<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İstikamet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/istikamet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 14:17:47 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.4</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İstikamet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Taha Abdurrahman &#8211; Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi -Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 17 Dec 2020 06:33:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[Abdurrahman Taha]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[gönül]]></category>
		<category><![CDATA[Güzellik]]></category>
		<category><![CDATA[Gayb]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[somutlaştırma]]></category>
		<category><![CDATA[soyut akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Teknik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24794</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bazı düşünürlerin Yüce Zat hakkındaki konuşmalarında huzur-ı ilahiye karşı bir edepsizlik yapmaktan kaçınmak maksadıyla kullanılması âdet olmuş tabirlerden hiçbirisine rastlayamadığımız gibi o makama layık saygı ve takdis ibarelerini de bulamıyoruz. Hatta bazıları bilimsel nesnellik ve keşfedici bakış adları altında gayb hakkındaki sözlerini sanki alelade canlılar veya cansız nesneler hakkında konuşuyormuşçasına ortaya koymakla övünmektedir. Herkes tarafından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/">Taha Abdurrahman – Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-24795 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/568685_a402a_1606247961-192x300.jpg" alt="" width="192" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/568685_a402a_1606247961-192x300.jpg 192w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/12/568685_a402a_1606247961.jpg 320w" sizes="(max-width: 192px) 100vw, 192px" /></p>
<p>Bazı düşünürlerin Yüce Zat hakkındaki konuşmalarında huzur-ı ilahiye karşı bir edepsizlik yapmaktan kaçınmak maksadıyla kullanılması âdet olmuş tabirlerden hiçbirisine rastlayamadığımız gibi o makama layık saygı ve takdis ibarelerini de bulamıyoruz. Hatta bazıları bilimsel nesnellik ve keşfedici bakış adları altında gayb hakkındaki sözlerini sanki alelade canlılar veya cansız nesneler hakkında konuşuyormuşçasına ortaya koymakla övünmektedir. Herkes tarafından bilinmektedir ki bu makamda saygı göstermeyi terk eden kişi, en yüce isteğine yaklaşmaktan mahrum kalır ve arzusu ile arasına marifeti engelleyen örtüler çekilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sıfatın şerefi arttıkça, ihsandan nasibi de artar, Hatta biz iyilik ve güzelliği (hüsnü) neredeyse sadece bir iyilik elde ettiğimiz ya da bir kötülükten sakındığımız şeylere isnat etmekteyiz ve o şeylerin bize bir yönden ihsanda bulunduğunu söylemekteyiz. Burada ilahi isimlerin hangi derecede bulunduğu konusunda kim tereddüt edebilir? Bu isimlerdeki iyilik ve güzellik (hüsn), hiçbir zaman ihsandan ayrı düşünülmez. Onlar vasıtasıyla Allah&#8217;a yakınlaşan herkes, Allah&#8217;tan iyilik ve güzellik, yani ihsan umar ki Allah en hayırlı mükâfatı verir ve en güzel dönüş onadır.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çağdaş insan, hesaplanabilirlik ve mekanik gibi teknik yöntemlerin bazı inceliklerini elde eder etmez bütün insanlığın mutluluğunun ve iyiliğinin teknik yoluyla gerçekleştirilebileceği inancına sahip oldu. Zira ona göre bu teknik başarılar, evreni boyunduruk altına almasını ve onu ihtiyaçlarına ve kendi değerlerine göre yönlendirmesini mümkün kılacaktı.</p>
<p>Ancak günümüzde teknik gelişmelerin geçirdiği dönüşümlere dikkatle bakarsak, o parlak emellerin gerçekleşebilir olmaktan bir hayli uzağa düştüğünü görürüz. Bunun sebebi, söz konusu teknik gelişmelerin her düzeyde ve bütün yönelimler doğrultusunda gelişip çoğalması, böylece teknik evren adı verilebilecek bir oluşu teşkil etmesidir. Bu teknik evren insanı da kuşatmakta, onun iradesini ele geçirmektedir. Neticede insan, evreni dilediği gibi boyunduruk altına alacağını zannettikten yahut diğer bir deyişle onu köleleştireceğini umduktan sonra kendi sınırlarının farkına varamayacak bir duruma gelmiştir.</p>
<p>Teknik gelişmelerin bu şekilde insan aleyhindeki dönüşümü, söz konusu gelişmelerin kendilerinde müstakil hâle gelmelerinden ve insanın basireti olmadan kendi mantıklarına göre ilerlemeye başlamalarından kaynaklanır. Bu mantık, her birisi insanın bu evrendeki vaziyetine zarar veren iki temel ilke üzerine kaimdir:</p>
<p>a) Bu iki ilkeden ilki akıl dışı (irrasyonel) olmaktır. Bunun gereği olarak “Her şey mümkündür” Buradan da mantiki, ahlaki, tabii veya başka türlü bütün kayıtlardan çıkmak sonucu doğar. İnsan ne zaman bu araçşsallık ilkesine boyun eğerse, araç kendi içindeki her şeyi mubah kılar ve neticede insana büyük zarar verir.</p>
<p>b) İkinci ilki ahlak dışı (gayri ahlaki) olmaktır. Bunun gereği olarak “Mümkün olan her şeyin yapılması gerekir” Sonucta böyle bir eylemin önüne geçen her türlü ahlaki engel bertaraf edilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilimin doğru bir çizgi istikametinde gelişim gösterdiği, basamak basamak yükselen merdiven gibi parçalarının üst üste birleştiği, böylece bilginin olgunlaşmaya doğru durmadan ilerlediği yönünde bir inanış yaygındır. Hâlbuki bilimin bu birikime dayalı ve bütünlüklü tasavvuru bilim tarihinin gerçekleri tarafından yalanlanmaktadır.</p>
<p>Zira tarihte görüldüğü üzere bilimsel kuramlar birbirini takip etmemektedir. Aksine birbirinden kopukturlar ve aralarında bütünlük ve dayanışma ilişkisinden ziyade farklılık ve çatışma bağlantısı söz konusudur. Mesela yaratılış kuramı ve evrim kuramı, atom mekaniği ve rasyonel mekanik, Einstein&#8217;ın kuramı ve Newton&#8217;un kuramı arasında böyle bir durum vardır.</p>
<p>Bu kuramların birbirlerini tamamlamamalarına bir de şu eklenmelidir: Her bir kuram, birtakım sorulara cevap vermek üzere yola çıkar çıkmaz daha çetin başka sorulara maruz kalmaktadır. Sorular gitgide artmakta ve belki sarsıntı doguracak yönlere dogru gitmektedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bu sınırların mevcudiyetinin insani aklın güçsüzlüğünü veya bunun aksine -yani soyut aklın biricikliğini ve üstünlügünü-kabullenmeyi gerektirmediğinin delili ise İslami-dini gelenek ve çağdaş bilimsel gelenekten her birinin kendine özel yollarla bu sınırları aşmayı arzulamasıdır.</p>
<p>İslami gelenek bu amaç için iki düzeyde çaba sarf etmiştir: ilkesel düzey ve olgu düzeyi.</p>
<p>İlkesel düzeyde İslam şeriatı varlığın bilgisinin elde edilmesini istemiştir ki bu noktada sembolik oluş sınırının aşılmasına yönelik bir çaba vardır. Ayrıca bilgide kesinliğe ve sağlamlığa ulaşmaya çağırmıştır. Burada da zan sınırından çıkmaya yönelik bir beklenti söz konusudur. Nihayet teşbih sınırını ortadan kaldırmak için bu bilgide tenzih yolunun tutulmasını emretmiştir.</p>
<p>Olgu düzeyindeyse Müslümanlar, ilahi hakikati idrak etmek, bu kavrayışta zan derecesi ile yetinmeyerek kesinlikle sağlamlığı öğrenmek Cenabı Hakk&#8217;ı yaratılmışlara benzemekten tamamen tenzih etmek için mümkün bütün araçları kullanmış ve böylece sembolik tasavvur sınırını aşmaya çalışmışlardır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Soyut aklın sınırlarının üstesinden gelecek kapıyı açanın amel olduğu tespit edilse dahi, her türlü amelin bu hayırlı gaye için kullanılmayı hak etmediği belirtilmelidir. Bu ameli arzumuza göre seçme imkânımız yoktur. Aksine söz konusu gayeye ulaşmak için seçilecek amelin faydalı olacağı hususunda akli ve nakli delil gerekmektedir. Akıl ve nakil tarafından desteklenmeye en yakın amel de yüce ilahi dinin gereğince yapılan ameldir. Dolayısıyla sınırların ve kayıtların ortadan kaldırılması hususunda en faydalı ve etkili amel, dini ameldir.</p>
<p>Soyut akıl, amele dönüştürülmesi ve onun gerektirdiği şekilde yönlendirilmesi sayesinde kendi asli akılcılık niteliğini bırakır, böylece daha iyi ve daha akılcı bir akılcılıkla nitelenmeye yönelir. Buna binaen biz de, amel tarafından yol gösterilen (tesdid edilen) ve yeni bir surete bürünen bu aklı rehberlik edilmiş akıl (tesedded)ismiyle anmayı uygun gördük. Şimdi, Allah&#8217;ın izniyle, bu aklı incelemeye başlıyoruz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bazen bir amel, kişiyi kendisine veya başkasına zarar verecek bir hususa yönlendirebilir. Bu kişi kendisine en faydalı olacağını düşündüğü ameli aramak ve onu gerçekleştirmesinde en etkili zannettiği yolu tutmak için elinden geleni yapmış olabilir. Ne var ki dinden bir delil, bu amel ve ona giden vesilelere delalet etmediği müddetçe ve kişi de bu ameliyle dine uygun davranmayı kast etmediği müddetçe, iyi bir şey yaptığını zannederken fesada düşmekten kurtulamayacaktır.</p>
<p>Bunun en açık delilini insani amele müdahil olan ve olguya ilişkin sınırlar kısmında görmüştük. Bu sınırlar, söz konusu amelin yönlendirme vasfından yoksun olmasından neşet etmemiştir. Aksine bu sınırlar, insanlığın asırlardır memnuniyet duyduğu belli başlı değerler üzerinde yükselmiştir: aklın birleştirilmesi, evrenin akılla bilinebilir kılınması, araçlara boyun eğdirilmesi ve bilimin tanzim edilmesi. Ancak bu yönlendirme, dinde tecelli eden ilahi iradeye uygun olup olmama sorununa lakayt kalınca, dinen fesat sebepleri olarak görülen amellere sevk etmiştir. Neticede insanı, çağrı yaptığı değerlerin çelişiğine sürüklemiştir:</p>
<p>Aklın birliği yerine çoğullaştırılması, akılla bilinebilir kılma (rasyonalizasyon) yerine aklın cahilleştirilmesi (yani akılcılığın ortadan kaldırılması), araçlara boyun eğdirmek yerine insanın boyunduruk altına alınması, bilimin tanzim edilmesi yerine parçalanıp bölünmesi. İnsanın dizgini, kendisine en yakın noktada elinden kaçıp giderse, geleceğin bilinmezlikleri ve insan için en kapalı hususlar kim bilir ne hâle gelir?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dini amelden türeyen fayda, dini olmayan amelden hâsıl olan faydadan farklıdır. Bunlardan ikincisi, kişi ne kadar derinlemesine bir arayış içerisine girse ve istediği din dışı idealleri gözetse dahi, mutlaka çeşitli eksikliklere düşecektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın dinine aykırı amelde bulunan kişi, maslahatlarının belirlenmesi ve takririnde hangi teorik ve ameli araçları kullanırsa kullansın, bunlara ulaşma hususunda fazla yol kat edemeyecektir. Kişinin gayreti ve çalışması, sınırlı araçlarını aşamadığında ona ancak bu araçlar ölçüsünde faydalar meydana gelir. Dini amelin sırrı ise kişiye başka türlü güç yetiremeyeceği itibari ve ihtiyari anlayışlar kazandırmasında yatar. Böylece dini amel, bu anlayışlar içinde istikamet vesilelerini temin eder, dine aykırı amelde bulunan kişinin ulaştığından daha öte maslahatların idrakini sağlar. Böylece kişinin idraki, ameli ölçüsünde daha ötelere ulaşır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<hr />
<p>Bir şeyi tasavvur dünyasından olguya çıkarmak, onu tayin etmek ve somutlaştırmak şeklinde kabul edilmiştir. Şu durumda somutlaştırma, hazır etme ve meydana çıkarma işlevidir; müşahede edilmeyip göz önünde olmayanın açığa çıkarılması, zihinlerde saklı olanın aşikâr kılınmasıdır. Bazı modernlerin somut gerçeklik adını verdikleri şey de budur. Söz konusu kişiler bu kavramı, felsefi yönelimlerinin etrafında döndüğü bir eksen, fikri alışverişlerini sürdürdükleri bir sermaye kılmışlardır.</p>
<p>Hatta bu anlama bağlılıklarını abartarak müşahhas sıfatını teorik yöntemlerine eklemişler, somut çözümleme, müşahhas tasvir, somut düşünce gibi durumlardan bahsetmişlerdir. Fakat bunun tam tersi istikamette, söylediklerinin bir kısmını unutmuşlar, bu niteliği kendi yönelimleriyle uyuşmayan ameli yollardan çekip almışlardır. Onların nazarında dini amel, somut bir amel degil, delice bir ameldir. Bu tutumda, çağrı yaptıkları ve kendilerine karşı çıkanları reddederken dayandıkları somutluk ortadan kaybolmaktadır.</p>
<p>Doğrusu somutluk için söz konusu şahısların da ikrar etmekten geri durmayacakları şu ölçütü belirleyebiliriz: “Gözlemlenmeye açık amelin idrak edilebilir neticeleri olmalı ve bunlar genel maslahat için fark edilebilir fayda sağlamalı” Bu durumda dini uğraşma, somutluğa daha yakın olur ve somutluğun şartlarını daha fazla sağlar. Zira batıl hayallerden ve işlevsiz soyutlamalardan çıkmaya, davranış için etkin değişim sebeplerini gözetmeye en fazla bu tarz bir meşguliyet güç yetirebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Bilimin kıymetinin uygulamadan uzaklaştıkça ve kendinde müstakil hâle geldikçe yüceldiği şeklinde nazar ehlinden bazıları arasındaki yaygın kanaatin aksine iştigal ehli, her bilimin amel ile irtibatı ölçüsünde kıymet kazanacağını düşünmektedirler. Buna göre bir bilimin ameli neticeleri daha aşikâr hâle geldikçe ondaki bilimsellik derecesi daha yüksek ve daha yüce olur, hatta amelde bulunan kişi ondan daha fazla nasiplenir.</p>
<p>Bilimin amelle ilişkisi sabit olursa, somutlaştırmayı savunanların bu ilkeyi tekellerine alma iddiaları da kendisini gösterir. Onlar, bu ilkenin hakikatini daha iyi idrak ettiklerine, ona daha derin bir bağlılık gösterdiklerine inanırlar. Buna ilaveten taraf tutarak ve zalimane bir tarzda dini iştigali onun çerçevesinden çıkarırlar. Bu iddiaları, benimsedikleri iştigal tanımı tarafından çürütülmektedir. Söz konusu ilkeye göre hareket ettikleri iddiasını kabullensek bile, onunla doğru bir şekilde amel ettiklerini ve bu yolda söz konusu ilkenin altına giren her şeyi kapsayacak bir boyuta ulaştıklarını kabul etmeyiz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Eğer meşguliyet ibadet olursa, ibadet eden kişide hâsıl olan idraklerin genişletilmesi bakımından diğer uğraşların önüne geçer. Azalar, kendilerini donuk âdetlerden ve bozuk inançlardan kurtaran ibadetin meyveleriyle ahlaklandığında basiretin önünde idrak için alabildiğine geniş yeni nüfuz yolları açar. Böylece nazar daha keskin, fikir daha etkili hâle gelir. Dolayısıyla bu pratiğin tesiri daha altta yer alan diğer pratiklere de intikal eder, hem maharet onunla süslenir, hem de tefekkür onun sayesinde yenilenir.</p>
<p>Somutlaştıranların uğraşma hususundaki düşüncelerini doğru bulmuyoruz. Zira her şeyi en temelde yer aldığı düşüncesiyle toplumsal ve siyasi bir kökene indirgemekteler. En temelde olma rütbesini daha fazla hak eden ise kâinatın kendisi için yaratıldığı asıl, yani ibadettir. Her şeyden beklenen ve istenen odur. Bütün hücrelerin -Rablerinin izniyleamelle nitelendiğini kabul ediyoruz. Siyasi ve toplumsal eylem yalnızca idare ve tedbir anlamına hamledilmedikçe, onların siyasi ve toplumsal eylemle nitelenmelerini de kabul etmiyoruz. İşte bu somutlaştırmayı savunanların üzerine uzlaştıkları hususu terk etmek demektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Amelde bulunan kişideki çaba harcama sahih asıllar gerektirdiği şekilde güçlenir. Meşguliyet, kişinin gönlüne bir nebze bile yerleşirse, onun anlayışına öyle manalar yerleştirir ki bu anlamlar dinin yüce değerlerini ve yüce maksatlarını ona gösterir. Bu suretle amelde bulunan kişi, daha fazla amelde bulunmasının sonucu olarak anlayışına sirayet eden manalar sayesinde yöneliminde meydana gelebilecek bozukluklardan kurtulur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kişi, din dışı davranmayı sürdürdüğü ve onunla meşgul olduğu takdirde sınırlar ortaya çıkar ve anlayışlar daralır. Din dışı pratiğin ilkesi, gayesi ve vesilesi yaratılmışlardır. Yaratıcıyı bu pratik için yol gösterici ve maksat olarak bellemez. Yaratılmışlara maddi maslahatların ulaştırılmasının ötesinde bir arzusu yoktur ve maddi maslahatlar dışındaki hayırlı menfaatleri aramaz. Tüm bunlardan dolayı din dışı pratiğin maddi ve yaratılmışlarla sınırlı mantığı, bildiğimiz gibi onu sallantılı ilkelere, tökezleyen hedeflere, tereddütlü vesilelere sürüklemiş ve ona hiçbir fayda temin etmemiştir. Çünkü içerisine düştüğü kararsızlık töhmeti reddedilmiş, din dışı pratiğin değişim sebeplerine boyun eğmeye mecbur olduğu gerekçesiyle bu sebepleri gözettiği iddia edilmiştir. Buna göre din dışı pratikler, gerek ilke gerekse vesileler bakımından yenilmiş durumdadır; dolayısıyla sonuçlarına hükmetmeye kudreti olmadığı gibi her iki yönden sınırlarını ortadan kaldırmaya da güç yetiremez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kişi, din dışı davranmayı sürdürdüğü ve onunla meşgul olduğu takdirde sınırlar ortaya çıkar ve anlayışlar daralır. Din dışı pratiğin ilkesi, gayesi ve vesilesi yaratılmışlardır. Yaratıcıyı bu pratik için yol gösterici ve maksat olarak bellemez. Yaratılmışlara maddi maslahatların ulaştırılmasının ötesinde bir arzusu yoktur ve maddi maslahatlar dışındaki hayırlı menfaatleri aramaz. Tüm bunlardan dolayı din dışı pratiğin maddi ve yaratılmışlarla sınırlı mantığı, bildiğimiz gibi onu sallantılı ilkelere, tökezleyen hedeflere, tereddütlü vesilelere sürüklemiş ve ona hiçbir fayda temin etmemiştir. Çünkü içerisine düştüğü kararsızlık töhmeti reddedilmiş, din dışı pratiğin değişim sebeplerine boyun eğmeye mecbur olduğu gerekçesiyle bu sebepleri gözettiği iddia edilmiştir. Buna göre din dışı pratikler, gerek ilke gerekse vesileler bakımından yenilmiş durumdadır; dolayısıyla sonuçlarına hükmetmeye kudreti olmadığı gibi her iki yönden sınırlarını ortadan kaldırmaya da güç yetiremez.,</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İşiten kişi (sami), delilleri akdettiğinde (bağladığında), dinin emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma hususunda erkân üzere ve gücü ölçüsünde itaatlerin hakkını verdiği zaman uygulayan olur.</p>
<p>Şu hâlde meşguliyetin temelinde yer alan itaat şartları nelerdir? Bunlar:</p>
<p>Allah&#8217;ın bir fiili emretmesi veya yasaklaması,</p>
<p>İşiten kişinin, Allah&#8217;ın onu emrettiğine veya yasakladığına inanması,</p>
<p>Kişinin o fiili yerine getirmesi veya ondan kaçınması,</p>
<p>Allah&#8217;ın o fiili emrettiği veya yasakladığına yönelik itikadının, o fiili yerine getirmesi veya ondan kaçınmasının sebebi olmasıdır.</p>
<p>Müminin ahlaki davranışını ilahi emir ve yasaklar vazettiğine göre, Allah&#8217;a itaat müminin bürüneceği en yüce ve en şerefli ahlaki üstünlük olmaktadır. Böylece her ahlak sahibi, yani her mütehallık, aşağıdaki şartları yerine getirir:</p>
