<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Mehmet Karakaş | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/mehmet-karakas/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 03 Oct 2024 07:03:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Mehmet Karakaş | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kimlik Tartışmaları Bağlamında Türk Ulusal Kimliğinin İnşası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kimlik-tartismalari-baglaminda-turk-ulusal-kimliginin-insasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kimlik-tartismalari-baglaminda-turk-ulusal-kimliginin-insasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 06:36:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Karakaş]]></category>
		<category><![CDATA[türk ulusal kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[ulusal]]></category>
		<category><![CDATA[ulusal kimlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27124</guid>

					<description><![CDATA[<p>16 Aydınlanma sürecinde gelişen ve günümüzü de kayıtlayan modern kurgu, toplumsal yaşanılan yönlendiren birçok olguyu beraberinde getirmiştir. Bunların en etkililerinden biri de ‘modern ulus’tur. Toplumlar, ulus olgusu temelinde kimlik inşa ederken, uluslaşma yoluyla da siyasal davranış tarzlarını oluştur­muşlardır. Bu durum modernliğin siyasal bilinci olarak da tanım­lanabilir. Ulus temelinde oluşturulan ulusal kimlik, ulusçuluk ve ulus-devlet tasavvuru, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kimlik-tartismalari-baglaminda-turk-ulusal-kimliginin-insasi/">Kimlik Tartışmaları Bağlamında Türk Ulusal Kimliğinin İnşası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero.jpg">16<img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-27126 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-300x200.jpg" alt="" width="300" height="200" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/10/pismo-i-pero.jpg 800w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></a></p>
<p>Aydınlanma sürecinde gelişen ve günümüzü de kayıtlayan modern kurgu, toplumsal yaşanılan yönlendiren birçok olguyu beraberinde getirmiştir. Bunların en etkililerinden biri de ‘modern ulus’tur. Toplumlar, ulus olgusu temelinde kimlik inşa ederken, uluslaşma yoluyla da siyasal davranış tarzlarını oluştur­muşlardır. Bu durum modernliğin siyasal bilinci olarak da tanım­lanabilir. Ulus temelinde oluşturulan ulusal kimlik, ulusçuluk ve ulus-devlet tasavvuru, modern yaşam kurgusunun belli bir döne­mini çok yoğun bir şekilde etkileyerek toplumlararası ilişkilerde belirleyici bir rol oynamıştır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Türk modernleşmesi çerçevesinde inşa edilen ulus temelli tasarımlar, Türk toplumunda iç ve dış ilişkiler konusunda önemli roller oynamıştır.</p>
<p>Ulusal kimliğin, küresel gelişmeler sonucunda yaşadığı aşın­malar ve karşı karşıya kaldığı kriz, Türk ulusal kimliği üzerinde de etkili olmaktadır. Türk ulusal kimliğinin bugünkü gelişmeler sonucunda karşılaştığı sorunları anlayabilmek için; etnik özellikli Türk kimliğinden siyasal karakterli Türk ulusal kimliğine dönüşü­münü ve bu dönüşümle birlikte ortaya çıkan sorunları göz önün- de bulundurmak gerekir. Batı Avrupa’da ulusal kimlikler inşa edilmeye başlandığında Türkler Batı’da imparatorluk çatısı altın­da, Doğu’da (Orta Asya’da) ise devletten yoksun siyasal anlamda dağınık bir yaşam sürmekteydiler. Ulusçuluk hareketleri ve ulu­sal kimlik inşası Batı-dışı toplundan etkisi altına almaya başladı­ğında Türk toplumu da bundan etkilendi, ancak daha önceki bölümde de belirttiğim nedenlerden dolayı başlangıçta bu geliş­melere ilgi duymadı. Bundan dolayı OsmanlI&#8217;nın son dönemleri­ne rastlayan ulusalcı hareketler, başlangıçta ulusal nitelikli Türk kimliği oluşturmada çok fazla etkili olamadı. Buna rağmen Osmanlı, toplumlararası ilişkilerdeki egemenliğini yitirdiği için, Türkçülüğü yeni bir siyaset üretme imkânı olarak görüp ulus temelli yaklaşımlara kapı araladı. Ancak bu dönemde ulusal duy­gularla şekillenen ‘Türk kimliği’, ‘Osmanlı kimliği’ne egemen olma konusunda zorlandı. Dolayısıyla Türk ulusal kimliği OsmanlI’da siyaset üretmenin etkin bir aracı olarak da kullanıla­madı. Bu aracın etkin bir şekilde kullanılmaya başlandığı tarih, 1923’tür.</p>
<p>20.yüzyılın başlarından itibaren yeni bir toplum projesi hali­ne gelen Türk ulusçuluğu, Türk ulusal kimliğinin inşasını da gerektirmiştir. Çünkü modern ulusal kimliklerin, doğal görüntü­lerinin ardında yeni ve inşa edilmiş bir özellik barındırma gerek­sinimleri bulunmaktadır. Bu özellik, Türk ulusal kimliğinin inşası için de gerekli olmuştur. Ulusal kimliklerin doğallıkları geçmişle ilişkisini, yeni olmaları ise icat edildiklerini ifade etmektedir. Yani, icat edilmiş olmaları geçmişle bağlarını kopar­ma anlamına gelmemektedir. Aksine icat edilen pratikler, doğa­ları gereği kendi dinamiklerine uygun bir geçmiş ile kendiliğin­den oluşan bir sürekliliği oluştururlar. Ancak Türk ulusal kimliği, geçmişle ilişki kurma noktasında Batılı olanlara göre önemli bir farklılaşma yaşamıştır. Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında Türk ulusal kimliği inşa edilirken geçmişle olan süreklilik önemli ölçüde kırılmıştır. En azından Türk tarihinin belirli bir dönemi unutulmuştur. Bu kırılmayla sil baştan başlamayı öngören, inşa edici zihniyet, farklılaşmanın ana eksenini oluşturmaktadır. Kadıoğlu’na (1999: 24) göre “Bu kopuşun günümüzdeki uzantısı bir tarihsizlik zihniyeti ve belleğini yitirme hastalığıdır. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti’nin sanki psiko-terapiye ve geçmiş ile bağ­larını güçlendirerek kendi kültür tarihini yeniden yazmaya gereksinimi vardır.” Bu durum önemli Ölçüde Türk ulusal kimli­ğine özgü olsa da genel olarak Batı-dışı toplumlarda inşa edilen ulusal kimliklerin yapısında görülen bir farklılıktır. Daha önce de belirttiğim gibi Batı’da bir tercih ve kendi kaderini tayin etme olarak beliren ulusçuluk, Batı-dışı toplumlarda bir kimlik arayı­şının ifadesi olarak algılanmış ve bu yönde biçim kazanmıştır. Bundan dolayı Batı-dışı toplumlarda ulusçuluk akımları, kimlik tartışmaları ekseninde şekillenmiştir.</p>
<p>Ancak kimlik arayışları ve tartışmaları, “her ne kadar Batı&#8217;nm getirdiği yeni düzene karşı bir direniş ve bu toplumların kendi tarihleriyle kimliklerine sahip çıkma biçiminde algılansa da, bu karakterde gelişememiştir” (Karakaş, 2000: 282). Başlangıçta ulusçuluk ve ulusal kimlikler, sömürgecilikten kurtulmanın bir yolu olarak görülse de, daha sonraki süreçte modernleştirici özel­likleriyle Batılı olana eklemlenmenin itici gücüne dönüşmüşler­dir. Plamenatz’m (1976) ifadesiyle “Doğulu ulusçuluk, yapısı iti­barıma derinden çelişkilidir: Hem taklitçidir hem de taklit ettiğine düşmandır.” Chatterjee (1993: 2) bu açmaza atıfta bulunarak ulusçuluğun Avrupa dışı dünyada “türetilmiş” bir söylem oldu­ğunu iddia eder. Göle’ye (2002:63) göre ise “Batı-dışı toplumların tarihsel güzergâhları, toplumsal muhayyileleri, politik kurumlan, bilim anlayışları Batı’nm yörüngesinde yol almıştır. Batı-dışı top­lumların ortak özelliği Batı modernliğine olan bu bağımlıhklan- dır. İster sömürgeciliğin zorlamasıyla, ister gönüllü modernizas­yon aracılığıyla bu toplumların tarihi Batı’nm izdüşümünde yeniden yazılmıştır.” Bu çerçevede Türk ulusal kimliği, Türk ulu­sunun modern argümanlarla oluşturulma çabalarının bir sonucu olarak inşa edilmiştir. Diğer bir deyişle modernleşme/Batılılaşma ile karşılıklı bir ilişki içerisinde şekillenmiştir.</p>
<p>İçermenin olduğu kadar dışlamanın da bir ölçüsü olan Batılılaşma, Türkiye&#8217;deki egemen düşünce ile ötekiler açısından aslında aynı anlama geliyordu. Çünkü Batıcılar kadar İslamcılar, Türkçüler, Azınlıklar ve Türk olmayan Müslümanlar da argüman­larını Batıcılık temelinde geliştirmişlerdir. Zaman içerisinde kon­jonktüre! ve bölgesel gelişmeler çerçevesinde farklılaşmaların yaşanmasına rağmen, birbirleriyle ilişkilerinde bu ölçü temel belirleyici olmuştur. Cumhuriyet’in muhafazakâr aydınlarından Peyami Safa (1988:4), “Türkçüler, Batıcılar ve İslamcıların, ‘dere- ce<u>si&#8217;farklı ol</u>mak üzere, Batılılaşma esasında müşterek oldukları- nı” belirtmektedir. Bunu, her üç grubun ayrı ayrı çıkardığı dergi­lerde ileri sürdükleri düşüncelerde de görmek mümkündür. <em>Sebilürreşad</em> dergisi ekseninde İslamcılar, <em>Türk Yurdu</em> dergisi etrafında Türkçüler, <em>îctihad</em> dergisi etrafında da Batıcılar topla­narak görüşlerini ifade etmişlerdir.</p>
<p>Entelektüel düzeyde Yusuf Akçura ve Ziya Gökalp’in görüşle­riyle şekillenmeye başlayan Türkçülük, Cumhuriyetle birlikte Türk ulusçuluğuna dönüşmüştür. Bu süreç aynı zamanda Türk ulusunun yeniden inşasını ifade etmektedir. Türkiye Cumhuriyeti yeni bir ulus inşa etme zemininde kurulduğu için yeni açıklama­lara ve toplumsal meşruiyet dayanaklarına ihtiyaç duymuştur, ihtiyacı karşılayacak yeni bütüncül yapı, ulus temelli Türk toplu­mu olmuştur. Bunu oluşturmak ise Türk ulusal kimliğinin tahay­yül edilebilmesine bağlı olduğu için yeni bir sürece girilmiştir. Girilen yeni süreç Türk ulusal kimliğinin inşa sürecidir. Bu çerçe­vede ulusal kimlik, ulusal kültür temelinde inşa edilmiştir. Gökalp tarafından geliştirilen <em>kültür ve uygarlık</em> ayrımı hem Osmanlı döneminde hem de yeni Türkiye Devleti’nin kuruluş aşamasın­da, Batılılaşmayı açıklamanın yanında ulusal kimlik inşası için de kullanılan bir kuram olmuştur. Gökalp, başlangıçta Batılılaşmayı savunmak, Cumhuriyetin kuruluş döneminde ise Osmanlı’yı inkâr siyasetlerini desteklemek amacıyla bu kurama başvurmuş­tur. Ancak Kemalistler genel bir yaklaşım olarak Gökalp’in teori­sindeki kültürü, uygarlığa ulaşma açısından bir engel olarak gör­müşlerdir (bkz. Davison, 1995:189-224). Çünkü teoriye göre kül­tür, Türklüğü yaşatmanın yanında Islandığı da yaşatmayı hedef­liyordu. Oysa Cumhuriyetçi elitlerin tarih tasarımında, İslam’ın etkisi ya tamamen yok sayılmıştı ya da en aza indirilmişti.</p>
<p>İnşa sürecindeki Türk ulusal kimliği, Türklerin geleneklerini ve inançlarını koruyucu bir niteliğin dışında, bunlara karşı cephe alan ve bunlardan mümkün olduğu kadar vazgeçmeye çalışan bir yol izlemiştir. Batılılaşma doğrultusunda gerçekleştirilmeye çalı­şılan söz konusu yeni siyaset ve dünya görüşü, anti-Islam ve anti- Osmanlı temelinde olduğu kadar, anti-Sovyet (sosyalizm) teme­linde de yeni bir model olarak ortaya çıkmıştır. Akçura’mn (1976) “siyasi bir seçenek olarak” önerdiği Türkçülük ve Türk ulusal kimliği, Cumhuriyetin kesin bir siyasi seçimi olarak resmi ideo­loji haline gelmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu lideri Mustafa Kemal Atatürk’ün de laik ve modernleştirici ulus anlayı­şının temelini oluşturan, &#8220;Anadolu-dışı irredentizmi kırpılmış bu Türkçü ideal” (Smith, 1991:103), ulus inşa etmenin yanında yeni­den kurulan devletin devamını da sağlamayı amaçlıyordu.</p>
<p>Smith’e (a.ge., 103) göre Atatürk’ün yaptığı, Osmanlılığı ve İslam’ı devre dışı bırakarak Türk irredentizmi dışında imparator­luğu, &#8216;‘Anadolu Türklerinin oluşturduğu etnik ulusa hizalı tümle­şik bir teritoryal siyasi topluluk olarak tanımlayan bir dizi modernleştirici toplumsal ve kültürel reformu kabul ettirmekti.” Ancak, ulusa dair bu teritoryal ve sivil düşüncelerin gerçekleştiril­mesi, ulusal kültürel kimlik içinde dayanışma temelini gerektir­mektedir. Oysa yeni anlayış, “Türklerin kökenini Orta Asya’ya ve Oğuz Han’a uzanan bozulmamış soylarına, arılaşmış dillerinin (Güneş Dil Teorisi) eskiliğine dayandıran bir teoriden yararlana­rak zoraki etnik mitler, anılar, değer ve semboller tedarik etmeye çalışmıştır.” (ag.e., 104). Yaşanan süreç, 1920’lerin başından iti­baren Türkçülük ve Türk ulusu hakkında görüş geliştirme hakkı­nın Türk Ocağı, <em>Türk Yurdu</em> dergisi ve Türkçü önderlerden Kemalist önderliğe geçişin de bir göstergesiydi. Bu gelişme, Kemalistler açısından Türkçülerin de öteki olarak tanımlanması anlamına geliyordu. Pantürkist Z. Velidi Togan’m dışlanması, 1930’lu yıllarda Türk Ocaklan’mn kapatılması, 1940’h yıllarda Türkçülük önderlerinden Hüseyin Nihal Atsız ve arkadaşlarının tutuklanması, 12 Eylül 1980 Darbesi’nden soma &#8216;devleti kurtar­ma şiarıyla komünizmle mücadele ettiklerini’ öne süren ülkücü­lerin dönemin generalleri tarafindan kovuşturmaya uğratılması ve cezalandırılmaları bu tutumun örnekleridir.</p>
<p>Bu farklılaşma, Kemalist ulusçuluğun ve inşa edilmeye çalışı­lan ulusal kimliğin geçmişten radikal biçimde kopuşunu berabe­rinde getirmiştir. Çünkü icat edilen yeni gelenek, &#8220;Cumhuriyetçi elit tarafindan eskiyle ilişkisinin olmadığı, yeniden doğmuş ola­rak” tanımlanmıştır ve &#8220;yeni Türkiye adeta tarihsiz bir devlet olarak ortaya çıkmıştır” (Robins, 1996: 68-69). Eskiyle ilişkinin olmadığı tezi üzerine kurgulanan yeni gelenek, Türk aydınlanma­sı veya rönesansı olarak nitelendirilmiştir. Bu durum yeni Türkiye’yi adeta tarihsiz bir devlet olarak ortaya çıkarmıştır. Oysa modern ulus inşasının en önemli unsurlarından biri, kuşkusuz, ortak tarihsel geçmiştir (köken miti). Dolayısıyla tarihsiz bir ulus­tan bahsedilemez. Yeni Türkiye Devleti bu eksikliği tamamlamak amacıyla, Osmanlı öncesi Türk talihine yönelerek ortak mirası kısıtlı bir çerçevede oluşturmaya çalışmıştır. Böylece Türk ulusal kimliği, Osmanlı öğelerini taşıyan bütün unsurları öteki olarak belirlemesine rağmen, hiçbir zaman da bu mirastan kendini kur- taramamıştır. Diğer bir ifadeyle, yeni ulus-devlet Osmanlı mirası üzerine kurulduğu için söz konusu miras Türk ulusal kimliği üzerinde bir hayalet gibi dolaşmaktadır.</p>
<p>Ulusal kimliğin inşasmda, Osmanlı öncesi dönemle ilişki kurma düşüncesi somut olarak Cumhuriyet’le birlikte ortaya çıksa da bu yaklaşımın kökeni II. Meşrutiyet’e (1908) kadar uzanmaktadır. Özellikle Avrupa&#8217;nın Balkan ülkelerindeki ulus­çuluk akımlarım kışkırtmasıyla ve yapılan gizli anlaşmalarla imparatorluğun varlığının tartışılması, devletin varlığını koruma konusunda ciddi endişelere yol açmıştır. Bu açıdan özellikle II. Meşrutiyet sonrasında Avrupa’da kurulmakta olan yeni denge­ler, Türklerin konumunu ve bu konumun siyasal, tarihsel ve kültürel temellerinin, Osmanlılık dışında belirtilmesini günde­me getirmiştir.</p>
