<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Modern kültür | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/modern-kultur/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 15 Apr 2020 12:33:17 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Modern kültür | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mehmet Erikli&#038;Davut Bayraklı &#8211; Modern Hurafeler Adlı Kitaptan Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 Apr 2020 12:33:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahirette insan]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[modern hurafeler]]></category>
		<category><![CDATA[Modern kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Sinema]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24284</guid>

					<description><![CDATA[<p>Pusulası olmayan bir gemi, engin denizde gitmek istediği limanı bulamaz. Hayat denen denizde bir gemi olan insanın pusulası ise bu engin denize verdiği anlamdır. Her an yeni bir fırtınaya gebe olan dünyada, &#8220;Ben neden buradayım, ben kimim, ölünce beni ne bekliyor ve bu yaşamak da nereden çıktı?&#8221; gibi sorulara en yetkin ve doyurucu cevabı, hayatı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/">Mehmet Erikli&Davut Bayraklı – Modern Hurafeler Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24286 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550-171x300.jpg" alt="" width="238" height="418" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550-171x300.jpg 171w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550-584x1024.jpg 584w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/04/56586_sGRyx_1498804550.jpg 600w" sizes="(max-width: 238px) 100vw, 238px" /></div>
<div></div>
<div>Pusulası olmayan bir gemi, engin denizde gitmek istediği limanı bulamaz. Hayat denen denizde bir gemi olan insanın pusulası ise bu engin denize verdiği anlamdır. Her an yeni bir fırtınaya gebe olan dünyada, &#8220;Ben neden buradayım, ben kimim, ölünce beni ne bekliyor ve bu yaşamak da nereden çıktı?&#8221; gibi sorulara en yetkin ve doyurucu cevabı, hayatı var eden ve insanlara bahşeden Allah, gönderdiği kitap ve peygamberler aracılığı ile vermiştir ve yüzyıllardır bu cevaplarla insanoğlu gemisini yüzdürmektedir. Kişinin imanının kuvveti oranınca hayata verdiği anlam da kuvvetlenir. Unutmamalıdır ki Nuh&#8217;un gemisi her zaman vardır ama insanın o geminin yolcusu olabilmesi için gayret etmesi gerekir.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan, hayata anlam katabilir. Fakat burada katılacak anlamın dayandığı sabitelerin belirlenmesi gerekmektedir. Hayata alacaklı gözle bakan birinin sabiteleriyle ha yata Allah&#8217;ın bir lutfu olarak bakan kişinin sabiteleri ara sında dağlar kadar fark vardır. Kâinatta hiçbir şey amaçsız ve başıboş yaratılmamıştır. En küçüğünden en büyüğüne kadar tüm varlıklar bir gayeye hizmet etmekte ve müthiş bir koro olarak varlıkta birliği dinlemek isteyenlere hitap etmektedir. Her bir varlık kendisini yaratana giden bir yol dur ayrıca. Çünkü sanat eseri, sanatçıyı hatırlatır. En büyük sanat eseri ise insanın kendisidir. İnsan, sadece ken dine bakarak bile Allah&#8217;a yol bulabilir.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Allah&#8217;ın bir ismi de Hay&#8217;dır. İmam Gazâlî Allah&#8217;ın Hay olmasını şöyle açıklar: &#8220;İdrakin en az derecesi, idrak edenin, kendi nefsini bilmesidir. Kendini bilmeyen (tanımayan) cansız, yani ölüdür! Allah mutlak hayat sahibidir. Varlıklar O&#8217;nun fiilinin tezahürüdür. İlahî idrak; beşer idrakine konu olabilecek her şeyi kapsar. İşte bu sebepten Allah gerçek ve kayıtsız şartsız Hay&#8217;dır. O&#8217;ndan başka her canlının hayatı (diri olması), idraki ve fiili kadardır (yani onlarla ölçülebilir) ki bu sınırlıdır&#8230;&#8221;Kısacası Allah, hayatın kaynağıdır ve hayat verendir. Bu sebeple insanın hayatın anlamına dair bir idrake ulaşması için Allah&#8217;ı tanıması ve O&#8217;nun marifetine ulaşması gerekir.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bedîüzzaman, &#8220;Güzel gören güzel düşünür. Güzel düşünen, hayatından lezzet alır&#8221; der. Bu metin tersine çevrilip okunduğu zaman ise şöyle bir mana çıkar: &#8220;Çirkin gören çirkin düşünür, çirkin düşünen de hayattan elem ve azap duyar.&#8221;</p>
<p>İşte Schopenhauer ve onun gibi düşünen diğer filozofların asıl sorunu budur. Hayata güzel bakamamak! Halbuki var olmak ve varlığı sürdürmek bir lutuf yani hediyedir. Ve bu lutuf gerektiği gibi değerlendirilirse kişi huzura erer. Tüm varlık Allah&#8217;ın yaratmasıyla oluşmuştur ve bu sebeple güzeldir. Çünkü Allah, Cemil&#8217;dir. İyiden iyi, kötüden ise kötü yansır. Her bir varlık Allah&#8217;ın isimlerinin tecellisidir ve bu sebeple O&#8217;nu hatırlatır. Hayatın güzelliğini ortaya çıkaran sevgidir. Sevgi ile varlığa yaklaşan insan hayata güzel bakar ki böyle bir kişinin pesimist olmasına imkân yoktur.(Sulhi Ceylan)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hayata, zıtların sahne aldığı müthiş bir tiyatro olarak bakabiliriz. İnsan her an istemediği olaylarla karşılaşmakta, hatta acı çekmektedir. Ve yine bir anda acıdan mutluluğa geçebilmektedir. İşte zıtlık dediğimiz olay da budur zaten. Bu zıtlıklar arasında gidip gelirken insan, istemediği durumlarla karşılaştığı anda kendini hemen şikâyet limanına atar. Halbuki sıkıntı ve bela, kişiyi olgunlaştıran etkenlerdir. Aslında buradaki şikâyet, insanın istediği hayata ulaşamamasının sonucudur. Hayat, her zaman insanın istediği şekilde akmaz. Bazaıı önümüze engeller çıkabilir. Bela ve musibet kapımızı çalabilir. Böyle durumlarda hayatın güzel yönlerine bakmak gerekir. Mesela ölüm ilk bakışta kötü gibi gözükebilir. Ama öldükten sonra ebedî bir hayatın bizi beklediğini ve inananların cennetle ödüllendirileceğini bilmek bize sonsuz bir hazine sağlar. En sevdiğimiz kişilerin birer birer bizi terkettiği bir gerçektir ama ahirette onlarla sonsuza kadar beraber olacağımız gerçeğini bilmek de bizi son derece rahatlatır. Hayat her an başka bir yüzüyle insanın karşısına çıkar. İnsana ise pes etmek değil azimle mücadele etmek düşer.(Sulhi Ceylan)</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Alman idealistlerinden ve müzmin bir bekâr olan Kant, gerçek dünyanın gerçekliğini &#8220;fenomenal&#8221; gerçeklik olarak tanımlar ve insanoğlunun sadece &#8220;fenomeni&#8221; yani aklın alanlarına giren şeyleri bilebileceğini söyler. Buna karşılık nesnelerin mahiyeti olan &#8220;numeni&#8221; bilemeyiz der. Kant&#8217;a göre numen, aklın alanına girmiyordun Yani insan deneyden uzaklaştıkça bilgiden de uzaklaşır. Çünkü artık metafizik bir alana girmiştir. Yine Kant&#8217;a göre, bilgi edinme yolu akıldan ibarettir. Hâlbuki keşif de bilgi edinme yöntemidir ve Kant&#8217;ın bundan haberi yoktur.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>On yıllık çile dönemi sonucunda vardığı gerçeği İmam Gazâlî şöyle aktarır: &#8220;Şüphe götürmeyecek surette anladım ki mutasavvıflar Allah yolunu tutan kimselerdir. Onların gidişi, gidişlerin en iyisidir. Yolları, yolların en doğrusudur. Ahlâkları, ahlâkların en temizidir. Dünyadaki bütün akıllı insanların aklı, hâkimlerin hikmeti, şeriatın esrarına vâkıf olan âlimlerin ilmi, onların gidişlerinden, ahlâklarından bir kısmını değiştirmek, daha iyi bir hale getirmek için bir araya gelse buna imkân bulamazlar. Onların dışlarındaki ve içlerinde ki bütün hareketleri ve durgunlukları hep nübüvvet kandilinden alınmıştır.&#8221;</p>
<p>İmam Gazâlî (rah.), on yıl süren kaçış ve arayış dönemi sonucunda hakikate Allah&#8217;ın kalbine attığı bir nur sayesinde çıktığını söyler. On yıl boyunca, &#8220;Ancak selim bir kalp ile Allah&#8217;ın huzuruna gelen kurtulur&#8221; düsturunca nefsini terbiye eden Gazâlî (rah.), bu yalnızlık dönemini kalbinin tüm hastalıklarını tedavi etmekle geçirir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kendini ahlâkî olarak sorgulayan İmam Gazâlî geldiği noktayı otobiyografisi olan el-Münkız mine&#8217;d-Dalâl&#8217;da şöyle anlatır: &#8220;Baktım ki dünya alakalarına dalmışım. Bu alakalar her taraftan beni çevrelemiş. Yaptığım işleri düşündüm. En güzeli tedris (ders verme) ve tâlim (öğretme) idi. Bunda da ahirete pek menfaati olmayan, ehemmiyetsiz birtakım ilimlerle meşgul olduğumu gördüm. Medrese derslerindeki niyetimi yokladım. Onun da Allah rızası için olmadığını, mevki sahibi olmak, şan ve şeref kazanmak arzusundan ileri geldiğini anladım. Uçurumun kenarında bulunduğuma, vaziyetimi düzeltmezsem ateşe yuvarlanacağıma kanaat getirdim.&#8221;</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsana yalnızca kendisinin kıymetli olduğunu, kendinden başka herkesin ikinci derece önemli olduğunu tüketimi daha da fazla arttırmak için söyleyen ve buna mecbur bırakan sistem, varlık sebebini sürekli tüketmek olarak görürken aynı zamanda daima insanı başkalarıyla bir yarış içine sokuyor. Karen Horney, &#8220;Modern kültür ekonomik olarak bireysel rekabet ilkesine dayanır. Yalıtılmış bir birey, aynı grubun diğer bireyleriyle mücadele etmek, onları geride bırakmak çoğu kez onları kenara itmek zorundadır. Birinin avantajı çoğu zaman diğerinin dezavantajıdır&#8221; derken tam da söylemek istenilen şeyi izah eder.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nihayet modern dünyanın temelleri atılmış; ekonomide, siyasette, politikada, sanatta, kültürde bu temel üzerine inşası bütün hızıyla başlamıştı.</p>
<p>&#8220;Karmaşık İktisadî yapının yanı başında, teknolojik güce ve makinenin gücüne tapınma da kolayca belirmiştir. Hatta bu iki put bir diğerini destekleyerek kutsiyetlerini!) korumaktadırlar. (&#8230;) İnsanın uzayda rahatça yol alacak teknik güce erişmesi, bilgisayarların günlük hayattaki sonuçları makineyi tanrılar arasına kolayca katmıştır. Ancak bu dinin iki ana mezhebi vardır: Birincisi, teknik gelişmeye, dola- sıyla makineye taparken, ikinci mezhep, bu gelişmeyi sağladığı gerekçesiyle insan aklının işleyişine tapmaktadır&#8221; (îsmet Özel, Üç Zor Mesele, İstanbul: Tiyo Yayınları, 2014, s. 80).</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68688394">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Network (1976) filminde, kafayı sıyıran televizyon sunucusu Howard Beale karakterinin, medya eliyle kimlikleri dönüştürülmüş kitlelere nafile olduğunu bile bile çektiği nutuklardan birkaç cümle geldi aklıma:</p>
