<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>iyi ve kötü | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/iyi-ve-kotu/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 08 Jun 2025 12:04:26 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>iyi ve kötü | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Değer ve Ahlak Ayrımı Yaparak Dindarın Ahlaksızlığı ve Dinsizin Ahlaklılığı Sorununu Çözebilir miyiz?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/deger-ve-ahlak-ayrimi-yaparak-dindarin-ahlaksizligi-ve-dinsizin-ahlakliligi-sorununu-cozebilir-miyiz/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/deger-ve-ahlak-ayrimi-yaparak-dindarin-ahlaksizligi-ve-dinsizin-ahlakliligi-sorununu-cozebilir-miyiz/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 08 Jun 2025 12:04:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[değer-ahlak ayrımı]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtrat]]></category>
		<category><![CDATA[iyi ve kötü]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27784</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Hemen belirtmem gerekir: Din ve ahlak birbirine o kadar bağlıdır ki, ayrılmaları neredeyse imkansızdır. Zira din ahlakı; ahlak da dini gerektirir. Din ve ahlak arasındaki ilişki o kadar kuvvetlidir ki, dinin ahlaka sağladığı desteği temin edecek başka bir kaynak yoktur. Yine ahlak dinden koparıldı- ğında ortaya çıkabilecek boşluğu doldurabilecek başka büyük değerler manzumesi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deger-ve-ahlak-ayrimi-yaparak-dindarin-ahlaksizligi-ve-dinsizin-ahlakliligi-sorununu-cozebilir-miyiz/">Değer ve Ahlak Ayrımı Yaparak Dindarın Ahlaksızlığı ve Dinsizin Ahlaklılığı Sorununu Çözebilir miyiz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hemen belirtmem gerekir: Din ve ahlak birbirine o kadar bağlıdır ki, ayrılmaları neredeyse imkansızdır. Zira din ahlakı; ahlak da dini gerektirir. Din ve ahlak arasındaki ilişki o kadar kuvvetlidir ki, dinin ahlaka sağladığı desteği temin edecek başka bir kaynak yoktur. Yine ahlak dinden koparıldı- ğında ortaya çıkabilecek boşluğu doldurabilecek başka büyük değerler manzumesi bulunmamaktadır. Kişisel olarak da haki­kat açısından böyle ayırımlara hiç sıcak bakmam. Ama ilmin bir ayrım, bir tasnif gerektiridiği de açıktır. Bu açıdan bakarsak din ve ahlakın özdeş olmadığı da söylenebilir. Evet, din, ahlakı besler; ahlak dine dayalı olur ve iyi neticeler ortaya çıkar, ama ne olursa olsun din ve ahlak özdeş veya eşit değildir. Bunu va­kıadan yola çıkarak anlamak da mümkündür: Bir dine mensup olduğunu söyleyen, din, ondan ahlaklı olmasını istemesine rağ­men ahlaksız davranabilmektedir. Bir dine mensup olmayan, onu bağlayıcı bir şey olmamasına rağmen vicdan veya toplum gerçeğine dayanarak ahlaklı olabilmektedir.</p>
<p>Bu durumda dindar ama ahlaksız; dinsiz ama ahlaklı iki­lemeni nasıl çözebiliriz? Bence çözümü şöyledir:</p>
<p>Öncelikli olarak söylemem gerekirse burada sadece ahlak ifadesi kullanıldığı için sıkıntı ortaya çıkıyor. Oysa değer ve ahlak ayrımı yapıp meseleyi anlarsak iş kolaylaşır sanki. De­ğer, teoriktir, fıtrattadır, pasif haldedir, volkan gibi patlamaya hazırdır. Ahlak ise pratiktir, fıtratın irade ve tercihle aktif hale gelmesidir. Değerler metafizik/gayb alanındadır. Ahlak değer- I lerin ete kemiğe bürünmüş ve görülmüş halidir. Ahlakın te­meli değerlerdir. Ahlak ve değer bir açıdan ayrıymış gibi gö­züküyorsa da çok sıkı sıkıya birbirine bağlıdır. Değer olmadan ahlak olmaz. Ama ahlak yokken bile değerler vardır.</p>
<p>Buna göre din’siz ahlak olabilir, ama asla değer olamaz. Bu­nun sonucu pratikte bir dinsizin ahlaklı olabileceğidir. Çünkü ahlak şu veya bu şekilde irade ve tercih işidir. Onun için kötü ahlak vardır, iyi ahlak vardır. Ancak dinsiz, şu veya bu şekilde ahlaklı davranabilse de ahlakın temeli olan değerleri din ol­madan açıklaması mümkün değildir. Dinsiz, ahlakı açıklayabi­lir; vicdan der, toplumun uzlaşımı der vs. Ama değerleri açık- layamaz. Değerleri açıklamak için din ve Allah şarttır. Allah’a inanmayan ise metafizik şarttır diyebilir. Ancak metafizik de kendi başına yeterli olmayacaktır.</p>
<p>Bir örnek üzerinden gidersek, adalet bir değerdir, adil ol­mak ise ahlaktır. Merhamet bir değerdir, merhametli olmak ise ahlaktır. Ahlakın iyisi kötüsü olabilir. Adil olmak ve adil olma­mak gibi. Ama değerin iyisi kötüsü olmaz. Adalet her zaman mutlak iyidir. Bu durumda adalet dinsiz veya Allah olmadan açıklanamaz. Din ve adalet özdeştir, eşittir. Fakat adil olmak irade ve tercih işi olacağından bir dinsizin adil olmayı seçebile­ceği rahatlıkla düşünülebilir. Zira adil olmaya veya merhametli olmaya sebep olan pek çok değişken ve etken bulunmaktadır. Dindar da dinsiz de bu etkenlerden etkilenebilmektedir. Do­layısıyla bu durumda dindar, örneğin adil olmayabilirken, din­siz adil davranabilmektedir.</p>
<p>Buradan çok ilginç bir durum ortaya çıkar. Şöyle ki;</p>
<p>Adalet değer; adil olmak ahlak ise, insan adalet, yani de­ğer icat edemez, ama adaletin uygulanması noktasında icat­larda, yeni üretimlerde bulunabilir. Buna göre değerler dünya­sında, bir asli değerler (buna tümel değerler de diyebiliriz), bir de tali değerler (buna da tikel değerler diyebiliriz) var demek- tir. Adalet asli değerdir. İnsan bunu hiçbir şekilde üretemez. Bu mevcuttur ve o hal ortaya çıktığında adalet orada hazır vardır. Ama adaletin uygulanması noktasında tali değerler üretilebi­lir. Bu, adil olunurken, yaşadığımız çağın, karşılaştığımız olay­ların tabiatı dikkate alınabilir demektir. Adaletin insanoğlu ta­rafından üretilememesi ve icat edilememesini dikkate alırsak din veya fıtrat ile adaletin kısaca değerlerin özdeş olduğunu söylemek mümkün olur.</p>
<p>Yukarıda ifade ettiğimiz durum bir başka açıdan fiillerde iyi ve kötünün özsel olup olmadığı meselesi ile yakından iliş­kilidir. Hemen ifade etmeliyim ki, fiillerde iyi ve kötünün özsel olduğu veya ilahi buyrukla belirlendiğine dair mutlaklık ifade eden beyanlar beyhude olacaktır. Şimdilik şu kadarını söyleye­bilirim: Fiillerde o fiili iyi ve kötü yapanın ilahi buyruk olması­nın da, yine fiillerin bizatihi kendisinde özsel olarak iyi-kötü- nün bulunmasının da haklı tarafları vardır. Biz yukarıda ifade ettiğimiz duruma dönersek şunu diyebiliriz: Asli değerler, bi­zatihi iyidir. Onların iyiliğine etki eden dışsal bir sebep yok­tur. Adalet mutlak olarak iyidir. Merhamet mutlak olarak iyi­dir. Ancak bu değerlerin tikel olaylara uygulanması durumunda bazen farklı hallerin oluşması mümkündür. Merhametli dav­randığında yanlış bir sonuca sebebiyet verebilirsin. Bazen mer­hametten maraz doğar. Adil olayım dediğinde bilmeden hak­sızlık yapmış olabilirsin. Ya da senin adalet dediğine başkası itiraz edebilir. Doğru söylediğinde birine zarara yol açabilirsin. Aksine yalan söylediğinde de birine fayda temin etmiş olabi­lirsin. Bu durumda demek ki, adalet veya merhamet mutlak iyi olsa da uygulanması durumunda bazı farklı durumların oluş­ması mümkündür.</p>
<p>Sonuç olarak denilebilir ki, din ve değer özdeştir. Din, fıt­rattır; değer fıtratta olanın tâ kendisidir. Bu fıtrat bütün insan­larda ortaktır ve evrenseldir. Bir insan bu fıtratın dışına çıka­maz. Bu değerlerle aynileşmek insan olmanın gereğidir. Din ile ahlak ise özdeş değildir. Ahlak fitratta olanın, diğer bir ta­birle değerlerin irade ve tercih ile pratiğe dökülmesidir. Pratikte ise dinsiz ahlaklı, dindar ahlaksız davranabilir. Bu aslında ideal açısından olacak şey değildir. Zira değerlere uygun yaşamak, en güzel, dindara yakışır. Ama bu dünya imtihan dünyası olduğu için bazen bu değerler göz ardı edilebilir, bu değerlere yaban- cılaşılabilir. Durum böyle olsa da dinsizin değerleri, değerle­rin, varlığından önce bulunduğunu kabul etmemesi, metafizik alanda olan bu değerlerin mahiyetini bilememesi, dahası de­ğerler ile özdeş olan metafizik veya Yaratıcı varlığı reddetmesi ahlaklı davranmasını izah edilemez duruma sokmaktadır. Bu­rada ifade etmek gerekir ki, bugün, metafizik tartışmalar değil, pratikte ahlakilik daha etkili olabilmektedir. Dolayısıyla ina­nanların metafizik haklılığı yetmez, daha fazlasını ahlakî alanda göstermek zorundadırlar.</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Akademik Sohbetler 3, syf:130-133</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/deger-ve-ahlak-ayrimi-yaparak-dindarin-ahlaksizligi-ve-dinsizin-ahlakliligi-sorununu-cozebilir-miyiz/">Değer ve Ahlak Ayrımı Yaparak Dindarın Ahlaksızlığı ve Dinsizin Ahlaklılığı Sorununu Çözebilir miyiz?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/deger-ve-ahlak-ayrimi-yaparak-dindarin-ahlaksizligi-ve-dinsizin-ahlakliligi-sorununu-cozebilir-miyiz/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Akıl-vahiy çatışması (mı?)</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/akil-vahiy-catismasi-mi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/akil-vahiy-catismasi-mi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Nov 2020 13:43:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[akıl-nakil]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl-vahiy]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl-vahiy çatışması (mı?)]]></category>
		<category><![CDATA[güzellik ve çirkinlik]]></category>
		<category><![CDATA[Hüsün ve Kubuh]]></category>
		<category><![CDATA[iyi ve kötü]]></category>
		<category><![CDATA[Müteşabih]]></category>
		<category><![CDATA[Taklid]]></category>
		<category><![CDATA[Te’vîl]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24758</guid>

