<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kadı İyaz | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/kadi-iyaz/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Thu, 26 Oct 2017 12:01:11 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Kadı İyaz | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Resûl-i Ekrem&#8217;in Şefaat ve Makâm-ı Mahmûd özellikleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-sefaat-ve-makam-i-mahmud-ozellikleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-sefaat-ve-makam-i-mahmud-ozellikleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2017 12:27:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şefaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Ümmetinin Hepsine Şefâat Edecek]]></category>
		<category><![CDATA[Şefaat-i Kübrâ Hadisi]]></category>
		<category><![CDATA[Efendimiz'in Makbul Duâsı]]></category>
		<category><![CDATA[Günahkârlara Nasıl Şefâat Edecek?]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Makâm-ı Mahmûd Nedir?]]></category>
		<category><![CDATA[Makam-ı Mahmud]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Efendimizin Şefâati]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem'in Şefaat ve Makâm-ı Mahmûd özellikleri]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah Kimlere Şefaat Edecek?]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'ın 'Ben Övünmüyorum'İfadesi]]></category>
		<category><![CDATA[Sırat Nasıl Geçilecek?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13670</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Teala, Resûl-i Ekrem&#8217;ini şefâat ve Makâm-ı Mahmûd özellikle­riyle diğer peygamberlere üstün tutması konusunda şöyle buyurmaktadır: “Umulur ki böylece Rabbin seni Makâm-ı Mahmûd&#8217;a yükseltir.” Şerh:Âyetin tamamı şöyledir: “Gecenin bir bölümünde uyanıp kalk, sadece sana mahsus olmak üzere teheccüd namazı kıl. Umulur ki böylece Rabbin seni Makâm-ı Mahmûda yükseltir.” Abdullah ibni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle demiştir: “Kıyâmet gününde insanlar gruplar hâlinde toplanır. Her ümmet peygamberinin etrafında [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-sefaat-ve-makam-i-mahmud-ozellikleri/">Resûl-i Ekrem’in Şefaat ve Makâm-ı Mahmûd özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-sefaat-ve-makam-i-mahmud-ozellikleri/c59fefaat/" rel="attachment wp-att-13671"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13671" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/c59fefaat.jpg" alt="" width="380" height="285" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/c59fefaat.jpg 560w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/c59fefaat-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/c59fefaat-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 380px) 100vw, 380px" /></a></p>
<p>Allah Teala, Resûl-i Ekrem&#8217;ini şefâat ve Makâm-ı Mahmûd özellikle­riyle diğer peygamberlere üstün tutması konusunda şöyle buyurmaktadır:</p>
<p>“Umulur ki böylece Rabbin seni Makâm-ı Mahmûd&#8217;a yükseltir.”</p>
<p><strong>Şerh:</strong>Âyetin <em>tamamı şöyledir: “Gecenin</em><em> </em><em>bir bölümünde</em><em> </em><em>uya</em>nıp kalk, sadece sana<em> </em><em>mahsus</em><em> </em><em>olmak üzere teheccüd</em><em> </em><em>namazı</em><em> </em><em>kıl.</em><em> </em><em>Umulur ki böylece</em><em> </em><em>Rabbin seni Makâm-ı</em><em> </em><em>Mahmûda yükseltir.”</em></p>
<p>Abdullah ibni Ömer radıyallahu anhümâ şöyle demiştir:</p>
<p>“Kıyâmet gününde insanlar gruplar hâlinde toplanır. Her ümmet peygamberinin etrafında yer alır. Ve onlara adlarıyla hitap ederek: “Ey falan, bize şefaat et!Ey falan bize şefaat et!” derler. Peygamberler şefaate yetkili olmadıklarını söyleyince, sonunda, şefaat dileğiyle Nebiyy-i Ekrem sallallahualeyhi ve sellemin yanına gelirler. O gün, Allah Teâlâ run Resü-i Ekrem&#8217;e Makâm-ı Mahmûd’u verdiği gündür.”<sup>(Buhari,Tefsir,11)</sup></p>
<p><strong>Makâm-ı Mahmûd Nedir?</strong></p>
<p>Ebû Hüreyre radıyallahu anhdan rivayet edildiğine göre sahâbiler Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme: “Umulur ki böylece Rabbîn seni Makâm-ı Mahmûd’a yükseltir.”âyetinin anlamını sordular. O da “Makâm-ı Mahmûd şefaat makamıdır.” buyurdu.<sup>(Tirmizi,Tefsir,7)</sup></p>
<p>Ashâb-ı kirâmdam Ka’b ibni Mâlik radıyallahu anh (v. 54/674) Peygam­ber aleyhisselâmın şöyle buyurduğunu rivâyet etmiştir:</p>
<p>“Kıyâmet gününde insanlar Mahşer yerinde toplanacak. Ben ve üm­metim bir tepe üzerinde bulunacağız. Rabbim bana yeşil bir elbise giydire­cek. Sonra konuşmama izin verilecek. Ben de Allah Teâlânın söylememi istediği şeyleri söyleyeceğim (Kendisini öveceğim; şefâat niyaz edeceğim).İşte Makâm-ı Mahmûd budur.”<sup>(Hanbeli Müsned,3,456)</sup></p>
<p>Abdullah ibni Ömer radıyallahu anhümâ rivâyet ettiği bir hadiste şefâat hadisinden söz ederek şöyle buyurdu:</p>
<p>“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ilerler ve Cennet kapısının hal­kasını tutar. İşte o gün Allah Teâlâ onu, kendisine vaad ettiği Makâm-ı Mahmûd’a çıkaracaktır.”</p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Hadisin tamamı şöyledir:“Kıyâmet gününde güneş insanların tepesine iyice yaklaşacak, ter kulaklarının yarışma kadar çıkacak. Onlar  işte bu hâldeyken Hz. Âdem’in yanına varıp kendilerine şefâat etmesini isteyecekler. O ise: “Ben bu yetkiye sahip  değilim.” diyecek. Sonra Mûsâ peygambere gidecekler o da aynı şeyi</em><em> </em>söyleyecek. <em>Daha sonra Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin yanına varacaklar. Peygamber aleyhisselâm insanlara şefaat edecek ve Cennete varıp  kapısının halkasını tutacak; işte o gün Allah Teâlâ onu,  kendisine vaad ettiği</em><em> </em>Makâm-ı <em>Mahmûd’a çıkaracak, &#8216; bütün mahşer halkı onu</em><em> </em>övecektir.”</p>
<p>Abdullah ibni Mes’ûd radıyallahu anhın. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden rivayet ettiğine göre Makâm-ı Mahmûd, Allah’ın Elçisi nin Arşın sağ tarafında ayakta duracağı bir makam olup ondan başka hiç kimse orada durmayacaktır. Dünyaya önce gelen ve sonra gelecek olan bütün insanlar o makama imrenecektir.<sup>(Hanbeli,Müsned,1,398-399)</sup></p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Yukarıda Ebû Hüreyre radıyallahu anhın rivâyet ettiğii benzeri bir hadiste de, Resûl-i Ekrem Efendimiz’in şöyle  buyurduğu geçmişti:</em></p>
<p><em> “Cennet elbiselerinden bir elbise giyeceğim. Sonra Arş-ı  Alâ’nın sağ tarafında, ayakta duracağım. Benden başka,  yaratılmışların hiçbiri o makamda durmayacaktır.”(Tirmizi,Menakıb,1)</em></p>
<p>Bu hadisin bir benzerini her ikisi de tabiîn âlimi olan Kâ’bu l-Ahbâr(v. 32/652) ve Hasan-ı Basrî de rivâyet etmiştir.</p>
<p>Bir başka rivâyete göre Resûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Makâm-ı Mahmûd, ümmetime şefaat edeceğim makamdır.”</p>
<p>Yine Abdullah ibni Mes’ûd radıyallahu anhın rivâyet ettiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem:</p>
<p>“Ben Makâm-ı Mahmûd’da duracağım.” buyurunca ashâb-ı kiram:</p>
<p>“Makâm-ı Mahmûd nedir?” diye sordular. O da şu cevabı verdi:</p>
<p>“O gün Allah Teâlâ’nın (kullarını hesaba çekmek için) Kürsî’si üzerinde tecelli edeceği gündür. ”.<sup>(Hanbeli,Müsned,1,398-399)</sup></p>
<p><strong>Şerh</strong>:<em>Hadisin tamamı</em><em> </em>şöyledir:</p>
<p>“Cenâb-ı <em>Makk’ın yer ile gök arasını dolduracak kadar geniş olan Kürsî’si, o gün zorlandığı için yeni deve semeri gibi gıcırdayacaktır. O gün siz huzûra yalın ayak, çıplak ve sünnetsiz olarak getirileceksiniz. Kendisine ilk defa elbise giydirilecek kimse Hz. İbrâhim olacaktır.</em></p>
<p><em>Allah Teâlâ ‘Benim dostumu giydirin!” buyuracak, he­men Cennet elbiselerinden İki beyaz elbise getirilip Hz. İbrâhim giydirilecek. Ardından beni giydirecekler. Bun-dan sonra Allah Teâlâ’nın sağında, dünyaya önce gelen ve sonra gelen bütün insanların imreneceği bir makamda duracağım.”</em></p>
<p><strong>Peygamber Efendimizin Şefâati</strong></p>
<p>Ebû Mûsâ el-Eş’arî<sup>1</sup> radıyallahu anhın (v. 42/662) rivâyet ettiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Bana, ümmetinin yarısının Cennet’e girmesini mi, yoksa şefâati mi istersin diye soruldu; ben de şefâati tercih ettim; çünkü şefâat daha çok kimseyi kapsar. Siz bu şefaatin Müttakıler için olduğunu mu sanıyorsu­nuz? Hayır, şefâatim, çok hatâ eden günahkâr ümmetim içindir.”</p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Ashâb-ı</em><em> </em><em>kirâmdan</em><em> </em><em>Avf ibni Mâlik el-Eşcaî radıyallahu anhın da rivâyet ettiği bu hadisin baş tarafında şöyle bir  ilâve vardır:</em></p>
<p><em>“Resûl-i Ekrem: ‘Bu gece Rabbim beni hangi şeyi seçmek- İ te muhayyer bıraktı, biliyor musunuz?’ diye sordu. Biz de</em><em> </em>i<em>Allah ve Resûlü daha iyi bilir.’ dedik.” Hadisin sonunda da</em><em> </em>şöyle<em> </em><em>bir ifâde vardır: “Biz, ‘Yâ Resûlallah! Bizi de o şefâat edilenlerden kılması için Allah’a duâ et!’ dediğimizde şöyle buyurdu: ‘O şefâat bütün ümmetim içindir.’(İbn Mace,Zühd,37;nr.4317)</em></p>
<p><em>“Şefâatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir”(Ebû Dâvûd, Sünnet 23, nr. 4739.)</em></p>
<p>Ebû Hüreyre radıyallahu anh diyor ki:</p>
<p>“Yâ Resûlallah! Şefaat hakkında sana ne indirildi?” diye sordum.</p>
<p>Şöyle buyurdu:</p>
<p>“Şefâatim; kalbi, dilinin söylediğini tasdik ederek, bütün samimiye­tiyle Kelime-i Tevhîd’i söyleyenler içindir.”<sup>(Hanbeli,Müsned,2;307-518..)</sup></p>
<p>Mü’minlerin annesi Ümmü Habîbe radıyallahu anhâ Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin şöyle buyurduğunu söylemiştir:</p>
<p>&#8220;Benim vefatımdan sonra ümmetimin başına ne gibi felâketler ge­leceği, onların birbirinin kânını haksız yere nasıl dökeceği, daha önceki milletlerin uğradığı belâlara onların da uğrayacağı bana bildirildi. Ben de Cenâb-ı Hak’tan, kıyamet gününde onlara şefâat etmeyi bana nasip et­mesini istedim; niyazımı kabul buyurdu.”<sup>(Müsned,4;427-428)</sup></p>
<p>Ashâb-ı kiramdan Huzeyfe ıbnü’l-Yemân radıyallahu anha. 36/66$ şöyle dedi:</p>
<p>“Kıyamet gününde Allah Teâlâ insanları dümdüz bir yerde toplaya­cak; onlara seslenen biri, hepsine sesini duyurabilecek, onlara bakan biri, hepsini görebilecek. İnsanlar, yaratıldıkları günkü gibi yedin ayak ve çırıl-çıplak olacak. Herkes derin bir sükût içinde olacak. Allah izin vermeden kimse konuşamayacak.</p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Şu âyetler bu manzarayı tasvir etmektedir: “O gün,</em><em> </em>Ruh <em>ve melekler saf saf olurlar. Rahmânın izin verdiklerin­den başkası konuşamaz; izin verilip konuşan da doğru­yu söyler. İşte bu gerçek olan gündür”<sup>(Nebe,38-39)</sup></em></p>
<p><em>Bugün dillerinin tutulduğu gündür, izin de veril­mez ki özür dilesinler. Gerçeği yalanlayanların o gün  vay hâline! Bugün hüküm günüdür. Sizi ve öncekileri toplamışızdir.”(Mürselat,35-38)</em></p>
<p>‘Muhammedi’ diye seslenilecek. Resûl-i Ekrem de şöyle diyecek:</p>
<p>‘Rabbim! Ben Senin emrindeyim! Her zaman hizmetindeyim. Bütün hayırlar Senin kudret elindedir. Şerri de Sen yaratırsın, ama onun yapıl­masına razı olmazsın. Doğru yolu bulan, ancak Senin yardımınla bulur. İşte bu kulun Senin huzûrundadır. Onun hakkında hüküm vermek Sana âittir. Onun her işi Senin kudret elindedir. Senen kaçıp sığınacak ve Se­nin elinden kurtulacak bir yer varsa, o yine Sensin! Hayrın ve bereketin pek çoktur. Şânın pek yücedir. Seni her kusurdan tenzih ederim. Sen Beyt’in Rabbisin. ’</p>
<p>Huzeyfe Ibnü’l-Yemân sözünü şöyle tamamladı: İşte Allah Teâlâ’nın: “Umulur ki böylece Rabbin seni Makâm-ı Mahmûd’a (övgüye değer bir konuma) yükseltir. ” (isrâ 17/79) buyurduğu makam bu yerdir.(Hâkim, el-Müstedrek(Atâ), D, 395, nr. 3384; İbni Ebî Şeybe, el-Musannef (Hût), VI, 319.)</p>
<p><strong>Günahkârlara Nasıl Şefâat Edecek?</strong></p>
<p>Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle demiştir:</p>
<p>“Cehennemlikler Cehennem’e, Cennetlikler Cennet’e girince, ge­ride Cennet ve Cehennem ehlinden birer grup kalır. Cehennemlikler, (günahları yüzünden geride kalan) Cennetliklere:</p>
<p>“Bakın, îmân etmiş olmanız bir fayda sağlayıp da sizi Cennet’e gö­türmedi. &#8221; derler.</p>
<p>Onlar da Cehennemliklerin kendilerini ayıplamasından dolayı Rablerine feryâd ederek yalvarırlar. Onların feryâdını duyan Cennet ehli, Hz. Âdem’e ve diğer büyük peygamberlere giderek onlara şefâat etmeleri­ni isterler. Peygamberler de özür beyan ederek şefâat edemeyeceklerini söylerler. Bunun üzerine Cennetlikler Muhammed sallallahu aleyhi ve Selleme başvururlar.O da bu günahkar Müslümanlara şefaat eder.İşte Makam-ı Mahmud budur.</p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Ibni Abbas&#8217;ın bu sözü yani bu mevkuf hadis, Peygam­ber Efendimiz&#8217;in sözü yani merfû hadis hükmündedir.</em></p>
<p><em>Çünkü İbn Abbasın bu bilgiyi kendiliğinden vermesi mümkün değildir.</em></p>
<p>Bu rivayetin bir benzeri sahabeden Abdullah ibni Mes’ûd ve tâbiîn âlimlerinden Mücâhid ibni Cebr den rivayet edilmiştir.(Taberânî, el&#8217;Mu&#8217;cemü’l-kebîr (Selefi), IX, 354-357, nr. 9760; Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), İV, 541, nr. 8519)</p>
<p>Aynı hadisi Hz. Hüseyin’in oğlu Zeynelâbidîn Ali de Peygamber Efendimiz&#8217;den rivâyet etmiştir.&#8217;</p>
<p>Ashâb-ı kiramdan Câbir ibni Abdillah radıyallahu anhumâ tâbiîn ravilerindenYezîdü l-fakîr’e;</p>
<p>“Allah Teâiâ nın Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemi çıkaracağı Makâm-ı Mahmûd hakkında bir hadis duydun mu?” diye sordu. O da:</p>
<p>“Evet, duydum. ” deyince:</p>
<p>“İşte o Makâm-ı Mahmûd, Cenâb-ı Hakk’ın Resûlullah Efendimize verdiği yüce bir makamdır ki, onun sayesinde günahkâr mü’minleri Cehennemden çıkarır. dedi, ardından da günahkâr mü’minlerin dere­celerine göre Cehennemden çıkarılacağına dâir şefâat hadisini okudu.(Müslim, imân 316, nr. 191)</p>
<p>Bu hadisin bir benzerini Enes ibni Mâlik radıyaliahu anh rivâyet etmiş olup hadisin sonunda: “İşte bu ona vadedilen Makâm-ı Mahmûd’tur.&#8221; demiştir.(Buhâri, Tevhîd 24. nr. 7440)</p>
<p>Şefâathadisini Selmân-i Fârisî<sup>6</sup> de rivâyet etmiş ve şöyle demiştir:</p>
<p>“Makâm-ı Mahmûd, Resûl-i Ekrem’in kıyamet gününde ümmetine şefâat etmesidir.”(İbn<sup> </sup>Ebi Asın,Es-sünne(Elbani),1,369-370,nr.813)</p>
<p>Bu hadisin bir benzerini Ebu Hüreyre radıyallahu anh rivâyet etmiştir.<sup>(Tirzimi,Tefsir,17/7,nr.3137)</sup></p>
<p>Tâbiîn âlimlerinden Katâde bin Diâme es-Sedûsî (v 117/735) şöyle de­miştir:</p>
<p>İlim adamlarına göre Makâm-ı Mahmûd; Resûlullah sallallahu aley­hi ve sellemin, kıyamet gününde bütün insanları mahşerdeki bekleme sıkıntısından kurtarmak için yapacağı şefaatidir. Makâm-ı Mahmûdun, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin kıyamet günündeki büyük şefâati şefâat-i kübrâ) olduğu sahâbe ve tabiîn ile müctehidlerin, müfessirlerin ve muhaddislerin de görüşüdür.”</p>
<p>Resûl-i Ekrem Efendimiz’den gelen sahîh hadislerde de Makâm-ı Mahmûd’un şefaat makamı olduğu belirtilmiştir. Makâm-ı Mahmûd’un ne anlama geldiği konusunda, güvenilir âlimlerin rivâyetlerinin aksine se­lef âlimlerinden biri aykırı bir görüş ileri sürmüşse de, bunu destekleyen sahîh bir rivâyet ve sağlam bir görüş olmadığı için, bu görüşe güvenme­mek gerekir. Bu tür rivâyetler sahîh olsa bile, onların anlaşılır bir açıkla­ması yapılmalıdır. Zâten Peygamber aleyhisselâmın Makâm-ı Mahmûd hakkındaki sahîh hadisleri bu tür rivâyetleri çürüttüğü için, bunlara değer vermemek gerekir. Kur’an’da ve Sünnet’te böyle bir delil bulunmadığı, Ummet-i Muhammed de böyle bir görüşü benimsemediği için onu yo­rumlamaya bile gerek yoktur. Böylesi görüşleri olduğu gibi alıp nakletmek bile son derece yanlıştır.</p>
<p><strong>Şefaat-i Kübrâ Hadisi</strong></p>
<p>Enes İbni Mâhk, Ebû Hureyre ve daha başka ravilerin Makâm-ı Mahmud baklandaki rivayetleri hem lafzen hem de mânen birbirine uygun­dur. Buna göre Resululah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allah Teâlâ gelmiş, gelecek bütün İmadan bir araya toplayacak; in­sanlar kendi nefisleri için aşın derecede üzülüp hüzünlenecek veya Allah Teâlâ onlara ilham edecek de, “Allah katında şefkat ederek bizi bu hâlden kurtaracak birini bulsak&#8230;&#8221; diye konuşacaklar</p>
<p>Bir başka senedle Resulullah Efendırniz&#8217;in:</p>
<p>“İnsanlar deniz dalgalarıgibi birbirine girecektir.” buyurduğu rivâyet edilmiştir.</p>
<p><em><strong>Şerh</strong></em>:<em>Peygamber Efendimiz bu ifâde ile: &#8220;O gün Biz insanları birbiri içerisinde dalgalanır hâlde bırakacağız. Sûra üfurülecek ve insanların hepsini bir araya getireceğiz.&#8221; (Kehf/99) âyetine işaret etmiştir.</em></p>
<p>Ebû Hüreyre radıyallahu anhdan rivâyet edildiğine göre Resûl-i Ek­rem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Güneş insanlara yaklaştırılacak, herkes sıkıntıdan ve kederden artık ,dayanamayacak hâle gelince birbirlerine:</p>
<p>“içinde bulunduğunuz sıkıntıyı, başınıza gelen hâli görmüyor musu­nuz? Hâlinizi Rabbinize arzederek size şefâat edecek birini bulmayı dü­şünmüyor musunuz? diye soracaklar.” Sonra Hz. Âdem’e gelip:</p>
<p>“Ey Âdem! Sen insanların babasısın. Seni Allah kudret eliyle yarattı. Sana Kendi rûhundan üfledi. Seni Cennet’ine yerleştirdi. Meleklerim sa­na secde ettirdi. Sana her şeyin ismini öğretti. Rabbine varıp bizim için şefâat et de,bizi şu bulunduğumuz yerden kurtarsın. İçinde bulunduğu­muz hâli görmüyor musun?” diyecekler. O da:</p>
<p>“Bugün Rabbim çok gazaplı. daha önce hiç böyle gazaplanmadı; bundan sonra da böyle gazaplanmaz. Rabbim, o ağaca yaklaşmamı yasakladı, ama ben O’nu dinlemedim. Asıl benim şefâate ihtiyâcım var; âh benim nefsim, âh benim nefsim! Siz başkasına gidin; Nûh’a gidin.” diyecek. Onlar da Nûh’a gidecek:</p>
<p>..Ey Nûh! Sen yeryüzü halkına gönderilen resûllerin ilkisin. Allah sana &#8220;çok şükreden kul” demişti. İçinde bulunduğumuz perişan hali görmüyor musun? Başımıza gelenleri görmüyor musun? Rabbinin huzûrunda bize şefâat etmeyecek misin?” diyecekler. O da:</p>
<p>&#8220;Bugün Rabbim çok gazaplı. Daha önce hiç böyle gazaplanmadı; bundan sonra da böyle gazaplanmaz. Asıl benim şefâate ihtiyâcım var; âh benim nefsim, âh benim nefsim”</p>
<p>Enes ibni Mâlik’in rivâyetine göre Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle bu­yurdu: ‘‘Nûh, yaptığı hatâyı bilmeden Rabbinden oğlunun kurtarılmasını istediğini söyleyecek.”<sup>(Buhari,Tevhid,24,nr.744)</sup></p>
<p><strong> Şerh:</strong><em>Kur’ân-ı Kerîm’de bu olay şöyle anlatılmaktadır:</em><em> </em><em>“Nûh</em><em> </em><em> Rabbine şöyle yalvardı: ‘Rabbim! Oğlum benim âilemdendir. Senin vaadin de elbette gerçektir. Ve Sen hüküm verenlerin en âdilisin.’ Allah şöyle buyurdu: ‘Ey Nûh! O asla senin âilenden değildir. Çünkü onun yaptığı çok  kötü bir iştir. Ayrıca, hakkında bilgi sahibi olmadığın bir</em><em> </em>şeyi<em> </em><em>sakın Benden isteme! Câhillerden olmayasın diye  sana öğüt veriyorum.’ Nûh da: ‘Rabbim! Aslını bilmediğim şeyi Senden istemekten yine Sana sığınırım. Eğer</em><em> </em>beni<em> </em><em>bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen her şeyi</em><em> </em><em>kaybedenlerden</em><em> </em><em>olurum.’ dedi.”<sup>(Hud,45-47)</sup></em></p>
<p><em>Anlaşılan Nûh Peygamber: “Aileni ve iman edenleri  gemiye al!”<sup>(Hud,40)</sup></em><em> </em><em>emrini alınca, bütün âilesinin kurtulacağını ümid etti ve bu sebeple Cenâb-ı Hakk’a: “Rabbim! Oğlum benim dilemdendir!.” diyerek O’na ailesini kurtaracağı yolundaki vadini hatırlatmak istedi. Hz. Nûh,  tufandan sonra oğlunun âhiretteki durumunu düşünüp üzülmüş ve onun bağışlanması ümidiyle Cenâb-ı Hakk’a ; böyle yalvarmış da olabilir.</em></p>
<p>Ebû Hüreyre radıyaliahu anhın rivâyetine göre Hz. Nûh şöyle diye­cek:</p>
<p>&#8216;‘Benim bir duam vardı: onu da kavmimin aleyhine kullandım. Siz başkasına gidin. İbrâhim&#8217;e gidin; çünkü o Halîlullah’tır. ”</p>
<p>Onlar da İbrâhim&#8217;e giderek: “Sen, Allahın peygamberisin, bunca insan içinde Allah&#8217;ın tek dostu sensin. Rabbinin huzurunda bize şefaat et! İçinde bulunduğumuz perişan hâli görmüyor musun?” diyecekler. O da:</p>
<p>“Bugün Rabbim benzeri görülmedik şekilde gazaplıdır.” diyerek Hz. Adem ve Nûh gibi kendi hatâsını dile getirecek ve vaktiyle söylediği üç yalanı hatırlattıktan sonra ‘Asıl benim şefâate ihtiyâcım var; âh benim nefsim. Ben şefâat edecek durumda değilim; fakat siz Mûsâ’ya gidin. Çünkü o Cenâb-ı Hakk’ın kendisiyle konuştuğu kimsedir (Kelîmullah’tır)” diyecek.</p>
<p>Bir başka rivâyete göre Hz. İbrâhim sözünü şöyle tamamlayacak: “0, Allah Teâlâ’nın Tevrât’ı verdiği, kendisiyle konuştuğu, doğrudan konuş­mak için huzûruna aldığı kimsedir&#8221;<sup>(Buhari,Tevhid,24,nr.7440)</sup></p>
<p>Peygamber aleyhisselâm sözüne şöyle devam etti:</p>
<p>Onlar da Mûsâ’ya gelecekler. Fakat Mûsâ:</p>
<p>“Ben şefâat edecek durumda değilim.” diyerek yaptığı hatâyı ve birisini öldürdüğünü söyleyerek Asıl benim şefaate ihtiyâcım var; âh benim nefsim; fakat siz İsa’ya gidin. Çünkü o, Allah&#8217;ın rûhu ve kelimesidir.” diyecek.</p>
<p>Onlar da İsa&#8217;ya gelecekler; fakat îsâ:</p>
<p>“Ben şefâat edecek durumda değilim. Siz Muhammed sallallahu aley­hi ve selleme gidin. O, gelmiş geçmiş bütün günahlarını Cenâb-ı Hakk&#8217;ın affettiği kimsedir. ” diyecek.</p>
<p>“Mahşer halkı bana gelecek; ben de: ‘Şefaat etmeye yetkili benim’ diyeceğim. Rabbimin huzûruna çıkıp şefâat için izin isteyeceğim; bana izin verilecek. Rabbimi görür görmez secdeye kapanacağım.”<sup>(Buhari,Tevhid 36,nr.7510)</sup></p>
<p>Başka bir rivayet ise şöyledir:</p>
<p>“Arş’ın altına geleceğim, Rabbime secdeye kapanacağım.”<sup>(Buhari,Tefsir,17/1,nr.4712)</sup></p>
<p>Diğer bir rivâyet şöyledir:</p>
<p>“Rabbimin huzûrunda duracağım. Nasıl olduğunu şimdi bilmemek­le beraber, Rabbimin bana ilhâm edeceği övgülerle O’na hamdü sena edeceğim.”<sup>(Buhari,Tevhid 36,nr.7510)</sup></p>
<p>Başka bir rivayete göre Efendimiz şöyle buyurdu:</p>
<p>“Allah Teâlâ, daha önce hiçbir peygambere öğretmediği en güzel hamd-ü senayı bana ilhâm edecek.”</p>
<p>Ebû Hüreyre radıyallahu anhın rivayetine göre Resûl-i Ekrem sözüne şöyle devam etti:</p>
<p>“Sonra Allah Teâlâ bana hitâben:</p>
<p>‘’Ya Muhammed Secdeden başına kaldır ve iste ! İstediğin sana verilcek.Şefaat et, şefaatin kabul edilcek’’buyuracak.Bende başımı secdeden kaldıracağım ve&#8221;Yâ Rabbim,Ümmetimi bana bağışla<sup> </sup>!YaRabbi! Ümmetimi kurtar!”diye yalvaracağım.O zaman Rabbim bana;</p>
<p>“Ya Muhammedi Ümmetinden hesaba çekilmeden Cennet’e girecek olanları. Cennet kapılarının en sağındaki Ba’bül Eymenden içeri al! On­lar, başkalarıyla beraber Cennet&#8217;in diğer kapılarından da gireceklerdir.” buyuracak.<sup>1</sup></p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Kâdi lyaz’ın</em><em> </em>Saluh-i Müslim&#8217;e<em> </em><em>yazdığı şerihte belirttiğine göre, Cennet’in sekiz kapısı olup adları şöyledir: Namaz kapısı, Sadaka kapısı. Oruç (Revyin) kapısı, Cihâd ka­pısı, Tövbe kapısı. Öfkesini yenip insanların kusurları­nı bağışlayanlar kapısı, Râzı olanlar kapısı ve sorgusuz sualsiz Cennete girecek olan mütevekkilere ait Eymen kapısı.Bazı hadis şârihleri, Cennet’in sekiz kapısı ara­sında şunları da saymışlardır: Hac kapısı, Zikir kapısı,Umre kapısı, Duhâ kapısı, Ferah kapısı, Sabır kapısı.<sup>(İbn Hacer,Fethul Bari,,VII,28)</sup></em></p>
<p>Enes ibni Mâlik in rivayet ettiği hadiste, Ebû Hûreyre tarafından riuâyet edilen bu ilâve yoktur. Bunun yerine. Peygamber aleyhisselâmin şöyle buyurduğu belirtilmiştir: “Sonra secdeye kapanacağım. Bana şöyle buyrulacak:</p>
<p>“Yâ Muhammed! Secdeden başını kaldır! Söyle, sözün dinlenecek. Şefaat et,şefaatin kabul edilecek. İstediğin sana verilecek.&#8221; Ben de:</p>
<p>“Yâ Rabbî! Ümmetimi bana bağışla! Yâ Rabbi! Ümmetimi kurtar!&#8221; diye yalvaracağım. Bana şöyle buyurulacak:</p>
<p>“Haydi git, kalbinde buğday (veya arpa) tanesi kadar İmân eseri olanları Cehennem’den çıkar.” Ben de gidip emredileni yapacağım.</p>
<p><em> <strong>Şerh:</strong>Yani Fahr-i</em><em> </em><em>Âlem</em><em> </em>Efendimiz’in, <em>kalbinde, (kalp ile</em><em> </em>yapılan <em>amellerden)</em><em> </em><em>fakirlere şefkat, Allah korkusu, iyi</em><em> </em>bir şey <em>yapmaya</em><em> </em><em>niyet etmek</em><em> </em><em>gibi</em><em> </em>îmân <em>eseri olanları</em><em> </em>; <em>Cehennemiden çıkarmasına</em><em> </em><em>izin</em><em> </em><em>verileceği</em><em> </em>ifâde <em>buyurulmaktadır.</em></p>
<p>Sonra tekrar Rabbimin huzûruna çıkacağım ve yine bana ilhâm edilen  o hamdü senâlar ile Rabbimi öveceğim.&#8221; Resûl-i Ekrem bundan önce söylediklerini aynen tekrarladıktan sonra sözüne şöyle devam etti: &#8220;Bana şöyle buyurulacak:</p>
<p>&#8220;Haydi git, kalbinde hardal tanesi kadar îmân eseri olanları Ce­hennem&#8217;den çıkar.” Ben de gidip emredileni yapacağım.</p>
<p>“Sonra tekrar Rabbimin huzûruna çıkacağım. Aynı şekilde yalvarıp geri kalan ümmetimin Cehennem’den çıkarılmasını isteyeceğim. Bana:</p>
