<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>İlim | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ilim/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 12 Oct 2026 12:42:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.3</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>İlim | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kemâlin Mânâsı ve Yakınlaştıran İlim</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kemalin-manasi-ve-yakinlastiran-ilim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kemalin-manasi-ve-yakinlastiran-ilim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2026 12:42:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Kemâlin Mânâsı]]></category>
		<category><![CDATA[M.Nedim Tan]]></category>
		<category><![CDATA[Ucb]]></category>
		<category><![CDATA[Yakınlaştıran İlim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28622</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kemâlin Mânâsı ve Yakınlaştıran İlim Hakk’ın acze düşürme fiilinin üzerimizde rahmet olarak zuhûr edeceğini, hakîkat-i Muhammediyye’de zâhir olan rah­metin ilimleri ve kabiliyetleri kemâle erdirdiğini konuşmuş­tuk. Kemâl kelimesi, tamlık, yetkinlik, yerli yerinde oluş gibi anlamlara gelir. Bu kelimeyi çeşitli durumlarda sıfat yâhut ta­mamlayıcı bir vurgu olarak sıkça kullanırız. Nerede kemâlden söz ediyorsak orada bize var olma [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemalin-manasi-ve-yakinlastiran-ilim/">Kemâlin Mânâsı ve Yakınlaştıran İlim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kemâlin Mânâsı ve Yakınlaştıran İlim</strong></p>
<p>Hakk’ın acze düşürme fiilinin üzerimizde rahmet olarak zuhûr edeceğini, hakîkat-i Muhammediyye’de zâhir olan rah­metin ilimleri ve kabiliyetleri kemâle erdirdiğini konuşmuş­tuk. <em>Kemâl</em> kelimesi, tamlık, yetkinlik, yerli yerinde oluş gibi anlamlara gelir. Bu kelimeyi çeşitli durumlarda sıfat yâhut ta­mamlayıcı bir vurgu olarak sıkça kullanırız. Nerede kemâlden söz ediyorsak orada bize var olma kıvâmı veren bir mânâya, bizi ayakta tutan bir değere işâret ederiz. Bursevî hazretleri kemâl kelimesini anlatırken omuzlara nisbetle boynun konu­munu örneklendirir. Yâni sağ omuzu cemâl, sol omuzu celâl gibi tasavvur edersek boynun durduğu vaziyet kemâli bildi­rir.<sup>1</sup> Arifler bu kelimeyi insanın Hak ile kıyâmının ifâdesi sa­dedinde çokça kullanmışlardır. Burada da Bursevî hazretleri bilgi olması bakımından bilginin bir kemâl ifâde etmesini ve bu kemâlin insan idrâki ve ahlâkı bakımından dereceli olarak kendini göstermesini ele alıyorlar.</p>
<p>İlim, ilim olması bakımından kemâl iken “İlim, insanı Hak’tan uzaklaştıran bir perdedir. Arif olan okumayı, yazmayı neyler? İlimleri elde etme yolunda çaba göstermek insanın Hak’tan uzaklaşmasına sebeptir.” tarzında cümleler sûfî muhitlerde sıkça duyulur. “Âlim her gün yeni bir sayfa ezberleyen, ârif her gün ezberlediği bir sayfayı unutandır.” tarzı cümlelerden etkileniriz. Çünkü bu cümleler doğrudur, bir hakikat tecellîsi taşır fakat noksanlık ve tamlıkları bulundukları derecelere gö­redir. Eğer bir mânânın dereceli olduğundan bahsediliyorsa ve o derecelerin yerli yerine konulması söz konusu değilse, doğru cümleler bizim zihinlerimizde eğrilebilir ve muhâtap- ları yanıltabilir. Böyle sözler ne kadar yaygınlaşırsa yanıltma ihtimâli de o nisbette fazlalaşır. Dolayısıyla bu türlü sözlerin  hepsi bir te’vîle ihtiyaç duyar yâni ilgili sözü açıklama yoluy­la aslına döndürme mükellefiyeti muhâtaba âittir.<a href="#_ftn88" name="_ftnref88"></a><a href="#_ftn88" name="_ftnref88"></a><a href="#_ftn88" name="_ftnref88"></a><a href="#_ftn88" name="_ftnref88"></a><a href="#_ftn88" name="_ftnref88"></a><a href="#_ftn88" name="_ftnref88"></a><a href="#_ftn88" name="_ftnref88"><sup>[2]</sup></a> Çünkü böyle sözler yalın hâliyle olduğu gibi sâhiplenildiğinde ya kı­nayanların kınamasına ya da savunanların büyüklenmesine yol açılır.</p>
<p>İlmin bir perde olduğuna dâir cümlelerin te’vîli şöyledir: Kal­bi gafletten perdelediğinde ilim bir nûrdur fakat kalbe gaflet verdiğinde ilim bir zulmete dönüşür. Çünkü gurur, kibir ve ucub, bilgi dolayısıyla insanın imtihânıdır. Bu yüzden ehlullâh ucub yâni kendini beğenme, sâhip bulunduğuyla içten içe iddia taşıma niteliği âlimde bulunur demişlerdir.<a href="#_ftn89" name="_ftnref89"><sup>[3]</sup></a> Bilginin bir diğer imtihân edileceği saha ise ihlâstır. Bilgi ne kadar artarsa bilgi sâhibi ihlâs açısından o kadar zor bir noktaya savrulabilir. Bu yüzden âlimler için en büyük bâdire, ilim dolayısıyla riyâya düşmeleri ve başkalarını dalâlete düşürme­leridir. Kalbi gafletten perdelediği zaman ilim nûr, kalbe gaf­let saldığında ise zulmettir. “İlim bir hicâbdır.” denildiğinde “Mâsivâyı mı yoksa Hakk’ı mı perdeler?” diye sormak gerekir. İlim, mâsivâyı perdeler ve Hakk’a iletir anlamındaysa bu söz doğrudur. İlim Hak’tan perdeler ve mâsivâya iletir anlamın­daysa bu sözün ikaz değeri vardır. Ehlullâhın bu türlü sözlerle maksatları kınayanların ya da iddia taşıyanların anladıkları gibi değildir. Çünkü herkes üzerine asgarî ilmihâl bilgisinin farz oluşu, ümmet içerisinde ittifak edilmiş bir husustur. İl­mihâl, içinde bulunduğumuz durumun, uzuvlarımıza ve kal­bimize ilişkin yönlerinin bilgisi demektir.</p>
<p>İlmihâl kelimesini duyduğumuzda İmâm-ı A‘zam hazretlerinin fıkıh târifini de hatırlayacağız:  &#8220;Nefsin kendi lehi­ne ve aleyhine olanları bilmesidir.” Çünkü hâl bilgisi demek, vakit içinde benim varlığımla ilişkili durumlara yönelik bilgi demektir. Bu bilgi bana nesiller boyu mümin kalplerin hâlleri ve fiilleri üzerinden ulaştırılmışı jeriye onun beni dönüştür­mesi kalmıştır. Fıkhın bir idrâk ve tecrübe olarak hayâtımız­daki karşılığı ilmihâl yoluyla gerçekleşir. Nitekim  “İlim talep etmek her müslüman üzerine farzdır.” hadîsi de bunu teyid eder. Âlimlerimiz bu hadîs-i şerifte talebi farz kılınan ilmin ne olduğuna ilişkin farklı ve- cihler vermişlerdir. Hepsinin ortak vurgusu, farzların yâni emirlerin ve nehiylerin bilgisi temelinde kalbin hâllerine doğ­ru yükselen bir bilgilenme süreci olduğu yönündedir.<a href="#_ftn90" name="_ftnref90"></a><a href="#_ftn90" name="_ftnref90"></a><a href="#_ftn90" name="_ftnref90"></a><a href="#_ftn90" name="_ftnref90"><sup>[4]</sup></a> Bu yüzden meselâ Ebû Tâlib el-Mekkî hazretlerinin <em>Kütul-kulû- </em>Fu veya Ebû Hafs Sühreverdî hazretlerinin <em>Avâriful-maâ- rifi</em> gibi eserlerde farz kılınan ilmin ne olduğuna dâir önemli izahlarla karşılaşırız.<a href="#_ftn91" name="_ftnref91"></a><a href="#_ftn91" name="_ftnref91"></a><a href="#_ftn91" name="_ftnref91"></a><a href="#_ftn91" name="_ftnref91"><sup>[5]</sup></a> Bizim zihnimiz ne kadar berrak ve istîdâdımız ne kadar vüs‘atli ise yapılan izahların hepsinin bir karşılığı olduğunu görürüz. Ancak temelde emir ve nehiylere ilişkin bilginin zorunluluğu vardır.</p>
<p>Bursevî hazretleri kendi döneminde yankısı süren bir bağla­ma dikkat çekecekler: İmâm Birgivî <em>Tarîkat-ı Muhammediy­ye</em> isimli kitabında muhâtaplarına nasihat ederken kınadığı ve aşırılıklarını dile getirdiği bâzı zümrelerin hâllerini genel olarak sûfîlere atfeder ve bunu ilim üzerinden yapar.<a href="#_ftn92" name="_ftnref92"></a><a href="#_ftn92" name="_ftnref92"></a><a href="#_ftn92" name="_ftnref92"></a><a href="#_ftn92" name="_ftnref92"></a><a href="#_ftn92" name="_ftnref92"></a><a href="#_ftn92" name="_ftnref92"><sup>[6]</sup></a> O dö­nemde Birgivî’nin bıraktığı mîrâs bâzı vâizlerin elinde farklı bir safhaya taşınmış ve tarikat örfünü tümüyle îtibârsızlaştır- ma stratejisine evrilmişti. Bu yüzden Bursevî hazretleri ilgili vâiz grubunun tavırlarına karşı delil getirdikleri Birgivî’ye atıf yaparak <em>Tarikata Muhammediyye’deki</em> muhteva üzerinden aşırı yorum yapılmasını yersiz bulur. Burada bir nasihatte de bulunacaklar: Hiçbir zümre bütünüyle îtibârsızlaştırılamaz. Her zümrenin taklidçisi olduğu kadar onun hakikatine sâhip olanlar da vardır. Günahta aşırı gitmek ve kusuru âdet edi­nip bunu meşrûlaştırmak, bunun bir sonraki safhası olarak hak tanımamak ve kendi sapkınlığını başkasını da saptırma aşamasına kadar ilerletmek, zaman zaman karşılaşılan tavır­lardır. Çünkü îmânın ve ikrârın olduğu yerde inkâr ve iman­sızlık alâmeti de kendini gösterir. Nûrun olduğu yerde nârın zuhûr nisbeti vardır ve gülün olduğu yerde diken de bulunur.<a href="#_ftn93" name="_ftnref93"><sup>[7]</sup></a><a href="#_ftn93" name="_ftnref93"></a><a href="#_ftn93" name="_ftnref93"></a></p>
<p>Sözün buraya gelme sebebi ilmi talep etmenin zorunlulu­ğuna ve ilmin derecelerine vâkıf olmanın zorluğuna işâret etmektir. İlim kuşatıcılığı ölçüsünde derecelenir ve derece­lendiği ölçüde kabiliyetlere göre özelleşir. Bu da temsil bakı­mından bir zorluk ortaya çıkarır. Öyleyse zümreler bir bütün olarak değil temsil sahalarına göre kıymet kazanırlar. Ehlul- lâhın lisânında buna <em>teşebbüh</em> yâni benzemek denir. Nitekim bir hadîs-i şerifte  “Bir kavme benzeyen onlardan sayılır.” buyurulmuştur.<a href="#_ftn94" name="_ftnref94"><sup>[8]</sup></a> Bu yüzden kime benze­diğimiz ve niçin benzediğimiz önem kazanır. Nitekim teşeb- bühün bir bâtıl bir de hak tezâhürünün olduğunu, eğer ilim­deki derecelenişten idrâk nasibi söz konusu değilse bunun kendiliğinden bâzı hatâlara ve noksanlara ileteceğini, fakat ilimde derecelenişe ilişkin bir idrâk ve teslimiyet söz konusu ise bunun da kendiliğinden bir kemâl olarak açığa çıkacağını söylemişlerdir.</p>
<p>Kitabî kültür seviyesinde bilginin aktarımıyla uğraşan zümre­ler içerisinde de ahlâkî zaaflar taşıyan, günâha yenik düşmüş, hattâ bunu âdet edinmiş, bu yüzden de îtikâdları&#8217;nda birtakım bozukluklar bulunan kişilerle karşılaşmak, bütün olarak ehl-i sünnet ulemâyı îtibârsızlaştırma ve kınama vesilesi sayılma­yacağı gibi, sûfîler topluluğu içerisinde de hak tanımama tavrı sergilemiş, bunu âdet edinmiş, başkasını saptırmış ve kendi sapkınlığını meşrûlaştırmış örneklere aldanıp da bütün eh- lullâha dil uzatmak doğru bir tavır değildir. İlim kavramı söz konusu olduğu zaman tüm dönemlerde bir temsil meselesi vardır. Kabahatler ve noksanlıklar bir zümrenin tüm fertle­rine teşmil edilemez, açığa çıktığı kişiyi veya kişileri bağlar. Çünkü herkes kendi ameline bağlıdır ve bağımlıdır. Bunun hakikatine ermek içinse fayda veren ilim ve hakikatleri ihâta eden bir keşif gereklidir.<a href="#_ftn95" name="_ftnref95"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>“Fayda veren ilim” deyince Efendimiz’in (s.a.s.) bize tavsi­ye buyurduğu bir niyâzı hatırlarız. Efendimiz zaman zaman lisânından sudûr ettiği üzere şöyle duâ buyururlardı:  “Allah’ım! Fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” Peki fayda vermeyen ilim nedir? “Huşû duymayan kalpten sana sığınırım.” Haşyete iletmeyen ilim faydasız demektir. “Doymak bilmeyen nefisten sana sığınırım.” Eğer ilim nefsimizde bir ahlâkî has­lete dönüşmüyorsa faydasızdır,“İşitilmeyen duâdan sana sığınırım.” ilim bizi duâya, niyâza, zikre, ibâde­te ve ahlâka iletmiyorsa faydasızdır.<a href="#_ftn96" name="_ftnref96"></a><a href="#_ftn96" name="_ftnref96"></a><a href="#_ftn96" name="_ftnref96"></a><a href="#_ftn96" name="_ftnref96"></a><a href="#_ftn96" name="_ftnref96"><sup>[10]</sup></a> tlim kendinde kemâl olmakla birlikte ondaki kemâlin idrâki için fayda veren yâni haşyete ileten, nefsin tezkiye ve tasfiyesine vesile olan, duâ ve zikir kapısını açan bir tecrübeye ihtiyaç vardır. Keşif de bu ilmin eseridir çünkü onunla birlikte Muhammedi kemâlin kalplere tenezzülü söz konusudur.</p>
<p>M.Nedim Tan &#8211; Zuhura Övgü,syf:</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1 Bursevî, <em>Tuhfe-i ömeriyye,</em> s. 286.</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"></a><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"></a><a href="#_ftnref66" name="_ftn66"></a><a href="#_ftnref88" name="_ftn88"></a><a href="#_ftnref88" name="_ftn88">[2]</a> “Fe-emmâ ol ki derler, ilim hicâbdır; ve ârif-billah okumak, yazmak ney­ler? Ve ders-i ulûma iştigâl bu‘d-i Hakk’a sebeb olur. Bunlar ve bunların emsâli müevveldir, ehl-i ta&#8217;nın ve kâil-i câhilin fehm ettiği gibi değildir.” Bursevî, s. 194.</p>
<p><a href="#_ftnref89" name="_ftn89"></a><a href="#_ftnref89" name="_ftn89">[3]</a> Gazzâlî, <em>îhyâ,</em> VII, s. 565-575.</p>
<p><a href="#_ftnref90" name="_ftn90"></a><a href="#_ftnref90" name="_ftn90">[4]</a> “Zîrâ cümle üzerine ilm-i hâlin vücûbu rnüttefakun-aleyhdir. Nitekim ha- dîs-i şerîfde gelir:  Bursevî, s. 194.</p>
<p><a href="#_ftnref91" name="_ftn91"></a><a href="#_ftnref91" name="_ftn91">[5]</a> Mekkî, <em>KütuTkulûb -Kalplerin Azığı,</em> II, s. 10-34 (31. bâb); Gazzâlî, <em>İhyâ, </em>I, s. 69-86; Sühreverdî, <em>AvârifüTmaârif,</em> s. 32-55 (3. bâb).</p>
<p><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"></a><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"></a><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"></a><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"></a><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"></a><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"></a><a href="#_ftnref92" name="_ftn92"></a><a href="#_ftnref92" name="_ftn92">[6]</a> <em>Tarîkat-ı Muhammediyye’nin</em> başında Kur’ân ve sünnete sarılmaktan ba­his açılarak söz sûfîlere getirilir ve şöyle denilir: “Onlara, onlara tâbi olan­lara ve onların durumunu güzel görenlere yazıklar olsun. Zira onlar ibâdet edenlere karşı Allah’ın yolunu kesenlerdir. Onlar, hakkı batıla karıştıran ve bile bile hakkı gizleyenlerdir.” <em>Tarîkat-ı Muhammediyye,</em> s. 99. Kâtip Çelebi’nin <em>MîzânüThakk&#8217;ında</em> ayrıntısıyla görüleceği özellikle XVII. yüz­yıl ortalarında bu türlü görüşler çeşitli tartışmalara ve zıtlaşmalara kay­naklık etmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"></a><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"></a><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"></a><a href="#_ftnref93" name="_ftn93"></a><a href="#_ftnref93" name="_ftn93">[7]</a> “Birgivî <em>Tarikat</em> nâm kitâbında cühelanın hâlini mutlakan sûfıyyeye isnâd edip umûm üzerine tahtıe kıldığı hatâdır. Zîrâ her ferikin mukallidi ve muhakkiki ve belki mü’mini ve kâfiri olur. Fısk u fücûr ve ilhâd ü zendeka kadîmdir. Her ikrâra bir inkâr, her îmâna bir zünnâr ve her nûra bir nâr ve her güle bir hâr tev’em olduğu şimdi mi bilinmiştir?” Bursevî, s. 196-197.</p>
<p><a href="#_ftnref94" name="_ftn94"></a><a href="#_ftnref94" name="_ftn94">[8]</a> Gazzâlî, <em>îhyâ,</em> II, s. 465.</p>
<p><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"></a><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"></a><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"></a><a href="#_ftnref95" name="_ftn95"></a><a href="#_ftnref95" name="_ftn95">[9]</a> “Pes ulemâ-yı rüsûm arasında nice fâsık ve fâcir, belki nice kâfir var iken onların i‘tikâdât-ı seyyie ve a‘mâl-i kabîhasına nazar edip şâir ulemâ-i sün­neti cerh ve ta‘n etmek câiz olmadığı gibi, mutasavvıfe arasında dahi nice s mülhid ve zındık ve zâyiğ ve dâlle bakıp şâir ulemâ-billâha itâle etmek dürüst değildir, zirâ sâri değildir. Belki herkes kendi ameline merhûndur. Bu makamın tafsili vardır. Hakikatine vukufa ilm-i nâfi‘ ve keşf-i câmi* gerektir. 0^ 5^ÜM 0^ öî 5* ^&gt;h ijAj Li-muharririhî: Sanma kim âlemde her bir âdemi inşân olur / Kimisi inşân olursa kimisi şeytân olur.” Bursevî,</p>
<p><a href="#_ftnref96" name="_ftn96"></a><a href="#_ftnref96" name="_ftn96">[10]</a> Gazzâlî, <em>îhyâ,</em> III, s. 123; Nevevî, <em>el-Ezkâr,</em> II, s. 547-548.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kemalin-manasi-ve-yakinlastiran-ilim/">Kemâlin Mânâsı ve Yakınlaştıran İlim</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kemalin-manasi-ve-yakinlastiran-ilim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmgesel Dünyanın Hikmetle Kavranması</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imgesel-dunyanin-hikmetle-kavranmasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imgesel-dunyanin-hikmetle-kavranmasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 29 Sep 2026 15:46:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İdrak]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Anlam]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Doğruluk]]></category>
		<category><![CDATA[Gerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikat]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[mutlak gerçeklik]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<category><![CDATA[Vicdan]]></category>
		<category><![CDATA[Yücel Aytaç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28218</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#160; Bilgi Nazarı ve Sevgi Nazarı: Dünyaya İki Farklı Pencereden Bakmak Nasıl ki okuyarak bilgi sahibi olan insan, bilgisiz (cahil) bir insandan farklı olarak dünyaya bilgi nazarıyla bakmaya başlarsa, benzer şekilde fıtri bir hakikatin varlığına İnanarak sevgi sahibi olan insan da sevgisiz (gaddar) bir insandan farklı olarak dünyaya sevgi nazarıyla bakmaya başlar. Sevgi nazarı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imgesel-dunyanin-hikmetle-kavranmasi/">İmgesel Dünyanın Hikmetle Kavranması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilgi Nazarı ve Sevgi Nazarı: Dünyaya İki Farklı Pencereden Bakmak</p>
<p>Nasıl ki okuyarak bilgi sahibi olan insan, bilgisiz (cahil) bir insandan farklı olarak dünyaya bilgi nazarıyla bakmaya başlarsa, benzer şekilde fıtri bir hakikatin varlığına İnanarak sevgi sahibi olan insan da sevgisiz (gaddar) bir insandan farklı olarak dünyaya sevgi nazarıyla bakmaya başlar. Sevgi nazarı ifadesi burada bilinçli bir tercihtir. Sevgi, tekil her bir olgunun ruhen/kalben sınanması neticesinde açığa çıkar; ancak onun sürekliliği, nazari akıldaki vicdan örüntüsünde ve bu örüntüyle ilişkili duygusal kayıtlarda yer alır. Bir insandaki genelgeçer sevgisizlik, bu vicdani yapının Tanrı’nın fıtri muradına aykırı biçimde kurgulanmış olmasıyla ilgilidir. Bununla birlikte en sevgisiz görünen kişi dahi tekil bir olguyu sevgi bağlamında yargılayabilir; çünkü sevgiye dair bu fark ediş, tüm insanlarda bulunan ontik bir yetkinliktir.</p>
<p>Fıtri olana dair ahlaki geri dönüşler bu sayede mümkün olur. Örneğin; bilgisiz biri bir ormana bakarken yeşil ve kahverengiden ibaret bir dünya görür. Oysa bilgili bir insan ağaçları, fotosentezi, hayvanlar ve bitkilerin detaylı bilgilerini, nasıl ürediklerini, yaşadıklarını, bir bütün olarak doğanın nasıl var olduğunu bilir ve ormana bu şekilde bilgi nazarıyla bakar. Cahilin gördüğü ağaç ile onun gördüğü ağaç şeklen, zihindeki ağaç imgesi olarak aynı olsa da kavramsal olarak artık aynı ağaç veya aynı orman değildir. Çünkü bilgi sahibinin cahilden farklı olarak sahip olduğu şey, gelişmiş bir kavramsal zihindir. Sevgi sahibi biri de sevgisiz birinden farklı olarak, örne­ğin bir aslan tarafından avlanan ceylanı gördüğünde, hele bir de yavrusu varsa duygulanır ve üzülür. Oysa sevgisiz biri için bu bir doğa olayından başka bir şey değildir ve onda duygulanıma yol açmaz.</p>
<p>Bu bilgiler ışığında düşünce, bilgisiz biri, saf iyilikle ceylanı aslanın elinden kurtarsa, bu yetersiz ve tek boyutlu algıyla yapı­lan davranış hakikatli bir davranış olur mu? Ya da aslanın ceylanı yemesini hiçbir duygu hissetmeden izlemesi ne kadar insanidir?</p>
<p>İşte bu noktada hem bilgi hem de sevgi sahibi bir insan bu avlanma olayını gördüğünde üzülür, duygulanır ancak pozitif bilgisiyle bunun doğada yaşamın devamı için gerekli bir şey olduğunu da bilir. İşte bu çift yönlü bilgi hikmettir. Bu hikmetle, yaşanan bu doğa olayını sadece izlemekle yetinmesi, ona müdahale etmemesi ise hakikattir. Dünyaya bilgi ve sevgi nazarıyla beraberce bakmanın, yani hik­metleri keşfetmenin faydası hakikatli bir duruş, eylem ve davranış gerçekleştirebilmektir. Bilgi nazarıyla varlığa bakarken doğrulan, sevgi nazarıyla varlığa bakarken iyileri öğrenirsiniz. Varlığı ve evrem kavramanızı sağlayacak doğru epistemolojik tavır, hikmetler ile çift yönlü bir kavrayışa sahip olmaktır.</p>
<p><strong>Hikmetin Eşiği:</strong></p>
<p><strong>İmgesel İdrakten, Kavramsal ve Ruhsal Yargıya Geçiş</strong></p>
<p>Çalışmanın ileriki bölümlerinde, dünyayı rasyonel (akli) ve vicdani (kalbi/ruhsal) yönden nasıl kavradığımıza, bu süreçlerin insanda nasıl gerçekleştiğine detayhca değineceğiz ve fakat bir giriş niteliğinde şunları aktarabiliriz: Dış dünya imgelerinin zihne yansıması ve olayın anlaşılmasına kadar, ortak bir anlama süreci devam eder. Anlamlandırılmış dış dünya imgeleri bu aşamadan sonra ruha ve üst kavramsal akla temas eder, ruhun ve kavramsal aldın gelişmişliği neticesinde insan olayı aklen (kavramsal açıdan) ya da ruhen (sevgisel açıdan) yargılar. Zihindeki imgesel anlamlan­dırma sürecine kadar insanın iç dünyasında yaşanan süreç ortaktır. Çünkü anlaşılmamış dış dünya, insanda ne üst kavramsal aldı ve kalbi harekete geçirebilir ne de buralarda bir üst idrak sürecini başlatabilir. Yani imgesel kavrayış ilkel bir kavrayıştır ve elde edilen bu yüzeysel bilgiyi daha üst bir idrak seviyesine yükseltmek için kalben ve kavramsal perspektiften yargılamak gerekir. Metinde çoğu kez duyumsama olarak bahsettiğimiz kavram, duyusal verilerin zihinde imgesel bir karşılık oluşturması ve ilkel akılla bu verilerin ne olduklarının anlaşılmasıdır.</p>
<p><strong>İDRAK VE RUH HAKKINDA</strong></p>
<p><strong>İdrakin Zemini: Akıl, Kalp ve Epistemolojik Vahdet</strong></p>
<p>Akıl ve kalbin beraber çalışması sayesinde hikmetleri keşfedip epistemolojik vahdeti bulduğunuzda, “Bu idrak düzeyinde din, bilim ve sanat birbiriyle çatışmaz.” (Kalın, 2021 s. 101) Çünkü her üçü de bir bütünlük içinde birbirini etkileyen, denetleyen ve destekleyen akıl ve kalp sisteminin ortak çıktılarıdır. Farklı ve birbirinden uzak mekanizmaların üretimleri değillerdir. Modern dönemin en büyük sorunuysa insanın yaratılış özelliklerini bilmemesi ve hatta tanrısal bir yaratmanın var olduğunu inkâr etmesi neticesinde, insanın tek epistemolojik bilgi kaynağının akıl olduğunu düşünmesidir. Bu anlayışsa insanlığı hakikatten koparmıştır. Çözümlenemez, çıkışı olmayan ve sonu gelmez bir kaosa yol açmıştır. Oysa çözümün ilk adımı, insanın özüne dönüp nasıl bir varlık olduğunu hakkıyla kavramasıdır.</p>
<p>Akıl ve kalbin birlikte ve uyum içerisinde çalışmasıyla ancak hikmetlere basan gerçek bir idrak etme durumu yaşamak mümkün olur. Okuyarak ya da deney gözlem yaparak elde edilen pozitif bilgi “öğrenilirken” ve inanarak ya da iyilikler yaparak elde edilen sevgi “sezilirken”, pozitif bilgi ve sevginin bileşiminden oluşan hikmet, her ikisinden farklı olarak idrak edilir. Bilgi kuramsal olarak hikmet; nazari aklın varlıklar arasındaki ilişkiyi insanın kendisinde temsil etmesine olanak sağlayan formel örüntüsünün yalnızca mantıksal ve matematiksel formlarla iki boyutlu değil vicdan formuyla bera­ber üç boyutlu bir mimaride inşa edilmesi neticesinde elde edilen yapının anlamlı her bir parçasına denir. “İdrak” de bu üç boyutlu mimaride bir olguyu madde ve mana boyutuyla beraber hikmetli bir şekilde kavramak anlamına gelir. Yani bize son medeniyeti­mizden (Osmanlı’dan) miras, üç boyutlu, hikmet ve hakikat gibi kavramlardan biridir.</p>
<p>Kalbin gerçek bir idrak sürecinde akıl kadar gerekli olduğu Kuranda “Kalpleri vardır ama onunla akletmezler.” (Araf, 71/79); “Onlar Kur’anı tefekkür etmiyorlar mı? Yoksa kalpleri üzerinde kilit­ler mi var?” (Muhammed, 47/24); “Yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı, böylece onların kendisiyle akledebilecek kalpleri ve işitebile­cekleri kulakları olsun?” (Hac, 22/46) ayetleriyle açıkça ifade edilir. İdrak etmenin maddi tarafında akıl rasyonel bir hesap (kavrayış) ile doğrunun mantıksal ve matematiksel analizini yapar. Ancak bunun tanrısal metinler ve O’nun ilahi adaleti perspektifinde iyi bir olgu/olay olup olmadığının kararını verirken fıtri hakikate ve onun yaratıcısına inanan bir kalp, yani bu inançla örüntülenmiş vicdan örüntüsü asıl karar verici, onaylayıcı veya reddedici durumundadır. Bunun için hikmetlerin keşfi ve hakikatlerin uygulanmasında, kalp/ vicdan en az rasyonel akıl kadar belirleyicidir. Burada “kalp” ile kastedilen, yalnızca biyolojik bir organ değil; ruhen imgesel dünyanın yargılanmasıyla inşa edilen vicdani örüntüdür. Bu nedenle metnin bazı bölümlerinde kalp ve vicdan ifadeleri aynı yapısal yetkinliğe işaret edecek şekilde kullanılmıştır.</p>
<p>İnsanın hikmetlere dayanmayan ve hakikate aykırı bir tercih yapması durumuyla ilgili olarak ayetin devamında “Çünkü doğrusu, gözler kör olmaz ancak sinelerdeki kalpler körelir.” (Hac, 22/46) denir. Çünkü siz imgesel dünyayı ruhen/kalben yargılamaz, yalnızca varlıkları mantıksal ve matematiksel ilişkileri üzerinden örüntüler- seniz, ya da bundan da kötüsü eğer bu örüntüleri tamamen mitik varsayımlarla sapkın bir şekilde inşa ederseniz, bu vicdansız/kalpsiz örüntüler elbette varlığa nazari olarak bakan insan için bir körlük durumunu ifade eder.</p>
<p><strong>Ruhun Epistemik Rolü:</strong></p>
<p><strong>Sevgiyle Elde Edilen ve Fıtrat Farkındalığı</strong></p>
<p>Ruh, insanın fıtri gerçeklikle kurduğu en temel temas düzeyini mümkün kılan ontik bir varlık ilkesidir. Bu yönüyle ruh, fıtrata uygun ya da aykırı olanın maddi dünyadaki tezahürlerini, insanda oluşan hisler aracılığıyla fark etmemizi sağlar; aynı zamanda bu hisler üzerinden tanrısal muradın yönünü sezgisel olarak kavramamıza imkân tanır. Böylece insan, yalnızca olan biteni bilmekle kalmaz; olup bitenin fıtri anlamına da yönelir.</p>
<p>Hikmetlerin daha sahih biçimde keşfi, akıl ile kalbin eş zamanlı olarak yetkinleştirilmesini gerektirir. Bu bağlamda aklın keskinleş­tirilmesi, nazari aklın mantıksal ve matematiksel yapılarını güçlendirmekle; kalbin, başka bir ifadeyle vicdanın arındırılması ise sevgi tecrübesinin derinleşmesiyle mümkündür. Bilgi kuramsal açıdan ifade edilecek olursa, hikmet, nazari aldın rasyonel formlarının sevgiyle örüntülenmiş bir vicdan yapısıyla eklemlenmesi netice­sinde ortaya çıkan bütünlüklü bir idrak biçimidir. Bu eklemlenme olmaksızın, rasyonel yapı tek başına hikmete ulaşamaz.</p>
<p>Bu nedenle insanın idrak yetkinliğini geliştirmesi hem nefsin hem de yanıltıcı yönelimlerin doğurduğu sapmalara karşı uyanık olmayı gerektirir. Okuma ve öğrenme aklı keskinleştirirken; inanma, iyilik ve sevgi tecrübesi kalbi arındırır. Bu iki yönlü gelişim süreci, insanın epistemik yetkinliğini derinleştirir ve idrak alanını genişletir. Bu bağlamda ruhun yücelmesi, ruhun ontik yapısında bir değişimi değil; akıl ve vicdanın fıtri hakikatle daha uyumlu bir biçimde örüntülenmesini ifade eder.</p>
<p>Ruh, TNR perspektifinde ontik bir töz olarak ne yükselir ne de alçalır; o, yaratılmış varlık düzeni içinde insana canlılık, birlik, benlik ve yönelim kazandıran temel ilkedir. Yükselen ya da alçalan, ruhun imkan verdiği epistemik yapıların -aklın ve vicdanın— fıtri hakikatle kurduğu ilişkidir. Aklın, tanrısal murada nispetle doğru formlarla örüntülenmesi ve vicdanın sevgi tecrübesiyle güçlenmesi, insanın varoluşunu gaye ile uyumlu hâle getirir. Bu uyum, insanda hakikatle temasın derinleştiği ve varoluşun anlam kazandığı bir idrak ufku oluşturur.</p>
<p>Bu çerçevede sevgiyle örüntülenmiş bir vicdanın, nazari aklın mantıksal ve matematiksel dizgelerine eşlik etmesi, kemale yöne­len bir insan tipinin ortaya çıkmasına zemin hazırlar. Hikmet, bu birliktelikte; hakikatse bu hikmetle uyumlu biçimde geliştirilen duruş, tercih ve eylemlerde görünür hâle gelir.</p>
<p><strong>Sonuç:</strong> Bu bölümde hikmet ve hakikat kavramları etrafında, Teistik Nomolojik Realizm’in (TNR) sunduğu Tanrı-merkezli varlık perspektifi, bu perspektife içkin insan modeli ve buradan türeyen hakikatli sosyal siyasal kavrayışın temel hatları ele alınmıştır.</p>
<p>İlk bakışta çok katmanlı ve karmaşık görünebilecek bu çerçeve, çalışmanın ilerleyen bölümlerinde aşamalı biçimde inşa edilecek bütüncül bir varlık ve bilgi anlayışının zeminini oluşturmaktadır.</p>
<p>İzleyen bölümlerde bu yaklaşım, soyut önermeler yığını ola­rak değil; birbirine eklemlenen kavramsal halkalar şeklinde, adım adım açımlanacaktır. Böylece bu bölümde ortaya konan düşünsel çerçevenin, çalışmanın girişinde ifade edilen yüksek ideal için neden kurucu bir işlev gördüğü daha açık biçimde görünür hâle gelecektir.</p>
<p><strong>HAKİKAT VE MEDENİYET</strong></p>
<p><strong>Hakikatin Ortak Kaynağı ve Bilginin Birliği</strong></p>
<p>George Orwell, “En iyi kitap, insana bildiklerini anlatan kitap­tır.” der. Benzer şekilde “Hakikat bilgisi insanın içinde yazılıdır.” ifadesi, bilginin yalnızca dış dünyadan edinilen bir içerik olmadığını ima eder. Bu iki yaklaşım birlikte düşünüldüğünde şu temel önerme belirginleşir: Varlık Tanrı tarafindan yaratılmıştır ve insan da bu yaratılmış düzenin bir parçasıdır. Bu nedenle varlığa ilişkin bilgi, insanın dış dünyayla kurduğu temas kadar, kendi ontik yapısında taşıdığı idrak imkanları üzerinden de açığa çıkar. Başka bir ifadeyle, varlığın kaynağı tek olduğu gibi, ona ilişkin bilginin dayandığı ontik zemin de tektir.</p>
<p>Bilgi, insanın varlığın maddi ve düzenli yönünü kavrayış biçimidir. Bu kavrayışın mümkün olması, evrende tezahür eden düzenliliklerin ve yasallıkların tek bir yaratıcı iradeye dayanmasından kaynaklanır. Bilginin birliğinden kastedilen, evrende aynı koşullar altında işleyen ontik düzenin, insan nazari aklında aynı formel yapılar üzerinden temsil edilebilir olmasıdır. Böylece bilgi, keyfî bir inşa değil; ontik gerçekliğe mutabık bir temsil olarak ortaya çıkar. Bu temsilin mümkün olabilmesi, ontik düzenin parçalı ve itibari bir yapıda olmamasına, aksine; hakiki bir bütünlük taşımasına ve hakiki bütünlüğe sahip varlıklardan oluşmasına bağlıdır. Bu durumsa kaynağın birliğine işaret etmektedir. Ayrıca varlıkların taşarmışız bir yığılma değil aklı bir düzen içinde var olması; insan nazari aklının onları kavrayabilmesini mümkün kılar. Bu anlamda evrendeki her bir zerrenin düzenli oluşu, onun rastlantısal değil tasarımlı bir bütünün parçası olduğunu düşündürür.</p>
<p>Bu epistemolojik keşif esasen idrak edebilenler için Tanrı’mn varlığı ve birliği lehine güçlü bir metafizik işaret olarak okunabilir. İnsanlığın binlerce yıllık tarih boyunca ya da bir bireyin hayatı boyunca yapmaya çalıştığı şey, dış âlemde numenal olarak bulunan varlığın bilgisinin bir metot yardımıyla ortaya çıkarılması, sistematize edilerek nazari akılda insancıl bir formda kayıt altına alınmasından başka bir şey değildir. Ontik gerçekliğin Tanrıya nispetle taşıdığı anlam, dış dünyada kendinde bir düzen olarak varlığını sürdürürken; bu düzenin insan zihnindeki temsilleri, fenomenal bilgi alanım oluşturur. Medeniyet dediğimiz yapı, tam da bu temsillerin birikimi, aktarımı ve kurumsallaşması üzerinden yükselir.</p>
<p><strong>Bilginin imkânı: Ruh, Benlik ve idrak</strong></p>
<p>Şöyle düşünelim; gerçeklik bir şekilde arke (töz) olarak benden bir şeyler olmalı ki, benim doğam onları idrak edebilecek bir yet­kinliğe sahip olabilsin. Aksi hâlde ben bu gerçekliklere ait bilgiyi hiçlikten alıyorum demektir ki bu pek mümkün gözükmüyor. Yani bende, zihnin dışındaki varlıklarla ortak bir töz bulunduğu gibi, onlardan farklı olarak, onları (maddeyi) aşan da bir töz olmalıdır. Maddeyle aramda bir açıdan vahdet (tözsel birlik), bir açıdan kesret (tözsel farklılık) olmalıdır ki bilgi mümkün olsun ve ben varlığı idrak edebileyim. Descartes tam da bu ilhamla “Düşünüyorum, o hâlde varım demiştir.” (Descartes, 2018, s. 45) Ona göre insan, ruh ve bedenden oluşmaktaydı ve bu ruh “bütün özü ve doğası yalnızca düşünmek olan ve var olmak için hiçbir mekâna ihtiyaç duymayan, hiçbir maddi şeye bağlı olmayan bir tözdü” (Descartes, 2018, s. 46) O, özü düşünmek olan ruhunu, benliğinin ve iradesinin kaynağı olarak görüyordu; bir açıdan “ben düşünce olarak varım” diyordu ve bu noktada benliği düşünceye indirgiyordu.</p>
<p>Bize göre ruhun kendisi bir öz olduğu için, onun düşünce gibi herhangi bir özü olduğundan bahsedenleyiz. Ruh gerçekten de gayrimaddi bir olgudur çünkü onu canlılarda tezahür eden bir­takım fiziksel düzlemde açıklanamayan canlılık, birlik, benlik ve iradeden oluşan ilkeler bütünü olarak aklen fark edilen bir üst ilke olarak tanımlayabiliriz. Onu, tüm evrene sirayet etmiş bir evren ruhu şeklinde değil de canlı varlıklarda bulunan ve onlara müstakilliğini veren bir üst ilke olarak düşünmek akla daha yatkındır. Bizim ruh kavramımız, özü düşünce olan Descartes’ın ruhundan farklıdır çünkü bugün biliyoruz ki ruh değil bedensel bir altyapıyla ortaya çıkan zihin düşünür. Ruh bu düşünmeye reflektif bir idrakle varoluşsal farkındalık sağlayan şeydir.</p>
<p>Bu sebeple o bir bilinç durumuna indir­genemez. Ruh, kendi vücudunun “birliği” içinde kendi varoluşunu (“benliğini”) fark eden “canlının”, benliğinde hissettikleriyle geliştir­diği “inançları” doğrultusunda kendi müstakil çıkarına yönelmesini mümkün kılan “irade” dediğimiz şeyi var eder. Ve böylece anlıyoruz ki insan gibi düşünme yetisine sahip olmayan her tür canlı da esasen ruh sahibidir ve insan onlardan farklı olarak yalnızca sahip olduğu nazari aklı sayesinde kavramsal düşünme yetisine kavuşmuştur. Bir başka deyişle; tüm canlılar da (hafizasını kaybetmiş bir insan gibi) benlik sahibidir ve var olduğunun farkındadır. Canlılara canlılık ve benlik sahibi olma yetisini ise ruhları sağlamıştır. O hâlde doğru önerme şu olmalıdır: “Canlıyım ve (var olduğumun farkında olmak anlamında, tüm diğer canlılar gibi bir) benlik (yani ruh) sahibiyim, o hâlde varım.” Yani varoluşun temel delili bilinç/düşünce değil benlik/ruhtur. Şimdi tüm bu bilgiler ışığında hakikatin kaynağını açımlamaya devam edelim.</p>
<p><strong>Hakikatin Tanınışı: Hatırlama, Örüntü ve Hikmet</strong></p>
<p>Tüm dinlerin kaynağı olan Doğuda, her şeyden önce hakikat bir esrardır. Yani dünyamızı aşan ve doğrudan Allah’tan gelendir. Bazı mistik teorilere göre hikmetlerin bütün bir insanlık tarafindan onay bulmasının sebebi, bu hikmetlerin idrakine ulaşan ruhların hepsinin</p>
<p>onu ezelden ve aynı formda biliyor ve şimdi hatırlamış olmasındandır. Örneğin Yunan mitolojisinde ruhlar Tanrı’nın yanında her şeyi bilmektedir. Ancak dünyaya gelirken “Lethe Irmağı’nın” suyundan içerler ve bu onlara tüm bildiklerini unutturur. Birçok dinde ve mito­lojide de geçtiği üzere, hikmetin veya hakikatin sanki insanların içinde yazılıymış gibi düşünülmesinin altında yatan neden; ruhun ezelde Tanrı’yla bir olduğu dönemden sahip olduğu sonsuz bilgiyi hatırlama fenomenidir. Bu anlatıların arkasında yatan esas sezgi, ruhun tanrısal gayeye nispetle yaratılmış ontik bir yönelim taşıması ve bu yönelimin, hakikatle temas anlarında akli kavrayıştan önce gelen bir uygunluk duygusu üretmesidir. İnsanın hakikatleri idrak edişinin öncesinde onları bildiğini sanmasına neden olan bu epistemik fenomenin bilimsel izahı şöyle yapılabilir: Bir insan hakikatle karşılaştığında onu hemen kabullenir ve kendi düşüncesinin de bu yönde olduğunu ancak bunu o karşılaşma anına kadar tam manasıyla fark edememiş olduğunu ifade eder. Çünkü her ne kadar bilgiyi zihnimizde inşa ediyor olsak da bilginin kıymeti onun dış dünyaya mutabakatı nispetindedir.</p>
<p>İnsanlar doğduğu andan itibaren gerçekliği tecrübe etmeye başlar ve fakat henüz her şey nazarileşmemiştir. Deneyimleri ona imgesel olanın fevkindeki gerçekliği yalnızca tecrübe düzeyinde idrak ettirir. Yani aslında doğrular/nazari bilgi, o tecrübe yığını içerisinde bir yerde keşfedilmeyi beklemektedir, insanlar olarak bilgiyi her ne kadar nazari aklımızda inşa etsek de, onun maddi illeti (kaynağı) zihnin dışındadır ve bilgiler öznel olsa da gerçeklik mutlaktır. Bu nedenle bir insan hakikatle karşılaştığında, mutlak gerçeklikte deneyimlediği o tecrübeyi hemen nazari aklındaki örüntü haritaları içinde hak ettiği uygun yere yerleştirir. Bu apriori bir kavrayış değildir çünkü nazari aklın örüntüsü, insanın var olduğu ilk günden itibaren gerçeklik âlemi doğrultusunda biçimlenir. Nitekim nöroanatomi ve nörofızyoloji alanındaki çalışmalar, zihinsel örüntülerin beyinde dinamik ve dene­yimle şekillenen haritalar üzerinden kurulduğunu göstermektedir. Bu sayede hakikatler sanki ezelden beri biliniyormuş ancak unutulmuş ve hatırlanmayı bekliyormuş gibidir. Oysa mutlak olan gerçekliktir ve nazari sınanmış örüntüyle resmedilen bu gerçekliğe dair herhangi bir şey aşikâr olunca, o hakikat sanki önceden biliniyormuş, yani nazari aklın unutulmuş bir bölümüymüş gibi gelir.</p>
<p>Bu durum, klasik idealizm ile realizm arasındaki tartışmayı yeniden düşünmeyi gerektirir: Bilgiyi zihnimizde insancıl formlar aracılığıyla inşa ediyor olmamız bakımından idealizm haklıdır; fakat bu bilginin maddi illeti zihnin dışında bulunduğu için realizm de kendi açısından isabetlidir. Bununla birlikte ne katı idealizm ne de katı realizm hakikatin tamamım yansıtır. İnsan, duyusal ya da akli araçlarıyla gerçekliğin mutlak yapısını doğrudan kavrayamaz; idrak ettiği her şey, ontik gerçekliğin insancıl formlar altında temsil edilmiş bir görünümüdür.</p>
