p>Bu yolu terk eden Allah Teâlâ&#8217;nın,“(Habîbim) Nefsinin kötü istek ve arzularını = duygularını kendisine tanrı edinen ve bu sebeble Allah&#8217;ın da kendisini herhangi bir bilgi üzerine saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünün üstüne de perde çek­tiği kimseyi gördün mü? Şimdi onu, Allah&#8217;tan sonra kim doğru yola eriştirebilir? Hâlâ daha akıl erdirme­yecek misiniz?&#8221; [37] mealindeki ayet-i kerîmede vas- fettiği, heva ve hevesine tapan kimse gibi olur.»[38]</p>
<p>Münâvî, Ârif-i Billah Cüneyd Bağdâdî&#8217;den naklen diyor ki: «Nefsini istilâ eden = emri altına alan kimse efendidir = reistir. Nefsinin hevâsı kendisini istilâ eden kimse ise, köledir = esirdir. Rabb&#8217;inin hükmü kalbine ğâ- lib olmayan kimse ise, kendi istek ve arzularına tapmak­tadır.»39]</p>
<p>Gençlikte ekseriyet şehvet ve ğazab kuvvetleri ğâ- libdir. Allah Azze ve Celle, nefsi şeriatin idaresi altına sokanı beğenir. Bu itibarla hadîs-i şerifte:   “Gerçekte Allah Teâlâ,gençlerden nefsinin istek ve arzusuna meyli olma­yanı beğenir.” buyrulmaktadır.</p>
<p>Konevî diyor ki: «Şehvet ve ğazab tabiatiyle nefs, genç kimseyle çekişir; istek ve arzularına sevk etmek ister; şeytan da bu hususta yardım eder. Bununla be­raber «sabvet = şehvet ve ğazab itibarıyla nefsin istek ve arzusu»na aşırı meyli olmayan, elbette beğenilir.»</p>
<p>Kimisi de: “Şehvet ve ğazab kuvvetlerinin dolu­suna yakalanan, sonra da tevbe eden kimse daha beğenilir.&#8221;dediledr.Fakat,­“Dikkat, ey ğâfil insan! Nice, nefsin istek ve arzula­rını kendisine tattıran, dünya nimetlerinde lezzetle­nen vardır ki, kıyamet gününde aç ve çıplaktır. Dik­kat, ey ğâfil İnsan! Nice, dünyada aç ve çıplaklar vardır; kıyamet gününde çeşitli lezzetlerden tadar ve türlü nimetlerle nimetlenir. Dikkat, ey ğâfil İn­san! Bütün özelliğiyle nefsine nice ikram ediciler vardır ki, kendisi onu alçaltmakta, rezil rüsva et­mektedir. Dikkat, ey ğâfll insan! Nice nefsini alçal­tıp rezil eden kimseler vardır ki, kendisi ona ikram etmektedir. Dikkat, ey ğâfil İnsan! Allah&#8217;ın, Rasûlü üzerine döndürdüğü ğanimet gibi şeylerde nice so­kulup nimetlenen vardır ki, Allah&#8217;ın nezdinde ken­disine hiçbir pay yoktur. Dikkat, ey ğâfil insan! Gerçekte cennetin ameli, yokuşa çıkmakla beraber zordur ve gerçekte ateşin ameli iniş olmakla bera­ber kolaydır. Dikkat, ey ğâfil insan! Nice bir saatin şehveti vardır ki, uzun bir zaman olarak üzüntüyü meydana getirir = doğurur.” mealindeki hadîs-i şerif, Konevî&#8217;nin sözünü teyid etmektedir.</p>
<p>Allah Azze ve Celle her bir insan için dört göz ver­miştir: İki göz, nefsin merkezine bağlı, yani dimağa bağ­lı, maddi ve zâhirîdir. Bu gözle insan, eşyaları görür, tıbkı hayvan gibi aleyhinde ve lehinde olanları bu göz vasıtasıyla idrak eder. Bu kabilden en mükemmel göz, bal arısına verilmiştir. Demek bal arısının gözleri, insa­nın gözlerinden daha ileridir.</p>
<p>Ayrıca Allah Azze ve Celle her bir insana manevi iki göz vermiştir. Bu gözler ise, kalbe bağlı ve ğayb âle­mini idrâk etmeye, görmeye elverişlidir. Bununla insan, maddenin ötesini görür. Nitekim erbâb-ı hakîkat, bu gözle insanın iç âlemini keşfederler; onlarca, kalbî göz­lerin hakikati ğayet açıktır.</p>
<p>Birinci gözle insan, bedene ğıda olabilecek yeme­ye, giymeye elverişli hayat levâzımlarını görüp keşfet­tiği gibi, ikinci gözlerle, âlî ve uhrevi bâkî hayatın levâ- zımlarını bakıp keşfeder, idrâk eder, Allah Azze ve Celle’ye yakınlık ve uzaklık derecelerini bu gözle İdrâk eder. Kimisine maddi göz ğâlib gelir, yani nefs ğâlib gelir; kimisine de kalb gözü ğâlib gelir. Kimisi de her iki cihetle eşit olarak görgü sahibi olur. Kur&#8217;ân-ı Hâkim’de,“Size Rabb&#8217;iniz tarafından basiretler = mana âlemini görmeye elverişli kalb gözleri veril­miştir. Artık kim hakkı = Tevhîd, nübüvvet, haşre gönderilmek, hesab delillerini görürse = bilip iman ederse, onun bu görgüsünün faydası kendisinedir. Kim de kör olursa, zararı yine kendisinedir. Ben (Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin üzerinize bekçi ve koruyucu değilim.” [40] mealinde buyrulan ayet-i kerîme, her bir insanın dört gözlü oluşunu apaçık beyan etmekte ve hakikatte maddi gözlerin değil, ma­nevi ve kalbî gözlerin körlüğü veyahud da görür halle­rinin daha ehemmiyetli olduğunu beyan etmektedir.</p>
<p>Ni­tekim Ebû Suûd ve İmam Fahreddîn Râzî dediler ki: «Yani, nasıl ki güneşin aydınlığı sebebiyle hissî şeyler gözlerde sûretleniyorsa, böylece Kur&#8217;an ve hadîsin de manevi aydınlığından dolayı kalb gözünde ahiret yani kıyamet ahvâli ve dînin gerçek sûreti sûretlenir. Bu hik­mete mebnî “Size Rabb&#8217;iniz tarafından basiretler = mana âlemini görmeye elverişli kalb gözleri veril­miştir. Artık kim hakkı = Tevhîd, nübüvvet, haşre gönderilmek, hesab delillerini görürse = bilip iman ederse, onun bu görgüsünün faydası kendisinedir. Kim de kör olursa, zararı yine kendisinedir. Ben (Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem) sizin üzerinize bekçi ve koruyucu değilim.&#8221; mealindeki ayet-i kerî-mede Tevhîd ve nübüvvet delilleri, «basiretler =kalb gözleri»yle isimlendirildi. Yani Allah Teâlâ tarafından insanlara bildirilen Tevhîd ve nübüvvet delilleri, sanki kalbin içerisinde tabilenmiş sûretler gibidirler. Artık kim ona bakarsa, kendi nefsi için bakmıştır; kimin de basireti kör olursa, karşıdaki Tevhîd ve nübüvvet delillerini gör­mez ki, kalbinde dînin hakikati sûretlenip tabi&#8217;len- sin.»[41]</p>
<p>Nefs-i emmâresi kendisine ğâlib olanın aklı, maddi gözlerinde ve idrâki de görmesinde hududlanmaktadır.</p>
<p>Nefs-i emmâresi mağlub olan kimsenin idrâki ise, maddi gözlerinin ötesinde, yani kalbindedir. Zira nefs-i emmâre kendi kendine ve hatta kimden korkarsa ona, kimi severse ona tapmak tabiati üzerinde yaratıldı; ve tabiatinden ayrılması kendisine teklif edildi.</p>
<p>Nefs-i emmâresi kendisine mağlub olan ise, kalb gözüyle her cihetle kendisinin Rabb&#8217;ine muhtaç oldu­ğunu bilir, idrâk eder, dolayısıyla iman eder ve binne- tice Rabb&#8217;inden başkasına tapmaz, aslâ şirke düşmez. Binaenaleyh Allah Azze ve Celle&#8217;den başkasının hük­münü taleb etmek, nefsin hevâsından sayılmaktadır. Nefsin hevâsı ise, en büyük tâğûttur. Nefs, tâğûtu in­karla Rabb&#8217;inin Rubûbiyeti&#8217;ni kabul etmekle mükellef kılındı.</p>
<p>Nefs-i emmârenin hevâsını yok etmek ve onu esir almanın yegâne çaresi ise, nefsin, Allah Azze ve Celle&#8217; nin hükmüne teslim ettirilmesidir, kurtuluşu da budur.</p>
<p>Basîreti ğâlib olan kimse, nefsin bu esaretini müşa­hede etmekle uhrevi âlemin hayatını idrâk ettiğinden ona hazırlık yapar, daimi bir sûrette, kazanılmasının le- vâzımlarını, sebeblerini araştırır. Bunun için Allah Teâ- lâ, nefs-i emmâresine değil, Kendi hükmüne teslim olan basîret sahihlerine hitâben: “(Habîbim) De ki: Ey kendi  nefsleri aleyhine hadlerini aşan kullarım! Allah&#8217;ın rahmetinden ümid kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Gerçek şu ki o Ğafûr ve Ra- hîm&#8217;dir. Ciddî bir pişmanlık duyarak Rabb&#8217;inize dö­nün, O&#8217;nun hükümlerine teslim olun; size azab ge­lip çatmadan önce. Sonra yayımlanılmazsınız. Rabb&#8217;inizden size indirilen en güzeline = Kur&#8217;an ve hadîsin hükümlerine tâbi&#8217; olunuz = hayatınıza hâ­kim kılınız; sizler farkında olmayarak ansızın başı­nıza azab gelmezden önce.” [42] buyurmuştur.</p>
<p>Dikkat edilirse, ayet-i kerîmenin başında “Ey kendi nefsleri aleyhine hadlerini aşan kullarım!” diye buyruldu. Demek her insan, Allah&#8217;ın kulu değildir. Bilakis O&#8217;nun kulu, iman etmekle nefsinin tâğûtuna tapmaktan kurtu­lan kimselerdir. Binaenaleyh ancak imanî nifak, küfür ve şirkten büsbütün arınan, Rabb&#8217;inin Rubûbiyeti’ni ka­bul eden, Allah&#8217;ın kuludur. Bu idrâk ve kabule ulaşmak için hadîs-i şerîfte: “Dünyada vatanından uzaklaşıp hasretinde bulun; sanki sen ğarîbsin, bilakis geçen yolcusun. Ve nefsini kabir ehlinden say.” diye buy­ruldu. Yani: “Nefs-i emmâre daima ruhunu dünya haya­tının muvakkat lezzetlerine, doğrusu kendisinin fâni va­tanında ikâmet etmeye davet edip Allah’tan başkasına taptırmak ister, birtakım yaldızlı ve sihirli telkinlerde bulunur. Aldırış etme; aslî vatanın dünya hayatı değil, ondan ayrılmış olduğun cennettir. Buna, ölümü göz önünde bulundurmakla, doğrusu râbıta-i mevtle nefsi inandırırsın.” demektir.</p>