<p>Osmanlı’nın son döneminde Türkçülük ‘Türk irredentizmi’ temelinde şekillendirilirken, Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında <em>Anadolu Türklüğü’ne</em> dayalı ‘teritoryal’ anlayışa dönüşmüştür. Böylelikle hayalî Türk sınırlarından vazgeçilip somut Anadolu toprağı temelinde bir vatan oluşturma gayreti ortaya çıkmıştır. Diğer bir ifadeyle Türkçülük, Anadolu toprak parçası üzerinde sınırlı bir dünya görüşü olarak geliştirilmeye çalışılmıştır. Teritoryal temelde oluşturulan yeni yaklaşım, Osmanlılık siyase­tine sahip çıkmadığı için, medeniyet değişikliği projesi biçimin­de sunulmuştur. Türkçülük ise icat edilmeye çalışılan ulusal kültür çerçevesinde Batılılaşmayla bağlantılı olarak, Batı dışı toplumlarda görülen ulusçuluk karakterine bürünmüştür. Osmanlı İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Türkler açısından sorun nitelik değiştirmiştir. Artık imparatorluğun korunması değil, Türklerin kendi varlığını korumaya yönelik ortaya çıkacak bir siyaset önem kazanmıştır. Amaç, Anadolu Türklüğü’nün dev­let kurabilme çabasıdır. Bu nedenle Anadolu Türk kimliği, Anadolu&#8217;da bağımsız bir devlet kurabilmek için Osmanlı ve İslam&#8217;la uyuşmayan yönleri ön plana çıkarılarak kurgulanmıştır (Karakaş, 2000:288-289).</p>
<p>Genel anlayış bağlamında Anadolu Türklüğü’ne dayalı ‘ulusal kimlik&#8217; inşası için, özellikle 1930’hı yıllarda bir dizi girişimde bulunulmuştur. Bunların en önemlileri, <em>Türk Tarih</em> ve <em>Dil Tezlerinin</em> geliştirilmesidir. Bu çerçevede yapılan <em>Türk Tarih Kongresi</em> çeşitli tartışmalara sahne olmasına rağmen daha sonra vazgeçilecek olan Türk Tarih ve Dil Tezleri’nin biçim kazanması­nı sağlamıştır. Kongredeki çeşitli tartışmalardan sonra ortaya çıkan sonuç şuydu: Türkler Orta Asya kökenli beyaz <em>Ari</em> bir top­lum idi; Asya ve Afrika’ya yayılarak uygarlık götürmüşlerdi. Bu perspektifle <em>Hitit</em> ve <em>Sümerler</em> de Türk olarak mütalaa ediliyor ve Türklerin Antik Çağ’dan beri Anadolu’da hüküm sürdükleri kabul ediliyordu. Türk tarihinin kökenlerini Anadolu’ya dayandırma tutumu, Orta Asya tarihine dayalı tezleri de zayıflatmış oluyordu (bkz. Türk Tarih Kongresi, 1932). Bu ise Pantürkizm temelinde oluşturulan tarih anlayışının reddi anlamına geliyordu. Aynı zamanda Anadolu Türklüğü temelinde kurulan yeni devletin ve ideolojisinin, Anadolu toprakları üzerinde varlığının meşruiyetini sağlama amacım taşıyordu. Bunun dışında önemli bir amaç da yeni ulusal kimliği, İslam&#8217;ın dışına taşıyarak, İslam öncesi Türk tarihiyle ilişkilendirmekti. Aynca <em>Sümer</em> ve <em>Hitit</em> uygarlıklarının, Türk uygarlığı olarak tanımlanması, benimsenen Batı uygarlığı­nın yaratıcılan arasına Türkleri de koyarak, uygarlığın Orta Asya merkezli yayılım tezlerini savunma amacım taşımaktaydı.</p>
<p>Bütün bunlar aynı zamanda medeniyet değişikliği projesinin meşruiyetinin kurulma çabalarıydı. Gökalp’in bu konudaki açık­lamaları temel anlayışı yansıtmaktadır. Ona göre (1990) “Batı medeniyeti vardır, ama Türk medeniyeti de vardır; Batı kültürü pratik, kullanımlı ve yararlıdır ama Türk kültürü de tarihseldir ve işlevselleştirilebilir. İslam, Hristiyanlık benzeri bir reformasyon süreci geçirirse, Batı toplumlarının dirile birlikte yaşama pratikle­rine ulaşılabilir.&#8221; Bu türden açıklamalarla nüfusun benzeşliği ve etnik saflığı üzerine inşa edilen Türk ulusal kimliği projesi, tam anlamıyla top yekûn bir ‘medeniyet dönüşümü’nü gerektirecek ölçüde radikal bir kültürel değişim projesidir. Akman’a (2002: 82,89) göre “genel olarak, Türk ulusal kimliği Batılılaşma projesi­ne endeksli tanımlanmış ve içeriği buna göre oluşturulmuştur. Türk ulusal kimliği güçlü devlet geleneğinin motive ettiği bir sonuçtur.,, Oluşum döneminde tarihsel baskınlığını kurmakta olan ve modernliğin bir parçası olarak görülen ulus-devlet mode­line uyması için benimsenmiştir.”</p>
<p>Osmanlı siyasasında Batılılaşma, devleti kurtarmak ve devam­lılığını sağlamak için yaşanılması gereken bir süreç olarak görül­mekteydi. Ulusçuluk ise Batılılaşma yolunda kullanılabilecek önemli bir araçtı. Ancak OsmanlI’nın bir İmparatorluk olarak bu etkin aracı kullanabilecek imkânı yoktu. Bu araç, etkin bir şekilde 1923’ten sonra inşa edilerek kullanılmıştır. Bu dönemde Kemalist elitler, Batılılaşmayı daha köktenci bir tavırla tanımlayarak, geç­mişle tüm bağlarını koparmak olarak gördükleri bir medeniyet dönüşümünü amaçlamışlardır. Bu doğrultuda ulusçuluk ve ulu­sal kimlik, &#8220;Türkiye’de modernleştirme ideolojisi ve pratiği işlevi­ni görmüştür” (Keyder, 1996:116). Türk ulusçuluğunun ve ulusal kimliğinin bu niteliğinden dolayı “Türkiye’de modernliğin görün­tüsü her zaman öncelikli olmuştur.” (Kadıoğlu, 1999: 31). Kostümler üzerinden üretilen kimlik siyasetleri, bu özelliği yansı­tan bir boyuttur. ‘Başörtüsü sorunu’ hakkında yapılan tartışma­lar ve tarafların konuya yaklaşımları bu duruma verilebilecek en tipik örnektir. Çünkü başörtüsü sorunu, modernliğin ideolojik yönünü ilgilendirdiği kadar kimlik ifade etmek amacıyla pratiğini de ilgilendiren bir soruna dönüşmüştür.</p>
<p>Ulusçuluk temelinde inşa edilen ulusal kimlikler, aynı zaman­da bir ‘ötekileştirme’ sürecidir. Türk ulusal kimliği, Misak-ı Milli sınırları içindeki yurttaşlar temelinde inşa edildiği için öncelikle sınır dışında kalanlar, özellikleriyle tanımlanmış ve buna göre ilişkiler kurulmuştur. Bu doğrultuda gelişen sürecin adı modern­leşmedir ve ilişkilerin yönü Batı’ya dönük olarak şekillenmiştir, içte ise Türkleştirme politikasına bağlı olarak ötekiler belirlen­miştir: “dindar (Müslüman) Türkler, Türk olmayan Müslümanlar (özellikle Kürtler) ve gayrimüslim azınlıklar” (Yıldız, 2001: 16). Bunlara milliyetçi ve ulusalcı aynım yapılarak, Batıcı, laik ve ile­riciliği temsil eden Türk ulusalcılığı karşısında, Doğucu, îslami olan ve kültürelciliği temsil eden Türk milliyetçiliği ekseninde tanımlanan Türk milliyetçilerini ve Alevüeri de eklemek müm­kündür. Kemalist ulusçuluğun kurucu ötekileri olan söz konusu toplumsal kesimler, hukuki, siyasi ve etnik olmak üzere üç ayrı boyutta tanımlanmışlardır. Bu boyutlar, Kemalist ulusal kimliğin kurucu bileşenlerini oluşturmasının yanında kurucu ötekilerini de tayin etmiştir. Aynı zamanda yaşanan sorunların temel alan­larım da belirlemiştir.</p>
<p>Türk ulusal kimliği, bu bileşenlere ulusçuluk temelinde modern bir Türk ulusu ve ulus-devleti oluşturmak için ihtiyaç duymuştur (bkz. Mardin, 1981). Çünkü içinde bulunduğu modern dünya aynı zamanda bir uluslar dünyasıdır. Bundan dolayı moddrn zamanlarda siyasetin ve devlet oluşturmanın meşruluk zemini ulusçuluk ve ulus-devlet olmuştur. Bu özelliğiyle ulusçu­luk dışa karşı bir olmayı, içte de türdeş kalmayı mümkün kılacak bir güce sahiptir. Bu güçle ulus-devletler ve ulusal kimlikler inşa edilmekte ve devamlılığı sağlanmaktadır. Ancak bütün bunlara rağmen her konuda bir ve mutabık olan saf ulus-devletin ve ulu­sal kimliğin varlığından da söz etmek güçtür. Çünkü ulus-devlet­lerin ve bu eksende inşa edilen kimliklerin çoğunun nüfus yapısı heterojendir/melezdir. Birçoğu etnik ve dinsel azınlıklara sahip­tir ve önemli anlaşmazlıklar söz konusudur. Türk ulus-devleti de sözü edilen melez yapıyı ve sorunları bünyesinde taşıyan bir ülkedir.</p>
<p><strong>Türk Ulusal Kimliğinin Temel Sorunları</strong></p>
<p>1920’lerdeki gelişmeler, Türk toplumunu psikolojik, kültürel, siyasal ve toplumsal boyutlarda yeni bir kimlik arayışına yönlen­dirdi <u>Aslında</u> daha önceden başlayan bu süreç 1920’li yıllarda <u>hızlandı.</u> Cumhuriyet’le birlikte Türkçülük ideolojisi teritoryal zeminde Türk ulusçuluğuna dönüşünce, Türk ulusal kimliğinin de genel çerçevesi belirlenmiş oldu. Ancak belirlenen yeni ulusal <u>kimliğin</u> içeriğinin oluşturulması kolay olmadı. Halen de dolduru- labüdiği söylenemez. Güvenç’in (1996:16) de belirttiği gibi, “Yeni <u>kimliğimiz</u>i uzun yıllardır arıyorduk, 1980’lere gelindiğinde de b<u>ulamadık</u>, sadece çözümü aranan sorunun adını koyduk.” Türk ulusal kimliğinin yaşadığı bu sorun büyük ölçüde geçmişi tanım­lamasıyla ilişkilidir. Her ulusal kimliğin inşasında aranan ‘köken miti&#8221; oldukça işlevsel olduğundan dolayı Türk ulusal kimliği için de işlevsel olmuştur. Ancak oluşturulan köken mitinin, Türklerin İslam öncesi dönemine atıfta bulunması, ‘Türklük bilinci’nin oluşmasında oldukça etkili olabilecek dünya devleti konumunda­ki OsmanlI’yı devre dışı bırakmıştır. Bu yaklaşım ise Türk ulusal kimliğinin köken miti aracılığıyla meşruiyet kazanmasını ve geniş kitleler tarafindan içselleştirilmesini zayıflatnuştır.</p>
<p>Cumhuriyetle birlikte Batılılaşma siyaseti, devletin ıslahının yanında topluma da çekidüzen verme biçimine dönüşünce, OsmanlI’ya ait toplumsal yapı özelliklerini devre dışı bırakacak yönde politikalar geliştirilmiştir. Yeni dönemdeki Batılılaşma siyaseti farklı bir kulvarda yol almaya başlamıştır. Ancak, Osmanlı’ya özgü unsurların devre dışı bırakılma çabalarına rağ­men, Batılılaşma konusundaki dönüşüm, Osmanlı Batılılaş­masından önemli bir mirasın devredilmesiyle yaşanmıştır. Örneğin, çevresel güçlerin merkezden dışlanması anlayışı, yeni dönem politikalarında da güçlü bir şekilde kendini hissettirmiş­tir. Osmanlı-Türkiye siyasasını belirleyen bu durum, devlet-top- lum ilişkilerinde modernleşme süreci boyunca daha da keskinle­şen bir karşılıklı kuşkunun doğmasına yol açmıştır. Merkezle çevrenin birbirine yabancılaşmasının en önemli gerekçesini oluşturan bu karşılıklı kuşku, Türkiye’de çevresel güçlerin politik karar alma süreçlerine katılımlarının sınır ve koşullarım da belir­lemektedir. Mardin’e (1990: 64) göre bu yabancılaşmanın ve toplumsal kopukluğun tüm sorumluluğu, “taşralı kimliklerin farklı sembolik ve kültürel kodlarının meşruluğunu tanımayan ve yadsıyan devlete aittir. Cumhuriyet’ in resmi tutumu, Anadolu’ nun dama tahtasına benzeyen yapışım hiç sözünü etmeden reddet­mekti. Cumhuriyet ideolojisinin benimsettirildiği kuşaklar da böylece yerel, dinsel ve etnik grupları, Türkiye’nin karanlık çağla­rından kalma gereksiz kalıntılar olarak görüp reddettiler.’’ Ötekiler olarak da tanımlanan bu unsurlar, zaman zaman ulus devletin kıskacında paranoyak tavırlar içerisine girseler de, her defasında kendilerini yeniden toparlayabilmişler ve merkez kar­şısında muhalefet odağı<sup>2</sup> haline gelebilmişlerdir; hatta demokrasi aracılığıyla devlet karşısında hükümet dahi olmuşlardır.</p>
<p>Ayrıca kurulan yeni ulus-devletin bu konudaki engelliyici ted­birlerine karşı geliştirilen direnme ve yapılanmalar göstermiştir ki, ötekilerin düşünce ve tavırları, bugünden yarına değişebilir nitelikli değildir. Bu da sorunların sürekliliğini gösteren güçlü bir eğilimdir. Türkiye’de ötekilerin, merkezin güçlü bir statüko oluş­turmasından dolayı dış güçlerle ilişkili hale geldiklerini de gözden kaçırmamak gerekir. Çevre unsurları, özellikle Türkiye üzerine hesaplan olan ABD, Sovyet-Rusya ve Avrupa Birliği gibi dış güç­lerle bazı konularda çıkarların çakışmasından dolayı ilişki kur­muşlardır. Çevre unsurların merkezî statükoya karşı gücünü ve meşruiyetini dış güçlerle girdikleri ilişkiler veya yaptıkları anlaş­malardan alarak konumlandıkları bilinen bir gerçektir. Bu durum onları sahip oldukları söylemlerden zaman zaman uzaklaştırdığı için tabanlarından da ciddi anlamda tepkiler almışlardır. Hatta aralarında farklılaşmalar yaşanarak bölünmeler de gerçekleşmiş­tir. Bu durumu İslamcı, Kürtçü ve milliyetçi hareketlerde olduğu gibi Alevilerde de görmek mümkündür.</p>
<p>Tarihsel süreç içerisinde şekillenen Anadolu mozaiği, homo­jen ve organik bir ulusal kimliğin oluşması açısından yetersizlik­ler taşıyordu. Bunun da ötesinde engelleme süreçlerim başlatabi­lecek farklılaşmaları bünyesinde bulunduruyordu (Roudometof, 2001:183). Bu ve bunun gibi olanaksızlıklar, Cumhuriyetçi kadro­ların yönünü, Alman modelinin özellikleri olan dışlayıcı, saldır­gan bir ulusçuluk rotasına yöneltti. Bunun sonucu olarak ‘Türk Tarih Tezleri’ ve ‘Güneş Dil Teorisi’ aracılığıyla Antik Helenle, tslami gelişmeler paranteze alınarak, Helen öncesi Anadolu mirasıyla yapay bir bağ kurulmuştur. II. Dünya Savaşı esnasında biraz daha somutlaşan dışlayıcı ve saldırgan ulus modeli belli açmazlarla karşılaşınca yeni bir model arayışına girilmiştir? Bulunan yeni model Fransız ulus modelidir. Ancak somutlaştıkça bu modelin de Türk toplumu için ne denli karmaşık ve uygula­mada sorunlu olduğu görülmüştür. Bünyesinde jakoben eğilim­leri barındıran bu model, toplumsal kesimler arasında çözülmesi güç sorunlara yol açmıştır. Çünkü bu model çerçevesinde geliştirilen toplum projesi, “yukarıdan aşağıya doğru inmekte, sırtını geçmişe ve geleneklere çevirmektedir.” Buna rağmen “yaşam pratiklerine nüfuz etmekte, ancak toplum düzeyinde yeniden üretilirken bir çeşit kaos yaşanmaktadır” (Göle, 2002: 63). Türk toplumu açısından bu model, ‘tarihsel-kültürel kimlik’ ile &#8216;resmi- ulusal kimlik’ arasında kapanması zor boşluklar ve karşıtlıklar yaratmıştır. Bu boşluklar kişi ve grupları, devlet gücüne veya sosyal baskıya karşı direnmeye yol açmış, Türk toplumunda ‘kimlik bunalımı’ adıyla tanımlanabilecek bir çatışma ortamının oluşmasına neden olmuştur. Çünkü böylece Türk ulusal kimliği, ulus kimliğin en önemli yapı taşlarından biri olan içte türdeşlik sağlama işlevini yerine getirmekte çeşitli güçlüklerle karşı karşıya kalmıştır.</p>
