<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İsmail Kara | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ismail-kara/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Nov 2022 09:36:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İsmail Kara | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İsmail Kara &#8211; İçimden Geçen Günler  &#8216;Notlarım&#8217;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismail-kara-icimden-gecen-gunler-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismail-kara-icimden-gecen-gunler-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 30 Nov 2022 09:36:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Kara]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26228</guid>

					<description><![CDATA[<p>Her askeri müdahale sonrası yahut uyarılmış irtica bayraklarının yükseltileceği zamanlarda bir yerlerden Türkçe ibadet seslerinin gelmeye başlamasına ve “hür” basına intikaline alışkın sayılırız.&#8217; Bu tatsız, ayrıca memleket için kan kaybettirici haberler ve çift taraflı yönlendirmeler üzerinden başka alışkanlıklar da edindik akıp giden zaman içinde; ez cümle bir iki hususu hatırlamak, okumuş yazmışlarımızın memleketimizdeki bir(çok) meseleyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-kara-icimden-gecen-gunler-notlarim/">İsmail Kara – İçimden Geçen Günler  ‘Notlarım’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15"><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-26229 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/FgqU5FxWIAEC4nI-300x300.jpg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/FgqU5FxWIAEC4nI-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/FgqU5FxWIAEC4nI-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/FgqU5FxWIAEC4nI-600x600.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/FgqU5FxWIAEC4nI-360x360.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/FgqU5FxWIAEC4nI-768x768.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/FgqU5FxWIAEC4nI-1024x1024.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/11/FgqU5FxWIAEC4nI.jpg 1080w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" /></span></span></div>
<div></div>
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Her askeri müdahale sonrası yahut uyarılmış irtica bayraklarının yükseltileceği zamanlarda bir yerlerden Türkçe ibadet seslerinin gelmeye başlamasına ve “hür” basına intikaline alışkın sayılırız.&#8217; Bu tatsız, ayrıca memleket için kan kaybettirici haberler ve çift taraflı yönlendirmeler üzerinden başka alışkanlıklar da edindik akıp giden zaman içinde; ez cümle bir iki hususu hatırlamak, okumuş yazmışlarımızın memleketimizdeki bir(çok) meseleyi derinliğine bilmek-anlamak ve kavramaktaki yetersizliklerine hayıflanmak, nihayet bir miktar da acı tebessümle karışık kızmak yahut kendimize ağlamak gibi&#8230;</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 42</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Acı tebessumle karışık bir miktar kızdığım şey ise mıladın XXI yüzyılına gelmiş dayanmışken, Türkçe ibadet isteyen aydınların, asker-sivil bürokratların, gazeteci makulesinin 1930&#8217;lardakı yüksek Cumhuriyet erkânı gibi “başkası”nın, yani halkın, mütedeyyin insanların ibadetiyle bu kadar yakından ilgilenmelerinin sebeb-i hikmeti! Sanırsın ki ibadet Türkçe olursa kendileri posttan kalkmayacak, beşe beş katacak, ezanlar “Tanrı Uludur” diye başlarsa hepsi cemaatle namaz için camilere koşuşacak&#8230;</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 43</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full overflow-hidden ">
<div class="dr w-full overflow-hidden  "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Alt ve düşük bir seviye ile yetinme, onu dayatma, onun üzerinden karşılık verme Türkiye&#8217;nin kendini taşıma kapasitesini sürekli çelimsizleştiriyor, dumura uğratıyor. Aynı zamanda gayrıahlâkilik&#8230; Burada konumuz geniş mânada din olmakla beraber bu problem başka alanlarda da var. (Ben bu zayıflığı ve çelimsizliği Türkiye&#8217;de ilahiyat ve felsefe alanı dahil sosyal bilimlerin, dilin-ifade imkânlarının, ilmi ve kültürel ortamların, sanat faaliyetlerinin zayıflığının da esas ve derin sebeplerinden biri olarak görüyorum). 1930&#8217;lu yılların ilk senelerindeen itibaren) devreye sokulan öztürkçecilik/sadeleştirme hareketleriyle, Türk tarih tezi ile, eğitim-kültür politikalarıyla&#8230; din dilinin/dini kültürün/dini yaşama üsluplarının değişime-dönüşüme zorlanması, bunun kuvvetli bir unsuru olarak Türkçe ibadet programlarının? paralel bir şekilde yürütülmesi de kültürsüzleş(tir)menin, yarılmaları artırmanın, kapanmanın-daralmanın, kendini daraltmanın bir parçası gibi işledi, o fonksiyonu da icra etti. Bunu bir tarafın modernleşme, yeni ve “milli” bir Türk kültürü inşa etme çabası diye adlandırması, hatta devrim, “muasır medeniyet seviyesi” demesi soğuk gerçekleri ve neticeyi pek değiştirmeyecektir.</span></span></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 45</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Annemin dualarının, dua-ibadetlerinin (artık, köyümüzde, Anadolu&#8217;da yerleşik duaların, dua-ibadetlerin demek lazım) hadislerde geçen duaların geniş ve rahat şerhli tercümelerinden, ama daha da önemlisi imkânları ve hissiyatı yüksek revnaklı bir Türkçe ile, yerli dille, yerel kültürle kuvvetli bir şekilde ilişkilendirilerek, öğrenilme ve ezberlenme kapasitesine sahip zevkli “tercüme”lerinden ibaret olduğunu söyleyebiliriz.</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 49</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full overflow-hidden ">
<div class="dr w-full overflow-hidden  "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Fakültede ve fahri derslerde sınıfların, salonların yarısı başör. tülü kız talebelerle dolu olduğu için önce onlara yönelir ve asık suratıma biraz tebessüm yükleyerek sorardım; içinizde kendisi için müsbet bir ifade olarak “mutaassıp bir ailenin kızıdır” denmesini isteyen veya bunu normal yahut uygun karşılayan, doğru ve yerinde bulan bir Allah&#8217;ın kulu var mı? Sansürsüz cevap istiyorum&#8230; Büyük ve anlamlı bir sessizlik&#8230; Sonra erkeklere sorardım; söyleyin bakalım ey Allah&#8217;ın sevgili kulları, içinizde “mutaassıp bir ailenin kızı”yla evlenmek isteyen ve bunu çöpçatanlara rahatlıkla söyleyen birileri, bir er kişi var mı? Şiddetlenen bu sorunun büyük sessizliğini ve tezayüd eden hayretleri ise kontrolsüz gülüşler, yutkunmalar, göz kaçırmalar dağıtır ve büyü bozulurdu. Benim aradığım boşluk da tam burası idi. Baksanıza koca İlahiyat Fakültesi sınıfında, hem de 28 Şubat&#8217;ın karanlık ve kıyıcı günlerinde, nazarlık da olsa bir tanecik bile “mutaassıp” kalmamıştı; kızların sıkı başörtülerine, erkeklerin sakallarına bakmayın, sadece onlara kanmayın!!! Halbuki daha yakın zamanlara kadar evlenecek dindar kişilere “mutaassıp bir ailenin kızıdır” ifadesi bütünüyle müsbet mâna ıfade edecek şekilde tavsiyeyi teyit ve/ya ön açmak için kullanılırdı. Bilir misiniz?</span></span></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 60</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full overflow-hidden ">