<p>&#8220;Kalbinde hardal tanesinden daha az, çok daha az, azdan da az îmân eseri olanları Cehennem’den çıkar.” buyurulacak, ben de bana emredileni yapacağım.”</p>
<p>Resûlullah Efendimiz dördüncü defa Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna çık­tığında kendisine:</p>
<p>“Secdeden başını kaldır! Söyle, sözün dinlenecek. Şefâat et, şefaatin kabul edilecek. İstediğin sana verilecek.” buyurulacağını söylemiştir. O zaman Allah’ın Elçisi şöyle diyecek:</p>
<p>“Yâ Rabbî! Lâilâhe illallah diyenleri Cehennem’den çıkarmama izin ver. Allah Teâlâ şöyle buyuracak:</p>
<p>“Lâilâhe İllallah diyenleri Cehennem’den çıkarmak üzere şefâat etme yetkisi sana verilmemiştir. Ancak Ben, kudretime, büyüklüğü­me, azametime ve ululuğuma yemin ederim ki, lâilâhe illallah diyen­leri Cehennem’den Ben çıkaracağım.”<sup>(Buhari,Tevhid</sup>36,nr.7510)</p>
<p>Tâbiîn müfessirlerinden Katâde bin Diâme es-Sedûsî’nin (v. 117/735) Enes ibni Mâlik radıyallahu anhdan rivayetine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Cenâb-ı Hakk’ın huzûruna üçüncü veya dördüncü çıkışımda, ki bunu tam bilemiyorum, şöyle diyeceğim: ‘Yâ Rabbî! Geride sadece Kur’ân-ı Kerîm&#8217;deki emrinle ebediyen Cehennem’de yanacak kimseler kaldı.”Buhâri, Tefsir 2/1, nr. 4476; Müslim, îmân 322, nr. 193.)</p>
<p>Kur an ı Kerîm’in ebediyen Cehennemde kalacaklarını söylediği kimseler kâfirler ve münafıklardır.</p>
<p>Bu hadîs-i şerifin bir benzeri, ashâb-ı kiramdan Hz. Ebû Bekir, Ukbe bin Âmir. Ebû Saîd el-Hudrî ve Huzeyfe İbnul-Yemân tarafından rivâyet edilmiş olup, onların herbiri şöyle demiştir:</p>
<p>“Mahşer halkı Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme gelecek; Allah htâlâ ona şefaat izni verecek. Emânet ve sıla-i rahim Sırat’ın iki yanında ayakta duracak.</p>
<p><strong> Şerh</strong>:<em>Emânet; emânete riayet edenlere şahitlik edecek, emâ­nete hiyânet edenleri de Cenâb-ı Hakk’a şikâyet edecek.</em></p>
<p><em>Aynı şekilde sıla-i rahim de, akrabasını koruyup göze­tenlere şâhitlik, akrabalık bağlarım koparanları da Allah Teâlâ’ya şikâyet edecektir.</em></p>
<p><strong>Sırat Nasıl Geçilecek?</strong></p>
<p>Ebû Mâlik’in Huzeyfe İbnul-Yemân’dan rivayetine göre Resûl-i Ek­rem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Muhammed’e gelirler; o da şefâat eder. Mahşerden sonra Sırat kurulur, insanlar onun üzerinden geçmeye başlar. İlk kafile şimşek gibi geçer, ondan sonra gelenler rüzgâr gibi, kuş gibi, koşucular gibi geçer­ler. Sizin peygamberiniz herkes geçene kadar Sırat’ın üzerinde durarak &#8220;Allahım! Selâmete çıkar, selâmete çıkar.” diye duâ eder.<sup>(Müslm,İman,329,nr.195)</sup></p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Ashâb-ı kirâmdan Huzeyfe İbnü’l-Yemân diyor ki, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem: “Sizin ilk kâfıleleriniz şimşek gibi geçer.” buyurunca, Ben: ‘Anam babam  sana fedâ olsun, şimşek gibi geçmek nedir?’ diye sordum. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem de: “Şimşeği görmediniz mi? Göz açıp yumacak kadar bir zamanda geçip gidiverir!” buyurdu. Ve sözüne şöyle devam etti:</em></p>
<p><em>&#8216; Sonrakiler rüzgâr gibi, kuş gibi, koşucular gibi geçerler. Onların amelleri böyle süratli geçirir. Peygamberiniz Sırat üzerinde durup şöyle der: ‘Ey Rabbim! Selâmete çıkar,selamete çıkar.( Nesâi, Tatbik 81, nr. 1139; Ahmed İbni Hanbel,</em><em> </em>Mûsned,<em> </em><em>11, 275, 533. Buhârî, Ezan 129. nr.</em><em> </em><em>806)</em></p>
<p><em>Neticede,kulların amelleri kendileri­ni Sırat tan</em><em> </em><em>geçirmede</em><em> </em><em>aciz kalır.O kadar ki,</em><em> </em><em>yürümeye gücü yetmeyen bir</em><em> </em><em>adam kalçaları üzerinde</em><em> </em><em>sürünerek gelir, Sırat’ın iki tarafında</em><em> </em>asılmış çengeller <em>vardır. Bu</em><em> </em><em> çengellerin görevi, kendilerine emredilen kimseleri ya­kalamaktır. Bazıları yaralanmış vazıyette kurtulur, bazılarıda Cehenneme yuvarlanır..Ebu Hureyre(r.a) hadisi rivâyet ettikten sonra şöyle demiştir: “Ebû Hüreyre’nin canını elinde tutan Allaha yemin ederim,Cehennem o kadar derindir ki, dibine ancak yetmiş yıl da varılabilir”</em></p>
<p>Ebû Hüreyre radıyallahu ânhın rivayet ettiği hadise göre Peygamber Efendimiz “Sırat’tan ilk geçen ben olurum,” buyurmuştur.</p>
<p><strong>Ümmetinin Hepsine Şefâat Edecek</strong></p>
<p>Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümânın rivayetine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur;</p>
<p>“Peygamberler, (Mahşer günü) kendileri İçin kurulacak kürsülere otu­racaklar. Ben ise kürsüme oturmayıp, Rabbimin huzûrunda ayakta dura­cağım. Allah Teâlâ bana:</p>
<p>“Ümmetine ne yapmamı İstiyorsun?” diye soracak. Ben de:</p>
<p>“Yâ Rabbî! Onların hesabını bir an Önce gör!” diyeceğim.</p>
<p>“Bunun üzerine ümmetim çağırılıp hesaplan görülecek.</p>
<p>“Onlann bir kısmı, Cenâb-ı Hakk&#8217;ın lütfuyla iyi kulluk yaptıkları için, bir kısmı da benim şefâatim ile Cennet&#8217;e girecek,</p>
<p>“Ben günahkâr ümmetime şefaat etmeye devam edeceğim,niha­yet bana Cehennem’e girmeleri emredilen bir grup Ümmetimin belge­leri verilecek, onlara da şefâat edeceğim. Bunu gören Cehennem’in bekçisi:</p>
<p>&#8220;Yâ Muhammedi Ümmetinden cezayı hak etmiş olan hiç kimseyi bırakmayıp hepsine şefâat ettin!” diyecek.<sup>(Taberani,El-Mücemül</sup><sup> </sup>Evsad,2,208,nr.2937)</p>
<p><strong>Ben övünmüyorum</strong></p>
<p>Tabiîn muhaddislerinden Ziyâd ibni Abdillah en-Nümeyrî’nin, Enes ibni Mâlik’ten rivâyet ettiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sel lem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Âhirette yeniden diriltilmek üzere kabri ilk açılacak olan benim; bunu övünmek için söylemiyorum. Kıyamet günü insanların efendisi ben olacağım; bunu övünmek için söylemiyorum. Kıyâmet günü Livâülhamd benim elimde olacak. Cennet’in kapısı ilk defa benim için açılacak; bunu övünmek için söylemiyorum. O gün varıp Cennet kapısının halkasını tu­tacağım. “Kim o?” diye soracaklar; “Ben Muhammed’im.” diyeceğim. Hemen kapıyı açacaklar. Cebbar olan Cenâb-ı Hak orada tecelli buyura­cak; ben de huzûrunda secdeye kapanacağım.” Daha sonra da yukarıda geçen şefâat hadisini zikretti.</p>
<p>Ashâb-ı kirâmdan Üneys el-Ensârî, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi şöyle buyururken dinlediğini söylemiştir:</p>
<p>“Kıyamet gü­nünde yeryüzündeki taş ve ağaçlardan daha çok kimseye şefâat edeceğim. ”(Müttaki,Kenzul Ummal,XIV,399,nr.39062)</p>
<p><strong>Kimlere Şefaat Edecek?</strong></p>
<p>Şefaat konusundaki bunca rivayetten, Resûlullah a.s’ın şefaatinin ve Makâm-ı Mahmûd’unun kapsamının ne kadar geniş olduğu ve onun şefkatinin muhtelif aşamalarda olacağı anlaşılmaktadır.Şöyle ki;</p>
<p>İnsanlar mahşerde toplanacak; yürekler ağızlara gelecek; güneş tepeye dikildiği. beklemek büyük bir sıkıntı verdiği için kan ter içinde kalacaklar Bu, hesap başlamadan önceki durumdur. İşte o zaman Resulluah a.s;</p>
<p>‘mahşerdeki bütün insanların bu sıkıntılı durumlarını rahatlatmak için onlara şefaat edecektir. Bunun hemen ardından Sırat kurulacak ve insanlar hesaba çekilecektir; Ebû Hüreyre ve Huzeyfe lbnü‘l- Yemin’in rivayetleri böyledir ve bu konudaki en sağlam hadis de budur.</p>
<p>İnsanlar mahşerde beklerken, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ümmetimden sorguya çekilmeyecek olanların bir an önce Cennet’e  girmesi için şefaat edecektir, yukarıda geçen hadiste de bu durum belirtilmiştir.</p>
<p>Sonra, yine sahih hadislerde belirtildiği üzere, azabı hak edip Cehenneme girmiş olan ümmetine de şefâat edecektir.</p>
<p>Ardandan, kelime-i tevhidi söylemekten başka sevâpları olmayan­lara şefaat edecektir. Bu şefâat, Resûlullah Efendimiz’den başkasına verilmeyecektir.</p>
<p><strong>Efendimiz&#8217;in Makbul Duâsı</strong></p>
<p>Çok meşhûr olan sahih bir hadise göre Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur;</p>
<p>“Her peygamberin bütünümmeti için yaptığı bir duası vardır.Ben de duâmı kısmet gününde ümmetime şefâat etmek için sakladım.”<sup>(Müslim,iman,334-335,nr.198-199</sup></p>
<p>Bazı âlimler bu hadisin mânasını şöyle açıklamışlardır; Sözü edilenpeygamberlere, mutlaka kabul edileceği ve arzularının gerçekleştiri­leceği Allah Teâlâ tarafından bildirilen bir duadır. Yoksa peygamberlerin pek çok duası kabul edilmiş; Peygamber Efendimiz’in de sayılamayacak kadar duası makbul olmuştur.Fakat peygamberler,mutlaka kabul edilceği bildirilmeyen dualarını yaparken,havf ile reca arasında bulunurlar.Bununla beraber peygamberlere diledikleri konuda yapacakları duanın kabul edilceği va’dedildiği için,onlar dualarının makbul olcağını bilerek dua ederler.</p>
<p>Her ikisi de tâbiun muhaddislerinden olan Muhammed ibni Ziyâd el- Cümah ve Ebû Salih es-Semmân’ın (v, 101/719), Ebû Hüreyre radıyallahu anhdan rivayet ettiklerine göre Resûlulllah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Her peygamberin ümmeti için yaptığı makbul bir duâsı vardır ve o duâ kabul edilmiştir. Ben de makbûl duamı kıyamet gününde ümmetime şefâat etmek için tehir etmek istiyorum.”<sup>(</sup>Buhâri, Daavât 1, nr. 6304; Müslim, îmân 340, nr. 199.)</p>
<p>Ebû Salih es-Semmân ın Ebû Hüreyre’den olan rivayeti ise şöyledir:</p>
<p>“Her peygamberin makbûl bir duası vardır ve her peygamber bu duasını dünyada iken yapmıştır’’(Müslim,iman 338,nr.199)</p>
<p>Tâbiîn muhaddislerinden Ebû Zür’a el-Becelî’nin Ebû Hüreyre radıyallahu anhdan olan rivayeti de böyledir. (Müslim,iman 339,nr.199)</p>
<p>Enes ibni Mâlik radıyallahu anhın rivâyeti de Muhammed ibni Ziyâd el-Cümahî’nin Ebû Hüreyre ra-dıyallahu anhdan olan rivâyeti gibidir.(Buhâri, Daavât 1. nr. 6305; Müslim, îmân 341, nr. 200.)</p>
<p>Sözü edilen bu duâ, Peygamber Efendimiz’in bütün Ümmet i Muham­medi şefaati hakkındaki makbûl duasıdır. Zira Resûl-i Ekrem Efendimiz Cenâb-ı Hak’tan din ve dünya ile ilgili bazı dileklerde bulunduğunu, bun­lardan bir kısmının kendisine verilip bir kısmının verilmediğini söylemiştir.O,bu makbul duasını insanların yardıma en  fazla muhtaç olduğu belaların sonuncusunun başa geldiği ve en büyük istek ve taleplerin yapılacağı güne saklamıştır.</p>
<p>Allah Teâlâ. ümmetine olan daveti sebebiyle bir peygambere verece­ği mükâfatın en mükemmelini ona ihsân buyursun ve Kâinatın Rabbi ona çok çok salâtü selâm eylesin.</p>
<p>Kadı İyaz-Şifa-i Şerif Şerhi,cild:1</p>
<p>Şerh:Prof.Dr.Yaşar Kandemir</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-sefaat-ve-makam-i-mahmud-ozellikleri/">Resûl-i Ekrem’in Şefaat ve Makâm-ı Mahmûd özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-sefaat-ve-makam-i-mahmud-ozellikleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resûl-i Ekrem&#8217;in Mûcizeleri ve Mûcizenin Mânası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-mucizeleri-ve-mucizenin-manasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-mucizeleri-ve-mucizenin-manasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 Feb 2017 12:22:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA[En Çok Mucize Gösteren Peygamber Hz.Muhammed]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizeler Kaç Kısımdır?]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizelerin Güvenilir Rivâyetlerle Geldiği]]></category>
		<category><![CDATA[Mucizenin Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem'in Mûcizeleri ve Mûcizenin Mânası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13666</guid>

					<description><![CDATA[<p>Peygamberlerin ortaya koyduğu olağanüstü hâdiselere mucize den­mesinin sebebi, peygamber olmayanların, bunların bir benzerini ortaya koyamadıkları içindir. Mûcize iki kısımdır: Biri, insanoğlunun yapabileceği hâlde yapamadığı mûcizeler. Allah Teâlâ peygamberinin hak olduğunu ve doğru söylediğini göstermek için, diğer insanları o mûcizenin bir benzerini meydana getirmekten âciz bırak­mıştır. Meselâ Yahudilerin ölümü temenni edemeyişleri, bazılarına göre müşriklerin Kur’ân-ı Kerîm’in [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-mucizeleri-ve-mucizenin-manasi/">Resûl-i Ekrem’in Mûcizeleri ve Mûcizenin Mânası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-mucizeleri-ve-mucizenin-manasi/2_d/" rel="attachment wp-att-13667"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-13667" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/2_d.jpg" alt="" width="312" height="248" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/2_d.jpg 397w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/2_d-300x238.jpg 300w" sizes="(max-width: 312px) 100vw, 312px" /></a></p>
<p>Peygamberlerin ortaya koyduğu olağanüstü hâdiselere mucize den­mesinin sebebi, peygamber olmayanların, bunların bir benzerini ortaya koyamadıkları içindir.</p>
<p><strong>Mûcize iki kısımdır:</strong></p>
<p>Biri, insanoğlunun yapabileceği hâlde yapamadığı mûcizeler. Allah Teâlâ peygamberinin hak olduğunu ve doğru söylediğini göstermek için, diğer insanları o mûcizenin bir benzerini meydana getirmekten âciz bırak­mıştır. Meselâ Yahudilerin ölümü temenni edemeyişleri, bazılarına göre müşriklerin Kur’ân-ı Kerîm’in bir benzerini meydana getiremeyişleri gibi olaylar böyledir.</p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Yahudiler “Biz Allah’ın oğulları ve sevdikleriyiz”,(Maide,18) “Yahudi veya Hıristiyanlardan başkası Cennet’e girmeyecek”<span style="font-size: 13.3333px;">(Bakara,111)</span> diye iddia ediyorlardı. Allah Teâlâ Peygamber Efendimize onlara şöyle demesini emretti: “Eğer âhiret yurdu başkalarına değil de, Allah katında sadece size ait ise ve siz de bu inancınızda samimi iseniz, hemen ölümü isteyin de görelim.”<sup>(Bakara,94)</sup>Ama onların böyle bir istekte bulunamayacakları âyetin devamında ve Cuma sûresinde şöyle belirtilmektedir: “Fakat onlar daha önce işledikleri günahlar yüzünden hiçbir zaman ölümü isteyemezler.Allah ise o zâlimleri iyi bilir.”</em></p>
<p>Mucizenin ikinci kısmı ise, insanoğlunun yapamayacağı, bir benzerini getirmeye gücünün yetmeyeceği mucizelerdir: Ölülerin diriltilmesi,&#8217; asânın yılan olması, kayadan devenin çıkması,ağacın konuşması,par­maklardan suyun akması, ayın ikiye bölünmesi gibi Allah&#8217;tan başka hiç­bir kimsenin yapamayacağı mucizeler böyledir. Bu mucizeler Resûlullah sallahu aleyhi ve sellemin (veya başka bir peygamberin) eliyle meydana gelse bile, gerçekte onları yaratan Cerıâb-ı Hak&#8217;tır. Peygamberin yaptığı ise, kendisini yalanlayanların bu mucizeleri göstermekten âciz olduğunu söyleyerek onlara meydan okumaktır.</p>
<p><strong>En Çok Mucize Gösteren Peygamber</strong></p>
<p>Peygamber Efendimiz’in eliyle meydana gelen mucizeler ile onun peygamber olduğunu ve doğru söylediğini gösteren deliller bu iki kısma da girmektedir. Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem,ileride açıklayacağımız gibi, en çok ve en harikulade mûcizeleri gösteren peygamberdir. Onun mucizelerinden biri Kur’ân-ı Kerîm olup, Kur&#8217;andaki mucizelerin sayısını bin, iki bin veya daha fazla rakamla ifâde etmek mümkün değildir. Çün­kü Peygamber aleyhisselâm, müşriklerden Kur’ân-ı Kerîm’in bir sûresinin benzerini getirmelerini istediği hâlde, onlar bunu bile yapamamışlardır.</p>
<p>Kur’ân-ı Kerîm’in belagatı, yani etkili ve yerinde söz söylemesi konu­sunda, yetkili olan âlimler şöyle demişlerdir:</p>
<p>“Kur’ân-ı Kerim’in en kısa sûresi Kevser sûresidir; Kur’ân-ı Kerîrn in her bir âyeti veya âyetleri, Kevser sûresinin (âyetleri, kelimeleri ve harf­leri) sayısınca mûcize ihtiva etmektedir. Kevser sûresinin kendisinde de, aşağıda açıklanacağı üzere, pek çok mûcize vardır.”</p>
<p><strong>Mucizeler Kaç Kısımdır?</strong></p>
<p>R<sub>esul-i</sub> Ekrem aleyhi ve sellemin mucizeleri iki kısımdır;</p>
<p>Kesin olarak bilinen ve bize mütevâtir olarak nakledilen mücizelerdir. Kur’ân-ı Kerîm işte bu mûcizelerden biridir. Bu mucizelerin Pey­gamber Efendimiz tarafından meydana getirilip ortaya konduğunda ve Resulullah’m onları delil olarak kullandığında hiçbir şüphe ve bu ümmetin büyük âlimleri arasında herhangi bir ihtilâf yoktur. Bu tür mûcizeleri kabul etmeyen bir inkâra, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin bu dünya­daki varlığını inkâr etmiş gibidir ki, bu olacak şey değildir.</p>
<p>İnkârcılar, Kur’ân-ı Kerîm’in Allah sözü olmasına ve onun delil kabul edilmesine itiraz etmişlerdir. Hâlbuki Kur an âyetlerinin ve sürelerinin sahip olduğu edebî mûcizeler inkâr edilemeyecek derecede ortadadır. As­lında o inkarcılar bunu kesinlikle biliyorlardı. Biz, bu mûcizeleri ileride açıklayacağız.</p>
<p>Bazı imamlarımız, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin göster­diği bütün mucizelerin, geneli itibariyle, bize mütevâtir olarak geldiğini kabul etmişlerdir. Bu mûcizeler birer birer ele alındığında kesinlik derece­sine ulaşmasa bile, hepsi birden mânen ele alındığında kesinlik kazanır. Resûlullah’ın elinde herkesi hayrete düşüren şeylerin meydana geldiğin­de mü’min-kâfir hiçbir kimse ihtilâf etmiş değildir; inatçıların ihtilâfı, bu olağanüstü hâdiseleri Allah Teâlâ’nın yaratıp yaratmadığı hususundadır. Mûcizeleri Cenâb-ı Hakk’ın yarattığını ve bu mûcizeleri <span style="font-size: 13.3333px;">&#8221;</span>Ey kulum doğru söylüyorsun!” diye Cenâb-ı Hakk’ın peygamberini tasdik etmesi anlamı­na geldiğini yukarıda söylemiştik.</p>
<p><strong>Şerh:</strong> ‘<em>’Kâdî Iyaz bu meseleyi, işlenmekte olan </em><em>konunun </em><em>baş tarafında şöyle ifâde etmişti: &#8216;Çünkü mucize, peygam-berlerin kendilerine inanmayanlara meydan okuması</em><em> anlamına geldiği gibi, Allah Teâlâ da o insanlara: </em><em>‘Ey i </em><em>kullarım! Peygamberim doğru söylemektedir, ona İtaat edin ve ardından gidin; onun gösterdiği mucizeler sözlerinin de doğruluğunu isbat etmektedir&#8217; demiş olmaktadır.”</em></p>
<p>Peygamber aleyhisselâmın mûcizeleri hakkında nakledilen her bir ha­ber, tek başına kesin bilgi ifâde etmese bile, onun gösterdiği bütün mucizeler birbirini desteklediği için, Efendimizin mûcizeleri kesinlik kazan­maktadır. Câhiliye devrinin ünlü şahsiyetlerinden olan Hâtim-i Tâinin cömertliği, yine Câhiliye devrinde yaşayan Antere bin Şeddâd’ın yiğitliği, tâbiîn âlimlerinden Ahnef ibni Kays’ın hilim sahibi olduğu da aynı şekilde şüphe götürmeyen bir kesinlikle bilinmektedir. Çünkü bütün târihî bilgiler Hâtim-i Tâî’nin cömertliğini, Antere’nin yiğitliğini ve Ahnef bin hilim sahi­bi okluğunu ortaya koymaktadır.</p>
<p>Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin gösterdiği mucizelerden bir kısmı da, birinci kısımda zikredilenler kadar kesinlik kazanmayanlardır. Bu mûcizeler de ikiye aynlır:</p>
<p>Onların bir kısmı, çok yaygın olan; birçokları tarafından rivayet edi­len, muhaddisler, daha sonraki râviler, siyer ve tarihçiler arasında şöhret bulan mucizelerdir. Resûl-i Ekrem’in parmaklarının arasından suların kaynaması, az miktardaki bir yiyeceğin çoğalması gibi mûcizeler böyledir.</p>
<p>Diğer bir kısmı da, bir veya iki râvi gibi az sayıda insan tarafından nakledilen, bundan öncekiler derecesinde şöhret bulmayan, fakat bir ara ya toplandığında manen güçlenerek kesinlik derecesine ulaşan mûcizelerdir.</p>
<p><strong>Mucizelerin Güvenilir Rivâyetlerle Geldiği</strong></p>
<p>Ben şunu kesinlikle ifâde ederim ki, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemden meydana gelen bu tür mucizeler,mütevâtiren nakledildiği için kesin olarak bilinirler.</p>
<p>Ayın ikiye bölünmesi mûcizesine gelince, bunu Kur’ân-ı Kerim dile getirmiş, bu olayın meydana geldiğini haber vermiştir,<sup>(Kamer,1-2)</sup>Böyle bir şeyin Resûlullah zamanında olmadığı ancak delille reddedilebilir. Bu mucizenin, Peygamber Efendimiz zamanında gerçekleştiğine ve onu başka türlü yo­rumlamanın mümkün olmadığına dâir birçok sahih hadis vardır. Hadisler konusunda bilgisi bulunmayan, dine gereğince sarılmayan birtakım câhil­lerin sözüne bakarak bu konudaki kararımızı değiştirecek değiliz. İmanı yeterince güçlü olmayan, mü’minlerin kalbine şüphe düşürmeye çalışan zayıf akıllı bidatçıların sözlerine önem verilmez. Biz onların söylediklerini çürüterek câhil ve zayıf akıllı olduklarını ortaya koyacağız.</p>
<p>Resûl-i Ekrem’in parmaklarının arasından suların kaynaması, az yi­yeceğin çoğalması olayları da böyledir. Bu olayları güvenilir râviler çok sayıda tabiinden, onlar da pek çok sahâbîden rivayet etmiştir.</p>
<p>Bu tür rivayetlerden bir kısmını, büyük bir kalabalık yine öyle bir ka­labalıktan, onlar da olayların içinde bulunan çok sayıda ashâb-ı kiramdan sağlam bir senedle rivayet etmiştir. Bu mûcizeler, Hendek Gazvesi, Buvât Gazvesi,</p>
<p>Hudeybiye Umresi, Tebük Gazvesi gibi çok sayıda Müslüman veİslâm askerinin bulunduğu benzeri yerlerde meydana gelmiş ve şöhret bulmuştur. Ancak bu kıssaları anlatan râviye, o olayların içinde bulunan sahâbîlerden birinin karşı çıktığı, böyle bir olayın meydana gelmediğini söylediği duyulmamıştır. Bu olayları gözleriyle görmeyen sahabeler de görenlere itiraz etmemiş, duyduklarını bizzat görmüş gibi etme­lerdir. O sahâbelerin, duyduklarına itiraz etmeyip susması, 0 olayı  bizzat nakletmesi gibidir. Ashâb-ı kiramın, asılsız bir olay karşısında susması, bir yalanı idare yoluna gitmesi asla olacak şey değildir &#8221; Çünkü onların kimseden bir beklentileri olmadığı gibi, hiç kimseden korkuları da yoktu. Şâyet duydukları kıssa, onların kabul etmediği, bilmediği şey olsaydı mutlaka onu reddederlerdi. Nitekim ashâb-ı kiram, bilindiği üzere, iç­lerinden bir kısmının rivayet ettiği ahkâmla ilgili bazı hadislere, Resûl-i Ekrem’in şemailiyle ilgili bazı rivayetlere ve Allah’ın Elçisi&#8217;nden duyduk­larına aykırı olan Kur’an kıraatlerine itiraz etmiş, birbirinin içtihattaki hatâsını söylemiş, yanıldığı noktalan göstermişlerdir. Az sayıda râvinin naklettiği mûcizelerin tamamı, onları duyan sahâbelerin bu mücizeleri reddetmemesi sebebiyle, çok sayıda râvi tarafından rıvâyet edilmiş gibi kesinlik kazanmıştır.</p>
<p>Kötü niyetlerle uydurulan ve asılsız rivayetleri andıran «Özde mûcizeler, uzun zaman halk arasında söylenip durduktan sonra, yetkili hadis âlimleri, tıpkı diğer asılsız rivayetlerde yaptıkları gibi, bunların da sağlam bir şekilde rivâyet edilmediğini ortaya koymuşlardır.</p>
<p>Resul-i Ekrem Efendimiz in peygamberliğini gösteren ve az sayıda insan tarafından rivayet edildiği içki mütevatir derecesine ulaşmayan rivayetler, zamanla birbirini desteklemek sûreüyle mütevatir derecesin­de güç kazanmıştır. Muhtelif zamanlarda çeşitli grupların bu mucizeleri kullanması, onları düşmanların tenkit edip asılsız olduğunu ileri sürmesi, inkarcıların gözden düşürmeye çalışması bu rivayetleri daha bir güçlendirmiş, onları yerenlerin üzüntüsünü ve öfkesini daha da arttırmıştır.</p>
<p>Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin gaybdan, eskiden olmuş, ile­ride olacak, âhiret hayatında meydana gelecek şeylerden haber vermesi, açıkça ve kesin bir şekilde onun peygamber okluğunu gösterir. Nitekim ünlü âlimlerimizden Kâdî Ebû Bekir el-Bâkıllânî (v. 403/1013), kelâm âlimi Ebû Bekir ibni Fûrek (v. 406/1015) ve daha başka âlimler de böyle söylemiş­lerdir. Allah hepsine rahmet eylesin.</p>
<p><strong>İtirazcıların Hadîs Bilgisi</strong></p>
<p>Resûl-İ Ekrem’in mûcizelerine dâir rivâyetlerin haber-i vâhid türün­den olduğu için kesin bilgi ifâde etmeyeceğini söyleyenlerin, hadisler ve onların rivâyeti konusunda yeterli araştırması bulunmadığını, daha çok hadis dışındaki konularla ilgilendiğini düşünüyorum. Yoksa hadislerin rivayet şekilleriyle, hadis ve şemâil kitaplarıyla ilgilenen bir kimse, daha önce de söylediğimiz gibi, mûcizelere dâir bu rivâyetlerin sahîh ve güve­nilir olduğunda şüphe etmez.</p>
<p>Bilindiği üzere bir muhaddisin mütevâtir dediği bir hadisi, bir başka muhaddis mütevâtir kabul etmeyebilir. Meselâ insanların çoğu, duydukları bilgi sâyesinde Bağdat şehrinin var olduğunu, onun büyük bir şehir ve hilâfet merkezi olduğunu bilir. Bazıları ise, onun bu özellikleri bir yana, adını bile duymamış olabilir. Aynı şekilde Mâlikî mezhebinin fakihleri, bu mezhebe göre, ister cemaatle kılınsın ister tek başına kılınsın, namazda Fâtiha sûresi’nin mutlaka okunacağını ve ramazan ayının ilk gecesinde oruca niyet etmenin diğer günler için de yeterli olacağını, kendilerine imâmlarından mütevâtir şekilde gelen bilgilerle tereddütsüz bilirler.</p>
<p>Öte yandan İmâm Şafiî, oruca her gece niyet etmeyi gerekli görür; abdest alırken başın bir kısmına meshetmeyi yeterli bulur;İmâm Mâlik de, İmâm Şâfiî de kılıç ve mızrak gibi ucu demirli veya demirsiz bir âletle yapılan öldürme olaylarında kısası, abdest alırken niyet etmeyi, nikahta velînin rızâsını şart koşarlar. İmâm Ebu Hanife ise bütün bu konularda her iki imâmın da görüşlerine katılmaz. Adı geçen mezhepleri incelemeyen ve onların görüşlerine katılmayan diğer mezheplerin âlimleri ve daha baş­kaları bu görüşlerin hiçbirini bilmezler.</p>