<p>&#8220;Hakikat değildir televizyon! Televizyon Allah&#8217;ın belası bir eğlence parkı! Akrobatların, şarkıcıların, dansçıların, hokkabazların, ucubelerin, hayvan terbiyecilerinin, sporcuların olduğu bir sirk, bir karnavaldır&#8230; Bizim işimiz can sıkıntınızı gidermek, hepsi bu! Ama eğer hakikati istiyorsanız&#8230; Rabb&#8217;inize dönün, üstatlarınıza, âlimlerinize dönün, kendinize dönün. Çünkü hakikati bulacağınız tek yer orası!&#8221;</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68687308">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern dünya algısının oluşturduğu &#8220;simülasyon hayat&#8221;, bu zaman içinde çırpinan insanlara itibar sahibi olabilmeleri, kıymet görebilmeleri ve vaat ettiği konforlu hayata ulaşabilmeleri için, sadece birer insan olmayı ve isimlerini temsil etmeyi yetersiz göstermektedir. Koyduğu alternatif hakiki olmayan, plastik kıymetler ve mevkiler üretip insanları bunlara sevketmek şeklinde karşımıza çıkmıştır. İnsanlar, bu sahte itibar basamaklarına ulaşabilmek için sahip oldukları bütün zahirî ve bâtmî gerçekliklerini reddetmişlerdir. Kendilerine bu görkemli merdivende büyük bir yük teşkil edecek olan vicdanlarını ilk fırsatta boşluğa fırlatmışlardır.</p>
<p>Söz gelimi bir şirket çalışanısınız ve diğer bütün çalışanlar gibi şirket içindeki mevkiinizi ve kazancınızı arttırmak istiyorsunuz. Bunun için normalde işinizi iyi yapmak, kendinizi mesleğinizde geliştirmek ve halinize şükretmekten başka bir şey yapmazsınız. Fakat bir kişisel gelişim uzmanı bu noktada o çalışana şunları fısıldar: &#8220;Sen o şirketin en önemli çalışanısın, mükemmel bir insansın. Şu an bulunduğun mevki, kazandığın para hak ettiğinin çok altında. Dikkatli ol, etrafındaki herkes senin ulaşmak istediğin mevkie varmak istiyor. Bu yüzden onların hepsi senin düşmanlarındır.</p>
<p>Önce her sabah kalktığında aynaya bak ve kendine ne kadar harika biri olduğunu söyle. Kendini, ulaşmak istediğin mevkide olduğuna inandır.&#8221; Anlatmaya devam ediyor: &#8220;Eğer saçını böyle tararsan şöyle üstünlük kurarsın. Şayet kollarını masaya böyle yaslarsan, onları şöyle alt edersin. Eğer toplantıda söze şöyle başlarsan, herkesi susturursun. Şayet biri kaşını kaldırıyor ise amacı bu, eğer burnuyla oynuyorsa sizin için düşündüğü şu..<br />
..&#8221;Sanırsınız ki bir çalışma ortamı değil, bir harp meydanı&#8230;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68685957">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İdeolojinin Sineması</p>
<p>Ulusal bir bilinç oluşturma ve cumhuriyet etrafında bir araya gelme düşüncesiyle çekilen &#8220;Boğaziçi Esrarı&#8221; gibi başka filmler de vardı. Yine 1938 yılında Musahibzâde Celal&#8217;in aynı adlı eserinden sinemaya uyarlanan &#8220;Aynaroz Kadısı&#8221; ve 1939 yılında çekilen &#8220;Bir Kavuk Devrildi&#8221; isimli filmler Osmanlı adalet kurumlarını ve bu kurumlari temsil eden din adamlarını hicvediyordu.Bu dönemlerde çekilen tarih filmleri de yine romanlardaki temalardan farklılık göstermez. Din, din adamı, dinî değerler ve dindar insanlara saldırı ve aşağılama filmlerin ortak temasıdır. Bir başka ortak nokta da tarih filmlerinde içerik olarak Millî Mücadele&#8217;nin İngiliz, Fransız gibi düşmanlara karşı değil de hilafetçi-dinci olarak yansıtılan kesime karşı verildiği temasıdır.</p>
<p>Filmlerde iyiler cumhuriyetçi, modern, ilerici ve hep güzel insanlar olurken, düşmanla iş birliği yapan, kötü, çıkarcı, menfaati için ülkesini düşmana satan tipler de dindar kişiler olarak gösterildi. Yani filmlerde topluma aşılanan görüş Millî Mücadele&#8217;de, vatanı kurtarmak isteyen vatanperver cumhuriyetçilerle, düşman safında yer alan hilafetçi-padişahçılar arasında geçmiş ve neticede de iyi olan cumhuriyetçiler bu savaştan galip çıkmışlardı.Yönetmenliğini yine Muhsin Ertuğrul&#8217;un yaptığı ve bir Fransız oyunundan uyarlanan 1928-29 yapımı &#8220;Ankara Postası&#8221; isimli film bahsettiğimiz bu konuyu işler. Ertuğrul&#8217;un, 1932&#8217;de çektiği &#8220;Bir Millet Uyanıyor&#8221; filminde de Kuvâ-yi Milliyeciler ve hilafetçi-padişahçılar yine karşı karşıya gelir.</p>
<p>1959 yılında bu kez Nejat Saydam sahneye çıkar ve &#8220;Kalpaklılar&#8221; isimli filmiyle aynı temayı işler. Bu zihniyete göre Kurtuluş Savaşı, aslında bir iç savaştır. Osman F. Seden imzalı 1959 yapımı bir başka film &#8220;Düşman Yolları Kesti&#8221; dir. Film yeni olsa da yaklaşım aynıdır.Millî Mücadele dönemi filmleri içinde en prototip diyebileceğimiz film ise &#8220;Vurun Kahpeye&#8221; filmidir. Film, Halide Edip Adıvar&#8217;ın 1923 yılında Akşam gazetesinde tefrika edip 1926 yılında kitaplaştırdığı romanından beyaz perdeye uyarlanır.</p>
<p>Üç kez çekilen filmi ilk olarak 1949&#8217;da Lütfi Akad, 1964&#8217;te Orhan Aksoy ve 1973&#8217;te Halit Refiğ perdeye yansıtır. Filmde çizilen müslüman tipi, yine gerici, yobaz, düşmanla iş birliği yapan hain bir tiptir ve kendisinden sonra gelen diğer sinema filmlerinde kullanılacak olan din adamı, dindar insan tiplerine de örnek oluşturur.Halide Edip&#8217;in manda fikrini şiddetle savunan bir kalem olduğunu da unutmamak lazım gelir. Amerikan mandası fikrini benimsiyordu. Halide Edip kendisi gibi düşünen Refik Halit, Ahmet Emin, Yunus Nadi, Ali Kemal, Celal Nuri gibi isimlerle 14 Ocak 1919&#8217;da Wilson Prensipleri Ce- miyeti&#8217;nin kurucuları arasında da yer almıştı. Söz konusu Amerikan mandası tezi ise vatanı düşman işgaline karşı savunmayı amaçlıyordu! Bu dilemmayı çözebilen beri gelsin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68682191">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Dünya, içinde taşıdıklarıyla yaratıcıya karşı yapılması gereken şeylerin önünde bir engel, bir set durumundadır. Bu anlamda dünya insanı, aslî gayesinden uzaklaştırıcı, meşgul edici, oyalayıcı özelliğe sahiptir. Yani hakikate yapılan yolculukta insanı engelleyen dünya ve içindekiler, insanın kendisine yabancılaşmasını sağlamaya çalışır. Aslında insan; insana, kendisine, çevresine ve tabiata yabancılaştıkça Allah&#8217;a yabancılaşmaktadır. Bu nedenle insan Allah&#8217;tan başka her şeye yabancılaşırsa, Allah&#8217;a yakınlaşmış olur. Bu anlamda negatif olan yabancılaşma, pozitif bir hal alır. Kendisini, hevâ ve heveslerini kontrol altına alan, nefsinin isteklerine set çeken insan bu pozitif yabancılaşmayı yakalamış olur. Dünyaya ve içindeki geçici eşyaya karşı nefsini dizginleyen kişi de maddeyle arasında olması gereken dengeyi kurar.(Davut Bayrakli)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68681604">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Pratik anlamda modern çağ, insanın ruhuna eğilmesini, yaratılıştaki ana gayesi olan kulluk bilincini ihya etmesini engellemektedir. Sanayi toplumu olan bu yüzyılda insan üretim ve tüketim bantları üzerinde gidip gelen ve ömür tüketen bir meta olarak görülmektedir. Özellikle reklam sektörü insanı, &#8220;Nasıl daha fazla tüketir?&#8221; durumuna getirmeye çalışmaktadır. Tüketim hastalığına yakalandığı için devamlı bir şeyler almak zorunda kalan insan, bir zaman sonra maddeyle arasında var olması gereken uyumu, dengeyi kaybediyor.</p>
<p>İstediği şeyleri tüketemeyen ya da ona sahip olamayan kişi, sosyal planda bir boşluğa düşüyor ve öncelikle kendisiyle yabancılaşıyor.İnsana sunulan her tüketim malzemesi onun gerçekte ihtiyaç duyacağı şeyler değil aslında. Kendisine dayatılan, bilinçaltına işlenen ve istem dışı yapılan telkinlerle insan olamayacağı, yapamayacağı, alamayacağı şeyleri istemeye başlıyor. Hayatı boyunca sahip olamayacağı şeylerin peşinden koşan, hiçbir zaman elde edemeyeceği iş ya da kariyer için mücadele eden bir kişi, bir zaman sonra boşa kürek çektiğini anlayınca yaşadığı kırgınlıkları, yabancılaşmaya dönüştürüyor.</p>
<p>Oysa gerçek başkadır. Hayata bakışımızı yeniden değerlendirip yerli yerine oturtursak bizi diğer insanlara, çevreye ve yaşadığımız şehre, kültüre yabancılaştıran birçok lüks ihtiyacımızı bir kenara atabiliriz. Sinoplu Di- ogenes örneğinde olduğu gibi. Diogenes bir gün avucuyla su içen bir çoban görünce, &#8220;Ne çok sahip olduğum eşya varmış!&#8221; diyerek su kabını atar.(Davut Bayrakli)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68680240">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Günümüz insanının açmazlarından biri hiç kuşkusuz okumadan &#8220;biliyorum&#8221; demesi ve hiçbir fikri yokken &#8220;çözümleme&#8221; yapmaya kalkışması. Bu enteresan bir dilemma. Aslında hepimizin kanıksadığı bir durum. Hemen her gün televizyon ekranlarında, gazete sütunlarında rastlıyoruz böylelerine. Halbuki bu dilemmayı televizyon, gazete veyahut mecmua alanında değil de yanı başımızdaki insanlarla irtibatlı haldeyken yaşamalıydık. Çünkü bu saydığım alanlarda seçilmiş, seçkin, alanlarında yetkin insanların bulunduğunu düşünürüz. Öyledir de. Fakat bayatlaşma o kadar hızla yayılıyor ki fikrin iki paralık edildiği ve adına &#8220;piyasa&#8221; dendiği; bilginin, sanatın, politikanın üç kuruşa beş köfte hesabıyla döndüğü popkültür bizleri okumuş görünen cahillere çevirdi. Bunu asla rutinlerimizi bozan &#8220;kabuk değiş- tirten&#8221; konserve anlayışından bağımsız düşünüyor değilim.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68577591">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Giddens, Modernliğin Sonuçlan adlı kitabında, &#8220;Soyut sistemlerin gelişimiyle, kişilikdışı ilkelere ve kişinin tanımadığı insanlara duyulan güven, toplumsal varoluş için vazgeçilmez bir şey haline gelir. Soyut sistemler tarafından yapılandırılan rutinler içeriksiz, ahlâk dışı bir yapıya sahiptirler; kişilik dişiliğin giderek artan bir biçimde kişiselliği yutması fikri de geçerli bir fikirdir&#8221; diyerek insanı tehdit eden asıl canavarın oluşturulmuş &#8220;rutinler&#8221; olduğunu açık ediyor bize. Kullandığı bazı anahtar kavramlar var. Onlardan biri soyut sistemler. Bu soyut sistem anladığımız kadarıyla hâkim olan. Yasa koyucu.</p>
