<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mutluluk | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mutluluk/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2026 12:42:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.4</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mutluluk | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Sevginin Epistemolojideki Rolü ve Yaşamın Sezgisel Rolü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sevginin-epistemolojideki-rolu-ve-yasamin-sezgisel-rolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sevginin-epistemolojideki-rolu-ve-yasamin-sezgisel-rolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Sep 2026 12:37:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[değerler]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[had ilkesi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kalb]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[rasyonalite]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[Yücel Aytaç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28227</guid>

					<description><![CDATA[<p>(1) İnsan gerçekliği iki farklı kipte tecrübe eder: bilerek ve sezerek. Bilmek, nesneleri ayırır, sınıflar, temsil eder; sezmek ise ayrılmış olanlar arasındaki anlam bağını fark eder. Bu nedenle sevgi bir duygu değil manevi gerçekliğin insanda beliren epistemik kipi­dir. Nesne değildir, ölçülemez ve temsil edilemez ve fakat neyin korunmaya, neyin çoğaltılmaya ve neyin terk edilmeye değer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevginin-epistemolojideki-rolu-ve-yasamin-sezgisel-rolu/">Sevginin Epistemolojideki Rolü ve Yaşamın Sezgisel Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>(1)</p>
<p>İnsan gerçekliği iki farklı kipte tecrübe eder: bilerek ve sezerek. Bilmek, nesneleri ayırır, sınıflar, temsil eder; sezmek ise ayrılmış olanlar arasındaki anlam bağını fark eder. Bu nedenle sevgi bir duygu değil manevi gerçekliğin insanda beliren epistemik kipi­dir. Nesne değildir, ölçülemez ve temsil edilemez ve fakat neyin korunmaya, neyin çoğaltılmaya ve neyin terk edilmeye değer olduğunu bildirir. Bilgi bize dünyanın nasıl işlediğini öğretir­ken; sevgi, bu işleyişin niçin kayıtsız kalınamayacak bir anlam taşıdığını sezdirir. Sevgi olmaksızın bilgi teknik bir olgudur ve fakat yönsüzdür. Yönsüz bilgiyse kudret üretir fakat hikmet üretmez.</p>
<p>Bu fasıl, işte bu yönelimi görünür kılmak İçin yazıldı. Sevginin sezgi olarak nasıl ortaya çıktığım, vicdanın bu sezgiyi nasıl kavram­sallaştırdığını ve değerlerin bu süreçte nasıl inşa edildiğini izlemek için. Çünkü iyilik, bir eylemin fıtri tahakkuka uygunluğudur, doğ­ruluk ise onun dünyadaki İşleyişle tutarlılığıdır. Hakikat, bu ikisinin birleştiği yerdedir. İnsan bu noktada doğruyu bildiğinde değil iyiyi sezdiğinde sorumluluk kazanır. Ve ancak bu ikisi birlikte çalıştığında bilgi, hikmete; eylem, hakikate dönüşür.</p>
<p><strong>AMELÎ VE KALBÎ SINAMANIN YAPISAL BENZERLİĞİ</strong></p>
<p>İnsan aklen nesnenin kendisine ulaşamadığı gibi, beşerî olgu­lara yani ruh sahibi insan yaşamına da ulaşamaz. Bu noktada bilgi kuramsal olarak bilimsel bilgiyi nasıl elde ettiğimizi hatırlayalım: “Nazari akıl hâlihazırda sahip olduğu bilgiler ışığında dış dünyanın gerçekliklerine ilişkin iç veya dış tecrübeler sayesinde bir varsayımda bulunur ve amelî akıl bu varsayımı sınayarak/yanlışlamaya çalışarak daha üst bir bilgiye ulaşmaya gayret eder.” demiştik. Bu süreçte nazari aldın dış dünyayla ilgili tutarlı varsayımlarda (hipotezlerde) bulunmasının başarı düzeyi, öncesinde sahip olduğu, dış dünya gerçekliklerine mutabık bilgi düzeyiyle direkt ilişkilidir.</p>
<p>Benzer şekilde dış dünyanın beşerî (ruha da sahip olan insan yaşamıyla ilgili) olgularını sınarken de nazari aklın en üst seviyede vicdani bilgiye (değersel kavramlara) sahip olması, bu manevi bilgiyi, sevgiye (Tanrı’nın manevi muradına) dair daha güncel ve gelişmiş örüntülere ulaşırken ve/veya bunların tutarlılıklarını irdelerken kullanması gerekir. İnsan aklı nesnel olgularda yaptığı gibi, varsayımsal tümel bir zemine basmadan yeni ve daha ileri bir bilgiye nasıl ulaşamıyorsa, vicdani (manevi) kavramlarda da belirli bir tümel zemine ihtiyaç duyar. İşte bu manevi zemin genellikle tarihsel süreç içinde dinler aracılığıyla öğrendiğimiz “şeriatların” içinde tanımlanmıştır. Nasıl ki bilim, geçmiş teorileri tümüyle yok sayarak ilerleyemiyorsa; vicdan da tarihsel şerî birikimi bütünüyle dışlayarak yeni değer üretemez.</p>
<p>İnsanlar tek tek iyilikleri hissedilen ontik sevgi üzerinden epis­temik olarak kalben sorgulayabilirler ancak bahsettiğimiz şey, nazari olarak daha ileri vicdani kavramlara ulaşmakla ilgilidir. Bunu yakın tarihli güncel örnekler üzerinden izah etmeye çalışalım: Birçok din, hayvanlara ve doğaya iyi davranılması gerektiğini vaaz etmiştir. Şeriatlardan alınan bu ilhamla insanlık yakın dönemde hayvan hakları gibi bir vicdani kavramı ussallaştırmıştır. Bu tür kavramsal ilerlemelerin, şer î birikimden tamamen kopuk biçimde ortaya çıkması epistemik olarak mümkün değildir ve insanlık şeriatları yok saymış olsaydı elbette bunu başaramazdı.</p>
<p>Ayrıca birçok ateist ve deist bu kavramlara seküler bir tarzda “şeriatlardan faydalanmaksızın- ulaşılabileceğini iddia etse deTNR bağlamında bu iddia kabul edilebilir değildir çünkü Tanrı son kez 1.400 yıl önce insanlıkla konuşmuş ve böylece vahiy geleneği tamam­lanmıştır. Onun tarih boyunca insanlığa peygamberleri aracılığıyla sevgiye dair öğrettiği birçok nazari örüntü bugün İnsanlığa mal olduğu için ateistlerin ve deistlerin de zihninde mevcuttur. Ve yeni (sözde seküler) kavramlar da bu tanrısal tümel altyapı üzerine İnşa edilmekte­dir. Çünkü hepsinin en üst ilkesi Tanrının varlığa ışıyan sevgisidir ve yeni bir beşerî nazariye kavramsallaşırken (ussallaşırken) bu kaynaktan ruhen hissedilen kalbi duygularla sınanarak veya yanlışlanarak (aynı amelî aklın nesnel olgular için yaptığı gibi) ortaya çıkar.</p>
<p>Ateistler sahip oldukları vicdan örüntüsünün şeriatlarla iliş­kisi olmadığını iddia etseler de bugün seküler ve yalnızca aklın mahsulü olduğu zannedilen o değersel kavramlar esasen insanlığın binlerce yıllık manevi tecrübesinin kalben sınanmış ve sonrasında nazarileşmiş ürünleridir. Onları şeriatlardan nazari olarak kopar­mak, insanlığın manevi tekâmülü sürecinde dinî metinlerden elde edilecek (limbik/duygusal kayıtlarla nörosinaptik olarak ilişkili olan kavramsal) geri besleme imkânını da ortadan kaldırır. Çünkü Tanrı’nın dinî metinlerinin hemen hepsi imgesel bir formdadır ve bunlar her çağ ve toplum tarafından insanların beşerî ihtiyaçları gözetilerek yeniden ve yeniden kavramsallaşır. Eğer vicdanı seküler kabul eder ve dini metinleri yadsırsanız, manevi olarak bu imkânı da terk etmiş olursunuz.</p>
<p>Bu şu anlama gelmektedir; dinî metinlerden hâlihazırda var olan şer î altyapı sayesinde tecrübe edilerek öğrenilen ve dinin özünü teşkil eden hisleri/değerleri; onların hissettirdiklerini (birer his/ hâl olarak) öğrenmezseniz, bu hislere güncel kavramsal yüklemeyi yapamazsınız çünkü (dediğim gibi) dinin özü esasen bu hissedilen değerlerdir ve Tanrı’nın tarih boyunca insanlığa öğrettiği asıl olgu, şeriatların maddi (çoğul) kabukları değil tek bir manevi öze (sevgiye) dayalı olarak şekillenen değerleridir.</p>
<p>Özetle insan, sahip olduğu bilimsel ve şefî bilgiler çerçevesinde nazari akılda maddi ya da manevi (vicdani) bir varsayımda bulunur. Bu noktadan sonra, söz konusu nazari varsayım nesnel-bilimsel bir olguya ilişkinse amelî akla yönelir ve burada sınanır; yanlışlanmaya çalışılır. Eğer olgu, insanın kendi varlığının dışındaki —başta insan olmak üzere— ruh sahibi canlılarla ilişkiliyse, bu kez ruhen/kalben hissedilenler aracılığıyla sezilen sevginin varlığı ya da yokluğu üze­rinden sınanır; yani fıtri olana uygunluk veya aykırılık bakımından değerlendirilir. Bu tür vicdani varsayımlar, dinin özü anlamındaki ortak değerler zemininde belirli bir tutumun ya da uygulamanın maddi içeriğini sorgular: “Bu uygulama adil midir?”, “Bu tavır ahlaklı mıdır?” ya da “Hayvan hakları gibi yeni bir değersel kavram üreti­lebilir mi?” soruları bu bağlamda ortaya çıkar.</p>
<p>Sonuçta her tür kavramın elde edilmesi, bu sınama ve yanlış­lanma süreçlerinin sonunda mümkün olur. Ancak hem bir olgunun gerçek olup olmadığını hem de bir tutumun vicdani olup olmadığım sınamadan önce nazari akılda bir varsayımda bulunmak gerekir. Bu anlamda ne eski bilimsel bilgi ne de şefi bilgi gereksizdir; tam tersine, onlar olmaksızın yeni bilgiye ulaşma süreci başlatılamaz. insan ister maddi ister manevi bir olgu söz konusu olsun, nazari akıl devreye girmeksizin yalnızca imgesel tecrübe yoluyla ameli ya da kalbi düzeyde tam bir idrake ulaşamaz.</p>
<p><strong>Vicdanın Epistemik İşlevi ve Manevi Geri Besleme</strong></p>
<p>Daha önce de değindiğimiz gibi epistemik olarak imgesel algı mutlak surette ruhsal bir yargılamaya tabi tutulur ve ortaya duyusal, dürtüsel veya duygusal hisler çıkar. Bunlardan duyusal ve dürtüsel his­ler insanın kendi varlığı ile, duygusal hisler ise diğer canlılarla ilgilidir. İşte (dış dünyaya dönük) manevi yargı bu duygusal hisler sayesinde fark edilen sevgi veya sevgisizlik durumu üzerinden gerçekleşir. Bu sevgi, ruh sahibi canlılara yönelen ontik bir değer farkındalığıdır ve vicdanın nazari formunda genelleşerek ilkesel yargılara dönüşür.</p>
<p>Hisler, tüm canlılarda imgesel akışı tecrübeye dönüştüren şeydir. Ve fakat elbette insan dışındaki diğer canlıların sevgi/sevgisizlik farkındalığı tekil bir farkındalıktır; nazari bir akılları olmadığı için kavramsallaşarak (vicdan örüntüsü içinde) genelgeçer manevi yargılara dönüşmez. Örneğin İnsan dışındaki hiçbir canlı doğa koruma yasaları veya hayvan hakları uygulamalarıyla diğer canlıları sevgiyle —Tanrıymışçasına— korumaz. Bu anlamda diğer canlılara, kategorize edilerek bilince taşınmış bir fıtri farkındalıkla (sevgiyle) genelgeçer bir şekilde yalnızca insan muamele edebilir. Ayrıca şunu da belirtmem gerekir ki cansız varlıklara ait imgesel algı üzerine yapılan ruhsal yargılamanın neticesinde ortaya çıkan şeyler duygu değil hayret, şaşkınlık ve merak tepkileridir, bunlarsa bir imgesel akışın olağan seyrinden farklı olduğu durumlarda veya insanın imgesel bir durumla ilk kez karşılaştığında gerçekleşir.</p>
<p><strong>İrade, Hissin Yönelimi ve Dedüksiyonun Başlangıcı</strong></p>
<p>İnsanın nazari faaliyeti, çoğu zaman yalnızca kavramsal ve mantıksal süreçler üzerinden açıklanır. Oysa bu faaliyet, daha derinde yer alan hissi ve yönelimsel bir zemine dayanır. His dediğimiz şey, canlı varlığın kendisi ve çevresiyle kurduğu temasın benlikte meydana getirdiği tecrübedir. Bu tecrübe; duyusal, dürtüsel veya duygusal biçimlerde ortaya çıkabilir, ancak bu ayrımlar hissin kendisinden ziyade onun farklı tezahür kiplerini ifade eder.</p>
<p>Bu noktada ruh ve nefs kavramları, doğrudan tecrübe edilen bağımsız yapılar olarak değil; hissin farklı yönelim ve sahiplenilme biçimlerini açıklayan kavramsal ayrımlar olarak anlaşılmalıdır. Aynı hissiyat, bir durumda bireysel ve bedensel bir sahiplenme hâli kazanırken, başka bir durumda benliğin sınırlarını aşan bir yönelim olarak ortaya çıkabilir. Bu çerçevede nefs, hissin bireysel ve bedensel bağlamda sahiplenilmesini; ruh İse bu hissin birlik, sevgi ve aşkınlık doğrultusunda benliğin ötesine de yönelmesini ifade eder.</p>
<p>İnsanın iradesi tam da bu yönelim ve sahiplenme kiplerinin kesişi- minde şekillenir. Bedenin durumu, ihtiyaçlar, eğilimler ve duygusal yönelimler, nazari aklı belirli bir istikamette varsayım kurmaya sevk eder. Bu nedenle bilgi kuramında çoğu zaman gözden kaçırılan temel nokta şudur: Dedüksiyonun başlangıcı salt mantıksal değildir; belirli bir şeyi kabul etme kararıyla başlar. Bu kabul, aksiyom alma eylemi olarak tezahür eder ve iradi bir yönelim içerir.</p>
<p>Dolayısıyla bilginin temeli yalnızca kavramsal yapılarla değil; hissin yönelimi ve iradenin tercihiyle birlikte anlaşılmalıdır. Nazari akıl, çoğu zaman fark edilmeyen bu yönelimsel zemin üzerinde yükselir.</p>
<p><strong>Üç Yöntem, Üç İnsani Kapasite</strong></p>
<p>Sonuç olarak duyusal/imgesel akıl, pratik akıl ve ruh/kalp; imge­leri ve duyguları gruplayabilseler dahi onları genelleyemez, nazari kategorileri ve ulaşılan ilkeleri (intizai ve mücerred kavramları) kendi başlarına elde edemezler. Bu nedenle pratik akıl ve kalbimiz, nazari akıl olmaksızın tek başına, “kavramsallaştırılmadığı için yaygın/ toplumsal ortak bir idrake ulaşmayan yalnızca tekil farkındalıklara” imkân sağlayabilir. Vicdani (değersel) olgular, her türden mücerred ve intizai kavramlar muhakkak nazari akılda kavramsallaşır.</p>
<p>Tüm bu anlatılanlarla ortaya çıktığı üzere; dış dünyanın idraki için beraberce ve uyum içerisinde çalışması gerekli üç farklı felsefî yöntem, -olması gerektiği üzere- “insan varlığında” bulunan üç farklı ontik hakikate dayanır. Rasyonalizm; ontik olarak nazari aklın mantıksal ve matematiksel formuna, empirizm; amelî akla, sezgicilik ise; ruhumuza ve vicdanımıza karşılık gelir. Bu epistemo- lojik görevleri insanda var olan bu yapılar hayata geçirir. O nedenle pozitif bilginin imkânı rasyonalizm ve empirizmle, irfani bilginin imkânı sezgicilikle, hikmetleri elde etmenin imkânı ise her üçünün beraberce çalışması ile ortaya çıkar.”</p>
<p><strong>SEVGİNİN FELSEFİ DELİLLERİII</strong></p>
<p><strong>Değerlerin Ontik Kaynağı Olarak Sevgi</strong></p>
<p>Adalet, ahlak, hoşgörü, merhamet, lütufkârlık gibi tüm değerler aslında sevginin toplumsal yaşam içerisinde kavramsal bir bedene bürünmüş hâlleridir. Bu değersel kavramlar sevginin ruhumuz üze­rinde yarattığı manevi mutluluğu hissetmemiz sonucunda onay alarak nazari akılda örüntülenmiştir. Bu sebeple hepsinin dışsal hammaddesi sevgidir.</p>
<p>Sevginin yarattığı ruhsal mutluluğu tüm bu kültürel değerlerin ötesinde, en yalın hâliyle hangi durumlarda hissettiğiniz üzerine tefekkür edecek olursanız şunu fark edeceksiniz ki sevgiyi ruhen sezdiğiniz tüm durumlar, canlı varlıkların ontik olarak kendi fıt­ratlarını (bir veya birden çok yönden ya da bütünüyle tahakkuk ettirdikleri anlardır. Ruh sahibi bir varlığın ontik hakikatinin tahak­kukuna vesile olmak, bu sürece yardım etmek veya o tahakkukun gerçekleşişine tanıklık etmek, insana ruhen manevi bir mutluluk vererek sevgi denen şeyi sezmemizi sağlar. Sevgi bu açıdan fıtri hakikatlerin tahakkukunun manevi gayesidir. Yani Tanrı’nın aslında her biri ruh sahibi varlıklar için olan maddi yaratımlarına dair arzusu ruhen/kalben sevgi olarak duyumsanır. Ve bu duyumsama bize bir imkân olarak canlılar açısından “neyin fıtri olup olmadığım” anlama, daha doğru bir ifadeyle “sezme” fırsatı verir.</p>
<p><strong>Fıtri Tahakkuk ve Sevginin Sezilmesi</strong></p>
<p>Bu anlattıklarımıza bir canlının yaşama gelmesi, hasta veya yaralı bir canlının iyileşmesi, aç olanın doyması, susuz olanın suya kavuşması, kör olanın görmeye, sağır olanın duymaya başlaması örnek gösterilebilir. Bu dolayımsız, kültürel bir ara yüze sahip olmayan ontik örneklerden biraz daha kültürel ve fakat yine de ontik hakikatten kaynaklanan; bir kız çocuğunun eğitim hakkının elinden alınmaması, tüm bireylerin kendilerini ilgilendiren toplumsal olaylarla ilgili karar alma süreçlerine etkin bir şekilde katılması, herkesin eşit koşullarda yönetilmesi ve adil yargılanması gibi şeyler de kalben sevgi sezebileceğimiz durumlardır.</p>
<p>Ayrıca herhangi bir canlıya dair fıtri tahakkuka ne ölçüde yakından tanıklık etmişsek, o sürece ve o canlıya karşı sezdiğimiz sevgi ve bu sevginin doğurduğu yakınlık da o ölçüde artar. Sevgi, fıtri olana, dolayısıyla tanrısal murada ve gayeye uygunluğun sezgisel bir empatisi olarak düşünüldüğünde, bu empatiyi kendimize yakın olanlarda daha yoğun hissetmemiz tabiidir. Zira bir fıtri tahakkukun benliğimizde uyandırdığı mutluluk, o tahakkukun büyüklüğü ve bizde bıraktığı iz nispetindedir. Bu nedenle, bir insanın çocuğuyla her karşılaşması, kendi ontik gerçekliğinin tahakkukunu hatırlatan ve aynı manevi mutluluğu tekrar tekrar yaşatan bir tecrübe hâline gelir. Çocuklarımız, anne babalarımız ve kardeşlerimiz bu bağlamda en çarpıcı örneklerdir. Bunun yanı sıra, birçok ontik hakikati birlikte gerçekleştirdiğimiz arkadaşlarımızı da ailemiz kadar kendimize yakın hissederiz; çünkü paylaşılan fıtri mücadele, tıpkı aile bağlarında olduğu gibi, bizi sevgi ve fıtrat ekseninde birbirimize bağlar.</p>
<p>Tüm bu örnekler müşahede edilirken ruhen hissedilen mut­luluk, Tanrı’nın fıtraten gerçekleştirdiği maddi yaratımların, ruh sahibi varlıklara yönelik manevi gayesinin bilinçsizce sezilmesinden ibarettir. Bu sezgi, ruhun ontik düzeyde tanrısal murada muhatap olacak şekilde yaratılmış olmasından kaynaklanır. Her ruh bu sebeple eşsiz ve değerlidir; çünkü her biri, yaratımın anlam ufkuna dâhil edilen bir muhatap olarak var kılınmıştır.</p>
<p>Yaratılan bir varlığın maddi amacı, fıtri unsurlarının kendi içinde tutarlı ve hakiki bir bütünlük olarak tezahür etmesidir. Manevi amacı ise, Tanrı’nın merhamet, rahmet, lütuf ve kerem gibi, esmasına dair tecellilerinin, sevgi tecrübesi aracılığıyla ruh sahibi canlılar tarafindan sezilebilir hâle gelmesidir. Bu manevi boyut, ancak canlılar aracılı­ğıyla idrak edilebilir; zira ruh sahibi varlıklar bulunmasaydı, maddi yaratım Tanrı’nın yalnızca İlmî ve fiziki fiilleri olarak kavranabilirdi. Bu nedenle insan başta olmak üzere canlılar, yaratımın nedeni değil; fakat yaratımın gayesel muhataplarıdır. Maddi yaratımlar da bu muhatabiyet zemini içinde anlamını ve yönünü bulur.</p>
<p><strong>Fıtri Hakikat: Tezahür ve Murad</strong></p>
<p>Metnin önceki bölümlerinde ruh ve kalbi birlikte zikrettiğim gibi, sevgi ve fıtratı da yan yana kullandığımı fark etmiş olmalısınız. İnsanın fıtri gerçekliği homeostatik bir perspektiften değerlen­dirmesi, benlikte iki ayrı düzlemde beliren öznel ve nesnel etkiler üretir; bu nedenle ruh ve kalbi birlikte anmayı gerekli görmüştüm. Benzer biçimde fıtri gerçeklik de insan benliğinin ötesinde iki farklı veçheye sahiptir: maddi düzlemde tezahür eden fıtri gerçeklik ve Tanrıya nispetle, O’nun muradı ve gayesi anlamına gelen sevgisel gerçeklik. Nihayetinde bu iki boyutu birlikte “fıtri hakikat” olarak adlandırabiliriz. Zira maddi düzlemde ortaya çıkan her fıtri tezahür, kendi içinde tanrısal muradı da taşır. Tezahür eden varlıkların hakiki bir bütünlük içinde var olmaları, bu durumu açıkça idrak etmemizi sağlar. Aksi hâlde evrende anlamlandırılamayan, dolayısıyla idrak edilemeyen olgu ve varlıklarla karşılaşır; doğa yasaları dediğimiz, akla nispetle kavranabilir düzenliliklerden söz edemezdik</p>
<p><strong>Kültür, Fıtrat ve Sapma</strong></p>
<p>Kalbin sevgi olarak sezdiği tanrısal murad/gaye ve insan var- lığının bu sevgi sayesinde fark ettiği şey aslında saf ontik (fıtri) olanlardır. Bu verili imkânla yani ruhsal/kalbi bir yargılama saye­sinde saf ontik olanla, onun üzerine inşa edilen kültürün sınırım net olarak sezmemiz mümkün olur. Bir başka ifadeyle; ontik bir gerçeklikten ilham almayan, fıtri hakikatin üzerine inşa edilme­yen kültürel olguları kalbimiz sayesinde fark edebiliriz. Çünkü o, Tanrı’nın muradıyla tecelli eden saf ontik hakikati sezer ve saplan yani gerçekliklerden uzak kültürel olguları, fıtri olandan -sevgi ve sevgisizlik üzerinden— ayrıştırabilir. Fıtri gerçekliklerden alınan ilhamla üretilen ve icra edilen kültürel olguları, içerdiği sevginin ruhunun üzerindeki etkisiyle hisseder ve bu tecrübe onun ruhunda bir anlamda sevgiyle tanrısal bir onay bularak maddi ve manevi mutluluk duygularım yaşatır.</p>
<p><strong>Sevginin Yokluğunda Ortaya Çıkan Anlamsızlık</strong></p>
<p>Hayallerimizin (varsayımlarımızın/aksiyomlarımızın) ufku olması gereken fıtri gerçekliğe yani Tanrı’nın varlığı yaratma amacına uygun davranışları sezmemizi sağlayan sevgi olmasaydı, yaşam yalnızca imgesel bir tecrübeden ibaret olurdu. Bu saf maddi tecrübeyle varlıkların maddi gerçekliğini keşfetme imkânımız olsa da fıtri gerçekliğin yalnızca maddi tezahürlerinin nasıllığına dair elde ettiğimiz tüm o bilgilerimize rağmen yaşam anlamını yitirirdi. Tecrübe edilen bu akışın ardındaki mutlak fail ve gaye hakkında sevgiyle fark edilen manevi bir bilgiye sahip olamaya­cağımız için yaşadığımız acılar, sıkıntılar ve üzüntüler katlanılmaz olurdu. Kısacası sevgi, fıtrata uygun olan davranışları sezmemizi, böylece yaşamın gayesini ruhen hissetmemizi yani gayede Tanrı’yla bir olmamızı sağlayan ve bu sayede yaşama anlam katan temel unsurdur.</p>
<p>Tanrı’nın yaratmalarındaki muradını (kİ o en geniş manada fıtri hakikatini tahakkuk ettirmektir) temsil eden sevginin, gerçekliğin bir unsuru olduğunu reddetmek, nazari aldı yalnızca mantık ve matematik kullanarak inşa etmek ve sonuçta sevgiyi mantığın ve niceliğin ilkesi kılmamak; sapkın kültürel yapıları ortaya çıkarır. Bu sebeple insan kültürel dünyasını doğru değerler (manevi gerçeklik) üzerine ve o sayede elde ettiği sevgiyle fark ettiği fıtrat (maddi ger­çeklik) üzerine inşa etmelidir. Yani insanlık sevgi temelli değerlerle kendisini tahakkuk ettirmelidir. Fıtri hakikat bu noktada gerçekliğin her iki unsurunu da iki farklı boyut olarak içinde barındırır. Neyin fıtrata uygun olduğunu anlamanın yolu, onu kalben sevgi bağlamında sınamaktan geçer çünkü ontik olanla, fıtratla bir bağı bulunmayan insancıl kültürel olguları bu sınamanın neticesinde ayırt edebiliriz. Bunun sebebi fıtri olanın maddi tezahürünün ancak Tanrı’nın sevgisiyle var olabilmesidir. Sonuçta sevgi olarak sezdiklerimiz, fitti olanlara dairdir ve yine aynı sebeple dış dünyadaki sevgi veya onun nazari akıldaki karşılığı olan vicdan, dış dünyadaki âdetullah ve uzamın veya bunların nazari akıldaki karşılıkları olan mantık ve matematiğin ilkesi olmak zorundadır.</p>
<p><strong>Kendisine Sevgiyi Rehber Kabul Etmeyen Hikmete </strong><strong>Aykırı Rasyonalite</strong></p>
<p>Örneğin kadının erkekten aklen daha düşük seviyede bir canlı olduğunun rasyonel olarak da temellendirildiği dönemlerde doğru olarak kabul edilen bu önerme, var olan tüm nazari/kültürel örüntü- ler susturularak kalben sorgulanmış olsa, kadınların eğitim ve diğer haklarına yapılan o tecavüzler ruhen onay bulmayacaktı. Rasyonalite, sevgiyi kendi bilgisine rehber ve ilke edinmiş olsaydı, en azından bu önermenin doğruluğundan şüphe duyacak ve ameli olarak tekrar sınama gereği hissedecekti. Ve belki de bu sayede hikmetli bilgiye ulaşabilecekti. Bu örnekle ilgili olarak yapılacak tarihsel bir analiz üzerinden, epistemik birtakım sonuçlar elde etmek istersek şunları söyleyebiliriz: Tarih boyunca bu tarz birçok hakikate aykırı öner­menin, her ne kadar rasyonel olarak temellendirilmeye çalışılsalar da fıtrata (var olan görünen gerçekliğe) aykırı bir metafizik inancın mahsulü olduğu görülür.</p>
<p>Ayrıca matematiğin henüz nazari aldın inşasında bir form olarak kullanılmadığı bu dönemlerde, rasyonel muhakemenin başlıca dayanağı mantıktı. Mantıksal muhakemeye eşit imkânlarla katılım sağlanmadığı için, erkeklerle aynı bilişsel faaliyeti göste­remeyen kadınların aklen daha yetersiz olduğu kanaatine varıldı; bu kanaat, “Hür olanlar köle olanlardan üstündür.* önermesi ve benzerleriyle birlikte, ontik bir hakikat olarak telakki edildi. Klasik döneme ilişkin burada özellikle vurgulanması gereken husus, önermelerin yanlışlanmaya değil çoğu zaman faal akılla kurulduğu varsayılan bir ilişki üzerinden doğrulanmaya çalışılmasıdır. Oysa bir varsayım yalnızca doğrulanma amacıyla ele alındığında, onu destekleyen sözde delillerin her zaman üretilebileceği gözden kaçırılmamalıdır.</p>
<p>Bu noktada açıkça görülür ki, bir önermenin epistemik değeri ancak hem doğrulanmaya hem de yanlışlanmaya eş zamanlı ola­rak tabi tutulmasıyla sınanabilir. Kadının erkekten aklen daha düşük olduğu varsayımının Klasik Dönem’de onay görmesinin bir diğer nedeni de her ne kadar duyusal gözleme dayandırılsa da bu tür önermelerin, faal akılla kurulan sözde bir ilişki sayesinde doğrudan doğru kabul edilerek nazarileştirilmesidir. Modern dönemde olduğu gibi veriye dayalı önermelerin yeniden ameli sınamaya açılması söz konusu olmadığından, nazari örüntüye yatkın her iddia, yeterli eleştirel sınamadan geçmeden doğru kabul edilmekteydi.</p>
<p><strong>DUYGUSAL HİSLERİN ANLAMI</strong></p>
<p>Bir nehrin doğal akışını ya da gezegenlerin yörüngesel hareke­tini izlemek insanda huzur (manevi mutluluk) uyandırabilir; buna karşılık bir volkanın patlaması ya da bir nehir taşkını huzursuzluk (manevi mutsuzluk) hissi doğurabilir. Aslında bu hislere, canlılar ve canlılıkla ilgili biyolojik temelde bir duygusal empati neden olur. O nehrin bu dingin hâliyle sizin veya diğer canlıların fıtratının tahakkukunu desteklemesi, gezegenlerin bir yörüngede (düzende) dönüşünün tüm yaşamı mümkün kılışı, volkanın patlamasının bazı yaşamları sona erdirebileceğine dair eski tecrübelerden edindiğimiz öngörü, benzer şekilde nehir taşkınının insanın ve birtakım diğer canlının fitti tahakkukuna engel oluşu ruhunuzda mutluluk (huzur) veya mutsuzluk (huzursuzluk) hatta korkuya neden olabilir. Bu ruhsal hissiyatlar temelde ruh sahibi diğer canlılarla ilgili olarak ortaya çıkar. Daha doğrusu, olayların canlıları ilgilendiren bağlamı dolayısıyla hissedilir. İşte bu bağlam, insan açısından manevi olarak tecrübe edilen ontolojik gayedir; Tanrı’nın maddi varlıkları yaratma muradıdır.</p>
<p>Son tahlilde sevgi, canlı varlıkların kendi gerçekliklerini tahak­kuk ettirişlerinin müşahedesi sırasında ruhen hissedilen mutluluk üzerinden sezilir. Ayrıca buna imkân tanıyan ya da engel olan maddi koşulların olumlu veya olumsuz nitelikteki tezahürlerinde de ruh­sal bir mutluluk veya mutsuzluk hissedilebilir. Çünkü tüm maddi varlıkların Tanrı tarafindan yaratılma amacı, ruh sahibi varlıklar ve özelde insandır. Canlılar ile ilgili bağlamı düşünülmezse bu imgesel akış bizde duygulara değil yalnızca aklın dolaylı ruhsal etkisi olarak hayret-şaşkınlığa neden olur.</p>
<p>Öten bir kuşu, nehirde yüzen bir balığı ya da yemyeşil bir ormanı görmek bizde sevgi hissi uyandırır. Zira sevgi, canlıların fıtri tahak­kuklarının insanda meydana getirdiği ruhsal mutluluktur. Cansız varlıklara kendi fıtri tahakkukları bakımından sevgi duyulmaz; ancak bu varlıkların canlılarla ilişkili durumları, bizde derin bir ruhsal mutluluk ya da mutsuzluk, hatta korku ve endişe doğurabilir. Bu hissiyat, cansız varlıkların zatına yönelmiş bir duygu değildir.</p>
<p>Duygusal hisler ya doğrudan canlılara ya da bağlamı canlılar olan olaylara ilişkindir. Bu hislerden canlıların fıtri tahakkukuyla ilgili olanlar, olayın tanrısal muradı İçermesi anlamında sevgi ya da sevgisizlik olarak adlandırılır. Bu nedenle nehrin akışının verdiği mutluluk, kendi başına sevgi değildir fakat canlıların fitti tahakku­kunu mümkün kılan bir koşul olması bakımından insanda bir huzur hissi uyandırır. Burada sevginin kıstası, canlıların fitri tahakkukunun tanrısal murada nispetlesezilmesidİr.</p>
<p>Bu anlamda fitri tahakkuka uygunluk olarak sevgi, cansız varlık­lara dair bağımsız bir farkındalık üretmez. Bir volkanın patlaması ya da bir nehrin taşması, bu varlıkların fitri hakikatinin bir veçhesidir; ancak bu tür olaylar, canlılar açısından bir olumsuzluğa yol açtığında ya da böyle bir ihtimal taşıdığında bizi mutsuz eder. Aksi hâlde, bu tür hadiseler çoğu zaman yalnızca hayret ve şaşkınlık uyandırır.</p>
<p>Tanrı, bizim canlı ve cansız varlıklar arasındaki değer (sevgi) farkım fark ederek kendisi gibi, canlılara sevgiyle (yani onları fıtratla­rını tahakkuk ettirme konusunda destekleyerek) muamele etmemizi istediği için bize bu ruhsal farkındalığı; duygusal (empatik) hisleri ve onlar sayesinde sezdiğimiz (muradı olan) sevgiyi bahşetmiştir. Ayrıca şunu da belirtmemiz gerekir ki bu duygusal hisler, duyusal ve dürtüsel hisler kadar insanın varlığını devam ettirebilmesi açısın­dan çok önemlidir çünkü insan duyumsadığı dış dünyanın yaşama elverişli olup olmadığım bu duygusal hisler sayesinde fark eder; onu mutsuz (huzursuz) eden koşullar ve durumlar diğer canlılar kadar kendi varlığı için de sıklıkla elverişsizdir. Bu sebeple bir volkan patladığında ya da nehir taştığında oradan uzaklaşmayı bu hisler sayesinde tercih eder.</p>
<p><strong>ilkesel Murad ve Tikel Olaylar</strong></p>
<p>Kontrolsüz ve birçok canlıya zarar veren bir nehir taşkınının ya da bir volkan patlamasının Tanrı’nın muradına aykırı biçimde gerçekleştiğini söylemek doğru değildir. Bu tür olaylarda sevgi ara­cılığıyla sezilen şey, Tanrı’nın tek tek tikel olgulara dair muradından ziyade, yarattıklarına yönelik ilkesel bir gaye farkındalığıdır. Tanrı, yarattıklarının -tikel olaylardan bağımsız olarak ve daha genel bir perspektifte- yaşamasını ve kendi gerçekliklerini tahakkuk ettirme­sini murat eder; zira yaratma sanatı O’na aittir ve bu sanatın bütün­lüklü biçimde tezahür etmesini ister. Olumsuz olarak algılanan tikel olaylarda ise, idrakimizin ötesinde doğanın bütüncül tahakkukuna dair bir hakikat gerçekleşir; bu tür hadiseler çoğu zaman, yaratma sanatının yeni tezahürlerine imkân hazırlayan zeminler oluşturur. Başka bir deyişle, bizim yıkım olarak fark ettiğimiz pek çok olay, aynı zamanda yeni yaratımların imkânını var eder.</p>
<p>Bu gerçekliği tüm ayrıntılarıyla kavrayamasak da olumlu ya da olumsuz her olayda Tanrı’nın muradını, duygusal hisler aracılığıyla kalben yargılayabiliriz. Sonuçta Tanrı’nın yaratma sanatının akışına bütünüyle tanrısal bir idrakle mutabık olamasak bile, insana özgü nispi ve eksik bir idrakle; amelî akıl yoluyla yaratımın maddi boyutuna, kalben ise manevi boyutuna mutabık olmaya çalışabiliriz.</p>
<p><strong>SEVGİ, MUTLULUK VE VİCDAN: ONTİK </strong><strong>GERÇEKLİĞİN RUHSAL SEZİMİ</strong></p>
<p>Tekrara düşmek pahasına, anlaşılması zor ve fakat TNR’nin yaklaşımını öğrenebilmek adına çok önemli olan bu konuyu özet­lemeye çalışacağım:</p>
<p>İnsan, gerçekliğe yalnızca tek bir yoldan temas etmez. Maddi olgulara yönelen bakışı ile, manevi olana yönelen iç sezgisi aynı epistemik türden değildir. Bu iki yönelim, aynı gerçeklik alanına değil gerçekliğin iki farklı veçhesine karşılık gelir. Bu nedenle var olan her şey aynı biçimde bilinmez; bazı şeyler bilinir, bazı şeyler sezilir. Varlık, uzam ve âdetullah, yani dış dünyanın maddi düzeni insan açısından bilinebilen şeylerdir. Onlar duyular aracılığıyla tecrübe edilir, akıl tarafindan kavramsallaştırılır ve nazari formlar içinde temsil edilir. İnsan bu düzlemde ölçer, karşılaştırır, geneller Ve yasa kurar. Buradaki epistemik kip bilmedir.</p>
<p>ziyade, yarattıklarına yönelik ilkesel bir gaye far kın da lığıdır. Tanrı, yarattıklarının -tikel olaylardan bağımsız olarak ve daha genel bir perspektifte- yaşamasını ve kendi gerçekliklerini tahakkuk ettirme­sini murat eder; zira yaratma sanatı O’na aittir ve bu sanatın bütün­lüklü biçimde tezahür etmesini İster. Olumsuz olarak algılanan tikel olaylarda ise, idrakimizin ötesinde doğanın bütüncül tahakkukuna dair bir hakikat gerçekleşir; bu tür hadiseler çoğu zaman, yaratma sanatının yeni tezahürlerine imkân hazırlayan zeminler oluşturur. Başka bir deyişle, bizim yıkım olarak fark ettiğimiz pek çok olay, aynı zamanda yeni yaratımların imkânını var eder.</p>
<p>Bu gerçekliği tüm ayrıntılarıyla kavrayamasak da olumlu ya da olumsuz her olayda Tanrı’nın muradını, duygusal hisler aracılığıyla kalben yargılayabiliriz. Sonuçta Tanrı’nın yaratma sanatının akışına bütünüyle tanrısal bir idrakle mutabık olamasak bile, insana özgü nispi ve eksik bir idrakle; amelî akıl yoluyla yaratımın maddi boyutuna, kalben ise manevi boyutuna mutabık olmaya çalışabiliriz.</p>
<p><strong>SEVGİ, MUTLULUK VE VİCDAN: ONTİK GERÇEKLİĞİN RUHSAL SEZİMİ</strong></p>
<p>Tekrara düşmek pahasına, anlaşılması zor ve fakat TNR’nin yaklaşımını öğrenebilmek adına çok önemli olan bu konuyu özet­lemeye çalışacağım:</p>
<p>İnsan, gerçekliğe yalnızca tek bir yoldan temas etmez. Maddi olgulara yönelen bakışı ile, manevi olana yönelen iç sezgisi aynı epistemik türden değildir. Bu iki yönelim, aynı gerçeklik alanına değil gerçekliğin iki farklı veçhesine karşılık gelir. Bu nedenle var olan her şey aynı biçimde bilinmez; bazı şeyler bilinir, bazı şeyler sezilir. Varlık, uzam ve âdetullah, yani dış dünyanın maddi düzeni insan açısından bilinebilen şeylerdir. Onlar duyular aracılığıyla tecrübe edilir, akıl tarafindan kavramsallaştırılır ve nazari formlar içinde temsil edilir. İnsan bu düzlemde ölçer, karşılaştırır, geneller Ve yasa kurar. Buradaki epistemik kip bilmedir.</p>
<p>Fakat sevgi bu düzleme ait değildir. Sevgi, nesne değildir, uzam­sal değildir, nicel değildir. Buna rağmen zihinden bağımsızdır ve gerçektir. O da tıpkı varlık, uzam ve âdetullah gibi ontik bir gerçek­liktir fakat maddi değil manevidir. Bu nedenle sevgi bilinmez, sezilir, insanın sevgiyle kurduğu epistemik temas mutluluk olarak tecrübe edilir. Mutluluk, sevginin ruhta yarattığı etkidir; sevginin kendisi değil onun ruhsal yankısıdır. Sevgi ontiktir, mutluluk epistemiktir. Tıpkı ateşin ontik, sıcaklık hissinin epistemik olması gibi sevgi ontik, mutluluk ise onun sezgisel izidir.</p>
<p>Bu noktada önemli bir ayrım belirir: Nesnel gerçeklik bilinir, manevi gerçeklik sezilir. Bu sezgi irrasyoneldir, mantıksal ve mate­matiksel olacak temsil edilemez ve fakat kavramsal olarak vicdan örüntüsü içinde nazarileşebilir. O, bilginin değil yönelimin kipidir. Sevgi ruhta mutluluk olarak belirdiğinde, insan yalnızca bir duygu yaşamaz; aynı zamanda gerçekliğin manevi boyutuyla temasa geçmiş olur. Vicdan, işte bu ruhsal tecrübenin akıldaki izidir. Mutluluğun, yani sevginin sezgisel duyumunun nazari akılda kavramsallaşmış formudur, insan sevgiyle sezdiğini, vicdanla düşünür. Böylece sevgi ruhta hissedilir, vicdanda örüntülenir ve davranışta tezahür eder.</p>
<p>Bu çerçevede ahlak, dışsal bir normlar sistemi değil; sevginin toplumsal yaşamda aldığı kavramsal bedenler bütünüdür. Adalet, merhamet, hoşgörü, lütufkârlık gibi değerler sevginin farklı bağ­lamlardaki tezahürleridir. Onlar sevginin kavramlaşmış hâlleridir.</p>
<p>insan sevginin ontik gerçekliğini doğrudan kavrayamaz ancak onu sezerek tanır. Bu sezgi insana neyin fıtri, neyin sapkın olduğunu ayırt etme imkânı verir. Sevgi, insanın kültür ile fitrat arasındaki sınırı sezmesini sağlayan ölçüttür. Fıtri olana uygun olan, sevgiyle onay bulur; ona aykırı olan, ruhen bir huzursuzluk üretir. Bu nedenle sevgi yalnızca bir duygu değil ontolojik bir göstergedir. O, tanrısal gayenin ruhtaki izidir. Sevgi sayesinde insan, varlığın yalnızca nasıl işlediğini değil neden var olduğunu da sezgisel olarak fark eder. Bu sezgi olmaksızın bilgi anlamım yitirir, insan maddi gerçekliği keşfe­debilir fakat sevgi yoksa bu keşifler onu varoluşsal olarak doyurmaz. Acı katlanılmaz olur, ölüm anlamsızlaşır, varlık sessizleşir. Sevgi yaşamı anlamlandıran şeydir, çünkü o, yaşamın ardındaki gayenin ruhsal görünümüdür.</p>
<p>Bu nedenlerle sevgi ne yalnızca biyolojik bir dürtüdür, ne kül­türel bir inşa, ne de öznel bir vehimdir. Sevgi, ontik bir gerçekliğin insan ruhundaki sezgisel tezahürüdür. Mutluluk bu tezahürün duyumudur; vicdan onun akıldaki haritasıdır, ahlak onun toplumsal dilidir. İnsan sevgi sayesinde bildiklerini anlamlandırma imkânına kavuşur. Kısacası insan sevgiyle sezdiği için insan olur.</p>
<p><strong>HAKİKATİN HİKMETLERİII</strong></p>
<p><strong>Doğru, İyi ve Hakikat Ayrımı</strong></p>
<p>“Hakikatin Hikmetleri” bölümünün ilkinde şu önermeleri gündeme getirmiştik: Grafikte formüle edildiği ve açıkça görü­leceği üzere; “doğrular, iyiler ve hakikatler”: takınılan tavır, eylem, duruş ve davranışlardır. Doğrunun bilgisi: pozitif-rasyonel bilgi, iyinin bilgisi: sevgi, hakikatin bilgisi: pozitif bilgi ve sevginin birlikteliğiyle ortaya çıkan hikmetlerdir veya başka bir ifadeyle hakikat: iyi ve doğru tavır/davranışların bileşimidir. Bir nesne, olgu, olaydaki doğrular, onun ontik düzeyde âdetullah ve uzama mutabakatını ve insan için bu dünyadaki faydasını ortaya koyar­ken, iyiler ise bu nesne, olgu, olaydaki Tanrı’nın muradının ontik düzeyde sevgi olarak fark edilmesidir. (Tanrı’nın cansız varlıkların zatı için bir gayesi yoktur; onları genelde canlılar, özelde ise insan için yaratmıştır.)</p>
<p>Yani iyi ve kötü, kaynağını insan zihninde değil sevgiye dair ontik gerçeklikte bulur. Bu yargılar tanrısal bakış açısının, yani O’nun canlılara yönelik rahmet ve merhametinin ruhta yankılanan izleridir. İnsan iyiyi ve kötüyü epistemik olarak inşa etmez; onları sevgiye dair olan ontik gerçeklikten ruhen ve kalben sezer, ardından kendi eylemlerine nispetle anlamlandırır. Bu nedenle iyi ve kötü, doğru ve yanlıştan farklı olarak, gerçeklikle doğrudan ilişkilidir; Çünkü nazari bir yoruma tâbi tutulmaksızın, gerçekliğin imgesel yansımasının ruhta meydana getirdiği doğrudan bir yargılama olarak hissedilir.</p>
<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_20260929_132307.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-28255 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_20260929_132307-300x165.jpg" alt="" width="300" height="165" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_20260929_132307-300x165.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_20260929_132307-1024x562.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_20260929_132307-768x422.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_20260929_132307-1536x843.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/09/IMG_20260929_132307.jpg 1934w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Bu noktada anlaşılması gerçekten de çok kolay olmayan ve Tanrı’nın muradım ifade eden sevgiyi ve bu fıtri doğrultuda ortaya konan eylemleri tanımlayan “iyiliği” biraz daha görünür kılmaya çalışalım ve bu çerçevede şu soruyu soralım: Sevgiyi sezmemizi sağlayan şey nedir ve onu hangi durumlarda fark ederiz? Örneğin gerçekleştirmeyi düşündüğüm eylem benim çıkarıma olduğu kadar diğer insanların da çıkarına olsa, bu onu çok daha iyi yapmaz mı? Hatta bu eylem yalnızca diğer insanların değil tüm canlıların yararına ya da en azından onlara zarar vermeyecek biçimde plan- lansa bu daha da iyi olmaz mı? Elbette daha iyi olur ancak benim görünür kılmaya çalıştığım şey, iyilik tanımını en kesin şekilde nasıl yapmamız gerektiği ile ilgili. Örneğin iyilik bizim canlıların çıkarlarını gözetmemiz olarak tanımlanabilir mi? Çünkü böyle eylemler gerçekleşirken apaçık bir şekilde sevgiyi ruhsal bir mutluluk olarak hissediyoruz. Ancak insan balık, tavuk ve koyun gibi birçok canlıyı öldürerek yiyor ve protein ihtiyacını karşılıyor çünkü varlığım devam ettirmesi buna bağlı.</p>