<p>Tâcuddîn İbnu Atâullah diyor ki: «Her ma’siyetin kökü, her ğafletin esası ve her şehvetin sebebi = illeti, nefs-i emmâreden razı olmaktır = telkinlerini kabul et­mektir.</p>
<p>Her tâatin kökü, her uyanıklığın esası, her iffetin sebeb ve illeti, nefs-i emmâreden razı olmamak ve tel­kinlerini reddetmektir.»[43] Bütün ehli tasavvuf ve Müs­lüman âlimleri, hatta Ulûhiyeti kabul eden hukemâ, İbnu Atâullah&#8217;ın bu sözünün kaziyesinde ittifak ettiler. İnsa­nın iki yolu var:</p>
<p><strong>1</strong> -Nefsinden razı olmak, ona uymak.</p>
<p><strong>2</strong>-Telkinlerini reddetmek, Allah Teâlâ&#8217;nın hükmünü kabul etmek ve Rasûlü’ne ittibâ&#8217; etmektir. Üçüncü yol yoktur. Bunun için her şeyden evvel nefs-i emmâreye muhalefet etmek, onun telkinlerini reddetmek, birlikte Allah Azze ve Celle&#8217;nin hükümlerini kabul etmek ve O&#8217;na teslim olmak, her şeyden önce farz olan vazifedir. İşte bu vazifeye, terbiye-i nefs denilmektedir.</p>
<p>Ebû Hafs radıyallahu anh diyor ki: «Kim nefsini töh­met altına almaz ve her vakitte onu kontrol etmez, her halde ona muhalefet etmez, sair günlerinde onu tiksindiği şeylere = İslam dîninin hükümlerinin kabulüne çek­mezse, şübhesiz o mağrurdur = ğurura kapılmıştır. Ve kim hüsn-ü niyetle nefsine bakar, isteklerini güzel görürse, o da helak olmuştur. Ayaa! Akıl sahibi = kalb- deki gözleri olan, hiçbir vakitte nefsinden razı olur mu? Şereflinin oğlu en şerefli şerif olan Yûsuf Peygamberin sözünü bize Kur&#8217;ân-ı Hakîm naklederek şöyle buyurur: &#8220;Ve ben nefsimi temize çekmiyorum. Amma İslam dînine teslim olmayan nefs, daima çirkini ve günahları şiddetle emredicidir; Rabb&#8217;imin esirge­diği nefs müstesnadır. Gerçekte Rabb&#8217;im, Gafur ve Rahîmdir.”[44» Şeyh Cüneyd Bağdâdî de diyor ki: «Nefsin, Rabb&#8217;inin tâat ve ibadetinde olsa bile, yine de ona güvenip teslim olma. »[45]</p>
<p>Şeyh Abdulkâdir Geylânî kaddesallâhu sirrah-us -Subhânî diyor ki: «Afiyette veyahud belada olmak üzere nefsin iki hâli vardır, üçüncüsü yoktur.</p>
<p>Belaya yakalandığı zaman feryad eder, sebebler- den korkar, şikayet eder, kader-i İlâhî&#8217;ye karşı itirazda bulunur, sümme hâşâ, Rabb Teâlâ&#8217;nın Rubûbiyeti&#8217;ni töhmet altına alır,’ sabırsız olur, Allah Teâlâ&#8217;nın hük­müne rıza göstermez, hatta muvâfakat da etmez, sû-i edeb ve tesiri sebeblere isnad etmekle şirke düşer.</p>
<p>Afiyet ve nimette olduğu zaman, oburluk yapar, kibirliliği taslar, istek ve arzularına uyarak nimetleri sa­dece kendisine tahsis etmek ister, şehvânî istekle­rinden herhangi birisine ulaştı mı, hemen akabinde baş­ka bir isteğini yerine getirmeye çalışır. Ulaştığı her bir nimetten daha a&#8217;lâsına ulaşmayı arzular. Allah Teâlâ ta­rafından isteği verildikçe, sahibini daha zor bir duruma sevk eder. Ve nihayetsiz maksadları var; hepsine ulaş­mak ister.</p>
<p>Bir bela başına geldi mi, kurtuluşunu diler; kurtuldu ise, yine edebsizliğine dalar. Onun ıslâhı, istek ve ar­zusundan ayrılıp Rabb&#8217;inin hükm-ü kazasını kabul et­mesidir. Ne vakit ki, kendi kendine tapmaktan kurtulup Rabb’ine Mü&#8217;min bir abd olursa, işte o andan itibaren Allah Teâlâ da onu ahiretine zarar verecek şeylerden korur. Nitekim hadîs-i şerîfte:  “Gerçekte Allah Teâlâ Mü&#8217;min kulunu dünyanın fâni lezzetlerinden korur; kulu o fâni lez­zetleri sevdiği halde. Nitekim kendisinden korktu­ğunuz için hastalarınızı yemek ve içmekten korudu­ğunuz gibi.” diye buyrul maktadır.» Eğer insan, bela hâlinde olsun, afiyet hâlinde olsun, Rabb Teâlâ Zül&#8217; Celâl Hazretleri&#8217;ne döner, sadece O&#8217;na kul olursa, Allah Teâlâ onu kulluğu sebebiyle, taksîratta bulun­duğu takdirde belayı göndermek sebebiyle fâni olan lezzetlerden ayırtır. Ve binnetice insan, ruhu ve kal­biyle insandır; nefsi ve hevâsı cihetiyle de hayvandır. Akıl ise, bunların aletidir; bir kere nefs onu ele geçirir, bir kere kalb.</p>
<p>İsmail Çetin &#8211; Terbiye-i Nefs,syf.44-58</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>34.EI-Kasas Sûresi ayet 50</p>
<p>35.Kenz-ul-Ummâl c.16 s.23 h.n.43766</p>
<p>36.İbnu Asâkir Muhtasar-u Târîh-i Dimeşk c.21 s.308’de tahric ederek hadîsin mudtarib olduğunu söylemektedir. İmam Suyûtî bu haberi îrâd ederek Muâz bin Cebel&#8217;e nisbet etti ve sonuna: “Zait­tir,” diye işaret etti. el-Câmiu-s-Sağîr h.n.2884.. Şârihi Hâfız Münâvî, Taberânî&#8217;nln dahi İbnu Abbas&#8217;ın hadîsinden tahric ettiğini, Hâfız Münzirî&#8217;nin hadîsin zait olduğuna işaret ettiğini söylemekte­dir. Feyz-ul-Kadîr c.3 s.115, el-Mu&#8217;cem-ul-Kebîr c.10 s.318 h.n. 10775, et-Terğîb vet&#8217;Terhîb c.3 s.494</p>
<p>Hâfız Heysümî’nin: “Taberânî&#8217;nln senedinde hadîsi terkedilen îsâ bin Meymûn bulunmaktadır.” -Mecmau-z-Zevâid c.8 s.183- demesi sebebiyle hadis mevdû&#8217; sayılmaz; zira iki hadis birbirini tak­viye etmektedir.</p>
<p>37.EI-Câsiye S. A. 23</p>
<p>38.ithâf-us-Sâddet-il-Müttakîn c.7 s.217</p>
<p>39.Feyz-ul-Kadîr c.2 s.420</p>
<p>40.EI-En&#8217;âm Sûresi ayet 104</p>
<p>41.Tefsîr-i Kebîr ve kenarında Ebû Suûd c.4 s.170 Mecmau-t-Te- fâsir c.2 s.460</p>
<p>42.Ez-Zümer Sûresi ayet 53 &#8211; 55</p>
<p>43.Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye c.1 s. 132</p>
<p>44.Yûsuf Sûresi ayet 53</p>
<p>45.Ğays-ul-Mevâhib-il-Aliyye c.1 s. 133</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/">Nefs ve Kalbin Misali</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefs-ve-kalbin-misali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bakara 148.Ayet İşari Manası Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bakara-148-ayet-isari-manasi-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bakara-148-ayet-isari-manasi-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 18 May 2019 14:17:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Bakara 148.Ayet İşari Manası Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Levvâme]]></category>
		<category><![CDATA[Niyâzî-i Mısrî]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21736</guid>

					<description><![CDATA[<p>Herkesin yöneldiği bir yön vardır.Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.Nerede olursanız olun,Allah sizi bir araya toplar.Allah şüphesiz her şeye kadirdir.&#8221; (Bakara 148). ayetinin işari manası hakkındadır. Bin yetmiş altı senesi Şevval ayının onuncu günü idi,ricası benim yanımda farz derecesinde olan ihvandan biri,tarikat ve hakikat erbabı nokta-i nazarından bu ayetin işaretini açıklamamı rica etti. Şifahen bu ricayı kabul [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bakara-148-ayet-isari-manasi-hakkinda/">Bakara 148.Ayet İşari Manası Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-21882" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/hadis1.jpg" alt="" width="687" height="380" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/hadis1.jpg 687w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/hadis1-600x332.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/hadis1-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 687px) 100vw, 687px" /></p>
<p>Herkesin yöneldiği bir yön vardır.Hayırlı işlerde birbirinizle yarışın.Nerede olursanız olun,Allah sizi bir araya toplar.Allah şüphesiz her şeye kadirdir.&#8221; (Bakara 148). ayetinin işari manası hakkındadır.</p>
<p>Bin yetmiş altı senesi Şevval ayının onuncu günü idi,ricası benim yanımda farz derecesinde olan ihvandan biri,tarikat ve hakikat erbabı nokta-i nazarından bu ayetin işaretini açıklamamı rica etti.</p>
<p>Şifahen bu ricayı kabul ettikten sonra bütün kemalleri zatında toplayan Allah&#8217;a yöneldim.Araştırma yapmadım.Hiç bir kitaba bakmadım.Tamamen O&#8217;na yönelip ilhamını bekledim.Nihayet Yüce Allah sırrıma bu sofrayı indirdi.Yedim,içtim ve bize lutfettiği nimetlere ve hidayete karşı Allah&#8217;a hamd ve şükrettim: &#8220;Allah bize hidayet etmeseydi,biz hidayete erişemezdik.&#8221; (A&#8217;raf 43).</p>
<p>Muvaffakiyetim Allah iledir.O&#8217;na dayanırım,O&#8217;na güvenirim.İstedim ki &#8220;İnsanların en şerlisi yalnız yiyendir.&#8221; tehdidinden kaçmak &#8220;Rabbının nimetini söyle.&#8221; (Duha 11) emrine uymak için sofrayı kağıtlara yazıp sereyim de hazmetmeye kabiliyetli kardeşler ondan yesinler ve Yüce Allah&#8217;a şükretsinler ki O da onlara nimetlerini artırsın,huylarını,vasıflarını güzelleştirsin.İşte Allah&#8217;ın tevfiki ve irşadiyle ayetin beyanına başlıyorum.Başarıya ulaştıran ve irşadeden O&#8217;dur.</p>