					<description><![CDATA[<p>h) Akılla ilgili bu meselelerin yanında en önemli tartışma konularından biri de akıl-vahiy çatışmasıdır. Bir görüşe göre akıl ile vahiy çatışmaz. Çünkü ikisi de İlahî kaynaklıdır. Vahyi gönderen de aklı veren de Allah’tır. Bunu daha ileriye götürüp din ve felsefe kardeştir veya hakikatin iki yüzüdür, şeklinde ni­telemeler de bulunmaktadır. Ama bir vakıa olarak insan aklıyla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akil-vahiy-catismasi-mi/">Akıl-vahiy çatışması (mı?)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-14854 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3.jpg" alt="" width="400" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" />h)</strong></p>
<p>Akılla ilgili bu meselelerin yanında en önemli tartışma konularından biri de akıl-vahiy çatışmasıdır. Bir görüşe göre akıl ile vahiy çatışmaz. Çünkü ikisi de İlahî kaynaklıdır. Vahyi gönderen de aklı veren de Allah’tır. Bunu daha ileriye götürüp din ve felsefe kardeştir veya hakikatin iki yüzüdür, şeklinde ni­telemeler de bulunmaktadır. Ama bir vakıa olarak insan aklıyla vahiy çatışmaktadır. O halde çatışan nedir? Çatışma yok da biz mi öyle görüyoruz? Bir arızî bozukluk varsa ne yapılmalıdır? Şunu ifade etmeleyim ki, günümüzde akıl-vahiy çatışması çok farklı bir bağlamda tartışılmaktadır. Bu tartışmalardan bir ör­nek verip tahlilini yapmak istiyorum:</p>
<p>“Nakil, ancak akıl sayesinde uygulama sahası bulur. Akıl vahye değil, vahiy akla tabi olmalıdır. Bunu Razî gibi alimler akıl-vahiy çatıştığında “akıl evvel nakil müevvel” diyerek tespit etmişlerdir. Mesela ayette Allah’ın eli geçer. Bunu olduğu gibi kabul edersen akılla çelişir. O halde bunu tevil etmek zorunlu­dur. Alimlerimiz, aklın önceliğini itikad konularında kabul et­mişlerdir. Ancak fıkıh/ahkam meselesine bunu uygulamamış- lardır. Oysa yaşadığımız olgu ile vahiy çeliştiğinde ne yapaca­ğımız önemli bir soru(n) olarak durmaktadır. Batı’nın geldiği nokta, yaşadığımız çağ insanlığın deneyimi olup ortak aklın da gereğidir. Batı’nın deneyimlerinden yararlanmak durumunda­yız. İşte bu durumda olgu ile nas veya vahiy çeliştiğinde ne ya­pacağız? Elbette olguyu kabul edip nakli tevil edeceğiz. Onu tarihsel olarak yorumlayacağız. Miras taksiminde, hırsızlığın cezasında, kadının şahitliğinde, kısasın uygulanmasında, kadı­nın dövülmesinde uygulanacak metod budur.”</p>
<p>Bu ifadelerde akıl-vahiy tartışması tarihselciliğe bağlanmış ve Kur’anî hükümlerin tarihsel olması gerektiğine vahyin akla tabi olması gerektiği anlayışından varılmıştır. Tarihsellik-akıl ilişkisini <em>Modern Zamanlarda Hadisi Savunmak</em> adlı çalışma­mızda değerlendirdik. Burada tarihsellik meselesi üzerinde durmayacağım. Bunu ileride müstakil bir bölüm halinde ele aldık Burada akıl-vahiy çatışmasında dÜe getirilen husulara temas edeceğim. Bütün bunlar söylenirken bir dünya laf edil- miş, ancak herşey birbirine karıştırılmıştır.</p>
<p>Bir kere “akıl evvel, nakil müevvel” ifadesiyle “akıl vahye değil, vahiy akla tabi olmalıdır” ifadesi tamamen farklı şeyler­dir. Te vil başka, tabi olma başkadır. Böyle diyen bunu sadece itikadı meselelerde değil, amelî meselelere de uygulamak iste­mektedir. Hatta alimlerin bunu itikada uygularken fıkha uygu­lamamalarını eleştirmektedir. Oysa “vahiy akla tabi olmalıdır” diyen meseleleri tamamen çarpıtmaktadır. Neden?</p>
<p><strong>a.</strong>Fıkıhta da, tefsirde de, hatta tasavvufta da tevil vardır. Taberî ve Maturidî, tefsirlerine tevil adını koymuştur. Her biri kendi amaçları doğrultusunda tevil yapar. Ancak tevilin şart­lan vardır. Lafızda esas olan zahirini kabul etmektir. Sürekli tevil olmaz. Tevil bir ihtiyaçtan ortaya çıkar. Nas bir başka nasla çatıştığında tevile gidilir. Bunun itikadla veya fıkıhla ala­kalı olması önemli değildir, böyle bir ayırım da yoktur.</p>
<p>Nassın olguyla çatışması da söz konusu olabilir. Bu du­rumda nassın ve olgunun tabiatı iyice araştırılır. Nas bizden kesin bir şey istiyorsa, esneklik payı da yoksa olgu dikkate alınmaz. Çünkü ortada bir emir veya nehiy vardır. Bunların gereği yerine getirilir. Ama bunların gereğini yerine getirmek istediğimizde yaşadığımız hukuk sistemi buna müsaade et­mez. Bu durumda esasen çatışan nas ile olgu değil, nas ile va­rolan hukuk sistemidir. O zaman ne olacaktır? Nassın yerine getirilmesinde bireysel bir zorluk yoksa nassın gereği yerine getirilecektir. Nassın yerine getirilmesinde -hukuk sistemiyle bir çatışma değil de- Müslümanın zararına bir durum ortaya çıkarsa, kısaca Müslümanın zarureti söz konusuysa geçici çö- zümlere bakılacaktır. Zaruriyyat-maslahat-mefsedet ilişkisine dair yazılıp çizilenlerin hepsi nas-olgu ilişkisini anlamak ve yorumlamak içindir. Ancak nassın tabiatında zaten bir esneklik varsa, farklı anlamaya müsait bir durum söz konusuysa olgu dikkate alınabilecektir. Olgunun bizatihi kendisi durduk yere dikkate alınmaz. Çünkü olgunun kendisi emredici olamaz, ol­gunun kendisi değer üretemez.</p>
<p><strong>b.</strong>İtikadî konularda bile mutlak tevil anlayışı savunulma- mıştır. Mesela Allah’ın sıfatları ile ahiret ahvali arasında ayırım yapılmıştır. Allah’ın sıfatları tevile tabi tutulurken, ahiret gibi gaybî konuları tevil etmekten kaçınılmıştır. Onun için Mute­zile gaybı şahide kıyas ederek rü’yetullahı, sıratı, kabir azabını vb.nin zahirlerini reddetmiş, ehl-i sünnet ise bunları tevil et­meksizin kabul etmiştir. Ancak Allah’ın elini, istivasını, inme­sini vs. tevil etmiştir. Çünkü “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur” ayeti vardır. O halde bu ayetin zahiriyle çelişen ayetler te’vile tabi tutulur. Görüldüğü gibi burada nassın nasla çelişmesi söz konusudur.</p>
<p>Burada tevil konusunu oldukça enfes olarak özetleyen Gazalî’ye başvuralım:</p>
<p><strong>1.</strong>Te’vile en uzak duran alim Ahmed b. Hanbel’dir. Ancak o bile üç hadisi tevil etmek zorunda kalımıştır. Bu hadisler şunlardır:</p>
<p>“Hacer-i Esved, Allah’ın yeryüzündeki sağ elidir.” (Hakim, nakletmiştir) Örfte sağ eli öpmek kişinin efendisine yaklaş­masını ifade eder. Hacer-i Esved de Allah’a yakınlaşmak için öpülür.</p>
<p>“Müminin kalbi Rahmanın parmaklarından iki parmak arasındadır.” (Müslim nakletmiştir)</p>
<p>“Şüphesiz ben Rahmanın nefesini Yemen taraflarından alıyorum.” (îbn Hanbel nakletmiştir.)</p>
<p><strong>2.</strong>Tevil ile en çok meşgul olan grup Muteziledir. Nere­deyse herşeyi te’vil etmişlerdir. Sistemlerine uymayan bir ayet gördüklerinde bunu hemen te’vile kalkışmışlardır.</p>
<p><strong>3</strong>.Eş’ariler de te’vile başvurmuş, (tabir-i caizse) mecbur kalmışlardır.</p>
<p>Gazali, bundan sonra Allah’ın sıfatları ve ahiret ahvalini tevil açısından yukarıdaki grupları dikkate alarak tasnif eder:</p>
<p><strong>1.</strong>Hanbeliler Allahın sıfatlarının üç tanesini te’vil etmiş, ancak ahiret ahvalini tevilden uzak durmuşlardır.</p>
<p><strong>2.</strong>Mutezile ayırım yapmamış, hepsini te’vil etmiştir.</p>
<p><strong>3.</strong>Eş’ariler, Allah’ın sıfatlarını te’vil etmiş, ancak ahiret ahvalini çok azı müstesna te’vile yanaşmamışlardır. Dolayı­sıyla Eş’ariler, Allah’ın sıfatları konusunda Mutezileye yak­laşmış, Hanbelilerden uzaklaşmış; ahiret ahvali konusunda ise Hanbelilere yaklaşmış, Mutezileden uzaklaşmıştır. Mesela Eş’ariler, ahiret ahvaline dair şu hadisleri te’vil etmek zorunda kalmışlardır:</p>
<p>“Şüphesiz ölüm siyah bir koç suretinde getirilir.”</p>
<p>“Amellerin mizanda tartılmasıyla ilgili hadis. Onlara göre amellerin bulunduğu sahifeler tartılacaktır. Allah, amel sahi- felerinde amellerin dereceleri miktarınca ağırlık yaratacaktır. Mutezile ise bırakın amelleri tartılmasını, mizani bile te vil et­miştir. Mizanı, herkesin amel miktarını onun vasıtasıyla açığa çıkarma sebebi olmaktan kinaye yapılmıştır. Gazali ye göre bu, sahifelerin tartılması konusunda en uzak te vildir.</p>
<p>Gazali son olarak bazı ahmak ve cahillerin bunları zahiri üzre kabul ettiklerini belirtmiştir. Onlara göre mesela Hacer-i Esved, hakikaten Allah’ın sağ elidir. Ölüm, arazdır. Ama in­kılap yoluyla koça dönüşür. Ameller de arazdır. Yok olsalar da mizana intikal ettirilir ve orada ağırlık haline gelirler. (Bk <em>Fay salu t-tefrika,</em> -çev.- s. 60-65)</p>
<p>Görüldüğü gibi akaid alanında mutlak bir te’vil anlayışı yoktur. Ahiret ahvali konusunda Mutezile hariç vahiy evvel akıl muevvel (karışamaz, te’vile gerek yoktur  anlamında) olmuştur</p>
<p>Gruplar arasında da farklı anlayışlar vardır. Biri Allah’ın sıfat­larını te vil etmezken; diğeri tevil etmektedir. Burada da mutlaklıktan bahsedilemez.</p>
<p><strong>c)</strong> “Akıl evvel, nakil müewel” dendiğinde kastedilen hangi akıldır? Hangi aklı evvel alacağız ve nakle takdim edeceğiz? İşte bu noktada Gazalî’nin daha önce zikrettiğimiz akıl tas­nifi önem arzediyor. Ne demişti? Aklın ilk iki kısmı yaratılış­ta var; son iki kısmı ise sonradan kazanılmıştır. Biz, sonradan kazanılan aklı hakim kılıp nasların yapısını değiştirmeye ça­lışıyoruz. Böyle bir şey olamaz. “Akıl-vahiy çatışmaz” derken kastedilen aklın ilk iki kısmıdır. Bunlarla vahiy çelişmez, çe­lişiyor gibi olursa hal çaresine bakılır. Son iki kısmıyla ise her zaman çelişebilir. Bilimsel tecrübeyi dışarıda tutarak söylersek, aklın burada tecrübe ettiği şeyler farklı farklıdır. Batı medeni­yeti ve tarihinin aklî tecübesiyle diğer medeniyetler bir olabilir mi? Burada her bir aklı ortadan kaldırıp akılları aynileştirmek (yani Batı aklını esas alıp diğerlerini ona uydurmak) tam bir rasyonal hegemonyadan başka bir şey değildir. Peki akim ilk iki kısmıyla vahiy çeliştiğinde ne yapılacaktır? İşte bu akılla vahiy çeliştiğinde te vile gidilecektir. Bu, kaçınılmazdır. Burada şöyle bir formülden bahsedebiliriz: Aklın ilk iki kısmıyla vahiy çelişirse akıl evvel, nakil müevvel olur. Aklın son iki kısmıy­la vahiy çelişirse vahiy evvel, akıl müevvel olur, yani bir yerde yanlış yaptığımızı düşünürüz.</p>