<p>Anlıyoruz ki bazı canlıları -elbette nedensiz değil— bir gerek­liliğe bağlı olarak diğerine feda edebiliyoruz ve bu bize makul (doğru) olduğu kadar kötü de gelmiyor. Tavuğu insana, solucanı balığa, çimeni ineğe feda edebiliyor, yeri geldiğinde ineğin sütünü alıyor, arıları hapsedip balını çalıyor, koyunların ısınmasını sağlayan yünlerini kırpıyoruz.</p>
<p>Bu noktada hangi canlıyı hangisine feda edebileceğimizi yine fıtrat üzerinden anlayabiliriz. Canlılar sahip oldukları subuti sıfatları nispetinde diğerlerinden ontik anlamda üstündür ve alt düzeydeki canlılar -“bir gereklilik bulunması kaydıyla”— üst düzeydekilere feda edilebilir ve bu eylem tanrısal bir onay alması sebebiyle kalben kötü/sevgisiz bir şey olarak duyumsanmaz çünkü fıtraten daha değerli bir canlının başarılı tahakkuku, bu alt değerdeki canlının feda edilmesine bağlıdır. Bu ontolojik konulara daha fazla girmemeye ve çalışmayı epistemoloji başlığının dışına çıkarmamaya çalışıyorum ancak merak edenler için söyleyebilirim ki bu konular “Teolojik ve Ontolojik Hakikatler” bölümünde detaylıca izah edilecektir.</p>
<p>Sonuçta bir aslanın bir geyiği veya bizonu avlayarak yemesi ne kadar doğal (fıtrata uygun) ise, bir insanın da tavuğu yetiştirip yemesi o kadar doğaldır. Çünkü insan da doğanın bir parçasıdır ve kendi homeostatik dengesini korumak için bu protein kaynağına ihtiyacı vardır. Ancak ava çıkarak hayvanları ihtiyacı için değil sadece zevk için öldüren insanların yaptıkları kesinlikle fıtrata aykırıdır çünkü avlanma becerisi gibi tüm bedensel tahakkuklar ancak Tanrı’mn sevgisi bağlamını gözetmek koşuluyla fıtrata uygun bir tahakkuk olur. Bu yüzden bu sevgisiz eyleme “avcılar bunu avlanma becerilerin arttırmak amacıyla gerçekleştirdi” mazereti getirilemez çünkü günü­müzde ihtiyaç duyduğumuz proteini ve diğer besinleri avlanmaksızın elde edebiliyoruz. Ancak elbette avladıklarını besin olarak tüketen, bu fıtri amacı güdenleri ithamımızın dışında tutuyoruz çünkü bir kişi ister avlanarak, isterse de kasaptan satın alarak bu protein kaynağına ulaşsın, sonuçta bunu homeostatik (fıtri) gereksinimi doğrultusunda yapmıştır.</p>
<p>Bir ileri örnek olarak şunu hayal edelim; bir insan protein ihtiyacını karşılamak için bir başka insanı öldürse ve onun etini tüketse bunu kalben vahşi bir eylem olarak sezeriz. Benzer bir şeyi doğadaki hayvanlar için de söyleyebiliriz; bir hayvan kendi türünden bir diğerini avlasa buna yamyamlık deriz ve mide bulandırıcı (aşırı sevgisiz) bir eylem olarak sezeriz. Bunun sebebi canlıların sahip oldukları subuti sıfatlarla doğru orantılı olarak aralarında var olan fitri hiyerarşidir. Aynı fıtrata sahip iki canlının birbirini öldürmesi gerçekten de ruhsal bir tiksinti uyandırır. Hele ki bu canlı, fitri piramidin en tepesinde yer alan insan olunca daha da dehşetli bir şey olarak hissedilir.</p>
<p><strong>Sevginin Nazari Aklı Özgürleştiren Etkisi</strong></p>
<p>Kalben sezilen sevgi, insanın ruhsal olarak Tanrı ya (zati olarak değil ve fakat gaye olarak) yaklaşmasına, ayrıca duygusal olarak öfke, maddi haz arzusu ve acıyı duyumsama korkusunun azal­masına, bu sayede manevi huzur dediğimiz dingin, fiziksel arzu ve korkularından uzaklaşmış bir duyguduruma ulaşmasına vesile olur. Sevgiyle elde edilen bu emosyonel dinginlik sayesinde insan, nazari aklı üzerindeki duyusal ve dürtüsel hislerin (yani nefsinin) çekiştirmelerinden kurtulur ve böylece nazari akıl sapkınlıklardan uzaklaşarak fıtri olana en uygun/yakın varsayımda bulunabilir. Bu onun rasyonel dünyasını en doğru metafizik zemin üzerinde inşa edebilmesine olanak sağlar.İyiliğin, “Fıtrata Uygun Tavır” Olarak Tanımı</p>
<p>Anlıyoruz ki sevgiyi sezdiğimiz iyilikler, yalnızca canlıların çıkarları doğrultusunda kavramsallaştırılamaz. iyiliği tanımlamak için, canlıların çıkarlarını gözetmeyi de kapsayacak başka bir para­digmaya ihtiyacımız var. O hâlde iyi olan hakikatte nedir? Şunu belirtmem gerekir ki kendimizin veya herhangi bir canlının çıkanın gözettiğimiz aşamada asıl yaptığımız şey, bir canlının kendi tahakkuk sürecini desteklemektir. Şimdi daha önce de örnek verdiğimiz spor yapan bir kişiyi düşünelim. Bu eylem onun için yalnızca doğru bir eylem midir? Spor yapmak onun sağlığına faydalı olması açısından doğru, kendi fıtri (bedensel) hakikatini tahakkuk ettirmesi anla­mında ise iyi olandır. Sonuçta bu eylem hakikatli bir davranıştır. Kişi yaptığı sporun sayesinde salgılanan hormonların etkisiyle hem maddi bir mutluluk hem de fitri tahakkuku sebebiyle ruhsal bir huzur hisseder ve böylece yaptığı eylemin sevgi (Tanrı&#8217;nın muradı) düzleminde de bir karşılığı olduğunu apaçık fark eder. Kısacası bir eylemin iyi olması onun, insanın kendisi ya da diğer canlılar bağlamındaki bir çıkarı gözetmektense, fıtratı dikkate almasıyla ilişkili olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>Fıtrata uygunluk, insanın yalnızca kendi fıtratına uygun olanı gerçekleştirmesiyle sınırlı değildir; aynı zamanda diğer canlıların fıtratlarını tahakkuk ettirme süreçlerini görmezden gelmemeyi, bu süreçleri tanımayı ve imkân ölçüsünde desteklemeyi de içerir. İnsan, tüm canlıların tahakkuklarına dair edindiği manevi tecrübeyi, nazari aklında vicdan örüntüsü içinde değer hâline getirebilen yegâne varlık olduğu için, diğer canlıların fıtratlarını ve daha geniş bir perspektifte bütün yaratılmış olanları dikkate almak da onun kendi fıtratının ayrılmaz bir unsurudur. Bu bağlamda Tanrı’nın muradı olan sevgi sezilir ve bu sezgi ruhta manevi bir mutluluk, yani huzur olarak tecrübe edilir.</p>
<p>Son tahlilde fıtrata uygunluk, Tanrı’nın yaratma amacını/gaye­sini görmezden gelmeyen, ona saygılı bir yaşam tarzım benimsemek demektir. Bu nedenle insan aklının çoğu zaman varsayımsal temeller ve maddi çıkarlar doğrultusunda ürettiği doğru-yanlış ayrımlarına karşılık, iyilik -yani fıtrata uygun eylem- ilkesel bir yol gösterici işlevi görmelidir. Hakikat ise Tanrı’nın insanın yaşamında takın­masını murat ettiği bu iki perspektifin, yani doğru ile iyinin, tutum ve davranış düzeyinde birleşmesinden doğar. Başka bir ifadeyle hakikat, Tanrının muradı ile insanın arzu ve ihtiyaçlarının epistemik düzlemde hikmete dönüşmüş hâlidir.</p>
<p>Bu çerçevede bir eylemi ahlaki yapan şey, yalnızca ortaya çıkan sonucu ya da hedeflenen amacı değildir; asıl belirleyici olan, o eylemin hangi niyet zemininden doğduğudur. Buradaki iyi niyet, Tanrı’nın yaratma gayesini göz ardı etmeyen; cardılar arasındaki fıtri düzeni dikkate alan; tahakkuku mümkün olduğunca destek­lemeye yönelen ve zorunluluk bulunmadıkça bir canlıyı diğerine feda etmeyen bir yönelimdir. Böyle bir niyet zemini, sevginin ontik gerçekliğiyle uyumlu olduğu için ruhta huzur olarak yankılanır ve eylemi ahlaki lalar.</p>
<p>Sonuçta Tanrı, insanın İki yönlü bir varlık olduğunu en iyi bilen ve onu diğer tüm yaratılmışlardan daha fazla seven yaratıcısıdır, insan, kısa vadeli çıkarlarını doğru zannettiği ve fakat sevgiden ve fıtrattan yoksun eylemler gerçekleştirdiğinde, bunu başlangıçta lehine sanabilir; ancak er ya da geç bu sapkın -fıtrata aykırı- tavrın hem kendi varlığına hem de uygarlığa zarar verdiğini tecrübe etmek zorunda kalır.</p>
<p>Yücel Aytaç &#8211; Bir Aksiyom Uygarlığı İnsanlık(Epistemolojik Hakikatler),syf:461-482</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevginin-epistemolojideki-rolu-ve-yasamin-sezgisel-rolu/">Sevginin Epistemolojideki Rolü ve Yaşamın Sezgisel Rolü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sevginin-epistemolojideki-rolu-ve-yasamin-sezgisel-rolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kimyâ-i Saadet:Her Şey Kemali Talep Eder</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kimya-i-saadether-sey-kemali-talep-eder/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kimya-i-saadether-sey-kemali-talep-eder/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 26 Sep 2026 15:22:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddîn İbnü’l-Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[kemal]]></category>
		<category><![CDATA[Kimyâ-i Saadet]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Serap Kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28190</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Kimyâ-i saadet, İbnü’l-Arabi’nin kimya ilminden ahlaka geçiş yapmak için yararlandığı bir terimdir. Düşünürümüz madenlerde­ki başkalaşma ile insan nefsi arasında bir analoji kurar. Benzer bir analojiyi tıp ilminden ahlaka geçiş yapmak için de kurmuştur. Bu­nunla maddi ve manevi kemal arasında irtibat kurarak ahlaki te­rakkinin gelişim safhalarını muhataplarının zihnine yaklaştırma­yı amaçlamaktadır. Okuyucu “Seyr ü sülük yapmak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kimya-i-saadether-sey-kemali-talep-eder/">Kimyâ-i Saadet:Her Şey Kemali Talep Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Kimyâ-i saadet, İbnü’l-Arabi’nin kimya ilminden ahlaka geçiş yapmak için yararlandığı bir terimdir. Düşünürümüz madenlerde­ki başkalaşma ile insan nefsi arasında bir analoji kurar. Benzer bir analojiyi tıp ilminden ahlaka geçiş yapmak için de kurmuştur. Bu­nunla maddi ve manevi kemal arasında irtibat kurarak ahlaki te­rakkinin gelişim safhalarını muhataplarının zihnine yaklaştırma­yı amaçlamaktadır. Okuyucu “Seyr ü sülük yapmak niçin gerekli­dir?” sorusunun cevabını bu benzetimlerde bulmaktadır.</p>
<p>Peki bu analoji için niçin kimya ilmi tercih edilmiştir? Kimya —ya da simya— ölçü ve başkalaşma ile ilgili bir ilimdir. Konusu tek hakikat üzerinde gerçekleşen başkalaşmalardır.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28"></a><a href="#_ftn28" name="_ftnref28">[28]</a> “Ölçü” ve “baş­kalaşma” kavramları ahlak ilminin mevzusudur. Ahlak ilmi deği­şim kavramı üzerine müesses bir ilimdir. Zira ahlakın değişebilir- liğinden söz etmeden bir ahlak ilminden söz edilemez. Teşekkül devresinden itibaren bir ahlak ilmi iddiasında olan tasavvufun da mevzusu bir değişim kavramı olan “hal” kavramıdır. Bu nedenle maddelerdeki terkip ve dönüşümleri inceleyen kimya ilmi sufilerin dikkatini çekmiştir.</p>
<p>İbnü’l-Arabî kimyâ-i saadet İsimlendirmesini hangi maksatla kullanmıştır? Ya da soruyu şöyle sorabiliriz: îlm-i kimya ile mut­luluk arasında nasıl bir irtibattan hareketle bu isimlendirmeyi ter­cih etmiştir? Düşünürümüzün bu soruya cevabım mutluluğu nasıl tanımladığında bulmaktayız. O, mutluluğu nefsin nazari ve ameli bakımdan kemale ermesi diye tanımlamaktadır. Nazari yetkinleş­menin kemali Allah’ı bilmek ile mümkündür ki Allah’ı bilmenin dışında bir mutluluk söz konusu değildir.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29"></a><a href="#_ftn29" name="_ftnref29">[29]</a> Her mutluluk sahibi­ne kemal verilmemiştir. Ama her kemal sahibi mutludur.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30"></a><a href="#_ftn30" name="_ftnref30">[30]</a> Kimya ilmi açısından kemal, madenin başkalaşma neticesinde altına dö­nüşmesidir. Her madende altın olma özelliği kuvve hâlinde mev­cuttur. Ancak madene ilişen birtakım illetler altınlık vasfını ört­müştür. Her varlık bir gayeye doğru hareket eder. Madenlerde gaye altın olmaktır. Altın olmak madenin kemalidir. Her varlık kendi kemaline âşıktır.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31">[31]</a> Böylece madenlerin altına dönüşme sey­ri kimyâ-i saadet kavramım ortaya çıkarmıştır. Bu kavram sufiler- ce nefsin seyr ü sülûkuna uyarlanarak ahlaki bir muhteva kazan­mıştır. Sufi literatüründe bu kavram, “nefsin süslenmesi, arındı­rılması, kötü huyların iyilerle değiştirilerek beşerî tabiat hastalık­larından ve hayvani huylardan kurtarılması”<a href="#_ftn32" name="_ftnref32">[32]</a> diye tanımlanmıştır.</p>
<p>Sufiler, kemal meselesini ayân-ı sâbite teorisi açısından da ele almışlardır. Buna göre her varlık kendine özgü bir kemale sahip­tir. Yani her şeyin altınlık hâli kendine özgüdür. Söz gelimi ma­den mertebesinde kemal altın olmaktır. Bitki ve hayvan mertebe­leri için de kendilerine özgü kemal söz konusudur. Nihayet insa­na mahsus kemal ise halifeliktir.<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33"></a><a href="#_ftn33" name="_ftnref33">[33]</a> Varlıkların kendi mertebelerinde gayeye doğru hareketi kemale doğru bir harekettir. Çünkü mümkünün varlık sebebi kemale ulaşmaktır.<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34"></a><a href="#_ftn34" name="_ftnref34">[34]</a> Bu mümkünün, varoluşu­nun bütün imkânlarını kuvveden fiile çıkarması demektir. Bunun­la birlikte eksiklik, mümkünün niteliğidir.<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35"></a><a href="#_ftn35" name="_ftnref35">[35]</a> Konevî’nin ifadesiyle insan zuhura ve sirayete bağlı kemal ile tahakkuk etmek için var olmuş<a href="#_ftn36" name="_ftnref36">[36]</a> olsa da bu nispi bir mükemmellik olacaktır. Dünya insan için varlık ve bilgi mertebelerinde tamamlanma mahallidir.<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37"></a><a href="#_ftn37" name="_ftnref37">[37]</a> An­cak mutlak kemal Allah’a aittir. Sonlu asla sonsuza ulaşamaz. Bu nedenle insan-ı kâmilin mükemmelliği nispi bir mükemmelliktir.</p>
<p>İbnü’l-Arabî kimyâ-i saadet bahsinde önce madenin altın ol­ma seyrini anlatır. Bütün madenler tek bir asla döner. Bu asıl altın olmaktır. Ancak madene birtakım illetler sirayet eder. İllet kelime­sini İbnü’l-Arabî hastalıkla ilişkilendirir. İllet kelimesi sebep anla­mına geldiği gibi hastalık anlamına da gelir. Aslından sudur eden her varlığa illet sirayet eder. Asıldan uzaklaştıkça illetler de çoğa- hr. Buna mukabil asla yaklaştıkça illetler azalır. Bu durum nüzûl ve urûc kavsında meydana gelir. Nüzûl sürecinde varlık illetlerle ör­tünerek terkibe bürünür. Urûc sürecinde ise aslına irca eden varlık tahlil miracı ile bu illetlerden arınarak terkibi çözülür. Tekrar ma­den konusuna dönecek olursak madene bulaşan illet zamanların farklılığından ve mekânların doğalarından kaynaklanır.</p>
<p>Zamanla­rın farklılığına örnek olarak yazın sıcaklığını, kışın soğukluğunu, sonbaharın kuruluğunu ve ilkbaharın yaşlığım verebiliriz. Made­nin oluştuğu yerin sıcaklığı ve soğukluğu da etkenler arasındadır. Yolculuk süresince tavırdan tavıra intikal eden maden bir devrin hükmünden başka bir devrin hükmüne geçerken bu hastalıklar­dan biri madene baskın gelir ve hüküm sahibi olur. İşte “altınlık hâli”nden sapma böyle gerçekleşir. Madenin doğasım itidal hük­münden çıkaran hastalık madenin bakır, demir vs. olarak adlan­dırılmasına sebep olur. Tam yaratılış altın olmaktır. Yaratılışı tam olmayan ise diğer madenlerdir. İbnü’l-Arabî madende meydana gelen bu başkalaşma sürecini ilahi isimler teorisi ile ilişkilendirerek izah eder. Buna göre meydana gelen başkalaşma ilahi isimle­rin etkilerindendir.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38">[38]</a></p>
<p>Ibnul-Arabî madenin aslı olan altına dönüşme sürecini ma­denin miracı olarak anlatır. Madenin miracı kendisine ilişen ve al­tınlık vasfını gizlemesine neden olan hastalıklardan kurtularak ye­niden altın olma imkânı kazanmasıdır, ibnü’l-Arabî bu noktadan itibaren maddi kemal ile manevi kemal arasında irtibat kurarak ahlaka geçiş yapar. Madenin miracında tahakkuk eden süreç insa- mn miracında da tahakkuk eder. Madenler oluşum hâlinde kendi­lerine ilişen hastalıklar nedeniyle mertebe mertebe oldukları gibi kemale ulaşmak için yaratılmış olan insan da kemalden, kendisi­ne ilişen hastalıklar nedeniyle uzaklaşmıştır.<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39"></a><a href="#_ftn39" name="_ftnref39">[39]</a> Nefs, kemal maka­mına meşru bir yolla çalışarak ulaşabilir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40"></a><a href="#_ftn40" name="_ftnref40">[40]</a> İnsan kendisine teklif edilen meşru yolu takip ederek onu kemalden alıkoyan hastalıklar­dan kurtulabilir. Nefs aslı itibariyle temizdir. Nüzûl sürecinde ta­vırdan tavıra girer. Zira nefs zatı bakımından ilahi takdirin ortaya çıkarttığı şeyleri kabul istidadına sahiptir. Nefs geçtiği her merte­bede o mertebenin hükmüne boyanır. Böylece illetli hâle gelir. İl­letle malûl olması aynı zamanda perdelenmesi ya da karardık hâle gelmesi demektir. Son mertebede şehadet âleminde görünen nefs maddi doğanın hükmüne tabi olur.</p>
<p>Nefse arız olan illetler giderilebilir. Bunun için meşru bir yol­dan urûc yayını izlemek gerekmektedir. Nefs urûc yayında geldiği yolu geri döner. Geçtiği her mertebede o mertebeden aldığı tesiri bırakır. Tahlil miracı olarak adlandırılan bu süreç nefsin kaynağı­na ulaşıncaya kadar sürer. Nihayetinde nefs hastalıklardan arına­rak kemal makamına dahil olur,</p>
<p>Nefsler seyr ve terakkilerinde kısım kısımdır. Bazıları istidat­larındaki kusurdan dolayı varlık dairesini tamamlayamaz. Bunlar dairenin sadece bir kısmını yürümüş olanlardır. Konevî bunu “ek­sik sülük” diye adlandırır. Eksik sülük da derece derecedir. “Hay­van insan” diye tabir edilen kemalden bir paya sahip olmayanlar olduğu gibi “orta” kimseler de vardır. Bu kimselerde kemalden bir pay varsa da onlar için emir henüz tamamlanmamıştır. Daireyi ta­mamlaması mukadder olanlar sülûku tamamlar ve kemale erer.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41">[41]</a></p>
<p>ibnü’l-Arabi’nin kimya ilminden ödünç aldığı terimlerden bi­ri de “iksir” ya da “kibrit-i ahmer”dir. Kimyada iksir, değersiz mad­deyi değerli maddeye çevirir. Kendisini kabul eden madende deği­şime yol açar. Kimya ilmi iksiri bilmek demektir.<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42"></a><a href="#_ftn42" name="_ftnref42">[42]</a> Değersiz ma­deni halis altına çeviren iksir, kibrit-i ahmer diye de bilinir. Kib­rit-i ahmer, kırmızı kükürt demektir. Buna filozof taşı ya da fel­sefe taşı da denir. Tasavvuf ıstılahında iksir, nefisteki hastalıkla­rı yok ederek nefsin değerli hâle gelmesini sağlayan şey anlamın­da kullanılmıştır. Iksir-i azami kabul eden nefs, illetlerden kurtu­larak itidal hâline ulaşır. Sufilere göre iksir-i azami bilmek inşam sebep ve illetlerle sınırlanmaktan uzaklaştıran “özelyön”ü bilmek demektir. İşte bu ariflerin iksiridir.</p>
<p>Bu bilgiye ulaşan kimse varlık­ları ve olguları değiştirmenin bilgisine ulaşarak ruhlar ve beden­ler âleminde değişikliğe yol açabilir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43">[43]</a> Peki iksir-i azam ya da kib­rit-i ahmer diye söz edilen şey nedir? ibnü’l-Arabî bir risalesin­de iksir-i azamdan “sıdk” diye bahsetmektedir. Sıdk iksir-i azam- dır. Neyin üzerine konursa mutlaka onu değiştirir.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44"></a><a href="#_ftn44" name="_ftnref44">[44]</a> Aynı risale­de kendisinden “kibrit-i ahmer” diye söz etmektedir.<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45"></a><a href="#_ftn45" name="_ftnref45">[45]</a> Bazı sufiler kibrit-i ahmerin “aşk” olduğunu söylemiştir.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46">[46]</a> Esasında kibrit-i ah- merin sıdk ya da aşk olması aynı anlamdadır. Çünkü bütün bun­lar insan-ı kâmilin hâlleridir. Ve kibrit-i ahmer sufiler nezdinde insan-ı kâmildir. Bilindiği gibi sufiler bir şeyin bilinmesinin o şe­yin kendisi hâline gelmek olduğu hususunda hemfikirdirler. Söz gelimi sıdkı bilmek sıdkın kendisi olmakla ya da aşkı bilmek yine aşkın kendisi olmakla mümkündür. İnsan-ı kâmil sıdkın ve aşkın kendisi hâline gelmiştir. Bu durumda insan-ı kâmil hem iksiri bi­len kişidir hem de iksirin kendisidir.</p>
<p>IbnülArabi’ye göre iksir-i azamin bilgisi, ilahi bir hekim ya da simyacı olan peygamber ve velidedir. Peygamber ve veli tıp il­mi açısından hekim, kimya ilmi açısından değersiz madeni altına dönüştüren simyacı gibidir. İlahi hekim insan doğasındaki nice­liklerin ölçüsünün bilgisine sahiptir. Böylelikle fazladan eksilterek, eksiği artırarak bir tedavi uygulayarak hasta bünyeyi sağlığına ka­vuşturur.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47"></a><a href="#_ftn47" name="_ftnref47">[47]</a> Nefis kemali olan altın suretini kazanıncaya kadar ila­hi hekim olan peygamber ve veli ona yol gösterir. Düşünürümüz peygamberden bu manada “müdâviu l-külûm” (yaraları iyileştiren) diye söz eder. “Çünkü O, arzunun yaralarından haberdar olduğu gibi fikrin, dünyanın, şeytanın ve nefsin yaralarından da nebi veya resuller veya velayetin bütün dilleriyle haberdardır.”<a href="#_ftn48" name="_ftnref48">[48]</a></p>
<p>Nefsin altın sureti kazanması itidalsizlikten kurtulması de­mektir. Amaç belirli ölçüleri dikkate alarak sapmayı önlemektir. İtidal kavramı adaletle birlikte ele alınması gereken, ideal ola­nı ifade eden bir kavramdır. Bu manada itidal kavramı, tıp, kim­ya, fizyonomi ve ahlak ilimlerinde ideal olanı ifade etmek üzere kullanılmıştır. Tıpta ideal olan doğalardan birinin ötekine baskın gelmemesidir. Bu durumda hastalık kaçınılmaz olur. Beka itida­le bağlıyken sapma yani itidalden çıkma helake sebep olur. Kim­yada itidal, madenin altın formuna kavuşmasıdır. Kadim hukema fizyonomi ilminde de ideal olan bir formdan söz etmişlerdir. Fi­ziksel görünümde itidalin nasıl olması gerektiğine dair açıklama­lar yapmışlardır. Konumuz olan ahlak ilmi açısından itidal kavra­mı adaletle birlikte düşünülmelidir.</p>
<p>Adalet, bütün ahlaki nitelik­lerde altın oran olan orta noktayı tutturmak demektir. Söz gelimi cesaret, bir ahlaki ideal olarak korkaklık ile atılganlık arasın­daki orta noktayı yani itidali temsil eder. Sufilerde itidal kavramı tasavvufun tecerrüd ve tasfiye yöntemleri neticesinde kalbin masivaya dair ilgilerden arındırılarak birlik hâline ulaşılmasıdır. İler­leyen bölümlerde daha ayrıntılı bir şekilde üzerinde duracağımız itidal kavramı ile ilgili bu bölüm bağlamında son olarak her var­lık için itidalin anlamının farklı olduğu üzerinde duralım. Ibnü’l- Arabî düşüncesinde her varlığın itidali kendi hakikati açısından­dır. Bu durumda itidal, kendi hakikatine bağlanman demektir,<a href="#_ftn49" name="_ftnref49">[49]</a> Madenin itidali kendi hakikati açısından altın olmak iken insa­nın itidali kendi hakikati açısından halife olmaktır. Bu “tam yaratılış” demektir ki tam yaratılış altın olmaktır.<a href="#_ftn50" name="_ftnref50">[50]</a></p>
<p>Konevî itidal meselesini vasıtaların azlığı ve çokluğuna gö­re imkân vecihlerinin artması veya azalması açısından yorumlar. Vasıtaların artması imkân veçhini güçlendirirken azalması imkân veçhini zayıflatır. “Hakiki itidale nispetle en yakın olmak, ulvi akıl ve nefislere nispetle en şerefli ve üstün ruhu kabul etmeyi istilzam eder ki kâmillerin nefisleri bu itidal dairesinin noktasında taayyün etmiştir. İtidal noktasından uzak olmak ise düşük derecede ve kö­tü durumda olmayı istilzam eder.”<a href="#_ftn51" name="_ftnref51">[51]</a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a><a href="#_ftn51" name="_ftnref51"></a></p>
<p>Ibnu l-Arabî kimyayı saadet bahsinde manevi kemale götü­ren meşru yol üzerinde önemle durur. İnsanın uğruna yaratıldı­ğı kemal makamına nail olmak için miraç etmek zaruridir. Peki miraca yükselmek için takip edilmesi gereken meşru yol hangisi­dir? Ibnul-Arabi bu sorunun cevabını iki farklı yol tutarak sülûka başlayan taklitçi ve akılcının miracını anlattığı bölümde verir.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52">[52]</a></p>
<p>Taklitçi peygambere uyan ve Tanrı’nın bilgisine dair peygam­berin getirdiği haberlerde onu taklit eden kimsedir. Akılcı ise bil­giyi teorik gücüne dayalı akli kanıtlardan alan kimsedir. Taklit­çi ve akılcı kendilerini yaratıcıyı tanımaya götürecek yolda sülûka başlar. Birincisi peygamberi taklit ederek İkincisi teorik hük­me göre hareket eder. Önce tabii durumun gereği olan bazı hâller­de ortak hareket ederler. Buna örnek olarak riyazet ve mücahede ile doğaya muhalefet etmeyi verebiliriz. Her ikisi de açlık, beden­sel meşakkat, ahlakı tezyin gibi usulleri yerine getirir. Ancak akıl­cı bu usulleri teorik gücüne dayanarak, taklitçi ise Şâri’nin belir­lediği ölçülere uyarak yerine getirir. Her ikisi de unsurlardan olu­şan doğal arzuların tesirinden kurtulduklarında yakın göğün kapı­lan kendilerine açılır. Başlangıçta akılcı peygamberi taklit etmek­sizin kendi imkânlarıyla Tanrı bilgisine ulaşma imkânı nedeniy­le sevinir ve taklitçiden üstün olduğunu düşünür. Ancak göklerin kapıları bir bir açıldığında akılcı, taklitçinin kendi bilgisine ilave bir kazanım elde ettiğini görür.</p>
<p>ilk göğün kapısı açıldığında taklitçi Âdem ile karşılaşırken akılcı Ay’ın ruhaniliğiyle karşılaşır. Âdem, konuğuna Ay’ın ruhaniliğinin bilemeyeceği şeyleri aktarır. Akılcı bu durumda kederle­nir. Taklitçiyi Âdem’e konuk yapanın peygamberin inayeti oldu­ğunu öğrenir. Peygamberin yolunu takip etmediğine ve ona inan­madığına pişman olur. Geri dönünce peygambere uymaya karar verir. Her iki miraç yolcusunun yolculuğu yedi gök kapısının açıl­ması ve her birinde akılcının göğün ruhaniyeti ile taklitçinin ise göğün ruhaniyetinin kendisine amade olduğu peygamberle karşı­laşması ile devam eder,<a href="#_ftn53" name="_ftnref53">[53]</a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a><a href="#_ftn53" name="_ftnref53"></a></p>
<p>Görüldüğü gibi ibnü’l-Arabi akıl-vahiy tartışmasında sara­hatle vahiyden yana tavır almıştır. Akli miracın Tanrı hakkında nispi bir bilgi verdiğini, akılcıların yöntemlerinin belli noktalarda peygamberlerin yöntemleriyle benzeştiğini kabul etmekle birlik­te Tanrı hakkında kâmil bilginin vahye tabi olmakla elde edilebi­leceğini düşünür. Onun saf aklın eleştirisine dair ayrıntılı açıklamalarına daha önceki bölümlerde yer verilmişti. Burada akli mi­raca yaklaşımı ile ilgili olarak onun eserlerinde akılcı filozofun ör­neği olarak sık sık ismini zikrettiği Ibn Rüşd’le karşılaşması akla gelmektedir. Bilindiği üzere Ibn Rüşd akıl ve vahyin aynı anne­den emen iki kardeş olduğunu düşünmektedir. Bu bakımdan bu iki bilgi kaynağından elde edilen bilgilerin mutabık olması gerek­tiğini savunur. Bu maksatla eserlerini akıl ve vahiy bilgisini uzlaş­tırmaya tahsis etmiştir. İbnü’l-Arabî bu karşılaşmada İbn Rüşd’ün “Keşif ve ilahi feyizde işin nasıl olduğunu gördün? Acaba teorik düşüncenin bize verdiği gibi midir?” sorusuna, “Evet ve hayır! Bu evet ve hayır arasında ruhlar maddelerinden, boyunlar bedenlerin­den uçar.”<a href="#_ftn54" name="_ftnref54">[54]</a> cevabını vermiştir. Bu cevapla düşünürümüz herke­sin hakikat bilgisinden bir payı olduğunu kabul ettiğini ancak ka­mil bilginin keşf ve müşahede ile elde edilen bilgi olduğunu be­yan etmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Serap Kılıç &#8211; Allah&#8217;ın Ahlakıyla Ahlaklanmak,syf:49-57</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28"></a><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Ibnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, ss. 33-34.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29"></a><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 17. cilt, s. 193.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30"></a><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> İbnü’l-Arabî, Fütühât, 8. cilt, s. 37.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31"></a><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Ekrem Demirli, İslam Metafiziğinde Tanrı ve İnsan, s. 155, İstanbul, 2012.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32"></a><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[32]</a>     Abdurrezzâk Kâşânî, Tasavvuf Sözlüğü, “Kimyâ-i Saadet” maddesi, çev.</p>
<p>Ekrem Demirli, İstanbul, 2004.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33"></a><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[33]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 37.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34"></a><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[34]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât 6. cilt, s. 15.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35"></a><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[35]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 9. cilt, s. 369.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36"></a><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[36]</a>     Konevî, Tasavvuf Metafiziği, (Miftâhu Gaybi&#8217;l-Cem ve&#8217;!- Vucûd), çev. Ek­</p>
<p>rem Demirli, İstanbul, 2009, s, 164.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37"></a><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[37]</a> İbnü’l-Arabî, el-İsfâr, s. 33.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38"></a><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[38]</a> İbnu 1-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, ss. 34-35.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39"></a><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[39]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 39.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40"></a><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[40]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 38.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41"></a><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[41]</a>     Konevî, Tasavvuf Metafiziği, ss. 158-161.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42"></a><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[42]</a>     İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, 8.34,36.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43"></a><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[43]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 41,17. cilt, s. 336.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44"></a><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[44]</a> İbnü’l-Arabî, Künh Mâ Lâ Budde, s. 103.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45"></a><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[45]</a> İbnü’l-Arabî, Künh Mâ Lâ Budde, s. 101.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46"></a><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[46]</a> [Bunu söyleyen Hz. Mevlânâ. Kaynağını bul.]</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a><a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[47]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 36.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48"></a><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[48]</a>     İbnü’l-Arabî, Fütûhât^ 1. cilt, s. 438.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49"></a><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[49]</a> İbnü’l-Arabi, Fütuhat, 2. cilt, s, 54.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50"></a><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[50]</a> İbnü’l-Arabi, Fütuhat, 8. cilt, s. 35.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51"></a><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[51]</a> Konevî, Vahdet-i Vücud ve Esasları, s. 81.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52"></a><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[52]</a> İslam düşünürlerinin eserlerinde miracı anlatan bu tür kozmik yolculuk tasvirleri yer almıştır. Hatta bu konuya hasredilmiş olan risaleler var­dır. İbn-i Tufeyl’in Hay b, Yakzan\ Ibn Sina’nın Risaletut-Tayrı ve Fe- ridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayrı bu türün önde gelen eserlerinden­dir. Bu eserlerin ahlak ilmini ilgilendiren yönü nazari ve amelî yetkinli­ğe ulaşma sürecidir. Manevi tekâmül seyrinde karşılaşılan güçlükler, in­sanın akıl, şehvet, öfke vs. gibi kuvvetleri arasındaki çatışmalar bu eser­lerdeki başlıca temadır. Okuyucuya sembolik bir üslupla insanın ahlaki gayesinin aslına rücu etmesinden ibaret olduğu anlatılır.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53"></a><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[53]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, ss. 40-53.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54"></a><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[54]</a>      İbnü’l-Arabî, Fütûhât^ 1. cilt, s. 446.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kimya-i-saadether-sey-kemali-talep-eder/">Kimyâ-i Saadet:Her Şey Kemali Talep Eder</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kimya-i-saadether-sey-kemali-talep-eder/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İbnü’l-Arabî&#8217;nin Mutluluk  Anlayışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-arabinin-mutluluk-anlayisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-arabinin-mutluluk-anlayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 Sep 2026 19:49:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddîn İbnü’l-Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Beden]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Serap Kılıç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28178</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İbnü’l-Arabî mutluluğun genel geçer bir tanımı olduğundan hareketle değil mutluluğun mahiyetinin tartışılması gerektiği ka­bulünden hareketle konuya giriş yapar. O, mutluluğun mahiye­ti, mutlak iyi ve izafi iyi konularında zaman zaman Meşşai felse­fe geleneğinin argümanlarını kullanmıştır. Bilindiği gibi normatif ahlak teorilerinde ahlaki etkinliklerimizin ereği, iyinin doğası, en yüksek iyinin tespitine dair kuramsal tartışmalar yer almaktadır.1 Meşşai [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-arabinin-mutluluk-anlayisi/">İbnü’l-Arabî’nin Mutluluk  Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>İbnü’l-Arabî mutluluğun genel geçer bir tanımı olduğundan hareketle değil mutluluğun mahiyetinin tartışılması gerektiği ka­bulünden hareketle konuya giriş yapar. O, mutluluğun mahiye­ti, mutlak iyi ve izafi iyi konularında zaman zaman Meşşai felse­fe geleneğinin argümanlarını kullanmıştır. Bilindiği gibi normatif ahlak teorilerinde ahlaki etkinliklerimizin ereği, iyinin doğası, en yüksek iyinin tespitine dair kuramsal tartışmalar yer almaktadır.1</p>
<p>Meşşai felsefe özelinde meseleyi incelediğimizde iyinin do­ğası, mutlak ve izafi iyilik, en yüksek iyinin ne olduğu hususunda süregelen birtakım tartışmaların ardından mutluluğu en yüksek iyi olarak tespit ettikleri görülmektedir. Normatif ahlak teorilerinde ahlaki etkinliklerimizin ereği üzerinde ısrarla durulması şüphesiz “Niçin ahlaklı olmalıyız?” sorusunun öneminden kaynaklanmak­tadır. Bu bağlamda kuramsal düzeyde mutluluğun mahiyeti üze­rine tartışmalar kaçınılmaz olmaktadır.2</p>
<p>Mutluluğun hazla özdeş olmadığı noktasında Meşşai gele­neği takip eden İbnü’l-Arabî mutluluğun ruhani ve cismani ol­mak üzere ikiye ayrıldığını söylemektedir.<a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186"></a><a href="#_ftn186" name="_ftnref186">[3]</a> Ruhani mutluluk nef­sin nazari ve amelî bakımdan yetkinleşmesi iken bu kuvvetlerde­ki zayıflık bedbahtlığı gerektirir. Cismani mutluluk ise makam ve mal gibi haricî ya da sağlık ve güzellik gibi dahilîdir. Bu durum­ların eksikliği dünyada bedbahtlığa sebep olabilirken ahiret mut­luluğunun artışına sebep olabilir. İbnü’l-Arabî zahir ve bâtın ek­senli açıklamalarına burada da yer vererek görüntü ve gerçeklik arasındaki zıtlığa dikkat çeker. O, okuyucularını her zaman feno­menlerin arkasında saklı olanı aramaya teşvik eder. Zahirde mut­luluk gibi görünen hâlin bâtında bedbahtlık olabileceğini ve yine zahirde bedbahtlık gibi görünen hâlin de bâtında mutluluk olabi­leceğini dile getirir. Dünya hayatının zahirini tabire<a href="#_ftn187" name="_ftnref187">[4]</a> yol bulama­yanların cismani hazların mutluluk olduğu zannına kapılması kör bir iddia ve çarpık bir bakıştan başka bir şey değildir.</p>
<p>Görüntü ve gerçeklik arasındaki durumu alegorik bir anlatım­la susamış insanın su arayışına benzetir: “Susamış insan serabı su zanneder. Çünkü su ihtiyaç duyduğu şeydir. Böylelikle kendisini istediği ve hayat sırrı kendisinde bulunduğu için, sevgilisi olan su­ya yönelir. Suya geldiğinde ise bir şey bulamaz. Bir şey bulamayın­ca, suyun yerine Allah’ı orada bulur. Böylelikle susamış, görünürde suya yönelmişti. Allah ise farkında olmadığı yönden onu kendisi­ne yönlendirmişti. Allah farkında olmadığı yönden kuluna tuzak kurduğu gibi kendisine iltica edişinde, O’na dönüşünde ve O’na itimat edişinde de farkında olmadığı yönden kuluna ilgi gösterir. Bunu ise sebepleri kuluna gösterdikten sonra kaldırmasıyla yapar. Serapta tahayyül edilen suyun kaybolmasıyla Allah’ın orada bu­lunması, kulun sebepler kesildiğinde Allah’a yönelmesi demektir.”<a href="#_ftn188" name="_ftnref188">[5]</a> Bu açıklamalar onun âlem tasavvuru ile de paralellik arz etmekte­dir. Âlem iki anda baki kalmayan arazların toplamından ibarettir. Ontolojik fena anlayışını da bu yaklaşımla temellendirmektedir. Allah’tan başka her şey anlamına gelen âlem için kullandığı hayal, serap, imkân vb. terimlerin tamamı aynı manaya gelir.</p>
<p>İbnü’l-Arabî kötülük problemini izah ederken başvurduğu görelilik ilkesini mutluluk anlayışına da uyarlamıştır. Buna gö­re âlemde kötülük gibi mutluluk da izafi olmak durumundadır. Mutluluğu gayeden meydana gelen mutluluk, yetkinlik mutlulu­ğu, mizaca uygun olan mutluluk ve şeriat tarafindan tespit edil­miş olan mutluluk olmak üzere dörde ayırır.<a href="#_ftn189" name="_ftnref189">[6]</a> Varlığa iyi veya kö­tü gibi bir değer atfetmeksizin salt varlık olarak nötralize eder. Varlığa değer atfeden varlık olarak insan söz konusu olduğun­da ise iyi veya kötü gibi değer tanımları devreye girer, insanın olmadığı yerde iyi veya kötü olmadığı gibi mutluluk ya da bed­bahtlık da yoktur. İnsan durduğu yere göre varlığı, oluşu tanım­lar. Bu durum yön mefhumunun insan ile ortaya çıkmasına ben­zer. İnsan varsa üst, alt, ön, arka, sağ ve sol ortaya çıkar. Bunun gibi mutluluk da insanın gayesine, yetkinlik arayışına, mizacına ve şeriata göre belirir. İnsanın gayesine ve mizacına uygun du­rumlar onu mutlu ederken gaye ve mizaca uygun olmayan du­rumlar bedbaht olmasına yol açar.</p>
<p>Mutluluk ve bedbahtlık mahsus ve makul olduğu gibi ait ol­duğu mahalle göre saf veya karışık olabilir. Ibnul-Arabi’ye göre dünya, imtizacı gereği saf bir mutluluğun var olabileceği bir ma­hal değildir. Bu düşünce onun mutluluk anlayışını eskatoloji ile ilişkilendirdiği en önemli noktadır. Ona göre dünya imtizaç âlemi iken ahiret ayrım âlemidir. Dünyada hazlar ve acılar iç içe geçmiş­tir. Öyle ki her hazda acı ve her acıda haz vardır. Bunu her rahme­tin içinde görünmeyen bir azap ve her azabın içinde görünmeyen bir rahmet vardır şeklinde de dile getirir. Dünya hayatında bazen gerçekte bedbaht olan bir insan mutlu gibi, gerçekte mutlu olan bir insan ise bedbaht gibi görünebilir. Ayrışma ahiret âleminde orta­ya çıkacak ve içinde azap barındırmayan saf mutluluk gerçekleşe­cektir.<a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190"></a><a href="#_ftn190" name="_ftnref190">[7]</a> İnsanın kudreti gerçekte ahirette işlevsel hâle gelecektir.<a href="#_ftn191" name="_ftnref191">[8]</a></p>