<p>Bir fiili yerine getirir veya ondan uzak durur,</p>
<p>Fiili yerine getirmesi veya ondan uzak durması söz konusu ahlakı izhar eder,</p>
<p>Söz konusu fiili yerine getirerek veya ondan uzak durarak Allah&#8217;a itaat eder.</p>
<p>Buradan şu sonuç çıkmaktadır: hem nazar ehlinin hem de işitme ehlinin peşine düştüğü ilahi marifet arayışı, “yaklaşım” biçiminde mantıki gereklilikler uyarınca kanıtlar sıralamayı gerektirmez. Aksine yakınsama biçiminde Allah&#8217;ın emirlerini yerine getirme ve yasaklarından kaçınma ile ona itaat etmeyi gerektirir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İsyankârın ilahi marifetten uzak kalışı aşağıdaki aşamalarla açıklanır:</p>
<p>Allah bir fiili emreder veya yasaklar,</p>
<p>İsyankâr, Allah&#8217;ın o fiili emrettiğine veya yasakladığına inanır,</p>
<p>Söz konusu emir veya yasağın hilafına hareket eder.</p>
<p>Allah dilerse tövbe eden isyankârı bağışlayabilir. Bu bağışlamanın (gufran) da çeşitli unsurları vardır:</p>
<p>Kişi bir günah işler,</p>
<p>Günahından vazgeçmediği takdirde Allah&#8217;ın gazabına maruz kalır,</p>
<p>Günah üzere ısrar etmeyip tövbe eder,</p>
<p>Allah da gazabını ondan uzaklaştırır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Amellerle nefse yönelmenin yahut nefse yakınlaşmanın hakikati, tabiri caizse, yakınlaşan kişinin amellerini hem akıl, hem irade, hem de vicdan bakımından kendi şahsi güçlerine nispet etmesidir. İtaatleri yerine getirmeye niyetlenme, onları yerine getirme, itaatlerin neticelerini öğrenme veya bunların her birisinde bu husus kendisini gösterebilir. Şöyle de diyebiliriz: Nefse teveccüh, amellerin kazanılması ve onlara malik olma şuurudur. Bu kazanma Allah&#8217;ın mutlak mülkiyetine tâbiyetine dair bir şuurla birlikte olursa bu şuurun bir parçası ortaya çıkar. Söz konusu mülkiyeti sadece kendisine hasretmesi ve Allah&#8217;a nispetinden gafil olması durumunda ise bu şuur bütünüyle kendisini gösterir. Amellerin tümel veya tikel mülkiyetinin manası dolayısıyla “kendine mal etme” lafzı bu sorunu göstermektedir. Çünkü yakınsayan kişi, itaatleri sanki kendisine aitmiş ve onlar üzerinde tasarruf sahibiymiş gibi görünmektedir.</p>
<p>Kendine mal etmenin yakınsama davranışına zarar veren bir sorun olduğunun en büyük delili ondan neşet eden çok sayıda sonuçtur. Burada kendine mal etme sorununun zararını gözler önüne seren iki sonucu zikredeceğiz: Kendi amelini yüceltme ve başkalarının amellerini aşağılama.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İlk varsayıma, asli metinlere dönmeye çağıran selefinin bir metnin herhangi bir yorum veya okuyucunun en ufak bir tasarrufu olmaksızın okunabileceğini mümkün görmesi üzerinden itiraz edebiliriz. Çünkü bu iddia dilsel hitabın doğasına aykırıdır. Nitekim dilsel metne bakan kişi daima birtakım kişisel ve bağlamsal etkilerin altındadır; nesiller boyunca hâlihazırdaki okuyucuyu önceleyen ve onun okuyuşuna müdahale eden epistemolojik ve tecrübi bir birikimi taşır. Şu hâlde asli metinlere, ne onları oluşturanların elinden çıktıkları şekilde ne de onların çağdaşlarının -yani selefi salihini-drak ettiği şekilde ulaşılabileceğini kabul edebiliriz. Bu ancak söz konusu metinlerin çağından sonra oluşmuş tecrübe katmanları ve bilgi ağları üzerinden gerçekleşebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ruhi manaları terk etmenin tek sebebi dine düşmanlığın açıkça irade edilmesidir. Nitekim siyasileştiren her ideoloji dini bir engel, hatta bir an önce tahakküm altına alınması gereken en büyük mâni görmekte ve böylece reform ve degişimin yolunu hazırlayabileceklerini düşünmektedir. Bu ideolojilerin en iyi temsilcisi, selefi hareketin aktivitesiyle eş zamanlı olarak Batı&#8217;da ortaya çıkan solcu hareketlerdir. Bunlar dine sempati gösteren herkesi gözetim altında tutmakta, dindarları taassup ve itikadi bağnazlıkla nitelemektedir. Yakınsayıcı meşguliyeti ortadan kaldırmaya teşebbüs edenlere yazıklar olsun!</p>
<p>Şu hâlde maslahat gereği bu siyasileştirici güçlerle iş birliği yapanların, bu utanç verici nitelemelerden kurtulmak maksadıyla dini tercihlerini gizlemek veya inkâr etmek z0runda kalışlarına şaşırmıyoruz. Selefilik de destek ve dayanışmaya ihtiyaç duyan siyasi bir hareket olması hasebiyle dine düşman güçlerle iş birliği yapmakta beis görmemiştir. Dolayısıyla uğruna mücadele verdiği davalardaki sempatilerini kazanmak amacıyla onlarla ilişkiler kurmuştur. Ne var ki bu irtibatın faturası olarak, aradaki siyasi yardımlaşmayı teminat altına alacak ortak bir mücadele zemini arayışıyla hedefleri, programları ve genel işleyişindeki dini ve ruhi öğeyi bir kenara atmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Semavi dinler “ahlakla amel etmek” şeklinde sabit bir esas üzerine kuruludurlar. Buna karşılık dinden uzak duran gelenekler, toplum ve bireye en yüksek faydayı sağlamasına uğraştıkları, tanımlanmış ve üzerine çalışılmış bir ahlaka dayandıklarını öne sürmektedirler. Gerçekte ise birtakım zahiri faydalar ve göz alıcı sonuçlara götürse de bu ahlaka itibar edilemez. Zira kendisini mütemadiyen besleyecek yüce bir kaynağa dayanmayan, ruhi ve ilahi manalarla desteklenmeyen bir ahlakın, doğru yol zannıyla fesada sapacağından emin olunmaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Örfte istikamet, bir şeyin ifrat ve tefritten oluşan iki sınır arasındaki orta yolu izlemesidir. Orta, üç sebepten ötürü doğruyu bulmanın yolu sayılır:</p>
<p>a) Aşırılıktan kaçınma. Orta yolu seçen kişi aşırılığa nispet edilecek şekilde abartmaz, ihmalle nitelenecek şekilde de eksik kalmaz.</p>
<p>b) Duraklamadan korunma. Aşırıya giden herkes, fazla çaba sebebiyle bıkkınlık yaşar, ihmalkârlar ise gayret eksikliğinden dolayı rehavete kapılır. Bıkkınlık ve rehavet adım adım duraklamayla sonlanır.</p>
<p>c) Uyanışın öğrenilmesi. Orta yolu ancak aşırılık ve ihmalkârlığın tehlikelerinin ve gerek rehavet gerekse bıkkınlıktan doğan duraklamanın zararlarının farkında olan kişi talep eder. Bu kişi bütün varlığıyla nefsini bu tehlike ve zararlardan korumaya yönelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gönül ve vicdana karşı inkârla yaklaşan ve soyut nazarının kavradığıyla yahut azalarının yaptığıyla yetineceğini öne süren kişi ise hayatı veya kendi benliğini inkâr ediyor demektir. Şayet bu çalışmada itirazlara karşılık vermeye ve delille ikna etmeye niyetimiz olmasaydı, bu inkârı cevaplandırmaya da uğraşmazdık. Çünkü vicdanın gerçekliği, ancak kendisiyle konuşmanın yersiz olacağı kişi tarafından reddedilebilecek zorunlu önermelerdendir. Gönlün, dışsal azalara ilaveten bedenin içinde bulunan birtakım araçlar ve organlardan ibaret olmadığını söylemeliyiz. Aksine gönül, sadece nazarın veya amelin değil de tecrübe iradesinin hâkimiyetine girmiş azalardan ibarettir. Bu tecrübe vesilesiyle gönülde dönüşüm ve oluşum gerçekleşir, bu iki hadise de onu vasıfların ve fiillerin idraki düzeyindeki alışılmış hâlinden çıkarır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Nazara dayanan soyut aklın dinden anladığı, mükellefi aklıyla sapkınlığa düşmekten koruma yöntemidir ve buna göre mükellef, dinin getirdiği hükümleri ayırt etmeye gücünün yettiği gibi bunları bilfiil uygulamaya da kadirdir.</p>
<p>Fakat bu teorik ilke, canlı tecrübenin dâhil oluşuyla Allah&#8217;ın hitabı ve görmesi şeklinde iki tecrübi ilke hâline gelmektedir:</p>
<p>a) Hitabın gereğince mükellef, Cenabı Hakk&#8217;ın her durumda kendini muhatap aldığını ve bu hitabın hayatı boyunca sürdüğünü bilir. Buna göre bu hitabın metni her ne kadar tertemiz mushaflarda korunsa da manaları mükellefin benliğine ve etrafındaki oluşlara yerleştirilmiştir. Bu oluşlar, mükellefin talep etmesi, tanıması ve Allah&#8217;a yaklaşırken gözetmesi gereken söz konusu ilahi manalar sayesinde meydana gelmektedir.</p>
<p>b) Görme ilkesi gereğince mükellef, Allah&#8217;ın kendisini daima gördüğünü bilir. Bu görme, kişinin fiillerine yönelik rıza ile birlikte gerçekleşirse nihayetsiz bir bahtiyarlık ortaya çıkar; öfkeyle beraber bulunursa mutlak bir haydutluk meydana gelir. Dolayısıyla kişi, kendi nefsini sürekli denetim altında tutmak ve bütün fiillerinde Allah&#8217;ı gözetmekle yükümlüdür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yakinlaşan kişi belki amelini yerine getirir ve amelinde yüceltilmeyi hak eden bir meziyet olduğunu sanır. Bu sanı, ameli sürdürdüğü müddetçe artar. Üstelik aynı his, kişi kendisinin başkalarına üstün olduğunu düşündükçe, daha fazla amele sevk eder. Bu his farklı durumlarda muhtelif şiddetlerde gerçekleşebilir. En başta ameli beğenmek yer alır; en sonda ise ameli başa kakma tavrı görülür. Dini amel bağlamında bu tavırların edep dışı olduğu ve asli tâbiyetle zıtlık teşkil ettiği açıktır. Buradaki edepsizlik, yakınlaşan kişinin doğru bir tarzda yerine getirdiği amelin aslında dini amelin doğasına ait olduğunu fark edememesinden kaynaklanır. Diğer bir deyişle, bu amel zaten özünde muvaffakiyet ve rehberlik edilmiş olma vasıflarını taşımaktadır ve onu dosdoğru yerine getiren herkes hidayetten nasiplenir ve başarıya götüren yollara erişir. Asli tâbiyete aykırılık ise ameli başına kaktığı kişiye tahakküm iddiasında ortaya çıkar. Tahakküm ve otoriteye tamah eden kişi ise mutlaka karşısındakinin kendisine tâbiyetini hak ettiğini savunur. Buradan da istisnasız herkesin yaratıcıya tâbi oluş keyfiyetine hâlel gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Soyut nazar ehli ölümsüzleştirmeyi, kişinin sonsuza kadar varlığını sürdürebilmeşi için peşine düştüğü en yüce amaç kabul eder. Bu kişilerin ölümsüzleştirme arzularının sonunda tanrılaştırma hevesinin bulunduğuna da şaşırmıyoruz ki bundan dolayı kendini tanrı zannedenlere sıklıkla rastlanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hangi çeşit özgürlük olursa olsun ve ne kadar yüce ve kapsamlı bir mahiyete sahip bulunursa bulunsun, kişi üzerine baskın çıkan ve onu kendisine meftun eden özgürlük, kulluğu gerçekleştirme yolunu mutlaka kesecektir. Öyle bir özgürlüğü terk etmek, mükemmel mülkiyet ve tasarrufu kazandıracak hakiki özgürlüğü aramak kisi için daha uygundur.Bu özgürlüğü doğuran asli tâbiyet içerisinde mükemmel mülkiyet, yaratıcıya muhtaç oluş şuurudur. Mükemmel tasarruf ise faile zorunluluk şuurudur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gerçekten de özgürlük tek bir hakikat olsa ve gerek mulkiyetin gerekse tasarrufun bütün dereceleri arasında ortak vasıflar taşısa, bu durum özgürlük ile kulluk arasında bır intibaksızlık bulunduğunu teslim etmemizi veya ayrışma yahut aşma gibi yorumlar üretmemizi gerektirirdi. Fakat yukarıda bahsedildiği biçimiyle mekânsal özgürlük ve varoluşsal özgürlük arasındaki farklılaşma ve derecelenme ilişkisini nazara alırsak meselenin böyle olmadığı görülür. Dahası, varoluşsal özgürlük ile var edici özgürlük arasında da tıpkı ötekisindeki gibi bir farklılaşma ve derecele ilişkisinden bahsedilebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akli pratikte ilmin amelden ayrılmaması gerekir.</p>
<p>İnsanlar arasında ilmiyle meşhur kim varsa ilim ve amel arasındaki bu bağlantının üzerinde durmuş, bir önceki cümledeki ifadeyle veya “İlim amelin başlangıcı, amel ilmin bütünlüğüdür;, “Amele yönlendirici ilim” “İlmin yetkinliği onunla vasıflanmaktan geçer” gibi ifadelerle bu hususu dile getirmişlerdir.? Her türlü yetkin akli marifetin -velev ki dil bilim, mantık veya aritmetik gibi teorik veya araçsal bir ilim olsun- soyut temyiz düzeyinden ahlaklanma düzeyine geçiş yapması gerekmektedir. Zira bilinenler ile ahlaklanma, manaların ve değerlerin o bilgiye nüfuz etmesini sağlar ve bu nüfuz, söz konusu birikimi soyut teoriklikten korur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Amelden geri durmuş, hatta amel etmeyi reddetmiş ve belki de dini meşguliyetin kıymetini büsbütün inkâr etmiş birinin İslami mirasta bulunan hakikatlerin kavranmasını ve geleneğin ihyasını sağlayacak yolun bilgisine ulaşması nasıl mümkün olur? Reddedilemeyecek bir gerçek şudur ki bu amelden yüz çeviren kişi, bunu ister ihmalkârlıkla ister inkârcılıkla yapıyor olsun, verdiği hükümlerde istikamet sahibi olamaz, ilmiyle bir fayda sunamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akli pratikte herhangi bir ilmin konusunun bilgisi, Allah&#8217;ın bilgisinden ayrılmamalıdır.</p>
<p>Her türlü yetkin akli bilgi, odaklandığı konunun bilgisi ve o sahanın yasalarının tespiti olması itibarıyla Allah yoluna yönlendiren bir anahtar işlevi görmelidir. İlimlerin incelediği konular yahut varlıklar esasta Allah&#8217;ın kudretinin tecelligâhları ve onun sanatının tezahürleridir. Düşüncesini onlar üzerinde imal eden her türlü akıl sahibi kişi bu hususu idrak etmek zorunda ve dolayısıyla ona daha fazla yaklaşmak durumundadır.</p>
<p>Fark edilecektir ki bilgide soyut akılla yetinenler Allah&#8217;tan gitgide daha fazla uzaklaşmakta ve onun diniyle çatışır hâle gelmektedirler. Allah&#8217;ın bilgisinden uzaklaştıran veya onunla karşı karşıya getiren bir bilgiden nasıl emin olunabilir? Birtakım istismarcıların aranan iyiliği intaç ettiği iddialarına rağmen öyle bir bilginin sonuçlarından nasıl mutmain olunabilir? Emniyet ve mutmain oluş ancak gaybi marifet yönünden bir bilgiye ilişebilir. Kâh bilimsel nesnellik savunusuyla, kâh bilimsel araştırmanın bağımsızlığı varsayımıyla veya gaybi marifetin imkânsızlığı iddiasıyla gaybi marifetten bağını kopartmış bir çaba hidayetten ve doğrultma yollarının tahkikinden mahrum kalmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Gerek akli gerekse nakli bütün ilimler gaybi hakikate hizmet etmelidir. Şu veya bu ilimle uğraşan herkes o hakikatin bir yönüne ulaşmalı, oraya daha fazla yakınlaşmalıdır. Aksi takdirde ilim asli maksada hizmet etmez ve faydalı ilim payesini alamaz. Müslüman araştırmacının da bilgisini ve ulaştığı ilmi neticeleri bu ilahi hakikatin gösterdiği yolda ortaya koyması lazımdır. Aksi takdirde o da, bu ilimlerle uğraşan ancak söz konusu hakikatin sırrına eremeyen, kendi benliğinde de ondan nasiplenemeyen kişilere benzer.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Rehberlik edilmiş akıl düzeyinde amellerin ziyadeleşmesi, ameller organlarla sınırlı kaldığı ve gönle sirayet etmediği sürece, yani yukarıda zikrettiğimiz kurtulma ve ihlasa ulaşmadığı sürece birtakım sorunlara sürükleyecektir.</p>
<p>Bu esas, İslami geleneği yönlendirmede en az önceki ikisi kadar tesirlidir. Zira söz konusu gelenek, her şeyde, daha doğrusu istikamet üzere davranışta yetkinliğin arzulanması üzerine kaimdir. Bu arzu herkesi daha fazla yükselmelerini sağlayacak amelleri arttırmaya teşvik eder. Aksi takdirde kişi taklide saplanmaktan, hatta yakınlaşma sürecinde daha aşağı bir dereceye düşmekten kurtulamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Tasavvuftaki ibarelerin kapalılığını öne süren kişinin kaçırdığı husus sufinin ibarelerini inşa ederken ve kılavuzluğu oluştururken kullandığı Arapça deyişlerin berikilerin alışageldiği akli ve dilsel uygulama içerisinde yer almadığıdır. Dolayısıyla sufilerin söylediklerine en şiddetli karşıtlığı gösterenlerin soyut akıl ehli olması garipsenmemelidir. Çünkü tasavvufi deyişlerin onların alışageldiklerinden farklılaşması, rehberlik edilmiş aklın kullandığı dilin gösterdiği farklılaşmadan daha fazladır. Söz konusu sufi deyişler hem ,stılah, hem yorum (ta&#8217;bir), hem de açıklama (tefsir) boyutlarını içermektedir.</p>
<p>Istılah bakımından sufiler benzerlik, karşıtlık ve tedricilik yöntemlerini kullanmışlardır. Bunlara şu örnekleri verebiliriz: sözün formunda uyuma rağmen içeriğin ve maddenin farklılaşması (kabz/bast), formun uyumu ile birlikte içeriğin derecelenmesi ve maddenin farklılaşması (şeriat / tarikat / hakikat), formun ve içeriğin farklılaşması ile beraber maddenin uyumu (teveccüh /muvacehe), formun farklılaşması ile birlikte maddenin uyumu ve içeriğin derecelenmesi (ubudiyet / ubudet).</p>
<p>Yorum boyutunda sufiler, ibare ve işaretler için durumunun gereğince, dildeki aynı kökten türeyen kelimelere (iştikak) itibar edilmesi, anlamın genişlemesi, benzetme, karşılaştırma, cinas, tevriye gibi iletişimsel imkânlarını ve belagat yöntemlerini imkânlar el verdiğince işletmişlerdir.</p>
<p>Açıklama boyutunda ise kelimelerden ve iştikaktan doğan işaretler için dilin asıllarını izlemişlerdir. Örfi ve ilmi delaletlerin anlaşılmasında da bu asılları ve işaretleri takip etmişlerdir. Geçiş ve çıkarımda yine Arapça konuşan bir kişinin alışageldiği yolları kullanmışlardır.</p>
<p>Morfolojik (sarftan kaynaklanan) vezne bağlılık, sözlük anlamının ve iştikaktan doğan anlamın ilişkisi, doğal çıkarım bağlantısı gibi ıstılah, yorum ve açıklamaya müteallik bu uygulamaların çoğunun sadece Arap diline mahsus olduğunu bilirsek tasavvufi mana ve işaretlerin Arapçaya ait bildirişim özellikleri bağlamında geldiğini de anlarız.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/">Taha Abdurrahman – Dini Amel ve Aklın Yenilenmesi -Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/taha-abdurrahman-dini-amel-ve-aklin-yenilenmesi-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Prof.Dr.Zekeriya Güler &#8211; Hadis Günlüğü &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 01 May 2020 11:11:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[Az da olsa devamlılık]]></category>
		<category><![CDATA[Şaka]]></category>
		<category><![CDATA[Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis İlminin Şümulu]]></category>
		<category><![CDATA[Hadis İlminin Gayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[mizah]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnete Duyulan İhtiyaç]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin fonksiyonu]]></category>
		<category><![CDATA[Zekeriya Güler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24310</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bir İhtisas Dalı Olarak Hadis İçinde bulunduğumuz asırda, ihtisaslaşma hızla yayılmış ve “ihtisâsa hürmet esastır” anlayışı saygınlık kazanmıştır. Şüphesiz bu durumun bir takım avantajlar yanında dezavantajlar yaşadığı ve yaşattığı görülmüştür, görülmektedir. Araştırma sâhası dışına çıkarak konuşan veya yazan eski-yeni nice âlimlerin müşkil ve gülünç duruma düştükleri çok olmuştur. “Adam, ihtisâsı dışına çıkıp konuştuğu zaman işte [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/">Prof.Dr.Zekeriya Güler – Hadis Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69515430">