<p>Bu işin bir yönü. Diğer yönü de şudur: Nassın bir zahiri vardır, bir de muradı. Bazen murad zahirdedir. Bazen de za­hir murad olmayabilir. Zahirin murad olmadığı yerlerde tevil devreye girmektedir. Mesela bir yerde Allah’ın eli geçer; di­ğer yerde “O’nun hiçbir şeye benzemediği” ifade edilir. Burada tevile ihtiyaç vardır. Bir yerde “Allah’ın şirk dışındaki günah­ları affedebileceği” buyrulur; diğer yerde “bir mümini kasten öldürenin ebedi cehennemde kalacağı” beyan edilir. Burada da tevile ihtiyaç vardır. Bir yerde “hayrın da şerrin de Allaha ait olduğu” vurgulanır; başka yerde “hayrın Allah’a, şerrin in­sana nispet edildiği” görülür. Burada da te’vile ihtiyaç vardır. Bir yerde şefaat yok, bir yerde var denilir. Bunun te’ville vu­zuha kavuşturulması gerekir. Dolayısıyla akaid veya fıkıh ay­amı yoktur. Dikkat edilirse ayetler arasında görünürde bir çelişki vardır ve o yüzden tevile gidilmektedir. Sadece şefaat var denseydi veya sadece şefaat yok denseydi, tevile de gerek kalmazdı. Aynı şekilde amelî hükümleri düşünelim. Bir yerde “müşrikleri bulduğunuz yerde öldürün” buyrulur. Başka yerde sulhtan, anlaşmadan, dinde zorlama olmadığından bahsedi­lir. O halde burada te’vil yapılmalıdır. Düşünelim ki, bir emir vardır, ama nas olarak çelişiği yoktur. İlk planda burada tevil yapmaya gerek yoktur. Ama bu emrin olguya aykırı olduğu­nu düşünelim. Burada aykırılıktan kasıt modern zamanlarda uygulanmamasıdır. İşte itikadı konularda te’vil yapılıyor, ama amelî/fıkhî konularda yapılmıyor, derken kastedilen budur. Modern Müslümanlar burada da te’vil yapmak istiyor. Burada onların te’vil dediği en geniş anlamıyla yorumdur. Bu yorumda dil kaideleri ve te’vil kritelerine bakılmaz. Olguyla çelişen nas, tarihî şartları içerisinde yorumlanır.</p>
<p>Şimdi bu dediklerimizi biraz daha detaylandırmak istiyo­ruz: Şunu ifade etmek gerekir ki, tarihte akıl-nakil konusun­da ifrat ve tefrit diyeceğimiz yaklaşımlar olmuştur. Bununla birlikte ehl-i sünnetin meşhur alimleri dengeli bir yaklaşım ortaya koymuşlardır. Bunlardan ikisi Gazalî ve Fahruddin er- Razîdir. Bunların görüşlerini vermeden önce şunu vurgulaya- hm: Bu alimlerin te’vil tartışmalan Allah’ın sıfatları ve müte- şabih naslarla ilgilidir.</p>
<p>Gazali ye göre akıl ve nakil karşısında beş farklı tutum var­dır. Şöyle ki:</p>
<p><strong>1</strong>.Nakli esas alanlar: Bunlar ister usul ister furu olsun nakli bilgileri tartışmasız kabul eder. Açık çelişkiler konusunda yo­rum yapmazlar. “Allah her şeye kadirdir” derler.</p>
<p><strong>2.</strong>Aklı esas alanlar: Nakli, akıllarına uyduğu müddetçe ka­bul ederler. Akıllarına ters gelen bir şey işittiklerinde peygam­berlerin avamın seviyesine inmek için bu tür anlatımlara baş­vurmak zorunda olduklarını, bazen bir şeyi olduğundan daha farklı anlatma ihtiyacı duyduğunu söylerler.</p>
<p><strong>3.</strong>Aklı esas alıp nakli ona tabi kılanlar: Bunlar akla faz­la vurgu yaparak nakle itina göstermemişlerdir. Zahiren akla ters olanları cemetme gereği duymamaklardır. Kur’an ve ko­lay yorumlanabilecek mütevatir hadisler dışında zahiren akla muh<u>alif</u> gözüken her şeyi reddetme yahut ravileri yalanlama cihetine gitmişlerdir. Bu düşüncenin en tehlikeli yanı şeriatın nice hükümlerinin bize ulaşmasında medyun olduğumuz sika ravilerden gelen nice sahih hadisin inkarına yol açmasıdır.</p>
<p><strong>4.</strong>Nakli esas alıp aklı ona tabi kılanlar: Bunlar aklî ko­nularla fazla meşgul olmamışlardır. Bunların nezdinde muhal olan şeyler çok değildir. Tevile ihtiyaç duymadıklarından bir­çok nassı yorumlama zahmetine katlanmamışlardır. Nitekim Allah’ın zatına cihet isnad etmenin muhal olduğunu bilme­yenler “fevk ve istiva” gibi yön ifade eden kelimeleri yorumla­maya gerek görmemişlerdir.</p>
<p><strong>5</strong>.Hem aklı hem de nakli esas kabul edip aralarını ceme- denler: Bunlar akıl ile nakil arasında gerçekte bir çelişki gör­mezler. Aklı tekzib eden, nakli de tekzib etmiş olur. Zira naklin doğruluğu ancak akılla bilinir. İşte bunlar hakikat üzeredirler. (Bk. <em>Kanunut-tevil,</em> Dımeşk, 1992, s. 15-18)</p>
<p>Gazalinin tercih ettiği bakış açısı bize göre de isabetlidir. Benzer şekilde Fahruddin er-Razî de özelde müteşabih ha- Hislen anlamada kendi bakış açısını ortaya koymuştur. Yer yer itikadi konularda haber-i vahide çekinceli yaklaşsa da teorik olarak ortaya koyduğu çerçeve dikkate değerdir.</p>
<p>Razîye göre kat’î-aklî delil ile nakli delil çelişirse şu süreç­ler takip edilerek bir formül bulunur:</p>
<p><strong>1.</strong>Çelişme durumunda akıl ve nakil birlikte tasdik edilirse, bu iki zıddın tasdiki olur ki, muhaldir.</p>
<p><strong>2.</strong>Akıl ve nakil birlikte tekzib edilirse, bu iki zıddın tekzibi olur ki, muhaldir.</p>
<p><strong>3.</strong>Naklin zahiri tasdik, akıl tekzib edilebilir. Bu, nakli doğ­rulamak için aklı cerhetmek akıl ve naklin birlikte cerhine gö­türeceğinden dolayı batıldır.</p>
<p><strong>4.</strong>Naklin zahiri tekzib, akıl tasdik edilebilir. Ki, bu da ba­tıldır.</p>
<p>Bu dört kısım da batıldır. Geriye kat’î-akl i delilin gereğini yapmaktan başka bir şey kalmaz. Bu durumda nakli deliller,</p>
<p><strong>a.</strong>Ya sahih değildir.</p>
<p><strong>b.</strong>Ya da sahihdir, ancak zahirleri murad değildir. Zahirleri murad değilse, iki şey yapılabilir:</p>
<p><strong>c.</strong>Ya tevil edeceğiz.</p>
<p><strong>d.</strong>Ya da tevili mümkün değilse bu konudaki bilgiyi Allah a havale edeceğiz.</p>
<p>Razî’ye göre tüm müteşabihler hakkında uygulanacak külli kaideler bunlardır. (Bk. <em>Esasut-takdis,</em> Kahire, 1986, s. 220)</p>
<p>Burada dikkat edilecek en önemli husus şudur: Nakli de­lil, kati aklî delil ile çelişmelidir, yani kesin olan aklî delille. Bu demektir ki, kat’î olmayan zannî veya vehmi aklî delil ile çelişmesi durumunda nakil esas alınır. Ayrıca kat’î aklî delilin dayanağının da Kur an olduğunu belirtmeliyiz. Neden? Tevil faaliyetinin müteşabihlerle ilgili olduğunu söyledik. Müteşa- bıhlerde te’vile bizi sevkeden “O’nun benzeri hiçbir şey yok- tur” ayetidir. O halde kat’î akli delil, Kur’an ve sünnetle şekil­lenmektedir. Kat’i akli delilden kasıt da “bütün parçasından büyüktür; 2, 2’nin dört eder” gibi kat’î aklî ilkeler olmalıdır. Diğer önemli bir husus da hadisler söz konusu olduğunda he­men reddetmemek, tevil etmeye çalışmaktır. Hatta teviline bir yol bulunamassa tevakkuf etmektir. 4. maddeye dikkat ede­lim. Aklın hürmetine nassın zahirini tekzib etmeyi batıl say­maktadır. Nassın zahiri tekzib edilemeyecekse ne yapılacak­tır? Te’vil yapılacaktır. Bugün aklı önceleyenler, bırakın naklin zahirini tekzibten kaçınmayı, en ufak çelişiklik durumunda naklin uydurma olduğunu söyleyebilmektedir. Şimdi durum buysa İslam alimlerinin mutlak olarak aklı nassa takdim et­tikleri söylenebilir mi? Kaldı ki, böyle bir şeyi kastetmedikleri ittifakla mucizeleri kabul etmelerinden anlaşılmaktadır. Aynca a<u>klın</u> bu konuda ne kadar yetersiz kaldığını, olur olmaz her şeyi hevasına uygun olarak çelişkili görmeye meyyal olduğu­nu bu bölümdeki 4. maddeden sonra verdiğimiz örneklere ba­karak anlamak mümkündür. Bu da aklın kat’î ilkelerine değil de senin-benim aklıma itibar edildiğinde bu aklın nakli devre dışı bırakacağını göstermektedir. Dolayısıyla burada kastedilen mudak akıl değil, İslâmî ilkelerin şekillendirdiği kat’î akıldır.</p>
<p>Görüldüğü gibi Razî’nin bu yaklaşımı da Gazalî’ninkiyle paralellik arzetmektedir. Her iki yaklaşımda da akıl ve nakle dengeli bir şekilde yer verilmiştir.</p>
<p>Şurası bir vakıa ki, vahyin akla tabi olması şeklinde özetle­nebilecek yukarıdaki görüş tehlikeli sonuçlar doğurmaya aday­dır. Bunu mudak olarak anlarsak mantıkî olarak tüm sonuçla­rına katlanmak zorunlu hale gelir. Zira burada aklın mutlaklığı biraz da yaşadığımız çağın geldiği nokta dikkate alınarak ifade edilmektedir. Yaşadığımız çağda ise her şey tepetaklak olmuş­tur. Ayrıca yaşadığımız çağda her şey eleştirinin de konusudur. Batıda herhangi bir şey yoktur ki, birileri tarafından ona eleş­tiri yapılmış olmasın! Burada bilimin gelişmesiyle ortaya çıkan verilerin felsefî düşünceyi, hatta teolojiyi bir şekilde etkilediği hatırlanmalıdır. Buna bağlı olarak canlı bir eleştiri ortamı söz konusudur. Bu durumda ortak akıldan, ortak tecrübeden, aldın mutlaklığından nasıl bahsedeceğiz? Aklı bu şekilde mutlaklaş- tırırsak bu durum sadece miras taksimi veya elin kesilmesiyle sınırlı kalmaz, İslam’ın her umdesine doğru yol alır.</p>
<p>Elbette akıl bir delildir. Düşüncesiz olmaz. Hatta alimleri­miz akıl ve taklidi tartışırken, (tabii ki, ulema arasında) takli­din caiz olmadığını söylemişlerdir. Taklid delil olmayınca, oto­matik olarak aklın delil oluşu gündeme gelir. Ancak bu aklın kullanılması Kuran ve sünnet verileri çerçevesinde olacaktır. Kur’an ve sünnetin nasıl anlaşılacağını bir metod olarak ele alan da usul-i fıkıhtır. O halde usul-i fıkıh olmadan anlama da olmaz.</p>
<p>Evet, akıl, o kadar önemli delildir ki, vahiyle eşdeğerdir. Yani akıl ile vahyin çelişmesi düşünülemez. İkisi de aynı kay­naktandır. Vahyi gönderen aklı da vermiştir. Bunlar hakikatin iki yüzüdür. Gözü veren Allah görmeyi de vermiştir. Görme­nin kuralları vardır. Görmek için ışık gerekir. Bunlar tamamsa görme gerçekleşir. Gazalî’nin ifadesiyle bilginin, ilmin kaynağı akıldır. Akıl, bilginin temelidir. Bilgi ile akıl arasındaki ilişki, meyve ile ağaç arasındaki ilişkiye benzer. Akıl ile bilginin nisbeti güneş ile ışık, göz ile görmek arasındaki nisbet gibidir. Gözün işlevi, zorunlu olarak görmektir. Gözün görmesi için de bazı şartlar gereklidir. Ancak mesela gözde bir problem varsa, tedavisi gerekir. Gözdeki problem, dış dünyada, hakikatte de problem olduğunu göstermez. Gözdeki problem giderildiğinde dış dünya olduğu gibi görülebilmektedir. Aklı yaratan akletmeyi de vermiştir. Akletmenin de kuralları vardır. Bunlara uyulduğunda akletme gerçekleşir. Ama aklı perdeleyen unsurlar varsa, önce bunların giderilmesi gerekir. Burada aklın bizatihi kendisinde sorun yoktur. Aklın doğru çalışmasını engelleyen dış şartlar vardır. Aynayı düşünelim. Aynanın doğru göster­mesi için paslı, buğulu olmaması gerekir. Öyle olursa hakikati olduğu gibi yansıtmaz. Pası silince hakikati tam olarak yansıtır. Aklın çalışması da böyledir. Aklın çalışmasını engelleyen hu­suslar varsa akıl doğru sonuçlar vermez. Heva ve nefsin arzuları (hırs, sahip olmak, öfke, intikam, hased, kin, üstünlük arzusu), kör taklid, doğru olmayan zanlara uymak, bilgi, gözlem, keşf olmadan tartışmak (bilgi olmadan yorum yapmak), aşırılık, tepkisellik, bu engellerden bir kaçıdır. Bütün bunları besleyen bir geçmiş, bir medeniyet bir tarihsel hafıza ve tabii ki bir insan -ben”i vardır. Bunların hepsi dikkate alınır, ayrıca akıl değişik kültürlerle irtibata geçer ve başkalarının sahip olduklarından da yararlanırsa doğru sonuçlara ulaşır.</p>