<p>Resûlullah Efendimiz&#8217;in gösterdiği mucizeleri birer birer ele aldığımız­da, inşallah bu konularda daha geniş bilgi vereceğiz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadı İyaz-Şifa-i Şerif Şerhi,cild:1(Yaşar Kandemir)</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-mucizeleri-ve-mucizenin-manasi/">Resûl-i Ekrem’in Mûcizeleri ve Mûcizenin Mânası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resul-i-ekremin-mucizeleri-ve-mucizenin-manasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İsrânın Mâhiyeti,Mi&#8217;râc&#8217;ın Ruhla mı, Bedenle mi Olduğu?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/isranin-mahiyetimiracin-ruhla-mi-bedenle-mi-oldugu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/isranin-mahiyetimiracin-ruhla-mi-bedenle-mi-oldugu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Dec 2015 20:51:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Mucize/Keramet]]></category>
		<category><![CDATA["Esra" ve "Fitne" Kelimeleri Ne İfâde Eder?]]></category>
		<category><![CDATA["Gözler O'nu Göremez" Ne Demek?]]></category>
		<category><![CDATA["O Görülemez" Diyenlerin Yorumu]]></category>
		<category><![CDATA["Sen Beni Göremezsin" İfâdesinin Anlamı]]></category>
		<category><![CDATA[İki Yay Kadar Yakınlık]]></category>
		<category><![CDATA[İsrâ Uyanıkken Mi'râc Uykuda mı Oldu?]]></category>
		<category><![CDATA[İsrânın Mâhiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Konuştuğu Kimseyi Yüceltir]]></category>
		<category><![CDATA[Allahu Teala İnsan ile Nasıl Konuşur ?]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mi'râc Ruh ve Bedenle Oldu]]></category>
		<category><![CDATA[Mi'râc Uyanıkken mi Oldu?]]></category>
		<category><![CDATA[Mi'râc Uykuda Oldu Diyenlerin Tenkidi]]></category>
		<category><![CDATA[Mi'râc'ın Ruhla mı Bedenle mi Olduğu?]]></category>
		<category><![CDATA[Mi'râc'da Resûl-i Ekrem'in Rabbine Yakınlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Miraçta Resûl-i Ekrem'in Rabbiyle Konuşması]]></category>
		<category><![CDATA[O'nu Görmek Mümkündür]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-î Ekrem'in Rabbini Görmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem O'nu Gördü mü?]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Kandemir]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınlaşma Ne Demektir?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=10034</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sahabe ve tabiîn ile diğer İslâm âlimleri, İsrâ olayının sadece rûh ile mi, yoksa hem ruh hem beden ile mi meydana geldiği konusunda ihtilâf etmiş ve bu hususta üç farklı görüş ortaya koymuşlardır. Mi&#8217;râc Uykuda mı Oldu? Birinci Görüş: Bazıları; peygamberlerin rüyâsının bir gerçek ve bir vahiy olduğunu kabul etmekle beraber, Mi’râc’ın sadece rûh ile [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isranin-mahiyetimiracin-ruhla-mi-bedenle-mi-oldugu/">İsrânın Mâhiyeti,Mi’râc’ın Ruhla mı, Bedenle mi Olduğu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/isranin-mahiyetimiracin-ruhla-mi-bedenle-mi-oldugu/images-97/" rel="attachment wp-att-10035"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-10035" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/images-2.jpg" alt="İsrânın Mâhiyeti,Mi'râc'ın Ruhla mı, Bedenle mi Olduğu?" width="445" height="333" /></a></strong></p>
<p style="text-align: center;">Sahabe ve tabiîn ile diğer İslâm âlimleri, İsrâ olayının sadece rûh ile mi, yoksa hem ruh hem beden ile mi meydana geldiği konusunda ihtilâf etmiş ve bu hususta üç farklı görüş ortaya koymuşlardır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mi&#8217;râc Uykuda mı Oldu?</strong></p>
<p><strong>Birinci Görüş:</strong> Bazıları; peygamberlerin rüyâsının bir gerçek ve bir vahiy olduğunu kabul etmekle beraber, Mi’râc’ın sadece rûh ile yani uy­kuda meydana geldiğini söylemiştir. Sahabeden Muâviye bin Ebî Süfyân bu görüştedir.</p>
<p>Hasan-ı Basrînin de bu görüşte olduğuna dâir bir rivâyet varsa da, si­yer ve megâzi âlimi Muhammed ibni İshâk&#8217;ın (v.151/768) belirttiğine göre, Hasan-ı Basrî bunun tam aksini söylemiştir.</p>
<p>Mi’râc’ın rüyâda olduğunu söyleyenler şu âyet-i kerîmeye dayanmak­tadır:</p>
<p>“Mi’râc’ta sana gösterdiğimiz o görüntüleri insanları sadece sınamak için ortaya koyduk.”(İsra,60)</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Mirâc hadisesinin müminlerin imanını,kâfirlerin de inkârını artırması, Müslüman olduğunu ileri sürenlerden bazılarının dinden dönmesi bu olayın tam bir fitne (deneme vesilesi) olduğunu göstermektedir. Bazı âlimler Mirâc’ın iki defa meydana geldiğini, birincisinin, Resûlullah Efendimiz’i bedeniyle yaptığı asıl Mi’râca hazırlamak için rüyâda olduğunu söylemişlerdir.&#8221;</p></blockquote>
<p>Mi’râc’ın rüyâda olduğunu söyleyenlerin bir diğer delili, Hz. Âişe radıyallahu anhânın: “Ben Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin bedeni­nin yatağından ayrıldığını hissetmedim.” dediğine dâir rivâyetidir.(İbni İshâk, es-Sîre, s. 274, nr. 462)</p>
<p>Onların bir başka delili de, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin Mi’râc’ı anlatmaya “Ben uykudayken.” diye başlamasıdır.</p>
<p>Bir diğer delilleri de, Enes ibni Mâlik’in Mi’râc’ı anlatırken “Resûlullah Mescid-i Haram’da uyurken” diye söze başlaması, Efendimiz’in de sözü­nü: “Uyandım, bir de baktım ki Mescid-i Haram’dayım.” diye bitirmesi­dir.(Buhârî, Tevhîd 37, nr. 7517)</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:&#8217;</strong>&#8216;Bu rivâyette, Resûlullah “daha peygamber olmadan önce” kendisine üç meleğin üç ayrı günde geldiği, Cebrâil  aleyhisselâmın onun kalbini yarıp temizlediği, sonra da Mirâc a çıkardığı anlatılmaktadır.&#8221;</p></blockquote>
<p style="text-align: center;"><strong>Mi&#8217;râc Uyanıkken mi Oldu?</strong></p>
<p><strong>İkinci Görüş:</strong> Ashâb ve tâbiînin büyük çoğunluğu, Miracın uyanık­ken ve bedenle meydana geldiğini kabul etmiştir. Doğru obrt da budur. Bu görüşü ashâb-ı kirâmdan Abdullah ibni Abbâs, Câbir ibni Abdillah, Enes ibni Mâlik, Huzeyfe İbnü’l Yemân, Hz, Ömer, Ebû Hüreyre, Mâlik ibni Sa&#8217;sa&#8217;a, Ebû Habbe el-Bedrî, Abdullah ibni Mes’ud benimsemiştir.</p>
<p>Tabiîn âlimlerinden de Dahhâk ibni Müzâhim, Saki ibni Cübeyr, Katâde bin Diâme es-Sedûsî, Saîd ibni Müseyyeb, İbni Şihâb ez-Zühıl Abdurrahmân ibni Zeyd ibni Eşlem, Hasan-ı Basıl, İbrâhim en-Mehal. Mesrûk ibni Ecdâ , Mücâhid ibni Cebr, İkrime el-Berbetl ve ibni Cüreyc bu görüştedir. Bu, aynı zamanda Hz. Âişe’nin görüşünün de delilidir.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Bir sonraki bahiste görüleceği üzere Kâdi İyâz» Hz, Âişe’nin görüşünü şöyle ifâde etmiştir: “Hz. Âişenin, Resûlullah’ın bedeninin yatağından ayrılmadığını söy­lemesine gelince; o bizzat yaşadığı bir olaydan söz et­memiştir. Çünkü Hz. Âişe, Mi’râc olayı meydana gel­diğinde henüz Resûl-i Ekrem ile evlenmemişti; üstelik o sıralarda, henüz duyduğunu aklında tutacak yaşta da değildi. Mi’râc olayının meydana geldiği zaman konusundaki farklı görüşleri dikkate alırsak, belki de o sırada henüz doğmamıştı. Çünkü Mi’râc, İbni Şihâb ez-Zührî ve onun görüşüne taraftar olanlara göre, pey­gamberlikten bir buçuk yıl sonra (milâdî 611 yılın­da) Mekke’de meydana gelmiştir. Hz. Âişe ise (milâdî ) 614’te doğduğuna göre) hicret sırasında sekiz yaşlarındaydı.”</p></blockquote>
<p>Hz. Âişenin, “Mi’râc olayı uykuda meydana gelmiştir” dediğini kabul eden âlimlere göre, Kadı İyâz’ın yukarı­da geçen: “Bu aynı zamanda Hz. Âişe’nin görüşünün de delilidir” cümlesinde bir düşüklük olduğunu söylemiş­ler ve bu cümlenin “Ve hüve delîlün alâ ademi sıhhati kavli Âişe: Bu âlimlerin kanaati, Hz. Âişe’nin görüşünün sahîh olmadığını gösterir.” şeklinde olması gerektiğini belirtmişlerdir.&#8221;</p>
<p>Bu görüş, aynı zamanda İbni Cerîr et-Taberî, Ahmed ibni Hanbel ve Müslümanlardan büyük bir grup ile daha sonra gelen fıkıh, hadis, kelâm ve tefsir âlimlerinden büyük bir çoğunluğun da görüşüdür.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İsrâ Uyanıkken, Mi&#8217;râc Uykuda mı Oldu?</strong></p>
<p><strong>Üçüncü Görüş:</strong> Daha başkaları da Mi’râc’ın, Kabe’den Beytü’l-Makdise kadar olan kısmının bedenle ve uyanıkken meydana geldiğini; Beytü&#8217;l-Makdis’ten semâya olan kısmının ise rûh ile yapıldığını söylemiş­tir. Bu görüşte olanların delili şu âyettir: “Bir gece kulu Muhammed’i, Mescid-i Harâm’dan alıp Mescid-i Aksa’ya götüren Allah her türlü kusur­dan ve ortaktan münezzehtir.”(İsra,1) Onlara göre âyetteki “Mescid-i Aksâ’ya kadar” ifâdesi, hem Allah’ın yüce kudretine hayranlık duyulan gece yolcu­luğunun (Isrâ’nın) en son sınırının Mescid-i Aksâ olduğunu göstermekte, hem İsrâ olayı ile kendisine büyük şeref bağışlanan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem övülmekte, hem de bu olay vesilesiyle onun üstün değeri dile getirilmektedir.</p>
<p>Bu üçüncü görüşü paylaşanlar şunu da söylemiştir: Eğer Mescid-i Aksâ’dan sonra devam eden Mi’râc hâdisesi Resûlullah’ın bedeniyle vuku bulsaydı, Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de bunu da zikrederdi; o zaman Allah’ın Elçisi daha çok övülmüş olurdu.</p>
<p>Mi’râc’ın uyanıkken ve bedenle meydana geldiğini söyleyenlerle, Beytü’l-Makdis’e kadar bedenle olduğunu söyleyenler Resûl-i Ekrem Efendimiz’in Beytü’l-Makdis’te namaz kıldırıp kıldırmadığı konusunda ihtilâf etmişlerdir.</p>
<p>Enes ibni Mâlik ve başka sahâbîlerin rivâyet ettiği hadislerde Peygam­ber aleyhisselâmın Mescid-i Aksâ’da namaz kıldırdığı belirtilmiştir.</p>
<p>Huzeyfe İbnü’l-Yemân (ö. 36/656) ise böyle bir şey olmadığını belirte­rek şöyle demiştir:</p>
<p>“Allah’a yemin ederim ki, Resûl-i Ekrem ile Cebrâil, yeryüzüne dö- nünceye kadar Burak’ın sırtından hiç inmemişlerdir.”(Tirmizî, Tefsir 17/17)</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mi&#8217;râc, Ruh ve Bedenle Oldu</strong></p>
<p>Bu görüşlerden doğru ve sahîh olanı, en doğrusunu yine Allah bilir. Mi râc’ın baştan sona kadar, Resûlullah uyanıkken, onun bedeni ve rühu ile yapıldığıdır. Âyet-i kerîme, sahîh hadisler ve bunların blrbiriyle mukayesesi de bunu gösterir. Delilleri birbiriyle bağdaştırma imkânı bu­lundukça, metinden anlaşılan mâna bırakılıp mecâza ve tevile gidilmez. Mirâcın, Peygamber Efendimizin bedeni ve rûhu ile uyanıkken olması, aklen ve dinen muhal değildir. Şayet Mi’râc uyanıkken değil de uykuda olsaydı, Cenâb-ı Hak: “Bir gece kulunu Mescid-i Harâmdan alıp Mescidi Aksâ’ya götürdü’ demek yerine, “Bir gece kulunun rûhunu götürdü” der­di. Ama öyle dememiş, “kulunu götürdü” demiştir.</p>
<p>“Göz ne şaştı, ne de haddinden aştı.”(Necm,17) âyet-i kerîmesi de Mi’râc in rûh ile değil, beden ile olduğunu gösterir.</p>
<p>Eğer Mi’râc uykuda meydana gelseydi, bu, Resûlullahın peygamberliğine bir delil ve mûcize olmazdı. Üstelik kâfirler de uykuda meydana gelen böyle bir olayı yadırgamaz, Resûlullah Efendimiz’i yalanlamazlardi; îmân henüz gönüllerine yerleşmeyen yeni Müslümanlar da Mi’râci du­yunca dinden dönmez, kendilerini azaba sürükleyecek büyük bir günahı işlemezlerdi. Çünkü bu tür rüyâlar hiçbir zaman yadırganmaz.</p>
<p>Mekkeliler Mi’râc olayını duydukları zaman, Resûlullah Efendimiz’in bedeniyle ve uyanıkken meydana gelen bir olaydan bahsettiğini anladı­lar. Enes ibni Mâlik’in rivâyet ettiği hadiste geçtiği üzere, Peygamber aleyhisselâmın Beytü’l-Makdis’te, diğer rivâyetlerde ise semâda peygam­berlere namaz kıldırması, Cebrâil aleyhisselâmın ona Burak’ı alıp getir­mesi, göklere yükselip semâ kapılannın açtırılması istendiği zaman, me­leklerin Cebrâil’e “Yanındaki kim?” diye sorması, onun “Muhammed” diye cevap vermesi, Peygamber Efendimiz’in diğer peygamberlerle karşı­laşıp konuşması, peygamberlerin ona hoş geldin demesi, beş vakit nama­zın farz kılınması meselesinde Hz. Mûsâ ile konuşması, işte bütün bunlar Mi’râc’ın uyanıkken ve bedenle meydana geldiğini göstermesi sebebiyle bu olayı duyanlar büyük bir imtihân geçirmişlerdir.</p>
<p>Mi’râc’ın anlatıldığı bir hadiste Resûl-i Ekrem Efendimiz’in: “Cebrâil elimi tuttu ve beni semâya çıkardı.” diye söze başlayıp “Cebrâil beni öyle yüksek bir yere çıkardı ki, orada kazâ ve kaderi yazan kalemin cızırtı­larını duymaya başladım.”(Buhârî, Salât 1, nr. 349) buyurması, onun Sidretül-müntehâ’ya varıp Cennete girmesi ve haber verdiği şeyleri orada görmesi de Mi’râc’ın hem ruh hem de bedenle olduğunu gösterir.</p>
<p>Abdullah ibni Abbâs şöyle demiştir:</p>
<p>“Mi’râc, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemin rüyâda gördüğü bir şey değil, mübarek gözleriyle gördüğü bir olaydır.”(Buhârî, Menâkıbül-Ensâr 42, nr. 3888)</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mi&#8217;râc&#8217;ın Uyanıkken Olduğunun Diğer Delilleri</strong></p>
<p>Tabiîn âlimlerinden Hasan-ı Basri’nin rivâyet ettiği Mi’râc hadisinde Resûl-i Ekrem Efendimiz şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Ben Hicr’de uyuyordum. Cebrâil yanıma gelip topuğuyla bana do­kundu. Doğrulup oturdum, fakat bir şey görmedim, tekrar uykuya dal­dım.” Peygamber aleyhisselâm bunun üç defa olduğunu belirttikten sonra sözüne şöyle devam etti: “Üçüncüsünde Cebrâil kolumdan tuttu ve beni Mescid-i Harâm’ın kapısına götürdü. Bir de baktım ki, orada bir hayvan duruyor.” Daha sonra Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Burak ile olan yolculuklarını anlattı. (İbni Hişâm, es-Sîretun-nebeviyye (Sekkâ), II, 38.)</p>
<p>Peygamber Efendimiz’in amcasının kızı Ümmü Hânî de Mi’râc ola­yını şöyle anlatmıştır:</p>
<p>“Mi’râc gecesi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem benim evimdeydi. O gece yatsı namazını kılıp bizde uyudu. Sabah namazından biraz önce bizi uyandırdı. O da, biz de namazlarımızı kıldıktan sonra şöyle buyurdu:</p>
<p>‘Ümmü Hânî! Bildiğin gibi yatsı namazını sizinle beraber Mekke’de kıldım. Sonra Beytu 1-Makdis’e gittim ve orada namaz kıldım. Ardından da gördüğün gibi sabah namazını sizinle beraber kıldım.”(İbni Hişâm, es-Sîretü‘n-nebeviyye (Sekkâ), I, 43)</p>
<p>Bu rivayet de Isrâ’nın rûh ile değil bedenle olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Ashâb-ı kiramdan Şeddâd ibni Evs’in (v. 58/678) Hz. Ebû Bekir’den rivayet ettiğine göre, Ebû Bekir Mi’râc gecesi Resûl-i Ekrem’e: “Yâ Resûlallah! Dün gece seni aradım, fakat her zamanki yerinde bulamadım” deyince, Allah’ın Elçisi ona, Cebrail aleyhisselâmın kendisini Mescid-i Aksa’ya götürdüğünü söylemiştir.(Bezzâr, Müsned (Mahfûzurrahmân), VIII, 410)</p>
<p>Hz. Ömer radıyallahu anhın rivayetine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Mi’râc’a çıktığım gece Mescid-i Aksâ’nın ön tarafında namaz kıldım. Sonra oradaki kayanın altında bulu­nan mescide girdim. Bir de baktım ki, elinde üç bardak bulunan bir melek orada duruyor.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Meleğin elindeki bardaklar süt, şarap ve bal bardakla­rıydı. Benzeri bir rivâyet, Mi’râc olayının anlatıldığı ilk bahiste şöyle geçmişti: “Mescid-i Aksâ’ya girip iki rekat namaz kıldıktan sonra dışarı çıktım. O sırada Cebrâil bana, birinde şarap, diğerinde süt bulunan iki bardak getirdi. Ben içinde süt olan bardağı aldım. Bunun üzerine Cebrâil bana: ‘Fıtrata uygun olanı seçtin.’ dedi.”</p></blockquote>
<p>Bu açıklamalar, Mi’râc’ın rüya hâlinde değil uyanıkken meydana gel­diğini açıkça göstermekte olup aklen ve şer’an muhal değildir. Bu sebeple de tevile gidilmeden zâhirine göre yorumlanır.</p>
<p>Ebû Zer el-Gıfârî radıyallahu anhın rivâyetine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem: “Ben Mekke’de iken evimin tavanı yarılıverdi. Cebrâil aleyhisselâm indi. Göğsümü yardı ve içini Zemzem suyu ile yıkadı.” diye Mi’râc kıssasını anlatmaya başlamış, daha sonra da “Cebren elimden tutup beni semâya çıkardı.” diye sözüne devam etmiştir. (Buhârî, Salât 1, nr. 349, Hacc 76, nr. 1636, Enbiyâ 5, nr. 3342)</p>
<p>Enes ibni Mâlik’in rivâyetinde de Peygamber Efendimiz:  “Beni alıp Zemzem suyuna getirdiler; göğsü­mü yardılar, diye bu olayı anlatmıştır.(Müslim, îmân 260, nr. 162.)</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Beytü&#8217;l-Makdîs Gözlerinin Önünde</strong></p>
<p>Ebû Hüreyre radıyallahu anhın rivâyetine göre de Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Mi’râc dönüşü kendimi Kâbe’de Hicr mevkiinde buldum. Mekkeliler bana İsrâ seyahatinde gördüklerimi soruyorlardı; hâfizamda iyice tutama­dığım şeyleri anlatmamı istiyorlardı. Hayatımda hiç olmadığı kadar büyük bir tedirginlik ve üzüntü yaşadım. Derken Allah Teâlâ aradaki engelleri kaldırıp Beytü’l-Makdis’i gözümün önüne getirdi; ben de ona bakarak Kureyşlilerin sorduğu sorulara cevap verdim.”(Buhârî, Menâkıbu l-ensâr 41, nr. 3886; Tefsir 17/3, nr. 4710)</p>
<p>Mi’râc dönüşünde, Resûlullah’ın gözünün önüne Beytü’l-Makdis’in getirildiğine ve ona bakarak Mekkelilerin sorularına cevap verdiğine dâir Câbir ibni Abdillah radıyallahu anhümâdan da böyle bir hadis rivâyet edil­miştir.(Buhârî, Menâkıbü’l-ensâr 41, nr. 3886; Tefsir 17/3, nr. 4710;)</p>
<p>Hz. Ömer radıyallahu anhın, Resûl-i Ekrem’den Mi’râc’a dâir rivâyet ettiği hadiste Peygamber Efendimiz şöyle buyurmuştur: “Mi’râc’tan döndükten sonra Hatice’nin ya­nına gittim; o, yanından ayrıldığım vaziyette uyuyordu, daha bir yanından diğer yanına dönmemişti.” (Müttakl el-Hindî, Kenzü’l-ummâl (Sekkâ), XII, 412, nr. 35447.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mi&#8217;râc Uykuda Oldu Diyenlerin Tenkidi</strong></p>
<p>Mirac&#8217;ın uyku hâlinde olduğunu ileri sürenler şu âyete dayanırlar: &#8220;Mi&#8217;râc‘da sana gösterdiğimiz o görüntüleri (rüyayı) insanları sadece sınamak için ortaya koyduk.”(İsra,60) Ve Allah Teâlâ’nın bu olaydan “rüya” diye gözettiğini belirtirler.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Miracın rüyada olduğunu iddia edenler, bu sözle şunu anlatmak isterler: “Görme” işi uykuda olmuşsa, bunun mastarı “rüya’dır; uyanıkken olmuşsa, bunun mastarı da “rü’yet”tir. Âyette rüyâ dendiğine göre, Mi’râc rüyâda ol­muştur. Bunun hep böyle olmadığını Süheylî er-Ravzul- ünüf &#8216;te (III, 415-416) ispat etmiştir.(Ayrıca bk. Hafâcî, Nesîmü&#8217;r-riyâz [Atâ], II, 112.)</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Esra&#8221; ve &#8220;Fitne&#8221; Kelimeleri Ne İfâde Eder?</strong></p>
<p><strong>Biz de şöyle diyoruz:</strong> Ayet-i kerîmedeki “Bir gece kulunu götüren Allah” ifâdesi(İsra,1) bu iddiayı reddeder; çünkü uykuda yapılan bir yolculuk için “esrâ: götürdü&#8221; kelimesi kullanılmaz.</p>
<p>Bir de, onların delil olarak kullandıkları âyet-i kerîmedeki “insanları sadece sınamak için”(İsra,60) ifâdesi, Mi’râc’ın uyanıkken gözle görülen bir olay, bedenle yapılan bir seyahat olduğunu gösterir. Ayrıca rüyâda görülen bir şey “deneme vesilesi” yapılamaz; rüyâda olup bitenleri de kimse yalan­lamaz. Çünkü herkes rüyâsmda, belli bir zaman diliminde uzak diyarlara seyahat ettiğini görür.</p>
<p>Bununla beraber müfessirler “Mi’râc’da sana gösterdiğimiz o gö­rüntüleri (rüyâyı) insanları sadece sınamak için ortaya koyduk.”(İsra,60) âyetinin tefsirinde farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Bir kısmı bu âyetin Hudeybi- ye Antlaşmasfnın Müslümanların aleyhinde gibi görünen bazı maddeler ihtiva etmesi ve o yıl Mekke’ye girememenin sahâbîleri üzmesi dolayısıyla indiğini ifâde etmiş, bir kısmı da Peygamber aleyhisselâmın Bedir Gazve­si öncesi gördüğü rüyâ üzerine indiğini söylemiştir.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>O vakıt ki Allah sana onları ru&#8217;yanda az gösteriyordu, eğer sana onları çok gösterse idi korkacaktınız ve kumandada nizâa düşecektiniz ve lâkin Allah selâmete bağladı, çünkü o bütün sinelerin künhünü bilir.(Enfal-43)</p></blockquote>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ben Uykudayken&#8221; İfâdesinin Birinci Anlamı</strong></p>
<p>Mirac’ın rüyâda olduğunu söyleyenlerin ileri sürdüğü delillerden biri de, Resul i Ekrem’in muhtelif hadislerde bu olaydan bahsederken uyku­dan söz ederek “ben uykudayken” demesi, “uyku ile uyanıklık arasında olduğunu” söylemesi(Buhârî, Bed’ü’l-halk 6, nr. 3207) ve “sonra uyandım”(Buhârî, Tevhîd 37, nr. 7517;) ifâdesini kullanmasıdır.</p>
<p>Bunların hiçbiri Mi’râc’ın rüyâda meydana geldiğini göstermez. Ama yanına Cebrâil aleyhisselâmın ilk geldiğinde veya Burak’a ilk bindiğinde ve İsrâ’nın başlangıcında Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin uykuda olması mümkündür. Fakat hiçbir hadiste, Mi’râc olayının başından sonu­na kadar Resûlullahın uyuduğuna dâir bir işaret bulunmamaktadır.</p>
<p>Mi’râc’ın uykuda olduğu iddiası, Peygamber Efendimiz’in “Uyandım, bir de baktım ki Mescid-i Haram’dayım.”(Buhârî, Tevhîd 37, nr. 7517;)  demesinden çıkarılmaktadır. İnsan çoğu zaman sabahleyin uyandığı için, bu ifâdedeki “uyandım (is- teykaztü)” sözü, “Sabahleyin baktım ki, Mescid-i Haram’dayım.” anla­mında kullanılmış olabilir. Veya Mi’râc’dan evine döndükten sonra tekrar uyuyup uyandığını ifâde etmiş olabilir. Çünkü Mi’râc bütün gece devam etmemiş, gecenin bir bölümünde olmuştur.</p>
<p>Mekkeliler onları şehre sokmadığı için Hudeybiye mevkiinde konaklamış ve orada Mek- kelilerle bir sulh antlaşması yapmışlardı. Hudeybiye Antlaşması’nın İslâmiyet’in lehine olan bazı maddelerini Müslümanların aleyhinde zanneden Hz. Ömer gibi bazı sahâbîler buna çok üzülmüş, Hz. Ömer bu maddeleri kabul etmemesi için Resûl-i Ekrem’e defa­larca başvurmuştu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Ben Uykudayken&#8221; İfâdesinin İkinci Anlamı</strong></p>
<p>‘ Uyandım, bir de baktım ki Mescid-i Haram’dayım” sözünü şöyle anlamak uygun olabilir: Göklerin ve yerin mülk ve saltanaüna dâir gör­düğü harikulade olaylar kendisini sanp kuşattığı, Cenâb-ı Hakk’a yakın olan melekleri müşâhede etmenin ve Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını görmenin manevî zevki onun gönül dünyasına hâkim olduğu için, ancak Mescid-i Haram&#8217;a döndükten sonra kendine gelebilmiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Ben Uykudayken&#8221; İfâdesinin Üçüncü Anlamı</strong></p>
<p>Bu konudaki çeşitli rivayetlerin arasını bulmanın ve Mi’râc sadece rûh ile olmuştur diyenleri reddetmenin üçüncü bir izahı şudur:</p>
<p>Resûl-i Ekrem Efendimiz’in: “Ben Mescid-i Haram’da uyuyordum.” ve &#8220;Uyandım, bir de baktım ki Mescid-i Haram’dayım.” hadislerinde ifâde buyurulan uyuma ve uyanma mecazî bir anlatım değil, gerçek mânada uyuma ve uyanma olsa bile, bu, kalbi uyanıkken bedeniyle yaptığı bir gece yolculuğu olup uyanıkken yapılmış bir yolculuktan farksızdır; çünkü peygamberlerin rüyası haktır; onların gözleri uyuşa bile kalpleri uyanıktır.</p>
<p>Sûfiyye şeyhlerinden biri, buna benzer bir görüşe sahip olmuş ve: “Maddî şeylerin onu meşgul etmemesi için Mi’râc sırasında Resûlullah’ın gözleri kapalıydı” demiştir. Fakat peygamberlere namaz kıldırırken Resûl-i Ekrem’in gözlerinin kapalı olması doğru değildir. Anlaşılan Mi’râc sırasın­da Peygamber aleyhisselâm çeşitli hâller ve tecelliler yaşamıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Ben Uykudayken&#8221; İfâdesinin Dördüncü Anlamı</strong></p>
<p>Mi’râc’ın uyanıkken olduğunu gösteren dördüncü bir izah tarzı şöy- ledir: Hadisteki “uyuyordum” ifâdesi, yatağıma uzanmıştım anlamında kullanılmış olabilir. Nitekim hadis hâfızı Abd ibni Humeyd’in (v. 249/863) hadis hafızı Hemmâm ibni Yahyâ el-Avzî’den (v. 163/780) olan rivâyetinin bir kısmında, ‘ben uyurken”, bir kısmında “ben uzanmışken” ifâdesinin kullanılması da bunu gösterir.</p>
<p>Hadis hâfızı Hüdbe ibni Hâlid el-Kaysî’nin (v. 235/849) yine Hemmâm ibni Yahya el-Avzî’den olan rivayeti de böyledir. Bu rivayetin bir kısmın­da: “ben Hatîm’de uyurken”, bir kısmında ise: “ben Hicr’de uzanmış­ken” ifâdesi geçmektedir.</p>
<p>Bir diğer rivâyetteki: “Uyku ile uyanıklık arasındaydım”(Buhârî, Bed&#8217;ü’l-vahy 6; Müslim, îmân 264.)demesi de onun uyumayıp, uzanmış durumda olduğunu gösterir; çünkü uyuyan kim­se genellikle uzanmış durumda olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Uykudan Söz Eden Hadis Hakkında</strong></p>
<p>Bazı âlimler, Peygamber Efendimiz’in uyku hâli, göğsünün yanlma- sı, Cenâb-ı Hakk’a yaklaşması gibi sağlam hadislerde bulunmayan birta­kım fazlalıkların, Medineli tâbiîn âlimi Şerik ibni Ebî Nemir’in (v. 140/757) Enes ibni Mâlik’ten rivâyet ettiği hadiste yer aldığını, bu hadisin de sika râviler tarafından rivâyet edilen hadislere muhâlif (münker) olduğunu söy­lemişlerdir. Çünkü Resûl-i Ekrem’in göğsünün yanlmasından bahseden sahîh hadisler, bu ameliyatın Peygamber aleyhisselâmın küçüklüğünde ve peygamberlikten önce meydana geldiğini ifâde etmektedir. Zâten, Şerik’in Enes’ten rivâyet ettiği bu hadiste de, ’’peygamberlikten önce” ifâdesi bulunmaktadır. Mi’râc’ın peygamberlikten sonra olduğu konusun­da âlimlerin ittifakı vardır.</p>
<p>Bütün bunlar, Şerik tarafından Enes ibni Mâlik’ten rivâyet edilen ve içinde birtakım fazlalıklar bulunan hadisin zayıf olduğunu göstermektedir. Esâsen Enes de, birçok tarikten gelen rivâyetlerinde, Mi’râc hadislerini bizzat Resûl-i Ekrem’den duymadığını söylemiş, hattâ bir defasında Mâlik ibni Sa’sa’a’dan duyduğunu belirtmiş, Sahîh-i Müslim’deki rivâyette: &#8221;herhalde Mâlik ibni Sa’sa’a’dan” diye şüpheli bir ifâde kullanmış, bir defasında da Ebû Zer el-Gıfârî’den rivâyet ettiğini söylemiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Hz. Âişe&#8217;nin Rivâyetî Hakkında</strong></p>
