<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İyi Niyet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/iyi-niyet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 31 Dec 2023 12:40:45 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İyi Niyet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in Hayatı Işığında Türkiye’de Üniversite ve Bilim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 31 Dec 2023 12:38:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[çalışma ahlakı]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Üniversite]]></category>
		<category><![CDATA[bilimFuat Sezgin]]></category>
		<category><![CDATA[Doğallık]]></category>
		<category><![CDATA[Fuat Sezgin Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Gündüz]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26713</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar Rencide olur dîde-i huffaş ziyâdan. Ziya Paşa Türkiye’de Üniversite Hayatına Kısa Bir Bakış Türkiye’de Batılı anlamda yükseköğretim/üniversite, Tanzi­mat Dönemi’nde devlet eliyle bürokratlar tarafindan plan­landı ve ilk ders Derviş Paşa’nın refakatinde 1863’te yapıldı. Darülfünûn (fenler evi) adı verilen bu yeni okul, kısa bir süre sonra kapanmak zorunda kaldı. Aradan birkaç sene [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/">Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in Hayatı Işığında Türkiye’de Üniversite ve Bilim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26721 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-300x169.jpg" alt="" width="371" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/12/thumbs_b_c_5b04260b52339cacd2b39ca31264797a.jpg 864w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p>Erbâb-ı kemâli çekemez nâkıs olanlar</p>
<p>Rencide olur dîde-i huffaş ziyâdan.</p>
<p>Ziya Paşa</p>
<p><strong>Türkiye’de Üniversite Hayatına Kısa Bir Bakış</strong></p>
<p>Türkiye’de Batılı anlamda yükseköğretim/üniversite, Tanzi­mat Dönemi’nde devlet eliyle bürokratlar tarafindan plan­landı ve ilk ders Derviş Paşa’nın refakatinde 1863’te yapıldı. Darülfünûn (fenler evi) adı verilen bu yeni okul, kısa bir süre sonra kapanmak zorunda kaldı. Aradan birkaç sene geçtikten sonra yeniden açıldı, yine kapandı ve nihayet 1900’de bir daha kap<u>anmamak</u> üzere kapılarını açtı. 1908 İhtilâli sonrasında en büyük tensikat (işten atma) işleminin görüldüğü kuramlar­dan biri de Darülfünûn oldu. II. Meşrutiyet Dönemi’nde Da- rülfünûn, İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin düşünce örgütü gibi işlev görürken 1915’ten sonra ilk defa yabancı hocalar Tür­kiye’de eğitim vermeye başladı. Cumhuriyet’in ilk yıllarında Darülfünûn memlekette olup bitenlere çok da kayıtsız kal­madan inkılâpları zımnen desteklemesine karşın alkışlamadı. Oysa Ankara inkılâplara İstanbul Darülfünûnu’ndan kuvvetli bir destek bekliyordu. Neticede 1930’dan sonra üniversitede ciddi bir revizyon planlandı ve Reşit Galip’in başkanlığındaki heyetin marifetiyle 1933 yazında İstanbul Darülfunûnu lağve­dilerek yerine İstanbul Üniversitesi kuruldu. Müderrislerden üçte ikisi işten atıldı. Onların yerini en azından sayı bakımın­dan, ilmi yeterlilikleri tam da belli olmayan Avrupalı göçmen bilim adamları ve rejim taraftarı gençler doldurdu. Bu tecrü­beler Türkiye’de ilim adamının siyaset gölgesinde ne kadar özgür davranabileceği noktasında geleceğe dönük bir tasavvur sunuyordu. Nitekim 1933 sonrasında bilim adamları derin bir inkisar ve güvensizlikle mesleklerini asgari şartlarda devam et- tirebildiler. Bu dönemde üretilen bilginin doğru olması değil işe yaraması, kullanışlı olması önemliydi. Bundan böyle ten­sikat, uzaklaştırma ve işsiz bırakma tehdidi, ruhunu kampüs içinde korkunç bir hayalet gibi daima gezdirmeye devam etti.</p>
<p>Cumhuriyet, Ankara’da birçok yeni fakülte açtı ve bunlar 1946’da bütünleştirilerek Ankara Üniversitesi oluştu. Osman­lIdan müdevver Mühendis Mektebi de İstanbul Üniversite­si ne katılmayı reddedince 1944’te İstanbul Teknik Üniversi­tesine dönüştü. Türkiye’nin ikircikli bir politika sergilemeye mecbur kaldığı II. Dünya Savaşı sürecinde üniversite öğretim elemanları bir kere daha savrulmaya tabi tutuldu. Önce Türk- çülük-Turancılık davası, ardından sol-komünizm kovuştur­maları sebebiyle 1947-8’de birçok bilim adamı üniversiteden uzaklaştırıldı. 1950’den sonra iktidara gelen Demokrat Parti ile de üniversitenin arası iyi olamadı. Buna karşın akademi siyaset/toplum ve ülke yönetiminde hâlâ etkiliydi ve bu belir­gin bir şekilde hissedilebiliyordu. 1960 Darbesi diğer bütün kuramların üzerinden silindir gibi geçerken Beyazıt’tan da geçmeyi ihmal etmemişti. Darbe sonrasmda 147 bilim adamı, kadro harici bırakıldı. Listeyi hazırlayanlara bakılacak olur­sa kampüsten uzaklaştırılanların başta ilmi yetersizlik olmak üzere partizanlık, suç örgütlerine yakınlık, komünistlik ve adi suçlara katılma gibi kusurları bile vardı. İşte bu listeye giren­lerden biri de İstanbul Üniversitesi Şarkiyat Enstitüsü öğre­tim üyelerinden Doç. Dr. M. Fuat Sezgin idi.</p>
<p>Anlatılanlara göre Fuat Sezgin, Demokrat Parti saflarında si­yaset yapan iki kardeşi (biri bakan) olduğu için darbecilerin tensikat listesine girmişti. îhbarı yapanlar fakültedeki muh­birlerden başkası değildi. Fuat Hoca, 147’ler listesine girme meselesinin temelinde abisinin parti mensubiyeti değil, bi­zatihi kendisi olduğunu ima etmiştir. İnanılmaz çalışkanlığı, üretkenliği, kimsenin işine karışmaması, mesleğini hakkıyla ifa etmesi yakınında bulunanlara rahatsızlık vermişti.</p>
<p>Sezgin, 1960 Eylül’ünde İstanbul Üniversitesinden atıldığını haber alır almaz yıllardır zaten içinden çıkmadığı Süleymani- ye Kütüphanesi’ne gelerek Berkeley, Yale ve Goethe Üniversi­telerine mektup yazmış ve onlarla çalışmak isteğini iletmiştir. Her üçünden de olumlu cevap almıştır. Fuat Sezgin, Türki­ye’ye yakın olması ve İslam bilim tarihi araştırmaları için en iyi imkânlara sahip olmasından ötürü Almanya’yı tercih et­miştir. Çok sevdiği İstanbul’a bir akşamüstü Galata Köprü- sü’nden yaşlı gözlerle son bir kez daha bakarak sinematogra­fik bir ayrılışla veda etmiştir. Yanında bir bavul dolusu fişten başka eşyası yoktur.</p>
<p>Almanya onun için hemen her bakımdan çok iyi bir akademik ortam olmuştur. Çalışmalarına kaldığı yerden devam etmiş­tir. Bu sırada önceden Müslüman olmuş bir şarkiyatçı olan Ursula Hanım ile tanışarak hayatını birleştirmiştir. Bu evlilik onun için büyük bir nimete dönüşmüştür. Zira Sezginin eser­lerinin redaksiyonunu çoğu kere eşi yapmıştır. Yaklaşık on sene kadar önce yazmaya karar verdiği <em>Arap-îslam Bilimleri Tarihi</em> nin ilk cildini 1967’de kendi imkânlarıyla yayımlamış­tır. Çalışmalar hız kesmeden devam etmiş ve 1978’de İslam dünyasının en büyük mükâfatı olan Kral Faysal Ödülü’nü ka­zanmıştır. Böylece rüyalarını gerçekleştirmek için büyük bir fırsat daha yakalamıştır. 1982’de uzun zamandır kurmayı ha­yal ettiği vakfı kurmuş ve ardından vakfa bağlı enstitüsünde eğitime ve araştırmalara başlamıştır. Yıllar birbirini kovalar­ken bir benzeri kolay gelmeyecek devasa eserler de ardı ardına vücut bulmaya başlamıştır. 2018 yazına gelindiğinde 17 ciltlik <em>Arap-İslam Bilimleri Tarihi</em> ile 1400 cildi bulan edisyon kritik yayınları dünya tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir miras hâline gelmiştir.</p>
<p>30 Haziran 2018’de Fuat Sezgin bu fani dünyaya gözlerini yumarken, son nefesini veren aslında modern zamanların en büyük âlimiydi. Yetişmesine, yaşamasına ve eserlerini üret­mesine Şükrü Hanioğlu’nun ifadesiyle ancak “hoyratlığımızla katkı verdiğimiz” bu büyük âlimin hayat ve birikimi Türki­ye’nin siyasi ve akademik hayat tecrübesinin hazin/ibretlik bir numunesini temsil etmektedir.</p>
<p><strong>Fuat Sezgin ve Temel Eserleri</strong></p>
<p>Son dönem Osmanlı kadısı Mehmet Mirza Bey’in ve Cemile Hanım’ın oğlu olarak 24 Ekim 1924’te Bitlis’te dünyaya gelen Fuat Sezgin, ilk ve ortaöğretimini Doğubeyazıt ve Erzurum’da tamamladı. Bu süreçte babasından Sarf-ı Türkî dersleri aldı. Mühendis olmak niyetiyle 1943’te İstanbul’a gelen Fuat Sez­gin, meşhur oryantalist Hellmut Ritter’in seminerine katıl­masıyla yepyeni bir mecraya ve maceraya yelken açmıştır. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arap-Fars Filolojisi eğitimini 1947’de bitiren Sezgin, bir sene sonra <em>İslam Düşün­cesinin İlahi Tarafı</em> başlıklı bir kitabı tercüme etmiştir. Bu ara­da bir sene kadar İstanbul Müftülüğü’nde müsevvid (kâtip) ve biraz da gezici vaiz olarak çalışmıştır. Ardından Ankara Üni­versitesi İlahiyat Fakültesi’ne asistan olarak girdiyse de kısa bir süre sonra İstanbul Üniversitesine geçmiştir.</p>
<p>Doktora tezi olarak <em>Mecâzü‘l-Kur’an</em> adında çok az nüshası olan bir eseri incelemiştir. Filolojik niteliği bakımından bu eseri tetkik ederken, iki önemli husus dikkatini çekmiştir. Bunlardan biri oryantalistik çalışmalarda temel kaynak ve otorite kabul edilen Cari Brokelman ın <em>Geschichte der Arabi- schen Literatür (GAL)</em> adlı eserinde birçok eksikliğin ve bazı hataların olmasıdır. Hocası Ritter’in de teklifiyle bu eserdeki eksikleri ilave cilt ve zeyillerle gidermek için çalışmalarını hız­landırmıştır. Hocası Ritter de bu yönde onu tasdik etmiş ve desteklemiştir.</p>
<p>Sezgin Buhârî’nin <em>Mecâzü&#8217;l-Kur’ana</em> sıklıkla referans verdi­ğini görmüştür. Bunun üzere XIX. yüzyılın sonunda Macar oryantalist Ignaz Goldziher tarafından başlatılan ve gün geç­tikte güç kazanıp etki alanını arttıran hadislerin kaynağına ilişkin iddiaların gerçeklik değerine yönelik şüpheleri daha da artmıştır. Goldziher’e göre hadisler Hazreti Peygamber’in vefatından iki yüz sene kadar sonra derlenmiştir ve şifahî kay­naklıdır. Dolayısıyla da bu sözler Hazreti Peygamber’e ait de­ğildir, derlendiği zamanın fikrîi ve içtimâi ekollerinin ürünle­ridir. Bu iddia İslam dünyasında hadislerin kaynağına ilişkin derin bir şüphe ve fesat hareketi başlatmıştır. Fuat Sezgin, Buhârî’nin kendisinden önce yazılan filolojik bir eseri kaynak olarak kullandığını görünce bunun tek kaynak olamayaca­ğını başka kaynakların da olabileceğini düşünerek, merakını bu alana yoğunlaştırmıştır. Doçentlik tezi olarak <em>Buhârî nin Kaynakları Hakkında Araştırmalar</em> (1956) adlı konuyu se­çerek Buhârî’nin şifahî kaynaklar yanında yazılı kaynaklara da dayalı olduğunu ispat etmiştir. Böylece Fuat Sezgin, Batı dünyasının eserlerinden ve metotlarından şüphe etmediği, çok güvendiği bir oryantalistin çalışmalarının yanlış ve yanlı olabileceğini ortaya koymuştur. Belki de hayatmın <em>önemli</em> bu­luşlarından biri, “altın vuruşu” budur ve bu iddiasına bugüne kadar cevap veren olamamıştır. Kesin olarak kabul edilmeyen Sezgin’in tezlerine bugüne kadar Batı dünyasından cevap da gelememiştir. Akademik araştırmalarda “bir bilimler tarihçi­sinin dediğine göre, “&#8230;’nm iddiası üzere” veya “Sezginian te­oriye göre” denilerek, hem adının gizlenmesi sağlanmış hem küçültme hem de şüphe nazarıyla bakılmaya devam edilmiştir. Fuat Sezgin, askerlik görevini tamamladıktan sonra Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden İstanbul’a geçerek Zeki</p>