<p>Şüphesiz şu bir problemdir: Akıl herkeste var, ama sonuç­lar farklıdır. Felsefe tarihi bunun bariz göstergesidir. Sadece felsefe tarihi değil, insanlık tarihi de bunun göstergesidir. Akıl bir hüccetse, neden insanlar aynı meselede farklı sonuçlara varıyorlar? Mantık ilmini dikkate alarak söylersek Gazali’nin ifadesiyle bunun iki sebebi vardır: Ya mukaddimeler doğru kurulmamıştır ya da kıyasın şekillerine riayet edilmemiştir. Demek ki, bunlara tam olarak riayet edilse sonuç herkes için doğru çıkacaktır. Tabii ki, mukaddimelerin doğru kuralması kavramların doğru anlaşılmasıyla ilgilidir. Mesela özgürlükle ilgili bir mukaddime kurulup bir takım sonuçlara varılacaksa bir kere özgürlüğün ne olduğu konusunda açık-seçik bir tanım yapılıp anlaşma sağlanmalıdır. Bu da o kadar kolay değildir.</p>
<p>Çünkü bazen bir kavram topyekun bir tarihsel hafızayı taşır. Bir medeniyet algısını yansıtır; bir insan ve toplum far<u>klılığıy</u>la ilgili olur.</p>
<p>Rasim Özdenören’in ifadesiyle birileri monarşiyi birileri demokrasiyi savunabilir. Bu iki zıt şeyi savunan aklın prensip­lerinde bir fark var mıdır? Monarşiyi savunan veya demok­rasiyi savunan akıl, bütünün parçalarından büyük olduğunu kabul etmiyor mu? Muhakkak ediyordur. Bunda kuşku yok. Her iki görüşü savunan akıl da aynı prensiplerle çalışıyor. O halde monarşinin veya demokrasinin iyi birer yönetim biçimi olup olmadıkları kendi iç değeriyle ilgili bir hadise olmaktan çok, bu yönetim biçimine yaklaşan aklın elinde bulundurduğu verilerle, gerçeklerle veya önermelerle ilgilidir. Sokrat’ın kedi olduğunu ispatlamaya çalışan mantıkçının durumu böyledir. Ona göre bütün kediler fanidir. Sokrat da fanidir. O halde Sokrat kedidir. Bu durum aklî olanla doğru olanı çok güzel anlatıyor. Aklî olan her şey aynı zamanda doğru demek değil­dir. Aklî olanın aynı zamanda doğru olabilmesi için önerme­lerin de doğru olması gerekir. Mantık veya akıl tıpkı bir alet gibi dokunduğu ürünün bilincinde olmaksızın kendine verilen malzeme ile (bu malzemenin kalitesine göre) ürün hasıl eder. Özdenören bu noktada doğru sonuçlar için doğru önermelerin nasıl olabileceğini de tartışır. Ona göre aklî veya mantıkî olan her şey aynı zamanda doğru olmadığına göre (daha doğrusu nisbî doğrular olduğuna göre) doğru veya mutlak doğru diye kabul edilecek özler nasıl tespit edilecektir? Akılla mı? Bizi belli bir neticeye ulaştıran önermelerimiz aklın varsayımların­dan ibaretse demek ki, her şeyden önce bu önermelerin doğru olup olmadıkları belli değildir. Bu önermelerin doğruluğunu akıl veya mantık yoluyla irdelemeye girişmek kısır bir döngü gerektirir. Mesela akıl hırsızlık için hem doğru (meşru) hem de yanlış diyebilir. Peki bu varsayımlardan hangisi doğrudur? ikisi için de “mantıklı” gerekçeler bulmak mümkündür. O hal­de hırsızlık olayına mücerret akıl ölçüleriyle yaklaşmak çıkar yol değildir. Öyleyse doğru olanın tespiti için akla başvurmak tatmin edici değildir. Önermelerin mutlak halde doğru olup olmadığını tespit edecek kaynak aklın dışında olmalıdır. Bu kaynak vahiydir. Kendi doğrularının nisbî olduğunu kabul eden akıl, mutlak doğrulara da muhtaç olduğunu hisseder. Ve kendini cerhetmeden bu doğruyu reddedemez.</p>
<p>Son olarak ve takraren şunu ifade edelim: Nakil ve aklın çelişmesi durumunda naklin tevil edileceği meselesi sadece itikadla igili bir durum değildir. Bu, genel bir kaidedir. Te vil, nas söz konusu olduğu zaman itikad, ahkam her şeyde geçer- lidir. Örnek verilen Razî gibi alimlerimiz, ayrıca birer usul-i fıkıh müellifleridir.Usul-i fıkıhtaki tevil anlayışını ayneniti­kad alanına uygulamışlardır. İtikad alanında da geçerli olan, nassın zahiri ve gerçekte ne kastedildiği meselesidir. Mesela Allah’ın eli. Ayetin zahiri, Allah’ın eli olduğunu göstermek­tedir. Amcak maksad Allah’ın eli midir? Hayır, burada tevil devreye girmektedir. (Esasen tevili kabul etmeyen ama tenzih düşüncesine sahip sahih selef damarını da buraya not etmek gerekir) Fıkıh alanında yapılan da bunun tıpkısının aynıdır. Bizi tevile götüren delil, karine, sebeplerin varlığıdır önemli olan. Mesela bir nassın zahiri haram ifade edebilir. Ancak bir delil ile bunun haram olmayıp mekruh olduğu anlaşılır. İşte önce haram olan nehyi, mekruha hamletmek tevilin tâ kendisidir. Yine ahkam konusunda bir alim nassın zahirini hakiki mana olarak anlar. Bir başka alim gelir, bir delil, bir karineden yola çıkar ve o nassı mecaza hamleden Burada da yapılan tevilden başka bir şey değildir. Ve bu durumlar itikad ve fıkıh alanında ortaktır.</p>
<p><strong>i) Akıl, tek başına iyiyi ve kötüyü bilebilir mi?</strong></p>
<p>Akılla ilgili bir mesele daha vardır ki, temel kelamî tartışmalardan biridir: Akıl, tek başına iyiyi ve kötüyü (hüsün ve kubuh) bilebilir mi? Önce bu sorudaki hüsün ve kubuhtan ne kastedilmektedir, aklın hüsün ve kubuhtaki rolü nerdedir, onu ortaya koymamız gerekir:</p>
<p><strong>1</strong>.Hüsün ve kubuh kemal ve noksanlık sıfatlarını ifade eder. Mesela “ilim iyidir” denildiğinde onunla nitelenen kamil konumdadır anlamına gelir. “Cehalet kötüdür” dendiğinde de onunla nitelenen eksiktir ve onur kırıcıdır manasına gelir. Bu anlamdaki hüsün ve kubuh sıfatların zatıyla ilgili olduğu itti­fakla kabul edilmiştir. Dolayısıyla akıl bu alandaki hüsün ve kubhu bilir.</p>
<p><strong>2.</strong>Amaca uygun ya da aykırı olmayı ifade eder. Bu durum­da maksada uygun olan iyi; aksi olan ise kötüdür. Bu anlam­da iyilik ve kötülük maslahat ve mefsedet anlamına gelir. Bu hüsün ve kubuh da akılla bilinir. Ama bu konuda kişiler farklı isimlendirmeler yapabilir. Mesela Zeyd in öldürülmesi, onun düşmanları için maslahat olup amaca uygun iken; dostları için mefsedet olup arzularının aksi istikamette bir fiildir. O halde bu bu kullanımdaki hüsün ve kubuh nitelemesi, izafi olup ha­kiki bir sıfat olarak değerlendirilmez. Aksi halde duruma göre değişiklik arzetmezdi. Öyle anlaşılıyor ki, burada insanın ken­dine faydalı gördüğü iyi, zararlı bulduğu da kötüdür.</p>
<p><strong>3.</strong>Övgü ve sevap ile kınama ve cezayı ifade eder. Yapılması bu dünyada övgüyü, ahirette sevabı gerektiren iyi; yapılması dünyada kınamayı, ahirette cezayı gerektiren kötü olarak isim- lendirilir. İşte asıl tartışma konusu burasıdır. O halde tartışma konusu olan şey, bir fiilin iyi ve kötü olup olmadığını aklın bilip bilemeyeceği değildir. Nitekim bunlarda akim payı vardır.</p>
<p>Mesele fiillere günah veya sevap niteliğinin verilmesinde aklın rolünün olup olmadığıdır.</p>
<p>Bu konuda temelde üç görüş ortaya çıkmıştır:</p>
<p>Eş’ariler, temelde Allah’ın birliği veya muamelat/ibadetle ilgili fillerin hepsini sevap ve günahı hak etme açısından aynı görürler. Bundan dolayı bu fiiller ancak şari’nin emir ve yasak­lamasıyla hüsün ve kubuh niteliği kazanırlar. Dolayısıyla vahiy veya şeriat gelmemiş topluluklar Allah’ın birliğini bilme dahil hiçbir şeyden sorumlu değillerdir. Biraz daha açarsak şunlar denilebilir: Dinen emrolunan şeyler güzeldir. Hüsün, emrin mûcebidir. Yani emir, emrolunan şeylerin hüsnünü (güzel ol­masını) îcâb ettirir. Vacib ve mendub olan şeyler ile, Allah’ın fiilleri gibi&#8230; Şer’an nehyolunan da (tahrimen veya tenzîhen olsun) kabihtir, çirkindir. Dînen haram olunan şeyler gibi&#8230; Zira bütün fiiller, fiil olması bakımından birbirine müsavidir. Yani hiçbirinin zâtında failini övgü ve sevaba veya kınama ve günaha müstahak kılacak bir şey yoktur. Emrolunan şeyler an­cak, Şâri-i Hakim tarafindan emroluuduğu için güzel olmuş, onu işleyen, övgü ve sevaba lâyık görülmüştür. Nehy olunanlar da aynı sebepten çirkin görülerek sahibi cezaya müstahak ol­muştur. Emrolunan şeylerin güzel olması, yasaklananların da çirkin olması, zâtında bulunan olan gizli bir sebebden değil­dir.</p>
<p>Bu sebeple akıl, bu gibi şeylerin güzel veya çirkin oldu­ğuna hükmedemez. Zira şeriatın beyanından önce akıl, hiçbir fiilin hüsnünü veya kubhunu bilemez. Bu hükmü, beyan ve ispat eden Şari’dir. Akıl ise; ancak, Şâri-i İlâhî’nin bu hususdaki hükmünü idrake, bunlardaki İlâhî hikmeti beyana vasıta, nakledenin doğruluğunu ispata âlettir. Faraza şeriat, bildirdik­lerinin aksini söylese idi, yani emrederek tahsin ettiğini nehyetse, nehyederek takbih ettiğini emretseydi, o vakit kabîh olan hasen, hasen olan da kabîh olurdu. Nitekim nesih âyetleriyle evvelce haram olan bir şey, helâl ve vacibe; vâcib olan bir şey de harama dönüşmüştür. Bu esasa göre; Eş’arîler nazarında hüsün ve kubuh, aklî değil, şer’îdir; zatî değil İzafîdir, yani o fiile iyi ve kötü olma vasfını Allah kazandırmıştır.</p>
<p>Mûtezileye göre her fiilin zâtında veya sıfatında onu iş­leyeni övgü ve sevaba lâyık kılacak bir güzellik ciheti veya kı­nama ve azaba müstahak kılacak bir çirkinlik ciheti vardır. Bu hususu akıl, şeriatın beyanından önce idrak edebilir. îmânın, güzelliğini, küfrün çirkinliğini idrak etmek gibi&#8230; Bir şeyin şeriat tarafindan emredilmesi, o şeyin zâtında veya sıfatında bulunan bir güzellik sebebiyledir, işte o güzellik, o şeyin em- rolunmasını icab ettirir. Bir şeyin nehyedilerek dînen yasak edilmesi de aynı sebeptendir. Yani o şeyin zâtında veya sıfatın­da bulunan çirkinlik, onun yasaklanmasını gerektirir. O halde bir şeyin güze<u>llik</u> ve çirkinliğine hükmeden akıldır. Şeriat, onu keşfedip beyan eder. Bu bakımdan hüsün ve kubuh, şer î değil, aklîdir, izafi değil zatîdir.</p>
<p>Her şeyin zâtında veya sıfatında bulunan bu güzellik veya çirkinlik ciheti;</p>
