<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İsmail Hakkı Bursevi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ismail-hakki-bursevi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:18:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İsmail Hakkı Bursevi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Hakikatin İç Seması&#8217;ndan Bölümler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 13:53:15 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[gölge]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Salât]]></category>
		<category><![CDATA[suret ve mana]]></category>
		<category><![CDATA[Teşbih ve Tahmîd]]></category>
		<category><![CDATA[Tecelli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28031</guid>

					<description><![CDATA[<p>Teşbih ve Tahmîdin Hakikati-Namazdaki Sırrı Sahîh-i Buhârî&#8217;de rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuş- tur: &#8220;Bir kimse her sabah Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhanallâhi&#8217;l- azîm derse, günahları bağışlanır.&#8221; Yani Sübhânallâh Allah&#8217;ın zâtını noksan sıfatlardan tenzih etmek, Elhamdülillâh ise O&#8217;nun yüce sıfatlarını övmek ve tazim etmektir. Böylece teşbih, inançla (usûlle) ilgili eksikliği giderir; tahmîd (hamd etmek) ise amelî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/">İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması’ndan Bölümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Teşbih ve Tahmîdin Hakikati-Namazdaki Sırrı</strong></p>
<p>Sahîh-i Buhârî&#8217;de rivayet edilen bir hadiste şöyle buyrulmuş- tur: &#8220;Bir kimse her sabah <em>Sübhânallâhi ve bihamdihî, sübhanallâhi&#8217;l- azîm</em> derse, günahları bağışlanır.&#8221; Yani <em>Sübhânallâh</em> Allah&#8217;ın zâtını noksan sıfatlardan tenzih etmek, <em>Elhamdülillâh</em> ise O&#8217;nun yüce sıfatlarını övmek ve tazim etmektir. Böylece teşbih, inançla (usûlle) ilgili eksikliği giderir; tahmîd (hamd etmek) ise amelî (furûa dair) bozukluğu örter ve düzeltir. Bu sebeple zât, temiz (mutahhar), sıfatlar ise kutsal (mukaddes) olur.</p>
<p>Hadiste geçen bu cümlenin sonunda yer alan <em>Sübhânallâhi&#8217;l- azîm</em> ifadesinde özellikle teşbihe vurgu yapılmasının nedeni &#8220;asla rücû&#8221;ya yani başlangıca dönmeye işaret etmektedir. Bu yüzden söz, azamet (büyüklük) ile tamamlanmıştır.</p>
<p>Bütün bu ifadelerden anlaşıldığına göre teşbih ruhun hâlidir; tahmîd (hamd) kalbin şanıdır; kurban etmek (zebh) ise nefsin sıfa­tıdır. Böylece ikisi (teşbih ve tahmîd), kavlî (sözle yapılan); diğeri (kurban etmek) ise fiilî (eylemle yapılan) ibadettir.</p>
<p>Kavi (söz), hem gaybı (görünmeyeni) hem de şehadeti (görü­neni) kapsamaktadır; fiil (eylem) ise yalnızca şehadete, yani görü­nen âleme mahsustur. Bu nedenle zahiri varlığın (dış benliğin) taayyünâtı, yani belirginleşmiş şekil ve sıfatları yok edilmedikçe, sözün sırrı ortaya çıkmaz. Zira hakikatte konuşan Allah Teâlâ&#8217;dır, kabul eden (işiten ve anlayan) ise kuldur.</p>
<p>Namazda <em>Sübhânekellâhumme</em> duasıyla teşbih ile başlanmasının ve secdede yine teşbih ile bitirilmesinin sırrı şudur: Kul, namazın hareketleri boyunca (harekât-ı intikâliyye) Allah&#8217;ın zâtını tenzih eder ve mebde-i evvele (ilk başlangıç, yani Allah&#8217;ın zâtını) selb (eksiklikleri ortadan kaldırma) ile yakınlaşır. (Sonuç olarak nama­zın başında ve sonunda teşbih, ruhun Allah&#8217;a yönelişini; kalbin ve nefsin arınışını; kulun da kendi varlığını yok edip Allah&#8217;ın azameti önünde fâni oluşunu temsil eder.) Bunu iyi anla!</p>
<p><strong>Mecazî Varlığın Hakikate Yol Oluşu, Kâmillerin ömrü,<br />
Gölgenin Uzaması ve Tecellîlerin Genişlemesi</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurdu: &#8220;Rabbinin gölgeyi nasıl uzattığını görmedin mi? Eğer dileseydi onu elbet hareketsiz de kılardı/&#8217;<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[42]</sup></a></p>
<p>Allah Teâlâ, bu âyette &#8220;gölgeyi uzatmak&#8221; tan bahsederek, &#8220;hakiki varlığın gölgesi&#8221; ne, yani mecazî varlığa işaret etmiştir. Bu gölge, hakiki varlığa geçiş köprüsüdür. Öyleyse bütün varlıklar, tevhidin delilleridir; fakat bu, &#8220;sonradan yaratılan varlık kadîm varlığa delildir&#8221; anlamında değildir. Çünkü gölge, kendi başına karanlıktır; karanlık, ışığın delili olamaz. Aksine, ışığın kendisine de bir <strong>delil </strong>gerekir. Güneş açısından bu delil gündüzdür.</p>
<p>îşte bu sebeple, gölgemsi varlık -yani cisimlerin iç yüzü, onla­ra varlık kazandıran hakikat-Allah Teâlâ&#8217;nın delilidir. Çünkü o, Allah&#8217;ın &#8220;Ruhumdan üflediğim vakit&#8230;&#8221;<sup>43</sup>buyruğunda belirttiği ilahı nefharun bir eseridir. Nitekim &#8220;Allah Âdem&#8217;i yarattı ve onda tecellî etti.&#8221; denmiştir; yani Allah, zâtının ve sıfatlarının izleriyle insanda göründü. Fakat bu &#8220;O, O&#8217;dur&#8221; demek değildir; sanki onun gibidir manasındadır.</p>
<p>Böylece anlaşılıyor ki, bu gölge-varlığın genişlemesi, güneş doğar­ken yayılan ışık gibi bir yayılmadır. Güneşin ışınları nasıl çeşitli yerlere dağılırsa, hakiki varlığın da gölgesel yansımaları, çeşitli varlık suretlerinde -mutlu ya da bedbaht bedenlerde- görünür.</p>
<p>Allah dileseydi, bu gölgeyi sâkin kılardı; yani ezelî aşk hare­ketiyle kıpırdamayan, isimlerin tecellîsiyle parlamayan bir hâlde bırakırdı. Fakat O bunu dilemedi; bilakis lütufla, cömertlikle, feyz ile görünmeyi diledi. Çünkü Allah (hâşâ) ne cimridir ne de acizdir.</p>
<p>Ayrıca, varlıkların özleri (a&#8217;yân-ı sâbite) kendi istidat dilleriyle varlık istemişlerdi. Bu yüzden Allah, onların dışta varlık kazan­masını murad etti. Nitekim şöyle buyurmuştur: &#8220;Siz O&#8217;ndan ne istedinizse, O size verdi.&#8221;<sup>44</sup> Yani Allah, her birinize yaratılışına uygun olan varlığı bağışladı; sonra her birinizi, kendi hakikatinizin ve hâlinizin gereğine göre arayışınıza yöneltti.</p>
<p>Böylece gölge, kendisine gölge düşen varlığa delil olduğu gibi, onun görülmesi de o varlığın görülmüş olduğuna şehadet eder. Bu yüzden Allah &#8220;Görmedin mi Rabbin nasıl gölgeyi uzattı?&#8221; buyurdu. Yani: &#8220;Sen Rabbinin tecellîsini zaten gördün ve O&#8217;nu tanıdın. Onu, tecellîlerinin içinde müşahede ettikten sonra artık biliyorsun ki O, gerçekten O&#8217;dur.&#8221; Çünkü her müşahede, hakikî bir görme değildir; görme, güçlü bir bilgiyle idrak etmektir. Bu inceliği iyi anla!</p>
<p>Allah, &#8220;Asr&#8217;a yemin ederim&#8221; buyurmuştur. Bu, ikindi nama­zına işarettir; çünkü gölge, en çok o vakitte uzar. İmamın dediği gibi, o vakitte bir şeyin gölgesi onun boyunun iki katı olur ve bu doğrudur. İşte bu gölgenin uzamasındaki işaret sebebiyle, ikindi namazı &#8220;salâtü&#8217;l-vustâ&#8221; (orta namaz) kabul edilmiştir; bu görüş en sağlam olanıdır. Çünkü o vakitte, varlığın gölgesel uzanımı gibi, tecellî de en geniş hâline ulaşır.</p>
<p>Allah&#8217;ın sana olan nimeti de işte bu sebeple büyüktür. Çünkü O, sana öyle bir külli tecellîyle görünmüştür ki, başkalarına parça parça tecellî ettiği her şeyi senin üzerine toptan yansıtmıştır. O hâlde, bu büyük ve kapsamlı tecellîde, başkaları sana nasıl denk olabilir?</p>
<p>Bu yüzden Allah seni başkalarına üstün kıldı. Onları ise, sana nispetle bir gölge gibi kıldı. Sen özsün (zübdesin); başkaları ise hurmanın kabuğu, dalları ve yaprakları gibidir.</p>
<p>Eğer dersen ki: &#8220;Senin anlattıklarına göre, kâmil insanların ömürlerinin doğal ömrün sonuna kadar uzaması gerekirdi. Oysa bu durum çok nadirdir; hatta kâmiller bir yana eksik insanların bile ömürleri, genelde altmış ile yetmiş yıl arasındadır.&#8221;</p>
<p>Derim ki: Hayır, zahirde onların ömürlerinin kısa olması gerekir. Çünkü ikindi vaktindeki gölge her ne kadar uzasa da onun zamanı -günün önceki kısımlarına göre- kısadır. İşte kâmiller de böyledir: İlahî tecellîler bakımından &#8220;uzatılmış&#8221; kimselerdir; ama ömürleri kısa olur. Bu kısalık, o uzatılmanın bir sonucudur. Nitekim şöyle denilmiştir: &#8220;Bir şeyin tamamlandığı söylendiğinde, artık onun yokluğunu bekle.&#8221;</p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, tecellî genişliği ancak sonlarda olur; tıpkı gölgenin günün sonunda genişlemesi gibi. Çünkü İnsanî kemal derece derecedir; her ne kadar İlahî tecellî ani ve bir anda gerçekleşse de. Bu da şu âyetin anlamıdır: &#8220;Bizim emrimiz yalnızca bir defadır, göz kırpması gibidir.&#8221;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Yani bu ani tecellî ve o &#8220;bir anda olan emir&#8221;, görünüşe çıkmakta zamanla aşamalı olur; çünkü Allah insanı, bu zuhuru engelleyen birtakım perdeler ve engellerle yaratmıştır. Bunlar, unsurların (toprak, su, hava, ateş) hükümleri, tabiî nitelikler ve dört miza­cın ahlâkıdır. Tecellînin ortaya çıkışı, bu hükümlerden sıyrılmaya bağlıdır; çünkü bunlar ruhun yüzünü örter. Bu yüzden, seyr u sülük edenlerin çoğuna riyâzetler (nefs terbiyesi) ve mücâhedeler (manevî mücadeleler) gerekmiştir.</p>
<p>&#8220;Çoğuna&#8221; dedik, çünkü bazen sâlik meczûb olur; o zaman bu yükümlülük diğerlerine göre hafifler. Fakat her durumda, yaratı- lışın kemale ermesi için zaman gerekir. Fark şuradadır: Ekin ekme zamanı sâlik için zordur, çünkü o henüz hasat vaktine -yani kemalin sonuna- ulaşmamıştır. Meczûb içinse bu dönem daha hafiftir. Hasat vaktinde ise iş kolaylaşır. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Bugün dininizi kemale erdirdim.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[46]</sup></a> Yani, kemalden sonra artık yeni yükümlülükler kalmaz; işler size ağır gelmez.</p>
<p>Böylece, sonun hâli başlangıcın hâlinden farklıdır ama sadece bir yönden. Çünkü yolun sonuna ulaşan, şer&#8217;î ölçülere göre başlangıç hâline geri döner. O dengeyi elinden bırakmaz; yoksa düşerdi. Zahiren ve bâtınen kemal, yükü hafifletir. Bu yüzden Allah Resûlü <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Kim iki gözüne ikramda bulunmak isterse, ikindiden sonra yazı yazmasın.&#8221; Buradaki &#8220;iki sevgili&#8221; ile basar (göz) ve basiret (kalp gözü) kastedilmiştir; &#8220;ikindi&#8221; ise dinin kemale erdiği, sülûkun tamamlandığı zamandır. Yani kemal zamanı, zahir ve bâtından birlikte faydalanma zamanıdır. Çünkü bu zaman, meşgalelerin bulanıklıklarının kalktığı andır.</p>
<p>Nitekim &#8220;saat yaklaşınca&#8221;, yani artık kıyamet yaklaştığında, istiğfar en faziletli amellerden olur. Çünkü bu istiğfarla, yapılan çok şey vahdet kanadı altında gizlenir; böylece son, başlangıçla en güzel şekilde birleşir.</p>
<p>Bu makam sebebiyle, şeyhlere yeni virdler veya usûller icat etmek yasaklanmıştır. Çünkü din zaten kendi içinde kâmildir. Ancak zamanla yıpranabileceği için, yeniden yaşanması, tazelen­mesi gerekir; yeni bir şey icat etmek değil. Ne mutlu ömrü uzun, ameli güzel olana! O amel ki, şeriatın belirlediği yoldur. Bunu iyi bil, onunla amel et ve yalnız O&#8217;na ümit bağla&#8230;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Arz-ı </strong><strong>Mukaddesenin </strong><strong>Sırrı ve Toprak-İnsan Mukayesesi</strong></p>
<p>O mübârek gecenin sabahında Kudüs-i Şerife vardım ve orada &#8220;arz-ı mukaddese&#8221;nin sırrına dair bir keşfe mazhar oldum. Bu sırrın hakikati şudur: Allah Teâlâ o yüce toprakları &#8220;arz-ı mukad­dese&#8221; (mukaddes toprak) olarak nitelemiştir; ama orada yaşayan insanlardan bahsederken &#8220;mukaddes yaratılmışlar&#8221; dememiştir. Çünkü toprağın kendisi, mahiyeti itibarıyla kirlerden ve pislikler­den münezzeh olup, hakikatte temiz ve arınmıştır. O, yaratıldığı günden beri teşbih eden, hamd eden, Rabbine yönelen bir varlıktır. Onun üzerine işlenen günah ve isyanlar ise sonradan arız olan kirliliklerdir; o kirler toprağın zatından değil, üzerinde yaşayan günahkârlardan kaynaklanır.</p>
<p>Bu anlam, Allah Teâlâ&#8217;nın şu buyruğunda da açıkça görülür: &#8220;Rabbimiz! Bizi halkı zalim olan bu şehirden çıkar.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[52]</sup></a> Bak, âyette &#8220;şehrin kendisi&#8221; zalim diye nitelendirilmemiştir; zalim olanlar o şehrin halkıdır. Şehrin kendisine ise, o zulüm ancak halkı sebebiyle sirayet etmiştir.</p>
<p>Bu hakikate göre yaratılmışların bir kısmı saîd (bahtiyar), bir kısmı şakı (bedbaht) olabilir; fakat yeryüzü bütünüyle saîddir, başka bir hâlde değildir. Bu, insanın nefsi gibidir: Nefis, İlahî nefhadan kaynaklandığı için iki âlemde de saîddir, azap ona dokunmaz. Fakat hayvânî nefis, dizginsiz kaldığında cezaya uğrar.</p>
<p>Peki neden Allah Teâlâ, Kudüs ve civarına &#8220;arz-ı mukaddese&#8221; demiş, fakat Mekke-i Mükerreme için bu ifadeyi kullanmamıştır? Hâlbuki Mekke, birçok mukaddes ruhun indiği, yüce varlıkların yaşadığı yerdir. Cevap şudur:</p>
<p>Mekke&#8217;yi mübarek kılan, içinde inen kutsî nefislerdir; yani mukaddes olanlar, o toprağı mukaddes kılmışlardır. Buradan şu ilke anlaşılır: Toprak kimseyi mukaddes kılmaz; bilakis mukaddes olan kişi toprağı mukaddes kılar.</p>
<p>Nasıl ki İlahî bereketler insan-ı kâmilin kalbine indiğinde, onun tabiat toprağı ve bedensel yapısı &#8220;mübarek toprak&#8221; hâline gelir­se, bu da aynı gerçektir. Çünkü mübarek kimsenin komşusu da mübarek olur. Bunun aksi de böyledir: Günahkârın yakınlığı da insanı kirletir.</p>
<p>O hâlde aldanmış kimse, &#8220;Ben filancanın soyuna mensubum&#8221; diye gururlanmasın. Nitekim ilim, mirasla kazanılmaz. Yine &#8220;Ben mukaddes topraklardayım&#8221; diyerek kendini güven içinde sanma­sın. Çünkü toprak kimseyi kutsamaz.</p>
<p>Aynı şekilde, &#8220;Ben velîlerin yüzünü gördüm&#8221; diyerek övünme­sin. Zira Ebû Cehil de Peygamberlerin Sonuncusu&#8217;nun <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> yüzünü gördü ama bu ona hiçbir fayda vermedi. Durum böyledir; bunun benzeri nice örnekler de aynı hükme girer&#8230;</p>
<p>***</p>
<p>Her nefesde açılır binbir gül-i sîr-âb-ı feyz</p>
<p>Her gül-i sîr-âbdan sad bû alır erbâb-ı feyz</p>
<p>Pâk eder yokdur serây-ı sineyi ağyârdan</p>
<p>Yoksa açıkdır kulûb erbâbına ebvâb-ı feyz</p>
<p>Nefha-i Hak dan temevvüc ey leşe deryâ-yı ilm</p>
<p>Katre-i dil kendini ol dem eder gark-âb-ı feyz</p>
<p>Gerçi feyz-i Hak bahâne istemez amma hele</p>
<p>Çeşm-i nem-nâk ü dil-i hûnîndir esbâb-ı feyz</p>
<p>Nişvesi çıkmaz dimâğından ebed nûş edenin,</p>
<p>Meclis-i hâs-ı İlahîde şerâb-ı nâb-i feyz</p>
<p>Hakkıyâ âb-ı hayâta çûn vusûl âsân değil</p>
<p>Bulmadıkça teşne-dil etme salon işrâb-ı feyz</p>
<p>***</p>
<p><em>(Her nefeste, feyz suyuna kanmış binbir gül açılır; feyz sahipleri, bu suya kanmış güllerin her birinden yüzlerce koku alır.</em></p>
<p><em>Gönül sarayını ağyardan (mâsivadan/Allah&#8217;tan başka her şeyden) arındıran pek azdır; oysa kalp erbabına, yani gönül ehline, feyz kapıları zaten açık durumdadır.</em></p>
<p><em>İlahi bir üfleme (nefha) ile ilim denizi dalgalandığında, gönül damlası, o anda kendini feyz denizine tamamen batmış bulur.</em></p>
<p><em>Gerçi Allah&#8217;ın feyzi için bir bahaneye, sebebe ihtiyaç yoktur; ama yine de feyzin vesilesi, yaşla dolu bir göz (ağlayan göz) ve kanlı bir gönüldür (yanık kalptir).</em></p>
<p><em>Feyz şarabını bir kez içenin, onun sarhoşluğu ve lezzeti zihninden hiç çıkmaz; çünkü o, Allah&#8217;ın özel meclisinde, saf ve hakiki feyz şarabını içmiştir.</em></p>
<p><em>Ey Hakkı! Hayat suyuna (âb-ı hayât, yani manevî ölümsüzlüğe) ulaşmak kolay değildir; bu sebeple, gerçekten susamışı, yani gönlü tam hazır olanı bulmadan, ona bu feyzi (feyiz şarabını) içirmeye kalkışma!)</em></p>
<p>***</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Salâtın Hakikati ve Mertebeleri</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Ey iman edenler! Siz de O&#8217;na salât edin ve tam bir teslimiyetle selâm verin.&#8221;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[69]</sup></a></p>
<p>Bil ki, Allah&#8217;ın salâtı, meleklerin salâh ve müminlerin salâh aynı anlamda değildir; her biri farklı bir mertebeye aittir. Araplar, yarış meydanında birinci gelen ata &#8220;mücellî&#8221;, onun hemen ardından gelen ikinci ata ise &#8220;musalli&#8221; derler. Bu benzetmeyle ifade edilmek istenen şudur: Allah Teâlâ&#8217;nın kuluna yönelmesi, tıpkı ikinci atın birincinin hemen ardında koşması gibidir; yani Allah&#8217;ın salâh, kulunun varlığına bağlı olarak zuhur eder.</p>
<p>Bu anlamda Allah, kulunun ardından gelen &#8220;musallî&#8221; gibidir; çünkü kulun varlığı ve bilinci ortaya çıkınca, Allah&#8217;ın ona yönelik rahmeti! ve salâh belirginleşir. Nitekim şöyle denilmiştir: &#8220;Kim nefsini bilirse, Rabbini bilir.&#8221; Yani insanın nefsini tanıması asildir; Rabbini tanıması ise bu bilginin sonucudur. İşte bundan dolayı Allah&#8217;ın salâh, kulun varlığı üzerine bina edilmiştir.</p>
<p>Bu salât, kulun dış dünyada görünmesiyle meydana gelir; çünkü bir &#8220;salât&#8221;tan söz edebilmek için bir &#8220;mevsûf&#8221; (yani Peygamber) ve onun bir &#8220;sıfatı&#8221; (yani nübüvvet) gereklidir. Bu yüzden âyette &#8220;Peygambere salât ediyorlar.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[70]</sup></a> denmiştir. Demek ki bu İlahî yöne­liş, Peygamber&#8217;in <em>-sallallâhu aleyhi ve sellem-</em> nübüvvet makamına yöneliktir.</p>
<p>Bu yöneliş iki anlam taşır: Ya nübüvvetin şerefi sebebiyledir ya da nübüvvet yükünün ağırlığı sebebiyle destek ve yardım anlamın­dadır. Birinci durumda Allah&#8217;ın salâh, rahmet ve şeref ifadesidir; ikinci durumda ise, bu ağır görevi taşıyabilmesi için İlahî yardımı gösterir. Allah&#8217;ın yardımı, rahmet yönüyle olur; meleklerin ve müminlerin salâh ise, Allah&#8217;ın kudretinin ve isimlerinin tecellîleri olarak destek anlamına gelir.</p>
<p>Çünkü İlahî isimler birbirini destekler, her biri diğerini tamam­lar. Hatta İsm-i Âzam dahi diğer isimlerle birlikte ayakta durur. Bu yüzden Peygamber <em>-sallallâhu aleyhi ve selleri-,</em> ümmetinden kendisi için &#8220;vesîle&#8221;yi yani Allah kafandaki en yüksek dereceyi dilemelerini istemiştir.</p>
<p>Ayrıca melekler ve müminler, ilk akim nurundan gelen birer varlık zinciridir. Nitekim hadiste buyurulmuştur: &#8220;Ben Allah&#8217;tanım, müminler ise nurumun feyzindendir.&#8221;</p>
<p>Bu durumda meleklerin ve insanların Peygamber&#8217;e <em>-sallallâhu aleyhi ve şellem-</em> nisbeti, çocukların babalarına nisbeti gibidir. Nasıl ki çocuklar, varlık vesilesi oldukları için babalarına saygı duymakla yükümlüdür, aynı şekilde müminler de Peygamber&#8217;e <em>-sallallâhu aleyhi ve selleri-</em> ve ilim babalarına -yani mürşidlerine, öğretmenle­rine- tazimle yaklaşmalıdır. Çünkü onlar, insanın varlık ve kemal bulmasına vesile olmuşlardır. Bu tazimin bir biçimi de onların derecelerinin yüceltilmesi, adlarının yaşatılması ve onlara rahmetle dua edilmesidir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: &#8220;Onlara mer­hamet kanadını tevazu ile indir.&#8221;<sup>71</sup></p>