<p>Velidi Togan öncülüğünde kurulan İslam Araştırmaları Ens- titüsü’nde çalışmaya başlamıştır. Doktora tezini 1954’te sa­vunduktan sonra 1956’da doçent olmuş ve İslam bilimler ta­rihinin izini daha sıkı ve titiz biçimde aramaya devam etmek için 1960’a kadar dünya kütüphanelerini gezmeye başlamıştır. <em>GAL&#8217;ın</em> eksiklerini gidermek ve yanlışlarını düzeltmektense yepyeni büyük bir <em>İslam Bilimler Tarihi</em> hazırlama fikrini ho­casına açtığında “Böyle bir şey yapılamaz, bunu şimdiye ka­dar kimse yapamadı sen de yapamazsın, böylesi boş hayalleri bırak.” cevabını almıştır. Ancak Fuat Hoca bu çılgın fikrin ve idealin peşine düşmüştür. Bir taraftan ihtiyaç duyduğu dilleri hızla öğrenmiş diğer taraftan da başta Türkiye olmak üzere nerede bir yazma eser varsa peşine düşerek incelemeye ve ilmi değerini ortaya koymaya başlamıştır. Ancak hiç beklemediği bir anda 1960 Darbesi’yle üniversiteden atılınca Almanya’ya gitmek zorunda kalmış ve tutkularının peşinden gitmeye ora­da devam etmiştir.</p>
<p>Bu sırada Cari Brokehnan’m eserinin eksiklerinin giderilmesi ve daha geniş bir eser yazılması amacıyla UNESCO tarafindan bir heyet oluşturulmuş ve planlama başlatılmıştır. Sezgin bu heyetin toplantısına giderek böylesi bir çalışmanın heyet tara­findan yapılamayacağını, bunun bir ansiklopedi olmadığını, bütünlüklü bir eser olduğunu, dolayısıyla da tek bir kişi tara­findan yapılması gerektiğini ve bunu da kendisinin yapmaya başladığını bildirmiştir. Oradakiler, böylesi bir çalışmayı bir kişinin, hele bir Müslüman’m/Türk’ün asla yapamayacağını söylemişlerdir. Ancak Sezgin hayalini kurduğu, ideal hâline getirdiği <em>Geschichte des Arabischen Schrifttums</em> adlı <em>GAS</em> ola­rak kısaltılan <em>Arapça Yazılı Bilimler Tarihi</em> adlı eserinin ilk cildini 1967’de büyük ölçüde kendi imkânlarıyla bastırmıştır. Eserin yayımlanmasından haberdar olan UNESCO Bilim He­yeti bir anlamda ürpererek dağılmıştır. Bu tarihten sonra fa­sılalarla <em>GAS</em> yayımlanmaya devam etmiş ve Fuat Sezgin vefat ettiğinde 17 cildi bitmiş, bir cildi yayımlanmaya hazır devasa bir külliyat ortaya çıkmıştır. Fuat Sezginin “en önemli eseri” olarak görülebilecek bu yayın, bugün dünya bilimler tarihi­nin en parlak külliyatından biridir. Bu eser, dünya ölçeğinde Müslümanların bilime dair yazdığı kitapların ayrıntılı bir lis­tesi mahiyetinde katalog çalışmasıdır. Sezgin, mevcut kitapla­ra ulaştığı gibi adı geçen ancak bugün ortada olmayan kitap­ların da listesini yapmış ve yazarları hakkında bilgi vermiştir. Elbette bu büyük eser sadece bir katalog çalışması değildir, özellikle harita, coğrafya ve matematiksel coğrafya ciltlerinde olduğu gibi, Sezgin özgün yorumlar ve iddialar da ileri sür­müştür. Onun en önemli iddialarından biri Batı dünyasının özellikle harita ve coğrafya konusunda XVII. ve XVIII. yüz­yılda geldiği noktanın temelinin Müslümanlara dayanıyor ol­masıdır. Rönesans denilen gelişme bir anda olmamış, Müslü­manların çalışmaları üzerine gelmiştir. Ancak Batılılar bunu görmezden gelmiş, gizlemiş ya da düpedüz inkâr etmişlerdir. Artık bugünden sonra bilimler tarihinde, özellikle de İslam ın ilk üç yüz senesine dair konularda GAS’a değinilmeden yeni bir şeyin yazılması mümkün değildir. Almanca telif edilen, Arapça, Farsça ve Urducaya tercüme edilen bu devasa eser, henüz Türkçeye çevril(e)memiştir! (2014’te eserin ilk cildi tercüme edilmiştir ve bugünlerde kalan ciltlerin de Fuat Sez­gin Bilimler Tarihi Vakfı tarafindan hazırlanmakta olduğu bilinmektedir.)</p>
<p>Fuat Sezgin 1982’de çalışmakta olduğu Goethe Üniversite- si’ne bağlı, İslam bilim tarihi çalışmaları yapacak olan bir va­kıf kurmuştur. Vakfın imkânlarıyla bilim tarihi çalışmalarına devam ederken, diğer yandan İslam tarihinin en eski dönem­lerinden bu yana üretilmiş değerli çalışmaların edisyon kritik dahilinde tıpkıbasımlarını yayımlamaya başlamıştır. Böylece Sezgin’in “ikinci büyük eseri” sayılan 1400 cilt kadar ilimler tarihinin kritik kitapları yeniden raflardaki yerini almıştır. Coğrafya, matematik, astronomi, tıp, askerlik, fizik, kimya, felsefe, dil bilimleri, islami ilimler, müzik gibi hemen her bilim alanında yüzlerce değerli eser, bu sayede yeniden gün yüzüne çıkarılmış ve araştırmacıların istifadesine sunulmuş­tur. Kitap üzerine değerlendirme yazmak, Batı dünyasında çok yaygın olmasına karşın <em>GAS</em> ve söz konusu edisyon kri­tikler üzerine neredeyse hiçbir değerlendirme yapılmamıştır. Bilim dünyasının Fuat Sezgin’in eserlerine neden böyle du­yarsız davrandığı anlaşılır bir durum değildir.</p>
<p>Sezgin’in “üçüncü önemli eseri” olarak görülecek faaliyeti ise İslam Bilim ve Teknoloji Aletleri Müzesi’dir. îlki Alman­ya’daki enstitüde kurulan müzede İslam dünyasının birikimi olan yazmalarda yer alan aletler birebir modellemeyle yeni­den hayata döndürülmüştür. Yazma eserlerde teknolojik alet­lerin nasıl olduğuna dair çoğu kere çizim değil, anlatı vardır. Dolayısıyla da bunları üç boyutlu olarak modellemek son de­rece zor bir iştir. Buna karşm Sezgin, ilgili aletin bilimini farklı yönleriyle öğrenerek bu zor işin üstesinden gelmiştir. Aslın­da bilim tarihi kitapları içinde yer alan aletlerin planlarından onların modelini yapma işi, ilk olarak Alman bilim tarihçisi Alfred Wiedermann tarafından başlatılmıştır. Bu zat 25 ka­dar aleti yeniden modellemiştir. Fuat Sezgin ise toplamda 800 kadar aleti yeniden yaparak dünyada ilk ve tek olma özelli­ğine sahip sön derece hususi bir müze meydana getirmiştir. Sezgin, bu modelleri büyük gayretler sarf ederek, uzun zaman uğraşarak, yüksek miktarda paralar harcayarak yapabilmiş­tir. Bu noktada kendisine en büyük desteği bazı Arap devlet adamları ve iş adamları vermiştir. Adını vermediği bir Arap iş adamı Sezgin’in yaptığı her aletten bir tane de kendisi için yapılmasını sipariş etmiş ve neticede büyük bir birikim ortaya çıkmıştır. Arap iş adamı bu aletleri Amerika’ya götürüp ora­da sergilemeyi planlamıştır. Ancak 2001 krizinden sonra işler tersine dönünce ikinci kopya aletlerin Türkiye’ye bağışlanma­sı ve İstanbul’da bir müzeye dönüşmesi gündeme gelmiştir.</p>
<p>Uzun uğraşlar, araştırmalar ve görüşmeler neticesinde özel­likle İstanbul’da ve Gülhane Parkı’nda İslam Bilim ve Tek­noloji Müzesi 2008’de dönemin siyasi iktidarının da kuvvet­li desteğiyle kurulabilmiştir. Kuruluşundan vefatına kadar dikkatle bu müzeyle ilgilenen Fuat Sezgin’in “dördüncü en önemli eseri” olarak bu eşsiz yapı zikredilebilir. Bugün söz konusu müzenin bitişiğinde Sezgin’in bağışladığı kitaplardan müteşekkil gelişkin bir bilimler tarihi kütüphanesi de açıl­mıştır. Elbette bütün bunlar çok büyük gayret, sabır ve finans sayesinde gerçekleşebilmiştir. Arkasında, günde ortalama 17 saat çalışan bükülmez bir irade, sarsılmaz bir sabır ve ilimden başka hiçbir şey düşünmeyen gerçek bir ilim dervişi olmasay­dı bu devasa eserler elbette ortaya çıkamazdı.</p>
<p><strong>Fuat Sezgin ve Türkiye’de Üniversite ve Bilim</strong></p>
<p>1933 Üniversite Reformu değerli beyinleri ve birikimleri bir çırpıda deyivermiş, ademe mahkûm etmişti. 1948’de Niyazi Berkes ve Muzaffer Şerif gibi isimler üniversiteden atıldılar ve onlar da hayatlarını Amerika ve Kanada’da devam ettirerek, hatırı sayılır sosyal bilimciler hâline geldi. Muzaffer Şerif sos­yal psikolojinin bilinen en meşhur ismi hâline gelirken, Berkes tartışmalı da olsa, yakın tarihte çok referans alan eserlere imza attı. 1970’lerden sonra Şerif Mardin ve Halil İnalcık gibi isim­ler de Türkiye’den gitmek durumunda kaldılar ve her ikisi de hayli itibarlı bilim adamları oldular. İnalcık dünyanın itibar­lı Osmanlı tarihçilerinden biri sayıldı. Bir Romanya göçmeni olan Kemal H. Karpat da 1970’te ODTÜ’deki görevinden is­tifa etmek zorunda kalarak Amerika’ya gitti, saygm bir tarihçi oldu. Bu beyin göçleri başta olmak üzere daha pek çok isim Türkiye’den farklı sebeplerle çıktıktan sonra Avrupa ve Ameri­ka’nın imkânlarıyla dünyanın sayılı bilim adamları hâline gel­diler (Pertev Naili Boratav, Gazi Yaşargil, Aziz Sancar, Hüseyin Yılmaz, Şinasi Tekin). Fuat Sezgin bu listeye eklenen en büyük ve en parlak yıldızlardan biridir. Bu bilim adamları niçin Tür­kiye yi terk etmek durumunda kalmış ve nasıl olmuş da dünya- nm itibarlı bilim adamlar, hâline gelmişlerdir? Onlar, meşhur eden ve nitelikli eserler vermeye yönelten sadece bir iç moti­vasyon mudur? Onlara nasıl bir imkân ve ortam sunulmuştur? Kuşkusuz bunlara verilecek cevaplar çok farklı ve fazladır.</p>
<p>Fuat Sezgin’e göre bilim hayatının verimli olabilmesi için ge­rekli şartların başında akademik özgürlük gelmektedir, tüm­ler ve sanatlar ürkek bir kuş gibidir. Tedirgin olduğu ortamda asla barınamaz kendilerine güvenli yerler arar. Türkiye bu noktada Tanzimat’tan beri bir paradoksun ve sıkışmışlığın içindedir. Darülfünûn/üniversite “mütefennin zabit ve mü­nevver bendegân” yetiştirme amacıyla devlet eliyle kurulduğu için onun menfaati, görüşü, isteği ve ideali dışında bir çalışma yapması yadırganmakta, hatta buna izin verilmemektedir. Bu durum yeniliğin, farklılığın, özgünlüğün önünde bir engeldir. Bilimsel özgürlüğü sınırlayan elbette sadece sistemin iskeleti bürokrasi değil, zihinsel kalıplardır ve bu çok daha ciddi fel­sefi bir meseledir. Ancak zihinsel özgürlük yolunda mücadele etmesi gereken bilim adamının kendisi ya da üniversitedir. Bir ülkede akademik özgürlüğün olması da orada tam bağmı­şız bilim yapılıyor anlamına gelmeyebilir, Fuat Sezgin 1960’ta üniversiteden atıldıktan sonra “Benim için yeni bir hayat baş­ladı.” demiştir. Bu hayat onun rüyalarının gerçekleşeceği bi­limsel bir ortam olmuştur.</p>
<p>Bilimsel araştırmalar hayli külfet isteyen süreçlerdir. Tabii bilimler için ileri teknoloji cihazlar, laboratuvarlar, yardımcı ekipman, hammadde vb. gibi çok sayıda materyal ve malze­meye ihtiyaç duyulur ve bunları temin etmek için yüksek mik­tarda finansa gereksinim duyulur. İktisat tarihçisi Mehmet Genç’in ifadesiyle, ilim biraz da israfla üretilebilir, ilim lüks bir iştir. Dar imkânlarla ilerlemek, özgün görüşler üretebil­mek, yeni icatlar yapmak hayli zordur. Sosyal bilimler için en başta gelişkin kütüphaneler, zengin koleksiyonlar, seyahatler, dil öğrenimleri, müzakere ortamları, yayın platformları ge­reklidir. Bunları temin edebilmek iş birliği, nitelikli personel ve elbette yüksek finans sayesinde gerçekleşebilir. Fuat Sezgin çalışmalarını destekleyebilmek için başta finans meselesini ve diğer hususları nasıl çözmüştür?</p>
<p>Yukarıda değinildiği üzere Fuat Sezgin’in üç önemli eserin­den bahsedilebilir: 1. <em>Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS, Arapça Yazdı Bilimler Literatürü), 2.</em> Goethe Üniversi­tesi ve İstanbul’daki İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi 3.1400 ciltlik tıpkıbasım yazmalar kataloğu. Bütün bunların büyük finansla gerçekleştiği şüpheden hâli değildir. Fuat Sezgin <em>GAS </em>adlı eseriyle 1978’de Kral Faysal ödülü’nü kazanınca, Arap devlet adamları ve ileri gelenleriyle yakın ilişkiler kurarak on­ların maddi desteğini almayı başarmıştır. Bu sayede vakfinı kurmuş ve Hollanda’nın meşhur Brill Yayınevi’yle anlaşma yaparak eserlerinin neşrini ve dağıtımını onlara vermiştir. Ayrıca, Arapça eserlerin tıpkıbasım ve edisyon kritik yayın­larını da aynı yayınevine vererek kitapların finans meselesini hâlletmiştir. Müze için gerekli objelerin temini ve modelleme işinin kaynaklarını da Arap iş adamlarıyla karşılamıştır. 1980 sonrasında vakıf kurarak çalışma arkadaşlarını kendi kriter­lerine göre belirlemiş ve böylece kendisine ideal bir çalışma ortamı oluşturmuştur. Bununla birlikte çalışmalarında en bü­yük destekçisinin eşi Ursula Hanım olduğu da unutulmama­lıdır. Sezgin’in Türkiye’de tanınması, müze ve kütüphane aça­bilmesinde ise en büyük destekçisi kuşkusuz dönemin iktidarı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’dır.</p>