<div class="dr w-full overflow-hidden  "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Mehmet Zahit Kotku Efendi&#8217;nin Tasavvufi Ahlâk&#8217;ında yer alan sohbetlerinden birinde okumuştum. Yanlış hatırlamıyorsam Küçük Hüseyin Efendi idi, müridan ve muhiplerinden verem hastası olanları, cemaatla namaz sırasında sıkı saflara sokarak veya onların olduğu safları daha da sıkılaştırarak tedavi edermiş. Bulaşıcı ve o zamanlar için çok tehlikeli bir hastalığa karşı “mesafe” değil de sıkı, sımsıkı bir yakınlık, bir temas; omuz omuza&#8230; Kalpten kalbe sağaltıcı bir yol açmak, belki de bedenden bedene gümrah ormanların tertemiz havasını getiren bir kanal inşa etmek için&#8230; (Bir gün, söz oraya nasıl intikal etti hatırlamıyorum, belki de üstadın adı konmuş ama yazılmamış kitaplarından Namaz İnsanı Kılar üzerine konuşuyorduk, bu anekdotu İsmet Özel beye aktarmıştım. Dikkat kesildi ve duraksamadan karşılık verdi: Çok doğru bir yol; veremin herhalde en bariz sebeplerinden biri olan yalnızlık duygusunu, kendini yalnız hissetme endişesini ortadan kaldırarak iyileştiriyor&#8230;).</span></span></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 78</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15"><span class="text-alt">“Eski” dünyada veba gibi bulaşıcı salgın hastalıklara ve kıyıcı harplere karşı alınan tedbirlerden biri de hafızların şehrin surlarının etrafını dışarıdan dolaşarak şifa niyetine hatim indirmeleri idi. Tarih kitaplarında Sahih-i Buhari&#8217;nin, Şifa-i Şerif&#8217;in, Kaside-i Bürde&#8217;nin de bu şekilde baştan sona okutulduğuna dair rivayetler var. Sultan Abdülhamit&#8217;in koleraya ve harbe karşı benzer tedbirler alması konusunda bk. Sultan 2. Abdülhamid&#8217;in Sürgün Günleri Hususi Doktoru Atıf Hüseyin Bey&#8217;in Hatıratı, haz. M. Hülagu, İstanbul, Pan Yay., 2003, s. 139, 144, 243, 266, 338.</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 84</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="dr w-full flex-row pt-2 pb-2 pr-2">
<div class="dr flex-center mr-2" aria-label="Tekrar Paylaş">
<div class="dr h-8 flex-center ph-2_5 rounded-3_5 flex-row bg-beyaz-v2 hover:bg-gri active:bg-button-selected" aria-label="Tekrar Paylaş (Sayı: 1)">
<div class="dr svg fill-kirmizi w-6 h-9">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Derken elim Tecrid-i Sarih&#8217;in üçüncü cildine gidiyor. Uzun sayılabilecek “Cuma Kitabı” (Bölümü) ile başlıyor üçüncü cilt*. Babanzâde Ahmet Naim bey tarafından büyük bir mânevi haz, zevk ve kılı kırk yaran bir itina ile hazırlanmış, onun vefatıyla Kâmil Miras tarafından gözden geçirilmiş bir cilt bu. Telifi 1930&#8217;ların başlarında olmasına rağmen, Tanzimatın, Meşrutiyetin getirdiği bütün lisani ve fikri zenginlikleri kullanabilen harika bir dil, tercümede hadis-i şerif metinlerinin hakkını vermek için gösterilen üstün ve dakik bir çaba, hesabı sorulmuş-verilmiş bilgiler, edebe riayetle tenkit, tahkik, bugünün şartlarını hesaba katan yorumlar, Efendimiz&#8217;e, Hz. Muaviye dahil bütün sahabeye, ulemaya hürmetin binbir çeşidi ve ifadesi&#8230;</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 85</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full overflow-hidden ">
<div class="dr w-full overflow-hidden  "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Kurucu kişilerinden biri olarak Necip Fazıl&#8217;ın ve sağ-muhafaza-kârmilliyetçi-İslâmcı cenahın tarih (hususen yakın tarih) anlayışının savunma-korunma amaçlı yahut yüceltme-karalama odaklı olarak umumiyetle hissiyat-hamaset üzerine kurulu olması ve hesabı verilebilir/mukayese ve muhakemeye dayalı bir bilgi-yorum seviyesine çık(a)mayışı (bugün de çıkmış sayılmaz) problemin ana kaynağı gibi gözüküyor; bir başka deyişle kademe gözetmemek problemi&#8230; Aslında bir bilgi kademesi olarak hissiyat ve hamaset tarihte de tamamen yabana atılacak cinsten bir şey değil, hususen yetişmekte olan çocuklar ve vatandaş için “sağlam” bir zemin teşkil etmesi bakımından önemli, doğru ve yerindedir de. Bu seviyede tarih vadisinde destansı bir anlatım tercih edilebilir ve burada gerçek olarak anlatılan şeyin olayla, olgu ile birebir örtüşmesi (eskilerin tabiriyle vâkıaya mutabık olması) gerekmez. Çünkü buradaki “doğru”ların mantığı farklı bir işleyişe sahiptir. Problem eğitim aşamalarında veya okuma-öğrenme merhalelerinde bu en alttaki seviyenin düzenli bilgi (tarih bilgisi) ve felsefe-hikmet (tarih felsefesi) kademelerinin olmayışı, dahası buna lüzum da görülmeyişidir. Hissiyat ve hamaset düzeyinin her şey olduğu bir tarih-geçmiş anlayışının insanın kendisini, toplumunu, tarihini tanıyıp kıvam seviyede anlaması bakımından hiçbir şekilde yeterli olamayacağı herhalde rahatlıkla söylenebilir. Ama tarihin-geçmişin önkabuller ve hatta takıntılardan ibaret kalması bizde ne yazık ki hâlâ çok yaygın bir temayül. Kemalist ideoloji için de, siyasi merkezin okullar,</span></span></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 122</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15"><span class="text-alt">İnsan akademisyen de olsa ilgi ve hevesle eğildiği ihtisas sahası da olsa öncelikleri yahut “mesleki körlükler” sebebiyle mühim bazı hususları görmek, farketmek konusunda kör ve sağır kalabılıyor. Fakat burada daha fazlası; Türk aydınının meselelere ve bilgi-bilim-sanat vadilerine kendisi, Türkiye ve kendi kültürü merkezli bakamayışı problemi de bütün ciddiyetiyle var zannederim. Mühim bir problemimizdir bu çünkü bir merkez edinmeyi -aynı zamanda bir duruş tarzı ve bakışaçısı kazanmayı biraz küçümseriz, hatta “evrensel” denen büyüleyici ve bir o kadar da aldatıcı atmosfere/hevaya mugayir buluruz.</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 161</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div>
<p>Düşünülmüş, müzakere edilmiş ve mutabakata varılmış bir kurucu fikir yok ama bu doğrudan veya dolaylı yollarla ansiklopedıde işleyen hiçbir fikrin/fikirlerin olmadığı mânasına elbette gelmez. Bir başka şekilde söylersek DİA&#8217;nın hemen bütün maddelerinin ruhunda, anafıkrinde ve satıraralarında çağdaş İslim düşüncesiyle, İslâmcılık hareketiyle, Yeni Selefilikle uyumlu, onlara paralel giden bir din anlayışı ile milliyetçi-muhafazakâr bir tarih, kültür ve edebiyat anlayışının güçlü etkisi ve hakimiyeti açıkça görülür.</p>
<p>Birkaç kelime ile tafsil edilecek olursa kaynaklara dönüş ve asr-ı saadet fikirlerine (ideolojisine) sadık/yakın, sade/tektip din anlayışını benimseyen, Yeni Selefilikle (hatta kimse duymasın Vehhabiyyü&#8217;l-meşreplikle!) örtüşen yeni (dar) kelâm ilmi merkezli bir din anlayışıdır bu.<br />
Sayfa 248</p>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-center mr-2" aria-label="Yorum Yap">
<div class="dr svg fill-silik w-5 h-7_5">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full overflow-hidden ">
<div class="dr w-full overflow-hidden  "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Mustafa Kemal Paşa&#8217;yı bir şekilde dolanıp, hatta temize çıkarıp İsmet İnönü&#8217;yü günah keçisi yapmak sağ muhafazakâr kesimin de devam eden umumi hilelerinden ve takıntılarından biridir. Kolay, etkili ve mânidar&#8230; Yıllarca CHP&#8217;de ve İnönü&#8217;nün o emri altında çalışmış biri olarak İbrahim Arvas da bunun “başarılı” örneklerinden biri. Peki tekparti idaresinin ve Cumhuriyet ideolojisinin kuruluşunu sağlayan üçüncü büyük ayak mareşal Fevzi Çakmak niçin sağın “doğru” tarih anlatısında hiç gündeme gelmez ve geldiği zaman da mutlaka müsbet olarak zikredilir? Bunu hiç düşündünüz mü? Namazında niyazında ve Nakşi olduğu için mi? Hiç konuşmamasına, “kuzu paşa” lakabına ne dersiniz? Peki mutlak üç kurucudan biri olarak her şeyden o da bir ölçüde/büyük ölçüde sorumlu değil mi?</span></span></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 294</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>
<div class="dr mh-4">
<div class="dr w-full"><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Bir İtalyan yazar, “Türkleri yenmek yetmez, tarihlerini de yenmemiz gerekir” demiş&#8230; Bu cümle “tarihlerini de bizim istediğimiz gibi yazmamız ve onlara da bu şekilde kabul ettirmemiz gerekir” mânasına anlaşılabilir. Bunu Oryantalistler başta olmak üzere İslâm dünyası hakkında yazanlar/yazmakta olanlar hayli başarılı bir şekilde ve yeni Müslüman aydınları, hatta İlahiyatçıları da etki altına alacak tarzda yapmışlar/ yapıyorlar da&#8230;</span></span></div>
</div>
<div class="dr flex-row mt-2 w-full ph-4">
<div class="dr grow-1 shrink-1 overflow-y-hidden overflow-x-auto flex-row scrollbar-hidden w-full">
<div class="dr flex-row items-center">
<div class="dr "><span class="text text-silik text-silik-v2 text-11 leading-14">Sayfa 310</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="dr ml-auto flex-center flex-row">
<div class="dr flex-center mr-2" aria-label="Gönderi İstatistikleri">
<div class="dr svg fill-silik w-4_5 h-6_75">
<div class="dr"></div>
</div>
</div>
<div class="dr flex-center mr-2" aria-label="Kaydet">
<div class="dr svg fill-silik w-5_5 h-8_25">