<p>İbnü’l-Arabî ruhani mutluluğu nefsin nazari ve amelî bakım­dan yetkinleşmesi olarak tanımlıyordu. Filozoflar nazari yetkin­leşmeyi bilimler hiyerarşisi üzerinden izah ederek doğa bilimleri­ni öğrenmenin maksadının metafiziğe hazırlık olduğunu düşün­mekte idiler. Nazari yetkinlik metafizik ile kemale erebilecektir. İbnü’l-Arabî ise nazari yetkinleşme için filozoflar gibi metafizi­ği zorunlu görürken metafizik bilgiye hazırlanmada doğa bilim­lerinin yerine ahlak ilmini yerleştirmiştir. Buna göre nefsin naza­ri yetkinleşmesi ve dolayısıyla mutluluğu için ahlak ilmi zorun­ludur. Nazari yetkinleşmenin kemali Allah’ı bilmek ile mümkün­dür ki Allah’ı bilmenin dışında bir mutluluk söz konusu değildir.<a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192"></a><a href="#_ftn192" name="_ftnref192">[9]</a> İbnü’l-Arabî bu bağlamda imanı Allah’ı bilmek için epistemolojik bir yöntem ve dolayısıyla mutluluğa ulaşmanın zorunlu unsu­ru olarak sunmaktadır,<a href="#_ftn193" name="_ftnref193">[10]</a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a><a href="#_ftn193" name="_ftnref193"></a></p>
<p>İbnü’l-Arabî mutluluk ile ilahi yakınlık ve uzaklık arasında bir ilişki kurarak bu ilişkiyi ilahi isimler teorisi üzerinden temel­lendirir. Teklife muhatap olan insan yükümlülüklerini yerine gerirdiği oranda Allah’a yakın dolayısıyla mutludur. Teklifin gere­cini yerine getirmeyen insan ise Allah’tan uzaklık ile ceza görür ki cehennem bu uzaklığın mahalli olarak tanımlanır. İlahi isimler zaviyesinden meselenin izahı şöyledir: İnsan her hâli ile bir ila­hi ismin hükmü altındadır. Bu bakımdan her hâlinde bir ilahi is­me yakın iken başka bir isme uzaktır ve o ismin kendisi üzerin­de hükmü yoktur. İnsan üzerinde hükmünü icra eden ilahi isme göre mutlu ya da bedbaht addedilir. Diğer taraftan insan avucun­da bulunduğu bir varlıktan uzak olamaz diyerek son derece para­doksal bir açılım getirir. İnsan Allah’ın avucunda iken ve O’nun iki eli de sağ eli iken bu uzaklık nispi bir uzaklık olabilir. Dolayı­sıyla aslolan rahmetin ve mutluluğun her varlık üzerinde hükmü­nün cari olduğudur.<a href="#_ftn194" name="_ftnref194">[11]</a></p>
<p>İbnü’l-Arabî ölüm sonrasına ertelediği mutluluğu duyusal ve manevi cennet derecelendirmesine tabi tutar. Nazari ve amelî ke­malin zirvesine erişmiş kimselere varisler, Hakk’ın gelinleri (arâi- sul-Hak) gibi sıfatlar verirken onların ünsiyet yaygısı üzerinde otu­racağım söyler.<a href="#_ftn195" name="_ftnref195">[12]</a></p>
<p>İbnu l-Arabî nefsin urûcu vetiresinde geçirdiği evrelere dair açıklamaları da onun mutluluk ve mebde-mead bağıntısı açısın­dan önemlidir. Dikkat çekmek istediğimiz husus nefsin yetkinleş­mesini ve dolayısıyla mutluluğunu surete bürünmek ya da tavır­dan tavıra geçmek şeklinde açıklamasıdır. Ona göre ölüm sonra­sı nefsin kemali dünyada edindiği bilgi nispetinde yani bilgisinin suretine göre olacaktır. Aynı şekilde beden de amelinin suretine göre ortaya çıkacaktır.<a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196"></a><a href="#_ftn196" name="_ftnref196">[13]</a> Berzahı nefs ve beden meselesi ahlaklan­ma ile doğrudan ilişkilidir, Konevî ve Ankaravî de bu görüşü teyit eder mahiyette izahat verirler. Buna göre ruhani ve nurani bir cev­her olan hayal âlemi bütün suretleri içerir, insana dünyada hangi sıfat hâkim ise ona uygun biçim alır. Memduh ve mezmum ahlak sahipleri ahval ve amaline uygun surete bürüneceklerdir. Söz gelimi kişide gazap kuvveti baskınsa yırtıcı hayvan, şehvet baskın­sa domuz, kibir baskınsa panter, hırs baskınsa fare suretinde gö­rünecektir.<a href="#_ftn197" name="_ftnref197">[14]</a> İbnü’l-Arabî buradan hareketle ilginç bir saptama­da bulunur. Ona göre tenasüh fikrinde olanlar bu berzahi suret­lerin dünya hayatında olduğunu zannetmişlerdir. Ruhun bu ber­zahi bedenlere göçmesi dünya hayatında değil berzahta gerçekle­şecektir.<a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198"></a><a href="#_ftn198" name="_ftnref198">[15]</a> Netice olarak insanın ahlaklanma süreci nefsin kema­li ve mutluluğu için hazırlanma ameliyesi anlamına gelmektedir.</p>
<p>Serap Kılıç &#8211; Allah&#8217;ın Ahlakıyla Ahlaklanmak,syf:391-396</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.[Burada bu tartışmalara yer ver. Bu tartışmalara metin içinde değil, dip­notta yer ver.]</p>
<p>2.[Buraya Aristo, Platon, Sokrat, İbn Sina, Farabî özelinde tartışmalara yer ver. Sokrat’tan beri mutluluğun en yüksek iyi olduğunu, bu anlayışı Ibn Sina, Farabî çizgisinin de sürdürdüğünü anlat.]</p>
<p><a href="#_ftnref156" name="_ftn156"></a></p>
<p><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186"></a><a href="#_ftnref186" name="_ftn186">[3]</a>   Benzer bir taksim için bkz. Aristo, Nikomakhos&#8217;a Etik,&#8230; [Sayfaları yaz].</p>
<p><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187"></a><a href="#_ftnref187" name="_ftn187">[4]</a> İbnü’l-Arabî ıstılahında “tabir” ifadesi rüya yorumu manasının ötesinde bir şeyin zahirinden bâtınına “ubûr etmek”yani geçiş yapmak manasında da kullanılır. İbret, vadiyi geçmek anlamında “abertu el-vâdiye” ifadesin­den türetilmiştir. Sufı ıstılahında yer alan “işaret ve ima” da bu mana ile ilgilidir. “İnsanlar uykudadır ölünce uyanırlar.” hadisine sıkça atıf yapan İbnü’l-Arabî için hayat, tabir edilmesi gereken bir rüyadır. Arif bu rü­yayı tabir edebilen kişiye denir. Görülen rüyalar ise rüya içinde rüyadır. Bu noktada “Onlar dünya hayatının zahirini bilirler. Ahiretten ise gafil­dirler.” (Rum, 7) ayetini de insanların pek çoğunun hayatın bir rüya ol­duğu hakikatinden perdeli oldukları ve hatta ayetin bir iyimserlik içer­diğini, çünkü insanların dünya hayatının zahirinden de bihaber olduk­ları şeklinde bir yorum getirir. (Konu ile ilgili ayrıntılı açıklama için bkz. Fütûhât-ı Mekkiyye, 2. cilt, s. 91,144-145) Fusûsu’l-Hikem’de. “Yusuf Fas- sı”nda da bu konuya değinir ve Hz. Yusuf’un babasına “Babacığım! Bu daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi.” (Yusuf, 100) sözünü şöyle yorumlar: [Fütuhattan bu açıklamayı bul.]</p>
<p><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188"></a><a href="#_ftnref188" name="_ftn188">[5]</a>   İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 8. cilt, s. 215.</p>
<p><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189"></a><a href="#_ftnref189" name="_ftn189">[6]</a>   İbnü’l-Arabî. Fütûhât, 1. cilt. s. 432.</p>
<p><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190"></a><a href="#_ftnref190" name="_ftn190">[7]</a>   İbnü’l-Arabî, Fütühüt, 1. cilt, s. 432.</p>
<p><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191"></a><a href="#_ftnref191" name="_ftn191">[8]</a>  İbnü’l-Arabî, Fütuhat, 5. cilt, s. 240.</p>
<p><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192"></a><a href="#_ftnref192" name="_ftn192">[9]</a>  İbnü’l-Arabî, Fütühât, 17. cilt, s. 193.</p>
<p><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193"></a><a href="#_ftnref193" name="_ftn193">[10]</a> İbnü’l-Arabî, Fütühât, 3. cilt, ss. 37-39.</p>
<p><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194"></a><a href="#_ftnref194" name="_ftn194">[11]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 9. cilt, ss. 412,415-419.</p>
<p><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195"></a><a href="#_ftnref195" name="_ftn195">[12]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 1, cilt, s. 290.</p>
<p><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196"></a><a href="#_ftnref196" name="_ftn196">[13]</a> İbnü’l-Arabî, Fütûhât, 1. cilt, s. 276.</p>
<p><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197"></a><a href="#_ftnref197" name="_ftn197">[14]</a>   Konevî, Marifet Yolcusuna Kılavuz, s. 101; Ankaravî, Nakşul-Fusûs Şer­hi, s. 56; Câmî, Nakdun-Nusûsfi Şerh-i Nakşi&#8217;l-Fusûs, tsh. ve thk Wil- liam Chittick,Tahran, 1381, ss. 56-57.</p>
<p><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198"></a><a href="#_ftnref198" name="_ftn198">[15]</a>   İbnü’l-Arabî, Fûtûhât, 11. cilt, s. 113. [Buraya tenasühle ilgili birkaç kay­nak verebilirsin.]</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibnul-arabinin-mutluluk-anlayisi/">İbnü’l-Arabî’nin Mutluluk  Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibnul-arabinin-mutluluk-anlayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Evi Yuva Yapan Nedir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Jun 2022 07:46:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İhtimam Ahlakı]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Narsisizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26053</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Bir ev duvar ve kirişlerden oluşur, bir yuva sevgi ve rüyalardan.” Ralph Waldo Emerson Kısa bir zaman öncesine kadar insanlar doğdukları şehirde yaşar ve ölürlerdi. Modern zaman insanı, evini kolay terk ede­biliyor. Bellek uçucu ve uçan. Kök salmıyor, derinlere inmiyor. Bireylerdeki &#8220;mekânsal&#8221; ev algısı, &#8220;geçici&#8221; ev algısına dönü­şüyor. Mekânın değersizleşmesi, meskûn olmanın toplumsal ilişkilerinden bizi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/">Bir Evi Yuva Yapan Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26054 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/aile_ici_sirlar2-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="431" height="207" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/aile_ici_sirlar2-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/aile_ici_sirlar2-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/aile_ici_sirlar2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 431px) 100vw, 431px" /></p>
<p>“Bir ev duvar ve kirişlerden oluşur, bir yuva sevgi ve rüyalardan.”</p>
<p>Ralph Waldo Emerson</p>
<p>Kısa bir zaman öncesine kadar insanlar doğdukları şehirde yaşar ve ölürlerdi. Modern zaman insanı, evini kolay terk ede­biliyor. Bellek uçucu ve uçan. Kök salmıyor, derinlere <u>inmi</u>yor. Bireylerdeki &#8220;mekânsal&#8221; ev algısı, &#8220;geçici&#8221; ev algısına dönü­şüyor. Mekânın değersizleşmesi, meskûn olmanın toplumsal ilişkilerinden bizi mahrum bıraktığı için, dikkatimizi hare­kete, yer değiştirmeye ve küresel hız kültürüne tevdi ediyor. Oysa ev, Gaston Bachelard&#8217;ın dediği gibi, insanın düşünceleri, anılan ve düşleri için en büyük bütünleştirici güçlerden biri­dir. Evin öğüdü, yaşanılanınızda sürekli bir yankıdır.</p>
<p>Bugün mahremiyet adası ve tahayyül mekânı olmaktan çıkararak sığınaklara dönüştürdüğümüz modern ev, artık evdeki tüm bireylerin ihtiyaçlarını karşılayacak eğlence merkezleri gibi tasarlanıyor adeta. Bireycilik, ev içindeki ya­şama da olanca hızıyla etki etmiş ve evin her odasını ayrı bir interaktif yaşam alanına dönüştürmüştür. Birbirimizden ayrı, yan yana yaşayabildiğimiz evlerimiz artık bir tefekkür, dayanışma, manevi bir çekim merkezi olmak yerine bir oya­lanma adacığı. İşte bu, evin anlamdan boşalmasıdır. Çocu­ğun kendisini daha geniş bir bütünün parçası, karıkocanın birbirlerini daha yüksek bir mefkûrenin taşıyıcısı olarak al­gılamadığı bir ev, anlamdan boşalmıştır. <em>&#8220;Buralar, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu statüsünden bölgesel çarpışma alanlarına, birlik şantiyesinden tahkim edilmiş sığmaklar toplamına dönüşmüştür,&#8221;</em> diye yazar Zygmunt Bauman. Evin fertleri, ruhları birbirine dokunmadan, hatta bazen birbirlerini uzun süre görmeden bile yaşayabilirler.</p>
<p>&#8220;Dış dünyanın kaosunu ancak kendi içimizde, evin sıcaklığı ve samimiyetiyle bir nebze söndürebiliriz.&#8221;</p>
<p>Aileyi bir arada tutan şey yakınlıktır. Menfaat siz, teklif­siz, hesapsız, maskesiz, sadece kendi olmanın tatlı huzuru. Ev yuva olmaktan çıkarılıp bir eğlence merkezine veya bir pansiyona dönüştüğünde, herkesin başının çaresine bakma­sı gerekecektir. Soğuyan insan ilişkileri aileyi de muhasara altına almış bulunuyor ama yapmamız gereken, geçmişin yasını tutmak yerine, insan olmanın özüne sadık kalmak. Bu da evi yeniden sıcak bir yuva olarak tesis edebilmekle mümkündür. Elektronik aletleri, yani bizi dış dünyanın keş­mekeşine açan ve ruhlarımızı her türlü istilaya hazır hale getiren ekranları kapatıp birbirimizin gözlerinin içine baka­bilmekle. Dış dünyanın kaosunu ancak kendi içimizde, evin sıcaklığı ve samimiyetiyle bir nebze söndürebiliriz.</p>
<p>Aile bireyleri evde kendilerini muhafaza altında ve güven­de hissedebilmek için ruhun çağrısına kulak vermeli; birbir­lerine olan o mesafeyi, sevgi sözcükleriyle yürümeye gayret etmelidir. Karı-koca ve ebeveyn-çocuk arasındaki mesafeyi kalplerimizi birbirine yakın kılarak kısaltmak zorundayız. Ama sadece gözlerimizin içine bakmak yetmez. Bir ufuk göz­lerimizi kamaştırabilmeli; insan olmanın anlamına dair bir soru bir ruhtan diğerine misafir gidebilmeli. Malayani olanın değil de ruhu daha yukarılara çıkaracak bir bilincin kanat­larına tutunarak, hayatlarımızın ve ölümlerimizin boşuna olmadığının bilgisiyle birbirimize uğramaliyiz. Bu dünyada misafiriz; evlerimizde ve bedenlerimizde misafiriz.</p>
<p><strong>İhtimam Ahlakı</strong></p>
<p>Dünyadaki ilk günümüzden itibaren diğer insanlara tepki vermeye başlarız. Yeni doğan bebekler dahi sahip oldukla­rı ayna nöronlarla başkalarını taklit etme ve duygularıyla ahenk sağlama yolunda bir beceriye sahiptir. Beyin mutlak bir yalıtım içinde işleyen bir makine değil, içinde bulundu­ğumuz çevreye tepki vermeye programlı bir sinirsel sistem­dir. Beyni şekillendiren yaşantıdır ve bebekken gördüğümüz ihtimam ve dikkat beynimize adeta nakşedilir. Epigenetik çalışmaları bize sosyal davranışı belirleyen genlerin çevrey­le sahneye çıktığını gösteriyor. Çevre, bir genin aktif olup ol­mayacağını belirleyebiliyor. Bu da bizi yeni bir ihtimalle baş başa bırakıyor: Ruhsal gelişimimiz sadece ebeveynlik tarz­larından ve beyinden değil, içinde yaşadığımız toplum ve kültürden de etkilenir. Bugün Batı kültüründe yaşayan pek çok insan kendi çıkarını ötekinin önüne koymanın en doğal hakkı olduğunu düşünüyor. Bu inanış da sanayi kapitaliz­minin ve ekonomik sisteminin temelini teşkil ediyor. Aileler bazen ahlaki değer adına çocuklarına bilinçdışı süreçler­le toplumun genelgeçer değerlerini zerk edebiliyor. Çünkü her toplum bir &#8220;mega aile&#8221;dir ve onun genel kabulleri geniş toplumsal kesimlerin bilerek veya bilmeyerek düşünceleri olmak İstidadındadır, Demem o ki bir toplum bencilliği yü­celtiyorsa anne babalar da çocuklarına &#8220;önce can&#8221; felsefesi­ni İleteceklerdir. Batı&#8217;nın gerçekliği maddi ve teknik ilerle­me üzerine kuruludur. İnsanın artan büyüme ve üretkenliğe</p>
<p>&#8220;Başkalarının duygu ve düşüncelerine açık<br />
olmak, başkasını benden farklı olduğu için bir<br />
zenginlik kaynağı bilmek, ötekinin ihtiyaçlarını<br />
da kendi ihtiyaçlarım kadar öncelikli saymak.&#8221; |</p>
<p>tabi olması beklenir. Maddi refah, duygusal refahın önüne geçer. Başka insanların çıkar ve ihtiyaçlarını gözetmeyen bir bencillik toplumsal norm haline gelmiştir. Bireycilik, ta­mahkârlık ve maddecilik üzerine kurulu bu bencillik, bütün toplumun kolektif ihtiyaç ve çıkarlarını hasıraltı etmektedir. Aşın rekabetçi bu tarz kültürler beyin gelişimini de olumsuz etkileyip annelerin strese girmelerine, bebeklerin de daha rüşeym halinde strese maruz kalmalarına yol açmaktadır. Peki çıkış yolu ne? Ben merhametten ve ihtimam ahlakından başka bir yol göremiyorum. Dünyamızı ve insanı onarmak, devam ettirebilmek için yapageldiğimiz her şey ihtimamın kapsa­mına girer. İnsan olarak her birimiz ihtimam alır ve veririz. Düşmüş olanın elinden tutmak, yoksulu gözetmek, zenginden daha fazla vergi alarak yoksula aktarmak, çocuklara eşit eği­tim fırsatları sağlamak, sosyal adalet&#8230; tüm bunlar ihtimam ahlakı kapsamında değerlendirilebilir. &#8220;Başkalarının duygu ve düşüncelerine açık olmak, başkasını benden farklı oldu­ğu için bir zenginlik kaynağı bilmek, ötekinin ihtiyaçlarını da kendi ihtiyaçlarım kadar öncelikli saymak.&#8221;¥eni bir dünya an­cak merhameti esas alan politikalarla kurulabilir. Bir ailenin en büyük başarısı kanımca dünyanın narsizm ve bencilliğin kayışına çomak sokabilecek diğerkâm çocuklar yetiştirebil­mektir. Benim şahsi nazarımda iyi aile, çocuklarım ne ölçü­de “varlığa özen gösteren, nazik, iyicil, yardımsever kişilikler olarak* yetiştirebildiğiyle miyara vurulur.</p>
<p><strong>Mutlak Mutluluk Mümkün mü?</strong></p>
<p>Evlilik terapisti John Gottman çiftleri yıllarca izledikten sonra boşanmayla sonuçlanan evlilik etkileşimlerini dört ana başlık altında özetler. Çatışma zamanlarında eşlerin birbirine karşı gösterdiği dört temel olumsuz tutum, yani “dört atlı&#8221; şunlar: Aşağılama, eleştiri, savunmacılık, duvar örme. Bu dört atlı, bir bakıma &#8220;narsist&#8221; kişiliğin tezahürle­ri olarak karşımıza çıkıyor. Bir zamanlar sevdikleri kişiye şimdi saldıran veya birbirinden uzaklaşan eşler, genellikle <em>kendi</em> ihtiyaçlarının artık karşılanmadığından yakınır. Bir dokunuş aileyi değiştirmiş, beraberliğin yerini iki-üç kişi­lik yalnızlıklar almıştır. Biz her zaman değişiyoruz ve aşk da aynı kalmıyor. Gerçekte evlilikler, her kişi kendi kimlik ve gayesini geliştirebildiğinde daha uzun ömürlü olabiliyor. Sı­cak yuva, her bireyin kendisini rahatlıkla ifade edebildiği ve yaşama hünerini serbestçe keşfedebildiği bir yerdir. Bir ağaç gibi derinlere kök salarken dallarıyla gökyüzünü kucaklayan bireyler.</p>
<p>Haddi zatında âşık olmak kolay ama bir başka insanla ya­şamak zor. Romantik aşk, diğer kişinin bir <em>ruh ikizi</em> veya <em>mü­kemmel uyumlu kişi</em> olarak ülküleştirildiği bir süreci içerir. Âşıklar adeta, &#8220;birbirleri için yaratıldıklarını&#8221; hisseder. Aşkın çılgınlığında ötekinin imgesi benim ihtiyaçlarıma göre yeni­den kurulur. Sevilen kişiyi kendi benliğimin bir imgesi olarak görür ve farklılıkları görmezden gelirim. Oysa ideal sevgiliyi bulma inancı bir yanılsamadır ve uzun ömürlü bir yakınlı­ğa temel teşkil edemez, ilişkinin bir yerinde büyü bozumu mukadderdir. Romantik aşk pek sahip olmadığımız, yeterin­ce sahip olmadığımız veya ona bel bağlayacak kadar sahip olmadığımız bir şeye işaret ederek adeta mutsuzluğu çağırır. Sonunda &#8220;ya aşk ölür ya da âşıklar.&#8221; Tolstoy&#8217;un <em>Anna Kareni- na&#8217;te.</em> söylediği gibi, <em>&#8220;Mutlu aileler hep birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.&#8221;</em></p>
<p>Geçmişte de pek çok mutsuz evlilik olduğu halde boşan­mak çok daha zordu. Ancak insanlar yakınlık ihtiyaçlarım sadece evlilik bağından devşirmiyordu. Evlilik bağının bu kadar kolay çözülmesinin bir sebebi de tek bir ilişkiden artık çok şeyin bekleniyor olması. Toplumsal olarak parçalanmış bir dünyada sevgililer her şeyi yakın ilişkilerinden bekliyor. Çünkü şu kalpsiz dünyada bir sığmak kalmamıştır ve görü­nen son sığmak da aşk ve ailedir. Yüksek gerilim, aileyi infi­lak ettiriyor. Olgun bir sevgi ilişkisi için sevgililerin birbiri içine geçtiği, eriyip tek kişi olduğu bir halden benliklerinin birbirinden ayrıştığı bir hale geçebilmek gerek. Öteki insa­nın farklı ihtiyaçları olabileceğini kabullenmekle olgun bir yakınlığın yolunda ilk adımı atarız.</p>
<p>Büyülenmenin sona ermesi için birkaç yıl yeter. Evlili­ğin sonsuza dek bir aşk esrimesine gömülü olacağını sanan aldanır. Evlilik sürecekse eğer, ortak hedefler için birlikte gayret göstermenin, karşılıklı saygı ve dostluğun ön plana çıkması gerekir. Bir insanla yaşamak belki tüm duygusal ih­tiyaçlarımızı karşılamaz, belki eşimiz ruh ikizimiz falan da değildir. İlişkide mevcut olan, canlılığını devam ettiren her neyse ondan istifade etmemiz lazım. Dış dünyada ve iç âle­mimizde huzur kaynaklarımızı çoğaltmamız da evlilik bağı üzerindeki gerilimi düşürecektir.</p>
<p>Eşler ve sevgililer, ötekinden kendilerini mutlu etmesini beklediğinde hayal kırıklığına uğrar. Ebeveynler çocukların­dan kendilerini mutlu etmelerini beklediğinde hayal kırık­lığına uğrar. Ailelerimizin tadını daha fazla çıkarmak için daha geniş sosyal ortamlarda bulunmalıyız. Manevi bir or­tak iklimi teneffüs etmek, aile bireylerini bir ruhsal akraba­lıkla birbirine bağlar. Akrabalarımızla, iş arkadaşlarımızla ve aynı toplumu paylaştığımız insanlarla daha sık birlikte olmalıyız. Yakınlık ve toplumsallık değişik bağlanma ihti­yaçlarını giderir ve pek çok insan her iki türlü ilişkiye de ihtiyaç duyar. Bu sebeple, yakın aile çevresinin dışında da bir dizi bağlanma geliştirmeye de ihtiyacımız var. Hayat bi­zim etrafımızda deveran etmiyor ve mutlak bir mutluluk yok. Başka insanlarla birlikte yaşamak bize uzlaşmayı ve ihtima­mı öğretir.</p>
<p>Bir evi yuva yapan, ocağında tüten muhabbettir. Güzellik, sıradan gerçekliği aşan yaşantılarda bize göz kırpar. Ruhun ebediyete kapı araladığı anlar, sevginin bizi güzelleştirme­sine izin verdiğimiz anlardır. Bir evi yuva yapan, orada bul­duğumuz güzelliktir. Demem o ki göz ve ruhlarımız birbirine değsin. Sonra omuzlarımız birbirine değsin de birlikte ufku seyredelim.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Hatıraların Evi<br />
Günümüzde Aile,syf:23-31</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/">Bir Evi Yuva Yapan Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-evi-yuva-yapan-nedir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Wael B. Hallaq &#8211; Modernitenin Reformu  -Alıntılar-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 07:11:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Taha]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[ahlakdışı davranış]]></category>
		<category><![CDATA[aklileştirme]]></category>
		<category><![CDATA[Birey]]></category>
		<category><![CDATA[gazali]]></category>
		<category><![CDATA[islam geleneği]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Maddecilik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernistler]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abid Câbiri]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nasr Hamid Ebu Zeyd]]></category>
		<category><![CDATA[sadıklık]]></category>
		<category><![CDATA[seküler hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[seküler ontoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerizm]]></category>
		<category><![CDATA[Tarihselcilik]]></category>
		<category><![CDATA[Teknik]]></category>
		<category><![CDATA[Wael B.Hallaq]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni İnsan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24791</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; (Abdurrahman Taha’nın Felsefesinde Ahlak ve Yeni İnsan) Öz-yasama da özerklik için zorunlu ya da yeterli bir şart değildir, çünkü vatandaşları kendilerinin hiç arzulamadığı yasaları benimsemeye mecbur bırakan özel şartlar, mümkün durumlar ve dış baskılar olabilir, ki bu sıklıkla söz konusudur. Bunlar vatandaşların bu yasama eylemleriyle özerkliklerini artırdıklarını hissetmeyebildikleri durumlardır. Bilakis böylesi yasalar vatandaşların uzun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/">Wael B. Hallaq – Modernitenin Reformu  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<h3><img decoding="async" class=" wp-image-24803 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-300x300.jpg" alt="" width="362" height="362" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-scaled-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-scaled-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-1536x1536.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/EXhAEIJXsAAlaSA-2048x2048.jpg 2048w" sizes="(max-width: 362px) 100vw, 362px" /></h3>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="93435366">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>(Abdurrahman Taha’nın Felsefesinde Ahlak ve Yeni İnsan)</strong></p>
<p>Öz-yasama da özerklik için zorunlu ya da yeterli bir şart değildir, çünkü vatandaşları kendilerinin hiç arzulamadığı yasaları benimsemeye mecbur bırakan özel şartlar, mümkün durumlar ve dış baskılar olabilir, ki bu sıklıkla söz konusudur. Bunlar vatandaşların bu yasama eylemleriyle özerkliklerini artırdıklarını hissetmeyebildikleri durumlardır. Bilakis böylesi yasalar vatandaşların uzun uğraşlar sonucu kazanmış oldukları özgürlüklerine daha ileri sınırlamalar getirirler. Dolayısıyla sekülerizmin baskıları altında, bazı önemli düşünürler (Rousseau, Montesguicu ve başkaları) özgürlüğü yasa ile eşitlemişlerdir.</p>
<p>Şöyle ki özgürlüğün yasaya uymakla elde edilebileceği, yasaya ne kadar çok uyulursa, o kadar çok özgürlük kazanılacağı söylenmiştir. Nasıl ki ahlak yasasına tam olarak uymadan ahlaki özgürlüğe sahip olunamazsa, insani siyasi yasaya kesin bir teslimiyet olmadan da siyasi özgürlük olamaz. Buradaki sorunsal, özgürlüğün temelinin yasaya itaat etmekte yattığı ilkesi değildir, her ne kadar bu paradoksal olsa da; bilakis sorunsal, ilahi yasaya uymanın bir kölelik (“ubüdiyye) biçimi iken insani yasaya uymanın özgürlüğü ürettiği önermesidir. Yasanın insan iradesinden çıkması kesinlikle, onun Jinsani yasanın| gerektirdiği uyma niteliğinin ilahi yasanın gerektirdiği nitelikten farklı olduğu anlamına gelemez (AD, 193). Bu yüzden öz-yasama özerklik için yeterli bir şart değildir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seküler ontoloji (siyasi teoloji, ilerleme teolojisi vs. adını verdiğimiz şey) de dâhil olmak üzere, aşkınlığın insan zihni için vazgeçilmezliğine dayanan Taha, İç-aşkınlığın üç ilkeye dayandığını öne sürer. Bunlardan birincisi fıtrat, yani insanların gayb âlemine bağlı arketipsel hallerini kavrama kabililiyetidir. Bu, sözde seküler Batı da dâhil olmak üzere bütün dünyadaki toplumlarda şahit olunan bir olgudur. İnsanların çoğunluğunun şu anda, baskıcı seküler söyleme rağmen, binlerce yıldır olduğu gibi, maneviyatçılığa ve şu veya bu aşkınlık biçimi inancına niçin bağlı kaldığını açıklamanın çok yolu yoktur. “İnsanın ruhu özel bir güce (kuvve hâssa) sahiptir ve bu güç daha ziyade arketipsel bir hafızaya benzer ve kendisinin bu dünyadaki hafızasından önce vardır” (AD, 50-51); bu, İslam ilahiyatının asırlar boyu geliştirdiği bir fıtrat kavramıdır.”482</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bireyin mutluluğu, mutluluğunun dayandığı ruhun dışındaki şeylerle bağlantılı değildir, bilakis ruhunun içindedir. “Bu, gizli bir mutluluktur, zira kaynağı, manevi bir bakıcı, asla geçici değildir.” (SA, 87)</p>
<p>Son olarak ve soyut akla ve konuşma medeniyetine hâkim olan yanlış anlamalara karşı, desteklenmiş ahlak estetik değilse, başka hiçbir şeydir. Batılı anlayışta ahlak estetiğe ve sanata müdahil olmamalıdır, çünkü ahlaki değer bir dayatma, bir zorlayıcı fenomen oluşturur. Bu fenomen, sanat ve estetiğin varlığı sanatçının duygu hallerine bağlıysa sınırlayan ve baskılayan çeşitli caydırıcılık araçlarını dayatır. Buna karşılık desteklenmiş ahlakta, güzellik ve estetik değerler birinci dereceden ahlakidir, zira bu ahlak biçimi ile estetik arasındaki ilişki ne otoritercedir ne de baskıcı. Zira böylesi bir yanlış anlayış dışarıdan dayatılan zorlayıcı bir kontrol sistemi varsayar, oysa desteklenmiş ahlak düşünüldüğünde böyle bir şey söz konusu değildir.</p>
<p>Taha&#8217;nın demek istediği husus, zorlama ve baskıcılığın ahlaki oluşuma nispet edilmesinin ideolojik bir silah olduğu ve özgürlük ahlakı adına gerçek ahlakı ve ahlaki oluşumu baskılamayı amaçladığıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kişi ahlakdışı bir davranışta bulunursa bu davranışı ona çok pahalıya mal olabilir. Şöyle ki bu davranışı kusurlu davranışları kaydeden ve sonraki nesiller ve asırlar için bir miras olarak kalan tabakat kitaplarına kaydedilir.* Yazar-hocanın eseri normalde, böylesi anlatılar sayesinde otorite kazanacak veya kaybedecektir. Hoca olmak itibarıyla tipik bir hoca, şu hâlde, ahlaken örnek bir kişiliktir; tıpkı kendisi kendi hocalarına benzemek istediği gibi, öğrencileri de ona benzemek ister. Bu Hz. Peygamber&#8217;e (sav) kadar geri gider. Onun öğrencilerinin öğrencileri de aynı şeyi yapacaktır.</p>
<p>Bunu modern bir üniversite hocasıyla karşılaştıracak olursak, bu hocanın sınıf dışındaki kişisel davranışı öğrettiği şeyle bağlantılı görülmez, ahlaki bir inceleme ve değerlendirme konusu ise hiç yapılmaz. Bir hoca Platon&#8217;dan Kant&#8217;a ve Macintyre&#8217;a ahlak felsefesini başarılı şekilde okutabilir, ama yine de “başarılı bir psikopat” olabilir, alçağın biri olabilir. Bir suç fiili işlemediği müddetçe, mesleğin “normal” bir üyesi olarak hareket etmeye devam edecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sadıklık bir şeydir, bir yoğunluk düzeyidir, buna karşılık sadakate dair farkındalık ise başka bir şeydir. Buna karşılık sadakate ilişkin farkındalığı aşmak, tamamen başka bir şeydir, ilk iki safhayı geride bırakan bir yoğunluk derecesidir. Burada niyetin samimiyeti, failin sözünün doğruluğu ile uyumlu, eyleminin doğruluğu da samimi niyetiyle uyumludur. Dolayısıyla tek bir ahlaki eylemin pek çok ve çok-katmanlı yapısı vardır, her parça ve katman özel bir ahlaki hâl yansıtmaktadır (SA, 82).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Maddecilik öylesine yaygınlaşmıştır ki ekonomik kazancı aşıp bizzat insanın alanına geçmiştir. Bir zamanlar manevi ve manevi olarak ahlaki olan şeyler, cisimsel ve somut kâr ve zarar, haz ve acı biçimlerine dönüştürülmüştür. Bu yüzden soyut aklın sınırlılıkları neredeyse, burada ve şimdi olduğu gibi, sadece cisme odaklanma (mi&#8217;yârü&#8217;t-takvimil-bedeni) tarafından ifade edilmeye başlamıştır. Kısaca modern Batı medeniyeti, söyleminde baskıcı, epistemolojisinde krizde ve tekniğinde tahakkümcü akıl tarafından kısıtlanmıştır (SA, 145). Bu yüzden bütüncül hâkimiyet dünyayı düzenlemekle (nazm) kalmayan, aynı zamanda onu yeniden örgütleyen (tanzim) ve disipline eden (intizâm) bir sistem geliştirmiştir. Birincisi dini ve manevi değerleri, metafizik denilen şeyi dışlamış; ikincisi ona hükmetmiş ve ayrıca ona kendi alternatifini yaratmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bununla beraber, “konuşma medeniyeti” Taha&#8217;nın genel düşünce sisteminde iki şekilde anlaşılabilir. Birincisi, Batı medeniyetinin kendisinin uygulamadığı idealleri vaaz ettiği veya fikirlerin («“konuşma”nın) ne kadar yüce ve iyi niyetli de olsa, bir pratik mantığı aracılığıyla ilan edilen veya çıkarsanan asıl amaçlarından farklı veya onlara ters sonuçlarla zirveye ulaşmasıdır. Bu, Taha&#8217;nın şimdiye kadar söylediklerinin çoğu ile uyumludur. İnsanı kölelikten kurtarma adına, Avrupa modernitesi gezegenin her yerinde insanları bilakis köleleştirmiş ve çok zaman yok etmiş, insanın fiziksel şartlarını iyileştirmeyi amaçlayan teknik de kendi yaratıcılarını köleleştirmekten daha fazlasını yapmıştır. İkinci anlaşılma biçimi şudur: Batı, bir “konuşma medeniyeti”dir, zira pratiğin bir ifadesi olarak gerçeklik ile onun ruhun teknolojileri adını verebileceği şey arasında köklü bir kopukluk vardır. Bu durum, pazar günü yapılan kilise ayini ile temelde paradigmatik olarak hâkim gerçekliklere teslim olan pazartesi günkü her zamanki iş hayatı arasındaki uyumsuzlukta tezahür eder. Ancak bu iddianın geçerli olabilmesi için, ayrımın “konuşma” ile -nötr bir terim olan fiil anlamındapratik arasında yapılmaması, bilakis konuşma ile -Taha&#8217;nın kavram dağarcığında alışkanlık ve ahlaki somutlaştırma teknolojileri anlamına gelen-amel arasında yapılması gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Konuşma medeniyetini, iki paralel cephedeki eylemleri karakterize eder: bilgi ve teknik. Teknik mantıksal ve varlıksal olarak bilgiden önce olmasına rağmen, ikisi birbirini tamamlar ve birbirine bağımlıdır. Bunların ikisi de hayranlık konusu olmuştur (iftitân), öyle ki bilgi arayışı sadece teknik tarafından tanımlanmış ve sınırlandırılmıştır. Bu iki biçimin on yedinci yüzyıldan itibaren yaşadığı evrilme sürecinin zirvesi, mevcut bilgi biçimlerinde krizlere yol açan ve tekniğin hâkimiyetine teslim olan bir zirvedir. İkisi toplu etkilerinde büyük bir zarara sebep olmuştur (SA, 91).</p>
<p>Teknik, bilginin yaratılması ve biriktirilmesinde duyusal gözleme dayanan pratik bir yöntemdir. Deney, bulguları doğrular veya yanlışlar, bu bulgulardan doğru olduğu ispatlananlar bütün insanların benimsemesi ve kendisine göre yaşaması gereken evrensel yasalar konumuna yükseltilir. Bu yöntem aynı zamanda, çalışma konusunu yöneten yapısal biçimlerin ve nicel ilişkilerin türetilmesine dayanır. Böylece bu biçim ve ilişkiler, hisli ve hissiz varlıklar hakkında kesinliğe sahip olduğu iddia edilen daha ileri çıkarımlar verecek şekilde düzenlenirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Batı modernitesinin ve artık genel olarak modernitenin belirgin bir özelliği “konuşma / söz medeniyeti (hadâratü&#8217;l-kavl) olmasıdır446 ve bu, bir “amel medeniyetinin (hadâratül-&#8216;amel) tam karşısında yer alır. Söz medeniyetinde sözcükler, konuşma ve söylem ile fiiller, eylemler ve amel arasında temel bir boşluk vardır. Bu, sözün fiile hâkim olduğu ve onu ezdiği bir medeniyettir (SA, 59). Bu, filozofumuzun “bilgi seli” adını verdiği şeyde temessül eder. Bilgi selinde teknoloji, iletişim devrimi ve bilginin küreselleşmesi toplumsal ve siyasi hayatın bütün biçimlerine sızmıştır. Bu “sözlü artış&#8217;ın ahlaki yaşam biçimleri üzerindeki etkisi, özellikle ahlakın hayatın farklı alanlarından ayrılması ve soyutlanması ışığında, yıkıcı olagelmiştir. Böylesi başka daralmalar arasında, ahlak bireylerin özel hayatına indirgenmiştir. Bu, devletin hâkim gücü altında gittikçe hem çekilip büzülen hem de incelen bir alandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“İnsanın varlığı ahlaktan önce değil, onunla beraberdir.”** (SA, 54) Kesin olarak diyebiliriz ki bu asıl ilke düşünürümüzün en ısrarcı / sürekli ve temel tezidir ve onun insanlığın özü akıllılık değil, ahlaklılıktır tezi ile uyumludur. Geç modernitede, bu açıkçası yeni bir felsefi konumdur ve Taha bunun tamamen farkındadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modernitenin ahlak okullarina ilişkin bir soruşturma(Sezgicilik,Dogaçılik,Mutlakçılık,Görecelilik, vs.) Taha&#8217;nın “fikri karmaşa (favda fikriyye)” adını verdiği ve Batılı ahlak felsefesini vuran şeyi ortaya çıkarır. Her okul sadece akli yöntemlerle kendi ahlak öğretisine ulaşmış olduğunu iddia eder, ancak bizzat bu birden fazla aklilik iddiası onların tutarsızlığının ikna edici delilidir. Tutarsızlık, aynı modern mekân ve zamanın ürünleri olarak, bu okulların çeşitli öğretileri ile birlikte hepsinin birden doğru olamayacağından ibaret değildir; bilakis onların bir bütün olarak da bir çelişkiler yığını olmalarıdır. Ancak çelişki ve tutarsızlık, bu modernistlerin kendi kabulü ve ısrarı nedeniyle, bizatihi akıldışılığın temelidir. Bu ikilemden kaçınmak için, onların her birinin kendi aklilik biçiminin pek çok biçimden sadece biri olduğunu ve bu akliliklerin kesinlikle tüketici olmadığını kabul etmesi, kendisinin değerlendirmediği başka-dünyayıaklileştirme biçimlerinin var olma imkânını açık tutması gerekir (SA, 16).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilimsel akılcılık ayrıca pek çok olumsuz özellikten olumsuz etkilenmiştir. Birinci olarak, bilimsel akılcılık kendi söylemini yöntemlerini öznel değer ve öznel anlamdan temizleme arzusuyla meşbu hâle getirerek nesnellik iddiasında bulunur. O, kendisinin tarafsız bir gözlem ve duyum tecrübesi ile sınırlandığını iddia eder. Bu ikisinde ise dini anlam ve ahlaki değerler saf nesnellik yolunda duran engeller olarak görülürler. Oysa gerçekte bu akli pratiğin bütün yaptığı dini anlamı yerinden ederek oraya nesnellik de dâhil olmak üzere kendi seküler ve ahlakla ilgisiz fikirlerini yerleştirmektir. İkinci olarak, bilimsel akılcılık dışsallık üzerine (el-cümüd “âlâ&#8217;z-zâhir) inatçı bir ısrarda bulunur, böylece bir şey kendisinin temsiline ve görünüşüne eşit kılınır. Ne var ki eşya, ancak mekân ve zamana yerleştirilmek suretiyle fenomenlere dönüştürülebilir. Bu demek oluyor ki modern bilimsel akılcılık nicelleştirilmeye, ölçüme ve deneysel analize indirgenemeyen eşyanın iç hakikatlerini (e/-hakâiku”1-bâtına) ihmal etmektedir. Bu kısmi dünya görüşü kesinlikle, iyi hayata ulaştıran gerçek faydaya ulaşmayı sağlayamaz ve sağlamaz. Bu da bu akılcılığın niçin insanlığın kaderini iyileştirmeyi hedeflerken pratikte çok daha fazla zarara sebep olduğunu açıklamaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aristo aklı insanlığın mahiyeti, insanı hayvandan ayıran özsel / vazgeçilmez bir niteliği olarak görmüştür. Dolayısıyla Aristo&#8217;nun insan tanımı, birinci ve üçüncü ölçütü (eylemcilik ve ayrılmaz tamamlayıcılık) bariz şekilde karşılamamaktadır, her ne kadar sınırlı bir ölçüde ikincisine uysa da. Aklın öz olarak tanımlanması onu benliğin (244) bir tür bedeli / yedeği hâline getirir, oysa akıl bir eylemdir ve davranış biçimidir*9 Akıl, bütün insani eylemlere nispetle vazgeçilmezdir: Bir kimse görme duyusu ile düşünür, yine işitme duyusunu kullanırken de düşünür. Dolayısıyla aklın iyi veya kötü olduğuna hükmedilir: Akıl, iyi eylemlerde kullanılırsa iyidir, kötü eylemlerde kullanılırsa kötüdür. Bu yüzden akıl, içinde yer aldığı davranış biçimlerinin değişmesiyle değişir ve kendini bir düşünce niteliğinden bir başkasına dönüştürebilir.</p>