<p>Buradan anlaşılıyor ki, babalar evlâtların gözünde daima aziz tutulmalıdır. Hele ki bu &#8220;babalar&#8221; ilim öğretenler, mürşidler, irşad ve terbiye ehli kimselerse, onlar saygı ve önceliğe en çok layık olanlardır. Aksi hâlde nimet, mihnete dönüşür; İlahî bağış kesilir, bereket yok olur ve insan aradığı hedefe ulaşamaz. Böylece talebe veya mürid, daha yolun başındayken eline hiçbir şey geçmemiş olur. Bu yüzden şöyle dua ederiz: Allah Teâlâ bizi, hangi yolda olursak olalım, edep makamında sabit kılsın.</p>
<p><strong>Dua ve ibadet Mertebeleri-Kulluğun Hakikati</strong></p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Bana dua edin ki size ica­bet edeyim.&#8221;<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[72]</sup></a> Yani &#8220;Bana, ihlâsa erdirilmiş kullarımın dilleriyle dua edin; çünkü onların duası makbuldür.&#8221; Çünkü onların duası, hakikatte Hak tarafından Hakk&#8217;a yapılan duadır. Allah Teâlâ kesin olarak kendi nefsine icabet eder; nitekim &#8220;Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhâr olan Allah&#8217;ındır.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[73]</sup></a> buyurmuştur.</p>
<p>Eğer siz, nefsinizin diliyle -yani dünya ilgileriyle bulanmış, menfaat arzularına karışmış benliğinizle- dua ederseniz, bu dua da Hakk&#8217;adır ama nefis aracılığıyladır. Böyle bir duada Hak ile nefis arasında bir bağ kurulamaz; çünkü Hak kadîm ve vacip, nefis ise sonradan yaratılmış ve mümkündür. Ayrıca, vacip varlıkta illet yoktur; oysa mümkün varlıklar, illetlerin ve maksatların mekânıdır.</p>
<p>&#8220;Bana kulluk etmeyi kibirlerine yediremeyenler&#8230;&#8221;<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[74]</sup></a> Yani &#8220;Bana kulluk etmekten büyüklenenler&#8221; ifadesi, kulluk zümresine hizmet ve tevazu ile girmeyenleri, onların davetine kulak vermeyip yüz çevirenleri anlatır. &#8220;İbâdet&#8221; kelimesi aslında &#8220;ibâd&#8221; kelimesine müennes eki olan &#8220;te&#8221; harfinin eklenmesiyle türemiştir; bu da, kulların kendilerine mahsus bir nitelik kazandıklarına işaret eder.</p>
<p>Bu bağlamda &#8220;ibâdet&#8221; fiiller âlemi olan mülk mertebesine, &#8220;ubûdiyyet&#8221; sıfatlar âlemi olan melekût mertebesine, &#8220;ubûdet&#8221; ise zâtın celâli yönü olan ceberût mertebesine karşılık gelir; çünkü bu son mertebede, ilâhiyet ve ulûhiyet sırrı tam anlamıyla idrak edilir.</p>
<p>Bu anlam, &#8220;Allah kuluna kâfi değil mi?&#8221;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[75]</sup></a> ayetinde de ima edilmiştir. Burada &#8220;abd&#8221; (kul) kelimesi, bu üç mertebeyi -ibâdet, ubûdiyyet ve ubûdet- kendinde toplayan, varlığının tüm katman­larında kulluğu gerçekleştirmiş kâmil kulu temsil eder. Bu anlattıklarımızın benzeri, &#8220;âhiret&#8221; kelimesinde de vardır. Zira &#8220;âhiret&#8221; aslında &#8220;âhir&#8221; kelimesinden türemiştir; &#8220;âhir&#8221; Allah&#8217;ın isimlerinden biridir ve &#8220;evvel&#8221;in karşılığıdır. Nasıl ki &#8220;âhiret&#8221;, Allah&#8217;ın &#8220;el-Âhir&#8221; isminin bir tecellisiyse, &#8220;ibâdet&#8221; de seçkin kulların hakikatlerinin bir tecellisidir.</p>
<p>Dolayısıyla, kemal sahibi kullar ibadetin kendisi gibidir; onların varlıkları, ibadetin mânâsını temsil eder. Bu yüzden bu kullardan yüz çevirenler, tam kullukla vasıflanmış bu hakikat ehlindenden uzak duranlar, &#8220;Cehennem&#8217;e zelil bir hâlde gireceklerdir.&#8221;<sup>76</sup></p>
<p>Burada kastedilen Cehennem, sadece ateş değil, uzaklık ve yabancılık cehennemidir. Çünkü yalan olana uzak olan, gerçekte uzaktır; uzak olana yalan olan da hakikatte uzaktır. Ancak yakın olana yaklaşan gerçekte yalandır. Allah, uzak olana ancak yakın olanın aynasından bakar; ibadeti de ancak kendisine yalan olan kullarının ibadeti aracılığıyla kabul eder. Bu yüzden din işlerin­den herhangi biri, ihlâslı kullardan biri tara Andan taşınmadıkça kemale ermez.</p>
<p>Nitekim şeyh (mürşid), ruh olmadan hiçbir işte başarılı ola­maz; ama insanlar bu ilişkiyi kesmiş, ruhani bağdan kopmuşlardır. Böylece zorunlu rahim bağını da kesmişlerdir. Artık onlar, kökü olmayan bir dal, ucu olmayan bir ok gibidirler.</p>
<p>Sonuç olarak, Allah Teâlâ&#8217;ya hizmet aslında tek bir hizmettir; bu hizmet ister aracısız olsun -namaz, oruç ve benzeri ibadetlerde olduğu gibi-, ister bir vesile aracılığıyla olsun -yoksulu doyur­mak, susuz birini suyla buluşturmak, çıplağı giydirmek ya da bir öğretmene ve mürşide hizmet etmek gibi-, hepsi hakikatte Allah&#8217;a yapılan bir hizmettir. Çünkü bu tür hizmetlerde, Allah&#8217;a kul üze­rinden hizmet edilir.</p>
<p>Bu nedenle hadiste Allah Teâlâ (Hz. Mûsâ&#8217;nın <em>-aleyhisselâm-</em> kıs­sasının anlatıldığı yerde) şöyle buyurmuştur: &#8220;Ben acıktım, beni doyurmadın; susadım, bana su vermedin&#8230;&#8221; Yani aslında bu hizmet, kul suretinde görünen Allah&#8217;a yöneliktir. Kim bu hizmetin kul için yapıldığım zannederse sûrete takılıp kalır, perdeli olur; ama kim onun Allah için olduğunu idrak ederse mânaya erer, en yüce sırla şereflenir. Çünkü Allah Teâlâ, bütün isimleriyle tecellî etmektedir.</p>
<p>O, zenginlerde ve krallarda &#8220;el-Ganî&#8221; (mutlak zengin) ve &#8220;el-Ahad&#8221; (tek olan) ismiyle görünür; yoksullarda ise &#8220;el-Mürîd&#8221; (dileyen) ve &#8220;el-Hâfıd&#8221; (alçaltan) ismiyle görünür. Böylece her sûrette hem celâli hem de cemâli isimlerin izleri bulunur. İşte bu yüzden &#8220;Nereye dönerseniz dönün, Allah&#8217;ın yüzü oradadır.&#8221;<sup>77 </sup>buyurulmuştur.</p>
<p>Ancak şunu bilmek gerekir ki, Allah&#8217;ın bütün isimleriyle tecellî ettiği kimseler vardır ki bunlar kâmiller ve seçkinlerdir; bir kısmı da sadece bazı isimlerin tecellîsine mazhar olanlardır ki bunlar noksanlar ve avam halktır. Birincilere hizmet, en mükemmel hiz­mettir; çünkü bu, Allah&#8217;ın &#8220;tamamlanmış kelimelerine&#8221; hizmettir.</p>
<p>Bu yüzden biz daha önceki âyette geçen &#8220;ibadet&#8221; kelimesini, &#8220;Allah&#8217;ın seçkin kullarına hizmet&#8221; olarak yorumladık. Çünkü bu kullara hizmet etmek, Allah&#8217;a ibadet etmekle aynıdır; aralarında bir fark yoktur. Zira Allah, onlarda bütün isimleriyle zahirdir. Bundan dolayı onlar da kendi benzerlerine şöyle derler: &#8220;Bizim dışımız halk, içimiz Hak&#8217;tır.&#8221; Bu sebeple, bakılması gereken şey dış görünüş değil, bâtın ve mânadır,</p>
<p>Ancak şunu da bilmek gerekir ki, zahir bâtınla birlikte döner; tıpkı gölgenin mazlûla (gölge sahibine) ve bedenin ruha bağlı olma­sı gibi. Yani yaratılmışların sûreti, Hakk&#8217;ın sûretidir; bu da &#8220;hayalî hakikat&#8221;tir. Nitekim &#8220;Kâinat hayaldir, fakat hakikatte Haktır&#8221; sözü bu anlamı ifade eder. Ne var ki bu mertebeleri anlayan ve onlara göre hareket edenler pek azdır; çünkü bu makam hem ayakların hem de kalemlerin kaydığı bir yerdir.</p>
<p>Vahdet sırrından bahsettiğimizde onlar şöyle dediler: &#8220;Kâmil bir kimse kimi kabul ederse, Allah onu kabul eder; kimi redde­derse, Allah onu reddeder/&#8217; Bunun içindir ki Ebû Yezîd el-Bistâmî <em>-kuddise sirruh-</em> gözünden düşen biri için şöyle demiştir: &#8220;Bırakın şu Allah&#8217;ın nazarından düşmüş kişiyi.&#8221; Böylece o, kendi nazarını Hakk&#8217;ın nazarıyla bir tuttu; bir kimsenin onun nazarından düşmesi, aslında Hakk&#8217;ın nazarından düşmesinin aynısı oldu.</p>
<p>İşte bu düşüş, Allah Teâlâ&#8217;nın &#8220;Zelil olarak Cehennem&#8217;e girecekler.&#8221;<sup>78</sup> sözünün sırrıdır. Çünkü hakikî düşüş, aşağı taba­kalara inmektir; bundan daha büyük bir zillet yoktur, insan başı üzerinde uçurumdan yuvarlandığında nasıl zelil olur ise, manen düşen de aynı şekilde Zelildir. Bu uçurum, dünyada nefsin tabi­atıdır, âhirette ise Cehennem&#8217;dir; çünkü her ikisi de Cehennem kuyusunun derinliğindendir.</p>
<p>Zamanımızda da bu gruptan bazılarını gördük: Allah onları önce başarıya erdirmiş gibi gösterdi, ardından hileyle yavaş yavaş helake sürükledi; edebi bozan, tarikatın şartlarını ihlâl eden ve ehl-i ma&#8217;rifeti küçümseyen kimseleri sonunda yüzüstü yere çarptı. Onlar şeyhlerin ve sâdık sûfîlerin giydiği hırkaları giymiş olsalar bile, o hırka onlar için ateşten katran elbisesi gibidir; çünkü içi riya doludur. Buna karşılık, edeple duran, ihlâs sahibi müridlerin giydiği hırka ise cennet ipeğinden bir kaftan gibidir,</p>
<p>Ey Allah&#8217;ım, beni cennet elbiseleriyle giydir; üzerimde büyük nimetini daim eyle, beni fakirlerin şeyhi, gariplerin dostu, yalnız­ların yoldaşı kıl; beni tuzak ve azabından koru, zikreden kullarının hürmetine bana güven ve inayet ver.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>Kalemin Sırrı</strong></p>
<p>&#8220;Kalem, alemdir (işarettir).&#8221; Yani, arif-i billah olanların ellerinde olan kalem, dağ başlarındaki yol işaretleri ve yol ortasında bulunan alamet ve işaretler gibidir. Öyleyse bu alamet ve yol işaretleri­ni kullanarak yol alanlar semte ulaştıkları gibi; arifin kaleminin yazdıkları ve işaretleri ile de sâlikin doğru yola erişmesi ve vuslat menziline ulaşması mümkün olur. Nihayetinde sûretten hakikate erişir. Ariflerin kalemine işte bu cihetten itibar eder, eserlerini zapt ederler.</p>
<p>&#8220;İlimle birleşince aylem (suyu bol kuyu) olur.&#8221; Yani, bahsi geçen arif-i billah olanların ellerindeki kalemler, kendilerinden çokça ilimler akmak konusunda derya gibidir. Belki deryanın dahi bir nihayeti vardır ancak bu zatların eserlerinin bir sonu yoktur.</p>
<p>İlmi kaleme nispet etti; ancak maksat kalemin sahibidir. Zira ilim, kalem sahibinin sıfatıdır. Kalem de ilmin yayılmasına bir vesile olduğundan Allah Teâlâ ilk olarak kalem-i a&#8217;lâyı sonra da levh-i mahfuzu yaratmıştır ki, zatının ve sıfatlarının ilimleri o kalem ile mahlûkata yayılsın ve böylece gayp hâzinelerinde bulunan enfes hikmetleri çıkartıp ilahi hakikatleri şakk-ı kalemden -yani kalem dilinden- söylesin, İşte bu fazilete binaen &#8220;Nûn. Kaleme ve (yazanların) onunla yazdıklarına andolsun ki&#8230;&#8221;<sup>160</sup> buyurarak kaleme kasem eyledi.</p>
<p>Dolayısıyla nûn; nokta ve zat âlemidir ki, hokka gibidir. Mürekkebin kalemle hokkadan yavaş yavaş çıkarılıp sayfalar üzeri­ne harflerin ve kelimelerin nakışlarının yazılması gibi; kalem-i a&#8217;lâ ile de nûn hokkasından vücut sayfaları üzerine tekvîni/ <em>yaratılışla ilgili</em> ayetler nakşedilmiştir.</p>
<p>&#8220;Lisanlar üzerine kalemle çizilmiştir.&#8221; Yani kalem, ucunun yontulması suretiyle iki parça olur ki bu iki parça zâta ve sıfatlara nazırdır. Ancak hakikatte birçok dil üzerine yontulmuş ve bölün­müştür. Toplamda üç yüz altmış lisandır ve her bir lisan üç yüz altmış türlü külli ilimler kaydetmiştir. Bu ilimler, kıyamete kadar cari olan ilimlerdir. Bu külliyatın cüziyy atma bir son bulunmadığı için, her gelen arif bir lisan ile söyleyip bir kalem ile yazarak, icmali tafsil eylemiştir (özet olanı ayrıntılı bir şekilde ifade etmiştir). Cem ve fark aleminden ve hakiki ve zilli vücut kitabından neler beyan edip söylemişlerdir&#8230;</p>
<p>Allah onlara da bizlere de merhamet etsin.</p>
<p>&#8220;Biz bu zarflardan önce idik.&#8221; Yani cismânî levhalardan önce biz olduk. Ve bedenlere &#8220;zurûf&#8221; (zarflar) denildi. Çünkü mazrûf (içinde bulunan şey) nasıl zarfa girip yerleşirse, hayvani ruh da bedene sızmış ve orada yerleşmiş hâle gelmiştir. Bu anlam ise terkibi (birleşmeyi) gerektirir.</p>
<p>Nitekim şöyle işaret edilmiştir: &#8220;Biz, harfler gibiydik.&#8221; Yani harfler gibi basit unsurlar idik. Çünkü harfler, mürekkep kabın­daki (hokkadaki) basit unsurlar gibidir; levha ve sayfa üzerine yazılmadıkça terkip sûreti ortaya çıkmaz. Hatta nakşedilmesi/ <em>yazılması</em> hâlinde bile kelimeler gibi değildirler. Yani basitlik hâli yine durmaktadır,</p>
<p>öyleyse harflere &#8220;mürekkeb (bileşik)&#8221; demek, noktalarla ilgili bir husustur; çünkü her harf ya üç, ya beş, ya da yedi noktayı içerir. Yoksa harf olması bakımından, yani &#8220;harf&#8221; yönüyle ele alındığında, terkipten andır (basittir). Ama kelime, âyet ve sûre böyle değildir; çünkü kelime harflerden, âyet kelimelerden ve sûre de âyetlerden terkîb olunmuştur.</p>
<p>&#8220;Kamış ise (kıkırdak gibi olur.)&#8221; Kamıştan maksat, aslından boğumlu olan kamıştır. Burada kalem kastedilmektedir. Zira kalemde &#8220;kalem&#8221; yani <em>kat/bölünme</em> manası olduğu gibi, kamışta da aynı mana vardır. Yani, kalem yontulmuş, dolayısıyla kesilip bölünmüştür.</p>
<p>&#8220;(Kamış ise) kıkırdak gibi (olur.)&#8221; &#8220;Kıkırdak&#8221;, kemik ile et ara­sında bulunan, yenilebilen yumuşak bir nesnedir. Sağlamlığına bakıldığında daha çok kemiğe, yumuşaklığına bakıldığında ise daha çok ete benzerliği olmasıyla etten kemiğe besinleri veya kuvveti çekmek için yaratılmış ve bir vasıta kılınmıştır. İşte bu, nebilerin ve velilerin sırrıdır.</p>
<p>Mana şudur: Biz gaybî emirler mertebesinde harfler gibiyken, kalem tıpkı kıkırdak gibi aracı olarak Hak&#8217;tan feyiz alıp halka ulaştırma suretiyle iki tarafla da kaim olmuştur. Böylece o kalemin feyzi ulaştırmasında ruhlar âlemi, misal âlemi ve cesetler âlemi gibi bu kadar terkipler zuhur etmiştir. Bunlar kevni terkiplerdir. Sonra insan yaratıldığında, hatti/yazılı terkip de zuhur etmiş ve Allâh, beşerin babası Hz. Âdem&#8217;e <em>-aleyhisselam-</em> indirilen, ayrı ayrı yazı­lan noktalı harfleri birleştirmiş, ulaştırmış ve açıklamıştır. Zaman devam ettiği müddetçe onun hayrı ve bereketi ve baki olan eseri yalnızca Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>Ey ahmak! Ahmak, akıllı olsa bile zekâsı ve dikkati olmayan kimse demektir. Ahmak aynı zamanda aklı az olan kimsedir. &#8220;Ebleh&#8221; ise &#8220;oğuz&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[161]</sup></a> dedikleri, kendi kârından gafil ve başkasının maslahatı ile meşgul olandır. Hadiste &#8220;Cennet ehlinin çoğunluğu, eblehlerdir, Akıllılar ise illiyyindedir.&#8221; buyurulmuştur. Burada akıllıları eblehlerin karşısında zikretmesinden anlaşılır ki, eblehte akıl azlığı vardır. O, akıl mertebesinde kalıp hakiki akıllılar gibi dereceler sahibi olmaya çalışmamıştır. Bunu iyi anla ve aklet!</p>
<p>&#8220;Sen kibrinle tıpkı sabi/ çocuk gibisin.&#8221; Yani, ahmak olan kimse, buluğ çağına erişmemiş oğlan çocuğu gibidir. Yaşı büyük olsa da bu böyledir; zira akıl ve temyiz kuvveti olmayınca, sabi/<em>çocuk </em>hükmünde olur.</p>
<p>Çocuğa &#8220;sabi&#8221; denmesinin sebebi, sabvetinden yani oyuna ve oyuncaklara olan meylinden ötürüdür. Benzer sebepten &#8220;saba rüzgârı&#8221; demişlerdir; zira ferahlatıcı ve rahatlatıcı olmasından dolayı insanlar bu rüzgârı severler. Âşıklara da &#8220;sabvet ehli&#8221; denil­miştir; zira zahitlerin mezhebinden yüz çevirmişlerdir.</p>
<p>Bu makamdan, ahmak kimsenin çocuk hükmünde sayılmasının bir yönü de şöyle anlaşılır: Halin gereği ve yaşın hükmü olmaksızın büyümesi ve yaşının ilerlemesi durumunda şehvetlere meyletme­sidir. Bu zamanın büyükleri ve ileri gelenleri de aynı durumdadır. Allah Teâlâ onları ıslah eylesin.</p>
<p>&#8220;Ve sen ey kibirli kimse! Ne zaman Nebi&#8217;nin <em>-sallallahu aleyhi ve sellem-</em> hükmünü kabul etmeye geleceksin?&#8221; Burada, zikri geçen ahmak kişiyi daha evvel geçen sıfat ile zemmetmeyi bırakıp başka bir sıfat ile zikretmeye intikal edilmiştir. &#8220;Kibirli kimse&#8221; manasındaki  / ebiyy kelimesi,  / ibâ&#8217; kelimesinden sıfat-ı müşebbehedir. Kerahet ve tiksinti manalarına gelir. &#8220;Nebi&#8217;nin <em>-sallallahu aleyhi ve sellem-</em> hükmü&#8221; ile kasıt, Allah&#8217; m hükmü olan tertemiz şeriattır.</p>
<p>Yani, sen ahmaklığın ve iyiyi kötüyle ayırt edememe özelliğinle çocuğa benzediğin gibi, kibirlenmen ve küçümsemen hasebiyle de iblise katıldın. Zira ikiniz de Hakk&#8217;ın emrini kabul etmemek hususunda beraber oldunuz. Şeytandan hayır gelmediği gibi ahmak ve kibirli kişiden de hayır gelmez. Zira şeriatın zahirî hükmünü kabul etmek ve onunla amel etmeye yönelmek akletmeye ve tas­dike bağlıdır.</p>
<p>Onun için ahmak kimse ve inkâr eden kimse sülük edemez. Zira bir şeyin iyi/<em>güzel</em> olduğunu idrak eden şey, akıldır. Fiili meydana getirmek için de ikrar ve ikbal/yönelme gereklidir. O halde zamane insanların kanunlarını ve yollarını bundan anlayıp ibret al ve doğru yoluna git. Allah hidayete erdirendir.</p>
<p>***</p>
<p>Nerdübân-ı ışka bas evc-i visâle er yürü</p>
<p>Kalma noksân pâyesinde bir kemâle er yürü</p>
<p>Kıl ü kâl-i medrese Hak&#8217;dan seni eyler cüdâ</p>
<p>Tekye-i ışka girip bir ehl-i hâle er yürü</p>
<p>Bâde-i gafletden ey dil gel ferâgat eylegil</p>
<p>Feyz-i Hak&#8217;dan teşne-câna şol zülâle er yürü</p>
<p>Sil gönül âyînesinden şol ta&#8217;alluk pâsını</p>
<p>Hazret-i Hak&#8217;dan tecellî-i cemâle er yürü</p>
<p>Menn ü selvâ ister-isen zevkyâb ol feyzden</p>
<p>Âlem-i kudretden al behren nevâle er yürü</p>
<p>Gel riyâzetle sarardıp çehreni bu bâğda</p>
<p>Hakkı-yı şeydâ gibi bir verd-i âle er yürü</p>
<p>***</p>
<p><em>(Aşkın merdivenine bas, vuslat doruğuna ulaş ve yürü; eksiklik dere­cesinde kalma, bir olgunluğa eriş ve yürü.</em></p>
<p><em>Medresenin boş sözleri (laf ve tartışmaları) seni Allah&#8217;tan uzaklaştırır; aşk tekkesine gir, hâl ehli birine er, öyle yürü.</em></p>
<p><em>Ey gönül! Gaflet şarabından artık vazgeç; susamış canına Hak fey­zinden içir, o saf suya ulaş ve yürü.</em></p>
<p><em>Gönül aynasından o alaka/bağlılık pasını sil; Allah&#8217;ın zatından gelen güzellik tecellisine ulaş ve yürü.</em></p>
<p><em>Eğer men ve selvâ (ilahi nimet/helva ve bıldırcın eti) istersen, o feyzden lezzet al; kudret âleminden nasibini al, o ihsana eriş ve yürü.</em></p>
<p><em>Gel, bu bahçede riyazetle yüzünü sarart (nefsini terbiye et); aşk sarhoşu Hakkı gibi bir al güle er, öylece yürü.)</em></p>
<p>***</p>
<p>Dilâ Anka sana ger bâl açarsa Kaf-ı kudretden</p>
<p>Hümâ-yı çarha etmezsin nazar âlî-i himmetden</p>
<p>Erişdi kûh-i Kâf&#8217;a kim ki Anka&#8217;dan haber sordu</p>
<p>Delile uydu her kim râh-ı Mevlâ&#8217;dan haber sordu</p>
<p>Nişan buldu mukaddem cümle-i Esmâ-i Hüsnâ&#8217;dan</p>
<p>Şu tâlib kim bugün sırr-ı müsemmâdan haber sordu</p>
<p>Ayâna erdi âsârı şühûd eden ulü&#8217;l-ebsâr</p>
<p>Cihân-ârâdan ol zîrâ her aradan haber sordu</p>
<p>Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda</p>
<p>Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a&#8217;lâdan haber sordu</p>
<p>Bu mektebhânede her kim mu&#8217;allim buldu ey Hakkı</p>
<p>O lâbüd nazm-ı Kur&#8217;ân içre ma&#8217;nâdan haber sordu</p>
<p>**</p>
<p>(Ey gönül! Kudret dağından (Kaftan) sana eğer Anka kuşu kanat açarsa, yüksek himmetin sebebiyle artık göklerdeki hüma kuşuna bile bakmazsın.</p>
<p>Kim ki Anka&#8217;dan (yani hakikatten) haber sorduysa, Kaf dağına ulaştı ve kim Allah yolundan haber sorduysa, delile (rehbere) uydu.</p>