<p><strong>a</strong>.Bazan araştırmaya, fikir ve istidlale muhtaç olunmadan zarurî olarak idrâk olunur; faydalı doğruluğun güzelliği, zararlı yalanın çirkinliği gibi&#8230;</p>
<p><strong>b.</strong>Bazan de nazarî olur. Araştırma, tefekkür ve istidlal yo­luyla idrâk olunur. Zararlı bir doğruluğun güzelliği, faydalı bir yalanın çirkinliği gibi&#8230;</p>
<p><strong>c.</strong>Bazan da ne zarurî, ne de nazarî olur. Yani bu neviden olanlar şeriatın beyanından önce akıl vasıtasıyla ve metodla- rı ile bilinemez. Ramazan ayının son gününde oruç tutmanın gtedligi, Şevval ayının ilk gününde oruç tutmanın çirkinliği</p>
<p>Gerçi şunu da ifade edelim ki, Mutezili alimler arasında iyilik ve kötülüğün bir fiilin zatî özelliği olup olmaması nokta­sında farklı görüşler vardır.</p>
<p>Maturidilere gelince bu mezhep, Eş’ariyye mezhebine ya­kın ve esasta onunla müttefik olmakla beraber, bazı hususlar­da Mûtezile görüşüne daha yakındır. Buna göre hüsün, emrin mûcebi olmayıp, emrin medlulüdür. Yani emir, emrolunan şe­yin hüsnünü îcab ettirmez. Emir ancak, emrolunan şeyin güzel olduğuna delâlet eder. Fakat şeriat, emrettiği şey güzel olduğa için yapılmasını emretmiştir. Yasak kıldığı şey de, çirkin ol­duğu için, zâtında bir çirkinlik ciheti bulunduğu için yasakla­mıştır. Ancak bu hususu idrâk ederek, güzellik veya çirkinliğe hükmeden -Mûtezile’nin dediği gibi- akıl olmayıp, şeriattır. Çünkü akıl, güzel olan bir şey yapıldığı için âhirette mükâfat verileceğine hükmedemez. Zira Yüce Allah, Fâil-i Muhtardır. Zâtına hiçbir şey vacip hükmünde değildir. Mu minlere vere­ceği mükâfat; rahmet, lütuf ve keremi îcâbı, kâfirlere yapacağı azap da, İlâhî adaletinin bir muktezâsı ve icabıdır. Bütün bu hususlar, din vasıtasıyle bilinir. Akıl bunları anlamaya bir vesi­leden ibarettir.</p>
<p>Ancak, şurası da muhakkaktır ki akıl, Allah’ın kendisine verdiği fıtrat ve kabiliyet sayesinde bazı şeylerin güzellik ve çirkinliğini idrâk ve beyan edebilir. Meselâ akıl, şeriat gelme­den de Allah’ın varlığını, birliğini idrâk edebilir. Bu sebepten­dir ki, fetret devresinde yaşayan ve hiçbir dinden haberi ol­mayan kimseler de Allah’a inanmakla mükelleftirler. Çünkü akıl, Allah’ı bilmeye kafidir. O halde, Maturîdilere göre hüsün ve kubuh aklî değil şer’î, izafi değil zâtidir. Birinci noktada Eş’arîlere, ikinci noktada Mutezileye benzemektedirler. Bura­daki son misâlde de Mûtezile ile aynı neticeye varıyorlar.</p>
<p>Görüldüğü üzere bu mezhep, ilk iki mezhebden daha mu­tedil, akıl ve gerçeğe daha yakındır. Şüphesiz her mezhebin kendi görüşünü teyîd eden delilleri vardır. Fakat bu delilleri ve münakaşasını burada zikretmiyoruz. Tafsilât için daha geniş ana kaynaklara müracâat edilmelidir. (Bk Ali Arslan Aydın, <em>İslam İnançları, (Tevhid ve İlm-i Kelam),</em> s. 383-385; Hülya Alper, <em>İmam Maturidide Akıl-Vahiy İlişkisi,</em> s. 193-197)</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Modern Dünyada Müslümanca Düşünmek 1 ,syf:191-209</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/akil-vahiy-catismasi-mi/">Akıl-vahiy çatışması (mı?)</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/akil-vahiy-catismasi-mi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kınalızâde Ali Çelebi &#8211; Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 31 Jan 2019 15:13:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[çocukların eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[Çok konuşmak]]></category>
		<category><![CDATA[İlahi Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anne]]></category>
		<category><![CDATA[Ümitsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Büyüklere saygı]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[iyi ve kötü]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Kınalızâde Ali Çelebi-Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kendini beğenmişlik]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Miskin insan]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışma]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Yiğitlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21298</guid>

					<description><![CDATA[<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir. İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur. Ama sebebi lezzet veya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-22340 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg" alt="" width="246" height="397" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4.jpg 471w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/ahlak-i-alai.af64c4-186x300.jpg 186w" sizes="(max-width: 246px) 100vw, 246px" /></a><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1.jpg"><img decoding="async" class="size-medium wp-image-21338 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/01/0001684089001-1-190x300.jpg" alt="" width="190" height="300" /></a></p>
<p>Sebebi akli lezzet olan ilahî sevgiden aşağı olan sevgi, iyilerin birbirlerine karşı besledikleri iyi kaynaklı sevgidir.</p>
<p>İyi genellikle devamlı olduğu için iyilerin sevgisi de kayboluşa maruz kalan diğer sevgilerin aksine devamlı olur. Nitekim ayet-i kerimede şöyle buyrulmuştur: “O gün muttakiler dışındaki bütün dostlar birbirine düşman kesilecektir.” Bu sevgi iyi insanlara mahsustur.</p>
<p>Ama sebebi lezzet veya yarar olan sevgi hem iyilerde hem de kötülerde görülür ve çabuk kaybolur. Sevgi ve dostluğa bazen gurbet ve sıkıntılı yerlerde, mesela gemi, çadır veya sofrada bir araya gelmek ve arkadaşlık haklarının sabit olması da sebep olmaktadır. Bunun sebebi, insanın doğal olarak ünsiyet ve cana yakınlığa meyilli olmasıdır. İnsana bundan dolayı insan derler.</p>
<p>Buna göre insan ismi unutma anlamındaki ünsiyetten türemiştir. Nitekim bazıları bu görüşte oldukları için “Sen unutkan olduğun için insan diye adlandırıldın”mısraını nazmetmiştir. Ben ise şöyle nazmettim: “Sen cana yakın olduğun için insan diye adlandırıldın”</p>
<p>Cana yakınlık insanın özelliği ve her şeyin yetkinliği kendi özelliğini göstermesi olduğu için insanın yetkinliği türünün fertlerine yakınlık duymasıyla gerçekleşir. Cana yakınlık da sevgi ve medeni birlikteliğe sebep olur. İnsanın doğal olarak medeni olmasının bir gereği de budur.</p>
<p>İnsanların birbirlerine yakınlık duymasını ve toplumsallığın aklen iyi oluşunu din de teyit etmektedir. Beş vakit namazı mahalle mescidinde toplu olarak eda etmenin emredilmesinin bir hikmeti de budur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Mevlana Abdurrahman Câmî (ks) şöyle buyurmuştur: Sevgi tatmayanın bilemeyeceği bir şerbet ve müptela olmayanın ne olduğunu idrak edemeyeceği bir bela olsa da mahiyetleri tanımlama ve gizlilikleri açıklama alışkanlığı olan bir topluluk onu şu şekilde tarif edip bölümlere ayırmıştır: Hakiki güzel olan Cenab-ı Hakk’ın sevgisi, onun kendi cemaline meyletmesi toplu ve ayrıntılı olarak birkaç şekildedir.</p>
<p>Ya toplamdan toplama ya toplamdan ayrıntıya ya ayrıntıdan ayrıntıya ya da ayrıntıdan toplama doğru olur.</p>
<p>Toplamdan toplama doğru olması, Cenabı Hakk’ın kendi güzelliğini zatının aynasında kâinatın aracılığı olmadan seyretmesidir.</p>
<p>Toplamdan ayrıntıya doğru olması, Cenabı Hakk’ın kâinat görünüşlerinde kendi güzelliğini seyretmesi ve sıfatlarının yetkinliğini incelemesidir.</p>
<p>Ayrıntıdan ayrıntıya doğru olması, çoğu insanların mutlak güzelliğin yansımasını aynaların eserlerinde seyredip geçici güzelliği genel maksat kabul etmesi ve ona ulaştığında memnun ve ayrıldığında dertli olmasıdır.</p>
<p>Ayrıntıdan toplama doğru olması, bazı seçkinlerin fiil ve eserlerin ilkeleri olan durum örtüleri ve sıfat perdelerini yırtıp çalışmaya bağlanmaları ve kıble olarak bizzat Yüce Hakk’ın sıfatlarına yöneltmeleridir.</p>
<p>Celal ve kemal sahibi Hak söz konusu olduğunda “Allah güzeldir ve güzelliği sever.” sözü gereği güzellik ve yetkinlik sevgisi aşkın zatın sıfatı olunca ve insan söz konusu olduğunda “Allah Adem’i kendi suretinde yarattı.” sözü icabı Cenabı Hakk’ın sıfatları zati güzelliğin yüce kaftanı olunca aklının güzelliğe meyletmesi ve içinin yetkinliğe yönelmesi insanın asli yöntem ve fıtri âdetidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Bir şey sorulduğunda o şey mevcut olmasa bile “yok&#8221; dememeli, bilakis “hayır” demelidir. Ama sakınıp hayır dedikten sonra “hayır” yok demek olup sadece “yok” demekten daha kötü olduğu için “yok” dememelidir.</p>
<p>Büyüklere ve genel olarak saygı gösterilmesi gereken kimselere “sen” değil, “siz” diye hitap etmelidir. Akranlarına bile nezaketle hitap etmelidir, ama alçakça ve ikiyüzlüce olmaması için dalkavukluk ederek söylememelidir. Gıybet, laf taşıma, yalan, iftira ve incitme olacak sözleri söylemekten ve dinlemekten kaçınmalıdır. Bu tür sözleri söyleyen kimselerle oturup kalkmamalıdır. Sözleri arasına “Dinledin mi?”, “Anladın mı?”, “Beri bak!”, “Beni dinle!” ve “Anlaşıldı mı?” gibi gereksiz ifadeler eklemekten sakınmalıdır.</p>
<p>Büyüklere hitap ederken “sultanım”, “Allah yardımcın olsun!” ve “devletli sultanım” gibi sözleri de fazla kullanmamalıdır. Büyüklerin yüzüne karşı dua etmek gerektiğinde kısa tutmalı ve dilencilerin âdeti olduğu üzere uzun dualardan kaçınmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Anne, varlık sebebi olmada babaya ortaktır, ama hamilelik, doğurma, emzirme ve diğer meşakkatlerde onun hakkı babanınkinden çoktur. Bundan dolayı bazı sahabiler Hazreti Peygamber’e “Kime iyilik ve ihsan edeyim?” diye sorunca o “Annene!” diye cevap verdi. Soran kişi “Sonra kime?” deyince “Sonra annene!” diye buyurdu. Tekrar “Sonra kime?” diye sorunca yine “Sonra annene!” dedi. Soran sahabi dördüncü kere “Sonra kime?” deyince “Sonra babana!” diye buyurdu. Annenin aşırı sevgi ve şefkati babanın sevgisinden fazla olduğu için çocuklar en çok anneye meylederler ve tehlike anında onun tarafına kaçarlar.</p>