<p>İnsan hakikatte sadece bir metot öğrenir. Çünkü varlık âleminde fıtrat üzere mevcut olan bilgi (mutlak doğrular ve mutlak iyiler) ancak bu metot bilgisi ile anlaşılır ve sistematize edilerek kullanışlı hâle gelir. Örnek olarak birini öldürmenin ya da hırsızlığın kötü olduğunu tüm insanlık bilir. Ancak tarih, din, sosyoloji, siyaset, hukuk gibi metotlarla bu bilgi derinlerden, ancak idealistlerin iddia ettiği gibi insanın değil, zihnin dışındaki gerçeklik âlemindeki mutlak gerçekliğin derinliklerinden kazılarak çıkartılır ve kamusal düzende bu bilgiden faydalanılır. Varlığın ve bilginin merkezinde insan değil birincil (yaratıcı) özne olarak Tanrı vardır. Bunun için varlık ve bilgi, kişiden kişiye değişen bir formda değil evrensel ortak bir algıdadır, işte bu yüzden tüm insanlık bu ortak hakikat bilgisine sahip olabilir ve öğrendiğimiz bilimler yalnızca gerçekliği insancıl hakikatlere tevil eden metotlardan ibarettir. Bu metotların en temel biçimi, düşünmenin zihinsel formlarını oluşturan dilsel kavram, mantık ve matematikten ibarettir; insan, ontik gerçekliği ancak bu formlar aracılığıyla sistematize edebilir. Bu sistematizasyon sürecinde ortaya çıkan bilgi, özellikle değer boyutu kazandığında, çoğu kez hakikat olarak adlandırılır. Ancak kavramsal açıdan daha isabetli olan ifade, hakikatlerin bilgisi anlamındaki “hikmet”tir.</p>
<p><strong>Hakikatten Medeniyete: Bilginin Toplumsal Tecellisi</strong></p>
<p>“Yaratıcı, nesnelere varlıklarını verirken onları (hakiki bütünlüğe sahip) anlam-yüklü varlıklar olarak yaratır. Buna göre anlam,varlıklara sonradan ilave edilen bir nitelik değildir. Tersine anlamın kaynağı, varlıkların var olma eylemidir. Bir başka ifadeyle nesneler var olmaya başladıkları andan itibaren anlam ve değer (mana) yüklü varlıklar hâline gelirler? (Kalın, 2022, s. 369) Bu açıdan bakınca varlıkların anlamının insanın üstünde ve ötesinde olduğu açıkça anlaşılır. Bir varlığın maddi olarak nasıl ve mana olarak neden yara­tıldığının müşterek bilgisi hikmettir. Rab ise hikmeti insanlığa veya insan bilincine değil yaratmasıyla fıtraten tüm varlığa nakşetmiştir. İnsan bilinci, bu dışsal hakikatin yalnızca maddi yönünü anlayabilir.</p>
<p>Hakikatin bir hazine gibi kazılarak aranmaya başlanması gereken ilk yer olan ve varlıkların anlamım yani tanrısal amacım kavramamızı sağlayan din, esasen bir metot ve sistemden başka bir şey değildir. Bu yüzden nasların (tanrısal metinlerin) tahrif edilmesi ya da yanlış anlaşılmasıyla ortaya çıkan ihtilaflarda bakılması gereken ilk yer insanın varsayımsal nazari kurguları olan şeriatları değil kalbi/ vicdanı ve amelî aklıdır. Bir başka ifadeyle, böyle ihtilaflı olgular mutlaka amelî akıl ve kalben bilgi ve sevgi bağlamında sınanmalıdır. Hakikatlere ulaşabilme yeteneğine sahip oldukları için bu ikisinin beraberce yapacakları bir sınamanın neticesi bizi güncel bir “insancıl hakikati” elde etmek anlamında asla yanıltmaz. Hakikati, amelî aklın doğrularından ayıran fark budur.</p>
<p>Hakikat, ilim ve irfan sahibi, yani hakikati anlama ve anlam­landırma becerisine sahip olanlar için diğer yaratılanların içinde/ özünde yazılı, zihnin dışında bulunan, Yaratıcı tarafından varlıklara nakşedilmiş doğrular ve iyiliklerdir. Kesinlikle mistik bir tarafı yok­tur. Yalnızca doğru ya da yalnızca iyi olandan öte bir kavramdır. Mutlak gerçeklikler ve mutlak iyilikler içerisinden hakikat cüzlerini kavrayabilmek için gerekli tüm metot ve sistemler ise dinin de dâhil olduğu tüm dünyevi ve uhrevi ilimlerdir. Esasen bu ilimler mantıksal, matematiksel ve vicdani nazari dizgelere; belirli bir sistem üzere örüntülenmiş nazari haritalara karşılık gelir. Bir hakikati ortaya koyduğunuzda hangi din, görüş ve ideolojiden olursa olsun özgür düşünme becerisine sahip, dogmaların hapishanesinde hapsolmayan herkes bu hakikatleri idrak eder ve benimser. Hakikatlerin en doğru ve başarılı bir şekilde kavrandığı ve toplum hayatına aksettirildiği medeniyetler ise o derece yükselir ve tekâmül eder, inanma süre­cinde amelî aklın ve kalbin/ruhun sınamasından ve nazari aklın tutarlılık sorgulamasından geçmeden kabullenilen tüm inançsal kavramlar, metinler, bilgiler “dogmalardır.” Oysa ideal bir dinde dogma (varsayım, aksiyom) tek olmalıdır. Bu da Allah’ın varlığının ontolojik olarak kabulüdür ki akla ve kalbe yatkın olan da budur. Bu aksiyomatik kabulün dışındaki tüm inanma süreçleri aklın ve kalbin refakatinde gerçekleşmelidir. Bu refakat olmadan ulaşılan (ulaşıldığı zannedilen) tüm hisler, inanışlar, sezgiler ve metinlerin doğruluğu şüphelidir.</p>
<p>Pozitif bilgiler yüzeysel, hikmet ise derin, bâtıni bilgidir. Dünyada her şeyin bir zahiri bir de bâtıni yani derin olanı vardır. Hatta dış dünyayı fark etmemizi sağlayan duyu organlarında bile benzer şekilde yüzeysel ve derin olan farklıdır. Duymak (imgesel) yüzeysel, işitmek (imgesel+kavramsal) derin, bakmak yüzeysel, görmek derin, bilmek yüzeysel, anlamak derin olandır. Bu örnekte algıya derinlik katan şey kavramlardır, incelenen objeye derinleme­sine vâkıf olmak, olguyu imgesel aldın yanı sıra kavramsal olarak nazari aklın da fark etmesidir. Hikmetler de benzer şekilde varlık bilgisinin bilgi ve sevgiden müteşekkil derinini kavramak iken, pozitif bilgiler yüzeysel (yalnızca amelî=nazari+imgesel) olanları fark etmektir. Esasen hikmetler sayesinde kavranan tüm bu hakikat zerrelerinin kümülatif toplamı Allah’tan; O’nun varlığı, birliği, tüm sıfatları ve esmasından başka bir şey değildir. Bu noktada Allah’ı bir bütün olarak kavramak mümkün olmadığı için metot olarak tümden gelim değil hakikat zerrelerinin keşfi ile tümevarım metodu ile O (c.c.) keşfedilmeye çalışılır. Yani ilim hakikatlere, hakikatler de Allah’a, O’nu tanımaya (marifetullaha) giden yolu oluşturur.</p>
<p>İlimler hakikatlerin kavranması için bir araçtır. Hacı Bektaş-ı Veli bunu şöyle ifade eder: “ilim, hakikate giden yollan aydınla­tan ışıktır.” Onlar olmadan hakikatler ancak hissedilebilir. Fakat kullanışlı hâle gelmez. Bu yüzden pozitif bilimler de dâhil olmak üzere tüm ilimler muhakkak gereklidir. Ancak ilim asla bir amaca dönüşmemelidir. Aksi hâlde Batı dünyasında bariz örneklerini gördüğümüz üzere bilimin ve tekniğin bir amaca ve hatta bir dine dönüştürüldüğü pozitivizm gibi akımlar ortaya çıkar. İnanma eyle­minin nasıl bir şeriatla yapılacağını öğreten din —ters bir bakış açısından, ancak benzer şekilde- bir amaca dönüştürülürse, bu sefer de din savaşları, inanç için birbirini öldüren radikal gruplar ve köktenci terör örgütleri ortaya çıkar. Oysa tüm bilimler ve din­ler, hakikatlerin kavranması ve İnsanlığın kullanımına sokularak, insanların yeryüzünde en güzel şekilde yaşamasını sağlamak içindir.</p>
<p>Tekrar başa dönecek olursak &#8220;insanın ve medeniyetin en deri­ninde, çekirdeğinde yer alan şey Yaratıcı tarafından yazılmış haki­katlerdir. Bu hakikat çekirdeğinin etrafında dönen ilim halkaları ile bu hakikat hâzinesi ortaya çıkarılır, anlaşılır hâle gelir” ve böylece yüksek bir medeniyet inşa edilebilir. Başka bir ifadeyle medeniyet, kazıp çıkarabildiği hakikat hâzinesi kadar yüksek bir medeniyet olabilir. Burada temel kıstas, keşfedilen hakikat temeli üzerine inşa edilen yapının, insanın fayda ve mutluluğuna hizmet ediyor olmasıdır. Çünkü varlığın içine bu gizli fıtri metinleri Yaratıcı kendisi için değil çok sevdiği mahluku olan insan için yerleştirmiştir. Bu ilim halkalarından ilk üçü sırasıyla din, değerler ve bunların ışığında ahlak ve adalet üzere kurulmuş manevi toplumsal düzendir. Bu değerler, hammaddesi olan sevgi temelinde sabittir, değişmemelidir.</p>
<p>Burada sabitlikten kastedilen, sevgiye dayalı ontik değer ilkesinin kendisidir; yoksa adalet, ahlak gibi kavramlara yüklenen tarihsel ve toplumsal içerikler zamana ve şartlara göre farklılaşabilir. İlkenin sabitliği ile uygulamanın yorumu birbirinden ayrılmalıdır. Bu sabit ilimler ne kadar doğru ve kemale ermişse, hakikatleri de o kadar doğru ola­rak ortaya koyabilir ve ortaya çıkan medeniyet o kadar yüksek bir medeniyet olur. Tüm dinler Yaratıcıdan köken alsa da burada bu üç sabitin başarısı tanrısal metinlerin tahrif edilmemesi, doğru anlaşılıp yorumlanması ve din sürümünün ne kadar yeni olduğu ile ilgilidir. Bu noktada İslam son sürümdür ve Allah (c.c.), Efendimiz’in (s.a.v.) getirdiği İslam’ın bu son sürümü ile ilgili olarak dinimi tamamladım demiştir. Yani insan için gerekli tüm manevi şeyler Kur’an ve sün­netten müteşekkil İslam dininde mevcuttur. Bu din tahrif edilmedi ancak elbette hangi coğrafya ya da toplumda ne kadar doğru anlaşılıp yorumlandığı üzerine ciddi tartışmalar yapılabilir.</p>
<p>İnsanın içinde var olan hakikat çekirdeğinin etrafındaki ilk 3 yörüngenin dışında dönen ilimler; ilk üçünden farklı olarak zamana ve toplumlara göre farklılık gösterebilen, dikey düzlemde geçmişle, yatay düzlemde diğer toplumlar ve kültürlerle etkileşebilen, değişe­bilen; “maddi kamusal düzen (dil/alfabe, hukuk, devletin ve sosyal alanın yapıları ve kurumlan), ekonomi, bilim, teknoloji, tıp, mimari, sanat ve edebiyat” gibi yapılardır. İlk üç halkanın dışında yer alan bu katmanların toplamına, çekirdeğin dışındaki kabuk veya ruhu saran beden misali “modernite” denir. Bir girizgâh niteliğinde çok kısa değindiğimiz medeniyet ve modernite gibi sosyal kavramlara, çalışmanın üçüncü bölümünde (“Sosyal Hakikatlerde) tafsilatıyla değinilecektir.</p>
<p><strong>DOĞRULUK, GERÇEKLİK VE HAKİKAT</strong></p>
<p>Doğruluk: Bilgi, öznenin nesne ile kurduğu bağdan çıkan ürün­dür. Bu bağa bilgi akdi denir. Kavramsal bir bilince sahip tek varlık olan insanın nesneye yönelmesi ile bilgi zihinde oluşur. Özne olan insan, nesneden gelen veriyi zihnîndeki kesinliği olasılıksal olarak en yüksek nitelikteki/en temel inançları olan formlar (kavram, mantık, matematik) içinde temsil eder; temsil ile temsil edilen arasındaki uygunluk/örtüşme iddiası “doğruluk”tur. Ve doğru dediğimiz şey aslında sübjektiftir. Burada doğru subjektifdir derken kastettiğimiz şey onun ontik değil epistemik bir nitelik/mahiyet oluşudur.</p>
<p>Gerçeklik: Doğrulanmayı bekleyen bir yargı değildir. Bilinçten ve doğrulama ediminden bağımsız olarak mevcut olan varlık duru­mudur. Yani nesnenin kendisidir. Sübjektif doğrulamaya ihtiyaç yoktur.</p>
<p>Gerçeklikte var olan bir şeye dair bir önermenin kavramlar ve bilimsel metotlarla insan tarafindan onaylanması onu doğru yapar. Gerçekliği doğruya dönüştüren şey bu bilgidir. Modern anlamda bilgi, amelî olarak sınanmış bu önermenin zihindeki nörosinaptik yoludur. Bu sebeple bilgi kaybolabilir, unutulabilir ancak nesnesi olan gerçeklik kaybolmaz. İnsan tarafindan doğrulanmamış dahi olsa, gerçeklik zaten mevcuttur. Kısacası gerçeklik varlığın kendisidir, onun bilgi ile özne tarafından fark edilmesi ve onaylanması ise doğruluktur. Doğruya ulaşma süreci akılla yapılır. Varlığın maddi yönünün keşfidir. Bilimin bu açıdan bakınca aslında objektif değil sübjektif bir olgu olduğu anlaşılır. Çünkü bilim ontik gerçekliği değil epistemik doğrulukları örgütler; ama bunu kamusal denetlenebilirlik sayesinde nesnel kılar. Yani bilimsel bir olgunun objektif olarak tanımlanması, tüm insanların onunla ilgili aynı ortak kanaate sahip olmasıyla ilişkilidir.</p>
<p><strong>Bilginin iradesi: Belirsizlik, Varsayım ve Temellendirme</strong></p>
<p>Bilgi, insanın belirsizlik karşısındaki iradi tutumundan doğar. İnsan ontik olana ve ontolojik nedenselliğe dair en büyük episte- mik korkusunu belirsizlik olarak yaşar ve bu nedenle varlığı belirli kılmak ister. Ancak varlığın kendisine doğrudan ulaşamayacağı için, öncelikle varsayımlarda bulunur. Bu varsayımlar deney ve gözlem yoluyla sınanarak bilgiye dönüştürülür. Bu açıdan bilgi, en genel anlamıyla belirsizliği gideren şeydir.</p>
<p>Burada bilgiye ulaşma sürecini başlatan unsur, insanın iradesidir. İnsanın maddi ve manevi ihtiyaçları doğrultusunda şekillenen bu irade, hangi varsayımların kurulacağını ve hangi bilgi yollarının izleneceğini belirler.</p>
<p><strong>Görünüş, Varsayım ve Sınama: Mutlak Hakikate Nispi Yaklaşım</strong></p>
<p>Şunu çok iyi biliyoruz ki insan, varlığın mutlak gerçekliğine vâkıf olamaz. Çünkü o yaratıcı değildir. Akıl, gerçeklikle (nesneyle) arasındaki ontolojik hendeği aşıp varlığa ulaşamadığı için ancak onunla gerçekliklerin görünüşlerinin ötesinde var olabileceğini düşündüğü bazı fıtri özellikleriyle ilgili varsayımlarda, yani yaklaştırıcı tasvirlerde bulunur. Aksi hâlde görünüşün kendisi imgesel bir şeydir ve kavramsal bir bilgi niteliğine sahip değildir. İnsan bu varsayımları karşılaştırmalar ve kıyaslarla (gözlem ve deneyle) sınayarak, gerçekliğin mutlak bilgisine yaklaşmaya çalışır. Ancak asla gerçekliği mutlak, değişmez ve bütüncül bir bilgiyle (Tanrı gibi) bilemez. Tüm akli çabası, buna gücü nispetinde yaklaşmaya çalışmaktır. Bu hikmetle bilgi için yapılmış en iyi tanım; bilginin temellendirilmiş doğru inanç olduğudur. (Platon, 2019) Hatta felsefe tarihinde Protagoras ve Gorgias gibi sofistler bilgi için salt inanç olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Esasen bilgi, gerçekliğe dair belirli derecelerde (az veya çok) temellendirilmiş inançlardır ve gerçeklik ise kendinde her ne ise odur.</p>
<p>Kısacası görünüşle gerçeklik asla birbirinden ayrılamaz. Onlar, Aristoteles’in madde ve sureti gibi birbirlerine zincirlenmiştir. Burada görünüş, gerçekliğin insana bakan tek bir yüzüdür. Bu nedenle insan, gerçekliği yalnızca duyusal olarak idrak etmekle yetinmez, gerçekliğin Tanrı ya bakan numenal yüzüne dair de bazı varsayımlarda bulunur.</p>
<p>İnsanın görünüşle gerçekliği ayrıştırması, gerçekliğin hakikati­nin duyumsananlardan farklı/öte olabileceğini varsayması anlamına gelir. Örneğin sağduyu (görünüşler) açısından Batlamyusçu koz­moloji o çağ için doğrudur çünkü dünya sabit ve merkezde, göksel cisimlerse hareketli ve dünyanın çevresindedir. Oysa gerçeklik yani onun Tanrı ya bakan numenal hakikati bundan çok farklıdır ve insan modern kozmolojiye görünüşle gerçekliği (duyusal olanla, akli olanı) ayırma cesaretini göstererek, görünüşle çelişen nazari bir varsayımda bulunarak ve bunu ameli olarak (ilk kez Galileo’nun teleskopuyla) sınayarak ulaşmıştır. (Kuhn, 2017) Görünüşlerin ötesine yönelen bu akli sorgulama, duyusal olanla yetinmeyip varlığın kendinde düzenini kavrama çabasından doğar. İnsan, görünüşle yetinmediği anda, varlığın ontik düzenine ve bu düzenin ontolojik kaynağına nispetle hakikatin ne olabileceğini araştırmaya başlar. Aksi hâlde hâlâ evrenin merkezinde ve sabit olduğumuzu düşünmeye devam edecektik.</p>
<p>İnsanın diğer canlılardan ayrışmasını sağlayan ve onun nazari formel bir kavrayışa sahip olarak akıllı bir cardı olmasının temellerim atan şey bu “hayali”, ilk bakışta görünüşlere aykırı olan inançla­rıdır. Ben tam da bu yüzden hayal kurmanın insanlığın temelini attığını düşünüyorum. Ve fakat görünüşlerle gerçekliği birbirinden zihnimizde ayırarak aklımıza yürüyebilmesi adına sunduğumuz bu varsayımsal (o ilk anda metafizik bir zemin olarak düşünebile­ceğimiz) yolda, amelî akıl ve kalple o varsayımları sınayarak tekrar fıtri düzleme (hakikate) yolumuzu çıkarmazsak, saptığımız bu yan yollar mitolojik/sapkın örüntü yığınlarına dönüşerek bizi hakikat anayolundan kalıcı bir şekilde uzaklaştırabilir. Çünkü modern anlamda bilgi üretimi, başlangıçta doğrudan deneyimle verilme­miş bir varsayımın, rasyonel bir yapı içinde ele alınmasıyla başlar. Bu varsayım, fıtri hakikatin zihinsel izdüşümü olan nazari akılda uygun biçimde konumlandırılarak, ontik gerçeklikle mutabakat arayan bir temsil düzenine dönüştürülür. Metafizik ise bu süreçte, kurulan epistemik yapıyı ontolojik kaynağa nispetle anlamlandıran bir bağlamlama faaliyeti olarak işlev görür.</p>
<p>Kısacası görünüşle gerçekliği bir süreliğine birbirinden ayırarak, bu süreçte varsayımlar doğrultusunda yeni görünüşler/tecrübe­ler elde ederek gerçekliği bir adım daha fazla anlamaya çalışırız. Burada görünüş, varlığın insana dönük tarafı, tanrısal hakikat ise Tanrıya dönük tarafıdır. İnsan görünüşlere aykırı birtakım inanışlar (varsayımlar/hipotezler) geliştirerek, görünüşle epistemik olarak ulaşmayı amaçladığı tanrısal hakikat arasında kendisine ait öznel bir insancıl hakikatler dünyası yaratmıştır. İşte bu nokta, tam da Klasik düşüncenin dayandığı en temel aksiyomatik kabulün yani nazari aklın, görünüşlerin ötesinde bir öze, cevhere vs. yani mutlak ve tanrısal bir bilgiye ulaşabileceği varsayımının çöktüğü yerdir.</p>
<p>Nitekim “yerçekimi” diye adlandırdığımız yasa, Newton onu kavramsal bir form altında ifade edene kadar ontik gerçeklikte bir kavram olarak mevcut değildi; mevcut olan, gezegenlerin belirli yörüngelerde devinmesiydi. Yerçekimi, izafiyet ya da kuantum kuramı gibi farklı modeller geliştirilse de biz gerçekliğin kendinde mutlak yapısını değil yalnızca onun insancıl formlar altında temsil edilmiş betimlemelerini kavrarız, (van Fraassen, 1980) Ve bu kavra­dığımız şey ontik düzenin kendisi değil ona dair zihinsel haritalardır.</p>
<p><strong>İyilik-Sevgi “Vicdan:</strong></p>
<p><strong>Doğru ile İyinin Hakikatte Birleşmesi</strong></p>
<p>İnsan, gerçekliklerin yaratıcısı olmadığı için, onun bildiğini iddia ettiği şeyler yalnızca insancıl zanlardan ibarettir. Bir İnsan hastalığı sağlıkla, iyiyi kötüyle, serti yumuşakla, uzunu kısayla karşılaştırarak algılar. İnsanın araştırma ve öğrenme süreci böyle tümevarımsal gözlem ve bu gözlemin neticesinde elde ettiği metoda veya varlık tarzına dair gruplamalara dayanan aksiyomal kabullerle (genelle- melerle/hipotezlerle) başlar. Zihninde daha önceden var olanlarla karşılaştırarak ve/veya kıyaslayarak, yapmış olduğu gözlemlerle öğrenmeye başlayan insan, Yaratıcıdan farklı olarak varlığı insancıl bir formda keşfeder. Yaratıcıysa o varlığı yoktan var ettiği için, onun mutlak gerçekliğine tam olarak vâkıftır.</p>
<p>Bir varlığın gerçekliğinin duyumsayan varlıktaki içsel (zihinsel) izdüşümü, o varlığın türüne göre değişir. Örneğin bir ağacı tüm insanlar aynı şekilde duyumsar. Aynı ağacı başka canlılar kendi duyusal ve akli imkânlarına göre farklı olarak algılar. Oysa o ger­çekliğin yaratıcısı olan Tanrı, onu tüm duyumsama olanaklarından, zihinsel imgelenimlerden ve her türden kavramsallaştırma gereksi­niminden bağımsız bir şekilde, mutlak olarak bilir. Canlılardaki dış dünya imgeleri bir içsel (zihinsel) yansımadan ibaretken, Tanrının “nesneyi nesnede kavrayışı”, duyumun ve hatta akletmenin ötesinde bir kavrayıştır. Çünkü O’nun (c.c.) duyu ve akıl gibi maddi araçlara, sensörlere, işlemcilere ihtiyacı yoktur. O (c.c.) tözsel ve fonksiyon (fizyoloji) olarak bambaşka ve asla bilemeyeceğimiz bir formdaki varlıktır.</p>
<p>insan doğru ve yanlış gibi, iyi ve kötüyü de hayata geldiği ilk andan itibaren mukayeseyle kavrar. Bir olay, durum veya olguda en iyinin ne olduğunu bulmaya çalışır. Deneyimlediği ve öğren­diği dinî metinlerden, peygamberi örneklerden, kültürel ve edebi birikimlerden en iyiyi tercih etmeye çabalar. Ancak burada da mutlak iyiliği Tanrı gibi kavrayabilmek imkân dâhilinde değildir- Çünkü maddi varlıklar gibi, sevginin yaranası da iyiliğin kaynağı olan Allah’tır. Mutlak gerçeklik gibi mutlak iyiliği de insanın kavraması imkânsızdır. Doğrular gerçekliklerin bilgiyle teyit edilmiş bir cüzüdür, sübjektiftir, sınırlıdır. Benzer şekilde vicdan eylemi ile sevgi kullanarak teyit ettiğimiz birtakım iyiler de aslında mutlak iyilikten çıkarılmış bazı cüzlerdir, sübjektiftir, sınırlıdır. Her ikisinde de amaç; Yaratıcının kavrayışına en yakın kavrayışla kavrayabilmektir. Bu süreçte ruh, sevgi ve sevgisizliği doğrudan hisseder; insan iyi ile kötüyü öncelikle bu ontik temas üzerinden sezer. Vicdan ise bu sezgisel fark edişi ortak hisler temelinde gruplayarak değersel kavramlara dönüştürür ve genelgeçer bir nitelik kazandırır.</p>
<p>Dış dünyanın, insanın akıl ve kalbindeki yansıması ancak kendi algısı/zannı kadardır. Bu yüzden kadim medeniyetlerde ve tasavvufi ekollerde insanın kendisini, iç dünyasını, maddenin ve mananın kendindeki yansımalarım bilmesi en önemli olay olarak lanse edi­lir. Efendimiz (s.a.v.), “Kendini tanıyan, Rabbini tanır.” demiştir. Apollon a isnat edilen “Gnothi seauton” (“Kendini bil!”) bir Antik Yunan vecizesi olarak Delphi’deki Apollon Tapınağı’nın girişinde altın harflerle yazılıydı. Yunus Emre’nin de “İlim ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir / Sen kendini bilmezsin / Bu nice okumaktır, Okumaktan murat ne / Kişi Hakkı bilmektir” diye devam eden şiirinde kastedilen de bu anlamdadır. “Gökte bir tek ay var, akisleri sonsuz. Her testinin suyunda başka bir ay. O testilerden biri de sensin.” diyen Hint bilgelerinin sözlerinden; kişinin kendi dünyasını, yani madde ve mananın kendisindeki yansımalarını bilmesinin öneminin altı çizilmiştir. Çünkü insanın kendinde gerçekleşen bu kavrayıştan başkaca bir bilgisi yoktur. Tanrı’dan farkı; kavrayışının hem madde hem de mana boyutunda, kendinde, sınırlı ve insancıl bir tarzda olmasıdır.</p>
<p>Esasen insan bu yüzden zanlardan ibaret bir varlıktır. Onun diğer varlıklardan farkı, aklı ve kalbi ile varlığın maddi ve manevi yönünü keşfeden üstünlüğüdür ve fakat hakikatte tüm keşfettikleri, Varlığın ondaki yansımalarından ibarettir. Tasavvufta ve Hristiyan ilahiyatında aynadaki ya da Hint inancında sudaki yansıma kavramı, dünyada Tanrı’nın ve yarattıklarının kendisinin değil madde ve mana olarak yalnızca yansımalarının idrak edilebileceği anlayışının tezahürleridir. Bu yüzden aynan veya testindeki su temiz olmak ki Tanrı’nın bu yansımalarını, yaratmasının akislerini daha net görebilesin. Günah kirleri ve pislikleri ile kirlenmiş bir ayna veya suyla Tanrı’nın gayesini müşahede edemezsin. O sende yansımaz, yalnızca varlıkların maddi yönünü görebilirsin. Bu yüzden Onun nuru ile temizlenmeli, aynanı veya testini temiz tutmalısın. İşte geçmiş dinlerdeki ayna ve sudaki yansıma imgeleri, kalbin temiz (günahtan azade) ve nefsin etkilerinden uzak tutulması adına bu amaçla söylenmiştir.</p>
<p>Yücel Aytaç &#8211; Bir Aksiyom Uygarlığı İnsanlık(Epistemolojik Hakikatler),syf:145-164</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imgesel-dunyanin-hikmetle-kavranmasi/">İmgesel Dünyanın Hikmetle Kavranması</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imgesel-dunyanin-hikmetle-kavranmasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanlığın Hakikat Arayışı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanligin-hakikat-arayisi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanligin-hakikat-arayisi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 28 Sep 2026 13:46:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Örüntü]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Algı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Giysi Renkleri]]></category>
		<category><![CDATA[Kategoriler]]></category>
		<category><![CDATA[Uygarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Yücel Aytaç]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28216</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bilim İnsanları ve Sıradan insanlar Arasındaki Kavrayış Farkı “Bir fizikçinin tabiatı soyut (kavramsal) ve uzmanlık gerektiren araçlarla incelemesi ile bir çiftçinin tabiatı algılaması aynı tecrübe düzeyinde gerçekleşmez. Fizikçi, bilimsel araçlar kullanarak maddi varlıkların çıplak insan tecrübesinin dışında kalan özelliklerini inceler. Sıradan yahut doğal gözlem ise aracısızdır ve daha bütüncül ve kapsayıcı (tümel) bir tecrübeyi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanligin-hakikat-arayisi/">İnsanlığın Hakikat Arayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Bilim İnsanları ve Sıradan insanlar Arasındaki </strong><strong>Kavrayış Farkı</strong></p>
<p>“Bir fizikçinin tabiatı soyut (kavramsal) ve uzmanlık gerektiren araçlarla incelemesi ile bir çiftçinin tabiatı algılaması aynı tecrübe düzeyinde gerçekleşmez. Fizikçi, bilimsel araçlar kullanarak maddi varlıkların çıplak insan tecrübesinin dışında kalan özelliklerini inceler. Sıradan yahut doğal gözlem ise aracısızdır ve daha bütüncül ve kapsayıcı (tümel) bir tecrübeyi ifade eder. Fizik bilimler açısından ‘güneşin doğuşu’anlamlı bir ifade değildir. Çünkü fizik kurallarına göre güneş doğmaz, dünya kendi yörüngesinde dönerken güneşe göre farklı bir konuma sahip olur. Fakat bir çiftçi (ve diğer insanlar) için güneş her gün doğudan doğar ve batıdan batar, gece ve gündüz birbirini takip eder, mevsimler belli bir sıraya göre gelir ve gider. Bunlar, çiftçinin hayat düzenini belirleyen temel unsurlardır. Burada fizikçinin mi, yoksa çiftçinin mi tabiatı daha doğru anladığı konusu, modern bilimciliğin etkisiyle ortaya çıkmış bir ikilemdir.” (Kalın, 2022, s. 166) Bu örnek, bilmenin tek bir moddan ibaret olmadığını gösterir. Bir tarafta, gündelik yaşamın bütüncül ve doğrudan tec­rübesine dayanan “yaşantısal (imgesel) idrak” varken, diğer tarafta ise ölçme, hesaplama ve ortak denetlenebilirlik üzerinden işleyen “bilimsel (formel) idrak” yer alır. Burada tartışılan şey, bu iki idrak biçiminden hangisinin tek başına yeterli olduğu değil; her birinin hangi tür sorulara cevap verebildiği ve hangi tür sorularda kaçınılmaz olarak sınıra dayandığıdır.</p>
<p>Yukarıdaki alıntı “iki farklı bilme şekli”ni çok iyi ve çarpıcı bir şekilde betimlemektedir. Bunlardan ilki; tüm diğer canlılarla ortak olan, biyolojik/ruhsal kavrayış şeklimizdir. Bu kavrayışta algılanan tüm bedensel ya da bedenin dışına ait imgeler, homeostatik bir temelde ruhsal olarak yarattığı hisler üzerinden ve yalnızca tecrübe edilen bu imgesel akışın dilsel ifadeleri ile tecrübe edilir. Burada görünüşle gerçeklik temelde aynı şey olarak kabul edilir ve hayalleri­miz (varsayımlarımız) de sadece varlıkların zatı ile ilgilidir. Bilimsel idrakte ise görünüşler (algılananlar) bu ham imgesel hâlleriyle gerçek olarak kabul edilmez, varlıklar arası ilişki mitolojik olmayan bir formda mantıksal bir dizgeye oturtulmaya, elde edilen bu mantıklı varsayım (hipotez) ise doğada uzamsal açıdan ölçülerek hesaplan­maya -yani sınanmaya- çalışılır. Anlatmak istediğimiz şey temelde çiftçi ve bilim adamının doğruluk kriterlerinin farklılığıdır.</p>
<p>Çiftçi algıladığı ve gerçek olarak kabul ettiği olguyu hissettikleri üzerinden yargılar ve bu (biyolojik zekayla elde edilen) ruhsal/kalbi idrak onun için yeterlidir. Bilimsel idrakse yöntemi gereği öznel hisleri paran­teze alır, belirleyici ölçüt olmaktan çıkarır; doğrulama-yanlışlama süreçlerini kamusal ölçülebilirlik ve ortak denetlenebilirlik ilkelerine dayanarak yürütür. Bu sebeple yalnızca nazari olarak sorgulanmış ve amelî olarak sınanmış verileri bilgi olarak kabul eder. Aslında haklıdır; gerçekten de modern anlamda bilgi tam olarak budur ve fakat bu modern bilgi gerçekliğe dair (doğruluk ve iyiliği yani gerçekliğin bilgisini ve varoluşsa! anlamını bir arada kapsayan) bir hakikati temsil etmekte midir?</p>
<p><strong>Tarihsel Merhaleler ve Ortaya Çıkan Anlam Krizi</strong></p>
<p>İnsanın var olduğu günden bu yana devam eden hakikat,yani evreni “anlama ve anlamlandırma” arayışında bu iki bakış açısı, iki farklı merhaleyi ifade eder. Erken dönem insan toplulukları, deneyimi bütünleyen açıklayıcı şemaları çoğunlukla insan-merkezli (antropomorfık) anlatılarla kurmuştur. (Guthrie, 1993) Yani zihinsel bir bütünlük sağlayabilmek adına aklını henüz ayrı bir imkân olarak fark etmemiş ve hesaplama/ölçme gibi bilimsel olguları keşfetmemiş olan insan -güneşin doğuşu örneğindeki gibi- her şeyi kendisine göre anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu amaçla güneş gibi birçok doğa kesiti veya obje (Ra; Güneş Tanrısı gibi) tanrılaştırılmış, bu tanrılaşan olguların olayları veya özellikleri ise (güneşin “doğuşu” örneğindeki gibi) insanileştirilmiştir. (Boyer, 2015)</p>
<p>Modern zamanlara gelindiğinde insan, aklım artık daha bilinçli ve sistematik bir biçimde kullanmaya başlamış; hakikate, kişisel bakış açısına dayanan varsayımsal inançlarla ulaşılamayacağını fark etmiştir. Bu kez yönelim, nesnelerin kendisine ve bu nesne­ler hakkında ortaklaşa sınanabilir bilgi üretmeyi mümkün kılan bilimsel yöntemlere kaymıştır. Böylece hakikat, insan-merkezli anlatılardan uzaklaşıp ölçülebilir, karşılaştırılabilir ve üzerinde uzla- şılabilir gerçeklik formlarıyla özdeşleşmeye başlamıştır. Ne var ki bilimin açıklayıcı gücü arttıkça, bu açıklamaların insanın varoluşunu anlamlandırma ihtiyacını aynı ölçüde karşılayamadığı da görünür hâle gelmiştir. Modern düşüncede sıklıkla “anlam krizi” olarak ifade edilen bu gerilim, tam da bu noktada belirginleşir. Öyleyse insan ne sınanmamış saf inançlarla ne de yalnızca nesnel açıklamalara indirgenmiş bir akıl yürütmeyle hakikate ulaşabiliyorsa, bu arayışı hangi zeminde sürdürmelidir?</p>
<p>Temelde bahsettiğimiz varlığa yönelik bu iki bakış açısı ve hakikat arayışının ortak noktası, her ikisinin de bir tür insancıl varlık bakışı olmasıdır. Birincisinde; zihinsel ve teknik imkânları gelişme­miş ilkel insanın, evrene ve yaşama hissettikleri üzerinden bir anlam atfetme çabası sürecinde varsayımsal inançlarını, Zihnindeki nazari akıl kapsamında var olan tüm boşlukları doldurmak için kullandığını görüyoruz. Yakın dönemdeyse aklını ve mikroskop, teleskop gibi teknik olanakları daha etkin kullanan insan, zihnindeki evrene ve yaşama dair boşlukları, eskiye oranla artan bir oranda bilgiyle yani insanlığın geri kalanıyla birlikte “doğru” olarak kabul ettiği sınanmış varsayımlarla doldurmaya muktedir olmuştur. Temelde her ikisi de insancıl bakış açılandır ve insanı hakikate ulaştırmamıştır. İkincisi, insanın evreni daha iyi “anlamasını” sağlamış ancak yaşamı “anlam­landırmasına” imkan sağlamamıştır. Peki bu açmazı nasıl aşabiliriz? Yani biz insanlar olarak kendi bakış açımızın dışında, insani bakıştan farklı bir perspektifle evrene ve yaşama bakabilir miyiz?</p>
<p><strong>İki Farklı Bilme Türü Olarak “Ruhsal-İmgesel İdrak” ve “Ruhsal-İmgesel-Nazari İdrak”</strong></p>
<p>İmgesel akıl tarafindan bedene ve bedenin dışındakilere dair algılanan imgesel veriler iki farklı şekilde idrak edilir. Bu başlık altında, aynı imgesel akışın iki farklı yargılama katmanına tabi ola­bildiği ileri sürülmektedir: (i) homeostatik/ruhsal değerlendirme (his temelli yönelim), (ii) form temelli değerlendirme (dil-mantık-ma- tematik aracılığıyla kavramsal örgütleme), insanda bu iki katman çoğu durumda eş zamanlı çalışır; ancak bilgi-kuramsal problemler, ikinci katmanın birinciden koparak mitik/sapkın örüntüler üretmesi veya sınanmaksızın bilgi statüsü kazanmasıyla belirginleşir, ilkinde; tüm canlılarda da olduğu üzere bu algılanalar biyolojik/homeostatik/ ruhsal bir zeka ile fıtrat perspektifinde hisler aracılığıyla yargılanır. Bu sezgisel yargılamanın sonucunda ortaya çıkan intraseptifl ve ekstraseptif algısal verilerin yarattığı duyusal hislerle bedene ait, duygusal hislerle bedenin ötesine ait yargılama neticelenir. Böylece hisler bir inanca ve aynı zamanda duygular olarak tanımladığımız muhtelif beden durumlarına, ortaya çıkan inanç İse iradi bir eyleme ve/veya nazari bir varsayıma dönüşür. Herhangi bir algıyı tecrübeye dönüştüren şey bu hislerdir. Bir duyusal algı, duyusal hissiyat ile duyuma (duyusal tecrübeye), dış dünyadaki diğer canlılara dair bir algı duygusal hislerle duygusal tecrübeye ve dürtüsel bir algı da ancak dürtüsel hislerle bir tecrübeye dönüşür.</p>
<p>Diğer canlılardan farklı olarak insan özelinde ikinci bir idrak şekli daha vardır. Buna göre imgesel akılda algılananlar, insanın kendisinin yarattığı nazari akıldaki formel bir yapı üzerinden de yargılanır. Adeta nörosinaptik bir kavramsal yapbozu andıran bu yapıda imgesel algılar, öncesinde yaratılmış kavramlar ve bunlar arasındaki mantıksal/matematiksel ilişkisellik üzerinden idrak edilir. Buraya yeni bir kavram ya da mantıksal-matematiksel ilişki eklenirken veya var olan formel içerik değişir ya da yok olurken yine bir inanca dayalı varsayıma gereksinim duyarız. Bu inancı da bize -ruhsal yargılamayla ortaya çıkan- hislerimiz sağlar. O inançla nazari bir varsayımda bulunur ve onu amelî akıl yardımıyla dış dünyada sınarız. Bu sayede (mitolojik olmayan) modern bilgiyi elde etmiş oluruz.</p>
<p>Bu ayrımın daha iyi anlaşılabilmesi için, nazari aklın henüz belirgin ve etkin olmadığı bilinç düzeyinde bilginin nasıl bir idrak biçiminde var olduğuna kısaca geri dönmek gerekir: Bu düzeyde bilgi, imgesel bir formda mevcuttur, imgesel akışın, eski tecrübeler bağlamında kayıtlanmış tekrarlarından geliştirilen önseziler ve bu tecrübelerin eşlik eden sezgisel hisleri, amelî akılda bir tür imgesel bilgi üretmekteydi. Bu yapı, kavramsal formlara ve formel ilişkilere sahip olmamakla birlikte, canlıların fıtri gerçeklikle uyumlu biçimde yönelim geliştirmesine imkân tanıyan işlevsel bir idrak düzeyi oluş­turuyordu. Bu nedenle imgesel idrak, tarihsel olarak nazari idrakten önce gelen, fakat onun imkân koşullarını hazırlayan asli bir zemin olarak anlaşılmalıdır.</p>
<p>Bu noktada tüm canlılarda karşılaştığımız saf ruhsal idrake, insanınki gibi formel bir içeriğe sahip olmaması, imge ve histen müteşekkil iki boyutlu bir yapısı olması sebebiyle “imgesel idrak” de diyebiliriz. Tüm canlılar içinde yalnızca İnsanda gördüğümüz, -sahip olduğu imge, form ve hislerden oluşan üç boyutlu- idrak türüne ise “formel idrak” diyebiliriz, insanda hemen her zaman bu iki idrak şekli bir arada çalışır, imgesel algı hem hislerle biyolojik hem de formlarla nazari olarak yargılamaya eş anlı tabi tutulur. Zaten nazari aklın fıtri gerçeklik doğrultusunda yapılandırılmasını sağlayan şey de bu iki idrak edilenin tek bir hikmet düzlemine getirilmesidir. Bu noktada bilgi kuramsal sorunlar, nazari varsayımın ruhsal yargılamanın sonucunda ortaya çıkan hislerle idrak ettiğimiz fitti gerçekliğin dışında mitik/sapkın bir formda yaratılması ve/veya amelî akılla sınanmaksızın bilgi olarak kabul edilmesiyle ortaya çıkar.</p>
<p>Nazari aklın yeni ortaya atılan/varsayılan rasyonel (mantıksal ve matematiksel) örüntüleri, Tanrı’nın fitti gerçekliğine mutabık kalın­maya çalışılarak yaratılan nazari aklın örüntü haritalarına uyumluysa doğrudur. Buradaki “doğru” tanımını, yalnızca içsel (nazari) tutarlılık değil; fıtri gerçekliğe mutabakat ve sınanabilirlik imkânıyla birlikte düşünmek gerekir. Bu yargılama sürecinde -aynı olgudaki- Tanrı’nın muradım ise ruhsal/kalbi bir hissiyat ile sevgi üzerinden “iyi” olarak tanımlar, nazari aklın vicdan örüntüsünü (mantıksal ve matema­tiksel) rasyonel örüntüyle beraber yapılandırırız. Bir fitti yaratımın bu şekilde iki farklı yönü bulunur; bunlardan ilkini rasyonel akılla kendimize anlaşılır kılmaya çalışır, O’nun (c.c.) aynı yaratımdaki muradını (gayesini) ise sevgi dediğimiz ve ruhen mutluluk olarak deneyimlediğimiz bir manevi bilgi formu olarak fark ederiz.</p>
<p><strong>Aklın Mutlak Olmayan Yapısı</strong></p>
<p>Akıl parçalanmışlık kabul etmez ve her zaman kendi bütünlüğünü sınanmış rasyonel bilgilerle veya varsayımsal kabullerle bir şekilde sağlar. Yani zihnin bir kısmı gerçek bilgilerle, bir kısmı ise kişisel veya toplumsal zanlarla bütünlenmiştir. Çoğu zaman geçmiş tarihî dönemleri veya farklı insanların bilinçlerini bugünkü zihnimizle denkleştirmeyi zorlaştıran ve kestirilebilir olmaktan uzaklaştıran, aklın bu zanni yapısıdır. Bu onun bilgilerinin neden asla mutlak kabul edilemeyeceğine de ışık tutar.</p>
<p>Bu anlattıklarımızı anlayabilmek adına çok uzaklara gitmeksizin kendinizi düşünmemiz yeterli olacaktır. Eğer bundan bin yıl önce doğmuş olsaydınız, ruhen aynı kişi olmanıza rağmen bilinciniz, yani nörosinaptik örüntü haritalarınız, bugünkünden oldukça farklı bir şekilde biçimlenecekti. Çünkü varsayımsal kabulleriniz ve bilgileriniz değişecekti. Bambaşka bir bilince ve inanca sahip biri olacaktınız. Bu bakış açısı, insan bilincinin tarihsel ve kültürel bağlamdan bağımsız, mutlak bir düşünme özgürlüğüne sahip olamayacağını savunan tarihselci yaklaşımların da dayandığı temel varsayımdır. İnsan zihni, içinde bulunduğu zamanın, kültürün ve birikimin dışında konumlanamaz; bu nedenle düşünce, her zaman belirli bir bağlam içinde şekillenir.</p>
<p>İnsan aklı dış dünyanın gerçekliklerini insancıl nazari formlar kullanarak kayıt altına alır yani onun zihnin dışıyla ilgili bildikleri kesinlikle mutlak değil mukayyettir. Üstelik bu kayıtlan nazari aklına not düşerken gerçeklik resmine dair anlayamadığı ya da anlamlandırmadığı her boşluğu zanlarla bütünlemiştir. Bu onun mukayyet kayıtlarım sakatlayan ve aldın ne kadar mutlaklıktan uzak olduğunu ispatlayan bir diğer hakikattir.</p>
<p>Bu mukayyetlikse yalnızca formel ve nazari mahiyetle sınırlı değildir. Duyusal mahiyetin kendisi de, duyusal akıl bağlamında zihnileşmiş bir yapı olarak ortaya çıkar. Başka bir ifadeyle, varlık­ların zihne düşen ve akla itibarla fark edilen duyusal resimleri de tıpkı nazari olgular gibi mutlak değil; insancıl, sınırlı ve bağlama bağımlıdır. Varlığın, insanın tüm duyusal imkânlarının ötesinde, kendinde ve evrensel bir gözlemcinin fark edişine nispetle nasıl bir görünüme sahip olduğunu bilmek, aynı nazari olgularda olduğu gibi insan için mutlak manada mümkün değildir. Nasıl ki yer çekimi olarak kavramsallaştırdığımız şeyin gerçeklikte ne olduğu hakkında yalnızca insani temsillerle konuşabiliyorsak, duyusal dünyaya dair bilgimiz de benzer şekilde mukayyet ve sınırlıdır.</p>
<p>Özede insan aklında var olanlar, mutlak gerçekliğin yalnızca mukayyet, insancıl, nispi, hatalar ve eksikliklerle dolu yansımasından ibarettir ve insan ne kadar çok şey bilirse bilsin her zaman da öyle olmaya devam edecektir.</p>