<p>Tabii bilimler için laboratuvar ve deney aletleri ne kadar önemliyse sosyal bilimler için de kütüphaneler ve özel kolek­siyonlar o kadar önemlidir. Bilimsel araştırmaların sağlıklı ya­pılabilmesi için mükemmel kütüphanelere ve arşivlere ihtiyaç vardır. Bir bilim alanının bütün birikimini barındırmayan, ana ve yan kaynaklara rahat erişim sağlayamayan bir üniver­sitede nitelikli bilim yapılması zordur. Batı dünyası bu reali­teyi daha XVII. yüzyılda keşfederek mükemmel kütüphaneler oluşturmaya başlamıştır. Bugün Batı dünyasında orta düzey­li nitelikli bir üniversitenin kütüphanesinde Türkiye Millî Kütüphanesindeki kitaptan daha çok kitap vardır. Ameri­ka’nın iyi üniversitelerinden birinin kitap sayısı Türkiye’de­ki bütün üniversite kütüphanelerinden çoktur! Fuat Sezgin 1960’ta üniversiteden atılınca ikisi Amerika’da, biri Alman­ya&#8217;da üç üniversiteden de çalışma daveti almıştır. Sezgin’in Almanya&#8217;yı tercih sebebi oranın İslam bilimleri ve filoloji ko­nusunda dünyanın en iyi üniversitelerine ve koleksiyonları­na sahip olmasıdır. Bu realiteyi her zaman dile getiren Fuat Sezgin, Arapça ve Farsçanın vazgeçilmez olduğunu belirtir­ken onun İslam bilimler tarihinde çalışmalar yapmak için ön­celikle Almancanın öğrenilmesini istemesi hayli manidardır. Sezgin, bilimsel araştırmalar için Türkiye’de yapılması gere­ken öncelikli işlerin başında İstanbul’da büyük bir kütüpha­nenin kurulmasını zikretmiştir. Türkiye’deki bütün yazmaları bir araya toplayan bir kütüphanenin olmasım da teklif etmiş­tir. Bütün bunlar içinde bulunduğumuz zamanda da ciddi ilim adamları tarafından dillendirilen ama netice alınamayan ihtiyaçlardır. Türkiye’de özellikle sosyal bilim yapılacaksa ilk iş nitelikli kütüphaneler kurmaktır.</p>
<p>Fuat Sezgin’in nitelikli bilim yapılabilmesi için olmasım ge­rekli gördüğü ihtiyaçlardan biri belki de en önemlisi bilimsel ortamdır. Bununla kastettiği, iyi örgütlenmiş bölümler, bilim dalları, enstitüler, geçimli insanlar, bütün niyetleri ve hedef­leri bilim yapmak olan personel birlikteliğidir. Fuat Hoca’nın mühendis olma niyetini değiştiren, bir anlamda onun dünya­nın en iyi bilimler tarihçisi olmasını sağlayan hocası Hellmut Ritter’dir. Sezgin, 1954’te kurulan İslam Araştırmaları Ensti- tüsü’nün ilk müdürü Zeki Velidi Togan’ın müdür yardımcılı­ğını yapmış ve burada dar bir kadroyla sıcak ve samimi bir ça­lışma ortamı yakalamıştır. Ancak bu hasbi ve velut ortam bin­lerinin hoşuna gitmemiş, fakülte içinde haset edenler iftiralar atarak onun üniversiteden uzaklaşmasına sebep olmuşlardır. Ruhunu hiç kaybetmeyen bu tekinsiz tecrübe Türkiye’deki akademik ortamın ibretlik örneklerinden biri olmuştur.</p>
<p>Üniversitede aynı konuyu ya da yan dallan çalışan, İlmî ko­nularda tartışma yapılabilecek, bir mesele olduğunda hemen görüşüne, bilgisine ve iş birliğine başvurulabilecek insanların olduğu bir koridor nitelikli akademik ortamın olmazsa ol­mazıdır. Fuat Sezgin Almanya’ya gittiğinde onu böylesi bir çalışma ortamının beklediği söylenebilir. Türkiye’de aynı bö­lümde çalışan bilim insanlarının kahir ekseriyeti yan odadaki meslektaşının ne yaptığına, yazdığına -en iyi ihtimalle- duyar­sızdır. Aynı bölümde çalışanlar meslektaşlarının yazdıkları­nı genelde okumaz, kitaplarından, makalelerinden haberdar olmaz, ödül aldığında ya da başarılı olduğunda onu tebrik etmez. Kapalı kapılar ardında dedikodular, bölüm başkanlı­ğı, dekanlık ya da başka makamlara ulaşmanın stratejilerine harcanan mesai asla bilimsel araştırma ve okuma için sarf edilmez. Yeni çıkan bir makalenin ya da kitabın heyecanına kimse ortak olmaz. Bilimsel çalışma yapan birileri varsa, onlar için farklı yaftalar üretilir, ilave ders yükleri ve işlerle mümkün olduğu kadar yıpratıcı/bıktırıcı, bezdirici bir ortam yaratılır, onları da kendilerine benzetmenin yolu bir şekilde bulunur.</p>
<p><strong>Bilimler Tarihi, İlim Öğretimi ve Fuat Sezgin’in Yeri</strong></p>
<p>Fuat Sezgin’in en çok üzerinde durduğu konulardan biri ilmin bir hocadan öğrenilmesi hususudur. Her ne kadar bilgi kitap­larda yazılıysa da ilim hocadan talep edilir ve öğrenilir. Bu ilke, İslam eğitim geleneğinde bir kaziye/ilke hâline gelmiş­tir. Otoriteye, üstada, bir öğreticiye vurgu yapmak ve bilginin elde edilmesinde onu hiyerarşinin tepesine konumlandırmak aslında skolastik tarzın bir ilkesidir. İslam âlimleri arasında çok tekrarlanan “Belanın en büyüğü sayfaları hoca edinmek­tir.” ifadesi kitabı, bireysel öğrenmeyi ikinci plana atıp hocayı başköşeye oturtan bir anlayıştır. “Hocası olmayanın dini de yoktur, üstadı olmayanın şeyhi şeytandır.” hükümleri ilim yo­lunda mutlak hiyerarşiyi ön görmektedir. İmam Şafî’ye atfe­dilen ilmi kitaplardan öğrenen kimse, ahkâmı öğrenmekten mahrum kahr.” tespiti de ilim öğrenmede hocanın önemini net olarak ortaya koymaktadır. İlimler dünyasının hakikat pa­tikasında yol alabilmenin ancak sadık bir rehberle mümkün olabileceğini vurgulayanlardan Haşan el-Basrî de “İlim kalp gözüyle anlaşılır, amel baş gözüyle yapılır.” demiştir. Ayrıca &#8220;Muallim daima göz önünde bulundurulmalı ki kalp gözüyle görmeye alışılsın.” Uyarısında da bulunmuştur.</p>
<p>Fuat Sezgin ilim öğrenmede hocanın yeri ve önemine son ne­fesine kadar vurgu yapmıştır. Her ne kadar oryantalistlerin pek çoğunun Müslümanlar hakkında müspet tespit yapma­dıklarını, yanh davrandıklarını belirtse de onların emekleri­nin daima öncü rol oynadığını, dolayısıyla da onları saygıy­la anmak gerektiğini, İslam ilimler tarihinin onlara çok şey borçlu olduğunu belirtmiştir. Bu sebeple Gülhane’deki kü­tüphanenin girişme İslam ilimler tarihine katkı veren bütün oryantalistlerin portrelerini asmıştır. Hocalarının eksiklerini ve yanlışlarını üşülünce dile getirmekten çekinmemiştir. Bu­nunla birlikte onlara saygıda kusur etmemiş, onları yalancı­lık, sahtekârlık, ikiyüzlülük vb. sıfatlarla itham etmemiştir. Özellikle Helhnut Ritter’den daima saygı ve muhabbetle söz etmiş, hatta onun “gizli bir Müslüman olabileceğini” bile ima etmiştir. “Hocanızdan nasıl etkilendiniz, açıklar mısınız?” şeklindeki bir soruya “Bu anlatılacak bir şey değil.” diyerek cevap vermiştir. Eserlerinde, yazılarında ve konuşmalarında onlardan sitayişle bahsetmiş, adlarını vermekten asla çekin­memiştir. Fuat Hocaya göre ilim yolunda bir hocaya sahip olmak büyük şanstır, ancak talebe, hocasmı geçmelidir. Ya da hocasının çalışmalarına orijinal boyutlar, ekler getirmelidir. Aksi hâlde ilimler gelişemez.</p>
<p>Fuat Sezgin’e göre hocanın önemi ve ilmin ancak hocadan öğrenilebileceği ilkesi, İslam ilim geleneğinin getirdiği bir ye­niliktir. İslam’ın ilk dönemlerinde iki önemli unsur benim­senmiştir. Bunlardan ilki, ilim kimden alındıysa onun adının mutlaka zikredilmesidir. Buna modern anlamda referans ya da atıf diyoruz. Bu konuda İslam âlimlerinin en ufak bir çe­kincesi, kompleksi ve bilginin asıl sahibini gizlemesi söz ko­nusu olmamıştır. Antik Yunan’dan yapılan çevirilerde eser kime aitse aynen ismi korunmuş ve onlardan övgüyle, saygıyla bahsedilmiştir. Aristo “büyük üstad”, “hoca/muallim”, “şeyh” gibi sıfatlarla anılırken, onun ve diğer filozofların görüşlerine saygı duyulmuş, eksikler giderilirken şerh ve haşiyelerle ilim­ler zenginleştirilmiştir. İslam’ın ilk dönemlerindeki âlimlerin ilme getirdiği ikinci önemli yenilik ise, ilmin ancak bir usta, üstat önünde onun yardımıyla okunacak hâle büründürül- mesidir. Yazılan kitaplar, oldukça kısa ama açıklama ve derin yorum gerektiren bir mahiyette kaleme alınmıştır. Bu tür me­tinleri hoca olmadan okumak ve anlamak mümkün değildir.</p>
<p>Oysa Batı dünyasında bu ilkelerin tam tersi uygulamalar gö­rülmüştür. XIII. yüzyıldan sonra İslam dünyasından çok sa­yıda eser başta Latince olmak üzere Batılı lisanlara tercüme edilmiş ve pek çoğunda yazar adı verilmemiştir. Hatta tercü­me edenler kendi adlarını müellif olarak yazmışlardır. Bunun bariz örneklerinden biri İbn-i Sina&#8217;nın taşlar ve mineraller­le ilgili <em>eş-Şifa daki</em> risalesinin Batı dünyasında 1930’lara ka­dar Aristo’nun adıyla yayımlanmasıdır. Pek çok Batılı, İslam âlimlerinden bahsederken onları oldukça ağır, kötü ve çirkin sözlerle, küfürler ederek anmışlardır. Bu tavır farklı biçim­lerde Batı dünyasında hâlâ sürdürülmektedir. Fuat Sezgin’in bilimler tarihine getirdiği yeniliklerden bahsedilirken admm çoğu kere anılmaması da bu tavrın günümüzde hâlâ devam ettiğinin bir göstergesidir.</p>
<p>Avrupa üniversitelerinde özellikle modern dönemde, İslam dünyasında olduğu gibi hocanın ön plana çıkarıldığı da söy­lenemez. Batı üniversitelerinde hoca değil kurum ön planda­dır. Bu sebeple eğitimi bitirme belgesi ya da ders okutma izni, İslam dünyasındaki gibi icazet şeklinde değil, kurum onaylı diploma biçiminde tezahür etmiştir. Bu sebeple kitapların hoca gerektiren mahiyette yazılması söz konusu olmamış, böylece bireysel çalışma ve öğrenmenin yolu kısmen açılmış­tır. Ancak bu uygulama referans sistemini ortadan kaldırarak ilimlerin kime ait olduğunu, ilmin sahibini unutturma teh­likesini gündeme getirmiştir. Buna karşın oryantalist dünya­da hoca-talebe ilişkisinin devam ettiğini ve önemli örnekler ortaya çıkardığını da Fuat Hoca zikretmiştir. Kendisi doksan yaşında bile nasıl ki daima hocasından saygı ve hürmetle bah- settiyse, hocası Ritter de kendi hocası Brockelmann’dan öyle bahsetmiştir.</p>
<p><strong>Yabancı Diller ve Bilimler Tarihi Çalışmak</strong></p>