<div class="baslik"><strong><img decoding="async" class=" wp-image-24311 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/select-189x300.jpg" alt="" width="251" height="398" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/select-189x300.jpg 189w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/05/select.jpg 400w" sizes="(max-width: 251px) 100vw, 251px" /></strong></div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Bir İhtisas Dalı Olarak Hadis</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>İçinde bulunduğumuz asırda, ihtisaslaşma hızla yayılmış ve “ihtisâsa hürmet esastır” anlayışı saygınlık kazanmıştır. Şüphesiz bu durumun bir takım avantajlar yanında dezavantajlar yaşadığı ve yaşattığı görülmüştür, görülmektedir.</p>
<p>Araştırma sâhası dışına çıkarak konuşan veya yazan eski-yeni nice âlimlerin müşkil ve gülünç duruma düştükleri çok olmuştur. “Adam, ihtisâsı dışına çıkıp konuştuğu zaman işte böyle acâib-garâib şeyler söyler!”53 diyen meşhur hadis âlimi İbn Hacer Askalânî (v. 852/1448) bu noktaya işaret eder. Onun, Kirmânî (v. 786/1384) gibi bir hadis âliminin hadis usûlü ile ilgili yaptığı teknik bir hata üzerine bu serzenişte bulunduğu düşünülürse, konu daha da bir önem kazanıyor demektir.</p>
<p>Muhammed Hamîdullah’ın (v. 2002) yaptığı şu tesbit ve mukâyese gayet yerindedir:“Nasıl tababet, mimari, fizik vs. uzun bir çıraklık isteyen ihtisas kolları ise, din ve hukuk için de mesele aynıdır. Bu mevzuda da ne maceraperestlere ne de amatörlere salâhiyet tanınır”54.</p>
<p>Erol Güngör (v. 1983) tarafından yapılan şu sosyolojik tahlil de aynı noktayı vurgular:“Ulemânın taşlaşması karşısında uzun yıllardan beri dinle ilgili konularda herkes kendini söz sahibi görmeye başlamış, belki buna mecbur olmuş bulunuyor. O kadar ki, Türkiye’de eski yazı bilen kimseler bile kendilerini İslâmiyet üzerinde salâhiyetli görmeğe başlamış, üstelik yeni nesiller onların gerçekten birer din mütehassısı olduğu fikrine kapılmıştı. Ulemâ sınıfının say gıdeğer bir sosyal grup olarak aramızdan çekilmesinden bu yana sâdece eli kalem tutan değil, ayağı iktidarda olan politikacılar da birer din reformcusu veya müctehid hüviyetinde ortaya çıkmaya tereddüt etmediler”55</p>
<p>****</p>
<p>53 İbn Hacer, Fethul-Bârî, III, 683. Mısırlı hadis ve fıkıh âlimi Ahmed Muhammed Şâkir (Kelimetü ’l-hakk, s. 131), bu cümleden “hakîmâne bir söz, eşine nâdir rastlanan bir hikmet” diye sözeder.</p>
<p>54 Hamîdullah, Kuran Tarihi, s. 34. Dilimizde “ne &#8230; ne&#8230;” den sonra gelen fiil olumlu olarak kullanılır. Nakil yapılan tercüme eserde “tanınmaz” şeklinde olumsuz geçmesine rağmen burada “tanınır” şeklinde verilmesi uygun görülmüştür.</p>
<p>55.Güngör, îslâmın Bugünkü Meseleleri, s. 239-240.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69514575">
<div class="ust">
<div class="govde"></div>
</div>
<div class="baslik"><strong>Sünnetin Fonksiyonu</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hadis ve sünnetin, Kur’ân-ı Kerîm karşısında başlıca dört fonksiyon icra ettiği kabul edilir: Tekîd, tebyîn, teşri ve tatbik. Muhaddislerin de içinde bulunduğu âlimler arasında kabul gö ren bu tasnifin özetle açıklanmasında fayda vardır.</p>
<p><strong>a) Te’kîd:</strong> Hadis ve sünnetin, perçinlemek, desteklemek ve altını çizmek anlamına gelen bu vazifesi, Kur anda zikredilen bir hüküm ve muhtevayı aynı veya benzer mânaya gelen ifadelerle vurgulamaktan ibarettir.</p>
<p>Mesela Kuran, “Birbirinizin mallarını haksız şekilde yemeyin!”49 talimâtını verir. Rasûl-i Ekrem de “Hiçbir Müslümanın malı, kendi gönül rızası olmadan helâl olmaz”50 buyurarak ilgili âyeti te’kit ve teyit etmiş olur.Bu fonksiyon, sünnetin Kuranın muhatapları üzerinde icra ettiği eğitime yönelik tesir bakımından değerlendirilme-lidir.</p>
<p><strong>b) Tebyîn:</strong> Sünnetin, Kuran’da geçen bir hükmü ihtiyaca binâen açıklaması demektir. Namaz, oruç, zekât ve hac gibi ibadetlerin tatbik şeklini açıklayan hadisler, sünnetin bu vazifesini gösterir.</p>
<p>Yukarıda verilen rivâyette görüldüğü üzere, Rasûl-i Ekrem’in, âyetinde geçen zulüm kelimesinin şirk mânasına geldiğini söyleyerek tefsir etmesi, bu madde ile alâkalı bir misaldir. Buna banzer misaller hayli fazladır. Zaten, sünnetin fonksiyonu daha çok tebyin sâhasında göze çarpmaktadır.</p>
<p>İmam Ebû Hanîfe’nin (v. 150/767) “Eğer sünnet olmasaydı, hiçbirimiz Kuranı anlamazdık!” şeklindeki sözü, sünnetin daha ziyade bu kısmıyla alâkalı olmalıdır.</p>
<p><strong>c) Teşri:</strong> Kur anın hiç temas etmediği, herhangi bir hüküm veya düzenleme getirmediği bir mevzuda sünnetin hüküm ortaya koyması demektir.Mesela nineye ve baba tarafından akrabaya düşecek miras, alkollü içki kullanana verilecek ceza, yırtıcı hayvanların, karga ve şahin gibi tırnaklı kuşların etlerinin haram olması, şüf’a hakkı ile ilgili hükümler bizzat sünnet tarafından belirtilir. Halbuki bu mevzuların hiçbirisi Kur’an’da yer almaz.</p>
<p>Esasen Rasûlullah’ın (s.a.v), Yüce Kur’an’ın umumî prensipleri ışığında bir şeyin helâl-haram olup olmadığını söyleme salâhiyeti yine Kuranın şu açık beyanına dayanır:“O Peygamber onlara temiz ve hoş şeyleri helâl, pis ve çirkin şeyleri haram kılar”51.</p>
<p><strong>d) Tatbik:</strong> Hz. Âişenin ifadesiyle, “Ahlâkı Kuran olan Hz. Peygamber”, hep Kur an ile hemhâl olmuş, onun iman, ibadet ve ahlâk esaslarını hayat tarzı olarak uygulamış ve ümmetine örnek olmuştur. Muallim Nâcî (1849-1893), Rasûlullah’ın (s.a.v) Kuran ile olan münasebetini şöyle terennüm etmiştir:</p>
<p>“Hüsn-i Kurân’ı görür insan olur hayrân sana<br />
.Dest-i kudretle yazılmış hilyedir Kur’ân sana”.</p>
<p>49 Bakara 2/188</p>
<p>50 Ebû Dâvud, Menâsik, 56.</p>
<p>51 A’râf7/157</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69513569">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Aslında Rasûlullah’a (s.a.v) âidiyeti kesin olarak tesbit edilen bir hadisin son tahlilde Kuran ile tezat halinde olması mümkün değildir. Kurana rağmen yani, onun esaslarına muhalif düşecek şekilde sünnetin bir beyanda bulunması veya bir hüküm koyması düşünülemez&#8230;</p>
<p>Ne var ki, Kur’an-sünnet münasebetinde, İlâhî murâdın ve nebevi maksadın tam olarak tesbit edilmesi gerekmektedir.Görünüşte aralarında zıtlık bulunan bazı âyet ve hadislerin, mâna ve maksatlarının keşfedilmesiyle birlikte onların problem olmaktan çıktıkları görülür.</p>
<p>Hadis âlimi îbn Huzeyme’nin (v. 311/923) özgüven yüklü şu mesajı, bu yüzden anlamlı olmalıdır: “Rasûlullah’tan sahih isnadla birbirine zıt iki hadis rivâyet edildiğini bilmiyorum. Kim böyle iki hadis biliyorsa, getirsin de aralarını telif edeyim!”.</p>
<p>Hz. Ömer’in, Kur’an’ın müteşâbih âyetleri karşısında izlenecek yönteme dair şu uyarısı da unutulmamalıdır:“Sizinle Kur’an’ın müteşâbihlerini tartışacak insanlar gelecektir. Onları sünnetlerle durdurun (ilzam edin). Zira sünnet ashâbı (ehl-i hadîs) Allah’ın kitabını daha iyi bilmektedir”(Dârimî, Mukaddime, 17.)</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69513042">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Sünnetin sahibi olan Hz. Peygamber, Kuran vahyini Yüce Allah’tan alan, onu ümmetine ulaştıran (mübelliğ), açıklayan (mübeyyin-müfessir), öğreten ve eğiten (muallim-mürebbî) bir elçidir. Son İlâhî mesaj, onun şahsiyetinde tecessüm etmiş, hayata geçirdiği vahiy sâyesinde o canlı bir Kuran, insanlık için bir örnek ve model olmuştur.Bu itibarla, “Peygamber dinlenmeden ve onun sünnetine tâbi olunmadan İslâm’ı yaşamak” iddiası, hiçbir değeri olmayan yanlış bir düşüncedir. Elçisiz ve sünnetsiz bir İslâm tasavvuru mümkün değildir.</p>
<p>Allah Teâlâ, “Ey insanlar! Sizi de sizden evvelkileri de yaralan Rabbinize ibadet edin”29, “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, sizi O’na yaklaştıracak vesile arayın”30 ve “Allah nezdinde sizin en üstün olanınız, en takvâlı olanınızdır”31 buyurur. Bu âyetlerde, Allah’a yaklaştıran ibadet ve takvânın mahiyeti şüphesiz Rasûlullah (s.a.v) tarafından açıklanabilir.</p>
<p>Yine Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen namaz, oruç, zekât ve hac ibadetlerinin yerine getiriliş şekli, kabir/ berzah hayatı, düzenli ve huzurlu bir aile hayatı için gerekli ölçüler ve davranış biçimleri, Rasul-i Ekrem’in sünnetiyle öğrenilebilir. Ayrıca, sosyal, idârî ve ticârî ilişkileri düzenleyen birçok hüküm ve prensip hakkında geniş bilgi, yine sünnet sayesinde elde edilebilir.</p>
<p>29.Bakara 2/21<br />
30.Mâide 5/35<br />
31 Hucurât 49/13</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69512537">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Sünnete Duyulan İhtiyaç</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Muâz b. Cebel’in (r.a) ashabından rivâyet edildiğine göre, Rasûlullah (s.a.v) Muâz’ı görevli olarak Yemene göndermek istediğinde şöyle buyurdu:</p>
<p>-Muâz, önüne bir dava geldiğinde nasıl hüküm verirsin? Muâz,</p>
<p>-Allah’ın kitabı ile hüküm veririm, dedi. Rasûlullah (s.a.v),</p>
<p>-Peki Allah’ın kitabında bulamazsan? suâlini sordu. O,</p>
<p>-Rasûlullah’ın sünnetiyle, cevabını verdi. Rasûlullah (s.a.v),</p>
<p>-Peki Allah’ın kitabında da Rasûlullah’ın sünnetinde de bulamazsan? deyince Muâz,</p>
<p>-O zaman reyimle ictihad ederim ve bundan geri durmam, dedi.</p>
<p>Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) onun göğsüne vurdu ve şöyle buyurdu:</p>
<p>-Rasûlullah’ın elçisini, Rasûlullah’ı hoşnut eden şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun!</p>
<p>Ebû Dâvud, Akdıye, 11; Tirmizî, Ahkâm, 3; Dârimî Mukaddime, 20; Ahmed b. Hanbel, V, 230, 236, 242.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69482587">
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Hadis İlminin Gayesi</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hadis ilminin gayesi, sahih/ sâbit olanını olmayandan tefrik etmek ve Hz. Peygamber’i kendisine yapılan yakıştırmalardan tenzih etmektir. Bu demektir ki, hadis ilminin asıl hedefi, doğru olan rivâyeti tesbit etmek ve onu sağlıklı biçimde uygulamaya hazır hale getirmektir. Yani nakledilen sözün Rasûl-i Ekrem’e diyetini ortaya koymak; ait ise gereğini, mâna va maksadını tesbit etmek, ait değil ise, söylemediği bir sözü Rasûl-i Ekrem’e isnad etme cinayetinden sakınmak ve sakındırmaktır. Hadis ilmi, kendisine bağlı bütün disiplinlerle birlikte işte bu gayeye hizmet eder.Müekked sünnet hatta farz-ı kifâye olarak görülen hadis ilmindeki isnad sistemi, mes’uliyet duygusunun bir tezahürü olarak işte bu hizmeti gerçekleştirmek için doğmuş ve gelişmiştir.</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69482266">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div></div>
<div class="baslik"><strong>Hadis İlminin Şümulu</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hatîb Bağdâdî (v. 463/1071), hadis ilminin şümul sâhası hakkında şu bilgileri verir:</p>
<p>“Hadis, usûl-i tevhid, vaad-vaîd, sıfâtullah, cennet ve cehennem tavsifi, ehl-i cennet için hazırlanan mükâfat ve ehl-i cehennem için verilecek ceza, Allah’ın yerlerde ve göklerde yarattığı ilginç varlıklar, melekler âleminin sıfat ve mâhiyeti hakkında bilgiler ihtiva eder. Hadiste peygamberlerin kıssaları, zâhitlerin ve Allah dostlarının haberleri vardır. Edip ve hatiplerin vaazları, fakihlerin sözleri, Arap ve Acem meliklerinin siretleri, geçmiş ümmetlerin hayat hikâyeleri ordadır.</p>
<p>.Rasûlullah’ın (s.a.v) gazvelerinin ve seriyyelerinin açıklaması, verdiği hüküm ve fetvâları, konuşmaları, hutbe ve vaazları, mucizeleri, nübüvvetini gösteren her türlü hali ordadır. Hanımları, çocukları, damatları ve ashabı, onların faziletleri, ibretâmiz hatıraları, ahbâr ve menâkıbı, yaşadıkları ömürleri ve neseplerine dair bilgiler hep ordadır. Kur’ân-ı Azîm’in tefsiri, ondaki haber ve hikmetli zikri orada bulursun. Sahâbenin ahkâma dair sözleri ve bilâhare onlardan herbirinin sözüne kâil olan müctehid imamların ortaya koydukları bilgi yine ordadır”7.</p>
<p>Bu demektir ki, hadis ilminin konusu Hz. Peygamber’dir. Teknik tabirle bu, râvi (hadisi rivâyet eden) ile mervî (rivâyet edilen hadis) demektir. Hadis ilminin gayesi ise, bazı hadisçi- ler tarafından “iki cihan saâdetine ulaşmak” şeklinde özetlenir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69482013">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Hadis lügatte, “söz, haber, sonradan olan, yeni” gibi mânalara gelir. Hadisin, terim olarak yaygınlık kazanmış olan tarifi ise, Rasûlullah’ın (s.a.v) sözü, fiili, takriri yani, sahâbenin yaptığını görüp de reddetmediği hareket ve davranışları (kabul, takrir ve tasvibi), yaratılışı (fıtrî-fizyolojik özellikleri) veya ahlâkı ile ilgili intikal eden her türlü bilgi demektir.</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69481746">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Dinin, İslâm âlimleri arasında hüsn-i kabul gören şu tarifi hayli meşhurdur: “Din, akıl sahibi insanların kendi tercih ve ihtiyarlarıyla bizzat hayırlı olan şeylere götüren, buna bağlı olarak hem dünyada hem âhirette huzur ve saâdet bahşeden İlâhî bir kanundur”.</p>
<p>İslâm dininin, iki temel kaynağının birisi Kur’ân-ı Kerîm, diğeri ise Hadîs ve Sünnet’tir. Hatta sahâbe ve tâbiîn neslinin telakkisine göre hadis ilmi dindir. Şu söz onlara aittir: “Hadis ilmi demek din demektir. O halde dininizi kimlerden alıp naklettiğinize iyi bakın!”.</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div>
<p>İbn Abbâs’tan (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Beş şeyden evvel beş şeyi fırsat bil: Ölümünden evvel hayatını, hastalığından evvel sağlığını, iş ve meşguliyetinden evvel boş vaktini, yaşlılığından evvel gençliğini ve fakirliğinden evvel zenginliğini.<br />
****</p>
<p>Hâkim, Müstedrek, IV, 306; Suyûtî, el-Câmiu’s-sağîr, 1,48; Münâvî, Fey- dul-Kadîr, II, 16. Irâkî, hadisin senedinin hasen olduğu kanaatindedir.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>en-Nu’mân b. Beşîr’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlul- lah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;Birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerine şefkat göstermekte müminlerin durumu, insan bedenine benzer. Ondan bir uzuv rahatsızlandığında, bedenin diğer uzuvları uykusuzluk, ağrı ve ateşle ona ortak olurlar”</p>
<p>Buhârî, Edeb, 27; Müslim, Birr, 66; Ahmed b. Hanbel, IV, 270.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah b. Mesud’dan (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez”.</p>
<p>Bir adam, “İnsan, elbisesinin güzel, pabuç ve ayakkabısının güzel olmasını ister/ sever” deyince, Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:“Allah güzeldir (cemîl), güzelliği (cemâl) ister/ sever. Kibir ise, hakkı kabul etmemek ve halkı aşağılamaktır”421<br />
&#8230;&#8230;</p>
<p>Hadis-i şeriften, sanatçının/ sanatkârın, sanat kabiliyetini meşru çerçevede ve mütevazı üslûpla toplumun fertleriyle paylaşması, hiçbir zaman kibir ve gurura kapılmadan sanat faaliyetlerini yürütmesi gerektiği mesajı anlaşılır. “Cemâle bakma kemâle bak” veya “Sûrete bakma sîrete bak” atasözünün çağrıştırdığı nüktelerden birisi de bu nokta olmalıdır.Bu yüzden günümüz dünyasında, fazla pohpohlanıp şımar- tıldığından ve asla kaldıramayacağı şöhrete kavuşturulduğun- dan, halkı aşağılayanların, dinî, millî ve mânevî değerleri hiçe sayanların, kadınlaşan erkek ya da erkekleşen kadın tabiatların sanatçı/ sanatkâr kimliğine sahip olamayacakları açıktır. Müslüman, edep ve ahlâk fukarâsı bu tipleri şu âyet-i kerîme ışığında değerlendirmek durumundadır:</p>
<p>“İnsanlar arasında çirkinliğin (hayâsızlık ve edepsizliğin) yayılmasını arzulayan kimseler için dünyada da âhirette de çetin bir azap vardır. Allah bilir, siz bilmezsiniz”(Nur,19)</p>
<p>****</p>
<p>421.Müslim, îman, 147; Tirmizî, Birr, 61; Ahmed b. Hanbel, 1,399, IV, 133,134,151;Yahyâ b. Maîn, Târih, III, 25; îbn Hıbbân, Sahih, XII, 280.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah b. Ömer’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Herbiriniz birer çobandır ve herbiriniz güttüğünden sorumludur. Devlet adamı çobandır ve idaresi altında bulunanlardan sorumludur. Erkek, aile fertlerinin çobanıdır ve onlar dan sorumludur. Kadın, kocasının evinde çobandır ve çocuklarından sorumludur. Hizmetçi/ işçi, efendisinin/ işverenin malının çobanıdır ve ondan sorumludur. Adam babasının malının çobanıdır ve ondan sorumludur. Hâsılı herbiriniz birer çobandır ve sürüsünden sorumludur”</p>
<p>Buhârî, Cuma, 11, Ahkâm, 1, Nikah, 81; Müslim, imaret, 20; Ebû Dâvud, İmâret, 1, Tirmizî, Cihad, 27; Ahmed b. Hanbel, II, 5.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Ömer b. es-Sâib’den rivâyet edilen şu örnek de dikkate şâyandır:“Rasûlullah (s.a.v) otururken süt babası çıkageldi. Rasûlullah hemen elbisesinin bir tarafını ona serdi ve üzerine oturdu. Sonra süt annesi geldi. Elbisenin öbür yarısını da süt annesine serdi ve üzerine oturdu. Daha sonra (erkek) süt kardeşi gelince de ayağa kalktı ve onu önüne oturttu”(.Ebû Dâvud, Edeb, 120.)</p>
<p>Kadın-erkek her Müslüman, Rasûlullah’ın (s.a.v) bu tabii hâlini, tevazu ahlâkını ve nezâket anlayışını önemli bir görgü kuralı (âdab-ı muâşeret) olarak benimsemeli ve sosyal hayatında uygulamalıdır. Gündelik hayatta, işi icabı devlet dairelerine uğrayan vatandaşlar, çoğu kez asık suratlı, sert tabiatlı ve işi formaliteye boğan memurlarla muhatap olabilmektedirler. Halbuki devlet memurları, her türlü alâka ve hizmete lâyık olan insanın ve toplumun işini yerine getirmekle yükümlü tutulan ve onlara hizmet etmeleri emredilen kimseler demektir.</p>
<p>Bilinmelidir ki, güç ve iktidarı ellerinde tutanlara yaltaklanmak, güçsüzlere ve zayıflara zorbalık etmek, hem ahlâkî bir zaaf, hem de ciddi bir şahsiyet problemidir.Bu yüzden, tayin veya seçimle iş başına getirilerek kendilerine geçici hizmet makamı emanet edilen, ancak ahlâkî olgunluğa erişemediğinden, varlık sebebini kendisine borçlu bulunduğu vatandaşın yüzüne bile bakmak istemeyen soğuk ve öfkeli idareciler, Rasûl-i Ekrem’in bu ahlâkına çok daha muhtaç durumdadırlar.</p>