<p>Şöyle dikkatlice baktığımızda görürüz ki bizi rutinlere boğan bir dünyanın içinde çırpınıp duruyoruz. Televizyon, oyun, eğlence gibi rutini inşa eden yapılar aklımızı da bedenimizi de kendi seçeneklerine mahkûm ediyor. Bu gerçekten korkunç bir şey. Söz gelimi bugün televizyon dizileri sayesinde kafeslenen insan aklı, üretimden çok tüketimin bir parçası olarak varlığından ödün vererek, yok oluşa yamanıyor. Bilinç burada yarı uyur vaziyette.</p>
<p>Soyut sistem, insanın doğrudan kişiliğini hedef alırken, onun yapısını da çok iyi tahlil ediyor elbette.Giddens&#8217;ın dediği gibi kişilik dışı ilkelere ve kişinin tanımadığı insanlara duyduğu güven ürkütücü derecede bizi istediği yöne çekebilecek kadar güçlü. Bu güvenle birlikte popüler kültürün önümüze altın tepside sunduğu karakterler sahihleşiyor. Oysa perdenin ardında gayri sahih duran ve yapay bir karakterden söz ediyoruz. Çarpıcı olan şu ki, o ya da bu biçimde kendimizi bu sahte karakterler dünyasında birinin tarzını seçmeye mecbur bırakılmamız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68577388">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan kendi mağarasında yaşar diye bir laf vardır ya hani. Mağara metaforunu kırıp dökmüş olan postmodern düzen, insanı kendi içinden çıkartıp farklı boyutlardaki kafeslere tıkmış durumda. Keşke halen kendi mağaramızda yaşıyor olsaydık. &#8220;Kendimizi bilmeyi&#8221; model alıp en sahih kaynaklardan beslenmeyi sürdürsek fena mı? Bu &#8220;keşke&#8221;- ler temenniden sıyrılıp gerçekliğe varırsa ne iyi. İnsanın mağarasını kırmaya namzet sistemin karanlığı ise işte o ilkin el yordamıyla arandığımız çağlarımızda kendi karanlığımızdan ürkmekten beter bir şey. Aristo, &#8220;İnsan hayatta en çok taklitten haz alır&#8221; derken başkalarının ağzıyla konuşan ve çağın getirdiklerini olduğu gibi giyinen bir &#8220;eylem&#8221;- den bahsetmiyordu.(Mehmet Erikli)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68576875">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Modern çağda hiçbir üstün niteliğin, politik ya da düşünsel alanda, eylemde olsun, düşünceyle olsun, dile getirilmesi mümkün değildir&#8221; diyen Pessoa&#8217;nın &#8220;dil ve ifade&#8221; sorununa işaret ettiğini kavramaya çalışırken, gelinen &#8220;şu içinden çıkılmaz bir hal alan çağın&#8221; ne kadar da basitleştiğini ve modernlik kaygısı içinde insanların kendini pazarlama işine nasıl da giriştiğini acı ki görüyoruz.</p>
<p>Sosyal medya işte tam da buna çanak tutuyor. Fikir serdetmek şöyle dursun, şimdilerde çok beğeni alan ve hap gibi yutulan, meydana çıkma furyasının neticesi olan sosyal medya fenomenleri ise Pessoa&#8217;ya inat güya üstün nitelik üretmeye ve yepyeni bir dil oluşturmaya namzet. Şu fenomen diye parlatılan insanlara ve o payeye aday olarak gösterilenlere yazık edildiğine kanaat getirmek zor değil. Bu mecrada ünlü olmak için binlerce takipçi satın alarak kendini paralayanlar önümüzdeki beş on yıl içinde hiçbir şey olamadıklarını gördüklerinde psikiyatri klinikleri hasta yoğunluğundan dolayı mantar gibi çoğalırsa şaşırmayacağım.</p>
<p>İş buraya varmadan insanlar, niteliği bu alanlar üzerinden üretme yanılgısından kurtulmalı, çünkü durdukları yer sadece nicelik için varolan ve asla nitel olanı önce- lemeyecek bir ideolojiye sahip. Neden mi? Çünkü nitelik, modern anlayışın içinde para etmiyor. İnternetin kesilmesiyle veya elektiriklerin gitmesiyle kendini pazarlayama- dığı için krize girecek bir yığın insan var. Birçoğu da acınacak halde.(Mehmet Erikli)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68576095">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tabiatımızın dış tesirlere açık hali bizi daha karmaşık bir hayatın içinde bocalatmıyor mu? Hermann Hesse&#8217;nin önemli eserlerinden biri olan Bozkırkurdu&#8217;uda şu paragraf insanın bu etkiye nasıl karşı koyamadığının örneği olması bakımından değerli: &#8220;İnsan neleri yutup sineye çekebiliyor, şaşılacak şey! Sanırım on dakika kadar bir gazeteye göz attım, başkalarının sözlerini ağzında uzun uzadıya çiğneyip tükürükle yoğurduktan sonra yutan, ama sindirmeksizin yine kusup çıkaran sorumsuz bir insanın düşüncelerinin gözlerimden geçip varlığımdan içeri girmesine göz yumdum.&#8221;(Mehmet Erikli)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68572760">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İmâm-ı Rabbânî hazretleri (k.s) bundan dört asır önce, Avrupalılar yeni yeni palazlanırken, devrin sultanına, &#8220;Sünnet-i Resûlullah&#8217;tan uzaklaştığımız için bu kâfirler bize diş geçirir oldu&#8221; manasında ikazlarda bulunmuştu.Biz müslümanlar, genel olarak, maalesef o gün bugündür bu ikazı tam anlayamadık. Bir anlamaya başlarsak fethimiz işte o zaman başlayacaktır. Anlayamazsak da Allah Teâlâ anlayacak nesilleri zaten yaratacaktır. Dolayısıyla fethetmek, fethedememek biz müslümanlarin meselesidir. İslâm düşmanlarının fetihten endişesi olmasın.(Mukerrem Mert)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68572296">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Asırlar boyunca müslümanlar çocuklarını edeple yetiştirdiler. Onlara daha minicik yaşlardan itibaren iyilikleri, güzellikleri aşıladılar. Nasıl yaptılar bunu? Kâğıda, kaleme hürmet etmeyi öğrettiler mesela. İlmin huzurunda diz çökmeyi bellettiler. Anneye babaya saygılı olmayı, bir büyük gelince ayağa kalkmayı gösterdiler. Her işe sağdan başlattılar, her sonu hamdle bağladılar. Böyle böyle ayak uçlarına bakan ama gökyüzünü gören nesiller büyüttüler. &#8220;Sen de Mevlânâ olacaksın, senin yaşındayken Şah-ı Nak- şibend de (k.s) senin gibiydi. Bu devrin Akşemseddin&#8217;i (k.s) de sen olmalısın&#8221; demediler, diyemezdiler. Çünkü kendini büyük görmeye, büyük birinin yerine koymaya yabancıydılar.</p>
<p>Dedelerimiz çocukken hayal kurmadılar mı? Elbette kurdular. Ama neyin hayalini kurdular biliyor musunuz? İslâm ordusunun sıradan bir neferi olmanın, bir Allah dostunun gül simasını görmenin, Peygamber Efendimiz&#8217;in (s.a.v) rüyalarına teşrif etmesinin hayalini kurdular. Ellerine, oku, Sa&#8217;d b. Ebû Vakkâs hazretleri gibi olmak için değil Sa&#8217;d b. Ebû Vakkâs&#8217;in (r.a) yolundan gitmek için aldılar. Kalemi mürekkebe devrin İmâm-ı Azam&#8217;ı (rah.) olmak için değil İmâm-ı Âzam&#8217;in ilminden bir nebze olsun nakledebilmek için batırdılar. Müslümanların hükmettiği cihanın evlatları böyle yetişir.(Mükerrem Mert)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68571907">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Hipokrat&#8217;a göre vücutta dört element olan toprak, su, ateş ve havayı temsil eden dört sıvı vardır. Bunlar kan, siyah safra, sarı safra ve balgamdır. Bu dört sıvının dengede olmasına sağlık, dengesiz olmasına hastalık denir. Teşhis, hangi sıvının eksik veya fazla olduğunu bulmak, tedavi de bu eksikliği veya fazlalığı gidermektir. Klasik tıbba göre mizaç denen bu sıvılar kişiden kişiye değişir, kişinin dış görünüşünü ve karakterini de etkiler.</p>
<p>Dolayısıyla her hastanın kendi mizacına göre farklı bir tedavisi vardır. Hatta aynı hastanın farklı ruh hallerindeki, yerlerdeki, mevsim lerdeki tedavisi bile değişebilir. Modern tıbba göreyse hastanın karakterinin ve içinde bulunduğu halin, çevrenin, zamanın, mekânın tedaviyle ilgisi yoktur. Önemli olan şaşmaz tahliller, yanılmaz labo- ratuvar sonuçları, eksiksiz röntgenler filandır.(Mükerrem Mert)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68571661">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İmam Gazâlî hazretleri müslümanların ilimlere bakışının nasıl olması gerektiğini şöyle açıklar: &#8220;İlimlerin değeri iki şey ile ölçülür. 1. Neticesinin yüceliği, 2. Delilinin kuvvet ve sağlamlığı. Neticesiyle ölçmeye örnek din ve tıp ilimleridir. Din ilminin neticesi ebedî yaşayışı temin, tıp ilminin neticesiyse vakitli yaşayışı sağlamaktır. Buna göre din ilmi tıptan üstündür. Delilinin kuvvet ve sağlamlığıyla ölçmeye örnek matematik ve astronomi ilimleridir. Delili daha sağlam ve kuvvetli olduğu için matematik ilmi astronomi ilminden daha şereflidir. Matematik, tıp ile ölçülürse gayesi bakımından tıp, delili bakımından hesap önce gelir. Fakat neticeyi düşünmek daha doğrudur. Bu sebeple her ne kadar çoğu tahminî ise de tıp ilmi matematikten üstündür.&#8221;</p>
<p>Büyük âlim tıp ilmini, dinî ilimlerden sonra en üstün ilim olarak görmektedir. Bununla birlikte çoğunun tahmine dayalı olduğunu da belirtmektedir. Bugünkü modern tıpçılar ise sürekli değiştirdikleri iddialarının tahmine de ğil kanıta dayandığına her nasılsa bizi ikna etmektedir. Sağlık ilmi tarihin hiçbir döneminde kanıta dayalı olmamıştır. Her hastalığın zamanla bir ilacı bulunduğu gibi her ilacın da zamanla bazı zararları bulunmuştur.(Mükerrem Mert)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68561570">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Filozof, bilgisever demektir. Eskiden matematikten dil bilgisine, ahlâktan tıp öğrenimine kadar her alanda bilgi sahibi bu kişilere &#8220;filozof&#8221; denirdi. Şimdi &#8220;bilgiseverlik&#8221; yerini &#8220;bilgisayarlığa&#8221; bıraktı. Artık öğrendiklerimizin niteliğinden çok niceliği önemli. Kaç kitap okuduk, ne kadar dipnot gösterdik gibi sayısal değerler arasında bocalayıp duruyoruz. Ve bu &#8220;bilgisayarlık&#8221; hızla &#8220;bilgisanırlığa&#8221; doğru ilerliyor. İnternette bir günde üretilen yayın belki tarihte bir yüzyılda bile üretilemiyordu. Ama bu bilgi yığını arasından işe yarayacak, doğru bir sonuç almak aslanın ağzından ekmek almak kadar zor. Yalan yanlış, tutarsız, temelsiz fikirleri bilgi diye tüketiyoruz. Zihinlerimizi çöplüğe çeviriyoruz.(Mükerrem Mete)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68561370">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Meslekler pratiktir. İşe yaradıkları, ihtiyacı karşıladıkları gibi yollarına devam ederler. Ama entelektüellik teoriktir. &#8220;Ben kendime bu bilgi alanını seçtim, kalanı beni ilgilendirmiyor&#8221; diyemez. Teorik sahada alanlar iç içedir. Tıp matematikten, matematik siyasetten, siyaset sanattan ayrılamaz.Aristo, Fârâbî gibi adamlar bütün ilimleri toplamaya çalışan kitapları boşuna yazmamıştır.</p>
