<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kuran-ı Kerim | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kuran-i-kerim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 04 Sep 2021 07:52:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kuran-ı Kerim | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Vahyin İnzâl Keyfiyeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Sep 2021 07:36:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Melikşah Sezen]]></category>
		<category><![CDATA[Vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Vahyin İnzâl Keyfiyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25213</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlerin vahye muhatap olma keyfiyeti hakkında merak edilen konu başlıklarından bir tanesi, vahyin inzâl keyfiyetidir. Vahiy peygamberlere ve dahi peygamberimize hangi yollarla gelmiştir? Bu sual ve cevabı, Kur’ân-ı Kerîm’in tüm âyetlerinin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rüyalarından ibaret olduğunu dile getiren kimseler gibi nevzuhur iddia sahiplerinin hatasını aşikâr kılmak için son derece lüzumludur. Vahy-i İlâhî’nin birçok inzâl [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/">Vahyin İnzâl Keyfiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-22125 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg" alt="" width="350" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuran-i-kerim-300x189.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /><br />
Peygamberlerin vahye muhatap olma keyfiyeti hakkında merak edilen konu başlıklarından bir tanesi, vahyin inzâl keyfiyetidir. Vahiy peygamberlere ve dahi peygamberimize hangi yollarla gelmiştir? Bu sual ve cevabı, Kur’ân-ı Kerîm’in tüm âyetlerinin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in rüyalarından ibaret olduğunu dile getiren kimseler gibi nevzuhur iddia sahiplerinin hatasını aşikâr kılmak için son derece lüzumludur. Vahy-i İlâhî’nin birçok inzâl yolu olduğu gibi, bu yollar hem Kur’ân tarafından hem de Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından beyan buy- rulmuştur. Öte yandan vahyin inzâline şahit olan sahabîlerm beyânları da bu noktada bize fikir verecek önemli ve kıymetli öğeler sunmaktadır.</p>
<p>Allah Teâlâ ile ilgili her şey “keyfiyetsizlik/bilâ-keyf” dairesi içindedir. Keyfiyetsiz olan her şey ise beşer idrâkinin ihata mahalli dışındadır. İnsan, mümkinü’l-vücûd bir varlık olarak vâcibü’l-vücûd olmanın gereği olan hiçbir şeyi hiçbir yönden bihakkın idrâk ve ihata edemez. Nasıl etsin ki? Âlemde her ne varsa hudûs ve zevâl alametleriyle kuşatılmış, insan ise duyu ve idrâki vasıtasıyla ancak ve evvela bu hâdis âlemden hareketle mâlûmât sahibi olduğu hâlde, O’nun zât ve sıfatları hudûs ve zevâl alametlerinin zerresinden münezzehtir. Dolayısıyla 0, her türlü teşbihten beri, aklın “işte O” zannederek yöneldiği her vehimden verâda iken, hangi kuvvet ve kudretle bihakkın ihata ve idrâk edilebilsin? Elbette edilemez. O’na dair her söz hakikatte kil ü kâlden ötede değildir. Vâcibü’l-Vücûd ile mümkinü’l- vücûd arasında tabir caizse aşılmaz bir ontolojik uçurum vardır. Söz konusu uçurum ise son kertede epistomolojik bir uçurumu da yanında sürüklemektedir. Ve zihin, söz konusu uçurumu kendi imkân ve kapasitesi ile aşmaya mâlik değildir. Vahyin inzâl hikmeti de zaten beşer idrâkinin yaratıcı hakkındaki idrâk sının ve müşkülüne dayanmaktadır.</p>
<p>Vâcibü’l-vücûd ile mümkinü’l-vücûd irtibatının yegâne yolu vahyin inzâlidir. Fakat bu irtibat nasıl tahakkuk eder? Bu cevaplanması kolay bir sual değüdir. Peygamberlerin beşer olduğu hakikatiyle birlikte düşünüldüğünde, temas edilen irtibatın bu irtibatı beşer idrakine uygun hale getirecek aracı elçiler ile gerçekleşeceği düşünülebilir. Zaten peygamberlerin vahyi bir melek vasıtasıyla almasının esprisi kendisini burada açıkça göstermektedir. Lâkin peygamberlerle melekler arasında da vücûd bakımından ciddi bir farklılık bulunmaktadır. Latif ve kesif iki varlığın birbiriyle münasebetini açıklamak da bu noktada izaha kavuşturulması gereken yeni bir müşkül olarak öne çıkmaktadır. Müfessirlerin vahyin ya Hz. Peygamber’in melek mertebesine yükseldiği ya da Cebrâil’in insan suretine büründüğü anlarda aktarıldığını beyan etmeleri, aslında ilgili müşküle bir cevap sunmak amacına matuftur.69</p>
<p>Kelâm sıfatı, ezelî bir sıfat-ı İlâhî olmak itibariyle ve kelâm-ı nefsî veçhesiyle beşerin idrâk mahalli ötesindedir. Salt aklî olarak verilecek her hüküm, bu sıfatı ve her İlâhî sıfatı ancak “var ve yok” olarak tavsif edebilir. Sıfatların mahiyetine dair sarf-ı kelâm edebilmek ise salt aklî bir muhakemeyi aşmaktadır. Bu durum, Zât-ı İlâhî için de aynıyla ve fazlasıyla geçerlidir. “Mâ arefnâke hakka ma’rifetike/Seni hakkıyla bilemedik”70 kelâm-ı kibârı veya Muallim Naci’nin (ö. 1893) tabiri ile “kemâl-i zillette olanların, rütbe-i rıf’atı tasavvur olunamayan Rabbe takarrübe bir yol imkânı olmadığı”71 her akl-ı selimin itiraf ve teslimin- dedir. Keyfiyetsiz olan kelâm-ı İlâhî’nin, yalnız keyfiyeti idrâk edebilen beşer algısına konu olabilmesi, onun lafzî bir formda intikali ve zihne bu hâliyle dahli sayesinde mümkündür.</p>
<p>İşte, Hz. Peygamber (s.a.v.)’e gelen vahyin keyfiyetini konu etmek aslında onun formunu/lafzım sual etmek demektir. Vahyin inzâline eşlik eden formun mânâya tahvilinin nasıl gerçekleştiği de elbette ayrıca ele alınmayı gerektirmektedir. Bu husus, aslında alfabeden mürekkeb kelime yani lafzın mânâya delâlet ediş, zihinde mânâyı hâsıl ediş yolundan farklı bir anlama sahip değildir.<br />
Belli harflere ve harflerin birleşimi ile belli kelimelere ve en nihayetinde belli lafızlara sahip olmak, zihinde mânânın zorunlu olarak mevcut olmasını gerektirmez. Mânâ, bir araz olarak mahlûkâtullahtır ve ancak Allah Teâlâ’nın yaratmasıyla hâsıl olur. Âdetullah icabı Cenâb-ı Hak mânâyı halk edişini lafızlara bağlamış, insanoğlu da bu lafız yolunda alfabeyi vesile olarak kullanmıştır. Fakat Allah Teâlâ’nın bir mânâyı zihinde yahud kalpte halk etmesi için illa alfabenin lafzına ihtiyaç yoktur.72 Bu lafız bazen bir çınlama, bazen bir uğultu şeklinde de olabilir.73 Nitekim işin sonunda o lafzın kendisi mânâyı yaratmayıp, mânâ Allahu Azîmüşşân’ın tekvini ile beşer idrâkinde mevcut olmaktadır. İşte Hz. Peygamber (s.a.v.)’in ezelî ve keyfiyetsiz kelâm-ı İlâhîye muhatap oluşu yani vahyin kendisine intikali, bir şekilde kelâm-ı lafziye istinad etmekte ve “vahyin şekilleri” olarak rivayet edilen tüm yollar, Allah&#8217;ın bilgi ve mânâyı yaratmak için alfabeyi, tahsili vb. lafzî yolları zorunlu kılmadığını, sünnetullahı delen bir kısım yaratmaların lütf-i İlâhî ile tahakkuk edebileceğini ihtar etmekte, bu yönüyle de İnsanoğluna mucizelerin en büyüklerinden birini göstermiş olmaktadır.</p>
<p>Hz. Peygamber’in vahiy alış yolu hangi şekilde olursa olsun muhkem âyetlerin beyân ettiği veçhile bu şekle Arapçanın eşlik ettiği muhakkaktır.74 Yani birazdan arz edileceği üzere, vahiy ister Cebrâil (a.s.) ile, ister kalbe ilkâ ile, ister başka bir yolla nâzil olmuş olsa da nihayetinde bu nüzûle Arap dili eşlik etmektedir. 75Çünkü “dinin mevcudiyetinden, muhatap açısından bakıldığında ancak, dilde bahsedilebilir.”76 Tabi Resûl-i Ekrem’e vahyin Arapça inzâli, onun ümmîliği meselesini de gündeme getirecektir. Peygamberimizin ana dili olan Arap- çaya konuşma yönü itibariyle hâkim olduğu ihtilaf edilmeyecek bir husustur. Hatta onun, dile hâkimiyet açısından kavmi- nin üstünü olduğu da sabittir. Bununla birlikte ümmîliğin tartışmalı hâle geldiği nokta Arapçaya okur-yazarlık düzeyindeki vukufiyettir. Çünkü peygamberi “ümmî” olarak vasıflayan bizzat Kur’ân olduğu için77 bu konunun açıklığa kavuşması beklenmektedir.</p>
<p>Kur’ân’da geçen ve Hz. Peygamberi niteleyen ümmî kavramı hakkında pek çok izahta bulunulduğu mâlûmdur. Ağırlıklı görüşe göre bu kelime, Hz. Peygamber’in mutlak olarak okuma yazma bilmediğine temas etmektedir. Söz konusu izahı benimseyenler de kendi içinde iki görüşe ayrılmaktadır: [I] Kur’ân’ın ve dahi bu âyetin inzâli öncesindeki durumda ümmî olduğunu söyleyenler, [II] vefat edene değin ümmî kaldığını söyleyenler. Ümmî kelimesinin Hz. Peygamber (s.a.v.)’in okuma yazma bilmediğine ya da öğrenmeyeceğine değil, onun dinî bir bilgiye sahip olmadığına delâlet ettiğini söyleyenler ise mezkûr lafzın anlamı konusunda azınlığı oluşturmaktadırlar. Hangi izah tercih edilirse edilsin, onu bir kısım suallerin takip edeceği mukadderdir. Nitekim ilk zümreye; “Kur’ân ve peygamber okumaya, ilme, yazıya teşvik ederken peygamberin kendisini bu emirlerden uzak kılması nasıl mümkün olabilir?”, “Hz. Peygamber’in yazı yazabildiğine yahud yazılan yazıyı okuyabildiğine delâlet eden bir kısım rivayetlerin nasıl anlaşılması gerekir?” tarzında sualler yöneltileceği, yöneltildiği bilinmektedir. Diğer zümreye de; “Okuma yazma bilen bir kimsenin söylediklerini başka bir bilgi kaynağından edinmediği nasıl ispatlanabilir?”, “Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilmediğine delâlet eden rivayetler nasıl anlaşılacaktır?” şeklinde sualler yöneltilmektedir.</p>
<p>Şahsî kanaatimiz, ümmî lafzmm, okuma yazma bilmeme konusunda mutlak olumsuzluğu yansıtmadığı yönündedir. Nitekim sıfât-ı nebî arasında sayılan “fetânet” vasfı, peygamberlerin zamanlarının en zeki, anlayışlı kişileri olmalarını ifade eder.78 Bu sıfatın lüzumunu ihsas ettiren pek çok unsur bulunmaktadır ve bahs-i diğerdir. Lâkin temas edilen vasfa sahip olduğuna itikâd ettiğimiz Hz. Peygamber’in, bugün vasat seviyedeki bir kimsenin dahi birkaç zaman içerisinde çözebildiği okuma-yazma işini 23 senelik risalet döneminde çözememiş olduğunu varsaymak muhaldir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.v.)’in yakın ashabından Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Ali, Hz. Osman, Hz. Zübeyr, Hz. Übey gibi isimlerin tamamı okuma yazma bilmekte ve zaman zaman vahiy kâtipliği yapmaktadırlar. Fakat bununla birlikte yine şahsî kanaatimizce Nebiyy-i Zîşân okuma yazmayı vefat edene değin kasıtlı olarak öğrenmemiştir. Çünkü okuma-yazma öğrenimi birer âlet ilimdir. Âlet, gayeye götüren ve ismi ile müsemma olan bir vasıtadan ibarettir. Dolayısıyla Hz. Peygamber (s.a.v.) vahy-i İlâhî’ye muhatap olarak, zaten arzu edilecek ve ulaşılabilecek nihai hakikate ve ilme muttali kılınmışken,79 tekrar okuma yazma emrine ittiba ederek buradan zâhirî vasıtalarla ilim tahsilinde bulunma çabası tabir caizse daha yükseği daha alçakta olan ile değiştirmek gibi bizzat Kur’ân’ın zemmettiği80 türden bir işi gerçekleştirmek olacaktır. Lâkin daha evvel temas edüdiği üzere vahy-i İlâhî’nin Arapça inzâli kıraat/konuşma/tilavet düzeyinde Hz. Peygamberin kalbinde sükûn hâlinde olduğu gibi, âyetlerin lafzı ve hatta imlâsı dahi onun -okumak kabilinden değil âdeta fotoğra- fik bir muhafaza gibi- hafızasında sükûn hâlindedir. 81Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Hakîm’de “Allah sana kitabı indirdi, hikmeti verdi ve bilmediklerini öğretti”82 buyurmuştur. Nitekim bazı vahiy kâtiplerine, yazılan âyetlerin imlâsı ve i’rabı hususunda telkinlerde ve tashihlerde bulunduğunu gösteren rivayetler, üzerinde durduğumuz hususu teyid eder durumdadır. 83Hatırlanacağı üzere “Rabbin ona (îsâ aleyhisselâm) hikmeti, Tevrat’ı ve İncili öğretecek”84 meâlindeki âyet-i kerîme hakkında müfessirler, söz konusu öğretmeden kastın “bunları yazmayı Hz. İsa’ya bizzat Allah Teâlâ’mn öğretmesi” olduğunu beyan etmişlerdir.85</p>
<p>Ezcümle, Nebî-i Mükerrem Efendimiz okuma yazma öğrenme kabiliyeti ve imkânından elbette mahrum değildi. İstemesi hâlinde pek tabi bunu en kısa sürede gerçekleştirebilir- di. Fakat o bunun, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine ikram ettiği büyük nimetin kadr u kıymetini bilememek demek olduğunu tercihen, başkalarıyla ortak kılınmadığı bu ilim kanalından içmeyi, ilmi menbaından almayı sürdürdü. Bununla birlikte vahyin Arapça inzâl edildiği hakikatine muvafık olarak hem okunuş hem de yazılış itibariyle Kur’ân’ın zabtı ve bilgisine de muttali kılınmıştı. Özlü bir şekilde izah etmeye çalıştığımız bu durum; bir taraftan Kur’ân’ın Arapça inzâli, bir taraftan peygamberin ümmî olması, aynı şeküde vahyin keyfiyeti hakkındaki izahatımız ve diğer taraftan beşer idrâki açısından kelâm-ı nefsinin kelâm-ı lafzîye lüzûmu noktasında söylediklerimizle de muvafıktır, onları tamamlayıcıdır. Ayrıca Peygamber Efendimiz’in okuma-yazma öğrenmemesinin bazı hikmetlere ve maslahatlara mebnî olduğu açıktır. Abdülkâhir el-Cürcânî’nin (ö. 471/1078) de işaret ettiği üzere;“[Peygamberimiz okuma-yazma öğrenmemesi] Peygamberlik hücceti daha açık ve ezici olsun, tesiri daha güçlü olsun, hakikati inkâr eden ve yanlışında direten kişiler bu yanlışlarında ısrar etmesinler, şüphe arayanlar da herhangi bir açık kapı bulamasınlar diyedir. Yoksa yazı öğrenmek zatı itibariyle kötü olduğu için ümmî kalmış değildir.”86</p>
<p>Melikşah Sezen &#8211; Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Yazı Tarihi,syf:46-53</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>69. Ebü Mansur el-Mâturidi, Te&#8217;vilâtü”LKur&#8217;ân, XVL $. 151-52; Çâperdi, Şerhul&#8217;1-Keşşâf, Süleymaniye Ktp., Damat İbrahim Paşa kl., nr. 162, vr. Za-b.</p>
<p>70 Hacı Bektaş-ı Veli, Şerh-i Besmele, (haz.) Hamiye Duran, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2012, s. 50; Şemseddin es-Sivasi, esSafâyih fi Tercümeti&#8217;i-Levâyih, İstanbul: Sivas Belediyesi Yayınları, 2017, 8. 65.</p>
<p>71. Muallim Nari Pcâz-ı Kur&#8217;ân, İstanbul: Mathaa-i Ehuzziva 1301 e 97</p>
<p>72 Aynülkudât el-Hemedâni, Zübdetü-Hakâik, s. 164-166.</p>
<p>73. Rivayetlerde zikredilen uğultunun mahiyeti hakkında fikir verebilecek bir rivayet şöyledir: “En&#8217;âm süresi doğu ve batıdan gökyüzünü dolduran, yükselen tesbih ve takdis sesleriyle yeryüzünü ttreten bir grup melek refakatinde inzâl edilmiştir.” Celâleddin es&#8221; Süyüti, el İtkân fi Ulümi&#8217;-Kur&#8217;ân, s. 94; Ahmed Davudoğlu, Sahih Müslim Tercümesi ve Şerhi, ll, s. 587.</p>
<p>74 Yusuf, 12/2; Zuhruf, 43/3.</p>
<p>75.Kur&#8217;ân&#8217;ın Arapça olması, onun muhtevasında kök itibariyle acemi bazı kelimelerin bulunduğu hakikatini reddetmemektedir. Bu konuya ayrı bir başlık altında temas edilecektir.</p>
<p>76.” Tahsin Görgün, Anlam ve Yorum, İstanbul: Külliyat Yayınları, 2. Baskı, 2018, s. 157.</p>
<p>77 A&#8217;râf 7/157-158.</p>
<p>78 Melikşah Sezen, Peygamberlerin Vasıfları ve İsmet Sıfat, İstanbul Siyer Yayınları, 2019, s. 28-34,</p>
<p>79 Ebü Mansur Muhammed b. Muhammed el-Mâturidi, Tevilâtül Kur&#8217;ân, VI, s. 80.</p>
<p>80 Bakara, 2/61.</p>
<p>81 Kurân-ı Kerim, Resül-i Ekrem&#8217;i “sahife okuyan” olarak tavsif etmektedir ve bu tavsifi, mezkür tespitimizle ilişkilendirmemiz mümkündür. Bkz. Beyyine, 98/2.</p>
<p>82. Nisâ, 4/113.</p>
<p>83 Necmeddin Ömer en-Nesefi, et-Tefsir fit-Tefsir, (nşr. &amp; çev.) Muhammed Coşkun, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2019, I, s. 110-111; Tayyar Altıkulaç, Mesâhif-i Kadime, İstanbul: İrcica, 2015, s. 53; Fahreddin Kabâve, Ve La Yezalune Yukatiluneküm fi Meydanit-Talim ve&#8217;l-Bahsü&#8217;-İlmi ve Urubetil-Lisan, İstanbul: Dârü&#8217;l-Lübâb, 3. Baskı, 2017, s. 90.</p>
<p>84. Âli İmrân, 3/48.</p>
<p>85 Ebü Mansur Muhammed b. Muhammed el-Mâturidi, Tevilâtü”l. Kur&#8217;ân, Il, 8. 307.</p>
<p>86 Abdülkâhir el-Cüzcâni, DelâilüLİ&#8217;câz, (çev.) Osman Güman, İstanbul Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2015, s. 30.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/">Vahyin İnzâl Keyfiyeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vahyin-inzal-keyfiyeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in Tercümesi Meselesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-tercumesi-meselesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-tercumesi-meselesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 Feb 2019 10:21:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Sadreddin Yüksel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21391</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlâhiyat mevzuunda bilgileri kıt bir sürü şahıslar, Kur&#8217;an-ı Kerim’i dillerine dolamışlardır. &#8220;Efendim, Kur&#8217;an ana dilimiz olan Türkçe’ye çevrilsin; herkes Kur’an’ın ne olduğunu bilsin. İbadet de Türkçe edilsin; tercüme aslın yerine geçsin&#8230;” diye bir takım hezeyanları sıralıyorlar. Bu mahmuru (saçma sapan söz söyleyen) insanların kopardıkları yaygaraya hiç bir ehli iman kapılmıyor, ehemmiyet vermiyor. Hamd olsun, o [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-tercumesi-meselesi/">Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/752x395-kuran-i-kerimde-hangisi-uzerine-yemin-edilmemistir-iste-cevabi-1506187098738.jpeg"><img decoding="async" class="wp-image-21365 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/752x395-kuran-i-kerimde-hangisi-uzerine-yemin-edilmemistir-iste-cevabi-1506187098738-300x158.jpeg" alt="" width="471" height="248" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/kuran-678x381.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22461 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/kuran-678x381.jpg" alt="" width="493" height="277" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/kuran-678x381.jpg 678w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/kuran-678x381-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/kuran-678x381-300x169.jpg 300w" sizes="(max-width: 493px) 100vw, 493px" /></a><br />
İlâhiyat mevzuunda bilgileri kıt bir sürü şahıslar, Kur&#8217;an-ı Kerim’i dillerine dolamışlardır. &#8220;Efendim, Kur&#8217;an ana dilimiz olan Türkçe’ye çevrilsin; herkes Kur’an’ın ne olduğunu bilsin. İbadet de Türkçe edilsin; tercüme aslın yerine geçsin&#8230;” diye bir takım hezeyanları sıralıyorlar. Bu mahmuru (saçma sapan söz söyleyen) insanların kopardıkları yaygaraya hiç bir ehli iman kapılmıyor, ehemmiyet vermiyor. Hamd olsun, o cihetten en ufak bir endişemiz bile yoktur. Lâkin meseleyi İlmî cepheden ele almamız daha yerinde olur. Filhakika bu tercüme mevzuu çok ehemmiyetlidir. Hatta din için ölüm-dirim meselesidir. Eğer İslâm dininin esas kaynağını teşkil eden Kur’an-ı Kerim Türkçe’ye çevrilip o tercüme aslın yerine ikame edilse zamanla Kur’anın tercümeleri çoğalıp diğer semavî kitaplar gibi maazallah büyük tahrifatlara uğrayarak semaviliğini kaybedecektir.</p>
<p>Bir de Kur’an&#8217;a hakikî ve tam bir tercüme yapılamaz. Zira beşerî zekanın mahsulü olarak beşerin ağzından çıkan dar kelime ve cümleler, genişlik ve zenginlik bakımından insan ilminin hududunu aşan İlâhî kelime ve cümlelerin yerlerini tutamaz. Zaten Kur&#8217;an&#8217;m İlâhî bir kelam olduğunu ispat eden,sayısız delillerden birisi de, Kur&#8217;an&#8217;ın bu cihetidir, yani çok kısa ve muhtasar cümlelerle pek geniş ve çok zengin manalara delâlet etmesidir.</p>
<p>Esasında çok az bir bilgiye sahip olan insanoğlu, Kur’anın manasındaki o İlahî genişliği muhafaza edebilecek kelime ve cümleleri nereden getirecektir? Şu halde Kur&#8217;an&#8217;a dair yazılacak her tercüme ise Kur&#8217;an sayılmaz.</p>
<p><strong>Ben şahsen şöyle inanıyorum:</strong> Asırlardan beri gerek müsteşrikler ve gerekse İslâm âlimleri tarafından Kur’an&#8217;ı Azimu&#8217;ş-Şân&#8217;ı açıklamak maksadıyla yazılmış bütün tefsir kitapları bile kâfi gelmiyor. Zira Kur’an bütün insanlık âlemine tevcih edilmiş ezelî ve ebedî bir hitabedir, umuma ait serilmiş İlahî bir sofradır. İçinde herkesin, her sınıfın hissesi bulunması lâzım gelir. Zaman ilerledikçe Kur’an&#8217;ın işaretleri tavazzuh eder, meydana çıkar. Her asır ve her nesil Kur&#8217;an’daki hissesini alır, gelecek asır ve nesillerin hisselerine karışamaz.Yani her müfessir ancak kendi asrına göre Kur’an&#8217;a bir tefsir yazabilir. Zamanla tavazzuh edecek işaretlere nüfuz edemez. Madem kütüphaneleri dolduran yazılmış binlerce tefsir ciltleri Kur’an’ı tefsir etmek hususunda kâfi gelmiyor ve Kur’an’ın genişliğini ihata edemiyor, tek bir cilde sığacak kadar az beşerî bir tercüme mı kâfi gelecek? Kur’an’ın yerini tutacak? Bu tercüme safsatasını ne mantık kabul eder, ne de ilim!</p>
<p><strong>Dahası var:</strong> Nahiv kaidelerine dayanan Arap lisanı yerine Kur&#8217;an’ın meziyet ve nüktelerini başka bir lisan muhafaza edemez. Çünkü lisan âlimleri nazarında Arap dili, anasır ve müfredat itibarıyla diğer bütün dillerden çok üstündür. Lafızlarındaki fesahat gayet aşikârdır. Tek bir manayı türlü yollarla ifade edebilen bir lisandır. Bunun içindir ki lisanı Arabi’den maâda hiç bir lisan Kur&#8217;an’daki harikalı belâgatin yükünü taşıyamaz. Öyle ise hiç bir tercüme Kur’an’ı ihata edemez ve onun yerini tutamaz.Bu davamıza bir ışık tutacak ümidiyle salâ-hiyetli, büyük İslâm âlimlerinin eserlerinden bir kaç misâl nakletmeden geçmiyeceğim. Meselâ, &#8216;İşârâtu&#8217;l İ&#8217;caz&#8221; adlı tefsirde şu âyet-i kerime şöyle tahlil ediliyor:</p>
<p>Ve mimarezeknahum yun fi kune</p>
<p>&#8220;Bu cümlenin heyetleri (keyfiyetleri) sadakanın beş şartına işaret eder.</p>
<p><strong>Birinci şart:</strong> Sadakaya muhtaç olmamak derecede sadaka vermek ki &#8220;mimmâ&#8221; lafzındaki &#8220;min&#8221; teb&#8217;iz ile o şartı ifade eder.</p>
<p><strong>İkinci şart:</strong> Ali’den alıp Veli’ye vermek değil, belki kendi malından vermektir. Bu şartı’rezeknahum’’<br />
lafzı ifade ediyor. &#8220;Size rızık olandan veriniz&#8221; demektir.</p>
<p><strong>Üçüncü şart:</strong> Minnet (başa kakmak) etmemektir. Şu şarta &#8220;rezeknâ&#8221; daki &#8220;nâ&#8221; lafzı işaret eder; yani ben size rızkı veriyorum, benim malımdan benim ahdime (kuluma) vermekte minnetiniz yoktur.</p>
<p><strong>Dördüncü şart:</strong> Öyle adama veresin ki nafakasına sarf etsin. Yoksa sefahata sarf edenlere sadaka makbul olmaz. Bu şarta &#8220;yun fıkûne&#8221; lafzı işaret ediyor. Yani mal benimdir. Benim namımla vermelisiniz.</p>
<p>Bu şartlarla beraber tavsi’de var. Yani sadaka nasıl mal ile olursa ilim ile dahi olur. Kavil ile, fiil ile, nasihat ile de oluyor, işte bütün bu envâlara (çeşitlere) &#8220;mimmâ&#8221; lafzındaki &#8220;mâ&#8221; kelimesi umumiyet ile'(genel olarak) işaret ediyor. Çünkü mutlaktır; umumu ifade eder.</p>
<p>İşte sadakadan bahis (bahseden) bu kısacık cümle beş şart ile beraber sadakanın geniş bir dairesini akla ihsan ediyor. Heyetiyle ihsas ediyor. İşte Kur&#8217;an’da bunun gibi pek çok heyet ve nezimler (kelime ve cümleler arasındaki bağlantılar) vardır.”1</p>
<p>Şimdi Kur’an-ı Kerim’in bu tek cümlesi, tek bir cümle ile tercüme edildiği zaman acaba o tercüme aslı gibi yukarıda bahsi geçen genişliği ihata edecek mi? Edemediği takdirde Allah’ın bir kısım emir ve maksatları ortadan kaybolmayacak mı?</p>
<p>&#8220;îşârâtu’l î’caz&#8221;dan bir parça daha:</p>
<p>‘’elhamdulillah’’cümlesi, sarf ve nahiv ilimlerine nazaran şöyle bir manayı ifade eder: Bütün senalar, ezelden ebede kadar, kimden sadır olsa, kime karşı yapılırsa, varlığı zarurî olan mabuda mahsustur. İşte &#8220;bütün” kelimesi, &#8220;Elhamdü&#8221; deki lâm-ı istiğ- rak&#8217;tan almıyor. &#8220;Ezelden ebede kadar&#8221; da cümle- i ismiyle olan ‘’elhamdulillah’’dan anlaşılıyor. Çünkü cümle-i ismiye yani müb- tedâ&#8217; ve haberden müteşekkil bir cümlenin heyeti, devam manasını ifade eder. &#8220;Kimden sadır olsa kime karşı yapılırsa”, bu da fail ve mefu’lün terk edilmesinden fehm olunur. Yani &#8220;hamd&#8221; lafzı mastar olduğundan ona fail ve meful iki kelime lâzımdır. Zikir edilmemişler ki umum anlaşılsın. &#8220;Varlığı zarurî olan mabud” da Allah lafza-i celilesinden mefhumdur. Zira bu lafız o manaya alem olmuştur. &#8220;Mahsustur&#8221; kaydı da &#8220;Allah&#8221; lafzındaki lâm-ı cer&#8217;in medlûlüdür. İşte Kur&#8217;an’ın kısacık bir tek cümlesi, sadece nahiv ilmi nokta-i nazarında bu kadar manaları ifade ederse, başka ilimlere göre tahlili cihetine gidildiği takdirde daha çok manaların meydana çıkacağı ehli insafça muhakkaktır.&#8221;</p>
<p><strong>Şimdi soruyorum:</strong> Hangi tercümedir ki, sadece iki kelime ile bu kadar uzun bir manayı ihtiva edebilsin? Tekrar ediyorum: Kur&#8217;an’ın lisanından başka bir lisan, Kur’an’ın inceliklerini muhafaza edemez. Zira alelâde bir şiirin bile yazıldığı dilden başka bir dile çevrilemediği herkesçe bilinen bir hakikat iken, Kur’an gibi İlâhî bir eserin bütün incelikleri, işaret ve delâletleriyle başka bir dile çevrilmesi elbette imkânsızdır. Bakınız meselâ: &#8220;Kıyamet günü&#8221; manasına gelen &#8220;vakıa, karia, dâmme, sahhe, hakke, gaşiye&#8221; kelimeleri eğer &#8220;kıyamet&#8221; diye tercüme edilirse insanı büyük tesirler altında bulunduran ve dolayısıyla onu bir çok fe-nalıklardan vazgeçiren, maksudu bizzât olan iştikaki manaları kaybolur gider. Evet &#8220;dehşetiyle kalbleri vuran&#8221; mealindeki ’’karia&#8221; ve &#8220;meydana getirdiği seslerle kulakları sağır eden&#8221; manasını bildiren &#8220;sahhe&#8221; kelimeleri, kendi tercümeleri olan &#8220;kıyamet&#8221; kelimesinden yüz derece tesirlidir.</p>
