<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Okuyan | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mehmet-okuyan/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Fri, 05 Jan 2018 16:06:39 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mehmet Okuyan | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Mehmet Okuyan Algı Operasyonu mu yapıyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/19707-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/19707-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 05 Jan 2018 16:05:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Cin Suresi’nin 20’nci ayet]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan Algı Operasyonu mu yapıyor?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19707</guid>

					<description><![CDATA[<p>** Mehmet Okuyan’ın tesadüfen rastladığım bir videosunda açıkça Algı Operasyonu yaptığına şahit oldum. Videoda da izleyeceğiniz üzere Cin Suresi’nin 20’nci ayetini Arapça okuduktan sonra yanlış mana verdi. Ayetin meali şöyle: “De ki ben ancak rabbıma duâ ederim ve ona hiçbir şerik koşmam.” (Elmalılı Hamdi Yazır meali) Yaşar Nuri bile ayete doğru mana vermiş: “De ki: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/19707-2/">Mehmet Okuyan Algı Operasyonu mu yapıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><iframe title="Mehmet Okuyan Algı Operasyonu mu yapıyor?" width="525" height="295" src="https://www.youtube.com/embed/8KZtVc3BMNw?feature=oembed" frameborder="0" allow="accelerometer; autoplay; clipboard-write; encrypted-media; gyroscope; picture-in-picture; web-share" referrerpolicy="strict-origin-when-cross-origin" allowfullscreen></iframe></p>
<p>**</p>
<p>Mehmet Okuyan’ın tesadüfen rastladığım bir videosunda açıkça Algı Operasyonu yaptığına şahit oldum. Videoda da izleyeceğiniz üzere Cin Suresi’nin 20’nci ayetini Arapça okuduktan sonra yanlış mana verdi.</p>
<p>Ayetin meali şöyle:<br />
“De ki ben ancak rabbıma duâ ederim ve ona hiçbir şerik koşmam.” (Elmalılı Hamdi Yazır meali)</p>
<p>Yaşar Nuri bile ayete doğru mana vermiş:<br />
“De ki: Ben ancak Rabbime yakarırım/çağırırım. Ve hiç kimseyi O’na ortak koşmam.”</p>
<p>Peki bir de Mehmet Okuyan’ın videoda verdiği ilk manaya bakalım:<br />
“O’na yalvarırken hiç kimseyi araya sokmam!”</p>
<p>Dur bakalım… Nerden çıkardın bunu Hoca! Ayette “araya kimseyi sokmam” yazmıyor. Nitekim daha sonra doğru manayı verdin. O halde niçin algı oluşturdun? Niçin insanların kafasına bunu enjekte ettikten, yani başka bir ifadeyle bilinçaltlarına Subliminal Mesajı verdikten sonra doğru manayı açıkladın? Neden önce yanlış mana verdin?</p>
<p>Otuzdan fazla meal tetkik ettim ve hiçbir mealde bu manaya tesadüf etmedim.</p>
<p>Bu ayette Allah’tan başkasına dua etmekten bahsediliyor, aracıdan değil. Mesela Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yüzü suyu hürmetine Allah’tan af dilemek şirk değildir, günah değildir. Hatta Allah Teala bunu teşvik ediyor, diyebiliriz. Hakikaten Allah Teala Nisa Suresinin 64’üncü ayetinde buna şöyle cevaz veriyor:</p>
<p>“Biz hangi peygamberi gönderdikse, sırf Allah’ın izni ile itaat edilmek üzere gönderdik. <strong>Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi,</strong> elbette Allah’ı affedici, merhametli bulurlardı.” (Elmalılı Hamdi Yazır Meali)</p>
<p>Ayette, <strong>“Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler”</strong> buyuruluyor. Yani günah işlemiş olan insanlar Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimize gidecekler. Peki ne yapacaklar? Yine ayete müracaat edelim: <strong>“Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi.”</strong> Yani Allah Teala’ya dua etmek için Hz. Peygamber (S.a.v) Efendimize gidilecek ve Allah’tan af dilenecek. Ancak bu da yetmiyor! Ayetin devamına bakalım: <strong>“ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah’ı affedici, merhametli bulurlardı.”</strong></p>
<p>Gördüğünüz gibi ayet <strong>“apaçık”…</strong></p>
<p>Yaşar Nuri bile ayete doğru mana vermiş:</p>
<p>“Biz hiçbir resulü, Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi dışında bir amaçla göndermedik. Eğer onlar, öz benliklerine zulmettiklerinde sana gelip Allah’tan af dileseler, resul de kendileri için af dileseydi, elbette ki Allah’ı tövbeleri cömertçe kabul eden bir Rahîm olarak bulacaklardı.”</p>
<p>O halde Mehmet Okuyan ne hakla “hiç kimseyi araya sokmam” diyebiliyor? Mehmet Okuyan’ı o sohbette canlı dinleyenler ve daha sonra da benim gibi videodan izleyenlerin aklında “dua ederken hiç kimseyi araya sokmam” klişesi kalacaktır. Işte algı operasyonu böyle yapılıyor. Halbuki yukarıdaki ayette görüldüğü üzere mesele hiç de kendisinin anlattığı gibi değildir.</p>
<p><strong>NOT:</strong> Bugün, o dönemde olduğu gibi maddeten Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizin yanına gidemeyenler, manen gidecektir, yani duada Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi de anacaktır. Veya Kabr-i şerifine gidecektir. Ayetten bu anlaşılıyor. Yazıyı daha fazla şişirmemek için okurları Ehl-i Sünnet alimlerinin eserlerine havale etmekle yetiniyorum.</p>
<p>Kadir Çandarlıoğlu</p>
<p>http://belgelerlegercektarih.net</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/19707-2/">Mehmet Okuyan Algı Operasyonu mu yapıyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/19707-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan&#8217;a reddiye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 12:39:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan'a reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat ne demektir?]]></category>
		<category><![CDATA[Hüseyin Avni Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11810</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hüseyin Avni Hoca &#160; Besmele, hamd, salat ve selamdan sonra… Selam hidayete tabi olanlara olsun… Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan!. Size bu mektubumda muhterem kardeşlerim şeklinde hitap edip Rabbim size rahmet etsin ve sizi her türlü musibet ve afetten korusun diye de dua etmek çok isterdim.. Bu hitap ve duama belki sizler muhtaç değilsinizdir; ama insan ve mümin olmanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/">Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan’a reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/indir-146/" rel="attachment wp-att-14132"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14132" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-2.jpg" alt="" width="418" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-2.jpg 325w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/indir-2-300x143.jpg 300w" sizes="(max-width: 418px) 100vw, 418px" /></a></strong></p>
<p><strong>Hüseyin Avni Hoca</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Besmele, hamd, salat ve selamdan sonra…</p>
<p>Selam hidayete tabi olanlara olsun…</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa İslamoğlu, Mehmet Okuyan!</span>.</strong> Size bu mektubumda muhterem kardeşlerim şeklinde hitap edip Rabbim size rahmet etsin ve sizi her türlü musibet ve afetten korusun diye de dua etmek çok isterdim.. Bu hitap ve duama belki sizler muhtaç değilsinizdir; ama insan ve mümin olmanın hazzını yaşamak ve tatmak isteyen biri olarak ben muhtacım.. Ancak ne yazık ki birçok meşru ve makul sebeple bunu yapamadım.. Çünkü sizler ki, Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e -Allah’ın O’na salat ve selam edin (Ahzab:56) emrine rağmen- salat ve selam getirip dua etmeyi bile yalakalık sayabildiğinize göre, isimlerinizin başına herhangi bir hürmet ifadesi kullanmaktan ve sizin için dua etmekten, inanın size yalakalık etmekte olduğumu zan ve iddia edebileceğinizden korktum.. İşte o yüzden bundan böyle size sırf isimlerinizle hitap etmekte beni lütfen okuyanlar da mazur görsünler, siz de mazur görün.. Bu hitap tarzım, bedeviliğime ve kaba sabalığıma değil de korku ve endişeme bağlansın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span>..</strong> Bir takım genç Mü’minlerden duyduğuma ve yazıya döküp bana getirdikleri konuşma metninizden okuduğuma göre şefaatin -sergilediğiniz mantık olarak- hepsini zımnen, günahların affedilmesi için olan çeşidini ise açıkça inkâr ediyormuşsunuz.. Kitap, Sünnet ve Ümmet’in icmaı ile kesin ve sabit olan bu mana ve muhtevasını doğru anlayamadığınız şefaati kabul eden Mü’minlere de olmadık hakaretler yağdırıyormuşsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span>..</strong> Bilenler iyi bilirler ki, geçmişte Mutezile mezhebi imamları, aklı, -çoğu zaman- yerinde ve kaldırabileceği kadar değil de, sahasının kısmen veya tamamen dışında ve lüzumundan fazla kullandılar. Bu yüzden de -ne yazık ki- akılcı akılsızlar sürüsü haline geldiler.. Bunların bozuk anlayışları ve şeytani vesveseleri geçmişte Ehl-i Sünnet uleması tarafında tamamen çöplüğe fırlatılıp atıldı.. Sizler ise şimdilerde o çöplükleri eşeleyip bu vesveseleri çıkarıyor ve kendinize ait düşüncelermiş gibi yaymaya çalışıyorsunuz.. İlmî ve aklî kifayetiniz ile doğru anlama rüştünüzün bulunmaması yüzünden de çürüyüp fosil haline gelen bu bozuk anlayış ve inanışları çok kere yanlış anlamaktasınız.. Bunlar yetmiyormuş gibi ayrıca onlara birçok saçmalıkları ilave etmekle de işi iyice çığırından çıkarmaktasınız.. Ehl-i Sünnet uleması tarafından onlara verilen mufassal ve okkalı cevapları ya okuyamamış veya nadiren okusanız bile yanlış okuyarak hatalı anlayıp anlatmaktasınız..</p>
<p>Veyahut da basbayağı bir ilim hıyaneti içindesiniz.. Kesinlikle biliyorum ki, sizin kendinize ait tek bir fikriniz yoktur.. Çünkü gördüğüm kadar kabiliyet ve gayretiniz fikir imaline hiç de elverişli değildir.. Kullandığınız ifadelerden anlayabildiğime göre dağarcığınız ya müsteşriklerin/oryantalistlerin veyaMutezile’nin paket proğramlarından yer gösterilmeden alınan bilgi ifrazatı/atıkları ile doludur.. Sizin kendinize has olan işiniz ise sadece şu sözü geçen iki zümreyi kör bir şekilde ve cahilce taklit etmekten ibarettir.. Hak yolun imamlarının izinden gitmeyi zül ve ar sayar, reddedersiniz ama azat kabul etmez köleler gibi yoldan çıkmışların peşine takılırsınız.. Çizgilerinden ve gölgelerinden kıl kadar dahi ayrılmazsınız.. Onların düşüncelerini asla münakaşa etmez ve ettirmezsiniz..</p>
<p>Diğer yandan da herkesin sizin önünüzde el pençe divan durmasını, ardınızdan asla ayrılmamasını vücudunuzun bütün zerrelerinizin dilleriyle istersiniz.. Siz peygamber sallallahua leyhi ve sellem bile olsa herkesi münakaşa edebilir bir yana fırlatabilirsiniz ama kendinizi katiyen zerre miktarı tartıştırmaz, burnunuzdan asla kıl aldırmazsınız.. Kendi ithalpaket proğramlarınızı set haline getirip ambalajlayarak cümle aleme cebren ve hile ileyutturmaya çalışırsınız.. Sözün kısası, siz işte bu kadar çaplı ve dürüst kimselersiniz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span>..</strong> Mu’tezile’den söz etmişken, onların günahların affedilmesi için yapılacak şefaatleri inkâr ederken delil diye ileri sürdükleri şüphe ve saçmaların birkaç tanesini buraya alalım.. Sonra da Ehl-i Sünnet ulemasının onlara verdiği cevaplardan bir kısmını hulasa edelim..</p>
<p><strong>Birinci şüpheleri:</strong> Ancak (Allah’ın) razı olduğu kimseye şefaat edecekler ayeti.. Oysa fasık, razı olunan bir kimse değildir..</p>
<p><strong>İkinci şüpheleri:</strong> Çünkü şefaatte, Allah’tan, düşmanını dost, cehennemliği de cennetlik yapmasını istemek manası vardır ki bu güzel görülecek bir şey değildir..</p>
<p><strong>Üçüncü Şüpheleri:</strong> Büyük günah sahipleri için şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır ki bu caiz değildir..</p>
<p><strong>Dördüncü Şüpheleri:</strong> Hiçbir kimsenin, hiçbir kimseden hiçbir şeyi (zarar ve azabı)savamayacağı ve ondan hiçbir şefaatin kabul edilmeyeceği günden sakının(Bakara:48)mealindeki ayet..</p>
<p><strong>Birinci şüphelerinin cevabı..</strong> Kur’an’da geçen mutlak zalim kâfir demektir.. Yani şöyle zalim böyle zalim gibi vasıflarla zikredilmeyip sadece zalim lafzı kullanılmış ise bunun kafir olduğu anlaşılır.. Ancak (Allah’ın) razı olduğu kimseye şefaat edecekler ayetindeki razı olunan kimse de her bir mümindir; çünkü onun imanı ve taatıi vardır. Yine ayetten anlatılmak istenen sadece(Allah’ın) kendisine şefaat edilmesine razı olduğu kimseye şefaat edeceklerdir demektir.. O halde neden ayetin anlaşılmasında zıt görüş bulunmasına rağmen Allah büyük günah sahibinden razı olmaz dediniz?..</p>
<p><strong>İkinci Şüphelerinin Cevabı:</strong> Düşmanını dost, yapmasını istemektir sözleri doğru değildir.. Bu dediğinizi mümin büyük günah işlemekle imandan çıkar ve Allah’ın düşmanı haline gelirşeklindeki bozuk temel inancınızın üzerinde kurdunuz.. Bizim temel inancımıza göre ise mümin büyük günahları işlemekle Allah’ın düşmanı haline gelmez.. Ebû Hanîfe rahimehullah el-Âlim ve’l-Muteallim isimli kitabında bu görüş üzerindedir.. Yine mümin büyük günahları işlemekle mutlak olarak cehennemlik olmaz.. Aksine bunda, Allah’ın, kuluna fazlı ve keremi ile muamele etmesinin istenmesi vardır..</p>
<p><strong>Üçüncü Şüphelerinin Cevabı: </strong>Büyük günah sahipleri için şefaatin olduğunu söylemekte günahlara teşvik vardır demelerine gelince.. Hayır, öyle değil.. Çünkü biz şefaatin vacipolduğuna hükmetmiyoruz ki kul azaptan emin olsun, şefaate güvenip dayansın ve günahları işlemeye cüret ve cesaret göstersin.. Aksine biz büyük günah işleyen her bir fert için bunun caizolacağına ve tasavvur edileceğine hükmetmekteyiz.. Şefaate nail olmayı umması, af ve mağfiretten de ümit kesmemesi için.. Sizin şefaatin olmaması, affın imkânsızlığı ve büyük günah işleyenlerin ebedi olarak cehennemde kalacaklarına dair dediğiniz sözlerde, insanları ümit kesmeye ve Allah’ın rahmetinden ümitsiz olmaya atmak vardır.. Bu ise küfürdür.. Allah Teala,Allah’ın rahmetinden ancak kâfirler topluluğu ümit keser (Yusuf:87) buyurmuştur.. (İbnu Kutlubuğa: Haşiyetü’l-Müsayere:217-218)</p>
<p><strong>Dördüncü Şüphelerinin Cevabı:</strong> Ehl-i Sünnet alimlerinin Mu’tezile Mezhebinin bu ayetigünahların affı için şefaatin olmayacağı iddialarına delil getirmeleri karşısında verdikleri uzun ve güzel cevaplar vardır..</p>
<p><strong>Birincisi:</strong></p>
<p>-Bu ayetteki hüküm her bir ferdi ve bütün halleri kapsamaz.. (Îcî, Devvânî ve başkaları..)</p>
<p>-Bu sözün zahiri/açığı, hükmün, iki şeyi yani hem fertlerin tamamını hem de hallerin tamamını kapsamayacağıdır. Fertleri kapsamaması, umum sığalarından olan nefiyden sonra nekre ismin bulunması ile düşmüştür.. Yani bu, umum bildirdiğinden fertlerin tamamını kapsar.. Öyleyse doğrusu, şahıslar ve vakitlere nispetle umum bildirmez demektir.. Çünkü lâ teczî/defedemeyecektir, savamayacaktır sözünde devamlılık manasını gösterir bir şey yoktur.. Bu umum ifade etme/fertlerin hepsini kapsaması kabul edilecek olsa bile, (şefaat vardır veşefaat yoktur şeklindeki) delillerin mümkün mertebe tenakuzdan kurtarılması için (bu ifade umum bildirse de) umum kast edilmemiştir, kâfirlerle sınırlıdır denilir .. Onun için buna umum bildirdiğini kabul ettikten sonra bunun kâfirlerle sınırlandırılmasının manası yoktur şeklinde bir itiraz yapılamaz. Aksine biz, delilin delaletsiz olmaya tahsisinin bir manası yoktur deriz.. (Gelenbevî Ale’l-Celal, 2/271)</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!.</strong></span>. Fahruddin er-Râzî’nin, hiçbir kimsenin, hiçbir kimseden hiçbir şeyi(zarar ve azabı) savamayacağı günden sakının (Bakara:48) ayetini tefsir ederken şefaat hakkında getirdiği delilleri ve Mu’tezile’ye verdiği o güzel ve susturucu cevaplarını hiç mi okumadınız, hiç mi görmediniz, gördüysen hiç mi anlamadınız?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Sözlerinizden okuduğuma ve gördüğüme göre sövdüğünüz ve savaştığınız Mü’minlerin, söz ve yazılarında kullandıkları kelime ve ıstılahlara/terimlere ne mana yüklediklerini, bu meseleye girmeden evvel bizzat onlara soracak yerde bu lafızlara sadece kendi saplantılarınız ve yakıştırmalarınızla mana veriyor ve onlara yakası açılmamış nice hakaretler ediyorsunuz.. Durmadan havayı yumrukluyorsunuz.. Hatta belli ki küfürlerinizin ve hakaretlerinizin mesnedi kalmayabilir endişesiyle ve korkusuyla bunu onlara sormaktan kasıtlı olarak çekiniyorsunuz.. Hep hakaret edebileceğiniz ve kendi o pek sevdiğiniz tabirinizle onları iyice ötekileştirebileceğiniz manalarda çakılıp kalıyorsunuz.. Hasım saydıklarınıza yani bütün bir Ümmet’e ve alimlerine her dem kendi yakıştırma, vehim, yalan ve iftiralarınız üzerinden atış yapıyorsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Evet, sizin bu yaptığınız, cahillikten de öte büyük bir ciddiyetsizliktir.. Birazcık aklı ve ilmi olan ciddi bir kimse, hiç değilse tezyif edeceği ve karalayacağı inanç, söz ve düşüncelerin önce ne olduğunun sınırlarını açık bir şekilde çizer, ne diyecekse ve ne yapacaksa ondan sonra der ve yapar.. Muhataplarının hiçbir şekilde söylemediklerinden hareketle asla gevezelik yapmaz.. Kur’ân ve Sünnet istikametinde şefaate imanı olan Mü’minlere çamur atarken yakışıksız ve saçma tasvirleri ve yakıştırmaları bir yana koyarak siz şu kitabınızdaki yahut konuşmanızdaki veya makalenizdeki şu sözünüzle veya başkalarına ait olup kabullendiğiniz sözlerde ŞEFAAT’a şu manayı yüklüyorsunuz; oysa bu yaptığınız, şu nakli veya akli delile göre yanlıştır, doğrusu ise budur gibi ilmi ifadelerle karşı çıkacak yerde abur cuburlarınızla şamata etmeyi marifet sayıyorsunuz..</p>
<p>Ciddi ilmî bir tenkıdde hasım bilinen kişilerin kelam veya kalem sürçmelerine yahut köşede bucakta kalmış ve taraftarlarınca bile kabul görmeyen şaz ifadelerine sarılmaya bile tenezzül edilmez; aksine daha çok ve asıl asla ve gövdeye bakılır.. Oysa siz böyle bile yapmıyorsunuz.. Sürçme mahsulü ifadelerine de dayanmıyorsunuz.. Daha da ileri giderek onlara sırf iftira ve yakıştırmalarınız üzerinden çamur atıyorsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. İslam’ı bilmemenizin yanında aklın ve mantığın kanunlarından da haberiniz olmadığından hatta bu halinizi dahi göremediğinizden gelişi güzel ve saçma sapan konuşmaktasınız.. Büyümekle büyütülmenin farkını bilmediğiniz yahut bilmez gibi yaptığınız için hep zırvalıyorsunuz..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet, Mustafa!.</strong></span>. Biz size Mü’minlerin kabul ettikleri ve inandıkları şefaatin evvela Kur’ân’dan bazı delillerini getirip sonra da ne olduğunu gösterelim ve çerçevesini çizelim:</p>
<p>Rabbimiz şöyle buyurdu:</p>
<p>{ مَنْ ذَا الَّذِي يَشْفَعُ عِنْدَهُ إِلَّا بِإِذْنِهِ }</p>
<p>“O’nun yanında kimdir şu şefaat edecek olan?!. Ancak, O’nun izni ile (şefaat edecek olan)başka..” (Bekara:255)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَلَا يَشْفَعُونَ إِلَّا لِمَنِ ارْتَضَى }</p>
<p>“Ancak Allah’ın razı olduğu kimseler için şefaat edecekler..”(Enbiya:28</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ لَا يَمْلِكُونَ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنِ اتَّخَذَ عِنْدَ الرَّحْمَنِ عَهْدًا }</p>
<p>“Şefaate malik olamayacaklardır; ancak, Rahman’ın katında ahd edinenler başka.”(Meryem:87)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ يَوْمَئِذٍ لَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ إِلَّا مَنْ أَذِنَ لَهُ الرَّحْمَنُ وَرَضِيَ لَهُ قَوْلًا }</p>
<p>“O günde şefaat fayda vermeyecektir.. Ancak Rahmanın kendisine izin verdiği ve onun için söz söylemeye razı olduğu kimse başka..”(Taha:109)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَلَا تَنْفَعُ الشَّفَاعَةُ عِنْدَهُ إِلَّا لِمَنْ أَذِنَ لَهُ }</p>
<p>“Onun yanında şefaat fayda vermeyecektir. Ancak, kendisi izin verdiği kimse için olan başka..” (Sebe:23)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَلَا يَمْلِكُ الَّذِينَ يَدْعُونَ مِنْ دُونِهِ الشَّفَاعَةَ إِلَّا مَنْ شَهِدَ بِالْحَقِّ وَهُمْ يَعْلَمُونَ }</p>
<p>“Ondan başkasına ibadet edenler şefaate malik olmayacaklardır.. Ancak Hakka bilerek şahitlik edenler başka..” (Zuhruf:86)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ }</p>
<p>“Günahın için ve Mü’min erkeklerle Mü’min kadınlar için mağfiret iste” (Muhammed:19)</p>
<p>Aşağıda da anlatılacağı üzere başkasının günahı için af istemek, aslıda şefaat talep etmek demektir. Buna göre Allah celle celalühu, Resulünden Mü’minlere şefaat etmesini emretmektedir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Sen, bunları ve benzeri nasları sadece sevabın ikiye katlanması için saymakla ayeti hem tahrif etmekte hem de -aşağıda da görüleceği üzere- kendi mantığınızla tezada düşmektesin..</p>
<p>Sonra..</p>
<p><strong>Şefaat ne demektir?</strong></p>
<p>Seyyid Şerif Cürcânî, şefâati şöyle tarif ediyor:</p>
<p>“Şefaat, kendisine karşı suç işlenen kimseden suçu affetmeyi istemektir.” (Tarifat)</p>
<p>Buna göre şefaat, Allah’tan, O’na karşı günah işleyen bir Mü’mini affetmesini istemektir.. Yani onu bağışlaması için Allah’a dua etmektir..</p>
<p>Ancak, Cürcânî’nin bu tarifi, şefaat’in sadece en büyük ve en mühim kısmını teşkil eden günahlar ve azaplar için yapılacak olan şefaat’i içine almakta, sevap artırması ve mükâfat verilmesine dair olacak olan şefaati dışarıda bırakmaktadır.</p>
<p>Şeyhu’l-İslam İbrahîm el-Beycûrî, şöyle diyor:</p>
<p>“Şefaat, lügatte, vesile ve istemek, ıstılahta ise, başkasından bir başkası için hayır istemekdemektir.” (Tühfetü’l-Mürid Şerhu Cevhereti’t-Tevhîd:131, M. Behiyye,1303)</p>
<p>Buna göre şefaat, Allah’tan, bir Mü’min tarafından bir başka Mü’min için gerek sevabının ve ecrinin artırılması ve ona mükâfat verilmesi, gerekse azabının giderilmesi şeklinde olan bir hayrı istemekdemektir.</p>
<p>Yani şefaat, Allah’a bir çeşit dua etmektir..</p>
<p>Görüldüğü gibi Beycûrî’nin bu tarifi, kısa, özlü ve çok dikkatli bir tarif..</p>
<p>Tânevî de bu manadaki şefaati daha açık olarak şöyle tarif etmiştir:</p>
<p>Bir başkasından yine bir başkası için bir hayrın yapılmasını yahut zararın/cezanın terkedilmesini yalvararak istemektir.. (Keşşafu Istılahati’l-Fünûn)</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Sizin anlayacağınız, Allah’tan istenilen şeyler -bir taksime göre- ikiye ayrılıyor: Kişinin Allah’tan kendisi ve başkaları için istediği şeyler..</p>
<p>Buna göre şefaat, Allah’tan (kendisine değil de) başkasına bir mükâfat vermesi ve günahını affetmesini yalvararak istemek demektir.. Yani Allah’ım!. Şu kuluna şu hayrı ver, veya şu kulunun şu günahını affet diye yalvarması; bunun için yana yakıla Allah’a dua etmesi.. Bu dua dünyada, herkes tarafından, her Mü’min için yapılabilir.. Ancak ahirette yapacak ve yapılacak olan şefaat Allah’ın izniyle olur.. Onun için, şefaat, ahirette bir Mü’min tarafından bir başka Mü’min için bir hayrın temini veya bir şerrin def edilmesi için Allah’a yapılacak olan belli bir duadır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span></strong>.. Yani, bir defa daha kısaca tekrar edecek olursak, Allah’a başkası için yapılan duaya şefaat de deniliyor..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!.</strong></span>. Konuşmanda bunların anlattığı Âhiret&#8217;te ne yaparsanız yapın, nasıl bir hatalar zincirine bulaşmış olursanız olun sizi gelip biri kurtarıyor demekle Mü’minlere iftira ve çamur atıyorsun.. Bunun yanında aslında -belki de farkına varmadan- aklının ve anlayışının kıt olduğunu da ilan etmiş oluyorsun..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span>.</strong>. Nasıl Allah’tan korkmadan ve kullardan utanmadan bunların anlattığı, -ne yaparsanız yapın, nasıl bir hatalar zincirine bulaşmış olursanız olun- Ahiret&#8217;te sizi gelip biri kurtarıyor diyebiliyor ve hem yalan söylüyor hem de Kur’ân’da onca ayette imanlı olma ve ilahi izin şartına bağlı olarak vuku bulacağı haber verilen şefaati kabul edemiyorsun?!..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!.</strong></span>. Kim demiş ne yaparsanız yapın biri gelip sizi kurtaracak diye?.. Hiçbir kimse.. Çamur atıp karalamaya çalıştığın Mü’minlere göre dinden dönen ve küfre giren ile Allah’ınşefaat için izin vermeyeceğini kimse kurtaramayacak.. Keza kul haklarında da muhtemel çok hususi olan şartlar dışında iş yine böyle olacaktır.. Buna rağmen böyle diyenler için ‘neyaparsanız yapın biri gelip sizi kurtaracak’ diyorlar iddiasında bulunmak yalancılık ve sahtekarlık değil de nedir?.. Evet, yapılan, hem yalancılık hem de sahtekarlıktır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Siz, Allah’ın tanıdığı rahmete mani olmaya yahut sınır koymaya çalışan ve onca bol ve geniş olan ilahi rahmetin taksim amirliğine soyunanlardansınız..</p>