<p>Allah Teala buyurdu: &#8220;Herkesin bir yönü vardır.&#8221; Ümmetlerden her birinin,fertlerden her ferdin,uzuvlardan her uzvun,nefis ve ruh kuvvetlerinden her birinin bir yönü,maksadı ve belirli bir kıblesi vardır.</p>
<p>Bu kıble veya yön,Allah&#8217;ın isimlerinden bir isimdir.O kişi ona yönelir.Müvelli,ismi faildir.Yönelen manasına gelir.Görünüşte insan yönelmektedir ama hakikatte yöneldiği maksadın cezbesi kendini çekmektedir.Amel insanı Allah&#8217;a çeker nitekim Allah Teala şöyle buyurmuştur: &#8220;Güzel kelime O&#8217;na çıkar ve salih amel O&#8217;na yükselir.&#8221; (Fatır 40).</p>
<p>Artık anla.Bunu bildinse bilirsin ki insanlardan hiçbiri maksadından ve kıblesinden sapmaz.Ancak kendisini o cihete döndüren ve önce kendisine maksad olan kimse,Allah&#8217;ın diğer bir ismi galip gelirse o zaman ilk maksadından döner.Allah&#8217;ın ismi onu,birinci maksadının elinden alırsa ona: &#8220;Yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir.&#8221; (Bakara 150) der.Bütün vecihleri döndüren isimlerle,insanların hoş görüp yöneldikleri maksatları kasdediyorum.</p>
<p>Yani bu maksatlar,onların yüzlerini mıknatıs gibi cezbe ile çeker,ona yönelirler.Bundan dolayı &#8220;ilim,maluma tabidir&#8221; demişlerdir.İnsan bir şeyi hoş görürse ona yönelir.Sonra başka bir şeyi birinci maksadından daha hoş görürse,haddi zatında o şey birincisinden hoş olmasa da o adam birinci maksadını bırakır,ikinci maksadı kendisine maksat edinir.Çünkü ikincisi kendine göre birincisinden daha güzeldir.Ona bakmaktan,ona yönelmekten zevk alır.Bir şeyin peşinden giden kimse,ondan daha cazip bulduğu başka bir şeyin peşine gider,ikincisi birincisinden daha cazip göründüğü için birincisinin yerine bu defa onu maksad edinir.Çünkü o şey kendini çeker. &#8220;Allah işini yerine getirendir.&#8221; (Yusuf 21).Allah güzeldir,O maksad olmak ve bilinmek ister.</p>
<p>Bunu bildinse bil ki yüksek masat,alçak maksattan daha tatlıdır.Zira onda güzellikler,alçaktakinden daha toplu ve daha tamdır.Çünkü yükseklik tarafında letafet daha çoktur.Alçaldıkça kesafet artar.Her latif,letafeti oranında kesifi kuşatır.Her şey,yüksekliği oranında latifdir.</p>
<p>Bir şey ne derece kesafetten kurtulursa o derece daha kuşatıcı,rahat,iç açıcı,sevinç verici ve lezzetli olur.Kimin yükseklere bağlılığı daha çok olursa,rahatı daha çok,bilgisi daha tam ve kalbi daha geniş olur.Mesela iman tatlıdır,ibadetle iman yalnız imandan daha tatlıdır.Zuhd yalnız ibadetten daha tatlıdır.Nefsi bilmek,tek başına zühdden daha tatlıdır.Nefsi bilmek de derecelere ayrılır: Nefsi Levvameyi bilenin lezzeti,Emmareyi bileninkinden çoktur.Çünkü nefs-i levvame,yükseklik itibariyle nefs-i emmarenin kıblesindedir.</p>
<p>Nefs-i mülhimeyi bilenin lezzeti,bunun aşağısında olan nefs-i levvame&#8217;yi bileninkinden çoktur.Çünkü o da kendi altında olanın yani levvame&#8217;nin kıblesindedir.Nefs-i Mutmainneyi bilenin lezzeti,mülhimeyi bileninkinden çoktur.Çünkü mutmainne,mülhimenin kıblesindedir.Nefs-i Raziye&#8217;yi bilenin lezzeti,mutmainneyi bileninkinden çoktur.O da mutmainnenin kıblesindedir.Nefs-i Marziyyeyi bilenin lezzeti,raziyyeyi bileninkinden çoktur.Çünkü o da Raziyye&#8217;nin kıblesindedir.</p>
<p>Nefs-i Safiyye&#8217;yi bilenin lezzeti de hepsinden çoktur.İşte bu nefsi bilmek,ayniyle Hakkı bilmektir.Çünkü Peygamber Aleyhisselam Efendimiz buyurmuştur: &#8220;Nefsini bilen Rabbını bilir.&#8221; yani nefsini bilen,o marifetle Rabbını da bilmiş olur.Yoksa nefsi bilmeden ayrı bir marifetle değil.Nefsi bilenin kıblesi Allah Teala&#8217;dır.Bu marifet anında kendisine: &#8220;Nereye yönelirseniz orada Allah&#8217;ın yüzü vardır.&#8221; (Bakara 115) ayetinin sırrı açılır.Allah kullarını bu bilgiye teşvik ederek buyuruyor: &#8220;Hayır işlerinde yarşınız.&#8221; (Bakara 148).</p>
<p>Yani ey Muhammed ümmeti isimlere ve sıfatlara bağlı bütün belirli maksatların menşeine,dünyevi ve uhrevi bütün arzuların kaynağına koşunuz.Dikkat ediniz o,Zat-i İlahi ve mutlak Vücut&#8217;tur.O öyle bir varlıktır ki o belirli maksatlar,görünüşü ve itibarı yönünden Sırf Vücut&#8217;tan başka bir şey koklamamışlardır.</p>
<p>Belirli isimlerin ve sıfatların gereğine göre nerede olursanız Allah size gelir.Yani bütün sıfatları tamamen kendinde toplayan Zat-i Buht (Allah) onların maksat ve gayeleri olan bu isim ve sıfatlardan doğan görüntüleri kaldırdıktan sonra tecelli eder. &#8220;O,her şey üzerinedir.&#8221; Başlangıç ve görünüşler itibariyle her şekilde görünür.Fakat zatını da gizler.Ama Maad (ahiret),zuhur ve zati tecellisi itibariyle de bütün görüntüleri ve çoklukları ortadan kaldırmaya &#8220;kadir&#8217;dir.&#8221; &#8220;Allah gerçeği söyler,O,yola iletir.&#8221;</p>
<p>Niyazî-i Mısrî &#8211; İrfan Sofraları,9.Sofra</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bakara-148-ayet-isari-manasi-hakkinda/">Bakara 148.Ayet İşari Manası Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bakara-148-ayet-isari-manasi-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdemlerin Sürekliliği Anlamında Nefis Sağ­lığının Korunması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 15:12:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Erdemleri kazanmak]]></category>
		<category><![CDATA[Erdemlerin Sürekliliği Anlamında Nefis Sağ­lığının Korunması]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızade Ali Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh sağlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21303</guid>

					<description><![CDATA[<p>8.Bap:  Unutulmamalıdır ki nefis iyi ve erdemli olunca ve insan­lık mertebesine bilfiil ulaşınca onun bu erdemli melekesini korumak kişiye vacip olur ve her zaman bu mutluluğun taze­lik, temizlik ve devamlılığına azimli olması gerekir. Beden sağlığını korumaya nasıl önem veriliyorsa nefis sağlığım ko­rumaya da öyle önem verilmelidir. Hatta bu, daha önemli ve öncelikli, buna gösterilecek özen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/">Erdemlerin Sürekliliği Anlamında Nefis Sağ­lığının Korunması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_040620172258_815283520.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21336 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/353_040620172258_815283520-300x186.jpg" alt="" width="342" height="212" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22343 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi.jpg" alt="" width="518" height="291" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/kindi-ibn-heysem-nasiruddin-tusi-metinler-bilim-tarihi-yunan-felsefesi-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 518px) 100vw, 518px" /></a>8.Bap: </strong></p>
<p>Unutulmamalıdır ki nefis iyi ve erdemli olunca ve insan­lık mertebesine bilfiil ulaşınca onun bu erdemli melekesini korumak kişiye vacip olur ve her zaman bu mutluluğun taze­lik, temizlik ve devamlılığına azimli olması gerekir. Beden sağlığını korumaya nasıl önem veriliyorsa nefis sağlığım ko­rumaya da öyle önem verilmelidir. Hatta bu, daha önemli ve öncelikli, buna gösterilecek özen daha çok gereklidir.</p>
<p>Bu sağlığı korumanın ve nefis erdemini sürdürmenin, kişinin kendisi gibi veya daha çok erdem kazanmış, kusur ve erdemsizlikleri terk etmiş iyi ve erdemli kimseler ile iliş­ki kurmasından ve erdemleri kazanmamış ve erdemsizlik ayıplarından arınmamış kimselerin arkadaşlığından yakıcı ateşten kaçar gibi kaçmasından daha önemli sebebi yoktur. Nitekim Şeyh Sa’dî şöyle demiştir:</p>
<p><em>Kendinden daha iyisini ara ve fırsat bul</em></p>
<p><em>Kendinle olunca zamanı azaltırsın</em><sup>86</sup></p>
<p>Zira insani nefsin özelliği, arkadaş vasıflarıyla gerçek­leşmek ve içli dışlı olmak, dost ahlâkıyla donanıp süslen­mektir.</p>
<p><em>Üzüm üzüme baka baka kararır</em></p>
<p>Filozoflar “Tabiat hırsızdır.” demişlerdir. Bu manada şöyle nazmedilmiştir:</p>
<p><em>Aptal güçlüye çok hızlı saldırır</em></p>
<p><em>Külün içine konan kor gibi söner</em></p>
<p><em>Farsça manzum secilerden biri şöyledir:</em></p>