<p>Hz. Âişe’nin, Resûlullah’ın bedeninin yatağından ayrılmadığını söyle­mesine gelince; o bizzat yaşadığı bir olaydan söz etmemiştir. Çünkü Hz. Âişe, Mi’râc olayı meydana geldiğinde henüz Resûl-i Ekrem ile evlenme­mişti; üstelik o sıralarda, henüz duyduğunu aklında tutacak yaşta da de­ğildi. Mi’râc olayının meydana geldiği zaman konusundaki farklı görüşleri dikkate alırsak, belki de o sırada henüz doğmamıştı. Çünkü Mi’râc, İbni Şihâb ez-Zührî ve onun görüşüne taraftar olanlara göre, peygamberlikten bir buçuk yıl sonra Mekke’de meydana gelmiştir. Hz. Âişe ise hicret sıra­sında sekiz yaşlarındaydı.</p>
<p>Mi’râc’ın hicretten beş yıl önce meydana geldiğini söyleyenler olduğu gibi, hicretten bir yıl önce meydana geldiğini söyleyenler de bulunmakta­dır. Fakat en doğrusu hicretten beş yıl önce olduğudur.</p>
<p>Bunun delillerini sıralamak sözü uzatır. Zâten konumuz da bu değil­dir. Hz. Âişe Mi’râc hâdisesinde Resûl-i Ekremin yanında bulunmadığına göre, “ Resûlullah’ın bedeninin yatağından ayrıldığını hissetmedim.” sö­zünü, bir başka sahâbîden duyduğu rivâyete dayandırdığı ortadadır. Bu durumda, Hz. Âişe’nin rivâyeti, bir başkasının rivâyetine tercih edilemez. Ümmü Hânî ve başkalarının rivâyetlerinde açıkça görüldüğü üzere, baş­kası da Hz. Âişe’nin söylediğinin aksini söylemektedir.</p>
<p>Hz. Âişe’nin: “ Resûlullah’ın bedeninin yatağından ayrıldığını hisset­medim.” sözü, muhaddislere göre, senedinin zayıf olması yüzünden, sahîh değildir; başkalarının Mi’râc konusundaki rivâyeti, Hz. Âişe’nin rivâyetinden daha sahihtir. “Başkalarının rivâyeti” derken, Ümmü Hânı ve Hz. Hatice’nin rivâyetlerini(Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl [Sekkâ], XII, 412, nr. 35417) değil, daha başka sahâbîlerin rivâyetlerini kastediyoruz. Çünkü Ümmü Hânî ve Hz. Hatice’nin rivayetleri sahîh hadis kitaplarında geçmemektedir. Hz. Âişe’nin: “Resûlullah’ın bedeninin yatağından ayrıldığını hissetmedim.” rivâyetini de kastetmiyoruz; zira Mime meydana geldiğinde Peygamber Efendimiz onunla evlenmemişti- onların evlenmesi Medine’de oldu.</p>
<p>Yukarıdan beri zikredilen bütün bu rivayetler Hz. Aişe’den nakledi­len: &#8220;Bedeninin yatağından ayrıldığını hissetmedim.” şeklindeki rivayetin zayıf olduğunu gösterir. Esasen yine Hz. Aişe’den rivâyet edilen bir başka sahîh hadis de, bu hadisin zayıf olduğunu ortaya koyar. O hadiste Hz. Âişe, Miracın bedenle olduğunu söylemiş, fakat Resûlullah’ın, Rabbini baş gözüyle değil, kalp gözüyle gördüğünü ifâde etmiştir. Eğer Hz. Âişe, Mi’râc’ın bedenle değil de rüyada olduğunu kabul etseydi, Peygamber aleyhisselâmın Allah Teâlâ’yı baş gözüyle gördüğünü reddetmezdi; çünkü Cenâb-ı Hakk’ı rüyada baş gözüyle görmekte hiçbir sakınca yoktur ve buna kimse itiraz etmez.</p>
<p>Şayet: “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.”(Necm,11) âyetine bakarak, “Cenâb-ı Hakk’m görülmesinin gözle değil kalple olduğu anlaşılıyor, bu da Mi’râc’ın uyanıkken değil, uykuda olduğunu gösterir.” denirse, buna cevabımız şöyledir: Allah Teâlâ: “Göz ne şaştı, ne haddinden aştı.”(Necm,17) âyetinde görme işinin gözle olduğunu belirtmektedir.</p>
<p>Müfessirler: “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.”(Necm,11) âyetini açıklar­ken şöyle demişlerdir: Kalp, gözün görmediğini ileri sürmemekte, tam aksine ayan beyan gördüğünü dile getirmektedir.</p>
<p>Bunu şöyle de ifâde edenler olmuştur: Resûlullah’ın gördüğü şeyi kal­bi inkâr etmemiş, bilakis gördüğünü söylemiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Resûl-î Ekrem&#8217;in Rabbini Görmesi</strong></p>
<p>Peygamber Efendimiz’in, Mi’râc’da, Azîz ve Celîl olan Rabbini gör­mesi konusunda sahâbe ve tâbiîn âlimleri ihtilâf etmiş, Âişe radıyallahu anhâ da böyle bir şeyin olmadığını söylemiştir.</p>
<p><strong>Hz. Âişe&#8217;ye Göre Gözüyle Görmedi</strong></p>
<p>Tabiîn âlimlerinden Mesrûk ibni Ecda (63/683) şöyle demiştir: Hz.Aişeye:</p>
<p>&#8220;Ey mü’minlerin annesi! Muhammed aleyhisselâm Mi’râc’da Rabbini gördü mü?” diye sordum. Bana şu cevabı verdi:</p>
<p>“Söylediğin sözden dolayı tüylerim ürperdi. Sana üç şeyi kim söylerse, hatâ etmiş olur. Sana “Elbette Muhammed Rabbini görmüştür.” diyen kimse, kesinlikle hatâ etmiş olur.” Bu sözün ardından şu âyeti okudu:<br />
“Gözler Onu göremez; ama O gözleri görür. Yarattıklarının ihtiyacını bütün incelikleriyle bilip karşılayan ve her şeyden haberdâr olan O’dur.”(Buhârî, Bed u’l-halk 7, nr. 7234, Tevhîd 4, nr. 7380)<br />
Mesrûk, Hz. Aişe’nin sözünün tamamını söylemiştir.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Sahîh-i Müslim&#8217;deki bu rivâyet(Müslim, îmân 287) daha kapsamlı olup şöyledir:Hz.Aişe&#8217;nin yanında bir yere yaslanarak oturuyordum.Bana;</p>
<p>Ebu Aişe!Şu üç şeyden birini kim söylerse,Allah&#8217;a büyük iftira etmiş olur.’ dedi. Ben:</p>
<p>“Onlar nedir?” diye sorduğumda şu cevabı verdi:</p>
<p>“Muhammed Rabbini görmüştür, diyen kimse Allah’a  büyük iftirâ etmiş olur.” Mesrûk sözüne devamla şöyle  dedi: Ben duvara yaslanıyordum; hemen doğruldum ve:</p>
<p>“Ey Mü’minlerin annesi! dedim. Yavaş yavaş söyle, acele etme! Allah Teâlâ: “And olsun ki, Peygamber, o elçiyi apaçık ufukta gördü”(Tekvir,23) buyurmuyor mu? Bir başka âyette: “And olsun ki, onu başka bir inişinde de gördü.”(Necm,13)  buyurmuyor mu? Bunun üzerine Hz. Âişe şöyle dedi:</p>
<p>“Bu ümmetten, bu konuyu Resûlullah sallallahu aley­hi ve selleme ilk soran benim. O bana şöyle buyurdu: ‘Âyet-i kerîmede (“onu gördü” şeklinde) sözü edilen Cebrâil’dir. Ben onu, âyetlerde zikredilen bu iki yerin dışında, asıl şekliyle görmedim. Semâdan inerken, mu­azzam vücûduyla onun, gökten yere varıncaya kadar her yeri kapladığını gördüm.’ Ve Hz. Âişe sözüne şöyle de­vam etti:</p>
<p>“Sonra sen Allah Teâlanın ‘Gözler O’nu göremez; ama O gözleri görür. Yarattıklarının ihtiyacını bütün incelikleriyle bilip karşılayan ve her şeyden haberdâr olan O’dur.’(Enam,103) buyurduğunu duymadın mı? Yine Allah Teâlâ’nın ‘Allah’ın bir beşerle konuşması ancak vahiyle veya perde gerisinden olur; yahut ona bir elçi gönderir de, O’nun izniyle, O’nun dilediği şeyi elçi ona vahyeder. Şüphesiz ki O, pek yücedir ve sonsuz hikmet sahibidir.’(Şura,51) buyurduğunu duymadın mı?</p>
<p>Hz. Âişe sözüne şöyle devam etti:</p>
<p>‘Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin Allah’ın kitabın­dan bir şeyi insanlara duyurmayıp gizlediğini ileri sü­ren kimse, Allah’a büyük iftirâ etmiş olur. Hâlbuki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Ey Peygamber! Sana Rabbinden indirileni tebliğ et. Bunu yapmazsan, elçilik görevini yerine getirmemiş olursun.”(Maide,67)</p>
<p>Hz. Âişe daha sonra da şunu söyledi:</p>
<p>“Resûl-i Ekrem’in ileride olacak bir şeyi haber verdiği­ni ileri süren kimse de Allah’a büyük iftirâ etmiş olur. Hâlbuki Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:</p>
<p>De ki: Allah’tan başka, ne göklerde ne de yerde hiç kim-se gaybı bilmez”(Neml,65;Hadis için aynca bk. Buhârî, Tefsir 53/1, nr. 4855.)</p></blockquote>
<p>Allah Teâlâ’nın görülmesi konusunda, muhaddis ve âlimlerin bir kısmI Âişe radjyallahu anhânm bu görüşünü benimsemiş olup, Abdullah ibni Mes’ûd’un da bu kanaatte olduğu bilinmektedir.(Buhârî, Tefsir 53/2, nr. 4856)</p>
<p>Bu görüşün bir benzeri, Ebû Hüreyre radıyallahu anhdan rivâyet edil­miş ve o Resûl-i Ekrem’in Cebrâil’i gördüğünü söylemiştir.(Müslim, îmân 283, nr. 175.)</p>
<p>Gerçi Ebû Hüreyre’nin, bu görüşün aksini benimsediği de rivâyet edilmiştir.</p>
<p>Muhaddis, fakih ve kelâm âlimlerinden bir kısmı, Resûl-i Ekrem’in Allah Teâlâ’yı gördüğü iddiasına karşı çıkmış ve O’nun dünyada görülme­sinin mümkün olmayacağını söylemiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İbni Abbâs&#8217;a Göre Gözüyle Gördü</strong></p>
<p>Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümâdan rivâyet edildiğine göre o, Peygamber aleyhisselâmın Allah Teâlâ’yı gözleriyle gördüğünü söyle­miştir.(Buhârî, Menâkıbü’l-Ensâr 42, nr. 3888, Tefsir 17/9, nr. 4716, Kader 10, nr. 6613)</p>
<blockquote><p><strong>Şerh</strong>:“Mi’râc’da sana gösterdiğimiz o görüntüleri&#8230; insanları sadece sınamak için ortaya koyduk.”(İsra,60) âyetini tefsir ederken Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümâ şöyle de­miştir: “Bu âyette sözü edilen, Mescid-i Harama gittiği İsrâ gecesinde Resûlullah sallallahu aleyhi ve selleme uykuda değil, uyanıkken gösterilen şeydir.”</p></blockquote>
<p>Tâbiîn âlimlerinden Atâ bin Ebî Rebâh’ın (114/732) Abdullah ibni Abbâs’tan rivâyet ettiğine göre ise, İbni Abbâs, Resûl-i Ekrem’in Allah Teâlâ’y gözleriyle değil, kalbiyle gördüğünü söylemiştir.(Müslim, îmân 284, nr. 176)</p>
<p>Yine tabiîn neslinden tefsir, hadis ve kıraat âlimi Ebü’l-Âliye er Riyâhî’nin (v. 90/709) rivâyet ettiğine göre Abdullah ibni Abbâs, Resûli Ekrem’in Allah Teâlâ’yı iki defa kalbiyle gördüğünü söylemiştir.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh</strong>:&#8221;Abdullah ibni Abbâs “Gözün gördüğünü kalp yalan­lamadı.”(Necm,11) ve “And olsun ki onu başka bir inişinde de gördü.”(Necm,13) âyetlerini okuduktan sonra “O nu kalbiyle iki defa gördü.” demiştir.(Müslim, îmân 285, nr. 176.)</p></blockquote>
<p>Siyer ve megâzî âlimi İbni İshâk’ın (v. 151/768) haber verdiğine göre Abdullah ibni Ömer, Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümâya bir adam göndererek: “Muhammed Rabbini gördü mü?” diye sordu. O da “Evet” diye cevap verdi.</p>
<p>Abdullah ibni Abbâs’tan gelen meşhûr görüş, Resûl-i Ekrem’in Allah Teâlâ’yı gözleriyle gördüğü yönündedir. Bu görüş ondan çeşitli senedlerle gelmiş ve buna ilâveten şöyle demiştir:</p>
<p>“Allah Teâlâ, peygamberler arasından Mûsâ’ya Kendisiyle doğrudan konuşma,(Nisa,164) İbrâhim’e onu Kendine dost edinme,(Nisa,125) Muhammed’e ise Ken­disini görme özelliğini bağışlamıştır.”</p>
<p>İbni Abbâs’ın bu konudaki delili şu âyetlerdir: “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı. Onun gördüğü şey hakkında şimdi siz onunla tartışacak mısınız? And olsun ki onu başka bir inişinde de gördü. ”(İbni Ebî Âsim, es-Sünne (Elbânî), I, 189-190, 192-193, nr. 436, 442)</p>
<p>Şâfiî fakihi Mâverdî (v. 450/1058) şöyle demiştir:</p>
<p>“Söylendiğine göre Allah Teâlâ, Kendisiyle konuşma ve cemâlini görme imkânını Hz. Mûsâ ile Resûl-i Ekrem Efendimiz arasında taksim etmiştir. Muhammed aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk’ı iki defa görmüş, Hz. Mûsâ’da O’nunla iki defa konuşmuştur.”</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>Aliyü’l-Kâî’nin söylediğine göre bu konuşmanın bi­rincisi, Hz. Mûsâ’nın, Firavunun yanına gönderildiği zaman, diğeri de Firavunun denizde boğulmasının ardından Tura çıktığı zaman olmuştur.(Şerhu’ş-Şifâ, I, 419.)</p></blockquote>
<p>Fakih, muhaddis ve müfessir Ebül Feth er-Râzî* (v. 447/1055) ile tefsir âlimi ve Hanefî fakihi Ebü’l-Leys es-Semerkandî , Maverdî’nin bu cümlesini, Kâ’bül Ahbâr’ın (v. 32/652) sözü olarak nakletmişlerdlr.</p>
<p>Tabiîn âlimlerinden Abdullah ibni Hârisin (100/71 Helvan) şöyle demiştir: “Abdullah ibni Abbâs ile tabiîn âlimlerinden Kâ’bül Ahbâr bir araya gel­diklerinde Abdullah ibni Abbâs ‘Biz Hâşimoğulları, Muhammed’in Rabbini iki defa gördüğünü söyleriz.’ deyince, Kâ’bül Ahbâr öyle bir tekbir getirdi ki, sesi dağlarda yankılandı; sonra da şunları söyledi:</p>
<p>Allah Teâlâ, cemâlinin görülmesini ve konuşmasını ResûFi Ekrem ile Hz. Mûsâ arasında taksim etmiştir. Mûsâ O’nunla konuşmuş, Muhammed aleyhisselâm da O’nu kalbiyle görmüştür.”</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Bu rivâyet Sünerı-i Tirmizıde şöyledir: ‘Abdullah ibni  Abbâs, Arafat’ta Kâ’bü’l-Ahbâr ile karşılaştı ve ona bir şey sordu. Bunun üzerine Kâ’bü’l-Ahbâr öyle bir tekbir getirdi ki dağlar yankılandı. îbni Abbâs: ‘Biz Hâşimoğulları değil miyiz?’ dedi. Bunun üzerine Ka’b şöyle dedi: ‘Allah Teâlâ, cemâlinin görülmesini ve Kendisiyle konuşul­masını Muhammed ile Mûsâ arasında taksim etmiştir.Mûsâ O’nunla iki defa konuşmuştur.”(Tirmizî, Tefsîr 53/2, nr. 3278.)</p></blockquote>
<p>Bu rivâyetin devamında bu konunun baş tarafında zikredilen Hz. Âişe hadisinin benzeri bir rivayet bulunmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Gördü Diyenler</strong></p>
<p>Tâbiin âlimlerinden Şerik ibni Ebi Nemir in’ rivâyetine göre, ashâb- kiramdan Ebu Zer el-Gıfâri radıyallahu aııh, “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.&#8221; ayetini tefsir ederken “Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Rabbini gördü. ” demiştir. (bk.îbni Huzeyme, et-Teuhîd (Şehvân), I, 308, nr. 310).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tefsir ve fıkıh âlimi Ebü&#8217;l-Leys es-Semerkandî (v. 373/973) her ikisi de tabiîn âlimlerinden olan Muhammed ibni Ka’b el-Kurazî (v. ıos/726) ve Rebf ibni Enes in (v. 139/756) şöyle dediklerini rivayet etmiştir: Ashâb-ı kirâm, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve selleme: “Rabbini gördün mü?” diye sormuş, o da: “O nu kalbimle gördüm: gözlerimle görmedim.” ce­vabını vermiştir.</p>
<p>Tabiîn âlimlerinden Mâlik ibni Yühâmir&#8217;in (v. 70/689 civan), arkadaşı Muâz ibni Cebel den, onun da Peygamberler sallallahu aleyhi ve sellerin­den rivâyetine göre Allah&#8217;ın Elçisi: “Rabbimi gördüm.” buyurmuş, ardın­dan çok büyük bir söz söylemiş ve Allah Teâlâ’nın: “Ey Muhammed! Cenâb-ı Hakk a yakın olan melekler birbirine ne sorup duruyor.” buyur­duğunu belirterek aralarında geçeni anlatmıştır.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Muâz ibni Cebel radıyallahu anhın rivâyet ettiği bu ha­disin tamamı şöyledir: “Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, bir sabah vakti, her zamankinden oldukça geç bir saatte yanımıza geldi; neredeyse güneş doğacaktı.</p>
<p>Sabah namazını her zaman yaptığının aksine kısa sû-reler okuyarak kıldırdı. Selâm verince, bize yüksek »esle; &#8220;Olduğunuz yerde kalın.” buyurdu. Sonra yüzünü bize döndü ve şöyle buyurdu:</p>
<p>‘Şimdi size, sabah namazını kıldırmak için yanınıza neden geç geldiğimi anlatacağını. Geceleyin namaz kılmak için kalktım, abdest aldım. Allah Teâlâ’nın takdir buyurduğu kadar namaz kıldım. Namazda uyuklamaya başladım, derken uykum ağırlaştı. Bir de baktım ki Yü­celer Yücesi Rabbim en güzel hâliyle karşımda duruyor. Bana:</p>
<p>“Muhammed!” diye hitap etti.</p>
<p>“Buyur, Rabbim!” dedim.</p>
<p>“Cenâb-ı Hakka yakın olan melekler birbirine ne sorup duruyor?” buyurdu.</p>
<p>“Bilmiyorum, Rabbim.” dedim. Bu soruyu üç defa sor­du. Birden avucunu iki omuzumun arasına koydu; par­maklarının serinliğini göğsümde hissettim. O anda her şey gözümün önünde belirdi ve her şeyi bildim. Allah Teâlâ tekrar:</p>
<p>“Muhammed!” diye seslendi.</p>
<p>“Emret, Rabbim.” dedim.</p>
<p>“Cenâb-ı Hakka yakın olan melekler birbirine ne sorup duruyor?” buyurdu. Ben de:</p>
<p>“Onlar günahları örtüp kapatan şeyler (kefaretler) hak­kında konuşuyorlar.” dedim.</p>
<p>“Onlar nedir?” buyurdu. Ben de:</p>
<p>“Günahları örtüp kapatan şeyler; iyilik yapmak üzere bir yerlere yürüyüp gitmek, (Abdullah ibni Abbâs’ın rivâyetinde “Cemaatlere yaya olarak gitmek.” şeklinde­dir) namaz kıldıktan sonra mescitlerde oturmak, soğuk havaya rağmen güzelce abdest almaktır.” dedim.</p>
<p>“Başka ne hakkında konuşuyorlar?” diye sordu. Ben de:</p>
<p>“Yemek yedirmek, tatlı söz söylemek, insanlar uykudayken gece kalkıp namaz kılmak hakkında konuşuyorlar.” dedim. Bana:</p>
<p>“Benden ne dilersen dile!” buyurdu. Ben de dedim ki:</p>
<p>“Allahım! Senden hayırlar yapmayı, kötü şeyleri terk et­meyi, fakirleri sevmeyi, beni bağışlayıp bana merhamet etmeni, içinde yaşadığım toplumun fitneye düşmesini istediğin zaman, fitneye düşmeden canımı almanı, Seni sevmeyi (veya Senin beni sevmeni), Seni seveni sevme­yi, beni Sana yaklaştıracak amelleri sevmeyi nasip etmeni niyâz ederim.” Sonra Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu: “Bu rüyâ hak ve gerçektir. Size ) söylediğim bu sözleri aynen öğrenip ezberleyin.”(Tirmizî, Tefsîr 38/4, nr. 3235;)</p></blockquote>
<p>Yemenli muhaddis Abdürrezzâk ibni Hemmâm es-San’ânî (211/826), Hasan-ı Basrî’nin (v. 110/728): “Elbette Muhammed aleyhisselâm Rabbini görmüştür.” diye yemin ettiğini rivâyet etmiştir.</p>
<p>Hadis hâfızı Ebû Ömer et-Talemenkî (v. 429/1038), müfessir tâbiî İk­lime el-Berberî’nin de (105/723) “Muhammed aleyhisselâm Rabbini gör­müştür.” diye yemin ettiğini söylemiştir.</p>
<p>Bazı kelâm âlimleri, Abdullah ibni Mes’ûd’un da, Muhammed aleyhisselâmın Rabbini gözleriyle gördüğü kanaatinde olduğunu söylemişlerdir.</p>
<p>Siyer ve megâzî âlimi Muhammed ibni İshâk’ın (v. 151/768) haber ver­diğine göre, Emevî Halifesi Mervân (v. 65/684) Ebû Hüreyre radıyallahu anha Muhammed aleyhisselâm Rabbini gördü mü?” diye sormuş, o da;“Evet&#8221; demiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;O&#8217;nu Gördü, O&#8217;nu Gördü, O&#8217;nu Gördü..&#8221;</strong></p>
<p>Kıraat âlimi ve müfessir Ebû Bekir en-Nakkâş’ın (v. 35i/%2) rivayet ettiğine göre Ahmed ibni Hanbel şöyle demiştir: “Ben Abdullah ibni Abbâs’ın rivayet ettiği hadiste anlatılanı aynen kabul ediyorum. Resûl-i Ekrem Allah Teâlâ’yı gözüyle gördü; O’nu gördü; O’nu gördü; Ahmed ibni Hanbel, nefesi tükeninceye kadar bu sözü tekrarlayıp durmuştur.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Bazı âlimler, Ahmed ibni Hanbel’in, “Peygamber aley­hisselâm Rabbini gördü.” derken, Mi’râc’da gördüğünü değil, Abdullah ibni Abbâs’ın rivâyet ettiği hadiste oldu­ğu gibi “Rüyâsında gördü.” dediğini ifâde etmişlerdir.&#8221;(Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, I, 422.)</p></blockquote>
<p>Hadis hafızı ve kıraat âlimi Ebû Ömer et-Talemenkî ise, Ahmed ibni Hanbel in, “Resûl-i Ekrem Cenâb-ı Hakk’ı kalp gözüyle gördü.” dediğini, dünyada Onu gözleriyle gördü demekten çekinip korktuğunu söylemiş­tir.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Bazı âlimler, Ahmed ibni Hanbel’in, “Cenâb-ı Hakk’ı gözle görmenin aklen mümkün olduğu” kanaatini taşıdığını söylemişlerdir. İbni Hanbel’in “Resûl-i Ekrem,Allah Teâlâyı dünyada gözleriyle gördü demekten korktuğunu” söylemesi, o âlimleri bu sonuca götürmüştür. Onlara göre gerçek olan da budur.” (Hafâcî, Nesîmü’r-riyâz (Atâ), III, 129.)</p></blockquote>
<p>Ahmed ibni Hanbel’in, “Resûl-i Ekrem, Allah Teâlâyı gözüyle gördü.” demekten teeddüben çekindiği söylenmektedir. Esâsen Ahmed ibni Hanbel, içinde yaşadığı toplumun şartları dolayısıyla bu görüşünü açıkça söylemekten çekinmiş de olabilir.&#8221;</p>
<p>Tâbiîn âlimlerinden Saîd ibni Cübeyr (v. 95/714) şöyle demiştir: “Ben, Resûl-i Ekrem Allah Teâlâyı ne gördü, ne de görmedi derim.”</p>
<p>Abdullah ibni Abbâs, İkrime el-Berberî, Hasan-ı Basrî ve Abdull  ibni Mes’ûd’un “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.”(Necm,11) veya “And olsu ki onu başka bir inişinde de gördü.”(Necm,17) âyetlerinin te’vilindeki görüşlerin de ihtilâf edilmiş, Abdullah ibni Abbâs ile İkrime el-Berberî’nin “Resûli Ekrem Cenâb-ı Hakk’ı kalp gözüyle gördü.” dedikleri, Hasan-ı Basrî ile Abdullah ibni Mes’ûd’un ise “Resûl-i Ekrem Cebrâil’i gördü.” dedikleri söylenmiştir.</p>
<p>Ahmed ibni Hanbel’in oğlu Abdullah (v. 290/903), babasının “Resûl-i Ekrem Allah Teâlâ’yı gördü.” dediğini nakletmiştir.</p>
<p>Sûfî muhaddis ve müfessir İbni Atâ (v. 309/922) “Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?”(İnşirah,1) âyetini tefsir ederken şöyle demiştir:</p>
<p>“Allah Teâlâ Resûl-i Ekrem’in göğsünü Kendisini görebilmesi, Hz. Mûsâ’nın göğsünü de Kendisiyle konuşabilmesi için açıp genişletmiştir.”</p>
<p>Ebü’l-Hasen el-Eş’arî (v. 324/935) ve onun mezhebinde olan âlimlerden bir grup şöyle demiştir: “Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Cenâb-ı Hakk’ı gözleriyle, evet, başındaki iki gözüyle görmüştür.” “Peygamberle­re verilen mûcizelerin bir eşi de bizim Peygamberimize verilmiştir. Aynca kendisine Allah’ı görme üstünlüğü bağışlanmıştır.”</p>
<p>Allah’ı görme konusunda hocalarımızdan biri şöyle demiştir: “Bu ko­nuda açık bir delil yoktur; fakat aklen câizdir. ”</p>
<p style="text-align: center;"><strong>O&#8217;nu Görmek Mümkündür</strong></p>
<p>Ben şöyle derim: Şu kesin bir gerçektir ki, Allah Teâlâ’nın dünyada görülmesi aklen câizdir; akıl bunu imkânsız görmez. Dünyada Cenâb-ı Hakkı görmenin aklen caiz olmasının delili, Hz. Musa’nın: “Rabbim, Kendini bana göster de Sana bakayım!”(Araf,143) demesidir. Bir peygamberin,</p>
<p>Allah hakkında caiz olanla olmayanı bilmemesi imkânsızdır. Mûsâ aleyhisselâm da Allah&#8217;tan imkânsız olanı değil, mümkün olanı istemiştir, peygamber Efendimizin Allah Teâlâ’yı görüp cemâline bakabilmesi ise, ancak Cenâb-ı Hakkin öğrettiği kimsenin bileceği akıl ve duyular ötesi bir konudur. Allah Teâlâ, Hz. Mûsâ&#8217;ya: “Sen Beni aslâ göremezsin.” yani ‘Buna dayanamazsın, beni görmeye güç yetiremezsin.” buyurmuş, bunu da Hz. Mûsâ&#8217;nın bünyesinden daha güçlü, daha sağlam olan dağ misâli ile kendisine anlatmıştır.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>“Sen Beni aslâ göremezsin; ama şu dağa bak; eğer o dağ yerinde durabilirse sen de Beni görürsün!” buyur­du. Rabbi Kendini dağa gösterince onu paramparça etti. Mûsâ da bayılıp düştü. Kendine gelince ‘Rabbim!’ dedi. ‘Sen her bakımdan yüce ve mükemmelsin. Sana tövbe ettim ve Seni görmeden iman edenlerin ilki de benim.” İbni Abbâs’ın yorumuna göre Hz. Mûsâ: “İsrâiloğulları’ndan sana iman edenlerin ilki benim.” demek istemiştir.(Hâkim, el-Müstedrek (Atâ), II, 630, nr. 4102,Zehebi sahih demiştir.)</p></blockquote>
<p>Bütün bunlar Allah Teâlâ’nın dünyada görülmesini imkânsız kılma­yan, tam aksine genel olarak O’nu görmenin mümkün olduğunu göste­ren şeylerdir. Kur’an’da ve Sünnet&#8217;te, Cenâb-ı Hakk ın kesinlikle görüle­meyeceğini, O&#8217;nu görmenin aslâ mümkün olmadığını ortaya koyan kesin bir delil yoktur. Var olan her şeyin görülmesi de mümkün olup, imkânsız değildir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Gözler O&#8217;nu Göremez&#8221; Ne Demek?</strong></p>
<p>“Gözler O’nu göremez”(Enam,103) âyetine dayanarak Cenâb-ı Hakk’ı görmenin mümkün olamayacağını ileri sürenlere bu âyet delil teş-kil etmez; çünkü bu âyetin yorumunda çok farklı görüşler ileri sürülmüş­tür. “Gözler Onu göremez.” âyetini, “Gözler Onu dünyada göremez.” diye yorumlayanların bu izahı, Cenâb-ı Hakk’ı görmenin imkânsız oldu­ğunu ortaya koymaz. Hattâ bazı âlimler, sırf bu âyete dayanarak Allah’ı görmenin câiz olduğunu, O’nu görmenin genel olarak imkânsız sayılama­yacağını söylemişlerdir.</p>
<p>Bazıları, “Gözler O’nu göremez.” âyetini, kâfirlerin gözü O’nu gö­remez diye açıklamış; bazıları ise “Gözler O’nu göremez.” ifâdesinin, “Gözler onu kuşatıp ihatâ edemez.” anlamına geldiğini söylemiştir. Bu, Abdullah ibni Abbâs’ın yorumudur.</p>
<p>Bazıları da şöyle demiştir: “Gözler O’nu göremez.” demek, onu gö­zün kendisi göremez, yoksa bakanlar O’nu görür, demektir.</p>
<p>Bütün bu yorumlar, Allah Teâlâ’nın görülemeyeceği, ru’yetullah’ın imkânsız olduğu anlamına gelmez.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;Sen Beni Göremezsin&#8221; İfâdesinin Anlamı</strong></p>
<p>Allah Teâlâ’nın Hz. Mûsâ’ya  “Sen Beni aslâ göremezsin.”</p>
<p>buyurması, onun da:“Rabbim! Sen her bakımdan yüce ve mükemmelsin. Sana tövbe ettim.”(Araf,143) demesi, daha önce de söyle­diğimiz gibi, “Allah görülemez.” diyenler için bir delil olamaz. Mûsâ Peygamber’e Cenâb-ı Hakk’ı göremeyeceğini söylemek, sadece ona mahsus bir şeydir; yoksa bu, “Cenâb-ı Hakk’ı hiçbir zaman, hiçbir kimse göremez.” anlamında bir genelleme değildir.</p>
<p>Bazılarının “Sen Beni göremezsin.” âyetini, “Sen, Beni dünyada gö­remezsin.” diye açıklaması bir te’vilden ibârettir. “Sen, Beni göremez­sin.” âyetinden, Allah Teâlâ’yı görmenin imkânsız olduğu mânası çıkarılamaz. Çünkü bu âyet, Hz. Mûsâ hakkında inmiştir. Burada olduğu gibi, çeşitli te’vil ve ihtimâllerin bulunduğu bir yerde, Allah Teâlâ görülemez diye kesin bir şekilde konuşmak da mümkün değildir.</p>
<p>Hz. Mûsâ’nın “Rabbim! Sen her bakımdan yüce ve mükemmelsin. Sana tövbe ettim.” demesi, “Olmayacak bir şeyi istediğime pişmanım.”demek değildir.Bu ayetin anlamı,&#8221;Şu anda bana vermeyi takdir buyurmadığı bir seyi,Senden istediğime pişmânım, bunun için Sana tövbe ,ediyorum, demektir.</p>
<p>Ebu Bekir el Hüzeli (v, 167/783) “Beni göremezsin.” âyetini açıklarken şöyle diyor: “Bu âyetin anlamı: Dünyada Bana bakmaya hiçbir insanın gücü yetmez, Bana bakan derhal ölür.” demektir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>&#8220;O Görülemez&#8221; Diyenlerin Yorumu</strong></p>