<p><strong>Sonuç:</strong> İnsanlığın hakikat arayışı, yaşantısal (his temelli) idrak ile bilimsel (sınama temelli) idrak arasında ilerleyen bir gerilim üretmiştir: bilim, dış dünyayı anlamada derinleşirken, yaşamı anlam­landırma ihtiyacını tek başına karşılayamamıştır. Özellikle serinin ikinci kitabı olan Teolojik ve Ontolojik Hakikatlerde detaylıca izah edeceğimiz “Teistik Nomolojik Realizm Modeli” ile önerdiğimiz Tanrı-merkezli bakış,bu gerilimi “doğru’ile ‘İyiyi”,“rasyonel muta­bakat ile sevgi temelinde örüntülenen vicdanı” hikmet olgusunda birleştiren bir epistemik füzyonla aşmayı hedefler.</p>
<p><strong>TANRI-MERKEZLİ BAKIŞ MODELİNE GİRİŞ (</strong><strong>TEİSTİK NOMOLOJİK REALİZM)</strong></p>
<p>Öncelikle bu çalışmanın metodolojisi üzerine detaylı bir açıklama yapma zamanı geldi. Belirtmeliyiz ki bu metin analitik felsefenin biçimsel çözümleme yöntemleriyle, deneysel bilimlerin ampirik doğrulama ölçütlerini doğrudan uygulayan bir araştırma değildir. Aksine bu metin; ontoloji (varlık felsefesi), epistemoloji (bilgi felsefesi) ve felsefi antropolojiyi birlikte kullanan bütüncül bir yaklaşımla, bilginin imkânı, sınırları ve yönelimi üzerine kavramsal bir model önerir. (Bu model esasen ontolojik altyapısıyla beraber çalışmanın ikinci kitabında daha da netlik kazanacaktır.) Burada izlenen yöntem; (i) deneysel olguların betimlenmesinden ziyade onların imkan koşullarını sorgulayan transandantal bir çözümleme, (ii) mevcut felsefi pozisyonların örtük varsayımlarını görünür kılan eleştirel bir okuma ve (iii) bu varsayımlara alternatif olarak önerilen yeni bir kavramsal çerçevenin tutarlılık, kapsayıcılık ve açıklayıcılık bakımından sınanmasından oluşur. Bu nedenle sunulan model, bir inanç bildirimi ya da teolojik doktrin değil; bilginin mutlak ufku, özne-nesne ilişkisi ve anlam sorununu birlikte ele alan felsefi bir hipotezdir. Değerlendirme ölçütü de doğruluk iddiasından ziyade, modelin mevcut yaklaşımlara kıyasla daha yüksek açı ki ayıcılık, iç tutarlılık ve kavramsal ekonomi sağlayıp sağlamadığıdır.</p>
<p>Takdir edileceği üzere naturalist yaklaşımlar, bilginin maddi temsillerini başarıyla açıklar ancak normatif doğruluk, anlam ve değer gibi kavramların statüsünü açıklamakta zorlanır. Kantçı tran­sandantal idealizm (Kant, 2022), bilginin koşullarını güçlü biçimde analiz eder fakat bu koşulların neden bu şekilde olduğu sorusunu cevapsız bırakır. Fenomenoloji bilinç deneyimini derinleştirir ancak bilincin ontolojik referansım askıya alır. Analitik realizmse nes­nelliği savunurken öznenin katkısını ikincil görme eğilimindedir. Tanrı-merkezli bakış, bu yaklaşımların her birinin güçlü yanlarım koruyarak,onları tekbir metafizik/epistemik çerçevede birleştirmeyi amaçlar.</p>
<p>Bu metin, okuru belirli bir inanca yönlendirmeyi hedeflemez. Daha ziyade, çoğu zaman örtük biçimde kabul edilen varsayımları görünür kılmayı ve bu varsayımlar etrafında farklı imkânları tartış­maya açmayı amaçlar. Okuyucudan beklenen, hazır sonuçları benim­semesi değil; sunulan gerekçeleri kendi ölçütleriyle sınamasıdır.</p>
<p>Ayrıca şunu belirtmekte de fayda görüyoruz ki metin boyunca kullanılan kavramların bir kısmı teknik ve çok katmanlıdır. Okuyucudan bu kavramları ilk geçtiği yerde bütünüyle kavramasını beklemiyoruz. Metin ilerledikçe kavramsal varlıkların birbirleriyle kurdukları ilişkiler üzerinden onları anlamlandırması mümkün ola­caktır. Bu nedenle kavramlar, döngüsel biçimde tekrar ele alınmakta ve her seferinde biraz daha belirginleştirilmektedir.</p>
<p><strong>İnsan-Merkezli Bilginin Açmazı ve </strong><strong>Referans Özne Problemi</strong></p>
<p>Mutlak (ideal) varlık ile bilinen varlık arasındaki ayrım ve farka dair sorulan sorular, özne ve nesne arasındaki ilişkinin hangi metotla, hangi düzlemde kurulması ve anlaşılması gerektiği üzerine yapılan kafa yormalar, iki bin yılı aşkın süredir bir adım ileriye gidememiştir. Tanrı, Varlık ve bilgi (hikmet/hakikat) gibi pek çok tümel kavram net olarak açıklanamamıştır. Peki neden? Bize göre bunun nedeni varlığı idrak edebilecek başka bir akıllı varlık olmadığı İçin insanın kendisini kâinatın birincil ve hatta tek öznesi olarak kabul etmesi ve tüm cevapsız sorularının üzerine bu ön kabulle gitmesidir.</p>
<p>O hâlde bu çözümsüzlüğün sebebi, ortalarda fıziken görün­meyen başka bir birincil (princeps) özne olmasından kaynaklanıyor olabilir mi? Belki de bir referans noktası olarak varlığı, üzerinden anlayabileceğimiz ve anlamlandırabileceğimiz birincil özne insan değil de Tanrıdır. İnsan ise akıllı bir varlık ve dolaylı (ikincil) özne olarak zihninin dışındaki gerçeklikleri kendisi üzerinden değil de birincil özne üzerinden daha hakikatli bir şekilde kavrayabilir. Aslında insan bu durumunu yani varlıkların yaratıcısı olmadığını ve bir tür ikincil özne oluşunu, var olmayı isteyip istemediğine dahi kendi başına özgürce karar vermeyişinden (kendisinin de kendi­sine sorulmadan var edilen bir varlık oluşundan) ontik olarak hem hisseder hem de apaçık bilir.</p>
<p>Evrendeki akıl sahibi tek varlık olarak kendisinin bir özne olduğu da ortadadır ve varlıkları kavrayabilmesi için yalnızca duyular, akıl ve kalp gibi kendi imkânlarım kullanabi­lecektir. Buna karşılık, varlıklar her ne kadar onun için yaratılmış olsa da onun tarafindan yaratılmadığı için, zihninin dışında olup bitenlerin binlerce yıldır kavranamamış mutlak gerçekliklerini hiç­bir zaman kavrayamayacaktır. ikincil özne olan insanın bilgisi ile bilginin nesnesi arasında bir uyum (ilinti) arayışı devam edecek ve insan her rasyonel çabasıyla o mutlak ve tanrısal olana insancıl bir tarzda sahip olduğu nazari formlar aracılığıyla daha fazla yaklaşmış olacaktır. Sonuç olarak insan, bir yaratıcı olarak her şeyin merkezinde bulunan ve birincil özne olan Tanrı’nın kâinatta neler yaptığım, nasıl yaptığım, neden yaptığım anlamaya çalışan bir varlıktır. Kendisine itiraf etmese ya da Tanrıya inanmadığım söylese de aslında olan budur. Maddi evrende akıl sahibi olarak insanın bu yaptığım yapabi­lecek ikinci bir varlık daha yoktur. Bu anlamda insan eşsizdir ancak bu durum onun kâinatta Tanrı’nın yaptıklarım anlamaya çalışan ikincil bir özne olduğu gerçeğini değiştirmez.</p>
<p><strong>Tanrı-Merkezli Bakışın Epistemik Statüsü ve Ontolojik Zemini</strong></p>
<p>Metnin başında da söylediğimiz gibi, Tanrı-merkezli bakış felsefini teolojik bir yaklaşım olarak sunmuyoruz; bu model, epis­temolojide özne-nesne ilişkisinin &#8220;referans öznesi” problemini tartışıyor; Tanrı burada yalnızca metafizik bir hipotez değil, bilgi­nin mutlak ufkunu gerekçelendiren temel referans noktası olarak konumlandırılıyor.</p>
<p>Tanrı-merkezli bakış (felsefi bir çerçeve olarak Teistik Nomo- lojik Realizm) modeline göre varlık, bir töz olarak yaratılmıştır ve yaratılış, süreklilik arz eden ontik bir süreçtir. İnsan, bu varlığı henüz duyumsamamış ya da kavramsal bir işlemle tematize etmemiş olsa dahi, varlık ontik gerçekliğini korur. Bir bilinç tarafından tecrübe edilmesi, varlığın kendisini üretmez; ancak ontik olanın epistemik düzlemde görünür hâle gelmesini mümkün kılar. Zira bir varlığa temas edebilmek, ona ilişkin zihinsel bir imkânın -bilişsel bir yolun- açılmasını gerektirir. Aksi hâlde, o varlık ne kavranabilir ne de fark edilebilir. Goethe’nin ifadesiyle &#8220;ancak bildiğimiz şeyleri görebiliriz”. (Haviland vd., 2008, s. 53)</p>
<p>Bu bağlamda çalışma, realizmi tekil nesnelere değil; nesneleri mümkün kılan ontik yapılara atfeden yapısal realist bir yorumu benim­ser. Kavramsal nesnelerin maddi ve fıtri kaynağı ontik düzeyde yer alırken, bu nesnelere dair kavramlar ve temsiller epistemik nitelik taşır.</p>
<p><strong>Algı, Örüntü ve Bilginin Oluşumu: </strong><strong>Zihinsel izdüşüm Dünyası</strong></p>
<p>Bir kişi, çok sayıda varlığın bulunduğu bir alana baktığında, daha önce hiç karşılaşmadığı bir varlıkla temas ettiğinde onu doğrudan tanımlayamaz. Bunun nedeni, söz konusu varlığa ilişkin zihninde henüz imgesel bir iz ya da nazari düzeyde yerleşmiş bir kavramsal örüntünün bulunmamasıdır. Algı, bu durumda, varlığın kendisini bütünüyle kavramaktan çok, çevredeki tanıdık varlıklar arasındaki farkı sezme düzeyinde gerçekleşir. Kişi, bildiği örüntülere uyma­yan bir şeye temas ettiğini hisseder fakat bu temas ancak zamanla zihinsel bir karşılık kazandığında belirginleşir. Bununla birlikte, insanın algısal ve kavramsal dünyasında henüz yer edinmemiş olması, varlığın ontik gerçekliğini etkilemez. Tanrı’nın yaratmaları, insan bunların farkında olsa da olmasa da âdetullah kapsamında, kurulu bir saat misali devam etmektedir. Ve fakat bu saatin çalışması için Tanrı onu kurmuş ve başıboş bırakmış değildir. Çalışması için Tanrı’nın her daim yaratmalarına (yani varlığı fıtraten evirip çevirmesine, hâlden hâle sokmasına) devam etmesi gerekir. “Göklerde ve yerde bulunanların hepsi Ondan ister (O’na muhtaçtır). O her an yaratma hâlindedir.” (Rahman, 55/29) ayeti bunu ifade eder.</p>
<p>İnsanların var olanlara dair ortak algılar geliştirebilmesi, yal­nızca aynı nesnelere maruz kalmalarıyla değil bu nesnelere ilişkin benzer zihinsel örüntüler oluşturabilmeleriyle mümkündür. Bir varlığın tanınması, ona dair imgesel ve kavramsal izlerin bireysel zihinlerde yerleşmesini gerektirir. Bu izler, zamanla insanlığın ortak bilişsel zeminini oluşturan nörosinaptik yollar hâlinde örgütlenir. Büyük düşünürlerin ya da bilim insanlarının fikirlerinin ilk ortaya atıldıklarında çoğu kez anlaşılamaması, tam da bu ortak zeminin henüz oluşmamış olmasından kaynaklanır. Yeni bir düşünce, daha önce deneyimlenmemiş bir varlık gibi belirdiğinde, onu karşılayacak zihinsel örüntüler henüz yerli yerinde değildir.</p>
<p>Bu nedenle insan, yeni bir olguyu doğrudan kavramaktan çok, onu mevcut bilişsel haritasına eklemleyerek anlamlandırır. Anlatım sırasında başvurulan kıyaslar, benzetmeler ve yakın kavramlar, zihinde hâlihazırda etkin olan örüntüleri harekete geçirir. Bu harekete geçiş, zihnin ilgili bölgelerinde bir çağrışım alanı oluşturur ve yeni fikrin yerleşebileceği bir bilişsel zemin hazırlar. Böylece, anlatılmak istenen olguya yakın örüntüler üzerinden yeni bir zihinsel yol açılır. Bu yeni yol, benzer kavramların kümelendiği, ortak nöronal alt yapılara sahip bir zihinsel çevrede biçimlenir. Çağrışım dediğimiz süreç de tam olarak bu yakınlık ilişkilerinden doğar.</p>
<p>insan zihninde öğrenme ve keşif, yoktan bir kavrayış üretmek şeklinde gerçekleşmez. Yeni olan, daima mevcut birikimlerle temas hâlinde inşa edilir. Bireysel ya da kolektif deneyimlerle oluşmuş nöral haritalar, yeni kavramların yerleşmesi için bir taşıyıcı zemin işlevi görür. Bu zeminde, daha önce edinilmiş nesne, olgu ve fikirlerle paylaşılan ortak bileşenler sayesinde yeni bir örüntü oluşur. İlk kez bu örüntüyü kuran kişi, bir kâşif ya da düşünür olarak temayüz ederken, bu örüntüyü öğrenen ve içselleştirenler ise aynı zihinsel yolu takip eden öğrencilerdir. Öğrenme, bu anlamda, var olan bilişsel yapılar üzerine eklenerek ilerleyen bir süreçtir.</p>
<p>Bir zihinsel keşfin özgünlüğü, yeni kurulan örüntünün önceki birikimlerle kurduğu ilişki biçimiyle yakından ilgilidir. Ortak zihinsel bileşenlerin azlığı, çağrışım mesafesinin görece genişliği ve mevcut bilişsel haritaların ötesine taşan bir yapı kurabilme kapasitesi, bu özgünlüğün ölçütlerini oluşturur. Böylece düşünsel ilerleme hem bir süreklilik hem de bu süreklilik içinde açılan yeni imkân alanları olarak kendini gösterir.</p>
<p>Kısacası dünyada olup bitenler, varlıkların zihin tuvalinde beli­ren izdüşümlerinden oluşur. Bu tuval, nöronlar ve sinaptik yollarla örülmüş elektrokimyasal bir algı alanıdır. Henüz bir iz düşmemişse, bir varlığa ait bir görünüm de yoktur ve yalnızca boş bir zemin vardır. Bu zemin, varlığı fiilen kavramaktan ziyade, kavrayışa açık fakat henüz biçimlenmemiş nöral yapılardan oluşan bir imkân hâlini temsil eder.</p>
<p>Bilgi bakımından düşünüldüğünde, bilincin nesnenin kendisine mutlak ve dolaysız biçimde ulaşması mümkün değildir. Bunun yerine bilinç, varlığın fıtri gerçekliğine mutabakat arayan temsilî yapılar kurar ve bu yapılar aracılığıyla nesneye epistemik olarak yaklaşır. Bu yaklaşımın değeri, kurulan temsillerin iç tutarlılığı ve sınanabilirliğiyle ölçülür. Bilinç, kendisine doğrudan verilmemiş olanı ancak var olan olarak varsayarak düşünebilir çünkü bilgi, mutlak bir kavrayışa ulaşamasa bile, gerçeklikle bağını bütünüyle koparamaz. İnsan zihni, mutlağa doğru yönelir fakat bu yönelişin hiçbir zaman tamamlanmayacağını bilerek ilerler. İnsanlığın tarihsel bilgi birikimi, esasen bu sınırlı ama yönelimsel çabanın ürünüdür.</p>
<p>Bu çerçevede bilgi kuramının en temel ve çözülmesi en güç problemi, bilginin nasıl mümkün olduğu sorusudur. Bu soruya verilen cevaplar ister istemez insan-merkezli açıklamaların sınırlarını görünür kılar. Tam da bu noktada Tanrı-merkezli bir bakış, onto- lojik bir zorunluluk iddiasıyla değil de belirli epistemik sorunların birlikte ve tutarlı biçimde ele alınabilmesi için gerekli görünen bir varsayım zemini olarak ortaya çıkar. Burada Tanrı, bilginin imkânını, sınırlarını ve anlam ufkunu gerekçelendiren nihai referans noktasıdır.</p>
<p>Dolayısıyla Tanrı-merkezli bakış, mevcut yaklaşımların açıkla­makta zorlandığı bazı temel sorunlara alternatif bir çözüm çerçevesi sunar. Bu çerçevenin kabulü ya da reddi, metafizik bir bağlılık talebi olarak değil; açıklayıcılık, tutarlılık ve kapsayıcılık gibi felsefi ölçütler üzerinden değerlendirilmelidir.</p>
<p><strong>Ortak Epistemik Dünya:</strong></p>
<p><strong>Uygarlık, Dil, Kategoriler ve Renkler</strong></p>
<p>İnsan bir varlığı (nesne, olgu veya fikri) keşfettiğinde, ilk kez o varlıkla ilgili nörosinaptik örüntüyü kendinde oluşturmuş olur. Diğer insanlarla bunu paylaşır ve eğer keşfettiği bu varlık/ kavram evrensel olarak kabul görürse, tüm insanların zihninde o varlıkla ilgili aynı-benzer bir sinaptik yol oluşmuş olur. Uygarlık boyunca ürettiğimiz ve insanlığa mal ettiğimiz her şeyle -yani tüm bilgiyle- insanlığın tüm bireylerinin zihinlerini de bir anlamda aynı şekilde; aynı nörosinaptik örüntü haritaları sayesinde biçim­lendirmiş olduk. Bizi diğer canlılardan ayıran özelliğimiz, ortak algılara sahip olabilmek için birbirimizle etkileşerek veya eğitimle keşfedilen bu yeni nörosinaptik yollan paylaşabilmemizdir. Dil, sayı, biçim, alfabe, renkler vb. binlerce yıl içinde insanlık olarak zihinlerimizi denkleştirebilmek için geliştirdiğimiz ortak epistemik araçlarımızdır.</p>
<p>Renkler üzerinden düşünürsek, beyaz ışığın içinde uzanan geniş bir skalada, sayısız renk tonunun potansiyel olarak mevcut olduğunu görürüz, insanlar ise bu kesintisiz renk sürekliliği içinde belirli ton aralıklarını ayırt ederek, ortak bir algı zemini oluşturmak amacıyla onları kodlamış ve adlandırmıştır. Kırmızı, sarı, mavi ya da yeşil gibi renk adları, insanlığın ortak algısal uzlaşısının ürünleridir, insan, bu kodlamayı yaparken doğadan ilham alır: kırmızı tonuna karşılık gelen nesneler doğada vardır ve bu tonlar tanrısal yaratmanın bir parçasıdır. Ancak “kırmızı* dediğimiz şey, belirli bir dalga boyu aralığının insan zihninde kavramsallaştırılmış adıdır.</p>
<p>Bu açıdan bakıldığında, dalga boyları ve ışığın fiziksel özellikleri ontik düzeye aittir; kırmızı gibi renk kategorileri ise epistemik düzeyde, insanlığın ortak algısını mümkün kılan bir standardizas­yonun sonucudur. Temel renkler olarak bildiğimiz sınıflamalar, tüm insanlığın paylaştığı kavramsal uzlaşılardır. Bununla birlikte, kapalı ya da yerel topluluklarda, içinde yaşanılan çevreye ve ihtiyaçlara bağlı olarak çok daha farklı renk ayrımları geliştirilebilmiştir. Nitekim Güney Amerika’daki bazı yerli toplulukların, yeşilin yirmiden fazla tonunu ayrı ayrı adlandırdığı bilinmektedir. Bu durum, renk algısının biyolojik sınırların ötesinde, kültürel ve kavramsal biçimlenişe de açık olduğunu gösterir.</p>
<p>Doğada sayısız geometrik biçim varken insanın kare, üçgen ya da çember gibi formları kavramsallaştırmasıyla, renk skalasında sonsuz ton bulunmasına rağmen belirli renk adlarıyla düşünmemiz arasında yapısal bir benzerlik vardır. Geometri, insanlığın ihtiyaçları doğrultusunda tarihsel olarak nasıl gelişmişse, renk adlandırmaları da zamanla genişlemiş; turkuaz, lila, mor, eflatun gibi tonlar, gelişen iletişim imkanları sayesinde ortak algı dünyasına dâhil edilmiştir. Buna karşılık, henüz adlandırılmamış sayısız renk tonu, gerçekte var olmalarına rağmen insan için belirsiz kalır; çoğu zaman genel bir renk başlığının altında, kendine özgü bir kavramsal kimlik kazan­madan yer alır. Bunun nedeni, bu tonlara ait öznel bir nörosinaptik yolun henüz oluşturulmamış olmasıdır.</p>
<p>Aslında bu durum yalnızca renkler için değil tüm varlıklar, olgular ve sistemler için geçerlidir. Bir şeyin varlığı, insanın onu algılamasına bağlı değildir. Yaratılanlar vardır, yaratılacak olanlar da vardır; insan, bu varlıklarla karşılaştıkça onları keşfeder ve zihninde onlara dair nörosinaptik izdüşümler oluşturur. Dış dünya bu anlamda ontik olarak gerçektir; zihinde beliren ise bu gerçekliğin insani, sınırlı ve temsilî bir yansımasından ibarettir.</p>
<p><strong>Sonuç:</strong> Bu çalışmada geliştirilen Tanrı-merkezli bakış, insanın bilgiyle, anlamla ve varlıkla kurduğu ilişkiyi daha geniş bir refe­rans ufku içinde yeniden düşünme İmkânı sunmayı amaçlamıştır. Davranışsal düzlemde Tanrı-merkezli bakış, hikmetleri kavrayarak hayat içinde hakikatli bir tutum geliştirmek isteyen insanın, karşı­laştığı her olgu ve olayda bakışını tanrısal referans ufkuna nispetle sınamasını gerektirir. Bu sınama, insanın kendisini Tanrı’nın yerine koyması değil; kendi sınırlı idrakini, maddi ve manevi boyutları birlikte kuşatan daha geniş bir anlam ufkuna yöneltmesidir. Bu çerçevede insan, “Bu durum, yalnızca bana nasıl görünüyor?” soru­suyla yetinmez; aynı zamanda “Bu olgu, tanrısal gaye ve hikmet bağlamında nasıl anlaşılabilir ve yaratıcı benden nasıl bir tutum talep eder?” sorusunu da dikkate alır. İnsan bu çerçevede, mutlak bir bilme yetisine sahip olmayan fakat anlamla yükümlü bir özne olarak konumlanır. B öylece insanın dünyadaki yeri hem bilişsel hem de ahlaki bir sorumluluk alanı olarak belirginleşir.</p>
<p>Ve aslında bir olgu karşısında “Tanrı bunu nasıl görürdü?” sorusunu sormak, görünenle yetinmeyip, görünüşün ardında yer alan gerçeklik katmanlarını dikkate alma çabasını ifade eder. Bu soru, insanın fenomenal olanı mutlaklaştırmadan, onu aşan fakat bütünüyle kavranamayan bir anlam ufkuna doğru akli bir yönelim geliştirmesi anlamına gelir. Aklen, numenal alandan insancıl bir tarzda da olsa belirsiz bir parçayı kopararak fenomenal alanı geniş­letme çabasıdır. Böylece hikmeti ve hakikati elde etmek isteyen insan, Tanrı’nın hem maddi hem de manevi anlamdaki mutlak bilgisine nazari formları kullanarak mukayyet bir şekilde yaklaşır. Bunun için bir tür epistemik füzyon ile doğru ve iyi olanı tüm olgularda keşfederek birleştirmesi icap eder. Bu epistemolojik keşif hikmet, hikmetle takındığı tavır ise hakikattir ve bunu başarabildiği ölçüde hakikatli bir yaşam sürebilir.</p>
<p>İnsanın yeryüzünde Allah’ın halefi olmasıyla ilgili olarak Kur’an’da Bakara 3 0, Enam 16 5, Araf 6 9 ve 74, Yunus-14 ve 73, Neml 62, Fatr 39, Sad 26. ayetlerindeki Rabbin insana hâlifesi olarak seslenişi, bu anlattıklarımız ışığında anlaşılmalıdır. İnsanın yapması gereken; Allah’ın (c.c.) doğrudan görünmediği fakat varlığı kuşatan bir mevcudiyetle sürekli hazır bulunduğu maddi âlemde, her durumda empatik bir dikkatle O’nun maddi düzleme ilişkin numenal kavrayışını ve sevgi temelli manevi muratlarını idrak etmeye çalışmaktır. Bu idrak, insanın yeryüzünde Allah’ın (c.c.) hâlifesi olarak, Varlığa vekâlet eden bir bilinçle hareket etmesini; kendi tutum ve davranışlarını bu ilahi gaye doğrultusunda şekillen­dirmesini gerektirir. Bu tutum, O’nun (c.c.) hâlifeliğinin gereğidir. Biz,Tanrıyı tanıyarak marifetullaha ulaşmayı ve bu marifetin kazandırdığı farkındalıkla, her an O’nun (c.c.) muratlarım gözeten, tanrısal bir empatiyle şekillenmiş bir yaşam tarzım “Tanrı-merkezli bakış modeli” olarak adlandırıyoruz.</p>
<p>Allah’ın (c.c.) bugüne kadar insanlığa gönderdiği bütün dinlerde insanlara öğretmeye çalıştığı şey ve her dinden müminin hayata karşı takındığı tavır büyük oranda “Tanrı-merkezli bakış modeli”dir. İnsanın tek boyutlu maddi bir bakışla ve kendini birincil (hatta yegâne) özne olarak kabul etmesi, bizim hakikat olduğunu iddia ettiğimiz modelin zıttı olan “insan-merkezli bakış modelidir”. Bu bakışta Tanrı yok saydır, Protagoras’ın da dediği gibi “insan her şeyin ölçüsü” olarak kabul edilir ve her şey yalnızca insan aklıyla anlaşılmaya çalışılır. Peki, her şeyi fenomenlerden ibaret kabul eden bir insanlığın numenal hakikatten günden güne pay alarak ilerle­mesinden bahsedilebilir miyiz?</p>
<p>insan, fenomenlerin ardında işleyen maddi bir gerçekliğin bulunduğunu sezdiği gibi, varoluşun yalnızca maddi boyutla sınırlı olmadığını da derinden hisseder. Bu sezgi, onu tarih boyunca hem fiziksel hem de metafizik arayışlara yöneltmiştir. Ne var ki bu arayış, insanın kendi içsel boyutunu -ruhunu ve kalbini- hesap dışı bıraka­rak yalnızca akli işlemlerle yürütülmeye çalışıldığında, kaçınılmaz sınırlarına ulaşır. Metafiziğin yalnızca amelî aldın kavrayış alanına indirgenmesi, modern dönemde sıkça karşılaşılan başarısızlıkların temel nedenlerinden biridir.</p>
<p>Bu bağlamda ortaya konan birçok felsefi yaklaşım, kainatı, insanı merkeze alan ve varlığı tek boyutlu bir çerçevede açıkla­maya çalışan modeller üretmiştir. Oysa varoluşun bütünü, yalnızca kavramsal çözümlemelerle kuşatılamayan daha derin bir boyuta sahiptir. Bu boyut, farklı bir imkânla -ruhen duyumsama ve sezme yoluyla- tecrübe edilebilir. Bu imkânın ihmal edilmesi, insanın maddi dünyada etkinlik ve hâkimiyet kurarken, anlam düzleminde giderek yoksullaşmasına yol açar. Hayatın bütünüyle ne İfade ettiği, varlığın “neden” ortaya çıktığı gibi temel sorular, bu durumda cevapsız kalır.</p>
<p>Böyle bir boşlukta insan, anlam arayışını çoğu zaman anlık doyumlar ve geçici tatminlerle (hazlarla) ikame etmeye yönelir, kendi sınırlarını aşan bir anlam ufkuna yönelmek yerine, varoluşu kendi ölçüleriyle yeniden kurmaya çalışır. Bununla birlikte, insanın derinlerinde yatan yaratıcıya dair sezgi bütünüyle kaybolmaz. Ancak bu sezgi, modern yaşamın dikkat dağıtıcı unsurları, aşırı uyana deneyimler ve maddi dünyanın cazibesi içinde çoğu zaman bastırılır. Böylece insan, hissettiği hâlde adım koyamadığı bir hakikatle arasına mesafe koyar ve arayışını ertelemeyi tercih eder.</p>
<p>Sonuç olarak Tanrı-merkezli bakış, bilginin sınırlarını inkâr etmeden, anlamın kaynağını gözden kaçırmamayı öneren bir düşünme biçimidir. Bu bakışın değeri, sunduğu hazır cevaplarda değil insanı bilgi, anlam ve sorumluluk arasında daha sahici bir denge arayışına davet etmesinde yatar.</p>
<p><strong>“İLİM İLİM BİLMEKTİR” NE ANLAMA GELİR?</strong></p>
<p>îlim ilim bilmektir</p>
<p>İlim kendin bilmektir</p>
<p>Sen kendini bilmezsen</p>
<p>Bu nice okumaktır (Yunus Emre)</p>
<p>Okurken âdeta bir tekerlemeyi anımsatan bu kafiyeli sözler ne anlama gelmektedir? Sadece edebi bir değer mi taşır, yoksa derin bir felsefi kavrayışın ürünü müdür? Metni okuyan her mümin bu sözleri anladığını iddia eder. Peki, gerçekten tam olarak kavranabilecek bir anlatı mıdır? Ya da ilim ehlinin yaptığı izahlar, bu mısraların derinliğini bir bütün olarak ve eksiksiz anlatmak için yeterli midir? Bize göre bunun cevabı hayır çünkü (ruhsal bir) “hâl” ile sarf edilen bu sözleri herkes kendi “hâlince” anlayabilir ve bu kavrayış için hik­metleri idrak edebilecek gelişmiş bir akla ve ruha/kalbe ihtiyaç vardır.</p>
<p>Bilmek olarak tanımladığımız epistemik süreç insanın kendi­sinde gerçekleşir. Dış dünyanın algılanması denen şey, onun insan zihnine formel bir tarzda yansıması demektir. İnsanın yaratıldığı ilk günden bugüne yaptığı şey; kendisindeki zihinsel yansımaları bir tür olarak ortak kavramlara dönüştürerek (denkleştirerek), sosyal­leşme ve bilginin aktarılmasının imkânını oluşturmaktır, insan bu yansımaları gruplamaya çalışarak tanımlamaya, onlara bilgi değeri yüklemeye çalışır. Yani bilgi denen şey insanların kendi aralarında imgesel olarak grupladıklarını, ortak bir tahayyül ile genellemeleri ve bu sayede standardize ederek tanımlamalarıdır. Bir başka ifa­deyle insanın dış dünyanın yansımalarından tanımlayabildiklerine, ölçüp hesaplayabildiklerine, tümevarımla gruplayabildiklerine veya tümdengelimle zihninde parçalayarak her bir parçayı kavradıktan sonra tekrar zihninde birleştirdiklerine ve böylece bütün olarak kavrayabildiklerine, yani son tahlilde kavramsallaştırabildiklerine “bilgi” diyoruz.</p>
<p>Kısacası bilgi, bilinenlere ait nörosinaptik kurguların ilmek ilmek geliştiği bir süreçtir ve bizatihi insanın kendinde olur. Bu anlamda kendisini ve kendisinde gerçekleşen bu süreci bilmeyen, bilgiyi bilinenle (nesneyle) ilgili zanneder ancak bilgiyi ortaya çıkaran en temel unsur, bilinen değil öznesi olan bilendir. İnsan hakikatte bildiklerinin insancıl varsayımlara dayanan zanlardan ibaret olduğunu ve gerçeklikle kurduğu ilişkinin yalnızca içsel bir yansımadan ibaret olduğunu idrak etmez ise, “Ben gerçeklikleri mutlak bir surette kavrıyorum.” diyerek ortalığa çıkan bir yalancı Tanrı’ya dönüşebilmektedir. Bu epistemolojik gaflet, gafletlerin en büyüğüdür çünkü sonuçta insanı ontolojik olarak da Tanrı’yı inkara sevk eder. İnsan bu şekliyle kendisini ve gerçeklikle kurduğu ilişkinin niteliğini bilmeden Tanrı’yı bilemez. Tanrı’yı, yani bizatihi en bütüncül hakikati bilmeden de okuması ve ilim tahsil etmesi hem anlamsızlaşır hem de insanın bir tür (mitomanik, sözde) nesneler hülyası/rüyası içinde hakikati ıskalamasına neden olur. Tanrısız bir varlık algısıyla dünyaya bakanlarda bu his öylesine güçlüdür ki</p>
<p>felsefi olarak Descartes’ın “Bir rüya içinde olabilir miyiz?” diyen Kartezyen şüpheciliğine dahi ilham kaynağı olmuştur.</p>
<p>Bahsettiğimiz türde kendine dair farkındalığa sahip olmayan­ların uğraştığı ilim, onunla hakikat arasında bir perdeye dönüşür. Bunun için insan ilimle uğraşmaya başlamadan önce kendisinin hakikatte ne olduğunu bilmeli, bu sayede öğrendiklerine tapınmak- sızın, bu öğrendiklerinin Tanrı’nın gerçekliklerle ilgili mutlak bilgi­sinden cüzler olduğunu anlamalı, hikmetlerin ilkinin ise Tanrı’nın kendisi olduğunu idrak etmelidir. Zihindeki Varlık ağacında geriye doğru takip edilen bütün tümevarımsa! yolların O’na (c.c.) çıktığını bilmelidir. Böylece uğraştığı ilim onunla Tanrı arasında bir perde olmaktan çıkıp onu Tanrı’ya yaklaştıran bir olguya dönüşür. Çünkü öğreneceği her ilim onun Tanrı’nın yarattığı kusursuz düzene daha fazla hayret ve saygı duymasına vesile olacaktır. Her hakikatin başı, insanın ilk önce kendi hakikatini idrak etmesine bağlıdır. Özne kaynaklı bilginin sınırlılığı elbette ki tek başına Tanrıyı gerek­tirmez, ancak bilginin hem nesnel geçerliliğe hem de normatif bağlayıcılığa sahip olabilmesi için, özneyi aşan bir referans ufkuna ihtiyaç duyulduğu görülmektedir. Tanrı-merkezli bakış bu ihtiyaca verilen bir cevaptır. Yunus Emre’nin hikmetli sözleri bu yaptığımız açıklamayla ortaya koyduğumuz çerçeveye işaret eder.</p>
<p><strong>“AKIL VE KALP ÜZERİNE”BÖLÜMÜNÜN EPİSTEMİK ÖNERMELERİ</strong></p>
<ol>
<li>Bilme, tekil bir zihinsel yeti değil; çok katmanlı bir idrak sürecidir. Canlılarda ortak olan duyusal/imgesel idrak ile insana özgü nazari/kavramsal idrak, farklı doğruluk ve anlam rejimlerine karşılık gelir,</li>
<li>Zekâ, yaşamı sürdürmeye yönelik pratik bir yetkinliktir; akıl ise kavramsal soyutlama ve ilke üretme imkânıdır. Bu nedenle her nazari anlamda akleden varlık, aynı zamanda zekaya sahiptir; ancak her zeki varlık, nazari aldın imkân­larına sahip olmak zorunda değildir.</li>
<li>Duyusal/imgesel idrak, tecrübenin zorunlu zemini; nazari idrak, bilginin kurucu koşuludur. İnsan, dış dünyayı yalnızca imgelerle değil bu imgeleri soyutlayarak oluşturduğu kav­ramlar aracılığıyla kavrar.</li>
<li>Nazari akıl, maddi bir imkânla çalışan fakat metafizik sonuç­lar üreten bir yetidir. Akıl, Tanrı tarafindan yaratılmış sınırlı bir idrak aracıdır; ancak insanın, Tanrısal ilmin kendisine açık olan epistemik ufkuna yaklaşmasını mümkün kılan yegâne maddi vasıtadır.</li>
<li>Dil, düşüncenin dışavurum imkânı olmasının yanı sıra, düşüncenin örgütlenme biçimidir. Kavramsal dünya, büyük ölçüde dilsel etiketler ve sembolik formlar üzerinden kurulur ve geri çağrılır.</li>
<li>Bilgi, nesnenin insan zihnindeki temsilidir. Bu temsil zorunlu olarak insancıl, sınırlı ve tarihsel bağlamlara bağımlıdır.</li>
<li>Akıl, bütünlük ihtiyacı nedeniyle varsayımlarla çalışır. Zihnin açıklayamadığı boşluklar ya rasyonel varsayımlarla ya da imani kabullerle doldurulur; bu durum insan bilgisinin mutlak olamayışının yapısal nedenidir.</li>
<li>insanlığın hakikat arayışı, yaşantısal anlam ile bilimsel doğruluk arasında bir gerilim üretmiştir. Bilim, “nasıl” sorularında derinleşmiş fakat “neden” sorusunu tek başına cevaplayamamıştır.</li>
<li>Hakikat, doğruluk ile değerin birlikte idrak edilmesidir. Bu birliktelik, rasyonel mutabakat ile vicdani/sezgisel yönelimin aynı epistemik düzlemde örülmesini gerektirir.</li>
<li>Tanrı-merkezli bakış, bilginin mutlaklık iddiasını değil yönelim ufkunu temellendirir, insan, ikincil bir özne ola­rak, bilgide mutlaklığa değil; mutlak olana yaklaşmaya muktedirdir.</li>
<li>İlim, öznenin kendilik bilgisinden bağımsız düşünülemez. Kendi bilişsel sınırlarının ve temsilî yapısının farkında olma­yan özne, bilgisini hakikatin yerine koyma yanılgısına düşer.</li>
<li>Hikmet, bilginin davranışa ve yaşama tercüme edilebildiği noktada ortaya çıkar. Bu bölümün temel iddiası, akıl ile kalbin; doğru ile iyinin; bilimsel açıklama ile varoluşsal anla­mın epistemik olarak ayrıştırılmadan birlikte düşünülmesi gerektiğidir.</li>
</ol>
<p>Yücel Aytaç &#8211; Bir Aksiyom Uygarlığı İnsanlık(Epistemolojik Hakikatler),syf:85-106</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>8.İnterosepsiyon (interoseptif duyum): Organizmanın kendi iç durumlarına ilişkin duyumsamalarıdır (açlık, susuzluk, kalp atışı, bedensel gerilim vb.)-</p>
<p>9.Eksterosepsiyon (eksteroseptif duyum): Dış dünyadan gelen duyusal verilerin algılanmasıdır (görme, işitme, dokunma, koku ve tat gibi).</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanligin-hakikat-arayisi/">İnsanlığın Hakikat Arayışı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanligin-hakikat-arayisi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Kalbinin Özellikleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 16:46:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Keşf]]></category>
		<category><![CDATA[nazar ehli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28121</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bil ki Allah yukarıda zikrettiğimiz şeyleri insan dışındaki di­ğer canlılara da vermiştir. Nitekim hayvanların da şehvet ve gazap güçleri, dış ve iç duyuları vardır. Bundan dolayı bir ko­yun kurdu gözüyle görür, kalbi ile onun düşman olduğunu bilir ve ondan kaçar. İşte bu batini idraktir. İnsanın kalbine özgü olup onunla şerefinin yükseldiği ve Al­lah’a yakınlaşmaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/">İnsan Kalbinin Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki Allah yukarıda zikrettiğimiz şeyleri insan dışındaki di­ğer canlılara da vermiştir. Nitekim hayvanların da şehvet ve gazap güçleri, dış ve iç duyuları vardır. Bundan dolayı bir ko­yun kurdu gözüyle görür, kalbi ile onun düşman olduğunu bilir ve ondan kaçar. İşte bu batini idraktir.</p>
<p>İnsanın kalbine özgü olup onunla şerefinin yükseldiği ve Al­lah’a yakınlaşmaya layık olduğu şeyleri anlatacağız. Bunlar <u>ilim</u> ve irade özelliklerinde bir araya gelir.</p>
<p><strong>İlim</strong></p>
<p>İlim, dünya ve ahiret işleri ile aklî hakikatleri bilmekten iba­rettir. Çünkü bunlar duyu verilerinin (mahsûsât) ötesinde olup hayvanlarda ve insanlarda ortak olarak bulunmaz. Ak­sine tümel zorunlu bilgiler (el-‘ulûmu’l-külliye ez-zarûriyye) akla ait özelliklerdendir. Zira insan, bir şahsın aynı durumda iki farklı yerde bulunmasının düşünülemeyeceğine hükme­der. Kişi bu hükmü herkes hakkında verir. Hâlbuki -bilindiği üzere- bu hükmü veren kişi duyu organıyla sadece bazı şahıs­lar görmüştür. O hâlde verdiği bu hüküm, gördüğüne ilave olarak gerçekleşen ve tüm şahısları kapsayan bir hükümdür. Bu konuyu zarurî ve zâhir olan bilgi türünde anladığın zaman diğer nazarî bilgiler senin için daha açık hâle gelir.</p>
<p><strong>İrade</strong></p>
<p>Akıl bir işin akıbetini idrak eder ve yararlı yolu kavrayınca insanın özünde, yararlı olana doğru, onun sebeplerini hazırla­ma ve onu isteme yönünde bir şevk meydana gelir. Bu, şehvet ve hayvanlardaki iradeden farklı hatta şehvetin aksine olur. Çünkü şehvet kan aldırma ve hacamat yaptırmaktan hoşlan­maz. Akıllı kişi ise bunları irade edip talep eder, hatta bunun için para bile harcar. Aynı şekilde şehvet hasta iken lezzetli yemekleri arzularken akıllı kişi, içinde (yediği zaman kendine zarar verecek) yemekleri yemekten engelleyen bir güç bulur ki bu güç şehvet değildir.</p>
<p>Allah, insanda işlerin sonunu bilen aklı yaratıp aklın hük­müne uygun olarak organları harekete geçiren etki gücünü yaratmasaydı aklın verdiği hüküm faydasız olurdu. O hâlde insan kalbi, onu diğer canlılardan hatta ilk yaratılışında küçük çocuktan bile ayıran ilim ve irade ile hususiyet kazanır. Daha sonra buluğ çağına girince bu özellikler oluşur. Şehvet, gazap, zahir ve bâtın duyular (buluğa girmeden) çocukluk hâlinde mevcuttur. Çocuklarda insana has olan bu bilgilerin meydana gelmesi iki aşamada olur:</p>
<p><strong>1.</strong>İlk olarak bir çocuğun kalbi, imkânsız olan şeylerin ger­çekleşemeyeceği ve apaçık mümkün olanların gerçek­leşmesinin imkânı gibi ilk ve zorunlu bilgileri (el-‘ulû- mu’z-zarûriyye el-evveliyye) kuşatır. Böylelikle teorik (nazarî) bilgiler bulunmasa bile bunların kolayca oluşması mümkün hâle gelir. Böyle birinin bilgi konusundaki du­rumu, yazmayı öğrenmemiş fakat hokkayı ve kalemi bi­len, kelimeleri değil de tek tek harfleri öğrenmiş ve böylece okuma yazmayı öğrenmeye iyice yaklaşmış kişinin duru­muna benzer.</p>
<p><strong>2.</strong>İkinci aşamada deneyim ve düşünme faaliyetleriyle elde edilen bilgiler oluşur. Bunlar, kişinin dilediği zaman baş­vurabileceği bir hazine gibidir. Bunun durumu okuma yazma konusunda iyice uzmanlaşmış kişiye benzer. Çünkü böyle biri yazma kabiliyetine sahip olduğundan şu an yaz- masa bile kâtip (yazan) olarak adlandırılır. İnsanın nazarî ve pratik bilgileri ihtiva etme durumu insanlığın en yük­sek derecesidir. Ancak bu derecenin de sayısız mertebeleri vardır. İnsanlar, bilgilerinin çokluk ve azlığına, malumatı­nın değerli ve değersiz oluşuna ve bilgiyi edinme yollarının değişimine göre farklılaşır. Çünkü bu ilimler bazı kalplere doğrudan ve mükâşefe yoluyla ilahı ilhâm olarak ulaşır. Bazılarına kesb ve öğrenmek şeklinde verilir. Bazıları ko­laylık ve süratle bazıları ise zorlukla elde eder. Tam da bu noktada âlimler, hâkimler, enbiyâ ve evliyânın dereceleri birbirinden ayrılır. Bu konuda yükselme (terakki) dere­celeri sayılamayacak kadar çoktur. Çünkü Allah’ın malu­matı sonsuzdur. İlgili rütbelerin en üstünü kesb ve güçlük olmaksızın hızlıca ilahi keşf yoluyla tüm hakikatlerin ya da çoğunun açıklandığı nübüvvet mertebesidir.</p>
<p>İnsan bu saadet vasıtasıyla mekân ve mesafeyle değil mâna, sıfat ve hakikat açısından Allah’a yaklaşır. İlgili derecelerin yükse­liş yerleri Allah’a doğru seyreden sâliklerin menzilleridir. Bu menzillerin sınırı yoktur. Her sâlik kendisinin ulaştığı menzili bilir. Bu menzili ve geride olanları bilir fakat ön­deki menzillerin hakikatini kuşatamaz. Bizim peygamber­liğe ve peygambere inanıp tasdik ettiğimiz gibi bu sâlik de önde çok menziller olduğuna inanır. Fakat peygamberli­ğin hakikatini ancak bir peygamber bilir. Anne karnındaki çocuğun, bebeğin hâlini ve bebeğin de mümeyyiz çocuğun hâlini ve onun idrak ettiği zaruri malumatı, mümeyyizin ise akıl bâliğ olup nazarî bilgileri elde eden kişinin duru­munu bilmediği gibi, aklı başında olan kimse Allah’ın veli kullarına ve peygamberlerine açtığı lütuf ve rahmet me­ziyetlerini bilemez. “Allah, insanlar için ne rahmet açarsa artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Allah’ın cömertliği ve keremi gereği bu rahmet bol bol da­ğıtılmıştır. Hiç kimse bundan mahrum edilmemiştir. Ancak bu, ilahi rahmetin esintilerine açık olan kalplerde ortaya çı­kar. Nitekim Hz. Muhammed [sav] şöyle demiştir: “Hayatını­zın bazı günlerinde Rabbinizin rahmet esintileri olur. Bun­ları elde edin.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Ondan nasiplenmek ise -ileride anlatılacağı üzere- kalbi, kötü ahlâkın sonuçları olan kir ve bulanıklıktan arındırıp temizlemekle olur. Allah’ın bu cömertliğine aşağı­daki hadislerde işaret edilmiştir.</p>
<p>“Her gece Allah dünya semasına iner (tecelli eder) ve ‘Yok mu isteyen, onun isteğine cevap vereyim?’ der.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Hadîs-i kudsîde Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Benimle karşılaşmak için iyilerin istekleri çoğaldı. Benim onlarla karşılaşma isteğim onlarınkinden daha fazladır.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> ve “Bana bir karış yaklaşan kişiye ben bir arşın yaklaşırım.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Tüm bunlar şunu göstermektedir: Kalplerin ilmin nurların­dan mahrum kalması, nimet sahibi olan Allah’ın cimriliği ya da engellemesi sebebiyle değildir. Zira Allah, cimrilik ve mah­rum bırakmaktan yücedir. Bu mahrumiyetin asıl sebebi, kalp­lerde biriken pislikler, bulanıklıklar ve onları meşgul eden başka şeylerdir. Kalp bir kap gibidir; suyla dolu bir kaba hava giremeyeceği gibi Allah’tan başkasıyla dolu olan bir kalbe de Allah’ın celâlinin marifeti giremez. Hz. Muhammed [sav] aşa­ğıdaki sözüyle buna işaret etmiştir:</p>