<p>Gerçi, içgüdüye bağlı fıtrî (doğuştan gelen) ahlâk ve karakteri değiştirmek zordur. Ancak, insanın kendisini hesaba çekmesiyle, otokritikle, eğitimle, işgal edilen makamın geçici olduğunu, emeklilik veya ölümle dünyevî imkanın sona erdiğini düşünmekle, bir çok kötü alışkanlık ve olumsuz davranıştan kurtularak erdemli insan olması mümkündür.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Mizahın, hiçbir zaman asıl gaye değil, mubah ve meşru bir vasıta olarak görülmesi gerekir. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın şu tesbi- ti, bu noktaya işaret etmesi bakımından kayda değer nitelik taşır:</p>
<p>“Mizah, meslek olmamak şartıyla güzeldir. Onu her şeyin yerine koyduğunuz zaman, kâinat bir sırıtmadan ibaret kalır”.</p>
<p>“Latîf olsa latife hoştur elbet,<br />
Velâkin hâriç olmaya edepten”.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Yaşlı bir kadın Peygamber’in (s.a.v) yanına gelerek, “Yâ Rasû- lallâh! Beni cennete koyması için Allah’a dua et” dedi. Peygamber (s.a.v) ona “Yaşlı kadın cennete giremez” deyince, (latifeyi farkedemeyen) kadın üzülüp ağladı. Bunun üzerine Peygamber (s.a.v), “Ona haber verin, yaşlı olarak cennete girmez. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz biz onları yepyeni bir hayatta tekrar var etmiş olacağız ve onları sevgi dolu, uyumlu bakire eşler olarak yaratacağız”385.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem’in ve ashâb-ı kirâmın yukarıdaki söz, hareket ve davranışları, meşru ve makul çerçevede yapılan ölçülü şakalaşmaların mümkün olduğunu gösterir.Ne var ki, latifelerin kıymeti latif olmasıyla ölçülür. Aslı olmayan komik ve yalan sözlerle, vakarı yok eden yüz kızartıcı konuşmalarla veya müstehcen fıkralarla muhatapları dinlendirme veya eğlendirme düşüncesi, İslâm ahlâkıyla bağdaşamaz, bağdaşmamaktadır. Çünkü sınırı aşan ve aşırıya kaçan mizâh anlayışı kahkaha ile çok gülmeyi beraberinde getirir. Çok gülmek ise insanın gönül dünyasını zayıflattığı gibi, vakarını da yok eder. Nitekim şu hadis, bu noktaya ışık tutan uyarılardan birisidir:</p>
<p>“Yazıklar olsun, topluluğu güldürmek için konuşup yalan söyleyen kimseye, yazıklar olsun, yazıklar olsun!”386.</p>
<p>*****</p>
<p>385.Tirmizî, eş-Şemâil el-Muhammediyye, s. 117-118; Gazzâlî, İhya, III, 184.Âyet için bkz. Vâkıa 56/35-37. Haşan Basrî’den hadisi tnürsel olarak tahriç ettiğini söyleyen Irâkî, Îbnü’l-Cevzî nin el-Vefada. zayıf senedle Enes’den müs- ned olarak rivâyet ettiğini belirtir.</p>
<p>386.Ebû Dâvud, Edeb, 80.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Ali b. Hüseyin b. Ali b. Ebî Tâlib’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Kişinin mâlâyaniyi terk etmesi, onun Müslümanlığının güzelliğindendir”<br />
***</p>
<p>Muvatta’, Husnü’l-huluk, 3; Tirmizî, Zühd, 11; îbn Mâce, Fiten, 12. Tirmizî, hadisin Ebû Seleme &#8211; Ebû Hureyre &#8211; Peygamber (s.a) tarikine yer verdikten sonra, ez-Zührî &#8211; Ali b. Hüseyin vasıtasıyla gelen tarikin daha sahih olduğunu kaydeder.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Aç canavara karşı tahabbüb (muhabbet göstermek), merhametini değil iştihâsını açar. Hem de diş ve tırnağının kirasını da ister.(Said Nursi)</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Geniş imkan ve iktidar sahibi olduklarından çok harcayan ve çok tüketen kimseler, Hz. Ömer’in aldığı şu karardan bir ibret dersi çıkarmalıdır:</p>
<p>Ömer b. el-Hattâb (r.a), tereyağı ile ekmek yerken bedevi bir adamı sofrasına davet etti. Adam ekmeğini tabağın dibindeki yağa sürüp (iştahla) yemeye başladı. Hz. Ömer, “Sen katığı olmayan birine benziyorsun” deyince, adam “Vallahi şu zamandan beri tereyağı yemedim ve onun yenildiğini de görmedim” diye cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer, “Halk eski refah ve bolluk günlerine kavuşuncaya kadar tereyağı yemeyeceğim” dedi336. Ayrıca onların, yaklaşık elli yıl önce dile getirilen şu tesbit üzerinde düşünmeleri gerekir:</p>
<p>“Eskiden ekser İslâm aç değildi; tereffühe ihtiyar vardı. Şimdi açtır; telezzüze ihtiyar yoktur”337.</p>
<p>336.Muvatta’, Sıfatu n-Nebî, 10.</p>
<p>337 Saîd Nursî, a.g.e., I, 574.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69867898">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Mehmed Akif Ersoy’un, marifet (bilgi, talim) ile faziletin (eğitim, değer, terbiye) milletlerin maddî-mânevî gelişiminde vazgeçilmez bir kudret olduğunu dile getiren şu şiiri önemlidir:</p>
<p>“Çünkü milletlerin ikbali için evladım,<br />
Marifet bir de fazilet&#8230;<br />
İki kudret lazım. Şimdi, Âsim, bana müfrit de, ne dersen de,<br />
Marifetten de cüdâ Şark, o faziletten de”.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69867250">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ebû Hureyre’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:“Şayet ben (farz ı muhal) birinin birine secde etmesini emredecek olsaydım, kadının kocasına secde etmesini emrederdim”(Tirmizî, Radâ’, 10.)<br />
&#8230;..<br />
Kadının kocasına secde etmesi, hakikî mânada anlaşılamaz, anlaşılmamalıdır. Bu ifadenin, aile efrâdı için maddî-mânevî her türlü meşakkate katlanan kocaya saygının gereğini, ona itaat ve teslimiyetin değerini vurgulamak için kullanılan edebî bir sanat, son derece mübâlağalı bir üslup olduğu izahtan varestedir312. Hadisin tercümesinde, parantez içinde “farz-ı muhal” denilerek kayıtlama cihetine gidilmesinde, İmam Ebû Hanîfe tarîki yanında, bu nokta-i nazarın da rolü olmuştur.Kadını kocasının kölesi gibi görmek ve onun kocasına secde etmesini beklemek, fevkalâde yanlış bir düşüncedir. Allah Teâlâ’yı tazim ve tevhid konusunda hassas olan kadın-erkek hiçbir selef-i sâlihin hayatında böyle bir düşünce ve davranış sergilendiği görülmemiştir. Böyle bir hareketin tevhidi zedeleyeceği, onun rûhuyla bağdaşmayacağı ve akl-ı selîm sahibi insanı rencide edici bir uygulama olacağı açıktır.</p>
<p>Bahse konu olan hadis, İslâm dininin kadınlara kazandırdığı hakları istismar eden veya kendilerine tanınan hürriyet havasını kötüye kullanan kadınları uyarı özelliği taşımaktadır. Çünkü şirki kökten reddeden tevhid dini, mutlak kudret sahibi Allah’tan başka bir varlığa secde edilmesini yasaklamış, birer fani varlık olan insanların birbirlerine secde etmelerine izin ver memiştir. Bu itibarla, hangi makamda olursa olsun diri veya ölü hiçbir insana/ mahlûka kadın veya erkek bir müminin secde etmesi, tezellül derecesinde, iki büklüm vaziyette izzet ve şerefini düşürmesi kabul edilemez.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem’e nisbet edilen tabirle, “Mü minin, kendini zelil etmesi yakışık almaz”313. Kemâl-i inkıyâd anlamında secdeye layık olan varlık, ancak Allah Teâlâ’dır. Mutlak kudret sahibi Rabbimiz ve Onun Elçisi hiçbir kadının kocasına secde etmesini emretmediği gibi, bunun yapılmasına da izin vermemiştir.</p>
<p>Rasûlullah (s.a.v) bahse konu olan hadisiyle, kadınların kocalarını mutlu etmeleri, onların meşru taleplerini yerine getirmeleri ve onlarla iyi geçinmeleri gerektiği mesajını vermektedir. Nitekim içinde yine “secde’nin söz konusu edildiği başka bir hadisin sonunda şu cümle yer alır:</p>
<p>“Canımı elinde tutan Allah a yemin ederim ki, kadın kocasının hakkını yerine getirmedikçe Rabbinin hakkını yerine getirmiş olmaz”314.</p>
<p>Hadis-i şerifin sonunda kocaya secdenin (itaatin) gerekçesi olarak zikredilen “Çünkü Allah kadınlar üzerine kocalar için bir hak koymuştur” ifadesi, şu âyet-i kerîmeye işaret etmelidir:</p>
<p>“Erkekler, kadınların sorumlu yöneticisi ve koruyucusudur. Zira Allah insanlardan kimini kimine üstün kılmıştır. Ayrıca erkekler (eşlerine) mallarından harcamaktadır. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır”315.“Kadınlar, erkeklerin benzerleri ve öteki yarılarıdır”316 hadisi, evliliğin nihâî gayesinin, iki insanın huzur ve saadeti olduğunu düşündürür.</p>
<p>Evlilik kurumu, huzur ve saadetin köklü ve devamlı olabilmesi için eşlerden karşılıklı fedakârlık bekler. Tencere kapağa denk gelsin diye hep kadından fedakârlık istemek bir zulüm olduğu gibi, tek taraflı olarak kadının kocasını mutlu etme ve ona itaat etme görevi ileri sürülerek bunun “Allah’ın emri” olduğunu söylemek de apaçık bir istismar olur. Erkek de “Allah’ın emri” olarak karısını mutlu etmekle görevlidir.</p>
<p>Evlilik kurumunun sağlıklı yürüyebilmesi, her iki tarafın birlikte göstereceği anlayış ve nezakete bağlıdır.Asr-ı saâdetten bu güne ışık tutan şu beyanlar, iyi bir Müslüman kadının, kocasının maddî-mânevî başarısına ve kazancına önemli ölçüde katkı sağladığını göstermektedir:Ashâb-ı kirâmdan Sevbân (r.a) diyor ki: “Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara elem verici bir azabı müjdele!” âyeti nazil olduğunda Rasûlullah (s.a.v) ile beraber bir yolculukta bulunuyorduk.</p>
<p>Sahâbeden bazıları, “Âyet, altın ve gümüş hakkında indirildi. Hangi malın daha hayırlı olduğunu bilseydik de onu edinseydik!” deyince, Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:“En hayırlı mal (değer), zikreden bir dil, şükreden bir kalp ve imanı hususunda mümine yardımcı olan sâliha bir eştir”317.</p>
<p>“Allah kime sâliha bir kadın nasip ederse, dinin yarısında (bireysel ve toplumsal hayatta dinin hükümlerini uygulamada) ona yardım etmiştir. Artık diğer yarısında da Allah’tan korkup sakınarak görev ve sorumluluklarını yerine getirsin”318.</p>
<p>******</p>
<p>312 Bkz. Aliyyü’I-Kârî, Mirkât, VI, 401; Mübârekpûrî, Tuhfetu’l-ahvezî, IV,323</p>
<p>313.Tirmizî, IV, 522; İbn Mâce, II, 1332; Ahmed b. Hanbel, V, 405.</p>
<p>314 İbn Mâce, Nikah, 1.</p>
<p>315 Nisâ4/34</p>
<p>316 Ebû Dâvud, Tahâret, 95; Tirmizî, Tahâret, 82; Dârimî, Vudû, 76; Ahmed b. Hanbel, VI, 256.</p>
<p>317 Tirmizî, Tefsir, 9; İbn Mâce, Nikah, 5; Ahmed b. Hanbel, V, 278.</p>
<p>318 Hâkim, Müstedrek, II, 175.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69866167">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Muhammedün beşerun lâ ke’l-beşer,<br />
Bel huve ke’l-yâkûti beyne’l-hacerBeyit şu mânaya gelir: “Muhammed bir beşerdir. Alelâde beşer gibi de değildir. Aksine O, taşlar arasında yâkut gibidir”.</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69605668">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>“Az da olsa devamlılık” anlayışı, aşırı hırs ve yersiz rekabetten uzak okuma alışkanlığı, ilim ve düşünce hayatında başarılı olmak için de geçerlidir. Tıpkı amel ve icraat gibi, okumak ve düşünmek de dâimi bir süreçtir. Şu uyarı dolu tesbitlerin burada dikkatlere sunulmasında fayda var:</p>
<p>“Büyük îslâm feylesofu îbn Sina, dünyaca meşhur olan Kitâbü’ş-şifâ’sını hergün, sabah namazından sonra Bağdat’taki bir caminin büyük kandili altında oturarak, kuşluk vaktine kadar, yani takriben iki saat çalışmak suretiyle vücuda getirmiştir. Meşhur İngiliz feylesofu Spencer, muazzam eserlerini, günde iki saat çalışarak yazmıştır. Her sene bin, bin ikiyüz sahifelik eser veren Fransız edibi Emil Zola’ya bu muvaffakiyetinin sırrını sormuşlar: Hergün yalnız üç saat çalışır ve yazarım demiş263. Çalış, fakat haris olma. Haris insan, ciğer bulaşmış eğeyi yalayan aç kedi gibidir, dilinden akan kanı yalar da bilmez. Çalış, daima çalış, fakat hırsı bırak. Zira hırs, verimli çalışmanın, sağlık ve saadetin düşmanıdır”264.</p>
<p>***</p>
<p>263.Başgil, Gençlerle Başbaşa, s. 68.</p>
<p>264 Başgil, a.g.e., s. 74.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69523614">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İlim hak ile bâtılın, doğru ile yanlışın tesbitinde mihenk taşıdır. Tahsil edilen faydalı ilim, sahibi için olduğu kadar canlı-cansız bütün varlıklar için rahmet ve bereket kaynağıdır. Faydalı ilim, insanın maddî-mânevî dünyasına katkı sağlayan ve pratik kıymet taşıyan bir nimettir. Faydasız bilginin ise, hafızaya yük olduğu hatta işe yarar bilgilerin unutulmasına yol açtığı bilinir. Bundan dolayı Rasûl-i Ekrem, “Allahım, fayda vermeyen ilimden sana sığınırım!”(Müslim)diye dua ederek ümmetine yol göstermiştir.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="govde"></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69523437">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah b. Ömer’den (r.a) rivâyet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu:“Kim Allah’tan başka bir gaye için ilim öğrenir veya onunla Allah’tan başka bir maksat peşinde olursa, cehennemdeki yerine hazırlansın!”(Tirmizî, îlim 6. Tirmizî, hadisin senedinin hasen-garib olduğunu söyler.)</p>
<p>AÇIKLAMA</p>
<p>“Rabbim, benim ilmimi artır!”120 âyetinin muhatabı olarak ilim yolcusu, mâhiyeti ne olursa olsun kazandığı ilim ve mesleği, bütün bir beşeriyetin maddî-mânevî inkişafı için seferber etmelidir. Allah’ın rızasına ermek, ancak bu niyet ve gaye ile gerçekleşir. Aksi halde ilim yolcusu, kendisini, söz konusu hadisin ifade ettiği tehdit karşısında bulur.</p>
<p>Şüphesiz bu şuur haliyle tahsil edilen ilim, hayatı anlamlı kılacak, sahibine hizmet ve tevazu ahlâkını kazandıracak ve ona “Her bilgi sahibinin üstünde bir bilen vardır”121 ve “İşte siz böyleşiniz. Haydi, bildiğiniz konular üzerinde çekişip dururdunuz. Peki bilmediğiniz şeyler üzerinde ne diye çekişiyorsunuz? Halbuki Allah bilir, siz bilmezsiniz”122 âyetlerinde ifadesini bulan haddini bilme edebini öğretecektir.<br />
&#8230;.</p>
<p>****</p>
<p>120 Tâhâ 20/114</p>
<p>121 Yûsuf 12/76</p>
<p>122.Âl-i îmrân 3/66</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69522894">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div>
<p>Açıktır ki, eğitimin gayesi insanı en mükemmel şekilde yetiştirmek ve onu insan yapmaktır. Dinin, &#8220;akıl sahibi insanların kendi tercih ve ihtiyarlarıyla bizzat hayırlı olan işlere sevkeden, buna bağlı olarak hem dünyada hem âhirette huzur ve saadet bahşeden İlâhî bir kanun” şeklindeki tarifi hayli meşhurdur. Bu tarifte görüldüğü gibi din eğitimi, insanın insan üzerine hâkimiyet kurma girişimini kökten reddeder.</p>
<p>“Dünyadaki bütün kötülüklerin temeli” diyor Mevdûdî (v. 1979), “doğrudan veya dolaylı olarak, insanın insan üzerine hâkimiyet kurmasıdır. İnsanlığın bütün felâketlerinin sebebi bu idi ve şimdi de aynı şey insanlığa hadsiz hesapsız sefâlet getirmiş bulunan bahtsızlıkların ve kötülüklerin başlıca sebebi olarak durmaktadır. Allah elbette ki insan tabiatının bütün sırlarına vâkıftır. (&#8230;) Tarih bize hiçbir şüpheye yer vermeden gösteriyor ki, eğer Allah’a inanmazsanız, düşünce ve davranışlarınızda onun yerini sun’î bir ilâh alacaktır”118</p>
<p>118 Güngör, İslâmın Bugünkü Meseleleri (Ebu’l-A’lâ el-Mevdudî, Islâm’da Siyaset Anlayışı başlıklı ek), s. 291-292.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69522293">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Abdullah îbn Mes’ûd (v. 32/652) der ki:</p>
<p>“Sahâbe, kalp yönünden ümmetin en iyisi, ilim bakımından en derini ve (davranış açısından) insanların en külfetsizi idi. Siz âlimleri çok, hatipleri (çok konuşanları, kıssacı ve lafazanları) az olan bir devirde yaşıyorsunuz. Sizden sonra âlimleri az, hatipleri çok olan bir zaman gelecektir. Kimin ilmi çok, konuşması da az olursa o memduhtur, her türlü övgüye ve takdire layıktır. İlmi az olduğu halde çok konuşan kimse ise mezmumdur, yergiyi ve tenkidi hak etmiştir”109.</p>
<p>Şu selef sözü de tahsil ettiği ilmi hayata geçirmesi gerekirken, lüzumsuz polemik yapan, münakaşa ve cedele dalan kimsenin hayırsız olduğunu öğretir:</p>
<p>“Allah bir kuluna hayır dilediğinde ona amel kapısını açar ve cedel kapısını kapatır. Allah bir kuluna şer dilediğinde de ona amel kapısını kapatır ve cedel kapısını açar”110.</p>
<p>Rasûl-i Ekrem, “Allah, hakkında hayır dilediği kimseye dinde derin bir anlayış verir”111 buyurarak İslâmî ilimlerde derinleşmenin önemine dikkat çeker.</p>
<p>*****</p>
<p>109 îbn Receb, Fadlu ılmi’s-selef alâ ılmi’l-halef, s. 41.</p>
<p>110 îbn Receb, a.g.e., s. 34.</p>
<p>111 Buhârî, İlim, 10; Müslim, İmaret, 175; Tirmizî, îlim 4; îbn Mâce, Mukaddime, 17.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69522008">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hadisin bazı tariklerinde geçen “Çin’de de olsa ilim talep ediniz” kısmı ise, cerh-ta’dîl otoritelerinin neredeyse hepsi tarafından mevzû/ asılsız kabul edilir. Beyhakî (v. 458/1065)106 gibi onun zayıf olduğu görüşünde olan muhaddisler de vardır.</p>
<p>Şüphesiz bu noktada, “Hikmetli söz müminin yitiğidir. Nerede bulursa onu almaya daha layıktır”107 hadisinin dikkate alınmahalk arasında meşhur fakat kaynak değeri tartışmalı olan “Çin’de de olsa ilim taleb ediniz” tarzındaki haberi tekrarlayıp durmaktan çok daha güzel olacaktır. Kaldı ki, mâna itibariyle hikmet hadisi ondan daha şümullüdür.</p>
<p>****</p>
<p>107.Tirmizî, İlim, 19; İbn Mâce, Zühd, 15. Râvilerden İbrahim b. el-Fadl el-Medenî el-Mahzûmî, zabt yönüyle zayıf görüldüğünden hadisin senedinin hasen olduğu anlaşılır.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69521449">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>İstikâmet, sırât-ı müstakim üzere olmak; sebatla doğru yolu izlemek, tevhidden sapmamak ve Allah’a kulluğu ilke olarak benimsemek demektir. Sırât-ı müstakim, Muhammed ümmetini diğer din mensuplarından, diğer felsefî ve ideolojik akımlardan farklı kılan en önemli niteliktir. Şüphesiz bu nitelik, sağa sola yalpalamadan apaçık ve berrak şer’î-ahlâkî çizgiyi takip etmekle korunabilir.</p>
<p>Hüsn-i niyet, doğru ve dürüst muamele, büyük günahlardan kaçınmak ve küçük günahlarda ısrar etmemek gibi hususlar, istikametin temel unsurlarıdır.İstikâmet hususunda gerekli titizliğin gösterilmemesi halinde ise savrulma (inhiraf ve ilhad) gibi olumsuz gelişme yaşanır. İlhad, hak ve istikâmetten sapmak demektir. Bu da doğrudan küfür olmamakla beraber, dolaylı olarak inkâra götüren bir harekettir.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69521290">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>İnsan, ruh ve beden olmak üzere mâna ile maddeden meydana gelmiştir. Hava, su, ekmek gibi zarurî ihtiyaçlar, onun biyolojik varlığı için neyi ifade ediyorsa, iman, ibadet ve irfan hayatı da ruh için onu ifade eder. Onlardan birinin ihmal edilmesi, dengenin bozulması ve orta yolun aşılması/ aşınması demek olacaktır.</p>
