<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>mizah | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mizah/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 01 May 2020 11:11:49 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>mizah | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Prof.Dr.Zekeriya Güler &#8211; Hadis Günlüğü &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 May 2020 11:11:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[Az da olsa devamlılık]]></category>
		<category><![CDATA[Şaka]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis İlminin Şümulu]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis İlminin Gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Duyulan İhtiyaç]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin fonksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Güler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24310</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir İhtisas Dalı Olarak Hadis İçinde bulunduğumuz asırda, ihtisaslaşma hızla yayılmış ve “ihtisâsa hürmet esastır” anlayışı saygınlık kazanmıştır. Şüphesiz bu durumun bir takım avantajlar yanında dezavantajlar yaşadığı ve yaşattığı görülmüştür, görülmektedir. Araştırma sâhası dışına çıkarak konuşan veya yazan eski-yeni nice âlimlerin müşkil ve gülünç duruma düştükleri çok olmuştur. “Adam, ihtisâsı dışına çıkıp konuştuğu zaman işte [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/">Prof.Dr.Zekeriya Güler – Hadis Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69515430">
<div class="baslik"><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-24311 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/select-189x300.jpg" alt="" width="251" height="398" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/select-189x300.jpg 189w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/select.jpg 400w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" /></strong></div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Bir İhtisas Dalı Olarak Hadis</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>İçinde bulunduğumuz asırda, ihtisaslaşma hızla yayılmış ve “ihtisâsa hürmet esastır” anlayışı saygınlık kazanmıştır. Şüphesiz bu durumun bir takım avantajlar yanında dezavantajlar yaşadığı ve yaşattığı görülmüştür, görülmektedir.</p>
<p>Araştırma sâhası dışına çıkarak konuşan veya yazan eski-yeni nice âlimlerin müşkil ve gülünç duruma düştükleri çok olmuştur. “Adam, ihtisâsı dışına çıkıp konuştuğu zaman işte böyle acâib-garâib şeyler söyler!”53 diyen meşhur hadis âlimi İbn Hacer Askalânî (v. 852/1448) bu noktaya işaret eder. Onun, Kirmânî (v. 786/1384) gibi bir hadis âliminin hadis usûlü ile ilgili yaptığı teknik bir hata üzerine bu serzenişte bulunduğu düşünülürse, konu daha da bir önem kazanıyor demektir.</p>
<p>Muhammed Hamîdullah’ın (v. 2002) yaptığı şu tesbit ve mukâyese gayet yerindedir:“Nasıl tababet, mimari, fizik vs. uzun bir çıraklık isteyen ihtisas kolları ise, din ve hukuk için de mesele aynıdır. Bu mevzuda da ne maceraperestlere ne de amatörlere salâhiyet tanınır”54.</p>
<p>Erol Güngör (v. 1983) tarafından yapılan şu sosyolojik tahlil de aynı noktayı vurgular:“Ulemânın taşlaşması karşısında uzun yıllardan beri dinle ilgili konularda herkes kendini söz sahibi görmeye başlamış, belki buna mecbur olmuş bulunuyor. O kadar ki, Türkiye’de eski yazı bilen kimseler bile kendilerini İslâmiyet üzerinde salâhiyetli görmeğe başlamış, üstelik yeni nesiller onların gerçekten birer din mütehassısı olduğu fikrine kapılmıştı. Ulemâ sınıfının say gıdeğer bir sosyal grup olarak aramızdan çekilmesinden bu yana sâdece eli kalem tutan değil, ayağı iktidarda olan politikacılar da birer din reformcusu veya müctehid hüviyetinde ortaya çıkmaya tereddüt etmediler”55</p>
<p>****</p>
<p>53 İbn Hacer, Fethul-Bârî, III, 683. Mısırlı hadis ve fıkıh âlimi Ahmed Muhammed Şâkir (Kelimetü ’l-hakk, s. 131), bu cümleden “hakîmâne bir söz, eşine nâdir rastlanan bir hikmet” diye sözeder.</p>
<p>54 Hamîdullah, Kuran Tarihi, s. 34. Dilimizde “ne &#8230; ne&#8230;” den sonra gelen fiil olumlu olarak kullanılır. Nakil yapılan tercüme eserde “tanınmaz” şeklinde olumsuz geçmesine rağmen burada “tanınır” şeklinde verilmesi uygun görülmüştür.</p>
<p>55.Güngör, îslâmın Bugünkü Meseleleri, s. 239-240.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69514575">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="baslik"><strong>Sünnetin Fonksiyonu</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hadis ve sünnetin, Kur’ân-ı Kerîm karşısında başlıca dört fonksiyon icra ettiği kabul edilir: Tekîd, tebyîn, teşri ve tatbik. Muhaddislerin de içinde bulunduğu âlimler arasında kabul gö ren bu tasnifin özetle açıklanmasında fayda vardır.</p>
<p><strong>a) Te’kîd:</strong> Hadis ve sünnetin, perçinlemek, desteklemek ve altını çizmek anlamına gelen bu vazifesi, Kur anda zikredilen bir hüküm ve muhtevayı aynı veya benzer mânaya gelen ifadelerle vurgulamaktan ibarettir.</p>
<p>Mesela Kuran, “Birbirinizin mallarını haksız şekilde yemeyin!”49 talimâtını verir. Rasûl-i Ekrem de “Hiçbir Müslümanın malı, kendi gönül rızası olmadan helâl olmaz”50 buyurarak ilgili âyeti te’kit ve teyit etmiş olur.Bu fonksiyon, sünnetin Kuranın muhatapları üzerinde icra ettiği eğitime yönelik tesir bakımından değerlendirilme-lidir.</p>
<p><strong>b) Tebyîn:</strong> Sünnetin, Kuran’da geçen bir hükmü ihtiyaca binâen açıklaması demektir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerin tatbik şeklini açıklayan hadisler, sünnetin bu vazifesini gösterir.</p>
<p>Yukarıda verilen rivâyette görüldüğü üzere, Rasûl-i Ekrem’in, âyetinde geçen zulüm kelimesinin şirk mânasına geldiğini söyleyerek tefsir etmesi, bu madde ile alâkalı bir misaldir. Buna banzer misaller hayli fazladır. Zaten, sünnetin fonksiyonu daha çok tebyin sâhasında göze çarpmaktadır.</p>
<p>İmam Ebû Hanîfe’nin (v. 150/767) “Eğer sünnet olmasaydı, hiçbirimiz Kuranı anlamazdık!” şeklindeki sözü, sünnetin daha ziyade bu kısmıyla alâkalı olmalıdır.</p>
<p><strong>c) Teşri:</strong> Kur anın hiç temas etmediği, herhangi bir hüküm veya düzenleme getirmediği bir mevzuda sünnetin hüküm ortaya koyması demektir.Mesela nineye ve baba tarafından akrabaya düşecek miras, alkollü içki kullanana verilecek ceza, yırtıcı hayvanların, karga ve şahin gibi tırnaklı kuşların etlerinin haram olması, şüf’a hakkı ile ilgili hükümler bizzat sünnet tarafından belirtilir. Halbuki bu mevzuların hiçbirisi Kur’an’da yer almaz.</p>
<p>Esasen Rasûlullah’ın (s.a.v), Yüce Kur’an’ın umumî prensipleri ışığında bir şeyin helâl-haram olup olmadığını söyleme salâhiyeti yine Kuranın şu açık beyanına dayanır:“O Peygamber onlara temiz ve hoş şeyleri helâl, pis ve çirkin şeyleri haram kılar”51.</p>
<p><strong>d) Tatbik:</strong> Hz. Âişenin ifadesiyle, “Ahlâkı Kuran olan Hz. Peygamber”, hep Kur an ile hemhâl olmuş, onun iman, ibadet ve ahlâk esaslarını hayat tarzı olarak uygulamış ve ümmetine örnek olmuştur. Muallim Nâcî (1849-1893), Rasûlullah’ın (s.a.v) Kuran ile olan münasebetini şöyle terennüm etmiştir:</p>
<p>“Hüsn-i Kurân’ı görür insan olur hayrân sana<br />
.Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur’ân sana”.</p>
<p>49 Bakara 2/188</p>
<p>50 Ebû Dâvud, Menâsik, 56.</p>
<p>51 A’râf7/157</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69513569">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Aslında Rasûlullah’a (s.a.v) âidiyeti kesin olarak tesbit edilen bir hadisin son tahlilde Kuran ile tezat halinde olması mümkün değildir. Kurana rağmen yani, onun esaslarına muhalif düşecek şekilde sünnetin bir beyanda bulunması veya bir hüküm koyması düşünülemez&#8230;</p>
<p>Ne var ki, Kur’an-sünnet münasebetinde, İlâhî murâdın ve nebevi maksadın tam olarak tesbit edilmesi gerekmektedir.Görünüşte aralarında zıtlık bulunan bazı âyet ve hadislerin, mâna ve maksatlarının keşfedilmesiyle birlikte onların problem olmaktan çıktıkları görülür.</p>