<p>Aristo&#8217;nun akıl tanımının insanı ayrı ve özerk bileşenlere bölmek gibi ilave etkisi vardır, çünkü akliliği insanlığın bir özü yapmak, diğerleri arasında, eylem ve tecrübi bilgi özsel niteliklerine sahip olan insan öznesine ilişkin parçalı bir görüşe götürür. Diğer taraftan, Aristocu gelenek değerlendirmeci asilleştirmeye önem verirken bunu doğru yönde almamıştır, çünkü insanın kemali için zorunlu gördüğü değerlerin zıtlarına dönüşmeyeceğinin garanti olduğu, iyiyi gerçekleştirmeyi amaçlarken zararla sonuçlanmayacağı söylenemez. “Bunun delili onların tanrılar statüsü verilen On Akıl öğretisidir” (SA, 63, 65).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Altıncı Bölüm&#8217;de, Taha&#8217;nın siyasal İslamcıları keskin şekilde eleştireceğini ve böylesi bir ahlaki selefi somutlaştırmayı onların siyaset ve “din” anlayışlarının karşısına yerleştireceğini göreceğiz. Taha, modern selefi tezahürü, hakiki bir ahlaki veya ahlakileştirici (tahliki) olmadığını, bilakis hem metinselci / zâhiri hem de siyasallaşmaya (fesyis) meyyal olduğunu söyleyerek reddeder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İkinci olarak, her fikri proje ya da araştırma alanı tam ve olgun olmak için, yer aldığı alan içinde amacının hakikatleri tesis etmek olması nispetinde Tanrı&#8217;yı bilmeye götüren bir yolu aramalıdır. Zira bütün araştırma alanları son tahlilde Allah&#8217;ın yaratmasının bir cüzüdür ve O&#8217;nun yaratıcı işlerinin bir ifadesidir. Soyut akıl taraftarları, başlarına çok zarar ve yıkım gelmesi pahasına bu bağlantıdan kaçınmıştır. Taha bu zararı tam olarak belirtmez, ancak onun kastı kesinlikle doğal yaşam alanının modern dönemde tahrip edilmesi, toplumsal düzenin parçalanması, anlam yitimi ve bunun psişeye zararı, soykırım, hegemonya ve daha başkalarıdır.*!5</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Falanca kişiden falanca mesele hakkında bir şeyler biliyorum, çünkü onun hakkında bunu işittim.” Bu, görünen niteliklere ilişkin teorik bilgidir. Ancak bu kimse, “Falanca ile ilgileniyorum, çünkü ondan X konusunda faydalanıyorum” derse, bu ifade fayda sağlamak ve zarardan kaçınmak için amaçlanmış dışsal eylemlere ilişkin pratik, tecrübi bilgiyi temsil eder. Diğer taraftan bu kişi, “Falancadan hoşlanıyorum / seviyorum, çünkü o da benim hakkında aynı duygulara sahiptir” derse, bu kişi içsel, canlı bir bilgi (ma&#8217;rife hayye) tercrübe eder. Bu bilgi ona, içsel nitelikler ve içsel eylemler ve haller aracılığıyla dışsal niteliklerin ve eylemlerin bilgisine ulaşmakta yardımcı olabilir.</p>
<p>Taha bu üçüncü tip bilgiye “canlı pratik bilgi (en-nazarü”&#8217;âmeliyyü&#8217;l-hayy)”, el-mülâmese adını verir. Bu, görünüşe göre Ebü&#8217;l-Hasen el-“Âmiri&#8217;nin el-İ&#8217;Tâm bi Menâkıbi&#8217;l-İslâm adlı eserinden alınmış bir terimdir (AD, 122).4</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern öncesi İslam geleneği içindeki -Gazâli&#8217;nin dikkat çekici İhyâu “Ulümiddin&#8217;i5 de dâhil olmak üzere yarı hukuki eserlerdeki geniş bir geleneği yansıtan Taha, gösteriş (tezâhür) ve taklit gibi yozlaştırıcı unsurlardan bahseder. Gösteriş, bir dizi temizleyici ve silici pratiği içerir, ki eylem ve amelin içsel “ruh”una hakiki bağlılık olmadan aşırı icrayı da kapsar. Bu da çifte kırılmadır, zira samimiyetten yoksundur ve ayrıca yalana varan bir aşırılık içerir. Sahte aşırı sadece sahtekârlığı gerektirmez, aynı zamanda toplumsal faydalar elde etmeyi de amaçlar ki ikisi de eylemi gerekli samimiyet eyleminden yoksun kılmaya varır. Samimiyet eksikliği ve toplumsal olarak ilgili, ama aşırı olan amel de faili kendi dindarlığını ve tutumunu gözünde büyütmesine ve aynı zamanda başkalarınınkini küçümsemesine sebep olur. Bu kendini beğenmişlik sağlıksız bir tutumun sadece başlangıcıdır ve bu tutum, başkalarını daha az dindar olarak yargılamakta, hatta onları inançsızlık / küfürle suçlamakta zirveye ulaşır. Bu da dinin emrettiği her şeye aykırı bir harekettir (AD, 79-83) .*</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Teknik, kendine ait bir hayat benimser ve insan iradesinden bağımsız hâle gelen kendi mantığını geliştirir ve tekniğin iç mantığı iki derinden zararlı ilkeye dayanır: Birincisi, “Her şey mümkündür” akıldışı ilkesidir. Bu ilke ahlaki, doğal veya baş. ka türden bütün bağlılıkları, caydırıcıları veya sınırlamaları ortadan kaldırır. Ve insan bu mekanik-araçsal ilkeyi bir kez kabul ederse, teknik insani çaba sınırları içindeki her şeyi ele geçirir, bu da tanık olunan zararlı sonuçlar doğurur. İkincisi, şu ahlakı hiçe sayan ilkedir: “Mümkün olan şey, yapılmalıdır. veya “Yapılabilen yapılacaktır.” Bu ilke, kişinin kendisini bütün ahlaki kısıtlamalardan sıyırmasını gerektirir ve ahlaki kısıtlamalar bazı ahlak dışı eylemleri işleme yolunda bir engeldir. Bu eylemlere örnek olarak tabiatı yok etmek veya değiştirmek, kimyasal, biyolojik ve radyolojik silahlar yapmak zikredilebilir. Burada temel mesele sadece tekniğin yıkıcı etkileri değil, akılcılığın, kendisinde eylemin ahlaki etkilerini yitirdiği cehalete dönüş biçimidir. “Sanki soyut akıl paradigması, uygulama ve etkilerinde, kendi yıkımının tohumlarını taşımaktadır.” (AD, 45; ama ayrıca SA, 66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>..Bu yüzden kureselleşmenin mantıgı maddecidir ve sınırlandırna olmaksızın, zenginlik için maddi zenginliği artırmaya çalışır. Kârın sınırı olmadığı gibi, rekabetin de sınırı yoktur, bu uğurda toplumsal, bireysel ve başka türlü her çıkarı feda eder. Şirketler ulusal devletin her türlü yasal sınırlamalarının aleyhinde olmakta asla tereddüt etmez ve sıklıkla (tamamen suç faaliyetlerine değilse) rüşvet ve baskı gibi yasadışı faaliyetlere müracaat ederler.“ Daha da önemlisi, bu şirketler dünyanın bütün toplumlarında maddeci değerlerin propagandasını yapmak ve serbest piyasanın ve tüketimciliğin mantığına müdahele eden bütün değerleri küçültmek için ellerinden geleni yapmışlardır. Sonuçlar yıkıcıdır ve bu sonuçlar arasında şiddetin, yolsuzluğun, uyuşturucunun, sapkınlığın ve toplumsal dayanışmadaki bütün düşüşlerin yaygınlaşması da yer alır (RH, 80). (Burada Taha&#8217;nın çokuluslu şirketler ile devlet arasında gördüğü ayrılığa dikkat ediniz. Bu ayrılıkta çokuluslu şirketler ulusal devletin normatif hukukuna muhalif yapılar olarak görülmektedir. Ancak her iki yapının da, arada rekabet olmakla beraber, tek bir düşünce yapısının harekete geçirdiği,aynı büyük tahakküm projesinin farklı organları olduğu fazlasıyla iddia edilebilir)”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Küreselleşme fenomeninin karmaşıklığının farkında olan Taha, kavramın işletilebilir bir tanımını sağlamaya çalışır, Ona göre, küreselleşme “üç alanı kontrol etmek yoluyla dün. yayı toplumlar ve bireyler arasındaki tek bir ilişkiler alanına dönüştürecek şekilde dünyanın aklileştirilmesini temsil eder, Söz konusu üç alan şunlardır: gelişme alanında ekonomiyi kontrol, bilgi alanında tekniği kontrol (teknoloji) ve iletişim alanında Dünya Çapında Ağ&#8217;ı kontrol.” (RH, 78)</p>
<p>O hâlde küreselleşme dünya için doğal bir hâl veya durum değil, bütün dünyayı etkileyen inşa edilmiş bir eylemdir. Nesnesi olarak dünyada işlemde bulunmaya devam eden genişleyici bir aklileştirme eylemidir. Bu da aynı zamanda onun, üç kontrol alanı aracılığıyla dünyayı tek bir toplumsal, kültürel ve siyasal birim olarak yeniden yaratmaya çalışan sürekli ve asla tamamlanmamış bir eylem olduğu demektir. Taha devamında der ki: Bu yüzden sadece bu üç gücün hareket şeklini ve yarattıkları ilişkilerin doğasını anlamak yetmez, bu ilişkilerin sistemdeki oyuncuların karakteri üzerindeki ahlaki anlamdaki etkilerini de anlamak gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ahlaki irade, gördüğü her şeyde ahlaki içerik görmeye çalışır. Dolayısıyla Kur&#8217;ân&#8217;ın zikredeceği tarihsel anlatılar dar, çizgisel ve olgusal anlamda tarihle ilgili değil, o olayın ahlaki zaman içinde ahlaki bir meselenin yorumlayıcı alanı olarak ifade ettiği şeyle ilgilidir. Kur&#8217;ân&#8217;ın amacı bize Batılı tarih anlatıcılığı ve tarih yazımcılığı anlamında tarih öğretmek değil, özel ahlaki amaçlar ve belli değerler gerçekleştirmektir. Kur&#8217;ân&#8217;ın tasvir ettiği olaylar dar olarak anlaşılan olaylardan ibaret değildir. Muhtemelen günün sonunda, bu olaylar hiç olay dahi değildir; bilakis insan davranışına rehberlik etmeyi ve düzeltmeyi amaçlayan, anlambilimsel bir türe sahip ahlaki yol işaretleridir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İslami modernistler hiçbir yaratıcılık biçimine katılmamış, kendi tarihlerinin ve şartlarının özel bağlamından hareket etmeyi gerektiren kendi hermenötik görevlerini yapmamışlar; bunun yerine “bir başkasının (yani Avrupalının) tarihinde gerçekleştiği şekliyle modern eylemi yeniden üretmişlerdir.”38 Stratejilerinin ifşa ettiği üzere, onlar en küçük ayrıntıya varıncaya kadar Batıyı taklit etmiştir, çünkü stratejiler tamamen özel ve yerel bir tarihsel tecrübeye tepki değilse, o tecrübenin bir ürünüdür. Bu tecrübe de özü itibarıyla Avrupa ya aittir ve kesinlikle hakiki evrensellik düşüncelerinden yoksundur. Stratejiler asıl itibarıyla Aydınlanma insanlarının kilise adamlarına karşı giriştiği mücadelenin türevleridir.</p>
<p>Bu, fikri olarak, modernitenin “Avrupa gerçekliği (&lt;uygulaması)”nin temelini teşkil eden üç ilkenin doğuşuna sebep olmuş bir mücadeledir. Bu ilkeler şunlardır:</p>
<p>(1) İnsani çaba tanrılara değil, bizzat insana yoğunlaşmalıdır. Bu, kilisenin manevi otoritesine karşı kazanılacak bir rekabete imkân verir.</p>
<p>(2) Eylemin aracı vahiy değil, akıldır. Bu, kilisenin eğitim üzerindeki denetimine yönelik bir saldırıya imkân verir.</p>
<p>(3) Dünyaya bağlılık veya dünyevilik ahiretle meşgul olmanın yerini almalıdır. Bu, kilisenin siyasi otoritesi ile başarılı bir karşılaşma ve hesaplaşmanın temelini oluşturur &gt;</p>
<p>Dolayısıyla İslami modernistlerin Kur&#8217;ân&#8217;a yaklaşımları hem eleştirel nitelikten hem de inandırıcılıktan yoksundur:</p>
<p>1) Eleştiriye girişememek. Belli bir yöntemi belli bir konuya uygulamak meşruiyet gerektirir; bu meşruiyet de yöntem ile konu veya mesele arasında uygunluk (münâsebe) testine dayanır. Uygunluğun gerçekleşmesi için, yöntemin bir başka analiz bağlamına aktarıldığında uygulanabilirliğini koruması, buna karşılık konunun kendisine bu yöntem uygulandıktan sonra özellik ve karakterini koruması gerekir. Müslüman modernistler, uygunluk testi dikkate alındığında, ithal ettikleri yöntemleri eleştiremeyeceklerini ispatladıkları için, (bu eleştiri onların moderniteye katılmalarının bir önşartıdır), bu eleştiri yeteneğini geliştirmeden önce, bu uğraşıya ilk planda dâhil olamamışlardır (RH, 190).</p>
<p>İkincisi, modernistler açıkça, ithal ettikleri teoriler ve eleştiri yöntemleri üzerinde hâkimiyet sahibi değildir ve bu teori ve yöntemlerin dayandığı temellere ve metodolojik katmanlara dair sadece yüzeysel bir anlayışa sahiptir. Dolayısıyla eserlerinde belli kavram ve meselelere ilişkin sıkça karıştırmalar söz konusudur. Modernist Müslüman yorumcular alıntılar alanında dahi yeterince dikkatli değildir ve yeterince düşünülmemiş, pek çoğu eskimiş teori ve fikirlere rastgele bağlanmışlardır. Bu fikir ve teoriler kendi asli Avrupalı bağlamlarında dahi tam ve yeterli görülmez ve tam olarak sürekli bir inceJeme ve deneme-yanılma belirsizliği altında kalmaya devam etmektedir. Bir başka deyişle modernistler sıklıkla, “sağlam bilimsel? başarılar” yerine pespaye ve uyduruk fikirler dizisini benimsemişlerdir.</p>
<p>Üçüncüsü, Batı&#8217;dan ithal ettikleri teorilerin ve araştırma biçimlerinin yenilmez ve üstün olduğunu düşünerek pek çok Müslüman dindaşlarını “gerici”, “geleneksel”, “muhafazakâr” ve “katı” olarak kötülemişlerdir. Bu teorilerin ve analiz biçimlerinin geçerliliğini yitirdiğini ve neredeyse gözden düştüğünü keşfettiklerinde, kendi düşünce biçimlerini yeniden değerlendirmemiş ve geleneğe yönelik kötüleyici ve üstünlükçü yaklaşımlarını sürdürmüşlerdir. Onlar kesinlikle kendilerinden şüphe etmekle suçlanamazlar, bu yüzden bir sonraki teoriler vagonuna biner ve aynı eleştirel suçlamaları yöneltir, bunu da bu teorilerin içsel yapılarını ve içinde inşa edildikleri yerli tarihsel bağlamları incelemeksizin yaparlar. İncelendiğinde, onların iddialarının ya Batılı ilim adamlarının ya da klasik Müslüman düşünürlerin bulgularının yaratıcı olmayan bir tekrarı olduğu kolaylıkla gösterilebilir; durum bu değilse, onların iddiası bu ikisinden de aşağıdır (RH, 191).</p>
<p>Dördüncüsü, Kur&#8217;ân eleştirilerinde, klasik Kur&#8217;ân ilimleri geleneğinde farklı otorite sahiplerine hangi ağırlığın verileceğini oldukça keyfi şekilde belirlemiş ve keyiflerine göre bazı otoriteleri yüceltip diğerlerini alçaltmışlardır. Ana ve otoriter sayılan öğreti ve düşünceler artık çoğu zaman lehteki deliller zikredilmeksizin bir kenara atılmakta, buna karşılık azınlığı veya zayıf görüşü temsil edenler artık yüksek konumlara getirilmektedir (RH, 191).*!</p>
<p>Beşincisi, onlar eleştirel şüphe yöntemlerine metni sadece acımasız bir analize tâbi tutma izni vermemiş, aynı zamanda süreç içinde Kur&#8217;ân&#8217;ın kutsal ve kâmil karakterine ilave olarak genel yararını da şüpheli hâle getirmişlerdir. Onların genelleştirilmiş şüphe yöntemi ciddi şekilde incelendiğinde kaçınılmaz olarak, sözde keşiflerinin değerler (k:yem) âlemiyle değil, fenomenler (zavâhir) âlemiyle ilişkili olduğu sonucuna varılır. Ancak gerçekliğin -ki burada yanlış şekilde degerlerle karıştırılmaktadır- bilgisini elde etmek için şüphe ve şuphecilik faydasızdır. Bilakis inanç ve kesinlik, gerçek değer bilgisine ulaştırır; inanan ne kadar emin olursa, değer ona o kadar yoğun görünür, tersi de doğrudur. Taha burada Kant&#8217;ın fenomen-numen (görünen-görünmeyen) kategorilerine daya. nıyormuş ve numene Arapça kıyemi (değerler) nispet ediyor. muş görünür.”</p>
<p>Taha&#8217;ya göre bütün bunlar Kur&#8217;ân araştırmalarını benimseyen Müslüman “modernistler”in moderniteye değil, modernite öncesine ait olduğunu gösterir, çünkü modern olanı bizzat taklitlerinde kendilerini vesayet altında olarak görmüşlerdir ki bir başkasının iradesine son derece bağımlı olma hâlidir. Bu da bu hâlin, -Kantın Aydınlama&#8217;ya götüren muharriki olanrüşt asıl ilkesinin zıddı olduğunu söylemektir.?*</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Avrupa&#8217;ya özgü bir kavramsal çerçeve benimseyen modernist Müslüman müfessirler (kurrâ”) Kur&#8217;ân&#8217;ın hukuki içeriğini seksen kadar ayete indirmeye çalışmışlardır (RH, 185-86). Taha bu fenomenin kökleri hakkında daha fazlasını söylemez, oysa bu fenomen Avrupai ve İslami hukuk anlayışları arasındaki farkları araştırmaya dair verimli bir tartışma başlatabilir. Bu farklar İslami modernistlerin girişimini eleştirmeye imkân verecek araçları sunmaktadır.” Böyle olsa da, modernistlerin eleştirisi genelde aşağıdaki hedefleri gerçekleştirmeyi amaçlar:</p>
<p>(1) Kur&#8217;ân&#8217;daki hukuki içeriğin genel ölçüsünü azaltmak ve “hukuki” olarak görülebilecek unsurları bağlayıcı etkiden mahrum konumuna indirmese dahi, zorunlu olmayan ve mümkün olan konumuna indirecek müphemlik ve muğlaklık suçlamalarına maruz bırakmak; bu bakışa göre Kur&#8217;ân vahyi tam veya eksiksiz olarak görülemez, çünkü böyle olsaydı, geleneksel fakihler onu kendi hükümleriyle tamamlamazlardı.</p>
<p>(2) Kur&#8217;ân&#8217;ın hukuki emirlerini tavsiyeler ve manevi rehberlik konumuna indirgemek, bunu da onlardan bağlayıcı hukuki sonuçlarını ve etkili toplumsal hayat ve örgütlenme düzenlemesini soyutlamak suretiyle yapmak.</p>
<p>(3) Önceki mülahazalardan şunu da yapmaya çalıştıkları sonucu çıkar: Kur&#8217;ân&#8217;ı özel vicdan alanına ya da fiili, hukuki eylem değil “kalbin işleri” alanına indirgemek.</p>
<p>(4) Metni ve inananın onunla ilişkisini özel alan sınırlarına indirgemek, böyle bir yorumun gerçekte nihai hedefidir (RH, 187-88). Burada seküler olanın dışında hiçbir şey kalmamaktadır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Tarih veya Tarihselcilik Stratejisi (Hittatu&#8217;t-Târih veya el-Erhane)</strong></p>
<p>Bu stratejinin nihai amacı Kur&#8217;ân ayetlerinin hukuki etkilerini dağıtmak ve metnin onları sabit ve değişmez kurallar olarak getirmediğini veya kastetmediğini göstermektir. Bu işi başarmak için genelde takip edilen yol bu ayetler ile ayetlerin doğrudan şartları arasındaki yakın bağlantıyı göstermektir. Bu işi nüzul sebepleri, nâsih ve mensüh, muhkem ve müteşabih, Mekki ve Medeni kategorileri gibi İslami araştırma alanlarının varlığı kolaylaştırmaktadır. Modernistler bu gidimli alanları son sınırına kadar istismar etmiş ve onları hermenötik çabaya dâhil edilmiş etkili tarihsel araçlara dönüştürmüşlerdir. Onların bununla amaçladıkları Kur&#8217;ân&#8217;ın hukukiliğini geçmişte kalmış ve köhnemiş olarak gördükleri şey içine yerleştirmektir. Tarihte zamanın belli bir noktasında uygun ve yerinde olan şey artık uygun değildir; bu, metne ilişkin modern bir okumaya yönelik mutlakçı bir iddiayı bertaraf eden bir argümandır.</p>
<p>Bu tarihselci konumlandırma hukuk normu ile tarihsel alan arasında izafi bağlantılar oluşturur ve modernistlerin hukuk normlarının gücü ve bağlayıcılığı ile ilgili müphemlik üretmelerine imkân verir, böylece meşru hukuk kaynakları olarak o normları şüpheli hâle getirirler (RH, 186). Bu yaklaşım sözde ritüellere (ibâdâ) de genişletilir ve ibadetlerin bugünün insanlarından daha az akılcı veya eleştirel zihinler için vazgeçilmez olduğu iddia edilir. Bu demek oluyor ki Kur&#8217;ân&#8217;da belirtilen hadler (yani zina, içki içip sarhoş olma, yol kesicilik, vs. gibi suçlar için belirlenmiş cezalar) ve muamelata ait hukuki alanlar gibi, artık “ritüeller” de hem zamani geçmiş hem de efsaneci (ustüriyye) olarak görülebilir.3</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seküler hümanizm kutsalı silmeye çalışırken, rasyonalizm aşkınlığı (ğayb)333 yok etmeye çalışır, böylece “Kur&#8217;ân&#8217;ın duyuüstü bir âlemden inen bir vahiy olduğu inancında temessül eden engeli kaldırmaya çalışır.” (RH, 181) Bu vahiy anlayışını yenmek için kullanılan yöntemlerden biri, saf akılcılığın gelişimini güya engelleyen katılık ve durağanlıkla suçlanan modern öncesi âlimlere-müfessirlere saldırmaktır. Bu inançla, belli bir grup bu geleneksel âlimlere saldırmaya *koşmuş&#8221;tur. Bu tartışmanın dipnotlarında, Taha bu stratejiyi alenen Nasr Hâmid Ebü Zeyd ve Muhammed Arkün ile ilişkilendirir (RH, 181-82, dipnot no: 16-17).</p>
<p>İncil metinlerini incelemek için Avrupa&#8217;da geliştirilmiş eleştirel dilbilimi yöntemlerini izleyen bu Müslüman eleştirmenler Kur&#8217;ân&#8217;ı aynı incelemeye tâbi tutmuş, bu yöntemle Kur&#8217;ân sadece bu beşerileştirilmiş metinler konumuna değil, kutsaldışı dilin konumuna da indirgenmiştir. Buna göre İncil kritiğindeki, karşılaştırmalı dinlerdeki, dinler tarihindeki, din bilimlerindeki, işaretbilimdeki, dilbilimdeki ve psikanalizdeki ilmi ilke ve eleştiriler Kur&#8217;ân&#8217;ı analiz etmek için kullanılmıştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Taha ya göre, modernist hümanizm324 ” sekülerizm ile bağlantılı olduğu için nihai amacı kutsalı (kudsiyye) insan hayatından, en azından kamusal alanda çıkarıp uzaklaştırmaktır. Asırlardır “kutsal konuşma (kelâm-ı mukaddes)” olarak görülen Kur&#8217;ân böyle bir eleştirinin hedefi hâline gelmiştir. Bu demek oluyor ki nihai amaç Kur&#8217;ân metnini ilahi olanın -hatta “mitolojik olan”ın””alanından beşeri olanın alanına nakletmektir ve bu modern eleştiri aracılığıyla gerçekleştirilmiştir. Sonuç, ki vurguya neredeyse hiç gerek yoktur, metnin kutsalı tanıyıp kabul etmeyen bir araştırma sistemine açılması olmuştur (RH, 178-79),.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslüman ilim adamları”319 geçmişle olan olumsuz ilişkisinde Avrupayı taklitte ısrarcıdır. Oysa İslam&#8217;ın geçmişi Avrupa&#8217;nın geçmişinden oldukça farklıdır. Bu ısrarın sonucu bir kopuştur ve bu kopuş sebebiyle mevcut Kur&#8217;ân yorumları, yenilik getirme çabalarında, önceki yorumlarla olan bağlarını kaybetmişlerdir. Taha “önceki yorumlarla” klasik tefsir literatürünü kasteder.” Bu bağları kesme onların yenilikçiliğini daha az hakiki kılar, çünkü, Taha&#8217;ya göre, gerçek yaratıcılık biçimleri bağlantıdan kaynaklanmalı ve bağlantıyı öngörmelidir. Son tahlilde, bağları kesme, Batılı yolların düşüncesiz bir taklidi meselesidir, “bağımsız içtihat” meselesi değildir;321 ki bu da “Kur&#8217;ân metninin özel karakteristiklerini silen” bidatlere / gayr-i meşru yeniliklere yol açar (RH, 176).</p>
<p>*****</p>
<p>319.Taha eleştirisini genelleştirirken veya eleştirdiği kimselerin adını zikrederken çoğu zaman çok dikkatlidir. Böylesi bağlamlarda genelde “bazı Müslüman ilim adamları” veya benzeri bir ılımlı tartışma yaklaşımı sergiler (özellikle “bazı” sözcüğünün Arapçada klasik anlamda “bir” anlamına geldiğini hatırlayacak olursak). Ancak şu dikkat çekicidir ki Taha Kur&#8217;ân bahsinde farklı bir yöntem izler ve eserlerinin diğer bağlamlarında olduğundan daha özgür biçimde bazı belli Müslüman düşünürlerin adını zikreder. Burada şu kişilere doğrudan işaretler ve onlarla tartışmalar görüyoruz:</p>
<p>Muhammed Arkün, Muhammed “Abid Câbiri, Mustafâ Mahmüd, Abdülkerim Surüş, Hasan Hanefi, Nasr Hâmid Ebü Zeyd, Tayyib Tizini, Sâdık Bil&#8217;id ve diğerleri.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modernitenin ruhuna göre, birey daima kendi haklarına, özgürlüklerine ve özgürlüğüne ehildir. Kişi, toplumsal düzenin bir parçası olarak hayatının çeşitli yönlerini yöneten ve karara bağlayan çeşitli kurumlara katılmaya ehildir. Bununla beraber bunlardan hiçbiri bireye sadece kendi çıkarlarıyla meşgul olma ve kolektif çıkarları veya başka bireylerin çıkarlarını bir kenara atma hakkını vermez. Batılı uygulamada bireyin seçkin bir kategori olarak ayrılması sadece bencillik ve benmerkezcilik getirmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Batı&#8217;nın ekonomizmi”* modernitenin insan onurunu en merkeze alan asli ruhundan ayrılmıştır. Bu tür bir ekonomik büyüme en nihai amaç olur ve -eğitim ve demokrasiden çevreye-insan haklarını sadece bu amaca araç yapar. Bu ekonomizm aynı zamanda bireyde yoğun tüketicilik biçimleri ve hazcı özne oluşturur. Buna göre, zevk âlemdeki her şeyin ve bütün fillerin ölçüsü olur ve meşhur ters davranışsal etkilere sebep olur. Zevk altın ölçü olunca, bütün ahlaki kayıtlar dayanak noktalarını yitirirler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şüphesiz ki Müslümanlar uzun zamandır siyasi, hukuki ve toplumsal kurumlar da dâhil olmak üzere kendi miras, tarih ve geleneklerini tam bir eleştiri ve aklileştirme çabası içindedirler. Ancak onların aklileştirme pratikleri kendi eleştiri ilkelerine dayanmaz, modernitenin ruhunun ilkelerinden de sudür etmez. Ödünç aldıkları eleştiri araç ve yöntemlerini de hâlâ incelemiş değildirler. Bunun yerine onlar kendilerine söyleneni kabul etmişlerdir; onlara söylenen ise bu yöntemlerin yegâne makul ve makbul yöntemler olduğudur. Bağımsız eleştirinin yokluğu ve Batılı eleştirinin hegemonyacı etkisi Müslümanları kendi tarih ve gelenekleri üzerinde ayrım gözetmeden tahripte bulunmaya götürmüştür ki bu hakikati, onların kendi gelenekleri hakkındaki yanlış ve şüpheli iddiaları göstermektedir (RH, 42).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İbn Rüşd&#8217;ün genel olarak parçalamayı savunduğu ve uyguladığı, bilimleri bölüp ayırdığı ve çoğunlukla Aristocu felsefeye ayrıcalık verdiği açıktır. Ancak İbn Rüşd&#8217;ün geleneği ayrı alanlara nasıl ayırdığını göstermek muhtemelen Câbiri&#8217;nin ve pek çok Arap ve Müslüman düşünürün Parçalayıcı İbn Rüşd&#8217;ü niçin bu kadar çekici bulduğunu göstermekten daha önemli değildir.</p>
<p>Bu düşünürlerin savunduğu şey, Batı akademyasındaki, “İslam nedir?” sorusuna cevap olarak benzer düşünceler benimseyen bir dizi başka Müslüman ilim adamının konumundan / yaklaşımından pek az farklılık arz eder. Bu ilim adamlarının, tıpkı Câbiri ve benzeri başka pek çok ilim adamı gibi, İslam&#8217;ın liberalizm içine (bilinçli veya bilinçsiz şekilde) uydurmaya çalıştıklarını söylemek malumun ilamıdır.215</p>
<p>Onların anlatılarında, İslam geleneği, tıpkı liberalizmin olduğu gibi, pek çok şeydir; İslam geleneği, aslında, liberalizmin olmak istediği her şeydir! İslam geleneği evanjelizmin püritanist itkilerine olduğu kadar kapitalizme de uygundur. O, aynı zamanda müzmin şekilde çelişkilidir, pek çok bağdaştırılamaz şekil alır, büyük oranda, belirgin şekilde muğlak ve müphemdir.&#8217;“ O, kısmen panteist kısmen hukuki, bazen felsefi bazen bilimsel, kelami ve edebi, nefret dolu ve sevgi dolu. Dolayısıyla bugün İslam geleneğini nasıl istersek öyle yapabiliriz!: liberal bir yeniden bedenlenme.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İçsel iç içe girme yerli İslami ilimler arasinda gerceklesirken dışsal mukabili, yerli ilimlerin “alıntı” veya “ithal” ilimler -ki “Yunan, Fars veya Hintli olabilir” ile etkileşmesi neticesinde meydana gelir. “İçsel iç içe girmenin en mükemmel eski örneği” Ebü İshâk Şâtıbi&#8217;nin fıkıh usulünde bulunurken dışsal mukabili İbn Rüşd&#8217;ün metafiziğinde bulunur (TM, 92). Bu iki düşünürün kendi alanlarında geliştirdikleri “içsel metodolojik mekanizmalara (el-âliyyâtü&#8217;d-dâhiliyye)” ilişkin doğru bir analiz Taha ya aşağıdaki hipotezi üretmeye imkân verir: “Müslüman bir düşünürün veya bilgenin ortaya koyduğu bir ürünü doğru şekilde değerlendirebilmek için, onun ürününün ana İslami ilimlerle olan iç içe girmişliğinin bu ilimlere yakınlığı daha zayıf olan ilimlerle olan iç içe geçmişliğinden çok daha güçlü (akvâ) olduğu doğru sayılmalıdır” (TM, 92).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Klasik İslam geleneğinde ansiklopedicilik bir lüks veya sadece bir eğilim değildi. O, gerçekten yetkin kimse için bir zorunluluk idi. İyi bilinen tefsir ilmini örnek alalım. Bu alana ilişkin uzmanlık bilgisinin en azından şu on beş ilmi bilmeyi gerektirdiği yaygın biçimde kabul edilmektedir: dilbilim, nahiv, iştikak, belağat (ki şu alt dalları içerir: me&#8217;âni, beyân ve bedi), kelam, fıkıh usulü, esbâb-ı nüzul, kıraat, nâsih-mensüh, fıkıh ve hadis. Felsefi ilimlerde çok yönlü bilginler için de benzer bir uzmanlık kümesi gerekliydi. Seçkin Müslüman filozofların ilki olan Kindi, felsefi başarılarına ulaşmak için farklı disiplinlerde uzmanlaşmayı ve eser telif etmeyi zorunlu görür. Bu disiplinler arasında mantık, matematik, tıp, geometri, astronomi, müzik teorisi, coğrafya, diyalektik / cedel, psikoloji, siyaset ve ahlak da yer alır. Bir bütün olarak, İslam düşünce tarihinde ansiklopediciliği ve dakik, ama velut akli üretimi tanınıp kabul edilen pek çok parlak isim vardır: Kindi, Fârâbi, İbn Sinâ, İbn Rüşd, Gazâli, Fahreddin Râzi, İbn Haldün ve Suyüti. Taha bu listeye benzer bir akli güç ve derinliğe sahip daha başka isimlerden oluşan uzun bir liste daha ekleyebilirdi.</p>
<p>Dolayısıyla, iç içe girmenin ve karşılıklı bağımlılığın en belirgin özellikleri arasında yer aldığı bir takdir ve tanıma olmaksızın, geleneği değerlendirmenin gerçek ve doğru bir yolu yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Birbirine bağlılık ve iç içe girme İslam geleneğinin en belirgin özellikleridir. Nitekim bu durumu geleneksel ilimleri sınıflandıran ve aralarındaki bağlantıya ve karşılıklı bağımlılığa anahatlarıyla işaret eden klasik eserler açıkça göstermektedir. Fârâbi&#8217;nin İhsân&#8217;i-“Ulüm (İlimlerin Sayımı) ve İhvân-ı Safâ&#8217;nın Resalinden (Risaleler) İbnü”l-Nedim&#8217;in Fihrist&#8217;ine ve İbn Hazm&#8217;ın Merâtibü”l“Ulüm&#8217;una (İlimlerin Merbeleri), Taşköprüzade&#8217;nin Miftâhü s-Se&#8217;âde&#8217;sinden (Mutluluğun Anahtarı) Hacı Halife&#8217;nin Keşfu z-Zunün&#8217;una (Yanlış Zanları Açığa Çıkarmak) varıncaya kadar, pek çok eser farklı yönelişlerine rağmen geleneği oluşturan ilimleri birbirini tamamlayıcı ve birbirine bağımlı unsurlar olarak ele alırlar (TM, 89-90).</p>
<p>Örneğin İbn Hazm Merâtibü&#8217;l-“Ulüm&#8217;da, “İlimlerin hepsinin birbiriyle bağlantılı ve birbirine muhtaç olduğunu” ilan eder.! Benzer şekilde Gazâli Mizânü&#8217;l-&#8216;Amel&#8217;de (Davranış Ölçüsü) öğrenciye şu aşağıdaki tavsiyede bulunur:</p>
<p>&#8220;Öğrenci bütün ilimlere bir kerede dalmamalı, |ilimlerin| düzenine uymaya özen göstermeli, önemliden daha önemliye olmak üzere tahsile başlamalıdır. Daha önceki bir ilmi iyice öğrenmeden sonraki ilme geçmemelidir, çünkü ilimler sistematik (darüriyyen) olarak düzenlenmiştir, bazısı bazısına araçtır. Başarılı öğrenci bu yapılandırılmış sıralamaya dikkat eden öğrencidir.”92</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8220;..Ancak Câbiri akli akledilmezleri burhani akledilmezlerle eşitler; bu, ciddi sorunlara yol açan bir eşitlemedir çünkü Cabiri dini akledilirler ile akli akledilmezler arasında diyalektik bir ilişki olduğunu iddia eder, böylece dini akledilirlerin akli akledilmezler üzerinde belli bir etkisi olduğunu dile getirir (TM, 46).</p>
<p>Taha etkili şekilde şunu iddia eder: Bütün bunlar Câbiri&#8217;nin düşüncesinde büyük bir karışıklık olduğunu gösterir. Bu karışıklık ise herhangi bir doğru delil ikame etmek için temel bir gereklilik olan tanıma (hadd) dair kusurlu bir anlayıştan kaynaklanır. Tanımın temel bir şartı tanımlayan sözcükler ile tanımlanan sözcük arasında bir uyumun (ittirâd) olmasıdır, çünkü uyuma sıkı şekilde riayet edilmezse, tanımlayan sözcükler ağyarını mâni olmaz. Uyuma riayet etmemek mantıksal öncüllerin formülasyonu için ölümcüldür ve bu öncüller kusurlu olursa, problemli bir delil yapısına ve hatalı sonuçlara sebep olur, ki bu tam da Câbiri&#8217;nin eserinin eksiklikleridir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Câbiri&#8217;nin sorgulamadan savunduğu ithal akılcılık soyuttur, şu anlamda ki; birinci olarak cemaatsel ve topluluksal katılım bileşeninden, ikincisi, teorik olarak ifade edilmiş ve pratik olarak zenginleştirilmiş bir ahlaka bağlı amel ve eylemler unsurundan yoksundur. Bu son bağlamda, pratiğin ve fiilin nazari bilgiyi incelttiği, geliştirdiği ve derinleştirdiği tekrarlanmaya değerdir.</p>
<p>Kısaca Câbiri, çelişkilere düşmek ve vaaz ettiği şeyi uygulamamakla kalmamış, çalışıp araştırmak istediği geleneğin özünü de anlayamamıştır. Hepsi bu da değil. Câbiri&#8217;nin dayandığı ithal yöntemlere ilişkin yüzeysel anlayışı,“ bu yöntemleri kendileriyle geleneği çalışmaya uygun olup olmadıkları bakımından değerlendirme ve eleştirme eksikliği ile birleşmiştir. Kullandığı nazariyeye hâkim olamayışı onu bağdaştırılamaz metodolojik yaklaşımlar benimsemeye götürmüş, bu da onu tutarsız ve çelişkili sonuçlara sevk etmiştir.</p>
<p>Uygun bir örnek onun akli ve dini akledilirler dediği şeye ilişkin tavrıdır. Taha bu ikisinin birbiriyle nasıl ilişkili olduğundan emin değildir, çünkü Câbiri akli akledilemezler (el-lâ-ma külü &#8216;T-&#8216;akli) ile dini akledilemezleri eşit saymaktadır. Bu da akli ve dini akledilirlerin çelişkisiz olduğunu ve aynı aklilik anlayışına ait olduğunu kabul etmeye varmaktadır.!8?</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aslinda Câbiri&#8217;nin bakışı, seküler olmayan değeri kesinlikle ciddi şekilde değerlendirmeye izin vermeyen sekülerist eğilimlerle yüklüdür. Sekülerizmin siyasi ilkesi siyasi ve dini güçleri birincisini ikincisine hâkim kılmak amacıyla ayırmaktır. Bu da Câbiri&#8217;nin niçin irfaniyi sürüp uzaklaştırdığını ve beyaninin seviyesini düşürdüğünü, bu ikisinin aleyhine olacak şekilde burhaniyi yücelttiğini açıklamaktadır. Bütün bir ayrıcalıklı ve ayrıcalıksız kılma işlemi ve geleneği mertebelendirilmiş böİümlere ayırma arzusu aslında Câbiri&#8217;nin sekülerizm lehindeki önyargısının işlevinden başka bir şey değildir (TM, 37).</p>
<p>Ancak Taha&#8217;ya göre, bu bakımdan dahi Câbiri bağlılıklarından, neyi savunup neyi reddedeceğinden emin değildir. Sonraki dönem eserlerinde, kendisini sekülerizmden uzaklaştırıyor görünür ve akılcılık ve demokrasi gibi başka kategorileri tercih ettiğini ima eder.&#8217;9 “Ancak bu geri çekilme onu kurtaramaz, çünkü geleneği bu sekülerizm ilkesine tâbi kılmak onun genel eserlerinde olmuş bitmiş bir durumdur. Bu geri çekilme çok az şeyi çok geç sunmaktadır” (TM, 38).</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zira Kuşeyri meşhur Letâifü&#8217;-İşârât&#8217;ında “akıl, ilim / bilgi ve irfan”dan akli tecrübenin sıralı aşamaları olarak bahseder. Kuşeyri şöyle demiştir:</p>
<p>“Başlangıçta ışık, aklın ışığıdır; ortada ışık, ilmin / bilginin ışığıdır; sonunda (en yüksek merhalede)| ise ışık, irfanın ışığıdır. Dolayısıyla aklın sahibi burhanla ayakta durur, bilginin sahibi beyan ile ayakta durur, irfana (ma&#8217;rifet) sahip olan ise &#8216;iyân&#8217;a / açık seçik görmeye tâbidir.&#8221;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Soyut akılcılık savunucuları gibi, “siyasallaştırıcılar” da geleneğin kendilerinin siyasal projeleriyle çelişen kısımlarından uzak durmuş ve gerici olarak kategorize etmiştir. Benzer şekilde ve ayırt edici ve dar şekilde siyasal olan yönelimlerine rağmen, kendi aralarında ihtilaf etmişler ve ister devrimci ister reformcu veya temelci (foundationalist) olsun, esasta birbirinden farklı siyasal formlar üretmişlerdir. Bu çeşitlilikler de geleneksel metne ilişkin uzlaştırılamaz okumalar üretmiştir: Örneğin selefiler, başkalarının metinlerini dışlayarak sadece selefin metinlerine odaklanmalarında “katılaşmışlar”dır.</p>
<p>Diğer taraftan, bu seçiciliklerinde, ulusalcılar geleneğin tarihi, dili ve ırkı yücelten yönlerini sahiplenme eğilimi göstermiş, buna karşılık sosyalistler kurtuluşu ve devrimi destekleyen bir yoruma imkân veren metinlere ayrıcalık sağlamışlardır. Bu arada liberaller de özgürlüğe, demokrasiye ve bilimsel düşünceye çağırıyor olarak yorumlanan metinleri kendi kullanımları ve faydaları için yığmışlar (TM, 27), bunu yaparken rakip metinsel ve başka zorunlulukları hiç itibara almamışlardır. Bu modernist yaklaşımlar dayandıklarını iddia ettikleri eleştiri ilkelerinin ta kendisini ihlal etmiştir, çünkü bu ilkelerin savunucuları geleneğin asli içeriklerini ağır eleştiriye tâbi tutmuş, ama aynı şeyi kendi işleri için en temel unsur olan şey için, yani benimsedikleri eleştirel yöntem için yapmamışlardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8220;..Yunan ahlakı dışındaki her şeyi küçültme tavrı, Câbiri&#8217;nin projesinin özü ve cevheridir. O, tahmin edilebileceği üzere, bize der ki: Yunan ahlakı, “şekilde Yunan, ama içerikte insanidir.” “Bu yüzden” diye devam eder, “bu kitabın başlığı şu şekilde okunabilir: Yunan&#8217;da Hâkim Olan ve Yunan&#8217;dan Gelen Ahlak İlmini İslami Bir İlim Nasıl Yaparız?”</p>
<p>Câbiri Arap Ahlaki Aklı&#8217;nda bu anahtar soruyu soruncaya kadar, toplamda 630 sayfa olan kitabın 570 sayfasını Yunan dışındaki bütün söylemleri ahlaki teoriler olarak görmeye uygun olmadığını söyleyerek reddetmek için harcar. Fars, tasavvufi ve “Arap” unsurları reddettiği gibi, bilhassa Gazâli&#8217;yi ve fıkhi söylemi de reddeder.” Böylece o, fıkhi söylemi sadece şekilci olarak görür”! ve Gazâli&#8217;nin eserlerini “Arap kültüründeki değerler sistemi üzerinde aşırı bir uyuşturucu (fahdir) etkisi olan” bir afyon olarak görür.” Bu eleştirilerin eğilimini dikkate alarak, Câbiri&#8217;nin eserinin geri kalanında Yunan ahlakının nasıl İslamileştirilebileceğini bize göstermesini bekleyebiliriz.</p>
<p>Bunun yerine, Câbiri ahlakın en gerçek tezahürü olan Kur&#8217;ân hakkında nispeten uzun bir bahse koyulur, çünkü bu kutsal kitap asli olarak “iyi fiiller (amel-i sâlih)” ve “kamusal iyi (maslahat)” ile ilgilidir. Sünnetle birlikte Kur&#8217;ân “Müslümana hayatta her zaman kılavuzluk eden değerleri” belirlemiştir.” “İyi fiiller”e dayandırılmazsa, İslam ahlakı hiçbir şeydir.” (Burada ahlaki geriye dönüş olarak isimlendirdiğim şeyin çekiciliğini açıkça gözlemleyebiliyoruz. Bu, sonunda Câbiri&#8217;yi pek çok paradoks ve çelişkiye düşüren bir çekiciliktir. Demek istediğim şu ki, Câbiri&#8217;nin çalışması hâkim olgu-değer ayrımı” sebebiyle on dokuzuncu yüzyılın sonundan itibaren var olan Arap-İslam düşüncesini yansıtmaktadır.)</p>
<p>Câbiri daha sonra, eseri gerçek “İslam ahlakı” niteliğini taşıyan bir yazarı sonunda bulduğunu ilan ederek okuyucuyu daha da şaşırtır.”..&#8221;</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/">Wael B. Hallaq – Modernitenin Reformu  -Alıntılar-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/wael-b-hallaq-modernitenin-reformu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erol Göka &#8211; Yalnızlık ve Umut &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 30 Jul 2020 11:17:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ön­yargı]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Affetmek]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[güven]]></category>
		<category><![CDATA[Haset]]></category>
		<category><![CDATA[Haz]]></category>
		<category><![CDATA[Hoşgörü]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık ve Umut]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24609</guid>

					<description><![CDATA[<p>Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/">Erol Göka – Yalnızlık ve Umut ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24610 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-225x300.jpg" alt="" width="304" height="405" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-225x300.jpg 225w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH-600x800.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/07/Ebvwgf9XgAADfZH.jpg 768w" sizes="(max-width: 304px) 100vw, 304px" /></div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="78845198">
<div class="icerik">
<div>
<p>Diğer canlılardan bir farkımız da fanilik bilincimiz. Sadece kendi varoluşumuzun, hayatımızın biricikliğinin farkında değiliz öleceğimizi, fani olduğumuzu da biliyoruz. O yüzden bakmayın şimdi bize “ölümü unut ve anı yaşa” diyenlere “ölümü hatırla ve anda yaşa!” demek en doğrusu. Ölümü, faniliğini hatırladıkça yaşadığı her zaman zerresinin, anın kıymetini daha iyi bilir, daha sorumluca davranır insan. Bakmayın şimdi kapitalist tüketim toplumunun ekmeğine katık olduğuna, “carpe diem carpe horam”, yani “günü yakala saati yakala” diyen Romalı Horatius da, insanlara bedenini uykuya hazırlamak yerine ruhunu ölüme hazırlamanın lazım geldiğini anlatabilmek için böyle söylemiş</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Biz gideriz, nereye gitsek bizimle beraber “hal”imiz de gelir. Bu sebeple “halinden memnun musun?” demek yetmez, “halin senden memnun mu?” diye ilave etmek gerekir. “Hal”imiz dediğimiz şey, bizi kuşatan iç ve dış güçlerimiz, potansiyellerimiz, zorluk ve manilerimizdir. Hayat yolumuzda yürürken önümüze, ulaşmak istediğimiz menzile baktığımız kadar, halimize, içimize bakarak da yol almak zorundayız, her adımda her kavşakta tekrar tekrar bakmak… Hayat yürüyüşümüzü en iyi “imtihan” metaforu ihata ediyor. Dini inancımız olsa da olmasa da hayat tam bir imtihan… Hep bir yerden başlamak, bir sorudan diğerine geçmek, yeniden başlamak zorundayız. Sisyphos efsanesi boşuna değil. Bu imtihan dünyasında hepimiz bize verilen, sunulan hayatları en iyi biçimde yaşamak, dişimizi tırnağımıza takıp elimizden geleni yapmakla mükellefiz</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nefs olgunlaştıkça kar gibi erir, başkalarından ve hatta diğer varlıklardan özünde bir farkı olmadığını anlar, hayatın, insan kardeşlerinin, tabiatın değerini bilir, hoşgörüsü ve bağışlaması artar. Kendinden uzaklaştıkça insan, gönlü yücelir. Yaşlılığın güzelleştirdiği insanlar vardır ya hani, iyi bakın onları güzelleştiren şey, nefslerinin bu tevazu makamına ulaşması, artık kendileri adına bir şey beklemeden kendilerini, sevgilerini bütünüyle varlığa açabilmeleridir&#8230; O sayededir ki, artık dünyada misafir oldukları idraki iyice güçlenmesine rağmen çocukları ve gençleri kıskanmak yerine, dünyanın yeni ev sahipleri diyerek kutlarlar. Çocuklar ve gençler, tevazu sahibi insanların kendilerini hasbi olarak sevdiklerini hemen hissederler, onların yanında pek mutlu olurlar. Onların tevazularından nasiplenmek için can atar, yaşlı insanlara içten bir şekilde saygı duyarlar.</p>
