<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İyilik | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/iyilik/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 28 Jan 2026 13:21:57 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İyilik | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İbn Sina Metafiziğinde Tanrı ve Güzellik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 28 Jan 2026 13:20:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Ayşe Taşkent]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[mahbub]]></category>
		<category><![CDATA[mahz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27901</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ayşe TAŞKENT İslam Felsefesinde &#8220;güzel&#8221;in metafizik açıdan incelenmesi, güzel kavramını, Tanrı ile ilişkili, ontolojik bir çerçevede ele almayı zorunlu kılmaktadır. Güzel kavramının ontolojik bağlamda incelenmesi, İbn Sina&#8217;nın &#8220;Tanrı&#8221; tasavvurunu, Tanrı ile güzel arasında nasıl bir ilişki kurduğunu incelemeyi gerektirmektedir. İbn Sina&#8217;ya göre varlık, şey ve zorunlu kavramları insan zihninde a priori olarak biçimlenmiştir. İnsan aklı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/">İbn Sina Metafiziğinde Tanrı ve Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Ayşe TAŞKENT</p>
<p>İslam Felsefesinde &#8220;güzel&#8221;in metafizik açıdan incelenmesi, güzel kavramını, Tanrı ile ilişkili, ontolojik bir çerçevede ele almayı zorunlu kılmaktadır. Güzel kavramının ontolojik bağlamda incelenmesi, İbn Sina&#8217;nın &#8220;Tanrı&#8221; tasavvurunu, Tanrı ile güzel arasında nasıl bir ilişki kurduğunu incelemeyi gerektirmektedir. İbn Sina&#8217;ya göre varlık, şey ve zorunlu kavramları insan zihninde a priori olarak biçimlenmiştir. İnsan aklı varlığı ve onunla aynı anlamı ifade eden şey ve zorunluyu doğrudan kavramaktadır. İbn S&#8217;ına&#8217;nın varlığı ve varoluşu incelemesi ontolojisinin tümünü karakterize eden iki özelliğe dayanır. Bunlar bir yandan bir şeyin özü ve mahiyeti ile varoluşu, diğer yandan onun mümkün olup olmaması ile ilgilidir. Mahiyet ve varoluş arasındaki temel ayırımla ilgili olarak İbn Sina varlığı, zorunlu-vacib, zorunsuz-mümkün ve mümkün olmayan-mümteni olarak üçe ayırır. Ontolojisini bunlar arasındaki farklılık ve mahiyetle varoluş arasındaki ilişki üzerine kurar.</p>
<p>Bir şeyin akıldaki varlığı ile şeyin kendi kendindeki varlığı farklıdır. Onun akıldaki gerçekliği mahiyetidir, dış dünyadaki gerçekliği ise varlığıdır. Şeyin akıldaki varlığı ile dış dünyadaki varlığı arasında bir zorunluluk yoksa bu şeyin mahiyeti ve varlığı birbirinden ayrıdır.1 Bir şey hakkındaki bilgiden hemen sonra onun varlığını tasdik etmek zorunlu ise bu şeyde varlık ve mahiyet birdir yani bir şeyin varlığı ile ilgili tasavvurun tasdiki zorunlu kıldığı yerde varlık ve mahiyet ayrımı konu edinilemez. Tanrının varlığında, varlık ve mahiyet ayrımı söz konusu olmadığından O, Vacibü&#8217;l-Vücud&#8217;dur, Zorunlu Varlık&#8217;tır. Onun vacib varlık olması varlığı ve mahiyetinin aynı olmasındandır. Zorunlu Varlık dışında bulunan zorunsuz varlık, varlığı imkan dahilinde olan şeydir ki bu, mümkün varlıklardır (el-mümkinü&#8217;l-vücud). Mahiyet ve varlığı birbirinden ayrı olan mümkün varlıklar için varlık hiçbir zaman sıfat olamaz, onların varlıkları başkasındandır. Bu tür varlıkların varlık-mahiyet ayrımına imkan vermesi, kendisini var kılacak bir illete muhtaç olması ve varlığın o şeyin mahiyetine gerekli olmayışı gibi üç temel özelliği vardır. Bu anlamda Vacib Varlık&#8217;ın dışındaki tüm diğer varolan şeyler mümkün varlıklardır. 2</p>
<p>İbn Sina&#8217;ya göre Zorunlu Varlık, yokluğunu düşünmenin imkansız olduğu varlıktır. Özü itibari ile Zorunlu Varlık (Vacibü&#8217;l-vücud bi-zatihi) var olmak için herhangi bir sebebe muhtaç olmayan varlığı ifade etmektedir. Özü itibari ile Zorunlu Varlıkta varlık-mahiyet ayrımı söz konusu değildir. Her açıdan Zorunlu Varlık olan Tanrı&#8217;nın varlığı dışında bir mahiyeti yoktur.3 Başkasına nispetle Zorunlu Varlık (vacibü&#8217;l-vücud bi-gayrihi) ise özü itibari ile mümkün olmasına rağmen, başkasına nispetle zorunlu olan varlıktır. İbn Sina eş-Şifa ve en-Necat&#8217; ta Zorunlu Varlığı, İlk İlke&#8217;yi, Gerçek Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Hak), 4 Sırf/Mutlak Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Mahz), cemal ve beha ile nitelemektedir. Filozof eş-Şifa/İlahiyyat&#8217;ta Zorunlu Varlığı &#8220;yetkinlik (kemal), güzellik (cemal) ve beha&#8217;nın zirvesindeki&#8221; varlık olarak sunmaktadır.5 Gerçek Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Hak), Sırf/Mutlak Güzellik (el-Cemalü&#8217;l-Mahz) cemal ve beha nitelemeleri, İlk İlke&#8217;nin, Zorunlu Varlığın güzelliğini tanımlamak noktasında temel bir terminoloji sunmaktadır.</p>
<p>İlk ilke; Mutlak Cemal (el-Cemalü&#8217;l-Mahz) ve beha sahibidir. İbn Sina&#8217;ya göre varlık hiyerarşinin, ontolojik zirvesinde varlıkların İlk Prensibi (el-Mebde&#8217;ü&#8217;l-Evvel) bulunmaktadır. İlk İlke, bütün diğer nitelikleriyle olduğu gibi Sırf Güzelliği ile de bütün var olanların en yüce İlke&#8217; sidir. İbn Sina Zorunlu Varlığı ontolojik olarak en zirve noktaya yerleştirerek, onu diğer var olanlardan ayırdığı gibi onun güzelliğini de en üst noktaya yerleştirerek bambaşka bir anlam yüklemiştir. İbn Sina&#8217;nın Zorunlu Varlığın, vacib ve sebepsiz güzelliği ile diğer tür güzelleri de birbirinden kesin bir şekilde ayırdığını söylemek mümkündür. Zorunlu Varlığın güzelliği ve mümkün varlıkların güzelliği, İlk Sebeb&#8217; in güzelliği ve diğer sebepli varlıkların güzelliği birbirinden farklı güzelliklerdir. Bu farklılığın temeli, onların ontolojik yapılarının farklı olmasından kaynaklanmaktadır ki; filozof bu iki farklı tür güzelliği açıklamak için yine ontolojinin vacib ve mümkün kavramlarına başvurmaktadır. İbn Sina var olanları şu şekilde tasnif etmiştir:</p>
<p><strong>a.</strong> Bizatihi Zorunlu olarak Varolan (Vacibü&#8217;l-Vücud bizatihi).</p>
<p><strong>b.</strong> Başkası sebebiyle [yani sebebi yoluyla] zorunlu olarak var olan [başkası sebebiyle Zorunlu Varlık- vacibul vücud bi-gayrihi].</p>
<p><strong>c.</strong> Bizatihi mümkün olarak varolan -bizatihi mümkün varlık- [mümkün&#8217;ül-vücud bi-gayrihi]. 6</p>
<p>Vacib varoluşsal halinin [varlığı] zorunlu olması ile sebepsiz varlık anlamına gelmektedir. Mümkün ise varoluşsal halinin [varlığı] mümkün olması bakımından sebepli varlık demektir.7 Vacib&#8217;ül-Vücud&#8217;un, varlığı zorunlu ve kendisi sebebiyle (bizatihi) iken; mümkinü&#8217;l-vücud&#8217;un varlığı, mümkün ve başkası sebebiyledir (bigayrihl). İbn Sina &#8220;bizatihi Zorunlu Varlık&#8221; ile &#8221; başkası sebebiyle Zorunlu Varlık&#8221; (ya da bizatihi mümkün varlık) arasında bir ayrım yapmaktadır. Filozofun yaptığı bu ayrım, &#8220;Zorunlu Varlığın güzelliğini&#8221;, &#8216;farklı türlerdeki güzelliklerden &#8221; ayırt etmenin iki yolunu ortaya koymak açısından temel bir çerçeve sunmaktadır. Buna göre a. Bizatihi Zorunlu Varlığın güzelliği ile bunun karşısında yer alan başkası sebebiyle zorunlu varlıkların güzelliği birbirinden farklı güzelliklerdir. Peki bu iki tür varlığın güzelliğini birbirinden ayıran temel ayırıcı vasıf nedir?</p>
<p>Bu noktada İbn Sina&#8217;nın iki varlık türünün niteleyicileri olarak verdiği; bizatihi ve başkası sebebiyle şeklindeki karşıtlık; Zorunlu Varlığın güzelliği ile farklı türlerdeki güzellerin, güzelliğini birbirinden ayırt etme konusunda belirleyicidir. Buna göre; &#8220;bizatihi Zorunlu Varlığın güzelliğinin sebepsiz &#8220;, &#8220;başkası yoluyla Zorunlu Varlığın güzelliğini de sebepli&#8221; ile özdeşleştirmek bu iki güzellik biçiminin, karşıtlığını ortaya koymaya daha iyi imkan vermektedir. Farklı bir ifade ile İbn Sina&#8217;nın Zorunlu Varlığın Mutlak Güzelliğini analizinde, bu varlık tarzıyla ilgili nitelemelerinde, hem olumsuzlayıcı [selbi] hem de olumlayıcı [icab] bir yaklaşım içinde olduğunu söylemek mümkündür. Buna göre selbi yöntem ile Zorunlu Varlığın güzelliğinin sebebi yoktur şeklindeki bir olumsuzlama ortaya konulabilmektedir. Onun güzelliğinin sebebinin olmaması, Zorunlu Varlığın &#8216;Mutlak Güzelliğini, &#8216;kendisiyle değil&#8217;, &#8216;başkasıyla zorunlu olan bütün güzel varlıklardan&#8217; kesin bir şekilde ayırmaktadır. İbn Sina &#8220;Kendisiyle Zorunlu Varlığın güzelliğinin &#8220;, &#8220;başkası ile Zorunlu Varlıkların güzelliğinden&#8221; bir sebebin sonucu olmamak bakımından kesin bir ayrılık içinde olduğunu vurgularken; diğer taraftan başka hiçbir şekilde bir benzerlik içinde olabileceği anlamına gelmediğini de vurgular.</p>
<p>İbn Sina kendi ontolojisini kurarken &#8220;Kendisiyle Zorunlu Varlığı&#8221;, &#8220;başkası ile Zorunlu Varlıklar&#8221; ile hiçbir bakımdan ortaklık ve benzerliğinin olmadığını kesin bir şekilde teyid eder. Aynı şekilde Zorunlu Varlığın sebebi olmaksızın güzel ve iyi olması şeklindeki bir olumsuzlama, Kendisiyle Zorunlu Varlığın güzelliğinin, böyle olmayan mümkün varlıkların güzelliğinden bütünüyle bambaşka ve kendi Zorunlu ve Mutlak Güzelliğine ait olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Buna göre Zorunlu Varlığın güzelliğinin kendi zatına ait olması gerekir, güzelliğinin sebebinin olmaması gerekir, varlık ve güzellik bakımından onun güzelliğinin her şeyin güzelliğine tekaddüm etmesi, güzelliğinin kendisi ile sürekli ve değişmez olması gerekir. Aynı zamanda güzelliğinin kendisi ile kaim ve kendisinden başka varlıklara muhtaç olmaması gerektiği gibi, güzelliğinin tanımının olmaması, tek güzel olması, güzelliğinde denginin olmaması ve mutlak anlamda en yetkin güzelliğe sahip olması gerekir. Yani kendisiyle Zorunlu Varlığın güzelliğinin, &#8216;bir sebebin sonucu güzel olmamak&#8217; olumsuzlamasından ibaret olmayan eşsiz ve benzersiz bir güzellik nitelemesini kendisi hakkında gerektiren bir yaklaşım zorunlu olmaktadır. İbn Sina güzellik (cemal) ve beha&#8217;nın zirvesinde Zorunlu Varlığın olduğunu vurgulayarak, kendi estetik teorisini Tanrı&#8217;nın güzelliğinin yanı sıra onun Yetkin/kemal oluşu ve Mutlak İyilel-Hayrü &#8216;l-Mahz oluşu üzerine temellendirmektedir.8 İbn S&#8217;ına eş-Şifa ve en-Necat başta olmak üzere pek çok eserinde Tanrı&#8217;nın Sırf İyi ve Yetkin oluşu üzerinde durmaktadır:</p>
<p>Özü gereği Zorunlu Varlık, Sırf İyiliktir. İyilik her şeyin arzuladığı şeydir. Her şeyin arzuladığı şey ise, varlıkhr veya varlığın varlık açısından yetkinliğidir. Yokluk, yokluk olması bakımından arzulanmaz. Bilakis o kendisini bir varlığın veya varlık yetkinliğinin izlemesi bakımından arzulanır. Dolayısıyla bu durumda gerçekte arzulanan, yine varlıktır. Öyleyse varlık [vüa1d] Sırf İyilik [Hayr Mahz] ve Sırf Yetkinliktir (el-Kemalül-Mahz). &#8221;9</p>
<p>İbn Sina zorunlu varlığı Sırf İyilik ile nitelemektedir. Özü itibari ile iyi olan Tanrı&#8217;nın filozofa göre varlığı tamdır, Tanrı&#8217;nın varlığının tam olması varlığından ya da varlığına ait yetkinliklerden hiçbirisinin eksik olmaması ve gerçek yetkinliğin (kemal) ve güzelliğin kendisi olduğu anlamına gelmektedir. Bu Zorunlu Varlığın kendisi ile kıyaslanacak bir başka varlığın bulunmaması nedeniyle yetkinliğin ve güzelliğin zirvesinde olduğu anlamına gelmektedir. Yetkinliğin zirvesinde olan Tanrı Mahz/Sırf İyidir ve Cemal-i Mutlak&#8217;hr. Zorunlu Varlık Özü gereği Sırf İyilik&#8217; tir. İyi ise İbn Sina&#8217;ya göre her şeyin arzuladığıdır. Arzulanan şeyin yani iyiliğin ne olabileceğine dair filozofun yaklaşımı; varlık ya da varlıkta yetkinliktir.10 İbn Sina&#8217;ya göre Sırf İyi-Yetkin ve Güzel olmak yalnızca gaye varlık olmasıyla ilgili değildir aynı zamanda Kendisiyle Zorunlu Varlığın, varlık vermesi ile ilgilidir. Varlık vermek bakımından o, kendisine herhangi bir eksikliğin ve kötülüğün ilişmesinin imkansız olduğu iyiliktir. Onun varlık vermede de yetkin oluşu, Sırf İyilik oluşu ile de aynı şeydir.11</p>
<p>Filozofun sisteminde varlık, iyilik, yetkinlik ve güzellik arasında kurulan bu ilişki diğer taraftan Zorunlu Varlığın varlığında, kötülük, eksiklik ve çirkinliğin olmaması anlamına gelmektedir&#8217; Varlık, varlıkta yetkinlik, iyilik ve güzelliği aynı bağlamda değerlendiren İbn Sina yokluğu düşünülemeyen özü itibari ile Zorunlu Varlığı yani Tanrı&#8217;yı Sırf İyi ve Sırf Güzel olarak zirveye yerleştirirken; yokluğunu düşünmemizin bizi herhangi bir çıkmaza düşürmediği, özü itibari ile mümkün varlıkların -yani Tanrı dışındaki diğer bütün varlıkların- bu tür bir iyiliğe, yetkinliğe ve güzelliğe sahip olmadığını belirtmektedir. Dolayısı ile bu kavram sisteminde varlık, yetkinlik, iyilik ve güzellik ortak bir referans çerçevesi oluşturacak şekilde bir araya gelmektedir. Var olmanın kendisi yok olmaya mukabil iyidir, iyiliğin gerçekleşmesidir. Yetkin varoluş ise eksik ve kusurlu varoluş karşısında, iyidir. Yetkinlik ve iyilik sahibi olan Evvel aynı zamanda güzellik sahibidir de. Bu aşamada yetkinlik ile varoluş nerede ise aynı ontolojik değeri yani iyilik değerini paylaşmış olmakla beraber bunlara güzellik de katılmaktadır. İyi ve yetkin olup da güzel olmamak mümkün değildir. Tüm varlıkların, varoluşa, yetkinliğe, iyiliğe ontolojik bir yönelişi söz konusu olduğu gibi güzelliğe de yönelişleri söz konusudur. İbn Sina cemal ve ilişkili kavramlar çerçevesinde Zorunlu Varlığın güzelliğini tanımlarken, en-Necat&#8217;ta onun güzelliğine ilişkin farklı bir tanıma yer vermektedir. İlk İlke, Mutlak bir güzelliğe sahiptir fakat O&#8217;nun güzelliği nasıl bir güzelliktir? sorusuna filozofun cevabı: Onun güzelliği nasıl olması gerekiyorsa öyle olması&#8221; gerekir şeklindedir.12</p>
<p>Zorunlu Varlığın diğer sıfatları na ilişkin, zorunlu olan şeyler onun güzelliği için de geçerlidir ki; filozof, olması gereken şeylerin kısa ve özlü bir tanımını vermektedir; buna göre Zorunlu Varlık&#8217;ta olması gereken güzellik; uyumluluk, iyilik, sevilen ve aşık olunandır. &#8220;Onun güzelliği (cemal), nasıl olması gerekiyorsa öyle olmasıdır. Zorunlu Varlık&#8217;ta (Vacibü&#8217;l-Vücud) olması gereken bir güzellik nasıl olabilir? İdrak edilen her güzellik, uyumluluk (müla&#8217;eme), iyilik, sevilen ve aşık olunandır.&#8221;13 Her güzellik, her uyumluluk ve algılanması iyi olan her şey kendisi hakkında bir sevgi ve aşk duygusu uyandırmaktadır. Güzel/cemal kavramı uyumluluk ve iyilik kavramları ile ilişkilendirilirken, söz konusu şeyler sevgi ve aşkın yöneldiği şey ya da &#8216;aşkın objesi&#8217; olarak sunulmaktadır. Yani güzel olmayan şeye aşk ile yönelme söz konusu olmadığı gibi uyumlu olmayan ve iyi olmayan şey; sevginin ve aşkın objesi olamaz.</p>
<p>Gerçek Güzellik, istenilen ve sevilen olma ise Sırf İyilik olan Zorunlu Varlığa aittir. Zorunlu Varlığın güzelliği, onun iyiliği ile eşdeğerdir. Onun güzelliği bir sevgi ve aşk doğurmaktadır. İbn Sina en-Necat&#8217;ta Zorunlu Varlığın kendi zatındaki güzelliğe, uyumluluk ve idrak edilen iyiliğe aşık olduğunu ve bu sıfatları ile tüm varlıkların sevgilisi (mahbub) ve maşuku olduğunu ifade etmektedir. &#8220;Her cemal uygunluktur [mülaeme] ve idrak edilenin iyiliğidir. O (Vacibu&#8217;l-Vücud) sevilen [mahbub] ve aşık olunandır [maşuk]. Vacibu&#8217;l-Vücud cemal&#8217;in, kemal&#8217;in ve beha&#8217;nın zirvesidir [gaye]. Bu beha ve cemal konusunda gaye olmasını zatı ile akleder.&#8221;14 Sevilen ve aşık olunan şeyleri sıralayan İbn Sina, Zorunlu Varlığın kendi zatındaki bu güzelliğe, uyumluluk ve idrak edilen iyiliğe aşık olduğunu söylemektedir. Cemal&#8217;in, kemal&#8217;in ve beha&#8217;nın zirvesinde (gaye) olan Zorunlu Varlık, beha ve cemal konusunda gaye olmasını zatı ile akletmektedir. İbn Sina eş-Şifa İlahiyyat&#8217;da ilk ilkeyi, özü gereği Sırf İyilik oluşunu özü gereği sevilen (maşuk bizatihi), Gerçek Güzelliğin (el-cemal hak) onun katında olduğunu söyleyerek onun gerçek haz alan olduğunu vurgular.15</p>
<p>Yetkinlik, hoşluk ve güzelliğin zirvesinde olan Zorunlu Varlığın, zatını bu gaye, hoşluk ve güzellikle aklettiğini ve akletmenin mükemmelliğiyle ve akleden ile akledilenin gerçekte bir olmalarının akledilmesiyle onun zatı, kendi zatının en bütün aşığı ve maşuku, en büyük haz alanı (Iaz) ve haz almamdır (mültezze).16</p>
<p>Mahza Akıl olarak nitelenen Zorunlu Varlığın, kendi zatındaki güzelliğe ilişkin estetik algısı/idraki, hissi değil, akli bir idrak olacaktır. Onun idrakinin konusu kendi zatındaki duyusal olmayan, akledilir güzelliğidir. Dolayısıyla Evvel&#8217;in kendi güzelliğini idrakinden ortaya çıkan haz da onun Mahza Akıl olmasının··gerektirdiği şekilde; duyusal/hissi bir haz değil akli bir haz olacaktır. Nitekim İbn Sina insanın hissi hazlara bakarak Tanrı&#8217;nın ve Gök Akıllarının haz duymadığını zannetmememiz noktasında bizi uyarmaktadır. Biz onların duyduğu hazzı duyamayız ancak kıyas yoluyla anlayabiliriz ya da tahayyül ederiz. Eğer hazlar yalnızca hissi olsaydı Tanrı ve Gök akılları için sevinme (ibtihac) ve haz söz konusu olmamalıydı. Oysa metafizik varlıklar haz duymaktadır fakat onlarınki ile diğer varlıkların hazları arasında bir karşılaştırma bile yapılamaz.17 İbn Sina Mutlak Güzellik sahibi İlk İlke&#8217;nin güzelliğinin tanımının olmaması, tek güzel olması, güzelliğinde denginin olmaması ve mutlak anlamda en yetkin güzelliğe sahip olması gerektiğini söylerken; Tanrı&#8217;nın güzelliğinin tavsifine ilişkin sembolik hikayelerinde kimi benzetmelerden ya da sembollerden (güneş ve nur gibi) faydalanmıştır.</p>
<p>Filozof, Tanrı&#8217;yı tavsif eden kimi sıfatların, yapılan kimi benzetmelerin O&#8217;nun güzelliğini anlatmada yeterli olmadığını vurgulasa da; onların gerçek anlamıyla anlaşılmasının yanlışlığına dikkat çekse de; onun güzelliğini anlatırken yüz, cömertliğini anlatmak için el gibi benzetmelerden faydalanmıştır.18 Risaletü &#8216;t-tayr&#8217;da İyilikte ve yetkinlikte eşsiz olan Tanrı&#8217;nın güzellikte de eşsiz olduğu ifade edilmektedir.19 Eserde tanrı yetkinliği ve güzelliği birlikte anılır. Mutlak Güzellik ve Mutlak İyilik sahibi olan Tanrı&#8217;nın her türlü kusurdan uzak olması (kemal) O&#8217;nun Güzellikte (cemal) de eşsiz olmasını gerektirir. Eserde padişah benzetmesi çerçevesinde Evvel&#8217; in güzelliğinin anlatımına yer verilmektedir. 20 Hayy b. Yakzan &#8216;da diğer var olanlardan daha uzak ve öte bir yerde olan, hiçbir şeye benzetilemeyen, herkesin onu vasf etmekten aciz kaldığı Mutlak Güzel&#8217; in güzelliğine atıf yapılmaktadır:</p>
<p>Bütün güzellikler O&#8217;nun yüzünün ve elinin cömertliğidir. O&#8217;nun güzelliği bütün güzellikleri artırır. O&#8217;nun keremi bütün keremleri değersiz kılar. İçlerinden birisi ne zaman O&#8217;nun yaygısının çevresinde bulunsa O&#8217;nu iyi den iyiye düşünmek istese hayretten gözleri açılır da oradan şaşkınlık içinde geri döner. Bazen de onların gözleri O&#8217;na bakmadan önce döner kalır. Sanırsın ki onun güzelliği kendi güzelliğinin perdesidir, ortaya çıkışı saklanışının sebebidir, zuhur edişi gizlenişinin nedenidir.21</p>
<p><strong>Sonuç </strong></p>
<p>İbn Sina Zorunlu Varlığı, İlk İlke&#8217;yi el-cemal, el-behii, el-ziyne ya da gerçek güzellik (cemiil-i hakk), sırf/mutlak güzellik (cemal-i mahz) ile nitelemektedir. İbn Sina&#8217;nın İlk İlke&#8217;nin sırf akıl olması ile güzelliği arasında kurduğu ilişki; Tanrı&#8217;nın güzelliğinin duyulur bir güzellik değil, akledilir bir güzellik olduğuna ilişkin temel bir prensip ortaya koymaktadır. İbn Sina, mutlak güzellik ile nitelenen zorunlu varlığın kendi zatındaki güzelliğine ilişkin idrakini, O&#8217;nun akıl-akıl-makul olması ile ilişkili bir bağlamda ele almıştır. İlk ilke&#8217;nin güzelliğinin duyulur bir güzellik değil, O&#8217;nun sırf akıl (akl-ı mahz) olmasının zorunlu kıldığı, akledilir bir güzellik tanımlamasını gerektirdiğini ifade etmiştir. İlk İlke&#8217;nin mahiyetinin &#8220;sırf akıl&#8221; olmasının, her türlü kusurdan uzak bulunması, en mükemmel varlık olmasının gerektirdiği şekilde, sahip olduğu zatındaki güzellik (cemal) ve beha&#8217;nın idraki ile ortaya çıkan haz&#8217; da yine O&#8217;nun mahza akıl olması nedeni ile akli bir hazdır. İbn Sina, Mutlak Güzel ile O&#8217;nun kendi güzelliğine olan aşkı arasında da bir ilişki kurmaktadır. Mutlak Güzellik kendi zatındaki güzelliğe aşık olmuştur, güzellik aşkın mastarıdır, objesidir. Haz ve aşk, en güzel şeyin idraki ile ortaya çıkar ki, Mutlak Güzellik, kendi zatındaki en üstün güzelliği idrak etmekle akli bir haz duyar ve kendine aşık olur.</p>
<p>• Doç. Dr., İstanbul Üniversitesi, Cerrahpaşa Hasan Ali Yücel Eğitim Fakültesi, Temel Eğitim Bölümü,<br />
ayse.taskent@iuc.edu.tr.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong>Editörler :Ahmet Çapku-Fatma Zehra Pattabanoğlu – İslam Düşüncesinde Sanat,syf:129-136</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>Bu makale Güzelin Peşinde (Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik), isimli çalışmanın &#8220;Tanrı ve Güzel: Estetiğin Teolojik Temelleri&#8221; başlıklı bölümün bir özeti mahiyetindedir. Metnin bütünü için bkz.Ayşe Taşkent, Güzelin Peşinde (Farabi, İbn Sinii ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik), (Klasik Yayınları İstanbul, 2013),<br />
63-111.</p>
<p>1 İbn Sina, el-İşarat ve&#8217;t-Tenbihat, nşr. Süleyman Dünya (Beyrut: Müessesetü&#8217;n-Numan, 1992), I: 141-142; en-Necat fil-hikmetil-mantıkiyye ve&#8217;t-tabiiyye ve1-ilahiyye, nşr. Macid Fahri (Beyrut: Darül-Afakil-Cedide, 1985), 256-257</p>
<p>2 İlhan Kutluer, İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık (İstanbul: İz Yayıncılık, 2002), 112-118.</p>
<p>3 İbn Sina, eş-Şifa el-İlahiyyat, 1-11, nşr. George Anawati, Said Zayed (Kahire, 1960), 86; Kitabu&#8217;ş-Şifa/Metafizik (el-İlahiyyat), nşr.-çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2005), 705-709.</p>
<p>4 Kitabü eş-Şifa Metafizik, (el-İlahiyyat), nşr.- ve trc. Ekrem Demirli, Ömer Türker (İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004), 1: 65.</p>
<p>5 İbn Sina, eş-Şifa/İlahiyyat, 759; Ayrıca bkz. a.mlf. el-Mebde&#8217; ve1-me&#8217;ıid, nşr. Abdullah Nurani (Tahran:<br />
Müessese-i Motaleat-ı İslami Danişgah-ı Mc Gill Şube-i Tahran, 1984), 6</p>
<p>6 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , I: 87-88.</p>
<p>7 Peter Adamson, Richard C. Taylor, İslam Felsefesine Giriş, çev. Cüneyt Kaya (İstanbul: Küre Yayınlan,<br />
2028), 127.</p>
<p>8 İlk İlke&#8217;nin kemal/Yetkinlik ve iyilik/Hayr Mahz ile nitelenmesine ilişkin ayrıca bkz. et-TaWaU, Abdurrahman Bedevi (nşr.), (Kum: Mektebetü1-İ1ami1-İslami, 1984), 62; el-Mebde vel-me&#8217;ad, 6; en-Necat fil-hikmetil-mantıkiyye ve&#8217;t-tabi&#8217;iyye vel-ilahiyye, 265.</p>
<p>9 İbn Sina, eş-Şifa/İlahiyyat, II, 728, Ayrıca bkz. a. mlf., en-Neciit, 265; el-Mebde ve1-me&#8217;ad, 6</p>
<p>10 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , II: 728; en-Necat, 265; el-Mebde&#8217; ve1-me&#8217;ıid, 6.</p>
<p>11 Kutluer, İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık, 138-139.</p>
<p>12 Valeri Gonzalez, Beauty and Islam: Aesthetics in Islamic Art and Architecture (London: l.B. Tauris, 2001), 7.</p>
<p>13 İbn Sina, en-Necat, 265.</p>
<p>14 İbn Sina, en-Necat, 265; eş-Şifa-İlahiyyat, il: 759.</p>
<p>15 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , 759.</p>
<p>16 İbn Sina, eş-Şifa İlahiyyat , 759.</p>
<p>17 İbn Sina eş-Şifa İlahiyyat , II: 369-370, 424-425; Risaletü Adhaviyye fi emril-me&#8217;ad, nşr. Süleyman Dünya,<br />
(Kahire, 1949), 117; Hayy bin Yakzan, 52-53.</p>
<p>18 İbn Sina, Hayy bin Yakzan, İbn Sina, İbn Tufeyl içinde (43-53), nşr. Ahmet Emin (nşr.) (İbn Zeyle&#8217;nin<br />
şerhiyle birlikte) (Kahire: 1952), 53.</p>
<p>19 İbn Sina, Risiiletu&#8217;t-tayr, et-Tefsiru1-Kur&#8217;ani ve1-lugatü&#8217;s-sufiyye fi felsefeti İbn Sina içinde (338-343),nşr. Hasan Asi (Beyrut, 1983), 242-243.</p>
<p>20 İbn Sina, Risaletü&#8217;t-tayr, 243.</p>
<p>21 İbn Sina, Hayy b. Yakzan, 5</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Adamson, Peter ve Richard C. Taylor. İslam Felsefesine Giriş. çev. Cüneyt Kaya.<br />
İstanbul: Küre Yayınları, 2028.<br />
İbn Sina..Risaletü Adhaviyye fi emri&#8217;l-me&#8217;ad, nşr. Süleyman Dünya, Kahire, 1949 .<br />
&#8230;&#8230;&#8230;&#8230; Hayy bin Yakzan, İbn Sina, İbn Tufeyl içinde (43-53), nşr. Ahmet Emin (İbn<br />
Zeyle&#8217;nin şerhiyle birlikte), Kahire: 1952 .<br />
. &#8230; .. . . &#8230; eş-Şifalel-İlahiyyat, 1-11. nşr. George Anawati, Said Zayed. Kahire, 1960 .<br />
. . . . . . . . . . . Risfiletu&#8217;t-tayr. et-Tefsiru&#8217;l-Kur&#8217;ani ve&#8217;l-lugatü&#8217;s-sufiyye fi felsefeti İbn Sina içinde (338-343), nşr. Hasan Asi, Beyrut, 1983.<br />
el-Mebde&#8217; ve&#8217;l-me&#8217;ad. nşr. Abdullah Nurani, Tahran: Müessese-i Motaleat-ı İslami Danişgah-ı Mc Gill Şube-i Tahran, 1984.<br />
et-Ta&#8217;likat. nşr. Abdurrahman Bedevi. Kum: Mektebetü&#8217;l-İ&#8217;lami&#8217;l-İslami, 1984.<br />
en-Necat fi&#8217;l-hikmeti&#8217;l-mantıkiyye ve&#8217;t-tabiiyye ve&#8217;l-ilahiyye. nşr. Macid Fahri Beyrut: Darü&#8217;l-Afaki&#8217;l-Cedide, 1985 .<br />
. . . . . . . . &#8230; el-İşı1rı1&#8217;t ve&#8217;t-Tenbihfit. nşr. Süleyman Dünya. Beyrut: Müessesetü&#8217;n-Numan, 1992, c. 1.<br />
&#8230;&#8230;&#8230; .. Kitabü &#8216;ş-Şifa/Metafizik (el-İlahiyyat). nşr. &#8211; çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2004, c. 1 .<br />
. . . . . . . . . .. Kitabu&#8217;ş-ŞifaiMetafizik (el-İlahiyyat). nşr. &#8211; çev. Ekrem Demirli, Ömer Türker. İstanbul: Litera Yayıncılık, 2005. c. II. En-Necat/Felsefenin Temel Konuları, çev. Kübra Şenel, Kabalcı Yayınları,İstanbul, 2012.<br />
Kutluer, İlhan. İbn Sina Ontolojisinde Zorunlu Varlık. İstanbul: İz Yayıncılık, 2002.<br />
Turğay, Fatma. İbn Sina&#8217;nın Sembolik Hikayelerinde Ahlak Felsefesi. M.Ü.SBE. Yüksek Lisans Tezi, 2006.</p>
<p><strong>Sorular</strong></p>
<p>1. İbn Sina&#8217;da yetkinlik (kemal), güzellik (cemal) ve beha kavramlarını açıklayınız.<br />
2. İbn Sina&#8217; da Zorunlu ve mümkün varlık estetik alanda nasıl ele alınmaktadır?<br />
3. Güzellik kavramı ontolojik açıdan nasıl değerlendirilebilir?<br />
4. Tanrı&#8217;nın güzelliğinin &#8220;akledilir bir güzellik&#8221; olmasını açıklayınız.<br />
5. İbn Sina&#8217;ya göre Mutlak Güzel ve Mutlak İyi kavramları arasındaki ilişkiyi anlatınız.</p>
<p><strong>İleri Okuma Önerisi</strong></p>
<p>Elisas, Jamal J., Hz. Ayşe&#8217;nin Minderi, İslam&#8217;da Dini Sanat, Algı ve Pratik,<br />
Çev. &#8212;İsa İlkay Karabaşoğlu, İstanbul: Küre Yayınları, 2021.<br />
&#8220;Güzellik, İyilik ve Hayret&#8221;, Çev. Ayşe Taşkent, ss. 21-33,<br />
Tasvir: Teori ve Pratik Arasında İslam Görsel Kültürü, İstanbul: Klasik Yayınları,<br />
2016.<br />
Gonzalez, Valerie, Güzellik ve İslam,<br />
İslam Sanatı ve Mimarisinde Estetik,Çev. Muhammed Fatih Kılıç, İstanbul: Küre Yayınları, 2020.1 37<br />
Beauty and Islam: Aesthetics in Islamic Art and Architecture,<br />
London: I.B. Tauris, 2001.<br />
Gutas, Dimitri, İbn Sina&#8217;nın Mirası, Çev. M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik<br />
Yayınları, 2021.<br />
İbn Sina, Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale, Çev. Ahmed Ateş, İstanbul:<br />
İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi, 1953.<br />
Andrew Chignell, Theological Aesthetic: God in Imagination, Beauty, and<br />
Art, Theology Today, 2001 .<br />
Katharine Gilbert, Everett ve Helmut Kuhn, A History of Esthetics: Revised<br />
And Enlarged, London: Thames and Hudson, 1. Baskı, 1956.<br />
L. E. Goodman, Avicenna, Arabic Thought And Culture, London: Routledge,<br />
1992.<br />
Puerta Vilchez, Jose Miguel, Aesthetics in Arabic thought: from pre-Islamic<br />
Arabia through al-Andalus, Ed. Consuelo L6pez-Morillas, Boston: Brill, 2017.<br />
Taşkent, Ayşe, Güzelin Peşinde, Farabi,<br />
İbn Sina ve İbn Rüşd&#8217;de Estetik,<br />
İstanbul: Klasik Yayınları, 2013.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/">İbn Sina Metafiziğinde Tanrı ve Güzellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ibn-sina-metafiziginde-tanri-ve-guzellik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emine Öğük &#8211; Mâtürîdî&#8217;nin Hikmetli Sözleri ve İlmi İzahları (Alıntılar)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 28 Mar 2024 07:09:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[Münazara]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26944</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Delillerin çokluğu (her zaman) gerçeği tüm yönlerden layıkıyla bilme imkânı vermez. (Mâturidi, Kitâbu&#8217;t-Tevhid, 195) Mâtüridi, delilleri en isabetli şekilde kullanarak düşünceleri temellendirmek gerektiğini, bunun için geçerli delillere ihtiyaç olduğunu söyler. Deliller bir fikri ispatlamada oldukça önemli olduğundan vazgeçilmez bir mahiyet arz ederler. Ancak Mâtüridi, bir iddiayı her açıdan destekleyen deliller olsa bile, her zaman [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/">Emine Öğük – Mâtürîdî’nin Hikmetli Sözleri ve İlmi İzahları (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-26945 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-198x300.jpg" alt="" width="198" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-198x300.jpg 198w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-600x911.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-768x1166.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800-674x1024.jpg 674w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/03/wi_800.jpg 800w" sizes="(max-width: 198px) 100vw, 198px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Delillerin çokluğu (her zaman) gerçeği tüm yönlerden layıkıyla bilme imkânı vermez.</p>
<p>(Mâturidi, Kitâbu&#8217;t-Tevhid, 195)</p>
<p>Mâtüridi, delilleri en isabetli şekilde kullanarak düşünceleri temellendirmek gerektiğini, bunun için geçerli delillere ihtiyaç olduğunu söyler. Deliller bir fikri ispatlamada oldukça önemli olduğundan vazgeçilmez bir mahiyet arz ederler. Ancak Mâtüridi, bir iddiayı her açıdan destekleyen deliller olsa bile, her zaman gerçekliklerin bütün çıplaklığıyla bilinmesinin mümkün olamayacağına vurgu yapar.</p>
<p>İstidlâli ve müşahedeye dayalı bilgi türü arasında ayrım yapan Mâtüridi bazı gerçekliklerin istidlâli yolla bilinmesinin söz konusu olamayacağını vurgular ve rü&#8217;yetullahın bu kapsamda olduğuna işaret eder. Diğer taraftan delillerin çokluğu her zaman bir fikrin doğru olduğunu ispat için yeterli değildir. Bazen batıl bir düşünce için de çeşitli deliller ortaya sürülebilmektedir. Aslolan delillerin çokluğu değil, delillerin sağlam oluşu ve geçerliliğidir. Bu nedenle sayısal çokluk tek başına yeterli bir değer taşımaz.</p>
<p>Matüridi&#8217;nin bu açıklamaları, hakikatin keşfinde delilleri ikinci plana ittiği şeklinde değerlendirilmemelidir. Zira o pek çok yerde delillerin önemine dikkat çekmekte ve ikna edici delillere rağmen inanmamakta direnen ve ispatlanan hakikatleri kabul etmeyen insanların kendilerine yazık ettiklerine işaret etmektedir.</p>
<p>Mâtüridi geçerli delillere rağmen insanların gerçekleri kabul noktasındaki zaaflarının nedenlerine ilişkin görüşlerini de paylaşır. Buna göre insanlar arasında inatçı olanlarla, körü körüne bir başkasına tabi olanlar her türlü bilgiye ve doğruluğunu kanıtlayan delillere karşı çıkarak kendi iddialarını tasdik etmeye devam etmektedir.</p>
<p>İnatçı kişiler, tam aksi yönünde deliller olmasına rağmen kulaklarını hakka tıkayarak kendi görüşlerindeki inatları yüzünden gerçeğe sırt çevirirler. Sırf başkalarını taklit eden kişi ise alternatif görüşleri kulak ardı edecektir. Çünkü onun nezdinde kendi taklit ettiği kişi dışında bir hakikat yoktur. Hakikat tamamen taklit ettiği kişinin söylediğinden ibarettir.”(Maturidi,Kitabu&#8217;t Tevhid,4)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Her işin ve fiilin bir oluş hakikati vardır, dünyada olmuşsa görülecektir, ahirette olmuşsa bilinecektir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/298)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Nefiy olumsuzlanan şeyi zihinden ve akıldan kaldırır, bu gerçekleşince de zihin ve akıl olumsuzlanan şeyi artık takdir edemez.</p>
<p>(Mâtüridi, Kıtâbü&#8217;t-Tevhid, 194)</p>
<p>İnsan olumsuz olarak kodladığı şeylere karşı mesafe koyar, o şeyler artık onun ilgi alanının dışına çıkar. Kişi olumsuz olarak algıladığı şeyi yok sayar ve zihninden siler/silmek ister. Bunu yaptığı durumda da olumsuzlanan şeyin gerçek değerini takdir edemez. Mesela insan bir başka kişiye karşı negatif bir kodlama yaptıysa, onun hakkında olumsuz düşüncelere sahipse, bu durumda o kişinin olumlu yönlerine karşı da kendisini kilitler. Artık onun meziyetlerini göremez hâle gelir. Bu durumda toptan kabul veya toptan ret gibi bir tavır çıkar ortaya. Bu tavır aslında doğru bir tavır değildir. İnsan gerçeğiyle de bağdaşmaz. Zira insan aslında hata ile malul bir varlıktır. Hatalarını en aza indirip onlardan uzaklaşmakla mükellef olmakla birlikte zaman zaman hata yapmaktan da tumüyle korunmuş değildir. Dolayısıyla hata yapan bir kişinin başkalarının hatalarına karşı da daha mütehammil olması beklenir. Hata ve kusurları fark edilen bir insana karşı gösterilmesi gereken tavır şöyle olmalıdır: Bu kişiye hatalarından uzaklaşması yönünde tavsiyelerde bulunmak, hataların aslında en çok da hata sahibıne zarar verdiğıni hatırlatmak, o kişiyi daha iyi insan olmanın yöntemleri hakkında düşünmeye davet etmek.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Münazaranın (fikri tartışma) usulu, gizli kalmış hususların ortaya çıkması ve hikmetin boyutlarının anlaşılması için araştırma yapmaktır.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü t-Tevhid, 233)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Zarar vermek, başkası için bir güzellik sebebi olsa bile, özünde kötüdür.<br />
(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 13/204)</p>
<p>Toplumda bir veya birkaç kişiye faydalı olan bir şey, eğer pek çok kişiye zarar veriyorsa, o şeyden uzak kalmak, her durumda umumun menfaatini gözetmek gerekir. Yine bir kişiye veya bir canlıya yahut da doğaya zarar vermek, bir başkası için güzellik sebebi olsa da kendi özünde iyi değildir. Özünde kötü olan bir şeyden insanlara iyilik gelmesini beklemek beyhude bir çaba olur. Bir şey zahirde iyi görünebilir. Aslolan o şeyin gerçekte ne olduğudur&#8230;</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Delil, kendi özünde delil olsa bile onu dikkate alıp kullanan kişi için geçerli olur, onu benimseyip kullanmayan için delil niteliği taşımaz, bilakis bir körlük ve şaşkınlık vesilesidir.</p>
<p>(Mâturidi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 1/31)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Benzeşme iki şeyin cevherleri, sıfatları ve hacimleri (had) açısından bir noktada birleşmesi demektir.</p>
<p>(Mâturidi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 194)</p>
<p>İki şey arasında bir benzerlik kurulabilmek için bu iki şey arasında çok yönlü bir mukayeseye ihtiyaç olduğunun altını çizen Mâtüridi, bütün yönlerden benzer olmayanın birbiriyle kıyas edilmemesi gerektiğini vurgular. Özellikle duyular âlem ve gayb âlemi arasında kurulan irtibatta bu farklılıklara dikkat edilmesi gerekır. Mâtüridi mevcut âlemin fizik ötesi âlemin varlığının delihi olduğunu ve tabiattaki mevcut varlıkların Yaratıcı&#8217;nın varlığına ve sıfatlarına kılavuzluk ettiğini söylemektedir.56 Ancak bu âlemler arasındaki ilişki bir benzerlik olarak değerlendirilmemelidir.</p>
<p>Mâtüridi burada söz konusu olan kılavuzluğu kâinatta bulunan atlık, uyum, acziyet ve noksanlık gibi unsurların kendi kendine meydana gelmemenin ve kendisi dışında bir yaratıcıya ihtiyaç duymanın belgeleri olarak değerlendirir. Dolayısıyla âlem Yaratıcı&#8217;nın mahiyeti hakkında değil, âlemin kendi kendine meydana gelmesinin mümkün olmadığı, bir yaratıcıya ihtiyaç duyduğu ve bu yaratıcının âlemin taşıdığı özelliklerin fevkinde bır varlık olduğu hakkında bilgi verir.”57 Şahid ile gayb arasındaki ilişkinin “kıyas” kavramı üzerinden değil “istidlâl” sözcuğü üzerinden yapılandırılması ve “kıyâsu&#8217;l-gaıb ale&#8217;ş-şahid” ifadesi yerine “ıstıdlal bı&#8217;ş-şâhıd ale&#8217;l-galb” nıtelemesinin tercih edilmesinin hikmeti de budur.</p>
<p>56 Maturidi, Kıtdbü&#8217;t-Tevhid, 26, 50, 51.</p>
<p>57 Matüridi, Kıtabüt-Tevhid, 50.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bir şeyin mukayesesi benzeriyle olur/ Bir şey benzeriyle kıyas edilir. (Mâturidi, Kıtâbu&#8217;t-Tevhid, 47)</p>
<p>Matüridi&#8217;ye göre her şey benzeriyle mukayese edilmelidir. Birbiriyle kıyas edilecek olan şeylerin benzer özellikler taşıması gerekir. Kıyas için zaten fıkıh usulünde illet benzerliği şartı gerekli görülmüştür. İki şey arasında ortak illet olmadan kıyas yapılamaz. Kadınla erkeği, elma ile armudu kıyas etmek doğru olmaz. Birbinne benzer özellikler taşıyan iki şey arasında kıyasta bulunmak esas olmalıdır. Mâtüridi&#8217;ye göre özellikle Allah ile insanları birbirlerıyle mukayese ederek bazı sonuçlar çıkarmak isabetli olmaz. Allah yaratıcı, kullar ise yaratılmış olma vasıflarını taşır. İnsanlar bir filli gerçekleştirirken belli amaçlara binaen bunu gerçekleştirirler. Mâtüridi&#8217;ye göre bunun sebebi ya bir zaran defetmek ya bır fayda temin etmek ya da herhangi bir ayıptan uzak kalmaktır. Oysa Allah hem bu vasıflardan munezzeh, hem de kâinatı bu gayeleri gerçekleştirmek için yaratmış değildir. Söz konusu fayda ve zarar durumu, muhtaç durumda olup derecesini yükseltmek ve değerini artırmak isteyen kimseler içindir.</p>
<p>İnsanlar bu gayeleri dikkate almadan iş yapsalar, fiillerinden dolayı ya bir dunyevi zarara ya da uhrevi mutsuzluğa maruz kalırlar. Oysa butün söz ve fiilleri isabetli ve bizatihi her şeyden müstağni olan Allah, fülini herhangi bir faydanın temini ya da bir zararın defi için gerçekleştirmez. Emri ve yasağı da bir menfaat temini veya bır zararın bertaraf edilmesi için değildir. Şu hâlde Allah ile diğer yaratılmışlar müstağni olma ve hikmet açısından çok farklı konumda olduklarından bunları birbirleriyle mukayese etmek doğru değildir * 58</p>
<p>58.Matüridi, Kitabü&#8217;t-Tevhid, 273.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Dininiz tek bir din, milletiniz tek bir millettir ki o da Islam&#8217;dır.</p>
<p>(Maturidi, Te&#8217;viltu&#8217;-Kur&#8217;ân, 10/35)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Eğer Allah&#8217;ı sever ve O&#8217;na boyun eğip itaat ederseniz, Allah yardımıyla ve düşmanlarınıza karşı desteğiyle sizin yanınızda olur. Ama eğer O&#8217;ndan yüz çevirir ve inatla karşı durursanız, hükümranlığı ve intikam almasıyla yanınızda olur.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtu&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/336)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Güzellikler, ancak iman ve tevhid inancı ile birlikte gelirse kalıcı olur ve mükâfat kazandırır, fakat imanla gelmezse o güzelliklerden yararlanmak ve mükâfat elde etmek söz konusu olamaz.</p>
<p>(Mâturidi, Te&#8217;vilâtu&#8217;Kur&#8217;ân, 13/1928)</p>
<p>Fiillerin en güzelini Allah&#8217;ın nzasına en layık olanı olarak kabul eden, imanı ve ibadetleri iyılık ve güzelliklerin elde edilme vesilesi gören ve imanı bütün iyilık ve güzelliklerden daha hayırlı bir amel olarak değerlendiren Mâtüridi84 için iman ve ibadetlerin iyi bir insan ve iyi bir kul olmada vazgeçilmez bır fonksıyonu vardır. Mâtüridi Allah&#8217;ın koyduğu sınırları aşanların veya aklın ve dinin kabul etmediğini yapmayı tercih edenlerin bu yaptıklarının çirkin bir fiil olduğunu ve bu nedenle akıl ve dın tarafından yasaklandığını ifade eder.“ 85</p>
<p>85.Mâturidi, Te&#8217;vilâtu&#8217;Kur&#8217;ân, 5/373,608<br />
86.Mâturidi, Te&#8217;vilâtu&#8217;Kur&#8217;ân, 2/428</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Dinin esası fiiller/davranışlar olmayıp inançlardan ibarettir. Şu sebeple ki inançlar, baskı ve hâkimiyetin kurulamayacağı değerlerdir; hiç kimse başkasının inancına hükmetme veya ona engel teşkil etme gücüne sahip değildir. Çünkü inançlar kalplerin fiilleridir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 593)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>İyiliklerin en üstün olanı imandır.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 620)</p>
<p>Mâtüridi imana büyük bir kıymet atfetmiştir. İyiliklerin en üstünü olarak vasfettiği iman için ayrıca “en büyük hayır” nitelemesinde bulunmuştur.'(Kitabu&#8217;t Tevhid,544) İmanın en büyük hayır (iyilik) olarak zikredilmesi, iman-ahlak bağına dikkat çekmesi açısından önem arz eder. İmanın iyilik olarak vasfedilmesi iman sahibi kişilerin de iyilik sahibi kişiler olduğu gerçeğini beraberinde getirir. Dolayısıyla Allah&#8217;ın insanlardan istediği en temel dini vecibe, aslında onların iyilik ve güzellik sahibi bir insan olmasıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Herhangi bir şey, bir sebep olmadan bulunduğu yerden ne düşer ne aşağıya iner ne de yukarı çıkar. Allah&#8217;ı ise herhangi bir şeyin aciz bırakması yahut O&#8217;ndan gizlenmesi yahut da O&#8217;nun isteğine engel olması ihtimali yoktur.</p>
<p>(Mâturidi, Te &#8216;vilâtu&#8217;l-Kur&#8217;ân, 13/24)</p>
<hr />
<p>İnsanlar peygamberlere tabi olup onların getirdikleriyle amel etselerdi, aralarında ayrılık, bölünme ve karışıklık doğma ihtimali olmazdı.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 79)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Hiç kimse, Allah Teâlâ&#8217;nın dünyadaki iyiliklerinin karşılığını ahirette mükâfat görecek şekilde hak etmiş değildir. Insanlara verilen mükâfat onlar bunu hak ettikleri için değil, Allah&#8217;ın lütfu ve ihsanı (ikram) sayesindedir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/284)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Allah insanları ahireti hatırlamaya teşvik eder. Çünkü ahiretin unutulması yaşama hırsı doğurur, yaşama hırsı mal düşkünlüğüne sevk eder, mal düşkünlüğü de cimriliğe neden olup kişiyi ibadetleri ve itaatleri yerine getirmekten alıkoyar.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 2/203)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Dinde kulun kurtuluşunun esası fiili sayesinde gerçekleşir. Allah&#8217;ın kulunun doğru olan fiili yapmasına vesile olan sebepleri yaratması, onun üzerinde engin lütuf ve ihsanının olduğunu gösterir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 199)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>İnsan sonucu fayda sağlamayan veya zarardan sakındırmayan bir fiili işlemeyi manasız bulur.</p>
<p>(Mâtüridi, Kıtâbü&#8217;t-Tevhid, 158)</p>
<p>İnsan fiillerini gerçekleştirirken fayda-zarar ilkesini göz önünde bulundurur. Sonucunun kendisine fayda sağlayacağını düşündüğü fiilleri yapar, zararlı olduğunu düşündüğü fiillerden ise sakınır. Kendisine zarar vereceğini bildiği kötülüklerden uzak kalmaya gayret eder. Bile bile zarara doğru sürüklenmek istemez. Mâtüridi insanların kendi inisiyatifleriyle baş başa kaldıkları durumda fayda sağlamayan işlere girişmediklerini, bunu yapan kişilerin ise ahmak ve cahil olmakla itham edildiklerini söyler.&#8221;151</p>