<p>Eğer yukarıda geçen kelimeler tercüme edildiği zaman yalnız iştikakî manaları yazılsa o zaman kıyamet günü anlamını ifade etmez ve eğer her ikisi de gözönüne alınarak yazılsa artık o tercüme, tercüme olmaktan çıkar, tefsir nev&#8217;ine girer. Müştak (türemiş) âlemlerde hüküm böyledir.</p>
<p>Edat olan kelimelere gelince, o hususta da başka lisan, lisan-ı Arabi&#8217;nin yerini tutamaz. Arap lisanında hasr’ı tahsisi ifade eden iki edat var. Birisi &#8220;innemâ&#8221; dır. Diğeri de nefî ve &#8220;illâ” dır. Yani olumsuzluk, menfilik edatı ile istisna edatı olan‘’illa’’dır. Fakat delâlet ettikleri hasrın arasında gayet ince bir fark var: &#8220;innemâ&#8221; kelimesi, muhatabın evvelce bildiği hükümlerde kullanılır. Nefi ve &#8216;’illâ’&#8217; ise tamamen bunun aksinedir. Bakınız En’am sûresinin şu âyetine:</p>
<p>*De ki! Bana vahyolunan şeyler arasında, yiyen bir kimseye yasak edilmiş bir şey bulmuyorum. Yalnız leş, akıtılmış kan, domuz eti -ki, şüphesiz murdardır- ve Allah&#8217;tan başkası adına kesilmiş hayvan müstesna.&#8221; (En am-145).</p>
<p>Evet bu âyet-i kerime&#8217;deki hüküm, nefi ve &#8220;illâ” ile ifade edilmiş. Çünkü bu âyet, aynı meale delalet eden Bakara sûresinin 173. ve Nahl sûresinin de 115. âyetlerinden evvel nâzil olmuştur. Demek En&#8217; am âyeti, evvelce hiç bilinmemiş bir hükmü beyan buyurmuştur. Bakara ve Nahl sûrelerindeki âyetler ise En’am sûresinde zikrolunan aynı hükmü bir kez daha tekid etmişlerdir. Onun içindir ki bu son âyetlerde tahsis edatı olarak &#8220;innemâ’’ kelimesi getirilmiştir.</p>
<p>Acaba Türkçe&#8217;de böyle farklı hasr edatları varmı?</p>
<p>Arap lisanına has edatlardan bir misal daha verelim: Şarta delâlet eden &#8220;in” kelimesi, muhatapça meçhul ve inkâr edilebilen, &#8220;izâ&#8221; kelimesi ise muhatapça malûm ve inkâr edilmeyen hükümlerde istimal edilir. Halbuki Türkçe’de şart edatlarından böyle farklı edatları bilmiyoruz. Tercümelerde, bu incelik hangi edatlarla belirtilecek?&#8230;</p>
<p>Şimdi misal olarak Kur’an-ı Kerim&#8217;den şu cümleyi de ele alalım:</p>
<p>&#8220;Ey iman edenler, siz sarhoşken, ne dediğinizi bilinceye ve cünûb iken de -yolcu olmanız müstesna- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayınız.&#8221; (Nisâ-43)</p>
<p>İşte burada ‘’la tekrabu selate’’cümlesini mukayyed bir cümle yapan iki &#8220;hal zarfi&#8221; var:</p>
<p><strong>Birincisi</strong> ‘’ve entum sekera’’</p>
<p><strong>İkincisi de</strong> &#8220;cünûben&#8221; kelimesidir.</p>
<p><strong>Birinci hal</strong> -ve entüm sukâra- devam manasına delâlet eden isim cümlesi suretinde zikredilmiştir ki sarhoşluğun namazdan evvel yas aklığına delalet etsin. Çünkü sarhoşluk tam namaz vaktinde yasak olduğu gibi namaz vaktinden evvel de yasaktır. Zira namaz vakti girince sarhoş kimse ya namazı terketmeye mecbur kalacak, veyahut da sarhoş iken namaza duracak. Bu her iki şık de memnûdur. Demek, bu tabirle ‘’ve entum sekera’’namaz vaktine kadar devam edebilen sarhoşluk yasaklanmıştır. İkinci halde -cünûben- müfred olarak getirilmiş. Çünkü cünûb bulunmak, ancak namaz sırasında yasaktır, ondan önce yasaklığı yoktur. Bu incelik bazı şer’î hükümlere de medâr olmuştur.</p>
<p>Kat’i olarak inanıyoruz ki, bu incelik Arap lisanından başka lisanlara nasip olmamıştır. Kur’an&#8217;a tam layık bir tercümenin mümkün olamayacağına şu âyet-i kerime de işaret etmektedir:<br />
De ki: And olsun, insü cin şu Kur’an&#8217;ın benzerini meydana getirmeleri için bir araya toplansa ve yekdiğerine yardımcı da olsalar, yine onun benzerini getiremezler. (Isrâ-88).</p>
<p>Delâlet edişinin kısa izahı şöyledir: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;ın harika genişlik ve belagatini ihata edebilen tercüme Kur&#8217;an&#8217;ın bir benzeridir. Halbuki böyle bir benzerin imkân dışı olduğu yukardaki âyet-i kerimede kesinlikle ifade edilmiştir.</p>
<p>Bazı kişiler tarafından, &#8220;İslâm dinini muhtelif milletlere tanıtmak için Kur’an’ın tercüme edilmesi dinî bir zarurettir&#8221; denilmektedir. Fakat biz de bunlara deriz ki: Dinî bakımdan böyle bir zaru¬ret yoktur. Olsaydı onu ya doğrudan doğruya Kur&#8217;an emredecekti yahut Peygamber Efendimiz bir hadis-i şerifi ile beyan buyuracaktı. Hem eğer öyle bir zaruret bahis konusu olsaydı umum dünya milletleri hararetle Islâm dinine davet edildikleri devirlerde, Islâm âlimleri tarafından tercümeler kaleme alınacaktı. Halbuki asrı seadetten beri Islâm dini hergün biraz daha yayıldığı ve inkişaf ettiği halde bahsi geçen zaruret hiç hissedilmemiştir. Eğer hissedilmiş olsaydı Kur&#8217;an, mutlak surette tercüme edilecekti. Ve yine eğer Kur’an’ı tercüme etmek dinî bir zaruret olsaydı Efendimiz Bizans Imparatoru’na yazdığı mektupta âyetleri Arapça olarak değil, kralın bildiği bir lisana çevirip gönderecekti.</p>
<p>Kur’an’ın emirlerini ve derin manalarını umuma duyurmak, tanıtmak meselesine gelince; O, din ve İlim hâzinesi olan Kur&#8217;an-ı Kerim üzerine tefsir ve tevil kitaplarını yazmakla mümkündür. Aynı zamanda bu yol, daha sağlam ve daha umumidir. Zira kifayetsiz ve kasa tercümelerden ancak okuyucuların binde biri faydalanabilir. Yani tercümeden herkes, Cenab-ı Hak&#8217;kın maksat ve muradını anlayamaz. Fakat geniş tefsir, umumî bir caddedir, herkes ondan istifade edebilir.</p>
<p>Bir de, sırf dünya hayatında muvaffak olayım diye günde İngilizce&#8217;den kırk-elli kelime ezberleyen bazı Müslüman gençler, maalesef yüzde yüz ebedî seadetinin anahtarı mesabesinde olan Kur&#8217;an-ı Azimü&#8217;ş-Şân&#8217;dan her Müslüman için bellenmesi dinen şart olan namaz sûrelerini bile tamamen ihmal etmekteler. Bu gerçek çok acı ve yüreklere elem vericidir. Zira kendi dinine sadık münevver katolik bir genç, mutlaka latinceyi öğre-nir. Çünkü onların kiliselerinde dua ve ibadet dili latincedir.</p>
<p>Son olarak tercüme taraftarlarına Bedîü&#8217;zzaman&#8217;ın şu sözlerini nakletmem herhalde faydalı olur: &#8220;Kur&#8217;an&#8217;daki İlâhî lafız ve kelimeler câmid libas (elbise) hükmünde değil ki, değiştirilmesiyle bir zarar vâki olmasın. Bilakis hayat, dar cild mesabesindedir. Libas değiştirilir, fakat cüd ise değiştirilemez. Çünkü vücuda zarar getirir. Düşünelim ki, bir elma, kabuğu üzerinde olduğu müddetçe mukavemetli olur, çabuk bozulmaz. Soyulduğu zaman gerçi muvakkat bir zerafet, güzellik arzeder, fakat çabuk siyahlanıp bozulur. Hiç bir şeye yaramaz bir şekil alır. Kur&#8217;an da aynen öyledir&#8230;&#8221;<br />
Allah, kimseyi Kur&#8217;an&#8217;ın beşeriyete açtığı cadde-i kübrasından şaşırtmasın, ayırmasın. Amin!..</p>
<p>Sadreddin Yüksel – İslami Araştırmalar,syf.112-120</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-tercumesi-meselesi/">Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerimin-tercumesi-meselesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;e İman</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerime-iman/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerime-iman/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Jan 2017 10:42:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Kelamı]]></category>
		<category><![CDATA[Halku'l-Kur'an" meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an-I Kerim'e İman]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Allah'ın Kelamı Olması]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Mahluk Olduğu İddiası]]></category>
		<category><![CDATA[Mihne]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13528</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şüphesiz Kur&#8217;ân Allah&#8217;ın kelamıdır, O&#8217;ndan söz olarak keyfiyetsiz sadır olmuş, elçisine vahiy olarak indirmiştir. Müminler de onu böylece hakk olarak tasdik ederek, onun gerçekten Allah Teâlâ&#8217;nın kelamı olduğuna ve mahlûkatın kelamı gibi yaratılmış olmadığına yakinen iman etmişlerdir. Onu işitip de, onun beşer sözü olduğunu iddia eden kesinlikle küfre girer. Allah Teâlâ, bu kimseyi kınamış, ayıplamış [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerime-iman/">Kur’an-ı Kerim’e İman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kuran-i-kerime-iman/kurani-kerim-nicin-parca-parca-indirilmistir-2/" rel="attachment wp-att-13529"></a><br />
<em>Şüphesiz Kur&#8217;ân Allah&#8217;ın kelamıdır, O&#8217;ndan söz olarak keyfiyetsiz sadır olmuş, elçisine vahiy olarak indirmiştir. Müminler de onu böylece hakk olarak tasdik ederek, onun gerçekten Allah Teâlâ&#8217;nın kelamı olduğuna ve mahlûkatın kelamı gibi yaratılmış olmadığına yakinen iman etmişlerdir. Onu işitip de, onun beşer sözü olduğunu iddia eden kesinlikle küfre girer. Allah Teâlâ, bu kimseyi kınamış, ayıplamış ve şöyle buyurarak Sekar/Cehennem&#8217;le tehdit etmiştir: &#8220;Onu çok yakında Sekar&#8217;a sokacağım/&#8221;.Allah&#8217;ın, “Bu ancak bir beşer sözüdür&#8221; diyen kimseyi Sekar&#8217;la tehdit etmesinden anlıyor ve yakinen inanıyoruz ki Kur&#8217;ân, beşerin yaratıcısının sözüdür, hiçbir şekilde beşerin sözüne benzemez.</em></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim Allah Teâla&#8217;nın sözüdür. Kur&#8217;an-ı Kerim Allah Teâlâ&#8217;dan söz olarak keyfiyetsiz sadır olmuştur. Bu ne demektir? Sözün Cenab-ı Hakk&#8217;tan sadır olması nedir? Bu söz insanların ağzından çıkan söz gibi bir söz müdür? Harf ve sesler söz konusu mudur? Hayır değildir!</p>
<p>Tarih içerisinde böyle diyenler olmuştur. Biz bunlara Müşebbihe diyoruz. Bunların uzantıları da var. Bugün bile artık Suudi Arabistan kaynaklı dezenformasyon çalışmaları içerisinde bunların çalışmaları Selef Akidesi (!) adı altında neşrediliyor. İbn Teymiye de böyle söylüyor: &#8220;Kur&#8217;an-ı Kerim Cenab-ı Hakk&#8217;tan söz olarak, kelam olarak sadır olmuştur&#8221; diyor. &#8220;Evet, harf ve sesle sadır olmuştur. Çünkü bir yerde söz varsa orada harf vardır, ses vardır. Başka türlüsü mümkün değil. Biz bu harf ve sesin mahiyetini bilemiyoruz&#8221; diyor. Bir kere Kur&#8217;an ve Sünnet&#8217;te vahyin Kur&#8217;an&#8217;ın Allah Teâlâ&#8217;dan harf ve sesle sadır olduğuna delalet eden hiçbir nass yoktur. Seleften, bunu açıkça ifade eden hiç kimse de yoktur.</p>
<p>Bu gerçekten çok önemli bir husus. İbn Teymiyye&#8217;nin, Selef adına konuşan daha doğrusu Selef adına konuşma edasıyla konuşan biri olarak Selefe attığı iftiralardan birisi de budur. Birçok iftira atmış, biri de budur. &#8220;Selefin söylediğini söyleriz, nasslarda geldiği gibi inanırız, ondan ötesini söylemeyiz, konuşmayız&#8221; gibi tırnak içi bir &#8220;Selefi&#8221; tavrı görürüz, hissederiz. Fakat bu tavrın altında müthiş bir bid&#8217;at vardır. Onlardan biri de budur.</p>
<p>Seleften hiç kimse &#8220;Kur&#8217;an-ı Kerim (vahiy) Allah Teâlâ&#8217;dan harf ve sesle sadır olmuştur&#8221; dememiştir. Kalbe ilka ses ile olmaz. Adı üstünde &#8220;kalbe ilka&#8221;. Ses ile olduğu zaman biz bunu duyarız. Cebrail (a.s)&#8217;ın sesini duymuş mudur efendimiz? Duyduğu zaman o Cebrail (a.s)&#8217;ın sesidir. Cebrail (a.s) Kuı^an&#8217;ı nereden alıyor? Beyt-i Mamur&#8217;dan alıyor. Levh-i Mahfuz&#8217;da yazılı KuKan ve diğer bütün kitaplar&#8230; Mübarek semavi kitapların tamamının aslı Levh-i Mahfuzdadır. Oradan indirilecek olan ayetleri görevli melekler Cebrail (a.s)&#8217;a veriyor. Cebrail (a.s) da alıp Efendimiz (s.a.v)&#8217;e getiriyor. Yani, İbn Teymiyye&#8217;nin bir yerde iddia ettiği; Cenab-ı Hakk bir şey söylediğinde iki insanın -haşa- karşılıklı konuşması gibi veya bir padişahın karşısındaki görevliye emretmesi gibi, ondan ses ve harfle sadır olur, o da onu kulaklarıyla duyar sonra alır duyduğunu&#8230; böyle bir şey olmaz. Teşbih işte budur.</p>
<p>&#8220;Kur&#8217;an (vahiy), Cenab-ı Hakk&#8217;tan harf ve sesle sadır olur&#8221; dedikten sonra biz bunun keyfiyetini bilemeyiz demenin hiçbir anlamı yok. Çünkü bir takım rivayetler var; &#8220;Cenab-ı Hakk bir şeyi emrettiğinde Semavat&#8217;ta, mukarrabin meleklerinin bulunduğu katta zincir sesine benzer bir ses duyulur. Melekler kanatlarını çırparlar. Ondan sonra aşağıdaki alt sema katlarındaki melekler sorarlar: &#8220;Cenab-ı Hakk ne buyurdu?&#8221; Onlar da: &#8220;Hak buyurdu&#8221; derler.&#8221; Bu hadistir.(1) Yani, tabiri doğruysa kaydıyla söyleyelim bunu: Bir sahne düşünün, bir padişah karşısındaki görevliye bir şey emrediyor. O da haşyetten, korkudan titriyor, kendisini bir titreme alıyor daha aşağıdaki görevlilere bunu hemen korku içinde aktarıyor. Böyle bir sahne canlanıyor İbn Teymiyye&#8217;nin zihninde ki &#8220;Cenab-ı Hakk&#8217;tan harf ve sesle ama keyfiyetini bilemeyeceğimiz harf ve sesle sadır olur&#8221; diyor. Arkasından bu hadisi ekleyerek Cenab-ı Hakk&#8217;tan sadır olan bu sesin melekler tarafından duyulduğunu söylüyor. Melekler tarafından duyulan bir ses nasıl keyfiyetsiz olur? Bir mahlûk tarafından duyulan bir ses keyfiyetsiz olur mu? Olmaz. Dolayısıyla ne kadar &#8220;bilâ keyf&#8221; derseniz deyin bir tarafından bir keyfiyet atfettiğiniz sürece bu kayd-ı ihtirazının hiçbir anlamı yok. Bu bir teşbihtir.</p>
<p>Sözün Cenab-ı Hakk&#8217;tan başlaması; böyle bir hadis de var. &#8220;Kur&#8217;an Allah kelamıdır, O&#8217;ndan başlamıştır ve O&#8217;na dönecektir.Bu anlamda bir hadis var.(2) Kuran-ı Kerim&#8217;in Allah Teâla&#8217;nın kelamı olduğu açık. Kur&#8217;an&#8217;da ve Sünnet&#8217;te buna delalet eden onlarca nass var. Fakat bu sözün insan sözü gibi harf ve sesle sadır olduğuna dair bir tek ayet ve hadis yok. Kuıran-ı Kerim&#8217;in Cenab-ı Hakk&#8217;tan başlaması ne demektir? Bundan kasıt, bizim dünyamıza aktarılan ilahi hakikatler var. Biz bunları Cenab-ı Hakk&#8217;ın bildirmesiyle biliyoruz, melekler de öyle. Levh-i Mahfuz&#8217;dan onu okuyan melekler de Cenab-ı Hakk&#8217;ın kaleme emretmesiyle ona vakıf oluyorlar. Dolayısıyla Cenab-ı Hakk&#8217;tan başlıyor bu kelam.</p>
<p>Ona dönmesi ne demektir? Bu konuda âlimler birkaç farklı şey söylemişler. Birincisi Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in kıyamete yakın bir zamanda insanların arasından, dünyamızdan çekilip alınacağını ifade eden hadisler var. Bunların da anlattığı gibi Kur&#8217;an-ı Kerim tekrar sema katına yükselecek, dünyamızı terk edecek, tevbe kapısının kapatıldığı zamandan itibaren -ki müminler artık ölmüş olacak-, yeryüzünde Allah diyen kimse kalmış olmayacak. Kıyamet, inkarcıların başına kopacak. İşte bu durumu anlatıyor demiş bazı âlimler.</p>
<p>Bazı âlimler de demişler ki: Kelamın Allah Teâlâ&#8217;ya tekrar dönecek olması yeryüzüne kıyamet koptuktan sonra, Cenab-ı Hakk&#8217;ın bu emirlerinin, şu anda mükellef kılındığımız emirlerin tatbik sahasının ortadan kalkması demek. Çünkü mükellefiyet unsuru ortadan kalkacak. Kıyamet, ahiret olunca öbür dünyaya biz geçince orası teklif yurdu değil; ya mükâfat ya da azap yurdu. Dolayısıyla Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in hüküm getiren ayetleri bilhassa bu anlamda Cenab-ı Hakk&#8217;a rücu etmiş olacak, diyorlar.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i Allah Teâla, Rasul-i Kibriya Efendimiz (s.a.v)&#8217;e vahiy olarak indirmiştir. Bu vahiy Efendimiz (s.a.v)&#8217;in de ifade buyurduğu gibi birkaç türlü oluyor. Rüya ile veya meleğin kalbe ilka etmesiyle veya Cebrail (a.s)&#8217;ın bir insan suretinde gelip Efendimiz (s.a.v)&#8217;le konuşmasıyla veya Efendimiz (s.a.v)&#8217;in vasıtasız olarak bir çan sesi gibi bir ses duymasıyla oluyor -ki Efendimiz (s.a.v), vahyin en ağır şeklinin bu olduğunu söylüyor-. Böyle birkaç türlü vahiy inzal tarzı var. Vahiy bunlardan her biriyle Efendimiz (s.a.v)&#8217;e indiriliyor.</p>
<p>Müminler de bunun bu şekilde (Cenab-ı Hakk&#8217;tan peygamberimize indirilmesi meselesinde söylediklerimizin hak) olduğunu tasdik ederler.</p>
<p>»Şüphesiz ki Kur&#8217;an Allah Teâlâ&#8217;nın kelamıdır. Keyfiyetsiz bir söz olarak O&#8217;ndan başlamıştır. Ve Rasul-i Kibriya efendimize vahiy olarak indirilmiştir. Müminler onun bu şekilde hak olduğuna iman ve tasdik etmişlerdir.</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;ın hakiki olarak Allah Teâlâ&#8217;nın kelamı olduğunu yakînî olarak bilir ve iman ederler. Kur&#8217;an-ı Kerim yaratılmışların sözü gibi mahlûk değildir. İnsanlar da, onların sözleri de mahlûktur. Ama Kur&#8217;an-ı Kerim Allah Teâlâ&#8217;nın kelamıdır ve mahlûk değildir. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i işitip de bunun insan sözü olduğunu söyleyen kimseler kâfir olurlar.</p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in mahlûk olup olmaması meselesi tarihte kalmış bir tartışma. Mutezile&#8217;nin böyle bir iddiası var. Mutezile Hristiyanlarla Hz. İsa (a.s)&#8217;ın tabiatı konusunda münakaşa ederken Hristiyanlar Kur&#8217;an Kerim&#8217;de Hz. İsa (a.s) hakkında &#8220;kelimetün minhu = &amp;&#8221; ifadesinin geçtiğini söylüyorlar. Yani &#8220;Allah Teâlâ&#8217;dan bir kelime, O&#8217;nun bir kelimesi&#8230;&#8221; Dolayısıyla O&#8217;nun bir kelamı, O&#8217;nun bir sözü olduğu söylüyorlar ve diyorlar ki bu &#8220;Kur&#8217;an mahlûk mudur, değil midir?&#8221; Mahlûktur deseler, &#8220;Kur&#8217;an-ı Kerim kelamullah olarak mahlûktur&#8221; demiş olacaklar. Mahlûk değildir deseler Hz. İsa (a.s) da bir kelamullah olarak &#8220;Mahlûk değildir&#8221; tanımının içine girmiş olacak. Dolayısıyla Mutezile bu cendereden kurtulmak için Hz. İsa (a.s) da mahlûktur, Kur&#8217;an da mahlûktur&#8221; demişler. Bu o zaman yaşanmış ve tarihte kalmış bir tartışma. Abbasiler döneminde on beş sene böyle bir &#8220;28 Şubat&#8221; olmuş. Ehl-i Sünnet âlimleri hakkında kovuşturmalar, soruşturmalar, sürgünler, işkenceler, tutuklamalar&#8230; On beş sene boyunca karanlık dönem yaşanmış Mutezile marifetiyle. Daha sonra bu dönem sona ermiş, Halife Mütevekkil iş başına geldiğinde Mutezili akidesini benimsememiş, Ehl-i sünnet akidesine dönmüş ve bu sıkıntılı dönem sona ermiş.</p>
<p>&#8220;Halku&#8217;l-Kur&#8217;an&#8221; meselesine &#8220;Mihne&#8221; de denir. Tarihte, Mihne olayla,., Mihne süreci diye de anılır. Bunun bugüne bakan yüzünde, yansımasında söyle bir şey söz konusu: Bugünkü tarihselciler.</p>
<p>Modernistler geçmişte Mutezile tarafından ortaya atılmış bu iddiayı şunu söyleyerek istismar ediyorlar: Mutezile geçmişte Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in mahluk olduğunu savunmuştur. Dolayısıyla mahlûk demek belli bir tarihte, belli bir coğrafyada, oraya mahsus olmak üzere yaratılmış şey demek. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in mahlûk bir kelam olduğunu söylediğinizde onun tarihselliğini de söylemiş olursunuz otomatik olarak. Dolayısıyla Mutezilenin bu görüşü, bugün Kur&#8217;an&#8217;ın tarihselliği iddialarına müthiş bir temel teşkil eder, diyorlar.</p>
<p>Oysa hemen şunu söyleyelim: Mutezile &#8220;Kur&#8217;an mahlûktur&#8221; derken asla ve kat&#8217;a Kur&#8217;an&#8217;ın tarihselliği gibi bir iddiada bulunmamıştır. Bu iddia Mutezile&#8217;nin aklının ucundan bile geçmemiştir. Hiçbir Mutezili, Kur&#8217;an&#8217;ın mahlûk bir kelam olduğunu söylerken onun belli bir döneme kadar bağlayıcı, ondan sonraki dönemler için bağlayıcı olmayan bir kelam olduğu şeklinde bir iddiada bulunmamıştır. Böyle bir iddiada bir Müslümanın bulunacağını düşünmek mümkün değildir zaten. Dolayısıyla Kur&#8217;an&#8217;ın mahlûk olduğunu söylemek ve iddia etmek başka bir şeydir, tarihsel olduğunu söylemek, iddia etmek başka bir şeydir. Mahlûk olduğu iddiası kabul edilse bile buradan tarihsellik çıkmaz. Bu bir istismardır. Esasen elmalarla armutları toplamaya benzer bu. Onlar Kur&#8217;an&#8217;ın mahlûk bir kelam olduğunu söylerken bağlayıcı bir kelam olmadığını söylemiyorlar. Bütün insanları bütün zamanları mekânları kuşatan, tamamına hükmeden, tamamını bağlayan mahlûk bir kelam olduğunu savunuyorlar. Yani o kelamın ontolojisiyle tabiri caizse hükümranlığı bağlayıcılığı arasında böyle bir lazım-melzum ilişkisi yoktur Mutezileye göre. Evet, o mahlûk bir kelamdır ama bağlayıcıdır. Tarihselciler de, &#8220;Madem mahlûk bir kelamdır, o halde bağlayıcı da olmamalıdır&#8221; diyorlar. Bu ikisi arasında böyle bir lazım- melzum ilişkisi yoktur ki!</p>
<p>Dolayısıyla bu maddeyi okurken, bugünün dünyasına hitap edecek şekilde güncelleyecek olursak şunu söylememiz lazım: Kur&#8217;an-ı Kerim mahlûkatın sözü gibi mahlûk değildir. Dolayısıyla tarihsel de değildir. Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;i işiten ve o insan sözüdür iddiasında bulunan kâfir olur. Dolayısıyla onun tarihsel bir metin olduğunu söyleyen de kâfir olur. &#8220;Allah Teâlâ&#8217;nın kelamı, hükmü, hitabı belli bir tarihi bağlar, bizi bağlamaz&#8221; diye bir itikada sahip kimse kâfir olur. Çünkü Tevhid&#8217;in beşli kategorisinde gördüğümüz üzere hükümde tevhid ilkesini zedelediği için, hükümde Allah Teâlâ&#8217;ya şerik koştuğu için o kimse Allah korusun kâfir olur.</p>
<p>Allah Teâla Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in insan sözü olduğunu söyleyenleri kınamış ve &#8220;Onu yakında Sekar&#8217;a sokacağım&#8221; buyurmuş. Sekar, Cehennem&#8217;in bir adı. Dolayısıyla Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;in insan sözü olduğunu söylemek küfürdür ve ahiretteki akıbeti Allah korusun çok acıdır, acıklıdır.</p>
<p>Allah Teâla &#8220;Bu ancak bir insan sözüdür&#8221; diyenleri Sekar&#8217;a (Cehennem&#8217;e) sokmakla tehdit ettiğine göre biliriz ve yakin olarak inanırız ki bu beşerin değil beşeri yaratanın sözüdür, insan sözüne, beşer sözüne benzemez.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>(1)- el-Buhari, &#8220;Tefsir*, Sûratü Sebe*.</p>
<p>(2)- es-Süyûtî, Câmiu&#8217;l-Ehâdîs, 32/174.</p>
