<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Muharrem Kesik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/muharrem-kesik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 13 Feb 2020 12:42:09 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Muharrem Kesik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İslam&#8217;ın Kubbesi Ahlat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamin-kubbesi-ahlat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamin-kubbesi-ahlat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Feb 2020 12:42:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İslam'ın Kubbesi Ahlat]]></category>
		<category><![CDATA[Gürcü zulmü]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Kesik]]></category>
		<category><![CDATA[Sultan Alparslan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23885</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr.Muharrem Kesik Ahlatşahlar 1100 ila 1208 yıllarında Ahlat ve civarında hüküm sürmüş bir Türk İslam beyliğidir. Beyliğin merkezi durumundaki Ahlat’ın isminin Urartulardan geldiği, onların bu şehre “Halads” dedikleri kabul edilir. Ermenilerce Şalent, Süryanîler tarafından Keloth olarak adlandırılan şehir, Arapça İslam kaynaklarında Hılât şeklinde kaydedilmiştir. Türklerin fethinden sonra şehre Ahlat denilmeye başlanmıştır. Van Gölü’nün kuzeybatısında yer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-kubbesi-ahlat/">İslam’ın Kubbesi Ahlat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-23886 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/IMG_20200201_230053-300x294.jpg" alt="" width="300" height="294" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/IMG_20200201_230053-300x294.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/IMG_20200201_230053-600x589.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/IMG_20200201_230053-768x754.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/IMG_20200201_230053.jpg 927w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Prof.Dr.Muharrem Kesik</p>
<p>Ahlatşahlar 1100 ila 1208 yıllarında Ahlat ve civarında hüküm sürmüş bir Türk İslam beyliğidir. Beyliğin merkezi durumundaki Ahlat’ın isminin Urartulardan geldiği, onların bu şehre “Halads” dedikleri kabul edilir. Ermenilerce Şalent, Süryanîler tarafından Keloth olarak adlandırılan şehir, Arapça İslam kaynaklarında Hılât şeklinde kaydedilmiştir. Türklerin fethinden sonra şehre Ahlat denilmeye başlanmıştır. Van Gölü’nün kuzeybatısında yer alan Ahlat Müslümanlar tarafından ilk defa Hz. Ömer’in (ra) hilafeti (634-644) döneminde ve 640-41 yılında el-Cezîre fâtihi İyaz b. Ganm tarafından Bitlis ve bazı şehirlerle birlikte fethedilmiştir. Burada yapılan anlaşmayla Ahlat ve Bitlis beylerinin İslam devletinin hâkimiyetinde kalması ve yıllık bir miktar vergi ödemeleri kararlaştırılmıştır. Selçukluların bölgeye ilk akınları Çağrı Bey’in (ö. 1059) 1015-21 yılları arasında düzenlediği Doğu Anadolu seferi sırasında gerçekleşmişti.</p>
<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin ilk sultanları Tuğrul Bey (1040-63) ve Alp Arslan (1063-72) Anadolu’yu fethetmek ve İslam ülkelerini güvence altına almak gayesiyle Bizans’ın doğu sınırlarına akınlar düzenlemişti. Sultan Tuğrul Bey 1054 yılında çıktığı Anadolu Seferi sırasında Bargiri ve Erciş kalelerini ele geçirmişti. Alp Arslan’ın saltanatı döneminde Selçuklular tarafından fethedilen Ahlat, Anadolu’ya düzenlenen akınların üssü olmuştu. Şehrin Malazgirt zaferinden önceki bir tarihte Türk hâkimiyetine girmiş olduğu tahmin edilir. Ahlat Malazgirt Savaşı’nda da Selçuklular tarafından üs olarak kullanılmış ve Selçuklu ordusu buradan hareketle savaşa girmişti. Şehir Selçuklu sultanlarının tayin ettiği valiler tarafından yönetiliyordu. Malazgirt Savaşı’na katılan Ahlatlılar elde ettikleri ganimetler sayesinde zengin olmuşlardı. Daha sonra Mervanî- lerin kontrolüne geçen şehir, 1100 yılına kadar bu hanedanın idaresinde kaldı. Ahlatşahlar Beyliği’nin kurucusu, Selçuklu emirlerinden Sökmen el-Kutbî (1100-11) adlı bir beydi.</p>
<p>O aynı zamanda Ahlatşahlar hanedanının kurucusu kabul edilir. Selçukluların Azerbaycan Valisi Kutbeddin İsmail b. Alp Sungur Yâkutî’nin kölesi olmasından dolayı kendisine el-Kutbî lâkabı verilmişti. Kutbeddin İsmail, Sultan Melikşah’ın ölümünden sonra oğulları ve diğer hanedan mensupları arasında başlayan taht kavgaları sırasında öldürülmüştü. Bu nedenle Sökmen el-Kutbî de onun oğlu Mevdûd’un hizmetine girdi. Şehir halkı 1100 yılında adaletiyle meşhur Sökmen el-Kutbî’ye haber göndererek onu şehre davet etti. Sökmen, Ahlatlıların davetini büyük bir memnuniyetle karşılayarak şehre geldi ve halk tarafından büyük sevinç gösteri leriyle karşılandı. Sökmen, Mervanîleri Ahlat’tan uzaklaştırmak suretiyle buradaki hâkimiyetini sağlama aldı. Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’ın saltanatı döneminde onun en sadık emirlerinden olmuş, 1110 yılında Selçuklu Kumandanı Mevdûd’un Haçlılar üzerine düzenlediği birinci Urfa seferine katılmıştı. Selçuklu Ordusu 2-11 Mayıs 1110 tarihleri arasında Urfa’yı kuşattı ise de bir sonuç alamadı. Mevdûd 1111 yılında Muhammed Tapar’ın emriyle Haçlılar üzerine yeni bir sefer düzenledi. Sefere İlgazi’nin oğlu Ayaz, Meraga emîri Ahmedîl, Hemedan emîri Porsukoğlu Porsuk ve Sökmen el- Kutbî de katıldı. Birleşik Selçuklu ordusu Tellbâşir’i kuşattı. Fakat Halep Selçuklu Meliki Rıdvan’ın güven vermeyen tutumu ve Ahmedîl’in Tellbâşir kontu Joscelin ile anlaşıp Mevdûd’u kuşatmayı kaldırmaya ikna etmesi gibi sebepler yüzünden bir sonuç alınamadı.</p>
<p><strong>Gürcü zulmü</strong></p>