<p>Karl Marksi ele alalım. Bu tek adam çok büyük bir filozof, iktisatçı ve sosyolog kabul ediliyor. Felsefede diyalektiği, iktisatta artı değer teorisi, sosyolojide yabancılaşma teorisi büyük değer görüyor. Onu bir felsefe kitabından okursanız diyalektiğini iyice anlarsınız. Ama artı değer ve yabancılaşma yaklaşımları konusunda pek bir şey öğrenemezsiniz. Aynı tekillik yakanızı bu adamı iktisat veya sosyoloji kitaplarından okuduğunuzda da bırakmaz.İyi ama Kari Marks&#8217;in bu üç teorisi iç içedir. Birbirinden bağımsız değildir ki. Yabancılaşmayı anlamayan biri aslında diyalektiği de anlamamış sayılır. Öyleyse Marks&#8217;ın felsefesi, iktisadı ve sosyolojisi ayrılamaz.</p>
<p>Biz Marks&#8217;a katılmayız. Dünya görüşünü, değerlerini paylaşmayız. Ama hakkını da teslim ederiz. Çok yönlü bir fikir adamıdır. Uzmanlaşmanın kısır penceresinden anlaşılamayacak biridir.(Mükerrem Mete)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="68561059">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Fikirler slogan değildir, televizyonlarda reklam için kullanılan spotlara da benzemezler. Ancak bağlamlarıyla, önceleriyle ve sonralarıyla anlaşılırlar. Tamamen zıt ekollerden iki fikir adamının sadece söylediği sözler yan yana gelince hoş duruyor diye birinden öbürüne bağlantı kuramazsınız. Bir fikri anlamak için mutlaka örgüsünü, dayandığı temeli ele alacaksınız. Mesela, &#8220;Anı yaşa&#8221; sözünü haz düşkünü bir ateist de söyleyebilir, dindar bir edebiyatçı da. Peki ikisi de aynı şeyi mi kasteder? Sonuçta söz aynı olduğu için kasıt da aynı olmak zorunda gibi saçma bir şey söyleyemeyiz. Evet, çoğu zaman farklı şeyleri kastederler. Hatta belki de zıt şeyleri kastederler.Fikrin bağlamını önemsemeye başlayınca bizi entelektüel yolculuğumuzun gayesine götürecek anahtarı bulmuş oluruz.</p>
<p>Fikirlerin arka planını sorgulamak insanın kendi okuma, öğrenme gayesini de gözden geçirmesine vesile olur. Böylece neyi neden okuduğumuzu daha iyi değerlendirmeye başlarız. &#8220;Kitap işte okuyayım, onu da merak ediyordum zaten, bunu şurada duymuştum, bu da yeni çıkmış&#8221; gibi rüzgârlara kapılmayız. Önce amacımızı belirleriz. Sonra bizi amacımıza ulaştıracak yolu buluruz. Yavaş yavaş okuduğumuz her kitabı, öğrendiğimiz her bilgiyi, ürettiğimiz her fikri koyacak yerler bulmaya ve yerler arasında uyum sağlamaya alışırız.(Mükerrem Mete)</p></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/">Mehmet Erikli&Davut Bayraklı – Modern Hurafeler Adlı Kitaptan Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mehmet-eriklidavut-bayrakli-modern-hurafeler-adli-kitaptan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 12:22:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik]]></category>
		<category><![CDATA[McDonaldlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Modern ekonomik düzen]]></category>
		<category><![CDATA[Modern kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<category><![CDATA[Tüketim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10357</guid>

					<description><![CDATA[<p>Modern ekonomik düzen, kendi kategorilerine göre \geri kalmış’ ya da‘üçüncü dünya’ olarak belirlediği ülkelerin kaynaklarını sömürmeyi; düşük maliyet,yüksek kâr ile üretimi, sermayeye köle işçiyi, ilahlaştırilan reklam ve moda araçları- nın esir aldığı tüketiciyi ifade eder. Eşyada asıl olan işlevsellik iken bugün sta­tüyü ölçen araca dönüşmesi, savurganlığı yaşam biçimi hâline getirmiş, bir tarafta açlıktan ölen diğer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/">Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/tuketici-448-x-276/" rel="attachment wp-att-10359"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10359" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tuketici-448-x-276.jpg" alt="Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik" width="448" height="276" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tuketici-448-x-276.jpg 448w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tuketici-448-x-276-300x185.jpg 300w" sizes="(max-width: 448px) 100vw, 448px" /></a></p>
<p>Modern ekonomik düzen, kendi kategorilerine göre \geri kalmış’ ya da‘üçüncü dünya’ olarak belirlediği ülkelerin kaynaklarını sömürmeyi; düşük maliyet,yüksek kâr ile üretimi, sermayeye köle işçiyi, ilahlaştırilan reklam ve moda araçları-<br />
nın esir aldığı tüketiciyi ifade eder.</p>
<p>Eşyada asıl olan işlevsellik iken bugün sta­tüyü ölçen araca dönüşmesi, savurganlığı yaşam biçimi hâline getirmiş, bir tarafta açlıktan ölen diğer tarafta obezite sorunu yaşayan, zevk ve eğlenceden dört köşe in- san görüntüleri normalleşmiştir.</p>
<p>Günümüzün tüketim çılgınlığı ve savurganlık, evlenme masraflarını arttırmış, evlenme yaşının yükselmesinde etkili ol­muş, sonrasında da giderleri arttırmıştır.</p>
<p>Elindeki ile yetinemeyerek ya da aza kanaat etmeyerek sü­rekli ve hızlı biçimde yeni olanın ve bolluğun peşinde olan, do­yumsuz ve aç gözlülüğün yaşam biçimine dönüştüğü bir dün­yada bu alandaki beklentiler oldukça yüksek tutulmaktadır. Bugün, esas zenginliğin kanaat ve gani gönüllülük, eşyada asıl olanın işlevsellik olduğu inancı zayıflamıştır.</p>
<p>İslam ahlakının en temel kavramlarından birisi olan ve bi­zim kültürümüzde “tükenmez hazine” kabul edilen(Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, Kahire 1356,1,224.) kanaat psikolojisini oluşturabilmek, madde ile ilişkileri bu kavram çer­çevesinde belirleyebilecek tutum geliştirebilmek neredeyse im­kânsız hâle gelmiştir. Çünkü zihinsel kodlardan bu tür terimler çıkarılmıştır. Hikmet ehlinin “Elindekine kanaat eden fakir de olsa zengindir, kanaatsiz olan malı çok da olsa yoksuldur.&#8221; şeklindeki ifadesi iki tavrın psikolojik yönüne oldukça veciz biçim­de işaret ederken aslında ikinci kısım bugünkü zihniyet dünya­sına ışık tutmaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamber’in gerçek zenginliğin mal çokluğundan değil gönlün zengin olmasıyla mümkün olacağı(Buhârî, “Rikâk”, 15,..) yönündeki hadisi maddeyle kurulacak sağlıklı ilişkiyi izah mahiyetindedir ve bugünkü ihtiyacın cevabını vermektedir. Bu yönde gelişecek bir zihniyetin en önemli etkisi sahibinin mal sevgisini gönlünden çıkarmasından dolayı mala bağımlı ya da esir olmayı devre dışı bırakmasıdır. İnsanın, insanlığı bu tür kavramların belirlediği ilişkilerle ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’in meşru harcamalarda, hatta hayır-hasenat-ta bile olsa ölçülü davranma konusunda: “Sakın savurgan olma! Çünkü saçıp savuranlar şeytanların kardeşleridir. Şeytan ise Rabbinin verdiği nimetlerin kıymetini bilmeyerek çok nankörce davrandı.”(İsrâ’ (17), 27.) ayetiyle yaptığı mucize uyarının değeri bugün daha iyi anlaşılmaktadır.</p>
<p>Modern tüketim kültürünün insanların hayat tarzı, tercih­leri ve ahlakı üzerinde yaptığı tahribata bakılırsa Hz. Peygam- ber’in sade ve eski elbiseyi giyebilmeyi imandan sayması(Ebû Dâvûd, &#8220;Teraccül”, 2;..) çok iyi anlaşılabilmektedir.</p>
<p>Keza gücü yettiği hâlde alçak gönüllülüğü gereği pahalı ve gösterişli giysileri terk edebilenleri, Allah’ın kıyamet günü bütün insanların önüne çıkarıp ‘Buyur, cennette müminler için hazır­lanmış elbiselerden dilediğini giy.’ şeklinde iltifatta bulunacağı­na(Tirmizî, &#8220;Kıyamet”, 39;..) dair hadisindeki derinlik kendini hissettirmektedir.</p>
<p>Konuyu tamamlama bağlamında şunları kaydetmemiz mümkündür: Hz. Peygamber’in bu hadislerinde elbisenin sem­bolik olarak ifade edildiğini dikkate alırsak eşyada işlevselliği dikkate almanın, eski ya da modası geçmiş bile olsa kınayanın kınamasına, moda ve reklam türü araçların manipülasyonuna aldırmadan kullanılabilir olduğu müddetçe onunla yetinmenin İslâmî erdemlerden olduğunu ifade etmemiz gerekir. Hadiste bunun imana bağlanması da dikkat çekicidir. Çünkü eski ol­duğu hâlde fonksiyonunu kaybetmemiş bir eşyayı kullanabilen, müsrif ve savurgan davranışı reddederek şeytanın kardeşi olma­yı tercih etmeyen, (îsrâ’ (17), 26-27.)şöhret ve gösteriş derdine düşerek nefsine, dolayısıyla eşyaya kulluğa boyun eğmeyen, moda ve reklam gibi etkili araçların girdabına düşüp başkalarının bakışının etkisin­de kalmayan, kendi inandığı değerler doğrultusunda hareket edebilen mütevazı kişiliğe sahip insanlar, inancının gerektirdiği şekilde davranmıştır. İşte bu, imanın bir tezahürüdür. Bu şekil­de tutum alabilen insan, kendi kalabilen mü’min tipine uygun bir portre çizmiştir. Eşyayı amaç değil araç edinmenin, eşyada dünyayı değil takvayı aramanın ölçüsüne uygun davranmıştır: “Takva elbisesi, işte o elbise daha hayırlıdır.” (A&#8217;râf (7), 26.)</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamberin sünnetindeki bu zihniyet dünyası bugün değişmiştir. Artık eşya için onun fonksiyonelliği, bir eksikliği gidermesi, bir ihtiyacı karşılaması önemli olmaktan çıkmış; onun kişiye kazandırdığı statü ya da sağladığı imaj veya­hut bu yolla elde edeceği saygınlık veya çekeceği dikkat öne çıkmış durumdadır. Bu yaklaşımla birlikte, sahip olunanlarla üstünlük sağlama amacına dayalı mal yarışı, onunla övünme, hatta çoğu zaman şımarıklık gibi zaaflar normalleşmiş durumdadır. Bunlara bağlı olarak açgözlü, hazcı / hedonist, doyumsuz, mal ve dünya­ya karşı hırslı, gösterişe düşkün, konfordan taviz vermeyen ve en önemlisi mutsuz, üretim-tüketim arasında gidip gelen, makine­leşmiş bir insan tipi oluşmaya başlamış, hatta bugün Batılı toplumlarda bu tatminsizliğin yaşamayı anlamsız kılması sebebiyle intiharların görüldüğü üzüntü verici sonuçlar doğmuştur.</p>
<p>Günümüzün tüketim zihniyetindeki temel eğilim, bireyin ihtiyacı olup olmamasından bağımsız olarak yeni olan her şeye&#8230; hırsıyla güdülenmesidir. Bunun temelinde de sana­yi devrimiyle birlikte ortaya çıkan modern ekonomi biliminin, kendisini ihtiyaçların sınırsız olduğu’ düşüncesi üzerine ko­numlandırmış olması yatmaktadır. Neticede ‘sınırsız olanın ih­tiyaçlar değil ihtiraslar / arzular olduğu’ gerçeği ters yüz edilerek arzular ihtiyaç kisvesine büründürülüp kışkırtılmaktadır.</p>