<p>Matüridi&#8217;ye göre bu, aslında insanca bir tutumdur. İnsanlar uzak veya yakın bir menfaat elde etmek için güçlüklere göğüs gerip gayret gösterirler. Allah da insanlara faydalı olan şeyleri emretmekte, zararlı olan şeylerden de onları sakındırmaktadır. Akıllı kişi de kendi yarar ve zararını bilen ve ona göre davranan kişidir. Ancak, küçük bir fayda için büyük kayıplar vermeyi göze alması isabetli olmaz. Bu nedenle küçük ve geçici çıkarlar elde etmek , için olması gerekenden taviz vermek, batıl ve yanlış yollara tevessül etmek isabetli bir tutum olmaz. Daha uzun vadeli, daha kalıcı faydalar elde etmek için çabalanmalıdır. Bu noktada en kalıcı fayda ahirete dönük olan ve Allah rızasına nail olmaya vesile olan faydadır.</p>
<p>151. Matüridi. Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 253.</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Sizden alınan servet hakikatte sizin değil başkasınındır, elinde başkasının malı bulunan birinin, sahibi gelip onu aldığında üzülmesi gerekmez.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 14/366)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bir şeyi başka bir şey için değil de sadece bozmak için yapıp kuran kimse abesle iştigal eden (boş iş yapmak) ve hikmetten uzak kalan kimsedir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 157)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Şahsi inançtan başka herhangi bir bilginin olmadığını benimseyen kimse, söylediği ve inandığı her şeyin gerçek olduğunu zanneder, kendi görüşüne muhalif olan fikirleri de inkâr eder.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 934)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bilgiye göre değil de kendi şahsi telakkisine göre düşünen kimse ile fikir tartışmasında bulunmanın bir anlamı yoktur.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 234)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Kaybettiklerinize üzülmeyiniz, fakat neden kaybettiğinizi anlamak için günahlarınıza bakınız&#8230; Sahip kılındıklarınıza da sevinmeyiniz, Allah&#8217;ın size karşı olan ihsanını fark ediniz.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vlâtu&#8217;-Kur&#8217;ân, 14/365)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Bütün iyilikler Allah&#8217;ın kulu üzerinde bir hakkı olduğu hâlde, Cenab-ı Hak, onlar üzerindeki nimetlerinin büyüklüğünü hatırlatan bu iyilikleri kendisine verilmiş olan bir borç olarak isimlendirmekte ve onları değerli kabul edip ödüllendirmektedir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 29/135)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Allah&#8217;ın namaz, zekât ve diğer ibadetleri farz kılmasının hikmeti şudur ki: Allah üstün kıldığı kullarına nimetlerini yaymış ve yeryüzündeki her şeyi onların emrine amade kılmıştır. Mesela namaz bedenindeki bütün yetenekleri son noktasına kadar kullanma imkânını bir araya toplar. Zorunlu olduğu bir ibadeti kendi irade ve tercihiyle yerine getirirken aynı anda şükrünü de eda etmiş olur.</p>
<p>(Mâturidi, Te&#8217;vilâtü&#8221;l-Kur&#8217;ân, 1/208-909)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Her kim başkasını içinde olgunluk ve iyilik bulunan bir şeye davet etmek isterse, yapması gereken önce onu şefkatle (rıfk) ve yumuşaklıkla davet etmesidir.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân, 17/33-34)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Sabır, kaybettiği şeyden ötürü nefsi sızlanmadan alıkoymaktır. Zaten kaybolanların tamamı Allah&#8217;a aittir ve insanlar nezdinde emanet konumundadır. Başkasının olan bir şeyin elden çıkmasına feryat etmenin bir anlamı yoktur.</p>
<p>(Mâtüridi, Te&#8217;vilâtü&#8217;-Kur&#8217;ân, 1/283)</p>
<p>&nbsp;</p>
<hr />
<p>Allah&#8217;tan batıl hak suretinde, hakkı da batıl suretinde görmekten bizi korumasını niyaz ederiz; zira O, güçlüdür, kâinatı yönetendir, kudretlidir.</p>
<p>(Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 356)</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/">Emine Öğük – Mâtürîdî’nin Hikmetli Sözleri ve İlmi İzahları (Alıntılar)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emine-oguk-maturidinin-hikmetli-sozleri-ve-ilmi-izahlari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cömertlik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/comertlik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/comertlik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Mar 2023 13:24:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[cömert olmak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Empati]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26275</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bize iyi gelen hasletlerimizden bahsetmeye devam edelim dilerseniz. Ruh sağlığımız ve cömertlik arasındaki ilişki hakkında neler söylersiniz? İnsanın iyilik halini artıran pek çok erdem var: Bağışlayıcılık, minnettarlık, merhamet ya da cömertlik gibi. İyi bir yaşamın ne olduğu konusunda her disiplin kendi içinde sorular sorup kendi yanıtlarını üretmiş. Salman Akhtar psikoloji disiplini kapsamın­da cömertlik üzerine [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/comertlik/">Cömertlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-26304 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1-300x144.jpg" alt="" width="342" height="164" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1-300x144.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1-600x287.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/03/comertlik2-702x336-1.jpg 702w" sizes="(max-width: 342px) 100vw, 342px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bize iyi gelen hasletlerimizden bahsetmeye devam edelim dilerseniz. Ruh sağlığımız ve cömertlik arasındaki ilişki hakkında neler söylersiniz?</strong></p>
<p>İnsanın iyilik halini artıran pek çok erdem var: Bağışlayıcılık, minnettarlık, merhamet ya da cömertlik gibi. İyi bir yaşamın ne olduğu konusunda her disiplin kendi içinde sorular sorup kendi yanıtlarını üretmiş. Salman Akhtar psikoloji disiplini kapsamın­da cömertlik üzerine yapılan çalışmalara gereken ilginin yeterince gösterilmediğini ifade ediyor.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[59]</sup></a> Oysa kadim kültür ve dinlerde in­sanlar her zaman cömert olmaya teşvik edilir. Psikoloji alanında bu konu üzerine hiç çalışma yapılmadığı söylenemez elbette. Bu alanda uzun yıllardır çalışan Kansas Üniversitesi’nden Daniel Batson’ın araştırmaları örnek olarak verilebilir. Batson’ın çalışma so­nuçlan bize, cömertlik söz konusu olduğunda içimizde taşıdığımız güçlü bir potansiyel olduğunu söylüyor.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Cömertliğin temel taşı, pek çok insani değerde olduğu gibi empati duygusudur. Empati sayesinde başkalarının acıları ya da sıkıntı- larıyla bağlantı kurar ve içimizin en derinlerinde onlara yardım etme motivasyonunu hissederiz. Bu sayede cömertlik varlığa bürünme fırsatı bulur. Cömert olabilmemiz için empati nasıl gerekliyse empati için de dikkat gereklidir. Sürekli yeni bilgilerin akışına maruz kal­dığımız bu hız ve bilgi çağında empati kurabilmek için dikkatimizi vermek kendi başına bir cömertlik eylemi haline gelmiş durumda­dır. Simone Weil&#8217;in meşhur ifadesiyle “Dikkat, cömertliğin en nadir ve saf formudur.&#8221; Dikkatimizi vermek, benim zannımca da cömertliğin en gelişkin hali olabilir zira verdiğiniz şey ne olursa olsun, kime ne vereceğinize karar verip harekete geçebilmenin ön şartıdır.</p>
<p>Benim de sıklıkla referans verdiğim, dikkatin empati kurmak ve yardım etmek konusundaki önemini gösteren bir çalışma var: Da- niel Goleman, <em>Social Intelligence</em> kitabında Princeton Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde öğrencilerle yapılan bu çalışmayı örnek ve­rir. 40 öğrenciye uygulamalı bir vaaz verecekleri söylenmiş ve her birine bir vaaz konusu verilmiş. Öğrenciler iki gruba ayrıldıktan sonra öğrencilerin yarısına, yolun kenarında muhtaç bir yabancıya yardım etmek için duran bir adamla ilgili <em>Incil&#8217;den</em> bir vaaz konusu verilmiş. Diğer gruba ise Incil’den rastgele bir vaaz metni verilmiş. Deneye katılanlara metinlerine çalışmaları söylenmiş. Sonrasında teker teker başka bir binaya geçip vaaz vermeleri istenmiş. İlginç olan şudur ki, vaaz verecekleri binaya geçerken aynı kıssadaki gibi muhtaç bir adam binaların arasında onları beklemekteymiş. Peki katılımcılar o muhtaç kişiye yardım etmişler mi dersiniz? Cevap: Hayır. Neden yardım etmedikleri sorulduğunda da vaaz verecekle­ri için çok acele ettiklerini ve o adama yardım edecek kadar vakit­lerinin olmadığını söylemişler.</p>
<p>Goleman, ilahiyat öğrencilerinin muhtaç birine yardım etme­meyi seçmelerinin onların zihnindeki sistemle ilgili olduğunu söy­lüyor. Zaman baskısı altında olduğumuzda çevremizde olan bitene yönelik dikkatimiz kısıtlanır. Bu da yardımda bulunabilmemiz için gereken empatiyi göstermemize engel olur. Etrafımızdaki insan­lara karşı cömert olabilmemiz için tüm dikkatimizi onlara yön- lendirebilmemiz gerekir. Eğer dikkatimiz modern hayatın zaman örgütlenmesinde olduğu gibi görevler, telaşlar ya da başka dikkat dağıtıcılar yüzünden bölünürse yardım etme olasılığımız düşer. Goleman, hızlı bir biçimde akan şehir yaşamında bir tür trans halinde yaşadığımızı ve diğer insanları fark etmekte güçlük çektiğimi vurgular.61 O yüzden vermeye önce dikkatimizle başlamamız iyi bir yol olacaktır.</p>
<p>Cömertliğin çok sayıdaki faydalarından biri, cömertlik saye­sinde beynimizin haz ve sosyal bağlantıyla ilişkili bölümlerinin harekete geçmesidir. Bu esnada salgılanan endorfin, ruh ve beden sağlığımıza olumlu katkı sağlar.</p>
<p>Rekabet günümüz kapitalist toplumlarının en önemli düsturlarından birisi. Büyük olan küçüğü, hızlı olan yavaşı yutuyor. İpi önde göğüslemek, vakti nakde çevirebilmek, “sınırsızca büyümek” en önemli başarı ölçütleri arasında sayılıyor. İnsan zamana hük­medemiyor, zaman insanı kovalıyor. İç âlem ile dış âlem arasında­ki uçurum büyüyor. Belki sormamız gereken soru şu: Kazanırken neyi kaybettim? Telaş içinde yaşamak hem kendimize gösterdi­ğimiz şefkati hem de başkalarıyla hemdert olabilme yeteneğimi­zi törpülüyor. Bencilliğin şaha kalktığı toplumlarda merhamet ve empati birer ilaçtır. Durup kendimize ve dünyaya sükûnetle baka­bilmeyi gerektirir. Başarının modern ölçütlerini sorgulamayı, mo­dem uygarlığın “faydasız” saydığı etkinliklere daha fazla zaman ayırmayı gereksinir. Dünya daha güzel bir yer olacaksa kamusal iyiyi bireysel iyinin önüne koyabilen insanlar sayesinde olacaktır.</p>
<p><strong>Cömert olabilmek için önce dikkatimizi vermemiz gerektiğini söylediniz. Sonrasında neler verebiliriz cömert olabilmek için?</strong></p>
<p>Bu sorunun yanıtı, kıymet verdiğimiz her şey olacaktır. Dikkatiniz, zamanınız, paranız, bilginiz, sevginiz. Vermeye nereden başlayacağı­nız da önemlidir. Yakından başlamak daha iyidir. Hatta en yakınınız­la başlamak&#8230; Yani vermeye kendinizden başlayın. Kendinize karşı verici olduğunuzda başkalarına verme kapasiteniz de artacaktır. Bi­lirsiniz, uçak yolculuğunun başında güvenlik için yapılan bilgilendirme anonsları vardır. Herhangi bir riskli durumda oksijen maskele­ri devreye girecektir. Böyle kritik bir durumda önce kendi maskenizi takmanız salık verilir. Zira siz kendinizde olmaz, bitkin ya da muhtaç durumda kalırsanız başkasına yardım etme gücünü ve fırsatını hiç bulamazsınız. Başkalarına da yük olursunuz. Elbette bu, oksijen mas­kesini kendinize takıp tüm oksijeni tek başınıza tüketmek, bencil ol­mak ya da başkalarına yardım etmemek anlamına gelmez.</p>
<p>Ayrıca kişinin ihtiyaçlarını dile getirmesi ve kırgınlıklarını pay­laşması yahut bu konularda destek alması kendine karşı cömert dav­ranmasının bir başka yansımasıdır. Bu söylemesi kolay, uygulaması zor bir tutum. Azim Jamal, bazı insanların almakta güçlük çektiğine işaret ederek her insanın vermeyi öğrenmek kadar almayı da bilmesi gerektiğini vurguluyor.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[62]</sup></a> Almak ve vermek madalyonun iki yüzü gi­bidir. Zira sürekli almak ve hiç vermemek kadar almaktan kaçınarak biteviye vermek de bütünlükten yoksun bir hal. Halil Cibran’ın <em>Er­miş</em> kitabında söylediği gibi: “Cömertlik, yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır.”<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[63]</sup></a></p>
<p><strong>Kendimize karşı cömert olmayı öğrenmek ya da bu yönümüzü geliştirmek için neler yapabiliriz? Birkaç pratik öneri paylaşabilir misiniz?</strong></p>
<p>Cömert olurken kendi iyilik halimizi gözetebileceğimiz birçok şey yapmak mümkün. Bu yolda adım atmak için hayatınızda zayıf olan ya da daha güçlü olmasını istediğiniz taraflarınızın bir listesini yap­mayı deneyebilirsiniz. Belki de olumsuz sonuçlar barındıran güçlü yönleriniz var ve onları biraz değiştirmek istiyorsunuz. Bu liste saye­sinde öncelikle sorunlarınızı tanımlamış olursunuz. Böylece varmak istediğiniz hedef için bir yol haritası çizmek mümkün hale gelir.</p>
<p>♦</p>
<p>İkinci adım ise, hedeflerinize ulaşmak için izleyeceğiniz yolda net ve küçük adımlar planlamak. Küçük adımlar hem harekete geçmenizi hem de ilerledikçe kendinizi teşvik edebilmenizi sağlar. Hayatlarınızı iyileştirmek için çabalamanın kendiniz ve çevreniz üzerinde nasıl bir domino etkisi yaratacağını görmek kim bilir ne kadar ilham verici olacak&#8230;</p>
<p>En yakınlarımızdan başlayarak, giderek genişleyen dairelerle bir cömertlik iklimi yeşertmeliyiz. Ailemize, sevdiklerimize, çev­remize, ülkemize, dünyaya&#8230; Eşinize karşı müşfik olun. Şefkat ilişkiyi zenginleştirir, derinleştirir. Onun hikâyesini öğrenin zira bir insanın hikâyesini bilmek onu anlamayı ve ona şefkat göster­meyi kolaylaştıracaktır. Bir kişinin yaptığı her davranış için bir nedeni vardır. Nedenleri bilmek, muhatabınızı anlamanıza ve ona şefkat göstermenize yardım eder. Zaman zaman evli çiftler, çocukları dünyaya geldikten sonra anne baba rollerinin ağırlığı altında, sevmiş oldukları insanı unuturlar. İlişkinizi daha iyi hale getirmek istiyorsanız birbirinize neler verebileceğinize bakın. Ön­celikle eşinize zaman ayırın, ona tüm dikkatinizi vermeyi dene­yin. Telefon gibi dikkat dağıtıcı uyaranlardan uzak kalacak şekil­de birbiriniz için özel zamanlar tayin edin. Bu şekilde konuşmak istediğiniz konuları paylaşmak için de uygun zamanlarınız olur. Aksi halde sorunlar hazırlıksız olduğunuz, yorgun olduğunuz ya da zihninizin meşgul olduğu zamanlarda gayrı ihtiyari bir şekil­de patlak verir ve çözüm zorlaşabilir. Eşinize karşı daima açık ve dürüst olun. Dürüst olmak incinme riskini de içinde barındırır, o yüzden kolay değildir. Lâkin dürüstlük olmadan gerçek ve sağlam bir ilişki kurulamaz. Dürüstlük, derin ve otantik bir ilişki geliştir­menin temelinde yer alan bir niteliktir. Aksi halde ilişkilerin ana unsuru olan güven oluşmaz.</p>
<p>Sevginizi her vesile ile cömertçe gösterin. Sevgi pasif değil aktif bir eylemdir, gizli sevgi nekesliktir. Sevgiyi göstermenin bin bir yolu var, muhatabınızın istek ve ihtiyaçlarına göre gösterin sev<u>giniz</u>i Bunu sık sık yapmalısınız. “Ne kadar sıklıkla?” diye soruyor olabilir­siniz. Dr. John Gottman’ın -ki kendisi önde gelen ilişki uzmanlarından biridir- buna bir cevabı var.64 Gottman’ın uzun süreli ve mutlu evlilikler üzerine yaptığı çalışmalardan faydalanmak istiyorsanız, işte size ilişkideki dengeyi sağlamak için bir oran: Eşinize söylediğiniz her bir olumsuz şey için beş olumlu şey söyleyin ya da yapın. Böylece tatminkâr ve sağlam bir ilişki yaşayabilirsiniz. Daha da iyisi, olumsuz şeyler söylemek ya da yapmaktan vazgeçmek olacaktır.</p>
<p>Mutlu çiftlerin sırlarını paylaştığı belgeselde çiftler ekip olmanın önemini vurgulamışlardır.<sup><a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[65]</a></sup> Çiftlerden birinin sevgisi azaldığında diğeri devreye girmiş. Ne güzel değil mi? Eşlerden birinin sevgisi ya da enerjisi azaldığında diğeri ilişkiyi sağlığına kavuşturmak için elinden geleni yapıyor. Bu noktada ilişkilerin bir uzlaşma sanatı ol­duğunu hatırlamak yararlı olacaktır. Başarılı bir ilişkide her iki taraf da uzlaşma taraftarı olmalıdır. Bir taraf sürekli ve fazlaca verirken diğeri çok alır ya da çabalamazsa denge bozulur. Sürekli veren ve tükenen taraf ilişkiyi sona erdirmek isteyebilir. Evliliklerde tüken­me, hep veren ama hiç alamayan insanların hazin bir uğrağıdır.</p>
<p>Eşinizle arkadaş olun. Eşlerin birbiriyle arkadaş olması, birlikte zaman geçirmekten keyif alması, beraber eğlenmesi evliliğin ömrü­nü uzatacaktır. Bu bir rastlantı sonucu ya da şans eseri gerçekleş­mez. Nasıl her arkadaşlık enerji, çaba ve özen gerektirirse eşinizle olan ilişkiniz de aynı şekilde özen, çaba ve enerji ister. Uzun süren evliliklerin sırrı, karı kocanın birbiriyle arkadaş olabilmesidir.</p>
<p><strong>Çocuklarımıza karşı nasıl cömertçe davranabilir ve onlara cömert olmayı nasıl öğretebiliriz?</strong></p>
<p>Çocuk hayattaki en kıymetli hediyedir. Anne baba olmaya karar verdiğimiz andan itibaren onları dünyaya biz davet etmiş ve sorum­luluklarını da biz üstlenmiş oluruz. Çocuklarımızın yemek, içmek ve barınmak gibi fiziksel ihtiyaçları yanında, duygusal birtakım ihtiyaçları da var. Sağlıklı bir şekilde büyüyüp olgunlaşabilmeleri için çocukların güven, örneklik, bağımsızlık ve keşif gibi duygusal ihtiyaçlarını da dikkate almalıyız.</p>
<p>Onlara vereceğimiz zaman ve dikkat, çocukların sağlıklı gelişe­bilmeleri için çok önemlidir. Her çocuk aidiyet, ilgi ve şefkat ister. Onlarla geçirdiğiniz anlamlı zamanlar aranızdaki bağı güçlendirir, çocukların kendilerini ailenin değerli bir ferdi olarak hissetmele­rine katkı sağlar. Üstelik paylaştığınız her şey onların aidiyet duy­gularını da güçlendirecektir. Çocuklarınıza karşı cömert olun ve onlara cömert olmayı öğretin. Mesela çocuklarınıza harçlık ver­mek cömertlik becerilerini güçlendirmek için bir fırsattır. Böyle- ce onları, harçlıklarının belli bir yüzdesini başkalarına vermeleri için teşvik edebilirsiniz. Harçlıklarını farklı yüzdelerde de olsa bölümlere ayırmaları hem dikkatli para harcamayı hem tasarruf etmeyi hem de bağış yapmayı öğrenmelerini sağlar. Böylece para yönetimini de erken bir zamanda sizden en doğru şekilde tecrübe ederek öğrenebilirler.</p>
<p>Çocuklara cömert olmayı öğretmenin başka birçok yolu vardır. Önce siz kendi arkadaşlarınıza ve tanımadığınız insanlara cömert­çe yaklaşın ki çocuğunuz sizi olumlu bir örnek olarak model al­sın. Sosyal destek programlarına katılın. Bu programlar vesilesiyle çocuklarınızla sosyal sorumluluğun neden önemli olduğunu ve nasıl yapılabileceğini konuşun, tartışın ve yeni öneriler geliştirin. Sık sık onların bu konulardaki görüşlerini sorun. Bu iletişim hali bir sorgulama şeklinde olmamalı, karşılıklı bir sohbet içinde ger­çekleşmeli. Sürekli sizin soru sorduğunuz, çocuklarınızın ise yanıt ürettiği bir iletişim ya da onlara ne yapmaları gerektiğini dikte et­tiğiniz konuşmalar sağlıklı değildir. İletişimde karşılıklılık esastır. Bir konuşun üç dinleyin. Onların kendilerini cömertçe ifade etme­lerine izin verin. Siz de cömertçe dinleyin.</p>
<p>Çocuklarınızı dünyada neler olduğundan, yeryüzünün başka yerlerindeki insanların çetin yaşam koşullarından haberdar edin. Siz ve çocuklarınız muhtemelen dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlara sahipsiniz. Çocuklarınızın bunu fark etmesi­ni sağlayın. Çocuklarınızın değer verdiği alanları öğrenin ve ortak bir paydada buluşmak için onların ilgi alanlarından birinde siz de yer alın. Çocuklarınızın empati ve cömertlik gibi erdemlere sahip olmaları, zorluklarla karşılaştıklarında daha güçlü ve daha sağlık­lı bireyler olmalarına yardımcı olacaktır. Bu da bir anne babanın çocukları için yapabileceği en cömert eylemdir. Ebeveyn olarak görevimiz; onların güçlü, bağımsız, sağlıklı bireyler olarak geliş­melerine hizmet etmektir.</p>
<p><strong>Peki cömertçe davranırken nelere dikkat etmeliyiz, mesela ne kadar vermeliyiz ya da nasıl vermeliyiz?</strong></p>
<p>Bu soruyu muazzam bir kadını örnek vererek cevaplamak isterim. Fransız filozof Simone Weil’den bahsediyorum. İhtiyaç sahibi biriy­le karşılaştığında o kişinin gereksinimlerine göre ve kendi olanakla­rı elverdiği ölçüde veren bir mistik, bir modem zaman azizesi ken­disi. Yoksulluk sınırında yaşıyor ve kazandığını ihtiyacı olanlarla paylaşmak konusunda oldukça cömert davranıyor. Verme eylemini öyle zarif bir şekilde gerçekleştiriyor ki, bu durum başlı başına bir ders niteliğinde. Elindeki paranın kendisine ait olmadığım belirt­mek ve alan kişinin de alma konusunda bir tereddüde düşmemesi için şöyle diyor: “Eğer bu parayı sana verirsem onu başkalarına ver­diğim hissine kapılmam zira para su gibidir. Ne zaman biraz fazla olsa kendiliğinden akmalıdır.” <a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[66]</sup></a> Tevazünün eşlik ettiği bu yakla­şım, verme eyleminin, alan ve veren arasında yaratabileceği iktidar oyunlarının da önüne geçer. Alan kişi kendisini eksik ya da borçlu hissetmez. Veren ise sadece yapılması gerekeni yapmaktadır.</p>
<p>Cömertlik sadece zamanınızı ya da paranızı vermekle de sınırlı değildir. Niyetinizi vermek de bir cömertlik girişimidir. Örneğin Charles Darwin, bir kitabı okuduğunda ilk olarak o esere sempa­tiyle yaklaşırmış. İkinci okuması sırasında elindeki metni kritik ederek okurmuş.<sup>67</sup> Darwin, bu okuma yaklaşımının kendisine bir­çok fayda sağladığını teslim edenlerden. Modern çağın şafağında beliren ilginç ruhlardan biri, Nietzsche de aynı şekilde “İyi oku­mak; yavaşça, derinlemesine, dikkat ve ihtiyatla, ardında yatanı dü­şünerek, kapılan açık bırakarak, nazik parmak ve gözlerle okumak demektir,” diyerek tanımlıyor derin ve yönelim yüklü okumayı. Birine onu dinlemek için tüm bedeni ve ruhuyla dönmek gibidir bu açık yumuşak ahenkli okuma, birbirimizin düşüne düşmemizi sağlar. Tevazünün eşlik ettiği bu cömert yaklaşım sayesinde, söz konusu olan bir kitaptan, bir çocuktan veya bir hayvandan -ne olduğu hiç fark etmez- her zaman öğrenilecek bir şeyler vardır. Cömert yaklaşımın alameti, bir başkasını ya da bir şeyi değerlen­dirirken tüm iyi niyetimizi karşılaştığımız varlığa yönlendirmektir. Böylece son okuduğumuz kitap en güzel kitap haline gelir, son konuştuğumuz insan en harika insana dönüşür. Cömertlik, içine girdiği her şeyi bambaşka bir hale getirebilecek güce sahiptir.</p>
<p>İnsanın vermek için çok büyük bir kapasitesi ve cömertçe pay­laşabileceği pek çok değeri var ve vermenin de sayısız biçimi. Cö­mertlik sadece maddi sermayemizle sınırlı değil. Mesela çalışan bir annenin bebeğine bakmasına yardımcı olmak, ihtiyacı olan biriyle bilgi alışverişinde bulunmak, yalnız ya da hasta birini ziyaret et­mek, çevremizdeki insanların halini hatırını sormak, zorluk için­deki birini cesaretlendirmek de cömertliğe dahildir. Birçok yolla bizi zenginleştirebilecek zengin bir erdemdir cömertlik.</p>
<p>Verdiğiniz şey ne olursa olsun kayıtsız şartsız vermek de çok önemlidir. Karşılıksız verip vermediğimizi görmek için basit bir deneyden yararlanabiliriz. John Stepper cömertliğin karşılıksız olup olmadığını anlayabilmemiz için bir deney önerir.<sup>68</sup> Bu dene­yin adı, “Kapı Tutma Deneyi”dir. Bu deneyi uygulamak için bir an durup arkamızdan gelen kişiye kapıyı tutalım, bu davranış kar­şısında o kişi bize teşekkür etmezse kendimizi nasıl hissederiz?</p>
<p>İnsanların çok kaba olduğuna kanaat getirip bir daha kimseye kapı tutmamaya mı karar veririz yoksa küçük de olsa cömert bir davra­nış yaptığımız için kendimizi mutlu mu hissederiz? Birini borçlan­dırmak, onu bu şekilde kontrol etmeye çalışmak ya da birini manipüle etmek için vermek gibi&#8230; Sonuç olarak, ne verdiğiniz kadar neden ve nasıl verdiğiniz de önemlidir. İbn Sina’ya isnat edilen şu sözdeki gibi: “İyiliğin şartı beştir: Tez olmalı, gizli olmalı, gözde büyütülmemek, sürekli olmalı ve yerini bulmalı.”</p>
<p>Cömertliğin sosyal faydaları su götürmez ancak etkileyici şekil­de cömertlik sayesinde beynimizin haz ve sosyal bağlantıyla ilişkili bölümleri harekete geçiyor, bu esnada salgılanan endorfin ise ruh ve beden sağlığımızı olumlu yönde etkiliyor. İlk karşılığı iyilikten önce alıyoruz.</p>
<p>Yapılan iyiliğin karşılığını beklemek ise bu güzel davranışı cö­mertlikten başka bir şeye dönüştürebilir. J. J. Rousseau’nun <em>Emi­lendeki</em> şu satırları oldukça manidardır: “Bize iyilik yapan herkesi severiz; bu, ne kadar da doğal bir duygudur! Nankörlük insanın yüreğinde değildir ama çıkar oradadır, nankör minnettarların sa­yısı çıkarcı iyilikseverlerin sayısından daha azdır. Eğer armağanla­rınızı bana satmak istiyorsanız fiyat konusunda pazarlık yapanın ama bunları bağışlar gibi yapıp da daha sonra saptadığınız fiyat üzerinden satmak isterseniz o zaman hile yapmış olursunuz. Ar­mağanları paha biçilmez yapan, bedelsiz verilmiş olmalarıdır. Yü­rek yalnızca kendi yasalarına uyar; onu bağımlı kılmak istemekle özgür, özgür kılmakla da bağımlı kılmış olursunuz.” Cömertliğin bizi nasıl ışıltılı bir erdemle ve iyicillikle sarıp sarmaladığını gör­dükçe insanlar da bu kıymetli haslete sahip olmak isteyeceklerdir, kendimiz için peşinen aldığımız karşılık dışında, belki en değerli armağanı budur.</p>
<p>Dünyada her şey zıddıyla kaim. Cömertlikten bahsedip de cimrilikten bahsetmemek olmaz, cimriliğin de farklı türleri var. “Cimri, servetini batırmak korkusuyla elindekileri vermeyen de­ğil, senin sunduğun karşısında yüzünün ışığını esirgeyendir. Sen tohumlarını attığın zaman güzelleşmeyen toprak cimridir,” diyor</p>
<p>Saint-Exupury. Başkalarına vakit, dikkat ya da çaba harcamamak bunlardan birkaçı. İyiliklerimizi yeryüzünden esirgemek, insanları güler yüzümüzden mahrum etmek veya kendi uygarlığını diğer uygarlıklardan üstün görmek de bir tür cimriliktir. Bunlara dünya kaynaklarının adaletsiz bir şekilde bölüşülmesine bir itirazımızın olmamasını da katabiliriz, bu bile bir tür cimriliktir. Kronik cimri­lik dikkate alınması gereken ciddi bir sorundur ve cimrilik sadece finansmanla da sınırlandırılamaz.<sup>6</sup>*</p>
<p style="text-align: center;">Cömert yaklaşımın alameti, bir başkasını<br />
ya da bir şeyi değerlendirirken tüm iyi<br />
niyetimizi karşılaştığımız varlığa<br />
yönlendirmektir. Böylece son okuduğumuz<br />
kitap en güzel kitap haline gelir, son<br />
konuştuğumuz insan en harika insana<br />
dönüşür.</p>
<p class="text font-medium truncate text-20">Kemal Sayar,RabiaYavuz &#8211; Kendi Özünü Bil,syf:183-193</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[59]</a> Akhtar, S., <em>Good Stuff: Courage, Resilience, Gratitude, Generosity, Forgiveness, and Sacri- fice,</em> Rowman &amp; Littlefield Publishers, Washington, 2014</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[60]</a> Batson C. D., Schoenrade, P. ve Ventis Karry W., Din ve <em>Birey, Sosyal Psikolojik Bir Yakla-şım,</em> Çev. Ali Kuşat, Prof. Dr. Abdulvahap Taştan, Kimlik Yayınlan, İstanbul, 2017</p>
<p>61.Goleman, D., <em>Social Intelligence,</em> Ban tam Press, Londra, 2007</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[62]</a> Jamal, A. ve McKinnon, H., <em>The Power of Giving: How Giving Back Enriches Us Ali,</em> Tarc- herperigee, New York, 2009</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[63]</a> Cibran, H., <em>Ermiş, Çev: Ayşe</em> Berkıay, İş Kültür Yayınlan, İstanbul, 2014</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[64]</a> Jamal, A. ve McKınnon. H., The Povvrr <em>of Giving: How Giving Back Enriches Us Ali, </em>Tarcherperigee, New York City, 2009</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[65]</a> A.ge,</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[66]</a> Tuan, Y, <em>Human Goodness,</em> Uıüversîty of Wisconsin Press, Wisconsin, 2008</p>
<p>67.Jamal, A. ve McKınnon. H., The Povvrr <em>of Giving: How Giving Back Enriches Us Ali, </em>Tarcherperigee, New York City, 2009</p>
<p>68.Stepper.J.Working Out Loud:The Circle Woorkbook,Page Two, Vancouver,2020</p>
<p>69.Akhtar, S., <em>Good Stuff: Courage, Resilience, Gratitude, Generosity, Forgivcness, and Sacri- fice,</em> Rowman &amp; Littlefield Publishers, Washington, 2014</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/comertlik/">Cömertlik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/comertlik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mâtürîdî&#8217;nin Hikmet Merkezli Kötülük Analizi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/maturidinin-hikmet-merkezli-kotuluk-analizi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/maturidinin-hikmet-merkezli-kotuluk-analizi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 28 Jun 2022 15:43:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İmtihan]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[ceza]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Mansûr el-Mâtürîdî]]></category>
		<category><![CDATA[kötülüğün kaynağı]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[kötülük mahiyeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26042</guid>

					<description><![CDATA[<p>Emine ÖĞÜK* Giriş Geçmişte insanoğlunun çözümünü aradığı karmaşık ve köklü sorunlardan biri kabul edilen kötülük sorunu önemli tartışma­lara neden olmuş, günümüzde devam eden sosyal olayların be­raberinde getirdiği münakaşalarla bu etkisini devam ettirmiş­tir. Dünyada yaşanan felaket, katliam, şiddet, savaş, işkence, soykırım, sömürü, açlık, çevre kirliliği, deprem ve sel gibi âfet­ler ve salgın hastalıklar şeklinde tezâhür ederek, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maturidinin-hikmet-merkezli-kotuluk-analizi/">Mâtürîdî’nin Hikmet Merkezli Kötülük Analizi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-26068 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/images-300x96.jpg" alt="" width="478" height="153" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/images-300x96.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/06/images.jpg 396w" sizes="(max-width: 478px) 100vw, 478px" /></p>
<p>Emine ÖĞÜK*</p>
<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Geçmişte insanoğlunun çözümünü aradığı karmaşık ve köklü sorunlardan biri kabul edilen kötülük sorunu önemli tartışma­lara neden olmuş, günümüzde devam eden sosyal olayların be­raberinde getirdiği münakaşalarla bu etkisini devam ettirmiş­tir. Dünyada yaşanan felaket, katliam, şiddet, savaş, işkence, soykırım, sömürü, açlık, çevre kirliliği, deprem ve sel gibi âfet­ler ve salgın hastalıklar şeklinde tezâhür ederek, insanoğlunun yaşamını tehdit eden olaylar büyük acı ve yıkımları berabe­rinde getirmiştir. Bu tahribatların varlığı, kötülük sorununun fitilini ateşleyerek tekrar tartışma zemini bulmasına ortam hazırlamakta, hatta fikir planında ateistlerin Allah&#8217;ın varlığını inkârlarının en büyük argümanlarından birisini oluşturmakta­dır. Ateistlerin geliştirdiği argümanlara göre, eğer Tanrı varsa ve her şeyi biliyorsa, kötülüğün ortaya çıkma nedenlerini de bilecektir; eğer iyi bir varlık ise, kötülükleri önlemek isteye­cektir; eğer her şeye kadir ise, onların vukûunu önleyebilecek­tir, dolayısıyla da kötülükler tezâhür etmeyecektir.<sup>1</sup> Görüldüğü üzere kötülük sorunu, Allah&#8217;ın sıfatları ile yeryüzünde bulunan kötülükler arasındaki ilişkiyi kavrayamama ve kötülüklerin varlığının iyi, âdil, merhametli, her şeyi bilen ve her şeye kâdir bir Tanrı anlayışı ile uzlaştıramama sorunudur.<sup>2</sup></p>
<p>Mâtürîdî&#8217;nin (ö. 333/944) eserlerinde kötülük konusu, sistematik olarak ele alınıp işlenmemiş, onun konuyla ilgili görüşleri eserlerinde dağınık bir şekilde yer almıştır. Mâtürî­dî&#8217;nin kötülüğe bakışıyla kötülüğü Tanrı&#8217;nın varlığını tehdit eden bir sorun olarak kabul edenlerin bakışı arasında önemli farklılıklar vardır Bu fai klılık hem kötülük algısında hem de var olan kötülükleri yorumlama biçiminde kendisini gösterir. Bu itibarla Mâtürîdî&#8217;nin kötülüğe yaklaşım şeklinin tespiti, kötülük sorununa birebir cevap oluşturmaktan ziyade, bu so­runun çözümüne destek sağlama anlamında katkılı olacaktır.</p>
<p>Mâtürîdî&#8217;nin kötü/şer kavramına yüklediği anlamı muka­bili olan iyi/hayır kavramından ayırarak tespit etmek isabetli olmaz, Hayır-şer, fayda-zarar, güzellik-çirkinlik, hak-batıl gibi birçok kavramla ilgili olarak tartışma konusu yapılan mesele­ler genel manada iyi ve kötü kavramları çerçevesinde değer­lendirilmeye müsaittir. Çünkü iyi ve kötü kavramları ıstilâhî mânada diğerlerini de kapsamaktadır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Kötülük algısı, kötülük realitesinin olup olmadığı, varsa bu kötülüklerin kaynağı ve hikmetinin ne olduğu, dış dünyada hangi tür kötülüklerin bulunduğu, ahlâkî kötülüklerin insa­nın irâdî sorumluluğu ile ilişkisi, dış âlemde yaşanan doğal felaket, kıtlık, kuraklık, musibet ve acıların bir kötülük olarak telakkisinin imkânı/imkânsızlığı, son olarak da bu felaketle­rin Tanrı&#8217;nın bir cezalandırması veya bir ibreti, dersi, imti­hanı ya da cezası olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği gibi sorulara verilen cevapları da etkilemektedir. Meselâ tabiatta fiziksel açıdan var olduğunu düşündüğü eksiklikleri kötülük sayan bir kişinin kötülük konusunu Tanrı&#8217;nın varlı­ğını tehdit eden bir sorun olarak değerlendirmesi çok daha kolaydır. Çünkü tabiatta fizikî kötülüklerin mevcudiyeti kabul edildiği durumda bunun birinci derecede irtibatlandırıldığı varlık Allah olacaktır. Çünkü doğal afetler, deprem, sel, salgın hastalık, sakat doğumlar, zararlı hayvanlar birer kötülük ola­rak vasfedildiğinde bunların yaratıcısıyla daha doğrudan irti- batlandırılması çok daha kolay olmaktadır. Bu başlıklar hak­kında da ön plana çıkan görüşlere temas ederek, Mâtürîdî&#8217;nin yaklaşımını belirlemek gerekmektedir:</p>
<p><strong>Kötülüğün Mâhiyeti ve Mâtürîdî&#8217;nin Kötülük Algısı</strong></p>
<p>Şer veya kötülük kavramı tarih boyunca çeşitli şekillerde ta­nımlanmıştır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[4]</sup></a> İslâm düşüncesinde hayrın zıddı olarak görü­len ve çirkinlik, habislik gibi anlamlara gelen &#8220;kötülük/şer&#8221; kelimesi<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[5]</sup></a> bu dünyada yerilmeye, ahirette ise ceza görmeye sebep olan şeydir.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[6]</sup></a> Kur&#8217;ân&#8217;da iyilik anlamında kullanılan ma­ruf ve ihsan kavramlarının karşılığı olan kötülük, <em>seyyie,<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup><strong>[7]</strong></sup></a></em> sû&#8217;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[8]</sup></a> ve münker<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[9]</sup></a> gibi kavramlarla da ifade edilmekte ve daha zi­yade İslâm dininin getirdiği esaslara uygun olmayan söz ve davranışlar için kullanılmaktadır.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[10]</sup></a> Kötülük anlayışı yaratılış itibariyle farklı olan cins ve türlere göre de değişmektedir. Mesela insan için iyi olanla hayvan için iyi olan her zaman birbiriyle örtüşmez. Hatta bu durum aynı cins varlıklar ara­sında bile farklılık gösterebilir.</p>
<p>Mâtürîdî, şirk, küfür, dalâlet, iblis, cehalet, bilgisizlik, zulüm ve hikmetsizlik gibi hususları kötülük cinsi olarak saymakta; iman, tevhid, adi, hikmet ve iyi davranışları güzel kabul et­mektedir. Mâtürîdî&#8217;nin hayırların en büyüğü ve faziletlisi ola­rak kabul ettiği iman, işleri sonuca bağlayarak aydınlatan ve engelleri ortadan kaldıran bir nurdur. Buna göre bir şeyin iyi ve kötü hükmünü almasında Allah tarafından emredilip ya­saklanmasının büyük rolü vardır.<sup>11</sup> Mâtürîdî iyiliklerin yaratı­lışa uygun davranmaktan, kötülüklerin ise yaratılış gâyesine aykırı hareket etmekten kaynaklandığını ifade etmiştir.<sup>12</sup></p>
<p>Mâtürîdî&#8217;nin kötülüğün mahiyeti konusundaki görüşleri, kötülüğün ademiliği,<sup>13</sup> izafîliği<sup>14</sup> ve mutlaklığı<sup>15</sup> şeklinde yapı­lan kategorik tasniflerden herhangi birinin içinde değerlendi­rilmeye müsait değildir. Mâtürîdî&#8217;ye göre kâinattaki hiçbir şey fayda-zarar. iyilik-kötülük, nimet-belâ oluşturması açısından aynı konumda değildir Çünkü kötülükle nitelenen şey, başka bir yönden veya başka bir kişi için İyi olabilir.16 Yine kötü İken iyileşen nesneler de bulunabilir.<sup> <a href="#_ftn10" name="_ftnref10">[17]</a></sup> Bu nedenle ona göre İyi ve kotu kavramları varlığın aslî değil, arızî niteliği hâlinde karşı­mıza çıkar. Bu durumda bir şey başka bir şeye göre daha iyi veya daha kötü, daha güzel veya daha çirkin olma vasıflarını aldığında izafiyet kazanmakta, bütün yönlerden iyi veya kötü olarak nitelendirilememektedir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[18]</sup></a>  Böylece o, mutlak anlam­da bir şerden bahsedilemeyeceğini ve şerlerde başkaları için birtakım hayırlar olma ihtimalinin bulunduğunu ifade etmiş­tir.&#8217;<sup><a href="#_ftn12" name="_ftnref12">[19]</a></sup> Gerçek hayatta bu izahı doğrulayacak pek çok örnekle karşılaşmak mümkündür. Aynı şey birine göre iyi olarak de­ğerlendirilirken bir başkası için kötü vasfını alabilmektedir. Mâtürîdî bu fikri teyid mahiyetinde çeşitli açıklamalar yapar: &#8220;Gözlenebilen her canlının insanların iç yüzünü anlayabile­ceği birtakım yararları vardır. Bunlardan biri ateştir; ateşte yakma özelliği bulunmakla birlikte besinleri kullanılır hâle getirmek için ona ihtiyaç vardır. Her canlının hayatiyeti suya bağlı olmakla birlikte, binlerinin ölümü onunla gerçekleşebi­lir. Bunun gibi acı veya zehirli nesnelerde, hastalıkların ilâcı bulunmaktadır.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[20]</sup></a> Bunun da hikmetleri olduğunu ifade eden Mâtürîdî, burada zararlı ve faydalı şeylere hükmünü geçiren, kendisinden korkulması ve ümit bağlanılması gereken bir kudretin varlığının söz konusu olduğunu ifade etmiştir. Ona göre bu niteliğe sahip bulunmayandan korkulmaz ve nez- dindekilere de ümit bağlanmaz. Böyle birinin de ulûhiyyet fonksiyonu yeterli olmaz. İkincisi yeterli ibretlerin oluşması için iyilikler yanında kötülükler de vardır. Yine İlâhî emirle nehyin yerini bulması için kötülükler lüzumludur. Yani Allah birtakım şeyleri insanlar için yasaklamıştır. Yasak kıldığı bu şeyler bu yanlış ve kötü şeyler olmalıdır ki yasağın bir anlamı olsun. Ayrıca Mâtürîdî’ye göre zararlı ve yararlı nesneler öğüt ve ibrete vesiledir.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>Bu açılardan bakıldığında Mâtürîdî&#8217;nin yukarıdaki kötü­lük algı ve değerlendirmesi isabetli görülmektedir. Ancak acaba Mâtürîdî herkes için geçerli olan ve kişiye değişmeyen bir kötülük algısına sahip midir? Bu soruya olumlu cevap ve­remeyiz. Zira Mâtürîdî ilkesel olarak bunu mümkün görmez. O, bir nesnenin mutlak kötü veya mutlak iyi olduğuna hük­metmenin yanlış olduğuna ve dolayısıyla da tabiatta mutlak manada kötülük bulunduğu fikrine karşı çıkmıştır. Ona göre her nesnenin zararı da yararı da vardır.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>İyi ve kötünün sınıflandırılması sırasında karşımıza çıkan bir gruplandırma şekli de iyilik ve kötülüğü kendinden olup, başka bir şeye bağlı olmayan anlamındaki &#8220;kendiliğinden (li-nefsihî) iyi ve kötü&#8221;dür.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[23]</sup></a> Mâtürîdî’nin ifadesinde geçen li-nefsihi (ken­disi için) iyi veya kötü, her şart ve durumda değerini koruyan mutlak anlamda bir iyi veya kötü değildir. Zaten onun anlayışına göre var oluş itibariyle bizzat kötü olan bir şey yoktur. Kötü gö­rülen her şey mutlaka başka bir açıdan iyi olabilmektedir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Mâtürîdî’ye göre li-nefsihi iyi ve kötünün insan aklıyla tes­piti mümkündür. Aklın en önemli fonksiyonlarından biri olan iyiyi kötüden ayırma özelliği ve iyi davranışa yönelme güdü­sü insana Allah tarafından verilmiştir.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[25]</sup></a> Eş&#8217;arîlerin aksine,<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[26]</sup></a>Mâtürîdiye göre İnsan aklında güzel olanı güzel görme, çir­kin davranışı da çirkin görme yeteneği vardır.<sup>27</sup> Mâtürîdî&#8217;ye göre Allah, insanların zihnî kapasitelerine, çirkini güzele tercih etmeyi, yergiye lâyık olanı övülmeye değer bulunana üstün tutmayı kabul edilemez bir davranış olarak yerleştir­miştir. Ayrıca Allah, insan tabiatının hoşlanmadığı, fakat iyi sonuçlar verecek bazı davranışları akla güzel; insan tabiatı­nın temâyül gösterdiği bazı davranışları da kötü sonuçları ne­deniyle çirkin göstermiştir. Böylece insan aklını zorlukların üstesinden gelebilecek bir mahiyette yaratan Allah, yaptığı davranışlardan ötürü, insanları sorumlu tutarak onlara iyi ve güzel ameller yapmalarını, kötü ve zararlı davranışlardan uzak da durmalarını emretmiştir.<sup>28</sup> Buna rağmen, nesne ve olayların tamamı li-zatîhî iyi ve kötü sınıf içinde yer almaz. Bu durumda insanlar akıllarıyla iyi ve kötü sonuçların tamamını bilemezler. Ayrıca zaman zaman insan aklı ile tabiatı<sup>29</sup> arasın­da bir uyumsuzluk olduğundan aklın iyi ve güzel bulduğu bir şeyi insan tabiatı çirkin bulabilmektedir.<sup>30</sup> Bu noktada insan aklı ile tabiatı arasındaki uyuşmazlığa dikkat çeken Mâtürî- dî, insan tabiatının genellikle ihtiyaç ve neticeleri göz önüne alarak iyi ve kötü değerlendirmesinde bulunduğuna işaret etmiştir. Tabiata göre belirlenen değerler kendisine olan ih­tiyaç ve ortaya çıkaracağı iyi ve kötü sonuçlara bağlı olarak değişebilmektedir. Burada akıl yerine insan tabiatı devreye girdiğinden insan psikolojik muhtevasına göre fayda, hoş­lanma, sevme gibi temayüllerini ön plana çıkarmak suretiyle nesnelere iyi veya kötü nitelemesinde bulunmaktadır.<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[31]</sup></a> Tabi­atın güzel veya çirkin gördüğü şeylerde değişim veya hâlden hâle geçiş söz konusu olabilmekte,<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[32]</sup></a> duyular ötesi alanda hiç söz sahibi olamayan tabiat sadece duyu alanına giren husus­ları algılayıp şekillendirebilmektedir.<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[33]</sup></a> Tabiatlarda zaman za­man iyiyi kötü gösterme özelliği bulunduğundan insanlar akıl ile tabiatın gösterdiği sonuçları birbirinden ayırmada zorluk çekerler.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[34]</sup></a> Mâtürîdî&#8217;ye göre böyle bir konumda iyi veya kötü değerlendirmesinde bulunacak kişinin bunların sonuçlarını bilen birisinden (Peygamber) faydalanması gerekir.<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[35]</sup></a></p>
<p><strong>Kötülük Türleri</strong></p>
<p>Şer, filozoflar tarafından metafiziksel, fiziksel (doğal) ve ah­lâkî olmak üzere üçe ayrılır.<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[36]</sup></a> Metafizik kötülük, varlıktaki yetkinsizlik olarak nitelendirilir ve diğer kötülüklerin kayna­ğı olarak görülür. Mâtürîdî &#8220;Allah&#8217;ın yaratışında şer yoktur&#8221;<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[37]</sup></a> demek suretiyle metafizik kötülük algısına karşı çıkmıştır. Deprem, kasırga, heyelan ve kıtlık gibi doğal âfetler yanında doğumla ortaya çıkan hastalık ve sakatlıklar; körlük, sağırlık ve delilik gibi insanda bulunan eksiklikler, doğal nedenler so­nucu meydana gelen yıkıcı olaylar fizikî kötülük cinsi sayıl­mıştır.<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[38]</sup></a></p>
<p>Mâtürîdî bu kötülük cinsi içinde ele alınabilecek olan ze­hirli nesnelerde müzmin hastalıkların tedavisi olma şeklinde faydalar bulunduğunu ifade eder.<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[39]</sup></a> Diğer taraftan yılan gibi zararlı hayvanlarda ibret almaya teşvik ve imtihan sebebi olma gibi birçok hikmetler olabileceğine işarette bulunur.<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[40]</sup></a> Zararlı olduğu ifade edilen nesnelerde önemli hikmetler bulunduğu beyanı Mâtürîdi&#8217;nin onları mutlak bir kötülük olarak kabul etmediği anlamına gelmektedir.</p>