<p>Sökmen’den sonra beyliğin başına zayıf bir şahsiyet olan oğlu Zahîreddin İbrahim (1111-27) geçti. İbrahim babasından güçlü bir beylik devralmıştı. Artuklulardan Davud Bey (1108-44) ile birlikte Gürcistan seferine çıktı ise de buradan da eli boş döndü. Ondan sonra tahta II. Sökmen (1128-85) geçti. Türk hükümdarlarının birbirleriyle ve Haçlılarla mücadelesini fırsat bilen Gürcüler bu sıralarda Azerbaycan ve Doğu Anadolu’daki bazı yerleri işgal etmiş, Ani’deki mücadele sırasında Erzurum Meliki İzzeddin Saltuk’u (1132-68) esir almışlardı. İzzeddin Saltuk ancak Ahlatşahı II. Sökmen ile Artuklu hükümdarı Necmeddin Alpı’nın (1154-76) Gürcü Kralı Dimitri’ye 100 bin dinar fidye ödemesiyle kurtarılabilmişti. Bu arada Gürcülerin Ani’yi işgali üzerine II. Sökmen, İzzeddin Saltuk, Bitlis Emîri Togan Arslan’ın oğlu Devletşah ve Artuklulardan Necmeddin Alpı kuvvetlerini birleştirerek 1161 yılında Gürcistan seferine çıktılar. Ancak Necmeddin Alpı’nın kararlaştırılan müddet zarfında ana orduya katılamaması, İzzeddin Saltuk’un da haber vermeden ordudan ayrılması yüzünden II. Sökmen Gürcüler karşısında ağır bir yenilgiye uğradı. Sökmen çok sayıda askerini kaybetti ve yalnızca 400 süvariyle ülkesine dönebildi. Esir olan adamlarını kurtarmak için yüklü miktarda para ödemek zorunda kaldı.</p>
<p>Gürcüler bu zaferden kuvvet ve cesaret alarak 1162 yılında Duvin’i işgal ve yağma etti. Ayrıca şehirde ve civar köylerde yaşayan 10 bin Müslümanı kılıçtan geçirdiler. Kadın-erkek pek çok kişiyi esir aldılar, kadınları çırılçıplak soyup yalınayak yanlarında götürdüler; cami ve mescidleri yakıp yıktılar. Gürcü ordusu tarafından gerçekleştirilen bu zulüm ve işkenceler Müslümanlar arasında büyük bir infiale yol açtı. II. Sökmen, Devletşah, Azerbaycan Atabegi İldeniz ve Irak Selçuklu Sultanı Arslan- şah (1160-77), 1163 yılında 50 bini aşkın bir orduyla sefere çıkarak Gürcistan topraklarına girdi. İslam ordusu Gürcülerin şehirlerini yağma edip kadın ve çocuklarını esir aldı. Yaklaşık bir ay süren savaşlar neticesinde Gürcüler ağır kayıplara uğratıldı.</p>
<p>Türk kuvvetleri Müslüman olan, fakat bunu gizleyen bir Gürcü askerin yardımıyla büyük bir zafer kazandı ve zengin ganimetlerle ülkelerine döndü. Kazanılan başarı nedeniyle II. Sökmen, Ahlat’ta büyük bir sevinç ve muhteşem bir törenle karşılandı. Zafer dolayısıyla Türk şehirlerinde bir bayram sevinci yaşandı ve kutlamalar yapıldı. Gürcüler ertesi yıl (1164) Ani’ye bir kez daha saldırdılarsa da bu defa Atabeg İldeniz vaktinde yetişerek şehri kurtardı. İldeniz, Ani’nin imarıyla meşgulken Gürcüler bu defa onun hâkimiyetindeki Gence’yi işgale kalkıştı. Fakat Ahlatşahlara tâbi olan Surmari Emîri İbrahim şehri onların elinden kurtarmayı başardı. Bu arada saldırı haberini alan İldeniz bölgeye doğru harekete geçmişti. Yolda şehrin kurtarıldığını öğrenince rahat bir nefes aldı. Türklerle Gürcüler arasındaki savaşlar aralıklarla devam etti. 1175’te Aras Ovası’nda Gürcülerle savaşa tutuşan İldeniz mağlup olunca yeni bir sefer için II. Sökmen’den yardım istedi. Onun yardım çağrısına Irak Selçuklu Sultanı Arslanşah, Emîr Pehlivan Muhammed, Emîr Kızıl Arslan Osman ve II. Sökmen olumlu cevap verdi. Böylece müttefik kuvvetler Akhalkelek ve Trialith’i yağma ettikten sonra Duvin’e kadar ilerledi. Gürcü Kralı bu İslam ordusunun karşısı- na çıkmaya cesaret edemeyerek ormanlık bölgeye çekildi. Böylece müttefik Türk ordusu etrafı yağma ve tahrip ederek geri döndü. II. Sökmen bu seferden dönü- şünde de ülkesinde parlak bir merasimle karşılandı (28 Eylül 1175).</p>
<blockquote><p><strong>İlim ve Kültür Merkezi</strong></p>
<p>Ahlat ilim, kültür ve din adamlarıyla; zâhid, mutasavvıf ve sanatkârlarıyla meşhur bir şehirdi. Bundan dolayı şehre “Kubbetü’l-İslam” (İslamın Kubbesi) denilirdi. O dönemde Anadolu’da inşa edilen pek çok eserin Ahlatlı mimarlar tarafından yapılmış olması da buranın nasıl bir medeniyet merkezi olduğunu gösterir. Ahlatşahlar ilim, din ve sanat adamlarını himaye ederek bilim ve kültürün gelişmesine hizmet etmişti. Ahlatlı meşhur sanatkâr ve âlimlerden bazıları şunlardır: Hacı el-Ahlatî, Mufaddal el-Ahlatî, Hurremşah el-Ahlatî (mimar), Fahreddin el-Ahlatî (astronom), Ebu Ali el-Ahlatî (filozof), İbrahim b. Abdullah, Hüseyin el-Ahlatî (kimyager), Safiyüddin Ebu’l Berekât, Ebdüssamed b. Abdurrahman, Ali b. Muhammed, Şeyh Mü’min ed-Darîr, Yahya b. Ahmed, Muhammed b. Melikdâd, Muhammed b. Ali, Ali b. Ömer (alim).</p></blockquote>
<p><strong>Bir medeniyet ve ticaret şehri</strong></p>
<p>Ahlat Şahı II. Sökmen oğlu olmadığı ve hanedan mensuplarından da bu görevi üstlenecek kimse bulunmadığı için halkın ve devlet erkânının arzusu üzerine Memlûklerden Bektimur (1185-93) beyliğin idaresini ele aldı. Zira Sökmen ölü- münden sonra hanedanın başına onun geçmesini vasiyet etmişti. Bektimur devri diğer beyliklerin Ahlatşah Devleti üzerinde egemenlik kurma gayretlerine karşı mücadele ile geçti. Hezar Dinarî döneminde (1193-98) Ahlatşahlar Selçuklulardan Erzurum Meliki Tuğrulşah ile birleşerek Gürcü kuvvetlerini mağlup etti ve pek çok ganimet ele geçirdi. Bektimur’un oğlu Muhammed, 1198 yılında “el-Melikü’l-Mansur” unvanıyla tek başına tahta çıkmayı başardı. Ancak yaşının küçük olması ve tecrübesizliği nedeniyle Gürcüler yeniden saldırıya geçerek birçok şehri işgal etti. 1204’te Erciş’e kadar gelerek şehri yağmaladılar ve çok sayıda Müslümanı esir aldılar. Sonra Erzurum yakınlarındaki Samankale’ye kadar geldilerse de burada Ahlat ve Erzurum askerleri tarafından yenilgiye uğratıldılar. Pek çok Gürcü askeri esir alındı.</p>