<p>Hadis âlimi îbn Huzeyme’nin (v. 311/923) özgüven yüklü şu mesajı, bu yüzden anlamlı olmalıdır: “Rasûlullah’tan sahih isnadla birbirine zıt iki hadis rivâyet edildiğini bilmiyorum. Kim böyle iki hadis biliyorsa, getirsin de aralarını telif edeyim!”.</p>
<p>Hz. Ömer’in, Kur’an’ın müteşâbih âyetleri karşısında izlenecek yönteme dair şu uyarısı da unutulmamalıdır:“Sizinle Kur’an’ın müteşâbihlerini tartışacak insanlar gelecektir. Onları sünnetlerle durdurun (ilzam edin). Zira sünnet ashâbı (ehl-i hadîs) Allah’ın kitabını daha iyi bilmektedir”(Dârimî, Mukaddime, 17.)</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69513042">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Sünnetin sahibi olan Hz. Peygamber, Kuran vahyini Yüce Allah’tan alan, onu ümmetine ulaştıran (mübelliğ), açıklayan (mübeyyin-müfessir), öğreten ve eğiten (muallim-mürebbî) bir elçidir. Son İlâhî mesaj, onun şahsiyetinde tecessüm etmiş, hayata geçirdiği vahiy sâyesinde o canlı bir Kuran, insanlık için bir örnek ve model olmuştur.Bu itibarla, “Peygamber dinlenmeden ve onun sünnetine tâbi olunmadan İslâm’ı yaşamak” iddiası, hiçbir değeri olmayan yanlış bir düşüncedir. Elçisiz ve sünnetsiz bir İslâm tasavvuru mümkün değildir.</p>
<p>Allah Teâlâ, “Ey insanlar! Sizi de sizden evvelkileri de yaralan Rabbinize ibadet edin”29, “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, sizi O’na yaklaştıracak vesile arayın”30 ve “Allah nezdinde sizin en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır”31 buyurur. Bu âyetlerde, Allah’a yaklaştıran ibadet ve takvânın mahiyeti şüphesiz Rasûlullah (s.a.v) tarafından açıklanabilir.</p>
<p>Yine Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen namaz, oruç, zekât ve hac ibadetlerinin yerine getiriliş şekli, kabir/ berzah hayatı, düzenli ve huzurlu bir aile hayatı için gerekli ölçüler ve davranış biçimleri, Rasul-i Ekrem’in sünnetiyle öğrenilebilir. Ayrıca, sosyal, idârî ve ticârî ilişkileri düzenleyen birçok hüküm ve prensip hakkında geniş bilgi, yine sünnet sayesinde elde edilebilir.</p>
<p>29.Bakara 2/21<br />
30.Mâide 5/35<br />
31 Hucurât 49/13</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69512537">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Sünnete Duyulan İhtiyaç</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Muâz b. Cebel’in (r.a) ashabından rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v) Muâz’ı görevli olarak Yemene göndermek istediğinde şöyle buyurdu:</p>
<p>-Muâz, önüne bir dava geldiğinde nasıl hüküm verirsin? Muâz,</p>
<p>-Allah’ın kitabı ile hüküm veririm, dedi. Rasûlullah (s.a.v),</p>
<p>-Peki Allah’ın kitabında bulamazsan? suâlini sordu. O,</p>
<p>-Rasûlullah’ın sünnetiyle, cevabını verdi. Rasûlullah (s.a.v),</p>
<p>-Peki Allah’ın kitabında da Rasûlullah’ın sünnetinde de bulamazsan? deyince Muâz,</p>
<p>-O zaman reyimle ictihad ederim ve bundan geri durmam, dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) onun göğsüne vurdu ve şöyle buyurdu:</p>
<p>-Rasûlullah’ın elçisini, Rasûlullah’ı hoşnut eden şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun!</p>
<p>Ebû Dâvud, Akdıye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3; Dârimî Mukaddime, 20; Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236, 242.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69482587">
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Hadis İlminin Gayesi</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hadis ilminin gayesi, sahih/ sâbit olanını olmayandan tefrik etmek ve Hz. Peygamber’i kendisine yapılan yakıştırmalardan tenzih etmektir. Bu demektir ki, hadis ilminin asıl hedefi, doğru olan rivâyeti tesbit etmek ve onu sağlıklı biçimde uygulamaya hazır hale getirmektir. Yani nakledilen sözün Rasûl-i Ekrem’e diyetini ortaya koymak; ait ise gereğini, mâna va maksadını tesbit etmek, ait değil ise, söylemediği bir sözü Rasûl-i Ekrem’e isnad etme cinayetinden sakınmak ve sakındırmaktır. Hadis ilmi, kendisine bağlı bütün disiplinlerle birlikte işte bu gayeye hizmet eder.Müekked sünnet hatta farz-ı kifâye olarak görülen hadis ilmindeki isnad sistemi, mes’uliyet duygusunun bir tezahürü olarak işte bu hizmeti gerçekleştirmek için doğmuş ve gelişmiştir.</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69482266">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Hadis İlminin Şümulu</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hatîb Bağdâdî (v. 463/1071), hadis ilminin şümul sâhası hakkında şu bilgileri verir:</p>
<p>“Hadis, usûl-i tevhid, vaad-vaîd, sıfâtullah, cennet ve cehennem tavsifi, ehl-i cennet için hazırlanan mükâfat ve ehl-i cehennem için verilecek ceza, Allah’ın yerlerde ve göklerde yarattığı ilginç varlıklar, melekler âleminin sıfat ve mâhiyeti hakkında bilgiler ihtiva eder. Hadiste peygamberlerin kıssaları, zâhitlerin ve Allah dostlarının haberleri vardır. Edip ve hatiplerin vaazları, fakihlerin sözleri, Arap ve Acem meliklerinin siretleri, geçmiş ümmetlerin hayat hikâyeleri ordadır.</p>
<p>.Rasûlullah’ın (s.a.v) gazvelerinin ve seriyyelerinin açıklaması, verdiği hüküm ve fetvâları, konuşmaları, hutbe ve vaazları, mucizeleri, nübüvvetini gösteren her türlü hali ordadır. Hanımları, çocukları, damatları ve ashabı, onların faziletleri, ibretâmiz hatıraları, ahbâr ve menâkıbı, yaşadıkları ömürleri ve neseplerine dair bilgiler hep ordadır. Kur’ân-ı Azîm’in tefsiri, ondaki haber ve hikmetli zikri orada bulursun. Sahâbenin ahkâma dair sözleri ve bilâhare onlardan herbirinin sözüne kâil olan müctehid imamların ortaya koydukları bilgi yine ordadır”7.</p>
<p>Bu demektir ki, hadis ilminin konusu Hz. Peygamber’dir. Teknik tabirle bu, râvi (hadisi rivâyet eden) ile mervî (rivâyet edilen hadis) demektir. Hadis ilminin gayesi ise, bazı hadisçi- ler tarafından “iki cihan saâdetine ulaşmak” şeklinde özetlenir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69482013">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hadis lügatte, “söz, haber, sonradan olan, yeni” gibi mânalara gelir. Hadisin, terim olarak yaygınlık kazanmış olan tarifi ise, Rasûlullah’ın (s.a.v) sözü, fiili, takriri yani, sahâbenin yaptığını görüp de reddetmediği hareket ve davranışları (kabul, takrir ve tasvibi), yaratılışı (fıtrî-fizyolojik özellikleri) veya ahlâkı ile ilgili intikal eden her türlü bilgi demektir.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69481746">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Dinin, İslâm âlimleri arasında hüsn-i kabul gören şu tarifi hayli meşhurdur: “Din, akıl sahibi insanların kendi tercih ve ihtiyarlarıyla bizzat hayırlı olan şeylere götüren, buna bağlı olarak hem dünyada hem âhirette huzur ve saâdet bahşeden İlâhî bir kanundur”.</p>
<p>İslâm dininin, iki temel kaynağının birisi Kur’ân-ı Kerîm, diğeri ise Hadîs ve Sünnet’tir. Hatta sahâbe ve tâbiîn neslinin telakkisine göre hadis ilmi dindir. Şu söz onlara aittir: “Hadis ilmi demek din demektir. O halde dininizi kimlerden alıp naklettiğinize iyi bakın!”.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div>
<p>İbn Abbâs’tan (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Beş şeyden evvel beş şeyi fırsat bil: Ölümünden evvel hayatını, hastalığından evvel sağlığını, iş ve meşguliyetinden evvel boş vaktini, yaşlılığından evvel gençliğini ve fakirliğinden evvel zenginliğini.<br />
****</p>
<p>Hâkim, Müstedrek, IV, 306; Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, 1,48; Münâvî, Fey- dul-Kadîr, II, 16. Irâkî, hadisin senedinin hasen olduğu kanaatindedir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>en-Nu’mân b. Beşîr’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlul- lah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte müminlerin durumu, insan bedenine benzer. Ondan bir uzuv rahatsızlandığında, bedenin diğer uzuvları uykusuzluk, ağrı ve ateşle ona ortak olurlar”</p>
<p>Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66; Ahmed b. Hanbel, IV, 270.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah b. Mesud’dan (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez”.</p>