<p>Biliyor musun, Rabbimizin,{ أَهُمْ يَقْسِمُونَ رَحْمَتَ رَبِّكَ } /Onlar mıdır Rabbinin rahmetini taksim etmekte olanlar? buyurarak kınadığı müşrikler de sizin gibi yapıyorlardı..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Senin Din gününün sahibi sadece Allah’dır. Ve o gün Rabbinizin hiçbir danışmanı yoktur. Dolayısıyla buradan hiçbir kimse Allah&#8217;a orada kiminle ne karar vereceğinin dersini veremez şeklindeki bu sözlerin cidden edepsizce ve terbiyesizce sarf edilen açık inkar sözleridir.. Azıcık bir delikanlılığın ve cesaretin varsa, bu onca ayeti inkar manası taşıyan zırvalarını kalabalık bir topluluk karşısında bize söylesen ya!.. Ama sende o yürek ve cesaret ne gezer.. Sen ve senin gibilerin yaptığı, yiğitçe değil hep kaçamak güreşmektir.. Din gününün sahibi olan Allah’ın, nice hikmetlerle münasip gördüğü kimselere şefaat izni vermesini, onu müşavir/danışman mevkııne koyması yahut Allah’ın ahirette -haşa- kiminle ne karar vereceğiolarak anlayabilmek için en azından geri zekalı olmak gerekmez mi?!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bu sözündeki mantıkla sarf ettiğin şu endazesiz sözler, sevapların katlanmasıiçin de bahis mevzu olmaz mı?. Elbette ki olur.. Öyle ya, şefaati kökünden inkâr eden bir kimse sana, senin kabul ettiğin bu ‘sevapların katlanması’ için yapılacak şefaat da kendi şu mantık ve anlayışına göre bir danışmanlık işi olur; zira günahların affı için olan şefaat ile bunun ne farkı var? dese ona ne dersin?.. Mugalata ve kandırmaca gibi bir maksadın yoksa hiçbir şey diyemezsin.. Çünkü birisi bir şeyin olmasını diğeri de olmamasını sadece Allah’tan istemekdemektir.. İkisi de bir kimse tarafından bizzat hak edilmeyen bir şeyin ona meccanen, karşılıksız, bedelsiz lütfen verilmesini Allah’tan talep etmektir..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Bu senin ifadelerinden de açıkça görülmektedir ki, aslında ortadaki sıkıntı sadece cahillik ve imansızlık yahut iman kıtlığı değil, bütün bunlardan daha önce edepsizlik, akılsızlık, idraksizlik ve haddini bilmeme sıkıntısıdır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. O, biz Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;a inanırız. Rabbimiz&#8217;in bağışlayıcılığına inanırız. Ama O’nun bağışlayıcılığı üzerinden Allah nasıl olsa Affeder deyip geçerseniz başka bir ayetle yüz yüze gelirsiniz o ayette der ki; Allahu Teala Ey insanlar! Sakın ola şeytan sizi Allah ile aldatmasın sözünle yine halt ettin yani karıştırdın.. Karıştırdın ama bu sefer hakla batılı birbirine karıştırdın.. Biz Rahman ve Rahim olan Allah&#8217;a inanırız. Rabbimiz&#8217;in bağışlayıcılığına inanırız derken de doğru deyip demediğini bilmiyorum ama sözünün kalan kısmında doğruyu söylüyor lakin doğru demiyorsun.. Doğru demiyorsun, çünkü bu doğruyu batılına mesnet yapacak şekilde sarf ediyorsun..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Günümüzde Sünnet taraftarı olan yegane Mü’minlerden kim Allah nasıl olsa Affeder diyor?.. Hiçbir kimse demiyor.. Böyle diyen biri asla yok.. Ben duymadım.. İnanıyorum ki sen de duymamışsındır.. Kimse duymamıştır.. Bu sözü söyleyen varsa ve hangi zındıksa, Allah ona iman versin, değilse canı cehenneme.. Burada böyle bir bahaneyle şefaati inkâr ediyorsun.. Değilse, boş gürültülerle insanları oyalıyorsun.. Üstelik bu görüşlerin sahibi olan sen, Çok aldatıcı olan, sakın ha sizi Allah ile aldatmasın.. ayetinde ikaz edilmene rağmen tezgaha gelenlerdensin.. Ğarûr seni çok feci aldatmış..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Hele bir takıma girerseniz, hele bir okulun veya ekolün mensubu olursanız, hele birileriyle anılıyor olursanız zaten isteseniz de cehenneme gidemiyorsunuz.. sözünün buraya kadar olan kısmında kimilerine ve bilhassa kendine göre diyorsan doğru söylemiş olabilirsin.. Dolayısıyla bunları önce kendi mahallende ara.. Hele sakın yanılıp da Ehl-i Sünnet diyarında ve arasında aramaya kalkma.. Bulamazsın.. Boşuna yorulma..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Ancak yani biri kurtarıyor; bu kurtarış iddiaları Kur&#8217;an&#8217;dan referans alamaz.. derken açık bir yalan söyleyip -çok aldatanların insan cinsinden olan bir ferdi olarak- Mü’minleri Allah(ın ayetleri) ile çok kötü kandırıyor ve aldatıyorsun.. Evet, onca şefaat ayetinden anlaşıldığına göre Allah’ımızın şefaat için izin verip bu hususta konuşmasına razı olacağı nebiler ve sâlihler, günahkarları, -sebep olma manasında- kurtaracaklardır.. Evet, kafirler istemeseler de bunu yapacaklardır.. İkinci şahısları, onlar için yapacakları dualarıyla kurtaracaklardır.. Ancak, kendileri için şefaat izni hiçbir zaman verilmeyecek olan kâfirler ile bazen kendileri için birilerine Mevla tarafından şefaat izni verilmeyecek günahkâr Mü’minleri kimse kurtaramayacaktır..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Ortaya attığın bu kurtarış iddiaları Kur&#8217;an&#8217;dan referans alamaz zırvası, sadece Allah’ı, Resulünü ve Kur’ân’ı yalanlama denemeleri, yonttuğunuz ve etrafında pervane olup tapındığınız bir puttur.. Nitekim aşağıda delilleri gelecektir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>. Sana sorulan bu şefaat işi palavra mı? şeklindeki çanak sual karşısında serf ettiğinişte bakın! Dinin, İslam kültürünün çığırından çıkarılmış en önemli kavramlarından üzgünüm biri de budur. Şimdi biz şefaatle ilgili bir şeyler anlatıyoruz diyoruz ki: Şefaatle ilgili konuşacak mısın? Kur’ân’da şefaatle alakalı otuz iki tane ayet var. Otuz ikisini de bilerek konuşacaksın. İkisini bilmekle olmaz bu iş şeklindeki sözlerin aslı ve cevheri bakımından doğru sözler.. Doğruyu söylemişsin; ancak yine doğru söylememişsin.. Çünkü maksadın ve usulün doğru değil.. Yalnız şu kadar var ki, şefaat, asla dinin kültürü, İslam kültürü değildir.. Kültür’ün ne olduğunu bilmediğin için bu ifadeyi kullanmışsın.. Ansiklopedilere bakarsan ve merhum Cemil Meriç’in kültür ile alakalı makalelerini iyi okursan dediğimi anlarsın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Biliyor musunuz piyasada şu an şefaatle alakalı dolaşan kanaatlerin hiçbirinin Kur&#8217;an&#8217;dan referansı yok derken, şayet kendi piyasalarınızı kastediyorsan yine doğruyu söylüyorsun. Sözüne bir itiraf olmak haysiyetiyle itiraz edilemez. Hatta en büyük delil olarak da kabul edilir.. Ancak bu sözünle Ehl-i Sünnet dairesindeki Mü’minleri ve delillerini murad ediyorsan, bu, mesnedi olmayan süfli bir ithamdır. Böyle bir iddia vehme ve zanna değil, inkar edilemez delile muhtaçtır.. Gördüğümüz kadarıyla elinde çürük zanlarından, vehimlerinden ve asılsız kuruntularından başka bir şey bulunmadığına göre açıkça yalan söylüyorsun.. Nitekim yukarıda ayet delilleri geçti.. Sahih Sünnet delilleri ise hayli çoktur.. Şu kadar var ki onlar sünnetsizleri bağlamayacaklarından sana bu delilleri getirmekte fayda görmedik..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Kur&#8217;an&#8217;ın söylediği şefaatle alakalı beş argüman var. Bu beş tanesi otuz iki ayeti de içeren argümanlardır. Şefaatin kelime anlamını bile değiştirdiler derken hüccet ve delil kelimelerinin gavurcası olan argüman kelimesini kullanmakla şahsiyetinin silikliğini ortaya koyarken şefaatin kelime anlamını bile değiştirdiler demekle de Mü’minlere iftira atıyorsun.. Onlar şefaatin manasını asla değiştirmediler.. Aksine ya sen şefaatin ne olduğunu bilmiyorsun, hatta bilmediğini de bilmemekle mürekkep cehlinin içinde debelenip duruyorsun veya bilerek yalan konuşup onlara iftira atıyorsun ..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. “Bunlara şefaat sizin anladığınız gibi değil dediğinizde bak, bak, şefaati inkâr ediyor deniliyor” demekle de açık bir mugalata yapıyorsun. Senin için haklı olarak bak, bak, şefaati inkâr ediyor diyenlere şefaat sizin dediğiniz gibi değildir demekle de yalan veya yanlış söylüyorsun.. Birilerini kandırıyorsun.. Zira şefaatin en mühim kısmını kökünden yalanlayan, sevap ve derece ziyadesi çeşidini de budanmış bir şekilde kabul eden, kendisi açıkça yalanlamasa hatta kabul ediyor gibi gözükse de meseleye bakış mantığı yalanlayan bir kimseyeşefaati inkâr ediyorsun pek ala denilebilir.. Şefaatin en büyük ve en mühim çeşidi olan cezaların hafifletilmesi yahut tamamen affedilmesi için olacak olanı inkar edene bak, bak, şefaati inkâr ediyor demişlerse ne olmuş?.. Sonra, doğru bulmadığınız şefaati inkâr etmenizin temelinde yatan mantığınız ile tezat teşkil eden şefaat cennete gitmiş bir adamın cennetteki ödülünün katlanmasıdır şeklindeki -ayıptır söylemesi- kıvırtmanız ne işinize yarar?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Sen bir yanda, yav, şefaati ben nasıl inkâr ederim?!. Otuz iki tane ayet varderken, öte yanda da en mühim çeşidini inkâr ediyorsun. Kalanının da içini kısmen boşaltmakla kalmıyorsun.. Bir de başka şeylerle dolduruyorsun.. Hasılı yalan söylüyorsun.. Öyleyse sana, itibari bir kayıtla ve bir bakış zaviyesiyle şefaati inkâr ediyorsun neden denilemesin?!.. Pek ala denilebilir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Ama senin beklediğin ve içini boşalttığın türde bir şefaat yok. İşin dürüstü şudur: Şefaat cennete gitmiş bir adamın cennetteki ödülünün katlanmasıdır. Ve bunu da Allahu teala melekler vasıtasıyla, ilgili kişileri bildirmesi kurumudur derken de belli ki ne dediğini bilmiyorsun.. Mü’minler şefaatin içini boşaltmıyorlar.. Onlar senin dediğinin aslını inkâr etmiyorlar.. Bununla beraber ziyadeleri bile var. Türkçede buna içini boşaltmak denmez.. Aksine şefaatin içini en büyük ve en mühim çeşidini inkâr etmekle sen boşaltıyorsun, siz boşaltıyorsunuz..</p>
<p>Eğer Mü’minler günahın affı için olan şefaati kabul ederlerken farz-ı muhal hata etmiş olsalardı buna içini boşaltmak değil, muhtevasını tahrif etmek, içini değiştirmekderlerdi.. Belli ki yaptığın işin bir iç boşaltma olduğunu sen de bildiğin ve şuur altına itmiş olduğun ve bunun ayıbından sıyrılmak istediğin için kendi sıfatını başkalarına yamamaya çabalıyorsun.. Ama nafile.. Her akıllı bilir ki, sıkıntıdan kurtulma işi, fayda elde etmek işinden daha önce ve daha mühimdir..</p>
<p>Dolayısıyla asıl iç boşaltma mükâfatın katlanması şeklindeki birşefaati kabul edip sıkıntıların kaldırılması için yapılacak şefaati inkâr etmek ile olur.. Üstelik senin işinde ilave olarak tahrif ve değiştirme de vardır.. Çünkü şefaatin, bu ilavenin melekler vasıtasıyla bildirilmesi şeklinde anlaşılıp anlatılması, Ehl-i Kitabınkine benzer açık bir yakıştırma ve tahriftir.. Kur’ân’da böyle bir ayet yoktur.. Varsa hangisidir?!.. Bunu başta Kur’ân’ı getiren ve beyan/açıklama vazifesi yüklenen peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, sonra onun ilk ve en güzel tatbikçileri olan Sahabe radıyallahu anhum, sonra Ümmetin imamları, sonra da bütün bir Ümmet anlayamadı yahut yanlış anladı ama Küfür sisteminin yetiştirmeleri ve beslemeleri doğru anladı öyle mi?!.. Yazıklar olsun..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. İstidatsızlar, kabiliyetsizler ve gayretsizler için bir daha tekrar edelim: Şefaatin içini, Rabbimizin izin vereceği her nevi şefaati kabul eden Mü’minler değil, batıl tevil ve yakıştırmalarla başka manalara çevirerek bunların hepsini veya en büyük ve mühim olan kısmını reddedenler boşaltmaktadırlar.. Kusura bakılmasın ama akıl almaz sahtekarlıklarla saptırmaca yapılmaya çalışılıyor.. Mü’minler, şefaatin günahların affedilmelerinde de cennette mükâfatların artırılmasında yahut akla ve hayale gelmedik sevapların verilmesinde de olacağını kabul ederlerken Mutezile sapıkları ve bu hususta onların paket programlarını mal bulmuş mağrîbî gibi kapıp alan ve kör taklitçileri olan bu vatandaşlarımızdan hiç değilse birisi sadece cennetteki mükâfatların artırılmasına dair olacak olan şefaati lütfen kabul etmektedirler.. Hangisi şefaatin içini boşaltmaktadır?.. Mü’minler mi, bunlar mı?.. İnsaflı olanlar Allah için söylesinler, hangileri?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Allah aşkına söyler misiniz, ve bunu da Allahu teala melekler vasıtasıyla, ilgili kişilere bildirmesi kurumudur şeklindeki kelime yığınlarının manası nedir?.. Laf ola, torba dola..İlgili kişiler kimler? Şefaat edenler mi, edilenler mi?.. Üçüncü şahıslar mı, kimler?.. Mükâfatı katlamasını yahut katladığını o katlanan kişiye mi bildirecek?.. Bu gibi saçmalamalar için irtikap edilen şu canhıraş feryatlar ve yırtınmalar niye?.. Bunlara ne lüzum var?.. Bu, dinde şüpheler uyandırmak ve gedik açmak için midir?.. Bu saçmanıza haşa mesned olabilecek ayet deliliniz nedir?. Tabii ki yok..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Kur&#8217;an&#8217;ın hiçbir yerinde cehenneme atılmış bir adamın cehennemden çıkarılıp cennete gönderilmesi anlamında bir aracı olan şefaatten asla söz edilmemektedir derken ne demek istiyorsun?. Senin bu ifadelerin açık Sünnet inkârcısı zındıkların ve kâfirlerin sözlerine benzemektedir.. Ne yani, Kur’ân’da açıkça yoksa ama bunu peygamber söylüyorsa ve sabitse kabul etmeyecek misin?.. Kur’ân’da olmamasına rağmen ayetleri açıklamak adına dilinize aldığınız onca abur cubur sözler varken bunu sadece peygambere mi layık göremiyorsunuz?. Bu nasıl bir aymazlık, söyler misiniz bay Mehmet?!. Kaldı ki Kur’ân’da var ama bunu ancak gören gözü olanlar görebilir.. Körler de görecek diye bir şey mi vardı?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Rabbimiz, Şüphesiz ki Allah, kendisine şirk koşulmasını affetmeyecektir; bundan aşağı olan(günah)ları da dileyeceğine affeder buyururken ‘Allah nasıl affeder? Allah affedemez..’ diye birileri kuduruyor.. Ya Hû!. Kime ne?. Bize mi yahut size mi, onlara mı kalmış?.. Yoksa kendinizi Allah’ın amiri olarak mı görüyorsunuz?.. İster, tevbe ile affeder, ister tevbe etmeden affeder.. İsterse şefaat etmesine izin vereceği kimselerin şefaati ile affeder.. İster şefaatsiz affeder.. İster cehenneme atmadan affeder, isterse attıktan sonra affeder.. Size ne?!.. Elinizde bunlara mani bir ayet veya hadis mi var?.. Hatta en küçük bir akli delil mi var?.. Kâfirlerin cehenneme girdikten sonra çıkmayacaklarına dair inen ayetleri tahrif edip bu zırvanıza delil yapmaya kalkmayın, Allaha iftira etmeyin.. Bu inkârınıza mesned olarak görebileceğiniz ve ileri sürebileceğiniz -putlaştırdığınız nefsani arzu ve taleplerinizden başka- hangi burhanınız yahut zayıf deliliniz var?.. Yoookkk.. Üstelik olacağına dair kesin deliller var..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!..</strong></span> Anlayışı kıt olanlara bir tekrar daha yapalım: Kur&#8217;an&#8217;ın hiçbir yerinde cehenneme atılmış bir adamın cehennemden çıkarılıp cennete gönderilmesi anlamında bir aracı olan şefaatten asla söz edilmemektedir derken hiç utanmıyor musun?.. Rahman ve Rahim olan Rabbimizin Şirkin aşağısındaki günahları dileyeceği kimselere bağışlayacağını haber verirken bunun zamanını ve mekanını sınırladığına ve tayin ettiğine dair bir ayet mi var?. Yoksa bunu sana mı soracak?.. Cehenneme atılacak kâfirler için olan oradan bir daha çıkmamaya dair gelen ayetleri, Ehl-i Kitap gibi yerlerinden oynatarak Mü’minlere de şamil görüp göstermenin sizi kurtaracağını mı zannediyorsun.. Rahman ve rahim olan Allah’ımız isterse dünyadayken, isterse kabirdeyken, isterse mahşer meydanındayken, isterse en büyük panik anında, isterse tam cehenneme atılacağı zaman, isterse cehenneme atıldıktan sonra bağışlar.. Yoksa bunun sınırlandırılmasının yetkisi sana ve senin gibilere mi verildi?.. Ğaffar olan Mevlamız dileyeceği zamanda ve zeminde Mü’minleri affeder, bize mi yahut size mi kalmış?.. Bu sınırlandırmayı buna delaleti kat’i ve tartışmasız olan hangi ayetle yapacaksın?.. Yok böyle bir şey.. Siz bir Mü’min hassasiyetiyle sadece Allah’a yalan iftira etme ihtimalinden değil, açık bir şekilde iftira atmaktan korkmayan, kullardan da utanmayan kimselersiniz!.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Evet, evet,{ وَمَا هُمْ بِخَارِجِينَ مِنَ النَّارِ }/“Onlar cehennemden çıkmayacaklardır”(Bakara:167) gibi ayetler sizin deliliniz olamaz.. Çünkü mesela bu ayetin hemen önceki “İnsanlardan bazıları da vardır ki, Allah’tan başkalarını (Allah’a) denkler edinirler…”(Bakara:165) mealindeki ayette bunların müşrikler olduğu bildirilmektedir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Keza, { فَمَا تَنْفَعُهُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِينَ }/“Artık onlara şefaatçilerin şefaati de fayda vermeyecektir” (müddesir: 489 ayeti de senin delilin olmaz.. Aksine Mü’minlerin şefaat delili olur.. Çünkü ondan evvelki, ayetlerde Mevla teala{وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدِّينِ حَتَّى أَتَانَا الْيَقِينُ} / “Yakîn(ölüm) bize gelene kadar din gününü (Ahiret gününü) yalanlıyorduk” buyurmakla bu şefaat vermemenin kâfirlerle alakalı olduğunu anlatıyor. Yoksa sırf kafirleri zikretmesinin bir manası olmazdı.. Mehmet!. O halde bu açık hakikati sen de anlamalısın..</p>
<p>Sonra, Kur’ân’da böyle bir ayet yok derken ne demek istiyorsun?!.. Hadis seni kesmiyor mu?. Kesmiyorsa, neden?..          Alimlerin, sahihliği üzerinde söz birliği ettiği hadisleri seçemiyorsan neden?.. Aşağıda gelecek ilimle uzaktan yakından alakası bulunmayan süfli gerekçelerle mi?</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong> Hem, sen Sünneti inkâr etmediğini, fakat doğru olanları seçtiğini iddia ederken bu hususta onca sahih hatta meşhur, hatta birçoklarına göre tevatür mertebesine ulaşmış hadisleri inkâr ederken hangi tartışılmaz esasa ve inkar edilemez kat’î hüccet ve burhana dayanmaktasın?.. Vallahi, şeytan ve şeytanlaşmış insan kılıklıların vahiy ve vesveselerinden başka hiçbir şeye dayanmamaktasın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Rabbimiz, birilerine şefaat izni vereceğini kendisi haber verdiğine ve bununsevap katlamak ile sınırlı olduğuna dair bir ayet bulamadığına hatta bu şefaatin cezaların affını da içine alacağını bildiren sahih hadislerin beyanları bulunduğuna göre bu şefaatin her zaman ve zeminde olmasına geriye hangi mani kalır?.. İnkarcılıktan veya kör inattan başka..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Sonra, ne demek bu? Nasıl bir algı? Cehenneme atan Allahu teala. Şimdi bir yargıç düşünün zanlıyı hapse mahkûm etti. Sonra biri geldi dedi ki: Ben açarım hapishanenin kapısını bunu buradan çıkartırım. Kim güçlü? O yargıç mı güçlü yoksa onu çıkaran mı? Çıkaran güçlü değil mi? Çünkü onun dediği oluyor. Allah cehenneme atıyor, peygamber çıkartıyor. Kim güçlü? Peygamber mi güçlü? moloz yığını şeklindeki suallerini ve bilhassa sonra ne demek bu? sualini şayet iyi niyetli olarak ve adam gibi soruyorsan, güzel dinle:</p>
<p>Şefaatçi olmak demek, Ey Ğaffar, Rahman, Rahîm ve hakîm olan Rabbimiz!.. Sen sonsuz rahmetin ve hikmetinle sevdiklerin ve dostların olan Nebilere, âlimlere, şehidlere ve hafızlara, bazı kulların için suçların affı veya sevap için şefaat izni vereceğini vadettin.. Ben de şimdi sana geldim.. Senin yanında bir hatırım varsa senden, bu kulunun şu günahını affetmeni yahut ona şu mükâfati vermeni istiyorum..Zaten kullarının affedilmesi için dua etmemizi onca ayetle bize söyleyen sensin gibi Allaha yalvarmak demektir. Allah dilerse bunu kabul eder dilerse etmez..</p>
<p>Vasıtasız da affedecek olan Rabbimiz, şefaat vesilesiyle affetmesi yahut mükâfatlandırması, belki de kendilerine şefaat izni verilecek olan kimselere Mü’min kullarca muhtaç olunacak zaman ve zeminlerin ileride mutlaka geleceğinin unutulmaması, iyi düşünülmesi ve ona göre ayakların denk alınması ve hareket edilmesi veya şefaatçilerden olma gayretinin güdülmesi ve çabasının hasıl olması yahut onların hukukunun iyi gözetilmesi ve başka bir takım illet veya sebep yahut hikmetleriyledir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. “Cehenneme atan Allahu teala. Şimdi bir yargıç düşünün zanlıyı hapse mahkûm etti. Sonra biri geldi dedi ki: Ben açarım hapishanenin kapısını bunu buradan çıkartırım. Kim güçlü? O yargıç mı güçlü yoksa onu çıkaran mı? Çıkaran güçlü değil mi? Çünkü onun dediği oluyor. Allah cehenneme atıyor, peygamber çıkartıyor. Kim güçlü? Peygamber mi güçlü?” derken çocukların bile yapmayacağı kıyaslarla, ar damarı çatlamayanları utandıracak, kargaları bile güldürecek birçok cahillik ve anlayış kıtlığı sergiliyorsun..</p>
<p><strong>Sadece birkaçı:</strong></p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Bir kere Allah, kullarına kıyas edilmez.. Allah kanunu koyan, kulu olan hakim ise bu kanuna göre hüküm veren.. Allah’ın affetme hakkı var ama kulu olan hakimin kendine ait olmayıp başka kulların ve Allah’ın hakkını affetme hakkı yok.. Ortak bir yan olmamasına hatta fârık’a yani ayrı kılan temel vasfa rağmen yapılan cahilce bir kıyas yapıyorsun.. Senin bu anlayış seviyendeki kimseler mi vahyi doğru anlayacaklar?.. Vah başımıza gelenlere!..</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Rabbimizin lütuf ve ihsanıyla vadettiği şefaate inanan Mü’minler, bunu Allah’ın verdiği cezayı, O’na rağmen birilerinin gelip affedebileceğini iddia etmiyorlar ki şefaatçinin ben açarım hapishanenin kapısını bunu buradan çıkartırım demek istediğini söylesinler.. Ne alakası var?.. Bu nasıl bir şeytani kıyas?.. Bu kadar bir saptırma, inanın akıl kıtlığı ile de izah edilemez.. Bunun için inanılmaz bir kast-ı mahsusaya da ihtiyaç vardır.. Bir yanda bu iş için Allahtan müsaade ve izin istenecek, O da dilerse ve izin verirse bağışlayacak.. Diğerinde ise Allah’ın verdiği cezayı zorbalıkla iptal edecek bir kimse var.. Bunlar birbirine benziyorlar, öyle mi?.. Böyle bir kıyas ve muhakeme, sığırlara yakıştırılsa ve de onlar bundan haberdar olsalar, öyle zannederim ki, buna çok üzülürler ve çok içerlerler..</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> İzin Allah’tan, dileme O’ndan, affetme O’ndan; ama sadece izin dairesinde af talebi yani bir başkası için dua, şefaatçiden, dilediği takdirde bu talebi reddetme yine Allah’tan; fakat buna rağmen bu durumda şefaatçi O’ndan daha güçlü olmuş oluyor, öyle mi?.. Rabbim aklımızı zayi etmesin.. Akıl ne güzel nimet!.. Bu denli süfli bir demagoji olabilir mi?.. Asla..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Birilerinin belki kıramayacağı bir ricada bulunacak sözüne karşı Bakın bu son derece sıkıntılı bir benzetme. Şimdi buradan Ankara&#8217;ya gitseniz filanca bir bakan ile bir işiniz olsa o bakanla görüşmek için onun tanıdığı birini aracı koyarsanız daha iyi olmaz mı? Kardeşim sen yalanını dinleştirme. O bakan veya kim olursa olsun senin tanımadığı için araya birini koyuyorsun peki orada araya koyduğun varlık seni Allah&#8217;tan daha iyi mi tanıyor?</p>
<p>Sen kimi Allah&#8217;a kimin aracılığıyla tanıtacaksın? diyebiliyorsun.. Artık Şirretlikte sınır tanımaz bir noktaya gelmişsin.. Bu saçma kıyas, Allah’ın lütfettiği ama senin kabul edemeyip reddetmekte olduğun şefaata inanan iman sahiplerine ait olamaz.. Olsa, olsa ancak yalanlarını din haline getiren, Allah’ın hükmüne razı olamayan, kafasına göre bir şeyler uyduran ve onlara tapınan müşrik kafalı kimselere ait olabilir. Mü’minler böylesi şeytani bir kıyastan şark ile garp kadar uzaktırlar..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Din ile alakası olmadığını kendi itiraf eden birinin peki diyelim ki ben cehenneme gittim Hz. Muhammed&#8217;in de Allah katındaki yeri belli, en sevdiği peygamberi sözüne karşı, o cümle yanlış, en sevdiği peygamber yok, hepsini seviyor nasıl diyebilirsin?!. Akıllı bir kimse böyle diyebilir mi?!.. Şu mantık zırvasına bakmaz mısınız?.. Ali velinin en sevdiği kimsedirdiyene O söz yanlış, Veli, Ali’den başkalarını da seviyor demek kadar insicamsız, düşüncesizce ve mantıksızca söylenen bir söz olabilir mi?.. Bilemem.. Olsa bile ihtimal ki az olur.. Ya Hû!.</p>
<p>Önümüzde on tane âlim bulunsa, birisi için bunların en alimi şu kimsedir diyene öyle deme, onların hepsi alim demek, ne manaya gelir?.. Bu ne demektir? Diğerlerinin âlimliğini inkâr eden mi var?.. Ortada tıbbi bir rahatsızlık mevcut veya karşımızda üç yaşında çocuk aklı taşıyan bir kimse var demek, değil midir? Dil bilen çocuklar bile bilirler ki, en kelimesi belli bir vasıfta ortak olan birden fazla fertlerden birindeki diğerlerine olan o vasıftaki fazlalık içindir.. Demek ki, bizim birinci derdimiz ve ihtiyacımız önce kendi dilimizle beraber Kur’ân’ın dilini, ondan sonra da mantık fennini öğrenmek.. Diğerleri daha sonra.. Dediğinin ve duyduğunun ne demek olduğunu bilemeyecek bir seviyede olan biriyle neyi, nasıl konuşabileceğiz?.. Bu, aslında totem haline getirilen ahmak ve cahillerin uydurdukları peygamberler arasında her hangi bir tafdîl yoktur saçmasına dayandırılan bir neticedir.. Oysa Rabbimiz, { تِلْكَ الرُّسُلُ فَضَّلْنَا بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ}/ “Bunlar resûllerdir; kimisini kimisinden üstün kıldık..” (Bakara:253) ve كُنْتُمْ خَيْرَ أُمَّةٍ أُخْرِجَتْ لِلنَّاسِ }{/“Siz, insanlar için çıkarılan en hayırlı ümmet oldunuz.”(Âli İmran:110) buyurmaktadır..</p>
<p>Şu halde, Kur’ân’ı gönderen Rabbimiz Resullerden kimisini kimisinden üstün kılmış Ümmet-i Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem’i de en hayırlı Ümmet yaptığını haber verdiğine göre Mü’minler, en hayırlı ümmetin Resulünün üstün kılınanların en üstünü olduğunu anlamakta zorlanmazlar..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bunun yanında Mü’minlere göre bu mevzuda Sünnet’in verdiği haber de son derece mühimdir.. Onların elenmesini ve kabul görmemesini gerektirecek olan delil nedir?.. Biliyorum, aslında böylesine bir aklî dibe vuruş ve iflastan sonra konuşmanın bir manası kalmamıştır; lakin biz başkalarını düşünerek yine de devam edeceğiz.. Bu itirazlar Ehl-i Kitab gavurları karşısındaki aşağılık kompleksi, onları razı etme düşüncesi ve çorba bedeli ile şahsiyet heyelanı esasına dayandığında artık kimsenin şek ve şüphesinin bulunmaması gerekir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bazı ulemanın tafdîle bir cihetle yaptıkları itirazlarının altında yatan sebep ve inceliklerin tahlil ve tafsilinin yeri ise burası değildir. Ancak biz şu kadarını söyleyelim:</p>
<p>Onlar, tafdıl yoktur değil, tafdıl yapmamız lazım dediler.. Zira tafdîl yoktur demek ayrı,tafdıl yapmamız doğru olmaz demek ayrı şeylerdir.. Tafdîl mutlaka vardır ve onu Allah yapmıştır; bu, ayetle sabit olup inkâr edilmesi ayeti reddetmek olacağından küfürdür.. Ancak kullar tarafından yapılacak olan muayyen bir nebinin diğerlerinden üstün gösterilmesi bazı alimler tarafından münasip görülmemiştir.. Bunun sebebi ise şimdiki şahsiyet müflislerinin yaptıkları gibi Yahudilere, Hıristiyanlara, müsteşriklere yahut bunların uşakları olan yeni lüterlere ve calvinlere şirin görünmek ve yalakalık etmek değildir.. Aksine kulların -ayet ve hadis olmadan- şu nebi, bu nebiden üstündür demeleri, Allah bunların birini diğerine üstün tuttu demek olabilir korkusudur..</p>
<p>Bu da Allah’a bilmeden yanlış bir şey yakıştırmaya sebep olabilir endişesidir.. Böyle bir düşüncede Beni diğer nebilere üstün tutmayın ve benzeri hadislerden kalkılmıştır. Oysa bu, diğer yanda ben adem oğlunun efendisiyim rivayeti de gelmiştir ve aralarında bir tezat ve tenakuz da yoktur.. Zira biraz ince düşünüldüğü takdirde kolayca anlaşılabileceği gibi Beni şuna üstün tutma sözü Ben ondan üstün değilim manasına gelmeyebilir.. Öyle ki: Bir kimse, birini diğerinden üstün tutarken -ikisi de büyük olduğu halde- birini küçük görebilir..</p>
<p>Bu bilhassa avamı izdiraya yani küçümsemeye götürebilir.. Bir büyüğün diğer büyükten daha büyük olması ile birinin mutlak küçük olması arasındaki farkı bilhassa günümüzün bücür nesli nereden bilsin?!.. Selefimiz demek ki bu günün seviyesizliğini ta o zamanlardan görebilmiş.. Peygamberlerinin hiçbirinin arasını ayırmayız ayetini tahrif etmeye yeltenen zavallı cahiller, burada ne bakımdan ayırmayız denildiğini nereden ve nasıl bilsinler?.. Her bakımdan mı, her hususta ona tabi olup olmamak bakımından mı, birini diğerinden üstün görme ve gösterme bakımından mı, yoksa iman edip etmeme bakımından mı?.. Bunların tamamı -harici akli ve nakli deliller hesaba katılmazsa- elbette ki farklı derece ve mertebelerde muhtemeldir.. Lakin şöyle bir düşünelim..</p>
<p>-Her bakımdan olamaz.. Çünkü.. Kimisi bir kavme kimisi ise bütün kullara, kimisi sadece insanlara, kimisi de hem insanlara hem cinlere gönderilen.. Kimisi kendinden sonra peygamber bekleyen kimisi de kendinden sonra hiçbir peygamber gelmeyecek olan ahır zaman peygamberi.. Kimisi, kitabında ve şeriatındaki ameli hükümlerin bir kısmı gelecek peygamberlerin kitabında ve şeriatında değiştirilecek olan, kimisi ise hükümlerinin hepsi kıyamete kadar devam edecek olan..</p>
<p>-Her hususta ona tabi olmakta da olmaz.. Çünkü kitapların ve bazı hükümlerin Allah teala tarafından değiştirildiğini inkâr etmek Kuranı ve diğer kitapları inkâr etmek olur.. Dolayısıyla geçmiş peygamberlere sonradan değiştirilen hükümlerinde uyulmaz ama herkes kendi nebisine her hükmünde uymaya mecburdur..</p>
<p>-Birini diğerinden üstün görme bakımından dahi olamaz.. Zira yukarıdaki ayette(Bakara:253) de görüldüğü gibi bazılarının diğerlerinden daha üstün olduğunu bizzat Allah buyuruyor..</p>
<p>-Şu halde iman etmek hususunda peygamberlerden hiçbirisinin arasını ayırmayız; hepsine birer nebi olarak iman ederiz.. Nitekim bu Peygamberlerinin hiçbirinin arasını ayırmayız sözü aynı ayette (Resul ve müminlerden) her biri……. (Allah’ın) resullerine de iman ederler kelamının hemen ardında gelmiştir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Bir yanda peygamberlerin arasını kimisini diğerlerinden üstün görme işinde ayrılmayacağını iddia ederken, diğer yanda iman etme hususunda ayırıp Ehl-i Kitab’ın Âhir zaman Nebisine inanmasa da cennete gidebileceğini iddia edenlerin ayeti inkar eden kafirler olduğunu açıkça söyleyemiyorlar.. Hatta bazıları cennete gidebileceklerini iddia edebiliyorlar.. Nitekim sana bunu sorduğumda kafir olur diyememiş idin.. Hani sana Mümin olup cennete gidebilmek için son peygambere ve kitabına iman etme şartı var mıdır yok mudur diye sorduğumda Müslümanlar için şarttır demiştin.. Şimdiki Ehl-i Kitab’ın İslam’a girmese bile cennete girebileceğini söyleyenleri savunmuştun.. İman etme mezuunda peygamberlerin arasını ayıran kimseleri müdafaa edebilirken ayetlerle ve hadislerle sabit olan tafdıli inkar etmek ne ile izah edilebilir?.. Bu bir çifte terazili olmak değil de nedir?!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>. Sana Hepsini seviyor ama Hz. Muhammed biraz daha yakın diye biliniyor. Bütün Âlemi onun için yarattığı söylenmiyor mu? diyen bir vatandaşa o da korkunç bir hata dedikten sonra, Peki Hz Muhammed gitse Allah&#8217;a bunu cehenneme attın bir sürü günahı da var doğru ama bu özünde iyi bir adam sende biliyorsun gel şunu affedelim dese olmaz mı? demesi üzerine,Bak…! Böyle bir şey olmaz. Allah&#8217;ın kızdığını peygamberimiz savunamaz.. Allah&#8217;ın gazap ettiğine peygamberimiz avukatlık yapamaz.. Haşa Allah mı daha merhametli peygamberimiz mi daha merhametli? Kim kimi kimin elinden kurtarıyor? Peygamber&#8217;imizin sevgisini biraz daha abartalım derken haşa Allah&#8217;ı sevgisiz bir kudret olarak tanıttığımızı unutuyoruz.</p>
<p>Yani peygamberimiz birilerini Allah&#8217;ın elinden mi alacak? Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;dır. Allah&#8217;ın merhameti başkasının merhametiyle boy ölçüştürülemez. Hiç kimse Allah&#8217;ın kulunu sevdiği gibi sevemez.. Biz peygamberimizi tabi ki seviyoruz. Onun Mü’minlere merhametli olduğunu tâbî ki biliyoruz. Ama Fatiha&#8217;nın 4. ayetinde ‘Din gününün sahibi benim’ diyen Allahu teala hiçbir kimsenin fikrini alarak cennete ve cehenneme birini göndermez.. derken aklını azıcık da olsa kullanmak hiç mi o aklına gelmiyor?.. Yoksa, ne var ki, neyi kullanayım mı diyorsun?.. İşte orasını bilemem, belki de haklısındır..</p>