<p>Aslmda sadece bilimler tarihi çalışmak değil ilmin hangi ala­nında olursa olsun, ciddi, detaylı ve kapsamlı araştırmalar yapabilmek için bir değil, birkaç dil bilmek şarttır. Konu ilim­ler tarihi olduğunda ise çok sayıda dil bilmenin zarureti daha belirgin olarak ortaya çıkmaktadır. Fuat Sezgin bu ihtiyacm hakkını fazlasıyla vermiş, hocaları gibi onlarca dil öğrenerek îslam bilimler tarihini özgün kaynaklarından araştırabilmiş- tir. Onun dil öğrenmeye yatkın üstün bir zekâ ve hafızaya sahip olduğu söylenebilir. 30’a yakın dil bildiği şeklinde bir söylenti olsa da o ihtiyacı olan dilleri kısa bir sürede öğre­nebildiğini belirtmiştir. Kendisine “27 dil biliyormuşsunuz, doğru mu?” diye sorulduğunda “Biraz abartmışlar,” diyerek tevazuyla cevap vermiştir ve “Bu da bir şey mi, benim hocam (Ritter) 32 dil biliyordu.” demiştir. Ritter de kendisine bu ka­dar dili nasıl öğrendiğini soranlara, “Benimki de bir şey mi Ispanyol filolog Ninsen 52 dil biliyordu.” diyerek cevap verir­miş. Şu bir gerçektir ki Fuat Sezgin’i Fuat Sezgin yapan bildiği lisanlardır. Bu kadar çok lisan bilmese böylesi büyük bir âlim olamazdı. Bunu kendisi de zımnen ifade etmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin, İslam bilimler tarihinin anahtarı sayılan Arap- çayı öğrenmeye 1943’te hocası Hellmut Ritter’in tavsiyesi üzerine başlamıştır. Altı ay kadar bir sürede Arapçayı orijinal kaynaklar okuyacak kadar öğrenerek hocasının takdirini kazanmıştır. Hocası, “Arapça gibi zor bir lisanı bu kadar kısa sürede öğrenen bir başkasını bugüne kadar görmedim.” di­yerek şaşkınlığını belirtmiştir. Sezgin’e göre dil öğrenmenin iki püf noktasından biri masa başında uzun süre sabırla çalış­maktır. İkincisi ise ana dilin gramerini iyi bilmektir. Sezgin’in kendisi de bu noktaya bir Osmanlı kadısı olan babasından <em>sarf ve nahiv</em> okuyarak ulaşabilmiştir. Ona göre dil öğrenmek sa­nıldığı gibi sokakta ya da yabancı ülkede değil, masa başında gerçekleşir. Belki konuşma yeteneği için ikinci bir şahsa ihti­yaç duyulabilir. Sezgin, uzun süre masa başında sabırla çalışa­rak onlarca dili öğrenebildiğini belirtmiştir. Akşam saat beşe kadar enstitüde çalıştıktan sonra eve gelip geç saatlere kadar bilmediği dilleri öğrenmiştir. Elli yaşmdan sonra İspanyolca, altmış yaşından sonra da Çekçe öğrenerek o dillerdeki yaz­maları orijinal dilinde tetkik edebilmiştir. Rusya’dan aldığı bir davet üzerine altı ayda Rusçayı öğrenmiş, bildirisini bu dilde yazarak tebliğini Rusça sunabilmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin, yabancı dil öğrenemememizin önemli bir sebebi­ni de aşağılık kompleksine bağlamıştır. Ona göre Türk insanı kendisine güvenmemektedir. Bu güvensizliğin altında <em>cehalet </em>yatmaktadır. Eğer insanlar biraz okusa, araştırsa, gayret etse aşağılık kompleksini yenebilecektir. Ancak cehalet buna izin vermemektedir. Cehaletin sebebi ise <em>tembelliktir.</em> Gerçekten de Türkiye akademisyenlerinin akademik araştırmaya, dil öğrenimine, laboratuvara, kütüphaneye yeteri kadar vakit ayırabildiğini söylemek güçtür. Bunun temel sebeplerinden en başta geleni, çalışan ile çalışmayanın ayırt edilmemesi, bi­limsel çalışma ve performansın ödüllendirilmemesi ve teşvik edilmemesidir. Bu tembellik, akademisyenleri önemli husus­ları bilmekten alıkoymakta, bu da derin komplekslere dönüş­mektedir. Şu hâlde mücadele edilecek ilk husus tembelliği yenmeye gayrettir.</p>
<p><strong>Hedeften Yoksunluk, İstikrar ve Çalışma Ahlâkı</strong></p>
<p>Fuat Sezgin Hoca’ya “Türkiye’de daha nitelikli bilim ve bilim­ler tarihi araştırması yapmak için neler yapılmalıdır?” şeklin­de bir soru sorulunca şöyle cevap vermiştir:</p>
<p>Türkiye’de akademisyenlerin hedefleri yok. Yaklaşık dört yüzyıldan beri çalışıp duruyor bir şeyler arıyoruz ama belli bir hedef olmadığı için yol bulamıyoruz. Herkes kendi ba­şına bir şeyler yapmak istiyor. Kurumsal süreklilik denilen bir şey yok. Çalışkan, gayretli ve üretken bir adamm hale­fi çıkmıyor. Bu şekilde bir yere varılamaz. Öncelikle haya­tı bütünsel olarak kapsayacak <em>hedef belirlemek</em> lazım. Bazı çalışkan, gayretli ve meraklı bilim adamları var. Bunlar bir şeyler yapıyorlar, yazıyor çiziyorlar ama hedefleri yok. Sade­ce konuyu sevdikleri için, bazıları da hobisi olduğu için bir konuyla ilgileniyor ve araştırma yapıyor. Böylesi bir yol ve yöntemle bilim yapılmaz, nitelik ortaya çıkmaz. Önce çalış­mak değil hedef koymak önemlidir, sonra çalışma gelmeli­dir. İnsanın kesin bir hedefi olması lazım ve o hedefe doğru başka hiçbir şey düşünmeden gitmesi lazım.</p>
<p>Fuat Hoca, “Ben bunu yaptım,” demiştir, “ben otuzlu yaşla­rımdan itibaren hedefimi İslam bilimler tarihinin en gelişmiş literatürünü yazmak olarak belirledim ve ömrümün sonuna kadar da bu hedef uğruna yürüdüm.” demiştir.</p>
<p>İlim yolunda olmak isteyenlere Fuat Sezginin ikinci önem­li tavsiyesi <em>sabır</em> olmuştur. “Sabrun cemîl ve Allah korkusu” olmadan nitelikli bilim yapılamayacağını söylemiştir. Bilim her şeyden önce bir istikrar ve sabır işidir. Bekleme, tekrar etme, gözleme, uzun süre ne olup bittiğini anlamaya çalışma ve neticelere saygı gösterme ameliyesidir. Oysa özellikle son zamanlarda kimse uzun süreli çalışmalara girişememekte, hemen bir şeylerin olup bitmesini istemektedir. Böylesi bir psikolojiyle, acelecilikle, sabırsızlıkla bilim yapılamaz. Bilim uzun süre sabretmeyi, düşünmeyi, defalarca deney yapmayı gerektirir. Bilim yapanlarda Allah korkusu da olmalıdır. Sez­gin bu tavsiyeleriyle selefi Ahmet Cevdet Paşa ile tevafuk için­dedir. Cevdet Paşa da şu sözleriyle çağları bizlere çağları aşan bir mesaj bırakmıştır:</p>
<p>Hayatım boyunca ‘en-nâs-ı fıs-sıdk’ (kurtuluş doğruluk­tadır) yolundan hiç şaşmadım, doğruluktan ayrılmadım. Allah&#8217;ın bir lütfü olarak da kirlenmedim. Allah da kullarını her hal ü kârda korudu. Dünyada korkulacak olan bir şey varsa o da yalnızca Allah korkusudur. Padişahtan korkmak, hikmettir. Anadan babadan korkmak hikmettir. Büyükler­den vesaireden korkmak, sakınmak, utanmak hikmettir. Ve cümlesinin başı Allah korkusudur.</p>
<p>İlim yolunda çalışacaklara Fuat Sezgin’in üçüncü tavsiyesi <em>az yemek ve az uyumaktır.</em> Bu ilkeler İslam ilim geleneğinde de daima revaç bulmuş tavsiyelerdir. Fuat Hoca vakit kaybı olmasın diye öğlenleri yemeğe gitmeyip evden getirdiği bir parça ekmek, peynir ve reçelle iktifa eden bir ilim dervişidir. Yemekli programlara ve resmî kutlamalara katılmayı genelde reddetmiştir. Kendi evinde eşi ve çocuklarıyla sadece yemekte bir araya gelerek sohbet edebilmekte, diğer zamanlarda daima çalışmaktadır. Az uyumak da onun günlük alışkanlıklarından biridir. Yakınları giyim kuşamda da onun son derece müteva­zı olduğunu, vakit kaybı olmaması için genelde aynı elbiseleri giydiğini söylemektedir. Kırk yıl aynı paltoyu giydiği, yıkan­dığında ütüsü bozulmayan gömlekler diktirip vakit kaybet­mediği de bilinenler arasındadır. Eşinin deyimiyle “Colombo pardesüsü”, her zaman odasında asılıdır.</p>
<p>Türk insanının okumadığını, kitaba verilen değerin Türki­ye’de çok düşük olduğunu sitemle belirten Sezgin, bir uçak yolculuğunda kimin Türk, kimin tngiliz ya da Alman oldu­ğunu rahatlıkla ayırabildiğini söylemiştir. Kendisi, dünyanın farklı bölgelerindeki yazma kitapların peşinden koşarken sürekli seyahat etmek zorunda kaldığından, uçaktaki vakit- lerı daima okumakla geçmiştir. Burada belirtilmesi gereken hususlardan biri de ciddi bilim adamlarının yalnız olması ve buna alışmasıdır. <em>Yalnızlık</em> her ciddi ve verimli bilim adamı­nın temel şiarıdır. Tam bir ilim dervişi olan ve bir tür modern züht hayatı yaşayan Sezgin, harici etkilerden minimum sevi­yede etkilenmiştir. Dostlarının anlattığına göre, dünya ile ne­redeyse hiç işi yoktur. Cüzdanı belki elli seneliktir. On yıllarca Frankfurt’ta kaldığı hâlde şehri hiç gezmemiştir. Bütün hayatı evinden enstitüye gelip gitmekle geçmiştir. Bir defasında evi­ne dönerken sürekli kullandığı yol inşaat sebebiyle kapanınca başka yollara sapmış ve evini bulamamıştır. Ara sokaklarda sürekli dolaşıp duran bir ihtiyar, polisin dikkatini çekmiş ve onların yardımıyla evini bulabilmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin’in Türkiye’deki bilim, bilim adamları ve üniversi­te ortamı hakkında ileri sürdüğü görüşlerden biri de <em>zamanın değerinin bilinmemesi,</em> planlamanın yapılmaması ve zaman gibi bir nimetin hakkıyla harcanmamasıdır. Sezgin her cid­di bilim adamı gibi randevularına son derece sadıktır. Kendi ifadesine göre hayatında üç defa randevusuna geç kalmış ve onun ıstırabını her zaman çekmiştir. Bunlardan ilki hayli il­ginçtir: İstanbul Üniversitesinden hocası Hellmut Ritter’den ders alırken bir gün uzak yerden geldiği için üç dakika geç kalmıştır. Ritter, cebinden saatini çıkararak “Sayın Sezgin üç dakika geç kaldınız, bir daha tekerrür etmesin.” diyerek kalıcı bir ihtar çekmiştir. Konuşmalarında sıklıkla Peygamberimizin “iki günü müsavi olan ziyandadır” hadisini hatırlatarak, “Biz zamanı bu kadar değerli gören bir dinin mensuplarıyız. O hâl­de nasıl boş durabiliriz, her gün daha üretken olmalıyız.” tav­siyesinde bulunmuştur. Ancak gerek akademide gerekse sıra­dan Türk insanının çalışma hayatında ahlâki yozlaşmanın son zamanlarda giderek daha da arttığını üzüntüyle belirtmiştir. İlim yolunda şiar edinilmesi gereken önemli hususlardan biri <em>ilmi karşılıksız yapmaktır.</em> İlimden maddi bir çıkar bekleme­mektir. İlim parayla yapılan, parasız dağıtılan bir iştir. Tam bir ilmi züht ahlâkı anlamına gelen bu duyarlılık Sezgin’de fazlasıyla tezahür etmiştir. Bilimsel araştırmalarından hiçbir zaman maddi gelir beklememiş, ancak çalışmaları vc eserle ri onu daima yükseklere taşımıştır. 1960 Darbesi’nden sonra üniversiteden atılınca Almanya’ya gittiğinde kendisine bildi­rilmeden altı aylığına işe alınmıştır. Bu süre dolmak üzere iken yeni iş arayışı söz konusu olmuştur, İş akdinin dolması­na üç ay kadar bir zaman kalmasına rağmen hiç endişe etme­yen Sezginin bu tevekkül hâli Alman meslektaşlarını hayret­ler içinde bırakmıştır. “Nasıl oluyor da iki üç ay sonra işten çıkarılacağın hâlde hiç endişe etmiyorsun?” denilince; “Ha­yatımda eğer altı haftalık bir gelecek garanti edilmişse daha ilerisini asla düşünmeyeceğim.” diye cevap vermiştir. Bu ce­vap ateist arkadaşını bile şaşkına çevirmiştir. Hayatında asla para biriktirmek, bir makama gelmek derdinde olmamıştır. Hatta bir ara “Eğer işsiz kalırsam gündüzleri inşaatlarda çalı­şırım, akşamları da araştırmalarımı yaparım.” diye kafasında planlar kurmuştur.</p>
<p><strong>İslam Dünyasında İlmî Gerilemenin Sebepleri</strong></p>
<p>“ilmi para için yapmamak”: Bu düstur İslam ilim tarihinin ki­lit keşiflerinden ve ilkelerinden biridir. Gerek Fuat Sezgin in ç<u>alışmalar</u>ında gerekse genel bilim tarihi araştırmalarmda ce­vabı en çok aranan sorulardan ikisi şöyledir: İslam dünya­sında VIII. ve IX. yüzyılda hızla gelişen ilim ve teknoloji XVI. yüzyıldan sonra niçin duraklamıştır?”, “İslam dünyasındaki gerilemenin sebebi nedir?” Doğrusu bu sorulara şimdiye ka­dar tatmin edici açıklamalar getirilememiştir. Fuat Hoca’nın da belirttiği üzere tarihte bazı hadiseler açıklanamaz ve bazı olguların açıklanması mümkün değildir. Bu mesele de söz konusu çıkmazlardan biri gibi görünmektedir. 1956’da Fran­sa’nın Bordeaux ve 1960’ta Almanya&#8217;nın Frankfurt şehir­lerinde geniş katılımlı iki kongrede İslam dünyasının niçin geri kaldığına dair cevap/lar aranmıştır. Fuat Sezgin’in bu kongreleri değerlendiren yorumlarında ve “İslam Dünyasının</p>
<p>Duraklama Sebepleri” konulu konferanslarındaki ifadelerine bakıldığında bu iki kongreden tatmin edici neticeler çıkma­mıştır. Buna karşın gerileme teorisiyle ilgili bir dizi yorum/ tespit yapılmıştır.</p>
<p>Fuat Sezgin Hoca’ya göre, oryantalistlerin iddia ettiği üze­re, İslam bilimlerinde zeval XII. yüzyılda değil XVI. yüzyıl­da kendini hissettirmeye başlamıştır. 1956 Bordeaux ve 1960 Frankfurt Kongrelerinde sebepler arazın yerini almış, sebep ve sonuç ilişkileri birbirine karıştırılmıştır. Aynı toplantıda ve diğer çalışmalarda İslam bilim ve kültür dünyası bir bütün olarak ele alınamamıştır. Gerileme ve batış sebepleri daha er­ken devirlerde aranırken İslam bilim ve kültür dünyasındaki gelişme ve ilerleme yüzlerce yıl devam edebilmiştir. Bugün İslam bilimlerinin belirli bir andan sonra duraklamaya baş­lama sebeplerini münakaşa edebilme açısından yarım yüzyıl öncesine göre daha avantajlı bir ortam vardır.</p>