<p>Bugün müsemmâ sırrından haber soran o talip, önceden Allah&#8217;ın en güzel isimlerinden (Esmâ-i Hüsnâ&#8217;dan) bir nişan buldu.</p>
<p>Gören basiret sahipleri, şahit oldukları eserlerin hakikatine erdiler; zira o kimse, dünyayı süsleyen Allah&#8217;ın her ziynetinden (her ârâdan) haber sordu. Yahut; basiret sahibi olanlar, eşyada Allah&#8217;ın izini gördüler; çünkü o kimse, dünyayı zinetlendiren Allah&#8217;ı her varlıkta, her yerde (her arada) arayıp O&#8217;ndan haber sordu.</p>
<p>***</p>
<p>Kavuşdu hûr-i maksûrât-ı esrâra bu dünyâda,</p>
<p>Şu kim ölmezden ön Firdevs-i a&#8217;lâdan haber sordu.</p>
<p>***</p>
<p>Ölmeden önce yüce cennetten haber soran kimse daha bu dünyada iken sırların saklı hurilerine (ilahı güzelliklere) kavuştu.</p>
<p>Ey Hakkı! Bu mektep (dünya mektebi) içinde kim bir öğretmen bul­duysa, şüphesiz o, Kur&#8217;an&#8217;ın nazmı içinde manadan haber sormuştur.)</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Hakikatin İç Seması,syf:32;42-51;58-60;73-78;159-164</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>42 Hicr 15/29.</p>
<p>43 İbrahim 14/34,</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[44]</a> kırkan 25/45.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[45]</a> Kamer 54/50.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[46]</a> Maide 5/3.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[52]</a> Nisâ4/75.</p>
<p>&#8230;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[69]</a> Ahzab 33/56.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[70]</a> Ahzab 33/56.</p>
<p>71.İsra,17/24.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[72]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[73]</a> Mü&#8217;min 40/16.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[74]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[75]</a> Zümer 39/36.</p>
<p>76.Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p>77.Bakara,2/115</p>
<p>78.Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>160 Kalem 68/1.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[161]</a> Oğuz: 1. Mübarek, pak, iyi yaradılışlı. 2. Gabi, anlaması kıt, bön, ahmak, sadedi!, sat [çn]</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/">İsmail Hakkı Bursevi – Hakikatin İç Seması’ndan Bölümler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ismail-hakki-bursevi-hakikatin-ic-semasindan-bolumler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah&#8217;a Sığınma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allaha-siginma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allaha-siginma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2019 13:09:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[A'raf Suresi 200.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Sığınma]]></category>
		<category><![CDATA[Gazap ve Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsin hakîkati]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21187</guid>

					<description><![CDATA[<p>A&#8217;raf Suresi 200.Ayet Meali:Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O,işiten, bilendir. Mana şudur: Şâyet şeytan sana vesvese verir ve seni tavsiye edilen kötülüğü iyilikle savma hasletinden çevirir ve bunun hilafına bir şeye çağırırsa şeytanın şerrinden hemen Allah’a sığın ve şeytana itâat etme; zîrâ Allah senin sığınmanı işitir ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-siginma/">Allah’a Sığınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hakikat.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-21018 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hakikat-300x203.jpg" alt="" width="300" height="203" /></a></p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/kc4b1rmc4b1zc4b1-ac49fac3a7.jpg"><img decoding="async" class="size-full wp-image-22480 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/kc4b1rmc4b1zc4b1-ac49fac3a7.jpg" alt="" width="505" height="245" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/kc4b1rmc4b1zc4b1-ac49fac3a7.jpg 505w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/kc4b1rmc4b1zc4b1-ac49fac3a7-300x146.jpg 300w" sizes="(max-width: 505px) 100vw, 505px" /></a></strong></p>
<p><strong>A&#8217;raf Suresi 200.Ayet Meali:</strong><em>Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a sığın. Çünkü O,işiten, bilendir.</em></p>
<p><strong>Mana şudur:</strong> Şâyet şeytan sana vesvese verir ve seni tavsiye edilen kötülüğü iyilikle savma hasletinden çevirir ve bunun hilafına bir şeye çağırırsa şeytanın şerrinden hemen Allah’a sığın ve şeytana itâat etme; zîrâ Allah senin sığınmanı işitir ve niyetini bilir.</p>
<p>Kötülüğe en güzel olan şeyle mukabele etme hasletini terk etmenin şeytanın dürtüsünün bir eseri olduğunu anlatmakta, tam bir sakındırma ve şeytandan uzaklaştırma vardır.</p>
<p>et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye’de şöyle der: Âyette ayrıca şuna da işâret edilmektedir ki peygamber, yahut velî kul bile Allah’ın mekrinden ve azâbından emîn olmamalı; şeytanı Allah’ın mekrinin bir sûreti olarak görmeli ve şeytanın dürtüklemesine karşı dikkatli olup onun vesveselerinden Allah’a sığınmalıdır. Kişi şeytanın bu dürtülerinin kalbe ulaşmasına fırsat vermemeli; evvel emirde hemen Allah’a dönmelidir. Zîrâ bu dürtüler kalbe ilk düştüğünde kişi buna muhâlif davranmazsa artık bu durum bir düşünce hâlini alır.</p>
<p>Daha sonra şeytanın bu dâvet ve dürtüsüne bir meyil ve arzu oluşur. Sonra bu durumu kontrol altına alamaz ve zelle meydana gelir. Kişi güzel bir dönüşle durumu toparlayıp telafi etmezse kalpte bir katılık oluşur; bu şekilde uzayıp gittikçe de artık tehlike beklenir. Kul şeytanın kaydırma ve dürtülerinden sadâkat ve samimiyetle Allah’a sığınıp ondan yardım isteyerek ve ihlas ile kullukta bulunarak kurtulabilir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Benim hâlis kullarıma karşı senin bir gücün yoktur.” (el-Hicr 15/42).</p>
<p>İşte kul şeytandan kurtulma husûsunda Allah’tan alacağı takviye gücünü ne kadar artırır, Allah’a yalvarıp ondan yardım istemekte ne kadar ihlaslı ve samimi olursa, Allah da onu korumasına alıp şeytanı ondan def eder. Hatta Allah Teâlâ o kula kurtuluş ihsan etmek için şeytanı ona musallat eder.</p>
<p>Baklî şöyle der: Bu durum Peygamberin şahsından onun ümmetine bir bildiri ve uyarıdır. Zîrâ peygambere musallat olacak olan şeytan peygambere teslim olmuş ve zararsız hâle gelmiştir.</p>
<p>Hayâtü’l-hayevân’da şöyle denir: Peygamberimiz (s.a.)’in mâsûm olduğunda ümmet ittifak etmişlerdir. Öyle ise Peygamberi muhatap alan bu hususlardan maksad şeytanın fitne vesvese ve iğvâsından başkalarını sakındırmaktır. Mümkün olduğu nispette şeytandan sakınmamız için Allah Teâlâ şeytanın bize musallat olabileceğini bildirmektedir.</p>
<p>İnsanoğlunun gizli düşmanı çoktur<br />
İhtiyatlı olan insan akıllı kimsedir.</p>
<p>Hadis-i şerifte şöyle buyruluyor: “–Sizden her birinizin bir tane cinlerden, bir tane de meleklerden arkadaşı vardır.” Sahâbe-i kiram “–Ya Rasûllallah sizin de var mı?” dediler. Peygamberimiz (s.a.): “–Evet benim de var; fakat Allah bana yardım etti ve benim şeytanım müslüman oldu.” Yani zararsız hâle geldi. Ben onun zararından korunuyorum. Ve şeytan bana ancak hayrı telkin edebiliyor” buyurdular.[50]</p>
<p>Süfyan b. Uyeyne şöyle der: Bunun mânâsı ‘Peygamberimiz şeytanın şerrinden kurtuldu’ demektir. Yoksa şeytanın müslüman olması mevzû bahis değildir. Diğer bâzı âlimler şöyle demiştir: Evet, burada ( ) kelimesi, fiili mâzi kalıbı üzeredir.Peygamberimiz’in şu hadisi buna delâlet etmektedir. “–Ben iki hasletle Âdem (a.s.)’dan üstün kılındım. Benim şeytanım da kâfir idi; fakat Allah bana yardım etti ve benim şeytanım müslüman oldu. Aynı şekilde benim eş ve hanımlarım bana hep yardımcı oldular. Hâlbuki Âdem’in şeytanı hep kâfir kaldı; hanımı (Havva) ise hataya düşmekte destekçi oldu.”[51]</p>
<p>İşte bu ifâde Peygamberimiz (s.a.)’in şeytanının müslüman olduğunu açıkça bildirmektedir. Aynı zamanda bu durum sadece Peygamberimiz (s.a.)’in şeytanına mahsus özel bir durumdur. Buna göre şeytanın müslüman oluşu da yine yalnız Peygamberimiz’e özel bir durum olur. Bu konu Âkâmu’l-mercân kitabında böyle anlatılmıştır.</p>
<p>Fakîr (Bursevî) der ki: Gerçek şu ki, nefsin hakîkati değişmeyip sıfatı değiştiği gibi şeytan gerçekten müslüman olup İslam dâiresine girmez. Yûsuf (a.s.)’dan hikâye ederek Allah Teala şöyle buyuruyor: “Muhakkak nefis dâimâ kötülüğü emredicidir”. (Yusuf 12/53).</p>
<p>Nefsin hakîkati değişmeyip belki sadece sıfatının değişmesinde peygamber, velî ve düşman birdir. Ancak peygamber mâsum, velî mahfuz olup düşmanın durumu ise Allah’a bırakılmıştır. Bunun için ulemâ, ‘peygamber ve velînin asla hiç nefsi yoktur’ dememiş belki bunlar ‘masum’ ve ‘mahfuz’dur, demişlerdir. Öyle ise herkeste bulunan nefsin hakîkati peygamber ve velîlerde de mevcuddur. Bu konu birtakım ayakların kayabileceği hassas bir mevzûdur. Konuyu güzel anlamalı ve sağlam keşfetmelidir.</p>
<p>Buna göre Peygamberimiz’in şeytanın müslüman olması demek, İslam ülkesinde zimmet ehli olan gayr-i müslimlerin sulh ve barış akdi ile İslâmî yönetimin himaye ve denetiminde olmaları gibi peygamberin denetiminde olması demektir. Bu halde olan zimmet ehli gayr-i müslimler hiçbir şekilde müslümanlara eziyet ve işkence ederek zarar veremezler. Yine peygambere sardıran şeytan ile velînin şeytanının müslüman oluşları farklıdır. ‘İsmet’le ‘hıfz’ buna delâlet etmektedir. Zîrâ ‘ismet’ bütün bir zâtı kapsayıcı mâhiyette olduğu halde ‘hıfz’ mutlak olarak organlarla alâkalıdır.</p>
<p>Şeytanın velîye sırda beraber olması şart değildir. Bazen velînin aklına birtakım vesvese ve kuruntular düşer. Bunlar koruma kapsamı dışında kalır. Ancak bu vesveseli düşüncelerin organlar üzerinde belirgin bir hükmü yoktur.</p>
<p>Keşfü’l-esrâr sahibi şöyle der: “Şeytanın kışkırtması gazap şeklinde ortaya çıkar. Yani îtidâli aşarak çabucak öfkelenme ve kendini kaybetme hâlidir. Ondan kibir, ucüb ve düşmanlık gibi kötü sıfatlar meydana gelir. Ancak gazap sıfatını çıkarıp atmak mümkün değildir. Çünkü o yaratılıştan gelen bir özelliktir. Eğer olması gerekenden daha az bir hâle getirilirse bu sefer de korkaklık ortaya çıkar. Gazap sıfatı dengeli bir durumda olduğunda ona cesaret adı verilir ve ondan hilim, kerem ve öfkeyi tutma gibi sıfatlar meydana gelir.”</p>
<p>Haberde şöyle gelmiştir: Gazap ve öfke iblisin yaratıldığı ateşten yaratılmıştır.</p>
<p>Hadiste şöyle buyrulur: “–Gazap ve öfkelenme şeytanın ateşindendir. Öfkelenen kişinin gözlerinin kızarıklığına ve damarlarının şişliğine bakarsanız bunu görürsünüz. Öfkeli iki kişi birbirine saldırıp yalan söyleyen şeytanlardır.” Yani iki kişi birbirine kızıp gerçek dışı ifâdeler kullanır ve yalan söylerler. “Tehâtur”, birbirinin iddiâsını çürütmek demektir. Tâcü’l-masâdir’de böyledir.</p>
<p>Peygamberimiz (s.a.) şöyle buyurmuştur: “Öfkelendiğin zaman ayakta isen oturuver,oturuyorsan ayağa kalk ve şeytandan Allah’a sığın.” Allah sizleri ve bizleri şeytanın hîle ve desîselerinden korusun. Onun hîle ve mekrini kendisine redd ü mâküs eylesin. Biz yalnız Allah’a dayanır ve yalnız O’na güveniriz.</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruh&#8217;ul Beyan Tefsiri,cild.18,syf.85,88</p>
<p>50 Müslim, “Müsafirîn”, 69; Darimî, “Rikak”, 25; Müsned, I, 385, 397, 401, 460.<br />
[51]. es-Suyûtî, Camiu’s-Sağîr, 5885.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allaha-siginma/">Allah’a Sığınma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allaha-siginma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Belalara Karşı Sabır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2019 13:04:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[31.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Ümid]]></category>
		<category><![CDATA[Şura Suresi]]></category>
		<category><![CDATA[Belalara Karşı Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Belaların Çeşitlerii]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21191</guid>

					<description><![CDATA[<p>Siz yeryüzünde (O&#8217;nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah&#8217;tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur.(Şura Suresi,31.Ayet Meali) &#8230; Bu âyet-i kerîme herkesi bir musîbete uğradığında süratle nefis muhâsebesine götürmelidir. Ki böylece kişi, bu musîbetin nereden ve niçin geldiğini bilsin de derhal tevbe edip helâk olmaktan kurtulsun. Bunun faydası şudur: Evet, her şey her ne kadar Allah’ın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/">Belalara Karşı Sabır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-21371 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-300x152.jpg" alt="" width="387" height="196" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22482 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg" alt="" width="605" height="306" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1.jpg 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/ilac_1-300x152.jpg 300w" sizes="(max-width: 605px) 100vw, 605px" /></a></p>
<p><em>Siz yeryüzünde (O&#8217;nu) aciz bırakamazsınız. Sizin Allah&#8217;tan başka bir dostunuz ve yardımcınız da yoktur.</em>(Şura Suresi,31.Ayet Meali)</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bu âyet-i kerîme herkesi bir musîbete uğradığında süratle nefis muhâsebesine götürmelidir. Ki böylece kişi, bu musîbetin nereden ve niçin geldiğini bilsin de derhal tevbe edip helâk olmaktan kurtulsun. Bunun faydası şudur: Evet, her şey her ne kadar Allah’ın yaratması ve irâdesiyle vuku buluyor olsa da kul bu tavrıyla Allah’a karşı tevâzu ve âcizliğini ortaya koymaktadır. Kudret ve kuvvet sâhibi bir tek yaratıcıya muhtac olduğunu arzetmektedir. Şâyet şerîat gelmeseydi bu güzel kemâlât ve fazîletlere yol bulunamazdı. İşte bu gibi tenbih ve uyarılar, su ve güneşe arzedilen bahçe ve ekin tarlası gibi, kulun tabiat ve fıtratına yerleşmiş olan yüce hikmetlerin ve ilâhî bilgilerin gün yüzüne çıkmasına vesile olur.</p>
<p>İmam Vâhidî (r.a.) der ki: Bu âyet, Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim’de en çok ümidvar olacağımız âyettir. Çünkü Allah Teâlâ burada müminin günahını iki ayrı kategoride değerlendirmiş; bunlardan bir bölümünü musîbetle silmiş, diğer bir bölümünü de karşılıksız olarak dünyada affetmiştir. Artık âhirette bir daha affından geri dönmez. Allah’ın müminlere olan muâmelesi böyledir. Kâfirlere gelince onu âhirette tam cezâlandırmak için dünyada peşin olarak cezâsını vermez.</p>
<p>Bazıları şöyle demiştir: Kul bir suç işleyince bu onun için bir kahır ve helâk sebebi olur. Bu sebeple perdelenip Allah’ın rahmet ve feyzinden mahrum kalır. Şâyet bu kul Allah ehli, yumuşak huylu, bağrı yanık ve kendisini Allah’a vermiş biri ise Allah Teâlâ bir takım musîbetlerle bu kulu cezalandırarak içinde bulunduğu bu girdaptan kurtarır.</p>
<p>Şâyet kul böyle biri değilse, bu sefer ona içinde bulunduğu günah ve sapıklıkta mühlet verir. Bu sûretle onun cürüm ve cezası da katmerli olur. Tabîî ki bu âyet mücrim ve günahkârlara mahsustur. Yoksa peygamberler, kâmil velîler, çocuklar ve delilere isâbet eden musîbetler onların günahları sebebiyle değil, diğer bazı sebep ve hikmetlerden dolayıdır. Çünkü bunlar mâsum ve mahfûzdurlar.</p>
<p>Yine bu âyet-i kerîmede, başa gelen musîbetlere sabredildiği takdirde büyük ecir verileceği îmâ ve beyân edilmektedir. Bazıları şöyle demiştir: Peygamberimiz (s.a.)’in vefâtı anında bir takım sıkıntılar çektiği müşâhede edilmiştir. Ki gerek kendi ehl-i beytinden gerekse diğer müslümanlardan bu durumu görenler, duydukları bu meşakkat sebebiyle sevap elde edebilsinler. Çocukların çekmiş oldukları sıkıntıları müşâhede edenlere de bu sevâbın bir misli verildiği söylenmiştir.</p>
<p>Hâkimi Tirmizî, (k.s.) Nevâdiru’l-usûl kitabında şöyle der: Belâlar başlıca üç çeşittir:</p>
<p><strong>1-</strong> Kulu peşinen cezâlandırmaya yöneliktir. Yusuf (a.s.)’ın, bir tefsire göre, gönlünden kötülüğü geçirmesinden dolayı zindanda cezalandırılması gibi. Yine bir müddet zindan da kaldıktan sonra zindandan kurtulacağını sandığı kimseye: “Beni efendinin (kralın)yanında an (benim suçsuz olduğumu krala hatırlat.) Fakat şeytan o adama Yûsuf’un durumunu efendisine söylemeyi unutturdu. (Bundan ötürü Yûsuf )birkaç yıl zindanda kaldı.” (Yûsuf, 12/42)</p>
<p><strong>2</strong>&#8211; Kulun kalb, gönül ve iç dünyasında bulunanı açığa çıkarmak ve insanları buna şâhid tutmak için. Bu da insanlara bu kulun derecesini ve Allah ile olan özel hukûkunu izhar etmek için yapılır. Eyüp (a.s.)’ın başına gelen belâ bu kabildendir. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Gerçekten biz onu sabreden (bir kul) bulmuştuk. Ne güzel kuldu,o dâimâ (bize) başvururdu.” (Sàd, 38/44)</p>
<p><strong>3</strong>&#8211; Kulun Allah katında değerinin artması ve lutf u ihsânına mazhar olması içindir. Yahya (a.s.)’a gelen belâ bu cümledendir. Zâten mâsum olan bir peygamber, hiçbir hatâ işlememiş ve herhangi bir günahı gönlünden bile geçirmemiştir. Ancak bir hayvan boğazlayıp başını İsrâiloğulları içerisinde ahlâksız ve fâhişe bir kadına hediye etmiştir.Peygamberimiz (s.a.), bütün bunlardan kurtuluş mânâsı ifâde eden âfiyeti istemiş ve şöyle duâ etmiştir: “Ben Allah’tan her belâdan bana âfiyet vermesini istiyorum.</p>
<p>İnsanın başına bir musîbet geldiğinde bunların hepsinden âfiyet üzere olmak,Allah’ın o kulu kendi nefsine bırakmaması ve bu sûretle onu zelîl etmemesidir.” Yani Allah bu kulu bütün bu durumlarda koruyup gözetir.</p>
<p>Bu işin bir yanı, madalyonun bir yüzüdür. Diğer bir yüzü ise kişinin Allah’tan, şiddet ve sıkıntılı olan her şeyden kendisine afiyet vermesini istemesidir. Zîrâ sıkıntıların birçoğu günahlardan dolayıdır.</p>
<p>Sanki kul, Allah’ın kendisini bu belâlardan kurtarıp günahlarının da affını istemektedir.</p>
<p>Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Başınıza gelen herhangi bir musîbet kendi ellerinizin yaptığı (işler) yüzündendir. (Allah, hatâlarınızın) birçoğunu da affeder.” (eş-Şûra 42/30)</p>
<p>Yine Allah Teâlâ bir başka âyette şöyle buyuruyor: “Belki dönüp yola gelirler diye mutlaka onlara o büyük azaptan ayrı olarak daha yakın azâbı da tattıracağız.” (es-Secde 12/21)</p>
<p>Artık akıllı insan din, dünya ve âhiret konularında Allah’tan af ve âfiyet istemelidir.Her şeye rağmen bir şekilde başına bir musîbet geldiğinde ise sabretmelidir. Bu sûretle sevap elde eder. Ayrıca bu durum günahlarına keffâret olur. Bunun da ötesinde hâl ve gidişâtın düzelmesine, gönül dünyasının sâfiyet ve temizliğine vesile olur. Şu söz ne güzeldir: İnsanları gümüş ve billur kaplarda saf yağ olarak görürsün. Susamın başına neler geldiğini bilmezsin?</p>
<p>Hâfız şöyle demiştir:</p>
<p>Şeker kamışı gerçek tadını riyâzetten sonra bulur,<br />
Önce sıkıştırılarak kırılır, sonra şeker olup yerini alır.</p>