<p>İnsan yaşlanıp hayat tecrübeleriyle nefsi olgunlaştıkça gönül genişler, öyle genişler öyle genişler ki, kendini “alçak” diye sıfatlandırır. Türkçemizde “alçak” sözünün tek olumlu manası, mütevazı sözüne karşılık olarak kullandığımız “alçakgönüllülük”te bulunur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Affetmenin akıl ve beden sağlığı ile ilişkilerine de bakılmış. Öfke ve dargınlık hisleri arttığında kendini kaybetme, şiddete eğilim, alkol ve madde kullanma ihtimalinin de arttığı, pozitif insan ilişkisi kurma yeteneğinin zayıfladığı bulunmuş. Affetmenin öfke gibi olumsuz duyguları ve onların fizik belirtilerini azaltmasının yanında kalp-damar sağlığına da iyi geldiği tespit edilmiş.</p>
<p>İnsanın kendisini affetmesi, başkalarını affetmesi ve Yaratıcı tarafından affedildiğini düşünmesi ile depresyon belirtileri ve intihar düşünceleri arasında negatif bir ilişki olduğu görülmüş. Affetme eğilimi yüksek olanların hayat memnuniyetlerinin ve mutluluk düzeylerinin daha yüksek olduğu gösterilmiş. Affetmenin insanın hayatta karşılaştığı zorlukların üstesinden gelmede müspet katkı yapan bir baş etme etkinliği olduğu kanaatine varılmış</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yaratıcımızın bağışlaması sonsuzdur. “Allah, affedendir, mağfirette bulunandır” (Nisâ, 99) buyurur. Biz de bu nedenle “Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı!” (Bakara, 286) diye yakarırız. Yaratıcımız da bizden affedici olmamızı bekler. Ama ne ki o, çok zordur; içimizden ancak bazıları, bu yüksek erdemi gösterebilmeyi başarabilir.Bu nedenle &#8220;Affetmek, şöminenin üzerindeki antika vazo, zevkli insanların hayran olduğu sevimli bir yadigâr gibi durur. Ancak ona hayran olanlar bile onu alıp günlük yaşamda kullanmaz”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Affetmek ile merhamet etmek arasında da ince bir fark var. Bize karşı yaptığı hatadan, işlediği suçtan dolayı ıstırap duyan birisine karşı merhamet hislerimiz uyanmışsa oradan affetmeye gitmek şüphesiz daha kolaydır ama merhamet etmek ve affetmek yine de farklıdır. “Büyük Erdemler Risalesi” yazarı Andre Comte-Sponville, “merhamet, bir ıstıraba yöneliktir ve ıstırapların çoğu masumdur. Bağışlama ise hatalara yöneliktir ve çoğu hata, yapana acı vermez” der ve bağışlama ile merhameti birbirinden farklı iki erdem olarak görür. Haklı. Amansızca ıstırap çektiği görülen bir kimse karşısında hissedilen duygudur merhamet ve onun yürürlükte olduğu sırada zaten kin devrede olmaz. Bu nedenle merhamet, nispeten daha kolay ve yaygın; affetme ise içimizde baş gösteren intikam ve kini yenmek için bir mücadele gerektirdiğinden daha zor ve nadirdir.</p>
<p>Kimileri böyle düşünmüyor ama ben merhamet etmek ve affetmek için af dilemenin şart olduğu kanaatindeyim. Psikolojiden bakıldığında da af dilemeyen, affedil(e)mez. Affetme, pişmanlık ve vicdan azabına karşı olgun bir nefsin cevabıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şu aşağıda sayılan mutluluklar, arkadaşlığın hakiki olduğunun işaretleri. Her şeyden önce arkadaşın sadece varlığı bile başlı başına mutluluk nedenidir. Iki taraf da arkadaşlığı yaşamla doldurmak için çabalar&#8230; Mutluluk, paylaşılan güzel tecrübelerdir&#8230; Mutluluk, yoğun duygudaşlıktır, içten yakınlık ve anlam duygusudur. Arkadaş, seni tanımasına rağmen sevmeye devam eden kimsedir&#8230; Mutluluk, arkadaşla daimi konuşma halinde olmaktır. Arkadaşlar farklı dünyalarda olmalarına rağmen yakın olduklarını hissederler; her âna birbirleri için hazır ve nazırdırlar&#8230; Mutluluk, yapılan samimi yorumlarla arkadaşı hayata hazırlama, sorunlarla baş etmesinde ona yardımcı olmadır&#8230; Mutluluk, arkadaşa karşı dürüstlük ve açık sözlülüktür. Arkadaşlar, birbirlerine her şeyi emanet edebilirler, asla birbirlerinden çekinmezler&#8230; Mutluluk, arkadaşımın dışarıdan bana yönelmiş bakışıdır, ufkum daraldığında genişletmesidir&#8230; Mutluluk, yaşamda bir şey ters gittiğinde arkadaşına kaçabilmektir&#8230; Mutluluk, beraberce mutsuz da olabilmektir&#8230; Mutluluk, arkadaşıyla beraberken, en ücra yerde bile evinde hissetmektir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Önyargı, hepimiz için kaçınılmazdır çünkü: Dünyayı daima kategorilere ayırır, şeyleri ve olayları sürekli kategoriler halinde değerlendirmeye tabi tutarız, bu bir. Toplumda birbirimizi benzeş veya farklı olmaya göre ayırt eden ve/veya buna zorlayan süreçler vardır, bu iki. Üçüncüsü, “biz” olabilmemiz için mutlaka bir “öteki”ne ve dördüncüsü kolektif belleğe ihtiyaç olmasıdır. Bu dört nokta, toplumsal, kolektif kimlik inşasının taşıyıcı kolonlarını oluşturur. Bir yanda benzeşmeye ve özdeşime, diğer yanda farklılaşmaya ve ayrışmaya duyulan psikolojik ihtiyaçlar, gerek bireysel gerek toplumsal kimlikler için her kapıyı açacak anahtardır. “Öteki” ihtiyacı, kimlik inşasında öyle önemli bir yerde durur, öyle bir rol üstlenir ki, onu kavrayamazsanız “önyargı” ile birlikte birçok olguya da anlam veremezsiniz.</p>
<p>Bu olgular kimlik tiyatrosunun başrollerinde yer alan etiketleme (damgalama) ve “kalıp davranış” (stereotipi) ve “ayrımcılık” vb.’dir. Önyargılar ve stereotipiler, kimlik inşasının tuğlaları, sosyal aynalardır. Bu yüzden her kültürde etnosantrik bir çekirdek ve bazı dış gruplara karşı önyargı vardır. Bizden olanı beğenir, ona yakın durur, olmayanı ise yadırgar, biraz uzak kalmaya çalışırız. Bunları önyargı sayesinde başarırız</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hoşgörü göstermek, en nihayetinde sorumluluk üstlenmektir. Sorumluluğunuzun gereğini yerine getirmez, başkalarına yüklerseniz, yaptığınıza hoşgörü değil, lakaytlık, korkaklık, tembellik, bencillik denir. Utanmanız gereken hallerinizi, hoşgörüye sığınarak örtmeye çalışamazsınız. Hoşgörü ancak belli sınırlar içinde geçerlidir, bu sınırlar aşıldığında kendi kendini inkâr eden bir hale, erdemsizliğe dönüşür. Böyle zıddına inkılâp eden sözüm ona hoşgörü, susuz kalmış birisine su vermek adına onun başını havuza sokup boğmaya benzer</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Empati kurmak pek öyle kolay değil, o sırada objektifliği yitirmemek, karşımızdaki kişinin duygusal yoğunluğu içinde boğulmamak da şart. Bu objektifliğin muhafaza edilmesi meselesi, empatiyle sempatinin birbirinden ayrıldığı ya da en çok karıştırıldığı husus. Sempati, o insana karşı objektifliği ortadan kaldıran bir benimseme hali ve empatiye engel. Aslında bizim istediğimiz de her halimizi onaylayan sempatik bir anlayıştan ziyade empati. Zira sadece empatik bir tavır, insanlar arasında gerçeğe dayanan sevgi gelişimini ve sağlıklı bir ilişkiyi sağlayabiliyor.</p>
<p>Empati için kendisini karşısındaki insanın yerine koymanın, onun gibi bakmaya, anlamaya çalışmanın yanı sıra, zihinde oluşan izdüşümün, bir biçimde karşıdaki kişiye iletilmesi de çok önemli. Empati kurmak, karşımızdaki kişinin söylediği duygu ve düşüncelerin aynısını ona tekrar etmek değil. Empati yapabilen insan, “papağan gibi tepki vermez”. Sürecin sonunda ne söyleyeceğimiz, karşımızdakine nasıl geri-bildirimde bulunacağımız, ifade edilen duygunun şiddetiyle çok alakalıdır. Bunun için de karşımızdaki kişinin sadece sözel tepkilerine değil, duruşuna, jest ve mimiklerine, ses tonuna, konuşma temposuna dikkat kesilmek icap ediyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Nedir verili potansiyellerimiz ve elimizdeki imkânlar? Maddi varlığımız, zekâmız, fiziksel gücümüz, bizim için fedakârlık yapacak akrabalarımız, eşimiz dostumuz&#8230; Şüphesiz kişiliğimizi olgunlaştırmada ve toplumsal düzen inşasında bu türden potansiyel ve imkânlarımı-zın bir payı var ama bu pay sanıldığı gibi pek fazla değil. Maddi varlığın, zekânın, fiziksel gücün ve güçlü aile ve toplumsal bağların sayesinde elbette birçok şey başarabiliriz ama onlarla ne kişisel olgunlaşmamızda ne de insani bir toplum inşasında hatırı sayılı adımlar atmamız mümkün.</p>
<p>Bizi daha da olgunlaştırıp insan kılacak, dünyayı daha adil ve yaşanabilir hale getirmeye katkıda bulunacak özelliklerimiz daha ziyade manevi imkânlarımız içinde saklı. ”Manevi imkân&#8221; dediğim, insanlığın bilim, sanat, felsefe, siyaset ve inanç alanındaki bilgi ve tecrübe birikimini elimizden geldiğince imbikten geçirip kişisel yaşamımıza, ömür yürüyüşümüze bir erdem rehberi edinebilmek&#8230;</p>
<p>&#8220;İnsanlığın bilgi ve tecrübe birikimi&#8221; sözünü nasıl anladığımız çok önemli. Kastımız, kütüphaneler dolusu kitabi bilgiyi ezberimizde tutmak değil, edindiğimiz bilgi ve tecrübenin bize erdemli olanı seçmemiz konusunda olabildiğince işık tutmasini sağlamak.Hayatın kendisi, insan ilişkileri başlı başına öğrenme için imkânlar sunan bir kitap zaten. “Feraset”, “basiret” kelimeleriyle tam da bunu anlatmak istiyoruz, “arif olan anlar” sözündeki derin mana da burada yatıyor. Varoluşçuların “insan seçim yapan varlıktır” şeklindeki mottosunu da ben esasen bu manevi çerçevede kavrıyorum.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>kanaatkâr, dünya malına fazla meyletmeyen kişilik yapısının teşvikçisi olmalıyız. Kanaatkâr olmak, tembellik demek değildir tam tersine kanaatkâr insan, çok çalışır ama asıl amacı, ailesine, çevresine, toplumuna yardımcı olabilmektir. Maalesef bugün kanaatkârlık ve idealistlik, değer olarak yüceltilmiyor. Medyada başarı ve mutluluk timsali olarak genellikle kanaatkârlar değil tamahkârlar sahne alıyor, bize, çocuklarımıza örnek olarak sunuluyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Haset sahipleri, tamahkârlar, istediklerine daha çok ulaşıyor gibi görünebilir ama emin olun, onlar daha başarılı ve daha mutlu değiller. Sevgi dolu, bir başka deyişle hasedı&#8217; annesi tarafından yatıştırılmış, sevgiyi, şükranı hissedebilmiş insan tanıyabilir ancak huzuru. Huzur, tamahkâr, açgözlü kimsenin asla ulaşamayacağı bir duygu&#8230; Bir insanın hasedi ne kadar çoksa başarının getirdiği tatminden ve mutluluktan o kadar uzaklaşmıştır. Onlar, bu halleriyle birtakım şeyler kazanabilirler ama kazandıkları şey asla mutluluk olmaz. N e mutluluğu, onlar, uykularında bile şöyle rahat bir dinginliği asla yakalayamazlar. .</p>
<p>Haset sahibi kişinin mutluluk ve huzurdan uzak olmasının yanında birçok başka problemi de vardır. O, açgözlü ve tamahkâr olduğu kadar kaprislidir de. Hiçbir zaman istediğini tam olarak aldığı kanaatinde değildir ve hep eksiklik duygusu hisseder. Bu duygusunu kapris olarak dışavurur. Haset sahibi kişi için yalan, iftira, gıybet, insan ilişkilerinin olağan bir parçasıdır. Onun yaptığı gıybet, gündelik hayatta çoğumuzun içine girip çıktığımız şirin dedikodular gibi olmaz üstelik. Doğrudan doğruya muhatabı yok etmeye,yıkmaya, ayağının altındaki toprağı kaydırmaya yöneliktir, tuzaklarla doludur. Karşıdakinin itibarını ve varlığını yok etmeyi hedefler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern zamanlardaki mutluluk anlayışını erdemlerden koparması, sadece “ânı yaşa!&#8221; hususunda değil; sahip olmanın, açgözlülük ve tamahkârlığın sonucunda insanın mutlu olabileceği fikrini yaymasında da kendisini gösteriyor. Modernlikle birlikte mutluluk, bencil ve yalnız insanların anlık keyif almalarına dönüştü. Uzun yaşamak, genç ve fit kalmak, başarmak ve sahip olmak mutluluğun olmazsa olmazları haline geldi. Yetmeyince tehlikeli sporlarda, fanatizmde, adrenalinde, alkol ve maddede arandı mutluluk. “Enayi&#8221; diye geleneksel zamanlarda, bencil, kendini beğenmiş kimselere deniyordu.116</p>
<p>Şimdi bencil olmayanları, fırsatçılık yapmayanları böyle çağırıyoruz. Modern zamanlarda kanaatkârlık, sağlıklı çalışkanlık, insanlara faydalı olma ve hizmet etme anlayışı değil de dizginsiz bireysel hırs destekleniyor. İstekleri konusunda “agresif&#8221; olan insanlara övgüler yağdırılıyor. Özellikle henüz kuralları, kurumları tam yerleşmemiş toplumlarda, kolayca risk almaları nedeniyle bu tip insanlar daha çok öne çıkıyor, mevki-makam, para ve güç sahibi oluyorlar. Dışarıdan bakıldığında, sanki dünya hayatında her zaman kazananlar, başarılı olanlar, haset sahipleriymiş, tamahın ne kadar çoksa başarıya o kadar yakınmışsın gibi görünüyor. Bununla da kalmıyor, açgözlü ve tamahkârların isteklerine ulaştıkça daha mutlu oldukları düşünülüyor. Oysa bu da mümkün değil, erdemlerden kopuk bir mutluluk yaşantısı olamaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Geleneksel dünyada hazza dayalı bir mutluluk anlayışı çok garip karşılanıyor, insana uygun olmadığı kabul ediliyordu. İnsana uyan, idealleştirilen ve uğruna mücadele edilen şey, anlık zevkle değil, ancak erdemle bağlantılı olabilirdi.</p>
<p>Hayat ve mutluluk bahsini açtığınızda “çok eğlendim&#8221;, &#8220;çok zevk aldım&#8221; gibi kısa süreli duygulanımlarınızdan ziyade halinizden memnuniyetinizi dile getirirdiniz. Çoğu zaman bu memnuniyet,ciddi bir basireti, sağduyuyu da temsil ederdi. Hayatın,kendisine verilen ömrün ne demek olduğunu anlamış; onun kıymetini bilen, şükür makamındaki geleneksel insanlar, başlarına gelen zorlukların, acı ve hüzün dolu olayların mutluluklarına mâni olmadığını idrak edecek ferasete sahiptiler.</p>
<p>Kadim kültürlerde kader mükemmel olana, gözyaşı gülmeye, hüzün neşeye, ölümü düşünmek hayat stratejilerine kafa yormaya yeğ tutulurdu. İnsanlar, hayatın salt pozitife ya da salt negatife indirgenemeyecek kadar zengin olduğunu bilirlerdi. Pozitifte ne kadar ısrar ederlerse o kadar negatife batacaklarına müdriktiler. Ahlaki bir gerilim olmaksızın, ahlakla muameleye girmeden edinilen malumata bilgi demezlerdi. Erdemsiz mutluluk olmayacağının, mutluluğun emek vermeye değecek, uğruna ölecek değerlerde aranması gerektiğinin farkındaydllar.113</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Keyif verici madde” tanımına hep itiraz etmişimdir. Ne demek “keyif verici”? “Keyif” dediğimiz şey, mutluluğun kısa süreli olan hali diye bakıldığında insani olabilir. Keyfi, bir maddenin içine sıkışmış, beynimize ulaştığında bizi kendisiyle buluşturan bir durum olarak görüyorsak vay halimize! Bana göre, olağan bilinç akışımızı, psikolojik işleyişimizi bozan, ağır geldiği için kaldıramadığımız hayattan bizi geçici süreliğine firar ettirten, bu nedenle bağımlılık yapan maddelerden söz edilebilir olsa olsa&#8230; “Kendinden geçme” sözümüz böyle durumlar için çok uygundur, bazı maddeler ve durumlar bizi kendimizden geçirtir, o haldeyken artık kendimiz değilizdir.</p>
<p>Mutluluk da, ondan bir cüz olan keyif de ancak bu hayattan emekle, çabayla devşirilebilir</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Umut, bizi geleceğe bağlayamayınca şimdiki zamana geniş ve yaygın biçimde yerleşiyoruz, ruhsal varlığımızı bedenimiz yutmaya başlıyor. ”Insanın canı sıkıldığında yaptığı beden hareketleri, ellerini ovuşturması, sürekli yer değiştirmesi, esnemesi&#8221; bundandır diyen Borgna,108 sorumlu olarak şimdiki zamana odaklanmanın getirdiği ”boşluk hissi&#8221;ni görüyor. Bekleyişlerden ve umutlardan boşalmış zaman yaşantısı nedeniyle ”can sıkıntısı boşluktur, boşluk deneyimidir” diyor. Viktor Frankl&#8217;ın ”varoluşsal boşluk&#8221; kavramıyla kastettiği de tam budur.109</p>
<p>İnsan, canlılar içinde tek canı sıkılan varlık; can sıkıntısı insana özgü. Mesleki gelişimimde çok emeği geçmiş olan hocam Haluk Ozbay, benim takıntılı spor yapma merakım için “Aslanım, sen hiç spor yapan hayvan gördün mü?&#8221; diyerek bana takılırdı. Hayvanlar, spor yapmadıkları gibi kendi doğal ortamlarında can sıkıntısı belirtisi de göstermezler çünkü tüm faaliyetleri biyolojik olarak programlanmış olduğundan canları slkllmayacak kadar meşguldürler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Hayatta kalma mücadelesi verilirken can sıkıntısı çekilmez. Deprem sonrası hiçbir kentte can sıkıntısından ne yapacağını bilmeyen avarelere rastlamazsınız. Elbette burada önerilen şey, yaşama ilginizi sürdürmek için arada bir felaketler yaratmanız veya sürekli bir var kalma mücadelesine batmanız değildir. Elbette tehlikeli sporlar, serüvenler de insanın can sıkıntısını giderirler ama böyle maceralar bizi tüm bilgelerin tavsiye ettiği “orta yol&#8221;dan uzağa düşürür ve gereksiz tehlikelere sürükler. Everest Dağı&#8217;na tırmanmaktansa iç dağlarımıza tırmanmaya,kendimizi tanımaya çalışmamız çok daha heyecanlı ve güvenlidir. Hayatın büyük bir armağan olduğunun bilincine varan ve gün boyunca yaptığı tüm işlerden zevk alan insan, can sıkıntısına karşı gerçek panzehiri yakalamıştır. Hayatımızda her şeye rağmen dünyaya angajmanımızın bozulduğu, can sıkıntısının, anlamsızlık duygusunun gelip kapıya dayandığı zamanlar olacaktır.</p>
<p>Bu minval üzere tespitler yapmıştık, anlamsızlık krizi ve can sıkıntısı arasındaki ilişkiyi analiz ederken. Umut ve u/mutsuzluk arasında da benzer bir ilişki söz konusu ve aynı şekilde umut sönmeye başladığında henüz u/mutsuzluğun zifirî karanlığı çökmeden önce iç dünyamız, bu duruma can Sıkıntısı şeklinde bir cevap üreterek bizi uyarır. Can sıkıntısı, u/mutsuzluk öncesi sessizliktir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan olarak öz varlığımıza uygun rol ve sorumluluklarımızı yerine getirmekten, yaratılış gayemizden ne kadar uzaksak o denli yabancılık hissi yaşarız. İnsanın kim olduğu ve varoluş vasıflarımızın neler olduğu üzerine kafa yormazsak, ona göre bir yaşam hedef ve ideali belirleyemezsek yabancılaşmanın baskısını daha çok hissederiz diye düşünüyorum. Dinî söylemde gönderildiğimiz cennetin özlemiyle yanıp tutuştuğumuzu, gönlümüzün “Biz bu değiliz, buralı değiliz&#8221; diye acı acı feryat ettiğini her işittiğimde aslında bunların anlatılmak istendiğini düşünürüm. Nerede yabancılaşmadan bahsedilse, insanlığımızın bu acı feryadını duyarım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tüketim toplumunda neye ihtiyacınız olduğunu siz değil sistem saptıyordu. Hangi malların tükettiğiniz toplum içindeki konumuzu da belirliyordu. Yetmiyor, konumunuz da işinize nasıl gideceğinize, şehrin hangi bölgesinde nasıl bir evde oturacağınıza, çocuklarınızı hangi okula göndereceğinize, hastalandığınızda hangi hastaneye başvuracağınıza da sizin yerinize karar veriyordu. Konumunuza göre tüketmek, sınıfınıza uygun tüketim kalıbına uymak zorundaydınız; toplumsal ayrıcalık ve itibar buna göre kazanılacaktı.</p>
<p>Kendisine sunulan tüketim nesneleri konusunda yeterince bilgi ve fikir sahibi olmayan toplum, büyülenmiş gibi davranıyordu. Nesne bolluğunun arkasındaki süreçleri, acılı hayatları asla görmüyor, bir lütuf gibi algılıyordu. Formatı tüketim tarafından atılınca, insan ilişkilerinin de en nihayetinde maddiyat tarafından belirlenmesinin önüne geçilemiyor, ahlaki değerler bile bu çerçeve tarafından tayin ediliyordu. Gündelik hayat, bir simülasyon evreninin parçası olduğundan, toplu halde yabancılaşıldığından, insani özün ve hakikatin nerede olduğunu kimse bilmiyordu. Simülasyon düzeniyle birlikte dolaysız yaşam biçimleri de geleneklerle birlikte çoktan ortadan kalkmış, bilişim teknolojileri hayatımıza bir de sanallığı katmıştı.</p>
<p>Tüketim toplumunda ruhun yerini beden alacak; bedenin etrafı da sağlıklı yaşam, fitness, terapi, arzu gibi efsanelerle kuşatılacaktı. Anı yaşamaya, kendini gerçekleştirmeye çağıran psikolojik kışkırtmalara, yatırım nesnesine dönüşen bedenimizi keşfetmemizi isteyen reklamların cangılları eşlik edecekti. Ama ne ki hakiki arzuya kendisi bir gösterge sistemine dönüşmüş bedende yer bulmaya imkân yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ve son söz üstat Sait Başer’in: “’Öz’lem. Özümüzün fiili bu! ‘Öz’ün, ‘ruh’un hamlesi, asıl ‘öz’ü fark edip ‘o’na doğru çağlaması. Sevilenle aramızdaki bağ. Canımıza can katan, ruhumuzu dirilten iksir! Can cevheri!&#8230; Özlem! ‘Öz’den Öz’e kancalanmak. Sevdiğinin rengine boyanma sürecinin adı!&#8230; Özlem ateşi, ikiliği tüketme kararında Hakk’ın sizinle beraber olduğuna delalet ediyor… Çünkü… Bu âlemde ‘Kişi sevdiğinin rengine boyanır’ken o âlemde de kişi sevdiğiyle haşrolur…” Arapça’dan dilimize geçmiş olan “hasret”ten yola çıkarsak “hüsran”ı anlarsak da aynı yere varacağımızı söylüyor (Yitik Yurdun İçinde, s.93-95)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ahmet İnam Hoca, “öteki ile yaşama sorunu&#8221;, ”can cana yaşama sorunu&#8221; diye tarif ediyor ve ”canı da iki farklı yönlendirici güç hareket ettirir&#8221; diyor.30 Bunlardan birisi, olanı sürekli olarak dışlayan “özgelik”, diğeri ise sürekli olarak toplayan ”özgülük&#8221;. Özge ile özgünün buluşmasından, hatta özgeliğin özgülüğe izin vermesinden “öz&#8221; ya da “özne&#8221; ortaya çıktığı kanaatinde Ahmet İnam. Ötekinin ne diğeri ne de başkası olmayıp can hatta canan olduğunu fark etmemizi istiyor. Çünkü ”Can, canları canan olarak görebilirse, yani canevinin kapısını çalabilir, ötekini de sonsuz olarak algılayabilirse, kendisi de onunla birlikte sonsuzluğa katılır. Bir can olarak insan, özge ve özgüyü harmanlamayı öğrenemezse, özgelik tehdidi ve özgülük bencilliğiyle tehlikelerle dolu bir dünyada yaşamaya&#8221;81 mahküm olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insanın en belirgin biçimde mahrumiyetini yaşadığı alan ise, varoluşunun üçüncü boyutu, yeni &#8220;kendi dünyası&#8217; ile ilgili. Modernler, en çok da kendisiyle baş başa kalabilmek, derin düşünceye, tefekküre dalabilmekten mahrumlar. Yalnızlık korkusu, hep kalabalıklar içinde, tanıdıklar tarafından sarıp sarmalanma isteği modern zamanlara özgü. Bu abartılı yalnızlık hissiyatının tam karşısında yer alan &#8220;seçilmiş yalnızlık&#8221; halleri ise giderek azalıyor. Yalnızlık korkusu, insanın kendisine gerçekten zaman ayırabilmesini, varoluşuyla yüzleşebilmesini engelliyor. Sağlıklı bir tek başınalık hallerinin sağlayabileceği verimlere mâni oluyor. Bugün sözü edilen solo yaşam, bu anlatmaya çalıştığımız, seçilmiş yalnızlık, sağlıklı tek başınalık anlamına gelmiyor.</p>
<p>İnsanın maneviyatının en derinlerinde kökleşmiş olan yaratısı ile ilişkisine dair inanç hali, hakiki bir yalnızlık hissi olmadan yaşanmıyor. Sadece inanç hali değil tüm derin tefekkür ve hissediş halleri de böyle ve zaten hepsi de birbirleriyle yakın akraba. &#8220;İnsan ne kadar hikmetli ve bilgeyse, yani ne kadar bilgiliyse ve gerçekliğin mutsuzluğunu ne kadar hissediyorsa, bunu ona unutturan ya da gözlerinin önünden çekip alan yalnızlığını da o kadar sever&#8221;72 sözünün hakikat payı yüksek.73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Yalnızlık, bir bakıma insanın kendisiyle baş başa kalması ve bundan hoşnut olmaması halidir. O yüzden bu halin başka bir faaliyetle, merak edilen bir alanda hobi geliştirmekle, kendini bir uğraşa vermekle, gönüllü yardım kuruluşlarına katılmakla, egzersizle, yazma çabasıyla, ibadetle değiştirilmesi elzemdir. Bu faaliyetlerin grup halinde, bir sınıfta, toplulukta gerçekleştirilmesi yalnızlık zincirinin kırılmasında çok işe yarayabilir.</p>
<p>&#8220;Tebdjli mekânda ferahlık vardır&#8221; denir. Elbette insan gittiği her yere kendi psikolojisini de götürür ama seyahatle, mekân değişimiyle birlikte haletiruhiyesinin ve yalnızlık hissinin ortadan kalkması da imkân dâhilindedir. Hele hele bu seyahatler, şimdilerde pek sık ve kolayca bulunan gezi grupları içinde gerçekleştirilirse ve her gidilen yerde insanlarla tanışma, görüşme, arkadaş edinme fırsatları değerlendirilebilirse, seyahat uzun sürdüğünde geride kalan tanıdıkları arayıp sorma, onlara kendisinden, gezip gördüğü yerlerden haber verilirse, bu ihtimal daha da artar. Seyahatlerin sadece turistik değil belli bir amaca mesela bir gönüllü yardım kuruluşunun faaliyetine yönelik olması, yalnızlıktan mustarip kimsenin derdine adeta panzehir gibi gelecektir.</p>
<p>Yalnızlık, elbette insani bir sorun, bir insan sorunudur, şu koskoca ve milyonlarca insanla dolu dünyada kendisini bir başına hissetme halidir. Ama diğer canlıları, tabiatı da unutmamak lazım gelir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hale gelirse o kadar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markası tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezi özdeşleşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni normlara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli hareketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, straitht-edger, hard rocker, new ager ve daha neler neler…</p>
<p>Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak, oyuncular haline getiriyor. Özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştırıcı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hal garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, ‘inanacak’ bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aranmasına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için saldırmaya hazır halde bekliyor. Her şeyi bilen ve bu bilgiyi bir kehanetçesine bildiren ve en ufak içsel şüpheye sahip olmayan, kendine aşırı güven hissi içinde bulunan paranoid kişiliklere gün doğuyor, zira etraflarında birçok hayran birikiyor. İnsanlar aradıkları kesinlik hissinin, her şeyi bildiğini iddia eden paranoid tiplerde olduğunu sanıyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Önce mahremiyetimizi dalgıç giysisi gibi taşıdığımız zamanlar geldi. Beklenmedik bir karşılaşmaya yol açmamak için her şeyi yaptık. Ama ardından mahremiyet suları hızla soğudu, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok-amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli ve daha emin (Bauman, 2012, s.87) olarak algılandı.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. “Kullan-at” türü ürünleri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda aşka yer bulmak neredeyse imkânsız. Zira aşk, özen göstermektir; arzu, oburca tüketmek isterken aşk sahip çıkmak ister. Aşk, bir kişiyi, güveni özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için, eşlerin birbirlerine kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman gibi davranabilmeleri, belirsiz bir geleceğe rıza gösterebilmeleri gerekir. Oysa günümüzde her şey kısa ömürlü, gelip geçici dileklere göre ayarlanıyor. Mesela alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanıyorlar. İnsan ilişkileri tıpkı borsa gibi işliyor; ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakılıyor. Nitelik olmadığında selameti nicelikte arıyoruz. Kitapların kalitesini satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansını izlenme oranlarıyla, hatta “tanınmış bir kişinin niteliğinin cenazesini izleyen kişi…, entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma” sayısıyla…</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aralarında sahici bir yakınlık bulunmayan günümüz insanı, kablolu ve kablosuz, bir akışkanlık içinde bağlar kurup bir süre sonra bağsız kalıyor. Bu süreç, mütemadiyen devam ediyor. Görünüşte kendi kararlarını vermeye muktedir bir bireye benziyor ama yakından bakıldığında, adeta kararnameyle birey olmuş gibi. İncecik bir buz tabakasında paten kayan, düşmemek, soğuk suda hem donup hem boğulup ölmemek için sürekli sürat yapmak zorunda kalan, güven ve taahhütten uzak bir yaşam sürmeye mahkûm…</p>
<p>Özgürlük ihtiyacını ve aidiyet açlığını eş zamanlı olarak gidermeye çalışıyor. Modern gündelik hayatın içinde başvurduğu yollar, bu iki özlemin yenilgilerini gizlemeye yarıyor. İki ucu keskin bıçak gibi ilişkilerde, düş ile kâbus arasında gidip geliyor. Ne tam olarak bir yere ait hissediyor ne de tümüyle özgür…</p>
<p>Tecrübesini ve insan ilişkisinden beklentisini “bağlantıda olma”, “hatta kalma” sözleri açıklıyor. “Eş”ten ziyade “ağ”dan söz ediyor. “Kendine bir ağ oluşturma”ya, “ağ üzerinde sörf yapma”ya çalışıyor. “Bağlantı” dediği ise, sanal ilişki; kolayca girilip çıkılıveren, ayrıca bakım, özen ve ciddiyet gerektirmeyen, şık ve kullanıcı dostu, “delete” tuşuna basınca kurtulması mümkün olan şu tuhaf ilişki</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bauman. Giddens&#8217;in modernlik savunusunu, ”saf ilişki&#8221; adını verdiği, tüketim toplumunun ihtiyaçlarını karşılamaktan başka hiçbir işe yaramayan, insani olanı yıkıp geçen tarzı ince ince ti&#8217;ye alıyor. Ona göre bugün dünyada yaşamakta olduğumuz insan ilişkileri güven temelli değildir, tam tersine güvene karşı bir fesat kurma tezgâhı içindedir. Güvenin olmadığı, belirsizliklerle dolu bir dünyaya ahlaki umutları yerleştirme şansı da kalmaz. Bugün “Niçin ahlaklı olmalıyım?&#8221; sorusunu birçok insan kendine soruyorsa, açıkça sormasa bile benzer sorular zihninde baş göstermişse, bu durum ahlaki krize işarettir, ahlaki tutumların sonuna yaklaştığımızın bir göstergesidir. Zira ahlaklılık bir ihtiyaçtan kaynaklanmaz; insanın varoluşunun demirlediği sağlam bir liman, kökenleri insan olmanın ayırt edici bir niteliğidir, insam diğer varlıklardan farklı kılan doğuştan bir özelliğidir. İhtiyaçtan kaynaklanan, onunla izah edilen eylemler, güdülü nitelikte olduklarından gerçek anlamda ”ahlaki&#8221; olarak sınıflandırılamazlar.</p>
<p>Ahlakla birlikte insan olmanın da sonuna gelindiğini düşünür Bauman ama umutsuz değildir. Ona göre belirsizlik. güvensizliğe ve ahlaksızlığa yol açmasının yanı sıra ahlakın yeşerip filizlenmesine de kapıyı aralar. İnsan, eninde sonunda insanlığına dönecek, yaşamın egemen ifadesi kendisini hissettirecektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insan, her ilişkinin emek gerektirdiğini anlamıyor, diğer insanları yapışıverecekleri nesne gibi görüyor. “Çoğu modern insanın gerçeklik duygusu konusunda, başkalarına olan bağımlılıkları öyle bir noktaya varmıştır ki, onlar olmadan var olma hissini yitireceklerini düşünürler. Kumda akan su gibi &#8216;dağılacaklarını’ hissederler. İnsanların çoğu hayatlarını sürdürebilmek için başkalarına dokunmak zorunda olan körlerden farksızdır&#8221; diyor Rollo May. Yalnız kalma korkumuzun temelinde kendjmize dair farkındalığımızı yitirme endişesi olduğunu, uzun süre etrafımızda bizi dinleyecek birisi bulunmadığında, hiç olmazsa bir radyo sesi algı dünyamızı doldurmadığında kendimizi boşlukta hissettiğimizi düşünüyor. Sürekli yalnızlıktan yakınıp duran, yalnızlık çığlığını reklam bürosu gibi kullananların oyununa gelmiyor. Başkaları olmadan, onlara yaslanmadan yaşamayı göze alamayan, sevgi kaçkınlarını “doldurulmuş insanlar&#8221; olarak niteliyor. Hakiki yalnızlık hissinden, varoluşsal yalnızlığını fark edip olgunlaşmaya çalışanlardan ziyade yalnızlık edebiyatının ve çoğu zaman bencilce yalnız yaşamayı seçenlerin arttığını görüyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Gerçekten de endişelenmemek mümkün değil. Batı&#8217;dan sadece teknoloji değil onunla birlikte değerler ve yaşam tarzları da çığ gibi üzerimize geliyor. Orada olan biten ne varsa şu veya bu biçimde bizde de kendisini gösteriyor. Boşanma ve yalnız yaşama oranlarındaki önlenemez artışın sadece bir toplumsal çözülme manası taşımadığı, asıl meselenin geleneksel aile karşıtlığı olduğu, solo yaşamların günümüz toplumsallığının basit bir yan etkisi veya komplikasyonu değil basbayağı bilinçli bir tercih olarak gündeme geldiği her geçen gün daha bariz biçimde ortaya çıkıyor.</p>
<p>Batı&#8217;yla yaşama tarzı düzeyinde, değerler ekseninde bir sorunumuz varsa tüm bunları etraflıca düşünmeli, onları ayıplamakla yetinmemeliyiz. Aksi takdirde ayıpladığımız her ne varsa bizde de aynı biçimde görüleceğinden emin olun!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kapitalist tüketim toplumu da solo yaşamayı kesinlikle destekliyor. İnsanlar kendileri için ev açtıkça, hane sayısı arttıkça doğal olarak tüketim de atık üretimi de artıyor. Şirketlerin alttan alta çalışanlarından kendilerini ailelerine değil çalıştığı kuruma ait hissetmelerini teşvik etmeleri ve sürekli daha yüksek performans beklentisi içinde olmalarını da bir yere not etmek gerekiyor. “Bu sistemin çarkı haline gelmiş medyada da bu yaşam biçimini teşvik eden yeteri kadar malzeme göze çarpıyor. Geleneksel ve dijital medya platformlarında yayınlanan makalelerde, bu yaşam biçiminin olumlu toplumsal etkiler bağlamında “nimet&#8221; olması hususunda görüşlere yer verildiği gözlenmekte. Reklamlarda bile bu trendi teşvik eden bir sürü söylemle karşılaşıyoruz. ”Yalnız tatil yapmanın dayanılmaz keyfi&#8221;, “solo yaşamı tercih edenler için pop&#8221;, “cozy ve modern konseptte stüdyo daireler&#8221; vs. Yalnızlık trendini teşvik eden televizyon dizileri de işin tuzu biberi olmuş durumda&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Abulfez Süleymanov Hoca, iletişim teknolojilerin beklenenin aksine yalnızlık duygusunu derinleştirdiği kanaatinde. “Bilgisayar, televizyon, cep telefonları gibi zaman öğüten aygıtların yanı sıra sosyal medyanın yaygın kullanımı, aldatıcı bir sosyal ilişki ağı görüntüsü, yalnız yaşamayı tetikliyor. İnsanlar, kalabalıklar içinde dijital ortam sayesinde solo kalabildiği gibi; tersine solo yaşam da yine dijital ortam sayesinde kendi kalabalığını yaratabiliyor.&#8221; Bu yüzden aynı evin içindeki bireyler bile birbirlerinden uzaklaşabiliyorlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sevilmenin, beğenilmenin veya bir başkasını sevindirmenin insani bir ihtiyaç olduğundan yola çıkan modern psikoloji, ihtiyaçları karşılanan bir kimsedeki yalnızlık hissine doğal olmayan, patolojik bir tecrübeye/hastalığa benzeyen bir durum olarak bakıyor. Kişiler arası samimiyetin veya ulaşılabilir sosyal ilişkilerin yokluğu durumunda bu hissin artacağını varsayıyor. Yalnızlığın birey için hiçbir pozitif etkisinin olmadığı ve kaçınılması gereken bir yaşantı olduğu düşünülüyor. Gelişimsel bir bağlamda, etkileşim ihtiyaçlarını karşılayan bazı özel ilişki tarzlarının yokluğuna bir tepki gibi görülüyor yalnızlık. Duygusal yalnızlık ve toplumsal izolasyon farkı vurgulanıyor. Konuyu bilişsel bakımdan ele alanlar ise toplumsal ilişkilerin ve ilişki bozukluklarının değerlendirilmesi, kıyaslanması, algılanması üzerinde duruyorlar. Yalnızlığı, bireyin sosyal ilişkilerde elde etmek istediğiyle elde ettikleri arasındaki fark durumunda hissettikleri şeklinde tanımlamaya çalışıyorlar. Bazı araştırmacılar ise yalnızlığa bireyler için sosyal zorlamanın tatmin edilemeyen bir tecrübesi olarak bakıyor; niteliksiz ve yetersiz bir sosyal ilişki ağında bireyin tatmin edilmeyen duygularının bütünü diye tanımlıyorlar.“</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Modern insan “herkes” gibi olmak, “herkes”in içinde kalmak için, marka ve imaj peşinde ama bu görünüşte benzer olmanın bedeli, “uygar ilgisizlik”tir, yapayalnızlıktır.</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/">Erol Göka – Yalnızlık ve Umut ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erol-goka-yalnizlik-ve-umut-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruhun Derin Yaraları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2020 06:23:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Derin Yaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Vazgeçebilme hürriyeti.]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24515</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür. Seneca &#8216; Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi, onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek. 0 izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/">Ruhun Derin Yaraları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-24503 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg" alt="" width="412" height="273" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-768x509.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-1024x678.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj.jpg 1318w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></p>
<p dir="ltr">Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür.</p>
<p dir="ltr">Seneca &#8216;</p>
<p dir="ltr">Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi, onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek.</p>
<p dir="ltr">0 izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak bir geleceğe doğru hamle ederek yaşıyoruz ama yolun sonunda elimize yeni bir geçmiş tutuşturuluyor. Derdimize derman ararken, derdimizin dermanımızın ta kendisi olduğunu fark ediyoruz. O halde o bilindik sözü değiştirme zamanı; Varım çünkü yaralıyım. Yaralıyım çünkü yaşadım. Yaralanmaya kendini açan insan, varlığa da kendisini açmıştır. Rüzgâra, güneşe, yağmura, borana. Sevince ve hayal kırıklığına. Hiç yenilmemiş olanlar hiç savaşmamış olanlardır.Yaralı ve incinmiş bir hayat hakikatin yalın güzelliğiyle ışır bize; kalbin belleğinden konuşur, ”Yaralarım aşktandır,&#8221; diye fısıldar, çünkü &#8220;sadece aşk sonsuza dek kanayabilir.&#8221; .</p>
<p dir="ltr">Varlığın mucizesi, küçük ”anlam anları&#8221;nda saklıdır. Çocuğunuzun nefes alıp verişinde, iyiliğin yüreğinizi ısıtmasında, derin insani bağların verdiği sıcak duygularda&#8230; Neyin biricik ve değerli olduğunu hissettiren o anlar, bize ”Niçin?&#8221; sorusunun cevabını verir. Insan ona bağışlanan varlığa layık olmalıdır. Varlığa layık olmak. Bu liyakati taşımayan, sonsuza dek yaşama yanılsaması içindedir. Ölüme bakmaz, ölümle konuşmaz. Metafizik bir ümitsizlik içinde çok çalışır, hep mülk edinmek ister. Varlığa layık olmak için, faniliğini idrak etmeli ins&#8217;an. Yarasıyla, sızısıyla barışmalı. O yaradan sızan ışığı keşfetmeli. Bir yaran varsa eğer, ömrüne ağacak bir anlamın da var demektir. O halde dostum, kendini hayatın o görkemli müziğine aç.</p>
<p dir="ltr">Hayat bir saklambaç, bazen kendimizden saklanıyoruz bazen sevdiklerimizden. Iki ruhun birbirine değdiği “karşılaşma anları&#8221;dır insanı bulduran. Dostluk, bulunmaya izin vermektir. Bulmaya talip olmaktır. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister. Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, bizim farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.</p>