<p>Bir diğer kötülük türü ahlâkî (moral) kötülüktür. İnsanın hür irâdesi seçimi ve yöneliminden kaynaklanan bencillik, kıs­kançtık, açgözlülük ve acımasızlık gibi kötülüklerdir.<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[41]</sup></a> Mâtürîdî bu kötülük türüne örnek oluşturan &#8220;kendisi için istediği bir şeyi başkası için istememenin&#8221; ve &#8220;bir kişiye eziyet etmenin&#8221; kötülük olduğunu söylemiştir.<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[42]</sup></a>  Mâtürîdî ayrıca fitne ve fesad çıkarıp is­yan etmeyi<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[43]</sup></a> yaratıcıyı inkâr edip nimetine nankörlük etmeyi,<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[44]</sup></a> şirk,<sup>45</sup> küfür,<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[46]</sup></a> dalâlet,<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[47]</sup></a> zulüm,<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[48]</sup></a> hikmetsizlik,<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[49]</sup></a> cehalet<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[50]</sup></a> gibi hu­sustan kötülük cinsi olarak zikretmektedir.<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[51]</sup></a> Mâtürîdî, iyi kav­ramım övgü ve sevabı elde etmeye, kötü kavramını da yergi ve günaha götüren şey olarak tanımlamıştır.<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[52]</sup></a> O, &#8220;zerre kadar şer işleyen karşılığını görür&#8221;<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[53]</sup></a> âyetini açıklarken şer ifadesinin kü­çük günahlara işaret ettiğini bildirmiştir.<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[54]</sup></a></p>
<p><strong>Kötülüklerin Kaynağı</strong></p>
<p>Mâtürîdî Allah tarafından gerçekleştirilen fiillerin ilke olarak iyi veya kötü olmakla nitelenemeyeceğini söyler.<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[55]</sup></a> O, her şeyin yaratıcısının Allah olduğunu savunmakla beraber,<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[56]</sup></a> şer ve kötülükler yanında küfrün, şeytanın, yılan çıyan gibi hayvan­ların, murdar ve pis kokulu şeylerin mutlak bir dille Allah’a nispetini uygun görmez.<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[57]</sup></a> Allah hayır ve şer türünden her şe­yin yaratıcısı ise, acaba Mâtürîdî kötü şeylerin Allah&#8217;â nispe­tini niçin isabetli bulmaz? Aslında burada İlâhî yaratışla ilgili bir tereddütten bahsedemeyiz. Onun hassasiyetinin nedeni, muazzam tabiat sistemi içinde saymakla bitmeyecek kadar çoklukta mükemmel güzellikler varken, bunları bir kenara bı­rakıp da kötü olduğu düşünülen birtakım varlıkların diğerleri arasından ayıklanarak Allah&#8217;a nispet edilmesini kötü niyetli bir eylem olarak değerlendirmiş olmasıdır. Bu tip bir nispet, eğer İlâhî yaratışı karalamayı amaçlayan kasdî ve kötü niyetli bir çaba değilse, en masum şekliyle gaflet olarak nitelenmeyi hak eder. Zira Mâtürîdî&#8217;ye göre Allah bunlarla nitelendirilme­si durumunda, çirkin fiilli ve kötü davranışlı olarak vasfedil- miş olacaktır.<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[58]</sup></a> Yine çirkin şeylerin Allah&#8217;a nispeti aşağılama ve hafife alma amacı taşır.<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[59]</sup></a> Kötülüklerin bu şekilde ayıklana­rak Allah&#8217;a nispet edilmesi uygun değilse de, şerrin takdirinin O&#8217;na izafe edilmesi gerekir. Zira her şeyin yaratıcısı olan Allah elbette &#8220;her şey&#8221; içine giren şerleri de yaratmıştır. O hâlde yapılması gereken şey, toplu bir ifade kullanma sırasında Al­lah&#8217;ın her fiilin yaratıcısı olduğunu söylemek, detaylı anlatım sırasında ise kötü fiilleri anmamaktır.<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Bu noktada yaratılan âlemle ulûhiyet arasında fark oldu­ğunu ifade eden Mâtürîdî&#8217;ye göre, yaratılmış varlıklar içinde herkes kendi sıfat ve fiiliyle nitelendiğinden,<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[61]</sup></a> çirkin olanı iş­leyen kişi çirkin kabul edilmektedir.<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[62]</sup></a> Ancak yaratıcı açısın­dan aynı şeyleri söylemek mümkün değildir. Çünkü ona göre şerrin takdiri şerrin kendisi demek değildir.<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[63]</sup></a> Mâtürîdî ile Mu&#8217;tezile arasındaki ayırım şerrin takdiri ile şerrin kendisi arasındaki farka dayanır (tekvin-mükevven ayrımı),<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[64]</sup></a> Bir fi­ilde hem Allah hem de kul olmak üzere İki etkinin bulunması düşüncesine karşı çıkan Mu&#8217;tezile, bir şeyi yaratmakla o şeyin aynı olduğunu düşünmüştür.<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[65]</sup></a></p>
<p>Özetle Mâtürîdi&#8217;nin anlayışına göre kâinatta şer vardır ve bunların takdiri Allah’a aittir. Mâtürîdî kâinatta bulunan şerlerin azlığı ya da çokluğu hakkında herhangi bir görüş bildirmez. Sadece sınırlı olan insan akh tarafından algılanan kötülüklerin arızî olduklarını, şer görünen şeylerin zaman ve zemine göre değiştiğini, bunların farklı bir konumda hayır olarak ortaya çıkabileceğini ifade eder.<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[66]</sup></a></p>
<p>İki durumda kötülükler yaratıcıyla daha kolay ilişkilen- dirilebilir. Birincisi insanın fiillerinde özgür bir varlık oldu­ğu kabul edilmediği zaman, İkincisi ise onun kötülük işleme potansiyeline sahip bir şekilde yaratılmasının hikmeti tam olarak kavranamadığı durumda ahlâkî kötülüklerin Allah ile irtibatlandırılmasının yolu açılmış olacaktır. Bu yönüyle cebirci zihniyetin, kötülüklerin sorumluluğunu üzerinden atması daha kolaydır. Bütün fiillerin faili olarak Allah&#8217;ı gör­mek, kullar tarafından işlenen kötü fiillerin de yaratıcıyla ilişkilendirilmesini kolaylaştıracaktır. Eş&#8217;arî kelâmcılar, ibret veya ders türünden hiçbir gerekçeye bağlı olmasa bile, Tanrı&#8217;nın sebepsiz acı çektirmesinin pekâlâ doğal bir eylem ol­duğunu, Tanrı&#8217;nın eylemlerinde bir hikmet aranamayacağmı savunmuşlardır. Çünkü onlara göre bütün mülk Tanrı&#8217;ya aittir ve 0 mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunabilir.<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[67]</sup></a> Mâtürîdî ve Mu&#8217;tezilî âlimler, Eş&#8217;ariyye&#8217;nin savunduğu bu tür bir fiil anlayışının cebre götürücü bir nitelik taşıdığı hususun­da birleşmişlerdir.<sup>68</sup> Çünkü Eş&#8217;arîlerin söz konusu ettiği kula ait kudretin kendi fiili üzerinde hiçbir tesiri yoktur. Eş&#8217;arîler Mu&#8217;tezile&#8217;deki insan iradesi ve nedensellik eksenli vurguyu, mutlak kudret eksenli bir yaklaşıma dönüştürmüşlerdir.<sup>69</sup> Bu tasavvur, kötülüklerin yaratılma sebep ve hikmetine ilişkin bir soruyu gündeme getirmeyi dahi anlamsız görmektedir. Üstelik bu algı ahlâkî fiillere de taşmakta, yalan, hırsızlık, içki, kumar, adam öldürme türünden kötü fiilleri gerçekleş­tiren kişiler &#8220;Allah izin vermeseydi, bunlar olmazdı&#8221; kabilin­den birtakım gerekçelerin ardına sığınmak için kendilerine bir alan açılmış olmaktadır. İnsan fiillerini bütünüyle Allah&#8217;ın mutlak kudretine bağlamak, zamanla pasifize edilmiş bir yaşantıya da neden olur. Başlarına kendi yapıp ettikleri yü­zünden bir kötülük gelen insanlar, bundaki sorumluluklarını kabul etmedikleri için, kötülükleri düzeltme yönünde de bir irade ortaya koymazlar. Böyle bir düşünceye sahip olan kişi, âdetullah çerçevesinde işleyen yasalara güven esasına dayalı kuram ve yasalar oluşturmaya yönelik tüm çabaların ve et­kinliklerin beyhûde olduğunu vehmeder. Bu da insanın gö­rev ve sorumluluk bilincini körelten bir anlayışı beraberinde getirir. Çünkü eğer Tanrı&#8217;nın eylemlerinde hikmet, düzenlilik ve gayelilik aramak boşuna bir çaba ise, yaşanan hastalık, acı ve ızdırâpların nedenlerini ve tedavi imkânlarını araştırmak, eğitim, ahlâkî bilinç, ekonomik zenginlik, sosyal adâlet ve tıb­bî tedavi usûlleri gibi alınması gereken önlemleri keşfedip,bir an önce bunların gereklerini yerine getirmek de boşuna bir çaba olarak değerlendirilecektir.<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[70]</sup></a> Tedbirsizlik, kader­cilik alın yazısı ve teslimiyete dayalı bu yaklaşım şeklinin toplumlarda lâkaytlık ve neme lâzımcılığı yaygınlaştırdığını söylemek mümkündür. Yine kötülüklerde insanların rolü ta­mamen göz ardı edilip, bunlar sadece Allah&#8217;a nispet edildi­ğinde kötülük sorunu savunucularının cevap vererek iddiala­rını temellendirme fırsatı buldukları şu soruları sormak çok daha kolay hâle gelmektedir: “Allah&#8217;ın madem her şeye gücü yetiyor, kötülükleri niçin önlemiyor? Niçin bunların dünyada yayılması yönünde bir irade kullanıyor? Bu durum da kötü­lük taraftarlarının tezlerini daha rahat şekilde savunmalarına imkân sunmaktadır.<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[71]</sup></a></p>
<p>Mu&#8217;tezile&#8217;ye göre ise, Tanrı&#8217;nın âdil ve hakîm olduğunu id­dia etmek, O&#8217;nun asla kötülük yapmayacağını, onu seçmeye­ceğini, bütün eylemlerinin iyi, değerli ve hikmetli olduğunu ve kötülüklerin ona asla izâfe edilemeyeceğini kabul etmek anlamına gelir. Kötülükleri kullar kendi özgür iradeleriyle gerçekleştirirler.<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[72]</sup></a> Mu&#8217;tezile&#8217;de-kullara nispet edilen bu öz­gürlük, kullara kendi fiillerinin sorumluluğunu üstlenme noktasında bir imkân sunmakla birlikte, Tanrı&#8217;nın zâtından kaynaklı bir zorunluluğu ifade eden aslah telakkisi, Allah&#8217;ı iyi­yi yaratmaya âdeta mahkûm etmektedir. Bu tür izahı zorlayan fikirler yerine, Allah&#8217;ın kudretiyle insan ve âlem arasında olan ilişki isabetli şekilde tespit edilerek, doğru bir Allah ve insan tasavvuruna ulaşılması gerekir. Bu tasavvur aynı zamanda kullar tarafından işlenen kötülükleri doğru temellendirmeli,insanların kendi fiilleri üzerinde tasarruf yetkisinin olduğu­nu ilahi kudrete zarar vermeden izah etmelidir.</p>
<p>Mâturîdinin görüşleri belli ölçüde bu açığı kapatma özelli­ğine sahip görünmektedir. Ona göre, icbar altında bulunan ve kendisine ait fiili olmayan birine Allah&#8217;ın bir şeyi emretmesi veya yasaklaması söz konusu olamaz.<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[73]</sup></a> O, cebr altında bulunan bir kişi için emir, yasak, mükâfat veya cezadan söz etmenin ak* İm çirkin bulduğu bir şey olduğunu düşünmüş ve cebre karşı çıkmıştır.<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[74]</sup></a> Mâtürîdî, kulun gerçek anlamda fiil sahibi olduğu­nu ve onun iyi ya da kötü fiilini hür irâdesiyle gerçekleştirdiğini belirtmiş, Allah&#8217;ın, insanı İlâhî emir ve yasağa muhatap kılarak, fiillerinden ötürü ceza ve mükâfâta uğratmasını güzel ve yerin­de bir eylem olarak nitelendirmiştir.<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[75]</sup></a></p>
<p>Mâtürîdî&#8217;ye göre, her şeyin fâili olan Allah, fiillerin gerçek sahibidir. Ancak bu durum kulun da fiilde gerçek fâil olması­na engel değildir.<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[76]</sup></a> Şu hâlde bir fiilin gerçekleşmesinde hem Allah&#8217;ın hem de kulun etkisi vardır.<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[77]</sup></a> insanlar da fiillerinde bu iki etkiyi kabul etmektedirler. Fiille beraber bulunan fiil kudreti kula ait iken, fiillerden önce bulunan sebeplerin mü­sait ve vasıtaların sağlıklı olması mânasındaki kudret Allah’a aittir.<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[78]</sup></a> Fiillerin gerçekleşmesini tümüyle Allah&#8217;a ait gören cebrî anlayışlarla, tümüyle insanın kontrolünde olduğunu savunan itizalî fikirler karşısında Mâtürîdî “yönler teorisf&#8217;ni geliştirmiştir. Buna göre fiiller Allah tarafindan yaratılmaları açısından hakikî anlamda Cenâb-ı Hakk&#8217;a, kesbedilmeleri ve işlenmeleri açısından hakikî mânada kullara aittir.<a href="#_ftn66" name="_ftnref66"><sup>[79]</sup></a> 0 hâlde fiiller hakikî anlamda hem Allah’a hem de kula nispet edilme­lidir.<a href="#_ftn67" name="_ftnref67"><sup>[80]</sup></a> Fiillerin bütünüyle kullara ait kabul edilmesi Allah’ın kudretine ve rabliğine halel getirmekte,<a href="#_ftn68" name="_ftnref68"><sup>[81]</sup></a> bütünüyle Allah’a bait kabul edilmesi ise kullardaki mükellefiyet ve sorumlulu­ğu temellendirmeye engel teşkil etmektedir. Allah Teâlâ&#8217;nın insanlara bazı fiilleri emretmesi, bazılarını da yasaklaması ve dünyada kendisine itaat edene mükâfat vaad etmesi, İs­yan edene de ceza vereceğini haber vermek suretiyle onla­rı sorumlu kılması, çirkin ve meşru olmayan fiillerin Allah&#8217;a nispet edilemez oluşu, Allah&#8217;ın fiillerinin sonucuna göre bazı kullarını mü&#8217;min, bazı kullarını da kâfir ve zâlim olarak nite­lemesi kulların irade sahibi olup fiil işleme salahiyetlerinin bulunduğunun delillerini oluşturur.<a href="#_ftn69" name="_ftnref69"><sup>[82]</sup></a> Daha açık bir ifadeyle söylemek gerekirse bütün fiilleri Allah’ın yarattığı, fiillerin kula sadece mecazî anlamda nispet edilebileceği savunuldu­ğu takdirde kullar tarafından işlenen çirkin ve meşru olma­yan fiillerin faili Allah olacak, kullar için geçerli olan emir ve yasaklar Allah için de geçerli olacak, isyan ile itaat yaratıcının kendi fiili olunca ceza ve mükafata O da muhatap olacaktır. Oysa birinin bizzat kendisine emretmesi, asî veya itaatkâr ol­ması imkânsızdır. Yine bu takdirde hiçbir iradesi olmayan za­vallı bir kul doğru yoldan ayrıldığı gerekçesiyle itaatsizlikle, asî ve günahkâr olmakla suçlanacaktır.<a href="#_ftn70" name="_ftnref70"><sup>[83]</sup></a> Mâtürîdî tarafından ifade edilen &#8220;fiilin kulun elinde Allah&#8217;ın takdiri ve iradesine uygun olarak gerçekleştiği&#8221; şeklindeki yaklaşım<a href="#_ftn71" name="_ftnref71"><sup>[84]</sup></a> sorunlara açıklık getirmektedir.</p>
<p>Diğer taraftan, insanın kötülük yapma potansiyeline sahip bir varlık olarak yaratılması elbette yaratıcının takdirindedir. Allah&#8217;ın varlığına inanan bir mümin, insanın ve sahip oldu­ğu vasıflarının kaynağının Allah olduğuna inanır ve aksi bir söylemi asla benimsemez. Dolayısıyla insanı kötülük yapabil­me potansiyeliyle yaratan Allah&#8217;tır. Yine kâinatı içinde kötü­lüklerin gerçekleşmesine imkân sunan bir formatta yaratan Allah&#8217;tır. Bu noktada tabiatın ve içindeki insanların kötülüğe elverişli şekilde yaratılmış olmasının hikmet ve gerekçeleri­nin doğru şekilde tavzih edilmesine ihtiyaç vardır.</p>
<p>Allah» İçinde kötülükler olmayan bir kâinat yaratabilirdi. Allah&#8217;ın kudreti ve iradesi açısından düşünüldüğünde buna engel oluşturacak bir durum yoktur. Bu noktada &#8220;Allah&#8217;ın içinde kötülüklerin olduğu bir âlemi yaratmasının hikmetleri ne olabilir&#8221; sorusuna cevap aramakta fayda vardır.</p>
<p><strong>Kötülüklerin Hikmeti</strong></p>
<p>Kötülük sorununu izah etmek için farklı önermeler geliştirilmiştir. Bunlar arasında kötülüğün varlığını/gerçekliğini reddederek kötülüğü maddi dünyaya ait bir yanılsama ya da metafizik gerçekliği olmayan bir şey olarak telakki edenler,<sup>85 </sup>kötülüğü iyilik eksikliği olarak yorumlayanlar,<sup>86</sup> Tanrı&#8217;nın kudretini veya iyiliğini sınırlandıranlar<sup>87</sup> bulunmaktadır. Bu sorun. Eski İran dinlerinden, Mecûsîlik, Maniheizm ya da Sâbiîlik gibi düalist karakterli kimi dinî ve felsefi sistemlerin doğmasına etki etmiştir. Mecûsîleri düalizme götüren sebep, iyilik ve kötülükleri aynı tanrının yaratmış olabileceğini ka­bul etmeyişleridir. Bu nedenle onlar şerri yaratma kudretini Allah yerine îblis&#8217;e nispet etmişlerdir.<sup>88</sup></p>
<p>Yukarıdaki anlama biçimleri bize göstermiştir ki, kötülük sorunu ele alınırken, Allah tasavvurunu belirlemek ve O&#8217;nun âlem, insan ve toplumla olan ilişkisini ortaya koymak gerek­mektedir.</p>
<p>Tanrı’nın adâleti ve iyiliği meselesi, Müslüman düşünür­leri de zihnen meşgul etmiştir. Kötülük olgusu İlâhî adalet ve kudret sıfatlarını tartışmanın içine çektiğinden kelâmcılar kötülüğü, Tanrı&#8217;nın adâleti ve kudretine gölge düşürmeden makûl bir biçimde izah etmek için çalışmışlardır. Onların bu çabasını belli mantıkî formülasyonlar çerçevesinde değerlen­dirmek mümkündür: Yukarıda kötülük sorunuyla ilgili bazı mantıksal seçenekler üzerinde durulmuştu: 1) Tanrı ne tam iyidir ne de tam güçlüdür 2) Tanrı tam iyidir, fakat tam güçlü değildir; 3) Tanrı tam güçlüdür, fakat tam iyi değildir 4) Tanrı hem tam iyidir hem de tam güçlüdür.</p>
<p>Bu seçeneklerden ilk üçü her ne kadar kötülük sorunu­nun izahı (teodise) noktasında bir çözüm oluşturuyor olsa da bunları yaratıcının sıfatlarıyla bağdaştırmak mümkün olma­dığı için Müslüman düşünürler açısından dışlanması gereken seçenekleri oluştururlar. Dördüncü seçenek zaten teizmin Tanrı anlayışını ortaya koyar, ancak kötülük sorununu çözü­me kavuşturmada farklı izahlarla desteklenmesi gerekir. Bu noktadan sonra kötülüklerle Tanrı&#8217;nın sıfatları arasında ku­rulabilecek korelasyonlardan oluşan mantıksal seçenekler karşımıza çıkar: 1. Tanrı hem tam iyidir hem de tam güçlü­dür, kötülükler yoktur (âdem). 2. Tanrı hem tam iyidir hem de tam güçlüdür, kötülükler izafi olarak vardır 3. Tanrı hem tam iyidir hem tam güçlüdür, kötülükler gerçekte (reel olarak) vardır. Kötülüklerin reel varlığını kabul edenler bunu yine çe­şitli şekillerde izah ederler.</p>
<p>Bu üçüncü alternatif Tanrı&#8217;nın varlığı ile kötülüklerin var­lığını bir çelişki olarak telakki etmez ve kötülüklerin varlığı­nı Tanrı&#8217;nın yokluğunu gerektiren bir argüman hâlinde ileri sürmez. Bu noktada Tanrı&#8217;ya rağmen kötülüklerin varlık se­bebi temellendirilebilirse, her ikisinin de birlikte var olma- sında bir sakınca olmadığı ortaya konulmuş olur. İslâm geleneğinde benimsenen bu son seçenek, Tanrı&#8217;nın varlığı ile kötülüklerin varlığı arasında bir uyumu gerektiren güçlü bir seçenektir. Son seçenekle ilgili İslâm kelâmındaki ana çizgile­re bağlı kalınmakla beraber teferruatta bazı farklı kuramların geliştirildiği, Eş&#8217;arîlerin İlâhî kudreti öncelemelerine karşılık, Mu&#8217;tezile kelâmcılarının adâlet ilkesini ön planda tuttuk­ları dikkat çekmiştir. Mâtürîdî’ye göre ise, dünyada gerçek mânada fesad, çirkinlik, acz, pislik ve kötü olma özellikleri vardır.<a href="#_ftn72" name="_ftnref72"><sup>[89]</sup></a> Ona göre hakikatte kötü vasfını taşıyan birçok olgu vardır, şerrin inkârı bunların inkârı anlamına gelir.<a href="#_ftn73" name="_ftnref73"><sup>[90]</sup></a> Tabiatta ve insanda bulunan eksiklik, noksan ve kusurlar tabiî ya da fizikî kötülük olarak telakki edilmektedir. Ancak bu kusurlar aslında tabiatın kendisi dışında bir başka kudret tarafından yaratılmış olmasının alametleridir. Mâtürîdî, bu yaklaşımını şöyle ifade eder: &#8220;Tabiat nesneleri var olmak ve varlıklarını sürdürebilmek için birbirlerine muhtaçtır. İnsan gücünü aşan ve tahrip gücü yüksek olan hâdiseler tabiattaki eksikliğin, acz içinde ve bağımlı bulunuşun belgelerini oluşturur.’’<a href="#_ftn74" name="_ftnref74"><sup>[91]</sup></a> Bu açık­lamalar ışığında Mâtürîdî&#8217;nin deprem ve sel gibî tabiî âfetler­le, insana eziyet veren hastalıkların tabiatın kendi yaratılış keyfiyetinden kaynaklandığını düşündüğü söylenebilir. Ona göre insanların bazı belâ, sıkıntı ve âfetlerin üstesinden ge­lememesi, doğumdan kaynaklanan kusurları tedavi edeme­mesi, belli konularda âciz kılındıklarını gösterir.</p>
<p>Bu acziyet zor zamanlarda her şeyin sahibi olan gerçek varlığa sığınmak gerektiğini hatırlatır.<a href="#_ftn75" name="_ftnref75"><sup>[92]</sup></a> Diğer taraftan belâ ve musibet anın­da insanlar arasında dayanışma ruhunun arttığı gözlenir. İn­sanların başlarına musibetler geldiği vakitlerde birbirlerine daha çok başvururlar ve bu durum toplum içindeki bağların kuvvetlenmesine yardımcı olur.<a href="#_ftn76" name="_ftnref76"><sup>[93]</sup></a> Mâtürîdî’nin açıklamaları­na göre tabiatta bulunan bir takım eksiklik ve kusur telakki edilen durumlar Tanrı’nın yokluğunun değil, tam tersine varlıgının belgelerini oluşturur.** Üstelik bu durumlar insanlığın sararına değil, menfaatine hizmet ederler. Çünkü aczlyet ve sıkıntı hâil olmamış olsa. İnsanlar arasındaki yardımlaşma ve dayanışma ruhu da ortadan kalkardı. Mâtürîdî’nin bu yakla­şımına örnek oluşturacak mahiyetteki durumu günümüzde gözlemlemek mümkündür. Covid-19 salgınıyla tüm dünya olarak pençeleştiğimiz şu günlerde, dünya genelinde şahıs­lara ve başka devletlere pek çok yardımın yapıldığı, kütüpha­neler ve arşivler başta olmak üzere çeşitli birim ve kuramlara ait pek çok veri tabanının ücretsiz erişime açıldığı<a href="#_ftn77" name="_ftnref77"><sup>[94]</sup></a><sup> <a href="#_ftn78" name="_ftnref78">[95]</a></sup> ve son günlerde bu yardımlaşma ruhunun çok daha fazla arttığı göz­lemlenmektedir. Çin; İran, İtalya, Belçika ve Sırbistan&#8217;a yar­dımda bulunmuş,<a href="#_ftn79" name="_ftnref79"><sup>[96]</sup></a> Türkiye çok sayıda ülkeye tıbbî yardım göndermiş,<a href="#_ftn80" name="_ftnref80"><sup>[97]</sup></a> Çin, Almanya, Hindistan ve Türkiye gibi ülkeler C0VID-19’un yarattığı insani krizle mücadelede iş birliği ve dayanışmayı savunmuştur.<a href="#_ftn81" name="_ftnref81"><sup>[98]</sup></a> Virüsten etkilenen ülkelere tıbbi araç ve gereç yardımları yapılmakta, özellikle küçük ülkelerin borçlarının silinmesi gibi politikalar da uygulanmaktadır.<a href="#_ftn82" name="_ftnref82"><sup>[99]</sup></a> Bu ülkelerin, İtalya ile Libya’dan NATO’ya ve Doğu Akdeniz’e uzanan çeşitli meselelerde farklı kamplarda yer almalarına rağmen bunu yapmaları bir dönüşümün habercisidir.<a href="#_ftn83" name="_ftnref83"><sup>[100]</sup></a></p>
<p>Mâtürîdî&#8217;ye göre yaratıcı tarafından var edilen her şeyin -mahiyeti tam olarak bilinmese de- yaratılış hikmetleri var­dır.<a href="#_ftn84" name="_ftnref84"><sup>[101]</sup></a> Buradaki hikmetler daha ziyade Allah’ın kâinatı içinde kötülüklerin de bulunduğu bir yapıda yaratma gayesine ma­tuf olup, insanın kötüyü yapabilme potansiyelinde yaratılma hikmeti ve insanların gerçekleştirebilecekleri kötü alternatifinin Allah tarafindan yaratılmasının hikmetine ilişkin doğru­dan bir açıklama sağlar. Bu yönüyle söz konusu hikmetlerin ulûhiyyet tasavvuruyla ilgili olduğunu söylemek gerekir. Yok­sa insanların kötülüğü yapma gerekçeleri tamamen beşerî boyutta bir izah olur ki, aşağıda zikri geçen maddeler bu ala­na ilişkin yeterli malumat vermezler. Bu çerçevede Mâtürî- dî*nin kötülüklerin hikmetlerine dair görüşlerini şu şekilde özetlemek mümkündür:</p>
<p><strong>İyiyi Kötüden Ayırma Bilinci Oluşturma</strong></p>
<p>Mâtürîdî&#8217;ye göre Allah insana iyiyi kötüden ayırmak için kud­ret ve akıl vermiş, kötü davranışı çirkin, iyi davranışı da güzel göstermiş, çirkini güzele tercih etmeyi insanların zihnî kapasi­telerine yerleştirmiştir.<sup>102</sup> İnsanlar bünyelerine yerleştirilen bu özelliklere paralel olarak iyi ve kötü alternatiflerine de sahip kılınmışlardır. Bu alternatifin varlığı insanın doğasına uygun­luk arz eder. İnsanlar bu yolla çirkini güzelden, zararlıyı fayda­lıdan ayırma imkânı bulmuş olurlar. Çirkin olmadan güzelin, kötü olmadan iyinin kadrini bilmek mümkün değildir.<sup>103</sup></p>
<p>Diğer taraftan Allah faydalı ve zararlı nesneleri yaratarak akıl sahibi olan kullarını iyiyi kötüden ayırt etme noktasında imtihan etmiştir.<sup>104</sup> Şayet Allah iyinin yanında kötüyü yarat­mamış olsaydı, insanlar çirkini güzelden, zararlı olanı faydalı olandan ayıramazlardı.<sup>105</sup> İnsanların arzu ettikleri şeylerle hoşlanmayıp kaçındıkları hususları bilmesi, fayda zarar bilin­cine ulaşması, mükellef tutuldukları konularda yapıp yapma­yacakları şeyleri tespit etmesi için hem faydalı, hem de zararlı şeylere ihtiyaçları vardır.<sup>106</sup> Fayda ve zarar veren şeyleri bilen kimse kendisine zarar veren şeyden sakınma yollarını öğrenir.<a href="#_ftn85" name="_ftnref85"><sup>[107]</sup></a> Kısaca bir şeyin defteri utlarıyla kıyas edilmek suretiy­le bilindiği için iyi şeylerin kıymeti kötülükler sayesinde anla­şılır. Dünya tamamen iyi şeylerden oluşsaydı iyinin tanınması ve defterinin bilinmesi mümkün olmazdı. Nasıl hayatta hiç darlık çekmeyen birinin bolluğun kıymetini bilmesi, hiç açlık çekmeyen kişinin tokluğun kıymetini bilmesi düşünülemez­se. kötülükleri tanımayan birinin iyiliklerin kıymetini bilmesi de mümkün değildir. Bu sebeple evrenin tüm güzelliğini or­taya koymak için iyiliklerin yanında kötülükler de gereklidir.</p>
<p><strong>Yaratıcının Varlığına ve Birliğine Delil Teşkil Etme</strong></p>
<p>Mâtürîdi&#8217;ye göre kulun iyilik ve kötülük alternatiflerine sahip olmasında, bu farklılıkları taşımayan bir varlığa nispet edil­mesinin delili mevcuttur.<a href="#_ftn86" name="_ftnref86"><sup>[108]</sup></a> Kâinatın bir takım eksikliklerle birlikte yaratılmasını yaratıcının varlığını ve birliğini kanıt­lamanın delili kabul eden Mâtürîdî,<a href="#_ftn87" name="_ftnref87"><sup>[109]</sup></a> tabiatın iyilikler yanın­da kötülüklerin de yer aldığı yapısında tevhid delillerinin en büyüğünün mevcut olduğunu düşünmüştür.<a href="#_ftn88" name="_ftnref88"><sup>[110]</sup></a> Evrendeki her şeyin kendisi için en güzel ve hayırlı konumlara sahip olmayı­şı,<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[111]</sup></a> onda bir takım şer ve çirkinliklerin bulunması,<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[112]</sup></a> kendi kendisinin eksikliklerini ve bozulmaya yüz tutan yönlerini ta­mir etmeye muktedir olamaması,<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[113]</sup></a> bir başka güç tarafından yaratıldığının işaretleridir. Zararlı şeylerde de yol gösterme, öğüt ve ibret sebebi olma, musibetten sakındırma, yaratıcının tanıtılmasına vesile olma gibi fayda doğuran önemli nokta­lar vardır.<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[114]</sup></a> Mâtürîdî iyi ile kötünün bir arada bulunmasını yaratıcıya karşı duyulan ümit ve sevgi hisleriyle de özdeşleş­tirmiş, neticede iyilik ümidin, kötülük ise korkunun sembolü olarak karşımıza çıkmıştır.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[115]</sup></a></p>
<p>Kâinatın eksik bir şekilde yaratılış hikmetlerinden biri de kendi kendisine var olmadığını göstermek içindir. Eğer o ken­di kendisine yaratılmış olsaydı, tabiattaki her şeyin kendisi için en güzel Ve hayırlı konumlara sahip olması gerekirdi ve onda şer ve çirkinlikler bulunmazdı.<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[116]</sup></a> Onda şu hâliyle bir­takım noksanlıklar vardır. Sözgelimi o bünyesinde bozulan kısımları düzeltmekten acizdir. Kendi kendine varlık kazan­madığı için varlığını da devam ettiremez. İçinde bulunduğu zıt karakterli yapısal özellikler kendi kendine birleşemez.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[117]</sup></a> Eksiklikler kendisinde bu noksanların bulunmadığı daha tam ve eksiksiz olanı arama düşüncesini beraberinde getirir.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[118]</sup></a></p>
<p><strong>İnsanları Dünya ve Ahiret Hayatına Hazırlama</strong></p>
<p>Mâtürîdî’ye göre tabiatta bulunan belâ ve ızdıraplar kişileri olgunlaştırmakta ve onlara tecrübe kazandırmaktadır. İyi ve kötüyü bilen ve öğrendiklerinden ibret alan insanlar diğerle­rine göre daha kâmil bir kişiliğe sahip olurlar.<a href="#_ftn97" name="_ftnref97"><sup>[119]</sup></a> Yüce Allah iyilikler yanında kötülükleri, kolaylıklar yanında zorlukları yaratmak suretiyle insanları hayat sınavına tabi tutmuştur. Bu sınav, zorluklara göğüs germeyi, kötülükler karşısında mücadele etmeyi, sıkıntılarla karşılaşıldığında üstesinden gelme yollarını öğretir. Zorluklara maruz kalan ve mücade­le içinde olan kullar, ihtiyaç sahibi olmayan bir varlığa boyun eğmeyi ve her işte O’ndan yardım dilemeyi öğrenirler.<a href="#_ftn98" name="_ftnref98"><sup>[120]</sup></a></p>
<p>Mâtürîdî’ye göre Allah’ın nesnelerden bazılarını eleme, bazılarını da hazza müsait kılması, insanları elem verici şey­lerle uyarıp, haz verenlerle müjdelemek suretiyle sakındırma ve özendirme yöntemleri kullanması onları ahirete hazırla­mayı da amaçlamaktadır.<a href="#_ftn99" name="_ftnref99"><sup>[121]</sup></a> İnsanlara sevabın güzelliği ve günahın acısı hissettirilerek ahiretteki sonuçları dünyadaki örneklerle zihinde canlandırma imkânı sunulmuş olur.<a href="#_ftn100" name="_ftnref100"><sup>[122]</sup></a> Bu yolla insanlar sorguya maruz kalacakları ve yanlış davranış­ları karşısında cezalandırılacakları düşüncesine alıştırılarak, kötülükten sakınmaya ve hikmete sarılmaya çağrılmış olurlar.123 Yüce yaratıcı bu dünyada yararlı ve zararlı şeylerin örneklerini göstermek suretiyle kulun itaati ve isyankârlığı durumlarında ne gibi sonuçlarla karşılaşabileceğine dair fi­kir edinmesine ve ahiret hayatını zihninde canlandırmasına imkân sağlar.124</p>
<p><strong>Zalimlere Hadlerini Bildirme</strong></p>
<p>Mâtürîdiye göre dünyada bulunan kötülüklerin bir diğer hik­meti de İlâhî sının aşan kişilere hadlerinin bildirilmesidir. Kötü niyetli kişiler sıkıntı ve belâlarla karşılaşınca dünyanın kötü emellerini gerçekleştirme mekânı olduğu düşüncesini terk etmek durumunda kalırlar.125 Böylelikle zorba kimsele­rin kötülüklerine maruz kalan kişiler de rahata ererler. Bu anlamda zorbalara hadlerinin bildirilmesi İlâhî hikmet ve adâletin bir tecellîsi olarak yerli yerindedir.</p>
<p><strong>Özgürlüğü Gerçekleştirme</strong></p>
<p>Mâtürîdî&#8217;ye göre sorumlu kılınan insan, iyiden yana tercih­te bulunmakla mükelleftir. Ancak iyi ve kötü alternatiflerin­den birini seçebilmek için kötü alternatifinin de yaratılmış olması gerekir. Bu tür bir açıklama, aslında tabiatın yaratılış hikmet ve gayesine götürür bizi. Bu hususta Mâtürîdî, Yüce Allah&#8217;ın içinden bazılarının isyan edeceklerini bildiği kulları yaratmasını onlara özgürlük alanı verdiğinin işareti olarak zikreder.126 Diğer alternatifler arasından hidâyetin tercih edi­lebilmesi için seçme iradesinin (ihtiyâr) bulunması gerekir.127 özgür irade ve hür seçime dayalı olmayan imanın kişiye fay­da vermeyeceği düşüncesine sahip olan Mâtürîdî,<sup><a href="#_ftn106" name="_ftnref106">[128]</a></sup> kulluk bilincinin oluşması ve şekillenmesinde özgür iradenin rolüne dikkat çekmiştin Kötü karşısında İyiyi seçen insan bir tercih yapmak suretiyle ahlâkî açıdan özgür bir seçimde bulunmuş olun İnsanın iradesini kullanırken kendisini serbest hissetti­ği gerçeğinden hareket eden Mâtürîdî, kulun kendisini özgür hissetmesinin, onun gerçekte hür olduğunun belgesini oluş­turduğunu ifade etmiştin<a href="#_ftn107" name="_ftnref107"><sup>[129]</sup></a> Aksi bir yorum insanların hesap gününde yaptığı iyiliklerin sevabını ve işlediği günahların ce­zasını yüklenmesini anlamsız kılar.</p>
<p>Özgürlüğün gerçekleşmesi için birbirinden farklı olan al­ternatiflerden birinin irade ile tercih edilebilir olması gerekir. Mâtürîdî&#8217;ye göre tercihin (ihtiyar) şartı kişinin akima geleni yapması değil, yapılması en uygun olanı seçip yapmasıdır.<a href="#_ftn108" name="_ftnref108"><sup>[130]</sup></a> O hâlde tercih için elverişli bir alan, yani birden fazla ve bir­birine zıt farklı alternatifler gerektiği gibi, onları seçebilecek ruhî bir kudrette olmak da lazımdır. Kişinin neden yaptığı­nı bilmediği bir şeyi yapması veya o şeye zorlanması onu ihtiyârî bir davranış olmaktan çıkarır. İnsanın kendi ihtiyarı dışında gerçekleşen bir fiili sebebiyle mükâfat veya ceza gör­mesi isabetli olmaz.</p>
<p><strong>Zorluklara Karşı Mücadele Azmi ve Dayanışma Ruhu Aşılama</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın kötülükleri yaratmak suretiyle çirkin fiillere örnekler verdiğini ve insanları bu davranışların neticeleri konusunda uyardığım söyleyen Mâtürîdî,<a href="#_ftn109" name="_ftnref109"><sup>[131]</sup></a> insanların kötülük karşısın­da nasıl korunup sakınılacağım, korkulması gereken şeylerin nasıl tespit edileceğini, aklen iyi sonuçlar doğuracak hususla­ra nasıl ulaşılacağım, hoşlanılmayacak özellikler taşıyan şey­lerden nasıl sakınılacağım öğretmek suretiyle insana hayatta mücadele etmenin ve mücadeleyi kazanmanın yollarının gös­terilmiş olacağını ifade eder.<a href="#_ftn110" name="_ftnref110"><sup>[132]</sup></a> Ona göre insan tabiatına ağır geldiği hâlde bazı davranışlar insan aklına güzel gösterilmiş ve karşılaşacağı zorluklara karşı direnme yolu açılmış, bazı zorluklarla mükellef tutulmak suretiyle Hayretleri ölçüsünde mükâfat elde edecekleri şuuru onlara kazandırılmıştır.133</p>
<p>İnsan kötülüklerin olmadığı bir dünyada yaşasaydı, kötü olan şeylerden uzak kalmasını öğrenemeyecekti. O zaman kul hem kendine hem de rabbine karşı işlememesi gereken fiillerin neler olduğunu, neleri yapmasının kendisi açısından gürel ve faydalı olacağını bilmeyecekti.</p>
<p>Allah zararlı ve kötü nesneleri yaratmak suretiyle bun­lardan sakınma yöntemlerini öğrenme imkânı verir. Zararlı şeylerden korunma noktasında insanlar birbirleriyle yardım­laşırlar.<sup> <a href="#_ftn112" name="_ftnref112">[134]</a></sup> Mâtürîdî insanların başlarına musibetler geldiği anlarda ve önemli olaylarla karşı karşıya kaldıklarında bir­birlerine daha çok başvurduklarını hatırlatarak bu gerçeğe işaret etmiştir.<a href="#_ftn113" name="_ftnref113"><sup>[135]</sup></a></p>
<p><strong>İmtihan ve Ceza</strong></p>
<p>Mâtürîdî&#8217;ye göre cennet, içinde bol bol nimetlerin bulunduğu ebedî bir hayattır. Bu hayatın hiçbir gayret olmadan elde edil­mesini istemek haksızlık olur Allah kullarını akıllarını kul­lanıp gayret sarfetmek suretiyle gösterecekleri tahammülle orantılı olarak iyi neticeleri hak etmeleri için çeşitli zorluk­larla imtihan etmiştir.<a href="#_ftn114" name="_ftnref114"><sup>[136]</sup></a> Başa gelen musibet ve belâlara sab- redilirse ahirette sevap vesilesi olacağı için bunlar gerçekte nimet ve rahmet olarak kabul edilmelidir.<a href="#_ftn115" name="_ftnref115"><sup>[137]</sup></a></p>
<p>Dünyada sıkıntı ve darlıklarla denenmenin amacını ahirette ebedî saadeti kazanmak için bir imtihan olarak değerlendiren Mâtürîdî&#8217;ye göre âlem bir hikmet için var edilmiştir ve âlemin varoluş hikmeti imtihandır.<a href="#_ftn116" name="_ftnref116"><sup>[138]</sup></a> Bunun yanında Allah insanlarda gizli kalan duygu ve düşünceleri açığa çıkarmak amacıyla onla­rı çeşitli şekillerde imtihana tabi tutar.<a href="#_ftn117" name="_ftnref117"><sup>[139]</sup></a> Bu bakış açısına göre imtihan Allah&#8217;ın kâinata varlık verme hikmetinin adı olmakta ve varoluş gayesiyle ilgili bir anlam kazanmaktadır.</p>
<p><strong>Sonuç</strong></p>
<p>Mâtürîdî&#8217;nin kötülük anlayışı, daha çok Tanrı&#8217;nın kötülüğe müsâadesi, kudreti, iyiliği, adaleti ve hikmeti bağlamlarında şekillenmiştir. Ona göre İlâhî yaratılış hikmet üzere gerçek­leşmiştir. Hikmet, birey için her zaman iyi olan işleri yapmayı değil, her şeyi aslî yerine koymayı ifade eder. Hikmet belli öl­çüde akıl tarafından da anlaşılabilir.</p>
<p>Dünyada Tanrı&#8217;nın varlığı ile kötülüklerin nesnel gerçek­liğini bir arada düşünmek ve bunları bağdaştırmak imkânsız değildir. Kâinatta bulunan eksiklikleri kendi başına var olma­dığının delili olarak kabul eden Mâtürîdî iyi yanında kötünün bulunmasını değişiklik ve yok olma belirtileri olarak kabul etmiştir. Yine yetkin olmayışın beraberinde yetkin olanı ara­ma çabasını getireceğini ve bu sürecin yaratıcının varlığına götüreceğini ifade etmiştir. Ona göre eğer kâinatın varlığı kendisi olsaydı, kendi kendini denetleyebilmesi gerekirdi. Bu durumda varlıkların hiçbir şeyi kötülük olarak nitelememesi icab ederdi. Kâinatta kötülüklerin varlığının inkâr edilemez bir gerçek olduğunu ifade eden Matüridî&#8217;ye göre kâinat tek başına kötü değildir. Kâinatta kötülüklerin hâkim olduğunu düşünenler, olay ve olguları bütünden kopararak tek tek irde­ledikleri için, anlamsız bir girdaba doğru sürüklenirler. Zira insan zihni, çevresinde olup biten olayları açıklayıp anlam kazandıramadığı oranda bulanmaya başlar. Kötülüklerin var­lığını Tanrı&#8217;nın inkârı için bir gerekçe kabul edenlerin düş­tüğü pozisyon budur. Bu yolla ne kötülüklerin varlık sebebi izah edilebilmekte, ne de insan ruhu kötülüklerin baskısın­dan kurtulabilmektedir.</p>
<p>Mâtürîdî&#8217;ye göre ise, evrende aslolan düzensizlik değil, düzendir. Bu düzenin ipuçlarını birçok alanda yakalamak mümkündür. Bu sisteme bakınca, evrenin birbiriyle uyumlu parçalardan oluşan bir bütün olduğunu görürüz. Mevsimle­rin yaz ve kış olarak devamlı değişimi, ekinlerin mevsimlere bağh olarak olgunlaşması, yer ve göklerin biçimi, yaratıklara sağlanan bin bir çeşit gıdalar âlemdeki düzenin göstergele­ridir Şu hâlde şerrin değil, hikmetin hâkim olduğu kâinatta objektif bir gözle incelendiği zaman şahitlik edilen mükem­mel bir düzen vardın Bu düzen içinde mevcut birtakım şerler hikmetin bir tezahürüdür. Zira tabiatta bulunan kötülüklerin önemli bir kısmı umumî manada ve sonuçları itibariyle düşü­nüldüğünde birtakım hikmetleri içinde barındırdığı görülür. Mâturîdî’nin bu izahları onun kâinatta İlâhî yaratışı sorgula­mayı gerektiren bir tabiî (fizikî) kötülük fikrine sahip olma­dığını gösterir.</p>
<p>Mâtürîdiye göre Allah, insanı iyiyi kötüden ayırt edebi­lecek bir güçte var etmiş, onun aklî idrâkine, kötü davranışı çirkin, iyi davranışı da güzel göstermiştir. Yani insanlar kötü karşısında çaresiz değillerdir, sahip oldukları melekelerle kö­tüyü bilme ve ondan uzaklaşma istidat ve iradesine sahiptir­ler. Genel ilke olarak insan iyilik ve kötülüğü kavrama potan­siyelinde yaratılmış olsa da zaman zaman bunda zorlanabilir ve bazen gerçekte iyi olan nesne ve olayları kötülük olarak değerlendirebilir. Buradaki çıkmaz ise, İlâhî yaratılışta tabiat nizamını aşan üst bir gâyeyi ve O&#8217;nun tarafından belirlenen iyi ve kötü kriterlerini kabul etmek suretiyle aşılacaktır.</p>
<p>Onun bakış açısı, mutlak iyi olan yaratıcının kötülükle­rin olduğu bir dünyayı yaratmasını anlamsız kılmadığı gibi, mutlak iyi olan yaratıcının insanlar tarafından şer olarak al­gılanan bazı sorunları ortadan kaldırmasını zorunlu görmez. Dolayısıyla Mâtürîdî&#8217;nin düşüncesinde şer ya da kötülük bir sorun olarak yansımaz. Aslında kötülük sorunu Allah-insan ilişkisinden değil, büyük oranda insan ile tabiat arasında­ki ilişkinin tersyüz edilmesinden kaynaklanır. Allah tabiata âdetullah kapsamında işleyen birtakım yasalar ve dengeler koymuştur. Söz konusu bu uyum ve âhenk daha çok bütüne ait parçalardan birinin veya birkaçının insan eliyle ortadan kaldırılması sonucu bozulmakta ve bu yolla tabiattaki den­ge sarsılmaktadır. Yaşanan acıların çoğu, insanın gerek doğa ile ve gerekse insanlarla olan ilişkilerinin tahribinden kay­naklanmaktadır. Yeryüzüne mevcut dengeleri ayakta tutmak için doğruluk, dürüstlük, adâlet, merhamet, insâf vb. ahlâki değerlere riayet etmek gerekir. Bu İlkeler göz ardı edildiği durumda sorunlarla yüzleşmek kaçınılmazdır. Kâinatta hüküm suren düzenin bozulmasından kaynaklanan olumsuz­lukları Allah&#8217;a izafe etmek kulun yükümlülüğünü yok saymak anlamına gelir. Mâtürîdî İlâhî buyruklara karşı gelmekten kaynaklanan ahlâkî kötülüğü kulun sorumluluğunda gördü­ğünden, din alanındaki dirlik ve düzenin temel dayanağını İn­sana yüklemek suretiyle, gücünü iyi ve kötü yönde kullanma serbestîsine sahip kılınan insanın sorumluluklarını üzerine alması gerektiğine vurgu yapmıştır. Kötülük konusu bağla­mında insanın hürriyet ve sorumluluğunu da temellendiren Mâtürîdî, hikmet-sefeh, adl-zulüm ve hayır-şer gibi kavram­lara açıklık kazandırmıştır. Mâtürîdî şer ile İlâhî hikmet ara­sında kurduğu sağlam köprüyü, kulun hürriyet alanı ile kader inancı arasında da kurmuş ve böylece kulun sorumluluğunu kader inancını zedelemeden temellendirmeyi başarmıştır. Böylelikle kul hem işlediği fiillerin yükümlülüğünü kendi sorumluluk alanına taşımış olacak, hem de o fiilleri işlerken buna mecbur ve mahkûm olduğu duygusu içinde bulunma­yacaktır. Böylelikle yapıp ettiği hataları meşrulaştırma adına kaderi kullanmaktan vazgeçecektir.</p>
<p>Allah Teâlâ kula iyi olan şeyleri teşvik etmiş ve onun doğ­ru eylemlerde bulunmasına sebep olacak vesileler yaratmıştır. Buna rağmen tabiatta canlılara insan eliyle yapılan kötü mua­meleler, onların deneylerde kobay olarak kullanılması, nesille­rini tehlikeye düşürecek şekilde katliama maruz bırakılmaları veya aşın derecede sayılarının artırılması, genlerine müdahale edilerek ucûbe yaratıklara dönüştürülmeleri, yaşam alanları­nın daraltılması ve daha pek çok saldırılar, bu dengenin alt üst olmasına sebebiyet vermekte ve akla hayale gelmeyen kötü sonuçların ortaya çıkmasına neden olmaktadır. Günümüz dün­yasında insan nesline dönük tahribatlar azımsanacak boyut­ta değildir. Dünya, ulvî değerlerinden pek çoğunu kaybetmiş menfaatperest küçük azınlıklar tarafindan ele geçirilmiş, zor­balar tarafından idareye mahkûm bırakılan kitleler, dünyada, açlık, sefalet, salgın hastalık ve insanlık onuruna yakışmayan</p>
<p>pek çok sorunlar İçinde perişan bir hayat yaşamaya terk edil* inişlerdir. Tabiata dönük tahribata herkesin gözleri önünde ye* nılcri eklenmektedir. Târım ve hayvancılık için ayrılan araziler ve doğal yaşam alanları her gün biraz daha azalmakta, devasa binalar, fabrikalar, elektronik aletler ve bunlardan sızan ve et* rafa bırakılan çöp ve atıklar, kullanılan zirai ilaçlar, tabiatı tah* rip etmekte, hava kirliliğine, çevre kirliliğine ve atmosfer kirli* lığıne neden olmaktadır. Görüldüğü gibi, insanoğlunun ahlâkî düzlemde üzerine düşen sorumlulukları yerine getirmemesi ve ihmalkâr davranması sonucunda daha vahim kötülüklerle karşılaşılma riski artmaktadır.</p>
<p>Mâtürîdinin sistemini üzerine bina ettiği en önemli kav­ramlardan biri olan hikmet terimi, kötülük konusunun izahın­da önemli ve kurucu bir role sahiptir. Varlıkların yaratılma­sında gözetilen temel ilke fayda zarar, güzel çirkin oluş değil, hikmettir. Söz konusu bu ilke, bir yandan Allah&#8217;ın kulları için en uygun olanı yapmak zorunda olduğu anlayışını savunan öğretilere karşı önemli bir argüman, diğer yandan sorumlu tutulan insanın iradesini elinden alan cebrî düşüncelere karşı bir reddiye mahiyetindedir. Mâtürîdî&#8217;nin hikmet felsefesi ha­yata yüce bir anlam ve gâye yüklemektedir. Çerlerin varlığını, yaratıcının yokluğunun delili sayanların hikmet öğretisini ye­terince tanımadıkları anlaşılmaktadır. Mâtürîdî penceresin­den bakarak onların bu yaklaşımlarına açıklama getirmeye çalışmak doğru olmaz. Çünkü sorunu tartışan kişiyle Mâtürî- dî&#8217;nin duruş noktaları birbirinden farklıdır. Mâtürîdî hikmet düşüncesini &#8220;kötülük sorununa karşı bir çözüm yöntemi&#8221; olarak vaz&#8217;etmiş değildir. Yalnız bu öğreti, yeryüzünde insa­noğlunun kulluk bilinci ile Allah&#8217;ın mutlak iradesi arasındaki dengeyi kurmayı ve dolayısıyla da yeryüzünde görülen birta­kım kötülükleri açıklamayı kolaylaştırmıştır.</p>