<p>Yine Hâfız şöyle der:</p>
<p>Taş sabırla la‘l yakut olur derler,<br />
Evet doğru, fakat ciğerden de kan gider.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruh&#8217;ul Beyan Tefsiri,cild.18,syf.209,210</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/">Belalara Karşı Sabır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/belalara-karsi-sabir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zümer 74.Ayet Tefsiri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zumer-74-ayet-tefsiri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zumer-74-ayet-tefsiri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 14 Feb 2019 12:45:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Zümer 74.Ayet Tefsiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21195</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zümer 74.Ayet Meali: Onlar: Bize verdiği sözde sâdık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah’a hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş! derler.“Onlar” mü’minler cenneti görünce: “Bize verdiği sözde sâdık olan ve bizi,dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah’a hamdolsun.” Ca’fer-i Sâdık (r.a.) der ki: “Bu hamd, Allah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zumer-74-ayet-tefsiri/">Zümer 74.Ayet Tefsiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/752x395-kuran-i-kerimde-hangisi-uzerine-yemin-edilmemistir-iste-cevabi-1506187098738.jpeg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-21365 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/752x395-kuran-i-kerimde-hangisi-uzerine-yemin-edilmemistir-iste-cevabi-1506187098738-300x158.jpeg" alt="" width="355" height="187" /></a></strong></p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/117922_659_27d50b71992a44d56c15.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22488 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/117922_659_27d50b71992a44d56c15.jpg" alt="" width="412" height="265" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/117922_659_27d50b71992a44d56c15.jpg 546w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/02/117922_659_27d50b71992a44d56c15-300x193.jpg 300w" sizes="(max-width: 412px) 100vw, 412px" /></a></strong></p>
<p><strong>Zümer 74.Ayet Meali:</strong> <em>Onlar: Bize verdiği sözde sâdık olan ve bizi, dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah’a hamdolsun. İyi amelde bulunanların mükâfatı ne güzelmiş! derler.“Onlar” mü’minler cenneti görünce: “Bize verdiği sözde sâdık olan ve bizi,dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan Allah’a hamdolsun.”</em></p>
<p>Ca’fer-i Sâdık (r.a.) der ki: “Bu hamd, Allah ile beraber kesin yerleşme yurduna(dâru’l-karâr) yerleşen âriflerin hamdidir. “Üzüntüleri bizden gideren Allah’a hamd olsun.” (Fâtır, 35/34) kavli de vâsılların/erenlerin hamdidir.</p>
<p>Sehl (r.a.) da şöyle der: “Cennetliklerden kimi, Allah’a verdiği sözde sâdık olduğu için hamdeder, kimisi de bildiği ve bilemediği Allah’ın nimetlerinden dolayı bütün hallerde hamdi gerektirdiği için hamdeder. Bu seçkinlerin hamdi olmak hasebiyle daha etkilidir.”</p>
<p>Cennetlikler “<a title="ve bizi varis kıldı" rel="tooltip">وَاَوْرَثَنَا</a> <a rel="tooltip">الْاَرْضَ</a> / yurdunda… vâris kılan” derken, istiâre yoluyla yerleştikleri mekân olan cennet yurdunu kasdediyorlar. Çünkü bu yere onları vâris kılmak, amelleri yerine geçmek üzere vermek ve sâhip kılmak ya da cennette bulunan herşey üzerinde tıpkı bir vâris gibi istediğini tasarrufta bulunmak demektir.</p>
<p>et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye’de der ki: “Allah Teâlâ: “Bizi dilediğimiz yerinde oturacağımız bu cennet yurduna vâris kılan…” kavli ile avam için verdiği sözde sâdık oldu. “İhsân üzere hareket edenler için, daha güzeli ve fazlası var.” (Yûnus, 10/26)havâs için verdiği sözde sâdık oldu. “Şüphesiz muttakîler birtakım cennetlerde ve nehirlerde, Muktedir bir Melîk’in dost meclisinde (olacaklar)dır.” (el-Kamer,54/55) kavliyle ahassu’l-havâs için verdiği sözde sâdık oldu. Aşk ile “amel edenlerin mükâfatı ne güzeldir!” (Âl-i İmrân, 3/136).</p>
<p>Tâcü’l-masâdır’da der ki: “<a rel="tooltip">نَتَبَوَّاُ</a>” yer tutmak/edinmek demektir. Mahalle anlamındaki “elmeba atu ”den alınmıştır.” kendisi için falanca yeri düzeltip hazırladım,demektir.</p>
<p>Yâni herbirimiz, başkasının cennetinde değil, kendine âid geniş cennetinde istediği yerde oturabilir. Çünkü cennette, oraya gidenlerin birbirini engellemeyecekleri manevî makamlar vardır. Nitekim et-Tefsîru’l-Kebîr’de şöyle der: “İslâm filozofları der ki: İki tür cennet vardır: Cismânî cennetler ve ruhânî cennetler. Cismânî cennetlerde ortaklık sözkonusu olamaz. Ancak ruhânî cennetlerde ise, böyle bir cennetin birine verilmiş olması bir başkasına verilmemesini gerektirmez.”</p>
<p>Fenârî’nin Fâtiha Tefsiri’nde de şöyle der: “Bilesin ki iki tür cennet vardır:Hissedilebilen cennet ve manevî cennet. Akıl bunların her ikisini de birlikte kavrar.Nitekim âlem de lâtîf ve kesîf, gayb ve şehâdet olmak üzere ikidir. İlâhî emirlere muhatap ve mükellef olan nefs-i nâtıka için nazar/düşünce yoluyla elde edip yüklendiği ilim ve ma’rifetlerden bir takım nimetler vardır. Yine hayvânî nefisten hissî kuvvetleri yoluyla elde edip yüklendiği lezzet ve şehvetlerden bir takım nimetler vardır. Yemek,içmek, nikâh, giyinme, güzel koku ve nağmeler, tomurcuklanmış göğüslü kızların hissî güzellikleri, güzel yüzler, türlü türlü renkler, ağaçlar, ırmaklar gibi şeyleri hisler algılayıp nefs-i nâtıkaya nakleder, o da bunlardan lezzet alır. Şayet nefs-i nâtıka değil de sadece bu duyuları olan (hassâs) hayvanî ruh zevk alacak olsaydı, bir hayvanın da bir kadının veya oğlanın güzel yüzünden ve renklerden zevk alırdı.</p>
<p>Bilesin ki Allah bu cenneti Esed/Aslan’ın doğan yıldızı (tâli’) olan İklid (Anahtar)’de yarattı. Onun burcu ise Aslan’dır. Bu hissedilen cennetin rûhu olan mânevî cenneti ise kemâl, sevinç ve neş’elenme sıfatlarından olan ‘ilâhî ferah’tan yarattı. Böylece hissedilen cennet cisim gibi, akılla bilinen (mânevî) cennet ise ruh ve kuvvetleri gibidir.</p>
<p>Bu yüzden canlı olması ve içindekilerin hem hissen hem de mânen zevk ve istifâde etmeleri sebebiyle “asıl hayat yurdu” (bk. el-Ankebût, 29/64) diye adlandırmıştır.Cennet de kendisine girenlerden daha fazla nimet ve zevk alır. Onun için de sâkinleriyle dolup taşmak ister. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.)’in “Cennet Bilâl, Ali, Ammâr ve Selmân’a muştaktır.”[157] buyurduğu rivâyet edilmiştir.” Fenârî’nin sözü burada bitiyor.</p>
<p>Başka bir rivâyette de şöyle buyrulmuştur: “Cennetler şu dört zümreye muştaktır:</p>
<p>Ramazan ayını oruçlu geçirenler, Kur’an okuyanlar, dillerine sâhip olanlar ve komşularına yedirenler.”</p>
<p>Fakir (Bursevî) der ki: Hz. Peygamber (s.a.)’in Medine’deki Uhud dağı hakkındaki “Uhud bizi sever biz de onu severiz.”[158] hadîsi de bu sırla ilgilidir. Çünkü Uhud da diğer şerefli mekânlar gibi cennete ilâve olunmuştur. Cüz’î aklın (idrâk) dâiresinin dışında olsa da hayat ve idrak sâhibidir.</p>
<p>el-Es’iletü’l-müfhıme’de der ki: “Cennetliklerden bir kimse diğerinin izni olmaksızın onun yerinde konaklayamayacağı bilindiği halde nasıl olup da “dilediğimiz yerinde”buyrulmuştur? diye sorulacak olursa, cevap şöyledir: Bu ve benzeri ifâdeler, cennetliklerin içinde bulundukları bolluk ve rahatı anlatan mübâlağa ifâdeleridir. Ayrıca “Allah cennetliklerin kalbinde dünya yurdunda mükellef bulundukları hükümlere aykırı bir düşünce yaratmaz.” denilmiştir.</p>
<p>el-Kevâşî’de ise şöyle der: “Bu ifâde, bir kimsenin başkasının yerine oturacağına değil, ihtiyaç duyulandan daha fazla bir bolluk ve fazlalık bulunacağına işâret etmektedir.”</p>
<p>Fethu’r-Rahmân’da der ki: “Rivâyete göre Muhammed ümmeti ilk olarak cennete girer ve cennetin diledikleri yerine yerleşir. Sonra da diğer ümmetler cennete girer.” “İyi amelde bulunanların mükâfatı” fermana boyun eğenlerin sevabı olan cennet “ne güzelmiş!” derler.”</p>
<p>Büyüklerden birisi şöyle der: “Hiç bir farîza, nâfile, hayır işi, haram ve mekruhu terk yoktur ki ona mahsus bir cennet ve ona has nimetler olmasın. Bu cennet ve nimetlere o cennete girenler nâil olurlar. Yine hiçbir amel yoktur ki, sâhipleri arasında bir üstünlük sıralamasının meydana geleceği bir cennet olmasın. Üstünlük sıralaması ise mertebe mertebe olacaktır: Mertebelerden biri, yaşa göre belirlenecektir. Ancak tâat ve İslâm üzere geçirilen yaşa göre. Buna göre aynı amel mertebesinde oldukları takdirde yaşı büyük olan küçük olandan üstün tutulacaktır.</p>
<p>Bir mertebe de (amelin işlendiği) zamana göredir. Çünkü Ramazan’da, Cuma günü, kadir gecesi, Zilhicce’nin on gününde, aşure (âşûrâ) günü diğer zamanlarda yapılanlardan daha büyüktür. Bir başka mertebe ise(amelin işlendiği) mekâna göredir. Mescid-i Haram’da kılınan namaz Mescid-i Nebevî’de kılınandan, orada kılınan Mescid-i Aksâ’da kılınandan, orada kılınan da diğer mescid ve camilerde kılınandan efdaldir. Bu mertebelerden biri de (amelin işlendiği) hallere göredir.</p>
<p>Çünkü cemâatle kılınan namaz tek başına kılınan namazdan efdaldir. Bu mertebelerden biri de amellerin kendisine göredir. Çünkü namaz yoldan eziyet verecek bir şeyi kaldırmaktan efdaldir. Bir başka mertebe ise bir tek ameldedir. Meselâ kendi yakınlarına tasaddukta bulunan biri, hem sıla-i rahimde bulunmuş hem de sadaka vermiş olmaktadır. Yine ehl-i beytten bir şerîfe hediye veren, başkasına hediye verenden ya da ihsanda bulunandan efdaldir.</p>
<p>Öyle insanlar vardır ki bir zamanda bir çok ameli toplar. Meselâ oruç tuttuğu ya da sadaka verdiği sırada gözünü, kulağını ve elini gerektiği şekilde kullanır. Hattâ namaz kıldığı esnâda, Allah’ı zikrederken, bir şeyi yapmaya ya da terke niyyet ederken ayrı bir çok ameli bir araya getirir de bir zamanda bir çok yönden ecir ve mükâfat kazanır.Böylece kendisinde böyle bir özellik olmayanlardan üstün olur. Yüce Allah’tan bizi de sâlih amelleri bir araya getiren ve güzel amellerde yarışanlardan kılmasını niyâz ederiz.</p>
<p>Sa’dî, Bostân’da der ki:</p>
<p>Koşuda hızlı gidenleri geçemedin; ama hiç olmazsa düşe kalka git<br />
O yel ayaklılar hızla gittilerse, sen de elsiz ayaksız oturma, kalk git</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruhul Beyan Tefsiri,cild.17,syf.299,301</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zumer-74-ayet-tefsiri/">Zümer 74.Ayet Tefsiri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zumer-74-ayet-tefsiri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Allah Kullarına Lutufkârdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Dec 2018 12:17:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Kullarına Lutufkârdır]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Lütfü]]></category>
		<category><![CDATA[Allahın Rızık Vermesi]]></category>
		<category><![CDATA[Şu'ra 19.Ayet Tefsiri]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21047</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah kullarına lutufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.(Şu&#8217;ra 19.) “Allah kullarına” son derece “lutufkârdır,” onlara akıl ve havsalalarının ulaşamayacağı nisbette lutuf ve ihsanlarda bulunur, “dilediğini rızıklandırır.” Lutuf ve ihsanı bütün kullarına şamil olup yine de bazı kullarına bir takım özel lutuflarda bulunur. “O kuvvetlidir,” ezici güç sahibi olup her şeye üstün gelendir. “Güçlüdür” hiç yenilgiye uğramayan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/">Allah Kullarına Lutufkârdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/7830-ardali-rizik-8778-950px.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21068 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/7830-ardali-rizik-8778-950px-300x206.jpg" alt="" width="300" height="206" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22128 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg" alt="" width="393" height="260" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/tumblr_mzgs2fmerm1smapx8o1_500-300x199.jpg 300w" sizes="(max-width: 393px) 100vw, 393px" /></a></p>
<p>Allah kullarına lutufkârdır, dilediğini rızıklandırır. O kuvvetlidir, güçlüdür.(Şu&#8217;ra 19.)</p>
<p>“Allah kullarına” son derece “lutufkârdır,” onlara akıl ve havsalalarının ulaşamayacağı nisbette lutuf ve ihsanlarda bulunur, “dilediğini rızıklandırır.” Lutuf ve ihsanı bütün kullarına şamil olup yine de bazı kullarına bir takım özel lutuflarda bulunur. “O kuvvetlidir,” ezici güç sahibi olup her şeye üstün gelendir. “Güçlüdür” hiç yenilgiye uğramayan ulu ve yücedir.</p>
<p>Allah Teâlâ zâtı itibariyle iyi olup, kullarına son derece iyilik edendir. Her çeşit lutuf ve ihsanını onlara akıl, hayal ve havsalalarının ulaşıp idrak edemeyeceği şekilde akıtır.</p>
<p>Bu derin mânâ “latîf” kelimesinden alınmadır. Bu kelime mübâlağa kalıplarından olup nekre oluşu da ayrıca mânâyı zenginleştirmektedir. “Akıl ve havsalanın ulaşmayacağı lutuf ve ihsanlar” mânâsı ise bizzat “latîf” kelimesinin ihtiva ettiği lutuftan elde edilmiştir. Zîrâ “lutuf” derin ve derûnî bir tarzda iyilik ve faydayı ulaştırmaktır.</p>
<p>“Dilediğini rızıklandırır.” Rızıklandırmayı dilediğini dilediği gibi rızıklandırır.Bunun tabiî bir sonucu olarak lutuf, ihsan ve nimetlerle bezemenin yanısıra, onun yüce hikmetine mebni olarak irâdesinin gereği üzere ayrıca kullardan her birine ayrı bir çeşit lutuf ve ihsanda da bulunmaktadır. Bu ihsanların cinslerinin genel, çeşitlerinin özel oluşu arasında her hangi bir çelişki de yoktur.</p>
<p>Yani Allah’ın dilemesiyle tahsis edilen şey, iyilik çeşidi ve sınıfıdır. Bu durum, iyilik cinsinin bütün kulları kapsar mâhiyette oluşuna engel değildir. “İbâd” kelimesinin Allah’a râci olan zamire muzaf oluşu da bunu ifâde etmektedir. Bu lutuf ve ihsanların bir yönüyle umûmî, diğer bir yönüyle husûsî oluşu arasında bir çelişki yoktur. Allah Teâlâ bütün kullarına iylik etmektedir. Ancak bu, her çeşit ve her sınıf iyiliğin bütün kullara eşit seviyede ulaşacağı anlamına da gelmez.</p>
<p>Zîrâ iyiliklerin kullara ulaşması muhtelif seviyelerde ve değişik değişiktir. Bunda büyük ilâhi hikmetler vardır. Şâyet bütün kullara bütün nimetler aynı şekilde ulaşmış olsa, bu sefer üstün olanla düşük olan arasında bir fark kalmayacaktır. Bilakis Allah’ın iyilik ve lutfu kullara belli hikmetlere bağlı olarak farklı şekillerde dağıtılmaktadır. Bu da kullardan birine bir çeşit, diğerine başka bir çeşit nimet tahsis edilmekle gerçekleşmektedir. Bu sûretle kullardan her biri diğerine onda olan nimetten ötürü müracaat etmekte, bu şekilde durumları bir düzen içine girip maişet sebepleri de tamam olmakta, dünyaları düzelip mamur bir hayat oluşmaktadır. Bunun sonucu olarak da âhiret mutluluğunu kazanmak için zaman bulmaktadırlar. Bazıları bu bölüme “Allah dilediğini hesapsız rızıklandırır” şeklinde bir mânâ vermişlerdir. Çünkü Kur’an âyetleri birbirini tefsir etmektedir.</p>
<p>“O kuvvetlidir.” Kudreti zâhir olup her şeye hükümran olandır. Bu durum Allah’ın tüm kullarına olan lutuf ve ihsanına uygundur. Kuvvet aslında bünyenin sert, dayanıklı ve mukavemetli olması demektir. Allah hakkında böyle cismânîlikler muhal olduğundan bu durum Allah’ın kudretine hamledilmiştir. Çünkü kudret de kuvvetin bir sonucudur.</p>
<p>“Güçlüdür.” Hiç yenilgiye düşmeyen ulu ve yüce varlıktır. Bu durum, Allah’ın dilediklerine dilediği şeyleri tahsis etmesine uygun düşmektedir. Bazı büyükler şöyle demiştir: Allah’ın kullarına olan lutuf ve ihsanı, insanları vasıtasız olarak feyz-i ilahîyi kabûle müsaid olarak ahsen-i takvim ve selim fıtrat üzere yaratması ve onlara vuslat için cezbe lutfunda bulunmasıdır. Yine Yüce Allah, kullarına lutuf ve ihsanda bulunarak onları şeytana, nefsânî arzulara ve dünyaya değil de kendine kul yapmıştır.Allah Teâlâ, “O kullarına latiftir” buyruğuyla;</p>
<p>Âbidlere: “–Allah sizin riya ve tekellüflü olan ahvalinizin kapalı taraflarını ve iç yüzünü bilir. Artık sahip olduğunuz haller ve amellerle gururlanmayın” diye, nida etmektedir.</p>
<p>Asilere: “–Allah’ın rahmet ve ihsanından ümidsiz olmayın” diye söylemektedir.</p>
<p>Fakirlere: “Allah size de lutuf ve ihsanda bulunacak, sizi açlıktan öldürmeyecektir.</p>
<p>Allah kâfirlere bile lutuf ve ihsanda bulunuyor ki müminlere neden ihsanda bulunmasın” diye hitap etmektedir.</p>
<p>Şâir der ki:</p>
<p>Yeryüzü bütün genişliği ile onun sofrasıdır.</p>
<p>Bu hân-ı yağmadan dost da alır, düşman da.</p>
<p>Yine Cenâb-ı Hak zenginlere de:</p>
<p>“Biliniz ki Allah sizin mal toplamanızı da ve topladığınız tüm mallardaki muamelelerinizi de bilir” diye hitap etmektedir.</p>
<p>Allah’ın kullarına olan lutuflarından biri, onları lutuf sıfatına mazhar kılması ve latif olduğunu onlara bildirmesidir. Allah’ın lutuf ve keremi olmasaydı kullar Allah’ı bilemez ve tanıyamazlardı. Yine Allah lutuf ve keremiyle onların esrarını irfan nurlarıyla süslemiş, onlara ayan beyan keşif ve kerametler ihsan etmiştir.Fusûl’da gelmiştir ki; “latîf”in birkaç anlamı vardır. Birincisi şefkattir. İmam Kuşeyrî buyurmuştur ki: Lutuf yetecek kadar olandan fazlasını vermesi,yapabileceğinden daha azını emretmesi/istemesidir. İkincisi dengeli ve ölçülü olmaktır.</p>
<p>Üçüncüsü ise kişinin onun kaza ve kaderine ulaşmasını engellemek, ‘ne?’ ve‘nasıl?’ın onun dergâhına girmesini engellemek için örtücü/gizleyici olmaktır.</p>
<p>Şâirin ifâdesiyle:</p>
<p>Bir kimse “nasıl” ve “niçin”den söz edemez,<br />
Ki yaratılış hâdiseleri “nasıl” ve “niçin”in ötesindedir.<br />
“Niçin” deme, “niçin” kadere yenilmiştir.<br />
“Nasıl”dan da söz açma, “nasıl” da kaza okuyla yok olmuştur.</p>
<p>Muvazzah’ta şöyle gelmiştir: Latîf; kapalı ve anlaşılması zor işleri ilimle bilen,âşikâr günahlardan hilimle kaçınandır.Keşfü’l-esrâr’da denilir ki: Latîf; nimeti kendisine verir gibi vermek, şükrü ise köleden istediği kadar istemektir.</p>
<p>Bazıları şöyle demiştir: Allah Teâlâ öyle latif bir zâttır ki kulların kafaları karışmasın diye âhirette onlara günahlarını unutturur. Ebu Seyid el-Harraz (k.s.) şöyle demiştir.Allah kullarına çok latiftir lutufkardır. Zâhir ve bâtında mevcuddur. Bütün eşya onunla kaimdir. Ancak onun zikri kalbe bazen düşer bazen kaybolur ki kul bu sayede her an ona muhtaç olduğunun farkında olsun.</p>
<p>Cafer Sadık (r.a.) şöyle demiştir. Allah’ın kullarına lutufkâr oluşu onları helâlinden rızıklandırıp duruma göre bu rızkı taksim etmesidir. Yani Allah Teâlâ seni helâl ve temiz şeylerle peyderpey rızıklandırmış, bunu bir kerede takdim ederek: “Al ne hâlin varsa gör!” dememiştir.</p>
<p>Ali b. Mûsâ şöyle der: Allah’ın kullarına lutufkâr oluşu kulların amellerine kat kat ecir vermesidir.</p>
<p>Cüneyd (k.s.) der ki: Allah kendi dostlarına lutufta bulundu da onlar Allah’ı bildiler.Şâyet düşmanlarına da aynı lutufta bulunsaydı onu inkâr etmezlerdi. Allah’ın kullarına lutufkâr oluşu, kulların iyilik ve güzelliklerini yayıp günah, ayıp ve kötülüklerini örtmesi olarak da yorumlanmıştır.</p>