<p dir="ltr">Kendi içimize döndüğümüzde, sığınacak bir yuva bulabiliyor muyuz? Orada tam içimizde, bizi dış dünyanın sağanaklarından koruyacak, belanın erişemeyeceği bir korunağımız var mı? Dünyada sürgünde hissediyorsan, belki kendinde evindesin.</p>
<p dir="ltr">“Kalbinden kırgınlıkları sök at,&#8221; dedi bilge, “orası başka bir şey için.&#8221; &#8220;Neden gül yetiştirmek dururken pıtrak ekiyorsun?&#8221; İçsel neşe hissi, dışarıdan çok uyarılmakla değil sükünet anlarında gelir daha ziyade. Sahici bir beraberlikle, dünyayı bildiğimizden farklı görebilmekle. Ümitsizlik çağında neşe, bir şeyi değiştirmeye talip olmaktır. O halde dostum, içinde bir neşe kırıntısı bulana dek göğün altında yürü.</p>
<p dir="ltr">“Sen beni bilgili, çok okumuş bir adam mı sanıyorsun?” diye sordu Konfüçyüs. ”Tabii ki,&#8221; dedi Zi Gong, ”Öyle değil misin?&#8221; “Pek sayılmaz,” dedi Konfüçyüs, &#8220;ben yalnızca başka her şeyi birbirine bağlayan bir ipi tuttum.&#8221; Varlık bir bütün, birbirine yar ve yardımcı, görünmez iplerle bağlı. İş, ipin ucunu tutmakta.</p>
<p dir="ltr">Ömürle birlikte düşünceler, duygular, duyumlar da akıp gidiyor. İnsan bütün bunların toplamından ibaret değil. Biz onlardan geriye kal&#8217;anız. Hayatın ve dünyanın şahitleriyîz. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, hissedişlerimizin şahidi. Sonra çekilir ömür, geride bir tortu kalır. Biz, yaşadığımız günlerden geriye kalanız. Koca kâinatta bir zerre, o ki içinde koca bir kâinatı taşır. Bir derde müptela olmamış kişiye anlatamazsın derdini. Dert meyhanesinde başka sarhoşlar bulmalısın. “Benim &#8216; içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir,&#8221; diyor Hafız. Tuzu yarasında hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.</p>
<p dir="ltr">Kimi insanlar çocukluklarında yaşadıkları zorlukları anlamlı bir hayatın basamağı kılarken, kimileri bunu “acı mıknatısı&#8221; gibi kullanır ve kendisini inciten şeyi hayat boyu yeniden üretir. Fark, acıya karşı takındığımız tutumda: Onu yutarak büyümek mi, onun tarafından yutularak bitmek mi? Hayatı olduğu gibi kabullen dostum, iyi ve kötü, güzel ve çirkin bir arada. Sen de kusurlusun, karşındaki de. Yaralarımızdan tanışalım. Yaralarımızdan taşalım.</p>
<p dir="ltr">Ötekinin duygu ve bozgunlarını kabullenerek, öfke ve hayal kırıklığından kurtuluruz. Kendi kusurlarımızla yüzleşerek, ötekini suçlamaktan kurtuluruz. Anlamak, hayatı bir bütün olarak kabullenmektir. İnsanlık halini ve başkalarını anlamaksızın kendimizi anlayamayız. Öteki, bana ayna tutar. Varlık bir karşılıklı bağımlılık içinde. İnsan insana bağımlı ama kendisini büyütebilmeyi yani olgunlaşmayı da becerebilmeli. Olgunluk, ”Benim ihtiyacım bu,&#8221; demeden önce, ”Onun ihtiyacı ne?&#8221; diyebilmektir. Dünyaya ve insanlığa ne verebilirim? Susturulmuşlara bir ses, hikâyesiz bırakılmışlara kelime olabilir miyim?</p>
<p dir="ltr">İyi bir dostluk ilişkiği, sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek ihtimam da keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Ne isek o olabildiğimiz, hayallerimizi izleyebildiğimiz, maske takmadığımız bir beraberlik. Her insan ait olmak, sevilmek, değer ve takdir görmek ister. Dünya bizi başka biri olmaya zorlayacaktır ama biz dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz, kendimiz olmak ve kendimiz kalmak için. ”Tanrım herkese kendi ölümünü ver,&#8221; demiş Rilke. Yaşanmamış bir hayatın suçunu duyarız. Pişmanlığı kabul etmek, yeryüzünde yanılabilir bir insan olduğumuzu da kabullenmektir. Geçmiş orada durmaya devam ediyor ama yarınları, oradan öğrendiğimle, yepyeni bir biçimde inşa edebilirim. Samimi pişmanlık, dünden daha iyi yaşanacak bir geleceği bahşeder. Bütün mesele kendin olmakta, sahicilikte. Kendi sesinle haykırdıysan,</p>
<p dir="ltr">kendi gözyaşlarınla ağladıysan, kendi gözlerinle gördün ve kendi düşüncelerinle düşündüysen, kendi rüyalarıma uyudu ve kendi dualarınla yakardıysan, sana ait bir ömür sürdün demektir.</p>
<p dir="ltr">Mesnevi&#8217;de bir hikâye var: &#8220;Kulağıma davul sesi geliyor,&#8221; der sağır. “Ha, gördüm pehlivanlar güreşiyor,&#8221; der kör. &#8220;O zaman ne duruyoruz, hemen gidelim!&#8221; der topal. Sınırlarını yani kendini bilmek büyük marifet. Her yokuşu tırmanamayız. Elinde olana kıymet ver ki oradan yeni bir dünya kurabilesin. Her insan evladı dünyada biricik olmak ister. Değer görmek, değer katmak, bir şeye tesir edebilmek ister. Yaşadığımız mekânlar ve zamanlar, insanın o biricik varlığını siliyor ve onu kolaylıkla ikame edilebilir, kenara atılabilir, gözden çıkarılabilir bir ”şey&#8221; e dönüştürüyor. Sen “şeyleşme&#8221;ye karşı dur dostum, bir derdin olsun bu dünyada, derdini sevenlerden ol.</p>
<p dir="ltr">Mutluluk arayışını bir kenara bırakalım artık, arayışın mutluluğu bize yeter. Bir bitiş çizgisi yok, aceleye mahal yok. Yolda olmak, büyümek ve en güzelin, en doğrunun izini sürmek. Gönlün yolla sermest olduysa, daha ne istiyorsun?</p>
<p dir="ltr">Vazgeçebilme hürriyeti. Bu hürriyete pek az sahip olduğumuzdan tuttuğumuzu bırakamıyor, bulunduğumuz yere yapışıyor, yürüyüp gidemiyoruz. Seni ne eksik bırakıyorsa, sen de onu bırak. Hayatın sorduğu sorulara cevap arıyorsun. Niye yaşıyorsun? Varlığının anlamı ne&#8217;? Bir de şöyle düşünsek: Belki sen hayata sorulmuş bir sorusun ve cevabını da, takatin yeterse, kendin bulacaksın. Ama önce beklemeyi bil. Bir eşikte dur ve bekle, o eşiğe yüz sür.</p>
<p dir="ltr">Eşiğinde beklediğin kapı, sana açılır. Başımıza gelenler ve içine doğduğumuz çevre seçimlerimizi sınırlar, karakterimizle o sınırları aşmaya gayret ederiz. Ama bazen kendi karakterimize meydan okumamız gereken zamanlar olur. Galiba asıl değişim böyle zamanlarda gerçekleşiyor. Tohumun çürümeye durduğunda filiz vermesi gibi acı da insanı büyütür, olgunlaştırır. Acından bir anlamın filizlendiği gün, o kapı sana açılmıştır.</p>
<p dir="ltr">İnsan onu olduğu gibi kabullenen bir ”yer&#8221;e ait hissediyor kendisini; düşünce ve duygularından utanç duymadığı, kınanmadan buyur edildiği, emniyet hissi veren yere. Yaralarının görünmesinden korkmadığı bir yere. İnsan yurdudur insanın. Bir madalya gibi taşı göğsünde yaralarını. Sen gerçekten yaşadığın için onlar var. Ama orada eğleşme fazla, başka cenkler, başka muharebeler, başka zaferler seni bekliyor ileride.</p>
<p dir="ltr">&#8220;Bir insanın elinden hayatı boyunca kendisini kandırdığı şeyi aldığınız anda mutluluğunu da bitirirsiniz.’ demiş Ibsen. Bazen gerçeğin ayıklığı beraberinde mutsuzluğu getirir. Olsun. Yalancı bir mutluluk yerine sahici bir mutsuzluk yeğdir. Hayal kırıklığını sürgit bir yara olarak saklayanlar, onun dönüşüme bir yoldaş, gerçekliğe ve ayaklarımızı yere daha sağlam basmaya bir davetiye olduğunu unutuyor. Dünyayı ve kendimizi böylece daha iyi bilir, o dünyada bizim için neyin iyi ve mümkün olduğunu yeniden öğreniriz. ”Ayağımdaki yara, yerin inişli çıkışlı olduğunu öğretti bana,&#8221; diyor Sohrap Sepehri. Bu dünyanın bize yurt olmadığını, yaramız sızlamaya başladığında anlıyoruz.</p>
<p dir="ltr">Yiğit, yarasından doğrulur.</p>
<p dir="ltr">Çünkü kalbin kırıldığı yer, cesaretin de şaha kalkabildiği yerdir.</p>
<p dir="ltr">Kemal Sayar &#8211; Ruhun Derin Yaralari,syf.33-38</p>
<p dir="ltr">The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/">Ruhun Derin Yaraları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ruhun-derin-yaralari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cihana gönül verme</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cihana-gonul-verme/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cihana-gonul-verme/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jun 2020 06:00:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Cihana gönül verme]]></category>
		<category><![CDATA[Gönül tokluğu]]></category>
		<category><![CDATA[Güvensizlik hissi]]></category>
		<category><![CDATA[Gruen katsayısı]]></category>
		<category><![CDATA[Jean Baudrillard]]></category>
		<category><![CDATA[John Berger]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[kullan-at kültürü]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Reklamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Samimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24512</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr.Kemal Sayar “Eğer yaşamınızı, doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olmayacaksınız, eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olmayacaksınız.” Epikür, olmak ve sahip olmak arasındaki gerilimi, bu iki eylemin kaynaklarına işaret ederek konumlandıran ilk düşünürlerden. İlki kökensel ve fıtri bir ihtiyaca, ikincisi ise gölgeler dünyasına, herkes alanına ait ihtiyaçlara verilen cevap tarzı. Ataullah İskenderî “Kendisinden kopması mümkün olmayandan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihana-gonul-verme/">Cihana gönül verme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="non-card" data-card-id="2a1ca08f-d1e1-4a3f-fac6-500903748c39" data-card-type="Text"><em><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24513 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-300x200.jpg" alt="" width="476" height="317" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/unnamed.jpg 512w" sizes="(max-width: 476px) 100vw, 476px" /></em></p>
<p class="non-card" data-card-id="2a1ca08f-d1e1-4a3f-fac6-500903748c39" data-card-type="Text"><em>Prof.Dr.Kemal Sayar</em></p>
<p class="non-card" data-card-id="2a1ca08f-d1e1-4a3f-fac6-500903748c39" data-card-type="Text">“<strong>Eğer yaşamınızı, doğaya göre şekillendirirseniz asla fakir olmayacaksınız, eğer insanların görüşlerine göre şekillendirirseniz asla varlıklı olmayacaksınız.</strong>” <strong>Epikür,</strong> olmak ve sahip olmak arasındaki gerilimi, bu iki eylemin kaynaklarına işaret ederek konumlandıran ilk düşünürlerden.</p>
<p class="non-card" data-card-id="2a1ca08f-d1e1-4a3f-fac6-500903748c39" data-card-type="Text">İlki kökensel ve fıtri bir ihtiyaca, ikincisi ise gölgeler dünyasına, herkes alanına ait ihtiyaçlara verilen cevap tarzı.</p>
<blockquote data-card-id="52086c46-c79b-44d1-f05a-e269300a3339" data-card-type="Blockquote"><p>Ataullah İskenderî “Kendisinden kopması mümkün olmayandan kaçan ve onunla kalıcı olmayanın peşinde koşanın durumu ne ilginçtir?” diyor eşsiz Hikem-i Atâiyye’sinde.</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="f1f53f10-d790-429c-3c45-b6df044c866d" data-card-type="Text">Stoacıların bu konudaki namı almış yürümüş olsa da, öğrendiklerimiz bize Hristiyanlığın da kendi kodlarına geçirdiği stoacı ahlakın vaz ettiği kendini ketleme, arzularına gem vurma erdeminin zombiler yarattığını gösterdi, zira “<strong>Usulüne göre gömülmeyen ölüler geri döner.</strong>” Bugün ise, temel erdemlerden biri olan, usulüne uygun gömülme tarzı olarak da yorumlanabilecek “itidal” erdemi gömülenler arasında. Artık arzuların, dizginlerinden boşalarak serbest bırakılması teşvik ediliyor.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/03/resized_d2ca4-0f45ef584228_a8eec_1544559544.jpg" alt="taullah İskenderî “Kendisinden kopması mümkün olmayandan kaçan ve onunla kalıcı olmayanın peşinde koşanın durumu ne ilginçtir?” diyor eşsiz Hikem-i Atâiyye’sinde." width="256" height="377" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a="">Ataullah İskenderî “Kendisinden kopması mümkün olmayandan kaçan ve onunla kalıcı olmayanın peşinde koşanın durumu ne ilginçtir?” diyor eşsiz Hikem-i Atâiyye’sinde.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="b58fb8ea-cd91-4a9d-5d70-5e375133f2a1" data-card-type="Text">Ünlü markaların sloganları bu yeni erdemin kodunu yazıyor, “Just do it/ yapıver gitsin”. Tuhaf, aynı marka yirminci yılı için hazırladığı bir videoda “cesaret” diyordu, “ihtiyaç olduğun her şey zaten içinde”.</p>
<p class="non-card" data-card-id="b58fb8ea-cd91-4a9d-5d70-5e375133f2a1" data-card-type="Text">Kısıtlama ve zorlukların insanlık durumunu ve küresel tarihi tanımladığı yüzyılları geride bırakmış gibiyiz. Sürekli arzularının peşinden gitmesi yönünde kamçılanan, kışkırtılan bir insanlık var. O zaman mutluluğun formülü çok kolaylaşıyor, “arzuyu tatmin ettiğim zaman haz gelir, haz da beni mutluluğa götürür.” Epikür’ün yüzünü kızartacak kadar basit bir hazcılık.</p>
<p class="non-card" data-card-id="b58fb8ea-cd91-4a9d-5d70-5e375133f2a1" data-card-type="Text">Şeyler pazarında alınıp satılan bir şey artık benliklerimiz. Biz birer <strong>homo globalisiz </strong>artık, dünyanın neresinden olursa olsun bir prize bağlandığımızda aynı tüketim ve düşünce kalıplarına ram olan küresel insan. Aynı habereğlence sisteminin gönüllü müdavimleri.</p>
<blockquote data-card-id="1ae10d2c-0238-48ff-2377-7878e2e8e9b5" data-card-type="Blockquote"><p>İyi hayat “ben pazarı”nda şu sorularla ölçülür: Kariyerim başkalarını imrendiriyor mu? Aradığım tanınma ve itibarı bulabildim mi? Yaşam biçimim yeterince albenili mi? Yeterince “cool” görünüyor muyum?</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="48af68cb-0605-403f-b27a-1b93b402ff3d" data-card-type="Text">Pek çok zaman bir kariyer sahibi olmayı bir ömür sürmek zannediyoruz. Curriculum vitaemiz kazandığımız unvanlar, oturduğumuz makamlar ve ölçülebilir başarılarımızla örülüyor.</p>
<h3 data-card-id="a88daaca-549d-4cb5-b7ee-f158f4c29144" data-card-type="H2">“Çürüyen bir şey var Danimarka Krallığı’nda!”</h3>
<p class="non-card" data-card-id="56b57614-4f13-47d5-9a94-87ce6f9de9fd" data-card-type="Text">Hiçbir nesnenin verdiği haz uzun ömürlü olamıyor. İnsana satın alınamayan -olmak alanına ait- şeylerin verdiği o süreğen hazzı, -sahip olmak alanına ait- nesnelerle elde edemiyoruz. Çünkü nesnelere alışıyoruz, alıştığımız gibi soluduğumuz havaya. Bindiğimiz arabaya alışıyoruz, oturduğumuz eve alışıyoruz, taktığımız kravata alışıyoruz, bir süre sonra sıradan geliyor.</p>
<ul data-card-id="3af7caa6-3dff-4dc1-9ab9-2db0fe1245e0" data-card-type="Ul">
<li>Bir gün bir danışanım bana şöyle bir hikâye anlattı: “Çocuğumla iletişimim zayıf. Yıllar yılı ben bir tel arabayla oynadım, hep oyuncaklara özlem hissettim içimde. Birazcık cebim para görünce yurt dışına gittiğim ilk seferinde iki bavul dolusu oyuncakla geldim, çocuğun önüne yığdım oyuncakları. Çocuğum çok sevindi. Üç gün bunlarla oynadı. Üç gün sonra bir daha hiçbirinin yüzüne bakmadı ve hiçbir oyuncak onu heyecanlandırmadı” dedi. Bu hepimizin bildiği bir hikâye değil mi? Çocukluğumuzun kırmızı potinlerinden, bayramlık elbiselerinden dem vuruyoruz sürekli. Şimdi yeni bir çift potinle heyecanlandırılabilecek bir çocuk düşünüyor musunuz? Yok. Çünkü kullan-at kültüründeyiz artık. Bizler yeni nesil tüketicileriz.</li>
</ul>
<p class="non-card" data-card-id="4ca5ea9d-efbb-42c3-a95d-bc1e2d6f11d3" data-card-type="Text"><strong>Zygmunt Bauman</strong>, <strong>Akışkan Aşk</strong> kitabında “Tüketicilik malların birikimiyle ilgili değil, bunların kullanımıyla ilgilidir; başka mallara ve onların kullanımına yer açmak için kullandıktan sonra bunlardan kurtulmanın yollarıyla ilgilidir. Tüketici yaşamı, hafifliği ve hızı öne çıkarır; tıpkı bunların teşvik etmesi ve acele ettirmesi umulan yenilik ve çeşitlilik gibi.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/05/resized_72230-25b21dbc9786051713151_90477.jpg" alt="Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk kitabında “Tüketicilik malların birikimiyle ilgili değil, bunların kullanımıyla ilgilidir; başka mallara ve onların kullanımına yer açmak için kullandıktan sonra bunlardan kurtulmanın yollarıyla ilgilidir" width="308" height="491" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a="">Zygmunt Bauman, Akışkan Aşk kitabında “Tüketicilik malların birikimiyle ilgili değil, bunların kullanımıyla ilgilidir; başka mallara ve onların kullanımına yer açmak için kullandıktan sonra bunlardan kurtulmanın yollarıyla ilgilidir</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="3576d45c-280f-4ee3-19be-1fd005919379" data-card-type="Text"><strong>Homo consumens</strong> yaşamında başarıyı ölçen şey satın alınanların hacmi değil, bunların devir hızıdır” diyordu. Bu yeni tüketici, ürünün ya da hizmetin yalnızca fiziksel ya da işlevsel özelliklerini değil, taşıdığı imaj ve göstergeleri önemser. Gerçekliği çok dert etmez, simülasyonlardan daha fazla haz alır.</p>
<p class="non-card" data-card-id="3576d45c-280f-4ee3-19be-1fd005919379" data-card-type="Text">“Niçin alışveriş yapıyoruz?” sorusuna bazı cevaplar veriliyor. Bir: İhtiyaçlar için yapıyoruz. İhtiyacımız yokken niye yapıyoruz o hâlde? Öncelikle kendimizi daha iyi hissetmek için.</p>
<p class="non-card" data-card-id="3576d45c-280f-4ee3-19be-1fd005919379" data-card-type="Text"><strong>Thorstein B. Veblen</strong>, <strong>Aylak Sınıfın Teorisi</strong> eseri ile “gösterişçi tüketim” teorisinin isim babasıdır. Veblen’e göre malın birincil faydası ihtiyacın giderilmesine yönelik olan ise de, aslen ikincil faydaya yönelik yapılan tüketim harcamaları insanların göreceli alım gücünün toplumdaki ispatıdır. Bu tür ikincil faydaya yönelik harcamalar, totalde insan yaşamını daha iyi kılacak yatırımlar değildir ve bu yüzden gösterişçi ve müsrif harcamalar olarak nitelendirilir.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434="">Veblen’e göre malın birincil faydası ihtiyacın giderilmesine yönelik olan ise de, aslen ikincil faydaya yönelik yapılan tüketim harcamaları insanların göreceli alım gücünün toplumdaki ispatıdır.</div>
</div>
</div>
</figure>
<p class="non-card" data-card-id="32b77d70-0e53-4ef6-670c-0ea1adcb1e7b" data-card-type="Text">Klasik ekonomi ekollerinin tamamı insanların ekonomik açıdan rasyonel davranacakları varsayımı üzerine temellenir. Ama tüketicilerin zenginliklerini gösterme amaçlı veya zenginmiş gibi yaptıkları harcamaların her biri rasyonel davranışa terstir. Bu davranış kalıbında kaynakta iki güdü tespit edilebilir.</p>
<p class="non-card" data-card-id="32b77d70-0e53-4ef6-670c-0ea1adcb1e7b" data-card-type="Text">İlki, insan davranışlarında psikolojik ödül mekanizmasının etkin olması ve sosyal statüde daha üst sınıflarda yer alma çabasının bu ödül yerine ikame edilmesidir.</p>
<p class="non-card" data-card-id="32b77d70-0e53-4ef6-670c-0ea1adcb1e7b" data-card-type="Text">İkincisi, insanların toplum içerisinde birbirlerine gösterecekleri saygıyı sosyal statülerin belirlemesi nedeniyle, gösterişçi harcamanın bu saygıyı elde etmenin kestirme bir yolu oluşudur. Yani, ye kürküm ye!</p>
<h2 data-card-id="8e52cde3-8af7-4f25-705c-9ed385a64b2a" data-card-type="H2">Güvensizlik hissi</h2>
<p class="non-card" data-card-id="9d456e28-cb14-430e-79af-3ba89b6b28e7" data-card-type="Text"><strong>Jean Baudrillard</strong>, <strong>Tüketim Toplumu</strong>’nda, tüketmenin fonksiyonu bağlamında “var olmanın azamileştirilmesi” diye bir ifade kullanıyor; “Püriten kendi kendine değer biçer, kendi kişiliğini en büyük Tanrı zaferi adına verimli kılınacak bir işletme olarak düşünürdü.</p>
<p class="non-card" data-card-id="9d456e28-cb14-430e-79af-3ba89b6b28e7" data-card-type="Text">Üretimleriyle hayatını geçirdiği ‘kişisel’ nitelikleri, ‘karakteri’ püriten için tam zamanında yatırım yapılacak, vurgunculuk ve savurganlık yapmadan yönetilecek bir sermayeydi. Tam tersine, ama aynı tarzda tüketici-insan kendisini haz almak zorunda olan şey olarak bir haz tatmin işletmesi olarak düşünür.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/09/resized_cf268-24574a50jeanbaudrillard.jpg" alt="Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu’nda, tüketmenin fonksiyonu bağlamında “var olmanın azamileştirilmesi” diye bir ifade kullanıyor; “Püriten kendi kendine değer biçer, kendi kişiliğini en büyük Tanrı zaferi adına verimli kılınacak bir işletme olarak düşünürdü. " width="423" height="329" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a="">Jean Baudrillard, Tüketim Toplumu’nda, tüketmenin fonksiyonu bağlamında “var olmanın azamileştirilmesi” diye bir ifade kullanıyor; “Püriten kendi kendine değer biçer, kendi kişiliğini en büyük Tanrı zaferi adına verimli kılınacak bir işletme olarak düşünürdü.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="0d8e8b02-6720-4306-8285-a8c82e625992" data-card-type="Text">Mutlu, âşık, övgüye boğan/boğulan, baştan çıkaran/baştan çıkarılan, katılımcı, keyifli ve dinamik olmak zorunda olan olarak. Bu, temasların, ilişkilerin çoğaltılmasıyla, göstergelerin, nesnelerin yoğun kullanımıyla, bütün haz potansiyelliklerinin sistemli olarak sömürülmesiyle var olmanın azamileştirilmesi ilkesidir.” Erich Fromm’un akademiye kazandırdığı teknik terim ile Homo consumens, tüketen insan kendi varoluşunu, tüketim nesnelerinin değişim senfonisine katılımıyla tanımlar.</p>
<p class="non-card" data-card-id="0d8e8b02-6720-4306-8285-a8c82e625992" data-card-type="Text">Refah toplumunun insanıdır ve mabedi de alışveriş merkezleridir. Kendiyle karşılaşacağı bir varoluştan mahrum olması nedeniyle ya işle ya da eğlence ile meşguldür. Ve her hâlükârda eylemi daima ekonomik bir eylemdir. Homo consumens, varlığı tüketim nesnelerine dönüştüren bir dilde okur. Onun yaşam üslubu tüketerek imha etmektir. Varoluşunu bu üslupta azamileştirdiği seviyede, güven duyar.</p>
<figure class="template news-card redactor-layout-right-fixed"><figcaption class="news-relation-card-caption" data-v-47e715c1=""><strong><span class="title-block" data-v-47e715c1=""><span class="title" data-v-47e715c1="">Gözlerini kaçıramazsın</span></span></strong></p>
<div class="x-icon cap-of-icon icon" data-v-0d09ef42="" data-v-47e715c1=""></div>
</figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="0d8e8b02-6720-4306-8285-a8c82e625992" data-card-type="Text">Bunun dışında, ölüm korkumuzu bir ölçüde gidermiş oluyoruz. Çünkü ölümle de bir meselemiz var, bilinçaltımızda daima ölümle uğraşıyoruz. Çok güzel bir kıyafet giydiğiniz zaman kendinizi farklı bir insan olarak hissedersiniz, hafif bir ölümsüzlük efsunu üzerinize bulaşmış olur ve çok kısa süreli de olsa yeniden doğmuş olmanın hazzını yaşarsınız.</p>
<p class="non-card" data-card-id="0d8e8b02-6720-4306-8285-a8c82e625992" data-card-type="Text">O ürünle beraber farklı bir insan olduğunuz, farklı bir kimlik edindiğiniz, insanların sizi bambaşka bir şekilde tanıyabileceği yönünde bir zehaba kapılırsınız. Bir danışanım “Oğlum harçlığıyla gidip en pahalı cep telefonunu almış. ‘Niye bunu aldın oğlum?’ dedim. ‘Baba, arkadaşlarımla bir arada oturduğum zaman çıkarıp onu masanın üzerine koyuyorum. Arkadaşlarımın nezdinde statüm değişiyor’ diye cevap verdi” demişti.</p>
<p class="non-card" data-card-id="0d8e8b02-6720-4306-8285-a8c82e625992" data-card-type="Text">Mağazalar bize tılsımlı bir dünyanın kapısını açıyorlar. Ama o mağazalardan herkes giyinirse bizim için çok anlamlı olmuyor. En pahalı mağazaya gittiğiniz zaman, insanların oradan yararlanma ihtimali azalıyor. Alışverişin en enteresan ve bağımlılık yapan taraflarından bir tanesi de insanların kendilerini başka insanlardan daha ileri ve farklı olarak hissetmek istemeleri. Yani, “<strong>onun giymediği şeyi ben giyiyorum, onun sahip olmadığı bir şeye sahibim, daha hızlı daha büyük bir arabaya sahibim</strong>” tatmini.</p>
<p class="non-card" data-card-id="0d8e8b02-6720-4306-8285-a8c82e625992" data-card-type="Text"><strong>Bauman</strong>,<strong> Yaşam Sanatı</strong>’nda “<strong>Mutluluğa giden yol, mağazalardan geçer ve mağazalar ne kadar seçkin olursa ulaşılan mutluluk da o kadar büyüktür. Mutluluğa ulaşmak başka insanların edinme şansı veya olasılığının bulunmadığı şeyleri elde etmek demektir. Mutluluk bir adım ileride olmayı gerektirir</strong>” diyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="0d8e8b02-6720-4306-8285-a8c82e625992" data-card-type="Text">Anlaşılması gereken bir gerçek var; indirgenemez nitelikleri ve özgül ağırlığıyla temayüz eden bir “kişi” ortada yoksa, o esasında varlıktan kovulmuştur. Bu olmayan kişinin “kişiselleşmesi” tüketim nesnesi tercihleriyle belirir, o tıpkı ilk yaratılıştaki gibi bu şekilde ortak bir ruhu soğurur.</p>
<p class="non-card" data-card-id="0d8e8b02-6720-4306-8285-a8c82e625992" data-card-type="Text">Reklamcılık sektörü de tamamen bu anlayış üzerine kuruludur. Modern reklamcılık ve tüketimcilik nesnelere ruh yükler.</p>
<blockquote data-card-id="850afa88-fe3c-441c-b828-81f07d7f3844" data-card-type="Blockquote"><p>Canlılarmış gibi bilgisayarımızla konuşuyoruz, cep telefonumuza kızıyoruz. Böylece aslında ilk defa, insanın cansız bir şeyle canlıymış gibi iletişim kurmasının da önünü açıyor bu. Bir yanılsama yaratıyor.</p></blockquote>
<h2 data-card-id="d111afda-0a30-4fb5-0147-d64142eb1a3b" data-card-type="H2">Ivır zıvırın egemenliği</h2>
<p class="non-card" data-card-id="ec49f3b0-f9c5-4fe6-7b69-bd2d2a998ef7" data-card-type="Text">Yapılan bir araştırmaya göre ABD’de 10 yaşında bir çocuk ortalama 400 markanın ismini biliyor. Bugün çocuklar markaları bizim millî kahramanlarımızdan daha iyi tanıyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="ec49f3b0-f9c5-4fe6-7b69-bd2d2a998ef7" data-card-type="Text"><strong>Adorno</strong>’nun işaret ettiği üzere reklamcılık sayesinde metalar ikincil bir kullanım değeri edinerek geniş bir kültürel çağrışımlar ve yanılsamalar silsilesini üstlenecek şekilde özgürleşirler. Buna mukabil, markalar vesilesiyle tüketicinin statüsünü satılabilir metalar seviyesine çıkarmak için, insan, metalaştırılarak esir edilir. Sahip olduğumuz şeyler gün gelir bize sahip olur.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/11/resized_214e8-b1b16a2700000000570851.jpg" alt="John Berger, Görme Biçimleri isimli meşhur kitabında, reklamcılığın stratejisini başka bir yerde kolayına göremeyeceğimiz bir açıklık ve isabetle ifşa ediyor: “Reklamlarda bir ürünün, bir firmanın öbürüyle yarıştığı doğrudur; ne var ki her reklam imgesinin öbürünü güçlendirdiği, hızlandırdığı da doğrudur. Reklamlar yalnızca birbirleriyle yarışan mesajlar topluluğu değildir. " width="318" height="491" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a="">John Berger, Görme Biçimleri isimli meşhur kitabında, reklamcılığın stratejisini başka bir yerde kolayına göremeyeceğimiz bir açıklık ve isabetle ifşa ediyor: “Reklamlarda bir ürünün, bir firmanın öbürüyle yarıştığı doğrudur; ne var ki her reklam imgesinin öbürünü güçlendirdiği, hızlandırdığı da doğrudur. Reklamlar yalnızca birbirleriyle yarışan mesajlar topluluğu değildir.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="b0f80d81-623b-4796-d600-2e05a7ee9601" data-card-type="Text"><strong>John Berger</strong>,<strong> Görme Biçimleri</strong> isimli meşhur kitabında, reklamcılığın stratejisini başka bir yerde kolayına göremeyeceğimiz bir açıklık ve isabetle ifşa ediyor: “Reklamlarda bir ürünün, bir firmanın öbürüyle yarıştığı doğrudur; ne var ki her reklam imgesinin öbürünü güçlendirdiği, hızlandırdığı da doğrudur. Reklamlar yalnızca birbirleriyle yarışan mesajlar topluluğu değildir.</p>
<p class="non-card" data-card-id="b0f80d81-623b-4796-d600-2e05a7ee9601" data-card-type="Text">Reklam, hep o aynı hiç değişmeyen öneriyi yapmak için kendi başına kullanılan bir dildir. Reklamlarda şu kremle bu krem, şu arabayla bu araba arasında bir seçim yapmaya çağrılırız; oysa dizgesel olarak ele alındıklarında reklamlar bir tek şeyi önerir her zaman. Reklamlarda her birimize bir nesne daha satın alarak kendimizi ya da yaşamlarımızı değiştirmemiz önerilir. Aldığınız bu yeni nesne der reklam, bir bakıma sizi daha da zenginleştirecektir -aslında o nesneyi alabilmek için biraz daha yoksullaşacak olsanız bile! (…) Bunu başka türlü şöyle anlatabiliriz: Reklam imgesi alıcıdan, aslında onun kendisine karşı duyduğu sevgiyi çalar; sonra da bu sevgiyi ona, alacağı ürünün fiyatına yeniden satar…”</p>
<p class="non-card" data-card-id="b0f80d81-623b-4796-d600-2e05a7ee9601" data-card-type="Text">Biz üretilen şeyleri tüketiyoruz. Ne bu üretilen şeyler? Bir sürü ıvır zıvır. İnsan sağlığı için zararlı bir sürü yiyecek, içecek. Hiçbir işe yaramayan moda akımı ürünleri. Çok hızlı modalar çıkıyor, çok yaygın olarak tüketiliyor, hangi amaca hizmet ettiği belli değil. Bunların üretilmesinin bize nasıl bir faydası var.</p>
<p class="non-card" data-card-id="b0f80d81-623b-4796-d600-2e05a7ee9601" data-card-type="Text">Markalar artık yetiştirecekleri çocukları istiyorlar. Yani “Bizim ismimizle doğsun, bizim ismimizle büyüsün, bebekliğinden itibaren bizi teneffüs etsin” diye bekliyorlar.</p>
<ul data-card-id="8e4bbd29-f143-4ad2-d3ac-7e2b8f9097e2" data-card-type="Ul">
<li>Reklamcılık, çocukluğu fethedilecek bir alan olarak görüyor. Çocukluk tamamen ticarileştiriliyor. Bu çok korkunç bir şey. İskandinav ülkelerinde 12 yaşın altındaki çocuklara yönelik reklam yayını yasak. 12 yaşından küçük çocuk, reklamcının kötü niyetlerini ayırt edemeyebilir. Reklamcının, kendi zihnini manipüle etmek için, onu yönlendirmek, bazı şeyleri ona satmak için ihtiyaçlarını gıdıkladığını fark etmeyebilir. Dolayısıyla belki de belli yaşın altındaki çocukları tüketici yapmayı hedefleyen reklamların yasaklanması gerekir.</li>
</ul>
<p class="non-card" data-card-id="3e8b30e7-d41d-4a07-b1a2-efd78128c74a" data-card-type="Text">Tıpkı, Sao Paulo’da büyük meydan reklamlarında lüks tüketimi teşvik edecek reklamların belediye tarafından yasaklanması gibi. Bu tür düzenlemelerin alkışlanması ve örnek alınması gerekiyor. Fakirliğin olduğu bir toplumda lüks tüketim ve şatafatın reklamı, toplumsal barışı dinamitlemek için en fonksiyonel yöntemdir.</p>
<h2 data-card-id="4f706f2e-8cfe-4e34-f073-e2c53d04559f" data-card-type="H2">Maddeye perestiş</h2>
<p class="non-card" data-card-id="e2ee0ee9-2352-495c-be04-ddc9dfe00f20" data-card-type="Text"><strong>Tim Kasser</strong>, çok sayıda araştırmaya imza atarak <strong>Materyalizmin Yüksek Maliyeti</strong> diye çok önemli bir kitap yazdı. Araştırmalarda materyalist değerler ve toplum yanlısı değerler arasında “bileşik kaplar kanunu” benzeri bir ilişki olduğu, materyalist değerlerde bir yükselme olduğunda toplum yanlısı değerlerin düşme eğilimi gösterdiği tespit edildi.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/13/resized_f4f4c-f6a05a62295001.jpg" alt="Tim Kasser, çok sayıda araştırmaya imza atarak Materyalizmin Yüksek Maliyeti diye çok önemli bir kitap yazdı. Araştırmalarda materyalist değerler ve toplum yanlısı değerler arasında “bileşik kaplar kanunu” benzeri bir ilişki olduğu, materyalist değerlerde bir yükselme olduğunda toplum yanlısı değerlerin düşme eğilimi gösterdiği tespit edildi." width="256" height="388" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a="">Tim Kasser, çok sayıda araştırmaya imza atarak Materyalizmin Yüksek Maliyeti diye çok önemli bir kitap yazdı. Araştırmalarda materyalist değerler ve toplum yanlısı değerler arasında “bileşik kaplar kanunu” benzeri bir ilişki olduğu, materyalist değerlerde bir yükselme olduğunda toplum yanlısı değerlerin düşme eğilimi gösterdiği tespit edildi.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="9d7b6673-fa6b-4529-7505-345c5022bd85" data-card-type="Text">Mevzu bahis para iken insanlar çok daha az empatik, çok daha az cömert ve işbirliğine daha az eğilimli hareket ediyorlardı. Ayrıca çalışmalar, insanların kendilerini güvensiz hissettiklerinde materyalist şeylere daha çok odaklandığını gösterdi. Bir başka husus ise, insanların medyaya ne kadar maruz kalırlarsa, materyalist değerlere de o kadar öncelik vermesi. İçsel değerler yalnızca kişisel, sosyal ve ekolojik refahı desteklemekle kalmıyor, aynı zamanda insanların materyalizme karşı bağışıklık kazanmasına da yardımcı oluyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="9d7b6673-fa6b-4529-7505-345c5022bd85" data-card-type="Text">İçsel değerlerinizi ifade eden bir hayat kurmak; değer verdiğiniz insanlarla daha çok vakit geçirmek, maaşı daha az olsa bile anlamlı bir işte çalışmak, tabiatla daha iç içe yaşamak ve sizin için önemli olan konularda gönüllü faaliyetlerde bulunmak gibi birçok eylemi hayata geçirmekle mümkün olabilir. ,</p>
<p class="non-card" data-card-id="9d7b6673-fa6b-4529-7505-345c5022bd85" data-card-type="Text">Pozitif psikoloji biliminin, mutluluk ve para ilişkisi üzerine yaptığı pek çok çalışmanın da gösterdiği üzere, temel ihtiyaçlar giderildikten sonra paranın artması önemli bir mutluluk artışına yol açmıyor.</p>
<figure class="template news-card redactor-layout-right-fixed"><figcaption class="news-relation-card-caption" data-v-47e715c1=""><strong><span class="title-block" data-v-47e715c1=""><span class="title" data-v-47e715c1="">Durup ince şeyleri anlamak</span></span></strong></p>
<div class="x-icon cap-of-icon icon" data-v-0d09ef42="" data-v-47e715c1=""></div>
</figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="9d7b6673-fa6b-4529-7505-345c5022bd85" data-card-type="Text">Ürünleri kendi dayanıklılıkları çerçevesinde kullanmıyoruz. Aşınmadan, eskimeden, değerlerini yitirmeden atıyoruz. Hiçbir şey evladiyelik değil. Kapitalist kültür hiçbir şeye sadık olmamayı beraberinde getiriyor. Bu kural sadece malların alanında durmuyor, insan ilişkilerinde de böyle. İnsan ilişkilerinde de pazara kendini ayarlamış, her ortamın rengini alabilen bukalemun kişilikler ortaya çıkıyor. İnsan ilişkilerinde kullan-at modeli gelişiyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="9d7b6673-fa6b-4529-7505-345c5022bd85" data-card-type="Text">İş yerlerinde sadakat kayıplara karışıyor. Bizim babalarımız girdikleri iş yerlerinden emekli oldular gittiler. Yıllarca aynı yerde çalıştılar, çok köklü bağlar, köklü dostluklar kurdular. Bugünün işletmesi hiçbir şey vaat etmiyor, insanlara “Üç sene sonra kapının önüne koyabilirim” diyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="9d7b6673-fa6b-4529-7505-345c5022bd85" data-card-type="Text">Hatta seni muhatap bile almıyor, bir zarf koyuyor masanın üzerine, o zarfı açtığın zaman görüyorsun kovulduğunu. Hiçbir yerde tam manasıyla sadakat yok, hızlı yer değiştirme ve mobilite, hareketlilik var. Ve bu hareketlilik de insanları köksüz ve anlamsız bırakıyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="9d7b6673-fa6b-4529-7505-345c5022bd85" data-card-type="Text"><strong>David Harvey</strong> de, <strong>Postmodernliğin Durumu</strong>’nda bu kullan-at kültürünün, tüketimin devir hızındaki artışın yaşam tarzımızdaki ardıl sarsıntılarına işaret ediyor:</p>
<blockquote data-card-id="4b0da78f-0bd1-4d8c-3acc-6b2cea2885e0" data-card-type="Blockquote"><p>“Alvin Toffler gibi yazarların ifadesiyle, ‘kullan at’ toplumunun ortaya çıkışının işaretleri 1960’lı yıllarda belirmeye başlamıştı. Bunun anlamı sadece üretilmiş malları atmak değildi&#8230; aynı zamanda değerlerin, hayat tarzlarının, istikrarlı ilişkilerin, şeylere, binalara, yerlere, insanlara ve eyleme ve olma konusunda öğrenilmiş tarzlara bağlılığın da atılabilmesi anlamını taşıyordu.”</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="d710cdd2-d0b3-4f3b-0d97-08ffae89ac99" data-card-type="Text">Bu köksüzlük ve anlamsızlık bir maneviyat tarafından giderilmediği zaman, -insanın içi- benliğimiz boşalıyor ve biz dışarıdan alınan nesnelerle onu doyurmaya çalışıyoruz. İnsanı insan kılan “değerler” parayla takas edemediğimiz, satın alamadığımız, insan olmanın temelini sağlayan şeylerdir.</p>
<p class="non-card" data-card-id="d710cdd2-d0b3-4f3b-0d97-08ffae89ac99" data-card-type="Text">Onları bir takas ve mübadeleyle satın alamazsınız, onlar için emek harcamanız gerekir. Sevgi için emek harcamanız lazım, itibar için emek harcamanız lazım. Bu emeği harcamadığınız, kolayca bir nesneyle bunu gidermeye çalıştığınız zaman bu, deniz suyuyla hararet gidermek gibidir. İçtikçe daha da içesiniz gelir ve daha da susuz kalırsınız.</p>
<p class="non-card" data-card-id="d710cdd2-d0b3-4f3b-0d97-08ffae89ac99" data-card-type="Text">Alışverişin en büyük albenisi bu; bir şeyi almayı beklerken haz duyuyoruz. Sahip olduktan çok kısa bir süre sonra o haz geçiyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="d710cdd2-d0b3-4f3b-0d97-08ffae89ac99" data-card-type="Text">Saplantılı alışveriş bugün artık psikiyatri el kitaplarına giren bir teşhis olmaya başladı. Fakat çok tuhaf, bir kapitalist kültür insanların önüne alışveriş merkezlerini yığıyor, “Sadece alışveriş yapabilirsen ve sadece cüzdanının kalınlığı kadar mutlusun” diyor, insanlar mutlu olmak için harıl harıl alışveriş yapıyor. Sonra da “Sen hastasın. Al bakalım, senin için de şu ilacı ürettim. Bu ilacı al ve iyileş” diyor. Oradan da bir şey satıyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="d710cdd2-d0b3-4f3b-0d97-08ffae89ac99" data-card-type="Text">Her şey metalaşıyor, her şey satılabilir hâle geliyor. Doğu meditasyonları, Budizm’e eklemli psikoterapi; tam bir istismar alanı. Şirketlerle ilgili bir belgesel var: Corporation (Şirket).Çok uluslu büyük şirketlerin günlük hayatta bir psikopat gibi davrandığını açıklıyor. İnsanları kandırdığını, suistimal ettiğini ve bununla ilgili hiçbir vicdan azabı yaşamadığını dile getiriyor.</p>
<h2 data-card-id="ea7ded53-3d8b-442d-7664-9c1e7aa8ee1b" data-card-type="H2">Gruen katsayısı</h2>
<p class="non-card" data-card-id="06e66804-827d-4638-49f3-8678405dd137" data-card-type="Text">Başka bir istismar alanı da alışveriş merkezleri. AVM’ler ile ilgili, Gruen transferi katsayısı diye enteresan bir durum var. Bölgesel büyük alışveriş merkezlerinin fikir babası, Avusturyalı mimar <strong>Victor Gruen </strong>olarak kabul ediliyor. Gruen “mall” işlevsel mimarisini, arabalara bağımlı Amerikan banliyö hayatına insanların yürüyebildiği, bir araya gelebildiği, yaya olarak dolaşacağı bir tür üstü kapalı agora getirmek amacıyla tasarlıyor.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/19/resized_3483c-8c5117cdvictorgruen1.jpg" alt="Gruen “Bana sık sık alışveriş merkezinin babası diyorlar. Bu vesileyle babalığı kesin olarak reddetmek isterim. Bu gayrimeşru yapılara nafaka vermeyi reddediyorum. Onlar şehirlerimizi mahvetti” diyor ahir ömründe. " width="337" height="343" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a="">Gruen “Bana sık sık alışveriş merkezinin babası diyorlar. Bu vesileyle babalığı kesin olarak reddetmek isterim. Bu gayrimeşru yapılara nafaka vermeyi reddediyorum. Onlar şehirlerimizi mahvetti” diyor ahir ömründe.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="5ba0a3d8-cb50-433e-1dc1-7e8eb66675d6" data-card-type="Text">Mall sözcüğünün kökeni, açık kentsel alanlarda oynanan bir oyuna, bu oyun için ayrılan açık ve korunaklı bir mekâna referans veriyor. Gruen transferi katsayısı şu şekilde açıklanabilir; bir insan mesela AVM’ye bir kalem almaya gidiyor, girdikten kaç saniye sonra yönlendirilmiş kaybolma etkisiyle dükkân gezmeye ve serbest salınıma geçiyor? O katsayıya göre değer kazanıyor bir AVM. Yani bir insanı kaç saniyede asıl amacından saptırıp, alışveriş moduna sokabiliyorsunuz.</p>