<p>Kâinata serpiştirilmiş olan bütün bu düzen unsurları, âlemin kendisinden daha mükemmelinin yaratılmasını im­kânsız kılar mı? Mâtürîdî&#8217;nin bu soruya &#8220;hayır&#8221; cevabını ver­mesi, sistemi içinde önem arz eder. Allah&#8217;ın ilmi ve kudreti açısından düşünüldüğünde yarattığından başkasını, hatta en mükemmelini var etmek Cenâb-ı Hak için imkânsız değildir. Yüce yaratıcı dilediği takdirde başka türlü yaratma kudretine sahiptir. Öyle değil de böyle bir düzen kurmuş olması hikmetinin bir tecellîsidir. &#8220;Mükemmel olanı yaratma kudretinde olan bir yaratıcının neden eksik bir düzeni var ettiği&#8221; sorusu na karşı Mâtürîdî’nin verdiği en önemli cevap &#8220;eksik, kusurlu ve muhtaç durumda bulunmanın kusursuz olan mutlak ke­mal sahibi bir yaratıcıya yönelme ve bağlanma sebebi oldu­ğu * şeklindedir.</p>
<p>Kâinatta geçerli bir düzen hâkim olmakla birlikte onda birtakım noksanlıkların bulunduğunu ifade eden Mâtürîdî, bunu kendi kendini yönetmekten âciz oluşun bir göstergesi olarak zikreder. Böyle bir kabul, yaratılmışlardaki eksikliği yaratıcıdan kaynaklanan bir hata veya noksan olarak değer­lendirdikleri için metafizik kötülük algısına sahip olan kim­seler için çelişki doğurur. Hâlbuki Mâtürîdî &#8220;Şerri yaratmak şerir olmayı gerektirmez&#8221; şeklindeki prensibiyle yaratılan­dan hareketle yaratıcı hakkında hükümde bulunmanın isa­betsiz olduğunu söyleyerek, kötülük sorununun Allah&#8217;ın kul­larına muamelesinden kaynaklanan bir var oluş sorunu değil, varoluşu anlamlandırma meselesi olduğunu hatırlatmıştır. Dolayısıyla Mâtürîdî, kötülüklerin varlık açısından sorgu­lanmasını isabetli görmemiş, sorunun İlâhî boyuta taşınma­dan kendi içinde çözülmesi gerektiğine işaret etmiştir. Şer konusunu genellikle hüsün ve kubuh terimleriyle bağlantılı bir şekilde ve daha çok ahlâkî yönüne ağırlık vererek işleyen kelâmcılardan farklı olarak konuyu ontolojik açıdan ele aldı­ğından daha zengin bir perspektif sunmuştur.</p>
<p>Şerrin hikmeti konusunda tatminkâr fikirler üreten Mâtürîdî hayatın beraberinde getirdiği fizikî âfetler ve ahlâkî sıkıntıları İlâhî hikmetin ve kulluk sınavının bir yansıması olarak kabul etmeyi ve böylece onları iyimserlikle göğüsle­meyi öğütlemiştir. Böylelikle zorlukların üstesinden gelmek için bireysel bakış açısı ve toplumsal dayanışmanın önemi ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Doç, Dr. Tokat Gazi Osman Paşa Üniversitesi, İslâmî İlimler Fakültesi, Kelâm ve Mezhepler Tarihi Anabilim Dalı.</p>
<p>Editör:Hakan Hemşinli-Yunus Kaplan &#8211; İslam Düşüncesinde Kötülük Sorunu ve Teodise 1,syf:197-229</p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Antes, Peter. The First Asharites&#8217; Conception of Evil and Devil&#8221;. M&lt;- <em>langes Offerts a Henry Corbin.</em> ed. Seyyed Hossein Nasr. Tahran 1977.</p>
<p>Augustine, Saint &#8220;Evil is Privation of Good”. <em>Philosophy of Religion Selected Readings.</em> ed. Michael Peterson vd. New York: Oxford U.P., 2007.</p>
<p>Aydın. Mehmet S. <em>Kantta ve Çağdaş Ingiliz Felsefesinde Tanrı-Ahlâk İlişkisi.</em> Ankara: Diyanet Vakfı Yayınları. 1981.</p>
<p>ePBağdâdî Abdülkâhir. <em>Usûlü&#8217;d-Dîn.</em> Beyrut: Dârü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-llmiyye, 1401.</p>
<p>Bakıllani, Ebu Bekir Muhammed et-Tayyib. <em>Kitabü&#8217;t-Temhîd.</em> Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-Şarkiyye, 1957.</p>
<p>Beyâzizâde, Ahmed Efendi. <em>İşârâtü&#8217;l-merâm min ibârâti&#8217;l-tmâm.</em> thk.</p>
<p>Yusuf Abdürrezzâk. Kahire: Mustafâ el-Bâbî el-Halebî, 1949.</p>
<p>Can, Seyithan. <em>Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi.</em> &#8220;Allah&#8217;ın Kudretinin İnsan Fiillerine Taalluk Alanı ve İmkânı: Kötülük Problemi Çerçevesinde Bir İnceleme&#8221; 18/36 (2019).</p>
<p>Cürcânî, Seyyid Şerif. <em>et-Ta&#8217;rifât</em> Beyrut: Dârü’n-Nefâis, 2007.</p>
<p>Davies, Stephen T. <em>Logic and The Nature ofGod.</em> London: Macmillan Press, 1999.</p>
<p>Eş&#8217;arî, Ebûl-Hasan. <em>el-lbâne fî Usûli&#8217;d-Diyâne.</em> thk. el-Hadar Hüseyin Seyyid Muhammed. Beyrut: Dârü&#8217;l-Kâdirî, 1412.</p>
<p>Filiz, Şahin. <em>Ahlâkın İnsani ve Dinî Temelleri.</em> Konya: Çizgi Kitabevi Ya­yınlan, 1998.</p>
<p>France, Anatole. <em>Epikür&#8217;ün Bahçesi,</em> çev. Hikmet Hikay. İstanbul: Hilmi Kitabevi Şirketi Mürettibiye Basımevi, 1947.</p>
<p>Gazzâlî, Ebû Hâmid. <em>el-İktisâd fH-t&#8217;tikâd.</em> Beyrut: Dârü&#8217;l-Kütübi’l-İl- miyye, 1983.</p>
<p>Giddens, Anthony. <em>Elimizden Kaçıp Giden Dünya,</em> çev. Osman Akmhay.</p>
<p>İstanbul: Alfa Basım Yayın Dağıtım Ltd., 2000.</p>
<p>Gündüz, Şinasi. <em>Sâbiîler: Son Gnostikler.</em> Ankara: Vadi Yayınları, 1995.</p>
<p>Güngör, Erol. <em>Değerler Psikolojisi Üzerine Araştırmalar.</em> İstanbul: Ötü- ken Neşriyat, 2010.</p>
<p>Hanefi. Haşan. Teoloji mi Antropoloji mi?&#8221; çev. Mustafa Sait Yazıcıoğ- lu. <em>Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi.</em> 23/(1978), 505-531.</p>
<p>Hick, John. &#8220;Evil, The Problem of&#8221;. <em>The Ençyclopedia of Philosophy.</em> ed. Paul Edvvards. C. 3. New York: Macmillan Company, 1967.</p>
<p>Hume, David. <em>Dialogues Concerning Natural Religion.</em> London-New York: Penguin Books, 1990.</p>
<p>el-Isfehânî, Ragıb. <em>el-Müfredâtfî garîbi&#8217;l-Kur&#8217;ân.</em> İstanbul: Kahraman Yayınları, 1986.</p>
<p>Ibn Fûrek, Ebû Bekir Muhammed b. el-Hasan. <em>Mücerradü Makâlâti’ş- Şeyh Ebî’l-Hasan el-Eş&#8217;arî.</em> thk. Daniel Gımaret. Beyrut: Dâ- rü&#8217;l-Maşrık, 1987.</p>
<p>İbn Manzûr, Cemâleddin Muhammed b. Mükrim. Beyrut; Dâru Sadr 2000.</p>
<p>İbn Sîna, Ebû AH Hüseyin b. Abdullah <em>en-Necât.</em> Kahire: y.y., 1938.</p>
<p><em>eş-Şifâ: elflâhiyyât.</em> Tahran: Intişârât-ı Nâsır Hüsrev, 1943, Kadı Abdülcebbâr. <em>ŞerhuTUsÛli&#8217;l-Hamse.</em> thk. Abdülkerîm Osman. Ka­hire: Mektebetü Vehbe, 1408.</p>
<p>Karaman, Hüseyin. &#8220;Nurettin Topçu&#8217;da Ahlâk ve Hürriyet Problemi&#8221;, <em>Ülke</em> 4/49 (Ekim 1999), 45-56.</p>
<p>Kiriş, Nurten. &#8220;Tarihsel Olarak Kötülük Problemi ve Çözüm Yolu Ola­rak Teodise”. <em>Süleyman Demirel Üniversitesi Felsefe Bölümü Dergisi</em> 1/5 (2008), 81-99.</p>
<p>Köylü, Mustafa. <em>Küresel Ahlak Eğitimi.</em> İstanbul: DEM Yayınlan, 2006, Mackie, J.L &#8220;Evil and Omnipotence&#8221;. <em>Philosophy of Religion: An Ant- hology.</em> ed. Louis P. Pojman-Michael Rea. Boston: Wadsworth Publising, 2012.</p>
<p>Makdisî, George. &#8220;Ethics in Islamic Traditionalist Doctrine&#8221;. <em>Ethics in İslâm,</em> ed. R. Hovanissian. 47-63. Malibu: Undena Publications, 1985.</p>
<p>Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b Muhammed b Mahmûd Semer- kandî. <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid.</em> Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Araştırmaları Merkezi (ISAM), 2003.</p>
<p><em>Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân.</em> İstanbul: Mizan Yayınevi, 2005-2009.</p>
<p>Muhammed Taqi Misbâh Yazdi. &#8220;An Introduction to Müslim Philo­sophy” çev. Muhammed Legenhausen-Abd al-Azîm Sarvdalir. <em>Al-Tawhid; A Quarterly Journal of Islamic Thought and Culture. </em>14/11. Kahire, 1997.</p>
<p>Musa b. Meymûn. <em>Delâletü&#8217;l-hâirîn.</em> thk. Hüseyin Atay. Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınlan, 1974.</p>
<p>Nesefî, Ebu&#8217;l-Muîn. <em>et-Temhîd JT Usûli&#8217;d-dîn.</em> thk. Abdülhayy Kâbil. Ka­hire: Dâru&#8217;s-Sekâfe li&#8217;n-Neşr ve&#8217;t-Tevzî&#8217;, 1407.</p>
<p><em>Tebsıratü&#8217;l edille fî Usûli&#8217;d-dîn.</em> thk. Hüseyin Atay-Şaban Ali Düzgün. Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, 2003.</p>
<p>Platon. <em>Devlet, çev.</em> Sebahattin Eyüboğlu-Cimcoz M. Ali. İstanbul: Rem­zi Kitabevi, 1992.</p>
<p>Sankçıoğlu, Ekrem. <em>Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi.</em> İsparta: Fa­külte Kitabevi, 2002.</p>
<p>Seyyid Bey. <em>Usûl-i Fıkıh: Medhal.</em> İstanbul: Matbaa-i Amire, 1333.</p>
<p>Swinbume, Richard. <em>Providence and the Problem ofEvil.</em> Oxford: Cla- rendon Press, 1998.</p>
<p>Ülken, Hilmi Ziya. <em>Ahlak.</em> İstanbul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fa­kültesi Yayınları, 1946.</p>
<p>Wemer, Charles. <em>Kötülük Problemi,</em> çev. Sedat Ümran. İstanbul: Kak- nüs Yayınları, 2000.</p>
<p>Yaran, Cafer Sadık. <em>Kötülük ve Teodise: Batı ve İslam Din Felsefesinde &#8220;Kötülük Problemi&#8221; ve Teistik Çözümler.</em> Ankara: Vadi Yayınlan. 1997.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>1.Cafer Sadık Yaran, <em>Günümüz Din Felsefesinde Tanrı İnancının Aklîliği </em>(Samsun: Etüt Yayınlan, 2000), 122.</p>
<p>2.Charles Werner, <em>Kötülük Problemi,</em> çev. Sedat ümran (İstanbul: Kaknüs Yayınlan, 2000), 13-25.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[3]</a> Bk. Seyyid Bey, <em>Usûl-i Fıkıh: Medhal</em> (İstanbul: Matbaa-i Amire, 1333), 2/211</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[4]</a> Erol Güngör, <em>Değerler Psikolojisi Üzerine Araştırmalar</em> (İstanbul: Ötü- ken Neşriyat, 2010), 13; Musa b. Meymûn, <em>Delâletü&#8217;l-hâirîn,</em> thk. Hü­seyin Atay (Ankara: Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, 1974), 494.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[5]</a> -ibn Manzûr, Cemâleddin Muhammed b. Mükrim, <em>Lisânü&#8217;l-Arab,</em> <sup>K</sup>şrr<sup>M </sup>md. (Beyrut: Dâru Sadr, 2000).</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[6]</a> Seyyid Şerif Cürcânî, <em>et-Ta&#8217;rifât</em> (Beyrut: Dârü&#8217;n-Nefâis, 2007), 220.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[7]</a> el-Kasas, 28/84.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[8]</a> Al-i İmrân 3/30; el-A&#8217;râf 7/188.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[9]</a> Al-i İmrân 3/104.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[10]</a> Sizden, hayra çağıran, iyiliği emreden ve kötülük (münker)den men eden bir topluluk bulunsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır&#8221; (Âl-i İm­rân 3/104); Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayasızlığı, kötülük (münker) ve azgınlığı da yasak­lar. (en-Nahl 16/90); Sizden kim (sünnetimize uymayan) bir münker görürse (seyirci kalmayıp) onu eliyle düzeltsin. Buna gücü yetmezse lisanıyla düzeltsin. Buna da gücü yetmezse kalbiyle buğzetsin. Bu ka­darı imanın en zayıf mertebesidir (Ebû Dâvud, Sünen, <em>Melahim,</em> 31/17, (IV, 508-515).</p>
<p>11.Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b Muhammed b Mahmûd es-Se- merkandî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid</em> (Ankara: Türkiye Diyanet Vakfi İslâm Araş­tırmaları Merkezi (İSAM), 2003), 579,580.</p>
<p>12.Mâtürîdî, Ebû Mansûr Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd es-Se- merkandî, <em>Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân</em> (İstanbul: Mizan Yayınevi, 2005), 5/272.</p>
<p>13.Klasik Batı düşüncesinde &#8220;kötülük illüzyondan başka bir şey olmadı­ğından onun gerçek bir temeli yoktur*&#8217; şeklinde ifadesini bulan bu yak­laşımla kötülüğün reel varlığı reddedilmektedir. Kötülüğün iyilik ek­sikliği veya yokluğundan ibaret bulunduğunu düşünenler buna örnek olarak kötülük diye algılanan hastalıkların başlı başına bir kötülük de­ğil, sağlık eksikliğinden kaynaklanan arızî bir durum niteliği taşıdığım kabul ederler. Bu telakkide kötülük olarak görülen veya adlandırılan şeyler nihai anlamda iyi kabul edilir. Peter Antes, &#8220;The First Asharİtes&#8217; Conception of Evil and Devir, <em>Melanges Offerts a Henry Corbin,</em> Sey- yed Hossein Nasr (Tahran, 1977), 185.</p>
<p>14.Bir yanıyla iyi veya birine göre İyi olan nesnelerin diğer bir açıdan veya diğer kimselere göre kötü olabileceği anlayışı izafîlik olarak karşımıza çıkar. İnsanın duyulur âlem ile olan bağlantısı sırasındaki yaklaşımlan gözönüne alındığında, herhangi bir şeyi iyi ya da kötü olarak değerlen­dirmede insanın kendi istek, arzu, ihtiyaç, fayda, mutluluk ve haz gibi tercih ve temayüllerinin önemli bir rol oynadığı görülür (bk. Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 170; Şahin Filiz, <em>Ahlâkın İnsani ve Dinî Temelleri</em> (Kon­ya: Çizgi Kitabevi Yayınları, 1998), 20; Hilmi Ziya Ülken, <em>Ahlak</em> (İstan­bul: İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Yayınlan, 1946), 151).</p>
<p>15.İyi ve kötünün mutlak kabul edilmesi, bunların değerlerinin fail veya fiillerin zâtından kaynaklanan bir vasfa göre tayin edilmesi anlamına gelir. Bu da ahlâkî değere konu olan nesne ve fikirlerin hiçbir hal ve şartta değişmemesini gerektirir. Yine bunun tespit edilebilmesi için iyi ya da kötü olduklarının kendisine göre belirleneceği herkes tarafından kabul edilen mutlak bir kritere ihtiyaç vardır. Bütün bu şartların yara­tılan bir varlık cinsi için bir araya gelmesi zor olduğundan, bu şekilde tanımlanan iyi sınıfına verilebilecek tek örnek Tanrı’nın bizatihi ken­disidir. İyilik varlıktaki yetkinliğe bağlı kılındığında mutlak anlamda iyi sadece Tanrı olur. Çünkü her hal ve şartta iyiliği sabit olan yegâne varlık yalnız yaratıcıdır (Hüseyin Karaman, &#8220;Nurettin Topçu da Ahlâk W Hürriyet Problemi* <em>Ülke</em> (Ekim 1999), 56; İbn Sînâ, Ebû Ah Hüseyin b. Abdullah, <em>en-Necat</em> (Kahire, 1938), 284).</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[16]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 41.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[17]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 35.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[18]</a> Açıklamalar için bk. Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 377.</em></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[19]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü &#8216;t-Tevhid,</em> 41,141.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[20]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü &#8216;t-Tevhid»</em> 169-170.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[21]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 170.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[22]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 170.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[23]</a> Bk. Muhammed Taqi Misbâh Yazdı, &#8220;An Introduction to Müslim Philo- sophy&#8221;, çev. Muhammed Legenhausen-Abd al-Azîm Sarvdalir, <em>Al-Taw- hid; A Quarterly Journal of Islamic Thought and Culture,</em> 14/11 (Kahire, 1997), 2/133.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[24]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 346, 347, 373.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[25]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 274, 351.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[26]</a> Eş&#8217;arî anlayışta iyi ve kötünün durumu zamana, çevreye ve fiilin özel koşullarına bağlıdır ve bunlar Allah&#8217;ın takdiriyle gerçekleştiğinden nesnelere iyi veya kötü niteliğini veren, Allah&#8217;ın emri ve yasağıdır. İkinci olarak insan aklının vahiyden bağımsız olarak ahlâkî değerlerin bilgisine ulaşma imkânı yoktur, akıl iyi ve kötü kapsamına giren şeyle­ri ayırmada ve kavramada şeriatın rehberliğine muhtaçtır. (Eş&#8217;arî&#8217;nin vahiy bilgisi olmadan insan aklının iyi ve kötüyü bilemeyeceğine dair görüşleri için bk. Bakıllanî, Ebu Bekir Muhammed et-Tayyib, <em>Kita-</em><em>bü&#8217;t-Temhîd</em> (Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-Şarkiyye, 1957), 105, 341-345. Mu&#8217;tezile ve Eş&#8217;ariyye&#8217;nin mukayesesi için bk. George Makdisî, &#8220;Ethics in Islamic Traditionalist Doctrine&#8221;, <em>Ethics in İslâm,</em> ed. R. Hovanissian (Malibu: Undena Publications, 1985), 47-63.</p>
<p>27 Mâtürfdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 157, 207.</p>
<p>28 Mâtûrfdt, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 157, 351-352.</p>
<p>29.Burada söz konusu edilen ve aklın önünde bir engel olarak sunulan tabiatın nefse dayalı hevâ, arzu ve istek gibi tabiî temayüller olduğu görülmektedir.</p>
<p>30.Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> Buradaki tabiat, fıtrat anlamında olmalı­dır. Zira Mâtürîdî bir başka yerde benzer ifadeyi tabiat kelimesi yerine fıtratı koyarak tekrar etmiştir (bk. Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 125)</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[31]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 312.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[32]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 354.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[33]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 355.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[34]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 356.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[35]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü &#8216;t-Tevhid,</em> 312.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"></a>M Cafer Sadık Yaran, <em>Kötülük ve Teodise: Batı ve İslâm Din Felsefesinde &#8220;Kötü-<br />
lük Problemi” ve Teistik Çözümler</em> (Ankara: Vadi Yayınları, 1997), 26.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[37]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 258, 273, 377.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[38]</a> Bk. Yaran, <em>Kötülük ve Teodise,</em> 26.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[39]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 169.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[40]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 168, 255.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[41]</a> Platon, <em>Devlet, çev.</em> Sebahattin Eyüboğlu-Cimcoz M. Ali (İstanbul: Rem­zi Kitabevi, 1992), 379.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[42]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 311.</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[43]</a> MâtûHdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 310.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[44]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 580.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[45]</a> <em>Mtûrtdl, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 278.</em></p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[46]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 544, 581.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[47]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 496.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[48]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 311, 346.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[49]</a> Mâtürîdî, K/tdbüt-Tev/î/d, 346.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[50]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 60, 264 (Bilgisizliğin şer oluşu, zulüm, se- feh ve yalan gibi çirkin fiilleri işlemeye sevketmesi sebebiyledir (bk. Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 349).</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[51]</a> Mâtürîdî bunlar karşısında imanı (Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 373,544), adi ve hikmeti (Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 346) iyilik olarak kabul et­miş ve imanın güzelliğinin aklî olduğunu ifade etmiştir. (Bk. Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 373),</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[52]</a> Beyâzizâde Ahmed Efendi, <em>tşârâtü&#8217;l-merâm min ibârâti&#8217;l-İmâm,</em> thk.<br />
Yusuf Abdürrezzâk (Kahire: Mustafâ el-Bâbî el-Halebî, 1949), 54.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[53]</a> ez-Zilzâl 99/8.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[54]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 518.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[55]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 258, 259.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[56]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 497.</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[57]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 376,496.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47">[58]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 73,81, 206.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[59]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 497.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[60]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 395.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[61]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 80.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[62]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 157.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[63]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 496.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[64]</a> Mâtürîdî, <em>Kftâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 496.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[65]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 382-383.</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[66]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 41. Şerrin arızîliği, azlığı, zamâna ve kişiye göre değişebileceği ve hikmetin mahiyetini anlama noktasında insan aklının sının konusundaki benzer düşünceler için bk. İbn Sîna, Ebû Ali Hüseyin b. Abdullah, <em>eş-Şifâ: el-İlâhiyyât</em> (Tahran: İntişârât-ı Nâsır Hüsrev, 1943), 415-422; a.mlf., <em>en-Necât</em> (Kahire, 1938), 286-287.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[67]</a> Ebü&#8217;l-Hasan Eş’arî, <em>el-İbâne fî Usûli&#8217;d-Diyâne,</em> thk. el-Hadar Hüseyin Seyyid Muhammed (Beyrut: Dârü’l-Kâdirî, 1412), 85, 86; Ebû Hâ- mid el-Gazzâlî, <em>eblktisâd fî&#8217;l-İ&#8217;tikâd</em> (Beyrut: Dârü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, 1402/1983), 114-115; İbn Fûrek, Ebû Bekir Muhammed b. el-Hasan,<em>Mücerradü Makâlâti&#8217;ş-Şeyh Ebîl-Hasan el-Eş&#8217;arî,</em> thk. Daniel Gımaret (Beyrut: Dârü&#8217;l-Maşnk, 1987), 127-129; Abdülkâhir el-Bağdâdî, <em>Usû- lü&#8217;d-Dîn</em> (Beyrut: Dârü&#8217;l-Kütübi&#8217;l-İlmiyye, 1401), 131-132.</p>
<p>68 Ebu&#8217;l-Muîn en-Nesefî, <em>Tebsıratü&#8217;l edille fi Usûli&#8217;d-dîn,</em> thk. Hüseyin Atay-Şaban Ali Düzgün (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınlan, 2003), 175, 268-269; Ebu&#8217;l-Muîn en-Nesefî, <em>et-Temhîd fi Usûli&#8217;d-dîn, </em>thk. Abdülhayy Kâbil (Kahire: Dâru&#8217;s-Sekâfe li&#8217;n-Neşr ve&#8217;t-Tevzî&#8217;, 1407), 60-61; Kâdî Abdülcebbâr, <em>Şerhul-Usûli&#8217;l-Hamse,</em> thk. Abdüb kerîm Osmân (Kahire: Mektebetü Vehbe, 1408), 380.</p>
<p>69 İzahlar için bk. Seyithan Can, &#8220;Allah&#8217;ın Kudretinin İnsan Fiillerine Ta­alluk Alanı ve İmkânı: Kötülük Problemi Çerçevesinde Bir İnceleme&#8221; <em>Hitit Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Deryisi,</em> 18/36 (2019), 265.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57"><em><strong>[70]</strong></em></a> Dünyamızı tehdit eden bu sorunlar için bk. Mustafa Köylü, <em>Küresel Ahlak Eğitimi</em> (İstanbul: DEM Yayınları, 2006), 123-146; Anthony Gid- dens, <em>Elimizden Kaçıp Giden Dünya, çev.</em> Osman Akınhay (İstanbul: Alfa Basım Yayın Dağıtım Ltd., 2000), 35-48; Haşan Hanefi, “Teoloji mi Ant­ropoloji mi?**, çev. Mustafa Sait Yazıcıoğlu, <em>Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi,</em> 23/1 (1978), 505-531.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[71]</a> Kötülük sorununu mantıksal formuyla açık şekilde ortaya koyan David Hume bu sorunu Tanrı&#8217;nın mutlak kudretinin taalluku bağlamında ele almış, iyi niyetli ve mutlak bir kudrete sahip Tanrı&#8217;nın kötülüğü en­gellemesinin gereği yönünde sorular sormuştur (bk. Hume, <em>Dialogues Concerning Natural Religion,</em> 108-109.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[72]</a> Kâdî Abdülcebbâr, <em>Şerhul-Usûlil-Hamse,</em> 132-133,301.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[73]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 358-359.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61"><em><strong>[74]</strong></em></a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 378.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[75]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 387.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[76]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 358.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[77]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 365.</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[78]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 410.</p>
<p><a href="#_ftnref66" name="_ftn66">[79]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 358-359, 364.</p>
<p><a href="#_ftnref67" name="_ftn67">[80]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 365.</p>
<p><a href="#_ftnref68" name="_ftn68">[81]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 368, 372.</p>
<p><a href="#_ftnref69" name="_ftn69">[82]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 360.</p>
<p><a href="#_ftnref70" name="_ftn70">[83]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 359.</p>
<p><a href="#_ftnref71" name="_ftn71">[84]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 409.</p>
<p>85.Stephen T. Davies, <em>Logic and The Natııre of God</em> (London: Macmillan Press, 1999), 98. Kötülüğün varlığını reddederek sorunu çözmeye ça­lışanlar, kötülüğü açıklanamaz şekilde bıraktıkları için aslında sorunu çözmüş değillerdir (bk. John Hick, &#8220;Evil, The Problem of&#8221;, <em>The Encyclo- pedia ofPhilosophy,</em> Paul Edwards (New York: Macmillan Company, 1967), 3/136).</p>
<p>5-86.Augustinus’da ifadesini bulan bir başka çözüm önerisidir. Ona göre varlıklar, mutlak iyilik sahibi olmadıklarından bozulmaya uğrarlar ve bu durumda iyiliğin eksilmesi ile kötülük dediğimiz şey ortaya çıkar. Mesela, canlıların bedenlerindeki hastalıklar ve yaralar sağlığın yok­luğundan başka bir şey değildir. Saint Augustine, &#8220;Evil is Privation of Good&#8221;, <em>Philosophy of Religion Selected Readings,</em> ed. Michael Peterson vd. (New York: Oxford U.P., 2007), 294. Fakat, kötülüğü bütünüyle bu tanıma hapsetmek, kötülüğün müspet varlığını yadsımak olur ki bu mümkün görünmemektedir. Zira acı yalnızca hazzm yokluğu olmadığı gibi kötü eylemler de iyi eylemlerin yokluğu değildir (Richard Swin- burne, <em>Providence and the Problem of Evil</em> (Oxford: Clarendon Press, 1998), 32).</p>
<p>87.Davies, <em>Logic and The Nature of God,</em></p>
<p>88.Ekrem Sarıkçıoğlu, <em>Başlangıçtan Günümüze Dinler Tarihi</em> (İsparta: Fa­külte Kitabevi, 2002), 130,155-156; Şinasi Gündüz, <em>Sâbiîler: Son Gnos- tikler</em> (Ankara: Vadi Yayınlan, 1995), 67-77.</p>
<p><a href="#_ftnref72" name="_ftn72">[89]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü &#8216;t-Tevhid,</em> 80, 427.</p>
<p><a href="#_ftnref73" name="_ftn73">[90]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 427.</p>
<p><a href="#_ftnref74" name="_ftn74">[91]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü &#8216;t-Tevhid,</em> 96.</p>
<p><a href="#_ftnref75" name="_ftn75">[92]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü*t-Tevhid,</em> 259.</p>
<p><a href="#_ftnref76" name="_ftn76">[93]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid, 277.</em></p>
<p><a href="#_ftnref77" name="_ftn77">[94]</a> Mâtürfdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 169.</p>
<p><a href="#_ftnref78" name="_ftn78">[95]</a> <a href="https://www.trthaber.com/haber/koronavirus/online-kutuphane-ler-ve-arsivler-erisime-acildi-470754.html">https://www.trthaber.com/haber/koronavirus/online-kutuphane- ler-ve-arsivler-erisime-acildi-470754.html</a>.</p>
<p><a href="#_ftnref79" name="_ftn79">[96]</a> <em>Covid-l 9 Sonrası Küresel Sistem Sistem: Eski Sorunlar ve Yeni Trendler, </em>deri. T.C. Dış İşleri Bakanlığı Stratejik Araştırmalar Merkezi (Ankara: Matsa Basımevi, 2020), 38.</p>
<p><a href="#_ftnref80" name="_ftn80">[97]</a> <em>Covid-l9 Sonrası Küresel Sistem Sistem,</em> 34.</p>
<p><a href="#_ftnref81" name="_ftn81">[98]</a> <em>Covld-19 Sonrası Küresel Sistem Sistem,</em> 79.</p>
<p><a href="#_ftnref82" name="_ftn82">[99]</a> <em>Covid-19 Sonrası Küresel Sistem Sistem,</em> 131.</p>
<p><a href="#_ftnref83" name="_ftn83">[100]</a> <em>Covid-19 Sonrası Küresel Sistem Sistem,</em> 99,</p>
<p><a href="#_ftnref84" name="_ftn84">[101]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 168.</p>
<p>102 Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 352.</p>
<p>103 Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 259. Anatole France adlı yazar, eserinde bu gerçeği şu sorularıyla dile getirir: &#8220;Bütün dünya mutlu olsaydı fedakâr­lık neye yarayacaktı. Ahlâksızlık olmadan fazilet, kin olmadan sevgi, çirkinlik olmadan güzellik tasavvur edilebilir miydi” (bk. Anatole France, <em>Epikür&#8217;ün Bahçesi,</em> çev. Hikmet Hikay (İstanbul: Hilmi Kitabevi Şirketi Mürettibiye Basımevi, 1947), 36.</p>
<p>104 Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 267.</p>
<p>105 Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 259.</p>
<p>106 Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 253-354.</p>
<p><a href="#_ftnref85" name="_ftn85">[107]</a> Mâtürfdî, <em>Kttâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 168.</p>
<p><a href="#_ftnref86" name="_ftn86">[108]</a> Mâtürfdî, <em>Kitâbü’t-Tevhid,</em> 131.</p>
<p><a href="#_ftnref87" name="_ftn87">[109]</a> Mâtürfdî, <em>Kttâbü’t-Tevhtd,</em> 34, 50,137-139.</p>
<p><a href="#_ftnref88" name="_ftn88">[110]</a> Mâtürfdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhtd,</em> 170.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89">[111]</a> Mâtürîdî, <em>Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân,</em> 2/502.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90">[112]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhtd,</em> 26.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91">[113]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 34.</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92">[114]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 253, 347.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93">[115]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhid,</em> 170.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94">[116]</a> Mâtürtdt, <em>Kitâbü’t-Tevhtd,</em> 34.</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95">[117]</a> Mâtürtdt, <em>Kitâbü’t-Tevhid,</em> 34.</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96">[118]</a> Mâtürtdt, <em>Kitâbü’t-Tevhid,</em> 45.</p>
<p><a href="#_ftnref97" name="_ftn97">[119]</a> Mâtürtdt, <em>Kitâbü’t-Tevhtd,</em> 255.</p>
<p><a href="#_ftnref98" name="_ftn98">[120]</a> Mâtürtdt, <em>Kitâbü’t-Tevhtd,</em> 168-169. y</p>
<p><a href="#_ftnref99" name="_ftn99">[121]</a> Mâtürtdt, <em>Kitâbü’t-Tevhtd,</em> 273.</p>
<p><a href="#_ftnref100" name="_ftn100">[122]</a> Mâtürtdt, <em>Kitâbü’t-Tevhtd,</em> 168.</p>
<p><a href="#_ftnref101" name="_ftn101">[123]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 351.</p>
<p><a href="#_ftnref102" name="_ftn102">[124]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 168, 273.</p>
<p><a href="#_ftnref103" name="_ftn103">[125]</a> Bk. Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 169.</p>
<p><a href="#_ftnref104" name="_ftn104">[126]</a> Mâtürîdî, <em>Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân,</em> 8/32.</p>
<p><a href="#_ftnref105" name="_ftn105">[127]</a> Mâtürîdî, <em>Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân,</em> 5/55.</p>
<p><a href="#_ftnref106" name="_ftn106">[128]</a> Bk. Mâtürîdî, <em>Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân,</em> 5/268.</p>
<p><a href="#_ftnref107" name="_ftn107">[129]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 360, 381.</p>
<p><a href="#_ftnref108" name="_ftn108">[130]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 447.</p>
<p><a href="#_ftnref109" name="_ftn109">[131]</a> Bk. Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd, 427.</em></p>
<p><a href="#_ftnref110" name="_ftn110">[132]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 168, 255, 267.</p>
<p><a href="#_ftnref111" name="_ftn111">[133]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 352.</p>
<p><a href="#_ftnref112" name="_ftn112">[134]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 274.</p>
<p><a href="#_ftnref113" name="_ftn113">[135]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 277.</p>
<p><a href="#_ftnref114" name="_ftn114">[136]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 352.</p>
<p><a href="#_ftnref115" name="_ftn115">[137]</a> Mâtürîdî, <em>Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân,</em> 8/178-179.</p>
<p><a href="#_ftnref116" name="_ftn116">[138]</a> Mâtürîdî, <em>Te&#8217;vilâtü&#8217;l-Kur&#8217;ân,</em> 5/369.</p>
<p><a href="#_ftnref117" name="_ftn117">[139]</a> Mâtürîdî, <em>Kitâbü&#8217;t-Tevhîd,</em> 272.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/maturidinin-hikmet-merkezli-kotuluk-analizi/">Mâtürîdî’nin Hikmet Merkezli Kötülük Analizi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/maturidinin-hikmet-merkezli-kotuluk-analizi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İncelik Bilgisi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/incelik-bilgisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/incelik-bilgisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 20 Feb 2022 11:02:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İncelik Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Zeynep Merdan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25995</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Derininde sayısız poleni saklayan çiçekler gibi, sayısız sırrı saklar bazı mısralar. İçi çiçeklendirecek kadar cömerttir özleri. Turgut Uyar&#8217;ın “Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum / Hiçbirinizle dövüşemem / Siz ne derseniz deyiniz / Benim bir gizli bildiğim var” mısralarında herkese iyi niyetle gülümseyecek kadar cömert, hiç kimseyle dövüşmeyecek kadar bilge olanların sahip olduğu o şey nedir? [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/incelik-bilgisi/">İncelik Bilgisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-7630 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/image1-300x222.jpg" alt="" width="349" height="258" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/image1-300x222.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/image1.jpg 600w" sizes="(max-width: 349px) 100vw, 349px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Derininde sayısız poleni saklayan çiçekler gibi, sayısız sırrı saklar bazı mısralar. İçi çiçeklendirecek kadar cömerttir özleri. Turgut Uyar&#8217;ın “Hepinize iyi niyetle gülümsüyorum / Hiçbirinizle dövüşemem / Siz ne derseniz deyiniz / Benim bir gizli bildiğim var” mısralarında herkese iyi niyetle gülümseyecek kadar cömert, hiç kimseyle dövüşmeyecek kadar bilge olanların sahip olduğu o şey nedir? Uyar&#8217;ın “gizli bir bildiğim” diye fısıldadığı şey incelik bilgisi olabilir mi?</p>
<p>İncelik bilgisi; iyi ve kötünün, yücenin ve sığın, doğrunun ve yanlışın, güzelin ve çirkinin, çoğu tezadın birbiriyle karıştığı o noktada, birinin öteki sanıldığı, sayıldığı o belirsizlikte duranın bilgisidir. İncelik bilgisi; çiçeğin özündeki polenin, gösterilenin ardındaki görünenin, görünenin ardındaki olanın, olanın ardındaki olduranı görmenin bilgisidir.</p>
<p>Söylenen her sözün; içinden çıktığı kalbin libasını taşıdığını söyler Atâullah el-İskenderi. İyinin ve kötünün birbirine karıştığı o noktada, sözün örtüsü gösterir nasıl bir kalpten çıktığını. Fakat iyinin ve kötünün ayrımını yapmak kalbin örtüsünü görmekten çok daha zordur. Bazen bir kötüye kötü deme şekli o kadar iyi yahut bir iyiye iyi deme şekli o kadar kötüdür ki; iyinin ve kötünün katmanlı yapısının ayırdına ancak böyle varabilir insan.</p>
<p><strong>İyideki Kötülük &amp; Kötüdeki İyilik </strong></p>
<p>İncelik bilgisi, mısralarda parıldamaya devam ediyor. Özdemir Asaf&#8217;ın “Tüm renkler hızla kirleniyordu / Birinciliği beyaza verdiler” dizesi bir sırrı ışıldıyor: En çok masumlar kendini kirli hissediyor, kirliler kendini hiç kirlenmiş hissetmiyor.Kirlenmek, temiz olana mahsustur çünkü. Gerçek bir iyiye kötülük, karalık ya da kir bulaşabilir mi peki? Yoksa her birimiz, bir diğerinin daha siyah ya da beyaz gördüğü binbir tonlu grilerden biri miyiz? Zayıf olduğu için, kötü olabilecek kudreti olmadığı için masum görünen, sınanmamış birinin iyiliği gerçekten iyi midir ya da? İncelik bilgisine göre; erdemli olan, kötülüğü yapabilecek kudretteyken bunu tercih etmeyendir. Bu yüzden erdemli olan sadece iyi olandan daha muteberdir. Gerçek iyiliğin neden gözetilmeksizin yapılan şey olduğu görüşü hâkimdir? Bu görüşü izah edenlerden biri olan Tolstoy “İyiliğin bir nedeni varsa, iyilik değildir o. Sonucu, yani | ödülü varsa iyilik olmaktan çıkmıştır” diyerek iyiliği neden ve sonuçlar zincirinin dışında tutar. Oysa kötü görünen çok şeyin iyiden ileri gelebileceği gibi; iyi görünen çok şey de gizli bir övünmeden ileri gelebilir bazen. Kalpleri yarmak mümkün olmadığından aslında ne olduğu kişide bıraktığı etkiden anlaşılır. Bu etki en çok tavsiye, nasihat, yardımda gösterir kendini. Üstenci tavır, bilgiçlik, kibir hepsinin önüne geçer bazen. Büyüsü bozulur iyiliğin. Düşer yere iyilik.</p>
<p>İyi, İyi görünene; iyi görünen, iyi bir görüntüye dönüşüverir. Birine iyilik edecekken insan kendine sormalı: “Karşımdakine iyilik etmek istiyor muyum sahiden? Yoksa kendimi iyi hissetmek mi istiyorum?” İyinin ve iyiliğin nasılı kadar niçini de mühimdir bu yüzden. İncelik Yarası İnceliğin başka tezahürleri yok mudur? Samimiyet, bâtıni incelikken; zarafet, zâhiri bir inceliktir mesela. Sakartlıktaki zarafet; dalgınlıktır mesela. Ahmaklıktan değil, başka bir dünyanın seyircisi olmaklıktan ileri gelen sakarlıklar güzeldir. Gökyüzüne bakarak yürürken ayağın takılması&#8230; En güzel sakarlıklardan biri. Başkasının nefsine kendi nefsinden daha kibar olmayı salıklayan ruhsal zarafet vardır bir de. İnsanın kendi nefsine mahcubiyeti arttıkça başkasının nefsine zarafeti artıyor. Bu ruhsal zarafete, vicdan müsterihliğine; kendi küçük kusuruna, başkasının büyük hatalarından daha çok duyarlı olan, haklılığını izah dahi etmeyen, mücadele etmeye bile tenezzül etmeyenler erişiyor. Böylesi bir ruhsal zarafet, en çok riyadan korkuyor. Ve riyaya bir çare olarak olduğundan kötü görünmeyi, olduğundan iyi görünmeye yeğliyor. Bilgeliğin ruhta çiçek gibi açışının işareti de bu hâldir belki.</p>
<p>İyi insan / kötü insan ayrımından daha çok; bize iyi gelen / kötü gelen yahut sizdeki iyiliği ortaya çıkaran / kötülüğü kışkırtan insan ayrımı daha doğru. Mutlak iyi ve mutlak kötü insan yoktur; iyi(lik) ve kötü(lük) eylemde ortaya çıkan şeydir. İyi bir insan -istemeden dahi olsabaşka birindeki kötülük damarını kışkırtabiliyor. Diğer bir insan, kötülükteki ısrarıyla muhatabını ters tepkiyle iyi eyleme sevk edebiliyor. Bazı insanlarınsa şifadan daha çok yan etkisi var. Tıpkı tene yakışmayan parfümler gibi her ruha, mizaca yakışmayan ruhlar var. İnsan varlığına şifa getiren, rayiha estiren ruhları seçmeli kendine. Kendine “iyi” gelmeyene “kötü” demek en kolayı çünkü. İyi biri olsa / iyilik dahi yapsa sizdeki kötüyü kışkırtan, iyi enerjinizi eksilten insanlara mesafe almakta hayır var. Size kötü gelen, ötekine hayır getirir belki.</p>
<p><strong>İyiliğin İncisi</strong></p>
<p>İyidir insan, niyeti iyidir, iyilik de yapar ama yine de girmeyi başaramaz bir kalbe bazen. Kötülüğün baş tacı edildiğini görür, içerlenir, isyan dolar yüreği. Yalnız acıyla keşfine varılan incelik bilgisinin kalbe şifa olan sesini duyar o vakit: Aşkta, sevgide adalet olmaz. Muhabbette adaleti gözetmek incitir kalbi yalnızca. Sevgi; nedensizliği, koşulsuzluğu ve izahsızlığıyla var kılar kendini ancak. Bazı kalbi kırıklıklar ruhsal tekâmülün en güzel öğretmenleridir bu yüzden. İnciten deneyimler bazı insanları yanlış yere koyduğumuzu gösterirler. Üstelik koymamız gereken yeni yerleri de bize işaret ederler,</p>
<p>İyilik incitir mi peki? İyilik incitir, incinir de bazen. Kötülük örtmez her vakit iyiliğin üzerini. Bazen iyiliğin üzerini iyilikler, güzellikler, incelikler örter. Hüsn-ü zan örtüsü, nezaket makyajı, “bilmesin”de hayır görülen beyaz yalanlar, merhametin tüm kusurları örten anneliği, yapıcılığın diplomatik iplikleri&#8230; Hepsi incitebilir iyiliği. Fakat iyilik incindikçe, daha da inceleşir iyiliği&#8230; İyiliğin incisi, o ince incinişte saklıdır belki.</p>
<p>Zeynep Merdan &#8211; Kendilik Cesareti,syf:11-14</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/incelik-bilgisi/">İncelik Bilgisi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/incelik-bilgisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İyilik ve Kötülük Akıl ile Tespit Edilir&#8221;1</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/i%cc%87yilik-ve-ko%cc%88tu%cc%88lu%cc%88k-akil-ile-tespit-edilir1/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/i%cc%87yilik-ve-ko%cc%88tu%cc%88lu%cc%88k-akil-ile-tespit-edilir1/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 05 Jan 2022 09:32:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsn]]></category>
		<category><![CDATA[iyi]]></category>
		<category><![CDATA[kötü]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[kubuh]]></category>
		<category><![CDATA[Sadruşşeria es-Sani]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25859</guid>

					<description><![CDATA[<p>(Sadruşşeria es-Sani) [Sadruşşeria es-Sani, Maveraünnehir bölgesi Matüridi-Hanefi alimlerindendir (ö.1346). Her ne kadar Sadruşşeria, İmam Ma turidi&#8217;den ismen hiç bahsetmese de, İmam Maturidi ve Maturidi kelamcılarının görüşlerini benimsediği ve kelami meselelerde Ebu Hanife&#8217;ye atıflarda bulunduğu için, Sadruşşeria&#8217;nın bir Ha­nefi-Maturidi kelamcısı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Sadruşşeria zaman zaman ulemauna (filimlerimiz) ashıibuna (ar­kadaşlarımız), meşayihuna gibi tabirler kullanmaktadır. (1 72) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/i%cc%87yilik-ve-ko%cc%88tu%cc%88lu%cc%88k-akil-ile-tespit-edilir1/">İyilik ve Kötülük Akıl ile Tespit Edilir”1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="page" title="Page 1116">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-14854 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3.jpg" alt="" width="400" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></p>
<p>(Sadruşşeria es-Sani)</p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>[Sadruşşeria es-Sani, Maveraünnehir bölgesi Matüridi-Hanefi alimlerindendir (ö.1346). Her ne kadar Sadruşşeria, İmam Ma turidi&#8217;den ismen hiç bahsetmese de, İmam Maturidi ve Maturidi kelamcılarının görüşlerini benimsediği ve kelami meselelerde Ebu Hanife&#8217;ye atıflarda bulunduğu için, Sadruşşeria&#8217;nın bir Ha­nefi-Maturidi kelamcısı olduğunu rahatlıkla söyleyebiliyoruz. Sadruşşeria zaman zaman ulemauna (filimlerimiz) ashıibuna (ar­kadaşlarımız), meşayihuna gibi tabirler kullanmaktadır.</p>