<p>Sahâbe ve tâbiîn (selef) ile daha sonraki âlimlerden bazılarının şöyle dediğini duydum: Dünyada yaşayanların bünyeleri ve beden güçleri zayıf ve yetersizdir; vücutları ise hastalıkların hedef tahtası hâline gelmeye ve sonunda yok olup gitmeye mahkûmdur. İşte bu sebeple onların dünyada Allah Teâlâ’yı görmesi mümkün değildir.(Nisa,28) Âhiret hayatı başlayıp da vü­cutları bir başka birleşime sahip olduğu, değişmez ve ebedî güçler kazan­dığı, gözlerinin ve kalplerinin nuru tamamlandığı zaman Allah Teâlâ’yı görme gücüne sahip olacaklardır.</p>
<p>Bu sözün bir benzerini, Allah rahmet eylesin, İmâm Mâlik ibni Enes’in (v. 179/795) söylediğini gördüm. Şöyle demiştir: “Cenâb-ı Hak dünyada görülemez; çünkü O bâkidir; bâki olan fâni duyularla görülemez. Ahiret ha­yatı başlayıp da insanlar bâki olan gözlere sahip olduklarında, Bâkl olan, bâki olan gözlerle görülecektir. ”</p>
<p>Bu, güzel ve hoş bir sözdür, ama Allah Teâlâ’nın görülemeyeceğine delil teşkil etmez; sadece yeterli gücü ve kuvveti olmadığı için gözün O’nu göremeyeceğini belirtir. Şâyet Allah Teâlâ, dilediği kulunu güçlendirir ve Cenâb-ı Hakk’ı görmenin dayanılmaz ağrlığını taşıyabilecek kuvveti ona verirse, onun Allah Teâlâ’yı görmesi mümkün olur, demektir.</p>
<p>Hz. Mûsâ ve Peygamber aleyhisselâmın görüş güçlerinden daha önce söz edilmiş, bir şeyi derinlemesine anlamaları, baktıklarını görmeleri için kendilerine İlâhî bir kabiliyet ve kavrayış verildiğine temas edilmişti.(bk. I, 181-184.)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dağ da O&#8217;nu Gördü, Mûsa da</strong></p>
<p>Kâdî Ebû Bekir el-Bâkıllânî (v. 403/1013), Allah Teâlâ’nın görülemeyece­ğini ifâde eden &#8220;Gözler O’nu göremez.” ve “Sen Beni aslâ göremezsin.” âyetlerinin ne anlama geldiği kendisine sorulunca şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Rabbinin dağa tecelli etmesi üzerine Mûsâ aleyhisselâm Cenâb-ı Hakk’ı gördü, bu sebeple bayılıp düştü. Aynı şekilde dağ da, Allah Teâlâ’nın onda yarattığı bir idrâk ile Rabbinin cemâlini gördü ve bu niyete dayanamayıp paramparça oldu.”</p>
<p>Allah daha iyi bilir ya, Kâdî Ebû Bekir el-Bâkıllânî, hem Hz. Mûsâ’nın hem de dağın Allah Teâlâ’yı gördüğünü “Ama şu dağa bak! Eğer o dağ yerinde durursa sen de Beni görürsün.” âyetinden çıkarmış, sonra da âyetin devamını okumuştur:</p>
<p>Bâkıllânî’nin dediğine göre “Rabbi Kendini dağa gösterince onu pa­ramparça etti. Mûsâ da bayılıp düştü.” âyetindeki ‘Cenâb-ı Hakk’ın dağa tecellisi’ ifâdesi, “dağın, Kendine bakması için Allah’ın ona görünmesi” anlamındadır.</p>
<p>Ca’fer-i Sâdık diye bilinen Ca’fer ibni Muhammed (v. 148/765), Allah Tealâ’nın doğrudan Hz. Mûsâ’ya değil de dağ aracılığı ile görünmesini şöyle açıklamıştır:</p>
<p>“Cenâb-ı Hak Hz. Mûsâ’ya görünürken onu dağ ile meşgul etti. Eğer öyle yapmayıp da doğrudan ona görünseydi, Mûsâ aleyhisselâm bir daha ayılmamak üzere ölür giderdi.”</p>
<p>Ca’fer-i Sâdık’ın bu sözü, Hz. Mûsâ’nın Cenâb-ı Hakk’ı gördüğünü ifâde eder.</p>
<p>Bazı müfessirler, dağın Allah Teâlâ’yı gördüğünü söylemiş, Resûl-i Ekrem’in Cenâb-ı Hakk’ı gördüğünü kabul edenler de, bunu, Allah Te- âlâ’nın da görülebileceğine delil olarak göstermişlerdir.</p>
<p>Allah Teâlânın görülebileceğinde şüphe yoktur; çünkü O’nun görü­lemeyeceğine dâir bir âyet bulunmamaktadır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Resûl-i Ekrem O&#8217;nu Gördü mü?</strong></p>
<p>Peygamber Efendimiz’in Mi’râc’da Cenâb-ı Hakk’ı gözleriyle görme­si konusuna gelince; bu hususta Kitap ve Sünnet’te açık bir delil yoktur. O nu gördüğünü kabul edenlerin dayanağı Necm sûresindeki “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.” ve “And olsun ki onu başka bir inişinde de gördü.” âyetleridir. Resûl-i Ekrem’in gördüğünün Cebrâil aleyhisselâm olduğu veya olmadığı konusundaki farklı görüşler Tefsir ve Siyer kitaplarında bulunmaktadır. Şu hâlde Resûlullah’ın Rabbini hem gördüğüne hem de görmediğine dâir aklî ve naklî ihtimaller mevcuttur. Ne var ki, bu konuda Peygamber Efendimiz’den gelen kesin ve mütevâtir bir hadis de yoktur.</p>
<p>Peygamber aleyhisselâmın Allah Teâlâ’yı gözleriyle gördüğüne dâir Abdullah ibni Abbâs’tan nakledilen söz,onun Resûl-i Ekrem’den duy­duğu bir hadis olmayıp şahsî kanaatidir. Bu sebeple sırf İbni Abbâs’ın sözüne dayanarak Resûlullah Efendimiz’in Rabbini gördüğüne inanmak dinî bir mecburiyet değildir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Ebû Zerr&#8217;in Farklı Rivâyetleri</strong></p>
<p>Ebû Zer el-Gıfârî’nin, “Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı.”âyetini tefsir ederken “Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Rabbini gördü.” demesi de böyledir.</p>
<p>Yine Muâz ibni Cebel’in rivâyet ettiği, “Yüce melekler topluluğu bir­birine ne sorup duruyor.” hadisinde, “Yüceler Yücesi Rabbim en güzel hâliyle karşımda duruyordu.” ifâdesi te’vil edilebilecek bir söz olup senedi ve metni zayıftır.</p>
<p>Kâdi İyâz, bu hadisin sened ve metninin “muztarib” olduğunu söylemektedir. “Muztarib hadis: Birçok rivâyeti bulunmakla beraber, bu rivâyetler biribirine denk olduğu için aralarında tercih yapılamayan, bir râvinin iki veya daha çok defa rivâyet ettiği hadis demektir” Şâyet rivâyetlerden biri diğerine tercih edilirse, hadis muzta­rib olmaktan kurtulur.</p>
<p>Ebû Zer el-Gıfârînin bir diğer rivayetinin ise lafızları birbirinden fark­lıdır: gözle veya kalple görme şeklinde anlamaya elverişlidir ve bu farklı rivayetleri birleştirmek de zordur. Şöyle ki, bu rivâyeti kimileri: “O bir nurdur, nasıl göreyim?”(Müslim, îmân 292, nr. 178.)</p>
<p>(Nûrun ennâ erâhü) şeklinde okuyup anladığı gibi, hocalarımızdan birinin söylediğine göre: “Nurdan oluşan bir şey gö­rüyorum.” (Nûrâniyyün erâhü) şeklinde de okuyup anlayanlar olmuştur.</p>
<p>Ebû Zerr in bir başka rivâyeti de şöyledir: “Resûl-i Ekrem’e sordum, o da Bir nûr gördüm’ dedi.”(Müslim, îmân 292, nr. 178.)</p>
<p>Bu rivâyet şöyledir: Tabiînden Abdullah ibni Şakîk dedi ki: Ebû Zerre:</p>
<p>“Eğer Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemi görseydim, elbette ona sorardım.” dedim.</p>
<p>“Ona neyi sorardın?” dedi. Ben de:</p>
<p>“Rabbini gördün mü?” diye sorardım, dedim. Ebû Zer şunu söyledi:</p>
<p>“Ben sordum; o da: ‘Bir nûr gördüm’ dedi”</p>
<p>Ebû Zer radıyallahu anhdan gelen bu rivâyetlerin hiçbirini Resûl-i Ekrem’in Rabbini ne gördüğüne ne de görmediğine delil olarak kullan­mak mümkün değildir. Eğer onun ‘Bir nûr gördüm’ rivâyeti sahîh ise, Peygamber Efendimiz Allah Teâlâ’yı değil, Allah Teâlâ’nın cemâlini gör­mesini engelleyen bir nûr görmüş demektir.</p>
<p>O takdirde “O bir nûrdur, nasıl göreyim?” ifâdesi, ‘O’nun önünde, görmeyi engelleyen bir nûr perdesi varken ben O’nu nasıl görürüm?’demek olur.Bu da tıpkı diğer hadiste olduğu gibi Onu görmeyi engelleyen bir nur perdesi vardır.&#8221;anlamındadır.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>Bu hadis-i şerif şöyledir:Ebu Musa el-Eşari diyork ki;Resuli Ekrem Aleyhiselatu vesselam ayağa kalkarak bize</p>
<p>şu beş şeyi söyledi: &#8220;Allah uyumaz, uyumasıda dü­şünülemez. İnsanların amellerini ve erzaklarını ölçtü­ğü teraziyi yükseltir, alçaltır. Kullarının gündüz yaptığı amellerden ünce gece yaptıkları, gece yaptıklarından önce de gündüz yaptıkları Ona arzedilir. Onun görül­mesini engelleyen bir mır vardır, Şâyet o perdeyi açsay­dı, azâmet ve çekili, gördüğü bütün varlıkları yakıp kül ederdi.”(Müslim, îmân 293, nr. 179;)</p></blockquote>
<p>Müfessir Ibni Cerîr et-Taberî’nin rivâyet ettiği bir başka hadiste. Resûl-i Ekrem’in:</p>
<p>“Ben Cenâb-ı Hakkı gözümle değil, kalbimle iki defa gördüm.“ bu­yurduğu rivâyet edilmekte, bu hadisi rivâyet eden râvinin. rivâyetirrin ar­dından: “Sonra indi, yaklaştı. İki yay kadar oldu, hattâ daha da yakın.“(Necm,8-9) âyetini okuduğu belirtilmektedir.</p>
<p>Elbette Allah Teâlâ, gözün görme kabiliyetini kalbde de yaratmaya, yani insanın gözüyle gördüğünü kalbiyle görmesini sağlamaya veya bunu dilediği bir başka şekilde de yaratmaya kadirdir. Ondan başka ilâh yoktur.</p>
<p>Peygamber Efendimiz’in Allah Teâlâ’yı gördüğüne dâir, te vile gerek duyulmayacak kadar açık ve kesin bir delil bulunsaydı, buna inanılırdı ve bunu böyle kabul etmek gerekirdi; çünkü Cenâb-ı Hakkın görülmesi imkânsız bir şey değildir; bunun mümkün olmadığına dâir akü ve naklî bir engel de yoktur.</p>
<p>İnsanı doğruya ileten Allah’tır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Miraçta Resûl-i Ekrem&#8217;in Rabbiyle Konuşması</strong></p>
<p>Mi&#8217;râc kıssasında Resûl-i Ekrem’in Rabbiyle gizlice ve açıkça konuştuğunu“O,kuluna vahyedeceği şeyi vahyetti.(Necm,10)</p>
<p>âvet-i kerimesinden ve bu konudaki hadîs-i şeriflerden bilmekteyiz.</p>
<p>Müfessirlerin çoğuna göre, bu âyette, Allah Teâlâ’nın Resûlüne söy­leyeceklerini Cebrail&#8217;e vahyettiği, onun da bunları Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme ilettiği anlatılmaktadır. Ancak bazı müfessirler bu âyeti farklı şekilde yorumlamıştır:</p>
<p>Ca&#8217;fer-i Sâdık diye bilinen Ca’fer ibni Muhammed’den (v. 148/765) nak­ledildiğine göre âyetin anlamı “Allah Teâlâ Resûlüne arada melek olmak­sızın vahyetti.&#8221; yani konuştu demektir.</p>
<p>Sûfi âlim Ebû Bekir el-Vâsıtî’den de (v. 312/924) buna benzer bir görüş nakledilmiş, bazı kelâm âlimleri de Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin Mi&#8217;râc&#8217;da Rabbiyle konuştuğunu söylemiştir.</p>
<p>Eş&#8217;ariyye mezhebinin kurucusu Ebü’l-Hasan el-Eş’arî’nin de (v. 324/935) görüşü budur. Abdullah ibni Mes’ûd ve Abdullah ibni Abbâs’ın da bu görüşte oldukları söylenmiştir. Resûl-i Ekrem’in Rabbiyle aracısız konuş­tuğunu bazdan kabul etmemiştir.</p>
<p>Kırâat âlimi ve müfessir Ebû Bekir en-Nakkâş’ın (v. 351/962) İbni Abbâs&#8217;tan naklettiğine göre, Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem, Mirâc olayından bahseden “Sonra indi, yaklaştı.”(Necm,8) âyeti hakkında şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Cebrail benden ayrıldi; o anda bütün sesler kesildi: Rabbimin bana şöyle buyurduğunu duydum: &#8216;Korku ve endişen yatışsın. Yaklaş, yaklaş!’”</p>
<p>Enes ibni Mâlik in Mi’râc hadisine dâir rivâyeti de bu mânaya yakın­dır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Allahu Teala İnsan ile Nasıl Konuşur ?</strong></p>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın Resulullah sallallahu aleyhi ve sellem ile aracısız konuştuğuna dair şu ayeti delil gösterdiler:&#8221;Allah&#8217;ın bir beşerle konuşması ancak vahiyle veya perde arkasından olur yahut ona bir elçi gönderir de, Allah’ın izniyle, O’nun dilediği şeyi elçi ona vahyedir.“(Şura,51) Bu âyeti kerîmede Allah Teâlâ’nın insanla üç şekilde konuştuğundan feriz edilmektedir:</p>
<p><strong>Birincisi</strong>, perde arkasından konuşmadır, Allah Teâlâ’nın Hz, Musa ile konuşması böyledir.</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> melek aracılığı ile konuşmadır. Bütün peygamberler  çoğu zaman da bizim peygamberimiz böyle vahiy almıştır.</p>
<p>Bu konuşma şekillerinin dışında, geriye sadece yüzyüze görüşerek konuşma kalmaktadır.</p>
<p>Bazıları, âyet-i kerîmede geçen “vahiy ile konuşma” ifâdesini, Pey­gamber aleyhisselâmın kalbine, arada melek olmadan buyruğunu ilhâm etmektir diye açıklamışlardır.</p>
<p>Hadis alimi Ebubekir el Bezzar&#8217;ın Mirac hakkında Hz.Ali’den rivayet ettiği ezanın öğretilmesine dâir hadis, Resûl-i Ekrem’in ortaya koymaktadır. Hz. Ali’nin rivayet ettiğine göre melek:</p>
<p>“Allâhü ekber, Allâhü ekber.” dedi. Perdenin gerisinden bana:</p>
<p>“Kulum doğru söyledi. En büyük Benim, en büyük Benim.” diye ce­vap verildi.</p>
<p>Ezanın diğer sözlerinde Allah Teâlâ meleğe buna benzer cevaplar vermiştir. (Heysemî, Mecma‘u’z-zevâid, I, 328-329.)</p>
<p>Yukarıda geçen ve Abdullah ibni Abbâs ile Hz. Ali tarafından rivayet edilen hadislerdeki müşkil durum, bundan sonraki bahsin baş tarafında benzeri rivayetlerdeki müşkiller ile birlikte ele alınacaktır.</p>
<p>Allah Teâlâ’nın, Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile peygam­berlerinden seçtiği kimselerle konuşması caizdir; akıl bunu imkânsız gör­mez; dinde de bunun olmayacağına dâir kesin bir delil yoktur. Eğer Allah Teâlâ’nın Hz. Mûsâ’dan başka biriyle de doğrudan doğruya konuştuğuna dâir sahîh bir rivâyet bulunursa, onun doğruluğu da kabul edilir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>O, Konuştuğu Kimseyi Yüceltir</strong></p>
<p>Cenâb-ı Hakk’ın Hz. Mûsâ ile konuşması bir gerçektir ve bunda şüp­he yoktur. Bunun delili: “Allah, Mûsâ ile de bizzat kelâmıyla konuştu.”(Nisa,164) âyet-i kerîmesidir. Bu konuşmanın bir gerçek olduğu âyet-i kerîmede “teklîmen” mastarıyla pekiştirilmiştir.</p>
<p>Allah Teâlâ Mûsâ aleyhisselâm ile konuştuğu için, Mi’râc hadisinde geçtiği üzere, onun makamını yedinci kat semâya yükseltmiştir. Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin makamını ise hepsinin üzerine çıkarmış, “kaderi yazan kalemin cızırtılarını duyacak” seviyeye yüceltmiştir.(Buhârî, Salât 1, nr. 349, Hacc 76, nr. 1636, Enbiyâ 5, nr. 3342;)  Böyle bir zâtın Cenâb-ı Hak ile konuşması nasıl imkânsız olabilir veya uzak bir ihtimâl sayılabilir.</p>
<p>Dilediği peygamberlere dilediği özellikleri lütfeden ve bir kısmına di­ğerlerinden üstün dereceler veren Allah yüceler yücesidir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Mi&#8217;râc&#8217;da Resûl-i Ekrem&#8217;in Rabbine Yakınlaşması</strong></p>
<p>Mi’râc hadisi ile “Sonra indi, yaklaştı. İki yay kadar oldu, hattâ daha da yakın.”(Necm,8-9) âyetinde geçen “inme ve iyice yaklaşma” konusuna gelince; müfessirlerin çoğuna göre bu yaklaşma, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem ile Cebrâil aleyhisselâmın karşılıklı olarak biribirine yaklaştığını veya birinin diğerine yaklaştığını yahut da onlardan birinin Sidretülmüntehâ’ya yaklaştığını ifâde etmektedir.</p>
<p>Muhaddis ve müfessir Ebü’l-Feth er-Râzî’nin4 (v. 447/1055) naklettiğine göre Abdullah ibni Abbâs, âyetteki &#8216;yaklaşan&#8217;ın Muhammed aleyhiselam olduğunu,onun Rabbine iyice yaklaşıp  sokulduğum söylemiştir.</p>
<p>Şöyle diyenler de olmuştur: Ayetteki “dena’ fiili yaklaşmak demektir:&#8217;tedella&#8217; iyice yaklaştı demektir. Bazıları, bu iki fiilin aynı mânaya geldiğini ve yaklaştı demek olduğunu söylemiştir.</p>
<p>Kırâat âlimi Mekki bin Ebî Tâlib (v. 437/1045) ile fıkıh âlimi Ebu Hasen al Mâverdi (v. 450/1058), Abdullah ibni Abbâs’ın şöyle dediğini rivâyet et­mişlerdir:</p>
<p>“Allah Teâlâ, Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme yaklaşma özelliği ile tecelli etti, uçsuz bucaksız mülkünü ona gösterdi, emir ve hükmü onun gönlüne indi.”</p>
<p>Kıraat âlimi ve müfessir Ebû Bekir en-Nakkâş (v. 35i/%2) Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediğini rivâyet etmektedir: Allah Teâlâ, kulu Muhammed sallallahu aleyhi ve selleme yaklaşma özelliği ile tecellî etti, iyice yakınlaş­tı, ona kudret ve azametinden seyrettirmek istediklerini gösterdi.</p>
<p>Yine Ebû Bekir en-Nakkâş’ın nakline göre İbni Abbâs şöyle demiştir.</p>
<p>“Denâ” ve “tedellâ” fiilleri arasında takdim ve te’hir bulunmakta, bu durumda âyetin tefsîri şöyle olmaktadır: “Mi’râc gecesi, Refref Muham­med sallallahu aleyhi ve sellemin yanına geldi, o da onun üzerine otur­du, sonra da Refref, Cenâb-ı Mevlâ’ya yükseltildi, böylece Peygamber aleyhisselâm da Rabbine iyice yaklaştı.”</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Refref, Mi’râc gecesinde Peygamber Efendimiz’i taşıyan “Burak” gibi bir binektir; ancak hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Refref kelimesi Kuran-ı Kerimde Cennetliklerin hâlini tasvir eden: “Yeşil yastıklara, güzel döşeklere kurulmuşlardır.”(Rahman,76) âyet-i kerîmesinde “yastık” anlamındadır. Refref’in, üzerine bineni rahat bir şekilde seyahat ettiren yastıklı bir yaygı olduğu anlaşıl­maktadır.&#8221;</p></blockquote>
<p>Resûl-i Ekrem şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8216;‘Cebrail benden ayrıldı; o anda bütün sesler kesildi: Rabbimin şöyle buyurduğunu duydum: ‘Korku ve endişen yatışsın. Yaklaş, yaklaş»&#8221;</p>
<p>Sahih bir hadise göre, Enes ibni Mâlik Resûlullah sallallahu aleyhi sellemin şöyle buyurduğunu söylemiştir:</p>
<p>“Cebrail benimle birlike Sidretülmüntehâ&#8217;ya kadar çıktı. İrâdesini her durumda yürüten, yaratılmışların hâlini iyileştiren yücelik sahibi Allah ona iyice yaklaşıp yakınlaştı, İki yay kadar oldu, hattâ daha da yakın oldu. Ona dilediği emir ve nehiyleri vahyetti; elli vakit namazı farz buyurdu.&#8221; Enes ibni Mâlik, bundan sonra Mi&#8217;râc hadisinin geri kalan kısmını rivayet etti.(Buhârî, Tevhîd 37, nr. 7517.)</p>
<p>Tâbiîn muhaddis ve müfessirlerinden Muhammed ibni Ka’b el-Kuraâ (v. 108/726) şöyle demiştir:</p>
<p>“Ayette yaklaştığından söz edilen kişi, Muhammed sallallahu aleyhi ve sellem olup; o, Rabbine iki yay kadar yaklaşmıştır.&#8217;’</p>
<p>Ca fer ibni Muhammed es-Sâdık (v. 148/765) şöyle demiştir:</p>
<p>“Rabbi, Muhammed aleyhisselâma yaklaştı; bu yakınlık iki yay kadar oldu.”</p>
<p>Şu söz de ona âittir:</p>
<p>“Allah Teâlâ’ya yakınlığın sının yoktur. Kulların birbirine olan yakın­lığı ise sınırlıdır.&#8221;</p>
<p>Yine Ca fer-i Sâdık şöyle demiştir:</p>
<p>“Allah Teâlâ’nın kullanna yakınlığı mânevi olduğu için bu yakınlığın belli bir şekli yoktur. Bak, Cebrail&#8217;in Kendine yaklaşmasına nasıl engel oldu! Öte yandan Muhammed sallallahu aleyhi ve sellemin kalbine îmân ve ma&#8217;rifet konuldu; o da huzûr ve sükûna ermiş olan kalbiyle Cenâb-ı Hakk’a yakınlaştı; kalbindeki şüphe ve tereddütler yok olup gitti.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Yakınlaşma Ne Demektir?</strong></p>
<p>Ey okuyucu! Şunu bil ki, burada söz konusu edilen Peygamber aleyhisselâmın Cenâb-ı Hakk’a yakınlığı, mekân ve mesâfe itibâriyle yakinlik değildir. Bu yakınlık, Ca’fer-i Sâdık’tan yukarıda naklettiğimiz gibi, belli bir yere, bir sınıra yakınlık da değildir. Bu, Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemln Rabbine olan mânevi yakınlığını, O’nun katındaki mertebesinin yüceliğini, Allah&#8217;ı daha iyi tanımaya başladığını, Cenâb-ı Hakk’ın gayb ve kudretinin sırlarını müşâhede ettiğini gösteren bir hâldir. Cenâb-ı Mevla’nın Peygamber aleyhisselâma yakınlaşması ise, ona lütuf ve ihsanda bulunması, Cebrail’den ayrılıp yalnız kaldığında ona yakınlık gösterip yalnızlığını gidermesi, onunla konuşarak gönlünü ferahlatması ve ikrâmda bulunmasıdır.</p>
<p>“Rabbimiz her gece dünya semâsına iner.”(Müslim, Müsâfirin 168-172, nr. 758) hadisi nasıl te’vîl ediliyor­sa, Allah Teâlâ’nın Mi’râc’da Resûlullah’a olan yakınlığı da te’vil edilir. Bu tevillerden birine göre, Cenâb-ı Hakk’m “dünya semâsına inmesi” demek; O’nun lütfunun, nimetlerinin, cömertliğinin inmesi demektir.</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>&#8221;Hadisin tamamı şöyledir: “Her gün, gecenin son üçte birinde yüce Rabbimiz dünya semâsına inerek şöyle bu­yurur: Bana duâ eden yok mu, onun duâsmı kabul ede­yim. Benden bir dilekte bulunan yok mu, onun dileğini yerine getireyim. Benden bağışlanma dileyen yok mu, onu affedeyim.”</p></blockquote>
<p>Hadîs-i nüzûl diye anılan bu hadîs-i şerifi yirmi kadar sahâbî rivâyet etmiştir.</p>
<p>Ferganalı sûfî âlim Ebû Bekir el-Vâsıtî (312/924) şöyle demiştir: “Cenâb-ı Hakk’ın Resûl-i Ekrem’e lütfü keremiyle değil de hakiki mânada yaklaştığını zanneden kimse, arada maddî bir mesâfe bulunduğunu kabul etmiş olur. Allah Teâlâ’ya kendi gayretiyle yaklaştığını düşünen kimse ise, O’ndan büsbütün uzaklaşmış ve meselenin esasını kavramamış olur. Allah Teâlâ’ya maddî olarak yaklaşmak veya uzaklaşmak söz konusu değildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İki Yay Kadar Yakınlık</strong></p>
<p>“İki yay kadar oldu, hattâ daha da yakın.”(Necm,9) âyetindeki “yakınlık” şekilde düşünülebilir:</p>
<p>Birincisi, Resûl-i Ekrem&#8217;in Cebrâil aleyhisselâma değil de, Cenâb-ı Hakk&#8217;a yakınlığı. O takdirde bu yakınlık, gözle görülemeyen mânevi bir yakınlık anlamındadır. Allah Teâlânın Resûl-i Ekrem’inin mânevi derece­sini yükseltmesi, onu İlâhî sırlara vâkıf kılması demektir.</p>
<p>İkincisi, bu yakınlık Cenâb-ı Hakk&#8217;m, Resûlullah Efendimiz’in istek­lerini yerine getirmesi, dileklerini karşılaması, ona bol bol ihsânda bulun­ması ve mertebesini yüceltmesi demektir.</p>
<p>Ayette sözü edilen bu yakınlık, şu hadiste anlatılan yakınlık gibi yo­rumlanır:</p>
<p>Kim Bana bir karış yaklaşırsa,ben ona bir arşın yaklaşırım.Kim bana bir arşın yak­laşırsa,ben ona bir kulaç yaklaşırım.Kim Bana yürüyerek gelirse,ben ona koşarak varırım”</p>
<blockquote><p><strong>Şerh:</strong>Sahîh-i Buharı ve Sahîh-i Müslim&#8217;de bulunan bu hadi­sin Sahîh-i Müslim&#8217;deki rivâyetinin tamamı şöyledir:</p>
<p>“Kim bir hayır işlerse, ona onun on misli vardır veya daha da artırırım. Kim bir kötülük işlerse, ona da onun misli vardır. Ya da tamamen affederim. Kim Bana bir karış yaklaşırsa, Ben ona bir arşın yaklaşırım; kim Bana bir arşın yaklaşırsa, Ben ona bir kulaç yaklaşırım. Kim Bana yürüyerek gelirse, Ben ona koşarak varırım. Kim Bana hiçbir şeyi ortak koşmamak şartıyla dünya dolusu günahla gelirse, Ben kendisini o kadar mağfiretle karşı-larım:”(Buhârî, Tevhîd 15, nr. 7405)</p></blockquote>
<p>Bu yakınlık; Allah Teâlâ’nın, Kendisine ibâdet, tâat ve teslimiyetle yaklaşmaya çalışanların duâlarını yüce dergâhında kabul buyurması ve onların isteklerini süratle yerine getirmesi anlamındadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu yazı,Kadı İyaz Şifa-i Şerif Şerhi 1.cild&#8217;den alıntılanmıştır.</p>
<p>Şerh:M.Yaşar Kandemir</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/isranin-mahiyetimiracin-ruhla-mi-bedenle-mi-oldugu/">İsrânın Mâhiyeti,Mi’râc’ın Ruhla mı, Bedenle mi Olduğu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/isranin-mahiyetimiracin-ruhla-mi-bedenle-mi-oldugu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bütün Melekler Günahsızdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 22:00:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Cin/Şeytan/Melek]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[İblis Kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[Hârût ile Mârût Kimseye Büyü Öğretmedi]]></category>
		<category><![CDATA[Hârût ile Mârût Melek mi]]></category>
		<category><![CDATA[Hârut ve Mârût Kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[Hârut ve Mârût Kıssasının Mâhiyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3638</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bazı âlimler ise, meleklerin masum okluğunu gösteren bu ve ben-zeri avdetlerin  sadece onlann peygamberleri ve Cenâb-ı Hakk a yakın mertebede bulunanlarıyla ilgili olduğunu söylemişlerdir. Diğer meleklerin mâsum olmadığını söylerken de tarihçilerin ve müfessirlerin, meleklerin de günah işlediğine dâir zikrettiği bazı rivayetlere dayanmışlardır. İnşallah biz bu rivayetleri az sonra bu bahiste ete ahp değerlendireceğiz. Ancak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/">Bütün Melekler Günahsızdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygamber-efendimize-saygi-ve-hurmet-gostermek/sifa-i-serif-serhi_1/" rel="attachment wp-att-10728"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-10728" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg" alt="peygamberler küçük günah işler mi" width="358" height="444" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg 403w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1-242x300.jpg 242w" sizes="(max-width: 358px) 100vw, 358px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bazı âlimler ise, meleklerin masum okluğunu gösteren bu ve ben-zeri avdetlerin  sadece onlann peygamberleri ve Cenâb-ı Hakk a yakın mertebede bulunanlarıyla ilgili olduğunu söylemişlerdir. Diğer meleklerin mâsum olmadığını söylerken de tarihçilerin ve müfessirlerin, meleklerin de günah işlediğine dâir zikrettiği bazı rivayetlere dayanmışlardır. İnşallah biz bu rivayetleri az sonra bu bahiste ete ahp değerlendireceğiz.</p>
<p>Ancak burada şu kadarını söyleyelim ki, bütün meleklerin masum ve günahsız okluğu görüşü en doğru görüştür. Melekler, Allah katında yüce mertebelere sahiptir. Onlar kendilerini bu mertebeden aşağı düşürecek kusurlardan münezzehtir.</p>
<p>Bir hocamızın kitabında bu konuda şöyle dediğini gördüm: Bütün meleklerin masum ve günahsız olduğuna dâir bu kadar âyet ve hadis varken, bir âlimin bu konuda aynca söz söylemesine gerek yoktur.</p>
<p>Ben de şöyle diyorum: Bundan önceki bahiste peygamberlerin gü-nahlardan korunduğuna dâir söylediğimiz şeyler (üç fayda başlığıyla an-latılanlar). meleklerin günahsızlığı konusunda da geçerlidir. Şu farkla ki, peygamberlerin sözlerine ve davranışlarına ittibâ etmek gerekli olduğu hâlde, meleklerin söz ve davranışları hakkında bilgimiz olmadığı için onlara uymakla yükümlü değiliz.</p>
<p><strong>Hârût ve Mârût Kıssası</strong></p>
<p>Bütün meleklerin günahsız olmadığını söyleyenlerin ileri sürdüğü de-bilerden biri Hârût ve Mârût kıssasıdır. Onlar, Hârût ve Mârût hakkında tarihçilerin söylediği ve bazı müfessirlerin naklettiği bilgilere dayanır, Hz Alî ile Abdullah ibni Abbâs tan rivâyet edilen onlara dâir haberleri ve imtihan edilişlerini zikrederler.</p>