<p>Burada da akıl (İlim demiyoruz; çünkü bu meselede akıldan ilme sıra gelmemiş bir hal var) sıkıntısıyla başı dertte olan malum karakterli birilerinin seviyesiz ve dibe vurmuş laf ebelikleri var..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sana soruyoruz: Allah’ın, kızdığı bir Mü’min’i bazen affettiği ve bağışladığı olur mu, olmaz mı?..</p>
<p>-Şayet, olmaz, diyorsan, Allah’ı yalanlayan bir kafir haline gelirsin, seninle bu noktada konuşacak bir şey kalmaz.. Çünkü bu takdirde sen, “Şüpheniz olmasın ki: Allah kendisine şirk koşulmasını bağışlamaz; bunun aşağısındaki günahları dileyeceği kimselere bağışlar” ayeti gibi nice ayetleri inkar etmektesin..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Şayet bazan günah işleyen bir kulunu bağışladığı olur diyorsan,</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong><span style="color: #000000;">Sana soruyorum</span>:</strong></span></p>
<p>-Bu bağışlamayı, hiçbir talep olmadan kendi affı ile bağışladığı olduğu gibi, bu bağışlama günahkarın kendisinden veya bir başkasından gelecek bir istiğfarla yani af talebiyle de olur mu, olmaz mı?..</p>
<p><span style="color: #000080;">-Eğer,</span> “Olmaz” diyorsan, sana bu noktada ve bu hususta iman et demekten başka diyecek bir şey kalmamıştır; zira artık sen, Allah’ı ve aşağıdaki ayetlerini açıkça inkâr eden bir kimsesin..</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyurdu:</p>
<p>{ رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِلَّذِينَ آمَنُوا }/“Ey Rabbimiz!..Bizi ve imanla bizden önce geçen kardeşlerimizi bağışla”(Haşr:10)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ قَالَ سَلَامٌ عَلَيْكَ سَأَسْتَغْفِرُ لَكَ رَبِّي إِنَّهُ كَانَ بِي حَفِيًّا}/“Senin için Rabbimden bağış isteyeceğim, dedi.”(Meryem:47)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِنِينَ وَالْمُؤْمِنَاتِ }/“Kendi günahın için de Mü’min erkeklerin ve Mü’min kadınlar(ın günahları) için de istiğfar et (Allahdan bağışlamasını iste..)”(Muhammed:10),</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفَرَ لَهُمُ الرَّسُولُ }/“Resûl de onlar için af isterse”(Nisa:64)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ }/“(Biat etmek için sana gelen) kadınlar için Allah’tan mağfiret bağış iste” Mumtehine:12)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ وَاسْتَغْفِرْ لَهُمْ}</p>
<p>“Ve onlar için istiğfar et (Allah’tan onları affetmesini iste”(Ali İmran:159),</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ قَالُوا يَاأَبَانَا اسْتَغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا إِنَّا كُنَّا خَاطِئِينَ قَالَ سَوْفَ أَسْتَغْفِرُ لَكُمْ رَبِّي}/“(Yusuf aleyhisselam’ın kardeşleri babaları Yakub aleyhisselam’a) Dediler ki: Ey babamız!. Bizim için (Rabbimiz’den)günahlarımızı bağışlamasını iste; çünkü hiç şüphesiz ki biz günah işleyenler olduk.. O, sizin için Rabbimden af isteyeceğim, dedi.”(Yusuf:97-98),</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyurdu:</p>
<p>{ رَبَّنَا اغْفِرْ لِي وَلِوَالِدَيَّ وَلِلْمُؤْمِنِينَ يَوْمَ يَقُومُ الْحِسَابُ}/“Ey bizim Rabbimiz!. Hisabın olacağı günde, beni, anamı, babamı ve bütün Mü’minleri bağışla” (İbrahim:41)gibi nice ayeti inkar etmektesin..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Şayet bu ayetlere iman eder ve olur; Mü’min, Allah’tan kendinin veya başka bir Mü’minin günahını affetmesini isteyebilir diyorsan, sana soruyorum:</p>
<p>-Bu ayetlerdeki Peygamberlerin veya peygamber olmayanların Allah’tan kendilerinin veya Mü’min başkalarının günahlarını af etmesini istemeleri, Allah’ın gazap ettiğine kendileri veya başkaları adına avukatlık veya savunma yapmaları manasına gelir mi, gelmez mi?..</p>
<p>Şayet:</p>
<p>-Evet, ‘Allah’ın gazap ettiğine kendileri veya başkaları adına avukatlık veya savunma yapmaları’ manasına gelir dersen, yine soruyorum:</p>
<p>-(Bu dediğiniz, edepsizlikve terbiyesizlik olmakla beraber tenakuz dahi bulundurmakta ise de biz yine sualimizi tamamlayalım:) O halde ne yapacaksınız, yanlışınızı kabul edip tevbe edebilecek misiniz, etmeyecek misiniz?..</p>
<p>Edecekseniz, güzel.. Etmeyecekseniz, neden?</p>
<p>Şayet:</p>
<p>-“Bu manaya gelmez; çünkü avukat, hâkime, hatırlayamadığı bazı kanunları ve gözden kaçırdığı hususları hatırlatmak yahut hedef saptırtmak ve ne şekilde olursa olsun müdafaa yaptığı kişiyi kurtarmak için bir savunma yapar; bunlar ise bir Mü’mine göre Allah için düşünülemez” dersen..</p>
<p>Bu da güzel..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sana son bir sual daha:Peki, kıyamet gününde Allah’ın müsaadesi ve izniyle, Ey Rabbim!.. Sana yalvarıyorum.. Senden lütfedip şu kulunu yahut şu günahını bağışlamanı istiyorum demiş olmaktan ve bir başkası için yapılan bir çeşit dua olmaktan başka hiçbir manası bulunmayan şefaati avukatlığa ve Allah’ın gazap ettiği kimseyi kurtarma işine benzetmeyi nasıl becerebildin?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Senin anlayacağın, elinde günahların affı için Şefaat etme işini inkâr edebilmekte mesnet olabilecek Kur’ân’dan ve Sünnet’ten tek bir delil bulunmadığı gibi, en zayıf bir akli burhan dahi mevcut değildir. Senin şu itirazların aslında sadece Allah’a ve Resulüne olduğu gibi, savaşın da en önce onlarladır; sonra da Mü’minlerle..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Günahların affı veya azabın kaldırılması için yapılacak olan şefaati inkâr ederken ve Mü’minlere vesvese vermeye çalışırken Haşa Allah mı daha merhametli peygamberimiz mi daha merhametli? Kim kimi kimin elinden kurtarıyor? şeklinde de bir sual soran sen, yukarıdaki ilahi fermanlar gereği Allah’ım! Şu kulunun günahını affet, bağışla diye dua eden bir peygamberin veya başka bir Mü’min kimsenin Allah’tan daha merhametli olduğuna, onu Allah’ın elinden kurtardığına mı inanmaktasın?</p>
<p>Değilse:</p>
<p>-Sen, Allah’ın izni ile Kıyamet gününde günahın bağışlanmasının istenmesi için yapılacak bir duaolan şefaati böyle nasıl anlayabiliyor ve anlatabiliyor?.. Sen Kur’ân bilgisi iddiasından evvel bir doktora görünüp muayene olsan, vallahi hem senin hayrına hem de vesveselerinle şaşırttığın sazanların hayrına olacak..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sen, Peygamber&#8217;imizin sevgisini biraz daha abartalım derken haşa Allah&#8217;ı sevgisiz bir kudret olarak tanıttığımızı unutuyoruz. Yani peygamberimiz birilerini Allah&#8217;ın elinden mi alacak? demekle kendini ve yoldaşlarını kast ediyorsan bir şey diyemem.. Sen bilirsin.. Değilse kendinin veya başkasının günahını affetmesi için Allah’a dua eden ve yalvaranbir Mü’minin, Allah&#8217;ı sevgisiz bir kudret olarak mı tanıtıyor, onun kendini veya birilerini Allah&#8217;ın elinden alacağına mı inanıyorsun? Aksi takdirde Allah’ın izni ile Kıyamet gününde bir başkasına ait günahın bağışlanmasının istenmesi için yapılacak bir çeşit dua olan şefaati böyle nasıl anlayabiliyor ve anlatabiliyor?..</p>
<p>Bu nasıl bir akıl?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span><span style="color: #000080;"><strong>.</strong>.</span></strong><span style="color: #000080;"><span style="color: #000000;"> Şefaati inkâr edebilmek için Rahman ve Rahîm olan Allah&#8217;dır; Allah&#8217;ın</span></span> merhameti başkasının merhametiyle boy ölçüştürülemez diyebilecek kadar aklını kullanamayan bu vatandaşımız olarak sen, kendinin veya bir başkasının günahını affetmesi için Allah’a dua eden ve yalvaran bir Mü’minin, Allah’ın Rahman ve Rahim olduğuna inanmadığını ve Allah&#8217;ın merhametini kendinin veya başkasının merhametiyle boy ölçüştürdüğünü mü düşünüyorsun?.. Değilse bir kimse tarafından Allah’ın izni ile Kıyamet gününde bir başkasına ait bir günahın bağışlanmasının istenmesi için yapılacak bir dua olan şefaati böyle nasıl anlayabiliyor ve anlatabiliyorsun?.. Aklın bu kadar mı dibe vurdu, yoksa inadına bir iş mi yapıyorsun, birilerine bir iş mi görüyorsun?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sen Hiç kimse Allah&#8217;ın kulunu sevdiği gibi sevemez.. derken, doğruyu söylüyorsun ancak asla doğru söylemiyorsun.. Belli ki akletmeyi hepten unutmuşsun.. Zira Allah’ın nice gazap ettiği ve hiç sevmediği Allah düşmanları vardır ki, kendileri gibi diğer Allah ve din düşmanları onları çok severler.. Allah’ın hiç mi hiç sevmediği İslam düşmanı müsteşrikleri vardır ki, Müslüman ve din alimi gibi zannedilen nice zındıklar onları çok severler ve hep onların gübreliğinde eşelenirler.. Evet, şayet sevmemeli demek istiyorsan, bak, işte bu doğru.. Lakin bunu şefaat için söylüyorsan bu söz maksadını aşan cehalet ve düşünememekten doğan süfli bir söz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Sen, Rahman ve Ğaffar olan Rabbimiz tarafından günahların affı için izin verilenşefaati inkâr edebilmek için çırpınan ve yırtınan bir vatandaşımız olarak, Biz peygamberimizi tabi ki seviyoruz. Onun Mü’minlere merhametli olduğunu tâbî ki biliyoruz. Ama Fatiha&#8217;nın dördüncü ayetinde ‘Din gününün sahibi benim’ diyen Allahu teala hiçbir kimsenin fikrini alarak cennete ve cehenneme birini göndermez.. derken Din gününün sahibi benim diyen Allahuteala’nın Dilediğime ve razı olacak olduğum kimselere dilediğim kimseler için şefaat izni veririm; kime ne? dahi buyurabilecek olduğunu Kur’ân’daki onca ayetten okumadın mı, Allah’ın sana verdiği hiç değilse kendini mükellef kılacak kadar akılla akledemedin mi, anlayamadın mı?</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Bu senin yaptığın, Allah’ın ayetleriyle oynamak, onları nefsani arzularını ve batıl düşüncelerini desteklemek için kullanıp Allah’a söylemediğini yakıştırmak ve iftira etmek.. Başka değil..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>. Hadisleri inkâr ettiğimi söyleyenlere kapak olsun diye bir şey okuyayım mı burada? Peygamberimizin tam vefat günü vefatına 1, 2 saat var. Artık vefat edeceğini de anlamış ve başucuna sevdiklerini topluyor. Teker teker onlara şöyle hitap ediyor kızına olan hitabını vereyim: Kızım Fâtıma Allah&#8217;ın elinden kendi eylemlerinle kendini satın al; vallahi Allah&#8217;ın elinden seni ben bile alamam kapak olsun hani biz hadisleri inkâr ediyormuşuz ya! Böyle diyen bir Allah Rasul&#8217;ü var orda.Peki biz ne yaptık? Torpilin adını şefaat koyduk. Aliya İzzet Begoviç’in dediği gibi: ‘Tenbelliğin adını da mehdi koyduk’ ve yatıyoruz; kitle olarak bekliyoruz. Sen gel de torpilsiz bir toplum kur. Torpili dinine ithal etmişsin. Sen torpili din edinmişsin ona îman etmişsin sen torpil olmadan nasıl bir toplum kuracaksın? derken birçok noktada çok kötü tökezlemişsin..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Kapakçı Mustafa!</span></strong>.. Görüyorum ki kapak olmak yahut kapak yapmak gibi yenilerde birilerinin kullandığı artistik lafları kendine mal etmekten, pek de maharet gösteriyor ve sonsuz zevk alıyorsun.. Olanca cahilliğine rağmen şüpheniz olmasın ki, insan, kendini istiğna eder (ben bana yeterim başkalarına muhtaç değilim der) halde görüyor diye elbette azıp durmaktadır (Alak:7) ayetinde de ifade edildiği gibi işine yarayacak müspet mezhep ittibasından veya taklitçiliğinden müstağni olmasına rağmen menfi taklitçiliklerden son derecede haz duymaktasın..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Bay Kapakçı Mustafa!</span></strong>.. Sen hadis ilimlerinden hiç anlamadığın için sahih rivayetleri bırakıpBezzar’ın ve Beyhakı’nin zayıf olan bir isnadla rivayet ettikleri metni bir yerlerden alıp laubali bir tercümesiyle tahrif etmişsin..</p>
<p>Kalkmışsın {يا فاطمة بنت رسول الله اشتري نفسك من الله إني لا أملك لك من الله شيئا} şeklindeki bir metni, belki de çok daha inandırıcı olması için yeminler de ilave ederek göreceğiz ne hale sokmuşsun..</p>
<p>Oysa bu rivayetin doğru tercümesi:</p>
<p>“Ey Resulüllahın kızı Fatıma!.. Kendini Allahtan satın al.. Şüphesiz ki ben, senin için Allah’tan (O’ndan sana gelebilecek azabı savma babından) hiçbir şeye malik olamayacağım..”</p>
<p>Metinle karşılaştıranlar görecektir ki, neler ilave edilmiş neler çıkarmış.. Belli ki bu tahrifi ve iftirayı hakikaten kapak olsun diye yapmışsın.. Görüldüğü gibi, rivayete, Allah&#8217;ın elinden kendi eylemlerinle.. ve Vallahi Allah&#8217;ın elinden seni ben bile alamam sözlerini kendi kesenden ilave etmiş. Kendini satın al ifadelerine neleri eklemiş!.. Adeta roman veya tiyatro yazmış.. Ancak Allah’ın ve Resulünün kullanabileceği Allah&#8217;ın eli gibi müteşabihattan olan bir tabiri nasıl da rahatça kullanabilmişsin; değil mi?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!.</span></strong>. Oya bu rivayetin, Müslim, Tirmiz, Nesai ve başkaları tarafından rivayet edilen sağlam şekli ise şöyle:</p>
<p>أَنْقِذِى نَفْسَكِ مِنَ النَّارِ فَإِنِّى لاَ أَمْلِكُ لَكُمْ مِنَ اللَّهِ شَيْئًا }[بنت محمد ]{يَا فَاطِمَةُ</p>
<p>“Ey [Muhammed’in kızı] Fâtıma!.. Kendini ateşten kurtar; şüphesiz ki ben, senin için Allah(teala tarafından sana gelebilecek zararı ve azabı savma babın)dan hiçbir şeye malik olamayacağım..”</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Alay eder bir üslupla,hani biz hadisleri inkâr ediyormuşuz ya! demekle -ayıptır söylemesi- kıvırtıyorsun.. Evet, sen başka konuşmalarında ve videolarında Kur’ân ve Sünnetdiyen kimselere sokak ağzıyla yüklenerek saldırıyorsun.. Kur’ân’ın yanında Sünnet’in yer almasına karşı çıkıyorsun..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!.</span></strong>. Kur’ân’ı uydurma olarak kabul eden Müşrikler ve Ehl-i Kitap bile işlerine geldiği yerlerde Kur’ân’dan deliller getiriyorlar.. Nitekim Siz Kıtab’ın bir kısmına inanır bir kısmını inkâr mı edersiniz?!(Bakara:85) ayeti bu hakikati haber vermektedir.. O yüzden Kapakçıların işine gelen zayıf rivayetler işlerine gelmediğini zannettikleri sağlam rivayetlerden önce gelir ve alınıp kullanılabilirler.. Müsteşrikler de öyle yaparlar; İslam’ı tahrif edip Müslümanların içindeki beslemelerinin ellerine tutuşturdukları kitaplara bir göz atın, dediğimizin misallerini bol miktarda göreceksiniz.. Mesela azılı İslam düşmanı Yehudi Müsteşrik Yusuf Şaht’ın Usul-i Fıkhına bakarsanız Kur’ân’ı çürütmek için Kur’ân’dan nasıl deliller bulup getirdiğine şahit olacaksınız.. Bildiğinizi zannetmem ama bu, -şayet kandırmak için değil de dürüst olarak yapılırsa- mantıktaki delil çeşitlerinden biri olan ilzami delildir.. Yani kaba ifadesiyle bir kimsenin -kendi kabul etmese bile- hasmını kendi kabul ettiği şeylerden hareketle vurması nevinden bir delildir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Kısacası, burada yapılmakta olan, delikanlıca olmayan kaypak ifadelerle bir yerlere yani şefaat inkârına varma gayreti..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sen, peki biz ne yaptık? Torpilin adını şefaat koyduk derken hem yalan söylüyor, hem de Allah’a reddiye yapıyorsun.. Tam manasıyla bir mugalata yapıyorsun. Kur’ân’ı itham edip Mü’minleri kandırmaya çalışıyorsun.. Çünkü torpil hak edilmeyen bir şeyi elde etmek için, para, mal, siyaset veya nüfüz gücünü kullanarak yapılan haksız bir kayırma demek.. Böyle bir benzetme, bizzat Allah’ın tanıdığı hakkı, yani izin verdiği ve vadettiği bir kimse namına kimi Mü’minler tarafından Allah’a yalvarma ve dua etme demek olan şefaat işini bu torpile benzetmek, çöreği tezeğe benzetip atmak akılsızlığından daha akılsızca veya tezeği çöreğe benzetip yemek iğrençliğinden daha iğrenç bir iş.. Allah’tan, dilediğini cezalandırma, dilediğini de dilediği yollarla affetme hakkını gasbetme zalimliği.. Doğrusu, Mustafa, Şefaatin adını torpilkoymuş ve edep sınırını taşmış..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sen hakikaten dediğin gibi yaptıysan ve torpilin adını şefaat koydu isen, bu, Kur’ân’ın diliyle kötü bir şefaat olmuştur. Rabbimiz,}{وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً/“Kim de kötü bir şefaat yaparsa, onun için ondan bir pay olur.”(Nisa:85) buyuruyor. Ancak, Mü’min’ler, Allah’ın, dileyeceği kimselerin affı için bir çeşit dua etme izni vereceği kimselerin O’ndan o günah işlemiş kimsenin suçunu bağışlamasını istemesini, böyle bir torpil düşüklüğüne benzetmeye asla cesaret edemezler.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sonra, şefaat senin bu mantığına göre hakikaten bir torpil ise, mükâfatların cennette katlanacak olması da torpil olmuş olmaz mı? Aralarındaki mantık farkı nedir?. Yok, yok.. Siz Kur’ân’ı Kur’ân’ı açıkça inkar ediyorsunuz..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Şayet birileri, bu senin dediğin gibi, hakikaten Tenbelliğin adını mehdi koydu ve yatıyorlar; kitle olarak bekliyorlar ise ve sen yalan değil de doğru söylüyorsan, sözünü ettiğin kimseler bu düşüklükten derhal vaz geçmelidirler.. Yine, birileri, Mehdinin adını tenbellik koyma sapıklığını ve şerefsizliğini işlemişlerse, onlar da bundan hemen tevbe etsinler.. ÇünküTenbelliğin adını mehdi koymak ne kadar alçaklık ise, geleceği manen mütevatir Sünnetle sabit olan Mehdinin adını tenbellik koymak da en az o kadar şerefsizlik ve alçaklıktır..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa!</span></strong>.. Sen… Torpili dinine ithal etmişsin; sen torpili din edinmişsin ona îman etmişsin; sen torpil olmadan nasıl bir toplum kuracaksın? deyip Allah’ı ve peygamberini yalanlayan, kendi sapık ve düşük düşüncelerini dine ithal etmeye çalışan Lüter veya Calvin ikizi Mustafa!.. Biz bir dua edelim de beraberce âmin diyelim; olmaz mı?:</p>
<p>Kim Torpili dinine ithal etmiş; torpili din edinmiş ve ona îman etmiş ise, Allah onu tövbekâr etsin, ona iman versin; bu mukadder değilse belasını versin, başına lanet yağsın.. Kim de Kur’ân ve Sünnet’in getirdiği şefaate bu damgaları vuruyorsa, onu tövbekâr etsin; bu mukadder değilse belasını versin.. Âmîn…</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mehmet!</strong></span>.. Diyorsun ki:</p>
<p>Üstelik Bakara 254. Ayette rağmen:</p>
<p>{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُواْ أَنفِقُواْ مِمَّا رَزَقْنَاكُم مِّن قَبْلِ أَن يَأْتِيَ يَوْمٌ لاَّ بَيْعٌ فِيهِ وَلاَ خُلَّةٌ وَلاَ شَفَاعَةٌ}/Ey iman edenler! Hiçbir alışverişin, hiçbir dostluğun ve hiçbir şefaatin olmadığı kıyamet günü gelmeden önce, size rızık olarak verdiklerimizden Allah yolunda harcayın.</p>
<p>Ve Zumer 44. Ayet : {قُل لِّلَّهِ الشَّفَاعَةُ جَمِيعًا }/“Şefaatin tamamı Allaha aittir.”</p>
<p>Şefaat, biri iki yapmak demektir vetr bir, şef iki demektir. Bu da cennetteki ödülün ikiye katlanması demektir. Diğer âlemde peygamberlerle, sıddıklar ile şehitler ile salihler ile bir üst derecede ağırlanma kurumunun adını, cehennemden adamı kurtarıp cennete postalama kurumuna dönüştürdüler.</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Kafadan atıyorsun.. Şu halde, şefaat demek sevabın ikiye katlanması sebebiylebiri iki yapmak imiş, o yüzden ona bu isim verilmiş imiş.. Mehmet, saçma sapan bir yakıştırma yapıyorsun.. Belki de Allah’a iftira ediyorsun.. Ne biliyorsun, belki iki değil, yirmi iki, hatta iki milyon, yahut iki yüz milyar kat yapacak.</p>
<p>Oysa Kur’ân’da şöyle buyrulmadı mı?:</p>
<p>{ مَثَلُ الَّذِينَ يُنْفِقُونَ أَمْوَالَهُمْ فِي سَبِيلِ اللَّهِ كَمَثَلِ حَبَّةٍ أَنْبَتَتْ سَبْعَ سَنَابِلَ فِي كُلِّ سُنْبُلَةٍ مِائَةُ حَبَّةٍ وَاللَّهُ يُضَاعِفُ لِمَنْ يَشَاءُ }</p>
<p>“Mallarını Allah yolunda harcamakta olanların misali yedi başak bitiren bir dane misali gibidir. Her bir başakta yüz dane vardır. Allah dileyeceği kimseye katlar”(Bakara:261)</p>
<p>Kur’ân’da yine şöyle buyrulmadı mı?:</p>
<p>{ مَنْ ذَا الَّذِي يُقْرِضُ اللَّهَ قَرْضًا حَسَنًا فَيُضَاعِفَهُ لَهُ أَضْعَافًا كَثِيرَةٌ }</p>
<p>“Kimdir o Allaha güzel bir borç verecek olan ve Allah’ın kendisine onu çok fazla kat be kat olarak katlayacak olduğu kimse?!..”(Bakara:245)</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Evet, şefaat lügatte kelime manası olarak biri, ikilemek, iki yapmak demektir.. Ancak, sevabı ikiye katlamak manasında biri iki yapmak değil.. Çünkü yukarıdaki ayetten de anlaşılacağı üzere Allah isterse sevabı dileyeceği kadar fazla katlar.. Aksine, sevabı veya günahı sebebiyle sanki tek kalan bir kimsenin yanına bir başka kimsenin (onun için bağışlanma talebiyle)gidip durmasıyla onu iki yapması yüzünden bu işe şefaat ismi verilmiştir.. Nitekim en-Nibras sahibi böyle demiştir..</p>
<p>Şu ayet üzerinde iyi düşünelim:</p>
<p>{ مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَصِيبٌ مِنْهَا وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَا }</p>
<p>“Kim güzel bir şefaat ederse, onun için ondan bir nasip olur.. Kim de kötü bir şefaat ederse, onun için de ondan bir pay olur.” (Nisa:86)</p>
<p>Buna göre, kim bir kimseye iyiliği ikiye katlarsa mı, yoksa kim bir kimse için bir başkasından ona iyilik yapmasını istemekle onu tek iken yanında yer durarak iki yaparsa mı?</p>
<p>Yine, kim bir kimseye kötülüğü ikiye katlarsa mı, yoksa kim bir kimse için bir başkasından ona kötülük yapmasını istemekle onu bir iken yanında durarak iki kişi yaparsa mı?</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Diyelim ki sen ve senin gibiler, şefaat ayetlerini -inadına değil de- samimi bir şekilde dediğin gibi anladınız.. Mü’min’ler de benim dediğim gibi anladı.. Demek ki, aranızda bir niza yani çekişme var.. Bu halde Kur’ân’ın { فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ }/“Eğer her hangi bir şeyde çekişirseniz onu Allaha ve Resule çevirip götürün” emrine uyarak, bir de Resulüllah sallallahu teala aleyhi ve sellem Efendimiz’e götürseniz ve O’na sorsanız olmaz mı?.. Ne kaybedersiniz?. Bu ayetlerin manasını belirleyen onca sahih rivayete teslim olmayıp illa da senin gibi bir zavallının yontup put haline getirdiği düşüncelere tapınmak, onlarda ısrar etmek en azından yobazlık olmaz mı?..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Yukarıdaki iki ayet üzerinde iyi düşünecek olan bir Mü’min kolayca anlar ki: Kıyamet gününde hiçbir satma (ve satın alma) yoktur. Çünkü satma işinin olmadığı yerde tabiatıyla satın alma da olmaz. Peki, dostluk ve şefaat da yok mudur? Evet, bu ayete göre o günde Hiçbir dostluk ve şefaat da yoktur.. Ancak makbul bir imanı, biraz bilgisi ve azıcık aklı olan bir kimse, bu ayetlerin yanında o günde, muttakılerin (Mü’min’lerin) dışındaki dostların kimisi kimisine düşman(olacaklar)dır”(Zuhruf:67) ve de ki: Şefaatin tamamı Allah’a aittir”(Zümer:44) ayetlerini de göz önünde bulundurarak ve tefsirlerdeki manalarına bakarak anlar ki:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!</span></strong>.. Şefaat, hem (kafirler için ve izin çıkmayanlar için) yoktur, hem de (kâfir olmayanlar için) vardır ve tamamı Allah’a aittir.. Çünkü şefaat olmasaydı, şefaatin tamamının Allah’a ait olmasının ve yapılan istisnaların hiçbir manası olmazdı.. Mü’min’e göre Allah’ın kelamında tezat bulunmayacağına göre bunun izahı, Kur’ân’a, onu getiren Resul sallallahu aleyhi ve sellem’e ve Ashab’ı radıyallahu anhum’a ve bir de imanın nuruyla ve ilimle önünü görebilen selim akla sorulur:</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mehmet!.</span></strong>. Demek ki, kâfirlere hiçbir şekilde şefaat edilmez. Onlar için hiçbir şefaat yoktur.. Ancak, günahkâr olsun olmasın Mü’min’lerden Allah’ın, razı olacağı ve izin vereceği kimselerin, yine O’nun dileyeceği kimselere şefaat etmesi haktır. Bu, kimi     -apaçık sapmışların iddia ettikleri gibi- bir torpil yani hakkedilmeyen bir kayırma da demek değil; aksine bir çeşit dua ile Allah’ın affedip bağışlaması veya ecir, sevap ve mükâfat vermesidir.. Bana dua edin/benden isteyin, bende icabet edeyim (Ğâfir:60) buyuran Rabbimizin af ve mağfiretine hangi zalim ve hangi fasık ambargo koyabilir?!. Hiçbir kimse..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Sizinle sırf ayetlerle konuştum.. Şefaat için sadece ayetlerden delil getirdim.. Aradığınıza ve hevanıza uymadıkça da sizi bağlamayacağı için hadis delillerine temas etmedim.. Sakın yanlış anlamayın, bu hususta ayet bulunmasaydı ve şefaat sadece hadislerle sabit Sünnet bulunsaydı biz Mü’minlere o da yeterdi.. Çünkü ben iman ediyorum ki, Resulüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimiz Allah’ın kitabını benden çok daha iyi anlar.. Hatta bu ibare darlığıyla malul ifadelerim bile kısmi bir edepsizliği ifade eder..</p>
<p>Zira Onun yanında benim anlayışım bir hiçtir.. Yine Allah’a nihayetsiz hamdolsun sözleriyle açıkça veya iş ve tavırlarıyla da zımnen Kur’ân’ı ben peygamberden iyi anlarım iddiasında olan terbiyesiz ve edepsizlerden değilim.. Bir ayeti, kitap suretindeki paçavralarında onlarca sayfada sözüm ona anlatıp daha anlaşılır kılmaya çalıştığı halde bu işi Efendimiz sallallahu aleyhi ve sellem’e çok gören terbiyesiz zındıklardan olmadığıma sonsuz şükürler olsun.. Rabbim bu nimetini elimden almasın, daimi kılsın..</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Evet, ben o terbiyesizlerden nasıl olurum, buna nasıl cesaret edebilirim?!.</p>
<p>Hele, Rabbimiz, Kitab’ında Musa aleyhisselam’dan haber vererek bana şöyle buyuruyorken:</p>
<p>{ وَإِذْ قَالَ مُوسَى لِقَوْمِهِ يَاقَوْمِ لِمَ تُؤْذُونَنِي وَقَدْ تَعْلَمُونَ أَنِّي رَسُولُ اللَّهِ إِلَيْكُمْ فَلَمَّا زَاغُوا أَزَاغَ اللَّهُ قُلُوبَهُمْ }</p>
<p>“Hani Mûsâ, kavmine, Ey benim kavmim!. Bana neden eziyet ediyor, beni incitiyorsunuz.. Halbuki biliyorsunuz ki, ben Allah’ın size gönderilen bir elçisiyim dedi.. İşte ne zaman ki bu (eziyetleri) yüz(ün)den kayıp yoldan çıktılar, Allah da kalplerini (düşünce ve inanışlarını) kaydırdı..” (Saff:5)</p>
<p>Bir peygambere açıkça veya hal diliyle Allah’ın kitabını anlamakta ve anlatmakta senin yetkin yoktur ama benim vardır veya bu hususta ben senden üstünüm yahut Allah’ın dininde senin söz hakkın yok ama benim var demek ona eziyet değil de nedir?.. O halde böyle bir densizlik Allah tarafından düşünce ve inanç heyelanlarıyla, kaymalarıyla cezalandırılma neticesini getirecektir.. Nitekim karşımızdaki manzaranız da bundan ibarettir.. Sünnet karşısındaki laubalilikler, şirretlikler ve yer yer inkarcılıklar peygamberi incitecek, inanç ve düşünce sapmalarına sebep olacaktır.. Açık olan Kur’ân’dan ben böyle anladım.. Ne o, itirazı olan mı vardı?!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Beyninde ve yüreğinde böyle kaymalar meydana gelenler Allah’ın ayetlerini nasıl doğru anlayabilir.. İslami olmayan bir zeminin yaralı bereli mahsulleri olan bizler, Kur’ân’ı bu kafalar ve yüreklerle nasıl aslına uygun anlayabiliriz!.. Kur’ân’ın akletseniz ya fermanıyla amel etmeye çalışsak ve işi bizim belamızdan ve musibetimizden selamette olan eslafımıza yani gerçek erbabına havale etsek ya!..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!.</span></strong>. Dipsiz bir kuyu misali köküne varılamayan ve ulaşılamayan bir cehaletinizin yanında şeytanda bile bulunmayan bir kibrin sahipleri Kur’ân’ı nasıl doğru anlayabilirler?!.. Asla&#8230;</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ سَأَصْرِفُ عَنْ آيَاتِيَ الَّذِينَ يَتَكَبَّرُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ }</p>
<p>“Yer yüzünde haksız yere kibirlenenleri ayetlerimden çevireceğim….”(A’raf:146)</p>
<p>Hangi ayetlerden?!.. Her çeşidinden… Kâinat ayetlerinden, mucizelerden ve Kur’ân ayetlerinden… Ayetlerin nesinden?!.. Onlara iman etmekten yahut anlamaktan veya yaşamaktan veya öğrenmekten yahut hepsinden.. Unutmayalım ki, Kur’ân’ı anlama şansımız Allah’ın ve kullarının karşısında nefislerimizi sıfırlayabildiğimiz nispette olacaktır.. O’nun rızasında fani olduğumuz ölçüde tahakkuk edecektir..</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!..</span></strong> Binaen aleyh yaptığınız yanlışlıklar ve işlediğiniz günahlar size ne yazık ki, pek de süslü gösterilmiş ve siz onları artık güzel görmektesiniz.. İşte bu çok kötü..</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ زُيِّنَ لَهُمْ سُوءُ أَعْمَالِهِمْ }</p>
<p>“Onlara kötü işleri pek de süslü gösterildi..”(Tevbe:37)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْمُسْرِفِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ }</p>
<p>“İşte böylece müsriflere yapmakta oldukları pek süslü gösterildi.”(Yunus:12)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ كَذَلِكَ زُيِّنَ لِلْكَافِرِينَ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ }</p>