<p>(1 72) İyilik ve kötülük meselesi, Kelam ilminin ve Fıkıh Usulünün ana konularından, akli ve nakli ilimlerinin mühim mevzularından biri­dir. Aynı zamanda, insanın eylemlerinde hür olup olmadığı problemiyle de ilgilidir. İnsan hürriyeti konusunun çöllerinde, dalında uzman bir çok alimin ayağı kaymış; giriş konularında düşünürlerin anlayışları doğrudan ayrılmış, deniz gibi meselelerin derinliğinde bilginlerin akılları boğulmuştur. İnsan hürriyeti konusunda gerçeğin, yani eksiklik ile aşırı arasındaki orta yol, Allah&#8217;ın sırlarından bir sırdır. O sırlara da ancak Allah&#8217;ın özel kulları vakıf ola­ bilir. Ben bu durumdan uzağım. Fakat konuyu anlamaktan aciz olmama rağ­men bu konuda kavrayabildiğimi ve dilimin döndüğü kadarını söylüyorum:</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1117">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Alimler iyilik (Hüsn) ve kötülük (kubh) kelimelerinin üç anlamda kulla­nıldığını söylemişlerdir. Birinci anlam, bir şeyin insan tabiatına uygun ya da ters geldiğini ifade etmek içindir. İkinci anlam, bir şeyin olgunluk sıfah ya da noksanlık sıfah taşıdığını ifade etmek içindir. Üçüncü anlam ise bir şeyin, bu dünyada övülmeyle ya da yerilmeyle (173) ahirette de mükafat ya da müca­zatla ilgili olduğunu ifade etmek içindir.</p>
<p>İyilik ve kötülük ilk iki anlamda ittifaken akıl ile tespit edilir. Üçüncü an­lamda ise, alimler ihtilaf etmişlerdir. Eşarilere göre akıl ile değil, aksine yalnız­ca şeriatle sabit olur. Bu, iki hususa bağlıdır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> İyilik ve kötülük fiilin kendinden kaynaklanmaz. Eşarilere göre fiilde onun iyi ya da kötü olmasına sebep olan bir özellik yoktur. İkincisi: Onlara göre kişinin fiili kendi seçimi ile değildir. Bu yüzden iyilik ve kötülükle nitelenmez. Bununla beraber, se­vap ve azapla ilgili olmasını uygun gördüler. Çünkü onlara göre, insanın ken­di seçimiyle yapmadığı filler yüzünden Allah tarafından hesaba çekilip çekil­ memesi kötü görülemez. Yine onlara göre iyilik ve kötülük Allah&#8217;ın fiillerine bağlanamaz. Eşarilere göre iyilik ve kötülük üçüncü anlamıyla tamamen fii­lin emredilmiş ya da nehyedilmiş olmasına bağlıdır. Eşariye göre iyi emredi­len eylem -Emrin vacip kılma, mubahlık ya da fazilet için olması fark etmez-, kötü ise yasaklanan eylemdir. -Yasaklamanın haram kılma ya da çirkin gör­me için olması fark etmez. Mutezileye göre iyi, yapıldığında övülen eylem­dir. O eylemin şeran ya da aklen övülmüş olması fark etmez. Kötü ise yapıl­dığında yerilen eylemdir. Bir başka deyişle, gücü yeten, kendini bilen kişinin yapmaya hakkı olduğu eylemdir. Bu tarifte &#8220;gücü yeten&#8221; ve &#8220;kendini bilen&#8221; tabiriyle, zorlananın ve delinin eylemi çıkarılmıştır. Bu tarif iyinin başka bir tarifidir. Mutezile iyi ve kötüyü iki tarifle açıklamıştır. Birinci tarifte iyi, vaci­be, menduba mahsus olur, ikinci tarifte ise mubahı da kapsar. Kötü ise gücü yeten, kendini bilen kişinin yapmaya hakkı olmadığı şeydir. Yukarıda bahse­ dilen iki kötü tarifi de aynıdır. (174) Her iki tarif de ancak haram ve mekruhu kapsar. Birinci iyi tarifinde mubah, iyi ve kötü arasında vasıtadır.</p>
<p><strong>İkinci tarif­te</strong> ise iyi ve kötü arasında vasıta yoktur.</p>
<p>Eşarilere göre iyi ve kötü söylediğim gibi ancak emir ve yasakla sabit olur. Bu hüküm onlara göre iki temel üzerine bina edilmiştir. Bu iki temeli açıkla­mak için onların mezhebine göre iki delil söylüyorum.</p>
<p><strong>Birinci delil:</strong> İyilik ve kötülük eylemin kendinden ya da ondaki bir vasıftan dolayı değildir. Eğer öyle olsaydı, arazın araza dayanması gerekirdi. Bu delilin zayıflığı bellidir. Çünkü arazın araza dayanmasından birinin diğeri ile nitelenmesini kastedi­yorlarsa bunun imkansızlığını kabul etmiyoruz. Bu mümkündür. &#8220;Bu hare­ket, hızlı ya da yavaştır&#8221; dediğimizde arazın araza dayandığını ifade ederiz. İki arazı şer&#8217;i olarak kabul ettiğimizde de durum aynıdır. Mesela, &#8220;Bu eylem şer&#8217;an iyidir, ya da kötüdür&#8221; diyebiliyoruz. Eğer, araz başka bir araza dayanmaz, aksine iki arazın da dayanması için mutlaka bir cevher gereklidir, görü­şünü kastediyorlarsa iyinin ve kötünün eylemin kendinden ya da ondaki bir sıfattan dolayı olması göz önünde bulundurulduğunda, bu anlamda dayan­ma gerekmez. Çünkü bu durumda iyinin dayanması için bir fail gereklidir. Eğer başka bir anlamı kastediyorlarsa, hakkında konuşmak için onun da be­lirtilmesi gerekir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1118">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>İkinci delil:</strong> Kötü bir iş yapanın onu terk etmeye gücü yetmiyorsa eylemi zaruridir. Gücü yetiyor da bir tercih sebebine (müreccih) dayanmıyorsa eyle­ mi tesadufidir. Eğer bir tercih sebebine dayanıyorsa, tercih sebebi olduğunda eylemin olması gerekir. Çünkü biz onu bütün şartları tamamlanmış bir tercih sebebi farz ediyoruz. Bu durum, aşağı olanın (mercuh) tercih edilmemesi için­dir. Tercih sebebi de kişinin kendi seçimiyle değildir, öyle olsaydı zincirleme (teselsül) olurdu. Bu durumda fiil zaruridir. İttifaken zaruri ve tesadüfi olan, iyilik ve kötülükle nitelendirilemez. Bu görüşün açıklamasına şöyle yapabili­riz: Kötü bir iş yapanın onu terk etmeye ya gücü yeter ya da yetmez. Eğer gü­cü yetmezse eylemi zararlıdir. Çünkü eylemi terk edememekle beraber, ona gücünün yetmesi, kişinin kendi seçimiyle olmaz. Çünkü bu seçim hakkında, &#8220;Bu, işinin kendi seçimiyle olmuştur ya da olmamıştır&#8221; desek ya zincirleme olur, ya da zaruriye ulaşır. Eğer kişinin eylemi yapmamaya gücü yeterse, bu bir tercih sebebine dayanmazsa eylem tesadüfi olur. Tesadüfi olanın iyilik ve kötülükle nitelenemeyeceği hususunda görüş birliği vardır. Aynı zamanda tercih edicisiz (müreccihsiz) ortaya çıkış (rüchan) söz konusu olur. Bu da im­kansızdır. Kişinin eylemi eğer bir tercih sebebine dayanıyorsa, tercih sebebi olduğu zaman eylemin olması gerekir. Çünkü biz tercih sebebini tam bir ter­cih sebebi, bir başka deyişle, fiilin oluşumuna sebep olan şeylerin hepsi olarak farz ediyoruz. Bu sebeplerin hepsi olduğu halde fiil -gerekli olsaydı, fii­lin bazen gerçekleşmesi bazen de gerçekleşmemesi tercih edicisiz ortaya çıkış olurdu. Yine fiil gerekli olmasaydı, onun yokluğu mümkün olurdu. Bu du­rumda fiilin yokluğu da tercih edilmeyenin ortaya çıkışını gerektirir. Bunun gerçekleşmesi ise iki eşit durumun tercih edilmesine nazaran tamamen im­ kansızdır. Tercih sebebi olduğunda da fiil gerekli olursa bu fiil kişinin kendi seçimiyle olmaz. Çünkü tercih sebebi kişinin kendi seçimiyle olmamaktadır. Söylediğimiz gibi hakkında konuştuğumuz bu seçebilme ya zincirlemeye ya da zururiye götürür. Zincirleme de uygunsuz olduğuna göre bu fiilin zaruri olduğu kesinleşti. Zaruri olanın da iyilik ve kötülükle nitelenemeyeceği hu­susunda görüş birliği vardı.</p>
<p>(Eşarilerin delilini anlattıktan sonra) Bilmelisin ki alimlerin çoğu bu de­lilin (175) kesin doğru olduğuna inanmış, öyle inanmayanlar da &#8220;bu görüş, çok değersiz bir şeymiş&#8221; demeye vesile olacak, öncülleri çürütebilecek delil­ler getirememişlerdir. Her iki gruba da bu konudaki yanlışlıklar gizli kalmıştır. Gönlüme gelenleri anlatacağım. Bu görüşüm dört öncüle (mukaddime) bina edilmiştir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1119">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>Birinci Öncül:</strong> &#8220;Mastar&#8221; &#8220;fiil&#8221; kavramını karşılamak için konulmuştur. &#8220;Fi­il&#8221; ile mastarın ifade ettiği anlam kastedilir; mastarın dış dünyadaki tezahü­rünün de kastedilmesi mümkündür. Mesela Mehmet hareket ettiğinde, &#8220;ha­reket etmek&#8221; kavramı Mehmet&#8217;e dayanmıştır. &#8220;Hareket etmek&#8221; ile hareket edenin, mesafenin parçalarından sayılan herhangi bir parçada bulunduğu du­rum kastediliyorsa, hareket etmek ikinci anlamda kullanılmıştır. Bu durumun, zihinde kararlaştırılması kastediliyorsa birinci anlamda kullanılmıştır. İkinci anlam dış dünyada mevcuttur. Birinci anlamı ise akıl kavramaktadır, dış dün­yada varlığı yoktur. Varlığı olsaydı bir yeri olurdu. Bu oluşumun kararlaştır­ması (ika) da sonsuza kadar devam ederdi. Böylece dış dünyadaki oluşum­lar hususunda başlangıç yönünden zincirleme gerekirdi. Bu da imkansızdır. Bir diğer sebep de şudur: Bir öznenin bir şey gerçekleştirdiğinde sonsuz işler ortaya çıkarması gerekirdi. Kararlaştırmanın (ika) dış dünyada varlığının ol­ maması. Eşari mezhebince de bilinen bir durumdur. Onlara göre (176) tekvi­nin dış alemde varlığı yoktur.</p>
<p><strong>İkinci öncül:</strong> Bütün olabilirlerin (Mümkün) varlığı bir oldurucuya (mucid) bağlıdır. Eğer öyle olmasa olabilirin kendinden zaruri var olması gerekir. Ola­ bilirin var olabilmesi için gerekli şartların tamamı bulunmazsa onun varlığı imkansız olur, bulunursa varlığı mümkün olur. Her olabilirin oluşumunu farz etmenin imkansızlığı gerekmez. Burada olabilirin oluşumunu farz etmek ge­ rekir. Çünkü olabilir bu şartlar bulunmaksızın ortaya çıksa o zaman bu şart­lar olabilirin ortaya çıkması için gerekli şartlardan değildir. Halbuki farz edi­len durum bunun tam aksidir. Gerekli şartlar olduğunda olabilirin var olması gerekir. Yoksa yokluğu mümkündür. Yokluk halinde olabilir başka bir şeye bağlı olsa farz edilen şartlar olabilirin olması için gereken şartlardan olmaz. Olabilir başka bir şeye bağlanmazsa onun olması için gerekli şartlar olduğu halde bazen var olması bazen yok olması tercih edicisiz ortaya çıkış (rüchan) olur, bu da imkansızdır. &#8220;Bunun imkansızlığını kabul etmiyoruz, tercih edi­cisiz ortaya çıkış ile olabilirin varlığı onu icad edecek bir şey olmaksızın im­ kansızdır, denmek isteniyorsa söz konusu anlamı vermek gerekmez&#8221; denil­se ben de derim ki, bu mana gerekir. Çünkü bu şartlar olduğu halde yokluğu mümkünse, olabilirin yokluğunu farz etmenin imkansızlığı gerekli olmamalı­dır. Fakat olabilirin yokluğunu farz etmenin imkansızlığı gerekli olmamalıdır. Fakat olabilirin yokluğunu farz etmenin imkansızlığı gerekir. Çünkü olabilirin yokluğu anında onu bir şeyin ortaya çıkarmayacağında şüphe yoktur. Ortaya çıktığı anda başka bir şeyin onu ortaya çıkarmasıyla ortaya çıkarsa, bu çıkış olabilirin varlığının bağlı olduğu şeylerin şartlarından olur. Farz edilen şart­lar onun için gerekli şartlar olmaz. Başka bir şeyin ortaya çıkarması olmaksızın var olsa sizin söylediğinizin imkansızlığı gerekir. Bundan da anlaşıldı ki bütün olabilirlerin var olabilmesi için bir şey gerekir, o şey olduğunda bu ola­ bilirin varlığı gerekir. O olmasa olabilirin varlığı imkansız olur. (177)</p>
<p>Bu öner­mede Ehl-i sünnet ve filozoflar ittifak etmiştir. Fakat Ehl-i sünnet bu konuda şöyle der: Bu önermeden varlığın kendiliğinden gereklilik yoluyla oluşumu anlaşılmamalıdır. Bir şeyin var oluşu Allah&#8217;ın onu icad edip taktir etmesiy­le olur, icad etmemeyi taktir etmemesiyle imkansız olur. Filozofların &#8220;Olabi­lir varlıkların hepsi önlerinde ve ardlarında iki gereklilikle kuşatılmıştır&#8221; sö­zü geçersizdir. Çünkü zamana bağlı öncelikten bir şeyin yok olduğu halde varlığı gerekli olur. Kendisine muhtaç olunanın önceliği kastediliyorsa, bu da imkansızdır. Çünkü eksik bir illet nedeniyle gerekli olmaz. Tam bir illetle de gerekliliğin, eksik illetten olmayacağı zaruridir. Gereklilik o illetin sonucu (malulu)dur. Varlığın gerekliliğe ihtiyacı yoktur; gereklilik varlıkla beraber­dir. Her ikisi de tam bir müessirin eseridir. Sonra akıl iki göreliden (izafi) bi­rini, sonraki, diğerini önceki ya da tersi bir şekilde göz önünde bulundurabi­lir. Bu durumda düşünce yönünden her ikisi de birbirlerine öncelik sonralık yönünden muhtaç olurlar. Her ikisini akıl hakikate bir olmalarından dolayı birbirleriyle beraber sayabilir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1120">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>Üçüncü Öncül:</strong> Bütün olabilirlerin var olması için bir şey gereklidir. O şey olduğu zaman söz konusu olabilirin varlığı gerekli olur. Bu husus kesin an­laşılınca, göreli durumlar (umum-i izafi) gibi dış dünyada ne var, ne yok du­rumların, sonradan olanın (hadis) var olması için gerekli şartlara dahil olması mutlaka gerekir. Bununla &#8220;hal&#8221; kavramını kastediyoruz. Söz gelişi sonradan olan (hadis) Mehmet&#8217;in var olabilmesi için gerekli bütün şartların hepsi eze­li (kadim) olamaz. Çünkü ezeli olan (Tanrı) Mehmet&#8217;in var olmasını belli bir vakitte gerekli kılarsa bu var olma, söz konusu vaktin gelmiş olmasına bağla­nır. Bu yüzden gerekli şartların tamamı ezeli değildir. Ezeli olan (Tanrı), Meh­met&#8217;in var olmasını belirsiz bir vakitte gerekli kılarsa onun belli bir vakitte oluşumu tercih edicisiz ortaya çıkıştır (rüchan min gayri müreccih). Bu bazı şartların sonradan olduğunu ifade eder. Hal böyle olunca, ne var ne yok du­rumlar söz konusu şartlara dahil olmadığında onlar ya kesin varlar (mevcüd) ya kesin yoklar (madum), ya da yoklarla beraber varlar olur. Kesin varlar söz konusu olunca ya sonradan olanın (hadis) ezeliliği, ya da varlığı gerekli Tan­rı&#8217;nın yok olması gerekir. Kesin yokluk ise varlık için bir illet olmaya müsait değildir. Bir başka husus da Mehmet&#8217;in varlığı onun mevcut parçalarına bağ­lıdır. Varların yoklarla beraberliği de geçersizdir. Şu önerme (179) kesin ola­rak bellidir ki Mehmet&#8217;in muhtaç olduğu bütün varlar bulunduğu zaman, o, bir şeyin yokluğuna bağlı olmaksızın var olur. Mesela Mehmet&#8217;in varlığı Hasan&#8217;ın yokluğuna bağlı olsaydı, onun var olmasından sonraki yokluğuna bağlı olurdu. Çünkü varlıktan önceki yokluk ezelidir.</p>
<p>Bu durumda sonradan olan (hadis) Mehmet&#8217;in ezeliliği gerekir. Bir diğer husus da var olmasından sonra ortaya çıkan Amr&#8217;ın yokluğu ancak onun varlığını, diğer tabirle kalıcılığı­ nı gerektirerek illetin bir parçasının zail olmasıyla mümkün olur. Söz konusu parça ya halis bir varlıktır ya da yokluğun ortadan kalkması için bu parçanın zail olması hususunda açık bir kapı vardır. Onun halis bir varlık olması söz konusu olduğunda, sonra yokluğu gündeme gelir ki, bu da mümkün değil­dir. Çünkü Hasan, ancak onun varlığını ya da kalıcılığını sağlayan illetin bir parçasının ortadan kalkmasıyla yok olabilir. Bu da varlığı gerekli Tanrı&#8217;ya gi­der. Tanrı&#8217;dan bir parçanın yokluğu düşünülemeyeceğine göre Hasan&#8217;ın yok­luğu da mümkün olmaz. Bu durumda Mehmet&#8217;in varlığı Hasan&#8217;ın yokluğu­ na bağlı olduğundan mümkün olmaz. Bizim sözümüz de zaten onun varlığı hakkındadır. Yokluğun ortadan kalkması da var olmaktır. Biz o varlığı, söz gelişi, Bekir&#8217;in varlığı kabul edelim. Hasan&#8217;ın yokluğu Bekir&#8217;in varlığına bağ­lıdır. Biz Mehmet&#8217;in var oluşunu Hasan&#8217;ın yok oluşuna bağlı farz etmiştik. Bu durumda Mehmet&#8217;in muhtaç olduğu bütün varların var olmasını taktir ettiği­ mizde Mehmet&#8217;in var oluşunun Bekir&#8217;in var oluşuna bağlı olması gerekir. Bu da mantık dışıdır.</p>
<p>Söz konusu önerme sabit olursa, Mehmet&#8217;in her yok olu­şunda, onun yok oluşunun ancak bu varlıklardan bir şeyin yok oluşuyla ol­ması gerekir. Bu durumda söz varlığı gerekli Tanrı&#8217;ya gider. Bütün olabilirle­rin (mümkün) varlığının olabilirin var olmasını gerekli kılan bir şeye ihtiyaç duyduğunu taktir ettiğimizde ne var ne yok durumların sonradan olanın (ha­dis) var oluşunda gerekli tüm şartlara katılması gerektiği anlaşıldı. &#8220;Bu tak­tir üzerine söz konusu durum, kesinleşmez, çünkü &#8220;yok&#8221; ile varın çeliştiği (nakiz) kastedilir, &#8220;hal&#8221; olarak adlandırılan şey ise zaruri olarak iki çelişki­ ten birine dahildir.&#8221; denilse ben de şöyle cevap veririm: Zikredilen hususla­rı iki grupta sınırlandırmak memnu&#8217;dur. Durum şudur ki Hasan&#8217;ı gerekli kı­lan illete göreli (izafi) durumlar gibi ne var, ne yok durumların da katılması gerektir. &#8220;Var&#8221; kavramı &#8220;öreli durumları içinde bulundurur&#8221; deyişiyle tefsir edilse &#8220;Tüm varlıklar varlığı gerekli Tanrı&#8217;ya dayanan varlıkların vasıtasıyla gerekli olur&#8221; önermesini kabul etmiyoruz. Varlığı gerekli Tanrı&#8217;ya dayanma­sı da mümkün değildir. Çünkü bu durumda varlığı gerekli Tanrı&#8217;nın yokluğu ve sondana olanın ezeliliğinden ibaret söz konusu imkansızlıklar gerekli olur. Söz konusu göreli durumların bir şeye dayanmamasından onların varlığı ge­rekli Tanrı&#8217;dan müstağni olması gerekmez. Çünkü şüphesiz bu durumlar, va­sıtasız ya da ona bağlı varlıkların vasıtasıyla varlığı gerekli Tanrı&#8217;ya muhtaçtır. Fakat bu muhtaçlık gereklilik yoluyla değildir. Gereklilik yoluyla olursa, ya onlardaki zincirlemenin lüzumuyla olur &#8211; ki bu geçersizdir &#8211; ya da görelinin göreliği aynen görelik olmasıyla olur. Ya da gereklilik yoluyla değildir. Açık olan gerçek de budur. (Önceden bahsedilen) Hareketin kararlaştırılması ge­rekli değildir. Bununla beraber fail iki eşit durumdan birini tercih etmekle onu kararlaştırmıştır. Sonra, hareket, bir başka deyişle dış dünyadaki hareket ey­ lemi kararlaştırma (ika)nın taktir edilmesiyle gerekli olur. Gerekli olmasaydı tercih edicisiz ortaya çıkış (rüçhan) söz konusu olurdu. Kararlaştırma husu­sunda da tercih edicisiz ortaya çıkış gerekmez. Diğer bir tabirle icad edicisiz var oluş lazım gelmez. Çünkü kararlaştırmanın varlığı yoktur.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1122">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>(183) Bütün olabilirler, var olabilmek için onu gerekli kılacak bir müessi­re muhtaçtır, görüşüne dayanarak göreli durumları ispat ettik. Bu söyledikle­rimiz, kendiliğinden gerekli kılan ve seçme hürriyeti nedeniyle gerekli kılan hakkındaki görüşlerin özetidir. Bu göreli durumlar olmasaydı kendiliğinden gerekli kılanın (mucib bizzat) nefyi, ancak gereklilik olmaksızın bazı varların varlığını takdir etmemizle mümkün olurdu. Bundan da olabilirin icat edicisiz varlığı gerekir ki, bu da ikinci öncülde belirtildiği gibi imkansızdır.</p>
<p><strong>(184) Dördüncü Öncül:</strong> Tercih edicisiz var oluş (rüçhan) geçersizdir. Tercih edicisiz tercih de aynıdır. Fakat iki eşitten birini ya da daha aşağı olanı (mer­ cfih) seçmek vakidir. Bu şöyle açıklanabilir: Ya hiç tercih olmaz, ya üstün olan (racih) seçilir ya iki eşitten biri ya da aşağı olan seçilir. Birincisi geçersizdir. Çünkü seçme olmasaydı olabilir (mümkün) de asla olmazdı. Daha üstün ola­nın (racih) seçimi de geçersizdir. Çünkü olabilir kendi kendine üstün olamaz, ancak başkasına bağlı olarak olabilir. Üstün olanı seçmek, sabit olanın ortaya çıkarılmasın ya da her tercihin -sonsuza kadar- kendinden önceki bir tercihe muhtaç olmasını gündeme getirir. (Bu yüzden geçersizdir). Bundan da anla­şıldı ki, tercih ancak iki eşit arasından yapılır, ya da aşağı olan seçilir. Çünkü her olabilir (önceden) yoktur. Onun yokluğu, aslında, yokluğun illetine na­zaran varlığından öncedir, olabilirin zatına nazaran ise eşittir. Bu durumda olabilirin varlık sahnesine çıkması aşağı olanı ya da eşit olanı seçmedir. Bu da iradeye bağlıdır. İrade bir sıfattır, görevi de şudur: Fail onun vasıtasıyla iki eşitten birini ya da aşağı olanı diğerine tercih eder. Kendiliğinden gerekli­lik bir illete bağlanmadığı gibi irade de bir illete bağlanmaz. Çünkü iradenin kendisi zikrettiğimiz hususu gerektirir. Aşağı olanın ya da eşit olanın aynı hal üzere kaldıkları müddetçe varlık sahnesine çıkmaları imkansızdır. Fail tercih ettiği zaman da bu hal üzere kalmazlar. Kelamcılar hür seçicinin iki eşitten birini seçmesinin caiz olacağına dair meşhur bir örnek söylemişlerdir. Sözko­nusu örnek, yırtıcı hayvandan kaçarken iki eşit yolu görenin durumudur. Fi­lozoflar ise şöyle demişlerdir. Kendisi olmaksızın yaratıcıyı bilme kapısının kapanacağı &#8220;Tercih edicisiz var oluş (rüçhan) geçersizdir&#8221;, anlamındaki apa­çık önerme tercih edicinin yokluğuna delil olamayacak bir misali söylemek­ le geçersiz olmaz. Aksine delilin anlamı, tercih edici bir sebebin bilinmemesi doğrultusundadır.</p>
<p>Bana göre yaratıcıyı bilmeyi ispat etmede kullanılan önerme, olabilirin var­ lığı onu icat edicisiz imkansızdır, anlamına gelen &#8220;Olabilirin her iki tarafından (185) birinin tercih edicisiz ortaya çıkması imkansızdır.&#8221; önermesidir. Bunun­ la beraber söz konusu önermeden müstağni kalarak bu hedefin ispatı mümkündür. Bunu şöyle açıklayalım: Var, var olabilmesi hususunda ya başkasına muhtaç değildir ya da muhtaçtır. Birinci durum zincirlemenin olmaması için mutlaka gereklidir. Söz konusu önermeyi, apaçık kabul ettiğimizde de fail tercih edendir. Bu durumda olabilirin varlığı mucitsiz söz konusu edilemez.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1123">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Kelamcılar aynı zamanda bu meşhur örneği iki eşit durumdan birinin ter­cihini imkansız görenleri çürütmek için söylemişlerdir. Eğer filozoflar bunu kabul etmezlerse söz konusu aslandan kaçan örneğindeki tercih olunma hu­susunda açık delil getirmelidirler. Hatta biz bu konuda şöyle de söyleyebiliriz: Söz konusu örnekte tercih sebebi (müreccih) gerekli olursa ya gerçekte olduğu için gerekir, ya da failin itikadına göre gerekir. Gerçektekine uygun olmayan inanç seçimlik fiillerde yeterlidir. İkincisi de şunun için geçersizdir. Bazen biz öyle işler yapıyoruz ki onların üstünlüğünü bilmiyoruz. Aynı yırtıcı hayvan­ dan kaçan gibi. Hatta aşağı olduğunu bildiğimiz bir eylemi yapıyoruz. Kim bu hususu inkar ederse vicdani bilgileri inkar eder. Bu söylediklerimiz saye­ sinde filozofların &#8220;Bu örneğin anlamı, tercih sebebinin bilinmemesidir.&#8221; an­ lamındaki görüşleri çürüdü, çünkü failin üstünlük konusundaki bilmemez­liği bizim görüşümüzü ispatlamakta yeterlidir. Bizim &#8220;Tercih edicisiz ortaya çıkış geçersizdir.&#8221; sözüyle kastettiğimiz anlam anlaşıldı. O da şudur: Olabi­lirin var olması icat edicisiz imkansızdır. Bu icad edici Tanrı olsun olmasın fark etmez. Buradaki ortaya çıkıştan (rüçhan) maksat var olmaktır. Var olma­ dan önce üstün olan değil.</p>
<p>Bu öncülleri anladıysan Eşarilerin deliline geçebiliriz: &#8220;Fiilin var olması gerekli olur&#8221; deyişlerindeki &#8220;fiil&#8221; ile hareket edenin hareket edilen mesafe­ deki herhangi bir halini kastediyorlarsa bazı şeylerin gerekmeksizin var ola­ bilmesini takdir ettiğimizde söz konusu durumun gerekli olmasını imkansız buluruz. Zarurilik anlayışını biz çürüttük. Zaruriliğin olmamaklığın bu tak­ tir üzerine de ispat etmemiz ihtayata daha yakındır. Zaruriliğin dışında bah­sini ettiğimiz ne var ne yok durumların imkansızlığını kabul etsek bile, fiiller­ de zarurilikten bahsedemeyiz. Ya &#8220;seçmeyi seçme yine seçmedir&#8221; görüşüyle bunu ispatlarız. Bu durumda tercih edicinin kişiden olmasını taktir ettiğimiz­ de zincirleme gerekmez. Ya da &#8220;söz konusu fiillerin ne var ne yok durumla­ra bağlı olması söz konusudur&#8221; önermesiyle ispatlarız. Sözünü ettiğimiz ha­reket edenin durumu, kararlaştırma (ika) gibi ne var ne yok durumlara bağlı olur. Sonra bu kararlaştırma zincirleme yoluyla veya kararlaştırmayı kararlas­tırmasının aynen kararlaştırma olmasıyla gerekli olur ya da olmaz. Fakat fail iki eşitten birini tercih eder. Eğer fiil (186) ile kararlaştırmanın kendisi kaste­diliyorsa, kararlaştırma söz konusu olduğunda dediğimizin aynısını söyle­riz. Bu söylediklerimiz fiillerdeki mecburilik görüşünü çürütmek hususun­daki görüşlerimizdir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1124">
<div class="layoutArea">
<div class="column"></div>
<div class="column">
<p>Şimdi hak olan görüşü ispat etmeye geldik. O da insanın eylemlerinde hür olup olmadığı konusundaki orta yoldur. Ortaya çıkan eylem Allah&#8217;ın yarat­masıyla ve kişinin yapmasıyla beraber meydana gelir. Diyoruz ki seçimlik fi­ iller ile zaruri fiiller arasındaki kesinlikle fark vardır. Fark yalnızca eylemle­rin bizim irademize uygun olması hususunda değildir. Çünkü, eğer irade bir sıfatsa ve fil onunla iki eşit şıktan birini seçiyor, özelliği olanlarla ilgilenerek şeyleri özelleştiriyorsa (tahsis) bizim iradeye sahip olmamızla seçmenin ve özelleştirmenin kendimizden ortaya çıkmış lazım gelir. Bu da bizim istedi­ğimiz anlamdır. Eğer söz konusu seçme ve özelleştirme kendimizden ortaya çıkmıyorsa, irade bu durumda ancak salt şevk olur, böylece seçimlik ve za­ruri fiiller arasında fark kalmaz. Zaruri fiillere de iştiyak duymaktayız. Dü­zenli bir şekilde çalışmasını istediğimiz nabzımızın hareketi buna bir örnek­ tir. Fakat biz her iki eylem arasındaki farkı anlamaktayız. Seçimlik fiiller bizim yapmamızladır. (187) Zaruriler ise öyle değildir. Hatta biz seçimlik fiillerden terk edebildiklerimizle terk edemediklerimizi birbirinden ayırabiliriz. Kaça­madığımız kuvvetli bir düşman tarafındaki bayıra çıkmak gibi. Bunun gibi terk edilen eylemlerde yapabildiklerimizi ve yapamadıklarımızı da birbirin­den ayırabiliriz. Bazen fiili zihnimize gelen bir çağırışımla (dai) yapar, bazen de onsuz yaparız.</p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Şu gerçek bilindi ki gereklilik ve zarürilik olmaksızın eylemlerimizi yaptı ğımız hususunda vicdani bilgimiz hüküm vermektedir. İki eşitten birini ya da aşağı olanı tercih edebiliyoruz. İşte bu tercih, seçme ve kastetmedir.</p>
<p>Bir önemli husus da şudur: Bütün bu söylediklerimizle beraber, zayıf kuv­vetten, kuvvet gerektiren hareketlerin ortaya çıkması, uzak mesafelerin bir göz kırpması kadar kısa sürede gidilmesi gibi harika olayların olduğuna da şahit olmaktayız. Nebilerle ve sıddıklarla ilgili haberlerde bahsedildiği üzere, kafirlerin onlara çok çeşitli eziyetler yaptıklarında, her şeyleri yerli yerindey­ken, bunlardan daha zor şartlardaki hallere güçlerinin yetmesine, iradelerinin ve gerekli şartlarının olmasına rağmen, onlara karşı gelemediklerine şahit ol­ maktayız. Bunlardan anlaşılıyor ki söz konusu durumların ortaya çıkmasın­ da gerçek müessir, kişinin kendi kudreti ve iradesi değildir. Eğer öyle olsay­dı iradesine muhalif hadiseler olmazdı. Adet üzere cereyan eden hadiselerde gerçekten kendi müessir olsaydı, harika olaylar ortaya çıkmazdı. Çıksa bile bu da ancak sinirlerin uzayıp gevşemesiyle mümkün olurdu. Fakat bizim bu konuda bilgimiz yoktur.</p>
<p>Hangi sinirin söz konusu hareketin oluşumu için uzaması gerektiğini bil­miyoruz. Yine bunun gibi harflerin mahreçlerinden nasıl çıktığını da bilmi­yoruz. Ama seçme yeteneğine işaret eden şey ve seçme yeteneğinin sözkonu­su durumun ortaya çıkışında müessir olmadığı, vicdanen bilinmektedir. Yüce Allah&#8217;ın kanunu şu şekilde cereyan ediyor: Biz ne zaman seçimlik bir hareketi kasda zorlanmaksızın kesin bir şekilde kastetsek bunun ardından yüce Allah söz konusu seçimlik hareketi yaratıyor. Kastetmezsek yaratmıyor. Kastetme de Allah&#8217;ın mahlukudur. Bunun anlamı şudur. Allah kudreti yaratır. Bu kud­reti kişinin eylemiyle belli bir şeye sarf eder. İşte bu kast ve seçmedir. Kast şu manada Allah&#8217;ın mahlukudur. Gereklilik yoluyla olmaksızın kastın varlıkla­ra dayanması anlamında, kast Allah&#8217;ın yaratması ve kişinin seçmesiyle bera­ber ortaya çıktı. Bundan dolayı diyorum ki &#8220;Fiilin tercih sebebine dayanması, o fiilin zaruri olmasını gerektirmez. Çünkü kişinin seçme yeteneğinin de fiilin oluşmasında tesiri vardır&#8221;. Bu cümlede &#8220;de&#8221; bağlacını kullanmanın sebebi, seçme yeteneğinin tam bir müessir olmadığının bilinmesi hususudur. Seçme yeteneği müessirin bir cüzüdür.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1125">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Bir başka kuvvetli delil de şudur: Şu önerme kesin kes bilindi ki bir şey ancak varlığı bir başkasının vasıtasıyla gerekli olunca var olabilir. Eğer insan bir şeyin varlığını başka bir şeyin vasıtası olmaksızın icap ettirseydi, onun bu konuda yapacağı hiç bir şey yoktur, kendi zatında ve varlığında yapacağı bir şey olmadığı gibi. Eğer başka bir şeyin olması vasıtasıyla olursa, bu du­rum vacip Tanrı&#8217;ya dayanan varlıklarla gerekli olur. Bu durumda eylem kişi­nin yapma durumundan çıkmıştır. Eylem herhangi bir şeyin yokluğu vasıta­sıyla olursa bu yokluk varlıktan önceki yokluk olamaz. &#8211; Çünkü bu konuda kişinin yapacağı bir şey yoktur. &#8211; Bu durumda yokluk varlıktan sonraki yok­luk olur. Varlıktan sonraki yokluk da ancak söz konusu eylem için ya da o ey­lemin kalıcılığı için gerekli, tam illetin zail olmasıyla mümkündür. Tam illet halis varlıklardan ibaretse, eylem bu varlıkların Allah&#8217;a dayanmasından do­layı gerekli olur. Kişinin onları yok etmeye gücü yetmez. Eğer yokluğun bu tam illette bir payı varsa yokluğun zail olması varlıktır. Bu durumda eylem bir şeyin vasıtasıyla ortaya çıkar. Bunun da imkansızlığı daha önce anlatıldı.</p>
<p>Vicdanen şu sabittir ki kulun herhangi bir şekilde yapabilme yeteneği vardır. Bu yapabilmelik de ne var ne yok durumlarda söz konusudur. Bu durum va­cip olan Tanrı&#8217;ya dayanan varlıklar vasıtasıyla da vacip olmaz. Çünkü olduğu taktirde kişinin kendi yapmaklığından çıkar. Sonra bu var olan şey, söz konusu durumun kişinin kendi payının asla olmadığı şeylere dayanmasından dolayı gerekli hale gelmez. Kişini kendi varlığı ve kudreti hususunda bir payı yok­ tur. Kuldan sadır olan ve kendisi olduğu takdirde eserin olmasını gerektiren göreli durum, kesp olarak adlandırılır. Bizim üstadlarımız şöyle demişlerdir: Gücü yetenin tek başına olmasının uygun olmasıyla beraber güç yetirilen şey ortaya çıkıyorsa bu yaratma (halk)dır. Gücü (188) yetenin başına olmasının uygun olmamasıyla beraber, güç yetirilen şey ortaya çıkıyorsa, bu da kesptir. Allah&#8217;ın taktir ettiği şeyler de iki kısımdır.</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Tekbaşınalığın gerçekleş­mesiyle beraber güç yetirenin kendi başına yapmasının uygun olduğu şeyler, kişinin kendisinin yapmadığı varlıklar buna bir örnektir.</p>
<p><strong> İkincisi:</strong> Güç yetire­nin tek başına olmasının uygun olmasıyla beraber onun tek başına yapmayıp, kişinin gücünün (kudret) de payı olduğu şeyler. Kulların seçimlik fiilleri buna örnektir. Şöyle de denilmiştir. Gücün kendi mahallinde olmayan yaratmadır, kendi mahallinde olan ise kesptir. Bu söylenen ne kadar farklı bir yorum ol­sa da hakikatte hepsi aynı kapıya çıkar. Yaratma (halk) göreli bir durumdur. Onunla güç yetirilen şeyin kendi mahallinde olmaksızın ortaya çıkması gere­ kir. Bu durumda gücü yetenin güç yetirilen şeyi tek başına ortaya çıkarması uygundur. Kesp de göreli bir durumudur. Onunla ise güç yetirilen şey, kud­retin mahallinde ortaya çıkar.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1126">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Bu durumda, gücü yetenin güç yetirilen şeyi tek başına ortaya çıkarması uygun değildir. Kesp güç yetirilenin var olmasını gerektirmez. Ancak kesp ol­ması yönünden failin güç yetirilen şeyle nitelenmesini gerekli kılar.</p>
<p>(189) Göreli durumların farklı olması -taat ve masiyet olması gibi- iyiliği ve kötülüğü kesbe bağlıdır, yaratmaya (halk) değil. Çünkü kötüyü yaratmak kötü değildir. Kötünün yaratılması maslahata ve övülmüş sonuca aykırı de­ğildir. Aksine her ikisinden birçok duruma şamil olur. Ancak kötülükle nite­lenmek, onu istemek ve kastetmek kötüdür. Şu bilinen bir gerçektir ki kesb, kesb olmasıyla nitelenmeyi gerektirir. Kötülüğü kastetmek kötüdür. Çünkü bu kast kötülüğe götürür. Bilinen bir başka sebep de şudur: Kul onu kastetti­ği zaman Allah yaratır. Kastta zorlama yoktur. Özet olarak şöyle söyleyelim: Bizim üstatlarımız, kuldan icat ve yaratma kudretini nefyediyorlar. Allah&#8217;tan başka yaratıcı ve öldürücü yoktur. Fakat şöyle demektedirler: Kulun kudreti vardır. Bu kudret ondan hakiki bir durumun ortaya çıkmasının gerekmeye­ceği şekildedir. Aksine kişinin kudreti ile yalnız nispetler ve görelikler fark­lılaşır, iki eşitten birini belirlemek ve onu tercih etmek gibi. Bu söylediklerim insanın eylemlerinde hür olup olmadığı konusunda anladıklarımdır. Başarı Allah&#8217;ın yardımıyladır.</p>
<p>Bu meselelerden sonra asıl konumuza, iyilik ve kötülük konusuna dönelim.</p>
<p>Eşarilerin &#8220;Tesadüfi eylem ve zaruri eylemler iyilik ve kötülükle nitelen­mez.&#8221; demeleri kabul edilemez. Çünkü eylemin tesadüfi ya da zaruri olması o eylemin kendi özünden ya da ondaki bir nitelik, o fiille nitelenen herkesin övülmesini ya da yerilmesini gerektirebilir. İyi ya da kötü ile nitelenmenin, se­çerek, zorla ya da rastgele olması fark etmez. Görülmez mi ki yüce Allah yük­ sek sıfatlarıyla övülmektedir. Halbuki bu sıfatlar onun kendi seçimiyle değil­dir. Eşariler de eksiklik ve olgunluk anlamında iyilik ve kötülüğü aklen kabul ediyorlar. Şüphesiz her olgunluk övülür, her eksiklik de yerilir. Olgunluk sa­hipleri olgunluklarıyla övülmektedirler. Eşarilerin, fiilin kendinden kaynak­lanarak onları yapanların övülmesine ya da yerilmesine sebep olan iyilik ve kötülüğü inkar etmeleri son derece çelişkilidir. &#8220;Fiillerde failin mükafatlanma­ sına ya da cezalandırılmasına sebep olacak bir şey yoktur.&#8221; anlamında inkar etseler de görüşlerinde çelişki vardır. Eğer &#8220;Fiilden dolayı Allah&#8217;a mükafatlarıdırmak ve ceza vermek vacip değildir.&#8221; görüşünü kastediyorlarsa biz de bu konuda onlara yardımcı oluruz. Eğer bu fiilin çıkış yerinde iyilik ve kötülük yoktur, görüşünü kastediyorlarsa bu da haktan uzaktır. Çünkü ilerdeki sevap ve cezanın keyfiyetini her ne kadar akıl bilmese de yüce Allah&#8217;ın küllileri ve cüzileri bildiğini, eyleminde hür fail olduğunu bilen her an ve dakika Allah&#8217;ın nimeti içinde bulunduğunu da bilir. Bununla beraber sıfatlardan ve son dere­ ce kötü olduğuna inandığı fiillerden hepsi Allah&#8217;a nispet edilir ki Allah bun­lardan beri ve yücedir. Aklıyla da anlamaz ki böylece yerilmeyi hak ediyor, büyük bir gazabın, elim bir azabın görüneceği yerde olduğunun da farkına varmaz. Sapıtması ahmaklığını ve inatçılığını ilan etmiştir. Aklının gevşekli­ğine eğriliğine delil getirmiş, görüşüyle fikriyle hafifletmiş öyle ki kendisinin ötesindeki şerri bilmemiştir. Allah bizi ahmaklıktan sapıklıktan korusun, bi­zi hidayet yollarına ulaştırsın.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1127">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Eşarilerin delilini çürüttükten sonra kendi mezhebimizin delilini kuvvet­lendirmeye ve bizimle mutezilenin arasındaki ihtilafa dönelim.</p>
<p>Arkadaşlarımızın bazısına ve Mutezileye göre insanın bazı fiillerinin iyiliği ya da kötülüğü fiilin kendinden ya da ondaki bir nitelikten kaynaklanmakta­dır. Bu durumda her ikisi akılla da bilinir. Diğer bir anlatımla fiilin kendisi öy­le olur ki onu yapan dünyada övülür ve ahirette mükafatlandırılır, ya da dün­ yada yerilir ve ahirette cezalandırılır veya fiilin özünde öyle bir nitelik olur ki onu yapan yaptığından dolayı övülür ve mükafatlandırılır ya da yerilir ve ce­zalandırılır. Yukarıdaki cümledeki &#8220;akılla da bilinir&#8221; ibaresindeki &#8220;da&#8221; bağ­lacının kullanılmasının amacı her ikisinin şeriatle bileneceğinden dolayıdır.</p>
<p>Bu görüşümüze delil de şudur: Peygamberi doğrulamanın gerekli oluşu eğer şeriate bağlı olursa kısır döngü lazım gelir. Hz. Peygamber peygamberlik iddia edince ve mucizeler gösterince onu duyan, onun peygamber olduğunu anladı. Hz. Peygamber de namazın vacip olması gibi çeşitli emirleri bildirdi. Eğer onu duyana bu emirlerden birini doğrulamak vacip olmasaydı peygam­berliğin bir (190) anlamı olmazdı. Doğrulamak gerekirse bu durumda iki şık vardır. Peygamberin bazı haberlerini doğrulamak ya aklen vaciptir ya da ak­len değil de bütün haberleri doğrulamak, şer&#8217;an vaciptir. İkincisi geçersizdir. Sebebi şudur. Bütün haberlerin doğrulanması şer&#8217;an gerekli olsa bu durumda onun gerekliliği Hz. Peygamberin sözüyle olurdu. Gerekli haberlerin ilki doğ­rulamadır. Bunun da Hz. Peygamberin &#8220;İlk haberlerin doğrulanması vacip­ tir.&#8221; sözüyle olması gerekir. Biz de bu söz hakkında konuşuyoruz. Eğer onu doğrulamak gerekmezse ilk sözün doğrulanması da gerekmez. Doğrulamak gerekirse ya ilk haberlerle gerekir &#8211; Bu kısır döngüye yol açar. &#8211; ya da başka bir sözle gerekir. Biz de bu söz hakkında konuşuyoruz ki o da zincirlemeye sebep olur. Bu kesin anlaşılınca birincisinin doğruluğu belli oldu. O da Hz. Peygamberin haberlerinden bazısını doğrulamak aklen vaciptir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1128">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Hz. Peygamberi doğrulamak, şeran değil de aklen vacip olduğuna göre yine aklen iyi olur. Çünkü akli gereklilik (vücub), yapıldığında aklen övülen terkedildiğinde ise aklen yerilen şeydir. Akli iyi de yapıldığında aklen övülen şeylidr. Akli gereklilik (vücub) akli iyilikten daha özeldir. Hz. Peygamberin emirlerine uyma konusunda da aynı şeyi söylüyoruz, aklen gerekli olmasını söylememiz gibi. Bu delil akli iyiliği ispat etmede açıktır.</p>
<p>Hz. Peygamberi doğrulamanın vacip olması yalan söylemenin haramlığı­na da bağlıdır. Bu yasak şer&#8217;an sabit olsa kısır döngü lazım gelir, aklen sabit olması da aklen kötü olmasını icap ettirir. Bu da açıkca akli kötülüğe delil olur. İkisinden her biri çağrışım yoluyla diğerine işaret eder. Çünkü bir şey aklen vacipse terki de aklen kötüdür. Aklen haramsa terki de aklen vacip olur. Bu da aklen iyi olur.</p>
<p>Bizimle Mutezilenin ittifak ettikleri akli iyilik ve kötülük konusunu ispat ettikten sonra aramızdaki farka geçebiliriz.</p>
<p>Mutezileye göre akıl iyilik ve kötülük konusunda hüküm verir. İkisi hak­kında bilgiyi gerektirir. Bize göre o ikisi hakkında hüküm veren Allah&#8217;tır. Akıl onları bilmek için bir alettir. Allah aklın doğru bir yol takip ederek düşünmesi sonucu bilgiyi yaratır. Onlarla aramızdaki ihtilaf iki konudadır.</p>
<p>Birincisi: Onlara göre akıl Allah ve insanlar hakkında iyilik ve kötülük hu­susunda mutlak hüküm vericidir. Allah hakkındakine gelince, onun kulları için en uygunu yapması aklen vaciptir. Terki Allah&#8217;a haramdır, vaciplikle ve haramlıkla hüküm vermek, zorunlu olarak iyilikle ve kötülükle hüküm ver­mektir. Kullar hakkındakine gelince, Mutezileye göre akıl kullara bazı eylem­leri vacip kılar bazılarını mubah kılar, bazılarını da haram. Bu konuda</p>
<p>Allah&#8217;ın hüküm vermesi olmaksızın durum böyledir. Bize göre iyilik ve kötülük hususunda hüküm veren Allah&#8217;tır. Allah kendi hakkında başkasının hüküm vermesinden, bir şeyin ona vacip olmasından beridir. Önceden de bah­settiğimiz gibi O, kulların eylemlerini yaratan bazısını iyi, bazısını da kötü kı­landır. Yüce Allah&#8217;ın bütün külli ve cüzi önermelerde belli bir hükmü, açık bir kazası, onların içini dışım ihatası vardır. Hayırdan ve şerden, yarardan ve zarardan, iyilikten ve kötülükten koyacağını onlara koydu.</p>
<p>İkincisi: Akıl Mutezile&#8217;ye göre doğurma (tevlid) yoluyla iyilik ve kötülük (191) konusunda bilgiyi gerekli kılar. Bu doğurma, aklın, doğru bir yol takip ederek düşünmesinin ardından bilgiyi doğurmasıyla meydana gelir. Bize gö­re ise akıl bunlardan bazısını bilmek için bir alettir. Çünkü Allah&#8217;ın güzelliği ya da çirkinliği hakkında hüküm verdiği bir çok şeyi akıl kavrayamaz. Hatta onların bilgisi Peygamberin bildirmesine bağlıdır. Fakat bazısı vardır ki Allah aklı ona vakıf yapar. Bu konuda akıl onların bilgisini doğurmaz. Aksine Al­lah bazısını kişi kendi kazanmaksızın yaratır, bazısını da kazandıktan sonra yaratır. önceden de bahsettiğimiz gibi aklın bilinen öncülleri doğru bir şekil­ de tertip etmesiyle olur. Gerçek şu ki bizim varlıkları yoktan var etmeye, on­ları sıralamaya gücümüz yetmez.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1129">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>İyilik özelliğini taşıyıp da emredilen iki çeşittir. Özündeki bir anlamdan dolayı iyi, başkasındaki bir anlamdan dolayı iyi. Bunu şöyle açıklayabiliriz:</p>
<p>İyiliğin ve kötülüğün aklen bilineceği kesin anlaşılınca onların sırf emir ve yasakla olmadığı da bilindi. Aksine fiil ancak ya bütün özüyle ya da başka bir şeyden dolayı iyi ya da kötü görülür. Bu şey de zincirlemenin olmaması için ya bütün özüyle iyi ya da bütün özüyle kötüdür. Bu şey ya o fiilin bir parçası­dır, ya da onun dışındadır. Parça ya bütüne şamildir, ya da değildir. Söz geli­şi ibadet, namaza şamildir. Namaz dış özellikleriyle beraber ibadettir. İbadet kavramı da namaz kavramından bir parçadır. Secde gibi dış özellikler ise na­mazın tamamına şamil değildir.</p>
<p>Kendindeki bir anlamdan dolayı iyi olan bütün özüyle iyi olanı ve özün­ deki parça nedeniyle iyi olanı kapsar. Bilinmesi gerekir ki parçası itibariyle iyi olan, ancak bütün parçaları iyi olduğu zaman, yani ondan hiç bir parça bü­tün özüyle kötü olmadığı zaman iyi olur. Çünkü bir parçası kötü olsa, hepsi iyi olmamış olur.</p>
<p>Fiilin özünde bulunmayan parça ya da fiile şamil olur, ya da olmaz. Me­sela, Allah adını yüceltmek için cihad, yüceltmek için olunca iyidir. Yüceltme cihad mefhumunun dışındadır, ama ona şamildir. Abdest ise namaz için iyi olmakla beraber, namaz abdeste şamil değildir. Bu söylediklerimizden iyinin söz konusu kısımlara ayrıldığı anlaşıldı. Kötü de böyledir. Fakat onun örnek­leri inşallah nehy bölümünde gelecektir.</p>
<p>Bütün özü iyi olana özündeki bir anlamdan dolayı iyi olan denildi. Bu ya terim olarak denildi-Terimlerde fazla ciddilik yoktur- ya da bütün özüyle iyi, söz gelişi ibadet gibi, mutlak fiildir. İbadet ancak mevcut parçalarının içinde bulunur. Duyularla varlıkları bilinen bu parçalardan bahsetmiştik. Bu parça­lar da ancak (192) özündeki bir anlamdan dolayı ya da başkasındaki bir an­ lamdan dolayı iyi olur. Fiilin özünde olup da onun tamamını hatırlatan par­ça ile fiilin özünde olmadığı halde tamamını hatırlatan parça arasındaki fark şudur: Eğer fiilin mefhumu kendisine bağlıysa, bu fiilin özündeki parçadır, böyle değilse dıştaki parçadır. Söz gelişi namazın şeri mefhumu, bilinen özel­likleriyle tanınmış bir ibadettir. Mefhumu da ibadete bağlıdır.</p>
<p>Cihada gelince onun mefhumu öldürme vurma ve kafirleri talan etmedir. Allah adını yüceltme bu mefhuma dahil değildir. Aksine yüceltme hariçte ci­had kavramıyla beraber olur. Böylece cihadın parçası değil ilineğ (lazım)i olur. İşte bu zati ile arazi arasındaki meşhur farktır. Bunu öğrendinse fiilin kendi zatından dolayı iyi ya da kötü olmasını inkar edenin sözünün boş olduğunu bilmişsindir. O inkar eden şöyle demiştir: &#8220;Fiilin iyi ya da kötü olması göre­likten dolayı farklılık arz eder. Fiil, kendi özünden dolayı iyi ya da kötü ol­maz&#8221;. Göreliklerdeki farklılaşma söylenen söze delil olmaz. Çünkü görelik bu fiilin özüne dahildir. Bir diğer sebep de fiil, nispetle ilgili arazlardandır. Nis­ petle ilgili arazlar da nispet edilmeyle ve başkasına bağlanmakla kaim olur. Farklı görelikler fiilleri kuvvetlendiren ayırımlardır. &#8220;Nimet vericiye şükret­mek kendi özünden dolayı iyidir.&#8221; sözümüzün anlamı &#8220;Nimetlendiriciye bağlı şükür iyidir&#8221; dir. Şükrün kendisi bir şeye bağlı olmaksızın iyidir demiyoruz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1130">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Kendi özündeki bir anlamdan dolayı iyi olan ya teklifin düşmesini kabul etmez &#8211; tastik gibi &#8211; ya da kabul eder &#8211; dille ikrar etmek gibi- Zorlama anında ikrar farziyetten düşer. Tastik asıl olandır. İkrar ise ona ektir. Çünkü ikrar tas­diğe işaret eder. Şüphesiz insan ruhtan ve cesetten mürekkeptir. İnsanın nite­liği ancak içten dışa yansıyınca tamamlanır. Bu da sözle olur. Söz içe en çok işaret edendir. Diğer filler böyle değildir.</p>
