<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İmam Şatıbi | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/imam-satibi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 09 Feb 2026 17:19:33 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İmam Şatıbi | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 13:34:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akaid/Kelami Bahisler]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Nesefi·]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bakıllani·]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Mansur Matüridi]]></category>
		<category><![CDATA[Evren]]></category>
		<category><![CDATA[görme]]></category>
		<category><![CDATA[Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Hucviri]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Sühreverdi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27914</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım” Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<div>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım”</strong></p>
<p>Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların beşeri yapısına öyle baskın nefsani istekler (şehevât) yerleştirilmiştir ki, bu yaratılışlarıyla baş başa bırakılsalar menfaatlerin paylaştırılmasında, muhtelif üstünlük, şeref, hükümranlık ve iktidarların ele geçirilmesinde mutlaka birbirleriyle çekişirler. Bunu da karşılıklı nefret ve ardından kanlı mücadele takip eder. Böyle bir durumda toplumların birbirlerini yok edişleri ve çöküşleri muhakkaktır. Hâlbuki evrenin var oluş amacı buna bağlı kılınsaydı onun mevcudiyetinin hikmeti boşa gider, var edilişi abes olurdu.</p>
<p>Şunu da belirtmeliyiz ki, gerek insan türüne gerek diğer bütün canlılara, belirlenen sürelere kadar varlıklarını devam ettirebilmeleri için gıdalar ve bedenlerini ayakta tutacak gerekler dışında bir seçenek verilmemiştır. Eğer onların yaratılmasıyla sadece fena bulmaları murat edilseydi mevcudiyetlerıni sürdurmeye yarayan nesnelerin meydana getirilmesine ihtimal kalmazdı. Şimdiye kadar söz konusu edilen hususların doğruluğu ortaya çıktığına göre, insanları uzlaştıracak, çöküşe (helâk) ve yok oluşa (fenâ) sebep olan çekişmeye (tenâzu) ve ayrılığa (tebâyün) düşmekten alıkoyacak bir “asl”ın mevcudiyeti kaçınılmaz olmuştur. Evet, insanların, birleşmelerini sağlayacak bir asıl (din) aramaları gereklidir; hem de idraklerinin (vukûf) müsaade edebilecegi nihai noktaya varan bir arama ile. Gözlenebilen (müşâhed) ve algılanabilen (mu âyyen) her şeyin bu noktadaki ihtiyaç ve zarureti bilindiğine göre hemen şu hususun vurgulanması gerekir ki, söz konusu aslın ve dinin bilinmesinde öncelik kazanan mesele insanların bir yaratıcısı ve yöneticisinin (mudebbir) mevcut oldugu olduğudur; onların hallerini ve bekâlarına vesile olan şeyleri bilen bir yaratıcı.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 51 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan yaratılmışları yönetmek (tedbir) yeteneği ile sivrilmiş, bu uğurda güçlüklere (mihnet) göğüs germek, onlar için aklen en elverişli bulunanı (aslah) araştırmak, iyi ve güzel olanları tercih edip bunlara aykırı düşenlerden sakınmakla mümtaz kılınmıştır. Bu hususları bilmenin yolu ise nesne ve olayları (eşyâ) incelemek suretiyle aklı kullanmaktan (isti&#8217;mâl) ibarettir, başka bir yöntem de mevcut değildir. Ayrıca fevkalade durumların ortaya çıkışı ve şüphelerin üşüşüp gelişi halinde herkesin sığınacağı şey tefekkür ve istidlâlden ibarettir. Bu da istidlâlin gerçeklere kılavuzluk ettiğini ve onun sayesinde hakikatlere ulaşılabildiğini göstermektedir; tıpkı renklerin karışması durumunda göze, seslerin karışması halinde kulağa başvurulduğu gibi. Benzer bir şekilde karışan her şeyin ayırt edilmesi algılanmasını sağlayan duyu ile mümkündür. İşte istidlâl de bunun gibidir. Bütün güç ve kudret Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 56 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan uyuduğu vakit göz, hayal âlemine dönük yönüyle bakar, orada hissin kendisine aktardığı şeyi bir bütün olarak görür ya da musavvire gücünün şekillendirdiği haliyle görür ki, bunlar bir bütün veya parça olarak duyu için bulunmazlar, bu parçalardan (hayaldeki) bu suret meydana gelir. Mesela sen yanında (bulunan ve uyumakta olan bir) kimseyi uyur halde görürsün. O ise (uyku halinde) kendisini azap gören, nimete eren, tüccar, melik ya da yolcu olarak görmektedir veya uykusunda, hayalinde kendisine bir korku ârız olur da bağırıp çağırarak çığlık atar. Bununla beraber yanında bulunan kişinin, onun içinde bulunduğu hal hakkında herhangi bir bilgisi yoktur. Durum giderek şiddetli bir hale çevrildiğinde, mizacı değişecek, uyuyanın zâhiri suretinde bir hareketlenmeye, acı acı bağırmaya, konuşmaya veya ihtilam olmaya sebebiyet verecektir. Bütün bunlar o gücün hayvani ruh üzerindeki baskınlığından kaynaklanır. Bundan dolayı beden kendi suretinde bir dönüşüm yaşar.</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Şerhu Hal&#8217;i&#8217;n.na&#8217;leyn, haz. Ercan Alkan, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yayınları, 2017, e. 336-341; a.mlf, el-Fütuhâtül-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisu&#8217;T-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, 8. 447-452.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 90 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah doğruluk ve adaleti akılların nazarında güzel, zulüm ve yalanı da çirkin göstermiş; bunların birinci grubunu muazzam ve değerli, ikincisini ise bayağı ve değersiz olarak gönüllere yerleştirmiştir. Bu sebeple akıllar sözü edilen (doğruluk, adalet, zulüm ve yalan gibi) davranışları sergileyenlerden şerefini yükseltenleri işlemeyi emreden, sahibini küçük düşürenlerden de sakındıran bir istikamet alır. Buna bağlı olarak da akli bir zorunluluk çerçevesinde önce ilahi emir ve nehiy, sonra da mükafat gereklilik kazanır, ta ki yolunda bulunan ve hakkını eda eden kimsenin insanlık şerefi (kerâmet) kemalini bulsun, nefsani arzularını (hevâ) aklın rehberliğine tercih eden kimsenin de hak ettigi ceza gerçekleşsin.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 110 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kişinin, duyularından herhangi biriyle algıladığı hiçbir şey yoktur ki, Allah&#8217;ın hem o duyunun sağlıklı oluşunda hem de algıladığı nesne üzerinde algı sahibinin kavrayamayacağı kadar nimetleri olmasın!</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 113 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın hiçbir nimeti yoktur ki, kulları ihtiyaçlarının ötesinde onunla süslenip güzellik kazanmış olmasın; mesela iki kulak, iki göz ve bedende birden fazla olan her organ gibi, sonra nimetlerin çokluğu, sonra da icat ettiği bunca tevhid ve risâlet kanıtları, bunların daha azının yeterli olmasına rağmen. Yine daha azının yetmesine rağmen birçok meyve ve ayrıca lezzet vasıtaları.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev : Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 117 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şer&#8217;an muteber olan, yani Allah ve Rasülü&#8217;nün sahiplerini mutlak olarak medh u senâ ettiği ilim, amele götüren, sahibini arzu ve hevesleri ile her ne şekilde olursa olsun baş başa bırakmayan; bilakis onun gereğini yerine getirmekle bağlı kılan, gönüllü gönülsüz onun kıstaslarına uymaya iten ilim olmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Şâtıbi, el-Muvâfakât: İslâmi İlimler Metodolojisi, çev. Mehmet, Erdoğan, İse tanbul: İz Yayıncılık, 1993, e, 1, 8. 59-67; c. IV, s. 245-247 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır),</p>
<p>Çev:Mehmet Erdoğan</p>
<p>Sayfa 136 &#8211; Şâtıbî<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki, kula yol gösteren ve kulun kalbine ferahlık veren hakikatte Allah&#8217;tan başkası değildir. “Allah zalimlerin bütün sözlerinden yücedir” (İsrâ 17:43). Aklın ve delillerin mevcudiyeti hidayeti mümkün kılmaz. Buna, Allah Teâlâ&#8217;nın “Eğer kâfirler dünyaya tekrar gönderilseler, men edildiklerine geri dönerlerdi” (En&#8217;âm 6:28) buyruğundan daha açık bir delil olmaz. Mü&#8217;minlerin emiri Hz, Ali&#8217;ye (r.a.) marifet hakkında sorduklarında şöyle cevap verdi: “Allah&#8217;ı Allah ile bildim, Allah&#8217;tan başkasını da Allah&#8217;ın nuru ile bildim.”*</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. | 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 170 &#8211; Hucviri</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ bedeni yarattı ve onun hayatını cana bağladı; kalbi yarattı ve onun hayatını da kendine bağladı. Akıl ve işaretin (âyet) bedene hayat verme gücü olmayınca, onların kalbe hayat vermesi imkânsız olur. (Allah Teâlâ) şöyle buyurmuştur: “Ölü olan ve kendisini dirilttiğimiz kimse&#8230;” (En&#8217;âm 6:122). (Burada) yaşamın hepsini kendine bağladı. Sonra şöyle dedi: “Ona, insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdik” (En&#8217;âm 6:122). “Mü&#8217;minlerin kendisiyle yürüdükleri nuru yaratan benim.” Ve yine şöyle dedi: “Allah&#8217;ın kalbini İslam için açtığı kimse&#8230;” (Zumer 39:22). Kalbin açılmasını kendine bağladı. Onun mühürlenmesini deyine kendi fiiline bağladı ve şöyle dedi: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi” (Bakara 2:7). Ve yine şöyle dedi: “Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye itaat etme” (Kehf 18:28). Kalbin kabzı, bastı, mühürlenmesi ve açılması O&#8217;nunla olunca, O&#8217;ndan başkasını yol gösterici kabul etmek imkânsız olur. O&#8217;nun dışındaki her şey, sebep ve vesiledir; sebep ve vesile, sebepleri yaratanın(müsebbib) inayeti olmadan asla yol gösteremez.Çünkü perde yol kesici olur,yol gösteren değil.</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 171 &#8211; Hucviri·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilirsin ki, yerdeki ışık duvardakine, duvardaki aynadakine, aynadaki aya, aydaki de güneşe tâbidir, çünkü ayın ışığı güneşten kaynaklanmaktadır. Bu dört ışık, üstünlük ve mükemmellik derecesine göre sıralanmıştır. Her birinin bilinen bir yeri ve ötesine geçemeyeceği kendine özgü bir derecesi vardır. Bilmelisin ki, iç bakış sahipleri (erbâbu&#8217;1-basâir) için meleküta ait nurlar da böyle bir sıra düzenine göre var olmaktadırlar. (Hakiki Nur&#8217;a)| yakın olan, en son nura en yakın olan bu varlıktır. Bu bakımdan İsrâfil&#8217;in rütbesinin Cebrâil&#8217;inkinin üstünde bulunması uzak bir ihtimal değildir. Onlar içinde, bütün nurların kaynağı durumundaki Rubübiyet huzuruna yakın bir mertebede bulunduğu için daha yakın olan da vardır. Onlar içinde daha aşağı mertebede olanlar da vardır ve onlar arasında sayılamayacak kadar (çok) mertebe bulunmaktadır. (Bu noktada) bilinen (tek şey), onların çok sayıda olduğu ve kendi konum ve sıralarında bir düzen içinde bulunuyor olmalarıdır. Nitekim onlar kendilerini şöyle diyerek nitelemişlerdir: “Biz orada sıra sıra dururuz ve Allah&#8217;ı tesbih ederiz” (Sâffât 37:165-166).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Karanlığa “karanlık” denmesinin sebebi, bakışların ona ulaşamamasıdır, çünkü o, özü itibariyle var olduğu halde bakan açısından var hükmünde değildir. O halde ne başkasından dolayı ne de özü itibariyle var olan şey, karanlığın son noktası olmayı nasıl hak etmesin ki?! Bunun karşısında ise varlık vardır ki, o nurdur. Özü itibariyle açığa çıkmayan bir şey, başkasından dolayı da açığa çıkmaz. Varlık, özü itibariyle (var olan)ve başkası dolayısıyla (var olan) şeklinde (iki) kısma ayrılır. Varlığı başkasından kaynaklananın iğreti bir varlıktır ve özü itibariyle varlığını sürdürmesi söz konusu değildir. Bilakis o şey, özü itibariyle değerlendirildiğinde sırf yokluktur. O, sadece başkasına nispetle vardır. Bu ise iğreti alınan elbise ve zenginlik örneğinde öğrendiğin üzere, gerçek bir varlık değildir. O halde gerçek nur Yüce Allah olduğu gibi gerçek varlık da Yüce Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 225 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Her şeyin, biri kendine, diğeri Rabbine dönük iki yönü (vech) vardır. O şey, kendine dönük yüzü itibariyle yok, Allah&#8217;a dönük yüzü bakımından vardır. Öyleyse Allah ve O&#8217;nun zâtı dışında var olan bir şey yoktur. Dolayısıyla Allah&#8217;ın zâtından başka her şey ezelden ebede helâke mahkümdur. Bu varlıkların, Yüce Allah&#8217;ın “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Bir ve Kahhâr olan Allah&#8217;ındır” (Gâfir 40:16) âyetindeki nidâsını işitmek için kıyamet gününü beklemelerine gerek yoktur. Aksine bu nidâ, onların kulağından hiç eksik olmaz. Onlar “Allah en büyüktür/daha büyüktür (ekber)”” ifadesinden “O, kendisi dışındaki her şeyden daha büyüktür” manasını anlamazlar. Hâşâ, varlıkta O&#8217;nunla birlikte bir başkası yoktur ki, Allah ondan daha büyük olsun. Dahası, Allah dışındaki bir varlığın O&#8217;nunla birlikte bulunmasından değil, ancak O&#8217;na tâbi olmasından söz edilebilir. O&#8217;nun dışındaki herhangi bir şeyin varlığı ancak O&#8217;nu izlemek açısındandır. Öyleyse var olan sadece O&#8217;nun zâtıdır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 226 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>O, hiçbir ortağı bulunmayan ve bir olan Yüce Allah&#8217;tır; diğer nurlar ise iğreti nurlardır. Hakiki olan yalnız O&#8217;nun nurudur. Her şey O&#8217;nun nurudur; dahası O her şeydir, hatta O&#8217;ndan başkasının bireysel varlığı (hüviyyet) sadece mecazidir. O halde O&#8217;nun nurundan başka nur yoktur; diğer nurlar, özlerinden dolayı değil, O&#8217;nu takip etmeleri bakımından nurdur. Zâtı olan her şeyin zâtı (vech) O&#8217;na yönelmiş ve O&#8217;ndan yana dönmüştür: “Ne tarafa dönerseniz Allah&#8217;ın zâtı (vech) oradadır” Bakara 2:115).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 228 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilmelisin ki, O&#8217;nun, göklerin ve yerin nuru oluşunun manasını, dış gözün nuruna nispetiyle anlayabilirsin. Mesela gündüzün aydınlığında baharın ışıklarını ve yeşilliğini gördüğün zaman, renkleri gördüğünde şüphe etmezsin. Bazen renklerin yanında başka şey görmedigini sanırsın ve neticede şöyle dersin: “Yeşillikle birlikte yeşillikten başka bir şey görmüyorum”. Gerçekten bir grup ısrar edip ışığın bir anlamının olmadığını, renklerle birlikte renkler dışında bir şeyin bulunmadığını ileri sürmüş ve varlıklar içinde en açık olanı olduğu halde ışığın varlığını inkâr etmiştir. Varlıklar onun vasıtasıyla açığa çıktığı halde ışık nasıl olmaz?!</p>
<p>Daha önce geçtiği gibi, o özü itibariyle görülür ve onun sayesinde de başka şeyler görülür. Fakat güneş battığı, lamba bulunmadığı ve gölge düştüğü zaman, gölgelik alanla aydınlık arasındaki zorunlu farklılığı algılamışlar ve ışığın, renklerin ötesinde renklerle birlikte algılanan bir anlamının bulunduğunu itiraf etmişlerdir. Hatta o, renklerle o kadar çok iç içe geçtiği için algılanamamakta, çok açık olduğu için gizli kalmaktadır. (Burada) açıklık, gizliliğin sebebi olmaktadır, (çünkü) bir şey haddini aştığında zıddına dönmektedir. Eğer bunu anladınsa, bilesin ki, iç bakiş sahiplerı, gördükleri her şeyin yanında Allah&#8217;ı görmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 230 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Çok aşikâr olduğu için yaratıklardan gizlenen ve nurunun parlaklığından dolayı onlardan saklanan (Allah) tüm kusurlardan münezzehtir. Anlayışı kıt olan bazıları bu sözün özünü anlamayabilirler. Bizim “Nurun varlıklarla birlikte olması gibi Allah da her şeyle birliktedir” sözümüzden, Allah&#8217;ın her mekânda bulunduğunu anlarlar. Oysa Allah mekâna nispetten münezzehtir. Belki de bu hayali uyandırmayacak en uygun yol, O&#8217;nun O her şeyden önce ve her şeyin üstünde olduğunu, her şeyi ortaya çıkaranın O olduğunu söylememizdir. İç görüş sahiplerinin bilgisinde ortaya çıkaran, ortaya çıkarılandan ayrılmaz. “O her şeyle birliktedir” sözümüzle kastettiğimiz şey de budur.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 231 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberler, veliler ve diğerlerinin gaybdan aldıkları bilgiler onlara, yazılı metinlerde ve hoş veya korkutucu olabilen bir sesin duyulmasıyla gelebilir. Bazen bir varlığın (kâin) suretlerini görebilirler (müşâhede). Bazen de onlarla gaybla ilgili gizlice konuşup kendileriyle son derece güzel bir şekilde sohbet eden güzel insani suretler görebilirler. Konuşan bu suretler bazen son derece zarif heykeller şeklinde görülebilir. Bu bilgiler onlara bazen ilham (hatre) şeklinde gelebilir ve asılı misaller (mesil) görebilirler. Uykuda görülen dağlar, denizler, yerler, yüksek sesler ve kişilerin tamamı mevcut misallerdir. Kokular ve diğerleri de böyledir. Dağ ve deniz gibi sadık ve yalancı rüyada açıkça görülen şeyler beyne veya beynin boşluklarından birine nasıl sığar? Uykuda veya benzer bir durumdaki kişinin uyandığında hareket olmaksızın ve o âlemi herhangi bir açıdan görmeksizin misal âlemini terk etmesi gibi bu âlemde ölen kişi de hareket olmaksızın ve orada olduğu halde nur âlemini görür (müşâhede).</p>
<p>* Kaynak metin: Sühreverdi, Hikmetülişrâk, Mecmu&#8217;a-i Musannefât Şeyh-i İşrâk içinde, ner. Henry Corbin, Tahran: Müessese-i Mütâla&#8217;ât ve Tahkikât-ı Ferhengi, 1373hş./1998, c. |, 8. 225209, 286-244, 262-257. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Şihâbüddin es-Sühreverdi, Hikmetü&#8217;Lişrâk: İşrak Felsefesi, çev. Eyüp Bekiryazıcı &amp; Üsmetullah Sami, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2015, 8. 556-620; Sühreverdi &amp; Şehrezâri, Hikmetü&#8217;Lişrâk Şerhi, çev. Tahir Uluç, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021, 8. 444-491.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Berat Eşgi</p>
<p>Sayfa 236 &#8211; Sühreverdi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah&#8217;ın dilediğini yapmaya kâdir olduğuna inanan kimse için mucize bir delil olur. Örneğin Allah&#8217;ın varlığına inanan bir kişiye peygamber “Peygamber göndermenin aklen inkâr edilemeyecek bir şey olduğunu biliyorsunuz. Ben de Allah&#8217;ın size gönderdiği bir elçiyim. Doğruluğumun delili, ölüyü diriltmeye kâdir olanın yalnız Allah olduğunu, O&#8217;nun gizli ve açık işlerimizi bildiğini, sakladığımız ve açığa vurduğumuz hiçbir şeyi ondan gizleyemediğimizi bilmenizdir” der ve “Muhakkak ki ben de Allah&#8217;ın elçisiyim. Ey Rabbim! Eğer doğru söylüyorsam, elimdeki sopayı hareket eden bir yılana dönüştür” diye ilave eder. Peygamberin söylediği şekilde, sopa yılana dönüşürse ve orada toplananlar da Allah&#8217;ı tanıyorsa, o zaman Allah&#8217;ın, o mucize ile peygamberi doğrulamayı amaçladığını zorunlu olarak bilirler. Nitekim görünür âlem hakkında da bunu anlatmıştık.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;l-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 336 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer &#8220;Bizzat bu tehaddi (yani meydan okuma) âyetlerinin kendisinde birtakım çelişkilerin ve ihtilafın bulunması mümkündür. Bu âyetler i&#8217;caz derecesine ulaşmış değildir ki onların uydurulmuş olduğu düşüncesi imkânsız olsun!” derlerse, şöyle karşılık veririz: Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan âyetlerin tamamının bize nakli tevâtür ile sabittir. Çünkü o âyetleri, her nesildeki kurrâ hafızlar öncekilerden almıştır ve durum bu şekilde devam etmiştir. Onu, gençler büyüklerinden almışlar ve sahâbenin kurrâsına varıncaya kadar dayandırmışlardır. Hiçbir çağda kurrâların sayısı, tevâtür adedini oluşturacak sayının altına düşmemiştir. Eğer biz belli bir âyetten şüphe etseydik, bu şüphe bütün âyetlere teşmil edilebilirdi. Bu da Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamının naklindeki güveni ortadan kaldırırdı.</p>
<p>Eğer “Kur&#8217;ân&#8217;a karşı çıkıldığı ve onun bir benzerinin ortaya konulduğu, ancak daha sonra bunun örtbas edildiğine dair bir iddia karşısında sizin güvenceniz nedir?” diye sorulursa şöyle cevap veririz: Bu imkânsızdır, çünkü böyle olsaydı, bu durum gizli kalmaz ve yayılırdı. Böyle büyük bir iş genellikle gizli kalmaz. Bunu ortaya atanın bu iddiası, Hz. Ebü Bekr&#8217;den önce Müslümanları yöneten başka bir halifenin bulunduğunu iddia etmek gibidir ki bunun geçersiz ve yanlış olduğu zorunlu olarak bilinmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber&#8217;in çağından günümüze kadar kâfirler tüm gayretlerini dini yok etmek için sarf etmektedir. Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın benzeri ortaya konulmuş olsaydı, çağlar boyunca buna başvururlardı. Bunlardan biri gizli kalsa bile bir diğeri açığa çıkardı.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;1-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 338 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin doğruluğunun delili olarak ortaya koyduğu ve bir benzerini yapmaları için (muhataplarına) meydan okuduğu esnada gerçekleşen olağanüstü olayın mucize olduğunu ise şöyle açıklayabiliriz: Bilindiği üzere bir fiil sadece olağanüstü olduğu için mucize olmaz. Allah&#8217;ın doğrudan yarattığı fiillerden olan ölüyü diriltme, güneşi batıdan doğdurma, yer sarsıntısı ve insanları bir bulutun gölgelemesi gibi olağanüstü filler, bir kişinin peygamberliğinin delili olarak peygamberlik iddiası esnasında meydana gelmediğinde her ne kadar mucize cinsinden olsa da mucize olmaz. Bu nedenle kıyamet günü ölüleri diriltmesi, güneşi batıdan doğdurması ve gökleri dürmesi gibi Allah&#8217;ın kıyamet alametleri olarak yarattığı fiiller, herhangi bir kimse için mucize olmaz. Şayet bu türden fiiller ve benzerleri bir peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşirse peygamberin hem peygamberliğine hem de kendisine delil olur. Bu durum her olağanüstü fiilin değil, sadece zikrettiğimiz şekilde (peygamberlik)| iddiası ve meydan okuması esnasında (peygamberin elinde| ortaya çıkan olağanüstü filin mucize olduğunu gösterir. Mucizenin bu özelliğinden dolayıdır -ki inşallah ileride müstakil bir bölümde açıklayacağız- mucize cinsinden ve ona benzeyen türde olan fiillerin kerâmet yoluyla evliyâ ve salih kimseler tarafından ortaya konmasının mümkün olduğunu kabul ediyoruz.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>Sayfa 349 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşen mucizedeki olağanüstülük, daha önce açıkladığımız üzere bu tür fiillerin çok miktarda olanına muktedir kılınma şeklinde bir âdet olmadığı halde sadece peygamberin muktedir kılınarak âdetin bozulmasıdır. Peygamberin “Ben yerimden kalkıp elimi hareket ettireceğim. Siz ise böyle bir şey yapmaya kalkıştığınızda bunu yapamayacaksınız” dediği zaman mucize, (peygamberin söylemine muhatap olanlardan bu fiili) yapma gücünün alınmasıyla birlikte onların yerlerinden kalkamamaları ve ellerini kımıldatmaktan âciz bırakılmaları şeklinde meydana gelir. Bunları daha önce izah etmiştik. O halde mucize, sadece Allah&#8217;ın kudreti dâhilinde olan ve bir benzerinin insanın gücü altına girmesinin imkânsız olduğu fiillerden olabilir. Buna göre bir insanın peygamberlerin mucizelerinden herhangi birini veyâ o türdeki bir şeyi hile ve benzeri yollarla yapması imkânsızdır. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan sadece gücünün yettiği durumlarda hile yapabilir. Böylece sihri ileri sürerek bazı insanların mucizelerin bir benzerini yapabildikleri görüşü doğru değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 352 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Açık delillerle sabittir ki, yaratılmışların -melek veya beşer olsun, sihirbaz olsun veya olmasın ya da şeytan olsun- kendilerinden başkası üzerinde bir fiil gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Onlar, fiillerini ancak kendi kudret alanlarında bir başkasına taşmaksızın işleyebilirler. Bu nedenle sihirbazın sihir yaptığı kişinin şahsında bir fiil işlediğini iddia edenlerin ileri sürdükleri görüş yanlıştır. Hatta sihir yapılan kimsede meydana gelen sevme, nefret etme, iyileşme, hastalanma, ölme gibi fiillerin tamamı Allah&#8217;ın fiili olup O&#8217;nun koymuş olduğu esaslar uyarınca sihirbazın yaptığı o fiillerden sonra meydana gelmektedir. Bu aklen muhâl olan bir şey değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitabül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
</div>
<h4 style="text-align: center;"><strong><em>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:3 ”Notlarım”</em></strong><br />
·<a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg" alt="" width="348" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1024x634.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-768x476.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1536x951.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-600x372.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg 1615w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" /></a></h4>
<p>&nbsp;</p>
<div class="dr w-full ">
<p>“Yoktan bir şey meydana gelmez” diyen biri, ancak duyulara konu olanın var olduğunu varsaymıştır. Oysaki bizzat bilgiler duyunun dışında olduğu gibi, bir şeyin mümkün olduğuna ya da olmadığına dair (akli hükümler) de böyledir. Ayrıca (atomların) yokluğunu değil de ayrıldığını iddia eden birinin sözü de böyledir. Bunu da duyu ile bilemeyiz, ancak bu kişi bildiğini söylemektedir. İşte bizim bahsettiğimiz husus da böyledir. Bununla birlikte onda bulunan akıl, işitme, görme, ruh ve diğer özellikler de nasıl yapıldığını bilmediği şeylerdir. Bu da dile getirdiği iddiasına engel olmaktadır. Aynı şekilde âlemin kıdemini ya da onun bir cevherden dolayı ezeli olduğunu bize haber verecek biri yoksa onu bilmenin akıl yürütme dışında bir yolu da bulunmamaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:62</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ebü Mansür el-Mâtüridi) -Allah ona rahmet etsin- şöyle dedi: Âlemin bir yaratıcısı olduğuna dair deliller şunlardır: Daha önce izah ettiğimiz deliller sayesinde, duyulara konu olan âlemde kendi başına birleşen ve ayrılan hiçbir varlığın bulunmadığı sabit olmuştur. O halde (bunların) âlemin dışındaki bir varlık tarafından yapıldığı da sabittir. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır. İkincisi, şayet âlem kendi başına var olsaydı onun için, herhangi bir vakit başka bir vakitten daha elverişli, bir hal bir diğer halde daha uygun ve bir sıfat da bir başka sıfattan daha lâyık olamazdı. Âlemde farklı vakitler, haller ve sıfatlar olduğuna göre onun kendi başına var olmadığı sabittir. Şayet her şey kendi başına en güzel hallere ve en güzel sıfatlara sahip olsaydı, kötülükler ve çirkinlikler de ortadan kalkardı. Tüm bunlar, âlemin bir başkası sayesinde vücuda geldiğini ispatlar. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:64</p>
</div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
<div class="dr w-full"></div>
</div>
<div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana pt-4 w-full overflow-hidden border-cizgi border-b " tabindex="0">
<div class="dr text-siyah ph-4 mb-2_5 justify-center ">
<div class="dr absolute left top w-4 h-full flex-center ">
<div class="dr h-full w-0_5 border-l-2 border-alinti-baskin rounded-full ">
<div class="dr w-full ">
<p>Peygamberler de insanları hastaları tedavi eder gibi tedavi etmektedirler. Şöyle ki, pek çok hastanın, gönülsüz olduğu halde tedavi edilmesi gerekir, hatta bazen dayakla tehdit edilmeleri (bile gerekebilir). Doktorun işaret ettiği şeyi anlayacak kavrayışa sahip olmadığı durumlarda ise hastanın kendisi için faydalı şeyi kabul etmesi zor kullanılarak sağlanır. Bundan dolayı doktor, hoşa gitmeyen şeyi (ilaç olarak) almasına ve sevdiği şeylerden mahrum kalmasına yol açan hastalığın sebebini ona anlatmakla meşgul olmaz. Zira hastanın anlayışı bunu kavramaktan uzak olduğu için bunun faydası çok azdır. Benzer şekilde pek çok hasta, doktorun uyguladığı (tedavi) sayesinde iyileştiğinde, tutkusu (hevâ) onu, arzuları (li-şehevâtihi) lehine (durumunu) yorumlamaya sevk eder; aslında onun için zararlı olsa da önüne, yararına gibi görünen| bir yol koyar, Akıl sahibi (ehli&#8217;n-nazar) pek çok kışının durumu da böyledir. Alışkanlıklar (âdet), nefsi duyunun hükümranlığından kurtarmaya dair bahsettiğim şeylerle meşguliyet ve yalnızca akılla düşünmenin zorluğu, filozofun (hakim) emrettiği ve peygamberin —selam üzerine olsun-yasa olarak belirlediği şeyi yorumlamaya onu sevk eder. Buna bir de üstün olma sevgisi ve liderlik isteği de eklenince (durum daha da vahim bir hal alır) Neticede (filozofun emredip peygamberin ya a olarak belirlediği şeyi, hazza erişime daır içerdikleriyle birlikte en kolay ve yakın olana indirgerler.</p>
<p>Kaynak metin: İbn Miskeveyh, el-Fevzü”l-asgar, nşr. Sâlih Udayme, (Tunus:) ed-Dâru&#8217;l-Arabiyye li&#8217;l-kitâb, 1987, s. 35-48. 92</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>İbn Miskeveyh s. 97</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Allah&#8217;ın varlığının, bu bilimin) konusu olması mümkün değildir. Şöyle ki, her bilimin konusu, o bilimde varlığı verili olarak kabul edilen bir şeydir ve (varlığı verili olarak kabul edilen şeye ait)l durumlar o bilimde araştırılır. Bu, başka yerlerde de bilinen bir husustur. Şanı yüce olan Allah&#8217;ın varlığının, konu gibi bu bilimde verili kabul edilmesi mümkün değildir, bilakis o, bu bilimde araştırılan bir şeydir. Şöyle ki, böyle olmasa, (Allah&#8217;ın varlığının! bu bilimde ya (i) verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde araştırılması, ya da (ii) bu bilimde verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde de araştırılmaması gerekir. İki seçenek de geçersizdir. Zira (Allah&#8217;ın varlığının) başka bir bilimde araştırılması mümkün değildir, çünkü (ilk felsefe| dışındaki bilimler ahlâk, siyaset, tabiat, matematik ve mantıktan ibarettir. Felsefi bilimler kapsamında, bu tasnif dışında başka bir bilim bulunmamaktadır. Bu bilimlerin hiçbirinde şanı yüce Tanrı&#8217;nın (el-ilâh) ispatı araştırılmamaktadır ve araştırılması da mümkün değildir. Sana pek çok kez tekrarlanan ilkeler üzerinde birazcık düşündüğünde bunu zaten anlarsın.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 3-5, 9-12, 16, 21-22. 101</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 103 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanoğlu bir araz değil cevherdir; cansız değil büyüyendir, bitki değil hayvandır, dilsız değil konuşandır. Tüm bu haller yeryüzü canlılarının gücünün ve yönetiminin sonudur, (yani ötesi yoktur). Böylece tüm yeryüzü canlılarına, incelikli çareler ve doğru yönetimler sayesinde galip gelinir; kocaman bir fil, yırtıcı bir aslan, ısıran/zehirli bir yılan hizmete amade hale getirilir ve arzu edildiği ve dilendiği gibi kullanılır. Suların dibinden deniz hayvanları çıkartılır ve gökte uçan kuşlar yere indirilir. İşte bu, aklının yetkinliği, işleri bilmesi, hile ve tedbir yöntemlerine dair güç ve öngörüsünün tamlığı halinde gerçekleşir. Oysaki (insan| güzellik ve çirkinlik, boy kısalığı ve uzunluğu, ten beyazlığı ve siyahlığı gibi, bir sıfatının zıddını istemekten ve hoşuna gitmeyen bir sıfatını imkânsız bir şeyle değiştirmekten acizdir.</p>
<p>Âlemin aslının, yok olan bir şeyden var edildiğini ve gerçekleştiğini düşünmek, (insanın yapamayacağı bir şeyi talep etmesinden) daha uygun değildir. Bunun açıklaması şudur: Âlemi oluşturan her bir aynda, ayrılma özel” olan, birbirini itme özelliğine sahip zıt tabiatlar bir araya gelmiştir. Şayet bu tabiatları ile baş başa bırakılsalar, uzaklaşırlar ve birbirlerinden ayrılırlardı.Bu ise gereken durumun aksine var olduklarını ve bunun sâtlarından yaaklanmadığını, aksine, galip gelinemeyen bir kâdir ve engel olunamayan eziz tarafından ver edildiklerini gösterir. Yardım Allah&#8217;tandır.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratu&#8217;edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l.-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedil-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, e. 1, s. 44-60, 78-80.</p>
<p>Çev:Mustafa Selim Yılmaz</p>
<p>Sayfa 151 &#8211; İmam Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Akıl sahibi birisi şöyle derdi: Çocuğun yüzüne atılan tek bir  tokat, bu âlemin bir tanrısının olduğunu, bu tanrının bazı kullarına birtakım şeyleri emredip birtakım şeyleri de yasakladığını, bu tanrının itaat edenlere sevap, günahkârlara ceza hazırladığını, insanlara müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdiğini göstermektedir. İşte bunlar, en değerli hedef ve en yüce gayeleri oluşturan dört ilkedir. Söz konusu tokadın ilk hedefe, yani yüce tanrının varlığını ispata delâletine gelince, şöyle deriz: Bu çocuk o tokadı hisseder hissetmez bağırıp şöyle der: “Bana kim vurdu? Yüzüme kim tokat attı?” Dünyada yaşayanlar toplanıp ona “Bu tokat, herhangi bir fail olmaksızın kendi kendine meydana geldi” deseler, o bunu kabul etmez, bu söz onda bir etki doğurmaz. Bu da gösteriyor ki, sarih akıl ve ilk yaratılış hali, fiilin bir failinin, sonradan meydana gelenin, onu sonradan meydana getiren bir varlığın olması gerektiğine şahitlik etmektedir. Bu öncül belirginleştiğine göre deriz ki: Sarih akıl bu tokadın bir fail olmadan meydana gelmesini imkânsız görüyorsa, felekler âleminde ve unsurlar âleminde meydana gelen bütün bu hadiselerin bir fail ve sonradan varlığa getiren olmaksızın oluşmasına nasıl akıl erdirebilir? Böylece bu değerlendirme, bu âlemin sonradan var oluşunun, yöneten bir yaratıcının varlığını göstermesine dair en güçlü delil olmaktadır.</p>
<p>Bu tokadın, ikinci hedefi, yani yüce tanrının emretme, yasaklama ve mükellef kılmayla nitelenmesini göstermesine gelince, deriz ki: Bu çocuk, o tokadı falancanın attığını öğrendiğinde hemen şöyle der: “Bana niçin vurdun? Bana hangi sebeple eziyet ettin?” Bu da gösteriyor ki, çocuğun sarih aklı, insanların başıboş bırakılmadığına, bilakis onlara birtakım sorumluluklar ve yükümlülükler yüklendiğine hükmetmiştir. Bu çocuğun sarih aklı, o tek bir tokadın sorumlu tutma, emretme ve yasaklamadan bağımsız olamayacağına hükmettiğine göre bütün insanların pek çok yarar ve zarar içeren fiilleri de pekâlâ sorumlu tutulmaktan ayrı olamaz. Bu tokadın, üçüncü hedefe, yani mükâfat ve cezanın varlığına delâletine gelince,deriz ki:</p>
<p>Bu çocuk o kişinin kendisine sebepsiz yere tokat attığını anlayınca, ona aynıyla karşılık vermek (kısâs) talep eder. Bunu tek başına yapamazsa, onu yapabilecek birisinden yardım ister. Bu da onun sarih aklının, iyiliğe mükâfat, kotülüğü de ceza verilmesi gerektiğine hükmettiğini göstermektedir. Onun sarih aklı bu tokadın cezasız veya karşılıksız kalamayacağına hükmettigine göre bütün insanların fiillerinin karşılıksız kalması nasıl mümkün olabilir? Bu tokadın dördüncü hedefe, yani peygamberlerin —selam üzerlerine olsun gönderilişine delâletine gelince, bu çocuk karşılığın olması gerektiğine karar verince, sözkonusu karşılığı ne az ne de çok olacak şekilde açıklayan bir insan arar. Bu da gösteriyor ki, onun aklında insanlar içinde hem ödüllerin hem de cezaların miktarlarını açıklayan bir insanın bulunması gerektiği belirginlik kazanmıştır. Bu kişi ise ancak bir peygamber olabilir. Bu açıklamamızla, söz konusu tek bir tokadın, bu değerli ve yüce dört hedefi de ispat için kâfi olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibu&#8217;l-âliye, nşr. Ahmed Hicâzi es-Sekâ, Beyrut: Dârul-kitâbul-Arabi, 1987,c.1, s. 249-275. 195</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 203 &#8211; Fahruddin Er Razi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer yerde ve gökte Allah&#8217;tan başka ilâhlar ol| saydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu” (Enbiyâ 21:22). Nitekim âlemin varlığını ve sürekliliğini ifade eden düzen (salâh) devam etmektedir. Söz konusu devamlılık âlemi var eden bir (vâhid) olmasaydı âlemin varlığının gerçek olmayacağını gösterir. Bu, Hakk&#8217;ın ehadiyetine âlemdeki delilidir ve akli delil de bununla uyumludur. Eğer bundan daha iyi bir başka delil onu kanıtlayacak olsaydı Allah da ona yönelir ve onu getirirdi. Böyle olduğu takdirde bunu ve kendisine delâlet edecek yolu da bize bildirmezdi.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; İbn Arabi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki şeriat zâtın kendindeki birlik için bir şey belirtmemiş olup yalnızca ilâhlığın birliğini (devhidu&#8217;-ulühiyye) beyan etmiş onu da “O&#8217;ndan başka ilâh yaktur” lâ ilâhe illa hü) şeklinde bildirmiştir. Bu, aklın yersizliklerinden (fuzul) ötürüdür, çünkü aklın, fikrin ve insandaki bütün kuvvelerin ona hâkim olmasi dolayısıyla yersizlikleri çoktur. Öyle ki akıldan daha taklitçisi yoktur. Nitekim akıl ilâhi delile sahip olduğunu zanneder, ancak sahip olduğu delil fikre dayanmaktadır. Fikre dayalı delil onu dilediği yere sürükler. Buna karşılık akıl ise kör gibidir, hatta Hakk&#8217;ın yolu bakımından tam anlamıyla kördür. Allah ehli fikirlerini taklit etmezler, çünkü yaratılmış olan yaratılmışı taklit etmez. Bu sebeple onlar Allah&#8217;ı taklide yönelirler, böylece Allah&#8217;ı Allah&#8217;la bilir , Bu bilgileri O&#8217;nun kendisine ilişkin verdiği bilgiye göredir, aklın yersizliklerine dayalı verdiği hükme göre değildir. Akıllı kimse fikre dayalı düşünceyi doğru ve yanlışa ayırabilirken nasıl olur da mutefekkire gücünü taklit edebilir?</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; İbn Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Dostum —Allah kendisini muvaffak eylesin-şunu gayet iyi bilir: İnsani latifenin güzelliği, taşıdığı ilâhi marifetler, çirkinliği ise bunun tam zıddı (olarak ilâhi marifetlere sahip olmayışı) dolayısıyladır. Himmeti yüce olan kimseye yaraşan, sonradan olanlar (nuhdesât) ve onların ayrıntıları ile ömrünü geçirmemesidir. Aksi halde Rabbinden kendisine ayrılan payı kaçırır. Ayrıca himmeti yüce olan kimse, fikrinin hükümranlığından nefsini azade kılmalıdır. Çünkü fikir ancak kendi bakış açısından (me&#8217;haz) bilebilir, ulaşılmak istenen gerçek ise bu değildir.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; İbn Arabi·<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra şöyle deriz: Allah Teâlâ&#8217;nın küfrü ve günahı yaratmasında sayısız hikmetler mevcuttur. Bu hıkmetlerden biri şudur: İyi ve kötü fiilleri yaratarak bizim onun kudretinin mükemmellığini ve iradesizinin her şeye nüfuzunu anlamamızı sağlamıştır. Zira Allah iki zıddı, karşıt iki şeyi yaratma kudretine sahiptir ki bu da mükemmel kudretin delillerinden biridir. Çünkü iki zıttan her ikisine değil de sadece birine sahip olan kimse, ona mecbur demektir. Bu nedenle iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı-zararlı, acı verici-lezzet verici karşıt cisimleri var etmek yüce bir hikmettir, isabetli bir yönetimdir. Üstelik burada ilave bir husus daha söz konusudur ki o da kudretin başkasının fiili üzerinde gösterilmesidir. Bu şekilde ezeli kudret yaratılmış kudretten, kuşatıcı irade sınırlı iradeden ayrışır. Böylece Hak Teâlâ&#8217;nın başkasının kudretine konu olan şeye kâdir, kulunun kudreti kapsamına giren şeylerde de tasarruf sahibi olduğu, iradesini gerçekleştirme konusunda tam yetke sahibi olduğu, başkasının ise O&#8217;na ve O&#8217;nun yardımına muhtaç olduğu, O&#8217;nun hiçbir şeye muhtaç olmayan ve övgüye lâyık olan olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra kötü cisimlerin var edilmesi, övgüye değer bir akıbet ile ilişkili oldukları için bir hikmettir. Aynı durum kötü fiiller için de geçerlidir. Kaldı ki biz kayıtsız şartsız bir şekilde “Allah küfrü yaratmıştır” demeyiz, aksine “O küfrü kötü, bâtıl, şer ve fasit bir şey olarak yaratmıştır” deriz. Küfrün bu sıfatlara sahip olması hikmetin gereğidir. Onu hikmet gereği sahip olması gereken özelliklerde var eden yaratıcı, hikmet sahibidir. Asıl hikmet sahibi olmayan, onu yani küfrü iyi ve doğru bir şey olarak elde etmeye çalışan kimsedir, nitekim kâfirin davranışı böyledir. Çünkü hikmet, küfrün bu niteliklerin zıddı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah küfrü bu kötü özelliklere sahip bir şey olarak yaratmakla hikmetli iken kâfir onu iyi özelliklere sahip bir şey olarak elde etmeye çalışması nedeniyle sefihtir. Onu sahip olduğu kötülük ve bâtıllık özellikleri ile neyse o olarak bilen kimse onu gerçekten bilmiş olur, buna karşılık onu kâfirin amaçladığı özelliklere sahip bir şey olarak bilen kimse ise onun hakkında cahillik etmiş olur. Hikmet ve sefeh ile ilgili durum da böyledir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 403 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer, “Allah Teâlâ “O yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratandır” (Secde 32:7) buyurduğu halde nasıl olur da kötünün Allah&#8217;ın yarattığı şey olduğunu söylemek câiz olur?” derlerse şöyle deriz: Bunun anlamı, onun varlıkların yaratılışını güzel yaptığı şeklindedir, çünkü o yaratılışın bütün keyfiyetini, güzel, çirkin, iyi, kötü bütün hallerini olduğu gibi bilir ve hepsi onun irade ettiği gibi olur, hiçbiri onun iradesinin aksine olmaz. Bir işi yaparken belli bir şeyi hedefleyen ve sonuçta ne elde edeceğini bilen kimse istediği şeyi elde ediyorsa, yani işi tam hedefine ulaşacak şekilde yapıyorsa onun için “Falanca bu işi iyi yapıyor” denilir, örneğin “Filanca iyi yazıyor, iyi boya yapıyor, iyi marangozluk yapıyor, iyi öldürüyor” denilir. Şu husus bunu daha açık hale getirir: Allah Teâlâ bok böceklerini, maymunları ve domuzları da yaratmıştır, eğer yukarıdaki âyetten dolayı “küfür” Allah&#8217;ın yarattıkları kapsamı dışında tutulacaksa, bu varlıklar da tutulmalıdır ki bu yanlıştır. Öte yandan pek çok güzel şeyin güzelliğini inkâr etmenin anlamı olmadığı gibi onların bütün bu varlıkların (bok böcekler, domuzlar ve maymunların| kötülük ve çirkinliklerini inkâr etmelerinin bir anlamı yoktur, zira bu zorunlu bilgilerin inkârı anlamına gelir. Eğer hasmımız bunu inkâr edebiliyorsa, bir başkası da tutup küfrün kötü olduğunu inkâr edebilir ki bu da geçerli değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 406 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mutlak yokluktan, (onu) telaffuz etmenin dışında bilgi vermek mümkün değildir. O, (yani mutlak yokluk) bilfiil var olan bir kötülük değildir. Eğer o bir şekilde bilfiil var olsaydı, genel (âmm) kötü olurdu. Varlığı nihai kemalinde olan hiçbir şeye, onda bilkuvve bir şey de bulunmaması hasebiyle, hiçbir kötülük ilişemez. Kötülük ancak tabiatında bilkuvveliğin bulunduğu şeylere ilişir. Bu da madde yüzündendir. Kötülük maddeye, önce onun kendine ârız olan bir şeyden (emr) dolayı ilişir, daha sonra da onda meydana gelen bir şeyden dolayı (ona ilişir).</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev: Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tek tek var olan şeylerde kötülük azdır. Bununla birlikte, eşyada kötülügün varlığı, zorunlu olarak iyiliğe olan ihtiyaca bağlıdır. Eğer bu unsurlar (yani toprak su, hava ateşten ibaret olan dört unsur) birbirine zıt olmasaydı ve güçlü olandan etkilenmeseydi, bu unsurlardan meydana gelmiş olan bu yüce türler mevcut olmazdı. Eğer bunlardan, her şeyin oluşum sürecinde meydana gelen (farklı güçlerini çatışmaları, saygın bir insanın elbisesine ateşin dokunmasına yol açtığında, ateşin onu yakması zorunlu olmasaydı, ateşin genelde sağladığı faydadan faydalanılamaz olurdu. Buna göre kesinlikle zorunludur ki, bu şeylerde mümkün olan iyiliğin iyilik olarak var olabilmesi, bu türden kötülüğün onlardan ve onlarla birlikte meydana gelmesinin mümkün olmasına bağlıdır. İyiliğin feyz edilmesi, baskın olan iyiliğin, nadir olan kötülük yüzünden terk edilmesini gerektirmez. (Böyle bir durumda| onun yani çok iyiliğin) terki bu kötülükten daha büyük kötülüktür.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev:Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 414 &#8211; İbn Sina</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Tevekkül makamına talip olan kimsel)hiçbir zaaf ve şüpheye düşmeden kesin olarak şunu doğrulamalıdır: Şanı yüce Allah bütün insanları en akıllılarının aklı, en bilgililerinin bilgisi üzere yaratsa ve zihinlerinin (nüfüs) kaldırabileceği bilgiyle donatıp onların üzerine anlatılamayacak kadar sınırsız hikmetini yağdıracak olsa sonra buna, hepsinin sayısınca bilgi, hikmet ve akıl ilave etse, ardından olayların sonuçlarını onlara açıp meleküt âleminin sırlarından onları haberdar etse ve lütfunun inceliklerini ve azabının gizliliklerini bildirse; böylece onlar iyi ve kötü, yararlı ve zararlı olan şeyleri tanısa, sonra verdiği bu bilgi ve hikmetle onlara mülk ve melekütu yönetmelerini emretse, hepsinin birleşip yardımlaşarak gerçekleştirecekleri yönetim, şanı yüce olan Allah&#8217;ın dünya ve âhirette bütün yaratıkları üzerindeki yönetimine, sivrisineğin kanadı kadar bir şey katamadığı gibi, ondan sivrisineğin kanadı kadar bir şey de eksiltemez. Ayrıca O&#8217;nun yönetimini zerre kadar ne yüceltebilir ne de alçaltabilirler. Başına bir hastalık, kusur, eksiklik, fakirlik ve felaket gelen kimseden bunları bertaraf edemediği gibi, Allah&#8217;ın ihsan etmiş olduğu sağlık, kemal, zenginlik ve faydayı da ortadan kaldıramaz.</p>