<p>“İşte böylece kâfirlere yapmakta oldukları pek süslü gösterildi.”(En’am:112)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ أَفَمَنْ كَانَ عَلَى بَيِّنَةٍ مِنْ رَبِّهِ كَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ وَاتَّبَعُوا أَهْوَاءَهُمْ }</p>
<p>“Rabbinden bir beyyine uzere olan kimse hiç kötü ameli kendine pek süslü gösterilen ve nefislerinin şiddetli arzularına uyanlar gibi olur mu?!..” (Muhammed:14)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ أَفَمَنْ زُيِّنَ لَهُ سُوءُ عَمَلِهِ فَرَآهُ حَسَنًا فَإِنَّ اللَّهَ يُضِلُّ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي مَنْ يَشَاءُ }</p>
<p>“Kötü işi kendine pek süslü gösterilen ve bu yüzden onu güzel gören yok mu?!.. Çunkü şüphesiz ki Allah dileyeceğini şaşırtır dileyeceğine de hidayet eder..” (Fâtır:8)</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span></strong>.. Evet, -bizim yerli ve öz tabirimizle- sahasında erbab-ı salahiyet, -sizin kültürlülük damlayan ‘söylem’inizle de- otorite olan ulemayı, ikinci derecede numunelerimiz olan Ashab radıyallahu anhum’u ve hatta birinci derece ve en güzel numunemiz olan Resûlüllah sallallahu aleyhi ve sellem Efendimizi devre dışı bırakmak gibi kötü işleriniz size pek de süslü püslü gösterilmiş.. Ve işin daha da kötüsü bunu harbiden bir de güzel görmeye başlamışınız&#8230;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Bu süslü ve güzel göstermeyi bazen -sebep olma yoluyla- şeytanların insan cinsinden olanlar ve Allah’a koşulan ortaklar yapar.. Allah’ın ve Resulü sallallahu aleyhi ve sellem’i dinleyecek yerde Goldziher gibi İslam düşmanı müsteşrikleri veya onların gübreliklerinde yetiştirilen beslemeleri dinlediniz&#8230; Kur’ân’ı onlardan öğrenmeye kalktınız.. Onlar da yaptıklarınızı size son derece süslü göstermiş ve ne yazık ki artık siz onları güzel görmeye başladınız..</p>
<p>NitekimRabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ وَكَذَلِكَ زَيَّنَ لِكَثِيرٍ مِنَ الْمُشْرِكِينَ قَتْلَ أَوْلَادِهِمْ شُرَكَاؤُهُمْ لِيُرْدُوهُمْ وَلِيَلْبِسُوا عَلَيْهِمْ دِينَهُمْ }</p>
<p>“İşte böylece müşriklerden bir çoğuna (Allah’a koştukları) ortakları, çocuklarını öldürmeyi, onları (helake) yuvarlamaları ve dinlerini onlara karmakarışık hale sokmak için son derece güzel gösterdi&#8230;”(Enam:137)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ وَزَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ مَا كَانُوا يَعْمَلُونَ }</p>
<p>“Şeytan onlara yapmakta olduklarını pek de süslü gösterdi&#8230;”(Enam:43)</p>
<p>Rabbimiz yine şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ وَإِذْ زَيَّنَ لَهُمُ الشَّيْطَانُ أَعْمَالَهُمْ }</p>
<p>“Hani şeytan onlara amellerini pek süslü gösterdi…”(Enfal:48)</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>Mustafa, Mehmet!</strong></span>.. Bu süsleme işini yaratma ve icat etme yönüyle tabii ki Rabbimiz yapar..</p>
<p>Nitekim Rabbimiz şöyle buyuruyor:</p>
<p>{ كَذَلِكَ زَيَّنَّا لِكُلِّ أُمَّةٍ عَمَلَهُمْ }</p>
<p>“İşte böylece biz her bir topluluğa amelini son derece süslü gösterdik”(Enam:108)</p>
<p><strong><span style="color: #000080;">Mustafa, Mehmet!</span></strong>.. Hasılı, ayetlerdeki bu hakikat ve vakıalar sebebiyle sizler Kur’ân’ı ve İslam’ı asla doğru anlayamazsınız; buna gücünüz yetmez.. O yüzden de Kur’ân üzerindeki konuşmalarınız tahriften başka bir mana ifade etmez ve bu gidişle de asla etmeyecektir.. Lütfen, artık akıllı olun, Allah’ın diniyle ve Kitabıyla oynamayın!.. Din düşmanlarına bilerek veya bilmeyerek yardımcı olmayın!..</p>
<p>Selam hidayete tabi olanlara olsun.</p>
<p>Son sözümüz salat ve selam, son duamız da Alemlerin Rabbine hamddir.</p>
<p>https://darusselam.com/reddiyeler/sefaat-meselesi-hakkinda-islamoglu-mustafa-ile-okuyan-mehmete-mektub-1.html?print=print</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/">Şefaat hakkında İslamoğlu ve Okuyan’a reddiye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sefaat-hakkinda-islamoglu-ve-okuyana-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 24 Jun 2016 21:08:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi]]></category>
		<category><![CDATA[İsrafil Balcı]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Bayraktar Bayraklı]]></category>
		<category><![CDATA[Bayram Ali Düzgün]]></category>
		<category><![CDATA[Ercüment Özkan]]></category>
		<category><![CDATA[Hakkı Yılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mealcilerin İsra ve Miraç Çelişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11771</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi..Miraç var mı? Peygamber Efendimiz bedenen göklere yükseldi mi? Mescid-i Aksa nerede?: İsra ve Miraç hususunda Ehl-i Sünneti eleştirmekte ittifak halinde olan mealciler kendi içlerinde herhangi bir fikir birliğine varamadılar..Oysa Kuran ayetlerinin açık, anlaşılır ve kolaylaştırılmış olduğunu savunur ve bu yüzden de Kuran tefsirinde hadisleri lüzumsuz görürler. Kuran’ın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/">İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/images-1-56/" rel="attachment wp-att-11772"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11772" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-4.jpg" alt="İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi" width="473" height="174" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-4.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/images-1-4-300x110.jpg 300w" sizes="(max-width: 473px) 100vw, 473px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi..Miraç var mı? Peygamber Efendimiz bedenen göklere yükseldi mi? Mescid-i Aksa nerede?:</strong></p>
<p>İsra ve Miraç hususunda Ehl-i Sünneti eleştirmekte ittifak halinde olan mealciler kendi içlerinde herhangi bir fikir birliğine varamadılar..Oysa Kuran ayetlerinin açık, anlaşılır ve kolaylaştırılmış olduğunu savunur ve bu yüzden de Kuran tefsirinde hadisleri lüzumsuz görürler. Kuran’ın mücmelini tafsil, genelini tahsis, mutlakını takyid ve feri aslına ilhak gibi Sünnette yer alan hususlar, Kitab’ın hükümlerinin anlamlarını şerh ve tefsir konumundadırlar. Bu fonksiyonu inkar eden mealciler apaçık ve anlaşılması kolay gördükleri ayetleri yorumlamada bin parçaya bölündüler..Saldırmakta usta oldukları anlaşılan mealcilerin &#8220;peki öyleyse bu işin doğrusu sizce nedir?&#8221; sorusuna kendi aralarında çelişki olan fikirlerle cevap vermektedirler:</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>1-) Miraç yok..İsra, Kudüs&#8217;e ve Ruhen:</strong></span></p>
<p><strong> 1. Mehmet Okuyan:</strong> Miraç yoktur..İsra ise ruhen Mekke&#8217;den Kudüs&#8217;e ruhen yaptığı bir bilinçlendirme seyahatidir..O yatay bir seyahattir. Ruhen yapılmış, o da bedenen filan değil. Peki bunun Kudüs&#8217;ten göklere doğru çıkış kısmı var mı? Hayır yok.(1)</p>
<p><strong>2. Bayraktar Bayraklı:</strong></p>
<p>Bayraktar Bayraklı&#8217;ya göre de Mescid-i Aksa Kudüs&#8217;teki Mesciddir:</p>
<p>İşte gece yürüyüşü dediğimiz İsrâ olgusu, insanlığın ilk ma&#8217;bedi, ilk üniversitesi olan Mescid-i Haram (Beytullah)dan başladı, yani bereket ve hidayet kaynağı olan (Âl-i İmrân 3/96) Mescid-i Haram denen üniversiteden başladı.</p>
<p>Yolculuk, Mescid-i Aksa denen, çevresi mübarek kılınan, yani kutsal olan üniversiteye doğru olmuştur. O dönemde Mescid-i Aksa Ya­hudi ve Hristiyanlar için önemli bir ma&#8217;bed idi. Yüce Allah İsrâ l&#8217;de &#8220;çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa&#8221; demektedir. Sadece Mescid&#8217;in kendisi mübarek değil, çevresi de mübarek idi. Bu açıdan bakınca bu ma&#8217;bedin, yani üniversitenin Mescid-i Haram&#8217;a benzeyen yönü olduğunu görür ve anlarız.Mescid-i Aksa da Yahudi ve Hıristiyan­lığın eğitim merkezi ve üniversiteleri idi. Demek ki Mescid-i Aksa, in­sanlığın ikinci üniversitesi olma özelliğini taşıyordu. &#8220;Bir ma&#8217;bed ve üniversiteden başka bir ma&#8217;bed ve üniversiteye gidiş&#8221;e İsrâ denmektedir.<br />
[Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 11/170-172.]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>2-) Miraç yok..İsra, Kudüs&#8217;e değil:</strong></span></p>
<p><strong> 3. İsrafil Balcı:</strong> Kuranı Kerim Miraç&#8217;tan asla ve kat&#8217;a bahsetmiyor&#8230;Böyle bir şey yok. Hiçbir ayette de bu meseleyle uzaktan yakından ilintili değil..Bu tamamen rivayetlerden müteşekkil bir anlatı..Miraç rivayeti ve özellikle Kudüs&#8217;ü öne çıkarma Emeviler döneminde..Kudüs ve Şam&#8217;la ilgili pek çok İsrailiyat rivayeti de taşınmıştır..(2)</p>
<p>Mescid-i Aksa Kudüs&#8217;teki mescit değil: Emeviler döneminde Şam bölgesinin yönetim merkezi olması ve bu bağlamda Kudüs’ün dini politik kimliği gibi nedenler halifelerin bu bölgeye özel önem vermelerinde etkili olan unsurlardandır. Bu bağlamda özellikle Abdülmelik döneminde Kubbetüssahre gibi görkemli bir mabedin yapılması ve akabinde Mescit-i Aksa’nın inşası bölgenin önemini ve Müslümanların nazarındaki kutsallığını daha da artırmıştır. Özellikle inşa edilen camiye ayette geçen el-Mescidü’l-Aksa adının verilmesi, zamanla yanlış bir anlamayı da beraberinde getirmiş ve adeta ayette zikredilen el-Mescidü’l-Aksa’nın bu camiyle alakalı olduğu gibi bir algı ortaya çıkmıştır. Oysa bu mabetlerde isra ve miraç hadiseleri arasında herhangi bir ilişki yoktur.</p>
<p>(http://ihvanisafaa.blogspot.com.tr/2014/07/isra-ve-mirac-gercegi-israfil-balc.html#sthash.iIwNb19J.dpuf)</p>
<p><strong>Değerlendirme: </strong>Bu durumda İsrafil Balcı&#8217;nın Mescit-i Aksa&#8217;nın yerde olduğunu ama hangi mescit olduğunu açıklamadığını görüyoruz..Madem ki bu mescit Kudüs&#8217;teki Mescit değil, hangisidir?</p>
<p><strong>4-Ercüment Özkan :</strong> Biliyorsunuz İsra, Arapça gece yürüyüşü demektir..(3)</p>
<p>Sohbetten anlaşılana göre Ercüment Özkan miracı inkar ediyor..İsra&#8217;yı maddi bir bedenle yapılabilirliğine kapıyı kapatmıyor..Kudüs&#8217;ten bahsetmiyor..</p>
<p>(http://ahmednazif.blogspot.com.tr/2014/07/ahadtek-hadis-bile-olsa-hadisi-hafife.html)</p>
<p><strong>5. Şaban Ali Düzgün:</strong> Hz. Peygamberin bedenen göklere yükseldiğini söyleyen değil tam tersine yükselmediğini söyleyen ayet-i kerime var&#8230;Bu ayet İsra suresinin içerisinde geçmektedir..İsra (90-94) (4)</p>
<p>İsra mucizesi ne ruhen ne de bedenen olmuştur..İlmen gerçekleşmiştir..(4)</p>
<p><strong>6-Hüseyin Atay:</strong> İsra mucizesi ne ruhen ne de bedenen olmuştur..İlmen gerçekleşmiştir..(4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>3-) Miraç Var, Mescid-i Aksa&#8217;nın nerede olduğu tartışmalı olmakla birlikte Kudüste&#8217;ki Süleyman Mabedi en kuvvetli ihtimal: </strong></span></p>
<p><strong>7-İslamoğlu:</strong></p>
<p><strong>İslamoğlu&#8217;na göre Mirac vardır:</strong></p>
<p>Bu bir anahtar kelimedir dedik subhan. Neden böyle bir anahtarla giriyor. Miraç gibi, isra gibi ruhani bir müşahede için konulan bir sınırdır aslında. Burada bir tasavvur inşa ediliyor. Muhatabın tasavvuru inşa ediliyor. Bir sınır konuluyor. Miracı ve İsrayı, yani insanın Allah’a yürüyüşü gibi sırlarla dolu muhteşem ve ruhani bir olayı anlamaya çalışırken ey insanoğlu gözetmen gereken birinci sınır; Allah’ı kişileştirmemek. Allah’ı indirgememek. Allah’ı yaratıklar dünyasına indirgememek zihninde. Tasavvurunda Allah’ı yaratılmışlarla özdeşleştirmemek.</p>
<p>İşte böyle bir uyarı. İlk anahtar. Mirac’ı, İsra’yı, Yani insanın Allah’la buluşması gibi çok gaybi, sırri, sembolik ve ruhani bir olayı anlamaya çalışırken dikkat etmen gereken ilk şey; Allah’ın aşkın, müteal varlığını içkinleştirmemek. Yani yaratıklar seviyesine indirmemektir. Buna çok dikkat etmelisin. Onun için Subhanelleziy diye başlar. Yani aşkın olan, her türlü kişiselleştirmeden uzak olan. Varlıklara, yaratıklara benzemekten uzak olan O Allah’ki. Bu birinci anahtar.</p>
<p>Burada bir Allah tasavvuru inşa ediliyor. Onun için bu sınıra riayet edeceksin ey muhatap, ey vahyin muhatabı. Eğer Miraç gibi, İsra gibi bir olayı doğru anlamak istiyorsan, her ne ki aklına geliyor, o Allah değildir diyen arifin bu sınırını iyi hatırlamak lazım. leyse ke mislihî şey’ (Şura/11) ayetinin bu bir yorumudur aslında. O hiçbir şey gibi değildir. Yani hiçbir şey de onun gibi değildir elbette.</p>
<p>İkinci anahtarımız da var manasını verdiğim yerde, o da nedir? Bi abdiHİ kulunu. Buda ikinci sınırdır. Birinci Subhan sözcüğünde Allah tasavvuru inşa edildi vahiy tarafından, abdiHİ ile de muhatabın insan tasavvuru inşa ediliyor. Yani içkin, aciz, sınırlı, beşer. Onun için kul olduğu hatırlatılıyor. Bu hadisenin kahramanı olan efendimiz (A.S.) ın bir insan olduğu, bir kul olduğu öncelikle.Abduhu ve Resulühu. O’nun kulu ve elçisi olduğu hatırlatılıyor. İkinci anahtar olması da bu yüzden. Yani İsra ve Mirac gibi İnsan Allah buluşmasına tekabül eden sırri, gaybi ve derûni bir müşahedeyi anlamak için ey insan, Allah’ın aşkın varlığını bir kere, bir çıta olarak göreceksin. İkincisi de insanın içkin varlığını, beşeri varlığını, yani ilahi bir varlık olmadığını, sınırlı bir varlık olduğunu. Bunu da ikinci çıta olarak göreceksin. Onun için bu olayı anlarken insanı ilahlaştırmaya, insanı melekleştirmeye kalkmayacaksın. İnsanın insan tabiatını unutmayacaksın. Yani O’nun kulu Bi abdiHİ olduğunu aklından çıkarmayacaksın.<br />
Hatta min âyâtina. Burada bu yorumumuzu destekleyen de bir şey var. Ayetlerimizden bir kısmını gösterdik diyor. min âyâtina yani hepsini değil. Gaybi sembollerimizin tamamını göstermedik, sadece bir kısmını gösterdik. Onun için bu da abdiHİ’yi destekleyen bir başka ibare.</p>
<p><em>inneHU HUves Semiy’ul Basıyr</em> Zira O, evet sadece O’dur her şeyi işitip her şeyi gören.Ayetin bu sonuncu cümlesi de 3. çıtadır, 3. sınırdır. Nasıl 3. sınır? Her şeyi yalnızca Allah görür. Peygamber gösterileni görür min âyâtina ayetlerimizden linüriyehu min âyâtina ayetlerimizden bir kısmını gösterelim ona diye. Her şeyi mi? Hayır. Onu sadece Allah görür.</p>
<p>Burada geçen Mescidi Aksa, en uzak mabed anlamına gelir. Ki başından beri İslam tefsir geleneği tarafından Kudüs’te ki Süleyman mabedi. Bugün Hz. Ömer camiinin ve kubbetüs sahranın yani haceri muallak ta denilen o kutsal kayanın da içinde bulunduğu çok geniş bir alan. İşte o alanın çevresi ile birlikte mübarek kılındığı Kur’an da beyan ediliyor. İslam tefsir geleneği en uzak mescidi, ora ile tefsir etmiş. Fakat ender de olsa Hamidullah gibi bir takım muttaki alimler bu el Mescidül Aksa’nın Kâbe’nin simetriğinde ki, göklerin ötesinde ki, meleklerin tavaf ettikleri ve aslında Kâbe’nin onun yer yüzünde ki izdüşümü olduğu uzak mescit. Hakk katında ki, ötelerde ki mescit olduğu yorumunu yapanlarda var.<br />
Kudüs; İlya adıyla bilinirdi Resulullah döneminde. Ki hadislere de ilya olarak geçmiştir. Bu ismi Romalılar koymuşlardı Elya. Elinin şehri anlamına Haddi zatında Kudüs’ün adından yola çıkarak bu ayete herhangi bir mana vermek de zor. Fakat şunu söyleyeyim ki İslam geleneğinde daha ilk nesilden itibaren El Mescidül Aksa’nın kapsamına Kudüs’ün alınmış olması ve Miraç hadislerinde Resulallah’ın Kudüs’ten söz etmesi her halükarda bu yüce ve mukaddes yolculuğun kapsamı dahilinde Mescidi Aksa’nın Kudüs’ünde bulunduğunu hükmetmemizi gerektirir. Fakat El Mescidül Aksa eğer Hamidullah üstadımız gibi alimlerin yorumu doğruysa Kâbe’nin aslı olan gökteki en uzak mescitse o zaman bu ayet sadece İsra’dan değil, aynı zamanda miracdan da söz eden bir ayet olur ki, İsra’yı da kapsamış olur, içine almış olur bu yolculuk.(4)</p>
<p><strong> Gerekçeli mealinde ise şunları söylemektedir: </strong></p>
<p>5 el-Mescidu&#8217;l-Aksa:&#8221;en uzak mabed&#8221; veya mescid&#8217;in lügat anlamıyla &#8221;secde edilecek en uzak yer&#8221;. Tefsirlere göre bu, Kudüs&#8217;te bulunan ve çevresinin bereketli kılındığı ifade edilen (Krş:7:137; 21:71,81) Süleyman Mabedi ve onun çevresinde yer alan verimli topraklardır. Buradaki problem,ayetin indiği tarihte Kudüs&#8217;te Süleyman Mabedi&#8217;nin tamamen harap bir halde bulunmasıdır. MS.70&#8217;teki Titus katliamında mabed yerle bir edilmiş ve yeri Hristiyanlar tarafından çöplük haline getirilmiştir. Vahyin indiği dönemde de bu halde bulunuyordu. Bu durumda iki ihtimal vardır:</p>
<p><strong>1) </strong>Ya Allah Rasulü&#8217;ne İsra müşahedesinde gösterilen el Mescidu&#8217;l-Aksa, Süleyman mabedinin yıkılmasından önceki halidir ve bir mucize olarak gösterilmiştir.</p>
<p><strong>2)</strong> Ya da buradaki el-Mescidul Aksa tıpkı Tur 4&#8217;teki el-Beytu&#8217;l-Ma&#8217;mur gibi göklerin ötesindeki &#8221;en uzak mescid&#8221; anlamına gelir. 30:3&#8217;te Filistin topraklarının &#8221;yakın&#8221; olarak nitelendirilmesi bunu teyit eder. Bazıları, Ezraki ve Vakıdi&#8217;nin rivayetine dayanarak, bu mescidin müminlerin gizlice toplanıp ibadet ettikleri Mekke&#8217;ye on mil mesafedeki Cirane&#8217;de olduğunu söyler. &#8221; En uzak mescid&#8221; ile Medine&#8217;deki Mescid-i Nebi&#8217;nin kastedildiğini söyleyenler de olmuşsa da bu tutarsızdır. İkinci şıkka giren görüşler içinde en tutarlısı göklerin ötesindeki en uzak mescid görüşüdür. Secde&#8217;nin hakikatinin, kulun Allah&#8217;a bağlılığını sunması olduğunu hatırlanacak olursa, el-Mescidu&#8217;l-Aksa&#8217;nın karşılığı şu olur: &#8221;insanın Allah&#8217;a bağlılığını sunabileceği en yüksek makam&#8221;. Fakat ayetin devamında hayli ayrıntılı bir biçimde İsrailoğullarından söz edilmesi, Hz. Peygamber&#8217;e müşahede ettirilen mescidin Süleyman Mabedi&#8217;nin orijinal halinin görüntüsü olduğunu teyit eder. Bununla şu mesajı verilmiş olsa gerektir: Davud ve Süleyman peygamberlerin nübüvvet mirasının varisi sensin ey Muhammed! Allahu a&#8217;lem.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>4-) Miraç yok, İsra bedenen, Mescid-i Aksa Mekke&#8217;de:</strong></span></p>
<p><strong>8-Hakkı Yılmaz: </strong></p>
<p><strong>TARİHÎ KAYNAKLARDAKİ MESCİD-İ AKSA:</strong><br />
“Mescid-i Aksa”, “en uzak mescit” demektir. Bu ifadenin kullanılabilmesi için birden fazla mescit olması ve bu mescitlerden birinin merkeze diğerlerinden daha uzak olması gerekir. Aksi hâlde bu ifade dilbilimi bakımından hatalı olur. Nitekim o dönemin Mekke şehrinin tarih ve coğrafyasından bahseden eserlere bakıldığında, karşımıza bu mantığı doğru çıkaran bilgiler çıkmaktadır.</p>
<p>İlk İslâm tarihçilerinden Vakıdî’nin “Kitabü’l-Meğazî” ve el-Ezrakî’nin “Ahbâru’l-Mekke” adlı kitaplarında derlemiş oldukları bilgilere göre, Mekke’de Mescid-i Haram’dan başka değişik yerlerde mescitler vardır. Hatta bazı evler bile Mekkeliler tarafından mescit olarak kullanılmaktadır. Bu mescitlerden biri de Mekke’ye dokuz mil mesafedeki Cirane Vadisi’nin yukarısında olmasından dolayı “Mescid-i Aksa/ en uzak mescit” denilen mescittir. Bu mescidi Kureyş’ten birisi yaptırmıştır. Bir keresinde peygamberimiz burada ihrama girerek Mescid-i Haram’a gelmiş ve Kâbe’yi tavaf etmiştir. Mekke’nin fethinden sonra Müslümanlar bu eski küçük mescitleri yenilememişlerdir. Buna rağmen bu mescitlerin yerlerinde teberrüken namaz kılmışlardır.</p>
<p><strong>VAKIDİ BELGE ORİJİNALİ</strong></p>
<p><strong> UYARI:</strong></p>
<p>O günkü Mekkeliler, kendi inanışlarına göre İbrahim peygamberin dininin mensupları idiler. Dinleri tahrifata uğramış olsa da, kendi anlayışlarına göre namaz, hacc gibi dinî vecibeleri kendi mevcut inançları doğrultusunda yerine getirmekteydiler. Peygamberimizin durumu da aynıydı. Bu husus daima göz önünde tutulmalı, namazın, haccın, secdenin ve dolayısıyla da mescidin peygamberimizin elçi oluşu ile ortaya çıktığı düşünülmemelidir. Diğer taraftan, mescit denilince bugünkü mescitler akla gelmemelidir. Örneğin Mescid-i Haram ve Mescid-i Nebevî denilince onların bugünkü şekli akla gelip bugünkü yapıları anlaşılmamalıdır. O mescitler bugünkü şaşaalı, debdebeli, şatafatlı, tantanalı hâllerine Emevi, Abbasi, Selçuklu, Osmanlı ve Suudiler döneminde getirilmişlerdir. Mescit, secde edilen yer demek olduğuna göre, bu mescitler de, eğitim- öğretim, toplantı yapmak için belirlenmiş olan yerler, yani o çağa göre basit kerpiç yapılar veya ağaçtan yapılma çardaklardır. Önemli olan yapılarının şekli değil, kullanım amaçlarıdır.</p>
<p>Yukarıda verdiğimiz bilgiler ışığında, artık ayetteki “bir kenarını mübarek kıldığımız” ifadesi daha iyi değerlendirilerek Mescid-i Aksa’nın haram/ mübarek bölgenin dışında, kenarında bir yerde olduğu anlaşılmış olmalıdır. Sonuç olarak söylemek gerekirse; Mescid-i Aksa Kudüs’te değil, Mekke’deki haram/mübarek yerin kenarındadır. Dolayısıyla, konumuz olan ayette geçen Mescid-i Aksa da, rivayetlerde söz konusu edilen mescit de Kudüs’teki mescit değil, Mekke’nin kenarındaki bu mescittir. Yani, hakiki Mescid-i Aksa Mekke’nin kenarındadır ve Kur’an’dan yapılan bu tespit, ilk dönem tarih ve coğrafya bilimcisi Vakıdi’in kitabındaki ile aynıdır.</p>
<p>Gerçek bu olmasına rağmen, yukarıda verdiğimiz rivayetlere tefsir, şerh ve haşiye yazanlar, bu rivayetlerde oluşan tutarsızlıklara kılıf hazırlamak için çeşitli teviller ileri sürmüşlerdir. Birçoğu gülünç olan bu tevilleri görmek için klasik kitapların orijinallerine veya tercümelerine bakılabilir. (5)</p>
<p><strong>Değerlendirme: </strong>Hakkı Yılmaz kendi metoduyla çelişmiştir..Kuran ayetlerinin anlaşılmasında Vakıdi&#8217;den önemli bir yardım almıştır..Delil getirdiği rivayet yok sayıldığında yaptığı yorumları destekleyecek akli bir şahidi kalmayacaktır..</p>
<p><strong>9-Yaşar Nuri Öztürk : </strong>Kur&#8217;an&#8217;ın hiçbir yerinde herhangi bir insanın Allah&#8217;­ın yanına yükseldiği, O&#8217;nunla konuştuğu, din buyrukla­rı hususunda O&#8217;nunla pazarlığa girdiği, O&#8217;ndan: &#8220;Ben sana aşıkım, sen olmasan varlıkları yarat­mazdım&#8230;&#8221; şeklinde methiyeler dinlediği yolunda de­ğil bir beyan, bir işaret bile yoktur. Ne yazık ki, Yahudi-Hristiyan mitolojisinden İslam&#8217;a aktarılan Miraç hikâyesi (veya hikâyeleri), tüm bu Kur&#8217;an dışı kabulleri içermektedir.</p>
<p>Bu kabuller, bazı surelerdeki (özellikle Necm ve İsra Sureleri) Cebrail&#8217;e giden zamirleri teviller yapıp Allah&#8217;a göndererek veya ayetleri mitolojiye uydurarak desteklenmektedir. Tümü anlam kaydırması veya tah­riftir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da bir İsra olayı vardır. İsra, aynı adı taşıyan surenin ilk ayetinde de gösterildiği gibi, &#8220;gece yürüyüşü veya gece yürütmek&#8221; demektir. Ayetin be­yanına göre, Hz. Peygamber, bir gece Mescid-i Haram&#8217;dan Mescid-i Aksa&#8217;ya yürütülmüştür. Bu yürütmenin beden ve ruh beraberliğinde mi? yoksa sade­ce ruhen mi olduğu ayette açıklanmamıştır. Hz. Peygamber&#8217;in Mescid-i Aksa&#8217;dan göklere yükseltildiğine ilişkin hiçbir söz ve işaret yoktur. Böyle bir şey, zaten Kur&#8217;an&#8217;ın sünnetullah dediği varlık yasalarına aykırı­dır.</p>
<p>İş bununla da kalmaz: İsra olayındaki yürütme­nin ruh ve beden beraberliğinde olduğunu kabul etmeyen, böyle diyenleri yalancılık ve iftiracı­lıkla suçlayan büyük sahabîler vardır. Bunla­rın başında fakıh sahabî Hz. Âişe gelmektedir. Hz. Âişe, &#8220;Peygamberimiz Miraç gecesi rabbini gördü, onunla konuştu&#8230;&#8221; vs. türünden sözler söyleyenlere şid­detle karşı çıkmış ve şunları söylemiştir: &#8220;Bu sözleri duyunca tüylerim ürperiyor, bunları nasıl söy­leyebiliyorlar. Bunları söyleyenler Allah&#8217;a da Peygamber&#8217;e de iftira etmiş olurlar. Allah hiç­bir beşere görünmez, hiçbir beşerle konuşmaz.&#8221; Hz. Aişe bununla da yetinmemiş, şunu da eklemiştir: &#8220;O gece Hz. Peygamber yatağından hiç ayrılmadı, ayrılsaydı ben görürdüm. Rabbi onu o âlemler­de ruhen dolaştırdı.&#8221;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ı dikkatle okuyanlar görürler ki Hz, Âişe&#8217;nin bu sözleri ve tavrı Kur&#8217;an&#8217;ın beyanlarına ve ruhuna en uygun olanıdır.</p>
<p>Bizim Kur&#8217;an&#8217;dan beslenen düşüncemiz ve inancımız şudur: Hz. Peygamber, bir İsra mucizesiyle lütuflandırılıp bir gece Mekke&#8217;deki Mescid-i Haram&#8217;dan Kudüs&#8217;teki Mescid-i Aksa&#8217;ya götürül­müştür. Bu götürülmenin beden ve ruh beraber­liğinde mi, sadece ruhen mi olduğu meselesi bizim bilgi sınırlarımızın dışındadır. Biz bu noktada durmayı yeğleriz. Hz. Peygamber&#8217;in göklere çıkarıldığı, Allah ile görüştüğü, Al­lah&#8217;ın ona iltifatlar ettiği, namazın uzun bir pazarlıkla farz kılındığı yolundaki rivayetlerin tümünü Kur&#8217;an&#8217;a, dine, uluhiyet ve nübüv­vetin şanına aykırı buluruz.</p>
<p>Hz. Resul&#8217;ün Cenabı Hakk&#8217;ın tecellilerine ruhen muhatap olmasına gelince o bir kerelik değildir. Resul bu tecellilerin her an muhatabı­dır. O muhatap olmanın nasıllığı ise bize anla­tılmamıştır. O halde biz o noktada da dururuz; kafamızdan veya û söylemlerinden yararlanıp senaryolar oluşturmayız.</p>
<p>Yahudi-Hristiyan mitolojisinden aktarılan kabuller­le Kur&#8217;an&#8217;daki İsra olayının kaynaştırılmasından do­ğan sapmalar Hz. Muhammed&#8217;in û elçisi niteliklerine ters düşen birçok bid&#8217;at ve hurafe barındırmaktadır. (6)</p>
<p><strong>Değerlendirme: </strong>Burada yazının bir cümlesine dikkat çekmek istiyorum..Y.Nuri: &#8220;Bu kabuller, bazı surelerdeki (özellikle Necm ve İsra Sureleri) Cebrail&#8217;e giden zamirleri teviller yapıp Allah&#8217;a göndererek veya ayetleri mitolojiye uydurarak desteklenmektedir. Tümü anlam kaydırması veya tah­riftir&#8221;. Hakkı Yılmaz ise tam bunun aksine bir iddiada bulunmakta :Kısaca özetlemek gerekirse, Necm suresinin ilgili ayetleri çarpıtılmış ve Allah&#8217;a ait olan nitelikler maalesef Cebrail`e yakıştırılarak Kuan&#8217;ı vahyedenin Cebrail olduğu ileri sürülmüştür. Necm Suresi’nin ilgili ayetlerinde vahyi kimin öğrettiği isimle değil, sıfatlarla açıklanmıştır.</p>
<p>(http://www.istekuran.com/isra.html#VVYKwOEGBYoQSmwe.99)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="color: #000080;"><strong>5- Göklere çıkış var, miraç bedenen, Mescid-i Aksa gökteki beyti mamur:</strong></span></p>
<p><strong>10-Abdülaziz Bayındır:  </strong>Mescid-i Aksa meleklerin tavaf ettiği gökteki Beyt-i Mamur&#8217;dur. (7)</p>
<p>Allah, ayetleri, ayetlerle açıklamıştır. O yola girmeyince Kur’ân-Sünnet bütünlüğü bozulmakta ve çelişkiler oluşmaktadır. Açıklamayı Kur’ân’dan aldığımızda Allah Teâlâ’nın şöyle dediğini görürüz:</p>
<p>“(Orada Muhammed’in) gözü kaymadı; sınırı da aşmadı.” (Necm, 53/17)</p>
<p>Gözün kaymaması ve sınırı aşmama, ancak ruh ve beden birleşince olabilir. Bu sebep bu olay uyanıkken ve ruh-beden bütünlüğü içinde gerçekleşmiştir. (8)</p>
<p>*</p>
<p><strong>Sonuç:</strong> Hemen hemen her hususta birbirleriyle çelişki içinde olan bu insanlar ehl-i sünnete saldırmadan önce kendi içlerinde tutarlı, birbirini destekleyen bir noktaya gelmeleri gerek..Yorumlardan açıkça anlaşılıyor ki bir mealcinin dediği diğerini tutmuyor..Birinin hak dediği diğerine göre batıl..Mescid-i Aksa yerde mi gökte mi diye sorsan kimisi yerde kimisi gökte diyecektir..Yerde diyenler de kimisi Kudüs&#8217;te kimisi Mekke&#8217;de diyecektir..İsra, bedenen mi ruhen mi diye sorsan kimisi ruhen kimisi bedenen diyecek hatta bazısı  ne ruhen ne bedenen, zihnen diyecektir..Her bir beyin adetince ihtilaf vukuya geliyor..Bu karmaşaya aldanıp birbirlerinden herhangi bir üstünlüğü olmayan mealciler içinden gelişigüzel yapılan tercihle sahih hadislerin bize verdiği bilgileri görmezden gelmek akıllı kişinin işi değildir..Hakkı Yılmaz gibi birinin zora düşünce Vakidi&#8217;den nasıl faydalandığını gördük..Mealcilerin bu çaresiz halleri düşünüldüğünde ehl-i sünnetin yolunun ne kadar aydınlık ve çelişkiden uzak olduğu daha rahat anlaşılıyor..Hadisleri inkarın nasıl bir kaos oluşturduğunun güzel bir örneği..</p>
<p>***</p>
<p>(1) -https://www.youtube.com/watch?v=3P9ojWHwom8&amp;t=09m09s<br />
(2) -http://www.dailymotion.com/video/x18p639_kur-an-isra-olayini-anlatir-mirac-ise-rivayetlerle-inanc-haline-gelmistir-prof-dr-israfil-balci_school<br />
ayrıca bkz: https://www.youtube.com/watch?v=PMRfVyhdtNQ<br />
(3) -https://www.youtube.com/watch?v=-RA2CEx-pDY<br />
(4) -https://www.youtube.com/watch?v=l72Yae067hs<br />
(5) -http://www.istekuran.com/isra.html#JgjoqeJIQllR3phC.99</p>