<p>Bu nimetlerin şükrünü eda etmeye güç yetmez. Çocuk anne ve babasına ne denli ihsanda bulunursa bulunsun onların ihsan ve terbiyesine denk düşemez ve yaklaşamaz. Rivayet edildiğine göre, bir kişi Hazret-i Peygamber’e şöyle dedi: “Benim bir annem var; arkamı ona binek yaptım, yüzümü ondan çevirmem ve bütün kazancımı onun içi harcarım. Karşılığını ödemiş oldum mu?” Hazret buyurdu ki: “Bir meşakkatinin karşılığını bile ödemiş değilsin. Zira o sana hizmet ediyor ve yaşamanı istiyordu. Şimdi sen ona hizmet ediyor ve ölmesini istiyorsun.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>İnsanın ruh cevheri, yüce âlemin hazineleri, düşünen nefis papağanı ve yüksek topluluğun cennet bahçelerinden olduğu için basit, nurani ve bereketlidir; tabiatların birleşimi ve mizaç farklılığından münezzehtir. Onun lezzeti acı lekelerinden arınmış ve mutluluğu sıkıntı afetlerinden korunmuştur.</p>
<p>Bu lezzete sebep olan sevgi, en üstün, en yüce,en değerli ve en yetkin sévgidir. O, mutlulukların en iyisi ve dileklerin en yetkini olan ilahî hikmet, bilgi ve sevgidir.Uhrevi hayatta ve manevi yurtta insan için gerçek ve ebediyen yararlı olan,kalıcı taleplerin eseri olan şey işte bu sevgidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>&#8220;Çoğu insan için kötüyü terk etmenin<br />
İyilik ve nezaket olduğu bir zamandayız.&#8221;</p>
<p>Bu tür faydaya gerekli olan sevgi de böyledir.</p>
<p>Ama iyi, çabuk oluşup geç kaybolan sevgiye sebep olur. Zira iyiler arasında kalıcı sevgi ve ruhsal samimiyet vardır. Muhakkak ki sevgi de çabuk meydana gelir. Geç kaybolmasının hikmeti, iyi insanlar arasında hakiki birliğin bulunmasıdır. Dolayısıyla onun kopması imkânsız veya zordur.</p>
<p>Fayda ile iyiden meydana gelen yahut üçünün birlikte oluşturduğu sebeple gerçekleşen sevgi geç oluşur ve geç kaybolur. Geç hâsıl olmasının sebebi, iki veya üç şeyin geç bir araya gelmesidir.</p>
<p>Hâce Nasîreddin ve Mevlana Celaleddin, yarar ve iyinin bu iki hâli gerektirdiği şeklinde açıklama yapmışlardır. Daha sonra Celaleddin Devvânî şöyle demiştir: “Derin bir düşünüşe göre, lezzet ve yararın birlikte meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, tez kaybolur; lezzet ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, yine orta vadede kaybolur; yarar ve iyinin meydana getirdiği sevgi orta vadede oluşur, geç kaybolur. Bu birleşik durumlardaki hükümlerin sebepleri, basitlerin gerektirmesini düşünen kimseye açıktır.”</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Filozoflar bütün varlıkların sevgi sayesinde mevcut olduğunu ve ayakta durduğunu söylerler. Sevgi her şeye yayılmıştır. Hiçbir varlık, birlik varlığından mahrum olmadığı gibi eğilim ve sevgiden de soyutlanmış değildir. Hatta aşk ve sevgi bitkiler ve cansız varlıklarda da vardır. Bütün cevher ve arazlar bu çeşmeden sulanmaktadır. Unsurların kendi doğal yerlerine aşırı meyilli olması, doğal yerinden çıktığında oraya dönmek istemesi ve zorlamalı yerinden kaçması bir çeşit aşk ve sevgidir.</p>
<p>Unsurlardan oluşan her cismin sıcaklık ve soğukluk gibi etken niteliklerden birini ve yaşlık ve kuruluk gibi edilgen niteliklerden birini göstermesi de aşktır. Mesela, ateş, sıcaklık ve kuruluk; hava, sıcaklık ve yaşlık; su, soğukluk ve yaşlık; toprak, yaşlık ve kuruluk sıfatlarına sahiptir. Onlara talip olup akarak sevgi gösterir ve zıddından nefret edip kaçar. Mesela, suyu zorlama ile ısıtıp soğukluktan ayırsalar zorlayan etken ortadan kalkınca hemen yine maşuku olan soğukluğa geçer ve onunla birleşir.</p>
<p>Her basit ve birleşik cins kendi cinsine meyledip onu sever ve cinsi dışındakilerden nefret edip kaçar. Erkek hurma dişi hurmaya meyledip eğilir. Felekler de felsefede açıklandığı gibi, aşk sayesinde akli cevherlerin ilkesine ve yüksek ilkelere benzemek ve onların ilke oluşundan feyz alarak mümkün şekil ve konumlarını kuvveden fiile çıkarmak için döngüsel hareket eder.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Hürriyet, nefsin güzel bir yoldan kazanılmış olan mal ve mülkü iyi yollarda sarfetmeye kadir olup, pis yol­lardan kazanıp kötü yallarda harcamaktan kaçınmaktır. Buna güç yetiren insan hürriyete sahiptir. Bunun aksi olan, yani nefsini heva ve hevesinin peşine takıp, bunları gerçek hayra kullanmaya kadir olamadığı için gerçek hürriyetine de sa­hip olamaz</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Adalet evvela kişinin zatı, sıfatları, güçleri ve organları ile ilgili olur. İkinci olarak ailesi, hizmetçileri, maiyeti, ortakları, dostları ve yöneticilerin vatandaşları ile ilgili olur. Öyleyse bir kişinin adalet sıfatına sahip olabilmesi için önce kendi sıfat, güç ve organlarında adaleti gözetmesi her güç ve organı yaratıldığı amaç için kullanması, Allah’ın yaratmasını değiştirip akıl ve şeriatın haram kabul ettiği alanlarda kullanmaması, bedensel vé ruhsal güçlerini Allah’ın rızasına uygun olmayan ve erdem kazandırmayan yerlerde harcamaması gerekir. Eğer ailesi, hizmetçileri ve maiyeti varsa onlar arasında da temiz şeriat ve aydınlanmış aklın gerektirdiği şekilde davranmalı, ilahî kanunların hükümleri ve nebevî şeriatların yasalarından sapmamalı, üstelik nezaket, cömertlik, af, ihsan ve dinin diğer müstehaplarını ve akıl sahipleri katında kabul gören diğer işleri de yapmalıdır. Eğer bazı kullar ve beldeler üzerinde yönetici ve efendi olursa pak şeriatın kanunu ve adil kralların siyaset yöntemiyle icraatta bulunmalıdır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Akıllı insanın ve fazilet talibinin kendisini yüzüne karşı methedenlerin aldatma ve fısıltılarını dinlememesi, aksine bu tür sözlere başlayanları mümkün mertebe engellemesi gerekir. Çünkü iltifatlı sözleri dinlemek erdem talibine büyük zarar verir, alçalmasına sebep olur ve onun makam ve faziletlerde yükselmesini önler. Zira nefs-i emmare, iltifatlı övgüye aldanıp kendisinde bulunmayan yetkinliklerin var olduğunu ve daha yolun başında iken en son makama ulaştığım zanneder; böylece tepe takla gider.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İlmin mahalli kalp, düşüncenin yeri beyindir. İkisi de dar, karanlık, dumanlı ve kıvılcımlı olunca adalet incelikleri ve fazilet hikmetleri nasıl görünsün ve parlasın? Öfkeli olan kimseden gazap ateşi, yüz kızarması, damar ve sinirlerin şişmesi, ses yükselmesi ve yanlış hâl ve hareketler çıkınca bakan kimse, öfkenin ne kadar akıl ve insanlık dışı bir şey olduğunu ve delilerin durumlarına benzediğini anlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Aksine yiğitlik, atılganlık ve itinası aklın gerektirdiği şekilde gerçekleşen, sıkıntılı işlere girişmekten sevap işlemeye dönmeyi, nefis cevherini yüksek şecaat süsüyle bezemeyi ve Yüce Allah katında zatının mutluluk mertebesini yükseltmeyi amaç edinen kimsede bulunur. Her ne kadar aslan, kaplan, çita, timsah ve diğer yırtıcıların fiili gibi, yiğit fiiline benzese de yiğitlik fiili kapsamına girmez.</p>
<p>Zira beden kuvvetinin üstünlüğüne güvenerek ileri atılır. Atılganlığı tamamen doğaldır; doğruluk düşüncesinin gereği ve fazilet kazanmaya yönelik değildir. Yine genellikle galip geldiği, alette kendisine denklik ve mukavemeti olmayan hayvanla dövüşür ve onlar üzerinde üstünlük kurar. Mesela, tam silahlı ve bedenen güçlü bir kimsenin zayıf cüsseli, silahsız ve çıplak biriyle dövüşüp onun üzerinde üstünlük kurmak istemesi yiğitlik şartı ve fazilet adabıyla bağdaşmaz.</p>
<p>Öyleyse gerçek yiğit, şecaat fiilleri kendisinden doğru fikrin gereği olarak çıkan, yiğitlik vasfına sahip olmayı alçak dünyevi isteklere ulaşmak için değil, aksine ruh cevherine yiğitlik erdemini kazandırmak ve ondan korkaklık ve tehlikelere atılma reziletlerini uzaklaştırmak için isteyen kimsedir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Oturduğun hâlde gönlün ısınmayan<br />
senden dünya sıkıntısını gidermeyen</p>
<p>Kimseyle arkadaş olmaktan sakın<br />
Yoksa Azizan&#8217;ın ruhu sana lütfetmez</p>
<p>Vefa kardeşleri ve safa dostları ile sohbet edince neşeli, güler yüzlü ve sevimli olmalı, fakat itidale riayet etmelidir. Zira diğer erdemler gibi bu hasletin de ifrat ve tefriti erdemsizliktir. Orta ve erdem olan mertebeye güler yüzlülük ve sevinç derler. İfratı, çok gülmek, soytarılık ve maskaralıktır. Tefritine asık suratlılık ve çatık kaşlılık denir.</p>
<p>Latife ve mizah denilen şakada da itidal derecesine ve orta yola riayet etmek gerekir. İfratı soytarılık ve maskaralığa çıkar, birçok zarar ve kötülüğe yol açar. Tefriti asık suratlılık ve sevimsizlik olup dostlar onun sohbet ve işretinden nefret eder. Bazen kibre bürünür ve saf kalpli dervişlerin kendisinden sıkılmasına sebep olur. Sahih hadiste şöyle buyrulmuştur: “Peygamber (as) şakayı sever, ama sadece doğruyu söylerdi.” Müminlerin emîri ve muvahhitlerin reisi Hazret-i Ali (ra) çok şaka yapardı.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî şöyle demiştir: “Bir kulda Hakk’ın ilim, amel, fazilet, yetkinlik, mal ve güzellik gibi nimetleri olduğunda eğer kul o nimetin Hak’tan olduğunu bilir ve daima kaybolmasından korkarsa onda kendini beğenmişlik yoktur. Kaybolma, bozulma ve geçiş korkusu olmasa, aksine o nimete onun kendisine izafeti bakımından değil, Hakk’ın ihsanı oldugu için sevinse yine bu kendini beğenmişlik olmaz. Ama yok oluş ve bozulmasından korkmaz, sırf lütufkâr olan Hakk’ın nimet ve ihsanı olduğunu bilmeyip o nimetin kendisindeki varlığına sevinir, kendisinin aciz ve bunun sadece Allah vergisi olduğunu unutursa o kimsede kendini beğenme gerçekleşir.</p>
<p>Öyleyse kulun kendinde Hakk’ın bir nimeti sebebiyle sevinç meydana geldiğinde hemen aciz olduğunu hatırlaması, o nimetin sırf Allah vergisi olduğunu ve kendisinin ona mutlak manada mazhar olduğunu düşünerek sevinmekten ve batıl gururdan Allah’a sığınması gerekir.”</p>