<p>“Şeytanlar insanoğlunun kalplerinde dolaşmasalardı, onlar göklerin melekût âlemine bakarlardı.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Anlatılanlardan açıkça anlaşılmaktadır ki ilim ve hikmet, in­sana özgü bir vasıftır. İlimlerin en şereflisi Allah’ın zât, sıfât ve fiillerini bilmektir, İnsanın kemâli bununla meydana gelir. İnsanın kemâlinde celâl ve kemâl sahibi olan Allah’ın civarına yalanlık saadeti ve salâhı vardır. Buna göre beden nefsin bini­ti, nefis de ilmin yeridir. İlim insanm maksudu ve kendisi için yaratıldığı özelliktir.</p>
<p>Yük taşıma gücünde eşek ile ortak olan atin; düşmana saldın, kaçmak ve güzel heyet açısından eşekten farklı olması atin bu hususiyet için yaratıldığım gösterir. İlgili özellikleri kaybeden at, eşek seviyesine düşer. Bunun gibi birçok özellikte at ve eşekle aynı özellikleri taşıyan insan kendine has birçok vasıfla bu hayvanlardan ayrılır. Bunlar Allah’a yakın (mukarreb) me­leklerin özelliklerdendir. İnsan, hayvanlarla meleklerin ara­sındaki bir mertebede bulunur. İnsan, beslenme, üreme gibi özellikleriyle bitki; hissetme ve iradesi ile hareket etmesi bakı­mından hayvan; sûret ve boy bakımından ise duvarda nakşe­dilmiş resim gibidir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliği ise eşyanın hakikatini bilmesidir. Bundan dolayı bütün organ ve güçlerini, ilim ve amelde kendisine yardım edecek şekilde kullanan insan meleklere benzer. Bu kimse meleklerin arasına iltihak etmeye, “melek” ve “rabbânî” seklinde isimlendirilmeye layıktır. Nitekim Allah’ın haber verdiğine göre Hz. Yusuf u gören kadınlar şöyle demiştir: “Bu bir insan değil bu ancak çok şerefli bir melektir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Kim himmetini bedenî zevklerine sarf eder hayvanlar gibi yer ve içerse hayvanların mertebesine düşer. Bu kişi öküz gibi ah­mak ya da domuz gibi boğazına düşkün veya köpek ve kedi gibi saldırgan yahut deve gibi kinci ya da kaplan gibi kibirli yahut tilki gibi hileci veya sayılan tüm kötülükleri kendinde birleştiren azgın bir şeytan olur. <em>Şükür Kitabında</em> bir parça anlatılacağı üzere insanın duyularının ve uzuvlarının her bi­rinden Allah’a ulaşmak konusunda yardım istenebilir. Kim bunları Allah’a giden yolda kullanırsa kurtulur, kim de yoldan sapmak için kullanırsa hüsran ve hayal kırıklığına uğrar. Bu konuda saadetin özü şudur ki kişi, Allah’a ulaşmayı maksut, âhireti karargâh, dünyayı menzil, bedenini merkep ve âzâlarını hizmetçi yapmalı ve müdrikin kendisi beden memleketinin ortası olan kalpte memleketlerinin ortasında oturan hüküm­dar gibi oturmalıdır. Beynin ön tarafına yerleştirilen hayal gücünü (kuvve-i hayâliyye) postacı (sahib-i berîd) olarak ka­bul etmelidir. Çünkü hissedilen tüm haberler burada birleşir. Beynin arka kısmında bulunan hafıza gücü (kuvve-i hafıza) hazine vekili kabul edilmelidir.</p>
<p>Dili (el-kuvvetü’n-nâtıka) ter­cüman, hareket eden uzuvları (el-kuwetü’l-‘âmile) kâtipler, beş duyuyu (el-havâssü’l-hamse) ise câsuslar olarak kabul et­meli ve bunların her birine ayrı bir yerde görev vermelidir. Mesela gözleri renkler, kulakları sesler, burnu kokular âle­mi ile vazifelendirilmelidir. Diğer âzâları da uygun oldukları yerlerde kullanmalıdır. Çünkü ilgili âzâların her biri görevli oldukları âlemden edindikleri haberleri ilk olarak postacı (sa­hib-i berîd) gibi olan hayal gücüne (kuvve-i hayâliyye) gönde­rir, o da hazine vekili olan hafıza gücüne (kuvve-i hâfıza) tes­lim eder. Hazîne vekili ise aldığı bu haberleri hükümdara arz eder.</p>
<p>Hükümdar da memleketin idaresinde ihtiyaç duyduğu şeyleri bundan alır. Ayrıca ulaşmak istediği yolculuğu ta­mamlama, bela olan düşmanını yenme ve yolculuğuna engel olacak yol kesicileri kovma hususunda muhtaç olduğu şeyleri buradan edinir. Hükümdar böyle çalışırsa muvaffak, bahtiyar ve Allah’ın nimetine şükretmiş olur. Fakat bunları ihmâl eder; gazap, şehvet ve diğer peşin hazları için yahut menzilini de­ğil yolunu imâr etmek için kullanırsa -zira dünya, üzerinden geçip gideceği bir yol olup vatanı ve kalacağı yer ahirettir- o zaman perişan, bedbaht ve Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmiş olur. Ayrıca Allah’ın askerlerini (uzuvlar ve hisler) zayi etmiş, Allah’ın düşmanlarına yardımcı olmuş ve Allah’ın or­dusunu perişan etmiş olur. Böylelikle azaba duçar olup vara­cağı yerde ve ahirette [rahmetten] uzaklaştırılmaya müstahak olur. Bundan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Kâ‘b el-Ahbâr, anlattığımız örneğe işaret ederek şöyle der: Hz. Âişe’nin huzuruna girdim ve şöyle dedim: “Gözler insana yol gösterir. Kulaklar sesleri işitip muhafaza eden kaplar gibidir, dil tercümanlık yapar. Eller kanat, ayaklar ise postacı gibidir. Kalp ise bir hükümdardır. Hükümdar iyi olursa ordusu da iyi olur.” Beni dinleyen Hz. Âişe, Hz. Peygamberden böyle işit­tiğini söyledi.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Hz. Ali, kalplerin temsili hususunda şöyle dedi: “Allah’ın yer­yüzünde kapları vardır, onlar insanların kalpleridir. Allah’ın yanında en değerlileri ise en yufka, en temiz ve en sağlam olanlarıdır.” Sonra bu sözünü “Din konusunda en sağlam, kesin bilgi hususunda en temiz ve dostlarına karşı en yufka olan kalpler” diyerek açıklamıştır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Hz. Ali’nin sözü Allah’ın aşağıdaki âyetlerine işaret etmektedir:</p>
<p>“Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>“O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Ubey b. Kâ’b yukarıdaki âyetin, müminin nuru ve kalbini;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> aşağıdaki âyetin ise münafığın kalbinin misali olduğunu söyler:<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>“Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizde­ki karanlıklar gibidir.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Zeyd b. Eşlem, “O, korunmuş bir levhadadır (Levh-i Mah- fûz’dadır).”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> âyetinde zikredilen Levh-i Mahfûz’un, müminin kalbi olduğunu söyler.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Sehl et-Tüsterî ise “Kalb ile göğsün misali arş ile kürsü gibidir.” demiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Bunlar kalbin misal­leridir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>KALPTE BÎR ARAYA GELEN </strong><strong>ÖZELLİKLER VE ÖRNEKLERİ</strong></p>
<p>Şunu bil ki insanın oluşum ve yaratılışına dört unsur eş­lik eder. Bundan dolayı onda dört tür nitelik bir araya gelir. Bunlar yırtıcı, hayvani, şeytani ve rabbani niteliklerdir. Buna göre gazap gücü insana hâkim olursa kişi düşmanlık, buğz, hakaret edip vurarak insanlara saldırma gibi yırtıcı hayvan özelliklerini; şehvet gücü hâkim olunca ise açgözlülük, hırs ve cinsellik gibi hayvani özellikleri taşır. Fakat insan “De ki: Rûh, Rabbimin bileceği bir şeydir.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> âyetinde işaret edildiği üzere kendisinde rabbani bir durum olduğundan kendisi için rubu- biyyet iddia edip ele geçirmeyi, üstünlüğü, her şeyde özel ve tek olmayı, önderlikte bir olmayı, kulluk ve tevâzu bağından kurtulmayı sever. Tüm bilgilere sahip olmaya heves eder hatta her şeyi bildiği iddia eder. Kendisine ilim isnat edildiğinde se­vinir, cehalet isnat edildiğinde ise üzülür. Hâlbuki tüm haki­katleri kuşatmak ve güç ile yaratılmış varlıkların tümü üzerin­de otorite kurmak rubûbiyet vasıflarındandır. Fakat insanda buna ulaşma konusunda tutku vardır.</p>
<p>Gazap ve şehvet gücü yönünden hayvanlarla ortak vasıfları olmasına rağmen, temyiz (düşünme ve anlama) bakımından hayvanlardan farklı ve özel bir konumda olduğu için [bazen] insanda şeytanlık meydana gelir ve zararlı bir varlığa dönü­şür. Temyiz gücünü şer vecihlerini bulurken kullanır, amaçla­rına tuzak, hile, sahtekârlık ile ulaşır ve hayır mahallinde şerri izhar eder. Bu ise şeytanların ahlâkıdır.</p>
<p>Her insanda bu dört özellikten -yani rabbani, şeytani, vahşi ve hayvani vasıflardan- bir parça vardır. Bunların hepsi kalp­te toplanmıştır. Sanki insan derisinde domuz, köpek, şeytan ve bilge (hakim) bir aradadır.</p>
<p>Domuz; rengi, şekli ve sûreti sebebiyle değil şiddetli hırsı, düşmanlığı ve aşırı arzuları nedeniyle yerilmiştir. Bu yönüyle şehveti temsil eder. Köpek ise gazap gücünü sembolize eder. Zira yırtıcı hayvan ya da ısıran köpek, sûret, renk ve şekil bakımından değil taşıdığı anlam bakımından yırtıcı ve zarar vericidir. Yırtıcılık anlamının özü ise saldırganlık, düşman­lık ve ısırmadır. İnsanın içinde yırtıcı hayvanın saldırganlığı ve gazabı, domuzun hırsı ve şehveti vardır. Domuz, aç gözlü­lük duygusuyla kötülük ve çirkinliğe yırtıcı hayvan ise gazap gücüyle zulüm ve eziyet etmeye çağırır. Şeytan ise domuzun şehvetini, yırtıcı hayvanın sinirini kamçılayıp sürekli bunları harekete geçirmeye, birini diğeri ile tahrik etmeye ve yaratıl­dıkları tabiatı onlara güzel göstermeye çalışır.</p>
<p>Aklın misali olan bilgi ise doğup aydınlatan nuru ve nüfuz eden basireti ile şeytanın aldatıcılığını ortaya çıkarır, onun hile ve tuzağını defeder ve köpeği onun üzerine musallat ederek domuzun açgözlülüğünü kırar. Çünkü gazap, şehvetin keskinliğini yok eder. Köpeğin saldırganlığını ise domuzu ona musallat ederek kırar, Böylece aklın siyaseti ile her ikisini yener. Kişi zikredilen şeyleri yaparak buna muktedir olursa durum dü­zelir, beden memleketinde adâlet ortaya çıkar ve tüm işler doğru şekilde (sırat-ı müstakim üzerine) cereyan eder. Eğer şehvet ve gazap gücünü yenmekten aciz olursa bu güçler onu yener ve kullanır. Sonuçta ise domuzu doyurmak ve köpe­ği memnun etmek için çeşitli hileler ve düşünceler ortaya koyar. Sürekli domuz ve köpeğe ibadet hâlinde olur. İnsanla­rın çoğunun durumu böyledir. Düşüncelerinin çoğu karınla­rını doyurmak, cinsel arzularını tatmin etmek ve düşmanları ile çelişmektir.</p>
<p>Ne şaşılacak şeydir! Putperestlerin putlara ibadetini kına­yan kişinin gözünden perde kaldırılsa, keşif sâhiplerine rüya veya yakaza hâlinde gösterildiği gibi bu kişiye de durumunun hakikati gösterilse, kendisinin bir domuzun önünde eğilmiş ona secde ve rükû ediyor olduğunu, bu domuzun emirlerini ve işaretini beklediğini, şehvetinin istediği şeyler hususunda domuz kışkırttığında ne istiyorsa onu hemen yerine getirip hizmetinde bulunduğunu görürdü. Ya da bu kişi kendisini saldırgan bir köpeğin önünde ona ibadet ederken, isteklerini dinleyip ona itaat ederken, ona itaat [mevkiine] ulaşmak için çeşitli çözümler düşünürken görürdü. Bu kişi şeytanını sevin­dirmeye çalışır. Zira domuzu ve köpeği tahrik eden ve onları, bu kişiyi kullanmaya iten şeytandır. Bu yönüyle mezkûr kişi aslında şeytana ibadet eder.</p>
<p>Her kul, kendi harekât ve sekenâtını, niçin konuştuğunu, ni­çin sustuğunu, niçin kalktığım ve niçin oturduğunu gözlem­lesin. Basiret gözüyle bakar ve insaf ederse hayatı boyunca şehvet ve gazap güçleri için çalıştığını görür. Bu hâl, zulmün son haddidir. Çünkü sultam köleye, mal sahibini mala, efen­diyi hizmetçiye, galibi ise mağluba çevirmiştir. Oysa efendilik, galebe ve otorite aklın hakkıdır. Fakat bu kimse, aklını gazap, şehvet ve şeytana hizmetçi kılmıştır. Bu üçüne itaat ettikçe kalbine üst üste kötü sıfatlar yığılır; ta ki bu kötülükler kalbi­nin tabiatı hâline gelsin, onu helâk edip öldürsün.</p>
<p>Şehveti simgeleyen domuza itaat etmekle utanmazlık, pislik, israf ve cimrilik riya, arsızlık, alay, faydasız şeylerle uğraşma, hırs, şiddetli arzu, yalakalık, haset, alay etme ve benzeri kötü huylar ortaya çıkar. Gazabı temsil eden köpeğe itaat etmek­le ise faydasız atılganlık, hor görme, büyüklük taslama, ken­dini beğenme, öfkeyle deliye dönme, tekebbür, ucb, istihzâ,küçümseme, yaratılanları hakir görme ve zulüm isteme gibi kötülükler meydana gelir. Şehvet ve gazap güçlerine boyun eğip şeytana itaat etmekle de tuzak kurma, hıyanet, hile, kur­nazlık, telbîs, aldatma, dövme, küfür ve benzeri, birçok kötü haslet oluşur.</p>
<p>Kişi, yukarıda anlatılanların tam tersini yaparak gazap, şeh­vet ve şeytanı, rabbânî sıfatın yönetimi altına alsaydı rabbânî sıfatlardan olan ilim, hikmet, yakîn, eşyanın hakikatini kuşat­ma, her şeyi olduğu gibi anlama, ilim ve basiret ile bunların hepsine hâkim olma ve ilmin kemâliyle herkesin önüne geç­meye liyakat kazanma gibi hasletler kalbinde yerleşirdi. Ayrı­ca gazap ve şehvete itaat etmekten müstağni hâle gelirdi. Böylece kişi, şehvet domuzunu zapt edip itidale getirdiğinde iffet, kanaat, itmi’nân (mütmainlik), zühd, verâ, takvâ, inbisât, gü­zel sûret, hayâ, akıllılık, yardımseverlik ve benzeri yüce sıfatlar kalpte yayılır.</p>
<p>Kişi gazap gücünü yenip zapt ettiğinde ve onu gerekli sınırına getirdiğinde ise cesaret, kerem, yüksek himmet, nefsi kontrol edebilme, sabır, hilm, tahammül, affedicilik, sebat kabiliyeti, yüksek makam, gözü peklik, vakar ve benzeri güzel sıfatlar or­taya çıkar. Kalp, kendisine tesir eden hâlleri kuşatan bir ayna hükmündedir. Bu tesirler, sıra ile kalbe ulaşır.</p>
<p>Daha önce sayılan övülen huylar, kalp aynasının parlaklığını, ışığını ve pırıltısını artırır.. Hatta bu sayede Hakk’ın nûru par­lar ve dinde aranan hususların hakikati keşfolur. Hz. Muhammed [sav], aşağıdaki sözleriyle işte böyle bir kalbe işaret eder: “Allah bir kuluna hayır murat ettiği zaman, ona kalbinden bir vâiz yaratır.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>“Kimin kalbinde bir vaiz bulunursa onun üzerinde Allah’ın bir muhafızı olur.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Kötü huylar, gönül aynasına yükselen kara duman gibidir. Bu duman, onu karartıp İlâhî nurdan mahrum bırakıncaya kadar birikmeye devam eder. Bu ise kalbin mühürlenmesi ve hük­mü altına girmesi demektir. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalple­rini paslandırmıştır.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>“Biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Allah onların duymamalarını günahlar sebebiyle kalplerinin mühürlenmesine bağladığı gibi aşağıdaki âyetlerde onların işitmelerini de takvâya bağlamıştır.</p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten sakının ve dinleyin.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten salanın. Allah, size öğretiyor.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Günahlar çoğaldıkça kalbe mühür vurulur ve bu sırada kalp, hakkı görmekten, dinin iyiliklerini idrâk etmekten körleşir. Âhiret durumunu küçümser, dünya işini büyütür ve tüm dü­şüncesini dünyaya bağlar. Âhiretle ilgili bir şeyler duyduğunda bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Fakat kalbine yerleş­mez, tevbe etmeye ve eksiğini gidermeye teşvik etmez. Bunlar, kâfirlerin kabir ehlinden ümit kestiği gibi âhiretten ümit kesen kimselerdir. Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde zikredilen “Günahların ile kalbi karartması” ifadesinin anlamı budur. Meymûn b. Mihrân şöyle demiştir: “Bir kul günah işlediği zaman kalbi­ne siyah bir nokta konulur. O günahı işlemeyi bırakır ve tövbe ederse kalbi cilalanır [ve parlar]. Günaha tekrar dönerse bu nokta kalbe yükselir ve kaplar. İşte bu, kalbin mühürlenmesi- dir.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Müminin kalbi temizdir, orada parlayan bir kandil vardır. Kâfirin kalbi ise siyah ve tersine çevrilmiştir.”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Allah’a itaat etmek şehvetlerin aksine kalbi parlatır, günah­lar ise kalbi karartır. Kim günahlara yönelirse kalbi kararır. Kim günahın arkasından bir iyilik yapar ve bu günahın izini silerse kalbi kararmaz fakat nuru azalır. Bu durum kirletilip temizlenen, sonra yine kirletilip temizlen bir aynaya benzer. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Kalpler dörde ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong>Temiz kalp ki onda parlayan bir kandil vardır. Bu, mümi­nin kalbidir.</p>
<p><strong>2.</strong>Kararmış ve ters döndürülmüş kalp ki bu, kâfirin kalbidir.</p>
<p><strong>3.</strong>Bir kaba konmuş ve ağzı bağlanmış kalp ki bu, münafığın kalbidir.</p>
<p><strong>4.</strong>İçinde imanın ve münafıklığın beraber bulunduğu kalptir. Buradaki iman, temiz suyun besleyip geliştirdiği baklaya; münafıklık ise irin ve cerahatin artırdığı yaraya benzer. Bu ikisinden hangisi galip olursa onunla hükmolunur. Başka bir rivayette ise “[Bu ikisinden hangisi galip olursa]onu götürür.”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> denilmiştir. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendile­rine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşü­nürler (derhal Allah’ı hatırlarlar da) sonra hemen gözleri­ni açarlar.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Allah kalbin parlaklığının ve görmesinin zikir ile meydana ge­diğini ve bunun ancak takvâ ile mümkün olduğunu; takvânın zikir kapısı, zikrin keşif kapısı, keşfin de büyük kurtuluşun -Allah ile mülâki olmak- kapısı olduğunu haber vermiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İLİMLERE NİSPETLE KALBİN MİSALİ</strong></p>
<p>İlmin mahallinin kalp yani tüm azalan idare eden latife ol­duğunu bil. Uzuvlar bu latifeye hizmet edip itaat eder. Malu­matın hakikatine nispetle kalp, renkli cisimlerin sûretlerine nispetle ayna mesabesindedir. Renkli cismin aynada meydana gelen bir sûreti olduğu gibi her malumun bir hakikati ve her hakikatin kalbin aynasına yerleşip orada açığa çıkan bir sû­reti vardır. Ayna başka, yansıyan kişilerin sûretleri başka ve aynaya aksedip orada görülen misalleri başkadır. Bunlar üç ayrı şeydir. Dolayısıyla bu konuda da üç ayrı şey vardır: kalp, eşyaların hakikatleri ve bu hakikatlerin kalpte meydana gel­mesi. Âlim eşyanın hakikatlerinin hulul ettiği kalpten malum eşyanın hakikatlerinden, ilim ise misalin aynada husûlünden ibarettir. Yine bir şeyi tutmak ve kavramak el gibi tutan bir nesneyi, kılıç gibi tutulan bir şeyi ve elde kılıcın tutulmasının meydana gelmesi ile kılıç ve el arasındaki vusulü gerektirir. Bunun gibi, malumun misalinin kalbe ulaşmasına (vusul) ilim denir.</p>
<p>Ortada hakikat ve kalp vardı fakat ilgili hakikatle­rin kalbe ulaşmasından ibaret olan ilim yoktu. Bu durum kılıç ve el varken -kılıç elde olmadığından- tutma ve alma eylem­lerinin isminin olmamasına benzer. Evet, tutma eylemi, kılı­cın ele alınmasından ibarettir. Fakat malum, kalpte meydana gelmez. Ateşi bilen kişinin kalbinde ateşin kendi oluşmaz. Kalbe yerleşen şey, ateşin tanımı ve sûretine uygun hakikat ve mahiyettir» Bu yüzden ayna ile örnek vermek daha uygundur. Zira kişinin kendisi aynada meydana gelmez ancak bu kişi­ye uygun (mutâbık) sûret bu aynada yansır. Bunun gibi, ma­lumun hakikatine uygun sûretin kalpte meydana gelmesine ilim adı verilir. Aynada aşağıdaki beş sebepten dolayı sûretler inkişaf etmediği gibi kalpte de ilgili sebeplerden dolayı ilim meydana gelmez.</p>
<p><strong>1.</strong>Şekil açısından aynanın eksikliği. Şekillendirilip cilalan­madan önce demir cevherinden oluşan aynanın durumu böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Şekli tam olsa da aynanın kirli, paslı ve bulanık olması gibi.</p>
<p><strong>3.</strong>Sûretin aynanın arkasında kalma durumunda olduğu gibi aynanın, sûretin bulunduğu taraftan farklı bir yöne çevrilmesi.</p>
<p><strong>4.</strong>Ayna ile sûret arasında bir engelin bulunması.</p>
<p><strong>5.</strong>İstenilen sûretin hangi tarafta olduğunun bilinmemesi. Hatta bu sebeple ilgili sûretin aynanın yönüne hizalanması mümkün olmaz.</p>
<p>Kalp, tüm işlerde her şeyin hakikatinin açığa çıkmasına isti­dadı olan bir aynadır. Ancak aşağıda sayılan sebepler yüzün­den bilgiler kalpte oluşmaz.</p>
<p><strong>1.</strong>Çocuğun kalbinde olduğu gibi bizatihi kalpte eksiklik olur. Eksikliğinden dolayı malumat burada ortaya çıkmaz.</p>
<p><strong>2.Şehvetin</strong> çokluğundan kaynaklı kalpte üst üste biriken günahların ve pisliğin bulanıklığı. Bu, kalbin temizliği ve parlaklığına engel olur. Karanlığı ve üst üste birikmesi ne­deniyle hakkın zuhurunu men eder. Hz. Muhammed [sav] şu sözüyle buna işaret etmiştir: “Günah işleyen kişinin aklı bir daha ona dönmeyecek şekilde ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Yani bu kişinin kalbinde ebedi olarak kaybolmayacak bir günah izi meydâna gelir. Yapılması gereken şey gü­nahın hemen ardından onu silen bir iyilik yapmaktır. Hiç günah işlemeden iyilik yaparsa kalbinin parlaklığı artar. Daha önce günah işlenirse iyiliğinin faydası kay­bolur. Fakat kalp günah işlemeden önceki hâline döner, parlaklığı artmaz. Bu apaçık bir hüsran ve çözümü ol­mayan bir eksikliktir. Kirlendikten sonra bu kiri gider­mek için cilalanan ayna, kirlenmeden parlaklığının ar­tırılması için cilalanan ayna gibi değildir. Allah’a itaat etmeye yönelip şehvetlerin gerektirdiği şeylerden yüz çevirmek kalbi arındırır ve parlatır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Bizim uğrumuzda cihat edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz.”<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Kim bildiği ile amel ederse Allah ona bilmediğini öğretir.”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p><strong>3.</strong>Kalbin, talep edilen hakikat yönünden ayrılmasıdır. Çün­kü itaat eden salih birinin kalbi, temiz olsa da hakkı ara­madığı ve aynasını matluba doğru çevirmediği için, hak­kın parlaklığı tecelli edemez. Bilakis bedeni ibadetlerin ayrıntıları ile meşgul olur ya da geçim yolları ile uğraşır ve rubûbiyeti düşünmeye ve İlahî gizli hakikatleri arama­ya gönlünü çevirmez. Böylelikle -düşünüyorsa- amellerin afetlerinin inceliklerini ve nefsin ayıplarının gizliliklerini keşfeder ya da -düşünüyorsa- kalbinde geçim yolları [-na dair düşünceler] parlar. Ameller ve itaatlerin tafsilatı ile meşgul olmak haklan parlaklığının inkişafına engel olu­yorsa dünya şehveti, lezzeti ve alakalan ile meşgul olan bir kalp hakkında ne düşünürsün! Bu durum hakikatin keşfi­ne nasıl engel olmasın ki!</p>
<p><strong>4.</strong>Arada engelin (hicâb) bulunması. Çünkü şehvetlerini yen­miş ve fikrini bir hakikate yöneltmiş itaatkâr bir kalbe bile hakikatler keşfolunmayabilir. Zira kişi, hüsn-i zan ve taklit yoluyla çocukluğundan beri benimsediği inançlar sebe­biyle perdelenmiştir. Bu inançlar, Hakk’ın hakikati ile kişi arasına girer ve zahirî taklitle elde edilen bilgilerin ötesin­de hakikatlerin kalpte keşfolmasına engel olur. Bu durum, kelâmcıların ve mezhep taassubuna kapılanların çoğunun hakikate ulaşmasının önünde duran büyük bir perdedir. Hatta yeryüzü ve gökyüzündeki İlâhî kudreti (melekût) tefekkür eden sâlihlerin birçoğu da bu hâlden bütünüyle kurtulabilmiş değildir. Zira nefislerinde donmuş, kalple­rinde yerleşmiş ve kendileriyle hakikatler arasına perde hâline gelmiş taklidi inançlar onları</p>
<p><strong>5.</strong>Matlûbun (aranan şey) hangi yönden elde edileceğinin bilinmemesi. Çünkü bir bilgiyi talep eden birisinin, ara­dığına uygun diğer bilgileri düşünmeden meçhul (bilin­meyen) bir bilgiyi araması mümkün değildir. Bu kişi ilgili bilgileri düşünür ve kendi içinde bunları âlimlerin bilece­ği özel bir sıralama ile düzenlerse aradığı şeye yönelir ve böylece matlûbun hakikati kalbinde açığa çıkar. Zira fıtrî olmayıp öğrenilmesi talep edilen bilgiler ancak ilim ağı ile avlanabilir. Hatta tüm bilgiler ancak daha önce var olan iki bilginin özel bir şekilde birleşip eşleşmesinden sonra oluşur. Kadın ve erkeğin birleşmesinden üçüncü birisi­nin meydana gelmesi gibi bu iki bilginin birleşmesinden üçüncü bir bilgi doğar. Sonra at elde etmek isteyen biri­sinin bunu eşek, deve ve insandan meydana getirmesi mümkün değildir. Bunun için bir tane erkek ve dişi atın özel bir şekilde birleştirilmesi gerekir. Bu da özel bir iki at arasında belirli ilişkinin meydana gelmesi ile olur.</p>
<p>Bu­nun gibi tüm bilgilerin kendine özel iki aslı vardır. Bunların birleşmesinden, aranan üçüncü bilginin oluşmasını sağlayan bir yol vardır. Bu asılları ve bunların birleşme keyfiyetini bilmemek bilginin elde edilmesi için engeldin Mesela yukarıda zikrettiğimiz üzere sûretin bulunduğu ta­rafı bilmemek bu engeller arasında yer alır. Hatta mesela, ensesini aynada görmek isteyen bir insan, aynayı yüzünün hizasına kaldırırsa ensesini göremez. Bu kişi her ne kadar aynayı yüzünün hizasına kaldırsa da ensesine hizalamadığı için ensesini göremez. Benzer şekilde aynayı arkaya doğru kaldırır ve hizalarsa ayna gözünden uzaklaştığı için aynayı ve ensesinin bulunduğu şekli yine göremez. Bu durumda ensesinin arkasına koyacağı ikinci bir ayna daha gerek­mektedir ki bu ayna diğerini görecek şekilde mukabilin­de durur.</p>
<p>İki ayna konulurken ensenin şeklinin hizalanan aynada yansıması için iki ayna arasındaki ilişkiyi kurar. Sonra aynadaki görüntü gözün mukabilinde olan aynaya akseder peşi sıra göz ensenin sûretini idrak eder. Aynı şe­kilde bilgileri elde etmenin de çeşitli yolları vardır. Burada ayna kısmında zikrettiğimizden daha fazla sapma ve tahrif bulunur. Yeryüzünde bu sapmalardan kurtuluş keyfiyeti­ni bilen çok az kişi vardır. îşte eşyanın hakikatini, kalbin bilmesine engel olan sebepler bunlardır. Yoksa yaratılışı itibariyle her kalp eşyanın hakikatini bilebilir. Zira kalp, rabbânî mahiyette yüksek bir emirdir. Bu özelliği ve şerefi ile diğer cevherlerden ayrılır. Allah aşağıdaki sözü ile bu duruma işaret etmiştir:</p>
<p>“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”32</p>
<p>Yukarıdaki âyette kalbin dağlar, yer ve göklerden ayrı bir özellikle Allah’ın emanetini yani marifet ve tevhit emanetini taşımaya güç yetirdiğine işaret edilmiştir.</p>
<p>Aslında tüm Âdemoğulları emaneti taşımaya elverişli ve bu güce sahiptir. Fakat bunun ağırlığını kaldırmaya ve hakikatine ulaştırmaya engel olan, yukarıda anlattığımız sebeplerdir. Bundan dolayı Hz. Muhammed [sav], “Her doğan, fıtrat üze­rine doğar. Sonra anne babası onu Yahûdî, Mecûsî ve Hıristi­yan yapar.” demiştir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed’in [sav], “Eğer şeytan insanoğlunun kalbin­de dolaşmasaydı, insanlar göklerin melekûtuna bakarlardı.’*<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[34]</sup></a> sözü, melekût âlemine perde olan sebeplerden birisine işaret etmektedir. îbn Ömer’den rivayet edilen şu hadis de bu an­lama işaret etmektedir: “Allah’ın Resûlüne ‘Allah nerededir? Yerde mi yoksa gökte mi?’ diye sorulunca Allah Resûlü şöyle dedi: ‘O, mümin kullarının kalbindedir.’”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Hadiste geçtiğine göre Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ne ar­zıma ne de semama sığmadım fakat yumuşak ve sakin (müt- main) olan müminin kalbine sığdım.**<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Yine hadiste zikredildiğine göre Hz. Muhammed’e [sav], “İn­sanların en hayırlısı kimdir?** diye sorulunca şöyle cevap ver­miştir: “Kalbi mahmûm olan tüm müminler.” Bunun üzerine, “Mahmûm ne demektir?** diye soruldu. Hz. Muhammed [sav] ise şöyle cevap verdi: “Takvâlı, kin, zulüm, aldatma, nefret ve hasetten temiz olan kişidir.**<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenlerden dolayı Hz. Ömer: “Kalbim Rabbimi gördü.*’ demiştir. Zira kişinin, Rabbi ile kalbi arasındaki perde kalkınca kalbinde mülk ve melekûtun sûreti tecelli eder. Bir kıs­mı yer ve gökler, toplamı ise bunlardan daha geniş olan cenneti görür. Çünkü yer ve gökler mülk ve şehadet âleminden iba­rettir. Bunlar ne kadar geniş olurlarda olsun sonuçta tükenir. Melekût âlemi ise gözlerden gizli, basiretlerin gördüğü birta­kım sırlar olup bunların sınırı yoktur. Evet, kalbe ulaşan miktar sonlu ise de İlahî ilme nispetle aslında melekût âlemi nihayet­sizdir. Mülk ve melekût âleminin tamamı topyekûn ele alındı­ğı zaman buna <em>Hazret-i Rubûbiyet</em> adı verilir. Çünkü hazret-i rubûbiyet tüm mevcudatı kuşatır. Zira varlık âleminde Allah’ın zâtı ve fiillerinden başka bir şey yoktur. Memleketi ve kullan O’nun fıillerindendir. Bunlardan kalbe tecelli edenler, bazıla­rına göre cennetin ta kendisidir. Hak ehline göre ise cenneti hak etmenin sebebidir. Onun cennetteki mülkünün genişliği, bu husustaki marifetinin genişliği ve Allah’ın zât, sıfat ve fiilin­den kalbine tecelli eden miktara göredir. İtaatler ve uzuvlar ile murat edilen ise ancak kalbin tasfiyesi, temizliği ve parlatılma- sıdır. Nitekim Allah “Nefsini tezkiye eden felâha ulaşmıştır.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[38]</sup></a> demiştir. Âyette zikredilen tezkiye ile kastedilen iman nurları­nın kalpte husulü yani marifet nurlarının parlamasıdır. Bu da Allah’ın aşağıdaki âyetlerle kastettiği anlamdır.</p>
<p>“Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse onun göğsünü İs­lâm’a açar.”<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>“Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir?”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Evet, bu tecelli ve imanın üç mertebesi vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Avâmın imanı: Bu sırf taklittir.</p>
<p><strong>2.</strong>Kelâmcıların imanı: Bu, delille memzûc (bileşmiş) iman­dır. Bunun derecesi avâmın iman derecesine yalandır.</p>
<p><strong>3.</strong>Ariflerin imanı: Bu, yakîn (kesin) bilgi nuruyla müşâhede edilen imandır.</p>
<p>Yukarıdaki mertebeleri bir örnekle açıklayalım. Zeyd’in evde olduğunu tasdik etmenin üç yolu vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Doğruluğunu tecrübe ettiğin, yalan söylediğini bilmediğin ve yalanla itham etmediğin birisinin Zeyd’in evde olduğunu haber vermesi. Çünkü sadece İşiterek kalbin sakinleşir ve sükûna erer. Bu, sırf taklit ile İman olup avamın ima­nına benzer. Çünkü avam, temyiz yaşma ulaştığı zaman ebeveyninden Allah’ın varlığını, ilmini, kudretini ve diğer sıfatlarını, peygamberler gönderdiğini, peygamberlerin ve getirdikleri şeylerin doğruluğunu işitir, duydukları şekilde kabul eder, bu inanç üzerine sabit olur ve kalpleri mutma­in olur. Ebeveyn ve hocalarına hüsnü zanlarından dolayı kendilerine söylenilenin aksi akıllarına bile gelmez. Bu iman şekli ahirette kurtuluş sebebidir. Bu iman sahipleri ashâbü’l-yemîn (amel defteri sağdan verilenler) mertebe­lerinin başlangıcı olup mukarreblerden değillerdir. Çünkü bu kişilerde yakın nuruyla oluşan basiret ve inşirâh-ı sadr (göğüs genişliği) yoktur. Çünkü itikada taalluk eden mese­lelerde fertlerden (âhâd), hatta kalabalıklardan duydukları şey yanlış da olabilir. Yahudi ve Hıristiyanların kalpleri de atalarından duydukları şeyler hususunda mutmaindir. Fakat onlara yanlış bilgi verildiğinden atalarının yanlış iti­katlarına inanmışlardır. [Fakat] Müslümanlar doğru olana inandılar. Bu durum, onların doğruya muttali oldukların­dan değil, doğru şeyin öğretilmesinden kaynaklanır.</p>
<p><strong>2</strong>.Duvarın arkasından Zeyd’in, evin içinden gelen sesini işit­men gibi. Bu durumdan hareketle onun evde olduğu so­nucuna ulaşırsın. Böylelikle Zeyd’in evin içinde olmasına inanman, tasdik etmen ve yakinî olarak bilmen; bu adamın evde olmasını bir başkasınm söylemesinden daha etkili ve güçlü olur. Sana “Ahmed evdedir.” denilip sonra da onun sesini duyduğun zaman yakinî bilgin artar. Çünkü ses, ilgili sûreti müşâhede ederken bu sesi işiten kişi için şekil ve sû­rete delâlet eder. Böylece kalp bu sesin, mezkûr adamın sesi olduğuna hükmeder. Bu inanç, delil ile memzûz (birleşmiş) imandır. Birinci kısım gibi buna da hata karışabilir. Zira ses, sese benzer ve sesin taklidi mümkündür. Ne var ki işi­tenin aklına bu olasılıklar gelmez. Çünkü bu durum töhmet yapılabilecek yerlerden olmayıp sözü söyleyen kişi aldatma ve taklit etmek yoluyla bir amaç elde edemez.</p>
<p><strong>3.</strong>İçeri girip Zeyd’i gözlerinle görmen ve izlemendir. Hakiki marifet ve yakın bildiren müşahede budur. Bu, mukarrep kulların ve sıddıkların imanına benzer. Çünkü onlar mü­şahede ederek iman ederler. Avamın ve kelâmcıların ima­nı bu iman çeşidine dâhildir. Ancak bunların imanı, hata ihtimâli kalmaması bakımmdan onlarınkinden ayrılır. Bununla beraber bilgi ve keşif dereceleri bakımmdan da farklılaşırlar. Keşif miktarı bakımmdan ayrılıkları şöyledir: Mesela birisi güneş doğduğu vakit evin ortasında yakından Zeyd’i görür ve imam kâmil olur. Diğeri ise uzaktan ya da karanlıkta Zeyd’i görür. Bu durumda onun Zeyd olduğu­nu görür ama sûretinin incelikleri ve gizlilikleri belirmez, îşte İlâhî durumları müşâhede etmek konusundaki farklı­lıklar da böyledir. Bilgi miktarı bakımmdan ayrılıkları ise bir kişinin evde Zeyd, Amr, Bekir ve diğerlerini görmesi, başka birinin ise sadece Zeyd’i görmesi gibidir. Şüphesiz ki bunun bilgisi, malumatın çokluğuna göre artmaktadır. îlimlere nispetle kalbin durumu böyledir. Allah en doğrusunu bilir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dünyevî, Uhrevî, Aklî ve </strong><strong>Dînî îlimlere Nispetle Kalbin Hâli</strong></p>
<p>Daha önce geçtiği üzere kalbin, yaratılışı itibarıyla hakikatleri kabul etmeye hazır olduğunu bil. Şu da var ki kalbe yerleşen bilgiler aklî ve şerî olmak üzere ikiye ayrılır. Aklî ilimler de, zarurî ve iktisabî olarak ikiye ayrılır. Îktisabî ilimler ise dün­yevî ve uhrevî olmak üzere iki kısımdır. İşitmek veya taklit etmek şeklinde değil, tabiatı itibariyle aklın gerektirdiği aklî ilimler, zarurî ve kesbî olmak üzere ikiye ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong>Zarûrî bilgiler, nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen ilimler­dir. Bir kişinin iki yerde bulunmayacağım, bir şeyin hâdis ve kadîm olamayacağını, hem var hem yok olamayacağını bilmek gibi. Çünkü bu bilgiler çocukluktan beri insanın fıt­ratında bulunur. Fakat kişi bu ilimlerin ne zaman ve nere­den geldiği bilmez. Bu sözlerle kişinin ilgili bilgilerin yalan bir sebebini bulamaması kastediliyor yoksa kişi onu yarata­nın ve hidayet edenin Allah olduğunu elbette bilir.</p>
<p><strong>2.</strong>İktisabı ilim ise öğrenmek ve delil getirmekle (istidlâl) elde edilir. Her ikisine akıl da denilir. Hz. Ali şöyle demiştir:</p>
<p>“Aklın iki kısım olduğunu gördüm&#8230; Biri fıtrî, diğeri mes- mû‘ (sonradan elde edilen). Fıtrî akıl olmasa mesmu aklın bir faydası olmaz&#8230; Gözü kör olan kişiye güneşin fayda sağlamadığı gibi.”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed’in [sav], Hz. Ali’ye hitaben “Allah akıldan daha kıymetli hiçbir şey yaratmamıştır.”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[42]</sup></a> sözü ile kastettiği birinci yani fıtrî olan akıldır. Hz. Muhammed’in [sav] “İnsan­lar çeşitli iyiliklerle Allah’a yaklaştıkları zaman sen aklın ile yaklaş.”<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[43]</sup></a> buyurduğu akıl ise İkincisidir. Çünkü fıtrî yaratılış ve zarûrî akıl ile Allah’a yaklaşmak mümkün değildir. Aksine iktisabî akıl ile Allah’a yaklaşılır. Şu da var ki ancak Hz. Ali gibi olanlar, kişiyi âlemlerin Rabbi olan Allah’a yaklaştıracak bilgileri elde etmek içi akıllarım kullanırlar.</p>
<p>Kalp göze, kalpteki akıl tabiatı ise gözdeki görme gücüne ben­zer. Görme gücü körde olmaz. Gözlerini kapatsa ya da gece karanlık çökse de gören kişide ise bulunur. Kalpte hâsıl olan ilim, gözdeki idrâk ve nesneleri görme kuvveti gibidir. Çocuk­luk yıllarından temyiz ve bulûğ çağına kadar bu bilgilerin akıl gözünden uzak kalması, güneş ışınlarının yayılıp nesnelere si­rayet etmediğinde gözün görmemesine benzer. Allah’ın kalp sayfalarına yazdığı bilgiler güneşin şekline benzer. Temyiz çağından önce çocuğun kalbinde bilginin oluşmaması kalp sayfasının, kalemin nakşına hazır olmasından kaynaklanır.</p>
<p>Kalem Allah’ın yarattığı varlıklardan olup bilginin insan kal­bine nakşedilmesi için Allah onu aracı kılmıştır. Nitekim Al­lah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bil­diren (rabbin sonsuz kerem sahibidir).”<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Allah’ın sıfatları, yarattıklarının sıfatlarına benzemediği gibi, kalemi de mahlûkatın kalemlerine benzemez. O’nun zatı cev­her ve araz olmadığı gibi, O’nun kalemi de tahta ya da ağaç­tan değildir. Bâtinî basiret ile baş gözü arasında karşılaştırma yapmak bu yönlerden doğru ise de şeref açısından aralarında hiçbir ilişki yoktur. Zira bâtinî basiret, idrâk edici lâtîfenin kendisidir. Bu idrâk edici lâtife binici, beden ise onun biniti gibidir. Binicinin körlüğü, binitin körlüğünden daha tehlike­lidir. Bilakis birinin zararının diğerine nispeti yoktur. Bâtinî basiretin baş gözü ile münasebetinden dolayı Allah göze ver­diği ismi, basirete de vererek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.”<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Yüce Allah yukarıdaki âyette kalbin idrâkine “rûyet” adını vermiştir. Yine Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.”<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[46]</sup></a></p>
<p>Allah yukarıdaki âyette zâhirî rûyeti murat etmedi. Zira bu rûyet, sadece Hz. İbrahim’e has değildir ki nimetlerini zikret­tiği yerde bu özelliğe yer versin. Bu yüzden Allah aşağıdaki âyetlerde mezkûr idrâkin zıttını körlük olarak adlandırmıştır. “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalple­ri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar ama ibret almadılar.)</p>