<p><em>Kötü dost kötü yılandan daha kötüdür.</em></p>
<p><strong>Şiir:</strong></p>
<p><em>Kişiyi sorma dostunu sor</em></p>
<p><em>Herkes dostunu taklit eder</em></p>
<p><em>İnşa edenin tercümesi:</em></p>
<p><em>Kime kafin olur âdem nigâh kıl o karine</em></p>
<p><em>Dilersen âdemin ahvâline delil ü karine</em></p>
<p>Çirkin davranışlı kötülerle arkadaşlık etmek ve dış gö­rünüşlerini seyretmek haram olduğu gibi sadece boş ko­nuşmalarını dinlemek de haramdır. Özellikle edepsizlikler, müstehcenlikler ve maskaraların komik ve çirkin manzum ve secileri, yoldan çıkarıcı şarap kasideleri, aşk şiirleri, Müslümanları hicvetme ve ayıp şeyleri dile getirme, fazilet­leri arayan ve reziletlerden kaçınan kimselere kesinlikle za­rarlıdır ve bunlardan uzak durulması gerekir. Bir beyitin dinlenmesi eksik nefislerde o kadar heva, batıl heves ve çir­kin arzulara sebep olur ki yok etmek için uzun süre tedavi, sabır ve müdafaaya ihtiyaç duyulur. Özellikle aşk şiirleri ezgi ve şarkı ile birlikte dinlenirse gizli heva sebeplerini ha­rekete geçirir ve namahreme gizli meyletme hastalığım kış­kırtır. Hatta bazen araştırman âlimlerin alçalmasına ve eği­timli tarikat yolcularının doğru yoldan çıkıp tembellik ve ahlâksızlığa sürüklenmelerine sebep olur.</p>
<p>Öyleyse evla olan tutum, kalbin genelde kendilerinden gelen şeylerle hastalanmasına sebep olan duyu organlarının zararlı olduğu zannedilen yerlerde kapatılmasıdır. Fıkıh ki­taplarında içki ve oğlanla ilgili şiirleri dinlemenin mekruh olduğunun söylenmesinin hikmeti budur. Müzik aletlerinin seslerini ve şarkıları dinlemenin şeriatta haram olmasının sebebi Allahu a’lem budur.</p>
<p>Özellikle aşk şiirleriyle ilgili ez­gileri çalan saz aletlerinin seslerini dinlemek şehevi şeyleri tahayyül etmeye götürür ve sürekli hayal etmek mütehayyi- lenin genellikle icat etmesine sebep olur. Bundan dolayı ba­zı fazıllar, “Ezgi zinanın davetçisidir.” demişlerdir. Çünkü nefis bedenle ilişkili olduğu, onda fiiller icra ettiği ve şehevi güçler beden köşkünde bir arada bulunduğu müddetçe sa­pıklık ve erdemsizlik sebeplerinden ayrılmaz. Nefsin en dü­şük fesat ve rezilet seviyesine inmesi kolaydır, ama en yük­sek fazilet tepelerine çıkması zordur.</p>
<p><em>Başkanlık feleğine yükselmek zordur</em></p>
<p>Birincisinin ağır taşın en düşük sebep ve az kuvvetle aşağıya doğru hareket ettirilmesi gibi, İkincisinin ise o taşın dağın tepesine çıkarılması gibi olduğu ve büyük bir kuvvete ve kalabalık bir topluluğun yardımına ihtiyaç duyulduğu bi­linmelidir. “Cennet zorluklarla, cehennem arzularla çevrili­dir.”(Müslim,Sahih,4/2174,n.2822) hadis-i nebevisi bu manaya işaret etmektedir.</p>
<p>Çoğu pis olan insanlarla ünsiyet kurmak ve iç içe ol­maktan kaçınmak en doğru yoldur. Uzlet ve inzivayı seç­mek, arkadaş ve akrabalarla ilişkileri azaltmak bunun gibi olay ve çıkmazlardan daha sağlıklıdır. Bundan dolayı “Uz­lette olan için izzet vardır.” demişlerdir. Uzletin sayısız fay­dası ve insanlara karışmanın sınırsız zararı vardır. Öyleyse uzleti tercih etmek övülmüş ve çok fazla iç içe olmaktan ka­çınmak vacip görülmüştür.</p>
<p>İnsanların arasına karışmak zaruri olduğu için şöyle demişlerdir:</p>
<p><em>Uzlette izzet vardır ama</em></p>
<p><em>İnsan insana muhtaçtır</em></p>
<p>Dediğimiz gibi mümkün mertebe pak ruhları rezalet kirlerinden arınmış ve temiz yüzlerinde fazilet nurları par­layan erdemli insanlarla dostluk etmeye talip olmak ve böy­le olmayanlardan uzak durmak gerekir. Büyük şeyhler şöyle demişlerdir: “Sohbet lazım olduğunda müşahede ve bera­berliği seni ahir ete yönelten ve gurur yurdunu ve gaflet va­tanını terk etmeye çağıran kimsenin sohbetini tercih et.” Nakşibendiye silsilesi hâcelerinden olan Azizan lakaplı Hâce Ali Râmîtinî, bu manada tarikat yolcusu ve dikkatli derviş olanlara şu nasihatte bulunmuştur:</p>
<p><em>Oturduğun hâlde gönlün ısınmayan</em></p>
<p><em>Senden dünya sıkıntısını gidermeyen</em></p>
<p><em>Kimseyle arkadaş olmaktan sakın</em></p>
<p><em>Yoksa Azizan’ın ruhu sana lütfetmez</em></p>
<p>Vefa kardeşleri ve safa dostları ile sohbet edince neşeli, güler yüzlü ve sevimli olmalı, fakat itidale riayet etmelidir. Zira diğer erdemler gibi bu hasletin de ifrat ve tefriti er­demsizliktir. Orta ve erdem olan mertebeye güler yüzlülük ve sevinç derler. İfratı, çok gülmek, soytarılık ve maskara­lıktır. Tefritine asık suratlılık ve çatık kaşlılık denir.</p>
<p>Latife ve mizah denilen şakada da itidal derecesine ve orta yola riayet etmek gerekir. İfratı soytarılık ve maskara­lığa çıkar, birçok zarar ve kötülüğe yol açar. Tefriti asık su­ratlılık ve sevimsizlik olup dostlar onun sohbet ve işretin­den nefret eder. Bazen kibre bürünür ve saf kalpli dervişle­rin kendisinden sıkılmasına sebep olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “Peygamber (as) şakayı sever, ama sadece doğruyu söylerdi.”(Münavi,Feyzul Kadir,5/49) Müminlerin emıri ve muvahhitlerin re­isi Hazret-i Ali (ra) çok şaka yapardı.</p>
<p>Ruh sağlığını koruma sebeplerinin en önemlisi, nefsine daima güzel işleri yüklemek, iyi fiilleri kazandırıp geliştir­mek, hem teorik gücün hem de pratik gücün işlerini yapmada kusur, ihmal ve tembelliği alışkanlık hâline getirmemektir. Nitekim beden sağlığını korumada da bedensel işleri yapma ve mutedil olan yumuşak hareket ettirme, organların sağlığı­nı ve sinirlerin kuvvet ve selametini korumaya sebep olur.</p>
<p>Tabipler bedensel egzersizi aşırı derecede tavsiye eder­ler ve her tür alıştırmanın bir organa faydalı olduğunu be­lirtirler. Güreşin bütün organlara, yay çekmenin omuz ve pazılara, yürümenin baldır ve bacağa yararlı olduğunu söy­lerler. Diğerleri de bunlara kıyas edilebilir. İdmanı terk et­menin bela ve üzüntünün sarmasına, beden binasının kiriş ve direkleri olan sinir ve kemiklerin gevşeyip zayıflamasına sebep olduğunu ifade ederler.</p>
<p>Aynı şekilde ruhsal alıştırma da nefsin güçlerini kuv­vetlendirir; terk edilmesi ise tembellik, zayıflık ve gevşekli­ğe yol açar, ruhu bela ve üzüntünün kaplamasına sebep olur. Nefis, aklı işletmekten ve fikrî çıkarımdan mahrum kalınca onu ahmaklık sebepleri istila eder ve kutsal âlemle­rin hayır maddelerini ve feyiz ırmaklarını alma istidadım kaybeder. Amel süsünden mahrum olunca tembelleşir, güç- süzleşir ve mutluluk vasıtalarını kaybeder. Hâl ve ikbalinin bu şekilde altüst olması insanlık suretinden çıkmasına ve misal ve mana âleminde hayvan suretlerine bürünmesine sebep olur. Altüst olduğunu, ister bu dünyada fark etsin, is­terse tabiat sarhoşluğunun baskın gelmesi sebebiyle gaflet edip bedenle ilişkisi kesildikten sonra fark etsin, fırsat geç­tikten ve keder kaçınılmaz olduktan sonra hasret ve piş­manlık fayda etmez.</p>
<p><em>Pişmanlık parmağını çok ısırır</em></p>
<p>Ama ilim ile süslenen ve amel yarışında öne geçen kim­selerin de düşünce ve basiret yüzlerinden batıl zan perdesi­ni kaldırmaları ve kibir örtülerini mutluluk ve erdem ma­kamından uzaklaştırmaları gerekir. İlim ve amel ile gurur­lanıp kibirlenmek ne kadar gizli olursa olsun neticede başa­rıyı engeller ve mutluluk çehresini örter.</p>
<p><em>Zahit gururlandı kurtuluş yolunu bulamadı</em></p>
<p><em>Hilekâr yalvararak selam yurduna gitti</em>(Hafız,Divan)</p>
<p>Yaşlılık sebebiyle utanıp ilim öğrenmekten vazgeçme­mek gerekir. Çünkü cehalet her zaman kötü ve ilim hayat boyu iyidir. Öncekileri ezberledikten sonra bilgilerini tek- rarlamalı ve geçmişi anmak suretiyle ezberlerini hatırlama­lıdır. İlim hazînelerinin köşelerine unutma örümceklerinin ağ örmesine meydan vermemek gerekir. Zira “İlmin afeti unutmaktır.&#8221; denmiştir.</p>
<p>Mutluluğu kazanmak isteyenlerin, fani mal ve istekler peşinde koşan kimsenin, talep ettiği şeyi eline imkân <sub>V</sub>e kudret geçince korumak için nice sıkıntılara katlandığını hatta uyku ve yemeği kendisine haram kıldığını, meşakkat­lere katlanmayı ve tehlikelere atılmayı meslek edindiğini düşünmeleri gerekir, öyleyse gerçek yetkinliği isteyen ve kalıcı mutluluk ve erdeme meyleden kimse, eğer talep ettiği şeyi ve ilgi gösterdiği cevheri koruma konusunda peş peşe gelen sıkıntılara katlanmaz, gece gündüz çalışma yolunu tercih etmez ve değerli cevheri telef olmakla yüz yüze bıra­kırsa dünyevi ve uhrevi zarar ile hüzün dostu olması ve hem tek hem ikili manasında hüsrana uğraması kaçınılmazdır.</p>