<p>Hatta yüce Allah&#8217;ın göklerde ve yerde yarattıklarına tekrar tekrar bakıp onlar üzerine uzun uzun düşünseler, onlarda hiçbir uyumsuzluk ve kusur göremezler. Yüce Allah&#8217;ın kullarına taksim ettiği rızık, ecel, sevinç, hüzün, acziyet, güç, iman, küfür, itaat ve günah adına ne varsa hepsi tam anlamıyla adalettir, asla zulüm yoktur; mutlak anlamda haktır, asla haksızlık yoktur. Bilakis bütün bunlar gerektiği şekilde, gerektiği gibi, gerektiği kadar gerçek ve zorunlu bir düzene göre gerçekleşmiştir. Olandan daha güzeli, daha tam olanı ve daha mükemmeli asla mümkün değildir. Eğer mümkün olup da gücü yetmesine rağmen yapmasaydı, bu durum, cömertliğe ters düşen bir cimrilik, adalete aykırı bir zulüm olurdu. Şayet daha güzeline gücü yetmemiş olsaydı, bu da ulühiyete aykırı düşen bir âcizlik sayılırdı. Aksine, dünyadaki her çeşit fakirlik ve felaket dünyaya göre eksiklik sayılsa da âhirete nispetle ilave (bir deger)dir. Bir kişiye nispetle âhiretteki her bir eksiklik, başkasına nispetle nimet sayılır. Çünkü gece olmasaydı gündüz bilinemezdi; hastalık olmasaydı sağlığı yerinde olanlar sağlığın bir nimet olduğunu bilemezlerdi; cehennem olmasaydı, cennetlikler o nimetin değerini takdir edemezlerdi.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, “Tevekkülün Aslı Durumundaki Tevhidin Hakikatinin Açıklanması”, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya, 4. bsk., İstanbul: Klasik, 2020, 8. 114-116; a.mif,, el-İmlâ alâ müşkilati-İhyâ, Cidde: Dâru&#8217;l-minhâc, 2011, 8. 343-345 (Bu eser, İhyâu ulümi&#8217;d-din&#8217;in son cildi olarak neşredilmiştir).</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 426 &#8211; Gazzali</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ehl-i hak şöyle demiştir: Allah Teâlâ&#8217;nın kudreti dâhlinde olan bir lütuf bulunmaktadır ki, eğer Allah bunu kâfirlere ihsan edecek olsaydı onlar kendi tercihleri ile iman ederlerdi, ancak Allah bunu onlara yapmamıştır. Fakat Allah onlara bu lütufta bulunmamış olmakla cimri, sefih, zalim ya da haksız değildir. Buna karşılık eğer bu lütfu onlara yapmış olsaydı üzerine düşen bir şeyi yapmış olmayacak, aksine onlara nimet ve ihsanda bulunmuş olacaktır. Allah bu lütfu onlara vermediğine göre, onlar için en iyi olanı (aslah) yapmamış, bunu engellemiş demektir. Eğer onlara bu lütfu vermiş olsaydı, onlar hakkında, vermemekten daha iyi olurdu. Allah&#8217;ın kul için onun iyiliğine (maslahat) olmayan bir şeyi yapması câizdir, daha iyi olanı yapmak ya da vermek Allah için zorunlu değildir. Kul için iyi olan ve Allah&#8217;ın kudretinde bulunan şey, ardında Allah&#8217;ın yaptığından daha iyi bir şeyin bulunmadığı nihai gaye değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 430 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Diğer yandan bundan daha açık ve güçlü bir delil de şudur: Allah kâfir için daha iyi olanı değil, aksine onun için zarar ve kötü olanı yapmıştır, zira onun küfredip kendisine düşman olacağını bildiği halde ona akıl vermiş, buluğ çağına kadar (ve daha fazla) yaşamasını sağlamıştır. Elbette Allah bu kimsenin buluğ çağına erip aklı olgunlaştığında kâfir olacağını bilmektedir. Eğer onu daha küçük iken öldürecek ya da buluğ çağına ermeden akıl ve temyiz kudretinden mahrum ederek mükellef olmayacak bir şekilde buluğ çağına ermesini sağlayacak olsa, bu durum onun için daha iyi olurdu. Ancak küfredeceğini bildiği halde onu öldürmeyip yaşattığına ve mükellefiyet yaşına gelince kendisini akıl sahibi bir insan kıldığına göre, bu durum onun kul için iyi olanı yapmadığını göstermektedir. Aynı şekilde hayatının bir dönemini Müslüman olarak yaşayıp daha sonra -Allah muhafaza-dinden dönen kimseyi düşünecek olursak; eğer Allah bu kişinin dinden dönmeden hemen önce canını almış olsaydı o kişi son nefesini Müslüman olarak verecek ve ebedi cehennem azabına müstahak olmayacaktı ki bu durum onun için elbette daha iyi olacaktı.</p>
<p>Hikmet sahibi olan Allah böyle yapmayıp da dinden döneceğini bildiği halde onu yaşattığına ve bu fiil onun için iyi değil kötü olduğuna göre, bu durum bu fiilin bir hikmet olduğuna delâlet etmektedir. Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda hataya düşmesinin sebebi, hikmetin hakikati konusundaki cehaletleridir. Sonra bütün bunların Allah&#8217;ın fiili olduğu açıkça ortada olduğuna göre, bu gibi fiillerin sefihlik olduğunu, Allah&#8217;ın niteliği olan hikmet olmadığını iddia etmek küfürdür. Aksine Allah&#8217;ın bu fiilleri yapmış olması ile anlaşılmaktadır ki, her ne kadar Mutezile bu fiillerdeki hikmet yönü hususunda cahil olsa da bunlar hikmet kapsamındadır. Zira Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda cahil olması mümkündür, fakat Allah&#8217;ın fiillerinin hikmet dairesi dışında olması mümkün değildir. Yine şu husus bu delili pekiştirmektedir: Yüce &#8221; Allah, “Günahları daha da artsın diye onların sürelerini uzatıyoruz” (Âl-i İmrân 3:178) ifadesiyle belirttiği üzere, kâfilerin küfür üzere kalma hallerini uzatmış, onlara bu hal üzere mühlet vermiştir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 492</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 433 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir. Bu noktada, salah olanın belli bir sınırının olmadığı, ama (hasta için) faydalı olan ilaç içini belli bir sınırın bulunduğu söylenebilir. Bu nedenle de iki durum birbirinden farklılık arz eder. Mâtüridi&#8217;nin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz: Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (aslah) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (salâh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Mâtüridinin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz:</p>
<p>Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fiili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (asla) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (sa/âh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Bu, Üstat Ebü Mansür (el-Mâtüridi&#8217;nin), ilacın fayda sağladığını kabul ettiği anlamına gelmez, aksine faydayı sağlayan Allah Teâlâ&#8217;dır, ancak Allah Teâlâ ilacı fayda için bir sebep kılmıştır. Fakat Üstat (Mâtüridi), sıklıkla takip ettiği yöntemi olduğu üzere (min de&#8217;bihi) muhatabın kabul ettiği bir hususu kendi kabul etmese de cedel kabilinden, kabul edilmiş olarak ifade etmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 4929</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 443 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="dr pv-3 ">
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-1_5 mt-1_5 items-center"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p>·</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sahih Hadislerin Kur&#8217;anla Çeliştiği İddiasına Cevap</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sahih-hadislerin-kuranla-celistigi-iddiasina-cevap/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sahih-hadislerin-kuranla-celistigi-iddiasina-cevap/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Sep 2017 09:09:49 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Kur'anla Çelişik Hadis]]></category>
		<category><![CDATA[Sahih Hadislerin Kur'anla Çeliştiği İddiasına Cevap]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16925</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bid&#8217;atçilerin iddialarından birisi de sahih hadislerin Kur&#8217;an&#8217;la çeliştiği veya birbirleriyle çeliştiği veya manalarının yanlış olduğu ya da akla aykırı olduğu iddiasıdır.(1)Nitekim Rasulullah&#8217;ın birbiriyle davalı iki kişiye söylediği şu söz hakkında da aynı iddiada bulun­dular: &#8220;Nefsim kudret elinde olan Allah&#8217;a yemin ederim ki, ikinizin arasında Allah&#8217;ın Kitabı ile hükmedeceğim: Verdiğin câriye ve yüz koyun sana geri [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahih-hadislerin-kuranla-celistigi-iddiasina-cevap/">Sahih Hadislerin Kur’anla Çeliştiği İddiasına Cevap</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/sahih-hadislerin-kuranla-celistigi-iddiasina-cevap/78577-2/" rel="attachment wp-att-16939"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16939" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/78577.jpg" alt="" width="350" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/78577.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/78577-300x214.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Bid&#8217;atçilerin iddialarından birisi de sahih hadislerin Kur&#8217;an&#8217;la çeliştiği veya birbirleriyle çeliştiği veya manalarının yanlış olduğu ya da akla aykırı olduğu iddiasıdır.(1)Nitekim Rasulullah&#8217;ın birbiriyle davalı iki kişiye söylediği şu söz hakkında da aynı iddiada bulun­dular:</p>
<p><em>&#8220;Nefsim kudret elinde olan Allah&#8217;a yemin ederim ki, ikinizin arasında Allah&#8217;ın Kitabı ile hükmedeceğim: Verdiğin câriye ve yüz koyun sana geri verilecektir. Oğluna yüz değnek ve bir yıl da sürgün cezası uygulanacaktır, kadın da recmedilecektir. </em></p>
<p><em>Sonra Enis&#8217;e şöyle dedi.  </em></p>
<p><em>Ey Enis! Haydi bu adamın hanımına git, eğer zinayı itiraf </em><em>ederse recm et! </em></p>
<p>Sabahleyin ona gitti kadın da itiraf etti ve o da onu recmetti.(2)</p>
<p><strong>Bid&#8217;atçiler dediler ki,</strong> bu rivayet Allah&#8217;ın Kitabına aykırıdır. Çünkü hadis, recm ve sürgün cezasına hükmetti. Halbuki recm de sürgün de Allah&#8217;ın Kitabında zikredilmedi. Şayet hadis bâtıl ise, biz de onu kastediyoruz. Şayet bu hadis gerçek ise o zaman da recm ve sürgün ilavesiyle Allah&#8217;ın Kitabına aykırıdır.</p>
<p>İşte böyle bir iddiada bulunmak, müteşabihe uymak demektir. Çünkü Arap lisanında ve şeriatte kitap kelimesi çeşitli anlamlarda kullanılır. Bu anlamlardan birisi de hüküm ve farzdır. Meselâ <em>&#8220;Kitaballahi aleyküm&#8221;</em> (Nisa:24) âyeti &#8220;<em>Bunlar, Allah&#8217;ın üzerinize farz kıldığı hükümlerdir.&#8221;</em> anlamına gelir. Ayrıca (<em>ketebe)</em> kelimesi farz kıldı ve hükmetti anlamına gelir. Nitekim <em>&#8220;Oruç size farz kılındı.&#8221;</em> (Bakara: 183) ve <em>&#8220;Rabbimiz! Bize savaşı niçin farz kıldın, dediler&#8221;</em> (Nisa: 77) âyetinde bu anlamda kullanılmıştır. O halde Rasulullah (s.a) de yukarıdaki hadisi şerifte <em>&#8220;sizin aranızda Allah&#8217;ın kitabiyle hükmedeceğim&#8221;</em> derken <em>&#8220;Allah&#8217;ın bizim için şeriat kıldığı hükmüyle hükmedeceğim&#8221;</em> demek istemiştir. Nitekim kitap kelimesi Kur&#8217;an için de kullanılır. Kitap kelimesini herhangi bir delil olmaksızın sadece tek bir manaya tahsis etmek delillerin müteşabih olanlarına uymak demektir.</p>
<p>Bir hadiste: <em>&#8220;Benim ümmetim yağmur gibidir; öncesi mi, sonrası mı daha hayırlıdır bilinmez.&#8221;</em></p>
<p><strong>Dediler ki:</strong></p>
<p>Bu ümmetin özellikle öncesinin sonrasından daha faziletli olduğu veya bunun tersi sabit değildir. Sonra bir de şöyle bir hadis nakledilir:</p>
<p><em>&#8220;Şüphesiz İslam garip başladı, sonunda yine başlangıçtaki gibi garip olacaktır. Ne mutlu gariplere!&#8221; </em></p>
<p>Bu hadis ise öncekilerin ve sonrakilerin ortadakilerden daha faziletli olmalarını gerektirir. Sonra bir de şöyle bir hadis nakledilir:</p>
<p><em>&#8220;En hayırlı nesil benim içinde bulunduğum nesildir. Sonra onları izleyenler, sonra da onları izleyenlerdir.&#8221; </em></p>
<p>Bu hadise göre ise en hayırlı nesil mutlak olarak ilk nesildir.</p>
<p><strong>Bu bid&#8217;atçiler dediler ki:</strong></p>
<p>Bu bir çelişkidir. Halbuki onlar yalan söylediler; burada ne bir çelişki ne de bir ihtilaf vardır.</p>
<p><strong>Bunun izahı şudur:</strong> Şer&#8217;i deliller arasında ilk bakışta bir çelişki ortaya çıktığı zaman, bunların arasını uzlaştırmak ya asla mümkün değildir veya mümkündür. Uzlaştırma mümkün değilse bu varsayım ya kafi bir delil ile zanni bir delil arasında söz konusu olur veya iki zanni delil arasında söz konusu olur. İki kafi delil arasındaki bir çelişkiye gelince, şeriatte böyle bir şey vâki olmamıştır, olması da mümkün değildir. Çünkü kafi olan iki şeyin birbiriyle çelişmesi muhaldir/imkansızdır. Şayet çelişki, kafi ile zanni arasında vâki olursa zanni delil bâtıldır/geçersizdir. Çelişki iki zanni arasında vâki olursa burada âlimlerin tercih hakkı vardır. Tercih edilenle amel edilmelidir. Uzlaştırma imkanı varsa âlimler uzlaşma yönünün işletilmesinde ittifak etmişlerdir. Uzlaşma yönü zayıf bile olsa âlim­lere göre onları uzlaştırmak daha evlâdır. Delillerin îmali/ çalıştırılması, bir kısmının ihmalinden daha hayırlıdır. Bu bid&#8217;atçılar bu esasa/prensibe ya cehaletlerinden dolayı veya inatlarından dolayı dikkat etmiyorlar.</p>
<p>Böyle bir prensib sabit olduğuna göre, <em>&#8220;En hayırlı nesil, benim neslimdir&#8221;</em> hadisi bu konuda asıldır/temeldir. Çünkü bizden hiç kimse sahabe derecesine ulaşamaz. Allah hepsinden razı olsun. Onların dışındakiler ise zamana, duruma veya bazı şartlara göre tevili muhtemeldir,</p>
<p><em>&#8220;Ne mutlu gariplere&#8221;</em> hadisine gelince, bunda işaret edilen kimselerin faziletine dair herhangi bir hüküm yoktur. Bilakis onların iyi bir mükafata nail olacaklarının delili vardır. Bu mükafaat sahabenin mükafaatı gibi de olabilir. Onun altında da olabilir veya üstünde de olabilir. Hadiste buna dair bir delil yoktur. O halde bunu aslın muhkemliğine hamletmek gerekir. Bunda anlaşılmayan bir yön yoktur, (yani sahabe neslinin en hayırlı nesil olduğu yine sabittir/değişmez)</p>
<p><strong>Onlar şu iki hadis arasında da çelişki olduğunu iddia ederler.</strong></p>
<p><em>“Beni Yunus ibn Metta&#8217;ya üstün görmeyiniz, benimle diğer peygamberler arasında seçim yapmayınız.&#8221; </em></p>
<p><strong>Diğer hadis ise şudur:</strong></p>
<p><em>&#8220;Ben Ademoğlunun efendisiyim. Ama ben bununla övünmem.&#8221; </em></p>
<p>Bu iki hadisin arasını uzlaştırmak gayet kolaydır.(3)</p>
<p><strong>Onlar şu hadisin başı ile sonu arasında da bir çelişki olduğunu iddia ederler:</strong></p>
<p><em>&#8220;Sizden biriniz uykusundan uyandığı zaman elini üç defa yıkamadıkça su kabına batırmasın. Çünkü elinin nerede gecelediğini bilmez.&#8221; </em></p>
<p>Şayet bu hadisin sonundaki <em>&#8220;elinin nerede gecelediğini bilmez:&#8221;</em> cümlesi olmasaydı hadis sahih olurdu. Çünkü elinin nerede gecelediğini bilmeyenimiz yoktur. En kötü ihtimalle uyurken elini avret mahalline dokunmuş olabilir. Şayet bir adam elini &#8211; uyanıkken avret mahalline değdirmiş olsa elini yıkaması kendisinden istenmez. O halde elini avret mahalline değip değmediğini bilmediği halde elini yıkaması nasıl istenir?</p>
<p>Bu itiraz da önceki türden bir itirazdır. Çünkü uyuyan kimse avret mahalline dokunabilir ve uykudan önce istincanm yapılmaması sebebiyle oradan eline bir şey bulaşabilir. Böyle bir şey şayet uyanıkken olsa elini dokunsa ve necaset bulaştığını bilse, suyu kirletmemesi için kaba elini daldırmadan önce ellerini yıkar. Bu şekilde meseleyi anlamak imkanı olduğu zaman herhangi bir itiraz yöneltilemez.</p>
<p>İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/274-277.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>(1)-</strong>Müellifin zikrettiği çelişki örnekleri ve diğer örnekler için şu kitaplara bakılabilir: İbn Kuteybe, İhtilafü&#8217;l-Hadis; İmam Şafii, İhtilaful-Hadis; Îbn Fürek, müşküü&#8217;l-Hadis.</p>
<p><strong>(2)-</strong>Kütüb-ü Sittede geçen bu hadise göre. yanında davalısıyla birlikte bir bedevi Rasulullah&#8217;a geldi ve oğlunun bu adamın yanında işçi olarak çalışırken adamın karısıyle zina ettiğini ve oğlunu recmden kurtarmak için fidye olarak kendisine yüz koyunla bir câriye verdiğini, fakat daha sonra oğlunun cezasının sadece yüz değnek ve bir yıl sürgün olduğunu, kadının ise recmedileceğini öğrendiğini söyler ve aralarında Allah&#8217;ın Kitabı ile hükmetmesini ister. Bunun üzerine Hz. Peygamber de yukarıda anlatıldığı şekilde hükmeder (Çeviren).</p>
<p><strong>(3)-</strong>Müellif bu iki hadisin nasıl uzlaştırılacağını izaha gerek görmemiştir. Mesele şudur: Hz. Peygamber bu sözü tevazuundan söylemiştir. Kalem suresi 48. ayetinden Yunus (a.s) hakkında onun derecesinin düşük olduğu gibi bir zanna insanlar kapılmasınlar diye bu ifadeyi kullanmıştır.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sahih-hadislerin-kuranla-celistigi-iddiasina-cevap/">Sahih Hadislerin Kur’anla Çeliştiği İddiasına Cevap</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sahih-hadislerin-kuranla-celistigi-iddiasina-cevap/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bid&#8217;atçilerin Maksatlarına ve Mezheplerine Aykırı Hadisleri Reddetmeleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-maksatlarina-ve-mezheplerine-aykiri-hadisleri-reddetmeleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-maksatlarina-ve-mezheplerine-aykiri-hadisleri-reddetmeleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Sep 2017 09:08:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Bid'atçilerin Maksatlarına ve Mezheplerine Aykırı Hadisleri Reddetmeleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16927</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bid&#8217;atçilerin kullandıkları yöntemlerden birisi de yukarıdakinin zıddı olup o da onların maksatlarına ve mezheplerine uygun düşmeyen hadisleri reddetmeleri, onların akla aykırı ve delilin gereğine uygun olmadığını ve reddedilmeleri gerektiğini iddia etmeleridir. Meselâ kabir azabını, sıratı, mizanı ve âhirette Allah Teala&#8217;nın görülmesini inkar edenler bu yöntemi izlerler. Karasinek ve onun öldürülmesiyle ilgili hadisi reddedenler de böyledir. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-maksatlarina-ve-mezheplerine-aykiri-hadisleri-reddetmeleri/">Bid’atçilerin Maksatlarına ve Mezheplerine Aykırı Hadisleri Reddetmeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bidatcilerin-maksatlarina-ve-mezheplerine-aykiri-hadisleri-reddetmeleri/tahsil2-702x336/" rel="attachment wp-att-16936"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-16936" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/tahsil2-702x336.png" alt="" width="494" height="236" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/tahsil2-702x336.png 702w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/tahsil2-702x336-600x287.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/tahsil2-702x336-300x144.png 300w" sizes="(max-width: 494px) 100vw, 494px" /></a></p>
<p>Bid&#8217;atçilerin kullandıkları yöntemlerden birisi de yukarıdakinin zıddı olup o da onların maksatlarına ve mezheplerine uygun düşmeyen hadisleri reddetmeleri, onların akla aykırı ve delilin gereğine uygun olmadığını ve reddedilmeleri gerektiğini iddia etmeleridir. Meselâ kabir azabını, sıratı, mizanı ve âhirette Allah Teala&#8217;nın görülmesini inkar edenler bu yöntemi izlerler. Karasinek ve onun öldürülmesiyle ilgili hadisi reddedenler de böyledir. Söz konusu hadise göre sineğin kanatlarından birisinde hastalık/yani mikrop, diğerinde şifa/yani panzehir vardır, sinek kendisini korumak için önce hastalık/mikrop taşıyan kanadını yiyeceğe batırır. Onlar bu yöntemle, kardeşinin karnı ağrıyan kişiye Hz. Peygamberin ona bal şerbeti içirmesini tavsiye etmesini de reddederler. Onlar adaletli kişilerin naklettiği buna benzer pek çok sahih hadisi bu yöntemle reddederler.(1)</p>
<p>Onlar bazan râviler içinde -Allah korusun- sahabileri, tabiileri ve hadis imamlarının adaletlerinde ve imametlerinde ittifak ettikleri kimseleri bile kötülerler. Bütün bunları kendi mezheplerine muhalif olanları reddetmek için yaparlar. Bazan onların fetvalarını reddederler ve halk sünnetin ve ehl-i sünnetin peşinden gitmesin diye halkın duyacağı şekilde bu fetvaları kötülerler. Nitekim Ebu Bekir ibn Muhammed&#8217;in şöyle dediği rivayet edildi: Amr ibn Ubeyd dedi ki:</p>
<p>Hırsızı sultandan başkası affedemez. Bunun üzerine ben ona (hırkasını çalan hırsızı affetmek isteyen) Safvan ibn Umeyye&#8217;ye Rasulullah&#8217;ın (s.a) şöyle dediğini naklettim:</p>
<p><em>&#8220;Bunu bana hırsızı getirmeden önce yapsaydın olmaz mıydı?&#8221; </em>Ben böyle deyince Amr ibn Ubeyd dedi ki:</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in (s.a) böyle dediğine dair Allah&#8217;a yemin eder misin? Ben de ona dedim ki:</p>
<p>Bunu Rasulullah&#8217;ın (s.a) söylemediğine de sen Allah&#8217;a yemin eder misin? O hadisi ben İbn Avn&#8217;a da okumuştum. İbn Avn&#8217;ın etrafındaki halka büyüyünce dedi ki:</p>
<p>Ey Ebû Bekir, o hadisi bir daha oku.</p>
<p>Onlar sırat, mizan ve havzın sabit olduğunu söylemenin akla aykırı bir söz olduğunu iddia ederler. Bunlardan birisine şöyle bir soru soruldu:</p>
<p>Âhirette Allah Teala&#8217;nın görüleceğini söyleyen bir kimse tekfir edilir mi? O bu soruya şöyle cevap verdi:</p>
<p>Tekfir edilmez. Çünkü O, akla uygun olmayan bir şey söylemiş oldu. Akla aykırı bir şeyi söyleyen kişi kâfir değildir.(2)</p>
<p>Bir cemaat de âhad haberleri tümden redderler(3)ve Kur&#8217;an&#8217;ı anlamada sadece akıllarının münasip gördüğüyle yetinirler. Hatta şu âyet,-i kerimeyle (akıllarınca yorumlayıp) içkiyi bile mubah görürler:</p>
<p><em>&#8220;İnananlara ve yararlı işler yapanlara tattıklarından dolayı bir günah yoktur.&#8221;(4)</em></p>
<p>Bunlar ve benzerleri hakkında Rasulullah (s.a) şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Sakın ola sizden birinizi koltuğuna kurulmuş (şöyle bir tavır sergilerken) görmeyeyim: </em></p>
<p><em>Ona emrettiğim ya da yasakladığım şeylerden bir şey gelir de şöyle der: </em></p>
<p><em>Bilmiyorum (böyle bir şey yok) Biz Allah&#8217;ın kitabında bulduğumuz şeye uyarız.&#8221; </em></p>
<p>Bu, bir yasağı ihtiva eden ağır bir tehdittir. Sünneti red suçunu işleyen kimseler de bu tehdide dahildir.</p>
<p>Bu hadisleri aklın verdiği hükümlerle reddettikleri için onların sözleri husün ve kubühun (yani iyi ve kötünün) sadece akılla biline­bileceği prensibine dayanır. Bu konu usûl ilminde anlatılan bir konudur. İnşaallah bununla ilgili açıklama daha sonra gelecektir.Amr ibn en-Nadr dedi ki:</p>
<p>Bir gün ben de yanındayken Amr ibn Ubeyd&#8217;e bir şey soruldu. O da buna cevap verdi. Ben dedim ki:</p>
<p>Bizim arkadaşlarımız böyle söylemiyorlar. Dedi ki:</p>
<p>Senin arkadaşların da kim, babasız kalasıca? Dedim ki:</p>
<p>Eyyup, Yunus, İbn Avn ve et-Teymi&#8217;dir. Dedi ki:</p>
<p>Onlar diri olmayan ölüler sürüsünün pislikleridirler. İbn Aliyye(5) dedi ki:</p>
<p>Bana el&#8217;Yesea anlattı ve şöyle dedi:</p>
<p>Vâsıl ibn Ata(6)bir gün konuştu ve şöyle dedi: Amr ibn Ubeyd dedi ki:</p>
<p>Duymuyor musunuz? Dinlediğiniz esnada Hasan ve İbn Şirin&#8217;in sözü atılmış hayız bezinden başka bir şey değildir, (yani onların sözlerinin hayız bezinden fazla değeri yoktur)</p>
<p>Vâsıl ibn Ata mutezile fikrini ilk defa ortaya atan kişidir. Amr ibn Ubeyd de onunla birlikte o görüşü benimsemiştir ve ona hayran olmuştur. Bu sebeple kız kardeşini onunla evlendirmiştir. Kız kardeşine şöyle demişti:</p>
<p>Seni öyle bir adamla evlendirdim ki ona ancak halife olmak yakışır. Sonra bu adamlar haddi tecavüz ettiler ve kötü fikirleri sebebiyle imâ yollu veya açık bir şekilde Kur’anı reddecek noktaya geldiler.</p>
<p>Amr ibn Ali(7) güvendiği bir kişiden dinlediği bir olayı şöyle anlatır: O kişi şöyle demişti:</p>
<p>Ben Amr ibn Ubeyd&#8217;in yanında bulunuyordum. O da Osman et-Tavil&#8217;in dükkanın­da oturuyordu. Ona bir adam geldi ve dedi ki:</p>
<p>Ey Ebû Osman! (Amr ibn Ubeyd&#8217;in künyesidir) Şu âyet hakkında Hasan el-Basri&#8217;den neyi söylediğini duydun &#8220;Evlerinizde kalmış olsaydınız bile, öldürülmesi takdir edilmiş olanlar, öldürülüp düşecekleri yerlere kendiliklerin­den çıkıp giderlerdi.&#8221;(8) Amr ibn Ubeyd dedi ki:</p>
<p>Hasanın görüşünü sana haber vermemi istiyorsun öyle mi? Adam dedi ki:</p>
<p>Hayır, ben sadece Hasan&#8217;dan bu konuda ne duyduğunu söylemeni istiyorum. Amr ibn Ubeyd dedi ki:</p>
<p>Hasan&#8217;ın şöyle dediğini duydum: Allah Teala bir kavmin öldürülmesini takdir etmişse mutlaka öldürülürler. Allah bir kavmin toprak altında kalmasını takdir etmişse, mutlaka o şekilde ölürler. Allah Teala bir kavmin suda boğulmasını takdir etmişse mutlaka suda boğularak ölürler. Allah bir kavmin ateşte yanmasını takdir etmişse, mutlaka yanarak ölürler. Osman et-Tavil dedi ki:</p>
<p>Ya Ebâ Osman! Bu bizim sözümüz değildir. Amr ibn Ubeyd dedi ki:</p>
<p>Ben sana Hasan&#8217;ın görüşünü haber vermek istediğimi söyledim. Zâten ben Hasan&#8217;ı yalanlıyorum.</p>
<p>el-Esrem(9) Ahmed ibn Hanbel&#8217;den nakletti; Ahmed ibn Hanbel dedi ki: Bize Muaz anlattı ve şöyle dedi:</p>
<p>Amr ibn Ubeyd&#8217;in yanında idim. Ona Osman ibn Fülan geldi ve dedi ki:</p>
<p>Ey Ebû Osman! Vallahi ben küfür olan bir söz işittim.</p>
<p>Amr ibn Ubeyd dedi ki:</p>
<p>Dur bakalım, nedir o? Hemen küfür diye acele etme. Osman ibn Fülan dedi ki:</p>
<p>Hâşim el-Evkas <em>&#8220;Ebû Leheb&#8217;in iki eli kurusun&#8221;(10)</em> âyeti ve <em>&#8220;Tek olarak yaratıp kendisine geniş servet verdiğimiz</em> <em>kişiyi bana bırak&#8221;(11)</em>âyetinin Ana Kitap&#8217;ta olmadığını iddia ediyor.</p>
<p>Halbuki Allah Teala şöyle buyuruyor:</p>
<p><em>&#8220;Apaçık Kitab&#8217;a andolsun ki biz, anlayıp düşünme­niz için onu Arapça bir Kur&#8217;an kıldık. O, katımızda bulunan Ana Kitap&#8217;ta  (Levh-i Mahfuzda)  mevcut, yüce ve hikmet dolu bir </em><em>kitaptır.&#8221;(12)</em></p>
<p>Bu iddayı ileri sürmek küfürden başka bir şey değildir. Amr ibn Ubeyd bir müddet sustu sonra konuştu ve şöyle dedi:</p>
<p>Vallahi, şayet durum senin dediğin gibi olsaydı Ebû Leheb&#8217;i kötüleyen kimse olmazdı, o zaman bir tek kişi bile kınanamazdı. O mecliste bulunan dedi ki:</p>
<p>Vallahi din dediğin, işte budur. Muaz bu rivayetin sonunda der ki:</p>
<p>Ben bunu Veki&#8217;e(13) anlattım. O dedi ki:</p>
<p>Bunu söyleyen kişinin tevbe etmesi istenir. Tevbe ederse ne âlâ&#8230;. Tevbe etmezse boynu vurulur.</p>
<p>Bunun bir benzeri de önemli bazı hadis imamlarından rivayet edilmiştir. Ali ibn el&#8217;Medînî(14) el-Müemmel&#8217;den(15) o da el-Hasen ibn Vehb el&#8217;Cumehi&#8217;den rivayet etti. O şöyle dedi.</p>
<p>Kendisiyle aramızda yakın bir ilişki bulunan filan kişi ailesiyle birlikte Bi&#8217;r-i Meymun denilen yere gitmişti. Benim de oraya gelmem için bana haber gönderdi. Akşam geç saatlerde ona geldim ve geceyi yanında geçirdim. Râvi der ki:</p>
<p>O bir çadırda idi, ben de başka bir çadırda idim. Bütün gece sanki bir arı vızıltısı gibi onun sesini dinledim. Sabah olunca kahvaltısını getirdi ve birlikte kahvaltı yaptık. Bana aramızdaki kardeşlikten ve hakikatten söz etti ve bana dedi ki:</p>
<p>Seni ben güzel bir düşünceye davet edeceğim. Bana kader konusunu açtı. Bunun üzerine ben onun yanından kalktım, gittim ve ölünceye kadar onunla bir daha tek kelime konuşmadım. Bir gün tavafta o içerideyken ben yolun dışında durdum ve o dışarda iken ben içeri girdim. Elimden tuttu ve dedi ki:</p>
<p>Ey Ebû Ömer! Daha ne zamana kadar? Daha ne zamana kadar?</p>
<p>Onunla yine konuşmadım. Dedi ki:</p>
<p>Benim suçum ne?</p>
<p>Bir adam &#8220;Tebbet yedâ Ebi Leheb&#8221; Kur&#8217;an&#8217;dan değildir derse sen ne dersin? Sen ona ne söylersin? Ellerimi onun elinden çektim (ve uzaklaştım.) Ali ibn el&#8217;Medînî der ki:</p>
<p>Müemmel dedi ki:</p>
<p>Ben bunu Süfyan ibn Uyeyne&#8217;ye anlattım. Bana dedi ki:</p>
<p>Ben işin tamamen bu noktaya vardığım zannetmiyordum. Ali ibn el-Medînî dedi ki:</p>
<p>Bunu ben de işittim, Ahmed ibn Hanbel de işitti. Dedi ki:</p>
<p>Ben, Süfyan ibn Uyeyne&#8217;ye, Mualla et-Tahhan&#8217;ın bazı sözlerini anlattım. Süfyan dedi ki:</p>
<p>Bu görüşün sahibinin öldürülmesi için başka neye ihtiyaç var?</p>
<p>Allah&#8217;ın Kitabına ve Peygamber&#8217;in (s.a) sünnetine karşı göster­dikleri şu küstahlığa bakınız! Bütün bunlar mahza hakikate karşı kendi mezheplerini tercihtir. Onlardan şeriate en saygılı olanı bile şeriat dışına çıkmanın yollarını arar, bu uğurda apaçık delilleri tevil ederek müteşabihlerin peşinden gider. İleride buna temas edilecek­tir. Bunların hepsi de yerilenler sınıfına dahildir.</p>
<p>Bid&#8217;atçilerden bir grup da vardır ki bunlar bazan hadisleri; &#8220;zan ifade ederler, Kur&#8217;an&#8217;da da zan kötülenmiştir&#8221; diye reddine delil getirirler. Bunun için şu ayetleri ve benzerlerini kullanırlar:</p>
<p><em>&#8220;Onlar ancak zanna ve nefislerin nevasına uyuyorlar.&#8221;(16)</em></p>
<p><em>&#8220;Onlar sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şünhesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.</em></p>
<p>İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/258-263.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong>-Müellifin işaret ettiği hadisler hem senet hem de metin yönünden sahih olan hadislerdir. Bunlardan kimisi akaidle,  kimisi ahkamla, kimisi adap ve muamelatla, kimisi de başka konularla ilgilidir. Bunları inkar edenler akla dayanarak reddetmişlerdir.</p>
<p><strong>(2)</strong>-Mutezile ve benzerlerinin görüşüdür.</p>
<p><strong>(3)-</strong> İmam-ı Şafiî&#8217;nin ahad haberleri reddedenlere cevabı hakkında onun er-Risalesindeki &#8220;el-Huccetu fi Tesbiti-Haberi’l-Vahid&#8221; bölümüne bakınız, s.998, 1261</p>
<p><strong>(4)-</strong>Maide: 93.</p>
<p><strong>(5)-</strong> İbn Aliyye: İsmail ibn İbrahim ibn Mukassim, büyük âlim, meşhur hadisci, güvenilir sağlam bir kişi, künyesi Ebû Bişr el-Esedî, Basralıların azadlısı. Aslen Kufeli. İbn Aliyye diye meşhur. Aliyye onun annesidir. Hasan Basri&#8217;nin öldüğü sene, 110 yılında dünyaya geldi, İbn Münkedir, Yunus ibn Ubeyd, Humeyd et-Tavil, Ata ibn Sâib, ibn Cüreyc ve daha pek çok kişiden rivayette bulundu. Kendisinden de İbn Cüreyc, Şube, İbn Mehdi, İbn el-Medeni, Ahmed ibn Hanbel ve daha pek çok kişi rivayette bulundu. 193 yılında vefat etti (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübelâ, 9/107; Ahmed ibn Hanbel&#8217;in el-İlel&#8217;i, 122; Tabakat, 7/325; el-Meârif, 384; el-Cerh ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 2/153; Tehzib, 1/275; Şezerat, 1/333)</p>
<p><strong>(6)-</strong> Vâsıl ibn Ata: Güçlü bir hatip. Künyesi Ebû Huzeyme el-Mahzûmî, Basralıların azatlısı, Mutezilenin kurucusu ve başı. Fâsık olan kişi, ne mümindir ne de kafirdir dediği için Hasan el-Basri onu meclisinden kovdu. Amr ibn Ubeyd de ona katıldı ve ikisi birlikte Hasan-ı Basrinin ders halkasından ayrıldılar ve bu sebeple mutezile diye isimlendirildiler. 131 yılında elli yaşlarında iken vefat etti. (Siyerul-A&#8217;lam, 5/464; Vefeyatul-A&#8217;yan, 6/7; el-Fark Beyne’l Firak, 117; Şezerat, 1/172.)</p>
<p><strong>(7)-</strong>Amr İbn Ali Büyük bir fıkıhçı ve hadisçi. İyi bir eleştirmendir. Künyesi: Ebu Hafs el&#8217;Bâhili el-Basri es-Sayrafi eî-Gallas. 160 yıllarında doğdu. Yezid ibn Zürey&#8217;den, Merhum el-Attardan. Ğander&#8217;den, İbn Uyeyne&#8217;den ve daha başka kişilerden rivayette bulunmuştur. Kendisinden de Kütübü Sitte imamları, Ebu Zur&#8217;a, Ebu Hatim ve İbn ed-Dünya gibi kişiler rivayette bulunmuştur- el-Cerh ve&#8217;f Ta&#8217;dil, 6/249: Tehzib, 81810; Şezerat, 2/120.)</p>
<p><strong>(8)-</strong>Ali İmran: 154.</p>
<p><strong>(9)-</strong>el-Esrem: Büyük âlim, fıkıhçı ve hadisçi Ebu Bekir Ahmed ibn Muhammed Hâni el-Eskâfi el-Esrem et-Tâi veya Kelbî. Sünen sahibi.  Ahmed ibn Hanbel&#8217;in öğrencisi. Harun Reşid&#8217;in zamanında doğdu.  Ondan Nesâî, Musa ibn Harun ve Yahya ibn Said gibi kişiler rivayette bulundu. 260’larda vefat etti. (Siyeru&#8217;l-A’lam,  12/623, el-Cerhu ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 2/72! Tehzib,  1/78, Şezerat. 141)</p>
<p><strong>(10)-</strong>Mesed süresi</p>
<p><strong>(11)-</strong>Müddessir: 11.</p>
<p><strong>(12)</strong>-Zuhruf 1-4</p>
<p><strong>(13)-</strong>Veki&#8217; ibn Cerrah ibn Melih, büyük âlim, Irak muhaddisi. Künyesi Ebû Sufyan er-Ruâsî el-Kufi. 129&#8217;da doğdu, Hişam ibn Urve, A&#8217;meş, îbn Cüreyc ve el-Evzâi gibi pek çok kişiden İlim dinledi. Bir ilim deryası idi. Hafızası kuvvetli idi. Süfyan es-Servi, ibn el&#8217;Mübarek, îbn Mehdi, Humeydi, Ahmed ve ibn Main gibi pek çok kişi ondan hadis rivayet etti. 197 yılında vefat etti. (Siyeru&#8217;l-A&#8217;lam, 9/140; Tarihu ibn-i Mâin. 6301 Tabakat ibn Sa&#8217;d, 6/394; el-Meârif. 507; Tehzib, 11/123; Şezerat, 1/349; el-Cerh ve&#8217;t-Ta&#8217;dil, 1/219)&#8230;.</p>
<p><strong>(14)-</strong> Ali ibn el-Medini: Hadiste müminlerin emiridir. Künyesi Ebu&#8217;l-Hasen Ali ibn Abdülah ibn Cafer es-Sa&#8217;di, İbn el-Medini diye tanınır. Babasından, Süfyan ibn Uyeyne&#8217;den, Düheyd ibn Müslim&#8217;den, Muaz İbn Muaz&#8217;dan İbn Vehb&#8217;den ve daha pek çok kişiden hadis dinlemiştir. Ondan da Ahmed ibn Hanbel, Buharı, Ebû Hatim ve İsmail el-Kâdi gibi pek çok kişi rivayette bulunmuştur. 234&#8217;de vefat etmiştir. (Siyeru&#8217;l-A&#8217;lam, 11/41, el-Cerh ve&#8217;t-Tadil, 6/193; el-Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 10/312; Tehzib, 7/349; Şezerat, 2/81)</p>
<p><strong>(15)-</strong>el-Müemmel: Hadis hafızı, künyesi ve ismi: Ebu Abdirrahman el-Adevi el-Müemmel ibn ismail el-Basri. Mekke&#8217;ye yerleşti. İkrime ibn Ammar, Şube, Sevri, Nâfi el-Cümehi, Hammad İbn Seleme ve çağdaşlarından hadis nakletti. Ahmed, İshak, Bendar ve diğer kişiler de ondan naklettiler. .206 yılında Mekke&#8217;de vefat etti. (Siyeru&#8217;-A&#8217;lam, 10/110; Tarihu ibn Main, 591; Tehzib, 10/380; el-Cerh ve&#8217;t-Ta&#8217;dil. 8/474)</p>
<p><strong>(16)-</strong>Necm: 23</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-maksatlarina-ve-mezheplerine-aykiri-hadisleri-reddetmeleri/">Bid’atçilerin Maksatlarına ve Mezheplerine Aykırı Hadisleri Reddetmeleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bidatcilerin-maksatlarina-ve-mezheplerine-aykiri-hadisleri-reddetmeleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bir Hikaye</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bir-hikaye/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bir-hikaye/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 16 Sep 2017 09:05:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kıssa-Menkıbe-Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=16930</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mes&#8217;ûdî dedi ki: Salih ibn Ali el-Hâşimi anlattı ve dedi ki: Günlerden bir gün zulüm ve haksızlıkları görüşmek için halife el-Muhtedi&#8217;nin(1) huzurunda bulundum. Benim de hoşuma gidecek şekilde onun kendisine yapılan şikayetleri kolayca çözüme kavuşturduğunu ve o konulardaki mektuplarının bölgelere ulaştığını gördüm. O haberleri incelediği zaman ben kendisini göz ucuyla izliyordum. Bakışını bana çevirdiği zaman hemen [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-hikaye/">Bir Hikaye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/bir-hikaye/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar-2/" rel="attachment wp-att-16933"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-16933" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar.jpg" alt="" width="500" height="333" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/09/ilim-ve-ilahi-bilgelik-insani-insan-yapar-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a>Mes&#8217;ûdî dedi ki:</p>
<p>Salih ibn Ali el-Hâşimi anlattı ve dedi ki:</p>
<p>Günlerden bir gün zulüm ve haksızlıkları görüşmek için halife el-Muhtedi&#8217;nin(1) huzurunda bulundum. Benim de hoşuma gidecek şekilde onun kendisine yapılan şikayetleri kolayca çözüme kavuşturduğunu ve o konulardaki mektuplarının bölgelere ulaştığını gördüm. O haberleri incelediği zaman ben kendisini göz ucuyla izliyordum. Bakışını bana çevirdiği zaman hemen gözlerimi indirdim. Sanki o içimden geçenleri bilmişti. Bana dedi ki:</p>
<p>Ey Sâlih! içinde anlatmak istediğin şeyler olduğu­nu zannediyorum. Dedim ki:</p>
<p>Evet, ey Mü&#8217;minlerin Emiri.</p>
<p>Oturu­munu bitirince bana oradan ayrılmamamı emretti ve kalktı (gitti). Ben uzun bir süre oturdum. Nihayet o namaz hasırının üzerindeyken yanma gittim. Bana dedi ki:</p>
<p>Ey Salih! İçinden geçenleri bana söyler misin, yoksa ben mi sana söyleyeyim? Dedim ki:</p>
<p>Tabii ki Mü&#8217;minlerin Emiri söylerse daha güzel olur. Dedi ki:</p>
<p>Sanki ben senin bizim meclisimizde bulunmaktan hoşlandığını hissediyor gibiyim. Dedim ki:</p>
<p>Ey bizim halifemizin halifesi! Bir de babanızın savunduğu Kur&#8217;an&#8217;ın mahluk olduğu fikrini savunmamış olsaydınız. Dedi ki:</p>
<p>Ben kısa bir süre o fikri kabul ettim. Nihayet, el-Vâsık&#8217;ın huzuruna Şam&#8217;ın &#8220;Ezine&#8221; bölgesinden fıkıh ve hadis ehlinden eli kolu bağlı ak saçlı bir şeyh getirildi. Korkusuzca selam verdi. Dua etti ve veciz bir dua yaptı. Bunun üzerine el-Vâsık&#8217;ın(2)bakışlarında adamın bu halinden dolayı bir utanma ve adama karşı bir acıma duygusu gördüm. el-Vâsık dedi ki:</p>
<p>Ya Şeyh! Ebû Abdillah Ahmed ibn Ebi Duâd&#8217;ın(3)sana soracağı sorulara cevap ver. Şeyh dedi ki:</p>
<p>Ey Mü&#8217;minlerin Emiri, Ebû Abdillah Ahmed bu tartışmada küçük düşer, zayıf ve yetersiz kalır. el-Vâsık&#8217;ta acıma   duygusu gidip yerine öfkenin hâkim olduğunu gördüm. Şeyhe dedi ki:</p>