<p>İslâm hukuk sisteminde, işlenen suç ve günahlardan ötürü verilen cezaların hikmetlerinden birisi, söz konusu dengenin korunması ve orta yolun gözetilmesi olmalıdır. Toplumun birlik ve beraberliği, sosyal barış, huzur ve dayanışma da ancak bu sâyede mümkündür. Allah ve Elçisi konusunda iman zaafı, önce ahlâkî çözülmeyi sonra da hukukî problemleri beraberinde getirecektir.</p>
<p>Nitekim Ali b. Ebî Tâlib (r.a) şöyle der: “Güzellikler üçtür: Allah’a iman, dinde derin anlayış, iyi (sâliha) kadın. Çirkinlikler de üçtür: Allah’ı inkâr, dini eksik anlamak ve ondan uzaklaşmak, kötü kadın”76.</p>
<p>Bilinmelidir ki, Yüce Yaratıcı ile alâkasını kesen insan mutlaka sapar ve hem kendini hem de içinde yaşadığı toplumu tüketir. Fransız düşünür Albert Camus’nün (v. 1960) şu sözü77, bahis konusu güzelliklerin yerini çirkinliklerin alması durumunda nelerin yaşanabileceğini çarpıcı şekilde dile getirmesi bakımından kayda değer niteliktedir:</p>
<p>“Mâverâ ile göbek bağını koparan bir dünyanın insanı ya intihar eder ya isyan!”.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69520961">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>
<p>Enes b. Mâlik’ten (r.a) rivâyet edildiğine göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurdu:</p>
<p>“Üç şey vardır ki, onlar kimde bulunursa imanın halâve- tini/ lezzetini hissetmiş olur: Allah ve Rasûlünün, kendisine başkalarından daha öncelikli gelmesi, kişiyi ancak Allah için sevmesi, Allah kendisini küfürden kurtardıktan sonra ateşe atılmayı istemediği gibi tekrar ona (geldiği küfür bataklığına) dönmeyi istememesi.(Müslim,iman 67)</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div></div>
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69520634">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hâsıl-ı kelam, ulûhiyet, nübüvvet ve âhiret (meâd) gibi temel akidesi (inanç esasları) olan İslâm dini, fert ve toplum hayatında bunların tezahürlerini aktif olarak görmek istemektedir. Namaz, oruç, zekât, hac gibi vecîbeler, insanı maddî-mânevî her türlü günahtan uzak tutan ve onun kötülüğe meyilli yapısını iyiliğe yönlendiren amel ve ibadetlerdir. Rasûl-i Ekrem’in eğitiminden geçen her bir sahâbî tarafından dile getirilen, “Namaz kılmak, zekât vermek ve her Müslümana samimi davranmak üzere biat ettim” sözü, asr-ı saadete has bir sözleşme metni değil, bütün İslâm ümmetini içine alan bir amel ve ahlâk ölçüsüdür.Bu itibarla İslâm, hiçbir zaman dini sosyal hayattan tecrit eden seküler dünya görüşünü, gönül ve vicdanlara hapsolunan pasif bir inanç anlayışını benimsememiştir.</p>
<p>Erol Güngör’ün (v. 1983), İslâmiyet ile Hıristiyanlık arasında yaptığı şu mukayese dikkate şâyandır:</p>
<p>“İslâm, insanın dünyasını maddî ve manevî veya Kayserin sâhası ile İsâ’nın sâhası diye ikiye ayırmamıştır. Başka bir ifade ile, İslâm insanı maddî ve manevî bütünüyle kavramaya çalışan, onu topyekün ele alan bir sistemdir. Bu yüzden İslâm Hıristiyanlıktaki manâsıyla laik değildir. İslâm’da laiklik daha ziyâde vicdan hürriyeti şeklinde ortaya çıkmaktadır. Hıristiyanlıkta insanın günlük hayatına ait bâzı hükümler bulunmakla birlikte bunlar zamanla tamâmen geri plana atılmış, âdeta unutulmuştur. Halbuki İslâm daha başlangıcında hem inanç ve ibadete, hem günlük hayatın gidişine ait hükümler getirdi ve bu hükümler uzun yıllar, yüzyıllar içinde uygulandı, geliştirildi, bir hukuk külliyâtı meydana geldi”(.Güngör, Islâmın Bugünkü Meseleleri, s. 58.)</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69517454">
<div class="ust"></div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>
<p>Hadis ihtisâsına niyet eden ilim talibi, her şeyden evvel kendi sâhasını çok iyi öğrenmelidir. Çünkü kendine has usûlü, tarihi, dili, terminolojisi ve literatürü olan hadis ilmi, orijinal bir disiplindir. O, tefsir, fıkıh, kelâm, siyer, ahlâk/tasavvuf gibi ilim dallarının beslendiği temel kaynaktır.</p>
<p>“Hadîs” diyor, Bediuzzaman Said Nursî (v. 1960)56, “maden-i hayat ve mülhim-i hakikattir”.</p>
<p>Hadis ilmi, eğitim, tıp, hukuk, tarih, felsefe, psikoloji, sosyoloji gibi bilim dalları için önemli ölçüde malzeme sunmaktadır. Bu itibarla, Kuranın yanı sıra Sünnet’in hareket noktası ka bul edilmesi halinde, İslâm araştırmalarında doğru ve sağlıklı sonuçlar alınacaktır. Aksi halde araştırma faaliyeti eksik kalacak ve hata ihtimalleri artacaktır.</p>
<p>Tabii böyle bir durumda yapılan araştırma, tenkitlerin boy hedefi olacaktır. Zira altı çizilen usûl kâidelerinden birisi şudur: “Çürük temel üzerine bina edilen şey, aynen onun gibi çürüktür (Mâ buniye ale’l-fâsidi fehuve fâsidun misluh)”.</p>
</div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start">
<div class="resim sm"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69515430">
<div class="ust"></div>
<div></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="69481746">
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/">Prof.Dr.Zekeriya Güler – Hadis Günlüğü ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/prof-dr-zekeriya-guler-hadis-gunlugu-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Lügatçesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Jan 2020 13:11:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İçtihat]]></category>
		<category><![CDATA[İhlas]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İntibah]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[İstiğase]]></category>
		<category><![CDATA[İstiaze]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İtaat]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Ahde Vefa]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ariflerin Lügatçesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[bükâ]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Said Harraz]]></category>
		<category><![CDATA[Emanet]]></category>
		<category><![CDATA[Fıtnat]]></category>
		<category><![CDATA[farz]]></category>
		<category><![CDATA[feraset]]></category>
		<category><![CDATA[fikret]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[hıfz-ı hürmet]]></category>
		<category><![CDATA[hüsn-ü zan]]></category>
		<category><![CDATA[haşyet]]></category>
		<category><![CDATA[halvet]]></category>
		<category><![CDATA[Havf]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[huşu]]></category>
		<category><![CDATA[iş­tiyak]]></category>
		<category><![CDATA[iftikar]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimal]]></category>
		<category><![CDATA[ihtimam]]></category>
		<category><![CDATA[inâbe]]></category>
		<category><![CDATA[ismet]]></category>
		<category><![CDATA[istidâd]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[kasr-ı emel]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[muhâsebe]]></category>
		<category><![CDATA[Muhabbet]]></category>
		<category><![CDATA[Nasihat]]></category>
		<category><![CDATA[Rıza]]></category>
		<category><![CDATA[Rahmet]]></category>
		<category><![CDATA[Reca]]></category>
		<category><![CDATA[riayet]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Sıdk]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rağbet]]></category>
		<category><![CDATA[sıdk-ı rah- bet]]></category>
		<category><![CDATA[Sükut]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[sa­dır genişliği]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[salâbet]]></category>
		<category><![CDATA[sehâ]]></category>
		<category><![CDATA[sekînet]]></category>
		<category><![CDATA[Takva]]></category>
		<category><![CDATA[tazim]]></category>
		<category><![CDATA[teslim]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<category><![CDATA[tevfik]]></category>
		<category><![CDATA[vecel]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe]]></category>
		<category><![CDATA[vicdânu halâveti’l-minnet]]></category>
		<category><![CDATA[Yakîn]]></category>
		<category><![CDATA[zehâdet]]></category>
		<category><![CDATA[Zikir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23841</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ebu Said Harraz(ö.899) (Kitâbü ’l-hakâik)  Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları (evliya), nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları (asfiya) cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri (ehibbâ) ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-23849 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/indir-1.jpg" alt="" width="387" height="217" /></p>
<p><em>Ebu Said Harraz(ö.899)</em></p>
<p><em>(Kitâbü ’l-hakâik) </em></p>
<p>Ebû Saîd (rh) şöyle demiştir: Kalpleri minnet bahçelerine dönüştürülmüş, kerem ağaçlarının gölgesinde hoşça vakit geçiren, nimet semere­leri arasında cemâl ile nimetlendirilmiş kişinin övgüsüyle Allah’a hamd olsun. O’nun dostları <em>(evliya),</em> nimetinin serbest bırakılmayan tut­sakları, seçkin kulları <em>(asfiya)</em> cömertliğinin ay­rılmaz rehinleri, sevdikleri <em>(ehibbâ)</em> ise kudreti tahtında nimetlerden azat olmayan köleleridir. Kulluk edenler O’nun nimetine kulluk eder, se­venler O’nun keremini severler, arifler ise güç ve kudretini kavrayarak O’nu bilirler. Peygamberi Muhammed’e, onun aile ve seçkin dostları üze­rine sayısız salât ve selâm olsun.</p>
<p>Bu kitabımda şeriatta beyan edilen hususların hikmet yöntemiyle marifet ehli tarafından nasıl ifade edildiğini uzatma ve çoğaltmadan kaçına­rak kısa ve öz bir şekilde derledim ve akıl konu­suyla kitaba başladım.</p>
<p><strong>Akıl:</strong> Akıl, kişiyi amelin dayanaklarına ulaştıran kalpteki bir nurdur. Buna göre Allah’ı tanıma­nın nuru vasıtasıyla O’ndan başka hiçbir şeye yönelmeksizin davranış sergileyen kişi akıllıdır.</p>
<p><strong>İman: </strong>Cennet mükâfatı ve cehennem azabı tü­ründen gaybî neticelerin kişiye ayan olmasıdır. Başka bir deyişle cennet ve cehennemde [şu an için] bilinmeyen karşılıkların varlığına kesin bir şekilde inanıp cennete girme düşüncesi kalbini tatmin eden kişi mümindir.</p>
<p><strong>Marifet: </strong>Güç, kuvvet ve kudreti bulunmayan her şeyi yok saymaktır. Yani Allah’ı, gücünün yetkinliğiyle tanıyıp hiçbir güce sahip olmayan varlıklara artık değer vermeyen kişi âriftir.</p>
<p><strong>İlim: </strong><em>Hain bakışları bilen</em> [Allah’tan] korkmak­tır. Bu nedenle günah ve kötülük yapmaya takat bırakmayan bir korkuyla her zaman ve her yer­de Allâm’dan korkan kişi âlimdir. &#8211;</p>
<p><strong>Hikmet: </strong>Sözün doğru olması, mekânın ve za­manın gözetilerek kulluk gereklerinin yerine getirilmesidir. O hâlde doğruyu söyleyen ve Allâm [olan Allah] ’a kulluğu yerli yerince ve gü­zelce gerçekleştiren kişi hikmet sahibi demektir.</p>
<p><strong>Fitnat: </strong>Kavuşma ve şükran nurlarıyla görülen bir nurdur. Bu durumda kıyamet günü Allah’ın ken­disi için belirlediği ölçüdeki zekâ nuruyla O’nun (cc) nimetlerinin nurlarını gören kişi zekidir.</p>
<p><strong>Yakin: </strong>Dinde istikâmet üzere olup apaçık ger­çekle mutmain olmaktır. Yani kim Rabbin (cc) rablığının güzelliği ile kalbini yatıştırır; bedeni ve ruhuyla kulluğun gereklerini sabırla yerine getirirse o yakîn sahibidir.</p>
<p><strong>Tevfik:</strong> Hükümran sahibi ve Müşfik olan Refik’in, kurtuluş yolculuğunda kula refakat et­mesidir. Bu durumda Rahmanın nimet ve üs­tünlük vermek suretiyle itaat ve ihsan yoluna ulaştırdığı kişi muvaffaktır.</p>
<p><strong>İsmet:</strong> Kulun günahla kendisi arasına Allah’ı koymasıdır. Buna göre masum [korunmuş], haksızlık, bozuluş ve eziyet yollarıyla arasına Hükümran sahibi ve Cömert olan Allah’ı koya­rak [günahtan] korunan kişidir.</p>
<p><strong>Havf: </strong>Korkunun yerini tayin eden [Allah’tan] emin olmaktır, öyleyse kendisini pişmanlık ve itirafa yöneltmeyen bir korkuya sahip olan kişi hâiftir.</p>
<p><strong>Recâ: </strong>Allah’ın dışında zenginlik kaynağı olan şeylerden ümidi kesmektir. Yani kendisini ‘dün­yanın çocukları’ ile meşgul olmaktan alıkoyabi­lecek bir ümitle Allah’a ümit besleyen kişi reca sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rağbet: </strong>Kendisinde [dünyaya yönelik] <u>hır</u>s ve istek olanlardan uzaklaşmaktır. Başka bir ifadeyle Allah dışındakilerden müstağni kalarak sadece O’nun katında olanı isteyen kişi gerçek rağbet sahibidir.</p>
<p><strong>Sıdk-ı rahbet: </strong>Korku barındıran her şeyden uzak durmaktır. Yani dünya nimetlerine sahip olmaktan alıkoyacak biçimde Allah’tan korkan ve O’nun dışındaki hiçbir şeyden korkmayan kişi rahiptir.</p>
<p><strong>Sıdk: </strong>Doğru sözlülüğü, kalbin doğruluğuyla süslemektir. O hâlde marifet ve iman nuruna tâbi olarak kalbinin ameli ile dilinin ameli bir­birine uygun olan kişi sadıktır.</p>
<p><strong>İhlâs:</strong> Samimi olduğuna değer vermeksizin kul­lukta istikamet üzere olmaktır. Buna göre yaptığı ibadetlerle kurtuluşa ulaşacağını düşünmeksizin yine de yolda olup kulluğa sarılan kişi muhlistir.</p>
<p><strong>Sabır:</strong> Karşılık ve dereceleri gördükten sonra nimetlerin tasasından kurtulan kişi sabırlıdır. Buna mukabil Hakk’ın bütün cömertliğiyle ih­san ettiği nimetleri gördükten sonra sabrm ta­sasından kurtulan kişi ise daha sabırlıdır.</p>
<p><strong>Şükür:</strong> Sadece nimetlere şükürden uzak dur­maktır. O hâlde nimetlere dalıp da kendisini Nimet Veren’den alıkoymayan kişi şükredendir.</p>
<p><strong>Tazim:</strong> Azlinin dışında hiçbir şeyi görmemek­tir. Yani minnet ve kudretin hâkimiyeti netice­sinde Azîm olanın (cc) yakınlığı gözlerini ka­rartan ve bu sayede O nun önünde varlığı tama­men silinen kişi tâzim sahibidir.</p>
<p><strong>Muhabbet:</strong> Muhabbeti sevmenin dışındaki bü­tün sevgi türlerini kalpten çıkarmaktır. O hâlde gerçekten sevilmeye layık olan Mahbub’un sev­gisini tadabilmek için aciz ve kusurlu her türlü varlığa yönelik sevgiyi kalbinden çıkaran kişi sevendir.</p>
<p><strong>İştiyak:</strong> Geçmişe dönmek için sürekli yanıp tutuşmaktır. Başka bir deyişle, ezeldeki hâline dönebilmek adına ayrılık korkusu ve buluşma <u>iîmidi</u> besleyerek Hükümran sahibi Yaratıcı’ya kavuşma arzusu duyan kişi müştaktır.</p>
<p><strong>Haşyet:</strong> Halvet sayesinde şehvetin sindirilmesi ve ihanetin azaltılmasıdır. Yani yalnız kalarak arzularını öldüren ve günahları terk eden kişi haşyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İntibah:</strong> Başlangıç ve sonu hatırlamak suretiy­le uyanmaktır. Buna göre başlangıçta özlem ve utanma duygusuyla uyanıp daha sonra hüzün ve ağlamayla uyanışını sürdüren kişi müntebih yani uyanandır.</p>
<p><strong>Tevbe:</strong> Günahtan kaçındığını düşünmek sure­tiyle [kendini beğenerek] yapılan tevbeden vaz­geçmektir. Şu hâlde günahtan kaçınma esnasın­daki kendini beğenme duygusundan korunmak amacıyla tevbedeki eksikliğini görerek günah­tan dönen kişi tevbe eden kişidir.</p>
<p><strong>İstidâd:</strong> İyi ve doğru yolda çaba göstermeyi sü­rekli hale getirmektir. Yani iyilik ve ibadet yolla­rına girip, kulluğunu devamlı surette afetlerden temizleyen kişi müstaid (hazırlanan) kişidir.</p>
<p><strong>Emânet:</strong> Korumada dürüst davranıp ihaneti terk etmektir. Yani Âlemlerin Rabbi’nin emanet ettiği şeyleri muhafaza edip din ve dünya ehli insanla­rın emanetlerine hıyaneti terk ederek kendisini muhafaza eden kişi emin olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Takva:</strong> Nefsi arzulara uyarak işleri düzenleyip tasarlamaya karşı kalbin; günah ve hatalara kar­şı da bedenin <em>(nefs)</em> uyanık ve tetikte olmasıdır. Yani kalbiyle nefsi arzularına tâbi olmaktan sa­kınan; bedeniyle de günah vadilerinde bulun­maktan çekinen bir kimse muttakidir.</p>
<p><strong>Haya:</strong> Kulun, kendisini Allah’ın gördüğünü bilme­sidir. Buna göre kendisini Allah’tan başka bir şey­le ilgilenmekten alıkoyacak biçimde Mevla’sının kendini gördüğünü bilen kimse hayâ sahibidir.</p>
<p><strong>Tevâzu‘:</strong> Yapmacıklıktan uzak bir şekilde Rahmanın kim olduğunu hatırlamaktır. Buna göre din ve imana halel getirmeden her yer­de, her zamanda ve her anda Rahman’a karşı tevâzu göstererek iman ehlini kucaklayan kişi mütevazıdır.</p>
<p><strong>Nasihat: </strong>Ehl-i Sünnet ve’ş-Şeriat ile uyumlu; bidat ve rezalet ehline ise aykırı davranmaktır. O zaman din ve dünya işlerinde Ehl-i İslâm’la uyumlu olup Allah’ın zatı konusunda bidat türü şeyleri savunanlara muhalefet eden kişi güveni­lir bir nasihatçidir.</p>
<p><strong>Huşû: </strong>Bütün idrak güçleriyle kalbin Hakkın hu­zurunda durmasıdır. Buna göre nimet talebi ve korkusu engel olmaksızın her türlü meşguliyet, sevgi ve iradeyi Allahın kudreti huzurunda terk ederek himmetini toplayan kişi huşu sahibidir.</p>
<p><strong>Zehâdet: </strong>Sahih bir niyet ve iradeye sahip olarak tekellüfü [iyilik yapmaya ya da kötülükten uzak durmaya yönelik taahhüdü] terk etmektir. Yani dünya nimetlerinden uzaklaşıp onları elde et­mekten hoşlanmayan; iyilikler yapacağım diye kendisine taahhüt etmekten de vazgeçerek ahi- ret nimetlerini talep eden kimse zahittir.</p>
<p><strong>Kasr-ı emel: </strong>Ansızın gelecek olan eceli bekleye­rek [geçimi temin eden sebepler anlamındaki] illetleri terk etmektir. Buna göre hayatta kısa vadeli plan ve düşüncelerle yetinip, güzel dav­ranan ve her anında ecelini bekleyen kişi kasr-ı emel sahibidir.</p>
<p><strong>Kanaat: </strong>Kalpten her türlü ihtiyacın kaygısını çı­karmaktır. Yani kim kalbini Allah dışındaki bü­tün meşguliyetlerden temizler de bütün varlık arasından Allah’ın kendini seçmesiyle yetinirse o Allah ile kanaat eden kişidir.</p>
<p><strong>Tevekkül: </strong>Kalbin sürekli uyanık ve tetikte olup güvenle Vekile dayanmasıdır. Buna göre kim Celil’i (cc) vekil edinip O’ndan razı olmayı kal­bine delil kılar da çok az bir dünyalıkla iktifa ederse işte o mütevekkildir.</p>
<p><strong>Rıza: </strong>Kaza olarak Allah’ın katından gelen şeye kalbin razı olmasıdır. O zaman Allah’ın hük­mettiği şeylere kalbiyle, nimet ve imtihan anın­da ise ahitleri yerine getirerek nefsiyle boyun eğen kişi razı olarak adlandırılır.</p>
<p><strong>Ahde vefa: </strong>En gizli duygu ve düşünceleri tashih edip çabayı çoğaltmaktır. Bu durumda hizmet ve ibadetle yaklaşıp çabası niyet ve iradesine göre değerlendirilen ve böylece ahdi cehdi mik- tarınca olan kişi ahde vefa gösteren kişidir.</p>
<p><strong>Bükâ </strong>(Ağlamak): Hayâ ve utanma ölçüşünce üzüntü ve kederin [gözyaşı olup] akmasıdır. O halde ağlayan diye, pişmanlığın dönüştürücü etkisi görülene kadar üzüntü ve kederden kay­naklanan gözyaşlarını serbest bırakana derler.</p>