<p>Ebubekir Sifil &#8211; Muhtasar Tahavi Akidesi Şerhi,syf:119-125</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerime-iman/">Kur’an-ı Kerim’e İman</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuran-i-kerime-iman/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kutlu Kitap</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kutlu-kitap/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kutlu-kitap/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Aug 2016 21:03:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Kutlu Kitap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12120</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bin dört yüzyıldan beri bir tek harfi bile yıpranmamış bir mucizedir,hayat fışkıran bir mucizedir Kur’an-ı Kerim.Dünya,haşr gününde hesaba çekilse,kur’an-ı Kerimin kendisine gönderilmesini bir kurtuluş belgesi,bir şan belgesi olarak ileri sürer ve beraat eder.Ruhları Kur’anın mehtabıyla aydınlanmış Müslümanlar ,ölümü,kristal camı geçen ayışığının kolaylığı ile aşarlar ve hesap masasının önünde gülümseyerek dururlar.Kur’an-ı Kerim,inananlara,Allahın güzelliğinden bu dünyada gösterilşmiş [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kutlu-kitap/">Kutlu Kitap</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><a href="http://ilimcephesi.com/kutlu-kitap/4-4/" rel="attachment wp-att-12121"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12121" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/4.jpg" alt="KUTLU KİTAP Bin dört yüzyıldan beri bir tek harfi bile yıpranmamış bir mucizedir,hayat fışkıran bir mucizedir Kur’an-ı Kerim.Dünya,haşr gününde hesaba çekilse,kur’an-ı Kerimin kendisine gönderilmesini bir kurtuluş belgesi,bir şan belgesi olarak ileri sürer ve beraat eder.Ruhları Kur’anın mehtabıyla aydınlanmış Müslümanlar ,ölümü,kristal camı geçen ayışığının kolaylığı ile aşarlar ve hesap masasının önünde gülümseyerek dururlar.Kur’an-ı Kerim,inananlara,Allahın güzelliğinden bu dünyada gösterilşmiş bir işaret,bir örnektir.Onu okuyan ,Sina Dağına çıkar,Hazreti Musayla birlikte Allahın büyüklüğü önünde yere kapanır,Kızıldenizin yarıldığını görür,denizin sularının iki yana açılarak yol verdiğini,arkadan gelen gurur heykeli ordunun üzerine de bir cehennem gibi çullandığını gözleriyle görür;Cebrail,hazreti Meryemle konuşurken sanki yanındadır. Hazreti İsa ve havarileriyle birlikte gök sofrasının başındadır;Bedir savaşında düşman gözüne meleklerle birlikte kum ve toprak atandır. Hazreti İbrahimle birlikte bir Pazar günü putları kırandır.Ad ve Semud kavimlerini alıp götüren sesi kulaklarıyla işiten,şehirleri döndüren kasırgada yaprak gibi dönen,Lut kavminin dönüştüğü tuz kayalarına eliyle dokunanadır.  Allahın yarattığı güzellikleri Kur’anla görür Müslüman.Kur’anla düşünür,Kur’anla anlar,hilkatin sırrına Kur’anla erer.Müminin gözünden bakan o,elini kımıldatan o,geçmiş zaman geleceklerin üzerine yürümesin diye,şimdiki zaman parçalanıp yok olmasın diye,Kur’an zamanın anlamını ve yorumunu getirmiştir.”Her şey Allahın önünde fanidir” prensibinin içinde eşyanın rüzgar gibi savrulduğunu görür Müslüman.Kur’an en ilerde olandır.kim ki onunla beraberdir,oda ilerdedir.kim ki ona karşıdır,geridedir.öbür medeniyetler kur’an medeniyetinin yanında ölüdür.Ondan ışık alan,dirilir.onun ışıklarından kaçan,mezarsız ölüdür. Kur’an yolundan ayrılanlar sabahları cin çarpmışcasına,yataklarından kalkarlar.Ab-ı hayat Kur’andır.İksir Kur’andır.Şifasız dertlerin doktoru Kur’andır.Genç nesli olgunlaştıran,olgun nesli genç tutan,kadına iffet erkeğe vakar bağışlayan,toplumlara haşmet ve heybet getiren,mutluluğun mimarı,muştu şiiri,ölümü yenen teselli,ruhun zafer takı,kalbin rahmet anıtı Kur’andır.  Müslümanlar Kur’andan uzaklaştı uzaklaşalı gün yüzü görmediler.İnsanlık aya çıksa ,Zühreyi bir martı gibi avlasa,Merihten petrol getirse,Kur’ana dönmedikçe ruh yıkıntısını ,çöküşünü durduramayacaktır. Bize getirdiğin namazlarla,oruçlarla,hacla,zekatla,hayat bağışlayan kısasla,Allahtan başkasının önünde eğilmeyen peygamber örnekleriyle,ay bölen ,ölü dirilten,susuz kayadan pınar fışkırtan,büyücülerin en ustalarını mahcup bırakan ve terbiye eden,bir asaya ruh üfleyen mucizelerle ne kutlu bir kitapsın şanlı Kur’an!Bizi terk etme ,bizi bırakma,bizi hep hatırla ve bizi bağışla.Bize merhametinle şahit ol,bizden davacı olma öte dünyada. Taşıdığın vahiyden bir sabır izi düşür üstümüze.Korkusuzluğundan,tevekkülünden,imanından armağanlar sun bize.karıncadan ses duyur,hüthütten haber ver bize.  Cennetleri bize,cehennemleri inançsızlıkta gönülleri kurum bağlamış olanlara yaklaştır ey kutlu kitap! Biz ki,kıyamet kopmadan kıyamete dair ayetlerinle kıyameti bir parça yaşamış,ona inanmış olanlarız,bizi bugün ve o şiddet gününde ateş işlemez örtüne bürümendir umudumuz.  Her sabah beklenen sensin.Gün ışığıyla ,yağmurlarla,rahmet getiren rüzgarlarla beklenen sensin.Bilerek bilmeyerek insanın ve çağın aradığı ve beklediği sensin." width="336" height="252" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/4.jpg 550w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/4-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/4-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 336px) 100vw, 336px" /></a></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bin dört yüzyıldan beri bir tek harfi bile yıpranmamış bir mucizedir,hayat fışkıran bir mucizedir Kur’an-ı Kerim.Dünya,haşr gününde hesaba çekilse,kur’an-ı Kerimin kendisine gönderilmesini bir kurtuluş belgesi,bir şan belgesi olarak ileri sürer ve beraat eder.Ruhları Kur’anın mehtabıyla aydınlanmış Müslümanlar ,ölümü,kristal camı geçen ayışığının kolaylığı ile aşarlar ve hesap masasının önünde gülümseyerek dururlar.Kur’an-ı Kerim,inananlara,Allahın güzelliğinden bu dünyada gösterilşmiş bir işaret,bir örnektir.Onu okuyan ,Sina Dağına çıkar,Hazreti Musayla birlikte Allahın büyüklüğü önünde yere kapanır,Kızıldenizin yarıldığını görür,denizin sularının iki yana açılarak yol verdiğini,arkadan gelen gurur heykeli ordunun üzerine de bir cehennem gibi çullandığını gözleriyle görür;Cebrail,hazreti Meryemle konuşurken sanki yanındadır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hazreti İsa ve havarileriyle birlikte gök sofrasının başındadır;Bedir savaşında düşman gözüne meleklerle birlikte kum ve toprak atandır. Hazreti İbrahimle birlikte bir Pazar günü putları kırandır.Ad ve Semud kavimlerini alıp götüren sesi kulaklarıyla işiten,şehirleri döndüren kasırgada yaprak gibi dönen,Lut kavminin dönüştüğü tuz kayalarına eliyle dokunanadır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><br />
Allahın yarattığı güzellikleri Kur’anla görür Müslüman.Kur’anla düşünür,Kur’anla anlar,hilkatin sırrına Kur’anla erer.Müminin gözünden bakan o,elini kımıldatan o,geçmiş zaman geleceklerin üzerine yürümesin diye,şimdiki zaman parçalanıp yok olmasın diye,Kur’an zamanın anlamını ve yorumunu getirmiştir.”Her şey Allahın önünde fanidir” prensibinin içinde eşyanın rüzgar gibi savrulduğunu görür Müslüman.Kur’an en ilerde olandır.kim ki onunla beraberdir,oda ilerdedir.kim ki ona karşıdır,geridedir.öbür medeniyetler kur’an medeniyetinin yanında ölüdür.Ondan ışık alan,dirilir.onun ışıklarından kaçan,mezarsız ölüdür.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kur’an yolundan ayrılanlar sabahları cin çarpmışcasına,yataklarından kalkarlar.Ab-ı hayat Kur’andır.İksir Kur’andır.Şifasız dertlerin doktoru Kur’andır.Genç nesli olgunlaştıran,olgun nesli genç tutan,kadına iffet erkeğe vakar bağışlayan,toplumlara haşmet ve heybet getiren,mutluluğun mimarı,muştu şiiri,ölümü yenen teselli,ruhun zafer takı,kalbin rahmet anıtı Kur’andır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><br />
Müslümanlar Kur’andan uzaklaştı uzaklaşalı gün yüzü görmediler.İnsanlık aya çıksa ,Zühreyi bir martı gibi avlasa,Merihten petrol getirse,Kur’ana dönmedikçe ruh yıkıntısını ,çöküşünü durduramayacaktır.<br />
Bize getirdiğin namazlarla,oruçlarla,hacla,zekatla,hayat bağışlayan kısasla,Allahtan başkasının önünde eğilmeyen peygamber örnekleriyle,ay bölen ,ölü dirilten,susuz kayadan pınar fışkırtan,büyücülerin en ustalarını mahcup bırakan ve terbiye eden,bir asaya ruh üfleyen mucizelerle ne kutlu bir kitapsın şanlı Kur’an!Bizi terk etme ,bizi bırakma,bizi hep hatırla ve bizi bağışla.Bize merhametinle şahit ol,bizden davacı olma öte dünyada.<br />
Taşıdığın vahiyden bir sabır izi düşür üstümüze.Korkusuzluğundan,tevekkülünden,imanından armağanlar sun bize.karıncadan ses duyur,hüthütten haber ver bize.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><br />
Cennetleri bize,cehennemleri inançsızlıkta gönülleri kurum bağlamış olanlara yaklaştır ey kutlu kitap!<br />
Biz ki,kıyamet kopmadan kıyamete dair ayetlerinle kıyameti bir parça yaşamış,ona inanmış olanlarız,bizi bugün ve o şiddet gününde ateş işlemez örtüne bürümendir umudumuz.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><br />
Her sabah beklenen sensin.Gün ışığıyla ,yağmurlarla,rahmet getiren rüzgarlarla beklenen sensin.Bilerek bilmeyerek insanın ve çağın aradığı ve beklediği sensin.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;">Sezai Karakoç,Günlük Yazılar 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kutlu-kitap/">Kutlu Kitap</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kutlu-kitap/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sürekli Mucizeler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/surekli-mucizeler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/surekli-mucizeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 Jun 2016 21:23:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç Mucizesi ve Şakk-ul Kamer Mucizesi]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Sürekli Mucizeler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11319</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Öbür peygamberlerin mucizeleri kendi çağlarında görünmüş ve tamamlanmış, doğup batmış mucizeler­dir. Gerçi mucizenin tesiri sürüp gitmiştir kendisi sür­mese de. Hz. Musa&#8217;nın mucizesi büyü ve büyücüler, kâ­hinler devrini kapamıştır. O mucizeden sonra büyücü­lük bir daha dirilmemecesine ölmüştür. Hz. İsanın ölü­yü diriltme mucizesi de ancak kendi çağdaşları tara­fından görülebilmiş, tesiri de sembolik bir tesir olarak dinin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/surekli-mucizeler/">Sürekli Mucizeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/surekli-mucizeler/indir-2-53/" rel="attachment wp-att-11320"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-11320" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/indir-2-3.jpg" alt="Sürekli Mucizeler" width="343" height="266" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öbür peygamberlerin mucizeleri kendi çağlarında görünmüş ve tamamlanmış, doğup batmış mucizeler­dir. Gerçi mucizenin tesiri sürüp gitmiştir kendisi sür­mese de. Hz. Musa&#8217;nın mucizesi büyü ve büyücüler, kâ­hinler devrini kapamıştır. O mucizeden sonra büyücü­lük bir daha dirilmemecesine ölmüştür. Hz. İsanın ölü­yü diriltme mucizesi de ancak kendi çağdaşları tara­fından görülebilmiş, tesiri de sembolik bir tesir olarak dinin dirilticiliği lehinde kaydedilmiştir. Peygamberlik dairesini tamamlayıp kapıyarak peygamberliğin baş­langıcı ve sonu olan Peygamberimizin bu cins mucize­lerinden başka bellibaşlı iki cins mucizesi daha vardır ki, yalnız kendine mahsustur diyebiliriz. Bu iki tür mu­cizeden birincisi, öbür mucizeler gibi bir vaka halin­de görünüp bir zaman içinde tamamlanmakla beraber, tesirleri de öbürleri gibi sürüp gittiğinden başka bir vasıf daha taşır. O vasıf ta, gelecek zamanlarda, il­min, gelişmesini o mucizelerin çığırında, izinde ara­makta olmasıdır. Gerçi bu arayış sınırlıdır, çok dar ve sığ bir çerçeve içindedir, öyle de olsa, mucizenin mih­veri etrafında dönüp durulduğundan, onun gelecek za­manı nasıl içine aldığını ve aşılmazlığını, ışık tutuculu­ğunu görmekte fayda sağlayacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu tür mucizenin iki büyük örneği; şakkul-kamer ve miraç mucizesidir. Göğe füzeler fırlatıldığı, gezegenlere ulaşılmasına girişildiği bu «feza çağı»nda, miraç mucizesinin anlam ve hikmetleri biraz daha fazla anlaşılmıyor mu? Peygam­ber, bütün gezegenler dünyasını ve gök katlarını geç­tikten soma« fiziği aşkın ebediyet dünyasını da görmüş ve yaşamıştır ki, bugünkü ilim henüz bunun hayal edil­mesine bile cesaret edecek bir durumda değildir. Muci­ze ta o zamandan, ilmin bugünkü gelişimini görmüş, bu gelişime işaret etmiş ve adeta ona o zamandan mey­dan okumuş, onun asla ulaşmıyacağı bir fizik ve fiziği aşkın yükselişi gerçekleştirmiştir. Yine, aya varmak ve sırlarını çözmek için çırpındığımız bu dönemde farkına varıyoruz ki, şakkulkamer mucizesiyle, bir parmak işa­retiyle ay ikiye bölünmüş ve bunun için aya gitmek ge­rekmediği gibi sonra bu iki parça buluşarak birleşmiş­tir. Bu iki mucize adeta lisan-ı hal ile diyor ki: «daha hiç bir işareti bile yokken, ilminizin eninde sonunda alacağı yönü şimdiden görüyoruz ve ulaşmayı hayal bile edemiyeceğiniz bir gerçekleş t irişle sizi uyarıyo­ruz; ey insanlar, ilerde bilginiz bu doğrultuyu aldığın­da gurura kapılmayınız. Allahı unutmayınız ve onunla yarış yaptığınız zannına kapılmayınız, size verilen bil­giden ötürü daha çok hamd edici olunuz.» Belki, batılılar bu mucizeleri inkâr edeceklerdir, ama en azından bin üçyüz küsur sene önce açıkça ilân edilen bu muci­zelerin peşinden şimdi bir kaplumbağa gibi seğirtmek­te olduklarını, yani müsbet bilgilerin yönüne daha o zamandan hem de değer hükmüyle birlikte işaret edil­miş olduğu gerçeğini inkâr edemezler. İşte bu mucize­ler, çağımızda bir kere daha anlamlarıyla çağdaş ve aktüel olmuşlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İkinci tür mucizeler ise, hiç kesilmeksizin sürekli olarak devam eden mucizelerdir. Bu mucizelerin başında, Kur ân-ı Kerîm yer alır. Kur&#8217;an-ı Kerim, her zaman yeni, her zaman taze, her zaman diri, her zaman kadim, her an bir su kaynağı gibi içinden çağlayıp duran bir mucizedir. Bu mucize, vahyin ilk geldiği günden bugüne kadar bir gün bile, bir tek kelimesinde bile fevkalâdeliğini yitirmeden sürüp gelmiştir. Her çağda milyonlarca, hatta yüz milyonlarca insan mucizenin önünde kendinden geçmiş ve secdeye kapanmış, onun aşkına ölüme bile seve seve başını uzatmıştır. Ve bu mucize bugün de aynı kuvvetle, hat­ta gün geçtikçe tesirini arttırarak sürmektedir. Kur’ân yine İslâm dünyasını diriltmekte, ışığını genç gönüllere salmaktadır. Hatta müslüman olmayan doğu ve batı dünyası da, onun mucize yanma kolay kolay itiraza bi­le girişememekte, zaman zaman da bunu şu veya bu tarzda itiraf etmektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir açıdan namaz ve oruç da, Peygamberimizin bu sürekli mucizelerindendir. Namaz bir müslumanı en keskin çizgilerle müslüman olmayanlardan ayırır. Fizik bakımından bile ayırır. Oruca gelince, en zayıf çağla­rımızda bile, ramazan ayı geldi mi, islâm dünyasında esen uhrevi bir bad-ı saba, onu inkâr karanlığına gö­mülmüş ülkelerden bıçak kesimi ayırır. Bir Kâbe çevre­si bir Sultanahmet havası, bir Eyyüpsultan semti nasıl öbür yerlerden bir çırpıda ayrılıyor. İnsanı ta yüreğin­den kavrıyor, insanın özüne tesir ederek onu öbür in­sanlardan ayırıyorsa, ramazan ayında müslüman ülke­ler de böyle bir yücelikle dolup taşarak Avrupadan, Çinden, Rus ülkesinden, Amerika görünüşünden bir bakışta seçilir, farkedilir, ayrılır. Ramazan ayı bir mu­cize ayı olarak ruhun olağanüstülüğüyle dolup taşar. Gördüğümüz en mütevazı evde bile düşünülemiyecek ne harikalar oluşur. Çünkü oruç başlıbaşına bir me­lek ülkesinin dünyaya çağrıldığı ay olmanın dışında hergünkü zamandan daha çok ve katmer katmer do­nanmıştır namazla da, Kur’ânla da. Oruç, topluma inen bir takva gibi gelmiştir. Her yıl gelen bir takva muci­zesidir oruç. Sürekli bir mucizedir.<br />
Sezai Karakoç &#8211; Kıyamet Aşısı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/surekli-mucizeler/">Sürekli Mucizeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/surekli-mucizeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şaban Teoman Durali Hoca ile Mülakat</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 31 May 2016 23:44:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Çağdaşlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihad]]></category>
		<category><![CDATA[İktisadî sınıflaşma ile ictimaî sınıflaşma]]></category>
		<category><![CDATA[İlluminati]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ateist Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Şiilik]]></category>
		<category><![CDATA[Batınilik]]></category>
		<category><![CDATA[Dinlerarası diyalog]]></category>
		<category><![CDATA[Eşitlik]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzali Öncesi Kelam]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Meal]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin b. Arabî]]></category>
		<category><![CDATA[Panteizm]]></category>
		<category><![CDATA[Rihle Dergisi]]></category>
		<category><![CDATA[Talim-Terbiye]]></category>
		<category><![CDATA[Tarikat]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<category><![CDATA[Vahdet-i Vücud]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=11110</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebubekir Sifil: Sizin de malumunuz olduğu üzere İslam tarihi boyunca felsefe ile İslâmî ilimler arasında en azından genel itibariyle çok uyumlu bir ilişki olmamış. Felsefeden bahseden, İslam tarihine felsefe açısından bakan insanlar İslâmî ilimleri; İslâmî ilimler açısından bakanlar ise genelde felsefeyi ihmal ederek yaklaşmışlar; Tarafgir bir gidişat söz konusu. Fakat biz biliyoruz ki, en azından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/">Şaban Teoman Durali Hoca ile Mülakat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium/" rel="attachment wp-att-20010"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-20010" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium.jpg" alt="" width="469" height="263" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium-600x337.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/06/resized_40297-652fa0232754teo_duralimedium-300x168.jpg 300w" sizes="(max-width: 469px) 100vw, 469px" /></a></p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Sizin de malumunuz olduğu üzere İslam tarihi boyunca felsefe ile İslâmî ilimler arasında en azından genel itibariyle çok uyumlu bir ilişki olmamış. Felsefeden bahseden, İslam tarihine felsefe açısından bakan insanlar İslâmî ilimleri; İslâmî ilimler açısından bakanlar ise genelde felsefeyi ihmal ederek yaklaşmışlar; Tarafgir bir gidişat söz konusu. Fakat biz biliyoruz ki, en azından başlangıç itibariyle felsefenin İslam dünyasına girişi, İslam dünyasında felsefeyle ilgilenen insanlar, İslam’ı yozlaştırmak ya da dinden bağımsız bir felsefe yapmak gibi bir amaç gütmemişler. Önlerinde hazır buldukları bir yapıya İslâmî açıdan ve İslâmî zemine ayaklarını basarak bakmaya çalışmışlar. Biraz sonra belki değineceğiz, bu çalışmalardan eklektik bir yapı üretmişler. Genel olarak bu zeminde, felsefe-din ve hususan felsefe-İslam ilişkisini, “İslam Felsefesi” tabirini, bunun felsefî olarak imkânlarını konuşarak başlayabiliriz bu röportaja&#8230;</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Başlangıçtan itibaren, Hz. Peygamber ve özellikle Hz. Ali ile, İslam’da üç dayanak kabul edilmiş: Allah’ı zâhiren tebliğ&#8230; Bir dâhilî tebliğ var&#8230; Hepimizin içindeki vicdan dediğimiz hadise.</p>
<p>Birebir Allah’la konuştuğumuz, muhavereyi yürüttüğümüz araç vicdandır. Yunancada monolog (tek kişilik konuşma) dedikleri şeyden bahsediyoruz ki bu aslında diyalogdur. Yani içimizde bir nefsimiz var ve bir de Allah’ın sesi var. Allah’la olan konuşmamız her an ve her ortamda yürüyen bir muhaveredir. Bu da her an yaptığımız bir şeydir. Çünkü Allah, bir hükümdar, bir genel müdür, bir başöğretmen vb. bir şey değil ki ona şunu sorabilirim şunu soramam gibi bir durum söz konusu olsun. Ne varsa biz onunla hasbıhâl içerisindeyiz. “Her çocuk fıtrat üzere doğar” meselesi budur yani insanın Allah’la sürekli yürüttüğü bir muhavere vardır.</p>
<p>Zahirî tebliğ ise Kur’ân’dır&#8230; Vicdanın en üst kesiti akıldır. İnsan belli bir zihin seviyesine geldikten sonra Allah ona başka türlü hitap etmeye başlıyor. İnsan akıl bâliğ olunca artık çok basit bir biçimde değil; teklife muhatap olmaya başlıyor ki bu dönem insanın hür olduğuna ilişkin bir işarettir. İnsan yapısı ve doğuşu itibariyle hürdür. İnsanın en önemli hususiyeti hür olmasıdır. O bakımdan Allah, daha sonraki devirlerde yani insan akıl-baliğ olup rüşdünü isbat ettikten sonra kendisine teklif şeklinde geliyor&#8230; O eski emir kipinin yerini teklif alıyor. Burada akıl, Allah’ın dediklerinin anlaşılması ve kavranması manasına gelmektedir. İbn Sina’ya göre bu aslında Kur’ân’ın en önemli tefsiri manasındadır. Bizim bakî kalacak ölümsüz tarafımız aklımızdır&#8230; Ebedî yaşayacak olan, akıl kesimimizdir. Kur’ân ve akıldan sonra üçüncü husus hadistir. Buradaki sıralamanın önemi yok. İsterseniz bu sıralamayı “Kur’ân, hadis ve akıl” olarak da alabilirsiniz.</p>
<p>Şüphesiz en başta Kur’ân vardır. Fakat ondan sonra hadis ile aklın yerini değiştirebilirsiniz. Bu üçlü sacayağı çelişmiyor&#8230; Kur’ân’la akıl ve Kur’ân’la hadis çelişmez. Buradan yola çıkılmıştır ve çok erken bir çağda İslam, dışımızdan iki medeniyetin doğrudan etki alanına girmiştir. Biri İran ve İran üzerinden gelen Hind medeniyeti, öbürü de Yunan medeniyetidir. Büyük filozofumuz –hakikaten en büyüklerinden kabul edebiliriz- Bîrûnî bunun tahlilini yapıyor ve diyor ki: “Hind’den ve İran’dan duyguyu ve Bâtıniliği; Yunan’dan ise aklı aldık. Bu iki kutbu, İslam tarihi bağdaştırmaya çalışmıştır. Bîrûnî ve sonrasında Gazzâlî’ye göre –ki en büyük adamımız da odur- İslam düşüncesinin çatısını kuran adamdır.</p>
<p>Akıl önem itibariyle duygu ve Bâtınîliğe çok ağır basmaktadır. Akıl, hâkim/hükmedici durumdadır. Hatta şöyle diyebiliriz: akıl, müstebittir; dediğim dedikçidir. Bu arada bir karışıklığa yol açmasın diye belirtelim ki burada Bâtınîliği, Frenkçede “mistikliklik” dedikleri anlamda kullanıyoruz. Burada özellikle “tasavvuf” demiyoruz çünkü mistiklikten çok etkilenen tasavvuf olduğu gibi Gazzâlî’nin inşa ettiği çok sarih/müsbet diyebileceğimiz, aklın emrinde yürüyen bir tasavvuf da var. Ama daha çok, zamanla, benim başta bahsettiğim Bâtınilik dediğim manada yürümüştür. O ikinci türdeki tasavvuf biraz kenara itilmiştir. Tasavvuf, bilhassa on yedinci yüzyıldan itibaren o çekiciliğini ve cazibesini kaybediyor.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Bu dediğiniz süreci biraz daha geri götürüp Muhyiddin b. Arabî ile başlatabilir miyiz?</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Bence başlatamayız. Çünkü Muhyiddin b. Arabî’de de son derece aklî bir yön baskındı. Biz İbn Arabî’yi çok kötü yorumluyoruz. Bilhassa vahdet-i vücûd meselesinde İbn Arabî’ye haksızlık edildiği kanaatindeyim. Evet vahdet-i vücud zor açıklanacak bir problem ama hemen şunu söyleyebilirim: O, Allah’ın varlığını bunun içine sokmuyor; Yaradılmışlıkların bütününü göz önünde tutuyor&#8230; Vahdet-i vücûd dediği bu&#8230; Allah’ın varlığı unun dışında&#8230; Panteist bir tarafı yok&#8230; Bunu çok net olarak söyleyebiliriz. Bunu böyle telakki etmek, kötü yorumlama ve anlamama sonucudur. Büyük filozoflarda çoğu kere yanlış anlaşılma sözkonusudur&#8230; Gazzâlî de bunun kurbanıdır. Biz yine konumuza dönecek olursak tasavvuf, bin altı yüzlerden itibaren bozulmaya başlıyor.</p>
<p>Öncelikle tarikatlar çok artıyor. Nasıl ki para çok arttığında iktisat zayıflar/bozulur; kavramlar da çok arttığında düşüncenin insicamı bozulur. Mesela biz bu gün bir kavramlar curcunası içerisinde yüzüyoruz. Dünya kadar kavram var&#8230; Herkes bir kavram üretiyor&#8230; Bu, son derece zararlıdır. Basit örnekler verebiliriz&#8230; “İnsan hakları”, “hayvan hakları”, “demokrasi” vd&#8230; Bunlar lüzumsuz şeyler. Adalet diye bir kavram var. Tarifi de muhtevası da kesin ve sarih bir kavramdır. Siz adalete uyduktan sonra onların uydurdukları o yeni kavramların ifade edeceği ne varsa zaten söy- lemişsinizdir&#8230; Yeni kavramlara lüzum yok. Tarikatlar konusu da böyledir. Esaslı bir takım tarikatlar vardı. Her gelen yeni bir şey ekledi. Alt kollar oluşturuldu&#8230; Hâlbuki çokluktan iyi bir şey çıkmaz; disiplin bozulur. Ordunuz var ve her alay, her bölük kendi başına ordu olmaya kalkıyor&#8230; Bu durumda ortada insicam falan kalmaz. Siz o orduyla o savaşı götüremezsiniz.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Öyleyse bu, işleyişle ilgili bir arıza mıdır yoksa (&#8230;)?</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> İşleyişle ilgili arıza zamanla fikirle ilgili arızayı beraberinde getirir. Yani biz felsefeden yola çıktık&#8230; Felsefenin de başı akıldır ve aklın da emrettiği ilk şey disiplindir&#8230; Vahdetten çokluğa geçtiğiniz ölçüde o disiplini bozuyorsunuz. Çok başlı olmaya başlıyorsunuz&#8230; Her kafadan bir ses çıkıyor&#8230; İlk başta söylenen ve sahih olan unutuluyor. Mesela ben eski el yazmalarını gördüm&#8230; Fârâbî üzerine şerh üstüne şerh, tefsir üstüne tefsir yapılmış. Sayfaya bakıyorsunuz her tarafta derkenar&#8230; “Farabî nerede?” demekten kendinizi alamıyorsunuz&#8230; Peki Fârâbî ne demiş?&#8230; Ortada yok&#8230; Kaybolmuş&#8230; Yorumlar&#8230; Yorumlar&#8230; Derken aslı kaybediyorsunuz.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> O zaman felsefenin de başına aynı şey gelmiş.</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Aynen öyle&#8230; Ona geliyorum şimdi&#8230; İlk başta dışarıdan gelen etkilere karşı İslam’ı savunma babından konuları açmanız lazım. Çünkü Allah’tan gelen tebliği insanların anlamasına açık kılmak gerekiyor. Bir elektrik santralini düşünürsek, elektrik santralinin ürettiği enerjiyi olduğu gibi evlere veremezsiniz; ortalığı yakarsınız; Trafo istasyonları vardır, bunlar dağıtır/indirir&#8230; İndirme merkezleridir bunlar. İşte o, akıldır. Akıl İslam’da tamamıyla dinî bir terimdir. Bu, diğer dinlerde de mesela Hıristiyanlıkta da böyleydi. Akıl dinî bir terimdir. Ondan sonra yeniçağda, bilhassa insancılık/hümnizmada aklın Allah’a giden kablosu kesildi&#8230; Akıl kendi başına bir merci oldu&#8230; Hakikati kendinden menkul bir şey. Halbuki aklın hakikati Allah’tadır&#8230; Fakat kabloyu kesince akıl kendi başına –sümme hâşâ- tanrı durumuna gelmiştir. Ve buradan, yeni-çağda akılcılıklar çıktı. Bizim bugün burada yaptığımız da, Türkiye’de yapılan da yeniçağ Avrupa’sında çıkanın kötü bir taklididir. Akıl tek başına bir şey halletmiyor. Bunu, başta peygamber olmak üzere belli bir takım salahiyetli insanlar ayarlıyorlar. Peygamberden sonra, hakîm dediğimiz filozoflar, peygamberin bildirdiklerini çağın tabii ve ictimaî şartlarıyla bağdaştırıyorlar&#8230; İctihad dediğimiz hadise. Sizin her çağda bu türlü ictihada ihtiyacınız var. Çünkü zamanın ihtiyaçları ve zaruretleri/zorunlulukları değişiyor&#8230; Mesela bu gün burada bir “İnsan hakları”, “hayvan hakları”, “demokrasi” vd&#8230; Bunlar lüzumsuz şeyler. Adalet diye bir kavram var. Tarifi de muhtevası da kesin ve sarih bir kavramdır.</p>