<p>(6) -Yaşar Nuri Öztürk, İslam Nasıl Yozlaştırıldı.<br />
(7) -https://www.youtube.com/watch?v=jJ2iDnaNQqI<br />
(8) -http://www.suleymaniyevakfi.org/roportajlar/isra-ve-mirac.html</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>http://ravzaimutahhara.blogspot.com.tr/2015/08/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin.html</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/">İsra ve Miraç hususunda Mealcilerin büyük çelişkisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/isra-ve-mirac-hususunda-mealcilerin-buyuk-celiskisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>5</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yasin Pişgin Hoca&#8217;dan, Mehmet Okuyan&#8217;a Reddiye&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 Jun 2016 19:05:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kabir/Ahiret/Haşir]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Berzah]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anda Kabir Azabı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Hoca'dan Mehmet Okuyan'a Reddiye]]></category>
		<category><![CDATA[Yasin Pişgin Yazıları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11350</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi diyor ki; &#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221; Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230; Öncelikle ifade etmem gerekir; &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/" rel="attachment wp-att-11351"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-11351" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg" alt="Yasin Pişgin Hoca'dan, Mehmet Okuyan'a Reddiye..." width="404" height="303" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/0-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 404px) 100vw, 404px" /></a></p>
<div class="text_exposed_show">
<p><strong>Şimdi diyor ki;</strong></p>
<p>&#8220;Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabını ima eden bir ayet yok&#8230;&#8221;</p>
<p>Haydi sünnetteki meşhur pek çok rivayeti bir kenara bırakalım da tam da onun dediği gibi Kur&#8217;an penceresinden kabir azabına bakalım&#8230;</p>
<p><strong>Öncelikle ifade etmem gerekir;</strong> &#8220;kabir hayatı&#8221; (ya da kabir azabı ve mükâfatı) simge bir kavramdır. bu kavram; bir kabri olsun olmasın, kabrinde çürümüş bulunsun ya da bulunmasın insanın ölümünden, kıyamet için dirileceği zamana kadarki metafizik hayatını ifade eder. yani öldün mü geriye dönemezsin. dünya yaşamı ile senin ruhun arasında artık aşılması imkânsız bir perde var demektir. bu perdenin adı &#8220;berzah&#8221;tır. bu perdenin ardındaki hayat ise kıyametle başlayacak ahiret hayatından başka bir şey olup &#8220;berzah âlemi&#8221; diye isimlendirilir. ayetle sabit inanmazsan/inanırsan bak&#8230;</p>
<p>&#8220;Nihayet onlardan birine ölüm gelince, &#8220;Rabbim! Beni dünyaya geri gönderiniz ki, terk ettiğim dünyada salih bir amel yapayım&#8221; der. Hayır! Bu, sadece onun söylediği (boş) bir sözden ibarettir. Onların arkasında, tekrar dirilecekleri güne kadar (devam edecek, dönmelerine engel) bir perde (berzah) vardır.&#8221;</p>
<p><strong>Diyor ki;</strong> &#8220;berzah hayatı diye bir şey yok.&#8221;<br />
ama ayet &#8220;var&#8221; diyor. üstelik ayet; Allah&#8217;ın, berzahta bulunan ve dünyaya geri dönmek isteyen bir insanla konuştuğunu bize haber veriyor.yani adam ölmüş, ama şuuru, muhasebesi, temennileri halen dipdiri. Allah&#8217;a yalvarıyor; &#8220;ne olur Allah&#8217;ım beni geri döndür&#8221; diye.</p>
<p>Hadisleri şimdilik bir kenara bırakalım desem de bir hadise atıf yapmadan geçemeyeceğim. bu bahsettiğim berzah hayatı ya cennet bahçelerinden bir bahçedir; ya da cehennem çukurlarından bir çukur. böyle buyuruyor efendimiz&#8230;</p>
<p>Her ne kadar biz hissedemesek de şehitler diridirler ve Allah&#8217;ın katında rızıklandırılırlar (Âl-i İmrân, 3/129). yani sen bir şehide &#8220;ölü&#8221; dediğin an, yani şu an o, diri ve nimetlendiriliyor&#8230; işte cennet bahçelerinden bir bahçe&#8230;</p>
<p>Allah buyuruyor ki; Firavunu ve ailesini çok kötü bir azap kuşattı (Mü&#8217;min, 40/46). nedir bu kötü azap???</p>
<p>şimdi Allah&#8217;a kulak ver: &#8220;(O azap öyle bir) ateş ki, onlar sabah akşam ona sunulurlar. Kıyametin kopacağı günde de, &#8220;Firavun ailesini azabın en şiddetlisine sokun&#8221; denilecektir&#8221; (Mü&#8217;min, 40/47). işte cehennem çukurlarından bir çukur&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi azizim!</strong></p>
<p>ayette iki azaptan bahsediliyor: birincisi; kıyametin kopuşundan önce firavun ve avanesinin sabah akşam maruz kaldıkları azap&#8230; işte bu bildiğimiz ve itikat ettiğimiz kabir azabı&#8230;<br />
ayetin ikinci cümlesi ise ayette &#8221; <strong>اَشَدَّ الْعَذَابِ</strong>&#8221; &#8220;en şiddetli azap&#8221; olarak ifade edilen cehennem azabı. o, zaten malum&#8230;<br />
şimdi elini vicdanına koy da karar ver&#8230;</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;a göre kabirde bir sevap, bir azap ve bir hayat nasıl oluyor da olmuyor???</p>
<p>el-insaf&#8230;</p>
<p>Şimdi mesele &#8220;basit bir kabir azabı inkarı&#8221; meselesi değil. mesele bir çırpıda; Kur&#8217;an, sünnet ve sebîlu&#8217;l-mü&#8217;minîn potasında vücut bulan on dört asırlık birikimi alaşağı edip yok saymak. mesele yeni bir din restorasyonu&#8230;</p>
<p>Acı olan ise konuyla ilgili ayetlere eklektik, parçacı, samimiyetsiz ve bütünsellikten uzak bir şekilde yaklaşmak ve milletin gözünün içine baka baka asırların akidesini inkar etmek&#8230;</p>
<p>Vâkıa suresinin son sayfasında Aziz ve Celil olan Allah; can gelip de boğaza dayandığı zaman, ölünün yakınlarının bakıp kalacağını, o an kendisinin (ve ruh kabzeden meleklerin) ölüye, dostlarından daha yakın olacağını ifade ediyor (Vâkıa, 56/83-88) ve üç ölüm şeklinden bahsediyor:</p>
<p><strong>bunların ilki;</strong> <strong>فَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُقَرَّبِينَ فَرَوْحٌ وَرَيْحَانٌ وَجَنَّتُ نَعِيمٍ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Allah&#8217;a yakın kılınmışlardan ise, ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır&#8221; (Vâkıa 56/88-89). Ayetin metninde ilginç olan husus, ölümden sonra başlayan rahatlık ve nimet sürecinin &#8220;hemen meydana gelmek&#8221;i anlamını içeren &#8220;tâkibiye fâsı&#8221; ile gelmesidir. buradaki rahatlık ruh kabzının kolaylığına; güzel rızık olarak meallendirilen &#8220;reyhan&#8221; ise cennete girmeden mazhar olunan nimete delalet ediyor. cennet ise &#8220;takibiye vav&#8221;ı ile üçüncü sırada zikrediliyor.</p>
<p><strong>ikincisi;</strong> <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ فَسَلَامٌ لَكَ مِنْ أَصْحَابِ الْيَمِينِ</strong> &#8220;Eğer (ölen kişi) Ahiret mutluluğuna ermiş kişilerden ise, kendisine, &#8220;Selâm sana Ahiret mutluluğuna ermişlerden!&#8221; denir&#8221; (Vâkıa, 56/90-91). bu ölü ortalama bir mümin ki; selamete erdi. bunun için; ilkinde kullanılan övgü ve nimetler zikredilmedi ama bu da selamete erdi.</p>
<p><strong>üçüncüsü ise</strong>; <strong>وَأَمَّا إِنْ كَانَ مِنَ الْمُكَذِّبِينَ الضَّالِّينَ فَنُزُلٌ مِنْ حَمِيمٍ وَتَصْلِيَةُ جَحِي</strong>مٍ &#8220;Ama haktan sapan yalancılardan ise, işte ona da kaynar sudan bir ziyafet; bir de cehenneme atılma vardır&#8221; (Vâkıa, 56/92-94). bu ölü için &#8220;takibiye fâsı&#8221; ile zikredilen &#8220;kaynar sudan ziyafet&#8221;; cehennemin dışında gerçekleşen bir cezadır. cehenneme girmek &#8220;tasliyetü cahîm&#8221; ifadesiyle geliyor. yani cehenneme girmek kaynar sudan sonra; kaynar su ise cehennemden önce&#8230;</p>
<p><strong>Şimdi zikredeceğim iki ayet Vâkıa 92-94&#8217;ün adeta tefsiridir:</strong> <strong>وَلَوْ تَرٰى اِذْ يَتَوَفَّى الَّذٖينَ كَفَرُوا الْمَلٰئِكَةُ يَضْرِبُونَ وُجُوهَهُمْ وَاَدْبَارَهُمْ وَذُوقُوا عَذَابَ الْحَرٖيقِ</strong> &#8220;Melekler, kâfirlerin yüzlerine ve artlarına vura vura ve &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; diyerek canlarını alırken bir görseydin&#8221; (Enfâl, 8/50; Bkz. Muhammed, 47/27). lütfen meleklerin; &#8220;haydi tadın yangın azabını&#8221; ifadesindeki azaba ve bu sözün ölüm esnasında söylendiğine dikkat edelim. yani azap ölümle birlikte başlıyor&#8230;bir tutam arapça bilgisi, bir parça insafı olan herkes ayetlerin açık bir şekilde cennet ve cehennemden önce ödül ve cezanın olduğunu anlamakta zorlanmaz.</p>
<p>Önceki yazımızda şehitlere &#8220;ölü&#8221; denmemesi gerektiğini, onların diri bir şekilde Allah&#8217;ın katında rızıklandırıldıklarını ifade eden ayetlerden bahsetmiştik. &#8220;onların diriliği ve nimetlendirmeleri kıyamet koptuktan sonradır&#8221; diye yorumlar yapılmış.</p>
<p><strong>azizim!</strong> kıyamet &#8220;ba&#8217;s&#8221; ile (yani ölümden sonra dirilişle) başlıyor. o zaman herkes diri, yalnız şehitler değil. o zaman pek çok mümin rızıklandırılıyor, yalnız şehitler değil&#8230; &#8220;onlara ölüler demeyin&#8221; hitabı bize dünyada yöneltiliyor, ahirette değil. hasılı biz burada; onlar da orada diriler&#8230; ya da biz burada ölüyüz; onlar orada diriler&#8230;</p>
<p>Allah yolunda can veren kişinin böyle mükâfatı olur da; onun canını alan zalim (ve her türlü zulmü icra eden), ruhlar âleminde mışıl mışıl uyur mu???</p>
<p><strong>el-Cevap:</strong> <strong>اِذِ الظَّالِمُونَ فٖى غَمَرَاتِ الْمَوْتِ وَالْمَلٰئِكَةُ بَاسِطُوا اَيْدٖيهِمْ اَخْرِجُوا اَنْفُسَكُمْ اَلْيَوْمَ تُجْزَوْنَ عَذَابَ الْهُونِ</strong> &#8220;Zalimlerin şiddetli ölüm sancıları içinde çırpındığı; meleklerin, ellerini uzatmış, &#8220;Haydi canlarınızı çıkarın! Bugün aşağılayıcı azap ile cezalandırılacaksınız&#8221; diyecekleri zaman hâllerini bir görsen!&#8221; (En&#8217;âm, 6/93). daha azap ölüm anında başlıyor ve melekler &#8220;bugün&#8221; derken ölüm ile başlayan zaman dilimini zikrediyorlar. &#8220;aşağılayıcı bir azapla cezalandırılacaksınız&#8221; derken de acaba hangi azabı kastediyorlar?</p>
<p><strong>Şimdi soralım;</strong> nasıl oluyor da Kur&#8217;an&#8217;da kabir azabı olmuyor???</p>
<p><strong>Bir de dedi ki;</strong><br />
&#8220;Öyle kabrin başında telkinmiş, Kur&#8217;an okumakmış&#8230;<br />
bunlar boş şeyler&#8230;&#8221;<br />
Ölüler bunları duymazmış&#8230;</p>
<p><strong>O halde</strong> niçin Hz. Peygamber Bakî&#8217; kabristanlığına her girdiğinde;<strong> السَّلَامُ عَلَيْكُمْ دَارَ قَوْمٍ مُؤْمِنِينَ، وَإِنَّا إِنْ شَاءَ اللهُ بِكُمْ لَاحِقُونَ</strong> &#8220;Ey mü&#8217;minler topluluğunun yurdu! Allah&#8217;ın selamı üzerinize olsun. (yakında) biz de size katılacağız&#8221; (Müslim, Nesâî, İbn Mâce, İmam Mâlik) diye onlarla muhatap sigasıyla selamlaştı.</p>
<p>Ya da Bedir savaşından sonra müşriklerin cesetlerini bir çukurun içine doldurup da onlara;<strong> فَإِنَّا قَدْ وَجَدْنَا مَا وَعَدَنَا رَبُّنَا حَقًّا، فَهَلْ وَجَدْتُمْ مَا وَعَدَ رَبُّكُمْ حَقًّا</strong> &#8220;Biz Rabbimizin bize vaadettiğini (zaferi) hak olarak bulduk; siz de Rabbinizin size vaadettiğini (azabı) hak olarak buldunuz mu?&#8221; diye sordu. Hz. Ömer<strong> مَا تُكَلِّمُ مِنْ أَجْسَادٍ لاَ أَرْوَاحَ لَهَا؟</strong> &#8220;ruhu olmayan cesetlerle ne konuşuyorsun&#8221; dediğinde, Allah Rasulü;<strong> وَالَّذِي نَفْسُ مُحَمَّدٍ بِيَدِهِ، مَا أَنْتُمْ بِأَسْمَعَ لِمَا أَقُولُ مِنْهُمْ</strong> &#8220;Muhammed&#8217;in canını elinde bulunduran Allah&#8217;a yemin olsun ki; onlar sizden daha iyi duyarlar (siz onlardan daha iyi duyamazsınız) (Buhârî, İbn Mâce)&#8221; buyurmadı mı?&#8230;</p>
<p>İstifini bozmadı; hadisleri duymadı<br />
Besbelli paradigmasına uymadı&#8230;</p>
<p>Doç. Dr. Yasin PİŞGİN Hoca</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/">Yasin Pişgin Hoca’dan, Mehmet Okuyan’a Reddiye…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yasin-pisgin-hocadan-mehmet-okuyana-reddiye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>6</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı&#8230;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Feb 2016 20:12:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Abdulaziz Bayındır]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Abdülaziz Bayındır']]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet Hocaoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran Müslümanlığı]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Meal]]></category>
		<category><![CDATA[Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı...]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10216</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâmı yeni tanıyan biri İslamoğlu, Bayındır, Okuyan, Dorman, Taslaman veya Yaşar Nuri gibi birine rastlarsa ne olur&#8230;? &#8211; Merhaba, ben İslâm ile yeni tanışacağım! &#8211; Ehlen Vesehlen, merhaba kardeşim, ne iyi etmişsin, tam yerine geldin (!). &#8211; Hristiyan ve Musevilerde olduğu gibi İslamda da aynı Tanrı var sanırım bir de Muhammed var, bir de Kur’ân [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/">Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/kuran-tesbih-ve-ay-2/" rel="attachment wp-att-10218"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10218" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay.jpg" alt="Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı..." width="600" height="400" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/kuran-tesbih-ve-ay-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 600px) 100vw, 600px" /></a></p>
<p>İslâmı yeni tanıyan biri İslamoğlu, Bayındır, Okuyan, Dorman, Taslaman veya Yaşar Nuri gibi birine rastlarsa ne olur&#8230;?</p>
<p>&#8211; Merhaba, ben İslâm ile yeni tanışacağım!</p>
<p>&#8211; Ehlen Vesehlen, merhaba kardeşim, ne iyi etmişsin, tam yerine geldin (!).</p>
<p>&#8211; Hristiyan ve Musevilerde olduğu gibi İslamda da aynı Tanrı var sanırım bir de Muhammed var, bir de Kur’ân mı? Ne yapmam gerekiyor İslâma girmek için?</p>
<p>&#8211; Hah evet, çok güzel araştırmışsın, ben de eksik kalanları düzeltip tamamlarım sana, mesela Tanrı değil Allah ve İslâma girmek için şehadet getirmelisin!</p>
<p>&#8211; Peki şehadet nedir, ne demektir?</p>
<p>&#8211; Eşhedu Enla İlâhe illallah Ve Eşhedu enne Muhammeden Rasulullah, diyoruz, yani Allah&#8217;tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in Onun Rasulu olduğuna şahitlik ederim demek.</p>
<p>&#8211; Peki, ama önce aklımdaki soruların cevabını bulup tatmin olmak istiyorum, olur mu?</p>
<p>&#8211; Elbette kardeşim, tabi ki bak çok önemli bir hususu dile getirdin (!) AKIL, aklına hakaret etmeden, uydurulmuş şeylerden uzak, indirilmiş dini anlatayım sana&#8230;</p>
<p>&#8211; Uydurulmuş mu, Baba Oğul gibi mi?</p>
<p>&#8211; Öyle sayılır, bazı insanlar şeyh evliya keramet mucize gibi şeylerin peşine düşmüşler ve TEK SAĞLAM KAYNAK olan KUR’AN&#8217;dan kopmuşlar. Biz de &#8220;Kurân müslümanlığı&#8221; diye ümmeti kurtarıyoruz&#8230;</p>
<p>&#8211; Kurân, İslâmın kitabı değil mi?</p>
<p>&#8211; Evet.</p>
<p>&#8211; Mucize her dinde vardı, yaratıcı kendi varlığını bizi aciz bırakan hallerle göstermiyor mu?</p>
<p>&#8211; Yok kardeşim, bunlar hep işte o Güya(!) keramet sahibi evliya veya şeyh&#8217;ler vasıtasıyla uydurulmuş şeyler(!) Tek Mucize Kurândır.</p>
<p>&#8211; Ben Kur’ânı okudum ancak, kendisi bizzat mucize haklısınız, diğer yandan içinde türlü mucizelerden bahsediyor, sadece Muhammedin değil diğer peygamberlerin de mucizelerinden bahsediyor, Süleyman ve sarayı, İbrahim ve ateşi, ve daha niceleri. Hem evliya ifadesi uydurulmuş dediniz, Kuranda geçiyor.</p>
<p>&#8211; A ah okudun mu? Ben sana izah ederim hepsini (!) o evliya anlatıldığı gibi değil, hem keramet ya da mucize diye birşey yok, tercüme edenler el etek öptürmek için, aklımızı kullanmayalım diye böyle yazmışlar&#8230;! Herkes okusa anlar, makamlar uydurmuşlar, AKLA HAKARET EDİYORLAR&#8230;</p>
<p>&#8211; Kafamdakiler çok netti, şimdi siz böyle deyince kafam çok karıştı, TEK SAĞLAM KAYNAK dediğiniz bu kitapta herşey açık.</p>
<p>&#8211; Evet işte ben de bunu diyorum, TEK REFERANS bu.</p>
<p>&#8211; Peki size bir kaç soru sorayım madem, bu Kurân&#8217;ı diğer Kitaplar gibi bozulmamasının delili nedir? 1400 yıldan beri kimler getirip taşımış?</p>
<p>&#8211; Kendi içinde yazıyor zaten, bu kitabın bir harfi bile bozulmaz, hem Allah’ın korumasındaki bu ayetlerin taşınmaya ihtiyacı yok ki, bizzat O&#8217;nun korumasında&#8230;</p>
<p>&#8211; Şimdi ben size bir kitap versem içine de yazsam; bu kitap bozulmamıştır, korunmaktadır diye (!) Akıldan bahsettiniz ya ondan soruyorum! Kitabın dışından bir delil yok mudur? Hem bu kitap havadan kendi kendine mi indi, 1400 yıl geriden buraya ışınlandı mı? Yoksa siz mi zamanda yolculuk yapıp oradan gidip aldınız? AKLA HAKARET olmasın diye tekrar sorayım dedim. Bir de bu peygamberin (S. A. V) hadisleri yani sünnet varmış, hani Kuranda diyor, &#8220;Rasûlüme uyun ki Ben de sizi seveyim&#8221; ya, &#8220;Alemlere Rahmet&#8221; olana nasıl uyacağız?</p>
<p>&#8211; Yahu hiç şüphe edilmez Kurandan, elbette insanlar taşımış getirmişler, ancak bu kitap Allah’ın korumasında olduğu için dokunamamışlar, ancak hadisler uydurup kendilerine makam vermişler. Peygamberimiz Kuran&#8217;ın dışında hareket etmemiş ve konuşmamış, &#8220;o hevâsından konuşmaz&#8221; ayetle sabit, o yaşayan Kurân’dır. Kurandan başkasına ihtiyaç yoktur. Kafanı karıştırma hiç, aradığın her şeyi Kuranda bulursun&#8230;</p>
<p>&#8211; Bu Allah, kitap olan Kuranı koruyabiliyor da yaşayan Kurân olan ve uyun dediği âlemlere rahmet olanı koruyamamış yani! Bu insanlar hem Kuranı saf ve duru ve bozmadan sadakatle taşımış, hem hadis uydurarak fitne mi çıkarmışlar yani? AKILDAN BAHSETMESENİZ HİÇ SORMAZDIM bunları&#8230;</p>
<p>&#8211; Kafan çok karışmış senin, Allah ile aramıza perde koymamalıyız, din ile ilgili, hayat ile ilgili her şey bu kitapta&#8230;</p>
<p>&#8211; Sizinle konuşana kadar çok netti aslında! Şehadet dediniz, ikinci cümlesini katlettiniz&#8230; Peki, namaz kılıyorsunuz mesela, Kurânda baktım nasıl kılınacağını tarif etmiyor, siz neye göre kılıyorsunuz?</p>
<p>&#8211; Kurânda olmaz olur mu, sabaha doğru, akşam, gecenin bir vakti, Güneş tepedeyken vs. ayetlerle 5 vakit yazılı, usulca tesbih edin diye de yazıyor tarif ediyor üstelik.</p>
<p>&#8211; Hayır, kraat, rüku, secde, kaç rekat olduğu, nasıl duracağını, hangi duaları ya da âyetleri okuyacağını yazmamış. Oysa camilerinizde 14 asırdır uygulanan bir şekli var, bunun delilini soruyorum!? Madem sadece Kurân diyorsunuz, Kurân müslümanlığı diyorsunuz, aklınıza hakaret ettirmeyin diyorsunuz, ben de delili nerede diye soruyorum? Banyoda ya da amuda kalkarak mı kılmalıyım namazı, sırt üstü ya da yüzüstü yatarak mı?</p>
<p>&#8211; Edeplice yaklaşın diyor Kurân, nasıl kılındığı Hz. Adem&#8217;den İbrahim&#8217;den beri hep bilinir. Biz de onlara uyuyoruz. Kaç rekat ve şekli sana kalmış, uydurulmuş şeylerden uzak durun yeter, kabul edecek olan ise Allah&#8217;tır.</p>
<p>&#8211; Bakın ben bir denizciyim, Kurânda binler mucize var, ancak hiç deniz görmemiş biri yani Muhammede (S. A. V) inen bu kitapta denizcilerin bile yeni öğrendiği şeyler yazılı, geleceğe yönelik haberleri vermesi bir yana, bizzat görülen mucizeler (miraç vs.) anlatılmış. Bugün nasa ayın ikiye ayrılıp birleştiği izleri bulmuş gizliyor. Dünyadaki tüm denizciler sizin bu Üsküdar&#8217;da bulunan Hüdai yolunu bilirler, korumalı bir alandır ve fırtınalar kopsa, orada rüzgar esmez, bir damla yağmur düşmez. Fizik kanunlarına aykırı şeyler keramet ise, kimsenin inkâr edemeyeceği yüzyıllardır süre gelen bir keramet değil mi bu? Aziz Mahmut Hüdai bir evliyadır o halde. Yaşayan Kurân&#8217;ı yaşamayıp, Kurândan sadece meali ile ne anlarsak onu mu yaşayacağız? Anlayamadığımız yerde uydurmak serbest mi? Mucizeye karşı çıkmanız acizliği kabul edemeyişiniz ve kibrinizden mi?</p>
<p>Benden önce siz şehadet getirin de, ikinci cümleyi sözde bırakmayıp hayata geçirin lütfen. Kendinizden başka herkesi makam iftirası ile yaftalarken, hepsinin üstünde bir âlim, bir hoca, bir müslüman olarak ilan ediyorsunuz. Akla hakaret diyor, ancak akla bizzat siz hakaret ediyorsunuz. Neden okuduğunuz okulda üniversitede hocanızı oturtup siz ders vermediniz? Böylesine sadık, ve sünnet ile yaşayan asil bir silsileye tavrınız, yücelere ulaşmaya çalışan cücelerinki gibi, havaya tükürüyorsunuz.</p>
<p>Dönüp geldiği adres belli. Hakk etmediğinizi de kimse söyleyemez herhâlde! Amman siz kimseye tebliğde bulunmayın! Ben sizi ve siz gibileri dünyaya ilan edeyim ki, başkalarının aklına da hakaret etmeyin, çarpık ve yamuk güdümlü ifadelerinizden korunsun &#8220;ümmeti davet&#8221;&#8230;</p>
<p>&#8211; Hep cahiller(!) beni buluyor, sen git zaten! Akıllı olan, aklını bana verip dikkatle dinleyecek olan, nasibi olan gelsin. Peh&#8230;!</p>
<p>&#8211; Allah ile aranıza kimseyi almayın derken, kendinizi araya sokup, 1400 yılı tarihten silip, yüzlerce hadis âlimi ve hafızlara türlü hakaretler ediyor uydurulmuş din diyorsunuz! Fizik kanunlarına karşı çıkıyor, Kurana havadan zembille inmiş muamelesi yaparak indirilmiş din diyorsunuz! Demek Sui ulema diye duyduğum hadis buymuş. Sizden önce Kuranı okuyup biraz soruşturmasam, ne uyduruk bir din bu(!) deyip dönerdim muhakkak. Allah sizden sadece ümmeti daveti değil, ümmeti icabet olan Müslümanları da korusun&#8230;</p>
<p>Psk Dr Hikmet Hocaoğlu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/">Uydurulmuş Dinden İndirilmiş Dine Kurân Müslümanlığı…</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/uydurulmus-dinden-indirilmis-dine-kuran-muslumanligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an Müslümanlığı ve Neo-Selefilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-muslumanligi-ve-neo-selefilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-muslumanligi-ve-neo-selefilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 11 Dec 2015 18:57:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Mustafa İslamoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Eliaçık]]></category>
		<category><![CDATA[Bana Kuran Yeter !]]></category>
		<category><![CDATA[Caner Taslaman]]></category>
		<category><![CDATA[Cemaleddin Efgani]]></category>
		<category><![CDATA[Edip Yüksel]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an ile Yetinme]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Okuyan]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Abduh]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Sünneti İnkar Edenler]]></category>
		<category><![CDATA[Seyyid Kutub]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9994</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur&#8217;an müslümanlığı hakkında daha önce başarısız bulduğum bir yazıda bir şeyler karalamıştım. Şimdi biraz ayrıntılı olarak meseleye girmek istiyorum. Son zamanlarda Caner Taslaman, Mehmet Okuyan,Mustafa İslamoğlu, Edip Yüksel, İhsan Eliaçık, Emre Dorman, Kuran Araştırmaları Grubu gibi kişiler ve gruplarca Kur&#8217;an Müslümanlığı söylevi çok başarılı bir şekilde dile getiriliyor. Tabi daha önceden Hüseyin Atay ve Yaşar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-muslumanligi-ve-neo-selefilik/">Kur’an Müslümanlığı ve Neo-Selefilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mustafa-islamoglu-mehmet-okuyan-ve-caner-taslaman-teke-tekte-gelenekteki-uydurmalarin-zararlarini-tartisti-video.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9995" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mustafa-islamoglu-mehmet-okuyan-ve-caner-taslaman-teke-tekte-gelenekteki-uydurmalarin-zararlarini-tartisti-video.jpg" alt="Kuran Müslümanlığı ve Neo-SELEFİLİK" width="660" height="351" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mustafa-islamoglu-mehmet-okuyan-ve-caner-taslaman-teke-tekte-gelenekteki-uydurmalarin-zararlarini-tartisti-video.jpg 660w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mustafa-islamoglu-mehmet-okuyan-ve-caner-taslaman-teke-tekte-gelenekteki-uydurmalarin-zararlarini-tartisti-video-600x319.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/mustafa-islamoglu-mehmet-okuyan-ve-caner-taslaman-teke-tekte-gelenekteki-uydurmalarin-zararlarini-tartisti-video-300x160.jpg 300w" sizes="(max-width: 660px) 100vw, 660px" /></a></p>
<p>Kur&#8217;an müslümanlığı hakkında daha önce başarısız bulduğum bir yazıda bir şeyler karalamıştım. Şimdi biraz ayrıntılı olarak meseleye girmek istiyorum.</p>
<p>Son zamanlarda Caner Taslaman, Mehmet Okuyan,Mustafa İslamoğlu, Edip Yüksel, İhsan Eliaçık, Emre Dorman, Kuran Araştırmaları Grubu gibi kişiler ve gruplarca Kur&#8217;an Müslümanlığı söylevi çok başarılı bir şekilde dile getiriliyor.</p>
<p>Tabi daha önceden Hüseyin Atay ve Yaşar Nuri Öztürk&#8217;ünde bu şekilde söylevleri olmuştu. Bana göre bu kişilerin söylevleri o yukarda saydığım kişiler kadar halk üzerinde etki yapmamıştı. Bunun nedenleri arasında internetin öncekiler zamanında yeterli kullanılmaması ve Yaşar Nuri&#8217;nin ideolojik görüşlerinin halk tarafında bir karşılığı olmaması yatar.</p>
<p>Dediğim gibi Caner Taslaman, Edip Yüksel ve benzerlerinin interneti başarılı bir şekilde kullanması ve bu kişilerden, gruplardan bir pire gibi türeyen blog ve sosyal medya hesapları Kur&#8217;an Müslümanlığı söylevini hiç olmadığı kadar yaydı.</p>
<p>Bu söylevin bu kadar yayılması elbette tek yönlü değil. Olay çağdaş müslümanların geleneksel olan herşeyden kopup düşman olma isteğiyle de alakalı. Modernizmin oluşturduğu değerleri içselleştirmesiyle alakalı.</p>
<p>Kur&#8217;an yeter, mezhepler bölünmedir, hadislere güvenemeyiz(ya da Edip&#8217;in yaptığı gibi hepsi uydurmadır demek), tarikat şirk ve bid&#8217;attir, fıkıh Kur&#8217;an&#8217;a aykırı, tasavvuf ve kelam dine ilave vb. söylevleri ve çok daha fazlasını kullanarak slogan müslümanlığına dönmüş bir din anlayışı oluştu.</p>
<p>İş slogana indi mi maalesef durdurulamaz. Sloganlar çağdaş ve sığlaşmış dünyamızda halk kitlelerinin zihnini tek etkileyen şey. Artık derin düşünmeden ve bütünsellikten söz edemiyoruz. Bunun arkaplanında yatan şey yukarda değindiğim gibi modernizmdir.</p>
<p>Kur&#8217;an Müslümanlığı diye bir şey varsa bu Slogan Müslümanlığı tarzında mı olmalı yoksa Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i bütünselce anlamaya çalışıp ona uymakla mı olmalı?</p>
<p>Don Kişot&#8217;luğa soyunan yukarda saydığım kişiler maalesef Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i adam gibi okuyup anlayacağı yerde kendine gelenek diye belirlediği düşmana karşı yani yeldeğirmenlerine karşı hücuma kalkıyorlar&#8230;</p>
<p>Yeldeğirmeni tabirini kullanmamın nedeni hiçbir zaman geleneği doğru bir şekilde görememeleri. Baştan sona anakronik hatalarla, bütünden kopardığı parçalarla kendi zihin dünyalarında kurduğu hayali bir gelenekle mücadele içindeler.</p>
<p>Defalarca modernizm vurgusu yapmış gibi oluyorum. Ama bu Kur&#8217;an Müslümanlığı denilen nane metodundan tut vermek istediği değerlere kadar modernizmin bir uzantısından başka hiçbir şey değil.</p>
<p>İslam akıl dinidir vurgusu niye var? Gelenek eleştirisi niye var? Kölelik, Cariyelik vs. gibi şeylere karşı çıkılmasının nedeni Kur&#8217;andan mı çıktı modernizm den mi? Kadını Dövün ayetini Kadını uzaklaştırın ve sevin manasını verenlerin derdi kafasını Kurana mı uydurmak yoksa Kur&#8217;anı modernizme mi uydurmak? Başörtüsü yoktur diye kasanların, Erkek reis değildir diye kıvrananların derdi çağdaş içinde yaşanılan topluma dini uydurmaya çalışmaktan başka ne ola ki?</p>
<p>Daha önce İslam ve Modernite başlığında paylaştığım gibi çağdaş müslümanların en büyük problemi kafasını Kur&#8217;ana uydurmak yerine Kur&#8217;anı kafasına uydurmayı tercih etmesidir.</p>
<p>Bu yüzden darabe fiilinin 1400 yıldır nasıl anlaşıldığının bir çırpıda çizilmesi gerekiyor. Nasıl olsa aynı fiilin sözlükte 60 karşılığı var. Dövün anlamına gelen fiil bir bakmışsın sevin anlamına gelmiş.</p>
<p>Bütün sebeb-i nüzul rivayetleri uydurma yapıldı. Daha sonra bütün tefsirler dışlandı. Geriye ne kaldı peki? Kupkuru bir meal&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>Yukarda saydığım şahıslar aslında yeni birşey söylemiyorlar. Dinin özüne dönüş, dini bid&#8217;atlerden temizleme kılıfında bir reform hareketini daha önce vahhabilikte görmüştük.</p>