<p>Bu söz temel fiiller ile ikrar arasındaki farktan dolayı söylendi. Biz ikra­rı imana dahil ediyoruz. Temel amelleri imana dahil etmiyoruz. Bil ki bizim alimlerimizden nakledilen, bu konuda iki görüş olduğudur. Birincisi, iman tastiktir, ikrar dünyevi hükümlerin icrası içindir, görüşüdür. İkincisi, imanın tastikten ve ikrardan ibaret olduğudur. Buna göre kalbiyle tastik edip özür­ süz ikrarı terk eden mümin olamaz. Çünkü ikrar hür bir ortamda imandan bir cüzdür. Tastik ettiği halde onu ikrar edecek bir vakit bulamayan ise mü­mindir. Çünkü zahirilik anında asla tabi olmaktadır. Söz gelişi namaz özür anında düşer. Bu söz ikrara atfen söylenmiştir.</p>
<p>(193) Kendi özünde bulunan bir anlamdan dolayı iyi olan başkasında bu­lunan anlamdan dolayı iyi olana benzeyebilir. Zekat, oruç, hac gibi. Bunla­rın iyi olması sanki başkasından dolayıdır. Bu sebepler de fakirin ihtiyacını görmek, nefsi öldürmek, Kabeyi ziyaret etmek. Fakat fakir ve Kabe bu ibade­ti hak etmemektedir. Nefis de günah işlemek üzere yarahlmıştır. Onu öldür­mek de iyi olmaz. Böylece ortadaki vasıtalar kalktı. Sırf Allah&#8217;a ibadet kaldı.</p>
<p>(194) Bu görüşe şöyle bir itiraz yapılabilir: &#8220;Siz kendi özündeki bir anlam­ dan dolayı iyi olanla fiilin bütün özüyle ya da parçasından dolayı iyi olanı kastettiniz. Zekat ve onun gibiler bu kısımdan değildir. Sizin açıkladığıruza göre bunların kendi özlerindeki bir anlamdan dolayı iyi olmasının yönü sırf Allah için ibadet olmalarıdır. Bu durumda onların iyi olmalarının nedeni em­ redilmiş olmalarıdır, kendilerinden ya da parçalarından dolayı değildir. Ken­ di özündeki bir anlamdan dolayı iyi ile emredileni kast ediyorsanız bu aynen Eşari mezhebidir. Bu durumda iyiyi kendindeki bir anlamdan dolayı iyi ve başkasındaki bir anlamdan dolayı iyi olarak ikiye ayırmak doğru değildir. Çünkü bütün emredilenler bu anlamda özündeki bir manadan dolayı iyidir&#8221;.</p>
</div>
</div>
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Bu itiraza iki yönden cevap verebiliriz:</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1131">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p><strong>Birincisi:</strong> Önceden de anlatıldığı üzere Eşarilere göre fiilin iyi olması onun emredilmesine bağlıdır. Bize göre öyle değil, Allah onu emretti, çünkü o iyiydi. (195) Allah diyor ki &#8220;Muhakkak Allah adaleti, ihsanı emrediyor&#8221; [Nahl/16: 90] Bu emirden önce ihsanın ve adaletin olmasını gerektirir. Fakat bu akla gizli kalmıştır. Allah onu emrederek ortaya çıkarmıştır. Zekat ve benzerleriyle emretmek ise bu bölümde anlatılacağı üzere, özlerindeki bir anlamdan dolayı iyi olmalarına işa­rettir. Hiçbir kayıt olmaksızın emir birinci kısımdan birinci bölüme şamil olur. İyi olması özündeki bir anlamdan dolayıdır. Fakat biz bu anlamı bilmiyoruz.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Sırf emredileni yerine getirmek için emredileni yerine getirmekken­ dindeki bir anlamdan dolayı iyidir. Çünkü Allah&#8217;a itaat etmek ve ona karşı gel­meyi terk etmek, aklın iyi olarak hüküm verdiği şeylerdendir. Bu konuda Eşari­ler böyle düşünmez. Onlara göre nimetlendiriciye şükretmek aklen iyi değildir. Zekat vermek de kendindeki bir anlamdan dolayı iyidir. Çünkü o emredileni yerine getirmek de kendi özündeki bir anlamdan dolayı iyidir.</p>
<p>Eşarilere göre zekat ancak emredildiği için iyi olur. İyi tarifi de onu içine alır. Onların iyi tarifi şuydu: İyi, Allah&#8217;a itaat düşünülmeksizin emredilen şeydir. Bi­ze göre zekatın kendi özündeki bir anlamdan dolayı iyi olması, kendi özünde­ ki bir anlamdan dolayı iyi olanın iki çeşidi olmasına binaendir. Birincisi, bütün özüyle ya da parçasından dolayı iyi; ikincisi, emredileni yerine getirmiş olmak için iyi. İki mana bir araya gelebilir. Allah&#8217;a inanma gibi. Bu, hem kendi özün­ de iyi, hem de emredileni yerine getirme için iyidir. Birincisi, ikinci olmaksızın, emredilmemiş olsa bile bütün özünden ya da parçasından dolayı iyi olanı yeri­ ne getirmek için bulunabilir. Aksi de olabilir. Parçasından ya da bütün özünden dolayı değil de sırf emredildiği için yerine getirmek gibi. Sırf emredildiği için ye­rine getirilebilir, abdest gibi. Şu halde bu anlamdan dolayı &#8220;Emredilenlerin hep­ si özlerindeki bir anlamdan dolayı iyidir.&#8221; diyenin sözünün yanlışlığı anlaşıldı. Çünkü kendindeki bir anlamdan dolayı iyi olan, emredilmişliğinden dolayı ye­rine getirildiği zaman ancak iyi olur. Niyet getirilmeyen abdest bize göre başka bir şey için, namaz için iyidir. Allah&#8217;ın emrine uymak için niyet getirilen abdest hem başkası için, hem de özündeki bir anlamdan dolayı iyidir. Çünkü, emredi­len yerine getirilmektedir. Birinci çeşit iyide tam bir ehillik şarttır. İbadetlerde tam bir ehillik şarttır. Çocuğa ibadetler vacip değildir. Muamelat ise öyle değil­dir. Konusu ileride gelecek.</p>
<p>İkincisine, yani başkasından dolayı iyi olana gelince&#8230; Bu başkası ya emredi­lenden ayrıdır ya da emredilenle beraberdir. Açıklaması şöyledir: Söz gelişi Cu­ma namazı emredilenden ayrıdır. Çünkü o, Cumaya gitmek (sav)den ayrıdır. Bu başkası ya emredilenden ayndır&#8230;&#8221; ibaresinde değiştirme vardır. Değiştirmeden önce şöyleydi. &#8220;Bu başkası ya kendi kendine kaim olup emredilenden ayndır&#8230; &#8221; Burada &#8220;kendi kendine kaim olma&#8221; deyişi ibareden kaldırılmıştır. Çünkü araz­lar kendi kendilerine kaim olamazlar. Yukarıdaki ibareden murat söz konusu emredilenle beraber olmamaktadır. &#8220;Ayrılan&#8221; ibaresi tekrardır. Söz gelişi Cuma namazına gitmek, Cumaı eda etmek için iyidir. Abdest namaz için iyidir. Bunlarda (gitme ve abdest) yakınlaşma maksat değildir. Onun olmamasıyla Cuma na­mazı düşmez. Cuma namazına vesile olmalarından dolayı niyete ihtiyaç yoktur.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="page" title="Page 1132">
<div class="layoutArea">
<div class="column">
<p>Emredilenle beraber olan da söz gelişi, Allah adını yüceltmek için cihad et­mek, ölünün hak yerine getirmek için cenaze namazı kılmak gibidir. Kafir­lerin hepsi müslüman olsa cihad meşru olmaz. Bazıları ölünün hakkını yerine getirmiş olsa, diğerlerinden bu yükümlülük düşer. Amaç emredilenin kendisiy­le hasıl olunca, bu bölüm yani emredilenle beraber olan eylem ikinci bölümün birinci çeşidine &#8211; emredilenden ayrı olana-değil de birinci bölüme-yani kendi özündeki bir anlamdan dolayı iyi olana benzedi. Benzerlik yönü şudur: Cihad mefhumu öldürme vurma gibi şeylerdir. Bu anlamda Allah adını yüceltme mef­humu değildir. Fakat dış dünyada, bu öldürme, vurma Allah adını yüceltme (196) anlamına geldi. Bunun gibi Cumaya gitme, kavram olarak eda değildir. Canlı (hayvan)da gerçekte, kavram olarak konuşan yazan değildir. Fakat dış dünyada canlı, konuşan ve yazanın aynıdır. Cihad gerçekten öldürmedir. Onun iyiliği ken­di özündeki bir anlamdan dolayı değildir. Fakat dış dünyada Allah adını yücelt­ menin kendisidir. Yüceltme kendi özündeki bir anlamdan dolayı iyidir. Bu çeşit,bu yüzden birinci bölüme benzedi, ikinci bölüme değil. Çünkü Cuma namazına gitme kavram olarak ve dış dünyada cuma namazını eda etmenin dışındadır.</p>
<p>Kendi özündeki ya da başkasındaki bir anlamdan dolayı iyi olduğuna delil teşkil etmeyen mutlak emir birinci bölümün birinci çeşidine girer, ve ondan sa­yılır. Yükümlülüğün düşmesini kabul etmeyen emir, kendindeki bir anlamdan dolayı iyi olandan sayılır. Çünkü emrin olgunluğu, emredilenin sıfatının olgun­luğunu gerektirir. Kayıtsız olanın, mutlağın olguna hemledilmesi bilinince, mut­ lak emrin, emredileni yerine getirme hususunda tam bir emir olması lazım gelir.</p>
<p>Mubahlık ya da fazilet için emre gelince, o emir olma hususunda eksiktir.</p>
<p>Bunlar, sabit olunca bilindi ki iyi, emri gerektirir. Yani bir şey iyi olmasa Al­lah onu emretmezdi. Tam bir emir, yani vaciplik için olan emir, tam bir iyinin gereğidir. Çünkü bir şeyin yapılmasında büyük bir maslahat terkinde büyük bir kötülük olmasa Allah onun yapılmasını vacip kılmazdı.</p>
<p>Çünkü vacip kılma, eylemin yapılmasını ortaya çıkarır, terkine de engel olur. Vacip kılma, emredilenin varlığıyla ilahi yardımın olgunluğuna, ilahi yardımın olgunluğunu da emredilenin bulunmasıyla o eylemin son derece iyi olduğuna delil teşkil eder. İyiliğin son derecesi de kendi özündeki anlamdan dolayı iyi ol­maktır. Bu da yükümlülüğün düşmesini kabul etmez. İbadet olması da bu ben­zerliği gerektirir. Bu cümle kendi özündeki bir anlamdan dolayı iyi olana işaret­ tir. O da emredileni yerine getirme anlamındadır. Birinci ibadete gerekli kılma (iktiza) lafzını, ikincide vacip kılma lafzını kullandım. Çünkü birincisi emri ge­rektirir, ikincisi emrin gereğidir. İkisi arasında fark da tahsil ehline gizli değildir.</p>
<p>Derleyen:Recep Alpyağıl &#8211; Din Felsefesi Açısından Maturidi Gelen Ek-i,syf:1116-1132</p>
<p>1 Çev. Süleyman Tuğra!. Sadruşşeria&#8217;nın Tavdilı adlı eserindeki iyilik ve kötülükle ilgili bölümün tercümesidir. Tercümeye esas alınan metin, Taftazani&#8217;nin adı geçen esere yazdığı Telvih adlı şer­ hin kenanndaki metindir. Basım yeri, Kahire 1327&#8217;dir. 1.Cilt 172-196 sayfalarıdır. Topkapı Sarayı Kütüphanesi III. A.No. 1296 numarada kayıtlı M.778 tarihli yazma ile karşılaştırılmıştır.</p>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/i%cc%87yilik-ve-ko%cc%88tu%cc%88lu%cc%88k-akil-ile-tespit-edilir1/">İyilik ve Kötülük Akıl ile Tespit Edilir”1</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/i%cc%87yilik-ve-ko%cc%88tu%cc%88lu%cc%88k-akil-ile-tespit-edilir1/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 19 Jun 2021 07:25:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Özçekim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahirette insan]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Başarı]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[depresyon]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Umut]]></category>
		<category><![CDATA[utanç]]></category>
		<category><![CDATA[Vakit]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25128</guid>

					<description><![CDATA[<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25129 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg" alt="" width="290" height="420" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1-207x300.jpg 207w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/06/0001923959001-1.jpg 276w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" /></p>
<p>Söz kalpten kalbe gitsin daima. Başka yere hiç uğramasın. “Irmak kenarında otur, ömrün geçişini seyret/ Gelip geçen dünyadan bu işaret yeter bize“ diyor Şirazlı Hâfız. Bir ırmağın akıp gitmesi gibi ebediyete akıyor ömürlerimiz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeyin hakikati, yıkılırken ortaya çıkar. Düşerken, yıkılırken, kaybederken ne isek; aslında oyuz. İnsan düş kırıklığından da öğrenir. Kayıp ve ayrılıklar bize o kadar da dünyanın merkezinde olmadığımızı, kendimizde vehmettiğimiz yeteneklerin sınırlı olduğunu gösterir. Böylece, yetinmeyi öğreniriz. “Bir durumu artık değiştiremediğimizde &#8230; kendimizi değiştirmeye zorlanırız,&#8221; demişti Viktor E. Frankl. Zorluk eşikte belirdiğinde, neyi yapabilecek ve neyi değiştirebilecek isek ona odaklanmalıyız. Her zorluk insanın ruhsal tekâmülü için de bir imkândır. “Karanlık basacak diye gündüzü, şafak sökecek diye geceyi kaybediyorlar,” diyor Seneca.</p>
<p>İncittiğimiz her varlık, bizi de azar azar yok ediyor. İnsanın insana duyduğu ihtiyaç onun zayıflığı değil tam aksine kuvvetidir. Bu ihtiyaç sayesinde dışımızdaki zenginliklere yönelir, başkalarının hikâyelerini dinler ve böylece dünyaya açılırız. İnsan insana sığınaktır. İnsanın ödevi, bir kalbi kırılmaktan koruyabilmektir. “Kendimizi bulmanın en iyi yolu, onu başkalarının hizmetinde kaybetmektir,” demiş Gandhi. Buna kendini aşarak kendisini gerçekleştirmek de diyebiliriz. En iyilerimiz, merhameti yüreğinde bir mücevher gibi gezdirenlerimiz. En iyilerimiz gönül yapmayı, yara sarmayı bilenlerimiz.</p>
<p>İnsan ıstırabının sebeplerinden biri, kendisinden mahrum kalmayı bilememesi. Kendimizi dünyanın merkezine koymayalım.  S.17</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Öğrenmek, zihnimize hep yeni şeyler almak değil, bazen bildiklerimizi unutmak demektir. Gerçek bir öğrenme; ezberleri bozmakla, yanlış ve lüzumsuz bilgiyi zihinden boşaltmakla başlar. Ruhumuzu mâsivâdan boşaltalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanın evi, anlaşıldığı yerdir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet deyince bir yenilgi, bir boyun eğiş anlaşılıyor. Halbuki teslimiyette acı ve zayıflık yoktur. Teslim olmak beni esenleyen bir büyük kudretin ellerine kendimi bırakmamdır, öyle ki o kudret tarafından gözetileceğimize ve bu sebeple de her şeyin yolunda olduğuna iman ederiz.  S.20</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sürekli mücadele korkuya geçit verir: Sanki her zaman, hayatımızın tüm cephelerini kontrol etmek zorundayızdır. Nasıl bir yanılgıdır bu! Oysa teslimiyet; kendimizi akışa bırakmak, dalgayla birlikte yüzmek, rüzgârı kanatlarının altına almaktır. Çoğumuz kontrolün çok önemli olduğunu düşünür ve işleri kendi haline bırakmanın bir şeyleri ters yüz edebileceğinden korkarız. Oysa yaşamak tevazu ister, hayatın getirdiği derslere açık olmayı gerektirir. Teslimiyet, Allah’a güvenmektir. Bazen hayır gibi görünende şer, şer gibi görünende hayır gizlidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teslimiyet; vazgeçmek, bırakmak değil, bir seçim yapmaktır. Hayatı olduğu gibi bütün sevinç ve kederleriyle, acı ve tatlı sürprizleriyle kabullenmek. ‘Yalnızca nedeni görmek istediğinde göz kör olur’ diyor Mevlâna. Teslimiyetten kaçış, işler benim istediğim gibi olmadığı sürece mutlu olmayacağım demektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tekkelerin duvarında ‘ah, teslimiyet!’ yazarmış geçmişte. O mazi ki orada teslimiyet hayatın dokusunu oluşturuyordu. ‘Farklı bir şey dene’ diyor pirimiz Mevlâna, ‘teslim ol’. Denemekten vazgeçme, bu sefer teslim ol ki zorlukları teslim alasın. Akıntıya karşı kürek çekme, rüzgarla es, akıntıyla ak.  S.22</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ruh dolar boşalır. Kalp takallüp eder. Halden hale evrilir, çevriliriz. Ruhumuzun boşluğu yalnız ilâhi olanla dolabilir. Ona kendimizi açmak için masivadan arınmalı, ruhu özge misafire hazır hale getirmeliyiz. Manevi açlığımızı sözümüzü doyuran o sahte gıdalardan, yanılsamalar aleminden özgürleşmeli ve ancak o arınışla hazırlanmış olan ruhun evine, gönlün tahtına o Çalab’ı buyur etmeliyiz. ‘Gönül Çalab’ın tahtı gönüle Çalap bahdı / İki cihân bed-bahtı kim gönül yıkar ise’.  S.24</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzellik nerededir? Diğerleri gibi ölmeye mahkûm büyük şeylerin içinde mi, yoksa hiçbir iddiası bulunmadan, anın içine bir sonsuzluk tomurcuğu yerleştirmeyi bilen küçük şeylerde mi?</p>
<p>M. Barbery, Kirpinin Zarafeti  s.27</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Tek başınalık başka insanlardan ayrı kalmak değil, kendimizden ayrı düşmemek demek. Başkalarının yokluğu değil, kendi başımıza ve kendimize var olabilmek. İnsan birbirine bağlı ve bağımlı bir varlık, bunun idrakinde olduktan sonra yüz yüze olmamız gerekmiyor. Kendimizi bir ilişkinin gerçekliğine bütünüyle açmak, mesele bu. Ruha izin verecek bir mesafede durabilmek.  S.28</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çocukluğum boyunca birisi beni merak etsin de arayıp bulsun diye tavan arasına saklandım ama kimse beni aramaya gelmedi, her seferinde ağlayarak indim’. Genç bir kızın bana söylemiş olduğu bu söz, bana Winnicott ustanın çok zaman önce söylediği bir sözü hatırlattı: ‘Saklanmak bir hazdır, bulunmamaksa bir facia’. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister. Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.  S.29</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Duyguları tanımak önemli, zira pek çok insan kendi duygularından saklanıyor. Saklanmanın bu hali tehlikeli: Duygularımızı bilmezsek kendi kendimizi nasıl bulacağız? Kendimizden saklanırsak, bir başkası nasıl gelip bizi bulabilecek?</p>
<p>Erkek çocukları duygularını tanıyamadığından korku, sıklıkla saldırganlığa dönüşüyor. Çocuklarımıza zengin bir içsel hayat hediye etmek, anne ve babanın ilk görevi. Onların bulunacaklarından emin olarak saklanmalarını temin etmek, biz anne babaların üzerine bir borç.  S.30</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç&#8230;Bu duygu dünyayı kurtaracak.</p>
<p>Tarkovski, Solaris</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Küçük çocukların, bebeklerin utanması temelde, görüldüğünün, ilginin muhatabı olduğunun tatlı farkındalığıdır. Bir dostumuzun çok sevimli küçük kızına “Tanışalım mı” dediğimde hemen annesinin eteğinin ardına saklanmış ve “Utandım,” demişti. Bana o yaşta bu kelimeyi yerli yerince kullanabilmesi şaşırtıcı gelmişti. Freud&#8217;un kavramsallaştırdığı, nesnelerin saklanıp sonra ortaya çıkarıldığı “fort-da” ((gitti-burada”) oyununun çocuğun anneden ayrılabilmesindeki fonksiyonunu bizim kültürümüzde annelerin “ceee” oyununun icra ettiğini söyleyebiliriz. Ancak bu iki oyun arasında, bebeğin tepkisindeki belirgin bir farkı da gözden kaçırmamak gerektiğini düşünüyorum:</p>
<p>Bazı bebekler ce-ee oyununda güler; bazıları da utanır veya bazen güler bazen utanır. Bunun, fort-da oyunundakinin aksine, ce-ee oyunun bakışımsal niteliğinden kaynaklanması kuvvetle muhtemeldir; sadece bebek görmez annesini (oyuncağın-nesnenin görülmesi gibi), anne de oyun kurgusu içerisinde dalgın olmayan bir dikkatle bebeğini görür. Oyunun, otizmde en erken teşhis yöntemlerinden biri olmasının nedeni, görülme farkındalığının ateşlediği süreçlerin zihinsel yetiler ve kişilik gelişimi için hayati öneme sahip olmasıyla ilişkilidir.  S.34</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utancın bedende yarattığı tepkiler çok anlamlıdır: Yüzü yere eğmek, omuzların ve başın çöküşü, gözleri kaçırma, bedenin büzülmesi, kapanması. “Yerin dibine geçseydimi!” temennisi, yüzü ve avuçları al basması. Sanki benliğini ateşte yakıp kavruklaşan, buruşan bir kâğıt gibi ortadan kaldırma arzusunu gösterir kişi. Gerek Hint-Avrupa dil grubunda, gerekse Arap dilinde utanma fiilinin etimolojisinin, insanın cennetten çıkarılış hikâyesine göndermede bulunurcasına “örtünmek” fiili ile kökensel yakınlığı dikkat çekicidir. Utançla ilgili en temel duygu yanlış kişilerin, uygunsuz bir biçimde, seni yanlış bir durumda görmeleriyle ilgilidir. Çıplaklıkla doğrudan ilgilidir, öyle ki utanan kişi ya örtünmek/kendisini gizlemek ya da saklanmak ister.  S.40</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Utanç duygusu biraz da “Ben ihtiyaç duyduğum zamanda, utandırılırken, hiçbir el belirmedi, el uzatıp beni o çukurdan çıkarmadı; demek ki ben bunu hak ediyorum, demek ki ben sevilecek bir varlık değilim, bütün bu yaşadıklarımı hak etmişim,” düşüncesiyle ilerleyip pekişiyor. Bu düşünceyi, hayatta karşımıza çıkacak birtakım yaşam deneyimleri iyileştirebilir. Örneğin, değer verdiği iyi bir eş tarafından sevilmek, iyi bir işe sahip olmak, etrafında sevilen bir kişi olmak, iyi bir dünya görüşüne, inanca sahip olmak insanın ilk yoksunluklarını iyileştirebilir. Ama bazı insanlar bunlarla karşılaşmazlar; karşılaşmayınca da kendilerini sonsuza dek kurban olarak kurgulayabilirler.“Ben ne yaparsam yapayım kötüyüm zaten, yaşadığım her şeyi hak ediyorum!” düşüncesine mağlup olabilirler. Bu tür bir utanç narsisizmden depresyona, sosyal fobiye kadar pek çok patolojinin, pek çok ruhsal sıkıntının temelinde yer alır.  S.42</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Geçtiğimiz yıllarda sosyal medya başkalarının utandırılınası için topyekün bir linç silahına dönüştürüldü; bazı insanlar bu sebeple canına kıydı.</p>
<p>Özellikle Instagram postlarını düşünelim, herkes kendini olmak istediği formlarda gösterebiliyor bu ortamda. Aile mutlulukları, seyahat, yeme içme, giyim kuşam, tüketme özgürlüğünün türlü tezahürleri. Bunlar, insanların gözüne bu kadar sokulmamalı. Her ailenin, her şahsın daha mahrem yaşantıları olmalı. Tohum, karanlıkta ve tenhada filizlenir. Başka insanların gözünün önüne getirilmiş yaşamlar, tabii seyrinden başka rotalara savrulur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hassas, ince ruhlu insanlar, başkalarının yerine de utanabilen insanlardır; kötü bir şeyi iyi bir şeyle değiştirememenin, onu “hiç olmamış” kılamamanın utancını, sorumlu ama aciz olmanın, insanlığa verdikleri taahhüdün gereğini yerine getirememiş olmanın utancını iliklerinde hissederler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Insanlar kendilerinde teşhis ettikleri ve yüzleşmekten kaçındıkları duyguyu bir başkasına yansıtır; utanmayı bilmeyenler başkasını utandırarak var olur.  S.49</p>
<p>Şiddetin köküne indiğinizde de utancı bulabilirsiniz. Kimi genç erkekler utancı zafere dönüştürmek için şiddete başvuruyorlar. Utanç duygusunun içeriğindeki değersizlik ve mutsuzluğun yarattığı iç sıkıntısını bastırmaya çalışırken bununla başa çıkamayıp saldırganlık ve öfkelerini çevrelerine yöneltebiliyorlar. Bazen öfke, en derinlerdeki utancın maskesidir. Öfke ve onu izleyen şiddet, utancı gurura çevirmenin yanlış vasıtalarıdır.</p>
<p>İnsan başkasını inciterek kendi utancını iyileştiremez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Georg Simmel, Modern Kültürde Çatışma eserinde “Utanç duygusunun kaynağı olan bu bireysel dikkat çekicilik, utanmaya yol açan özgül içerikten bağımsız olduğu için, insan birçok durumda, iyi ve asil olmaktan da utanır. Toplumda, kelimenin dar anlamıyla sıradanlık kabul görüyorsa bunun tek nedeni, herkes tarafından taklit edilemeyecek bireysel, benzersiz bir dışavurumla toplum içinde öne çıkmanın uygunsuz sayılması değildir: Diğer bir neden de herkes için benzer ve eşit derecede erişilebilir form ile faaliyetin dışına çıkanların, adeta kendi kendilerine verdikleri bir ceza olan utanç duygusundan duyulan korkudur,&#8221; demişti. Bir nevi, Oğuz Atay&#8217;ın yaşamaya fırsat bulamamış, “hayat bilgisi”nden yoksun, çocuk kalmış, kötü bir resim asarım korkusuyla duvara hiç resim asmamış karakterleri gibi.   S.54</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seçimlerimizin dünyanın gidişatına tesir edebileceğini, küçük gibi görünen hayatlarımızda yaptığımız ve bize pek önemsiz gibi görünen seçimlerin daha güzel bir dünya için çok büyük etkiler doğurabileceğini unutmayalım.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Umut etmek” dilek tutmak veya temennide bulunmaktan farklı. İlkinde büyük bir çaba gerekir, ikincisi zahmetsizdir. Umut gerçekçi ve olumlu bir geleceği tahayyül edebilmektir. Güven yoksa paranoyaklaşır, umut yoksa depresyonun uçurumlarına sürükleniriz. Güven olmadığında “İnsanlar beni incitebilir,” diye düşünürüz, umut olmadığında ise şöyle: “Lanetli biriyim ben, başıma iyi bir şey gelmeyecek.&#8221; İnancı olmayanların geçmişi, umudu olmayanların da geleceği yoktur. Yeisten, geleceğin sakladığı ihtimallere umutla sıçrarız. Bu bakımdan umut, insan olgunluğunun bir ölçüsüdür.  S.59</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Umut tek başına kanseri iyileştirmez. Sadece umutla pandemi bir nihayet bulmaz. Umut kayıp ve müteakip yas ihtimalini yok etmez ama bize bir şey fısıldar. Bir kış bahçesinde saklanan tohumlar, zamanı gelince yeşerir. Tıpkı onun gibi, sevginin tohumları da zamanını bekler.</p>
<p>Umut ve Çaba</p>
<p>Umut yoksa çaba da yoktur. Umut bizi geleceğin yollarına düşürür, bugünün şartlarından özgürleştirir. Tutku ve rüyalarımızı onun ışığını izleyerek gerçekleştiririz. Sadece insan, geleceği hayal eder ve bekler. Her şeyin daha iyi olabileceğine, bir hedefi başarabileceğimize, bugünün mutsuzluklarından silkinebileceğimize umutla inanırız.   S.60</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yaşıyoruz, çünkü umut edebiliyoruz. Umut onca derdin arasında: “Bu da geçer ya Hu!” diyebilmektir. Sabredersen yarın daha güzel bir gün olabilir. Koca bir karanlığı aydınlatmaya bir mum yeter!</p>
<p>Umudun kandilini içimizde diri tutalım. Koca bir karanlık, bir kandilin ışığını boğamaz ama bir kandil koskoca karanlığı dağıtır.   S.67</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kendi iç bütünlüğünü sürdürebilmek. Sevdiğim kişinin serpilmesini, gelişmesini isterim; onun için isterim bunu, kendim için değil. Sevdiğim şeyi büyütmek isterim. Sevmek, bir şeye emek vermek ve onu büyütmek istemektir. Kendini bulan sevgiyi, sevgiyi bulan kendini bulur. Yunus dilinde söyleyince: “Sen senlüğün elden bırak tenden içerü cândadır.”</p>
<p>Çöle direnmenin yolu, benmerkezcilikten kurtularak fark yaratmak ve başkalarına mutluluk vermektir. Alırken verdipimiz şeylerse en büyük mutluluğu yaratan şeyler. Nasreddin Hoca fıkrasını bilirsiniz, derede boğulmak üzere olan cimri bir adama “Ver elini,” diye defalarca seslenip kurtarmak isterler, adam tereddüt edip bir türlü elini uzatmayınca Nasreddin Hoca “Elimi al!&#8221; diye uzatır ve adamı kurtarır. Kendinizi mutsuz hissediyorsanız, başkasını mutlu etmeyi deneyin. Kendinizi boş ve işe yaramaz hissediyorsanız bir başkasının hayatında ufak da olsa bir değişim yaratın. Bunu coşku ve tutkuyla yapın, coşku ve tutkuyla verin. Zengin bir hayatın yolu başkalarına hizmet etmekten, bulduğumuzdan daha iyi bir dünya bırakmaktan geçer. İhtiyaç sahipleri için her zaman yeterince vardır ancak tamahkârlar için hiçbir zaman yeterince yoktur. Verenden eksilmez, veren aslında Sultan&#8217;ın sonsuz mülkünden almaktadır. Başkalarının hayatında olumlu bir değişim yaratan kendi hayatını güzelleştirmiş olur. İnsan, ektiğini biçer. Vermek hayatımızı anlam ve mutlulukla donatır. Cömertlik yapabileceğinden fazlasını vermek, kibir ise ihtiyaç duyduğundan azını almaktır. Zamanından ver, bilginden ver. Dikkatinden, sevginden, neşenden ver. Vermenin güzellik ve gücünü yaşa.  S.72</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Vermek, daha önceden alınmış bir şeye mukabil başka bir şey vermek değildir, zira buna borç ödemek diyoruz. Bilakis vermek, kendi özünden bir başkasına üleştirebilmek, ona kendinden katmak, onu aktardığı şeyle daha iyiye doğru değiştirmek ve ona bağlanmaktır. ,  s.73</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi, incinmeyi göze alır. İyi bir eş ve aşk ilişkisi sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek özen de keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Rilke, “Sevgi, bir baş kası uğrunda dünya olmaktır.” demişti. Kişinin kendi içinde olgunlaşıp kendi içinde bir varlık sahibi olması, bir dünya olması. Gerçek sevgi cömert bir nezaket ve dikkatle “almayı ummadan vermek&#8221; üzerine kuruludur, öylesine hesapsız, kendiliğinden.  S.74</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömert insanlar, ayrıca bilgilerini, emekleri. ni, zamanlarını, mekânlarını, güç ve iktidarlarını, ünsiyet ve merhametlerini, dostluklarını da öncelikle sevdikleri insanlar için, daha da ilerisinde bunlara ihtiyaç duyan zorda kalmış başka insanlar için sayarak değil saçarak veren insanlardır.  s.78</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cömertliğe konu “verme” eyleminin içtenlikle ve gönül hoşluğuyla, adeta gölgesini esirgemeyen bir çınar ya da kokusunu bağışlayan bir çiçek gibi doğal bir saikle yapılması gerekir.  S.79</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Çocuklarınızı dünyada yaşanan yoksulluktan, bunun sebebi olan küresel ölçekteki eşitsizlik. ten ve adaletsizlikten haberdar edin, muhtemel ki dünyanın büyük bir yüzdesinden çok daha iyi şartlarda bir yaşama sahipsiniz veya en azından sizden çok daha kötü şartlarda yaşayan milyarlarca insan var; çocuklarınızın bunu görmesini, buna karşı bir dikkat geliştirmesini sağlayın. Vermede yaşanan lezzeti, henüz ruh cevheri parlak ve akışkan iken çocuğunuzun ruhuna vermelisiniz. ,  s.82</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bencillikten uzak olarak verdiğimiz her şey dünyamızı dışarı doğru büyütür. Hayatlarımız bize ait olduğu kadar başkalarına da aittir, bu yaşama ait olduğu kadar bir başka yaşama da aittir. “Vermektir almak, affedilmektir affetmek ve ebedi hayata doğmaktır ölmek,” demişti Assisili Aziz Francis de. Koşulsuz sevgi, başarısızlık ve düş kırıklıklarına rağmen sevgi adına sevmeye, hayat adına hayatın hediyesine şükran duymaya, insanların içinde iyiliğin olduğuna inanmaya devam etmeyi taahhüt etmek demektir. Sevmek sevinç duymaktır.  S.87</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgiyi var kılan, bir sevgi nesnesinin varlığı değil, sevebilme kabiliyetidir. Erich Fromm&#8217;un Sevme Sanatı&#8217;ndan ilhamla söylersek, “Çocuksu sevgi şöyle der, sevildiğim için seviyorum. Olgun sevgi ise şöyle, sevdiğim için seviliyorum. Ham sevgi şöyle der, seni seviyorum zira sana ihtiyacım var. Olgun olan sevgi ise şöyle, sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.”  S.88</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayat kayıplardan yapılmadır ve kayıplar da hayatı nasıl daha doğru ve güzel yaşayabileceğimizi bize öğretir. Kayıp olmadan hayat gelişip büyüyemez. “Çok düğünde eğlenen çok cenazede ağlar.” Çok başlangıçlarda hazır bulunan kişi, çok bitişleri de görür. Ne var ki zaman, bütün kayıpları iyileştirir. Daha iki ay önce babasını Covid yüzünden toprağa veren genç danışanım şimdi gülümseyebiliyor. İyileşme inişli çıkışlı bir süreçtir, tamlığa giderken birden ümitsizlik<br />
uçurumuna düşersiniz, ilerlerken gerilersiniz, bitti derken başlarsınız. Kaybettiğin kişiye bir daha dünya gözüyle dokunamayacaksın ama usul usul iyileşeceksin. Kara bulutlar azar azar dağılacak, uzaktan güneş görünecek.  S.93</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevememek, biraz yorgunluktandır.</p>
<p>Gültekin Akın</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hüzün, keder geldiğinde bizi içimizin daha önce keşfetmediğimiz ayrıntılarıyla buluşturur, bizi daha insan kılar, faniliğimizi, bu dünyadaki sonluluğumuzu, ölümlülüğümüzü bize daha kuvvetli çizgilerle hissettirir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Materyalist değerlerin, yani bir şeylere sahip olmak ve biriktirmek suretiyle mutluluk arayışının depresyon ve kaygı seviyesinin yükselmesindeki etkisini incelemiş Tim Kasser. Bu araştırmanın sonuçlarına göre insanlardaki içsel güdüler tatmin edildiğinde mutluluk duygusu artmasına rağmen, dışsal güdü ve hedeflere ulaşan insanların mutluluğunda herhangi bir artış gerçekleşmiyordu. İçsel güdü dediğimiz şeylere aslında “gerçek ihtiyaçlar” da diyebiliriz. “Peki, nedir gerçek ihtiyaçlar?” diye sorulabilir. Buna şöyle cevap verebiliriz: Bir insanın, kendisini bir insan gibi gerçekleştirmesine yarayan bütün ihtiyaçlar birer gerçek ihtiyaçtır.  S.137</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Depresyona götüren kişilik yapılarından birisi de bağımlı kişilik. Onaylanma bağımlılığı da diyebiliriz. Bazı insanlar daha bağımlı kişilik yapısı gösteriyor ve her yaptıkları için bir başkasından onay isteyebiliyor. İnsanları koltuk değneği olarak kullanarak hayata devam etmeye gayret ediyor ve kendilerinin yapıp ettiklerinin meşruiyetini başkalarından aferin almakla ölçüyorlar. Bu, aslında insanın kendine yeterliliğinin de az olması demek. Kendine yeten insanlar, sosyal bağları güçlü tutmasalar da depresyonun kucağına düşmüyorlar. Buna karşın onay merkezleri dışarıda olduğu, kendilerini sevemedikleri için depresyondaki insanlar daha çok onaylanmaya ve beğenilmeye ihtiyaç duyuyor. Sosyal medyada beğeni almak herkesin hoşuna gider ama oradan beklediği geri bildirimi alamadığında mutsuz olmak, bir tür sosyal medya bağımlılığıdır.  S.144</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Özçekimler, sosyal medyada markalaşma ve profilinizi yönetme” üzerine kurulan yeni dünyada önemli olan, gerçekte kim olduğunuz değil kim göründüğünüzdür. Günümüzde herkes özgün olmak istiyor. Bu konuda çok önemli bir makale yayınlayan ve bu alt başlıkta izlenimlerini aktaracağım John Davis şöyle yazıyor:</p>
<p>“İnsanları, kendileri olduklarında, kendi kişilikleriyle tutarlı ve numara yapmadıkları ya da yapar gibi görünmedikleri halleriyle &#8216;sahici&#8217; olarak kabul ederiz. Anlık kaprislere veya toplumsal duygusal onay ihtiyacına genellikle direnç gösterdikleri, inanılır ve güvenilir oldukları zamanlarda da öyle. Başka bir deyişle de kendilerinin, geçen zaman içinde ve farklı koşullarda da istikrarlı ve tutarlı olduklarını gösterdiklerinde. Sahicilik kendinize karşı dürüst olma taahhüdünüz ve ruhunuzu, bireyselliğinizin, bağlı olduğunuz tasarılarınız ve en derin inançlarınızın doğru bir ifadesini sağlayacak şekilde kumanda etmeniz ve hayatınızı böyle yaşamanız olarak ifade edilmiştir.</p>
<p>Gerçek benliğinizi bulmanın anlamı, benliğiniz hakkında derinlemesine düşünmek, samimi bir şekilde öz-değerlendirme yapmak ve &#8216;sahici öz-bilgiyi&#8217; aramaktır. Bu, aynı zamanda sizin için hayati önem taşıyan gerçekleri, sadık kalmanızın doğru ve gerekli olduğu gerçekleri sahiplenmek anlamına gelir. Bu anlayışta içe dönüş, kendi içinde bir son değildir. Kişisel bütünlüğe ve benliğin ötesine geçen ve daha zengin, daha insani bir dünyaya katkıda bulunan ortak &#8216;anlam&#8217; ufuklarına erişimin bir yoludur.”  S.145</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Davis&#8217;in makalesini izleyerek devam edelim: Özgünlügün iç yaşamımızla ilgili anlamları artık yok oluyor. Dünyayı büyük bir “özgünlük devrimi” kasıp kavuruyor. Bir ara büyük şehirlerimizde otantik köy kahvaltısı en büyük hafta sonu eğlencesi değil miydi? Eİ yapımı ekmek ve ev yapımı ürünleri, alışılmışın dışında seyahat noktalarını ve yerel çeşitliliği, çevrimiçi profilleri ve Netflix/ Spotify çalma listelerini, “bir hikâyesi olan” ürünleri ve “atmosferli” mekânları düşünün. Buna yerel ürünlere rağbeti, kimselerin gitmediği yerlere gitme arzusunu, gittiğimiz yerleri kameraya alma çılgınlığını da ekleyelim. Bu liste, özellikle eğitimli orta sınıflar arasında sınırsızdır. Şimdi, çok büyük bir enerji, bu tipik, sıradan ve kitlesel-üretilmiş şeylerden ayrı duran, özel ve farklı olan şeylerin “özgün” gösterilmesi için kullanılıyor. Her kişiye, özel ve sıra dışı bir şey başarmak için kalabalığın arasından sıyrılması tembihleniyor. “Özgünlük” bir zorunluluk haline geldi. Bu anlamda özgünlük, bir “var olma” yoludur, çünkü “biri” olmak, benzersiz benliğinizi, diğerlerinden farklılığınızı ve bir başkasınınkiyle değiş tokuş edilemeyen kendi yaşamınızı geliştirmek demektir.</p>
<p>İnsanlar sürüden ol duklarıyla değil yaptıklarıyla ayrılacaklarını sanıyor. Sadece ortalama veya iyi uyumlanmış bir birey olmak veya özel yetenekler ve çekici nitelikler içeren gelişmiş bir portföyden yoksun olmak, içsel yaşamınız ve kendinizle olan ilişkiniz ne olursa olsun, bir başarısızlık işareti, “özgün olmamanın&#8221; bir işareti sayılıyor. “Öne çıkın ve değerinizi kanıtlayın&#8221; talebi, günümüzde psikolojik bozuklukların ulaştığı yüksek seviyeyi açıklamaya çok katkısı olan bir “sistematik bir hayal kırıklığı yaratıcısı&#8217;dır.  S.146</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Batı dünyasının çoktan unuttuğu ve giderek Doğu toplumlarını da etkisi altına alan mutluluğun özelleştirilmesi anlayışı, en iyi ihtimalde dahi, işlemeyen bir perspektif. Batı&#8217;da da işlemiyor. Ortega y Gasset&#8217;in söylediği gibi “Ben, kendim ile çevremden müteşekkilim ve eğer çevremi kurtarmazsam kendimi de kurtaramam.” Depresyonun panzehri olarak sosyal güvenin tesis edilmesi gerekir. Başka insanlara, ihtiyaçları için el uzattığımızda onlar da bizim elimizden tutarlar. Daha sonra değil, aynı anda. El vererek el alırız. Bir başkasını iyileştirerek kendimizi severiz. Depresyondaki insanlar en çok kendilerini sevmezler, ne kadar çok sevilseler de kendilerini o sevgiyle sarmalayıp ısıtamazlar. Bilince takılan her şey olumsuzdur, kendilerini bulaştırmak istemezler kimseye. İnsanlar nadiren bir başkasına karşı bu kadar zalimdir. Ama bir başkasına yardım ederken tüm bu çekinceler askıya alınır, kişi kendi özdeğer yargısından sıyrılır; önemli olan yardım etmektir. İşte bağlantı da o temas anında kurulur böylece.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Konuştuğumuzda ilk önce kendi sesimizi işitiyoruz, kendimizi de dinliyoruz. Terapilerde de insan kendi öyküsünü kendi sesinden dinlemekle iyileşmeye başlar. Yakınlık ve içtenlik; insanın insandan, insanın tabiattan uzaklara savrulduğu bu yabancılaşma çağında ilaçtır. Kendi doğamızı başkalarıyla bağ kurarak tazeleriz, yeni bir soluk alır ve yola devam etmek için derman kazanırız.  S.156</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hayatımızın idaresini elimizden yitirmediğimiz anlamlı bir işte çalışarak kendimizi gerçekleştirir ve özsaygımızı kazanırız. Halihazırdaki işimiz ve pozisyonumuz buna uygun olmayabilir ama biraz daha azına bile olsa daha insani bir işte çalışmak her zaman için tercih edilmesi gereken bir seçimdir. Ayrıca, mevcut işimizde de başka insanlara yardımcı olarak, onların hayatlarını iyi yönde değiştirerek inisiyatifi belirli ölçüde geri kazanabiliriz. Doğru şeyler için onların gerektirdiği kadar para kazanıp doğru yerlere harcayarak daha çok yaşayabiliriz. Yanlış şeylere değer vermemizi öğüt» leyen medyatik ve toplumsal telkinlere kulak tıkayabilmeliyiz. Bizi hasta eden sığ ve çöp değerlere bir “karşı ritim” oluşturabiliriz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Hayatta birkaç alanda behremiz olsun, birkaç alanda mutlu olmayı bilelim. Sadece iş ve aile<br />
değil&#8230; İşin ve evin dışında uğraştığımız bir hobimiz olsun, müzikle uğraşalım, resimle uğraşalim, bir yardım cemiyetinde faaliyet gösterelim ama iş, ev, aile üçgeninin dışında bir yerde, kendimizi var ettiğimiz, varlığımızı hissettiğimiz, insanların ruhuna dokunabildiğimiz, kendi ruhumuza dokunabildiğimiz bir yerimiz olsun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Güzel görelim, güzel düşünelim, hayatımızdan lezzet alalım. Seçtiğimiz, konuştuğumuz kelimeler sadece dünyamızı tasvir etmez, dünyamızın sınırlarını da çizer.</p>
<p>&#8216;Hep kötüyü görür, hep kötüyü tanımlarsak, etrafımızda hep olumsuzlukları gündeme getirirsek bir süre sonra ruhumuz kararmaya başlar. Hayatın içinde saklı güzelliklerden de<br />
kâm almaya bakalım.</p>
<p>Hayatı yaşanmaya değer kılacak olan biziz. İnsanları ak ya da kara diye nitelemeyelim, insanların içindeki güzelliği, doğruluğu, iyiliği bulmaya çalışalım. İnsanların içindeki güzel tarafları biz bulalım, biz bir cevher keşfetmiş gibi o madeni işleyelim, açığa çıkaralım, gayret edelim.  S.159</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Dinle kederli insan, bak ne diyeceğim&#8230; Kış nasıl ki hayatın bitişi değil, hayatın yokluğu hiç değil, sadece canlılık döngüsünde bir safhadır, üzgünlük de hayatın bir parçasıdır. Bir sonraki ilkbahara hazırlık, içinin kuytularını keşfederek için bir fırsattır.</p>
<p>O da geçer.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bunları dile getirmemin nedeni, insanın yaşama hakkına sahip olduğunu, bu hakkın devredilmez, kişinin elinden ol namaz bir hak oldugu ilkesini savunmaktır. Yaşama hakkı hiçbir koşula bağlı değildir ve yaşamak için gerekli temel metaların alınması hakkını, eğitim ve sağlık hizmetleri görme hakkını içerir; insan, en azından doyurulması için hiçbir şeyi &#8216;kanıtlamak&#8217; zorunda olmayan bir köpek ya da kedi sahıbinin hayvanına davrandığı kadar iyi bir davranışın nesnesi olma hakkına sahıptır.99</p>
<p>Erich Fromm, Umut Devrimi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsanlar arası bağı, birinin delik açtığı kayıktaki iki kişinin durumu olarak tanımlayan hikmetli bir eski İbrani kıssası vardır, kayıktaki adam arkadaşına sorar, “Neden delik açıyorsun?&#8221;, diğeri yanıt verir “Sana ne, ben kendi altıma delik açıyorum senin altına değil.” Öteki şöyle yanıtlar, “Aptal! İkimiz birlikte boğulacağız!” İki kişiden biri o kadar bigâne ki, o deliği açmakla sandalın tamamını batıracağını ve ikisini birden tehlikeye attığının farkında değil. Bazı insanlar böyle bir bakar körlük halinde; at gözlükleriyle yaşıyorlar, etrafta yarattıkları tahribatı görmüyorlar.  S.163</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Emmanuel Levinas, “Tanrı Kabil&#8217;e Habil&#8217;in nerede olduğunu sorduğunda, Kabil öfkeli biçimde bir başka soruyla yanıt verir: &#8216;Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Öfkeli Kabıl&#8217;in bu sorusuyla birlikte her türlü ahlaksızlık başladı. Elbette ben kardeşimın bekçisiyim ve ahlaklı bir kişi olmak için özel bir sebep aramadığım sürece ahlaklı bir kişi olurum ve öyle kalırım. Kabul etsem de etmesem de kardeşimin bekçisiyim; çünkü kardeşımin iyiliği benim ne yaptığıma ya da neyi yapmaktan geri durduğuma bağlıdır.” demişti. “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Ahlak işte bu soruyla başlar. Her insan evladı öteki kardeşinin bekçisidir. Onun bekçisi olarak biz ahlakın alanına gireriz, ahlaklı bir varlık oluruz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Şeyh Sâdi, Bostan eserinde “Birisine iyilik ettiğin zaman, &#8216;Ben efendiyim, beyim; o bana muhtaçtır!&#8217; diye büyüklenme. Zaman, o muhtaç kimseyi vurmuş deme. Zirâ vuran kiliç henüz kınına girmemiştir; mümkündür ki o kılıç bir gün seni de biçer,” der. Bir başkasına yardım ettigimiz, ona zarar verecek musibetin önüne geçtiğimiz zamanlarda yalnızca onu korumakla kalmıyoruz, ileride bize isabet etmesi ihtimali hiç azımsanmayacak bir tehlikeyi de bertaraf ediyoruz; o sebeple böbürlenmenin bir dayanağı yok.  S.167</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bir şeyin anlamı, başka bir şeyle ilişkisindedir. Ama yüz, o kendi başına anlamdir.</p>
<p>Emmanuel Levinas</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gizli bir yüzü ararız suretlerin arasında, bazen anıştıran benzerlere rast geliriz, kimin yüzünü ama? Kendi yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü?</p>
<p>Kendı yüzümüzü mü, özlemlerimizi, yitiklerimizi hatırlatan bir yüzü mü, yahut baki olanın yüzünü mü? Ahmed Amiş Efendi “Dağı dağ, taşı taş gördüğün müddetçe murşide muhtaçsın,” dermiş.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Schopenhauer&#8217;un “Aslında bir insanın çehresi kural olarak dilinden daha ilginç şeyler ele verir, çünkü bütün düşüncelerinin ve özlemlerinin kaydı yahut sicili olması nedeniyle onun yüzü, söyleyip söyleyebileceği her şeyin özetidir. Ayrıca dil bir insanın sadece düşüncelerini ele verir, oysa çehre tabiatın düşüncesini dışa vurur,&#8221;sözünde billurlaşan bir düşünce var; insanı bedeninden, biyolojik ve toplumsal yaşantısından sıyırıp da bir benlik tanımlaması yapamayız; yüz birçok durumda kendimizin bildiğinden daha fazlasını söyler muhataba.  S.179</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Maskenin yokluğu, rolün yokluğu anlamına gelmiyor. Sinema sanatının yakın plan bize gösterdiği insan yüzleri bile bir maskeyle malul. John Berger, “Fotoğraflar, videolar, filmler asla yüzü bulmaz; olsa olsa görüntülerin ve suretlerin anılarını bulabilirler. Halbuki yüz, daima yenidir: daha önce hiç görülmemiş ama tanıdık bir şey. (Tanıdıktır çünkü uyuduğumuzda, bütün dünyanın yüzünü görürüz belki rüyamızda, doğduğumuzda körlemesine içine fırlatıldığımız dünyanın.) Biz yüzü ancak bize bakıyorsa görürüz. (Vincent&#8217;in ayçiçeği gibi.) Profil asla yüz değildir ve kameralar her nasılsa çoğu yüzü profile dönüştürür.” diyordu Sanatla Direniş adlı eserinde.  S.182</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve o öldürücü çalışma isteği, o para hırsı; böylece geçen bir, iki, on, yirmi yıl&#8230; Yıllar ilerledikçe ağırlık omuzlarına daha çok biniyordu. Meğer başarılı bir yolda yürüdüğünü sandığı halde başarısızlığa doğru dörtnala koşuyormuş da haberi yokmuş. Gerçekten de öyleydi. “Başkalarının gözünde iyi yaşıyor görünürken hayat ayaklarımın altından akıp gidiyormuş&#8230; Şimdi de ölmeye hazırlan bakalım.99</p>