<p>Ekonominin bahsedilen bu konumuyla birlikte modern teknolojinin üretimde kullanılması sonucu ortaya çıkan ürün bolluğu ve çeşitliliği, zorunlu olarak bir rekabet ortamı doğur­muş, pazarlama stratejilerinin de buna göre şekillendirilmesini ve çeşitlendirilmesini zorunlu kılmıştır, özellikle insanların üretilen mala olan tutkusunu tahrik eden ve ‘çöldeki adama ısı­tıcı, kutuplardakine klima ya da buzdolabı satabilme’ stratejisi üzerine oturmuş olan pazarlama zihniyeti, bilimsel tetkiklerle tespit edilen eğilim ve zaafları merkeze alan reklam araçlarının da gücüyle sunî ihtiyaçlar oluşturup tüketimi bir yaşam biçimi hâline getirmeyi başarmış gözükmektedir. Reklam, moda, defi­le gibi araçların maliyeti de müşteriye yüklenmektedir. Ayrıca bir ürüne teknolojinin ulaştığı en son özelliklerin tamamı de­ğil, belli bir kısmı monte edilerek üretime gidilip kısa bir süre sonra ilave özelliklerle yeni ürünlerin piyasaya sunulmasıyla ya da aynı ürünün yeni tasarımlarıyla, hızlı tüketim, sürekli aktif hâlde tutulmaya devam edilmektedir. Bugün her bir insanın, sa­dece kullanmış olduğu elektronik cihazlardan birine mesela bir telefon aparatına ya da bir bilgisayara veya bir otomobile olan ilginin motive edici gücüne bakması bile bu gerçekliği anlaması için yeterlidir. Bu yeni mamullerin tüketiciye oldukça yüklü bir maliyet getirdiğini söylemeye bile gerek yoktur.</p>
<p>Önemli bir tüketim aracı olarak moda ve reklamın en olumsuz etkisi, yücelttiği yeni ürünün, kendinden önce kul­lanımda bulunan ve işlevselliğini kaybetmemiş eşyayı es­kimiş imajıyla kullanılamaz hâle getirmesi ve ona karşı bir psikolojik iticilik oluşturmasındadır. Bu araçlar, bir taraftan eskiye karşı manevi baskı oluştururken diğer yandan yeniye karşı tahrik edici özelliğiyle insanı iki yönden sıkıştırma yoluna gitmekte ve güçlü bir baskı oluşturmaktadır. Bu süreç sadece çok hızlı işleyen giyimle sınırlı olmayıp diğer bütün fanlarla yakından ilgilidir. Saç modellerinden aksesuarlara» ev eşyasından otomotiv sektörüne varıncaya kadar yenile nen tarz, görüntü ve marka düşkünlüğü, tüketimin bir başka boyutunu öne çıkarmaktadır. Teknolojik gelişmeler ve kitle iletişim araçları, reklam ve moda ile İstenen değişikliği hız­landırmakta ve yeni tarzları yaygınlaştırmaktadır. Bu da tü­ketimi hızlandıran bir başka unsurdur.</p>
<p>Günümüz toplumları, tasarlanan sosyo-kültürel yaşam tarz­larına, tüketim kültürüne spor adamları, sinema, tiyatro ve ses sanatçıları, siyasi figürler, reklamcılar, modacılar, yazarlar, TV veya sinema yıldızları ve bunları öne çıkaran yarışmalar, yarış­ma konuları, show’lar, müzikler, ortak logolar, markalar, reklam müzikleri ve sloganları, videolar, görkemli ödül törenleri gibi popüler kültür araçları ve rol modellerle ortak zevkler oluşturu­larak programlanmakta, biçimlendirilmekte, bu doğrultudaki imaj sabitlenmekte, toplum farkında olmadan yeni yaşam biçi­mine ikna edilmekte ve bu kabuller toplumun bütün kesimlerine hızlı ve etkili biçimde yayılmaktadır.(î. Çapcıoğlu, Modernleşen Türkiyede Din ve Toplum, Ankara 2011, s. 86 vd.)</p>
<p>Popüler kültürün oluşturduğu rol modeller ve araçlar dinî liderler ve onların temsil ettiği yaşam biçiminin önüne geç­mekte, böylece halk kültürü baskılanmakta, direnç noktaları kırılmaktadır. Bu yolla kolay biçimde sanal ihtiyaçlar üretil­mekte, psikolojik ihtiyaçlar yüceltilmekte, şartlandırma yönte­miyle bilinçli tercihler engellenmekte, arzular üzerinde strate­jik uygulamalar yapılmakta, reklam ve moda yoluyla gizli ikna şeklinde güdülenmekte, ayartılmakta, yeni heyecanlara hırsla sarılma isteği sürekli canlı tutulmakta, tüm karar mekanizma­larında üreticinin / işletmecinin başrolü oynadığı ve tüketici­nin devre dışı bırakıldığı bir mekanizmanın oluşturulduğu, yapay hızlandırıcılar yoluyla tüketim hareketliliğinin sağlan­dığı ve nihayet üreticinin / işletmecinin taleplerinin topluma dayatılarak toplumsal amaca dönüştürdüğü bir kültürel emperyalizm yaşamaktadır.(1)</p>
<p>Bauman,kültürel katların,insanların dayanıksız yönlerini sabitleyen,kalıcılığını ve sürekliliğini sağlayan maharetli atölyeler olduğunu(Bauman, 276-277.)söylerken haklı ve isabetli bir tesbitte bulunmaktadır.</p>
<p>Sonuçta beden üzerindeki imaja yönelik işlemler mesela,küpe,dövme,saç modelleri, kullanılan parfüm, makyaj, estetik görünüm tarzları, giyim kuşam, yiyecek içecekte öncelikler, boş zamanı kullanım biçimleri, tatil seçimleri, eğlence tarzı, özel günlerin kutlanması ve buna verilen değer, aksesuardan otomo­bile kadar eşya tercihleri, konuşma şekillerindeki bireysel beğeni üslubu köklü değişime uğramaktadır. (Çapcıoğlu, s. 97.)</p>
<p>Dünyanın, ileri / kalkınmış-geri kalmış şeklinde bölümlenmesiyle modern Batılı yaşam biçimi diğer ülkelerde psikolojik bir baskı oluşturmuş ve Batılı yaşam tarzı, Batılı gibi tüketme bir ayrıcalık olarak algılanır olmuştur. G. Ritzer, McDonalds’ın “bir Amerikan yaşam tarzı” olduğunu ve McDonaldlaşmanın sadece bir restoran işletmeciliği olmadığını, eğitim, çalışma yaşamı, sağlık, seyahat, boş zaman, beslenme, siyaset, aile gibi bütün yönlerden toplumu etkileyen yeni bir paradigmayı sem­bolize ettiğini, etkilenmez görünen kurumlan ve dünyanın bazı bölgelerini varlığını hissettirmeden etkileyen bir süreç oldu­ğunu ifade eder. Bugün McDonald’s binlerce şubesiyle Mekke dâhil neredeyse dünyanın her tarafına ulaşmıştır. Bu işleviyle McDonald’sın ilk restoranı müşterilerin talebi üzerine müzeye dönüştürülmüştür.(2) Dünyanın herhangi bir yerinde küçük bir kasabada bile açıldığında büyük bir olay olarak görülen bu restoran ile kutsiyet atfedilecek kadar derin bir bağlantı kurulması, hatta “tüketim dininin katedrali” olarak adlandırılması nasıl bir etkiye sahip olduğunu göstermektedir.(Ritzer, 60-61.)</p>
<p>McDonaldlaşma veya Fast Food ya da kısaca McWorld kül­türü denilen Batılı kapitalist tüketim biçimleri(Çapcıoğlu, s. 83-91.) geliştirdiği kendine özgü mistisizm ya da dogmatik tavırla ağına düşürdü­ğü ve zihinlerini modern araçlarla işgal altına aldığı insanların günlük hayatta yerel kültürden gelen alışkanlıklarını itici hâle getirmekte, ortadan kaldırmakta veya en azından azaltmakta­dır. Söz gelimi bugün kozmopolit bir ortamda iftar yemeğinde yerel içeceklerden ya da yiyeceklerden birisinin tercihi çok kolay değildir. Çünkü bu tür mekânlarda tercih, imajı ve statüyü be­lirleyen araçlardan birisi olarak öne çıkmaktadır. Aynı şekilde önemli bir toplantı için belli markaları giymek hatta mümkünse bu markaların logolarını öne çıkarmak sahibine farklı bir imaj kazandırmakta ve ayrıcalık hissettirmektedir.</p>
<p>Bugün gelinen noktada Hz. Peygamberin şu uyarısı tahak­kuk etmiş gözükmektedir:</p>
<p>“Hiç şüphe yok ki siz, kendinizden önceki milletlerin yoluna milimine kadar tıpa tıp uyacaksınız. Hatta o kadar ki onlar bir keler deliğine girseler siz de peşinden oraya dalacaksınız. Biz: Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar Yahudilerle Hristiyanlar mıdır? diye sorduk. Allah Rasulü: Başka kim olacak? buyurdu.(Buhârî, “Enbiyâ’”, 50, “1‘tisâm”, 14;&#8230;)</p>
<p>Tüketim zihniyetindeki taklide dayalı bütün bu değişme ve kültürel yozlaşma, eş seçiminden düğünlere, konuşma dilinden müziğe, toplumsal ilişkilerden aile içi ilişkilere ve aile bütçesine varıncaya kadar aile dâhil bütün kurumlan ve insan davranış­larını olumsuz yönde etkilemektedir. Çünkü kavramların değiş­mesi, zihniyet dünyasının dönüşmesi âlem tasavvuruna da tesir etmekte ve her şey yeni baştan inşa edilmektedir.</p>
<p>Modern kültür, yerel ile küresel ya da gelenek ile modern araç­lar arasında bir çatışma ya da gerilim söz konusu olduğunda yerel olanı, diğer bir ifadeyle geleneği, güçlü araçlarını kullanarak et­kisizleştirmekte, değersizleştirmekte ve dogmatik tepkilerle geç­mişin sahiplenilmesini engellemektedir. Mesela bugün insanların birçoğu, evlerindeki bazı eşyaya yabancı olsalar da ve hatta bunlar o geniş evleri daraltsa da sırf tüketim kültürünün dayattığı baskı sebebiyle ondan vazgeçememekte, evinde bulundurma zorunlu­luğu hissetmekte, modanın etkisine göre sürekli yenilemektedir. İlginçtir ki artık günümüz Türkiye’sinde bu yaşam biçimini ger­çekleştirebilmek, mesela yılbaşı eğlencesini istediği bir mekânda geçirebilmek için hırsızlık yapan insanlar ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Son tahlilde modern dünyanın “tüketmek için üret’ anlayışı­nın eşyaya bakışı, onunla olan ilişkiyi baştan sona değiştirdiği­ni söyleyebiliriz. Bunun da ‘eşyaya / maddeye hükmeden insa­nı’ evirerek eşyanın hükmettiği insan’ tipi oluşturduğunu, gani gönüllülüğün yani gerçek zenginliğin gönül zenginliği olduğu(Buhari,Rikak,15..)gerçeğini unutturduğunu, birey ve kuramlarıyla bir toplumda gereksiz harcamalara kapı araladığını, harcamadaki öncelikleri tersyüz ettiğini, israf ve savurganlığa sebep olduğunu, varlıklı kesime karşı oluşan antipati sonucu insanlar arası ilişkileri bozması sebebiyle o milletin birçok açıdan dengelerini bozduğunu, âdeta onun kıyametini koparan bir sonuç doğurduğunu söylemeliyiz. Bugün lüks tüketim alışkanlığının manevi alanlara bile bir şekil­de nüfuz ettiğini söylemek mümkündür. Mesela yüksek maliyet­lerle Müslüman kadınlar için düzenlenen tesettür defileleri nasıl bir çelişki içine düştüğümüzün görüntüsüdür. Bunun İslam’ın hangi ilkesiyle örtüştüğü hususu, kolaylıkla anlaşılabilir bir konu değildir. Gösterişe dönüşen iftar sofraları, sağ elin verdiğini sol elin görmeyeceği kadar gizliliğin esas olması gereken zekâtın ve infakın ihtiyaç sahibinin rencide olabileceğine ve incinebileceğine aldırmadan kameralar önünde yapılması, kalpten ziyade gözün önem kazandığı modern sürecin can sıkıcı yansımasıdır.</p>
<p>Tekâsür’ün (çoklukla övünme) modern cahiliyedeki görün­tüsü işte bu &#8220;çok kazan, sürekli ve hızlı tüket, görüntü çekici, imaj etkileyici, konfor garanti olsun” zihniyetinin doğurduğu yersiz harcamalar manevî duygunun zirvede olduğu hacda bile etkili olmuştur. Sonunda Müslümanlar lüks ve sefahat içinde yüzen kendi sosyetesini üretebilmeyi başarmıştır!</p>