<p>Ama fikri arkaplanını sorgularsak Neoselefilikle karşılaşırız. Yukardaki şahısların söylevlerinin tüm temelleri Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşit Rıza gibi İslamcı ve modernist düşünceyi benimsemiş kişilere dayanır.</p>
<p>İslam Medeniyeti ve geleneğinin modernizm karşısında yenilmesi sonucunda bu dini hareket kuranı batıni yorumlamaktan çekinmemiş, batılı ideolojileri dinin içine katmış, harici dışlayıcılığını ve tekfirciliğini benimsemiş, modernizm karşıtı tüm tasavvuf oluşumlarını dindışına itmiş, gene ezarika haricileri gibi bütün ümmetin ittifakta olduğu konuları hiçe saymıştır.</p>
<p>Ve olay takiyye olduğu için yani modernist düşünceleri Kur&#8217;ana dayandırmaktan öte bir amaç taşımadığı için hiçbir ilmi temeli olmayan içi kof bir söylemden öteye gidememiştir.</p>
<p>Caner Taslaman Muhammed Esed&#8217;in mealindeki ifadelerden başka bir şeyi tekrarlamıyor. İslamoğlu Abduh tefsirinden geriye dayanan bir görüşü savunmuyor. Edip Yüksel şarlatanına hiç girmiyorum. Onun dayandığı şey Reşad Halife adlı peygamberliğini ilan etmiş bir şizofren. 19 sayısıyla kurulan sahte ve tutarsız teorilerin niyetide kendinin resul olduğunu kurana dayandırmak&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>Hadi Kurana gelin, illede Kurana gelin, Kuran yetmiyor mu?, Bana Kuran yeter gibi kulağa hoş gelen söylevleri ciddiye alıp geldik diyelim Kur&#8217;ana.</p>
<p>Ama iş orada kalmıyor işte. Kur&#8217;ana gelir gelmez Mehmet Okuyan başlıyor o öyle değil, bu şöyle değil diye. Bu uğurda sahih olduğu kesin konuları bile inkar ediyor. Ee hocam hani kurana gelince mesele kalmayacaktı? Sen Hırsızın elini kesin ayetini çizin olarak çevirirken yaptığın ne kadar keyfi ne kadar Kur&#8217;ani bir yorum?</p>
<p>Eee hocam bütün mezhepler bölünme ve fitne diyorsun ya. Peki Kur&#8217;ancılıkta bir mezhep değil mi? Ve üstelik tüm ümmetin icmada olduğu konuları inkar eden siz olduğunuz halde nasıl oluyorda fitneyi çıkaran ve bölünmeyi arttıran gelenek oluyor?</p>
<p>Oldukça sığ ve temelsiz yorumlarınız elbette değer buluyor bulmasınada sonrası noolcak? Kabir Azabı&#8217;nı sırf mantığınıza uymuyor diye inkar ederken içinde bulunduğunuz rahatlığı acaba sonrasında yaşayabilecek misiniz?</p>
<p>Hadi Kur&#8217;ana geldik hocam. Sizin Kurandan anladığınız geyik muhabbetinden ileri gitmeyen düşüncelerinizin destekçisi bir kitap mı?</p>
<p>Peki Caner bey. O herşeyi ben bilirim üslubuyla felsefeci olduğunuz halde hiç bilmediğiniz dini alanlara kayıp elde mealle ahkam kesmeniz ne kadar doğru?</p>
<p>Nasih mensuh ayetlerini Muhammed Esed&#8217;den başka sizin dediğiniz manada çeviren (yani kuranda nesh yoktur diyen)bir tane müfessir yokken o tek kişiyi ve Isfahaninin yorumunu mutlak doğru kabul edip bütün ümmetin icmada olduğu neshi inkar etmek ne kadar ilmi?</p>
<p>Ya da Işid gibi Harici ve Neoselefi karışımı bir örgüt üzerinden geleneği eleştirmek ne kadar mantıklı? Üstelik Işid aynı sizin gibi Seyid Kutup gibi modernistlerden, aynı sizin gibi reformistlerden, aynı sizin gibi gelenek ve mezhep düşmanlığında diretirken sizin Işid üzerinden geleneği eleştirmenizde mantığı geçtim azıcık bir haklılık payı var mı?</p>
<p>Kaderi inkar edenlere, sırf tasavvuf düşmanlığından ruhu bile inkar edenlere ayrı ayrı girmek lazımda burada bırakıyorum şahıslar üzerinden eleştiri yapmayı. Birazda müritlere ve fikirlere geleyim&#8230;</p>
<p>* * *</p>
<p>Kur&#8217;an Müslümanlığı söylev olarak çok güçlüdür. Çünkü bu görüşü savunanlara en ufak bir eleştiri getirince siz otomatikman Kur&#8217;an düşmanı oluyorsunuz;)) Geleneği dışlayıcılıkla ve tekfircilikle itham edenler en küçük eleştiriyi bile hazmedemeyip karşısındaki her görüşü Kur&#8217;ana uygun değil diye lanselemekten çekinmemiştir.</p>
<p>Şu an itikadi sapık bir fırkanın doğumunu izliyoruz. Çıkışına bakın aynı Hariciler gibi ortaya çıktılar. Aynı hariciler gibi Hüküm Yalnız Allah&#8217;ındır ayetini çarpıttılar, aynı Hariciler gibi kendileri dışında bütün görüşleri müşriklik olarak yaftalıyorlar&#8230;</p>
<p>Kur&#8217;an Müslümanlığı maskesini takan asrın Haricileri bu ümmetin bütün değerlerinin altına dinamit döşerken benimsedikleri modernizmin çöp ideolojilerini bak Kur&#8217;an bunu söylüyor diyerek peşinede 500 ayet okuyarak kabul ettirmeye çalışıyorlar.</p>
<p>Müşriklere inen ayetleri kalkıp bütün tasavvuf ehline okuyorlar. Azgınlıkları, kudurmuşlukları ve cehaletleri gözlerini o kadar kör etmiş ki batıni tefsirin aliyyülalasını yapan kendileri iken bütün tasavvuf ehlini batıni ilan ediyorlar.</p>
<p>Ne kadar konuşsak boş. Ne kadar laf anlatsak &#8216;Bana Ayet Oku!&#8217; diye tepki veriyorlar. &#8216;Hüküm Yalnız Allahındır&#8217; diyorlar.</p>
<p>Halbuki Hüküm Yalnız Allah&#8217;ındır ayeti aşağıda paylaşacağım alıntıda görüceğiniz üzere bambaşka bir anlamda kullanılıyor.</p>
<p>Artık bunun adını koyalım arkadaşlar&#8230; Bunun adı tahriftir. Bunun adı Kur&#8217;ana müdahale edip değiştirmektir. Aşağılık kompleksiyle Modernizmi Kur&#8217;ana dayayıp din budur demek nasıl bir kafanın ürünü? Müşriklere inen ayetleri çarpıtarak bütün geleneğe müşrik yaftasını basmak nasıl bir mantığın ürünü?<br />
Batıni ve zorlama tefsirler yapıp ayetleri değiştiren kendileri iken gelenekçiden daha gelenekçi olup herkesi dindışı ilan etmek nasıl bir mantığın ürünü?</p>
<p>Haricilerde aynı tutumdan farklısını yapmıyordu. Ezarika grubu Kur&#8217;anda recm yoktur diyerek peygamberin yaptığı uygulamayı red ederken yaptıklarının aynısını bugün kendine Kuran müslümanları diyenler yapıyor.<br />
(Not: İbazi haricileri sünneti inkar etmez)</p>
<p>* * *</p>
<p>Bu noktada uzunca bir alıntı yapmak istiyorum. Tarihselci yaklaşımı benimseyen hocamız Mustafa Öztürk&#8217;ten. Çünkü Kur&#8217;ancılık söylevi konusunda en iyi çalışmalar kendisine ait. Yazdıklarının tamamını ekliyorum ki mesele daha rahat anlaşılsın. Hemde benim ithamkar tavırlarımı okuyacağınıza daha derli toplu ve tarafsız bir metin okumuş olursunuz ve de oryantalizm etkisini , Hint altkıtasından Mısır&#8217;a uzanan akımın tarihi seyrini görmüş olursunuz;</p>
<p>Kur&#8217;ancılığın tarihi seyri</p>
<p>Modern (çağdaş) dönem tabiri İslâm dünyasında çok ciddi bir kırılma noktasına işaret eder. Genel kabule göre İslâm dünyasının çağdaşlık tecrübesi dünyanın çehresine bir başka görünüm kazandıran gelişmelerin yaşandığı XX. yüzyılda başlar. Ancak bu tecrübe bir anda değil Osmanlı Devleti’nin savaş meydanlarında yediği üç büyük darbeyi müteakiben tedrîcî olarak yaşanmıştır. Bernard Lewis’e göre bu üç darbeden ilki, Osmanlılar’ın 1774’te Rusya’ya yenilmesi ve bu yenilginin Ruslar’a siyasî, ticarî ve toprakla ilgili muazzam avantajlar sağlayan Küçük Kaynarca Antlaşması’yla perçinlenmesidir. İkinci darbe 1783’te Kırım’ın Ruslar tarafından ilhak edilmesidir. Üçüncü büyük darbe ise 1798’de Napolyon Bonaparte’ın Mısır’ı işgal etmesidir. Kısa sürede gerçekleşen bu işgal bir taraftan Osmanlılar’ın otoritesiyle korunan Arap topraklarının hem stratejik önemini hem de askerî zayıflığını göstermiş, bir taraftan da Fransız devrimine ait seküler fikirlerin İslâm’ın harîm-i ismetine nüfuz etmesine yol açmıştır. 1857’de Hindu-müslüman iş birliğiyle tertip edilen sipahi ayaklanmasının başarısızlıkla sona ermesinin ardından İngilizler’in Hindistan’da mutlak hâkimiyet tesis etmesi de Batı’nın bir diğer şiddetli darbesi olarak tarihe geçmiştir.</p>
<p>Bu tarihlerde müslümanların karşısına çıkan Batı bir elinde bilim ve teknolojinin son ürünlerini, diğer elinde “hukūk-ı düvel”i sunarken kimi zaman gündelik hayatı bir sihirbaz mârifetiyle kolaylaştırıveren bir dâhi, kimi zaman akıllı, becerikli ve istikbalini kucaklamış bir genç görünümündeydi. Çehresi tamamen değişmiş Batı’nın bâtıla hizmet ettiği halde İslâm milletlerine galebe çalması, buna karşılık Hakk’a secde eden ümmet-i Muhammed’in zillet ve meskenete mahkûm olması dönemin müslümanlarını derin bir hayret ve şaşkınlığa düşürdü. Bu şaşkınlık bir süre sonra, “İşleri dinimiz gibi sağlam, dinleri işimiz gibi çürük” şeklinde bir darbımesele dönüştü.</p>
<p>XIX. yüzyılda Batı’nın gerek asker ve silâh, gerek bilgi ve teknoloji gücüyle girdiği yerden bir daha çıkmaması, bâtıla hizmet etmesine rağmen muzafferiyetin hep onlarda kalması müslümanları bu çok yönlü mağlûbiyet ve taahhur bâdiresinden kurtulmanın yollarını aramaya sevketti. Bu bağlamda tarihten tevarüs edilen dinî ve ilmî miras da masaya yatırıldı. İslâmî ilimlerin ümmeti yeniden dinamizme sevkedecek bir hüviyet kazanmaları için neler yapılabileceği noktasındaki i‘mâl-i fikirler neticesinde bu ilimlerin gerek muhteva gerek metot açısından ihtiyaca cevap vermediği, dolayısıyla köklü bir ıslah ve tecdid gerektiği yönünde hâkim bir kanaat oluştu ve İslâm dünyasındaki ıslah-tecdid çağrıları, işgale uğramışlığın da doğrudan etkisiyle ağırlıklı olarak Hint alt kıtası ile Mısır’da yankı buldu.</p>
<p>Hint alt kıtası bağlamında akla gelen ilk isim hiç kuşkusuz Seyyid Ahmed Han’dır. Hindistan topraklarındaki müslümanların salah ve bekasının İngiliz yönetimine sadâkatle mümkün olduğunu düşünen Ahmed Han din ve dinî ilimler sahasında geleneksel anlayışın tahammül sınırlarını zorlayan birçok yeni fikir ortaya attı. İlmî ve entelektüel faaliyetleri arasında, Kur’an’ın tamamını içermeyen bir tefsir ile bu alanda yeni bir metodoloji sunma iddiası taşıyan et-Tahrîr fî usûli’t-tefsîr adlı iki esere de imza atan Ahmed Han Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ve en mükemmel prensipleri içerdiğini belirtmekle birlikte onun bütün muhtevasının dinî olmadığından söz etti. “Kur’an’da dünyevî işlerle ilgili yaklaşık 500 âyet vardır. Ancak söz konusu âyetlerin Kur’an’da yer alması içeriklerinin dinî olmasını gerektirmez” şeklinde özetlenebilecek bu görüşünün yanında büyük ölçüde natüralist ve pozitivist düşüncenin etkisiyle Kur’an’da tabiat yasalarına aykırı hiçbir beyan bulunmadığı tezini savundu. Buna göre söz gelişi bir asâ darbesiyle denizin yarılması, kayadan su çıkması gibi olaylardan söz eden âyetler hissî mûcizelerden değil aslında izahı mümkün olan bildik doğa olaylarından söz etmekteydi. Gaybî-ruhanî varlıklardan söz ettiğine inanılan âyetler ise gerçekte metaforik ve sembolik içermelere sahipti.</p>
<p>Ahmed Han hadis konusunda da geleneksel kabulleri ciddi biçimde sorguladı. Hz. Peygamber’in vefatından iki asır sonra yazılmaya başlanması, daha önceki zamanlarda sözlü ve bilhassa anlam merkezli olarak nakledilmesi ve rivayetlerde önemli ölçüde râvi tasarruflarının bulunması gibi sebeplerle hadislerin mevsukiyetinden ciddi kuşku duyulması gerektiğini düşünen Ahmed Han’a göre mânevî-ruhanî içerikli hadisler hariç, müslümanları bağlayıcı nitelikte hiçbir hadis yoktur. Kaldı ki hadislerdeki anlatımlar, özellikle de Hz. Peygamber’i yüceltici anlatımlar oldukça abartılı, dolayısıyla gerçeğe aykırıdır. Bunun yanında, İslâm tarihinde baş gösteren fitnelerle bağlantılı olarak her fırka kendi görüşlerini destekleyen hadisler uydurmuştur. Hadisler Kur’an ve akıl süzgecinden geçirilip test edilmedikçe sahih kabul edilemez. Sübût yönünden sahih olsalar bile hadislerin birçoğu Hz. Peygamber’in risâlet misyonuyla ilgili değildir. Gerçekte müslümanlar için tek sahih ve sağlam kaynak Kur’an’dır. Bu yüzden müslümanlar her şeyden önce doğrudan Kur’an’ı anlamakla meşgul olmalıdır. Açık bir zihin ve dil biliminin imkânlarıyla Kur’an’ı bizzat kendisinden anlamak mümkündür. Kur’an’ın tarih üstü mesajlarını bugüne taşımak için, hadis ve rivayet temelli tefsir edebiyatından kurtulmak gerekir. Çünkü Kur’an tefsirinde hadis ve rivayet malzemesine başvurulması, onun tarih üstü mesajlarının belli bir tarihî durumla sınırlandırılmasına yol açar.</p>
<p>Ahmed Han, kimi araştırmacılarca “hadisin otoritesini reddetmek ve Kur’an’la yetinme anlayışını benimsemek” şeklinde değerlendirilen54 bu görüşlerinde ünlü oryantalist William Muir’den (ö. 1905) etkilenmiştir.55 Bunun yanında özellikle hadis konusundaki görüşlerinin Ignaz Goldziher (ö. 1921) ve Joseph Schacht (ö. 1969) gibi oryantalistlerce savunulan iddialarla benzeştiği de söylenebilir</p>
<p>Seyyid Ahmed Han’ın Kur’an merkezli İslâm tasavvuru Hint alt kıtasında ehl-i Kur’an ekolü tarafından daha ileri bir noktaya taşındı. Diğer bir deyişle, Ahmed Han’ın düşüncelerini ekstrem denebilecek fikirlerle şerheden bu ekolün temsilcileri dinî alanda Kur’an’ın tek kaynak olduğu iddiasını savundu. Bu savunu her şeyden önce sünnet ve hadisin otoritesini reddetmek anlamına geliyordu. Bütün görüşlerinin hâsılası, “Kur’an her bakımdan şâfî ve kâfîdir” önermesinden ibaret olan bu ekol Kur’an’ı dinî ve dünyevî konularla ilgili her şeyin bilgisini muhtevî bir ansiklopedi gibi algıladı. Ekolün temsilcileri Kur’an’ın her bakımdan mükemmel bir kitap olduğu noktasında ittifak etmekle birlikte, sınırlı sayıda âyetten oluşan Kur’an metninin gerek bütün fer‘î hükümlere kaynaklık etme gerekse pratik hayatta her gün bir yenisi ortaya çıkan sayısız problemi çözme keyfiyeti konusunda görüş ayrılığına düştü. Bu noktada Abdullah Çekrâlevî (ö. 1914) tümeller ve tikeller açısından Kur’an’ın her türlü ihtiyacı karşılayacak nitelikte olduğunu ileri sürdü. “Kur’an’da gerek farz gerekse nâfile ve ibâha türünden her mesele zikredilmiştir” diyen Çekrâlevî, “Kur’an mücmel, hadisler mufassaldır” şeklindeki geleneksel görüşün Kur’an’ın beyanına ters düştüğü gerekçesiyle yanlış olduğunu savundu ve bu görüşünü, “(Ey Peygamber!) Biz bu Kur’an’ı sana her şeyi açıklamak (…) için indirdik” (en-Nahl 16/89) âyetine dayandırdı.</p>
<p>Kur’an’dan başka bir kaynağa teşrî‘ yetkisi tanımayı şirk kabul eden ve bu görüşe, “Hüküm ancak Allah’ındır” meâlindeki âyetleri mesnet gösteren bu ekol58 klasik tefsir yöntemlerini de işe yaramaz olduğu ön kabulünden hareketle neredeyse bütünüyle yok saydı. Kur’an’ın kendi kendini açıkladığı ve bu konuda başka hiçbir kaynağa ihtiyaç bulunmadığı fikrinde ısrarcı olan ehl-i Kur’an’a göre yeterli düzeyde Arapça bilgisi Kur’an’ı doğru şekilde anlayıp yorumlamaya kâfi idi. Tefsir ve diğer alanlardaki çalışmalarından dolayı ehl-i Kur’an ekolünün en başarılı siması kabul edilen Gulâm Ahmed Pervîz (ö. 1985) Kur’an tefsirinde en yetkin otoritenin Hz. Peygamber olduğunu, ancak ona ait tefsir rivayetlerinin tarihsel süreçte sıhhatini kaybettiğini söyledi. Buna göre Hz. Peygamber’in Kur’an’ı nasıl anlayıp yorumladığıyla ilgili bilgiler günümüze otantik şekilde ulaşmadığı için hadis kitaplarındaki haberlere güvenilemezdi. Gerek İslâm’ın ihyası gerek ümmetin salâhı için hadisler Kur’an ışığında gözden geçirilmeli, Kur’an’a uymayanlar reddedilmeliydi. Pervîz’e göre bu “hadis inkârcılığı” değil temizleme / ayıklama ameliyesiydi.</p>
<p>Pervîz’in bu görüşleri ehl-i Kur’an’ın bütün hadisleri reddetmediğini gösterir. Dolayısıyla bu ekolün topyekün “münkirîn-i hadîs” (hadis inkârcıları) diye nitelendirilmesi pek isabetli olmasa gerektir. Bununla birlikte, ekolün dinî ahkâmın kaynağını Kur’an’a indirgemeye çalıştığı da tartışma götürmez bir gerçektir. O kadar ki başta Çekrâlevî olmak üzere ekolün diğer bazı temsilcileri namazın rek‘atlarına varıncaya değin fürûatla ilgili bütün hükümleri Kur’an’dan istinbat etmişlerdir. Meselâ Çekrâlevî, “Gündüzün iki tarafında (sabah ve akşam) ve bir de gecenin gündüze yakın vakitlerinde namaz kıl” (Hûd 11/114) meâlindeki âyete istinaden namazın yirmi dört saatlik zaman dilimine yayılabilecek bir ibadet olduğunu ileri sürmüştür. Yine o, namazların rek‘atları konusunda Fâtır sûresinin 1. âyetine müracaat etmiş ve “Gökleri ve yeri var eden, melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı elçiler kılan Allah’a her daim hamdolsun” meâlindeki bu âyeti akla sezâ biçimde şöyle yorumlamıştır:</p>
<p>Ey gök ve yer ehli! Allah’ın rızasına nâil olmak için beş vakit namazınızda Elhamdülillah’ı (Fâtiha) okuyun. O Allah ki sizi (kıyam, kıraat, rükû vb.) altı rüknü bulunan namaza yöneltmek için elçi meleklerini gönderir.</p>
<p>İlgili âyette geçen “ecniha” (kanatlar) kelimesi -Çekrâlevî’nin ifadesiy le- kimi ahmakların zannettikleri gibi “kanatlar” anlamında değil “rek‘atlar” mânasındadır; dolayısıyla “ikişer, üçer ve dörder” kelimeleri de bu rek‘atların sayısına işarettir.”61 İftitah tekbirinde ellerin kulak hizasına kaldırılması gerektiği hususunda, “(Ey Peygamber!) De ki o müşriklere: Söyleyin bakalım, eğer Allah kulaklarınızı sağır, gözlerinizi kör eder, kalplerinizi de mühürlerse, O’ndan başka kim bütün bunları size geri verebilir?” (el-En‘âm 6/46) meâlindeki âyete müracaat eden Çekrâlevî bu âyetten de şöyle bir anlam çıkarmıştır:</p>
<p>(Allah’tan başka size bütün bunları geri verecek) kimse olmadığına göre, namazda ellerinizi kulaklarınızın hizasına kaldırmanız, gözlerinizi sağa sola çevirmekten kaçınmanız ve kalplerinizde her daim Allah korkusu taşımanız elbet hayrınızadır” (Since there is no one, you had better grasp your ears in prayer, keep your eyes from wandering and maintain the fear of God in your hearts).</p>
<p>XX. yüzyılın başlarından itibaren Hint alt kıtasında ehl-i Kur’an ekolü tarafından hayli radikal biçimde savunulan Kur’ancılık söylemi aynı tarihlerde Mısır’da da dinî kaynaklarla ilgili tartışmaların merkezine oturdu. Muhammed Tevfîk Sıdkī (ö. 1920) el-Menâr dergisinde yayımlanan ve dört yıl kadar sürecek bir tartışmaya sebep olan “el-İslâm hüve’l-Kur’ân vahdeh” (İslâm Kur’an’dan ibarettir) başlıklı makalesinde dinî alanda Kur’an’dan başka hiçbir kaynak bulunmadığı iddiasını savundu ve bu konuda diğer bütün Kur’ancılar -ki Tevfîk Sıdkī de adı geçen makalede kendisini “Biz Kur’ancılar” (nahnü’l-Kur’âniyyûn) diye tanımlamaktadır- gibi, “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” âyetine başvurdu.</p>
<p>Tevfîk Sıdkī’ye göre Kur’an’ın dinî ahkâm konusunda yeterli bir kaynak olmadığını düşünen ve bu yüzden sahih, zayıf, mevzû nitelikli onca rivayetle âdeta boğuşarak hüküm çıkaran müctehidler Kur’an’ı ihmal etmekle en büyük yanlışı yapmışlar ve gerçekte Kur’an’da hiçbir karşılığı bulunmadığı halde namaz, hac, oruç ve diğer konularda kendilerini fazladan vecîbelerle mükellef kılmışlardır. Halbuki Allah’ın dini son derece kolaydır. Eğer bize hadislerdeki hükümlerle amel etmek farz kılınsaydı, her mükellefin bütün işi gücü bırakıp sabah akşam çok geniş hacimli hadis mecmualarındaki rivayetlerin sağlamını zayıfından ayrıştırmaya çalışması gerekirdi. Sünnet taraftarları Hz. Peygamber’e itaat hususunda, “Ey Müminler! Allah’a, elçisine ve sizden olan yetki/otorite sahiplerine itaat edin” (en-Nisâ 4/59) âyetini delil göstermekteler. Hz. Peygamber’e itaatin gerekliliğine hiç kimsenin itirazı olamaz. Ancak Allah’ın bize farz kılmadığı bir hükmü Hz. Peygamber’in farz kılıp kılmadığı meselesi tartışmaya açıktır. Hz. Peygamber’in Kur’an’dan bağımsız olarak herhangi bir hükmü farz kıldığı söylenirse, o zaman Nisâ sûresinin 59. âyeti uyarınca müslüman yöneticilerin de (ülü’l-emr) bize -söz gelimi- beş vakit yerine yedi vakit namaz kılmamızı veya bir ay yerine iki ay oruç tutmamızı farz kılmalarının mümkün olduğundan da söz edilebilir. Çünkü ilgili âyette tıpkı Hz. Peygamber’e itaat gibi yetki ve otorite sahiplerine de itaat emredilmiştir.</p>
<p>Adı geçen makalesinde Tevfîk Sıdkī Hz. Peygamber’den tevâtür yoluyla gelen her fiil veya emrin bütün ümmet tarafından her zaman ve zeminde tatbikinin farz olup olmadığını da tartışmıştır. Ona göre Hz. Peygamber’den gelen ve fakat Kur’an’da karşılığı bulunmayan emirler tevâtüren sabit olsa bile farz hükmünde değildir. Daha açıkçası, Hz. Peygamber’in uygulamaları mendup hükmündedir ve/veya Kur’an’daki emirleri kendi dönemindeki Arap toplumunun içinde bulunduğu şartlar dahilinde tatbik etmesinden ibarettir. Bunun içindir ki tarihin sonraki uğraklarına tanıklık eden müslüman nesiller Kur’an’dan kendi durumlarına uygun hükümler çıkarabilir ve tatbik edebilir. Bir örnek vermek gerekirse, namazların rek‘atları konusunda şunlar söylenebilir. Allah Nisâ sûresinin 101. âyetinde, “(Ey Müminler!) Sefere çıktığınızda kâfirlerin âni bir baskınla sizi gafil avlamasından endişe ederseniz o zaman namazları kısaltarak kılmanızda sakınca yoktur” buyurmuştur. Bu âyetten açıkça anlaşılmaktadır ki düşman korkusu söz konusu olduğunda seferde namaz kısaltılarak kılınabilir. İmamla birlikte kılınan korku namazı iki rek‘attır. İmama uyan kişi ilk rek‘atı imamla birlikte kılar, daha sonra ikinci rek‘atı kendi başına eda eder. Buna göre denebilir ki güven ve emniyet halinde müminlere farz olan, bir rek‘attan fazla kılmaktır. Diğer bir deyişle, Kur’an müslümanlara normal hallerde iki rek‘at kılmayı farz kılmış, daha fazlasını onun kendi isteğine bırakmıştır.</p>
<p>Namazla ilgili hükümlerin sünnete başvurmaksızın salt Kur’an’dan istinbat edilebileceği hususunda ehl-i Kur’an ekolüyle aynı görüşü paylaşan Tevfîk Sıdkī zekâtta nisab miktarları konusunda da ilginç görüşler ileri sürmüştür. Şöyle ki mütevâtir sünnetle sabit olan nisab miktarları Sıdkī’ye göre Hz. Peygamber dönemindeki Araplar nezdinde geçerli olan maddî değer ölçütlerine göre belirlenmiştir. O dönemde 20 dinar altının 200 dirhem gümüşe, beş devenin kırk koyuna eşit değerde olduğu şüphesizdir. Ancak bu değerlerin zamana ve zemine göre değiştiği de bir gerçektir. O halde Hz. Peygamber’in kendi dönemindeki insanlar için belirlediği bu limitlerin diğer bütün müslüman nesiller için geçerli olduğu söylenemez. Kaldı ki Kur’an’da zekâtın nisab miktarlarıyla ilgili hiçbir hüküm vazedilmemiştir. Çünkü Kur’an bu tür konularla ilgili hükümleri müslümanlara havale etmiş, dolayısıyla değişen şartlara göre yeni düzenlemelerde bulunulmasına izin vermiştir. Şu halde, bugün müslümanlara önderlik eden kimseler bu konuda Kur’an’a başvurmak ve ümmetin önüne yeni bir düzenleme koymak durumundadır. Hz. Peygamber zamanında belirlenen nisab miktarlarını bütün zamanlarda geçerli saymanın tutar bir tarafı yoktur. Bugün yapmamız gereken şey, Kur’an’da mutlak ve mücmel şekilde vazedilen zekât hükmünün detaylarını çağımızın şartlarına uygun biçimde yeniden düzenlemektir; yoksa sünnetle sabit olan fer‘î hükümleri aynen tatbik etmeye çalışmak değildir. Özetle, biz bugün dinî ahkâm hususunda aklımızı kullanmanın yanında sadece Kur’an’a başvurmak ve onunla yetinmek zorundayız. Diğer bir deyişle, bugün dinde yegâne kaynak Kur’an ve kıyas olmalıdır. Sünnete ve sünnetle sabit olan hükümlere gelince, dilersek bu hükümlerle amel eder, dilersek terkederiz.65 Kaldı ki sünnet çok kere Hz. Peygamber dönemindeki toplumsal matrisle örtüşmekte, dolayısıyla bugüne taşınabilir bir muhteva taşımamaktadır.</p>
<p>Daniel W. Brown’ın tesbitine göre sünnet problemine yaklaşımda Tevfîk Sıdkī ile M. Reşîd Rızâ’nın (ö. 1935) hareket noktaları temelde aynıdır. “Çünkü” der, Brown, “Her ikisi de taklit engelini bertaraf etmek, kaynaklara tekrar dönmek, otantik ve orijinal İslâm’ı yeniden keşfetmek arzusuyla hareket etmekteydi.</p>
<p>Aslına bakılırsa Tevfîk Sıdkī’nin taklidi red ve otantisiteyi yeniden keşif ile ilgili vurgusu klasik Selefî düşünceyle, dolayısıyla Reşîd Rızâ’nın neoSelefî çizgisiyle örtüşmektedir. Buradan hareketle Muhammed Abduh (ö. 1905) ve Reşîd Rızâ’nın el-Menâr ekolünde de belli ölçüde Kur’ancılık eğiliminin mevcut olduğu söylenebilir. Zira bu ekolün kurucu figürlerinin hadise soğuk baktıkları, bilhassa haber-i vâhidlere son derece tereddütle yaklaştıkları bilinmektedir. Yine Abduh ve Reşîd Rızâ’nın Kur’an tefsirinde hadis ve rivayet malzemesine başvurmada isteksiz davrandıkları da iyi bilinen bir husustur. Bu isteksizliğin temel sebeplerinden biri, rivayet malzemesinin Kur’an’daki tarih üstü mesajları belli bir tarihsel duruma hapsedeceği endişesidir. Kur’an’ın rehberliğini doğru anlayıp kavramak için, her mümin ilâhî kelâmı kendine nâzil olmuş gibi okumalı ve buna paralel olarak tefsirde de mümkün mertebe Kur’an metninden başka bir kaynağa, özellikle de klasik tefsirlerdeki sarf, nahiv ve belâgatla ilgili izahata, kelâmî ve fıkhî içerikli mâlûmata müracaat edilmemelidir. Çünkü klasik tefsirlerdeki bilgiler Kur’an’ın doğru anlaşılmasına engel teşkil etmektedir. Kur’an hidayet konusunda hem yeterli hem de gayet açık ve anlaşılabilir bir kaynaktır. Bu sebeple, müminler araya başka bir vasıta sokmaksızın doğrudan Kur’an’la buluşmalıdır.</p>
<p>&#8220;Kur’an’a dönüş” veya “ılımlı Kur’ancılık” gibi bir</p>
<p>isimlendirmeye uygun düşen bu görüşlerin öncüsü, misyonunun gerektirdiği durumlarda hakikatin ekonomisini uygulamak, gerçeği muhataplarına göre ayarlamak, avam ve havas ile kamusal ve özele yönelik çifte söylem kullanmakta beis görmemek gibi tavırlarıyla tanınan Cemâleddîn-i Efgānî’dir (ö. 1897).71 A. Mağribî’nin değerlendirmesine göre Efgānî “Kur’an’a dönüş” konusunda ilhamını Protestan mezhebinin kurucusu Martin Luther’den (1483-1546) alıyordu. Zira “sola scriptura” (yalnızca kutsal kitap) sloganından hareket eden Luther’in amacı, müminler ile tanrı arasına giren kilise ve ruhban sınıfının otoritesi yerine doğrudan İncil’in otoritesini kaim kılmak, bunun yanında kutsal kitabın yorum hakkını papalığın elinden almak ve bu hakkı bütün hıristiyanlara dağıtmaktı. Şu halde salt kutsal kitap sloganı aslında dinde imam işlevi gören peygamber, halife ve ulemânın otoritesini, sünnet ve hücciyyetini reddetmenin stratejisiydi. Bunu en açık şekliyle, Reşîd Rızâ’nın el-Menâr’ın ilk sayısında yayımlanacak başyazısında derginin amaçları arasında imâmet hakkını zikretmesine itiraz ederken Muhammed Abduh şöyle dile getirmiştir: “Muhakkak bugün müslümanlar için Kur’an’dan başka imam yoktur. Şu anda imâmet hakkında söz, zararından korkulan ve faydası umulmayan bir fitne vesilesidir.”</p>
<p>Efgānî, Abduh ve Reşîd Rızâ’nın Kur’an merkezli İslâm söylemi en azından belli ölçüde Seyyid Kutub (ö. 1966)</p>
<p>tarafından da benimsenmiştir. Fî Zilâli’l-Kur’ân tefsirine, “Kur’an’ın gölgesinde yaşamak bir nimettir. Bu nimeti ancak tadanlar bilir” ifadeleriyle başlayan Kutub, Kur’an’ın yaşanmak için nâzil olduğunu, İslâm dünyasındaki sıkıntıların temelde Kur’an’ın bireysel ve toplumsal yaşantıdan uzaklaştırılmasından kaynaklandığını, bu sebeple yeniden Kur’an’a dönülmesi ve Kur’an’ın gölgesinde hayatın İslâmlaştırılması gerektiğini belirtmiştir.73 Bunun içindir ki Kutub ağırlıklı olarak Kur’an’ı Kur’an’la tefsir etmeye çalışmış, tabiatıyla rivayet malzemesine çok az yer vermiştir. Bu durum, Abduh ve Reşîd Rızâ’nın savunduğu hidayet merkezli tefsir anlayışının Kutub tarafından da tercihe şayan bulunduğunu göstermektedir. Ancak bir değerlendirmeye göre Fî Zilâl’de hadis ve rivayet malzemesine çok az yer verilmesi, Kutub’un hadis ilmindeki bilgisinin yetersizliği, zayıf ve uydurma rivayetlere dayanma ihtimalinin doğuracağı sakıncalara karşı hassasiyeti, eserin yaklaşık yarısının hapishane ortamında yazılması sırasında hadis kaynaklarına müracaat edilememesi gibi sebeplerle ilgilidir.</p>
<p>Çağdaş Kur’ancılık söylemi farklı bir varyantıyla Türkiye’de de kendine taraftar bulmuştur. Bu bağlamda özellikle meâlcilik akımından söz etmek gerekir. Kur&#8217;ancı-meâlci söylemin kendini farkettirmesi 1970’li yılların ortalarına rastlar. Ancak söylemin bu tarihten önce bir teşekkül evresinden geçtiği söylenebilir. Şöyle ki 1960’lı yıllardan itibaren Türkiye’de milliyetçi, mukaddesatçı ve aynı zamanda devletçi İslâm anlayışından kendini ayrıştırmaya çalışan tenkitçi, reddiyeci ve hatta devrimci olma isteğine sahip bir müslüman kimliğin inşasına yönelik çabalar zuhur etti. Yine aynı yıllardan itibaren Türkiye ve Ortadoğu’daki sosyalist hareketlerin gelişimine paralel olarak Seyyid Kutub ve Mustafa es-Sibâî (ö. 1964) gibi çağdaş müslüman düşünürlere ait kitapların Türkçe’ye çevrilmesi söz konusu çabalara hız ve heyecan kazandırdı. 1960’tan sonra Türkiye’de bütün siyasî yönelimleri az çok besleyen göreli özgürlük ortamında muhtelif eserleri Türkçe’ye çevrilen çağdaş müslüman düşünürler arasında özellikle Seyyid Kutub’un Fî Zilâli’l-Kur’ân tefsiri ile Yoldaki İşaretler adlı eseri, başlangıçta milliyetçimuhafazakâr-mukaddesatçı gelenekten beslenmiş olmakla birlikte zaman içerisinde daha saf, daha rafine bir İslâm arayışına koyulan ve bu arayışın sonunda İslâm’ın ana kaynağına dönüş fikrine vâsıl olan Kur’ancı-meâlci zihniyetin o günkü taleplerini büyük ölçüde karşıladı.</p>