<p>Yetkinleşmek isteyen kimse, mal toplama ve makam araçlarını ele geçirmeden yüz çevirip Hakk’ın kabul ettiği ve halkın övdüğü zühdü gayret endamına kaftan ve ruhani ma­kam yüksekliğine şiar edinmelidir. Züht, insanın zaruri miktarda dünyevi vasıta ve hazlarla yetinmesi ve lüks olan fazla geçimliğe iltifat etmemesidir. Zühdü emir ve tavsiye etmek peygamber ve velilerin âdetidir. Mutlulukların ser­mayesi ve makamların süsü züht ve kanaattir. Başlangıçta züht olmayınca ahiret yolunun yolcusu hiçbir mutluluğu el­de edemez ve erdem talibi züht elbisesini giymeden hiçbir makama ulaşamaz. Resul-i Ekrem’den şu hadis rivayet edilmiştir: “Dünyaya rağbet etmezsen Allah’ın sevgisini, in­sanların ellerinde olana rağbet etmezsen insanların sevgisi­ni kazanırsın.”(İbn Mace,Sünen,2/1373)</p>
<p><em>Halkın elindekilere tamah etmezsen</em></p>
<p><em>Bütün insanların sevgilisi olursun</em></p>
<p><em>Azıklarını yasakladıkları kırlangıç</em></p>
<p><em>Evlerinde onlara üvey evlat oldu</em></p>
<p>Hazret-i Peygamberim İbn Ömer’e şu şekilde nasihatte bulunduğu rivayet edilmiştir: “Dünyada bir yabancı veya bir yolcu gibi ol ve kendini kabirde yatanlardan biri olarak dü­şün!”(Buhari,Sahih,5/2358) O izzetli hazretin dünya nimetlerinden nasıl el etek çektiği ve ne kadar az yiyecek ve giysi ile yetindiği herkes ta­rafından bilinmektedir. Bu dünyadan göçünceye kadar bir kez olsun arpa ekmeği ile doymadı. Hâlbuki fakirliği zaruri değil, ihtiyari idi. Nice yerlerden gelen mallan başkasına cö­mertçe verir, kendisi böyle yaşamayı tercih ederdi. Özellikle ömrünün sonunda Yemen, Bahreyn ve Arap Yarımadası’nın çoğu fethedilir, çok miktarda mal risalet merkezine getirilir­di, fakat o, bir daneyi bile biriktirmeyip hediye eder, kendisi iradi olarak fakir bir hayat sürdürürdü. Hatta dünyadan ahirete irtihal ettiği sırada mübarek vücudunun zırhı bir Ya­hudi’ye bir miktar buğdaya karşılık rehin verilmişti. O buğ­dayı veresiye alıp ev halkına nafaka etmişti. O hazret zühdü başlatmış, Raşit Halifeler ile Sahabe ve Tabiin’in çoğu züh­dün tadını bal bilip fakirlik ile iftihar etmede ona uymuşlardı.</p>
<p>İleri gelen muvahhit filozoflar bu vefasız dünyanın fani mallarından el çekmişlerdi. Sokrat bir kuyunun içinde otu­rurdu. Kral ve ileri gelenlerden olan öğrencileri ona mal arz ettikleri hâlde kabul etmez, hanesinden feragat edip kuyu ile yetinirdi. Bundan dolayı ona “Kuyu Sokrat’ı” derler. Münzevi Diyojen’in iki abadan başka bir şeyi yoktu. Eflatun da dünyadan yüz çevirmiş, züht ve kanaatle süslenmişti. Görünür züht ve mal azlığından vazgeçip hizmetçi, mal ve imkân sahibi olmaya yönelen filozofun Aristoteles olduğu söylenir.</p>
<p>Hazret-i Peygamberim bazı seçkin sahabeleri ve ümme­tinden bazı veliler mal ve dünyevi sebepler edinmiş olmala­rına rağmen kalplerine mal sevgisi yerleşmemiş ve gayret­leri onun sıkıntısına kapılmamıştı. Felaket tuzağı ve her gü­nahın başı dünyanın kendisi değil, dünya sevgisidir. Nice eli boş derviş vardır, dünya onu mest etmiştir. Nice zengin de vardır ki eli eteği dolu olmasına rağmen himmet boynu dün­ya sevgisinin esaretinden özgürdür.</p>
<p>Sahabe-i Kiram’dan Abdurrahman bin Avf, malının çok­luğu ile meşhurdu. Vefatında dört hanımı kalmıştı, birisine sekizde bir hissesinden 80.000 dirhem veya başka bir rivaye­te göre bu kadar dinar ile sulh ettiler, fakat gönül sayfası dünya rakamından arınmış, himmet boynu dünya sevgisi kolyesinden azat olmuştu. Bu vasfı o derece yerleşmiş idi ki bir keresinde Hazret-i Ömer’in huzuruna gelip şöyle dedi: “Ey müminlerin emîri! Şam’dan seksen deve yükü olan bir kervanım gelmektedir. Her devedeki ticaret malı 1000 dinar­dır. Hepsini Allah yolunda sadaka ettim, al, zapt et.” Sebebi sorulunca dedi ki: “Bu gece teheccüt namazımda hatırıma, acaba kervan nereye geldi ve ne durumdadır, diye geldi. Öy­leyse teveccüh yüzümü örten ve teheccüdümde zihnimi karış­tıran bir malı mülkiyetimden çıkarmam gerektiği açıktır.”</p>
<p>Son dönem şeyhlerinden iyilerin iftiharı Hâce-i Ahrar Ubeydullah Semerkandî’nin ikamet giysisine Semerkant bölgesi karargâh olmuşsa da velayet şekeri bütün bölgelere destan olmuştu. Mevlana Abdurrahman Câmî&#8217;nin onu öv­mek için nazmettiği incilerden biri şöyledir:</p>
<p><em>Dünyaya şahlar şahının sırasını Ubeydullah’ın davulunu çal</em></p>
<p><em>O fakirlik hürriyetinden haberdar Hâce-i Ahrar Ubeydullah’tır</em></p>
<p><em>Gönlü birlik denizinin derinliği Sahilinin sedefi çokluk suretidir</em></p>
<p><em>Felekteki dokuz kubbe ise Dipsiz derinlikten bir kabarcıktır</em>(Molla Cami,Tuhfetul Ahrar)</p>
<p>Bununla birlikte o kadar çok malı, aracı, hizmetçisi, maiyeti, mezra ve köyü vardı ki Reşehât kitabında anlatıldı­ğına göre, Hâce’nin 1300 mezrası vardı ve her bir mezra­sında 3000 çift yürürdü. Ama bu kadar mal ve araç, onun yoluna zerre kadar engel ve gayret nazarında saman yapra­ğı kadar değildi. Nitekim Mevlana Câmî yukarıdaki nazmın devamında şöyle demiştir:</p>
<p><em>Başı ve sonu olmayan yeryüzü Gözünde bir tırnaklık yüz gibidir</em></p>
<p><em>Ele geçirdiği bir tırnaklık yüzü Fakirlik yolunda kim yenebilir</em>(Molla Cami,Tuhfetul Ahrar)</p>
<p>Erdeme talip olan ve mutlulukla ilgilenen kimse, onla­rın hâlinden ders almalı, mal ve araç toplamaya tevessül etmemeli, bilakis mutluluk için fakirlik makamında olan ululara uymalı, yalnızlık ve fena üzere hayat sürdüren ön­derleri örnek almalı ve vefasız dünya eşkıyasının arayış yo­lunda kendisine mani olmaması ve geçici dünya aldanışının kendisini maksada doğru yürümekten alıkoymaması için fa­ni dünyanın zaruri miktarda imkânlarıyla yetinmelidir.</p>
<p><em>Akıllı ol yolun çoğunu bekâr kat et </em></p>
<p><em>Zamane gelini aldatıcı ve düzenbazdır</em></p>
<p>Erdemleri kazanmak isteyen kimse sakın cinsel ilişki gücünü kışkırtmak için macun kullanan ve müstehcen kitap­ları ve günahkârların hikâyelerini okuyan heybetsiz güruh gibi arzu ve öfke güçlerini tahrik etmesin. Çünkü arzu gücü tahrik edilince belki sakinleştirilmesi çok yorucu olur, hatta kişi şeriatta günahların artmasına sebep olan fiili işler. Arzu ve şehvetlerin tahrik edilmesi, bir adamın uyumakta olan bir yırtıcı hayvanı dürterek ve gürültü çıkararak uyandırıp üzerine saldırdıktan sonra çeşitli hilelerle zararından kur­tulmak istemesine benzer. Uyandırmasaydı yorgunluktan beri, korku ve tehlikeden emin olacaktı. Öyleyse arzu ve öf­ke gücünü kendi hâline bırakmalı, kışkırtmamak, bilakis el­verdiği ölçüde heyecanını gidermeye çalışmalıdır.</p>
<p>Eğer doğal olarak hareket edecek olursa iffet ve yiğitlik erdemlerinin yerleşmesi için akıl ve şeriatın gerektirdiği şekilde itidal derecesine getirip ifrat ve tefrit uçlarına çık­masını önlemelidir. Bütün söz ve fiillerinin itidal terazisiyle tartılması için onlardan önce fikir ve düşünce terazisini ça­lıştırmalıdır. Bazen doğası gereği dengeden çıkarsa bir daha öyle bir fiili işlemekten kaçınması için iyi fiilleri yüklemek ve mubahları engellemek suretiyle nefsi edeplendirip yö­netmelidir. Mesela, şeriat ve aklın mubah görmediği ve dü­şünce ve maslahatın gerektirmediği bir yemeği şiddetli arzu ile yese derhal tevbe edip pişman olmalı ve daha sonra lü­zumsuz nefsin aklın gereğine aykırı olan şeye rağbet etme­mesi için kendisini çokça namaz kılmak ve günlerce oruç tutmakla cezalandırmalıdır.</p>
<p>Bu manada gayret, mücahede ve riyazet erbabıyla ilgili olarak nakledilen birçok hikâye vardır. Gafletle bir lokma yediği için bir yıl oruç tutan, bir gece teheccüdü ihmal ettiği için uzun süre bütün geceleri namaz kılan ve sadece nefsi mubahı arzuladığı için riyazet yükleyip zorlayan, azarlayan, ıslah eden ve eğiten bazı yüksek gayretli kimseler vardır.</p>
<p>Makâmât-ı Hazret-i Şeyhü’l-İslamî Ahmed Zendebil-i Câmtde şöyle anlatılır: Bir gün riyazet mağarasından şehrin girişine geldiğinde olgunlaşmış kayısı yeşil yapraklar ara­sından yeşil felek yıldızı gibi parlamıştı. Nefis, hazrete der ki: Bu kadar zaman beni açlık ve riyazet ateşiyle helak ettin. Bir iki kayısı ile beni sakinleştirsen! Hâce der ki: “Ey nefis, bir yıl boyunca oruç tut, sana muradını vereyim. Nefis razı olup orucu bitirdikten sonra kayısı bahçesine gider. Bir ça­kalın gelip kayısıları yediğini, birkaç tanesini sindirmeksi- zin dübüründen olduğu gibi çıkardığını görür. Hazret alıp yıkamaya başlayınca nefis “Ahmed, ne yapıyorsun, yoksa bu kayısıdan bana mı vereceksin?” demiş. Şöyle demiş: “Evet, kayısı istedin, işte kayısı, sonu bir hayvanın bağırsaklarından geçmiş, yıkayıp sana vereceğim.” Nefis der ki: “Ahmed, ne olursun, bana bunu verme, artık senden hiçbir şey iste­meyeceğim.” Nefse, bundan sonra hiçbir arzusunu talep et­meyeceğine dair yemin ettirir. O zaman kayısıyı atar.</p>