<p>101 milyon insanınız var ve bir milyon insana elektrik veriyorsunuz. Burası yirmi milyon olduğunda yirmi milyona elektrik dağıtacaksınız. Bir milyon insana dağıtmak için kullandığınız alet-edevat yirmi milyon insana elektrik dağıtmak için artık yetmemeye başlıyor. Ben çocukluğumdan bilirim&#8230; 1955 ya da 54 senesinde Türkiye’nin sadece %8’ine elektrik veriliyordu. Demek ki nüfusun %92’si karanlıktaydı. Bu gün galiba %100’e elektrik verilebiliyor. Haliyle dağıtıcı araçlarınızı değiştirmek zorunda kalıyorsunuz. Bunun gibi bir hadise&#8230; Felsefede ilk başlarda –ki Mutezile ve Eş’ariyye ile başlar bu işler- insanın iradesiyle Allah’ın iradesinin sınırlarını çiziyorlar. Bu bize Kur’ân’da bildirilmiş ve onlar bunu tefsir ediyorlar. Bu çok müthiş bir hukuk meselesidir. Kalkıyorum adamı kesiyorum, biçiyorum ve sonra diyorum ki: “Allah böyle istedi”&#8230; Bu problemin aslı Hz. Peygamber’in devrine kadar gidiyor. Zaten problemlerin esas dayanakları orada&#8230; Peygamberimiz müthiş yaşayan, insan bir kişi&#8230; Çok, böyle etiyle kemiğiyle yaşayan bir insan. Her yönüyle örnek&#8230; Aile babası, devlet başkanı, başkumandan, komşu, arkadaş, amca, dayı ve her şey. Çok dost bir insan&#8230; Peygamberlik ayrı bir şey&#8230; Mesela her halde Hz. Musa mizacı itibariyle sert bir insandı. Ben şahıs olarak Hz. Musa ile karşı karşıya gelmekten çekinirdim.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Fakat Hz. Musa (a.s) öyle bir kavme peygamber olarak gelmiş ki onlara karşı sert bir mizaç gerekiyordu demek de mümkün.</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Evet aynen öyle&#8230; Mesela Hz. Peygamber (s.a.v) sabah geliyor bakıyor ki Hz. Ali (r.a) evin önündeki kerevette uyuyor. “Yâ Ali, sabah namazını ne yaptın?” diyor. Hz. Ali “aaa unuttum” deyince Hz. Peygamber “nasıl unuttun?!” diyor. Hz. Ali “Allah öyle istedi uyuya kaldım” diyor. “Allah isteseydi uyanırdım” demeye getiriyor. Hz. Peygamber (s.a.v) müthiş kızıyor&#8230; Öfkesinden kendi baldırına vuruyor ve dönüp gidiyor. Çok güzel bir tepki bu&#8230; Çok insanî bir şey yani. Buradan şunu anlıyoruz: Kendi şahsî hatalarını tutup da Allah’a yüklemeyeceksin. Tabii Hz. Ali de Hz. Peygamber (s.a.v) gibi çok insan bir adam. Zaaflarını saklamıyor&#8230; Son derece açık bir insan. Zaten öyle olduğu için başına bütün bu belalar geliyor. Siyasî bir adam değil; çok açık oynuyor. Tek hatası, devlet başkanı olmaya soyunmaktı. Çünkü onun mizacında bir adam siyaset yapamaz. Samimî, saf bir insan. Neyse&#8230; Biz burada şunu görüyoruz: Bizim cüzî bir irademiz var ve ondan sorumluyuz. İnsan olmanın başta gelen manası sorumluluk&#8230; Bir tarafta görev; öbür yanda sorumluluk var&#8230; Kaçınılmaz görevlerimiz var&#8230; Dünyaya geliş sebebimiz bu&#8230; Hikmet-i sebebimiz, görevlerin ifasıdır&#8230; Görevlerin ifası, sorumluluğa girer. Felsefenin başta gelen işi, bu dengeyi, bu muvazeneyi ortaya koymaktır. Felsefenin kolları vardır ve en önemli kolu ahlak felsefesidir. Görev-sorumluluk dengesinin ayarı ahlak felsefesine girer. Burada ahlak felsefesi birinci derecede Kur’ân’dan ve hadisten hareket eder. Kur’ân, doğrudan doğruya ahlakı vermez; Kur’ân bizi ahlakı düşünmeye sevk edecek ipuçlarını, nirengi noktalarını bildirir&#8230; Kur’ân’ı herkesin okuması şart&#8230; Ama anlamak maksadıyla okuyamazsın&#8230; Anlamazsın. Yani nasıl ki herkes oturup kalp cerrahı olamazsa, Kur’ân’ı anlamak da bir iştir, bir meslektir. “Herkes anlar efendim&#8230; Türkçeye tercüme edildi çünkü” diyorlar. Kur’ân Türkçe’ye tercüme edildi de ne oldu? Bu iş öyle tercümeler, mealler üzerinden olmaz. Meallerden hareketle Kur’ân’ı anladığını söyleyen kimse halt etmiştir. Okursun mühendis olursun, cerrah olursun vb&#8230; Ama Kur’ân’ı anlamak bir ihsandır&#8230; Allah’ın ihsanıdır&#8230; Yani herkes o tahsili görerek ona vakıf olamaz.</p>
<p>Onu anlamak üzere yaratılırsın ama aynı zamanda tahsilini görürsün. Bunun başta gelen bir şartı var mı bilmiyoruz. Mesela ben hiç Müslüman olmamış adamların Kur’ân tefsirlerine bakmışımdır ve hayran olmuşumdur. Mesela Montgomery Watt&#8230; diyor ki: “insanın verebileceği en büyük eser Goethe’nin Faustudur. Daha büyük bir eser olamaz. O, bir dil şaheseridir. Kur’ân ise Faustun birkaç kat şaheseridir. Sonuç itibariyle Kur’ân’ı bir insanın yazması mümkün değildir.” Bildiğim kadarıyla Montgomery Watt, ihtida etmiş bir adam değil. Montgomery Watt’ın bu tesbitini okuduktan sonra tekrar oturdum ve Goethe’nin Faustunu okudum. Hakikaten, Watt çok haklıymış dedim&#8230; Olağanüstü bir şey&#8230; Bir edebiyat eserinin muazzamlığı, tercüme edilemezliğindedir. Faustun tercümeleri var ama bunlar güdük tercümeler. Kur’ân tercümeleri gibi diyebiliriz. Mesela “Allahu ekber ne demektir?” diye sorulduğuna “en büyük Allah’tır” deniliyor&#8230; Hayır, yanlış. “en büyük Allah” diyemezsin. Çünkü en büyük dediğinde bile bir karşılaştırma yapmış oluyorsun. Allah öyle, varlıkları karşılaştırdığınızda en büyüğü manasında olamaz&#8230;</p>
<p>Biricik büyük, tek büyük, eşsiz büyük denebilir belki. Çünkü ölçü yok&#8230; Ölçü veremezsiniz. Bu manada da Allah mantıkla kuşatılamaz&#8230; Zaten kuşatılabilse Allah olmaz. Mesela Allah’ı tarif edemezsiniz. Çünkü ancak akıl yoluyla bir şey tarif edilebilir. Ben her şeye akılla yaklaşabilirim ama Allah’a ve ilahî olanlara, mesela ruha akılla yanaşamam. “Herşey ilahidir. Şu madde de Allah yaratığıdır” diyeceksiniz&#8230; Ama madde benim aklıma uygundur. Maddeyi ben açıklayabiliyorum. Allah benim aklıma uymayacak bir takım şeyler yaratmıştır&#8230; Ruh bunlardan biridir&#8230; Bu bakımdan ona yanaşamam. Ama hissederim&#8230; Allah’ı da hissediyorum. Bu çok önemli bir noktadır. Felsefe, hissetmelerle ilgilenmez; sadece akledilenlerle uğraşır. Bu manada felsefenin Allah’la alıpverebileceği bir şey yoktur.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Ateist felsefe ya da ateistlerin yaptığı felsefe?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Ateist felsefe mantıksızdır. Çünkü “Allah yoktur” dediğimde zaten Allah’ı kabul etmiş oluyorum. “Birisi bana Ebubekir bey nerede” diyor ve ben de “yoktur” diyorum&#8230; Ebubekir bey var olmalı ki ben “yok” diyorum. Bir şey yoksa ondan bahsedemeyiz.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Var olduğu iddia edilen bir şeyse?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Var olduğu iddia edilen bir şey de olamaz çünkü var ki Ebubekir’den bahsediyorum. Ebubekir beyi anmam, müsbet veya menfi manadadır&#8230; Vardır-yoktur manasında&#8230; Anıyor olmam Ebubekir beyin varlığının kanıtıdır. “Allah yoktur” dediğimde bu, “Allah var ki anıyorum ama inkâr ediyorum” anlamına gelir. Buradaki inkâr, psikolojik bir şey&#8230; Ontolojik bir hadise değil. Meallerden hareketle Kur’ân’ı anladığını söyleyen kimse halt etmiştir. Ama Kur’ân’ı anlamak bir ihsandır&#8230;</p>
<p><strong> Talha Hakan Alp:</strong> Hocam sizin anlattığınıza göre İslam felsefesi Kur’ân ve hadisin, daha genel ifadeyle vahyin bir tür yorumu. Bunun hayata, hayatın alanlarına -tıpkı elektriğin trafo istasyonlarından şehre ulaştırılması işlevinde olduğu gibi- ulaşımını sağlayan bir sistem, bir mekanizma. Dolayısıyla felsefeyi ya da filozofu/hakîmi klasik telakkide olduğu gibi, sadece Fârâbî ve İbn Sina şeklinde değil de içine Kur’ân’dan fıkıhla ilgili yorumlar çıkaran İmam-ı Azam Ebu Hanife, İmam Şâfiî, İmam Mâlik ve İmam Ahmed b. Hanbel’in, Kur’ân ve hadisten ahlâkî ilkeler istihrac eden el-Harâitî gibi alimlerin de girdiği bir kavram mı? O zaman siz İslâmî ilimler diye bildiğimiz alanı da hikmet ya da felsefe dediğimiz çatı altına koymuş oluyorsunuz. Bu Türkiye için yeni bir tanım mıdır yoksa (&#8230;)</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Hayır, yeni bir tarif değildir. Çok özet olarak söylersem Gazzâlî, İslam’ı felsefeye yedirmiştir ve İslam’a yedirilmiş felsefeden, kelam çıkmıştır.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Gazzâlî öncesi kelam hakkında ne diyeceksiniz?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Orada bir karışıklık var&#8230; İslam’da da olduğu üzere felsefe, yapısı gereği sorgulayıcıdır&#8230; Şüphecidir&#8230; Yalnız şüpheyi kuşkuyla karıştırmayalım&#8230; Şüphe, aklî bir zorunluluk olarak bana verilen herhangi bir şeyi sorgulamamdır&#8230; Metodik şüphe&#8230; Felsefe buradan hareket eder. Metodik şüphenin uygulanabileceği alan vardır, uygulanamayacağı alan vardır. İyi bir felsefe bunun ayrımını yapar. Her şeyin iyisi ve kötüsü olduğu gibi felsefenin de iyisi ve kötüsü vardır ve felsefe çok tehlikeli bir silahtır. Yani siz atomu tıpta çok yararlı işler için kullanıyorsunuz ama aynı zamanda milyonlarca insanı bir anda götürebiliyorsunuz&#8230; Bunun gibi bir hadise&#8230; Her şey böyledir. Bıçakla ekmek de kesiyoruz, adam da kesebiliriz. Felsefenin kötüsü, kavram karışıklığına yol açacak cinsten olanıdır. An önce size söyledim&#8230; Allah’a felsefeyle yaklaşamazsınız çünkü Allah, akılla kavranabilecek bir varlık değildir. Allah kendini ancak Kur’ân’da söylediği kadar açıklar&#8230; Biz onu biliriz. Onun dışında Allah hakkında hiçbir fikrimiz olamaz; hissederiz&#8230; İçimizde duyarız&#8230; O duyuşumuz da vicdan dediğimiz hadiseyle kendini gösteriyor. Ben şahsen sevgiyi filan bilemem. Belki felsefeciliğimden&#8230; Belki biraz fazla asker ruhlu olmamdandır bilmiyorum&#8230; Öyle sevgi mevgi bildiğim bir şey değil; ben evvelemirde Allah’tan korkarım. Allah sevgisi falan bilmi yorum nedir? Ben hayatımda önce Allah’tan korktum sonra babamdan. Babam gitti Allah kaldı&#8230; Hüve’l-bâkî&#8230; Ben bir tek sevgiyi annemde gördüm ki ona da şefkat diyoruz. Ama babamı sevdim mi bilmiyorum fakat saydım ben onu. Babam benim için mertliğin ve namusun timsaliydi&#8230;</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Belki babanıza duyduğunuz o korkunun içinde bir miktar sevgi de vardı&#8230;</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Mutlaka&#8230; Yoksa niye korkayım ki? Ben koskoca adam olmuştum ve hala bir şey yaparken “babam buna ne der?” derdim. Çünkü çok kategorik bir adamdı. “Bu olmaz, bu böyle bu şöyle” tarzında biri idi. Şimdi Allah meselesi de böyle bir hadisedir. Marks’ın lafına dönersek afyon her anlamda bir dizgin, bir durdurucu güç manasındadır. Çünkü bundan daha korkunç bir şey yok. Gece gündüz, her an, her lahza beni gözetliyor. Hatta henüz hissetmeye başladığım hususları benden önce görüyor. Bu anlamda bırakın her şeyi yapmayı, her şeyi düşünmeye bile mezun değilim. Bazı şeyler var ki onları düşünmem bana yasak&#8230; Burada örneğini veremem çünkü düşünmem yasak&#8230; Bunu kim denetliyor? Allah. Yeniçağda, bilhassa insancılık/hümanizmada aklın Allah’a giden kablosu kesildi&#8230;</p>
<p>Kazara böyle bir şey düşündüğümde kendi kendimi yiyorum&#8230; “sen nasıl böyle bir şey düşünürsün be adam? Ne diycek şimdi buna o otorite?” diyorum. Kur’ân bize ahlakı vermeye/yedirmeye çalışıyor. Çünkü ahlak, insan demektir&#8230; Duyduklarımızı, hissettiklerimizi hayvanlarla paylaşıyoruz; hayvanda da var his. Onun için de çoğu kere “hayvanla biz akrabayız, hayvandan geliyoruz falan” diyorlar. Çünkü arada bir yakınlık var&#8230; Hayvan da duyuyor. Evrim basamaklarında üst katlarda duran türlerde çok gelişmiş bir duyarlılık/alıcılık var. Şöyle kıpırdadığında, orada yatmakta olan kedi bunu hissediyor&#8230; Kafasını kaldırıp bakıyor. Hissettiklerim konusunda Allah’ın bana bir şey söylemesine ihtiyaç yok&#8230; Önümde duran şeyi görüyorum&#8230; Çarptığımda canım acıyor vb. Ama hissetmediklerim var&#8230; Ahlak budur&#8230; Onun hiç karşımda bir örneği yok. İffet, namus, cesaret vs. Bunların görünürde/duyulabilir bir ölçüsü/ölçeği yok.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Özellikle modern dönemde, belki biraz da batıda Hıristiyanlık karşısındaki tesbitlerden yola çıkarak, onları kes-yapıştır metoduyla İslam dünyasına taşıyarak İslam hakkında şu tarz telakkileri duymaya/okumaya başladı insanımız: “Dinin özü ahlaktır. Ahlakî ilkeler de evrenseldir&#8230; Zulüm her yerde kötüdür&#8230; Hırsızlık her yerde kötüdür&#8230; Cinayet her yerde kötüdür&#8230; Dolayısıyla din de özünde bunları vermeye çalışır. O halde dinin üstündeki o ince tülü, mesela hükümleri kaldırsanız ortaya evrensel hususlar çıkar. Din de budur.” Bu bizi şuraya götürmüyor mu? Ortak evrensel insanlık dini gibi bir iddia var. Dinlerarası diyalog ça lışmalarının bir ucunda da bu var. Bu bizi böyle bir yere götürmez mi?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Din, İslam’dır. Zaten fıtrat üzere yaratılmışız ki o fıtrat da İslam’dır. O İslam’ın yorumları var. Budacı, Hindu, Hıristiyan, Yahudi vd. yorumları var ve İslam’ın özünü bize yansıtan Müslümanlık var. Bu Müslümanlığı bırakırsak “efendim, ahlakın özü dindir. Bütün dinler aynıdır” dersek, peki nedir bu ahlakın özü? Kur’an’a ve hadislere bakmadan nasıl bulacağız o özü? Tekrar söylüyorum: onları biz anlamıyoruz; onları bize anlatıyorlar&#8230; Hakîmler anlatıyor onları bize&#8230; Hakîmlere ihtiyacımız var. Din, sadece bir anlatma meselesi değil&#8230; Bu noktanın çok mühim olduğu kanaatindeyim&#8230; Müslümanlık sadece bir anlatma meselesi değil; bir talim-terbiyedir. Ahlaklı yaşama, insanın başarabileceği en zor iştir. Çünkü ahlak&#8217;ı yaşama, elini ayağını dünya nimetlerinden uzak tutmaktır. Peki nimetlerden hiç mi yararlanmayacağız? İnsanca yaşamamızı mümkün kılacak ölçüde yararlanırız. Onun dışına çıktığın anda haramdasın&#8230; Sefahat/ sefihlik haramdır. Allah Teâlâ, “zina etme!” demiyor, “yanaşma!” diyor. Çünkü yanaşırsan frenin tutmayabilir&#8230; gidersin. Müslümanlık çok zor bir iş&#8230; İbadeti zordur&#8230; Muamelatı zordur&#8230; Herhalde dinlerin en zorudur. Mesela bir namaz kılacaksınız, kırk tane şartı ve ter tibi vardır&#8230; Mühendislik gibi bir şey&#8230; Çünkü disiplin altına alınacaksınız&#8230; Tıpkı savaş gibi; öldürmek ya da ölmek için gidersin cepheye ve bunun için yığınla talim-terbiyeden geçersin. Din de böyledir&#8230; Askerî bir eğitim ve terbiyedir&#8230; Hayat genel olarak askerî bir disiplin gerektirir. Bütün mesele, insanı yaşatmak/ayakta tutmaktır. Bu bakımdan din yalnızca doğruyu eğriden ayırmanın ölçüsünü vermiyor; aynı zamanda nasıl yaşayacağımızı bize bütün ayrıntılarıyla bildiriyor. Küçük-büyük abdestinizi bile tafsil ediyor. Benim gördüğüm kadarıyla başka hiçbir dinde böyle bir şey yok. Ve bu o kadar içime siniyor ki bir içgüdü/hayvanî bir içgüdü gibi, bunu yapamadığım zaman dehşet rahatsız oluyorum&#8230; Ahlaklı yaşama, insanın başarabileceği en zor iştir. Çünkü ahlak&#8217;ı yaşama, elini ayağını dünya nimetlerinden uzak tutmaktır. Oturamıyorum&#8230; Yaşayamıyorum.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> O zaman buradan şöyle bir şey çıkıyor: İslâm’ın zorluğu insanlığın zorluğudur.</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Tabii, insan olmak zor bir iş. Zaten Hz. Âdem’in Cennet’ten çıkması, insan dışı bir yaşamadan insan olmaya bir çıkıştır. Hayvan Cennet’te ama orada yaşadığının farkında değil. Çünkü Cennet hayatında günahsızlık var&#8230; Senin yaşadığın insanî hayat günahkârca bir hayattır. Bunu olumsuz manada değil, zorluk manasında söylüyorum. İster istemez günah işliyorsun fakat bunu en aza indirmeye çalışıyorsun. Sıfır noktasından başlıyorsun hayata&#8230; Hıristiyanlıktan farklı olan yanımız bu. Sıfırla başlıyoruz hayata; kimsenin günahını üstlenmiyoruz. İnsanca/Müslümanca yaşamak tek kelimeyle zordur. Bu zorluğa alıştırmak üzere Allah bir takım formüller gönderiyor ve o formüllerin açılması gerekiyor. Ben sadece ahlak bakımından felsefeyi yorumladım. Felsefenin bir de tabiat çalışması vardır&#8230; O dinden bağımsızdır, dinle bir alakası yoktur. Çünkü burada felsefenin konusu tabiat olduğu için o karşınızdadır; burada Allah’ın bana bir şey söylemesine hacet yoktur&#8230; Allah bana akıl ve duyular vermiş ve ben “bu sudur”, “bu ağaçtır”, “bu baharda açar, sonbaharda yapraklarını döker” diyorum. Peki bunun ahlakla buluştuğu veya çatıştığı bir nokta olur mu? Olur. Bu, çok uç noktalarda olur. Alelumum bir yerde değil, çok uç noktalarda olur. Mesela, bu nasıl meydana gelmiştir? Bunun mey- dana gelme mekanizması nedir? Bunu açıklarsın, açıklarsın sonra iş öyle bir noktaya gelir ki orada “bu iş bu noktada bitiyor. Bundan ötesini bilmiyorum” dersin. Bunun ötesi, küllî iradenin sahasıdır. Allah’ın yaratıcı olma hususunu bilfiil kabul ettikten sonra tabiatı açıklama modellerimizde hiçbir arıza olmaz. Çünkü Gazzâlî bana bunun ölçüsünü vermiştir. Diyor ki: “Ben baktığım zaman, ufkî/yatay görürüm. Allah ise dikey görüyor.” Çünkü O, yarattığı için her şeyi içinden tanıyor&#8230; Onun sırası yok. Bana her şey sıralıdır. Ben bunu şunun önünde görüyorum. Şunu bu makinenin önünde görürüm&#8230; O makineyi o saatin önünde görürüm vs. Böyle bir sıra üzerinde yürürüm. Allah için ise böyle bir durum mevzu bahis değil.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Biz öğrenerek biliyoruz. Allah Teâlâ’nın bilmesi ise mutlaktır. Hocam, tam bu noktada, insan inanç ilişkisi bağlamında diyorsunuz ki: “insanın biyolojik yönünü genetik yapısı oluşturuyor&#8230; Hayatını ise inançlar belirliyor.” Bu, beşeri, insan kılan temel unsurun inanç olduğunu gösteriyor. Bu tesbitinizi başka bir tesbitinize bağladığımızda ortaya ilgi çekici bir durum çıkıyor. Diyorsunuz ki: “Cahil kaldığımız ölçüde korunuyoruz. Okuduğumuz ölçüde cahil kalıyoruz.” Bu “Cahil kaldığımız ölçüde korunuyoruz. Okuduğumuz ölçüde cahil kalıyoruz.”</p>
<p>Bugünkü şartlarda insanımıza, özellikle Müslüman toplumumuza “Kur’ân’ın kendisi de olmak üzere aradaki bütün aracıları çıkarın, kendiniz bizatihi onlarla muhatap olun. Birebir kendiniz öğrenin” deniyor. Özellikle İslâmî ilimlerle ilgilenen bizler bakımından bu, çok temel bir problemdir. Sizin bir iki cümleyle temas ettiğiniz, “Kur’ân’ın anlaşılması” meselesi ilahiyat fakültelerindeki en temel tartışma konularından birisidir. Hatta Montgomery Watt’tan yaptığınız alıntı bu gün/elan ilahiyat fakültelerinin çoğunda hâkim olan temel bir yargıyla esasta çeli şiyor. Montgomery Watt orada Kur’ân lafzının mucizeliğinden/eşsizliğinden bahsediyor, bizim ilahiyatçılarımızın büyük bir çoğunluğu ise Kur’ân lafzının tarihselliğinden bahsediyor. Hatta Kur’ân’da gereksiz tekrarlar ve gramatik hatalar bulunduğunu söyleyecek kadar ileri gidiyor. Şimdi burada ne yapmalı? Burada enteresan bir örtüşme var. Yani Dâru’l- Hikme olarak insanlara “çok okumak çok makbul bir şey değildir&#8230; Size söylendiği gibi ideal bir şey değildir. Önemli olan, doğru bilgiye sahip olmaktır. Talim-terbiyedir” diyoruz. Fakat bir seyl-i hürûşân var&#8230; Herkes, her merkez insanlara “okuyun” diyor. “Japonya’da şu kadar kitap basılıyor, Azerbaycan’da şu kadar gazete okunuyor. Biz okumayan bir toplumuz. Cahil kalmış bir toplumuz” lafları havada uçuşuyor. Buradan, “geri kalma”- “ileri gitme” problemi ortaya geliyor ve birbiriyle bağlantılı birden çok meseleyle muhatap oluyoruz. Şaban</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Okumak kendi başına bir fazilet değildir. Biraz önce dediğim gibi şüphe nasıl ki felsefenin baş şartıysa, yöntem/metod da öyle bir şeydir. Yönteme bağlı okumadığın takdirde bu okuma hiçbir şey ifade etmez&#8230; Kafan karmakarışık olur. Benim bildiğim kadarıyla Allah’ın en mühim iki vasfından biri Rahmân-Rahîm oluşudur diğeri ise “Rabblığı”dır. Rahman-Rahimliği anlatmaya imkân yok; bunu ancak hissedeceksin&#8230; Yaratıyor, kolluyor ve koruyor. Allah sadece yaratmakla bırakmıyor işi. Felsefenin kurucu dehası Eflatun’un –bizimkilerin “Eflâtun el-ilâhî” dedikleri- Kanun adlı eserinde münakale halindeki iki kişiden biri diğerine diyor ki: “En ağır suç nedir?” Diğeri cevaplıyor: “Allah’la çatışmak.” “Peki Allah’la nasıl çatışırsın?” deyince, “Allah’ın koruyucu ve kollayıcılık vasfını inkâr ederek” diyor. Devamla, “Allah var etmenin dışında korur ve kollar. Esas önemli olan O’nun koruyucu ve kollayıcılığıdır” diyor. Yani bizim Rabb dediğimiz şeyden bahsediyor. “Peki bunu inkâr eden ne olmalıdır?” deyince, öteki, “İdam edilmelidir” diyor. “Peki bir kere mi idam edelim?” diyor ve kaç kere idam edilmesi gerektiği üzerine bir fasıl tartışma çıkıyor ve fakat bu bir karara bağlanamıyor&#8230; Yani o kişiye o kadar şiddetli bir ceza uygulanmalı ki iffet-i âleme numune olsun. Allah’ın koruyuculuğu ve kollayıcılığı bir daha tartışılmasın. Allah rahimliğini, insanda kadına veriyor. Bu bakımdan anne anlamında kadın İslam’da erkeğe üstündür. Bu, Hz. Peygamber’le başlayan, Mevlânâ ve İbn Arabî ile devam eden bir husus. Hz. Peygamber (s.a.v)’in soyunun kadın üstünden gitmesi de çok önemli bir işarettir. İlk müslümanın bir kadın olması&#8230; Hz. Hatice&#8230; O kadar ki ilk vahiy geldiğinde Hz. Peygamber (s.a.v)’i bile ikna ve teselli ediyor: “sen delirmiyorsun” diyor. Hepimiz rahim üzere olmayız&#8230; Bu mukaddes bir yerdir. Gerçi İslam’da her şey mukaddestir. Mukaddes olanla olmayanı birbirinden ayıramazsın. Bizde sekülerlik diye bir şey yok&#8230; Dinî bir siyasî sınıf yok. Ama ilahî menşeli olması bakımından her şey kutsallık üzeredir.</p>
<p>Rahim çok mühim bir hadisedir. Bu rahim mevzusu yüzünden çok kavga etmişimdir. Pusulasını şaşırmış bazıları rahime “döl yatağı” diyorlar. “Sen döl yatağından olabilirsin. Ben rahimde gelmeyim” derim öylelerine. Sen nerden gelirsen gel&#8230; Bu senin bileceğin bir şeydir ama benim yerim rahimdir. Durduk yerde söylenen bir laf değildir “rahim”. Öbürü de rabblığın mürebbiye olan tecellisidir. İlk öğretmenimiz bize formel/biçimsel bilgi vermiyor; yaşamanın akışı içindi bizi terbiye ediyor. Okumadan çıktık buralara geldik. Çocukluğumda annem bana “falanla görüşmeyeceksin. Oraya gitmeyeceksin” derdi. Hayatımdaki en büyük baskıyı bana annem uygulamıştır. O gitti karım başladı [gülüşmeler]. Tabii ki annem böyle davranırken gücünü nereden alıyor? Babamdan. “Tepemi attırırsan bunu babana naklederim” diyordu. Tabii babam nasıl döver, ne yapar bilmiyordum. Sadece korkuyoruz. Hani “Allah’ın sopası yok” derler ya. Ömür boyu öndere/mürşide ihtiyacım var. Her anlamda ve her alanda sana yol gösterecek bir meşru öğretmene ihtiyacın var. En zararlı işlerden bir tanesi gelişi güzel okumaktır. Söylemek istediğim bu. Yol göstereceksiniz. Tabii yol gösterecek adamın yol biliyor olması lazım. Bilmiyorsanız sorarlar: “falanca apartman, filanca sokak nerede?” derler. Adam bilmeden söylüyor ve insanlar mahvoluyorlar. Ondan sonra dolap beygiri gibi dönüyorlar ortalıkta. Her yılın başında talebeye “şu şu kaynakları okuyacaksınız” diyorum. Sadece onların içindeki bilgi değil benim için önemli olan&#8230;</p>
<p>Bu kaynak Türkçe ise –ki çoğunlukla Türkçe, çünkü ecnebi dil bilmiyorlar- onun dili de beni çok ilgilendiriyor. Kerih, o şorloca dedikleri rezil dille yazılanları okumayın. Çünkü dil insanı baştan çıkarır. Mahveder adamı. O okuyacağın kaynak özüyle sözüyle doğru olmalı. Çok okuyan adam: hayır; özlü okuyan adam&#8230; yöntemli okuyan adam. Her şeyde olduğu gibi yöntemin de başında akıl vardır&#8230; Akıl da kendi başına işlemez; onun yollarını bize gösterecek insana ihtiyaç vardır. Medreseler ve tarikatlar bu sebeple vardır. Halis/meşru tarikatlar, Allah’a götüren yollardır. O yolu sen kendi başına bulamazsın. İnsan, Allah’a giden yolu doğuştan bilemez&#8230; Hatta Allah’ın varlığını da bilemez. İslam’ın en önemli yönlerinden biri budur. “Göğe baktım. Aman ne mükemmel bir düzen. Mutlaka bunun bir yaratıcısı vardır”&#8230;</p>
<p>Göğe bakıp oradaki mükemmelliği görünce onun bir yaratıcısının olduğu meselesi aklına ya gelir ya da gelmez. Ama o yaratıcı nasıl bir şeydir? Onu bize din, bildiriyor&#8230; Kur’ân bildiriyor&#8230; Allah kendisi söylüyor. Biz İslam fıtratı üzere yaratılmış olabiliriz ama Müslümanlığı “öğreniyoruz”. Müslümanlık, ancak edinilebilir&#8230; İhsan edilen insanlar var mı? Vardır&#8230; O, Allah’ın bileceği bir şeydir&#8230; O bir mucizedir. Normal olarak Müslümanlık talim ve terbiye üzerinden verilir. Bir Müslüman ailenin çocuğu olarak dünyaya gelirsin ve orada Müslüman olarak yetiştirilirsin. Budist bir ailede dünyaya gelirsen Budist olarak yetiştirilirsin. Ama öyle bir yere gelirsin ki hakikati görürsün –fakat dediğim gibi, bu bir nasip işidir, bir ihsandır. Diyelim ki yüz milyon Budist’ten, bir ya da iki tanesi böyle çıkar. Bunu biz bilemeyiz. Böyle şeyler bize kapalıdır. Çünkü bunlar mucize hadiselerdir. Normal olarak aile, çocuğuna dinî terbiyeyi verir. O, Müslüman olmadan da Müslüman ahlakı üzerinde yürüyebilir. Nakib el-Attas, Toshiki İzutsu’nun cenazesine katılmak üzere Japonya’ya gidiyordu. “İzutsu nasıl biri? Müslüman olmuş muydu?” dedim. “Bilmiyorum ama zannetmiyorum” dedi. “Fakat resmen ihtida etmiş olmasa da onun İslam ahlakı üstüne yaşadığını  biliyorum” dedi. Sorunuzun cevabına dönersek, her şeyin başı eğitim ve sonrasında öğrenimdir. Tabii ki eğitim ve öğrenim aynı şey değildir. Eğitim bizim doğal olarak, kaynaktan aldıklarımızdır&#8230; Ailede aldıklarımızdır. Aile en mühim meseledir. Aile çözüldüğü andan itibaren o insanlara istediğin kadar öğrenim versen de faydası yok. Asıl eğitim ailededir&#8230; Anneyle başlar, babayla, büyük kardeşlerle ve sair akraba-i taallukat, kabile ve aşiretle devam eder. Kabile ve aşiret ne yazık ki kalktılar. Hâlbuki çok iyi şeylerdi bunlar.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Bir de toplumda eşraf vardı. Bunlar da toplumsal önderler/rehberler idiler. Şimdi, okuma faaliyetinin sistemli bir şey olması gerektiğini söylediniz. Belki buradan geleneksel avam-havas ayrımına geçebiliriz. Bir insanın doğru bir okuma faaliyeti yapabilmesi için önce onun sistemini bilmesi lazım. Bu bir eğitim-öğretim işidir. Belki imkân ya da bazen kapasite eksikliği sebebiyle avam öğrenme işini dinleyerek/şifahen elde ediyor. Havas ise bu işi, belki sistemini de koyarak ve bilfiil yürüterek yapıyor. Bu avam ve havas ayrımı toplumda fiilen ortadan kalktığı için o bilgilenme faaliyeti de aleyhimize dönen ve zararlı bir mekanizma olarak işleyen bir şey oluyor diye düşünüyoruz. Ne dersiniz?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Aynen öyle&#8230; İki çeşit sınıftan bahsedebiliriz. İktisadî sınıflaşma ile ictimaî sınıflaşma. Yer yer ikisi birbirine de girebilir. Benim gördüğüm kadarıyla İslam’da, iktisadî sınıflaşma, istenmeyen bir hadisedir. Bu anlamda zamanla moda olan bir kelime “toplumculuk ideolojisi” İslam’a çok yakı dır&#8230; Sosyalizm dedikleri şey. Belli bir kesimin çok ağırlık kazanması/zenginleşmesi ve öbür tarafın fakir kalması ki bu çok tabiidir. Mesela bir tekneye bindiğinizde herkes aynı tarafa oturursa o tekne yan yatar, hatta devrilebilir. Bir tarafta dünyanın ni metleri/kaynakları çok kısıtlıdır&#8230; Bu kaynakları bir kesim kendine yonttuğu ölçüde öbür kesim haliyle yoksun kalacak&#8230; İslam’da kabul edilen, istenen ve savunulan bir sınıflaşma var&#8230; O da toplumsal anlamdadır. Çünkü adalet bunu gerektirir. Adaletin olduğu yerde eşitlik olmaz. Eşitlik son derece zulümdür. Eşitlikçilik herkese eşit davranmayı gerektiriyor ki bu zulümdür. Hukukta dahi “kanun karşısında herkes eşittir” diyemezsiniz; adalete uygun olmaz. Fatih saray inşa ettirmek istiyor. Rum mimarın çizdiği taslağı onaylıyor. Saray inşa edildikten sonra Fatih binayı beğenmiyor. Bunun üzerine mimarın elini kestiriyor. Mimar, kadıya gidip Fatih’i şikâyet ediyor. Fatih ve mimar kadının karşısına çıkıyorlar. Fatih orada oturuyor. Kadı oradan bağırıyor: “Kalk ayağa! Sen kadının karşısında nasıl oturursun?!” Fatih, yeni yetme bir çocuk gibi ayağa fırlıyor. Adalete duyulan saygıdır bu. Adalete duyulan saygı Allah’a duyulan saygının bir yansımasıdır. Kadı mimarı dinliyor&#8230;</p>