<p><strong>Sadır genişliği: </strong>Nimet ve ihsan içindeyken de­nizin dibi gibi sakin olmaktır. Buna göre ikiyüz­lü ve hilekâr olmadan, yaralamadan, yakıp yık­madan tüm yaratıkların eziyetlerine karşı geniş davranan kişi sadrı geniş olandır.</p>
<p><strong>Feraset: </strong>Murâkabe ve hiraset [kalbi koruma] yoluyla kulun, en gizli duygu ve düşüncelere vakıf olmasıdır. Başka bir deyişle, saf ve doğru fikirlere sahip olup gizli duygu ve düşünceleri gözeterek kul, kınamanın kötü yönlerini görüp onu &#8216;azarlama ve ‘ikaz’ olarak değiştirir. Bundan sonra Cebbâr’ın nuruyla bakar ve kınanması gerekenlerin gizli niyet ve düşünceleri (azar­lanmalarına ya da ikaz edilmelerine karar ve­rilmesi için) onlara aşikâr olur. İşte bu kişi Hz. Peygamber’in (sav) <em>‘Müminin ferasetinden sakı­nın</em> hadisinde bahsettiği feraset sahibi kimsedir.</p>
<p><strong>Güzel ahlâk: </strong>İster insanlardan gelen eziyet ol­sun isterse Hakkın kazası olsun İlâhî isteğin gereği olarak gelen her şeyi kızıp öfkelenmeden kabullenmektir. Şu durumda dik durup şikâyet etmeden Hakk’ın kazası olarak yaşanan şeyleri karşılayan kişi güzel ahlâk sahibi demektir.</p>
<p><strong>Adalet: </strong>Bilgisizlerden hmç çıkarmayı bırakıp üstünlük sahiplerine bol bol vermektir. Buna göre bilgisizleri hor görmeden onlardan öç al­mayı terk eden ve üstünlük sahiplerine de on­ların arasında olmak düşüncesinden sıyrılarak bolca ikram eden kişi adaletlilerdendir.</p>
<p><strong>Rahmet: </strong>Kişinin, kötülüklerden uzak durup <u>kulluğun</u> sağlam kalesinde korunarak kendisine merhamet etmesidir. Merhamete öncelikle layık olan kişinin kendisidir. Çünkü kendisine mer­hamet etmeyen başkasına da merhamet göste­remez. Buna göre arzuların sürükleyiciliğine ve isteklerin coşkusuna kapılmayıp nefsine göz yummadan günah vadilerinden uzaklaşan kişi rahmet sahiplerinden biri haline gelir.</p>
<p><strong>İrade: </strong>Aleyhteki yaratılış ve alışkanlık ateşinin söndürülmesidir. Buna göre kim tembelliği ve ahmaklığı gidermek ve kullukta dinçlik kazan­mak amacıyla sağlam irade ateşini kullanarak arzu ve alışkanlıkların ateşini söndürürse irade ehlinden olmuş demektir. Aksi takdirde kişi an­cak aldanma ve kovulma hâlindedir.</p>
<p><strong>Salâbet: </strong>Yüksünme ve eziklik hissetmeden Hakk için gerçeği konuşmaktır. O hâlde baş­kalarının ya da kişinin kendisini kınamasından çekinmeden doğru yerde Hakk için gerçekler­den bahseden kimse gerçeklerden taviz verme­yen salâbet ehlindendir.</p>
<p><strong>İçtihat: </strong>Bozguncularla beraber olma zorunlu­luğunun yol açtığı vicdan azabından kurtularak maksada devamlı suretle bağlanmaktır. O hâlde beden tembelliği ve gönül meşguliyeti olmadan, felakete götüren bozuk düşüncelerden kalbi te­mizleyerek korku ve bağlılık duygusuyla Hü­kümran sahibi Cömert Allah’a kulluk eden kişi içtihat ehlindendir.</p>
<p><strong>İstikamet: </strong>Kıyametin ortasında kalmış olmak hissiyle Allah’a kulluk etmektir. Buna göre kul­luğun gereklerini yerine getirirken kendisini kı­yamet günü Hakk’m huzurundaymış gibi gören kişi istikamet sahiplerindendir.</p>
<p><strong>İnâbe: </strong>Kalpteki karanlık bulutların giderilme­sidir. O zaman, iyilik ve fazilet güneşinin ışık­larının kendine görünmesi için günah ve isyan şüphelerinin karanlığından kalbini temizleyip hizmet ve ihsan alanına iyiliği görme nuruyla dönen kişi inâbe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riayet: </strong>Başarı ve doğru yola ulaşmayı Allah’tan bekleyip [yapılan işe] özen ve itina gösterilmesi­dir. Buna göre kendi iyiliği için kendisine güzel davranan ve Rabbinin hoşnutluğu için başına gelen eziyetlere tahammül gösteren kişi riayet ehlindendir.</p>
<p><strong>Tevfik: </strong>Kulun üstesinden gelemeyeceği şeylerle kendini mükellef tutmamasıdır. Çünkü bu du­rum onu yoldan kesebilir. Öyleyse kendini kul­luğa adayıp itaatten düşmeyecek kadar riyazete giren kişi rıfk ve tevfik ehlindendir.</p>
<p><strong>Sekînet: </strong>Kalbe atılan bir nurdur. Bu nur sayesin­de kin ve haset kalpten ayrılır ve oraya şefkat ve nasihat yerleşir. O hâlde kin, yalan ve hasetten temizlenmiş bir şekilde kalbinde şefkat ve nasi­hat bulan kişi, kalbine sekînetin indiğini bilsin.</p>
<p><strong>Sükût: </strong>Kuvveti ölçüsünde konuşmaktır. Yani boş şeylerden bahsetmeye son veren; Allah ve Rasûlü’nün serbest bıraktığı alanlarda da sözü­nü kısa kesen kişi sükût ehlindendir.</p>
<p><strong>Fikret: </strong>Kalbin, kudretin yüceliğine ve iyiliğin güzelliğine ibret nazarıyla bakmasıdır. Bu du­rumda düşüncesini, kudretin hayret verici işa­retlerini tanıma nuruyla besleyen ve böylece kalbindeki arzu ateşini söndürüp orada ibret ve fayda nurlarının parlamasını sağlayan kişi fıkret ehlindendir.</p>
<p><strong>Vecel: </strong>Ecelin ansızın gelebileceği korkusuyla kalbin tedirgin olup sarsılmasıdır. Buna göre üzüntü, utanç ve mahcubiyet gibi başına gele­cek durumları hatırlayarak ölümün yakınlığı sebebiyle kalbinde korku ve ürkme hâli mey­dana gelen ve böylece amelini güzelleştiren kişi vecel ehlindendir.</p>
<p><strong>Halvet: </strong>Bütün idrak güçlerinin tek bir amaca yö­nelerek bir araya toplanmasıyla <em>(cem-i himmet) </em>kalbin özlem evinde yalnız kalmasıdır. O hâlde cem-i himmet edip kalbini arzuların felaketinden temizleyen ve düşüncelerini [Allahın] büyüklük ve yüceliğine yönelten kişi halvet ehlindendir.</p>
<p><strong>İhtimam: </strong>Hüzün ve kaygının azaldığı anlarda [davranışlara] özen göstermeye devam etmek­tir. Yani kaygıların baş gösterdiği yerde sevin­meye özen gösteren; hüzünlerin ağırlık kazan­dığı anlarda da hüzünlenmekle sevinen kişi ih­timam sahibidir.</p>
<p><strong>İhtimal: </strong>Bilgisizlerden gelen sıkıntılara herhangi bir müdahalede bulunmadan katlanıp hoşgörü göstermektir. Buna göre şikâyet ve sızlanma ol­madan insanlardan gelen eziyetlere ve imtihan­lara tahammül ve sabır gösteren kişi halimdir.</p>
<p><strong>İtaat: </strong>Ara vermeksizin itaat edilenin hüküm­lerine boyun eğmektir. Bu durumda hizmet ve ibadet anında, tembellik etmek için kusur bul­madan Allaha itaat eden kişi itaatkârdır.</p>
<p><strong>İftikar:</strong> Sürekli muhtaçlık ve bu muhtaçlıkla övünme hâline sahip olarak Bâb-ı selâmda dur­maktır. Bu durumda sıkıntılı da olsa güzel bir bekleyişle tedbir, takdir ve ihtiyarı terk ederek Hakk’ın kapısında daima muhtaçlık ve övünç içinde bulunan kişi iftikar ehlindendir.</p>
<p><strong>Muhâsebe:</strong> Tam bir nefis eğitimi <em>(siyaset)</em> yapıp duygu ve düşünceleri gözetmede <em>(murâkabe)</em> de­vamlılık göstermektir. O zaman kalp <em>(lübb)</em> nuru ite kötü eylemlerin sonuçlarını dikkate alan ve kalbe gelen düşüncelerin <em>(havâtır)</em> iyisiyle kötü­sünü ayırt edebilen kişi muhasebe ehlindendir.</p>
<p><strong>Riyazet: </strong>[Hakk’ın emirlerine] riayet meydanın­da nefsi cezalandırmaktır. O hâlde az yemek ve dilsiz olmak suretiyle her hareketinde ve her anında nefsini eğiten kişi riyazet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstiâze: </strong>Endişe ve kaygılar baş gösterdiğinde yardım ve sığınma diliyle haykırmaktır. Buna göre vesvese ve endişe karanlığından kurtulmak için korunma talebinin nuruyla sığınma ve yar­dım isteğini haykıran kişi istiâze ehlindendir.</p>
<p><strong>Sehâ:</strong> Haya sahibi olabilmek için cam ve malı yağmaya vermektir. Buna göre arzu ve istek­lerini öldürüp şükür ve rıza göstererek kendi istekleri yerine Hakk’ın isteğini tercih eden ve canıyla ve malıyla Allah için bolca veren kişi cö­mertlik <em>(sehâ)</em> ehlindendir.</p>
<p><strong>Zikir: </strong>Hatırlayış denizlerinde zikrin/zikredenin boğulmasıdır. Buna göre zorlama ve tembel­lik göstermeksizin Allah’ı&#8217;zikreden ve zikrini Allah’ın ezelde kendisini zikretmesini daha üs­tün görerek yok sayan kişi zikirdir.</p>
<p><strong>Teslim: </strong>Hakîm’in hükmüne teslim olmaktır. Yani kulluk eylemleriyle Kulluk Edilen’e teslim olan; sevinçte ve sıkıntıda Rablığın yüce hüküm­lerine göre davranan kişi teslimiyet ehlindendir.</p>
<p><strong>Hidâyet: </strong>Değeri sonsuz olan başlangıç nurunu elden kaçırmaya son vermektir. Yani Allah’ın kendisini doğru yolda olmakla nimetlendirdi- ğini bilip dirayet nuruyla güzel davranış ve iba­detlere devam eden kişi hidâyet ehlindendir.</p>
<p><strong>İstigâse: </strong>Doğru yolda olmakla birlikte yardım talebinde devamlı olmaktır. Yani kulluğunda özenli ve sağlam olsa bile devamlı surette [bu­nun sürmesi için Hakk’tan] yardım talep eden kişi istigâse ehlindendir.</p>
<p><strong>Hüsn-ü zan: </strong>Güzel düşüncelere sahip olarak iyi davranışların artırılıp devamlı dua hâlinde bulunmaktır. O hâlde güzel bir ümit besleyerek celâl sahibinin rahmeti hakkında doğru düşün­celere sahip olmanın yanında davranışları gü­zelleştirip dua ve yakarışı <em>(tazarru)</em> artıran kişi Cebbâr [olan Allah] hakkında güzel düşünce <em>(hüsn-ü zan)</em> sahibidir.</p>
<p><strong>Dua: </strong>Ahde vefa yolunda ruhu <em>(kalp)</em> ve bede­ni <em>(nefis)</em> beslemektir. O hâlde doğruluk, saflık, korku ve ümit üzere [Allah’a] verdiği sözde du­ran kişiye duanın kabul edildiği şu üç kapıdan biri açılır: Ya istediği şey vaktinde ona verilir, ya duası sebebiyle günahları gizlenir ya da dua vesilesiyle derecesi yükseltilir. Allah katında, hiç kimsenin kulluğa yönelik herhangi bir fiili boşa gitmez. Çünkü Allah Melik ve Kerîmdir.</p>
<p><strong>Farz:</strong> Kulun Misak Günü Rabbine verdiği sözü sünnetteki ve şeriattaki delillere göre yerine getirmesidir. Buna göre kul, Allah&#8217;ın Kitap ve sünnette emrederek kanun <em>(şeriat)</em> olarak be­lirlediği şeyleri yerine getirendir. Bunlar O’nun (cc) <em>“Allah’tan başka ilah yoktur”</em> ve kulun <em>“Evet, buna şahidiz!”</em> sözlerinde mücmel ola­rak bulunur. Doğrusu bu hususta izah etmek­le tüketilemeyecek ince işaretler vardır. Şöyle ki: Kul, Hakk’a ‘Belâ’ yani ‘Evet’ diyerek verdiği sözü ancak hem dille hem de kalple [zahirde ve bâtında] tuttuğu zaman farzları yerine getirmiş olur. Üstelik ‘Belâ’ kelimesindeki her bir harfin ne anlama geldiğini bilirse gayreti daha da artar. <em>‘Belâ’ (*)</em> üç harften müteşekkildir: bâ, lam, yâ. <em>Bâ:</em> “Ben inkâr ve azgınlıktan <em>beriyim</em> [uzağım]; bu, açıkladıklarımda ve gizlediklerimde <em>bariz­dir,</em> kalbimle ve dilimle [bâtmda ve zâhirde] her türlü isyandan <em>bâidim</em> [uzağım]” anlamına gelir. <em>Lâm:</em> Hizmete, ibadete, sünnete ve ihsana uy­gun işler yaptığında kulun kendisini <em>levm</em> etme­si yani kınamasıdır. Çünkü kendini kınama hâli, Rahmana kulluk edip istikamet üzere olma ko­nusunda kulu korur. Bu nedenle kul, kendisini, davranışlarını ve eylemlerini her an kınamalıdır. <em>Yâ:</em> Gönül nuruyla Rabbinden kendisine gelen fazilet ve nimetleri görür <em>(yerâ).</em> Böylece kalbiy­le ve diliyle her hâlinde külli rızaya erişmek için Küll [olan Allaha] yönelir. Bütün vakit ve hare­ketlerde Yardımcı olan Allah’ın kapısına yardım ve güven talep ederek sığınır.</p>
<p>İşte bunlar <em>&#8216;Belâ&#8217;</em> kelimesini oluşturan harflerin işaret ettiği anlamlardır. Bu harflerde Allah’tan başka kimsenin bilmediği daha nice hikmetler vardır. Şu hâlde daha önce zikrettiğimiz şe­kilde [Allah’a verdiği] ahde vefa gösteren kişi Mevlâ’nın emrettiklerini eda etmiştir. Aksi tak­dirde bu kula gereken, kusurlu olduğunu itiraf ve ikrar edip istiğfara devam etmesidir. Kuşku­suz kusurlarını ikrar eden kişi hep övülmüştür. Kusuru ikrar etmek [istiğfarın] kabul edildiği­ne; kullukta/istiğfarda kendini başarılı görmek ise onun eksik kaldığına ve kabul edilmediğine işarettir.</p>
<p>Kardeşim! Allah’ın koruması ve başarı ihsan et­mesi söz konusu olmadan, zayıf bir kul, Allah’ın ona emrettiklerini tam olarak yerine getirip ge­tirmediğini nasıl belirleyebilir? Öte yandan ac- ziyet, zayıflık ve muhtaçlığı ikrar etmek de yine Onun desteğiyle doğru bir şekilde yapılabilir. O hâlde zayıf kullarına, bilgisizliklerini ve zayıf­lıklarını dikkate alarak ancak taşıyabilecekleri­ni emreden yüce kudret sahibi Allah ne kadar münezzehtir! Nitekim O şöyle buyurur: <em>“Rab- binizden gücünüz yettiği kadar sakının’.’</em> Bir baş­ka yerde ise <em>“Rabbinizden korkabildiğiniz kadar korkun”</em> buyurmaktadır.</p>
<p><strong>Sünnet: </strong>Dünyadan soğumak ve sahabeyi sev­mektir. Başka bir deyişle kendisini dünyadan soğutan, Rabbi için ondan ancak yetecek mik­tarda nasiplenen, ruh ve beden temizliğiyle sa­habeyi sevip yarını için onların ahlâk ve eylem­leriyle donanan kişi sünnîdir.</p>
<p><strong>Hıfz-ı hürmet: </strong>Kulluğu ihsan üzere yerine ge­tirerek Rablığm yücelik ateşinin nuruyla beşerî nitelikleri silmektir <em>(ifna).</em> Bu şekilde davranan kişi Allah’ın dokunulmazlık ve saygınlığını mu­hafaza edenlerden biridir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-münnet </strong>(Gücün tadına varmak): Bütün arzu ve günahları acı bulmak­tır. Bu durumda, [şehevî] arzuları acı bulan ve kendisinden [bu arzulara yönelik] güç ve kuv­vetin kesilerek günah kirlerinden temizlenen kişi [hakiki anlamda] güç sahibi olmanın tadına varmış demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti hubbi’s-sahâbe </strong>(Sahabeyi sevmenin tadına varmak): Bidat sahibinin gö­rüşünü geçersizleştirmektir. öyleyse Allah ve Rasûlu nün sevdiğini seven ve onların uzak ol­duğunu terk eden kişi sahabeyi sevmenin tadı­na erişmiş demektir.</p>
<p><strong>Vicdânu halâveti’l-mahabbe </strong>(Sevmenin tadına varmak): Her türlü kusurdan temiz, bilinmezlik perdesinin arkasında olduğu halde irade ettiği ve istediği her şeyi yapan Mahbûb’u [Allah’ı] sevmenin dışındaki bütün sevgi türlerini acı bulmaktır. Buna göre insanların muhabbetin­deki acılığı tadıp gönlünden ayıplananların sev­gisini silen ve âlemlerin Rabbi ile olan muhab­beti tatlı bulan kişi muhibbândandır.</p>
<p>Bu kişinin belirtileri şunlardır: Allah’ın emrini tutup yasaklarından kaçınması; O’nun azabın­dan korkup affını ümit etmesi; O’nun düşman­larına uymayıp Rasûlü’nü takip etmesi; Allah korkusu sebebiyle sükûnet bulmaması ama O’nu istemeyi de terk etmemesidir. Bundan başka sürekli korku sahibi olup O’nun rahme­tinden de ümidi kesmemesi; Allah’a olan sevgi­sini ve gözyaşlarını açığa vurmaması, O’nun tu­zakları ve gücü karşısında kendini güvende his­setmemesidir. Allah’ın nimetlerini unutmayıp onları anarak şükrü terk etmemesi; O’nun için hizmetten ve yakınlıktan usanmamasıdır. Böyle bir kişi başkasını O’na tercih etmez ve kendisini özellikle de iyiliklerini önemseyip hatırlamaz. İşte bunlar, Allah’a muhabbet besleyenin temel nitelikleridir.</p>
<p>O hâlde kendisinde bu niteliklerden birini bulan kişi onu gizlesin ve bunun için şükretsin. Bula­mazsa özlem ve pişmanlığa bürünerek O’nun kapısında devamlı hizmet, yardım talebi ve ya­karış hâlinde bulunsun. İste ki sana versin, yar­dım talep et ki sana yardım etsin. Muhakkak O, yardım isteyenlerin Yardımcısı ve günahkârların Bağışlayıcısıdır. Allah susuzluktan kavrulanlara merhamet edendir. Her türlü noksanlıktan mü­nezzeh olan O’ndan başka ilah yoktur. işte bunlar iyilik yolundaki yetmiş iki hasletin açıklanmasıydı. Bu kitapta anlatılanlara göre davranıp onları korumaya çalışandan bu has­letler adeta fışkırır. Bunu yapamayana gelince, anlayabilen için bunlar da yeterlidir.</p>
<p>Başarı ancak Allah’tandır. Allah’ın salât ve sela­mı gelenlerin en şereflisi ve göçenlerin en üstü­nü Muhammed’e (sav) olsun.</p>
<p>Akıl, iman, marifet, ilim, hikmet, fitnat, yakîn, tevfik, ismet, havf, recâ, sıdk-ı rağbet, sıdk-ı rah- bet, sıdk, ihlâs, sabır, şükür, tazim, muhabbet, iş­tiyak, haşyet, intibah, tevbe, istidâd, emanet, tak­va, haya, tevâzu‘, nasihat, huşu, zehâdet, kasr-ı emel, kanaat, tevekkül, rıza, ahde vefa, bükâ, sa­dır genişliği, feraset, güzel ahlâk, adalet, rahmet, irade, salâbet, içtihat, istikamet, inâbe, riayet, tev­fik, sekînet, sükût, fikret, vecel, halvet, ihtimam, ihtimal, itaat, iftikar, muhâsebe, riyazet, istiâze, sehâ, zikir, teslim, hidâyet, istiğâse, hüsn-ü zan, dua, farz, sünnet, hıfz-ı hürmet, vicdânu halâveti muhabbeti’s-sahâbe, vicdânu halâveti’l-minnet, vicdânu halâveti’l-mahabbe. Vicdânu halâvet-i hubbi’s-sahâbe ve vicdânu hubbi’l-mahabbe, bu yetmiş iki haslete sonradan eklenmiştir.</p>
<p>Kalplerin Makamları (Büyük Sufilerden Seçme Metinler), hayykitap,syf.100-117</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/">Ariflerin Lügatçesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-lugatcesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsani İlişkilerde İstikamet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insani-iliskilerde-istikamet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insani-iliskilerde-istikamet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 16 Aug 2016 22:49:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ebubekir Sifil]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[İstikametimizi mi Yitirdik?]]></category>
		<category><![CDATA[Cenneti Kişisel İbadetlerle Aramak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12276</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8230;.. Cenneti Kişisel İbadetlerle Aramak &#160; “İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olmazsınız” (Müslim,Cihad,13..) buyuran Alemlerin Efendisi (a.s)., imanın temeline sevgiyi yerleştirmiş oluyor. Böylece ilişkilerimizde zorlamaya ve gösterişe dayalı olmayan, içimize yerleşmiş bulunan ve şahsiyetimizin ayrılmaz parçası haline gelmiş olan “karşılıklı sevgi ve muhabbet” ile ayakta duran bir toplum oluşturmamız gerektiğini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insani-iliskilerde-istikamet/">İnsani İlişkilerde İstikamet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/insani-iliskilerde-istikamet/2015-11-30-istikamet-cagrisi/" rel="attachment wp-att-12277"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-12277" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/2015-11-30-istikamet-cagrisi.jpg" alt="İnsani İlişkilerde İstikamet" width="400" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/2015-11-30-istikamet-cagrisi.jpg 400w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/2015-11-30-istikamet-cagrisi-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/2015-11-30-istikamet-cagrisi-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/08/2015-11-30-istikamet-cagrisi-300x198.jpg 300w" sizes="(max-width: 400px) 100vw, 400px" /></a>&#8230;..</p>