<p>Demek Ebû Abidllah seninle tartışırken küçük düşer, zayıf ve yetersiz kalır, öyle mi? Şeyh dedi ki:</p>
<p>Kafana takma ya Emir a&#8217;l-Müminin, sen benim onunla konuşmama izin veriyor musun? el-Vasık şeyhe dedi ki:</p>
<p>Sana izin verdim.</p>
<p>Şeyh Ebû Abdillah Ahmed&#8217;e doğru döndü ve dedi ki:</p>
<p>Ey Ahmed, sen insanları neye davet ettin? Ahmed dedi ki:</p>
<p>Ben onları Kur&#8217;an&#8217;ın mahluk olduğu görüşüne davet ettim. Şeyh ona dedi ki:</p>
<p>Senin, insanları kabule çağırdığın bu Kur&#8217;an&#8217;ın mahluk olduğu görüşü dine dahil olan bir şey midir ki din sadece bu görüşle birlikte tamam olsun? Ahmed dedi ki:</p>
<p>Evet, dine dâhildir. Şeyh dedi ki:</p>
<p>Rasulullah (s.a) de insanları bu görüşe çağırdı mı, yoksa onları kendi hallerine mi bıraktı? Ahmed dedi ki:</p>
<p>Hayır, çağırmadı. Şeyh dedi ki:</p>
<p>Rasûlullah (s.a) bu görüşü biliyor muydu, yoksa bilmiyor muydu? Ahmed dedi ki:</p>
<p>Biliyordu. Şeyh dedi ki:</p>
<p>O halde sen, Rasulullah&#8217;ın insanları davet etmediği ve kendi hallerine bıraktığı şeye niçin çağırıyorsun?</p>
<p>Ahmed sustu, cevap veremedi. Bunun üzerine şeyh dedi ki:</p>
<p>Ya Emiral-Mü&#8217;minin işte bu birincisidir. Sonra Şeyh, Ebû Abdillah Ahmed&#8217;e şöyle dedi:</p>
<p>Söyle bana Ey Ahmed! Allah Teala yüce Kitabında: <em>&#8220;Bugün size dininizi tamam­ladım.&#8221;</em> buyurdu. Sen ise dinin ancak Kur&#8217;an&#8217;ın mahluk olduğunun söylemenle tamam olacağını iddia ettin. Bu dinin tam ve eksiksiz olduğunu &#8220;söylerken Allah Teala mı doğru söyledi, yoksa sen eksiklik bulurken mi doğru söyledin? Ahmed yine sustu ve cevap vermedi. Şeyh bunun üzerine dedi ki:</p>
<p>Ya Emiral Mü&#8217;minin işte bu da ikincisidir. Bir müddet sonra şeyh dedi ki:</p>
<p>Söyle bana ey Ahmed! Allah Teala:</p>
<p><em>&#8220;Ey Peygmaber! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O&#8217;nun elçiliğini yapmamış olursun.&#8221;(4)</em>buyurdu.</p>
<p>Senin insanları çağırdığın söz, Rasulullah&#8217;ın ümmetine tebliğ ettiği şeylerin içinde var mıydı, yok, muydu? Ahmed yine sustu, cevap vermedi. Bunun üzerine Şeyh dedi ki:</p>
<p>Yâ Emiru&#8217;l-Müminin işte bu da üçüncüsüdür. Bir müddet sonra şeyh dedi ki:</p>
<p>Söyle bana ey Ahmed! Senin insanları çağırdığın sözünü Rasulullah (s.a) bilince onların buna uymalarına engel olur muydu, yoksa engel olmaz mıydı? Ahmed dedi ki:</p>
<p>Engel olurdu. Şeyh dedi ki:</p>
<p>Ebu Bekir de engel olur muydu? Ömer de engel olur muydu? Osman da, Ali de engel olur muydu? Ahmed dedi ki:</p>
<p>Evet. Şeyh el-Vâsık&#8217;a döndü ve dedi ki:</p>
<p>Ey Müminlerin Emiri! Rasûllulah&#8217;ın ve ashabının engellediğini biz engellemeyeceksek Allah bizi bu duruma düşürmesin. el-Vâsık dedi ki:</p>
<p>Evet, Rasulullah&#8217;ın ve ashabının engellediğini biz engellemeye­ceksek Allah bizi o duruma düşürmesin. Sonra el-Vasık dedi ki:</p>
<p>Bu adamın bağlarını çözün. Bağları çözülünce şeyh onları almak için kendine doğru çekti ve çok uğraştı. Bunun üzerine el-Vâsık dedi ki:</p>
<p>Bırakın onu, alsın. Sonra dedi ki:</p>
<p>Ben bu ipleri almaya karar vermiştim. Aldığım zaman ellerimin ve kefenimin onunla bağlan­masını vasiyet edecektim. Sonra da şöyle diyecektim: Ya Rabbi, beni haksız yere niçin bağladığını ve ailemi benim yüzümden korkuttu­ğunu şu kuluna sor! Bunun üzerine el-Vâsık, şeyh ve hazır bulunanlar ağladılar. Sonra el-Vasık ona dedi ki:</p>
<p>Ya Şeyh, ne olur beni tezkiye et, (Beni bu işten sorumlu tutma). Şeyh dedi ki:</p>
<p>Ey Müminlerin Emiri! Ben zaten Rasulullah&#8217;a (s.a) hürmeten ve senin ona olan yakınlığına hürmeten evimden çıkar çıkmaz seni tezkiye ettim. Bunun üzerine el-Vâsık&#8217;ın yüzü güldü ve sevindi. Sonra ona dedi ki:</p>
<p>Benim yanımda kal, seninle samimi dost olayım. Şeyh, el-Vâsık&#8217;a dedi ki:</p>
<p>Benim o körfezde yaşamam daha hayırlıdır. Ben yaşlı bir adamım. Muhtacım. el-Vâsık dedi ki:</p>
<p>Aklına ne geliyorsa benden iste. Şeyh dedi ki:</p>
<p>Emirul’Mü&#8217;mininin beni şu zâlim ibn Ebi Duâd&#8217;ın çıkardığı yere geri dönmem için izin vermesini istiyorum, el-Vâsık dedi ki:</p>
<p>Sana izin verdim. el-Vâsık, şeyhe bir hediye verilmesini emretti, fakat şeyh onu da kabul etmedi. Halife el-Mühtedi dedi ki:</p>
<p>Ben o andan itibaren o görüşten vazgeçtim. Öyle zannediyorum ki el-Vâsık da bu görüşten vazgeçti.(5)</p>
<p>Bu hikayeyi iyi düşünün! bunda akıl sahipleri için ibret vardır. Gör bak, Allah&#8217;ın Kitabı ve Peygamber&#8217;inin (s.a) sünnetiyle karşı tarafa nasıl cevap veriliyor ve nasıl susturuluyor.</p>
<p>İmam Şatıbi, el-İ’tisam Kitap Dünyası Yayınları: 1/269-272.</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><strong>(1)-</strong>El-Muhtedi: Halife el&#8217;Muhtedi Billah Muhammed ibn el&#8217;Vâsık Harun ibn el-Mu&#8217;tasım Muhammed ibn er-Reşid el-Abbas. (Vâsikın oğlu, Harun Reşid&#8217;in torunudur.). Dedesi Harun Reşid zamanında doğmuştur. Otuz küsur yaşlarında iken halife olarak kendisine biat edildi. Takva sahibi, sâlih, âbid&#8221; cesur, hilafettte dirayetli ve makamına lâyık bir kişi idi. Rivayete göre halife olduğu günden itibaren 250 yılında vefat edinceye kadar hep oruçlu kalmıştır. (Siyeru A&#8217;lami&#8217;n-Nübelâ 12/535; Tarihut-Taberi 19/391, 469; Târihu&#8217;l-Hulefa, 391, Şezeratü&#8217;z-Zeheb, 2/132.)</p>
<p><strong>(2)-</strong>el-Vâsık: halifedir. Künyesi Ebu Cafer Harun ibn el-Mütasım Billah Muhammed ibn Harun er-Reşid el-Abbas el-Bağdadi, Annesi Rum asıllıdır. Babasından sonra 227 yılında hilafet görevine geldi. Kur&#8217;an&#8217;m mahluk olduğunu söylerdi. Ölümünden az Önce bu görüşünden döndüğü söylenir. Halifeliği beş buçuk sene sürdü. 232 yılında vefat etti. (Siyeru A&#8217;lamin&#8221; Nubela. 10/306; Tarihu’t-Taberi, 9/123; Tarihu&#8217;l-Hulefa, 327)</p>
<p><strong>(3)-</strong>Ebu Abdillah Ahmed ibn Ebi Duad el&#8217;Basri el-Bağdâdi el-Cehmi, Ahmed ibn Hanbel&#8217;e düşman idi. Kur&#8217;an&#8217;m mahluk olduğu görüşünün propagandasını yapardı. 240 yılında vefat etti. (Siyeru A&#8217;lami’n-Nubelâ, 11/169; Târihu&#8217;t-Taberi, 9/197; Vefeyâtü&#8217;l-A&#8217;yân, 1/8K el&#8217;Bidaye ve&#8217;n-Nihaye, 10/3191 Şezerat, 2/93.)</p>
<p><strong>(4)-</strong>Mâide: 67.</p>
<p><strong>(5)</strong>&#8211; Bk. Siyeru A&#8217;lamin-Nübelâ, 10/306; Tarihu’l-Hulefa. 368.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bir-hikaye/">Bir Hikaye</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bir-hikaye/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İcma Ettikleri Zaman Sahabenin Tefsiri Hücettir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/icma-ettikleri-zaman-sahabenin-tefsiri-hucettir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/icma-ettikleri-zaman-sahabenin-tefsiri-hucettir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Jun 2015 22:22:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İcma]]></category>
		<category><![CDATA[İcma Ettikleri Zaman Sahabenin Tefsiri Hücettir]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Sahabe]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8512</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; es-Şâtıbî el-Muvâfakkâtta şöyle der: Rasûlullah (s.a.v.)ın açıklaması sahîh bir açıklamadır, bunun sahihliğinde herhangi bir şüphe yoktur. Çünkü Rasûlullah, onun için gönderilmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyu­rur: &#8220;Biz sana Kur&#8217;ân&#8217;ı, insanlara kendilerine indirilenleri açıklaman için indirdik.&#8221; Sahâbe açıklamasına gelince, açıkladıkları şeyde icmâ ederlerse, onun sahîh olması hususunda da herhangi bir şüphe yoktur. Nitekim: &#8220;Eğer cünüb [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/icma-ettikleri-zaman-sahabenin-tefsiri-hucettir/">İcma Ettikleri Zaman Sahabenin Tefsiri Hücettir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images-1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8513" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/images-1.jpg" alt="İcma Ettikleri Zaman Sahabenin Tefsiri Hücettir" width="525" height="249" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>es-Şâtıbî el-Muvâfakkâtta şöyle der: Rasûlullah (s.a.v.)ın açıklaması sahîh bir açıklamadır, bunun sahihliğinde herhangi bir şüphe yoktur. Çünkü Rasûlullah, onun için gönderilmiştir. Nitekim Cenab-ı Hak şöyle buyu­rur: &#8220;Biz sana Kur&#8217;ân&#8217;ı, insanlara kendilerine indirilenleri açıklaman için indirdik.&#8221; Sahâbe açıklamasına gelince, açıkladıkları şeyde icmâ ederlerse, onun sahîh olması hususunda da herhangi bir şüphe yoktur. Nitekim: &#8220;Eğer cünüb iseniz boy abdesti alın&#8221; âyetini açıklarken iki hîtân (erkek ve kadının tenasül uzvu)nun birbirine teması halinde gusl gerektiği hususunda icmâ et­mişler ve bu bir hüccet olmuştur. Eğer herhangi bir konuda icmâ yapmazlar­sa, o zaman onların açıklaması bir hüccet midir, değil midir? İşte bu konuda çeşitli görüşler var. Fakat, iki sebeble, onların açıklaması tercih olunur: Birincisi: Onların, fasih Arap olmaları, dillerinin değişmemiş olması ve Arap dil fesâhatının en üst düzeyinde bulunmaları sebebiyle, Arapçayı di­ğer insanlardan daha iyi bilmeleri, dolayısıyla Kitab ve Sünneti en iyi anla­maları&#8230; Binaenaleyh, onlardan gelen açıklayıcı mahiyetteki herhangi bir söz ve işe, bu sebeble itimat olunur.</p>
<p>İkincisi: Olaylara ve vahye, sünnete şâhid olmaları. Onun için onlar, hadislerle nüzûl sebeblerini en iyi bilen kimselerdir, başkalarının bilmedik­lerini bilir. Binaenaleyh onlardan, bazı mutlakların takyidi ya da bazı umû­mların tahsisi geldiği zaman, onunla amel etmek doğrudur.</p>
<p>Bu, onların birinden konu hakkında bir ihtilâf naklolunmazsa böyledir. Eğer biri muhâlefet ederse mesele içtihâdîdir. Meselâ Hz. Peygamber (s.a.v.): &#8220;İnsanlar iftârı acele ettikleri müddetçe hayırda dâimdirler” buyur­muştur. Acele etmenin, akşam namazından önce de, sonra da olmaya ihti­mali vardır. Nitekim Ömer b. el-Hattâb ve Osmân b. Affân, bu acelenin na­mazdan önce değil de, namazdan sonra gerekeceğini söyleyerek, iftar etme­den önce akşam namazını kılarlar, daha sonra iftar ederlerdi. Doğu ülkeleri müslümanlarının yaptığı geciktirme işi ise, bundan farklı bir şeydir, hadi­sin yasak kapsamına girer. Bir de, Yahâdilerin iftârı geciktirdikleri, onun için, müslümanlara, acele etmelerinin mendûp kılındığı söylenmiştir. Hz. Peygamber (s.a.v.) bir başka hadisinde: &#8220;Hilâli görmedikçe oruç tutmayınız, yine hilâli görmedikçe iftâr etmeyiniz.&#8221; buyurmuştur. Hadiste geçen gör­menin, çoğunlukla kayıtlı olma ihtimali vardır yani ayın, güneş battıktan sonra görülmesidir. Osman (r.a.), bunun lâzım olmadığm açıklamıştır. Nite­kim, hilâfeti zamanında güneş batmadan önce ayı görmüş fakat, akşam olup güneş batmcaya kadar iftâr etmemiştir&#8230;</p>
<p>Düşün. Mâlik b. Enes, el-Muvatta ve diğer eserlerinde, sünnetleri açık­lamak, amel edilenlerini edilmeyenlerini, mutlaklarını mukayyedlerini beyân etmek için Sahâbenin sözü, lüğavî açıklamalarda da bulunur. Nite­kim Malik b. Enes, Dülûkü’ş-Şems (Güneşin batıya yönelmesi), ğaseku&#8217;l- leyl (gecenin kararması) hakkında îbn Ömer ve ibn Abbas&#8217;dan; Sa&#8217;yin mana­sı hakkında Ömer b. el-Hattab&#8217;tan nakilde bulunmuştur. Kardeşliğin ma­nası hakkında, Sünnetin kardeşliğin iki ve daha fazla kardeşe şâmil olduğu­nu hükmetmiştir.</p>
<p>Bu görüş Sahâbeyi taklide dayanır, halbuki biliyorsun ki, bu hususta, nizâ ve ihtilâf vardır, denemez. Biz deriz ki, evet, o, takliddir, fakat, içtihâd mümkün olmayan, ancak onlar için içtihâd mümkün olan şeylere aittir, çün­kü onlar halis Araptırlar. Aslen Arap olanlarla, sonradan Araplaşanlar ara­sında elbette fark vardır. (Tekellüfsüz şiir söyleyen şâir, etki etmekte üstün­dür) Çünkü onlar kendilerinden sonra gelenlerin görmedikleri sebeblere ve hallere şahid oldular. Halleri oldukları gibi nakletmek ise imkansız gibi bir- şeydir. Onun için, onların şeriat anlayışları, elbette önce alınmaya lâyıktır&#8230; Kur an veya Sünnet hakkında, tefsiri gerekli konuda onlardan bir açıklama gelirse şayet onu yok saydığımızda öyle inmesi mümkün değilse- o açıkla­mayla amel etmek, açıkladığımız nedenlerden dolayı ve Sünnette, onlara uymak ve onların sünnetleri üzere yürümekle ilgili olarak gelen haberler­den dolayı kesinlik kazanır. Nitekim Aleyhisselâtu Vesselâm Efendimiz: &#8220;Benim sünnetime ve benden sonra gelecek, râşid, doğru yoldaki halîfelerin sünnetine uyunuz; Ona tutununuz, sıkı sıkıya yapışınız&#8221; buyurmuşlardır, içtihâd yerlerinde ise, bu iki şeye ihtiyaç yoktu, onlar ve başkaları eşittir­ler&#8230; Avl, uykudan önce abdest almak, bir çok ribâ meseleleri böyledir. Nite­kim Ömer b. el-Hattâb: &#8220;Rasûlullah (s.a.v.) bize ribâ âyetini açıklamadan ve­fat etti. O halde fâizi ve şüpheli şeyleri bırakın&#8221; dedi.</p>
<p>Bu gibi meselelerde, sadece Sahâbe değil, diğer müçtehidler için de, içtihâda cevâz vardır. Fakat bu konuda ulemâ farklı görüşe sahiptir&#8230; Bazısı, Sahâbe sözünü ve görüşünü, Hz. Peygamber&#8217;in hadisleri ve içtihadları gibi, kendisine müracaat olunacak ve amel olunacak bir hüccet sayar&#8230; Bu konu, usûl kitaplarında açıklanmış olup burada uzun boylu izâha ihtiyaç yok­tur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Celaleddin el Kasımi-Tefsir İlminin Meseleleri</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/icma-ettikleri-zaman-sahabenin-tefsiri-hucettir/">İcma Ettikleri Zaman Sahabenin Tefsiri Hücettir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/icma-ettikleri-zaman-sahabenin-tefsiri-hucettir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Resulullah&#8217;ın (a.s) Sünneti Hakkında</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 15:18:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[Reddiye & Ehl-i Bidat]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Peygamberin Görevi Nedir ?]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah'ın Sünneti Hakkında]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Kur'anın Açıkla]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Kur'anın Açıklası]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin mânâsı]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnetin Yeri]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Kur'an Diyenler]]></category>
		<category><![CDATA[Sadece Kur'an Yeter Diyenler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7869</guid>

					<description><![CDATA[<p>BİRİNCİ MESELE: Sünnetin mânâsı: Sünnet kelimesi bir ıstılah olarak çeşitli an­lamlarda kullanılır: Sünnetin birinci mânâsı: Sadece Hz. Peygaraber&#8217;den nakle-dilegelen, bizzat Kur&#8217;ân tarafından ele alınmayan, aksine Hz. Pey­gamber tarafından beyan edilen şeylerdir. Bunların Kur&#8217;-ân&#8217;m genel olarak getirdiği esasların beyanı mahiyetinde olup ol­maması arasında fark yoktur.[1] Sünnetin ikinci mânâsı: &#8220;Bid&#8217;at&#8221; m karşıtı anlamındadır. Meselâ bir kimse Hz. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/">Resulullah’ın (a.s) Sünneti Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-113.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7870" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-113.jpg" alt="Resulullah'ın (a.s) Sünneti Hakkında" width="196" height="257" /></a></p>
<p><strong>BİRİNCİ MESELE:</strong></p>
<p><strong>Sünnetin mânâsı:</strong> Sünnet kelimesi bir ıstılah olarak çeşitli an­lamlarda kullanılır:</p>
<p><strong>Sünnetin birinci mânâsı:</strong> Sadece Hz. Peygaraber&#8217;den nakle-dilegelen, bizzat Kur&#8217;ân tarafından ele alınmayan, aksine Hz. Pey­gamber tarafından beyan edilen şeylerdir. Bunların Kur&#8217;-ân&#8217;m genel olarak getirdiği esasların beyanı mahiyetinde olup ol­maması arasında fark yoktur.[1]</p>
<p><strong>Sünnetin ikinci mânâsı:</strong> &#8220;Bid&#8217;at&#8221; m karşıtı anlamındadır. Meselâ bir kimse Hz. Peygamber&#8217;in davranışına uygun ha­rekette bulunduğu zaman &#8220;Falan kişi sünnet üzeredir&#8221; denilir. Bu­rada söz konusu davranış şeklinin Kur&#8217;ân&#8217;da açıklanmış olup olmaması[2] arasında fark yoktur. Aksi şekilde harekette bulunduğu za­man ise &#8220;Falan kişi bid&#8217;at üzeredir.&#8221; denilir. Öyle gözüküyor ki, sünnetin bu kullanılış şeklinde dikkate alınan husus sadece şeriat sahibinin yani Hz. Peygamber&#8217;in ameli[3] olmakta ve &#8220;sün­net&#8221; tabiri işte bu açıdan kullanılmakta; yapılan fiilin Kitab&#8217;m bir gereği olup olmadığı noktasına bakılmamaktadır.</p>
<p><strong>Üçüncü anlamı:</strong> Sünnet sözcüğü, sahabenin işleye-geldikleri şeyler anlamında da kullanılmaktadır. Sünnet diye isimlendirilen bu şeylerin Kitap&#8217;ta veya sünnette olup olmamasına[4]da bakılma­maktadır. Çünkü bu halleriyle onlar:</p>
<p><strong>a)</strong> Ya kendilerince sabit olan fakat bize kadar ulaşmayan bir sünnete tâbi olmuşlardır.</p>
<p><strong>b) </strong>Ya da üzerinde tümünün veya halifelerinin icmâ ettiği bir içtihada[5]dayanmışlardır.</p>
<p>Onların bir konuda görüş birliği etmeleri, (serî delillerden biri olan) icmâ olmaktadır. Halifelerinin icmâı ise, aslında tüm sahabe­nin icmâı anlamına gelir.[6] Çünkü maslahat gereği tüm insanları o şey ile amel etmeye sevketmeleri ve bu arada sahabenin böyle bir davranışa karşı herhangi bir tepki göstermemesi, onların da o hük­me katıldıklarını gösterir.[7]</p>
<p>Bu durumda mürsel maslahatlar[8] ve istihsân(a dayalı uygula­malar) sünnetin bu sonuncu kullanılış şekli altına girer. Nitekim sahabe devrinde gerçekleştirilen içki cezasının seksen sopaya çıkarılması[9], zenâatkârların tazminle sorumlu tutulması[10], Kur&#8217;ân&#8217;-ın bir mushaf halinde toplanılması[11], bütün insanların Kur&#8217;ân&#8217;ı yedi çeşit okuma şekli içerisinden (ahruf-ı seb&#8217;a) tek bir şekil üzere okumalarının sağlanması,[12] divanların kurulması[13] ve benzeri[14] uy­gulamalar bu kabildendir. Sünnetin sahabe uygulaması anlamında kullanılışının doğruluğuna şu hadis de delâlet eder: &#8220;Sünnetime ve hidayete erdirilmiş râşid halifelerin sünnetine yapışın&#8221;[15]</p>
<p><strong>Buraya kadar anlatılanları topladığımızda, sünnet sözcüğünün kullanılışının şu dört yönü içerdiği ortaya çıkmaktadır:</strong></p>
<p><strong>1) </strong>Hz. Peygamberin sözleri,</p>
<p><strong>2)</strong> Fiilleri,</p>
<p><strong>3) </strong>Tasvipleri (ikrar, onay).[16] Hz. Peygamber&#8217;den  sâdır olan bütün bu söz, fiil ve tasvipler ya vahye dayalıdır, ya da—Hz. Peygamber hakkında içtihadın sahihliği görüşüne göre— içtihada dayalıdır.</p>
<p><strong>4)</strong> Sahabe ve halifelerden nakledilen uygulamalar. Bu türden olanlar da, her ne kadar söz, fiil ve tasvip (ikrar) gibi üçe ayrılabilirse de, tek bir tür olarak kabul edilmektedir. Zi­ra sahabeden nakledilen şeyler, aynen Hz. Peygamber&#8217;den nakledilenler gibi detaylı bir şekilde ele alınma­maktadır.[17]</p>
<p><strong>İKİNCİ MESELE:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Sünnetin Yeri:</strong> Sünnet, dikkate alınma bakımından Kitap&#8217;tan sonra gelir.[18] Buna şu hususlar delalet eder:</p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Kitap kat&#8217;î, sünnet ise zannîdir. Sünnette kat&#8217;îlik ancak, kıs­men söz konusu olabilir; tafsilâtta kat&#8217;îlikten söz edilemez. Kitap ise hem genel hem de tafsil üzere kafidir. Kat&#8217;î olan, zannî üzerine takdim olunacağından, Kitab&#8217;ın sünnet üzerine takdimi lâzım gelir.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Sünnet, ya Kitab&#8217;ı beyan etmektedir ya da ona ilave bir hüküm getirmektedir. Eğer Kitab&#8217;ın içeriğini beyan mahiyetinde ise, o za­man sünnet, dikkate alınma bakımından beyan edilene nisbetle ikinci derecede bir yere sahip olacaktır. Şöyle ki, beyan edilecek olan şeyin düşmesi durumunda, beyanın da düşmesi lâzım gelir; bunun aksine beyanın düşmesi halinde ise beyan edilecek olan şey düşmez. Durumu böyle olan birşeyin (yani Kitab&#8217;ın) tâbi durumda olana takdimi gerekir. Eğer sünnet, beyan edici mahiyette değil de Kitab&#8217;a ilave birşey getiriyorsa, o zaman ona itibar Kitab&#8217;a bakıl­dıktan ve aranılanın onda bulunamamasından sonra olacaktır. Bu da Kitab&#8217;ın mertebece sünnetten önde geldiğinin delilidir.</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Bu.konuda gelen naklî deliller vardır. Muâz hadisi bunlardan­dır: Bu hadise göre, Hz. Peygamber ile, Yemen&#8217;e vali gön­derdiği Muâz (r.a.) arasında şöyle bir konuşma cereyan eder:</p>
<p>— Ne ile hükmedeceksin?</p>
<p>— Allah&#8217;ın kitabıyla.</p>
<p>— Ya onda bulamazsan?</p>
<p>— Rasûhıllah&#8217;m sünnetiyle.</p>
<p>—Onda da bulamazsan?</p>
<p>—Reyimle ictihad ederim..[19]</p>
<p>Hz. Ömer, kadı Şureyh&#8217;e yazdığı mektubunda ise şöyle demiştir: &#8220;Sana bir durum geldiği zaman, Allah&#8217;ın kitabına göre hükmet. Eğer Allah&#8217;ın kitabında hükmü olmayan bir durum karşına çıkarsa, Rasûlullah&#8217;ın verdiği hükümle hükmet&#8230;&#8221; Başka bir riva­yette ise şöyle demiştir: &#8220;Eğer Allah&#8217;ın kitabında bir şey bulursan onunla hükmet ve başka hiçbir şeye iltifat etme.&#8221; Hz. Ömer, bu sö­zün mânâsını bir başka rivayette şöyle açıklamıştır: &#8220;Allah&#8217;ın kita­bında gördüğün şeyi bak al ve o konuda başka hiçbir kimseye bir-şey sorma. Allah&#8217;ın kitabında bulamadığın şey hakkında ise, Rasû­lullah&#8217;m sünnetine tâbi ol!&#8221; Buna benzer bir söz İbn Me-sûd&#8217;dan da nakledilmiştir. O şöyle demiştir: &#8220;Sizden birinize bir da­va arzedildiği zaman, Allah&#8217;ın kitabı üzere hükmetsin. Eğer Allah&#8217;­ın kitabında hükmü bulunmayan bir mesele ile karşı karşıya ge­lirse, o zaman da Rasûlullah&#8217;m sünneti üzere hükmetsin.&#8221;İbn Abbâs ise, kendisine birşey sorulduğu zaman, eğer o meselenin hükmü Allah&#8217;ın kitabında varsa, onunla hükmederdi. Eğer Allah&#8217;ın kitabında hükmü yoksa ve o konuda Rasûlullah&#8217;tan  bir hüküm varsa onunla hükmederdi. Selef ve ulemâ sözlerinde, sün­netin Kur&#8217;ân&#8217;dan sonra geldiğini gösteren benzeri sözler pek çoktur.</p>
<p>Hanefî usûlcülerin taksiminde yer alan farz ve vacip ayırımı da, Kitâb&#8217;m sünnet üzerine takdimi, Kitab&#8217;a itibarın sünnetten da­ha güçlü olduğu esasından kaynaklanır. Bu ayırımın mânâsı konu­sunda diğerlerinin de farklı düşünmediğini söyleyebiliriz. Bu du­rumda herkes tarafından kesin olarak kabul edilen sonuç şudur: Sünnet, değerlendirme bakımından Kitap mertebesinde değildir.</p>
<p><strong>İtiraz: Bu sonuç, tahkikçi âlimlerin görüşlerine aykırıdır. Şöy­le ki:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Alimlere göre sünnet, Kitap üzerinde hâkim konumda iken, Ki­tap sünnet üzerinde hâkim değildir.[20] Çünkü Kitab&#8217;ın iki ya da da­ha fazla durumlara ihtimali olabilir, sonra sünnet gelerek bu ihti­mallerden maksûd olanı belirler. Bu durumda sünnete dönülmüş ve Kitab&#8217;ın gereği terkedilmiş olur. Keza bazen Kitab&#8217;ın zahiri emir olur, sonra sünnet gelir ve onu zahir mânâsından çıkarır. Bu ise sünnetin takdim edildiğinin bir delilidir. Bu konuda şunu belirtmek dahi yeterlidir: Sünnet Kitab&#8217;ın mutlakını takyit, umûmunu tahsîs eder ve onu zahiri dışında başka mânâlara yorar. Nitekim bu konular usûl kitaplarında zikredilmiştir. Meselâ Kur&#8217;ân, her hırsı­zın elinin kesilmesi hükmünü getirmiştir. Sünnet ise, koruma (hırz) altında bulunan ve nisap miktarına ulaşan malı çalan kimse­nin elinin kesileceğini belirtmek suretiyle Kur&#8217;ân&#8217;ın getirdiği hük­mü tahsis etmiştir. Yine Kur&#8217;ân, zahir olan her maldan zekât alın­ması hükmünü getirirken, sünnet bunu belirli mallara tahsis et­miştir. Allah Teâlâ, kendileriyle evlenmeleri haram olan kadınları saydıktan sonra: &#8220;Bunların dışında kalanlar size helâl kılındı&#8221;[21]buyurur. Sünnet ise, bu genellemeden bir kadının halası ve teyzesi ile bir arada nikâh edilmesi hükmünü dışarı çıkarır. Bütün bunlar Kur&#8217;ân&#8217;ın zahirinin bırakıldığını ve sünnete itibar edildiğini göste­ren örneklerdir. Bu tür örnekler sayılamayacak kadar çoktur.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p><strong>Bir diğer nokta şudur:</strong> Kitap ve sünnetin tearuz etmesi (çeliş­mesi) durumunda usûlcüler, Kitab&#8217;ın mı yoksa sünnetin mi takdim edileceği, ya da gerçekten tearuzun söz konusu olup olmayacağı ko­nusunda ihtilaf etmişlerdir.[22]</p>
<p>Bazıları Muâz hadisi üzerinde eleştiride bulunmuşlar ve aslın­da onun delil olamayacağını söylemişlerdir. Çünkü gerçekte Ki-tap&#8217;ta olanın tümü, sünnetin tümü üzerine takdim olunmaz.[23]Zira (sübût bakımından kat&#8217;î olan) mütevâtir sünnet, delâlet bakımın­dan Kur&#8217;ân nasslarından geri değildir.[24] Kitab&#8217;ın zahiri karşısında vâhid haberlerin durumu ise ictihad mahalli olup tartışmaya açık­tır. Bu yüzden de söz konusu olan görüş ayrılıkları[25] meydana gel­miştir. Bunlara göre Muâz hadisinde sözü edilen takdim, daha ko-lay ve kendisine ulaşılması daha yakın olan (Kitap) ile işe başlama­ya yorulur. Durum böyle olunca da, mutlak surette Kitab&#8217;ın sünne­te takdim edileceğini söylemenin bir anlamı kalmaz; aksine hangisinin takdim edilip esas alınacağını delil belirler.[26]</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Sünnetin, Kitap üzerinde hâkim konumda olmasından maksat, onun öne alınması ve Kitab&#8217;ın atılması mânâsına değildir. Aksine bu söz, sünnette ifade edilenin, bizzat Kitap&#8217;ta murad olu­nan mânâ olduğu anlamına gelir. Bu durumda sanki sünnet, Ki­tab&#8217;ın getirmiş olduğu hükümlerin şerh ve tefsiri mertebesinde oiuf. Nitekim: &#8220;İnsanlara indirileni açıklayasın diye[27] âyeti de bunun böyle olduğunu gösterir. Meselâ: &#8220;Erkek ve kadın hırsızın el­lerini kesin&#8221;[28]âyetini sünnet açıklayarak, elin bilekten kesileceği­ni, çalman malın koruma altında ve en az nisap[29]miktarı kadar olacağını belirtmişse, bu haddizatında âyetten murad olan mânâ ol­maktadır; bu durumda bu hükümlerin Kitapla değil de sünnetle sabit olduğunu söylememiz doğru olmaz. Aynı şekilde meselâ imam Mâlik ya da bir başka müfessir bize bir âyet ya da hadisin mânâsı­nı açıklasa ve biz de onun gereği ile amel etsek, şimdi bizim &#8220;Biz Allah&#8217;ın (c.c.) ya da Rasûlullah&#8217;ın buyruğu ile amel ediyo­ruz&#8221; demek yerine &#8220;Biz falanca müfessirin sözü ile amel ediyoruz&#8221; dememiz doğru olmaz. Sünnetin, Kitab&#8217;ın getirdiği diğer hükümleri beyanı da aynı şekildedir. Şu halde &#8220;sünnetin Kitap üzerinde hâkim konumda olması&#8221; ifadesinden maksat, &#8220;onun açıklayıcısı ol­ması&#8221; demektir. Sünnet tarafından maksat açıklanmışken hâlâ mücmel ve çeşitli mânâlara muhtemel Kur&#8217;ân nassları yanında du­rulmaz; sünnetin gereği alınır. Ancak bu, hiçbir zaman sünnetin Kur&#8217;ân üzerine takdimi anlamına gelmez.</p>
<p><strong>Tearuz konusundaki usûlcülerin ihtilafına[30] gelince,</strong> Deliller bölümünün başında[31] da geçtiği gibi vâhid haber kesin olan bir kâideye dayandığı zaman, amel konusunda makbuldür; aksi takdirde durup beklemek (tevakkuf) gerekir. Vâhid haberin kesin bir kaideye dayanmış olması demek, Kur&#8217;ânî küllî bir mânânın altına girmesi demektir. Nitekim bu sözün mânâsı orada açıklanmıştı. Bu durumda biz, buradaki ile orada açıklanan hususları birlikte ele al­dığımız zaman, âyet İle vâhid haber arasındaki tearuzun, aslında iki Kur&#8217;ânî asıl arasında meydana gelen tearuz olduğunu görürüz. Bu durumda konu Kitabın sünnetle muârazası olmaktan çıkar ve Kitabın Kitap&#8217;la tearuzu halini alır. Dolayısıyla da zannînin kafiye tearuzundan değil; iki kafinin birbiri ile tearuzundan söz edilir.[32] Ancak vâhid haber herhangi bir kat&#8217;î esasa dayanmıyorsa, o zaman mutlak surette Kur&#8217;ân&#8217;ın takdimi gerekecektir.[33]</p>
<p><strong>Üçüncü noktaya[34]şu şekilde cevap verilir:</strong> Mütevâtir olarak zikredilen haberlerin hemen büyük çoğunluğu, caiz olan bir işin varsayımı şeklindedir ve sünnet-i nebevîyye içerisinde, olayın vuku bulduğu zamânâ kadar mütevâtir olduğuna hükmedilebilecek ha­disler bulmak hemen hemen imkânsızdır. Dolayısıyla konu ile ilgili ileri sürülen itiraz noktası ya vakıada olmayan ya da vukuu çok nâdir bulunan bir hususla ilgilidir; fazla bir önemi yoktur.[35] Allah&#8217;u alem! [36]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ÜÇÜNCÜ MESELE:</strong></p>
<p>Sünnet, mânâ bakımından sonuçta Kitâb&#8217;a çıkar ve ona daya­nır. Dolayısıyla sünnet: Kitab&#8217;ın, ya mücmelinin tafsîl edilmesi[37], ya müşkil olanının açıklanması[38] ya da muhtasar olanının izah edilmesidir.[39] Çünkü sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın beyanıdır. &#8220;İnsanlara indi­rileni açıklayasın diye sana Kur&#8217;ân&#8217;ı indirdik&#8221;[40] âyetinin delalet et­tiği mânâ da bu olmaktadır. Sünnette yer alıp da, Kur&#8217;ân&#8217;da genel ya da detaylı olarak temas edilmeyen hiçbir şey yoktur.</p>
<p>Keza Kur&#8217;ân nasslarının, şerîatın küllî esasları ve kaynağı ol­duğunu gösteren bütün deliller[41]bu konu hakkında da delil olur. Yüce Allan, Hz. Peygamber hakkında: &#8220;Şüphesiz ki sen, yüce bir ahlâk üzeresin&#8221;[42] buyurmuş, Hz. Aişe ise bunu, onun ah­lâkının Kur&#8217;ân olduğunu[43] belirterek açıklamış ve onun ahlâkını[44] beyan konusunda bu ifadeyle yetinmiştir. Bu da gösterir ki, Hz. Peygamber&#8217;in bütün sözleri, fiilleri ve tasvipleri Kur&#8217;ân&#8217;a dayanır ve sonuçta ona çıkar. Çünkü ahlâk nihayet bu şeylerden ibarettir. Sonra Yüce Allah, Kur&#8217;ân&#8217;ı &#8220;herşeyin açıklayıcısı&#8221;[45] kıl­mıştır. Bundan da, sünnetin Kur&#8217;ân içerisinde genel olarak münde­miç olması lâzım gelir. Çünkü emir ve nehiy, Kitap&#8217;ta yer alan şey­lerin başında gelir.[46] &#8220;Kitap&#8217;ta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadik ,[47] &#8220;Bugün size dininizi tamamladım&#8221;[48]âyetleri de aynı mânâyı verir. Dinin tamamlanmasının, Kur&#8217;ân&#8217;ın indirilmesi ile olduğu[49] murad olunmaktadır. Şu halde sünnet, sonuç itibarıyla Kur&#8217;ân&#8217;da olanın açıklanması olmaktadır. Sünnetin, Kur&#8217;ân&#8217;a daya­lı ve sonuç itibarıyla ona çıkmasının mânâsı da işte budur.</p>
<p>Diğer taraftan eksiksiz yapılan istikra da, bunun böyle olduğu­nu göstermektedir. Nitekim birazdan[50] —Allah&#8217;ın izniyle— ele alı­nacaktır. Deliller bölümünün başında da geçtiği üzere, sünnet so­nuç itibarıyla Kitâb&#8217;a çıkmakta ve ona dayanmakta; aksi takdirde[51] kabulü konusunda duraksamak gerekmekteydi. Bu, konu ile ilgili yeterli bir esastır.</p>
<p><strong>İtiraz: Bu husus birkaç noktadan dolayı doğru değildir:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: &#8220;Hayır; Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem tayin edip, sonra se­nin verdiğin hükmü içlerinde bir sıkıntı duymadan tamamen kabul etmedikçe inanmış olmazlar.[52] Bu âyet, Hz. Peygamber&#8217;in Bistui Zübeyir lehine Ensârî&#8217;den önce bahçesini sulaması hakkında verdi­ği hüküm sebebiyle inmiştir. Hadis Muvatta (ve diğer muteber ha­dis kitaplarında) yer almaktadır.[53] Oysa ki bu hüküm, Allah&#8217;ın kitabında yoktur. Sonra bu âyet, onun hükmün ağır bir Yine Allah şöyle buyurmaktadır: &#8220;Ey inananlar! Allah&#8217;a ita­at idin, peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin. Eğer birşeyde çekişirseniz —Allah&#8217;a ve âhiret gününe inanmışsa İmlini Allah&#8217;a ve peygambere bırakın. Bu, hayırlı ve netice itibarıyla en güzeldir. [54]Meselenin çözümünü Allah&#8217;a bırak­mak, Resulullah&#8217;a bırakmaktır; Rasûlullah&#8217;a bırakmak ise, ölümünden sonra onun sünnetine müracaat etmektir.[55]</p>
<p>Allah Teala yine şöyle buyurmaktadır: &#8220;Allah&#8217;a itaat edin, peygambere  itaat edin, karşı gelmekten çekinin.[56] Daha başka buna benzer, Allah&#8217;a itaat ile Rasûlullah&#8217;a itaati ayrı ayrı zikreden nasslar  vardır. Bunlar, Allah&#8217;a itaatin konusunun, Kitabında .emredip yasakladığı şeyler olduğunu, Rasûlullah&#8217;a itaatinde Kuranda yer almayan ve bizzat kendisinden gelen emir ve nehiylere tabi olmak suretiyle olacağını gösterir. Çünkü, sünnet eger kuranda mündemiç bulunsaydı, o zaman o da Allah&#8217;a itaatten sayılırdı.&#8221;O&#8217;nun emrine aykırı davrananlar, başlarına bir bela gelmesinden veya kendilerine çok elemli bir azap isabet etmesinden sakınsınlar.&#8221;[57] buyurur. Bu  Ilı, Paygumlmr&#8217;i) ait ayrıca itaata mahal bir konu olduğunu gösterir ki, bu da Kur&#8217;ân&#8217;da yer almayan sünnet olur. Allah buyurur: &#8220;Kim peygambere itaat ederse Allah&#8217;a itaat etmiş olur.[58]Peygamber size neyi getirmişse onu alın ,size neyi yasakladıysa ondan kaçının.[59]Kuranda yer alan deliller göstermektedir ki ,peygamberin getirdiği emir ve yasak ettiği herşey ,hüküm itibarıyla Kurannın getirdiklerine ek olarak katılmaktadır;bu durum onun ayrı bir şey olması,ona ilave birşeyler getirmesi gerekir.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Sünnetin terk edilerek sadece Kur&#8217;ân&#8217;a uyulmasını yeren hadisler vardır. Eğer sünnetin içeriği, Kitap&#8217;ta bulunsaydı, o takdirde Kitap ile amel halinde sünnet hiçbir şekilde terkedilmiş olmazdı. Bu konuda gelen hadislerden bazıları şöyledir: &#8220;Yakında sizden biri çıkar ve şöyle der: &#8216;İşte Allah&#8217;ın kitabı. Onun içerisinde bulunan helalleri helâl kabul ederiz, onda yer alan haramları da haram sayarız.&#8217; Haberiniz olsun! Kime benden bir hadis ulaşır da onu yalanlarsa, bu haliyle o Allah&#8217;ı, Rasûlünü ve o hadisi kendisine ulaştıranı yalanlamış olur.&#8221; Hz. Peygamber (s.a.) bir başka hadisinde de şöyle buyurmuştur: &#8220;Çok geçmez sizden biri koltuğuna kurulur; kendisine benden bir hadis rivayet edildiği zaman şöyle der: “Aramızda ve aranızda Allah&#8217;ın kitabı var. Onda helâl olarak bulduğumuzu helâl kabul eder, onda haram olarak bulduğumuz şeyi de haram sayarız.” Dikkat edin! Allah&#8217;ın Rasûlünün (s.a.) haram kıldığı da aynen Allah&#8217;ın haram kıldığı gibidir. (Tirmizi, İlim 10; İbni Hanbel,2/367, 4/132) Başka bir rivayet de şöyledir: &#8220;Sakın ola sizden birinizi koltuğuna kurulmuş (şöyle bir tavır sergilerken) görmeyeyim: Ona emrettiğim ya da yasakladığım şeylerden bir şey gelir de şöyle der: Bilmiyorum (böyle bir şey yok). Biz Allah&#8217;ın kitabında bulduğumuz şeye uyarız.&#8221; (Ebu Davud, Sünen 5(4/200)</p>
<p>Bu hadisler, sünette, Kur&#8217;ân&#8217;da olmayan bazı şeylerin bulunduğunu gösteren bir delil olmaktadır.</p>
<p><strong>&#8230;Kur&#8217;ân tarafından temas edilmeyen sayılamayacak kadar çok şey vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:</strong> Kadının halası ya da teyzesi ile bir arada nikahlanmasının, ehlî eşeklerin yenilmesinin,dişli yırtıcı hayvanların yenilmesinin haram kılınması[63], di­yet, esirlerin fidye karşılığı kurtarılması, müslümanın kâfir karşılı­ğında kısas yoluyla öldürülmemesi&#8230; gibi.</p>
<p><strong>Bunlardan bazıları şunlardır:</strong></p>
<p>Kadının halası ya da teyzesi ile bir arada nikahlanmasının, ehlî eşeklerin yenilmesinin, dişli yırtıcı hayvanların yenilmesinin haram kılınması[64], diyet, esirlerin fidye karşılığı kurtarılması, müslümanın kâfir karşılığında kısas yoluyla öldürülmemesi&#8230; gibi.</p>
<p><strong>Hz. Ali&#8217;nin rivayet ettiği hadiste işaret etmek istediği şeyler de bunlar[65] olmaktadır: </strong></p>
<p>O şöyle demişti: &#8220;Yanımızda şunlardan başka birşey yoktur: ALLAH&#8217;ın kitabı, müslüman bir kişiye lütfedilen anlayış, bir de şu sahifede bulunanlar[66] Başka bir hadiste de şöyle gelmiştir: Hz. Ali (r.a.) bir hutbe îrad etti. Yanında, üzerinde bir sahife asılı bulunan bir kılıç Vardı. Şöyle dedi: ALLAH&#8217;a yemin ederim ki, bizim yanımızda Allah&#8217;ın kitabından, bir de şu sahifede bulunandan başka okumakta uldııftumuz başka bir yazılı metin yoktur.&#8221; Sonra sahifeyi açtı. Onda (zekât ya da diyetle ilgili olarak) develerin yaşlan vardı. Yine onda şöyle deniyordu: &#8220;Medine, Ayr&#8217;dan filan yere (Sevr&#8217;e) kadar haramdır. Kim orada bir bid&#8217;at çıkarırsa ALLAH&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun! ALLAH ondan, ne bir tevbe ne bir fidye kabul etmesin[67]</p>
<p><strong>Ayrıca şu ifadeler vardı: </strong></p>
<p>&#8220;Bü-tün müslümanların zimmetleri birdir; bu itibarla en alt mertebede olanları, (eman vermek gibi) onların tümünü bağlayacak sorumluluklar altına girebilir. Kim bir müslümânâ hıyanet ederse ALLAH&#8217;ın meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerine olsun! ALLAH ondan ne bir tevbe ne bir fidye kabul etmesin!&#8221; Sahifede şunlar d^ vardı: &#8220;Kim müntesip olduğu kimselerin izni olmadan başka bit-kavme intisap ederse ALLAH&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanları^ laneti onun üzerine olsun! ALLAH ondan ne bir tevbe ne bir fidye kabul etmesin![68]</p>
<p><strong>Hz. Peygamber e Yemen&#8217;e vali gönderdiği Muâz sında geçen konuşma da şöyle olmuştu:</strong></p>
<p>— Ne ile hükmedeceksin?<br />
— ALLAH&#8217;ın kitabıyla.</p>
<p>—Ya onda bulamazsan?</p>
<p>—Rasülullahın sünnetiyle.[69]</p>
<p>Daha başka bu mftnfida hadiulur de vardır. Bütün bunlar açıkca göstermektidir ki, sünnette Kur&#8217;ân&#8217;da olmayan şeyler de vardır.</p>
<p>Bazı âlimlerin: &#8220;Kitap, -sünnet için; sünnet de Kitap için bir alan bırakmıştır&#8221; şeklindeki sözleri de bu mânâyı ifade etmektedir</p>
<p><strong>(4)</strong></p>
<p>Sadece Kitap ile yetinme düşüncesi, ehl-i sünnetten olmayan nasipsiz kimselere aittir. Çünkü bunlar, bu aşırı düşüncelerini &#8220;Kitâb&#8217;ın herşeyi beyân etmiş olduğu&#8221; esası üzerine kurmakta ve sünnetin getirdiği hükümleri bir tarafa atmaktadırlar. Bu da onla­rın, ehl-i sünnet yolundan ayrılmaları ve Kur&#8217;ân&#8217;ı, iniş amacına uy­mayacak şekilde tevil etmeleri gibi bir tutuma girme sonucunu do­ğurmuştur. Bu konuda Hz. Peygamber&#8217;den [a.s] şöyle bir riva­yet gelmektedir: &#8220;Ümmetim hakkında en çok korktuğum iki şey vardır: Kur&#8217;ân ve süt. Kur&#8217;ân&#8217;dan korkum, mü&#8217;minlerle tartışmak için onu münafıkların öğrenmiş olmasıdır. Sütten korkuma gelince, (onu üretmek için) kırsal kesimlere giderler (cami ve cemaati bıra­kırlar) şehvetlerine uyarlar ve sonunda namazı terkederler[69]</p>
<p><strong>Bazı haberlerde ise şöyle gelmiştir: Hz. Ömer şöyle demiştir:</strong> &#8220;Bir kavim gelecek ve Kur&#8217;ân&#8217;m müteşâbihâtı ile sizinle tartışmaya gireceklerdir. Siz, onlara hadislerle mukabele edin. Çünkü hadisle­re vâkıf olanlar, Allah&#8217;ın kitabını daha iyi bilenlerdir.&#8221;</p>
<p><strong>Ebû&#8217;d-Derdâ ise:</strong> &#8220;Sizin hakkınızda endişe ettiklerimden biri de âlimin sürçmesi ve münâfıkm Kur&#8217;ân ile tartışmaya girmesidir&#8221; de­miştir.</p>
<p><strong>Yine Hz. Ömer&#8217;den şöyle söylediği nakledilmiştir:</strong> &#8220;Üç şey var­dır ki dini yıkar: âlimin sürçmesi, münâfıkın Kur&#8217;ân ile tartışmaya girmesi ve saptırıcı imamlar.&#8221;</p>
<p><strong>İbn Mesûd ise:</strong> &#8220;Öyle kavimler göreceksiniz ki, kendileri arka­larına atmış oldukları halde sizi Allah&#8217;ın kitabına çağıracaklardır. O zamanda siz ilme sarılın ve bid&#8217;at çıkarmaktan sakının, ifrata düşmekten kaçının, köklü ve güzel olana yapışın&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>Hz. Ömer:</strong> &#8220;Sizin hakkınızda iki tip insandan korkuyorum: Bi­ri, uygun olmayacak şekilde Kur&#8217;ân&#8217;ı tevile kalkışan kimsedir. Di­ğeri de kardeşiyle mülk yarışma girendir&#8221;  demiştir. Bu mânâda daha başka sözler de vardır ki âlimler onları hUıuımü bir tarih ite­rek Kur&#8217;ân&#8217;ı tovil etme ve reye başvurma konumum yormuşlardır. Alimlerden birçoğu, Hz. Peygamber&#8217;in şu buyruğunu ve hadisleri bu mânâya anlamışlardır:</p>
<p>&#8220;Yüce Allah ilmi, insanların arasından bir çırpıda çekip çıka­rarak almaz; aksine ilmi, âlimleri alarak alır. Sonunda hiçbir âlim bırakmayınca insanlar kendilerine câhil başlar edinirler, onlara sorular yöneltilir, onlar da bilgisizce fetva verirler; böylece hem kendileri sapar, hem de başkalarını saptırırlar.&#8221;[70]Hakikaten bid&#8217;at nah ipi erinin pek çoğu bu şekilde davranmışlar, hadisleri bir tarafa atmışlar ve Kur&#8217;ân&#8217;ı yersiz bir şekilde tevile yeltenmişler ve sonun-dtı da hem kendileri sapmış, hem de başkalarını saptırmışlardır.</p>
<p>Burada, hadise ancak Allah&#8217;ın kitabına uygun düşmesi halinde  edileceğini ifade eden bir hadis de zikretmiş olabilirler. Buna göre (güya) Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: &#8220;Benden size ulaşan hadisleri Allah&#8217;ın kitabına vurunuz; eğer Allah&#8217;ın kita­bına uygun düşerse; onu ben söylemişimdir, eğer Allah&#8217;ın kitabına uygun düşmezse, onu asla ben söylememişimdir. Allah beni &#8216;la hidayete ulaştırmış iken, ben nasıl olur da ona (Kitab&#8217;a) mu­halefet edebilirim.&#8221; Abdurrahman b. el-Mehdî, bu hadisi zındıkla­rın ve Haricîlerin uydurmuş olduğunu söylemiştir. Bazıları şöyle demişlerdir: Nakledilegelen haberlerin sağlamlarını sakatlarından ayırmada mahir olan ilim erbabınca bu sözlerin Hz. Peygamber&#8217;den sâdır olması mümkün olamaz.[71]</p>