<p>Bütün bu açıklamalar gösteriyor ki, ulus inşa sürecinde bir gereklilik olan tarihsel süreklilik, Türk ulusal kimliğinin inşasmda kısıtlı kalmıştır. Oysa ulusal kimlikler, yapılarına uygun bir tarih­sel sürekliliğe gereksinim duyarlar. Çünkü Smith’in (1986:14) de belirttiği gibi “ulusal kimliğe uygun tarih, ulusun mensuplarına kim olduklarını bilebilecekleri ye ortaklaşa paylaşıldığı varsayılan ‘benzersiz’ bir kültür tasarımı sunar.” Kültüre uygun kimlik, modern çağın en önemli olgularından biri olmuştur. Uygun kim­liğin inşası, bir “gelenekler yaratma” (bkz. Hobsbawm ve Ranger, 1983) çabasıyla yahut ‘kitlelerin uluslaştınlması’ ile buna uygun mitosların yazılmasıyla ve bu sayılanlar konusunda ulusal mutabakatın zorlanmasıyla tecelli etmektedir. Böyle bir süreç her zaman birliktelik ve uzlaşmayla sonuçlanmayabiliyor. Çünkü belli bir kültürel homojeniteye bağlı ulusal kimlikler, ulus-devlet ideolojisi çerçevesinde inşa edilmektedir. “Ulus-devlet ideolojisi, etnik ya da tarihi köken farklarım dikkate almadan, bütün vatan­daşlarını tek bir kimlik çatısı altında, ‘ulusal kimlik’te birleşmeye zorluyor. Başka bir deyişle, tarihi-kültürel kimlikle, resmi-ulusal kimlik her zaman uyumlu ya da özdeş olmuyor. Bu tür farklar, kişi ve grupları, devlet gücüne veya sosyal baskıya karşı direnme­ye, resmi ideolojilerin aracı olan tarih verilerinin değiştirilmesi­ne, yeniden yazılıp yorumlanmasına yol açıyor. ‘Kimlik bunalımı’ adı verilen çatışma böyle başlıyor” (Güvenç, 1996: 7).</p>
<p>Bu perspektiften bakıldığında, Türk ulusal kimliğinin içte türdeşlik sağlama işlevinin aksamasının en temel nedenlerinden । birinin, tarihsel-kültürel kimlikle resmi ulusal kimliğin önemli ölçüde özdeşleşememesi olduğu söylenebilir. Günümüzde kuşa­tıcı bir kimliği yeniden inşa etme sürecinde de karşılaşılan temel sorun budur. Türk toplumunun önemli bir kısmının, tarihsel- kültürel kimliklerinin özelliklerini, belirli ölçülerde de olsa resmi ulusal kimlik yapısında görmek istemesi, onların öteki kavramı içerisinde değerlendirilmelerine yol açmaktadır. &#8220;Öteki ise poli­tik konjonktüre göre ya ‘mutedil’ bir düşmandır, bir hasımdır ya da örneğin Nazi Almanya’sında ve her ulusun içinde bazı kriz dönemlerinde olduğu gibi isterik bir yabancı düşmanlığına neden olan bir cemaattir, bir ulustur. Öteki bazen yurtiçinde bazen dışında keşfedilir yâda icat edilir. Ulusalcı dünya görüşü­ne sahip kimseler, kimlikleri yüzünden, düşünce referansları hep ötekidir, öteki uluslardır” (Millas, 2002:193). Örneğin, Türk ulusal kimliğine göre dindar Müslümanlar, Kürtler ve Azınlıklar yurtiçinde, Yunan ve Arap algılaması ise yurtdışmda icat edilen ötekilerdir. Bunlar, 1920’lerden itibaren Kemalist elitler açısın­dan büyük bir değişikliğe uğramadan bugüne taşınmış algılama­lardır. Bu da gösteriyor ki, Türk ulusal kimliği 1920’lerde yaşa­maya başladığı sorunları, bazı konjonktürel değişimlerin dışmda bugün de yaşamaktadır. Tarihsel sürece kısaca göz atıldığında bu durum görülecektir.</p>
<p>Yeni Türkiye kurulduğunda Cumhuriyetçi elitlerin ulusal kim­lik inşası açısından çözmesi gereken üç temel sorun bulunmak­taydı. Bunlardan birincisi, dindar talepleri olan Müslüman Türklerin ne olacağı; İkincisi ise etnik açıdan Türk olmayan Müslümanlarla özellikle de Kürtlerle arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı; üçüncüsü ise Ermeniler başta olmak üzere Hristiyan azınlıkların nasıl tanımlanacağıydı. Bu konuda yeni rejim, siste­minin bir köşe taşı olarak gördüğü laisizm çerçevesinde dindar talepli Müslümanları öteki olarak tanımlamış ve İslam’ın kabul edilebilirliğinin alanını daraltmıştır. Bora’ya (1997: 21) göre “ 1920’ler/30’lardaki bu militan laisizm politikası, Türk İnkılabının ve modernleşmesinin en büyük ‘aşırılığı” idi. İkinci sorun, Anadolu ve. Trakya üzerine yapılan vurguyla Türk ulusçuluğu çerçevesinde Türklüğü üst kimlik olarak inşa etme yoluyla çöz­meye çalışmıştır. Anadolu ve Trakya’yı kapsayan Türkiye üzerine yapılan vurgu, Türk ulusunun teritoryal tanımını geliştirerek Türk ulusçuluğunun görülen temel eğilimi olmuştur. Bu eğilim aynı zamanda Pantürkistleri de karşısına alma anlam, taşımakta­dır (Çağaptay, 2002: 68). Üçüncü sorun olan Hristiyan azınlıklar meselesine ise Lozan Antlaşması çerçevesinde bir çözüm getiril­miştir. Ancak özellikle ‘Ermeni algılaması&#8217;, bugüne de taşınan etkisiyle sorun olmaya devam etmiştir. Geliştirilen temel anlayış, 1930 ve 40’11 yıllar arasında inşa edilerek Cumhuriyet rejiminin resmi ideolojisinin temel nitelikleri arasında yer almıştır. Çözüm ve sorunlarıyla bu durum 1980’li yıllara kadar özünü korumuştur.</p>
<p>1980’lere gelindiğinde iç ve özellikle de dış dünyada meydana gelen köklü değişiklikler, Türkiye’nin nerede durduğuna ve bu konuma nasıl geldiğine ilişkin yeni değerlendirmeler gerektir­miştir. Yeniden değerlendirmenin bir parçası olarak Kemalist modernleşme programı, ciddi sayılabilecek eleştirilere muhatap olmuştur. “Bu eleştiriler, başta laiklik esasları ve Türk ulusunun etnik kökeni olmak üzere ulusalcı tarihin tüm temel mitlerinin sorgulanmasının önünü açmıştır. Ortaya atılan soruların gittikçe inandırıcı bulunması ise İslamcılar gibi anti-Kemalist muhalefet gruplarının siyasal yaşam içindeki etkinliklerini artırmıştır. Öte yandan ülkenin Türk olmayan en büyük etnik topluluğunu oluş­turan Kürtler, Cumhuriyet öncesi kimliklerine açıkça sahip çıka­rak, bunu siyasal hareketlerinin temeli haline getirmişlerdir” (Kasaba, 1998: 13). Azınlıklar ise Avrupa Birliği ve gelişen insan haklan söylemi temelinde yeni hakların peşine düşerek konum­larım güçlendirmeye çalışmaktadır.</p>
<p>1990’lı yıllarda ise ötekiler, kültürel heterojenlik ve demogra­fik farklılıklar temelinde iyice günyüzüne çıkarak varlıklarım his­settirmeye başladılar. Bu süreçte ötekilerin varlıklarını hissettir­melerinde İslam dünyasındaki siyasal talepli İslamcılık düşünce­sinin ve mikro ölçekli ulusçuluk hareketlerinin yükselmesi de etkili olmuştur. Ayrıca, ötekilerin sayısal olarak artmalarının yanında niteliksel olarak yeni durumlara ayak uydurabilmeleri de yeni taleplerle ortaya çıkmalarının diğer bir nedenidir, işte bu gelişmeler, devrimcilikle yola çıkan Kemalist yaklaşımı katılaştı­rarak muhafazakâr rotaya yöneltmiştir. Bu gelişmeler, bazılarına göre içinden çıkılmaz bir sorun olarak görülürken, bazılarına göre de “Türklerin kayıp yurtlarını ve dünyalarını yeniden keşfet­melerinin” (Robins, 1996:75) kapışım aralamaktı.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler, Kemalist süreçte inşa edilen Türk ulusal kimliğinin, hem iç dinamiklerden hem de kendisiyle ilintili (AB süreci gibi) dış dinamiklerden önemli ölçüde etkilendiğini göstermektedir. Ayrıca küresel ölçekte ulus-devletin yaşadığı ‘krizler’ de etkilenme sürecini hızlandırmıştır (bkz. Albrow, 1996: 63-66). Bu üçlü sorunsal bağlamında yaşanan kimlik krizini çıkmaza sokan boyut ise, azınlıklar hariç Kemalistler, İslamcılar, Kürtler ve Alevilerin her birinin mutlak ve tam doğrunun kendi tekelinde olduğuna inanmalarıdır. Ayrı ayrı ele alındığında hepsinin kendi­ne özgü bütünlükleri olduğu iddiasını taşıdıkları görülmektedir. Ancak, dünya ve Türkiye koşulları dikkate alındığında her birinin yetersizliklerinin bulunduğu da bir gerçektir. Çünkü kendilerinin doğru olduklarına inandıkları kadar karşıdakinin de yanlış ve yetersizliğine inanmaktadırlar. Söylem ve duruşlarını da buna göre geliştirmektedirler.</p>
<p>Kimlik krizi bağlamında ortaya çıkan gerilimin dışında kalan ve belki de üçüncü yol olarak tanımlanabilecek yeni öneriler de yapılmaktadır. Örneğin, Batılılaşmayı tek çözüm yolu gören ve bundan sapmayı yanlış yol olarak tanımlayanların veya tamamen Batılılaşma karşıtlarının aksine modernliği yerel olanla bağdaş­tırma düşüncesinde olanlar üçüncü yol sunmaktadırlar. ‘Batı- dışı modernlik’ böyle bir anlayıştan hareketle geliştirilmiştir (bkz. Göle ve Reinhard, 1997: 292-346). Üçüncü yol denilebilecek bu yaklaşımın da önemli sıkıntıları bulunmaktadır. Özellikle küre­selleşme söylemine eşzamanlı olarak ortaya çıkan yerelleşme düşünceleri, yerel olanı otantik ve nostaljik unsurlarıyla sınırlan­dırmıştır. Dolayısıyla toplumlararası ilişkilerde etkili olabilecek ve politik söylemlerle ilişkilendirilebilecek bir yerellik düşüncesi­nin geliştirilmesinin önü önemli ölçüde kesilmiştir. Bütün bu gelişmeler, Türkiye toplumunun etkili bir gelecek kurgusu oluş­turma noktasında önemli sıkıntılarla karşı karşıya bulunduğunu göstermektedir. Tarihsel misyonu göz önünde bulunduruldu­ğunda, Türkiye toplumunun dünya siyasetinde söz sahibi olabil­mesi için öncelikle kimliğine ilişkin yaşadığı sorunları çözerek onlardan kurtulması gerekir. Bu da ancak, egemen söylemle öte­kilerin kullandıkları temel ölçüler, Türkiye toplumu muhayyilesi çerçevesinde bir araya getirilerek sağlanabilecektir. Türkiye top­lumu, sözü edilen bir araya gelme iradesini gösterirse, bunun toplum muhayyilesi bağlamında tarihsel zemini ve meşruiyet araçları bulunmaktadır.</p>
<p>1990’lardan günümüze kadar Türkiye&#8217;de Kürtler, İslamcılar Azınlıklar ve Aleviler gibi toplumsal kimliklerin sivasal düzeyde tanınma çabalarındaki canlanma, toplumsal kesimler arasındaki karşıtlıkları da harekete geçirmiştir. Günümüzde fark­lı kültürel grupların ve etnik farklılıkların politik açıdan tanınma ve etkin olma isteği sadece Türkiye’ye özgü bir durum değildir. Miller’a (2000: 62) göre bu anlayış, “Günümüzün en ayırt edici politik özelliklerinden biridir.” Ancak Türkiye’de, farkın korun­ması adına, ötekinin farkında olmanın ötesinde ‘tek doğrunun aranması’ gibi katılaşmış kutuplaşmaları içeren bir temel sorun bulunmaktadır ve bu durum çözümleri geciktirmektedir. Türk ulusal kimliğini başından beri sıkıntıya sokan sorunsallar değer­lendirildiğinde temel problemin kaynakları da somut olarak görülecektir.</p>
<p>Mehmet Karakaş – Modernlik Küreselleşme ve Türkiye’nin Kimlikler Evreni,syf:169-184</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>2 Çevre güçleri, Cumhuriyet’in ilk yıllarında Serbest Fırka etrafında, daha sonraları Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi, Refah Partisi, günümüzde ise Adalet ve Kalkınma Partisi etrafında bir araya gelerek merkez güçlere karşı güç birliği ve odak oluşturma girişimin­de bulunmuşlardır, Ayrıca legal ve illegal dernek, vakıf gibi oluşumlar olarak da kendilerini ifade etme çabası içinde olmuşlardır. Özellikle 1980’li yıllardan itibaren Kürt unsurlar kendilerini, çeşidi legal parti­ler (DEP, HEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP, HDP vs.) aracılığıyla tem­sil etmeye başlamışlardır.</p>
<p>3 Yeni model geliştirmenin nedeni, böylesi zengin bir kozmopolitli» Türklük dışında kalan bu kadar farklı din, dil, kültür ve âdeti tek tek SS <sup>altlnda ,opl</sup>“ a- ziKi imkansızlığıdır (bkz. Aktar, 2002:77)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kimlik-tartismalari-baglaminda-turk-ulusal-kimliginin-insasi/">Kimlik Tartışmaları Bağlamında Türk Ulusal Kimliğinin İnşası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kimlik-tartismalari-baglaminda-turk-ulusal-kimliginin-insasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küreselleşme ve Kimlik Tahayyülü</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kimlik-tahayyulu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kimlik-tahayyulu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 03 Oct 2024 06:26:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kimlik Tahayyülü]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Karakaş]]></category>
		<category><![CDATA[Modernlik]]></category>
		<category><![CDATA[ulusal]]></category>
		<category><![CDATA[ulusal kimlikler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27118</guid>

					<description><![CDATA[<p>Tahayyül etmek, başlangıçta rasyonel sınırları zorlamayı ve estetik kaygılanmayı akla getirse de, modernlik bağlanımda yeni rasyonel bütünlükler inşa etmenin yolunu açma anlamında kul­lanılmaktadır. “Çünkü tahayyül gücü, günümüzdeki temel işlevi­ni akim emrine sokarak kazanmaktadır. Bunu açıklayabilen temel durum ise modernliğin hareket tarzı olan farklılaştırmayı dengeleme arayışıdır” (Rundell, 1994:10). Modernliğin farklılaş- tırıcı işlevi, özellikle eski ve kozmopolit [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kimlik-tahayyulu/">Küreselleşme ve Kimlik Tahayyülü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-6362 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya-300x164.jpg" alt="" width="344" height="188" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya-300x164.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya-600x328.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/uluslararasi-iliskiler-dunya.jpg 640w" sizes="(max-width: 344px) 100vw, 344px" /></a></p>
<p>Tahayyül etmek, başlangıçta rasyonel sınırları zorlamayı ve estetik kaygılanmayı akla getirse de, modernlik bağlanımda yeni rasyonel bütünlükler inşa etmenin yolunu açma anlamında kul­lanılmaktadır. “Çünkü tahayyül gücü, günümüzdeki temel işlevi­ni akim emrine sokarak kazanmaktadır. Bunu açıklayabilen temel durum ise modernliğin hareket tarzı olan farklılaştırmayı dengeleme arayışıdır” (Rundell, 1994:10). Modernliğin farklılaş- tırıcı işlevi, özellikle eski ve kozmopolit bütüncül toplum projele­rini çökerttiğinde, yine modernliğin sınırları içinde olabilecek yeni bütüncül toplum projelerine ihtiyaç duyulmuştur. Bu nokta­da, akim egemenliğine girmiş tahayyül gücü devreye sokularak ihtiyaçlar karşılanmaya çalışılmıştır. Çünkü yeni durum, ancak tahayyül gücü aracılığıyla hayal edilmiş yeni yapıların icat edil­mesiyle bütünlüğe sahip olabilecektir. Bu yolla modernlik top­lumsal bir projeye dönüşünce, hayal edilmiş bütünlüklerin orta­ya çıkmasını sağlamıştır. Bunun en tipik örneği de hayal edilmiş &#8220;ulusal kimlikler’dir. Anderson’ın (1991) bu düşünceden hareket­le geliştirdiği “hayalî cemaatler” kavramı, modernliğin, tahayyül gücünden nasıl yararlandığını göstermektedir.</p>
<p>Modernlik projesi, icat ettiği yeni bütünlüklerin yol açtığı sorunlarla karşılaştığında, bu sıkıntılarından kurtulma ve kendini aşma çabasına girdi. Ancak bunlar, öyle kolayca üstesinden geli­nebilecek sıkıntılar değildi. Çünkü yaşanılan sorunlar, yeni kırıl­ma noktalarına işaret ediyordu. Bu çerçevede modernlik gibi kapsamlı bir projeye dönüşmüş olmasa da ‘postmodernlik’ ve küreselleşme söylemleri, modernliğin tahayyül ettiği bütünlükler üzerinde aşındırıcı, parçalayıcı ve melezleştirici bir etki yarat­maya başladı. Bu gelişmeden en fazla etkilenen modern olgu, modem tahayyülün en önemli sonuçlarından biri olan ‘ulusal kimlik’tir. Ancak etkilenme, ulusal kimliklerin tamamen ortadan kalkmasına yol açabilecek bir değişim yaratamadı. Çünkü &#8220;ulusal kimlik, asla basit bir politik ve toplumsal ilişki sorunu değildi. Ulus-devletlerin yeniden ortaya çıkan ve keşfedilen yeni örnekle­ri (örneğin Baltık cumhuriyetleri gibi) geçmişin farkındalığmın gelecek için bir model olarak nasıl işlev göreceğini gösterdi. Paradoksal biçimde ulusçular, postmodern parçalanma maske­siyle de yeniden tekerrür edebilmektedir&#8221; (Hill ve Hughes, 1995: 2). Ayrıca uluslar ve ulusal kimlikler, hayalî olduğu kadar zihinsel gerçektirler. Gelişmeler, ulusal kimliğin yerini doldurabilecek somut sonuçlar doğurmamış olsa da, kimlik konusunda yol açtığı gerilim ve kırılmalar, yeni arayışları beraberinde getirmiştir.</p>