<p>Bir adam, “İnsan, elbisesinin güzel, pabuç ve ayakkabısının güzel olmasını ister/ sever” deyince, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:“Allah güzeldir (cemîl), güzelliği (cemâl) ister/ sever. Kibir ise, hakkı kabul etmemek ve halkı aşağılamaktır”421<br />
&#8230;&#8230;</p>
<p>Hadis-i şeriften, sanatçının/ sanatkârın, sanat kabiliyetini meşru çerçevede ve mütevazı üslûpla toplumun fertleriyle paylaşması, hiçbir zaman kibir ve gurura kapılmadan sanat faaliyetlerini yürütmesi gerektiği mesajı anlaşılır. “Cemâle bakma kemâle bak” veya “Sûrete bakma sîrete bak” atasözünün çağrıştırdığı nüktelerden birisi de bu nokta olmalıdır.Bu yüzden günümüz dünyasında, fazla pohpohlanıp şımar- tıldığından ve asla kaldıramayacağı şöhrete kavuşturulduğun- dan, halkı aşağılayanların, dinî, millî ve mânevî değerleri hiçe sayanların, kadınlaşan erkek ya da erkekleşen kadın tabiatların sanatçı/ sanatkâr kimliğine sahip olamayacakları açıktır. Müslüman, edep ve ahlâk fukarâsı bu tipleri şu âyet-i kerîme ışığında değerlendirmek durumundadır:</p>
<p>“İnsanlar arasında çirkinliğin (hayâsızlık ve edepsizliğin) yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da âhirette de çetin bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz”(Nur,19)</p>
<p>****</p>
<p>421.Müslim, îman, 147; Tirmizî, Birr, 61; Ahmed b. Hanbel, 1,399, IV, 133,134,151;Yahyâ b. Maîn, Târih, III, 25; îbn Hıbbân, Sahih, XII, 280.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah b. Ömer’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Herbiriniz birer çobandır ve herbiriniz güttüğünden sorumludur. Devlet adamı çobandır ve idaresi altında bulunanlardan sorumludur. Erkek, aile fertlerinin çobanıdır ve onlar dan sorumludur. Kadın, kocasının evinde çobandır ve çocuklarından sorumludur. Hizmetçi/ işçi, efendisinin/ işverenin malının çobanıdır ve ondan sorumludur. Adam babasının malının çobanıdır ve ondan sorumludur. Hâsılı herbiriniz birer çobandır ve sürüsünden sorumludur”</p>
<p>Buhârî, Cuma, 11, Ahkâm, 1, Nikah, 81; Müslim, imaret, 20; Ebû Dâvud, İmâret, 1, Tirmizî, Cihad, 27; Ahmed b. Hanbel, II, 5.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Ömer b. es-Sâib’den rivâyet edilen şu örnek de dikkate şâyandır:“Rasûlullah (s.a.v) otururken süt babası çıkageldi. Rasûlullah hemen elbisesinin bir tarafını ona serdi ve üzerine oturdu. Sonra süt annesi geldi. Elbisenin öbür yarısını da süt annesine serdi ve üzerine oturdu. Daha sonra (erkek) süt kardeşi gelince de ayağa kalktı ve onu önüne oturttu”(.Ebû Dâvud, Edeb, 120.)</p>
<p>Kadın-erkek her Müslüman, Rasûlullah’ın (s.a.v) bu tabii hâlini, tevazu ahlâkını ve nezâket anlayışını önemli bir görgü kuralı (âdab-ı muâşeret) olarak benimsemeli ve sosyal hayatında uygulamalıdır. Gündelik hayatta, işi icabı devlet dairelerine uğrayan vatandaşlar, çoğu kez asık suratlı, sert tabiatlı ve işi formaliteye boğan memurlarla muhatap olabilmektedirler. Halbuki devlet memurları, her türlü alâka ve hizmete lâyık olan insanın ve toplumun işini yerine getirmekle yükümlü tutulan ve onlara hizmet etmeleri emredilen kimseler demektir.</p>
<p>Bilinmelidir ki, güç ve iktidarı ellerinde tutanlara yaltaklanmak, güçsüzlere ve zayıflara zorbalık etmek, hem ahlâkî bir zaaf, hem de ciddi bir şahsiyet problemidir.Bu yüzden, tayin veya seçimle iş başına getirilerek kendilerine geçici hizmet makamı emanet edilen, ancak ahlâkî olgunluğa erişemediğinden, varlık sebebini kendisine borçlu bulunduğu vatandaşın yüzüne bile bakmak istemeyen soğuk ve öfkeli idareciler, Rasûl-i Ekrem’in bu ahlâkına çok daha muhtaç durumdadırlar.</p>
<p>Gerçi, içgüdüye bağlı fıtrî (doğuştan gelen) ahlâk ve karakteri değiştirmek zordur. Ancak, insanın kendisini hesaba çekmesiyle, otokritikle, eğitimle, işgal edilen makamın geçici olduğunu, emeklilik veya ölümle dünyevî imkanın sona erdiğini düşünmekle, bir çok kötü alışkanlık ve olumsuz davranıştan kurtularak erdemli insan olması mümkündür.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Mizahın, hiçbir zaman asıl gaye değil, mubah ve meşru bir vasıta olarak görülmesi gerekir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu tesbi- ti, bu noktaya işaret etmesi bakımından kayda değer nitelik taşır:</p>
<p>“Mizah, meslek olmamak şartıyla güzeldir. Onu her şeyin yerine koyduğunuz zaman, kâinat bir sırıtmadan ibaret kalır”.</p>
<p>“Latîf olsa latife hoştur elbet,<br />
Velâkin hâriç olmaya edepten”.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Yaşlı bir kadın Peygamber’in (s.a.v) yanına gelerek, “Yâ Rasû- lallâh! Beni cennete koyması için Allah’a dua et” dedi. Peygamber (s.a.v) ona “Yaşlı kadın cennete giremez” deyince, (latifeyi farkedemeyen) kadın üzülüp ağladı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v), “Ona haber verin, yaşlı olarak cennete girmez. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz biz onları yepyeni bir hayatta tekrar var etmiş olacağız ve onları sevgi dolu, uyumlu bakire eşler olarak yaratacağız”385.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem’in ve ashâb-ı kirâmın yukarıdaki söz, hareket ve davranışları, meşru ve makul çerçevede yapılan ölçülü şakalaşmaların mümkün olduğunu gösterir.Ne var ki, latifelerin kıymeti latif olmasıyla ölçülür. Aslı olmayan komik ve yalan sözlerle, vakarı yok eden yüz kızartıcı konuşmalarla veya müstehcen fıkralarla muhatapları dinlendirme veya eğlendirme düşüncesi, İslâm ahlâkıyla bağdaşamaz, bağdaşmamaktadır. Çünkü sınırı aşan ve aşırıya kaçan mizâh anlayışı kahkaha ile çok gülmeyi beraberinde getirir. Çok gülmek ise insanın gönül dünyasını zayıflattığı gibi, vakarını da yok eder. Nitekim şu hadis, bu noktaya ışık tutan uyarılardan birisidir:</p>
<p>“Yazıklar olsun, topluluğu güldürmek için konuşup yalan söyleyen kimseye, yazıklar olsun, yazıklar olsun!”386.</p>
<p>*****</p>
<p>385.Tirmizî, eş-Şemâil el-Muhammediyye, s. 117-118; Gazzâlî, İhya, III, 184.Âyet için bkz. Vâkıa 56/35-37. Haşan Basrî’den hadisi tnürsel olarak tahriç ettiğini söyleyen Irâkî, Îbnü’l-Cevzî nin el-Vefada. zayıf senedle Enes’den müs- ned olarak rivâyet ettiğini belirtir.</p>
<p>386.Ebû Dâvud, Edeb, 80.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Kişinin mâlâyaniyi terk etmesi, onun Müslümanlığının güzelliğindendir”<br />
***</p>
<p>Muvatta’, Husnü’l-huluk, 3; Tirmizî, Zühd, 11; îbn Mâce, Fiten, 12. Tirmizî, hadisin Ebû Seleme &#8211; Ebû Hureyre &#8211; Peygamber (s.a) tarikine yer verdikten sonra, ez-Zührî &#8211; Ali b. Hüseyin vasıtasıyla gelen tarikin daha sahih olduğunu kaydeder.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Aç canavara karşı tahabbüb (muhabbet göstermek), merhametini değil iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.(Said Nursi)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Geniş imkan ve iktidar sahibi olduklarından çok harcayan ve çok tüketen kimseler, Hz. Ömer’in aldığı şu karardan bir ibret dersi çıkarmalıdır:</p>
<p>Ömer b. el-Hattâb (r.a), tereyağı ile ekmek yerken bedevi bir adamı sofrasına davet etti. Adam ekmeğini tabağın dibindeki yağa sürüp (iştahla) yemeye başladı. Hz. Ömer, “Sen katığı olmayan birine benziyorsun” deyince, adam “Vallahi şu zamandan beri tereyağı yemedim ve onun yenildiğini de görmedim” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Halk eski refah ve bolluk günlerine kavuşuncaya kadar tereyağı yemeyeceğim” dedi336. Ayrıca onların, yaklaşık elli yıl önce dile getirilen şu tesbit üzerinde düşünmeleri gerekir:</p>
<p>“Eskiden ekser İslâm aç değildi; tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır; telezzüze ihtiyar yoktur”337.</p>
<p>336.Muvatta’, Sıfatu n-Nebî, 10.</p>
<p>337 Saîd Nursî, a.g.e., I, 574.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69867898">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Mehmed Akif Ersoy’un, marifet (bilgi, talim) ile faziletin (eğitim, değer, terbiye) milletlerin maddî-mânevî gelişiminde vazgeçilmez bir kudret olduğunu dile getiren şu şiiri önemlidir:</p>
<p>“Çünkü milletlerin ikbali için evladım,<br />
Marifet bir de fazilet&#8230;<br />
İki kudret lazım. Şimdi, Âsim, bana müfrit de, ne dersen de,<br />