<p>Bazıları bu hadisi, yine kendi yöntemiyle reddederek şöyle demişlerdir: Biz herşeyden önce bu hadisi Allah&#8217;ın kitabına arzederiz ve ona itimat ederiz. Biz bu hadisi vakıa Kitab&#8217;a arzettiğimizde, onun Allah&#8217;ın kitabına muhalif olduğunu görmekteyiz. Çünkü biz Kitap&#8217;ta, Rasûlullah&#8217;ın hadisleri içerisinde sadece Kitab&#8217;a uygun olanların alınmasını ge­rekli kılan bir esas görmemekteyiz; aksine Allah&#8217;ın kitabı bize mut­lak surette ona uymamızı istemekte ve ona itaat etmemizi emret­mekte, her hal ve durumda ona muhalefet etmekten kesin olarak sakındırmaktadır. Bu, sünnetin, sonuç itibarıyla Kur&#8217;ân&#8217;a çıktığı ve ona dayandığı görüşünde olanları ilzam edecek delillerdendir. Bu noktada hem önceki nesillerden hem de sonraki gelenlerden bazı gruplar doğru yoldan ayrılmışlardır. Dolayısıyla böylesi bir görüşe sahip olmak ve ona meyletmek, dosdoğru yoldan ayrılmak anlamı­na gelmektedir. Allah Teâlâ, lütfü ile bizi böyle bir sonuçtan koru­sun!</p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Biz sünnetin Kitab&#8217;ın beyan» olduğu esası üzerinden yürüdüğü­müz zaman, bundan mutlaka onun, Kitab&#8217;ın içinde bulunan ve bu­na ya da şuna ihtimali bulunan şeylerin beyanı olması lâzım gelir. Bu durumda sünnet, bu ihtimallerden birini belirler. Şimdi mükel­lef bu beyan doğrultusunda amel ettiği zaman hem kelâmıyla em­retmiş olduğu konuda Allah&#8217;a, hem de beyanın gereği olarak Rasûlullah&#8217;a itaat etmiş olur. Eğer yapılan beyanın aksi­ne hareket edecek olursa, o takdirde, beyana muhalif olan bu ame­linde Allah&#8217;a isyan etmiş olur. Zira onun bu ameli, Allah Teâlâ&#8217;nın kelamından muradının aksine işlenmiş olur. Bu haliyle o, aynı za­manda yapılan beyanın aksine hareket etmiş olacağından Rasûlul­lah&#8217;a da isyan etmiş olur.</p>
<p>Bu iki itaatin ayrı ayrı zikredil­miş olmasından, itaat konusu olan şeyin ayrı ayrı olmaları gibi bir sonuç lâzım gelmez. Bu lâzım gelmeyince de, itiraz sadedinde zikre­dilen âyetler, sünnette zikredilen şeylerin Kitap&#8217;ta bulunmadığını gösterecek bir delil olmaz. Aksine her ikisi de bir mânâda birleşebi-lirler ve bu durumda (biri Allah&#8217;a diğeri de Rasûlullah&#8217;a [yönelik olmak üzere) iki ayrı cihetten iki isyan, ya da iki ayrı itaat vuku bulur. Bunda olmayacak birşey de yoktur. Geriye Hz. Pey­gamber&#8217;in verdiği hükmün Kur&#8217;ân&#8217;da bulunup bulunma­ması kalmaktadır.[72]Bu da Allah&#8217;ın izniyle birazdan ele alınacaktır. İtiraz sırasında &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan deliller göstermektedir ki, pey­gamberin getirdiği, emir ve yasak ettiği herşey, hüküm itibarıyla Kur&#8217;ân&#8217;m getirdiklerine katılmaktadır; bu durumda onun ayrı bir­şey olması, ona ilave birşeyler getirmesi gerekir&#8221; sözü doğrudur.Ancak bu ziyadelik, acaba bir şerhin getirdiği ilave mahiyetinde midir? Zira elbette şerhte, şerhedilende olmayan bazı unsurlar bu­lunacaktır; aksi takdirde ona şerh denmez. Yoksa gerçekten Kitap&#8217;­ta bulunmayan ilave bir mânânın getirilmesi kabilinden midir? İşte asıl tartışma noktası burasıdır.</p>
<p><strong>İkinci itiraz[73] sadedinde ileri sürülen hususlar da</strong> işte bu nokta göz önüne alınarak değerlendirilir (ve şöyle denilir: &#8220;Eğer sünnetin içeriği, Kitap&#8217;ta bulunsaydı, o takdirde Kitap ile amel halinde sün­net hiçbir şekilde terkedilmiş olmazdı&#8221; sözünüz kabul edilemez; ak­sine böyle bir durumda sünnet terkedilmiş olur. Çünkü bu durum­da, Kitab&#8217;ın içerdiği mânâya sünnet tarafından getirilen beyana il­tifat edilmemiş olmaktadır.)</p>
<p>Sonra hüküm Kur&#8217;ân&#8217;da icmâlî olur, sünnette ona detaylar ge­tirilirse, bunlar hüküm itibarıyla birbirinin aynı olmaz.[74] Meselâ &#8220;Namazı kılınız&#8221; emri namaz yükümlülüğünü mücmel olarak ge­tirmiştir. Sünnet ise ona açıklık getirmiştir. Böylece, beyanda, be­yan edilen şeyde bulunmayan mânâlar ortaya çıkmıştır. Nihâî ola­rak beyanın mânâsı ile beyan edilenin mânâsı aynı olsa bile bunlar hükümde farklıdırlar. Dikkat edilirse görülecektir ki, beyandan ön­ce mücmelin hükmü durup beklemek (tevakkuf) iken; beyanın hük­mü, gereği ile amel etmektir. Bu ikisi madem ki hüküm itibarıyla birbirinden farklıdırlar, öyle ise mânâ itibarı ile de farklı gibi kabul edilirler. Dolayısıyla bu açıdan sünnet, Kitap&#8217;tan ayrı (müstakil) gi­bi mütalaa edilir. (Hadislerde, sünnet hakkında &#8220;Kitabın benzeri&#8221; şeklinde geçen ifadeler, işte bu noktadan hareketle kullanılmıştır.)</p>
<p><strong>Üçüncü itiraz noktası ise,</strong> bundan sonra gelecek olan Dördüncü Mesele&#8217;de —inşallah— ele alınacaktır.</p>
<p><strong>Dördüncü itiraz noktasına gelince,</strong> sözü edilen kimselerin sün­net yolundan uzaklaşmış olmalarının sebebi, tamamen reye tâbi olup sünneti bir tarafa atmaları yüzündendir; başka bir sebepten dolayı değildir.[75]Şöyle ki: Bilindiği gibi sünnet Kur&#8217;ân&#8217;m mücmeli­ni açıklamakta, mutlakını kayıtlamakta, umûmunu tahsis etmekte ve pek çok Kur&#8217;ânî ifadeyi ilk bakışta anlaşılan zahirî sözlük mânâsından çıkarmaktadır. Böylece sünnetin açıklık getirmiş oldu­ğu şeyin, bizzat o ifadeden murâd-ı ilâhî olduğu da anlaşılmaktadır. Hal böyle iken sünnet bir tarafa atılır, arzu ve heveslerin peşine uyularak Kur&#8217;ânî ifadelerin mücerred zahirlerine tâbi olunursa, bu yaklaşımın sahibi değerlendirmesinde sapıtmış, Kitap hakkında ce­haletini ortaya koymuş olur ve körü körüne hareket etmekte oldu­ğu için hiçbir zaman doğruya ulaşamaz. Zira aklın dünyevî işlerle ilgili olarak çıkar ve zararları isabetli bir şekilde kavrayabilmesi çoğu kez nâdirattan olmaktadır. Âhiret konularıyla ilgili konularda ise hem genel esaslarda hem de detaylarda asla söz söyleyebilecek bir salâhiyeti yoktur.</p>
<p><strong>Hadisten delil[76] olarak kullandıkları şeylere gelince,</strong> eğer nakil açısından sahih değilse, onu her iki grubun da delil olarak kullan­ması mümkün olmaz. Eğer sahihliği sabitse veya kabul edilebilecek bir yol ile gelmişse, o takdirde onun üzerinde durmak gerekecektir. Çünkü hadis; ya katkısız Allah&#8217;tan gelen bir vahiydir, ya da Hz. Peygamber tarafından yapılmış bir ictihaddır; ancak bu durumda o Kitap ya da sünnetten sahih bir vahye dayandırılmış ve onun kontrolünden geçmiştir. Her iki takdire göre de hadisin Al­lah&#8217;ın kitabı ile çelişki halinde olması mümkün değildir.[77] Çünkü Hz. Peygamber kendi heva ve heveslerinden esinlenerek konuşmaz; onun konuşması ancak kendisine ilkâ edilen bir vahiy­dir. Hz. Peygamber&#8217;in hata etmesini caiz gören görüş üze­rinden yürünse bile, o asla hatası üzerinde devamlı bırakılmaz, der­hal tashih edilir ve sonunda o mutlaka doğruya döner. (Dolayısıyla ondan sâdır olan hadisler içerisinden hiçbirinde hata ihtimali bu­lunmamaktadır.) Hiç hata etmeyeceği görüşünden hareket edildiği zaman ise, onun ictihad ederek Allah&#8217;ın kitabıyla çelişen ve ona ters düşen bir hükümde bulunması öncelikli olarak düşünülemez. Evet, sünnetin Kur&#8217;ân&#8217;a ters de düşmeyen, uygun da düşmeyen, ak­sine Kur&#8217;ân&#8217;da sükût geçilen hükümler getirmesi caizdir. Ancak bu câizliğin aksine delil bulunacak olursa —ki bu meselede tartışılan nokta burasıdır— o zaman her hadis hakkında mutlaka Allah&#8217;ın ki­tabına uygun düşme[78] şartı aranır. Nitekim zikredilen hadis de bu hususu ortaya koymuştur. îtiraz sadedinde tenkit edilen hadisin mânâsı —senedi sahih olsun olmasın— doğrudur.</p>
<p><strong>Tahâvî, kitabında hadisin müşkil yönünün beyanı hakkında bu mânâda bir hadis tahric etmiştir:</strong> Abdülmelik b. Saîd b. Süveyd el-Ensârî — Ebû Hu-meyd ve Ebû Esîd senediyle Rasûlullah şöyle buyurmuş­tur: &#8220;Benden bir hadis duyduğunuz zaman, onu kalpleriniz tanır, tüyleriniz ve tenleriniz ona yatışır ve onu kendinize yakın görürsü­nüz. İşte ben o hadise hepinizden yakınım. Yine benden bir hadis duyduğunuz zaman, kalpleriniz onu yadırgar, tüyleriniz ve tenleri­niz ondan ürperir, onun bir münker olduğunu görürsünüz, işte o hadise ben hepinizden daha uzağım.'[79]</p>
<p>Yine sözü edilen Abdülme-lik&#8217;ten, o da Abbâs b. Sehl&#8217;den olmak üzere şu rivayeti yapmıştır: Übeyy b. Ka&#8217;b bir mecliste bulunuyordu. Oradakiler, kimisi zorlaş­tırıcı, kimisi kolaylaştırıcı olmak üzere Rasûlullah&#8217;tan çe­şitli rivayetlerde bulunuyorlardı. Übeyy b. Ka&#8217;b ise susmaktaydı. Onlar rivayetlerini bitirince şöyle dedi: &#8220;Bre adamlar! Rasûlullah&#8217;-tan size ulaşan hadis karşısında, kalp onu tanır, ten ona yatışır ve onu duyduğunuzda ümitvar olursanız, (bilin ki o Rasûlul-lah&#8217;tandır Rasûlullah&#8217;ın sözü olmak üzere onu tasdik edin. Çünkü Rasûlullah hayırdan başka birşey söy­lemez.&#8221; Tahâvî, bunun böyle olduğuna şu âyetleri delil getirmiştir: &#8220;İnananlar ancak o kimselerdir ki Allah anıldığı zaman kalpleri titrer[80]&#8221;Rablerinden korkanların bu kitaptan tüyleri ürperir, sonra hem derileri hem de kalpleri Allah&#8217;ın zikrine yumuşar ve ya­tışır[81]&#8221;Peygambere indirilen Kur&#8217;ân&#8217;ı işittiklerinde gerçeği Öğren­melerinden gözlerinin yaşla dolduğunu görürsün[82]</p>
<p>Bu âyetler, Al­lah&#8217;ın kelâmını dinleyen ehl-i imanın tepkisini göstermektedir. Rasûlullah&#8217;tan rivayet edilen sözler de (vahye dayanması sebebiyle) onun cinsindendir. Çünkü hepsi de Allah katından ol­maktadır. Hadis dinlerken, aynen Kur&#8217;ân dinlerkenki ruh haletine girmeleri, o hadisin doğruluğuna bir delil olur. Eğer hadisi dinler­ken böyle bir ruh haletine girmiyorlarsa, o zaman o hadis karşısın­da durmak ve araştırmak gerekir; çünkü diğer hadislere benzeme­mektedir. Onun söylediğinden, hadisin mânâ bakımından muhalif değil, muvafık olması lâzım gelir. Çünkü eğer hadis Kur&#8217;ân&#8217;a muha­lif olsaydı, o zaman dinlenirken deriler ürpermez, kalpler yatışmaz-dı. Çünkü zıddın zıdda[83] yatkınlığı ve ona uygun düşmesi mümkün değildir. Yine et-Tahâvî, Ebû Hureyre&#8217;den şu rivayeti yapmıştır: Rasûlullah şöyle buyurmuştur: &#8220;Size benden tanıdığınız ve yadırgamadığınız bir hadis rivayet edildiği zaman, ben onu de­sem de demesem de siz onu tasdik edin. Çünkü ben iyi olup kötü ol­mayanı emrederim. Eğer size benden yadırgadığınız ve tanımadığı­nız bir rivayette bulunulursa, onu yalanlayınız; çünkü yadırganan ve tanınmayan birşeyi ben söylemem.[84]</p>
<p><strong>Bunun izahı şöyle:</strong> Riva­yet, eğer Allah&#8217;ın kitabına ve Rasûlünün sünnetine[85]—içerdiği mânânın onlarda bulunması suretiyle— uygun düşerse, kabul edi­lir. Çünkü Rasûlullah onu o lafızla söylememişse bile, mâ­nâsını başka bir lafızla söylemiş olmaktadır. Kaldı ki Arap olmayan kimseler için Rasûlullah&#8217;m sözlerini, onların kendi dille­riyle açıklamak caizdir. (Bu da mânânın başka lafızlarla ifade edil­mesinin caizliğini gösterir.) Eğer rivayet muhalif düşüyor, Kur&#8217;ân ve sünnet tarafından tekzip ediliyorsa, o zaman onun atılması gere­kir ve o rivayetin Rasûlullah tarafından söylenmemiş ol­duğu anlaşılır. Bu da aynen öncekisi gibidir. Bütün bunlardan, ha­dis değerlendirilirken Kur&#8217;ân&#8217;a uygun düşüp, ona ters düşmemesi noktasının göz önünde bulundurulmasının doğru olacağı sonucu or­taya çıkar. Yapılan rivayetlerin şahinliği esas alındığı zaman onlar­dan maksat işte bu olur. Eğer sahih değillerse aleyhimize yine bir şey gerekmez; çünkü kastedilen mânâ doğrudur. Deliller Kitâbi&#8217;nın Birinci Tarafının İkinci Mesele&#8217;sinde verilen izahat da bunun böyle olduğunu ortaya koymaktadır. O bahiste uygunluk ve ters düşme konularında yeteri kadar örnek verilmiştir. Tevfîk ancak Allah&#8217;tan­dır.</p>
<p>Bu nokta anlaşıldıktan sonra şimdi şu noktanın ele alınmasına geçebiliriz: Kitabın sünnete delâlet yönü nasıldır? Sünnet, detaylar getirmek suretiyle Kitab&#8217;m bir açıklayıcısıdır. Hal böyle iken Kitap, sünneti kül halinde nasıl kapsar? İşte bu sorunun cevabı dördüncü meselenin konusunu teşkil edecektir: [86]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>DÖRDÜNCÜ MESELE:</strong></p>
<p><strong>Allah&#8217;a dayanarak diyoruz ki: Bu konuda insanların farklı yak­laşımları vardır:</strong></p>
<p><strong>a) </strong>Bunlardan biri gerçekten çok geneldir ve sanki o, Kitap&#8217;tan, sünnet ile amel etmenin sıhhati ve ona tâbi olmanın gerekliliği üzerine delil getirme mecrasına kaymıştır. Bu, &#8220;Doğru yol kendisine apaçık belli olduktan sonra, Peygamberden ayrılıp, inananların yo­lundan başkasına uyan kimseyi, döndüğü yöne döndürür ve onu ce­henneme sokarız&#8221;[87] âyetinden icmâın alınması gibi birşeydir. Bu yaklaşımda olanlardan biri Abdullah b. Mesûd&#8217;dur. Rivayete göre Esed oğullarından bir kadın kendisine gelir ve ona: &#8220;Bana ulaştığı­na göre sen falana, falana, dövme yapana ve dövme yaptırana lanet ediyormuşsun. Ben Kur&#8217;ân&#8217;ın iki kapağı arasında ne varsa hepsini okudum, fakat senin dediğin şeyi görmedim?!&#8221; dedi. Abdullah ona: &#8220;Peki, &#8216;Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse on­dan geri durun, Allah&#8217;tan sakının'[88] âyetini okumadın mı?&#8221; diye sordu. Kadın: &#8220;Evet okudum&#8221; dedi. İbn Mesûd: &#8220;İşte o, odur&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Bir başka rivayette Abdullah b. Mesûd:</strong> &#8220;Allah, dövme yapana, dövme yaptırana, kaşlarını aldırtana, Allah&#8217;ın yarattığını değiştire­rek güzellik için dişlerini seyreltenlere lanet etsin!&#8221; dedi. Onun bu sözü, Esedoğullarından bir kadına ulaştı ve (o gelerek) İbn Me-sûd&#8217;a şöyle dedi: &#8220;Ey Ebû Abdurrahmân! Bana senin falan falan kimselere lanet ettiğin haberi ulaştı.&#8221; İbn Mesûd ona: &#8220;Allah Rasûlüniin lanet ettiğine ben niye lanet etmeyecekmişim. O Allah&#8217;ın kitabında var&#8221; dedi. Kadın: &#8220;Ben Kur&#8217;ân&#8217;ın iki kapağı arasında ne varsa hepsini okudum, fakat onu görmedim?!&#8221; dedi. İbn Mesûd: &#8220;Eğer onu gerçekten okumuş olsaydın elbette görürdün. Al­lah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: &#8216;Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun, Allah&#8217;tan sakının.'[89] dedi.&#8221;[90]İbn Mesûd&#8217;un kadına &#8220;O Allah&#8217;ın kitabında var&#8221; deyip arkasından bu sözünü, &#8220;Elbet ben (şeytan) onlara emredeceğim de onlar muhakkak Allah&#8217;ın yarattığım değiştirecekler&#8221;[91]âyeti yerine &#8216;Pey­gamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun, Allah&#8217;tan sakının[92] âyeti ile açıklaması, bu âyetin sünnette yer alan herşeyi içermekte olduğunun İfadesidir.</p>
<p><strong>Aynı yaklaşım şu olayda da gözükmektedir:</strong> Abdurrahmân b. Yezîd, üzerinde elbisesi bulunan ihramlı bir kimse görür ve onu bu halden menetmek ister. Ancak o: &#8220;Bana, elbisemi çıkarttıracak Kur&#8217;ân&#8217;dan bir âyet getir&#8221; diye tutturur. Abdurrahmân da ona:&#8221;Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden menederse ondan geri durun. Allah&#8217;tan sakının&#8221;[93] âyetini okur.</p>
<p><strong>Yine rivayet edildiğine göre,</strong> Tâvûs ikindi namazından sonra iki rekat nafile kılardı. îbn Abbâs ona: &#8220;Onu bırak!&#8221; dedi. Ancak o: &#8220;Ra-sûlullah onu sadece sünnet edinilmesin diye yasaklamış­tır&#8221; diye karşılık verdi. İbn Abbâs: &#8220;Şüphesiz ki Rasûlullah ikindi namazından sonra namaz kılınmasını yasaklamıştır.[94] Bu durumda senin kılmakta olduğun bu namazdan dolayı azaba mı maruz kalacaksın, yoksa sevap mı alacaksın, bilemem. Çünkü Yüce Allah: &#8220;Allah ve Peygamberi birşeye hükmettiği zaman, inanan er­kek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraşmaz'[95] buyur­maktadır&#8221; dedi.</p>
<p><strong>Rivayete göre,</strong> el-Hakem b. Ebân, İkrime&#8217;ye ümmüveledlerin[96]durumu hakkında sorar. İkrime, onların hür olduklarını söyler. el-Hakem: &#8220;Ne ile?&#8221; diye sorar. O da: &#8220;Kur&#8217;ân ile&#8221; diye cevap verir. Bu kez: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da ne ile?&#8221; diye sorar. İkrime: &#8220;Allah Teâlâ: &#8216;Ey ina­nanlar! Allah&#8217;a itaat edin, Peygambere ve sizden buyruk sahibi olanlara itaat edin&#8230;[97] buyurmaktadır. Hz. Ömer, buyruk sahibi olanlardandı ve o, bu tür kadınların, düşükle de olsa âzâd olacakla­rını söylemişti&#8221; şeklinde cevap verir.</p>
<p>Bu yaklaşım, sünnet ile amel etme konusunun deliliendirilme-sine benzemekte hatta bizzat kendisi olmaktadır. Şu kadar var ki, bu uğraşıda deliller, Kitab&#8217;ın, sünnette yer alan tafsîlî mânâlara delâleti mecrasına kaydırılmıştır.</p>
<p><strong>b)</strong> Bir diğer yaklaşım ulemâca meşhur olanıdır. Mücmel olarak zikredilen hükümlerin beyanı sadedinde gelen aşağıdaki türden olan hadisler gibi. Bu beyan, ya amelin nasıl yapılacağının belirlen­mesi, ya da sebeplerinin veya şartlarının veya mânilerinin veyahut da sonuçlarının vb. açıklanması şeklinde olur.Meselâ Kur&#8217;ân&#8217;da nassla belirtilmemiş bulunan namazların vakitlerinin, rükû ve sec­delerinin, diğer hükümlerinin açıklanması, zekâta nisbetle oranla­rın, zekât vaktinin, zekâta tâbi malların nisaplarının, zekâta tâbi olup olmayan malların belirlenmesi, oruçla ilgili hükümlerin beyan edilmesi gibi. Hadesten ve necasetten taharet, hacc, usûlüne uygun boğazlama (tezkiye), av, yenmesi helâl olanların, haram olanlardan ayrılması, nikâh hükümleri ve buna bağlı olarak talâk, ric&#8217;at, zıhâr, liân gibi diğer konular, alış-veriş ve ilgili hükümler, ceza hukuku ile ilgili kısas vb. hükümler&#8230; evet bütün bunlar Kur&#8217;ân&#8217;da mücmel olarak gelen esasların beyanı olmaktadır. &#8220;İnsanlara indirileni açıklayasın diye sana Kitab&#8217;ı indirdik[98] âyet-i kerîmesinde ifade edilen husus da bu olmaktadır.</p>
<p><strong>Rivayete göre Imrân b. Husayn bir adama şöyle demiştir:</strong> &#8220;Sen ahmak birisin! Sen Allah&#8217;ın kitabında öğle namazının dört olduğu­nu ve kıraat esnasında açıktan okunmayacağını bulabilir misin?&#8221; Sonra o, namaz, zekât ve benzeri yükümlülükleri saydı ve şöyle de­di: &#8220;Bütün bunları Allah&#8217;ın kitabında açıklanmış buluyor musun? Allah&#8217;ın kitabı bunları müphem bırakmıştır, sünnet ise onları açık­lamaktadır.&#8221;</p>
<p><strong>Mutarrif b. Abdillah b. eş-Şıhhîr&#8217;e</strong>: &#8220;Bize sadece Kur&#8217;ân&#8217;dan bahsedin&#8221; dendiği zaman şöyle demiştir: &#8220;Vallahi biz (hadis rivayeti ile) Kur&#8217;ân&#8217;a bir alternatif getirme arzusunda değiliz. Ancak bu ha­limizle biz, Kur&#8217;ân&#8217;ı bizden daha iyi bilen birinin[99] olduğunu göster­mek istiyoruz.&#8221;</p>
<p><strong>el-Evzâî, Hassan b. Atıyye&#8217;den şöyle dediğini nakleder:</strong> &#8220;Vahiy Rasûlullah&#8217;a [fll^Su] inerdi. Onu tefsir eden sünneti de ona Cibril getirirdi.&#8221;</p>
<p><strong>el-Evzâî ise:</strong> &#8220;Kitab&#8217;ın sünnete olan ihtiyacı, sünnetin Kitab&#8217;a olan ihtiyacından daha çoktur&#8221; derdi. İbn Abdilberr de: &#8220;O bu sö­züyle, sünnet Kitap üzerine hükmeder ve ondan muradın ne oldu­ğunu açıklar, demeyi kastetmiştir&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>Ahmed b. Hanbel&#8217;e:</strong> &#8220;Sünnet, Kitap üzerine hâkim konumda­dır&#8221; şeklindeki söz hakkında sorulduğu zaman: &#8220;Ben bu konuda bu sözü söyleme cesaretini gösteremem. Ancak ben şunu derim: Sün­net Kitab&#8217;ı tefsir eder ve onu açıklar.&#8221;</p>
<p>Bu yaklaşım, tafsil konusunda maksadı ifadeye en yakın ve bu mânâda ulemânın kullanışında en yaygın olanıdır.</p>
<p><strong>c)</strong> Bir diğer yaklaşım Kitab&#8217;ın muhtevasını genel olarak tesbit edip, ilave beyan ve şerhleriyle birlikte aynısının sünnette de mev­cut olduğunu görmek şeklindedir. Şöyle ki: Kur&#8217;ân-ı Kerîm, hem dünya hem de âhiretle ilgili tüm maslahatların temini, mefsedetle-rin de defi amacıyla belirlenmesini esas almıştır. Daha önce de geç­tiği gibi maslahatlar üç kısımdan oluşur:</p>
<p><strong>1)</strong> Zarûriyyât ve tamamlayıcı unsurları.</p>
<p><strong>2)</strong> Hâciyyât ve tamamlayıcı unsurları.</p>
<p><strong>3) Tahsîniyyât ve tamamlayıcı unsurları.</strong> Daha önce Makâsıd bölümünde de ortaya konduğu gibi bunların bir dördüncüsü yoktur. Sünnete baktığımız zaman onun muhtevasının da aynı şekilde bu üç kısmın ötesine taş-madığmı görürüz. Kitap, maslahatın bu üç türünü başvurulacak genel esaslar olarak getirmiş, sünnet ise, Kitapta yer alan bu genel esaslara detaylar getirmiş ve açıklamalarda bulunmuştur. Sünne­tin muhtevası içerisinde sonuç itibarıyla bu üç türe çıkmayan hiçbir şey bulunmamaktadır.</p>
<p><strong>Nasıl ki beş zarurî esas Kitap&#8217;ta genel ilkeler halinde yer al­mışsa, sünnette de detaylarıyla açıklanmıştır:</strong></p>
<p>Meselâ dinin korunması esasını ele aldığımızda bunun özünü üç şeyin oluşturduğunu görürürüz: İslâm, iman ve ihsan (ihlâs). Şu halde bunların esası Kur&#8217;ân&#8217;da, beyanı ise sünnettedir.[100]Tamamla­yıcı unsurları da üç şeydir:</p>
<p><strong>1) </strong>Terğîb ve terhîb yoluyla yani kâh öğütle ve müjdeleyerek, kâh sert sözle ve korkutarak dine davette bulunmak,</p>
<p><strong>2)</strong> Karşı tavır alanlara ya da onu ifsad etmek isteyenlere karşı cihâd etmek,</p>
<p>3) Onun esasına arız olabilecek noksanlıkları telafi etmek.[101] Bu üç şeyin aslı Kitap&#8217;ta, detaylı olarak açıklanması ise sünnette yer almaktadır.</p>
<p><strong>Nefsin (can) korunması ilkesini üç esas oluşturur:</strong></p>
<p><strong>1) </strong>Türemenin (tenasül) meşru kılınması suretiyle aslının ikâmesi yani nefse vücut verilmesi.</p>
<p><strong>2)</strong> Yokluktan varlık âlemine çıktıktan sonra onun yaşantısının sürdürülmesi. Bu da ona gıda veren ve böylece onu içeriden koruyacak olan yiyecek ve içeceklerle, onu dışarıdan koru­yacak olan giyecek ve barınma yoluyla olur.[102] Bütün bunlar  ilke olarak Kur&#8217;ân&#8217;da mevcuttur, sünnet ise onlara açıklık getirmiştir.</p>
<p><strong>Bunların tamamlayıcı unsurları da üçtür:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> Onu, zina gibi haram yollarla vücuda getirmeden koruma. Bu türemenin sahih nikâh yoluyla olması suretiyle temin edilmiştir. Nikâhla ilgili olan talâk, hulu&#8217;, liân vb. gibi hü­kümler de bu kısma katılır.</p>
<p><strong>2</strong>) Gıda olarak kullanacağı şeylerin zararsız olmasını, öldürücü ve ifsad edici olmamasını temin ve bunun için gerekli olan tezkiye (boğazlama) ve av hükümlerinin konması.</p>
<p><strong>3)</strong> Had ve kısas cezalarının konması, cana arız olabilecek du­rumların dikkate alınması ve benzeri durumlar[103]</p>
<p>Neslin korunması esası da bu kısma[104] girmektedir. Esasları Kur&#8217;ân&#8217;dadır ve sünnet onları açıklamıştır.</p>
<p>Malın korunması, esasen onun mülkiyete konu olması[105] ve tükenmemesi[106] için (ya da yeterli olmaz korkusuyla[107]) üretilip ne-malandırılması ilkelerinin dikkate alınması demektir. Bu esasın ta­mamlayıcı unsurları ise ona arız olabilecek durumların[108] bertaraf edilmesi ve aslın[109] maruz kalabileceği tecavüzlerin tazir (zecr), had ve tazminat hükümleriyle telafi edilmesidir.[110] Bunlar hem Kitap&#8217;ta hem de sünnette yer almıştır.</p>
<p>Aklın korunması, onu bozmayacak şeylerin alınması yoluyla olur. Bu esas da Kur&#8217;ân&#8217;da[111] bulunmaktadır. Tamamlayıcı unsuru ise, (içkide) had, (diğer uyuşturucu vb. şeylerde ise) tazir cezaları­nın konulmasıdır. Bunun için Kur&#8217;ân&#8217;da belirlenmiş özel bir esas yoktur. Durum sünnette de aynı şekildedir ve konuyla ilgili özel bir hüküm yoktur. Dolayısıyla hüküm ümmetin içtihadına bırakılmış­tır.[112]</p>
<p>Eğer ırzın korunması, muhafazası zarurî olanlara katılacak olursa (ki öyledir) onun da Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan ilkeleri bulunmakta­dır ve sünnet tarafından açıklanmıştır: Liân ve kazf (iftira) hakkın­daki hükümlerde olduğu gibi.</p>
<p>Buraya kadar anlattıklarımız, zarûriyyâtm dikkate alınması konusunda bir yaklaşım olmaktadır. Makâsıd bölümünün baş tara-finda geçen yaklaşımı da esas almak mümkündür ve o zaman da maksat yine hasıl olacaktır.</p>
<p>Hâciyyât konusuna baktığımız zaman, orada da durumun aynı ya da yakın bir tertip üzere bidüziyelik arzettiğini göreceğiz. Çünkü hâciyyât, zarûriyyât etrafında dönmektedir.</p>
<p>Tahsîniyyât hakkında söylenecek söz de aynıdır.</p>
<p>Kur&#8217;ân ve sünnette yer alan şeriatın temel ilke ve kaideleri ta­mamlanmış ve bu konuda eksik hiçbir şey bırakılmamıştır. İstikra (kapsamlı araştırma) da bunu ortaya koymaktadır ve bu durum Ki­tap ve sünneti bilen kimseler için hiç de zor değildir. Selefi sâlih öy­le oldukları için bu durumu açıkça belirtmişlerdir. Nitekim konu ile ilgili bazılarından nakiller yapılmıştı.</p>
<p><strong>Daha fazla bilgi edinmek isteyen kimse şunu göz önünde bu­lundurmalıdır:</strong> Hâciyyâttan olan hükümler hep bir tür genişlik ge­tirmek, kolaylaştırmak, güçlüğü kaldırmak ve rıfkla muamelede bulunmak esası etrafında döner.</p>
<p>Meselâ dine nisbetle hâciyyât, ruhsatların konulması konusun­da kendisini gösterir. Meselâ taharette teyemmümün getirilmesi ve giderilmesi güç olan pisliğin hükmünün kaldırılması[113]gibi. Na­mazda, yolculuk esnasında kısaltılarak kılınması, baygın halde ge­çirilen zamanlara ait namazın kaza edilmemesi, cem yani iki vak­tin birleştirilerek kılınması, oturarak ve yan üzere kılınması ruhsat hükümleri gibi. Oruçta, yolculuk ve hastalık anında tutmama ruh­satı gibi. Diğer ibadetlerde de durum aynıdır. Bu gibi konularda eğer Kur&#8217;ân meselâ teyemmüm, namazın kısaltılması ve orucun tu­tulmaması gibi konularda olduğu gibi bazı detaylara temas ediyor­sa ne âlâ, yok böyle bir temas yoksa, sıkıntı, meşakkat ve güçlüğün (harec) kaldırıldığına dair nasslar bu konuda yeterlidir.[114]Dolayı­sıyla müctehid bu kaideyi işletebilecek ve ona göre kolaylıklar geti­rebilecektir. Sünnet ise, bu işi ilk yapandır.</p>
<p>Hâciyyât, nefsi korumaya nisbetle de çeşitli yer ve şekillerde tezahür eder. Bunlardan biri ruhsat mahalleridir: Çaresiz kalan kimsenin lâşe yemesi, zekât vb. yollarla yardımlaşılması, avın -haramlığı gerektiren kanın akıtılması, normal boğazlama ameliyesin-deki gibi gerçekleştirilmiş olmasa bile- mubah kılınması[115] gibi.</p>
<p>Neslin yani türemenin korunmasına nisbetle nikâh akdinde, diğer akitlerde müsamaha edilmeyen bazı durumlara müsaade e-dilmiştir: mehir belirlemeden akitte bulunma gibi. Çünkü nikâh ko­nusunda insanlar ahş-verişte olduğu gibi davranmazlar ve burada, diğer akitlerde dikkate alınan bilinmezliklerin dikkate alınması çe­şitli sıkıntılar doğurur. Talâkın sayısının en fazla üçle sınırlandırıl­ması[116], esasen talâkın (bir çözüm-olarak) benimsenmiş olması[117] hul'[118] ve benzeri hükümler de aile hukuku ile ilgili getirilen ruh­satlardandır.</p>
<p>Malın korunmasına nisbetle ise, az kabul edilebilecek aldan­malar (garar) ile genelde kaçınılması mümkün olmayan bilinmez­liklerin dikkate alınmaması şeklinde bir ruhsat getirilmiştir. Keza selem, arâyâ, karz, şuf a, kırâz, müsâkât vb. ruhsatlar getirilmiştir. Malların biriktirilmesi konusunda genişlik gösterilmesi ve ihtiyaç miktarından daha fazla malın tutulmasının meşru görülmesi, helâl olmak kaydı ile güzel olan şeylerden israfa kaçmadan, pintiliğe düşmeden itidalli bir şekilde istifadenin caiz görülmesi[119] de bu ka­bildendir.</p>
<p>Akla nisbetle mükreh yani tehdit altında olan kimse hakkında içinde bulunduğu sıkıntı sebebiyle ruhsatlar getirilmiş ve tehdidin hükmü kaldırılmıştır. Yine bazılarına göre çaresiz durumda kalan (muztar) için de durum aynıdır; açlık, susuzluk ve hastalık duru­munda nefsinin telef olacağından korkarsa akim korunması esası­na illâ da riayet etmesi gerekmez; çünkü nefsin korunması akıldan daha önce gelir.[120]</p>
<p>Bütün bunlar, &#8220;Harec yani sıkıntı ve güçlük kaldırılmıştır&#8221; il­kesinin birer tezahürüdür.[121] Çünkü bunların çoğu ictihâdîdir[122]ve sünnet onlardan Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan küllî esasla aynı durumda olanları belirlemiştir[123] ve bunlar Kur&#8217;ân&#8217;da mücmel olarak belir­lenmiş olan genel esasın açıklaması durumundadır. Bu kabilden olup da Kur&#8217;ân&#8217;da açıklanan şeylere gelince, sünnet onların çizmiş olduğu sınırın ötesine geçmez ve çerçevesi dışına çıkmaz.</p>
<p>Tahsîniyyâttan olanlar hakkında da, hâciyyât hakkında geçerli olan durumlar aynen geçerlidir. Çünkü bunlarla ilgili hükümler üs­tün ahlâk telakkisine ve geçerli olan güzel âdetlere dayanırlar. Namaza nisbetle temizlik şartı gibi. Tabiî bu, taharetin tahsîniyyâttan olduğunu savunanlara göre böyledir. Keza namaz için en güzel elbiselerin giyilmesi, üste başa çeki düzen verilmesi, güzel koku alın­ması vb. durumlar da bu kabildendir. Zekât verirken ve infakta bulunurken en kaliteli ve güzel olanların verilmesi, oruçta yumuşak­lıkla muamele edilmesi böyledir. Nefsin korunmasına nisbetle rıfk ve ihsan, yeme ve içme âdabı vb. gibi şeyler gibi. Nesle nisbetle eşi ya güzellikle tutma ya da iyilikle salıverme, ona karşı baskıcı ve sı­kıcı olmama, iyi davranma vb. gibi.</p>
<p>Mala nisbetle onu nefsânî arzu­lardan uzak olarak elde etme ve hem kazanırken hem de kullanır­ken takva prensibine riayetkar olma, ihtiyaç sahiplerine ondan harcamada bulunma gibi. Akla nisbetle içkiden uzak durma ve iç­me kasdı olmasa bile ondan kaçınma gibi. Çünkü Allah Teâlâ, &#8220;On­dan kaçının!&#8221; buyurmakta, ondan mutlak surette kaçınılmasını ve uzak durulmasını istemektedir. Bütün bunlar esas olarak Kur&#8217;ân&#8217;-da mevcuttur. Bunlar, Kitap&#8217;ta mücmel veya mufassal olarak ya da her iki biçimde de beyan edilmiş, arkasından sünnet gelerek bütün bu esaslar üzerinde hakimane bir şekilde durmuş ve anlaşılmasını daha kolay kılacak, başka şerhe ihtiyaç bırakmayacak şekilde be­yan etmiştir. Burada gözetilen maksat sadece buna dikkat çekmek­ten ibarettir. Aklı başında olan kimse, işaret edilen şeylerden hare­ketle sözü edilmeyenleri de kavrayabilir ve onların künhüne vakıf olabilir. Tevfîk ancak Allah&#8217;tandır.</p>
<p><strong>d)</strong> Bir diğer yaklaşım, hükmü gayet açık olan her iki uç tarafın arasında kalan ictihâd alanıyla —ki bu &#8220;İctihâd&#8221; bölümünde ortaya konan husus olmaktadır— usûl ile furû arasında dönen kıyas saha­sına —ki bu da &#8220;Kıyas Delili &#8221; bahsinde açıklanmıştır— bakmadır.</p>
<p><strong>Söze birincisi ile başlayalım:</strong></p>
<p><strong>Şöyle ki:</strong> Kitap&#8217;ta ya da sünnette iki uç hakkında hükmü belir­leyici nass bulunur. Bu iki uç arası ise, her iki tarafın da ona asıl­ması ve kendi hükmüne katma eğiliminde olması hasebiyle ortada ve içtihada mahal olarak kalır. Bazen bu gibi meselelerde değerlen­dirme yapma ve bir sonuca ulaşma açık ve kolay olur ve o zaman konu müctehidlerin değerlendirmelerine havale edilir. Nitekim &#8220;İctihâd&#8221; bölümünde ortaya konulmuştur. Bazen de değerlendirici­nin idrakinden uzak ya da illetin belirlenmesi imkânı bulun­mayan taabbudî bir konu olur. İşte böyle bir durumda Rasûlullah&#8217;-tan onun hakkında bir beyan gelir ve onun iki uçtan fa­lancaya katılacağını ya da ihtiyat tedbiri olmak üzere ya da başka birşey sebebiyle her iki ucun da hükmünü alacağım belirler. Burada kastedilen mânâ işte budur.</p>
<p><strong>Bu noktayı örneklerle açıklamak istiyoruz:</strong></p>
<p><strong>(1)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ temiz olan şeyleri (tayyibât) helâl, pis ve iğrenç olan şeyleri de (habâis) haram kılmıştır. Bu iki ucun arasında bunlardan her birine katılması mümkün olan pek çok şey bulunmakta­dır. İşte Rasûlullah [a.s] bu konuda gerekli açıklamalarda bu­lunmuş ve köpek dişli olan yırtıcı hayvanlar ile pençeli kuşları ye­meyi yasaklamıştır.[124] Yine ehlî eşeklerin etlerinin yenilmesini ya­saklamış ve onlar hakkında, &#8220;O necistir&#8221; buyurmuştur. İbn Ömer&#8217;e kirpinin yenilip yenilmeyeceği hakkında sorarlar. O da: Ye!&#8221; diye cevap verir ve: &#8220;De ki: Bana vahyolunanda onu yiyecek kimse için,lâşe veya akıtılmış kan, yahut domuz eti—ki pisliğin kendisidir.</p>
<p>ya da Allah&#8217;tan başkası adına kesilmiş bir hayvandan başka ha­ram edilmiş birşey bulamıyorum[125] âyetini okur. Bunun üzerine birisi: &#8220;Şüphesiz Ebû Hureyre bu konuda Rasûlullah&#8217;tan onun iğrenç yaratıklardan biri olduğuna dair rivayette bulunmak­tadır&#8221; deyince İbn Ömer şöyle der: &#8220;Eğer onu Rasûlullah söylemişse, elbette ki durum onun söylediği gibidir.&#8221; Ebû Davud&#8217;un kitabında rivayet ettiği bir hadiste de, &#8220;Rasûlullah cellâ-lenin[126] yenilmesini ve sütünü yasakladı[127] denilmektedir. Bu, öy­lesi bir hayvanın etinde pisliğin etkisinin olması sebebiyledir. Bü­tün bunlar pis ve iğrenç olan şeylerin haram olması esasına katıl­ması anlamına gelir. Öbür taraftan Rasûlullah keleri, toy kuşunu, tavşanı ve benzeri şeyleri[128]de temiz ve güzel olan şeyle­rin helâl olması esasına katmıştır.</p>
<p><strong>(2)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, içeceklerden su, süt, bal vb. gibi sarhoşluk verici olmayanları helâl kılmış, içkiyi ise haram kılmıştır. Çünkü o, in­sanlar arasında kin ve düşmanlığa sebep olan aklın izalesi sonucu­nu doğurmakta, Allah&#8217;ı anmaktan ve namazdan alıkoymaktadır. Bu hükmü belli iki esas arasında ise, aslında sarhoşluk verici olmayan fakat sarhoş etmeye ramak kalan içecekler bulunmaktadır. Bunlar &#8220;Dubbâ&#8221;[129]&#8221;Müzeffet&#8221;[130] ve &#8220;Nakîr&#8221;[131]vb. denilen kaplarda tutulan şıralardır.[132] Rasûlullah [ a.s] bunları önce, sedd-i zerîa ilkesinden hareketle sarhoş edici içkilere katmış ve içilmesini ya­saklamıştır. Sonra mesele üzerinde tekrar durarak &#8220;eşyada asıl olan ibâhadır&#8221; prensibinden hareketle bunlarda da aslî hükmün su ve balda olduğu gibi mübahlık olduğu noktasından hareketle şöyle buyurmuştur: &#8220;Ben size daha önce şıra (nebîz) edinmenizi yasakla­mıştım. Şimdi ise şıra edinebilirsiniz. Her sarhoşluk verici nesne haramdı?.&#8221;[133] Bu durumda azıcık sarhoşluk veren şeyin durumu aslî haramlık (ile mübahlık) arasında kalmıştı. Bunu açıklamak üzere de: &#8220;Azı sarhoşluk verenin çoğu da haramdır&#8221;[134] buyurmuş­tur. (Üzüm ile hurma, ya da kuru üzüm ile yaş üzüm veya kuru hurma ile yaş hurma gibi) iki ayrı maddeden elde edilen şıranın ya­saklanışı da, &#8220;Dubbâ&#8221; ve &#8220;Müzeffet&#8221; gibi kaplarda şıra tutulması yasağının gerekçesine bağlıdır.[135] Bu ve benzeri meseleler, hükmü belli olan iki esas arasında dönüp dolaşmaktadır. Bu durumda Rasûlullah&#8217;tan gelen beyan, onların iki esastan hangisine dahil olduklarını göstermekten ibaret olmaktadır.</p>
<p><strong>(3)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, eğitilmiş av hayvanının sahibi için tuttuğu avı helâl kılmıştır. Bundan eğitilmiş olmayan hayvanın tuttuğu avın helâl olmayacağı hükmü de bilinir. Çünkü eğitilmemiş bir hayvan avı sırf kendisi için tutar. Şimdi hükmü belli olan bu iki esas ara­sında eğitilmiş olan bir av hayvanının tuttuğu ve birazını da yediği avın hükmü kalmaktadır. Hayvanın eğitilmiş olması, avı sahibi için tutmuş olmasını gerektirir. Yemesi ise, onu sahibi için değil kendisi için tutmuş olduğu anlamına gelir. Bu durumda iki esas tearuz eder. İşte bu anda sünnet gelerek hükmü beyan eder: Rasûhıllah bu konuda şöyle buyurur: &#8220;Eğer yerse, sen yeme; çünkü ben onu sadece kendisi için tutmuş olmasından korkarım.&#8221;[136] Baş­ka bir hadiste: &#8220;Eğer avı öldürür ve ondan birşey yemezse, onu mutlaka senin için tutmuş demektir&#8221;[137] buyurur. Bir başka hadiste ise: &#8220;Köpeğini gönderdin ve besmele de çektiysen, ondan yese bile tuttuğu avı ye.'[138] buyurmuştur. Bütün bunlar hükmü belli olan iki uç asla dönmekten başka birşey değildir.</p>
<p><strong>(4)</strong></p>
<p>İhramlı bir kimseye mutlak surette av hayvanı öldürmesi ya­saklanmıştır. Kasıtlı öldüren ihramlı bir kimseye ceza gerekeceği hükmü de getirilmiştir. İhramlı olmayan bir kimse için de mutlak surette helâllik hükmü konulmuştur; dolayısıyla ihramlı olmayan bir kimsenin av hayvanı öldürmesi halinde birşey (ceza) gerekme­mektedir. Bu iki belli hüküm arasında ihramlı bir kimsenin hata yoluyla av hayvanı öldürmesi durumunun hükmü meçhul kalmak­tadır. İşte bu konuda sünnet gelerek, hata ile kasıtlı Öldürmenin arasında bir fark olmadığını belirtmiştir. Zührî şöyle demiştir: &#8220;Kur&#8217;ân, kasten öldüren kimseye ceza hükmünü getirmiştir. Ceza, hata yolu ile Öldürmede de sünnetin hükmü olmaktadır.&#8221; Zührî, âlimler içerisinde sünneti en iyi bilenlerden biridir.</p>
<p><strong>(5)</strong></p>
<p>Her türden olan helâl ve haramı Kur&#8217;ân beyan etmiştir. Bu iki­si arasında ise durumları belli olmayan şeyler vardır ve bunlar hem helâl hem de haram tarafının hükmünü alabilir. İşte bu konuda Rasûlullah devreye girerek durumu hem icmâlî olarak hem de detaylı bir biçimde açıklamıştır. İcmâlî olarak şöyle açıkla­mıştır: &#8220;Haram bellidir, helâl bellidir; bu ikisi arasında ise durum­ları belli olmayan şüpheli şeyler vardır&#8230; &#8220;[139] İkinci kısımdan açık­lamasına ise şunları örnek gösterebiliriz: Abdullah b. Zem&#8217;a hadi­sinde, (yargı yoluyla Zem&#8217;a&#8217;ya ait olduğuna hükmettiği çocuk hak­kında) (Zem&#8217;a&#8217;nın kızı olan) Şevde validemize (ki hükme göre kar­deş oluyorlar): &#8220;Ey Şevde! Onun yanında Örtün!&#8221; buyurmuştur. Çünkü her ne kadar çocuğun Zem&#8217;a&#8217;ya ait olduğuna hükmetmişse de, (onun kendisinden olduğunu iddia eden) Utbe&#8217;ye benzer olduğu­nu görmüştü.[140]Av konusunda Adiy b. Hatim hadisinde ise Rasûlullah şöyle buyurmuştur: &#8220;Köpeklerine başka bir köpek karışırsa, tutulan avı yeme! Bilemezsin belki de senin olmayan köpek tutmuştur.&#8221;[141] İçerisine çeşitli hayız bezi, pislik vb. şeyler atı­lan Bidâ&#8217;a kuyusu hakkında da: &#8220;Allah Teâlâ, suyu temiz olarak yaratmıştır; onu hiçbir şey pis kılamaz&#8221;[142] buyurmuş ve onun hük­münü iki taraftan birine yani temizlik hükmüne katmıştır.[143] Av hakkında: &#8220;Gözünün önünde öleni ye[144], yaralanıp kaçan ve daha sonra Öleni bırak![145]buyurmuştur.</p>
<p>Süt haramlığı konusundaki Ukbe b.. Haris hadisinde şöyle anlatılır.Bu zat evlenmek istediği zaman siyah bir kadın gelerek hem kendisini hem de evlenmek is­tediği kadını emzirdiğini söyler. Bunun üzerine bu sahâbî doğru Medine&#8217;ye hareket eder ve olanları Rasûlullah&#8217;a anlatır. Bunun üzerine Rasûlullaht&#8217;: &#8220;Nasıl olabilir?! Kadın her i-kinizi de emzirdiğini iddia etmektedir. Onu bırak!&#8221; buyurur.[146] Bu­na benzer daha pek çok örnek vardır.</p>
<p><strong>(6)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ zinayı haram kılmış, evlenmeyi ve cariyelerle iliş­kide bulunmayı helâl kılmıştır. Meşru şekle muhalif aktedilen nikâh hakkında ise sükût geçmiştir. Çünkü böylesi bir akit, ne ger­çek bir nikahtır, ne de tam bir zina ilişkisidir. İşte bu gibi konular­da, bazı uygulamaların hükmünü bildirmek üzere sünnet gelmiş, sünnetin açıklık getirmediği diğer şekiller ise[147] ya mutlak surette, ya da bazı hallerde iki asıldan birine katılması, veya başka bir du­rumda diğer asla katılması konusunda içtihada mahal olmak üzere kalmıştır. Hadiste şöyle gelmiştir: &#8220;Hangi kadın velisinin izni ol­madan nikâhlanırsa, onun nikâhı bâtıldır, onun nikâhı bâtıldır, onun nikâhı bâtıldır. Eğer zifaf gerçekleşmişse, kocanın kadından istifadesi karşılığında ona mehir vermesi gerekir.[148] Fâsid diğer nikâhlarla ilgili olarak sünnette yer alan diğer hadisler için de edi­lecek söz aynıdır.</p>
<p><strong>(7)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, deniz hayvanlarını temiz olan şeyler arasında ol­mak üzere helâl kılmış, İaşeyi de haram olan iğrenç şeyler arasında saymıştır. Bu iki ucun arasında deniz ölüsünün hükmü belirsiz kal­mıştır. Acaba denizde kendiliğinden ölen bir hayvanın hükmü ne­dir? İşte bu konuya sünnet ışık tutmuş ve Rasûlullah ko­nuyla ilgili olarak: &#8220;Denizin suyu temiz, ölüsü helâldir&#8221;[149]buyur­muştur. Bazı hadislerde de şöyle buyrulmuştur: &#8220;İki ölü helâl kilınmıştır: balık ve çekirge.&#8221;[150] Öbür taraftan Rasûlullah , deniz tarafından karaya vuran ve Ebû Ubeyde tarafından getirilen (balık)tan da yemiştir.</p>
<p><strong>(8)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ taammüden işlenen cinayetlerde cana can, dişe diş olmak üzere hem canlar hem de organlar için kısas hükmünü koy­muş ve bu meyanda şöyle buyurmuştur: &#8220;Orada onlara cana can, göze göz, buruna burun, kulağa kulak, dişe dişle ve yaralara karşı­lıklı ödeşme (kısas) yazdık.&#8221;[151] Hata yoluyla işlenen cinayetler hak­kında ise: &#8220;Mü&#8217;min bir köle azadı ve ailesine ödenecek diyet gere­kir&#8221;[152] buyruğu ile diyet hükmünü getirmiştir. Rasûlullah da inşallah ileride gelecek[153] olan şekil üzere organ diyetlerini belirlemiştir. Bu durumda her iki ucun hükmü belirlenmiş, bu ikisi ortasında anne karnından bir darbe vb. sonucunda düşürülen ceni­nin hükmü müşkil bir hal almıştır. Çünkü bir taraftan diğer organ­lar gibi annesinin bir parçası durumundadır; öbür taraftan bakıldı­ğı zaman hilkat itibarıyla tam bir insan sayılabilmektedir. İşte bu müşkil durumun hükmünü sünnet açıklamış ve hükmün &#8220;gurre&#8221;[154] olduğunu ve tam olarak her iki tarafa da benzemediği için nevi şah­sına münhasır bir hükmü bulunduğunu belirtmiştir.</p>