<p>Kur’ancı-meâlci söylem, 1970’li yıllarda umumiyetle sosyal bilimlere yatkınlığıyla temayüz eden entelektüel bir genç kuşak tarafından gündeme taşındı. İllegal örgütlenme fikrine karşı çıkan ve söylemlerini açıkça dile getirmeyi ilke edinen bu gençler, herhangi bir lidere bağlanmak yahut bir cemaat bünyesinde yer almak yerine bireyselliği, kişiye referans vermek yerine metne atıfta bulunmayı yeğlediler ve hepsinden önemlisi salt Kur’an’a dönüş fikrini benimsediler. Bu yüzden Kur’an dışındaki dinî kaynakların otoritesini reddettiler. Hemen her İslâmcı’nın diline pelesenk olan “öze dönüş” söylemine kayda değer bir sistematik kazandırma çabasının öznesi olan bu gençler geleneğin moderniteye yenik düşmesinin acısıyla yeni bir iktidarı gelenekle savaşarak arıyorlardı. Bu anlamda politiktiler ve İslâm dünyasındaki radikal çıkışlara da sempatiyle yaklaşıyorlardı. Ancak her türlü hiyerarşiyi, örgütsel ilişkiyi reddeden, kişiye değil metne referans veren tutumları, onları politik değil kültürel, cemaatçi değil bireyci bir İslâm anlayışına sevketti.</p>
<p>Kur’ancı-meâlci söyleme göre İslâm pratikteki onca çeşnisine rağmen tek hakikatlidir ve bu hakikatin yegâne kaynağı Kur’an’dır. Bu temel kabul iki önemli sonuç vermektedir. İlki, İslâm’da Kur’an’dan başka bir kaynak kabul etmemek; ikincisi de ilkinin muktezâsı olarak İslâm’ın on beş asırlık ilmî ve kültürel birikimini ya da kısaca geleneği reddedip salt Kur’an metniyle yetinmek. Bu görüş Kur’ancı-meâlci hareketin yayın organı olan Kalem dergisinde yayımlanan bir makalede şöyle formüle edildi:</p>
<p>Bir yanda modernizmin diğer yanda tarih ve geleneğin getirdiği akıl ve yaşam karışıklığı içinde vahyin pırıltısını görebilen bir avuç insanın yapabileceği şey, din adına ve fakat Kur’an’a dayanmayan her şeyi inkâr edip yeniden ve Kur’an’dan başlamak olacaktır.</p>
<p>Kur’ancı-meâlci söylemin bir diğer iddiasına göre müslümanların tarih boyunca sayısız ihtilâfa düşmüş olmaları Kur’an’ın yeterli görülmemiş olmasından dolayıdır. Kur’an’ın getirdikleriyle iktifa edilmemesi, dinde ikinci, üçüncü, dördüncü kaynakların da gerekli olduğuna ilişkin bir yanlış anlayışın doğmasına yol açmış ve tarihsel süreçte genel kabul gören bu anlayış insanları Kur’an’ın tek başına anlaşılamayacağı, anlaşılabilmesi için diğer kaynaklara da başvurulması gerektiği şeklinde ikinci bir yanlış anlayışa sevketmiştir. Kalem dergisindeki muhtelif yazılarda farklı ifade biçimleriyle tekrarlanan bu görüşler, gerek bireysel gerek toplumsal düzeyde sahih bir İslâmî düşüncenin teşekkülü için vahyin nüzûl dönemiyle çağdaş müslümanlar arasındaki on beş asırlık geleneğin tasfiye edilmesi gerektiğini salık vermektedir.</p>
<p>Hemen belirtelim ki burada sözü edilen gelenek İslâm’ın tarihsel formasyonunun tamamına şâmildir. Çünkü meâlci söyleme göre on beş asırlık tarihsel tecrübe aslında Kur’an’dan uzaklaşma tecrübesidir. Meâlci söylemin bu tür iddiaları tazammun eden gelenek eleştirisinden tefsir, kelâm, fıkıh, tasavvuf ve dolayısıyla bütün müesses yapılar nasibini almış olmakla birlikte en ağır fatura hadis ve sünnete kesilmiştir. Bu bağlamda, hadislerin Kur’an’dan bağımsız bir teşrî‘ kaynağı olarak görülmesi, Hz. Peygamber’e Kur’an dışında vahiy geldiğine inanılması kıyasıya eleştirilmiştir. Bununla birlikte, Hz. Peygamber’in uygulamalarının bizim için en iyi örnek olduğuna da işaret edilmiş ve fakat bu örnekliğin nasıl ya da hangi yolla hayata aktarılacağı hakkında bir yöntem önerilmemiştir.</p>
<p>Kur’ancılık söyleminin Türkiye varyantlarından biri de -ki bu söylemin en popüler ve aynı zamanda en vülgar varyantıdır- Yaşar Nuri Öztürk’e aittir. Zira Öztürk Kur’an’daki İslâm adlı kitabının önsözünde şöyle demektedir:</p>
<p>Dinin içeriğini, çerçevesini Kur’an çizer. Bunun dışında hüküm kaynağı aramak aldanış, kabullenmekse şirktir. Kur’an’ın tebliğcisi olan Hz. Peygamber bu ana kaynağın dışında hiçbir şey söylemez ve söylememiştir. Onun yaptığı, ana kaynağın zaman üstü buyruklarına açıklama getirmek ve o buyrukları canlı örneklerle insan hayatına kazandırmaktır. O halde, Hz. Peygamber’e mal edilen bir söz veya fiil, Kur’an’daki buyruklarla çelişir yahut Kur’an’da olmayan bir hüküm koyma durumunda görülürse, o söz veya fiilin Hz. Peygamber’e nisbeti kabul edilemez. Bunun aksini söylemek, Allah dışında din sahibi ve koyucusu icat etmek olur ki bunun Kur’an’dan onay alması mümkün değildir</p>
<p>Türkiye’de &#8220;televangelik vâizlik”in en iyi temsilini yapan ve bu alandaki başarısının büyük kısmını İslâmcılığın metin-merkezci yorumunun bütün birikimini tüketerek İslâmcılar’dan farklı şeyler ima edebilme yeteneğine borçlu olan Yaşar Nuri Öztürk, Türkiye’nin tartışmasız en güçlü sembolik sermayelerinden biri olan Kur’an’a vurgusu ve aynı zamanda parantezsiz bir meâl (!) sahibi olması bakımından her ne kadar Kur’ancımeâlci söyleme yakın bir çizgide konumlanmış gözükse de İslâmcılar’ın siyasal pozisyonlarını tahrip gibi bir hedefe yönelmiş olmasından dolayı çok farklı bir kulvarda koşmuştur. Ayrıca, meâlcilik ile Öztürk’ün Kur’an İslâmı söyleminin hedef kitlelerinde de ciddi bir farklılık söz konusudur. Şöyle ki Kur’ancı-meâlci söylem, gelenek engelinden dolayı Kur’an’la sahici bir ilişki kuramamış olduklarına inanan ve belki de ekseriyeti sessiz çoğunluk sınıfına mensup insanlara hitap ederken Öztürk, Kur’an’la ilişki kurmak istedikleri halde kendi sınıfsal veya statü ayrıcalıklarına münasip bir dinî hitap arayan kesimlere uygun bir jargonla konuşmuştur.</p>
<p>Yeri gelmişken belirtmek gerekir ki Türkiye’de Kur’an merkezli İslâm tasavvurunun mimarı ve dolayısıyla gerek meâlci ekolün gerekse Yaşar Nuri Öztürk’ün bu konudaki fikir babalarından biri ve belki de birincisi Hüseyin Atay’dır. Şaban Ali Düzgün’ün ifadesiyle, “Kur’an’a dönüşü Türkiye’de sistematik ve tutarlı bir şekilde işleme ve bunun öncüsü olma onuru Hüseyin Atay’a aittir.”83 “Kur’an’da her hükmün şartı ve sebebi vardır” fikrini savunan Atay, dini akıl ve Kur’an’dan ibaret sayar. Kur’an dışında kalan bütün söz, fikir ve ictihadlar din sahasının dışına, yani dinin kültür sahasına aittir. Buna göre Hz. Peygamber’in sözleri, ictihadları, sünnetleri ve kendi dönemlerinde sahâbenin ve bilhassa ilk dört halifenin ictihadları, mezhep imamlarının, müctehidlerin ve diğer bütün âlimlerin görüş ve ictihadları dinin değil din kültünün bir parçasıdır.</p>
<p>Geleneğin kurumsallaşmasıyla birlikte Kur’an ve aklın etkinlik alanının daraldığını düşünen Hüseyin Atay’a göre Hz. Peygamber’in döneminde bilgi ve hüküm kaynağı akıl ve Kur’an idi. Bu ilk dönemde Kur’an’ın yanında hadisin bir ağırlığı yoktu. Nâdiren Kur’an’da bulunmayan hususlarda hadise müracaat edilirdi. Genç sahâbe neslinin yaşadığı bir asırlık ikinci dönemde (660-761) ise İslâm’ın hüküm kaynağı Kur’an ve hadis idi. Hadis bu dönemde çoğaldı. Kur’an’da bulunan hükümler için bile hadise gidildi ve böylece hadisin Kur’an’a hâkim olma süreci başladı. Eğer bir hüküm hadiste varsa, ayrıca Kur’an’da bulunup bulunmadığına bakılmadı. Bir başka hüküm kaynağı olarak sahâbe sözleri bu dönemde değer kazanmaya başladı ve Peygamber sözü gibi ağırlık kazandı. Böylece Peygamber döneminde hâkim olan akıl ve Kur’an geri plana itildi. Bir sonraki dönemde dinî kaynaklar arasına tâbiîn kavilleri ile müctehid imamların görüşleri de eklendi. Bundan sonraki dönemde ise taklit geleneği başladı ve bu gelenek tarihsel süreçte hâkimiyetini sürdürdü. Bugün müslümanlar öncelikle on beş asırlık dinî kültür ve geleneği hesaba çekmek, onun boyunduruğundan kurtulmak, böylece hürriyete kavuşmak durumundadırlar. Böyle bir tutum, söz konusu kültürü küçümsemek değil, onu Kur’an’ın hakemliğinde sorgulayıp yargılamak ve değerlendirme ölçütü olarak salt Kur’an’ı esas almaktır.</p>
<p>Türkiye özelinde Kur’ancılık söyleminin bir diğer popüler temsilcisi Edip Yüksel’dir.</p>
<p>Gençlik yıllarında geleneksel İslâm anlayışına sahip bir İslâmcı aktivist kimliğe sahip olan, ancak sözde “19 mûcizesi”nin mûcidi olarak bilinen ve hadis-sünneti şeytanî öğretiler olarak gören Reşad Halîfe ile tanıştıktan sonra dinî düşüncesinde çok radikal değişimler gerçekleşen Edip Yüksel’e göre:</p>
<p>İslâm dininin biricik kaynağı olan Kur’an’ın anlaşılmaz, detaysız ve yetersiz olduğunu ileri süren din adamları yalnız Allah’a özgülenmesi gereken dini Allah + Peygamber + sahâbe + tâbiîn + mezhep imamları + mezhepte müctehidler + eski âlimler ve şeyhler + daha sonra gelen âlimcikler ve şeyhciklerden oluşan bir anonim şirketin ortaya koyduğu bir beşerî din çorbası haline dönüştürmüşlerdir.</p>
<p>Oysa Kur’an dinin tek kaynağıdır ve bu kaynak her bakımdan yeterlidir. Daha açıkçası, Kur’an bütün ayrıntıları içerir. Kur’an’ı anlamak için hadis, tefsir, fıkıh bilgisine ihtiyaç yoktur; çünkü o gayet açık ve anlaşılabilir bir kitaptır. Başta ibadetler olmak üzere bir müslüman için gerekli olan bilgilerin tamamı onda mevcuttur. Söz gelimi, Kur’an’da emredilen namaz için abdestli olmak gerekir ancak abdesti sadece cinsel ilişkide bulunmak ve tuvalet ihtiyacını gidermek bozar; kanamak, kadınlarla tokalaşmak ve kadının âdet görmesi abdesti bozmaz ve namaza engel olmaz (el-Mâide 5/6; el-Bakara 2/222). Namaz için örtünme diye bir şart yoktur. Odasında kendi başına veya eşiyle birlikte namaz kılan biri dilerse çırılçıplak namaz kılabilir. Tanrı bizi elbiselerimize göre değerlendirmez ve bizim saklamaya çalıştığımız organları yaratan ve çalıştıran da kendisi olduğundan onları görmekten mahcup olmaz.</p>
<p>Öte yandan, Kur’an namaz için belli bir rek‘at sayısı bildirmez. Namazın kaç rek‘at kılınacağı kişinin durumuna ve şartlara bağlıdır. Toplu namazlarda namazı iki rek‘atla sınırlandırmak daha uygundur. Namazı ayakta durarak kılmaya başlamalı (el-Bakara 2/238; Âl-i İmrân 3/39; en-Nisâ 4/102) ve özel durumlar hariç, durulan yerden hareket edilmemelidir (el-Bakara 2/239). Namazda eğilerek yere kapanmalı (rükû ve secde), böylece Allah’a teslimiyet fiziksel olarak da bildirilmelidir (enNisâ 4/102; el-Hac 22/26; Sâd 38/24; el-Fetih 48/29). Herhangi bir korku durumunda ayakta durma ve eğilerek yere kapanma şartı aranmaz (elBakara 2/239). Otururken “Tahiyyat” denilen duayı okumamalı; zira bu dua Muhammed peygamber sanki her şeye nâzır ve hâzır bir tanrıymış gibi bir hitap içermekte ve Allah’tan başkalarını anmaktadır. İllâ bir şey okunmak dilenirse, Allah’ın birliğine şehâdet getirilebilir veya herhangi bir dua yapılabilir. Gecenin gündüzün iki ucuna yakın bölümlerinde gözetilmesi gereken sabah (fecr: en-Nûr 24/58; Hûd 11/114) ve akşam namazlarıyla (işâ: en-Nûr 24/58; el-İsrâ 17/78; el-Kāria 11/114; 38:32) güneşin göğün ortasından sarkmaya başlamasından akşama kadar kılınması gereken orta (vustâ: el-Bakara 2/238; el-İsrâ 17/78) namazı olmak üzere üç vakit namaz mevcuttur.</p>
<p>Dinî ahkâmın kaynaklarını Kur’an metnine indirgeme noktasında ilk dönem Hâricîler’in (Ezârika) çağdaş versiyonu gibi gözüken bu zihniyete göre:</p>
<p>Namazları birleştirmek, kaçırılmış namazları kazâ etmek, namazları yolculuk anında kısaltmak, sünnet ve nâfile namazlar eklemek, namaz kıldırma memurluğu (imamlık) diye bir meslek icat etmek, kadınların namazda önderlik etmesini yasaklamak, otururken Tahiyyat duasını okumak ve bu duada peygambere ikinci şahıs olarak seslenmek, şehâdette Muhammed peygamberin ismini Allah’ın yanına eklemek, Fâtiha’dan sonra zamm-ı sûre okumak, eller ve parmakların yeri konusundaki detaylarla meşgul olmak, abdest alırken ağzı ve burnu yıkamayı abdestin bir şartı bilmek, namazdan önce ağzı misvaklamanın, sarık veya terlik giyilmesinin daha sevap olacağına inanmak gibi nice kurallar ve inançlar hadis-sünnet ve mezhepler yoluyla Muhammed peygamberden daha sonra sokulan bid‘atlardır.</p>
<p>Sonuç olarak, tam teşekküllü şekliyle modern döneme ait bir fenomen gibi gözüken Kur’ancılık söyleminin bütün bu farklı varyantlarının temel iddiaları şöylece özetlenebilir: 1. Kur’an dinin ve dinî ahkâmın tek kaynağıdır. 2. Kur’an her bakımdan yeterlidir. 3. Kur’an bütün detayları içermektedir. 4. Kur’an gayet açık ve anlaşılabilir bir kitaptır. 5. Kur’an’ı anlamak için tefsir, hadis, fıkıh gibi alanlarda bilgi ve uzmanlık sahibi olmaya gerek yoktur. 6. Her müslüman Kur’an’ı kendine nâzil olmuş gibi okumalı; kendisiyle Kur’an arasına başka hiçbir vasıta sokmamalıdır. 7. Kur’an nâzil olduğu tarihteki toplumsal matristen bağımsız olarak nâzil olmuştur; bu yüzden onun evrensel mesajlarını bugüne taşımak için tarihsel bağlamdan soyutlayarak okumak gerekir. 8. On beş asırlık gelenek Kur’an’ı doğru anlayıp kavramanın önündeki en büyük engeldir. 9. Bu yüzden, kendisine dinîlik atfedilen gelenek Kur’an ve aklın hakemliğinde hesaba çekilmeli ya da bütünüyle tasfiye edilmelidir. 10. Hadis ve sünnet esas itibariyle yerel ve tarihseldir; dolayısıyla dinî ahkâmın tesbitinde kaynak ve hüccet değeri yoktur.</p>
<p>Kur’ancılık Söyleminin Tutarlılığı / Tutarsızlığı Meselesi</p>
<p>Başta Hz. Peygamber’in sözlü ve fiilî sünneti olmak üzere Selef’in ictihad ve uygulamalarını, ehl-i hadîs ve ehl-i re’y ekollerine ait zengin müktesebatı, kısaca ümmetin bütün dinî tecrübesini ve bu tecrübeye vücut veren ortak total akıl ile bu devâsâ aklın ürünü olan zengin ilmî geleneği yok hükmünde sayarak dinî ahkâmı tek kaynağa ircâ eden Kur’ancılık söyleminin tutarlılığı / tutarsızlığı meselesine bu söylemin tarihteki bütün temsilcileri tarafından başlıca gösterilen kimi âyetlerde ne kastedildiğini tavzihle başlamak yerinde olacaktır. Bu bağlamda öncelikle, “Biz kitapta hiçbir şeyi eksik bırakmadık” (el-En‘âm 6/38) meâlindeki âyetin gerçekte ne söylediğini izah etmek gerekir. Çünkü bu âyet gerek Kur’ancılar, gerek bilimselci tefsirciler, gerek sûfîler, kısacası aradıkları her şeyi Kur’an’da bulduklarına ve bulacaklarına inanan bütün çevreler tarafından en güçlü delil olarak sunulmaktadır. Klasik tefsirlere bakıldığında âyette geçen “el-kitâb” kelimesi hemen bütün müfessirlerce, a) ümmü’l-kitâb, b) levh-i mahfûz, c) ilm-i ilâhî olarak açıklanmıştır.</p>
<p>Gerek bu izahat gerekse siyak-sibak bütünlüğü âyetin, “İnsanlar ve diğer bütün canlı varlıkların ecelleri, rızıkları ve amelleriyle ilgili bütün bilgiler eksiksiz olarak Allah katında kayıtlıdır” şeklinde bir anlam taşıdığını göstermektedir. Böyle iken Fahreddin er-Râzî (ö. 606/1210) “el-kitâb” kelimesine “Kur’an” mânası vermeyi tercih etmiştir.89 Belli ki Râzî’nin bu tercihi usul ve fürûda sıkı bir Şâfiî taraftarı olmasıyla ilgilidir. İmam Şâfiî’nin, “Ümmetin (re’y, kıyas, ictihad, istinbat meyanında) söylediklerinin tamamı sünnetin şerhi; sünnetin tamamı da Kur’an’ın şerhidir” sözü dikkate alındığında Râzî’nin “Kur’an’da yok yoktur” gibi bir inanca sahip olması gayet tabiidir. Nitekim Mefâtîhu’l-gayb isimli tefsirinin tefsirden ziyade ilimler ansiklopedisi mahiyetinde olması da bu inancın bir göstergesi ve semeresidir.</p>
<p>Tekrar asıl konuya dönersek, söz konusu âyette Allah’ın sınırsız ilim ve kudretinden söz edilmekte, “el-kitâb” kelimesi ise çeşitli âyetlerde “ümmü’l-kitâb, levh-i mahfûz, imâm-ı mübîn” gibi farklı terkiplerle ifade edilen ilm-i ilâhîye karşılık gelmektedir. Sonuç olarak, “el-kitâb”ın ilgili âyette “Kur’an”a delâleti İbn Âşûr’un da (ö. 1973) belirttiği gibi90 son derece zayıf bir ihtimaldir. Bu ihtimal doğru kabul edildiğinde, sınırlı sayıda âyetten oluşan Kur’an metninde umûr-i dîniyye ve umûr-ı dünyeviyyenin bütün teferruatıyla tek tek tâdât edildiğini, dolayısıyla ahkâm yönünden hiçbir şeyin eksik bırakılmadığını söylemek gerekir ki en azından kimi Kur’ancılar da tamıtamına böyle söylemektedir. “Hiçbir şeyi eksik bırakmadık” demek, “Her şeyden söz ettik” demektir. Nitekim Nahl sûresinin 89. âyetinde de, “(Ey Peygamber!) Biz bu Kur’an’ı sana her şeyi açıklamak (…) için indirdik” buyurulmuştur. Ancak Kur’an’daki muhteva lafzî-literal anlamdaki “her şey”in medlûlünü kesinlikle karşılamaz. Çünkü bu anlamdaki “her şey”in kapsamına bütün tümeller ve tikeller girer.</p>
<p>Halbuki Kur’an’ın muhtevasına bakıldığında ağırlıklı olarak inanç ve ahlâkla ilgili tevhid, şirk, iman, küfür, nifak, fazilet, rezîlet gibi belli başlı konulardan söz edildiği, ahkâmla ilgili âyetlerin ise en tekellüflü hesaplamayla bile ancak 500’e bâliğ olduğu, yine Kur’an metninin önemli bir kısmının kıssalardan oluştuğu ve bunların çoğunda tekrarlar ve tedâhüller bulunduğu görülür. O halde “her şey”den maksat, bildik anlamda “her şey” değil başka bir şeydir. Daha açıkçası, Nahl sûresinin 89. âyetinde kastedilen anlam, dinî-ahlâkî rehberlik (hidayet) hususunda ve/veya dinin temel ilkeleri konusunda gerekli olan her şeyin Kur’an’da açıklanmış olmasından ibarettir.91 Bunun aksi savunulduğu takdirde, -söz gelimi- Neml sûresinin 23. âyetinde geçen “min külli şey’” ibaresine de aynı anlamı yüklemek ve Sebe kraliçesine dünya üzerinde mevcut olan bütün her şeyden, her nesneden birer adet verildiğini söylemek gerekir. Oysa buradaki “her şey”in böyle bir anlam taşımadığı izahtan vârestedir. Sonuç olarak, Kur’an zerreden kürreye kadar bütün her şeyden tek tek söz eden bir kitap olmadığı gibi prospektüs gibi okunmaya müsait bir metin de değildir.</p>
<p>Dinî ahkâmı tek kaynağa indirgeme konusunda başvurulan bir diğer delil, En‘âm sûresinin 57, Yûsuf sûresinin 40 ve 67. âyetlerinde geçen “Hüküm ancak Allah’ındır” meâlindeki “ini’l-hükmü illâ lillâh” ibaresidir. Kur’ancı söylemin yorumuna göre:</p>
<p>Hüküm Allah’tan başkasına bırakılırsa, dosdoğru dinden sapılmış olunur. Mezhep ictihadlarıyla, icmâ, kıyas başlıklarıyla veya hadislere dayandırılarak verilen hükümler Allah’ın hükmü değildir. Bu mezhepleri dine eşitlemek, Allah’ın hüküm koyucu yetkisini başkasına vermek demektir. Allah’ın hüküm konusunda hiçbir ortağı yoktur. Kişilerin şahsî hükümleri din olamaz. Kehf sûresinin 27. âyetinden Allah’ın hükmüne uymanın Allah’ın vahyine uymakla yerine getirilebileceğini anlarız. Allah’ın kelimelerini değiştirebilecek kimse yoktur, ama mezhepler nâsih mensuhla (25. bölümü okuyunuz), uydurma hadislerle Allah’ın hükümlerini değiştirmeye yeltenmişlerdir. Allah’ın hükümleri Allah’ın vahyi olan Kur’an’dadır. Zaten Allah’ın sözü olduğu iddia edilebilecek başka bir kaynak yoktur ki bu kaynağın Allah’ın hükmünü kapsadığı iddia edilebilsin. Hükmün yalnız Allah’ın olması (Yûsuf 12/40) ve Allah’ın hükmüne kimsenin ortak kılınmaması (el-Kehf 18/26) için Allah’ın hükümlerinin hepsini içeren Kur’an’ı dinin tek kaynağı yapmak zorundayız. Eğer Allah’ın hükmü olmayan, Allah’ın olmayan kitapları, dinî hüküm kaynağı yapıyorsak (ister mezhep ilmihali, ister hadis kitabı olsun) Allah’ın kitabı Kur’an’la çeliştiğimizi bilmeliyiz. Bu kitapların Buhârî, Müslim, Ebû Dâvûd gibi adları ve mezheplerin Hanefî, Şâfiî, Ca‘ferî gibi adları, bu hükümlerin sahiplerinin Allah değil, bu şahıslar olduklarını daha baştan adlarıyla ortaya koymaktadır.</p>
<p>İlk Hâricîler tarafından da bir tür slogan olarak kullanıldığı bilinen “Hüküm ancak Allah’ındır” meâlindeki Kur’an ifadesinin teşrî‘ (hüküm vazetme) yetkisinin kime ait olduğu ve/veya sünnetin dinî ahkâm tesbitindeki yeri ve kaynak değeri gibi bir konuyla uzaktan yakından ilgisi yoktur. Zira bu ifadenin yer aldığı En‘âm sûresinin 57. âyetinin Edip Yüksel meâlindeki karşılığı şöyledir:</p>
<p>De: “Ben rabbimden bir delile dayanmaktayım. Siz ise onu yalanladınız. Ona meydan okuyarak istediğiniz şeyi getirmek benim elimde değil. Hüküm, ancak ve ancak Allah’ın. Gerçeği anlatıyor O, en iyi ayırandır.</p>
<p>Türkçe’si bozuk bu çeviriden bile açıkça anlaşılmaktadır ki hükmün sadece Allah’a ait olması, müşriklerin “Bizi tehdit edip durduğun azabı getir de görelim!” şeklindeki meydan okumaları karşısında Hz. Peygamber’e, “Bu konudaki yetki sahibi ben değilim. Azap hükmünü verecek olan yegâne otorite Allah’tır” demesi tembihlenmiştir. “Hüküm ancak Allah’ındır” ifadesinin geçtiği diğer iki âyete gelince, bunların birinde (Yûsuf 12/40) şirkin bâtıl/temelsiz bir inanç olduğu, ulûhiyyetin sadece Allah’a has kılınması gerektiği belirtilmiş ve bahis konusu ifade, hapisteki arkadaşlarına tevhid inancını tebliğ eden Hz. Yûsuf’un sözü olarak aktarılmış; diğer âyette ise (Yûsuf 12/67) “Tedbir ilâhî takdiri değiştirmez” şeklindeki inancına atfen Hz. Ya‘kūb’un sözü olarak nakledilmiştir. Bir an için söz konusu ifadedeki “hüküm” kavramının teşrî‘/ yasama ile ilgili olduğu kabul edilse bile, üç âyetten hiçbiri “Allah dinî ahkâmı bütün detaylarıyla Kur’an’da vazetmiştir” gibi bir iddiaya haklılık pâyesi vermez. Aksini iddia etmek ise ancak ilk Hâricîler’e atfedilen Kur’an ve yorum anlayışıyla mümkün olabilir. Bu anlayışın temel karakteristikleri ise tarih dışılık, bağlamsızlık, sathîlik ve gelişigüzellik şeklinde sıralanabilir.</p>
<p>Kur’ancı söylemin Kur’an’ı anlama ve yorumlama tarzı da az çok bütün bu özellikleri taşır. Böyle olması Kur’an’ı dinde yegâne ve yeterli kaynak olarak görmenin mukadder sonucudur. Çünkü Kur’an kendi tarihsel ve metinsel bağlamında okunduğu zaman onun her şey hakkında konuşmadığı anlaşılır. Oysa Kur’ancı söyleme göre dinin biricik kaynağı her şey hakkında konuşmalıdır. Bunu mümkün kılmanın tek yolu, onu tarih ve gelenek sayesinde elde edilen bütün bağlamlardan koparmak ve salt yazılı bir metin olarak anlayıp yorumlamaktır. Oysa gelenekte Kur’an, tek başına bir entite, bir doküman olarak değil, başta ilâhî vahyin Hz. Peygamber’de ete kemiğe bürünmüş ve hayatın içine katılmış şekli olan sünnet-i hüdâ olmak üzere, bir anlamda müslümanların ortak aklı ve algısı demek olan icmâ ile kıyâs-ı fukahâdan oluşan total bir kaynak olarak görülüyordu. Dahası Kur’an geleneği oluşturan diğer kaynaklarla birlikte Kur’an olarak algılanıyor ve söz konusu kaynakların bulunduğu bir bağlamda anlaşılıyordu.93 Bu noktada sünnete, gerek Kur’an’ın tefsirinde gerek ahkâmın tesbit ve tatbikinde paradigmatik bir rol atfediliyor ve bu rol “es-sünnetü kādiyetün ale’l-Kur’ân”94 sözüyle ifade ediliyordu.</p>
<p>Bu söz ilk bakışta çok cüretkâr bir düşünceyi ifade ediyor gibi gözükebilir; ancak biraz düşünüldüğünde son derece isabetli bir fikrî içeriğe sahip olduğu farkedilir. Çünkü bu söz “Dinî deliller hiyerarşisinde sünnet birinci, Kur’an ikinci sırada yer alır” veya “Sünnet mutlak mânada Kur’an’ı önceler” gibi kabataslak bir mânaya delâlet etmekten ziyade “Allah’ın buyruklarının pratik hayattaki anlam ve içermeleri sünnet tarafından belirlenir” şeklinde bir ince anlam taşımaktadır. Nitekim Kur’an Hz. Peygamber’in hayatında ete kemiğe bürünmüş ve dolayısıyla rehberlik misyonunu sünnet sayesinde icra etmiştir. Kısacası, Allah’ın Kur’an’daki bütün istek ve beklentileri Hz. Peygamber’in güzel örnekliğinde (üsve-i hasene) gerçekleşmiştir. Bu açıdan bakıldığında sünnet müslümanlar için Kur’an’dan daha önceliklidir. Zira başta sahâbe nesli olmak üzere bütün müslümanlar Kur’an hitabına Hz. Peygamber sayesinde muhatap oldukları gibi Müslümanlığın pratikte neye tekabül etiğini de yine onun sayesinde öğrenme imkânı buldular. Bu noktada, biz çağdaş müslümanların Hz. Peygamber’e ve onun sünnet-i hüdâsını bugüne kadar yaşatan herkese sonsuz minnet ve şükran borçlu olduğumuzu bilmek durumundayız. Dikkat edilirse, burada Hz. Peygamber’e aidiyeti sübût ve delâlet yönünden kritik edilmesi gereken tek tek hadislerden ve rivayetlerden değil, İslâm ümmetinin mütevâtiren nesilden nesile bilgi ve davranış kodları olarak aktardığı bir dinî-ahlâkî rehberlikten, yani kısaca yaşayan bir sünnetten söz edilmektedir.</p>
<p>İşte bu yaşayan sünnet, bu köklü gelenek ve tarihsel tecrübe bütünüyle yok sayılıp salt Kur’an metniyle baş başa kalınınca ona her şeyi söyletmek, dolayısıyla onu anlam ve yorum düzeyinde tahrif etmek pekâlâ mümkün olmaktadır. Bu tür tahrifin en çarpıcı örneklerinden biri Yaşar Nuri Öztürk’ün Müddessir sûresinin 26. âyetinde cehennem veya cehennemdeki korkunç ateş anlamında kullanılan “sekar” kelimesine ilişkin şu izahıdır: “Kur’an’ı rasgele insan sözü sayan inatçıların gerçeği görmeleri için itildikleri sekar, bilgisayardır. Elektrik enerjisi ile çalışır. Ortada hiçbir şeyi görünür halde bırakmaz fakat hiçbir şeyi de kapsamazlık etmez.”</p>
<p>Belli ki bu ibretlik yorumun sahibi için, nâzil olduğu dönemde Kur’an’ın kime ne söylediği, nüzûl döneminde kimin ondan ne anladığı hiç önemli değildir. Onun için önemli olan, Kur’an’ın ne anlattığı değil, kendisinin Kur’an’dan ne anladığı ya da ne anlamak istediğidir. Kur’ancı söylemde bilinçli olarak göz ardı edilen gerçek, ilâhî kelâmın anlam ve yorumuna ilişkin bilginin çok büyük ölçüde tarih ve gelenek sayesinde tedarik edildiğidir. Çünkü Kur’an’daki âyetlerin ekseriyetinin geçmişten günümüze aynı şekilde anlaşılmasını mümkün kılan şey, sürekliliği temsil eden geleneğin oluşturduğu bağlamlardır. Diğer bir deyişle, Kur’an’ın lafzının yanı sıra mânasının da muhafaza edilebilmesini, dolayısıyla bir Kur’an pasajına zaman ve mekân farkına rağmen aynı mânanın verilebilmesini temin eden unsur, mânanın metinde / lafızda içkin oluşu değil, taşıyıcılığını geleneğin yaptığı tarihsel bağlamlara sahip oluşumuzdur. Kur’an’ın gelenek tarafından sunulan hazır bağlamlardan bütünüyle bağımsız olarak anlaşılması özellikle bir müslüman açısından varoluşsal olarak mümkün değildir. Böyle bir okuma, ancak sistematik olarak Kur’an, İslâm ve müslümanlar hakkında cahil bırakılmış muhayyel bir özne için farzımuhal kabilinden söz konusu edilebilir.</p>
<p>Bize öyle geliyor ki Kur’an’ın dinde yegâne ve yeterli kaynak olduğu söylemi en iyimser nitelendirmeyle sahih bilgi ve donanım eksikliğinin ürünüdür, şayet değilse sünnet ve gelenek konusunda takıntılı bir ruh ve zihin halinin tezahürüdür. Kur’an’ı özellikle sünnetten ayrı düşünmek, onu öğretmensiz bir ders kitabı gibi görmekle eşdeğerdir. Aslında Kur’ancılığın Kur’an anlayışı da tam olarak budur. Ne var ki bu anlayış tıpkı ilk Hâricî gruplar gibi “Hüküm ancak Allah’ındır” diyerek Hz. Peygamber’in ve nebevî sünnetin dinî kaynak hiyerarşisindeki otoritesini yok saymasına karşın, Kur’an’da verili olmadığı halde namazdaki iftitah tekbirinden tahiyyat ve selâma kadar bütün tikel hükümleri sözüm ona âyetlerden istinbat etmekle kendisini hüküm vaz‘ına (teşrî‘) yetkili kılmakta sakınca görmemiştir. Diğer bir deyişle, Kur’ancı söylem, ibtidâen hüküm vaz’ı şöyle dursun, ahkâmla ilgili âyetlerin tatbikinde bile Hz. Peygamber’e genel geçer bir yetki tanımazken veya en azından onun tatbikatına çok kere burun kıvırırken, son derece sınırlı bir stoka sahip olan bireysel aklına bir tür “şâri‘lik” misyonu yükleme cüreti gösterebilmiştir.</p>
<p>Bütün bunlar bir yana, Kur’ancı söylemin dinî ahkâmı salt Kur’an metninden istinbat ettiği iddiası da tartışmaya açıktır. Zira namazın rek‘atları, zekâtta nisab miktarları gibi birçok konu ve kavram Kur’an’da yer almamaktadır. Oysa kimi Kur’ancı çevreler bütün bu tür konularla ilgili hükümleri Kur’an’dan ürettiklerini söylemektedir. Peki, namazın rek‘atlı, zekâtın nisablı oluşuna dair bilginin kaynağı nedir?97 Hiç kuşku yok ki bu kaynak sünnet-hadis ya da daha genel bir ifadeyle dinî gelenektir. Yani sözü edilen meseleler gelenek yoluyla öğrenilmektedir. Böyle iken Kur’ancılar bu gerçeği bir anlamda yok sayarak doğrudan Kur’an’a başvurmakta ve dinî ahkâmı bütün tümelleri ve tikelleriyle güya tek kaynaktan istinbat etmektedir. Oysa gerçekte yapılan iş, gelenekten aktarma yoluyla öğrenilen dinî ahkâm ve kavramlara kimi zaman aşırı yorumlarla Kur’an’dan bir referans uyarlamaya çalışmaktan başka bir şey değildir. Bütün bunlara rağmen Kur’ancı söylemin dinî ahkâma Kur’an’dan referans uyarlama çabasında belli ölçüde başarılı olduğundan söz edilebilir. Ancak bu görece başarının aşırı yorum özgürlüğünden kaynaklandığı da söylenmelidir. Çünkü geleneğin tasfiyesiyle elde edilen bu yorum özgürlüğü, anlam tayininde gelenekten boşalan belirleyici konuma modern toplumsal matrisi ve modern öznenin öznelliğini ikame etmeyi mümkün kılar.</p>