<div class="dr"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr flex-row items-center pl-4 pt-3 pb-2"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-kara-icimden-gecen-gunler-notlarim/">İsmail Kara – İçimden Geçen Günler  ‘Notlarım’</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismail-kara-icimden-gecen-gunler-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İslamcıların Siyasi Görüşleri Üzerine</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Jan 2020 15:35:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm devleti]]></category>
		<category><![CDATA[İslâm radikalizmi]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcıların Siyasi Görüşleri Üzerine]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Kara]]></category>
		<category><![CDATA[Laiklik]]></category>
		<category><![CDATA[saltanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülerlik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=23818</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türkiye’de modernleşme dönemi fikir ve siyaset akımlarından biri olan İslâmcılık hareketini en etraflı ve derinlikli şekilde çalışan isim şüphesiz Prof. Dr. İsmail Kara’dır. İlk cildi 1994 yılında çıkan İslâmcıların Siyasi Görüşleri adlı kitabının 2. cildi “Hürriyet Müsavat Uhuvvet” altbaşlığıyla Dergâh Yayınları’ndan neşredildi. Kendisiyle yeni eserini konuştuk… Konuşan:Derin Tarih İslâmcıların Siyasi Görüşleri adlı kitabınızın ilk cildi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/">İslamcıların Siyasi Görüşleri Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="wp-image-23821 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-300x206.jpg" alt="" width="343" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-300x206.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-600x412.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-768x527.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607-1024x703.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162607.jpg 1036w" sizes="(max-width: 343px) 100vw, 343px" /></p>
<p>Türkiye’de modernleşme dönemi fikir ve siyaset akımlarından biri olan İslâmcılık hareketini en etraflı ve derinlikli şekilde çalışan isim şüphesiz Prof. Dr. İsmail Kara’dır. İlk cildi 1994 yılında çıkan İslâmcıların Siyasi Görüşleri adlı kitabının 2. cildi “Hürriyet Müsavat Uhuvvet” altbaşlığıyla Dergâh Yayınları’ndan neşredildi. Kendisiyle yeni eserini konuştuk…</p>
<p>Konuşan:Derin Tarih</p>
<p><strong>İslâmcıların Siyasi Görüşleri adlı kitabınızın ilk cildi 1994 yılında yayınlanmış. Ayrıca o siyaset bilimi dalında doktora tezinizdi. Kasım ayında ikinci cildi çıktı. Hem sevindirici hem şaşırtıcı&#8230; Doktora tezinin yayınlanmamış ikinci cildi olur mu? </strong></p>
<p>Güzel bir yerden başladınız. Sorunuz da yerinde. Şöyle özetleyeyim: Ben yüksek tahsilimi 1977 yılında bitirdim. Fakat Dergâh Yayınları’ndaki yoğun çalışmalarımızdan fırsat bulamadığım için talebelik yıllarından beri düşündüğüm ve hazırlandığım akademik çalışmalara resmen başlayamamıştım. 10 yıl resmen başlayamadım ama üniversitedeymişim gibi çalışmalarımı sürdürdüm. 1987 yılında bir ara bulup doktoraya başladığım zaman Türkiye’de İslâmcılık Düşüncesi kitabımın iki hacimli cildi yayınlanmıştı. Çalışmakta olduğum ve çalışacağım birçok konu vardı kafamda. Birkaç tanesini hocalarla konuştum, siyaset bilimi dalında tez yazacağım için II. Meşrutiyet’in ilk yıllarıyla sınırlı olarak İslâmcıların siyasi görüşlerinde karar kıldık. Hem kronolojik hem de tematik açıdan çok geniş bir bahisti bu. Hocalar sınırlandırmayı bana bırakmışlardı. Tez için bir sınırlandırma yaptım, işte o şimdi birinci cilt olan kısımdır. Fakat zaten sürmekte olan okuma ve fişlemelerimi en geniş çerçevede yapıyordum. Tezde kullandıklarım İslâmcıların siyasi görüşleri etrafındaki fişlerimin muhtemelen dörtte birine tekabül ediyordu.</p>
<p><strong>Bilgisayar yok değil mi o zaman? </strong></p>
<p>Yeni yeni tedavüle girmişti ama ben 1995 yılında bilgisayar kullanmaya başladım. Ondan önce klasik usulde fiş tutuyorduk, metinleri elle yazıp daktiloya çekiyorduk. Hüseyin Kâzım Kadri’nin yazma bir metnine eğildiğim yüksek lisans tezim daktilo ile yazılmıştır. Ziya Gökalp’in Tenkidi adıyla basılan kitap o tezin gözden geçirilmiş halidir. Doktora tezimin bilgisayar dizgisine verdiğim esas nüshası da kurşun kalemle kareli büyük kâğıtlara elyazısıyla yazılmış güzel bir nüshadır. Latife yapmak caizse yazma sayılır diyeceğim, onun için itina ile saklanmaktadır. İkinci cildi yazarken bazan gittiğim yerde çalışmak için fişlerin bir kısmını çantamda gezdiriyordum. Bazı genç akademisyen arkadaşlara ve talebelerime de gösterdim. Arşivlik tarihi bir malzeme gibi hevesle ve biraz da hayretle bu fişlere baktılar, fotoğraflarını çekmek için benden izin istediler.</p>
<p><strong>Bir de üçüncü cilt olacak herhalde&#8230; </strong></p>
<p>Niyetim var, büyük ölçüde onun fişleri de hazır. Eski planıma göre üçüncü ciltte “İttihad-ı İslâm”, “Milliyetçilik ve Cihad” bölümleri ve meseleleri yer alacak. Milliyetçilik bölümünü Babanzâde Ahmet Naim Beyin İslâmda Dava-yı Kavmiyet kitabı üzerinden büyük ölçüde yazdım sayılır. Sonra vaktimiz kalır, sıhhatimiz de müsait olursa bu üç cildi tekrar gözden geçirip tahkim ederek, genişleterek tek cilt haline getireceğim.</p>
<p><strong>Kitabın uzun bir Giriş metni var, 100 küsur sayfa&#8230; Burada çağdaş İslâm siyasi düşüncesinin imkânlarını, arayışlarını ve problemlerini değerlendiriyorsunuz. Tenkitleriniz de var. Bunları biraz konuşalım istiyoruz. Meselâ İslâm devleti fikri&#8230; </strong></p>
<p>Bu mühim bir bahis. İslâm devleti tamlaması hilafetin kaldırılması aşamasında ortaya çıkan bir tamlama. Bilinen, farkında olunan bir şey olmadığı için bunu ısrarla hatırlatmak lazım. Hz. Peygamber’in vefatından itibaren var olan, Emevilerle birlikte önemli bir değişiklik geçirmekle birlikte devam eden hilafet ve adalet merkezli bir siyaset düşüncesi, onun uygulaması, kurumları, üslubu ve literatürü köklü bir değişikliğe uğruyor. Hilafet-saltanat sistemi çekilirken bir tür milli devlet tecrübesi olan –kasden ulus devlet demiyorum, çünkü bence İslâm dünyasında batılı mânada ulus devlet yoktur- İslâm devleti fikri ortaya çıkıyor. Bir başka şekilde söylersek böylece İslâm tarihinde ilk defa Müslüman coğrafyanın ve beldelerin siyasi yapıları bir üst siyasi çatıdan mahrum kalıyor. Buna köklü tarihi dayanakları da olan üst bir siyasi fikirden mahrum kalmak da diyebiliriz. İslâm devleti fikri ile ilgili ilk ifadeler Efgani’de olmakla beraber ilk metinler Reşid Rıza’nın ve Seyyid Bey’in metinleridir. 1923 yılında yazılıyor bu metinler. Bir defa bunu görmek lazım. İkincisi İslâm devleti fikri hilafet-saltanat sisteminin değil ama meşrutiyet fikirlerinin ve uygulamalarının beklenebilir bir devamı ve uzantısıdır. Meşrutiyet rejimi hilafet-saltanatla uyum arayan bir siyasi sistem olmakla beraber meclis ve anayasa üzerinden halife-padişahın hak ve yetkilerini daraltmayı, mümkünse onu siyasi iktidar- dan yoksun manevi bir kurum-kişi haline getirmeyi hedefleyen yeni bir rejimdir ve Kur’an ve sünnetle temellendirilmesinden bağımsız olarak esas itibariyle “milli” İslâm devleti fikrine, İslâm cumhuriyetine, İslâm demokrasisine doğru akar.</p>
<p><strong>Arada bir de İslâm radikalizmi var değil mi? Daha doğrusu radikalizmin siyasi yönü&#8230; </strong></p>
<p>Devletle problemli olan veya öyle gözüken İslâm radikalizmi ilk bakışta bu çizginin dışında, buna karşı gibi gözükebilir. Bu hissi bir tesbit ve kanaattır ve yanıltıcıdır. Aslında İslâm radikalizmi İslâm devleti fikrinin ve kademesinin uzantılarından biridir. Kronolojik olarak Meşrutiyetten sonra gelen İslâm devleti kademesi bir taraftan İslâm demokrasisine, İslâm cumhuriyetine doğru açılırken diğer taraftan da İslâm radikalizmine kaynaklık eder. Varsa karşıtlık aşağıdadır, yukarıda değil. Bir başka şekilde söylersek çağdaş İslâm siyasi düşüncesinin türevlerinden biri olan İslâm radikalizminin siyasi yorumunun esas itibariyle hilafetle, İslâm tarihi tecrübesi ile, klasik İslâm siyasi düşüncesi ve geleneğiyle kuvvetli bir ilişkisi yoktur, varsa eğer o da söylem ve slogan düzeyindedir, tarihsiz ve derinliksizdir.</p>