<p><strong>(9)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ meyteyi yani usûlüne göre boğazlanmadan ölmüş hayvanı haram, usûlüne göre boğazlanmış hayvanı da helâl kılmış­tır. Boğazlanmış bir hayvan karnından ölü olarak çıkan yavrunun hükmü, bu iki esas arasında kalmakta ve her iki tarafın da hükmü­nü alabilecek durumdadır. Vaziyet böyle iken Rasûlullah [a.s] : &#8220;Yavrunun boğazlanması, annesinin boğazlanmasıdır&#8221;[155] buyur­muş ve yavrunun annesinin bir parçası sayılması tarafını, onun müstakil bir varlık olduğu tarafına tercih etmiştir.</p>
<p><strong>(10)</strong></p>
<p>Allah Teâlâ miras âyetinde: &#8220;Eğer kadınlar ikinin üzerinde ise, bırakılanın üçte ikisi onlarındır. Şayet bir ise yarısı onundur&#8221;[156] buyurmaktadır. Bu âyete göre iki kızın durumu beyan edilmiş ol­mamaktadır (r.a). Onlarla ilgili hükmün belirlenmesi sünnete kalmış ve onlar da, ikiden fazla kızın hükmüne katılmış­lardır. [157]Nitekim el-Kâdî İsmail böyle zikretmiştir.</p>
<p>Buraya kadar verilenler konu ile ilgili örneklerdir ve bunlar değerlendirilmek suretiyle diğerleri hakkında da bir hükme ulaş­mak mümkündür. Çünkü konu düşünen kimse için gayet açıktır ve sonuçta bunlar, hükmü nasslarla belirlenmiş olan iki uçtan birine ya da aynı anda her ikisine de birden katmak demektir ve hiçbir zaman bu iki uç esasın dışına çıkılması söz konusu değildir.[158]Şimdi de kıyas alanına giren hadisler üzerinde duralım: Kur&#8217;-ân-ı Kerîm&#8217;de bazı esaslar vardır ki bunlar, benzeri durumların hükmünün de kendi hükümleri gibi olduğuna işarette bulunur ve bunların mutlak olarak zikredilmeleri bazı kayıtlı olanların da on­lar gibi olduğunun anlaşılmasını sağlarlar. Bu durumda sünnetin konu ile ilgili beyanına dayanılarak fer&#8217;î meselelerin tefrîine gidil­meksizin bu esaslarla yetinilir. Bu yaklaşım, makîsun aleyhin —her ne kadar hâss olsa da— mânâ bakımından âmm olması esa­sından hareketle olmaktadır. Bu konunun izahı Deliller bahsinde geçmişti.[159] Durum böyle olunca konuyu şöylece özetlememiz müm­kün olacaktır: Kur&#8217;ân&#8217;da bir asıl bulunduğu zaman, sünnet ya onun mânâsında olanı, ya ona katılacak olanı veya ona benzer olanı ya da ona yakın olam getirmiş olacaktır. İfade edilmek istenen mânâ işte budur. Burada Rasûlullah&#8217;ın  söz konusu hadisi kıyas yoluyla[160] ya da vahye müsteniden söylemiş olması arasında bir fark yoktur. Her halükârda o söz, bizim zihinlerimizde makîs (kıyas yapılan) mecrasında algılanacak, Kitap aslı —Deliller bölümünün başında[161]zikredilen mânâ itibarıyla— onu da kapsamış olacaktır. Konu ile ilgili, çeşitli örnekler verilecektir:</p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, ribâyı[162] ve hakkında, &#8220;Elbette alış veriş de ribâ gibidir&#8221;[163] dedikleri cahiliye ribasını haram kılmıştır. Cahiliye ri-basından maksat, alacaklının borçluya: &#8220;Ya borcunu ödersin ya da arttırırsın&#8221; demesi ve onun da kabul etmesi suretiyle borcun yeni bir borç karşılığında feshedilmesidir. &#8220;Eğer tevbe ederseniz ana pa­ranız sizindir. Böylece ne haksızlık etmiş, ne de haksızlığı uğratıl­mış olursunuz&#8221;[164] âyeti de buna delâlet etmektedir. Rasûlullah Söyle buyurmuştur: &#8220;Cahiliye ribâsı kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk ribâ da Abdulmuttalip oğlu Abbâs&#8217;ın ribâsıdır; onun hep­si kaldırılmıştır.&#8221;[165]Durum böyledir ve bu nasslarda söz konusu olan yasak, karşılıksız olan bir fazlalık yüzündendir. Sünnet işte bu noktayı göz önünde tutarak, karşılıksız fazlalığın her türlüsünü ya­sağın kapsamına sokmuştur.</p>
<p>Bu meyanda olmak üzere Rasûlullah şöyle buyurmuştur: &#8220;Altın altın ile, gümüş gümüş ile, buğ­day buğday ile, arpa arpa ile, hurma hurma İle, tuz tuz ile (mübadele edildiğinde) misli misline, dengi dengine ve elden ele olacaktır. Kim artırır veya fazla alırsa şüphesiz o ribâ almış ver­miş olur. Bu sınıflar muhtelif olduğu zaman, elden ele olmak kaydı ile istediğiniz gibi alıp satın!&#8221; Hadisin son cümlesinde sınıfların muhtelif olması halinde söz konusu olan nesî&#8217;e ribası[166] da yasak kapsamına eklenmiştir. Çünkü bedellerden birinin ertelenmesi, (genelde) karşılıksız bir fazlalık anlamı taşır. Menfaat celbeden her  türlü selef yani borç ilişkileri de yine bu mânâ içine girmektedir. Şöyle ki: Nesîede yani bedellerden birinin veresiye olması halinde cinsin kendi cinsi karşılığında satılması, birşeyin kendisini yine kendine bedel tutma kabilindendir. Çünkü her ikisinden elde edile­cek fayda birbirine yakındır.</p>
<p>Bu durumda bedellerden birinin fazla olması, karşılıksız bir ziyadelik anlamına gelir.[167] Bu ise yasaktır.iki bedelden birinin veresiye olması, âdeten ancak kıymette bir zi-yadeliğin olması halinde olur. Zira elde peşin olan birşeyin, kendi cinsinden veresiye bir şey ile mübadelesi, ancak elde peşin olandan veresiye olanın daha kıymetli ve üstün olması halinde söz konusu olur. Dolayısıyla bu, akdin yasaklanmasını gerektiren bir fazlalık­tır. Geriye şu soru kalıyor: Peki, nakdeyn yani altın ve gümüş ile gıda maddeleri dışında kalan diğer malların bu tür satışı niçin caiz­dir de bunlarınki caiz değildir?! İşte bu nokta, müctehidlerce ayırı­mı zor ve kapalı olan bir konudur ve bu şimdiye kadar mânâsı[168] henüz açıklık kazanamamış en kapalı meselelerden biri olma özelli­ğini hâlâ korumaktadır. Bu yüzden sünnet konuya müdahale ede­rek müctehidlerce bulunup ortaya çıkarılması ve diğerlerinden ay­rılması imkânsız olan bu meseleye açıklık getirmiştir.[169] Eğer bu konu da, diğer konular gibi açık olsaydı, diğerleri gibi bu da mücte-hidlerin görüş ve değerlendirmelerine havale edilirdi.İşte böyle bir konu, kıyastaki asıl ile fer&#8217; mecrasında câri[170] olmaktadır. Düşün!</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, nikâhta ana ile kızın[171] ve iki kızkardeşin bir ara­da tutulmasını haram kılmış ve: &#8220;Bunların dışında kalanlar size helâl kılındı&#8221;[172] buyurmuştur. Rasûlullah da, kıyas kabi­linden olmak üzere bir kadın ile teyzesinin ya da halasının aynı nikâh altında bir arada (cem) tutulmasının haram olacağı hükmünü getirmiştir. Zira Allah Teâlâ&#8217;nın, sözü edilen kadınların aynı nikâh altında cem edilmesini haram kılmasını gerektiren illet bura-da da mevcuttur. Bu hükmü getiren hadiste Rasulullah&#8221;Çünkü eğer siz bunu yaparsanız, akrabalık ilişkilerini koparmış olursunuz&#8221;[173] buyurmuştur. Bilindiği gibi hükmün ta&#8217;lîli, kıyasın yönüne işaret eder.</p>
<p>Allah Teâlâ, temiz suyu belirlerken, onun gökten indirip yeryü­züne yerleştirdiği su olduğunu ifade buyurur. Böyle bir niteleme, deniz suyu hakkında gelmemiştir. İşte bu konuda sünnet gelerek, onun da diğer sular gibi olduğunu belirtmiş ve: &#8220;Denizin suyu te­miz, ölüsü helâldir&#8221;[174] buyurarak onun hükmünü diğer suların hükmüne katmıştır.v</p>
<p><strong>4.</strong></p>
<p>Can diyetini Allah Teâlâ Kur&#8217;ân&#8217;da zikretmiştir. Organların di­yetinden ise söz etmemiştir. Bu konuda aklen kıyas yürütülmesi zordur. İşte bu yüzden hadis devreye girerek konuyu aydınlatacak şekilde organ diyetlerini açıklamıştır. Bu durumda hadis, bir nevi durumu müşkil olan kıyas mahiyetindedir. Dolayısıyla mutlaka ona başvurmak ve onun parelelinde yürümek gerekecektir.</p>
<p><strong>5.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, miktarları belli olan miras paylarını açıklamıştır. Bunlar: Yarım, dörtte bir, sekizde bir, üçte bir, altıda bir olarak be­lirlenen paylardır. Asabenin mirasını ise sadece işaret yoluyla zik­retmiştir. Bu meyanda ana babadan bahsederken: &#8220;Çocuğu yoksa, anası babası ona varis olur; anasına üçte bir düşer&#8221;[175] çocuklardan bahsederken: &#8220;Erkeğe iki dişinin hissesi vardır&#8221;[176] buyurur. Kelâle âyetinde de: &#8220;(Ölen) kızkardeşin çocuğu yoksa, (erkek kar­deş) ona tamamen vâris olur&#8230; Eğer mirasçılar erkek ve kadın kar-deşlerse, erkeğe iki dişinin hissesi kadar vardır&#8221;[177] buyurur. Bu âyetler, belirlenmiş miras payları alındıktan sonra geri kalan kıs­mın asabeye ait olacağını gerektirir. Geriye mesele olarak burada ismi geçmeyen dede, amca, amca oğlu vb. gibi erkek akrabaların durumu kalmaktadır. İşte bu konuda Rasûlullah devreye girerek: &#8220;Belirlenmiş payları sahiplerine verin! Geriye kalan kısım ise, en yakın erkeğe aittir&#8221;; bir başka rivayette: &#8220;En yakın erkek asabeye aittir&#8221;[178] buyurarak onların durumunu da Kur&#8217;ân&#8217;da zikri geçen erkeklerin hükmüne katmıştır. Böylece Rasûlullah , bizzat Kur&#8217;ân&#8217;da belirtilmiş olan asla, ihtiyaç duyulan (ve muhte­melen ictihâd ile de ulaşılamayacak olan) diğer erkek akrabaların durumunu da katmıştır.</p>
<p><strong>6.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, süt haramlığı ile ilgili olarak: &#8220;Sizi emziren anne­leriniz ve süt kızkardeşleriniz size haram kılındı&#8221;[179] buyurmuştur. Rasûlullah ise, nesep dikkate alındığı zaman kimler ha­ram oluyorsa, süt yoluyla onların da haram olacağını belirtmiş ve böylece hala, teyze, erkek kardeş kızı, kız kardeş kızı vb. kimselerin hükmünü, Kur&#8217;ân&#8217;da geçen iki grubun hükmüne katmıştır. Bu kat­ma yolu, kıyas ile katma yolu olmaktadır. Zira burada söz konusu olan, (asıl ile fer&#8217;) arasında fark olmadığı belirtilerek yapılan kıyas kabilinden olmaktadır ve buna bizzat sünnet de değinmiştir.[180]Zira bu konu Rasûlullah&#8217;ın dışında kalan müctehidler için te­reddüde mahal olacak ve &#8220;Acaba bu konu taabbudî midir? Yoksa içtihadı midir?&#8221; tartışması hep açık kalacak ve bir çözüme ulaşıla­mayacaktı. İşte Rasûlullah bunu öngörmüş ve konu ile il­gili olarak: &#8220;Şüphesiz ki Allah Teâlâ, nesepten dolayı haram kıldı­ğını sütten dolayı da haram kılmıştır&#8221;[181]buyurmuştur. Bu mânâda daha başka hadisleri de vardır. Sonra haramlık hükmünde kadınlara erkekleri de katmıştır. Çünkü haramlığı doğuran süt, ka­dında kocasının ilişkisi sonucunda oluşmaktadır. Süt sebebiyle ka­dın anne olduğuna göre, sütün sahibi olan erkeğin de hiç şüphesiz baba olması gerekecektir.</p>
<p><strong>7.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, Mekke&#8217;yi Hz. İbrahim&#8217;in&#8221;Rabbim!Bu­rayı güvenli bir belde kıl!&#8221;[182] şeklindeki duası sebebiyle kutsal (ha­ram) kılmış ve: &#8220;Bizim Mekke&#8217;yi güvenli ve kutsal bir belde kıldığı­mızı görmediler mi?&#8221;[183] buyurmuştur. Böylece Allah Teâlâ, Mek­ke&#8217;yi kutsal belde kılmıştır. Rasûlullah da, aynen Hz. İb­rahim&#8217;in   Mekke için yaptığı duasını bir misli fazlasıyla beraber[184]Medine için yapmıştır. Allah Teâlâ da onun bu duasını kabul ederek Medine&#8217;nin iki taşlığı arasındaki alanı kutsal belde (harem) kılmıştır. (Rasûlullah şöyle buyurmuştur: &#8220;Ben Medine&#8217;nin iki taşlığı arasını ağacı kesilmemek, avı öldürülmemek &#8216; üzere kutsal belde ilân ediyorum.[185] Bir başka rivayette de: &#8220;Eğer Medinelilere biri bir kötülük etmek isterse Allah onu cehennemde kurşun eritir gibi yahut suda tuz eritir gibi eritir[186] buyurmuştur.</p>
<p>Başka bir rivayette de şöyle buyurur: &#8220;Medine kutsaldır; dolayısıy­la orada kim bir bidat çıkarır veya bir bidatçiyi barındırırsa, Al­lah&#8217;ın, meleklerin ve bütün insanların laneti onun üzerinedir. Kıya­met gününde onun ne farzı ne de nafilesi (veya onun ne tevbesi ne de fidyesi) kabul edilmez.&#8221;[187]Aynı ibare Hz. Ali&#8217;nin sahifesinde de yer almaktadır.[188] Burada görülen şey, Medine&#8217;nin kutsallık bakı­mından Mekke&#8217;ye katılmasıdır. Âyette Mekke hakkında şöyle buyu-rulur: &#8220;Doğrusu inkâr edenleri, Allah&#8217;ın yolundan, yerli ve yolcu bütün insanlar için eşit kılınan Mescid-i Haram&#8217;dan alıkoyanları ve orada zulüm ile yanlış yola saptırmak (ilhâd) isteyeni, can yakıcı bir azaba uğratırız.&#8221;[189] Bu âyette geçen &#8220;ilhâd&#8221; kelimesi, haktan zulme doğru meylin her türlüsünü ve bütün türleriyle yasak olan şeylerin işlenmesini içine alır. Nitekim sünnet âyeti bu şekilde tef­sir etmiştir. Bu mânâda Medine de onun hükmüne katılmış olmak­tadır.</p>
<p><strong>8.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, &#8220;Erkeklerinizden iki şahit tutun; eğer iki erkek bu­lunmazsa, şahitlerden razı olacağınız bir erkek, —biri unuttuğun­da diğeri ona hatırlatacak— iki kadın olabilir&#8221;[190] buyurmakta ve mâlî konularda bir erkeğin yanında iki kadının şahitliğini kabul et­mektedir. Bundan kadınların şahitliklerinin zayıflığı ortaya çık­maktadır. &#8220;Akıl ve dini noksan olanlardan hiç birinin akıllı bir kimseye sizin kadar galebe çaldığını görmedim&#8221;[191]sözünde de bu noktaya işarette bulunmuştur. Akıl noksanlığını, iki kadının şahitliginin bir erkeğin şahitliğine denk sayılması şeklinde izah etmiş­tir. Bu husus Kur&#8217;ân&#8217;la sabit olmuş ve &#8220;biri unuttuğunda diğeri o-na hatırlatacak&#8221; buyurulmdda da onların şahitlik konusunda erke­ğin derecesinden daha aşağı bir mertebede olduğu ortaya çıkmıştır. İşte bu noktadan hareketle Rasûlullah bir şahitle birlikte yemini de âyette zikre dil enla*in hükmüne katmış ve bu yolla hükim-de bulunmuştur.[192] Çünkü insanların haklarının yenmesinde ve ye­rine getirilmesinde yeminin de bir yeri vardır ve Allah Teâ-lâ bu konuda şöyle buyurmaktadır: &#8220;Allah&#8217;ın ahdini ve yeminlerinizi az bir değere değişenlerin, işte onların, âhirette bir payları yoktur..&#8221;[193]Böylece bir şahit ile yemin, kıyasta iki erkek şahit ya da bir erkek ile iki kadın şahit yerine geçmiştir. Ancak bu herkesin kavrayama-yacağı bir kapalılıkta olduğu için sünnet onu açıklamıştır.</p>
<p><strong>9.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, rakabe mülkiyetinin satışını Kur&#8217;ân&#8217;da zikretmiş ve onu helâl kılmıştır. Bazı şeyler hakkında olmak üzere icâreden de bahsetmiştir. Meselâ: &#8220;Onu getirene bir deve yükü (ödül) var­dır&#8221;[194] âyetinde &#8220;cuTdan[195]&#8221;Kim fakir ise uygun bir şekilde yesin&#8221;[196] âyetinde yetim malının idaresi hakkında icâreden, &#8220;Zekât işlerinde çalışanlara&#8230;&#8221;[197]âyetinde zekât memurluğundan ve daha başka menfaatler[198] üzerine yapılan icâreden söz etmiş, diğer men­faatler hakkında bir hüküm getirmemiştir. Sünnet ise, bu konuda mutlak cevaz hükmünü getirmiş ve insan, hayvan, ev ve arazi gibi her türlü rakabe menfaatlerinin icareye konu olabileceğini belirt­miştir. Rasûlullah, bu konuda birçoğunun durumunu be­yan buyurmuş, diğerlerini de ictihâd müessesesine havale etmiştir. Bu ise, şeriatta muteber olan kıyas alanı olmaktadır. Bu konuda Rasûlullah&#8217;ın özel olarak kıyasta bulunmayı kastetmiş o-lup olmaması bizim açımızdan önemli değildir. Çünkü bunların hepsi sonuç itibarıyla hangi şekilde olursa olsun Allah&#8217;ın kendisine indirmiş olduğu şeylerin açıklanması amacına çıkmaktadır.</p>
<p><strong>10.</strong></p>
<p>Allah Teâlâ, Hz. İbrahim ile ilgili olarak onun rüyasından bah­setmiş ve buna istinaden oğlunu boğazlamaya giriştiğinden söz et­miştir. Keza Hz. Yûsufun ve iki gencin rüyalarından bahsetmiştir. Bunlar doğru (sâdık) rüyalardı; ancak bütün rüyaların doğru oldu­ğuna dair bunda bir delalet yoktu. Rasûlullah ile bu ko­nunun hükmünü beyanla her sâlih kimsenin göreceği sâdık rüya­nın, nübüvvetin (kırk altı) cüzündün bir cüz olduğunu ifade etti.[199] Yine o, rüyaların birer müjde (mübeşşir) olduklarını ve kısımları olduğunu[200] ve buna benzer diğer hükümlerini beyan buyurdu. Böylece rüyaların onun tarafından bu şekilde değerlendirilmesi, di­ğer rüyaların da Kur&#8217;ân&#8217;da zikredilenlerin rüyalarına katıldığı an­lamını içermiş olmaktadır. Kıyasta yapılan şey de işte budur. Bu konuda örnek pek çoktur. Bu kadarla yetiniyoruz.</p>
<p><strong>e)</strong> Bir diğer yaklaşım da, Kur&#8217;ân&#8217;m çeşitli delillerinden ortaya çıkan toplu mânâların dikkate alınmasıdır. Deliller çeşitli mânâlar hakkında gelmiş olabilir; ancak onların hepsini —mesâlih-i mürse-le ya da istihsândakine benzer— bir mânâ kapsar halde bulunur.Sünnet de işte bu kapsamlı mânânın bir gereği olarak gelir. Böyle­ce bilinir ya da zannedilir ki, söz konusu kapsamlı mânâ o cüzlerin toplamından çıkarılmıştır. Tabiî bu, sünnetin sadece Kitab&#8217;ın açık­lanması için geldiğini gösteren delilin sıhhati üzerine bina edilmiş olmaktadır. Bu yaklaşımın örneği, &#8220;Serî Deliller&#8221; bölümünün başın­da &#8220;Zarar vermek ve zarara zararla mukabele etmek yoktur[201] ha­disinin mânâsının Kitap&#8217;tan çıkarılması sırasında geçmişti.[202] Bu mânâda bulunan diğer hadisler de bu kısma girer. Burada tekrara gerek görmüyoruz.</p>
<p><strong>f) </strong>Bir diğer yaklaşım da, hadislerin detaylarının —her ne ka­dar ilave beyanlar içerse de— Kur&#8217;ân&#8217;ın tafsilatı içerisinde bulun­duğu yaklaşımıdır.[203] Ancak bu yaklaşım sahiplerinin her halükâr- [49] da sünnette yer alan her mânânın —bir başka açıdan[204]değil de sa­dece lügavî vaz&#8217; açısından— bizzat Kur&#8217;ân&#8217;da işaret edilmiş ya da açıkça değinilmiş olduğunu isbat etmesi gerekir. Bu yaklaşımla il­gili önce örnekler verelim, sonra da doğru olup olmadığına bakalım:</p>
<p><strong>Konu ile ilgili çeşitli örnekler vardır:</strong></p>
<p><strong>1)</strong> <strong>Bid&#8217;î talâkla ilgili İbn Ömer hadisi:</strong> İbn Ömer, hayız ha­linde iken karısını boşamıştı. Rasûlullah Hz. Ömer&#8217;e: &#8220;Ona emret, karısına dönsün, sonra temizleninceye kadar bıraksın, sonra hayız görsün, sonra temizlensin, sonra isterse tutsun, isterse ona yanaşmadan Önce boşasın. Allah Teâlâ&#8217;nın kadınların boşanma-</p>
<p>sında dikkate alınmasını emrettiği iddet işte budur&#8221; buyurdu.[205]Rasûlullah bu sözüyle Allah Teâ­lâ&#8217;nın: &#8220;Ey Peygamber! Kadınları boşayacağınızda, onları iddetlerini gözeterek boşayın![206] emrini kastetmektedir.</p>
<p><strong>2)</strong> <strong>Fâtıma bt. Kays hadisi:</strong> Rasûlullah bu kadın (kocası Ebû Amr b. Hafs tarafından) bâin talâk ile bo­şandığı zaman kendisine ne mesken ne de nafaka bağ­ladı.[207] Halbuki bâin talâk ile boşanmış kadınların, na­faka hakları yoksa da mesken hakları bulunmaktaydı. Çünkü bu kadın kötü huylu biriydi ve dili ile ailesine ezâ veriyordu. Rasûlullah&#8217;m Du uygulaması,&#8221;Apaçık bir hayasızlık yapmaları hali hariç evlerin­den çıkarmayın&#8221;[208] âyetinin tefsiri olmaktadır.</p>
<p><strong>3)</strong> <strong>Sübey&#8217;a el-Eslemî hadisi:</strong> Bu kadın, kocasının vefatın­dan on beş gün sonra doğurdu ve Rasûlullah kendisine artık evlenebileceğini bildirdi. Böylece bu hadis, &#8220;İçinizden ölenlerin geride bırakmış olduğu eşler, &#8216;kendi kendilerine dört ay on gün beklerler&#8221;[209] âyetinin, hamile olmayan kadınlara mahsus olduğunu açıklamış oldu. &#8220;Hamile olanların iddeti, doğurmaları ile tamam-lanır&#8221;[210] âyeti ise, hem boşanmış hem de kocası ölmüş kadınlar için genel (âmm) olmaktadır.</p>
<p><strong>4</strong>)<strong> Ebû Hureyre hadisi:</strong> &#8220;Ama zulmedenler, kendilerine söylenmiş olan sözü başka sözle değiştirdiler&#8221;[211]âyeti hakkında Ebû Hureyre: &#8220;İsrailoğulları &#8216;Hıtta&#8217; sözcüğü yerine &#8216;Habbe fi şa&#8217;re&#8217; demişlerdir&#8221; der.[212]</p>
<p><strong>5)</strong> <strong>Câbir hadisi:</strong> Rasûlullah Mekke&#8217;ye geldiği za­man Kabe&#8217;yi yedi defa tavaf etmiş, &#8220;İbrahim&#8217;in maka­mını namaz kılma yeri edinin&#8221;[213] âyetini okuyarak, Makam&#8217;ın arkasında namaz kılmış, sonra Hacerü&#8217;1-Es-ved&#8217;e gelerek onu selâmlamış; daha sonra da (sa&#8217;ye baş­lamak üzere) &#8220;Allah&#8217;ın başladığı (Safa) ile başlarız&#8221; bu­yurarak: &#8220;Şüphesiz ki Safa ve Merue, Allah&#8217;ın nişanele-rindendir&#8221;[214] âyetini okumuştur.[215]</p>
<p><strong>6) Nu&#8217;mân b. Beşîr hadisi:</strong> Rasûlullah &#8220;Rabbiniz buyurdu ki: Bana dua edin,  size icabette buluna­yım&#8230;&#8221;[216] âyeti hakkında: &#8220;Dua, ibadettir&#8221; buyurmuş ve âyeti sonuna kadar okumuştur.[217]</p>
<p><strong>7) Adiyy b. Hatem hadisi:</strong> Bu zat şöyle demiştir: &#8220;Tan ye­rinde[218], beyaz iplik, siyah iplikten sizce ayırd edilince­ye kadar yiyin, için[219]âyeti inince Rasûlullah bana: &#8220;Şüphesiz (âyetteki ipliklerden) maksat gündü­zün aydınlığı ile, gecenin karanlığıdır&#8221; dedi.[220]</p>
<p><strong>8) Semüre b. Cündüb hadisi:</strong> Rasûlullah: &#8220;Salû-tu&#8217;l-vustâ&#8221; ikindi namazıdır&#8221; buyurmuştur. Keza Hen­dek savaşı sırasında: &#8220;Allah&#8217;ım! Onların kabirlerini ve evlerini ateş doldur; çünkü onlar bizi güneş batıncaya kadar &#8216;salâtu&#8217;l-vustâ&#8217;dan (yani ikindi namazından) alı­koydular&#8221; buyurmuştur.[221]</p>
<p><strong>9) Ebû Hureyre hadisi:</strong> Rasûlullah şöyle buyur­muştur: &#8220;Cennette bir kamçı kadarcık yer, elbette dün­yadan ve dünyada olan her şeyden daha hayırlıdır. İs­terseniz: &#8216;Ateşten uzaklaştırılıp, cennete sokulan kimse artık kurtulmuştur[222]âyetini okuyun.&#8221;[223]</p>
<p><strong>10) Kebâir yani büyük günahlar hakkındaki Enes hadisi:</strong> Rasûlullah bu konuda şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah&#8217;a şirk koşmak, ana babaya isyan etmek, cana kıymak ve yalan söylemek.'[224] Bu konuda daha başka hadisler vardır ve onlarda da büyük günahların zikri geçmektedir. Hepsi de sonuç itibarıyla: &#8220;Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız.[225] âyetinin tefsiri mahiyetindedir.Bu türden olan sünnet çoktur.</p>
<p>Ancak Kur&#8217;ân, bu yaklaşımı destekleyecek gibi değildir. Hadis­lerde geçen her konuya Kur&#8217;ân&#8217;ın doğrudan değinmesi veya Arab&#8217;ın kullandığı lügavî vaz&#8217; açısından onlara işarette bulunması mümkün değildir. Bu konuda ilk şahit namaz, hacc, zekât, hayız, nifas, luka-ta, kırâz, müsâkât, diyet, kasâme ve benzeri sayılamayacak kadar çok olan durumlardır (ve bütün bunlar, bu yaklaşım sahiplerinin iddia ettiği gibi sünnetin, Kur&#8217;ân nasslarını husûsî beyan tarzında geldiği konular olmaktan uzaktır). Bu itibarla bu yaklaşımın taraf­tarları iddialarını isbat edecek durumda değillerdir. Bunların yapa­cakları şey, olsa olsa Arap dilinin kabul etmeyeceği zorlamalara gi­rerek iddialarına mesnet aramaya çalışmak olacaktır.</p>
<p>Böyle bir ça­baya ne selef-i sâlihin ve ne de ilimde yüksek payeye ulaşmış âlim­lerin katılması mümkün değildir. Birileri, üzerine dikkat çektiği bu kapının aralanmasına merak sarmış, fakat başaramamıştır. Zira iddiasını ancak sözü edilen zorlamalara girerek ve sünnetin getirdi­ği şey hakkında Kur&#8217;ân&#8217;da husûsî surette nass ya da işaret bulun­mayan pek çok yerde de ilk yaklaşıma başvurmak yoluyla ispata çalışmıştır. Bu ise onun iddiasının boşa çıkması anlamına gelir. Üs­telik böylesi bir tekellüfe girişen kişi, sadece Müslim b. Haccâc&#8217;ın kitabında yer alan müsned hadislerin mânâlarının Kur&#8217;ân&#8217;dan çıka­rılmasına çalışmıştır. Diğer imamların telif ettikleri hadis kitapla­rına bakmamıştır. Bu yeltenme, Kur&#8217;ân ve Hadis ilimleri içerisinde vücuda getirilen en garip çalışmalardan biri olmaktadır.</p>
<p>Burada zikrettiğimiz yaklaşımların[226]konu ile ilgili tezi ortaya koymaya yeterli olacağını umuyoruz. Doğruya muvaffak kılan an­cak Allah&#8217;tır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p><a name="_ftn1"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref1">[1]</a> Mînhâc&#8217;da şöyle tarif edililir: Sünnet, Hz. Peygamber&#8217;den (s.a.) sâdır olan ve i&#8217;câz niteliği taşımayan, yani Kur&#8217;ân&#8217;dan bulunmayan söz ve fiillerdir. Sünnet, bazen Kur&#8217;ân&#8217;ın getirmiş olduğu mânâ içerisinde mündemiç bulu­nur. Müellifin &#8220;bizzat Kur&#8217;ân tarafından ele alınmayan, aksine Hz. Peygam­ber (s.a.) tarafından beyan edilen&#8221; sözü, Sünnet tabirinin kullanılması için, onun Kitap&#8217;ta mevcut bulunan mânâ içerisinde mündemiç bulunmaması gi­bi bir şartı gerektirmez. Aksine bu sözden maksat, Hz. Peygamber&#8217;den (s.a.) sâdır olan sözün aynen Kur&#8217;ân&#8217;da bulunmaması demektir. Arkadan gelen &#8220;Bunların Kur&#8217;ân&#8217;ın genel olarak getirdiği esasların beyanı mahiyetinde olup olmaması arasında fark yoktur&#8221; şeklindeki ifade de tarifin bu şekilde anlaşılması gerektiğini gösterir. Çünkü sünnetin Kitab&#8217;ın beyanı olabilme-siu için, beyan edilecek mânânın esas itibarıyla kitap tarafından içerilmesi gerekir ki, sünnet de işte o mânâyı beyan ve şerh etmiş olsun.</p>
<p>Bazı âlimler sünnetin tarifini yaparken, &#8220;tabiî amellerden olmayan&#8221; kaydını eklemişlerdir. Diğer âlimler ise, durumun açık olması sebebiyle böy­le bir kayda gerek duymamışlardır.</p>
<p><a name="_ftn2"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref2">[2]</a> Yani sadece Kur&#8217;ân&#8217;da veya Kur&#8217;ân ile birlikte sünnette ya da sadece sünnette açıklanmış olması arasında fark yoktur.</p>
<p><a name="_ftn3"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref3">[3]</a> Buna göre bu kullanış şeklinde sünnet kapsamına sadece Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) fiilleri girmekte, ondan başkalarına yönelik olarak sadır olan emir ya da nehiy yollu sözlü tasarrufları —kendince fiile dönüştüriümedikçe— tarif kapsamına girmemektedir. Minhâc&#8217;da yapılan tarif, sünnet sözcüğünün ge­nel kullanılış şekliyle ilgili olmaktadır. Müellifin her iki tarifi de, sünnet sözcüğünün özel anlamına yöneliktir. Onun maksadının bu olduğunu çıkar­mamıza daha sonra söyleyeceği &#8220;Buraya kadar anlatılanları topladığımızda, sünnet sözcüğünün kullanılışının şu dört yönü içerdiği ortaya çıkmakta­dır:&#8230;&#8221; şeklindeki sözü de yardımcı olacaktır. Zira müellif—bu kullanış şe­killerinin ayrıntıları sırasında açıklamamasına rağmen— tasvipleri (ikrar) de bu dört yönden biri olmak üzere saymıştır. Ancak müellifin daha önce tasvipleri fiillerden saydığı da bilinmektedir.</p>
<p><a name="_ftn4"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref4">[4]</a> Yani bizce bilinir olup olmamasına bakılmaz. Yoksa gerçek anlamda sünnette öyle bir şeyin bulunmaması anlamına değildir. Aksi takdirde bu ifade, sö­zün gerisi ile çelişir.</p>
<p><a name="_ftn5"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref5">[5]</a> Burada içtihada, Kitap ve sünnetten olan deliller üzerinde değerlendirme yapmak anlamı verdiğimiz zaman, sözün baş tarafa karşı tutulması anlaşıl­maz. Çünkü biz diyoruz ki, sünnete tabi olunması şekli ancak, delilin doğru­dan sünnet olması durumunda tasavvur edilebilir. Ondan sonrası ise kıyas vb. yollarla olur.</p>
<p><a name="_ftn6"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref6">[6]</a> Müellif, bu ifade yerine belki de &#8220;aslında bize ulaşmayan bir sünnete tâbi ol-</p>
<p>ma anlamına gelir&#8221; gibi bir ifade kullanmalıydı. Nitekim bir önceki şikda öy­le söylemişti. Ancak burada sadece icmâ ve içtihada atıfla yetindi. Burada şöyle denilebilir: Aslında birincisi, yaygın olan kullanılış şeklinde sünnet kapsamı içerisine zaten girmektedir. Dolayısıyla onu tasrih etmeye aslında ihtiyaç yoktu, buna rağmen sırf girmemiş olabileceği gibi yanlış bir anlayışa dikkat çekmiş olmak için zikredilmiştir. Müellife göre önemli olan icmâ, istihsân ve mürsel maslahatlar gibi diğer delillere dayalı olan uygulamala­rın sünnnet kapsamına sokulmuş olmasıdır. Ancak müellif bu delilleri sa­yarken kıyası da zikretmeliydi.</p>
<p><a name="_ftn7"></a>[7] Bu sükuti icmâdan kabule daha şayandır; çünkü tepki gösterilmemesi ya­nında tüm sahabe tarafından işlenir olması, ona ayrı bir güç katar.</p>
<p><a name="_ftn8"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref8">[8]</a> Yani sahabe döneminde mürsel maslahatlar dikkate alınarak gerçekleşti­rilmiş olan uygulamalar, bu anlamda sünnet kapsamına girer.</p>
<p><a name="_ftn9"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref9">[9]</a> Tazîr şeklinde verilen içki cezası Hz. Peygamber (s.a.) zamanında miktarı belirli olmaksızın duruma göre uygulanmış ve içki içene bazen kırk sopa vurulmuş, bazen şöyle ya da böyle hırpalanmış, bazen de bu ceza seksen sopaya çıkarılmıştı. Hz. Ebû Bekir zamanında da durum aynı idi. Hz. Ömer&#8217;in halifeliğinin son yıllarında içki içme eğilimi bir hayli artmıştı. Çünkü insanlar bolluk içerisine girmişlerdi ve içki üretilen meyve ve üzüm çoğalmıştı. Hz. Ömer, içkinin önünü alabilecek bir ceza verilmesi konusun­da sahabe ile istişarede bulundu. Hz. Ali şöyle dedi: &#8220;İçki içenlere seksen sopa vurmanı uygun görüyoruz. Çünkü kişi içtiği zaman sarhoş olur, sar­hoş olunca hezeyanda bulunur, hezeyanda bulununca iftira eder; iftira eden kimseye ise ceza olarak seksen sopa vurmak gerekir.&#8221; Abdurrahman b. Avf ise: &#8220;En hafif had cezasını (yani seksen sopa) uygulamanı münasip görürüm&#8221; dedi. Böylece içki cezası bundan böyle seksen sopa olarak uygu­landı. Sahabenin bu şekilde içki cezasını seksen sopa olarak belirlemesi iç­tihada ve arkasından oluşan icmâa dayalı bir sünnet (uygulama) olmakta­dır. Mirkâtta, bu uygulamanın gerekçesinin siyâset olduğu söylenir.</p>
<p><a name="_ftn10"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref10">[10]</a> Terzi, demirci, marangoz gibi zenâatkârlar, kendilerine sipariş olarak bir şey yaptırmak üzere yanlarına bırakılan mallar hakkında aslında yed-i emin (emanetçi) hükmünde olmaları, dolayısıyla ihmal ve kusurları olma­dan bu malların kendi yanlarında iken telef olması durumunda tazminle sorumlu tutulmamaları gerekir. Genel kural bunu gerektirir. Ancak ahlâkın bozulması ve bu hükmün kötüye kullanılması endişesi sonucunda sahabe onları tazminle sorumlu tutmuşlardır. Dolayısıyla meselâ elbise dikmek üzere bir terziye teslim edilen bir kumaşın kaybolması vb. gibi du­rumlarda, terzinin o kumaşı tazmin etmesi ilke olarak benimsenmiştir. Râşid halifeler bu şekilde hükmetmişler ve konuyla ilgili olmak üzere Hz. Ali: &#8220;İnsanları ancak bu hüküm yola getirir&#8221; demiştir. Bu hükmün mesne­di maslahattır. Çünkü insanların bu gibi zenâatkârlara sipariş şeklinde iş yaptırmaları kaçınılmaz bir ihtiyaçtır. Eğer onlar, kendi yanlarına bırakı­lan mallan zayii durumunda tazminle sorumlu tutulmayacak olsalardı, ih­mal ve kusur gösterecekler, pek çok hak zayi olacaktı. Üstelik birçok zenâatkâr bu hükmü kötüye kullanacaklar, insanların mallarını kendi zimmetlerine geçirecekler ve sonra da onların kaybolduğunu vb. söyleye­ceklerdi</p>
<p><a name="_ftn11"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref11">[11]</a> Hz. Ebû Bekir zamanına kadar Kur&#8217;ân, çeşitli sayfalar, deri, yassı taş vb. gibi diğer yazılı malzemelerde dağınık bir halde duruyordu. Gerçi insanla­rın hafızalarında ezber olarak muhafaza ediliyordu ama, yapılan savaşlar­da birçok Kur&#8217;ân hafızı ölüyordu. Hz. Ömer&#8217;in de teklif ve ısrarıyla Hz. Ebû Bekir zamanında Kur&#8217;ân mushaf halinde bir araya toplandı.</p>
<p><a name="_ftn12"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref12">[12]</a> Hz. Ebû Bekir zamanında Kur&#8217;ân&#8217;ın mushaf halinde bir araya getirilmesi, onun zayi olması endişesini ortadan kaldırmıştı. Ancak Hz. Osman zama­nında İslâm ülkesinin iyice genişlemesi ve yeni unsurların müslüman ol­ması sonucunda yeni bir problem ortaya çıkmıştı: Kur&#8217;ân&#8217;ın okunmasında farklılıklar. Bilindiği gibi Kur&#8217;ân kolaylık olsun için yedi harf yani yedi ay­rı okunuş şekli üzere inmişti. Hepsi de doğru olan bu okunuş şekli, uygula­mada ihtilaflara yol açıyor ve bazıları kendi okuyuş şeklinin doğru olan tek şekil olduğunu iddia ediyordu. Bunun önüne geçmek için Hz. Osman, Kur&#8217;ân&#8217;ın ilk inmiş olduğu Kureyş lehçesini esas alarak Kur&#8217;ân nüshalarını beş adet çoğaltarak her merkeze birer tane gönderdi ve bundan böyle bü­tün mushaflarm, bu imam mushafların esas alınarak yazılmasını ve okun­masını emretti ve böylece muhtemel bir ihtilafın önünü aldı.</p>
<p>Bu iki uygulama yani Kur&#8217;ân&#8217;ın mushaf haline getirilmesi ve çoğaltıl­ması Hz. Peygamber (s.a.) zamanında olmamıştı; aksine iki halifenin ve bazı sahabîlerin içtihadı sonucunda oluşmuş ve diğer sahabîler de onları tasvip etmişlerdi. Çünkü bunda ümmetin maslahatı vardı.</p>
<p><a name="_ftn13"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref13">[13]</a> Hz. Ömer zamanında ülkenin büyümesi, idarî ve mâlî işlerin iyice artması,devlete yeni bir düzen verilmesini ve bazı kurumların (divanlar) kurulma­sını gerektirmişti.</p>
<p><a name="_ftn14"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref14">[14]</a> Hz. Ebû Bekir&#8217;in, Hz. Ömer&#8217;i kendisinden sonra halife tayin etmesi {istihlâf usûlü), Hz. Ömer&#8217;in, halife seçimini kendisinden sonra altı kişilik bir şûra meclisine havale etmesi, İslâm parasının basılması, (Hz. Ömer zamanında) sanıklar için hapishane yapılması, Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) mescidinin kar­şısındaki vakfın yıkılması ve mescidin genişletilmesi ve bunun için istimlâkte bulunulması, Hz. Osman zamanında cuma günü için ikinci bir ezanın konulması&#8230;gibi. Bu gibi uygulamalar, Hz. Peygamber (s.a.) zama­nında mevcut değildi. Bunların mesnedini hep ümmetin genel maslahatı oluşturuyordu ve yapılan bu uygulamalar sahabe tarafından onaylanıyor­du.</p>
<p><a name="_ftn15"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref15">[15]</a> Tirmizî, İlim, 16 ; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 ; İbn Mâce, Mukaddime, 6.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.), sünnet kelimesini kendi yolu için kullandığı gibi halifelerinin uygulamaları için de kullanmıştır. Onların sünneti, bizzat Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) sünnetine istinaden ortaya koymuş oldukları ya da icti-hadlan sonucunda ümmetin maslahatını esas alarak yapmış oldukları uy­gulamalar olmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn16"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref16">[16]</a> Usûlcülere göre sünnet denilince işte bu üç şey akla gelir.</p>
<p><a name="_ftn17"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref17">[17]</a> Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/1-5</p>
<p><a name="_ftn18"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref18">[18]</a> Yani Kitap ve sünnet arasında ilk bakışta muarız gibi görünen bir durum olduğunda, Kitap esas olarak alınır ve sünnete takdim olunur. Müellifin kastettiği budur.</p>
<p><a name="_ftn19"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref19">[19]</a> Ebû Dâvûd, Akdıye, 11 ; Tirmizî, Ahkâm, 3 ; Nesâî, Kudât, 11 ; İbn Mâce, Menâsik, 38 ; Ahmed, 1/37, 5/230, 236.</p>
<p><a name="_ftn20"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref20">[20]</a> Yani sünnet, mutlakı takyit, âmirn tahsis&#8230; gibi yollarla Kur&#8217;ân üzerinde tasarrufta bulunurken, bunun tersi olmaz. &lt;Ç)</p>
<p><a name="_ftn21"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref21">[21]</a> Nisa 4/24.</p>
<p><a name="_ftn22"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref22">[22]</a> Yani bunlardan hangisi daha sonraki bir tarihte gelmiş ise, o öncekini nes-hedecektir. Aksi takdirde ikisinden biri, bir delile mebnî diğeri üzerine ter­cih edilecek veya —varsa imkân— aralarının bulunmasına (cem ve telif) çalışılacaktır. Bu da olmazsa her ikisi de değerden düşecek ve başka delil­ler aranacaktır. &#8220;Zannî ile kat&#8217;î arasında tearuz olmaz&#8221; sözleri gerçek muâraza yani aklî konularda olan çelişki içindir; şer&#8217;î konularda ise buna bir engel yoktur. Zira şer&#8217;i konularda gerçek anlamda tearuz olmaz, sadece sûretâ olur.</p>
<p><a name="_ftn23"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref23">[23]</a> Zira senedi ve delâleti kat&#8217;î olan sünnet, Kitab&#8217;ın zahiri üzerine takdim olunmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn24"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref24">[24]</a> Dolayısıyla hem sübût hem de delâlet bakımından eşit olmaları durumun­da aralarında tearuz meydana gelebilir. Bu yüzdendir ki âlimler şöyle de­mişlerdir. Sübût açısından Kur&#8217;ân nassları ile hadis arasında tearuzdan söz edilemez. Tearuz ancak delâieti zannî olan Kur&#8217;ân nassları ile, delâleti kat&#8217;î olan sünnet arasında olabilir.</p>
<p><a name="_ftn25"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref25">[25]</a> Yani Kitab&#8217;ın vâhid haber üzerine takdimi mi, yoksa vâhid haberin Kitâb üzerine takdimi mi gerekir, ya da aralarında tearuz mu söz konusu olur? şeklindeki ihtilaf.</p>
<p><a name="_ftn26"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref26">[26]</a> Yani delil olarak kullanılacak olanın Kitap mı, yoksa sünnet mi olacağını,</p>
<p>ikisi arasında tercihi gerektirecek delil belirler.</p>
<p><a name="_ftn27"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref27">[27]</a> Nahl 16/44.</p>
<p><a name="_ftn28"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref28">[28]</a> Mâide 5/38.</p>
<p><a name="_ftn29"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref29">[29]</a> Hırsızlıkta elin kesilebilmesi için gerekli olan nisap miktarı Hanefîlere göre on dirhemdir. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn30"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref30">[30]</a> Az önce de ifade edildiği gibi usûlcülere göre Kur&#8217;ân nassınm delâletinin zannî olması durumunda sünnetle tearuz halinde bulunur ve hangisinin daha sonraki tarihli olduğu da bilinmezse, o zaman bunlardan biri diğeri üzerine sırf Kur&#8217;ân âyeti olması, ya da öbürünün sünnet olması gibi gerek­çelerle tercihi mümkün olmuyor, aksine cem ve telif imkânı yoksa tercihi gerektirecek delil aranıyor ve delil bulunamaz ise, her ikisi de terkediliyor-du. Bu durum Kitabın sünnetten önce gelmediği tezine delil olarak kulla­nılmıştı. Müellif şimdi de bu itiraza cevap verecektir.</p>
<p><a name="_ftn31"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref31">[31]</a> İkinci Mesele&#8217;de. Kur&#8217;ân&#8217;dan kat&#8217;î bir asla dayanan vâhid haber, onun be­yan edicisi olur. Bu durumda vâhid haberlerin büyük bir kısmı Kur&#8217;ân&#8217;ın beyan ve tefsiri mahiyetindedir.</p>
<p><a name="_ftn32"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref32">[32]</a> Bu konuyla ilgili ileride söz edilecektir.</p>
<p><a name="_ftn33"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref33">[33]</a> Nitekim Hz. Aişe, &#8220;Velâ teziru vâziratun vizra ukrâ&#8221; âyetine dayanarak, &#8220;Şüphesiz ki ölü, ailesinin üzerine ağlaması sebebiyle azap görür&#8221; hadisini reddetmiştir.</p>
<p><a name="_ftn34"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref34">[34]</a>  Sünnette de senedi kat&#8217;î olanların bulunduğu, dolayısıyla delâlet açısından Kitap&#8217;tan geri kalmayacağı itiraz noktası.</p>
<p><a name="_ftn35"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref35">[35]</a> Müellif, bu mütevâtir sünnet konusunda ileri sürülen itiraz noktasını san­ki kabulleniyor gibi görünüyor; ancak pratik bir değeri olmaması sebebiyle fazla bir önemi olmadığını belirtiyor. Çünkü —ta Hz. Peygamber&#8217;e (s.a.) kadar bütün tabakalarda yalan üzerinde birleşme imkânı olmayan kalaba­lıktaki insanların, yine kendileri gibi olan kalabalık râvilerden rivayet et­miş olmaları şeklindeki— tevatür şartına uygun olarak geîen ya mütevâtir sünnet yoktur, ya da vukuu çok nadirdir. Nâdir olana ise müstakil olarak değer ve hüküm verilmez.</p>
<p><a name="_ftn36"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref36">[36]</a> Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/5-9</p>
<p><a name="_ftn37"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref37">[37]</a> &#8220;Namazı kılınız&#8221; şeklindeki mücmel âyetlere detaylar getiren hadisler gi­bi.</p>
<p><a name="_ftn38"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref38">[38]</a> Ayetlerden maksadın ne olduğunu açıklayan hadisler gibi. Meselâ &#8220;Altın ve gümüşü biriktirenler var ya&#8230;&#8221; (9/34) âyeti indiği zaman, bu sahabeye çok ağır gelmişti. Gelip maksadın ne olduğunu Rasûlullah&#8217;a    sordular. O: &#8220;Yüce Allak zekâtı, sadece ellerinizde geride kalan malların onun sayesinde paklanması için farz kılmıştır1&#8242; buyurdu. Bunu duyunca Hz. Ömer tekbir getirdi.</p>
<p>Yine &#8220;iman edip de imanlarına hiçbir şekilde zulüm bulaştırmayan-lar var ya&#8230;&#8221; (6/82) âyeti indiği zaman sahabe buradaki zulümden maksa­dın ne olduğunu anlayamamış ve korkmuşlardı. Hz. Peygamber (s.a.), Lok­man süresindeki âyette (31/13) de ifade edildiği gibi, sözü edilen zulümden maksadın şirk olduğunu açıklamıştı.</p>
<p><a name="_ftn39"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref39">[39]</a> &#8220;Savaştan geri kalmış üç kişinin tevbesini de kabul etti&#8221; (9/118) âyetinde atıfta bulunulan olayın bütün uzunluğu ile hadiste anlatılması gibi. Bu uzun hadiste onların cezalandırıldıkları; önce kendileriyle konuşmanın ya­saklandığı, sonra kadınlarına yaklaşmaktan men olundukları&#8230; detayla­rıyla anlatılmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn40"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref40">[40]</a> Nahl 16/44.</p>