<p>1980’li yıllarda, sosyal psikolojinin bir konusu olmaktan çıkan ve çok boyutlu anlamları bünyesinde buluşturan kimlik sorunsa­lı çerçevesinde, içeriği ve biçimleri farklı olsa da “yeniden kimlik tahayyülü” girişimleri birçok olgunun yeniden tanımlanmasına yol açmıştır. Genel olarak bakıldığında bu olgular, Dünya’mn özelde de Batı’nm tarihsel kırılma noktalarım işaret etmektedir. Türkiye toplumu da bu kırılma noktalarından etkilenerek çeşitli arayışlar içine girmiştir. Ancak, tarihsel ve toplumsal düzeyde Türk toplum tarihine özgü kırılma noktaları bulunmaktadır. Kimlik oluşturma çabalarının yönünü, söz konusu kırılmalar belirlemektedir. Tarihsel süreçte Türk toplumunun yaşadığı kırıl­ma anlan, aynı zamanda kimlik konusundaki dalgalanma ve evrim süreçlerindeki dönüm noktalarıdır.</p>
<p><strong>Türk Toplum Tarihinde Temel Kırılmalar</strong></p>
<p>Türk toplumunun kendini tanımlama biçimleri incelendiğin­de Türklerin tarihsel süreçte yaşadıkları büyük dönüşümlerin belirleyici olduğu görülmektedir. Bu dönüşümler aynı zamanda Türk tarihinin kırılma noktalarıdır, Tarihsel süreçte üç büyük kırılmayla karşı karşıya kalan Türkler, bu dönemlerde kimlikleri konusunda radikal düzeyde değişiklikler yaşamışlardır. Türklerin yaşadığı <em>ilk kırılma</em> İslam’la tanışmayla gerçekleşmiştir.</p>
<p>İslamiyet’i kabul eden Oğuz boyları, geleneksel kültürleriyle İslam kültürünü sentezleme sürecinde yepyeni bir toplumsal yaşam alanı oluşturmuşlardır. Türk toplum tarihinde kimlik deği­şimini ifade eden <em>ikinci kırılma</em> noktasını Batılılaşma sürecinin başlangıcı oluşturur. <em>Üçüncü kırılma</em> noktası ise, henüz tam anlamıyla şekillenmemiş olup, ancak küreselleşme söyleminin ulus kimlikler üzerinde yarattığı etkilerle yaşanılan süreçte cere­yan etmektedir.</p>
<p>Türklerin İslam diniyle tanışması, yerleşik hayata geçmeleriy­le aynı zaman diliminde gerçekleşmiştir. Toplumsal yaşamın döngüsü açısından çok önemli bir durumu ifade eden yerleşiklik, Türk toplumu açısından İslam’la tanışma sonrasında yaşandığı için, İslam, Türk tarihinin önemli dönüm noktalarından birini teşkil etmiştir. Bu önemi, İslam&#8217;ın Türk toplumunun tarihsel mis­yonuna kazandırdığı yeni vizyonu bağlamında da görmek müm­kündür. Çünkü Türkler, toplumlararası ilişkilerde İslam’la tanış­tıktan sonra daha etkin ve misyon sahibi bir aktör haline gelmiş­tir. Özellikle Anadolu’yu Türkleştirerek burayı Türklerin vatanı haline getirme sürecinde sözü edilen misyon somut olarak ortaya çıkmıştır. Çünkü Anadolu’nun Türkleştirilmesiyle birlikte Türk toplumu, “Türklüğün İslam’la özdeşleştiği” bir kimlik üretebilmiştir. Anadolu’nun fethi sürecinde hem Müslüman Türkler, hem de Türkleşen yerli halkın oluşturduğu Türk kimliği algılama­sı, İslami motiflerin egemenliğinde Selçukluların ve Tanzimat sürecinin başlangıcına kadar da OsmanlI&#8217;nın politik ve toplumsal yapısını etkisi altına almıştır.</p>
<p>Osmanlı döneminde farklılaşma süreci yaşayan yeni kimlik algılaması, Osmanlı kimliği olarak belirmiştir. Ancak bu algılama­da da islami unsurların etkisi devam etmiştir. Çünkü Osmanlı kimliğini ortaya koyabilmek için, önce bu uygarlığın İslami rengi­ni kuvvetle vurgulamak gerekir. “Türkler, Müslüman olduktan sonra, kendilerini ve toplumsal düzenlerini tamamen İslami değerler çerçevesinde tanımlamışlar ve Hristiyan dünya gözünde de 15. yüzyıldan itibaren İslam&#8217;ın en önde gelen temsilcileri ola­rak görülmüşlerdir” (Timur, 2000: 37-38). Böylece Türkler, AvrupalIlar tarafından belirli bir imge çerçevesinde tanımlanma­ya başlanmıştır. Bu imgenin oluşmasında, ideolojik ve belirli bir dünya görüşü ile temellendirilen bilgüer etkili olmuştur. Bizans’la İslamiyet arasındaki çatışmada bağımsız bir siyasetin temsilcisi olarak Anadolu’yu vatan haline getirmelerine rağmen, Türklerin, Doğu-lslam uygarlığının temsilcisi olarak görülmeleri, Batı’da oluşan ideolojik algılamayı etkileyen temel faktör olmuştur. Böylece Türkler İslam’la özdeşleştirilerek tanımlanmıştır. Batı’da oluşan Türk imgesi de bu zeminde şekillenmiştir.</p>
<p>Türklerin İslamiyet ile Bizans arasındaki çatışmada bağımsız bir siyasetin temsilcisi olarak ortaya çıkarak varolan dengeleri aşması, Batı’da sadece Türklükle özdeşleşen İslam&#8217;ın zaferi ola­rak görülmedi, aynı zamanda Batı karşısında Doğu’nun birliğinin sağlanması olarak da algılandı. Bunun somut göstergesi ise Batı ile sınır olan OsmanlI’nın Doğu-lslam dünyasının cephe ülkesi konumuna gelmesidir. Türkler, Anadolu’ya yerleşip Batı’nm içle­rine doğru ilerlemeye başladıklarında, Batı’nm topyekûn tepki­siyle karşılaştılar. Çünkü Osmanlı akınlarma karşı geliştirilen Batı tepkisi, Haçlı seferlerinin tekrar gündeme gelmesine neden oldu. Haçlı seferleri aracılığıyla da Türkler hakkında edinilen yaygın bilgilenme, geniş kesimler arasında yeni bir Türk imajının oluş­masını sağladı. Haçlı seferleri toplu olarak, geniş bir hareket kap­samında yapılmaktaydı. Harekete katılan geniş halk kitleleri, seferlerden, döndüklerinde anlattıklarıyla Türkler hakkında yay­gın bilincin oluşmasma katkıda bulunmuşlardır. İstanbul’un fethi, söz konusu yaygın bilincin kapsamım daha da genişletmiş­tir. Fetih, tüm Batı’yı ilgilendiren bir olay olarak görüldüğü için Batı’da Türkler hakkmdaki yaygın bilinç daha belirgin hale gel­miştir. Orta Çağ’da sınırlı da olsa bir çözümün (Bizans) sonu olan İstanbul’un Fethi, Batı’da bütün kesimleri ilgilendiren bir felaket olarak kiliselerde çanlarla duyurulmuştur (Karakaş, 2000: 88-89).</p>
<p>Batı’nın içlerine kadar uzanan Osmanlı Türkleri, artık göçebe bozkır halklarının temsilcisi olmayıp askeri ve siyasi gücü elinde bulunduran Doğu-lslam toplumlarınm temsilcisi olarak Batı’nm karşısına çıkmıştır. Bu nedenle ilişkinin niteliği, değerlendirme­leri de farklılaştırmıştır. Bu bağlamda, bütün Batı’da çocukların &#8220;Türkler geliyor&#8221; diye korkutulmaları tesadüfi bir tavır değildir. Elbette bu, hem yetişen çocuklar, hem de yetiştirenler arasında belli bir yaygın bilinci belirtmektedir. Böylece, yediden yetmişe tüm Batı insanı, Türkler hakkında belli bir imaj sahibi olmuştur. Bu yargı, doğrudan Batı çıkarlarıyla ilgili olduğu için, bu kadar yaygınlaşabilecek ve izleri silinemeyecek biçimde kendisini duyurabilmiştir, Bunun izleklerini bugün dahi görmek mümkündür. özellikle Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişine karşı çıkan Batılıların tavrı bunun en tipik örneğidir. Bilinçaltında yer alan İslam’la özdeş tarihsel Türk algılaması, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girmesini bir felaket olarak gösterebilmektedir.</p>
<p>Bu tavırların bugüne kadar taşınmasının temelinde, Bizans’ı Anadolu’dan kovan, İstanbul’u fetheden ve Viyana kapılarına dayanan Müslüman-Türk algılaması yatmaktadır. Tarihsel mis­yonu olan ve belirli çevreler tarafından (özellikle kilise çevreleri) bugüne taşman Müslüman-Türk algılaması sorununun, Batılılar açısından bugünden yarma değişecek bir yaklaşım olmadığı ortadadır.</p>
<p>Türk toplum tarihinde kimlik değişimini ifade eden ikinci kırılma noktasını, “Batılılaşma sürecinin başlangıcı” oluşturur. Tanzimat’ın ilanıyla başlayan Batılılaşma/modemleşme süreci, iki yüzyıllık bir dönemde Türk kimliğinin yeniden inşasının tarihi olmuştur. Yeniden inşa edilme sürecini, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemleri olarak iki ayn dönemde ele almak gerekir. Çünkü giri­len yeni süreç açısından Osmanlı dönemiyle Cumhuriyet döne­minin amaçlan arasında önemli değişiklikler olmuştur. Yaygın olarak bilinen en önemli farklılaşma, modernleşme girişiminin Osmanlı’da sadece devlet kurumlan düzeyindeki etkinliklerle sınırlandırılmasına karşın, Cumhuriyet’le birlikte devletin yarım­da toplum düzeyinde de yaygınlaştırılması ve her yönüyle bir toplumsal proje haline dönüştürülmesidir. Bu durum Batılılaşmaya, OsmanlI&#8217;nın devleti kurtarma işlevini; Cumhunyet döneminin ise yeni bir toplum projesinin miman olma işlevim yüklediğini göstermektedir.</p>
<p>OsmanlI’da Batılılaşma sürecinde geliştirilen kimlik politika- ları, genellikle siyasal gelişmelere koşut olarak şekillenmiştir. Bu siyasalar arasında, argümanlarını Batıcılık temelinde geliştiren Osmanlıcılık, İslamcılık ve Türkçülük gibi imparatorluğun farklı özelliklerini ön plana çıkaran yaklaşımlar bulunmaktadır. Osmanlı, geliştirdiği bu siyasalarla Batı-içi rekabetten yararlana­rak siyaset geliştirme imkânı bulabilmiştir. Batılılaşma sürecinin başlangıcından 1878’e kadar etkin bir şekilde Osmanlıcılık siya­seti uygulanmıştır. Bunda, dağılma sürecine giren OsmanlI’nın özellikle Osmanlılık bilinciyle gayrimüslimleri tutabilme endişesi etkili olmuştur. Ayrıca bu siyaset, içteki gelişmelere yönelik olma­sının yanında belli ölçülerde Avrupa karşıtiıgmı da içermekteydi.</p>
<p>1878’den itibaren Sultan II. Abdulhamid’in iktidarını sağlamlaş­tırmasıyla birlikte Batılılaşma çizgisinde farklı bir siyaset olan İslamcılık devreye girmiştir. İslamcılıkla Osmanlı, İslam dünyası içerisindeki konumundan faydalanmayı öngörerek, İslam unsur­larını İmparatorluk bünyesinde tutmayı amaçlamıştır. Yine İslamcılık da bir imparatorluk siyaseti olarak içteki işlevselliğinin yanında Rusya, Fransa ve özellikle de İngiltere karşıtlığını içeri­yordu. 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanından sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidara gelmesi, bir süredir dillendirilen Türkçülük siyasetinin ön plana çıkmasına yol açmıştır. Türkçülük siyaseti, dağılma süreci hızlanmış imparatorluğun ilgisini, imparatorluk siyasetine psikolojik destek sağlayabilecek özellikteki Orta Asya Türk coğrafyasına çekmek amacıyla geliştirilmiştir. Etkin bir siya­sa olarak kullanılamamasma rağmen Türkçülük, içe yönelik amaçların dışında Almanya&#8217;nın desteğinde Ingiltere ve özellikle de Rusya karşıtlığını içeren bir politika olmuştur.</p>
<p>Bütün çabalarına rağmen Almanya dışmda ittifak taleplerine ret cevabı alan ittihat ve Terakki iktidarı, 1914’ten itibaren yeni gelişmelerle karşı karşıya kalmıştır. Bu gelişmeler, siyasal alanda olduğu kadar kimlik tercihinde de farklılaşmalara yol açmıştır. Diğer kimlik taleplerinden tamamen vazgeçilmiş olmasa da Türklük temelinde kimlik oluşturma yönelimi ağırlık kazanmaya başlamıştır. Ancak, Türklük temelinde oluşturulan Türkçülük, henüz modernliğin sonuçlarından biri olan ‘ulusçuluk’ anlamım ifade etmediği için ulusal nitelikli ‘Türk kimliği’nin oluşumunu sağlayamamıştır. Türkçü ideologların çabalarıyla örgütlenmeye ve kültürel düzeyde taban bulmaya başlayan Türkçülük, Osmanlı döneminde ulusçuluk karakteri kazanamamıştır.</p>
<p>Türkiye Cumhuriyeti Ulus Devleti, eski algılamaların tasfiyesi üzerine kurulmasından dolayı yeni açıklamalara ve toplumsal meşruiyet dayanaklarına ihtiyaç duymuştur. Oluşturulan meşru­iyet kaynaklarına bağlı olarak Türk ulusal kimliğinin inşa süreci başlamıştır, Bu süreçte inşa edilen Türk ulusal kimliği, Türkleştirme projesini andıran bir çerçevede şekillenmiştir. Türkleştirme, belirli bir ulusu temel aldığı için söz konusu ulusun dışmda kalanları da tanımlamayı gerektirmiştir. Dışarıda kalan­lar Türk ulusal kimliğinin kurucu ötekileri olarak belirlenmiştir, ötekileştirme siyasetinin bir sonucu olarak inşa edilen yeni Türk kimliği, Türklerin geleneklerini ve inançlarını kuşatıcı bir niteligin dışında, bunlardan mümkün olduğu kadar vazgeçmeye çalı­şan bir yol izlemiştir. Bu anlayışla Türk ulusal kimliği, yeni bir toplumsal proje olarak Osmanlı öğelerini taşıyan bütün unsurları dışlayabilme imkânına kavuşmuştur. Ancak yeni ulus-devlet, Osmanlı mirası üzerine kurulduğu İçin bu mirastan kolayca kur­tulamamıştır. Osmanlı mirasının kuşatması altında dönemsel olarak bazı sorunlar ve sıkıntılar yaşamıştır. Halen de yaşamaya devam etmektedir.</p>
<p>Bugün gelinen noktada Türkiye’de kimlik konusunda yaşanan sorunlar, sadece günümüz gelişmelerinin ulus kimlikler üzerinde yarattığı etkilerle tanımlanamaz. Kemalist ulusçuluğun baştan beri sorun olarak gördüğü İslamcılık temelinde din ve Kürtler ekseninde etnik unsurlar, Cumhuriyetle birlikte inşa edilen homojen Türk kimliğini sıkıntıya sokan temel faktörlerdir. Modernleşme hedefine, çevre unsurlarının farklılıklarını anlayıp tanımak yerine, onların homojen ve organik bir ulusal kimlik inşa­sı içerisinde dönüştürülmesiyle ulaşmayı amaçlayan Cumhuriyet kadroları, çevre unsurlarının sahip olduğu kültürel çeşitliliğe bütün kapılarım kapalı tutmuştur. Çünkü bu çeşitlilikler, homo­jen ve organik Türk ulusal kimliğinin inşasının önünde duran engeller olarak tanımlanmıştır. Engellerin homojenleştirme süre­cinde ortadan <u>kalk</u>acağı varsayımı, günümüz koşullarında doğru- lanamadığı gibi bu yöndeki politikalar, “paradoksal olarak mer- kez-çevre kutuplaşmasına yol açarak Türk siyasasının temel geri­lim alanlarından birini oluşturmuştur” (Mardin, 1990:64).</p>
<p>Türk siyasal yapısı içerisinde oluşan merkez-çevre farklılaş­masında, Kemalist ulusçuluğun ve ulusal kimliğin geçmişten radikal biçimde kopuşu, önemli roller oynamıştır. Çünkü merke­zin siyasal eğilimleri doğrultusunda inşa edüen ulusal kimlik, tarihsel ve kültürel anlamda temel referanslarını Osmanlı öncesi Türk tarihinden almıştır. Böylece Osmanlı siyasaları ve kültürel yapısı için egemen unsur olan İslam’dan ve OsmanlI’nın çok- dinli ve çok-etnili yapısından kopuş yaşanmıştır. Bu durum yeni siyaset anlayışının ve toplum projesinin geniş halk kitleleri düze­yinde kabulünü zorlaştırmıştır. Geniş kitlelerin devre dışı bırakıl­masında, Kurtuluş Savaşı sürecinde dindarlarla ve Kürtlerle yapılan ittifakın savaşın kazanılmasıyla bozulması da etküi olmuştur. Çünkü savaş sonrası süreçte, kurucu kadronun bu kesimlere yönelik tutumu birdenbire değişmişt ir. Yaşanan tutum , değişikliği öteki algılamasını o kadar katılaştırmıştır ki, yokluk üzerine geliştirilen tezler resmileştirilerek, kurgulanan sisteme uyarlı hale getirilmiştir. Dolayısıyla ittifakın bozulması ve arka­sından ortaya atılan kopuş teorileri, yeni kimlik siyasetinin, sınır­lı bir dünya görüşü üzerinde şekillenmesine yol açmıştır.</p>