<p>Hz. Peygamber’in (s.a.s.) meşhur Cibril hadisinde kıyamet alametlerinden birisi olarak saydığı yalın ayak, baldırı çıplak, meteliksiz çobanların yükselttikleri / yaydıkları binalarla birbirleriyle yarış ettiklerini görmek’(Müslim, “îmân”, 1, 5, 7;..) tabiri aslında tam da can alıcı şekilde bu noktaya parmak basmaktadır. Günümüz dünyası açı­sından hadis farklı açılardan yorumlanabilir:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Rasûlullah’ın sembolik anlamdaki “meteliksiz çoban” ve “dikilen binalarla yarış” şeklindeki bu ifadeleriyle, başlangıçta fakir iken daha sonra herhangi bir sebeple varlıklı hâle gelmiş “sonradan görme”, “türedi” ve “görgüsüz zenginle­rin” çoğalması, bunların da geçmişini unutup eşyaya farklı bir anlam yükleyerek karşısındakinden ‘bir fazlasını elde etme’ ya da ‘daha iyisine sahip olma’ veya ‘statüsünü sahip olduğu eşyaya göre ölçüp kendisini ve karşısındakini ona göre konumlandır­ma’ zihniyetiyle çokluk, marka, model vs. için gereksiz yarışa girmelerinin o toplumun kıyametini hazırladığına işaret ettiği anlaşılmaktadır.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Hz. Peygamber’in hadisinde kopan kıyametin göster­gesi saydığı yüksek binaların kıyametin bir başka boyutuna işaret ettiğini söyleyebiliriz. Bugünkü acımasız / vahşi kapitalizmi sem­bolize eden dev gökdelenler hadisin kapsamında gözükmektedir. Çünkü bu yapıların temsil etiği dünyada, piyasa şartlan dışında hiçbir değerin geçerli olmadığı, âdeta piyasanın kutsandığı, hasta­nın alacağı bir ilaç için bile karşılıksız bir bardak suyun verilemedi­ği, kısaca insanın paraya feda edildiği sağlıksız bir ilişkiler ağında insanlığın kıyametinin kopmadığını söylemek mümkün değildir.</p>
<p>Böyle bir dünyada fedakârlıkların belirlediği ilişkiler sonucu meydana gelen kurumsal yapılardan oluşan medeniyetten bahsetmek imkansızdır. Hz, Ali (r.a.) bir hitabesinde Allah Te&#8217;âlâ’nın:</p>
<p>Aranızda adalet temeline dayalı ilişkileri hatırdan çıkarma­yın, (Bakara,237) ikazına rağmen insanların zenginlerin ellerindeki im­kanlarla fakirleri ısıracağı / ezeceği bir zaman yaşayacaklarını belirtmiştir(Ebu Davud,Büyü,25)ki günümüzün bu sözün karşılık geldiği zaman dilimi içinde yer aldığını söylemek çok da hatalı değildir.</p>
<p>Üçüncüsü: Hz. Peygamberdin kıyamet habercisi saydığı yüksek binaların bugünkü tezahürlerinden birisinin modern apartman hayatı olduğunu söylememiz mümkündür. Onlarca dairenin bulunduğu çok katlı apartmanlardan oluşan ve yüksek güvenlik tedbirleriyle çevreden yalıtılmış, girişte kimlik kont­rollerinin yapılığı dev siteler ve buralarda oturduğu hâlde alt, üst ve yan komşusundan habersiz kalabalıklar içinde yalnız yaşayan ailelerin kıyameti de işte bu ortam olmalıdır.</p>
<p>Modern kapitalist düzenin sermaye olarak kullanabileceği her şeye yönelmesi ya da insanları yöneltmesi, en mahrem alan­ları bile sermaye ya da tüketim konusu yapabilmesi, her şeyin çı­ğırından çıktığını gösteren ve sözün bittiği son noktayı gösteren, son derece üzücü bir durumdur. însan bedeninin bile tüketime açıldığı bir dönemde yaşadığımızı görmek kahredici bir durum­dur. Bunun en tipik örneği bakire kızların bekâretini satılığa çıkarmasıdır. Mesela 16 yaşında Kuzey İrlandalı bir kız eğitim masraflarını karşılayabilmek için,(3) 18 yaşındaki Brezilyalı kız Rebecca Bernardo da felçli olan annesine bakabilmek için bekâ­retini açık arttırma ile satılığa çıkarmıştır.(4)Böyle bir ortamda aile disiplininden bahsetmek mümkün olabilir mi?</p>
<p>Sonuç olarak modern tüketim çılgınlığı, oluşturduğu savur­ganlık kültürüyle sadece insanlar arası ilişkileri değil, ailenin kuruluşu sırasındaki masrafları (nikâh-nişan-düğün vs.) arttır­makta, dar gelirlileri uzun süreli borç yükünün altına sokmakta, ilerleyen zaman içinde de talep çeşitliliği aile bütçesini olumsuz anlamda etkilemektedir. Bu da aile içi ilişkilere menfi yönde te­sir etmektedir, özellikle ergenlik dönemi çocuklarının kendi devirlerinin zorunlu sonucu olarak ailelerinden talep ettikleri şeyler, dar gelirli aileleri büyük bir külfetin altına sokmaktadır. İmkânı sınırlı olan ailelerde bu durum, ciddi bir krize yol aç­makta ve mutluluğu engelleyen bir hâl alabilmektedir.(5)</p>
<p>Yukarıda bahsedilen tüketim furyasının, hazcı ideolojinin sermayeci zihniyetin tehlikelerine karşı Müslümanca tavrın na­sıl olması gerektiği sorusuna verilecek cevapları, ana hatlarıyla şu şekilde ortaya koymak mümkündür:</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, İslam’ın iki temel kaynağı Kur’ân ve Sünnet açı­sından zenginlik ve harcamanın kötülenen bir husus olmadığı vurgulanmalıdır. Anlatılmak istenen, dünyayı gönlüne yerleş­tirmenin, dünya için ahireti feda etmenin, dolayısıyla arzulara teslim olmanın doğru olmayacağıdır. (Nâzi‘ât (79), 37-39.) Burada tüketim furyası ve hazcı ideolojiye dönük eleştirilerden dünyanın ya da dünyevi zenginliklerin önemsenmemesi gibi bir anlam çıkarılmamalı­dır. Hz. Peygamber’in fakirliğin şerrinden ve fitnesinden Allah’a sığındığı(Ebû Dâvûd, “Edeb”, 101;..) bilinirken ve “Fakirlik neredeyse insanları küfre dü­şürecek bir sebep olacaktı.”(Beyhakî, Şu‘abul-îmân, Riyad 1423/2003, IX, 12&#8230;) hadisi yoksulluğun olumsuz sonu­cunu çarpıcı biçimde ortaya koyarken böyle bir şeyi düşünmek nimetlerin peşine düşerek onları araması,(Bakara (2), 198; Cuma (62), 10.) helal yoldan ka­zanması,(6) dünya ve ahiret dengesini kurması,(Kasas (28), 77.) maddi olanın kendisine değil(7) kendisinin maddi olan neyi varsa ona hükme­debildiği(Bakara (2), 177,195; İbrahim (14), 31; Haşr (59), 9; Teğâbün (64), 16&#8230;) bir zihniyete sahip olması, cimrilikten uzak şekilde gerektiğinde Allah’ın rızasını kazanmak amacıyla maddi varlı­ğından gönülden harcamada bulunabilmesidir.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> bir Müslüman helal yollardan kazandığı ve zekât, infak, vergi gibi mali yükümlülüklerini yerine getirdiği kazan­cından israf ve savurganlık özelliği taşımayan ölçüde mübah olmak kaydıyla dilediği gibi harcayabilir. Hadis-i şerifte belirtil­diği üzere Allah verdiği nimetin eserini kulunun üzerinde gör­meyi sever. (Tirmizî, “Edeb”, 54;..) Bu bağlamda ihtiyaç duyduğu bir malın en iyisini almak hak olmakla birlikte, satın alman bu eşya, işlevselliğini devam ettirdiği sürece ilke olarak onunla yetinmeyi gerektirir. Esasen bu tutum bir hadiste şükrün en ileri derecesi sayılan ka­naatin (îbn Mâce, “Zühd”, 24.) de bir çeşididir. Bu tutum, ailelerde gereksiz masrafları önleyen bir özellik taşır.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> olarak her konuda olduğu gibi harcamalarda da itidali (orta yol, dengeli, ölçülü olma) gözetmek esastır. Bizzat Kur’ân-ı Kerîm harcamalarda cimrilik ve savurganlık yapılma­dan dengeli bir tutum takınılmasını, (îsrâ’ (17), 29; Furkân (25), 67.) Hz. Peygamber de ilke olarak her konuda orta yolun tutulmasını emreder.(8) Bu çerçe­vede bir Müslümanın hayır amacıyla bile olsa malının tamamı­nı vasiyet etmesi bu ilkeye aykırı olduğundan caiz görülmemiş, bu durumda tasarrufu malın üçte birinde geçerli sayılmıştır.(9) Keza, malının tamamını Allah yolunda infak eden, mesela bir cami vakfına bağışlayan bir Müslümanın bu işlemi de sadece malının üçte biriyle sınırlandırılmıştır. Üçte ikisi kendisine ka­lır, bağışı kabul edilmez.(Bk. Saffet Köse, İslam Hukukunda Hakkın Kötüye Kullanılması, İstanbul 1997, s. 124-127 ve tür. yer.)</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> olarak insanın mala karşı hırslı ve tamahkâr eği­limde olduğunu “İnsanoğlunun iki vadi dolusu altını olsa mut­laka bir üçüncüsünü ister, onun gözünü ancak toprak doyurur.” hadisi(Buhârî, “Rikâk”, 10;..) ifade etmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber in fakirli­ğin olduğu kadar zenginliğin fitnesinden de Allah’a sığınması oldukça anlamlıdır.(Buhârî, “Deavât”, 39,44-46;..) Bu hırs karşısında Hz. Peygamber insanın şu üç şey dışında malının bulunmadığının farkında olma­sını ve ona göre bir tavır geliştirmesini ister: “Yiyip-içip bitir­diği»giyip eskittiği, sadaka olarak verip sevabını beklediği.”(Müslim, “Zühd”, 3,4)</p>
<p><strong>Beşincisi,</strong> kişinin içinde bulunduğu şartlara göre harcamalarını şu sıraya göre takip etmesi, işini kolaylaştırır. Birincisi, ilk önce zaruri olanlar temin edilmelidir. Bunlar hayatın kendisine bağlı olduğu, olmazsa olmaz kabilinden dinî ve dünyevi menfaatlerdir (zaruriyyât). İkincisi, sıkıntıyı ortadan kaldıracak özelliğe sahip olan, eksikliği hayatın devamında güçlük doğuracak olan men­faatlerdir (hâciyyât). Üçüncüsü de ilk iki sıradakiler kadar zo­runluluk taşımayan ancak bulunması rahatlık sağlayacak özelli­ğe sahip olan menfaatledir (tahsîniyyât).(Bk. Rahmi Yaran, “İhtiyaç”, DİA, XXI, İstanbul 2000, s. 573-574; Cengiz Kallek, “İsrar, DİA, XXIII, İstanbul 2001, s. 178-180.)</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>: Şımarıklığı, kibri yasaklayan ve insanlara karşı te­vazu içinde olmayı emreden ayetlerden (Isrâ’ (17), 37; Lokman (31), 18-19)anlaşıldığı kadarıyla Allah’ın verdiği bir nimet, mesela makamının yüksekliği, serve­tinin miktarı ve kalitesi kişinin davranışlarını değiştirmemeli, yani kişiyi kibir, gurur, tepeden bakma, şımarıklık gibi ahlak dışı tavır ve davranışlara sevk etmemeli, azgınlık ve taşkınlığa sebep olmamalı, eldeki imkânları imtiyazı gibi görmemeli, tam aksine nimet şükre vesile olmalı, çoğaldıkça tevazu da artma­lıdır. Hz. Peygamber eldeki nimetleri kibre vasıta kılanlara Al­lah ’ın rahmet nazarıyla bakmayacağını giyim örneğinde anlatır.(Buhârî, “Libâs”, 1,2,5, “Fedâilü’s-sahâbe”, 5;..)ve iki elbisesiyle kibirli bir şekilde yürüyen şımarık bir insanı Allah ın yere batırdığını misal olarak anlatır.(Müslim, “Libâs”, 49.) Kibir ve insanla­ra tepeden bakma hastalığı konusunda“İnsanlara karşı avurdunu şişirme!” (Lokman (31), 19.) ayeti uyarıda bulunmaktadır. Zira bu ifade boynunda yer alan hastalık sebebiyle eğri büğrü yürüyen deve içi» kullanılmaktadır. Keza servetine ya da diğer statüleri­ne dayalı olarak mağrur bir şekilde hareket eden kişide de ben­zer hastalık var demektir.</p>