<p>Ey okuyucu! Allah seni rızâsına uygun işler yapmaya muvaffak kılsın! Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden bu konuya dâir nakledilen sahîh veya zayıf hiçbir rivâyet yoktur.(İbn Kesir,Tefsirul Kuranil Azim,1,354)</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Bu konuda Ahmed ibni Hanbelin Müsnedinde ve İbni Hibbâmn es-Sahih&#8217;inde ve daha başka hadis kitaplarında nakledilen şöyle bir rivâyet vardır: Abdullah ibni Ömer radıyailahu anhümânın Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellemden rivâyet ettiğine göre Allah Teâlâ Hz. Âdem’i yeryüzüne indirince melekler O’na: “Ey Rabbimiz! Biz Seni hamdederek tesbîh ve takdis edip dururken. orada bozgunculuk edip kan dökecek birini mi ya-ratacaksın?’ demişler; Allah da onlara: Ben sizin bilmediklerinizi bilirim’ buyurmuştu.”’ O zaman melekler: “Ey Rabbimiz! Biz sana Âdemoğlu’ndan daha itaatkarız&#8221; deyince Cenâb-ı Hak meleklere: “öyleyse içinizdeki en değerli meleklerden ikisini seçiniz de onlar yeryüzüne indirilsin, o zaman onların ne yapacağına bakalım” buyurdu. </em></p>
<p><em>Melekler Hârût ile Mârût’u seçtiklerini söyleyince onlar yeryüzüne indirildiler. Bunun ardından Zühre yıldızı (Çoban yıldızı) en güzel kadın kılığına sokuldu ve onların karşısına çıkarıldı. Zühre, Hârût ile Mârût&#8217;un yanma gelince, bunlar ona sahip olmak istediler. O da: “Siz Allaha şirk koşmadıkça istediğinizi yapmam!” dedi. Onlar da: “Biz aslâ Allah’a şirk koşmayız.” dediler. Zühre onların yanından ayrıldı, kucağında bir çocukla birlikte geri döndü. Onlar yine Zühre ile beraber olmak istediler. Bu defa Zühre: “Siz bu çocuğu öldürmedikçe istediğinizi yapmayacağım!” dedi. Onlar yine: “Vallahi biz onu kesinlikle öldürmeyiz.” dediler. Zühre tekrar onların yanından ayrıldı ve bir kadeh içkiyle geri döndü. </em></p>
<p><em>Hârût ile Mârût yine ona sahip olmak istediler. O zaman Zühre: “Şu içkiyi içmedikçe isteğinizi yerine getirmem!” dedi. (İçki içmenin daha hafif bir günah olduğunu düşünen) Hârût ile Mârût o içkiyi içip sarhoş oldular. Zühre ile ilişkide bulundular, o çocuğu da öldürdüler. Hârût ile Mârût ayılıp kendilerine gelince, kadın onlara: “Kesinlikle yapmayız dediğiniz şeylerin hepsini sarhoş olunca yaptınız!” dedi. Bunun üzerine Hârût ile Mârût dünya azabı ile âhiret azabından birini seçmekte serbest bırakıldılar, onlar da dünya azabını tercih ettiler.”</em></p>
<p><em>Bu rivâyeti değerlendiren âlimler, özellikle de îbni Kesîr Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemden böyle bir rivâyetin gelmediğini söylemiş, Abdullah ibni Ömer’in bunu Peygamber Efendimiz’den değil, İsrâiloğullarından kıssalar nakletmesiyle bilinen Kâ‘bü’l-Ahbâr’dan rivâyet ettiğini ve bu rivâyetin doğru olduğunu söylemişlerdir</em>.</p>
<p>Ayrıca bu mesele kıyasla halledilebilecek bir konu da değildir.</p>
<p>Hârût ve Mârût hakkında Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen olayın yorumu hakkında müfessirler ihtilâf etmişlerdir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Bu olay Kur an-ı Kerîm’de şöyle anlatılmaktadır: “Onlar, Süleymân’ m saltanatı konusunda şeytanların uydurduğu yalanlara uydular. Oysa Süleymân hiçbir zaman kâfir olmadı. Fakat insanlara büyü yapmayı, Bâbil’de Hârût ve Mârût adlı meleklere indirilen bilgileri öğreten o şeytanlar kâfir oldular. Halbuki o iki melek: “Biz insanları denemek için gönderildik, sakın büyü yaparak kâfir olma!” demeden kimseye bir şey öğretmezlerdi.</em></p>
<p><em>Onlar ise bu iki melekten karı ile kocanın arasını açacak şeyler öğreniyorlardı. Oysa onlar Allah’ın izni olmadıkça o büyü ile hiç kimseye zarar veremezler. Fakat onlar kendilerine yarar değil zarar getirecek şeyleri belliyorlardı. Ve elbette onlar, büyüyü satın alan kimselerin âhirette hiçbir nasibi olmadığını da çok iyi biliyorlardı. Kendilerini ne kötü bir şey karşılığında sattılar. Keşke bunu da bilselerdi.(Bakara,102) Kâdî İyâz, bu âyet-i kerîmeyi bahsimizin ilerleyen kısımlarında tefsir edecektir.</em></p>
<p>Bu konuda müfessirlerden birinin söylediğini diğeri kabul etmemiş, bir kısmının söylediğini de birçok Selef âlimi kabul etmemiştir. Konuyu bu bahiste geniş bir şekilde ele alacağız. Bu konudaki haberler Yahudilerin uydurmaları olup onların kitaplarından nakledilmiştir. Nitekim Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de onların bu konuyu uydurup Süleymân aleyhisselâma nisbet ettiklerini ve onu kâfirlikle suçladıklarını bildirmiştir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Yahudiler Hz. Süleymân’ı hiç sevmezlerdi. Onun Resûl-i i Ekrem’in dediği gibi bir peygamber değil, büyü ile olağanüstü güçler elde eden, hayvanlara ve cinlere söz geçiren bir hükümdâr olduğunu ileri sürerlerdi. Bunun sebebi, Hicr sûresinin 18. âyetinde belirtildiği üzere şeytanlar, Allahın emirlerini birbirine aktaran meleklerden j kulak hırsızlığı yaparak yarım yamalak duydukları bir şeye yüz yalan katarak onları kâhin dostlarına iletirlerdi. Onlar da gaybdan haber veriyoruz diye insanları kandırırlardı.  Süleymân aleyhisselâm onların sırlarının ya- j zıh olduğu bilgileri ele geçirdi ve bunları tahtının altına gömdü. Onun vefatından sonra şeytanlar, bu gömülü bilgileri ortaya çıkardılar ve onu insanlara “Süleymânın  eşsiz hâzinesi (büyüsü)” diye sundular.  Âyette Allah Teâlâ, onların bu iddialarının hiçbir kıymeti ve esası bulunmadığını belirtmektedir.</em></p>
<p>Hârût ve Mârut kıssasında birçok çirkinlik bulunmaktadır. İnşallah biz bu çirkinlikleri ortaya çıkaracağız ve olayın üzerindeki perdeyi kaldıracağız.</p>
<p><strong>Hârut ve Mârût Kıssasının Mâhiyeti</strong></p>
<p>Âlimler ve müfessirler bu kıssada birçok bakımdan ihtilâfa düşmüşlerdir:</p>
<p>İlk ihtilâf ettikleri şey, Hârût ile Mârût’un iki melek mi, yoksa iki insan mı olduğu konusudur.</p>
<p>Âyet-i kerîmedeki “iki melek” ifâdesiyle kastedilen Hârût ile Mârût mudur?</p>
<p>Âyet iki melek anlamında “melekeyn” diye mi, iki padişah anlamında “melikeyn” diye mi, yoksa her iki şekilde birden mi okunacaktır?</p>
<p>Yine “vemâ ünzile ale’l-melekeyni” âyeti ile “vemâ yüallimâni min ahadin&#8217; âyetlerindeki “mâ” harfleri nâfiye midir, yoksa mevsûle midir?</p>
<p><strong>Şerh</strong>&#8220;“<em>Mâ” harfleri nâfiye olursa, meleklere sihir indirilmediği ve onların kimseye sihir öğretmediği anlamı çıkar; mevsûle olursa, onlara sihir indirildiği ve insanlara sihir öğrettikleri anlamı çıkar.</em></p>
<p>Müfessirlerin büyük çoğunluğu şöyle demiştir: Allah Teâlâ insanları iki meleğin onlara sihir öğretmesi yoluyla imtihan etmiştir. Buna göre sihir yapmak insanı dinden çıkarır; sihir yapmanın helâl olduğunu düşünerek sihir öğrenip yapanlar kâfir olur; sihir öğrenip yapmayanlar ise hayatlarını mümin olarak sürdürürler.  Nitekim Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerîm’de, meleklerin büyü yapmayı öğrenmek isteyenlere;</p>
<p>“Biz insanları denemek için gönderildik, sakın büyü yaparak kâfir olma!”  dediklerini belirtmektedir. Melekler sihir öğrenmeye gelen insanlara sihri öğretmeden önce onları şöyle uyarırlardi:</p>
<p>“Sakın sihir öğrenip yapmayın! Sihir, kan kocayı birbirinden ayırır; sihir hilesine başvurmayın: Bakınız bu sihir çok kötü bir şeydir, sakın sihir yapıp da kâfir olmayın!” derlerdi.</p>
<p><strong>Hârût ile Mârût Kimseye Büyü Öğretmedi</strong></p>
<p>Şu hâle göre bu iki meleğin sihrin kötülüğünü anlatarak insanları uyarmaları, Allah’ın emrini uygulamaktan ibarettir. Onların Cenâb-ı Hakk’ın kendilerine emrettiği şeyi yapması günah değildir. Başkalarının sihri öğrenip yapmaları ise kendileri için bir imtihândır.</p>
<p>Tebe-i tâbiîn âlimlerinden Abdullah ibni Vehb’in  rivâyet ettiğine göre, bazı kimseler, tâbiîn âlimlerinden Hâlid ibni Ebî îmrân’ın yanında Hârût ile Mârût’tan bahsettiler ve onların insanlara büyü yapmayı öğrettiklerini söylediler. Bunun üzerine Hâlid ibni Ebî İmrân: “Biz o melekleri böyle bir şey yapmaktan tenzîh ederiz.” dedi. O zaman orada bulunan biri Bakara sûresinin 102. âyetini okuyarak, “Hârût ile Mârût’a indirilen bilgilerden” söz edince, bu ünlü âlim ona cevap olarak: “O meleklere böyle bir bilgi indirilmedi.” dedi.</p>
<p>Görüldüğü üzere Hâlid ibni Ebî İmrân&#8217;ın yanında bulunan kimseler. Hârût ile Mârût’un, kendilerinden sihir yapmayı öğrenmek isteyenlere büyünün küfür olduğunu söylemek ve Allah Teâlâ’nın insanları sihir ile çetin bir imtihâna tâbi tuttuğunu belirtmek şartıyla isteyenlere sihir yapmayı öğretmelerine izin verildiğini söylüyorlar, Hâlid ibni Ebî İmrân da onlara, Hârût ile Mârût’un kimseye sihir öğretmediğini kesin bir dille ifâde ediyor. Hâlid ibni Ebî Imrân çok büyük bir âlim olarak o iki meleği büyük günah işlemekten tenzîh etmişken, biz onları konuyla ilgili haber ve hikâyelerde anlatıldığı şekilde küfre düşecek işler yapmaktan nasıl tenzîh etmeyiz?</p>
<p>Hâlid ibni Ebî İmrân’ın “vemâ ünzile ale’l-melekeyni” âyetindeki “mâ” harfini nâfiye (olumsuzluk edâtı) kabul ederek âyeti: “O meleklere böyle bir bilgi indirilmedi” şeklinde açıklaması Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümâdan nakledilmektedir.</p>
<p><strong>Bu Kıssanın En Uygun Tefsiri</strong></p>
<p>Endülüslü kırâat âlimi Ebû Muhammed Mekkî bin Ebî Tâlib  de (v. 437/1045) der ki:</p>
<p>&#8211;</p>
<p>“İbni Abbâs’tan nakledilen bu görüşe göre,&#8221;vema unzile alalmelekyni bibabil harute vemarut&#8221;âyetindeki ‘mâ’ harfi olumsuzluk edâtı (nâfiye) kabul edildiği takdirde,“Süleymân hiçbir zaman kâfir olmadı.”</p>
<p>ifâdesini şöyle anlamak gerekir: Şeytanların uydurduğu, Yahudilerin de onlardan öğrenip yaptığı sihri Hz. Süleymân hiçbir zaman yapmadı ve dolayısıyla küfre girmedi. “Meleklere indirilen bilgiler” âyetinde sözü edilen melekler Cebrâil ile Mîkâil’dir. Yahudiler sihri getiren meleklerin Cebrâil ve Mîkâil olduğunu ileri sürmüşler, sihri hazırlayıp Hz. Süleymân’ın tahtının altına gömmüşler, sonra da onun saltanatını sihirle yürüttüğünü iddia etmişlerdir. Allah Teâlâ ise Yahudilerin yalan söylediğini âyet-i kerîme ile ortaya koymuştur. ”</p>
<p>Sihir yapmayı öğretenlerin şeytanlar olduğu âyet-i kerîmede şöyle ifâde buyurulmaktadır: “Bâbil’de Hârût ve Mârût adlı iki meleğe indirilen bilgileri öğreten o şeytanlar kâfir oldular.”</p>
<p><strong>Hârût ile Mârût Melek mi, İnsan mı?</strong></p>
<p>Bazıları âyette zikredilen Hârût ile Mârût’un iki melek değil, sihir öğrenen iki adam olduğunu söylemiştir.</p>
<p>Ünlü tabiîn âlimi Hasan-ı Basrî de (v. 110/728) “vemâ ünzile ale’l-me- lekeyni” âyetini “melikeyni” şeklinde okuyarak Hârût ile Mârût’un Bâbilli iki zâlim kral olduğunu söylemiştir. Bu okuyuşa göre “mâ” harfi nâfiye (olumsuzluk edatı) değil mevsûle olmuş olur.</p>
<p>Ashâb-ı kirâmdan olan Abdurrahman ibni Ebzâ  da (v. 70/689 civan) &#8220;melekeyni” kelimesini “melikeyni” şeklinde okumuş ve o bu meliklerin Hz. Dâvûd ve Süleymân olduklarını söylemiştir. Bu durumda “mâ” yine nâfiye (olumsuzluk edatı) olmuş olur.</p>
<p>Tefsir âlimi ve Hanefî fakihi Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin (v. 373/973) söylediğine göre o iki adam (o iki melik), Isrâiloğulları’ndan iki kraldı ve Allah Teâlâ onların yüzünü başka bir şekle soktu (meshetti).</p>
<p>Kelimenin “Melekeyni” şeklinde okunması meşhûr, ancak “melikeyni” şeklinde okunması kabul görmeyen (şâz) bir kırâat şeklidir. Bu âyetin, yukarıda geçtiği üzere Ebû Muhammed Mekkî bin Ebî Tâlib in söylediği şekilde tefsir edilmesi uygundur. Çünkü bu yorum, melekleri günah işle-mekten tenzîh eden, onların hiçbir kötülük yapmayacağını belirten ve onların tertemiz olduğunu ortaya koyan bir yorumdur. Nitekim Allah Teâlâ melekleri “tertemiz”,  “saygın ve itaatkâr”,  “hiçbir emrinde Allah&#8217;a isyân etmeyen” varlıklar diye nitelemiştir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Yukarıdan beri söylenenleri Aliyyul-Kârî şöyle özetle­ttin Âlimlerimiz;</em></p>
<p><em>Ayet-i kerîme “melekeyn” diye okunduğunda, Hârût ile Mârût’un kastedildiğini söylemişlerdir (Bu durum­da “mâ” mevsûledir).</em></p>
<p><em>* Âyet-i kerîme “melekeyn” diye okunduğunda Cebrâil ile Mîkâilin kastedildiğini söylemişlerdir (Ancak bu durumda “mâ” nâfıyedir).</em></p>
<p><em>*Âvet-i kerime “melikeyn” diye okunduğunda Hz. Dâvûd ile Hz. Sülevmânın kastedildiğini söylemişlerdir (Bu durumda da “mâ” nâfıyedir.)(Nesimü&#8217;r riyaz(Ata),VI,14)</em></p>
<p><em>Şifâ-i Şerif şârihlerinden Şihâbüddîn el-Hafâcî, melekle­rin mâsûmiyeti bahsinin sonunda, Kâdî îyâz’ın “Bu ko­nuda güvenilir hiçbir rivâyet olmadığına” dâir görüşü­ne itiraz etmektedir. İbni Hacer el-Askalânî ile İmâm Süyûtînin Hârût ile Mârûta dâir rivâyetleri inceledik­lerini ve bunlar arasından senedi sahih rivâyetler tesbit ettiklerini hatırlatmakta, meleklerin hiçbir günah işle­meyeceğini, yalnız burada farklı bir durum söz konusu olduğunu belirterek şunları söylemektedir: Allah Teâlâ meleklere yeryüzünde bir halîfe yaratacağını söylediği zaman onlar işin mâhiyetini anlamak üzere: “Biz Seni hamdederek teşbih ve takdis edip dururken, orada boz­gunculuk edip kan dökecek birini mi yaratacaksın?” de­mişler, Cenâb-ı Hak da onlara: “Şâyet insandaki şehvet duygusunu size de versem, siz de onlar gibi olursu­nuz” buyurmuş, meleklerin buna hayret etmeleri üze­rine, Allah Teâlanın bunu denemek için aralarından iki melek seçmelerini istemiş, Hârût ile Mârût bunun üzerine seçilmiş, onlar insan kılığına sokularak kendi­lerine şehvet duygusu verilmiş, yeryüzüne indirildikle­ri zaman da Zühre’yi görünce imtihânı kaybetmişlerdir.</em></p>
<p><em>Denemeye tâbi tutulan Hârût ile Mârût o sırada beşer özelliğine sahip oldukları için, onların hatâsı melekle­re mâledilemez.</em></p>
<p><strong>İblis Kıssası</strong></p>
<p>Meleklerin günah işlediğini söyleyenlerin öne sürdüğü hususlardan biri de İblis kıssasıdır.  Onlar İblîs’in meleklerden, meleklerin başkanlarından. Cennet in bekçilerinden biri olduğunu, buna benzer başka meziyetlere de sahip bulunduğunu ileri sürmüşlerdir. Şeytanın meleklerden olduğunu söylerken de “O zaman meleklere ‘Âdem’e secde edin&#8217; dediğimizde Iblis&#8217;ten başka hepsi derhal secdeye kapandı.”  âyetindeki ‘iblis ten başka hepsi&#8221; şeklindeki istisnaya dayandılar. Âlimler, İblîs’in meleklerden olduğu konusunda da ittifak etmediler; hattâ âlimlerin büyük çoğunluğu bu görüşü reddettiler. Her biri tabiîn neslinin ünlü âlimlerinden olan Hasan-ı Basrî . Katâde bin Diâme es-Sedûsî ve Zeyd ibni Eşlem : “Hz. Âdem insanlann atası olduğu gibi, İblîs de cinlerin atasıdır&#8221; dediler.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Ayet-i kerîmede İblîs hakkında: “O cinlerdendi” buyurulması, İblîs’in Hz. Âdem’e neden secde etmediğini belirtirken: “Beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın” demesi, İblîs’in nûrdan yaratılan meleklerin cin-sinden olmadığını göstermektedir. Resûl-i Ekrem de bu konuyu şöyle aydınlatmıştır: “Melekler nûrdan, cinler saf bir ateş alevinden &#8216;Rahmân 55/15&#8217;Âdem de size bildirilen şeyden (topraktan) yaratılmıştır” (Müslim, Zühd 60). Melek ile şeytan arasındaki önemli farklardan biri de meleğin üreyip çoğalmaması, yani zürriyetinin olmamasıdır. Şeytana gelince, onun soyunun hangi yolla meydana geldiği âyet ve sahîh hadislerde belirtilmemekle beraber, üreyip çoğaldıkları insanoğluna hitap eden şu âyet-i kerîmede ifâde buyurulmaktadır: “Onlar size düşman iken, Beni bırakıp da onu ve onun soyunu mu dost ediniyorsunuz?”</em></p>
<p>Tabiîn neslinin ünlü âlimlerinden Şehr ibni Havşeb (v. 100/718) şöyle demiştir:</p>
<p>İblîs, bozgunculuk yaptıkları zaman, meleklerin yeryüzüne kovduğu cinlerdendi. Arapça’da, aynı cinsten olmayan şeyler arasında da istisna yapılabilir. Nitekim Allah Teâlâ Hz. îsâ’yı öldürdüklerini sanan kimselerden söz ederken ‘Bu konuda zan ve hayallerinin peşinden gitmekten başka hiçbir bilgileri yoktur’4 buyurmak sûretiyle, bilgi ile zan aynı cinsten olmadığı hâlde onlar arasında istisnâ yapmıştır.“</p>
<p>Meleklerin mâsum varlıklar olmadığını ileri sürenlerin rivâyet ettiği şöyle bir haber vardır: Meleklerden bir gurup Allah’a isyân ettiği zaman yakıldılar. Yine meleklerden bir guruba Hz. Adem’e secde etmeleri emredildiğinde ona secde etmekten kaçındılar, onlar da aynı şekilde yakıldılar. Daha sonra Hz. Âdem’e secde etmeyen bir başka gurup da yakıldı. En sonunda Kur ân-ı Kerîm de haber verilen olaydaki melekler ona secde etti, fakat Iblîs secde etmedi.</p>
<p>Bu haberin aslı, esası yoktur. Sahîh rivâyetler bunların hiçbir dayanağının bulunmadığını göstermektedir. Aklı başında olanlar böylesi haberlere dönüp bakmaz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir) &#8211; cilt:3,sayfa;183-193</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/">Bütün Melekler Günahsızdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/butun-melekler-gunahsizdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cenâb-ı Hakk ın Adı Olur Olmaz Şekilde Anılmamalı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cenab-i-hakk-in-adi-olur-olmaz-sekilde-anilmamali/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cenab-i-hakk-in-adi-olur-olmaz-sekilde-anilmamali/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 21:55:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Cenâb-ı Hakk ın Adı Olur Olmaz Şekilde Anılmamalı]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3636</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bize rivayet olunduğuna göre, tabiîn zâhidlerinden muhaddis ve fakîh Avn ibni Abdillah da  şöyle demiştir: Ey mü minler! Allah Teâlâ’ya saygılı davranın da, O’nun adını olur olmaz yerde anmayın! Meselâ: Allah köpeği zelîl eyledi’, Allah falana söyle şöyle kötülük yaptı’ demeyin. Kendisinden faydalandığımız bir hocamız, Allah Teâlânın adını olur olmaz yerde ağzına almaz, sadece O&#8217;na [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cenab-i-hakk-in-adi-olur-olmaz-sekilde-anilmamali/">Cenâb-ı Hakk ın Adı Olur Olmaz Şekilde Anılmamalı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/cenab-i-hakk-in-adi-olur-olmaz-sekilde-anilmamali/kulluk-2/" rel="attachment wp-att-18186"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18186" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/kulluk.jpg" alt="" width="246" height="256" /></a></p>
<p>Bize rivayet olunduğuna göre, tabiîn zâhidlerinden muhaddis ve fakîh Avn ibni Abdillah da  şöyle demiştir:</p>
<p>Ey mü minler! Allah Teâlâ’ya saygılı davranın da, O’nun adını olur olmaz yerde anmayın! Meselâ: Allah köpeği zelîl eyledi’, Allah falana söyle şöyle kötülük yaptı’ demeyin. Kendisinden faydalandığımız bir hocamız, Allah Teâlânın adını olur olmaz yerde ağzına almaz, sadece O&#8217;na ibâdet söz konusu olduğu zaman ism~i şerifini anardı. Birine duâ edeceği zaman çoğu defa: ‘‘Yaptığının karşılığında hayır göresin’ derdi; pek nâdir olarak da: &#8221;Yaptığının karşılığında Allah sana hayır versin&#8217; derdi. Cenâb-ı Hakk ın ismini her yerde anmaması. O na duyduğu saygıdan dolayı idi&#8221;</p>
<p><strong>Şerh</strong>:<em>Alimlerimizin bu konudaki titizliği, “Allah temizdir, ancak temiz olanı kabul eder.(Müslim,Zekat 65,nr.1015) hadîs-i şerifini hatıra getirmekte, Cenâb-ı Hakk’ın ism-i şerifini güzel yerlerde anmak gerektiğini ifade etmektedir. Zâhid tâbiî Avn ibni Abdillâh’m yaptığı “Cezâkellâhü hayren: &#8221;Yaptığının karşılığında Allah sana hayır versin” duâsı ise, onun ashâb-ı kiramin birbirine yaptığını görüp duyduğu duâlardan biriydi.  Ashâb-ı güzîn de bunu Peygamber Efendimizden öğrenmişti. Çünkü Allah’ın Resûlü onlara şöyle buyurmuştu: “Kendisine iyilik edilen bir kimse o iyiliği yapana, ‘Cezâkellâhü hayran: Yaptığının karşılığında Allah sana hayır versin derse, ona en iyi şekilde teşekkür etmiş olur.”</em></p>
<p>&#8230;.</p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir)  &#8211; cilt:3,sayfa;516-517)</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cenab-i-hakk-in-adi-olur-olmaz-sekilde-anilmamali/">Cenâb-ı Hakk ın Adı Olur Olmaz Şekilde Anılmamalı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cenab-i-hakk-in-adi-olur-olmaz-sekilde-anilmamali/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Yanılmaları Konusundaki Bazı İtirazlara Cevaplar -2</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-2/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-2/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 21:50:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. İbrahim'in Üç Yalanı]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Yanılmaları Konusundaki Bazı İtirazlara Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan Gibi Görünen Doğru Sözler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3597</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hz. İbrahim&#8217;in Üç Yalanı İtiraz edilen konulardan biri de, hadislerde “Hz. İbrâhimin ‘üç yalanı’ diye geçen ve bunlardan ikisi Kuranı Kerim’de zikredilen haberler, Kuranı Kerim de zikredilen iki âyetten biri Hz, İbrâhimin, sağlıklı olduğu hâlde; &#8220;Ben hastayım&#8221;(Saffat,89) demesidir. Diğer âyet ise şudur: Hz. İbrahim kavminin taptığı putları kırdığı, bunu gören halkın onun yanına gelerek: &#8220;İbrâhim! [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-2/">Peygamberlerin Yanılmaları Konusundaki Bazı İtirazlara Cevaplar -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-2/tasavvufun-kaynagi-300x191/" rel="attachment wp-att-15408"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15408" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/tasavvufun-kaynagi-300x191.jpg" alt="" width="324" height="206" /></a><br />
</strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Hz. İbrahim&#8217;in Üç Yalanı</strong></p>
<p>İtiraz edilen konulardan biri de, hadislerde “Hz. İbrâhimin ‘üç yalanı’ diye geçen ve bunlardan ikisi Kuranı Kerim’de zikredilen haberler,</p>
<p>Kuranı Kerim de zikredilen iki âyetten biri Hz, İbrâhimin, sağlıklı olduğu hâlde; &#8220;Ben hastayım&#8221;(Saffat,89) demesidir.</p>
<p>Diğer âyet ise şudur: Hz. İbrahim kavminin taptığı putları kırdığı, bunu gören halkın onun yanına gelerek: &#8220;İbrâhim! İlâhlarımıza bunu ya-pan sen misin?&#8221; diye sorduğunda, onun: Hayır! Bu işi, şu büyükleri yap-mıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa kendilerine sorun!’ demesidir,</p>
<p>Üçüncüsü ise,Mısır kralının Hz. İbrahim&#8217;e, karısı hakkında: “Bu se-nin neyin oluyor?&#8221; diye sorduğunda “O benim kızkardeşimdir&#8221; dîye cevap vermesidir.(Buhari,Büyü’100,nr.2217)</p>
<p><em><strong>Şerh</strong>;Bu hadis,&#8221;Büykleri Yapmıştır&#8221;yan başlığı ile biraz aşağıda kaynakları verilerek açıklanacaktır.</em></p>
<p>Ey okuyucu! Allah sana nimetlerini ikram etsin, Hz. İbrâhim bu üç sözü ister belli bir maksatla söylesin, isterse bir kastı olmadan söylesin, onların yalanla bir ilgisi yoktur. Bu sözler insanı yalan söylemekten kurtaran üstü kapalı (ta’rîzli, kinayeli) ifâdelerdir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Tarîz: söz dokundurmak, kinayeli konuşmak demektir.</em><br />
<em> Ta’rîz yapan kimse, söylemek istediği sözün tam tersini söyleyerek asıl maksadına vurgu yapmış olur. Haylaz bir çocuğa: “Oğlum, bu kadar fazla çalışma, git biraz da arkadaşlarınla oyna” demekle onun tembelliğine ta’rîz yapılmış olur. Bazı âlimlerimizin hoş tarizleri vardır. Ünlü tabiîn muhaddis ve fakihi İbrahim en-Nehai (v. 96/714), kendisiyle görüşmek istemediği biri kapısını çalınca, hizmetçisine: “Onu mescitte ara!’’ dedirtmiş. Tabiîn muhaddisi Şabi de,görüşmek istemediği biri ziyaretine gelince yere bir dâire çizer, hizmetçisine parmağını o dâirenin içine koydurur ve kapıdaki adama: “Şa’bi burada yok” dedirtirmiş. Ashab-ı kirâmdan îmrân ibni Husayn’ın, ta’rizin faydasını gösteren güzel bir sözü vardır: “Tarizde (kinayeli, üstü kapalı konuşmada) yalandan kurtuluş vardır</em>”&#8217;</p>
<p><strong>&#8220;Ben Hastayım&#8221; Sözünün Açıklaması</strong></p>
<p>Önce Hz İbrahim’in ‘’Ben Hastayım’’ demesini ele alalım:Ünlü tabiin alimi Hasan Basri ve daha başkalarına göre Hz İbrahim bu sözüyle her varlık hastalanabilir anlamında ‘’Ben Hastalanacağım’’ demek istemiş,bunu da kavmiyle birlikte onların bayramına katılamayacağını belirtmek için söylemiştir.</p>
<p><strong>Şerh;</strong><em>Söylendiğine göre o zamanlar Hz.İbrahim&#8217;in kavminde veba hastalığı çok yaygındı.Onun yıldıza bakıp da hastalanacağını söylemesinden kavmi de bu bulaşıcı hastalığı kastettiğini anlamış ve seslerini çıkarmamışlardı.</em></p>
<p>Hz, İbrâhimin ‘’Ben hastayım&#8221; sözüyle ne demek istediğine dâir çeşitli görüşler ileri sürülmüştür</p>
<p>Bunları şöyle sıralayabiliriz</p>
<p>*Başına gelecek olan ölümü düşünerek hasta oldum.</p>
<p><em><strong>Şerh;</strong>Hz. İbrâhim onlara: “Ölüm okuna ve belâlara hedef olup kendini kurtaramayan kimse, başına gelecek ölüm yüzünden hastadır” demek istemiştir. Şöyle bir şey anlatılır: Adamın biri ansızın ölünce. “Yahu adam sapasağlamdı, ölüverdi” demişler. Bunu duyan bir bedevi:</em><br />