<p>Anadolu Türklüğü temelinde ulusçuluğun teritoryal tanımıyla sınırlandırılan yeni politika, dünya siyasetinde etkin olma gele­neğinden de kopuş anlamına geliyordu. Çünkü yeni kimlik poli­tikası ne Osmanlı’nın çok-dinli, çok-etnili yapısını korumayı, ne İslam unsurlarım bir arada tutmayı, ne de Orta Asya, Kafkaslar ve Balkanlar, temelinde ortaya atılan Pantürkizm ülküsünü geliştir­meyi amaçlıyordu. Sadece Anadolu ve Trakya üzerinde geliştiri­len teritoryal Anadolu Türklüğü doğrultusunda homojen bir ulus oluşturmayı hedefleyen bir siyasetti. Ancak bu siyasetin de sıkın­tıları mevcuttu. Çünkü Anadolu coğrafyası, kültürel ve etnik yapı açısından homojen ye saf bir ulusal kimliğin oluşması için uygun bir zemin değildi. Bütün bunlar, modern ulusçuluklar ve ulusal kimlikler açısından hayati önem taşıyan içte türdeşlik sağlama işlevini aksatıyordu. Sürecin aksamasına yol açan sorunların somut kaynaklan dinsel/siyasal talepli Müslümanlar (İslamcılar), etnik talepli Kürtler ve daha az bir etkiye sahip olan azınlıklardır. Bunlar, dönemsel olarak Kemalist anlayışı sıkıntıya şoksalar da 1980’lere kadar zaman zaman askeri önlemlerle baskı altına alı­narak yönetimden uzak tutulmuşlardır.</p>
<p>Dünya açısından yeni bir dönemi ifade eden 1980’li yıllar, Türkiye açısından da çeşitli farklılaşmaların yaşanmasına neden oldu. Çünkü Türk toplumu, yaşanan iç ve dış dünyadaki gelişme­ler temelinde kendini yeniden tanımlama ve konumlandırma gereği duydu, Yeniden değerlendirmenin bir parçası olarak, içe­ride statükocu yaklaşımlar ciddi anlamda eleştirilmeye başlandı. İçerideki bu tartışmalara paralel olarak, dışarıda da küresel düzeyde meydana gelen yeni gelişmeler, bütün ulus devletleri ve ulusal kimlikleri etkilediği gibi Türk ulusal kimliğini de etkisi altı­na almaya başladı. Böylece 1990’h yıllardan itibaren hızını artı­ran küresel gelişmeler, Türk tarihinde kimlik tanımlama konu­sunda üçüncü bir kırılma sürecini de başlatmış oldu.</p>
<p>Türk tarihi açısından üçüncü kırılma noktası henüz tam anla­mıyla şekillenmemiş olsa da, ulus kimlikler üzerinde yarattığı etkiyle yaşadığımız süreçte cereyan etmektedir. Kimi sosyal bilimciye göre bir “küreselleşme çağına” girmek üzereyiz ve yaşa­nan yeni süreç, modernliğin öngördüğü ve somutlaştırdığı birçok bütünlüğü ortadan kaldırmakta veya dönüştürmektedir. Günlük yaşam üzerinde etkilerine bakarak, küreselleşmenin çoğu zaman çelişkilerle çevrelenmiş ama aynı zamanda dönüştürücü etkisiyle işleyen bir süreç olduğunu görmek mümkündür. Bu biçimiyle, ulus-devletlerin ve ulusal kimliklerin çeşitli alanlardaki egemen­liğini aşındırarak yeni bir düzene geçişi ifade etmektedir. “Bir bütünlük içinde ele alındığında ulus-devletin ve ulusal kültürel kimliklerin bir kriz yaşadığı görülmektedir. Buna sebep olan ise içsel değil, dışsal etkenlerdir” (Hail, 1996: 3-4). Bu etkenlerin başmda ise küreselleşme gelmektedir. “Yani ortada bir kriz var ise, bu küreselleşmenin doğurduğu problemlerin ulus-devlet biriminin boyutlarım aşmasından veya zorlanmasından doğan bir krizdir” (Sanbay, 2000; 214).</p>
<p>Bugün ulus-devletler, “bütün dünyada etnik sınır üzerinde çeşitli biçimlerdeki bölünmelerle derhal kendini gösteren bir meydan okumayla karşı karşıyadır. Birçok ülkedeki ulusçuluklar ve etnik alt ulusçuluklar, birleşme ve ayrılma arasında ölümcül (müthiş) bir mücadeleye kilitlenmiştir. Ulus sorunu, ulusal kendi kendini belirleme sloganıyla etnik hak iddiaları kılıfıyla yeniden ortaya çıkmaktadır” (Ashraf, 1994: 17). Smith (2002: xvüi) yaşa­nan süreçte, “ulusal kimliklere ait kültür ve anlatıların gittikçe melez ve müphem hale gelerek pek çok toplumda homojen ulus­ların yıkıldığını, bunun yerine daha gevşek çok-etnili toplumlarm doğmaya başladığını” ileri sürmektedir. Böyle bir anlayış, mikro bilinçlere zemin hazırlasa da tıpkı modern öncesi dönemde oldu­ğu gibi siyasallaşmış etnisiteleri ve ulusçulukları önemli ölçüde sınırlamaktadır. Başka bir yaklaşım ise ulus-devletlerin ve ulusal egemenliğin, yeni gelişmelerin meydan okumaları karşısında kendini yeniden formüle etmek zorunda olduğu vurgusunu yap­maktadır (Jenkins ve Sofos, 1996: 29). Küresel düzeyde yaşanılan değişimler ve geliştirilen formüller sonucunda ulus toplumlarm önünde tercih edebilecekleri; <em>içe kapanma, sürece entegre olma </em>ve <em>uzlaşma</em> olmak üzere üç temel alternatif olduğunu göstermek- tedir. Ancak, tercih konusunda ulus toplumlarm çoklu alternatif- tere bunun yaranda özgürce seçim yapma hakkına sahip olduklarını söyleyebilmek oldukça güçtür. Çünkü küresel ölçekte meydana gelen olaylar öylesine gelişiyor ki, ulus toplumların gelecekleriyle ve tercihleriyle ilgili olarak adeta kaderleri belirlen­mektedir.</p>
<p>Küresel gelişmelere paralel olarak ulusal kimliğin sıkıntı ve sorunlar yaşaması» bireyleri ve toplumları yeni kimlik kurguları­na yöneltmektedir. Yeniden kurgulanan kimliklerin şekillenme­sinde, yine küreselleşmeye paralel olarak ortaya çıkan yerelleşme süreci etkili olmaktadır. Yeni kimlikler, farklı ırk, dil, yerel özellik, tercih ve kültür biçimlerine sığınarak bu zeminler üzerinde tahayyül edilmektedir. Bu da, tehlikelere ve ötekiye karşı korun­mak için cemaat dayanışmasına başvurmayı gerektirmektedir. Postmodemleşmenin öngördüğü çoğulculuk ve çeşitlilik ilkeleri doğrultusunda işlemeye başlayan toplumsal mekanizma, kimlik­lerin çeşitlenmesine de yol açmaktadır. Bu gelişmelerin sonu­cunda ise ulusal kimlikler, ulus devletlerin dayandığı siyasal topluluğun sosyolojik niteliğini ve bu topluluğun oluşturduğu egemenliğin meşruiyet kaynağını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadırlar.</p>
<p>Bütün bu açıklamalar çerçevesinde küreselleşme, homojen ulus toplum modelini, yarattığı gerilimlerle sancılı bir değişim sürecine sokmaktadır. Türk ulusal kimliği de söz konusu gelişme­lerden nasibini alarak bazı gerilimler yaşamaktadır. Bu açıdan bakıldığında Türk ulusal kimliğinin, hem geçmişten gelen hem de çağdaş gelişmelerden kaynaklanan iki yönlü bir sorun yaşadı­ğı görülmektedir. Bir başka ifadeyle Türk toplumu, diğer dünya kültürlerinin çoğu gibi küreselleşme güçlerinden önemli ölçüde etkilenmesinin yanında, ulusal kimliğin inşa döneminden kalma sorunlarına da çözüm getirememiştir. Böyle bir noktada Türkiye toplumunu kuşatıcı bir kimliğin yeniden imkânından söz etmek zor olsa da imkânsız değildir. Küresel gelişmeler karşısında tarih­sel ve stratejik dinamikler harekete geçirilerek belli çözümlere ulaşılabilir. Tabii ki, tek başına küresel gelişmelere verilecek yanıtlar yeterli olmayacaktır. Ayrıca geçmişten gelen sorunların da çözüme kavuşturulması gerekmektedir. Kaldı ki, küresel geliş­meler karşısında yerel dinamiklerin harekete geçirilmesi de bu sorunların çözümüne bağlıdır.</p>
<p>Mehmet Karakaş &#8211; Modernlik Küreselleşme ve Türkiye’nin Kimlikler Evreni,syf:197-206</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kimlik-tahayyulu/">Küreselleşme ve Kimlik Tahayyülü</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kimlik-tahayyulu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küreselleşme ve Kültür</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Dec 2021 14:19:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[dil ve kültür]]></category>
		<category><![CDATA[görüntünün egemenliği]]></category>
		<category><![CDATA[imaj]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme ve Kültür]]></category>
		<category><![CDATA[kitlesel iletişim]]></category>
		<category><![CDATA[Mehmet Karakaş]]></category>
		<category><![CDATA[ulusal kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Ulusal-Küresel Karşıtlığı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25767</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünya egemenlik ilişkilerinin Batı lehinde şekillenmeye baş­lamasıyla birlikte Batı’nın dünya üzerinde kurmak istediği sistem küresel nitelikteydi. Başlangıçta dünyanın modernleştirilmesi teorisi üzerine kurgulanan söz konusu sistem, günümüzde dün­yaya Amerika&#8217;nın hedefleri doğrultusunda belirli bir biçim verme ve dünyayı bir düzene kavuşturma düşüncesiyle şekillenmekte­dir. Modernleşme sürecinde Batı Avrupa&#8217;nın oluşturduğu politi­kalarla Avrupa kültürünün etkinliği belirleyici idi. Küreselleşme sürecinde ise [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/">Küreselleşme ve Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-22186 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg" alt="" width="547" height="282" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-600x309.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuresel-piyasalarin-gozu-jeopolitik-risklerde_2140c741c6b07bf62aabe255dc0c8247-300x155.jpg 300w" sizes="(max-width: 547px) 100vw, 547px" /></p>
<p>Dünya egemenlik ilişkilerinin Batı lehinde şekillenmeye baş­lamasıyla birlikte Batı’nın dünya üzerinde kurmak istediği sistem küresel nitelikteydi. Başlangıçta dünyanın modernleştirilmesi teorisi üzerine kurgulanan söz konusu sistem, günümüzde dün­yaya Amerika&#8217;nın hedefleri doğrultusunda belirli bir biçim verme ve dünyayı bir düzene kavuşturma düşüncesiyle şekillenmekte­dir. Modernleşme sürecinde Batı Avrupa&#8217;nın oluşturduğu politi­kalarla Avrupa kültürünün etkinliği belirleyici idi. Küreselleşme sürecinde ise ABD politikaları doğrultusunda Amerikan kitle kültürünün etkinliği söz konusudur. Her iki süreçte de her ne kadar ekonomi merkezde olsa da, kültürün belirleyici bir rol üst­lendiği görülmektedir. Politika üretenler açısından bir farklılık o<u>lmasına</u> rağmen her iki kültür politikası da aynı kaynaktan bes­lenmektedir. Kültürün kaynağındaki ortaklık gibi kullanılan dilde de ortaklık bulunmaktadır. Çünkü her iki süreçte kullanılan dil İngilizcedir.</p>
<p><strong>Dil ve Kültür</strong></p>
<p>İnsanın alet yapmak kadar eski ve evrensel niteliklerinden biri olan dil, bir topluluğun kültürel unsurlarının en önde gelenidir. Toplumsal yaşam açısından “dil, bir güncelleşmedir; oluşur ve geçmişin bir ürünüdür” (Achard, 1994:8). Saussure’ün (1985:22) ifadesiyle dil, sözün anlaşılır olması ve tüm dil uygulamalarını yürütebilmesi için gereklidir. Söz olgusu, zaman içinde her an temel unsur ise tarihsel mirasın da en önemli sembol ve taşıyıcılarından biridir. Bu durumdan da anlaşılacağı üzere dil, ulusal bilinçler oluşmadan önce de toplumların kendilerini ifade ediş biçimlerinin başta gelenidir. Edebi, dinî ve felsefi birikimler dilin bir kimlik ifade etme aracı olarak sürekliliğini ve farklılaştıncılığını göstermektedir.</p>
<p>Achard (1994: 32), işlevleri ve kullanımları açısından üç çeşit dil olgusuyla karşı karşıya bulunduğumuzu ifade etmektedir: &#8220;Toplumu belirlemeye yarayan, iletişimi sağlayan bir araç olan ve kültürden kaynaklanan dil” olmak üzere. Günümüzde iletişim teknolojisindeki gelişmeler bağlamında bunlara dördüncü bir olgu olarak görüntünün egemenliğindeki imajlar da eklenebilir. Günümüz gelişmelerinin bir özelliği olan görüntü dili (imajlar) Achard’ın belirttiği üç temel dil olgusundan farklılıklar göster­mektedir. Çünkü dil, üç biçimiyle düşünceyi yaratan ve etkileyen bir araç olarak işlev görmekteydi. Oysa günümüzde küresel kül­türün aracı olan görüntü, dilin bu temel işlevini zayıflatmakta­dır. Oluşturduğu ve insanların tüketimine sunduğu imajlarla görüntü dili, küresel kültürün temel araçlarından biri olma işle­vini yürütmektedir.</p>
<p>Bireylerin etkin olduğu ancak özellikleri açısından bireyleri aşarak onlara yön, şekil ve kişilik veren çok boyutlu bütünsel yapı, Hegel’in deyimiyle ‘objektif geist’ (maddeleşmiş ruh) kültür olarak tanımlanmaktadır. Kuşaklar boyunca toplumun edindiği yaşam bilgisinin birikimiyle ortaya çıkan ve aynı zamanda bu yaşantının devam etmesini sağlayan kültür, çeşitli normların, kuramların ve bireysel davranış biçimlerinin bir araya gelmesiyle oluşmaktadır. Bu yönüyle kültür, toplum kavramıyla özdeşleşen bir işleyişe sahiptir. Her iki yapıda da karşılıklı ilişkiler sistemine dayalı bir sürecin yaşanması, aralarında belirleyici bağımlılıklar oluşmasına yol açmaktadır. Kültür olmadan hiçbir toplum varo- lamayacağı gibi toplum olmadan da hiçbir kültür varolamaz. Kültür, toplumla özdeşleşme anlamında bir etkileşim sürecinde ortaya çıkan birikim olduğu için, insanın toplumsal yaşamının her alanındaki kendisi ve kendisine ait olanın ifadesidir. însan kendini nasıl üretiyorsa, bu üretme biçimi aynı zamanda onun kültürüdür.</p>
<p>Kültür, toplumsal yaşamın dinamik alanlarında yeşermekte- dir. Bundan dolayı dinamik bir karakter yapısına sahiptir. Çünkü toplumsal değişme gibi kültür de gelişerek değişmektedir. Üstelik de toplumsal gelişmeye bağlı bir değişim süreci yaşa­maktadır. Değişim özellikleriyle kültür, gelişme kavramından da soyutlanamamaktadır. “Kültürün amacı, doğduğunda yalnızca doğal bir tepki ve yetenek biçiminde olan insan aklını geliştir­mektir. İnsan tarafından yaratılan kültür, insana sahip olduğu akıldan çok daha değişik ve farklı bir olgudur. Kültür, insanın ve her türlü insancıl olgunun temel yeteneğini, kültür tarihinin oluşumunu sağlayan kendiliğinden gelişimi temsil etmektedir” (Majuyev, 1998: 35-36). Bütün bu Özellikleriyle kültür, bir ulusu diğerlerinden ayıran maddi ve manevi varlığıdır. Tabii ki, bir ulusun sahip olduğu bu değerlerin içerisinde dil de önemli bir yer tutmaktadır. Hatta dil, kültürün taşıyıcısı ve yayıcısıdır. Bu nedenle uyumlu bir değerler bütünü olan kültür içerisinde dil en önemli öğeyi oluşturmaktadır.</p>