<p><strong><img decoding="async" class=" wp-image-23819 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162545-231x300.jpg" alt="" width="261" height="339" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162545-231x300.jpg 231w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162545-600x781.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162545.jpg 694w" sizes="(max-width: 261px) 100vw, 261px" />Siz saltanat kelimesini de rahatlıkla hatta belki vurgulu bir şekilde kullanıyorsunuz. Halbuki bilebildiğimiz kadarıyla çağdaş İslâm siyasi düşüncesi metinleri ve yazarları bu kelimeyi pek sevmez. Öyle değil mi? </strong></p>
<p>Tesbitiniz doğru ama bu bir uyarılmışlığın veya bakışaçısı değiştirmenin neticesidir. Şuna dikkat çekiyorum: İdeolojik metinlerin değil de düşünce tarihi metinlerinin, akademik araştırmaların, neredeyse istisnası olmayacak bir şekilde saltanatı hanedan sistemine, iktidarın babadan oğula geçmesine ve Cumhuriyet ideolojisinin yerleştirdiği şekilde saray ve harem hayatına, ihtişam ve debdebeye, israfa indirgemesi zihni bir daralmaya işaret eder ve en azından eksiktir. Bu dar bakışaçısı İslâm siyasi düşüncesini derinliğine ve bir bütünlük içinde kavrayamaz bence. Saltanat esas itibariyle otorite, siyasi otorite ve hakimiyet demektir. Sulta, sultan kelimesiyle aynı köktendir, anlamları da çok yakındır. Osmanlıca metinlerde Allah’ın hakimiyeti ve mutlak tasarrufu mânasına “saltanat-ı ilâhiye” terkibi bile kullanılıyor. İktidarın babadan oğula geçmesi yahut bir hanedan içinde kalması saltanata ilişmiş ek bir anlamdır.</p>
<p>Milli egemenliğe doğru gidecek olan yeni hakimiyet anlayışları, meşrutiyet ve İslâm devleti fikirleri hilafet-saltanat sistemini zayıflatmak için saltanat kelime-kavramını da dar anlamına doğru itecek, buraya mahkum edecektir. Yapılmak istenen esas şey adeta istibdatla eşitlenen yeni saltanat vurgusu ve yorumu üzerinden halifeyi, hilafeti siyasi otoriteden mahrum bırakmak, bu alanı meclise, yeni bürokrasiye, bir miktar da halka devretmektir. Hilafetin saltanattan ayrılması meselesi bir tarafıyla bununla alakalıdır veya bunun beklenebilir bir devamıdır. Bildiğiniz gibi bu kanun 1922 yılında Birinci Meclis’ten ittifakla geçmiştir, halbuki saltanatı olmayan bir hilafet araçsallaştırılmış bir makam olmaktan öte bir şey olamazdı, nitekim de olmamıştır. Hilafetle saltanatın ayrılmasına karşı çıkmayanların –ki içlerinde ilim ve irfan sahibi birçok âlim ve şeyh vardır- hilafetin kaldırılmasına karşı çıkmalarını nasıl anlamak lazım acaba? Bu meseleleri anlatırken uyarıcı olsun diye talebeye veya dinleyiciye hulefa-yı raşidinin, ilk dört halifenin siyasi otoritesi, sultası, saltanatı yok mu idi diye sorarım. Okuyuculara da sormuş olalım.</p>
<p><strong>Uzun Giriş’in sonunda hilafeti üzerinde yeniden düşünülmesi gereken bir imkân olarak gündeme getiriyorsunuz. Niçin veya nasıl? </strong></p>
<p>Hilafetle ilgili en geniş yayını yapmış biri olarak buna hakkım yok mu? Latifeyi bir tarafa bırakırsak bu mesele İslâm siyasi düşüncesi yoluna nasıl devam edecek, imkânları ve problemleri hatta açmazları neler, “milli” İslâm devletleri mevcut halleriyle Müslümanların dini-siyasi ihtiyaçları- na cevap verebilir mi, onları temsil edebilir mi sorularıyla doğrudan alakalıdır. Bugün istisnaları bir tarafa bırakırsak İslâm siyasi düşüncesinin ve Müslüman aydınların mevcut İslâm devletlerinden, İslâm demokrasisinden ve bir miktar da yeni dini milliyetçilik olarak yorumlayabileceğimiz ümmetçilikten ötede bir ufku ve meselesi yok gibi gözüküyor. Bu sınırlılık bence İslâm dünyasını taşıyamaz ve problemlerini çözemez. Onun için “milli” İslâm devletlerinin üzerinde bir üst çatı arayışı hem fikren hem de fiilen olmalıdır, olacaktır, bence kaçınılmaz olarak olacaktır. Bakınız bugün çok zayıflayan, belki baştan da zayıf hatta uyarılmış olan İslâm İşbirliği Teşkilatı yahut İslâm Ortak Pazarı başlıklarını bile üst çatı arayışının dünkü uzantıları olarak görmek mümkün.</p>
<p style="text-align: right;"><strong><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-23820 alignright" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627-300x232.jpg" alt="" width="325" height="251" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627-300x232.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627-600x463.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627-170x130.jpg 170w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/01/IMG_20200111_162627.jpg 742w" sizes="(max-width: 325px) 100vw, 325px" /></strong></p>
<p style="text-align: left;"><strong>Nasıl olacak peki? </strong></p>
<p>Tahmin edersiniz ki bu büyük ve uzun bir soru. Bugün peşinde olunacak hilafet fikri bence 1924’te tükenen Osmanlı hilafetini çağırmak yahut Hizbu’t-Tahrir hareketinde, nisbeten Mevdudi’de olduğu gibi tarihsiz bir hilafet davetinde bulunmakla yetinemez. Bunlar büyük ölçüde hissi ve sloganik davetlerdir ve Müslümanların hissiyatını canlı tutmak düzeyinde anlamlı olabilirler. Bu mesele üzerinde yeniden düşünürken iki ayak mutlaka olmalıdır: Biri modernleşme dönemindeki tartışmalar dahil İslâm tarih tecrübesini hilafet açısından bir bütün olarak ele almak, ayrıca paralel olarak farklı ilim dallarına ve önceliklere göre yazılmış geniş İslâm siyaset literatürünü ciddiye alarak yeniden harmanlamak. İkincisi de bugünün şartları ve realitelerini hesaba katmak; İslâm ülkelerinin durumu, entelektüel birikimi ve dünyanın gidişi, siyaset, devlet ve hükümet fikirlerinin, üst siyasi birlik arama çabalarının tabiatı ve imkânları konuları üzerine yoğunlaşmak. Neredeyse eşzamanlı olarak yayınlanan ve Türkçeye de tercüme edilen iki kitap var; birinin adı Hilafeti Hatırlamak, diğerininki İmkânsız Devlet. İsimleri de anlamlı ama başlıkları kadar bir probleme ve tedirginliğe, bir arayışa işaret ettiklerinde de şüphe yok.</p>
<p><strong> İkinci cildin ana bölümleri Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet. Siz her şeyden önce İslâm siyasi düşüncesinin kavram hiyerarşilerinin ve tariflerinin modern dönemde ciddi ölçüde değiştiğinden, farklılaştığından bahsediyorsunuz&#8230; </strong></p>
<p>Şöyle: Düşünce ve ilim tarihi çalışmaları kavramların tariflerinde ve hiyerarşilerindeki değişmelere, farklılaşmalara eğilmeden işini iyi ve vasıflı bir şekilde yapamaz. Meselâ benim kurduğum cümlelerden biri şu: İslâm siyasi düşüncesi adalet merkezli bir düşünce iken modern dönemde meşveret merkezli bir düşünceye dönüşüyor. Niçin? Meşrutiyet, cumhuriyet, demokrasi, İslâm devleti fikirlerini meşveret-şura üzerinden kurabiliyorsunuz. Uzaktan bakarsanız hem adalet hem de meşveret İslâmın ilk dönemlerinden bugüne kadar var. Var ama nasıl var? Sıra düzeni, ağırlığı, tarifi ve muhtevası da aynı mı yahut yerinde mi diye sormanız lazım. Hürriyet kavramının yükselişi de adalet ve itaat gibi başat kavramlar üzerinde böyle bir etki yapıyor. Muhalefet itaatın önüne geçiyor meselâ. Halbuki itaat Allah’a, Peygamber’e itaatla da irtibatlı olarak çok kuvvetli ve üst seviyede bir kavram.</p>
<p>Bir ucunda da ulülemre, ana-babaya, hocaya, -hadi onu da söyleyelim- kocaya itaat var. “İtaat kültürü”, “biat kültürü” bugün dindar, İslâmcı eğitimli insanların dilinde de olumsuz ifadelerdir. Bu büyük değişiklikler nasıl, hangi sebepler ve icbarlarla ortaya çıkıp gelişiyor, ardından bir zihniyet dünyasını değiştirip dönüştürüyor? Hükümlerimizde farklı neticelere varabiliriz ama süreci soğukkanlılıkla ve derinliğine takip edebilmemiz gerekiyor. Bir şey daha var; eğitimli insanlarda, Müslüman âlim ve aydınların kafasında bu ciddi altüst oluşlar, değişimler yaşanırken Müslüman halkta eski kodlar varlıklarını kuvvetli bir şekilde sürdürüyor. Yeni Müslüman aydınlarla, İslâmcılarla Müslüman halkın arasında din anlayışı, din-siyaset ilişkilerinin ana mantığı çerçevesinde kuvvetli ve derin mesafeler oluşuyor. Bugün de var. Bunların hepsiyle ciddiyetle ve derinliğine uğraşmak lazım.</p>
<p><strong>Siz biraz İslâmcıların da üst tartışmalar yapmadığını düşünüyorsunuz değil mi? </strong></p>