<p>Bazıları şöyle dediler: O lutuf sahibidir, senden belli ve sınırlı ibâdetler ister fakat sana ebedî mükâfatlar verir. Allah hem lutufkâr hem de kahredicidir. Onun lutfu ile Kâbe ve mescidler inşâ ederler, onun kahrı yüzünden kilise ve puthâneler yaparlar.</p>
<p>Bazıları onun tevfîki sebebiyle lutuf yolunda ilerler, bazılarıysa yardımını kesmesi muktezasınca kahır yolunda yürürler.</p>
<p>Yıllardır ezan okuyan bir müezzin vardı. Bir gün minâreye çıktı, gözü Hıristiyan bir kadına ilişti ve ona âşık oldu. Minâreden inerek evinin kapısına gitti ve durumunu ona anlattı. Kadın ona: “Eğer iddiân doğruysa ve eğer gerçekten âşıksan beline zünnâr bağlaman gerekir” dedi. O bedbaht, bu kadının ihtirasıyla Hıristiyan zünnârını bağladı,şarap içti. O kadın için kendinden geçti, fakat kadın kaçtı ve o evin kapısında kaldı. O bedbaht evin damına çıktı ve hîle yaparak evin içine atladı. Ezelî yardımdan mahrum bir şekilde damdan düşüp Hıristiyan olarak helâk oldu. Yıllarca müezzin olarak İslam’ın şartlarını yerine getirirken, sonuçta Hıristiyan olarak helâk oldu ve maksadına erişemedi.</p>
<p>Hafız şöyle demiştir:</p>
<p>İf etlinin de ayyaşın da hükmü gizlidir/mühürlüdür,<br />
Kimse sonunun ne olacağını bilmez.</p>
<p>İmam Gazali şöyle der: Latif; kulların maslahatlarına olan şeylerin incelik ve gizliliklerini, onların gizem ve sırlarını bilen sonra bu güzellikleri zorbalıkla değil de gâyet nazik, yumuşak ve müşfik bir yolla kullara ulaştırandır. İş ve muâmelede yumuşaklık, ilim ve idrakte letâfet bir araya gelince işte latifin mânâsı orada tecellî eder. Bu durum ilim ve fiilde kâmil mânâda yalnız Allah Teâlâ için tasavvur edilebilir.Allah’ın kullarına lutufkâr oluşunun gereğidir ki Allah cenini anne karnında/rahimde üç karanlık; ışık, ısı ve su geçirmez zarla sarılı bulunan üç doku içinde yaratıyor sonra onu orada koruyup ağızdan gıdâ alma safhasına kadar göbek bağıyla orada gıdâlandırıyor.</p>
<p>Dünyaya geldiği andan itibaren ona annesinin memesini ağzına almasını ve emmeyi ilham ediyor. Dışarıdan hiçbir eğitim ve müşâhede olmaksızın gece karanlığında bile yavru, annesinin memesini bulup emiyor. Hatta kuluçkaya bırakılan yumurta kırılıp civciv çıktığı anda Allah Teâlâ behemehal o civcive dane toplamayı ilham etmektedir.</p>
<p>Sonra ilk yaratılıştan itibaren süt dönemi devam ettiği sürece Allah diş bitirme işini ertelemektedir. Çünkü bu dönemde dişe ihtiyaç yoktur.Daha sonra artık aldığı gıdâları öğütmeye hâcet duyulduğu anda diş bitirilmektedir.</p>
<p>Sonra Allah bu dişleri öğütücü yan dişler, kırıcı azı dişleri ve kesici ön dişler olarak taksim etmiştir. Yine Allah evvelemirde kendisinin nutuk ve konuşma işini gördüğü ve belirgin görevinin bu olduğu bilinen dile kürek gibi bir görev yükleyerek yemeği öğütme mecrasına götürmektedir. Sonuçta insan da diğer varlıklar gibi ilk durumda cansızlar zümresindendir.</p>
<p>Allah’ın insan üzerinde olan ilk lutuf ve ihsanı, onu cansızlar âleminden bitkiler âlemine intikal ettirmesidir. Sonra insanın şânını daha da yücelterek bitkiler âleminden hayvanlar (canlılar) âlemine intikal ettirdi. Nihâyet insanı hassas ve irâdesiyle hareket eden bir canlı yaptı. Sonra insanlar âlemine naklederek onu nâtık ve müdrik yani konuşan ve düşünen canlı yaptı. Bu son durum, geride bahsedilenden çok farklı ve pek yüce bir nimettir.</p>
<p>Allah’ın kullarına olan bir başka lutuf ve ihsanı da şudur: Yüce Allah az bir ömürde kısa bir zamanda az bir çalışmayla kulların ebedî mutluluğa ulaşmalarını kolay yapmıştır. Allah’ın bir başka lutfu da şudur: Allah Teâlâ hayvanların karnından fışkı ile kan arasından kullara saf süt çıkarır. Sert kayalardan nefis cevherler çıkarır. Arıdan bal çıkarır. İpek böceğinden kozadan ibrişim ipek çıkarır. Sedeften inci çıkarır. Ve daha böyle nice nimetler lutuf ve ihsanlar hep Allah’ın kullarına ikramıdır.</p>
<p>Allah’ın kullarına latif ve lutufkâr olmasından ve o latif sıfatından kulun hissesi ise kulun da Allah’ın diğer kullarına yumuşak ve merhametli davranmasıdır. Bu nimetin gereği olarak kulları Allah’a nazikçe dâvet etmeli; insanları zorlamadan, taassup ve husûmet olmaksızın onları âhiret mutluluğuna sevk etmeye çalışmalıdır. Bu konuda yumuşaklık ve nezâket yollarının en güzeli, dâvet eden kişinin sâlih amellerle, tertemiz bir hayat tarzıyla ve güzel ahlâkla insanları hakkı kabule çekmesidir. Zîrâ böyle kendi şahsında İslâmı yaşayarak dâvet etmek, kuru ve yaldızlı sözlerden daha etkili ve daha nâziktir.</p>
<p>Bunun için Peygamberimiz (s.a.) “Siz, benim kıldığımı gördüğünüz gibi namaz kılınız”[Buhari] buyurmuş, “ben size söylediğim gibi namaz kılınız” buyurmamıştır. Çünkü bir husûsu yaşayarak tatbik etmek buna uyanların gönüllerinde daha bir kabul ve tercih sebebidir.</p>
<p>Mesnevi’de denilir ki:</p>
<p>Örnek olunarak verilen öğüt insanlara daha cazip gelir,<br />
Çünkü bu öğüt duyan duymayan herkese erişir.</p>
<p>Sonra rızıklar sûri (maddî) ve manevî olmak üzere iki kısımdır. Maddi olan herkesçe bilinen zâhirî nimetlerdir. Mânevî olan ise ruhların gıdâsı olan tevhid ve maârif-i ilâhiyedir. Tabiatın gıdâsı yemek-içmek, nefsin gıdâsı boş ve lüzumsuz şeyler konuşmak,kalbin gıdâsı tefekkür, ruhun gıdâsı ise fiilleri, sıfatları, zâtı, sonsuz ve sınırsız ilâhî mârifetler olan tevhid ilmidir. İnsan bedeninde Allah’ın nazargâhı kalptir. Şâyet kalp tevhid, zikir, îman ve irfan nûru ile düzgün ve sâlih olursa artık bütün haller iyi ve düzgün olur. Tabiî ki iyilik, lutuf, ihsan, nimet ve ikramlar hep Allah’tandır.</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruhul Beyan Tefsiri,cild.18,syf.168,173</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/">Allah Kullarına Lutufkârdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/allah-kullarina-lutufkardir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Küçük Bir Alemdir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-kucuk-bir-alemdir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-kucuk-bir-alemdir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Dec 2018 12:11:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[Âlem-i sağîr]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan Küçük Bir Alemdir]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Fussiler 53.Ayet Tefsiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21045</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun (Kur’an’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhid olması, yetmez mi?(Fussilet 53) “Biz onlara”, Kureyş kâfirlerine “ufuklarda” Mekke ve Hicaz dışında diğer ülkelerde yahut dış dünyada “ve kendi canlarında” Mekke halkı arasında, Kur’ân’ın Allah tarafından gönderilen hak bir kitap olduğuna dâir “âyetlerimizi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kucuk-bir-alemdir/">İnsan Küçük Bir Alemdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/insan-kucuk-bir-alemdir-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22131 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/insan-kucuk-bir-alemdir-1.jpg" alt="" width="503" height="276" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/insan-kucuk-bir-alemdir-1.jpg 590w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/insan-kucuk-bir-alemdir-1-300x165.jpg 300w" sizes="(max-width: 503px) 100vw, 503px" /></a></p>
<p><em>İnsanlara ufuklarda ve kendi nefislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki onun</em><br />
<em>(Kur’an’ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhid olması,</em><br />
<em>yetmez mi?(Fussilet 53)</em></p>
<p>“Biz onlara”, Kureyş kâfirlerine “ufuklarda” Mekke ve Hicaz dışında diğer<br />
ülkelerde yahut dış dünyada “ve kendi canlarında” Mekke halkı arasında, Kur’ân’ın<br />
Allah tarafından gönderilen hak bir kitap olduğuna dâir “âyetlerimizi göstereceğiz ki onun” Kur’ân’ın “gerçek olduğu” yahut peygamberin gerçek olduğu “onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?”</p>
<p>“Âfâk”, “ufuk” kelimesinin çoğuludur. Ufuk ise “yerin etrafı” demektir. “Göğün âfâkı”da aynı şekilde “göğün etrafı” demektir. Âfâk senin dışında ferşten (yerden) Arş’a kadar olan büyük âlemdir. Enfüs ise insanın muhtevâsı olup küçük âlemdir. Her insan başlı başına bir âlemdir. Burada âfâkî âyetlerden murad, Peygamberimiz (s.a.)’in, geleceğe dâir haber vermiş olduğu birtakım hâdiselerdir. Bizanslı Rumların Pers imparatorluğu ile birkaç yıl içinde yapacağı savaşta galip gelmesi, tarihçiler nezdinde mevcûd kayıt ve bilgilere muvâfık olarak geçmişte yaşanan vakâların haber verilmesi, bu cümledendir.</p>
<p>Halbuki Peygamberimiz (s.a.) ümmî olup okuma yazma bilmezdi. Bu konularla ilgili olarak hiç kimseyle bir mübâhasesi yoktur. Hârikulâde ve cidden çok enteresan şekilde Allah Teâlâ peygamberine ve onun halîfelerine fetihler ve galibiyetler ihsan ederek doğuda, batıda, dünyanın dört bir bucağında bir benzerinin daha önce hiç kimseye nasip olmadığı zafer ve hükümranlık nasip etmiştir.</p>
<p>“Kendi canlarında”, bu durum Mekke halkı arasında yaşanan kıtlık, korku ve Bedir<br />
günü ve Mekke’nin fethinde yaşanan can pazarı ve yenilgileridir. Mekke,<br />
Peygamberimiz (s.a.) den önce hiçbir kimse tarafından feth edilmemiş ve yine Mekke halkı daha önce böyle bir can pazarı ve esâret görmemiştir. “Ufuklardaki âyetlerin” mâhiyeti hakkında şöyle bir nakil yapılmaktadır: Bu âyetler,gökler ve yerin etrafında deveran eden güneş, ay, yıldızlar ve bunların hareket ve deverânı sonucu meydana gelen gece, gündüz, aydınlıklar, gölgeler, karanlıklar, yine bitkiler, ağaçlar ve ırmaklardır.“İnsanların kendi canlarındaki âyetler” ise, insanın, özellikle anne karnında oluşumu esnasındaki ince ve derin sanat, derûnî hikmettir.</p>
<p>Rahimlerin karanlıklarında, uzuvlar gerçekten baş döndürücü ve ilginç bir şekilde meydana gelmekte ve insan denen bu küçük âlemin terkibi oluşmaktadır.<br />
“Kendi nefislerinizde de âyetler vardır, görmüyor musunuz?” (ez-Zâriyât, 51/21)<br />
buyurulur. Burada, “ufuklarda ve kendi canlarında âyetlerimizi göstereceğiz”<br />
ifâdesindeki “sin”, istikbâle ve geleceğe dâir bir mânâ ifâde etmektedir.<br />
Halbuki ufuklardaki ve insanların kendi canlarındaki bu âyetler, bu hükümden önce hâsıl olmuştur, diye düşünülürse, bunun îzâhı şudur: Allah Teâlâ insanları peyderpey,aşamalı olarak bu âyetlerin hakîkatlerine muttalî kılmaktadır. Yine âfâkın büyük âlem,enfüsün küçük âlem olduğu da söylenmiştir.</p>
<p>Büyük âlemde Allah’ın kudretinin delillerini gösteren her şeyin bir örneği küçük<br />
âlemde de vardır. Tafsîlâtlı olarak âlemde bulunan her şey, insanda mücmel olarak<br />
bulunur. İnsan sûret bakımından küçük ve mücmel âlemdir, âlem ise büyük insandır.Fakat kudret bakımından insan büyük âlem, âlem ise küçük insandır.</p>
<p>Ey Cem ve İskender’in mülküne sahip olan!<br />
Yarım dirhemin arkasından koşma.<br />
Bütün âlem seninledir, içindedir<br />
Fakat cehâletten sen kendini âlem içinde zannediyorsun.</p>
<p>Hz. Ali (k.v.)’ye isnâd edilen şu beyitler de bu mânâdadır:</p>
<p>Hastalığın sendedir görmüyorsun<br />
Devâsı da sendedir anlamıyorsun<br />
Sen kendini küçük bir cisim sanıyorsun<br />
Halbuki âlem-i ekber sende mevcuddur.</p>
<p>Âlem-i sağîr, küçük âlem olan insanın âleminin, kebîr olan kâinâta nisbeti şöyle izah edilmiştir: İnsanın cismi arş, nefsi kürsî, kalbi Beyt-i ma’mûr, cenân ve rûhânî kuvvetler gibi letâif-i kalbiyyesi, melekler; gözleri, kulakları, burnu, her iki hacet yolu, göğüs ve memeleri, göbek ve ağzı, on iki burç gibidir. Görme, işitme, tatma, koklama, dokunma,konuşma ve idrâk etme hassaları ise yedi gezegen gibidir.</p>
<p>Yine yıldızların riyâseti, güneş ve ayla olup bunlardan biri diğerinden nemâlanıyorsa ki mâlûm ay ışığını güneşten almaktadır, aynı şekilde, kuvvetlerin riyâset ve yönetimi de akıl ve nutuklardır. Yani nutuk akıldan nemâlanmaktadır. Yine bu büyük âlemde kamerî hesâba göre sene, 360 gün olduğu gibi, buna mukâbil insanda da 360 mafsal ve eklem yeri vardır. Yine ayın her ay deveran ettiği 28 yörüngesi olduğu gibi, insanın ağzında harflerin 28 mahreç ve çıkış noktası vardır.</p>
<p>Yine ay 15 gece gözüküp diğer gecelerde gizlendiği gibi, tenvîn ve sâkin nûn 15 harfle karşılaştıklarında gizlenirler. Yine bu büyük âlemde yer, dağlar, madenler, denizler,ırmaklar, caddeler, sokaklar, yollar olduğu gibi insanın bedeni, yer; kemikleri, dağlar; -ki dağlar yeryüzünün direkleridir-, beyni, madenler; karnı, denizler; bağırsakları,ırmaklar; damarları, caddeler, sokaklar, yollar; yağı, çamur; saçı, bitkiler; saç bitme yerleri, münbit verimli arazî; insanın ünsiyeti, mamûr belde ve şehirler; sırtı, çöl, sahra ve vâdîler; vahşeti, harap beldeler; nefes alması, rüzgarlar; konuşması, gök gürültüsü;gür sedası, yıldırımlar; ağlaması, yağmur; sevinmesi, gündüzün aydınlığı ve parlaklığı;hüznü, gecenin karanlığı; uykusu, ölüm; uyanıklığı, hayat; doğumu, mevsim başlangıcı;çocukluğu, bahar; gençliği, yaz; yaşlılığı, sonbahar; iyice ihtiyarlayıp pir-i fânî oluşu,kış; ölümü ise yolculuğun bitmesi mesâbesindedir.</p>
<p>Yine insanın ömründeki yıllar, şehir; ülkeler, aylar; evler, haftalar; fersah mesâfeleri,<br />
günler; mil mesâfeleri, nefesler ise atılan adımlar ve yürünen yollar gibidir. İşte insan aldığı her nefeste sanki ölüm ve ecele bir adım daha atmış gibidir.Her ân ömrümden bir nefes geçip gidiyor.Artık daha çok dikkat etmeliyim, çünkü fazla kalmadı.</p>
<p>İnsan gece gündüz 24 saatte 24 bin nefes alıp vermektedir. Kıyâmette insan Allah’ın zikrinden gâfil olarak alıp verdiği her nefes için pişmanlık duyacaktır. Gafletle geçen bir nefes için bile kişi uzunca hasret ve nedâmet çekecektir.<br />
Sonra yer yedi ayrı renkte, yedi katmandan oluşmaktadır. Bunlar siyah, gri, kırmızı,<br />
sarı, beyaz, mavi ve yeşil renk ve katmanlardır. Bunlara mukâbil insanda deri, iç yağı,et, damarlar, sinirler, bağırsaklar ve kemikler vardır. Yine insandaki siyah safra kesesi,kuruluk ve serinlikte yer mesâbesindedir.</p>
<p>Sarı safra ise kuruluk ve sıcaklıkta ateş gibidir. Kan, sıcaklık, rutûbet ve nemli oluşu<br />
bakımından hava gibidir. Balgam, serinlik ve yapışkanlığı bakımından su gibidir.<br />
Yine sular tatlı, acı ve kokulu olmak üzere değişik ve muhteliftirler. Aynı şekilde insan bedeninin suları da muhteliftir. İşte göz suyu, tuzludur. Zîrâ göz bir yağ kütlesinden ibârettir.</p>
<p>Şâyet göz suyu tuzlu olmasa tabiatıyla göz bozulur. Tükürük tatlıdır. Şâyet böyle<br />
olmasa, yiyecek, içecek, hiçbir şeyin tadı alınamaz. İç kulakta bulunan kulak suyu,<br />
acıdır. Çünkü bu uzuvlar hep açık durumda olup hiç kapanmaz. Öyle ki bu suyun acı ve kokulu oluşu, kulağı zararlı her unsurdan korumaktadır. Hatta kulağa her hangi bir böcek girse, kulak suyunun acılık ve kokusundan böcek ölür. Şâyet böyle olmasaydı kulağa giren böcek iç kulağa ve beyne sirâyet eder, kulak ve beyni ifsâd ederdi.</p>
<p>Sonra insanda bütün canlıların karakter ve özellikleri bulunmaktadır. İnsan mârifet ve gönül temizliğinde melek gibidir. Hîle, tuzak ve bulanıklıkta, şeytan gibidir. Şecâat ve cesârette, aslan gibidir. Cehâlette, hayvan gibidir. Kibirde, panter gibidir. Gazap ve öfkede, aslan ve pars gibidir. Yağma ve ifsâdda, kurt gibidir. Sabırda, merkep gibidir.</p>
<p>Yine şehvet bakımından, merkep ve serçe gibidir. Hîle ve tuzak kurmakta, tilki gibidir.</p>
<p>Hırs ve mal stoklamada, fare ve karınca gibidir.</p>
<p>Cimrilikte ve vefâda, köpek gibidir. Oburlukta, domuz gibidir. Kin ve düşmanlıkta,<br />
yılan gibidir. Yine kin ve mülâyimlikte, deve gibidir. Cömertlikte, horoz gibidir.<br />
Sanatta, baykuş gibidir. Tevâzu ve alçak gönüllülükte, kedi gibidir. Erken kalkma ve uykusuzlukta, karga gibidir. Himmet ve gayrette, doğan ve kaplumbağa gibidir. Daha böyle nice temsiller vardır.</p>
<p>Bütün canlılardan farklı olarak düşünme, iyi ve kötüyü temyiz etme, görülenle<br />
görülmeyeni istidlâl etme, daha nice sanat ve zanaat çeşitleri özellikleriyle insan bütün yaratıklardan üstün ve kabiliyetlidir. İşte bütün bunlar bizim canlarımızda,<br />
nefislerimizde, iç dünyamızda, bizlerde Allah’ın âyetleridir. Yaratanların en güzeli olan Allah ne yücedir.</p>
<p>Sâib şöyle demiştir:</p>
<p>Cihan seyrangâhında senden daha güzel bir şey yok,<br />
Neden kendine bu gözle bakmıyorsun.<br />
Ey dokuz feleğin sırrı, her şey senin vücûdunla görünür olmuştur,<br />
Bütün deniz ve madenlerden çıkarılan inciler senin eteğindendir.<br />
O kadar ilim ve mertebelerine rağmen bütün rûhânîler,<br />
Başını senin zillet toprağına koymuşlardır.<br />
Hava, su, toprak ve ateş hepsi de<br />
Senin emrin altına girmiş, emirlerini kulağına küpe yapmışlardır.”</p>
<p>“Kur’an’ın gerçek olduğu onlara iyice belli olsun.” Yani hak olan Allah’tır ve onun<br />
birliğidir. Ortaklar yahut ortak koşulması değildir. Buradaki “hüm” cemî zamirleri,<br />
hidâyete tâlip olanlar yahut hepsi içindir. Böyle olunca bazılarının niteliği hepsinde<br />
itibar edilmiş olur. Müftî Sa’dî Hâşiyesi’nde böyledir.Çoğul zamiri insanları göstermektedir. Yani insanlara dış âlemdeki delillerle iç âlemdeki bürhanları göstereceğiz.</p>
<p>Bu âyetin ibâresi tevhid, işareti tecrid ve tefrid makamıdır. Ufuklarda ve canlarda<br />
hakkın eserlerinin görülmesi yine ufuklarda ve canlarda Allah’ın tevhid âyetlerinin<br />
tebellür etmesi, tevhiddir. Ufuklarda iltifattan kesilen tevhid, tecriddir. Canlara nazar etmekten kesilen tevhid, tefriddir. Ancak bütün bu tevhid, tecrid ve tefridler kevnî olup ilâhî değildir.Çünkü bu tevhid, hakkın kevnî ekranda görünmesiyle olup ilâhî ekranlar değildir. İşte bu kevnî oluşumun üstünde ilâhî tevhid, tecrid ve tefrid vardır. Bu durum tevhîdin ilâhî vitrin ve ekranlarda görülmesi itibariyledir. Bu da zâtiye, esmâiyye, sıfâtiyye ve ef’âliyye olan taayyünât mertebelerinden oluşmaktadır. Tevhîd-i kevnî, tevhîd-i ilâhîye göre zâhirin bâtına olan durumu gibidir.</p>
<p>Buna göre taayyün mertebesi, evvelâ zâtî, ikinci olarak sıfâtî, üçüncü olarak ef’âlî<br />
olmak üzere tevhid mertebesidir. Lâ-taayyün mertebesi ise mutlak olarak taayyün<br />
mertebesinden üstün olup tecrid mertebesidir. Taayyün ile lâ-taayyün arasını cem edici mertebe ise tefrid mertebesidir. Çünkü ilk birinci olan ferd-i hakîkî, mutlak olarak tevhid, tecrid ve tefrid mertebelerini câmidir. Bütün ilimler, ameller cemâlî ve celâlî eserler, evvelâ zâtın gaybında gizli olan birtakım zâtî hallerdir. İkinci olarak da ilim arsasında sâbit olan birtakım sûretler ve ilmi sâbit zâtlardır. Yine bunlar ayn arasında mevcud olan birtakım aynî hakîkatlerdir. İşte bu aynî tahakkuk ve hâricî varlıktan dolayı Allah Teâlâ canları ve ufukları, gökleri, yerleri, yüce meclisi ve aşağı meclisi yaratmıştır.</p>
<p>Böylece mâlûm olup bilinen hakîkat, görülüp müşâhede edilsin, cemâlî, celâlî ve<br />