<p>Gürcüler 1205 yılında bir kez daha Ahlat’a saldırdı. Muhammed henüz çok genç yaşta olduğundan asker ve halk üzerinde tam anlamıyla bir otorite kuramamıştı. Bu nedenle Gürcüler ciddi bir dirençle karşılaşmadan Müslüman topraklarında ilerlemeye devam ettiler. Bu tehlikeli durum üzerine âlimler, sûfîler ve gönüllülerin etrafında toplanan halk, Erzurum Selçuklu Meliki Tuğrulşah’ın da (ö. 1225) desteğiyle Gürcüleri bozguna uğrattı. Van Gölü havzasının merkezinde yer alan Ahlat, ilim, kültür, medeniyet ve ticaret bakımından Ortaçağ’ın önde gelen şehirlerinden biriydi. Ahlatşahlar şehrin imarı için çok çaba harcadı. Örneğin 1164 yılında Ahlat’ta meydana gelen bir yangın sırasında pek çok ev ve dükkân kül olmuştu. II. Sökmen’in karısı Şahbânu bu zararı telafi etmek için seferber olmuş, çok sayıda köprü ve yolu yeniden yaptırmış, Bitlis Kapısı önünde güzel hanlar inşa ettirmişti. Ayrıca kale ve surları onartmıştı. Tarım ve ticaret alanındaki gelişmelerle Ahlat, şehri çevreleyen surların dışına çıkmış, halk çok zengin olmuştu. Ahlatlı tüccarların denizaşırı ülkelerle de ticaret yaptıkları bilinir. Ayrıca Ahlat’ta demir-çelik işleri ve çilingirlik çok ilerlemişti.</p>
<p>Ne var ki Ahlatşahların medeniyet ve kültür merkezi olan başkentleri Ahlat, Hârezmşah Celâleddin’in muhasara ve yağması, Moğol istilası ve Moğol-Memlûk savaşları sırasında büyük çapta tahrip edilecek, iktisadî ve ticarî hayat gerileyecek ve halk bölgeyi terk etmeye başlayacaktır. Bazı tarihçiler esnaf ve sanatkâr birliklerinin (fityan) de ilk defa Ahlat’ta göründüğünü söylerler. Bu teşkilat mensupları Ahlat’ın siyasî hayatında önemli rol oynuyor ve şehir kuşatılınca savunmaya destek veriyordu. Ahlatşahlardan kalma cami, medrese, zaviye, kervansaray gibi eserlerin gü- nümüze kadar gelmemiş olması dikkat çeker. Bunun, başta zelzeleler olmak üzere tabii afetler ve istilacı orduların yaptıkları tahribatla yakından ilgisi vardır. Ahlatşahlar devrinden günü- müze sadece, bazıları kitabeli mezar taşları intikal etmiştir. Ahlatşahlar zamanında Ahlat halkı Türkçe ve Farsça konuşuyordu. Çok canlı bir ticaret şehri olan Ahlat aynı zamanda, Abbasîlerin başkenti Bağdat’ı aratmayacak derecede bir eğlence merkeziydi. Sık sık yapılan şenliklere bütün halk katılırdı. Halkın yabancılardan hoşlanmadığı da kaynaklarda ifade edilmektedir. Esnaf ve sanatkârının çokluğundan şehirde içtimaî ve siyasî hayatta tesirini kuvvetle hissettiren bir Ahî teşkilatı meydana gelmişti. Şeref Ebu’l-Mutahhar’ın Tarihü’l-Ahlat adlı eserinin günümüze gelemeyişine ne kadar üzülsek azdır.</p>
<p>Derin Tarih Dergisi ,Şubat 2020,syf.16-19</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamin-kubbesi-ahlat/">İslam’ın Kubbesi Ahlat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamin-kubbesi-ahlat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nizamü&#8217;l Mülk&#8217;ün Hayatından İbret Yüklü 9 Hikaye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nizamul-mulkun-hayatindan-ibret-yuklu-9-hikaye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nizamul-mulkun-hayatindan-ibret-yuklu-9-hikaye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 05 Dec 2019 10:26:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Selçuklu Devleti]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Kesik]]></category>
		<category><![CDATA[Nizâmü’l-Mülk’ün Hatıraları]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamü'l Mülk]]></category>
		<category><![CDATA[Nizamü'l Mülk'ün Hayatından İbret Yüklü 9 Hikaye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23644</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof.Dr.Muharrem Kesik Orta Asya’dan Anadolu’nun batısına uzanan coğrafyada siyasete, eğitime, topluma, din ve mezhep anlayışına yön vermiş büyük Selçuklu vezirinin hayatından nakledilen hatıra ve anekdotlar örnek şahsiyeti ve devlet adamlığı hakkında dikkat çekici ayrıntılar içeriyor. Büyük Selçuklu Devleti’nin ve Türk tarihinin meşhur devlet adamı Vezir Nizâmü’l-Mülk’ün gerçek adı Hasan b. Ali b. İshâk et-Tûsî’dir. Abbâsî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nizamul-mulkun-hayatindan-ibret-yuklu-9-hikaye/">Nizamü’l Mülk’ün Hayatından İbret Yüklü 9 Hikaye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23645 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_235117-300x244.jpg" alt="" width="300" height="244" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_235117-300x244.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_235117.jpg 597w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p>Prof.Dr.Muharrem Kesik</p>
<p style="text-align: center;">Orta Asya’dan Anadolu’nun batısına uzanan coğrafyada siyasete, eğitime, topluma, din ve mezhep anlayışına yön vermiş büyük Selçuklu vezirinin hayatından nakledilen hatıra ve anekdotlar örnek şahsiyeti ve devlet adamlığı hakkında dikkat çekici ayrıntılar içeriyor.</p>
<p>Büyük Selçuklu Devleti’nin ve Türk tarihinin meşhur devlet adamı Vezir Nizâmü’l-Mülk’ün gerçek adı Hasan b. Ali b. İshâk et-Tûsî’dir. Abbâsî Halifesi el-Kâim bi-emrillah kendisine “Nizâmü’l-Mülk” (devletin düzeni) lâkabını vermiş ve bu lâkap ile meşhur olmuştur. Sel çuklularda önemli bir görev olan “Atabeglik” unvanını ilk kez kullananın da Vezir Nizâmü’l-Mülk olduğu kabul edilmektedir. Sultan Alp Arslan’ın emriyle başta Bağdat olmak üzere çeşitli şehirlerde kurduğu ve Nizâmülmülk lakabından dolayı “Nizâmiye Medreseleri” diye anılan ilk resmî eğitim kurumlarıyla ilmin gelişmesi için çaba harcamış, medreselere kitaplar bağışlamış ve araziler vakfetmiştir. Büyük Selçuklu Devleti’nin vezirlik makamında görev yaptığı dönemde, Türk-İslam unsurlarını birleştirip İktâ’ sistemini geliştirerek daha düzenli bir yapıya kavuşturdu. Tarım topraklarını iktâ bölgelerine ayırarak gelirlerini askerlere tahsis etmesi ülkenin refah düzeyinin artmasını sağlamıştır.</p>