<p>Evet. Birkaç hususu öne çıkararak bunu söylüyorum. Biri İslâm tarih tecrübesini ve İslâm ilim, kültür ve sanat mirasını yeni şartlarda üst düzeyde ve kademeler gözeterek yeniden ele alıp yorumlamakta büyük bir başarı gösteremediler kanaatimce. İstisnalar hariç felsefi tahlil çok sınırlı, kaynaklara dönüş düşüncesiyle irtibatlı olarak İslâm ilim ve kültür mirası içinde kesintisiz gidip gelme fikri ve başarısı zayıf. İkincisi aktüel olanın, uyum arayışının her şeyi kuşatacak kadar öne çıkması ile üst tartışma yaparsak dağılma ve çözülme artar, devlet ve iktidar elden gider kanaatı bütün düşünme biçimlerini ve metinleri kontrol altına alıyor gibi gözüküyor. Modern dünyayı, bir şekilde irtibata geçmeyi düşündükleri batıyı, siyasi düşünce dahil modern batı düşüncesini ele alıp değerlendirme tarzlarında da yetersizlikler, boşluklar var. Bu ana çizgiler İslâmcılarla sınırlı kalmayacak genişlikte bugüne kadar geliyor ve üst seviyede veya kademeli tartışmaları, müzakereleri engelliyor, dar ve alt düzeyde bir düşünme ve davranma tarzını kuvvetlendiriyor. Aynı zamanda slogan düzeyinde sert muhalefet hareketlerini de tahkim ediyor, besliyor.</p>
<p><strong>Bir de laiklik ve sekülerlik meselesi var. Şeriat talebi de olan İslâmcılık, İslâmcı siyasi düşünce nasıl laikliğe ve sekülerliğe yakınlaşabilir, yol verebilir? Burada bir çelişki yok mu? </strong></p>
<p>Bu da zor ve anlaşılması gereken bir mesele. Önce şunu tekrarlayalım: İslâmcılık bütün tarihi boyunca bir muhalefet fikri ve hareketi olduğu kadar bir uyum fikri ve hareketidir de. Bazan biri bazan öbürü öne çıkar ama yapısal olarak ikisi birliktedir. Başından itibaren uyum hattının laikliğe ve sekülerliğe açıldığını hatta muhalefet hattının mantığını ve dilini de değiştirdiğini söyleyebiliriz. Onun için soruyoruz: “Ana- yasamız Kur’an’dır” sloganı dinî bir ifade midir yoksa laik bir ifade mi? Bir imkân mı yoksa zor bir problem mi? Aynı zamanda bir muhalefet bayrağı olan bu slogan hilafete, şeriata doğru mu akıyor yoksa meşrutiyete, cumhuriyete, demokrasiye, kanuna doğru mu? Her iki tarafa bakan yönleri var demek herhalde en doğrusu. Laik düşünceye doğru hareket etmeden Müslümanlarla gayrımüslimleri eşit ve kardeş yapabilir misiniz? İslâmcıların müsavat ve uhuvvet kavramlarını yorumları, gayrımüslimlerin meşveret kavramı içine dahil edilmesi de bu istikamete doğru akıyor. Kitapta bununla ilgili çokça örnek ve problem üzerinde duruyorum.</p>
<p><strong>Son olarak sırada hangi kitaplarınız var, meraklı okuyucularınız en erken hangilerine kavuşacak? </strong></p>
<p>Kitapların da bizim gibi bir kaderi var diyerek başlayalım bu sorunun cevabına. 2015 baharında emekli olduktan sonra her yayın yılında senelerdir üzerinde çalıştığım bir akademik kitapla bir deneme ve hatırat kitabını bitirmeye çalışıyorum. Araya bazan talebelerimle birlikte hazırladığım metin neşirleri ve derlemeler giriyor, girecek. Bir hoca olarak talebelerimle, meslektaşlarımla ortak çalışma yapmayı da önemsiyorum. Bu yayın yılının akademik kitabı bu kitapla çıkmış oldu. Şimdi bir portreler ve hatırat metni olan Sözü Dilde Hayali Gözde kitabının ikinci cildi ile uğraşmaya başlayacağım kısmetse. Adı farklı olacak tabii. Yüzde altmışı hazır sayılır kitabın, hem önce yazdığım ve yayınlanmış uzun portre-hatırat metinlerini bilgi ve üslup itibariyle bir üst seviyeye çıkaracağım hem de tamamlayamadığım veya başlangıç aşamasında duran portre dosyalarını yazıp bitireceğim. İlk cilt kadar güzel bir kitap olacak diye umuyorum. Sonra yürümekte olan bir akademik kitap dosyasına yoğunlaşacağım inşaallah. Bana terettüp eden bir vazife de var; üniversitelerde ders olarak okutulan Çağdaş Türk Düşüncesi-Çağdaş İslâm Düşüncesi için bir ders kitabı yazmak&#8230; Bakarsınız onu öne alırız veya kendisi öne geçer..</p>
<p>Derin Tarih Dergisi &#8211; Ocak 2020,syf.21-24</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/">İslamcıların Siyasi Görüşleri Üzerine</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/islamcilarin-siyasi-gorusleri-uzerine/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlahiyat çevrelerinin ‘Halk İslamı’na yaklaşımı problemli</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilahiyat-cevrelerinin-halk-islamina-yaklasimi-problemli/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilahiyat-cevrelerinin-halk-islamina-yaklasimi-problemli/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 19 Oct 2017 12:50:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İlahiyat çevrelerinin ‘Halk İslamı’na yaklaşımı problemli]]></category>
		<category><![CDATA[İslamcılık]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Kara]]></category>
		<category><![CDATA[Tanzimat ve Cumhuriyet Modernleşmesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=18012</guid>

					<description><![CDATA[<p>İki cilt halinde yayımlanan ‘Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam’ kitabında yer verdiği tespitler üzerine Prof. İsmail Kara önemli değerlendirmelerde bulunuyor. Modern eğitim süreçlerinden geçmiş İslâmcıların ve İlahiyat, Diyanet çevrelerinin ‘halk İslamı’nı, müslümanlığı tenkitçi bir bakış açısıyla ele alışları kitabın neredeyse tamamında karşımıza çıkan vurgulu bir konu. Bu nedir ve niçin bu kadar önemlidir? Önemli [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahiyat-cevrelerinin-halk-islamina-yaklasimi-problemli/">İlahiyat çevrelerinin ‘Halk İslamı’na yaklaşımı problemli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/ilahiyat-cevrelerinin-halk-islamina-yaklasimi-problemli/isi-1508355941/" rel="attachment wp-att-18013"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-18013" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/isi-1508355941.jpg" alt="" width="503" height="259" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/isi-1508355941.jpg 682w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/isi-1508355941-600x308.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/10/isi-1508355941-300x154.jpg 300w" sizes="(max-width: 503px) 100vw, 503px" /></a></p>
<p>İki cilt halinde yayımlanan ‘Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam’ kitabında yer verdiği tespitler üzerine Prof. İsmail Kara önemli değerlendirmelerde bulunuyor.</p>
</div>
<div id="habericerik_7" class="content fln">
<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Modern eğitim süreçlerinden geçmiş İslâmcıların ve İlahiyat, Diyanet çevrelerinin ‘halk İslamı’nı, müslümanlığı tenkitçi bir bakış açısıyla ele alışları kitabın neredeyse tamamında karşımıza çıkan vurgulu bir konu. Bu nedir ve niçin bu kadar önemlidir?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Önemli bir mesele bu. Biraz yeni İslâm ve din yorumlarıyla, biraz da modernleşme hadisesiyle alakalı. Bütün tarih boyunca diyelim ki ulema sınıfı ile yani doğrudan üst düzeyde din eğitimi almış ve ihtisaslaşmış insanlarla halktan Müslümanlar arasında bir fark ve mesafe olagelmiştir. Fakat bunun muhtevadan ziyade derece farkı meselesi olduğunu söyleyebiliriz. Bu da normaldir. Onun için ulemanın, meselâ Birgivi’nin eğitimli insanlara hitaben yazdığı kitaplardaki din anlatımıyla, önceliklerle, hatta kurgu ile halk için yazdığı kitaplardaki anlatımı, kurgusu farklıdır. Bugünün mantalitesiyle bunu anlamak kolay olmadığı için bazı akademisyenler halk için yazdıklarının ona ait olamayacağını bile iddia etmeye kalkmıştır.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Modern dönemde fark ve mesafe derece farkı olmaktan çıkıyor, kategorik bir ayrım veya katı muhteva farklılığına dönüşüyor. Halk Müslümanlığı, cemaat ve tarikatlar, onların din anlayışı, dini yaşama biçimleri adeta din dışı kabul ediliyor, hurafe ve batıl inanca indirgeniyor, hatta kabir-türbe ziyaret kültürü başta olmak üzere bazı dini tutumları şirkle eşitleniyor. Dikkat çektiğim bir husus daha var, aktivist ve entelektüalist İslâmcılar bu noktada Cumhuriyet ideolojine ve modernist projeye hayli yaklaşıyor. Gerçek İslâm ve kaynaklara dayanan Müslümanlık edebiyatı bu enteresan yakınlaşmanın üstünü örtüyor.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">İslâmî hassasiyeti ve dinî öncelikleri olan kişilerin ve grupların, dinî ilimlerle uğraşanların büyük dindar kalabalıkla aralarında bu kadar köklü ve kategorik mesafenin, ayrılığın olması bence hayra alamet değil. Müslüman toplumdan, büyük kalabalıktan din anlayışı merkezli olarak kopuyorsunuz. Bunun anlaşılması ve tartışılması lazım. Elbette eşitlenmesi değil.