<p><a name="_ftn41"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref41">[41]</a> Müellif orada bu delillerden bahsetmemiş ve konunun delillendirmeye ihti­yaç göstermeyecek kadar açık olduğunu, zira bunun dinde zorunlu olarak bilinen bir husus olduğunu söylemişti.</p>
<p><a name="_ftn42"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref42">[42]</a> Kalem 68/4.</p>
<p><a name="_ftn43"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref43">[43]</a> Hz. Âişe, kullandığı ifadede Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) ahlâkı ile Kur&#8217;ân&#8217;ı Öz­deşleştirmiştir. Bundan da, onun bütün davranışlarının kaynağının Kur&#8217;ân olduğu anlamı çıkmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn44"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref44">[44]</a> Bir kimsenin ahlâkı, fiillerinin kendisinden kolaylıkla kaynaklandığı bir halet-i rûhiyyedir. Hz. Âişe&#8217;nin de ifadesi üzere Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) söz­leri, fiilleri ve diğer tasarrufları, Kur&#8217;ân&#8217;dan sâdır olmaktadır. Sünnet dedi­ğimiz şey ise, Hz. Peygamber&#8217;den (s.a.) sâdır olan söz, fiil ve şâir tasarruf­lardan ibarettir. Şu halde sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;dan sâdır olmakta ve ona dayan­maktadır.</p>
<p><a name="_ftn45"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref45">[45]</a> Nahl 16/89.</p>
<p><a name="_ftn46"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref46">[46]</a> Üçüncü ciltte, İkinci Tarafın Yedinci Mesele&#8217;sinde de işaret edildiği üze-re,Kur&#8217;ân, her ne kadar çeşitli ilimleri kapsıyorsa da, ilgilendiği şeylerin başında emir ve nehiy konusu yani itikâdî ve amelî şer&#8217;î yükümlülükler gelmektedir. Sünetin içeriğinin en Önemli kısmını ise, bu tür    yükümlülüklerin açıklanması ve onlara detaylar getirilmesi teşkil eder. Bu durumda sünnet, genel çerçeve olarak Kur&#8217;ân içerisinde mündemiç bulun­muş olur. Müellif, &#8220;Çünkü emir ve nehiy, Kitap&#8217;ta yer alan şeylerin başın­da gelir&#8221; sözü yerine &#8220;Çünkü sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın açıklamak için geldiği Tıer-şey&#8217; tabirinin altına giren konuların beyanı olmaktan başka bir şey değil­dir&#8221; deseydi mânâ daha anlaşılır olacaktı.</p>
<p><a name="_ftn47"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref47">[47]</a> En&#8217;âm 6/38.</p>
<p><a name="_ftn48"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref48">[48]</a> Mâide5/3.</p>
<p><a name="_ftn49"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref49">[49]</a> Delil bu ifade ile tamamlanmaktadır. Eğer bu sözden maksat dinin Kur&#8217;ân ve Sünnet&#8217;in tamamlanması ile kemâle ermesi olsaydı, o zaman delil ol­mazdı. Çünkü bu âyet indikten sonra Hz. Peygamber (s.a.) seksen gün ka­dar daha yaşamış ve bu sırada kendisinden sözlü ya da fiilî birçok sünnet sâdır olmuştu.</p>
<p><a name="_ftn50"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref50">[50]</a> Dördüncü Mesele&#8217;de.</p>
<p><a name="_ftn51"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref51">[51]</a> Yani sünnet, Kitap&#8217;ta mevcut bulunan bir esasa ters düşmese, fakat kendi­sine tanıklık edecek bir esasa da dayanmasa bu durumda hakkında tevak­kuf edilir. Kesin bir esasa ters düşmesi halinde ise reddedilir.</p>
<p><a name="_ftn52"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref52">[52]</a> Nisa 4/65.</p>
<p><a name="_ftn53"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref53">[53]</a> Bkz. Buhârî, Şirb, 6, 8, Sulh, 13 ; Müslim, Fedâil, 129 ; Ebû Dâvûd, Akdı-ye, 31 ; Tirmizî, Ahkâm, 26 ; Tefsîru Sûre 4/13 ; Nesâî, Kudât, 19 ; İbn Mâce, Mukaddime, 2, Ruhun, 20 ; Ahmed, 1/160, 4/5.</p>
<p>Olay Müslim&#8217;in rivayetinde şöyle olmuştur: Ensardan bir adam (Hu-meyd) , Rasûlullah&#8217;m (s.a.) huzurunda hurma suladıkları Harre su yollan hakkında Zübeyir&#8217;den davacı olmuştu. Ensâr&#8217;dan olan zat:  &#8220;Suyu sal da geçsin!&#8221; demiş, Zübeyir ise onun bu teklifine razı olma­mıştı. Derken Rasûlullah (s.a.) huzurunda davaya çıktılar. Rasûlullah (ı.a.), Zübeyr&#8217;e:</p>
<p>&#8220;Ya Zübeyr! Sen sula, sonra suyu komşuna sal!&#8221; buyurdu. Ensarh kız­dı ve:</p>
<p>&#8220;Yâ Rasûlallah! Bu adam halanın oğlu diye mi böyle söylüyorsun?&#8221; dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) yüzünün rengi değişti ve:</p>
<p>&#8220;Yâ Zübeyir! Sula, sonra suyu tıka, ta duvara kadar geri dönsün!&#8221; bu­yurdu. Zübeyir, yeminle (4/75) âyetinin bu hususta indiğini söylemiştir.</p>
<p>Hz. Peygamber (s.a.), ilk önce Zübeyir&#8217;den komşusuna karşı müsama­halı davranmasını ve sulamanın en az derecesi ile yetinmesini, ondan son­ra da suyu hemen ona salıvermesini istemişti. Ensârî, bunu anlamayıp üs­telik kötü bir şekilde yorunca, bu kez Hz. Peygamber (s.a.), Zübeyr&#8217;e şer&#8217;î hakkını tam olarak kullanmasını ve toprak suya iyice kanıncaya ka­dar suyu kendisinde tutmasını emretti.</p>
<p><a name="_ftn54"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref54">[54]</a> Nisa 4/59.</p>
<p><a name="_ftn55"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref55">[55]</a> İbn Kayyim, İ&#8217;lâmu&#8217;l-muvakkıîn&#8217;de şöyle demektedir: Bütün müslüman-lar, meseleyi Allah&#8217;a bırakmaktan maksadın, Kur&#8217;ân&#8217;a başvurmak; Rasû­lullah&#8217;a (s.a.) bırakmaktan maksadın da, hayatında iken bizzat kendisine, ölümünden sonra da sünnetine başvurmak olduğu konusunda icmâ etmiş­lerdir.</p>
<p><a name="_ftn56"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref56">[56]</a> Mâide 5/92.</p>
<p><a name="_ftn57"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref57">[57]</a> Nûr 24/63.</p>
<p><a name="_ftn58"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref58">[58]</a> Nisa 4/80.</p>
<p><a name="_ftn59"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref59">[59]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn60"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref60">[60]</a> Mecmau&#8217;z-zevâid&#8217;de Câbir&#8217;den (r.a.) yapılan rivayete göre Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Kime benden bir hadis ulaşır da onu yalanlar­sa, bu haliyle o üç kişiyi yalanlamış olur: Allah&#8217;ı, Rasûlünü ve o hadisi kendisine ulaştıranı.&#8221; Taberânî,  el-Evsatta zikretmiştir.  Senedinde Mahfuz b. Misver vardır. İbn Ebî Hatim onu zikretmiş; fakat hakkında ne cerh ne de ta&#8217;dîle delalet eden bir ifade kullanmamıştır.</p>
<p><a name="_ftn61"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref61">[61]</a> Hadisin başında: &#8220;Haberiniz olsun! Bana Kitap ve onunla birlikte onun gi­bisi de verilmiştir&#8221; ifadesi vardır. Sonunda ise: &#8220;Haberiniz olsun! Size ehil eşekler, yırtıcı hayvanlardan köpek dişli olanlar, aranızda muahede olan­lara ait buluntu mallar da helâl değildir&#8221; ilavesi vardır, bkz. Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 (4/200), İmâre, 33; Tirmizî, İlim, 10; Ahmed, 2/367, 4/132.</p>
<p><a name="_ftn62"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref62">[62]</a> Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 (4/200).</p>
<p><a name="_ftn63"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref63">[63]</a> İlgili hadisler daha önce geçmişti [3/372].</p>
<p><a name="_ftn64"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref64">[64]</a> Yani son üç örnek.</p>
<p><a name="_ftn65"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref65">[65]</a> Sahifede ne olduğu sorulunca: &#8220;Diyet, esirin salıverilmesi ve kâfire karşılı müslümanm öldürülmemesi&#8221; diye karşılık vermiştir, bkz. Buhârî, İlim, 39</p>
<p><a name="_ftn66"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref66">[66]</a> Metinde geçen sarf, nafile; adi de fariza anlamlarına da gelmektedir, Nihâye, 3/24. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn67"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref67">[67]</a> bkz. Buhârî, Fedâilu&#8217;l-Medîne, 1 (2/220) ; Cizye, 10 ; Ahmed, 1/100, 2/126.</p>
<p><a name="_ftn68"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref68">[68]</a> Ebu Davud akdiye,11;Tirmizi,ahkam,3;Nesai, Kudat 11, ibn Mace Menasik,38;Ahmed,1/37,5/230,236</p>
<p><a name="_ftn69"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref69">[69]</a> Ahmed, 4/146, 156. Hadisin senedinde, güvenilirliği tartışmalı olan Derrâc Ebû&#8217;s-Semh vardır.</p>
<p><a name="_ftn70"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref70">[70]</a> Buhârî, İlim, 34 ; Müslim, İlim, 13. Daha önce geçmişti [1/74].</p>
<p><a name="_ftn71"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref71">[71]</a> Çünkü bu söz, terkip bakımından kötü ve Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) eşsiz üslubunden çok uzaktır.</p>
<p><a name="_ftn72"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref72">[72]</a> Yani Rasûlullah&#8217;ın (s.a.) Zübeyir lehine vermiş olduğu hüküm, icmâlî ya da uzaktan da olsa Kur&#8217;ân&#8217;da var mıdır? Müellif bu sorunun cevabını Dördün­cü Mesele&#8217;ye havale etmiştir. Nitekim üçüncü itiraz noktasının cevabını da oraya havale edecektir</p>
<p><a name="_ftn73"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref73">[73]</a> İtiraz şöyleydi: Sünnetin terkedilerek sadece Kur&#8217;ân&#8217;a uyulmasını yeren hadisler vardır. Eğer sünnetin içeriği, Kitap&#8217;ta bulunsaydı, o takdirde Kitap ile amel halinde sünnet hiçbir şekilde terkedilmiş olmazdı. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn74"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref74">[74]</a> Burada müellif şöyle bir itiraza cevap vermektedir: Birinci cevapta ileri sü­rülen husus ikinci itiraz noktası için geçerli değildir, özellikle de sünnet ile Kitab&#8217;ın ayrı ayn şeyler olduğunu söyleyen açık hadisler var ve sünnetin ihtiva ettiği ve Kur&#8217;ân&#8217;da aslı esası bulunmayan konularda bu gayet açık­tır. Nitekim hadislerde yer alan Allah&#8217;ın Rasûlünün (s.a.) haram kıldığı da aynen Allah&#8217;ın haram kıldığı gibidir.&#8221; &#8220;Bana Kitap ve onunla birlikte onun gibisi de verilmiştir&#8221; ifadeleri bunu açıkça ortaya koymaktadır.</p>
<p>Müellif bu muhtemel itiraza, büküm itibarıyla sünnetin Kitep&#8217;tan farklı olması, onun Kitap&#8217;tan müstakil olarak düşünülmesini sahih kılmış­tır; dolayısıyla sünnet, &#8220;Kur&#8217;ân gibisi&#8221; gibi nitelemelere de elverişli hale gelmiştir&#8230; diyerek cevap vermektedir.</p>
<p><a name="_ftn75"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref75">[75]</a> Onlar görüşlerini &#8220;herşeyin Kur&#8217;ân&#8217;da açıklaması olduğu&#8221; noktası üzerine bina etmişlerdi. Bu haddizatında doğru olan birşeydir; ancak bunların al-danmış olduğu husus kendilerini sünnetten müstağni addetmeleri ve Kur&#8217;ân&#8217;ı kendi arzu ve heveslerine uygun bir şekilde tevillere kalkışmaları­dır.</p>
<p><a name="_ftn76"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref76">[76]</a> Yani Kitap&#8217;la yetinme ve sünneti terketme konusunda.</p>
<p><a name="_ftn77"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref77">[77]</a> Dolayısıyla onu atmadan bahsetmenin bir anlamı yoktur. İster Hz. Pey­gamber&#8217;in (s.a.) hata edebileceği, ancak hatası üzerinde bırakılmayacağı ve mutlaka Allah Teâlâ tarafından tashih edileceği görüşünden, isterse onun ictihadlarında hiç hata etmeyeceği görüşünden —ki bu ikincisi onun Ki-tab&#8217;a ters düşecek bir hüküm getirmeyeceği konusunda daha da kesin bir görüş olmaktadır—- hangisinden hareket edecek olursak olalım, her iki takdire göre de sünnetin atılmasının bir mânâsı olmaz; zira Kitap ile sün­net arasında çelişki olması mümkün değildir.</p>
<p><a name="_ftn78"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref78">[78]</a> Ve bu durumda Kitap sünneti içine almış olur. Bu durumda meselenin aleyhine delil olarak kullanılan bu badis tersine işleyerek lehine bir delil haline dönüşür. Nitekim dördüncü itiraz noktasında da durum aynı olmuş­tu. Müellifin muradı budur.</p>
<p><a name="_ftn79"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref79">[79]</a> Mecmau&#8217;z-zevâid&#8217;de Ahmed ve el-Bezzâr&#8217;dan nakledilmiştir. Râvileri, Sahih&#8217;in raviteri olmaktadır. Ancak onun rivayeti müellifin buradaki riva­yetinden biraz farklıdır.</p>
<p><a name="_ftn80"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref80">[80]</a> Enfâl 8/2.</p>
<p><a name="_ftn81"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref81">[81]</a> Zümer 39/23.</p>
<p><a name="_ftn82"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref82">[82]</a> Mâide 5/83.</p>
<p><a name="_ftn83"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref83">[83]</a> Bu yerinde bir izah değildir. Çünkü hadisin Kur&#8217;ân&#8217;da olmayan bir mânâyı içermesi, ona zıt olmasını gerektirmez.</p>
<p><a name="_ftn84"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref84">[84]</a> Râmuzu&#8217;l-Hadîs&#8217;te, el-Hâkim&#8217;den rivayet edilmiştir.</p>
<p><a name="_ftn85"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref85">[85]</a> Burada sünneti de zikretmesi, müeliifın amacına uygun düşmemektedir. Çünkü o, &#8220;sünnetin Kitap&#8217;ta bulunanlar üzerine yeni birşey getirmediği, bilakis onun sadece bir açıklama olduğu, Kitab&#8217;a uygun olanının kabul edi­lip, ona ters düşeninin kabul edilmeyeceği&#8221; hususunu delillendirmek iste­mektedir. Dolayısıyla bunun isbati için sadece Kitab&#8217;a uygunluktan söz et­mesi gerekirdi.</p>
<p><a name="_ftn86"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref86">[86]</a> Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 4/9-21</p>
<p><a name="_ftn87"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref87">[87]</a> Nisa 4/115.</p>
<p><a name="_ftn88"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref88">[88]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn89"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref89">[89]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn90"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref90">[90]</a> Hadis daha önce geçmişti, bkz. [ 3/368].</p>
<p><a name="_ftn91"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref91">[91]</a> Nisa 4/119.</p>
<p><a name="_ftn92"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref92">[92]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn93"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref93">[93]</a> Haşr59/7.</p>
<p><a name="_ftn94"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref94">[94]</a> ibn Abbâs&#8217;tan şöyle dediği rivayet edilir: &#8220;İçlerinde bence en üst düzeyde rızaya ulaşmış Hz. Ömer gibi insanların da bulunduğu kendilerinden razı olunan adamlar, benim yanımda, &#8216;Rasûlullah&#8217;m (s.a.) güneş doğuncaya kadar sabah namazından sonra, güneş batmcaya kadar da ikindiden sonra namaz kılmayı yasakladiğı&#8217;na dair tanıklık etmişlerdir.&#8221;</p>
<p><a name="_ftn95"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref95">[95]</a> Ahzâb 33/36.</p>
<p><a name="_ftn96"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref96">[96]</a> Efendisinden çocuk doğuran cariyeler. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn97"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref97">[97]</a> Nisa 4/59.</p>
<p><a name="_ftn98"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref98">[98]</a> Nahl 16/44.</p>
<p><a name="_ftn99"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref99">[99]</a> Rasûlullah&#8217;ı (s.a.) kastetmektedir. Sünnet Kur&#8217;ân&#8217;ı tefsir etmektedir. Sünneti işte bunun için rivayet etmektedir.</p>
<p><a name="_ftn100"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref100">[100]</a> Meşhur Cibril hadisinde. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn101"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref101">[101]</a> Bu devlet başkanının, mürtedleri öldürmek gibi şeri hadleri uygulama suretiyle dinin esaslarını koruması yoluyla olur.</p>
<p><a name="_ftn102"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref102">[102]</a> Müellif üçüncüsünü zikretmemiştir. Onu da şöyle belirlese sözü tamamlanmış olurdu: 3) Nefsin yok olma açısından korunması yani onu ortadan kal­dırmaya yönelik eylemlere karşı korunması. Bunun için de cezaî hükümler konulmuştur. Ancak müellif kısas ve had cezalarım tamamlayıcı unsurlar­dan mütalaa etmekte, esastan kabul etmemektedir. Nitekim Makâsıd bö­lümünde geçmişti. O zaman üçüncü esas nerede kalmaktadır? Buna şöyle cevap verilebilir. Müellif nefsin bekasının sürdürülmesi esasını iki kısma bölmüştür: 1) Nefsi içeriden koruma, 2) Dışarıdan koruma. Bu ikisi birinci­ye eklendiği zaman hepsi üç eder ve sözde de eksiklik kalmaz.</p>
<p><a name="_ftn103"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref103">[103]</a> Had ve kısas cezalarının konması, nefse ârcz olabilecek durumların dikka­te alınması vb. gibi durumlar nefsin korunması ilkesini tamamlayıcı un­surlardan olmaktadır ve hepsi de onun yok olması açısından ele alınmak­ta ve bekâsını sürdürmeyi amaçlamaktadır. Sözü edilen üçüncü tamamla­yıcı unsur işte budur. Gerçi bu tamamlayıcı unsuru buradaki değerlendi­rişi ile Makâsıd bölümündeki değerlendirişi farklı ise de, her biri kendi zaviyesinden sahih olduğu sürece böyle farklı değerlendirmeye mani bir durum yoktur.</p>
<p><a name="_ftn104"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref104">[104]</a> Yani nefsin korunması kısmına. Tamamlayıcı unsurları kısmına girer de­meyi de kastetmiş olabilir. Hepsi de —müellifin de dediği gibi— esas ola­rak Kur&#8217;ân&#8217;da vardır.</p>
<p><a name="_ftn105"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref105">[105]</a> Şer&#8217;an meşru olan alış-veriş gibi bedelli ve hibe, miras gibi bedelsiz mülki­yeti isbat ve nakleden yollar vasıtasıyla.</p>
<p><a name="_ftn106"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref106">[106]</a> Bu durumda ihtiyaç için yeterli olan malı sırf çoğaltmak için yapılan üre­tim zarûriyyâttan olmaz. Bu mânâ metindeki &#8220;yefi&#8221; kelimesinin aslında &#8220;yefnâ&#8221; olması gerektiği şeklinde böyledir.</p>
<p><a name="_ftn107"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref107">[107]</a> Bu durumda ise zarurî ihtiyaca cevap veremeyecek noksanlıktaki malın nemalandırılması zarurî olacak, fazlası ise korunması zarurî olan kısma girmeyecektir. Bu mânâ metnin &#8220;yefî&#8221; şeklinde alınmasına göredir. Her iki şekilde de mânâ doğru olmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn108"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref108">[108]</a> Bu, malın israf, hırsızlık, yangın ve diğer telef edici durumlardan korun­ması şekliyle olmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn109"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref109">[109]</a> Bu konudaki asıl, malın mülkiyete konu olmasının sahihliği İdi.</p>
<p><a name="_ftn110"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref110">[110]</a> İtlaf içermeyen gasp halinde tazir, hırsızlıkta had, itlaf durumunda taz­min söz konusu olur. Bu üç müeyyide, malın mülkiyete konu olması esası­nı korur. Taziri gerektiren durumlardan biri de kumardır; onun hakkında özel bir had gelmemiştir.</p>
<p><a name="_ftn111"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref111">[111]</a> Yani iyi ve temiz olan şeylerin yenilmesini, israf ve aşırılığa kaçılmaması-nı vb. bildiren âyetler yoluyla açıklanmıştır.</p>
<p><a name="_ftn112"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref112">[112]</a> Alimler, tazir cezasının işlenen suçun cinsine ve vasfına yani büyüklük ve küçüklük durumuna göre belirleneceğini söylemişlerdir. Bu tazir (zecr) hakkında böyledir. îçki cezasında da durum aynıdır. Onun hakkında da Kur&#8217;ân&#8217;da özel bir nass bulunmamaktadır. Sünnette de onun hakkında belli bir had cezası belirlenmemiştir. Ashap Hz. Peygamber (s.a.) devrinde içki içenleri bazen pabuçlarla, bazen hurma dallarıyla belli bir sayıda ol­maksızın pataklıyorlardı. Seksen sopa şeklinde belirlenmesi ise iftira had­dine kıyas sonucunda olmuştur. Nitekim Hz. Ömer döneminde konu ile il­gili yapılan istişare sırasında Hz. Ali şöyle demiştir: &#8220;Kişi içtiği zaman sarhoş olur, sarhoş olduğu zaman hezeyanda bulunur, hezeyanda bulu­nunca da iftira eder.&#8221;</p>
<p><a name="_ftn113"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref113">[113]</a> Namaza nisbetle necasetin &#8220;hafife&#8221; ve &#8220;galîza&#8221; diye ikiye ayrılması ve bun­lardan belli bir miktarın namaz kılınan yerde ya da namaz kılanın üzerin­de olması halinde namaza zarar vermemesi böyle bir ruhsatın sonucudur. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn114"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref114">[114]</a> Yani Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan bu gibi ruhsat hükümleri, güçlüğün kaldırılması genel esasının birer örnekleri mahiyetindedir. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn115"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref115">[115]</a> Hayvanda bulunan kan -ki necistir- iki büyük boyun damarının kesilerek akıtılması gibi bir işlem olmaksızın tam olarak bedenden ayrılmaz ve böy­lece beden temizlenmiş olmaz. Av, bu ameliye gerçekleşmemekle birlikte helâl kılınmıştır. Bu helâllik güçlüğün kaldırılması ilkesinin gerektirdiği bir ruhsattan başka birşey değildir. Müellif az önce boğazlama ve av hü­kümlerini nefsin korunması ilkesinin tamamlayıcılarından saymıştı.</p>
<p><a name="_ftn116"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref116">[116]</a> Talâkın en fazla üç sayısıyla sınırlandırılmasında, kadın için bir kolaylık ve ona dokunacak sıkıntı ve zararın kaldırılması vardır. Çünkü üç defa boşandıktan sonra artık kocası ile ilgisi kalmayacak ve bir başkası ile ev­lenebilme imkânı bulacaktır. Bu ise neslin korunması ilkesine yardımcı olacaktır.</p>
<p><a name="_ftn117"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref117">[117]</a> Talâkın bulunmamasında temelde büyük bir sıkıntı ve güçlük vardır ve bunu talâkı meşru görmeyen kavimler çok iyi bilirler. Çünkü talâk da bir tür çözümdür ve yeni evliliklere imkân verir. Zamanımızda göze çarpan aşırı boşama hadiseleri ise dinin özünden kaynaklanmayan, bilakis onun hakem usûlü vb. hükümlerinin ihmalinden doğan ve ahlâkî çöküntünün göstergelerinden biri kabul edilen bir &#8216;olgudur.</p>
<p><a name="_ftn118"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref118">[118]</a> Kadının, eşinden mehri ya da belli bir bedel karşılığında ayrılması. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn119"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref119">[119]</a> Aslında uygun olanı, bunun avın mubah kılınması ve yardımlaşmada ol­duğu gibi nefsin korunması konusunda hâciyyâttan olan şeylerden sayıl-masıdır. Çünkü bununla nefse, onun korunmasını güçlendirecek şekilde bir genişlik getirilmektedir.</p>
<p><a name="_ftn120"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref120">[120]</a> Dolayısıyla ruhsat şeklinde akla —ister yenilecek ister içilecek şey ol­sun— zarar verecek şeylerin alınması yoluyla da olsa, nefsin korunması­na öncelik verilir.</p>
<p><a name="_ftn121"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref121">[121]</a> Bu ilke Kur&#8217;ân&#8217;da açık bir şekilde ortaya konulmuştur. Dolayısıyla Kur&#8217;ân zikredilenlerin hepsini kapsamakta ve onlar için küllî bir esas olmakta­dır. Buna rağmen bazıları Kur&#8217;ân&#8217;da mufassal olarak da gelmiştir</p>
<p><a name="_ftn122"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref122">[122]</a> Yani nassla değil de ictihâdla tefemi eden küllî esaslara bağlı şeylerdir.</p>
<p><a name="_ftn123"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref123">[123]</a> Bu meyanda Kur&#8217;ân ile paralellik arzedecek mahiyette sünnetin belirle­dikleri çok azdır. Geri kalan kısım içtihada bırakılmıştır.</p>
<p><a name="_ftn124"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref124">[124]</a> Müslim, Sayd, 15, Afime, 32 ; Tirmizî, Sayd, 9.</p>
<p><a name="_ftn125"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref125">[125]</a> En&#8217;âm 6/145.</p>
<p><a name="_ftn126"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref126">[126]</a> Pislik yiyen başıboş sığır, tavuk gibi hayvan. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn127"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref127">[127]</a> Ebû Dâvûd, Afime, 24, 33.</p>
<p><a name="_ftn128"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref128">[128]</a> Çekirge gibi.</p>
<p><a name="_ftn129"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref129">[129]</a> Kabaktan oyulmuş kap. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn130"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref130">[130]</a> Ziftlenmiş toprak kap, küp. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn131"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref131">[131]</a> Ağaçtan oyularak yapılmış kap, fıçı. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn132"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref132">[132]</a> Bu kaplarda şıra (nebîz) tutulmasının yasaklanması sedd-i zerîa ilkesin­den hareketle olmaktadır. Çünkü bu gibi kaplar, içine konulan şırayı ça­bucak şaraplaştırıyordu ve genelde içkiler bu tür kaplarda tutuluyordu, içki yasağı gelince, yasağın iyice yerleşebilmesi için Rasûlullah (s.a.) bu kaplarda şıra tutulmasını dahi yasakladı. Haramlık hükmü iyice  yerleşip, nefisler bu yasak hükmüne artık alışınca bu kapların kullanıl­ması yasağından dolayı sıkıntıya düşülmesi de söz konusu olunca, Rasû-lullah (s.a.) onlara bütün kapların kullanılmasını mubah kaldı; bir kayıtla ki asla sarhoşluk verici bir içki içmeyeceklerdi. Gerekçe varken haram kıl­ma esası galebe çaldırılmış ve bu gibi kaplarda şıra tutulması dahi yasak­lanmıştı. Gerekçe ortadan kalkınca da aslî hüküm olan ibâhalığa dönül­müştü. Bunun ister bir içtihadı tasarruf, ister vahye müstenid olduğunu söyleyelim, söz konusu olan her halükârda Rasûlullah&#8217;ın beyanıdır.</p>
<p><a name="_ftn133"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref133">[133]</a> Muvatta, Dahâyâ, 8.</p>
<p><a name="_ftn134"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref134">[134]</a> Ebû Dâvûd, Eşribe, 5 ; Tirmizî, Eşribe, 3.</p>
<p><a name="_ftn135"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref135">[135]</a> Yani bu şekilde elde edilen şıranın yasaklanması, hızla köpük atarak sar­hoşluk verici bir hal alması özelliği sebebiyledir. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn136"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref136">[136]</a> Buhâri, Zebâih, 2, 7-10 ; Müslim, Sayd, 2, 3, 6 ; Ebû Dâvûd, Edâhî, 23.</p>
<p><a name="_ftn137"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref137">[137]</a> Ebû Dâvûd, Edâhî, 22.</p>
<p><a name="_ftn138"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref138">[138]</a> Buhârî, Zebâih, 2, 3 ; Müslim, Sayd, 1-3 ; Ebû Dâvûd, Edâhî, 22.</p>
<p><a name="_ftn139"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref139">[139]</a> Daha önce geçti. bkz. [3/86].</p>
<p><a name="_ftn140"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref140">[140]</a> Hadis için bkz. Buhârî, Hudûd, 23 ; Ahkâm, 29 ; Ebû Dâvûd, Talâk, 34 ; Nesâî, Talâk, 43. &#8220;Çocuğun yatak sahibine ait olacağını ve zina edenin ise mahrum kalacağını&#8221; ifade ettikten sonra Şevde bt. Zem&#8217;a validemize, Zem&#8217;a&#8217;nın olduğuna hükmedilen kişinin yanında örtünmesini emretmiş­tir. Çünkü yargıya göre her ne kadar bunlar kardeş oluyorlarsa da, çocuk Utbe&#8217;ye açık bir şekilde benziyordu. Bu durumda Rasûlullah (s.a.), bir ta­raftan çocuğu yatak sahibine hükmederken, mahremiyet konusunda da zina edene hükmetmiş oluyor ve böylece ihtiyatlı hareket etmiş oluyordu.</p>
<p><a name="_ftn141"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref141">[141]</a> Ebû Dâvûd, Edâhî, 22.</p>
<p><a name="_ftn142"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref142">[142]</a> Ebû Dâvûd, Taharet, 34 ; Tirmizî, Taharet, 49.</p>
<p><a name="_ftn143"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref143">[143]</a> Kullanılan bu kuyudan su çekerken içinden bazı pis maddeler de çıkmakta idi. Durumu Rasûlullah&#8217;a ilettiklerinde, suyun yaratılıştan temiz olduğu­nu ve onu hiçbir şeyin pis kılamayacağını beyan buyurdu. Diğer rivayet­lerde &#8220;Rengi veya tadı veya kokusu değişmedikçe&#8221; ilavesi bulunmaktadır. Bu durumda pis olduğuna dair bir belirti —ki bu renk, tad ya da koku­dur— bulunmadıkça hüküm temizlik tarafına ait olacaktır.</p>
<p><a name="_ftn144"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref144">[144]</a> Yani silahla veya av hayvanı vasıtasıyla vurulan ve hemencecik orada öle­ni ye. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn145"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref145">[145]</a> bkz. Nihâye, 3/45.</p>
<p>İçinden pis maddelerin çıkmasına rağmen suyun temizlik hükmüne katıl­ması ile avın haramlık hükmüne katılması arasında şu benzerlik vardır: Rasûlullah (s.a.) her iki konuda da asıl olan ile amel etmiştir. Suda asıl olan temizliktir. Avda ise asıl olan haramlıktır; çünkü onda şer&#8221;î usûlüne uygun bir boğazlama işlemi yoktur. Dolayısıyla avın helalliği, aslın hilafı­na bir takım şartlara bağlı olarak tanınan bir ruhsattır. Dolayısıyla bu şartların tahakkuk etmemesi halinde asıl ile hareket edilerek onun ha­ramlık hükmüne katılması yoluna gidilmiştir.</p>
<p><a name="_ftn146"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref146">[146]</a> Tirmizî, Radâ&#8217;, 4 ; Ahmed, 4/7, 8. Ukbe b. Haris, Ebû İhâb&#8217;ın kızı ile evle­nir (veya evlenmek ister) ve bir kadın gelerek hem Ukbe&#8217;yi hem de evlen­diği kadım emzirdiğini söyler. Ukbe doğru Medine&#8217;ye gider ve durumu Rasûlullah&#8217;a (s.a.) arzettikten sonra aldığı cevap üzerine kadından ayrılır. Bu olay hakkında şöyle bir yorum yapmışlardır: Rasûlullah (s.a.) burada takva ve vera ile hareket etmeye, zayıf da olsa şüpheli şeylerden kaçınma gereğine irşadda bulunmuştur. Çünkü Sâri&#8217; Teâlâ, kadının süt haramlığı konusundaki iddiasının dinlenmesi için bazı şartlar koymuştur ve bu şart­lar bu olayda mevcut bulunmamaktadır. Dolayısıyla bu olayda şartların gereği olarak kadının sözünün dikkate alınmaması ve bu evliliğin haram-lığına hükmedilmemesi gerekirdi. Buna rağmen Rasûlullah&#8217;ın {s.a.} ayrıl­malarını istemesi, şüpheli şeylerden kaçınılması gereği ilkesinin bir sonu­cu olmuştur.</p>
<p><a name="_ftn147"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref147">[147]</a> Meselâ velisiz aktedilen ve henüz zifaf gerçekleşmeyen nikâh gibi. Böyle bir nikâhta, zifaftan önce talâkın vuku bulması halinde herhangi bir şey gerekmemektedir. Zifaftan sonra talâkın vukubulması halinde ise durum­da ve hükümde her iki aslın hükmüne katılmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn148"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref148">[148]</a> Tirmizî, Nikâh, 14 ; Ebû Dâvûd, Nikâh, 9 ; Ahmed, 6/166.</p>
<p><a name="_ftn149"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref149">[149]</a> Ebû Dâvûd, Tahâre, 41; Tirmizî, Tahâre, 52 ; İbn Mâce, Tahâre, 38.</p>
<p><a name="_ftn150"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref150">[150]</a> İbn Mâce, Sayd, 9 ; Ebû Dâvûd, Afime, 31.</p>
<p><a name="_ftn151"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref151">[151]</a> Mâide 5/45.</p>
<p><a name="_ftn152"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref152">[152]</a> Nisa 4/92</p>
<p><a name="_ftn153"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref153">[153]</a> Kıyas mecrasına sokulabileceklerle ilgili dördüncü misalde.</p>
<p><a name="_ftn154"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref154">[154]</a> Teysîr sahibi hadisin şerhi konusunda şunları söylemiştir: &#8220;Gurre&#8221;, A-rapça&#8217;da köle ya da cariye demektir. Fukahâya göre ise, değeri diyetin on­da birine ulaşan köledir.</p>
<p><a name="_ftn155"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref155">[155]</a> Ebû Dâvûd, Edâhî, 18 ; Tirmizî, Sayd, 10.</p>
<p><a name="_ftn156"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref156">[156]</a> Nisa 4/11.</p>
<p><a name="_ftn157"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref157">[157]</a> Câbir hadisinde belirtildiğine göre, Sa&#8217;d b. er-Rabî&#8217;in karısı iki kızıyla bir­likte Rasûlullah&#8217;a (s.a.) gelmiş ve çocukların amcasının kardeşinin malı­nın tamamını aldığını, kendilerine bir şey vermediğini söylemişti. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.) iki kız için üçte ikinin, anneleri için sekizde bi­rin, kalanın da amcanın olacağına hükmetti.</p>
<p><a name="_ftn158"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref158">[158]</a> Bu genelleme ceninin düşürülmesi durumunda gurre ödenmesi hükmü konusunda açık değildir. Çünkü bu hükümde ne can diyeti, ne de organ diyeti ödenmemekte, nevi şahsına münhasır bir hüküm olmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn159"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref159">[159]</a> Dokuzuncu Mesele&#8217;de. Orada şeriatın sadece belirli şahıslar ya da kesim­ler için olmadığı ve bütün insanlar için genel olduğu geçmişti. Burada ise hakkında hüküm bulunan mânâya (illet) dayandırılan bir umumîlik söz konusu olmaktadır. Meselâ &#8220;hamr&#8221; kelimesinin —her ne kadar sıfat itiba­rıyla kapsamasa bile— mânâ itibarıyla &#8220;nebîz&#8221;e de şamil olduğunu söyle­yerek, onun da haram kabul edilmesi gibi.</p>
<p><a name="_ftn160"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref160">[160]</a> Bu tabiî ki Rasûlullah&#8217;ın (s.a.) ictihâd edebileceği ve bu meyanda kıyas ya­pabileceği görüşüne dayanmaktadır. Bazıları ise Rasûlullah&#8217;ın (s.a.) ictihâd edemeyeceğini ve onun her sözünü vahye dayandırmak zorunda olduğunu söylerler.</p>
<p><a name="_ftn161"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref161">[161]</a> ikinci Mesele&#8217;de. Orada sonuç itibarıyla kesin bir asla çıkan zannînin, kat&#8217;înin hükmünü alacağı belirtilmişti.</p>
<p><a name="_ftn162"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref162">[162]</a> Öyle anlaşılıyor ki bundan maksadı İslâm döneminde aktedilen ribâ mua­meleleridir. Çünkü teşrîe konu olan budur. Cahiliye döneminde aktedilen ribâ da buna katılmıştır.</p>
<p><a name="_ftn163"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref163">[163]</a> Bakara 2/275.</p>
<p><a name="_ftn164"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref164">[164]</a> Bakara 2/279.</p>
<p><a name="_ftn165"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref165">[165]</a> Bu hadis Veda hutbesinde söylenmiştir.</p>
<p>Bu tasarruf Rasûlullah&#8217;tan (s.a.) ya kıyas yoluyla ya da zihinlerimizde kı­yas mecrasında cari olan vahiy yoluyla sadır olmuştur. Buraya kadar ola­nın, hükmü belli olan iki uç tarafın hükmü arasında gidip gelen şeyler hakkında örnek olması mümkündür. Şöyle ki Allah Teâlâ ribâyı haram kılmıştır. Yine O: &#8220;İnkâr edenlere, eğer vazgeçerlerse, geçmişlerinin bağış­lanacağını&#8230; söyle&#8221; (Enfâl 8/38) buyurmuştur. Bu durumda cahiliye ribâsı, affedilen ve akdi yürürlükte olanla, bâtıl olup akdi geçersiz olan, yani her ne kadar akdin mücerred husulü affedilmiş, olsa bile geçerli olma­yacak ve üzerine herhangi bir hüküm terettüp etmeyecek bir tasarruf ara­sında mütereddit kalmıştır. İşte Rasûlullah (s.a.) onu da diğer ribâ çeşitle­ri arasına katmış ve iptal etmiştir. Buna göre, zihinlerimizde kıyas mecra­sında câri olan kısma ilk örnek &#8220;Durum böyledir ve bu nasslarda söz ko­nusu olan yasak, karşılıksız olan bir fazlalık yüzündendir. &#8230;&#8221; diye başla­yan sözü olacaktır. Bu izah daha önceki sözüne de uygun olmaktadır. Ke­za ribâ için illet olmaya elverişli şeyi zikrederken, cahiliye ribâsmda illet olacak şeye işarette bulunmamıştır. Gerçi müellif, hükmü belli iki uçtan birine katma ile ilgili sözü tamamlamış ve burada kıyas mecrasında carî olan kısma geçmişse de, yaptığımız izah daha makul gözükmektedir.</p>
<p><a name="_ftn166"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref166">[166]</a> Yani mübadele edilen her iki malın da elden ele karşı tarafa verilmeyip, bir tarafın tecil edilerek ertelenmesi hali. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn167"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref167">[167]</a> Burada şöyle bir itiraz yöneltilebilir: Bazen bu denilen sakınca olmayabi­lir. Meselâ iyi kalitede olan az buğdayın, düşük kalitede olan fazla miktar­daki buğdayla satışında olduğu gibi. Bir taraf miktar olarak fazlalık alır­ken, Öbür taraf da kalite üstünlüğüne sahip olmaktadır. Dolayısıyla karşı­lıksız bir fazlalık yoktur, denilebilir. Ancak burada da, hangi tarafın kârlı çıkıp, hangi tarafın kaybettiği bilinmeyecek kadar bir aldanma (gabin) du­rumu vardır ve böylesi bir gabinde akdin yasak olmasını gerektirir. Başka âlimler bu yasağı, müelliften farklı olarak sedd-i zerîa ilkesi ile talil et­mişlerdir.</p>
<p><a name="_ftn168"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref168">[168]</a> Yani illeti ve altın, gümüş ve gıda maddeleri ile diğer maddeler arasında­ki   ayırımın hikmeti tam olarak kavranamamıştır. Neden bu iki grup maddelerin kendi cinsi ile mübadelelerinde fazlalık ve nesîe ribâları doğu­yor da,_ diğerlerinin mübadelelerinde doğmuyor? Bu konuda İbnu&#8217;1-Kay-yim&#8217;in İ&#8217;lâmu&#8217;l-muvakkiîn adlı eserinin ikinci cildine bkz. Orada sadra şifa verici yeterli bilgi bulunmaktadır.</p>
<p><a name="_ftn169"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref169">[169]</a> Bu meyandaki açıklamalardan sayılabilecek bir uygulama da şöyledir: Rasûlullah (s.a.) iki köle karşılığında bir köle satın almıştır. Bir başka uy­gulamada _ord un un donatımı için yeterli deve kalmayınca, Abdullah b. Amr b. el-As&#8217;a gelecek senenin zekât develerinden Ödenmek üzere iki deve karşılığında bir deve olacak şekilde deve alınmasını emretmiştir.</p>
<p><a name="_ftn170"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref170">[170]</a> Müellif kesin olarak kıyastandır gibi bir ifade yerine böyle bir ifadeyi kul­lanmayı tercih etmiştir. Çünkü ifade ettiği gibi bu konu, mânâsı açıklık kazanmamış en kapalı konulardan biridir. Belki de konu bir illete mebnî olmayıp tamamen taabbudîdir ve o zaman kıyasa mahal olması düşünüle­mez. Sonra bu açıklama, Rasûlullah&#8217;m (s.a.)   ictihâd edemeyeceği görü­şünde olanlara göre sadece vahye dayalı da olabilir. Veya Rasûlullah&#8217;m ictihâd edebileceği görüşüne göre bir kısmı vahye müstenid, bir kısmı ise kıyasla olabilir.</p>
<p><a name="_ftn171"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref171">[171]</a> Yani anne üzerine nikâh aktedip, zifaf gerçekleşmeden önce boşaması ve kızı ile evlenmesi hali kastedilmektedir. Eğer böyle bir durum yoksa yani kız üzerine akit yapılmış veya anne ile zifaf gerçekleşmişse, bu durumda anne ya da kızla evlenmek ebedî olarak haram olacağından haramlığın cem durumuna tahsisinin bir anlamı olmaz.</p>
<p><a name="_ftn172"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref172">[172]</a> Nisa 4/24.</p>
<p><a name="_ftn173"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref173">[173]</a> Daha önce geçmişti bkz. [3/192].</p>
<p><a name="_ftn174"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref174">[174]</a> Ebû Dâvûd, Tahâre, 41; Tirmizî, Tahâre, 52 ; İbn Mâce, Tahâre, 38.</p>
<p><a name="_ftn175"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref175">[175]</a> Nisa 4/11.</p>
<p><a name="_ftn176"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref176">[176]</a> Nisa 4/11.</p>
<p><a name="_ftn177"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref177">[177]</a> Nisa 4/176.</p>
<p><a name="_ftn178"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref178">[178]</a> Buhârî, Ferâiz, 5, 7, 9, 15 ; Müslim, Ferâiz, 2, 3.</p>
<p><a name="_ftn179"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref179">[179]</a> Nisa 4/23.</p>
<p><a name="_ftn180"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref180">[180]</a> Çünkü konu içtihada bırakıldığı zaman, tereddüde mahal olacak ve boş­luk doğacaktır.</p>
<p><a name="_ftn181"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref181">[181]</a> Tirmizî, Radâ&#8217;, 1 ; Ahmed, 2/182.</p>
<p><a name="_ftn182"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref182">[182]</a> Bakara 2/126.</p>
<p><a name="_ftn183"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref183">[183]</a> Ankebût 29/67.</p>
<p><a name="_ftn184"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref184">[184]</a> Rasûlullah (s.a.) bu duasının yanında Medine&#8217;nin sâ&#8217;ma, müddüne (ölçü âletleri) de bereketli olması için de duada bulunmuştur. Medine&#8217;nin sıkın­tılarına katlanan kimseler için kıyamet gününde kendisinin onlara şefaat­çi ve tanık olacağını ifade buyurmuştur.</p>