<p>Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp göz­leri) kör olur.47</p>
<p>&#8220;Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.”<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[48]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenler akil ilmin beyanı hakkındadır.</p>
<p>Dînî ilimler taklit yolu ile peygamberlerden alınır. Bu ise Al­lah&#8217;ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini öğrenmek ve işittikten sonra bunların mânalarını anlamakla mümkün olur. Kalbin vasfının kemali ve kalp hastalıklardan kurtuluşu böyle mey­dana gelir. Kendisine ihtiyaç duyulsa da kalbin selameti için yalnızca aklî ilimler yeterli değildir. Nitekim bedenin sıhhati­ni devam ettirmek için yalnızca akıl yeterli olmayıp doktor­lardan öğrenmek sûretiyle ilaçların özelliklerini de bilmek gerekir. Zira sadece akıl bu bilgilere erişemez. Fakat bunları duyduktan sonra anlamak akıl ile gerçekleşir. Akıl olmadan işitmek ya da işitme olmadan akletmek yeterli değildir. Aklı hiçbir şekilde dikkate almadan yalnızca taklit etmeye çağıran kişi cahildir. Kur’ân-ı Kerîm ve sünnetin nurları yerine yal­nızca akıl ile yetinen kişi aldanmıştır. Her iki gruptan da uzak dur ve bu iki aslı birleştir. Zira aklî ilimler besin, şer‘î ilimler ise ilaç gibidir. Hasta bir insan ilaç almadan beslendiği zaman zarar görür. Kalbî hastalıklar da böyle olup ancak şeriattan elde edilen ilaçlarla tedavi edilirler. Bu ilaçlar ise kalpleri dü­zeltmek için peygamberlerin tatbik ettikleri ameller ve ibadet görevleridir. Kim şerî ibadetlerle hasta kalbini tedavi etmeyip aklî ilimlerle yetinirse yemek yemekten zarar gören hasta gibi kendine zarar verir*</p>
<p>Aklî ilimlerle şerî ilimlerin birbiri ile uyuşmadığını ve bunları bir araya getirmenin mümkün olmadığını zanneden kişinin bu düşüncesi basiret gözündeki körlükten kaynaklanır. Bun­dan Allah&#8217;a sığınırız. Hatta bunu iddia eden kişiye göre belki de şerî ilimler bile birbiri ile çelişmektedir. Kişi ilgili maluma­tı [anlamlı bir şekilde] bir araya getiremez. Böylelikle “Dinde çelişki var.” zannına kapılarak şaşırıp kalır ve kılın hamur­dan ayrılması gibi imandan ayrılır. Kişinin acizliği ona dinde tenâkuz olduğunu hayal ettirir. Heyhat ne büyük bir yanlış! Bu adamın misali bir kavmin evine girip evdeki eşyalara çar­pan kör adama benzer. Bu adam “Yola bırakılmış bu eşyaların hâli ne böyle! Eşyaları neden yerine konulmuyor?” demiş, onlar da “Eşyaların yeri burası, senin gözün görmediğinden [doğru] yola gidemiyorsun.” diyerek karşılık vermişlerdir. Yaptığın yanlışı kendi körlüğün ile ilişkilendirmeyip kusuru başkasında araman ne şaşılacak şey! İşte dinî ilimlerin aklî ilimlerle ilişkisi böyledir.</p>
<p>Aklî ilimler dünyevî ve uhrevî olarak ikiye ayrılır: Dünyevî ilimler tıp, hesap, mühendislik, astronomi, meslekler ve diğer teknik ilimlerdir. Uhrevî ilimler ise <em>îlim Kitabında</em> açıkladığı­mız üzere kalbin hâllerini, amellerin afetlerini, Allah’ın zat ve sıfatlarını bilmek gibi ilimlerdir. Bu iki ilim birbirine terstir. Bu söz ile birisine çok önem verip derinleşen kişinin basire­tinin genellikle diğeri hususunda bağlanmasını kastediliyor. Bu yüzden Hz. Ali, dünya ve ahiret için üç örnek verip şöyle demiştir: “Onlar terazinin iki gözü; doğu ve batı, birini razı ettiğinde diğeri kızan iki kuma gibidirler.”<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[49]</sup></a> Bunun için tıp, hesap, mühendislik ve felsefe gibi ilimlerde derinleşmiş bir in- sanın, ahiret ilimlerinde cahil; ahiret ilimlerinin inceliklerini bilen kişinin ise dünyevî ilimlerde cahil olduğunu görürsün. Zira akıl genellikle bu ikisini birleştirmek için yeterli olmaz. Böylelikle bu ilimlerden birisi, diğerinde kemale ulaşmaya en­gel olur. Bu yüzden Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Cennet ehlinin çoğu ahmaklardır.”<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[50]</sup></a> Yani dünya işlerini an­lamayan kişilerdir.</p>
<p>Hasan-ı Basrî bir konuşmasında şöyle demiştir: “Biz öyle bir topluluğa yetiştik ki siz onları görseniz “Bunlar deli” onlar da sizi görse “Bunlar şeytan” derlerdi.”<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Diğer İlimlerde derinleşmiş kişiler, din hususunda duydukları garip bir durumu inkâr ederlerse sen inkâr edilen şeyi kabul etmekten imtina etme. Çünkü doğuda yürüyen bir kişinin ba­tıda bulunan bir şeyi bilmesi mümkün değildir, işte dünya ve ahiret işleri böyle gerçekleşir. Bunun için Allah şöyle buyurur:</p>
<p>“Şüphesiz bize kavuşacağım ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya işte onların kazanmakta oldukları günah­lar yüzünden, varacakları yer ateştir.”<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>“Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret ko­nusunda ise tamamen gaflettedirler.”<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>“Öyle ise bizim zikrimizden (Kur’ân’dan) yüz çeviren ve dün­ya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir, işte onların ilimden ulaşabildikleri nokta budur!”<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Dünya ve din maslahatlarım kâmil bir basiretle bir araya top­lamak herkese nasip olmaz. Bu iş, ancak insanların dünya ve ahiret işlerini idare etmek için Allah’ın râsih kıldığı, Ru- hu’l-kudus ile desteklenen ve tüm işleri kapsayıp dar olmayan ilahi kuvvetten yardım alan peygamberlere nasip olmuştur. Diğer insanlar ise bir şey ile meşgul olurlarsa diğerini bırakır ve onda derinleşmeyi ihmal ederler.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÎLHAM ÎLE ÖĞRENMEK ARASINDAKİ FARK VE HAKKI BULMA HUSUSUNDA SÛFÎLERÎN YOLUYLA NAZAR EHLİNİN YOLU ARASINDAKİ FARK</strong></p>
<p>Zarurî olmayan ilimler bazı durumlarda kalpte hâsıl olur ve farklı şekillerde meydana gelir. Bu bilgiler bazen nereden geldiğini bilemeyecek şekilde kalbe gelir, bazen de istidlal ve öğrenmek yolu ile kalbe ulaşır. Delil ve iktisap olmadan mey­dana gelen ilme ilham denir. Delil ile elde edilen ilme ise itibar ve istibsâr adı verilir, öğrenmeden ve kulun çabası olmadan kalbe doğan ilim iki kısma ayrılır: a) nasıl ve nereden geldi­ği bilinmeyenler, b) sebebi bilinenler. Bu ikinci kısım, ilgili bilgiyi kalbe atan meleği görmekle mümkündür. Bunlardan birincisi ilham ve kalbe üflemek, İkincisi ise vahiy olarak ad­landırılır. Bu son kısım peygamberlere, birincisi ise velîlere ve asfiyâya mahsustur. Delil ile elde edilen bilgiler ise âlimlere hastır. Bu konuda sözün doğrusu şöyledir: Kalp, tüm hakikat­lerin kendisinde tecelli etmesine hazırdır. Ancak daha önce geçen beş sebepten birisi bu hakikatlerin tecellisine engel olur.</p>
<p>Bu, kalp aynası ile kıyamete kadar Allah’ın takdir ettiği şeyle­rin tümünün nakşedildiği Levh-i Mahfuz arasında uzatılmış bir perde gibidir. Levh-i Mahfuz’un aynasından kalp aynasına ilimlerin hakikatlerinin aksetmesi, bir aynadan başka bir ay­naya sûretlerin yansımasına benzer. İki ayna arasındaki perde el ile kaldırılabildiği gibi bazen onu hareket ettiren bir rüzgâr sebebiyle de kalkabilir. Bunun gibi bazen İlâhî lütuf rüzgârla­rı eser, kalp gözlerindeki perde kalkar ve Levh-i Mahfuz’daki bazı yazılar tecelli eder. Bu tecelli bazen rüyada olur. Gördüğü rüya sâyesinde gelecekte olacak şeyleri bilir. Perdelerin orta­dan tamamen kalkması ise ancak ölüm ile mümkündür, ölüm ile perde kalkar. Allah’ın gizli bir lütfü ile uyanıkken de ara­daki perde ortadan kalkıp keşif meydana gelir. Kalplerde gayb örtüsünün ardından ilginç bilgiler parlar. Bu parlama bazen hızlı bir yıldırım gibi olur. Bazen de bir noktaya kadar peşi sıra meydana gelir. Bunun sürekli zuhûr etmesi ise nadirdir.</p>
<p>İlham ile hâsıl olan bilginin kesb ile meydana gelen ilimden ayrılması bilgili olmak ya da bu bilginin yeri ve sebebi ile de­ğil, perdenin ortadan kalkması ile ilgilidir. Çünkü perdenin ortadan kalkması kulun iradesi dışında meydana gelir. Bu hu­suslarda vahiy ve ilham birbirinden ayrılmaz. Farklılaştıkları yön vahiyde bilgiyi veren meleğin müşâhede edilmesidir. Zira kalplerde hâsıl olan ilim ancak melek vasıtasıyla meydana ge­lir. Allah aşağıdaki âyette bu hususa işaret etmiştir:</p>
<p>“Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasın­dan konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.”<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[55]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenleri anladıktan sonra şunu bil: Tasavvuf ehlinin meyli öğrenme ile elde edilen ilimlerden ziyade ilha­madır. Bundan dolayı ilim okumayı, yazılan eserleri tahsil etmeyi, görüşleri ve delilleri araştırmayı arzu etmezler. Aksi­ne “İlim öğrenme yolu, nefis mücahedesini öne almak, kötü sıfatları yok etmek, mahlûkatla ilişkiyi kesip tüm himmeti ile Allah’a yönelmektir.” derler. Bu olunca Allah kulunun kalbi­ne hâkim olur ve ilim nurları ile onu aydınlatmaya kefil olur.</p>
<p>Allah kişinin kalbinin hâkimiyetini ele aldığı zaman kalpte rahmet taşar, kalpte nur parlamaya başlar, göğsü genişler, melekût sırları kendisine açılır, rahmet lütfü ile beraber kal­bin yüzünden izzet perdesi kalkar ve İlâhî esrârın hakikatleri kalpte parlar.</p>
<p>Tasavvuf yoluna giren bir sâlikin yapacağı şey ancak tasfıye-i mücerrede ile hazırlık yapmak, doğru irade ile himmeti izhar etmek, tam şekilde rahmete susamış olmak ve devamlı bekleyiş ile Allah’ın ona açacağı rahmeti gözetlemektir. Peygamberlere ve velilere İlâhî sırlar keşfolunmuş ve göğüsleri nurla taşmıştır. Fakat bu; öğrenmekle, okumakla ya da yazmakla değil aksine dünyadan yüz çevirmek, dünya alakalarından uzak durmak, kalbi tüm meşgalelerden boşaltmak ve tüm himmeti ile Al­lah’a yönelmekle meydana gelir. Kim Allah için olursa Allah da onun için olur. Sûfîler, mezkûr mertebeye ulaşmak için gerekli olan yolun öncelikle dünya alâkalarından bütünüyle kopmak, kalbi bunlardan boşaltmak, aile, mal, evlat ve vatana yönelik himmetten sıyrılmak, ilim, mevki ve mansıptan feragat etmek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hatta kalp, öyle bir hâle ulaşmalı­dır ki varlık ve yokluk onun nazarında eşit olsun.</p>
<p>Bundan sonra kişi, yalnızca farzlara ve revâtib sünnetlere devam etmekle ye­tinmeli, köşeye çekilip kalbi dünyadan boş bir hâlde oturmalı, zihnini dağınıklıktan korumalıdır. Bu esnada Kur’ân-ı Kerîm okumakla yahut tefsirini tefekkür etmekle dahi düşüncesini meşgul etmemeli hadis veya başka bir şey de yazmamalıdır. Bilakis Allah’ın zikri dışında hiçbir şeyi aklına getirmemeye gayret etmelidir. Halvet hâlinde kalp huzuru ile oturduktan sonra diliyle “Allah, Allah, Allah” demeye devam eder ve di­lini hareket ettirmeyi bıraktığında bile sanki bu kelime dilinde akıyormuş gibi görünür. Sonra zikrin izinin kalpten silineceği ve kalbinin Allah’ı zikretmek üzerine devam edeceği hâle ka­dar zikretmeye sabreder. Daha sonra kalbinden lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnızca bu kelimenin anlamı -lâzım lâ yufârık [kendisinden ayrılmayan lazım] gibi- kalbinde hazır bulununcaya kadar devam eder.</p>
<p>Bu seviyeye ulaşmak kişinin seçimidir. Vesveseleri def ederek bu hâli devam ettirmek insa­nın iradesindedir. Fakat Allah’ın rahmetini çekme hususunda seçimi yoktur bilakis yaptıkları ile ilahi rahmet rüzgârlarına uğ­rar. Böylelikle kişinin elinde Allah’ın bu yolla peygamberlerine ve velilerine açtığı rahmeti beklemekten başka bir şey kalmaz. Bu durumda kişinin iradesi doğru, himmeti sâfî, ibadete deva­mı güzel olur. Şehvetleri kendisini çekmez, hadîsu n-nefs [kalp­te bulunan düşünce türlerinden biri] dahi dünyevî alakalar ile meşgul olmaz. Haklan ışıklan kalbinde parlar ve ilk anlarda şimşek gibi hızlıca geçer, sonra tekrar gelir ve bu hâl bazen ge­cikir, tekrar döndüğü zaman ise bazen sabit durur, bazen de hızlıca geçer. Sabit olduğu zaman bazen uzar ve bazen kısalır. Bazen de birbirini izler şekilde benzerleri gelir. Bazen de sadece bir şekil üzere kalır. Allah’ın velîlerinin menzilleri bu hususta farklıdır. Nitekim yaratılış ve ahlâkları da böyledir. Kaldı ki bu yol, senin tarafından sırf bir temizlik, tasfiye ve parlaklığa döner sonrasında ise yalnız hazırlık ve bekleyişe.</p>
<p>Düşünce ile hakikati arayanlar bu yolun varlığını, imkânım ve nadiren de olsa maksada ulaştırdığını inkâr etmezler. Zira peygamberlerin ve velilerin durumları çoğunlukla böyledir. Ancak bu yolu güç görüp çok geç sonuca ulaştırdığını ve şart­larının bir araya toplanmasının uzak bir ihtimal olduğunu öne sürerler. Ayrıca bu dereceye ulaşıncaya kadar dünyevî alakaları yok etmenin neredeyse imkânsız olduğunu, bir an mümkün olsa da devam etmeyeceğini çünkü küçük bir ves­vese ve akla gelen şeyin (hâtır) kalbi bozacağını iddia ederler. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Müminin kalbi, kaynayan tencereden daha çok değişir.”<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[56]</sup></a> Yine Hz. Muham­med [sav] “Müminin kalbi Rahman’ın parmaklarından iki [kudret] parmağı arasındadır,” demiştir.57</p>
<p>Mücâhede esnasında bazen mizaç bozulur, akıl karışır ve be­den hastalanır, timin hakikatleri ile riyazet ve tehzîb-i ahlâk öne alınmazsa kalbe bir takım fasit hayaller tutunur ve uzun süre nefis bunlarla mütmain olur. Kurtuluşa ermeden kişinin ömrü sona erer. Nice bu yola girmiş sûfi var ki yirmi sene bir hayal üzerinde kalmıştır. Şayet bu yola girmeden önce ilimde itkân sahibi olsaydı ilgili hayalin karışıklık yönü ona açılır ve anlardı. Bu yüzden ilim ile iştigal etmek amaca ulaştırmaya daha yalan ve güvenilirdir. Düşünce ile hakikati arayanların iddia ettiklerine göre bu durum, bir insanın fıkıh ilmini öğ- renmeyip “Hz. Muhammed [sav] [bilinen] ilim öğrenme yol­larını kullanmadı, tekrar edip not almadı. Vahiy ve ilham ile fakîh oldu.” demesine benzer. Bu kişi “Ben de belki riyâzet ve devam ile bu mertebeye ulaşırım.” der. Kim böyle düşünürse kendine zulmetmiş ve ömrünü boşa geçirmiş olur. Hatta bu kişinin durumu hazine bulmak ümidiyle işi gücü terk eden adamın hâline benzer. Evet [haddi zâtında] bir hazine bulmak mümkündür fakat bu çok zor bir ihtimaldir. Mezkûr durum da böyledir. Düşünce ile hakikati arayanlar şöyle dedi: îlk önce âlimlerin tahsil ettiği ilimleri öğrenmek ve söylediklerini anlamak gerekir. Sonra diğer âlimlere keşfedilmeyen sırların kendilerine gelmesini beklemelerinde bir beis yoktur. Mücâ­hede yoluyla bilgilerin münkeşif olması umulur.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İki Makam Arasındaki Farkın </strong><strong>Görülür Bir örnekle Beyanı</strong></p>
<p>Kalbin acayip hâllerini anlamak duyuların idrakinin dışında­dır. Çünkü kalp duyuların idrakinin dışındadır. Duyularla al- gılanamayan şeylerin görünür bir örnek olmadan anlaşılması ise zordur. İki örnek vererek bu konuyu anlama kabiliyeti za­yıf olan kişilere açıklamaya çalışacağız.</p>
<p>Kazılmış bir havuz olduğunu farz edelim. Bu havuza suyun iki yoldan gelmesi mümkündür: Biri yukarıdan akan dereler vasıtasıyla gelen su, diğeri ise havuzun altı kazılıp toprağı temizlenerek ortaya çıkan kaynaktır. Bu ikinci durumda su, havuzun dibinden fışkırır. Daha temiz, devamlı ve hatta derelerden gelen sudan daha bol olur. İşte kalp, havuza; ilim ise suya benzer. Beş duyu ise nehirler gibidir. Kalpler, bilgiyle doluncaya kadar ilimlerin onla­ra nakli, bu duyu nehirleri vasıtasıyla ve müşahede edilen şeyler üzerinde düşünmekle gerçekleşir. Halvet ve uzletle ayrıca gözü korumak sûretiyle bu nehirleri kapatmak, kal­bi arındırarak derinliklerine nüfuz etmek, oradaki kapalı perde tabakalarını kaldırmak ve böylece kalbin içinden hikmet pınarlarını akıtmak mümkündür.</p>
<p><strong>Soru:</strong></p>
<p><strong>îlimsiz bir kalpten ilim nasıl fışkırır?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı, kalbin acayip sırları arasında yer alır. Muamele ilminde bunların tafsiline izin verilmez. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz: Eşyanın hakikatleri, Levh-i Mahfûz’da ve mukarreb meleklerin kalplerinde yazılıdır. Bu durum, bir mühendisin bir evin planını beyaz bir kâğıda çizmesine ben­zer. Mühendis, daha önce hazırladığı bu plana göre inşaatı gerçekleştirir. Yeri ve gökleri yaratan Allah Teâlâ da âlemin nüshasını başından sonuna kadar Levh-i Mahfuzda yazmış, ardından bu yazıya uygun olarak onu var etmiştir. Sûretleriyle vücut bulan bu âlemin, his ve hayâlde başka bir sûreti daha vardır. Yere ve göklere bakan bir kimse gözlerini kapattığın­da, onların sûretlerini hayalinde sanki onlara bakıyormuş gibi görür. Hatta yer ve gökler ortadan kalksa bile, bu sûret- ler onun zihninde kalır, âdeta hâlâ onları müşahede ediyor­muş gibidir. Daha sonra bu sûret, hayalden kalbe intikal eder. Akabinde his ve hayâle giren eşyanın hakikati kalpte meydana gelir. Kısaca şöyle ifade edebiliriz: Kalpte hasıl olan hayalde teşekkül eden âleme, hayalde olan ise insanın kalbi ve hayali­nin dışında bulunan âleme uygundur. Mevcut âlem de levh-i mahfûzda bulunan nüshaya mutabıktır. Buna göre, âlemin dört varlık derecesi var gibidir:</p>
<p><strong>1.</strong>Levh-i Mahfûz’daki vücudu. Bu, cismani Vücuttan önce vardır.</p>
<p><strong>2.</strong>Hakikî vücudu. Bu, Levh-i Mahfûz’daki vücuttan sonra meydana gelir.</p>
<p><strong>3.</strong>Hayaldeki vücudu. Yani âlemin sûretinin, hayaldeki varlı­ğı. Bu hakikî vücuttan sonra meydana gelir.</p>
<p>Sayılan bu varlık mertebelerinin bir kısmı rûhânî, bir kısmı ise cismânîdir. Rûhânî olanların da kendi aralarında derece­leri vardır. Bunlardan bazıları diğerlerinden daha rûhânîdir. Bu farklılık, İlâhî hikmetin lütuflarındandır. Zira Allah Teâlâ, küçüklüğüne rağmen gözbebeğini, bütün genişliğiyle yerin ve göklerin sûretini yansıtacak bir kabiliyette yaratmıştır. Ardın­dan duyularda oluşan bu süratler hayale, oradan da kalpteki varlığa sirayet eder. Sen ise yalnızca sana ulaşanı bilirsin. Eğer Allah, senin zâtında âlemin tamamına dair bir misal yaratma­mış olsaydı, zâtından ayrı olan şeylerden bütünüyle habersiz kalırdın. Gözlerde ve kalplerde bu acayip hâlleri tedbir eden, sonra da gözleri ve gönülleri bunları idrak etmekten kör eden, hatta birçok kimsenin kalbini hem kendilerinden hem de kendilerindeki bu acayip hâllerden cahil bırakan Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim.</p>
<p>Maksadımıza dönüp şöyle deriz: Güneşin sûreti bazen ona doğrudan bakmakla, bazen de onun sûretini yansıtan suya bakmakla gözde hâsıl olduğu gibi âlemin hakikati ve sûreti de bazen duyulardan, bazen de Levh-i Mahfûz’dan kalpte hâ­sıl olabilir. Kişi ile Levh-i Mahfuz arasındaki perde kalktığı zaman kişi eşyayı olduğu gibi görür ve oradan ilim fışkırır. Böylece duyularla ilim elde etmekten müstağni olur. Bu du­rumda bilginin kişiye akışı yerden fışkıran suya benzer. Ne zaman mahsûsâttan meydana gelen hayallere yönelirse bu durum Levh-i Mahfûz’daki bilgiyi mütalaa etmekten alıkoyan bir perde olur. Bu durum nehirlerden gelen suların havuzu doldurduğu zaman yeraltındaki suyun fışkırmamasına ben­zer. Bu durum» güneşin sûretini yansıtan bir su birikintisine bakan kişinin gerçekte güneşe bakmış sayılmamasına benzer.</p>
<p>O hâlde kalbin iki kapısı vardır: 1) Melekût âlemine açılan kapı. Bu âlem, Levh-i Mahfûz ve melekler âlemidir. 2) Şehâ- det ve mülk âlemine, yani görünen âleme açılan beş duyu kapısı. Şehâdet ve mülk âlemi, bir yönden melekût âlemine benzer. Kalbin dış kapısının duyular yoluyla bilgi aldığı gizli değildir. Ancak iç kapısının melekût âlemine açılarak Levh-i Mahfuzu müşahede etmesi, rüyanın acayip hâlleri üzerinde tefekkür edilirse kesin olarak anlaşılabilir. Nitekim bir kal­bin, uykuda iken duyulardan hiçbir bilgi almaksızın olmuş yahut olacak şeyleri nasıl bildiği üzerinde düşünülürse bu hakikat daha açık hâle gelir. Bu kapı ise ancak Allah’ı zik­redenlere açılır. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Yalnız Allah’a kulluk edenler öne geçmiştir.” “Onlar kim ey Allah’ın Elçisi?” diye sorulduğunda Hz. Muhammed [sav] şöyle demiştir: “Yalnız Allah’ı zikir ile meşgul olup başka şey­lerle meşgul olmayanlardır. Zikir onlardan günahların ağır­lığını kaldırmıştır. Kıyamete günahsız olarak gelirler.” Sonra Hz. Muhammed, Allah’tan haber vererek şöyle dedi: “Sonra yüzümle onlara yönelirim. Yüzüm ile yöneldiğim kimseye ne vereceğimi kimin bileceğini zannedersin!” Sonra Allah şöyle buyurmuştur; “Onlara ilk vereceğim şey nurumdan [bir par­ça] onların kalplerine atmaktır. Ben onlardan haber verdi­ğim gibi onlar da benden haber verir.”<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Bu bilgilerin kalbe girme yeri bâtını kapıdır, O hâlde nebiler ile velilerin, âlimler ile hükemânın bilgileri arasındaki fark, nebilerin ve evliyânın bilgisinin melekût âlemine açılan kapı­dan gelmesidir. Hikmet bilgisi ise mülk âlemine açılan duyu kapısından gelir, Kalp âleminin acayip hâlleri ve kalbin mülk ile melekût âlemleri arasındaki tereddüdünü detaylı olarak muamele ilminde anlatmak mümkün değildir. Mezkûr örnek, iki ilmin giriş kapılan arasındaki farkı açıklayan bir misaldir.</p>
<p>Kalbin acayip hâllerini kavramak için vereceğimiz bu ikinci örnek sana âlimlerin ameli ile velilerin ameli arasındaki farkı anlatır. Âlimler ilim elde etmek ve kalplerine İlmî çekmek için çalışır. Sûfî veliler ise gönüllerini parlatmak, temizlemek ve (kirlerden) tasfiye etmek için çalışır. Hikaye edildiğine göre bir hükümdarın huzurunda Çinli ve Romalı sanatkâr­lar resim ve nakış hususunda üstünlük yarışına girerler. Hü­kümdar, sofanın bir tarafına Çinli sanatkârların, diğer tara­fına ise Romalı sanatkârların yerleştirilmesine; birbirlerinin yaptıklarından haberdar olmamaları için aralarına bir perde çekilmesine ve herkesin hünerini sergilemesine karar verir. Bu karar uygulanır. Romalılar sayısız garip ve güzel boyayı bir araya getirip işe koyulurken, Çinli sanatkârlar ellerinde boya olmaksızın içeri girerler.</p>
<p>Her iki taraf da kendilerine ayrılan bölümü parlatıp cilalar. Romalılar işlerini tamamla­dıklarında Çinliler de işlerinin bittiğini bildirirler. Hüküm­dar, Çinlilerin boya kullanmaksızın nakışı nasıl tamamladık­larına şaşırır ve onlara, “Boyasız nakış nasıl olur?” diye sorar. Çinliler ise “Perdeyi kaldınn, o vakit görürsünüz,” derler. Perde kaldırıldığında, Roma sanatının hayranlık uyandıran güzelliklerinin Çinlilerin tarafında harikulade bir şekilde parladığı görülür. Zira duvar, çokça parlatılıp cilalandığın- dan adeta bir ayna hâline gelmiş, Roma sanatının güzelliği Çinlilerin tarafında daha da artarak yansımıştır. İşte velîlerin kalplerinin temizliğine, parlaklığına, tezkiyesine ve saflığına verdikleri önem de böyledir. Böylece onlar Çinli sanatkâr­ların yaptığı gibi yaparlar ve kalplerinde Hak açıkça parlar. Hükemâ ve ulemânın gayreti ise Romalı sanatkârların yaptı­ğı gibi ilimleri tahsil edip kalpte nakşetmektir.</p>
<p>Nasıl olursa olsun, müminin kalbi ölmez. Ölüm anında İlmî yok olmaz berraklığı da kaybolmaz. Hasan-ı Basrî, “Toprak îmanın mahallini yemez, bilakis onu Allah’a yaklaştırmasına vesile olur,” sözüyle bu mânaya işaret etmiştir. Nefis, ya tahsil ettiği ilmin kalpte nakşedilmesinden ya da İlmî kabul edebil­mek için kalbin temizlenip hazırlanmasından müstağni ola­maz. Zira kişinin saadeti ancak ilim ve mârifet iledir. Bununla birlikte saadetler kendi aralarında derecelere ayrılır, bazıla­rı diğerlerinden üstündür. Nitekim zengin olmak için mala sahip olmak gerekir. Nice hâzinelere malik olan kimse nasıl zenginse bir dirheme sahip olan da zengindir. Ancak malların azlığı ve çokluğuna göre zenginlerin dereceleri farklı olduğu gibi, saadet sahiplerinin dereceleri de iman ve mârifetleri nis­petinde birbirinden farklıdır. Mârifetler nûrdur. Müminler, bu mârifet nârlarıyla Allah’a kavuşmayı ümit ederler. Nite­kim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Mü’min erkeklerle, mü’min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün.. .”<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Bir rivayette şöyle denilmiştir: “insanlardan kimine dağlar kadar, kimine ise bundan daha az nûr verilir. Kendisine en son nûr verilen kimseye ise yalnızca ayaklarının başparmak­larında, bazen yanan bazen de sönen bir ışık verilir. Bu ışık yandığında adım atar, söndüğünde ise olduğu yerde kalır, in­sanların sırat köprüsünden geçişleri, kendilerine verilen nûra göredir: Kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi bulut gibi, kimi kayan bir yıldız misali, kimi de meydan­da koşan bir at gibi sıratı geçer. Ayak başparmaklarına ancak ışık verilen kimse ise elleri ve ayakları üzerinde yüzüstü sü­rünerek ilerler; bir eli kayar, diğer eliyle tutunur; bazen ayağı sürçer, öbür ayağıyla kendini toparlar. Ateş ona değdikçe bu hâl sürer ve nihayet kurtulana kadar böyle devam eder.”<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki açıklamalardan, insanların iman bakımından bir­birinden farklı derecelere sahip olduğu anlaşılmıştır. Nitekim Hz. Ebû Bekir’in imanı tartılsa resûller ve nebiler müstesna ol­mak üzere bütün âlemlerin imanından ağır gelir. Bu hâl, “Bütün ışıklar güneşin ışığıyla tartılsa güneşin ışığı ağır basar,” sözüne benzer. Avâmın iman nûru kandil yahut mum gibidir. Sıddık- ların iman nûru ay ve yıldızların ışığına benzer. Peygamberlerin imanı ise güneşin nûru gibidir. Zira güneşin ışığı bütün genişli­ğiyle âlemin her tarafım aydınlatırken, kandilin ışığı evin ancak bir köşesini aydınlatır. Mârifet nispetinde göğsün genişlemesi de böyledir. Ariflerin kalplerine melekût âleminin inkişâfı da bu ölçüde gerçekleşir. Bundan dolayı bir rivayette şöyle denilmiş­tir: “Kıyamet gününde şöyle denilir. ‘Kalbinde bir miskal, yarım mıskal, dörtte bir miskal, bir arpa hatta bir zerre kadar imam olan kişiyi cehennemden çıkarın.’”<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[61]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlar imanın derece­lerinin farklı olduğuna ve bu derecedeki iman türlerinin cehen­neme girmeye engel olmadığına delalet eder. Bunun mefhumu, zerre miktarından fazla imam olanın cehenneme girmeyeceği­dir. Çünkü bu kişi cehenneme girseydi ilk önce onun çıkarılma­sı emredilirdi. Ayrıca bu hadis kalbinde zerre kadar iman olan birisinin cehenneme girse de ebedî olarak orada kalmayacağına delâlet eder. Hz. Muhammed (sav] şöyle buyurmuştur: “Hiçbir şey kendi mislinin bin tanesinden daha hayırlı olamaz. Fakat mümin bir insan, bin insandan hayırlıdır.”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[62]</sup></a> Bu hadis yakînen inanan ve ârif-i billâh olan kişinin kalbinin üstünlüğüne işaret etmektedir. Çünkü bu kişinin kalbi, avamdan bin kişinin kal­binden hayırlıdır. Allah şöyle buyurmuştur</p>
<p>“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sîzlersiniz.”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>Yüce Allah yukarıdaki âyette “Müslüman” kelimesi yerine “iman etmiş” ifadesini kullanmayı tercih etmiştir. Bu âyette mümin lafzı ile kastedilen mukallit olanlar değil ârif olan mü­minlerdir. Allah şöyle buyurmuştur;</p>
<p>“Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki âyette Allah Teâlâ, “iman edenler” ifadesi ile ilim- siz tasdik eden Müslümanları murat etti ve onları ilim sahip­lerinden ayırdı. Bu, tasdikleri basiret ve keşiften kaynaklan­masa da taklit yolu ile iman eden kişilere mümin denildiğine delâlet eder.</p>
<p>İbn Abbâs şöyle söyler: “Allah âlimi diğer müminler üzerine yedi yüz derece yükseltir. Her derecenin arası yer ve gök ge­nişliği kadardır.”<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[65]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Cennet halkının çoğu saf kimselerdir. îlliyyûn makamı ise akıl sâhipleri içindir.”<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[66]</sup></a></p>
<p>“Âlim kişinin âbid üzerine üstünlüğü benim, ashabımın en düşüğü üzerine olan üstünlüğüm gibidir.”<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[67]</sup></a></p>
<p>Başka bir rivâyetinde ise “Dolunayda ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.”<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[68]</sup></a> buyurmuştur.</p>
<p>Yukarıda zikredilen delillerden, cennet ehlinin derecelerinin kalplerinin hâli ve mârifetleri nispetinde birbirinden farklı ol­duğu açıkça anlaşılmıştır. Bu sebeple kıyamet günü “teğâbün” (aldanma) günüdür. Zira Allah’ın rahmetinden mahrum kalanlar büyük bir aldanışa düşmüş ve hüsrana uğramışlar­dır, Mahrum kalan kimse, yüksek dereceleri gördüğünde on dirheme sahip bir zenginin, doğu ile batı arasına sahip olan bir zengine bakması gibi bakar. Her ikisi de zengindir fakat aralarındaki fark ne kadar da büyüktür! Bundan nasibini yiti­ren kimse ne kadar da aldanmıştır! Şüphesiz ahiret dereceleri daha büyük, daha yüce ve daha faziletlidir.</p>
<p>İmam Gazali &#8211; Kalbin Acayip Halleri,syf:29-68</p>
<p>terc:Mehdi Cengiz</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a>1.Fâtır, 35:2.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemü’l-Kebîr,</em> 19/233.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Buhârî, 1145; Müslim, 758.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 10/193.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buhârî, 7405; Müslim, 2675.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 2/353.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Yûsuf, 12:31.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Ebû Nu aym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 6/46. Benzer bir rivayet için bkz. Beyhakî, <em>Şuabü’l-lmân,</em> 109, (Çevirenin Notu)</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Ebû Nu&#8217;aym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 6/102,</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Fetih, 48:29.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Nûr, 24:35.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Nûr, 24:40.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Burûc, 85:22.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü&#8217;l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Isrâ. 17:85.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü ’l-Evliyâ,</em> 2/264.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/115; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ, </em>2/55.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Mutaffıfîn, 83:14.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> A‘râf, 7:100.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Mâide, 5:108.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Bakara, 2:282.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtül-Kulûb,</em> 1/113; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 4/89.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Müttakî el-Hindî, <em>Kenzu’l-Ummâl,</em> 1/244, no: 1226; Nûreddin el-Heysemî, <em>Mecma&#8217;u’z-Zevâid,</em> 1763, no; 224,</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 1/276.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> A&#8217;râf, 7:201.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Irâkî bu hadisin aslını görmediğini ifade eder. Zebîdî, <em>İthâfii’s-Sâdâti’l-Müt- tekîn,</em> 8/424.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Ankebût, 29:69.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 10/14.</p>
<p>32.Ahzab,33:72</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[33]</a> Buhârî, 1358; Müslim 22.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[34]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 2/353.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[35]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 1/118,</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[36]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[37]</a> îbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 4216.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[38]</a> Şems, 91:9.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[39]</a> En’âm, 6:125.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[40]</a> Zümer, 39:22.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[41]</a> Ali b. Ebî Tâlib, <em>ed-Dîvân,</em> 161.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[42]</a> Taberânî, <em>el-Mucemü’l-Kebîr,</em> 8/283; Ebû Nu’aym, <em>Hilyetül-Evliyâ,</em> 7/318.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[43]</a> Ebû Nu’aym, <em>Hilyetul-Evliyâ,</em> 1/18.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[44]</a> Alâk, 96:4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[45]</a> Necm, 53:11.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[46]</a> Enam, 6:75.</p>
<p>47.Hac,22:46</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[48]</a> îsrâ, 17:72.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a>49. Râgıb, <em>ez-Zerîa,</em> 136.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[50]</a> Tahâvî, <em>Şerhu Müşkili’l-Âsâr,</em> 7/431; İbn Adî, <em>el-Kâmil,</em> 3/313; Kuzâî, <em>Müs- nedi’ş-Şihâb,</em> 989; Beyhakî, <em>Şu&#8217;abul-Imân,</em> 1304.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[51]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü&#8217;l-Kulûb,</em> 1/171.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[52]</a> Yûnus, 10:7.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[53]</a> Rûm, 30:7.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[54]</a> Necm, 53:29-30.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[55]</a> Şûrâ. 42:51.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[56]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 6/4; Taberânî, <em>Mu&#8217;cemü’l-Kebîr,</em> 20/252; Ebû Nuaym, <em>el-Hilye,</em> 1/175.</p>
<p>57.Müslim,2654</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[58]</a> Ebû Tâlib el-Mekkî, <em>Kûtü‘l-Kulûb,</em> 1/119.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[59]</a> Hadîd, 57:12.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[60]</a> Îbn Ebî Şeybe, <em>el-Musannef,</em> 30700; Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemul-Kebtr,</em> 9/357; Hâkim, <em>el-Müstedrek,</em> 4/589.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[61]</a> Buhârî, 7410; Müslim 193.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[62]</a> Taberânî, <em>el-Mucemü’l-Kebîr,</em> 6/238; Kuzâî, <em>eş-Şihâb,</em> 1216.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[63]</a> Âl-i İmrân, 3:139.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[64]</a> Mücâdele, 58:11.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[65]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/117; Ebû Yala, <em>el-Müsned,</em> 856.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[66]</a> Tahâvî, <em>Şerhü Müşkili&#8217;l-Âsâr,</em> 7/431; İbn Adî, <em>el-Kâmil,</em> 3/313.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[67]</a> Tirmîzî, <em>Sünen,</em> 2675,</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[68]</a> Ebû Dâvûd, <em>Sünen,</em> 3641; Tirmîzî, <em>Sünen,</em> 2682.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/">İnsan Kalbinin Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ümran İlmini Hatırlamak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 15:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ümran]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Toprak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28055</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#8220;Hainler ve casuslar, bizim meselemizi su ve yemek meselesi yapmak istiyor. Biz ilim istiyoruz, eğitim istiyoruz. Ve Rabbim ilmimi artır de. Su istemiyoruz, yemek istemi­yoruz, ilim istiyoruz. Ve Rabbim benim ilmimi arttır de. Bunu boynunuzda emanet olarak taşıyacaksınız. Allahım, ben tebliğ ettim, şahit ol. Bu emanete sahip çıkacaksınız. Çocuklarınız, ey insanlar çocuklarınız! Çocuklarımızı câhil [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/">Ümran İlmini Hatırlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Hainler ve casuslar, bizim meselemizi su ve yemek meselesi yapmak istiyor. Biz ilim istiyoruz, eğitim istiyoruz. Ve Rabbim ilmimi artır de. Su istemiyoruz, yemek istemi­yoruz, ilim istiyoruz. Ve Rabbim benim ilmimi arttır de. Bunu boynunuzda emanet olarak taşıyacaksınız. Allahım, ben tebliğ ettim, şahit ol. Bu emanete sahip çıkacaksınız. Çocuklarınız, ey insanlar çocuklarınız! Çocuklarımızı câhil bırakmak istiyorlar. İlim istiyoruz, eğitim istiyoruz.&#8221;</p>
<p>Bu cümleler, herhangi bir insanın sayıklama cümleleri değil.</p>
<p>Yaşı İsrail&#8217;den büyük, yıllarca İsrail denilen karanlığa bakmaya maruz kalmış ve bir savaş muhabirinin kaydıyla bu sözleri kendisinden duyduğumuz, adım bilmediğimiz Filistinli bir çınarın sözleri.</p>
<p>Bu sözler, kendini medenî sanan dünyaya karşı mede­niyetin ne ve nerede olduğunu haykırır. İnsanı biyolojik bir varlıktan ibaret olarak gören zihniyetler, bu cümlelerin işaret ettiği hakikati anlayamaz. Bu sözlerde bir yer&#8217;in insanı olmanın, bir yer&#8217;den konuşmanın, bir medeniyetin mensubu olmanın dokusu, rengi, tadı, içtenliği ve hatta acısı vardır. Taşı, toprağı ve insanı okumuş, ekinler biçmiş, ağaçlar yetiştirmiş, denizde, havada ve karada tabiatı okumuş, eş­yanın metafiziğini kavramış ve bunların neticesinde niçin yaratıldığını unutmamış bir medeniyetin anlatısı vardır. Bu medeniyet tüm Müslümanları ve insanlığı temsil eden Filistin&#8217;dir.</p>