kemâlî emr-i ilâhî tamam olsun. Aynî ve hâricî varlıkla mutlak olarak Allah’ın ezelî ve ebedî hükmü ayân beyân tamam olur. “Nihâyetsiz olan denizin dalgasını sahrâ üzerine koydu, gizli hazine âşikâr oldu, gizli zâhir oldu.”</p>
<p>“Rabbinin her şeye şâhid olması yetmez mi?” Münkirlerin Kur’ân hakkındaki<br />
tereddüd ve inadlarından dolayı sitem için böyle bir soru yöneltilmiştir. Öyle ki bu<br />
tereddüd ve inad birtakım âyetlerin gösterilmesini zarûrî kılıp Allah’ın verdiği haberle yetinmemelerini gerekli kılmıştır.</p>
<p>Burada “hemze” inkâr için olup “vav”, makamın gerektirdiği mukadder bir ibâreye<br />
atıf içindir. “Bâ” ise tekîd için zâid olarak gelmiştir. “Rabbin ihtiyaçsız bırakan ve<br />
yeterli olan değil midir?” demektir.“Allah her şeye şâhiddir”. Bu ifâde, bir önceki cümleden bedeldir. Yani Kur’ân’ın gerçekliğini beyân için vaad edilen âyetleri göstermekten onları müstağnî kılıp Allah’ın her şeye şâhid olması yetmedi mi? Hâlbuki Allah Kur’ân’ın kendi nezdinden indirildiğini haber vermiştir. Dolayısıyla Allah’ın her şeye şâhid olmasının yeterli olmaması mü’minlere değil münkirlere nisbetle dikkate alınması gereken bir durumdur.</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruhul Beyan Tefsiri,cild.18,syf.121,125</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kucuk-bir-alemdir/">İnsan Küçük Bir Alemdir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-kucuk-bir-alemdir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın Yaratılmasındaki Gaye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 14:20:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İnsanın Yaratılmasındaki Gaye]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal ve Celal İsmi]]></category>
		<category><![CDATA[Farz Namazı]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalat]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[Nafile Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Ubudiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Zariyat 56 Tefsiri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20959</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zariyat 56:Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. Kıraat imamlarından Yakub, âyetin sonundaki “li ya’budûn” kelimesini, sonuna bir yâ eklemek suretiyle “li ya’budûnî” şeklinde okumuştur. İbâdet, ubûdiyetten daha üstün bir husûsiyete sâhiptir. Zira ubûdiyet, tezellülün/emre boyun eğip itâat etmenin ortaya konulmasıdır. İbâdet ise tezellülün nihâî noktasıdır. Buna en çok hak sâhibi olan, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/">İnsanın Yaratılmasındaki Gaye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hakikat.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21018" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/hakikat-300x203.jpg" alt="" width="300" height="203" /></a><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22162 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/indir.jpg" alt="" width="361" height="243" /></a></p>
<p><strong>Zariyat 56</strong><em>:Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.</em></p>
<p>Kıraat imamlarından Yakub, âyetin sonundaki “li ya’budûn” kelimesini, sonuna bir yâ eklemek suretiyle “li ya’budûnî” şeklinde okumuştur.</p>
<p>İbâdet, ubûdiyetten daha üstün bir husûsiyete sâhiptir. Zira ubûdiyet, tezellülün/emre boyun eğip itâat etmenin ortaya konulmasıdır. İbâdet ise tezellülün nihâî noktasıdır.</p>
<p>Buna en çok hak sâhibi olan, lütüf ve ihsanların her türlüsünün ve en yücelerinin sâhibi olan Allah Teala’dır.Büyüklerden biri şöyle demiştir: İbâdet zâtî olarak mahlûkâta âiddir. Çünkü “ibâdet”arap dilinde “zillet/eğilmek, boyun eğmek” demektir. Bu nedenle de mükellefiyet, şeklî ibâdetler olan özel fiillerle tahakkuk eden ve bunu da ancak mahlukâtın yerine getirdiğibir husus olarak işâret olunmuştur. İşte bu mükelleflik sebebiyle mahlûkat rableri ve yaratıcıları olan Allah’a şer’î bir tarzda itâat edip boyun eğiyorlar.</p>
<p>Âyette cinlerin önce zikredilmesinin sebebi, onların varlık sâhasında insanlardan önce yaratılmış olmalarındandır.İnsanların ve cinlerin Allah Teâlâ’ya ibâdet etmek için yaratılmış olmalarından kasıd,onların ibâdete tam bir istidâdla kabiliyetli kılınmaları ve bunu yapabilecek imkânlarla donatılmalarıdır. Ancak bu ibâdet onlardan, bir gayenin semeresi üzere tertibinin gerçek bir maksad menzilesine indirilmesi suretiyle talep edilmektedir. Çünkü Allah Teala’nın,insanları ve cinleri kendi fiillerine tâbi olmaya çağırmasında şüphesiz ve kesinlikle pek yüce maksadlar bulunmaktadır.</p>
<p>Bu nasıl böyle olmasın ki, Allah’ın kullardan ibâdet adına talep ettiği şeyler, onlar için mahza rahmet ve ihsandır. Fakat Yüce Allah’ın bunların maksadlarını; yâni fiilin oluşmasına sebep olan, olmadığında ise o fiili işlemekten vazgeçeceği âmili açıklaması, şanına yakışmaz. Çünkü bu, Allah’ın fiillerinin henüz kâmil olmayıp kemale erdirilmesi gereken bir şey olduğu zannını doğurur. Halbuki Allah Teala’nın bütün fiilleri her bakımdan tam ve kusursuzdur. Fâil-i hakk’ın fiilinin sebep olduğu nihâî kemal ise Allah Teala’nın fiillerinde bulunmaz bir özellik değildir. Bilakis Allah Teala’nın tüm fiilleri bu tarz üzere gerçekleşir. Allah Teâlâ’nın fiilerindeki hikmet vasfı, bu itibar üzere devam eder. Fakihlerin belirttiği ve lügat âlimlerinin bildiği kadarıyla ilâhî fiillerdeki ta’lîl mânâsının gerçekleşmesinde bumikdar yeterli olur ve yine bununla âyetteki “li ya’büdûn: bana kulluk etmeleri için”ifâdesindeki “lam” harfinin medlûlü tahakkuk eder.</p>
<p>İbâdeti yapacak kişinin irâdesi “lam” harfinin gerektirdiklerinden değildir ki,bazılarının bunu yerine getirmemesi, murad-i ilâhînin kulun irâdesinden geri kalmasınılüzumlu kılmasın. Çünkü gayeye ulaştırıcı bütün gerekli şartlar ve imkânlar olduğu halde bazılarının gayeye ulaşmaktan geri kalması onun ulaşılması gereken bir gayeolmasına mâni değildir. Nitekim “Bu, Rabb’lerinin izniyle insanları karanlıklardanaydınlığa çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır” (İbrâhim 14/1) âyeti ve buna benzer pek çok âyette aynı durum sözkonusudur.</p>
<p>Bu açıklama, el-İrşâd isimli eserde yer almaktadır. Sa’dî Müftî, bu takdire göre “lâm”ın hakîkî mânâsına gelebileceğinibelirtmiştir. Sen de bunları iyi düşün. Netice itibariyle şunu söyleyebiliriz ki “illâ li ya’budûn” ibaresi, insanların ve cinlerin yaratılmasını gerektiren sebebi ortaya koymaktadır. Dolayısıyla buradaki “lâm” şer’an hikmet ve sebep lâmı, aklen de illet lâmıdır.</p>
<p>Molla Ramazan Şerhu’l-akâid’inde şöyle diyor: Allah Teâlâ’nın kendi fiilini kemâle erdirmesi câiz, hattâ vâkidir. Çünki Allah Teâlâ âlemi yarattığı zaman onu kemâl-i mevcûdiyet ve mârûfiyet ile yaratmıştır. “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım” âyeti bu husûsu dile getirir. Zira bu âyet, “Ben insanları ve cinleri beni tanısınlar, bilsinler diye yarattım” anlamını taşımaktadır. İşte bu bilgi de izâfî bir kemâldir ve insanların bunu terk edebilmeleri mümkündür.</p>
<p>Her bir kemâldeki ilâhî maksad, celâ ve isticlâdır ki cem‘an ve tafsîlen insân-ı kâmilde, sadece tafsîlî olarak âlemde zuhûr eder. Öyle bir sual olabilir; “talep eden noksan olduğundan bu maksûdu talep etmek kemâl değildir, çünkü kelamcılar; Allah’ın fiillerinin maksadlarla mu‘allel olmaması gerekir diyorlar.” Bunun cevabı şudur:</p>
<p>“Mahzûr olan yâni bazı şeylerden kısıtlanmış olan kemâl veremez. Oysa kemâl verme,Yüce Allah’ın kendisinin sıfatıdır, başkasının değildir.” Şeyh Sadreddin Konevi(k.s.)’un Fâtihâ Tefsiri adlıeserinde bu şekilde bir izah bulunmaktadır.</p>
<p>Fusus adlı eserin bazı şerhlerinde şu açıklama yer alır: Hakk Sübhânehû’nun kendisine âid kemâl-i zâtî ve kemâl-i esmâîsi vardır. O’nun bir başka şeyi kemâle erdirmesinin imkânsızlığı kemâl-i zâtîsindeolmaz, ancak kemâl-i esmâîsinde olur. Çünkü kevnî mazâhirler/zuhur yerleri olmadan esmâ tecellîlerinin zuhûru mümkün olamaz.</p>
<p>Mevlânâ Câmî şöyle demiştir:</p>
<p>İsimlerinin kemâlinin şartı varlıktır (varlığa çıkarmadır),Yoksa zât başka şekilde müstekmil (kemâle eriştiren) olmaz.</p>
<p>Yine şöyle demiştir:</p>
<p>Ey yüce Zât! Sen cevher ve araz değilsin,<br />
Senin fazl ü keremin bir maksadla muallel değildir.</p>
<p>Yâni Hak Subhânehû ve Teâlâ zâtının kemâli hasebiyle âlemden ve âlemin içindekilerinin varlığından müstağnîdir. Âyet-i kerîmede “Hakiki zengin ve herşeyden müstağni olan Allah’tır” (Fâtır 35/15) buyrulur. İsimlerinin kemâlinin zuhûru,mümkinâtın a‘yânının varlığına bağlı olduğundan önce a‘yân-ı mümkinâtı var etmiştir.</p>
<p>Bütün vasıflarını kendisi ayân ve âşikâr ettiği için,Mümkinâtın meydana gelmesi vâcib oldu.Yoksa beyân buyurduğu gibi Zâtının kemâliyle,İnsanlardan yüce ve müstağnîdir.</p>
<p>Eş’âriler, Allah’ın fiillerinin, her ne kadar lafzan vâki olsa da, mânâ cihetiyle birkısım illetlere bağlanmasını kabul etmemişler. Zira Allah, kendi lehine menfaatlerden münezzeh olduğu için, O, fiilini ne kendisine ve ne de başkasına bir menfaat kazanmakiçin icrâ etmiş olamaz. Çünkü Allah Teâlâ yapmak istediğini bir vâsıta olmaksızın da yerine ulaştırmaya kâdirdir. Bu yüzden Allah’ın fiillerinin bu ta’lilin maksadı olması doğru değildir. Buna göre bu “lâm” ancak Allah’ın mahlûkatı yaratma maksadının hâsılolması için kulların ibâdetine teşbihle istiâre-i tebeiyye makamında gelmiştir.</p>
<p>Fakihlerin pek çoğu ve Mûtezile, kulların menfaati için olmasından dolayı bu ta’lilin sahih olabileceğini savunarak İbn Melek’in Şerhu’l-meşârık’ında yer alan şu görüşe tutunmuşlardır: “Belli bir maksaddan uzak olan bir fiil abestir. Hakîm olan, yaptığı her<br />
işi hikmetle yapan Cenâb-ı Hakk’ın abesle iştigâli muhal bir durumdur.”</p>
<p>İbn Şeyh şöyle demiştir: Mûtezile âyetini, kulların menfaati için sahih olabileceğini öne sürmüşlerdir: Allah’ın fiilleri maksadlara mebnidir ve kulların ihtiyârî fiilleri sözkonusu olduğunda, O’nun irâdesinin sonradan âyetin sonunda yer alması câizdir.Nitekim Allah’ın muradına delâlet eden lâm da zâten sonda getirilmiştir.</p>
<p>İşte bu onların yaratılmasındaki maksadı göstermeye yaramakta, bununla da ibâdet, cin ve insanların yaratılma gayesi olarak ortaya çıkmaktadır. Mûtezile, ikinci bir görüş olarak da şu husûsu belirtmişlerdir: Maksadlar bazen murad anlamına gelir. Bu âyette maksadın başına ta’lil harfi gelmesi ibâdetin tüm ins ve cinnin yaradılma gayeleri olduğu sonucunu doğurur. Ayrıca Allah’a ibâdet etmeyen ins ve cinnin muradlarının da O’nun irâdesinin önüne geçtiği de ortadadır. İşte bu konuda uygun olan görüş budur.</p>
<p>Mûtezilenin bu iki iddiâsından birinciye verilecek cevap şudur: Kat’î delillerin delâlet ettiği üzere, Allah Teâlâ’nın, lâmın te’vil edilmesini gerekli kılan bir maksadla herhangi bir fiil yaptığı öne sürülen bu gibi yerler için şöyle denilebilir: Allah’ın fiilinemebnî olan hikmet ve maslahatlar O’nun fiilinin bir gayesidir. Çünkü bu fiil şâyetO’ndan değil de başkasından sâdır olsaydı, o zaman da o kimsenin fiili olacaktı. İşte busûretle hikmet ve maslahatlar hakîkî gayeye benzetilerek, bu teşbihden doğan maksada işâret etmesi için, başına lâm getirilmiş, buna da “kulların yaratılma sebebi” ismi verilmiş, hattâ, “Yeryüzündeki şeylerin yaratılma sebebi, orada yaşayan insanlarınbundan faydalanmasıdır” denilmiştir. Buna da delil olarak “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı&#8230;” (el-Bakara 2/29) âyetini getirmişlerdir.</p>
<p>İşte bu cevap,başına lâm gelen fiillerin bir maksad belirtebileceğini ancak bu âyette böyle bir durumun söz konusu olmadığını kasdetmek için getirilmiştir. Çünkü ibâdet, çoğu cin ve insin yaratılması için gerekli olan bir gaye değildir ki, bu fiilin o gayeye götürücü ve teşekkül ettirici bir maksadı olarak teşbih edilerek ona “gaye” denilsin ve başına illet lâmı konulsun. Onların söylediği bu birinci husus doğru olsaydı, bunun, onların bu iddiâlarının ikinciye istidlâl edilebilmesi de mümkün olabilirdi. Çünkü bu ikinci istidlâlleri ancak lâmın medlûlünün bu fiilde “maksad” olmasına bağlıdır. Teşbih yoluyla “gaye” hâline getirilen bir şey “murad” olamaz. Bu nedenle de onun bir fiili gerektirmemesi, Allah’ın muradının kişinin irâdesinden sonra gelmesini gerektirmez.</p>
<p>İşte bu, istidlâli bozan bir durumdur.</p>
<p>Bu sözleri kitabında ele alan müellif İbn Şeyh, bu âyeti şöyle yorumlamıştır: Allahinsanları ve cinleri ibâdete müteveccih bir sûrette ve ona kâbiliyetli bir tarzda yarattığı için onları bu gaye üzere kılmıştır. Bunun isbatı da şudur: İbadet onlar için bir gaye ve muradın ötesinde yaratılma sebepleri değildir ki bunu yapmamaları hâlinde murâd-ıilahînin kişinin irâdesinin gerisinde kalmış olması gereksin. İbadet kelimesinin başındaolan lâm harfi; ancak bir maksad veya cümledeki fiilin nedeni ve sâikini belirtmek üzere, ins ve cinnin ibâdete müteveccih yâni ona kâbiliyyetli, kudret ve imkân sâhibi olarak yaratıldıklarını göstermek için teşbîh sûretiyle getirilmiştir. Onların bu sûretle yaratılmalarına ilâveten sem’î ve aklî delillerle de bu ibâdeti kavrayabilmeleri; sanki ibâdet için yaratıldıklarını ve ibâdetin onların yaratılma gayesi olduğunu göstermekte ve bu yüzden onların bu suretle yaratılmalarına “ibâdet gayesi” tanımlaması yapılarak başına lam-ı illet getirilmiştir, denilmek istenmektedir.</p>
<p>İbn Şeyh, Havâşî’sinde sözlerine şöyle devam ediyor: Allah Teâlâ âyetin zâhirî mânâsından “lâm”ı çıkararak anlamı, onların yaratılmaları gibi zâid bir mânâya tevcîh etseydi; o zaman onların ibâdet etmeleri kasdedilmemiş olacak ve bununla da bu âyetin zâhirinden başka bir mânâya dönülmüş olacaktı. Yok eğer zâhirî anlamına hamletseydi muhakkak bir men ve iptal söz konusu olur ve iki âyet; yâni bu âyetle A’râf sûresi 179.âyeti çelişirdi. Çünkü böylece ins ve cinden cehennem için yaratılmış olanların,ibâdetle sorumlu mahlûklar olmadığı kasdedilmiş olurdu.</p>
<p>Bahru’l-ulûm’da müellif âyetin takdirini, “bu iki fırkayı ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” şeklinde ifâde ederek bundan kasdın; kulun ibâdet edilecek olana ibâdeti îfâ etmesi ve emir ve nehiylerle mükellef kılındığı şeyleri ikâmede dâim olması anlamında olduğunu belirtir. Veya âyet, “onları, kendilerinden ibâdet talep etmek için yarattım” takdirindedir. Zîra Allah Teâlâ peygamberlerine indirdiği kutsal kitaplarda bu iki fırkanın kendisine ibâdet etmesini talep etmiştir. Bu ikinci takdir sahihtir ki bununla Allah’ın irâdesinin hiçbir zaman kasdedilmemiş olduğu anlaşılır. Daha önce de belirtildiği üzere taleb, irâdenin aksine, talep edilen kişiyi zorunlu kılmaz. Bunun anlamı da bazı ulemânın “ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım” şeklinde takdir ettikleri bir tercihdir ki şu âyettede buna işâret olunmuştur: “Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti&#8230;” (et-Tevbe 9/31) Ehl-i sünnet mezhebi de bu görüştedir.</p>
<p>Şâyet onlar ibâdet için yaratılmış olsalardı bir an bile isyan etmemeleri gerekecekti.</p>
<p>Fakat onlar taleb-i ilâhîye mebnî bir mükellefiyet üzere yaradılmış olup Allah’ın irâdî bir teklifiyle mükellef kılınmamışlardır. Çünkü eğer bunlar talebî bir emir ile mükellef kılınmasalardı murad-ı ilâhî onların irâde-i cüz’iyelerinden geride kalmazdı.Maamâfih âsi kimse, ilm-i ilâhideki ayn-ı sâbitede bu işi yapabilecek kapasitede yaratılmasaydı ve emrolunduğu ibâdeti yapacak kudretle (akılla) techîz olunmasaydı yine teklîfî bir emirle yüklenecek ve kendisinden istenilen ibâdet tahakkuk etmeyecekti. Böyle olunca da emr-i ilâhiye karşı gelme ve isyân etme dâimî bir hal almış olacaktır.</p>
<p>Şâyet; “Vukû bulmayacağı bilinen bir şeyle mükellef tutmanın ve onu emretmenin faydası nedir?” diye sorarsan sana şöyle cevap veririm: Kendisinde îmanı kabule kabiliyyet olanla olmayanı birbirinden ayırmanın faydası, sâadet ve ve şakâvet ile bunların sâhiplerinin ortaya çıkması içindir.Bazıları da âyetteki ins ve cinden muradın onların, müminleri olduğu kanâatindedirler.Buna delil olarak da “Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık&#8230;”(el-A’raf 7/179) âyetini gösterirler ve burada cin ve insin kâfir olanlarının kasdedildiğini söylerler. Ayrıca bir kişinin bu âyeti “Ben mü’min olan cin ve insanları ancak bana ibâdet etmeleri için yarattım” şeklinde kıraat etmesi hâlinde onun bu takdiri,çocuk ve delilerin âyetin umûmi mânâsından muâf tutulmuş olmaları sebebiyle ve“Andolsun, cehennem için de birçok cin ve insan yarattık&#8230;” (el-A’raf 7/179) âyetinin yukarıdaki tefsirinin istidlâliyle desteklenebilecek mahiyette bir görüş olarak ortaya çıkar.</p>
<p>İbnu’l-Melek şöyle demiştir: Eğer sen “Pek çok nefiste hâsıl olmadığı halde ibâdet nasıl oluyor da yaradılış sebebi sayılıyor?” dersen, biz sana şöyle cevap verebiliriz:</p>
<p>Buradaki nefislerden maksûd olan, İbn Abbas’ın dediği gibi yalnız mü’minlerin nefislerinin olması; ibâdet ile murad edilen husûsun da Rasûlullah (s.a.)’’ın “Her doğan çocuk (İslam) fıtratı üzere doğar”[29] buyruğunda ifâde ettiği gibi nefislerin<br />
mükellefiyete elverişli olarak yaratılmasının olduğu söylenebilir. Burada nefislerin“mârifeti: Allah bilgisi” murad ediliyorsa bunda da bir problem yoktur. Çünkü mârifetullah, kâfirler için de mevcuttur.</p>
<p>Nitekim Allah bu hususta şöyle buyuruyor:</p>
<p>“Andolsun onlara: «Gökleri ve yeri kim yarattı?» diye sorsan, mutlaka: «Allah»derler&#8230;” (Lokman, 31/25) Beğavi’nin de tercih ettiği bir sözde Mücahid şöyle demiştir: “İbâdet etsinler”kelimesinin mânâsı “beni tanısınlar” takdirindedir. Sebebi de şu kudsî hadistir: “Ben gizli bir hazine idim. Tanınmak istediğim için mahlûkatı yarattım.”[30]</p>
<p>İrşâd’da müellif bu rivâyetle ilgili olarak şöyle demektedir: Allah’ın, sebebi müsebbebin yerine koymak suretiyle ibâdetten mârifeti kasdetmesinin altında yatan sır,itibar edilen şeyin, felsefecilerin mârifet bilgisi gibi gayrıyla hâsıl olmayan, ancak O’na ibâdetle elde edilebilecek mârifet olduğuna dikkat çekmek içindir.</p>
<p>Bazı ulemâ bu âyeti şöyle tefsir ederler: Onları ancak kendi tercihleri ile ibâdet etsinler de benim indimde şeref ve fazilete ulaşsınlar diye yarattım. Onları ibâdete zorlamadım. Şâyet zorlasaydım onlara bunu da yaptırabilirdim. Ama ben onlardan ve ibâdetlerinden müstağniyim. Netice olarak, onlar ancak fıtratlarının zorunlu kıldığı bir tercih ile mükellef kılınmışlardır. Allah kimi muvaffak kılıp ona istikâmeti gösterirse, o da yaratılma sebebi olan ibâdeti îfa eder. Kimi de yüzüstü bırakıp kovarsa, onu ibâdetten mahrum bırakır ve o fıtratı gereği ne için yaradılmışsa ona göre amel eder. Bir hadis-i şerifte: “Amel edin. Herkese yaratıldıkları şey kolaylaştırılmıştır”[31] buyruğu da bunu teyid eder.</p>
<p>Bu açıklamalar, Aynu’l-Meâni’de geçmektedir.Şeyh Necmeddin Dâye Te’vîlât’ında bu âyetin tefsirini şöyle yapmaktadır: Çünki benim mârifet incim ubûdiyet sadefinin içine bırakılmıştır. <strong>Mârifetim iki kısımdır:</strong></p>