<p><strong>Cenneti Kişisel İbadetlerle Aramak</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“İman etmedikçe cennete giremezsiniz; birbirinizi sevmedikçe de gerçekten iman etmiş olmazsınız” (Müslim,Cihad,13..) buyuran Alemlerin Efendisi (a.s)., imanın temeline sevgiyi yerleştirmiş oluyor. Böylece ilişkilerimizde zorlamaya ve gösterişe dayalı olmayan, içimize yerleşmiş bulunan ve şahsiyetimizin ayrılmaz parçası haline gelmiş olan “karşılıklı sevgi ve muhabbet” ile ayakta duran bir toplum oluşturmamız gerektiğini ikaz ediyor.</p>
<p>Bu hadiste, Efendimiz (a.s).’ın fert olarak yerine getirmemiz gereken ibadetlere değinmeden sadece “sevgi”ye vurgu yapması, toplum hayatımızın sağlıklı olabilmesi için mutlaka sevgi üzerine inşa edilmesi gerektiğini ortaya koymakta.</p>
<p>İnsanî ilişkilerin temeli olan güvenilirlik, dürüstlük, vefa, kadirşinaslık, diğergâmlık, içtenlik, fedakârlık gibi hasletlerin sevgi olmadan var olması ve yaşaması mümkün olamayacağına göre, şunu tesbit etmek zorundayız: Günümüz dünyasının güvensizlik, kıskançlık, çekememezlik, kaypaklık, cimrilik, aldırmazlık, tepeden bakma gibi çürütücü, bitirici olumsuz özellikleri, temelde sevgi eksikliğine dayanır.</p>
<p>Şahsiyetini bu türlü olumsuz özelliklerden arındırmadıkça, kişinin yaptığı ferdî ibadetlerin kendisine beklendiği ölçüde faydası olmayacağı açık. Zira yukarıda bir kısmını zikrettiğimiz hadis-i şerifin baş tarafında Efendimiz (a.s). şöyle buyurur: “Size, geçmiş ümmetlerin iki (manevi) hastalığı sirayet etmiştir: Haset ve kin. Bunların herbiri kazıyan (bir ustura) dır ki, kılları kazır ve traş ederler demek istemiyorum; bunlar dinin kökünü kazır&#8230;”</p>
<p>Şu halde bu olumsuz özellikleri (Efendimiz (a.s).’ın mübarek tabiriyle hastalıkları) kişiliğinden silip kazıyamamış olanlar,ne kadar çok ibadet ederlerse etsinler, istediklerini elde etmeleri kolay değil.</p>
<p>Çünkü ettikleri ibadetlerin sevabını bu hastalıklar bir ustura gibi kazıyıp yok etmektedir.</p>
<p>Bu söylediklerimizin abartılı olduğunu düşünülüyorsa, Allah Rasulü (a.s).’ın şu uyarısını da hatırlayalım: “Hasetten sakının. Zira haset, ateşin odunu yakıp yediği gibi iyi amelleri yiyip tüketir.”(Ebu Davud,Edeb,52..)</p>
<p>Şimdi başımızı ellerimizin arasına alıp düşünmenin zamanıdır. Affedilmez bir aymazlık ve ihmalle bireysel görevlerimiz arasından çıkardığımız “beşerî münasebetler”deki arızalar, sonunda ibadetlerimizi ve güzel amellerimizi kemiren birer mikrop olarak amel defterimizin sevap hanelerini durmadan eksiltiyor. Kalplerimizi içinden çürütüyor. Biz ise adeta kendimizi garantiye almış gibi, Allah’ın bizi kardeş kıldığı insanları kırıp-dökmeye, küstürüp darıltmaya devam ediyoruz&#8230;</p>
<p><strong>İstikametimizi mi Yitirdik?</strong></p>
<p>Alemlerin Övüncü (a.s). Efendimiz, gelmiş-geçmiş bütün günahları bağışlanmış olduğu halde, “Hûd suresi beni ihtiyarlattı” buyurmuş. Kasdettiği ise, bu suredeki kısacık bir ayet: “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!”</p>
<p>Evet işte bu ayet&#8230; Bütün Kur’an ayetlerine aynı ruh arılığı ve aynı gönül safiyeti içinde muhatap olan Efendimiz (a.s)., bu kısacık ayet-i kerimenin ne kadar ağır bir sorumluluk yüklediğini böyle ifade buyurmuş.</p>
<p>İki cihan güneşi (a.s)., bu ayet-i kerimenin ağırlığı altında yaşlandığını hissettiği halde bizler bu kadar rahat olabiliyorsak, ya bu ayetteki “dosdoğru ol” emrinin ne anlattığını idrak edemedik, ya da Kur’an ile aramızda birtakım engeller var.</p>
<p>Şu bir gerçek ki, uzun bir zaman önce hayatımızdan kovduğumuz bizi biz yapan kavramların bıraktığı boşluğu, onların zıtları ile dolduruyoruz. Vefa yerine kalleşlik, edep yerine edepsizlik, nezaket yerine kırıcılık ve kabalık, yardımseverlik yerine bencillik ve umursamazlık&#8230;</p>
<p>İşte bu kavramlardan birisi ve belki de en önemlisi “istikamet”tir. Yani dosdoğru olmak, “adam gibi adam” olmak&#8230; Kur’an’da ve hadis-i şeriflerde sıkça geçen bu kavramın hayatımızı terkettiğinin belki çoğu kimse farkında bile değil. Oysa dinimizin temelidir istikamet.</p>
<p>Öyle olmasaydı, “Ya Rasulallah! İslâm’ı bana öyle bir tarif buyurun ki, ondan sonra artık kimseye Din’in ne olduğunu sorma ihtiyacı duymayayım” diyen bedeviye, “Allah’a inandım de, sonra da istikamet üzere (dosdoğru) ol!” (Müslim,İman,13..) buyurur muydu İki Cihan Güneşi (a.s)?</p>
<p>Anlayış sahibi olanlar için bu hadis, İslâm’ı başka bir açıklamaya gerek bırakmayacak tarzda izah etmiyor mu? Önce Allah Tealâ’ya iman edeceğiz, dolayısıyla O’nun gönderdiği kitaplara, peygamberlere ve kitap ve peygamberlerin bildirdiği hususlara iman edeceğiz, sonra bu imanı dilimizle de ifade ve ilan edeceğiz. Sonra bir bir tek şey: İstikamet üzere, yani dosdoğru olacağız. Amellerimizde, sözlerimizde, davranışlarımızda ve hatta kalbimizden geçirdiklerimizde ve niyetlerimizde&#8230;</p>
<p>İstikamet üzere olmanın, gerçek anlamda mümin ve gerçek anlamda insan olmanın tek yolu olduğu kolaylıkla anlaşılabilir. Yaşanılabilir bir dünya ve ebedi saadet için, istikamet vazgeçilmez bir öneme sahip. Böyle olduğu için Rabbimiz şöyle buyurmuştur: “Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra istikameti takip edenlerin üzerine melekler iner. Onlara, ‘korkmayın, üzülmeyin, size vaadolunan cennetle sevinin’ derler.”(Fussılet/30)</p>
<p>Aynı manadaki bir diğer ayet-i kerimede de şöyle buyurulur: “Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra</p>
<p>da istikamet üzere yaşayanlara korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”</p>
<p>(Ahkâf/13) Bu ayet-i kerimelerde ve hadis-i şeriflerde vurgulanan istikametin hayatımızdaki yeri ve ağırlığı ne oranda ise, müslümanlığımız ve gerek birey, gerekse toplum olarak kurtuluşumuz da o nisbette sözkonusu olacaktır.</p>
<p>İstikametin ölçüsü ise, fert planında yerine getirmekle yükümlü olduğumuz ibadetleri hakkıyla eda etmek yanında, toplumsal ilişkilerimiz bakımından da aranan, sevilen ve eksikliği hissedilen insan olma yolundaki çabalarımızdır.</p>
<p>Böyle geniş kapsamlı bir sorumluluğu yerine getirmek, yani kıl kadar eğrilmeden dosdoğru insan olabilmek kolay olsaydı, Efendimiz (a.s). Hud Suresi’ndeki ayetin ağırlığı sebebiyle ihtiyarladığını söylemezdi.</p>
<p><strong>Taş Atana Gül Atabilme Erdemi</strong></p>
<p>Bu noktada denebilir ki, insanî ilişkiler zaten her yanıyla bozulmuş durumda. Ben insanlara iyi davransam ve istikamet üzere olsam bile, diğer insanlar bozuk olduğu için benim bu davranışımın hiçbir anlamı olmayacaktır.</p>
<p>İlk bakışta doğru gibi görünen, hepimizin yaşadığı bu ruh hali de, aslında şeytan ve nefsin imal ettiği aldatıcı bir gerekçeden başka birşey değil!</p>
<p>Efendimiz (a.s). şöyle buyurur: “Hiç biriniz, ‘ben insanlarla beraberim, insanlar iyilik yaparsa ben de yaparım. İnsanlar kötü davranırsa ben de kötü davranırım’ diyen şahsiyetsiz kimselerden olmasın. Aksine, insanlar iyilik yaptığında iyilik yapmak, kötü davrandıklarında da haksızlık etmemek için nefsinizi terbiye edin.” (Tirmizî,Birr ve&#8217;s Sıla,60)</p>
<p>Beşerî münasebetlerdeki bu şaşmaz ölçü, bize aynı zamanda istikametin günlük hayatta nasıl uygulanacağının da anahtarını veriyor. İnsanlardan iyilik gördüğümüzde buna iyilikle karşılık vereceğimize kuşku yoktur. Kötülük gördüğümüzde ise, elimize geçen ilk fırsatta bizim de başkalarını ezmemiz, başkalarının hakkını gasbetmemiz değil, haksızlık ve zulme sapmamak için nefsimizi eğitmemiz, terbiye etmemiz gerekiyor.</p>
<p>İşte bu noktada istikametin hayata geçirilebilmesi için meseleye “nefis terbiyesi” olgusu girmekte. Tasavvufun hayatımızdaki fonksiyonu bu noktada ne kadar bariz görülüyor değil mi? İstikamet sahibi olmak kaçınılmaz bir görevse ve bunun yolu da nefis terbiyesinden geçiyorsa, varacağımız başka neresi olabilir?</p>
<p>Toplumsal hayatta insanî değerlerin alt-üst edildiği, insanî ilişkilerin menfaate, maddeye ve beklentilere dayalı olarak yürütüldüğü günümüz dünyasında, eğilip bükülmeden, yalpa yapmadan dosdoğru bir mümin olabilmek&#8230; İşte bu çetin ve bir o kadar da kaçınılmaz görev, günlük hayatımızın ayrılmaz bir parçası olarak hayatımıza girmedikçe, ne bizler hakiki mümin olabileceğiz, ne de bin türlü kötülükle kirletilmiş olan dünyamız yaşanılabilir bir zemin olacak.</p>
<p>Ebubekir Sifil-Hikemiyat,syf;346-350</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insani-iliskilerde-istikamet/">İnsani İlişkilerde İstikamet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insani-iliskilerde-istikamet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Üzerine,İnsanlarla İnsanca Konuşmak Mümkündür..</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-uzerineinsanlarla-insanca-konusmak-mumkundur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-uzerineinsanlarla-insanca-konusmak-mumkundur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Jul 2016 22:36:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanı Tanımak]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanlarla İnsanca Konuşmak Mümkündür..]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12027</guid>

					<description><![CDATA[<p>Uluslararası Sempozyumun&#8217;un Açış Konuşması Bielefeld/Almanya 28-29 Nisan 2012 &#8230;&#8230; Bu noktaya, son derece dikkat edilmesi gerekir: Özellikle siyasî ve ideolojik konularda düşünceler genelde değerler üzerinden yürütülür; halbuki değerler insanı tatmin eder, düşündürtmez. Bunun yerine nesneler üzerinden, tekillikleri olan olgu ve olaylar üzerinden hareketle düşünülmesi gerekir. Değerler üzerinden konuşmak insanların dikkatini çekebilir; vicdanlarını rahatlatabilir ama çözüm [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-uzerineinsanlarla-insanca-konusmak-mumkundur/">İnsan Üzerine,İnsanlarla İnsanca Konuşmak Mümkündür..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/insan-uzerineinsanlarla-insanca-konusmak-mumkundur/maxresdefault-8/" rel="attachment wp-att-12028"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12028" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/maxresdefault.jpg" alt="İnsan Üzerine,İnsanlarla İnsanca Konuşmak Mümkündür.." width="449" height="253" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/maxresdefault.jpg 1600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/maxresdefault-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/maxresdefault-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/maxresdefault-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/maxresdefault-1024x576.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/maxresdefault-1536x864.jpg 1536w" sizes="(max-width: 449px) 100vw, 449px" /></a></p>
<p>Uluslararası Sempozyumun&#8217;un Açış Konuşması<br />
Bielefeld/Almanya<br />
28-29 Nisan 2012</p>
<p>&#8230;&#8230;</p>
<p>Bu noktaya, son derece dikkat edilmesi gerekir: Özellikle siyasî ve ideolojik konularda düşünceler genelde değerler üzerinden yürütülür; halbuki değerler insanı tatmin eder, düşündürtmez. Bunun yerine nesneler üzerinden, tekillikleri olan olgu ve olaylar üzerinden hareketle düşünülmesi gerekir. Değerler üzerinden konuşmak insanların dikkatini çekebilir; vicdanlarını rahatlatabilir ama çözüm üretmez. Bu açıdan, tek başına inandığımız değerlerin her şeyi çözeceğini düşünmemeliyiz. İslam ya da mensup olduğumuz başka bir dinin veya ideolojinin içeriği, tek başına olgu ve olaylara ilişkin soru ve sorunları çözmeye yetmez. Doğrudan bu olgu ve olaylarla yüzleşmemiz gerekir&#8230;</p>
<p>Peki neden? Nedeni şudur: Her zaman yaptığım benzetmeyi, açıklayıcı gücünden dolayı, burada da tekrar etmek istiyorum: Bir terzi düşünelim; her terzi dikeceği pantolon için bir modele sahiptir; ancak o modeli tek tek insanlara uyguladığı zaman insanların ölçüsünü almak zorundadır. Masa başı konuşmaları genelde model konuşmalarıdır. Eğer siz kafanızdaki modeli, mutlak ve son aşama olarak benimseyip, insanlığın pantolon modelinde ulaşabileceği son durum kabul edip, insanlara onu dikte etmeye çalışırsanız, pantolonun denk gelmediği, uymadığı insanlara zulmetmeye başlarsınız: Uzunsa ayaklarını kesersiniz, zayıfsa kilo almasını isterseniz, kiloluysa zayıflamasını istersiniz. Halbuki model bir şart olmakla birlikte yeterli değildir; çünkü her terzi pantolon modeline sahip olmakla birlikte o pantolonu isteyen kişinin, yani bireyin, tekilliğin ölçüsünü almak zorundadır.</p>
<p>Bu örneği insan durumuna uyguladığımız zaman hangi tür dine, hangi tür dünya görüşüne, hangi tür ideolojiye, hangi tür politik mensubiyete sahip olursak olalım, insanlarla muhatap olduğumuzda onların ölçüsünü almak zorundayız, onlara kendimizi dayatmak değil! İnsanın ölçüsünü almak niceliksel bir şey değildir. Matematikten bahsetmiyorum; insanları anlamaktan bahsediyorum. Çünkü insanlar yalnızca formlar dünyasında değil, bir anlam-değer dünyasında yaşarlar. Bu nedenle insanlarla iletişim kurabilmenin asgari şartı, o insanın anlam-değer dünyasına nüfuz etmek, ona muhatap olmaktır. Bunun asgari şartı ise bilmek değildir. İnsan söz konusu olduğunda bilmeyi çok abartıyoruz; halbuki insanî için asl olan tanımaktır/anlamaktır. İnsanların anlam-değer dünyaları hakkında kitap okumak, ansiklopediler devirmek, Molla Google&#8217;dan taramalar yapmak tek başına o insanı tanımamızı sağlamaz. Siz Almanya&#8217;da yaşayan Türkler olarak, Alman tarihi, edebiyatı ve kültürü hakkında ciltler dolusu kitap okuyabilirsiniz; ama bu Alman milletini tanımanızı/anlamınızı sağlamaz. Evet! Bilmek gereklidir ama yeterli değildir.</p>
<p>Öte yandan tanımanın asgari koşulu ise saygıdır. Öncelikle karşımızdaki insanı bir Hıristiyan, bir Yahudî, bir Budist ya da bir Alman, bir İngiliz olarak değil&#8230;; yani sıfatlarıyla değil doğrudan cevheriyle, insan olarak dikkate almak ve saygı göstermek zorundayız. Bildiğiniz gibi, klasik felsefenin diliyle söylersek, arazlar, nitelikler, sıfatlar gelip geçicidir; esas olan, kalıcı olan, öz, cevherdir; dolayısıyla özü dikkate almak zorundayız. İnsanın tek bir özü vardır, o da insan olmaklıktır; diğer herşey sıfattır. Bu açıdan, burada, başta İslam Toplumu Milli Görüş Teşkilatı olmak üzere tüm Avrupa&#8217;da yaşayan, hatta dünyada bulunan hem Müslümanlar hem de Müslüman olmayan diğer insanlara şunu öneriyorum. Bilmek, evet; fakat yeterli değil; birbirimizi tanımalıyız.</p>
<p>Müslümanlar için bunun özel, başka bir anlamı olmalı; o da şudur: Yalnızca ilim geleneğimizi değil, aynı zamanda irfan geleneğimizi de ihya etmek zorundayız. Anadolu&#8217;da, Konya&#8217;da inşa edilmiş ilimle, fıkıhla, kelamla iç içe olan irfan geleneğimizi dikkate almadığımız müddetçe modern dünyanın meydan okumalarına anlamlı bir karşılık vermek zordur. Nitekim bu dünyanın önemli ismi Yunus Emre&#8217;nin &#8220;Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım&#8221; sözüne baktığımız zaman, &#8220;gelin birbirimizi bilelim&#8221; demiyor. Gelin tanış olalım, tanışalım; birbirimize gidip gelelim; birbirimizle oturup konuşalım. Hatta bazı versiyonlarında bu tanış olmak, &#8220;birlik olmak&#8221; şeklinde geçer: &#8220;gelin birlik olalım&#8221;.</p>
<p>Birlik kelimesi kullanılınca, hemen insanların zihninde farklılıkların ortadan kaldırılması, niteliklerin giderilmesi uyanıyor. Halbuki bir kümenin elemanları farklı niteliklerde olan unsurlardan oluşabilir; bu da bir birliktir. Dolayısıyla insanlık kümesi, eğer evrensel bir küme olarak düşünülürse, bu kümenin tek tek mensuplarının farklı olması, onların insanlık kavramında müşterekliklerinden dolayı bir birlik olmalarını zaten mümkün kılar. Bu nedenle tanış olmak, birbirini tanımak; sadece birbirini bilmekle ifade edilemez; birbirini bilmeye indirgenemez&#8230;</p>
<p>Şimdiye kadar söylediklerim, başta yaptığım eleştiriyle muhatap olmamı sağlayabilir: Çok güzel, edebî, felsefî ifadeler ve vecizeler; ama gerçeklikle alakası nedir tüm bunların? Tamda burada önemli bir konuya değinmek istiyorum: Genelde insanın zihnî tutumu, felsefî açıdan bakarsak iki uç arasına gidip gelir: Ya &#8216;a&#8217;dır ya &#8216;değil-a&#8217;dır. Bir tarafta eleştiri, bir tarafta uyum; bir tarafta iyi, bir tarafta kötü; bir tarafta doğru, bir tarafta yanlış deriz ve, daha sonra da, bu iki ucu birleştirmeye; orta-yolu bulmaya çalışırız. Kanımca, tüm orta yol arayışları tembelliktir. İki farklı ucu matematiksel olarak tahlil edip, ikiye bölüp, ortasını almak çözüm olarak görülür genelde; oysa bu doğru değildir. Doğrusu, insanın doğasına ilişkin olanla yüzleşmektir; insanın doğasını tasfiye etmek, temizlemek değil. Tüm tartıştığımız kavramlar, ister uyum, ister eleştiri, ister doğru, ister yanlış, hangi kavram çiftini düşünürsek düşünelim, herbiri insan doğasıyla alakalıdır.</p>
<p>İnsan doğası çatışmacı bir yapı üzerine kuruludur; dolayısıyla insan doğasını tırnak içerisine alarak iş göremeyiz. Gerginlik de, uyum da, eleştiri de, övgü de lazımdır. Eleştiri ile övgünün ortasını almanın bir anlamı yoktur. Fazla gererseniz kopar; fazla uyum sağlarsanız uyursunuz. Sınırsız bir uyum insanları uyutur; sınırsız bir gerginlik insanları kopartır.Bu nedenle korkmaktan korkmadan insanın doğasıyla yüzleşmemiz gerekir. İbn Sina&#8217;nın öğrencilerinden Ömer Sehlan el-Savî&#8217;nin güzel bir sözünü burada hatırlatmak isterim: &#8220;Korku, tüm insanların yönünü kendisiyle belirlediği bir simgedir&#8221;. Bu cümleyi şöyle de yorumlayabiliriz: &#8220;Yönlendirilen korku insanın en büyük mürşididir!&#8221;. Bundan dolayı iki aşırı ucu dikkate alarak, belirli sabiteler yaratmak insanî meseleleri çözmemizi sağlamaz; sadece geçiştirmemizi sağlar. Çünkü tabiatta olduğu gibi, hayatta da esas olan saf sabiteler ya da saf değişkenler değildir; süreçlerdir, örüntülerdir; harekettir.</p>
<p>Bu sebeple, bugün sabit olarak gördüğümüz bir şey yarın bir değişkene dönüşebilir; bunun tersi de doğrudur, dün değişken olan bir şey, bugün bir sabite halini almış olabilir. Tarihe baktığımızda, belirli bir dönemde mutlak kabul ettiğimiz şeylerin, başka bir dönemde saçma olduğuna hükmetmiş bir insanlık geçmişi var önümüzde. Bunu felsefe-bilim tarihinden birçok örnekle temellendirmek mümkün. 16. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren, 3000 yıllık kozmolojinin ne kadar garip bir şey olduğunu yine biz tesbit ettik. Fakat bir gerçek hiç değişmedi: Eski kozmolojiyi de, yenisini de üreten insan.</p>