Marifetten de cüdâ Şark, o faziletten de”.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69867250">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ebû Hureyre’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:“Şayet ben (farz ı muhal) birinin birine secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim”(Tirmizî, Radâ’, 10.)<br />
&#8230;..<br />
Kadının kocasına secde etmesi, hakikî mânada anlaşılamaz, anlaşılmamalıdır. Bu ifadenin, aile efrâdı için maddî-mânevî her türlü meşakkate katlanan kocaya saygının gereğini, ona itaat ve teslimiyetin değerini vurgulamak için kullanılan edebî bir sanat, son derece mübâlağalı bir üslup olduğu izahtan varestedir312. Hadisin tercümesinde, parantez içinde “farz-ı muhal” denilerek kayıtlama cihetine gidilmesinde, İmam Ebû Hanîfe tarîki yanında, bu nokta-i nazarın da rolü olmuştur.Kadını kocasının kölesi gibi görmek ve onun kocasına secde etmesini beklemek, fevkalâde yanlış bir düşüncedir. Allah Teâlâ’yı tazim ve tevhid konusunda hassas olan kadın-erkek hiçbir selef-i sâlihin hayatında böyle bir düşünce ve davranış sergilendiği görülmemiştir. Böyle bir hareketin tevhidi zedeleyeceği, onun rûhuyla bağdaşmayacağı ve akl-ı selîm sahibi insanı rencide edici bir uygulama olacağı açıktır.</p>
<p>Bahse konu olan hadis, İslâm dininin kadınlara kazandırdığı hakları istismar eden veya kendilerine tanınan hürriyet havasını kötüye kullanan kadınları uyarı özelliği taşımaktadır. Çünkü şirki kökten reddeden tevhid dini, mutlak kudret sahibi Allah’tan başka bir varlığa secde edilmesini yasaklamış, birer fani varlık olan insanların birbirlerine secde etmelerine izin ver memiştir. Bu itibarla, hangi makamda olursa olsun diri veya ölü hiçbir insana/ mahlûka kadın veya erkek bir müminin secde etmesi, tezellül derecesinde, iki büklüm vaziyette izzet ve şerefini düşürmesi kabul edilemez.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem’e nisbet edilen tabirle, “Mü minin, kendini zelil etmesi yakışık almaz”313. Kemâl-i inkıyâd anlamında secdeye layık olan varlık, ancak Allah Teâlâ’dır. Mutlak kudret sahibi Rabbimiz ve Onun Elçisi hiçbir kadının kocasına secde etmesini emretmediği gibi, bunun yapılmasına da izin vermemiştir.</p>
<p>Rasûlullah (s.a.v) bahse konu olan hadisiyle, kadınların kocalarını mutlu etmeleri, onların meşru taleplerini yerine getirmeleri ve onlarla iyi geçinmeleri gerektiği mesajını vermektedir. Nitekim içinde yine “secde’nin söz konusu edildiği başka bir hadisin sonunda şu cümle yer alır:</p>
<p>“Canımı elinde tutan Allah a yemin ederim ki, kadın kocasının hakkını yerine getirmedikçe Rabbinin hakkını yerine getirmiş olmaz”314.</p>
<p>Hadis-i şerifin sonunda kocaya secdenin (itaatin) gerekçesi olarak zikredilen “Çünkü Allah kadınlar üzerine kocalar için bir hak koymuştur” ifadesi, şu âyet-i kerîmeye işaret etmelidir:</p>
<p>“Erkekler, kadınların sorumlu yöneticisi ve koruyucusudur. Zira Allah insanlardan kimini kimine üstün kılmıştır. Ayrıca erkekler (eşlerine) mallarından harcamaktadır. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır”315.“Kadınlar, erkeklerin benzerleri ve öteki yarılarıdır”316 hadisi, evliliğin nihâî gayesinin, iki insanın huzur ve saadeti olduğunu düşündürür.</p>
<p>Evlilik kurumu, huzur ve saadetin köklü ve devamlı olabilmesi için eşlerden karşılıklı fedakârlık bekler. Tencere kapağa denk gelsin diye hep kadından fedakârlık istemek bir zulüm olduğu gibi, tek taraflı olarak kadının kocasını mutlu etme ve ona itaat etme görevi ileri sürülerek bunun “Allah’ın emri” olduğunu söylemek de apaçık bir istismar olur. Erkek de “Allah’ın emri” olarak karısını mutlu etmekle görevlidir.</p>
<p>Evlilik kurumunun sağlıklı yürüyebilmesi, her iki tarafın birlikte göstereceği anlayış ve nezakete bağlıdır.Asr-ı saâdetten bu güne ışık tutan şu beyanlar, iyi bir Müslüman kadının, kocasının maddî-mânevî başarısına ve kazancına önemli ölçüde katkı sağladığını göstermektedir:Ashâb-ı kirâmdan Sevbân (r.a) diyor ki: “Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara elem verici bir azabı müjdele!” âyeti nazil olduğunda Rasûlullah (s.a.v) ile beraber bir yolculukta bulunuyorduk.</p>
<p>Sahâbeden bazıları, “Âyet, altın ve gümüş hakkında indirildi. Hangi malın daha hayırlı olduğunu bilseydik de onu edinseydik!” deyince, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:“En hayırlı mal (değer), zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve imanı hususunda mümine yardımcı olan sâliha bir eştir”317.</p>
<p>“Allah kime sâliha bir kadın nasip ederse, dinin yarısında (bireysel ve toplumsal hayatta dinin hükümlerini uygulamada) ona yardım etmiştir. Artık diğer yarısında da Allah’tan korkup sakınarak görev ve sorumluluklarını yerine getirsin”318.</p>
<p>******</p>
<p>312 Bkz. Aliyyü’I-Kârî, Mirkât, VI, 401; Mübârekpûrî, Tuhfetu’l-ahvezî, IV,323</p>
<p>313.Tirmizî, IV, 522; İbn Mâce, II, 1332; Ahmed b. Hanbel, V, 405.</p>
<p>314 İbn Mâce, Nikah, 1.</p>
<p>315 Nisâ4/34</p>
<p>316 Ebû Dâvud, Tahâret, 95; Tirmizî, Tahâret, 82; Dârimî, Vudû, 76; Ahmed b. Hanbel, VI, 256.</p>
<p>317 Tirmizî, Tefsir, 9; İbn Mâce, Nikah, 5; Ahmed b. Hanbel, V, 278.</p>
<p>318 Hâkim, Müstedrek, II, 175.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69866167">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Muhammedün beşerun lâ ke’l-beşer,<br />
Bel huve ke’l-yâkûti beyne’l-hacerBeyit şu mânaya gelir: “Muhammed bir beşerdir. Alelâde beşer gibi de değildir. Aksine O, taşlar arasında yâkut gibidir”.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69605668">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>“Az da olsa devamlılık” anlayışı, aşırı hırs ve yersiz rekabetten uzak okuma alışkanlığı, ilim ve düşünce hayatında başarılı olmak için de geçerlidir. Tıpkı amel ve icraat gibi, okumak ve düşünmek de dâimi bir süreçtir. Şu uyarı dolu tesbitlerin burada dikkatlere sunulmasında fayda var:</p>
<p>“Büyük îslâm feylesofu îbn Sina, dünyaca meşhur olan Kitâbü’ş-şifâ’sını hergün, sabah namazından sonra Bağdat’taki bir caminin büyük kandili altında oturarak, kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir. Meşhur İngiliz feylesofu Spencer, muazzam eserlerini, günde iki saat çalışarak yazmıştır. Her sene bin, bin ikiyüz sahifelik eser veren Fransız edibi Emil Zola’ya bu muvaffakiyetinin sırrını sormuşlar: Hergün yalnız üç saat çalışır ve yazarım demiş263. Çalış, fakat haris olma. Haris insan, ciğer bulaşmış eğeyi yalayan aç kedi gibidir, dilinden akan kanı yalar da bilmez. Çalış, daima çalış, fakat hırsı bırak. Zira hırs, verimli çalışmanın, sağlık ve saadetin düşmanıdır”264.</p>
<p>***</p>
<p>263.Başgil, Gençlerle Başbaşa, s. 68.</p>
<p>264 Başgil, a.g.e., s. 74.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69523614">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlim hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın tesbitinde mihenk taşıdır. Tahsil edilen faydalı ilim, sahibi için olduğu kadar canlı-cansız bütün varlıklar için rahmet ve bereket kaynağıdır. Faydalı ilim, insanın maddî-mânevî dünyasına katkı sağlayan ve pratik kıymet taşıyan bir nimettir. Faydasız bilginin ise, hafızaya yük olduğu hatta işe yarar bilgilerin unutulmasına yol açtığı bilinir. Bundan dolayı Rasûl-i Ekrem, “Allahım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım!”(Müslim)diye dua ederek ümmetine yol göstermiştir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69523437">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah b. Ömer’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:“Kim Allah’tan başka bir gaye için ilim öğrenir veya onunla Allah’tan başka bir maksat peşinde olursa, cehennemdeki yerine hazırlansın!”(Tirmizî, îlim 6. Tirmizî, hadisin senedinin hasen-garib olduğunu söyler.)</p>
<p>AÇIKLAMA</p>
<p>“Rabbim, benim ilmimi artır!”120 âyetinin muhatabı olarak ilim yolcusu, mâhiyeti ne olursa olsun kazandığı ilim ve mesleği, bütün bir beşeriyetin maddî-mânevî inkişafı için seferber etmelidir. Allah’ın rızasına ermek, ancak bu niyet ve gaye ile gerçekleşir. Aksi halde ilim yolcusu, kendisini, söz konusu hadisin ifade ettiği tehdit karşısında bulur.</p>