<p>Normalde kısas uygulanması lazım&#8230; Fatih’in sağ elinin kesilmesi gerekir. Fakat Fatih, başkumandan&#8230; Genelde insanlar solak değil, sağlak olduğundan Fatih de kılıcı sağ eliyle tutuyor. Savaş meydanında kılıçla işaret veriyor. Kadı bu durumu itibara alıyor ve mağdura diyor ki: “Böyle bir durum var. Sen izin verirsen Fatih’in elini kesmeyelim. Onun yerine sana diyet ödesin” diyor. Mimar da kabul ediyor ve Fatih adamı kendi kesesinden aylığa bağlıyor. Ayrıca, mimarın sağ eli kesildiği için artık proje çizemeyeceğinden ona bir ressam tutuluyor ve onun da ücreti ödeniyor. Yani bu tarz bir kayırma olabilir. Çünkü orada Fatih değil de normal bir adam olsaydı sağ eli giderdi. Ancak Fatih’in mesleğinin insanlar için ifade ettiği ehemmiyetten  ötürü adalet icabı eli kesilmiyor.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> Bizim tarihimizde, geçmişimizde ve kültürümüzde bugüne kadar talim-terbiye kurumlarımız, kültürümüz, adabımız ve ahlakımıza da baktığımızda ve bu günkü modern talim-terbiyenin şartları, yapısı ve kültürüyle kıyasladığımızda ciddi bir kopuşun/kırılmanın olduğunu görüyoruz. Tarihte mürşid ve muallim merkezli, metnin yan unsur ya da bir zabıt aracı olarak yer aldığı görülüyor; Metinden daha ziyade mürşidin ahlakı, adabı ve şahsiyeti görülmek, takip, taklid ve ittiba edilmek suretiyle özümseniyor. Böyle çok yönlü bir eğitim söz konusu. Modern dönemde ise metin merkezli bir yetişme tarzı var. Metin merkezli ve metni de zaten her insan okur ve anlar. Geçmişte aile sonrası talim-terbiye işi daha ziyade cemaat olarak medreselerde ve tekkelerdeki halaka düzeninde iken bu gün bu iş daha çok, bireyselleştirilmiş durumda&#8230;</p>
<p>Metni alırsın, evine çekilirsin ve okumaya başlarsın. Okurken de yazarın ne söylediğinden çok senin yazara ne söyleteceğin belirleyicidir. Yani bireysel, metin okuma merkezli bir entelektüel süreç söz konusu. O günün Müslüman prototipine baktığımızda biraz daha cemaatçi, mürşidlere, âlimlere ve muallimlere karşı saygı ve sevgi içerisinde, dairevi (iç içe daireler şeklinde) olarak semaya ya da köklere doğru intikal eden ve kaynağa ulaşan bir sistem söz konusu. Bu günse öyle bir cemaat anlayışı yok&#8230; Bireyselci bir durum var ki zaten metin okuması da bunu tetikliyor. Muallim/mürşid merkezli olmadığı için avam-havas ayrışmasında olduğu gibi üst bir merciye bağlılık söz konusu değil&#8230; Tarihe bağlılık da söz konusu değil. Nitekim İslâmî ilimler geleneği, mezhepler, tarikatlar ve meşrepler de yadsınıyor. Doğrudan mealden beslenme faaliyeti idealleştiriliyor. “Mealcilik”, “Kur’ân İslam’ı” gibi modern din söylemleri ortaya çıkıyor. Toplumda müşahede ettiğimiz modern İslamcı söylem, “Kur’ân İslam’ı” söylemi vs. bütün bunların küresel medeniyetle ya da hâkim çağdaş söylemle, kültürle ve yaşam tarzıyla birebir irtibatı kurulabilir mi?</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Müslümanlık, benim deyişimle “İngiliz-Yahudi Medeniyeti” ile bağdaşmaz. Çünkü “çağdaşçılık”tan ne kastedildiğini bilmiyorum&#8230; anlamıyorum. Her dönemde çağdaştı insanlar. 1535’de Pekin’de, İstanbul’da, Bağdat’ta ve Moskova’da yaşayan insanlar çağdaştılar. Peki aralarında ortak olan ne vardı? Hiçbir şey yoktu. İnsan olmak dışında hiçbir şey yoktu. Tabii medenî yaşamanın bir ortak çizgisi var. Mesela bütün medenî insanlar giyinir; çıplak dolaşmaz. Belli bir biçimde yemek yersiniz&#8230; Yemek yemenin bir edebi-adabı vardır. Fakat bunların dışında ortak bir taraf yok. Bu insanlar da çağdaştı&#8230; Bu bize ne ifade ediyor? Dolayısıyla bugün çağdaşlıktan ve modernlikten anlaşılan, başka bir şeydir ve benim “İngiliz- Yahudi” medeniyeti dediğim şeyin saklanmasıdır&#8230; Dumanla manzaranın karartılmasıdır&#8230; Başka bir şey değildir. “Çağdaşçılık”tan kastedilen bu. İngiliz- Yahudi medeniyetiyle Müslümanlığın birlikte yaşama imkânı yok. Bu, insanların birbirini boğazlayacağı ve bir tarafın diğerine atom bombası atacağı anlamına gelmiyor. Ama iç içe yaşayamayız. Başka bir deyişle, Müslüman olan bir Türkiye’nin Avrupa Topluluğu’nda işi yok.</p>
<p>Bu çağdaşçılığın, bu İngiliz- Yahudi medeniyetinin temel ekseni bir ideolojidir. Bu ideolojinin adı sermayeciliktir/kapitalizmdir. İdeoloji felsefeden gelir. Felsefenin dinleştirilmesi dir. Nasıl ki din hayatımızın her köşesine ve bucağına müdahilse ve bunu Allah adına yapıyorsa –zaten dinin asıl iddiası Allah’tan geliyor olmasıdır-. O bakımdan ben “İslamcılık” terimine şiddetle karşıyım. Din, müellifi Allah olan bir düzenin insana tercümesidir. İslamcılık ise bunun ideolojileştirilmesidir. Nasıl ki biz “Muhammedî” değilsek, Musevî ve İsevî yanlış deyimlerse aynı şekilde İslam’ı İslamcılık olarak veremezsiniz. Bu, dini insanileştirmek demektir. Dinin müellifini insan konumuna indirgemek demektir. İslamcılık, çok çağdaş bir fikirdir. Her şey ideolojileştirildi. Oysa bizim temel iddiamız nedir? Biz dine dayanmaktayız&#8230; Dine yaslanmaktayız. Din ise Allah’tan geliyor. Dinin asıl müellifi Allah Teâlâ’dır. Tümüyle insan yapısı bir düzenin meşruluğu bana meşru gözükmemektedir. Mesela ben neden durduk yerde, sadece canım çektiği için bir adamın kolunu kırmayayım? Ben bunu Allah korkusundan yapmayacaksam neden yapmayayım? Ben saldırgan bir kişiliğe sahipsem ve akıl akıldan üstün olduğuna göre inzibatı ve polisi aldatabilirim. Bakmamam gereken yere gizli gizli bakarım ve baktığım zaman da niyetimi bozarım. Bunu kim anlayabilir? Hâlbuki Allah bana, “niyetini bozamazsın” diyor. “Yanlış davranma!” demiyor, “niyetini dahi bozamazsın” diyor. Allah içimize bakıyor, hukuk ise dışımıza bakıyor.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Hocam, tam bu anlamda, bu söylediğinizi teyid eden bir şey okumuştum. Onu nakledeyim: Aliyyü’l-Kârî adında bir âlimimiz var&#8230; Hanefî ulemasından&#8230; Çok yönlü biri. Niyet meselesiyle ilgili olarak diyor ki: “Bir insan hanımı zannederek, yabancı bir kadınla cinsel ilişki kursa bu insan günahkâr olmaz. Fakat bir insan hanımıyla yatarken başka birini hayal etse günahkâr olur.”</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Müthiş bir şey! Çünkü burada sadece Allah’a değil; kuluna da haksızlık ediyorsun. Allah Teâlâ, “bana kul hakkıyla gelme” diyor. Başka bir kadın hayal ederken eşini aldatıyorsun. Bu çok korkunç bir şey. İman sadece, insanın kendini Allah’a teslim etmesi, sorgusuz-sualsiz kendini O’na vermesi değil; aynı zamanda dünya hayatını da sorgusuz-sualsiz götürmesidir. Dostluk, insanın karşısındakine şeksiz- şekvasız güvenmesidir. Ben talebelerime hep söylerim: “siz bana yüzde yüz güveniyorsunuz. Aksi takdirde çıldırırsınız. Çünkü benim her anlattığımı gidip de nereden tahkik edeceksiniz? Ben de size güveniyorum. Mesela benimle dalga geçmediğinize ve sınavlarda kopya çekmediğinize inanıyorum” derim. Tabii güvenin en kesini, insanın Allah’a güvenmesinin yeryüzündeki yansıması olarak görülebilen, kadının erkeğine, erkeğin kadınına güvenmesidir. Kadın-erkek ilişkisinden daha mühim bir hadise ben bilmiyorum. Bütün hayatımız buna bağlı. Bu ilişki, bu bağ zayıflarsa toplum çöker; Çocuk yetiştiremez&#8230; Aile dediğimiz kurum biter. Ondan sonra zaten başka bir şey aramaya lüzum yok. Kadın-erkek ilişkisindeki iman mesabesinde güven-inanma, baş tacıdır. Bu, insanî yaşamanın temeli olan namusu getirmekte&#8230; Namusun başka bir izahı olmaz. Bundan sonraki namus telakkileri bu söylediğimizin türevleridir&#8230; Kadın-erkek ilişkisindeki bağlılığın/güvenin türevleridir.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Namusla güven arasında zaten çok sıkı bir ilişki var. Cebrail (a.s)’a “namus” denir mesela.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> Hocam, çağdaşçı İslam düşüncesi/akımı ve bu akımı beslemek, yaymak ve temellendirmek adına üretilen alt-türev söylemler, bir takım kurgular bir bütün olarak ele alındığında çağdaşçı İslam anlayışı derken doğrudan Kur’ân’la irtibat kurarak metin merkezli okuma biçimini esas alan ve “entelektüel Müslüman” tiplerini üreten/ çoğaltan bir yapılanmadan söz ediyoruz. Bu, bizim özgün tarihsel geçmişimizin, tevarüsümüzün ve akışımızın bu günkü yeniden yapılanışı olarak okuyabileceğimiz bir hareket midir? Yoksa dünyadaki küresel, çağdaş yapılanmanın etkisinde ortaya çıkmış/şekillenmiş bir yapı mıdır?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> İkincisinde görmek lazım. Bu defa “Birincisi nasıl olur?” sorusu gündeme gelir ki benim de ömrümün yarısı bu soruyu sormak ve çözüm aramakla geçti. Önce Muhammed İkbal’e baktım. O, bu işi çözemiyor. Afganî de ortaya bir şey koyamıyor. En son benim de hocam olan ve kendisini sevip saydığım Nakib el-Attas’a baktım&#8230; el- Attas tamamıyla muhafazakar bir İslâmî düşünüşe sahip bir adam. Bu sebeple de modern dönemde yaşayan hiçbir Müslüman düşünürü yahut filozofu tutmuyor/sevmiyor. Belki onun bu tavrının şahsi tarafı da olabilir. Kendisine, “bütün tahlillerinizin s nucunda ortaya çıkan İslamî bir özgünlük/orijinallik nedir?” demiştim. Türkiye’de ilgi çekici bir hareket oldu. Dışarıdan bakarak bunu şöyle görüyorum. Bir tarafta Necmeddin Erbakan hocamız, diğer tarafta Fethullah Gülen hocamız. İkisinin de İslamî nizamı istediği anlaşılıyor. En azından bana öyle gözüküyor.</p>
<p>Kafaların arkasında geçeni ve niyetleri Allah bilir. Necmeddin Erbakan’da, “biz önce İslam’ı siyasî anlamda hâkim kılalım” anlayışı var. Öbürü de diyor ki: “olmaz; böyle bir düzeni kurman için kadroya ihtiyacın var. Bu kırk, elli yıllık fetret devrinde kadrolar yok oldu. Böyle bir düzeni kuracağın adamlar yok ortada. Yetişmiş Müslümanlar yok. Öyleyse okullar açmalıyız.” Bunun üzerine öbürü diyor ki: “sana okul açtırmazlar. Okul açabilmen için siyasî nizamı İslamileştirmen lazım.” İş burada tıkanıyor. Bir tanesi okulları kurmaya başlıyor. Ama o nizam gelmediğinden ötürü o okulları devam ettiremiyor ya da devam ettirebilmek için müfredatı çok sulandırmak zorunda kalıyor. Açık konuşalım&#8230; İngiliz-Yahudi medeniyetini baskıları sonucunda ben bu okulların tekâmülünü gördüm. Dünyanın dört bir köşesindeki bu okull rı görünce ilkin hayran kaldım ama zamanla bunlar gittikçe sulandırıldı&#8230; Mecbur&#8230; “Niçin mecbur olsun. Kapatsın öyleyse” denilebilir. Ben bunu İslamî bir tarzda götüremediğime göre, mesela Ulanbatur’daki okulda Müslümanlıkla ilgili hiçbir şey yok. Çünkü ortada Müslüman yok. Sen zaten Müslüman var diye değil, Müslüman kılmak üzere açmışsın vaktiyle.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Post-modern dönem her şeyin birbirine girdiği bir süreç. Literal olarak İslâmî düzen lafına kimse itiraz etmiyor ama bundan ne anlaşılması gerektiği konusunda bir kafa karışıklığı var. İngiltere’de şeriat mahkemeleri var&#8230; Bunlar, ticarî hayata ilişkin anlaşmazlıkları çözüyor ve basından izlediğimiz kadarıyla gayri Müslim İngilizler bile bu mahkemeleri tercih etmeye başlamış. Çünkü çok adil ve çok hızlı işleyen bir yargı mekanizması var. Şimdi İslamî düzenden kastımız bu mudur? Yani toplumu bir tarafından tamir eden, bir tarafından ıslah eden, diğerleriyle birlikte çoğulcu bir anlayış içerisinde yaşayan, onlara karşı herhangi bir onto lojik ya da hukukî üstünlük hissi ve iddiası olmayan bir şey midir yoksa A’dan Z’ye kendisinin tesis ettiği bir yapı içerisinde kendi hakimiyetini (&#8230;?)</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Evvelemirde, İslâmî düzenin asıl anahtarı eğitim ve öğretimdir. Yani gençleri İslam üzre yetiştirmek. Siz okullar açacaksınız ve buradaki gençler, fizik, kimya, biyoloji ve sair ilimleri elbette öğrenecekler ama bundan önce ve bunun yanında İslamî edep ve adabı göreceklerdir. İnsanların edeplilik özelliği –ki çok temel bir özelliktir- gittikçe çözülüyor. Mesele ahlakına, terbiyesine ve ilmine güvenilir bir mürşidin yol göstericiliğidir. Yani icazet almak lazım.</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya:</strong> Hocam, “İslamcılık” ya da “Modern İslamcı Hareketler” dediğimiz bu cereyanlar Kur’ân’ın ve hadisin yani dinin klasik ilimler ve yöntemlerin yardımı olmadan ya da onları dışarıda bırakarak anlaşılması gerektiğini teklif eden bu hareketler hangi ihtiyaçtan yola çıkmaktadır? Bunları böyle düşünmeye iten sebepler sizce nelerdir? Modern İslamcılık akımını hangi düşünce beslemektedir?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Aşağılık duygusu&#8230;</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya:</strong> Hocam, özellikle bu tür çağrıların medreseliler değil de mektepliler dediğimiz zümreden gelmesi veya günümüzde ise üniversite çevrelerinden, belli ilahiyat fakültelerinde temerküz etmiş, ya da Avrupa’da okumuş insanlardan gelmesini nasıl değerlendirmek lazım?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Her şeyin başı, akıl eksikliğidir. İlahiyatçılar dediniz de birkaç defa karşılaştığım bir durum var&#8230; Konuşma yapıyorum. İlahiyatçının biri diyor ki: “Kur’ân’ın âyetleri tabiat olayları tarafından doğrulanıyor”. “Estağfirullah&#8230; Sümme hâşâ” diyorum. Anlı-şanlı ilahiyatçılarla birlikte katıldığım programlar oldu. Adam diyor ki: “Amazon nehri Atlas denizine dökülüyor ve üç yüz km. yol alıyor. Bu sırada tuzlu suyla tatlı su birbirine karışmıyor. Nitekim Kur’ân’da da bunun âyeti var. Demek ki bu âyet doğru.” İnsanın saçını-başını yolası geliyor. Yahu İman, şüpheden tümüyle arınmışlık demektir. Kur’ân’dan bir cümleyi okurken, “ben bundan şüphe etmeyeceğim” demiyorum&#8230;</p>
<p>Bu tavır bile nakıstır. “Ben bunu şüphe etmeden ve sorgulamadan okuyacağım” bile demeyeceksin. Ayet bana, hayatımla ilgili bir noktayı işaret ediyorsa yorumlarım; yani ben bunu şu ya da bu biçimde hayatıma uygulayacağım diye okurum. Bunu da yoruma açık olan ayetlerde yaparım. Ayet yoruma kapalıysa orada mutlak teslimiyetten maada yapılacak bir şey yoktur. “Allah birdir; eşi ve bezeri yoktur” buyruğu karşısında “efendim, ben nereden bileyim Allah var mıdır yok mudur?” demek akla mantığa sığar mı? “Niçin A kişisine vahiy gitti de B kişisine gitmedi?” sorusu kadar yersiz bir soru olabilir mi? Ayet orada “tatlı su, tuzlu suya karışmıyor” derken bana bir tabiat hadisesini açıklamıyor. Ayet bunu açıklamak için değil başka bir şey için, mesela bir örnek olarak konulmuş oraya. O tuzlu su tatlı suya bu gün karışmaz yarın karışır&#8230; Ne olacak o zaman?&#8230; Sümme hâşâ Kur’ân mı yalanlanmış olacak? Dünyanın hidrosfer şartları değişti ve sular birbirine karıştı diyelim. Ayetin bunla bir alakası yok. Çünkü Kur’ân zaman ve zemin üstüdür. Şimdi biz hangi gezegene taşınırsak taşınalım Kur’ân bizim için yine geçerlidir. Eğer insanlık yaşayacaksa 300 bin yıl sonra Alfa x yıldızının bilmem ne gezegeninde yaşayacak torunlarımız yine Kur’ân’a bağlı olacak&#8230; Oraların fizik şartları bambaşka olacaktır.</p>
<p>Ne olacak şimdi, insanlar tuzlu suyla tatlı suyu mu düşünece ler? Hayır&#8230; Zaten önümüzde olan bir şeyi Allah bize niye söylesin? Bu da bir ahlak meselesidir. Mevlana da bunu söylüyor: “Kur’ân’ı baştanbaşa okudum; edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Kur’ân ayetinin doğrulanması-yanlışlanması hastalığı pozitivizmden gelmektedir. Biraz önce söylediğiniz modernizm ya da çağdaşçılık meselesi. Adam deney yapıyor ve “deneyin kabul ettiği şey doğrudur” diyor. Hayır! Kur’ân’ın söylediği doğrudur. Öteki her şey değişir çünkü. Öbürünün doğrusu-yanlışı yoktur; geçerliliği ya da geçersizliği vardır. Bu günkü atmosfer şartlarında, deniz seviyesinde, su yüz dereceye geldiğinde kaynıyor. Yarın bu şartlar değişir ve o su yüz yirmi derecede kaynar. Dolayısıyla bu günkü tesbitimiz yanlışlanmış olur. Ama Kur’ân’ın söylediği değişmez. Bu çağdaşçılığın kaynağında Hıristiyanlığın kötülenmesi vardır. Biz oradan gelmediğimiz için bunu görmüyoruz.</p>
<p>Bin altı yüzlerden itibaren Avrupa’da bir zümre insan Katolikliğe karşı çıkmıştır/isyan etmiştir. Hıristiyanlık da Katoliklikten bilinirdi zira Ortodoksluk zaten bizim hâkimiyetimiz altında olduğundan Hıristiyanlığın sancağını Katoliklik taşırdı. Katoliklik, Hz. İsa’nın insan kılığına girmiş tanrı olduğunu kabul eder ve onun sulbünden gelen adam, papadır. Papaya tokat attığında tanrıya atmış gibi oluyorsun. Bu, bizim için anlaşılmaz bir şeydir. Papanın ruh soyundan gelenler da ruhban sınıfıdır. Bizde Kur’ân, Allah kelamıdır. Yahudilerde de Ahd-i Atik böyledir. Hıristiyanlarda İncil, şüphelidir. Katoliklere göre papa ve etrafındaki o zümrenin (konsilyumun) ifadeleri ilahîdir ve Allah kelamı gibi görülür. Ruhban olmayanlar yani laikler, ruhbanı devirdiklerinde –ki bu devirmenin son durağı 1789 ihtilalıdır- artık ilahî hâkimiyete son verdiklerini ilan etmişlerdir. Nietzsche da “Tanrı ölmüştür” derken bunu kastetmektedir. Nietzsche’nin burada kastettiği, Hıristiyanlığın o çok dolaylı tanrısıdır. Laikler ilahi kelama alternatif seçenekler üretme zorunluluğu hissetmişlerdir. İlahiyata karşı en önemli seçenek, laik felsefedir. Biraz önce “Gazzalî, felsefeyi İslam’a yedirmiştir” dedim. Öbür tarafta, Hıristiyanlıkta aziz Thomas tersini yapmış Hıristiyanlığı felsefeye yedirmiştir. Bu çok önemli bir kırılma noktasıdır. Dolayısıyla yeniçağ felsefesi felsefeyi, ilahî müelliflikten söküp almıştır.</p>
<p>Bu arada Şiilik de bana Müslümanlıktan çok Katolikliği hatırlatır. Çünkü orada “masum imam”ın ağzından çıkan, ilâhî bir kelamdır. Viyana’da tanıştığımız bir Ayetullah’a söyledim bunu ben. Ben Farsçanın hayranıyım&#8230; Farsçaya âşık bir adamım ve ömrüm Farsça öğrenmekle geçiyor; bir türlü bitiremiyorum. Viyana’da üniversitede ders veriyorum ve aynı zamanda İran elçiliğinin açtığı Farsça derslerine katılıyorum. Orada bir Ayetullah’la karşılaştık. “Şiilik, İslam’dan fazla Zerdüştlüğe bağlı olmasın” dedim. “Estağfirullah!” dedi. “Ben anlamak için söylüyorum. Zerdüştlük çok da kötü bir şey değil. Tek tanrıcı bir din” dedim. Bunun üzerine dedi ki: “Biz tabii ki müslümanız ama Zerdüştlükten de etki almışızdır.” İran’da felsefe çok önde giden bir şey. Bütün bu Ayetullahlar felsefe tahsili, en azından İslam felsefesi eğitimi görmüş adamlar. Şiiliği  ben bir noktaya kadar haklı görüyorum; İslam’ı başsız bırakmamak lazım. İslam, Sünnilikte çok başsız kalmıştır. Bunu yine bizim geç dönem Osmanlı padişahları halifelikle kapatmaya çalışmışlardır ama kim inanır? Halifeliğin uhrevî bir tarafı olmamakla birlikte bunu yedirmeye çalışmışlardır. Sanıyorum bu, 4. Murat’la başlayan bir şey. Çünkü insanların yöneleceği bir merciye ihtiyaçları vardır. Sünnilikte bu boşluğu hep tarikatlar doldurmak istemiştir. Ben Müslümanlığı biraz pozitif bilimlere benzetirim. İçinde hiçbir efsane yoktur. Halbuki Hıristiyanlık, olduğu gibi Yunan efsanesidir. Aziz Pavlus yoluyla, olduğu gibi Yunanileşmiştir. Benzer durum Şiilikte var.</p>
<p>Şiilik de iyice İranileşmiştir. İran efsaneleri dolmuştur Şiiliğin içine. Sünnilikte ise efsane yok gibi bir şeydir. Her şey gayet kesin/katı, göz önünde yerleştirilmiştir. Mesela ibadetlerde gözümüzün önünde bir sembol yoktur. Adam, haçın karşısına geçer, orada bir heykelcik ya da resim vardır&#8230; Hatta bizdeki Alevilerde Hz. Ali’nin resmini asarlar&#8230; Bu çok psikolojik bir şey. Şiiler secdede taş kullanır vs. Sünnilikte bunların hiçbiri yoktur En baştaki sorunuza gelirsek, “bizde, baştan itibaren felsefeyle İslam arasında kavga var mıydı?” diye sordunuz. Hayır, bu bizim çağdaşçılarımızın bilmeden, cahilce dile getirdiği bir iddiadır. Bizde, İslam’la felsefe arasında bir çatışma olmamıştır. Gazzâlî, Meşşaî felsefeciler zümresini, dini inkâr ediyorlar diye değil; boylarından büyük işlere giriştikleri için tenkit etmiştir. Zekeriya er-Razî’yi bir yana koyarsanız, “varlık ezeli midir değil midir?”sorusunu soranlara Gazzâlî, “bunu soramazsın” diyor ki bence haklıdır da. Çünkü sen bunu çözemezsin. Çözemeyeceğin soruları felsefede soramazsın. Aynı şeyi Gazzalî’den bin yıl sonra Kant söylemiştir. Akılla çözebileceğimiz bir şey değil çünkü. Dine aykırılığı konuşulmuyor orada&#8230; Zaten dine aykırılığı da bence söz konusu değil; ben “varlık ezelidir” de diyebilirim. Varlık yaratılmadan önce ne vardı? diye soracaksınız. Allah’ın yaratma fiili, ezelî bir şey. Biz ona bir zaman sınırı koyamayız ama Allah her varlığı yaratmaktadır. Her şeyi yoktan var etmektedir. O bakımdan insan eşsizdir. Bu yüzden de bir ahlak umdesi değil; ilahî bir umde olarak bir masumu öldüren, bütün insanlığın canına kastetmiş gibidir. Çünkü Allah onu yoktan var ederek yaratıyor ve sen O’nun eşsiz eserini yok ediyorsun. Ahlakın dinî kaynağında böylesine muazzam bir temel var. “Efendim, insan öldürmek kötüdür. Niçin? Çünkü sen kendinin öldürülmesini istemezsin.” Bu, mantık değil&#8230; Böyle mantık olmaz. Bu, beni durduramaz.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Buna, felsefî bir zemin de teşkil edebilirsiniz. Yani yaşama hakkı olmayan, bu hayatta bir işe yaramayan, üretmeyen kimseler benim ayağıma bağ oluyor diye düşünmek de mümkün. Nitekim Hitler de böyle demişti zaten.</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Aynen dediğiniz gibi. Ben çok önceden, 1963 yıllarıydı yanılmıyorsam&#8230; Eski bir SS (Schutzstaffel) subayı ile tanışmıştım. Bu adam çocukları çok seviyordu. Gördüğü çocukların başını okşuyor ve öpüyordu. Ben o zaman delikanlılık pervasızlığıyla adama dedim ki: “Bu nasıl oluyor? Hem o kadar Yahudi çocuk katletmişsiniz hem de çocukları bu kadar çok seviyorsunuz?” Çok şaşırdı&#8230; Önce bir öfkelenir gibi oldu. Hiç unutmayacağım bir şey söyledi bana: “sen hayvanları seviyorsun değil mi?” dedi. “Evet” dedim. “Bitleri, pireleri, hamamböceklerini, fareleri seviyor musun?” dedi. “Ne yapıyorsun onları? Öldürüyorsun” dedi. Yani mantığın sonu yok. Mantıkça baktığında doğru gözükebilir. “Ama insanı böyle tasnif edemezsin” derler. “Niye edemezsin? Bunun cevabı yok.</p>
<p>Dindışı ahlakı savunan kimi görmüşsem ben bunu sordum: “Niye? Bir Yahudi çocuğunu öldürmekle fare öldürmek arasında ne fark var?” Allah, insana özünden üflemiştir” ilkesine inanmıyorsan bana Yahudi çocuğunu niye öldürmemem gerektiğinin mantıklı bir gerekçesini getiremezsin. Yoktur&#8230; “Hepimiz Âdem ile Havva’nın çocuklarıyız” gerçeğini kabul etmiyorsan bana bir gerekçe getiremezsin. Ben insanlara soylarından soplarından değil, yapıp ettiklerinden/davranışlarından ötürü karşı çıkarım veya çıkmam. Yani insanla benim işim ontolojik olamaz; sadece ahlâkî bir hadisedir. İslamî bir düzen bunu getirmekle y kümlüdür. Bunu getirsin yeter. Ama bunu getirmek çok zor bir iştir. İslam bir nizam işidir. Siyasî, hukukî, iktisadî ve eğitim-öğretim manasında her yönü ve yanıyla bir nizam işidir. Onun için en başta Marks’ı örnek verdim. “Onun bütün getirdiği bir düzen işidir” dedim. Bu adam bunu nereden bulmuş? Çünkü İslamî nizama benzer bir düzen görüşünü savunan başka bir din görmedim. Hıristiyanlıkta böyle bir şey yok. Yahudilik bir kavmiyet haline getirilmiş. Yahudilikle İsrailliği aynileştirmişlerdir. Ben kendilerine de söyledim: “siz günahların en büyüğünü işlemişsiniz. Allah size büyük bir iltifatta bulunmuş ama kadrini bilememişsiniz” dedim. Kalkıp da “soy itibariyle benden başka herkes kâfirdir” dediğin anda iş bitmiştir. Sana verilen ödev, hakikati insanlara göstermek iken sen “hayır, benim soyumdan gelmeyen kimse o hakikati göremez, ona layık olamaz” diyorsun.</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya:</strong> Dinlerarası diyalog meselesini siz nasıl görüyorsunuz?</p>