<p>Cemâl sıfatımın mârifeti ve celâl sıfatımın mârifeti. Her birinin kendine âid bir alâmeti vardır. Ubûdiyetin iki alâmeti var ki bunlardan biri ibâdete boyun eğmek, ikincisi de inadla boyun eğmemek, azmaktır. Her kim emrolunduğu üzere teslim ve rızâ ile ona<br />
boyun eğerse, o kimse benim cemal ve lütuf sıfatlarımın alâmetlerini üzerinde taşımış,onun mazharı hâline gelmiş olur. Her kim de red ve kibir gösterisiyle ibâdet yapmamada inad ederse o da benim celâl ve kahır sıfatlarımı üzerinde taşıyan kişi olur.</p>
<p><strong>Bu âyetin hakîkî mânâsı şudur:</strong> Cin ve insi, makbul görülen ve merdûd kılınan olmak üzere ikişer tip olarak yarattım. Makbul görülenlerin yaratılma sebebi, onların Allah’a ibâdetleri hasebiyle O’nun lütuf sıfatlarının mazharı olmaları, bunun alâmetlerini taşımalarıdır. Merdûd olanların yaratılma sebebi de hevâlarına kulluk etmelerinden<br />
dolayı Allah’ın kahır sıfatlarının mazharı olmalarıdır. İşte bu âyetten benim anladığım bunlardır.Hikmet; tevhîd, ibâdet, ihlas ve Allah’a küllî yönelişde bütün insanların eşit kılındığı mânâsını iktizâ etmez. Çünkü bu çoğu zaman maişet kaygısıyla terk edilmektedir.</p>
<p>Bu yüzden“ahmaklar olmasaydı dünya harap olurdu” denmiştir. Bir kimsenin mertebesinin artması için bazen ona kahr sıfatının da ilişmesi lâzımdır. Her ne kadar Allah Kur’an’da kudretini belirtmek için sağ elini ifâde ediyorsa da O’nun her bir elinin diğerinin muhâlifi şeklinde bir işlevi olduğunu da gösterir. Yâni sağın bir fonksiyonu var ise sol avucunda onun zıddı bir özelliği bulunur. Bunu şu âyette görebiliriz: “Yer, tamamen O’nun avucu içindedir, gökler de sağ elinde dürülmüştür&#8230;” (ez-Zümer 39/67)</p>
<p>İlâhi hikmet, kendisine dercedilen her iki elin de zuhûrunu ihtivâ eder. Birisiyle bütün saâdet ehli için rahmet ve cennetleri müjdelerken, diğeriyle de küfür ehli için kahr,gazap ve onların muhtaç oldukları şeyleri ortaya koyar. Allah her iki iktizâyı da yaratmıştır. Aslolan, hakîkî mabûd Allah Teâlâ’nın cemâl ve kemâl aynâsında kâmil olan insanın varlığıdır. O kişi halk içinde Hakk’a müteveccih tek kişi gibidir.</p>
<p>Vâhidî, meâni âlimlerinin bu âyeti “Bana itâat etsinler ve boyun eğsinler diye yarattım” şeklinde takdir ettiklerini belirtmiştir.İbadetin sözlük mânâsı “zillet ve itâattir.” Cin ve ins her mahlûk, Allah Teâlâ’nın takdirine boyun eğen ve O’nun irâdesine itâat edendir. Allah onu murad ettiği şekilde yaratıp, takdir ettiği ölçüde de rızıklandırmaktadır. Hiç bir kimse yaratıldığı halden çıkmaya mâlik olamaz.</p>
<p>İbn Abbas bu âyetin takdirini, “isteyerek veya istemeyerek de olsa ubûdiyeti kabul etmeleri için onları yarattım” şeklinde yapmıştır ki şu mânâdadır: “Fıtratlarının kendilerini Allah’ın vahdâniyetini, yaratmada eşsiz oluşunu, başkasından çok kendisinin ibâdete müstehak oluşunu kabule zorlaması sebebiyle mü’minlerin isteyerek kâfirlerin de kerhen beni ikrar etmeleri için yarattım.” Bu sebeple mahlûkat O’nun kuludur. Bunu“Göklerde ve yerde olanların hepsi O’nundur, hepsi O’na boyun eğmiştir” (el-Bakara 2/116) âyeti de şu mânâ ile teyid etmektedir:</p>
<p>Göklerde ve yerde olanlar, kendilerinde bulunan hudûs delillerinin gerektirdiği; başkası tarafından yönetilme,yaratılma ve başkaları için hizmete hâzır hâle getirilmiş olma sebepleriyle Allah’a âiddirler. et-Teysîr adlı eserde böyle mezkûrdur. Bu konuda söylenen sözler bunlardan ibarettir.İns ve cinnin hasr yolu ile ibâdet için yaratılmış olmalarının zikrinden maksad,rubûbiyetin Allah Tâlâ’ya, ubûdiyetin de mahlûka âid olduğuna işâret etmek içindir.Zirâ ibâdet, ins ve cinnin en belirgin vasfıdır. Hattâ bâzı âlimler ibâdetin risâletten daha faziletli olduğunu dahi söylemişlerdir. Bu yüzden Allah Teâlâ İsrâ sûresinin birinciâyetinde “kulunu geceleyin yürüten” buyurmuş “rasülünü yürüten” dememiştir. Yine kelime-i şehâdette de “abd: kul” kelimesini “rasûl/elçi” kelimesinin önüne geçiriştir.</p>
<p>Mahlukâttan her kim rubûbiyet iddiâsında bulunursa bu âyetin (ez-Zâriyât 51/56)tehdid ettiği husustan sakınsın. Her ne kadar kulda ortaya çıksa da bütün kemâlât Allah’a âiddir.</p>
<p>Kuldaki sâdece kemâlât-ı îlâhînin bir tezahürüdür, yansımasıdır. Onu kulda izhar edip kemâle erdiren Allah’tır.İbâdetler on kısımdır: Namaz, zekat, oruç, hac, Kur’an kırati, her hâlükârda Allah’ı zikr, helâli talep etmek, müslümanların ve birlikte yaşanan kimselerin haklarına riâyet etmek, dokuzuncusu emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker ve onuncusu da saadetin ve muhabbetullahda fenâ bulmanın anahtarı olan sünnete ittibâdır. Bu hususta Allah şöyle buyurmaktadır:“De ki: Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da sizi sevsin&#8230;” (Âl-i İmran3/31)</p>
<p>Molla Câmi şöyle demiştir:</p>
<p>Ey Allah’ın nebisi! Selâm senin üzerine,<br />
Muvaf akiyet ve felah senin yanındadır.<br />
Senin sünnetini takip etmezsem,<br />
Ümmetinin âsilerinden olurum.<br />
İsyan yükünün altında kalmışım,<br />
Eğer elimden tutmazsan ayaklar altına düşerim.</p>
<p>Kula; Rabbine ibâdet etmesi, yaratıcısına farz, vâcib, sünnet ve müstehaplarla gerektiği vecihle ve O’nun emrettiği şekilde boyun eğmesi gerekir. Farzlar<br />
tamamlanınca da kendisinden istenen kemâlât-ı ibâdetini yerine getirir. İşte kul istenen bu iki şeyi tamamlayınca da yapabildiği kadar nâfile ibâdetleri îfâ etmeye çalışır. Onun hiç bir tanesini küçümsemez. Çünkü Allah yaratırken de o kulunu küçük görmemiş ve onu gerekli bularak yaratmıştır. Allah hangi emrini sana yüklerse muhakkak onda kul için verdiği bir önem ve inâyet vardır. Bu sebeple seni o işle mükellef tutmaktadır.</p>
<p>Kul farzlara devam edince en yaklaştırıcı şeylerle Allah’a yaklaşır. Sahih bir kudsî hadiste şöyle vârid olmuştur: “Kulum kendisine farz kıldığım şeyden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşamaz. Kulum nâfile ibâdetlerle bana yaklaşırsa ben de onu severim.Onu sevdiğim zaman onun duyan kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.Eğer benden isterse mutlaka veririm. Bana sığınırsa muhakkak onu korurum. Mü’min kulumun canını alma husûsundaki tereddüdüm yapacağım başka hiç bir şeyde vâki olmaz. Çünki o ölümden çekinir ben ise onu ölüm ânının zorluğuna atarım.”[32]</p>
<p>Demek ki birinci kurbiyet, farzlarla olan Allah’a yakınlık, ikincisi ise nâfilelerle olanıdır. Muhabbetullahın meydana getirdiği; Hakk Teâlâ’nın kulunun kulağı, gözü, eli ve ayağı olmasına bir bak da farz ve nâfilelerle hâsıl olan bu ilâhî muhabbetin<br />
kendisiyle gerçekleştiği şeyleri edâ etmeye devam üzere ol!</p>
<p>Nâfileler ancak farzların kemâle ermesinden sonra sahih olur. Yine nâfilenin kendisinde de farz ve nâfile vardır ki ondaki farzın da muhakkak tekemmülü gerekmektedir. Bir hadîs-i kudsîde Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Benim kuluma namazda iken bakın, onu tam mı eksik mi kıldı.”<br />
[33]</p>
<p>Şâyet tam ise tam olarak sevabı yazılır,noksan ise: “Kulumun nâfilesi var mı ona bakın!” der. Eğer onun nâfilesi mevcûtsa“Kulumun farz namazlarını nâfilesiyle tamamlayın” buyurur ve işte bu suretle bu nâfile ameller, o kula eksik farzları yerine verilir.</p>
<p>Nâfilelerin de, farzlarda bir aslı bulunan ve aslı bulunmayan diye iki türü vardır. İşte bu ikincisi zâhir âlimlerinin “bid’at” diye isimlendirdikleri şey olan müstakil bir ibâdet îcâdıdır. Allah Teâlâ bunu “İcâd ettikleri ruhbanlığı, biz onlara yazmamıştık&#8230;” (el-<br />
Hadid 57/27) âyetiyle tavzîh etmekte, Rasûlullah (s.a.) de “sünnet-i hasene” diye isimlendirmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Böyle bir sünneti ihdâs edenlere ihdas ecri ile kıyâmete kadar işleyecek olanlara verilen ecrin eksilmeksizin bir katı da o kişi<br />
için vardır.”[34]</p>
<p>Nâfilenin farzın yerine geçme gücü olmadığı için onda da nâfile namazda olduğu gibi farzların kemâlini sağlayan bir takım fârizalar bulunmaktadır. Nâfile içindeki bu fârizalar farz namazlarda bulunan tesbihat, rükû ve secde gibi rükunları kapsamaktadır.</p>
<p>İşte bu söz ve fiiller nâfilelerdeki farzlardır.</p>
<p>Ayrıca şunu da bil ki bizim Rasûlullah (s.a.)’e tâbi olmamız da sünnet-i hasenedir. Biz o sünnet-i haseneyi ihdâsla bir ecir kazandığımız gibi onu îfâ edenlerin ecirlerinin (bir katına) da sâhip olacağız. Rasûlullah (s.a.)’in sünnet-i hasene ihdas etmemesi hasebiyle,ona ittibaya ma’tuf olarak bizim de sünnet ihdâsını terketmemiz durumunda,Rasûlullah’ın bu yolunu izlememizden kazanacağımız ecir, sünnet ihdası ile olanından daha büyük olacaktır. Zira Peygamber (a.s.) ümmetine çok emirler yüklemekten çekinirdi. Demek ki kim yeni yeni sünnetler ihdas ederse insanlara zorluk vermiş olur.</p>
<p>Oysa yapsaydı bunu Rasûlullah (s.a.) yapardı. O bile hafifletme amacıyla fazla mükellefiyetler yüklememiştir. Bu durumda şöyle diyebiliriz: Terk husûsunda(Rasûlullah’a) uymak, sünnet-i hasene ihdâs etmekten daha uygun ve daha ecirlidir. İşte sen de hâlini sana bahsettiğim şekle getir.</p>
<p>İmam Ahmed b. Hanbel’in hiç karpuz yemediği, bunun sebebini soranlara;Rasûlullah (s.a.)’in karpuzu nasıl yediğini bilmediği için bu işi terkettiğini söylediğibildirilmiştir. İşte burada da gördğümüz gibi Rasûlullah (s.a.)’in karpuz yemesinin şekliyle ilgili bir bilgi eline ulaşmadığı için karpuz yemeyi terketmiştir. İşte bunun gibi<br />
ümmetimizin ulemasının diğer ulemanın önüne geçmesine sebep olan pek çok hâdise vardır. Bakınız, bu İmam Ahmed “.. bana uyun ki, Allah da sizi sevsin&#8230;” (Âl-i İmran3/31), “Andolsun Allah’ın Elçisi’nde sizin için Allah’a ve âhîret gününe<br />
kavuşmaya inanan ve Allah’ı çok anan kimseler için, uyulacak en güzel bir örnek vardır” (Ahzab 33/21) gibi âyetlerin mânâsını kavramış ve Allah Teâlâ’nın buyruğunu yerine getirmiştir.</p>
<p>Fiil, söz ve halden müteşekkil sünnetle amel etmek, onu bilip de sayıp dökmekten daha faziletlidir. Öyleyse biz de ümmete gelmiş bu kadar emirler<br />
varken, yeni sünnetler ihdâs ederek onların yüklerini niçin artıralım?</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruh&#8217;ul Beyan Tefsiri,cild.20,syf.76,84</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/">İnsanın Yaratılmasındaki Gaye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-yaratilmasindaki-gaye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>er-Rezzâk</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 14:15:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah Teâlâ’nın “Rezzâk”İsmi]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın rızıkları]]></category>
		<category><![CDATA[er-Rezzâk]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20962</guid>

					<description><![CDATA[<p>Şerhu’l-Esmâ adlı kitabında İmam Gazzali şöyle diyor: “er-Rezzâk” ismi, Allah’ın rızıkları ve rızık yollarını yaratıp mahlukata ulaştırmasını ve ondan mahrum bırakma sebeplerini yaratmasını anlatan bir ism-i şerifidir. Rızık iki kısımdır: Birincisi, zâhiri rızıktır ki bunlar azık ve yiyeceklerden ibârettir. Zâhirî olmasının sebebi, bedenlere müteveccih olması hasebiyledir. İkincisi ise bâtınî rızık olup mârifet ve keşiflerden müteşekkil [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/">er-Rezzâk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/Resim-Kopya-Kopya-312.gif"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21016 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/Resim-Kopya-Kopya-312-300x178.gif" alt="" width="300" height="178" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/Er-Rezzak.gif"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22165 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/Er-Rezzak.gif" alt="" width="473" height="268" /></a></p>
<p>Şerhu’l-Esmâ adlı kitabında İmam Gazzali şöyle diyor: “er-Rezzâk” ismi, Allah’ın rızıkları ve rızık yollarını yaratıp mahlukata ulaştırmasını ve ondan mahrum bırakma sebeplerini yaratmasını anlatan bir ism-i şerifidir.</p>
<p>Rızık iki kısımdır: Birincisi, zâhiri rızıktır ki bunlar azık ve yiyeceklerden ibârettir. Zâhirî olmasının sebebi, bedenlere müteveccih olması hasebiyledir. İkincisi ise bâtınî rızık olup mârifet ve keşiflerden müteşekkil olup kalplerin ve sırların rızkıdır.Bâtınî olan rızık, iki rızıktan en yüce olanıdır. Çünkü onun meyvası ebedî hayattır.</p>
<p>Zâhirî olan rızkın meyvası da mesâfesi yakın bir müddete kadar olan bedenin takviyesidir. Bu iki rızkın yaratılmasını üzerine alan ve her iki fırkaya ulaştırma ihsânında bulunan ancak Allah Teâlâ’dır. Fakat O, rızkı dilediğine genişletir, dilediğine de kısar. Allah Teâlâ’nın bu vasfından kulun alacağı iki ders şudur:</p>
<p><strong>1-</strong> Bu vasfın hakikatini kavrayarak onun ancak Allah’a lâyık olduğunu bilmesi ve bu sûretle rızkı ancak O’ndan taleb etmesi, bu hususta başka kimseye güvenmemesidir.Hâtim-i Esam’dan nakledilen şu hâdise buna misâldir: Bir adam Hâtim’e, “Nereden yersin” deyince, “O’nun hazinesinden” demiş. Bunun üzerine adam, “Sana ekmek gökten mi bırakılıyor?” demiş, Hâtim de ona, “Şâyet o ekmeğin atılacak bir yeri olsaydı, oraya bırakırdı” şeklinde cevap vermiş. Adam, “Siz bununla herhalde kelâm-i ilâhiyi; yâni Kur’ân-ı Kerim’i kasdediyorsunuz” deyince de o: “Evet, semâdan kelâm-ı kadîm’den başka hiçbir şey inmemiştir” demiş. Adamın, “Seninle tartışmayı kızıştırmayacağım” sözüne de: “Zâten bâtıl hakla boy ölçüşemez” diye cevap vererek onu susturmuş.</p>
<p><strong>2-</strong> Allah Teâlâ’nın “Rezzâk” vasfından alınacak ikinci ders şudur: Allah, insana doğruya ulaştırıcı ilmi, irşâd edici lisânı ve tasadduk edici elini vermek sûretiyle de onu rızıklandırmıştır. İşte bunlar, muazzez rızıkların kişinin söz ve amelleriyle kalbine ulaşması için de bir sebeptir. Allah Teâlâ bir kulunu severse, mahlûkatın ona olan ihtiyaçlarını artırır. İşte o zaman bu kişi, rızıkların insanlara ulaşmasında Allah ile kullar arasında bir vâsıta hâline gelir ve Allah’ın bu rızık verme sıfatından büyük bir haz duyar. Rasûlullah (s.a.), “Güvenilir hazine bekçisi, emrolunduğu şeyi gönül itmi’nânı ile tasadduka muhtaç birine verendir. Kulların elleri, Allah’ın hazineleridir.</p>
<p>Kimin eli Allah’ın kasası gibi kılınmışsa, onun lisanı da kalp rızıklarının hazinesi gibidir. Allah o kimseye bu sıfatı da katmıştır”[36] buyurmuştur.</p>
<p>“er-Rezzak” Allah’ın kulu, Allah’ın kendisine rızkı genişletmesi sebebiyle diğer insanlara tesirde bulunan ve O’nun direktifleri doğrultusunda insanlara rızkı bollaştıran kimsedir. Çünkü Allah O’nun makamını genişleme, rahatlama ve bereket karargâhı kılmıştır. Oraya her ne gelirse çoğalır, hayırla dolup taşar. Allah’ın bu Rezzâk isminin husûsiyetlerinden biri de kişinin rızkının bu ismi okumaya devamı ile artmasıdır. Şöyle ki; kişi bu ism-i celîli her sabah namazından sonra kıblenin sağından başlamak üzere imkânı ölçüsünde evin her tarafına onar defa okursa rızkı genişler. el Erbâinu’l- İdrîsiyye’de de bu okunanlara ilâveten, “Sübhâneke yâ rabbe külli şey’in ve vârisehû ve râzikahû; yâni “her şeyin rabbi, vârisi ve rızık vereni olan Allah, bütün noksan sıfatlardan pak ve uzaktır” zikrini de söylemenin iyi olacağı belirtilmiştir.</p>
<p>Sühreverdi şöyle demiştir: Bu ism-i şerifi devamlı okuyan kişi padişah ve vâlilerden olan talebine de kavuşur. Ancak bunun gerçekleşmesi için, kişinin talep ettiği o şeyin önünde ayakta durup on yedi defa bu ismi okuması icâb etmektedir. Yine her kim bunu sabah kalkar kalkmaz yirmi defa okursa, en zor meseleleri dahî kavrayacak bir zihin ile rızıklandırılır.</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruh&#8217;ul Beyan Tefsiri,cild.20,syf.85,86</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/">er-Rezzâk</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/er-rezzak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>el-Vedûd</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/el-vedud/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/el-vedud/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 24 Dec 2018 13:58:13 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Allah/Ruyetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Tefsir]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[el-Vedûd]]></category>
		<category><![CDATA[Hubb]]></category>
		<category><![CDATA[Kulun Allah muhabbeti]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20964</guid>

					<description><![CDATA[<p>Buruc/14:O, çok bağışlayan ve çok sevendir. “O” inkârına tevbe edeni ve îman edeni “çok bağışlayan” ayrıca küfür günahından  başka diğer günahlarına tevbe edeni ve dilerse tevbe etmeyeni de çok bağışlayan “ve” kendisine itâat etmeyi seveni veya tevbe edeni “çok sevendir.” Nitekim aynı mânâ bir başka âyet-i kerimede şu şekilde ifâde olunuyor: “Şunu iyi bilinki, Allah [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/el-vedud/">el-Vedûd</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/IMG-20180918-WA0027.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-21006 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/IMG-20180918-WA0027-300x180.jpg" alt="" width="300" height="180" /></a></strong></p>
<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/46.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-22181 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/46.jpg" alt="" width="454" height="224" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/46.jpg 730w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/46-600x296.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/46-300x148.jpg 300w" sizes="(max-width: 454px) 100vw, 454px" /></a></strong></p>
<p><strong>Buruc/14</strong>:<strong><em>O, çok bağışlayan ve çok sevendir.</em></strong></p>
<p>“O” inkârına tevbe edeni ve îman edeni “çok bağışlayan” ayrıca küfür günahından  başka diğer günahlarına tevbe edeni ve dilerse tevbe etmeyeni de çok bağışlayan “ve” kendisine itâat etmeyi seveni veya tevbe edeni “çok sevendir.” Nitekim aynı mânâ bir başka âyet-i kerimede şu şekilde ifâde olunuyor: “Şunu iyi bilinki, Allah tevbe edenleri de sever. Temizlenenleri de sever.” (Bakara 2/222) Bu, fazlın alâmetidir.</p>
<p>Adâletine bıraktığında seni yok eder, fazlı ve ihsanıyla da okşar ve yüce mertebelere çıkarır. Onun fazlı kederlere boğulmuş kimseleri okşamaktır Onun adâleti zorbaların sinelerini yakmaktır.Âyette yer alan “el-Vedud” kelimesi “feûl” kalıbında olup mânâsı -burada- “fâil”şeklindedir. Çünkü mânânın fâil kalıbında olmasını cümlenin gelişi gerektirmektedir.</p>
<p>Sehl (rh.) “el-Vedûd” kalıbını şöyle açıklar: el-Vedûd demek kullarına tam nimet vererek ve âfiyetlerini devam ettirerek sevimli olan demektir. Bu takdirde “Vedud”kalıbı “fâil” mânâsında değil, “mef’ul” anlamında olur. Çünkü Sehl’in bu açıklamasına göre seven o değil tam tersine o sâlih kullarının sevdiği olmuş olur. Kulun Allah muhabbeti, O’na itâat ve emirlerine uygun davranması demektir. Veya kulun Allah muhabbeti demek kulun ona ta’zimi, kalbinde onun heybetini duyması demektir.</p>