<p>İşte gayretli kimseler böyle davranmışlar. Bu mertebeye nasıl ulaşılır? En azından sen de mümkün oldukça çalış, nefis şehvet karasında dolaşmasın ve arzu havasında uçmasın. Eğer nefis gereksiz yere öfkelenirse artık bir daha hiçbir şe­kilde zamansız öfke sergilememesi için cezalandırmak elma­cıyla bazı utanmazların eziyet ve horlamasına sabretmek ve­ya korunması istenen ve harcanması hoş karşılanmayan malı cömertçe dağıtmak suretiyle eğitip yönetmelidir.</p>
<p>Rivayet edildiğine göre, zamanın padişahı, Filozof Sokrat’a değerli soyunu devam ettirmesi için evlenmesini em­redince Yunan ileri gelenleri iffetli, örtülü ve güzel huylu harem kızlarını ve kardeşlerini arz ettiler. Fakat seçkin filo­zof hepsinden yüz çevirip arsızlık ve edepsizlikte dünyaca meşhur, komşularının kaba ve uzun dilli olarak tanıdığı ve aşağıdaki beyitte tasvir edildiği gibi kırıcı davranmayı âdet edinmiş saygısız bir kadını talep etti.</p>
<p><em>İyi adamın sarayında kötü kadın</em></p>
<p><em>Onun bu âlemde de cehennemidir</em></p>
<p><em>Sakın kötü kadından uzak dur</em></p>
<p><em>Rabbimiz bizi cehennemden koru</em></p>
<p>Bilgin filozofa bu tuhaf tercihin ilginç sırrı sorulunca şöyle dedi: &#8220;Aklı kıt biriyle arkadaşlık lazım olduğunda en azından nefsi onun edepsizlik ve saygısızlığına müptela edip karşılığında öfkeye hâkim olmayı ve gazabı gidermeyi alış­kanlık hâline getirmeme faydası olur.”</p>
<p>Eğer nefis, tembelliğe meyleder ve ihmalkârlığa rağbet gösterirse onu çokça iyi iş yapmak ve evrat, zikir ve nafile ibadetlere devam etmek suretiyle eğitmelidir. Kötü amelle­rin küçüklerinden bile kaçınmalıdır. Zira nefsin küçük gü­nahları işleyerek büyük günahlara cesaret etme ihtimali vardır. Hatta nefsin küçük günahta ısrar etmesiyle küçük günah büyük günah olur, büyük günahtan tevbe ve istiğfar ederek bağışlanmasıyla büyük günah küçülür. &#8220;Büyük günah tevbe ile ortadan kalkar, küçük günahta ısrar edilirse küçük olmaktan çıkar.”(Acluni,Keşful Hafa,2/494)</p>
<p>Kişi nefsinin ayıplarından sürekli haberdar olmalıdır. Bu konuda ilgi sebeplerini ve çözüm inceliklerini kullanabiliyorsa tembellik göstermemelidir. Çünkü insanların çoğu, kendisini erdemler ve mutluluklar yolundan uzaklaştıran, mutsuzluk ve bilgisizlik köşesinde bırakan hâl ve fiillerini bilmez, kusurlarından ve nefs-i emmaresinin hilelerinden gafil olur. Çünkü nefis kendisini çok sever. Seven kimse, sevgilisinin ayıplarına karşı kör olmaya ve çirkinliklerini güzel görmeye hazırdır. “Bir şeye duyduğun sevgi seni ona karşı kör ve sağır eder.”(Ebu Davud,Sünen,4/334)</p>
<p><em>Bir hüner ve yetmiş ayıbın olsa</em></p>
<p><em>Dost sadece o bir hüneri görür</em></p>
<p>Akıllı ve zeki kimsenin kendi kusurlarım bilmeye çalış­ması, düşmanlarına kendi kusurlarını sorması, başkalarında kusur olarak görülen şeyleri öğrenmesi ve onların izlerinin kendisinde de olup olmadığını kontrol etmesi gerekir. Bilgili ve doğru sözlü bir dost kazanıp ona kusurlarını sormalıdır. Her ne kadar sende kusur yoktur dese de şartlanmayıp yine zorlamalıdır. Bazı ayıplarına işaret edince sevinmeli, içinden ve dışından şükretmeli, hiçbir acı belirtisi göstermemelidir. Zira insanlar kişiye düşmanlık etmesinden korktukları için ayıbını söylemekten çekinirler.</p>
<p><em>Kanı bir saht-rûy k’âyîne-vâr</em></p>
<p><em>Yüzüne karşı aybın ede şümâr</em></p>
<p>Ama sahibi gerçekte acı çekmez, aksine teşekkür edip sevinç gösterirse uyarıda bulunmaktan kaçınmazlar. Cahil­lerin âdeti, kusuru kendisine fark ettirildiği ve eleştiri ola­cak şeyler gizlice söylendiği zaman ıstırap duymak ve bir şeküde düşmanlık edip yüksek sesle çirkin sözler sarf et­mektir. Müminlerin emîri Ömer bin Hattab: “Bana kusurla­rımı gösteren kimseye Allah merhamet etsin!”(Darimi,Sünen,169-170) demiştir. “Kusurlarımı tanıtan” değil de “gösteren” demesi, kusurla­rının bildirilmesini hediye olarak gördüğüne işaret etmek­tedir. Allah ondan razı olsun ve onu razı etsin.</p>
<p>İskender’den nakledildiğine göre, bir gün eski nedimle­rinden birine şöyle dedi: “Bu kadar zamandır sen ihlastan dem vurup kendini bize ihlaslı diye tanıtırsın. Bu kadar eği­tildin, iyilik gördün ve yüksek mertebelere çıkarıldın. Ama sen bir defa olsun halis hizmetçilere yakışır şekilde hizmet etmedin. Özel nedim büyük bir sarsıntı geçirir ve “Cihanın şahı hangi kusuru işlediğimi buyursunlar.” der. Muzaffer kral Zülkarneyn der ki: “Sen daima ihlası bulandırdın ve çarpıttın. Zira bana kusurumu bir kere bile hatırlatmadın.” Nedim: “Padişah hazretleri iyilik ve erdemlerle süslenmiş olup varlık güneşinde zerre kadar ayıp görünmez.” der. Ama Zülkarneyn asla kabul etmez ve “Benim ayıpsız olmadığım kesindir, bunu inkâr eden ya inatçı ya da ahmaktır. Eğer gerçekten bende kusur görmüyorsan sen de ahmak ve cahil­sin. Eğer gördüğün hâlde inkâr edip gizliyorsan münafık ve fitnecisin. Her hâlükârda özel nedim ve ihlaslılar mertebe­sinde bulunmaya layık değilsin.” diyerek onu sohbet şere­finden uzaklaştırdı.</p>
<p>Eğer dostların böyle bir faydası olmazsa, ya nazımda dendiği gibi gerçek dostun bakışının güzellikler ve sanatlar­la sınırlı olması, kusur ve ayıplarının dostun müşahedesin­den gizlenmesi bakımından;</p>
<p><em>Dost sohbetinden incinirim</em></p>
<p><em>Kötü ahlâkımı güzel gösterirler</em></p>
<p><em>Ayıbımı hüner ve kemâl sayarlar</em></p>
<p><em>Dikenime gül ve yasemin derler</em></p>
<p><em>Yüzsüz çevik düşman nerede</em></p>
<p><em>Gelip ayıbımı yüzüme vursun</em>(Sadi,Gülistan)</p>
<p>Ya da beyitte tasvir edildiği üzere bu zamanda gerçek dost ve uygun arkadaşın kimya gibi gizlilik perdesinde sakin ve simorg gibi müsemması olmayan sırf isim olması ba­kımından;</p>
<p><em>Mürüvvet kayboldu vefa silindi </em></p>
<p><em>Simorg ve kimya gibi adları kaldı</em></p>
<p>Daha önce zikrettiğimiz gibi düşmanlar tarafından ta­kip edilip araştırılır ve bozguncu hasetçiler tarafından kont­rol edilip casusça izlenirler. Bu topluluk, kum ve çakıl tane­leri gibi sayılamayacak kadar çoktur. Kardeşlerin ayıplarını takip etme, dostların kötülük ve kusurlarına vâkıf olma ve bunları meclislerde ifşa etmeye o kadar çok ilgi gösterirler ki bu zahmet ve ilginin yarısını ilim tahsiline ve erdemleri kazanmaya harcasalardı cehalet çukurlarından kurtulur ve yetkinlik basamaklarında yükselirlerdi. Bu yorgunluk ve iti­nanın bir kısmını itaat ve ibadete sarf etselerdi mutluluğun zirvesine çıkarlardı.</p>
<p>Nakledildiğine göre Galen, “İyiler kötülerden faydala­nırlar.” dermiş. Faydalanma yolunun görünür yüzü, onlar gibi iş yapmaktan kaçınmaktır. Buzurgmihr Buhtegâni’nin şöyle dediği nakledilmiştir: “Ben edebi edepsizlerden öğ­rendim. Çünkü ben onlardan sâdır olan ve çirkinliği akıl ta­rafından açıkça bilinen her fiili zihin sayfama yazar ve on­dan uzak durmayı kararlaştırırdım.” İşte bu söz bu tutumu destekleyip övmektedir.</p>
<p>Bazı filozoflardan nakledildiğine göre, erdemin peşinde olan kimsenin tanıdıkların suret ve yaşantısından bir ayna edinip kendi yaşantı, sıfat, iyilik, kötülük, hâl ve işlerini on­da seyretmesi, onlarda gördüğü güzel ve övgüye layık şeyle­ri alması, çirkin ve yerilen vasıflardan kaçınması gerekir. Zira nefis, kendi kabahatlerini idrak etmede gevşek, ama başkasının kabahat ve kusurlarını idrak etmede çeviktir. Öyleyse bu tür yöntemlerle kusurları idrak etmek ve sonra bunları işlemekten kaçınmak kıvrak zekâlıların tarzı ve çe­vik düşünenlerin huyudur. Uyanık olunması ve gurudan ka­çınılması gereken bir husus da iltifatlı sözlerle övülmektir.</p>
<p>Akıllı insanın ve fazilet talibinin kendisini yüzüne karşı methedenlerin aldatma ve fısıltılarını dinlememesi, aksine bu tür sözlere başlayanları mümkün mertebe engellemesi gerekir. Çünkü iltifatlı sözleri dinlemek erdem talibine bü­yük zarar verir, alçalmasına sebep olur ve onun makam ve faziletlerde yükselmesini önler.</p>