<p><strong>Şaban Teoman Duralı:</strong> Olmaz öyle bir şey. Gayr-i Müslim bana bir şey soracaksa sorsun ama ben ona bir şey sormuyorum ki. Buna ihtiyacım yok. O bana bir şey sorarsa benim ödevim ona izah getirmektir. Din, Allah’ın vaz’ıdır. İnsanın üretimine ve müdahalesine açık olmadığı için dinin diyaloğu olmaz. Ayrıca diyalogda bir de uzlaşma meselesi vardır. Ben neyi uzlaşacağım? Hz. İsa’nın tanrı tarafından falan mı bahsedeceğim? Bana kalırsa dinlerarası diyalog kültür emperyalizminin bir başka adıdır. İslam’ı ehlileştirelim/evcilleştirelim deniyor. Bana kalırsa İslam’ın değerli olan tarafı “vahşet”idir zaten. “İslam teröristtir” vb laflar ediliyor. Bunlar boş laflar. Saçmasapan şeyler. İslam çok açık&#8230; Söylüyor işte: “Bir masumun kanına girmek bütün insanlığın kanına girmektir” diyor.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Biz buradaki arkadaşlar felsefe tahsil etmedik. Zannediyorum siz de İslamî ilimler tahsil etmediniz ama çok enteresandır, biz sizi izliy ruz&#8230; Bizim tarih boyunca birike gelen İslâmî ilimler müktesebatından edindiğimiz/çıkardığımız sonuçlarla sizin bir felsefeci olarak çıkardığınız sonuçlar arasında kelimenin en yalın ve çıplak anlamıyla çarpıcı örtüşmeler var. Kur’ân’ın anlaşılma meselesi, öğrenme-bilgilenme-cahil kalma meselesi böyle&#8230; Allah’tan korkma meselesi böyle. İslamcılık böyle. Az önce “vahşet” kelimesiyle ifade ettiğiniz şey bana hemen “çocuklarınıza namazı öğretin. Ergenlik çağına geldiklerinde kılmazlarsa hafifçe dövün” manasındaki hadis-i şerifi çağrıştırdı. Yahut kadın-erkek ilişkileri bağlamında üstü örtülmek istenen, batı kültürünün tasallutuyla, batılı değerler doğrultusunda dönüştürülmek istenen bir İslamî zihniyet var. Ve sizin bu durum karşısında gerçekten, İslamî ilimler tahsilinden geçmiş insanlar için bile çok şayan-ı numune bir yaklaşımınız var. Modern dönemde pek çok Müslüman için aşılmaz bir şey gibi duran, kendi içinde de pek çok Müslüman yazan-çizen insanların takıldığı bir nokta var. “Gelişme, ilerleme ve geri kalma”. Bu mesele on dokuzuncu yüzyıldan beri çok yoğun olarak İslam dünyasında konuşulan/tartışılan bir şey. “Gelişme-İlerleme” ile Protestanlık arasındaki ilişki, Hıristiyanlığın dönüşümü/Protestanlığa evrilmesi arasındaki ilişki gibi bir ilişki mi öngörülüyor İslam’da. Gelişme dediğimiz şey nedir? Bundan ne anlamamız lazım? Bir Müslüman bu meseleyi Müslüman kalarak, dönüşmeden kendi içinde na- sıl çözecek?</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya</strong>: Modern İslamcı hareketler hep geri kalmışlık ön kabulünden hareket ediyorlar. Geri kalmışlık, tartışılmaz bir hakikatmiş gibi ortaya konuluyor. Şaban</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Osmanlı’nın tarihi bunu Müslümanlara telkin etti. Osmanlı, 1683 felaketinden itibaren devamlı dayak yedi. Bütün Müslümanlar Osmanlı’nın yediği dayağı kendilerinde hissettiler. İşin özeti bu. Osmanlı’dan başka Müslüman devletler olsaydı belki onlar bu açığı kapatırlardı. İkincisi, Hıristiyan Avrupa’nın dışında herkes ezildi. Abdülhamid Osmanlısı Avrupa dışında ezilen bütün milletlerin bayraktarlığını üstlendi. Bunu da görmek lazım. Marks’ın ifadesiyle zincirlerinden başka kaybedecek bir şeysi kalmayanlar misali, dayak yiyenlerin tek bayraktarlığını Abdülhamid dönemi Osmanlısı yaptı ve o yüzden de zaten adam alaşağı edildi. Müslüman olan ya da olmayan insanlar Avrupa’dan yedikleri dayağın feci şekilde etkisinde kaldılar. Kimisi bizim 1920’lerden sonra yaptığımız gibi o parametreyi (Avrupalılaşmayı) kapıp kurtulmayı düşünmüşler, kimisi de direnmeyi tercih etmiştir. Sorunuzun cevabı bu: Yani yenilen dayağın sonucunda müthiş bir aşağılık duygusu. Avrupa’ya karşı çıkan da “nasıl çıkayım?” diye sormuş.</p>
<p>Elimde mızrakla, yayla ve okla mı çıkayım yoksa topa tüfeğe mi kavuşayım? Topa tüfeğe kavuşacağım diyenler ister istemez onun aklını ve yöntemini ithal edeceğiz demişlerdir. Yine Abdülhamid dönemindeki Müslümanların tartışmaları burada bizim için çok yön açıcıdır. Kimisi “biz Müslüman kalalım ama medeniyeti Avrupa’dan alalım” diyor. Bu güne kadar özgün bir Müslümanlık hadisesi çıkmamıştır. Müslümanlık din olarak kendi kendine gelişen bir hadisedir. Özü bir ve aynı kalmakla birlikte bazı ayetlerin zaman ve zemin şartlarına göre yorumlanması çok tabii bir hadisedir. Bunlar bildiğimiz olaylardır. Dolayısıyla Müslümanlıkta ıslahat yapılmalı mıdır yapılmamalı mıdır sorusu havada kalan bir sorudur. Böyle bir derdimiz yok. Bazı Müslümanlar İslam’ı kavmiyetçilik/ırkçılık gibi alıyorlar. “Aman farklı bir ırk bizi bozmasın, içimize karışmasın” gibi algılıyorlar. Böyle bir şey yok. Bu kavim değil, ırk değil; bu bir dindir, ülküdür, idealdir&#8230; Medeniyet babından baktığımızda farklı unsurlardan yararlanabilirsiniz. Ben “diyalog olmaz” dedim. Çünkü o bir din hadisesi. Ama medeniyet konusunda tabii ki dışarıdan etki alacaksınız.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> Hocam, sizin “İngiliz-Yahudi Medeniyeti” tezinizi okudum, sizden de dinledim. Bu İngiliz-Yahudi Medeniyetinin oluşumunda, kapitali elinde bulunduran zümrenin Hollanda üzerinden İngiltere’ye intikali, Yahudi zümrenin para ve bilgi yeteneklerini ortaya koyması; bunun, İngilizlerin teşebbüs gücüyle birleşmesi –ki siz buna akıl izdivacı diyorsunuz- Yahudi para adamlarını, oraya altın taşıyanları anlattığınız yerde sözü illuminati meselesine getiriyorsunuz. Belli ailelerden bahsediyorsunuz. Bu bügün Türkiye’de de çok konuşuluyor. Bunların bir kısmı biraz komplo teorileri gibi duruyor. Siz o işin bilgi ve sermaye boyutunu ortaya koyan izdivacın tarafı olan Yahudilerin bu illuminati tezinde anlatıldığı şeklinde olduğuna mı inanıyorsunuz?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Köprü vazifesi görüyor. Masonluk bu iki uç arasında bir köprü durumundadır. Bunu bana bir şey ilham etti. Kuala Lumpur’da gökdelen diktiler. Petronas kuleleri diyorlar. Bunun inşaatı 90’lı yıllarda başlamıştı. En üst kesimde iki kuleyi birbirine bağlayan bir köprü var. Onu görünce aklıma birden böyle bir ilham geldi: Masonluk İngiliz ile Yahudi unsuru arasında bir köprü görevi gördü&#8230; İkisini birleştiriyor&#8230; Geçişi sağlıyor. Masonlukta büyük ölçüde Yahudi ritüelleri var. Ama İngiliz zihniyeti de orada yer almış durumda. Masonluk iki tarafı kardeşleştiriyor. Evvelemirde Yahudi’yle İngiliz’i “birader” kılıyor. Kardeş, kandan gelen bir şey. Biraderlik genel olarak bir ülkü beraberliğidir. İhvan ise saf inanç birlikteliği manasına gelir&#8230; Yani Müslüman insanların biraradalığına biz uhuvvet diyoruz. Birader ise şer topluluklarının birlikteliği. İşte illuminati masonluğun bir türüdür. İlluminati ana tarikatın dallarından birisidir.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> Hocam şimdi burada “Omurgasızlaştırılmış Türklük” adlı son kitabınız var. Bunun İsmet Özel’in “Kalın Türk”üyle bir akrabalığı var mı?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> İsmet beyin o kitabını görmedim. Burada türkü herhangi bir toplum sınıfıyla özdeş leştirmiyorum. Türklüğün, tarihî ülküsüne aykırı düştüğü kanaatindeyim. O tarihi ülküsü/misyonu, İslam’ın bayrağını taşımaktı.</p>
<p><strong>Talha Hakan Alp:</strong> İsmet Özel’in tezi de öyle. O da “türk” derken özellikle bir ırkı işaretlemiyor.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Sizin bu tesbitinizle tamamıyla örtüşen tarifler ve yaklaşımlar.</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Ben mesela iki şeyin son derece zararlı olduğunu düşünüyorum. Birisi din adamı ve din adamı olmayan ayrımının yapılması. İslam’da böyle bir ayrım yoktur. Herkes dini bilmek mecburiyetindedir. Hangi meslekten olursan ol, kalkıp Cuma namazını kıldırabiliyor olman lazım. Fıkhın belli başlı konuların biliyor olman lazım. İkincisi de asker-sivil ayrımı. Bu da çok kötü bir şey. Sivilleşmek son derece rezil bir iştir. Bu tür konulardan bahsediyorum o kitapta.</p>
<p><strong>Ebubekir Sifil:</strong> Hocam, neler okursunuz?</p>
<p><strong>Teoman Duralı:</strong> Ben evvelemirde eskileri, en başta da filozofları okumaya meyyalim. Yenilerden beni çok etkileyen, derslerine girdiğim ve kitaplarını okuduğum el-Attas var. Seyid Hüseyin Nasr, bir şey söylemiyor gibi geldi bana. Kur’an tefsirinde en çok tuttuğum/sevdiğim adam Yusuf Abdullah&#8230; O, çok sade, dolandırmadan anlatan bir kişi. Medeniyet bahsine gelince, Muhammed Hamidullah hocanın talebesiyim. Ahmed Yüksel Özemre’nin de üzerimde çok emeği vardır. Benim yetişmemde çok önemli yeri olan bir isimdir. Bu eskileri gördükten sonra ukala oluyorsun&#8230; Bir şey beğenemiyorsun artık. Mesela Gazzâlî’den sonra kalkıp da Fazlurrahman’ı okuduğun vakit biraz elin havada kalıyor. Bizim zaten Avrupa’dan büyük farkımız o. Bu klasiklerimizi/büyüklerimizi aşan büyükler çıkmadı. Aristoteles dururken Haidegger okunur mu? Okunur. Kant duruken, Russel okunur. İşte bizim Haideggerimiz, Russelimiz yok. O çapta, o kalibrede filozofumuz yok. İbn Sina’yı aşan bir adam arıyorsunuz&#8230; Hadi aşmasın da İbn Sina o adamı gereksiz kılmasın&#8230; “İbn Sina varken bu adamı ne yapayım?” demeyesin.</p>
<p><strong>M. Fatih Kaya:</strong> Özellikle son yüz-yüz elli yıldır İslam toplumlarında daha ziyade müsbet bilimlere vurgu yapılır oldu. Din artık moda ifadeyle “out”; müsbet bilimler ve felsefe “in” sayılıyor. Soru şu: Felsefe insanın saadeti noktasında zorunlu mudur? Mesela Hz. Peygamber ve Sahabe neslinin düşünüyorum. Onlar bizim anladığımız manada (&#8230;)?</p>
<p>Ş<strong>aban Teoman Duralı:</strong> Saadet vermek felsefenin ödevi değildir. Saadet vermekle yükümlü olan, dindir. Yeni çağda yapılan ise felsefenin dinin yerine konulmasıydı. Felsefe de saadet vermediği için sermayecilik ideolojisi çıktı ve bu ideolojinin insana gösterdiği ülkü/ideal, belden aşağısıdır. Mutluluk ile saadeti karıştırmamak icab eder. Mutluluk, geçici bir şeydir. Bir takım beşerî ihtiyaçlar tatmin edildiğinde mutlanabilirsiniz. Ama iki dakika sonra o ihtiyaç yeniden baş gösterir; yeniden tatmin edilmesi gerekir. Saadet ise ömürlük bir hadisedir. Mutluluk, saadetin karşılığı değildir. O bakımdan saadet, dinin işidir. Sadece bu dünya için değil; din bundan sonraki hayatımızın devamını getiriyor. Çünkü bana ebedî hayatı vaat etmiştir. Felsefe ise bu dünya ile bağlantılıdır. Bu dünya ötesi felsefede yoktur. Felsefe bu hayatla sınırlıdır; aklıl-bâliğ olma ile ölüm arasındaki noktadır. Din, Allah’ın vaz’ıdır. İnsanın üretimine ve müdahalesine açık olmadığı için dinin diyaloğu olmaz. Ayrıca diyalogda bir de uzlaşma meselesi vardır. Ben neyi uzlaşacağım? Bana kalırsa dinlerarası diyalog kültür emperyalizminin bir başka adıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>devamı için bknz:https://drive.google.com/file/d/0ByshBk6ScMl4R2NqRXFId1pTNUE/view?pref=2&amp;pli=1</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/">Şaban Teoman Durali Hoca ile Mülakat</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/saban-teoman-durali-hoca-ile-mulakat/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yankı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yanki/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yanki/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 May 2016 20:52:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Sezai Karakoç]]></category>
		<category><![CDATA[Yankı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12112</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu ramazan, Kur’an-ı Kerim’in insanlığa inişinin 1400. yıldönümüdür. Kur’an, bundan bin dört yüz yıl önce bir kadir gecesinde indi. Ve onun bize gelişinin üzerinden bin dört yüz kadir gecesi geçti. Arı, kendi­ne gelen vahiyle nasıl peteğini örer ve balını yaparsa, müslümanlar da kendi peygamberlerine gelen vahiyle, Kur’an’dan yayılan ışıklarla eşsiz bir medeniyet kur­dular. Yeryüzünde Kur’an şehirlerini yaydılar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yanki/">Yankı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/yanki/kurani-kerim-nicin-parca-parca-indirilmistir/" rel="attachment wp-att-12113"></a></p>
<p>Bu ramazan, Kur’an-ı Kerim’in insanlığa <u>inişinin</u> 1400. yıldönümüdür. Kur’an, bundan bin dört yüz yıl önce bir kadir gecesinde indi. Ve onun bize gelişinin üzerinden bin dört yüz kadir gecesi geçti. Arı, kendi­ne gelen vahiyle nasıl peteğini örer ve balını yaparsa, müslümanlar da kendi peygamberlerine gelen vahiyle, Kur’an’dan yayılan ışıklarla eşsiz bir medeniyet kur­dular. Yeryüzünde Kur’an şehirlerini yaydılar. Kur’an gerçeklerinden, Kur’an’ın sanatından, Kur’an’m sesin­den insan ruhunu bir hakikat sitesine çevirmek birinci işleri oldu müslümanların.</p>
<p>Kur’an’ın inişiyle, dünyaya, öteki dünya da inmiş oldu. Kur’an’m aşılmaz lehimi ve kaynağıyla müslümanı<u>n</u> ruhunda iki dünya kaynaşmış ve birleşmiş oldu.</p>
<p>Bin dört yüz yıldır ki, o, bizim hayat ışığımızdır, gö­ren gözümüz, çalışan kalbimizdir.</p>
<p>Hayatımızın hiç bir çizgisi olmadı ki, oraya, Kur’an-ı Kerim’in tuttuğu bir ayna ve bir ışık bulunmasın. Ya­şayışımızın nice çizgileri, vücuttaki kan damarları gibi, Kur’an çizgileridir.</p>
<p>Atalarımız, her yıl Kur’an’ı bir baştan sona okurlar­dı. Böylece Kur’an-ı Kerim, yavaş yavaş onlann ruhları­na geçerdi. Onun yapraklarına eğile eğile babalarımızın ve annelerimizin yüzünü bir Kur’an aydınlığı kaplardı. İşte bunun için bir müslüman daha ilk bakışta yüzün­den tanınır.</p>
<p>Kur’anla olan bu yakınlık ve dostluk, adetâ kardeş­lik, mü’minin ahlâkını, Kur’an ahlâkıyla donatır.</p>
<p>İslâm medeniyetinin her alanında, unsurları derle­yip toplayarak kaynaklara çıkınız. Göreceksiniz ki, bu kaynaklar gide gide Kur’an’a varacaktır.</p>
<p>Kur’an-ı Kerim, Allah’ın insanlığa armağan ettiği büyük bir medeniyetin ulu kitabıdır.</p>
<p>Tek noktası bile eskimeyen, ölmek nedir bilmeyen diri ve diriltici, içi mucize dolu kitabı.</p>
<p>Bin dört yüz yıldır, savaşlara onu okuyarak başlı­yoruz. Zaferlerimizde, getirdiği yardımcı melekler or­dusuyla en büyük pay sahibi yine odur. Zafer sonunda onun adalet ve merhametiyle esirlere ve yenilenlere insanca davranmış ve tarihimizi lekelemekten korumuşuzdur. Kendi yanlışlıklarımız veya kader gereği yenilmişsek bizi avutan ve onulmaz umutsuzluklardan koruyan, yine şanı büyük Kur’an olmuştur.</p>
<p>Kur’an, insana şifa, toplumlara şifa, medeniyetlere şifa ve tarihe şifa olmuştur.</p>
<p>Ölülerimizi son yolcu edişte ancak onunla yolcu edebilmişizdir. Ölümün dağ ağırlığını ondan başka hafifle­tecek zaten hangi kudret olabilir ki?</p>
<p>Kur’an’ın her çağa hitap eden ayn bir mucize dili var. 20. Yüzyıl da, ayin bölünmesi, mi’raç mucizeleri­nin, dünyacı bir yorum ve usûlle peşinde değil midir?</p>
<p>Her yıl gelen Kadir gecesi, Kur’an’ın mucize yüklü ağırlığıyla, arştan dünya’nın göğüne indiği kutlu gece­dir. O gece okunan Kur’anlar, yukardan kâinatın üstü­ne inen Kur’an’a, yeryüzünden yükselen bir yankıdır.</p>
<p>Bin dört yüz yıldır dünya zamanın üstünde bir kö­pük gibi bu yankıyla çınladı durdu. Dünya kayalığı, arşa, onun yankısıyla, mahcup olamayacağı yüksek bir cevap verebildi.</p>
<p>İnsan, arştan gelen soruya Kur’anla arşın cevabını verdi.</p>
<p>Kıyamete kadar da bu cevabı verebilmemiz için,</p>
<p>Kur’an’ın bizi bırakmayacağına dair Allah’ın sözü var­dır.</p>
<p>Ne mutlu meşalesi Kur’an olan bir ümmete!</p>
<p>Sezai Karakoç,Günlük Yazılar 2</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yanki/">Yankı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yanki/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;ın Anlamını Çarpıtmanın İki Yolu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-anlamini-carpitmanin-iki-yolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-anlamini-carpitmanin-iki-yolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Apr 2016 13:19:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Vahyin Anlamını Çarpıtmak]]></category>
		<category><![CDATA[Kelime ve Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'an'ın Anlamını Çarpıtmanın İki Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Soner Duman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10800</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kur’an, ilahî vahyin anlamını çarpıtan üç gruptan söz eder: a) Ehl-i kitab: Kur’an, ehl-i kitabı “sözü, bağlamından saptırdıkları / çarpıttıkları” gerekçesiyle eleştirir. b) Bedevîler: Kur’an bedevîlerin Allah’ın indirdiğinin hududlarını bilmeme konusunda herkesten daha önde geldiklerini belirtir. c) Kalplerinde eğrilik olanlar: Kalplerinde eğrilik olanların, müteşabih âyetleri kendi arzularına göre yorumlamanın peşine düştüğünü söyler. Her üç grubun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranin-anlamini-carpitmanin-iki-yolu/">Kur’an’ın Anlamını Çarpıtmanın İki Yolu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/kuranin-anlamini-carpitmanin-iki-yolu/indir-110/" rel="attachment wp-att-10801"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10801" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/04/indir.jpg" alt="Kur'an'ın Anlamını Çarpıtmanın İki Yolu" width="458" height="282" /></a></p>
<p>Kur’an, ilahî vahyin anlamını çarpıtan üç gruptan söz eder:</p>
<p><strong>a) Ehl-i kitab:</strong> Kur’an, ehl-i kitabı “sözü, bağlamından saptırdıkları / çarpıttıkları” gerekçesiyle eleştirir.</p>
<p><strong>b) Bedevîler:</strong> Kur’an bedevîlerin Allah’ın indirdiğinin hududlarını bilmeme konusunda herkesten daha önde geldiklerini belirtir.</p>
<p><strong>c) Kalplerinde eğrilik olanlar:</strong> Kalplerinde eğrilik olanların, müteşabih âyetleri kendi arzularına göre yorumlamanın peşine düştüğünü söyler.</p>
<p>Her üç grubun çarpıtması da Kur’an kelimeleri üzerinde iki şekilde oynama yaparak olmaktadır:</p>
<p><strong>a) Kelimelerin anlamını genişletmek:</strong></p>
<p>Bu, kelimelerin kapsamını Kur’an’da kastedilenden daha fazla genişleterek Allah’ın kastetmediği şeyleri âyetin kapsamına katmak suretiyle olur Bu, dine ekleme yapmak, dinde olmayanı dine katmak anlamına gelir. Söz gelimi Kur’an’da geçen “hikmet”, “şirk”, “takva” gibi kelimelerin kapsamını bu kelimelerin tarihsel süreçte kazandığı yeni anlamlarla doldurmak bu şekilde bir tahrife yol açar.</p>
<p>Buna günlük hayattan bir örnek verelim. Bir kimse çocuğuna “kitap oku!” demiş olsun. Çocuk, “babacığım ben televizyonda belgesel izliyorum. Bu da bir tür okumaktır” diyerek “okumak” kelimesinin anlamını tamamen kendi keyfine göre genişlettiğinde babasının “kitap oku!” emri ile kastettiği anlam berhava olacaktır.</p>
<p><strong>b) Kelimelerin anlamını daraltmak:</strong></p>
<p>Bu, kelimelerin kapsamını Kur’an’da kastedilenden daha dar tutarak Allah’ın kastettiği şeyleri âyetin kapsamından çıkarmak suretiyle olur. Bu, dinden olan şeyleri dinin kapsamı dışına çıkarmak, dinde eksiltme yapmak anlamına gelir. Söz gelimi Kur’an’da geçen “ribâ”, “zina”, “meysir” gibi kelimelerin kapsamını sadece cahiliye döneminde yer alan tefecilik, fuhuş ve bazı kumar türleriyle sınırlandırdığınızda o kapsamda yer alması gereken şeyleri bir çırpıda dışarıda bırakmış olursunuz.</p>
<p>Buna günlük hayattan örnek verelim: Bir anne çocuğuna “çocuğum yemeğini ye!” dediğinde, çocuk “anne ben önüme koyduğun bu şeyi yemekten saymıyorum, onun için yemiyorum!” dese annenin “yemek” ile kastettiği anlamı, kendi arzusuna göre daraltmış olacak, annenin emir vermekten maksadı boşa gidecektir.</p>
<p>Kelimenin anlam ve kapsamını Allah’ın muradına uygun bir şekilde belirlemek yalnızca sözlük marifetiyle yapılabilecek bir şey değildir. Zira kelimeler canlı organizmalara benzer. Nasıl ki insan bedeni, yaşadığı sürece devamlı bir değişime tabi oluyorsa kelimeler de kimi zaman anlam genişlemelerine, kimi zaman anlam daralmalarına uğrarlar. Bir kelime zaman içinde konulduğu anlamdan başka bir anlam için mecaz olarak kullanılmaya başlanabilir.</p>
<p>Kur’an kelimelerinin orijinal anlam ve kapsamına ulaşmanın yegâne yolu, bu kelimelerin kapsamını başta Resûlullah (s.a.v.) olmak üzere Kur’an’ın ilk muhataplarının yaşantısında aramaktır.</p>
<p>Kur’an’ı “kendi kendini izah eden bir metin” olarak kabul edip Sünneti, siyeri ve selefin yaşantısını hesaba katmaksızın yapılacak her türlü Kur’an okuması son kertede ya Allah’ın dediklerini sınırlayan ya da O’na demediğini dedirten bir sonuca çıkacaktır.</p>
<p>(Not: Yukarıda Kur&#8217;an kelimelerinin orijinal anlamını tespitin sadece sözlüklerle sağlanamayacağını söyledim. Bununla birlikte bu tespitim, kesinlikle sözlüklerin önemini göz ardı ettiğim anlamına gelmiyor. Kur&#8217;an kelimelerinin orijinal anlamını tespit konusunda Rağıb el-Isfahanî’nin el-Müfredat adlı eseri, Kur’an üzerinde inceleme-araştırma yapacaklar için olmazsa olmaz bir kaynaktır.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Soner Duman Hoca</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranin-anlamini-carpitmanin-iki-yolu/">Kur’an’ın Anlamını Çarpıtmanın İki Yolu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-anlamini-carpitmanin-iki-yolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;ân&#8217;ın Harfen Tercümesi Mümkün Değildir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-harfen-tercumesi-mumkun-degildir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-harfen-tercumesi-mumkun-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 01 Oct 2015 14:32:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Çetin]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça Öğrenmek için Gereken İlimler]]></category>
		<category><![CDATA[Arapça Öğrenmek için Greken İlimler]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'ân'ın Harfen Tercümesi Mümkün Değildir]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim Tercümesi]]></category>
		<category><![CDATA[Meal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9407</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Teâlâ Kur’ân&#8217;ı Arabî olarak Rasûlü&#8217;ne indirmiştir. Arabcayı öğrenmek için evvelâ iki kaynak olarak lafız ve mana tabirini öğrenmek lazımdır. Sonra ıstılah, teşbih, vadı&#8217;-i mahsus, ilm-i nahuv, ilm-i sarf, ilm-i mantık, ilm-i meânî, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i usûl-i din, ilm-i usûl-i hadis, ilm-i kelam, ilm-i fıkıh, ilm-i lügat, ilm-i hadis, ilm-i te&#8217;vil, ilm-i ahlak ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranin-harfen-tercumesi-mumkun-degildir/">Kur’ân’ın Harfen Tercümesi Mümkün Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9408" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/10/indir-1.jpg" alt="Kur'ân'ın Harfen Tercümesi Mümkün Değildir" width="448" height="281" /></a></p>
<p>Allah Teâlâ Kur’ân&#8217;ı Arabî olarak Rasûlü&#8217;ne indirmiştir. Arabcayı öğrenmek için evvelâ iki kaynak olarak lafız ve mana tabirini öğrenmek lazımdır. Sonra ıstılah, teşbih, vadı&#8217;-i mahsus, ilm-i nahuv, ilm-i sarf, ilm-i mantık, ilm-i meânî, ilm-i usûl-i fıkıh, ilm-i usûl-i din, ilm-i usûl-i hadis, ilm-i kelam, ilm-i fıkıh, ilm-i lügat, ilm-i hadis, ilm-i te&#8217;vil, ilm-i ahlak ve ilm-i tezkiye-i nefs gibi alet ilimleri ile Kur&#8217;an ayetleri mana edilebilir. Bununla beraber ulemâ, Kurân-ı Azîm-üş-Şân&#8217;ı hiç bir zaman bu ilimler­le hududlandırmamışlardır. Cumhûr-u ulemâ-i din, biricmâ&#8217; şöyle dedi­ler: Nasıl ki Kur&#8217;an kelimelerinde manalar varsa, zaman zaman tecelli ve tezahür ediyorsa, öylece harflerin manalarında da işaretler vardır.</p>
<p>Ve gelecek zamana aid gizlenmiş bahisler vardır. Ayet-i celîlenin muayyen nazm-ı şerifleri vardır. Bilhassa İlâhî maksadlar vardır&#8230; Hem nasıl ki kelime-i şeriflerin hakîkî manaları varsa, öylece de kudsî işaretler vardır. Şu halde Kur*ân-ı Azîm-üş-Şân&#8217;ın manalarını kuşatacak tam tercümesi mümkün olamaz. Kurân-ı Mübîn&#8217;e şumullü, bütün manaları kuşatıcı, Kur&#8217;an-ı Azîm-üş-Şân&#8217;ın hakikatlerini câmi’ bir tercüme bulunamaz. Görülmez mi, bir beşerin telifini tercüme etmekte bile, lafızların tam manalarını ve müellifin maksadlarını bilmek çok güçtür.</p>
<p>Kur&#8217;an Allah Teâlâ&#8217;nın kelâmıdır. Ulemâ kendi asırlarında çeşitli çaba harcamakla, ancak kuvvetlerine göre Kuran&#8217;dan manalar çıkarmışlardır. Beşerî tâkat- leri nisbetinde, ihtisas gördükleri ilme göre, İlmî noktaları Ondan istinbat etmişlerdir. Artık müfessirlerden her biri tâkatleri nisbetinde gerçekleri ortaya koymakla beraber, bazı noktaları sonradan gelen ulemâya bırak­mışlardır; zerrenin taksimi gibi.. Halbuki zerrenin taksimi bu asırda tahakkuk etmiştir. Şu andaki mevcud taksimden başka yeni yeni buluş­larla, yeni yeni taksimler de olabilir.</p>