<p>Tolstoy, İvan İlyiç&#8217;in Ölümü  s.185</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Başarı” zamanımızın efsunlu kelimelerinden birisi, herkes onu İstiyor, onsuz bir hayatın boşa yaşanmış bir hayat olduğunda nedense hemfikiriz. Başarılı insanları alkışlıyoruz, sahip oldukları güç ve şöhret onlar kadar bizim de başımızı döndürüyor. İyi ama, maddi dünyada çok kazanmış ve daha “başarılı” insanların hayatları, neden maddi dünyada “başarısız” ama manevi/ruhsal dünyada çok şeyler yapmış insanlardan daha değerli olsun ki? Niye bir şirketin “CEO”su, insanlık için canla başla çalışan bir kimseden daha değerli olsun? Bir “başarı pornografisi&#8221;dir gidiyor. Okullar, puanlar, rütbeler. Çalışmak iyidir ama ondan daha iyi olan şey insanlığın hayrına çalışmaktır. Sizin ulaştığınız şeyi başkasına ne kadar dağıtabildiğinizdir. Bir başka insanda öyküneceğimiz şey, önce onun ahlak ve fazileti olmalı. Her vasıtayı meşru görerek başaranlar güruhuna ve modern toplumun “başarı mahkümu” insanlarına şu soruyu yöneltmek gerekiyor: “Kazanırken neyi kaybettin?”  s.186</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Büyük düşün!” guruları bize sosyal sorumluluklarımızı bir kenara bırakarak; adanmışlık, öz-disiplin ve kararlılıkla rekabet yarışında öne geçmemizi telkin ediyor. Başkaları için değil yalnızca kendimiz için yaşadığımız bir hayat. Artık modern hayatın temel düsturu temahkârlık olmuştur.  S.188</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8216;Materyale bağlı başarıyı, zenginliği ve statüyü hayatta mutluluğun tek anahtarı olarak gören insanlar yetiştiriyoruz. Halbuki başarı mutluluğun anahtarı değildir, mutluluk başarının anahtarıdır. Bir insan mesleğini yapmaktan keyif alıyorsa, işini zevkle yapıyorsa, o meslekte sadece kendisinin katkı olarak sunabileceği bir şeyleri de başarıyor.  S.189</p>
<p>Gandhi&#8217;nin şöyle bir duası var:</p>
<p>&#8220;Rabbim! Güçlülerin yüzüne gerçeği söylemek, zayıfların sevgisini kazanmak ve yalan söylememek için bana yardım et&#8230; Eğer bana para verirsen mutluluğumu alma. Eğer bana güç verirsen beni muhakeme yeteneğimden, eğer başarı verirsen beni alçak gönüllülüğümden, eğer bana alçak gönüllülük verirsen beni saygınlığımdan yoksun bırakma.., Benim düşüncelerime katılmıyorlar diye bana karşı olanları hainlikle suçlayarak, onların karşısında suçlu duruma düşmeme izin verme&#8230; Kendimi sever gibi diğerlerini sevmeyi ve diğerlerini yargılıyormuş gibi kendimi yargılamayı öğret bana&#8230; Başarılı olduğumda sarhoşluğuma izin verme; Başarısız olursam umutsuzluğa düşmeme izin verme; Başarısızlığın, başarının öncesindeki bir deneme olduğunu hatırlamamı sağla.” Bilhassa bu son cümle bana çok önemli geliyor.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>William Chittick, Varolmanın Boyutları isimli o harikulade eserinde “Çok daha genel düzeyde son iki yüz yıldır Müslümanlar arasında entelektüel açıdan önem ve öncelik verilen konulardaki kaymanın en açık belirtisi, bugün pratikte tüm Müslüman ebeveynlerin, çocuklarının doktor ve mühendis olmalarını istemeleridir. Mesele basitçe iyi gelir ve rahat bir yaşam kaygısı değildir. Burada çok daha derin bir şeyler olmaktadır. İslam dünyasında ilgi&#8217;ye her zaman gösterilmiş olan geleneksel saygı, çağdaş dünyada kendisini bilgi olarak takdim eden şeye, yani mesleğe kaymış bulunmaktadır.” diyordu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Neyi daha iyi yapabilirim?” sorusunu sormaya başladığımızda öğrenmeye de başlamışız demektir. Oysa insanlar “Hangi alanda başarılı olacağım, kendimi nasıl göstereceğim?” diye çırpınıp duruyorlar. Saygınlık ve itibar statüyle ölçülmeye başlandı ve tehlikeli olan bu. Performans toplumu yorgunluk toplumuna dönüşüyor zorunlu olarak. Ne zaman aylaklık edeceğim, Tanrı&#8217;nın pencerelerini, gökyüzünü seyrederek güzel ilhamların kalbime dökülesine izin vereceğim, yıldızları seyre duracağım, kâinatı temaşa edeceğim? Daha ne kadar “çatlarcasına” koşacağım?  S.196</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Kalbimize misafir ettiklerimiz ve kalplerine misafir olduklarımız. Dostluk, şu karanlık dünyada sevginin mum ışığıdır.  S.204</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Dostluk hiyerarşi gözetmez, bir rütbe meselesi değildir. Bir dostluk ilişkisinde bütün zaaf ve kusurlarınızla var olmaya devam edersiniz ve dostunuza kırılgan taraflarınızı göstermekten çekinmezsiniz. Çünkü dostlarımız aynı zamanda bizim şifacılarımızdır, varlıklarıyla, zor zamanda yanı başımızda belirivermeleriyle bizi iyileştirirler. ,</p>
<p>“Aşk görmez, dostluk göz yumar,” demiş Peyami Safa.  S.206</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Dostluk/arkadaşlık Öteki&#8217;yle kurulan ve Ben&#8217;i stabilize ederek gerçekleştiren bir ilişkidir. Sosyal medyadaki &#8216;arkadaşlar&#8217; Öteki&#8217;nin olumsuzluğundan yoksundur. Alkış tutan bir kitleden ibarettir onlar. Başkalıklarını Like ile yok etmektedirler&#8230; Performans öznesi kendisi yüzünden yorgun, kendisi yüzünden tükenmiş bir haldedir. Kendi kendisinden çıkmayı kesinlikle becerememekte, kendi kendisine diş geçirmekte, dolayısıyla paradoksal bir biçimde kendi içini oymakta ve boşaltmaktadır. Bu özne bir kapsülün içinde kendine tutsaktır ve Öteki&#8217;yle olan bağını yitirmektedir. Kendime dokunurum ama kendimi ancak başkasına dokunduğum zaman hissederim. Öteki, istikrarlı bir kendiliğin oluşumu için kurucudur. Öteki ortadan kalkarsa, Ben boşluğa düşer&#8230;” Byung-Ghul Han&#8217;ın Kapitalizmin Ölüm Dürtüsü adlı kitabındaki sözleri bunlar. Veya Martin Buber&#8217;in belagatli ifadesiyle söylersek “Sende Ben olurum.”  S.208</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Kendisine dost olmayanlar, gayrıya dost olamazlar, kendileri ile barışa varamayanlar, gayrı ile barışa varamazlar,&#8221; demişti merhum Fethi Gemuhluoğlu. Kendi kendisiyle arkadaş olmanın hedefi, insanın kendi içindeki tahripkâr bir düşmanlıktan kaçınmaktır. Kendine dost olmayan, iç çatışmalarını çözümleyememiş kişi, kendisiyle o kadar meşguldür ki ötekilere yüzünü dönüp de onu göremez. Kişi ancak kendinin dehlizlerinden sağ kurtulduktan sonra sağ kalan bir başkasını aramaya başlar.  S.210</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İnsan ilişkilerinde, siyasette, kendimize bakışımızda gücümüz; kurduğumuz yakınlık kadar, arada geri çekilip uzaktan bakabilmekte. Arada dostluklarımıza da uzaktan bakabilmeliyiz. Zira çok fazla yakınlık, görmeyi engelliyor.  S.217</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Pascal&#8217;in çok sevdiğim bir sözü var, diyor ki “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın tek başına odasında nasıl oturacağını bilememesidir.” Halbuki hepimizin bir masada, bir odada sessizce oturup tefekkür etmeyi, okumayı, hayal kurmayı, gönlümüzden bir şeyler geçirmeyi başarabilmesi gerekir.  S.222</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Fakat yalnızca zaman içindedir gül bahçesindeki o an/ Yağmurun vurduğu o çardaktaki o an&#8230;” diyor Eliot. Buradalık hissi, beynin algının öğelerini iki üç saniye süren zaman birimlerine bağlamasıyla oluşur. Şimdinin zamansallığı, önce olmuş olandan ve sonra olacak olandan da öğeler içermektedir. Ânı, bu öğeleri birleştirmek suretiyle algılıyoruz.  S.231</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Vakit nakittir cümlesini hepimiz işitmişizdir. Hakikaten vakit nakit midir? Öyle ise nakde dönüşmeyen vakte ne oluyor? Bu söz boşta kalmanın zaman kaybı olduğunu ve daha az para, başarı ya da güç anlamına geldiğini ima eder. Her an, paraya tahvil edilmelidir. Aynı zamanda zaman hırsızlığı yapan duman adamların da sloganlarından biridir bu cümle.  S.235</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Zaman algımızın bilişsel ve duygusal tepkilerimiz üzerinde de etkisi mevcut. Dolayısıyla psikolojik sağlığımızda önemli bir rol oynuyor. Sağlıksız zaman algısı, depresyon gibi duygudurum bozuklukları yaşayan kişilerin aşina oldugu bir durum. Depresif bireyler için zaman yavaş akar, anda kalmakta güçlük çekerler, zira birçoğunun zihinleri geçmiş ile meşguldür. Depresyon, insanlarda zaman algısını değiştiriyor. Zaman akmıyor, adeta donup kalıyor. Depresyonda olan bireyler için ânın genişliğinde ve o bütünün akışında kendini bulmak, kendini bilmek kolay değil. Denilebilir ki, zamanımıza sahip çıkmak ruh sağlığımız üzerinde de ciddi tesirlere sahip. Aynı şekilde duygu durumumuz da zaman algımızı değiştirebiliyor.  S.239</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Boş zaman ne demek? Zaman mukaddes bir &#8211; şeydir. Zaman her ânı dolu dolu yaşanması gereken bir şeydir. Boş zaman, eğlence zamanı, öldürülmeye ayrılan zaman. Yani zamanı lakayt bir şekilde kullandığınız, onu eze eze kullandığınız, hiçbir iş yapmadığınız aylak aylak dolaştığınız zamandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Seyyah ile turisti ayırmak gerekli birbirinden. Seyyah gittiği yerin hikâyelerine katılan, gittiği yerin tozuna dumanına bulanan, yurtiçi veya yurtdışında her nereye gitmişse yerel halkla oturup kalkan, onların sohbet halkasına dahil olan, mahalli yemeklerden yiyen, halkın oturduğu kahvelerde,çayhanelerde oturan ve hikâye toplayan kişidir.</p>
<p>&#8220;Turist ise gittiği yerleri kamerasının imgesine<br />
hapseden, yaşantıyla arasına mesafe koyan, halkın hayatına katılmayan, sadece göstermek, resimlemek ve yaşamış olmak için bir yerlere giden kişidir. Yaşantıyı satın alır, sosyal medyada gittiği yerlerin resimlerini payİaşır ve böylece kendisini daha imtiyazlı hisseder.  S.263</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hacıların geçmişte dini saiklerle yaptığı şeyi, turist seküler bir ayin gibi tekrar ediyor. Gezip görme, dinsel ritüel yerine geçiyor, yüksek kültürün tapınaklarını ziyaret etmek seküler bir din olan yaşam sanatında yücelmeyi temin ediyor.</p>
<p>&#8220;Turist tapınaklara gidiyor, onların resmini çekiyor, Süleymaniye&#8217;yi görüyor, Selimiye&#8217;yi görüyor, Tac Mahal&#8217;i görüyor, katedralleri geziyor, fakat tüm bunların içindeki ruhaniyete, maneviyata ortak olmuyor. ,</p>
<p>Sultanahmet&#8217;e giren bir turisti düşünün, hatlara, mihraba -işlemelere, bezemelere- bakıyor, fotoğraflarını çekiyor; O sırada ibadetini yapmak üzere huşu içinde Allah&#8217;a yönelen bir vatandaşı düşünün bir de. İkisi aynı mekânın içinde, ikisi de tamamen farklı niyetlerle bulunurlar orada.  S.271</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ham adamın biri çıkıp, “Çok sevdim, ya benimsin ya kara -toprağın!” diyor, zulmediyor, şiddet uyguluyor. Hayır, bunu kimse yutmaz. Sen onu sevmedin, sen sadece kendini sevdin, kendi ihtiyaçlarını sevdin. Sevdiğini sandığın kişi tarafından çılgınca sevilme arzunu sevdin. Buna ancak narsistik sahte sevgi diyebiliriz; sadece kendisinin ihtiyaçlarını karşılayacak bir nesnedir; seçme şansı verilmemiş, özgürlüğü tanınmamış bir alt-insandır. Kişilik bozukluğu olan bireylerde bu tarz narsistik sözde aşkları sıklıkla görüyoruz.  S.288</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Freud&#8217;un ifadesiyle, “Seven insan kibrini kırar, alçakgönüllü olur. Seven insan, narsistliğinin bir parçasını, tabiri caizse, sevdiğine rehin olarak bırakır.” Cibran&#8217;ın sevenlere şu tavsiyesi nasıl da yerindedir: “Hep yan yana olun, ama birbirinize fazla sokulmayın, Çünkü tapınağı taşıyan sütunlar da ayrıdır, çünkü bir selvi ile bir meşe birbirinin gölgesinde yetişmez.”</p>
<p>&#8220;İlahi rüzgârın sevenler arasında dolanmasından çıkan müzik aynı, ama nağmeleri çıkaran teller birbirinden ayrıdır. Yine de teller birlikte ve birbirine nispetle var olurlar.</p>
<p>“Birbirini tamamlayan, birbirini sınırlayan ve birbiri önünde eğilen iki yalnızlık” der Rilke.  S.294</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Aşk gerçekten de ruhun görülmeyen şeylere derinlerden dalmış bakışıdır. Bu, insanların dünyasında hafiften tökezleyen, biraz acemi, kendine örtünmüş, yüreğimizin çizgilerini taşıyan bu kişinin kendi dünyasındaki zarafeti dikkatimizi celbeder. Her aşkın başlangıcı böyle bir “başka dünyanın zarafeti&#8221; hayalidir. Yanlış anlaşılmasın, bizi etkileyen insanlar acayip, sakar, beceriksiz vs. hakir gördüğümüz insanlar değildir.</p>
<p>Bilakis yetkinliğini ve güzelliğini gördüğümüz insanlardan büyülenir, onlara güvenip bağlanırız. Ancak bu güzellikte bir küçük kusur, o yetkinliği daha da belirgin kılan kendine özgü bir yeteneksizlik, o kişiyi dokunulabilir ve gerçek bir insan kılar bizim için. “Resmi güzeller&#8221;, kişinin sadece bir anlığına ve belirli bir uzaklıktan baktığı ilgi çekici şeyler, kamusal anıtlardır. Kişi onların karşısında kendisini bir turist gibi hisseder, fakat bir âşık gibi değil,” diyordu Ortega y Gasset.  S.297</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Halil Cibran ne güzel bahseder aşktan:</p>
<p>“Çünkü aşk, hem başınıza taç koyar, hem çarmıha çeker sizi; Çünkü aşk, hem besler, suvarır, büyütür, hem dallarınızı budar sizin. Çünkü aşk, hem en tepelere tırmanır ve okşar, gün ışığında titreyen en körpe dallarınızı orda, hem köklerinize kadar iner ve çekip çıkarır, toprağa tutunan köklerinizi. Aşk, mısır demeti gibi toplar kucağında sizi. Taneleriniz çıkarmak için, harmanda döver sizi; Kabuğunuzdan ayırmak için, elekten geçirir, savurur sizi; öğütür ak pak un oluncaya kadar. Yoğurur bir kıvam buluncaya kadar. Ve sonra kutlu ateşine sokar sizi, közlenmiş ateşine sokar.<br />
&#8230;  s.299</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Teşhir etmek de aşkın hasmıdır. İnternet çağının verdiği hasarlardan birisi de bu. Tahrip ettiği şey de sadece aşk değildir, cinselliği de tahrip eder, üstelik katı ahlakçılıktan bile çok daha kesin ve ölümcül şekilde. Pascal Bruckner, “Sevmenin tehlikeye atılma olduğu güzel günler geride kalalı pek de uzun zaman olmadı. Bugün aşklarımız henüz açlığı bile tanımadan doygunluktan ölüyor.” demişti Hınç Ayları&#8217;nda. Aşkın, cinselliği barındıran tarafı Batı&#8217;nın çileci (asketik) inançlarında ve püriten ahlakçılığında daima zemmedilmiş, hor görülmüştü. Ortaçağda Kilise&#8217;nin, erkeklerin eşine âşık olmasını ve ona tutkuyla davranmasını kınayan yaklaşımı meşhurdur. Kadınlar için bu mesele zaten tartışılmamıştır bile. Oysa Âşık Şem&#8217;i ne diyordu gazelinde “Şems gibi izhâr olur, her kimde var envâr-ı aşk/ Âşikâre yanmalı, âşıklara ihfâ nedir?”Doğuda aşk sadece sanat değil, ibadetti aynı zamanda.  S.310</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Samiha Ayverdi bu tevhidi gerçeği ne güzel açıklar: “Şunu bil ki, aşkın hakikatı bulunmadıkça, hilkatin maksudu ele gelmez ve insan aşkının kemâli derecesine göre mükemmel olur. Hilkatin ve kâinatın manasını bulmak istersen aşkı bul. Çünkü insan aşkı bulmak için dünyaya gelmiştir. Hayatın sebebi aşktır; mükevvenat da aşkın tekazası sebebiyle tekevvün etmiştir. Ancak aşkı bulandır ki, maksuduna ve hilkatinin manasına kavuşmuştur.” Sufiler için aşk, kayıtlanmamış ilahi bir sıfattır, hem âşık hem maşuk hem de aşk&#8217;ın bizatihi kendisidir. Ayna da, aynaya bakan da, aynada görünen de aşktan ibarettir. Tagore, “Aşkının fenerini tuttuğunda yüreğime/ Vuran şavkı var ya/ O şavk senindir/ Gölgesi benim” demekte.  S.317</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Musevi şair Yehuda Amihay, Tanrı Belki Esirger Aşkı isimli kitabında, aşktan arta kalanı şu harikulade dizelerle anlatır:</p>
<p>Bir zamanlar büyük bir aşk ikiye böldü hayatımı.<br />
Bir parçası kıvranıp durdu bir yerlerde, ortasından biçilmiş bir yılan gibi.<br />
Geçen yıllar sakinleştirdi beni.<br />
İyileştirdi kalbimi. Dinlendirdi gözlerimi.</p>
<p>Şimdi çölde<br />
Deniz Seviyesi&#8217; yazan tabelaya bakan biri gibiyim.<br />
Denizi görmeyen ama hisseden.</p>
<p>İşte böylesine, her yerde hatırlıyorum yüzünü, senin “Yüz Seviyen&#8217;de.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/">Kemal Sayar – Bir Kalbi Kırılmaktan Koruyabilsem   -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-bir-kalbi-kirilmaktan-koruyabilsem-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kemal Sayar &#8211; Ruhun Derin Yaraları &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jun 2020 14:36:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnternet]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Değer]]></category>
		<category><![CDATA[Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kemal Sayar]]></category>
		<category><![CDATA[Mutluluk]]></category>
		<category><![CDATA[narsist kişilik]]></category>
		<category><![CDATA[nezaket]]></category>
		<category><![CDATA[Ruhun Derin Yaraları]]></category>
		<category><![CDATA[Sıkıntı]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Selfie Sendromu]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Medya]]></category>
		<category><![CDATA[Teknoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Televizyon]]></category>
		<category><![CDATA[Yalnızlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24502</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24503 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg" alt="" width="458" height="304" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-768x509.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj-1024x678.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/06/EVl-SHEXsAQV6Qj.jpg 1318w" sizes="(max-width: 458px) 100vw, 458px" /></p>
<p>Hayatımızı daha geniş bir dairede yaşamak, haberlere gömülüp kalmamak lazım. Bir seferliğine haberi okuduktan veya izledikten sonra ısrarla beş on sefer aynı haberi dinlerseniz, bu artık ikincil travmatizasyon sürecine giriyor. O haberler üzerinden biz örselenmeye başlıyoruz. Çünkü kendimizi çok çaresiz hissediyoruz. O çaresizlik duygusu da insanı tükenmişliğe götüren bir şey. Bol cinayetli, bol komplolu sabah programlarından da kesinlikle uzak durulmalı. İnsanı çok fazla kötülükle tanıştıran ve çok kötü bir dünyada yaşadığımız hissini uyandıran, adeta insanın iradesini felç eden yapımlar bizi umutsuzluğa ve tükenmişliğe sürükleyebiliyor.</p>
<p>İlle de televizyon seyredeceksek insana umut veren, insanın içini insani duygularla ışıtan, ısıtan yapımlara ağırlık verelim. Herkesin birbirinin kuyusunu kazdığı yapımlar bir süre sonra adaletli bir dünyaya duyduğumuz inancı zedeliyor ve bizi her an teyakkuzda her an kötülük bekleyen endişeli, vehimli insanlara dönüştürüyor. Bu konuda yapılan sayısız çalışmanın gösterdiği bir gerçek var; televizyon karşısında geçirdiğimiz saatler depresyona dönüşen saatlerdir, ne kadar ekran karşısındaysanız o kadar depresyona girersiniz.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İroniktir; en çok onay alan insanlar genellikle başkasının onayını aramayan insanlardır. Mutluluk, onay arama ihtiyacının yokluğudur. Wayne W. Dyer, Hatalı Alanlarınız kitabında buna ilişkin bir fabl aktarır; “Büyük bir kedi, kendi kuyruğunu kovalayan küçük bir kediye sormuş: ‘Neden kuyruğunu kovalıyorsun?’ Yavru kedi yanıt vermiş: ‘Bir kedi için en güzel şeyin mutluluk, mutluluğun da kuyruğum olduğunu öğrendim. Bu nedenle onu kovalıyorum, yakaladığımda mutluluğa ulaşacağım.’ Bunun üzerine yaşlı kedi şöyle demiş: ‘Gençken ben de evrenin sorunlarına ilgi duymuş ve mutluluğun kuyruğum olduğuna karar vermiştim. Ama şunu fark ettim; ne zaman onu kovalasam benden uzaklaşıyor, ne zaman kendi işime baksam hep peşimden geliyor.”</p>
<p>Buna rağmen, tek başına bir mutluluk da en olmayacak şeydir. Üç şey var ki vermeden alamazsınız, size dönmesi için önce onu başkasına vermeniz lazım: Mutluluk, huzur, özgürlük. Bunları bir başkasına verirseniz size misliyle döner. Esirger ve o konuda cimrilik ederseniz siz de ondan mahrum kalırsınız.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Adorno “Ünlüler mutlu değildir. Bir marka olmuşlardır, kendilerinin de onaylamadığı yabancı bir meta; ve kendi yaşayan imgelerine dönüştükleri ölçüde de ölüdürler.” demişti. Ün insanın elinden biricik sermayesini, kendi özgün hayatını çekip alır. Herkesin bir başkası tarafından doyurulmayı, ihtimam görmeyi beklediği bir çağda yaşıyoruz. Narsistik benliklerimize o kadar sevdalıyız ki herkes bize bakıp özen göstermeli diye düşünüyoruz. Çünkü zamanında yeterince özen görmedik, yeterince başkasının gözlerinde aynalanmadık, sevilmeye layık bir kendiliğin yansımasını göremedik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir gün bir hanımefendi bana şöyle demişti : “Hayatımda iyi giden hiçbir şey yok. Bir sürü şey berbat, fakat ben falanca ilacı aldığım için kendimi berbat bir neşede hissediyorum ve kendime çok öfkeleniyorum. Neşe duyacak hiçbir şey yok.” Bu sahte neşe, yani olmamışlığın neşesi, alkolle, maddelerle, uyuşturucularla, sahte yaşantılarla, çok güzel yemekler yiyerek, harika yerlere giderek onun fotoğraflarını insanların gözüne dayayacak şekilde paylaşarak.. Bütün bunlar bize, gerçek yaşanmışlığın verdiği, eziyetin sonrasında gelen rahatlamanın, mutluluğun tadını vermiyor. Mutluluk dediğimiz şey gelir, gider.</p>
<p>Bazen bir haber alırız, üzülürüz, karalar bağlarız, içimiz kan ağlar. Bazen bir haber alırız, içimiz içimize sığmaz. Sürekli bir hal olarak belki bir itminan halinden bahsedersek, sadece insan ilişkileriyle sınırlı olmayan, insanın bu dünyadaki macerasını metafizik bir bakış açısından da anlamlandıracak bir bakışa ihtiyaç var.”Mutluluk, bizatihi kendisi için istenen, hiçbir zaman bir başka şeyin elde edilmesi için istenmeyen iyiliktir. Onun ötesinde insanın elde edebileceği hiçbir şey yoktur.” Diye tanımlamıştı mutluluğu Fârâbî.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>“Selfie Sendromu&#8221; ifadesi, -eski zamanlarda ayıplanacak kadar- kendi içine gömülme ve kendisiyle aşırı meşgul olma durumunu anlatıyor. Bugün kendimizle o kadar sarhoşuz ki başka insanların, yiyip içtiklerimizle, gittiğimiz tatille, çocuğumuzun doğum günüyle ilgileneceklerini sanıyoruz. Kendimize aşırı odaklanmak, hem çevremizdeki insanları sarih bir biçimde görmemizi engelliyor hem de kendimizin gerçekte ne olduğunu fark edebilmemizin önünü tıkıyor. Kendimizi özel hissettiğimizde, kendimize dair farkındalığımız azalıyor. Elbette sosyal medyanın “gayrişahsi biçimde şahsi&#8221; doğası, içimizdeki özseverliği kışkırtıyor. Sanal etkileşimde muhatabımızın buğulanan gözlerini, bükülen ses tonunu çoğu zaman görmüyor, işitmiyoruz.</p>
<p>Bu uyaranların yokluğu bizi daha duyarsız, düşüncesiz ve benmerkezci kılabiliyor. Araştırmacılar buna ”ahlaki sığlaşma varsayımı” diyor. Ultra hızlı sanal etkileşimlerimiz yüzeysel ve hızlı gelişen düşünceler uyandırıyor; bunun sonucunda hem kendimizi hem de başkalarını daha sığ biçimlerde algılıyoruz. Batı dünyasında yapılmış çalışmalar, yeni nesillerin, özseverlik (narsisizm) ölçeklerinde öncekilere oranla çok daha yüksek puanlar aldığını gösteriyor. Dünyanın yeni veba salgını; bu kendini beğenmekte sınır tanımayan, ukala ama içi boş insan tipi, hız teknolojileriyle birlikte bütün dünyaya yayılıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Titus Burckhardt Aklın Aynası&#8217;nda İslam&#8217;ın güzellik algısına “&#8230; güzellik rasyonel düşünce süzgecinden geçmeksizin nefse işler ve birçok inanan kişi açısından katıksız bir doktrin olmaktan çok doğrudan bir anlatıdır. Güzellik dinin canı, eti; teoloji, yasa ve etik ise iskeletidir. İhsan sözcüğü aynı zamanda &#8216;güzellik&#8217; ve &#8216;erdem’ anlamlarına da gelir; tam olarak bu sözcük zorunlu olarak dışa vuran, her insan eylemini sanata ve her sanatı da Allah&#8217;ın selamına dönüştüren kalbin ve ruhun güzelliği, iç güzellik anlamına gelir,&#8221; sözleriyle işaret ediyor. Tüm bir tasavvuf dünyasını şekillendiren “ihsan” kavramı, bizde güzel olana (hüsn&#8217;e), Cemal&#8217;e duyulan iştiyak ile sıkı sıkıya bağlıdır. Ancak bu güzellik, cismin insicamından aşkın bir mizacı gereksinir. Güzel, daima ileriye atılmakta olan, akan, yükselen bir imkânı çağrıştırır. Güzel biçimlerin ışığında yüzer, ebedi dilin gramerini oluşturan sözcükleri mırıldanırız onu temaşa ettikçe, engin ve yüce bir şeylerin adı gelir dilimizin ucuna: Zaman gibi, adalet gibi, ölüm gibi, rahmet gibi. Güzelin vaat ettiği o henüz belirmemiş olan şeye karşı hasret çekeriz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Güzelin bizlere kendi hikâyemizi nasıl anlattığına dair en temel metinlerden biri halen daha Plotinos&#8217;un Enneadlar&#8217;ıdır. “Göz neye bakıyorsa ona benzemeli, onun gibi olmalı. Göz güneş gibi olmadan güneşi göremez. Bir ruh kendisi güzelleşmeden Güzel&#8217;i göremez&#8230; Kendine gel ve bak. Kendinde Güzel&#8217;i görmüyorsan kendisi güzel olması gereken heykeltıraş gibi yap. Karanlık ve pürüzlü yerleri cilala, parlat. Ta ki Erdem&#8217;in ilâhî parlaklığı yansıyabilsin sende (&#8230;) Öyleyse, haydi kaynağa geri dönelim ve güzelliği maddi şeylere yerleştiren ilkeyi gösteriverelim. Şüphesiz bu ilke vardır; bu ilk bakışta görülen bir şeydir. Ruhun kadim bir bilgisindenmişçesine adlandırdığı ve fark edince bağrına basıp birlikteliğe girdiği bir şey. Ama ruh bir de çirkinle karşılaşırsa birdenbire kendi içine siner, onu reddeder, ondan yüz çevirir, uyumsuz olduğu için gücenir. Yorumumuz odur ki ruh -doğasının bütün doğruluğuyla, oluşun hiyerarşisindeki en yüce varlıklarla yakın ilişkisiyle- o soydan bir şey ya da o soya ait en ufak bir iz gördüğünde, ani bir zevkle titrer, kendisine döner ve böylece yeniden doğasının bilincine, kendi yurduna katılır.. .&#8221; Ruh güzellik terbiyesi ile yücelirken, çirkinlikle ağılanır, aşağılanır ve kırılır.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm mevcudat Yaradan&#8217;ın esmasının tecellisiyle her an kevn ve fesad aralığında yeni bir yaratılışta elbette ancak insanın farkı mahlükatın içerisindeki en parlak aynaya,yani &#8220;gönül&#8221;e sahip olması. Gönlün cilasının gözün menfezinden aksetmesi de güzelin vacipliğine bir karine sayılmalıdır; nasıl ki yumurtasının içinde uyuyan bir yavru kartalın kanadı gökyüzünün varlığını zorunlu kılıyorsa, gözün gönül ışığıyla parlaması da güzeli zorunlu kılar. İnsan, cehennemini buradan köz köz oraya taşıdığı gibi cennetini de kendindeki hüsn ile inşa ediyor. İbn Hazm, ”Seni bana anlattılar da seni görünce anladım; anlattıkları şey sadece hezeyanmış,’ diyordu. . . Cenneti kulaktan dolma bilgiyle mamur edecek bir özü yok insanın.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bana sorarsanız dostluk, sevdiğimiz insanı, yargılamadan ve bir talepte bulunmadan kalpte tutmaktır. Dostluk tutunmaktır, hatırda tutmak ve hatır tutmaktır. Zor zamanda dosta vefa, insanlığımızın miyara vurulduğu bir ölçüdür.</p>
<p>Ama arkadaşlık sanal olunca, bir tuş darbesiyle gidebilecek demektir ve işte o zaman, sadece kendi ihtiyaçlarımızı doyurmak için kullandığımız ve artık işimize yaramaz olduklarında buruşturup bir kenara attığımız, zayıf bir ilişki söz konusudur.</p>
<p>Karamsar kehanetlerden uzak durmak için bir ipucu vererek bitirelim: Sanal dostluklarınızı gerçek mecralara taşıyın, onları kanlı canlı insanlar olarak görün, hikayelerini kendi ses ve yüz ifadelerinden dinleyin. Gözünün içine bakarak samimiyetle dinlediğiniz o insan, sizin o an dost olmaya davet ettiğiniz kişinin ta kendisidir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Kimi araştırmalar Internet’in yalnızlık, depresyon, toplumsal destek ve kişinin kendi gözündeki değerinde bir azalmanın yanı sıra, sığ ve saldırgan davranışları da tetiklediğini gösteriyor. Yalnızlık insana eşlik edecek kimsenin olmayışıdır, bu yokluğun doğurduğu kederdir. Ama televizyon can sıkıntısı üretimi konusunda ne denli güçlüyse, Internet de yalnızlığın üretimi söz konusu olduğunda o denli güçlüdür. Nasıl ki günde altı saat televizyon seyretmek can sıkıntısı eğilimine ve hiçbir şey yapmadan oturamamaya neden oluyorsa, günde yüz tane tekst mesajı da aynı şekilde bir yalnızlık eğilimine uç verir</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ummak küsmektir” denir Anadolu’da. İki kelimede sosyal psikolojinin bir ciltlik eserini ifade ediyor bu söz. Beklentilerinizi ne kadar yüksek tutarsanız hayata o kadar küsersiniz. İşte “hayal kırıklığı boşluğu” budur. Biz hayal kırıklığına da alışmak zorundayız. Çocuklarımızı da alıştırmak zorundayız, çocuklarımız her istediklerini elde edemeyeceklerini öğrenmeliler. Alın teri akıtmanın, çaba göstermenin önemli olduğunu öğrenmeliler. Bu aslında sorumlu bir çocuk yetiştirmek için de çok önemli.</p>
<p>Çünkü çocuğun sorumluluk kazanması için emek harcaması lazım. Her şeye çok zahmetsizce ulaşan bir insanın gidecek başka yeri kalmıyor, bazen maddeyi, birtakım uç hazları denemeye başlıyor. İnsanın her şeye yavaş yavaş kendi gayretiyle ulaşmayı başarması lazım, alın teriyle ve acı çekerek.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75491063">
<div class="ust">
<div class="govde">Çocuklarımıza ancak iyi örneklikler teşkil ederek ahlaki rehberler haline gelebiliriz. Çocuklarımızın analitik zekalarını önemsediğimiz kadar ahlaki ve manevi zekalarını da önemseyelim. Ahlaki ve manevi zeka aynı zamanda paylaşabilmeyi, verebilmeyi başarmak demektir</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75490740">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İyilik bazen, uzak kalabilmek inceliğini gösterebilmektir. Orada olmak ama yarayı deşmemek. Ezra Pound’un Konfüçyus’tan aktardığı bir deyişle devam edelim, “Tze-Chang sordu: İyi insan nasıl davranır? Konfüçyus; O başkalarının ayaklarına dolaşmaz. Duygularına dolaşmaz, iç odaya girmez.” İyilik, ona ihtiyacı olanın ölçüsüne ve meşrebine göre yapılmalıdır. Bu konuda ezberden bir görenek ahlakıyla davranmak, bizatihi muhatabı rahatsız eden, örseleyen bir kötülüğe dönüşebiliyor.</p>
<p>İyilik yaparken gözetilmesi gereken başka hassasiyetler de var; Gönenli Mehmet Efendi “İnsanlara iyilik yaptınız mı uzaklaşın oradan, küçülmesinler yanınızda, size teşekkür etme ihtiyacı dahi duymasınlar.” diyordu. İyilik, zamanında ve mümkün olduğunca muhatabına sergilenmeden yapılmalı, veren verdiğini hemen unutmalı ancak alan, iyiliği daima hatırında tutmalı, vakti geldiğinde bu iyiliği varlığa iade etme sorumluluğunu taşımalıdır.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489546">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan kendisini aşan, kendi menfaatinin ötesinde bir şeye hizmet ettiği zaman hayatından da mutmain oluyor. Bu hayatı boşa yaşamadığı hissini kazanıyor. Bir kez kalpten çıkıp da paylaşıldığında, insana misliyle geri dönmemiş bir iyilik yoktur. Siz o dönüşü bazen hemen görüp hissedemeseniz de, sevgi size geri döner, hayatınızı kuşatır. İyilik ‘eylem halinde sevgi’dir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75489330">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Cemil Meriç’in “İyilik eden mükafat bekliyorsa tefecidir” sözü ne kadar derin bir hakikate işaret ediyor. Marcus Aurelius’un “Birisine iyilik etmişsen, daha fazla ne istiyorsun? Doğana uygun davranmış olmak yeterli değil mi senin için? Yaptığının karşılığını görmeyi mi arıyorsun daha?Gözün görmek, ayakların yürümek için ödül istemeleri gibidir bu.” sözü de aynı hususa işaret ediyor.</p>
<p>Kuran’da, beni okuduğum zaman çarpan, sarhoş eden bir dizi ayet var Fussilet suresinde; “İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel olan bir tarzda sav. O zaman (görürsün ki) seninle arasında düşmanlık olan adeta sıcak bir dost olmuştur.” Bundan daha temel, bu kadar güzel bir etik, ahlaki kaide olabilir mi? Din ahlaktır, bizi yüce gönüllü olmaya çağırır. Bize düşmanlık etmek isteyenlerin dahi hayrı ve ıslahı için bir duruş ve dua sahibi olmalıyız. Sahili amansızca dövmek, hırçın dalgaların âdetinden olsa da, sahil topraklığından ötürü karşılık vermez, müşfik bir mukavemet gösterir ve gün olur deniz de bıkar, vazgeçip durulur.</p>
<p>Sufyan-ı Sevri der ki, “İhsan, sana kötülük yapana iyilik yapmandır. İyiliğe iyilik bir alışverişten ibarettir.” Ahlak açısından ihsan, bir insanın sadece insanlara karşı değil, tüm varlığa karşı şefkatli, merhametli, kerem sahibi ve lütufkar olmasıdır. Mutasavvıflar, bundan dolayı tasavvufu, Allah’ın emrine saygı, yarattıklarına ise ihsan göstermek olarak tarif ederler. ‘Varlığın çobanı’ olarak tanımlıyordu insanı Heidegger; dünyaya ihtimam gösteren, genişletilmiş bilinç- vicdan sahibi bir canlı olarak.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75488094">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Gazzâli, İhyâ’sında şöyle yazıyor : “Âdil olup iyi insanlara yumuşaklıkla muâmele eden mütevâzı bir yönetici duyduğun ve bunun aksine olarak zâlim, acımasız bir yönetici duyduğun zaman, her ikisi de sana kâr ve zararı dokunmayacak şekilde uzak memleketlerde olsalar bile, bunlardan birine kalbinden nefret eder, diğerine sevgi duyar ve zorunlu olarak bu ayrımı yaparsın. Bu sevgi, ihsanda bulunan kimseyi sırf ihsanı yüzünden sevmektir ki, bu sevgi ihsandan bir yarar görmeyen kimsede görülür. İşte bu bile sadece Allah’ı sevmeyi gerektirir. Başkası ise sebep ile ilgisi olması bakımından sevilir. Zira gerçekte ihsan eden Yüce Allah’tır.” Bizler bu iyilik ve ihsan bilgisiyle iyiye, merhamete yönelimli olarak doğuyoruz. Şair “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” diyor ya, biz büyüdükçe ve konvansiyonel ahlak anlayışına uyum sağladıkça, bazen vicdan ve iyilikten uzaklaşabiliyoruz.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486877">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Zihinde dalgınlık bazen, temaşa yahut tefekkür halinde iken iyidir ya, göğüsteki dalgınlığın ihmale gelir yanı yok. Peter Singer “Bir gölün yanından geçiyoruz, gözümüzün önünde bir çocuk boğuluyor. Gördüğümüz zaman başımızı çeviremeyiz vicdanımız bizi rahat bırakmaz ve o çocuğa yardım etmek için koşarız.” diyor. Dünyada gözümüzün önünde Afrika’da, Myanmar’da, Asya’da, onbinlerce yüzbinlerce insan açlıktan, sefaletten kırılıyor. Uzak bir mesafeden, izliyoruz acıyı; “başımızı çevirme hakkımız yok” diyor. Ekranın her sahici şeyi yapaylaştıran efsununa teslim olamayız, acının simüle edilmesine rıza gösteremeyiz. Singer, ihtiyacın üstünde gerçekleşen, artan maddi zenginliğin ihtiyacı olanlara dağıtılmamasını boğulan bir çocuğu görmezsen gelmekle eşdeğer buluyor, onun önerdiği model “etkin diğerkamlık”. Üzülmek bir fayda sağlamaz, insanlara aktif şekilde destek olmak, gelirinden her ay hatırı sayılır bir miktarı dünyanın muhtaçlarına, yoksullarına göndermek gerekir. Aldırış, insan varlığının ağrıyı cevaplaması, kendi özünü gerçekleştirmesi, böylelikle de sahih bir yaşama geçmesi anlamına gelir. Kendimizle gerçekleştirdiğimiz o sessiz diyalog.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75486616">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Anne ve baba çocuğa iyi ahlak vermek istiyorlarsa, yüksek seciyeli ve karakter sahibi bir çocuk yetiştirmek istiyorlarsa kendileri de öyle olacaklar. Biz anne babalar olarak ahlaklı, sevgi dolu, empatik, merhamet dolu bireyler olursak, vicdanlı bireyler olursak çocuk da o değerleri alıp içselleştiriyor</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75485357">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İnsan kendine çok kolay yalan söyleyebilen bir varlık. Külli niyetini çok hayırhah bir niyet olarak izhar edebilir, duyurabilir fakat bilinç dışında, daha karanlık kuvvetler aslında bambaşka bir şey istemektedir. Benim külli niyetim “Allah’ın rızasını kazanmak” diyebilir fakat kendine bile itiraf etmekte zorlandığı külli niyeti şöhret olmaktır, para kazanmaktır, güç sahibi olmaktır, insanları yönetmektir vs. Psikoloji insanın kendini kandırabilme potansiyelini gördüğü için insana bakarken biraz daha karamsar bakıyor, buradaki ayrımı nasıl yapacağız? Kur’an-ı Kerim de bizi defalarca, insanın kendini aldatma potansiyeli konusunda uyarıyor. Bilinçaltında inler cinler ifritler top oynuyor. Bir Zen hikâyesi anlatılır: Bir okçuluk ustası yanında manevi eğitimini vererek bir çırak yetiştiriyor. Zaman sonra çırak başka ustalardan da bir şeyler öğrenmek için izin istiyor. Birkaç sene sonra dönüyor. Ustasına meziyetleriyle böbürleniyor “Ben seni fersah fersah geçtim usta, benim artık ok atmama gerek kalmadı, bir bakışımla bir kuzgunu yere indirebiliyorum. Artık oksuz avlıyorum” diye. Ustası “Evladım sen daha olmamışsın, okçuluğun en yüksek mertebesi hiç ok atmamaktır.” diyor. En ufak kibir belirtisi kalmasın diye o makamı da terk etmektir terk-i terk.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75484687">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Peygamberimiz, “Mümin, müminin aynasıdır” derken, müminlerin birbirlerini sevenler olarak birbirinin göstereni ve inşa edeni olduğunu mu anlatıyordu? Hadîse İbn-i Arâbî’nin getirdiği yorum ise olağan üstüdür. Mümin, yüksek seciyeye sahip bir tür inanan insanın vasfı olduğu gibi, inanılan ve güvenilen Allah’ın da esmasındandır. El’Mümin. İşte, Arâbî bu iki Mümin’in birbirini aynaladığını ifade ediyor. Her halükarda bizler O’nun sayesinde ve O’nunla birbirimizin halinden anlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483495">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Dünyanın işleri, dehrin halleri; bizleri söğüt gibi savuran, çözüp birbirine dolayan bir rüzgar. Bir rüzgar esiyor aramızda, bizim kımıltılarımızdan, inildeyişlerimizden yapılma bir rüzgar ve en çok da fısıltılarımızdan. Bir söğüt dalının hışırtısıyla konuşuyor insanlık. ‘Korku içinde olana her şey hışırdar’ demişti birisi, ekleyeyim ben de, sevgi içinde olana her şey fısıldar. Dağ fısıldar, ay fısıldar, gök fısıldar. Japon Haiku şiirinin büyük ozanı Başo “kalbindeki bütün arzu/ bütün nefret/söğüde emanet” diye yazarken, aklındaki insanlık ailesi miydi, yoksa gerçekten hallerini bir bir söğüde dökmekten mi bahsediyordu bilmiyorum. Bazen insan, anlatamamaktan da önce anlatamayacağını bilmenin derdiyle bîzârdır. Konuşan kişi kendi yalnızlığında, kendi kırılgan titreşiminde, hatta kendi yokluğunda söylenir. “Dili yok kalbimin, ondan ne kadar bîzârım!” demişti Âkif</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75483257">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İki mahkum hücre duvarına tıklayarak haberleşir. Onları ayıran duvar, haberleşme vasıtalarıdır da. Her ayrılık, bir bağdır’ demişti Simone Weil.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482841">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hakikat sadece bende ve benim cemaatimde konuşuyor, diğer insanlar dalalet içinde’ düşüncesi, bütün toplumsal yapıları avlama istidadında bir yanılsamadır. Hangi toplumsal grup buna ram olursa oradan bir hayır çıkmaz. Biz ve onlar arasına duvar örmek ve sonra tahkim edilmiş bir kaleden diğer insanların kusurlarını sayıp dökmek bir konuşma ahlâkının tesisine izin vermez. Tam aksine kendi kusurlarıyla açık bir biçimde yüzleşebilen ve söylemlerini başkasının ne olduğu üzerine değil de kendinin nasıl daha hayırhah olabileceği üzerine kuran yapılar, toplumu ileriye taşır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482532">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Teknolojinin hayatlarımızı alt üst etmesiyle çok yaygın bir problemle karşı karşıyayız, gözünü ekrandan alamayan anne babalar ve gözünü ekrandan alamayan çocuklar. Nezaket böyle bir toplumda “Birbirinin gözünün içine bakarak konuşabilmek” şeklinde de tanımlanabilir. Katıksız dikkat, muhatabımıza gösterebileceğimiz en büyük ihtimamdır.</p>
<p>Fiziksel olmayan şeylerin yansıyabildiği biricik yüzey, insan yüzü. Yüz, bizi kendine tanık olmaya çağırır. İnsanın bize verebileceği her şeyi onun yüzünden okuyabilme sınırlılığı, bizim açımızdan bir sınır taşıdır. Sosyal medyadaki taşkınlığın tek kaynağı kötülüğün göz alıcı ışıklandırması değil, yüzlerini göremiyoruz insanların. Onda bizi nezakete davet eden insan tarafımızın yansımasını göremedikçe de kabalaşmakta beis görmüyoruz. ‘Nezaket kar gibidir’ diyor Halil Cibran, ‘örttüğü her şeyi güzelleştirir’.</p>
<p>İnceliği, nezaketin görkemini üzerinde taşıyan insanlar var, size sadece var olmanızla bile sıra dışı bir şey yapıyor olduğunuz hissini verirler. Adeta içinizdeki güzelliği çekip çıkarır ve yüzünüze tutarlar. İyilik erleri. Onlar bu çağın soyluları, &#8216;çiçek dirilticileri&#8217;dir. Olur da elimizi tutarlarsa, bu nazik insanların elini bırakmayalım.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75482388">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nezaket takdir etmekle de ilgilidir. Nezaket hakikati söylemektir. Muhatabımız kendine veya başkalarına zarar verecek bir yanlış yapıyorsa onu mahcup etmeden, incelikle uyarmak onun selametini öncelemek olacaktır. Özellikle çiftler arasındaki, en küçük sosyal birim olan ailedeki nezaket, ziyadesiyle önemli. Nezaket olursa bir evliliğin temelleri ve bağı çok daha sağlam oluyor. Birbirini takdir edebilen çiftler çok daha iyi sağlıklı bir evlilik sürdürüyorlar. Karşımızdaki insanın potansiyellerini, bizim için yaptığı iyi şeyleri fark etmek, bu farkındalığımızdan onu haberdar etmek, aramızdaki bağları güçlendirecektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481686">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Bütün mevcudat birbirine komşudur, akrabadır. Peygamberimizin “Uhud bir dağdır. Ama biz onu severiz, o bizi sever.” sözü kulağımızda küpe olmalı. Gökyüzü bizim büyük kardeşimizdir, Varlıkla dost iken birbirimize yarız. Bu dünyaya var olmaya değil, yar olmaya, sevgili olmaya, yaren olmaya geldik.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75481583">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Tüm değerler yaşanarak aktarılabilir. Çocuklarımıza “nazik ol, adaletli ol, başkalarını incitme” dememiz onlar için yok hükmündedir, ta ki biz nezaketi onlara gündelik yaşamımızda gösterene, hayatımızın bir parçası kılana kadar. Biz akrabamıza, komşumuza ve diğer insanlara sürekli ünlüyor ve onları insan yerine koymuyorsak, çocuklarımıza miras kalan bu özelliklerimiz olacaktır.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75480985">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nezaket, hiç karşılık beklemeden iyilik yapmak, bir başkasının ihtiyacını o an için kendi ihtiyacının önüne koymak veya bir başkası için o an cömert olabilmektir. Kendi benliğini aradan çıkarabilmek, kendi benliğini o an için silebilmektir. Nezaketin illa da kendinden çok fazla büyük bir şey vermek olması gerekmiyor. Çoğu zaman, bir başkasını düşünmeyi içeren diğerkâm bir davranış, içten bir tebessüm de nezakettir, kimsesize hal hatır sormak da nezakettir. O anda yanından geçerken yorulduğunu düşündüğünüz bir emekçiye “kolay gelsin, günün iyi geçsin” demek nezakettir. Nezaket göstermek zaman zaman bir zayıflık olarak algılanıyor, bilhassa sosyal medyada buna fazlasıyla vurgu yapılıyor. Oysa insanlara incelik göstermekle neyi kaybediyoruz ki? Nezaket göstermekle muhatabımızda bir değişim yaratamasak dahi, nazik insan her daim kazanır. Yerini bulmamış bir içtenlik, yanılmış bir saygı yoktur.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75476804">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yalnızın bir insana, bir insanın sıcak yakınlığına susuzluğu vardır. Susuzluk hissettiğimiz zaman suya yöneliriz. Mevlana’nın çok güzel bir sözü var, “Nasıl susamış bir dudak suyu ararsa, su da susuzluğunu dindireceği bir dudak arar.” diyor. Yalnızlığın yarattığı yoksunluk ağrısı, aynı fizyolojik ağrı gibi, beyinde ağrıyla ilgili merkezleri aktive ediyor. Bir tür ruh ağrısı yaşıyoruz. Ve bize “git insan bul, çünkü sen insan olarak insanı arayan bir varlıksın” diyor. Hepimiz sosyal varlıklarız, insana ihtiyaç duyuyoruz. İnsanla var oluyoruz. “Ne yanar kimse bana âteş-i dîlden özge/Ne açar kimse kapım bâd-ı sabâdan gayrı”.</p>