<p>Bu noktaya dikkat kesilmemiz gerekiyor&#8230; Başka bir deyişle insanlığın ma-cerasında üretilen cevaplara takılmamamız gerekiyor. İnsanlar genelde cevaplar üzerinden düşünüyor. Halbuki sorular üzerinden düşünmek gerek; ve en büyük soru insandır. Dolayısıyla insanın tarih boyunca ürettiği yanıtları öne çıkartıp -bunlar dinî, ideolojik, siyasî, felsefî, bilimsel yanıtlar olabilir; hiç fark etmez- soruları görmezden gelmek talihsizliktir. Unutmayalım ki tüm ürettiklerimiz yarın efsane halini alacaktır. Dünün bilimi nasıl bugünün efsanesi ise, bugünün bilimi de yarının efsanesi olacaktır; ama insan, bunları üreten bir varlık olarak, devamlı duracaktır.Bu açıdan, İbn Sinacı felsefenin insanı tanımlarken kullandığı kavramın karşısına -(yerine değil; çünkü birbirini tamamlarlar)- İbn Tufeyl&#8217;in insanı tanımlarken kullandığı tanımı koymayı teklif ediyorum. İbn Sina insanı, düşünen canlı (hayvan nâtık); İbn Tufeyl ise uyanık canlı; yani şuur halinde olan; hay b. yekzan: Uyanığın oğlu diri diye tanımlar. Elbette düşünmek insanîdir; ancak insanın tavsifi için tek başına yeterli değildir. İnsanın sürekli ayık, sürekli şuur halinde, sürekli gergin olması da önemlidir.</p>
<p>Bu nedenle insanî meseleler için orta yol yoktur; sürekli bir yüzleşme söz konusudur. Buradaki ölçü şudur: İnsan, kendi varlığını başkasının yokluğuna bağlamadığı sürece, her türlü konu müzakere edilmeye açıktır. Biz insanlar genelde meselelerimizi çözerken, başkalarını yok ederek kendi varlığımızı idame ettirmeye çalışmayı tercih ederiz; savaşlar da çoğunlukla bunun için çıkar. Halbuki kendi varlığımızı ancak başkasının varlığı ile zenginleştirebileceğimizi düşünürsek ve kabul edersek, başkasının varlığını kendi varlığımızın olumlaması olarak görürsek, o zaman daha insanî işler yapmamız mümkün olur.</p>
<p>Bu açıdan başta söylediğim gibi anlamaya çalışmak, anlaşılmanın ilk şartıdır. Siz anlamaya gayret etmezseniz anlaşılmayı bekleyemezsiniz. Sizi anlamaya çalışan kişi, ancak siz onu anlamaya çalıştığınız, bir gayret gösterdiğiniz zaman sizi anlamaya yönelir; çünkü yönelme tek yönlü değildir. Şunu unutmamamız gerekir. &#8220;Ne kadar bilirsek bilelim&#8221;, Hz. Mevlana&#8217;nın dediği gibi, &#8220;bildiğimiz karşı taraftan anlaşıldığı kadardır&#8221;. Büyük alim, büyük filozof olabiliriz ama karşımızdakiyle irtibat kurmada, o bilgimizi ona aktarmada zaaflarımız varsa, o kişinin bizim bilgimizle ilişkisi kesinlikle üretici bir yapı göstermez.</p>
<p>&#8230;&#8230;.</p>
<p>Bergamalı Mehmet Kafiyeci, Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşamış bir Osmanlı düşünürü&#8230; İnsan hayatının olmazsa olmaz üç temel kavramından bahseder: el-sıdk fi el-hak: gerçeklik hakkında, olgu ve olaylar hakkında doğru bilgi; el-hayr fi el-amel: davranışlarımızda, yaşadığımız toplumun, mensub olduğumuz dinî ve felsefî ortamın kabul ettiği iyi davranış biçimleri. Ve dahi el-istikame fi el-ahval: yaşantımızdaki/hallerimizdeki yön. Bu nedenle yalnızca doğru ve iyi yetmez; bir de istikamet sahibi olmamız gerek&#8230; Felsefî olarak doğruyu, iyiyi tahlil edebiliriz; ama gündelik hayatımızdaki ahval, -ki hal kelimesinin çoğuludur-, klasik felsefî literatürde-, değişken olanlar demektir; çünkü insanın halleri sürekli değişime konudur. Burada önemli olan hale, ahvale takılıp kalmadan, istikameti iyi belirlemektir.</p>
<p>Bu açıdan Fatiha Suresi&#8217;ndeki &#8220;el-sırât el-müstâkim&#8221; ifadesini doğru yol olarak değil istikameti olan yol olarak çevirmek daha uygundur. Çünkü bize, yalnızca doğru ve iyi değil, istikameti olan bir yön, bir yol gereklidir.Ahval kelimesini değişken olarak ifade eden irfanî geleneğimiz şunu söyler: Nasıl ki Tabiat&#8217;ta Cenab-ı Hakk&#8217;ın tecellilerinin tekrarı yoktur; insan hayatında da tecelliyatın tekrarı yoktur: &#8220;La tekrare fi el-tecelliyat&#8221;. Tecelli, Cenab-ı Hakk&#8217;ın esma ve sıfatlarından sürekli sadır olan şeydir. Bu nedenle, tabiattaki tecelli süreklidir. Bu açıdan baktığımızda insan hayatında da tecellinin sürekli olduğunu, insan hallerinin sürekli farklılaştığını görmemiz gerekir&#8230; Bunu sadece toplumsal olanda değil, kendi kişisel, nefsî hayatımızda da görebiliriz. Başka bir deyişle, felsefî olarak ifade edersek, Tabiat&#8217;ın bilgisi nasıl insan gözlemciye bağlıysa(gözlem-bağımlı); Hayat&#8217;ın bilgisi de, insan yorumcuya bağlıdır (yorum-bağımlı). Yormak/yorumlamak ancak belirli bir yorgunlukla elde edilir. Bu nedenle her türlü insanî edimin, hayata ilişkin her türlü olgu ve olayın bir yorum meselesi olduğunu idrak etmemiz lazım. Zaten bugün pek çok uzman hocamız da bu yorumları bizimle paylaşacak.</p>
<p>Çok güzel bir kelime yormak kelimesi, yorgunluktan geliyor; çünkü ancak yorulursanız yorumlamış olursunuz; biz de, hep birlikte o yorumlara katılıp, dinlemeye ilişkin bir yorgunlukla, pay alacağız.Hint düşüncesinde ilginç bir ifade vardır: Yalnızca doğru düşünmeyi sağlayacak bir mantık kurmak yeterli değildir der Hintli bilgeler; aynı zamanda aklı da barışa kavuşturacak bir mantık kurmalıyız. Çünkü aklı barışık olmayan, karışık olan; kendisiyle barışık olmayan, dışarıyla da barışık olamaz. Kendisiyle barışık olmayan insanın dışarıya teklif edecek bir şeyi yoktur. Zira maddî ve manevî güvenlik sorunu yaşayan bir insan dışarıya ancak saldırır. Yine yarına ilişkin bir öngörüsü olmayan insan bugününü kurtarmaya çalışır ve bunun için de her türlü vasıtayı mubah görür.Bugün özellikle Avrupa&#8217;da ekonomik kriz neticesinde ortaya çıkan durumun en önemli gerekçesi ve nedeni ne dinî ne de ideolojiktir. Bunlar bir enstrüman olarak kullanılmaktadır. Nedeni, insanların yarına ilişkin ön-görüden kaynaklanan bir güvenlik sendromu yaşımalarıdır.</p>
<p>Maddî ve manevî açıdan yarını ön-göremeyen insan kesinlikle saldırgan olur. Onun için insanlara yarınlarını ön görebilecekleri hem maddî hem de manevî bir dünya sunmamız lazım. Başka bir açıdan olaya baktığımızda irfanî geleneğimiz bunu şöyle ifade eder: Önemli olan insanın kendisini dünyadan ve diğer insanlardan koruması değildir; önemli olan insanın dünyayı ve diğer insanları kendisinden korumasıdır. Biz genelde dışarıya yönelik bir güvenlik arayışı içerisinde oluruz. Dışarıdan gelecek tehlikelere karşı kendimizi hazırlarız, tedbir alırız. Halbuki dışarıya vereceğimiz tehlikeleri de kontrol etmemiz gerekir. Bu nefsî terbiyeyi, bu irfanî dili geliştirmemiz lazım. Çünkü insanlar kendilerini kontrol edebilecek, kendilerini terbiye edebilecek ve insanları, hatta çevreyi, hayvanları, bitkileri kendilerinden koruyabilecek bir anlam-değer dünyasını geliştirirlerse, zaten insanlar onlardan emin olurlar. Hadis-i Şerif&#8217;i hatırlayalım: Mümin olmanın kemal şartlarındandır insanların elinden ve dilinden salim olmak. Kısaca, irfanî geleneğimiz açısından olaya baktığımız zaman, tedbir ve emniyeti dışarıda değil kendi içimizde aramalıyız.</p>
<p>Şimdiye değin dile getirdiklerimizi bir dil oyunu olarak görebilirsiniz. Bu tehlike tüm kavramsal konuşmalar için geçerlidir. Ancak benim mensubiyet duyduğum felsefî gelenek düşünceyi sözcüklere indirgeyen bir gelenek değildir; doğrudan anlama indirgeyen bir gelenektir. Anlam kaybedilince o anlamı üreten insan da kaybolur; çünkü anlam bu gelenekte bizatihi insanın kendisi olarak kabul edilir. Bu nedenle, düşünceyi yalnızca verili bir dilin sentaksına ve semantiğine indirgeyemeyiz.</p>
<p>Başka bir deyişle ne Heidegger&#8217;in ne de Wittgenstein&#8217;ın dediği gibi dil dünyayı kurmaz. Dil, dünyayı yalnızca ifade eder ve dile getirir. Çünkü dünyayı kuran dil değil, insandır ve insan benim mensubiyet duyduğum felsefî geleneğe göre anlamın bizatihi kendisidir. Bu nedenle söylenenler bir dil oyunu değil, doğrudan insanın anlam dünyasından devşirilen cümlelerdir. Yine bu nedenle insanı dikkate almayan, bırakın insana zarar vermeyi insanı rencide eden hiçbir çözüm, çözüm değildir; çözümsüzlüktür. Çünkü tüm çözümler, ister dinî, ister siyasî, ister iktisadî, ister felsefî, ister ideolojik, tüm çözümler insan içindir; insan için var olmalıdır.</p>
<p>İnsanı yok eden, insanı tırnak içine alan, insana zarar veren ve insanı rencide eden hiçbir çözüm, çözüm olarak anlamlandırılamaz.Son olarak, bizim geleneğimizde, Bağdat&#8217;ta yapılan bir uygulamayı hatırlatarak cümlelerime son vereceğim. Geleneğime, söylediklerimin geleneğimdeki karşılığına bir atıfta bulunmak istiyorum kısaca&#8230; Bağdat&#8217;ta 9. ve 10. Yüzyıllarda, kaynakların bize bildirdiğine göre düşünürler, entelektüeller, elitler bir mekan tahsis etmişler; bu mekana girmenin en önemli şartı şu: Mekanın kapısından girerken herkes mensubiyetlerini kapının dışına bırakacak; içeride yaptıkları konuşmalarda, mensup oldukları dine, siyasi gruplara, ekonomik sınıflara atıf yapmadan meseleleri tartışacaklar. Çünkü bu mekanın kapısında şöyle bir cümle yazar: Eşkele el-nas ala el-nas&#8230; İki şekilde tercüme edebiliriz: İnsan, insana soru sorabilir; ya da insan, insan için soru sorabilir.Son söz: Herhangi bir mensubiyeti öne çıkartmaksızın, insan üzerine, insanlarla, insanca konuşmak mümkündür&#8230;</p>
<p>İhsan Fazlıoğlu-Sözün Eşiğinde</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-uzerineinsanlarla-insanca-konusmak-mumkundur/">İnsan Üzerine,İnsanlarla İnsanca Konuşmak Mümkündür..</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-uzerineinsanlarla-insanca-konusmak-mumkundur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan olmak işte tüm mesele!</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-iste-tum-mesele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-iste-tum-mesele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 21 May 2015 17:23:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan olmak işte tüm mesele!]]></category>
		<category><![CDATA[İstikamet]]></category>
		<category><![CDATA[Şahs-ı Manevi]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6664</guid>

					<description><![CDATA[<p>Anlayış Dergisi&#8217;nde şimdiye değin kaleme aldığımız pek çok yazıda, kullandığımız kavramların, bakışımızı, görüşümüzü mümkün kılan mikroskop ve teleskop gibi âletler olduğunu belirtmiş; düşünmenin, teknik anlamıyla felsefenin bir kavram matematiği olduğunu vurgulamıştık. Vurgulaşmıştık çünkü kavramsal düşünmenin, başka bir deyişle, nedenselliğe dayalı biçimsel düşünmenin, kısaca mantıklı düşünmenin olmadığı, malumatın sıhhatinin bulunmadığı, söze içkin istikametin belirlenmediği söylemlerde bilginin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-iste-tum-mesele/">İnsan olmak işte tüm mesele!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-16.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6665" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-16.jpg" alt="İnsan olmak işte tüm mesele!" width="473" height="332" /></a><br />
Anlayış Dergisi&#8217;nde şimdiye değin kaleme aldığımız pek çok yazıda, kullandığımız kavramların, bakışımızı, görüşümüzü mümkün kılan mikroskop ve teleskop gibi âletler olduğunu belirtmiş; düşünmenin, teknik anlamıyla felsefenin bir kavram matematiği olduğunu vurgulamıştık. Vurgulaşmıştık çünkü kavramsal düşünmenin, başka bir deyişle, nedenselliğe dayalı biçimsel düşünmenin, kısaca mantıklı düşünmenin olmadığı, malumatın sıhhatinin bulunmadığı, söze içkin istikametin belirlenmediği söylemlerde bilginin doğruluğundan bahsedilemeyeceği açıktır. Bütün bu koşulların yanında, her kavramın katmanlı olduğunun ve bir yaşının bulunduğunun dikkate alınmadığı söylemlerde, kavramlardan kurulu önermelerin gerçekliğe uygun düşmeyeceği aşikardır.</p>
<p>Örnek olarak, günlük konuşmalarda sıkça kullanılan akıl, bilim, din gibi kavramların, hangi katmanından bahsettiğimizi ve hangi dönemdeki anlamını öne çıkardığımızı göz önünde bulundurmaz; kavramların donmuş, mutlak bir anlamı varmış gibi davranır isek, idrakimizi ikna etmeyiz; olsa olsa vicdanımızı tatmin ederiz. Bu nedenle günümüzde pek çok dinî, siyasî hatta ilmî vesileyle yapılan konuşma ve tartışmalarda kullanılan kavramların yukarıda sıralanan yapısal özelliklerine dikkat edilmediği için, sonuç, bir kavramsal kargaşa, hatta bir kavramsal bunalımdır.Öte yandan kudema, bazı kelimeleri kullanırken &#8220;şahs-i manevî&#8217;si vardır&#8221; derdi.</p>
<p>Örnek olarak devlet&#8217;i ele alalım; &#8220;devlet&#8217;in şahs-i manevî&#8217;si vardır&#8221; derken ne kastedilir? Şahs kelimesinin kişi anlamına geldiğini söyleyebiliriz; manevî ise anlama ilişkin demektir, yani anlamsal; ancak anlam iç-duyularda oluştuğu için vicdanla da ilişkilidir. Öyleyse &#8220;bazı kelimelerin, anlamsal kişiliği vardır&#8221; demek hem o kelimenin anlamına hem de değerine atıfta bulunur; kelimenin anlam-değer içerikli olduğunu vurgular. Kelimelerin kavramsal kişilikleri, insanların yapıp etmelerini belirleyen en önemli etmendir. Peygamber bir kişi olarak aramızda yok; ama peygamberlik kavramının şahs-i manevîsi aramızdadır; bayrak maddî açıdan bir bez parçası, ama şahs-i manevîsi anlam-değer dünyamızda tecessüm eder.</p>
<p>Bu durumu günlük dilimizde sıkça kullandığımız kavramlara teşmil edebiliriz. Bundan dolayıdır ki bir milletin, bir kültürün içinin boşaltılması o millet nezdinde şahs-i manevîsi olan kavramlarla oynanılmasıyla başlar. Bir kültürün anlam-değer dünyasını, kişi ister farkında olsun ister olmasın, inanç (din) veya dinleştirilmiş düşünce (ideoloji) belirler. Bu nedenledir ki kişinin manevîyat&#8217;ından yani anlam-değer dünyasından, anlamlılığından bahsedilir; manevîyatı bozuk olmak üzerine konuşulur; bir kültürün şahs-i manevîsi bulunan kavramlarına uygun davranmayan kişilere vicdansız denilir.<br />
Şimdiye değin verilen açıklamalar ile örnekler, kavramların yalnızca idraki değil, anlam-değer dünyasıyla ilgili olduğundan vicdanı da belirlediğini gösterir. Bu nedenle bir insanın yeryüzünde başına gelebilecek en büyük musibet anlamlandırma yetisini kaybetmesidir. Bu yetiyi kaybetmek, kişiyi bunalıma sokar; bir süre sonra da kendini imhaya sürükler. Nitekim intihar eden yani kendi varoluşunu imha eden insanların söylediği en önemli cümlenin &#8220;artık yaşamanın bir anlamı kalmadı&#8221; olması boşuna değildir.</p>
<p>Kişilerin olduğu gibi kültürlerin, milletlerin de anlam yetilerini kaybetmeleri söz konusudur. Anlamlandırma yetisini kaybeden milletler de bir süre sonra kendilerini imha eder yani birbirlerine düşer; neticede tarihten silinir giderler. Bir kültürün kendisini imha etmesi de o kültüre organik bütünlüğünü veren anlam-değer dünyasının yani maneviyatının ortadan kalkmasıyla başlar; vicdansızlaşan kültürün bireyleri de birbirlerini yemeye, soymaya, öldürmeye, yok etmeye kalkışırlar. Bu durumu en iyi XIX. yüzyıl ile XX. yüzyılın şarkiyatçıları (oryantalistler) tespit etmişlerdir. Gibb, İslam dünyası için &#8220;Onların her şeyini mahvettik: Felsefelerini, dinlerini&#8230; Artık hiç bir şeye inanmıyorlar. İçlerinde sonsuz bir boşluk açıldı. Anarşinin ya da intiharın eşiğindeler&#8221; derken bu durumu kastediyordu.<br />
Bir kişi, millet, kültür kendi anlam-değer dünyasını, bundan dolayı da anlamlandırma yeteneğini kaybetmeye başlarsa, kendi vicdanı önünde küçük düşer; aşağılık kompleksine kapılır. Bu kompleksin en önemli göstergesi, öz güvenini kaybetmek; sahip olduğu dinî, ilmî, siyasî, ahlakî, estetik, tarihî, her ne ise, bütün değerlerden önce şüpheye düşmek, sonra uzaklaşmak, en nihayetinde terk etmektir. Ancak terk edişe eşlik eden, hatta onu önceleyen; kendi değerlerini, maneviyatını, vicdanını, anlam-değer dünyasını aşağılamaktır. Aşağılamak, terk edişi kolaylaştıran bir tatmindir, bir geçiştir. Tam bu noktada kişinin mensup olduğu kültürü eleştirmesi ile aşağılaması arasında ciddi bir ayırım yapılmalıdır. Eleştiri mensubiyeti ve aidiyeti güçlendirir, zayıflatmaz; çünkü eleştiriden amaç eleştirilen şeyin daha güçlü hale getirilmesidir, zayıflatılması değil; varoluşunu daha pekiştirmektir, yok etmek değil.<br />
Mensup olduğu kültürü her şeyiyle el-den geçiren, el-e-ş-tir-en, el-e-y-en bir kişinin aidiyeti güçleniyor; o kültürün geleceği adına bir ufuk ortaya koyuyorsa o eleştiri yapıcıdır; kırıp dökme değildir. Bu nedenle elden geçirme ile kırıp dökme, eleştiri ile hakaret birbirinden ayrılmalıdır. Ait olduğu kültürü eleştirme bir öz güven işidir; o kültürü daha ötelere taşıma, derinleştirme, zenginleştirme, sıkılaştırma, pekiştirme amaçlıdır. Hakaret ise ancak ve ancak aşağıda görülen bir şeye yöneliktir. Hiçbir insan değerli bulduğu şeye hakaret etmez; tersine ulular. İşte bundan dolayıdır ki mensubiyetini aşağılamak öncelikle kendini aşağıda görmekle başlar. Bir kişi de ait olduğu kültürün şahs-i manevîsi bulunan kavramlarını kaybetmişse, ancak o zaman o kültürü aşağılar. Bu nedenle, vicdanları terbiye etmeden yalnızca idrakleri eğiten milletler, kültürler kendi mensupları tarafından aşağılanmaya hazır olmalıdırlar.<br />
Tarihî tecrübe ile düşüncelerinde bu tecrübeyi dikkate alan kudema, yazdıklarında ve söylediklerinde özün özünü vermeyi hedeflemiş; ayrıntıları hareket imkanı vermek için kişilere bırakmışlardır.</p>
<p>Bir kişinin Hz. İnsan olmasını da benzer -muhtasar ve müfit- tarzda dile getirmişlerdir: Hak ve hakikatte doğruluk (el-sıdk fi&#8217;l-hakk), eylemde iyilik (el-hayr fi&#8217;l-amel), davranışta istikamet (el-istikamet fi&#8217;l-ahval). Bu nedenle istikameti olmayan doğruluk ile iyilik tek başına bir anlam ifade etmez. Söyledikleri ve ettikleri, mensubiyetlerine içkin bir istikamet taşımıyorsa kişilerin ne eleştirileri, ne hakaretleri, ne yüceltmeleri, ne de aşağılamaları bir kıymet-i harbiye (temiz/mert bir değer) taşımaz. Düşünürümüz Mehmet Kafiyecî, bu durumu daha da özetler ve bir insanın, hak ve hakikate doğrulukla (el-sıdk maa&#8217;l-hakk), yaratılanlara da ahlakla (el-huluk maa&#8217;l-halk) davrandığında insan olabileceğini belirtir. İnsan olmak işte tüm mesele!</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-iste-tum-mesele/">İnsan olmak işte tüm mesele!</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-olmak-iste-tum-mesele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