<p>“&#8230;O gaybı bilendir; (şöyleki) O&#8217;nun ilminden göklerde ve yerde hiçbir zerre miskal gizli değil; bundan daha küçüğü ve (bundan) daha büyüğü yoktur ki, kitâb-ı mübînde mahfuz olmasın. ” [Se’be,3]</p>
<p>Bugün anlamadıklarını yarın anlayacaklardır. Öyleyse harfen Kur&#8217;ân&#8217;ın tercümesi gayrı mümkündür. Bununla beraber Kur&#8217;an yazısının resmi, tevkifidir tevfîkî değil. Yani Kur&#8217;ân&#8217;ın nazmının muayyen resmi dışındaki yazılar ve şekiller dahi, manasına zarar verir. Rastgele şekil olmaz. Çünkü ayetler kendi nazm-ı şerifleri dışında okunamaz. Arabi olarak indiği için Arabi olarak okunması farzdır ve ancak o nazımla okumak ibadettir. Bunun içindir ki Mushâf-ı şerifin nazmına tayin edilmiş kitab, abdestsiz ele alınmaz. Tercümeye gelince; Kur&#8217;an olmadığından, abdestsiz alınır veya alınmaz diye ihtilaflıdır.</p>
<p>İmâm-ı A&#8217;zam rahimehullahu Teâlâ&#8217;ya isnad olunan &#8220;Arabcadan âciz olan kimsenin tercüme olarak kıraati caizdir&#8221; sözüne gelince, ¡mam kendisi bu sözden rücû&#8217; etmiştir. Bir müctehid kendi sözünden rücû&#8217; ettiyse, gayrı onun görüşüyle amel edemez. Kıraatten âciz olan; teşbih, tehlîl söyler. İmam Ebû Yusuf ve İmam Muhammed&#8217;e nisbet edilen kavil daha kuvvetlidir, ‘’el-Gur’an’’= Kur&#8217;ân-ı Kerîm, Asrı saadetten şimdiye kadar Mushaflarda tayin edilmiş Arabi nazmının özel ismidir. Hatta bu nazmın dışında Arabi olsa bile, ona Kur&#8217;an denilmez.</p>
<p>Bunun içindir ki fukaha “Arabi nazmının dışında zikir ve dua mekruhtur” dediler. Nitekim İbni Âbidin Reddi Muhtar&#8217;ın birinci cildinin ezan bahsinde: “Kur&#8217;an Mushaf­larda tayin edilmiş elfâz-ı şeriftir.” demektedir. Diğer fıkıh kitabları da bunda ittifak ediyorlar. Öyle ise Ondan başkasına Mushaf denilemez; her ne kadar abdestsiz alınmaz denilse de..</p>
<p>“Elif lâm Râ&#8217;dan Allah Teâlâ ne murad ettiyse, Kendisi bilir. Bu, açıklayan kitabın ayetleridir. Hakîkaten Biz onu (manasına) akıl erdiresiniz diye Arabî bir Kur&#8217;an olarak indirdik.” [Yusuf,1-2] buyrulmuştur.</p>
<p>Arabi nazmının fesâhat, belâğat ilimlerini haiz kelimelerinin incelik­leri, manalarının sırları, bilginleri için gizli değildir.. Normal dillere kıyas edilemez. Kur&#8217;ân-ı Hakim Arabca&#8217;ya icaz ilmini ve i&#8217;câzı, yani mu&#8217;cizeyi katmıştır. Bu sayede, beşerin âciz kalacağı beyanda, Kur&#8217;an âciz kalma­mıştır.</p>
<p>Nitekim Hanefîlerden usûl-u fıkıh ulemâsı şöyle dediler:</p>
<p>Kur&#8217;an&#8217;da her bir lafzın, sîga ve lügat itibariyle, dört ciheti vardır.</p>
<p>Mesela &#8216;nin; maddesi ve harekesi olmak üzere, lügat ve sîgasının dört ciheti var:</p>
<p>Harflerine bakılır, bundan vuruş fiili; harekesinden zaman, yani mazi; birfâile nisbetinden vukûu veyahud vukûunun yokluğu anlaşılır.</p>
<p>Vukûu halinde; zamanı, mekanı, sebebi araştırılır. Nüzul sebebi başlı başına bir ilimdir.</p>
<p>İsim, fiil veyahud harfin; mutâbıkî, tazammunî, lâzımî manası tesbit edilir. Bundan, maksud olan mana tesbit edilir.</p>
<p>Nazım ve nazmın gösterdiği maksad itibariyle, lafzın ciheti yirmi kısımdır:</p>
<p><strong>a]</strong>Has, yani bir tek manayı gösteren; âmm, manasındaki tüm ferdle- rini kuşatan; müşterek, müşterek manalarının hepsini kuşatmayan; müevvel, kuşattığı manalarının birine tahsis ve tayin edilendir.</p>
<p><strong>b]</strong>Tahsis ve tayin edilen lafız da, mücerred sîgasıyla manasını bildi­rirse zâhir; tevili kabul etmeksizin, gayrıyla manasını bildirirse nass; tevili kabul etmeksizin, neshi kabul ederse müfesser; asla neshi kabul etmezse muhkemdir. Bu itibarla, her bir lafza dört mana tekâbül eder. Mesela zâhirî lafzın sîgasında kapalılık varsa hafî; maddesinde varsa, müşküldür. Müşkül de, idrak edilebiliyorsa mücmel; idrakinden ümid de kesilirse, müteşâbihtir.</p>
<p><strong>c]</strong>Kendi manasında kullanılan lafız hakîkî; kendisine tayin edilen mananın dışında kullanılırsa mecazdır. Mecaz da, kolaylıkla manasını ifade ederse sarih; etmezse kinayedir.</p>
<p><strong>d]</strong>Murad olan manaya vukuf bakımından lafız dört kısımdır: Lafız, vasıtasız manasını gösterirse nasstır; vasıtayla gösterirse işarettir; ma­nasıyla gösterirse delâlet-i bilmanadır. Cümlenin tümüyle gösterirse, iktidâdır. Usulcüler, birinciye ibâret-un-nass, İkinciye işâret-un-nass, üçüncüye delâlet-un-nass; dördüncüye iktidâu-n-nass demişlerdir.</p>
<p>Böyle olunca Kur&#8217;ân&#8217;ın îcaz ve i’câzını sarfı nazar ederek, normal gayrı Arabî meallere bakıp mana çıkarmak; yahud onu, aslının aynısı bilip inanmak korkunç hatadır. Buna misal verebiliriz: El-İsrâ sûresinin 29&#8217;uncu ayetini ele alalım:</p>
<p>Meal yazanlardan biri, bu ayetin lâzımî manasını, diğeri tazammunî manasını, diğeri mutâbıkî manasını almış; bununla beraber ayetin tam karşılığını koyamamışlardır. Böylece ayetteki belâğati, tasviri, kinayeyi kaybetmiş ve sadece mecâzî manayla iktifa etmişlerdir. Ve böylece mealden dolayı mana çok kısırlanmış oluyor. Nitekim</p>
<p>“Elini boynuna bağlı olarak asma. Onu büsbütün de açıp saç­ma. Sonra kınanmış, pişman bir halde oturup kalırsın.”[ H.Basri Çantay] “Elini boynuna bağlayıp cimri kesilme, büsbütün de açıp tu­tumsuz olma, yoksa pişman olur, açıkta kalırsın.” [Diyanet İşl.Bşk.lığı -1986]</p>
<p>“Elini boynuna bağlı kılma (cimri olma) ve büsbütün de onu açıp israf etme ki, sonra kınanmış olursun ve eli boş açıkta kalırsın.” [Fikri Yavuz]</p>
<p>“Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kay­bettiklerinin) hasretini çeker kalırsın.” [Ali Özek başkanlığında bir heyetçe ha­zırlanıp, Suudi Arabistan Krallığınca tedkik ettirilerek bastırılan mealden -1987]</p>
<p>“Elini boynuna bağlayıp cimri olma. Büsbütün de açıp tutum­suz olma. Sonra pişman olur, açıkta kalırsın.” [Milliyet gazetesinin özel ila­vesi. Gazete bünyesinde kurulan bir heyetçe diğer meallerden istifadeyle.] diye yazmışlar.</p>
<p>İşte görüldüğü gibi ‘’velatechel yadeke meğluleten ila ungike’’ cümlesinin “Elini boynuna bağlı olarak asma.” ; “Elini boynuna bağlayıp cimri kesil­me,” ; “Elini boynuna bağlı kılma (cimri olma)” ; “Eli sıkı olma;&#8221; “Elini boynuna bağlayıp cimri olma.” meallerinde, ayet-i kerîmenin Arabî olan nazmının fesâhat ve belâğati gibi, hüküm ve ifade ettiği mana da kaybolmuştur.</p>
<p>Birinci sûrette, imanlı olmayan birisi; “elini boynuna bağlı kılma”nın manası nedir?</p>
<p>ikinci sûrette; “cimri kesilme” cümlesinden önceki, “elini boynuna bağlayıp” sözünün ne anlamı var? Ne demek isteniliyor? diye soracaktır.</p>
<p>Üçüncü sûrette, bilir bir kişi; “eli sıkı olma” denmekle, mealin, ayetin nazmından alâkası tamamen kesilmiştir, demez mi?</p>
<p>Kaldı ki, yukardaki ayet-i kerîmenin ifade ettiği yedi hüküm kaybol­muştur:</p>
<p><strong>1 &#8211;</strong>Ayet-i kerîmedeki, nehyin has, hitabın umum olması, yukardaki hiçbir mealde ifade edilmemiştir. Çünkü Rasûl-u Muhterem&#8217;de cimrilik ve israf yoktu ki, nehyedilsin. Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem, ümmetin mümessili, lideri olduğundan, kendisine emredilmiş, hitab ümmete tevcih edilmiştir. Nitekim bilâ teşbih, en büyük âmir, bir müdüre “şunu yap” der. Tabiî ki yapacak müdür değil, müdürün idaresi altında olanlardır.</p>
<p><strong>2-</strong>‘’meğlulete’’, ellerin boyunda kelepçelenmesi demektir. Istılahta, hayrdan gerilenmek manasındadır. Binaenaleyh Allah&#8217;ın rızası olmadığı yerde harcamamak, cimrilik değildir, sıkkınlık değildir ki, “eli sıkı olma, cimri olma” diye mutlak nehyedilsin. Binaenaleyh burada nehyedilen mutlak cimrilik değil, mukayyed cimriliktir ki, hayr yapmaktan geri kal­maktır.</p>
<p><strong>3</strong> –‘’bes’’; eli uzatmak, yaymak, açık el manasındadır. Bunda olan nehiy dahi mutlak değil ki, “Onu büsbütün de açıp saçma” denilsin. Bilakis bu da kayıdlıdır. Nitekim aslî ihtiyacın dışında tüm malı vakfet­mek, sadakaya vermek, malı savurmak değildir. Yakînî imana sahib olanın, Ebû Bekr Sıddîk&#8217;a ittibayla, tüm malını vermesi israf olmaz. Amma bunun aksi, bir kuruşu Allah&#8217;ın hoşuna gitmeyecek yere vermek, ittifakla israftır.</p>
<p><strong>4-</strong>Tegğude’’.; kelimesi, sayrûret yani bir halden diğer bir hale naklolmak manasındadır. Binaenaleyh “oturup izzet halinden zillet haline dönüşür­sün” demek olur. Ve bu takdirde</p>
<p><strong>5-</strong>‘’‘’ malume’ “kendi kendini kınamış, halk tarafından kınanmış, Allah tarafından kınanmış olursun” demek olur.</p>
<p><strong>6-</strong>‘’mahsure “iş görmez, üzüntüden hasret çeker, imkanlarını kaybetmiş olursun” demektir. Nitekim, iş bulamayan kimse &#8220;elim kolum bağlandı&#8221; der.</p>
<p><strong>7-</strong>‘’feteghude’’kelimesindeki &#8220;fâ&#8221; harfi, iki nehyin cevabıdır. Yani cimri olmak süratinde, kınanmış; israf etmek sûretinde iş görmez hale gelir, imkanlarını kaybetmiş olursun demektir.</p>
<p><strong>İşte bu yedi itibarla, yukardaki ayet-i kerîme, istiâre ve mecaz yo­luyla altı şiddetli tasvir üzere vârid olmuştur:</strong></p>
<p><strong>1</strong> -insanın Allah yolunda malını harcamamak hali, yani manevî olan cimrilik duygusu, eli boynuna kelepçe ile bağlanmış kimsenin haline benzetilerek; “cimri olma” yerine “elini boynuna bağlı kılma” buyrulmuştur. Tabiî ki bu, &#8220;cimri olma&#8221; demekten daha üstün bir manayı ifade eder. Şimdi “elini boynuna bağlı olarak asma” diyen mealci, tasvire riayet etmiş; ayette kasdedilen manayı ifade edememiştir. Bü tasvire riayetle beraber parantezli veya parantezsiz “cimri olma” ilavesini yapanlar, bir yerde hakîkatle mecazı, yani benzeyen ve benzetilen halleri biraraya getirerek, hem tasviri, hem hakîkî manayı kaybetmiş olur. Onun için okuyan çelişkiye düşer ve soru sormaya mecbur kalır, imanını da kaybetmezse iyi.. “Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma.” diyen mealci ise, cesaretini kullanarak, Allah Teâlâ&#8217;nın kelâmını beşerin ke­lâmı gibi basitleştirmiş, kısırlaştırmış ve okuyucuyu büsbütün şaşırtmıştır.</p>
<p><strong>2-</strong>Cimri bir kimsenin, arkadaş ve yardımcısı olmadığından, akrabası çok olsa dahi cimriliğinden dolayı kendisini terkettiklerinden; dünyevî bir işi görmekte âcizlik hali, eli kolu göğsüne ve boynuna bağlı kimsenin haline benzetilerek, ayet-i kerîmede, benzeyende kullanılacak alet ve edevatlar, benzetilen vasfında kullanılmış ve böylece pintinin dünyadaki manevî olan şahsiyeti, bağlı olan şahsın sûretiyle beyan buyrulmuştur. Bu da dünyada pintinin cezasının ifadesidir. En veciz, en güzel tasvir, ayetin Arabî nazmındadır. O nazımdan “Kelepçeli elini, boynuna bağlı olarak astırma” diye meal vermek, bir parıltı olur. Keşke Haşan Basri Çantay “Elini boynuna bağlı olarak asma” mealinde, &#8220;kelepçe&#8221; lafzını ilave etseydi.</p>
<p><strong>3-</strong>“Cimri olma” yasağı; zekat gibi mâlî farzları terkeden pintinin ahirette malıyla kelepçelenmesi vasfı üzere, tasvir, istiâre ve mecaz yo­luyla, “Kelepçeli elini, boynuna bağlı olarak astırma” sûretinde ifade edilmiştir. Sebeb olan cimrilik yerine, sebebin meydana getirdiği bağ­lanmak zikredilmiştir. Nitekim</p>
<p><strong>4-</strong>Cimrilik; eli maddî tasarruftan engelleyen ve eli kolu, göğse ve boyna bağlayan ve dolayısıyla avret mahallini açılması halinde gizle­mekten güçsüz bırakan kelepçeye benzetilip “Kelepçeli elini, boynuna bağlı olarak astırma” buyrularak, “cimri olma” yasağı, teşbih ve mecaz yoluyla beyan edilmiştir. Bu takdirde cimrinin dünya ve ahiretteki hali, ikisi birlikte beyan edilmiştir.</p>
<p><strong>5-</strong>Kelepçe eli bağladığı gibi, cimrilik de, ruhu, kalbi ve hatta aklı bağlar. Bu takdirde, ruha nazaran cimrilik yerine, maddi olarak el ve elin boyna kelepçelenme fiili zikredilmiştir. Çünkü ; mücerred elin ke­lepçelenmesi değil, elin boyunla birlikte ve göğüs çukurundan çenenin ucuna demirin takılmasıyla kelepçelenmesidir. İşte bu manevi kelep­çeden dolayıdır ki, cimriden zekat ve sadaka istenildiği vakitte, ruhu ve aklı sıkılır; hemen eli boynuna gider&#8230; işte bu hal beyan edilmiştir.</p>
<p><strong>6-</strong>Yine istiâre ve temsil yoluyla, dünyada Allah Teâlâ&#8217;nın izni olma­dığı yerde, mesela ma&#8217;siyette malını harcayan kimsenin, ahiretteki iflas hali, dünyada malını saçıp savuran ve bu yüzden imkansızlığa duçar olan savurganın haliyle temsil edilerek, “Ve onu büsbütün saçıp savurma” demekle ifade edilmiştir.</p>
<p>Bu altı itibarla, cimrilik ve israfın akibeti birdir, ikisi de kötü haslet­lerdir. Ancak bu itibarlar, ayetin Arabî nazmına bakıldığı zaman anlaşılır. Ve böylece mealler, ayetin manalarını kısar.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Bu takdirde “Hayr ve hasenatta cimrilik yapanın misali, eli kelepçelenmekle maddî tasarruftan mahrum olan kimsenin mi­sali gibidir. Öyleyse cimrilik yapma.. Allah Teâlâ&#8217;nın hoşnut olma­yacağı yerde malı harcamanın misali, malını saçıp savurmakla büsbütün iflasa uğrayan savurganın misali gibidir. Öyleyse savur­gan olma.. Aksi takdirde, birinci sûrette kınanır; ikinci sürette, piş­man olup hasret çekersin.” şeklinde meal vermek, akılcılık değil mi, ayet değiştirilmiş olmuyor mu?</p>
<p><strong>Cevab:</strong> Hayır. Ayetin ilimle mana edilmesi süretinde dahi, mutlaka ya diğer bir ayetle, yahud birinci müfessiri Hazreti Peygamber sallallâhu aleyhi ve sellem&#8217;in hadîsiyle mana etmek gerekir. Meal yazmaktan maksad, ayetin manalarını hududlandırmak değil, bilenler için ayetin sûretini, bilmeyenler için manasını göstermektir. Çünkü meal, ayetin tam karşılığı değildir. Onun için şerhsiz meal okumak, dinden imandan uzak­laştırabilir. Ayetten mâadâ, hadislerle bu ayet mana edilmiştir.</p>
<p>Nitekim Müslim ve Buhârî&#8217;nin ittifakla tahric ettikleri Ebî Hureyre&#8217;den gelen bir rivayette Rasûlullah sallallâhu aleyhi ve sellem şöyle buyur­muştur:</p>
<p>“Cimri ile cömerdin misali, üzerlerinde, ellerini memelerine ve gırtlaklarına sıkıştıran demirden zırhlar bulunan iki adamın misali gibidir. Cömert her sadaka vermek istediğinde, zırhı, parmak uçla­rını kaplayıncaya kadar genişler ve iz bırakmaz. Cimri bir sadaka vermek istediğinde, zırhı büzülür ve her halkası yerini alır (daralır).”</p>
<p>Yukardaki ayet-i kerîme ve bu hadîs-i şerîf, cimrilik ve israfı men etmekle iktisadı emretmiştir. İktisad; tefrit hali olan cimrilik, ifrat hali olan savurganlıktan âzâde itidaldir. Yani iktisad, ilk önce ihtiyaçları tesbit et­mek, sonra şeriatin izni çerçevesinde malı harcamaktır.</p>
<p>Ferd ve toplumu zilletten çıkaran, iktisaddır. Şer&#8217;an verilmesi gerekli nafile ve farz sadakayı vermekte çekimserlik, cimrilik&#8230; şer&#8217;î iznin dışında okunsun fikri; Kur&#8217;ân&#8217;a hücum olduğu gibi, Tevrat ve Incil&#8217;i</p>
<p>Değiştiren bir kuruş vermek, israftır. Binaenaleyh kafirlerin tarif ve tatbik ettikleri iktisad, hem cimrilik hem de israftır.</p>
<p>El-insaf.. Hristiyanlar İncillerini, aslından yabanî dillere naklettikle­rinden tahrif ettiler. Kur&#8217;ân&#8217;ın meali de böyle; bir tahrife, bir tağyire sira­yet eder. Vaktiyle Ezher müderrislerinden Muhammed Mustafa Merâğî ve ardınca gidenlerin, sadece Kur&#8217;an meali okunsun diye fetva vermele­ri üzerine, Şeyh-ul-İslam Mustafa Sabri, reddiye olarak Mes&#8217;elet-u Tercümet-il-Kur&#8217;an adlı eserini yazmış; aklî ve naklî delillerle onları red­detmiştir. Ayrıca Mısırlı Muhammed Abdullah Diraz, Fransızca ve Arabca mealcilerin reddi için, En-Nebeu-I-Azîm ani lKur&#8217;ân-il-Kerîm eserini yaz­mıştır. Fakat ben bu eseri görmedim.</p>
<p><strong>Neticei meram,</strong> Ehli Sünnet vel Cemaat ulemâsının ittifakıyla, Kur&#8217;ân&#8217;ı meallere hasretmek, indî görüşlerle mana etmek, Kur&#8217;ân&#8217;ı tah­riftir. Ve bu mealleri okuyanlar da, doğruyu bulmak yerine sapmak­tadırlar.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranin-harfen-tercumesi-mumkun-degildir/">Kur’ân’ın Harfen Tercümesi Mümkün Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuranin-harfen-tercumesi-mumkun-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ehl-i Sünnet&#8217;in İnanç Esasları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 11 Aug 2015 20:31:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Ehli Sünnet Mezhebi]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İmam-ı Rabbani]]></category>
		<category><![CDATA[İmamet ve Hilafet Konusu]]></category>
		<category><![CDATA[İmanın Artıp Eksilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'ın Varlığı ve Sıfatları]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük Günah Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyamet Alametleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kabir Hayatı]]></category>
		<category><![CDATA[Kulların Fiilleri; Hayır ve Şer]]></category>
		<category><![CDATA[Kuran-ı Kerim]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler ve Vazifeleri]]></category>
		<category><![CDATA[Rü'yet]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe Arasındaki Olaylar ve Görüş Ayrılıkları]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9241</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şimdi kısaca Ehl-i sünnet&#8217;in inanç esaslarını açıklayalım. Da­ha sonra inançlarımızı buna göre düzeltip bizi bu çizgi üzerine sa­bit kılması için Allah Subhânehû&#8217;ya yalvaralım. Allah&#8217;ın Varlığı ve Sıfatları Allah (c.c) zâtıyla mevcuttur ve varlığının başlangıcı yoktur (kadîmdir). O&#8217;nun dışındaki her şey onun yaratmasıyla mevcut olmuş ve bu sayede yokluktan varlık sahnesine çıkmıştır. Allah Sübhânehû’nun varlığının sonu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/">Ehl-i Sünnet’in İnanç Esasları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9242" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501.jpg" alt="Ehl-i Sünnet'in İnanç Esasları" width="408" height="275" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501.jpg 408w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/08/RX18501-300x202.jpg 300w" sizes="(max-width: 408px) 100vw, 408px" /></a></p>
<p>Şimdi kısaca Ehl-i sünnet&#8217;in inanç esaslarını açıklayalım. Da­ha sonra inançlarımızı buna göre düzeltip bizi bu çizgi üzerine sa­bit kılması için Allah Subhânehû&#8217;ya yalvaralım.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ın Varlığı ve Sıfatları</strong></p>
<p>Allah (c.c) zâtıyla mevcuttur ve varlığının başlangıcı yoktur (kadîmdir). O&#8217;nun dışındaki her şey onun yaratmasıyla mevcut olmuş ve bu sayede yokluktan varlık sahnesine çıkmıştır. Allah Sübhânehû’nun varlığının sonu yoktur, ezelîdir. O&#8217;nun dışındaki her şey hâdistir, sonradan meydana gelmiştir. Ezelî olan her şey ayın zamanda ebedîdir. Sonradan meydana gelen her şey aynı zamanda fânidir; yok olmaya mahkûmdur.</p>
<p>Allah Sübhânehû tektir; ne varlığının zorunluluğu konusun­da ne de ibadet edilmeyi hak etme konusunda eşi ve ortağı yoktur. Varlığı zorunlu olmak ondan başka hiçbir şeye yaraşmaz. Ondan başka hiçbir şey kendisine kulluk yapılmayı hak edemez.</p>
<p>Allah Sübhânehû&#8217;nun kâmil sıfatları vardır. Hayat, ilim, se­mi&#8217; (işitmek), basar (görmek), kudret, irade, kelam ve tekvin (meydana getirmek) bu sıfatlardandır. Bu sıfatların her biri ezelî olup Allah&#8217;ın zâtıyla kaimdir. Bu sıfatların sonradan ortaya çıkan (yaratma, görme, diriltme, öldürme, rızık verme&#8230;) gibi özellikleri o sıfatların ezelî olmalarına zarar vermez. Sıfatların ilgili olduğu şeylerin yaratılmış olması, sıfatların ezelî olmasına mâni değildir. Felsefeciler akıllarının kıtlığı, Mu&#8217;tezile mensupları da sapkınlığı sebebiyle yaratanın yaratılmış olanla ilişkisinin, ilişkide olan sıfa­tın hâdis olduğuna delil saymış ve Allah&#8217;ın kâmil sıfatlarını inkâr etmiştir.</p>
<p>Felsefeciler bundan başka, sonradan yaratılmışlık (hudûs) alameti gördükleri, değişime yol açtığı için Allah&#8217;ın cüz&#8217;iyyâtı (ti­kelleri) bilemeyeceğini savunmuştur. İki grup da gerçekte İlâhî sı­fatların ezelî olduğunu fakat bu sıfatların sonradan olan yaratıl­mışlarla ilgili ilişkisinin hâdis olduğunu bilememiş, sıfatların ken­dileriyle bu sıfatların ilişkilerini birbirinden ayırt edememişlerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû noksanlık ifade eden her türlü vasıftan uzaktır. O cevher ve cisimlere ait özelliklerden ve bunların gerek­tirdiği şeylerden münezzehtir. Allah&#8217;ın yüce zâtı hakkında zaman, mekân ve yön gibi şeyler söz konusu olamaz. Bütün bunlar Allah­&#8217;ın yaratmasıyla var olmuş şeylerdir.</p>
<p>İşin özünü anlayamamış bir cemaat, Allah&#8217;ın arşın üstünde olduğunu ifade etmiş ve Allah&#8217;ın yukarıda olduğunu ileri sürerek yön isnadında bulunmuştur. Arş ve arşın içine aldığı her şey son­radan meydana gelmiş olup Allah&#8217;ın yarattığı şeylerdir. Sonradan yaratılmış bir şeyin ezelî yaratıcının mekânı ve karargâhı olması nasıl düşünülebilir?</p>
<p>Şu var ki, arş Allah&#8217;ın yaratıkları arasında en şerefli olan ve en fazla nuraniyet ve berraklık ihtiva eden şeydir. Bu nedenle arş, yaratıcının yüceliğini en açık biçimde yansıtması için aynalık hükmüne layık görülmüştür. Nitekim bu yansıtma özelliği saye­sinde ona Allah&#8217;ın arşı deyimi kullanılmıştır. Yoksa arş ve diğer şeyler Allah&#8217;a nisbetle birbirine eşit olup hepsi Allah&#8217;ın yaratıkla­rıdır. Şu kadar var ki, arşın başka şeylerde bulunmayan yansıtma kabiliyeti vardır (Bu da Allah&#8217;ın arşın üstünde olduğu fikrini doğ­rulamaz).</p>
<p>Nitekim insan aynaya bakıp kendisini aynada gördüğü za­man, o insanın aynaya girdiği söylenemez. Bilakis bu insanın ay­nayla olan ilişkisi karşısına geçtiği diğer şeylerle olan ilişkisiyle eşittir. Bir farkla ki, ayna insanın görüntüsünü yansıttığı halde di­ğer şeyler onun görüntüsünü yansıtamaz.</p>
<p>Allah Sübhânehû ne cisimdir ne de cisimden oluşmuştur. O araz veya cevher de değildir. O&#8217;nun varlığının ne bir sının ne de bir sonu vardır. O uzun, kısa, enli ve dar olmaktan münezzehtir. Evet, Allah geniştir (vâsi&#8217;dir) fakat bu bizim akıllarımızın idrak et­tiği anlamda bir genişlik değildir. O her şeyi kuşatıcıdır ancak bu akıllarımızın aldığı bir kuşatma anlamına gelmez. O yakındır fa­kat bu yakınlık bizim anladığımız türden bir yakınlık değildir. Al­lah Teâlâ bizimle beraberdir ancak O alışageldiğimiz anlamıyla beraberlikten uzaktır.</p>
<p>Bizler Allah&#8217;ın geniş, kuşatıcı ve yakın olduğuna ve bizimle beraber bulunduğuna inanırız. Ama bunların şekil ve keyfiyetini bilemeyiz. Bunlarla alakalı olarak aklımıza gelen bütün keyfiyetler Mücessime mezhebine ait düşüncelerdir.</p>
<p>Allah Sübhânehû hiçbir şeyle özdeşleşmediği gibi (ittihat) hiçbir şey de Allah Sübhânehû ile özdeşleşmez. Bunun gibi hiçbir şey Allah&#8217;a hulûl edemez (içine giremez), Allah Teâlâ da hiçbir şe­ye hulûl etmez. Bölünmek ve parçalara ayrılmak, bir araya gelmek veya çözülmek gibi durumlar Allah için düşünülmesi imkânsızdır.</p>
<p>Allah&#8217;ın ne bir dengi ne de bir benzeri vardır. O&#8217;nun eşi veya çocuğu yoktur. Allah Sübhânehû gerek zâtı gerekse sıfatları itiba­riyle nitelik, benzeri ve dengi olmak gibi özelliklerden yücedir. Bizim O’nun hakkında en son bilebileceğimiz şey şudur: Allah Sûhhânehû vardır, O kendisini vasfettiği ve övdüğü bütün kâmil isim ve sıfatların sahibidir.Fakat yukarıda da geçtiği gibi Allah, bu sıfatlarla ilgili olarak zihnimizde oluşabilecek her türlü tasav­vurun ötesindedir.</p>
<p>&#8220;Gözler O’nu idrak edemez.Fakat O gözleri idrak eder.O en gizli şeyleri bilir ve her şeyden hakkıyla haberdardır&#8221; (En&#8217;âm,103)</p>
<p>Akıl ve kavrayış sahipleri, Onun var olduğu ve kendinden başka ilâh olmadığı dışında bir şey söylememiştir.</p>
<p>Allahın isimleri ayet ve hadislerle bilinebilir. Yani Allaha isnat edeceğimiz ismi şeriat sahibinden duymuş olmamız gerekir. Şeriatta kullanıldığı bilinen her ismin Allah için kullanılması caiz­dir. Aksi takdirde Allah&#8217;a isim isnadında bulunmamız doğru de­ğildir. Mesela &#8220;cevad&#8221; (cömert) ismi eğer bir yetkinlik ifade ediyor­sa bu ismi Allah için kullanabiliriz, Zira şeriatta bu isim Allah için kullanılmıştır. Fakat aynı anlama gelen &#8220;sulu&#8221; (cömert) ismini Al­lah için kullanamayız. Çünkü şeriatta bu ismin Allah için kullanıl­dığı bilinmemektedir.</p>
<p><strong>Allah&#8217;ın Kelamı: Kur&#8217;ân-ı Kerim</strong></p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm Allah’ın kelamı olup harf ve ses elbisesi içeri­sinde Resûlullaha (s.a.v) indirilmiştir. Allah Subhânehû Kur&#8217;an aracılığıyla kullarına bazı hususları emretmiş, bazı şeyleri de ya­saklamıştır. Biz insanlar, içimizde tasarladığımız manaları dilimiz aracılığıyla harf ve ses elbisesi içerisinde dışa vurur ve bu yolla duygu ve düşüncelerimizi insanlarla paylaşırız. Allah Sübhânehû da ağız ve dil gibi araçları kullanmadan yetkin kudretiyle dilediği manaları harf ve ses düzeni içerisinde açığa çıkarır, bu düzen içe­risinde emir ve yasaklarını insanlara ulaştırır. Bu bakımdan gerek nefsi (iç) gerekse lafzı (sözlü) kelamın her biri Allah&#8217;ın kela­mıdır.</p>