<p>Filistin&#8217;in dolayısıyla tüm insanlığın karşısına konum­lanan, İlâhî düzene karşı kendi düzenini ikâme etmeye çalışarak bütün bir insanlığı hukuksuz, robotik ve vahşî bir panoptikona zorlayan Sadist uygarlık da İsrail&#8217;dir, insana metâ olarak bakan, insanı kapitalizmin çarkını çeviren en kuvvetli dişlerden biri olarak gören küresel zihniyet, bir yere ait olanların sözlerini, eylemlerini ve bir yere ait olma duygusunu idrak edemez. İnsanca yaşama mücadelesini kavrayamaz. Dolayısıyla sömürür, ele geçirir, sürgün, gasp ve yok eder ya da soykırım uygular.</p>
<p>İlmi, hayatın her şubesinden kovan Siyonist ve küresel güç birlikteliği, teknoloji ve bilimi, <em>yok. etme silahı</em> olarak kullanır. İlim hayattır, insanlaşmaktır, medenî olmaktır. İlim ne diplomadır ne de salt okuldan alınır. Prestijli okullarda okusa, entelektüel faaliyetlerle donansa, maddî bakımdan en yüksek standartlara sahip olsa, en iyi giysileri giyse, en lüks mekânlara gitse dahi ruhu gelişmeyen, olan biteni okumayan, başkasını anlamayan insan, ilim irfan sahibi olamaz. İlim beşikten mezara insanın kendini her koşul ve şartta eğitmesi, öğrenmesidir. Okula gitmese dahî ha­yat tecrübelerinden geçerek kendini eğitmiş insanlar için &#8216;diploması yok ama ârif biridir&#8217; denir.</p>
<p>Egemen küresel güçlerin yok ettiği şey, ümrandır. İlmi yok etmek, ümranı yok etmektir. Ümran kavramı, Batının kavramsallaştırdığı civilisation ile açıklanamaz. Ümran, sosyal hayattır. Hem şehir hem de köy hayatını kapsar. Her insan, kendi ilmi, görgüsü ve yaşama biçimiyle ümranda var olur ve yaşar. Ümran ilmini <em>Mukaddime</em> adlı eserinde her boyutuyla anlatan İbn Haldun, ümran kavramının sosyal hayatla olan bağım tahkik eder. Ona göre ümran, hadarilikle bedeviliğin iç içe olduğu bir tertiptir. Ümran medeniyettir ve civilisation kavramında olduğu gibi toplumun bir kıs­mını ayrıştırmaz, kendinden olmayanı reddetmez, seçkinci ve elitistliğe odaklanmaz. Ümran kavramı sosyal hayatın düzeni, coğrafyanın iklimi, toprağın elverişliliği, yerleşme şartlarının ve yaşama koşullarının uygunluğu, toplumun bir arada yaşama ahlâkı gibi birçok unsuru içerir.</p>
<p>Ümran kavramıyla İbn Haldun, insanın sosyal bir varlık olduğunu, tek başına yaşayamayacağını, her insan tekinin bir başkasına ihtiyaç duyacağını ifade eder. İnsan başkalarının yardımını arar, başkalarının imdadına koşarak kendi hayatını anlamlandırır. Başka bir deyişle ümran ilmi, insanın içtimai bir varlık olduğunun beyanıdır.</p>
<p>İbn Haldun&#8217;un bakışıyla ümran bütün ilimlerin yeşer­diği yerdir. Ümran yoksa ilim de yoktur.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"></a><a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[1]</sup></a> Ümran, Yaradan&#8217;ı unutmamak ve O&#8217;nun verdikleriyle yaşamak, toprağı ekip biçmek, kendi tabiatına uygun bir şekilde hayat sürmektir. İnsan hayatını idame ve geçimini temin edebilecek kapasi­tede, başkalarıyla da birlikte yaşamaya uygun donanımda, yeteneklerde yaratılmıştır. Yahudi-İngiliz Küresel Medeniyeti, insanın tam olarak bu yeteneğine saldırır. Onların kurduğu düzende modern kanunlar vardır. İlahî adalet bu düzenden dışlanmış, Tanrı yeni dünyadan kovulmuştur. İlâhi iradeyi yok sayan bu düzen rasyonel, aşın bireyci, etnik milliyetçi, hümanist ve seküler bir perspektifle dünyayı dizayn etme peşindedir. Kendi sistemine uymayan, küreselleşmeyen her şeyi yok eder.</p>
<p><strong>Küresel Zihniyetin İşgal Biçimi:</strong></p>
<p><strong>Emperyalizm ve Kolonyalizm</strong></p>
<p>Siyonizm ve küresel zihniyet birlikteliği en yüksek tek­nolojilere ve imkânlara sahip olduğu hâlde gittiği her yere yalnız yıkım getirir. Bu nedenle Batı asla medenileşmemiş yalnız teknik bakımdan ilerlemiştir. Gittiği her yere &#8216;Size demokrasi getireceğiz&#8217; diye giren küresel zihniyet, buralarda koloniler ve sömürge sistemleri kurar, yerlileri köleleştirir ve nihayetinde toprağı işgal eder. İşgal ettiği beldelerde kendi yönetim sistemini dayatır.</p>
<p>İnsanları katletmek suretiyle yok etmek, toprağın sa­hiplerini sürgün etmek, tabiatın yapısını bozmak, normal ve doğal olana savaş açmak, her şeyin yapay olanını üret­mek ilimden uzaklaşan ve bilimi, insanları yok etme aracı olarak kullanan küresel zihniyetin karakteristik özelliğidir. Küresel zihniyet, emperyalizm ve kolonyalizmi aynı anda uygular. İşgal edeceği zaman hem kültürel ve ekonomik açıdan hem de toprağı ele geçirerek saldırır.</p>
<p>Bilim, üretim ve teknoloji küresel zihniyetin elinde silahlanma yarışına âlet olmaktadır. Küresel zihniyet her şeyi olduğu gibi bilimi de kendi doğasından uzaklaştıra­rak insanlığın hizmeti için değil, insanlığa karşı kullanır. Desteklediği, yetiştirdiği bilim insanları Paul Virilio&#8217;nun tespitiyle &#8220;Fiziksel değil, etik şuurları zorlayan, maceracıdan farklı olarak yalnızca kendi hayatını değil, bütün insanlığın hayatını riske atma heyecanını yaşayan bir laboratuvar insanıdır/&#8217;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[2]</sup></a><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a><a href="#_ftn18" name="_ftnref18"></a></p>
<p>İnsanlık, küreselleşme fikrinin altında ne yatıyor, neden her şey küreselleşiyor ve globale açılmayan her şey neden değersiz leşiyor diye mutlak surette sormalıdır. Küreselleşen dünyada en çok da yer ve mekân kavramları suikaste uğrar. Yer artık sabit ve <em>oraya ait olan</em> bir mekân değildir. Dijital aracılığıyla herkes, her an her yerdedir ve her şey her yere taşınabilir. Dağ başında kimse çobanlık yapamaz ama ço­ban ve sürüsüyle fiyakalı bir fotoğraf çekilebilir. Zamanın genişlediği bir köy evinde iki gün kalmak, modern insana bir arınma ritüeli gibi gelir. Evin tüm otantikliği, dijitale aktarılarak köy havasının ne denli iyi geldiği vurgulanır. Ancak üçüncü gün, haz ve hıza alışkın olan, kendisi de mobilize bir varlık hâline gelen insan, ekran kaydırmayı, hiçbir şeye vakit kalmayan kaos ile örülü rutinlerini özler. Kırsal hayatın dinginliğinden, kent hayatının kaotik atmos­ferine kaçmak ister.</p>
<p>Egemen küresel güçler, insanı ve insana ait olan her şeyi, bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen bütün işleri, yersel düzenden koparır. Yeri ve yerelliği insan hayatından çıkarır. İnsandan iş ve emek gücü yerine dijitalde hayatının her ânını paylaşmasını, kendini bir reklam unsuru hâline getirerek bundan kazanç elde etmesini sağlar. İnsan artık dijitale aktarılan ve barkoda dönüştürülen bir metâdır. Kü­resel zihniyet, kendi dünyasını oluşturmak ve kendisinin istediği şekilde bir insan tipi var etmek için kendisinde içkin olan bu yıkıcı faaliyetleri, siyonizmle destekleyerek insanın ufkunu, bakışım, bedenini, ruhunu, yer duygusunu işgal eder. Yani ümranı bozar.</p>
<p>Savaş ve soykırım görüntülerinin yayınlanıp hiçbir yaptırım uygulanmaması, bir beldede insanlar en korkunç şekilde saldırıya uğrarken hâlâ ekran kaydırılıyor olması, kimsenin emniyette olmadığının beyânı ve küresel dünyanın felaketidir. Cansız bedenler ve katliam görüntüleri, yeni dünya insanının acıyarak bakıp geçtiği, eğlenceli içerikler aradığı ekranında, karşısına ansızın çıkan ve istenmeyen reklamlar gibidir. Küresel zihniyet, ekran aracılığıyla ruhları işgal eder, insanı âciz bırakır, onun ruh bütünlüğüne suikast düzenler. İsrail, ABD ve Avrupa gibi aktörler yalnızca güçten anlar. İnsana homoeconomicus, dünyaya da sermaye olarak bakan bu aktörler, saldırganlıkta sınır tanımaz, kendilerini dizginleme ihtiyacı da hissetmezler.</p>
<p>Küresel zihniyet diyerek vurgulamak istediğim şey Te­oman Duralı&#8217;nın teşhis ettiği ve adını koyduğu <em>İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti&#8217;dir.</em> Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Mede­niyetinin, dolayısıyla da emperyalizmin üç merkez ülkesi ye toplumu vardır. Bu merkezin anavatanı İngiltere, yavru vatanı ABD ve İslâm âleminin yüreğine hançerlenmişçesine saplanmış siyoncu İsrail&#8217;dir. &#8220;Yeryüzü ve insan sâkinleri, değişen ölçülerde, işte bu üç merkez ülke tarafından sevk ve idare olunmaktadır. Her şey bu üçünden neşet eden değer yargıları ile anlayışları doğrultusunda ayarlanıp düzenlenmektedir.&#8221;<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[3]</sup></a><a href="#_ftn19" name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19" name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19" name="_ftnref19"></a><a href="#_ftn19" name="_ftnref19"></a></p>
<p>Siyoncu İsrail&#8217;i ayakta tutan ABD, Avrupa ve Körfez ülkelerinin desteğidir. İsrail dünyaya siyasetçe, iktisatça hakim olmakta ve en tehlikeli olanı da yaşama biçimlerine hükmederek insanlığı güdümüne almaktadır. İsrail, kendini bir karar merkezi olarak belirler, kimsenin buna itiraz etme­ye cüret dahi etmesine izin vermez. Karar verme yetkisini, zorbalık ve şiddetten yana kullanır. Zayıfın kaderini kendi ellerinde görür, ona yaşam hakkı tanımaz ve onun elindeki her şeyi kendi zimmetine geçirir. Çok boyutlu çalıştığı ve dört bir koldan saldırdığı için İsrail&#8217;e karşı yapılan hamleler, yüzeysel ve cılızdır ya da geçici bir çözümden, tedavi ve teşhis koymayan kısır bir döngüden ibarettir.</p>
<p>Kalıcı çözümler ve güçlü yaptırımlar için önceliklerimizi değiştirmeli, doğru işaretlere bakmalı, kaleyi içerden kuşat- malı, en önemlisi de düşünme biçimimizi değiştirmeliyiz. Aşın indirgemeci ya da aşırı yüceltmeci düşünme biçimlerini reddetmeliyiz. Aynı şekilde İsrail&#8217;i ve arkasındaki güçleri yenilmez addederek kendi potansiyel ve kaynaklarımızı heba etmemeliyiz. Olan biteni epistemolojik ve ahlâkî bir perspektiften ele alabilme maharetini kazanabilmeliyiz.</p>
<p><strong>İnsan, Toprak, Ümran</strong></p>
<p>Filistinli siyaset bilimci el-Awaisi, özgürlüğe ulaşmanın mihenk taşı bilgidir der. Ona göre ilmî (bilimsel) hazırlık, siyasî ve askerî tüm hazırlıkların temelini oluşturur. Buradan şu mânâya varılabilir, şayet bir toplum, ilmen yozlaşmış fakat askerî bakımdan güçlüyse bir süre sonra askerî ka­nadı da zayıflayacaktır. İlim yoksa diğer tüm alanlardaki üstünlüğün de bir temeli yoktur. Awaisi&#8217;nin konuya bakışı, bilgi iktidarının, diğer bütün alanların bilgiyle taçlandırılmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir: &#8220;Bilimsel fetih, siyasî ve askerî fetihten öncedir. Akılların özgürlüğü de toprağın özgürlüğünden önce gelir. Bu sebeple bilimsel eylemler, siyasî ve askerî eylemlerden önce gerçekleşmelidir. İlmî temel üzerine inşa edilmemiş her çalışma, başarısız­lıkla sonuçlanacaktır. Dolayısıyla metodolojik, sistemli ve düzenli ilmî hazırlık temeline oturmamış siyasî ve askerî çalışmaların hepsi felakettir.&#8221;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[4]</sup></a><a href="#_ftn20" name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20" name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20" name="_ftnref20"></a><a href="#_ftn20" name="_ftnref20"></a></p>
<p>Bir sel gibi, heyelan gibi, çığ gibi gelen, bir karabasan gibi insanlığın üzerine çöken Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel zihniyetinden nasıl kurtulunacağının yolu insanı, toprağı, hukuku, siyaset ve eğitimi yeniden ele almaktan geçer. Her yeniden ele alış, geçmişe bakmayı, geçmişin tozlu raflarında kalmış değerleri okumayı içerir. Teoman Duralı, Çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyetine seçenek oluşturabilecek yeni bir medeniyet biçimi ortaya çıkarmanın zihnî ile maddî zemini var mıdır, sorusunun cevabını kimden bekleye­ceğiz<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[5]</sup></a> diye sorarken işe nereden başlanması gerektiğinin işaretini de verir. Eğitim kanadını güçlendirmek diğer bütün kanatları da besleyecek, bireyi ve toplumu içeriden mukavemetli kılacaktır.</p>
<p>Şimdi yine biraz önceki sözlere dönelim, &#8216;Bizim derdimiz ve davamız yemek ve su meselesi değil, ilimdir, boynumuza ilimden başka bir şey takmak istemiyoruz&#8217; diye haykıran bilinç insanı hayvani bir derekeye düşüren, onu yok edilmesi ya da sömürülmesi gereken bir varlık olarak gören küresel zihniyete karşı bir meydan okumadır. Küresel zihniyetin, kendi topraklarını işgal etmesine ve sömürmesine karşılık onlara şu hakikati korkusuzca dile getirmektir:</p>
<p>Burası benim yurdum, yaşadığım, ürettiğim, emek ver­diğim, toprağı işlediğim, inşa ettiğim yerdir. Hem yetiştiğim, hem yetiştirdiğim yerdir.</p>
<p>Burası benim ümranım, medeniyetim, kök saldığım yerdir.</p>
<p>Burası benim geliştirdiğim, güzelleştirdiğim, soyumun ve milletimin selamet içinde olduğu yerdir.</p>
<p>Burası benim ilmim, yurdum, birikimim, tüm varlığımdır.</p>
<p>Bu topraklar benim dünyaya geldiğim, evlendiğim, barklandığım, yurt ve yuva bildiğim, gözümü açtığım, düştüğüm, güldüğüm, ağladığım, düğünler dernekler kurduğum, cenazeler gördüğüm, sevdiklerimi bulduğum, sevmediklerimle yaşamaya tahammül ettiğim, beni ben yapan ruhum, mayam ve tabiatımdır.</p>
<p>Maddiyatçı, ben merkezci, ırkçı, sömürgeci, işgalci güçlerin bu hakikati anlaması imkânsızdır. Onlar kendi­lerinden başkasını düşünmeyen kara ve küflü bir vicdana sahiptir. Para ve kâr onlar için en ulvî amaçtır. Onlardan bunu anlamalarını beklemek yerine toprağın, aidiyetlerin, değerlerin mahiyetini kavramış olanlardan doğru bağlantılar kurarak yeni dünyayı ve yeni insan tipini kavramalarını beklemek, şirketler, devletler ve egemen güçlerin elbirliğiyle emperyalizme nasıl hizmet ettiğini görmelerini sağlamak, buna karşılık büyük küçük demeden adımlar atmalarım istemek çok daha anlamlıdır.</p>
<p>Akademi dünyası ve eğitim sistemi toplum adına ne üretiyor? Dizi ve film sektörü neye hizmet ediyor? Bir ül­kenin insanları nasıl besleniyor? Kendi toprağının mahsülü var mı, varsa bu mahsülü nasıl değerlendiriyor? Siyaseten geliştirilen politikalarda hangi öncelikler var? Toplumda kimler söz sahibi oluyor, kimler yüceltiliyor? Toplumu ayakta tutan kurumlar hangi alanlara yatırım yapıyor? İnsanların algıları neye göre şekilleniyor? Topluma hangi dil ve hangi damar hâkim? Bu ve benzeri sorular, hakikati kavramak için cevaplanmalıdır. Çünkü her makul ve doğru soru, insanı hakikate yaklaştırır, vicdanı harekete geçirir, düşünmeyi ve sorgulamayı sağlar. İnsanı sürüden ayırır, toplumu çürümekten, yozlaşıdan korur.</p>
<p>&#8216;Biz kimiz, nasıl insanlarız ve yaşadıkça neye dönüşü­yoruz&#8217; diye sorgulamak dahi başlı başına insanı nitelikli ve vicdan sahibi kılar. Bu sorularla muhatap olmanın, kendine böyle sorular sormanın yolu, derin sorumluluk ve vazife bilincinden geçer. Sorumluluk bilinci, hesap verme duygusunu geliştirir. Eğer vicdandan söz edilecekse söy­lemde kalan bir vicdandan değil, canlı ve hayata yansıyan bir vicdandan söz edilmeli, &#8220;vicdanlı insanlar&#8221; ifadesine geniş bir anlam affedilmelidir.</p>
<p>Vicdan, insanın toprağıdır, hüviyetidir, ümranıdır. İnsanın da toplumların da kumaşı, vicdanından anlaşılır. Bu sebeple vicdanlı insan denildiğinde en küçük haksız­lıklardan en büyük haksızlıklara kadar her şeyi kapsayan bir bakış açısından söz ediliyor demektir. Okulda öğrenci­sine dikkatle eğilen öğretmen, emekçinin hakkını gözeten patron, aile fertleri arasında dengeyi kuran bir ebeveyn, kamu politikalarında toplumun her kesimini gözeten bir anlayış, bunların hepsi vicdanın konusudur. Toplumu ayakta tutacak olan da insan yetiştirmesindeki özendir. Vicdanlı insanlar kendiliğinden ortaya çıkmaz, onları yetiştiren bir geri plan vardır. Akademiden sanata, siyasetten kültüre bu geri planın bütün sağlayıcılarını korumak, geliştirmek insan kavramına, insanın bakışma ve toplumun gelişimine devasa bir katkı sunacaktır.</p>
<p>Aksi hâlde yarın kendi varlığını, toprağının kıymetini, aslının ne olduğunu, ümranı unutan, asimile olan, başka­laşan, tamamen dijitalize bir insan tipi var olacak ve onun aklına bir kerecik &#8220;Bizim meselemiz neydi, biz hangi top- rağın mahsûlüydük, annelerimizden, babalarımızdan neler dinledik, bizi yetiştiren değerler neydi&#8221; şeklinde sorular sormak dahi gelmeyecektir.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Kökler ve Sürgün,syf:71-80</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[1]</a> îbni Haldun, <em>Mukaddime,</em> Haz.: Süleyman Uludağ, Dergah Yayınlan, 17 Baskı, Ağustos 2017, s. 780</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><strong>[2]</strong></a><strong> Paul Virilio, </strong><em>Enformasyon </em><em>Bombası,</em> <strong>Çev.: Kaya Şahin.</strong><strong> Metis Yayınlan. </strong><strong>2021,</strong><strong>s.</strong><strong> 11-12</strong></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"></a><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><strong>[3]</strong></a><strong> Teoman Duralı, </strong><em>Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti,</em><strong> Dergah Ya­yınları, 2019, s.</strong><strong> 160</strong></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[4]</a> Prof. Dr. Abdulfettah el-Awaisi, <em>Mescid-i Aksanın özgürlüğü İçin Strate­jik Planlama,</em> Çev.: Reyhan Önal, Fatma Beyza Öğretici, Güler Özdemir, Aşina yayınları, Ocak 2024, s. 42</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a>5.Teoman Duralı, <em>age„</em> s, 181</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/">Ümran İlmini Hatırlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlim ve Tövbe Geçidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[sadık tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid ilmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28033</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner. İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner.</p>
<p>İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa hepsi ilim ve ibadet içindir. Dahası kitaplar ilim ve ibadet için indirilmiş, elçiler de bunun için gönderilmiştir. Hatta ve hatta gök­ler, yer ve bu ikisi içinde yaratılmış her ne varsa ilim ve ibadet için yaratılmıştır. Yüce Allah’ın kitabında yer alan şu iki ayeti iyi düşün:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> “Yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yara­tan Allah’tır. Allah’ın gücünün her şeye yettiğini ve yine Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye O&#8217;nun buyruğu gelip bunlar arasında (bütün evrende) sürekli gerçekleşir.” (Talâk 65/12) Tevhid ilmi başta olmak üzere ilmin şerefine dair delil olarak bu ayet yeterlidir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) İbadetin şerefine ve ibade­te yönelmenin gerekliliğine dair de bu ayet yeterlidir. Dünya ve ahiret hayatının yaratılmasının amacı olan bu iki cevher ne bü­yüktür! Dolayısıyla kula yakışan şey, sadece bu ikisi ile meşgul olmak, kendisini sadece bu ikisi için yormak ve bu ikisi dı<u>şınd</u>a hiçbir şey düşünmemektir. Bilesin ki bu ikisi dışındaki şeyler bâtıl olup hiçbir hayır barındırmaz. İlim ve ibadet dışındaki şeyler aynı zamanda boş işler olup elde etmeye değmez.</p>
<p>Bunu öğrendikten sonra yine bil ki bu iki cevherin daha şe­refli ve daha faziletli olanı ilimdir. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “Âlimin âbide olan üstünlüğü, ümmetimden en aşağı derecede olan kişiye benim üstünlüğüm gibidir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bir başka hadisinde Allah Resulü şöyle buyurur: “Âlime bak­mak, benim namazımda bir sene boyunca gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha sevimlidir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Yine Hz. Peygamber “Dikkat buyurun! Size cennet ehlinin en şerefli kişilerini göstereyim mi?” diye sormuş, bunun üzerine oradakiler “Buyurun ey Allah’ın Resulü!” deyince “Onlar ümme­timin âlimleridir.” karşılığını vermiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: İlim cevher olmak bakımından ibadetten daha şereflidir fakat kul için gerekli olan şey ilimle birlikte ibadet etmektir. Aksi hâlde ilmi boşa gider. Nitekim ilim bir ağaç ise ibadet bu ağacın meyvesidir. Dikkat edilirse şeref ağaca aittir, zira asıl olan ağaçtır. Bununla birlikte [insanlar doğrudan ağaçtan değil], meyvesinden faydalanırlar. O hâlde kulun sahip olduğu ilmin şeref kazanabilmesi için mutla­ka ibadet de gerekir. Başka bir deyişle kul hem ibadetten hem de ilimden payını ve nasibini almalıdır. Bu manada Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “İlmi, ibadete; ibadeti ise ilme zarar vermeyecek şekilde isteyiniz.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kulun hem ilme hem de ibadete ihtiyaç duyduğu sabit ol­makla birlikte ilmin öne alınmaya daha layık olduğu muhakkak­tır. Çünkü ilim asıl ve rehberdir. Bu yüzden Resulullah “İlim amelin imamı, amel ise ona tâbi olandır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İlmin asıl olup ibadetin ona tâbi olması, iki husustan ötürü ilmi ibadetin önüne almanı gerektirir:</p>
<p><strong>1.</strong>İbadetin varlık bulması ve salimen işlenmesi ilimle olur. Zira senin önce mabudu bilip sonra ona ibadet etmen gerekir. İsimlerini ve zatının sıfatlarını bilmediğin, onu nitelerken ne söy­leyip ne söylememen gerektiğini öğrenmediğin bir varlığa nasıl ibadet edebilirsin ki! Belki de O ve sıfatlan hakkında doğru olana değil, aksine yanlış bir şeye inanırsın -Allah korusun- da ibade­tin hiç olup gider. Bu meseleye dair büyük bir tehlikenin varlığı hakkında İ<em>hyâu Ulumîd-Dîn</em> içerisinde yer alan “Kitâbu’l-Havf (Korku Kitabı)” bölümündeki “Sû-i hâtime” bahsinde gerekli açıklamaları yapmıştık.</p>
<p>Ayrıca yapman gereken şer’î yükümlülükleri bil ki bu sayede yerine getirmen gereken şeyleri emredildiğin gibi yapasın. Yine kaçınman gereken yasaklan bil ki bu sayede onlardan uzak durasın. Aksi hâlde mahiyetini ve keyfiyetini bilmediğin, ne şekilde yapılması gerektiğini öğrenmediğin taatleri nasıl gerçekleştirebilirsin! Ve yine isyan olduğunu bilmediğin şeylerden nasıl sakına­bilirsin ki nefsini ona düşmekten alıkoyasın!</p>
<p>Temizlik, namaz, oruç ve diğer şer’î ibadetleri yerine geti­rebilmek için onların hükümlerini ve şartlarını bilmen gerekir. Belki de senelerdir yaptığın bir davranış haberin olmaksızın te­mizliğini ve namazlarım fesat edecek veyahut sünnete uygun olmayacak bir şekilde hareket etmene neden oluyordur. Belki de senin bir sorunun var fakat bunun hakkında soru soracak kimseyi bulamadığın için gerekli bilgiyi öğrenememişsindir.</p>
<p>Bilmen gerekir ki bu meselenin medarı, bâtıni ibadetlerdir. Bunlar kalbin çabası olan tevekkül, tefviz (Allah’a havale etmek), rıza, sabır, tövbe ve ihlas gibi şeyler olup inşallah ileride zikredi­lecektir.</p>
<p>Yine bilmelisin ki kızgınlık, uzun emel, riya, kibir ve kendini beğenme gibi şeyler yukarıda sayılan durumların tam tersi olup bunlardan sakınman gerekir. İşte bunlar, Allah Teâlâ’nın yüce ki­tabında ve peygamberinin lisanı üzerinden yer verdiği, yapılma­sını emrettiği ve aksi yönde hareket etmeyi yasakladığı farzlardır. Şu ayetler bu manadadır:</p>
<p>“Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin.” (Mâide 5/23)</p>
<p>“Allah’a şükredin eğer Ona kulluk ediyorsanız.” (Bakara 2/172)</p>
<p>“Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın İhsanı sayesinde ola­caktır.” (Nahl 16/127)</p>
<p>“Bütün varlığınla ona yönel.” (Müzzemmil, 73/8) yani “Bü­tün varlığınla ona karşı muhlis ol!” ayeti de bu manadadır. Aynı durum namazı ve orucu emreden diğer ayetler için de geçerlidir. Peki sana ne oluyor da namaz ve oruç [gibi zahirî ibadetlere] yö­neliyorsun ancak bu [bâtını] farzları terk ediyorsun? Her ikisini de emreden Rab değil mi; her iki emir de aynı kitapta yer almıyor mu? Aslında sen her ikisinden de gafilsin ve onlara dair hiçbir şey bilmiyorsun. Demek ki dünyadaki payına âşık olup iyiliği kö­tülük ve kötülüğü iyilik hâline dönüştürenlerden olmuşsun. Sen, Allah Teâlâ’nın kitabında nur, hikmet ve yol gösterici olarak isim­lendirdiği ilimleri ihmal edip kendisiyle haram elde edilen ve en nihayetinde cehenneme av olan kimselerden birisi gibisin.</p>
<p>Ey doğru yolu arayan kişi! Nafile namaz ve nafile oruç ile meşgul olan ancak üzerine düşen bu şeylerden birini ve hatta ço­ğunu yerine getirmeyen birisi olmaktan ve en nihayetinde hiçbir şey elde edememekten korkmuyor musun?</p>
<p>Belki de sen, akıbeti cehennem olan bu isyanlardan birinde ısrarcı olup Allah Teâlâ’ya yakınlaşmak maksadıyla yeme, içme ve uyku gibi mubah olan şeyleri terk ediyorsundur. Bunun sonucu hiçbir şey elde edememek değil midir?</p>
<p>Tüm bunlardan daha kötüsü ise aralarındaki farkı bilmemen ve bazı yönlerden benzer olmaları sebebiyle, katıksız bir masiyet sa­yılan uzun emeller peşinde olman ve bunu iyi niyet zannetmendir.</p>
<p>Keza sen sabırsız ve kızgın olursun da bunu Allah’a yalvarış ve yakarış zannedersin. Halbuki sen mahza riya hâlindesindir ancak bu yaptığını Allah Teâlâ’ya hamd veyahut insanları hayra davet etme zannedersin. Sonuç itibariyle sen Allah a karşı isyan olan bu eylemleri itaat olarak addetmeye başlar ve ceza gerektiren bu ey­lemlere karşılık büyük bir sevap umarak büyük bir gurur ve çirkin bir gaflet üzere olursun. Allah a yemin olsun ki bu, ilimsiz amel edenler için berbat bir masiyettir.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra zahiri ameller ile bâtını ameller ara­sında onları ıslah ya da ifsat eden bazı alakalar vardır. Bunlar ih-las, riya, kendini beğenme ve iyiliği dile getirme vb. şeylerdir. Bu bâtınî amelleri, bunların zahir ibadetlere etki yönünü, bunlardan nasıl sakınılacağım ve yapılan amelleri bunlardan nasıl koruya­cağını bilmeyen kişinin zahir ameli çoğu zaman geçerli olmaz. Bunun sonucunda hem zahirî hem de bâtınî taatleri heba olur ve kulun elinde bedbahtlık ve boşa kürek çekmekten başka bir şey kalmaz. İşte bu, apaçık bir hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “İlim üzere uyku, cehalet üzere kılınan namazdan daha ha­yırlıdır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Zira ilimsiz amel eden kişi salihten daha çok fasit amel işlemiş olur.</p>
<p>Allah Resulü “İlim mesutlara ilham edilir, bedbahtlara ha­ram kılınır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bu sözün manası -bilgi ancak Allah katindadır- şöyledir: Bu kişinin ilk bedbahtlığı ilmi öğrenmeme­si, İkincisi bedbahtlığı ise hiçbir şey bilmeden rastgele ibadet ede­rek kendisini yormasıdır. Böyle davranan bir kişinin elinde kalacak olan, boş yere kendisini yormaktan ibarettir. Fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan amelden Allah’a sığınırız. Bundan dolayı insanlar arasında özellikle zahid âmil ve âlimler ilme çok önem vermişlerdir. Zira ilim, kulluk işinin medarı olup âlemlerin Rabbi Allah’a bilerek ibadet ve hizmet etmeyi sağlayan güçtür. Basiret sahibi kişiler ile teyit ve tevfîk ehlinin meseleye bakışı da aynen böyledir.</p>
<p>Bu cümleler kul için itaatin ancak ilim sayesinde varlık bu­lacağını ve salimen işlenebileceğini göstermiş olup ibadet konu- sunda da ilmi öncelemenin zorunlu olduğu görülecektir.</p>
<p><strong>2.</strong>İlmin ibadete takdim edilmesini gerektiren ikinci sebep, faydalı ilmin Allah Teâlâ’dan korkma ve O&#8217;nun büyüklüğü kar­şısında heyecanlanma <em>(haşyet)</em> sonucunu doğurmasıdır. Allah Teâlâ, “Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar* (Fâtır, 35/28) buyurmaktadır. Dolayısıyla her kim Allah’ı gerektiği gibi tanımazsa O&#8217;nun büyüklüğü karşısında gerektiği gibi korkmaz ve yine Onu gerektiği gibi tazim edip hürmet gösteremez. Kul, ilim sayesinde O&#8217;nu tanır, tazim eder ve O&#8217;ndan korkar. Şu hâlde Allah Teâlâ’nın tevfîkiyle itaate dair ne varsa ilim sonucunda meydana gelirken masiyete dair ne varsa da ilim sayesinde engellenir.</p>
<p>Allah Teâlâ ya ibadet etme hususunda kul için bu ikisi dışında hiçbir maksat yoktur. Sonuç itibariyle -Allah seni doğru yola ilet­sin ey ahiret yolcusu- her şeyden önce üzerine vazife olan şey, ilim tahsilidir. Lütfü ve rahmetiyle başardı lalan ise Allah’tır.</p>
<p>Belki de senin aklına şu soru geliyordur: Şeriatın sahibi olan Efendimiz (sav) “îlim talep etmek her Müslümana farzdır.&#8221; bu­yurmuştur.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Peki talep edilmesi farz olan bu ilim nedir? İbadet hususunda kulun tahsil etmesi gereken ilmin sınırı nedir?</p>
<p>Bil ki talep edilmesi farz olan ilimler genel itibariyle üçtür: Birincisi tevhid ilmi, İkincisi sır ilmi -ki bununla kalp ve onun amelleriyle alakalı olan şeyleri kastediyorum-, üçüncüsü ise şeriat ilmidir.</p>
<p>Bunlardan her birinin ne kadar öğrenilmesi gerektiğine ge­lince:</p>
<p><strong>1</strong>.Tevhid ilminden, dinin esaslarım bilecek kadarının öğre­nilmesi farzdır. Senin için bunun miktarı, âlim olan bir ilâhın olduğunu; bu ilâhın her şeye gücü yeten ve diri olduğunu; yine bu ilâhın irade sahibi olup konuştuğunu, işittiğini ve gördüğü­nü; onun hiçbir ortağının bulunmadığını bilinendir. Aynı şekilde bilmelisin ki senin ilâhın kemâl sıfatları ile nitelenmiş, sonradan olmaya delalet eden şeylerden münezzeh ve yine sonradan yara­tılmış olan her şeyden öncedir. Bunun yanı sıra Hz. Muhammed, O nun kulu ve elçisi olup Allah Teâlâ’dan getirdiği ve ahiret haya­tına dair söylediği şeyler hususunda doğruyu söyleyendir.</p>
<p>Daha sonra sünnetin şiarlarına dair bilinmesi gereken me­seleler gelir, öncelikle kitapta ve sünnette yer almayan bir şeyi Allah Teâla&#8217;nın dinine sokmaktan sakınmalısın. Aksi hâlde Allah Teâla&#8217;nın karşısında en büyük tehlikeye maruz kalırsın.</p>
<p>Tevhide dair bütün delillerin aslı Allah Teâlâ’nın kitabında mevcut olup âlimlerimiz dinin esaslarına dair telif ettikleri eserle­rinde bunları dile getirmiştir.</p>
<p><strong>Sözün özü şudur:</strong> Bilmediğin ve ileride helake sebebiyet verip vermeyeceğinden emin olmadığın her şeyin öğrenilmesini talep etmek farzdır. Bu bilgiyi talep etmekten geri durmak kesinlikle caiz değildir. Bu böyle biline. Başarı ise ancak Allah’tandır.</p>
<p><strong>2</strong>.Sır ilminden öğrenilmesi farz olan miktar, yapılması ve ka­çınılması gerekenler şeyleri bilinendir. Bu sayede Allah Teâlâ’yı tazim edip ihlaslı olabilirsin, niyetin ve amelinin sağlam hâle ge­lir. Bunların hepsi bu kitapta açıklanacak inşallah.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeriat ilminden bilinmesi gerekenler temizlik, namaz ve oruç gibi yapılması senin üzerine farz olan her şeydir. Hac, cihat ve zekât gibi şeyleri ise senin üzerine düşmesi hâlinde bilmelisin ki yerine getirebilesin. Eğer hâlihazırda üzerine düşmüyorsa bil­mene gerek yoktur*</p>
<p>İşte bunlar kulun kesinlikle tahsil etmesi gereken ve bilinmesi mutlak surette farz olan ilmin sınırıdır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Bütün küfür dinlerini hükümsüz bırakıp onları İslâm delili ile ilzam edecek ve bütün bid&#8217;atçilere baskın gelip onları da sünnet delili ile ilzam edecek kadar tevhid ilmi öğrenmem gere­kir mi?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Bunun öğrenilmesi farz-ı kifâye hükmündedir. Senin üzerine düşen, dinin esasları hususunda itikadını doğru kılacak şeylerden ibarettir. Benzer şekilde tevhid ilmine dair teferruatı ve incelikleri bilmen ve onun bütün meselelerine hâkim olman da ge­rekmez. Evet, eğer zihninde dinin esasları hakkında itikadını boz­masından korktuğun bir şüphe hâsıl olursa mümkün olduğu kadar ikna edici sözlerle bu şüpheyi gidermen gerekir. Münakaşa ve tar­tışmadan da sakınmalısın. Zira bu tutum, ilacı olmayan katıksız bir hastalıktır. Elinden geldiğince bundan uzak dur. Nitekim bu yola başvuranları ancak Allah Teâlâ’nın rahmeti ve lütfü iflah eder.</p>
<p>Sonra yine bilmelisin ki her şehirde, beldede Ehl-i sünnet davetçilerinden bir davetçi varsa ve bu davetçi insanların şüp­helerini giderip bid&#8217;at ehline cevaplar vermek suretiyle bu ilimle meşgul olarak hak ehlinin kalplerini bid’atçilerin vesveselerinden temizliyorsa diğer insanların üzerinden bu farziyet düşer.</p>
<p>Aynı şekilde senin sır ilminin inceliklerini ve kalbin ilginç hallerine dair açıklamaların hepsini bilmen de gerekmez. Senin, ibadetini fasit kılacak şeyleri bilmen ve bu sayede bunlardan ka­çınman gerekir. Bu anlamda ihlas, hamd, şükür ve tevekkül gibi yapman gerekenleri, hakkıyla yerine getirebilmek için bunları öğ­renmen gerekir. Bunlar dışındakileri ise bilmek zorunda değilsin.</p>
<p>Benzer şekilde fıkıh ilmine dair satım ve kira sözleşmeleri, nikah ve talak (boşama) ile suç teşkil eden fiiller gibi konuları da bilmene gerek yoktur. Zira bunların hepsi farz-ı kifâye hük­mündedir.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Tevhid ilmine dair öğrenilmesi zorunlu olan bu mik­tarı, herhangi bir öğretici olmaksızın insanın kendi başına öğren­mesi mümkün müdür?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İlim geçidi aşılması güç olan bit geçittir fakat talep edilene ve maksada ancak bununla erişilir. Bu geçidin faydası çok, kat edilmesi zor, tehlikesi ise büyüktür. Niceleri buradan döndü de dalalete düştü. Ve yine niceleri bu yola girdi de ayağı kaydı. Bu geçitte kaybolan nice insanlar şaşırıp kalmış, nice zayıf kimseler kesilip bırakmış ve niceleri bu geçidi kısa sürede geçerken bir kıs­mı da yetmiş sene boyunca gidip gelmiştir. Her şey Allah’ın (cc) elindedir.</p>
<p>İşte ilmin faydası -daha önce ifade ettiğimiz gibi- başta tevhid ve sır ilimleri olmak üzere kulun buna şiddetle ihtiyaç duyması ve bütün ibadet işinin bununla gerçekleşmesinden ileri gelir. Riva­yet edilir ki Allah Teâlâ, Hz. Davud’a, “Ey Davud! Faydalı ilim öğren.” demiş, bunun üzerine Hz. Davud, “Rabbim! Faydalı ilim nedir?” diye sormuş, Allah “Celâlimi, azametimi, büyüklüğümü ve her şeye gücümün tam olarak yettiğini bilmendir. Seni bana yaklaştıracak olan şey işte budur.” cevabını vermiştir.</p>
<p>Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Büyümeden ve Rabbimi tanımadan çocuk olarak ölsem ve cennete girseydim bu beni mutlu etmezdi.*<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Allah’ı en iyi bilen insan, O&#8217;ndan en çok korkan, en fazla ibadet eden ve Onun hakkında en güzel nasihat­te bulunandır.</p>
<p>İlim geçidinin zorluğuna gelince sen ilim talebi hususunda ihlaslı olmaya çabala ve talebin rivayet değil, dirayet talebi olsun.</p>
<p>Bil ki tehlike gerçekten çok büyüktür! Zira her kim insanla­rı kendisine çekmek, yöneticilerle oturup kalkmak, benzerlerine karşı övünmek ve gereksiz şeyleri elde etmek için ilim talep eder­se kötü bir ticaret yapmış ve yalnızca “kaybeden&#8221; sıfatını kazana- bilmiştir. Bu manada Allah Resulü “Âlimlerle tartışıp övünmek,aptallarla münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kazanmak için ilim tahsil eden kişiyi Allah ateşe girdirecektir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Ebû Yezîd el-Bistâmî şöyle demiştir: “Otuz sene mücahede ettim de ilimden ve onun tehlikesinden daha şiddetli olan bir şey görmedim.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Öte yandan şeytanın senin gözünü boyayıp “Eğer ilim için böylesine büyük bir tehlike söz konusuysa bu işe hiç girişmemek daha iyidir.” diyerek seni kandırma gayreti karşısında dikkatli ol. Sakın bu işin böyle olduğunu zannetme. Rivayet edilir ki Efendi­miz (sav) “Miraç gecesi bana cehennem gösterildi. Ben cehennem ehlinin çoğunun fakirlerden oluştuğunu gördüm.” buyurmuş, bunun üzerine ashab, “Ey Allah’ın Resulü! Mal mülk bakımın­dan mı fakirler?” diye sorunca “Hayır, ilim bakımından fakirler.” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Şu hâlde ilim öğrenmeyenlerin ibadetin hükümlerini bilmesi ve onu hakkıyla yerine getirmesi mümkün olmaz. Şayet bir kişi, ilim olmadan göklerdeki melekler gibi Allah Teâla ya ibadet etse yine de hüsrana uğrayanlardan olur. O zaman araştırmak, anla­mak ve öğrenmek suretiyle ilim talep etmek için kollan sıva, tem­bellikten ve bıkkınlıktan da sakın. Aksi hâlde dalalet tehlikesine düşersin. Dalalete düşmekten Allah a sığınırız.</p>
<p>Meselenin özeti şudur: Allah Teâlâ’nın sanatının (yaratışı­nın) delilleri hakkında derince düşünürsen senin için her şeye gücü yeten, bilen, diri olan, iradesi olup işiten, gören ve konu­şan bir ilâhın olduğunu bilirsin. Bu ilâh konuşma, bilme ve irade hususlarında sonradan yaratılanların sıfatlarından münezzeh, her türlü noksan ve afetten de uzaktır. O, sonradan yaratılanların sı­fatları ile nitelenemez; onlar için geçerli olan şeyler de Onun için geçerli değildir. O, yarattıklarından hiçbir şeye benzetilemediği gibi hiçbir şey de Ona benzemez. Onun için bir mekân ya da yön söz konusu olmadığı gibi [insanların başına gelen] olaylar ve afetler Ona ilişmez.</p>
<p>Hz. Peygamber’in mucizelerini ve nübüvvet alametlerini düşünürsen onun Allah’ın elçisi ve vahyin güvenilir taşıyıcısı ol­duğunu bilirsin. Bu sayede selef-i salibinin dile getirdiği itikada dair şu ifadeleri de hakkıyla anlarsın: Allah Teâlâ ah ire t te görü­lecektir. Zira O, mevcut olup belirli bir yönde değildir. Hiçbir şey Onu sınırlayamaz. Kur’an Allah’ın kelamı olup hurûf-u mu- kattadan (bağımsız ve ayrı harflerden) ya da farklı seslerden yara­tılmış değildir. Eğer Kur’an böyle olsaydı yaratılmışlar arasında yer alırdı. Süfli <em>(mülk&#8217;)</em> ve ulvî <em>(melekût)</em> âlemde meydana gelen en ufak düşünce ve en küçük bir bakış bile ancak Allah Teâlâ’nın kazası ve kaderi, O’nun iradesi ve isteği ile meydana gelir. Hayır ve şer, fayda ve zarar, iman ve küfür O’ndandır. Allah’ın, yaratmış olduğu hiçbir kişiye karşı mükellefiyeti yoktur. O, her kime sevap verirse lütfundan, her kimi de cezalandırırsa adaletindendir. Hz. Peygamber’in ahiret hayatına dair dile getirdiği haşr, neşr, kabir azabı, Münker ve Nekîr’in sorgusu, mizan ve sırat gibi hususlar da bu kapsamdadır.</p>