<p>Mağrur davranan ve ikazda bulunanları hiçe sayan, onla­ra kulak tıkayan şımarıkları Kur’ân-ı Kerîm, Karun örneğiyle uyarmaktadır. Karun, 1 İz. Musa’nın kavminden olup hâzineleri­nin anahtarlarını ancak güçlü bir topluluğun taşıyabildiği, zen­ginliğiyle mağrur, servetiyle şımaran, gösterişi seven, kavminin arasında ihtişamla dolaşmaktan zevk duyan, kavminin uyarıla­rına rağmen servetini kendi bilgi ve becerisi sayesinde elde etti­ğini söyleyen küstah bir kişiydi. Sonuçta bu tavırları sebebiyle helak olmuştur.(Kasas (28), 76-82.)</p>
<p>Serveti, şöhreti, statüsü vb. güçleriyle toplum içinde şımarıp Allah’ın kendisini izlediğini unutanlar, sorumlu davranmayan­lar ahiret yurdunda gördükleriyle pişman olacaklardır. Ancak kendilerine verilecek ikinci bir fırsat olmayacaktır.(İnşikâk (84), 10-15; Konu ile ilgili bk. Saffet Köse, “Modern Toplumun İhtiyaç Stratejisi -Gerçek İhtiyaçtan Sun’î İhtiyaca”, Din ve Hayat, sy. 13, İstanbul 2011,8.74-77.)</p>
<p>(1)-Konu ile ilgili bk. Z. Bauman, Bireyselleşmiş Toplum (trc. Y. Alogan), İstanbul 2005, s. 273-274; J. Baudrillard, Tüketim Toplumu (trc. H. Deliçaylı-F. Keskin), İstanbul 2010, s. 81-83; A. Touraine, Modernliğin Eleştirisi (trc. H. Tufan), İstanbul 2010, s. 310-312,326-329; 1. Çapcıoğlu, Modernleşen Türkiyede Din ve Toplum, Ankara 2011, s. 85-97.</p>
<p>(2)-“Toplumun McDonaldlaşması”, Sosyoloji: Başlangıç Okumaları (ed. A. Giddens / çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s. 57-59.</p>
<p>(3)- Konu ile ilgili haber için bk. (http://www.jon44w.co.uk/forum/viewthre- ad.php?tid=2826798cpage=l): erişim tarihi 27.01.2010.</p>
<p>(4)-http://www.youtube.com/watch?v=rQOwNeRofYI:erisim tarihi 02 01 2013</p>
<p>(5)- Burada bir hususa işaret etmek yerinde olur. Islami disiplinler içinde nefis terbiyesini hedefleyen tasavvuf, tüketim çılgınlığının ve azgınlığın panzehiri olan zühd zihniyetinin kurumsal kimliği olan tarikatlar bilinçli bir şekilde hem kendi içinden hem de dışarıdan yozlaştırılmış, hep olumsuz örneklerle sunularak iticilik oluşturulmaya çalışılmıştır. Bugün Batı toplumlarında özellikle bu yolla Müslüman olan insanların sayısı bir hayli fazladır. Çünkü çıldırmış nefsin tatmini söz konusu değildir, öyle hâller vardır ki tatminsizlik ölümle (intihar) sonuçlanmaktadır. Çünkü nefsi bu dünyada tatmin edecek bir şey kalmamıştır. O zaman ona bir yerde dur demek gerekmektedir. Bu sebeple bu girdaba düşmüş birçok Batılı gerçek hazzı ve mutluluğu nefsini dizginlemede ve mahkûm etmede bulduklarından bu yolla İslam’a girme şansı yakalamışlardır. Burada amaç nefisi öldürmek değil, onun meşru taleplerine meşru yollardan gerektiği kadar cevap verebilmek, gerektiğinde onun taleplerini reddedebilmektir. O sebeple sağlıklı bir zühd hareketi günümüzün üretim-tüketim girdabında kaybolmuş insanına mutluluğa götürecek bir çıkış yolu sağlayabilir. Bundan ise yeterince yararlandığımız söylenemez. Çünkü tasavvuf kültürü işlevselliğini kaybetmiş, tüketimi çıldırtan reklam tufanı ve moda gösterisi ise bütün bariyerleri aşarak hayatın her alanına hakim olmuştur.</p>
<p>Burada önemli bir hataya işaret etmemiz gerekir. Toplumumuzda tasavvuf düşüncesini temsil iddiasında bulunanların yaptıkları hatalarla bu disiplini mahkûm etme yerine tasavvuf düşüncesinin kendi ilkeleri ve kaynaklan açısından o tür insanların yaptıklarını değerlendirip onları mahkûm etmemiz gerekir. İkinci bir husus da kendisine özgü bir metodolojisi ve düşüncesi bulunan, ekol hâline gelmiş âlimleri kendi sistemlerini anladıktan ve zihniyetlerini çözümledikten sonra, kısacası, onlann bulundukları noktadan bakabildikten sonra eleştirmek daha tutarlı bir yoldur. Özellikle sembollerin çokça kullanıldığı tasavvuf kültüründe bu bir zorunluluktur. Herkes kendi durduğu yerden bir değerlendirme yaptığında bir kargaşa ortaya çıkmaya başlıyor. Mesela îbn Arabi’nin bir açıdan şeyh-i ekber diğer bir zaviyeden şeyh-i ekfer olarak iki uçta değerlendirilmesinin sebebi de budur. Her iki tarafta duran araştırmacılar vardır. Gerçekten îbn Arabî hangi çizgidedir? Bu biraz da durduğumuz yere ve ne kadar anladığımıza bağlıdır.</p>
<p>(6)-Bakara (2), 168, 172; Nisâ (4), 29; Maide (5), 88; Müminûn (23), 51; Müslim, “Zekât”, 65; Tirmizî, “Tefsir”, 2/36.<br />
(7)-Âl-i îmrân (3), 180; Nisâ’ (4), 37; îsrâ’ (17), 100; Muhammed (47), 38; Hadîd (57), 7,10,24; Hümeze (104), 2-4.</p>
<p>(8)-Buhârî, “Savm”, 51, “Zekât”, 30, “Teheccüd”, 20, “Nikâh”, 1, “Cihâd”, 70, “1‘tisâm”, 5; Müslim, “Zekât”, 40; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, VI, 226; 347;<br />
(9)- Buhârî, “Vesâyâ”, 2,3, “Nefekât”, 1 “Ferâiz”, 6; Müslim, “Vasıyyet”, 5,7,8, 10; Ebû Dâvûd, “Ferâiz”, 3.</p>
<p>Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/">Değişen Tüketim Zihniyeti:İşlevselliğe Karşı Statüyü Ölçen Araç Olarak Eşya/Şeytanla Kardeşlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/degisen-tuketim-zihniyetiislevsellige-karsi-statuyu-olcen-arac-olarak-esyaseytanla-kardeslik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Feb 2016 11:48:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş]]></category>
		<category><![CDATA[Modern kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Saffet Köse]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10344</guid>

					<description><![CDATA[<p>« Allah’ın birbirinizden farklı yarattığı şeyleri iç geçirerek/ ah çekerek imrenerek arzu etmeyin ” (Nisa, 4/32) “Kadınlardan erkeklere benzeyenler, erkek­lerden de kadınlara benzeyenler bizden değildir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 200). Modern kültür, klasik rolleri ya da statüleri ciddi şekilde sorgulamıştır. Bu noktada toplumsal cinsiyet (gender) projesi ile rollerin ya da statülerin verili değil inşâî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/">Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/diego_detroit_02/" rel="attachment wp-att-10345"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10345" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/diego_detroit_02.jpg" alt="Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş" width="450" height="263" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/diego_detroit_02.jpg 450w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/diego_detroit_02-300x175.jpg 300w" sizes="(max-width: 450px) 100vw, 450px" /></a><br />
« Allah’ın birbirinizden farklı yarattığı şeyleri iç geçirerek/ ah çekerek imrenerek arzu etmeyin ” (Nisa, 4/32)</p>
<p>“Kadınlardan erkeklere benzeyenler, erkek­lerden de kadınlara benzeyenler bizden değildir” (Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 200).</p>
<p>Modern kültür, klasik rolleri ya da statüleri ciddi şekilde sorgulamıştır. Bu noktada toplumsal cinsiyet (gender) projesi ile rollerin ya da statülerin verili değil inşâî olduğu yani toplum­sal cinsiyetin biyolojik olarak belirlenemeyeceği sosyo-kültürel olarak üretileceği fikri önemli bir işlev görmüştür.(Bk. Giddens, 506-508; Serpil Sancar, Erkeklik: İmkânsız İktidar, İstanbul2009, s. 174 vd.)</p>
<p>Bununla rol ve statülerin kadınlık ve erkeklik normlarına dayalı sabit bir bölümleme olmadığı, bir başka deyişle geleneksel rol dağılımı­nın yaratılış gerçekliğiyle (fıtrat) ilgisinin bulunmadığını ve ta­mamen tarihî dönemin şartlarında oluştuğunu savunurlar. Bu görüşün temellendirildiği zihniyete göre “ev erkeği” ya da “iş ka­dını” şeklinde bir giydirme mümkündür.</p>
<p>Çağdaş dünyada “toplumsal cinsiyet” fikri doğrultusunda rollerin dağılımı hususunda hukuki düzenlemelerin yanı sıra bunu destekleyecek dinamik mekanizmaların da devreye sokul­duğu bilinmektedir. Bu bağlamda sadece yazılı faaliyetler değil görsel medya aktif rol almaktadır. Tanımlayıcı sembollerde geçişkenlik oluşturulması yani erkeğe ait sembollerin kadınlar­da, kadınlara ait sembollerin erkekler üzerinde sergilenmesi bu amaca hizmet eden araç görünümündedir. Söz gelimi Batı dün­yasında başlangıçta erkek simgesi olarak kabul edilen pantolon, şapka ve kravatın kızlara giydirilmesi, kızlara ait bazı süslerin örneğin küpe ya da bayan işareti olabilecek yüzüklerin erkekler­ce takılması, bunların da özellikle gösterilmesi, öne çıkarılması bilinçli bir politikanın ürünüdür. Çeşitli programlarda gençler için rol model olmuş genç bir erkeğin taktığı küpenin görünme­si için profilden görüntülenmesi ve bu mesajla yeni imaja sem­pati ve prestij sağlanması aynı zamanda teşvik anlamına gelen bilinçli bir uygulamadır. Bir başka örnek de saç-sakal ile ilgili­dir. Geleneksel Türk kültüründe erkeği sembolize eden bıyık ve kadını sembolize eden uzun saç bütünüyle değişmiş ve sembol olmaktan çıkmıştır. Bugün kısa saçlı bayanlar, uzun saçlı ve bı­yıksız erkekler dindar çevrelerin de tercihleri arasında önemli bir yer tutmaktadır.</p>
<p>Modernlik ateşi İslam dünyasını sarıncaya kadar geçen tarihî süreçte Müslüman toplumlar, bu tür değişimler hususunda ciddi bir hassasiyet göstermişlerdir. Bunun ana sebebi Hz. Peygamberin kadın ve erkeklerin birbirlerine benzeyecek tutum takınmalarına sert tepki vermesidir. Bu bağlamda Rasûl-i Ekrem’in, tavırlarıyla, giyim-kuşamlarıyla ve diğer tercihleriyle erkeğe benzemeye çalı­şan kadınlara, kadına benzemeye çalışan erkeklere, mesela onlara özgü elbiseleri giyenlere Allahın rahmetinden uzak kalması yö­nünde beddua ettiği,(Buhârî, “Libâs”, 61,62, “Hudûd”, 33;..) hatta cennetten mahrum kalacaklarını ifa­de ettiği nakledilmetktedir.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 134.) Hz. Peygamber’in kadınlara ait bir süslenme biçimi ya da sembol olarak belirlenen kınayı eline yakan bir erkek sahabiyi Medine’nin kasabalarından birisine sürgün ettiği rivayet edilmektedir.(Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 134.) Buna benzer hadisler ve bu yönde gelişen kültürel hayat çocukların oyun ve oyuncaklarının bile erkeklik ve kadınlık normlarına göre belirlenmesinde etkili olmuştur Mesela erkek çocuğun bir oyuncak bebekle, kız çocuğun oyuncak silahla oynaması yadırganmıştır. Oyuncağın bir ölçüde çocuğu hayata hazırlayan ve onu bu yönde eğiten bir uğraşı olduğu dikka­te alınırsa bu konudaki duyarlılık daha iyi anlaşılabilir.</p>