<p>Hakikatin esrârına ermiş olan âlimler görüş birliği hâlinde derler ki: Herhangi bir karşılık beklentisi içinde olan her türlü muhabbet sakat bir sevgidir. Tam tersine sağlam ve gerçek muhabbet bütün tamah ve istekleri aşmış, safiyane muhabbettir. Bir haberde şöyle denir: “Herhangi bir karşılık beklemeksizin sâdece rablığa hakkını vermek amacıyla bana ibâdet eden kimseyi ben severim.”</p>
<p>Büyüklerden birisi sevgi ifâde eden terimleri şu şekilde açıklar: “Aşk” iki ruhun birbiriyle sarmaş-dolaş olmasıdır. “Hubb” ise bu sarmaş-dolaş hâlinin safiyane olması durumudur. Sevgi anlamına gelen bir başka kelime olan “vüdd” ise sevginin sâbit olması, kalpte yerleşmesi demektir. Bir başka terim olan “heva” ise sevginin kalbte ilk<br />
doğduğu andır.</p>
<p>et-Te’vilâtü’n-Necmiyye’de aynı deyimler şöyle açıklanıyor: “el-Vedud” Allah Teâlâ’nın kendisine yönelen kula, sevgiyle tecelli etmesi demektir. Bu tıpkı kudsi hadiste ifâdesini bulan; “bana bir karış yaklaşana ben bir kulaç yaklaşırım”[61]ifâdesi kabilindendir. Dolayısıyla Allah’a sevgiyle yaklaşana Allah vüdd ile yaklaşır.Çünkü vüdd, kalp arzına muhabbeti sâbit kılan nesnedir. Zira vüdd kelime olarak kazık anlamına gelen “el-veted” kelimesinden türetilmiştir. Nitekim Kamus’ta el-vüdd kelimesi el-veted kelimesiyle açıklanıyor.</p>
<p>İmam Gazali (rh.) şöyle diyor: “el-Vedud” yaratıklar için bütün hayırları seven kimse demektir. Dolayısıyla el-Vedud olan Allah mahlukata iyilik eder, onları över. Kelime er-Rahîm mânâsına yakın bir anlam ifâde eder. Fakat rahmet, merhum dediğimiz rahmet olunmuş kimseye izâfe olunur. Merhum demek muhtaç demektir, darda kalmış anlamına gelir. Şu halde er-Rahîm olanın fiilleri bir merhumun ve zayıfın bulunmasını gerektirir. el-Vedud’un fiilleri ise bunu gerektirmez. Tam aksine el-Vedud demek daha ilk baştan vüddün neticeleri olmak üzere in’am etmek; yâni nimet vermek demektir. Öte yandan Allah’ın rahmetinin mânâsı ise onun rahmet edilen kimseye hayır murad etmesi, ona yeterli hayrı vermesi demektir. Ancak onun rahmet ederken rahmetin kalp rikkatinden Allah’ın münezzeh olduğunu vurgulamamız gerekir. Aynı şekilde Allah’ın vüddü keramet ve nimet irade etmesi demektir. Ancak yine Allah meveddet meylinden münezzehtir.</p>
<p>Allah’ın kullarından vedud olan ise, kendi nefsi için arzuladığı şeyi Allah’ın mahlukatı için de isteyen kimse demektir. Bundan daha üstünü ise Allah’ın yaratıklarını kendi nefsine tercih edendir. Nitekim vedud olan kimselerden birisi şöyle demiştir: Ben isterim ki Cehennemin üzerine köprü olayım, Allah’ın yaratıkları benim sırtımdan geçip Cennete girsinler ve Cehennemin üstünden geçerken ondan eziyet duymasınlar. Bu vüddün en mükemmeli ise kişinin başkalarını tercihine, onlara ihsanda bulunmasına içinde duyacak olduğu kinin, gazabın ve onlardan görmüş olduğu eziyetin engel olmaması demektir.</p>
<p>Nitekim Peygamber Efendimiz’in mübarek dişi kırıldığında, yüzü kana bulandığında şöyle duâ etmiştir: “Allah’ım kavmimi bağışla! Çünkü onlar bilmiyorlar.”[62] Böylece onların yaptıkları kötü hareket Peygamber Efendimiz’in onlara hayır duâda bulunmasına engel olmamıştır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.) Hz. Ali’ye bir keresinde şöyle demiştir: “Ya Ali eğer sen mukarrabin olan insanları geçmek istersen seninle ilişkisini kesene sen ilişkini kesme, seni mahrum bırakana ver, sana zulmedeni bağışla.”[63]</p>
<p>Allah’ın el-Vedud isminin de bazı özellikleri vardır: el-Vedud, kişiler arasında sevgiyi sâbit tutan bir isimdir. Özellikle karı-koca arasındaki sevginin sâbit kalmasına yardımcı bir isimdir. Herhangi bir koca el-Vedud ismini bin kez okuyup herhangi bir yemek üzerine okur ve bu yemeği eşiyle birlikte yerse, kendisinin sevgisi eşinin üzerinde galip gelir. Bu kadın kocasına itâattan başka bir hareketi yapamaz.</p>
<p>Rivâyet olunduğuna göre Allah’ın İsm-i A’zam’ı bu el-Vedud ismidir. Nitekim bu isim bir tacirin duâsında geçmektedir. Söz konusu kişi şöyle duâ etmiştir: “Ey Vedud olan, ey şerefli arşın sâhibi, ey ilk başlatan ve tekrar iâde eden Allah! Arşının her tarafını dolduran Senin yüzünün nuru vesilesiyle Senden diliyorum. Bütün mahlukatını takdir ettiğin kudretinin vesilesiyle herşeyi kuşatan rahmetinin adına Senden diliyorum.Senden başka hiçbir ilah yoktur. Ey imdada koşan bana imdat et. Ey imdada koşan bana imdat et. Ey imdada koşan bana imdat et.” Bu rivâyeti bir çok imam zikretmiştir.</p>
<p>Fakir (Bursevî) der ki: Ben kalbimin diliyle “Ya Vedud” ismini seher vakitlerinde durmadan zikrediyordum. Sonra kendi irade ve ihtiyarım olmadan “Ya Rabbi beni herşeyi anlar kıl” demeye başladım. Bu zikirden sonra anladım ki el-Vedud isminin herşeyi anlamakta büyük bir etkisi varmış. Çünkü el-Vedud ismi “el-mahbub/sevgili” anlamına geliyor. Hiç kuşkusuz Allah Teâlâ’nın bütün isimleri İsm-i Azam’ı sever ve ona meyleder. İsm-i Azam ise sevilendir, diğerleri sevendir. Şu halde her kim “Vedud”ismini “sevgili” anlamına alarak zikrederse o kimseyi bütün mazâhir sever. Bu kimse,Allah Teâlâ’nın bütün isimlerinin sırrını öğrenir ve böylece bütün tevcihler o kimseye<br />
ulaşır.</p>
<p>İsmail Hakkı Bursevi &#8211; Ruhul Beyan Tefsiri,cild.23,syf.214,217</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/el-vedud/">el-Vedûd</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/el-vedud/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>1</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Namazın Farz ve 5 Vakit Oluşunun Hikmeti</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Dec 2018 09:43:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İsmail Hakkı Bursevi]]></category>
		<category><![CDATA[Kıyam]]></category>
		<category><![CDATA[Miraç]]></category>
		<category><![CDATA[Namaz]]></category>
		<category><![CDATA[Namazın Farz ve 5 Vakit Oluşunun Hikmeti]]></category>
		<category><![CDATA[Rüku]]></category>
		<category><![CDATA[Rekat]]></category>
		<category><![CDATA[Secde]]></category>
		<category><![CDATA[Teşbih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=20798</guid>

					<description><![CDATA[<p>Allah Rasûlü (s.a.) Mi’râc gecesi semâya yükseltildiği zaman semâvâtın melekûtunu ve oradaki meleklerin ibâdetlerini bütün incelikleriyle müşâhede etti. Onların değişik ibâdetlerini görüp beğenerek imrendi. Bu ibâdetlerin benzerlerinin ümmeti için de olmasını diledi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, beş vakit namazda bütün meleklerin ibâdetlerini cem etti. Çünkü bu meleklerden bâzısı kıyâmda, bâzısı rükûda, bâzısı secdede idi. Bâzısı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/">Namazın Farz ve 5 Vakit Oluşunun Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/namaz-3.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-20948 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/namaz-3-300x201.jpg" alt="" width="366" height="245" /></a></p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22227 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073.jpg" alt="" width="499" height="264" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073.jpg 650w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073-600x318.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/650x344-1449819020073-300x159.jpg 300w" sizes="(max-width: 499px) 100vw, 499px" /></a></p>
<p>Allah Rasûlü (s.a.) Mi’râc gecesi semâya yükseltildiği zaman semâvâtın melekûtunu ve oradaki meleklerin ibâdetlerini bütün incelikleriyle müşâhede etti. Onların değişik ibâdetlerini görüp beğenerek imrendi. Bu ibâdetlerin benzerlerinin ümmeti için de olmasını diledi. Bunun üzerine Allah Teâlâ, beş vakit namazda bütün meleklerin ibâdetlerini cem etti. Çünkü bu meleklerden bâzısı kıyâmda, bâzısı rükûda, bâzısı secdede idi. Bâzısı tahmîd ve tesbîh ve diğer ibâdetlerle meşguldü. Müslümanlar beş vakit namaz kılınca Allah Teâlâ gök ehlinin ibâdetlerinin ecrini onlara verecektir.</p>
<p>Allah Teâlâ’nın namazı ikişer, üçer ve dörder rekât kılmasının hikmetine gelince Efendimiz Mi’râc gecesinde melekleri ikişer, üçer, dörder kanatlı olarak görmüştü.Allah Teâlâ bir bakıma ibâdetleri Hak katına çıkaran meleklerin şekillerini namazın nûrânî sûretiyle cem etmişti. Çünkü her ibâdet, nûrânî heykeller ve sûretler içinde şekillenir (temessül eder). Nitekim bu konuda bâzı işâretler vârid olmuştur. Hattâ meleklerin sâlih amellerden yaratıldığına dâir sahîh hadîsler vardır. Aynı şekilde Allah Teâlâ meleklerin kanatlarını üç mertebe yapmış, kulların kendileriyle Allah’a uçtuğu kanatlarını da onların kanatlarına denk düşsün ve kullar için mağfiret talebinde bulunsunlar diye böyle yapmıştır.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.) namazın rekât sayılarının azaltılması isteğiyle Allah Teâlâ’ya birkaç defa mürâcaat edip gerekli tahfîf yapıldıktan sonra Allah Teâlâ buyurur ki: “Ya Muhammed, bunların tamâmı bir gün ve gecede beş vakittir. Her namaz için on hasene vardır. Böylece elli eder. Nitekim namaz bizden öncekilere de elli vakitti.”[185]</p>
<p>Mi’râc gecesinde tahfîf edilerek beş vakte indi ve bire on hesâbıyla yine elli namaz değerine ulaştı.</p>
<p>Bunun bir başka hikmeti de şöyledir: “Geçmiş ümmetlerde beş vakit namaz parça parça olarak vardı. Allah Teâlâ hazretleri bunları, Peygamberi ve O’nun ümmeti için cem etti. Çünkü dünyevî ve uhrevî faziletlerin hepsi Peygamberimiz’de toplanmıştı. O’nun ümmeti de diğer ümmetler arasında bu durumdadır.</p>
<p>Sabah namazını ilk kılan Âdem, öğle namazını İbrâhîm, ikindi namazını Yûnus, akşam namazını Îsâ, yatsı namazını Mûsâ (a.s.)’dır. İşte bunlar namazların beş vakit olarak tesbitinin sırrıdır.</p>
<p>Şöyle bir görüş de vardır: Beş vakit namazı ilk kılan Âdem (a.s.)’dır. Sonra bunlar peygamberler arasında dağılmıştır. Vitir namazını ise ilk defa Rasûl-i Ekrem (s.a.) Mi’râc’da kılmıştır. Nitekim: “Rabbim bana beş vakit namaza bir namaz daha ilâve etti.”[186] buyurmuştur. Buradaki fazlalık vitir, ya da gece namazıdır.</p>
<p>Secdeye ilk davranan Cebrâîl’dir. Bu yüzden nebîlere yoldaş ve yardımcı olmuştur.İlk “Sübhânallah” diyen yine Cibrîl, “el-Hamdülillah” diyen Âdem (a.s.), “Lâ ilâhe illâllah” diyen Nûh (a.s.), “Allahu Ekber” diyen İbrâhîm (a.s.), “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâhi’l-Aliyyi’l-Azîm” diyen Hz. Muhammed (s.a.)’dir. Bunların hepsi Keşfü’l-künûz ve hallu’r-rumûz adlı eserde yazılıdır.</p>
<p>el-Hıkemu’ş-Şâziliyye ve şerhinde şöyle denilmektedir: Hakk Teâlâ insanda meydana gelebilecek bir bıkkınlık hâlini ilm-i ezelîsiyle bildiğinden, ibâdetleri değişik şekillerde emretmiştir. Ki insan bu sûretle bu ibâdetlerden birinden ötekine geçerek dinlensin, gönül huzûruna ersin.</p>
<p>Yine Allah Teâlâ insanı emellerine ulaşmaktan alıkoyacak, bıkkınlığa düşürecek bir hırsın varlığını bildiğinden ibâdetleri vakitlere bağımlı kılmıştır. Çünkü günde beş vakit namaz, senede bir ay oruç, kırkta bir zekât,ömürde bir hac vardır. Bu ibâdetlerin herbirinin yerine getirileceği özel zamanları vardır ve zamânında yapılamayan ibâdet sahîh olmaz. Aslında her şeyin böyle vakit ve zamanla sınırlandırılmış olması, insan için bir şefkat, kulluk için kolaylıktır. Allah Teâlâ, ibâdetleri bizzat kendi zamanları ile bağımlı tutmuştur ki, insanda daha sonra yaparım duygusu yer etmesin; daha vakti var anlayışı insanı tenbelleştirmesin.Zamanların biraz geniş tutulmasının sebebi ise, kişide irâde ve ihtiyâr sıfatının yerleşmesi içindir.</p>
<p>Mevlânâ Celâleddîn Rûmî (k.s.) der ki:</p>
<p><em>Eğer ortada mahlûkun fiili olmasaydı,</em><br />
<em>Hiç kimseye şu niçin şöyle, diyemezdik.</em><br />
<em>Yaratıkların fiil ve irâdesi meydanda olduğu için,</em><br />
<em>Mahlûkun irâdesine itiraz olunur: Şu şöyle niçin?</em><br />
<em>Halkın fiiliyle Hakk’ın fiilini lâyıkıyla anlatmak için.</em></p>
<p>et-Te’vîlâtü’n-Necmiyye’den: Namazın başı ikame, sonu idâmedir. Namazın ikamesi; vaktinde, rükû, sücûd, zâhirî ve bâtınî şartlarını tam yaparak kılmaktır. İdâmesi ise murâkabeye sarılmak, Rabbin namaza tevdî ettiği lütuf esintilerini taleb için cem-i himmet etmek, yâni teksîf olmaktır. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.) buyurur: “Sizin dünyâ günlerinizde Allah’ın nefhaları; esintileri vardır. Gözünüzü açın ve onlara tâlib olun.”[187]</p>
<p>Namazın zâhirî şekli, organların kulluğudur. Namaz emri Hakk’ın kulu cezbedişinin sûrî bir şeklidir. Çünkü namaz senin bedenini kulluk dışında başka bir işte kullanmaktan alıkor. Namazın sırrı, yöneliş ve taleb sırrıdır. Namazın şartlarının, rükünlerinin,sünnetlerinin, âdâbının ve hey’etlerinin herbirinde O’na yönelişin hakîkatine işâret eden bir sırr vardır.</p>
<p>Abdest namazın şartlarındandır. Abdestin her farz, sünnet ve edebinde insanı namaz kılmaya hazırlayan tahârete işâret eden bir sırr vardır. Ellerin yıkanmasında, nefsin günah kirlerinden, kalbin saldırganlık gibi şeytânî ve hayvânî sıfatlarla kirlenişinden temizlenmesine işâret vardır. Nitekim Allah Teâlâ Habîb-i Ekrem (s.a.)’ine: “Elbiseni temizle!” (el-Müddessir, 74/4) buyurmuştur. Tefsîr’de burada elbise olarak anlatılan temizliğin kalb temizliği olduğuna işâret edilmiştir.</p>
<p>Yüzün yıkanması, dünyâ sevgisinin kir ve karanlığından temizlenmeye işârettir. Çünkü dünyâ sevgisi her türlü günahın başıdır.Namazın şartlarından olan “İstikbâl-i kıble”de yakınlık ve münâcât talebiyle Rubûbiyyet makamına yöneliş vardır. Dolayısıyle Hakk’ı taleb etmenin dışındaki her türlü yönelişten yüz çevirmeye işârettir.</p>
<p>Ellerin kaldırılması himmet elinin dünyâ ve âhıretten çekilmesine işârettir. Tekbîr getirmek Hakk’ı yüceltmektir. O’nu kulun kalbinde talep, sevgi, azamet ve izzet olarak herşeyden daha büyük görmektir.</p>
<p>Niyyetin tekbîre bitişik olması Hakk’ı talepteki niyyetin samimiyetinin, Allah’ı tekbîre ve O’nu ta’zîme bitişik olması gerektiğine işârettir. Aslında Allah’dan, Allah’dan başka bir şey istememek gerekir. O’ndan başkasına tâlib olarak tekbîr alan kimse, gözünde matlûbu olan şeyi ta’zîm etmiş olur, Allah’ı değil. Nasıl ki zâhiren tekbîr almayanın namazı câiz değilse, aynı şekilde gönlüyle başkalarına yönelenin namazı da hakîkat i’tibârıyla câiz olmaz. “ed-Dünyâ ekber”, (Dünyâ en büyüktür), “ve’l-Ukbâ ekber” (Âhıret en büyüktür) diyen kimsenin “Allahu Ekber” deyinceye kadar namazı sahîh olmaz.</p>
<p>Sağ eli sol el üzerinde göbeğin üstüne konması, kul ve kölenin sâhibinin huzûrunda kulluğunu ifâdesine ve kalbi mâsivâ sevgisinden korumaya işârettir. Kıyâm’da “Ben yüzümü tamâmen gökleri ve yeri var edene çevirdim. Artık ben O’na ortak koşanlardan değilim.” (el-En‘âm, 6/79) diye başlayan duâ ile kırâata başlanması, [188] Hakk’ın dışında hiçbir şeye tâlib olmadan hâlisâne Hakk’a yönelişi gösterir.<br />
Namazda Fâtiha okumanın vâcib oluşu ve Fâtiha’sız namazın câiz olmayışı, kulun gerçek kulluk arayışına işârettir. Çünkü Fâtiha’da, âlemlerin Rabbı’na hamd, şükür ve hidâyet talebi ile rubûbiyyeti i’tirâf için cem-i himmet (yoğunlaşma) vardır. Bu durum,“İnsanların ve cinlerin amellerine denk sayılan cezbe-i İlâhiyyedir.” Kulun Allah’a yakınlaşması Rabb ile kul arasında taksîm edilmiş olan namazın ilk yarısıyla başlar.</p>
<p>Çünkü kıyâm, rükû ve sücûd, kulun ruhlar âlemine ve daha önce geldiği gayb merkezindeki yerine dönüşüne işârettir. İnsanın yaşadığı bu âlemle ilgisi önce nebâtî, sonra hayvânî, sonra da insânî unsurlarla olur. Kıyâm, insânî unsurlara, rükû hayvânî unsurlara, secde ise nebâtî unsurlara işârettir. Yâni bunların husûsiyetlerindendirler. Nitekim Allah Teâlâ: “Necm (yıldızlar) ve ağaçlar (bitkiler) secde etmektedir.” (er-Rahmân, 55/6) buyurmaktadır.</p>
<p>Bu mertebelerin herbirinde kâr da zarar da vardır. Nûrânî ve ulvî olan rûhun zulmânî ve süflî olan cesede girmesinin hikmeti, işte bu kâr olan tarafıdır. Nitekim Allah Teâlâ,Peygamber (s.a.) lisânıyla şöyle buyurmaktadır: “Ben mahlûkatı benden kazanç elde etsinler diye yarattım. Ben onlardan kâr elde edeyim diye yaratmadım.”[189] buyurmaktadır. Rûhun süflî mertebelerden herbirinde ulvî mertebelerde bulunmayan kazançlar sağlaması bir fâidedir. Vâkıa insanoğlu bu âlemde önce zarara uğrayacağı bir musîbetle karşılaşsa da sonra kazançlı çıkabilecektir. Nitekim Allah Teâlâ buyurmuştur:“Andolsun Asr’a, İnsanoğlu zarardadır. Ancak îmân edenler müstesnâ&#8230;.” (el-Asr, 103/1-3)</p>
<p>Îmân ve sâlih amelin nûru ile kul, süflî mertebelerden, hüsrândan kurtulur ve onların kazancıyla feyz bulur. Namazdaki tezellül ile kıyâm ve kullukta tevâzu; kulu “ben sizin yüce rabbınızım” (en-Nâziât, 79/24) diyecek duruma getiren kibir ve büyüklük hüsrânından kurtarır. İnsan bu hastalıktan ulüvv-i himmet kazancı ile kurtulur. Ulüvv-i himmet kemâle erince insan, varlık talebine iltifât etmez olur, varlığı yaratanı ister.Nitekim Hz. Peygamber (s.a.) de böyleydi: “Sidre’yi kaplayan kaplamıştır. Muhammed’in gözü şaşmadı ve sınırı aşmadı. Andolsun Rabbının âyetlerinden en büyüğünü gördü.” (en-Necm, 53/16-18)</p>
<p>Kul, tekebbürden kurtulunca insânî kıyâmdan sonra tevâzu ile hayvanların duruşuna benzer tarzda (rükûa) döner. Rükû sâyesinde hayvânî sıfatın zarar ve hüsrânından kurtulur ve eziyete tahammül ve hilm kazancıyla necâta erer. Rükûdan sonra da nebâtî sücûda; yâni bitkilerin yere kapanışı gibi secdeye döner. Secde sâyesinde nebâtî zilletin hüsrânından ve süflî denâetin zararından kurtularak ebedî kurtuluş vesilesi olan huşûu elde etmek sûretiyle başarıya ulaşır. Çünkü ebedî ve büyük kurtuluş huşûdadır. Nitekim Allah Teâlâ: “Namazlarını huşû ile kılan mü’minler kurtuluşa erdi.” (el-Mü’minûn,23/1-2) buyurur.</p>
<p>Huşû, kullukta yükselmede en mükemmel araçtır. Huşû rûhun nârî olan cesede taalluku sûretiyle meydana gelir. İnsandan başka âlemlerdeki diğer varlıkların huşûdan nasîbi yoktur. Bu incelik sebebiyledir ki melekler ve diğerleri ilâhî emâneti yüklenmekten kaçınmışlardı. (bk. el-Ahzâb, 33/72)</p>
<p>“İbâ” kelimesi huşûun zıddıdır. İnsanın emâneti yüklenmesi huşûa olan kabiliyeti sebebiyledir. Kulun huşûu secde ile kemâle erer. Çünkü secde, namazın şeklinde ve insanın zâhirinde tevâzu ve alçak gönüllülüğün en ileri noktasıdır. Rûhun süflî âlemle bağının kesilişinin son halkası ve insanın nebâtî, hayvânî ve insânî mertebelerden dönmek sûretiyle süflî âlemden, ulvî ve rûhânî âlemlere yükselişidir. Hakk’ın lütuf esintilerini talebin kemâl noktasıdır. Varlık ve enâniyet libâsından sıyrılmada ve mevcûdu infâkta âzamî gayrettir. Nitekim Allah Teâlâ: “Namazı dosdoğru kılarlar.” (Bakara: 3) buyurmaktadır. Yine aynı âyette: “Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler.” buyurulur.</p>
<p>İsmail Haķkı Bursevi &#8211; Ruhu&#8217;l Béyan Tefsiri.cild.1,syf.122,125</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/">Namazın Farz ve 5 Vakit Oluşunun Hikmeti</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/namazin-farz-ve-5-vakit-olusunun-hikmeti/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