<p>Kültürün taşıyıcı ve oluşturucu etkenlerinden biri olan dil, kültürle olan bu ilişkisinden dolayı sosyal değişim sürecinde güçlü bir etkiye sahiptir. Çünkü dil, bireyin ve topluluğun duygu, düşünce ve hayal dünyaları üzerinde tayin edici bir rol oynamak­tadır. Düşünce, duygu ve tasarımlar kültürün biçim ve içerik kazanmasında etkili olan unsurlardır. Hatta kültürün değişimi ve belirli bir yön kazanması da sayılan etkenlere bağlıdır. Bundan dolayı dil, kültürün temeli olarak değerlendirilebilir. Çünkü “dil­ler sadece nesneleri ve düşünceleri betimlemekle kalmazlar, aynı zamanda bunları bilme ve yaratmanın da gerekli araçlarıdırlar. Düşünceler, dili yarattığı gibi diller de düşünceleri yaratırlar&#8221; (Akarsu, 1998: 42-43). Bu anlamda dil, düşünceyi tamamlayan, düşünceyi yaratan bir şeydir. Ancak, dilini oluşturan, yükselten bir topluluk gerçek bir düşünce etkinliği gösterebilir. Kaplan’ın (1983:186) ifadesiyle &#8220;dil, duygu ve düşüncenin kabıdır. Bir mil­letin bütün duygu ve düşünce hâzinesi, dil kabına veya kalıbına dökülür ve bu dil kabı ile yerden yere, nesilden nesle aktarılır. Yazı, dilin sesini kaydeden bir vasıta olarak dilin bir parçasıdır. Fakat kültür, söz ile de bir millet araşma yayılır.”</p>
<p>Dil ve kültür arasında varolan etkileşim ve ilişkiden hareketle, insanın düşünmesinin ancak dille olanaklı hale geleceği anlaşıl- । maktadır. Bu yaklaşım biçimi, dilde gelişmenin olmaması halinde toplumsal yaşamda da gerekli değişimler ve gelişmelerin ola­mayacağı sonucunu doğurur. Aynı zamanda aralarındaki karşı­lıklı bağımlılık ilkesi, kültür değişmeleri geçiren bir toplumun dilinde de o değişmelere uyan yenilikler yaşanmasını zorunlu kılmaktadır. Akarsu’nun (1998: 88-89) yaptığı tespitler, dil kültür etkileşimini genel boyutlarıyla göz önüne sermektedir. Ona göre  toplumun hiçbir parçası yoktur ki dilden bağımsız, dilden ayrı olsun. Toplumun edebiyatı, felsefesi, sanatı, tekniğiyle birlikte bütün kültürü, düşünceleri, kavrayış biçimi, töre ve görenekleri dille bir bağlılık içindedirler, dilden ayrılmazlar. Dilden kopmuş bir kültür gibi, düsiz bir düşünce de tam bir soyutlamadan başka bir şey değildir. Ancak bir dille düşünebiliriz. Düşünüşü dile geti­ren de yine dildir. Töre ve görenekler bile dil olmadan olanaklı değildir.”</p>
<p>Dil-kültür etkileşiminin en önemli boyutlarından biri de dille­rin kültürleri yeni nesillere ve dönemlere taşıyarak ve yaygınlaştı­rarak devamlılığını sağlamasıdır. Kültürün yeni nesillere ve dönemlere aktarılması bildirme yoluyla olur ki, bunun da anlam ve söz dizgeleriyle birlikte ancak dil üstesinden gelebilir. Kültürün taşıyıcısı olan dil, aynı zamanda günlük yaşamdaki ihtiyaçlara cevap veren yazılı ve sözlü simgeleri de içermektedir. Dille anlaş­ma tarzlarının tamamı, kültürel biçimler ve toplumlar arasındaki bağlantıyı oluştururlar. “Doğal dillerden en gelişkin teknolojik medyaya kadar tüm iletişim araçları, toplumsal ve maddi koşul­lan izlemezler, tam tersine bu koşulların yaratılmasına katkıda bulunurlar” (Lundby ve Ronning, 1997: 15). Anlaşmanın ve ilet­menin bir aracı olan dilin etkin bir öğe olarak yer almadığı hiçbir toplumsal örgütlenme ve toplumsal etkileşim alanı düşünmek mümkün değildir. Dolayısıyla toplumsal ve tarihsel hareketlilik, dil ve iletişim biçimleriyle doğrudan bağlantılıdır. Geçmişle gele­cek arasında bir bağ kurarak topluluk bütünlüğünün sağlanma­sında da önemli bir rol oynamaktadır, öyleyse, kültürle dil birbir­lerinden ayrılamazlar. Her ikisi de birlikte gelişirler. Ancak yaşa­dığımız süreçte meydana gelen küresel gelişmeler, dil kültür iliş­kisi üzerinde önemli farklılaşmalar yaratmaktadır, özellikle dilin iletme ve etkileme boyutunda meydana gelen teknolojik gelişmeler dil ve kültürler, dil ve kültürleri etki altına alarak iki olgu arasındaki ilişkiyi de &#8211; farklı bir biçime sokmaktadır.</p>
<p><strong>Küreselleşme ve Dil-Kültür Etkileşimi</strong></p>
<p>Yirminci yüzyılın son çeyreğinden itibaren ulusal dil ve kültür üzerinde farklılıkları homojenleştirme amacı güden bir hayalet dolaşmaktadır. Bundan dolayı ulus toplumlar, farklılıklarını kay­bederek tektipleşmekten çekinmekte ve ulusal kimlikleriyle ilgili genel bir kaygı duymaktadırlar. Kaygıya yol açan nedenler ise küreselleşme sürecine eşzamanlı olarak ortaya çıkan gelişmeler­dir. Küreselleşme, günümüzde ulaştığı aşamada modernliğin parametrelerinden olan ulusal dil ve kültür üzerindeki etkileri itibarıyla yoğun bir şekilde tartışılmaktadır. Çünkü bu alanlar, küresel-yerel ilişkisinin en zayıf noktalarını oluşturmaktadır. Kültürel açıdan türdeş olan, tek kültür ve tek dil sloganıyla ulusal bütünleşmeyi sağlamaya çalışan ulus toplumlar, sözü edilen gelişmelerle kültürler arası etkileşimlerin kuşatması altındadır­lar. Çünkü küresel gelişmeleri farklı toplumlara taşıyan kitle ileti­şim araçları, kültürel akışların sınır tanımadan her yere ulaşma­sını sağlamaktadır.</p>
<p>Küresel düzeyde sağlanan kültürel akışlarla dil ve kültür olgu­ları, belli kalıplarla sınırlandığı gibi yeni açılımlar kazanmalarına da izin vermektedir. Olanaklar, daha ziyade kitle iletişim araçla­rının kullanımı biçiminde gerçekleşmektedir. Ancak olanakların kullanımı kültürün rolü ile kültürün ait olduğu ulusun, dünya sistemi içinde sahip olduğu gücün özel durumuyla doğrudan ilişkilidir. Toplumlararası ilişkilerdeki etkinlik ve temsil yeteneği, gücü oluşturma ve ilişkileri belirleme açısından önem taşımakta­dır. Aslında ilişkileri belirleme gücü, geçmiş dönemlerde de top­lumlararası ilişkileri belirleyen temel etken olmuştur.</p>
<ol>
<li><strong>Ulusal-Küresel Karşıtlığı</strong></li>
</ol>
<p>Modernliğin erken döneminde ulusal bilincin ulus-devletle kendini ifade etmesi bağlamında ulusal diller, ulusal kültürlerin yaratılmasını sağlamıştı. Daha önce de belirttiğim gibi küresel­leşme bu süreçte de söz konusuydu; ancak kullandığı araçlar ve argümanlar farklıydı. Günümüzdeki küresel faaliyetler, daha önce dillerin çeşitliliğine ve ana dilin etkinliğine alışık toplundan İngilizceyle ve görüntüyle muhatap etmektedir. Diğer bir ifadeyle ulusal dil, küresel dile, ulusal kültürler ise küresel kültüre doğru bir dönüşüm yaşamaktadır. Küresel kültür ve taşıyıcı araçlarının etkisi, dillerin ulusal kültür dili olma konumunu sarsmaktadır. Küresel kültür ve görüntüler ulusal dilleri dolaylı olarak da ulusal kültürleri etkisi altına almaktadır.</p>
<p>Küresel olana paralel olarak ortaya çıkan ve onunla ilintili olarak açıklanan yeni yerellik anlayışı, bazı özellikleri itibarıyla ulusal olandan farklılaşmaktadır. Bundan dolayı küresel-ulusal gerilimiyle küresel-yerel gerilimi arasında da farklar bulunmakta­dır. Çünkü etnik farklılıklar ve yerel çeşitlilikler, küreselliğin sun­duğu çoğulculuk kapsamında yerellik unsurları olarak sunulmak­tadır. Bu çerçevede küreselleşme kapasiteleri hem mümkün kıl­makta hem de sınırlamaktadır. Ulusal kimlikleri onların kültürel homojenliğini bozarak sınırlamaktadır, fakat aynı zamanda yal­nızca bireysel kültürlere kendilerini yeniden üretmek için yeni teknolojileri kullanma olanağı sunmakla yetinmemekte, bu kül­türlerin yaşama, gelişme ve çeşitlenme hakkı talep edebileceği yeni kanallar da açmaktadır (Guibernau, 1996: 133-134).</p>
<p>Ulusal-küresel karşıtlığına yol açan gelişmelerden biri de sınır algılaması üzerindeki yeni anlayıştır. Buna göre küreselliğin ileti­şim araçları halk kitlelerinin dikkat ve ilgisini çekerek, onları sınır aşın kültür birimleri haline getirmektedir. Yaşanan bu durum, ulusal toplulukların eski sınırları dahilinde kalamayacaklarım ifade etmektedir. Çünkü “görsel-işitsel coğrafyalar ulusal kültü­rün sembolik mekânlarından uzaklaşmakta ve uluslararası tüke­tim kültürünün daha evrensel ilkeleri temelinde yeniden düzen­lenmektedir&#8221; (Morley ve Robins, 1995: 11). Ulusal sınır anlayışı­nın değişmek zorunda kalmasıyla ulusal kültür ve dil alanlarında önemli bir aşınma meydana gelmektedir. Gerilimin yaşanmasına yol açan daha genel gelişme ise küresel düzeyde oluşturulmaya çalışılan &#8216;küresel kültür&#8217; empozesidir. Çünkü küresel kültür ulu­sal kültürün dayandığı en temel nokta olan özfarkındalık (kendi ve öteki algılaması) anlayışım aşındırarak, aynı zamanda küresel düzeyde bir kimlik dayatmasında bulunmaktadır. Bu da ulusal kültür ve dil temelinde oluşturulan ulusal kimliğin üzerinde bir hayalet gibi dolaştırılan &#8216;küresel kimlik&#8217; ikamesini öngörmekte­dir. Sözü edilen gelişmeleri tetikleyen unsur ise &#8216;küresel kültür&#8217; inşası ve meşruiyetinin sağlanması çabasıdır. Çünkü kültürün küreselleşmesiyle birlikte kültür ile sınırlı arazi arasındaki ilişki büyük ölçüde kopmuş olacaktır. Böylece yeni iletişim araçlarıyla birlikte yeni bir elektronik kültür uzamı oluşacaktır.</p>
<ol>
<li><strong>Kitle İletişim Aradan ve Ulusal Dil/Kültür</strong></li>
</ol>
<p>Kitle iletişim araçları, toplumlararası ilişkilerde meydana gelen gelişmeler paralelinde farklı dönemlerde farklı ilke ve amaçlar çerçevesinde şekillenmiştir. Bu bağlamda modernliğin erken döneminde yayıncılığa hâkim olan ilke ‘kamu yaran’ ilke- siydi. Belirlenen ilke doğrultusunda amaç, ulusun kamusal, kül­türel ve siyasal hayatına katkıda bulunarak belli bir ulusal birlik duygusu oluşturmaktı. Ulusal kültür ve bilincin inşasında ve devam ettirilmesinde, sırasıyla radyo ve televizyon tüm kitlelerin paylaştığı bir kamusal yaşam biçimi yaratabilmişti. Ancak küre­selleşmeye eşzamanlı olarak belli bir değişim yaşayan kitle ileti­şim alanlarındaki teknolojik gelişmeler, devasa karışıklıklarla birlikte yeni bir ‘medya düzeni’nin ortaya çıkmasına yol açmak­tadır. Ortaya çıkan yeni medya düzeninde temel ilke, insanları ulusal topluluğun yurttaşları olarak şekillendiren ‘kamu yararı’nın yerine, tüketim piyasasının üyeleri yapmaya çalışan ve bunun için her türlü ‘ticari engeli’ ortadan kaldırmayı amaçlayan bir anlayışa dönüşmektedir (Morley ve Robins, 1995:10-12).</p>
<p>Yeni medya düzeniyle birlikte bilgi ve iletişim araçlarındaki gelişmeler, bilgi ve görüntü mekânlarının yeniden yapılanmasını ve yeni bir iletişim coğrafyasının oluşum sürecini başlattı. Bu sürecin temel özelliği, küresel ağların ve uluslararası bilgi akış mekânlarının oluşmuş olmasıdır. Oluşan yeni mekânlar, berabe­rinde ulusal alanın artan bunalımı ve yeni bölgesel ve yerel etkin­lik biçimlerinin ortaya çıkmasını da getirdi. Böylece yer ve mekân algılamaları önemli ölçüde yeniden şekillenmiş oldu. Yeni şekil­lenen mekân algılamasında sınır kavramı da bir dönüşüm yaşadı. Dil ve kültürün belirlediği sembolik sınırlar artık aşılabilir bir nitelik kazandı. Çünkü ‘radyo sinyalleri’, ‘uydu erişim alanları’ ve ‘fiber optik kablo’ aracılığıyla her türlü bilgi her türlü sının aşar hale geldi.</p>
<p>Bu gelişmelerle birlikte bilgi ve enformasyon modernliğin geç döneminin temel dönüştürücüsü olarak rol oynamaya başladı. Bunların taşıyıcılığını ise yeni kitle iletişim araçlan olan uydu yayım ile televizyonun, fiber optik kablo ile mikro-elektronik bil­gisayarın bileşimi üstlenmektedir. İletişim teknolojisinin bu unsurlarının bir araya gelmesi, dünyayı birleşik bir bilgi ağı halin­de iç içe geçirdi. Bu durum, bilginin her yerde anında paylaşılmasına yol açtı. Herkese istendiği anda açık olan, dünya çapında elektronik kütüphaneler, arşivler ve veri bankaları şebekesi orta­ya çıktı. Bunlara ulaşmak için herhangi özel bir yere gitmeye gerek yok artık; bilgiye evinizde ya da işyerinizde ulaşabilirsiniz (Kumar, 1999: 29). Ancak elektronik ortamda iletişim ağlarından akan bilgi ve enformasyon sersem bir şekilde dolaşmaktadır ve dolaşmasına müsait ortamlar da kent mekânlarıdır. Nereden aktığının artık çok fazla bir önemi olmayan bilgi ve enformasyon­lar kültür üzerinde önemli etkilere yol açmaktadır.</p>
<p>Günümüzde kitle iletişim araçlarının dikkat çekici özelliklerin­den birisi de, modern insanın dünyaya ilişkin simgelerini yarat­masına katkıda bulunma biçimidir. Bu anlamda medya kültürü­nün simgeleri yenilikçidir ve sürekli olarak yaratmaya dayanır. “Yeni simgeler eskilerinin yıkıntıları üzerine inşa edilirler. Bu simgeler belli bir dereceye kadar bilinen kodlarla ilişkilendirilmek zorundadırlar, ama temel ilke değişim, açıklık ve istikrarsızlıktır. Medya kültürleri yeni izleyicilere kolaylıkla erişebilirler ve yüzey­sel değerleri sürekli olarak değiştirirler” (Lundby ve Ronning, 1997:22). Kültürel alanda meydana gelen ve kitle iletişim araçları aracılığıyla sunulan ürünlerin -gazeteler, TV programları, konulu filmler, reklamlar, talk-showlar- insanların dünyayı anlamlı kıl­dıkları imgeleri ve söylemleri düzenlemede yaşamsal rol oynadık­ları bir gerçektir (Golding &amp; Murdock, 1991:32).</p>
<p>Yeni özellikleriyle kitle iletişim araçları, bir yandan küresel kültürün taşıyıcılığını yaparken, diğer yandan yerel kültürlerin de taşınmasına katkıda bulunmaktadır. Uydu yayınları, internet, çeşitli reklam ve filmler aracılığıyla Amerikan kitle kültürünün özellikleri (Disney çizgi filmleri, Blue-jean, McDonald’s hambur­gerleri ve Coca Cola gibi) taşınırken; yerli diziler, reklam ve müzik programlan aracılığıyla da yerel kültürün özellikleri taşınmakta­dır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[I]</sup></a> Her iki durum da popülerleşme süreçleriyle şekillenmekte­dir. Birinci yolla Amerikan kitle kültürü, İkincisiyle de ulusal popüler kültür oluşmaktadır. Ulusal popüler kültür, medyatik sınırlanmışlıgıyla dil ve kültür üzerinde olumsuz etkilere yol açmaktadır. Magazin kültürü olarak da nitelendirilen bu gelişme­ler; kullanılan dil, üslup ve görüntülenen yaşamlar açısından toplumda olumsuz yansımalarını bulmaktadır. Sözü edilen popüler kültür unsurlarının en temel taşıyıcısı televizyondur. Televizyon, en önemli ifade ve iletişim aracı olan dil üzerinde iki biçimde olumsuz etki yaratmaktadır. Birincisi, konuşma dilinde kullanılan sözcük sayısını azaltması, İkincisi ise ana dilin melez­leşerek yozlaşmasına yol açmasıdır. Sözü edilen etkileri, Türk dili ve kültüründe meydana gelen gelişmelerden de izlemek olanak­lıdır. Türk dili üzerindeki olumsuz etkiler, yukarıda sözü edilen etkenlerin yanında, yabancı kaynaklı programların yetersiz çevi­risi ve yerli programlarda sıkça rastlanılan Türkçenin yanlış, kötü, yabancı özentili ve kısır bir şekilde kullanılmasından da kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Amerikan kitle kültürü kitle iletişim araçlarıyla diğer mekânlara taşınmaktadır, ancak bunların yanı sıra başka taşıyıcı­lar da bulunmaktadır. &#8220;Çeşitli aracılar, kurumlar, bireyler ve gruplar; Amerikan düşüncelerini, mitoslarını ve modellerini Amerika’nın dışına taşımaktadırlar: Askerler, çeşitli şirketler, tüc­carlar, yatırımcılar, kurumlar, uluslararası sergiler, kişilikler, turistler, hayırseverler ve kültür endüstrisi (film, müzik, moda, reklamcılık, vb.) gibi. Özellikle her türden kültür girişimcileri, Amerikan kitle kültürünün yurtdışına aktarılmasında önemli araçlardır” (Elteren, 1999: 297-298). Bütün bu araçların etkisi kuşkusuz göz ardı edilemez, ancak günümüzde imajları oluştu­ran görüntü, özellikle söz üzerinde olumsuz bir etki yaratarak davranışlara ve düşüncelere yön veren bir egemenlik alanı oluş­turmaktadır.</p>