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Kitabınızın laiklik bölümünde bunlara da temas ediyorsunuz. Laiklik dindarla nüfuz için içerden gizli yollar mı buldu?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Bazı yollar bulduğunda bence şüphe yok, bu yolları giderek genişlettiğinde de… Zorluk ve belki bazı bakımlardan imkân şurada; laikliğin açtığı bazı yolları mütedeyyin insanlar, İslâmcılar kendi yolları olarak görüyor hatta bazan bunları laikliğe karşı kazanılmış zaferler gibi kabul ediyorlar. Buralarda işin felsefi tarafıyla fiiliyatı arasında bazı boşluklar var.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Dindar halkın siyasi merkeze ve aydınlara karşı tutumu ne oldu peki?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Dindar halk tabiri Türkiye’de nerede ise herkesi içine alan bir tabir. Elhamdülillah Müslümanım diyenden şeriat istiyorum diyene kadar herkesi içine alır ve kime sorsanız kendisini dindar kabul eder. Laikim diyenler de dahil. Yakın senelerde, hususen 28 Şubattan sonra hem Atatürkçülükten hem de Müslümanlıktan vaz geçmeyen eğitimli insanlar da oluştu. Bunu görmek ve anlamaya çalışmak lazım. Farkı belirtmek için mütedeyyin veya İslâmi endişe sahibi mi demek lazım acaba?</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Mütedeyyin halkın dini alanda belki biraz da insiyaki olarak aydınlardan daha esnek, daha imkânlı ve daha ısrarlı bir tutum takındığını söyleyebiliriz. Bir defa herhalükârda dini hayatını önemsemiş ve bunu sürdürmenin yollarını aramıştır. Bir şekilde bulmuştur da… Devletle din merkezli bir çatışmaya girmek dindar Türk halkında yoktur, modern eğitim süreçlerinden geçmiş genç nesilde bu tür temayüllerin oluşması da tarihi çok gerilere gitmeyen bir hadisedir. Onun için dindar büyük kitle etraftan dolaşmayı, kapalı kapıların önünü terketmemeyi denemiş ve sabırla burada başarı sağlamıştır. Cemaat ve tarikatların bir taraftan itaatkâr, devlete bağlı diğer taraftan mütedeyyin insanlar yetiştirmekteki çaba ve başarıları da belki bu çerçevede daha kolay anlaşılabilir.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Ama halk esas itibariyle kurucu değil takip edicidir, bir miktar da koruyucu ve sürdürücüdür. Halbuki yeni şartlarda ve kriz dönemlerinde kurucu kafalara ve cesur çabalara, yorumlara, muktedir icracılara ihtiyaç var. Bu da ilim adamlarına, aydınlara, belki bir miktar siyasi elitlere düşen bir şey.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Tanzimat ve Meşrutiyet dönemi ile Cumhuriyet dönemindeki modernleşme farklıydı çünkü din-modernlik dikotomisi farklıydı diyorsunuz. Farkı neydi?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Tanzimat ve Meşrutiyet devirlerinin iddiası İslâmlaşma ile modernleşme arasında doğru bir ilişki kurmaktı. Bu iddia İslâm dünyasının diğer büyük coğrafyalarında da var. Bence bunun ana sebebi devleti ve dini kurtarmak için modernleşme süreçlerini kabul edip benimsemeye çalışmaları idi. Dini kurtarmayacak, dinle uzlaşmayacak bir modernleşme anlamsız bir şeydi. Bu fikrin mantıki kurgusunda ve felsefi muhtevasında ciddi problemler var ama vakıa bu. Cumhuriyet ideolojisi 1924’ten sonra bunu terkediyor. Dinle modernleşme arasında esas itibariyle zıtlık ilişkisi görüyor. Dini alan irtica oluyor, gericilik oluyor. Bunun tahribatı çok yönlü ve çok yüksek.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Hem cemaat ve tarikat yapıları hem de Diyanet üzerinde müstakil bölümler var kitabınızda. Bugünkü Diyanet’le cemaatler ve tarikatlar arasındaki ilişkileri, dalgalanmaları nasıl okuyorsunuz?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Mühim ve çok taraflı bir konu bu. Bir iki hususa temas edebiliriz: Diyanet kuruluş fikri ve din anlayışı itibariyle cemaat ve tarikatlara uzaktır, mesafelidir. Onları büyük ölçüde bidat, hurafe ve batıl inaçlara bulanmış ve İslâmdan uzaklaşmış halde görür. Onların din anlayışlarını, yaşama üsluplarını değiştirip dönüştürmeyi kendine vazife kabul eder. Fakat onları aynı zamanda kendi çatısı altında tutmak ister, tutar. Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca birçok şeyh ve cemaat yahut tarikat mensubu Diyanet’e bağlı din adamı, memur olarak çalışmıştır, bugün de çalışmaktadır. Cemaat ve tarikatlar da Diyanet’in din anlayışını benimsemez ama onun çatısı altında yer almak hatta oraya nüfuz etmek ister. Karşılıklı ve gerilimli bir münasebettir bu.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">12 Eylül darbesinden sonra bu çizgide ciddi bir değişiklik oldu, Diyanet muhtemelen siyasi merkezin talepleri ve programları istikametinde cemaat ve tarikatlarla doğrudan ve resmen münasebetler kurmaya başladı, giderek bu münasebetler gelişti. Cemaat ve tarikatlar da buna sıcak baktı. Zaten iki taraf için de perhizkâr da olsa bir zemini vardı bunun. Fakat son hadiseler bu münasebetleri köklü bir değişikliğe ve tahribata uğrattı. Muhtemelen çift taraflı olarak yeni çerçeveler çizilecek, yeni münasebet biçimleri geliştirilecek.</span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Kitabınızın ana bölümlerinden biri de din eğitimi. Bir tür Tevhid-i Tedrisat değerlendirmesi… Kendi yetiştiğiniz, hocalık yaptığınız kurumları da soğukkanlılıkla ve sert sayılabilecek şekilde tenkit ediyorsunuz. Bugün itibariyle meselelerin kısmen aşıldığını, çözüldüğünü düşünüyor musunuz?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Neye, hangi seviyeye çözüm dediğinize bağlı. Elbette iyileşen taraflar var. 1950’lerden bu yana eğitimin demokratikleşmesi, vatan sathına yayılması ve fırsat eşitliğinin sağlanması ile eğitimin muhteva ve kalitesinin yükseltilmesini bir arada götürmeyi başaramadık. İyi işleyen, ikide bir müdahale edilmeyen bir “milli eğitim” sistemi kuramadık maalesef. Din eğitimi de bunun bir parçası. Fakat ilave problemleri var. En başta olanı bence Türkiye’de 1924’ten beri teknik manasıyla, dünyada bilindiği şekliyle bir din eğitiminin olmayışıdır. Bunu gizleyerek, örterek bence yol alamayız. Türkiye’de olan laik bir eğitim sistemi içinde din eğitimidir. Bunun Türkiye’nin ihtiyaçlarını karşılaması mümkün değil. En üstteki bu problemden başlayarak din eğitimini, din eğitimi veren kurumları, bunların kurucu fikirlerini ve yapılarını masaya yatırmak soğukkanlılıkla, cesaretle tartışmak lazım. Tenkit ve müzakereden uzağız maalesef. Tenkidi saldırı ve karalama olarak almak alışkanlıklarımız da var. Halbuki tenkit ele alınan meseleyi bütün kuvvet ve zaaflarıyla tartışarak bir yukarıya çıkarmak demektir. Kitapta bunu bir miktar yapıyorum.</span></p>
<h3 class="p2"><span class="s1">DARBE DİNİ ALANI DİZAYN EDİYOR</span></h3>
<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Darbelerle dinî canlanmalar, cemaat ve tarikatların yükselişi ve İslâmcılık hareketleri arasında müsbet ilişki olduğunu söyleyen tek kişi sizsiniz herhalde. İkinci ciltte de “Cami, Kışla, Siyaset-Darbeler Sonrası Din-Siyaset İlişkileri” başlıklı müstakil ve uzun bir kısım var…</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Yakın dönem Türkiye tarihinde darbeler büyük değişim ve dönüşüm noktalarına da işaret ediyor. Dini meseleler için de durum böyle. Benim farklı olarak işaret ettiğim husus şu: Askeri müdahalelerle sadece dini alanı kontrol altına almak, sınırlandırmak, dejenere etmek meseleleri göndeme gelmiyor, aynı zamanda hangi dini hareketlerin ve düşüncelerin, kurumların, siyasi ve kültürel dini grupların, kişilerin desteklenip önlerinin açılacağı da tartışılıyor ve bununla irtibatlı uygulamalar yapılıyor. Bu ikinci kısma yeteri kadar bakmıyoruz. Halbuki bu da çok önemli.</span></p>
<p class="p1 selectionShareable"><span class="s1"><strong>Yakında yeni bir kitabınızı görecek miyiz?</strong></span></p>