<p>Kapımızı bir sabah rüzgarı çalsın istiyoruz, bir insan sesi bizi onaylasın, bizi dinlesin, bize bu dünyada varlığımızın bir işe yaradığını hissettirsin.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75391141">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yalnızlık mı?<br />
İçi kalabalık olanlara<br />
Bahşedilen krallığın adı bu!</p>
<p>Yolunu, katar katar sevdalarla uzatan<br />
Talihli yolculara bahşedilen</p>
<p>Görüş uzaklığı, kanat genişliği bu.<br />
Göğün derinliği, enginliği, maviliği,<br />
Yerin çoksesliliği, çokdilliliği,<br />
Çokçekmişliği, çokgörmüşlüğü bu&#8230;</p>
<p>Cahit Koytak</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390820">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Mahremiyet insan olmanın özüdür. Arkadaşımla şakalaşabilirim, eşimle paylaşmayı uygun görmediğim kendimce çok mahrem bir konuyu konuşabilirim. Dolayısıyla eşlerin özel alana, birbirlerinin mahremiyetine karşılıklı olarak saygı göstermesi lazım. Sadece kendi mahremiyetimize değil, çocuklarımızın mahremiyetine de bu saygıyı göstermeliyiz. Çocuğumuzla ilgili yanlış bir şeyler olduğu hissini duyuyorsak; okulunda problemler yaşamaya başlamışsa, eve üzgün geliyorsa, o zaman çocuğun mahrem alanına daha fazla müdahil olmamız gerekebilir. Eşimizle ilgili olarak da, bir istisnası olabilir; aramızda güven sarsıcı problemler oluşmuşsa, o zaman “eksiksiz dürüstlük&#8221; dediğimiz bir yöntemi devreye sokabiliriz. Eksiksiz dürüstlük, her şeyin açık olduğu, gizleyecek hiçbir şeyin olmadığı bir karşılıklı kontrol izni verilmesi durumudur. Güveni onarmanın yollarından birisi bu olabilir.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim "><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75390299">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sosyal medya, tüketim yarışını da arkasına alarak kıskançlığı kışkırtan bir iklim yaratıyor. Hepimiz gıpta ve kıskançlık yaratacak, görünür olmasını istediğimiz, en güzel taraflarımızı koyuyoruz sosyal medyaya. Ideal benliklerimizle orada yer alıyoruz. En güzel taraflarımızla kendimizi yansıtarak, kendimize bir imaj yontuyoruz âdeta. 0 imaj, bir hakikate denk düşmüyor çoğu zaman. Biz kendimizde ne olduğuna, kendimizi nasıl geliştirebileceğimize bakmalıyız. Bu, haset duygusuyla mücadele etmenin en güzel ve en sağlıklı yolu. Lacan, Psikanalizin Dört Temel Kavramı&#8217;nda “Herhangi bir kimsenin haset duyduğu şeyin, katiyen onun istediği şey olması şart değildir. Kardeşine bakan küçük çocuğun hâlâ memeye ihtiyacı olduğunu kim söyleyebilir? Herkesin bildiği gibi hasedi doğuran genellikle haset duyanın hiçbir işine yaramayacak mallara bir başkasının sahip olmasıdır, üstelik o bunların hakiki niteliğinin farkında bile değildir. Hakiki haset böyledir. Öznenin sararıp salmasına yol açar,&#8221; tespitini yaparken, günümüzün teşhirci-röntgenci arzu mimarisine de ışık tutuyor.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt  d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381509">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İnsan ıstırabına korkuyla yaklaştığımız her seferinde onun bize öğreteceklerinden mahrum kalıyoruz. Istırap duyulmak, işitilmek, anlaşılmak istiyor. Tuhaf olan şu ki, Batılı endüstri kültürü ideolojisi bize şöyle fısıldıyor: Yeterince gayret gösterirsen kendi kaderinin efendisi olabilirsin. Zayıflık ve ıstırap bu kültürde tiksinç bulunuyor. Yenilgiden korkuyor ve yenilme ihtimalinden kaçıyoruz. Böylece hayattan kaçıyor, uyuşturucularla kendimizi felç ederek yaşayan ölülere dönüşüyoruz.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75381350">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Beni gör ey dünya, görünmez bir hayalet değilim ben, anlatabileceğim bir hikayem var! Köre yol gösteren kör dediğimizde kaderimizin ortaklığına atıfta bulunuyoruz, tabiatımız birbirine bağımlı, her birimiz görülmek ve anlaşılmak arzusundayız. Varoluşsal kırılganlığımızın üstünü örtmek yerine onu sahiplenebiliriz. Karanlıktan kaçmak yerine ona tahammül edebilmek için birbirimize yardımcı olmaya çalışabiliriz. Belki böylece bir gün ışık yaralarımızdan sızar ve birbirine bağlı ve bağımlı ama sonlu varlıklar olduğumuzu hatırlarız.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380965">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Vazgeçebilme hürriyeti. Bu hürriyete pek az sahip olduğumuzdan tuttuğumuzu bırakamıyor, bulunduğumuz yere yapışıyor, yürüyüp gidemiyoruz. Seni ne eksik bırakıyorsa, sen de onu bırak. Hayatın sorduğu sorulara cevap arıyorsun. Niye yaşıyorsun? Varlığının anlamı ne? Bir de şöyle düşünsek: Belki sen hayata sorulmuş bir sorusun ve cevabını da, takatin yeterse, kendin bulacaksın. Ama önce beklemeyi bil. Bir eşikte dur ve bekle, o eşiğe yüz sür.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="d-flex align-items-start flex-column  align-items-start justify-content-start"></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380939">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Mutluluk arayışını bir kenara bırakalım artık, arayışın mutluluğu bize yeter. Bir bitiş çizgisi yok, aceleye mahal yok. Yolda olmak, büyümek ve en güzelin, en doğrunun izini sürmek. Gönlün yolla sermest olduysa, daha ne istiyorsun?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380651">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İyi bir dostluk ilişkiği, sevgi ve ihtimamla olur. Gerçek ihtimam da keşfe, değişmeye ve büyümeye izin verir. Ne isek o olabildiğimiz, hayallerimizi izleyebildiğimiz, maske takmadığımız bir beraberlik. Her insan ait olmak, sevilmek, değer ve takdir görmek ister. Dünya bizi başka biri olmaya zorlayacaktır ama biz dizlerimizin üzerinde savaşmaya devam edeceğiz, kendimiz olmak ve kendimiz kalmak için. “Tanrım herkese kendi ölümünü ver,&#8221; demiş Rilke. Yaşanmamış bir hayatın suçunu duyarız. Pişmanlığı kabul etmek, yeryüzünde yanılabilir bir insan olduğumuzu da kabullenmektir. Geçmiş orada durmaya devam ediyor ama yarınlan, oradan öğrendiğimle, yepyeni bir biçimde inşa edebilirim. Samimi pişmanlık, dünden daha iyi yaşanacak bir geleceği bahşeder. Bütün mesele kendin olmakta, sahicilikte.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75380397">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Ömürle birlikte düşünceler, duygular, duyumlar da akıp gidiyor. İnsan bütün bunların toplamından ibaret değil. Biz onlardan geriye kal&#8217;anız. Hayatın ve dünyanın şahitleriyiz. Kendi duygularımızın, düşüncelerimizin, hissedişlerimizin şahidi. Sonra çekilir ömür, geride bir tortu kalır. Biz, yaşadığımız günlerden geriye kalanız. Koca kâinatta bir zerre, o ki içinde koca bir kâinatı taşır. Bir derde müptela olmamış kişiye anlatamazsin derdini. Dert meyhanesinde başka sarhoşlar bulmalısın. “Benim içimdeki sızıyı başkasıyla mukayese etme. Başkası tuzu elinde tutuyor. Hâlbuki tuz benim yarama ekilmiştir.&#8221; diyor Hafız. Tuzu yarasinda hissedenlerle düş kalk sen. Yeter ki bir derdin olsun. Derdin ile başın hoş olsun.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379337">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>”Kalbinden kırgınlıkları sök at,&#8221; dedi bilge, “orası başka bir şey için.&#8221; “Neden gül yetiştirmek dururken pıtrak ekiyorsun?&#8221; İçsel neşe hissi, dışarıdan çok uyarılmakla değil sükünet anlarında gelir daha ziyade. Sahici bir beraberlikle, dünyayı bildiğimizden farklı görebilmekle. Ümitsizlik çağında neşe, bir şeyi değiştirmeye talip olmaktır. O halde dostum, içinde bir neşe kırıntısı bulana dek göğün altında yürü.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379244">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hayat bir saklambaç, bazen kendimizden saklanıyoruz bazen sevdiklerimizden. İki ruhun birbirine değdiği ”karşılaşma anları&#8221;dır insanı bulduran. Dostluk, bulunmaya izin vermektir. Bulmaya talip olmaktır. Saklanan bulunmak ister, kaybolmak değil. Birisi onu gelip bulsun ister, Dünyadan saklanırız ama sevdiğimiz biri gelip bizi bulsun, bizim farkımıza varsın, bize değer versin isteriz. Bulunan kişiye bir el uzanmış demektir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75379162">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Varlığın mucizesi, küçük “anlam anları”nda saklıdır. Çocuğunuzun nefes alıp verişinde, iyiliğin yüreğimizi ısıtmasında, derin insani bağların verdiği sıcak duygularda&#8230; Neyin biricik ve değerli olduğunu hissettiren o anlar, bize “Niçin?” sorusunun cevabını verir. İnsan ona bağışlanan varlığa layık olmalıdır. Varlığa layık olmak. Bu liyakati taşımayan, sonsuza dek yaşama yanılsaması içindedir. Ölüme bakmaz, ölümle konuşmaz. Metafizik bir ümitsizlik içinde çok çalışır, hep mülk edinmek ister. Varlığa layık olmak için, faniliğini idrak etmeli insan.Yarasıyla, sızısıyla barışmalı. O yaradan sızan ışığı keşfetmeli. Bir yaran varsa eğer, ömrüne ağacak bir anlamın da var demektir. O halde dostum, kendini hayatın o görkemli müziğine aç.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378946">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Derin yaraları var ruhun, âdeta bir Kutupyıldızı gibi. onlara bakarak yön tayin ederiz. Nereye gideceksek, o izler bize yol gösterir. Yeni bir hayata, berrak bir geleceğe doğru hamle ederek yaşıyoruz ama yolun sonunda elimize yeni bir geçmiş tutuşturuluyor. Derdimize derman ararken, derdimizin dermanımızın ta kendisi olduğunu fark ediyoruz. O halde o bilindik sözü değiştirme zamani: Varım çünkü yaralıyım. Yaralıyım çünkü yaşadım. Yaralanmaya kendini açan insan, varlığa da kendisini açmıştır. Rüzgâra, güneşe, yağmura, borana. Sevince ve hayal kırıklığına. Hiç yenilmemiş olanlar hiç sâvaşmamış olanlardır. Yaralı ve incinmiş bir hayat hakikatin yalın güzelliğiyle ışır bize; kalbin belleğinden konuşur, “Yaralarım aşktandır,&#8221; diye fısıldar, çünkü “sadece aşk sonsuza dek kanayabilir.&#8221;.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378612">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yara almamış bir talih hiçbir darbeye karşı koyamaz. Ama yaşadığı sıkıntılarla sürekli savaşım halinde olan kişinin derisi aldığı yaralarla kabuk bağlar, hiçbir kötülüğe yenilmez; düşse bile dizlerinin üstünde dövüşür.</p>
<p>Seneca</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378449">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Pek çoğumuz şu süreçte maddi olanın değer kaybettiğini fark ediyoruz. Paranın kudreti kalmadı, artık bize bir hayat satın alamaz. Para bize aşıyı vermiyor ve şu an onun satın aldığı şeylerle yapılacak bir şeyin pek ehemmiyeti yok. Kim bol yıldızlı bir restoranda yemek yemeye can atar ki şimdi? Dönüp dolaşıp insan mutluluğunun maddi olan ile değiş tokuş edilemeyen değerlerde saklı bulunduğunu anladık. Zoraki de olsa yavaşladığımız şu zaman diliminde başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmek için epey zamanımız var. İçimizdeki kışın ortasında, mağlup edilemez. bir yaz bulabilecek miyiz? Bu doğurgan anda varlığı nasıl savunacağız? Dünyadan ölçüsüzce aldıklarımızla uçurumun kenarına dek geldik. Şimdi soru şu: Dünyaya, insanlığa, toplumumuza ne vereceğiz? Talan ettiğimiz toprağa borcumuzu nasıl ödeyeceğiz?</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75378180">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Her şeyin hızla değiştiği, aktığı, zıtlara ayrıştığı bir sınır durumu. Tutunmanın, kök salmanın, bir diğerine yaslanmanın zorlaştığı zamanlar. “Özü istiyorsan kabuğu kır,&#8221; demişti bir bilge; kabuğumuz kırıldı ve şimdi içimizdekini görme-gösterme zamanı. İçimizde saklayıp durduğumuz daha iyi insanı. Daha sorumlu, daha yardımsever, daha ahlaklı kişiyi ortaya çıkarma zamanı. Yeni gündeyiz madem, şimdi yeni sözler söylemek lazım. Bir krizin içinden geçen kişi eski hayatının sarsıldığı ve eski yapılardan kurtulması gerektiğini kabullenmek zorundadır.</p>
<p>Yeni bir tutarlılık, yeni bir anlam tayin etmeli, bir iç bütünlük bulmalıdır. Bu da ancak ”olmuş olan”ın niçin olduğunu fark edebilmekle başlar. Kendi yanlışlarımızla yüzleşelim ve buradan bir anlam devşirelim. Zorluklar bizi arındırır ve güçlendirir. Zorlukları aşan kişi, hayatı daha önce hiç görmediği geniş bir zaviyeden görür. Kendini tanır, dostlarını tanır. Kendine ve hayata inanır: Bu aşılabiliyorsa her şey aşılabilir demektir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75377453">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Sürekli virüs haberleri izlemek kaygıyı besliyor ve tehdidin olduğundan çok daha büyük algılanmasına yol açıyor. Endişe bizi muhtemel tehditleri fark etmeye yöneltir. Ancak artmış endişe durumunda beynin rasyonel kısımlari âdeta şalter indirir. Endişeli insanlar çevrelerinde zaten olumsuz sinyalleri taradıklarından daha da endişeli hale gelebilirler. Bunun için kara haber getiren insanlardan uzak durmamız, kaygıyı tırmandıran her türlü davranıştan uzaklaşmamız gerek. Google veya TV başında uzun zamanlar geçirerek daha çok şey bileceğimizi ve böylece hayatı daha iyi kontrol edebileceğimizi düşünmek bir yanılsamadan ibaret. Geleceği kontrol edemeyiz, o halde geleceğe değil bugüne odaklanmamız lazım.</p>
<p>İnsan zihni, göz önünde olan tehlikeyi daha acil ve büyük olarak görme eğiliminde.Hele o tehlike bir de yeni ve bilmediğimiz bir durumsa, o zaman beyinlerimiz onu çok daha abartılı bir biçimde algılıyor. Kaygı zamanlarında zihnimiz suçlayacak bir nesne arar. Burada tehdidin kaynağını gözümüzle göremediğimiz için daha somut bir düşman bulmak istiyoruz, bulamasak da onu zihnimizde icat ediyoruz. Zihnimizde pek çok kısa devre var, görmek istediğimizi görüyor, duymak istediğimizi duyuyoruz. Duygusal yoğunluk uyandıran, daha sık karşılaştığımız veya önyargılarımızı besleyen haberlere çabuk inanıyoruz. Az bilinen bir tehdidi daha fazla abartma eğiliminde oluyoruz. İnsan beyni özellikle yeni tehditlere daha fazla tepki veriyor. Sosyal medya, umacı gibi sıklıkla en kötü haberleri en yoğun bir biçimde dikkatimize getiriyor. Orada fazla kalmak, çok yoğun bir tehlike altında olduğumuz yanılsaması yaratarak bizi daha fazla kaygılandirıyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" style="text-align: left;" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376823">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Frans de Waal Empati Çağı adlı kitabında şöyle yazar: “Bencil güdülere ve piyasa güçlerine dayalı bir toplum zenginlik üretebilir, ima hayatı daha değerli kılacak birliği ve karşılıklı güveni kesinlikle üretemez. Bu yüzden, mutluluğun ölçüldüğü araştırmalarda ilk sıralarda en zengin ülkeler değil, vatandaşlarının birbirine en fazla güvendiği ülkeler bulunuyor.&#8221; Yaşadığımız Virüs salgını hem bireysel hem de toplumsal düzeyde kendimizi değerlendirmemiz için imkânlar sunuyor. Evimizde geçireceğimiz uzun saatler, aile içi yakınlığı yeniden tesis etmek ve evlerimizi birer yuvaya dönüştürebilmek için fırsat. Çok güçlü olduğunu varsaydığımız modern yapıların birer kumdan kale olduğunu gördüğümüz bugünlerde, önümüze çıkan toplumsal fırsatları da değerlendirmeliyiz. Birbirimize hoşça bakacağımız yeni bir birlikte varoluş türküsüne, bir güven inşasına ihtiyacımız var.</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz gorulmedi alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="75376428">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div style="text-align: left;"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/">Kemal Sayar – Ruhun Derin Yaraları ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemal-sayar-ruhun-derin-yaralari-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Doğruluk, Güzellik,İyilik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dogruluk-guzellikiyilik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dogruluk-guzellikiyilik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2020 13:43:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Arslan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak ve Hukuk]]></category>
		<category><![CDATA[Doğruluk]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Borç Meselesi]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24108</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm açısından bir şey iyiyse, aynı zamanda bu güzeldir ve doğrudur, doğruluğu da içerir. Yani biz şunu görüyoruz: İslâm’da doğruluk, güzellik, iyilik birbiderinden ayrıştırılamaz şeylerdir. Ve ihsanda toplanmıştır. Ihsanda, evet.Peki, diğerinde kötüdür, çirkindir ve o da yanlışı içeriyor. Şimdi günümüzün dünyasında burada bir kopukluk var. Günümüzde bu şu demektir: İslâm’da hakikatten kopuk bir güzellik, iyilik, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogruluk-guzellikiyilik/">Doğruluk, Güzellik,İyilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-24122 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/images.jpg" alt="" width="368" height="221" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/images.jpg 290w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/images-288x174.jpg 288w" sizes="(max-width: 368px) 100vw, 368px" /></p>
<p>İslâm açısından bir şey iyiyse, aynı zamanda bu güzeldir ve doğrudur, doğruluğu da içerir. Yani biz şunu görüyoruz: İslâm’da doğruluk, güzellik, iyilik birbiderinden ayrıştırılamaz şeylerdir.</p>
<p>Ve ihsanda toplanmıştır.</p>
<p>Ihsanda, evet.Peki, diğerinde kötüdür, çirkindir ve o da yanlışı içeriyor. Şimdi günümüzün dünyasında burada bir kopukluk var. Günümüzde bu şu demektir: İslâm’da hakikatten kopuk bir güzellik, iyilik, doğruluk söz konusu değil. Çirkinlikse hakikatten kopukluğu ifade eder, ama onda da yanlışlık bütün bunları içkinleştirmiştir kendisinde; istese de, istemese de hakikatten koptuğu andan itibaren o çirkindir, yanlıştır, kötüdür.</p>
<p>Öte yandan günümüzün dünyasındaysa bir başka durumla karşı karşıyayız.Hakikatten kopuk bir doğru, iyi ve güzel kavramıyla karşı karşıyayız Bizim ahlak olarak öne sürdüklerimizle bugün bizim hayatımızda güzel olarak, iyi olarak ve doğru olarak kabul ettiklerimiz gerçekten bizim hakikatimizden kopuk, ona rağmen var olmuş ya da anlamlandırılmış şeylerdir. İşte problem burada, haddizatında bugün büyük nispette Müslümanın doğru dediği şey aslında onun inandığı hakikatin tanımladığı bir doğru olmaktan ziyade başka bir hakikatin tanımladığı bir doğrudur. Mesela, bunun en tipik örneklerini güzellik telakkisinde buluruz. Günümüzde güzel denilen şey kendi hakikatinden kopuk bir güzellikle karşı karşıyadır. Bunu bütünüyle günümüzün sanat anlayışında bulmamız mümkün. Sanat İslâm’ın hakikat telakkisinden kopuk bir şekilde tanımlandığı için Müslümanların bugün sanat peşinde koşarken, aslında kendi hakikatlerinden kopuk bir sanat anlayışını, sanat olarak içselleştirip yapmakta olduklarını görüyoruz.</p>
<p>Hiçbir ahlaki davranış insanın hakikat anlayışından bağımsız değerlendirilemez, olamaz.</p>
<p>Şimdi İslâm ahlakı dedik ya, doğru, iyi, güzel kavramları bugün artık büyük oranda hakikatten kopuk olarak kendi başlarına kavramsallaştırılmıştır. Kabul etmeliyiz ki, Müslümanlar açısından ciddi bir sorundur. Zira Müslümanların imanlarıyla amelleri arasında ciddi bir tutarsızlık doğmaktadır. Bu onların düşünce dünyalarını da parçalamaktadır. O halde, estetik, edebiyat ya da genel olarak sanat anlayışımız her şeyden önce ciddi şekilde körelmiş ya da dönüşüme uğramış durumdadır. Şahsen uzun zamandır böyle bir tehlikenin var olduğu kanaatindeyim. Günümüzde bu durum özellikle de kültürel alana dair tartışmaların artmasıyla beraber daha da çetrefil bir hal almıştır.</p>
<p><strong>Güzel Borç Meselesi</strong></p>
<p>Burada bir örnek vermek istiyorum&#8230; Borç, borçlanma iktisadi bir hadisedir bir yönüyle, kredi de alabilirsin. Bunun hukuki bir boyutu vardır. Bakara Suresi 282. Ayet, Kur ’an ’ın en uzun ayetidir. Borçlanmanın hukukunu tanzim eder. Fakat İslâmiyet&#8217;te borçlanma karz-ı hasen olarak tarif edilmiştir.Bir Müslüman bir başka Müslümana borç verdiği zaman bir ihsanda, bir güzellikte bulunmuş olur. Yani iktisadi ve hukuki olan bir fiil aynı zamanda güzel bir fiil olarak anılır. Kardeşine ihsanda bulunmasından dolayı&#8230;Aslında ne yaptı? Borç verdi. Adı da karz-ı hasen, güzel bir borç. Hatta daha ötesini diyelim belki konu dağılmadan “Kim Allah ’a güzel bir borç verir” der Allah&#8230; İhtiyaç sahibine verilmiş olan borcu kendisine verilmiş gibi kabul eder, ödüllendireceğini vaat eder. Demek ki bu, çağımızda doğruluk, güzellik ve fayda ve aynı zamanda hem birbirlerinden hem de hakikatten kopmuşIardır. Hâlbuki karz-ı hasende iktisat, hukuk ve estetik bir arada toplanmıştır.</p>
<p>Tabii sizin bu söylediğiniz zaviyeden bakarsak, günümüzün egemen münasebetlerinde İslâm ahlakının mantığı yok, kapitalizmin mantığı var. Borç vermeyi, güzel kategorisinin içine alıp borç olarak değerlendirmiyor, zira günümüzün mantığı içerisinde borcun güzellik kategorisi içinde değerlendirilmesi aslında insanlara biraz mantık dışı da gelmektedir. Dolayısıyla mesela, burada da iyilik dediğimiz şey de farklı bir şekilde tanımlanmıştır. İyilik nedir? Bize maddi olarak getirisi olan bir şey midir, bizim hesabımıza gelen bir şeyi yapmak mıdır ya da başkalarının onu yapması mıdır, yoksa iyilik gerçekten de maddi olarak çoğu zaman iyi olan, maddi olarak bizi zarara soksa bile, aslında bizzat o özünde iyi olan bir davranış mıdır?</p>
<p>Dediğim gibi burada bir kopukluk var onun için, ama burada daha başlangıçta şunu söylememiz lazım: İslâm önerdiği ahlakla, insan fıtratının bir uyum içinde olduğunu söylüyor bize. İslâm’ın tekliflerinin bizzat insanın fıtratıyla uyuşan, onu destekleyen tarafları var. Belki de bundan dolayı marufun bütün insanlığın tarihi içerisinde varlığını sürdürüp, ortak bir aklın kabul ettiği bir değer olarak ortaya çıkması da onun o fıtratla olan uyuşmasından, birbirlerini desteklemiş olmalarından kaynaklanıyor diye düşünebiliriz.</p>
<p><strong>Ahlak ve Hukuk</strong></p>
<p>Galiba biraz sonra ahlaka geleceğiz. Bir kere şunu gözden uzak tutmamamız gerekir ki İslâm’da ahlakla hukuk birbirinden ayrıştırılamaz. İslâm’da insanın ameliyle insanın zihinsel ameli sayacağımız düşüne faaliyeti ahlak temellidir. İslâm’ın entelektüel muhayyilesi ahlaktan bağımsız çahşmaz. Aynı zamanda da Müslümanın ameli de yine ahlak bağımlı bir durumdadır. Buradan şuraya gelmek istiyorum aslında: Demek ki Müslüman, sanatı, siyaseti, iktisadi, ne derseniz deyin, bir kere bütün bunları ayn ayn kategoriler olarak değerlendirmiyor ve değerlendirilemez de.</p>
<p>Eğer bütün bunlar için geçerli bir ahlakı İslâm insanlara vaaz ediyorsa -ki vaaz ediyor dolayısıyla bu durumda biz sanat için, iktisat için, ekonomi için farklı ahlak kurallan kategorileri uygulayamayız. Bu olacak iş değildir. Burada ortaya şu çıkıyor: İslâm, Müslümanın iktisadi, sanatsal, düşünsel birçok faaliyetini hatta özgürlük telakkisini ahlak temelli kurmaktadır. Ondan dolayı da ahlaktan bağımsız bir siyaset, ahlaktan bağımsız bir iktisadi faaliyet, ahlaktan bağımsız bir sanat anlayışı, hukuk düşünülemez. Özellıkle bu son dönemlerde yeni bir durumla karşı karşıyayız: Modern sanatın bütun alanlanın Müslümanlar içselleştirerek, aktör olarak, bir sanatçı olarak kendileri bu alanlarında faaliyet gösterdiklerinde çok doğal olarak bunu da İslâm&#8217;ın sanat anlayışı olarak düşünüyorlar. Oysa burada sorulması gereken daha başka bir soru vardır: Önce Islâm sanatı ya da sanatın belki de esas özü olan güzellik kavramını estetik/felsefi olarak nasıl kavramsallaştırıyor, İslâm’ın güzellikten anladığı nedir? Gerçekten İslâm ahlaktan bağımsız bir sanat, bir güzellik anlayışı öneriyor mu? Biz buna baktığımızda İslâm’ın her şeyden önce sanatın odağında yer alan güzellik kavramını ahlaktan bağımsız olarak tanımlamadığını fark ederiz.</p>
<p>İslâm’ın estetik, felsefi anlamdaki güzellik kavramı, ahlakla ilişkilidir. İslâm’ın ahlakına uymayan hiçbir şey bu anlamda sanat eseri, bir güzellik objesi olarak kabul edilemez.</p>
<p>Gerçekten de iyi-kötü bu toplumun ahlakıyla bir sanat, bize ait olmayan bir sanat anlayışının çatıştığını gördüğümüz pek çok örnek var bu bağlamda. Geçmiş yıllarda bir heykeldeki çıplaklığı gayri ahlakı bularak, onu sanat eseri kategorisinden dışarı atılmasına dair bir tartışma söz konusuydu. Ama diğer taraftansa bunun batılı ölçüler içerisinde sanat eseri olarak tanımlandığını gördük. Günümüz sanat kültüründe karikatür ve kurmaca dünyasında da benzer tartışmaların aktüel olarak yapıldığı biliniyor.</p>
<p><strong>Sanata Dair Birkaç Husus</strong></p>
<p>O zaman biz durumun gayet açık gerçekliğine bakarak şunu diyebiliriz; demek ki İslâm ahlaktan bağımsız bir sanat objesi/eseri tahayyül etmiyor, bunu kabul etmiyor. O yüzden de Müslümanın ahlakı, siyasetinin, iktisadi faaliyetinin, sanatının, düşüncesinin temelini oluşturur ve tabii ki ahlak da, İslâm ahlakı da hukuktan bağımsız olmadığı için, olamayacağı için de başka bir şey daha bu özelliğe içkindir. O da şu: Bir insan İslâm ahlakı üzerine davrandığında farkına varsa da, varmasa da aynı zamanda adil davranmış olur. Çünkü İslâm ahlakı aynı zamanda adaleti içkindir.</p>
<p>Bu şu demektir: Sanat eserinde de demek ki Müslüman sanat eserini ahlakın üzerine inşa ettiğinde, aym zamanda da adalete uygun bir sanat eseri ortaya koyar. Unutmamak gerekir ki her zaman adaletin peşinde koşan, adalet üzerine inşa edilmiş ve gerçekten tavrını adaletten yana koyan bir varlık âleminde yaşıyoruz. Mesela, bunun en tipik örneğini Hz. Süleyman’ın ordusunun seferi sırasında o bilgiç kanncamn konuşmasında buluyorum. Yani, “çekilin, çekilin kenara, istemedikleri halde sizi çiğnemesinler.” Bilmektedir ki onlar isteyerek yapmayacaklardır bunu, ama gerçekten Hz. Süleyman’ın adalet için fiseb&#8217;ılillah giden ordusuna, varlık dünyası da onun bu hareketine katılmaktadır, işini kolaylaştırmaktadır, yolun kenarına çekilmektedir ki aynı zamanda bu seferi onaylamaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla da adalet üzerinde hareket edildiğinde varlık dünyası da hareket edeni bu çaba içinde olanı bütünüyle onaylamakta ve ona katılmaktadır. Bu bizim müşahede edemediğimiz bir âlemdeki varlıkların buna katılması demektir ve bize bu katılımı sağlayan da gerçekten de adalettir. Peki, adalet nerededir? Hiç şüphesiz o bizim ahlakımızda içkin olandır.</p>
<p>Abdurrahman Arslan &#8211; Zamandışı Konuşmalar,syf.42-47</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dogruluk-guzellikiyilik/">Doğruluk, Güzellik,İyilik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dogruluk-guzellikiyilik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hayati İnanç ile Sohbet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 20 Feb 2020 13:38:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Bekir Develi]]></category>
		<category><![CDATA[gayret]]></category>
		<category><![CDATA[Hayati Inanç]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23944</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8220;Mümin mümine gayret eder; mümin Allah’a gayret eder;Allah da mümin kuluna gayret eder. ” Bekir Develi:&#124; Efendimiz aleyhisselam, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim,” buyuruyor. Tamamlamak üzere dediğine göre hocam, demek ki bir asgari ahlak var. Hani Cenâb-ı Allah, “Ahsen-i takvim” * buyuruyor âyet-i kerîmede, demek ki bir ahlak mevcut, Efendimiz (s.a.v.) bu ahlakı tamamlamak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/">Hayati İnanç ile Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p dir="ltr"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-23976 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg" alt="" width="300" height="190" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-300x190.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-600x380.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-768x486.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1024x648.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11-1536x972.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/02/e272604f11.jpg 1600w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></p>
<p dir="ltr">&#8220;<em>Mümin mümine gayret eder; mümin Allah’a gayret eder;Allah da mümin kuluna gayret eder. ”</em></p>
<p dir="ltr"><strong>Bekir Develi:|</strong> <strong>Efendimiz aleyhisselam, “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim,” buyuruyor. Tamamlamak üzere dediğine göre hocam, demek ki bir asgari ahlak var. Hani Cenâb-ı Allah, “Ahsen-i takvim” * buyuruyor âyet-i kerîmede, demek ki bir ahlak mevcut, Efendimiz (s.a.v.) bu ahlakı tamamlamak üzere gönderiliyor. Ve o zamanın Cahiliye Mekke’sinde, hatta peygamberliğini ilan ettikten sonra da ona en çok düşmanlık eden adamlar tarafından bile &#8220;Muhammed’ül Emin’ ’ olarak anılıyor, öyle biliniyor. Dârünnedve’de toplantı yapılıyor, “Ya bu millet bizim atalarımızın dinini fevç fevç terk ediyor, Muhammed’in (s.a.v.) arkasından gidiyor, nasıl yaparız da insanları geri kazanırız ya da onu itibarsızlaştırırız?” diyorlar. </strong></p>
<p dir="ltr"><strong>Biri bir şey söylüyor, biri başka bir şey söylüyor, Dârünnedve’deki müşriklerden biri d</strong><strong>e diyor ki, “Ona (sav.) emanet ettiğimiz altınları -ki inanmayanların altınları bile hâlâ onda emanet- değerli eşyalara ihanet ettiğini, onları harcadığını, iç ettiğini söyleyelim, böylece itibarsızlaştırırız..” Bunun üzerine dünyada ondan en çok nefret eden adam, Ebü Cehil diyor ki, “Buna kimse inanmaz, çünkü Muhammed (s.a.v.) öyle bir şey yapmaz&#8230;” Hasım dahi onun (s.a.v.) ahlakına şahitlik ediyor. Müşrikler dahi onun (s.a.v.) ahlakından son derece eminler. Oysaki bizim ahlakımızdan -bırakın hasmımızı- komşumuz, akrabalarımız, belki kendi ailemiz bile emin değil. Ve din aslında ahlaktır. Biraz bundan bahsedelim mi hocam?</strong></p>
<p dir="ltr"><strong>Hayati İnanç:</strong>Ahlak; hı, lam, kaf; hulk, halk; yaratılışla doğrudan ilgilidir. Yani ahlak, olması gereken, fıtratta mevcut olandır ve bugün Batı dillerinden iltibasla onu etik kelimesiyle karşılıyorsak da aslında bu hiç uygun değildir. Çünkü etik dediğimiz şey göstermelik bir disiplindir. Gözümün içine baka baka beni kazıklama da ne yaparsan yap, demenin adıdır. Hâlbuki ahlak, doğrudan doğruya öze dairdir; ortada kimse yokken, sizi tenkit etmesi muhtemel bir insan mevcut değilken bile sizi çekip çeviren, sizi bağlayan bir hâli vardır. Yani kendi başınıza ve yalnızken de bir ahlak ve bir edep söz konusudur. Bu, aslında Allah ile münasebetimizin tam karşılığıdır; Halik ile mahlukun münasebetinin adıdır ahlak. Allah ile arayı iyi tutmanın adıdır. Çünkü imanla müşerref birisi kalbinin, bütün duygu ve düşüncelerinin Allah tarafından bilindiğini bilir, mesele odur. İnsanı ahlaklı kılan da zaten budur. Kişi, başıboş olmadığını bilir; bu hem muazzam bir güven teşkil eder hem de insanı hizada tutar.</p>
<p>Ahlak her an huzurda, O’nunla iletişim hâlindeymiş gibi yaşamaktır. Bugünlerde bundan uzak olduğumuz; materyalist, maddeci bir tutum benimsediğimiz; her şeyi elimizle dokunup gözümüzle görebildiğimiz şeylere göre dizayn etiiğimiz ve görülmeyi, tanınmayı, bilinmeyi, insanlar tarafından müşahede edilmeyi çok önemsediğimiz için bu noktada epey kayba uğradık, örselendik. Yani yediğimiz yemeği bile resimlerle sağa sola servis etmek gibi; ibadetimizî selfielerle diğer insanlarla paylaşmak gibi; her hâlimizi birilerine göstermezsek geçerli olmayacakmış gibi bir yapaylığı ve suniliği benimser hâle geldik. Bütün bunlar tasannu eseridir, gösteriştir. . . İşte bu bizi değersizleştiriyor, tenzîl-i rütbeye mahküm ediyor, aşağı çekiyor.</p>
<p>Hâlbuki Şeyh Galip ne demişti:</p>
<p>Hayfdır şâh iken âlemde gedâ olmayasın Keder-âlûde-i ümmîd u recâ olmayasın Vâdî-i ye’se düşüp hîç ü hebâ olmayasın Yanılıp reh-rev-i sahrâ-yı belâ olmayasın Âdeme muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın Secdeler eyle ki merdûd-ı Hüdâ olmayasın.</p>
<p>Hayftır şah iken âlemde gedâ olmayasın: Yani senin altyapın, senin yaratılışın şah olmaya göre, sende o istidat var, peşin peşin var. Bunu zayi eder de geda olursan çok büyük ziyana uğramış olursun. Padişah olmaya layıkken köle olmak, zirvede olmak varken en dipte olmak gibi bir akıbete düşersin. Buna nasıl düşülür, diğer mısralarda tek tek izah ediyor.</p>
<p>Keder-âlâde-i ümmîd ü reca olmayasın: İnsanlardan bir şey beklemek veya onlardan ümit beslemek, onların kapısını aşındırmak gibi bir zaafa düşmeyesin. İnsanlardan bir şey bekleme derdine düşersen, ahlaken süküt etmiş olursun, İşini insanlara göre ayarlamaya başlarsın; bu da riya demek. tir, gösteriş demektir, samimiyetsizlik demektir.</p>
<p>Vâdî-ı&#8217; yeîse düşüp hiç ü hebâ olmayasın: “Vâdî-i ye’se” yani keder vadisine, ümitsizliğe düşüp kendine yazık etmeyesin. “Rehrev-i sahrâ-yı belâ” olursun. Yani eğer bu hataya düşersen belâ çölünde yolcu haline gelirsin. Düşme. Ümidvar ol.</p>
<p>Yanılıp rehrev-ı&#8217; sahrâ-yı belâ olmayasın: Yolu şaşırıp da bela çöllerine düşüp kaybolmayasın. Dünya insanı ahlaklı olmaktan uzaklaştıran çeşitli sebeplerle, tuzaklarla dolu. Cilveli, kandırıkçı, kendini çok önemli zannettiriyor. İçinde bulunduğumuz için de yüzeysel idrak, derin düşünemeyen idrak buna kapılabiliyor. Burada bir mevki elde etmek için, madde elde etmek için, bir duruma kavuşmak için ahlaktan uzaklaşarak kolaycılığa ve kısa yoldan hilelere başvurarak sonuç almaya yöneltiyor. Sakın böyle olmayasın.</p>
<p>Ademe muttasıl ol tâ ki cüdâ olmayasın: Çok güzel bir örnek veriyor. İnsanoğlu hata eder ama baban Adem’e (a.s) bak, hatadan sonra nasıl davrandığına bak. Evet, hatası oldu ama boynunu büktü, hatasını itiraf etti, özür diledi, af istedi. Ne oldu? Adem safiyullah; ilk peygamber; altı büyük peygamberden biri; ülü’l azm. Öte yandan bir hata daha var; iblisin itaatsizliği. . .</p>
<p>Secdeler eyle ki merdüd-i Hüdâ olmayasın: Karşısına da bunu koyuyor şair. Burada da hata var ama ne oldu? Şeytan bâtılı savundu, hatasını müdafaa etti, diklendi, nedamet duymadı ve Azâzîl iken iblis-i lain oldu. Bu ikisi toprak kültürüyle ateş kültürünün mukayesesi; toprak kültürüne tevazu hâkim, her türlü kahrı çekiyor, seni taşıyor ama kibirlenen ateş de sonunda toprağa karışıyor. Toprak onu da içine alıyor. Toprak kültürünün başında model olarak Hz. Adem’i görüyoruz. Ateş kültürünün kumandanı ise iblis. Bütün davranışlarımızı buna göre ayarlamamız, bunu hatırımızda tutarak yola devam etmemiz gerekiyor.</p>
<p dir="ltr">İnsan tabii zaafa düşebilir. Kayserili Beliğ merhum şöyle diyor:</p>
<p dir="ltr">Bilmeyen sırr-ı kazâyi der-i pâşâya düşer Kısmen kânî olan dergeh-i Mevlâya düşer</p>
<p dir="ltr">Kaza sırrını bilmezsen, makam sahibinin veya servet sahibinin, yani paşanın kapısına düşersin; insanlardan bir şey beklemeye başlarsın, ümit edersin. Hâlbuki salim bir akıl buna asla tenezzül etmez. Neden? Bilir ki o da ölümlüdür; bugün makamı varsa yarın yoktur, bugün canı varsa yarın yoktur, nefesi bile emanettir. “Ben bundan ne isteyeyim, ne bekleyeyim, buna ne hacet?” der, haysiyetini muhafaza eder, vakur durur, ağırbaşlı olur, izzetini korur. Dememişler mi ki, “İmandan isteme; verirse minnet, vermezse zillet. Allah’tan iste; verirse nimet, vermezse hikmet.” İşte Allah ile ilişkiyi bu çerçevede düşünmeli. Ben ondan istiyorum, verirse nimet vermiş olur, vermezse bir hikmeti var<br />
dır, o da faydalıdır.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Sadece isterken de değil. Mesela günümüzde yaşanan kırgınlıkları, insanların birbirlerinden şekvacı olmasına baktığımızda biri diyor ki, “Benim falancayı bu k</strong><strong>adar iyiliğim dokundu, ona şöyle güzellikler yaptım, böyle para verdim, sonra bana bunu yaptı&#8230;” Aslında bu kırgınlığın temeline baktığımızda şunu görüyoruz: Yapılan şey Allah rızası için yapılmış olsa, kulun zaten hata yapması, yarın sırtını dönmesi ihtimali düşünülse, bu kırgınlık hiç yaşanmayabilir. “Ben zaten Allah rızası için yapmıştım ve karşılığını Allah’tan bekliyorum,” der insan, kırılmaz ve kızmaz. Değil mi?</strong></p>
<p dir="ltr">İnsanoğlu bir iyilik yaptığı zaman ikisi birden imtihana giriyor işte: Eğer iyiliği yapan kimse Allah rızasını gözetmeyip biraz böyle aferin ve karşılık beklediyse, imtihan gereği karşı taraf bir yanlış yaptığında tuzağa düşer. “Gördün mü bak, yaptığımız iyiliğe ne cevap verdi!” der. Araya soğukluk girer, ikisi de kaybeder. Hâlbuki aksi hâlde imtihan yine gerçekleşir ama kişi, sizin dediğiniz gibi, “Ben zaten Allah rızası için yapmıştım, insanlardan bir şey beklemiyordum,” der, müsterih olur. Bu, karşı tarafı utandım; o da tövbe eder, o da kazanır.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Ne kadar güzel,iki tarafli kazanç yada iki taraflı kayıp söz konusu</strong>.</p>
<p dir="ltr">Tabii tabii, ikimiz birden imtihandayız. Yani sadece âşık değil imtihanda olan, maşuk da imtihanda; sadece iyilik yapan değil, iyilik gören de imtihanda. Çünkü Cenâb-ı Hak gayret sahibidir. Şimdi efendim, temel ahlak meselesini bir güzel anlayabilmek için bu “gayret” noktasına biraz temas etmeli.</p>
<p dir="ltr"><strong>Nedir “gayret” hocam? Günümüzde kullandığım anlamı dışında başka bir manası daha var sanırım.</strong></p>
<p dir="ltr">Günümüzde “gayret” kelimesini çok çalışma, yorulma manasında anlıyorsak ve bu mana doğru ise de, haddizatında gayret ile haset kelimesini birlikte düşünüp bir kavramı kalplerimize ve zihnimize iyice yerleştirmemiz lazım. Gayret, kıskançlık demek; haset de kıskançlık demek. Bugün Türkçemizde biz ikisini de aynı kelimeyle, kıskançlık-kıskanma ile karşılıyoruz. Hâlbuki bunun biri pozitif, biri negatif. Negatif manadaki kıskançlık şu; karşınızdakinin bir iyiliğe sahip olmasını; ilim, servet, makam, ibadet, sevilirlik, itibar, her ne olursa bir nimete kavuşmasını çekemezsiniz, arzu etmezsiniz, onda olmasın bende olsun dersiniz; bu hasettir. Evet, Türkçede bunun karşılığı kıskançlık ama öbürü gibi değil, gayret daha farklı. Gayret, üzerinde hakkı bulunan mukaddes gördüğün kişi veya şeye başkasının el uzatmasına razı olmamak demektir. Yani mesela bir adamın hanımını kıskanması, dinini kıskanması, din kardeşini kıskanması&#8230; Şimdi burada bir hadîs-i kudsî zikredilir: “Mümin mümine gayret eder. Mümin Allah’a gayret eder. Allah da mümin kuluna gayret eder.” Üçünün de ayrı ayrı anlaşılması lazım.</p>
<p dir="ltr">Mümin mümine gayret eder. Bu ne demektir? Kıskanır. Sen beni kötü bir hâlde görsen, yakışmayan bir çirkinliğin içinde görsen, kıskanırsın. Beni o çamurun içinden çıkarmayı arzu edersin. Koluma girer ve, “Ya abi sana yakışmıyor,” dersin. Biraz cefası olsa da buna katlanır, beni oradan kurtarırsın, beni kıskanırsın yani. Gençliğinde, yirmi yaşındayken bize gelip giden ve soru soran bir delikanlıya, “Günah işlemeye gideceksen de yalnız gitme,” demişim, yirmis ene sonra şimdi, bunu teşekkürle andı. “O gün anlamamıştım ama şimdi anlıyorum,” dedi. Şöyle bir faydası var: Yanınızda bir kardeşiniz varsa Fazla ileri gidemiyorsunuz, koruyor sizi, kıskanıyor, gayret ediyor. Sizi bir fısk ficur, bir çirkinlik içinde görünce dayanamıyor, o hareketin sana yakışmadığını söylüyor.</p>
<p dir="ltr">Mümin Allah’a gayret eder. Bu ne demektir? Kıskanır. Rabbinin emirleri çiğneniyor, emrine hürmet gösterilmiyor, itibar edilmiyor diye kanına dokunur, acı çeker. “Rabbimin emrine nasıl uyulmaz?” der. Bir tanıdığım, merhum, fazilet ehli bir zat idi, şöyle demişti: Bazı arkadaşlarımızın, çocuklarını sabah namazına kaldırmakta gevşek davrandıklarını işitiyorum. Buna asla inanmıyorum, yapmaz arkadaşlarım diyorum ama Allah göstermesin, böyle bir şey varsa kim olduklarını unutup yakalarına sarılmak geliyor içimden&#8230; Dudakları kupkuru, yüzü bembeyaz oldu&#8230; Yani kıskanmak nedir, ben orada ayan beyan gördüm. Rabbimin emri çiğneniyor, bu nasıl olur diye çılgına dönen bir âşık hâli vardı. İşte sevmek böyle bir şey. Yoksa başkasının günahının ona zararı olacağından değil&#8230; Ama Rabbimin ve emirlerinin itibarını ayaklar altına alamazsın diyor. Dokunuyor, kanına dokunuyor.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Allah kuluna nasıl gayret ediyor hocam?</strong></p>
<p dir="ltr">İşte o da şu şekilde: Hadîs-i kudsî’de Hak Teâlâ buyurmuş ki, “Ey kulum! Seni kendim için yarattım. Her şeyi senin için yarattım. Senin için yarattığım şeyler, seni benden alıkoymasın. Seni meşgul, seni benden gafil etmesin.” Yani Allah sana cenneti hazırlamış, sen dünyada çer çöpe aldandın..Olur mu bu? Ahde uyar mı?</p>
<p dir="ltr">| <strong>Buna mı tav oldun</strong>?</p>
<p dir="ltr">Buna mı tav oldun! Evet, buna mı tav oldun, güzel söyledin. Ahideşmedik mi? “Elestu bi-rabbi/kum, ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dediğimde “Belâ, evet,” demedin mi? Sen bana söz vermedin mi? Ben bir şeye muhtaç olduğumdan mı sana emirler, yasaklar koydum? Haşa! Ama sen benim hatırımı gözetmedin.</p>
<p dir="ltr">Kulunun tövbe etmesi hâlinde Allah seviniyor. Hem de nasıl seviniyor. Neye? Senin tövbe etmene. Niye peki? Bu, sana olan sevgisinin şiddetini, gayretini ve seni kıskandığını gösteriyor. Bu hususta bir örnek daha arz edeceğim. Sahabilerden Muâz b. Cebel bir soru soruyor Resulullah Efendimiz’e (s.a.v.): “Ya Resulullah, hanımımı suç hâlinde görsem, cezalandırmak için bir şey yapamaz mıyım? İnisiyatif alamaz mıyım? İhkak-ı hakta bulunamaz mıyım?” Efendimiz (s.a.v.), “Hayır!” buyuruyor. “Dayanamam ya Resulullah,” diyor, “dayanamam.” Resulullah Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki, “Kavminizin reisinin gayretini gördünüz, o çok gayret sahibidir, yani kıskanır. Ben ondan daha gayretliyim, Allah benden gayretlidir.” Buradan anla ki sen hududa tecavüz edersen, Allah indindeki durumun ne olur? Yani Allah’ın fuhşu men etmesi, Allah tarafından fuhşun yasaklanan, kuluna olan gayretindendir. Kıskanıyor bizi.</p>
<p dir="ltr">| <strong>Nesle gayret ediyor, doğacak temiz evlatlara gayret ediyor.</strong></p>
<p dir="ltr">Gayret kavramı işte bu. Bu anlayış yerleştiğinde ve bu kavram güzelce anlaşıldığında, insan bütün davranışlarını O’nu gücendirmeme esası üzerine inşa eder. İnsan, Rabbimin üzerimdeki hakkına bir saldırı olmasın, O’nu gücendirecek bir şey yapmış olmayayım diye düşünür. Yerken, içerken, gezerken, tozaı&#8217;ken, evlenirken; ticari, siyasi her türlü ilişkilerini yürütürken bunu nazara alır, O’nun rızasını gözetir. Bilir ki bu kalp O’na aittir, bu kalbin sahibi O’dur ve buraya başka bir şeyin girmesi uygun değildir. Başka bir tutkuya yer vermek cinayettir. Şeyhülislâm Yahyâ bir beytinde, kalbinde başka bir tutkuya yer verirsen Kâbe’ye put sokmuş gibi olursun, aklını başına al diyor.</p>
<p>| <strong>Çünkü orası Allah’ın</strong> evi&#8230;</p>
<p>Allah’ın evi&#8230;</p>
<p>Hayati İnanç&amp;Bekir Develi &#8211; Fabrika Ayarı,syf.83-92</p>
<p dir="ltr">* ‘Ahsen-i takvim” ifadesi Andolsun ki biz insanı en güzel şekilde yarattık” (et-Tin 95/14) meâlindeki âyette geçmektedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/">Hayati İnanç ile Sohbet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hayati-inanc-ile-sohbet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