<p>Şüphesiz bu şuur haliyle tahsil edilen ilim, hayatı anlamlı kılacak, sahibine hizmet ve tevazu ahlâkını kazandıracak ve ona “Her bilgi sahibinin üstünde bir bilen vardır”121 ve “İşte siz böyleşiniz. Haydi, bildiğiniz konular üzerinde çekişip dururdunuz. Peki bilmediğiniz şeyler üzerinde ne diye çekişiyorsunuz? Halbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz”122 âyetlerinde ifadesini bulan haddini bilme edebini öğretecektir.<br />
&#8230;.</p>
<p>****</p>
<p>120 Tâhâ 20/114</p>
<p>121 Yûsuf 12/76</p>
<p>122.Âl-i îmrân 3/66</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69522894">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>Açıktır ki, eğitimin gayesi insanı en mükemmel şekilde yetiştirmek ve onu insan yapmaktır. Dinin, &#8220;akıl sahibi insanların kendi tercih ve ihtiyarlarıyla bizzat hayırlı olan işlere sevkeden, buna bağlı olarak hem dünyada hem âhirette huzur ve saadet bahşeden İlâhî bir kanun” şeklindeki tarifi hayli meşhurdur. Bu tarifte görüldüğü gibi din eğitimi, insanın insan üzerine hâkimiyet kurma girişimini kökten reddeder.</p>
<p>“Dünyadaki bütün kötülüklerin temeli” diyor Mevdûdî (v. 1979), “doğrudan veya dolaylı olarak, insanın insan üzerine hâkimiyet kurmasıdır. İnsanlığın bütün felâketlerinin sebebi bu idi ve şimdi de aynı şey insanlığa hadsiz hesapsız sefâlet getirmiş bulunan bahtsızlıkların ve kötülüklerin başlıca sebebi olarak durmaktadır. Allah elbette ki insan tabiatının bütün sırlarına vâkıftır. (&#8230;) Tarih bize hiçbir şüpheye yer vermeden gösteriyor ki, eğer Allah’a inanmazsanız, düşünce ve davranışlarınızda onun yerini sun’î bir ilâh alacaktır”118</p>
<p>118 Güngör, İslâmın Bugünkü Meseleleri (Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî, Islâm’da Siyaset Anlayışı başlıklı ek), s. 291-292.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69522293">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah îbn Mes’ûd (v. 32/652) der ki:</p>
<p>“Sahâbe, kalp yönünden ümmetin en iyisi, ilim bakımından en derini ve (davranış açısından) insanların en külfetsizi idi. Siz âlimleri çok, hatipleri (çok konuşanları, kıssacı ve lafazanları) az olan bir devirde yaşıyorsunuz. Sizden sonra âlimleri az, hatipleri çok olan bir zaman gelecektir. Kimin ilmi çok, konuşması da az olursa o memduhtur, her türlü övgüye ve takdire layıktır. İlmi az olduğu halde çok konuşan kimse ise mezmumdur, yergiyi ve tenkidi hak etmiştir”109.</p>
<p>Şu selef sözü de tahsil ettiği ilmi hayata geçirmesi gerekirken, lüzumsuz polemik yapan, münakaşa ve cedele dalan kimsenin hayırsız olduğunu öğretir:</p>
<p>“Allah bir kuluna hayır dilediğinde ona amel kapısını açar ve cedel kapısını kapatır. Allah bir kuluna şer dilediğinde de ona amel kapısını kapatır ve cedel kapısını açar”110.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem, “Allah, hakkında hayır dilediği kimseye dinde derin bir anlayış verir”111 buyurarak İslâmî ilimlerde derinleşmenin önemine dikkat çeker.</p>
<p>*****</p>
<p>109 îbn Receb, Fadlu ılmi’s-selef alâ ılmi’l-halef, s. 41.</p>
<p>110 îbn Receb, a.g.e., s. 34.</p>
<p>111 Buhârî, İlim, 10; Müslim, İmaret, 175; Tirmizî, îlim 4; îbn Mâce, Mukaddime, 17.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69522008">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hadisin bazı tariklerinde geçen “Çin’de de olsa ilim talep ediniz” kısmı ise, cerh-ta’dîl otoritelerinin neredeyse hepsi tarafından mevzû/ asılsız kabul edilir. Beyhakî (v. 458/1065)106 gibi onun zayıf olduğu görüşünde olan muhaddisler de vardır.</p>
<p>Şüphesiz bu noktada, “Hikmetli söz müminin yitiğidir. Nerede bulursa onu almaya daha layıktır”107 hadisinin dikkate alınmahalk arasında meşhur fakat kaynak değeri tartışmalı olan “Çin’de de olsa ilim taleb ediniz” tarzındaki haberi tekrarlayıp durmaktan çok daha güzel olacaktır. Kaldı ki, mâna itibariyle hikmet hadisi ondan daha şümullüdür.</p>
<p>****</p>
<p>107.Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Zühd, 15. Râvilerden İbrahim b. el-Fadl el-Medenî el-Mahzûmî, zabt yönüyle zayıf görüldüğünden hadisin senedinin hasen olduğu anlaşılır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69521449">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>İstikâmet, sırât-ı müstakim üzere olmak; sebatla doğru yolu izlemek, tevhidden sapmamak ve Allah’a kulluğu ilke olarak benimsemek demektir. Sırât-ı müstakim, Muhammed ümmetini diğer din mensuplarından, diğer felsefî ve ideolojik akımlardan farklı kılan en önemli niteliktir. Şüphesiz bu nitelik, sağa sola yalpalamadan apaçık ve berrak şer’î-ahlâkî çizgiyi takip etmekle korunabilir.</p>
<p>Hüsn-i niyet, doğru ve dürüst muamele, büyük günahlardan kaçınmak ve küçük günahlarda ısrar etmemek gibi hususlar, istikametin temel unsurlarıdır.İstikâmet hususunda gerekli titizliğin gösterilmemesi halinde ise savrulma (inhiraf ve ilhad) gibi olumsuz gelişme yaşanır. İlhad, hak ve istikâmetten sapmak demektir. Bu da doğrudan küfür olmamakla beraber, dolaylı olarak inkâra götüren bir harekettir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69521290">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>İnsan, ruh ve beden olmak üzere mâna ile maddeden meydana gelmiştir. Hava, su, ekmek gibi zarurî ihtiyaçlar, onun biyolojik varlığı için neyi ifade ediyorsa, iman, ibadet ve irfan hayatı da ruh için onu ifade eder. Onlardan birinin ihmal edilmesi, dengenin bozulması ve orta yolun aşılması/ aşınması demek olacaktır.</p>
<p>İslâm hukuk sisteminde, işlenen suç ve günahlardan ötürü verilen cezaların hikmetlerinden birisi, söz konusu dengenin korunması ve orta yolun gözetilmesi olmalıdır. Toplumun birlik ve beraberliği, sosyal barış, huzur ve dayanışma da ancak bu sâyede mümkündür. Allah ve Elçisi konusunda iman zaafı, önce ahlâkî çözülmeyi sonra da hukukî problemleri beraberinde getirecektir.</p>
<p>Nitekim Ali b. Ebî Tâlib (r.a) şöyle der: “Güzellikler üçtür: Allah’a iman, dinde derin anlayış, iyi (sâliha) kadın. Çirkinlikler de üçtür: Allah’ı inkâr, dini eksik anlamak ve ondan uzaklaşmak, kötü kadın”76.</p>
<p>Bilinmelidir ki, Yüce Yaratıcı ile alâkasını kesen insan mutlaka sapar ve hem kendini hem de içinde yaşadığı toplumu tüketir. Fransız düşünür Albert Camus’nün (v. 1960) şu sözü77, bahis konusu güzelliklerin yerini çirkinliklerin alması durumunda nelerin yaşanabileceğini çarpıcı şekilde dile getirmesi bakımından kayda değer niteliktedir:</p>
<p>“Mâverâ ile göbek bağını koparan bir dünyanın insanı ya intihar eder ya isyan!”.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69520961">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Enes b. Mâlik’ten (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Üç şey vardır ki, onlar kimde bulunursa imanın halâve- tini/ lezzetini hissetmiş olur: Allah ve Rasûlünün, kendisine başkalarından daha öncelikli gelmesi, kişiyi ancak Allah için sevmesi, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra ateşe atılmayı istemediği gibi tekrar ona (geldiği küfür bataklığına) dönmeyi istememesi.(Müslim,iman 67)</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69520634">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hâsıl-ı kelam, ulûhiyet, nübüvvet ve âhiret (meâd) gibi temel akidesi (inanç esasları) olan İslâm dini, fert ve toplum hayatında bunların tezahürlerini aktif olarak görmek istemektedir. Namaz, oruç, zekât, hac gibi vecîbeler, insanı maddî-mânevî her türlü günahtan uzak tutan ve onun kötülüğe meyilli yapısını iyiliğe yönlendiren amel ve ibadetlerdir. Rasûl-i Ekrem’in eğitiminden geçen her bir sahâbî tarafından dile getirilen, “Namaz kılmak, zekât vermek ve her Müslümana samimi davranmak üzere biat ettim” sözü, asr-ı saadete has bir sözleşme metni değil, bütün İslâm ümmetini içine alan bir amel ve ahlâk ölçüsüdür.Bu itibarla İslâm, hiçbir zaman dini sosyal hayattan tecrit eden seküler dünya görüşünü, gönül ve vicdanlara hapsolunan pasif bir inanç anlayışını benimsememiştir.</p>
<p>Erol Güngör’ün (v. 1983), İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında yaptığı şu mukayese dikkate şâyandır:</p>