<p class="p2 selectionShareable"><span class="s1">Kasım ayında inşallah hacimli bir kitabım çıkacak. Onu yayınevine teslim ettim. Adı Müslüman Kalarak Avrupalı Olmak. Aslında Din ile Modernleşme Arasında Çağdaş Türk Düşüncesinin Meseleleri kitabının bir tür devamı. Yeni büyük makalelerin gözden geçirilmiş hallerinden oluşuyor. Arada daha önce yayınlanmış iki kitabı gözden geçirdikten sonra İslâmcıların Siyasî Görüşleri’nin ikinci cildini bitirmeye çalışacağım. Sırada başkaları da var.</span></p>
<p>http://www.karar.com/gorusler/ismail-kara-karara-konustu-ilahiyat-cevrelerinin-halk-islamina-yaklasimi-problemli-631754#</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilahiyat-cevrelerinin-halk-islamina-yaklasimi-problemli/">İlahiyat çevrelerinin ‘Halk İslamı’na yaklaşımı problemli</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilahiyat-cevrelerinin-halk-islamina-yaklasimi-problemli/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 03 Jul 2016 21:40:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Kara]]></category>
		<category><![CDATA[Medyatik Hocalar]]></category>
		<category><![CDATA[Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Selefilik]]></category>
		<category><![CDATA[Yaşar Nuri öztürk]]></category>
		<category><![CDATA[Yeni din adamı ve anlatımı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=12020</guid>

					<description><![CDATA[<p>Prof. Dr. İsmail Kara / Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Memleketimizin hem siyaseten hem kültürel olarak bölünmüş olması meselelerimizi soğukkanlılıkla ve sorumluluk-ahlâk dairesini terketmeden tartışmaktan bizi sürekli alıkoyuyor, iyiye doğru hareket etmekten, problemlerimizi çözmekten giderek daha fazla uzaklaşıyoruz. Maalesef giderek daha fazla uçlara itilmeyi tabii ve normal kabul ediyoruz veya konformizme, uyaroğlu olmaya kayarak yahut ümitsizlik, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/">Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/indir-1-83/" rel="attachment wp-att-12021"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-12021" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/07/indir-1.jpg" alt="Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı" width="481" height="279" /></a></p>
<p>Prof. Dr. İsmail Kara / Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi</p>
<p>Memleketimizin hem siyaseten hem kültürel olarak bölünmüş olması meselelerimizi soğukkanlılıkla ve sorumluluk-ahlâk dairesini terketmeden tartışmaktan bizi sürekli alıkoyuyor, iyiye doğru hareket etmekten, problemlerimizi çözmekten giderek daha fazla uzaklaşıyoruz. Maalesef giderek daha fazla uçlara itilmeyi tabii ve normal kabul ediyoruz veya konformizme, uyaroğlu olmaya kayarak yahut ümitsizlik, karamsarlık girdaplarına düşerek gayrıahlâki bir alana doğru yol alıyoruz. Bölünmüşlük ve yarılma artıyor, büyüyor. Elbette bunu tahrik eden kişiler, gruplar, kurumlar, iç ve dış mihraklar, menfaati yarılmayı artırmakta olanlar da vardır, muhtemelen hep olacaktır ama bu bizim sorumluluğumuzu azaltan bir şey değil.</p>
<p>Uzun müddettir siyasi ve toplumsal yarılmayı, bölünmüşlüğü artıran unsurlardan biri de geniş mânada dinî alan olmuş. Daha doğrusu dinle ilgili meseleler yarılmayı artıracak şekle büründürülmüş, öyle sunulmuş. Halbuki bugün bu topraklarda bir millet yaşıyorsa, -son yıllarda oluşmuş/oluşturulmuş bütün hassasiyetlere rağmen buna Türk milleti demekte bence hiçbir mahzur yok- bu İslâm sayesinde, Müslümanlıkla birlikte vücut bulmuştur. Anadolu’da bizim Müslümanlık dışında bir tarihimiz yok. Dolayısıyla kurucu ve yaşatıcı unsur olarak İslâm ve Müslümanlık burada ırktan, dilden, yerel özelliklerden hep önde olagelmiş. Hamurumuz onunla karılmış. Vatan zaten dârü’l-İslâm yani İslâm yurdu demek&#8230; İslâm’la, dinle olan bütün geriletici problemlerine rağmen Cumhuriyet ideolojisi de bu durumun bir şekilde farkındadır. Onun için başta Lozan mübadilleri olmak üzere bütün Cumhuriyet tarihi yakın Osmanlı geçmişini takip ederek “Müslüman-Türklerin” Anadolu’ya göç etmesine sıcak bakmış, bazen teşvik etmiş ama hiçbir zaman mani olmamıştır. Paradoksal gibi gözükse de Anadolu’nun nüfus olarak tarihinde hiç olmadığı kadar Müslümanlaşması bu sayede olmuş, homojenleşme Müslümanlaşma üzerinden sağlanmıştır. Bu vâkıa hâlâ devam ediyor. Gelenleri “Türk” kılan Müslümanlıklarıdır, ırken, dil itibariyle Türk olup olmadıkları hiç değil. Onun için Cumhuriyet Türkiyesi’nin ne kadar Batı tipi “ulus devlet” olduğu meselesi hiç değilse bu bakımdan tartışmaya açıktır.</p>
<p><strong>Peki hocalara ne demeli?</strong></p>
<p>Demem o ki Türkiye’de ‘birleştirici’, kurucu en önemli unsur olan dinin, İslâmiyetin,tam aksi istikamette bir tartışma, yarılma, bölünme aracı ve alanı haline dönüştürülmesi, hem de hocaların kısmi katkılarıyla buraya doğru itilmesi,-dinle irtibatı hangi düzeyde olursa olsun- herkesin önemseyerek anlamaya çalışması ve çözümler havuzuna katkıda bulunması gereken bir mevzudur. Bugünün dünyasında dinî alanı tartışmaların tamamen dışında tutalım demiyoruz. Bu mümkün değil, tarihte de mümkün olmadı. Türkiye’yi taşıma kapasitesi olan bir üsluptan, bir seviyeden, bir derinlikten bahsediyoruz</p>
<p>Bu nazik meselenin tarihi hocalarla, ulema ile, din adamlarıyla başlamıyor elbette. Bir genelleme yapacak olursak hadisenin kaynağında dinin, İslâmiyet’in modernleşme süreçlerine uyumlu hale getirilmesinin, buna paralel olarak direnç noktası olabilecek dinî-geleneksel unsurların zayıflatılmasının yattığını söyleyebiliriz. Fakat bu hassas bir noktadır, çünkü uyum hattını ihmal ederseniz geleneksel dindarlık kodlarıyla yaşayan büyük kalabalıkların yeni sürece katılımını sağlamakta zorlanıyorsunuz. Uyum hattında kantarın topuzunu kaçırır, dinî ölçüleri zorlar veya baskı altına alırsanız o zamanda din merkezli sert bir muhalefetle karşılaşabilir yahut toplumu taşımakta güçlük çekersiniz.</p>
<p>Hocaların devreye girdiği yer bu nazik nokta. Aslında ilk bakışta tarihî konumlarına uygun olarak ortada bir yerde duruyorlar; halktan devlete itaat taşıyor, devletten halka adalet, şefkat, merhamet talep ediyorlar. Hem fikren hem fiilen. Ama artık devlet eski devlet olmadığı gibi halk da o eski halk değil. Yine de İslâm dünyasının bütün coğrafyalarında ulemanın, hocaların modernleşme (hatta bazen doğrudan laikleşme) süreçlerine ciddi katkılar verdiklerini, Cumhuriyet ideolojisinin yerleştirmeye çalıştığının aksine uyum hattını kuvvetlendirdiklerini görmek ve söylemek lazım. Çağdaş İslâm düşüncesine, İslâmcılık hareketine, yeni (modern/ist) düşünce ve kurumlara, yeni devlet yapılanmalarına, bu arada Cumhuriyete hocaların kattıkları görülenden, tahmin edilenden çok fazladır.</p>
<p>Bir tarafı müspet olan bu katılımın, katkının iki önemli ve ciddi problemi var. Biri modern projenin tabiatına uygun/tâbi olarak dinde, dini yorumlama biçimlerinde de tektipleşme istikametinde kuvvetli bir hareket doğuyor. Buna kısaca yeni Selefîlik diyebiliriz sanıyorum. Bu çizgi yeni dinî-siyasî birliği sağlamak, dağılmayı önlemek için kaynaklara (Kur’an ve Sünnete, Asr-ı Saadete) dönme iradesiyle sağlam ve sahih bir bölge, bir tutamak ararken İslâm tarihine, Müslümanların engin ve derin tecrübelerine, geleneklere, Müslüman kültüre, yerel imkânlara karşı dar, daraltıcı, dışlayıcı bir tutum takınıyor. Bu yarılmayı besliyor.</p>
<p>Halbuki nasların, dinin ‘meşru’ bir çerçevede anlaşılması, yorumlanması ve yaşanması hiçbir zaman tektipleşme sınırları içine sığmaz, sığmamıştır. En yukarıya tevhid (birlik, Allah’ın bir ve tek oluşu) akidesini ve fikrini koyan İslâm aşağıya doğru inildikçe çeşitlenir, renklenir, yayılır, her şeyi belli bir seçmeden geçirerek içine alır, hayatın her tarafına sirayet eder, yerlileşir, yerlileştirir.Geçişkenlikleri olan bir kademeler manzumesiyle karşıkarşıyayız artık. Üst ilkelerde birleşen diyelim ki kelâm, fıkıh, tasavvuf, felsefe ilimleri ve âlimleri aynı meseleye, aynı hükme bütünüyle aynı önceliklerle ve tektip mantıkla bakmaz, bakması gerekmez.</p>
<p>Yeni Selefîlik ise yeni kelâm ağırlıklı bir din yorumudur, lafızcıdır; esas itibariyle kademe gözetmez, farklı öncelik ve anlayışlara meşruiyet tanımak istemez, tektipçidir. Bambaşka yerlere, diyelim ki biri daha dindarlığa, diğeri laikliğe, dindışılığa varmak istemelerine rağmen Yeni Selefîlikle modern projeyi (bizde aynı zamanda Cumhuriyet ideolojisini) yakınlaştıran da bu noktadır. Pek ihtimal verilmeyen ve bu yüzden üzerinde düşünülmeyen bir nokta burası&#8230;</p>