<p>Bunlar, selefin sahip olduğu ve tutunduğu itikadî esaslar olup bidatler çeşitlenmeden, hevâ ve hevesler ortaya çıkmadan önce bunlar üzerinde icmâ edilmişti Dinde bidat çıkarmaktan ve de­lilsiz bir şekilde hevâya uymaktan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Sonra -bu kitapta geleceği gibi- gerekli ilmin hasıl olması için kalbin amelleri, bâtını vecibeler ve yasaklar konusuna bakıp te­mizlik, namaz ve oruç gibi kullanmaya ihtiyaç duyduğun şeyleri bilcümle bilmelisin. Böyle yaparsan Allah Teâlâ’nın senin üzerine farz kıldığı ve ibadet için öğrenmen gereken ilme dair yükümlü­lüğü yerine getirmiş olursun. And olsun ki eğer bunları yaparsan ümmet-i Muhammed’in ilimde yüksek pâyeye erişen âlimlerin­den olursun. Şayet ilminle amel edip ahiretini imar etmeye yöne­lirsen ve Allah Teâlâ için cahilce veya taklit ederek değil de basi­ret üzere, ilmiyle amel eden bir âlim olursan işte o vakit en büyük şeref senindir.Böylelikle ilmin büyük bir kıymet ve çok fazla sevap getirir. Tüm bunları başarırsan Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi hakkıyla aşmış ve arkanda bırakmış olursun. Sana ve bize güzel bir başarı vermesi ve bu işi kolaylaştırması ancak Allah’tan istenir. Şüphesiz ki O, merhametlilerin en merhametlisidir. Her türlü güç ve kuvvetin kaynağı Allah’tır.</p>
<p><strong>İKİNCİ GEÇİT: TÖVBE GEÇİDİ</strong></p>
<p>Ey ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı kılsın- İlim geçidini geçtikten sonra şimdi aşman gereken, tövbe geçididir. Bu geçidi iki sebepten ötürü aşmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>ibadet hususunda muvaffak olman için tövbe gerekir. Zira günahların uğursuzluğu mahrumiyet doğurur ve ardından da pe­rişanlık getirir. Aynı şekilde günah bağı kulu, Allah’a itaat edip O&#8217;na hizmet etmek için yürümekten alıkoyan Çünkü günahların ağırlığı hayırların hafifliği ve itaat için canlanmanın önünde bir engeldir. Günah işleme konusunda ısrar etmek, kalpleri karartır. En nihayetinde de kalbini bir karanlık ve kasvet içerisinde bulur­sun. Böyle bir kalpte ne saflık vardır ne de berraklık. Ne bir lezzet vardır ne de bir tat. Eğer Allah Teâlâ merhamet etmezse günah, sahibini küfre ve bedbahtlığa sürükler.</p>
<p>Kötü ve kasvetli bir kalbe sahip olan kişi itaat için nasıl muvaffak olabilir ki! Masiyete ve zulme ısrar eden bir kişi [Al­lah Teâlâ’ya] hizmet etmeye nasıl çağırılabilir! Pislikler ve necis şeylerle kirlenmiş birisi [Allah’a] münacat için nasıl yaklaşabilir! Allah Resulü, “Kul yalan söylerse ağzından çıkanın kötü kokusundan ötürü iki melek ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> buyurmuşken böyle bir dil, Allah’ı zikre nasıl layık olabilir!</p>
<p>Şüphe yok ki isyan etme konusunda ısrarcı olan kişinin başarı elde etmesi zordur. Böyle bir kişinin Allah Teâlâ’ya kolaylıkla iba­det edebilmesi de mümkün değildir. Bir şekilde ibadet etse dahi meşakkatli gelir ve ettiği ibadetin ne tadı vardır ne de berraklığı. Tüm bunlar günahların uğursuzluğu ve tövbenin terk edilmesi yüzündendir. “Gece namaz kılıp gündüz oruç tutamıyorsan bil ki sen bağlısın ve seni bağlayan şey hatalarındır.” sözünü söyleyen ne kadar da doğru söylemiş.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> İşte durum bundan ibarettir.</p>
<p><strong>2.</strong>Tövbe etmeni gerektiren ikinci sebep, yapmış olduğun iba­detlerin kabul edilmesi için tövbenin gerekli olmasıdır. Nitekim alacaklı kişi [asıl alacağı dururken borçludan gelecek olan] hediye tarzından şeyleri kabul etmez. Dolayısıyla kulun masiyetlerden tövbe etmesi ve hasımların rızasını alması farzdır. Yapmak iste­diğin ibadetlerin geneli nafile (hediye) kabilinden davranışlardır. Sen henüz üzerine düşen borcu ödememişken, yapmış olduğun bağış nasıl kabul edilebilir! Sen yasaklanmış ve haram olanı yap­maya ısrar ederken helal ve mubah olanı Onun için terk etsen bir anlamı olur mu! O sana kızgınken -ki bundan Allah’a sığını­rız- sen nasıl olur da O’na seslenir, dua eder ve O nu översin! İşte günah işlemekte ısrar eden asilerin hâli böyledir. Yardım edecek olan ise yalnız Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Nasûh tövbe ne anlama gelir? Tanımı nedir? Kulun bütün günahlardan sıyrılması için yapması gereken şey nedir?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Tövbe, kalbin amellerinden bir tanesidir ki bu du­rum âlimler tarafından “kalbin günahtan arındırılması” şeklinde ifade edilir.</p>
<p>Tövbenin tanımı hakkında şeyhimiz şöyle demiştir: “Tövbe kulun, Allah’ı tazim etmek ve Onun gazabından sakınmak amacıyla daha önce benzerini işlemiş olduğu bir günahın görünüş itibariyle değil de derece itibariyle aynısını işlemeyi istemekten kaçınmasıdır.”</p>
<p>O hâlde tövbenin dört şartı vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Kalbi, günah işlemeye bir daha asla dönmeyecek şekilde azmettirip bu durumu onda sabit kılmak. Şayet kul, aynı günahı tekrar işleme ihtimali taşıyorsa veya yaptığı tövbeye [sadık kal­maya] azmetmiyor, aksine günaha tekrar dönme konusunda bir tereddüt yaşıyorsa günahtan sakınması mümkün olmadığı gibi tövbe etmiş de sayılmaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Kul, daha önce yapmış olduğu bir günahtan dolayı tövbe etmelidir. Zira tövbe ettiği günahı daha önce işlememişse töv­bekar değil, muttaki olur. Nitekim Hz. Peygamber’in küfre düş­me karşısında muttaki olduğu söylenebilir ancak bundan ötürü tövbe ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü küfre düşme gibi bir günah daha önce kendisinden hiçbir surette sâdır olma­mıştır. Buna karşılık Ömer b. el-Hattab daha önce içinde bulun­duğu küfür hâlinden tövbe etmişti.</p>
<p><strong>3.</strong>Kulun bir daha yapmamaya azmettiği günah, daha önce işlediği günahla görünüş itibariyle değil, konum ve derece iti­bariyle aynı olmalıdır. Nitekim yaşlanmadan önce zina edip yol kesen bir ihtiyar, eğer yapmış olduğu bu günahlardan tövbe et­mek isterse hiç şüphesiz bu mümkündür. Zira tövbe kapısı onun için kapalı değildir. Bununla birlikte bu ihtiyarın zina etme ve yol kesme günahını işleme yönündeki seçimini geride bıraktığı söy­lenemez. Zira artık bu fiilleri istese de yapamayacak bir hâldedir. Dolayısıyla bu günahları terk etmeye de gücü yoktur. Artık bu günahları işlemekten aciz olan ve bunlara güç yetiremeyen böyle bir ihtiyarın günahı terk etmiş ve günahtan sakınmış biri olarak nitelenmesi doğru olmaz. Öte yandan bu kişinin iftira atmak, gıybet etmek ve dedikodu yapmak gibi zina ve yol kesme ile aynı derecede olan günahları işlemeye hala gücü vardır. Bu günahlar­dan her birinin derecesi birbirinden farklı olsa da sonuç itibariyle hepsi masiyettir. Bununla birlikte aslî olmayan bu masiyetlerin hepsi tek bir derecededir. Bunlar derece bakımından bidatin, bid&#8217;at ise küfrün altında yer alır. O hâlde şu an görünüş itibariyle aynısını yapmaya güç yetiremeyen bu kulun, daha Önce işlemiş olduğu zina, yol kesme ve diğer günahlar sebebiyle edeceği tövbe geçerlidir.</p>
<p><strong>4.</strong>Kulun aynı günahı tekrar işlemekten sakınması, dünye­vi bir arzu, insanlardan korkma, övgü ve itibar elde etme, nefsi zayıflık, fakirlik ya da başka bir sebepten ötürü değil, sırf Allah Teâlâ’yı tazim ve Onun gazabı ile cezasının acısından sakınmak için olmalıdır.</p>
<p>Tövbenin şartlan ve rükünleri işte bunlardır. Yapılan tövbe­de bu şartlar ve rükünler eksiksiz olarak bulunursa o vakit tövbe hakiki ve sadık olur.</p>
<p>Kişiyi tövbe etmeye sevk eden sebepler üçtür:</p>
<p><strong>1.</strong>İşlenen günahlardan ötürü elde edeceği kötü sonucu dü­şünmek.</p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ’nın cezasının şiddetini ve dayanılamayacak bir seviyede olan gazabının acısını düşünmek.</p>
<p><strong>3.</strong>Kişinin bu konudaki güçsüzlüğü ve dayanıksızlığım dü­şünmesi. Zira güneşin sıcaklığına, görevlinin kırbacına ve bir karıncanın ısırmasına dahi dayanamayan insan, gazap ve helak yurdunda cehennem ateşinin sıcaklığına, zebanilerin sopayla vurmasına ve âteşten yaratılmış olan, deve boynu kalınlığındaki yılanlar ile katır büyüklüğündeki akreplerin ısırmasına nasıl da­yanabilir! Allah’ın öfkesinden ve azabından yine Ona sığınırız.</p>
<p>Bu düşünceleri sürekli hatırlayıp gece gündüz aklına getirir­sen bu durum seni, günahlardan nasûh bir tövbe ile uzaklaşmaya sevk edecektir. Lütfuyla muvaffak kılan ise yalnızca Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Hz. Peygamber “Pişmanlık duymak tövbedir.” buyur­muş ancak sizin ısrarla dile getirdiğiniz şartlara dair ise herhangi bir şey söylememiştir. Bunun izahı nasıldır?</p>
<p><strong>Cevap: Ö</strong>ncelikle bilmelisin ki pişmanlık duymak kulun is­teğine bağlı değildir. Dikkat edersen bazı durumlar için kulun kalbinde aniden bir pişmanlık meydana gelir de aslında kul, bunu kendisi istememiştir. Tövbe ise öyle değildir. Zira tövbe, kulun is­teğine bağlı olup yapılması emredilmiş olan bir şeydir. Ayrica biz biliyoruz ki kişi insanlar arasındaki İtibarını veya günahtan elde ettiği malını kaybettiğinde duyduğu pişmanlık, hiç şüphesiz töv­be yerine geçmez.</p>
<p>Şu hâlde öğrenmiş oldun ki yukarıda zikredilen hadiste, zahirinden anlaşılmayan bir mana söz konusudur. Bu da işlemiş olduğu günahlardan dolayı kulun duyacağı pişmanlığın, onu nasûh tövbeye sevk edecek asıl saikler olan Allah Teâlâ&#8217;yı ta­zim ve onun vereceği cezanın korkusu sebebiyle meydana gelmiş olmasıdır. îşte bu, tövbe edenlerin sıfatlarından olup onların hâli böyledir. Kul, tövbeye sevk eden bu üç şeyi düşünürse pişmanlık duyar ve duymuş olduğu bu pişmanlık onu, tekrar günah işleme isteğini terk etmeye iter. Gelecekte de bu pişmanlık duygusu kal­binde kalmaya devam ederek kendisini, Allah Teâlâ ya yalvarma ve yakarmaya götürür. Bunlar tövbenin sebepleri ve tövbekarın sıfat­larından olduğu için Allah Resulü tövbe etmeyi pişmanlık olarak isimlendirmiştir. Bunu iyi anla, Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Allah’ın yaratmış olduğu en şerefli varlıklar olan pey­gamberlerin günah işlemesi hususunda dahi ilim ehli arasında bir ihtilaf mevcut iken bir insanın asla küçük ya da büyük bir günah işlememesi nasıl mümkün olur?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bil ki bu durum imkânsız değildir. Dahası kolaydır. Allah Teâlâ rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Yine bilmeli­sin ki tövbenin şartlarından birisi, günahı bilerek işlememektir. Zira bir kul, sehven ya da hatayla günah işlerse Allah’ın lütfuyla bundan sorumlu tutulmaz. İşte bu, Allah Teâlâ’nın muvaffak kıl­dığı kişiler için çok kolaydır.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Beni tövbe etmekten alıkoyan şey, bu günaha tekrar dönüp tövbemde sebat edemeyeceğimi bilmem, dolayısıyla tövbe etmenin faydasız olduğunu düşünmemdir. Bu durum nasıl ola­cak?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu, şeytanın aldatmacasındandır. Sen bunu nasıl bi­lebilirsin ki? Belki de günaha tekrar dönmeden tövbekâr olarak ölüp gideceksin.</p>
<p>Tekrar günah işlemekten korkmaya gelince senin üzerine dü­şen vazife azmetmek ve samimi olmaktır. Tamamlayacak olan ise Allah’tır. Eğer tamamlarsa bu Onun lütfundandır. Şayet tamam­lamaz da tekrar günaha düşersen en azından bütün geçmiş günah­larından bağışlanmış, kurtulmuş ve temizlenmiş olursun da senin üzerinde sadece en son işlediğin günah kalır. Bu da büyük bir ka­zanç, önemli bir faydadır. Şu hâlde günaha tekrar dönme korkusu seni tövbe etmekten alıkoymamalıdır. En nihayetinde sen, tövbe etmek suretiyle iki güzellikten (tövbeye devam etmek ya da tövbe­ye devam edilemese bile en azından geçmiş günahların bağışlan­ması) birisini elde etmiş olursun. Tevfik ve hidayet verecek olan ise yalnızca Allah Teâlâ’dır. İşte bu durum da böyledir.</p>
<p>Günahlardan arınma ve onlardan kurtulma meselesine gelir­sek bilmelisin ki günahlar genel itibariyle üç kısımdır:</p>
<p><strong>1.</strong>Namaz, oruç, zekât, kefaret ve Allah Teâlâ’nın diğer farzla­rını terk etmek. Bunları mümkün olduğunca kaza etmen gerekir.</p>
<p><strong>2.</strong>İçki içmek, çalgı çalmak ve faiz yemek gibi Allah Teâlâ ile senin aranda olan günahlar. Bunlara karşı pişmanlık duyup bir daha benzerini asla yapmayacağını kalbine yerleştirmelisin.</p>
<p><strong>3.</strong>Kullar ile arandaki münasebetlerden doğan günahlar ki en müşkil ve en zor olanları bunlardır. Bu tür günahlar da kısım kısım olup bir kısmı mal, bir kısmı can, bir kısmı ırz, bir kısmı namus ve bir kısmı da din ile alakalıdır.</p>
<p>Mala yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabil­mek için mümkünse malı geri vermek lazımdır. Mal mevcut de­ğilse ya da fakirlik sebebiyle aynen geri verilmesi mümkün değilse mal sahibinden helallik istemen gerekir. Şayet mal sahibinin or­tada olmaması ya da ölmesi sebebiyle helallik de istenemiyorsa bu durumda onun adına sadaka vermen gerekir. Bunu da yapmaktan aciz kalırsan iyiliklerini artırman ve kıyamet günü mal sahibi şen­den razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Cana yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabilmek için zarar verilen kişiye ya da onun yakınlarına sana karşı kısasa baş­vurma imkânı vermen gerekir. Yahut onlar haklarını helal ederler.</p>
<p>Her ikisi de gerçekleşmezse zarar verdiğin kişi kıyamet gününde senden razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Irza yönelik haksız fiillerden doğan günaha gelince eğer biri­si hakkında gıybet ettiysen, birine iftira attıysan ya da küfrettiysen bunları yaptığın kişilerin önünde kendini yalanlaman ve mümkün­se hakkında konuştuğun kişiden helallik istemen gerekir. Tabii bu, yaptığın şeyleri dile getirdiğinde öfkenin ve fitnenin artmasından korkmaman durumunda geçerlidir. Eğer bundan korkarsan o kişi­nin senden razı olması ve bunun karşılığında büyük bir hayır elde etmesi için Allah Teâlâ ya sığınmak ve aynı zamanda bu duruma maruz kalan kişi için bol bol istiğfar etmek gerekir.</p>
<p>Namus konusuna gelince şayet sen birisine eşi, çocuğu ya da bir başka yakını üzerinden ihanet ettiysen bunu aşikâr hâle ge­tirmek ve helallik istemek yersiz bir davranış olur. Zira bu du­rum fitne ve öfkeye sebep olacaktır. Aksine o kişinin senden razı olması ve bunun karşılığında çokça hayır elde etmesi için Allah Teâlâ’ya yalvarman gerekir. Mesele aşikâr hâle geldiğinde fitne ve öfke çıkmayacağından eminsen -ki bu çok nadiren olur- ilgili ki­şiden helallik istenebilir.</p>
<p>Son olarak bir kişiyi küfür, bidat ya da dalalet ile nitelemek gibi dini hususlar, çözümü en zor olanıdır. Zira böyle bir durum­da, bu sözleri söylediğin kişilerin karşısında kendini yalanlamaya ya da mümkünse hakkında konuştuğun kişiden helallik isteme­ye ihtiyaç duyarsın. Eğer bu mümkün değilse ciddiyetle Allah Teâlâ’ya yalvarman ve senden razı olması için yapmış olduğun bu fiilden ötürü pişmanlık göstermen gerekir.</p>
<p>Sözün özü, hasmı razı etmek (yani hakkına girdiğin kişi ile helalleşmek) mümkünse ilk olarak bunu yap. Eğer mümkün de­ğilse senden razı olması için samimi ve içten bir yalvarışla Allah Teâlâ’ya sığın. Zira bu mesele, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın isteğine bağlı olacaktır. Biz, kulun kalbindeki samimiyeti gören Allah’ın, sonsuz lütfü ve geniş ihsanıyla kıyamet gününde, hak yiyen kulun basımlarım ondan razı kılacağım ve bundan dolayı hak yiyen kulunu mahkûm etmeyeceğini ümit ederiz. Bil ki bu, onun hakkıdır. Bu böyle biline.</p>
<p>Şayet yukarıda zikrettiklerimizi yapıp benzer günahı gele­cekte yapmama konusunda kalbini temize çıkarırsan bütün gü­nahlardan arınmış olursun. Kalbi temize çıkarmakla birlikte eda edilmemiş geçmiş ibadetleri kaza edip hasından razı kılmadıysan kul haklarıyla alakalı mesuliyet devam eder, diğer günahlar ise bağışlanır.</p>
<p>Bu konuya dair uzun açıklamalar söz konusu olup hepsinin bu kısa kitaba sığması mümkün değildir. Dolayısıyla önce <em>İhyâu Ulûmi’d&#8217;Dîn</em> kitabının tövbe bölümüne, sonra <em>el-Kurbe ilallâhi Teâla</em> kitabına, ardından da <em>el-Gayetul-kusvâ</em> kitabına bakarsan çokça fayda ve geniş açıklama elde edersin. Burada dile getirdik­lerimiz, mutlaka bilinmesi gereken aslî şeylere dairdir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Tövbenin Hakikati ve Selefin Buna Dair Sözlerinin izahı</strong></p>
<p>Yine iyi bilmelisin ki bu geçit aşılması zor, zararı büyük ve de geçilmesi çok mühim bir geçittir. İlimde derinleşmiş ve ilmiyle âmil âlimlerden Ebû İshak el-îsferâyînî’nin (ö. 418/1027) şöyle dediği bize ulaştı: Otuz sene boyunca bana nasûh tövbe nasip et­mesi için Allah Teâlâ’ya dua ettim. Sonra kendi halime şaşırdım ve “Subhanallah! Otuz sene boyunca Allah Teâlâ’ya dua ettiğim bu hacetim şu ana kadar giderilmedi.” dedim. Daha sonra rü­yamda bir adamın bana şöyle dediğini gördüm: “Buna şaşırıyor musun? Allah Teâlâ’dan ne istediğinin farkında mısın? Sen Allah Teâlâ’dan seni sevmesini diliyorsun. Allah Teâlâ’nın Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.’ (Bakara 2/222) sözünü işitmedin mi ? Bu, kolay bir istek midir ?”</p>
<p>Şu önderlere, onların meseleye verdikleri öneme, kalplerini sürekli olarak salih tutma isteklerine ve ahiret azığı biriktirmele­rine bir bak!</p>
<p>Tövbeyi geciktirmenin zararına gelince günahın başı kasvet, sonu ise -Allah korusun- uğursuzluk ve bedbahtlıktır. İblis ile Belanı İbn Bârûrâ’nın hallerini sakın unutma. Zira her ikisinin de durumu ilk başta günah, sonda küfürdü ve her ikisi de sonsuza dek helak olup gittiler.</p>
<p>Sana düşen -Allah sana merhamet etsin- uyanık olmak ve çabalamaktır. Umulur ki kalbinden bu ısrarın damarları sökülüp atılır da boynunu bu yüklerden kurtarırsın. Günahlardan dolayı kalbinin kasvetli hâle geleceğini unutma ve hâlini düşün. Salih bir zat, “Kalbin kararması günahlardan ileri gelir.” demiştir.</p>
<p>Kalbin kararmasının alameti, günahlardan dolayı kalplerde korku oluşmaması, ibadet ü taate uygun bir yer ve ortamın bulun­maması ve verilen öğüdün hiçbir etki etmemesidir. Salon günah­ları küçük görme, aksi takdirse büyük günahları ısrarla sürdür­düğün hâlde kendini tövbekar zannedersin. Şair şöyle demiştir:</p>
<p><em>Günahın azını sakın küçümseme, </em></p>
<p><em>Zira sürekli yapılan az, fok sayılır.</em></p>
<p>Kehmes b. Hasan’dan şöyle bir rivayet bize ulaştı: O, “Bir günah işledim, kırk yıldır onun için ağlıyorum.” deyince insan­lar “Nedir bu günah ey Ebû Abdullah?” diye sormuşlar. Bunun üzerine Kehmes, “Din kardeşim olan birisi beni ziyarete gelmişti. Ben onun için bir balık satın aldım. Sonra komşumun duvarına giderek oradan bir parça çamur aldım ve misafirim o çamurla eli­ni yıkadı.” karşılığını vermiş.<sup>3</sup></p>
<p>Nefsinle münakaşa et, onu hesaba çek ve acilen tövbe et­meye davran. Zira ecel gizli, dünya aldancı, nefis ve şeytan ise düşmandır. Allah Teâlâya yalvarıp yakar ve Onun kendi elleriyle yaratıp ruhundan üflediği, meleklerin boynunda cennetine taşı­dığı Âdem babamızın hâlini hatırına getir. O sadece bir günah işlemişti ve bunun sonucunda olanlar oldu. Hatta rivayet edildi­ğine göre Allah Teâlâ, “Ey Âdem! Ben senin nasıl bir komşundum?” diye sormuş, Âdem bu soruya, “Ne güzel bir komşusun ey Rabbim!” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Allah, “Ey Âdem! Benden uzaklaş ve keramet tacımı kafandan çıkar. Zira bana is­yan eden benim komşum olamaz.” buyurmuştur.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Allah’ın tek bir günah konusunda peygamberine olan tutu­mu böyle iken, sayısız günah işleyen diğer kişiler hakkında tutu­mu nicedir! Tövbekar birinin yalvarış ve yakarışı böyle iken gü­nah işlemeye ısrar eden zalimin hâli nicedir!</p>
<p>Şu sözleri dile getiren ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>Tövbe eden kendi hâline korkar iken.</em></p>
<p><em>Tövbe etmeyenin hâli nicedir!<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup><strong>[5]</strong></sup></a></em></p>
<p>Tövbe edip sonra tövbeni bozarak aynı günaha ikinci kez dönersen hemen tekrar tövbe et ve kendi kendine, “Belki de bu sefer aynı günahı tekrar işlemeden önce ölürüm.” de. Aynısını üçüncü kere, dördüncü kere tekrarla. Günahı ve günaha dönme­yi bir sanat edindiğin gibi tövbeyi ve tövbeye dönmeyi de sanat edin. Tövbe konusunda günah işlemeye nispetle daha aciz dav­ranma. Umutsuzluğa kapılıp şeytanın bundan dolayı seni tövbe etmekten alıkoymasına da izin verme. Zira günahtan sonra töv­be etmek hayra alamettir. Efendimiz’in (sav) “Sizin en hayırlınız günah işleyip tövbe edeninizdir.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> sözünü işitmedin mi? Hadiste sözü edilen, günah sebebiyle çokça imtihan edilmiş, çokça tövbe edip pişmanlık duyarak istiğfar ile Allah a sığınan kişidir. Allah Teâlâ’nın, “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merha­met edici bulur.” (Nisa, 5/110) sözünü de hatırından çıkarma. Bu iş böyledir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Sadık Tövbenin Hakikati</strong></p>
<p>Meselenin özeti şu ki işe koyulup günaha asla geri dönmemek, mümkün mertebe hasından razı kılmak, gücün yettiğince kaçan ibadetleri kaza etmek ve bu yaptıklarının yeterli olması için geri ka­lan hususları yalvarıp yakararak Allah Teâlâ’ya bırakmak suretiyle kalbini bütün günahlardan arındırmak gerekir. Ayrıca bu yaptığın, Allah Teâla&#8217;nın senin bu konuya dair sadık ve muttaki kalbinden sâdır olan azminin doğruluğunu bileceği bir hal üzere olmalıdır.</p>
<p>Daha sonra gidip gusül abdesti al, elbiselerini yıka, gereği üzere dört rekât namaz kıl ve Allah’tan başka hiç kimsenin seni göremeyeceği boş bir mekânda yüzünü yere koy. Ardından başına toprak saçıp göz yaşıyla hüzünlü bir kalp ve yüksek sesle en şerefli organın olan yüzüne toprak sür. Sonra da mümkün olduğunca günahlarını tek tek hatırına getirerek asi nefsini bu günahlardan dolayı kına, azarla ve şöyle de: “Ey Nefis! Senin utanman yok mu­dur? Tövbe etme vaktin gelmedi mi ? Allah Teâlâ’nın azabına da­yanacak gücün mü var? Allah Teâlâ’nın gazabına mı muhtaçsın?” Buna benzer çokça şeyler dile getir ve de ağla.</p>
<p>Peşi sıra iki elini merhametli olan Rabbe kaldır ve şöyle de: “Ey Rabbim! Kaçak kulun senin kapma döndü. Asi kulun salah bulmak üzere geri geldi. Günahkâr kulun af dilemek için huzuru­na çıktı. Cömertliğinle beni affet, lütfunla beni kabul et ve bana rahmetinle nazar et. Allah’ım geçmiş günahlarımı bağışla, kalan ömrümde de beni koru. Zira hayrın hepsi senin elindedir. Şüphe­siz ki sen bize karşı şefkatli ve merhametli olansın.”</p>
<p>Ardından şiddet anında dile getirilen şu duayı yap: “Ey bü­yük işleri ortaya çıkaran, ey dertlilerin son yardımcısı olan, bir şey istediğinde ol deyip oluverdiren Allah’ım! Günahlar bizi sa­rıp sarmaladı, bu günahları bağışlayacak olan ise sensin. Ey her sıkıntıyı gideren! Seni bugün için bekliyordum. Tövbemi kabul eyle. Şüphesiz ki sen tövbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olansın.”</p>
<p>Sonra ağla ve yakarmanı artırarak şöyle de: “Yapağı bir iş, kendisini başka bir iş yapmaktan alıkoymayan; bir şeyi işitmesi, başka bir şeyi işitmesine engel olmayan Allah’ım! Kulların çok­ça istemesinin kendisini hataya düşüremediği; ısrar edenlerin ısrarının kendisini bıktıramadığı Rabbim! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Rahmetini göstermek suretiyle bana affının serinliğini ve bağışlayışının hoşluğunu tattır. Şüphesiz ki sen her şeye gücü yetensin.”</p>
<p>Daha sonra Hz. Peygamber e salat-ü selam getir, erkek kadın bütün müminler için af dile ve Allah Teâlâ’ya itaate geri dön. Ar­tık sen nasûh bir tövbe etmiş ve annenin seni doğurduğu gün gibi günahlardan tertemiz çıkmış bir hâldesin. Sen Allah Teâlâ’nın sevdiği kişilerdensin. Senin için tarif edilemeyecek kadar fazla ecir ve sevap; bereket ve rahmet vardır. Senin için güven ve kurtu­luş hâsıl oldu, öyle ki sen hem dünyada hem de ahirette günah­ların tasasından ve belasından kurtuldun. Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi de aştın. Lütfü ve keremiyle hidayet ve tevfik verecek olan Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:21-44</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2685; Süleyman b, Ahmed b, Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu- </em><em>cemul-kebtr,</em> thk, Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Dâru ihyâi’t-turâ- si’l-arabî, t.y.), 8/233.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> İmam Muhammed b. Abdurrahman es-Sehâvî, <em>el-MakAsulul-basene,</em> 446, (Mısır: Mektebetü’l-hancı, 1991).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Hamza b. Yusuf el-Cürcânî, <em>Târîhu Cürcân,</em> thk. Muhammed Abdülmuîn Han (Lübnan: Âlemü&gt;l-kütüb, 1981), 215.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Abdullah b. Muhammed b. Ebû Şeybe, <em>Musannif,</em> thk. Habiburrahman el-Azamî (Lübnan: el-Meclisu 1-ilmî, 1983), 8/255.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Yusufb. Abdullah cn-Ncmri İbn Abdul-Ber, <em>Câmiu beyânı l~ilm vefadlihî, </em>thk. Ebu’l-eşbâl cz-Züheyri (Arabistan: Dâru İbn Cevzî, 1994), 268; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya ve tabakâtul-asfyâ,</em> (Lübnan: Dâru’l-kitâbi’l-a- rabî, 1987), 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 4/385.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Bu ifadeler, daha önce dile getirilen uzun hadisin bir parçasıdır. Hadis için bknz: îbn Abdü’l-Ber, <em>Câmiu beyânı l-ilm vefiuUihî,</em> 268; Ebû Nuaym, <em>HiL yetul-evliya,</em> 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî İbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> thk. Muham­med Fuat Abdülbaki (Mısır: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-arabiyye, 1954), 224; Ebû Ya’lâ Ahmed b. Ali b. el-Müsennâ et-Temîmî el-Mevsılî, <em>el-Müsned, </em>thk. Hüseyin Selim Esed cd-Dârânî (Suriye: Dâru’l-me’mûn li’t-türâs), 2837; Taberânî, <em>el-Mucemul-kebir,</em> 10/195.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/74.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2654; Ibn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 253.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 10/36.</p>
<p><strong>Tövbe Geçidi</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 1972; Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu cemü’l-evsaf’,</em> thk. Mahmut Tahhân (Arabistan: Mektebetu 1-maâ- rif, 1985), 7394; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 8/197.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[2]</sup></a> Beyhakî, <em>eş-Şu &#8216;ab,</em> 6832; Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 8/96.</p>
<p>3.Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,6/211</em></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[4]</sup></a> Ebu’l-Kâsım İbn Asâkir, <em>Târihu medîneti Dımaşk,</em> thk Muhibbuddîn Ömer b. Garâme (Lübnan; Dâru’l-fikr, 1995), 7/419.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[5]</sup></a> İbn Kuteybe bu sözü Ebül-Atâhiye’ye nispet etmiştir. Bk. Abdullah b. Müslim İbn Kuteybe, <em>&#8216;Uyûnü&gt;l-ahbâr</em> (Mısır: Dâru’l-kütübi’l-mısriyye, 1930), 2/327.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[6]</sup></a> Ebû Abdillâh Muhammed b. Selame b. Ca’fer el-Kudâî, <em>Müsnedüş-Şihâb, </em>thk. Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Müessesetur-risâle, 1985),1271.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a></p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 12:37:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akâid ve Kelâm Bahisleri]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Câhız]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu'l Muin en Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Farabi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Kesb]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Sadruşşeria]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27911</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını dünya zevklerine ulaşmak yapıp da nefsiyle arzuladığı bu zevkler arasında kaldığında ve sonra da hiçbir güçlüğe katlanmadan sıkıntı ve külfet çekmeden iman ettiğinde, azabı gördüğünde akıl yürütme imkânı giden bir kimse gibi hiç sevap kazanamaz ve imandan faydalanamaz.</p>
<p>Ayrıca âlemdeki cisimler, bunların yaratılmışlığı, yaratıcıları ve O&#8217;nun birliğini bilmek ile sıfatlarını ve peygamber gönderişinin sıhhatini bilmek için yapılan dikkatli düşünme ve tefekkürden sonra oluşan iman ve peygamberlerin bildirdikleri ve mucizeleri üzerinde derin düşünmeyle oluşan iman arasında, güçlüğe katlanmak, nefsi yormak ve fikri çabayı sürdürmek bakımından bir fark yoktur. Bu kişi, âlemdeki cisimler ve bunların parçaları üzerinde derin düşünmese bile, peygamberlerin bildirdikleri hususta düşünmenin ardından sevabına nail olunur. Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstufağni (r.a.) de bu görüştedir. Üstat Ebü Mansür el-Mâtüridi (r.a) de, “Hâlbuki Allah&#8217;ın o yok edici azabı geldiği zaman, daha önce iman etmiş ya da iman ettiği halde imanına yaraşır bir iş yapmamış olan kimseye, o anki gerçek tevbe ve imanı hiçbir fayda sağlamaz” (En&#8217;âm 6:158) âyetine dair yaptığı yorumda bu görüşe işaret etmiştir. Doğruya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 106 &#8211; Ebu&#8217;l Mu&#8217;in en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cedel, kesin kanıtların hakkında kesin bir bilgi (yakin) verdiği şeylerde ya | da bu şeylerin birçoğunda güçlü bir zan verir. Hitabet ise kesin kanıtların ispatlanabilir nitelikte olmayan ya da haklarında cedelin araştırma yapmadığı şeylerin çoğunda ikna meydana getirir. Faziletli din yalnızca filozoflar ya da kendisine söylenilen şeyi ancak felsefenin yöntemiyle anlayabilecek konumda bulunan kimseler için değildir, bilakis dindeki görüşlerin kendilerine öğretildiği, bu görüşlere ikna edildiği ve dindeki fiillere doğru yönlendirilen kimselerin çoğu bu konumda (yani, filozof konumunda) değildir. Bu (durum onlarda), ya tabiatları gereği ya da başka bir şeyle meşgul olmaları sebebiyledir. Bu kimseler, meşhur ya da ikna edici şeyleri anlamayan kimselerden de değildir. (Bu durumda) cedel ve hitabet, dindeki görüşlerin yurttaşlar nezdinde tashih edilmesinde, desteklenmesinde ve savunulmasında, yurttaşların nefslerine yerleştirilmesinde, (ayrıca) bu görüş mensuplarını söz ile yanıltma, onları (doğru yoldan) saptırma ve onlarla inatlaşma arzusunda olan bir kişi ortaya çıktığında (o dinin öğrettiği) görüşleri üstün kılma hususunda büyük fayda sağlar.</p>
<p>Çev :Hatice Umut</p>
<p>Sayfa 134 &#8211; Farabi</p>
<p>* Kaynak metin: Fârâbi, Kitâbül-Mille, nşr. Muhsin Mehdi, Kitâbul-.Mille ve nusüs uhrâ, Beyrut: Dâru&#8217;l meşrik, 1986, 8. 48-52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelâmcıların çoğu imanın sabit ya da faydalı olması için kişinin inancının bir delil üzere bina edilmesi gerektiğini düşünürler. İmam Ebü Mansür el-Mâtüridi&#8217;nin (r.a.) arkadaşı Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstüfağni (r.a.) ise bir kimsenin her meselede inancını akli istidlal üzere bina etmesinin şart olmadığını söyledi. Aksine inancını, peygamberin sözüne bina ettiğinde, onun elçi olduğunu ve elinde mucizeler gösterdiğini bildiğinde ve ardından âlemin hâdisliğine, Yaratıcı&#8217;sının varlığına ve O&#8217;nun tek olduğuna dair sözünü kabul ettiğinde, bunların tümünün doğruluğunu akli bir delil ile bilmese de bu yeterlidir. Bizim bölgemizde yaşayan geç dönem ehi-i hadis âlimlerinden Ebü Abdillah el-Huleymi de bu görüşe meyletmiştir. Ehl-i hadisin bir kısmı, tasdike eşlik eden delilin icmâ olmasını yeterli gördüler. Ehl-i hadis kelâmcılarından Ebü Mansür b. Eyyüb, bu görüş üzerinden şu sonuca vardı ve dedi ki: “Bu kıyasa göre böyle olması gerekir, inancını bir nas yada sünnet üzerine bina etmesi yeterlidir, zira bunların hepsi delildir.”</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 107 &#8211; Ebu&#8217;l Muin en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ın nezdinde olan din, senin itaat edip boyun eğdiğin şeriattır. Öyleyse din boyun eğmedir (inkıyâd). “Nâmûs” ise Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeriattır. Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeye itaat edip boyun eğmekle vasıflanan kişi, din ile kâim olan, (onunla yaşayan/gerçekleşen) ve dini ikâme eden, (onu yaşatan/gerçekleştiren| kimsedir. Namazı ikâme ediyor ifadesinde geçtiği üzere “ikâme” kelimesi burada dini inşa eden anlamındadır. Şu halde kul dini inşa eden, Hak ise hükümleri vaz edendir. Boyun eğme senin fiilindir, dolayısıyla din senin fiilindendir. Bu itibarla sen ancak senden olan şey ile mesut oldun, senin fiilin olan şey nasıl senin için mutluluğu (sa&#8217;âdet) temin etti ise ilâhi isimleri de aynı şekilde ancak O&#8217;nun fiilleri açığa çıkardı. O&#8217;nun filleri sensin ve fiiller sonradan meydana gelmiş şeylerdir (muhdesât). Eserleri vasıtasıyla O, “ilâh” olarak isimlendirildi, sen de eserlerinle “said” (yani mutlu) olarak isimlendirildin.</p>
<p>Cev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 141 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi·</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Makdisi: İnsanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdır. Ehil olmayanlara hikmeti yaymak düşmanlığa yol açar, kıskançlık doğurur ve fitneyi uyandırır.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İşte âlemde yasa (şeri&#8217;at) koymanın aslı ve sebebi, âlemin iyilik ve düzenini istemek, Allah hakkında aklın kabul edemediği, yani aklın teorik düşünceyle tek başına erişemediği bilinmeyenleri öğrenmektir. İndirilmiş kitaplar bu bilgiyi getirmiş, rasüller ve nebiler onu dile getirmiş, böylece akıllı kimseler Allah hakkındaki bilgilerinde eksikliklerinin olduğunu ve bunu rasüllerin tamamladığını anlamışlardır.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 193 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İbnü&#8217;l Arabi&#8217;nin İbn Rüşd ile Görüşmesi</strong></p>
<p>İbnü&#8217;l Arabi burada kısaca atıf yaptığı İbn Rüşd ile görüşmesini Fütühât&#8217;ın başka bir bölümünde şöyle anlatır: “Bir gün Kurtuba&#8217;da, şehrin kadısı Ebü&#8217;l-Velid b. Rüşd&#8217;ün huzuruna girdim. Halvetimde Allah&#8217;ın bana bahşettiği manevi fetihleri duyduğu ve bu bilgiler kendisine ulaştığı için benimle tanışmayı istiyor, işittiklerinden ötürü hayrete düşüyordu. Bunun üzerine babam, İbn Rüşd&#8217;ün benimle bir araya gelebilmesi için bir vesileyle beni ona gönderdi. İbn Rüşd babamın arkadaşlarından birisiydi, ben ise o zamanlar henüz sakalı bitmemiş ve bıyıkları terlememiş bir delikanlıydım. Huzuruna varınca sevgi ve saygıyla yerinden kalktı ve hemen beni kucakladı. Bana hitaben şöyle dedi: Evet! Ben de ona karşılık verdim: Evet! Onu anladığımdan ötürü sevinci arttı. Daha sonra bu konuşmada onu sevindiren şeyin farkına vardım ve ona şöyle dedim: Hayır! Keyfi kaçtı, rengi attı, bildiğinden şüphe duydu ve bana hitaben şöyle dedi: Keşf ve ilâhi feyiz konusundaki işi (emr) nasıl elde ettiniz?</p>
<p>O bize teorik bilginin (nazar) verdiği şey midir? Ona şöyle karşılık verdim: Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar cisimlerinden, boyunlar cesetlerinden uçup gider. Rengi sarardı, onu bir titreme tuttu ve bağdaş kurup oturdu. İşaret ettiğim şeyin farkına vardı. (&#8230;) Daha sonra İbn Rüşd, kendi görüşünün bizimkiyle uyuşup uyuşmadığını öğrenmek için babamdan bizimle görüşmeyi talep etti. O, fikir yürütme ve düşünme yolunu tutan bir kimseydi. Halvete cahil olarak girip herhangi bir ders, araştırma, inceleme ve okuma olmaksızın, bu şekilde (ilâhi feyiz ve keşf bilgisini elde etmiş olarak) çıkan bir kimseyi kendi zamanında gördüğü için Allah&#8217;a şükretti.</p>
<p>Ardından şöyle dedi: Bu bizim ispat etmeye çalıştığımız ve fakat erbabını görmediğimiz bir haldir. Allah&#8217;a hamdolsun ki ben o hale sahip kapalı kapıların kilitlerini açan bir kimse ile aynı zamanda bulunuyorum. Yine Allah&#8217;a hamdolsun ki bana onu görme şerefini bahşetti. Daha sonra İbn Rüşd ile ikinci bir kez daha buluşmak istedim. O —Allah kendisine rahmet etsin- aramızda ince bir perde konulmuş bir surette bana bir vakıada göründü. Ben ona perdenin arkasından bakıyordum, fakat o beni görmüyor ve orada olduğumu bilmiyordu. Kendisine daldığı için beni fark edememişti. Bunun üzerine şöyle dedim. Bizim sahip olduğumuz hale erişmesi murat edilmemiş. Merakeş şehrinde 595 (1196) senesındeki vefatına dek bir daha onunla hiç karşılaşmadım”;</p>
<p>bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtu Mekkiyye nşr. Abdulaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ b&#8217;s-sekâfe, 2017, e L, a. 477-478<br />