<p>“İslâm, insanın dünyasını maddî ve manevî veya Kayserin sâhası ile İsâ’nın sâhası diye ikiye ayırmamıştır. Başka bir ifade ile, İslâm insanı maddî ve manevî bütünüyle kavramaya çalışan, onu topyekün ele alan bir sistemdir. Bu yüzden İslâm Hıristiyanlıktaki manâsıyla laik değildir. İslâm’da laiklik daha ziyâde vicdan hürriyeti şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlıkta insanın günlük hayatına ait bâzı hükümler bulunmakla birlikte bunlar zamanla tamâmen geri plana atılmış, âdeta unutulmuştur. Halbuki İslâm daha başlangıcında hem inanç ve ibadete, hem günlük hayatın gidişine ait hükümler getirdi ve bu hükümler uzun yıllar, yüzyıllar içinde uygulandı, geliştirildi, bir hukuk külliyâtı meydana geldi”(.Güngör, Islâmın Bugünkü Meseleleri, s. 58.)</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69517454">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hadis ihtisâsına niyet eden ilim talibi, her şeyden evvel kendi sâhasını çok iyi öğrenmelidir. Çünkü kendine has usûlü, tarihi, dili, terminolojisi ve literatürü olan hadis ilmi, orijinal bir disiplindir. O, tefsir, fıkıh, kelâm, siyer, ahlâk/tasavvuf gibi ilim dallarının beslendiği temel kaynaktır.</p>
<p>“Hadîs” diyor, Bediuzzaman Said Nursî (v. 1960)56, “maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir”.</p>
<p>Hadis ilmi, eğitim, tıp, hukuk, tarih, felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi bilim dalları için önemli ölçüde malzeme sunmaktadır. Bu itibarla, Kuranın yanı sıra Sünnet’in hareket noktası ka bul edilmesi halinde, İslâm araştırmalarında doğru ve sağlıklı sonuçlar alınacaktır. Aksi halde araştırma faaliyeti eksik kalacak ve hata ihtimalleri artacaktır.</p>
<p>Tabii böyle bir durumda yapılan araştırma, tenkitlerin boy hedefi olacaktır. Zira altı çizilen usûl kâidelerinden birisi şudur: “Çürük temel üzerine bina edilen şey, aynen onun gibi çürüktür (Mâ buniye ale’l-fâsidi fehuve fâsidun misluh)”.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69515430">
<div class="ust"></div>
<div></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69481746">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/">Prof.Dr.Zekeriya Güler – Hadis Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dilin Afetlerini Bildirir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 26 Dec 2019 14:13:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Alay Etmek]]></category>
		<category><![CDATA[batıla dalmak]]></category>
		<category><![CDATA[cidal]]></category>
		<category><![CDATA[Dilin Âfetleri]]></category>
		<category><![CDATA[fuzuli konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[Gıybet]]></category>
		<category><![CDATA[gıybetin kefareti]]></category>
		<category><![CDATA[Husumet]]></category>
		<category><![CDATA[Kötü Söz]]></category>
		<category><![CDATA[lanet etmek]]></category>
		<category><![CDATA[mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprizade Ahmed Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<category><![CDATA[Yezid’e lanet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23735</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bunda da bölümler vardır: Birinci Bölüm Ma lâ yani olan sözün âfet ve zararlarını bildirir. Ma lâ yani söz, onu söylemediğin zaman günâh işlemediğin ve şimdiki halde ve ileride zarar etmediğin söze denir.&#8217;Meselâ bir yere yaptığın yolculuğu, yolculukta gördüğün dağları, akarsuları ve her memlekette olan tanınmış kimseleri, onların hal ve tavırlarını anlatman, hikâye etmen bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/">Dilin Afetlerini Bildirir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-23739 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/De91Ow4XkAA3Odx-300x173.jpg" alt="" width="427" height="246" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/De91Ow4XkAA3Odx-300x173.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/12/De91Ow4XkAA3Odx.jpg 550w" sizes="(max-width: 427px) 100vw, 427px" /></p>
<p>Bunda da bölümler vardır:</p>
<p><strong>Birinci Bölüm</strong></p>
<p>Ma lâ yani olan sözün âfet ve zararlarını bildirir. Ma lâ yani söz, onu söylemediğin zaman günâh işlemediğin ve şimdiki halde ve ileride zarar etmediğin söze denir.&#8217;Meselâ bir yere yaptığın yolculuğu, yolculukta gördüğün dağları, akarsuları ve her memlekette olan tanınmış kimseleri, onların hal ve tavırlarını anlatman, hikâye etmen bu kısımdandır. Çünkü bu anlatmada senin için ve dinleyenler için zaman harcamak vardır. Dilin her işinden sorumlusun. Hesaba çekileceksin. Eğer o anlatmada fazla veya noksan söyler, yahut nefsin tezkiyesi ile karıştırırsan, sen günâhkâr olursun, arkadaşın da. Meselâ bir kimseye sual edip, oruçlu musun? desen. O da sussa, sen alınırsın; değilim dese yalancı olur. Evet derse, gizli işini açığa vurup, işine riya karıştırmış olur.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de fuzûlî konuşmaktır.</strong> Bu da ihtiyaç miktarından fazla olan konuşmaya denir. Mezmumdur. Evet günâh değildir ve zararı yoktur, amma boş ve lüzumsuzdur.</p>
<p><strong>Biri de, bâtıla dalmak,</strong> yani günah olan şeylerde konuşmaktır. Meselâ kadınlara ait hikâyeler, içki meclisleri ve fâsıkların makam ve şöhretlerinden konuşmak gibi. Zenginlerin dünya nimetlerinden istifadelerini ve kötü hallerini anlatmak gibi.</p>
<p><strong>Biri de, haram olup, helâl olmayan sözleri söylemektir.</strong> Mâ lâ yani konuşmak veya mâ lâ yaniden çok olanın terki evlâdır. Onda haram yoktur. Lâkin mekruhtur. Çünkü bâtıla girmekten emniyet yoktur. Bid’at olan hikâyeleri ve bozuk mezhepleri anlatmak gibi. Eshâb-ı kiram (aleyhimürrıdvân) arasmdaki muharebeleri, bazısına kırgınlık veya kızgınlık uyandıracak şekilde anlatmak gibi. Yahut bu fikri uyandıran söz etmek gibi.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, mira ve mücâdeledir.</strong> Bunlar da yasak edilmiştir. Resûlullah (sallallahü aleyhi ve sellem): &#8220;Bir din kardeşin ile kavga ve alay etme. Aynı şekilde söz verip, yerine getirmemezlik etme!&#8221; buyurdu. Buna benzer ifâdeler, hadîs ve haberlerde çoktur. Mira, bazı sakatlıklar göstererek, başkasının sözüne itiraz etmeğe denir. Onu terk etmek ve beğenmemek, itirazı terk etmektir. Sakatlık da, ya sözde veya manada olur. Yahut da, konuşanın kasdında olur. O halde işittiğin her sözü eğer doğru ise, tasdik et; bâtıl olup, din il ilgili değil ise, karışmayıp sus. Sözde sakatlık, bazen marifetin eksikliğinden, bazen dilin taşkınlığından olur. Hangisi olursa olsun, onu açığa vurmanın vechi yoktur. Manada sakatlık şöyledir ki, sen bunda yanıldın demelidir. Kasdında sakatlık da şöyledir: Bu söz doğrudur, amma senin kasdın doğru değildir demelidir. Bu tür itiraz, ilmi bir mesele olursa, cidâl ismine mahsûs olur. Bu da mezmûm olup, susmak vaciptir. Yahut itiraz eden, istifade için sorup, mücâdele, inad ve karşı koyma kasd etmemelidir.</p>
<p>Bunun alâmeti şudur ki, bir başkası tarafından hasmı, doğrusu için uyarılmış olsa, kendisi beğenmez. Belki maksadı, ancak kendisinin onu ilzâm etmesi olup, kendi üstünlüğünü meydana çıkartmaktır. Bunda vacip olan, terki günâh olmayan ve fakat izhârı kendi üstünlüğünü meydana çıkarmak olan şeyde susmaktır. Bu durum, büyüklük ve ululuk iddia etmekten ve başkasını kusurlu ve eksik görmekten meydana gelir. Bu sıfat, yırtıcı ve saldırgan hayvan sıfatlarındandır. Bunun da en kötüsü, mezhepler ve akaidde olandır. Zira o sözde, sevap düşünüp, tabiatı din ile kuvvetlenmiş olur. Lâkin bu tam bir hatâdır. Belki insan için lâzım olan kalb sahipleri için ve imân ehli için dilini tutmaktır. Hatta nasihat gerekse bile, lütfedip, yalnızken yapmalıdır. Zira kalbinde, cedel ile bid’at daha çok yerleşebilir. Ancak ona nasihat fayda vermez diye biliyorsa, o zaman kendi nefsi ile meşgul olup. Onu kendi hâline bırakmalıdır.</p>