<p>İkinci ciddi ve önemli problem bu din anlayışının halk Müslümanlığı ile cemaat ve tarikat dünyaları ile arasını ciddi şekilde (bazen kategorik olarak) açması, kendisinin de içinden geldiği İslâm’ı yaşama biçimlerini hurafe ve bâtıl inançla (uç noktalarda şirkle), yanlış anlaşılmış ve yaşanmış İslâm’la eşitlemesi, onlara mahkum etmesidir.</p>
<p>Bu içeriye, Müslümanlara dönük dışlama ve itme de yarılmayı ve bölünmeyi artıran bir şeydir.</p>
<p><strong>Kuvvet ve zaafları</strong></p>
<p>Yaşar Nuri Öztürk merhum molla sayılacak kadar hafızlık ve medrese eğitimi almış olmasına rağmen esas itibariyle İmam Hatip Okulu ve Yüksek İslâm Enstitüsü/İlahiyat Fakültesi standartlarında yetişmiş biridir; zihniyet dünyası ve ufku oralıdır. Zeki, çalışkan, cerbezeli, iddialı ve ihtiraslı bir insan olduğu için elbette onların ortalamasının yukarısında ve dışında özellikleri var. Fakat netice itibariyle Yeni Selefîliğe yakın, kaynaklara dönüş fikrine bağlı, modern dünya ile İslâm arasında karşıtlıktan çok yakınlık gören bir din ve dünya anlayışına sahip biri var karşımızda.</p>
<p>Erken teşekkül eden tasavvuf ve tarikat ilgisi onu yüksek tahsil yıllarında ve ilk akademik metinlerinde, sonraki yıllarından hayli farklı çalışmalara sevketmişti. Ben kendisini 70’li yılların daha başında tanıdım, Hareket dergisinde tasavvufî metinler, başarılı diyaloglar yazıyor, aynı zamanda bir camide imamlık yapıyor ve judo çalışıyordu. Hareket Yayınları’ndan çıkan Tarih Boyunca Tasavvufi Düşünce (1974) kitabı bu denemelerinin ürünü bir ilk kitaptır. Doktora tezi bir tarikat şeyhi üzerine idi: Kuşadalı İbrahim Halveti (1982). İlk hacimli eserinin başlığı her yönüyle o yıllardaki yönelişlerini ele veriyor: Kur’an-ı Kerim ve Sünnete Göre Tasavvuf (1985). Demek ki Kur’an ve Sünnet’e uyan ve uymayan tasavvuflar var kafasında. Ayrıca bir tarikata intisap etmiş ve Bayazıt Camisi’nde o çevrenin Ramazan mukabelesini okuyacak kadar onlara yakınlık kazanmıştı. İhtisas alanı da Tasavvuf ve Tarikatlar Tarihi’dir, kendisinin de sonraki yıllarda öyle göstermeyi tercih ettiği İslâm Felsefesi değil. YÖK’ün ilk yıllarında Tasavvuf bilimdalı İslâm Felsefesi üst başlığının altına yerleştirildiği için doktora ve doçentlik işlemleri böyle yapılıyordu.</p>
<p>Fakat tasavvuf ve tarikatlar onun giderek uzaklaşacağı, bir müddet sonra hatırlatılmasını dahi pek istemeyeceği bir tarafıdır. Hareket dergisinde yazdığı yıllarda tercüme ettiği iki kitap ise Müslüman Kardeşler’e yani radikal ve Yeni Selefîliğe yakın bir harekete mensup yazarların eserleridir; Seyyid Kutup’tan İslâm Kapitalizm Uyuşmazlığı (1972), Mustafa Sibai’den İslâm Sosyalizmi (1976) tercümeleri onun “A. Niyazoğlu” müstear adını taşır.</p>
<p><strong>Yeni din adamı ve anlatımı</strong></p>
<p>Bugün bilinen ve hatırlanan Yaşar Nuri Öztürk tablosu bu özelliklerle birlikte fakat onlardan daha ziyade medyatik bir tiptir, hatta başarılı bir televizyon eseridir. Hocanın medyatik vasıflar kazanması Hürriyet gazetesi yazarlığı ile başlasa bile onun esas itibariyle bir 28 Şubat hadisesi olduğunu söylemekte bence bir mahzur yoktur. 28 Şubat bütün askeri müdahaleler gibi bir taraftan dinî alanı tahrip edip biçimsizleştirirken diğer taraftan da yeni dinî anlayış ve arayışların önünü açmış, farklı “dindarlaşma”lara, yeni dinî tezahürlere kaynaklık etmiştir. 28 Şubat süreci Ak Parti’ye de zemin hazırladı veya yol verdi. Başörtüsü meselesini/başörtülü tipini bambaşka vadilere sürükledi. Dindarların yaşama tarzlarını hayli tebeddülata ve dejenerasyona uğrattı. Cemaat ve tarikatlara yeni roller biçti ama konumuz itibariyle esas yaptığı şey Kemalist dindarlık veya Cumhuriyet ideolojisi ile tam uyumlu din anlayışı diyebileceğimiz bir kategori ortaya çıkarmış olmasıdır. Şimdilik müspet veya menfi etiketler yapıştırmadan bu süreçlerde Yaşar Nuri’nin etki ve katkılarının ciddi boyutlarda olduğunu, birçok insanın dinî bilgi ile Kur’an meâliyle onun sayesinde tanıştığını söyleyelim.</p>
<p>Yeni medyatik hoca tipinin bazı özellikleri var: Hakikat veya dinî doğruluk artık bir “piyasa” ve görünürlük işidir, iş yapan, ilgi gören, reyting alan en iyi ve en doğu hocadır; piyasanın açık veya örtük patronları olduğu gibi reklamla, piarla oluşan hevesli, markaya bağlı müşterileri, takipçileri de vardır. (Yaşar Hoca kitap fuarlarında kafasını işaret ederek bunu görmeyen standa yaklaşmıyor ve kitap almıyor diyordu). Reklam, ucuzluk, kolay ulaşılabilirlik (kolay anlaşılırlık), güven telkin eden bir eda, kesinlik ve netlik, rahat taşınabilirlik (aktarılabilirlik) tabloyu tamamlar. Fizikî şartlar, albeni de önemli tabii.</p>
<p>Yeni medyatik din anlatımlarının da bazı özellikleri var: a) Din anlatımı bilgi ağırlıklıdır. Her hocaya göre değişen “doğru” ve “Kur’anî” bilgidir bu. Enteresan bir şekilde ibadet, özellikle ahlâk burada önemli bir yer tutmaz, tarih de ahiret hayatı da yoka yakındır. b) Verilen bilgi ve hükümler tektiptir, katıdır, kesindir, hepsi “dır”la biter. Doğru tek yorum hocanın bildiği, kurduğu ve aktardığı yorumdur. Güvenle okunan Kur’an âyetleri hocanın görüşlerini desteklemek için inmiş gibidir. Başkalarının görüşleri, farklı yorumlar, geçmiş ulemanın değerlendirmeleri sadet haricidir. Bunları zikretmek hem kendisi hem de verilen hükümleri zayıflatır. c) Kur’an-ı Kerim’i, Kur’an âyetlerini zikretme ve kullanma biçimi herhangi bir metni zikretme ve kullanma biçiminden farksızdır, gelişigüzeldir; tutum ve ifadelerde kutsallık, dinîlik, maneviyat, üst saygı farkedilecek şekilde yoktur. d) Muhalif görüşlere, farklı yorumlara karşı kabalık ve dışlayıcılık, meydan okuma üslubu hakimdir.</p>
<p>Aslında görsel medya üzerinden oluşmuş “hoca cemaatları”ndan, dini anlatım biçimlerinden bahsetmek doğru olur. Çoğunlukta olan yeni Selefi hocalara, ilahiyatçılara karşı yine medyatik özelliklere sahip geleneksel din anlayışını dillendiren, bir kısmı tarikat mensubu, medreseli hocalar da vardır. Fakat iki tarafın üslupları karşı tarafa, tenkit ve reddettiklerine çok yakındır; tektipçi, meydan okuyucu, karşı taraftaki meslektaşını kaba ifadelerle ve cahillikle suçlayan, daha ileri gidip tekfir eden, dinî alanın dışına iten bir üslup&#8230;</p>
<p>Yazının başında temas ettiğimiz meseleye dönecek olursak medyanın hevesli ve iddialı hocalar aracılığıyla, yeni yorumlar ve enteresanlıklar üzerinden dinî bilgi ve yorum alanını dağıttığı, izafi ve güvensiz hale getirdiği, böldüğü şüphe götürmez. Hocaların -doğruyu ve iyiyi değil kullanışlılığı, çıkarı, gücü ve yönlendirmeyi esas alan-medya mantığı ve etiği üzerinde hiç kafa yormadan ihtiraslarına kurban olarak veya körlükleri sebebiyle bu yarılma süreçlerine fütursuzca alet olmaları gerçekten düşündürücü bir mevzudur. Onların medya vasıtasıyla yaygınlaşmasına katkıda bulundukları dinî bilgi ve hissiyatın müspet fonksiyonlarının olduğu şüphe götürmez, fakat bunun yarılmaların yanında ne kadar dengeleyici bir unsur olduğu müzakereye açıktır.</p>
<p>Yaşar Nuri Hoca bütün şahsi zaaflarına ve şöhrete, makama, maddiyata, siyasete olan düşkünlüklerine rağmen bilgi, kabiliyet, beceri ve kapasite itibariyle boş ve sıradan bir insan değildi. Fakat bütün cerbezesine rağmen arkasındaki uyarılmış büyük medya desteği çekildiği zaman hiçbir şey yapamadı, “çıplak uyarıcılığı” bir işe yaramadı; kitaplarının satışı çok çok geriledi, Ulusal Kanal dışında kendisine mikrofon uzatan televizyon, Aydınlık dışında köşe tahsis eden gazete kalmadı. Vefatından sonra hakkında yazılan çok az sayıdaki yazılardan “en iyisi” de Doğu Perinçek’e aitti.</p>
<p>Nereden nereye değil mi? Ve ne kadar çok araştırılıp öğrenilecek, ibret alınacak hadise var. Ramazan günü bir dua ve latife ile bitirelim: Yüce Allah Yaşar Nuri Hoca’nın ve hepimizin taksiratını affetsin. Ey medyatik hocalar, siz de ibret alın!</p>
<p>ikara55@gmail.com</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/">Medyatik hocalar ve dinin kritik anlatımı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/medyatik-hocalar-ve-dinin-kritik-anlatimi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