<p><a name="_ftn185"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref185">[185]</a> Müslim, Hacc, 459 ; Ahmed, 1/181.</p>
<p><a name="_ftn186"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref186">[186]</a> Müslim, Hacc, 460.</p>
<p><a name="_ftn187"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref187">[187]</a> Buhârî, Medine, 1; Müslim, Hacc, 469.</p>
<p><a name="_ftn188"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref188">[188]</a> Buhârî, Medine, 1.</p>
<p><a name="_ftn189"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref189">[189]</a> Hacc 22/ 25.</p>
<p><a name="_ftn190"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref190">[190]</a> Bakara 2/282.</p>
<p><a name="_ftn191"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref191">[191]</a> Buhârî, Hayz, 6 ; Müslim, îmân, 132. Dinî noksanlıktan maksat da kadı­nın hayız sebebiyle bazı dinî yükümlülükleri eda edememesidir.</p>
<p><a name="_ftn192"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref192">[192]</a> İbn Abbâs, Rasûlullah&#8217;ın yemin ve bir şahitle hükümde bulunduğunu söy­lemiştir.</p>
<p><a name="_ftn193"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref193">[193]</a> Âl-i İmrân 3/77.</p>
<p><a name="_ftn194"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref194">[194]</a> Yûsuf 12/72.</p>
<p><a name="_ftn195"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref195">[195]</a>  &#8220;Cu&#8217;l&#8221; ya da &#8220;ceâle&#8221;, bir işin yapılması karşılığında konulan ödüldür. Meselâ, kaybolan bir deve hakkında: &#8220;Kim devemi bulur getirirse ona şu kadar para vereceğim&#8221; denilmesi gibi. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn196"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref196">[196]</a> Nisa 4/6.</p>
<p><a name="_ftn197"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref197">[197]</a> Tevbe 9/60.</p>
<p><a name="_ftn198"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref198">[198]</a> İcâre-i ademî konusunda Kur&#8217;ân&#8217;da en açık olanı radâ yani süt annelik üzerine yapılan icaredir. Hatta bazıları: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da caiz olan icare sadece sütannelik hakkında gelmiştir&#8221; demişler ve: &#8220;Çocuğu sizin için emzirirler-se, onlara ücretlerini ödeyin&#8221; (Talâk 65/6) âyetini delil olarak kullanmış­lardır</p>
<p><a name="_ftn199"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref199">[199]</a> Bunu izah sadedinde şöyle demişlerdir: Peygamberlik süresi yirmi üç se­nedir. Bunun ilk altı ayı sâdık rüya şeklinde olmuştur. Bu dönemin, nü­büvvetin tümüne nisbeti de kırk altıda birini teşkil etmektedir. Bu izah, her ne kadar bazılarını tatmin etmese de açıktır. Sonra Rasûlullah&#8217;m (s.a.) çoğu zaman ashabına: &#8220;Rüya göreniniz var mı?&#8221; diye sorması ve an­latılan rüyaları yorması da, diğer rüyaların onun tarafından Kur&#8217;ân&#8217;da ge­çen rüyalara katıldığı anlamına gelir.</p>
<p><a name="_ftn200"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref200">[200]</a> Meselâ rüya ve hulm yani düş ayırımı yapmış ve rüyanın Allah&#8217;tan, düşün de şeytandan olduğunu söylemiştir.</p>
<p><a name="_ftn201"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref201">[201]</a> Daha önce geçti bkz. [2/46).</p>
<p><a name="_ftn202"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref202">[202]</a> İkinci Mesele&#8217;de [3/16] . Orada bu hadisi, kat&#8217;î bir asla çıkan şer&#8217;î zannî de­lil kabilinden saymıştı. Çünkü bu mânâ şeriatın cüz&#8217;i külli pek çok yerin­de bulunmaktadır. Sünnet, çeşitli yerlerde dağınık olarak işlenen bu mânâyı genel bir prensip halinde vaz&#8217;etmişti. Bu yaklaşım sanki dağınık olanların birleştirilmesi ve cüzilerden külliye ulaşılması ve detayların ic­mali anlamındadır. Bu durumda bu yaklaşım, diğer yaklaşımların tersine bir görünüm arzetmektedir. Biraz düşünülünce, bunun nadir olduğu ve bu yaklaşımın asıl meselede savunulan teze yalnız başına temel teşkil edebi­lecek durumda olmadığı, bunun ancak diğer yaklaşımlarla birlikte ele almdığı zaman mümkün olabileceği görülecektir. Eğer müellifin maksadı tezi isbat için bu yaklaşımlardan her birinin yalnız başına yeterli olduğu­nu ifade ise, bu ancak üçüncü (c) yaklaşımda tam olarak, ikinci (b) yakla­şımda ise biraz zorlama ile ortaya çıkmaktadır. Birincide ise ancak kas­tettiği yol üzere ortaya çıkacaktır. Diğerlerinde ise, meselenin isbatı için bunlar yalnız başlarına yeterli ve ortaya çıkacak müşkilleri giderebilecek durumda değildir. Bizzat müellif de altıncı yaklaşıma nakıs olduğu gerek­çesi ile itiraz etmiştir. Oysa ki onunla ilgili on tane örnek vardır ve bu ko­nuda daha başka hadisler olduğunu belirtmiştir. Hal böyle iken tek bir ör­neği bulunan bu beşinci yaklaşım yalnız basma tezin isbatı için nasıl ye­terli olabilir? Ancak ilk beş yaklaşımın birlikte ele alınması kastediliyor-sa, o zaman böyle bir itiraz varid değildir</p>
<p><a name="_ftn203"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref203">[203]</a> Bu altıncı yaklaşım, geçen ikinci yaklaşımdan daha husûsi bir anlam ta­şımaktadır. Orada söz konusu olan âlimlerce yaygın olarak bilinen ve is­tenilen ya da yasaklanılan şer&#8217;î bir hakikatin veya şartlarının veya keyfi­yetinin vb.   beyanı mahiyetindedir. Burada sözü edilen ise, sadece müc­mel olan lâfzın lügavî vaz1 açısından beyanı hakkındadır.</p>
<p><a name="_ftn204"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref204">[204]</a> Yani geçen beş yaklaşımdan hareketle değil.</p>
<p><a name="_ftn205"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref205">[205]</a> Buhâri, Tefsîru sureti 65/1 ; Müslim, Radâ&#8217;, 66-72 ; Ebû Dâvûd, Talâk, 4.</p>
<p><a name="_ftn206"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref206">[206]</a> Talâk 65/1.</p>
<p><a name="_ftn207"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref207">[207]</a> Buhârî, Talâk, 41 ; Müslim, Radâ&#8217;, 103 ; Ebû Dâvûd, Talâk, 39.</p>
<p><a name="_ftn208"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref208">[208]</a> Talâk 65/1.</p>
<p><a name="_ftn209"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref209">[209]</a> Bakara 2/234.</p>
<p><a name="_ftn210"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref210">[210]</a> Talâk 65/4.</p>
<p><a name="_ftn211"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref211">[211]</a> Bakara 2/59.</p>
<p><a name="_ftn212"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref212">[212]</a> İsrailoğullarına: &#8220;Şu şehre girin, orada dilediğiniz gibi bol bol yiyin, secde ederek kapısından girin &#8216;hıtta&#8217;yani &#8220;bağışla&#8217; deyin&#8230;&#8221; (2/58) denmiş, onlar ise tahıl anlamına gelen &#8220;Habbe fî şa&#8217;re&#8221; diyerek kendilerine emredilen sö­zü değiştirmişler ve şehre secde yerine kıçları üzerine sürünerek girmiş­lerdir, bkz. Buhârî, Tefsîru sureti 2/5 ; Müslim, Tefsir, 1.</p>
<p><a name="_ftn213"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref213">[213]</a> Bakara 2/125.</p>
<p><a name="_ftn214"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref214">[214]</a> Bakara 2/158.</p>
<p><a name="_ftn215"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref215">[215]</a> Ebû Dâvûd, Menâsik, 56 ; Tirmizî, Hacc, 38 ; Nesâî, Hacc, 161,166.</p>
<p><a name="_ftn216"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref216">[216]</a> Mü&#8217;min 40/60.</p>
<p><a name="_ftn217"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref217">[217]</a> Tirmizî, Tefsîru sureti 2/16, 40. Âyetin devamı: &#8220;Bana ibâdet etmeyi bü­yüklüklerine yediremeyenler alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir&#8221; şek­lindedir. (Ç)</p>
<p><a name="_ftn218"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref218">[218]</a> Âyetteki &#8220;Tan yerinde&#8221; kaydı, mânânın birçok sahabeye kapalı kalması ve zahirin murad olduğunun anlaşılması üzerine sonradan inmiştir. Bu ka­yıt olmaksızın ilk indiğinde, bazı sahâbîler ayaklarına beyaz ve siyah ol­mak üzere iki iplik bağlıyor ve ona bakarak imsak vaktinin girip girmedi­ğini Öğrenmeye çalışıyorlardı. Birisi de —ki Adiyy b. Hâtem&#8217;dir— yastığı­nın altına beyaz ve siyah iki iplik koyar ve vaktin girip girmediğini anla­mak için ona bakarmış.  Sonra Rasûlullah&#8217;a onların sahici iplikler mi ol­duğunu sorunca ona (anlayışının kıt olduğunu ima ile) &#8220;Şüphesiz senin yastığın (veya ensen) çok enlidir. Aksine maksat gündüzün aydınlığı ile, gecenin karanlığıdır&#8221; şeklinde cevap vermiştir. Bundan sonra &#8220;Mine&#8217;1-fecr = Tan yerinde&#8221; kaydı inmiştir ve böylece beyaz ve siyah iplikten maksa­dın gündüz ile gece olduğunu anlamışlardır. Eğer âyet daha başta bu şe­kilde inmiş olsaydı, o zaman ne Adiyy yastığının altına beyaz ve siyah ol­mak üzere iki iplik koyar, ne de konu ile ilgili soru soran olurdu. Bu iti­barla eğer müellif örnek verirken âyeti ilk haliyle &#8220;Tan yerinde&#8221; kaydı ol­maksızın alsaydı, daha açık ve konuya daha uygun olurdu.</p>
<p><a name="_ftn219"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref219">[219]</a> Bakara 2/187.</p>
<p><a name="_ftn220"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref220">[220]</a> Buhârî, Tefsîru sureti 2/28 ; Müslim, Sıyâm, 33.</p>
<p><a name="_ftn221"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref221">[221]</a> Buhârî, Tefsîru sureti 2/42, Cihâd, 98; Müslim, Mesâcid, 202 ; Ebû Dâvûd, Salât, 5.</p>
<p><a name="_ftn222"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref222">[222]</a> Âl-i İmrân 3/185.</p>
<p><a name="_ftn223"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref223">[223]</a> Buhârî, Cihâd, 73 ; Tirmizî, Tefsîru sureti 3/22. Bu örnek açık değildir. Çünkü bunda Kitap&#8217;ta yer alan bir kelimenin lügat açısından bir tefsiri bulunmamaktadır.</p>
<p><a name="_ftn224"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref224">[224]</a> Buhârî, Edeb, 6 ; Müslim, îmân, 143.</p>
<p><a name="_ftn225"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref225">[225]</a> Nisa 4/31.</p>
<p><a name="_ftn226"></a><a href="http://www.enfal.de/muvafakatsatibi/4.cilt/021.htm#_ftnref226">[226]</a> Yani altıncıdan önce geçen beş yaklaşımın.</p>
<h3></h3>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/">Resulullah’ın (a.s) Sünneti Hakkında</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/resulullahin-a-s-sunneti-hakkinda/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:55:53 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7865</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Şâtibî şöyle der: Şer&#8217;î deliller, âklî hükümlere ters düşmez. Bunun delil­leri vardır: Üçüncü Mesele: Şerî deliller, aklî prensiplere ters düşmez. Delilleri: &#160; 1-Eğer şer&#8217;î deliller aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman onlar ne şer&#8217;î bir hüküm için ne de başka birşey için insan­lar hakkında delil olamazlardı. Halbuki, onlar sağduyu sa­hiplerinin görüşbirliği ile delil olmaktadır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/">Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/489_280_799b58c9-ser-i-hukum.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7866" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/489_280_799b58c9-ser-i-hukum.jpg" alt="Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir" width="489" height="280" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/489_280_799b58c9-ser-i-hukum.jpg 489w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/489_280_799b58c9-ser-i-hukum-300x172.jpg 300w" sizes="(max-width: 489px) 100vw, 489px" /></a><strong>Şâtibî şöyle der:</strong> Şer&#8217;î deliller, âklî hükümlere ters düşmez. Bunun delil­leri vardır:</p>
<p>Üçüncü Mesele:</p>
<p>Şerî deliller, aklî prensiplere ters düşmez.</p>
<p><strong>Delilleri:</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1-</strong>Eğer şer&#8217;î deliller aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman onlar ne şer&#8217;î bir hüküm için ne de başka birşey için insan­lar hakkında delil olamazlardı. Halbuki, onlar sağduyu sa­hiplerinin görüşbirliği ile delil olmaktadır. Bu da onların, aklî prensipler doğrultusunda gelmiş olduklarını gösterir.</p>
<p><strong>Şöyle ki:</strong> Deliller, sadece mükelleflerin akıllarınca kabul edilsinler diye getirilmişlerdir. Böylece onların gerekleriyle amel edecekler ve yükümlülük getiren hükümler altına gi­receklerdir. Eğer bıi deliller aklî prensiplere ters düşecek ol­saydı, o zaman akıl, gerekleri ile amel etme bir yana onları kabul dahi etmezdi. Onların böyle bir durumda delil olama­yacaklarının mânâsı işte budur. Bu konuda, ilâhî (metafizik) hükümlerle, yükümlülük getiren hükümler hakkında getiri­len deliller arasında bir ayırım yoktur.</p>
<p><strong>2-</strong>Eğer deliller, aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman onların gereği ile yükümlü tutmak, takat üstü yükümlülük olurdu. Çünkü böyle bir durumda mükellef, aklının almadığı, bir türlü tasdik edemediği, hatta aksini düşünüp inandığı şeyi tasdik etme ile yükümlü tutuluyor olacaktır. [1] Durum böyle olunca da, aklın o şeyi tasdik etmesi zorunlu olarak imkân­sız hale gelecektir. Bu durumda biz   tasdiki imkânsız olan yükümlülüğün bulunduğunu kabul etmiş oluruz. Bu da ta­kat üstü yükümlülük demektir. Böyle bir yükümlülük ise, —usûl kitaplarında belirtildiği üzere— bâtıldır.</p>
<p><strong>3-</strong>Yükümlülüğün dayanağı akıldır. Bu tam ve kesin olan istikra ile sabit bir sonuç olmaktadır. Bunun sonucunda akıl ortadan kalktığı zaman yükümlülük de tümden ortadan kalkmakta ve ondan mahrum olan kimseler başıboş bırakıl­mış sorumsuz hayvan yerine konmaktadır. Mükellefin so­rumlu tutulabilmesi için aklın deliller sayesinde tasdike ulaşabilmesi gerekecektir. Eğer deliller, aklî prensipler doğrultusunda gelmeseydi, o zaman akıllı kişinin  hükümlerle yükümlülük altına sokulması, bunak, çocuk ve uyku halinde bulunan kimsenin o hükümlerle sorumlu tutulmasından da­ha zor olacaktı. Çünkü bu sayılan kimselerin delilleri sına­yarak tasdik ya da inkara gitmelerini sağlayacak akılları yoktur. Akıllı kimse ise böyle değildir; ona aklının kabul et­mediği şeyi götürmek mümkün değildir. [2]Bu nokta gözönünde tutulduğunda sözü edilen kimselerden yükümlülüğün düşmesi, aynı şekilde akıllı kimselerden de düşmesini gerektirecektir. Bu ise,.şer&#8217;îatın konuluş amacına ters düşer; dolayısıyla böyle bir sonucu doğuracak şey bâtıl olur.</p>
<p><strong>4-</strong>Eğer şer&#8217;î deliller aklî prensiplere ters düşseydi, o zaman kâfirler şer&#8217;îatı reddetmek için herşeyden önce bizzat şer&#8217;î delilleri malzeme olarak kullanırlardı. Çünkü onlar, Hz. Peygamber&#8217;in getirmiş oldduğu şer&#8217;îatı red konu­sunda son derece hırslı idiler. Hatta bu uğurda hem Hz. Peygamber hem de getirdiği şer&#8217;îat hakkında ifti­ralara kadar gidiyorlardı: Hz. Peygamber hakkın­da bazen sihirbaz, bazen  divane diyorlar, bazen de onu ya­lancı sayıyorlardı. Kur&#8217;ân için de, o sihirdir, şiirdir, düzme­cedir, onu mutlaka bir insan öğretmiştir, öncekilerin mitolo­jileri gibi sıfatları yakıştırıyorlardı. Şerî deliller hakikaten akla ters düşseydi bunlara hiç gerek kalmaz ve onların yeri­ne (Bu makul değil&#8217; veya &#8216;Bu akıl ve mantığa ters&#8217; ya da ben­zeri şekilde itirazlarda bulunurlardı. Böyle bir itirazda bu­lundukları sabit olmadığına göre, bu onların şer&#8217;îatın muh­tevasını kavradıkları ve onların aklî prensipler doğrultusun­da cereyan etmekte olduğunu anladıklarını gösterir. Ancak onlar, buna rağmen olanlar oluncaya kadar ona uymamişlarsa bu, akıllarına yatmadığı için değil, başka durumlardan dolayı olmuştur ve onlardan hiçbiri böyle bir iddia ile orta­ya çıkmamıştır. Dolayısıyla bu durum, şer&#8217;î delillerin aklî esaslar doğrultusunda yürüdüğünün kesin bir delilidir.</p>
<p><strong>5-İstikra:</strong> Serî delillerin aklî prensipler doğrultusunda cereyan ettiğini, üstün akıllarının onu tasdikte [3] bulunduğunu; gö­nüllü ya da gönülsüz [4] ona boyun eğdiğini [5] istikra da orta­ya koymuştur. Hal böyle iken, inatçı yobazların ya da bilenin bilmemezlikten gelmesinin bir önemi yoktur ve onlar dikkate alınacak değillerdir. Delillerin aklî prensiplerin ge­reği doğrultusunda cereyan ettiğinin anlamı budur. Çünkü akıllar, onlar üzerinde hüküm verme konumundadırlar; ne onları güzel/iyi ne de çirkin/kötü kılma durumunda değiller­dir. Bu nokta Makâsıd bölümünde genişçe ele alınmıştı. [6]</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İtiraz:</strong> <strong>Bu iddia yerinde değildir ve  aksi görüşü destekleyecek deliller vardır:</strong></p>
<p><strong>1</strong>-Kur&#8217;ân&#8217;da asla anlamı anlaşılamayan unsurlar vardır: Me­selâ sûre başlarında bulunan harfler gibi. Öbür taraftan âlimler şöyle derler: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da çoğunluk (cumhur) insan­ların anlayabilecekleri şeyler yanında, sadece Arapların anlayabileceği şeyler de vardır. Keza şer&#8217;îatta sadece din âlimlerinin anlayabileceği şeyler vardır. Allah&#8217;tan başka hiçbir kimsenin bilemeyeceği şeyler [7] vardır&#8221; Şimdi bu kıs­mın   aklî prensipler doğrultusunda cereyan ettiğini söyle­mek nasıl mümkün olacaktır?</p>
<p><strong>2-</strong>Kur&#8217;ân&#8217;da müteşabihât dediğimiz bazı unsurlar vardır ki, bunları çoğu insan bilemez; hatta Allah&#8217;tan başka kimse bi­lemez. Meselâ furû konularıyla ilgili müteşabihât ile usûl konularıyla ilgili olan müteşâbihâtta olduğu gibi. Bunların müteşâbih olmaları, sadece akıllara karışık gelmeleri ve ne mânâya geldiklerinin akıllarca tamamen anlaşılamaması ya da çok az kimselerce anlaşılır olması sebebiyledir. Her­kes ya da büyük çoğunluk bunları anlayamamaktadır. Bu durumda mutlak olarak şer&#8217;î delillerin aklın kavrayabilece­ği şekilde geldiklerini söylemek nasıl doğru olabilir.?</p>
<p><strong>3-</strong>Şeri deliller içerisinde öyleleri vardırki, akıllar onlar üzerin­de ihtilafa düşmüş ve sonuçta insanlar fırkalara, hiziplere bölünmüşler; her grup kendi düşüncesinin haklı olduğunu savunmuş ve ona büyük bir coşku ile bağlanmıştır. Bunun sonucunda da her grup kendi akıl ve mezhepleri ölçüsünde birşeyler söylemişlerdir. Bunlardan bir kısmı tamamen ar­zu ve heveslerinin peşine düşmüş ve sonuçta bu durum on­ları helake itmiştir. Meselâ, Necran hıristiyanları teslis [8]inançları konusunda Kur&#8217;ân&#8217;da &#8216;işledik&#8217;, &#8216;hükmettik&#8217; ve &#8216;yarattık&#8217; gibi çoğul kipi ile gelen ifa­delere yapışmışlardır. Daha sonra kendilerinin müslüman olduğunu söyleyen buna rağmen şer&#8217;îatta çelişki ve tutarsız­lıklar olduğunu ileri süren bazı kimseler gelmiştir. Sonra da, Hz. Peygamber&#8217;in hadislerinde bahsettikleri fırkalar ortaya çıkmıştır. Bütün bunlar, aklın hata etmesine sebep olan hitap şeklinden (şer&#8217;î deliller) meydana gel­mektedir. Nitekim gerçek böyledir. Eğer deliller akılların kavrayabileceği doğrultuda sevkedilmiş olsalardı, normal olarak bu ihtilafların olmaması gerekirdi. İhtilaflar bulun­duğuna göre onlar, —bir yönden de olsa— aklî esas-ların dı­şına çıkmaktadır, sonucuna ulaşılacağı anlaşılacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevap:</strong> <strong>Önce birinci itiraz noktasını ele alalım:</strong> Sûre başlarında bulunan ayrı ayrı okunan harflerin (hurûfu mukâtaa) yorumu hak­kında âlimlerden çeşitli görüşler nakledilmiştir. [9] Bu farklı görüş­ler, onların âlimlerce bilinebileceği esasına dayanmaktadır. Biz on­ların, âlimlerin asla bilemeyeceği hususlardan olduğunu söylesek bile, onlar hiçbir şekilde (kalbî ya da bedenî) yükümlülük getiren türden hitaplardan değildir. Böyle olunca da onların herhangi bir fiil hakkında delil olmadıkları anlaşılır. Konumuz ise bu değildir. Bir an için onların delil oldukları kabul edilse bile, şer&#8217;îatta olup da Allah&#8217;tan başka kimsenin bilemeyeceği şeyler çok nadirdir. Nadir hakkında ise ayrıca hükümde bulunulmaz ve dolayısıyla bu yüz­den hakkında istidlalde bulunulan küllî esas ihlâl görmez. Çünkü o takdirde bunlar (sûre başlarındaki harfler vb.) aklın anlamaya yol bulamayacağı şeylerden olacak, dolayısıyla sözünü ettiğimiz kı­sımla ilgili olmayacaktır. Bizim burada konu ettiğimiz husus, akıl­ca kavranılabilen, ancak aklî prensiplere ters olduğu görülen kısım­dır. Sûre başlarında bulunan harfler ise bu kısım dışında kalır. Çünkü biz kesin olarak inanıyoruz ki, eğer onların anlamları açık­lanmış olsaydı mutlaka aklî prensipler doğrultusunda açıklık ka­zanacaktı. Varılmak istenen sonuç da budur.</p>
<p><strong>İkinci [10] itiraz konusuna gelince,</strong> müteşâbihât konusu, —her ne kadar bazı kimseler öyle düşünse bile— aklî prensiplere ters düşen hususlardan değildir. Çünkü böyle bir yanlış düşünce, doğru bir zemin üzerine oturtulma sonucunda değil, arzu ve heveslere uy­ma yüzünden ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Nitekim Yüce Allah: &#8220;Kalplerin­de eğrilik olan kimseler, fitne çıkarmak, kendilerine göre (keyfi) yorum yapmak için onların müteşâbih olanlarına uyarlar&#8217; [11] âyetinde buna işaret buyurmuştur. Eğer onlar doğru bir zemin üzerine oturtma yolunu seçselerdi, yorum (tevil) makul ve aklî prensiplere uygun bir sonuca ulaşırdı. Müteşâbihât konusunun, Allah&#8217;tan baş­ka kimse tarafından bilinemeyeceği kabul edilecek olursa, o zaman aklın onlara ulaşamaması; onların aklî prensiplere ters düşer olma­sından değil, daha başka bir durumdan dolayı olacaktır. Bu, tek bir cümle için olabileceği gibi, birçok cümle içeren söz ve çeşitli du­rumlarla ilgili haberler için de geçerli olabilir. Yeterince araştırma yapmayan kimse bu durumda onların aklî prensiplerle uyuşmadığı vehmine kapılabilir. Acem tabiatlı [12] konu hakkında kendisini bil­gin zanneden cahiller de aynı hatayı yaparlar. îşte bu yüzdendir ki, Necran hristiyanları Kur&#8217;ân&#8217;da Allah için kullanılan çoğul kiplerine sarılarak teslis inancını savunmuşlar, mülhidler Kur&#8217;ân ve Sün­nette akıl ve mantıkla bağdaşmayan hususların ve tutarsızlıkların olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Onlar arzu ve heveslerine uy­mak yanında hikmet-i teşri konusundaki cahillikleri ile birlikte, kendilerine izin verilmeyen zamanda ve mekânda onların içerisine dalmışlar ve bunun sonucunda da yollarını şaşırmışlardır. Çünkü Kur&#8217;ân ve Sünnet Arapçadır. Bu itibarla onlar üzerinde inceleme yapacak kimselerin mutlaka Arap olması [13] gerekecektir.</p>
<p>Nitekim onların maksatlarını kavrayamamış kimselerin de, şer&#8217;î maksatlar­dan dem vurmaları doğru değildir. Çünkü, bu gibi konular bilinme­den onlar üzerinde inceleme yapmak doğru ve mümkün değildir. Eğer kişi, gerek dil ve gerekse şer&#8217;î maksatlar bakımından ehil olursa, o zaman şer&#8217;îatta herhangi bir çıkmaz olmadığını, onun akılla bağdaşmayan unsurlar içermediğini görecektir.</p>
<p><strong>Konuya açıklık getirmesi bakımından bir örnek vermek istiyo­ruz: Nâfı b. el-Ezrak, İbn Abbas&#8217;a şöyle sorar:</strong></p>
<p>&#8220;Ben, Kur&#8217;ân&#8217;da bana ters gelen bazı hususlar görüyorum: Meselâ bir yerde &#8220;O gün aralarındaki soy yakınlığı fayda ver­mez [14] denilirken, başka bir yerde &#8220;Birbirlerine dönüp hal hatır sorarlar [15]deniliyor. Bir yerde &#8220;Ve Allah&#8217;tan bir söz gizleyemezler [16]    denilirken, bir başka yerde &#8220;Sonra: &#8216;Rabbimiz! Allah&#8217;a and olsun ki bizler puta tapanlar (müşik) değildik&#8217; demekten başka çare bulamazlar&#8221; [17] deniliyor ve bu âyette gizledikleri belirtiliyor. &#8220;Al­lah onu bina edip yükseltmiş ve ona şekil vermiştir. Gecesini ka­ranlık yapmış, gündüzünü aydınlatmıştır. Ardından yeri düzenle­miştir&#8221; [18] âyetinde göğün yaratılışının yerden önce olduğu belirti­lirken &#8220;Siz yeri iki günde yaratanı mı inkar ediyor ve O&#8217;na eşler ko­şuyorsunuz. &#8230; Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi&#8230;&#8221; [19] âyetinde de yerin yaratılışının göğün yaratılışından daha önce ol­duğu belirtiliyor. Sonra çeşitli âyetlerde gibi ifadeler [20] var. Sanki evvelce öyle idi de sonra bu özellik kalktı gibi intiba vermekte.&#8221;</p>
<p>İbn Abbas ona şöyle cevap verdi: &#8220;Aralarında soy yakınlığının fayda vermemesi sura ilk üflenişi (kıyametin kopuşu) anındadır. O zaman sura üflendiğinde gökte ve yerde her kim varsa —Allah&#8217;ın diledikleri hariç— hepsi baygın düşecektir. Sonra âhiret suru üfle­necek ve o zaman da akrabalar &#8220;Birbirlerine dönüp hal hatır sora­caklardır [21] &#8220;Ve Allah&#8217;tan bir söz gizleyemezler&#8221; âyeti ile Allah&#8217;a and olsun ki bizler puta tapanlar (müşrik) değildik&#8221; âyeti ise şöyle: Yüce Allah ihlas sahibi kullarını affedecek ve onların günahlarını bağışlayacaktır. O zaman müşrikler &#8220;Allah&#8217;a and olsun ki, bizler puta tapanlar (müşrik) değildik&#8221; diyecekler. Allah onların ağızları­nı mühürleyecek, onların elleri konuşacaktır. O zaman anlaşılacak ki, Allah&#8217;tan hiçbir söz gizlenemez. İşte o anda küfreden ve Rasûle isyan edenler yerle bir olmayı [22] ne kadar da isteyeceklerdir. Gök­lerin ve yerin yaratılışına gelince, Allah önce yeri iki günde yarattı, sonra göğü yarattı ve ona yöneldi; onları iki ayrı günde düzene  koydu. Sonra da yeri düzene koydu yani ondan su ve otlak çıkardı, dağları, tepeleri ve onda bulunan diğer şeyleri ayrı iki günde ya­rattı. Böylece yeri ve yerde olanları dört günde, gökleri de iki gün­de yaratmış oldu. Bazı âyetlerde  buyrulmuş ve Yüce Allah kendisini bu gibi sıfatlarla nitelemiştir. Bu tür ifadeler (Allah için söz konusu edildiğinde —Al­lah zamandan münezzeh olduğu için— geçmiş zaman mânâsı orta­dan kalkar ve) O&#8217;nun her zaman için öyle olduğu anlamını taşır. Çünkü Allah&#8217;ın irade buyurduğu her şey mutlaka yerini bulur. Bu durumda sen, Kur&#8217;ân&#8217;da bir tutarsızlık bulamazsın; çünkü onun hepsi de Allah katındandır&#8221;</p>
<p><strong>İbn Abbas&#8217;m cevabı böyle.</strong> O bu cevabıyla, eğer her şey yerli yerine konulacak olursa, Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamının makul olacağını ve asla tutarsızlık içermeyeceğini göstermiş oluyordu. Dini lekelemek ve onda kusur bulmak isteyen kimselerin zikrettikleri, keza ilim talipleri hakkında problem olarak gözüken diğer konularda da du­rum aynıdır. Bu gibi konularda, ancak ilimde derinleşen insanlar (rüsûh sahipleri) başarı elde edebilirler. &#8220;Eğer o Allah&#8217;tan başka­sından gelseydi, onda çok aykırılıklar bulurlardı&#8221; [23]İctihad bölü­münde —Allah&#8217;a hamd olsun!— bu konuda yeterli bilgi bulunmak­tadır. Kur&#8217;ân ve Sünnette çelişki ve tutarsızlık bulunmadığına dair bir çok âlim eser yazmıştır. Bu konuda daha çok bilgi ve derinleş­mek isteyen, susuzluğunu gidermek isteyen o tür eserlere bakmalıdır. [24] [25]</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>[1] Bu, ilâhî ve itikadı hükümlerin delilleri konusunda açıktır. Amelî hüküm­lere gelince, bunlardan maksat tasdik değil, sadece fiilin işlenmesidir. Ge­lecek diğer izah şekillerinde durum birincideki gibi olabilir ve onlarda, da ıtikâdî hükümlerle, amelî hükümlerin delilleri arasında bu açıdan- bir fark bulunmaz.</p>
<p>[2] Çünkü böyle bir durumda, akıllı kimsede, getirilen yükümlülüğe zıd düşen ve onu engelleyen akıl bulunmaktadır. Çünkü getirilen delil akıl ile çatış­mada ve akıl onun zıddınm makûl olduğunu düşünmektedir. Meselâ deli ise böyle değildir. Onun getirilen hükmün ne lehinde ne de aksi istikame­tinde düşünme gibi bir durumu yoktur. Onun için denilebilecek şey, sadece onun o yükümlülük için hazır olmadığıdır.   Akıllı kimse ise, o şeyin zıddı için kendisini kabule hazır görmektedir. Birşeye ulaşmak için vasıtası  olmayan kimse ile, o şeyin zıddına ulaştıracak vasıta içerisinde olan kimse arasında fark vardır. O şeyden ikincinin uzaklığı daha fazla ve güçlü ola­caktır.</p>
<p>[3] Yani itikadı konularda,</p>
<p>[4] Yani deliller karşısında bir süre inat ettikten sonra veya inat etmeden he­men.</p>
<p>[5] Yani amelî konularda. Bu ayırım ehl-i sünnete göredir. Mutezileye göre ise.</p>
<p>her iki durum da (yani tasdik ve itaat) açıkça cereyan eder. Çünkü akıl, bu delillerin gereğinin güzelliğini tasdik eder. Öyle ki, deliller, aklın idrak et­miş olduğu güzelliğe uygun olur.</p>
<p>Ehl-i sünnete göre, akılların boyun eğmesi amelî konuların delilleri hakkın­da da geçerli olabilir; şu mânâda ki akıllar şer&#8217;îatın bidüziyelik arzedecek şekilde sadece kulların dünyevî ve uhrevî maslahatlarım temin etmek için geldiğini genel olarak kavrayabilir; özel hükümde bulunan husûsî masla­hatı kavrayıp kavrayamaması ise Önemli değildir. İşte bu, aklın boyun eğ­mesinin mânâsı olur.</p>
<p>[6] Şâri&#8217;in, şer&#8217;îatı anlaşılır olsun için koyması bahsinde.</p>
<p>[7] Sûre başlarındaki harfler   de bunlardandır. Burada sözü edilen müteşâ-bihâttan farklıdır. Çünkü müteşabihât   bir bakıma kavranabilir, ancak netliğe ulaşılamaz. Burada sözü edilen kısım ise asla mânâsı kavranama-yacak şeylerdir. Böylece bir sonra sözü edilecek kısım ile aralarında fark olduğu anlaşılmalıdır.</p>
<p>[8] Hıristiyanlıkta Baba-Oğul-Kutsal Ruh üçlüsünden oluşan inanç sistemi. (Ç)</p>
<p>[9] Yani bu haliyle onlar, anlamı akılla anlaşılabilen kısımdan olmaktadır.</p>
<p>[10] Üçüncü   itiraz noktasının cevabı ile birleştirilmiştir. Çünkü her iki itiraz noktasının esası aşağı yukarı aynıdır.</p>
<p>[11] Âl-i İmrân 3/7.</p>
<p>[12] Necran hıristiyanları aslen Arap oldukları için müellif böyle bir kayıt getir­miştir. Onlar aslen Arap olmakla birlikte komşuları olan Acemlerin ifade tarzlarının etkisinde kalarak &#8216;Biz yarattık&#8217; &#8230; gibi ifadelerden ne kastedil­diğini anlayamamışlar ve  tazim için olan bu ifadeyi gerçek anlamda çok­luk için sanmışlardır.</p>
<p>[13] Arap diline vakıf olması denilse idi daha isabetli olurdu.</p>
<p>[14] Mü&#8217;minûn 23/101.</p>
<p>[15] Sâffât 37/27.</p>
<p>[16] Nisa 4/42.</p>
<p>[17] En&#8217;âm 6/24.</p>
<p>[18] Naziât 79/28-30.</p>
<p>[19] Fussılet 41/9-11.</p>
<p>[20] Lafzı tercümesiyle &#8220;Allah çok bağışlayıcı ve çok merhametli idi&#8230;&#8221; anla­mında. (Ç)</p>
<p>[21] Sâffât 37/27.</p>
<p>[22] Nisa 4/42.</p>
<p>[23] Nisa 4/82.</p>
<p>[24] Meselâ bkz. İbn Kuteybe, Te&#8217;vîlu müşkili&#8217;l-Kur&#8217;ân, Beyrut 1981 ; İbn Ku-teybe, Te&#8217;vîlu muhtelefı&#8217;l-hadîs, Beyrut 1985. (Ç)</p>
<p>[25] Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 3/22-29</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/">Şer-i Hükümler Akli Hükümlere Ters Değildir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ser-i-hukumler-akli-hukumlere-ters-degildir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sünnet</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sunnet/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sunnet/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:48:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet/Hadis Meseleleri]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet]]></category>
		<category><![CDATA[Sünnet Kuran'ın Beyanı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7859</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zikredilen bu şekil üzere [1]Kur&#8217;ân&#8217;da her şeyin açıklaması bu­lunmaktadır. Gerçek anlamda onlara vâkıf olan, şeriatın tamamını ihata etmiş olur [2]ve hiçbir konuda sıkıntıya düşmez. Buna aşağı­daki hususlar delâlet eder: 1. İlgili Kur&#8217;ân nassları: &#8220;Bugün size dininizi tamamladım.. [3] &#8220;Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur&#8217;ân&#8217;ı indir­dik [4]&#8221;Kitapta [5] hiçbirşeyi eksik bırakmadık [6]Doğrusu bu Kur&#8217;ân Kur&#8217;ân, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnet/">Sünnet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/sadecekuran.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7861" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/sadecekuran.jpg" alt="Sünnet" width="500" height="277" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/sadecekuran.jpg 500w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/sadecekuran-300x166.jpg 300w" sizes="(max-width: 500px) 100vw, 500px" /></a></p>
<p><strong>Zikredilen bu şekil üzere [1]Kur&#8217;ân&#8217;da her şeyin açıklaması bu­lunmaktadır. Gerçek anlamda onlara vâkıf olan, şeriatın tamamını ihata etmiş olur [2]ve hiçbir konuda sıkıntıya düşmez. Buna aşağı­daki hususlar delâlet eder:</strong></p>
<p><strong>1.</strong></p>
<p><strong>İlgili Kur&#8217;ân nassları:</strong> &#8220;Bugün size dininizi tamamladım.. [3] &#8220;Sana da insanlara gönderileni açıklayasın diye Kur&#8217;ân&#8217;ı indir­dik [4]&#8221;Kitapta [5] hiçbirşeyi eksik bırakmadık [6]Doğrusu bu Kur&#8217;ân Kur&#8217;ân, en doğru olan yola [7] götürür&#8221; [8] Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın bü­tün mânâları tamamlanmış olmasaydı, o zaman ona böyle denmesi doğru olmazdı. Daha buna benzer, Kur&#8217;ân&#8217;ın hidayet, kalplerde bu­lunan her şeye şifa olduğunu belirten âyetler bulunmaktadır. Kalplerde bulunan herşeye şifâ olabilmesi için, onun herşeyin açıklamasını, çözümünü içermesi gereklidir.</p>
<p><strong>2.</strong></p>
<p><strong>Bunu bildiren hadisler ve selefe ait sözler:</strong> Meselâ Hz. Peygam­ber şöyle buyurmuştur: &#8220;Şüphesiz ki bu Kur&#8217;ân, Allah&#8217;ın ipidir. O apaçık nurdur, faydalı şifâdır. Kendisine tutunan kimse için o, bir korunaktır. O, kendisine tâbi olan için bir kurtuluştur. (Ona uyan) eğrilmez ki, doğrultulsun; sapmaz ki azarlansın. Onun hayret edilecek yönleri bitmez, çokça tekrarlamaktan dolayı eski­mez&#8221; [9]</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın mutlak surette Allah&#8217;ın ipi, faydalı şifâ&#8230; olması, onun her yönden tam olduğunun delilidir. Benzeri bir hadis Hz. Ali vasıtasıyla da rivayet edilmiştir. İbn Mesûd&#8217;dan şöyle rivayet edil­miştir: &#8220;Her ziyafet veren, verdiği ziyafete gelinmesini sever. Al­lah&#8217;ın ziyafeti de Kur&#8217;ân&#8217;dır&#8221; [10] Hz. Âişe&#8217;ye Hz. Peygamber&#8217;in ahlâkının nasıl olduğunu sorarlar. Cevabında: &#8220;Onun ah­lâkı Kur&#8217;ân&#8217;dı&#8221; der. [11]</p>
<p><strong>Onun bu sözünü Kur&#8217;ân da:</strong> &#8220;Şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin&#8221;[12] âyeti ile tasdik eder. Katâde: &#8220;Kur&#8217;ân ile hemhal olan kimse ondan ya bir ziyadelik ya da bir noksanlık ile ayrılır&#8221; demiş ve arkasından: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;dan inananlara rahmet ve şi­fa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece kaybını artı­rır&#8221; [13]âyetini okumuştur. Muhammed b. Ka&#8217;b el-Kurazî: &#8220;Rabbi-miz &#8216;Doğrusu biz &#8216;Rabbinize inanın&#8217; diye inanmaya çağıran bir da-vetçiyi işittik de iman ettik&#8221; [14] âyeti hakkında &#8220;O Kur&#8217;ân&#8217;dır. Çün­kü onların hepsi Hz. Peygamber&#8217;i görmemiştir&#8221; demiştir.</p>
<p><strong>Hadiste:</strong> &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;ı en iyi okuyanları (yani en iyi bilenleri) onlara imamlık yapar&#8221; [15]buyurulmuştur. Onların takdim olunmaları, Al­lah&#8217;ın hükümlerini en iyi bilenler olmaları sebebiyledir. Çünkü Kur&#8217;ân&#8217;ı iyi bilen, şeriatın tamamını bilir, demektir. Hz. Aişe: &#8220;Kur&#8217;ân okuyandan daha üstün kimse yoktur&#8221; demiştir. Abdullah ise: &#8220;Eğer ilim istiyorsanız, (anlayarak) Kur&#8217;ân&#8217;ı tekrarlayın; çünkü onda öncekilerin ve sonrakilerin ilimleri vardır&#8221; demiştir. Abdullah b. Ömer: &#8220;Kim Kur&#8217;ân&#8217;ı toplarsa (yani muhtevasıyla birlikte onu Öğ­renirse), çok büyük birşey yüklenmiş olur. O, nübüvveti iki böğrü içine dürmüş olur; şu kadar ki kendisine vahiy gelmez&#8221; Ondan gelen başka bir rivayette: &#8220;Kim Kur&#8217;ân&#8217;ı okursa, nübüvvet onun iki böğrü içerisine durulmuş olur. Bu, sadece onun nübüvvetin getirdi­ği mânâları kendisinde toplamış olması sebebiyledir&#8221; demiştir. Da­ha başka bunlara benzer konumuza delâlet eden sözler vardır.</p>
<p><strong>Târihî uygulama:</strong> Tarih süreci içerisinde hiçbir âlimin herhan­gi bir konuda Kur&#8217;ân&#8217;a başvurması sonucunda onda şöyle ya da böy­le bir delil bulamadığı görülmemiştir. Yeni yeni ortaya çıkan olay­lar karşısında en zor durumda kalabilecek fırka, kıyâsı delil olarak kabul etmeyen Zahirî mezhebi olmalıdır. Buna rağmen hiçbir mese­lede delil getirme konusunda onların çaresizlik içerisine düştükleri vâki değildir. Zahirî imamlarından İbn Hazm şöyle demiştir: &#8220;Fık­hın bütün konuları istisnasız kitap ya da sünnette bir temele daya­nır ve Allah&#8217;a hamdolsun ki biz bunu biliriz. Ancak kırâz (mudâ-rabe) bundan hariç; biz ona her ikisinde de bir temel bulamadık&#8221; Bilindiği gibi, (İbn Hazm&#8217;ın Kur&#8217;ân ya da sünnetten bir temele da-yandıramadık dediği) kırâz, icâre türlerinden biridir. İcârenin aslı ise Kur&#8217;ân&#8217;da sabittir ve onu Hz. Peygamber&#8217;İn kendi dö­neminde sürmekte olan uygulamayı onaylaması ve sahabenin tatbi­katı açıklamaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İtiraz:</strong> Birileri çıkarak şöyle diyebilir: Bu dedikleriniz doğru değildir. Çünkü Kur&#8217;ân&#8217;da hiç yer almayan fakat şeriatta sabit bu­lunan meseleler ve kaideler bulunmaktadır. Bunlar sünnete dayan­maktadır. Sahîh&#8217;te yer alan şu hadis de bu tezimizi doğrular: Hz. Peygamber şöyle buyurur: &#8220;Sizden birinizi koltuğuna yas-lanınış bir halde, kendisine benim sünnetimden bir emir ya da ya­sak geldiğinde: &#8216;Onu tanımıyorum. Biz Allah&#8217;ın kitabında bulduğu­muza uyarız.&#8217; der bir halde bulmayayım&#8221; [16]Bu bir yergidir ve ha­dis aynı şekilde sünnete de itimat edilmesini âmirdir. Allah Teâlâ&#8217;nın şu buyruğu da bunu tasdik etmektedir: &#8220;Eğer bir konuda çekişirseniz, onun halini Allah&#8217;a ve Rasûlüne çevirin&#8221; [17]Meymûn b. Mihrân, âyeti &#8220;Allah&#8217;a çevirmek, Kitab&#8217;ına vurmaktır. Rasûlüne çevirmekten maksat da eğer hayatta ise bizzat kendisine, öldükten sonra da sünnetine başvurmak demektir&#8221; şeklinde açıklar. Benzeri bir âyet de şudur: &#8220;Allah ve peygamberi birşeye hükmettiği zaman, inanan erkek ve kadına artık işlerinde başka yolu seçmek yaraş­maz&#8221; [18]</p>
<p><strong>Şöyle deni(lemez):</strong> Sünnet, Kur&#8217;ân&#8217;ın beyanı olması açısından alınır; çünkü Allah Teâlâ &#8220;İnsanlara indirileni kendilerine açıkla-yasın diye [19]buyurmaktadır. Bu ise deliller arasını birleştirmek olur. Çünkü biz diyoruz ki: Eğer sünnet Kitab&#8217;ın beyanı mahiyetin­de ise, o zaman o, sünnetin iki kısmından bîrine dahil olur. Sünne­tin bir ikinci kısmı daha vardır ki, o Kitab&#8217;ın hükmüne ziyade getir­mektedir. Meselâ, kadının, halası ya da teyzesi üzerine nikahlan-masının  [20], ehlî eşeklerin [21] ve kesici (köpek) dişi olan yırtıcı hay­vanların [22] yenilmesinin haram kılınması gibi ki bunlar, Kitap&#8217;ta yer almayan ve sadece sünnet ile haram kılınan şeylerdir. Hz. Ali&#8217;­ye şöyle denildi: &#8220;Sizin yanınızda yazılı birşey (kitap) var mı?&#8221; Ce­vabında: &#8220;Hayır, ancak Allah&#8217;ın kitabı var veya müslüman bir ada­ma verilen anlayış var, ya da şu sahifede bulunanlar var&#8221; dedi. Râvi diyor ki: &#8220;Peki, o sahifede ne var?&#8221; diye sordum. O: &#8220;Diyet hü­kümleri, esirin salıverilmesi, müslümanın kâfir karşılığında öldü-rülmemesi&#8221; diye cevap verdi [23]Bu hadis, her ne kadar onların ya­nında Allah&#8217;ın kitabından başka bir kitap olmadığını gösterirse de, aynı zamanda Allah&#8217;ın kitabında bulunmayan bazı şeylerin de bulunduğuna delâlet eder. Bu ise sizin koyduğunuz esasa ters düşer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>HÜKÜM ÇIKARILIRKEN SÜNNETE İHTİYAÇ</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu itirazın cevabı inşallah ikinci delil yani Sünnet&#8217;in açıklanması sırasında verilecektir. [24]</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;dan yapılan nâdir istidlallerden biri Hz. Ali&#8217;den gelen hamilelik süresinin (en az müddetinin) altı ay olduğudur. O bu so­nucu: &#8220;Taşınması ve sütten kesilmesi otuz ay sürer&#8221;<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>[25] âyeti ile &#8220;Onun sütten kesilmesi iki yıldır&#8221; [26]âyetinden çıkarmıştır. [27] Mâlik b. Enes, sahabeye söven kimsenin fey&#8217;den payı olmayacağına şu âyetle istidlalde bulunmuştur: &#8220;Onlardan sonra gelenler: &#8216;Rab-bimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalblerimizde mü&#8217;minlere karşı kin bırakma&#8230;&#8217; derler [28]Bazıları çocuk mülk edinilemiyeceğini söylemişler ve bunu: &#8220;Rahman çocuk edindi dediler. Hâşâ; hayır; melekler şerefli kılınmış kullardır&#8221; [29] âyetinden çıkarmışlardır. [30]</p>