<p><strong>Afetlerden biri de, husûmettir.</strong> Bu da mezmûmdur. Bu mira ve cidalden ötededir. O halde mira, başkasının sözüne mücerred ta’n etmektir. Bu da onda bir sakatlık göstermek için olur. Amma ona bir garazı olmaz. Ancak başkasını aşağılamak, kendisinin zeki, bilgili ve akıllı olduğunu göstermek maksat olur. Cidâl ise, mezhepleri izhâr ve takrire âit olan mira’dan ibârettir. Husûmet ise, bir hak ve maksudun ifâ edilmesi için sert dilliliktir. Bu da bazen iptida, bazen itiraz olur. Mira ise, elbette, geçmiş bir söze itiraz ile olur. Ancak din ile, hakkı izhar için muhasame etmelidir. Bunda da israfa varmamak, ileri gitmemelidir. İhtiyaç miktarından çok inad ve sertlik göstermeden olmalıdır. O zaman yapması haram olmaz. Lâkin terki evlâdır. Bu da, terke imkân olduğu zamandır. Zira husûmet sudûrdaki, kalplerdeki kin ve hasedi arttır. Gadabı’ tehyiç eder. O kin, aralarında kalır. Az da olsa, hatırı teşviş ettiği, karıştırdığı zâhirdir. Hattâ namazda bile bunları gideremez. Mira ve cidâlde de böyledir. Husûmetinde vacip olan miktar üzere yetinen kimse, günâh işlemiş olmayıp vebâlden sâlim olur. Lâkin bu hâl pek zordur. Bu sebebtendir ki, terki evlâ olur.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, konuşurken, ağzını eğip, damağını çatlatmak, seci’ ve fesahatle kendini zorlamaktır.</strong> Burada beğenilmeyen, tekellüfle olan seci ve fesahattir. Yoksa her seci’ ve fesahat demek değildir. Teşbih de bu kabildendir. Yani şiirde kadınlara, kızlara aşk ve sevgi ilân etmek. Çünkü bunlarda da yapmacık ve tekellüf ifâdelerine çok rastlanır. Belki sözden maksat, maksadı anlatmaktır. Onun ötesindeki yapılacak ifâdeler mezmûmdur. Ancak vaaz ve kalblere tesir matlup ise, o zaman güzel söz söylemek câizdir.</p>
<p><strong>Âfetlerden biri de fuhuş söylemek, sövmek, yaramaz sözler konuşmak, dokundurmaktır.</strong> Bunların hepsi de yasak edilmiştir ve mezmûmdurlar. Bunun menşei ve madeni hubs ve levmdir. O halde bu tür şeylerden sakınıp, dili bunlardan temizlemek lâzımdır. Meselâ söylenmesi çirkin olan şeylerde, kinâye ve imâ yolunu seçmek böyledir. Meselâ amâ’ yerine lems, büyük abdestin yerine kaza-ı hacet kelimelerini kullanmak gibi. Hanımından bahsetmek istediği zaman, çocuklarının annesi böyle dedi, yahut hücrede, evde olan veyâ bizdeki mestûre şöyle dedi demelidir. Bunun gibi cüzzâm ve basur hastalıklarının ismini söylemeyip, hastalık demekle yetinmelidir. Bu tür Örnekler arttırılabilir.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de lanet etmektir.</strong> İster canlıya, ister cansıza olsun hepsi mezmûm ve kötüdür. Lanetin manası, Allahü Teâlâ’nın rahmetinden tard ve uzaklaştırmaktır. Bu ise, Allahü Teâlâ’ nın rahmetinden uzak olması gereken sıfatları kendinde bulundurandan başkasına caiz değildir. O da küfür veya zulümdür. Meselâ: Allah’ın laneti zâlimlere olsun veya Allahü Teâlâ kâfirlere lânet eylesin, demelidir. Lânet kelimesi gayet tehlikelidir.</p>
<p><strong>Üç derecesi vardır:</strong></p>
<p><strong>Birinci derecesi:</strong> Umûmi olarak lânettir. Kâfirlere, bid’at sâhiblerine ve fâsıklara lânet gibi.</p>
<p><strong>İkinci derecesi:</strong> Ondan daha husûsi ve sıfatlarını bildirerek lânettir. Yahudiye, Hıristiyan, Mecusiye, Kaderiye, Haricîlere, Râfızilere, Zânilere faiz yiyenlere, zulüm edenlere ve bunların emsâline lânet gibi. Bunların hepsi caizdir. Lâkin bid’at sâhibine lânette zorluk vardır. Çünkü bid’atı tanımak zordur.</p>
<p><strong>Üçüncü derecesi:</strong> Belli bir kimseye lânettir. Bu caiz değildir. Ancak şer’an lânet edilmesi sâbit olana lânet câizdir. Firavun ve Ebû Cehil gibi. Amma belli bir Yahudiye lânet etmek, meselâ Hakkın lâneti üzerine olsun, eğer kâfir olarak ölürse demelidir. Bu câizdir. Amma mutlaka lânet edip, böyle bir ihtimali vermemek iyi değildir. Bunda şüphe ve tehlike vardır. Zira bazen, Islâma gelip, Allahü Teâlâ’ya yakın iken, can verebilir. O zaman mel’ûn olmaz.</p>
<p>Bu tür lânet bir müslümana rahmetullahi aleyh, yani Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun demeğe kıyas edilmez, benzetilmez. Yani eğer sorulursa ve buna göre bir müslümana, ölmeden önce Allah’ın rahmeti üzerine olsun demek nasıl câiz olur; belki ömrünün sonunda imânı gidebilir denirse, cevabında şöyle deriz ki, bu söz, ona kıyâs edilmez. Çünkü müslümana rahmet dilemek, Allahü Teâlâ onu İslâm üzere sâbit eylesin, dinden ayırmasın demek olup, rahmet İslâm üzere olmasını istemektir. Amma kâfire lânet edilse, maksat, Allahü Teâlâ onu küfür üzere bulundursun, kâfirlikten ayırmasın demek olup câiz değildir. Birinde sebep rahmet, diğerinde lânet olduğu için. Çünkü başkasının küfrüne râzı olmaktır. Buraya kadar kâfire lânet olunmasından bahsedildi. Fâsık veya bid’at sâhibine lânet edilmesinin câiz olmaması, evleviyet iledir. Ancak özel bir şahsa lânet, Maden-i Risâlet cenâbından (sallallahü aleyhi ve sellem) bildirilmiş olup, Ebû Cehil ve tâifesi gibi, bildirilmiş ise câizdir. İcmal üzere, şahıslara lânet olunmada tehlike vardır. Bundan sakınmak lâzımdır.Amma iblise lanet konusunda sukutta batar ve zarar yoktur. Nerde kaldı ki, başkasına lânet olsun.</p>
<p><strong>Yezide lanet konusuna gelince,</strong> lânet etmemek daha doğru yoldur. Zira onun kendisinin öldürttüğü, yahut öldürme emri verdiği, yahut öldürülmesine razı olduğu veya sevindiği sabit değildir. Sabit olduğunu kabul etsek de, tövbesiz öldüğü sâbit değildir. Evet, eğer Hazret-i Hüseyin’in (radıyallahü anh) katili, tövbesiz vefat etti ise, ona lânet caizdir.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, şiir inşâ etmektir.</strong> Çünkü şiir, güzeli güzel, çirkini çirkin olan sözdür. Lâkin onun için tecerrüd mezmûmdur. Evet inşad ve nazm etmek, içinde kerih sözler ve yalanlar olmayınca, haram değildir. Amma mübâlağa şiir sanatındandır. Resûlullah’m (sallallahü aleyhi ve sellem) meclisinde, mübâlağalı şiirler inşad olunmuştur.</p>
<p><strong>Afetlerden biri de, mizahtır.</strong> Aslı mezmûm ve yasaktır. Mizah şaka demektir. Ancak az ve zararsız olursa caizdir. Mezmûm olan, devamlı olandır. Çünkü o, oyun ve boş şeylerle meşgul olmaktır. Oyun ise, mubah olup, devamlı olması mezmûmdur. Bunda ifrat da mezmûmdur. Zira o, çok güldürür. Çok gülmek ise, kalbi öldürür. Bazen kin ve gareze de sebep olur. Heybet ve vakarı kırar. O halde, bu say dıklarımızın dışında olan derecesi, mezmûm olmaz. Resûlullah efendimizden vâkî olan mertebesi de budur. Buyurdu ki: &#8216;Ben şaka ederim, amma elbette doğrudan başkasını söylemem.” Lâkin ondan başkasına bu kapı açılabilir. Yani maksadı, insanları güldürmek olur. Ne şekilde olursa olsun, o zaman mezmûm olur.</p>
<p><strong>Âfetlerden biri de maskaralık ve alay etmektir</strong>. Eziyet olduğu zaman bunlar da haramdır. Maskaralık, hakaret ve ihânettir. Ayıp ve noksanlara tenbîhdir. Fakat öyle söyler ki, insanlar güler. Bazen iş ve sözde hikâye, bazen imâ ve işâret ile olur. Bu istihza olunan, alay edilen kimsenin yanında olursa gıybet ismini almaz: amma onda da gıybet manası vardır. Bir kimsenin yazısına, sözüne, sanatına ve şekline gülmek de bu kabildendir. Amma alay edilen kimse, maskaralık edip bundan üzülmeyen kimselerden ise, belki de seviniyor, memnun oluyorsa, o zaman mizâh, yani şaka kabilinden olup, onun hükmünü alır.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, sır ve gizli şeyleri ifşâ etmek, açığa vurmaktır.</strong> Bu da yasak edilenlerdir. Çünkü onda tanıdıklar ve arkadaşlar hakkında ezâ ve tehâvün vardır. Bu ise haramdır. Tabiî ki zaran olduğu zaman haram olur. Yahut levmdir, ayıplamadır. Zararı olmadığı zaman böyledir.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, yalan yere söz vermektir.</strong> Çünkü dil, bu konuda mahirdir. Amma bazen nefsi verdiği sözü tutmaya önem vermeyip, sözünü yerine getirmez. Bu ise nifâk işâret ve alâmetleridendir.</p>