<p>Ben derim ki: Nefis, kendini beğenmişliği bizzat yok ettiğini zannedip onun da Hakk&#8217;ın ihsanı olduğunu anlamazsa yine kendini beğenmişliğe sebep olur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Korku, kişinin kendisine bir kötülüğün erişeceğini bekıeyip de gidermeye gücünün yetmediği sırada nefsine ilişen ruhsal bir niteliktir. Zira kötülüğü gidermeye gücü yetince korkuya mahal kalmaz. Kötülüğü bekleme gelecek zamanda olur. Beklenen kötülük zaruri olabileceği gibi zaruri olmayabilir de. Zaruri olmayan kötülüğün sebebi, ya korkan kimsenin fiilidir ya da onun fiili değildir.</p>
<p>Korku her hâlükârda uygun değildir. Hoşlanılmayan şeyin zaruri olması hâlinde korkunun layık olmadığı şöyle açıklanır: Gerçekleşmesi her hâlükârda mukadder olan bir iş sebebiyle daha gerçekleşmeden önce acı çekmenin ne manası vardır? Veresiye ödenecek sıkıntıyı peşin ödemenin sebebi nedir? Düşünülecek olursa, bunun, belayı acele istemekten ve acıyı karşılamaktan başka bir anlamı yoktur? Bu beyhude korku yüzünden nice yararlı işlerin tamamlanmaması ve nice yetkinlik ve mutlulukların kazanılmaması muhtemeldir. Bir Acem şairi ne güzel söylemiştir:</p>
<p>Gelmemiş gamı peşin çekmek boşa zahmettir</p>
<p>Öyleyse yarının işini yarına bırakırım daha iyi</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>İnsanların sahip olduklarına göz dikmemenin yani gönül zenginliğinin elde edilmesi ve kalbin hüzün darlığından geniş teslimiyet sarayına ulaşması için zihin levhasını mümkün olduğu kadar emel nakışlarından arındırmak ve emek boynunu fani ilişkilerin kin halkası ve zillet şevkinden kurtarmak gerekir. Eğer “Tam soyutlanma ve ilişki bağlarından tümüyle kurtuluş nasıl mümkün olabilir? Dünya halkının çoğu bu hastalığa yakalanmış olup özgür olan çok azdır.” dersen, biz de deriz ki evet;</p>
<p>&#8220;Her dünyaya gelenin haraplık alameti vardır Sorun bu harabelerde akıllı nerededir.&#8221;</p>
<p>Fakat tümü idrak edilmeyenin tamamı terk edilmez. Tam özgür ve söz söylenemeyecek kadar bağımsız olamazsan da en azından zamane dostları ve dünya düşkünleri gibi kendini tamamen ihtiras vadisine salma ve sebepler topluluğunu gönül cemiyetinin sebepleri sanma!</p>
<p>Bu sebepler, mallar, makam ve ikbalden ister istemez ayrılmanın mukadder olduğunu mülahaza et ve bu derece aşırı istek ve tantananın yanlış ve akıllıya yakışmayacak bir hâl olduğunu düşün! Böylece hayret çölünün keder zehirleri vücudunu yakmasın ve inayet rüzgârı yetişip kalp geminin çarpan dünya düşkünlüğü dalgaları arasında boğulmasını önlesin.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Akıllı insanın, dünya araçlarının tamamen bir kimsenin eline geçmeyeceğini ve bir kişinin bütün emellerine ulaşamayacağını düşünmesi gerekir. Ne kadar çalışsa çalışsın ve araç gereç toplarsa toplasın, daha fazlası tasavvur edilebilir ve onun da üstünde bir mertebe bulunabilir. Eğer günün kısmeti ve takdir edilen makam ile yetinmeyip tamahkâr di lenciler gibi her gün yeni bir şey elde eder ve “Daha yok mu?” diye bağırırsan imkânsızı isteme deryasına ve sonsuzu elde etme sahrasına düşersin.</p>
<p>İnsanların çoğunu düşünüp insaf etse makam, mevki, araç ve nimet hususunda kendisinden daha aşağı seviyede olan sayısız kimselerin bulunduğunu görür. Onlar bunun makamına erişmeyi ve nimetini kazanmayı kendileri için imkânsız bir şey, büyük bir devlet ve yüksek bir izzet sayarlar.</p>
<p>Onların hâline bakıp ders almaması, elindeki nimete sonsuz şükür etmemesi, kendisinden yukarıda bulunan sayılı kişilerin makam, mevki, nimet ve araçlarına bakıp sırtından kanaat ve rıza elbisesini çıkarması ve her an “Keşke Karun’a verilenlerin bir benzeri de bize verileydi!” demesi insaf mıdır?</p>
<p>&#8220;İhtiraslıların göz testisi dolmadı</p>
<p>Sedef kani olmadı inciyle dolmadı.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Yaşam gereçlerinin tamamlanması için faziletli insanların akıllarının acizlik ve hayret deryasında boğulduğu ilginç işler ilham edilmiştir. Nitekim bal arısı altıgen evler yapar. Kenarlarını tam ve eşit, açılarını paralel ve altıgen olarak tercih etmesindeki hikmet, onun daireden geçen en geniş şekil olmasıdır. Daire hepsinden geniş olsa da dairevi şekiller bir yere toplandığı zaman aralarında kaçınılmaz olarak açıklık kalır. 0 zaman mekânın zayi olması gerekir. Ama altıgen şekiller birbirine birleştirilince aralarında hiçbir açıklık kalmaz ve yer asla zayi olmaz. Dörtgen de toplandığında açıldık kalmaz, ama dörtgen altıgenden dardır.</p>
<p>Şüphesiz hem genişlik hem de açıklığın kalmaması altıgenden başka bir şekilde tasavvur edilmez. Geometri âlimlerinin acizlik ve şaşkınlık dairesinde çizgi ile kuşatılmış merkez noktası misali çıkarmaktan bıkmış olduğu bu durum ve diziliş inceliklerini, düzen ve terkip sanatlarını ezelî hikmet sahibi Yüce Allah ilham etmeden ve öğretmeden bilgisiz bir hayvan nasıl düşünür? Öyle ki âlemin türleri kendi mümkün yetkinliklerine onun sayesinde ulaşmışlar ve istenen düzen ve belirlenen beka ezelî irade gereği meydana gelmiştir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;.</strong></p>
<p>Sübhanellah! Miskin insan sayılı birkaç bilgiye ulaşsa ve bazı malumatlar kalp sandığında hâsıl olsa da nail olmadığı bilgi ve erdemlerin, elde etmediği ilim ve meselelerin, binde bir denecek kadar sayısız olduğu açık seçiktir. Öyleyse kendini beğenmişlik ve zan ona ne kadar da layıktır! Kendini beğenme, bizatihi çirkin bir erdemsizlik olduğundan artık özelliği, dokunduğu her yetkinlik talibi ve erdem sahibini tahsil yolundan alıkoyar, hatta en düşük hüsrana doğru sürükler.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Filozoflar, çocukların eğitiminde tabiatın takip edilmesi gerektiğini söylerler. Yani ilk ortaya çıkan gücün eğitimine öncelik verilmeli ve o daha önce eğitilip geliştirilmelidir. Çocuklarda ilk ortaya çıkan güç hayâ gücüdür. Küçük çocukta hayâ baskın gelir ve insanların yanında çoğu zaman başını öne eğerek edepsizlikten kaçınırsa bu asaletıni ve olgun luğunu gösterir. Öyleyse eğitimiyle ilgilenip ahlakınu güzeleştirmeye önem vermelidir.</p>
<p>Eğitimde yapılacak ilk iş, çocuğun erdemsiz kimselerle birlikte bulunmasını önlemektir. Ahmak, çirkin işler yapan ve oyun ve eğlenceyle meşgul olan çocuklarla oturup kalkmasına izin verilmemelidir. Çünkü henüz saf olduğu için onların huy ve davranışlarını benimsemeye meyillidir. Tabiat özellikle küçük yaşta hırsızdır.</p>
<p>Öyleyse dinin edeplerini ve şeriatın geleneklerini öğretip telkin etmek gerekir. Farz, sünnet, haram ve helal yapa yapa öğretilip telkin edilmelidir. Farz ve vacipleri devamlı yapması sağlanmalıdır. Nitekim hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur: “Çocuklarınız yedi yaşına vardığında onlara namaz kılmayı emredin. On yaşına varınca kılmazlarsa dövün. Tembellik ve ihmalden çok sakınsınlar.”</p>
<p>Çocuğun kötülüklerden sakınıp iyiliklere rağbet göstermesi için daima yanında iyi insanlar övülmeli ve kötüler yerilmelidir. Eğer bir kötülüğe kalkışırsa önce açık serzenişte bulunmamak, yerilmekle korkutmak, sehven yapılmış saymalı veya işitilmemiş bir olayı anlatıp başka bir çocuğu örnek göstererek “O bu işi yapmış, şöyle ceza görmüş.” demelidir. Velhasıl, “Bana genel bir cezanın verilmeyeceği anlaşıldı.” diyerek kötü fiili tekrarlamaya kalkışmaması için gerekmedikçe kendisine “Sen şöyle yapmışsın.” dememelidir.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Yolun zorluğundan ümitsizliğe kapılıp ihmal göstermemelidir. Zira ihmal, ebedî mutsuzluk, başarısızlık ve rezilliğe sebep olur. Gün geçtikçe zorluğun perçinlenmemesi ve telafinin imkânsız hâle gelmemesi için acele etmek gerekir. Yoksa öyle bir merhaleye varır ki ondan sonra hayıflansa ve “Allah’a karşı hata etmişim!” feryadı göklere çıksa da fayda vermez. O zaman hayret parmağını üzüntü dişiyle ısırıp parçalasa da yarar sağlamaz. Zira fırsat kaçtıktan sonra iş işten geçer ve yâre kavuşma sebeplerinin hâsıl olma ihtimali kalmaz. O zaman kaybeden kimse sebepler âleminin kazanç dükkânından eli boş çıkınca şu rubai diline virt olur:</p>
<p>Eyvah iş zamanı elden gitti<br />
Yâre kavuşma sebepleri kayboldu</p>
<p>Geçici bir devlet uğrunda<br />
kalıcı yüz devlet kayboldu</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Hakiki nimet verici ve mutlak ihsan sahibi(Allah), önce varlık endamımızı bütün hayırların kaynağı ve saf iyilik olan varlık kaftanıyla süsledi.</p>
<p>İkinci olarak, gayret temelimizi dünyada iftiharımız, ahirette birikimimiz olan düşünce ve bilgi boyutuyla yükseltti.</p>
<p>Üçüncü ve dördüncü olarak sonsuza kadar, çeşitli ihsan faydaları ve şükür sofraları verdi, sağlam organlar lütfetti, sağlıklı güçler yerleştirdi, vücut sağlığı, zekâ, saf ruhsal yetenek, aile, çoluk çocuk, araç gereç, mal, eşya, elbise, kitap, binek, hizmetçi ve maiyet gibi daha başka birçok nimet ihsan etti.</p>
<p>Genel olarak hak etmemizi gerektirecek bir hizmet ve selam, tür olarak ihsan liyakatini sağlayacak itaat ve ibadet ortaya koyamamış olmamıza rağmen bize iyi davrandı.</p>
<p>Hüda’nın ihsanı sayılamayacak kadar çoktur Kim onun binde birinin şükrünü eda edebilir.</p>
<p>Öyleyse bu haşmetli mevlanın ve eşsiz lütufkârın nimetine şükürde kusur ve kulluk haklarını eda etmede ihmal göstermek apaçık bir zulümdür. Bundan geriye, Allah korusun, nimetini inkâr veya ortak koşmada ısrar kalır.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Sebebin bir tarafta yarar, diğer tarafta lezzet olduğu sevgide şikâyet ve azar çok görülür. Zira lezzet isteyen acele edip devamını bekler. Genel olarak geciktirilince veya istediği gibi artırılmayınca şikâyet ve nefret başlar. Öteki tarafta bazen naz ve işve, bazen bıkkınlık ve usanma görülür ve beklediği yararı bulamayınca azarlar ve şikâyet eder.</p>
<p>Bu tür sevgiye içinde azarlama eksik olmadığı için azarlayan sevgi denir. Padişah ile tebaa, zengin ile fakir ve mahdum ile hizmetkâr arasındaki sevgi bu türdendir. Şikâyet, yakınma ve azar eksik değildir. Zira her biri diğerinden bir tür menfaat ister. İstediği gibi olmayınca şikâyet baş gösterir.</p>