<p>Bu açıklamalara bakıldığında İslam dünyasmın neden geri kaldığına dair bir cevap verilemediği görülmektedir. Sezgin’in <em>İslam&#8217;da Bilim ve Teknik</em> eserinin uzun önsözünde duraklama ve gerileme sebeplerinden ziyade gelişme ve ilerlemenin se­bepleri üzerinde durulmuştur. Fuat Hoca ilk olarak 1889’da Snouck Hurgronje’in dile getirdiği ve meşhur oryantalist Franz Rosenthal’in yaygınlaştırdığı açıklamaları anlamlı bul­muş ve bir anlamda onlara katılmıştır. Rosenthal İslam’da bilim ve teknolojinin ilerlemesi hakkında şöyle demektedir: “Eğer İslam dini, bilimi sadece bilim olarak, bilim aşkı olarak himaye etmemiş olsaydı ve sadece onun faydacı tarafı bakı­mından bilimleri tutmuş olsaydı bilimler bu kadar süratli ve bu kadar geniş şekilde gerçekleşemezdi.” Bu tespite bazı med­rese tarihçilerinin de katıldığını görmek mümkündür. Fuat Sezgin gibi saygın bir bilimler tarihçisi olan Aydın Sayılı da gerileme ve duraklamanın birçok sebebini saymıştır. Bunlar arasında “ilim adamlarının gerekli desteği ve himayeyi gör­memesi, savaşlar, kargaşalar, kitap ve kütüphanenin önemini yitirmesi ve medrese sayısındaki gereksiz artış” en başta sa­yılmıştır. Özellikle Nizamiye Medreseleriyle birlikte, önceleri daha özgür, sivil ve nitelikli olan medreselerde nitelik sorunu meydana gelmiştir. X.-XI. yüzyıla kadar Müslüman âlimler, ilmi sadece ilim olarak talep etmişler, faydasını düşünmemiş­lerdir. Ancak bu yüzyıldan sonra özellikle hukuk (fıkıh) en önemli meslek ve para getiren alan olarak belirmiş ve medre­seler nakil ilimlerinde derinleşmeye başlamışlardır. Medrese mezunlarının gözü fıkıhla ilgili (akçası daha bol) mesleklerde olmuştur. Böylece ilimlerde özellikle XVI. yüzyıldan sonra duraklama başlamıştır. Fuat Sezgin’in bu zamanda kelimenin tam anlamıyla bir âlim olmasının ardında, ilme söz konusu kadim mantıkla yaklaşması etkili olmuştur.</p>
<p>Sezgin’e göre İslam dünyasında gerilemenin temel nedenle­rinden biri Moğol saldırılarıdır. Moğollar XIII. yüzyılda Orta Asya’dan çıkarak bütün Anadolu’yu alt üst ederek önlerine çıkan her türlü maddi manevi değeri yok etmişlerdir. Bu sal­dırıdan sonra İslam dünyasının kendini toparlaması kolay ol­mamıştır. Bir diğer önemli sebep ise Haçlı Seferleri’dir. XI. ve XIII. yüzyıllar arasında yaklaşık 175 sene devam eden Haçlı Seferlerinden kârlı çıkan Avrupalılar olmuştur. İslam dün­yasına gelen Haçlılar burada gördükleri zenginlikleri yanla­rında götürdükleri gibi, ilimleri de götürmüşler ve Avrupa’da uyanışın temellerini atmışlardır. Bu teori ilk olarak <em>Akdeniz </em>müellifi Fernand Braudel tarafindan dile getirilmiştir. Fuat Sezgin de bu teoriye katıldığını belirtmiştir.</p>
<p>İslam dünyasında ilimlerin gerilemesinde yaratıcılık yete­neğinin sönmesinin ve aşağılık kompleksinin de çok etkili olduğunu söyleyen Fuat Sezgin bu konuda da ilginç yorum­lar yapmış, yeni bilgiler ortaya koymuştur. Ona göre İslam dünyasında aşağılık kompleksinin ilk başladığı dönem XVII. yüzyıldır ve bu dönemde başta Kâtip Çelebi olmak üzere dö­nemin bazı medrese dışı âlimleri etkili olmuştur. Sezgin, özel­likle Katıp Çelebinin kendisini hayal kırıklığına uğrattığını söylemiştir. Zira o Batılı kaynakları kullanarak <em>Cihannüma </em>adında devasa ve değerli bir coğrafya kitabı yazmış ve böylesi bir kitabı Osmanlı dünyasında yazmanın mümkün olmadığı­nı söylemiştir. Bu kitabı yazarken Batılı eserlerden ve âlimler­den de destek almıştır. Ancak Fuat Sezgin» Kâtip Çelebi’nin kullandığı Batılı kaynaklara baktığında, söz konusu eserlerin İslam dünyasından etkilenilerek ya bire bir ya da serbest tarz­da geniş aktarmalarla telif edildiğini tespit etmiştir. Dolayı­sıyla da Kâtip Çelebi, hayran olduğu Batılıların aslmda İslam ilimleri sayesinde o bilgileri ürettiğinin farkına varamamıştır. Bu durum Kâtip Çelebi’den itibaren bir tür komplekse dönüş­müştür. Ama yine de Sezgin, onun çalışkan ve zeki bir âlim olduğunu teslim etmiştir.</p>
<p>Bu vadide Fuat Sezgin, meşhur seyyah Evliya Çelebi’nin dili­ne, üslubuna ve İlmî yetkinliğine hayran kalmıştır. Onun için “abartıyor filan” deseler de Sezgin’e göre o “son derece özgün ve heykeli dikilecek biri”dir. Türkiye’de giderek artan aşa­ğılık kompleksinin kökenlerini XVII. yüzyıla kadar indiren Fuat Sezgin, bugün de Türk akademisyenlerinin söz konusu hastalıktan mütevellit yaratıcı olamadıklarını belirtmiştir. Yukarıda değinildiği gibi bu hastalıktan şifa bulmanın yolu bilgilenmek ve cehaleti yenmektir, cehaleti izalenin yolu da tembellikten kurtulmaktır.</p>
<p><strong>Tevazu, İyi Niyet, Vefa ve Doğallık</strong></p>
<p>Fuat Sezgin’in en önemli vasıflarından biri olağanüstü teva­zu sahibi bir şahsiyet olmasıdır. Onu tanıyan hemen herkes, özellikle İlmî konuda hilm sahibi olduğunu, kimseyi küstür­mek istemediğini, herkese yardımcı olmak istediğini belirt­mişlerdir. Kendisine merakla, samimiyetle, inanarak bir şey sorulduğunda büyük bir heyecanla sonuna kadar meseleyi dinlemesi ve cevaplar vermesi herkesin şahit olduğu bir du­rumdur. Ancak bu hususta son derece hassastır ve her önüne gelene de randevu vermemektedir. Frankfurt’taki odası, ilim meraklısı herkese açık bir ilmi dergâh olmuştur, öyle zaman­lar görülmüştür ki içeride bir ilmi sohbet, bilimsel tartışma, proje konuşulurken sekreterin “Efendim filan ülkenin baş­bakanı geldi, sizinle görüşmek istiyor.” diye izin istediğinde Fuat Hoca, “Beklesin biraz, şimdi şu mevzuyu konuşuyoruz.” diyerek ilmi her şeyin üstünde tuttuğunu göstermiştir. Bir de­fasında Türkiye’den bir heyet Frankfurt Kitap Fuarı’nın açılı­şına gelmiştir. Bir görevli enstitüye gelip Fuat Hoca’ya “Efen­dim, Sayın Cumhurbaşkanı açılışta sizi de görmek istiyor.” diyerek onu davet etmiştir. Fuat Hoca, “Benim Abdullah Bey ile görüşecek bir meselem yok, eğer kendilerinin varsa buyur­sunlar, gelsinler.” diyerek cevap vermiştir. Fuat Hoca sayesin­de modern zamanlarda da “devlet adamlarının ayağına giden âlimler değil, âlimlerin ayağına giden devlet adamları”nın gö­rüldüğü manzaralar yaşanmıştır.</p>
<p>“1960 benim için bir başlangıç” diyen Fuat Sezgin, kendisini üniversiteden atanlara asla kırgın olmadığını belirtmiştir. Bir defasmda, Fuat Hocayı istismar etmek isteyen gruptan bir zat, hoca hakkında ilk kitaplardan birini yazarak kitaba “mağ­duriyetten muzafferiyete”, “mazlumiyetten muzafferiyete gibi hayli ajitatif/kışkırtıcı bir isim vermek istemiştir. Hoca böylesi tekliflere karşı çıkmış, geçmişi bu bağlamda gündeme getirmek istemediğini zikretmiştir. Zaten kendisi hakkında kitap yazılmasına bile hoş bakmazken bir de böyle popülist ya<u>klaşımlar</u>a hiç razı olmamıştır. Üniversiteden uzaklaştırma kararı veren MBK üyelerinden biriyle karşılaştığında, “İslam bilimler tarihi adına size teşekkür ediyorum, iyi ki beni üniver­siteden attınız, ben de istediklerimi en iyi şekilde yapabildim, size teşekkür ediyorum.” deyince, karşısındaki zâta kızarmak düşmüştür. 2008’de <em>Cumhuriyet</em> gazetesinin İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi nin açılış haberini vermesine sevinip “Bak bunlar bile anlamaya başladı.” diyerek ne kadar iyimser ve iyi niyetli olduğunu göstermiştir. Oysa aynı gazete 30 Haziran 2018’de Fuat Sezgin dünyaya gözlerini yumduğunda istihzai bir ifadeyle Twitter hesabına “‘Amerika’yı Kolomb değil, Müs- lümanlar keşfetti’ diyen Erdoğan’ın akıl hocası Prof. Dr. Fuat Sezgin yaşamını yitirdi.” haberini geçmiştir. Türkiye literatü­ründe Fuat Sezgin’in önemi ve çalışmaları hakkında ilk olarak 2002’de Celal Şengör’ün <em>Cumhuriyet Bilim Teknik&#8217;te</em> iki yazı kaleme alması da meselenin ironik taraflarından biridir.</p>
<p>Sezgin, hayatın zorluklarından yılmamış ve bunlardan asla şikâyet etmemiştir. Türkiye’den bir halefinin olmadığını söy­lerken elbette üzülmüştür. Ancak onun kalbinin hep Türkiye için attığı da ahir ömründe açık bir şekilde görülmüştür. Fuat Sezgin’in derdi, İslam dünyasının bilim ve teknolojide gasp edilmiş hakkının teslim edilmesini sağlamaktır. Bunu yapar­ken hamaset ve şovenliği değil, en muhkem delil olan bilimi kullanmıştır. “Ben bilime sığındım, bilim ne diyorsa onu or­taya koydum, eğer araştırmalarım bana farklı bir şey söyle­se idi onu da çekinmeden açıklardım.” demiştir. Kur’an’ı ve dini asla bilime karıştırmamıştır. Gençliğinde de hayli dindar olmasına ve her namazını farklı bir camide kılmasına karşın “gösterişçi dindarlıktan” şiddetle kaçınmıştır.</p>
<p>Sezgin’in ısrarla üzerinde durduğu ve her fırsatta dile getir­diği konulardan biri, İslam’ın ilerlemeye ve bilime asla engel olmadığıdır. Aksine İslam kadar bilimi, araştırmayı destekle­yen, teşvik eden başka bir din yoktur. Ancak ilginç bir şekilde, İslam dünyasının bilim ve teknolojide kaydettiği büyük ge­lişmeleri duymak, bilmek, onları tanımak Batı dünyasından ziyade Müslümanlara zor gelmiştir. “Keşfettiğim yenilikleri anlatmakta Batı’dan daha çok Müslümanlar beni zorluyor, onlar bana direnç gösteriyor, dediklerimi anlamıyorlar.” di­yerek sitem etmiştir.</p>
<p>Fuat Sezgin, özellikle 2000’li yıllardan sonra Türkiye’de tanın­maya başlanmıştır. Geniş halk kitlelerince ise ancak 2010’dan sonra tanınabilmiştir. Fuat Hoca’nm Türkiye’de çok geç keşfedilmesi elbette Türkiye ilim dünyası için büyük bir ayıptır. Eserleri daha çıkar çıkmaz başta İngilizce ve Fransızca olmak üzere Arapça, Farsça ve Urduca gibi dillere çevrilmesine kar­şın, Türkçeye ya çevrilmemiş ya da çok geç tercüme edilmiş­tir. Temel eseri <em>GAS</em> hâlâ daha tercüme aşamasındadır. 1967- 8’de GAS’ı bireysel olarak tercümeye girişenler olmuş ancak bürokrasi ve yerleşik zihniyetin yönetimdeki temsilcileri “Ne gerek var tercümeye, aslından alalım kütüphanelere koya­lım.” diyerek engel olmuşlardır.</p>
<p>2005’ten sonra bürokratik kurumlar kendilerinden beklenen zorlaştırma ve ciddiyetsizliği hocaya da göstermişlerdir. Bir keresinde Türkiye’den Hocaya telefon edilerek, “Efendim kurum olarak (muhtemelen, Kültür ya da Millî Eğitim Bakan­lığı) eserinizi tercüme etmek istiyoruz, kitabınız kaç sayfa?” diye sorulmuştur. Fuat hoca “Hangi eserim, eserlerimin kaç sayfa olduğunu bilmiyorum, sadece 13-14 cilt olduğunu söy­leyebilirim.” diyebilmiştir. Bu süreçte bir Arap iş adammm “Ben her türlü masrafını karşılayayım, eserlerinizi Türkçeye tercüme ettirelim.” teklifini ise “Onuruma dokunur.” diyerek reddetmiştir Fuat Hoca. Alman vatandaşlığını en üst düzey­den gelen ısrarlara rağmen kabul etmemiş, Türkiye pasaportu taşımakla iftihar ettiği belirtmiştir. Müslüman ve Türk oldu­ğundan gurur duyduğunu defalarca belirtmiştir. Bir Alman eyaleti itibarlı bir ödül vermek üzere Hoca’yı davet etmiş an­cak programa Filistinli çocukların katlini hoş gören bir Israilli de davet edildiği için ödülü reddetmiştir.</p>
<p>2000’li yıllardan sonra genelde Avrupa, özelde Almanya’da yabancılara özellikle de Türklere ve Müslümanlara karşı daha sert bir tutum takınılmıştır. Dolayısıyla da hocayı ra­hatsız edici gelişmeler sürekli hâle gelmiştir. O bu süreçte hiç yılmadan bıkmadan çalışmalarına devam ederken bir ta­raftan da Frankfurt ta kurduğu müzenin bir benzerinin Tür- kiye de kurulması için vargücüyle cansiparane bir çalışma içine girmiştir.</p>
<p>Bir gün kahvaltı sırasında eşi Ursula Hanım “Burada çok iş­ler yaptın, memleketine yönel!” deyince, Türkiye’ye, Türk insanına daha çok hizmet etmek isteğini daha güçlü hisset­meye başlamıştır. Nitekim olaylar birbirini kovalamış, Tür­kiye’den yapımcılar, bilim insanları Hoca’yı keşfetmiş, belge­seller çekilmeye başlanmıştır. Çeşitli hadiselerin zuhuruyla ve Allah’ın bir lütfü olarak Arap bir iş adamının kendi evi için Hoca’ya yaptırdığı İslam bilim tarihine dair modelleri/objele- ri bağışlamasıyla 2008’de, Gülhane Parkı içindeki bir binada İslam Bilim ve Teknoloji Müzesi’ni kurarak burada 600’e ya­kın materyalin sergilenmesini sağlamıştır.</p>