<p>Modern kültür, kadınlık-erkeklik normlarında meydana getirdiği karmaşa ve rollerde oluşturduğu geçişkenliğe bağlı olarak Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’in sünneti tarafından belirlenen bazı kavramların anlaşılmasını da zorlaştırmıştır. Mesela aile kurumundaki esnek ve fonksiyonel hiyerarşiyi (kavvâm-muti), onun genetiğiyle oynayıp katı bir ast-üst ilişkisi ya da cinsiyete dayalı hegemonik bir yapıyla tanımlayarak yöne­ticiyi yetki kullanan despot, yönetileni bir anlamda onun vela­yetinde bulunan köle şeklinde tasvir ederek itici hâle getirmeyi başarmış, neredeyse eşitlik fikriyle bu iki kavramı Müslüman­ların zihninde bile devre dışı bırakmıştır. Özellikle aile içinde karı-kocanın birbirlerine karşı statülerini Batının sınıfsal yapısı­nın etkisiyle ezen-ezilen, zulmeden-zulüm gören, kazanan-kaybeden gibi kategoriler üzerinden okuma alışkanlığı, aile kurumunun bu iki ana kavramını anlamayı zorlaştıran, hatta imkân­sız kılan bir soruna dönüştürmüştür. Bu bağlamda ister istemez zihinsel arka planda erkek, hanımını yönetme konusunda bütün yetkileri elinde bulunduran, onun üzerinde sınırsız haklara sa­hip olan, bütün avantajlı durumlar kendisine tahsis edilmiş bu­lunan bir figür olarak tanımlanmış, kadın da gücü simgeleyen kocanın insafına terk edilmiş bir hizmet aracı olarak değerlendi­rilmiştir. Bu tasvirde yönetilenin, yönetenin insaf ve merhameti­ne terk edildiği hastalıklı bir yapı öngörülmektedir. İşte bu iddia doğrultusunda çeşitli projelerle ya da tedbirlerle zayıf ve kırılgan konumunu telafi amacıyla kadının güçlendirilmesi ve erkeğin sınırlandırılması yoluna gidilmiştir. Bu, sadece modern insanın zihninde değil bazı ilahiyatçılar açısından da kabullenilmiş bir tezdir. “Erkeğin halife kadının halife yardımcısı anlamına gel­mediği&#8221; şeklindeki tepkisel tutumlarda bu husus görülebilir.</p>
<p>Bu zihniyet dünyasının oluşumunda özellikle geleneksel yapıla­ra karşı modern sistemi öne çıkarmak amacıyla tarihin anakronik tarzda yargılanması da etkili olmuştur. Mesela Cumhuriyet dönemi öğretim kuramlarında halifeliği yeren ve cumhuriyeti, demokrasi­yi öne çıkaran inkılap tarihi ve benzeri derslerde, halife / padişah ‘astığı astık, kestiği kestik diktatör şeklinde tanımlanmıştır. Cum­huriyet elitleri, geleneksel idare biçimini tanımladıkları bu yapı ile zihinleri biçimlendirmişler ve tarih içinde ortaya çıkan bütün hiye­rarşik pozisyonlar için geçerli olduğunu kabullendirmek için gayret göstermişlerdir. Bu bağlamda aile reisini tanımlayan kavvâm keli­mesinin, bu olumsuz düşünceden ayrı düşünülemediğini ve teorik olarak onun içeriğinin ‘ezici bir yetkiyle aileyi yöneten koca* şek­linde öne çıkarıldığım, geleneksel yapıdaki uygulamaların bu tezin ispatı için kullanıldığını belirtmemiz gerekir.</p>
<p>Aynı hususun kadın figürü için de geçerli olduğunu belirtme­liyiz. özelikle modern-özgür kadın inşa edilirken “ataerkil aile modeli” tiplemesiyle gelenek devre dışı bırakılmış ve ona karşı bir iticilik oluşturulmuş, kadının itaatkâr oluşu da bir anlamda kö­leliğe benzer bir ilişkiyle tanımlanmıştır. Bu açıdan bakıldığında kadının evin tertip-düzeninden sorumlu bulunuşu sebebiyle eve hapis’, emanet oluşuyla da ‘sığıntı, erkeğe mahkûm âciz bir varlık’ olarak değerlendirilmesi sürpriz olmayacaktır. Nitekim sosyolojik olarak cinsiyete göre biçilmiş rollerin olmamasının özgürleştirici olduğu, tarcihlerin sınırlarını genişlettiği ve daha büyük bir yara­tıcılığın oluşmasını sağladığı kabul edilmiştir.( J Pilcher, “Cinsiyet ve Cinsiyet Eşitsizlikleri Üzerine Açıklamalar”, Sosyoloji: Başlangıç Okumaları (ed. A. Giddens, çev. G. Altaylar), İstanbul 2010, s.122)</p>
<p>Burada bir şeye daha işaret etmek gerekirse tarihî süreçte kadın-erkek rollerinin köklerine inilirken bu rollerin ataerkil ya­pıdan kaynaklandığını kabul edip bu kavramla temellendirmek tutarlı değildir. Çünkü tepkisel bir kavram olarak “artaerkil&#8217; erkeğin kadına hükmettiği, onu ezdiği, sömürdüğü toplumsal yapılar ve pratikler sistemini ifade eder.(J. Pilcher, s. 115-116.) Müslüman zihniyetinde bunu temellendirme imkânı yoktur.</p>
<p>Bu ifadelerin ardından hem modernliğin inşa ettiği düşünce biçiminin hem de yöneten-yönetilen ilişkisindeki az önceki tas­virin, kadın-erkek ilişkisini ya da kadınlık erkeklik normlarını Kur’ân ve Sünnetin kendi değerler bütünlüğü içinde, fıtrat ger­çekliğine bağlı ve tutarlı bir yöntemle ele alınmasını zorlaştıra­cak bir etki yaptığını tekrarlamak durumundayız.</p>
<p>Bugün, geleneksel duruşa tepki olarak gelişen modern pro­jede kadın, bir birey olarak kocasıyla eşit, aile bütçesine katkıda bulunan, aile içinde söz sahibi, her işi yapabilen ve kendi ayakla­rı üzerinde durabilen, kariyer sahibi, kocasına karşı daha güçlü, kendisini ezdirmeyen özgür birey olarak öne çıkarılmış ve top­lumun bütün katmanlarında bunun mücadelesi verilmiştir.</p>
<p>Günümüzde bu proje büyük ölçüde başarılmıştır. Kadın, evde ve toplumda söz sahibidir, erkeğe eşit olarak ağır vasıta şoförlü­ğünden savaş uçağı pilotluğuna, milletvekilliğinden başbakanlığa varıncaya kadar hemen hemen her türlü iş kolunda var olabileceği geniş bir alana ve zihin dünyasına kavuşmuştur. O zaman şu so­ruya cevap aramak gerekecektir: Kur’ân ve Sünnetin öngördüğü statüler ve bu doğrultuda oluşan geleneksel yapı, modern kültürün tanımladığı biçimiyle kocanın ezdiği-kadının ezildiği bir düzeni mi yansıtmaktadır? Buna tepki olarak gelişen ve yeni bir zihniyet inşası için geçmişi ve geleneksel değerleri kıyasıya eleştiren, değersizleştiren modern dünyanın kadına yüklediği rol, statü ya da toplumsal karşılık, bahsedilen sorunlar için çözüm olmuş mudur ya da mutlu bir kadın ve sağlam bir aile kurumu ortaya çıkmış mıdır?</p>
<p>Modernliğin kendisini daha çok kadın üzerinden tanımla­dığını dikkate alarak diyebiliriz ki özellikle ülkemizin entelek­tüel kesiminin geleneksel kadın algısında, Yahudilik ve Hristiyanlıktakı olumsuz kadın imajını İslam’la ilişkilendirme hatasıdır Müslüman toplumlarda geleneksel tutumun kadını ezen,aşağılayan bir özelliğe sahip olduğu tezini en azından temel metinler açısından Yani Kur’ân-ı Kerîm ve Sahih Sünnet açısın­dan doğrulayan bir veri yoktur.</p>
<p>Geleneği bir bütün hâlinde reddedenlere de modern algı­nın kadına mutluluk, aileye saadet getirmediğini hatırlatmamız gerekir. Bugün evlenmeden kaçan gençler, müstakbel eşine gü- venemediği için daha başlangıçta kendisini güvenceye almak isteyen kızlar; doğumdan ve annelik sorumluluğundan kaçan kadınlar, çabuk dağılan aileler; serbest cinsel hayat; sosyal ve ekonomik hayatta ezilen, bedeni sömürülen kadınlar; âdeta otel havasına bürünen ve sıcak yuva özelliğini kaybetmiş, soğuk, ya­bancı etkiye karşı korunaksız ankebût evler; bencilliğe bağlı ola­rak her bir aile bireyi için evlerde ayrılmış odalar; sabahın erken saatlerinde uykulu gözlerle kreşler ve anaokullarının yollarına düşmüş anne kucağından mahrum çocukların ortaya çıkardığı manzara, bir savrulma içinde bulunduğumuzu göstermeye ye­ter gelişmelerdir. O zaman sorunun geleneksel değerlerde değil, modern dünyanın inşa ettiği yeni kadın ve erkek normları ile yeni insan tipi ve bunların kurmaya çalıştıkları ailede olduğunu söylememiz daha isabetli olur. Bu sorunlara bakıldığında gele­nekten kaynaklanan sorunların daha kolay çözülmesi imkân dâhilinde iken modernliğin ortaya çıkardığı problemlerin daha güç ve karmaşık, çözümünün de daha zor olduğunu, bazı sorun­ların da kronikleştiğini belirtmemiz gerekir.</p>
<p>Burada şuna da işaret edilmelidir ki,bütün Müslüman toplumların tarihine bakıldığında elbette kadın-erkek ilişkileri açısından bütün örnekleriyle her şeyin mükemmel olduğunu ve hiçbir aksamanın bulunmadığını iddia edemeyiz. Coğrafî olarak örfe bağlı bazı olumsuzluklar, aksamalar, istenmeyen ör­nekler bulmak elbette mümkündür. Ancak şu kadarını söylemek gerekir ki Müslüman toplumlarda kadına bakış, Yahudilik ve Hristiyanlıkta olduğu gibi inanç değerlerinden doğan kurumsal bir karşıtlığa dönüşmemiştir. Çünkü dün olduğu gibi bugün de yapılan ya da yapılacak hatalara berrak bir ayna tutan Kur’ân ve sünnet asli şekliyle elimizdedir ve her an bu olumsuzlukları gidermeye imkân verecek güçtedir. Burada yapılması gereke tek şey modernliğin tozlandırması sonucu oluşan ve görüntüyü engelleyen kirliliği aynanın Üzerinden uygun şekilde (tutarlı bi yöntemle) silmek ve bakacak gözleri ona yönlendirmek, etkili aktörleri çoğaltmak olacaktır.</p>
<p>O zaman değişenleri görmek açısından geleneksel tutumu belirleyen kavramları Kur’ân ve Sünnet aynasına bakarak daha yakından inceleyebiliriz, öncelikle şuna işaret edelim ki ka­dın ve erkeğin ailedeki karı-koca olarak pozisyonları Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Peygamber tarafından belirlenmiştir. Bunlar, ya­ratılış gerçekliğine (fıtrat kanunu) uygun, eşlerin birbirlerini tamamlayan roller ya da statülerdir. Bu husus sadece karı-koca açısından değil çocuk açısından da son derece önemlidir. Psiki­yatr Sefa Saygılı ve Pedagog Ali Çankırılının tespitine göre aile­de kadın-erkek rollerinin belirsizliği, çocuğun ideal bir anne-ba­ba modelinden mahrum yetişmesi sonucunu doğurmaktadır.(Sefa Saygılı-Ali Çankırılı, Annemi İstiyorum, İstanbul 1998, s. 12.)</p>
<p>Kadın-erkek rollerindeki karmaşanın çocukların ruhsal geli­şimini olumsuz yönde etkilediği yeni çalışmalarla ortaya konul­muştur. Erkek çocuğun babayı, kız çocuğun anneyi taklit ettiği ve 3-6 yaş arasında bunun daha da belirginleştiği dönemlerde kadın-erkek rollerindeki karmaşanın çocukta şahsiyet bozukluk­larının yanında cinsiyet bozukluklarının da oluşmasına sebebiyet verebilecek özellik taşıdığı bilimsel olarak saptanmıştır.(age,24-25)Hatta homoseksüelliğin gelişiminde ve artışında erkeksi annelerin bü­yük bir payının bulunduğuna dair bilimsel çalışmalarda tespitler yer almıştır.(age,31-32) Bu sebeple ailede roller, statüler oldukça önemlidir.</p>
<p>Tarihî süreçte, Müslüman toplumlarda ailede erkeğin kav- vâm, kadının itâatkâr; kocanın evin geçiminden, kadının tertip düzeninden sorumlu olduğu bir yapı gelişmiştir&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Saffet Köse-Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/">Klasik Roller-Statüler ve Bunlara Karşı Modern Duruş</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/klasik-roller-statuler-ve-bunlara-karsi-modern-durus/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