<p>Zira nefs-i emmare, iltifatlı övgüye aldanıp kendisinde bulunmayan yetkinliklerin var olduğunu ve daha yolun başında iken en son makama ulaş­tığını zanneder; böylece tepe takla gider. Biz, iltifatlara al­danıp erdemleri kazanma yolundan tamamen ayrılan, hatta akılsız maskaraların arasına katılan birçok insan gördük. Bazıları henüz ilim tahsilinin başlangıcında oldukları hâlde kötülerin iltifatlarına kanarak kendilerini allame-i cihan sanıp ilginç eserler ve garip şerhler ortaya koyarlar; bazıları da şiir yazma ve nesir inşa etme yoluna talip olup ölçüsüz ve manasız şiirlerden ilginçlikler gösterirler, küfürbazlar maskaralık yapmak için methiyeler düzerler ve miskini tam divane ve konuşmayan maskara yaparlar. Mutluluğu kaçır­maya sebep olan ahmaklıktan Allah&#8217;a sığınırız.</p>
<p>Fazilet talibi, yolları kat etse, tehlikeli yerleri geçse, bazı erdemlere sahip olsa ve birçok mutluluğa erişse de karşılık verirken meddahın övgüsünü dinlemesi zararlı ve tehlikelidir. Bir hadis-i şerifte buyrulduğuna göre, Sahabe&#8217;den bir kimse başkasını yüzüne karşı methedince Hazret şöyle buyurdu: “Kardeşinin boynunu vurdun.”(Buhari,Sahih,5/2281) Meşhur bir hadis şöyle der: “Basiret gözünü açın, karşınızda methedenlerin yüzüne toprak saçın.”(Müslim,Sahih,4/2297) Bazı hadis âlimleri, toprak saçmak ile engellemenin kastedildiğini söylemişlerdir. Bazı­ları da bunun hakikat ifade ettiğini belirtmişler ve medda­hın yüzüne toprak saçmak gerektiğini söylemişlerdir.</p>
<p><strong>Nefs-i emmarenin hâli şöyledir:</strong> Bir kimse onun züht, iyilik, ilim ve yetkinliğini methetse bu nice yıllar onun hatı­rından çıkmaz, hatırladıkça mutlu olur, iftihar eder ve onun gibi nefsin hilelerini bilme sadedinde olanlara görünür. Dikkatsiz gafiller şeytanın nice gizli hile ve tuzaklarına fır­sat bulup ulaşırlar, nicesine de vâkıf olurlar.</p>
<p><em>Ben sana ancak sadakat şartıyla söz söylerim</em></p>
<p><em>Sözümden ister öğüt alırsın ister üzülürsün</em></p>
<p>Gülistan kitabında anlatıldığına göre, bir fazılı mecliste aşın derecede övdüler. Başkaldırıp “Ben kendimi daha iyi bilirim.” dedi. Şu beyitler de ondandır:</p>
<p><em>Ben halkın gözünde güzel görünüşlüyüm</em></p>
<p><em>Fakat içimin pisliğinden başım öne eğiktir</em></p>
<p><em>Halkın güzel nakışlarıyla övdüğü tavus</em></p>
<p><em>Kendi çirkin ayaklarından utanmaktadır</em></p>
<p><strong>Ben derim ki:</strong></p>
<p><em>Derûnumu bilirim ben meâyib ile dolu</em></p>
<p><em>Ne fayide suhan u medhat-i hoş âmed-gû</em></p>
<p>Kınalızade Ali Efendi &#8211; Ahlak-i Alai,syf.131-144</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/">Erdemlerin Sürekliliği Anlamında Nefis Sağ­lığının Korunması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erdemlerin-surekliligi-anlaminda-nefis-sagliginin-korunmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nefsin Mertebeleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-mertebeleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-mertebeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 17 Nov 2017 19:37:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmed Zahid Kotku]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Levvâme]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Mülheme]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Mardiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Mutmainne]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Sâfiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsi Râdiyye]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin Mertebeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18999</guid>

					<description><![CDATA[<p>Muhterem ve pek aziz kardeş, Insan olabilmek kadar güç bir şey yoktur. Kişi, zengin olabilir, âlim olabilir, yüksek makam sahibi olabilir. Fakat insanlık bambaşka bir şeydir. Diğerleri her ne kadar güzel şeylerse de “insanlık” yanında hiç kalırlar. Şimdi sana şu yazdıklarımın bir hülâsasını yapayım: 1- Nefs-i Emmâre Nefs-i Emmâre denilen bedbaht nefis, zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsin-mertebeleri/">Nefsin Mertebeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/nefsin-mertebeleri/unnamed-2-2/" rel="attachment wp-att-19000"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19000" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/unnamed-2.jpg" alt="" width="532" height="426" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/unnamed-2.jpg 532w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/11/unnamed-2-300x240.jpg 300w" sizes="(max-width: 532px) 100vw, 532px" /></a></p>
<p>Muhterem ve pek aziz kardeş,</p>
<p>Insan olabilmek kadar güç bir şey yoktur. Kişi, zengin olabilir, âlim olabilir, yüksek makam sahibi olabilir. Fakat insanlık bambaşka bir şeydir. Diğerleri her ne kadar güzel şeylerse de “insanlık” yanında hiç kalırlar. Şimdi sana şu yazdıklarımın bir hülâsasını yapayım:</p>
<p><strong>1- Nefs-i Emmâre</strong></p>
<p>Nefs-i Emmâre denilen bedbaht nefis, zenginleştikçe şımarır. Bilgisi arttıkça kibri, gururu da artar. Hele bir de makam sahibi olursa artık onun yanına varmak, sokulmak ne mümkün!</p>
<p>Bu nefs-i emmâre denilen habis nefsi bir çocuğun haline  benzetirsek, pek hatâ yapmayız zannederim. Çünkü çocuk,aklı ermediğinden dolayı her canının istediğini yapmaya çalışır. Haram bilmez, helâl bilmez, her bulduğunu yemekten çekinmez.Bu nefs-i emmâre oniki kötü huydan teşekkül eder.</p>
<p>Başı “küfür”, arkası “şirk”, “gaflet”, “cehâlet” ve bir de aslı, esası,kendini yaradana karşı kulluk vazifesi yâni ibâdeti yapmamak olan “büyüklenme”dir. Diğer kibir alâmetleri bu esasın yavrularıdır. O büyüdükçe bu yavrular da kendisi ile beraber büyür.Eğer ıslahına çalışmazsa böylece ölür gider. “Can çıkmayınca huy çıkmaz” dedikleri budur.</p>
<p><strong>2- Nefs-i Levvâme</strong></p>
<p>Bu oniki kötü huyun ikisi olan “şirk” ve “küfür”den ilim ve amel ile Hakk’ın hidâyetine mazhariyetle kurtulabilen kişi “nefs-i levvâme” ye geçer. Nefs-i levvâme ise diğer on kötü huyu üzerinde bulundurduğu için hiç de makbul bir nefis değildir. Kişi, arasıra kendisine gelen nedâmet ve pişmanlıklarla biraz intibah etse bile bu kötü huylar öyle kolayca atılabilmesi kabil olan şeyler değildirler ki, hemencecik iyi bir insan olsun.</p>
<p>Bu huyların herbirisini atmak; uzun riyâzetler, zikirler, ilme devam ve bir de Hakk’ın lûtfuna mazhariyetle mümkün olur ki, buna muvaffak olan bahtiyarlar nâdirâttandır desek câizdir.</p>
<p><strong>3- Nefs-i Mülheme</strong></p>
<p>Eğer Hak’kın izni ile yakasını bu nefs-i levvâmeden ve  onun çirkin hallerinden kurtarabilirse “nefs-i mülhime” ye geçmeye muvaffak olabilir. Nefs-i mülhime ise; ilim, tevâzu,sabır, tevbe, şükür, cömertlik, kanaat ve tahammül gibi sekiz büyük esasa bağlıdır.Ilimsiz olmaz. Tevâzu denilen şey, o da kendiliğinden olmaz. Her ne kadar tevbe etse de tevbesinde duramaz. Sabır<br />
denilen nimet kolay mı zannedersin?Herkesle geçinebilmek ve kimseyi incitmemek bu sabra bağlıdır. Sabrı olmayan kişi hemen herkesle kavga, gürültü yaparak ortalığın huzurunu kaçırır.</p>
<p>Şükür de nimetlerin büyüğüdür. Cenâb-ı Hak’kın sayısız verdiği nimetlere mukabil şükredebilirse “(Elbette sizi (n nimetinizi) artırırım)” (İbrahim: 7), sırrına mazhar<br />
olarak, nimetleri arttıkça artar.Sehâvet ise -ki, biz buna cömertlik diyoruz- bir meşiyyet-i İlâhiyye’dir. Öyle ki, sahibi fakir de olsa yemez yedirir; bu da ona yeter de artar. Kanaat da ayrı bir devlettir. İnsanın geliri<br />
çok olabilir. Fakat kanaat sahibi ise kanaati elden bırakmayarak artanları fakirlere verebilir.</p>
<p>Bu suretle zengin ile fakir arasında bir köprü kurulmuş olur. Fakirin gözü zenginin malında olmayacağı gibi, bu suretle ona hayır dua etmekten de kendini alamaz. Bu da o zengine yetmez mi? Halbuki bugün zengin ile fakir arasında aşılmaz bir uçurum vardır. Sebebi ise kanaatsizlik ile fakirleri gözlememektir. Bunu yapmadıkça da iptilâlardan kurtulmak mümkün değildir.</p>
<p>Sekizinci huy ise “tahammül”dür. Yâni başkalarından gelen ezâlara sabırla mukabele edip, eziyet edenleri mahcup duruma sokmaktır.Kendisini zemmedip kerih ve çirkin sözler söyleyen birine, Hasan Basrî Hazretleri gayet mümtaz hurmalardan bir tabak dolusu hurma ikram eder. Bunu alan o zavallı da yaptıklarına pişman olur ve özür diler. Eğer Hasan Basrî Hazretleri, kuvvet<br />