<p>Sultan Alp Arslan ve Melikşah zamanında birçok savaşta önemli rol oynayan Nizâmü’l-Mülk’ün orduya çok önem verdiğini, yaptığı düzenlemeler ve aldığı tedbirlerle Büyük Selçuklu ordusunu Ortaçağ’ın en güçlü ordusu haline getirdiğini biliyoruz. Sâmânî ve Gaznelilerin devlet teşkilatını örnek alarak Büyük Selçuklu Devleti’nin Merkez (Dîvân Teşkilâtı) ve Saray Teşkilâtı’nı oluşturmuş, İslam geleneklerine uygun biçimde mahkemeler kurmuştur. Devlet idaresinde görüşlerini belirten Farsça eseri Siyâsetnâme birçok kere yayımlandığı gibi, Türkçe dışında çeşitli dillere de tercüme edilmiştir. Vezir Nizâmü’l-Mülk adaleti, siyasî-idarî kabiliyeti, cömertliği, güzel ahlâkı ve çok bilgili kişiliği ile tanınırdı. Halkın haksızlığa uğramaması için çaba gösterir, devlet kapısının şikâyet ve isteklerini dile getirmek isteyen halka daima açık ol- masını isterdi. Âlimlere ve sûfilere değer verir, onların sohbet meclislerine katılmaktan keyif alırdı. Selçuklu topraklarında mezhep çatışmalarını önlemek için de bazı tedbirler almıştır. Bâtınîler ile de askerî, siyasî ve ilmî yöntemlerle mücadele etmiş, bu yüzden onların en büyük düşmanı haline gelmiştir. Ekim 1092’de suikast sonucu öldürülen Nizâmü’l-Mülk’ü vefatının 927. yılında rahmetle yâd ederken, hayatını ve hususi vasıflarını anlamak için başından geçen şaşırtıcı olaylara ve ibret dolu hatıralarına müracaat ediyoruz:.</p>
<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-23646 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_235258-264x300.jpg" alt="" width="264" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_235258-264x300.jpg 264w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_235258.jpg 385w" sizes="(max-width: 264px) 100vw, 264px" /><br />
<strong>1- Mekke’ye nereye gidiyorsun?</strong></p>
<p>Senin haccın işte buradadır İbnü’l-Adîm, Abdullah es-Sâvecî’den naklen şu olayı anlatmıştır: “Hacca gitmek için Sultan Melikşah’tan izin alan Vezir Nizâmü’l-Mülk, Bağdat’a gelince Dicle ırmağını geçti, yanında bulunanlar da beraberlerindeki kumaş ve aletlerle ırmağı geçtiler; Dicle kıyısında çadırlar kuruldu. Ben (es-Sâvecî) bir gün Nizâmü’l-Mülk’ün huzuruna çıkmak istiyordum. Vezirin çadırının kapısının önünde, yüzünde mensup olduğu milletin simgesi bulunan bir fakir gördüm. Fakir bana: ‘Ey şeyh, bu, vezire ulaştıracağım bir emanettir’ dedi. Ben de: ‘Peki, iyi’ dedim. Bunun üzerine o, bana katlanmış bir kâğıt verdi. Ben bu kâğıdı açıp içine bakmadan muhafaza ederek vezirin huzuruna girdim ve ona takdim ettim. Vezir kâğıdı açıp baktı ve pek çok ağladı. Bu yaptığım işten dolayı pişman olup kendi kendime: ‘Keşke onu açıp baksaydım. Eğer içinde ona dokunacak kötü bir şey olduğunu bilseydim onu vermezdim’ dedim. Sonra Nizâmü’l-Mülk bana:</p>
<p>‘Ey şeyh, bu mektubun sahibini huzuruma getir’ dedi. Derhal huzurdan çıktım fakat o fakiri göremedim, aradımsa da bulamadım; vezire, onu bulamadığımı haber verdim. Vezir bana mektubu uzattı, bir de baktım ki mektupta şunlar yazılıydı: ‘Rüyamda Peygamber’i (sas) gördüm. Bana, Hasan’a git ve ona şunları söyle dedi: Mekke’ye nereye gidiyorsun? Senin haccın işte buradadır. Ben sana bu Türk’ün yanında kal ve ümmetimden muhtaç olanların yardımına koş demedim mi?’ Bunun üzerine Nizâmü’l-Mülk geri dönüp hacca gitmekten vazgeçti. Sâvecî sözlerine devamla: ‘Vezir birçok kez bana, eğer o fakiri görürsen bana haber ver de onunla hayır bulup uğur alalım’ derdi. Bir gün ben, onu Dicle kıyısında, yırtık giysilerini yıkarken gördüm ve ona: ‘Vezir seni istiyor’ dedim. O da bana ‘Vezirin benimle ne işi var? Bende ona verilecek bir emanet vardı, onu verdim (ve işim bitti)’ dedi”.</p>
<p><strong>2- Kusurlarını söyleyen âlimleri el üstünde tutardı </strong></p>
<p>Ebû Sa’d es-Sem’ânî, Bağdat’ta sufi Ebu’l-Berekât İsmail b. Ebû Sa’d ile sohbet ederken İsfahanlı Muhammed’in ona Nizâmü’l-Mülk hakkında şunları bildirdiğini söyledi: “Nizâmü’l-Mülk, huzuruna üstad Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî ile imam Ebu’l- Meâlî el-Cüveynî girdiği zaman, onlara saygısı dolayısıyla ayağa kalkar ve yine kürsüsüne otururdu. Fakat huzuruna Ebû Ali el-Fâremedî girince, ona doğru ilerleyip karşılar, onu kendi yerine oturtur,kendisi de onun önüne otururdu. Ebu’l Meâlî el-Cüveynî bana bir gün: “Vezire, benim tarafımdan ‘Şu şu ilimlerde önder olan üstad Ebu’l-Kasım huzuruna girince, şeyh Ebû Ali el-Fâremedî’ye gösterdiğin saygıyı ona göstermiyorsun’ de, dedi.” İsfahanlı Muhammed sözlerine devamla: “Bu sözde, Ebu’l-Meâlî el-Cüveynî’nin kendine de dokunan bir husus vardır. Nizâmü’l-Mülk’ün boş bir vaktini kollayıp ona: ‘Efendimiz, İmamü’l-Haremeyn, bana “şöyle şöyle” söyledi. Ona, bana söylenilenleri söyledim’ dedi. Bunun üzerine Nizâmü’l-Mülk: ‘Ebu’l- Meâlî el-Cüveynî, Ebu’l-Kasım el-Kuşeyrî ve benzerleri, huzuruma geldikleri zaman, bana “Sen şöyle şöylesin” diyerek bende olmayan sıfatlarla beni övüyorlar; onların bu sözleri bende bir büyüklenme ve kibir yaratıyor. Fakat Ebû Ali el-Fâremedî (Farmezî) huzuruma girdiği zaman, kusurlarımı ve içinde bulunduğum kötülüğü yüzüme karşı söylüyor. Bunun üzerine benim gururum kırılıyor, böylece o kötülükleri yapmaktan kaçınıyorum’ dedi.”</p>
<p><strong>3- Âlimlerin bilgisini, devlet adamlarının liyakatini tetkik ederdi </strong></p>
<p>Çıktığı seferlerin birinde, bilgin kıyafetinde yaya yürüyen birine rastladı; yorgun ve bitkin bir hale gelmişti. Nizâmü’l-Mülk ona: “Ey şeyh, dilinde tutukluk var da mı konuşmuyorsun, yoksa yürümekten mi yoruldun?” dedi. Adam ona: “Efendimiz, yürümekten yoruldum” diye karşılık verdi. Bunun üzerine Nizâmü’l-Mülk hâcibine yedek atlardan birini hazırlayıp getirmesini emretti ve adamla sohbete başladı. Böylece onun fazilet ve dil bilgisini sınamak istemişti. Zira ayyâ sözü “dildeki tutukluğu” ve a’yâ kelimesi ise “yürümekten meydana gelen yorgunluğu” ifade etmekte idi. Ebû Sa’d sözüne devamla: “Zikredildiğine göre Nizâmü’l-Mülk, Serahs kadılığına atadığı bir adamın bu görevdeki tutumunu beğenmedi. Bu nedenle yerine başkasını atayarak onu görevinden aldı. Azledilen bu adam, büyüklerden birinin araya girip kendisine yardımcı olması için girişimde bulundu. Bunun üzerine Nizâmü’l-Mülk, kendisine yazılan tavassut (ara bulma) mektubunun arkasına şunları yazdı: ‘Biz, kıyamet gününü dikkate alarak onu çok önemli bir işle görevlendirdik, fakat o, bu görevi pek umursamadı ve iyi bir biçimde yerine getirmede gevşeklik gösterdi; böylece Allah katında kusur işlemekten çekinmemiş oldu. O, kendisinin bu görevde ebedî olmayıp iğreti ve geçici bulunduğunu bilmiyor muydu?”</p>