<em> “ölüm boynuna dolanmış dururken bir adam nasıl sapasağlam olur?” demiş.</em></p>
<p>Sizin Rabbinizi inkâr etmenizi ve Hak yoldan inatla yüz çevirdiğinizi göre göre kalbini hasta oldu.</p>
<p>Bilinen bir yıldız doğduğu zaman Hz. İbrâhim ateşlenirdi. O günde o yıldızı görünce &#8216;Ben hastayım&#8221; dedi ve her zaman yaptığı gibi onların bayramlarına katılamayacağını söyledi.</p>
<p><em><strong>Şerh;</strong>Âyette bu durum şöyle ifâde edilmektedir: “Sonra yıldızlara bir göz attı, Ben hastayım&#8217; dedi.”</em></p>
<p>Yapılan bu yorumlar Hz. İbrahim&#8217;in “Ben hastayım’’ demesinde bir yalan bulunmadığını, tam aksine o sözün doğru ve gerçek olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Bu konuda ileri sürülen görüşlerden biri de şudur: Hz. İbrahim Allah’ ın varlığı konusunda kavmine açıkladığı delillerin onlar üzerinde etkili olmadığını, kavmı yıldızlara taptığı ve dünyada olan biten her şeyi yıldızların yaptığına inandığı için onlara öğretmek istediği bilgilerin ken dilerine bir fayda vermediğini gördü ve bunu tariz yoluyla anlattı. Hz. İbrahim kavmine karşı ileri süreceği delilleri henüz ortaya koymadığı, onlar üzerinde etkili olmak için ne yapması gerektiğini düşündüğü sırada hastalandı. Bununla beraber kendi îmânında bir zayıflık bulunmadığı gibi, dâvasının doğruluğu konusunda da en küçük bir şüphesi yoktu. Fakat kavminin Allah&#8217;a inanmasını sağlamak ve yıldızlara tapmasını önlemek için ileri süreceği deliller henüz onları ikna edecek güçte değildi. Sonunda Allah Teâlâ, Kurân-ı Kerim de anlattığı, bizim de yukarıda zikrettiğimiz yıldızlar, Güneş ve Ay ile akıl yürütme delilini kullanmayı ona ilhâm etti.</p>
<p><strong>&#8220;Büyükleri Yapmıştır&#8221;</strong></p>
<p>Hz. îbrâhim putları kırdığı zaman, kavminin ona: “İbrahim! İlâhlarımıza bunu yapan sen misin?” diye sormaları üzerine onun: “Hayır! Bu işi şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa kendilerine sorun!&#8221;(Enbiya,62-63) demesine gelince; Ibrâhîm aleyhisselâm putları en büyük putun kırmış olabileceği ihtimâlini putun konuşması şartına bağlamış ve onları sarsmak, inançlarının bir değeri olmadığını kendilerine göstermek için de: “Eğer sizinle konuşabiliyorsa o yapmıştır!’&#8217; diye paylamıştır. Hz. İbrahim&#8217;in bu sözü de doğrudur ve gerçeğe aykırı değildir.</p>
<p><strong>&#8220;O Benim Kızkardeşimdir&#8221; &#8216;</strong></p>
<p>Hz. İbrâhim’in karısı Sâre hakkında: “O benim kızkardeşimdir“ demesine gelince, Resûl-i Ekrem Efendimiz bu olayı bir hadis-i şerifinde anlatmış ve Îbrâhîm aleyhisselâmın bu sözüyle eşine “Sen, Islâm’da benim kız kardeşimsin’’ demek istediğini açıklamıştır. Allah Teâlâ “Bütün müminler kardeştir.(Hucurat,10) buyurduğuna göre bu söz de gerçeğin ifâdesidir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bu konuda şöyle buyurmuştur: Bir gün Hz. ibrâhim hanımı Sare ile birlikte zâlim bir kralın bulunduğu bir şehre uğra mıştı. Adamları krala: “Şehre bir adam geldi, yanın da dünyanın en güzel kadınlarından biri var” dedi-ler. Kral Hz. îbrâhim’i yanma çağırttı ve ona: Bıı kadın senin neyin olur?” diye sordu. O da: “Kızkardeşimdir” dedi.</em></p>
<p><em>Sonra Hz. İbrâhim Sâre’nin yanma gelerek: “Bu zâlim krala senin için kızkardeşimdir dedim. Bu gün yeryüzünde ikimizden başka mü’min yok. Bu se beple, seninle biz aynı zamanda din kardeşiyiz. Sakın beni yalancı çıkarma” diye tembih etti. Saraya varınca, kral onu ayakta karşıladı. Sâre de abdest alıp namaz kılmaya başladı, sonra da: “Yâ Rabbî! Eğer ben Sana ve Senin Peygamberine îmân ettimse ve kadınlığımı kocamdan başka herkese karşı korudumsa, Sen de beni şu kâfirden koru!” diye duâ etti. Kralın nefesi daralıp hırlamaya ve ayaklarını yere vurarak debelenmeye başladı. Sâre: “Allahım! Eğer bu herif ölürse, onu benim öldürdüğümü düşünürler” diye telâşlandı. Kralın sıkıntısı geçip kendine geldi ve tekrar Sâre’ye doğru ilerledi. Sâre yine abdest alıp namaza durdu, sonra da aynı şekilde duâ etti. Kralın yine nefesi daralıp hırlamaya ve ayaklarını yere vurarak debelenmeye başladı. Sâre yine: “Allahım! Eğer bu herif ölürse, onu benim öldürdüğümü düşünürler” diye telâşlandı. Kralın yine sıkıntısı geçip kendine geldi. Aynı olayın üçüncü defa da tekrarlandığı rivâyet edilmiştir. Bunun üzerine kral adamlarına: “Siz bana insan değil, şeytan getirmişsiniz. Bu kadını hemen götürün ve onu ülkemden çıkarın. Hizmetkârım Hâcer’i de ona verin” dedi. Sâre Hz. İbrâhime: “Gördün mü bak! Allah kâfiri nasıl rezil ve perişan etti; beni ondan korudu; üstelik bir de bu hizmetçi kızı verdi” dedi.(Buhari,Büyü,100,nr.2217)</em></p>
<p><em>Müslümanların birbirinin kardeşi olduğunu dile getiren hadisi şeriflerden birini burada zikredelim;Allah&#8217;ın Elçisi şöyle buyurmuştur: “Müslüman Müslümanın kardeşidir.Ona zulüm ve haksızlık yapmaz,yardımı kesmez ve onu hakir görmez, Peygamberimiz üç defa göğsüne işaret ederek buyurdular ki;Takvâ işte buradadır. Müslüman kardeşini hor ve hakir görmek, bir kimseye şer olarak yeter. Her Müslümanın kanı, malı ve ırzı, diğer Müslümana haramdır.(Müslim,Birr 32,nr.2564)</em></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Yalan Gibi Görünen Doğru Sözler</strong></p>
<p>Bu cevaplardan sonra yine de bana; “Madem Hz Ibrâhimin bu ifâdeleri yalan değildir, öyleyse Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem Hz. İbrahim ile ilgili bu olaylardan söz ederken neden &#8220;birkaç yalan’’ İfâdesini kullanmış ve neden “İbrâhîm sadece üç defa yalan söyledi.’’(Buhari,Enbiya 8,nr.3358) buyurmuştur?&#8221; diye soracak olursan; yine aynı şekilde Fahri Alem Efendi&#8217;miz âhiretteki büyük şefaatten (şefâat-i kübrâ’dan) bahsederken, neden &#8220;Hz. İbrahim, dünyada söylediği yalanları hatırlatarak şefâat edemeyeceğini söyleyecektir” buyurmuştur.(Buhari,Tevhid 36,nr.7510) diye sorarsan, bunların cevabı şudur:</p>
<p>Resûlullah Efendimiz “İbrâhîm sadece üç defa yalan söylemiştir” derken, Ibrâhîm Peygamber&#8217;in aslında doğru olan, fakat yalan gibi görünen bu üç ifâdesi dışında hayatında hiç yalan söylemediğini anlatmak istemiştir. Diğer yandan Hz. İbrahim de sözleri gerçek olsa bile, onların yalanı andırması yüzünden Cenâb-ı Hak tarafından hesaba çekilmekten endişe etmiştir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Peygamber Efendimiz’in mecazen “İbrâhim’in üç yalanı ” diye ifâde buyurduğu o sözleri Hz. İbrâhîm yalan olsun diye değil, tam aksine putperestleri Allah’ın varlığı hakkında düşündürmeye, duymayan ve konuşmayan putların ilâh olamayacağı üzerinde akl-ü fıkretmeye sevketmek için söylemiş, Hz. Sâre hakkında kızkardeşim</em><br />
<em> diyerek de kendisine bir fenalık yapılmasına engel olmak istemiştir.Onun,yalanı andıran bu sözleri dolayısıyla Cenabı Hak tarafından hesaba çekilmekten korkması peygamber hassasiyeti sebebiyledir.’’Ebrar-ın yaptığı iyilik,Allaha yakın olanların yanında kötülük gibi kalır’’ şeklindeki kelamı kibariyle anlamaya çalışmak mümkündür.</em></p>
<p><strong>Sefer Ne Tarafa?</strong></p>
<p>Yine burada nakledeceğimiz şu hadisi şerifin de yalanı andırdığı düşünülebilir:</p>
<p>&#8220;Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gazveye hazırlandığı zaman, asıl hedefi söylemez, bir başka yere gittiği sanılırdı.”</p>
<p><em><strong>Şerh;</strong>Bu hadisi rivâyet eden Kâ‘b Ibni Mâlik radıyallahu anhın anlattığına göre Resülullah sallallahu aleyhi ve sellem bir gazveye hazırlandığı zaman asıl hedefi söylemez» bir başka yere gittiği sanılırdı. Ancak Tebük gazvesi sıcak bir mevsimde uzak bir yere yapılacağı ve kalabalık bir düşmanla karşı karşıya gelineceği için Resûl-i Ekrem ashâba durumu açıkladı. Savaşın özelliğine göre hazırlanabilmeleri için Müslümanlara nereye gideceklerini söyledi. Daha sonra Kâ’b ibni Mâlik, kendisiyle birlikte üç samimi sahibinin bu gazveye gidemeyişini, bu yüzden başlarına nelerin geldiğini uzun uzadıya anlattı.(Buhari,Cihad 103,nr.2948)</em></p>
<p>Yapacağı gazvenin yerini gizlemek yalan söylemek değildir. Peygamber Efendimiz in bu yaptığı, bir harp taktiğidir; üzerine gideceği düşman durumu öğrenip de hazırlık yapmasın diye asıl maksadını gizlemekten ibarettir.</p>
<p><em><strong>Şerh;</strong>Burada şu hadîs i şerifi hatırlamakta fayda vardır: “İhtiyaçlarınızını gidermesini niyâz ederken, Allah’tan neler istediğinizi başkalarına söylemeyiniz. Çünkü insanlar nimete kavuşanlara haset ederler.(Taberani,el Mu’cemu’l-evsat,3,55,nr.2455)&#8230;</em></p>
<p>Resûlullah Efendimiz bir gazveye giderken asıl hedefini saklı tutar, bir başka yer hakkında bilgi toplamaya çalışarak oraya gideceği izlenimini verirdi. Yoksa o “Falan gazveye gitmek için hazırlığınızı yapınız” veya ‘&#8221;Hedefimiz falan yerdir” dedikten sonra, bunun aksini yapmazdı. Hâl böyle olunca, Fahr-i Âlem Efendimizin bir gazveye hazırlanırken asıl hedefini söylememesinde bir yalancılık söz konusu değildir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Şâyet Peygamber Efendimiz “Falan yere gidiyoruz&#8221; dedikten sonra aksini yapsaydı, kendisinden beklenmeyecek bir davranış yapmış olurdu ve işte 0 zaman “Bir peygamberin hilâf-ı hakikat konuşması olacak şey midir?” diye sorulabilirdi.</em></p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir) &#8211; cilt:3,sayfa;60-64,65-72</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-2/">Peygamberlerin Yanılmaları Konusundaki Bazı İtirazlara Cevaplar -2</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-2/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberlerin Yanılmaları Konusundaki Bazı İtirazlara Cevaplar -1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 21:45:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberlerin Yanılmaları Konusundaki Bazı İtirazlara Cevaplar]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem Hiçbir Konuda Yanılmaz]]></category>
		<category><![CDATA[Resûl-i Ekrem'in Namazda Yanılması Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah Tebliğ Dışında Yanılabilir mi?]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3595</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ey okuyucu! Eğer bana:Peygamberlerin yanılmayacağını söylüyorsun, iyi ama Resuli Ekrem sâllâllahu aleyhi ve sellemin namazda yanıldığını gösteren ve Ebû Hüreyre radıyallahu anh tarafından rivâyet edilen şu hadisi şerifi nasıl açıklarsın?” diye soracak olursan! Buna cevap vereceğim, ama önce o hadisi okuyalım: Resûl-i Ekrem&#8217;in Namazda Yanılması Meselesi Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle demiştir: “Bir gün Resûlullah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-1/">Peygamberlerin Yanılmaları Konusundaki Bazı İtirazlara Cevaplar -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-1/tasavvufun-kaynagi-300x191-2/" rel="attachment wp-att-15410"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15410" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/tasavvufun-kaynagi-300x191-1.jpg" alt="" width="300" height="191" /></a></p>
<p>Ey okuyucu! Eğer bana:Peygamberlerin yanılmayacağını söylüyorsun, iyi ama Resuli Ekrem sâllâllahu aleyhi ve sellemin namazda yanıldığını gösteren ve Ebû Hüreyre radıyallahu anh tarafından rivâyet edilen şu hadisi şerifi nasıl açıklarsın?” diye soracak olursan! Buna cevap vereceğim, ama önce o hadisi okuyalım:</p>
<p><strong>Resûl-i Ekrem&#8217;in Namazda Yanılması Meselesi </strong></p>
<p>Ebû Hüreyre radıyallahu anh şöyle demiştir:</p>
<p>“Bir gün Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ikindi namazını kıldırmış ve iki rekatta selâm vermişti. Ashâb-ı kiramdan Zülyedeyn ayağa kalktı ve ‘Yâ Resûlallah! Namaz mı kısaldı, yoksa sen unutarak iki rekât mı kıldırdın? diye sordu. Bunun üzerine Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem: Bunların hiçbiri olmadı’ buyurdu.”</p>
<p><em>Şerh:Bu hadisi nakleden kaynaklardaki rivâyetlere göre Peygamber aleyhisselâm iki rekatte selâm verince, aceleci bazı sahâbiler: &#8220;Namaz, kısaldı, namaz kısaldı” diyerek Mescid i Nebeviden hemen çıktılar. Cemaatin arasında Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de vardı, fakat onlar Peygamber Efendimize duydukları saygıdan dolayı yanlış kıldırdığını söylemeye cesâret edemediler. Zülyedeyn ise buna cesâret edip: “Yâ Resûlallah! Namaz mı kısaldı, yoksa sen unutarak iki rekât mı kıldırdın?” diye sorunca, Resûl-i Ekrem Efendimiz cemaate döndü ve: &#8220;Zülyedeyn’in dediği doğru mu?” diye sordu. Onlar:</em></p>
<p><em>&#8220;Evet, doğru” deyince, Allah’ın Elçisi iki rekat daha kıldırdıktan sonra selâm verdi, sonra sehiv secdesi yaparak namazı tamamladı.( Buhârî, salât 88, sehv 5, ezan 69; Müslim, mesâcid 97, 99; )</em></p>
<p>Bu hadisin bir başka rivâyetine göre Peygamber Efendimiz Zülyedeyn&#8217;in sorusuna: “Ne namaz kısaltıldı, ne de ben unuttum” diye cevap vererek her iki hâlin de söz konusu olmadığını söyledi.(Buhari,Sehv 4,nr.1228) Hadisin tamamı okunduğunda bu durum görülür. Hâlbuki Zülyedeyn’in &#8220;Bunlardan biri oldu, Yâ Resûlallah!” dediği gibi, gerçekten de sözü edilen durumdan biri gerçekleşmişti.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>Resûl-i Ekrem Hiçbir Konuda Yanılmaz</strong></p>
<p>Ey okuyucu! Allah beni de seni de rızâsına uygun işler yapmaya muvaffak kılsın, şunu bilmelisin ki, İslâm âlimleri bu durumu çeşitli şekillerde açıklamışlardır. Bu konuda söylenenlerin bir kısmı doğruyu yakalama niyeti taşırken, bir kısmı doğrudan uzaklaşma eğilimindedir. Benim görüşüm ise şöyledir:</p>
<p>Peygamber Efendimiz’in dini tebliğ etmesiyle ilgili olmayan konularda yanılıp hatâ edebileceğini söyleyenler, bu hadiste ve benzeri rivâyetlerde kendilerine bir tutamak bulamazlar. Biz daha önceleri bu görüşü çürüttük ve tebliğ ile ilgili olmayan konularda da Resûl-i Ekrem Efendimiz’in yanılıp hatâ etmeyeceğini belirttik.</p>
<p>Resûlullah Efendimiz’in hiçbir hareketinde kesinlikle yanılmayacağını ve unutmayacağını kabul eden, fakat böyle hâllerde ümmetine sünnet olsun diye unutmuş gibi davrandığını söyleyenler vardır. Onlara göre de Peygamber Efendimiz;’’Ne namaz kısaltıldı,ne de ben unuttum&#8221; buyururken gerçeği dile getirmiştir. Gerçekten de namaz kısaltılmamış, kendisi de dört rekatlı bir namazı unutarak iki rekat kıldırmamıştır; ancak o ümmetine. dört rek’atli bir namazı unutarak iki rekat kıldıklarında sehiv secdesi yapmaları gerektiğini öğretmek için böyle yapmış ve iki rek&#8217;atta selâm vermiştir. Resûlullah Efendimizin unutmadığı, fakat unutmuş gibi yaptığı şeklindeki görüş yanlıştır; biz bunun neden yanlış olduğunu ileride ele alıp izah edeceğiz.</p>
<p style="text-align: left;"><strong>&#8220;Tebliğ&#8221; Dışı Konularda Yanılabilir mi?</strong></p>
<p>Bir de Peygamber aleyhisselâmın sözlerinde hiçbir şekilde yanılmayacağını, dini tebliğ etmekle ilgili olmayan hususlarda yanılabileceğini söyleyenler vardır. Bu görüşü birkaç bakımdan ele alıp cevaplandıracağız.</p>
<p><strong>Birinci Cevap: &#8220;Unutmadım&#8221; Demesi Kendi Kanaatidir</strong></p>
<p>Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem Zülyedeyn’e “Ne namaz kısaltıldı, ne de ben unuttum” diye cevap verirken kendi inancını ve kanaatini dile getirmiştir. Namaz kesinlikle kısaltılmadı derken, namazın kısaltılmadığı konusunda bir şüphe bulunmadığını, gerçeğin bundan ibaret olduğunu söylemiştir. Allah’ın Elçisi iki rek’at kıldırdığını unuttuğu hâlde, “ben unutmadım&#8221; buyururken bu konuda kendi inananı dile getirmiş ve unutmadığı kanaatinde olduğunu ifâde buyurmuştur. Her ne kadar “inancıma göre, kanaatime göre unutmadım” gibi bir ifâde kullanmasa bile, inanç ve kanaatinin bu yönde olduğunu söylemiştir. Efendimiz in bu sözü de gerçeğe uygundur.</p>
<p><strong>İkinci Cevap: &#8220;Ben, Bile Bile İki Rek&#8217;at Kıldırdım</strong></p>
<p>Peygamber Efendimiz “Ben unutmadım” buyururken, “Ben selâm vermeyi unutmadım” demek istemiştir. Daha açık bir söyleyişle Peygamber Efendimiz, kasten iki rek’atte selâm verdim ve bile bile iki rek&#8217;at kıldırdım” demek istemiştir. Bu cevapta doğruluk ihtimâli bulunmakla beraber, bu ihtimâl de uzaktır.</p>
<p><strong>Üçüncü Cevap: Doğruya En Uzak İhtimâl</strong></p>
<p>Zülyedeyn’in ‘’’Ya Resulullah! Namaz kısaldı mı,yoksa sen unutarak iki rekat mı kıldırdın?” sorusuna Resûl-i Ekrem Efendimiz: &#8216;Bunların hepsi olmadı’ diye cevap vermiş ve bu cevabıyla: “Bunlardan sadece biri oldu,ikisi birden olmadı’’demek istemiştir. Bu üçüncü görüş, doğruya en uzak ihtimâli bulunan görüş olmakla beraber onu doğru kabul edenler de vardır. Esasen doğru olan, bu görüşün tam zıddıdır. O da Peygamber Efendimiz’in “Ne namaz kısaltıldı, ne de ben unuttum” şeklindeki sahih hadisidir.</p>
<p>Fakih ve muhaddis imâmlarımızın yukarıdaki hadisle ilgili olarak ver-dikleri bu cevapların herbiri hadisin lafzına uygun görünmekle beraber, onların bir kısmı hadisin mânasına oldukça uzak, bir kısmı da hayli zorlama cevaplardır.</p>
<p><strong>&#8220;Bana Allah Unutturdu&#8221;</strong></p>
<p>Bence bu görüşlerin hepsinden daha uygun ve doğruya en yakın olanı Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellemin “Ben unutmadım” buyururken, unutma işinin kendi elinde olmadan meydana geldiğidir. Allahın Elçisi unuttuğunu söyleyen bazılarının da böyle demesini uygun görmemiş ve onlara şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Birinizin ‘şu âyetleri unutttum’ demesi kötü bir şeydir; hâlbuki o unutmamış, ona Allah Teâlâ unutturmuştur.”</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Hadisin tamamı şöyledir: Ashâb-ı kiramdan Abdullah ibni Mes’ûd radıyallahu anhın rivâyet ettiğine göre Resûl i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Bir kimsenin ben şu âyetleri unuttum demesi ne kötü bir şeydir. Böyle demek yerine ‘Bana unutturuldu’ demelidir. Ey Kuran hafızları! Kuran-ı Kerîmi devamlı sûrette okuyup müzâkere ediniz. Çünkü Kuran, hafızların kalplerinden, develerin bağlarını koparıp kaçmasından daha hızlı bir şekilde ayrılıp gider.”(Buhâri, Fezâilü-l-Kur’ân 23, nr. 5032) “Sen atmadın, Allah attı”(Enfal 17) âyetinde ifâde buyurulduğu gibi,aslında her işi yapan, yaptıran Allahtır, İnsana birşeyi unutturan da O’dur, demektir.</em></p>
<p>Peygamber Efendimiz başka bir hadiste de şöyle buyurmuştur;</p>
<p>‘’Ben unutmam, fakat Allah bana unutturur,” Nitekim Zülyedeyn Resulü Ekreme: &#8220;Yâ Resûlallah! Namaz mı kısaldı, yoksa sen unutarak iki rekat mı kıldırdın?’’ diye sorduğunda, namazı kendisinin bilerek ve isteyerek kısaltmadığını ve unutmadığını belirtmiş, şayet namazı kısaltma ye unutma söz konusu olmuşsa, Allah tarafından unutturulduğunu söylemiş, eksik kıldırıp kıldırmadığını orada bulunan (Hz Ebû Bekir ve Hz Ömer gibi) sahâbelere sorup onlardan olumlu cevap alması üzerine de &#8216; kendisine unutturulduğu ve bunun ümmetine unutmaları halinde nasıl davranacaklarını öğretmek için yapıldığı kesinlik kazanmıştır.Buna göre Resulü Ekrem’in &#8220;Ne namaz kısaltıldı, ne de ben unuttum&#8221; veya &#8220;Bunların hiçbiri olmadı” buyurması gerçeği dile getirmektedir. Gerçekten de ne namaz kısaltılmış, ne de kendisi unutmuş, fakat Cenâbı Hak ona bunu unutturmuştur.</p>
<p><strong>Unutmak ile Yanılmak Arasındaki Fark</strong></p>
<p>Bazı Islâm büyüklen unutmak ile yanılmak arasındaki farka dikkatimi­zi çekerek Peygamber Efendimiz in yanıldığını, fakat unutmadığını, bun­dan dolayı da “Ben unutmadım” buyurduğunu belirtmiş ve şöyle demiş­lerdir:</p>
<p>“Unutmak kalbin gafletidir ve büyük bir belâdır; yanılmak ise kalbın başka bir şeyle meşgul olması yüzündendir. İşte bu sebeple Resûl-i Ekrem Efendimiz namazda yanılır, fakat namazdan büsbütün gafil olmazdı. Onu namazın rükû, secde gibi hareketleriyle yeterince meşgul olmaktan alıko­yan. namazdan gafil olması değil, namazı huşû ile kılmasıydı.”</p>
<p><strong>Şerh</strong>:“<em>Unutmak kalbin gafleti ve büyük bir belâ” oldu­ğu içindir ki, Allah Teâlâ Resûl-i Ekrem&#8217;ine: “Biz sana  Kuranı okutacağız; unutmayacaksın”(A&#8217;la,6) buyurmuştur.Yani kendi isteğinle unutmayacaksın; ama Allah diler­se, senin dinde olmadan, O istediği için unutabileceksin, demektir.</em></p>
<p>“<em>Resûl-i Ekrem Efendimiz&#8217;in namazda yanılması, fakat namazdan büsbütün gafil olmaması&#8221; anlayışına göre, Resûlullah’ın unutmasının sebebi, tama­men Allah’a yönelmesi, O’nun huzûrunda olduğunun şuuruna ve bilincine varmış olmasıydı. Bununla bera­ber namaz kılmakta olduğunun da elbette farkında idi.</em></p>
<p><em>Resulullah sallallahu aleyhi ve sellemin yanılması, Rabbinin huzûrunda olduğunu unutacak derecede dünyevi düşüncelere kapılmaktan dolayı değildi, hâşâ o bundan tamamen münezzehti.</em></p>
<p><em>Kadı îyâz, &#8220;Peygamber aleyhisselâmı namazın rükû, secde gibi hareketleriyle yeterince meşgul olmaktan alıkoyan, namazdan gâfil olması değil, namazı huşû ile kılmasıydı” derken, Resûl-i Ekrem’in namaz kılar­ken Rabbinin yüce kudretinin varlıktaki yansıması­nı gördüğünü ve O’nun kudretini ortaya koyan delille­ri düşündüğünü, bu sebeple rükû ve secde ile gerektiği gibi meşgul olamadığını söylemektedir.&#8221;</em></p>
<p>Bu görüşün gerçeği yansıtması hâlinde, Resûl-i Ekrem’in “Ne na­maz kısaltıldı, ne de ben unuttum” buyurmasında gerçeğe aykırı bir du­rum yoktur.Benim kanaatime göre ise, Peygamber Efendimiz’in “Ne namaz kı­saltıldı, ne de ben unuttum” buyurması, unutmanın iki mânasından biri olan terketmek anlamındadır. En doğrusunu Allah bilir ama Resûlullah Efendimiz bu sözüyle şunu demek istemiştir&#8221;. “Namazı dört rek’at kıla­cak yerde, iki rekatta selâm verdim; ancak bunu unutarak yaptım; unut­mak da benim elimde olan bir şey değildir.” Benim bu görüşümün delili de Resûlullah aleyhisselâmın şu hadîs-i şerifidir: “Dinî bir hüküm koymak için unuturum veya Allah bana unutturur.”(Mâlik, Muvatta’, Sehv 2.)</p>
<p><strong>devamı:</strong><a href="http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-2/">http://ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-2/</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-1/">Peygamberlerin Yanılmaları Konusundaki Bazı İtirazlara Cevaplar -1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberlerin-yanilmalari-konusundaki-bazi-itirazlara-cevaplar-1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberler Küçük Günah İşler mi ? -8</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-8/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-8/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 21:40:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Karıncaları Yakan Peygamber]]></category>
		<category><![CDATA[Nûh Peygamberin Kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler Küçük Günah İşler mi ? -8]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3613</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nûh Peygamberin Kıssası (Peygamberlerin küçük günâh işleyebileceklerini düşünenlerin öne sürdüğü delillerden biri de, Nûh aleyhisselâm ile ilgili aşağıdaki âyet-i kerimedir; Hz. Nûhun, kâfir olan oğlunun gemiye alınmasını istemesi günah değildir ve oğlunun gemiye alınmasını istemekle o bir kusur da işlememiştir. Çünkü Allah Teâlâ ona. &#8220;Aileni ve îmân edenleri gemiye al’’(Hud,40) diye buyurmuştu. Nûh aleyhisselâm da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-8/">Peygamberler Küçük Günah İşler mi ? -8</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/peygamber-efendimize-saygi-ve-hurmet-gostermek/sifa-i-serif-serhi_1/" rel="attachment wp-att-10728"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10728" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg" alt="peygamberler küçük günah işler mi" width="403" height="500" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg 403w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1-242x300.jpg 242w" sizes="(max-width: 403px) 100vw, 403px" /></a>Nûh Peygamberin Kıssası</strong></p>
<p>(Peygamberlerin küçük günâh işleyebileceklerini düşünenlerin öne sürdüğü delillerden biri de, Nûh aleyhisselâm ile ilgili aşağıdaki âyet-i kerimedir;</p>
<p>Hz. Nûhun, kâfir olan oğlunun gemiye alınmasını istemesi günah değildir ve oğlunun gemiye alınmasını istemekle o bir kusur da işlememiştir. Çünkü Allah Teâlâ ona. &#8220;Aileni ve îmân edenleri gemiye al’’(Hud,40) diye buyurmuştu. Nûh aleyhisselâm da âilesini gemiye alması yönündeki İlâhî emre bakarak oğlunun da gemiye alınmasını niyâz etmiştir; oğlu gemiye alınmayınca da işin kendisine kapalı olan yönünü, yani onun neden gemiye alınmadığını öğrenmek istemiştir. Yoksa O, Cenâbı Hakk ın âilesini kurtaracağına dâir va&#8217;dinden kesinlikle şüphe etmemiştir. Bunun üzerine de Allah Teâlâ ona, oğlunun kâfir olmakla çok kötü bir iş yaptığını ve onun, kurtaracağını vadettiği Nuh âîlesine mensup bulunmadığını, kâfirleri suya garkedeceğini, işte bundan dolayı zâlimler hakkında Kendisinden herhangi bir dilekte bulunmaması gerektiğini belirtmiş,(Hud,46) böylece Nuh aleyhisselâm da oğlunun gemiye alınması yönündeki talebi sebebiyle uyarılmış, o da izin verilmeyen bir konuda Rabbinden dilekte bulunduğu için kendi adına korkmuştur.</p>