ve kudret sahibi bir bahtiyar olduğundan ona cezalar verseydi bu nedâmet ve pişmanlık olmazdı.</p>
<p><strong>4- Nefs-i Mutmainne</strong></p>
<p>Bu nefs-i mülheme, oldukça mühim güzel huyları câmi ise de ehl-i insaf, bunları da olgun insanlar arasına sokmamışlardır.Çünkü bunların ilmi var ise de amelleri kusurlu olduğundan olgun insanlar arasına sokulmamıştır. Eğer Allah Teâlâ’nın yardımı<br />
ile bunu da atlayabilirse &#8211; ki çok riyâzet ve ibâdete muhtaçtır nefs-i mutmainneye muafık olur. Nefs-i mutmainneye de ilim yanında amel de vardır. Sonra her hususta Hak’ka tevekkül eder,açlığa ve riyâzete devamla beraber ibâdetini de arttırır.</p>
<p>Derin düşüncelere dalar ve bu dalma ile envâ-ı çeşit elmas ve yakut misilli cevâhirleri toplar ve etrafındakilere de serper. Bu kadar güzel huy sahibi ve nefs-i mutmainne derecesine ulaşmasına rağmen, işin canı olan ihlâssızlık korkusu burada da mevcut olduğundan, her ne kadar kemâl mertebesine yaklaşmış ise de,kurtulup nefs-i râdiyyeye kavuşmaya çalışması lâzımdır.</p>
<p><strong>5- Nefsi Râdiyye</strong></p>
<p>Nefs-i râdiyye sahibi ihlâslı, boş konuşmaz, zikirle meşgul,zühd sahibi ve verâ denilen şüpheli şeylerden de son derece kaçıcı olur. Bu suretle de Cenâb-ı Hakk’ın sayısız ve çeşitli kerametlerine mazhar olur. Bu nefsin sahibine “ehl-i kemâl” demek yaraşır. Cenâb-ı Hakk cümlemize bu güzel huyları nasib eylesin. Âmin&#8230;</p>
<p><strong>6- Nefs-i Mardiyye</strong></p>
<p>Bundan sonraki nefis mertebesine, nefs-i mardiyye derler ki bu derecede, kul Allah’tan, Allah da kuldan razıdır. Bu mertebede olanlar Allah’tan gayriyi düşünmezler ve Allah’ın mahlûkuna lûtf ile muamele ederler. Gayeleri Allah Teâlâ’ya yakın olmaktır. O’nun yarattığı bütün eşyalardaki hikmetleri düşünür ve O’nun taksimine daima razı olduklarından, marifetullah kapısı da kendilerine açıktır.</p>
<p><strong>7- Nefs-i Sâfiyye</strong></p>
<p>Nefs-i Kâmile ve Sâliha dahî denir. Bu makam Hak’kın kulu ile olan makam-ı esrârdır, Peygamberler makamıdır.</p>
<p>Yâ Rab, şefâatlerine cümlemizi nail eyle.</p>
<div class="kno-ecr-pt kno-fb-ctx _sdf" data-local-attribute="d3bn" data-ved="0ahUKEwid8si-rMbXAhUGU1AKHcKiBGYQ3B0IMSgBMAA">Mehmed Zahid Kotku &#8211; Nefsin Terbiyesi,syf.297-300</div>
<div class="_gdf kno-fb-ctx"></div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nefsin-mertebeleri/">Nefsin Mertebeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nefsin-mertebeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2015 21:17:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Mahmud Erol Kılıç]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Müslüman]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs-i Emmare]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7789</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İnsan, kimliğini ararken sadece bu âyet üzerinde teemmül, tedebbür ve tefekkür edecek olsa dahi, kendi aslının nereye da­yandığını görecektir. &#8220;Ben ona, kendi ruhumdan üfledim/&#8217; diyen O Allah, bir başka âyette &#8220;el-Evvelu, ve&#8217;l-Ahiruf ve&#8217;z-Zâhiru ve-l Bâtinu&#8221; demektedir. Yani ilk Benim, son da Benim. İç Benim, dış da Benim, demek. Muhyiddin-i Arabi bu âyetle ilgili olarak, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/">Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-18.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-7790" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-18.jpg" alt="Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır" width="348" height="416" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan, kimliğini ararken sadece bu âyet üzerinde teemmül, tedebbür ve tefekkür edecek olsa dahi, kendi aslının nereye da­yandığını görecektir. &#8220;Ben ona, kendi ruhumdan üfledim/&#8217; diyen O Allah, bir başka âyette &#8220;el-Evvelu, ve&#8217;l-Ahiruf ve&#8217;z-Zâhiru ve-l Bâtinu&#8221; demektedir. Yani ilk Benim, son da Benim. İç Benim, dış da Benim, demek. Muhyiddin-i Arabi bu âyetle ilgili olarak, &#8220;Öyle bir kuşattı ki, bir beşinci oluşuma yer bırakmadı.&#8221; der. Bir daire düşünün. Bunu mitolojik şekillerde, kendi kuyruğunu ağzına almış bir yılan olarak görürsünüz. Yani başlangıç ve son bir noktada birleşir. Eğer baş ve son Allah ise, sûfîler sorar: &#8220;Orta kimdir, nedir?&#8221; Onlara göre, bir şeyin başı ve sonu neyse, ortası da odur.</p>
<p>Burada insan kendi kimliğini aramaya başlayacaktır. Modern Müslümanın en önemli problemlerinden birisinin bu kimlik arayışından uzaklaşması olduğu kanaatindeyim. Kendi kim­liğini, Öz değerleri üzerine inşa etmek, reconstruction yapmak, var olan üzerinden yeni bir oluşum yapmak. Âyetler, hadisler, sahabeden görüşler var. Bu yöne doğru bizi düşünmeye sevk eden, tahrik eden düşüncelerimizin bir temeli var. Bir düşünce silsilesini görmekteyiz. Bunlar, birbirinden kopuk şeyler değil. Ben burada kendimden yeni bir şey inşa etmiyorum. Var olanı anlamak ve sürdürebilmek önemlidir. Bu süreç zaten devam ediyor. Sen bu süreç içerisinde bir enstrüman olabilirsen, bu şeref sana yeter. Yeter ki çizgiden çıkmaya vesile olma. Zaten var olan o sünnetullah, o âdetullah, sen olmasan da işleyecek. Sen, eğer ona tercümanlık edersen, -ki buna sûfîler &#8220;tercüman-ı Hakk&#8221; derler- bu bizim geleneksel anlaşıyımızda büyük arif ve hekim tanımlamalarının içerisine giriyor. Hz. Ali&#8217;nin şiirlerinden birinde, &#8220;İlacın sendedir de sen farkında değilsin&#8221; ifadesi geçer.</p>
<p>Bu şiir, aradığın şey sende aslında, derken, acaba bir âyetin devamı olmuyor mu? Yıllar sonra gelen, bizim Anadolu İslâm anlayışının yorumcularından birisi olan Yunus Emre de aynı şeyi söylemi­yor mu? Bu manada yaşanılan İslâm, 1920&#8217;lere gelinceye kadar bu âlimlerin ilmek ilmek çözdüğü irfanî İslâm idi. Yunus Emre, &#8220;Bir ben vurdur bende, benden içeru&#8221; derken, benden içeru yedi tane daha ben vardır, demek ister. Biz derslerimizde bunları anlatırken Rusya&#8217;dan matruşkalar alırdık. İçinden üç tane, beş tane çıkan matruşkalar var. Ben onların özel yedilisini yaptır­mıştım. Karşınızda bir kişi var ama onu açarsanız içerisinden bir tane, bir tane daha çıkıyor, toplam yedi tane.</p>
<p>Nefs-i emmâreden başlayıp nefs-i kâmileye kadar çıkan yedi kimliktir bu. Burada, Rabb&#8217;i tanıyan asıl ben, Rabbimizin &#8220;Elestü bi-Rabbikum?&#8221; soru­suna &#8220;Belâ, tamam sensin&#8221;, yani &#8220;Elbette ki, sensin!&#8221; diyen nefs-i kâmile&#8217;dir. Nefs-i emmâre ise şeytanî aklı kullanan, neden, niçin, niye öyleymiş diyen kimliktir. Yani tefrik edici, ayırıcı aklı kul­lanan kimlik. Nefs-i kâmiledeki akıl, kalbî&#8217;dir. Allah&#8217;tan gelene, &#8220;Eyvallah!&#8221; der. İlk düzey, nefs-i emmâre olduğu için sarsılıyor. Anlam kaymaları genişliyor. Nefs-i kamile, anlam kaymalarını terk edip doğruda ilerliyor. Bunun için, nefs-i kamile insanının nasıl bir insan olduğu, felsefi anlamda, sosyolojik anlamda fazla incelenmiş de değildir.</p>
<p>Hz. Ali&#8217;nin, &#8220;Vefîenfusikum efelâ tubsirûn&#8221; &#8220;O sîzdedir, görmüyor musunuz?&#8221; âyetinin tevili olan bu &#8220;ilacın sendedir amma görmü­yorsun&#8221; sözü ile Şeyh Galib&#8217;in,</p>
<p>Hoşça bak zâtına kim, zübde-i âlemsin sen</p>
<p>Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdem&#8217;sin sen</p>
<p>beyti, aynı geleneğin farklı linguistik tarzlarda devam eden aynı damar olduğunu, aynı anlamı taşıdığını ifade ediyorum.</p>
<p>Bizim âlemimiz, yaratılmış, sınırlı bir âlem. Biz, mutlaklar âlemi, sınırlı bir âlem içinde ne kadar ifade edebiliriz ki? Bizim ifadelerimiz, ancak sınırlı bir ifade olur. Yani aslında hiç ifade edemiyoruz, demektir. Bir yerde durdurmak gerekiyor. O zaman sadece işaretler kalıyor. Biz de bu işaretlerin izlerini sürmeye çalışıyoruz</p>
<p>Mahmud Erol Kılıç &#8211; Tasavvuf Düşüncesi</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/">Modern Müslümanın En önemli Problemi Kimlik Arayışından Uzaklaşmasıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/modern-muslumanin-en-onemli-problemi-kimlik-arayisindan-uzaklasmasidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