<p>Fuat Sezgin’i hayatında bu müze kadar heyecanlandıran bir başka olay veya gelişme belki de olmamıştır. Bu müzenin açılmasına çocuklar gibi sevinmiştir. Müzenin kurulması sı­rasında materyallerin taşınmasından isimlendirilmesine, yer­lerinin belirlenmesinden, tanıtım yazılarına kadar her türlü detayla kendisi ilgilenmiştir. Ancak Türkiye bürokrasisinin ve memurlarının hoyrat, vurdumduymaz hâli hocayı çok üzmüş, zaman zaman bezginlik derecesinde eziyete dönüşmüştür. Bazı memurlar terbiye sınırlarını aşarak Hoca’ya hakarete va­ran kabalıklar bile sergileyebilmişlerdir. Hoca’nın müzede yer alan modeller için beş dilde hazırladığı tanıtım metinlerini ve levhalarını aklıevvelin biri, tek dile indirerek yerleştirmiştir. Oysa hoca beş ayrı dilde tanıtım yazarak, İslam bilim mira­sının burayı ziyaret eden bütün milletler tarafından hakkıyla bilinmesini istemiştir. Fuat Hoca bütün bu yaşadıklarından dolayı bir televizyon programında “Müze hayal ettiğim gibi olmadı, ama buna da şükür.” serzenişinde bulunmuştur. Bü­tün bunlara karşın yılmadan, yorulmak nedir bilmeden çalış­malarına devam etmiş, müzenin kurulması ve tanıtılması için Türkiye ve Almanya arasında bir taraftan mekik dokurken diğer taraftan sözlü ve görsel medyayı bilgilendirmiştir. 89 yaşında yaklaşık 30 senedir gelmediği Beyazıt Sahaflar Çarşı- sı’nı zor adımlar ve meraklı gözlerle dolaşırken kendisini gördüğümde elini öpme şerefine nail olmuştum. Birkaç kelam ettikten sonra “Benim Gülhane’de açtığım müzeye gittin mi, talebelerini götürdün mü?” sorularını sormuş ve “Orası çok önemli.&#8221; diyerek müzeye ne kadar önem verdiğini belirtmişti.</p>
<p>Her ne kadar aksaklıklar olsa da Türkiye’de nitelikli işlerin yapılabileceğine kanaat getiren Fuat Sezgin adına 2010’da &#8220;Fuat Sezgin İslam Bilim Tarihi Araştırma Vakfı” kurulmuş­tur. Vakıf bünyesinde önemli bir kütüphane de inşa edilerek Sezgin’in kitaplarının buraya intikali çalışmalarına başlan­mıştır. Sezgin’in 50 bin kadar seçme kitaptan oluşan koleksi­yonunun Türkiye’ye getirilmesi tam bir polisiye romanını an­dırmaktadır. Hoca vefat ettikten sonra kitaplarının üçte biri Türkiye’ye getirilmiştir. İkinci posta getirilirken Alman polisi Sezgin’in şahsi kitaplarına “bunlar Alman kültür varlığıdır” diyerek havaalanında, diğerlerine de enstitüde el koymuştur. Hakkında eser kaçakçılığı yapmak iddiasıyla dava açılmıştır. Enstitüdeki odası mühürlenmiş ve bütün şahsi eşyalarına, en önemlisi de hazırlamakta olduğu en son eseri GAS’m 18. cildinin fişlerine el konulmuştur. Daha kötüsü ise, Hoca’nın ailesine enstitüdeki odadan şahsi eşyalarını alma izni verildi­ğinde 18. cildin fişlerinin ortadan kaybolmasıdır. Bunun öne­mi nedir? Burada çok gizemli bir durum vardır. Fuat Hoca, İslam dünyasında felsefe çalışmalarını en sona koymakla hata ettiğini, aslında bunu daha önce çalışması gerektiğini hayıfla­narak belirtmiştir. Aynı zamanda ömrünün sonlarında İslam felsefe mirası kadar Immanuel Kant ve İslam ilişkisi üzerine de kafa yormuştur. Kant’ın İslam ile ilgili önemli görüşlerini derlemiştir, hatta onun Müslümanlığına dair bilgi ve belgeler bulduğu ihtimali vardır. Bilindiği üzere Kant’ın doktora dip­lomasının üzerinde kendi el yazısıyla besmele yazmaktadır. Bunun sırrı nedir? Acaba Fuat Hoca bu sırra ilişkin önemli bilgiler mi bulmuştu? Almanlar varlıklarını borçlu oldukları bu büyük filozof üzerinde böylesi bir şüphenin, spekülasyo­nun olmaması için mi Sezgin’in felsefe fişlerine el koymuştur?</p>
<p>Bu soruların cevabı şimdilik bilinmemektedir. Hayatının son anlarına kadar Almanlara daima iyi niyetle ve güvenle bakan Sezgin Hoca bu gelişmeler karşısında âdeta yıkılmıştır. Oysa Hoca şahsi kitapları ve vakıf kitapları konusunda son derece titizdir. İstanbul’a gelen kitapları tek tek kontrol ederken bir tanesinin vakfın kitabı olduğunu görmüş ve onu derhal ayıra ­rak ivedilikle Almanya’ya geri göndermiştir.</p>
<p>Kitaplarına el konulunca Alman Cumhurbaşkanına mektup yazarak ondan yardım istemiştir. Ondan “Mahkeme en doğ­ru cevabı verecektir.” gibi politik bir cevap alması, güvendiği dağlara kar yağdığının tescili olmuştur. Hoca bu hadiseden daha sağlığında iken büyük ıstırap duymuştur. Kendi kurdu­ğu vakıf kilitlenmiş, içeri alınmamıştır. Ailesi Almanlar tara­findan taciz edilmiş “Bak babanız Alman kültür varlığını Tür­kiye’ye kaçırmaya çalışıyor.” denilmiştir! Hocanın çok sevdiği eşi Ursula ve büyük zaafı/sevgisi kızı şimdi bu iftiradan kur­tulma mücadelesi vermektedir. Alman makamları, “Bu kitap­ların aile kitabı olduğunu ispat edin.” gibi saçma gerekçelerle aileyi zor duruma düşürmektedir.</p>
<p>Her ne kadar tanmması geç olsa da Fuat Sezgin, başta İslam dünyası olmak üzere, Türkiye için çok büyük bir değer ol­muştur. Büyük ihtimalle Türkiye’nin yakın tarihinde son iki- üç yüz senede onun kadar evsaflı bir ilim adamı gelmemiştir. Fuat Sezgin m eserleri, yöntemi, çalışkanlığı ve bilime bakış zihniyeti bilim ve zihin dünyasmdan nasibi az olan akademi için büyük bir rehber niteliğindedir. <em>Sezgin bu ülkenin ve mil­letin yitik hazînesinin haritasını çizmiş, haleflerine hâzinenin keşfini bırakmıştır.</em> Bu bakımdan Sezgin, İslam bilim dünyası için bir başlangıçtır ama çok iyi bir başlangıç olmuştur. Fuat Hoca ilerlemiş yaşma ve sağlık sorunlarına rağmen konfe­ranslar vermeye ağırlık vermiştir. Ahir ömründe “Yaptıkla­rımı, eserlerimi Türkiye/milletim tam olarak anlamadı.” ya­lanmasında bulunmuştur. “Farklı dillerde yazdım ama çok da tesirli olmadı. Yanıldığımı fark ettim. Onun için ömrümün sonlarına doğru konferanslar vermeye başladım.” diyerek tizlere bir taraftan “Beni tanıyın.” nidasıyla seslenirken hayat tarzıyla da örnek olmuştur.</p>
<p>Fuat Sezgin’in mirası kolay anlaşılacak ve tüketilecek bir bi­rikim değildir. Onu anlamanın en iyi yollarından biri, orta­ya koyduğu yenilikleri başta ders kitaplarında olmak üzere, eğitimin farklı aşamalarında, değişik yol ve yöntemlerle yeni nesillere duyurmaktır. Mevcut durumda ders kitapları büyük ölçüde klasik yanlışlara, alışıldık ezberlere, pozitivist paradig­maya ve Avrupa-merkezci bilim anlayışına sıkı sıkı sarılarak devam etmektedir. Fuat Sezgin’in çalışmalarının ders kitapla­rına çok az yansıdığı görülmektedir. Bu yenilikler bütün ders kitaplarında komplekse kapılmadan, korkmadan, hamaset yapmadan bilimsel bir dil ve üslupla yerini almalıdır. Ancak mevcut pozitivist zihniyetin buna direnç göstereceğine dair bir korku da yok değildir. Diğer taraftan Fuat Sezgin, İslam bilimler tarihi araştırmalarını var gücüyle doğa bilimlerin­de yoğunlaştırmıştır. Metafiziğin, fiziğin ve ilahiyata ancak dünyevi ilimleri iyi bilmekle anlaşılabileceğini zımnen göster­miştir. Devasa eseri GAS’ın sadece ilk cildini, giriş mahiyetin­de İslami ilimlere ayırmıştır. Diğer bütün ciltler doğa bilim­lerine ayrılmıştır. Felsefeyi en sona bıraktığından kendisi de pişman olmuş ve “Bunu mutlaka önce yazmalıydım.” demişse de ömrü vefa etmemiştir. Zira Batıkların İslam dünyasmda, Müslümanlar arasında felsefe yoktur ithamının yanlış oldu­ğunu bütün delilleri ve örnekleriyle tespit etmiştir. Ona göre İ<u>slam</u> dünyasında özgün ve zengin bir felsefe mirası da vardır. Netice olarak; İslam bilim tarihine tarafsızca, derin vukufiyet ve tutkuyla yaklaşan, böylece Müslümanlara haklı bir özgü­ven kazandıran bu eşsiz âlimin, bilim zihniyetiyle arasında hayli mesafe olan bir toplumda gerçek anlamda tanmması, tanıtılması ve canlı tutulması zor gibi gör<u>ünm</u>ektedir Yine de bu topraklardan bir Fuat Sezgin çıktıysa bir başkasının da çıkabileceği ümidi her zaman bakidir.</p>
<p>Mustafa Gündüz – Kurum, Kavram ve Zihniyet Osmanlı’dan Günümüze Eğitimde Dönüşümler,syf:389-419</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <em>Türk Eğitim Düşüncesinde Batılılaşma,</em> s. 225-232</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bk. Hıfzurrahman Râşid, <em>Mektepçiliğin Kâbesinde,</em> İstanbul: 1928.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Erol Güngör, <em>Dünden Bugünden, Tarih Kültür ve Milliyetçilik,</em> İstanbul: Ötü- ken Yayınları, 1990, s. 42.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Osman Ergin, <em>Türk Maârif Tarihi,</em> C.4-5, İstanbul: Eser Matbaası, 1977, s. 1646.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> İsmet özel, “Tanzimat’ın Getirdiği Aydın”, <em>Tanzimaftan Cumhuriyeti Türkiye Ansiklopedisi,</em> C. 1, İstanbul; İletişim Yayınlan, 1989, s. 66.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Julia Pardoe, <em>Sultanlar Şehri İstanbul</em> (Çev. M. Banu Büyükkal), İstanbul: İş Bankası Yayınlan, 2010, s. 142-150. (Kitabın ilk basımı, Londra, 1836); Mek­teb-i Harbiye ilgili kısımlar için ayrıca bk. Osman Ergin, <em>Türk Maârif Tarihi, </em>C. 1-2, İstanbul: Eser Matbaası, 1977, s. 358-362.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Hilmi Ziya Ülken, <em>Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi,</em> İstanbul: Ülken Yayınları, 1979, s. 13.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/">Prof. Dr. M. Fuat Sezgin’in Hayatı Işığında Türkiye’de Üniversite ve Bilim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-m-fuat-sezginin-hayati-isiginda-turkiyede-universite-ve-bilim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ahlak Türleri ve Kısımları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Apr 2017 15:02:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak Türleri ve Kısımları]]></category>
		<category><![CDATA[Büyük himmet sahibi olmak:]]></category>
		<category><![CDATA[Boşboğazlık yapmamak]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cesaret]]></category>
		<category><![CDATA[Doğru Sözlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri]]></category>
		<category><![CDATA[Güler Yüzlülük]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hilm]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Merhamet]]></category>
		<category><![CDATA[Rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Sır Saklamak]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi (el-Vedd):]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[Vakar]]></category>
		<category><![CDATA[Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Zorluklar karşısında sabretmek]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15155</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?.. Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız. Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri İffet: Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/images-5-10/" rel="attachment wp-att-15202"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-15202" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg" alt="" width="508" height="290" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1.jpg 508w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/images-5-1-300x171.jpg 300w" sizes="(max-width: 508px) 100vw, 508px" /></a></p>
<p>Bu bölümde.. Ahlak türleri ve kısımları, Bunlardan güzel (erdem) olanlar, Alışkanlık haline getirilmesi iyi karşılanıp erdem sayılanlar, Çirkin ve tiksindirici kabul edilenler, Noksanlık ve ayıp sayılanlar hangileridir?..</p>
<p>Şimdi bunları ayrıntılı şekilde sunacağız.</p>
<p><strong>Erdem Kabul Edilen Ahlak Türleri</strong></p>
<p><strong>İffet:</strong> Nefsi şehevi arzular karşısında kontrol etmek, bedenin varlığını sürdürmesi ve sağlığını koruması için gerekli olanıyla yetinmek, israftan kaçınmak, bütün lezzetlerde kısmaya gitmek, bu hususta mutedil yolu izlemek demektir.</p>