<p class="non-card" data-card-id="5ba0a3d8-cb50-433e-1dc1-7e8eb66675d6" data-card-type="Text">Gruen “<strong>Bana sık sık alışveriş merkezinin babası diyorlar. Bu vesileyle babalığı kesin olarak reddetmek isterim. Bu gayrimeşru yapılara nafaka vermeyi reddediyorum. Onlar şehirlerimizi mahvetti”</strong> diyor ahir ömründe.</p>
<p class="non-card" data-card-id="5ba0a3d8-cb50-433e-1dc1-7e8eb66675d6" data-card-type="Text">Dikkat ederseniz, insanın keyfini yerine getiren, onu alışveriş psikolojisine sokan hareketli müzikler çalar AVM’lerde ve o arada siz “şuna da bakayım, buna da bakayım” derken elinizde iki torbayla çıkabilirsiniz oralardan.</p>
<p class="non-card" data-card-id="5ba0a3d8-cb50-433e-1dc1-7e8eb66675d6" data-card-type="Text">İnsanlarımıza AVM’lerden başka eğlenebilecekleri mekânlar sunmak zorundayız. Bu toplum AVM’lerde gezinip eğlenerek hafta sonunu tüketmek gibi bir bahtsızlığa uğratılmamalı. Çarşılarımızı korumalıyız. Konya’nın çarşıları, Elazığ’ın çarşıları o kadar güzeldir ki, onların içine girdiğim zaman kaybolurum samimi dünyalarında.</p>
<p class="non-card" data-card-id="5ba0a3d8-cb50-433e-1dc1-7e8eb66675d6" data-card-type="Text">Hatta çok uzak değil, Kadıköy’ün, Üsküdar’ın çarşıları daha küçük ölçekli olmakla birlikte ne kadar güzeldir. Oralarda havayla temas ediyorsunuz, insanlarla birebir iletişim kurabiliyorsunuz.</p>
<ul data-card-id="9617ca52-939b-40fe-eb65-c088903b24f5" data-card-type="Ul">
<li>Hâlen o geleneksel mahalle havasını teneffüs edebiliyorsunuz. Bu çarşıları korumak için çaba harcamak, esnaf kültürünü, ahilik geleneğini yaşatmak zorundayız, yoksa AVM’ler buldozer gibi ezip geçiyor bu ülkeyi. O AVM’lerde de hep çok uluslu şirketler var. Cebimizdeki parayı oralara kaptırıp dönüyoruz. <strong>Sabri Ülgener</strong>, <strong>İktisadî İnhitat Tarihimizin Ahlâk ve Zihniyet Meseleleri</strong> kitabında ortaçağ esnaf ahlakından söz eder: “Aslında şehir medeniyetinin bir parçası olan ortaçağ ahlâkı, yine yüzde yüz bir şehir müessesesi olan esnaf teşkilâtına öz malı gibi gururla bakmakta, aslı ve nesebi belli olmayan gezginci tüccar ve sermayeciye karşı sanatkârı el üstünde tutmakta elbette haksız değildi. Bütün bu sebeplerle el işçiliği, âni kazançların çok üstünde bir değere sahipti; hattâ, sahibini aza; kanaate, sabır ve tevekküle zorlamakta bir nevi terbiye edici, nefis körletici fonksiyonu vardı. Mevlanâ Cami, bu düşünce ile olacak ki, ‘kisb-i akvat-ı yevmiye için cehd ve sây ile taabdan elde hâsıl olan nasırlar nefs-i emmâreyi terbiye ve ıslah için güya bir törpüdür’ demişti. El işçiliğinin terbiyevi değerini yükselten başka sebepler de yardı. (…) El işçiliği, Kınalızâde’nin dediği gibi, sahibini soygun ve vurgun peşinde koşturmayan, dilencilikle yüzünü yere getirmeyen, ifrattan da tefritten de uzak olduğu için vasat ve itidal ölçüsüne en fazla yaklaşan ve o yüzden de en çok övülmeye hak kazanan geçinme tarzıdır.”</li>
</ul>
<p class="non-card" data-card-id="330f70f3-58cc-424f-aeee-7852b94f4c23" data-card-type="Text">Aslı ve nesebi belli olmayan -çok uluslu- gezginci tüccar ve sermayeciye karşı direnmek, bir fizibilite mevzusu değildir.</p>
<h2 data-card-id="c2b76cc3-9db9-4db1-d3c9-33db1d6a66a5" data-card-type="H2">Samimiyetin ölümü</h2>
<p class="non-card" data-card-id="b7fd5587-fcef-4e85-f964-b60bb582b0af" data-card-type="Text">Batı’da “<strong>Samimiyetin Ölümü</strong>” tartışılıyor. Samimiyetin ölümü şu demek; anne babalık size külfetli mi geliyor artık? Yani bir çocuğa bu kadar bakıyorsunuz uğraşıyorsunuz, sonra çekiyor gidiyor. Size dünyalık fazla kazanım getirmiyor mu? Boş ver gitsin, anne baba olmaya gerek yok. Arkadaşlık; arkadaş olmak daha mı külfetli, bize bir menfaat sağlamıyor mu, iş yerinde terfi etmemizi ya da cebimizi daha hızlı doldurmamızı sağlamıyor mu ya da bize bir sosyal ağ vermiyor mu? O işe yaramaz arkadaşlarını gönder.</p>
<p class="non-card" data-card-id="b7fd5587-fcef-4e85-f964-b60bb582b0af" data-card-type="Text">İşe yarayacak arkadaşları, sana dünyada bir menfaat, makam mansıp sağlayacak arkadaşları getir. Böyle böyle, insanların birbirlerinden bir menfaat, çıkar beklemeksizin birbirlerine ayırdıkları yakınlık saatleri azalıyor. Ve biz çok şükür ki samimiyetini muhafaza eden bir toplumuz hâlâ</p>
<ul data-card-id="0365d6e6-4b8f-4ef7-a383-cd1ee3d975ec" data-card-type="Ul">
<li>Bir danışanım anlatmıştı. Ürgüp bölgesinde bir seyahate gidiyor, karnı ağrıyınca bir kayanın üzerine oturuyor. Öteberi satan bir yaşlı kadın gelip, altına minder koyuyor. İçinden düşünüyor danışanım: “Ya bu nine şimdi bana bir şeyler satacak.” İstemez dese de zorla oturtuyor çocuğu, “Üşütürsün, karnın ağrır” diyerek. “Memnun oldu beni oturttuğuna ve bana da bir şey satmadı. Kendimden utandım” diyordu. İşte samimiyetin ölümü biraz da bu. Bizim metropollerimizde orta sınıflarda yaygın bir art niyet arama durumu bu.</li>
</ul>
<p class="non-card" data-card-id="2bde19c9-9eb8-4161-e32d-22e3f6185ae6" data-card-type="Text">Bir başka şey de her anı etkinlikle doldurmak istiyoruz. İşte modern hız medeniyetinin ve kapitalizmin önümüze yığdığı meselelerden bir tanesi de bu. Her an adrenalin yüklü, her an heyecanlı, her an istim üzerinde yaşamamız, hayattan çok şevk almamız lazım. Hiç sıkılmaya hakkımız yok. Sıkılmamamız için bir sürü can sıkıntısı endüstrileri var bizi oyalayacak. Bu, beraberinde yaşantı oburluğunu getiriyor. Yine bir orta sınıf hastalığı var Türkiye’de; herkes yediğini içtiğini paylaşıyor sosyal medyada.</p>
<p class="non-card" data-card-id="2bde19c9-9eb8-4161-e32d-22e3f6185ae6" data-card-type="Text">Gittiği yerleri paylaşıyor. Tükettiği şeyleri paylaşıyor. Onların üzerinden bir kimlik yaratmaya çalışıyor. “Bakın ben ne kadar farklıyım. Hayatımı ne kadar hızlı, dolu dolu yaşıyorum, ne kadar da üstün bir varlığım.” Tamam bir şeylere sahip oldun, bütün bunların neticesinde ne oldu? Günümüzün en büyük problemlerinden birisi şimdi Shakespeare’in söylediği gibi “Olmak ya da olmamak” değil. Artık “almak ya da almamak.” Satın alıp da başka bir şey olacağımızı zannedecek miyiz, yoksa almayıp, kendimizi sınırlayıp, nefsimize hâkim olup en azından az almayı becerebilecek miyiz?</p>
<p class="non-card" data-card-id="2bde19c9-9eb8-4161-e32d-22e3f6185ae6" data-card-type="Text">Anne baba sabah akşam evin içinde maddiyat konuşuyorsa, hep paradan puldan, başkalarının sahip olduklarından bahsediyorsa çocuk tamamen o değerler sisteminin içine doğar ve öyle büyür. Ve çocuk maddiyatın en temel unsur olduğunu, o güvensizliği içine alır. Bu tür evlerde büyüyenlerin daha maddiyatçı olduğu pek çok çalışmada gösterilmiş.</p>
<h2 data-card-id="807aabf3-dcd5-40e7-d115-19f959062c82" data-card-type="H2">Göz bağcılığına reddiye</h2>
<p class="non-card" data-card-id="eeb8b925-e76e-4ea3-d4e2-ddbd7db93ab9" data-card-type="Text">Mesela marka giymenin yasaklandığı okullar var, pek çok okul böyle, bu çok doğru bir tutum. Çok önemli bir yanlış yapıyor ve çocuklardan zamanı esirgiyoruz. Çocuklarla yeterince beraber olamıyoruz, sonra bu bizde bir suçluluk duygusu yaratıyor ve bu suçluluk duygusunu da onlara pahalı hediyeler alarak gidermeye çalışıyoruz. Veya pahalı okula göndererek, onları vitrinden çıkmış manken gibi giydirerek suçluluk duygumuzu telafi etmeye çalışıyoruz.</p>
<p class="non-card" data-card-id="eeb8b925-e76e-4ea3-d4e2-ddbd7db93ab9" data-card-type="Text">Çocuk böyle böyle, maddi olanın aslında bizim suçluluk duygumuzu yatıştırdığını görmeye başlıyor ve bir süre sonra da bunu talep etmeye başlıyor. Tüketici pazarı, insanlar arası ilişkilerin tüm boyutlarını ve biçimlerini benimser ve asimile eder, buna ahlaki bir ilke olarak başkasına ilgi göstermek de dâhildir. İnsanlara yüz yüze ve el ele geçireceğimiz saatler vaat etmemiz gerekirken, mağazalardan veya internetten satın alınan hediyelerin bunu telafi etmesini umuyoruz.</p>
<p class="non-card" data-card-id="eeb8b925-e76e-4ea3-d4e2-ddbd7db93ab9" data-card-type="Text">Hediyeyi verirken, hediye ne kadar pahalıysa telafinin de o kadar büyük, vicdani sancılarımızı dindiren etkisinin de o kadar güçlü olmasını bekliyoruz. Dolayısıyla bu ilişki tarzında alışveriş yapmak artık ahlaki bir davranış oluyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="eeb8b925-e76e-4ea3-d4e2-ddbd7db93ab9" data-card-type="Text">Maddi olan, manevi olanın yerine geçebilir düşüncesi bir göz bağcılığıdır ve pazarlama uzmanları bize bunu satıyorlar. Diyorlar ki “Evde yeterince bulunmaman gerekebilir, çok çalışabilirsin fakat eve geç geldiğinde şöyle bir hediyeyle gelirsen bütün bu yokluğunu telafi edebilirsin.” Biz de buna inanmaya teşne oluyoruz. Bu hediyeleri madden karşılayabilmek için giderek daha uzun saatler kendimizi işe veriyoruz, suçluluk duygumuz daha da katmerleniyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="eeb8b925-e76e-4ea3-d4e2-ddbd7db93ab9" data-card-type="Text">Kredi kartlarımız daha da katmerleniyor, bu kazananı olmayan bir yolculuk. Fiziksel acıların vücutta bir sorun olduğunu işaret edip, tedaviye zorlaması gibi, suçluluk duygumuz da insan ilişkilerimizdeki tehditleri gösterir. Eğer pahalı hediyelerin müsekkin etkisi olmasaydı, vicdani sızımız bizi daha incelikle, içten ve rikkatle davranmaya sevk edebilirdi. Ancak insanlara iyilik yapma niyetlerimiz bile ticarileştirildi.</p>
<p class="non-card" data-card-id="eeb8b925-e76e-4ea3-d4e2-ddbd7db93ab9" data-card-type="Text">Bütün bunlar bir göz bağcılığı ve bizim çok dikkatli olmamız lazım. Çocukları özellikle korumamız lazım. Çocukların müşteri olmadığını, bir şeyler satılacak insanlar olmadığını haykırmamız lazım çünkü kapitalizmin en temel marifeti yurttaşı bir müşteriye dönüştürmesi. Yurttaşı, duyguları olan, bir ruhu olan, yeri geldiğinde sistemi eleştirebilen, karşı çıkabilen kanlı canlı bir organizma olarak değil de kitle iletişim araçlarının kolayca yönlendirdiği zavallı, çaresiz bir müşteriye dönüştürmesi. O zaman yaşadığımız hayat bir yaşayanlar mezarlığına dönüşüyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="eeb8b925-e76e-4ea3-d4e2-ddbd7db93ab9" data-card-type="Text">Aynılığın cehennemini yaşıyoruz hepimiz. Bir örnek giyiniyoruz, bir örnek konuşuyoruz, aynı dizileri izliyoruz, aynı dizilerin mimikleriyle birbirimize davranıyoruz.</p>
<p class="non-card" data-card-id="eeb8b925-e76e-4ea3-d4e2-ddbd7db93ab9" data-card-type="Text"><strong>Cas Mudde</strong>’nin “patolojik normallik” tabiri var, bu durum için de aynı terimi kullanmak gerekiyor. Normaliz ama dibine kadar patolojik bir normallik. Psikolojik doğumunu gerçekleştirememiş, daima “banttan” konuşan, canlı cenaze insanlar. İnsanlar o zaman duygularını yaşayamadıkları, onları ifade edemedikleri için her şeyden kopup, oralarda duygularıyla yüzleşmek için kalkıyorlar Afrika’ya, Malezya’ya dünyanın ücra memleketlerine gidiyorlar.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="alignleft" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/23/resized_dd27b-6a17429bmudde_headshot2018.jpg" alt="Cas Mudde’nin “patolojik normallik” tabiri var, bu durum için de aynı terimi kullanmak gerekiyor. Normaliz ama dibine kadar patolojik bir normallik. Psikolojik doğumunu gerçekleştirememiş, daima “banttan” konuşan, canlı cenaze insanlar." width="346" height="360" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a="">Cas Mudde’nin “patolojik normallik” tabiri var, bu durum için de aynı terimi kullanmak gerekiyor. Normaliz ama dibine kadar patolojik bir normallik. Psikolojik doğumunu gerçekleştirememiş, daima “banttan” konuşan, canlı cenaze insanlar.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="0cdc45c2-9b06-485b-543c-4f2b01b902c5" data-card-type="Text">İş hayatıyla ev hayatı arasında bir duvar vardı önceden. Rahmetli babacığım saat 5’te eve gelirdi ve işle alakasını bitirirdi, biz onun varlığını evde hissederdik o zaman. Şimdi bizler eve saat sekiz dokuzda bitkin bir hâlde geliyoruz ve maalesef çocuklarımızı dinleyecek takatimiz olmuyor, bu çok feci bir şey. Çuvaldızın en büyüğünü kendime batırıyorum.</p>
<p class="non-card" data-card-id="0cdc45c2-9b06-485b-543c-4f2b01b902c5" data-card-type="Text">İşte geçirdiğimiz uzun saatler, evin sıcak saatlerinden çalıyor. Veya iş ve ev arasındaki sınır o kadar muğlaklaşıyor ki, insanlar alıyorlar bilgisayarlarını gece on bir on ikiye kadar evde çalışıyorlar. E-mailler sürekli işliyor. Ofisi eve taşıyor teknoloji. Bir barbar istilası bu, dikkatli olmamız lazım, ruhlarımızı korumamız ve bunun için de geçmiş çağların kadim bilgeliğine müracaat edebilmemiz lazım.</p>
<p class="non-card" data-card-id="0cdc45c2-9b06-485b-543c-4f2b01b902c5" data-card-type="Text">O bize şunu söylüyor; bütün kadim öğretilerde ele geçirmek değil, ele geçirmeyi reddetmek, yeri geldiğinde hayır diyebilmek, yeri geldiğinde kendimizi sınırlayabilmek… İnsanın sahip olma güdüsünde kendini sınırlayabilmesinin hazzı, arzuyu serbest bırakmanın hazzından fersah fersah ileride. Bir insan kendini sınırlayabilmekle, kendi nefsine, egosuna hâkim olabilmekle, her istediğini yapmamakla olgunlaşıyor.</p>
<h2 data-card-id="0345203d-105e-4e55-997f-820571e19b67" data-card-type="H2">“Bunca varlık var iken&#8230;”</h2>
<p class="non-card" data-card-id="5f91a69b-9ad6-4927-a9a4-d3de09065b83" data-card-type="Text">Pozitif psikolojinin bize söylediği mutluluğun formülü şöyle: Materyalist değerlere ne kadar az bel bağlarsa bir insan, onları ne kadar elinin tersiyle iterse o kadar yükselme istidadındadır. İçsel değerlere yani kendinden daha büyük bir ülküye hizmet etmek, dünyaya bir hayrının dokunmasını istemek ve bunun için gayret göstermek, çevresinde güzel insanlar tutmak, onlara güzellik yapmak, onların güzelliğini açığa çıkarmak, iyi anne-baba olmak, iyi eş olmak&#8230;</p>
<p class="non-card" data-card-id="5f91a69b-9ad6-4927-a9a4-d3de09065b83" data-card-type="Text">Bütün bunları yaparsa bir insan, içsel değerleri çok kuvvetli bir insandır ve içsel değerleri kuvvetli olan insanlar, zaten bu materyalist değerlere yüz vermez, çok daha mutmain insanlar olurlar. Mutluluktan öte itminan sahibi olurlar. Bu çok değerli bir şey.</p>
<p class="non-card" data-card-id="5f91a69b-9ad6-4927-a9a4-d3de09065b83" data-card-type="Text">“Ummak küsmektir” denir Anadolu’da. İki kelimede sosyal psikolojinin bir ciltlik eserini ifade ediyor bu söz. Beklentilerinizi ne kadar yüksek tutarsanız hayata o kadar küsersiniz. İşte “hayal kırıklığı boşluğu” budur. Biz hayal kırıklığına da alışmak zorundayız. Çocuklarımızı da alıştırmak zorundayız, çocuklarımız her istediklerini elde edemeyeceklerini öğrenmeliler. Alın teri akıtmanın, çaba göstermenin önemli olduğunu öğrenmeliler. Bu aslında sorumlu bir çocuk yetiştirmek için de çok önemli.</p>
<p class="non-card" data-card-id="5f91a69b-9ad6-4927-a9a4-d3de09065b83" data-card-type="Text">Çünkü çocuğun sorumluluk kazanması için emek harcaması lazım. Her şeye çok zahmetsizce ulaşan bir insanın gidecek başka yeri kalmıyor, bazen maddeyi, birtakım uç hazları denemeye başlıyor. İnsanın her şeye yavaş yavaş kendi gayretiyle ulaşmayı başarması lazım, alın teriyle ve acı çekerek.</p>
<blockquote data-card-id="2e429afc-cde5-40c7-8507-1b406552b14c" data-card-type="Blockquote"><p>Yunusumuz çok güzel söylemiş: “Kemdürür yoksulluktan nicelerin varlığı / Bunca varlık iken, gitmez gönül darlığı”.</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="8ec3e997-e025-41a9-1806-3372b38c16b9" data-card-type="Text">Hayat bizi çeşitli şekillerde sınıyor, bazen varlıkla sınıyor; bizler insan hikâyeleri dinleyen bir mesleğin insanıyız, buna dair o kadar çok hikâye dinledim ki; övündüğünüz ne varsa yarın bir gün imtihan olarak önünüze konulabiliyor. Servetiyle övünen bir insan kısa sürede hiç beklemediği şekilde servetini kaybedebiliyor, itibarıyla övünen bir insan itibarını kaybedebiliyor. “<strong>Sultanın gölgesinde bulunmayan şehri yıkılmamış olsa da yıkık bil sen</strong>” demiş<strong> Ahmed Gazzâlî.</strong></p>
<p class="non-card" data-card-id="8ec3e997-e025-41a9-1806-3372b38c16b9" data-card-type="Text">İnsan elindekinin ihsan olduğunu, imtihan olduğunu unutmadan iktifa etmeyi, kâfi demeyi, yeterli demeyi bilmeli ve kazanmaya devam etmeli. Ama başkaları için. <strong>Elias Canetti</strong> “<strong>En iyi insan, en az harcayan değil, fakat harcadıkları aracılığıyla en çok armağan eden insan olurdu</strong>” diyor. Kazanmak, başkaları için harcıyorsanız en çok mutluluğa dönüşen bir şey. Bu yine pozitif psikolojinin sayısız çalışmasıyla gösterilmiş bir şey; en mutlu insanlar en çok verebilen insanlar, elinde avucundakini paylaşabilen insanlar, bilgisini paylaşabilen insanlar, cömertliğini paylaşabilen insanlar, başkasının derdini paylaşabilen insanlar.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/26/resized_9acf8-e247787felias_canetti_2.jpg" alt="Elias Canetti “En iyi insan, en az harcayan değil, fakat harcadıkları aracılığıyla en çok armağan eden insan olurdu” diyor." width="314" height="357" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a=""><br />
Elias Canetti “En iyi insan, en az harcayan değil, fakat harcadıkları aracılığıyla en çok armağan eden insan olurdu” diyor.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="de6dcb38-acdf-4c66-8d5e-271d5a567eaa" data-card-type="Text">İlla da hep maddi şeyler vermeye gerek yok, çok zor bir anında bir insana duygudaşlık yaparsınız, sizin omzunuzda ağlar ve o anı asla unutmaz. Kimsesi gelmemiştir, hasta yatağında onu ziyaret edersiniz, o anı unutmaz.</p>
<p class="non-card" data-card-id="de6dcb38-acdf-4c66-8d5e-271d5a567eaa" data-card-type="Text">Annesinin cenazesi vardır, kimse gitmemiştir siz orada olursunuz, o anı unutmaz. Vereceğimiz şeyler yalnızca maddi şeyler değil, biz çocuklarımıza manevi olanı vermenin hazzını yaşatmalıyız. Akraba, yaşlı, yoksul muhtaç ziyaretlerinin erdemlerini yaşatmalıyız, böylece daha üretken oluruz. Üretken olmak, illa ıvır zıvır üretmek değildir. Etrafımıza faydalı olabilmektir.</p>
<h2 data-card-id="cc06dba0-d223-4c04-0476-b97f066154c2" data-card-type="H2">Gönül tokluğu</h2>
<p class="non-card" data-card-id="d59d507d-5244-4749-0226-b638f9c012f9" data-card-type="Text">Hz. Peygamber, “<strong>Gerçek zenginlik gönül tokluğudur</strong>” diyor. Çok büyük bir söz. Tim Kasser son çalışmasına bu sözün ne kadar önemli olduğunu anlatarak başlıyor. “<strong>Gönül tokluğu</strong>” ne güzel bir ifade. Gittik çok güzel bir kazak beğendik, içimiz içimizi yiyor, bu kazağa sahip olursam mutlu olacağım diyoruz, kendimize şu soruyu sorabiliyorsak amacımıza ulaşmış oluruz.</p>
<p class="non-card" data-card-id="d59d507d-5244-4749-0226-b638f9c012f9" data-card-type="Text">“Gerçekten almaya ihtiyacım var mı?” Charles Baudelaire “Susuzluğumuzdan daha büyük olan bardaklarımız, sürahilerimiz yüzünden biraz utanıyordum” diyordu. Gerçekten ihtiyacımız olmayan şeyleri satın almayı artık bırakmamız gerekiyor. Bir “gönüllü sadelik” hareketi başlatmalıyız hayatımızda.</p>
<p class="non-card" data-card-id="d59d507d-5244-4749-0226-b638f9c012f9" data-card-type="Text"><strong>Gönüllü sadelik</strong> ifadesinin mucidi <strong>Richard Gregg </strong>tarafından yapılan bir “basit yaşam” tarifi var; “Bilge&#8230; hem bireysel hem toplumsal yaşamın aslında sınırlı sayıda temel unsurdan oluştuğunu ve bunların dışında kalan her şeyin gereksiz yere birbirini tekrarladığını bildiği için basittir. Eğer temel unsurlar sağlıklı ve güçlü ise geriye kalan detaylar da neredeyse kendiliğinden öyle olacaktır&#8230; Bu yüzden bilge olan, dikkatini yaşamın sınırlı sayıdaki temel unsurlarına verir, basitliğini sağlayan budur.”</p>
<p class="non-card" data-card-id="d59d507d-5244-4749-0226-b638f9c012f9" data-card-type="Text"><strong>Serge Latouche</strong> da <strong>Kanaatkâr Bolluk Toplumuna Doğru</strong> kitabında gönüllü sadeliğe benzer şekilde, “k<strong>anaatkâr bolluk toplumu</strong>” ve “<strong>gönüllü yetingenlik toplumu</strong>” diye nitelediği yeni bir anlayış tasavvur ediyor. Latouche, küçülmenin zorunluluğu fikrini, gezegenimizin doğal kaynaklarının sınırlılığı karşısında ekonomik büyümeyi ve tüketimi temel alan bir toplumsal modelin sürdürülebilirliğinin imkânsızlığını belirterek gerekçelendiriyor.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/27/resized_110be-52846e0esergelatouche.jpg" alt="Serge Latouche da Kanaatkâr Bolluk Toplumuna Doğru kitabında gönüllü sadeliğe benzer şekilde, “kanaatkâr bolluk toplumu” ve “gönüllü yetingenlik toplumu” diye nitelediği yeni bir anlayış tasavvur ediyor." width="456" height="325" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a="">Serge Latouche da Kanaatkâr Bolluk Toplumuna Doğru kitabında gönüllü sadeliğe benzer şekilde, “kanaatkâr bolluk toplumu” ve “gönüllü yetingenlik toplumu” diye nitelediği yeni bir anlayış tasavvur ediyor.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="14505a80-530c-4fb9-0938-86dd5eaa7424" data-card-type="Text">Küresel yıkım noktasından hareket ederek dünyamızı bir “kazazedeler gezegeni” olarak tanımlıyor. Yine bir başka yazar,<strong> E. F. Schumacher</strong>’in, insanın hemcinsleriyle, doğayla ve yaratıcının kudretiyle girdiği bu savaştan çıkması, barışı yeniden ihdas etmesi için önerdiği yöntem de aynı minvalde&#8230; Küçük Güzeldir kitabında barışa giden yolun bolluk ve kusursuz işleyen bir düzen aracılığıyla değil, yetinmeyi bilen bilge insanlar önderliğinde açılacağını dile getiriyor Schumacher.</p>
<p class="non-card" data-card-id="14505a80-530c-4fb9-0938-86dd5eaa7424" data-card-type="Text">Modern kapitalist düşünceyi Budist ekonomi bilimi çerçevesinde erozyona uğrattığı metinler, bizim de geleneğimizden aşina olduğumuz bir hikmete atıfta bulunuyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="14505a80-530c-4fb9-0938-86dd5eaa7424" data-card-type="Text">Önemli ve gerekli şeyleri ötekilerden ayırt edebilme yetisi, insanın ancak olgun ve bilge bir karaktere kavuşmasıyla mümkün. Bir gün <strong>Hz. Mevlana</strong>’ya bir adam geliyor, “<strong>Şems’i gördüm</strong>” diyor. Atıyor hırkasını önüne Mevlana, çok muteber onun hırkası. Sevinerek alıyor adam, gidiyor. Etrafındakiler “Bu adamın yalan söylediğini biliyordun, niçin hırkanı verdin” diye soruyorlar. “<strong>Yalanına hırkamı verdim, gerçeğine canımı verirdim</strong>” diyor.</p>
<h2 data-card-id="51f2d9dc-4f3a-43f6-3d0b-a9b13f112651" data-card-type="H2">“Cihana gönül verme&#8230;”</h2>
<p class="non-card" data-card-id="c1b6449e-f5d6-404d-0adc-5bb4005d6d35" data-card-type="Text">İnsanı en çok mutsuz eden şeylerden bir tanesi sosyal mukayese. Kendimizi bir başkasıyla kıyaslamaya başladığımız an mutsuz olmamız kaçınılmaz. Hep piramidin yukarısına, bizden daha iyi durumda olduğunu düşündüğümüz insanlara bakarız, fakat muhtaçları, yoksulları görmeyiz.</p>
<blockquote data-card-id="2507424b-2491-4138-6823-05ec4281ccee" data-card-type="Blockquote"><p>Yine Hikem’de “Yoksulluk sende zati bir sıfattır. Sebeplerin akışı sendeki gizli olan yoksulluğu hatırlatır. Sonradan gelen nimetler zatî yokluğu ortadan kaldıramaz. Vakitlerin en iyisi yoksulluğuna şahit olduğun ve sendeki yokluğa geri çevrildiğin vakittir” diyor Ataullah İskenderî.</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="6c534f57-3d96-444d-e585-0ea97d1f6791" data-card-type="Text">İnsanın en büyük yanılsaması dünyanın kendisinin etrafında döndüğünü düşünmesi. Dünya bizim etrafımızda dönmüyor, dünyada çok acılar, trajediler var. Babil’in yönetmeni İnarritu’nun Biutiful diye bir filmi var. Barcelona’nın varoş semtlerinde bir sızıntı neticesinde ölen, tekstil fabrikalarında çalışan Çinli kaçak işçi göçmenlerin hikâyesini anlatıyor. Böyle bir sürü trajedi var dünyada, yanı başımızda insanlar yok yere öldürülüyor.</p>
<figure class="template image-card">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card redactor-layout-right-fixed" data-v-38712434="">
<div class="context-img-card-image" data-v-40c6c337="" data-v-38712434=""><img loading="lazy" decoding="async" class="alignright" src="https://img.piri.net/mnresize/900/-/resim/imagecrop/2020/05/01/01/29/resized_b6cab-fa657bc5biutifulfycposterlg.jpg" alt="abil’in yönetmeni İnarritu’nun Biutiful diye bir filmi var. Barcelona’nın varoş semtlerinde bir sızıntı neticesinde ölen, tekstil fabrikalarında çalışan Çinli kaçak işçi göçmenlerin hikâyesini anlatıyor. " width="384" height="460" data-v-40c6c337="" /></div>
</div>
</div><figcaption class="context-img-card-caption" data-v-9376991a="" data-v-38712434=""><span class="title" data-v-9376991a="">abil’in yönetmeni İnarritu’nun Biutiful diye bir filmi var. Barcelona’nın varoş semtlerinde bir sızıntı neticesinde ölen, tekstil fabrikalarında çalışan Çinli kaçak işçi göçmenlerin hikâyesini anlatıyor.</span></figcaption></figure>
<p class="non-card" data-card-id="43a45b41-7dd6-4ffd-4dac-fafe6a8e7fe0" data-card-type="Text">Büyük bir katliam yaşanıyor Ortadoğu’da. Bütün bunlara rağmen, bizim bu dünyadan sanki kendimiz için yaşıyormuşçasına geçip gitmemiz ayıp. Başımızı çevirmek zorundayız, oraya bakmak zorundayız. Oradan bir sızıyı yüreğimizde taşımak zorundayız. Etkin diğerkâmlık diyor buna bir düşünür. Dünya bizi dikkate ve rikkate çağırıyor.</p>
<p class="non-card" data-card-id="43a45b41-7dd6-4ffd-4dac-fafe6a8e7fe0" data-card-type="Text">Cömertlik de diyebiliriz buna; herkes maaşından belli bir miktarı, ne kadarına güç yetirebiliyorsa, canını acıtacak noktaya kadar bir miktarını yoksullar, yoksunlar için ayırsın, çocuğuna da verdirsin. Hz. Ali’nin, çok derin anlamlı bir sözü vardır: “<strong>Malı infak etmeyen kimseye mal nasip olmamıştır</strong>.”</p>
<p class="non-card" data-card-id="43a45b41-7dd6-4ffd-4dac-fafe6a8e7fe0" data-card-type="Text">Maddiyatçılar, maddeye perestiş edenler, yani ki insanlığın mutluluğunu ve esenliğini sağlayan temel şeyin maddi olduğunu düşünen insanlar, dünyayı daha çok kirletiyorlar. Üstelik empati duyguları daha zayıf, adalet anlayışları çok daha zayıf. Bu insanlar, “Benim için iyi olan, iyidir” diyorlar. “Gemisini kurtaran, kaptan” diye düşünüyorlar.</p>
<p class="non-card" data-card-id="43a45b41-7dd6-4ffd-4dac-fafe6a8e7fe0" data-card-type="Text">Dolayısıyla aslında tabiatın kirlenmesine, iklim değişikliklerine sebep oluyorlar. Hatta böyle uluslar da var. Maalesef Kyoto Protokolü’ne imza atmayan, karbon emisyonu çok fazla, enerji üretimiyle dünyanın en büyük kirlenmesine sebep olan fakat bununla ilgili en ufak bir sorumluluk da hissetmeyen devletler de var. Bu da bir tür narsisizm. Bu dünyada birlikte yaşıyoruz. Hepimizin ortak kaderi paylaştığı bir dünyada başkasını düşünmeden yaşamak hovardalıktır. Bunu kabul edemeyiz, ortak bir insanlık bilinci, ortak bir küresel vicdan oluşması için gayret etmemiz lazım. Bunun yollarından bir tanesi de bu sürgit tüketimciliğe dur diyebilmek.</p>
<blockquote data-card-id="32be354a-99bd-4ad5-470b-6ef7b81d7b21" data-card-type="Blockquote"><p>Bir Fransız direnişçi “Dünya bir mağaza değildir” diyordu. Ben de bir tezgâhtar değilim. Hiçbirimiz bu pazarlama tekniklerinin zavallı denekleri değiliz, buna isyan etmemiz lazım.</p></blockquote>
<p class="non-card" data-card-id="b6f46f99-d763-4226-0475-2db4c04c7b2c" data-card-type="Text">Hepimiz bir yerden başlamalıyız. Ölümü hatırlamak, ölmüş ve gömülmüş gibi yaşamak değil, dünyanın sebeplerini hor kılmaktır. Sebeplerimizin sahihliğini sürekli teyit edeceğimiz miyar “Amaçladığım bu şeyin ben öldükten sonra da, benden sonraya bıraktığım dünya ve insanlar ya da öteye taşıdığım kendim için bir önemi olacak mı?” sorusu olmalı.</p>
<ul data-card-id="26388fb9-f8ac-4573-4b21-f2e68a5e094f" data-card-type="Ul">
<li>Şeyh Sadi Şirazi, Bûstan eserinde anlattığı bir hikâyede şöyle der: “Acem ellerinde bir deli, Kisra’ya şöyle demiş; ‘Ey Cem mülkünün vârisi; Eğer saltanatı Cem’le baki kalsaydı, sana nasıl nasip olurdu! Karun’un bütün hazinelerini de ele geçirsen ancak bağışladığın kadarını yanında götürürsün. Kalanı, senin değildir; burada kalır…’ Dünya böyledir, çabuk geçer. Zaman vefasız, sebatsızdır, ihtiyar birisi gününü, bitirince bir talihli beşikten başını kaldırır. Cihana gönül verme ki, sana yabancıdır…”</li>
</ul>
<p>https://www.gzt.com/nihayet/cihana-gonul-verme-3533957</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cihana-gonul-verme/">Cihana gönül verme</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cihana-gonul-verme/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Ruhun Derin Yaraları &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 14:36:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[narsist kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[nezaket]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Derin Yaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Sıkıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Selfie Sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24502</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24503 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg" alt="" width="458" height="304" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-768x509.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-1024x678.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj.jpg 1318w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></p>
<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah programlarından da kesinlikle uzak durulmalı. İnsanı çok fazla kötülükle tanıştıran ve çok kötü bir dünyada yaşadığımız hissini uyandıran, adeta insanın iradesini felç eden yapımlar bizi umutsuzluğa ve tükenmişliğe sürükleyebiliyor.</p>
<p>İlle de televizyon seyredeceksek insana umut veren, insanın içini insani duygularla ışıtan, ısıtan yapımlara ağırlık verelim. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı yapımlar bir süre sonra adaletli bir dünyaya duyduğumuz inancı zedeliyor ve bizi her an teyakkuzda her an kötülük bekleyen endişeli, vehimli insanlara dönüştürüyor. Bu konuda yapılan sayısız çalışmanın gösterdiği bir gerçek var; televizyon karşısında geçirdiğimiz saatler depresyona dönüşen saatlerdir, ne kadar ekran karşısındaysanız o kadar depresyona girersiniz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İroniktir; en çok onay alan insanlar genellikle başkasının onayını aramayan insanlardır. Mutluluk, onay arama ihtiyacının yokluğudur. Wayne W. Dyer, Hatalı Alanlarınız kitabında buna ilişkin bir fabl aktarır; “Büyük bir kedi, kendi kuyruğunu kovalayan küçük bir kediye sormuş: ‘Neden kuyruğunu kovalıyorsun?’ Yavru kedi yanıt vermiş: ‘Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğum olduğunu öğrendim. Bu nedenle onu kovalıyorum, yakaladığımda mutluluğa ulaşacağım.’ Bunun üzerine yaşlı kedi şöyle demiş: ‘Gençken ben de evrenin sorunlarına ilgi duymuş ve mutluluğun kuyruğum olduğuna karar vermiştim. Ama şunu fark ettim; ne zaman onu kovalasam benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam hep peşimden geliyor.”</p>
<p>Buna rağmen, tek başına bir mutluluk da en olmayacak şeydir. Üç şey var ki vermeden alamazsınız, size dönmesi için önce onu başkasına vermeniz lazım: Mutluluk, huzur, özgürlük. Bunları bir başkasına verirseniz size misliyle döner. Esirger ve o konuda cimrilik ederseniz siz de ondan mahrum kalırsınız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Adorno “Ünlüler mutlu değildir. Bir marka olmuşlardır, kendilerinin de onaylamadığı yabancı bir meta; ve kendi yaşayan imgelerine dönüştükleri ölçüde de ölüdürler.” demişti. Ün insanın elinden biricik sermayesini, kendi özgün hayatını çekip alır. Herkesin bir başkası tarafından doyurulmayı, ihtimam görmeyi beklediği bir çağda yaşıyoruz. Narsistik benliklerimize o kadar sevdalıyız ki herkes bize bakıp özen göstermeli diye düşünüyoruz. Çünkü zamanında yeterince özen görmedik, yeterince başkasının gözlerinde aynalanmadık, sevilmeye layık bir kendiliğin yansımasını göremedik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir gün bir hanımefendi bana şöyle demişti : “Hayatımda iyi giden hiçbir şey yok. Bir sürü şey berbat, fakat ben falanca ilacı aldığım için kendimi berbat bir neşede hissediyorum ve kendime çok öfkeleniyorum. Neşe duyacak hiçbir şey yok.” Bu sahte neşe, yani olmamışlığın neşesi, alkolle, maddelerle, uyuşturucularla, sahte yaşantılarla, çok güzel yemekler yiyerek, harika yerlere giderek onun fotoğraflarını insanların gözüne dayayacak şekilde paylaşarak.. Bütün bunlar bize, gerçek yaşanmışlığın verdiği, eziyetin sonrasında gelen rahatlamanın, mutluluğun tadını vermiyor. Mutluluk dediğimiz şey gelir, gider.</p>
<p>Bazen bir haber alırız, üzülürüz, karalar bağlarız, içimiz kan ağlar. Bazen bir haber alırız, içimiz içimize sığmaz. Sürekli bir hal olarak belki bir itminan halinden bahsedersek, sadece insan ilişkileriyle sınırlı olmayan, insanın bu dünyadaki macerasını metafizik bir bakış açısından da anlamlandıracak bir bakışa ihtiyaç var.”Mutluluk, bizatihi kendisi için istenen, hiçbir zaman bir başka şeyin elde edilmesi için istenmeyen iyiliktir. Onun ötesinde insanın elde edebileceği hiçbir şey yoktur.” Diye tanımlamıştı mutluluğu Fârâbî.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Selfie Sendromu&#8221; ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşırı meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşırı odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor. Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Elbette sosyal medyanın “gayrişahsi biçimde şahsi&#8221; doğası, içimizdeki özseverliği kışkırtıyor. Sanal etkileşimde muhatabımızın buğulanan gözlerini, bükülen ses tonunu çoğu zaman görmüyor, işitmiyoruz.</p>
<p>Bu uyaranların yokluğu bizi daha duyarsız, düşüncesiz ve benmerkezci kılabiliyor. Araştırmacılar buna ”ahlaki sığlaşma varsayımı” diyor. Ultra hızlı sanal etkileşimlerimiz yüzeysel ve hızlı gelişen düşünceler uyandırıyor; bunun sonucunda hem kendimizi hem de başkalarını daha sığ biçimlerde algılıyoruz. Batı dünyasında yapılmış çalışmalar, yeni nesillerin, özseverlik (narsisizm) ölçeklerinde öncekilere oranla çok daha yüksek puanlar aldığını gösteriyor. Dünyanın yeni veba salgını; bu kendini beğenmekte sınır tanımayan, ukala ama içi boş insan tipi, hız teknolojileriyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Titus Burckhardt Aklın Aynası&#8217;nda İslam&#8217;ın güzellik algısına “&#8230; güzellik rasyonel düşünce süzgecinden geçmeksizin nefse işler ve birçok inanan kişi açısından katıksız bir doktrin olmaktan çok doğrudan bir anlatıdır. Güzellik dinin canı, eti; teoloji, yasa ve etik ise iskeletidir. İhsan sözcüğü aynı zamanda &#8216;güzellik&#8217; ve &#8216;erdem’ anlamlarına da gelir; tam olarak bu sözcük zorunlu olarak dışa vuran, her insan eylemini sanata ve her sanatı da Allah&#8217;ın selamına dönüştüren kalbin ve ruhun güzelliği, iç güzellik anlamına gelir,&#8221; sözleriyle işaret ediyor. Tüm bir tasavvuf dünyasını şekillendiren “ihsan” kavramı, bizde güzel olana (hüsn&#8217;e), Cemal&#8217;e duyulan iştiyak ile sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak bu güzellik, cismin insicamından aşkın bir mizacı gereksinir. Güzel, daima ileriye atılmakta olan, akan, yükselen bir imkânı çağrıştırır. Güzel biçimlerin ışığında yüzer, ebedi dilin gramerini oluşturan sözcükleri mırıldanırız onu temaşa ettikçe, engin ve yüce bir şeylerin adı gelir dilimizin ucuna: Zaman gibi, adalet gibi, ölüm gibi, rahmet gibi. Güzelin vaat ettiği o henüz belirmemiş olan şeye karşı hasret çekeriz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzelin bizlere kendi hikâyemizi nasıl anlattığına dair en temel metinlerden biri halen daha Plotinos&#8217;un Enneadlar&#8217;ıdır. “Göz neye bakıyorsa ona benzemeli, onun gibi olmalı. Göz güneş gibi olmadan güneşi göremez. Bir ruh kendisi güzelleşmeden Güzel&#8217;i göremez&#8230; Kendine gel ve bak. Kendinde Güzel&#8217;i görmüyorsan kendisi güzel olması gereken heykeltıraş gibi yap. Karanlık ve pürüzlü yerleri cilala, parlat. Ta ki Erdem&#8217;in ilâhî parlaklığı yansıyabilsin sende (&#8230;) Öyleyse, haydi kaynağa geri dönelim ve güzelliği maddi şeylere yerleştiren ilkeyi gösteriverelim. Şüphesiz bu ilke vardır; bu ilk bakışta görülen bir şeydir. Ruhun kadim bir bilgisindenmişçesine adlandırdığı ve fark edince bağrına basıp birlikteliğe girdiği bir şey. Ama ruh bir de çirkinle karşılaşırsa birdenbire kendi içine siner, onu reddeder, ondan yüz çevirir, uyumsuz olduğu için gücenir. Yorumumuz odur ki ruh -doğasının bütün doğruluğuyla, oluşun hiyerarşisindeki en yüce varlıklarla yakın ilişkisiyle- o soydan bir şey ya da o soya ait en ufak bir iz gördüğünde, ani bir zevkle titrer, kendisine döner ve böylece yeniden doğasının bilincine, kendi yurduna katılır.. .&#8221; Ruh güzellik terbiyesi ile yücelirken, çirkinlikle ağılanır, aşağılanır ve kırılır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm mevcudat Yaradan&#8217;ın esmasının tecellisiyle her an kevn ve fesad aralığında yeni bir yaratılışta elbette ancak insanın farkı mahlükatın içerisindeki en parlak aynaya,yani &#8220;gönül&#8221;e sahip olması. Gönlün cilasının gözün menfezinden aksetmesi de güzelin vacipliğine bir karine sayılmalıdır; nasıl ki yumurtasının içinde uyuyan bir yavru kartalın kanadı gökyüzünün varlığını zorunlu kılıyorsa, gözün gönül ışığıyla parlaması da güzeli zorunlu kılar. İnsan, cehennemini buradan köz köz oraya taşıdığı gibi cennetini de kendindeki hüsn ile inşa ediyor. İbn Hazm, ”Seni bana anlattılar da seni görünce anladım; anlattıkları şey sadece hezeyanmış,’ diyordu. . . Cenneti kulaktan dolma bilgiyle mamur edecek bir özü yok insanın.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana sorarsanız dostluk, sevdiğimiz insanı, yargılamadan ve bir talepte bulunmadan kalpte tutmaktır. Dostluk tutunmaktır, hatırda tutmak ve hatır tutmaktır. Zor zamanda dosta vefa, insanlığımızın miyara vurulduğu bir ölçüdür.</p>
<p>Ama arkadaşlık sanal olunca, bir tuş darbesiyle gidebilecek demektir ve işte o zaman, sadece kendi ihtiyaçlarımızı doyurmak için kullandığımız ve artık işimize yaramaz olduklarında buruşturup bir kenara attığımız, zayıf bir ilişki söz konusudur.</p>