<p>Allah&#8217;ın kelamı dendiği zaman bu iki kelamın kastedilmeği mecazen değil, hakikat yönüyledir. Tıpkı bizim nefsî kelamımız ile lafzı kelamımızın hakiki anlamda olduğu gibi. Yoksa birincisi me­cazi, İkincisi hakiki manada söylenmiş değildir. Çünkü mecazi mananın reddedilmesi mümkündür. Oysa lafzî kelamı reddedip bunun Allah Teâlâ&#8217;ya ait olduğunu inkâr etmek küfürdür.</p>
<p>Peygamberimizden önce gelen diğer peygamberlere indiri­len ilâhı kitap ve sahifeler de böyledir. Bunların hepsi de Allah&#8217;ın kelamıdır. Kur’an’da ve geçmiş İlâhî kitaplarda yer alan sözler, Al­lah&#8217;ın, zamanın şartlarına göre kullarına uymasını emrettiği hü­kümleri ifade ederler.</p>
<p><strong>Rü&#8217;yet</strong></p>
<p>Müminlerin cennette yön, karşı karşıya bulunma, nitelik ve kuşatma olmaksızın Allah&#8217;ı görmesi (rü&#8217;yet) haktır. Ahirette ola­cak bu görme işinin gerçekleşeceğine iman ederiz; fakat nasıl ola­cağı konusunda kafa yormayız.</p>
<p>Allah&#8217;ın görülmesi hadisesi keyfiyet dışı bir şeydir. Bu dün­yada keyfiyet ve misal erbabı olan bizler bu sırrın iç yüzünü keş­fedemeyiz. Bu gerçeğe inanmaktan başka nasibimiz yoktur. Felse­feciler, Mu&#8217;tezile ve bazı bid&#8217;atçı fırkaların vay haline! Onlar ilâhı lütuftan mahrum kalmaları ve basiretlerinin kapalı olması sebe­biyle Allah&#8217;ın ahirette görülebileceği gerçeğini inkâra kalkışmış ve gayb âlemine ait olan durumları mevcut âleme kıyas ederek bu dinî esasa iman şerefine erememişlerdir.</p>
<p><strong>Kulların Fiilleri; Hayır ve Şer</strong></p>
<p>Allah Sübhânehû kulları yarattığı gibi onların işlerini de ya­ratmaktadır. Kulların işlerinin hayır ya da şer olması bu gerçeği değiştirmez. Bütün işler Allah&#8217;ın takdiriyle olmaktadır. Şu kadarı var ki, hayır ve şer Allah&#8217;ın dilemesiyle olduğu halde, Allah hayır­lı işlerden razı olmakta, şerli işlerden razı olmamaktadır. Şu da unutulmamalıdır ki, Allah&#8217;a karşı takınacağımız edep gereği tek başına şerri Allah&#8217;a isnat etmekten sakınmalı; Allah Sübhânehû hakkında &#8220;şerri yaratan&#8221; yerine &#8220;hayrı ve şerri yaratan&#8221; ifadesini kullanmalıyız. Nitekim âlimler edebi gözeterek Allah Sübhânehû hakkında &#8220;hınzırları ve pislikleri yaratan&#8221; ifadesi yerine &#8220;her şeyi yaratan&#8221; ifadesini kullanmışlardır.</p>
<p>Mu&#8217;tezile tercih ettiği ikicilik (düalist) eğilimi gereği kulların, kendi fiillerinin yaratıcısı olduğunu ileri sürmüş ve hayır ya da şer bütün işleri kullara nisbet etmiştir.</p>
<p>Oysa Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu yaklaşımı hem akıl hem de din yö­nünden tutarsızdır. Gerçi Ehl-i sünnet âlimleri de kulların kudre­tinin yaptığı işlerde bir katkısının olduğunu kabul etmiş ve buna kesp ismini vermiştir. Zira titreme ile iradeli hareket arasında, biri kudret ve kesp dışı, diğeri kudret ve kesple meydana gelmiş ol­ması bakımından apaçık bir fark vardır. Nitekim iki hareket ara­sındaki bu kadar bir fark kulların yükümlülüğüne ve iyi işlerden dolayı mükâfat alırken kötü işlerden sorumlu tutulmasına yol aç­mıştır.</p>
<p>Fakat birçok insan kulda kudret, kesp ve iradenin varlığı ko­nusunda tereddütten kurtulamamış ve kulun âciz ve mecbur ol­duğunu düşünmüştür. Görünen o ki, bunlar âlimlerin maksadım yeterince anlamamışlardır. Zira kulun kudret ve irade sahibi ol­duğunu söylemek, onun dilediği her şeyi yapabileceği veya dile­mediği hiçbir şeyi yapmayacağı anlamına gelmez. Konuya böyle yaklaşmak kulluk gerçeğiyle bağdaşmaz.</p>
<p>Halbuki kulun kudret ve irade sahibi olduğunu söylerken âlimlerin maksadı, kulun sorumlu tutulduğu her şeyi yerine ge­tirme kudretine sahip olduğudur. Yani kul günde beş vakit namaz kılmaya, malının kırkta birini zekât olarak vermeye, on iki ay içe­risinden bir ayı oruçla geçirmeye gücü yeter. Bunun gibi binek ve azık imkânı olduktan sonra ömründe bir defa hac yapabilecek güçtedir. Diğer bütün şer&#8217;î hükümler de bunlar gibi olup bunların hepsinde Cenâb-ı Allah kulun zayıflığını bildiği için engin rahmeti gereği kendilerine kolaylık göstermiştir.</p>
<p>Bu hususa işaretle Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:</p>
<p>&#8220;Allah sizin için kolaylık ister, zorluk istemez&#8221; (Bakara 2/185).</p>
<p>&#8220;Allah sizin (yükünüzü) hafifletmek ister; çünkü insan zayıf yaratılmıştır&#8221; (Nisâ4/28).</p>
<p>Yani Allah Teâlâ, size zor gelen emirleri ve yükümlülükleri hafifletecektir. İnsanın zayıf olarak yaratılmış olması da, arzuları­na karşı koyamaması ve zorlu görevlere tahammül gösterememesi anlamına gelir.</p>
<p><strong>Peygamberler ve Vazifeleri</strong></p>
<p>Peygamberler insanları Allah&#8217;a davet etmek ve onlara hida­yet yolunu göstermek için gönderilmiş ilâhı elçilerdir. Davetlerini kabul edenleri cennetle müjdeler, reddedenleri de cehennemle korkuturlar. Peygamberlerin Allah katından insanlara ilettikleri her şey haktır, doğrudur. Bunların hiçbirinin gerçekleşmeme şüp­hesi yoktur.</p>
<p>Peygamberlerin sonuncusu bizim sevgili Efendimiz Muhammed&#8217;dir (s.a.v). Onun getirdiği din bütün dinlerin geçerlilikle­rini ve hükmünü ortadan kaldırmıştır. Onun kitabı olan Kur&#8217;ân-ı Kerîm bütün kitapların en üstünüdür. Onun şeriatını neshederek yürürlükten kaldıran hiçbir şeriat yoktur ve onun şeriatı kıyamete kadar yürürlükte kalacaktır. İsa (a.s) yeryüzüne inip sevgili Pevgamberimiz&#8217;in şeriatına göre hükmedecek ve onun ümmetinden olacaktır.</p>
<p><strong>Ölüm, Kabir Hayatı, Kıyamet ve Şefaat</strong></p>
<p>Kabir azabı, kabrin ölüyü sıkması, Münker ve Nekir adlı iki meleğin kabirde kullan sorgulaması haktır. Kâinatın yok olması, göklerin yarılması, yıldızların dağılması, yerlerin ve dağların kök­lerinden koparak parçalanması mutlaka gerçekleşecektir. Haşir, neşir, ruhların tekrar bedenlere dönmesi, kıyametin şiddetli sar­sıntısı, kıyamet sırasındaki dehşetli olaylar yaşanacaktır.</p>
<p>Amellerin sorgulanması, insanın uzuvlarının yapıp ettikleri­ne dair tanıklık etmesi de haktır. Herkesin ne işlediğinin bilinmesi için iyiliklerin ve kötülüklerin yazılı olduğu amel defterlerinin da­ğıtılması ve buna göre iyilikleri fazla gelenlerin kurtuluşa ermesi, kötülükleri fazla gelen kimselerin hüsrana uğraması gerçektir.</p>
<p>Mahşerde amelleri tartan terazinin ağırlık ve hafifliğinin -mahşerdeki terazilerde yukarı kalkan kefe, bu dünyada ise aşağı inen kefe ağır geldiği için- dünyadaki terazilerin ağırlık ve hafifli­ğine benzememesi de haktır. Sevgili Peygamberimiz&#8217;in bu gibi ahiret halleriyle ilgili olarak getirdiği haberlerin hepsi doğrudur.</p>
<p>Peygamberlerin ve salih kulların, din gününün sahibi olan yüce Allah&#8217;ın izniyle, birinci ve ikinci derecede asi müminlere şe­faatte bulunması haktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v) bu konuda şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler için olacaktır”(Tirmizi,nr.2435)</p>
<p>Cehennem üzerine sırat köprüsünün kurulması da haktır. Müminler bu köprüden geçerek cennete girecek, kâfirler ise ayak­ları kayarak cehenneme düşeceklerdir.</p>
<p>Müminlere mükâfat olarak hazırlanan cennet ve kâfirlere ce­za olarak hazırlanan cehennem şu anda yaratılmış vaziyette olup sonsuza kadar bâki kalacaklardır. Müminler sorgulamadan geçip cennete girdikleri zaman orada devamlı kalacak ve asla cennetten çıkartılmayacaklardır.</p>
<p>Aynı şekilde kâfirler de hesaba çekilip cehenneme girdikleri andan itibaren orada devamlı kalacak ve cehennemde sonsuza kadar azap göreceklerdir. Onlara azabın hafifletilmesi mümkün değildir. Zira Cenâb-ı Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Artık ne azapları hafifletilir ne de onların yüzlerine bakı­lır&#8221; (Bakara 2/162).</p>
<p>O gün kalbinde zerre kadar iman bulunup da işlediği günahlar sebebiyle cehenneme girenler, günahları kadar azap gördükten sonra cehennemden çıkartılacaklardır. Onlar imanları hürmetine, kâfirler gibi cehennemde yüzleri kararmayacak ve kendilerine zin­cir ve bukağı vurulmayacaktır.</p>
<p>&#8220;Allah&#8217;ın kendilerine verdiği emirlere karşı gelmeyen, emre­dileni yerine getiren&#8230;&#8221; (Tahrîm 66/6).</p>
<p><strong>Melekler Allah&#8217;ın kulları olup üstün varlıklardır.</strong></p>
<p>Meleklerin dişilik ve erkeklik gibi özellikleri yoktur. Evlen­mek ve çoğalmak gibi durumlar onlar için söz konusu değildir. Allah Sübhanehü meleklerin bir kısmını kendisine elçi olarak seç­miş ve bunları vahyi tebliğ vazifesiyle şereflendirmiştir.</p>
<p>işte peygamberlere kitap ve sahifeleri ulaştıran melekler bunlardır. Meleklerin işlerinde hata ve aksaklık baş göstermez. Onlar düşmanlarının hile ve tuzaklarından emindirler. Onların Al­lah katından ilettiği her şey doğrudur ve bunlarda asla hata ve ka­rıştırma ihtimali söz konusu değildir. Bu yüce varlıklar Allah Sübhanehunun azameti karşısında titrer ve sürekli O&#8217;nun emirle­rini yerine getirmek için çırpınırlar.</p>
<p><strong>İmanın Artıp Eksilmesi</strong></p>
<p>İman, bizlere tevatür yoluyla ulaşan dinî esasları, gerek top­luca gerek tafsilat düzeyinde kalp ile tasdik ve dil ile söylemekten ibarettir. Azalarla yapılacak olan ameller imanın bir parçası değil­dir, Fakat ameller imanın kemalini artırır ve ona güzellik katar.</p>
<p>İmam-ı Âzam Ebû Hanîfe (rh.a) imanda artma ve eksilme bulunmayacağını savunur. Zira kalp ile tasdik, kalbin kesin inancı demektir. Bu hususta amellerin imanın artması veya azalmasına etkisi yoktur. Eğer fazlalık veya noksanlıktan söz edilebilirse bu zan ve vehim dairesinde söz konusu olur.</p>
<p>İmanın kemalinin artması ve eksilmesi itaat ve iyiliklere gö­redir, İtaat arttıkça imanın kemali de artar. Bu bakımdan sıradan bir müminin imam peygamberlerin imanına eşit değildir. Çünkü peygamberlerin imanı, üzerine eklenen itaatle birlikte kemalin zirvesine varmıştır. Sıradan müminlerin imanı kemalin zirvesi şöyle dursun, kemalin kendisine dahi varabilmiş değildir. Ama şurası bir gerçektir ki, peygamberin imanıyla sıradan bir müminin imanı yalın tasdik konusunda eşittir. Ne var ki peygamberlerin imanı üzerine eklenen itaatler sayesinde bir başka hakikat daha kazanmıştır ki bu bakımdan sıradan bir müminin imanı sanki bu imanın bir ferdi olamamaktadır.</p>
<p>Bu bakımdan sıradan bir müminin imanıyla peygamberlerin imanı arasında ne bir eşitlik ne de ortaklık bulunur. Nitekim,sıradan insanlar peygamberlerle insan olma konusunda eşit olmakla beraber peygamberlerin sahip olduğu kemalat onları yüksek mertebelere ulaştırmış ve onlara bambaşka bir mahiyet kazandırmıştır. O kadar ki, neredeyse peygamberler diğer insanlarla ortak ol­dukları hususiyetlerinden sıyrılmış ve gerçekle asıl kendileri insan olurken, diğerleri hayvan hükmüne düşmüştür.</p>
<p>İmamı Azam Ebu Hanife (r.ha), &#8220;Ben gerçekten müminim&#8221; derken, İmam Şâfiî (rh.a), &#8220;Ben inşallah müminim&#8221; demeyi tercih etmiştir. Her birinin elinde kendisini haklı kılarak gerekçesi var­dır. Nitekim şimdiki zamanı düşünerek ele aldığımızda, &#8220;Ben ger­çekten müminim&#8221; demek doğrudur. Konuya son nefesimizi düşü­nerek yaklaştığımızda, &#8220;Ben inşallah müminim&#8221; demek de doğru­dur. Şu halde, &#8220;Ben inşallah müminim&#8221; demek caizdir; fakat her ne açıdan söylenirse söylensin yine de bu konuda &#8220;inşallah&#8221; keli­mesini kullanmamak daha yerindedir.</p>
<p><strong>Büyük Günah Meselesi</strong></p>
<p>Mümin, büyük de olsa günah işlemekle imandan çıkmaz ve kâfir olmaz. Rivayete göre bir gün İmâm-ı Âzam Ebû Hanife (rh.a) bir grup âlimle birlikte oturmaktaymış. O sırada bir şahıs gelerek, &#8220;Babasını haksız yere öldürüp başını keserek kafatasından şarap içen, daha sonra annesiyle zina eden günahkâr bir mümin hakkın­da ne dersiniz, bu kimse hâlâ mümin midir yoksa kâfir midir?&#8221; diye sormuş. Mecliste bulunanların her biri bir şey söylemişse de hiçbiri isabet edememiş.</p>
<p>Bunun üzerine İmâm-ı Âzam, &#8220;O kimse mümindir&#8221; demiş ve işlediği günahların onu imandan çıkarmayacağını savunmuş.</p>
<p>İmâm-ı Azamın bu tesbiti bir arı için yanında bulunan âlimlere ağır gelmiş ve bir müddet kendisini eleştirmişler; fakat daha sonra hepsi ımâm-ı Azam&#8217;a hak vererek görüşünün isabetli olduğunu itiraf etmişler.</p>
<p>Günahkâr bir mümin, can boğaza gelmeden önce tövbe et­meye muvaffak olursa, tövbesinin kabul edileceği vaadine daya­narak onun kurtuluşa ereceğini umarız. Eğer tövbe şerefine ere­mezse onun işi Allah&#8217;a kalmıştır; dilerse onu affederek cennete koyar, dilerse de cehennem ya da başka bir şeyle kendisini günahı kadar cezalandırır. Ama eninde sonunda o kurtuluşa erer ve cen­nete girer. Zira ahirette Allah&#8217;ın rahmetinden mahrum kalmak sa­dece kâfirlere aittir. Fakat zerre kadar imanı bulunan kimse, işle­diği günahlar sebebiyle başta olmasa bile eninde sonunda rahmet ve mağfirete nail olacaktır.</p>
<p>&#8220;Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın&#8221; (Âl-i İmrân 3/8).</p>
<p><strong>İmamet ve Hilafet Konusu</strong></p>
<p>İmamet ve hilafet konusu Ehl-i sünnet&#8217;e göre akaid konulan arasında değildir. Ancak Şia&#8217;nın bu konuda bazen ifrata bazen tef­rite varan görüşlerine karşılık Ehl-i sünnet âlimleri tarafından bu konu kelam kitaplarına alınmış ve meselenin gerçek yüzü ortaya konulmuştur.</p>
<p>Ehl-i sünnet&#8217;in belirttiği gibi Peygamberimiz&#8217;den (s.a.v) son­ra hakiki anlamdaki halife Hz. Ebû Bekir hazretleridir. Ondan sonra Hz. Ömer el-Fârûk, daha sonra Hz. Osman-ı Zinnûreyn daha sonra da Hz. Ali b. Ebû Tâlib&#8217;dir. Allah Teâlâ hepsinden razı ol­sun. Bu sahabilerin üstünlük derecesi de hilafet sırasına göredir.</p>
<p>Başta İmam Şafiî olmak üzere büyük imamların naklettiğine göre Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer&#8217;in üstünlüğü konusunda sahabe ve tabiînin icması vardır. Nitekim Ehl-i sünnet&#8217;in öncüsü olan Ebü&#8217;l-Hasan Eş&#8217;arî, ilk iki halifenin ümmetin diğer fertlerine olan üstünlüğünün kesin olduğunu ve buna ancak cahil veya mutaas­sıp kimselerin karşı çıkacağını ifade etmiştir.</p>
<p>&#8220;Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım.&#8221;<sup> (</sup>Ahmed, Fezâilü&#8217;s-Sahâbe, 1/182, 300, 336)&#8221;Ebû Bekir ve Ömer bu ümmetin en üstün şahsiyetleridir. Beni onlardan üstün gören kimse iftira suçu işlemiş olur ki kendi­sini iftira cezası gereği kırbaçlarım.&#8221;Ahmed, Fezâilü&#8217;s-Sahâbe, 1/182, 300, 336)Hz. Ali de şöyle demiştir:</p>
<p>Şeyh Abdülkadir-i Geylânî&#8217;nin, el-Gunye adlı eserinde naklet­tiğine göre Peygamberimiz şöyle anlatır:</p>
<p>&#8220;Miraç gecesi Allah Teâladan, benden sonra Ali b. Ebû Tâlib&#8217;in halife olmasını istedim. Bunun üzerine melekler bana şöyle dedi:</p>
<p>&#8211; Ey Muhammedi Daima Allah &#8216;ın dilediği olur. Ama senden sonra halife Ebû Bekir olacaktır. ”</p>
<p>Şeyh hazretleri Hz. Ali&#8217;den şu sözleri nakleder: &#8220;Resûlullah (s.a.v) dünyadan ayrılırken benden söz aldı ve kendisinden sonra Ebû Bekir&#8217;in, sonra Ömer&#8217;in, daha sonra da Osman&#8217;ın halife olaca­ğını ve en sonunda da benim halife olacağımı bildirdi.&#8221;</p>
<p>İmam Haşan, İmam Hüseyin&#8217;den daha faziletlidir (r.anhü- ma). Ehl-i sünnet âlimleri ilim ve içtihat konulannda Hz. Aişe&#8217;yi Hz. Fâtıma&#8217;dan (r.anhüma) daha üstün görmüşlerdir. Abdülkadir-i Geylânî (k.s) el-Gunye adlı eserinde Hz. Âişe&#8217;yi Hz. Fâtıma&#8217;- dan (r.anhüma) üstün tutmuştur.</p>
<p>Bu fakire göre Hz. Âişe (r.anha) ilim ve içtihat konularında Hz. Fâtıma&#8217;dan (r.anha) üstün olduğu gibi, Hz. Fâtıma da (r.anha) zühd ve inziva konusunda ondan daha üstündür. Bu sebepledir ki Hz. Fâtıma (r.anha) Betûl diye anılmıştır. Bu kelime &#8220;kendini ta­mamen dünyadan çekip Allah’a veren&#8221; anlamındadır. Hz. Âişe (r.anha) sahabenin fetva mercii idi. Hz. Âişe&#8217;de (r.anha) sahabenin İlmî konularda karşılaştığı bütün problemlerin çözümleri bulun­maktaydı.</p>
<p><strong>Sahabe Arasındaki Olaylar ve Görüş Ayrılıkları</strong></p>
<p>Cemel ve Sıffın Vakası gibi sahabe arasında cereyan eden bazı hadiseleri değerlendirirken hüsnüzan sahibi olmalı ve bu olayları iyi niyetle açıklamalıdır. Sahâbe-i kirâmı nefsanî arzu­lardan ve kör taassuptan uzak görmelidir. Zira bu yüce şahsiyetli kimseler, Peygamber Efendimiz&#8217;in sohbeti sayesinde nefsanî ar­zuların girdabından kurtulmuş, taassuptan arınmış şahsiyet­lerdir.</p>
<p>Onlar herhangi bir konuda barış ya da sulh yaparlarsa bunu hak uğruna yaparlar. Eğer tartışırlarsa bunu da hak uğruna yaparlar. Birbiriyle savaşan her iki taraftaki sahâbe-i kirâm da kendi iç­tihadına uymuş ve muhaliflerine karşı cephe alırken hevâ ve taas­subun etkisiyle hareket etmemiştir. İsabetli içtihatta bulunanlar iki -bir görüşte on- sevap alırken, hata edenler bir sevap almışlardır. Onların hata edenleri de isabet edenleri gibi kınanamazlar. Onla­rın hata edenlerinin de mükâfat alacağını umarız.</p>
<p>Fakat âlimler bu vakalarda Hz. Ali&#8217;yi (r.a) haklı görmüş, muhaliflerinin içtihadını hatalı bulmuştur. Buna rağmen onların kâfir veya fâsık olduğunu söylemek şöyle dursun, kendilerini ya­dırgamamız bile söz doğru olmaz. Nitekim Hz. Ali (r.a) kendisine muhalif olanlar hakkında bizzat şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Onlar bizim kardeşlerimizdir ama bize isyan etmişlerdir. Kendileri açısından gerekçeleri olduğu için kâfir veya fâsık değil­lerdir.&#8221; (Beyhakî, es-Sünenü&#8217;l-Kübrâ, 8/173)</p>
<p>Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) de şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Ashabım arasında cereyan eden hadiseleri dilinize dolamaktan uzak durun!&#8221; . (İbn Esîr, en-Nihâye, 2/445..)</p>
<p>Şu halde sahabenin hepsine hürmet göstermeli ve kendilerini hayırla yâd etmeliyiz. Onlar hakkında asla suizanda bulunmamalı ve onların kavgalarının başkalarının barışından daha hayırlı oldu­ğunu düşünmeliyiz.</p>
<p>İşte gerçek kurtuluş yolu budur. Zira sahabeye duyulan mu­habbet Peygamber Efendimize (s.a.v) duyulan muhabbetten; yine onlara duyulan nefret de Peygamberimize duyulan nefretleri kaynaklanmaktadır.</p>
<p>Nitekim büyüklerden biri der ki: &#8220;Sahabeye hürmet etmeyen kimse Peygamberimiz&#8217;e iman etmemiş demektir.&#8221;</p>
<p><strong>Kıyamet Alametleri</strong></p>
<p>Peygamberimiz&#8217;in haber verdiği kıyamet alametlerinin hepsi hak olup gerçekleşecekleri konusunda en ufak bir şüphe yoktur.</p>
<p>Güneşin olağanüstü biçimde batıdan doğması, Mehdi nin zuhuru, Hz. İsa&#8217;nın yeryüzüne inmesi, deccâlin zuhuru, Ye&#8217;cûc ve Me&#8217;cûc’un zuhuru, dâbbetü&#8217;l-arzın çıkması, gökyüzünden çıkıp bütün her yeri saran bir dumanın zuhur etmesi ve insanlara zor anlar yaşatması gibi olayların hepsi haktır. Öyle ki, insanlar yaşa­dıkları ıstırap ve sıkıntıdan dolayı, &#8220;Rabbimiz Bizden artık azabı kaldır çünkü biz artık inanıyoruz!&#8221; (duhân 44/12) diyecekler.</p>
<p>Kıyamet alametlerinin sonuncusu da Yemen&#8217;in Aden şehrin­den zuhur edecek ateştir.</p>
<p>Bir cemaat cehaletleri nedeniyle Hint halkından mehdi oldu­ğunu iddia eden bir kimseyi gerçek mehdi sanmışlardır. Onların iddiasına göre mehdi ölmüş ve bu âlemden göçmüştür. Bu cemaat mehdinin kabrinin Fereh&#8217;te olduğunu iddia ediyor. Halbuki ko­nuyla ilgili meşhur ve hatta mütevâtir derecesine varan sahih ha­disler bu kimseleri yalanlamaktadır. Bu hadislerde sevgili Pey­gamberimiz mehdinin alametlerini açıklamıştır. Söz konusu ala­metler iddia edilen kimsede bulunmamaktadır.</p>
<p>Mesela mehdiyle ilgili hadislerde mehdinin haşinin üstünde bir bulut parçasının dolaşacağı ve buluttan bir meleğin, &#8220;Bu kimse mehdidir, kendisine tâbi olun!&#8221; (Taberânî, Müsnedü&#8217;ş-Şâmiyyîn, 2/71.)diye sesleneceği bildirilmektedir;</p>
<p>Bir başka hadiste Peygamberimiz (s.a.v) şöyle buyurur;</p>
<p>&#8220;Tarihte dört kişi yeryüzünün bütününde hükümran olmuştur, Bunlardan ikisi mümin diğer ikisi kâfirdir. Zülkarneyn ve Süleyman mümin olanları, Nemrud ve Buhtunnasr da kâfir olanlarıdır, Benim Ali beyt&#8217;imden beşinci biri daha (Mehdi) yeryüzünün tamamında hüküm­ran olacaktır. &#8220;( İbn Hacer, Fethu&#8217;l-Bârî, 6/285)</p>
<p>Bir başka hadiste şu ifadeler yer alır:</p>
<p>&#8220;Dünyanın sonu gelmeden önce Allah Teâlâ benim Ehl-i beyt&#8217;im­den birini gönderecektir. İsmi benim ismime, babasının ismi babanım is­mine uyacaktır. Bu şahıs, zulüm ve kötülükle dolu olan yeryüzünü adalet ve güzellikle dolduracaktır. &#8221; (Ebû Davud, nr. 4282)</p>
<p>Bir diğer hadis-i şerifte ise şöyle bildirilmiştir:</p>
<p>&#8220;Ashâb-ı Kehf Mehdi&#8217;nin yardımcıları olacaktır.&#8221;(İbn<sup> </sup>Hacer,Fethul Bari,6/503)</p>
<p>Mehdi&#8217;nin ortaya çıktığı dönemde Hz. İsa (a.s.) yeryüzüne inecektir. Mehdi, deccâle karşı savaşmak ve onu öldürmek için Hz. İsa (a.s) ile birlikte hareket edecektir. Onun hüküm sürdüğü dönemde astronomik hesapların tersine olağanüstü biçimde Ra­mazan ayının on dördüncü günü güneş tutulması ve yine bu ayın ilk günü ay tutulması olacaktır.</p>
<p>Şu halde insaf etmeli! Hiç Mehdi olduğu iddia edilen ve şu an ölmüş olan bu şahısta söz konusu alametler görülmüş müdür? Mehdi&#8217;nin Peygamberimiz’in haber verdiği üzere bunlardan başka daha birçok alameti bulunmaktadır.</p>
<p>Şeyh İbn Hacer el-Heytemî bu konuda bir risale kaleme almış ve beklenen Mehdi&#8217;nin 200 kadar alametini açıklamıştır. Mehdi konusu bu kadar açık olmasına rağmen bir cemaatin böyle sapkınlıkta ısrar etmesi cehaletin son kertesinden başka bir şey değildir. Allah kendilerini doğru yola iletsin!</p>
<p>Resûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;İsrailoğulları yetmiş iki fırkaya bölündüler. Bunlardan biri dışın­da diğerlerinin hepsi cehenneme girecektir. Benim ümmetim de yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Bunların da biri dışında hepsi cehenneme girecektir.</p>
<p>Bunun üzerine sahâbe-i kirâm,</p>
<p>Yâ Resûlallah! Kurtuluşa eren bu fırka hangisidir, diye sormuş, Peygamberimiz (s.a.v) onlara şöyle cevap vermişti:</p>
<p>Onlar benim ve ashabımın yolunu takip edenlerdir. &#8221; (Tirmizî, nr. 2641)</p>
<p>İşte Peygamber Efendimiz (s.a.v) tarafından kurtuluşa erece­ği bildirilen fırka Ehl-i sünnet ve&#8217;l-cemaat fırkasıdır. Zira Resûl-i Ekrem (s.a.v) ve sahâbe-i kirâmın yolunu onlar takip etmektedir.</p>
<p>Ey Allahım! Bizleri Ehl-i sünnet ve&#8217;l-cemaat yolunda sabit kıl, onların zümresine mensup olduğumuz halde canımızı al ve bizi onlarla birlikte haşret.</p>
<p>&#8220;Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğ­riltme, bize katından bir rahmet ver, kuşkusuz sen çok bağış ya­pansın&#8221; (Âl-i İmrân 3/8).</p>
<p>Bir müslüman öncelikle inanç esaslarını düzgün biçimde öğ­renmeli. Bunu yerine getirdikten sonra mutlaka gündelik hayatla alakalı olan dinin emirlere uygun hareket etmeli ve Allah&#8217;ın haram kıldığı şeylerden sakınmalıdır.</p>
<p>Müslüman gevşekliğe meydan vermeden günde beş vakit namazı cemaatle ve tadil-i erkânı gözeterek kılmalıdır. İslâm ile küfür arasını ayıran sınır namazdır. Sünnete uygun şekliyle na­maza devam eden kul Allah&#8217;ın sağlam ipinden tutunmuş olur. Zi­ra namaz İslâm&#8217;ın beş temel direğinden İkincisidir. Birinci direği Allah&#8217;a ve Resûlü&#8217;ne iman etmek, İkincisi namaz kılmak, üçüncüsü zekât vermek, dördüncüsü ramazan ayında oruç tutmak ve be­şincisi Allah&#8217;ın evi olan Kâbe&#8217;yi haccetmektir.</p>
<p>İslâm&#8217;ın bu beş temel esasından birincisi inançla alakalı, di­ğer dört tanesi de amelle yani uygulamayla ilgilidir. Bütün ibadetler içerisinden en kapsamlı ve en faziletli olanı namazdır. Kıyamet günü kulun sorgusu namaz ile başlayacaktır. Namazın hesabını veren kimse için diğer dinî hüküm ve esasların sorgusu Allah&#8217;ın yardımıyla kolay geçecektir.</p>
<p>Allah&#8217;ın haram kıldığı şeylerden mümkün olduğunca uzak durmak gerekir. Allah&#8217;ın razı olmadığı şeyleri kendimiz için öldü­rücü zehir gibi görmeliyiz. İşlediğimiz kusurları devamlı hatırla­yıp bundan dolayı mahcup olmalı ve pişmanlık duymalıyız.</p>
<p>İşte kulluk yolu budur. Allah Sübhânehû yegâne tevfik bah­şedendir. Allah&#8217;ın razı olmadığı şeyleri işleyen ve bu halinden do­layı mahcubiyet duyup pişman olmayan kimse inatçı ve azgın bi­ridir. Bu hali neredeyse kendisini dinden çıkartacak ve düşmanlar sınıfına sokacak kadar tehlikelidir.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>İmam-ı Rabbani &#8211; Mektubat-ı Rabbani,cild:2 &#8211; 67.Mektub</p>
<p>(Semerkand Yayınları)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/">Ehl-i Sünnet’in İnanç Esasları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ehl-i-sunnetin-inanc-esaslari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