<p><strong>4- Fakirle aynı sofrada </strong></p>
<p>Ebû Sa’d, fakîh Ebu’l-Kâsım’dan dinlediklerini, kendisine anlatan babasının -Allah rahmet etsin- şunları söylediğini zikrediyor: Ebu’l-Kâsım demiştir ki: “Bir tarafında ben, öteki tarafında da Amîd Halîfe olduğu halde, bir gece Nizâmü’l-Mülk’ün huzurunda idik. Amîd Halîfe’nin yanında da sağ eli kesik bir fakir vardı. O: ‘Vezir benimle birlikte yemek yemekle bana şeref verdi’ dedi. Amîd Halîfe: ‘Vezir nasıl olur da bir fakirle birlikte yemek yer’ diye göz ucuyla bakıyordu. Ebu’l-Kâsım sözüne devamla: “Amîd Halife, fakirin sol eliyle yemek yediğini görünce, onunla birlikte yemek yemek istemedi. Bunun üzerine Nizâmü’l-Mülk, Halîfe’ye: ‘Bu yana gel’, fakire de ‘Halîfe gururlu bir adamdır, bu nedenle seninle birlikte yemek yemek istemiyor, bunun için yanıma gel’ dedi ve onunla birlikte yemek yemeye başladı.”</p>
<p><strong>5- Nükteci, güzel söz sahibi </strong></p>
<p>Ebû Abdullah Muhammed b. Muhammed b. Hâmid el-Kâtib’in elyazısıyla yazılmış olan eserinde okuduğum şu kayıtları, ondan izin almak suretiyle, Ebu’l-Hasen b. Ebû Cafer de bana haber verdi: “Nizâmü’l-Mülk Tuslu idi. Tuslulara halk dilinde ‘Tus Bakarı (Tus sığırı)’ denirdi. Hazinenin Hüseyin adlı bir kuyumcusu vardı. Kuyumcu: Nizâmü’l-Mülk bir gün beni çağırdı ve bana: ‘Dökme figür yapmak için kalıpları getir’ dedi, getirdim; eline aldığı ilk kalıpta ‘sığır motifi’ vardı. Ben hiç konuşmaksızın öylece duruyordum. Bunun üzerine o, hemen: ‘Ey usta, sen bizi hiç elinden bırakmayacak mısın?’ dedi. Nizâmü’l-Mülk, yaşının büyüklüğüne ve makamının yüceliğine rağmen nükte yapmaktan ve güzel söz söylemekten vazgeçmezdi.”</p>
<p><strong>6- Evlerinde sürekli yemek pişerdi</strong></p>
<p>Ebu’l-Hasen Ali b. Mürşid b. Ali b. Munkiz’in el yazısıyla yazılmış olan Tarih’inde şunları okudum: “Babam bana Nizâmü’l-Mülk hakkında şunları anlattı: O, hayatı boyunca oruç tutan bir adamdı. İsfahan’da dört karısı vardı, dördünün de evinde kendisine, arkadaşlarına ve çok değer verdiği kimselere yemek yapılırdı. Nizâmü’l-Mülk hangi evde kalmak isterse orada, kendisi için hazırlanmış birçok yemek bulunurdu.” Ali b. Munkiz’in söylediği gibi, Nizâmü’l-Mülk’e hazırlanan yemekler arasında, on baş pişmiş koyun, on türlü yemek ve on kâse helva bulunurdu.</p>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-23647" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_235405-246x300.jpg" alt="" width="246" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_235405-246x300.jpg 246w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/20191202_235405.jpg 379w" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" /><br />
<strong>7- Rüyada Nizâmü’l-Mülk </strong></p>
<p>Rüyasında Nizâmü’l-Mülk’ü görenlerden biri, bana şunu anlattı: Rüya gören kimse, Nizamü’l-Mülk’e halini sorunca buna karşılık şu cevabı vermiş: “Eğer ben, demirle (bıçak) yaralanıp şehit olmasaydım, yaptığım bütün işlerden (amel) neredeyse sorumlu olacaktım.”</p>
<p><strong>8- İhtiyar kadına hürmet </strong></p>
<p>Güç ve kuvvetten yoksun ihtiyar bir kadın, Nizâmü’l-Mülk ile görüşmek isteğiyle onu ayakta bekliyordu. Bunu gören vezir, derhal kalkıp yanına giderek onunla görüştü.</p>
<p><strong>9- Fakirin “altın dolu sürahi” imtihanından nasıl geçti? </strong></p>
<p>Bir gün bir fakir gelerek kendisiyle görüşmek istedi. Kapısının önünde oturdu, yanında da büyük bir sürahi (su testisi, küp) vardı. Orada bekledikten sonra nihâyet Nizâmü’l-Mülk, Sultan’ın hizmetinden döndü; geldiği vakitte fakir ayağa kalkarak kendisine: “Ben senin fakirleri sevdiğini ve onlara karşı muhabbet ve şefkat iddiasında olduğunu işittim; sen benim sürahimi altın ile doldurmadan ben buna inanmam” dedi. Nizâmü’l-Mülk bunu çok görerek bir kese verip birtakım tatlı sözlerle fakiri yola getirmek istedi; fakat fakir, kese ile yetinmeyeceğini söyledi. Bunun üzerine Nizâmü’l-Mülk hazinedara hazinede ne kadar altın varsa verilmesi için emir verdi; altınları getirdiler, sürahiye koydular. Fakat bunların hepsi yarısını bile dolduramadı.</p>
<p>Bunun üzerine Nizâmü’l-Mülk ehlü ayâline (aile fertlerine), bütün ziynet (değerli mücevher ve takılar) eşyalarını getirip sürahiye koymalarını söyledi. Hepsi olanca ziynet eşyalarını getirdiler; nihayet sürahiye doldurdular; o derecede ki fakir sürahiyi yerinden kaldıramadı. Nizâmü’l-Mülk bunu gördüğü vakitte adamlarına ibriği taşıyıp fakirle beraber gitmelerini emretti. Bunu gören fakir olanca kuvveti ile: “Ey Nizâmü’l-Mülk! Ben seni imtihan etmek istedim; yoksa benim gibi bir fakir bu kadar altını ne yapacak” diye bağırdı ve kaçtı gitti. Nizâmü’l-Mülk onu bulup tekrar getirmeleri için emir verdiyse de hiçbir yerde izini bulamadılar. Sonra Nizâmü’l-Mülk bu altınların hepsini hayır ve hasenata sarf etti.</p>
<p>Derin tarih,ekim 2019,s.80-83</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1. İbnü’l-Adîm, Buğye, trc., s. 46.<br />
2. İbnü’l-Cevzî, s. 77; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, X,<br />
180; İbnü’l-Adîm, Buğye, trc., s. 47-48. Krş.,<br />
Özaydın, “Nizâmü’l-Mülk’ün … Hizmetleri”,<br />
s. 26-27.<br />
3. İbnü’l-Adîm, Buğye, trc., s. 49.<br />
4. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, X, 181; İbnü’l-Adîm,<br />
Buğye, trc., s. 50-51.<br />
5. İbnü’l-Adîm, Buğye, trc., s. 51.<br />
6. İbnü’l-Adîm, Buğye, trc., s. 54.<br />
7. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, X, 178; İbnü’l-Adîm,<br />
Buğye, trc., s. 61.<br />
8. Hüseynî, Ahbâr, s. 49.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nizamul-mulkun-hayatindan-ibret-yuklu-9-hikaye/">Nizamü’l Mülk’ün Hayatından İbret Yüklü 9 Hikaye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nizamul-mulkun-hayatindan-ibret-yuklu-9-hikaye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Savaş Usulünün 10 Önemli Özelliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Jan 2019 13:16:25 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel Türk Tarihi]]></category>
		<category><![CDATA[Muharrem Kesik]]></category>
		<category><![CDATA[Sahte ric’at]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklular]]></category>
		<category><![CDATA[Türk ordusu]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Savaş Taktikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Savaş Usulünün 10 Önemli Özelliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21170</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda üstün fizikî güçlerinin yanında müthiş bir iç teşkilatlanma ve disiplin gerektiren savaş taktikleri uygulamışlardı. Batılı ve Doğululara “düzensiz ve telaşlı” gibi görünen bu akıcılık, Türk ordusunun en büyük kabiliyetiydi. İşte bozkır savaş usulünün 10 önemli özelliği. Selçuklular tarih sahnesine çıktıkları ilk andan itibaren savaşçı özellikleriyle dikkatleri üzerlerine topladılar. Hatta onları, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/">Türk Savaş Usulünün 10 Önemli Özelliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22398 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri.jpg" alt="" width="640" height="312" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri-600x293.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/Dünya-Tarihini-Değiştiren-En-Etkili-Savaş-Taktikleri-300x146.jpg 300w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21176 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/indir-300x147.jpg" alt="" width="367" height="180" /></a></em></p>
<p><em>Türkler kazandıkları büyük savaşların çoğunda üstün fizikî güçlerinin yanında müthiş bir iç teşkilatlanma ve disiplin gerektiren savaş taktikleri uygulamışlardı. Batılı ve Doğululara “düzensiz ve telaşlı” gibi görünen bu akıcılık, Türk ordusunun en büyük kabiliyetiydi. İşte bozkır savaş usulünün 10 önemli özelliği.</em></p>
<p>Selçuklular tarih sahnesine çıktıkları ilk andan itibaren savaşçı özellikleriyle dikkatleri üzerlerine topladılar. Hatta onları, iktidarları için tehlikeli bulan Karahanlı kağanları ve Gazneli sultanları adım adım izleyerek bölgelerinden uzaklaştırmaya çalışmışlardı. Bizans imparatorları da Anadolu yarımadasına gelen Selçuk Bey’in torunlarını tehlikeli görmüş, İran’ın doğusuna sürmek istemişlerdi. Ancak atları üzerinde hafif silâhlarla düşmana, “çok kısa yağıp büyük tahribata neden olan dolu yağışı” gibi saldıran Anadolu’nun bu yeni sakinlerine karşı hiçbir varlık gösteremediler.</p>
<p>Bizans İmparatorluğu’nun Türkiye Selçuklu Devleti’ni Anadolu’dan atmak üzere tertip ettiği Akşehir (1116) ve Konya (1146) kuşatmalarıyla Myriokephalon Savaşı (1176) başarısızlıkla sonuçlandı. Bizans’ın âciz kaldığı yıllarda devreye giren Haçlılar karşısında da son derece başarılı savaşlar çıkaran Selçuklular Anadolu’nun işgaline fırsat tanımadılar. Selçuklular savaş sanatıyla o kadar bütünleşmişlerdi ki, darp ettikleri sikkelerden avlarına, spor ve eğlencelerinden devlet idaresine, haberleşmeden imar faaliyetlerine her yerde bu savaşçı ruhun izlerini görmek mümkün.</p>
<p>Atları mükemmel şekilde eğiterek bir savaş aracı olarak kullanıyor, at sırtında ok ve yay ile savaşıyor, kement atıyor, mızrak ve kılıcı mahirane kullanıyorlardı. Engebeli ve dik arazide, dağlık bölgelerde ve en zor arazi şartlarında dahi ustaca savaşırlardı. Eğer Selçuklular savaş sanatında bu kadar mahir olmasalardı, dönemin süper gücü olan devletler karşısında tutunamazlardı. En müşkül şartlarda bile uygulayacakları pratik savaş planları vardı. Bu bakımdan onları yenmek hiç de kolay olmuyordu. İşte bu büyük devletin Ortadoğu ve Anadolu’da yaklaşık 3 asır boyunca ayakta kalmasında etkili olan, zeka, tecrübe ve cesaret mahsulü 10 savaş taktiği:</p>
<p><strong>1-Sahte ric’at (Kaçıyormuş gibi yapmak)</strong></p>
<p>Türklerin en çok kullandıkları savaş taktiği “sahte ri-cat”tir. Önceden bir kısım kuvvetler düz ve geniş ovala-rın etrafındaki yüksek tepelere gizleniyor, düşmana az sayıdaki birlikle saldırıp bozguna uğranmış havası veri-liyordu. Aniden kaçan Türk ordusu, kendisini takip eden düşmanı merkezinden ve ağırlıklarından uzaklaştırarak gizlenen kuvvetlerin yanına çekiliyordu. Böylece düşman pusuya düşürülüyor, çember içine alınarak yok ediliyor-du.</p>
<p>Bu taktik Türklere has bir savaş hilesi olup dünya tarihinde bunu Türklerden daha iyi uygulayan bir millet olmamıştır. Bir Bizans kaynağı bu taktiği şöyle anlatır: “Bir defasında İmparator Manuel yemeğe oturmaya hazırlanır ve bıçağıyla bir meyveyi soyarken, yiyecek maddesi aramak üzere kaleden çıkan askerlere Türklerin baskın yaptıkları haber verildi. İmparator derhal meyveyi yere fırlatarak eğri kılıcını kuşanıp zırhlarını üstüne geçirdi ve atına binerek kaleden dışarı fırladı. Türkler sıkı bir sa-vaş düzeninde durmaktaydılar; fakat imparatoru görür görmez dağılarak kaçmaya başladılar. Ancak bu kaçış görünüşteydi. Çünkü hemen geri döndüler ve kendilerini takip edenleri ok yağmuruna tuttular. Bir Selçuklu süvarisi şöyle yapar: Atını uçar gibi koşmasını sağlamak için şiddetle mahmuzlar, kendisi iki eliyle yayını kavrayarak geriye doğru ok atar. Arkasından onu geçmek üzere gelen ise onu geçer ama sadece ölmekte. Onu yakalamak iste-yen kendisi yakalanır ve birdenbire izlenen izleyen olur.”</p>