<ol>
<li><strong>Görüntünün/İmajların Egemenliği</strong></li>
</ol>
<p>Günümüzde imajların ilerleyişi ve sözün gerileyişi olarak nite­lendirilebilecek bir süreç yaşanmaktadır. Ellul’un (1998:145) ifa­desiyle &#8220;imajlar evrenince kuşatılmış durumdayız: fotoğraflar, filmler, televizyon, reklam, reklam panoları, yol işaretleri, resim­lemeler vb. Alışkanlık icabı her şeyi görselleştiriyoruz.” Bu özel­likleriyle imajlar, zihinsel izleklerdir ve zihinsel izlekler de hakiki imajlar oluşturamazlar, izleklerle, beynin zihinsel gözüyle algıla­dıkları arasında anlamlı hiçbir ilişki bulunmamaktadır. Görsel tekniklerin artması, gözlerin ve düşüncelerin imajlar tarafindan istilasına yol açmaktadır.</p>
<p>imajların üretilmesiyle teknolojik gelişme arasında mutlak bir korelasyon bulunmaktadır. Bunun en açık işareti, teknik araçlar olmaksızın imajların zafer kazanmasının hemen hemen imkânsız oluşudur, imaj oluşumu sürecinde önce yazılı basın, sonra fotoğ­rafçılık ve onu izleyen patlama ortaya çıktı: kameralar, harf döküm makineleri, televizyon ve şimdi de imaj üretimini kesinti­ye uğratmayan suni uydular, imajlar evreni, insani veya felsefi bir niyetin ürünü değil, yalnızca tekniğin bir ürünü olarak ortaya çıkmaktadır. Çünkü imaj araçları sadece teknik tasarımlarla üre­tilmektedir. Bu durum, onların hem mümkün oluşlarını hem de yayılma ve çoğalmalarını açıklar. Kaldı ki, yayılma alanına göre toplumsal yaşam üzerinde belirgin bir egemenlik kurarlar ve insanlara yeni ihtiyaçlar ve alışkanlıklar empoze ederek her şeyi ekrana taşırlar, imaj araçlarının belirlediği ilişkilerin egemen olduğu toplum, görüntü toplumudur ve görüntünün sunulduğu teknik teçhizat ise genellikle ekrandır (Ellul, 1998:183).</p>
<p>Görüntünün egemen olduğu toplumsal yaşamda birey, sade­ce bir ekran ve bütün etki ağlarının bir araya geldiği bir merkez­dir. Televizyon görüntüsü ile bireyin vücudu ve etrafındaki bütün bir evren, bir kontrol ekranı haline gelir: Televizyonun varlığı yaşam alanını arkaik bir ortama çevirir ki bu, varlıklarını sürdür­müş olmaları bile şaşırtıcı olan insan ilişkilerinin bir kalıntısıdır. Bireyin davranışı, bazı ekranlarda ve işletimsel istasyonlarda belirginleştiği anda geriye kalan şeyin sadece büyük, işe yaramaz, terk edilmiş ve lanetlenmiş bir beden olduğu anlaşılır. Ekran ve ağların dünyasıdır bu, iletişimin yumuşak ve işletimsel yüzeyidir. Mutlak yakınlık, her şeyin aynı anda olup bittiği, savunma hissi­nin olmadığı, geriye dönüşün yaşanmadığı bir dünyadır bu (Baudrillard, 1985:129-133).</p>
<p>Görüntü yönelimli böyle bir toplumda her şey manzaraya dönüştürülerek anlam kazanmaktadır ve teknik olmayan her şey görselleştirilerek dondurulmaktadır. Bu işlem, görselleştirilme­yen hiçbir şeyin anlamının olmaması sonucunu doğurur. Görselleştirerek toplumsal yaşamı görüntünün egemenliğine sokan araçlar, bütün dünyada yatay olarak işleyen görsel-işitsel toplu yayın araçlarıdır. Daha açık bir ifadeyle, sürekli İngilizce konuşan Amerikan medyasıdır. Bu araçlar, halk kitlelerinin dik­kat ve ilgisini çekip onları sınır aşırı kültür birimleri haline getirir­ler. Medya, ulusal toplulukları yeniden katmanlaştırır, elit tabakayı kitlelerden ya da popüler beğenilerden ayırıp ulusal kültür elitlerinin hegemonyasını tehdit eder. MTV gibi bir müzik kanalı, uluslararası çekiciliğini, dilin sorun olmadığı bir biçimde yarat­mıştır. Çünkü belli bir dili anlamaya dayanmayan programcılık, (pop müzik gibi) oldukça çeşitli ve geniş bir izleyici kitlesi çek­mektedir (Morley ve Robins, 1995:62-63). Uydu aracılığıyla renk­lenen ekranlar, içeriği ve anlamı önemli olmayan yayınların bütün dünyada ilgiyle izlenmesini ve izlendiğinde de belli izleklerin oluşmasını sağlamaktadır. Kitle iletişim araçlarının bu işle­vi, görüntü karşısında sözün gerilemesine yol açmaktadır. Çünkü imajlar sözden çok daha fazla tatmin edici bulunmaktadır. Bunda, görüntü toplumundaki tatmin muhayyilesinin yüzeysel­leşmesi de önemli rol oynamaktadır. Bütün bu gelişmeler, tahay­yül mü gerçek mi, homojen mi heterojen mi, evrensel mi yoksa tikel mi olduğu konularında sözbirliği olmayan kültürler arası etkileşimin yoğunluk kazanacağını göstermektedir. Bir meydan okuma biçiminde biçimlenen kültürler arası etkileşimin bugün­kü biçimi ‘küresel kültür<sup>1</sup> olarak isimlendirilmektedir.</p>
<p><strong>Bir Meydan Okuma Olarak Küresel Kültür</strong></p>
<p>Yeni bir etkileşim biçimi olarak da tanımlanan küreselleşme sürecinde, kültürel alışverişlerle yerkürenin, küresel kültür olarak ifade edilen bir akışa sahne olduğu iddia edilmektedir. Farklı alanları ifade eden küresel görünümler, küreselleşme sürecinde kültürün küresel bir değere içkin olarak, ulusal ve/veya yerel alanlara akışının iki görüntüsünden söz edilmektedir. Bunlar aynı zamanda küreselleşmeye atfedilen genel anlamlarla da ilgi­lidir. Birbirine eşzamanlı sunulan iki kültür akışından birincisi, farklılıkları homojenleştirerek kültürün bir bütün olarak akması­nı sağlayan biçimidir. Bu kültür görüntüsü küresel mekânın fet­hedil meşini içermektedir. İkincisi ise farklılıkları koruyarak bütün kültürlerin yan yana akmasını sağlayan biçimidir. Diğer bir ifadeyle farklı kültürlerin hiçbir örgütleyici prensip olmaksı­zın yan yana akmasıdır (Aslanoğlu, 1998:160). Ancak gelişmeler, her iki biçime ilişkin görüntüler veriyor olsa da, daha farklı bir akışın etkinliği gözden kaçmayacak derecede açık bir biçimde kendini ele vermektedir. Bu da, Amerikan kitle kültürü ve dünya politikasıyla oluşan kültürel egemenliktir.</p>
<p>Küresel süreçte kültürün akışıyla ilgili iki farklı kültür görün­tüsü tezi herkes tarafından kabul görmemektedir, örneğin Richard Peet (1986: 169) genel eğilimin, “dünyada tek bir kafa yapısı, tek bir kültür yaratılması ve bunun sonucu olarak insan tarihinin özgüllüklerinden akıp gelen yerel bilincin ortadan kalk­ması yönünde” olduğunu savunmaktadır. Küresel sürecin gide­rek yerel olanı kuşatması, bu tezin birçok haklı noktaya dayalı olarak geliştirildiği görüşünü güçlendirmektedir. Gelişmiş ileti­şim imkânları kültürlerin karşılaşmasına ve yan yana akmasına olanak tanımaktadır. Ancak küresel aygıtlar üzerindeki egemen­lik konusunda aynı oranda bir farklılaşmadan bahsetmek olduk­ça güçtür. Görüntüler ve sembollerle oluşan küresel kültür, gittik­çe homojen bir yapıya bürünmektedir.</p>
<p>Küreselleşme sürecine bağlı olarak oluşan uzam bir akışlar uzamıdır. Merkezinin olup olmadığı konusunda bir tartışma var­dır, ancak Amerikan kültürünün başatlığı, merkezsizlik tezini zayıflatmaktadır. Buna karşın merkezsizlik teorilerini destekle­yen gelişmeler de yok değildir. Özellikle kitle iletişim araçlarında­ki gelişmelerin, bilginin kentlerde sersemce dolaşmasına yol açmış olması; ekonomiler ve kültürlerin birbirleriyle doğrudan bir ilişki içine girebilmeleri ve sınırların, cephelerin nüfuz edile­bilir bir konuma gelmeleri bu görüşü destekleyen göstergelerdir. Son tahlilde, her iki gelişme de ulusal dil ve kültürler üzerinde sarsıcı etkiler yaratacak biçimde oluşmaktadır. Çünkü yaşanılan süreçte, bir yanda küreselleşen kültür ve öte yanda her türden yerel kültürler arasında artan iç içe geçiş ve karmaşık bir karşılık­lı etkiyi yerkürenin her bölgesinde görmek mümkündür. Yaşanılan bu süreçte kitle iletişim teknolojisinin yarattığı yeni araçların etkileri kuşkusuz önemli hale gelmektedir.</p>
<p>Amerikan kaynaklı küresel akış, giderek yerel olanı kuşatması altına almaktadır. Gelişmiş iletişim aygıtlarının desteğiyle küresel akış, kültürlerin karşılaşmasına ve yan yana akmasına olanak tamsa da, küresel aygıtlar üzerindeki egemenliğin gücü farklılık­ları yok sayabilmektedir. Çünkü görüntüler ve sembollerle oluş­turulan kültür, küresel akış içerisinde gittikçe homojen bir yapıya bürünmektedir. Kültürün küreselleşmesiyle birlikte, kültür ile sınırlı arazi arasındaki ilişki büyük ölçüde kopmuş olmaktadır. Yeni gelişmelerle birlikte ortaya çıkan etkileşim alanı ise yeni bir elektronik kültür uzamıdır. Dünyayı kuşatma arzusunda olan bu evrensel kültür uzamının yaratıcıları, yeni küresel kültür holding­leridir. Devasa fırsatlar ve artan maliyetler dünyasında daha önce olduğundan çok daha açık seçik bir biçimde görülen şey, boyut ile güç arasındaki ilişkidir. Bugün yeni düzende dünya kamuoyu­nu ve sosyo-kültürel norm ve davranışların şekillenmesini etkile­yen bilgi akışı, birkaç Batılı kültür holdinginin tekelindedir. Hemen hemen bütün uzmanların üzerinde ittifak ettiği beş medya devi bu bilgi akışını sağlamaktadır. Bunlar: (1) Yaklaşık 150 milyon okuyucuya hitap eden dergiler yayınlayan ve iştirak­çileri arasında dünyanın ileri gelen plakçı şirketi ve kablolu tele­vizyon şirketine sahip Time Warner Inc. (Amerika); (2) Bertelsman (Almanya), televizyon, kitap ve dergi yayıncılığı; (3) Rupert Murdoch’a ait New Corporation; (Amerika) gazeteler imparator­luğu ve dünyanın en büyük uydu televizyon ağma sahiplik; (4) Hachette Sa (Fransa); dünyanın en fazla, dergi ve kaynak kitabı­nın yayınlayıcısı ve (5) Capitol Cities/ABC Televizyonu (Amerika) (Morley ve Robins, 1995:111-113).</p>
<p>Uluslararası kitle iletişim araçlarının Batı dünyası, özellikle de Amerika tarafından denetlenmesi diğer kültürlerin marjinalleş­mesine yol açmaktadır. Filmler, televizyon ve radyo programlan, oyunlar ve müzik aracılığıyla belli normlar ve değerler yerleştiri­lerek bir yönlendirme yapılmaktadır. Ancak bu durum düşmanlı­ğı, ulusal çatışmayı ve terörizmi de tahrik edebilecek bir zemin oluşturmaktadır. Uluslararası kamuoyu, bu durumu reddetmek ve görmezlikten gelme yerine, kültürel ve sosyal farklılaşmayı, çeşitliliği kabullenmeyle belli bir dengede tutmaya çalışmalıdır. Yeni dünya düzeni, küreselleşme teorileriyle bu soruna cevap arıyormuş gibi görünmesine rağmen, özellikle Batı’nm üçüncü dünya ve Müslüman dünyaya karşı almış olduğu tavrıyla, farklılı­ğı ve çeşitliliği kabullenmenin ötesinde çatışmayı ve düşmanlığı tahrik etmektedir. Tahrik ve düşmanlıklarla oluşan tarafların mücadelesi ise eşit olmayanlar arasında yapılan bir mücadeledir. Eşit olmayanlar arasındaki rekabet, güçlünün lehine işliyormuş gibi görünse de, bu mücadelede güçlü olan da zarar görmektedir. Küreselleşme süreciyle ortaya çıktığı iddia edilen küresel kültür, yukarıda sözünü ettiğim eşit olmayanlar arasındaki etkileşimle­rin yarattığı akışlarla şekillenmektedir.</p>
<p>Hall’a (1998a: 48-49) göre küresel kültürün çeşitli özellikleri vardır, ama ikisi yaşananları anlama açısından önemlidir.</p>
<p>Bunların “birincisi, Batı merkezli olmaya devam etmesidir. (&#8230;) Yani, Batı merkezlidir ve daima İngilizce konuşur. İkinci en önemli özelliği ise kendine özgü türdeşleştirme biçimidir. (&#8230;) Farklılıkları özümseyerek daha büyük, her şeyi kapsayan ve aslın­da Amerikan tarzı bir anlayışı olan çerçevenin içine yerleştirmek istemektedir.” Bu perspektif, postfordist üretim tarzının en önemli toplumsal davranış sonuçlarından biri olan ‘tüketim kültürü’nün yaygınlaştırılması çerçevesinde, ekonomik faaliyetin küreselleşmesini amaçlamaktadır. Ekonomik faaliyetin küresel­leşmesi ise kültürel dönüşümle ilişkili bir süreci ifade etmektedir. Günümüzde işleyişini sürdüren bu süreç, bir anlamda evrensel kültürün üretimini öngörmektedir. Günümüzün küresel düzeyli gelişmelerini bu doğrultuda yorumlayanlar da mevcuttur, örneğin Morley ve Robins’e (1995:111) göre küreselleşme, “dün­yanın kültürel bütünleşmesi” yönünde bir inancı ifade etmekte­dir. Featherstone’a (1997:114) göre ise &#8220;öncelikle ‘üçüncü kültür­lerin’ sınırlandırılmış anlamı içinde bir küresel kültürün varlığın­dan söz edilebilir.”</p>
<p>Küresel kültürün, farklılıkları özümseyerek akması ve evrensel dünya kültürüne dönüşme inancı egemen biçimi oluşturuyor gibi görünse de, küremiz içerisinde varolan doğal ya da güçlü bileşenlerle inşa edilmiş farklılıklar sorun olmaya devam etmek­tedir. En azından kendisini ifade edecek yeni kimlik arayışı içeri­sine girmektedir ki, bu çaba küresel homojenleştirme politikası­nın işini zora sokmaktadır. Ayrıca küresel kültür, inşa edilen bir bütün olma iddiası taşıdığı için kendi yapısındaki müphemlikler ve hatta karşıt bileşenlerden dolayı da bir sorun yaşamaktadır. Kimilerine göre bu durum küreselin kendi içinde yerelin tahay­yülünü de beraberinde getirmesi olarak değerlendirilmektedir, örneğin Guibemau’ya (1996:133-134) göre “küreselleşme, ulusal kimliklerin kültürel homojenliğini bozarak sınırlamaktadır, fakat aynı zamanda yalnızca bireysel kültürlere kendilerini yeniden üretmek için yeni teknolojileri kullanma olanağı sunmakla yetin­memekte, bu kültürlerin yaşama, gelişme ve çeşitlenme hakkı talep edebileceği yeni kanallar da açmaktadır.”</p>