<p>Karamsar kehanetlerden uzak durmak için bir ipucu vererek bitirelim: Sanal dostluklarınızı gerçek mecralara taşıyın, onları kanlı canlı insanlar olarak görün, hikayelerini kendi ses ve yüz ifadelerinden dinleyin. Gözünün içine bakarak samimiyetle dinlediğiniz o insan, sizin o an dost olmaya davet ettiğiniz kişinin ta kendisidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kimi araştırmalar Internet’in yalnızlık, depresyon, toplumsal destek ve kişinin kendi gözündeki değerinde bir azalmanın yanı sıra, sığ ve saldırgan davranışları da tetiklediğini gösteriyor. Yalnızlık insana eşlik edecek kimsenin olmayışıdır, bu yokluğun doğurduğu kederdir. Ama televizyon can sıkıntısı üretimi konusunda ne denli güçlüyse, Internet de yalnızlığın üretimi söz konusu olduğunda o denli güçlüdür. Nasıl ki günde altı saat televizyon seyretmek can sıkıntısı eğilimine ve hiçbir şey yapmadan oturamamaya neden oluyorsa, günde yüz tane tekst mesajı da aynı şekilde bir yalnızlık eğilimine uç verir</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ummak küsmektir” denir Anadolu’da. İki kelimede sosyal psikolojinin bir ciltlik eserini ifade ediyor bu söz. Beklentilerinizi ne kadar yüksek tutarsanız hayata o kadar küsersiniz. İşte “hayal kırıklığı boşluğu” budur. Biz hayal kırıklığına da alışmak zorundayız. Çocuklarımızı da alıştırmak zorundayız, çocuklarımız her istediklerini elde edemeyeceklerini öğrenmeliler. Alın teri akıtmanın, çaba göstermenin önemli olduğunu öğrenmeliler. Bu aslında sorumlu bir çocuk yetiştirmek için de çok önemli.</p>
<p>Çünkü çocuğun sorumluluk kazanması için emek harcaması lazım. Her şeye çok zahmetsizce ulaşan bir insanın gidecek başka yeri kalmıyor, bazen maddeyi, birtakım uç hazları denemeye başlıyor. İnsanın her şeye yavaş yavaş kendi gayretiyle ulaşmayı başarması lazım, alın teriyle ve acı çekerek.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75491063">
<div class="ust">
<div class="govde">Çocuklarımıza ancak iyi örneklikler teşkil ederek ahlaki rehberler haline gelebiliriz. Çocuklarımızın analitik zekalarını önemsediğimiz kadar ahlaki ve manevi zekalarını da önemseyelim. Ahlaki ve manevi zeka aynı zamanda paylaşabilmeyi, verebilmeyi başarmak demektir</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75490740">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İyilik bazen, uzak kalabilmek inceliğini gösterebilmektir. Orada olmak ama yarayı deşmemek. Ezra Pound’un Konfüçyus’tan aktardığı bir deyişle devam edelim, “Tze-Chang sordu: İyi insan nasıl davranır? Konfüçyus; O başkalarının ayaklarına dolaşmaz. Duygularına dolaşmaz, iç odaya girmez.” İyilik, ona ihtiyacı olanın ölçüsüne ve meşrebine göre yapılmalıdır. Bu konuda ezberden bir görenek ahlakıyla davranmak, bizatihi muhatabı rahatsız eden, örseleyen bir kötülüğe dönüşebiliyor.</p>
<p>İyilik yaparken gözetilmesi gereken başka hassasiyetler de var; Gönenli Mehmet Efendi “İnsanlara iyilik yaptınız mı uzaklaşın oradan, küçülmesinler yanınızda, size teşekkür etme ihtiyacı dahi duymasınlar.” diyordu. İyilik, zamanında ve mümkün olduğunca muhatabına sergilenmeden yapılmalı, veren verdiğini hemen unutmalı ancak alan, iyiliği daima hatırında tutmalı, vakti geldiğinde bu iyiliği varlığa iade etme sorumluluğunu taşımalıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489546">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan kendisini aşan, kendi menfaatinin ötesinde bir şeye hizmet ettiği zaman hayatından da mutmain oluyor. Bu hayatı boşa yaşamadığı hissini kazanıyor. Bir kez kalpten çıkıp da paylaşıldığında, insana misliyle geri dönmemiş bir iyilik yoktur. Siz o dönüşü bazen hemen görüp hissedemeseniz de, sevgi size geri döner, hayatınızı kuşatır. İyilik ‘eylem halinde sevgi’dir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489330">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Cemil Meriç’in “İyilik eden mükafat bekliyorsa tefecidir” sözü ne kadar derin bir hakikate işaret ediyor. Marcus Aurelius’un “Birisine iyilik etmişsen, daha fazla ne istiyorsun? Doğana uygun davranmış olmak yeterli değil mi senin için? Yaptığının karşılığını görmeyi mi arıyorsun daha?Gözün görmek, ayakların yürümek için ödül istemeleri gibidir bu.” sözü de aynı hususa işaret ediyor.</p>
<p>Kuran’da, beni okuduğum zaman çarpan, sarhoş eden bir dizi ayet var Fussilet suresinde; “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan bir tarzda sav. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık olan adeta sıcak bir dost olmuştur.” Bundan daha temel, bu kadar güzel bir etik, ahlaki kaide olabilir mi? Din ahlaktır, bizi yüce gönüllü olmaya çağırır. Bize düşmanlık etmek isteyenlerin dahi hayrı ve ıslahı için bir duruş ve dua sahibi olmalıyız. Sahili amansızca dövmek, hırçın dalgaların âdetinden olsa da, sahil topraklığından ötürü karşılık vermez, müşfik bir mukavemet gösterir ve gün olur deniz de bıkar, vazgeçip durulur.</p>
<p>Sufyan-ı Sevri der ki, “İhsan, sana kötülük yapana iyilik yapmandır. İyiliğe iyilik bir alışverişten ibarettir.” Ahlak açısından ihsan, bir insanın sadece insanlara karşı değil, tüm varlığa karşı şefkatli, merhametli, kerem sahibi ve lütufkar olmasıdır. Mutasavvıflar, bundan dolayı tasavvufu, Allah’ın emrine saygı, yarattıklarına ise ihsan göstermek olarak tarif ederler. ‘Varlığın çobanı’ olarak tanımlıyordu insanı Heidegger; dünyaya ihtimam gösteren, genişletilmiş bilinç- vicdan sahibi bir canlı olarak.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75488094">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gazzâli, İhyâ’sında şöyle yazıyor : “Âdil olup iyi insanlara yumuşaklıkla muâmele eden mütevâzı bir yönetici duyduğun ve bunun aksine olarak zâlim, acımasız bir yönetici duyduğun zaman, her ikisi de sana kâr ve zararı dokunmayacak şekilde uzak memleketlerde olsalar bile, bunlardan birine kalbinden nefret eder, diğerine sevgi duyar ve zorunlu olarak bu ayrımı yaparsın. Bu sevgi, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir ki, bu sevgi ihsandan bir yarar görmeyen kimsede görülür. İşte bu bile sadece Allah’ı sevmeyi gerektirir. Başkası ise sebep ile ilgisi olması bakımından sevilir. Zira gerçekte ihsan eden Yüce Allah’tır.” Bizler bu iyilik ve ihsan bilgisiyle iyiye, merhamete yönelimli olarak doğuyoruz. Şair “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyor ya, biz büyüdükçe ve konvansiyonel ahlak anlayışına uyum sağladıkça, bazen vicdan ve iyilikten uzaklaşabiliyoruz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486877">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Zihinde dalgınlık bazen, temaşa yahut tefekkür halinde iken iyidir ya, göğüsteki dalgınlığın ihmale gelir yanı yok. Peter Singer “Bir gölün yanından geçiyoruz, gözümüzün önünde bir çocuk boğuluyor. Gördüğümüz zaman başımızı çeviremeyiz vicdanımız bizi rahat bırakmaz ve o çocuğa yardım etmek için koşarız.” diyor. Dünyada gözümüzün önünde Afrika’da, Myanmar’da, Asya’da, onbinlerce yüzbinlerce insan açlıktan, sefaletten kırılıyor. Uzak bir mesafeden, izliyoruz acıyı; “başımızı çevirme hakkımız yok” diyor. Ekranın her sahici şeyi yapaylaştıran efsununa teslim olamayız, acının simüle edilmesine rıza gösteremeyiz. Singer, ihtiyacın üstünde gerçekleşen, artan maddi zenginliğin ihtiyacı olanlara dağıtılmamasını boğulan bir çocuğu görmezsen gelmekle eşdeğer buluyor, onun önerdiği model “etkin diğerkamlık”. Üzülmek bir fayda sağlamaz, insanlara aktif şekilde destek olmak, gelirinden her ay hatırı sayılır bir miktarı dünyanın muhtaçlarına, yoksullarına göndermek gerekir. Aldırış, insan varlığının ağrıyı cevaplaması, kendi özünü gerçekleştirmesi, böylelikle de sahih bir yaşama geçmesi anlamına gelir. Kendimizle gerçekleştirdiğimiz o sessiz diyalog.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486616">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Anne ve baba çocuğa iyi ahlak vermek istiyorlarsa, yüksek seciyeli ve karakter sahibi bir çocuk yetiştirmek istiyorlarsa kendileri de öyle olacaklar. Biz anne babalar olarak ahlaklı, sevgi dolu, empatik, merhamet dolu bireyler olursak, vicdanlı bireyler olursak çocuk da o değerleri alıp içselleştiriyor</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75485357">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsan kendine çok kolay yalan söyleyebilen bir varlık. Külli niyetini çok hayırhah bir niyet olarak izhar edebilir, duyurabilir fakat bilinç dışında, daha karanlık kuvvetler aslında bambaşka bir şey istemektedir. Benim külli niyetim “Allah’ın rızasını kazanmak” diyebilir fakat kendine bile itiraf etmekte zorlandığı külli niyeti şöhret olmaktır, para kazanmaktır, güç sahibi olmaktır, insanları yönetmektir vs. Psikoloji insanın kendini kandırabilme potansiyelini gördüğü için insana bakarken biraz daha karamsar bakıyor, buradaki ayrımı nasıl yapacağız? Kur’an-ı Kerim de bizi defalarca, insanın kendini aldatma potansiyeli konusunda uyarıyor. Bilinçaltında inler cinler ifritler top oynuyor. Bir Zen hikâyesi anlatılır: Bir okçuluk ustası yanında manevi eğitimini vererek bir çırak yetiştiriyor. Zaman sonra çırak başka ustalardan da bir şeyler öğrenmek için izin istiyor. Birkaç sene sonra dönüyor. Ustasına meziyetleriyle böbürleniyor “Ben seni fersah fersah geçtim usta, benim artık ok atmama gerek kalmadı, bir bakışımla bir kuzgunu yere indirebiliyorum. Artık oksuz avlıyorum” diye. Ustası “Evladım sen daha olmamışsın, okçuluğun en yüksek mertebesi hiç ok atmamaktır.” diyor. En ufak kibir belirtisi kalmasın diye o makamı da terk etmektir terk-i terk.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75484687">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Peygamberimiz, “Mümin, müminin aynasıdır” derken, müminlerin birbirlerini sevenler olarak birbirinin göstereni ve inşa edeni olduğunu mu anlatıyordu? Hadîse İbn-i Arâbî’nin getirdiği yorum ise olağan üstüdür. Mümin, yüksek seciyeye sahip bir tür inanan insanın vasfı olduğu gibi, inanılan ve güvenilen Allah’ın da esmasındandır. El’Mümin. İşte, Arâbî bu iki Mümin’in birbirini aynaladığını ifade ediyor. Her halükarda bizler O’nun sayesinde ve O’nunla birbirimizin halinden anlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483495">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dünyanın işleri, dehrin halleri; bizleri söğüt gibi savuran, çözüp birbirine dolayan bir rüzgar. Bir rüzgar esiyor aramızda, bizim kımıltılarımızdan, inildeyişlerimizden yapılma bir rüzgar ve en çok da fısıltılarımızdan. Bir söğüt dalının hışırtısıyla konuşuyor insanlık. ‘Korku içinde olana her şey hışırdar’ demişti birisi, ekleyeyim ben de, sevgi içinde olana her şey fısıldar. Dağ fısıldar, ay fısıldar, gök fısıldar. Japon Haiku şiirinin büyük ozanı Başo “kalbindeki bütün arzu/ bütün nefret/söğüde emanet” diye yazarken, aklındaki insanlık ailesi miydi, yoksa gerçekten hallerini bir bir söğüde dökmekten mi bahsediyordu bilmiyorum. Bazen insan, anlatamamaktan da önce anlatamayacağını bilmenin derdiyle bîzârdır. Konuşan kişi kendi yalnızlığında, kendi kırılgan titreşiminde, hatta kendi yokluğunda söylenir. “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” demişti Âkif</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483257">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İki mahkum hücre duvarına tıklayarak haberleşir. Onları ayıran duvar, haberleşme vasıtalarıdır da. Her ayrılık, bir bağdır’ demişti Simone Weil.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482841">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hakikat sadece bende ve benim cemaatimde konuşuyor, diğer insanlar dalalet içinde’ düşüncesi, bütün toplumsal yapıları avlama istidadında bir yanılsamadır. Hangi toplumsal grup buna ram olursa oradan bir hayır çıkmaz. Biz ve onlar arasına duvar örmek ve sonra tahkim edilmiş bir kaleden diğer insanların kusurlarını sayıp dökmek bir konuşma ahlâkının tesisine izin vermez. Tam aksine kendi kusurlarıyla açık bir biçimde yüzleşebilen ve söylemlerini başkasının ne olduğu üzerine değil de kendinin nasıl daha hayırhah olabileceği üzerine kuran yapılar, toplumu ileriye taşır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482532">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Teknolojinin hayatlarımızı alt üst etmesiyle çok yaygın bir problemle karşı karşıyayız, gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar. Nezaket böyle bir toplumda “Birbirinin gözünün içine bakarak konuşabilmek” şeklinde de tanımlanabilir. Katıksız dikkat, muhatabımıza gösterebileceğimiz en büyük ihtimamdır.</p>
<p>Fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, insan yüzü. Yüz, bizi kendine tanık olmaya çağırır. İnsanın bize verebileceği her şeyi onun yüzünden okuyabilme sınırlılığı, bizim açımızdan bir sınır taşıdır. Sosyal medyadaki taşkınlığın tek kaynağı kötülüğün göz alıcı ışıklandırması değil, yüzlerini göremiyoruz insanların. Onda bizi nezakete davet eden insan tarafımızın yansımasını göremedikçe de kabalaşmakta beis görmüyoruz. ‘Nezaket kar gibidir’ diyor Halil Cibran, ‘örttüğü her şeyi güzelleştirir’.</p>
<p>İnceliği, nezaketin görkemini üzerinde taşıyan insanlar var, size sadece var olmanızla bile sıra dışı bir şey yapıyor olduğunuz hissini verirler. Adeta içinizdeki güzelliği çekip çıkarır ve yüzünüze tutarlar. İyilik erleri. Onlar bu çağın soyluları, &#8216;çiçek dirilticileri&#8217;dir. Olur da elimizi tutarlarsa, bu nazik insanların elini bırakmayalım.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482388">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nezaket takdir etmekle de ilgilidir. Nezaket hakikati söylemektir. Muhatabımız kendine veya başkalarına zarar verecek bir yanlış yapıyorsa onu mahcup etmeden, incelikle uyarmak onun selametini öncelemek olacaktır. Özellikle çiftler arasındaki, en küçük sosyal birim olan ailedeki nezaket, ziyadesiyle önemli. Nezaket olursa bir evliliğin temelleri ve bağı çok daha sağlam oluyor. Birbirini takdir edebilen çiftler çok daha iyi sağlıklı bir evlilik sürdürüyorlar. Karşımızdaki insanın potansiyellerini, bizim için yaptığı iyi şeyleri fark etmek, bu farkındalığımızdan onu haberdar etmek, aramızdaki bağları güçlendirecektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481686">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bütün mevcudat birbirine komşudur, akrabadır. Peygamberimizin “Uhud bir dağdır. Ama biz onu severiz, o bizi sever.” sözü kulağımızda küpe olmalı. Gökyüzü bizim büyük kardeşimizdir, Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481583">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamıza, komşumuza ve diğer insanlara sürekli ünlüyor ve onları insan yerine koymuyorsak, çocuklarımıza miras kalan bu özelliklerimiz olacaktır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75480985">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nezaket, hiç karşılık beklemeden iyilik yapmak, bir başkasının ihtiyacını o an için kendi ihtiyacının önüne koymak veya bir başkası için o an cömert olabilmektir. Kendi benliğini aradan çıkarabilmek, kendi benliğini o an için silebilmektir. Nezaketin illa da kendinden çok fazla büyük bir şey vermek olması gerekmiyor. Çoğu zaman, bir başkasını düşünmeyi içeren diğerkâm bir davranış, içten bir tebessüm de nezakettir, kimsesize hal hatır sormak da nezakettir. O anda yanından geçerken yorulduğunu düşündüğünüz bir emekçiye “kolay gelsin, günün iyi geçsin” demek nezakettir. Nezaket göstermek zaman zaman bir zayıflık olarak algılanıyor, bilhassa sosyal medyada buna fazlasıyla vurgu yapılıyor. Oysa insanlara incelik göstermekle neyi kaybediyoruz ki? Nezaket göstermekle muhatabımızda bir değişim yaratamasak dahi, nazik insan her daim kazanır. Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı yoktur.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75476804">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yalnızın bir insana, bir insanın sıcak yakınlığına susuzluğu vardır. Susuzluk hissettiğimiz zaman suya yöneliriz. Mevlana’nın çok güzel bir sözü var, “Nasıl susamış bir dudak suyu ararsa, su da susuzluğunu dindireceği bir dudak arar.” diyor. Yalnızlığın yarattığı yoksunluk ağrısı, aynı fizyolojik ağrı gibi, beyinde ağrıyla ilgili merkezleri aktive ediyor. Bir tür ruh ağrısı yaşıyoruz. Ve bize “git insan bul, çünkü sen insan olarak insanı arayan bir varlıksın” diyor. Hepimiz sosyal varlıklarız, insana ihtiyaç duyuyoruz. İnsanla var oluyoruz. “Ne yanar kimse bana âteş-i dîlden özge/Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”.</p>
<p>Kapımızı bir sabah rüzgarı çalsın istiyoruz, bir insan sesi bizi onaylasın, bizi dinlesin, bize bu dünyada varlığımızın bir işe yaradığını hissettirsin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75391141">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yalnızlık mı?<br />
İçi kalabalık olanlara<br />
Bahşedilen krallığın adı bu!</p>
<p>Yolunu, katar katar sevdalarla uzatan<br />
Talihli yolculara bahşedilen</p>
<p>Görüş uzaklığı, kanat genişliği bu.<br />
Göğün derinliği, enginliği, maviliği,<br />
Yerin çoksesliliği, çokdilliliği,<br />
Çokçekmişliği, çokgörmüşlüğü bu&#8230;</p>
<p>Cahit Koytak</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390820">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Mahremiyet insan olmanın özüdür. Arkadaşımla şakalaşabilirim, eşimle paylaşmayı uygun görmediğim kendimce çok mahrem bir konuyu konuşabilirim. Dolayısıyla eşlerin özel alana, birbirlerinin mahremiyetine karşılıklı olarak saygı göstermesi lazım. Sadece kendi mahremiyetimize değil, çocuklarımızın mahremiyetine de bu saygıyı göstermeliyiz. Çocuğumuzla ilgili yanlış bir şeyler olduğu hissini duyuyorsak; okulunda problemler yaşamaya başlamışsa, eve üzgün geliyorsa, o zaman çocuğun mahrem alanına daha fazla müdahil olmamız gerekebilir. Eşimizle ilgili olarak da, bir istisnası olabilir; aramızda güven sarsıcı problemler oluşmuşsa, o zaman “eksiksiz dürüstlük&#8221; dediğimiz bir yöntemi devreye sokabiliriz. Eksiksiz dürüstlük, her şeyin açık olduğu, gizleyecek hiçbir şeyin olmadığı bir karşılıklı kontrol izni verilmesi durumudur. Güveni onarmanın yollarından birisi bu olabilir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390299">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sosyal medya, tüketim yarışını da arkasına alarak kıskançlığı kışkırtan bir iklim yaratıyor. Hepimiz gıpta ve kıskançlık yaratacak, görünür olmasını istediğimiz, en güzel taraflarımızı koyuyoruz sosyal medyaya. Ideal benliklerimizle orada yer alıyoruz. En güzel taraflarımızla kendimizi yansıtarak, kendimize bir imaj yontuyoruz âdeta. 0 imaj, bir hakikate denk düşmüyor çoğu zaman. Biz kendimizde ne olduğuna, kendimizi nasıl geliştirebileceğimize bakmalıyız. Bu, haset duygusuyla mücadele etmenin en güzel ve en sağlıklı yolu. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı&#8217;nda “Herhangi bir kimsenin haset duyduğu şeyin, katiyen onun istediği şey olması şart değildir. Kardeşine bakan küçük çocuğun hâlâ memeye ihtiyacı olduğunu kim söyleyebilir? Herkesin bildiği gibi hasedi doğuran genellikle haset duyanın hiçbir işine yaramayacak mallara bir başkasının sahip olmasıdır, üstelik o bunların hakiki niteliğinin farkında bile değildir. Hakiki haset böyledir. Öznenin sararıp salmasına yol açar,&#8221; tespitini yaparken, günümüzün teşhirci-röntgenci arzu mimarisine de ışık tutuyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381509">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan ıstırabına korkuyla yaklaştığımız her seferinde onun bize öğreteceklerinden mahrum kalıyoruz. Istırap duyulmak, işitilmek, anlaşılmak istiyor. Tuhaf olan şu ki, Batılı endüstri kültürü ideolojisi bize şöyle fısıldıyor: Yeterince gayret gösterirsen kendi kaderinin efendisi olabilirsin. Zayıflık ve ıstırap bu kültürde tiksinç bulunuyor. Yenilgiden korkuyor ve yenilme ihtimalinden kaçıyoruz. Böylece hayattan kaçıyor, uyuşturucularla kendimizi felç ederek yaşayan ölülere dönüşüyoruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381350">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Beni gör ey dünya, görünmez bir hayalet değilim ben, anlatabileceğim bir hikayem var! Köre yol gösteren kör dediğimizde kaderimizin ortaklığına atıfta bulunuyoruz, tabiatımız birbirine bağımlı, her birimiz görülmek ve anlaşılmak arzusundayız. Varoluşsal kırılganlığımızın üstünü örtmek yerine onu sahiplenebiliriz. Karanlıktan kaçmak yerine ona tahammül edebilmek için birbirimize yardımcı olmaya çalışabiliriz. Belki böylece bir gün ışık yaralarımızdan sızar ve birbirine bağlı ve bağımlı ama sonlu varlıklar olduğumuzu hatırlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380965">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Vazgeçebilme hürriyeti. Bu hürriyete pek az sahip olduğumuzdan tuttuğumuzu bırakamıyor, bulunduğumuz yere yapışıyor, yürüyüp gidemiyoruz. Seni ne eksik bırakıyorsa, sen de onu bırak. Hayatın sorduğu sorulara cevap arıyorsun. Niye yaşıyorsun? Varlığının anlamı ne? Bir de şöyle düşünsek: Belki sen hayata sorulmuş bir sorusun ve cevabını da, takatin yeterse, kendin bulacaksın. Ama önce beklemeyi bil. Bir eşikte dur ve bekle, o eşiğe yüz sür.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380939">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Mutluluk arayışını bir kenara bırakalım artık, arayışın mutluluğu bize yeter. Bir bitiş çizgisi yok, aceleye mahal yok. Yolda olmak, büyümek ve en güzelin, en doğrunun izini sürmek. Gönlün yolla sermest olduysa, daha ne istiyorsun?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İyi bir dostluk ilişkiği, sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek ihtimam da keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Ne isek o olabildiğimiz, hayallerimizi izleyebildiğimiz, maske takmadığımız bir beraberlik. Her insan ait olmak, sevilmek, değer ve takdir görmek ister. Dünya bizi başka biri olmaya zorlayacaktır ama biz dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz, kendimiz olmak ve kendimiz kalmak için. “Tanrım herkese kendi ölümünü ver,&#8221; demiş Rilke. Yaşanmamış bir hayatın suçunu duyarız. Pişmanlığı kabul etmek, yeryüzünde yanılabilir bir insan olduğumuzu da kabullenmektir. Geçmiş orada durmaya devam ediyor ama yarınlan, oradan öğrendiğimle, yepyeni bir biçimde inşa edebilirim. Samimi pişmanlık, dünden daha iyi yaşanacak bir geleceği bahşeder. Bütün mesele kendin olmakta, sahicilikte.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380397">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ömürle birlikte düşünceler, duygular, duyumlar da akıp gidiyor. İnsan bütün bunların toplamından ibaret değil. Biz onlardan geriye kal&#8217;anız. Hayatın ve dünyanın şahitleriyiz. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, hissedişlerimizin şahidi. Sonra çekilir ömür, geride bir tortu kalır. Biz, yaşadığımız günlerden geriye kalanız. Koca kâinatta bir zerre, o ki içinde koca bir kâinatı taşır. Bir derde müptela olmamış kişiye anlatamazsin derdini. Dert meyhanesinde başka sarhoşlar bulmalısın. “Benim içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir.&#8221; diyor Hafız. Tuzu yarasinda hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379337">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>”Kalbinden kırgınlıkları sök at,&#8221; dedi bilge, “orası başka bir şey için.&#8221; “Neden gül yetiştirmek dururken pıtrak ekiyorsun?&#8221; İçsel neşe hissi, dışarıdan çok uyarılmakla değil sükünet anlarında gelir daha ziyade. Sahici bir beraberlikle, dünyayı bildiğimizden farklı görebilmekle. Ümitsizlik çağında neşe, bir şeyi değiştirmeye talip olmaktır. O halde dostum, içinde bir neşe kırıntısı bulana dek göğün altında yürü.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379244">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hayat bir saklambaç, bazen kendimizden saklanıyoruz bazen sevdiklerimizden. İki ruhun birbirine değdiği ”karşılaşma anları&#8221;dır insanı bulduran. Dostluk, bulunmaya izin vermektir. Bulmaya talip olmaktır. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister, Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, bizim farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379162">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Varlığın mucizesi, küçük “anlam anları”nda saklıdır. Çocuğunuzun nefes alıp verişinde, iyiliğin yüreğimizi ısıtmasında, derin insani bağların verdiği sıcak duygularda&#8230; Neyin biricik ve değerli olduğunu hissettiren o anlar, bize “Niçin?” sorusunun cevabını verir. İnsan ona bağışlanan varlığa layık olmalıdır. Varlığa layık olmak. Bu liyakati taşımayan, sonsuza dek yaşama yanılsaması içindedir. Ölüme bakmaz, ölümle konuşmaz. Metafizik bir ümitsizlik içinde çok çalışır, hep mülk edinmek ister. Varlığa layık olmak için, faniliğini idrak etmeli insan.Yarasıyla, sızısıyla barışmalı. O yaradan sızan ışığı keşfetmeli. Bir yaran varsa eğer, ömrüne ağacak bir anlamın da var demektir. O halde dostum, kendini hayatın o görkemli müziğine aç.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378946">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi. onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek, o izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak bir geleceğe doğru hamle ederek yaşıyoruz ama yolun sonunda elimize yeni bir geçmiş tutuşturuluyor. Derdimize derman ararken, derdimizin dermanımızın ta kendisi olduğunu fark ediyoruz. O halde o bilindik sözü değiştirme zamani: Varım çünkü yaralıyım. Yaralıyım çünkü yaşadım. Yaralanmaya kendini açan insan, varlığa da kendisini açmıştır. Rüzgâra, güneşe, yağmura, borana. Sevince ve hayal kırıklığına. Hiç yenilmemiş olanlar hiç sâvaşmamış olanlardır. Yaralı ve incinmiş bir hayat hakikatin yalın güzelliğiyle ışır bize; kalbin belleğinden konuşur, “Yaralarım aşktandır,&#8221; diye fısıldar, çünkü “sadece aşk sonsuza dek kanayabilir.&#8221;.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378612">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür.</p>
<p>Seneca</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378449">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Pek çoğumuz şu süreçte maddi olanın değer kaybettiğini fark ediyoruz. Paranın kudreti kalmadı, artık bize bir hayat satın alamaz. Para bize aşıyı vermiyor ve şu an onun satın aldığı şeylerle yapılacak bir şeyin pek ehemmiyeti yok. Kim bol yıldızlı bir restoranda yemek yemeye can atar ki şimdi? Dönüp dolaşıp insan mutluluğunun maddi olan ile değiş tokuş edilemeyen değerlerde saklı bulunduğunu anladık. Zoraki de olsa yavaşladığımız şu zaman diliminde başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmek için epey zamanımız var. İçimizdeki kışın ortasında, mağlup edilemez. bir yaz bulabilecek miyiz? Bu doğurgan anda varlığı nasıl savunacağız? Dünyadan ölçüsüzce aldıklarımızla uçurumun kenarına dek geldik. Şimdi soru şu: Dünyaya, insanlığa, toplumumuza ne vereceğiz? Talan ettiğimiz toprağa borcumuzu nasıl ödeyeceğiz?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378180">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her şeyin hızla değiştiği, aktığı, zıtlara ayrıştığı bir sınır durumu. Tutunmanın, kök salmanın, bir diğerine yaslanmanın zorlaştığı zamanlar. “Özü istiyorsan kabuğu kır,&#8221; demişti bir bilge; kabuğumuz kırıldı ve şimdi içimizdekini görme-gösterme zamanı. İçimizde saklayıp durduğumuz daha iyi insanı. Daha sorumlu, daha yardımsever, daha ahlaklı kişiyi ortaya çıkarma zamanı. Yeni gündeyiz madem, şimdi yeni sözler söylemek lazım. Bir krizin içinden geçen kişi eski hayatının sarsıldığı ve eski yapılardan kurtulması gerektiğini kabullenmek zorundadır.</p>
<p>Yeni bir tutarlılık, yeni bir anlam tayin etmeli, bir iç bütünlük bulmalıdır. Bu da ancak ”olmuş olan”ın niçin olduğunu fark edebilmekle başlar. Kendi yanlışlarımızla yüzleşelim ve buradan bir anlam devşirelim. Zorluklar bizi arındırır ve güçlendirir. Zorlukları aşan kişi, hayatı daha önce hiç görmediği geniş bir zaviyeden görür. Kendini tanır, dostlarını tanır. Kendine ve hayata inanır: Bu aşılabiliyorsa her şey aşılabilir demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75377453">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sürekli virüs haberleri izlemek kaygıyı besliyor ve tehdidin olduğundan çok daha büyük algılanmasına yol açıyor. Endişe bizi muhtemel tehditleri fark etmeye yöneltir. Ancak artmış endişe durumunda beynin rasyonel kısımlari âdeta şalter indirir. Endişeli insanlar çevrelerinde zaten olumsuz sinyalleri taradıklarından daha da endişeli hale gelebilirler. Bunun için kara haber getiren insanlardan uzak durmamız, kaygıyı tırmandıran her türlü davranıştan uzaklaşmamız gerek. Google veya TV başında uzun zamanlar geçirerek daha çok şey bileceğimizi ve böylece hayatı daha iyi kontrol edebileceğimizi düşünmek bir yanılsamadan ibaret. Geleceği kontrol edemeyiz, o halde geleceğe değil bugüne odaklanmamız lazım.</p>
<p>İnsan zihni, göz önünde olan tehlikeyi daha acil ve büyük olarak görme eğiliminde.Hele o tehlike bir de yeni ve bilmediğimiz bir durumsa, o zaman beyinlerimiz onu çok daha abartılı bir biçimde algılıyor. Kaygı zamanlarında zihnimiz suçlayacak bir nesne arar. Burada tehdidin kaynağını gözümüzle göremediğimiz için daha somut bir düşman bulmak istiyoruz, bulamasak da onu zihnimizde icat ediyoruz. Zihnimizde pek çok kısa devre var, görmek istediğimizi görüyor, duymak istediğimizi duyuyoruz. Duygusal yoğunluk uyandıran, daha sık karşılaştığımız veya önyargılarımızı besleyen haberlere çabuk inanıyoruz. Az bilinen bir tehdidi daha fazla abartma eğiliminde oluyoruz. İnsan beyni özellikle yeni tehditlere daha fazla tepki veriyor. Sosyal medya, umacı gibi sıklıkla en kötü haberleri en yoğun bir biçimde dikkatimize getiriyor. Orada fazla kalmak, çok yoğun bir tehlike altında olduğumuz yanılsaması yaratarak bizi daha fazla kaygılandirıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376823">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Frans de Waal Empati Çağı adlı kitabında şöyle yazar: “Bencil güdülere ve piyasa güçlerine dayalı bir toplum zenginlik üretebilir, ima hayatı daha değerli kılacak birliği ve karşılıklı güveni kesinlikle üretemez. Bu yüzden, mutluluğun ölçüldüğü araştırmalarda ilk sıralarda en zengin ülkeler değil, vatandaşlarının birbirine en fazla güvendiği ülkeler bulunuyor.&#8221; Yaşadığımız Virüs salgını hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kendimizi değerlendirmemiz için imkânlar sunuyor. Evimizde geçireceğimiz uzun saatler, aile içi yakınlığı yeniden tesis etmek ve evlerimizi birer yuvaya dönüştürebilmek için fırsat. Çok güçlü olduğunu varsaydığımız modern yapıların birer kumdan kale olduğunu gördüğümüz bugünlerde, önümüze çıkan toplumsal fırsatları da değerlendirmeliyiz. Birbirimize hoşça bakacağımız yeni bir birlikte varoluş türküsüne, bir güven inşasına ihtiyacımız var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376428">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div style="text-align: left;"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sadakat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sadakat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sadakat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2020 11:32:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[Sadakat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23909</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Kâinat ve felekler, aşk üzere, dostluk üzere halk edilmiştir… Her şey gönülde cereyan ediyor. İnsanları gönül döllüyor” demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Merhametin olmazsa olmaz bileşenlerinden ikisi ahlak ve sadakat. Aşk olmadan merhamet olmaz. Dikkat etmeden merhamet de edemeyiz. Bir kesinti çağında yaşıyoruz, dikkatimizin kolayca çelinebilir olduğu bir zamanda. Sürekli, düşündüğümüz şeyden bambaşka bir şey düşünmeye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadakat/">Sadakat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-23918 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/images.jpg" alt="" width="370" height="267" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/images.jpg 265w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/images-263x191.jpg 263w" sizes="(max-width: 370px) 100vw, 370px" /></p>
<p>“Kâinat ve felekler, aşk üzere, dostluk üzere halk edilmiştir… Her şey gönülde cereyan ediyor. İnsanları gönül döllüyor” demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Merhametin olmazsa olmaz bileşenlerinden ikisi ahlak ve sadakat. Aşk olmadan merhamet olmaz. Dikkat etmeden merhamet de edemeyiz. Bir kesinti çağında yaşıyoruz, dikkatimizin kolayca çelinebilir olduğu bir zamanda. Sürekli, düşündüğümüz şeyden bambaşka bir şey düşünmeye davet ediliyoruz. Uzaktan kumanda cihazıyla televizyon kanalları arasında gezinirken yeryüzünün uzak köşelerinde tanık olduğumuz ıstıraplardan birdenbire çılgın bir eğlenceye zıplıyoruz. Cep telefonlarımız ibadetten konsere, aile yemeğinden dost meclislerine dek her yerde gerekli gereksiz zırlıyor. Dikkatimiz çelindiğinde mevzuyu kaybediyoruz. Telefon konuşmasından sohbet meclisine dönen insanın konuşmaya ısınması zaman alır. Müdahaleler zamanı kesintiye uğratıyor ve yazarın ilhamını, inanmış adamın huşusunu, anne babanın dikkatini dağıtıyor. Nihayet dostluklar da her şeyin ucunun kaybedildiği bir zamanda “fotoğraflar kadar kısa ömürlü” oluveriyor. Süreklilik kayıplara karışıyor. Babalarımız gibi girdiğimiz işyerinden emekli olmuyor, doğduğumuz yerde ölmüyor, dost çevremizi de diğer tüketim eşyaları gibi duruma ve menfaate göre değiştirebiliyoruz. Mağara arkadaşının canının yanmaması için, ayağını yılan deliğine uzatan, “gönlüyle o deliği tıkayan” Yâr-ı Gar yok artık. İnsan ilişkilerinin de kullan-at modeline göre şekillendiği bir dünyada, yakınlık mumla aranıyor. Sadakat kol gezmiyor.</p>
<p>Oysa sadakat, az önce söylediklerimin tersine, birlikte olmaktır. Hayatlarımıza dış müdahale ve dikkat dağınıklığının buyurmasına izin vermemek, zamanı yekpâre tutmaktır. Sadakat, daima orada olmaktır. Çocuklarımız büyürken orada olmak, dostlarımız iç dökerken orada olmak, ibadette ve sohbette orada olmaktır. Anda, burada ve şimdi olmaktır. Biraz daha ileri gidelim, metafizik düzlemde, ruhlar şöleninde verdiğimiz söze bağlı kalmaktır sadakat. Dostlarımızı kalbimizde, yargılamadan, talepkâr olmadan tutmaktır. Onları, fikirleri ve kişilikleriyle önemsediğimiz için, her an dinlemeye ve her dem sırtımızda taşımaya hazır olmaktır. Bu yüzden kâinatın övüncü efendimiz, “Önce refik, sonra tarik” demişlerdir. Önce yoldaş, sonra yol. Yol ancak sadakatle gidilir zira.</p>
<p>Dostluk onarır, iyileştirir. İnsan insana şifa verir. Mehmed Âkif’in İstanbul’un buz ve kar kestiği bir günde, sadece söz verdiği için, çok uzun saatler yürüyerek ve neredeyse donacak halde, dostu Eşref Edip’in evine gitmesi bilinen bir örnektir. Sadakat iyi günde ve kötü günde azığını, sevincini, öfkeni, kederini bölüşmektir. Sadakat ruhuna, ülkülerine, değerlerine paha biçmemektir. Sadakat, insanı miyara vurur. Zor zamanda dostumuza ve ülkülerimize gösterdiğimiz sadakat, hangi cevherden yapıldığımızı söyler. İç bütünlüğe sahip insanlar neye inandıklarını, ne hissettiklerini ve ne istediklerini bilir. Onlar için sadakat gayet tabiidir ve sahip oldukları içsel berraklık ve gücün bir yansımasıdır.</p>
<p>Sevgili dost, sana dost diyorum zira beni olduğum gibi kabul ediyorsun. “Arkadaşlar seni tanımalarına rağmen seven insanlardır”. Bana buyurmak, nasihat etmek, benden bir şey talep etmek gibi tasaların olmadığı için yanında kendim olabiliyorum. Bir hata yapsam biliyorum, kolayca bağışlayacaksın beni. Sadece birbirimize değil, dostluğa da sadakat duyuyoruz. Beraber değilken de birbirimizin sesini duyuyoruz.</p>
<p>En iyi arkadaş ruhumu bütün çıplaklığıyla ona göstermekten çekinmediğim kişidir, yanında açık ve dürüst olmaktan başka bir imkan bulamadığım kişi. Hakiki dostluk dünyanın ruhları örtmediği, ruhların birbirine en yalın haliyle dokunabildiği bir dostluktur. En yalın ve en cesur. Güzel zamanlar biriktirirken ve zor zamanları aşarken omuz hizamda duran ve benimle aynı ufuklara bakan kişi. Zaten, “dostu göremezsem bu gözler neme gerek?” Dostluğun kapısında, aşkın kapısında bir meziyet varsa eğer, “köpekler kadar sadık olmak”tır o. Çünkü zor zamanlarla sınanır arkadaşlık, bağlılığımızı miyara vurur, birbirimize yaslanarak zor yokuşları tırmanmaya davet eder bizi.</p>
<p>“Mutluluk, yaşamda bir şey ters gittiğinde arkadaşına kaçabilmektir”. Bir ilticagâh, bir sığınma yeri olarak dostluk. “Mutluluk, beraberce mutsuz da olabilmektir… Mutluluk çekip gittiğinde ve mutsuzlukla hatta bir felaketle başa çıkmak gerektiğinde arkadaşlar birbirleriyle konuşabilir, birbirlerine manevi dayanak olabilirler”. “İnsan arkadaşlarıyla beraberken en ücra yerde bile evinde hissedebilir kendini” zira günlük hayatın maskeleri inmiş, her arkadaş olduğu gibi bir insan olarak insan dostuyla konuşmaktadır, orada çocuklaşabilir, muzipleşebilir, sahiciliği kuşanır. Evet arkadaşlık pekiyi demekle kaimdir ama hakikatleri de en pervasız ve en destursuz halleriyle arkadaşa söyleriz. Arkadaşlık birbirinden alınmamaktır, incinmemek ve incitmemektir aynı zamanda. “Arkadaşımla beraber değilken de onun içimdeki sesini işitirim”. Ondan uzak olsam bile o kafamın içinde konuşmaya ve bana cevap yetiştirmeye devam eder, ona uzak olsam bile bir meseleyi ona nasıl anlatabileceğimi tartarım zihnimde, böylece bu hayali karşılıklı konuşma içimizde devam eder.</p>
<p>“Ahlak” diyor, Comte-Sponville, “nezaketle başlar ve sadakatle devam eder… Barbar sadakatsizdir. Gelecek zamanın ahlakı yoktur. Her ahlak, her kültür gibi geçmişten gelir. Ancak sadakatte ahlak vardır.” Köksüz bir toplumda endişe ve baş dönmesi yaşıyor modern insan. Gözler birbirine değmiyor, ruhlar yakınlaşmıyor. Adeta dostlukların son günü. Menfaat hesapları hasbî arkadaşlığın altını oyuyor. Yıkmanın hazzı inşa etme cehdinin yerine geçiyor.  Kendisinden yirmi otuz yaş küçük bir gençle arkadaşlık eden, ona yarenlik eden kaç kişi kaldı bugün? İnsan yetiştirmenin hevesini içinde bir kor gibi taşıyan kaç dava delisi adam var? Acı olan şu ki, pek az insan, insana sadakati önemsiyor. İnsanlar gölgeler gibi hayatlarımızdan gelip geçiyor. Kısa ömürlü dostluklar bir arkadaşlığın gerektirdiği adanmışlığı nadiren sağlıyor, ruhsal ihtiyaçlarımızı giderdiğimiz, bir yaramıza merhem olan kişiler günü gelip de ihtiyaç ortadan kalktığında hayaletlerin arasına karışıyor.</p>
<p>Sadakat tutunmaktır: Allah’a, ülküye, vatana ve insana.</p>
<p><strong>Not:</strong> İsim belirtilmemiş tırnak içi tam cümle alıntıları, Wilhelm Schmid’in Arkadaşlıktaki Saadete Dair (İletişim, 2015) adlı kitabından.</p>
<p>Kemal Sayar &#8211; Ölümden Önce Bir Hayat Vardır,syf.21-29</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sadakat/">Sadakat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sadakat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