<p>Tefsir ve hadis âlimi Ebû Bekir en-Nakkâşın naklettiğine göre Nûh aleyhisselâm oğlunun kâfir olduğunu bilmediği için Cenâb-ı Hak&#8217;tan oğlunu kurtarmasını istemekle bir günah işlememiştir.</p>
<p>Bazı âlimler, bu âyet hakkında bizim söylediklerimizden başka yorumlar yapmışlardır. Hz. Nûh, izin verilmeyen bir konuda dilekte bulunsa bile, daha önce kendisinin böyle bir dilekte bulunması yasaklanmadığına göre günah işlemiş olmaz.</p>
<p><strong>Karıncaları Yakan Peygamber</strong></p>
<p>Sahîh-i Buhâri ile Sahih i Müslim&#8217;de&#8217; şöyle bir hadis bulunmaktadır: Peygamberlerden birini bir karınca ısırdı, o da karıncaların yuvasını yaktı. Bunun üzerine Allah Teâlâ o peygamberi: Seni içlerinden sadece biri (kannea) ısırdığı için Allah&#8217;ı tesbih eden bir topluluğu yaktın&#8217; diye uyardı.&#8221;</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Şu âyet-i kerîmede her varlık türünün ayrı bir topluluk olduğu ifade edilmektedir: “Yerde yürüyen her canlı, ha-vada kanat çırpan her kuş sizin gibi birer topluluktur.”(En’am,38)</em></p>
<p><em>Ve her canlının Cenab-ı Hakk&#8217;ı tesbih ettiği(O&#8217;nun her türlü eksiklik,kusur ve ortaktan uzak olduğunu belirttiği)Kur&#8217;an-ı Kerim&#8217;de şöyle ifade buyurulmuştur:&#8221;Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar, Allah&#8217;ı tesbih ederler. O&#8217;nu hamd ile tesbih etmeyen hiçbir varlık yoktur. Fakat siz, onların tesbihlerini iyi anlamazsınız. Şüphesiz O, halimdir çok bağışlayandır.(İsra 44)Karıncaları yakan peygamberin şeriatında karıncayı öldürmenin ve canlıları yakmanın yasak olmadığı anlaşılıyor.Çünkü Allahu Teala ona bir karıncayı öldürdüğü için değil,karınca topluluğunu öldürdüğü için itap etmiştir.Bizim dinimizde ise canlıları yakarak cezalandırmak sadece Allahu Teala&#8217;ya nahsus olduğu için(Ebu Davud,Cihad,112,nr.2673,2675)canlıların yakılması yasaktır.(Nevevi,Şerhu Sahihi Müslim,VII,412)</em></p>
<p><em>Öte yandan Abdullah ibni Abbâs radıyallahu anhümânın rivayet ettiğine göre Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem “Dört hayvanı öldürmeyi yasaklamıştır: Karıncayı, bal arısını, ibibiği (çavuş kuşunu), ağaçkakanı (göçeğeni).&#8221;(Ebu Davud,Edeb 163,164,nr.5267) Peygamber Efendimiz’in öldürmeyi yasakladığı hayvanlar arasında kurbağa da vardır(Ebu Davud,Edeb 163,164,nr.5269) öldürülmesi yasak olan karıncanın Süleymânî denen iri, uzun ayaklı, kırmızı karıncalar olduğu, küçük karıncaların verdiği zarardan kurtulmak mümkün olmadığı zaman onları öldürmenin günah olmadığı belirtilmektedir.(Azimabadi,Avnül ma’bud,XIV,179)</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerifte o peygamberin günah işlediğini gösteren hiçbir ifâde yoktur. Karıncalan yakan peygamberin yaptığı şudur Cenâb-ı Hak bir ağaç altında oturup dinlenmeyi insanlara mübâh kılmışken, karınca o şahsın istirahatına engel olmuş, buna karşılık o peygamber de hem o karıncayı, hem de onun cinsini öldürmekte fayda görmüştür.</p>
<p><strong>Meselenin esası şöyledir:</strong> Bir peygamber bir ağacın altına dinlenmek için oturmuştu. Bir karınca onu ısırınca, diğer karıncalar tarafından yine rahatsız edilebileceği endişesiyle eşyalarını topladı ve oradan başka bir yere gitmek zorunda kaldı. Cenâb-ı Hakk ın gönderdiği vahiyde, o peyamberin günah işlediğini bildiren bir ifade yoktur.Aksine Allah Teâlâ onu sıkıntılara sabretmeye ve intikam almamaya teşvik etmiş,nitekim bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur; Bir kötülüğe karşılık verecekseniz, size yapılan kadar karşılık verin. Ama sabrederseniz. elbette bu, sabredenler için daha hayırlıdır (Nahl,126)</p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Uhud Savaşı’nda Medineli Müslümanlardan (Ensârdan) altmış dört, Mekkeli Müslümanlardan da (Muhâcir- lerden) biri Hz. Hamza olmak üzere altı kişi şehit düş­müş, müşrikler şehitlerin çeşitli organlarını kesmişler­di. Ensâr: “Bir gün biz de onları ele geçirirsek daha fazlasını yapacağız!” dediler. Mekke fethedildiği gün Müs­lümanlardan biri: “Bugün Kureyş’in kökü kazınacak!” dedi; ancak Resûl-i Ekrem: “Dört kişi dışında kimseye dokunmayın!” buyurdu.(Tirmizi. Tefsir 16/2, nr. 3129) ve bu âyet o gün nâzil oldu. (Kandemir. Zavalsız. Şimşek. Ayet ve Hadislerle Açıklamalı Kur’ân-ı Kerîm Meali, Nafıi 16/162. âyetin dipnotu.)</em></p>
<p>Görünüşe göre o peygamber karıncaları öldürmek suretiyle kendine verilen zararın intikamını almış, diğer karıncaların başkalarına vereceğı muhtemel zararı da ortadan kaldırmıştır. O peygamber böyle davranmakla, bir yasağı çiğnememiş ve bir günah işlememiştir. Nitekim Cenab-ı Hakk ın karıncaları yakan peygambere gönderdiği vahiyde, işlediği günahtan dolayı tövbe ve istiğfar etmesi de istenmemiştir. Her şeyin en doğrusunu yine de Allah bilir.</p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir) &#8211; cilt:3,sayfa;79-84,123-133,140-168</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-8/">Peygamberler Küçük Günah İşler mi ? -8</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-8/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamberler Küçük Günah İşler mi ? -7</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-7/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-7/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 21:35:40 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberler Küçük Günah İşler mi ? -7]]></category>
		<category><![CDATA[Süleyman Peygamberin Kıssası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3611</guid>

					<description><![CDATA[<p>Süleyman Peygamberin Kıssası Peygamberlerin küçük günah işleyebileceğini söyleyenler ve bazı tefsir âlimleri. Hz. Süleyman’ın günâhına delîl olarak şu âyeti ileri sürerler: &#8220;Biz Süleyman’ı da imtihân etmiş ve tahtına bir ceset bırakmıştık; sonra o, yine Bize döndü: ‘Rabbim, beni bağışla&#8217; dedi.”(Sad,34) Âyet i kerîmedeki “fetennâ”nın mânası, biz onu denedik, imtihân ettik demektir. Bu âyet-i kerimede Hz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-7/">Peygamberler Küçük Günah İşler mi ? -7</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/peygamber-efendimize-saygi-ve-hurmet-gostermek/sifa-i-serif-serhi_1/" rel="attachment wp-att-10728"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-10728" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg" alt="peygamberler küçük günah işler mi" width="403" height="500" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg 403w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1-242x300.jpg 242w" sizes="(max-width: 403px) 100vw, 403px" /></a>Süleyman Peygamberin Kıssası</strong></p>
<p>Peygamberlerin küçük günah işleyebileceğini söyleyenler ve bazı tefsir âlimleri. Hz. Süleyman’ın günâhına delîl olarak şu âyeti ileri sürerler: &#8220;Biz Süleyman’ı da imtihân etmiş ve tahtına bir ceset bırakmıştık; sonra o, yine Bize döndü: ‘Rabbim, beni bağışla&#8217; dedi.”(Sad,34) Âyet i kerîmedeki “fetennâ”nın mânası, biz onu denedik, imtihân ettik demektir.</p>
<p>Bu âyet-i kerimede Hz. Süleymânın tâbi tutulduğu belirtilen imtihânın mâhiyeti hakkında Resul-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8216; Dâvûd peygamberin oğlu Hz. Süleymân: Bu gece yüz veya doksan dokuz kadınımla ilişkide bulunacağım! Her biri de Allah yolunda cihâd edecek birer yiğit doğuracak! demişti. Arkadaşı (veya melek) ona: İnşallah’ demesini tavsiye etmiş, fakat o bir meşguliyetinden dolayı unutup inşallah dememişti. İşte bu yüzden o kadınlardan sadece biri hâmile kalmış,o da sakat bir çocuk doğurmuştu. Resûl-i Ekrem sallallahu aleyhi ve sellem bunları söyledikten sonra şöyle buyurdu: “Canımı kudretiyle elinde tutan Allah&#8217;a yemin ederim ki, eğer Süleymân peygamber inşallah deseydi, o kadınlardan her biri Allah yolunda savaşacak birer yiğit doğururdu.&#8221;(Buhari,Cihad 23,nr.2819)</p>
<p><strong>Şerh</strong>:<em>Bu hadis i şerifteki “Bu gece yüz veya doksan dokuz kadınımla ilişkide bulunacağım!” ifâdesi, bazı rivayetlerde Hz. Süleyman&#8217;ın “yetmiş kadınımla” dediği, bazı rivayetlerde ise “altmış kadınımla” dediği şeklindedir. Hz. Süleyman’ın “inşallah” demeyi unutmasına gelince, bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Hiçbir şey hakkında sakın: ‘Ben yarın şu işi yapacağım’ deme. Ancak inşallah dersen o başka. Bunu söylemeyi unuttuğun zaman Rabbini an. Ve: ‘Umarım Rabbim beni bundan daha güzeline, daha doğrusuna iletir de.”</em></p>
<p>Tefsir âlimleri bu konuda şöyle demişlerdir: Ayette, Süleyman Peygamberin tahtına bırakıldığı belirtilen ceset, karısının doğurduğu “sakat çocuk”tur; âyette sözü edilen “Süleyman’ın imtihanı” da budur.<br />
Bu konuda şu görüşler de ileri sürülmüştür:</p>
<p>* Çocuk doğduktan sonra ölmüş, onun cesedi tahtına konmuştur.</p>
<p>* Hz. Süleyman’ın günahı, hanımlarıyla beraber olduktan sonra her- birinin bir çocuk doğurması yönündeki aşırı isteğidir.</p>
<p>* Süleyman aleyhisselâmm günahı, çocukları olması için aşın istek ve arzuya kapılmaktan dolayı inşallah dememesidir.</p>
<p>* Süleyman Peygamber in imtihanı, halkı üzerindeki yönetimini bir süreliğine kaybetmesiydi; günahı ise, huzûrunda görülecek bir dâvanın, hanımının akrabaları lehine sonuçlanmasını gönülden istemesiydi.</p>
<p>* Hz. Süleyman, hanımlarından birinin yaptığı bir günah yüzünden Allah Teâlâ tarafından kınanmıştır. Tarihçilerin İsrâiliyyâttan alıp naklettiği hurafelerin aslı, esası, güvenilir bir kaynağı yoktur. Buna göre şeytan Hz. Süleyman’ın kılığına girerek onun mülk ve saltanatını ele geçirmiş, ümmetini zulümle yönetmeye başlamışmış! Hâlbuki Allah Teâlâ, şeytana böyle bir imkân vermediği gibi, peygamberleri de böyle durumlara düş-mekten korumuştur.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Tarih ve tefsir kitaplarında nakledilen bu asılsız habere göre Hz.Süleyman&#8217;ın çok sevdiği bir eşi kırk gün süreyle puta tapmıştı. Süleyman aleyhisselâmın bun­dan haberi yoktu. Tuvalete gideceği veya yıkanacağı za­man saltanatının simgesi olan yüzüğünü ona verirdi.</em></p>
<p><em>Yine bir defasında yüzüğünü eşine verdiğinde, şeytan Hz. Süleymânın kılığına girerek yüzüğü ondan aldı, gi­dip tahtına oturdu, insanlara, cinlere, kuşlara hükmetti ve Hz. Süleymânın idaresi altındakileri zulümle yönet­meye başladı. Öte yandan Süleymân peygamber, evinde puta tapılan günler sayısınca yani kırk gün boyunca di­lenerek dolaştı. Onun yüzüğünü elinde bulunduran cin bir gün yüzüğü denize düşürünce onu bir balık yuttu.</em></p>
<p><em>Hz. Süleymân avladığı veya bir şekilde sahip olduğu ba­lığı kesip karnından çıkan yüzüğü parmağına takınca tekrar saltanatına kavuştu. Bu olay muhtelif kitaplarda j farklı şekillerde anlatılmıştır.(Meselâ bk.Taberî, Târîh, I, 293-295; Begavî, Meâlimü’t-tenzîl (Nemr), VII, 91)</em></p>
<p><em>Burada, şeytanın öncelikle Hz. Süleymânın şekline girmesinin mümkün olamayacağı bilinmelidir. Bu konuda Peygamber Efendimiz’in: “Beni rüyâda gören kimse,uyanıkken de öylece görecektir -veya sanki beni uyanıkken görmüş gibidir-; çünkü şeytan bana benzeyen bir şekle giremez” hadîs-i şerifini hatırlamalıdır. (Buhârî, îlm 38, nr. 110; Ta’bîr 10, nr. 6993-6994..)</em></p>
<p><em>Rüyâda bile Resûlullah Efendimiz’in şekline giremeyen şeytanın, uyanıkken Süleymân peygamberin şekline girme si olacak şey değildir. Çünkü diğer peygamberlerin ümmetleri de, bizim gibi, kendi peygamberlerinin söz ve davranışlarına uymakla görevlidir. İşte bu bakımdan şeytanın bir peygamberin şekline girerek İlâhî emir ve</em><br />
<em>) yasakları değiştirmeye kalkmasına Cenâb-ı Hakkm fırsat vermesi elbette düşünülemez.</em></p>
<p>Şayet yukarıda kendisiyle ilgili olarak nakledilen kıssada belirtilen “inşallah demeyi unutma&#8221; konusunda: “Süleyman aleyhisselâm o sırada neden inşallah demedi” diye sorulacak olursa, buna çeşitli cevaplar verilebîlir:</p>
<p>Birinci cevap şudur: Yukarıda geçen sahih hadiste görüldüğü üzere. Hz. Süleyman, ilâhı takdirin gerçekleşmesi için inşallah demeyi unut muştur.</p>
<p>İkinci bir cevap da şudur: Hz. Süleymân. o sırada bir şeyle meşgul ol-duğu için, yanındaki arkadaşının (veya meleğin) inşallah demesi yönünde-ki tembihini duymamıştır.</p>
<p>Yine burada Hz. Süleyman’ın ‘Rabbim. beni bağışla ve bana öyle bir saltanat ver ki, benden başka hiç kimseye nasip olmasın. ”(Sad,35) diye dua etmesinin sebebi de sorulabilir. O, dünyaya olan aşın hırsından, mala ve makama düşkünlüğünden dolayı Rabbinden benzersiz bir saltanat istememiştir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Peygamberlerin en büyük arzusu Allah’ın rızâsını ka-zanmak, âhiret nimetlerini elde etmektir. Onlar dünya saltanatının değersiz olduğunu, dünyanın Allah katında sivrisineğin kanadı kadar değeri bulunmadığını iyi bilir.</em></p>
<p><em>Nitekim Peygamber Efendimiz: “Eğer dünya, Allah ka-tında sivrisineğin kanadı kadar bir değere sahip olsaydı, Allah hiçbir kâfire dünyadan bir yudum su bile içirmezdi” buyurmuştur.(Tirmizi,Zühd 13,nr.2320)</em></p>
<p>Bazı müfessirlerin dediğine göre, onun(Süleyman Peygamberin) öyle bir saltanat istemesinin sebebi, bazı rivayetlerde söylendiği üzere, şeytanla imtihan edildiği sürece saltanatını kaybetmesi gibi bir durumla bir daha karşılaşmamak içindi.</p>
<p><strong>Şerh</strong>:<em>Bu konuyla ilgili olarak yukarıda “Peygamber Efendimiz’in Şeytandan Korunduğu” bahsinde şu hadis-i şerif geçmişti: “Bir defasında şeytan karşıma kedi şeklinde çıktı ve namazımı bozdurmak için üzerime atıldı.</em><br />
<em> Ancak Allah Teâlâ bana onu yenme gücü verdi de, tutup yere çaldım. Sabahleyin hepinizin onu görmesi için Mescid’in direklerinden birine bağlamak istedim. Fakat kardeşim Süleymân peygamberin: ‘Rabbim, beni bağışla, ve bana öyle bir saltanat ver ki, benden başka hiç kimseye nasip olmasın.’&#8217; dediği hatırıma geldi. Derken Cenâb-ı Hak onu yanımdan bir kopek gibi uzaklaştırdı.(Buhari,Salat 75,nr.461)</em></p>
<p>Hz Süleyman&#8217;ın benzersiz saltanat İstemesinin sebebleri arasında şunlar da öne sürülmüştür:</p>
<p>*Her peygamber, kendini diğer peygamberlerden ayıran birer özelliğe sahip olduğu gibi, Süleymân aleyhisselâm da kendisine kimseye verilmeyen eşsiz bir saltanatın lütfedilmesini istemiştir.</p>
<p>* Babası Dâvûd aleyhisselâma demiri yumuşatma, Hz. İsa’ya ölüleri diriltme, Muhammed Mustafa sallallahu aleyhi ve selleme şefâat etme (şefaatı kübrâ ve Makâm-ı Mahmûd) özelliği verildiği, gibi Hz. Süleymân da peygamberliğini gösteren eşsiz bir saltanatın kendisine verilmesini istemiştir.</p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif,cilt:3</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-7/">Peygamberler Küçük Günah İşler mi ? -7</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamberler-kucuk-gunah-isler-mi-7/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Peygamber Küçük Günah İşler mi ? -6</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/peygamber-kucuk-gunah-isler-mi-6/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/peygamber-kucuk-gunah-isler-mi-6/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 20 Feb 2015 21:30:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadı İyaz - Şifa-i Şerif]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber/Nübüvvet/Risalet]]></category>
		<category><![CDATA[Hz. Mûsâ ve Ölüm Meleği]]></category>
		<category><![CDATA[Kadı İyaz]]></category>
		<category><![CDATA[Mûsâ Peygamberin Kıssası]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamber Küçük Günah İşler mi ? -6]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3609</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mûsâ Peygamberin Kıssası Hz. Mûsâ’nın küçük günah İşlediğine dâir, onun Mısır&#8217;ın yerlisi olan bir adamı bir yumrukta öldürmesi olayı zikredilebilir. Âyet-i kerimede Allah Teâlâ öldürülen adamın Hz. Mûsâ nın düşmanlarından ve Firavunun dinine mensup bir Kıptî olduğunu bildirmektedir. Şerh:Firavun, bir isim değil unvandır. Bizans krallarına Kay­ser, İran (Fars) krallarına Kisrâ, Habeşistan krallarına Necâşî, Türk hükümdarlarına [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamber-kucuk-gunah-isler-mi-6/">Peygamber Küçük Günah İşler mi ? -6</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: left;"><strong><a href="http://ilimcephesi.com/peygamber-efendimize-saygi-ve-hurmet-gostermek/sifa-i-serif-serhi_1/" rel="attachment wp-att-10728"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10728" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg" alt="peygamberler küçük günah işler mi" width="259" height="321" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1.jpg 403w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/02/sifa-i-serif-serhi_1-242x300.jpg 242w" sizes="(max-width: 259px) 100vw, 259px" /></a>Mûsâ Peygamberin Kıssası</strong></p>
<p>Hz. Mûsâ’nın küçük günah İşlediğine dâir, onun Mısır&#8217;ın yerlisi olan bir adamı bir yumrukta öldürmesi olayı zikredilebilir. Âyet-i kerimede Allah Teâlâ öldürülen adamın Hz. Mûsâ nın düşmanlarından ve Firavunun dinine mensup bir Kıptî olduğunu bildirmektedir.</p>
<p><strong>Şerh:</strong><em>Firavun, bir isim değil unvandır. Bizans krallarına Kay­ser, İran (Fars) krallarına Kisrâ, Habeşistan krallarına Necâşî, Türk hükümdarlarına Hâkan dendiği gibi, Mısır krallarına da Firavun denirdi. Hz. Mûsâ’nin Kıptî’yi öl­dürmesiyle ilgili âyet-i kerîme şöyledir: “Bir gün Mûsâ, ahâlisinin habersiz olduğu bir sırada şehre girdi ve ora­da biri kendi kavminden, diğeri düşman tarafından iki kişinin birbiriyle kavga ettiğini gördü. Kendi kavmin­den olan kişi, düşmanına karşı ondan yardım istedi; Hz.Mûsâ da ötekine bir yumruk attı, adamın ölümüne sebep oldu. Arkasından: ‘Bu, şeytanın işidir. Çünkü o insanları şaşırtan apaçık bir düşmandır.&#8221;(Kasas,15) dedi” Birçok tefsir kitâbında bu âyet-i kerîme tefsir edilirken olay açılanmakta, Hz. Mûsâ’nın öldürdüğü adamın Firavunun ahçısı olduğu, kavga ettiği kimseden mutfağa odun taşımasını istediği, onun buna yanaşmaması üzerine kavga  çıktığı belirtilmektedir.(Kurtubi,el-Cami&#8217;ul Ahkami&#8217;l Kur&#8217;an,XIII,264)</em></p>
<p>Konuyla ilgili âyetlerin tamamı bu olayın Hz. Mûsânın peygamber olmasından önce meydana geldiğini göstermektedir.</p>
<p>Tâbiîn müfessirlerinden Katâde bin Diâme es-Sedûsî Hz. Mûsâ’nın Kıptî’ye, onu öldürmeyi düşünmeden elindeki çubukla vurduğunu, öldürme niyeti taşımadığı için de bunun günah olamayacağını söylemiştir.</p>
<p>Mûsâ aleyhisselâmın: “Bu, şeytanın işidir(Kasas,15) ve: “Rabbim! Ben kendime yazık ettim, beni bağışla! (Kasas,16) demesi, onun günah işlediğini gösterir denecek olursa, tâbiin alimlerinden İbni Cüreyc bu cümlelerin şöyle açıklanabileceğini söylemiştir &#8216;Hz Musâ bu ifâdeleri, bir peygamberin. Allah&#8217;tan emir imadan birini öldürmesi doğru olmayacağı için kullanmıştır.</p>
<p>Tefsir ve hadis alimi Ebû Bekir en-Nakkâş şöyle demiştir:</p>
<p>Hz. Musa Kıptiyi isteyerek kasten öldürmüş değildir. Yaptığı haksızlığa engel olmak için onu eliyle itmiştir. Zaten bu olayın onun peygamberliğinden önce meydana geldiği söylenmekte, âyetin seyri de bunu göstermektedir.</p>
<p><em><strong>Şerh:</strong>Konuyla ilgili âyet-i kerime şöyledir: “Musa endişe içinde etrafı gözetleyerek şehirden çıkıp gitti ve ‘Rabbim! Beni bu zâlim toplumun zulmünden kurtar!’ diye yalvardı. Musa, Medyen tarafına doğru yönelince, ‘Umarım, Rabbim beni doğru yola iletir’ dedi.” Kasas sûresinin 23. âyetinden itibaren Hz. Musa’nın Mısırdan kaçtıktan sonra yaşadıkları, 30. âyetinden itibaren de, aradan on yıl kadar bir süre geçtikten sonra peygamber oluşu anlatılmaktadır.</em></p>
<p>Allah Teâlâ, Mûsâ aleyhisselâmın kıssasında: “Seni türlü imtihanlarla sınamıştık.”(Taha,40) buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Şerh</strong>:<em>Bu âyet-i kerimenin tamamı şöyledir: “Hani kız kardeşin seni takib ederek gitmiş ve onlara ‘Ona bakacak birini size göstereyim mi?’ demişti. Böylece Biz, gözü aydın olsun ve üzülmesin diye seni annene kavuşturduk. Bir kişiyi yanlışlıkla öldürmüştün de, seni bunun sıkıntısından kurtarmış, sonra da türlü imtihanlarla sınamıştık.</em><br />
<em> Medyen halkı arasında yıllarca kaldın; sonra takdir ettiğimiz şekilde Medyen’den Tûr’a döndün, ey Mûsâ!&#8221;</em></p>
<p>‘’Seni türlü imtihanlarla sınamıştık&#8221; âyetinin anlamı, Biz seni bir imtihandan sonra bir başka imtihana tâbi tuttuk, demektir. Bu imtihanlar Hz Musa&#8217;nın Kıptî ile olan kavgası, Firavun ile olan mâcerası,hatta bu imtihanlardan birisi de doğduğu zaman bir sandığın içine konulup Nil nehrine bırakılması gibi olaylardır.</p>
<p>Bazı Alimler Seni türlü imtihanlarla sınamıştık” âyetinin mânasını açıklarken bunun,’Biz sana çile çektirdik, sıkıntı verdik” demek olmadığını bu âyetin mânasının “Bu denemelerle seni bir peygambere yakışmayan davranışlardan arındırdık, saf, hâlis ve katışıksız bir hâle getirdik” demek olduğunu söylemişlerdir. Her ikisi de tâbiîn âlimlerinden olan Said ibn: Cübeyr ile Mücâhid ibni Cebr bu görüştedir. Çünkü Araplar gümüşü ateşte eritip cürufunu atarak saflaştırıp arındırma işini imtihân,fitne kelimesiyle anlatırlar. İmtihânın (fitnenin) asıl mânası sınamak, gizli olanı açığa çıkarmak” demektir. Yalnız bu kelime, dinî bir terim olarak, istenmeyen sonucun elde edildiği denemelerde kullanılır.</p>
<p><strong>Hz. Mûsâ ve Ölüm Meleği</strong></p>
<p>Bazıları Hz. Musa&#8217;nın yanına gelen ölüm meleğine yumruk atarak gözünü çıkardığına dâir Sahîh-i Buharı ve Sahih i Müslim&#8217;de bulunan hadîs-i şerîfİ de onun günah işlediğine delil olarak öne sürmüşlerdir.</p>
<p><em><strong>Şerh:Hadîs-i şerifin tamamı şöyledir:</strong> Ebû Hüreyre radıyalla-hu anhın rivayet ettiğine göre Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ ölüm meleği Azrail’i Mûsâ peygambere gönderdi. İnsan kılığındaki melek: “Senin canım almaya geldim &#8221; deyince, Hz. Mûsâ ona bir yumruk attı ve gözünü çıkardı. Bunun üzerine Azrail, Rabbinin yanma dönerek: “Yâ Rabbi! Beni ölmek istemeyen bir kulunun yanına gönderdin.&#8221; dedi Allah Teâlâ Azrail’e gözünü iade ettikten sonra: “Haydi tekrar Mûsâ nın yanına git ve ona, eğer yaşamak istiyorsa, elini bir öküzün sırtına koymasını, elinin altında kalan herbir kıla karşılık kendisine bir yıl ömür verileceğinı söyle!” buyurdu. O zaman Hz. Mûsâ Cenâb-ı Hakka: “Yâ Rabbi! O kadar yıl yaşadıktan sonra ne ola cak?&#8217; diye sordu. Allah Teâlâ da: “Daha sonra öleceksin” buyurdu. Hz. Mûsâ: “öyleyse canımı şimdi alî” dedi.</em></p>
<p><em>Sonra da Cenâb-ı Hak’tan kendisini Arz-ı Mukaddese bir taş atımı mesafede defnedilmeyi nasip etmesini istedi Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem bunları söyledikten sonra şöyle buyurdu: “Şimdi orada bulunsaydım, size Mûsâ peygamberin yolun kenarında, kırmızı kum tepesinin yanında bulunan kabrini gösterirdim.”(Buhari,Cenaiz 68,nr.1339)</em></p>
<p>Bu hadîs-i şerifte Mûsâ aleyhisselâmın haddini aştığını ve yapmaması gereken bir şeyi yaptığını gösteren bir durum yoktur. Olay son derece açık, doğruluğu aşikâr ve yapılması caiz mâhiyettedir. Şöyleki Mûsâ peygamber, canını almak isteyen insan kılığındaki birine karşı nefsini müdâfaa etmiş ve onun melek olduğunu bilememiştir. Bu sebeple ona karşı kendini savunmuş ve bu savunma sonunda, Allah Teâlâ tarafından kendisini denemek için insan kılığında gönderilen meleğin gözü çıkmıştır. Fakat melek daha sonra geldiğinde ve Allah Teâlâ onun Kendi elçisi olduğunu bildirdiğinde Hz. Mûsâ Azrâil’e boyun eğmiştir.</p>
<p>İlk devir âlimleri ile daha sonraki âlimlerin bu hadis hakkında çeşitli yorumları bulunmakla beraber, bence en doğru yorum Hz. Mûsâ’nın kendisine gelen şahsın melek olduğunu ve kendisini denemek için geldiğini bilmeden ona tokat attığı şeklindeki yorumdur. Hocam Mâliki fakihi, hadis ve kelâm âlimi Ebû Abdillah el-Mâzerr de (hadîs-i şerifi böyle yorumlamıştır.</p>
<p>Mâzeri&#8217;den önce de hadis âlimi Ibni Aişe ile ilk devir âlimlerinden bazıları, Hz. Mûsâ&#8217;nın Azrâile maddî olarak tokat atmadığı, sadece ileri sürdüğü delil ve izahlarla onu susturduğu ve onun delilini çürüttüğü şeklinde açmamışlardır. Nitekim &#8220;tokat atma ifâdesinin Arap dilinde bu anlamdaki kullanımı da bilinmektedir.</p>
<p><strong>Şerh<em>:</em></strong><em>Yukarıda, kaynaklarıyla birlikte zikrettiğimiz hadis-i şerifteki Azrail&#8217;in &#8216;gözünün çıkması” Cenâb-ı Hakk&#8217;ın &#8220;ona gözünü iade etmesi” şeklindeki bilgiler, tokat atma olayını, &#8220;delil ve izahlarla susturma” şeklinde yorumlamanın isabetli olmadığını göstermektedir. Hz. Musa’nın sert ve öfkeli tabiatı da olayı mecâzi değil, hakiki mânasıyla anlamanın daha uygun olduğunu göstermektedir.</em></p>
<p>Kadı İyaz,Şifa-i Şerif Şerhi(Yaşar Kandemir),cilt:3</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/peygamber-kucuk-gunah-isler-mi-6/">Peygamber Küçük Günah İşler mi ? -6</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/peygamber-kucuk-gunah-isler-mi-6/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