<p>Bu ikilemli durum, ulusal-küresel geriliminin temel alanını oluşturmaktadır. Gerilimin oluşmasına neden olan gelişme ise küresel düzeyde oluşturulmaya çalışılan küresel kültür empoze­sidir. Çünkü küresel kültür, ulusal kültürün dayandığı en temel unsur olan özfarkındalık (kendi ve öteki algılaması) değerini aşındırmaktadır. Küresel akış yoluyla homojenleştirme çabalan içerisinde tahayyül edilen küresel kültür, bütünsel bir kolektif kimlik biçimi olarak “küresel kimlik” oluşturma iddiasının yanın­da, varolan bütünsel kimliklerin parçalanmasını da hedeflemek­tedir. Çünkü küreselleşmenin bir bileşeni olduğunu ileri sürdü­ğüm yerelleşme anlayışı, yerel ve mikro ölçekli kimliklerin oluşu­munu kaçınılmaz kılmaktadır, örneğin küreselleşmeci bakışın homojen bir kültürü vurgulamasına karşılık, mikro ulusçu ve kökten dinci hareketler bu süreçte kendilerini yeniden tanımlayabilme imkânı bulmuşlardır. Oysa “gerek kökten dinci akımlar, gerekse mikro milliyetçi hareketler, dışarıya karşı ne kadar hoş­görü, ne kadar farklılaşmıştık, ne kadar çoğulculuk vurgusu yaparlarsa yapsınlar özünde tek boyutlu, türdeşlik vurgulayan arayışlardır” (Ayata, 1999:64). Bu durum, yerel kültürlerin kendi­ne özgü şartlan içinde halen önemli bir belirleyici olduğunun açık göstergesidir. Bu belirleyiciliğe rağmen kültürün küreselleş­me süreci yaşadığı da bir gerçektir. Ancak kültürün küreselleşme­si onun homojenleşmesi anlamına gelmemektedir. Çünkü homojenleşmenin çeşitli araçlarını (donatımlar, reklam teknikle­ri, egemen dil ve giyim tarzlan gibi) da kullanmaktadır.</p>
<p>Bütün bu gelişmeler gösteriyor ki, kültür hangi özellikte olur­sa olsun -ister ulusal/yerel, isterse küresel- kimliklerin oluşu­munda en önemli faktörlerden biridir. Diğer bir ifadeyle kültür, kimlik oluşturmanın meşruiyet zeminidir, örneğin ulusal kimli­ğin oluşturulmasında ulusal kültürler önemli rol oynamıştır. Bugün yaşanılan küresel süreçte kimliklerin yeniden tahayyülün­de de kültürün etkili olduğunu görüyoruz. Hem kolektif hem de bireysel kimlikler için yeniden tahayyül, geçerli olan bir durum haline gelmiştir. Bu durumda küresel süreçte oluşacağı iddia edi­len küresel kültür, bir yandan kolektif kimliklerin kurgulanma­sında etkili olurken, diğer yandan mikro düzeyli ve bireysel kim­liklerin oluşumunun da önünü açmaktadır.</p>
<p><strong>Küreselleşme Karşısında Türk Dili ve Kültürü</strong></p>
<p>Tarihsel süreç içerisinde Türklerin özel olarak yaşadıkları iki büyük değişim süreci Türk dili ve kültürü üzerinde önemli etkiler bırakmıştır. Bunlardan ilki, yerleşik hayata geçişi de ifade eden İslamiyet’in kabulüdür. İslamiyet’in kabulünden sonra Arapçanın resmi dil olarak, Farsçanın ise bilim ve sanat dili olarak benim­senmesiyle Türk dili ve kültürü önemli değişiklikler yaşamıştır. Türklerin yaşadığı ikinci büyük değişim ise Tanzimat’la birlikte başlayan Batılılaşmadır ki, bu dönemde de başlangıçta Fransızca ve Almanca daha sonraki dönemlerde ise İngilizce, Türkçe ve Türk kültürü üzerinde önemli etkilere yol açmıştır. Türk tarihinin son iki yüzyıllık dönemi içinde dildeki değişme yönelimi, yeni kültür değişmeleriyle eşzamanlı bir süreç yaşamıştır. Tanzimat süreciyle birlikte girilen yeni kültür havzasının etkisiyle belirli bir değişim yaşayan Türk dili yeni bir yönelim kazanmıştır. 20. yüz­yılın sonlarına kadar devam eden bu süreç içerisinde sahip oldu­ğu yeni imaj ve içeriğiyle birlikte Türk dili, oluşan yeni kültürle belli bir etkileşim yaşamaktadır.</p>
<p>Türk dili ve kültürü, günümüzde ise öncekilerden daha farklı olarak yeni bir değişim yaşamaktadır ki, bu değişim sadece Türk toplumuna özgü değildir. Yeni süreç, küresel ölçekte meydana gelen gelişmeler paralelinde yaşanmaktadır. Dünyadaki bütün ulusal dil ve kültürlerin etkilendiği bu yeni süreç, küresel düzey­deki etkileşim ve iletişim araçları aracılığıyla şekillenmektedir. Küresel kültür araçlarının dili İngilizcedir, ancak daha ziyade görüntünün (imajların) egemenliğinde bir etkileşim yaşanmakta­dır. Böylece küresel kültür görüntüleri, ulusal dilleri dolaylı ola­rak da ulusal kültürleri etkisi altına almaktadır. Köklü bir tarihsel geçmişi olan Türk dili ve kültürü de bu süreç ve özelliklerden etkilenmektedir.</p>
<p>Küresel kültürün getirmiş olduğu yeni durum, evrensellikle tikellik arasında uzlaşmaya yol açıyor gibi bir görünüm ortaya koymuş olmasına rağmen, ulusal dil ve kültürler üzerinde dikkat çekici düzeyde gerilimler yaratmaktadır. Kültürün yayılmasında ve paylaşılmasında önemli bir işleve sahip olan ulusal dil olgusu, küreselleşmeyle birlikte önemli aşınmalara maruz kalmıştır. İletişimde zaman-mekân sorununun ortadan kalkmasıyla birlik­te, ulusal kitle kültürünün yerini küresel (Amerikan) kitle kültürü almaya başlamıştır. Bu durum iletişim alanında köklü değişiklik­lere yol açmaktadır. Çünkü küresel kitle kültürü, dilsel sınırlan hızla ve kolayca geçebilen, tüm dillerde anında konuşan görüntü­nün egemenligindedir. Ulus toplumlar ise bu durum karşısında bir şok yaşamaktadır. Şokun sarsıntısıyla birlikte, Türk Dil Kurumu &#8216;inin tavırlarında da izlendiği gibi, birtakım karşıt tepki­ler geliştirilmektedir.</p>
<p>Normal şartlarda kültür, dil aracılığıyla birikimli olarak gelişir ve tarihsel süreç içerisinde biçim ve içerik kazanır. Kazanılan yeni özellikler kültürün bütün unsurları üzerinde etkili olur. Ancak günümüzde görüntü ve imajların etkisinde kalan kültürün ‘biri- kimlilik’ özelliği zayıflamaktadır. Çünkü imajlar, tüketilen ve hafızadan kolayca kaybolan izlenimlerden ibarettir. İmajların oluşmasında etkili olan uydu yayını ve internet gibi günümüzün etkin kitle iletişim teknolojilerinin kurduğu küresel bilişim ağma entegre olma çabasındaki Türk dili ve kültürü, yeni gelişmeler­den nasibini almaktadır. Çünkü dilde kısırlaşma ve popüler kül­türün egemenliği gibi ulusal kimlik öğelerini aşındıran gelişme­lerle muhatap durumdadır. Özellikle dilin bu süreçte adeta bir şok yaşadığı söylenebilir. Çünkü dil, iç (ulusal) ve dış (küresel) olmak üzere iki kaynaklı bir etkileşimin ortasında kalmıştır.</p>
<p>Bu çerçevede Türkçe, biri dış diğeri ise iç dinamiklerden kay­naklanan iki ayrı tehlikeyle karşı karşıyadır. Tartışmalar da doğal olarak bu alanlar üzerinde yoğunlaşmaktadır. Dış dinamiklerle bağlantılı olan tehlike, Türkçenin ‘Amerikancalaşması’, yani gide­rek melez bir dile dönüşmesidir. Bu gelişme, Türkçenin giderek İngilizce sözcüklerin istilâsına uğraması, üstelik bunların bazılarının karşılığı Türkçede olduğu halde Türkçe sözcük yerine İngilizce sözcüğün yeğlenmesi biçiminde gerçekleşmektedir. Böyle bir gelişmeye karşı duyulan kaygılar aslında ne bugüne özgüdür ne de sadece Türkiye’de yaşanmaktadır. İkinci temel kaygının kayna­ğı ise iç dinamiklerdir: Güzel, düzgün ve doğru Türkçenin, özellik­le sözcük düzeyinde doğru söylenmesi ve yazılması, anlamının saflığı, cümle düzeninde de gramatik doğruluk bakımından bozulmaya uğradığı iddiasıdır (Mutlu, 1999:141-143).</p>
<p>Küreselleşmeyle birlikte sıklaşan sosyal, siyasal, kültürel ve teknolojik etkileşimler, İngilizcenin kullanımım kaçınılmaz hale getirmiştir. Bundan dolayı yabancı sözcük akımını tamamen engellemek hemen hemen imkânsızdır. Ancak bu noktada, dilde karşılığı olan ve halk arasında da yaygın olarak kullanılan sözcük­ler yerine, yabancı sözcükleri kullanmaya karşı önlemler alınma­sı gerekir. Dilin kullanımında yapılan yanlışlar, dilin cümle düze­nini ve gramatik yapısını bozduğu için bu konuda da gerekli önlemler alınmalıdır. Her iki durumda da dikkat edilmesi gere­ken temel unsurlar, kitle iletişim araçları ve ülkenin aydınlandır. Çünkü dilin gelişimi veya bozulması bu iki temel etkenle doğru- dan ilişkilidir.</p>
<p>Dil ile aydınlar arasında dilin gelişimi açısından önemli bir ilişki bulunmaktadır. Aydınların Türkçe üzerindeki etkisini tarih­sel süreç içinde görmek mümkündür. Osmanlı’nın ilk dönemle­rinde Arapça ve Farsça terkiplerin kullanımı, 19. yüzyıl sonların­dan itibaren Fransızca sözcüklerin kullanımı, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ise İngilizcenin kullanımı ve Türk dili üzerin­deki etkileri, tarihsel sürecin özelliklerine işaret etmektedir. Bugün de aynı etki varlığını sürdürmektedir.</p>
<p>Türkiye’de televizyonun geniş kitlelere ulaşması ise dilin kitle iletişim araçlarından nasıl etkilendiğini açık bir şekilde göster­mektedir. Çünkü televizyon, kullanılan kelime dağarcığını sınır­layarak geniş halk kitlelerini medyatik olan dilin kullanımına yöneltmektedir. Bu sorunun ortaya çıkmasında televizyonun yoğun etkisi, siyasal alanın da daralmasına paralel olarak özellik­le 1980-1990 yılları arasında görülmüştür. 1990’lı yıllardan itiba­ren iletişim araçlarındaki gelişmeler (uydu ve internet), sorunun daha yaygın bir şekilde devam etmesine neden olmuştur. Bütün dünyada birlikte yaşanan bu gelişmeler, dil üzerinde görüntünün egemenliği biçiminde kendini göstermiştir. Uydu yayınıyla tele­vizyonun, fiber optik kabloyla mikro-elektronik bilgisayarın bir­leşimi, insanları bilgi ve görüntü bombardımanına tutmuştur. Bu gelişmeler ulusal ve küresel popülerleşmeye yol açığı için, dil ve kültür de popüler olanla kuşatılmıştır.</p>
<p>Türkiye’de kitle iletişim araçlarında kullanılan dilin gün geç­tikçe bozulduğuna ve dilin kurallarından ayrı bir nitelik sergile­meğe başladığına tanık olunmaktadır. Bu yönde 1983’te yürürlü­ğe giren 2945 Sayılı Radyo ve Televizyon Kanunu’yla belirli önlemler alınmaya çalışılmıştır. Kanunun 5/g maddesiyle “kolay­ca anlaşılabilir, doğru, temiz ve güzel bir Türkçe kullanmak” esası getirilmiştir, ancak özel televizyonlar ve yazılı basın bu konudaki ilkelere uymayıp popüler alana kayarak dil ve kültür üzerinde kaygı verici bozulmalara yol açmaktadır.</p>
<p>Belirsizliklerin yeni tahayyülleri beraberinde getirmesine ve farklılık içinde aynılığı arayan özelliklerine rağmen küreselleşme bir olgu olarak toplumlara kendini adeta dayatmaktadır. Bu iti­barla artık dünya bir bütün olarak bazı küresel sorunları birlikte yaşadığı için, ortak çözüm bulmak zorunda olduğu bir sürece girmiştir. Bu yönüyle hiç kimse tek başına kontrolü elinde tuta­cak bir güce sahip değilmiş gibi görünüyorsa da, Amerika&#8217;nın egemenliği göz ardı edilmemelidir. İletişim araçları aracılığıyla dil ve kültür üzerinde yaratılan etkilerde, sözü edilen egemenliği görmek olanaklıdır. Esasında etkiler karşısında ne yapılacağı küreselleşmeye yüklenen anlamlarla ilgilidir. Eğer kürselleşme gerçekten dünyada ne var ne yok önüne katıp sürükleyen tektip- leştirici bir süreç olarak algılanıyorsa kültürel alanda buna diren­mek mümkün olamayacaktır. Buna karşılık, eğer küreselleşme farklı dillerin, farklı kültürlerin zenginleştirdiği bir dünya toplu- muna doğru yönlendirilebilecek bir süreç olarak görülüyorsa, o zaman yönlendirici müdahale, sürecin diline değil, bizzat niteli­ğine yapılması gerekir. Bunlar politik ve ideolojik sorunlardır. Çözümlemeleri ve cevaplan da politik bir duruşu, hem de evren­sel nitelikli politik bir tavrı gerektirir. Özetle alınacak tavırlar dil üzerinden değil, siyaset üzerinden yapılacak çözümlemeleri ve müdahaleleri gerektirmektedir (Mutlu, 1999:142).</p>
<p>Son tahlilde küreselleşme, dönüştürücü etkisiyle ulus-devlet- lerin ve ulusal kültürel kimliklerin egemenlik alanlarını aşındıra­rak yeni bir düzene geçişi ifade etmektedir. Gelişmeler ve geliş­melere verilen tepkiler, bu yeni sürecin küresel ve yerel olmak üzere ikilemli bir boyutu olduğunu göstermektedir. Bu ikilemli ilişki karşısında küreselleşme, günümüzün hâkim gücü olarak görülmektedir. Çünkü küresel aygıtların sağladığı her türlü akış yer küreyi adeta kuşatmaktadır. Fakat bu durum, Morley ve Robins’in (1995: 115-117) de ifade ettiği gibi, &#8220;yerelliğin önemi olmadığı anlamına gelmez.” Yeni bilgi ve iletişim şebekeleri ile bağlantılı olarak yerellikten kurtulma sürecinden bahsedilse de, bu mutlak bir eğilim olarak görülmemelidir. “Yer ve kültürün özgünlüğü terk edilemez, mutlak olarak aşılamaz.” Bu çerçevede yukarıda da belirttiğim gibi küreselleşme, aslında, yeniden yerel­leşme dinamikleriyle ilişkilidir. “Bu, yeni bir yerel-küresel bağ­lantısının, yerel uzamla küresel uzam arasında yeni ve karmaşık ilişkilerin oluşumudur.” Bu anlayıştan hareketle yaşadığımız dönemde yerelin ifade ettiği anlamı da abartmamak gerekir. “Geleceğe ait umutlarımızı, yerel ekonomilerin, kültür ve kimliklerin kurtarıcı özelliklerine bağlamamalıyız. Yerel olanı, bağıntı- sal ve göreceli bir kavram olarak düşünmek gerekir.” Çünkü yerel, bir zamanlar ulusal alanda önemli idiyse, şimdi ise anlamını küreselleşme bağlamında kazanmaktadır.</p>
<p>Bütün bu yaşananlar, küresel gelişmelerin etkisiyle birlikte yerele karşı yeni bir ilginin ortaya çıktığını göstermektedir. Bu anlamda yerelin yerini alan küreseli düşünmek yerine küresel ve yerel arasında yeni bir eklemlenme sürecinin başladığını düşün­mek daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Bu yaklaşım çerçevesinde elektronik ortamda iletişim ağlarından akan sersem bilgi karşı­sında yerel önlemler alınmazsa, nerden aktığının çok fazla bir önemi olmayan bu bilgi, kültür üzerinde önemli tahribatlar yapa­bilir. Daha da önemlisi çok fazla dış kaynaklı bilgi tüketimiyle yerli kültürel ve siyasal kurumların meşruiyeti tehlikeye düşebilir. Ulusal sınırların önem ve engelleyiciliğinin ortadan kalktığını; artık insanların ulusal, bölgesel ve kültürel esaslara göre değil, elektronik esaslara göre bilişim ağlarına bağlanarak etkileşim yaşadıklarım iyi okuyarak dengeli önlemlerin alınması gerekir. Çünkü bu durum, toplumların kendilerini geleceğe taşıması açı­sından önem taşımaktadır. Türk dili ve kültürünün orijinalitesini, gelişmeler bağlamında koruyarak bu eksende gerekli değişim ve dönüşümlerin önü açılmalıdır. Gelinen süreçte ise yeterli önlem­lerin alındığı söylenemez. Bu alanda geliştirilecek yeni politika­lar, hem kuşatıcı bir kimlik tahayyülü açısından hem de dil kültür etkileşiminin özgünlüğünü koruması açısından yaşamsal öneme sahiptir.</p>
<p class="pr_header__heading">Mehmet Karakaş &#8211; Modernlik, Küreselleşme ve Türkiye’nin Kimlikler Evreni,syf:69-91</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[I]</sup></a><sup> ör</sup>&#8220;<sup>egin</sup> Türkiye’de özellikle müzik aracılığıyla Karadeniz’den Ege’ye ni            <sup>ya k</sup>^<sup>ar</sup>,<sup>bÜt</sup>,<sup>Ün kültürel</sup> özelliklerin taşındığı ve kendi-</p>
<p>nı Hissettirdiği görülmektedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/">Küreselleşme ve Kültür</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuresellesme-ve-kultur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