<p>Bu hususta yetinilmesi gereken şehevi arzuların tatmini de iyi karşılanan bir yolla gerçekleşmeli herkesin hoşnut olduğu bir tarzda olmalıdır. Özellikle zorunlu ihtiyaç için kullanılmalıdır. Bunun fazlasından da kaçınılmalıdır.</p>
<p>Nefis ve kuvvetler de bundan azı ile ayakta duramıyorsa gerekli olan miktarını kullanmak bir zorunluluktur. Burada vasfettiğimiz hal, iffetin en üst derecesidir, en son noktasıdır.</p>
<p><strong>Kanaat:</strong> Geçinme için yeterli olana razı olmak, maişeti kolaylaştıran kısma rıza göstermek, mal kazanma, yüksek mertebelere yükselme hırsını terk etme, bütün bunlardan yüz çevirip onlara meyletme duygusundan arınma, nefsi bu hususta baskı altında tutma ve çok azıyla yetinme demektir.</p>
<p>Bu ahlak vasat ve sıradan insanlar için güzel kabul edilir. Krallar ve büyükler açısından kanaat göstermek olumlu karşılanmaz. Kanaat gösterme onlar için erdem sayılmaz.</p>
<p><strong>Boşboğazlık yapmamak:</strong> Bu ahlak, insanın kendisini gevezelikten koruması, ağırlığını muhafaza etmesi demektir. Çirkin şakalar yapmamak, çirkin şakalar yapan kimselerle oturup kalkmamak, onların meclislerine katılmamak, çirkin sözleri tela-fuz etmemek, müstehcen ifadeler kullanmamak, bayağı mizah yapmamak, özellikle toplu yerlerde bu tür davranışlardan kaçınmak bu ahlakın bir özelliğidir.</p>
<p>Zira.. Mizahta ölçüsüz davranan, çirkin şakalarla mizah yapan kimsenin ağırlığı, heybeti, vakarı kalmaz. Adi insanlardan uzak durmak, onlarla arkadaşlık etmemek, onlarla oturmamak, bayağı hayat tarzından kaçınmak, malı kötü yollardan kazanmaktan uzak durmak da bu ahlakın bir gereğidir.</p>
<p>Vakarın, ağırlığın bir ifadesi de aşağılık insanlardan bir şey istememek, değersiz insanlara tevazu göstermemek, ihtiyaç olmadan kimseden bir talepte bulunmamak, zorunlu olmadan çarşı ve pazarlarda ulu orta saygısızca oturmamaktır. Çünkü.. Bu gibi fiilleri yapmak insanın kişiliğini ihlal eder.</p>
<p><strong>Halk nezdinde insanların en değerlisi:</strong> İsmi iyilikle bilinen ama şahsı tanınmayan kimsedir.</p>
<p><strong>Hilm</strong>: Şiddetli öfke anında gücü yettiği halde intikam almaktan kendini tutabilmek, ağırbaşlı davranarak, sakin olabilmektir. Bu ahlak, pısırıklığa, sünepeliğe, mevki makam karşısında ezilmeye, idarenin ifsat olmasına kadar vardınlmadığı sürece övülen bir huydur.</p>
<p>Liderlerde ve krallarda bu ahlakın bulunması çok daha güzeldir. Çünkü onlar kızdıkları kişiden intikam almaya herkesten daha çok güç kullanma imkanına sahibtirler.</p>
<p>Oysa zayıf, yani aciz olan bir kimsenin bir şekilde karşılık verme gücü olduğu halde büyük olana karşı sesini çıkarmaması hilm sayılmaz. Çünkü bu kimse kendini tutarsa bu karşısındakinden korkmasından dolayıdır ki bu da hilm değildir.</p>
<p><strong>Vakar:</strong> İnsanın çok konuşmaktan, başkalarında kusur bulmaktan, el kol hareketi yapmaktan, hareket etme gereği olmayan yerlerde hareket etmekten kendini alıkoyması, az öfkelenmesi, soru sorduğunda karşısındakini dinlemesi, cevap aldığında ötesine geçmemesi, kendisini ilgilendirmeyen şeylerle uğraşmaması, acelecilikten ve her işe atılmaktan kaçınması demektir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Bir vakar çeşidi de haya (utanma duygusu)dır. İnsanın gözünü haramdan sakınması, utanç verici sözleri söylemekten kaçınması demektir. Acizlikten ve meramını anlatma beceriksizliğinden kaynaklanmadığı sürece güzel bir huydur.</p>
<p><strong>Sevgi (el-Vedd):</strong> Şehvetten kaynaklanmayan mutedil muhabbetdir.. İnsan fazilet ve şeref ehli, vakar ve heybet sahibi, insanlar arasında ahlaken seçkin kimseleri sevdiği zaman bu sevgisi güzeldir.</p>
<p>İnsanların rezil olanlarını, değersiz bayağı adamları, oğlan ve kadınları, eğlence ve keyif ehlini sevmekse çok kötüdür. Sevginin en güzeli birbirine ısınan kişiler arasında erdemli münasebetlerin gelişmesine sebep olanıdır.</p>
<p>Sevginin en sağlamı, en kalıcısı budur. Fakat şaka yapmaya ve eğlenip lezzet almaya dayanan sevgi övülen bir husus değildir. Üstelik devamlı ve kalıcı da olmaz.</p>
<p><strong>Merhamet:</strong> Sevgi ve acımanın karışımından ibaret bir duygudur. Merhamet ancak, merhamet edilen kimsede göze hoş gelmeyen bir bozukluğa, noksanlığa karşı sergilenir. Bir eksiklik ya da arız olan bir sıkıntı, bir mihnet gibi. Dolayısıyla merhamet merhamet edilene yönelik bir sevgidir, ama beraberinde merhameti gerektiren halden kaynaklanan bir acıma duygusu da vardır.</p>
<p>Bu hal, kişiyi adalet duygusunun dışına çıkarmadığı, zulme sevketmediği, yönetimin bozulmasına neden olmadığı sürece güzeldir.</p>
<p><em><strong>Örneğin:</strong></em> Katile kısas uygulanırken merhamet etmek, caniye cezasını verirken acımak güzel ve övülen bir davranış değildir.</p>
<p><strong>Vefa</strong>: İnsanın kendinden adadığı şeyi gerçekleştirme, diliyle söyleyip kendini bağladığı sözü yerine getirme hususunda sabır göstermesi, kendisini yoksul düşürme pahasına da olsa adadığını vermesi demektir. Az da olsa sözünü yerine getirirken zorluk çekmeyen kimse vefalı sayılmaz.</p>
<p>Bir kimsenin, kendi hakkında verdiği hükmü yerine getirme hususunda çaba sarfederken sıkıntı çektiği oranda vefahlığının oranı da yükselir. Yani sözünü yerine getirirken ne kadar zahmet çekerse o sıkıntılar onun vefasının değerini artırır.</p>
<p>Bu, güzel bir davranıştır ve bütün insanların yararınadır. Çünkü: Vefakarlığıyla bilinen kimsenin sözü kabul edilir, makamı yüksek olur. Özellikle kralların, reislerin bu ahlaka sahip olmaları çok daha önemlidir.</p>
<p>Kralların, liderlerin buna ihtiyaçları çok daha fazladır. Çünkü kralların vefa duygularının şayet az olduğu emrindekiler tarafından bilinirse sözlerine güvenilmez dolayısıyla da istekleri de yerine getirilmez.</p>
<p>Ne askerleri ne de yardımcıları onlara itimat etmez. Emaneti sahibine vermek de vefanın bir gereğidir. Bu; insanın tasarrufuna verilen mal ve benzeri şeylerde insanın kendilerine ait olmayan bir şeyi almaktan kaçınmasıdır.</p>
<p>Kişi kendisine tevcih edilen güveni ne pahasına olursa olsun hiçbir vakit boşa çıkarmamalı, emanetleri elinden geldiğince kusursuz ve eksiksiz bir şekilde sahiplerine vermeli, ait oldukları yere koymalıdır.</p>
<p><strong>Sır Saklamak:</strong> Bu huy, vakar ve emanete riayet etme duygularının karışımından ibarettir. Çünkü.. Sırrı ifşa etmek boşboğazlıktır. Boşboğaz olan kimse de vakur olmaz.</p>
<p>Aynı şekilde kendisine bir mal emanet edilen kimse, bu malı sahibinden başkasına verirse emanete ihanet etmiş olur. Bunun gibi kendisine bir sır, emanet söz verilen kişi, bu sırrı sahibinden başkasına açarsa emanete ihanet etmiş sayılır. Sır saklamak bütün insanlar açısından övülen bir davranıştır.</p>
<p>Özellikle sultanların, liderlerin yanında olan kimseler için. Çünkü sultanların sırlarını yaymak -çirkin bir davranış olmanın yanı sıra sultanına- dolayısıyla memlekete büyük bir zararın dokunmasına neden olur.</p>
<p><strong>Tevazu:</strong> Riyaseti ve böbürlenmeyi terk etmek, büyüklenmekten ve gereğinden fazla ikram etmekten kaçınmak demektir. Ayrıca bu duygunun bir gereği olarak insan faziletlerini sergilemekten, makam ve mal gibi sahip olduğu şeylerle övünmekten de uzak durmalıdır. Kişinin kendini beğenmişlikten ve kibirden uzak durması da tevazudur.</p>
<p>Tevazu, ancak büyük insanlarda, liderlerde, fazilet ve ilim ehlinde güzel ve yerindedir. Düşük düzeyli kimseler, mütevazı olamazlar. Zira, konumları zaten düşüktür, ondan daha da düşemezler.</p>
<p><strong>Güler Yüzlülük:</strong> İnsanın karşılaştığı kardeşlerine, sevenlerine, arkadaşlarına, dostlarına ve tanıdıklarına sevincini göstermesi, karşılaşma sırasında tebessüm etmesi demektir. Bu alışkanlık bütün insanlar açısından güzeldir. Krallarda ve ileri gelenlerde daha da güzeldir.</p>
<p>Çünkü kralların, liderlerin güler yüzlü olmaları halkın, yardımcılarının ve yakın çevresinin kendisine ısınmasını sağlar. Onlara daha sevimli gelir. Halkına öfkeli olan hiçbir kral mutlu olamaz. Hatta bu tebessümsüzlüğü işlerinin bozulmasına ve saltanatının yok olmasına da neden olabilir.</p>
<p><strong>Doğru Sözlülük:</strong> Bir olayı olduğu gibi haber vermektir. Bu ahlak büyük bir zarara yol açmadığı sürece güzeldir. Yani bazı durumlarda doğru söz söylenmemesi gerekebilir. Örneğin bir insana işlediği bir çirkin hayasızlık hakkında soru sorulduğu zaman doğru söylemesi güzel bir davranış değildir.</p>
<p>Çünkü bu kimsenin o anda doğruyu söylemesi, bu çirkin hayasızlığı işlemesinden dolayı yaşadığı silinmez utancı ortadan kaldırmayacak belki de karşısındakine kötü örnek olmasına onun kendisi hakkında yanlış bir hüküm vermesine sebeb olabilecektir.</p>
<p>Aynı şekilde bir kimseye kendisine sığınan, sakladığı biri sorulduğunda doğru söylemesi de güzel bir davranış değildir. Yine doğruyu söylemesi durumunda ağır bir ceza alacağı bir suçu söylemesi de bazen gerekmeyebilir.</p>
<p><em><strong>Örneğin;</strong> </em>Vatanını kurtarmak için yapmış olduğu birşey sorulduğunda o fiilini saklamak için doğru söylememesi gibi.. Ancak.. Yukarda belirttiğimiz bazı özel durumlar haricinde..</p>
<p>Doğru sözlü olmak, bütün insanlar açısından güzeldir. Kralların ve ileri gelenlerin doğru sözlü olmaları ise çok daha güzeldir. Daha doğrusu bu kesimden olan kimselerin yalan söylemeleri hiçbir şekilde doğru değildir.</p>
<p>Ancak.. Bazı durumlarda kralların veya lider konumunda olanların, doğruyu söylemeleri ülkesinin menfaati veya emri altında olanlar için altından kalkılamaz bir zarara yol açacaksa o vakit durum başkadır..</p>
<p><strong>İyi Niyet:</strong> Bütün insanlar hakkında hayır düşünmek, pislikten, gıybetten, hile ve aldatmadan uzak durmak demektir.</p>
<p>Bu huy, bütün insanlar açısından güzel ve övülendir. Kralların her zaman bu duyguyu beslemeleri doğru olmaz.</p>
<p>İktidar ancak düşmanlara hile yapmak, tuzak kurmak, onları faka bastırmakla sağlamlaşır. Kralların bu davranışları dostlarına, samimi bağlılarına ve kendilerine itaat edenlere karşı kullanmaları ise doğru olmaz.</p>
<p><strong>Cömertlik:</strong> Biri istemeden ve karşılıksız olarak mal verebilmektir. Bu davranış, israfa ve savurganlığa vardırılmadığı sürece güzeldir. Ancak bir insanın sahip olduğu malını hakketmeyen birine harcaması cömertlik sayılmaz. Aksine savurganlık ve malı zayi etme olarak nitelendirilir.</p>
<p>İnsanların geneli açısından cömertlik; çok güzel ve erdemli bir davranıştır. Krallar, liderler açısından ise bir zorunluluktur. Kralların, liderlerin cimri olmaları saltanatlarına büyük zarar verir.</p>
<p>Cömert olarak mal dağıtmaları ise; halkın, askerlerin ve yardımcılarının kalplerini kazanmalarına sebeb olur. Dolayısıyla krallar veya liderler bu şekil emrinde olan kimselerden daha çok yararlanırlar.</p>
<p><strong>Cesaret:</strong> İhtiyaç duyulduğunda olumsuz ve tehlikeli şeylerin üzerine gitmektir. Korkular karşısında sebat etmek, ölümü hiçe saymaktır.</p>
<p>Bu duygu bütün insanlar açısından güzeldir. Krallara, liderlere ve yardımcılarına daha yaraşır ve onlarda olduğu zaman daha güzel kabul edilir. Daha doğrusu bu duygudan yoksun biri krallığa, liderliğe müstahak değildir.</p>