<p>Kur’ancı söylemin en temel problemlerinden biri de “ilkesizlik” veya daha az ajite edici bir deyişle “prensipsizlik”tir. Bunun en somut örneği ise, bir yandan sünnet, hadis ve hadisle meşguliyeti çok kere aşağılayıcı bir dil ve üslûpla eleştirmek, diğer yandan da hadis ve rivayet malzemesini yeri geldiğinde kendi iddiasına mesnet göstermektir. Çağdaş Kur’ancılığın en sıkı savunucularından biri olan Edip Yüksel’in ve/veya taraftarlarının<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2F19.org%2F&amp;h=-AQGVdKDUAQHmOKLb-PsBR8UFahQxEBAXgaxdJ5p9_gSEfg&amp;enc=AZPQUjtp73CNCKQ3DbyQzMtXI7kcnxmp6HOCCIsBgTfUUQ5wY5Pg_W2Jt-7RBMEd-W6WE-7YwjKyOq9orRHz2auAoEmjbLJ5TTKVlG_c2rKUac7xZenCNKHhxKB8BEzvthg5LUzcaipW8xx9sW3Ksx_8O_96HFDeIEjEamfc8DFe1Q&amp;s=1" target="_blank" rel="nofollow noopener">http://19.org</a> (<a href="http://l.facebook.com/l.php?u=http%3A%2F%2Fwww.kurandakidin.net%2F&amp;h=lAQFUE_XiAQHQECSf6ypu3fqBmhJDsKN11NsgXeVdknEmbw&amp;enc=AZPDUiF6uG_l4TexeEhSOpTRB8B1PhGKgBRCjLj0Tx41B36uq5aBn_nNXWQN8kaz5HJr0xJXZr4_2L_dkXC_D4pUPmD8bNdiSg2y3WN504JPqAyHMNDE-0_wY5EwudGzCPBKJO0eJkBpDgB4R_F5HpP7IwtckRDHuvd8zMgglvFBGQ&amp;s=1" target="_blank" rel="nofollow noopener">www.kurandakidin.net</a>) adlı internet sitesindeki şu metin söz konusu ilkesizliğin en açık belgesi niteliğindedir:</p>
<p>Hadisleri incelemeye Peygamberimiz’in dönemine giderek ve sonra yavaş yavaş kendi dönemimize gelerek başlayalım. Peygamberimiz’in hadis yazımına izin vermediğini, kendi sözlerinin yazımını yasakladığını hadisçiler bile kabul etmektedir. En doğru kabul edilen iki hadis kitabından biri olan Müslim’de ve Hanbelî mezhebinin kurucusu İbn Hanbel’in Müsned’inde şu hadisi rivayet ederek Peygamber’in kendi sözlerinin yazımını yasakladığını kabul ederler. “Benden Kur’an dışında hiçbir şey yazmayın. Kim benden Kur’an dışında bir şey yazmışsa imha etsin” (Müslim, Sahîh-i Müslim, “Kitâb-ı Zühd”; Hanbel, Müsned, 3/12, 21, 33) Dârimî’deki hadis ise şöyledir: “Sahâbe Allah’ın elçisinden sözlerini yazmak için izin istediler. Ancak onlara izin verilmedi” (Dârimî, es-Sünen) Hatîb el-Bağdâdî’deki hadis şöyledir: “Biz hadis yazarken Hz. Peygamber yanımıza geldi ve yazdığınız şey nedir? dedi. Senden işittiğimiz hadisler (sözler) dedik. Hz. Peygamber Allah’ın kitabından başka kitap mı istiyorsunuz? Sizden evvelki milletler Allah’ın kitabı yanında başka kitaplar yazdıkları için yoldan çıktılar” (Hatîb el-Bağdâdî, Takyîd, s. 33) Tirmizî’den de bunu öğrenebiliriz: “Allah elçisinden sözlerini yazmak için izin istedik, bize izin vermedi” (Tirmizî, es-Sünen, “Kitâbü’l-ilm”, 11).</p>
<p>Çağdaş Kur’ancılık söyleminin bir diğer meşhur temsilcisi Yaşar Nuri Öztürk’ün hadis konusunda sergilediği ilkesizlik ve tutarsızlık ise daha bir ibret vericidir. Zira Kur’an’daki İslâm adlı eserinde hadis râvilerini Hz. Ömer’e atfen Ehl-i kitap gibi mişnalar oluşturarak Allah’ın kitabına ortaklar eklemekle suçlayan Öztürk99 Kendi Dilinden Hazreti Muhammed isimli eserinde, “Cebrâil bana geldi ve dedi ki: Allah sana selâm gönderiyor ve şöyle buyuruyor: Ben seni dölleyen soya, taşıyan rahme, saran kucağa cehennemi haram kılmış bulunmaktayım”, “Mahşer günü kevser havuzunun başına geleceğim. Ve sen, ey Ali, havuz başında yönetici olacaksın. Hasan’la Hüseyin de sâkîlik yapıp su dağıtacaklar” gibi, mevzûât kitaplarında yer alan uydurma rivayetlere yer vermiştir.</p>
<p>Görüldüğü gibi Kur’an’ı dinin yegâne kaynağı olarak gören zihniyet yeri geldiğinde hadislere, hatta uydurma hadislere bile müracaat etmekte, üstelik uydurma hadislere yer verdiği bir kitabın adını Kendi Dilinden Hazreti Muhammed koyabilecek kadar gevşek ve gelişigüzel davranabilmektedir. Şayet bu zihniyet Kur’an metninden başka bir kaynağa başvurmamayı gerçekten başarabilseydi, kendi içinde tutarlı olduğundan söz edilebilirdi. Fakat gerek bu örnekler gerek tarihî tecrübe bilhassa son dönemdeki Kur’ancı eğilimlerin hiçbirinin salt Kur’an metniyle yetinmediklerini / yetinemediklerini, bilakis yeri geldiğinde kâh lugat ve semantikten, kâh hadis ve rivayetten fazlasıyla istifade ettiklerini göstermektedir. Bu durum dinî ahkâmın kaynağını Kur’an’a indirgeme söyleminin iç tutarlılıktan yoksun oluşunu tesbit bakımından önemlidir. Yine bu durum dinî-ilmî mirasa karşı müstağni bir tavırla Kur’an’ı doğru anlama ve yorumlamanın imkân dahilinde bulunmadığını göstermesi bakımından da önemlidir.</p>
<p>Kur’ancılık söyleminde dikkati çeken bir diğer ilkesizlik ve tutarsızlık, Kur’an’daki kimi kelime ve kavramlara son derece keyfî ve gelişigüzel anlam takdirlerinde kendini gösterir. Bununla ilgili en çarpıcı örneklerden biri yine Yaşar Nuri Öztürk’ün, “Hal böyle iken Allah’tan ve onun âyetlerinden sonra hangi hadise iman ediyorlar?” (fe-bi eyyi hadîsin ba‘dellâhi ve âyâtihî yü’minûn) şeklinde çevirdiği, Câsiye sûresinin 6. âyetindeki “hadîs” (söz) kelimesine ilişkin şu yorumudur:</p>
<p>Buradaki hadis kelimesini “söz” anlamında tercüme edip âyetlerdeki açık mûcizeyi anlam kaydırmasıyla örtmeye çalışmak günahtır. 6. âyet, açık bir biçimde Allah’a ve onun âyetlerine karşılık hadise inanmaktan söz etmektedir. Ve işin sırrı buradadır. Böyle olduğu içindir ki bu günahı işleyenler öz rablerinin âyetlerine nankörlükle suçlanmış ve onların uydurma hadisleri rehber edinmelerine karşılık 11. âyette: “Hidayet rehberi işte bu Kur’an’dır” buyurularak ilâhî espri iyice pekiştirilmiştir.</p>
<p>Ne var ki Öztürk, Haşviyye’nin nasları anlama ve yorumlama tarzını anımsatan bu pasajda sözünü ettiği “günah”ı! hadis kelimesinin geçtiği âyetleri çevirirken bizzat kendisi irtikâp etmiştir. Meselâ Mürselât sûresinin 50. âyetinin “fe-bi eyyi hadîsin ba‘dehû yü’minûn” şeklindeki ibaresini, “Artık bundan sonra hangi hadise / söze iman edecekler?” diye çevirmiş, A‘râf sûresinin 185. âyetinin sonundaki “fe-bi eyyi hadîsin ba‘dehû yü’minûn” ibaresini, “Peki, bu Kur’an’dan sonra hangi hadise / söze iman ediyorlar?” diye tercüme etmiş, Kehf sûresinin 6. âyetinde geçen “bi-hâza’l-hadîs” ibaresini ise “bu söze” diye çevirmeyi yeğlemiştir. Öztürk’ün çeviri ve yorum mantığı esas alındığında bu son âyette geçen “hadîs” kelimesi de bildik “hadis” anlamına gelir ve buradan hareketle, “Demek sen bu hadise inanmıyorlar diye onların ardına düşüp kendini helâk edeceksin?” meâlindeki bu âyetin hadis inkârcılarından söz ettiği dahi söylenebilir.</p>
<p>Kur’ancılık söylemine bu denli keyfî yorum imkânı sunan faktör, daha önce de ifade edildiği gibi Kur’an’ı kendi tarihinden yalıtarak okumak gerektiği düşüncesidir. Bu düşünce her mümine Kur’an’ı “şimdi, burada” nâzil olmuş gibi okumayı telkin eder. Ancak böyle bir okuma biçimi, Kur’an’ı anlam ve yorum tahrifinin hemen her çeşidine açık hale getirir. Kaldı ki birçok âyet tarihsel bağlamından koparıldığı takdirde birbiriyle taban tabana zıt iki fikre onay verecek şekilde anlamlandırılabilir. Meselâ Kasas sûresinin 68. âyetinde geçen “mâ kâne lehümü’l-hıyaratü” ibaresindeki “mâ” edatına nefiy anlamı takdir edildiğinde, ilâhî irade karşısında kulun iradesini yok sayan Cebriyye ile “orta halli cebr” (cebr-i mutavassıt) fikrini savunan Eş‘ariyye haklı çıkar. Ama aynı edat “ellezî” anlamında ilgi zamiri olarak kabul edildiğinde salâh-aslah nazariyesi bağlamında Mu‘tezile haklı çıkar. Hal böyle iken, salt Kur’an’a dönmek ve dinî ahkâmın kaynağını Kur’an ile sınırlandırmak gerektiğinden söz etmek, bir bakıma herkesin kendi perspektifine, arzu ve isteğine uygun Kur’an içerikleri üretmesine cevaz vermekten başka bir şey olmasa gerektir. Bu bağlamda Kur’ancılık söyleminin tarih ve geleneğe kayıtsız kalışında ilâhî mesajın tarih üstü oluş keyfiyetini izhar etmek gibi bir niyet ve hedeften de söz edilebilir. Kur’ancılar’a göre bu hedefe ulaşmak için âyetlerin tarihsel nüzûl vasatından bağımsız olarak yorumlanması gerekir. Çünkü Kur’an Hz. Peygamber’e ve nüzûl dönemindeki toplumsal matrise bağlı olarak inzâl edilmemiştir. Bu sebeple Kur’an tarihsel bir okumaya tâbi tutulamaz; çünkü tarihsel okuma Kur’an’ın mesaj ve referans çerçevesini daraltır.</p>
<p>Bu görüşün içerdiği evrensellik / tarih üstülük ana fikri doğrudur; fakat Kur’an mesajını bütün zamanlara taşımanın yolu, onun tarihle bağını koparmak ve anlamı salt yazılı metinden üretmeye çalışmak değil, hitap ile mesajı birbirinden ayırmak / ayrıştırmaktır. Bu ayırıma göre Kur’an’ın hitabı yerel ve tarihseldir. Bunun böyle olduğu bedîhîdir. Yerel-tarihsel hitabın içerdiği mesaj ise başka tarihselliklere taşınabilir niteliktedir. Kur’an’ın Hz. Peygamber dönemindeki toplumsal matrise bağlı olarak nâzil olmadığı iddiasına gelince, bize göre bu iddia isabetli değildir. Çünkü biz biliyoruz ki gerek Kur’an’da gerek Hz. Peygamber’in sünnetinde birçok defa Câhiliye döneminden tevarüs edilen örfî hükümler ve uygulamalar dikkate alınmıştır. Bununla ilgili en meşhur örneklerden biri Havle bint Sa‘lebe hadisesidir. Kocası Evs b. Sâmit’in zıhâr yapması ve zıhârın Câhiliye hukukunda kesin boşama sonucunu doğurması sebebiyle Hz. Peygamber’e başvuran Havle, geleneksel uygulamayı iptal / ilga edecek bir hüküm istemesine ve mağduriyetinden dolayı bu isteğinde ısrar etmesine rağmen Hz. Peygamber, “Senin problemini çözme imkânım yok; artık kocana haramsın” meâlinde bir cevap vermiştir.</p>
<p>Mücâdile sûresindeki ilk pasajın nüzûl sebebiyle ilgili rivayetlerin hemen tamamında yer alan bu cevap, Hz. Peygamber’in İslâm öncesi Arap toplumundaki mer’î hukuku esas alması, dolayısıyla bu hukuku Câhiliye devrine ait olduğu gerekçesiyle yok saymaması hasebiyle son derece manidardır. Kezâ Havle’nin mağduriyetini gidermek için nâzil olan âyetlerde zıhârın -evlâtlık kurumu gibi- topyekün ilga edilmeyip problemin kefâret formülüyle çözüme kavuşturulması da çok anlamlıdır. Kaldı ki başta ceza hukukuyla ilgili olmak üzere Kur’an’daki hükümlerin hemen tamamının İslâm öncesi Arap toplumunda bir karşılığı mevcuttur. Daha açıkçası, İslâm öncesi Arap toplumunda hırsızın elinin kesilmesi, eşkıyanın asılması, sürgün, celde (sopa cezası), kısas, diyet gibi cezaların yanında iddet, zıhâr, îlâ, liân, teaddüd-i zevcât gibi uygulamalar da mevcuttu.104 Dinî-ahlâkî açıdan kabul edilemez olan içki, kumar, zina, nikâh-ı makt gibi birtakım pratikler Kur’an tarafından ilga edilirken kölelik, çok eşlilik, iddet, zıhâr, îlâ, liân gibi birçok geleneksel uygulama ya ıslah ya da ibkā edildi.</p>
<p>Bütün bunlar göstermektedir ki gerek Allah’ın gerek Hz. Peygamber’in hüküm vaz‘ında beşerî ve tarihî olan her şeyden tecrit keyfiyetinde tamamen icat ve tamamen ilga gibi bir usul takip edilmemiştir. Dolayısıyla dinî hükümler en temel iki kaynağında bile pür ilâhî orijinli değildir. Kuşkusuz, zıhâr Kur’an metninde yer aldıktan sonra ilâhî beyana konu olması hasebiyle dinî-şer‘î hüküm vasfı kazanmıştır; ancak özünde örfîdir ya da en azından tarihî ve içtimaî bir geçmişe sahiptir. Hüküm vaz‘ında Allah’ın ve Hz. Peygamber’in Câhiliye dönemindeki mer’î hukuku yok saymamış olması nazarı itibara alındığında dinî ahkâmın kaynağını Kur’an ile sınırlandırıp sünneti ve diğer delillerin otoritesini yok sayma eğiliminin her şeyden önce Kur’an’la bağdaşmadığı söylenebilir. Bunun yanında, ilâhî iradenin hüküm vazederken İslâm öncesi dönemdeki hukuku dikkate aldığı apaçık olmasına rağmen Kur’ancı söylemin nebevî sünnete dinî kaynak vasfını lâyık görmemesi anlaşılır gibi değildir.</p>
<p>Değerlendirme ve Sonuç</p>
<p>Dinî ahkâmın kaynağını Kur’an’la sınırlandırma eğilimi ya da kısaca Kur’ancılık ve/veya Kur’an İslâmcılığı, bünyesinde daha çok Hâricî, Zâhirî ve Selefî unsurlar barındıran modern bir fenomendir. Gerçi İslâm’ın ilk yüzyıllarında da hadis ve rivayet malzemesini sorgulayan, buna bağlı olarak Kur’an’ı ön plana çıkaran eğilimler olmuştur. Ancak bu eğilimler hiçbir zaman sistematik bir düşünce tarzına yahut tarihte derin izler bırakan bir ekole dönüşmemiştir. Hal böyle iken, özellikle Hâricîler ile Mu‘tezile öteden beri hadis inkârcısı, dolayısıyla Kur’ancı söylemin kadîm temsilcileri olarak gösterilmiştir. Mezhepler tarihiyle ilgili klasik kaynaklardaki bilgiler ışığında ilk Hâricîler’in en büyük grubunu oluşturan Ezârika için böyle bir değerlendirmede bulunmak isabetli olabilir, ancak diğer bütün Hâricîler ile bütün Mu‘tezilî fırkaları Kur’ancılık söyleminin savunucuları olarak nitelendirmek yanlış ve yanıltıcı olsa gerektir.</p>
<p>Daha önce de belirtildiği gibi II. (VIII.) asırda yaşayan Ma‘mer b. Râşid ve İmam Şâfiî gibi âlimlere ait eserlerdeki bazı haberlerde geçen, “Bize sadece Kur’an’dan söz edin”, “Bize Kur’an yeter” gibi söylemler zaman içerisinde gitgide cılızlaşmış ve klasik (orta) dönemlerde sevâd-ı a‘zamın sünnet ve hadise sahip çıkmasından ötürü tarih sahnesinden âdeta kaybolmuştur. Fakat İslâm dünyasının modernleşme hikâyesinin başladığı XIX. yüzyıla gelindiğinde, özellikle Hint alt kıtası ile Mısır’da dini Kur’an’dan ibaret sayma eğilimi ilk dönemlerdeki primitif Kur’ancılığın aksine oldukça dinamik ve sistematik biçimde zuhur etmiştir. Son dönemde böyle bir eğilim ve söylemin ortaya çıkışında oryantalizmin etkili olduğu kuşku götürmez bir gerçektir. Ancak bu olguyu sadece oryantalist projeler ve/veya emperyalistlerin sömürge idealleriyle izah etmek pek isabetli olmasa gerektir. Tarihten tevarüs edilen problemler ve bu problemleri çözecek ilmî ve entelektüel birikimin yetersizliği, modern hayatın dayatmaları karşısında İslâm dünyasının içine düştüğü düşünce krizi ve bu krizin üstesinden gelecek fikrî ve ahlâkî iradenin zayıflığı gibi sebepler de Kur’ancı söylemin zuhurunda önemli rol oynamıştır.</p>
<p>Sonuç olarak, neresinden bakılırsa bakılsın, “Kur’an İslâmı” ya da “Kur’an’a dönüş” söylemi özellikle çağdaş dönem müslüman apolojelerce savunulan şekliyle İbn Teymiyye ve belki daha çok da Muhammed Abdülvehhâb’ın fundamentalistik İslâm anlayışıyla yolları kesişen modern bir söylemdir. Bir değerlendirmeye göre geleneğin gerçekçilik ve süreklilikle temayüz ettiği hatırlandığında fundamentalizm (kökencilik-Selefîlik) ile modernizmin paylaştığı ortak zeminin resmi netleşir: Ütopyacılık ve Mesîhçilik. Fundamentalizm-modernizm akrabalığının kökü, birincisinin geçmiş “ilkel çağ”, ikincisinin gelecek “medenî çağ” özlemiyle geriye ve ileriye dönük (retrospective and prospective) gelenek reddinde yatar. Bu bakımdan fundamentalizmin arkasında romantizm, modernizmin arkasında ise rasyonalizm yatar. İslâm’ın Asr-ı saâdet denen ilk çağını özleyen Muhammed Abduh’un fundamentalizme, bütün İslâm tarihini zulümle karakterize eden bir Şiî olarak altın çağı ileride gören Efgānî’nin ise modernizme yakın durduğu söylenebilir. Ancak daha yakından bakıldığında Abduh’un üstadının etkisiyle fundamentalizm ile modernizm arasında salındığı görülür. Nitekim vefatından sonra Abduh’un takipçilerinden bazılarının tam modernizme kayarken M. Reşîd Rızâ’nın fundamentalizme kayması, bu tesbiti doğrular. Reşîd Rızâ’nın aksine Seyyid Ahmed Han’ın ehl-i hadîs ve Vehhâbîlik çizgisinden radikal modernizme kayması, aralarındaki özsel ortaklıktan dolayı fundamentalizm ile modernizm arasındaki geçişkenliği gösterir.</p>
<p>Metin içinde sunduğumuz birçok örnekten de anlaşılmış olacağı üzere Kur’ancılık söylemi özellikle modern biçimiyle sağlıklı bir Kur’an anlayışından yoksundur. Çünkü bu söylem her şeyden önce Kur’an’ı bir rehber (hidayet) olmaktan çok, bilgi ve eylemle ilgili bütün her şey hakkında söz söyleyen bir metin olarak tasavvur eder. Bu tasavvur Kur’an’ı hiç konuşmadığı konularda konuşturur. Dahası, kimi zaman bilimsel ve teknolojik buluşlar, kimi zaman liberalizm, demokrasi, cumhuriyet, laiklik gibi çağdaş kuram ve kavramlar hakkında Kur’an’ı konuşturmak bu tasavvurun karakteristik özelliğidir. Cehennemden söz eden bir âyetteki (el-Müddessir 74/26) “sekar” kelimesinden “bilgisayar” anlamı çıkarmak bu söylemin içine düştüğü garabeti anlatmaya kâfidir.</p>
<p>Kimi temsilcilerinin yine cehennemle ilgili bir âyette (el-Müddessir 74/30) geçen “tis‘ate aşer” (on dokuz) ibaresini matematiksel fantezi nesnesine dönüştürdüğü çağdaş Kur’ancılığın dini en saf ve katıksız şekliyle bizzat Kur’an’dan öğrenme iddiası, her okumanın aslında bir yorum olduğu gerçeğini görmezden gelmesi hasebiyle de sorunludur. Salt Kur’an okunmasını ve sırf Kur’an’dan konuşulmasını vird-i zeban haline getiren bu söylem aslında Kur’an’ı değil Kur’an’da kendi öznelliğini okur. Başka bir ifadeyle, sadece Kur’an’ı konuşturduğunu var sayan bu söylem, gerçekte kimi zaman şâri‘ sıfatıyla kendi din ve değer tasavvurunu konuşturur. Zira Kur’an’ı başka hiçbir kaynağa başvurmadan anlayıp yorumlama iddiası öznelliğe sonsuz serbesti tanır.</p>
<p>Diğer taraftan, Kur’ancı söylem müslümanca bir hayatı metinden üretmeyi önerir. Daha açıkçası, bu söylemin en temel iddiasına göre İslâm ve Müslümanlık en saf ve en sahih biçimiyle Kur’an metninden üretilmelidir. Kur’an’ı bir metin (text), dolayısıyla epistemik bir nesne olarak görmesi hasebiyle daha en başından sıkıntılı görünen bu iddia kesinlikle isabetsizdir. Çünkü hayat, hele hele müslümanca bir hayat, mâna ve mesajı bir tür anlam arkeolojisiyle keşfedilmesi gereken bir metin olarak algılanan Kur’an’dan üretilemez. Diğer bir deyişle, sözüm ona sahih ve sağlıklı Kur’an okumalarıyla daha güzel bir Müslümanlık yaşanmaz, yaşanamaz. Çünkü Müslümanlık denen pratik tecrübe, vahyin nüzûl süreci tamamlandıktan sonra tarihin hiçbir uğrağında salt kitaptan / metinden üretilmedi, bilakis yaşayan sünnet ve gelenek sayesinde spontane biçimde öğrenildi.</p>
<p>Evet, Hz. Peygamber’in zamanında İslâmî hayat Kur’an’dan üretilmişti; ancak Kur’an o zaman bir metin değil, Hz. Peygamber’in dilinden sâdır olan ve aynı zamanda onun söz ve davranışlarıyla somutlaşan bir keyfiyete sahipti. Bu açıdan bakıldığında ilk nesil müslümanlar İslâmî hayatı Hz. Peygamber’in rehberliğinde bizzat ondan görerek öğrendiler ve kendilerinden sonraki nesillere de bir bilgi konusu olarak değil, fiilî bir tecrübe, yaşanan bir gerçeklik olarak intikal ettirdiler. Kaldı ki ilk nesil müslümanlar iman ve teslimiyeti de Kur’an’ın dil, üslûp ve nazım-mâna bütünlüğündeki ihtişama duydukları hayranlıktan öte Hz. Peygamber’in şahsında gördükleri mükemmel örneklikten dolayı tercih ettiler. Bu itibarla denebilir ki İslâm bilgi ve sözel tebliğden ziyade, davranış ve temsilin konusudur; dolayısıyla bugünkü sorun da temelde Kur’an’ı bilmemek ve anlamamaktan öte zaten bilinen ve anlaşılmış olan değerleri hayata katmayı göze alıp alamamakla ilgilidir.</p>
<p>Sonuç itibariyle, İslâm’ı anlamak ve müslümanca yaşamak için, Kur’an’ı bir bilgi nesnesi gibi okuyup incelemekten -ki bunun akademik bir uğraştan fazla bir şey ifade etmediği açıktır- yahut bizzat Kur’an’la ilişki kurmaya çalışmaktan ziyade, on beş asırdır zaten kurulu olan bir ilişkiye katılmak yani her bir müslümanın yaşayan sünnet ve gelenek sayesinde hazır / verili olarak bulduğu İslâmî değerleri hayata aktarmak gerekir. Bunun aksi bir söylem, sünnete rağmen Kur’an’ı daha iyi anlamaya çalışmak gibi bir iddiada bulunmak anlamına gelir ki böyle bir iddianın hem köksüz ve temelsiz hem de çok cüretkâr olduğu âşikârdır.</p>
<p>Burada yeri gelmişken Kur’ancı söylemi savunanların “İslâm en saf, en sahih ve en ideal şekliyle Kur’an’dadır” iddiasının en azından Kur’an İslâmı’na davet edilen insanlara izahla mükellef oldukları bazı problemler içerdiğini de belirtmek gerekir. Zira mademki Kur’an ideal İslâm’ın biricik kaynağıdır, o halde -meselâ- Kur’an’ın kölelik-câriyelik kurumunu tanıması, bu konuyla ilgili birtakım hukukî düzenlemelerde bulunması tatminkâr bir şekilde izah edilmeli ve bu arada ilgili âyetlerin aktüel ve evrensel değeri de aynı şekilde belirtilmelidir. Ne var ki Kur’ancı söylem bu tür konularla ilgili âyetlerin günümüz insanına ne söylediğini anlatmaya pek yanaşmamakta, hatta tabir câizse Kur’an’da kölelikle ilgili hiçbir âyet yokmuş gibi davranmaktadır. Bu bahsi açmanın kaçınılmaz olması halinde ise ya “Kur’an köleliğin kaldırılması yönünde ciddi adımlar attı…” tarzında apolojetik yorumlara sığınmakta ya da ilgili âyetlere sözüm ona evrensel mesaj yüklemek adına, “Kölelikle ilgili âyetler işçiişveren arasındaki ilişkilerin nasıl olması gerektiğine dair mesajlar içerir, kaldı ki vahşi kapitalizmin hüküm sürdüğü günümüzde kölelik çok daha kökleşmiş bir durumdadır” gibi son derece ideolojik ve aynı zamanda sükseli te’villere başvurmakta; ancak her iki durumda da Kur’an’a sadakatten uzaklaşmaktadır. Çünkü Kur’an kölelikten kelimenin tam anlamıyla Ortaçağ’a özgü bir müessese olarak söz etmekte, bu çerçevede hürler ile kölelerin farklı sosyal statülere sahip olduklarından, savaşlarda ganimet olarak köle-câriye alınacağından / alındığından, câriyelere uygulanması gereken cezanın hür kadınlara nisbetle yarı yarıya az olduğundan bahsetmektedir. Dolayısıyla ilgili âyetlerden hiçbiri zikri geçen nitelikteki te’villere elverişli görünmemektedir.</p>
<p>Aslına bakılırsa Kur’ancı söylem çağdaş dünyadaki hâkim değer yargılarıyla uzlaştırılması zor görünen diğer bazı hususlarla ilgili âyetleri yorumlarken de yine apolojetik ve aşırı te’vilci bir tavır sergilemektedir. Meselâ kadınların te’dip maksadıyla kocaları tarafından dövülebileceğinden söz eden âyetteki “darb” (vurmak) kelimesine Arapça sözlüklerin yardımına sığınarak “evden uzaklaştırma” gibi son derece keyfî anlamlar yüklemekte ve böylece sorunu çözdüğünü zannetmektedir. Ancak sonuçta konuyla ilgili âyetin gerçekten ne söylediğine, Hz. Peygamber ve sahâbe neslinin bu âyeti nasıl anlayıp yorumladığına hiç itibar etmemekte, dolayısıyla Kur’an’a sadakat göstermemektedir. Aslında bu sadakatsizlik Kur’an’ın diğer birçok konudaki hükmünü icra konusunda da kendini göstermektedir. Söz gelimi, Kur’an’ın en uzun âyetinde (elBakara 2/282) müslümanlara vadeli borç işlemini mutlaka yazıyla kayıt altına almaları, bunun için âdil bir kâtip ve iki erkek şahit bulmaları, iki erkek şahit bulunamazsa bir erkek iki kadın şahidi tanık tutmaları yönünde emirler tevcih edilmektedir. Oysa bugün hiçbir Kur’ancı -ki buna kendilerini tarihselcilerin karşıtı olarak konumlandıran evrenselciler de dahildir- borç akdi, vadeli alışveriş gibi işlemlerde böyle bir prosedür uygulamamakta, bilakis bütün bu işlemleri câri uygulamalar üzerinden gerçekleştirmekte, bu arada söz konusu âyet kimsenin aklına bile gelmemektedir. Hal böyle iken, gerek Kur’ancılar gerek evrenselciler hemen her fırsatta Kur’an ahkâmının her zaman ve zeminde geçerli, tatbik edilebilir olduğu tezini savunmaktadırlar. Ne var ki bu romantik savunu güçlü retoriğine rağmen muhteva yönünden tartışmalı ve aynı zamanda olgusal duruma aykırı görünmektedir.</p>
<p>Bütün bunlar bir yana, Kur’ancılık söyleminin en temel tutarsızlığı dinî ahkâmın tek kaynaklı olduğu yönündeki mega iddiasının Kur’an’la bağdaşmamasındadır&#8230;</p>
<p>Son olarak bir tesbitte daha bulunulabilir ve bu çerçevede modern dönemdeki Kur’ancılık söyleminin Batı’da reformasyon ile başlayıp Aydınlanma ile devam eden çağın din anlayışına benzediği söylenebilir. Zira reformasyonla birlikte Batı’da Katolik geleneği bir kenara bırakmak ve bu geleneğin kutsal kitap üzerindeki egemenliğinden kurtulmak gerektiği düşüncesi güç kazanmış ve buna paralel olarak Protestanlık’ta “sola scriptura” ilkesi benimsenmiştir. Bu süreçte kilise ve gelenek yerine kutsal kitap tek otorite ve kurtuluş kaynağı olarak görülmüş, ayrıca kutsal kitabın bütün bilgileri içerdiği ve bu bilgilerin sıradan insanlar tarafından bile kolaylıkla anlaşılabilir nitelikte olduğu düşüncesine binaen ilâve kaynaklara ihtiyaç bulunmadığı kabul edilmiştir. Gelenek karşıtı bu anlayışa göre kutsal kitaba beşerî yorumlarla ilâvede bulunmak kesinlikle yanlıştı. Kutsal kitap her bakımdan yeterli ve mükemmel olduğu için, hiçbir beşerî katkıya ihtiyacı yoktu. İnsanı bağlayan tek bilgi kutsal kitaptaki bilgi olmalıydı.</p>
<p>Hıristiyan-Protestan gelenekteki bu görüşler, İslâm dünyasının Batı karşısında çok yönlü bir mağlûbiyetin derin travmalarını yaşadığı XIX. yüzyıldan itibaren Kur’an’a uyarlanmış şekliyle birçok müslüman aydın ve fikir adamı tarafından da seslendirildi. Bu bağlamda Kur’ancılık söylemi Batı’daki “sola scriptura” ilkesine benzer şekilde âdeta bir “sola Corano” (sadece Kur’an) ilkesi vazetti. Ancak bu ilkeyi vazeden çağdaş Kur’ancılık’ta retorik hep güçlü, muhteva sığ ve tutarsız, üslûp kâh Hâricî kâh katı Selefî, nassı anlama-yorumlamada yöntem ise ya Bâtınîlik düzeyinde aşırı te’vilci ya da Zâhirîlik gibi lafızcı olageldi. Bütün bu menfiliklerine rağmen bahis konusu söylem, İslâm ilim ve kültürüyle ilgili birçok konunun tartışmaya açılması, farklı bir okumaya tâbi tutulması ve kritik edilmesi gibi müsbet bir sonucun husulüne de vesile oldu.</p>
<p>* * *</p>
<p>İşte Mustafa Öztürk&#8217;ün çalışmasında belirttiği gibi Kur&#8217;ancılık sadece bir söylev olarak vardır. Oryantalizmin tesiriyle bütün geleneği ve rivayetleri ortadan kaldırmaya yönelik yaklaşımlar zaman zaman Mustafa Sabri Efendi gibi alimlerden tokat yesede gittikçe yayılmıştır.</p>
<p>Tanrısızlığın, ruhsuzluğun ve kapitalizmin sosyal hayata uzantısı olan modernizmi dinin içine katıp vahhabilik-selefilikle fundementalist açıdan kardeş olup işine gelince zahirici işine gelince batınici olan Kur&#8217;an Müslümanlığı söylevi baştan sona tutarsızlıklar abidesidir.</p>
<p>Ortada hiçbir metodu olmayan bu yaklaşımın sonunda herkes kendi zihin dünyasını ve kendine has ideolojisini Kur&#8217;anlaştırmaya çabalamıştır.</p>
<p>Tek tek İhsan Eliaçık&#8217;lardan, Yaşar Nuri&#8217;lerden, Mustafa Akyol&#8217;lardan gitmiycem. Sadece Abduh- Reşit Rıza vs. tarafından tartışılam Faiz Riba mıdır? sorusunu bir bomba olarak bırakıyorum.</p>
<p>Püriten islam anlayışının hristiyan prostestanizminin ve modernizmin bir yansıması olduğu bu noktada açığa çıkıyor.</p>
<p>Ütopya yani tek bir islam toplumu hayali maalesef tüm grupların ortak paydasında yatıyor. Ama halbuki bütün islam aleminin tek bir fikirde olması imkansız ötesi imkansızdır.</p>
<p>Ütopik tek bir toplum inşaası ütopyası yani mezheplerin ve farklılığın reddedilmesi düşüncesinin bir yansıması Işid gibi tekfirci ve dışlayıcı yapılardır.</p>
<p>Mesihçilik, kurtarıcılık fantezileride bu noktada önemli. Sanki 1400 yıldır herkes Kur&#8217;anı yok etmeye çalışmışta kurtarıcı olarak kendilerini gören bu sümüklü ve karacahil çakma ilahiyatçılar din-i mübin-i islamı kurtarmaya çabalarken daha kendi kibirlerini görmekten aciz olmaları ayrı bir vak&#8217;adır.</p>
<p>Bi da Kur&#8217;andan ayetlere yaptıkları komik cımbızlamaların haddi hesabı yok. Hiçbir tefsiri umursamıyorlar zaten. Bir simitçiye bile saygıları varken arap dilinin etimolojik değeri ve kuranın altmetnine hakim müfessirleri sırf onlardan farklı söylüyorlar diye umursamıyorlar bile.</p>
<p>Cımbızlanmış ayetlerle Hz. Muhammed&#8217;i bile Kur&#8217;an Müslümanı ilan eden zekaların, güya Kur&#8217;anda namaz yazıyor diyerek gelenekten cımbızladığı şeyleri kurana mal etme tutarsızlığına tutulanların mantıksızlığını uzun uzadıya anlatmayacağım. Sadece cımbızlayıp sundukları ayetleri biraz tefsir karıştırarak incelemenizi öneriyorum. Tabii Abduh gibi modernist tefsirleri değil adam gibi klasik tefsirleri karıştırarak inceleyin ve yalanları tek tek görün&#8230;</p>
<p>Ayrıca dine modernizmin tesiriyle sadece bilgi bağlamında bakmak dinin esas yönü olan ruh ve maneviyattan kopmaktan yani din diyerek dinden uzaklaşmaktan ve dini ideolojiye çevirmekten başka bi işe yaramaz.</p>
<p>Ki neoselefilik düşüncesi son yüzyılda İslam Medeyetinin tüm değerlerini(fıkıh, kelam, tasavvuf vs.) yok edip dini bir ideoloji haline getirmekten başka bir işe yaramamıştır.</p>
<p>Tek olumlu yan olarak Mustafa Öztürk&#8217;ün dediği gibi bazı meselelerin yeniden düşünmesine imkan sağlamıştır.</p>
<p>Geleneğin ve kendi kültürümüzün yani Anadolu Ruhunun yeniden keşfedilmesi bu problemli ve dışı süslü ama içi boş söylemlerin sonunu getirecektir.</p>
<p>Son olarak kendi geleneğine dayanmayan insanların modernizmin çöplüğünde savrulan bir çöpten başka bir şey olamayacağını kavramamız gerektiğini belirteyim&#8230;</p>
<p>http://populerkulturcoplugu.blogspot.com.tr/2015/10/kuran-muslumanlg-ve-neo-selefilik.html?m=1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-muslumanligi-ve-neo-selefilik/">Kur’an Müslümanlığı ve Neo-Selefilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-muslumanligi-ve-neo-selefilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