<p><strong>2-Dağ ve tepelerin üzerinden düşmanı izlemek</strong></p>
<p>Selçuklular düşman ordularını yüksek dağ ve tepelerden, bazen gizlice, bazen de kendilerini düşmana göstererek takip ederlerdi. Myriokephalon Savaşı öncesinde Sultan II. Kılıç Arslan da yüksek bir dağa çıkmış, sürekli yer değiştirerek düşma-nı tepelerden takip etmişti.</p>
<p><strong>3-Su kaynaklarını kullanılamaz hale getirmek; </strong></p>
<p>tarla, mera ve ekinleri yakmak1101’de Akitanyalı Fransızlar ve Bavyeralı Almanlardan olu-şan 3. Haçlı Ordusu, I. Kılıç Arslan’ın Nevers Kontu ile savaş-tığı sırada, Akşehir yakınlarında Selçuklu topraklarına girdi. Sayıları yüz binleri bulan bu ordunun gelişinden, henüz ülke topraklarına girmeden haberdar olan Kılıç Arslan, onları yürüyüşleri sırasında yıpratacaktı. Geçecekleri bölgedeki ku-yu, sarnıç ve kaynakları kullanılmaz hale getirdi. Yol boyunca uzanan tarlalardaki olgun tahılı yaktırdı. Ayrıca, ordunun yolu üzerindeki yerleşim yerlerini boşalttırdı. Halk her türlü yi-yecek maddesini yanına alarak dağlara çekildi.</p>
<p>Sultan II. Kılıç Arslan ise bu taktiği Myriokephalon Savaşı öncesinde uygula-yacaktı. Bizans ordusunun geçeceği yerlerdeki yenebilecek her şeyi yaktırdı. Sultanın su kuyuları ve membalara insan ve hayvan leşi attırarak kullanılamaz hale getirdiğini II. Kılıç Arslan’ın muasırı Süryani Patrik Mikhail’in yazdıklarından bili-yoruz. Selçuklular bazen de düşman ordusunun geçeceği yerlerde-ki ekin ve otları hayvan sürülerine yedirterek veya yakarak tahrip ederler, böylece düşman ordusunun ve hayvanlarının aç kalarak güçsüz düşmelerini sağlarlardı.</p>
<p>1116’da Bizans İmpara-toru Aleksios’un gerçekleştirdiği Akşehir seferinde Eskişehir’e gelen imparator, Kamytzes adlı bir kumandanını Bolvadin ve Asar Kümbet Kale’yi (Kedrea) ele geçirmek üzere görevlendir-mişti. Stypeiotes adlı kumandanı da Afyon’daki Emirdağ ta-rafında bulunan Türk kuvvetleri üzerine göndermişti. Ancak Bizans ordusundaki iki ücretli Türk (İskit) askeri ordugâhların-dan gizlice kaçarak, Bizans birliklerinin saldırı düzenleyeceği bölgenin Türk kumandanı Poukheas’ın (Boğaç) yanına gelmiş, ona Kamytzes’in yapacağı saldırı hakkında bilgi vermiştir. Bu haberleri alan Türk beyi, gece yarısı Bolvadin ve Asar Kümbet Kale hisarlarını boşaltacak, soy-daşlarıyla birlikte buradan uzaklaşacaktı. İm-parator, Bolvadin’e ulaşmak, oradan da Konya üzerine yürümek niyetindeydi. Ancak tam bu sırada Selçukluların, Anadolu’nun bütün tarla ve ovalarını ateşe verdiklerini, asker ve atlar için büyük bir yiyecek kıtlığının söz konusu olduğunu öğrendi. Türkiye Selçuklu Sultanı I. Mesud da 2. Haçlı Se-feri sırasında (1147-48) bu taktiği uygulamış, Anadolu’ya giren Fransız Haçlı ordusu aç kalmıştı.</p>
<p><strong>4-Düşman ordusundaki soydaşlarını kendi taraflarına çağırmak</strong></p>
<p>Hava karardığı için savaşa ara verildiği zaman-larda, Bizans ordusunda paralı asker olarak görev yapan ve çoğu Hıristiyan olan Türklere yüksek sesle bağırarak onları kendi taraflarına geçmele-ri konusunda uyarıyorlardı. Mesela Myriokepha-lon Savaşı’nda böyle bir durumun yaşandığından, devrin muasırlarından Niketas Khoniates eserin-de söz eder.</p>
<p><strong>5-Öldürülen düşmanın kellesini sırık ucuna asıp dolaştırmak</strong></p>
<p>Öldürdükleri önemli kumandan ve şahsiyetlerin kellesini bir sırık ucuna geçirerek düşman ordusunun göreceği bir yükseklikte havaya doğru kaldırarak onların kazanma azimlerini ve dirençlerini kırmaya çalışırlardı. Mesela Myriokephalon Savaşı sürerken Selçukluların ön-ceden öldürdükleri Bizans İmparatoru Manuel’in yeğeni Andronikos Vatatzes’in kellesinin bir mızrağın ucunda takılı olarak Bizans ordusuna gösterildiğini ve bu manzara karşı-sında Bizans askerinin büyük bir hayal kırıklığına uğradığını biliyoruz. Sırık ucuna geçirilen kelleler, düşmanı ne kadar infiale uğra-tıyorsa Selçuklu ordusunda da tam aksine büyük bir motivasyon sağlı-yordu. Myriokephalon zaferi son-rasında Bağdat’taki Abbasî halifesine köleler, silahlar ve Rumların mızrak uçla-rına geçirilmiş başları za-fer alameti olarak gönde-rilmişti. Bu kelleler sevinç içinde Bağdat sokaklarında ve çarşılarında dolaştırıldı.</p>
<p><strong>6-Sahte mektup yazmak</strong></p>
<p>Bazen düşmanın ağzından yazılmış sahte mektuplarla karşı tarafı yanlış bilgilendirerek avantaj elde etmeye çalışırlardı. Myriokephalon zaferi öncesinde İmparator Manuel tarafından 30.000 kişilik bir kuv-vetle Niksar’a gönderilen eski Dânişmendli Meliki Zünnûn’u bertaraf etmek için Hıristiyanların ağzından sahte bir mektup yazmışlardı. Bir okun ucunda kaleye fırlatılan mektupta “Zünnûn’a inanmayınız. Size ihanet edecek” deniliyordu. Bu sözler içeridekilerin şüpheye düşerek Zün-nûn’a güvenmeyip onu kaleye alma-malarına, böylece hem Zünnûn’un, hem de Bizans ordusunun başarısız-lığına neden olmuştu.</p>
<p><strong>7-İnsandan arındırılmış bir kaleyi kullanarak düşmanı pusuya düşürmek</strong></p>
<p>Sultan I. Kılıç Arslan’ın saltanatı devrinde, 1101’de Anadolu’ya gelen üç Haçlı ordusundan ilki Ankara üzerinden Merzifon’a yönelmişti. 2 Ağustos 1101’de Türk ordusunun saldırısına uğrayan Haçlı ordusu Merzifon yakının-da kamp kurmak zorunda kalacaktı. Ertesi gün, 3 Ağustos Cumartesi sabahı Haçlı kampından yiyecek bulmak için ayrılan Alman Marşalı Konrad 3.000 kişilik bir kuvvetle Merzifon’a doğru ilerledi. Almanlar, Haçlı kampından 4-5 km uzakta, Türklere ait içi her türlü yiyecek ve eşya ile dolu bir kaleye rastladılar. Kalenin içinde buldukları gıda maddeleri ve eşyayı hayvanla-rına yükleyip kaleden ayrıldılar. Taktik gereği savunmasız bırakılan kaleden ayrılan Haçlılar yolda Türklerin pususuna düşüp saldı-rıya uğradılar ve yapılan savaş sonucunda Haçlılar ele geçir-dikleri malların tamamını ve 700 kadar askerlerini kaybetti-ler. Saldırıdan kurtulanlar perişan halde kampa dönebildiler.</p>