<p>Bu şikâyet adalete riayet edilmedikçe ortadan kalkmaz. Mahdum hizmetkârdan hizmete devam etmesini, emre hazır beklemesini, ihmal ve tembellikten kaçınmasını ve amacı anlayıp azami özen göstererek yerine getirmesini ister. Hizmetçi de yiyecek, giysi ve binek. sağlamada son derece ilgili davranmasını arzu eder. İki taraf da birbirinden beklediğini elde edemeyince şikâyetler ve üzüntüler anlatılmaya başlar.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bu durumda en üstün ve en yetkin öğretmen, imanın iyiliklerini kazandıran ve güzel ahlâkı tamamlayan Hazret-i Peygamber’dir. Bütün öğretim ve irşatlar onun örnekliğine dayanır ve bilgilerin esasları ve erdemlerin dalları onun rehberliğinden çıkar. Öyleyse Hak’tan sonra onu tam olarak sevmek ve ona itaat etmek gerekir. Bu sevgi, imanın tamlığı,irfanın yetkinliği ve iki cihan mutluluğunun sermayesidir. Nitekim o şöyle buyurmuştur: “Sizden biri, beni kendisinden ve ailesinden daha çok sevmedikçe iman etmiş olmaz.“ Raşit halifeleri, Hazret-i Peygamber’in her biri hidayet göğünün yıldızları ve “Hangisine uyarsanız doğru yolu bulursunuz.” hadisinin mazharı olan ashabını, müçtehit imamları ve dinin hamisi ve kesinlik yolunun rehberi olan mürşit şeyhleri sevmek de bu sevgi kapsamına girer.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Çok konuşmaya müptela olan kimsenin başına iki bela gelir: Birisi kendisinin hor görülmesi, diğeri başkasının bıkmasıdır. Filozoflar der ki: Cenabı Hak, insanın işittiğinin, konuştuğunun iki katı olması için ona iki kulak, bir ağız vermiştir. Selef ise “Akıl yetkinleştikçe konuşma azalır.” demiştir.</p>
<p>Kişi özellikle nükte ve latifelerde bir kere söylediği sözü tekrarlamaktan kaçınmalıdır. Çünkü tekrarın sıkıcılığı latifenin tadını tamamen yok eder ve kara kıştan daha soğuk hâle getirir.</p>
<p>&#8220;Bir grupla eğlenmek için oturduğunda Geçmişten gelecekten konuşarak</p>
<p>Sakın sözü tekrarlama çünkü tabiatları Tekrarların tekrarından sorumludur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>Nefsini üç konuda sorguya çekmedikçe uyku ve rahata meyletme: Birincisi, o gün senden bir hatanın çıkıp çıkmadığını düşün. İkincisi, o gün senden ne gibi iyiliklerin çıktığını düşün. Üçüncüsü, o gün iyi iş yapman mümkün iken bir hatan sebebi ile kaçıp kaçmadığını bil. Hayattan önce ne olduğunu ve ölümden sonra ne olacağını düşün. Hiç kimseyi incitme. Çünkü dünyanın hâlleri değişmekte ve kaybolmaktadır. Bedbaht, akıbeti hatırlamaktan gafil olup zilleti bırakmayan kimsedir. Kendi özün dışından sermaye edinme.(Eflatun)</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;&#8230;</strong></p>
<p>İmam Gazzâlî der ki: Kovcu sana bir kişiden laf getirip mesela, “Filanca seni sevmez, senin hakkında şöyle der, böyle yapar, senin işini bozar veya düşmanınla dostluk etmek ister.” derse buna karşılık senin şu altı şeyi yapman gerekir:</p>
<p><strong>Birincisi,</strong> onu tasdik etmemektir. Zira laf taşımakla fasıklığı kanıtlanmıştır. Fasığın sözü reddedilir. “Ey iman edenler! Bir fasık size bir haber getirirse bilmeden bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.”</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> ona nasihat etmek, öğüt vermek ve kovculuktan alıkoymaktır. Zira Cenabı Hak: “İyiliği emret, kötülükten sakındır!” diye buyurmaktadır. Laf taşımanın çirkin bir iş olduğunu kimse inkâr etmez.</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> onu sevmemektir. Zira o, Yüce Allah tarafından sevilmez.</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> onun getirdiği söze itibar ederek Müslüman’a suizanda bulunmamaktır. Çünkü Allah: “Ey inananlar! Zannın çoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.”diye buyurmuştur.</p>
<p><strong>Beşincisi,</strong> onun sözünün doğru olup olmadığını araştırmamaktır. Zira bu tecessüstür. Cenabı Hak, tecessüsü nehyedip “Birbirinizin kusurlarını araştırmayın!”demiştir.</p>
<p><strong>Altıncısı</strong>, onun işittiği lafı hiç kimseye anlatmaması gerekir. Zira bu takdirde kendisi de kovculuk yapmış olur. Kişinin yasakladığı işi bizzat yapması ayıptır. Nitekim şair şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Benzerini bizzat yaptığın huyu yasaklama Yoksa yaptığında aleyhinde büyük bir ar olur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Kendini beğenmişliğin sebebi genellikle nefsin kendi bilgi ve yetkinliğini bilip başkasının yetkinliği konusunda cehalet göstermesidir. Çünkü nefsin yetkinliklerinin kendisine nispeti huzuri bilgi ile ve başkasının bilgi ve yetkinliği ise husuli bilgi ile bilinmektedir. Huzuri bilgi, bilinen şeyin kendisinin bilen özne katında hazır olmasıdır. Husuli bilgide ise bilinen şeyin kendisi hazır olmaz, bilakis bilenin zihninde onun sureti hâsıl olur.</p>
<p>Öyleyse birinci bilgi güçlü iken, ikinci bilgi ona göre zayıftır. Kendi yetkinliğine dair bilgisi güçlü, başkasının yetkinliğine dair bilgisi zayıf olduğu için kendisinin yetkinliğini tamam görüp başkasının yetkinliğinden gafil olur ve dolayısıyla kendini beğenmişlik, gurur ve kibir sergiler.</p>
<p>Ama akıllı ve zeki insanlar, kötü huylu nefis ve dalkavuk dostların hile ve aldatmasına kanmayıp başkalarının erdem ve yetkinliklerine vâkıf olurlar, kendi nefislerinin eksiklik ve ayıplarını bilirler, kendini beğenmişliği bertaraf edip eksikliklerini düşünerek yetkinlik kazanırlar ve şereflerini yükseltirler.</p>
<p>Söyleyenine ait bir nazım:</p>
<p>&#8220;Hüsn-i hâl anlayıp sıfatında<br />
Mu’cib olma ki hüsn-i hâl budur</p>
<p>Hünerim var deme hüner oldur<br />
Anla noksânını kemâl budur.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Meclis, arkadaşına &#8220;Bugün nerede idin, nereden geliyorsun?” şeklindeki bir soru, fuzuli ve hatta haram türünden bir sorudur ve vakit kaybına yol açmanın yanı sıra dostuna zahmet vermektir. Belki söylemeye utandığı bir yerden gelmektedir. Hakikati söylese kendisi acı çekecek, yalan söylese günahkâr olacak, sussa cevap vermediği için senin huzurun kaçacak. Bilmediği bir şeyi sorduğunda belki nefsi bilmediğini söylemekten çekinip doğru olmayan bir cevap verecek. Yahut bugün oruç musun, diye ibadetini sorduğun zaman “evet” dese belki kendini beğenmişlik ve riyaya kapılacak, en azından ibadeti sır derecesinden aşağı inmeyecektir. Hâlbuki açıkça yapılan ibadetin derecesi ondan daha eksiktir. Bütün bu afetlere sen sebep oldun. Eğer fuzuli ve boş konuşmayı bıraksaydın arkadaşın bu afetten korunmuş olurdu, sen de tehlikelere düşmemiş olurdun. Bunun yerine zikir ve tespih etsen nice sevaplar kazanırdın.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Tartışma, başkasının sözüne müdahale ve itiraz etmek, öyle olmadığını söyleyip reddetmektir.</p>
<p>Tartışmaya yönelme çünkü o<br />
Nefret ve inatlaşma sebebidir“</p>
<p>Onun gereği, genellikle kibir, böbürlenme ve üstünlük gösterisi yoluyla başkasına karşı büyüklenmektir. Layık olan yaklaşım, bir kimse konuştuğunda doğru ise tasdik ve kabul etmek, yanlış ise dünyevi bir iş olması hâlinde susmak, uhrevi bir iş olması hâlinde nezaket ve nasihat yoluyla bilgilendirmek, kesinlikle tartışma ve çekişmeye koyulmamaktır. Bir âlim şöyle der: “Bir kimse bir mecliste söz veya mana itibarıyla yanlış yaptığında sakın meclisteyken hatasını yüzüne vurma, yanlışını açıklayıp doğruya yöneltme. Yoksa hem senden minnetsiz öğrenir hem de sana düşman olur&#8217;.&#8221;</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>En üstün, en önemli ve en öncelikli sevgi olan Allah sevgisinin gereği, itaat, ibadet, tazim, ilahî emirlere uymak, yasaklardan kaçınmak ve Hazret-i Peygamber’e tabi olmaktır(Sünnet). “De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız Allah’ın da sizi sevmesi için bana tabi olun.” Peygambere tabi olmadığı hâlde ilahî sevgi iddiasında bulunan kimse mağrur ve yalancı, hatta kötü niyetli bir mülhittir. Sakın onun iddiasını tasdik etme ve sevgisini doğrulama! Seven hiç sevgilisine isyan eder mi? Aşık maşukun rızasını terk eder mi?</p>
<p>&#8220;Allah’a sevgi göstererek isyan ediyorsun<br />
Bu eylem hakkında eşsiz bir sözdür</p>
<p>Sevgin gerçekçi olsaydı ona itaat ederdin<br />
Çünkü seven sevdiğine itaat eder.&#8221;</p>
<p>Hazret-i Peygamber’i, değerli ailesini, ulu ashabını, imamları ve şeyhleri sevmek onlara itaat edip uymayı, nasihat ve öğütlerini dinlemeyi ve Resülullah anıldığında salavat getirmeyi gerektirir. Alimler, salavatın vacipliği konusunda üç görüşe ayrılmışlardır. Bazı âlimler ömürde bir defa vacip olduğunu, geri kalanının mendup olduğunu söylemişlerdir. Bazıları, yüce isminin aynı mecliste birçok kez de olsa anıldığı her defasında salavat getirmenin vacip olduğunu söylemişlerdir. Diğer bazıları, bir mecliste anıldığında bir kere vacip olduğunu, öteki anılmalarda mendup olduğunu kabul etmişlerdir. Tercih edilen görüş bu sonuncudur.</p>
<p><strong>&#8230;&#8230;..</strong></p>
<p>Bazı kişiler, aşırı öfkeyi bahadırlık, erkeklik ve insani nefsin en yüksek meziyeti sayarlar. Fakat bu boş bir hayal ve geçersiz bir düşüncedir. Çünkü yiğitlik erdem iken, söz konusu huy rezilliklere sebep olduğu için erdemsizliktir.</p>
<p>Öfkeli kimse sadece kendisi acı çekmekle kalmaz, aynı zamanda arkadaşları, dostları, hizmetçileri, yardımcıları, ailesi ve hanımları da onun bazen kırbaç dilinden bazen de dil kırbacından dolayı üzgün, bezgin, kırgın ve suskun olurlar. En ufak bir hata ve kusur karşısında hiddetlenir. Onlar ne kadar yumuşak davransalar da o yine şiddet gösterir. Azarlasa darbeleri sınırı aşar, cezalandırsa sövgüsü kafa koparmaktan beter olur.”</p>
<p>Yiğitlik, beden kuvveti ve pehlivanlık kudreti değildir. Aksine güçlü yiğit ve dayanıklı bahadır, öfkelendiğinde dik başlı nefsinin arzusunu zapt eden ve kızgınlık deryası çalkalandığında yalpalayan gemisini sabır ve dinginlik limanına demirleyen kimsedir.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/">Kınalızâde Ali Çelebi – Ahlak-ı Alai Adlı Kitabından Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kinalizade-ali-celebi-ahlak-i-alai-adli-kitabindan-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