<p><strong>Afetlerinden biri de, söz ve yeminde yalancı olmaktır.</strong> Bu ise çirkin günâhlardan ve fahiş ayıplardandır. Ancak iyi bir işle, yani şeriatın bu konuda müsaade ettiği yerde, o işi yapmak için olursa câizdir. Çünkü dil, maksada vesiledir. O halde bir maksada yalan konuşmakla ve doğru söylemekle erişmek mümkün ise, onda yalan söylemek haramdır. Şeriatın izin verdiği şeyde, yalnız yalan söylemekle yapılıyorsa, mubahtır. Maksat mubah ise mubah, maksat vacip ise, vaciptir. Meselâ doğru söylemekle mazlûm bir müslümanın öldürülmesi lâzım gelse, onda yalan vaciptir. İki müslümanı barıştırmak, yalan söylemeden olmuyorsa, yalan mubah olur. Lâkin bu kapı, ancak zarûret miktarınca aralanır. Ancak böylece yalana alışmamış olur. Ayrıca bunda büyük gurur, yani aldanma vardır. Çünkü bazen sebep nefsi ve maksatlı olmuş olur. O halde bilinmelidir ki, maksat olan iş ve husus şeriatta doğrudan tamam mı veya eksik mi olduğunu bilmektir. Bunu bilebilmek ise, gayet zordur. O halde terki daha evlâdır. Ancak terk edilemiyorsa istisna olur. Tergîb ve terhib, yani teşvik ve korkutma hakkında mevdu hadîslerin câiz olduğunu sananlar da bu kabildendir. Bu büyük hatâdır. Zira bu maksat, Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) yalan isnat etmek günâhından önemli olamaz. Çünkü yalan en büyük günâhlardandır.</p>
<p>Selef âlimleri demişlerdir ki, tarizde yalandan kurtuluşa cevâz vardır. Yani bir sözün iki tarafı, yani iki manası olur ve dinleyen bir ve kolay anlaşılan manasını anlar, halbuki söyleyenin maksadı diğer manası olmak, bu ikinci manayı kastetmek câizdir. Bununla yalan söylemekten kurtulur. Bu tür tariz, Hazret-i İbni Abbâs’dan (radıyallahü anhüma) ve başkalarından bildirilmiştir. Aynı şekilde Hazret-i Ömer’den de (radıyallahü anh) bildirilmiştir. Ancak bunun da cevazı, bir zarûret olduğu zamandır. Yoksa tasrih de, ta’riz de câiz değildir. Lâkin ta’riz ehvendir. İbrâhîm-i Edhem’i (kuddise sirruh) istemediği bir kimse, evinden arasa, hizmetçisine, git, o gelene, (mescide bak) söyle derdi. Burada değildir demezdi. Deseydi o zaman yalan olurdu. Hazret-i Şa’bî (rahmetullahi aleyh) bir dâire çizdirip, hizmetçisine, parmağını bunun içerine koyup, burada değildir dersin derdi. Amma bunların hepsi ihtiyaç zamanındadır. Yoksa mekruhtur. Çünkü yalanı tefhim ve hatırlatmaktadır. Lâkin ta’riz, küçük bir maksat sebebiyle de olsa, mubah olur.</p>
<p>Meselâ mizâh yani şaka ile bir kimsenin gönlünü hoş etmek, gibi. Nitekim Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem) bir yaşlı ihtiyar hanım, ben Cennete giremez miyim?  diye sorduğu zaman: &#8216;İhtiyar kadınlar Cennete girmez&#8221; buyurdu. (Çünkü kadınlar ve erkekler Cennette ihtiyar olmazlar. Otuz üç yaşında olurlar). Bir başka kadına &#8220;Senin zevcinin gözünde beyaz vardır&#8221; buyurdu. Kadın hayır dedi. Gözünde beyazı olmayan insan var mıdır? Buyurdu. Hanımın biri beni deveye bindirin deyince: &#8220;Seni deve yavrusuna bindirelim &#8221; buyurdu. Deve yavrusu insan taşımaz deyince: &#8220;Anası olmayan, yani yavru ismi almayan deve var mı?&#8221; buyurdu. Bu şekilde şakalar Resûlullah’dan bildirilmiştir. Gönül almak, teselli etmek için olan yalan fısk değildir, lâkin terk olunur. Nitekim bazı kimseler, oyun olsun diye, bazı ahmakları kandırıp, bir kadın seninle evlenmek ister derler. Eğer onda da zarar ve eza olursa, o da haram olur. Bir kimsenin, bir başkasına, seni yüz kere aradım demesi şeklinde olan yalandan fısk icap etmez. Çünkü maksadı sayı bildirmek değil, belki çok aradığını bildirmektir. Eğer çok aradıysa günâhkâr olmaz.</p>
<p><strong>Gıybet çeşitlerinden biri de kalb ile gıybettir.</strong> Bu sü-i zandır. Yani kalbiyle bir kimsenin hâlinin kötülüğüne inanmak ve hüküm etmektir. O da haramdır. Amma hâtıra ve hadîs-i nefs cinsinden olanlar, hattâ şüphe af edilmiştir. Sü-i zannın alâmeti ve onu hadîs-i nefsden ayırmanın yolu şöyledir ki, sü-i zanda kalb değişir. Bu değişme meydana gelen bir iş sebebiyle olur. O sebepten ondan nefret edip, o kimseden uzak durup, bu hal onu meşgul eder. Ona riayet ve riayetsizliğinden fütur gelir.</p>
<p><strong>Sü-i zannın neticelerinden biri de</strong>, tecessüs edip, işin hakikatini incelemek ve öğrenmek için araştırmaktır. Bu da yasak edilmiştir. Nitekim Allahü Teâlâ &#8216;Tecessüs etmeyiniz&#8221; buyuruyor.</p>
<p><strong>Gıybet için altı özür vardır.</strong> Onlar olunca gıybete ruhsat vardır:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Kendisine zulüm edilmiş olmaktır. Bu da, zâlimin kötülüklerini bildirmeden mümkün değildir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Bir münkeri değiştirmek veya ona engel olmak veya âsiyi doğru yola getirmek için yardım istemektir.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Filân kimse bana zulüm etti: Onun hükmü nedir diye fetva sormaktır. Lâkin burada da evlâ olan, ismini söylemeden, bir kimseye şöyle zulum edenin hakkında ne dersin diye sormaktır.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> Müslümanları bir kimsenin zararından korumaktır. Bunda ismini söylemek lâzımdır.</p>
<p><strong>Beşincisi:</strong> İsmi, aybını izhâr etmektir. Topal veya gözü yaşlı demek gibi. Bunu söyleyen günahkâr olmaz. Evet, o isimden başkası ile anlatmak mümkün ise, o daha uygun olur. Belki a’maya basîr derler, noksanlık isminden kaçınmak için.</p>
<p><strong>Altıncısı:</strong> Aleni fısk ve günâh işleyendir. Onun ismini bildirmekten kaçınılmaz. Mekrûh dahi değildir. Onu ismiyle söylemekte günâh yoktur.</p>
<p><strong>Gıybetin kefareti,</strong> pişmanlık ve tövbedir. Ve yaptığına teessüftür. Sonra gıybet ettiği kimse ile helalleşmektir. Tâ ki o da helâl edip, hakkı kalmaz. Burada uygun olan helâl etmesini dilerken, üzüntülü, pişman ve yaptığına teessüf eder halde olmaktır. Pişman olmadan helâllik dileyen mürâidir, iki yüzlüdür. Bu ise ayrıca bir günâhtır. Bazı âlimler, ırzın, namusun, mal gibi karşılığı yoktur. Bunun için helâllik dilemek vacip değildir demişlerdir. Bu söz zayıftır. Zirâ, ırzda, kazf haddi vacip olur. Ayrıca deriz ki, gıybette helâllik dilemekten maksat, gıybet yapmakla işlediği zulmün affıdır. Helâlin harama, haramın helâle dönüşmesi değildir. Nitekim böyle sandıkları için, helâlleşmek mümkün değildir demişlerdir.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, medihdir, övmedir</strong>. Bunun da altı âfeti vardır. Dört âfeti metheden için, ikisi de methedilen, övülen kimse içindir.</p>
<p><strong>Birinci âfet:</strong> Bazen medihte, yani övmede ifrat edip, yalan mertebesine varır.</p>
<p><strong>İkinci âfet:</strong> Bazen övmede bulunur. Çünkü methettiği halde, kalbinde tersi bulunur.</p>
<p><strong>Üçüncü âfet</strong>: Bazen tam anlayamayıp, esasına varamayıp, muttali olmadığı, manasını iyice bilmediği ve bundan ötürü mahzurunu anlayamadığı sözler söyler.</p>
<p><strong>Dördüncü âfet</strong>: Bazen zâlim ve fâsık da medh olunur.</p>
<p><strong>Beşinci âfet</strong>: övülen hakkındadır. Övme, kendisine kibir ve ucub gelmesine sebep olur. Bunların ikisi de kalbin helâkine götürür.</p>
<p><strong>Altıncı âfet</strong>: Kendisini hayırla, iyilikle andıkları zaman, memnun olur, sevinir. Nefsinden kendinden razı olup, yapması gerekli işleri ve kusurlârını tedârik için olan amellerindeki kusurları tedârik etmez. Bunun için ameldeki gayreti az olur. Zira maksadına, gayesine kavuştum zan eder.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, konuşurken olan yanılmalardır.</strong> Kelâm ilminde, özellikle Hak Teâlâ’ya ve sıfatlarına âit olan konularda.</p>
<p><strong>Dilin âfetlerinden biri de, avamın Allahü Teâlâ’nın zâtından ve sıfatlarından sormasıdır.</strong> Zirâ küfre sebeb olur. Avamın hâli, kendine uygun olan ibâdetlerle meşgul olması ve Kur’ân-ı Kerîm’de varid olanlann hepsine imân edip tasdik etmesi ve Hazret-i Resûlullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) getirdiklerinin hepsini teslim ve tahkik etmesi, yani hepsi doğrudur demesidir. Bu konuda konuşmamalı, sormamalıdırlar. Akaid ilmini dedikodu hâline getirmemelidir. Onların ibâdete ait olanlardan başka şeyler sorması, sü-i edebtendir. Çünkü onunla azab ve gazaba müstahak olur. Hattâ küfür tehlikesi ile karşı karşıya gelebilir.</p>
<p>Taşköprülüzade Ahmed Efendi &#8211; Mevzuatul ulum,c.2,s.1384-1392</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/">Dilin Afetlerini Bildirir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dilin-afetlerini-bildirir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