<p><strong>8-Soylu bir esiri kullanarak kuşatılmış kale ve şehri teslim olmaya zorlamak </strong></p>
<p>Sultan I. İzzeddîn Keykâvus, 1214’deki Sinop kuşatması sırasında şehrin teslimini çabuklaştırmak için daha önce tutsak edilen Trabzon Rum Devleti hükümdarı III. Aleksios’u koz olarak kullanmaya çalıştı. Eğer şehir teslim edilmezse hükümdarı öldüreceğini bildirerek şehirdekileri tehdit etti. Şüphesiz Sinop’un muhasarası sırasında uygulanan bu taktik şehrin fethinde etkili olacaktı.</p>
<p><strong>9-Düşmanın dilini konuşarak alay edip aşağılamak</strong></p>
<p>Bizanslılarla yapılan savaşlarda onların dilini bilen Türklerin Bizans askerleri ile alay ettiğini ve morallerini bozmaya çalıştıklarını İmparator Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena’nın yazdıklarından biliyoruz. Özellikle Bizans İmparatoru Aleksios’un bir seferinde, rahatsızlığı bahanesiyle Türklerle savaşmaktan vazgeçerek ülkesine dönmeye çalışması Selçuklu askerleri arasında tam bir alay konusu olmuş, bu durum adeta bir tiyatro oyunu gibi askerler tarafından sahnelenmiştir. Aleksios’un Türk ordusu içinde espri konusu olduğu Bizans imparatorunun kulağına kadar gitmişti.</p>
<p><strong>10-Rakip ordudaki emirleri tehdit ederek ya da kendilerine hediye vererek etkisiz hale getirmek </strong></p>
<p>Türkiye Selçukluları iç mücadelelerinde ya da Müslüman devletlere karşı giriştikleri mücadelelerde düşman tarafın kumandan ve beyleriyle gizlice temasa geçerdi. Onları bazen tehdit ederler, bazen de çeşitli vaat ve hediyelerle tarafsız hale getirmeye veya kendi taraflarına çekmeye çalışırlardı. Türkiye Selçuklularının ilk hükümdarı Süleymanşâh’ın Aynü Seylem Savaşı’nda (1086) kendi adamlarının ihanetine uğradığını biliyoruz.</p>
<p>Meşhur Selçuklu tarihi yazarı Aksarayî’nin bir kaydına göre, Süleymanşâh’ın yanında yer alan adamların gizlice Suriye Selçuklu Meliki Tutuş tarafından tehdit edildiği anlaşılır. Benzer şekilde Sultan I. Kılıç Arslan da Habur Nehri kenarında Büyük Selçuklularla giriştiği savaşta (1107) adamlarının ihanetine uğrayarak savaşı ve hayatını kaybetmiştir. Yine Aksarayî’nin eseri Müsâmeretü’l-Ahbâr’da, Büyük Selçuklu Emiri ve Musul Vâlisi Emîr Çavlı’nın I. Kılıç Arslan’ın yanındaki emirlerin bazılarını tehdit edip bazılarını da çeşitli vaatlerle kandırarak kendi tarafına çektiğine dair bilgi verilir.</p>
<p>Sultan I. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in vefatından sonra devlet ileri gelenleri onun oğulları arasından İzzeddîn’i saltanat tahtına oturmaya daha lâyık bularak toplandıkları Kayseri şehrine davet ederek 20 Temmuz 1211 günü törenle sultanlığını ilân ettiler. Ancak İzzeddîn’in sultanlığını kabul etmeyen ve Türkiye Selçuklu tahtında hak iddia eden kardeşi Alâeddîn, Erzurum Meliki olan amcası Mugîseddîn Tuğrulşâh, Selçuklu Devleti’nin uc beylerinden Zahîrüddîn İli ve Ermeni Prensi II. Leon ile ittifak oluşturarak Kayseri’de bulunan genç sultanın üzerine yürüyüp şehri muhasara altına aldı. Kuşatma ve savaş uzun sürdü. İki tarafın süvarilerinden ve meşhur beylerinden çok sayıda insan hayatını kaybetti.</p>
<p>Sultan buna çok üzüldü ve kardeşi Alâeddîn’in safında yer alan meşhur kumandan Pervâne Zahîrüddîn İli’ye “Ben vücudu kalbine kadar eriyen bir mumum. Daha önce gülen yüzümün ağlamayan bir gecesi kalmadı. ‘Senin samimi dostun benim’ diyen Pervâne de boynumun vurulmasına razı oldu” diyerek bir kâğıda yazdığı şiiri yolladı ve onu vefasızlıkla itham ederek etki altında bırakıp kendi tarafına geçmeye veya Alâeddîn’i terke zorladı. Kuşatma uzadıkça şehir halkının hoşnutsuzluğu artıyordu. Adamlarını toplayan sultan bu durumdan kurtulmanın çarelerini sordu.</p>
<p>Sonunda Kay9 Düşmanın dilini konuşarak alay edip aşağılamak Bizanslılarla yapılan savaşlarda onların dilini bilen Türklerin Bizans askerleri ile alay ettiğini ve morallerini bozmaya çalıştıklarını İmparator Aleksios Komnenos’un kızı Anna Komnena’nın yazdıklarından biliyoruz. Özellikle Bizans İmparatoru Aleksios’un bir seferinde, rahatsızlığı bahanesiyle Türklerle savaşmaktan vazgeçerek ülkesine dönmeye çalışması Selçuklu askerleri arasında tam bir alay konusu olmuş, bu durum adeta bir tiyatro oyunu gibi askerler tarafından sahnelenmiştir. Aleksios’un Türk ordusu içinde espri konusu olduğu Bizans imparatorunun kulağına kadar gitmişti.</p>
<p>İllüstrasyon: Christa Hook seri Vâlisi Celâleddîn Kayser’in teklifi uygun bulunarak Alâeddîn’in yanında bulunup ona destek olanlardan Ermeni prensi Leon’a çok değerli bir hediye vererek onu ittifaktan ayırmaya karar verdi. Sultanın kız kardeşine ait 12.000 dinar değerindeki kıymetli bir sarık Celâleddîn Kayser’e teslim edildi. O da gece karanlığında gizlice kaleden çıkarak eskiden mektuplaştığı ve dostluk kurduğu II. Leon’un karargâhına gitti. 12.000 Mısır dinarı değerindeki mücevherlerle işlenmiş baş sargısını II. Leon’a teslim ederek, “Bunu sefer akçası (nalbaha) olarak kabul edin.</p>
<p>Eğer yarın buradan gider de ülke Sultan I. İzzeddîn’e kalırsa, o, 12.000 mud tahılı (72.5-135 litre arasında) ülkenize yollarız” dedi. Ermeni Prensi II. Leon Sultan İzzeddîn’den bu konuda bir ahitnâme alarak gece karanlıkta Melik Alâeddîn’i terk ederek ülkesine döndü. Onun ardından da Erzurum Meliki ayrılınca Melik Alâeddîn, adamlarının azalması nedeniyle güç kaybına uğrayarak, kuşatmaya son verip Zahîrüddîn İli ile birlikte geri çekilecekti.</p>
<p>Muharrem Kesik Prof. Dr., İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi.</p>
<p>Derin Tarih Dergisi,sayı.71,syf.38,41</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/">Türk Savaş Usulünün 10 Önemli Özelliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turk-savas-usulunun-10-onemli-ozelligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