<p>İbnu&#8217;l-Arabî, ceninin kan pıhtısı (alak) haline dönüşmeden önceki haline &#8220;insan&#8221; demlemeyeceğine: &#8220;İnsa­nı, kan pıhtısından yarattı&#8221; [31]âyetini delil olarak kullanmıştır. Münzir b. Saîd, Arabm tabiatında, Araplara ait özelliğin mevcut bulunmadığına: &#8220;Allah sizi annelerinizin karnından birşey bilmez halde çıkarmıştır&#8221; [32] âyetiyle istidlalde bulunmuştur. Bu konuda en ilginç olanı, Kurtubalı İbnu&#8217;l-Fahhâr&#8217;ın istidlalidir: O, olumsuz cevap verirken başın yana sallanmasının, olumlu cevap verilirken ise öne eğilmesinin, doğuluların yaptığının aksine daha uygun ol­duğunu çünkü Allah Teâlâ&#8217;nın: &#8220;Onlara: &#8216;Gelin de Allah&#8217;ın peygam­beri sizin için mağfiret dilesin&#8217; dendiği zaman başlarını (yana) çe­virirler [33]buyurduğunu söylemesidir. Sûfî Ebû Bekir eş-Şiblî, bir­şey giydiği zaman onun bir yerini yırtardı. İbn Mücâhid: &#8220;Kendisin­den yararlanılan birşeyi ifsad etmenin ilimde bir yeri var mı ki?&#8221; diye sorduğu zaman: &#8220;Süleyman: &#8216;Onları bana getirin&#8217; dedi. Bacak­larını ve boyunlarını vurmaya başladı&#8221; [34] âyetini okudu. eş-Şiblî sonra: &#8220;Kur&#8217;ân&#8217;da sevgilinin sevgilisine azap etmeyeceği nerededir?&#8221;diye sordu. İbn Mücâhid sustu ve ona: &#8220;Sen söyle!&#8221; dedi. O &#8216;Yahu­diler ve Hıristiyanlar, &#8216;Biz Allah&#8217;ın oğulları ve sevgilileriyiz&#8217; dediler. &#8216;Öyle ise günahlarınızdan ötürü size niçin azabediyor?.. [35] âyeti­dir, dedi. Bazıları, kadınları dinlemenin caiz olmadığı görüşlerine: &#8220;Musa, tayin ettiğimiz vakitte gelip Rabbi onunla konuşunca, Mu­sa: &#8216;Rabbirn, bana kendini göster bakayım&#8217; dedi&#8221; [36]âyetini delil ola­rak kullanmışlardır. Bu istidlal şekillerinden bazıları tartışmaya açıktır.</p>
<p><strong>Sonra Şatibî şöyle der:</strong></p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p>Buna göre, en kâmil şekilde hakkında bilgi sahibi olunması is­tenen her meselenin mutlaka önce Kur&#8217;ân&#8217;a vurulması gerekecek­tir. Eğer Kur&#8217;ân&#8217;da bizzat ele alınmışsa ya da nev&#8217;ine veya cinsine ait açıklama bulunmuşsa, bunlar esas alınarak o mesele dindeki yerine oturtulacaktır.-Eğer orada mesele hakkında birşey buluna­mazsa, o zaman çeşitli bakış açıları ve değerlendirme şekilleri orta­ya çıkacaktır. Belki onlar —inşallah— yerinde zikredilecektir.</p>
<p>Deliller bölümünün birinci kısmında geçtiği üzere; her şer&#8217;î de­lil ya kesindir; ya da sonuç itibarıyla kesin olan bir asla çıkmakta­dır. Kat&#8217;î olan kaynaklar içerisinde en üst mertebeyi Kur&#8217;ân nassla-rı teşkil eder. O, ilk başvurulacak kaynaktır.</p>
<p>Ancak amaç, meselenin hükmünün tesbiti değil de sadece amel ise, o zaman âhâd yolla nakledilen sünnete başvurmakla da yetini-lebilir. Nitekim böyle bir durumda müctehidin görüşüne başvur­mak da yeterli olmaktadır. En zayıf olanı ise bu sonuncusudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[1] Yani genel çerçevenin belirlenmesi, mânânın küllî olarak konulması şek­linde. (Ç)</p>
<p>[2] .  Yani şeriatı icmâlen kavramış olur ve onun mücmel ve küllî esasların­dan biçbir eksiği olmaz.</p>
<p>[3] Mâide 5/3. Ancak dinin ikmâlinin sadece Kitapla değil de hem Kitap hem de Sünnetle olması düşünülebilir. Âyette de ikmâlin sadece Kitapla yapıldığına dair bir tahsis yoktur.</p>
<p>[4] NahI 16/44.</p>
<p>[5] Kitap&#8217;tan maksadın Kur&#8217;ân olması tefsirine göre bu âyet burada delil olur. Ancak Kitap için   yapılmış Levh-i Mahfuz gibi başka tefsirler de vardır.</p>
<p>[6] En&#8217;âm 6/38.</p>
<p>[7] Yani Yaratıcı ile yaratıklar arasındaki ilişkileri en kâmil anlamda dü­zenleyen eksiksiz nizam.</p>
<p>[8] İsrâ 17/9.</p>
<p>[9] Tİrmizî, Sevâbul-Kur&#8217;ân, 14 ; Dârimî, Fedâilul-Kur&#8217;ân, 1.</p>
<p>[10] Dârimî, Fedâilu&#8217;l-Kur&#8217;ân, 1.</p>
<p>[11] Buhârî, Müsâfirûn, 139 ; Ebû Dâvûd, Tatavvu&#8217;, 26 ; Ahmed, 6/54, 91.</p>
<p>[12] Kalem 68/4.</p>
<p>[13] İsrâ 17/82.</p>
<p>[14] Âl-i İmrân 3/193.</p>
<p>[15] Buhârî, Ezan, 54 ; Ebû Dâvûd, Salât, 60.</p>
<p>[16] Ebû Dâvûd, Sünnet, 5; Tirmizî, İlm, 10 ; İbn Mâce, Mukaddime, 2.</p>
<p>[17] Nisa 4/59.</p>
<p>[18] Ahzâb 33/36.</p>
<p>[19] Nahl 16/44.</p>
<p>[20] bkz. Buhârî, Nikâh, 27 ; Müslim, Nikâh, 37.</p>
<p>[21] Buhârî, Zebâih, 28, Meğâzî, 38 ; Müslim, Nikâh, 30, Sayd, 23-25.</p>
<p>[22] Buhârî, Tıbb, 57 ; Müslim, Sayd, 11; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5 , Et&#8217;ime, 32.</p>
<p>[23] bkz. Buhârî, İlm, 39, Cihâd, 171, Diyât, 24, 31; Tirmizî, Diyât, İŞ.</p>
<p>[24] Dördüncü Mesele&#8217;de hem soru hem de cevap hakkında yeterli tafsilat-ge-lecektir.</p>
<p>[25] Ahkâf 46/15.</p>
<p>[26] Lokman 31/14.</p>
<p>[27] Buna usûlde sarih olmayan mantûkun delâletlerinden işaret yoluyla olanı demişlerdir. Bu ifadesi maksûd olmayan lazımı bir delâlet şekli olmakta­dır.</p>
<p>[28] Haşr 59/10. İmam Mâlik, &#8220;Allah&#8217;ın fethedilen  memleketler halkının mal­larından (fey&#8217;) peygamberine verdikleri; Allah, Peygamber, yakınlar, ye­timler, yoksullar ve yolda kalmışlar içindir. &#8230;Allah&#8217;ın verdiği bu ganimet malları bilhassa yurtlarından çıkarılmış ve mallarından edilmiş olan, Al­lah&#8217;tan bir lütuf ve rıza dileyen, Allah&#8217;ın dinine ve peygamberine yardım eden muhacir fakirlerindir, işte doğru olanlar bunlardır. Onlar   Medine&#8217;yi yurt edinmiş ve gönüllerine imanı yerleştirmiş olan kimseler­dir ve kendilerine hicret edip gelenleri severler&#8230;&#8221; şeklinde devam eden âyetten sonra gelen &#8220;Onlardan sonra gelenler: &#8216;Rabbimiz! Bizi ve bizden önce inanmış olan kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde mü&#8217;minlere kar­şı kin bırakma,..&#8217; derler&#8221; âyetim , fey&#8217; mallarında hakkı bulunan kimse­ler için hal cümlesi yapmış ve böylece yukarıdaki sonuca ulaşmıştır. Sahabeye sövmekten daha büyük kin düşünülebilir mi? Öyleyse, onlara şovenler, fey&#8217;den hak alma şartını kaybetmiş olurlar.</p>
<p>[29] Enbiyâ 21/26.</p>
<p>[30] Çünkü Allah Teâlâ, onlara meleklerin Allah&#8217;ın kuîları (yani mülkü) ol­duğunu belirterek cevap vermiştir. Bu şu demek olur: Onların kul olma­ları ile —ki bu müsellemdir—Allah&#8217;ın çocukları olmaları nasıl uzlaştın-labilir?!Dolayısıyla   çocuğun, babası tarafından mülk edinilmesi sahih olmaz; zira çocukla mülkiyet arasında bağdaşmazlık vardır. Kur&#8217;ân, işte bu hükmü işârî delâlet şekliyle beyan etmiştir.</p>
<p>[31] Alak 96/2.</p>
<p>[32] Nahl 16/78.</p>
<p>[33] Münâfikûn 63/5.</p>
<p>[34] Sâd 38/33. Aslında âyete: &#8220;Bacaklarını ve boyunlarını sıvazlamaya baş­ladı&#8221; anlamı verilmektedir.</p>
<p>Şeriatımızda malın ziyan edilmesi caiz değildir. Kalbi meşgul ede­ceği endişesi, onu itlaf etmek için bir sebep olamaz. Çünkü ondan korun­manın yolları vardır; hibe, tasadduk vb. gibi. Bizden önceki şerîatler, an­cak neshedilmediği zaman bizim için bir delil olabilir. Kaldı ki âyete yu­karıda da belirttiğimiz gibi, Şiblî&#8217;nin anladığından farklı olarak sivazla-mak mânâsı da verilmiştir. Eğer kılıçla vurmak mânâsına alındığı za­man, Süleyman&#8217;ın (s.a.) şeriatında atların kurban edilmesi yoluyla bir ibadet şeklinin bulunduğu düşünülebilir. Ya da öldürücü olmaksızın, on­ların Allah yolunda vakfedilmiş olduğuna alâmet olacak işaret koyma amacına yönelik olabilir. Alûsî, kendisini meşgul ettiği için kızdığı ve bu yüzden onları itlaf ettiği şeklindeki izahın bâtıl olduğunu söylemiştir. Müellif, bu istidlal şekillerinin hepsine katılmadığına son cümlesiyle işa­ret etmiş olmaktadır.</p>
<p>[35] Mâide5/18.</p>
<p>[36] A&#8217;râf 7/143. Musa (s.a.), Allah&#8217;ı görme isteğini, Allah&#8217;ın kendisiyle konuş­ması üzerine dile getirmişti. Sözü edilen görüş sahipleri bunu şöyle açık­lamışlardır: Musa, bu isteğini, &#8216;sözünü işitmesi caiz olanın, kendisine bakması da caizdir ve bunun aksi de varittir&#8217; düşüncesine dayandırmış­tır. Kadına bakmak ittifakla caiz olmadığına göre, sözünü dinlemek de caiz olmayacaktır.</p>
<p>Ne kadar uzak bir istidlal şekli! Özellikle de cevaz şeklinin farklılı­ğının dikkate alınması durumunda. Çünkü Musa meselesinde cevaz aklîdir; kadına bakılması ve onun sözünün işitilmesi ise, teklifi hüküm­ler içerisine giren bir konudur. Kadına bakmak ittifakla caiz olmadığına göre, onun sözünü dinleme de caiz olmamalıdır.</p>
<p>İfrat ya da tefritin hâkim olduğu konulardan biri de budur. Nassla-nn İstikraya tâbi tutulması sonucunda kadının sesinin mahremiyeti ko­nusunda mutedil bir sonuca ulaşılacağı kanaatindeyiz. (Ç)</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sunnet/">Sünnet</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sunnet/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>DÖRDÜNCÜ MESELE</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:38:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7854</guid>

					<description><![CDATA[<p>Eğer Kur&#8217;ân&#8217;da müjde içeren bir âyet gelmişse, mutlaka beraberinde [1]veya sonunda ya da öncesinde uyarı içeren âyet de gelmiştir. Aksi de aynı şekilde varittir. Keza umut verici âyetler korkutucu âyetlerle dengelenmiştir. Bu mânâya çıkan şeyler de ay­nıdır; meselâ cennet ehli zikredilmişse, buna mukabil cehennemlik­ler de zikredilmiştir. Aksi de böyledir. Amelleri sebebiyle cennete hak kazananların zikredilmesi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/">DÖRDÜNCÜ MESELE</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-112.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7855" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-112.jpg" alt="DÖRDÜNCÜ MESELE" width="196" height="257" /></a></p>
<p>Eğer Kur&#8217;ân&#8217;da müjde içeren bir âyet gelmişse, mutlaka beraberinde [1]veya sonunda ya da öncesinde uyarı içeren âyet de gelmiştir. Aksi de aynı şekilde varittir. Keza umut verici âyetler korkutucu âyetlerle dengelenmiştir. Bu mânâya çıkan şeyler de ay­nıdır; meselâ cennet ehli zikredilmişse, buna mukabil cehennemlik­ler de zikredilmiştir. Aksi de böyledir. Amelleri sebebiyle cennete hak kazananların zikredilmesi umutlandırma; amelleri yüzünden cehenneme gideceklerin zikredilmesi de korkutma anlamına gelir.</p>
<p>Dolayısıyla bu gibi şeylerin zikri sonuç itibarıyla müjdeleme ve kor­kutma esasına çıkar.</p>
<p>Bunun doğruluğuna, âyetlerin değerlendirilmeye arzedilmesi delâlet eder. Dikkat edilirse görülecektir ki Allah Teâlâ hamdi (Öv­gü) kitabı için fatiha (açılış cümlesi) yapmıştır. Bu sûrede &#8220;Ihdinâ&#8217;s-sırâta&#8217;l-müstekîm&#8230; velâ&#8217;d-dâllîn&#8221; buyurulmuş ve cennet-lik-cehennemlik her iki zümreden de söz edilmiştir. Ondan sonra gelen Bakara sûresine yine her iki grubun zikri ile başlanmış ve &#8220;Müttekîler için bir hidâyettir&#8221; buyurduktan sonra, hemen arkasın­dan: &#8220;Şüphe yok ki, inkâr edenleri başlarına gelecekle uyarsan da uyarmasan da birdir; inanmazlar [2] buyurarak kâfirlerden söz etmeye başlamış ve arkasından münafıkların durumunu ele almış­tır. Onlar da, kâfirlerden bir sınıf olmaktadır. O bitince hemen tak­va ile emretmiş, sonra cehennem ile korkutmuş, sonra umut ver­miştir: &#8216;Yapamazsanız ki yapamayacaksınız— o takdirde, inkâr edenler için hazırlanan ve yakıtı insanlarla taş olan ateşten sakı­nın&#8217; [3] Bunun hemen arkasından: &#8220;İnananlar ve yararlı işler ya­panlara, kendilerine altlarından ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele&#8230;&#8221; diye müjde içeren âyetler getirmiş, arkasından, &#8220;Allah sivrisineği ve onun üstününü misal olarak vermekten çekinmez. inananlar bunun Rablerinden bir gerçek olduğunu bilirler. İnkâr edenler ise.. [4] âyetlerini getirmiştir. Sonra Âdem kıssasında da aynı şekilde zikretmiştir.</p>
<p>İsrailoğulîarma olan Allah&#8217;ın nimetleri, sonra haddi tecavüz etmeleri ve küfre düşmeleri hatırlatılmış ve şöyle buyurulmuştur: &#8220;Şüphesiz inananlar, yahudi olanlar&#8230; [5] tâ &#8220;&#8230;Onlar orada temellidir[6] âyetine kadar. Sonra taşkınlıklarını izaha başlamış ve &#8220;Kendilerini karşılığında sattıkları şeyin ne kötü olduğunu keski bilselerdi&#8217; [7] âyetine kadar devam etmiştir. Bu kor­kutma olmaktadır. Sonra: &#8220;Onlar inanıp, Allah&#8217;a karşı gelmekten sakınsalardı, Allah katından olan sevap daha hayırlı olurdu. Keski bilselerdi! [8] buyurmuştur ki bu da umut vermedir. Sonra kıblenin değiştirilmesi konusunda muhaliflerin [9] durumunu izaha başlamış, daha sonra: &#8220;Hayır, öyle değil, iyilik yaparak kendini Allah&#8217;a veren kimsenin ecri Rabbinin katmdadır. Onlara korku yoktur, onlar üzülmeyecekler [10] buyurmuş, sonra onların durumları hakkında söz etmiştir. Arkasından: &#8220;Kendilerine verdiğimiz Kitabı gereğince okuyanlar var ya, işte ona ancak onlar inanırlar. Onu inkâr eden­ler ise kaybedenlerdir&#8217; [11] buyurmuştur. Sonra İbrahim ve oğullarının kıssasını zikretmiş ve bu esnada hem korkutucu hem de müjdeleyici unsurlara yer vermiş ve böylece de bitirmiştir. Bu sözü­nü ettiğimiz birlikte zikrederek dengeleme esası çok sürmeden her yerde karşına çıkar. Bazen maksadı ortaya koyma esnasında araya . başka şeyler girebilir ve sonra tekrar dönülür ve bu böyle devam eder gider.</p>
<p>Allah Teâlâ, En&#8217;âm sûresinde —ki bu sûre, Bakara sûresi Me-. denî sûrelere göre ne ise Mekkî sûrelere nisbetle odur— şöyle buyu­rur: &#8220;Hamd gökleri ve yeri yaratan, karanlıkları ve aydınlığı vare-den Allah&#8217;a aittir. Öyle iken inkâr edenler Rablerine başkalarını eşit tutuyorlar [12]Allah Teâlâ, bundan sonra kesin deliller ikâme eder ve ondan sonra onların küfürlerinden bahseder ve bu yüzden onları korkutur. Sonra şöyle buyurur: &#8220;O, rahmet etmeyi kendi üze­rine yazmıştır; and olsun ki sizi vukuu şüphe götürmeyen kıyamet gününde toplayacaktır [13] Bu âyetle Allah Teâlâ, rahmeti üzerine yazmasına yeminle, emrine muhalefet edene yönelttiği azap vaîdini mutlaka gerçekleştireceğini beyan buyurdu. Bu açık bir korkutma üslûbu olurken zımnen de umut verme içermektedir. Sonra: &#8220;Ben Rabbime karşı gelirsem, büyük günün azabından korkarım&#8221; [14] âyeti gelmiştir ki bu da korkutmadır. Peşinden gelen: &#8220;O gün kimden azap savulursa, şüphesiz o kimse rahmete erişmiştir&#8221; âyeti umut verici mahiyettedir. Keza: &#8220;Allah, sana bir sıkıntı verirse&#8230;&#8221; [15] âyeti de bu dengelemeyi açıkça göstermektedir. Sonra korkutucu üslûp, &#8220;Ahiret yurdu sakınanlar için daha iyidir&#8221; [16] âyetine kadar devam etmektedir. Sonra: &#8220;Ancak kulak verenler daveti kabul ederler&#8230;&#8221; [17]buyruğu gelir. Bunun nazîri: &#8220;Ayetlerimizi yalanlayanlar karanlık­larda kalmış sağır ve dilsizlerdir&#8221; [18]âyetidir. Sonra duruma uygun düşecek şekilde devam eder ve sonunda: &#8220;Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz. Kim inanır nefsini ıslâh ederse onlara korku yoktur&#8221; [19] buyurur. İşte böyle&#8230; Değerlendirme sırasında bu tertibe dikkat etmelisin. Bunun sonunda dikkat çekilen esasın doğruluğunu göreceksin. Eğer söz uzamayacak olsaydı, bu konuda pek çok örnek getirebilirdik. [20]</p>
<p><strong>Fasıl:</strong></p>
<p>Yer ve durum gerektirdiğinde, korkutma ve müjdelemeden biri üzerinde daha ağırlıklı olarak durulabilir.</p>
<p>Korkutucu âyetler gelir ve bu tema üzerinde fazlaca durulabi­lir; ancak böyle bir durumda umut kapısı hiçbir zaman kapatılmaz. En&#8217;âm sûresinde olduğu gibi. Çünkü bu sûre hakkı ortaya koymak ve Allah&#8217;ı inkâr edenlere, delilsiz, mesnetsiz kendiliğinden birşeyler uydurup onlara tapanlara, Allah yolundan sapanlara, inkâr edilme­yecek şeyleri inkâr edip husûmet gösterenlere karşı tavır koymak [21] için gelmiştir. Tabiî olarak bu makam korkutucu üslûbun dozunun artırılmasını, uzun uzadıya onların takbih edilmesini, azarlanması­nı gerektirecektir. Bu yüzden baştan sona korkutucu üslûp, sûrede hâkim gözükmektedir. Buna rağmen hiçbir zaman müjdeleme yönü de ihmal edilmemiş ve umut kapısı hep açık tutulmuştur. Çünkü onlar bu yolla Hakka çağrılmaktadırlar. Öbür taraftan daha önce davet yapılmış bulunuyordu. Burada yapılan sadece hem korkuta­rak hem de müjdeleyerek yapılan çağrının teyid ve tekidi oluyordu. Kaldı ki aldanma ve yanılma ihtimallerinin çok olduğu yerlerde tabiî olarak uyarı yönü müjdeleme yönünden daha ağır basar. Çün­kü mefsedetin uzaklaştırılması daha önemlidir ve önce gelir.</p>
<p>Bazen de umut verici ve müjdeleyici âyetler gelir ve ağırlıklı olarak bunun üzerinde durulur. Bu umut kesilen ya da umutsuzlu­ğa düşülebilen konularla ilgili olur. Meselâ: &#8220;De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah&#8217;ın rahmetinden umudunu­zu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar [22]âyeti böyledir. Müşriklerden bazı kimseler, adam öldürmüşler, zina et­mişler, üstelik bunları tekrar tekrar yapmışlardı. Bunlar, Hz. Pey-gamber&#8217;e geldiler ve &#8220;Anlattıkların ve çağrıda bulunduk­ların gerçekten güzel. Söyler misin, acaba bizim yaptıklarımıza bir keffâret var mıdır?&#8221; dediler. Bunun üzerine bu âyet indi. Sözkonusu olan, korku mahalliydi ve umutların tamamen kaybolduğu bir du­rumdu. İşte bu husus göz önüne alınarak âyet, umut verme tarafı ağır basarak gelmiştir. [23] Aynı şey şu âyet için de varittir: &#8220;Gündü­zün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir [24]Ayetin nüzul sebebi hakkın­da Tirmizî veya Nesâî&#8217;ye vb. bakınız. [25]</p>
<p>Kulların emir ve yasakları ihlâl tarafi ağır bastığı zaman, kor­kutma yönü de ağır basmaktadır. Ancak bu her zaman ve her yerde söz konusu olmayıp, bu ihtimalin ağır bastığı yerlerde geçerlidir. Eğer bu ikisinden biri diğerine açık bir şekilde galebe çalma duru­mu yoksa, o zaman müjdeleyici ve korkutucu nasslar hep dengeyi sağlayacak şekilde gelmiştir. Bu konu île ilgili olmak üzere geniş açıklamamız Makâsıd bölümünde geçmişti. Bu vesileyle Allah&#8217;a hamdederiz.</p>
<p><strong>İtiraz:</strong> Bu söyledikleriniz bidüziye (muttarid) değildir. Bazen olur ki bu ikisinden biri gelir, diğeri ile ilgili hiçbir söz edilmez. Meselâ korkutucu ifadeler gelir, umut verici ifadelere ise yer veril­mez ya da bunun aksi olur.</p>
<p><strong>Meselâ:</strong> Hümeze sûresi sonuna kadar korkutucu âyetleri içerir. Alak sûresi &#8220;Ama insanoğlu kendisini müstağni sayarak azgınlık eder [26] âyetinden sonuna kadar öyledir. Fîl sûresi böyledir. Âyet­lerden &#8220;inanan erkek ve kadınları, yapmadıkları bişeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olur­lar [27] gibi.</p>
<p>Diğer taraftan Duhâ ve İnşirah sûreleri sonuna kadar müjdele­yici türdendir; korkutucu unsur içermezler. Ayetlerden de şunları örnek verebiliriz: &#8220;içinizden lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınla­rına, düşkünlere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesinler, affetsinler, görmezlikten gelsinler. Allah&#8217;ın sizi ba­ğışlamasından hoşlanmaz mısınız? [28]</p>
<p>Ebû Ubeyd nakleder: İbn Abbâs ile Abdullah b. Amr bir araya gelirler. İbn Abbâs ona: &#8220;Allah&#8217;ın Kitabında hangi âyet en fazla umut vericidir&#8221; diye sorar. O: &#8220;De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar [29] âyetidir der. İbn Abbâs: &#8220;Hayır! &#8220;İbrahim: &#8216;Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana göster&#8217; dediğinde, &#8216;inanmıyor musun?&#8217; deyince: &#8216;(Belâ) Evet inanıyo­rum, fakat kalbim itmi&#8217;nân bulsun.&#8217; demişti&#8217;m âyetidir. Allah, on­dan &#8216;belâ&#8217; cevabiyla razı olmuştur&#8221; der. Abdullah: &#8220;Bu âyet, kalbe şeytanın ilkâ ettiği vesveseler hakkındadır&#8221; diye karşılık verir.</p>
<p>İbn Mesûd da şöyle demiştir: [30]Kur&#8217;ân&#8217;da öyle iki âyet vardır ki; bir günah sebebiyle raüslüman kul onları okuyacak olursa mutlaka Allah Teâlâ onu affeder&#8221; Übeyy b. Ka&#8217;b, onun bu sözünü: &#8220;Onlar fe­na birşey yaptıklarında veya kendilerine zulmettiklerinde Allah&#8217;ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler&#8230; [31] &#8220;Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah&#8217;tan bağışlanma diler­se, Allah&#8217;ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur&#8217; [32]âyetleriyle açıklamıştır.</p>
<p>Yine İbn Mesûd şöyle der: &#8220;Nisa sûresinde beş âyet vardır ki, dünya ve üzerinde olan herşey benim olsa, onlar için sevindiğim ka­dar sevinmezdim. Gördüğüm kadarıyla âlimler onu anlamamakta­dırlar. Bunlar şunlardır: &#8220;Size yasak edilen büyük günahlardan ka­çınırsanız, kusurlarınızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştirir&#8217; [33] &#8220;Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz. [34]&#8221;Allah, kendi­sine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Bundan başkasını dile­diğine bağışlar&#8217; [35]&#8221;Onlar kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah&#8217;tan mağfiret dileseler ve peygamber de onlara mağfiret dile-seydi, Allah&#8217;ın teubeleri dâima kabul ve merhamet eden olduğunu görürlerdi [36] &#8220;Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah&#8217;tan bağışlanma dilerse, Allah&#8217;ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bulur&#8217; [37]Bu kabilden olan örnekler çoktur. Eğer araştıracak olursanız, onları kolayca bulabilirsiniz. Bu durumda kaide bidüziyelik göster­memektedir. Bu konuda denilebilecek söz şu olmalıdır: Her konuya uygun düşecek üslûp, her makama münasip söz vardır. Beyan il­minde bidüziyelik gösteren şey de budur. Ancak öne sürdüğünüz anlamda bir tahsis sözkonusu edilecekse, cevap hayır olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İtiraz olarak ileri sürülenler, daha önce ortaya konulan esası zedeleyecek mahiyette değildir, onlara genel ve ayrıntılı ol­mak üzere İM şekilde cevap verilecektir:</p>
<p>Genel olarak cevabımız şöyle olacaktır: Genel durum ve yaygın olarak geçerli olan kanun, bizim arz ettiğimiz dir. Cüz&#8217;î ve az sayıda istisnaların bulunması, bu kuralı bozacak mahiyette değildir. Çün­kü (aklî olmayan) vaz&#8217;î meselelerde çoğunluk halde bulunan birşe-yin küllî olması ve hüküm esnasında ona dayanılması ve üzerine hüküm binasında bulunulması sahih olmaktadır. Aynen varlık âleminde carî olan âdetlerde olduğu gibi. Hiç şüphe yoktur ki, itiraz sadedinde ileri sürülen şeyler azınlıktadır ve bunu yapılan istikra göstermektedir. Dolayısıyla böyle bir azlık, ekseriyete dayanılarak konulan esası zedeleyici olmaz.</p>
<p><strong>Ayrıntılı cevap:</strong> Hümeze sûresi kâfirlerden belli bir kimse [38] hakkında inmiş, şahsa özel mahiyetli bir sûredir. O, Hz, Peygam-ber&#8217;i çekiştirip, alaya alması sebebiyle inmiştir. Dolayısıy­la bu sure, onun yaptığı bu çirkin amelin cezasını bildirmektedir; yoksa sûre korkutma sadedinde indirilmemiştir. Bu yüzden de ko­numuzla ilgisi yoktur. Aynı izah, &#8220;Ama insanoğlu kendisini müstağnî sayarak azgınlık eder&#8221; [39] âyeti hakkında da geçerlidir. [40]&#8221;İnanan erkek ve kadınları, yapmadıkları birşeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar&#8217; [41]âyeti hakkında da söylenecek söz aynıdır. [42]</p>
<p>Duhâ ve İnşirâh sûrelerinin muhtevaları da aynı şekilde bizim konumuzla ilgili değildir. Onlarla, Allah Teâlâ&#8217;mn kendisine olan lütfundan dolayı Hz. Peygamber&#8217;e şükredilmesi emredü-mektedir.</p>
<p>&#8220;İçinizden lütuf ve servet sahibi olanlar, yakınlarına, düşkün­lere ve Allah yolunda hicret edenlere vermemek için yemin etmesin­ler, affetsinler, görmezlikten gelsinler. Allah&#8217;ın sizi bağışlamasın­dan hoşlanmaz mısınız? [43] âyeti de özel olarak Hz. Ebû Bekir ile il­gilidir. Kızı Âişe&#8217;ye atılan iftiradan dolayı başına gelen sıkıntılar­dan kurtarılmış ve bu âyet (daha önce yoksul ve muhacir olan akra­basının yapmakta olduğu ve iftiraya karıştığı için artık yapmayaca­ğına dair yemin ettiği yardımı yapmasına) üstün ahlâk anlayışının gereklerini tamamlamaya ve eskiden yaptığı gibi onu sürdürmeye teşvik mahiyetinde gelmiştir. Aslında bu yardım ona vacip değildi ve iftiraya karışması sebebiyle yapmak niyeti de yoktu. Ancak Al­lah Teâlâ, üstün ahlâkın bir gereği olarak ona bu yardımı sevdirdi.</p>
<p>&#8220;De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Al­lah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin&#8221; [44] âyeti ve beraberinde zikredilenlere gelince, aslında onların ileri sürdükleri zıtlığın bizim konumuzla ilgisi yoktur. Aksine yapılan işte, âyetleri müstakil ola­rak ele alıp değerlendirme durumu vardır. Dikkat edilecek olursa &#8220;Allah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin&#8221; âyetinin [45] hemen arkasından &#8220;Rabbinize yönelin (inâbe). Azap size gelmeden önce O&#8217;na teslim olun&#8230;&#8221; [46] âyeti gelmekte ve &#8220;inâbe&#8221; istenmektedir. Bu ise gerçekten korkutucu bir âyettir ve azaba düşmekten kaçınmak için harekete geçirici özelliktedir. Daha önce anlatılan nüzul sebebi de âyetten maksadı anlatmaktadır. &#8220;Allah&#8217;ın rahmetinden umudu­nuzu kesmeyin&#8221; sözü, daha önce işlemiş oldukları günahların affe­dilmeyeceği korkularım kaldırmaktadır.</p>
<p>&#8220;Hayır! &#8220;ibrahim: Rabbim! Ölüleri nasıl dirilttiğini bana gös­ter&#8217; dediğinde, &#8216;inanmıyor musun?&#8217; deyince: &#8216;(Belâ) Evet inanıyo­rum, fakat kalbim itmi&#8217;nân bulsun,&#8217; demişti&#8221; [47] âyeti hakkında ile­ri sürülen, onun mânâsı ve ondan çıkarılacak sonuç üzerinde kıs­men durulmuş olmasındandır. Aksi takdirde &#8216;İnanmıyor musun?&#8217; sözü mü&#8217;min olmaması sebebiyle korkutma mânâsına işaret içeren bir takrir olur. &#8220;Belâ&#8221; deyince, maksûd hâsıl olmuştur.</p>
<p>&#8220;Onlar fena birşey yaptıklarında veya kendilerine zulmettikle­rinde Allah&#8217;ı anarlar, günahlarının bağışlanmasını dilerler. [48] âyeti hakkında söylenecek söz de aynen &#8220;Allah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin [49]âyeti gibidir.</p>
<p>&#8220;Kim kötülük işler veya kendine yazık eder de sonra Allah&#8217;tan bağışlanma dilerse, Allah&#8217;ı mağfiret ve merhamet sahibi olarak bu­lur&#8221; [50] âyeti ise bizim esasımız altına dahildir. Çünkü bu: &#8220;Hâinlerden taraf olma [51]&#8221;Kendilerine hainlik edenlerden yana uğraşmaya kalkma&#8230; Kıyamet günü onları Allah&#8217;a karşı kim savu­nacak. Veya onların vekaletini kim üzerine alacaktır&#8221; [52] âyetlerin­den sonra gelmiştir.</p>
<p>&#8220;Size yasak edilen büyük günahlardan kaçınırsanız, kusurları­nızı örter ve sizi şerefli bir yere yerleştirir&#8221; [53]âyeti sûrenin tâ başın­dan beri yetim malı yemek, vasiyette zulüm yapmak&#8230; vb. gibi bü­yük günahlara karşı yapılan korkutucu ifadelerden sonra gelmiştir. Dolayısıyla bu âyet, daha öncesinde korkutucu âyetler bulunan umut verici bir âyet olmaktadır.</p>
<p>&#8220;Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz.. [54] âyetine ge­lince, bunun hemen arkasından &#8220;O gün, inkâr edip peygambere baş kaldırmış olanlar, yerle bir olmayı ne kadar isterler.. [55] âyeti gel­miştir. Daha öncesinde ise: &#8220;Onlar cimrilik ederler&#8230; Kâfirlere aşa­ğılık bir azap hazırlamışızdır&#8221; [56]âyeti geçmiştir. Dahası, &#8220;Allah şüphesiz zerre kadar haksızlık yapmaz.. [57] âyeti haddizatında hem umut hem de korku vericidir.</p>
<p>&#8220;Onlar kendilerine yazık ettiklerinde, sana gelip Allah&#8217;tan mağfiret dileseler ve peygamber de onlara mağfiret dileseydi, Al­lah&#8217;ın tevbeleri dâima kabul ve merhamet eden olduğunu görürler­di&#8221; [58] âyetinde de durum aynı şekildedir ve hem öncesinde hem de sonrasında dehşet verici korkutucu ifadeler gelmiştir. Dolayısıyla o da bizim esasımız çerçevesi içerisindedir.</p>
<p>&#8220;Allah, kendisine ortak koşulmasını elbette bağışlamaz. Bun­dan başkasını dilediğine bağışlar&#8221; [59]âyeti ise hem korku hem de umut vericidir. Çünkü şirkin dışındaki affı &#8220;dilediğine&#8221; diye kayıt­lamıştır. Sonra İbn Mesûd&#8217;un &#8220;Nisa sûresinde beş ayet vardır ki, dünya ve üzerinde olan herşey benim olsa, onlar için sevindiğim ka­dar sevinmezdim&#8221; şeklindeki sözünden maksadı, bu âyetlerin sade­ce umut verici oluşları değildir. Aksine onun muradı —Allah daha iyi bilir ya— onların şeriatta muhkem külli esaslar oluşturduğu,onların pek çok ilim içerdiği, dinde pek çok kaideleri kuşatmış ol­malarıdır. İşte bunun içindir ki &#8220;Gördüğüm kadarıyla âlimler onu anlamamaktadırlar&#8221; demiştir.</p>
<p>Bu sabit olunca şu sonuca ulaşılmış olur: Bütün bu geçenler, konulan esas üzere yürümektedir. Kur&#8217;ân, her hal ve duruma uy­gun olarak, korkutucu ya da müjdeleyici şekil üzere inzal olunmuş­tur. Asıl amacımız bu olmaktadır. Yoksa Kur&#8217;ân&#8217;ın bu iki yönden bi­rini ihmal ederek sırf diğeri için inmiş olduğunu söylemek değildir. Varmak istediğimiz sonuç işte budur. Başarı ancak Allah&#8217;tandır.</p>
<p>İşte bu esastan hareketle kulların korku ile umut arasında ol­maları gerekir. Çünkü imanın hakikati zaten bundan ibarettir. Bu­na Kur&#8217;ân&#8217;dan özel olarak delâlet eden deliller de vardır: &#8220;Rablerinden korkarak titreyenler, Rablerinin âyetlerine inananlar, Rab-lerine eş koşmayanlar, Rablerine dönecekleri için kalpleri ürpererek vermeleri gerekeni verenler, işte onlar iyi işte yarış ederler..[60] &#8220;İnananlar, hicret edenler ve Allah yolunda cihad edenler Allah&#8217;ın rahmetini umarlar[61]&#8221;Taptıkları putlar, Rablerine daha yakın olmak için vesile ararlar, O&#8217;nun rahmetini umar, azabından kor­karlar&#8221;[62]</p>
<p>Kısaca diyebiliriz ki, eğer çözülme ve muhalefet tarafı galebe çalıyorsa, onun korku tarafı daha yakın olacaktır. Eğer teşdîd ve ihtiyat tarafı ağır basıyorsa, umut tarafı ona daha yakındır. Hz. Peygamber ashabını işte bu yolla irşâd ediyor ve eğitiyor­du. Bazı durumlar hakkında korku ve ümitsizlik tarafı ağır basmış­sa onlar hakkında: &#8220;De ki! Ey kendilerine kötülük edip aşırı giden kullarım! Allah&#8217;ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin[63] âyeti gel­miş, eğer bazı durumlarda ihmaller görülmüşse, o zaman da korku­tulmuş ve azarlanmışlardır: &#8220;İnanan erkek ve kadınları, yapmadık­ları birşeyden dolayı incitenler, şüphesiz iftira etmiş ve apaçık bir günah yüklenmiş olurlar[64] âyetinde olduğu gibi.[65]</p>
<p>Kur&#8217;ân&#8217;ın tertibinden ve âyetlerinin mânâlarından bu esas çık­tığına göre, mükellefin onun gereği doğrultusunda hareket etmesi ve hep korku ile ümit arasında olması gerekir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>[1] Meselâ, hem müjde hem de uyarı içeren âyetlerin birden gelmesi gibi. Bunun en güzel örneğini İnşân (Dehr) sûresinde görmek mümkündür.</p>
<p>[2] Bakara 2/6.</p>
<p>[3] Bakara 2/24.</p>
<p>[4] Bakara 2/26-27.</p>
<p>[5] Bakara 2/62.</p>
<p>[6] Bakara 2/81.</p>
<p>[7] Bakara 2/102.</p>
<p>[8] Bakara 2/103.</p>
<p>[9] Buifadeyle&#8221;mâ nensah&#8230; &#8220;kasdetmiştir</p>
<p>[10] Bakara 2/112.</p>
<p>[11] Bakara 2/121.</p>
<p>[12] En&#8217;âm 6/1.</p>
<p>[13] En&#8217;âm 6/12.</p>
<p>[14] En&#8217;âm 6/15.</p>
<p>[15] En&#8217;âm 6/17.</p>
<p>[16] En&#8217;âm 6/32.</p>
<p>[17] En&#8217;âm 6/36.</p>
<p>[18] En&#8217;âm 6/39.</p>
<p>[19] En&#8217;âm 6/48.</p>
<p>[20] Meselâ Rahman sûresini ele alalım. Bu sûrenin ilk üçtebiri Allah Teâlâ&#8217;-nın varlığına delâlet edici âyetler olup, arkasından gelen umut ve korku verici âyetler için bir ön hazırlık mahiyetindedir. Böylece O, ilmi, kudreti, yaratıcılığı ile müjdelediği şeyleri gerçekleştirmeye, korkuttuğu şeylerle de cezalandırmaya kadir olduğunu   beyan etmiş oluyor. İkinci üçtebir kısmı son derece belirgin korkutucu ve azap tehdidi içeren âyetlerden oluşur. Son üçtebiri ise müjde ve umut verici âyetlerden meydana gelir.</p>
<p>[21] Zümer 39/53.</p>
<p>[22] Çünkü Allah Teâlâ, günahları mutlak olarak zikretmiş, büyük ya da kü­çük uy irimi yapmamış, affı için herhangi bir şart da koşmamış, &#8220;dilediği­ne&#8221; gibi bir kayıt da getirmemiş; üstelik arkasından da &#8220;Çünkü O, çok bağışlayandır, merhametlidir&#8221; buyurarak mânâyı pekiştirmiştir.</p>
<p>[23] Hûd 11/114.</p>
<p>[24] Bir adam Hz. Peygambere (s.a.) gelerek : Tâ Rasûlallah! Bostanda bir kadın buldum ve ona herşey yaptım; öptüm, kucakladım, ancak onunla ilişkide bulunmadım. Ne uygun görürsen onunla hükmet!&#8221; dedi.   Hz. Peygamber (s.a.) birşey söylemedi ve adam kalkıp gitti. Hz. Ömer: &#8220;Eğer kendisi örtseydi, Allah onun durumunu örtmüştü&#8221; dedi. Hz. Peygamber (s.a.) arkasından gözüyle adamı takip etti ve: &#8220;Onu bana geri çevirin&#8221; buyurdu. Geri çevirdiler. Dönünce ona &#8220;Gündüzün iki ucunda ve gecenin gündüze yakın zamanlarında namaz kıl. Doğrusu iyilikler kötülükleri giderir'&#8221; âyetini okudu.   Hz. Ömer   &#8220;Yâ Rasûlallah! Bu sadece ona mı has, yoksa herkes için geçerli midir?&#8221; diye sordu. Hz. Peygamber {s.a.) de herkes için geçerli olduğunu söyledi, (bkz. İbn Kesir, 2/462]</p>
<p>[25] Alak 96/6.</p>
<p>[26] Ahzâb 33/58.</p>
<p>[27] NÛr 24/22.</p>
<p>[28] Zümer 39/53.</p>
<p>[29] Bakara 2/260.</p>
<p>[30] Âl-i İmrân 3/135.</p>
<p>[31] Nisa 4/110.</p>
<p>[32] Nisa 4/31.</p>
<p>[33] Nisa 4/40.</p>
<p>[34] Nisa 4/48.</p>
<p>[35] Nisa 4/64.</p>
<p>[36] Nisa 4/110.</p>
<p>[37] Übeyy b. Halef veya Ümeyye b. Halef veya el-Velîd b. el-Muğîre veya el-Âsî b. Vâil ya da dördü birden. Çünkü bunlar zengin idiler ve Hz. Pey-gamber&#8217;i (s.a.) çokça alaya alıyorlardı. Sûrede geien özellikler onları tam tutmaktadır.</p>
<p>[38] Alak96/6.</p>
<p>[39] Murad her ne kadar cins ise de âyet Ebû Cehil hakkında inmiştir. Bu âyetler sûrenin başındaki âyetlerden uzun bir süre sonra inmiştir.</p>
<p>[40] Ahzâb 33/58.</p>
<p>[41] Çünkü bu da, ifk hadisesi ya da Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) Safiyye bt. Hu-yey&#8217;le evliliği ile ilgili olarak fesat kazanını kaynatan münafıkların başı Abdullah b. Übey b. Selûl ve yandaşları hakkında inmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p>[42] Nûr 24/22.</p>
<p>[43] Zümer 39/53</p>
<p>[44] Zümer 39/53.</p>
<p>[45] Zümer 39/54.</p>
<p>[46] Bakara 2/260.</p>
<p>[47] Âl-i İmrân 3/135.</p>
<p>[48] Zümer 39/53.</p>
<p>[49] Nisa 4/110.</p>
<p>[50] Nisa 4/105.</p>
<p>[51] Nisa 4/107-109.</p>
<p>[52] Nisa 4/31.</p>
<p>[53] Nisa 4/40.</p>
<p>[54] Nisa 4/42.</p>
<p>[55] Nisa 4/37.</p>
<p>[56] Nisâ4/4Û.</p>
<p>[57] Nisa 4/64.</p>
<p>[58] Nisa 4/48.</p>
<p>[59] Mü&#8217;minûn 23/57-61.</p>
<p>[60] Bakara 2/218.</p>
<p>[61] İsrâ 17/57.</p>
<p>[62] Zümer 39/53.</p>
<p>[63] Ahzâb 33/58.</p>
<p>[64] Daha önce bu âyetin, ifk hadisesi ya da Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) Safiyye bt. Huyeyle evliliği ile ilgili olarak dedikodular çıkaran münafıkların ba­şı Abdullah b. Übey b. Selûl ve yandaşları hakkında inmiş olduğu belir­tilmişti. Öyle ya da böyle âyet kâfirlerden bir grup yani münafıklar için inmiştir. Şu anda konumuz ise, korku ya da umut tarafından sadece bi­rinin kendilerine galebe çaldığı mü&#8217;minier ve onların İrşad ve eğitilmele­ri idi. Bazı durumlarda ihmal yönü galebe çalan kimselerin irşad ve eği­timi konusunda meselâ &#8220;inananların gönüllerinin Allah&#8217;ı anması ve O&#8217;ndan inen gerçeğe içten bağlanma zamanı daha gelmedi mi?&#8221; (57/16) gibi bir âyeti verseydi o zaman daha açık olur ve kullandığı &#8220;azar&#8221; ifadesi de yerini bulurdu. Dünya ve âhirette lanete maruz kalan­ların ebedî helaklerinin &#8220;azar&#8221; diye nitelenmesi doğru olmaz.</p>
<p>[65]-Şâtıbi, el-Muvâfakât, İz Yayıncılık: 3/343-353</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a></p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a></p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"></a></p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a></p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21"></a></p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"></a></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a></p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22"></a></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"></a></p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"></a></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"></a></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"></a></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"></a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"></a></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"></a></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"></a></p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"></a></p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/">DÖRDÜNCÜ MESELE</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dorduncu-mesele/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Helal ve Haram</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 12 Jun 2015 14:32:19 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İmam Şatibi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[Helal ve Haram]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7848</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüce Allah bazı şeyleri haram, bazılarını da helal kılmış­tır. Bunu ya bir kayıt olmaksızın ve bir sebebe bağlamaksızın mutlak olarak yapmıştır. Nitekim namazı, orucu, haccı ve benzerlerini böyle vacip kılmıştır. Zinayı, ribayı, öldürmeyi ve benzerlerini de yine bu şe­kilde haram kılmıştır. Bazı şeyleri de sebeplere bağlayarak vacip ya da haram kılmıştır. Zekatı, keffaretleri, nezre vefayı, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/">Helal ve Haram</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-111.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-7851" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-111.jpg" alt="Yüce Allah bazı şeyleri haram, bazılarını da helal kılmış­tır." width="196" height="257" /></a>Yüce Allah bazı şeyleri haram, bazılarını da helal kılmış­tır. Bunu ya bir kayıt olmaksızın ve bir sebebe bağlamaksızın mutlak olarak yapmıştır. Nitekim namazı, orucu, haccı ve benzerlerini böyle vacip kılmıştır. Zinayı, ribayı, öldürmeyi ve benzerlerini de yine bu şe­kilde haram kılmıştır. Bazı şeyleri de sebeplere bağlayarak vacip ya da haram kılmıştır. Zekatı, keffaretleri, nezre vefayı, ortak için şufa hak­kını vacip kılması; boşanmış kadının, gasbedilmiş ya da çalınmış mal ile faydalanmanın vb. haram kılınması gibi. Hal böyle iken kişi kalkar ve kendisine vacip kılman bir hükmün düşürülmesi ya da haram kılı­nan birşeyin mubah kılınması için herhangi bir yolla girişimde bulu­nur ve bunun neticesinde de zahir itibarıyla kendisine vacip olan şey vaciplikten çıkar ya da haram olan şey şeklen helal hale dönüşür.</p>
<p><strong>İşte böylesine bir girişime &#8220;hile&#8221; ya da &#8220;tahayyül&#8221; adı verilmekte­dir. Örnekler:</strong> Mukim halde iken namaz vakti giren bir kimse üzerine dört rekat namaz kılması vacip olur. Kişi bu namazın tamamını kendi­sinden düşürmek için şarap ya da uyku ilacı içer; böylece baygın gibi aklı başında yok iken namaz vakti çıkmış olur. Ya da dört rekatli na­mazı kısaltmak ister ve bunun için yolculuğa çıkar. Aynı şekilde Ra­mazan ayına yetişen bir kimse, orucu tutmamak için yolculuğa çıkar. Hacca gitmeye gücü yetecek kadar malı olan bir kimse, üzerindeki hac görevini düşürmek amacıyla elinde bulunan malını bir başkasına hibe eder ya da herhangi bir yolla elinden çıkarır. Başka birisine ait cariye ile cinsî ilişkide bulunmayı arzu eder ve onu gasbeder. Adam da cariye öldü zanneder ve ona cariyenin kıymetini Öder ve böylece cariye ile cinsî ilişkiye girer.</p>
<p>Yahut bir kimse, bakire bir kızı kendi rızasıyla ni­kahladığına dair yalancı şahitler dinletir ve hakim de şahitlere daya­narak o doğrultuda hükmeder ve böylece o kızla cinsî ilişkide bulunur. Peşin vereceği on dirhem karşılığında belli bir süre sonra yirmi dirhem almak ister ve buna şöyle bir kılıf bulur: Meselâ bir elbiseyi peşin olarak on dirheme satın alır. Sonra aynı elbiseyi almış olduğu satıcıya yir­mi dirhem karşılığında veresiye olarak satar. Falanı öldürmek ister ve onun gideceği yola onun Ölümüne neden olacak mesela mızrak dikmek ya da kuyu kazmak gibi bir sebep hazırlar. Zekat yükümlülüğünden kaçmak ister ve bunun için elindeki malı bir başkasına hibe eder veya  malı itlaf eder ya da nisap miktarına ulaşmaması için ayrı olan malları toplar ya da birleşik olanları ayırır. [1] Haramların helal kılınması ve vacibin düşürülmesi konusundaki diğer örnekler de bu şekildedir. Ay­nı şey helalin haram kılınması konusunda da geçerlidir. Meselâ kadın, kocasına ait bulunan cariyenin ya da kumasının ona haram olmasını ister ve bunu temin için onları emzirir, Şer&#8217;an sabit olmayan bir hak is-batı için yapılan hileler de aynıdır: Meselâ, vârise vasiyet yasağını del­mek için, ona karşı borç ikrarında bulunur ve böylece maksadına ulaş­mak ister.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bütün bu ve benzeri tasarruflar, şer&#8217;an sabit bulunan hükümleri, dış görünüşü itibarıyla sahih, esas itibarıyla ise batıl olan bir fiili (kılıf) araç olarak kullanmak suretiyle başka hükümler haline dönüştürme çabalarıdır (hile)  Bunların teklîfî ya da vazî hükümlerden olması ara­sında bir fark bulunmamaktadır. <a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>[2]</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(1)-bkz 1/275</p>
<p>(2)-Şatıbi el-Muvafakat İslami ilimler metodolojisi İz Yayıncılık 2/382-383</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/">Helal ve Haram</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/helal-ve-haram/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