<p>İnsanlar içinde en çok tehlikelerle karşı karşıya kalanlar, büyük olayların içine atılmak durumunda kalanlar krallardır, liderlerdir. Dolayısıyla.. Cesaret, onlara özgü bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Rekabet:</strong> Kişinin kendisine layık gördüğü bir şeyde başkalarıyla mücadele etmesi, onlar gibi çaba sarfetme gereğini duyması.</p>
<p>Sahip olduğu dereceden daha yukarı bir dereceye yükselme kavgasını vermesi rekabet duygusudur. Rekabet, erdemlerle ve yüksek mertebelere çıkmayla ilgili olduğu zaman güzel ve övü-lendir.</p>
<p>Rekabetin şeref ve liderlik kazandıranı makbuldür. Ancak şehevi arzuların peşinde rekabet etmek, lezzetler, süsler ve kılık kıyafetler için başkalarıyla kavga etmek, didişmek, rekabet etmek çok kötü bir davranıştır.</p>
<p><strong>Zorluklar karşısında sabretmek:</strong> Bu duygu vakar ve cesaret karışımından ibarettir.</p>
<p>Feryat etmek yararlı, üzüntü ve huzursuzluk kurtarıcı, hile ve çırpmış zararı savı-cı olmadığı zaman sabrederek beklemek, her zaman güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Feryat etmek, bir fayda vermeyecekse çok çirkin bir davranıştır.</p>
<p><strong>Büyük himmet sahibi olmak:</strong> Yüksek gayeler peşinde olma, işlerin en yükseğinden aşağıda olanlara kadar zor görmeme, onlara tenezzül etmeme, bağışladığı şeyi azımsama, orta düzeyli şeyleri önemsememe, sahip olduğu şeyleri basit görme, isteyene başa kakmadan, minnet etmeden imkan dahilinde olan şeyi verme duygusudur.</p>
<p>Bu, özellikle kralların, liderlerin sahip olmak zorunda oldukları bir ahlaktır.</p>
<p>Reisler, ileri gelenler ve kendini onların düzeyinde gören kimseler açısından güzel ve övülen bir davranıştır.</p>
<p>Tenezzül etmeme, hamiyet sahibi ve gayretli olma da büyük himmet sayılırlar.</p>
<p>Tenezzül etmeme, insanın kendini adi şeylerden uzak tutmasıdır. Hamiyet ve gayret ise, insanın kendinde bir eksiklik görünce öfkelenmesi demektir. İnsan haramlara karşı gayrete gelir. Çünkü haram işlemek bir utanç ve kusurdur.</p>
<p>Haram işleyen kimse arkadaşlarına zulmeder. Onların hakkında olumsuz tasarrufta bulunur.</p>
<p>Kendine (nefisen) zulmetme ise bunun tam zıddıdır. Bir insanın haksızlıktan yüz çevirmesi, zulmetmektense eksikliğe tahammül etmesi güzel bir davranıştır. Bu, bütün insanlar açısından övülen bir ahlaktır.</p>
<p><strong>Adalet:</strong> Dengenin gerektirdiği orta yolu izlemek. Olguları yerinde, zamanında, amacına uygun olarak ve de ölçüsünde kullanmak, aşırıya gitmemek, eksiklik göstermemek, öne almamak ve ertelememektir.</p>
<p>İbn Arabi &#8211; Mekarimu&#8217;l Ahlak</p>
<p>Terc.Vahdettin İnce,Kitsan yay.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/">Ahlak Türleri ve Kısımları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ahlak-turleri-ve-kisimlari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Söz ola sıhhati müspet istikameti muhkem</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-istikameti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-istikameti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2015 18:19:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İyi Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Bilginin İstikameti]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6684</guid>

					<description><![CDATA[<p>CEHÂLET kelimesinin kökü olan, ‘c-v-l’, dönmek, dolaşmak, amaçsızca ve nereye gittiğini bilmeksizin daireler çizerek endişeyle gezinmek; ilim kelimesinin kökü olan ‘i-l-m’ ise, nişan, yol işareti, alâmet gibi anlamlara sahiptir. Her iki kelimenin anlamı, köklerini çöl ile bedevî arasındaki günlük ilişkilerde bulur. Bu nedenle, ilim esas itibariyle, çölde yol almak, dolayısıyla hayatta kalmak için takip edilmesi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilginin-istikameti/">Söz ola sıhhati müspet istikameti muhkem</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/prof-dr-ihsan-fazlioglu-tarih-gelecegin-idrak-7224823_o.png"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-6685" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/prof-dr-ihsan-fazlioglu-tarih-gelecegin-idrak-7224823_o.png" alt="Bilginin İstikameti" width="484" height="272" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/prof-dr-ihsan-fazlioglu-tarih-gelecegin-idrak-7224823_o.png 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/prof-dr-ihsan-fazlioglu-tarih-gelecegin-idrak-7224823_o-600x338.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/prof-dr-ihsan-fazlioglu-tarih-gelecegin-idrak-7224823_o-300x169.png 300w" sizes="(max-width: 484px) 100vw, 484px" /></a></p>
<div id="ContentTopic"></div>
<div id="ContentText" class="ContentText">
<div>CEHÂLET kelimesinin kökü olan, ‘c-v-l’, dönmek, dolaşmak, amaçsızca ve nereye gittiğini bilmeksizin daireler çizerek endişeyle gezinmek; ilim kelimesinin kökü olan ‘i-l-m’ ise, nişan, yol işareti, alâmet gibi anlamlara sahiptir. Her iki kelimenin anlamı, köklerini çöl ile bedevî arasındaki günlük ilişkilerde bulur. Bu nedenle, ilim esas itibariyle, çölde yol almak, dolayısıyla hayatta kalmak için takip edilmesi gereken yol işaretlerine, bir bütün olarak bir hat/çizgi oluşturan alametlere –göre yol almak demek iken; cehalet, habersiz kalındığında ölümle sonuçlanabilecek, bir hat oluşturan yol işaretlerinin rehberliğinin kaybedilmesi demektir ki; yol işaretlerini kaybetmek, çölde başıboş dönüp durmak, kısır bir döngünün içerisinde yuvarlanıp yok olmak anlamına gelir.</div>
<div></div>
<div>Kadim felsefe-bilim mirasımızın temel kavramlarından bu iki kelimenin yol, yol işareti, yol almak gibi merkezinde yol’un bulunduğu birçok yan-kavramla ilişkisi, yukarıdaki açıklamaların ışığında, izahåtan varestedir. Bu nedenle, kudema nezdinde, bilgi’nin sıhhati yanında istikameti de önemlidir. Kişi’nin aklını karıştıran, dolaştıran, yolsuz ve yönsüz; amaçtan, maksattan mahrum haberdar oluşlar, bilgi değil, cehaleti, dolaşıklığı artıran malumatlardır. Söylenen, dile getirilen herhangi bir sözün sıhhati yanında, istikameti yani söylenen kişileri, muhatapları nereye taşıdığı da ihmal edilemeyecek bir öneme sahiptir. Açıktır ki, cahiller yani aklı dolaşıklar yol alamazlar; yola koyulamazlar, bir menzile varamazlar; âlimler, bilginler ise ol kişilerdir ki, bir iz’den bir iz’e ulaşır; bir maksada vasıl olurlar.</div>
<div></div>
<div>Bilgi’nin istikametle olan ilişkisi, düşünce/tefekkür, nazar/theoria gibi aklın pek çok eylemiyle de alakalıdır. Kudema, tefekkürü tertip yani düzen, nazarı ise aklın bilinenler-den bilinmeyenler-e hareketi, nazm’ı ise bir ipe sıra üzere dizilen inciler şeklinde tanımlamıştır. Bütün bu tanımlamalarda hep bir yol ve yön, bir tarik/menhec ve maksad/cihet, kısaca istikamet vardır. Yalnızca bilgi değil amel/eylem de böyledir: İnsan hatt-ı müstakim’de bilgi devşirirken sırat-ı müstakim’de de yürür yani eyler. Eslaf bu muhtevayı farklı bir deyişle de dile getirir: Nazar’da dikkat (dakiku’n-nazar) bilgiye, hâl’de rikkat (rakiku’l-hâl) amele istikamet verir.Öyleyse en nihayetinde bilmek, hakkında olduğu konu için bir yol alış, bir menzile varıştır; öne doğru bir harekettir; kadim’in takaddümüdür.</div>
<div></div>
<div>Bu nedenledir ki, Türkçemizde her eylem bilmeyi şart koşar: Yap-a-bil-mek için bilmek gerekir; öyle ki bil-e-bil-mek için bilmek, olmaz ise olmaz bir koşuldur. Bilginin mündemiç olmadığı, derinliklerinde yer almadığı her eylem dolaşır; mündemiç olduğu, derinliklerinde yer aldığı her eylem ise içerisinde bir istikamet taşır; sahibini bir yere ulaştırır. Örnek olarak, vatan sevgisi, sevgi kelimesinin doğası gereği, ihsas’a ilişkin bir eylemdir; bu eylemi idrak’in alanına taşımak ya da idrak’i ihsas’a indirgemek hem bilginin sıhhatini, hem de istikametini bozar; dolaştırır. İşte tam da bundan dolayı, hem vatanı sevenler hem de yerenler, bu sevgi ve yergilerini ihsastan idrake taşıdıklarında, bilgiyi de sevgi ve yergi’ye bulaştırdıklarında her şeyi dolaştırırlar; hem sıhhati hem istikameti kaybederler. Çünkü ihsastan idrake taşındığında bilgisiz sevgi ihmale, bilgisiz yergi ihanete neden olur.</div>
<div></div>
<div>Benzer durum tarih için de geçerlidir; tarihi sevenler ile yerenler, yine bu sevgi ve yergilerini ihsastan idrake taşıdıklarında konuyla ilgili tasavvurlarının ve tasdiklerinin hem sıhhatini, hem de istikametini kaybetmeye mahkûmdurlar. Tasavvur ve tasdikteki sıhhat ile istikamet ne sevgi, ne de yergiyle, kısaca ihsasla değil; ancak ve ancak idrakle, dolayısıyla bilgiyle kazanılır. Tarihi/vatanı sevenler ve yerenler ile tarihi/vatanı bilenler arasındaki en temel fark budur ve ancak ve ancak bilenlerin bilgisi, sevgi ve yergi’ye temel teşkil ederse, bir istikamet hâsıl olabilir; tersi durumda hem sevenler hem de yerenler dolaşıp dururlar; ya ihmale ya da ihanete neden olurlar.</div>
<div></div>
<div>İyi niyete gelince, sevgi ve yergideki iyi niyete cehalet eşlik ediyorsa, cehenneme giden yolların taşlarını döşemeye yarar; bilgi eşlik ediyorsa ihlâsa, samimiyete inkılab eder. Bilgi’nin, idrak’in gerekli olduğu yerde sevgi ve yergisine, ihsasına göre eyleyen kişi, kudemanın deyişiyle ahmaktır ve Şükrullah’ın güzel ifadesiyle, “bir milleti mahveden yöneticilerinin ve bilginlerinin ahmaklığıdır”.</div>
<div>Düşünce/tefekkür, hiçbir zaman parlak sözcükleri, kavramları, terimleri yan yana koyup cümle kurmak; parlak cümleleri, önermeleri alt alta koyup çıkarım yapmak değildir.</div>
<div></div>
<div>Tanım üzerinden tasavvur üretmeyen bir kavram, kanıt üzerinden tasdik üretmeyen bir önerme, idraki değil, yalnızca ihsası besler.Öte yandan, bir düşüncenin/fikrin sıhhati, hakkında olduğu vakıaya mutabakatı/uygunluğu ise, sıhhati insanları nereye taşıdığı, ne türlü bir yol ve yön verdiğiyle alakalıdır. İnsanın aklını dolaştıran, başka bir deyişle, hissi besleyen, hayalî tahrik eden, vehmi zenginleştiren bir söylem, sıhhati ve istikameti olmayan karmaşık bir yumaktır; felsefî bir deyişle retoriktir. İdrake has bir kavram hoşa gitmemeli, korkutmamalı, tasavvur vermeli; idrake ilişkin bir önerme hoşa gitmemeli, ürkütmemeli, yargı vermeli. Düşünceden kurulu bir söylem ise, idraki acıtmalı; muhatabını beraberce eğlenmeye değil, birlikte yürünecek bir yola davet etmeli.</div>
<div></div>
<div>Sofist ile filozof’un, cahil ile âlim’in en temel farkı budur; birisi kavramlarla heyecan veren hayaller çizer, diğeri tasavvurlar üretir; birisi cümlelerle vecizeler yaratır, diğeri yargılar kurar. Birisi çölde dolaştırır, serap’ın yarattığı vahalarla oyalar; diğeri bir şehre/medine’ye ulaştırır, vakıayla hakikatle muhatap kılar.</div>
<div>Kişi neyi severse sevsin, neyi yererse yersin; neye inanırsa inansın, neyi inkâr ederse etsin, kısaca ne ederse etsin bilerek etsin. Çünkü ed-e-bil-mek, bilmektir. Kudemanın dediği gibi, “Evrende en değerli insandır; insanda en değerli akıldır; aklın değeri bilmesindedir; bilmenin değeri ise adaletle eylemesindedir”. Yine eslafın işaret ettiği üzere: “Kinâye te’vili, mecâz tefsiri talep eder; hakikate gelince o yalnızca ilim ister. O ilim ki, muhatabına bir istikamet verir”. İstikametsiz bütün deyişler/söylemler yalnızca idare etmektir, yani aklı dolaştırmak.</div>
</div>
<div>Ihsan Fazlıoğlu &#8211; Kendini Aramak,syf.62-65</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilginin-istikameti/">Söz ola sıhhati müspet istikameti muhkem</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilginin-istikameti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