Sayfa 194</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir disiplinde uzman olanın her disiplinde uzman olması gerekmez; mesela iyi bir fakih ve kelâmcının tıpta uzman olması icap etmediği gibi, akli ilimleri bilmeyenin grameri de bılmemesi gerekmez. Aksine her ne kadar başka alanlarda ahmak ve cahil düzeyınde kalsalar da her disiplinde başkalarını geride bırakarak en üst rutbeye ulaşan uzmanlar vardır.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 212 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalqletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kıt akıllıların âdeti işte budur: Kişileri gerçek/doğru ölçüsü ile değil, gerçeği/doğruyu kişilere bağlı olarak tanırlar, Akıllı adam, akıllıların efendisi Ali el-Murtezâ&#8217;nın -Allah ondan razı olsun-sözüne uyar. O şöyle demiştir: *Gerçeği/doğruyu kişilerle tanıma, gerçeği/doğruyu tanırsan gerçeğe/doğruya sahip olanı da tanımış olursun.” O halde akıllı kimse önce gerçeği/doğruyu tanır, sonra sözün kendisine bakar; eğer gerçek/doğru ise söyleyen doğru yolda da olsa yanlış yolda da olsa o sözü kabul eder. Hatta bazen akıllı kimse sapkınların sözleri arasından gerçeği/doğruyu çıkarmaya çalışır ve bilir ki altının madeni topraktır ve sarrafın, iç görüsüne güveniyorsa, elini kalpazanın kesesine sokmasında ve saf altını sahtesinden ayırmasında bir sakınca yoktur. Kalpazanla alışveriş yapmaktan işini bilen sarraf değil, sadece köylü menedilir; sahilde dolaşmaktan iyi yüzücü değil, yüzme bilmeyen acemi engellenir; yılana dokunmaktan becerikli efsuncu değil, çocuk alıkonulur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 216 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlimin en aşağı derecesi, tecrübesiz cahilden ayırt edilir olmasıdır. Bu yüzden o, balı bir hacamatçının şişesinde görse bile ondan tiksinmez; iyi bilir ki o şişe balı bozmaz. İnsan tabiatının ondan tiksinmesi, hacamat şişesinin yalnız kirli kan için yapılmış olmasından kaynaklanan avami cehalete dayanır. Nitekim cahil kişi, kanın, hacamat şişesinde bulunması sebebiyle tiksinti verdiğini sanır; bilmez ki kan, özündeki bir nitelikten dolayı tiksindiricidir. Balda bu nitelik bulunmadığına göre balın şişede olması ona bu niteliği kazandırmaz; öyleyse ondan tiksinmek de gerekmez. İşte bu, halkın çogunu etkisi altında bulunduran yanlış kuruntudur. Mesela sen bir sözü halkın güven duyduğu birine isnat etsen, geçersiz dahi olsa o sözü kabul ederler. Şayet onu halkın güven duymadığı birine isnat etsen, onu doğru bile olsa reddederler. Demek oluyor ki, insanlar gerçeği/doğruyu daima kişilerle tanır, kişileri gerçek/ doğru ölçüsüne göre tanımaz. Bu ise koyu bir sapkınlıktır. İşte ret ile ilgili tehlike bundan ibarettir.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Halktaki gevşemenin ve iman zaafının sebeplerini araştırdım ve bunların dört adet olduğunu gördüm. Bunlar (i) felsefe ilmiyle çok meşgul olmaktan, (ii) tasavvuf yoluna fazlaca dalmaktan, (iii) Bâtınilik davasını benimsemekten ve (iv) halk arasında âlim denilen kimselerin davranışlarından kaynaklanan sebeplerdi. (&#8230;)</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 218 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Bunlardan)| birine “Bir dane büyüklüğünde bir şey, bir şehre bırakılsın da o şehri tamamen yiyip bitirsin, sonra da kendini yesin; ne şehirden ne de kendisinden bir şey kalmasın, bu mümkün mü?” diye sorulursa, derhal “Bu imkânsızdır, saçmalık kabilinden bir şeydir!” diyecektir. İşte bu, ateşin durumudur. Ateşi hiç görmemiş kimse, onun varlığını işittiğinde bunu reddedecektir. Âhirete ait olağanüstü hallerin inkârı da çoğunlukla bu kabildendir. Biz felsefeciye şöyle deriz: Sen afyonda soğutma özelliği var derken, bunun fizikteki akla dayalı kıyasa uymadığını kabullenmek zorunda kaldın. O halde kalpleri tedavi edip arındıracak bazı özelliklerin dindeki kurallarda bulunması ve bunların akli hikmetle değil, ancak peygamberlik gözüyle görülebileceği niçin mümkün olmasın?</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalöaetten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Peygamberliği kabul ettiğini diliyle ikrar edip, dinin kurallarıyla felsefeyi (hikmet) aynı düzeyde görenin durumuna gelince, gerçekte bu kişi peygamberliği inkâr etmiştir. Bu kişi, özel talihi sebebiyle insanların peşinden gittiği bir bilgeye inanmaktadır. Hâlbuki bunun peygamberlikle bir ilişkisi yoktur. Bilakis peygambere iman, aklın ötesinde bir aşamanın bulunduğunu, orada açılan gözün idrake konu olan özel geyleri algıladığını kabul etmektir. İşitme duyusunun renkleri, görme duyusunun sesleri ve bütün duyuların akledilirleri algılamaktan mahrum olması gibi, akıl da bu özel şeyleri kavramaktan mahrumdur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın kanunu şu şekilde cereyan ediyor: Biz ne zaman seçime dayalı bir hareketi kasda zorlanmaksızın kesin bir şekilde kastetsek bunun ardından Yüce Allah söz konusu seçime dayalı hareketi yaratıyor; kastetmezsek yaratmıyor. Kastetme de Allah&#8217;ın mahlükudur. Bunun anlamı şudur: Allah kudreti yaratır. Bu kudreti kişinin eylemiyle belli bir şeye sarf eder. İşte bu kasıt ve seçmedir. Kasıt şu manada Allah&#8217;ın mahlükudur. Gereklilik yoluyla olmaksızın kastın varlıklara dayanması anlamında, kasıt Allah&#8217;ın yaratması ve kişinin seçmesiyle beraber ortaya çıktı. Bundan dolayı diyorum ki, fiilin tercih sebebine dayanması, o filin zaruri olmasını gerektirmez. Çünkü kişinin seçme yeteneğinin de fiilin oluşmasında tesiri vardır. Bu cümlede de bağlacını kullanmanın sebebi, seçme yeteneğinin tam bir etki sahibi olmadığının bilinmesi hususudur,. Seçme yeteneği etki sahibinin bir parçasıdır (cüz&#8217;)</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 281 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>·<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kimse Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) sözlerine, halkı doğru yola iletmeye ne kadar çok önem verdiğini gösteren hadislere; ahlâkı güzelleştirmeye, insanlar arasındaki (kırgınlık ve dargınlıkları)gidermeye ve yumuşak ve nazik davranarak genel olarak din ve dünyalarını düzene sokmaya insanları nasıl çektiğine bakacak olursa, o kimsede (Hz. Peygamber&#8217;in) ümmetine olan şefkatinin, bir babanın çocuğuna gösterdiği şefkatten daha büyuk olduğu hususunda zorunlu bir bilgi meydana gelir. Yine o kimse (Hz. Peygamber&#8217;in şahsında)ortaya çıkan olağanüstü fiilleri, Kur&#8217;ân&#8217;da ve hadislerde onun diliyle verilen gayba ilişkin hayret uyandırıcı (bilgileri) ve âhir zamanda meydana geleceğini söylediği şeyleri ve onların dediği gibi çıktığını düşünecek olursa, onun, aklın ötesinde bir aşamaya erdiğini, onda gaybı, birtakım özellikleri ve aklın idrak edemediği şeyleri gören bir gözün açıldığını zorunlu olarak bilir. İşte Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) doğruluğuna ilişkin zorunlu bilgiye ulaşmanın yöntemi budur. Sen de dene, Kur&#8217;ân üzerinde düşün, hadisleri mütalaa et, bunu apaçık bir şekilde anlarsın. Felsefecileri uyarmak için bu kadarı yeter. Şu zamanda çok ihtiyaç olduğu için bunu anlattık.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 223 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şu bilinen bir gerçektir ki kesb, kesb olmasıyla nitelenmeyi gerektirir. Kötülüğü kastetmek kötüdür. Çünkü bu kasıt kötülüğe götürür. Bilinen bir başka sebep de şudur: Kul onu kastettiği zaman Allah yaratır. Kasıtta zorlama yoktur. Özet olarak şöyle söyleyelim: Bizim üstatlarımız, kuldan icat ve yaratma kudretini olumsuzluyorlar. Allah&#8217;tan başka yaratıcı ve öldürücü yoktur. Fakat şöyle demektedirler: Kulun kudreti vardır. Bu kudret ondan hakiki bir durumun ortaya çıkmasının gerekmeyeceği şeklindedir. Aksine kişinin kudreti ile yalnız nispetler ve görelikler farklılaşır; iki eşitten birini belirlemek ve onu tercih etmek gibi. Bu söylediklerim insanın eylemlerinde hür olup olmadığı konusunda anladıklarımdır. Başarı Allah&#8217;ın yardımıyladır.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 283 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bizim üstatlarımız şöyle demişlerdir: Gücü yeten kendi başınayken güç uygulanan şey (makdur) ortaya çıkıyorsa bu, yaratmadır (halk). Gücü yeten kendi başına olmaksızın güç uygulanan şey (makdür) ortaya çıkıyorsa bu da, kesbdir. Allah&#8217;ın takdir ettiği şeyler de iki kısımdır. (1) Tek başınalığın gerçekleşmesiyle beraber güç yetirenin kendi başına yapmasının uygun olduğu şeyler; kişinin kendisinin yapmadığı varlıklar buna bir örnektir. (2) Güç yetirenin tek başına olmasının uygun olmasıyla beraber onun tek başına yapmayıp, kişinin gücünün (kudret) de payı olduğu şeyler. Kulların seçime dayalı fiilleri buna örnektir. Şöyle de denilmiştir: Gücün kendi mahallinde olmayan yaratmadır, kendi mahallinde olsan ise kesbdir.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 282 &#8211; Sadruşşerîa</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hz. Peygamber (bir duasında) şöyle buyurmuştur: “(Allah&#8217;ım!) Beni ahlâkın en guzeline ulaştır; ahlâkın en güzeline senden başka kimse beni ulaştıramaz.” Bu, Hz. Peygamber&#8217;in şu duasındaki ifadeleriyle aynı düzeydedir: “(Allah&#8217;ım!) Hatalarımı su, kar ve dolu ile yıka!”8 Yani beni bu makamda, güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle! Şöyle ki, seninle muameleme yaraşır tarzda münacatında edeple davranmaya; senden bir bilgi almada, sözünde bana bildirdiklerini anlamaya; senin sözünle sana münacat ederken o sözleri kavramaya beni muvaffak eyle. -—Bütünüyle bunlar ahlâkın en güzelidir.Ayrıca fiillerimde —benim için şeri olarak vaz ettiğin gibi- zâhir ve bâtında, huzurunda duruş şeklimde güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle!</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 319 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Ahlâk ve Hükümleri)</p>
<p>Karşılığında bulunması gereken mahal değişince ahlâk hükümleri de değişir; bu yüzden ahlâk sahibi ahlâkın mahallini bilmeye ihtiyaç duyar. Bu bilgi sayesinde o, ahlâkın mahalline uygun ve Allah&#8217;ın emrine yaraşır bir şekilde davranır; böylelikle Allah&#8217;a yaklaşmış (kurbet) olur. Bu yüzden şeriatlar, insanın üzerinde yaratıldığı ahlâk hükümlerinin mahallini insanlara göstermek maksadıyla inmiştir. Buna örnek sadedinde Allah Teâlâ “O ikisine öf bile deme!” (İsrâ 17:23) buyurdu. Çünkü yarattıklarında “öf deme” (huyu) mevcuttur. Dolayısıyla Allah ahlâka ait hükmün açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Ardından bu ahlâka ait hükmün açığa vurulması gereken mahalli de bildirdi: “Öf! Size ve Allah&#8217;tan başka taptıklarınıza” (Enbiyâ 21:67).</p>
<p>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onlardan korkmayınız” (Âl-i İmrân 38:176). Burada korkma huyunun (huluk) açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Sonra kullarına şöyle dedi: “Benden korkunuz” (Al-i İmrân 3:175). Burada ise onlara bu niteliğin hukmunun açığa vurulacağı mahalli bildirdi. Benzer durum, haset ve hırs (huyları) için de geçerlidir. (&#8230;) Nitekim hz. Peygamber bu hususta şöyle buyurdu: “Yalnız şu iki kişiye haset (gıpta) edilir”1 ve “Allah senin (cemaatle namaza iştirak etme arzu ve) hırsını artırsın; fakat bir daha (bunul yapma).”2</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 316 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki, hal -Allah&#8217;ın fiilleri ve kâinata teveccüh etmesi bakımından- ilâhi bir niteliktir (na&#8217;t); hakikati bakımından tek olup, ona ilave bir şey düşünülemez. Allah Teâlâ zâtı hakkında şöyle buyurmuştur: “O her gün (yevm) bir şe&#8217;n üzeredır” (Rahmân 55:29) Günün en küçük birimi, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasıdır (an). Hak Teâlâ o zaman diliminde, varlıkta, her bir cüzü bu şartla bölünmez olan âlemin cüz&#8217;leri sayısınca şe&#8217;ndedir. Dolayısıyla Hak, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasında (ez-zamânü-ferd) kendi nefsiyle kâim olan sonradan var ettikleri dışında, onu baki kılacak şeyler de yaratmak suretiyle âlemin her bir cüz&#8217;ü ile beraber bir şe&#8217;ndedir. Bu şe&#8217;nler yaratılmışların halleridir ve onlar bu şe&#8217;nlerin varlığı için bir mahaldir. Hak daima onlarda bu şe&#8217;nleri yaratır. Dolayısıyla halin iki zamanda bekâsı mümkün değildir. Şayet iki zamanda bâki olsaydı, halin kendisinde bâki olduğu kimsede Hakk&#8217;ın yarahcı olması (kallâk) mümkün olmazdı ve o kimse Hakk&#8217;a muhtaç olmazdı. Hal kendisinde bâki olan kimse, Allah&#8217;tan müstağni olmak ile nitelenirdi. Bu ise muhaldir ve muhale götüren şey de muhaldir.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 323 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıl, mükellefiyet hükümleri konusunda herhangi bir şeyin iyi ya da kötü olduğuna delâlet etmez. İyilik ve kötülük gibi hükümler ancak şeriattan elde edilir,</p>
<p>Bu hususta temel kaide şudur: Herhangi bir şey salt kendisi, cinsi ve ayrılmaz , niteliği itibariyle iyi değildir, aynı durum kötülük için de söz konusudur. Nitekim sahip olduğu genel nitelikleri itibariyle kötü olan bir şeyin şeriatta güzel olarak nitelenmesi mümkündür.</p>
<p>Hak ehli nezdinde iyilik ve kötülüğün cins ve niteliğe bağlı olmadığı sabit olduğuna göre, bu durumda bir şeyin iyi olması demek, onu yapan kimsenin şeriat tarafından övülmüş olması demektir. Bir şeyin kötü olması demek ise onu yapan kimsenin şeriat tarafından yerilmiş olması demektir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 340 &#8211; Cüveyni</p>
<p>* Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlem, Allah&#8217;ın onun yarattığı andan âhirete dek yok olmaz. Varlık ise hallerde peş peşe gelir. Allah iradesinin teveccühüyle hallerin sürekli yaratıcısıdır; “kun” kelimesi onlara eşlik eder, irade onlara ilişmeye devam eder. Bu, teveccühtur. “Kün” de “tekvin” (yaratma) de zeval bulmaz. Hak ve halk (âlem) olarak, meselenin kendiliğindeki durumu budur.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 324 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Birinci hata: İnsan, başkasının gayesine uygun olsa da kendi gayesine aykırı olan, ancak başka birisiyle ilgili olmayan bir fiile “kötü” (kabih) adını verebilir. Çünkü her tabiat kendi nefsine düşkündür ve başkalarını hakir görür. Bu nedenle bir fiilin mutlak manada “kötü” olduğuna hükmedebilir. Bu fiilin onun hakkında “kötü” olduğu da söylenebilir. Bunun nedeni, bu fiilin onun gayesine aykırı olmasıdır. Ancak insana göre bütün âlem onun gayelerine uygun olmalıdır. Bu nedenle gayesine aykırı olan bir şeyin zâtı itibarıyla aykırı bir şey olduğu düşüncesine kapılır.</p>
<p>Böylece kötülüğü o şeyin zâtına ilave eder ve mutlak olarak hüküm verir. O, bir şeyi kötü görmenin aslı konusunda isabet etse de bir şeye mutlak olarak kötü hükmünü verme ve bir şeyin zâtına kötülüğü izafe etme konularında hata etmiştir. Bunun nedeni, başkasına ilgi göstermekten hatta nefsinin bazı halleri ile ilgilenmekten uzak durmasıdır. Böylece o, kendi gayesine uygen bar şekle dönüşse de nefsinin kötü gördüğü bazı hallerin aynısını iyi görebilir.</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah bütün mahlükatın yaratıcısıdır, ondan gayrı yaratıcı yoktur. Kulun kesb yoluyla kazandığı şeyler Allah tarafından yaratılmıştır. O halde kulun herhangi bir şeyi vücuda getirmesi imkânsız olduğuna göre, aklın herhangi bir şeyin kul üzerine vacip olduğuna delâlet ettiğini söylemenin bir anlamı yoktur. Evet, eğer Yüce Allah kulundan bir şey talep ederse, bu talep, amellerin yaratılması konusunda hasımlarımızın şüphelerini zikrederken ifade ettiğimiz şekilde gerçekleşir. Ancak kendisinden herhangi bir talepte bulunulmadığı halde, kulun herhangi bir fiili meydana getiremeyeceğini kabul ettiğimizde, bu durumda kul üzerine her hangi bir fiilin vacip olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur; tıpkı cevherlere ait fiillerde zorunluluk hükmünü vermenin anlamının olmadığı gibi. Bunu biliniz ki doğru yolu bulasınız. İşte bu husus, bu bölümün iki kısmından biridir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 348 &#8211; Cüveyni</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanların huyları ve alışkanlıkları incelediğinde, bunun sayılamayacak kadar çok örneğini görürsün. İşte nefslerde bulunan huyların sırlarını unutarak bu eğilimin ve benzerlerinin nefsin, yaratılışının ((fıtrat) hükmüne uyması ile bağlantılı olduğunu bilmeden işlerin dış görünüşlerine aldananların hata yapmasının sebebi de budur. İnsan tabiatı aklın hükmüne değil, hata yapan yalın vehim ve hayale bağlıdır. Ancak nefsin güçleri, alışkanlıklara bağlı olarak, vehimlere ve hayallere boyun eğen bir yapıda yaratılmıştır. Öyle ki insan hatırlamak ya da görmek suretiyle güzel bir yemeği tahayyül ettiğinde hemen ağzının suyu akar.</p>
<p>Bu, yemeğin hazmı için gereken belirli bir ağız suyunun ortaya çıkması için Yüce Allah&#8217;ın tahayyül ve vehmin emrine verdiği kuvvetin (onlara)| itaat etmesiyledir. Bu kuvvetin görevi, kişi, oruç ya da başka bir sebeple yemeğe yönelmeyi istemediğini bilse de tahayyül yoluyla ortaya çıkmaktır. Bunun gibi (insan) cinsel ilişki arzusuyla güzel bir kadın suretini tahayyül edebilir. Bu suret onun hayaline iyice yerleştiğinde, canlandırıcı kuvvet (kuvve nâşira) fiilin mekanizmasını harekete geçirerek esintiyi sinirlerin gözeneklerine ve boşluklarına doğru sevk eder. Böylece cinsel ilişkiyi sağlayan ıslak meziyi boşaltmakla görevli olan kuvvet harekete geçer.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 358 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İkinci hata: İnsan nadiren gerçekleşen hali bilmediği için, sıkça meydana gelen hallerin nefsine yerleşmesi ve bunların hafızasını (zikr) kaplaması nedeniyle, nadir olan bu hal dışındaki hallerde, gayelerine aykırı olan bir fiilin mutlak olarak kötülüğüne hükmedebilir. Mesela bazen insan, yalanın mutlak olarak her durumda kötü olduğuna hükmeder. Yalanın kötü olması ilave bir özellikten dolayı değil, zâtı itibarıyla yalan olmasından dolayıdır. Bunun nedeni insanın bazı hallerde yalan ile elde edilebilecek birçok faydayı aklına getirmemesidir. (Nadir olan) bu halin meydana gelmesi durumunda, insan tabiatı, kötü görmeye çokça alıştığından, yalanı iyi görmekten kaçınır. Zira insan tabiatı ilk çocukluk döneminden itibaren eğitim ve telkin yoluyla yalandan sakınmakta ve yalanın zâtı itibarıyla kötü olduğuna ve bu nedenle hiç yalan söylememesi gerektiğine inanmaktadır. Böylece yalan, her zaman onda var olan, ancak nadiren ayrılan bir şart nedeniyle kötü olur. Bunun için insan bu şarta dikkat etmez ve yalanın kötü olduğu ve ondan mutlaka kaçınması gerektiği tabiatına iyice yerleşir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 355 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, belirli bir yemeği arzularken onun dışındaki yemeklere karşı güçlü bir nefret duyarlar. Nice insanlar da bunun tam zıddı bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla bu farklı arzular ve zıt istekler ancak Yüce Allah&#8217;ın yaratmasıyla meydana gelmiş olmalıdır. Bu kesinleştiğine göre şöyle deriz: Bir şeye yönelik eğilim, istek ve hırs ne kadar şiddetli olursa, ona erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha tam ve mükemmel olur. Bu istek ne kadar az olursa, erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha zayıf olur. Dolayısıyla şöyle deriz: İhsanın miktarı, lezzetin miktarına, lezzetin miktarı da önceki ihtıyacın ve arzunun miktarına denktir. Böylece bir arzuyu (tatmin) ihtiyacının bir zarar olduğunu, başka bir şeye denk olan şeyin bu şeye de denk olduğunu delillendirdik. Netice itibariyle mevcut ihsanın miktarının önceki zararın miktarına denk olması gerekmektedir. Bu noktada söz bitmektedir.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>En büyük bağımsızlık, hiçbir şeye muhtaç olmamaktır, yoksa malla birlikte bağımsızlıktan söz edilemez.” Meşhur sözlerden biri de şudur: “Bir şeyden müstağni olman, bir şeyle müstağni olmadan daha önemli ve değerlidir.”</p>
<p>Aynı şekilde akıllı insanlar, Allah&#8217;ın arzu ve ihtiyaçtan münezzeh olduğu konusunda da ittifak etmişler ve bu iki hususun eksiklik ve noksanlık kapsamında olmaları sebebiyle Allah&#8217;ın bunlardan tenzih edilmesi gerektiğine hükmetmişlerdir. Benzer şekilde bir şeye muhtaç olan kimse, muhtaç olduğu şeye ulaşamazsa üzülür; bulduğunda ise durumunun yetkinliği o şeyi bulmasına bağlı olmuş olur. Başkasına bağlı olmak ise imkân ve sonradanlık (özelliklerini) gerektirmektedir ki, bütün bunlar eksiklik ve zarar kapsamındadır.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Talebe hocasının ilimdeki kemalini gördüğünde ona benzeme ve uyma yönündeki arzusu harekete geçer. Mesela açlık sebebiyle bundan alıkonduğunda ise midesinin yiyecek arzusuyla dolu olması, onun ilim yönündeki arzusuna engel olabilir. Bu sebeple Yüce Allah&#8217;ın sıfatlarına nazar eden kimsenin O&#8217;nun dışındakilere yönelmekten kalbini temizlemesi gerekir. Marifet, şehevi arzulardan uzak bir kalbe rastladığında ancak arzunun bir tohumu olur. Kalp bu duygulardan uzak değilse tohum da sonuç veremez.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 393 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan bir şeyde hikmete aykırı bir durum müşâhede edince sürekli olarak iki alternatif arasında yer değiştirir: Ya o konudaki isabetli davranışın (hikmet) bilgisine sahip bulunmakta veya bulunmamakta, bilgisi konunun hikmetini anlama seviyesine ya ulaşmakta veya ulaşmamaktadır yahut da eski ve eksik sıfatından artakalan kısım onu meseleyi idrak etmekten alıkoymaktadır. Bu sebeple kulun ilâhi bir fiil hakkında “Hikmete uygun düşmemiştir” veya “Şu vasıfları taşımamaktadır” yolunda bir iddiada bulunması anlamsızdır.</p>
<p>Bu meseleyi açıklığa kavuşturan bir husus da kulun nesnelerin çoğu hakkındaki cehaletini bilmesi, ihtiyaçlarla çevrili olduğunun ve çoğu konularda acziyet içinde bulunduğunun şuurunu taşıması ve bir de çoğu zaman hikmetsiz davrandığının farkında olmasıdır. Kendi açısından da konumu bundan ibaret bulunan birinin —ilâhi fiillerin tamamının hikmetsizlikten uzak oluşunun gerekliliğini benimsemesi dışında- Allah&#8217;ın yapacağı belli bir işe karışıp değerlendirme yapması mantıksız ve anlamsızdır. Zaten böyle bir değerlendirmeye düşünürlerin hepsi iştirak etmiş değildir, zira bu husus aklın nokta tayiniyle belirlemediği, genel olarak düşünerek hüküm verebileceği bir konu durumundadır. Bu yetenek de herkese verilmiştir. Dile getirdiğimiz bu husus için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah yaptığından sorumlu tutulmaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir” (Enbiyâ 21:23), çünkü herkesin fiili hikmetli olmaya da olmamaya da müsaittir, Allah&#8217;ın fiili ise hikmetsizlikten münezzehtir.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 377 &#8211; Maturidi</p>
<p>Kaynak metin; Mâtüridi, Kitâbü1-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2002, s. 277-281 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın üç derecesi vardır. Birinci derecesi insanların durdukları yeri (makâm) bilmendir. Onlar kendi kaderlerine bağlı, yapabilme güçlerinde sınırlı ve ilâhi takdir üzere bağımlıdırlar. Bu bilgi dolayısıyla üç şey elde etmiş olursun: Yaratılmışların -bir köpek bile olsa—senden yana güvende olması, insanların sana sevgi duyması ve seninle kurtuluş bulması.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; El-Herevi</p>
<p>* Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah” lafzı, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan, rubübiyet sıfatlarıyla nitelenen ve tek hakiki vücudu olan gerçek varlığın adıdır. Onun dışındaki tüm varlıklar bizatihi var olmayı hak etmezler. Varlığını O&#8217;ndan alan varlıklar ise zatı gereği fâni, O&#8217;na tâbi olmasıyla da mevcuttur. O&#8217;nun zatının dışındaki tüm varlıklar yokluğa mahkümdur. “Allah” lafzının ad ve özel isim konumunda bu manaya delalet etmesi en uygunudur. Onun kökü (iştikâk) ve çekimi (tasrif) hakkında zikredilenler ise zorlamadır ve boş bir çabadan ibarettir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 395 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın ikinci derecesi, Hak ile olan ahlâkını güzelleştirmendir. Senden kaynaklanan ahlâkı güzelleştirmek senden ortaya çıkan her şeyin (O&#8217;na lâyık olmayıp bu yüzden) özür gerektirdiğini ve Hak&#8217;tan gelen her şeyin (sana lâyık olmayıp bu yüzden) şükür gerektirdiğini bilmen, (kulluk edebinin bir gereği olarak) Hak için vefadan başka bir şeyi zorunlu görmemendir.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 405 &#8211; El-Herevi</p>
<p>Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Varoluş ve ibrete zemin teşkil eden bu hallerin izahını ayrıntılı olarak yapıyorum ki şunu bilesin: İnsan, şehvetleriyle yalnız başına terk edilip hevâ ve heves leriyle karşı karşıya bırakıldıklarında, hele bir de içgüdüsel ve ilk mizaçlarında olan akıldan olan (başlangıç düzeyi) akıldan başka nasiplerini almamışlarsa, buna ilaveten yol gösterici ve eğitmenlerden, ayrıca peygamberler ve ardılları gibi nefs ve isteklerine karşı kişiyi güçlü kılan kişilerden de yoksun bırakıldıysa, aklının gücünde hastalıklarını tedavi edecek, hevâ ve hevesten uzaklaşmaya zorlayacak, doğal eğilimlerine (tabâi&#8217;) karşı savaşımda güç verecek ve tüm maslahatın bilinmesini sağlayacak bir şey bulunmaz.</p>
<p>Kirlenmiş bir doğadan ve azgın bir şehvetten daha kirli bir hastalık ne olabilir?! Gecenin karanlığında ya da gündüzün aydınlığında başa musallat olan bir şeymiş gibi bir vakitte başa gelen acıyı hastalık olarak yorumlayanlar hastalığın ne olduğundan gafildirler. Bunlar ne hastalığı ne de tedavisini bilirler,</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; Cahız</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kişinin Allah tarafından verilen nimeti gereğine aykırı olarak kullanmaya yönelmiş olması Allah tarafından verilen armağanı, nimet kategorisinden çıkarmaz ve ihsan olmaktan başka bir manaya ve hakikate dönüştürmez. Allah bir eylemi sağlayacak gerekli araçları verirken ve nedenlerini anlaşılır kılarken; bozgunculuk yapılsın ve kötülük çıkarılsın diye ihsanda bulunuyor değildir. Ne var ki, itaat etmek üzere yardıma mazhar olan kişi verilen yardımla isyan ettiğinde, lütfedilen nimeti yanlış yerde kullanmıştır; ihsanla kötülük yapmıştır.</p>
<p>Sayfa 409 &#8211; Câhız</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil&#8217;in Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:22:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27888</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi İkinci Fasıl Bana Abdullah b. Muhammed, ona Abdülmelik b. Amr, ona Züheyr b. Muhammed, ona Muhammed b. Amr b. Halhale, ona Atâ b. Yesâr, ona da Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre&#8217;nin, Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir: &#8220;Yüce Allah, Müslümanm başına gelen her türlü yor­gunluk, hastalık, gelecek kaygısı, üzüntü, başkalarından gördüğü eziyet ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/">Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil’in Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmi İkinci Fasıl</p>
<p>Bana Abdullah b. Muhammed, ona Abdülmelik b. Amr, ona Züheyr b. Muhammed, ona Muhammed b. Amr b. Halhale, ona Atâ b. Yesâr, ona da Ebû Saîd el-Hudrî ve Ebû Hüreyre&#8217;nin, Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle buyurduğunu rivâyet etmişlerdir:</p>
<p>&#8220;Yüce Allah, Müslümanm başına gelen her türlü yor­gunluk, hastalık, gelecek kaygısı, üzüntü, başkalarından gördüğü eziyet ve iç sıkıntısı, hatta ona acı veren bir diken batması gibi her musibeti, o Müslümanm günahlarının örtülmesine vesîle kılar/&#8217;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bize Kabîsa, ona Süfyân, ona el-Â&#8217;meş, ona Bişr b. Mu­hammed, ona Abdullah, ona Şu&#8217;be, ona el-Â&#8217;meş, ona Ebû Vâil, ona da Mesrûk&#8217;un haber verdiğine göre, Âişe şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Allah Resûlü&#8217;nden (s.a.v.) daha fazla acı çeken bir kimse görmedim.&#8221;<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bize Ebû el-Yemân, ona Şuayb, ona ez-Zührî, ona Abdurrahmân b. Avf&#8217;ın âzâdlısı Ebû Ubeyd, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin şöyle dediğini rivâyet etti: &#8220;Resûlullah&#8217;ı (s.a.v.) şöyle buyururken duydum&#8221;:</p>
<p>&#8220;Hiç kimse ameliyle cennete giremez.&#8221; Dediler ki: &#8220;Sen de mi, yâ Resûlallah?&#8221; Buyurdu ki: &#8220;Evet, ben de. Ancak Allah beni lütuf ve rahmetiyle kuşatmıştır. Dosdoğru olun ve yaklaşın. Hiçbiriniz ölümü dilemesin, Umulur ki iyilik yapan kimse daha da hayra yönelir, kötülük yapan kişi ise umulur ki yardım dilenir&#8230;&#8221;<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste, Ebû Saîd el-Hudrî&#8217;nin, Ebû Hüreyre&#8217;den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: “Bir Müslümanın başına gelen hastalık, acı, üzüntü, gam, onu inletip telaşlandıran şeyler, yani ayağına batan bir diken bile veya bir şeyi nereye koyduğunu unutup telaşa kapılmasına yol açan, özetle ona eziyet eden her şey bu hâdise dahildir. Allah Teâlâ, her türlü musibeti o Müslümanın günahlarının keffâreti kılar.&#8221; İstenmeyen [nâmurâd] bir kazâ seni ebedî murâdına ulaştırdıysa, mutlulukla ne işin olur? Neden arzularına meyletmektesin? Murâdına eriştiğin anda bilmelisin ki nâmurâd devletinden mahrum kalmışsındır. Murâda eriştiğinde de onun geçici bir süre kaldığını bilmelisin.</p>
<p>Mesrûk&#8217;un, Âişe&#8217;den (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Âişe şöyle demiştir: &#8220;Hiç kimseyi görmedim ki onda bir dert, yani bir zayıflık ve şiddetli acılar bulunsun.&#8221; Dedi ki: &#8220;Hiç kimseyi, Resûlullah&#8217;tan (s.a.v.) daha dertli ve daha fazla sıkıntıya maruz kalmış görmedim.&#8221;</p>
<p>Böylelikle her bir zayıflığın ve nâmurâdlığın kıymetini bilirsin. Zîra Müslümanlık, fütûhun çokluğunda olsaydı, bu Resûlullah&#8217;ta (s.a.v.) olurdu.<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[4]</sup></a> Ama belâ ehlinin derecesi çok yücedir. Onun en zorlandığı bile, kaldırabileceği kadar­dır. Zîra bir kimse, kendi yüceliği kadar kendi devletinin yükünü<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[5]</sup></a> çeker.</p>
<p>Belâ, dosttan bir atâdır ve atâdan şikâyet etmek hatâdır. Seni Allah&#8217;la meşgûl eden belâ, seni O&#8217;ndan başka şeylerle meşgûl eden atâdan daha hayırlıdır. Sen belâya göğüs geren ol, belâ olma. Allah&#8217;ın hükmü altında ol, hüküm veren olma.</p>
<p>Muhabbet kapıyı çaldı ve mihnet ona cevap verdi:<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[6]</sup></a> &#8220;Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim,&#8221; dedi ve ona su ikram etti. Mihnet dedi ki: &#8220;Aşka el verdim (dokundum), bundan sonra ne olursa olsun.&#8221;</p>
<p>İlâhî! Bize yakıştırdığın her şeyi kabul ettik ve satın aldık. Muhabbet ve belâ elbisesini iki dünyadan kestik, âfiyet perdesini yırttık.</p>
<p>O&#8217;nun belâ zincirine bağlı olanlar, kimseyle huzur bula­maz. Hakk&#8217;ın çehresinin şarabıyla dağlananlar, O&#8217;nun lütuf eli dışında kimseden kadeh almaz. Muhabbetin yer aldığı mahalde, mihnetin yer tutmaya cesâreti olmaz.</p>
<p>Muhabbet, güzel kokularla dolu bir bahçedir. O&#8217;nun ferahlık veren nehrinde, yüz binlerce nâmurâdhk ve nasîbsizlik sıralanır. Muhibbin kalbi uyanıktır ve âşığın gözü cevher yüklüdür. Belâ, O&#8217;nun dostlarına kefildir ve onları dosta ulaşana kadar taşır. Belâ Allah&#8217;tan geldiği için, belâ hayırdır.</p>
<p>Diğer hadiste, Ebû Hüreyre&#8217;nin (r.a.) rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Bir kimse ameliyle cennete giremez.&#8221; &#8220;Sen de mi, yâ Resûlallah?&#8221; diye sordular. Yani sende mi amelinle cennete giremezsin. Buyurdu ki: &#8220;Evet, Allah Teâlâ beni lütfü ve rahmetiyle kuşatmadıkça ben de&#8230;&#8221;</p>
<p>Yani O&#8217;nun lütfü ve rahmetiyle cennete gireceğim. Fakat siz yolda dosdoğru olun ve O&#8217;nun rahmetiyle emirlerine itaat edip O&#8217;na yaklaşmanın peşinde olun. Sizden hiçbiriniz ölümü dilemesin.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Yani bir insan ölümü talep ediyorsa, bu onun sabırsız­lığından ileri gelir. Eğer O&#8217;na tâlibsen, burası talep etme yeridir. Eğer ziyâdelik, yücelik ve sevâb istiyorsan, burası amel yeridir. Ya işten kaçıyorsun ya da yükten. İş devlete, yük ise yüceliğe sebeptir. Sen istiyorsun diye ecel vakti değişmez. Fakat yükten veya işten kaçıp ölümü istiyorsan, bu senin defterine yazılır. Ecel, seni fazlasına rağbet eder­ken, belâya sabrederken ve kazâya râzıyken değil; işten ve yükten kaçarken yakalar.</p>
<p>O hâlde ey kul! Ölüm temennisinden vazgeç ve yük ile işini çoğaltmaya gayret et. Çünkü ölüm zaten gelecektir. Böylece o an geldiğinde, Hakk&#8217;ın kazâsını hoş karşılarsın, dostun didârına iştiyâk gösterir ve amelden geri durmazsın.</p>
<p>Bil ki, bu dünyada iyi işler yapanlardansan hayatın, mertebenin yükselmesiyle geçer. Şâyet kötü işler yapanlar­dansan, umulur ki tevbe seni bulur ve bu mânevi uzaklık [vahşet], pişmanlıkla arınır. Böylelikle yarın cehennem ateşiyle temizlenmene gerek kalmaz.</p>
<p>Ey kul, mâsiyetinin ölümünü iste, tâatinin değil. Bu yolun erleri, her bir nefeste öyle çok devlet biriktirirler [zahire] ki, sekiz cennetten bîniyâz olmak, Sübhan olan Allah&#8217;ın denizi yanında bir katre gibidir. Bu nasıl bir denizdir ki, bir katresi iki dünyanın kara ve denizlerini içine alır. Rahmet tufanı sanki ayağa kalkmış ve âlemdeki bütün zerrelerden her biri bir deniz olmuş, iki dünyanın kara ve denizinden hiçbir iz kalmamış gibidir. Ne büyük nîmet verici [mün&#8217;im]!<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[7]</sup></a> Ne büyük ihsan edici [mufdıl]! Zîra bu tâifenin hakkına ne kadar lütuf ve nimet düşmüştür. Bundan dolayı onlar da bu amele tâlip olmuşlardır.</p>
<p>Amelle cennete girilmez, çünkü ameller îmanla birlikte kabûl edilir. O&#8217;nun lütfü ve rahmeti olmaksızın îman sâhibi olunmaz. Bu dünya ve âhiret, îman ve İslâm, bunların hepsi, O&#8217;nun lütuf ve ihsânındandır.</p>
<p>Amelsiz ilim hatâlıdır [sâkîm], ilimsiz amel verimsizdir [âkîm]. İlim ile birlikte amel, eşsiz bir mücevherdir. Amel­siz ilim divânelik, ilimsiz amel bigâneliktir. Bugün seni günahlardan uzaklaştırmayan ve tâate yöneltmeyen ilim, yarın seni cehennem ateşinden de korumayacaktır.</p>
<p>O hâlde sâlih amel işlemeye çalış ve gayret içindeki lütuf ve keremi gör. O&#8217;nun lütfunun cemâli, sâlih amel ay­nasında görünür*. Ayna saflaşıp temizlendikçe ve büyüyüp genişledikçe, ondaki cemâl daha aydınlık ve net görünür.</p>
<p>Bu hadîs, ameller husûsunda gevşeklik göstermene işâret etmiyor, aksine bu yolda O&#8217;nun lütuf ve rahmetinde kendini kaybetmeni gösteriyor. Cehennem ateşinde zâil olmamak için çirkin fiillerini, sâlih ameller vâsıtasıyla or­tadan kaldır. Lütuf ve rahmetin cemâli, amellerin güzelliği ile ortaya çıktığında, cennet yolu sana açıldığında, O&#8217;nun lütuf ve keremine gark olduğunu gördüğünde; o zaman, öncekilerin gittiği gibi, sen de rahmet ve lütuf ehlinin yurdu olan cennete gidersin.</p>
<p>Kendi mizâcmı düzeltmeye çalış ki bu işin aynası olabilesin. O vakit peşinde olduğun her neyse âşikâr olur. Senin için ayna olmaktan başka bir yol yoktur. Yol sensin, nereye gidiyorsun? Perde sensin, şikâyetin kime? Engel sensin, kime söyleniyorsun? Ayna sensin, nereye bakıyorsun?</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Muhammed Abdullah b. Münâzil (ö. 330/941-42) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin yegânesi ve melâmetî ehlinin şeyhiydi. Hamdûn Kassâr&#8217;ın sohbetinde bulunmuştu. Âlim bir zâttı. Resûlullah&#8217;ın (s.a.v.) birçok hadîsini yazmıştı. Muâmelelerde ihlâs ve tashih üzerine güzel kitapları ve hikmetli sözleri vardı.</p>
<p>Meşâyihin büyüklerinden biri şöyle demiştir: &#8220;Ben bir buçuk adam tanıdım. Yarım adam, insanları iyi yönleriyle anan Nasrâbâdî;<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[8]</sup></a> tam adam ise insanları hiçbir şekilde anmayan Abdullah Münâzil&#8217;di.&#8221;</p>
<p>Münâzil dedi ki: &#8220;Mustafa&#8217;yı rüyamda gördüm. &#8216;Yâ Resûlallah! Dînimde selâmete erişmek için hangi kavimle oturayım?&#8217; diye sordum. Buyurdu ki: &#8216;Ziyafete giden ka­vimle, yani dervişlerle. Ziyafet veren kavimle değil, yani zenginlerle değil.'&#8221;</p>
<p>Münâzil, Nîşâbûr&#8217;da 329 veya 330 senesinde vefat etmişti. Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;Bir kimse farzlardan bir farzı zâyî ederse, Hak Teâlâ onu sünnetleri zâyî etmeye mübtelâ eder. Sünnetleri zâyî eden ve aldırış etmeyen bir kimse, çok geçmeden bid&#8217;ata mübtelâ olur.&#8221;</p>
<p>Ve yine şöyle demiştir:</p>
<p>&#8220;Sâhip olduğun vakitlerin en faziletlisi, nefsin kurun­tularından [hevâcis] selâmette olduğun vakittir. Bereketli saat ise, senin kötü zan ve düşüncenden halkın kurtulduğu vakittir.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Önce tahâret al, sonra namaz kıl. Önce halka eziyet et­meyi bırak, ondan sonra onlardan ihsânın tevfîkini bulmayı bekle. İlk önce sen, bâtınını halka kötü zan beslemekten kes ki halkı üzmekten kurtulasın. Sûret ehline, el ve dil ile eziyet ederler, çünkü onlar sadece sûrete bakar. Ama mânâ ehline ise kötü zan ve düşünceyle eziyet ederler.</p>
<p>Hor görme, onların zannından ibârettir. Zîra onlar şöyle düşünür: &#8220;Benim aklım onlar kadardır ve benim anlayışım onların İlmî seviyesindedir.&#8221; Sonunda kötü zan, falandan daha iyi değildir ve bu zanda kesin ve sağlam bir bilgi yoktur. Bu zannın amacı, kendince mânâ ehlini eksik görüp reddetmekten başka bir şey değildir. Bunun toplamı, firâset ve velâyet ehlini tammamaktan kaynaklanan bir küçümsemedir. Bu küçümsemenin aksi, onların kalplerine yansır ve bu hissi içlerine alırlar, fakat şikâyet etmezler.</p>
<p>Her ne kadar onların hâli, rahmeti ve ilmi, aşağılayan kimsenin seviyesinin altında görünse de, hakikatte ona üstündür. Onların aklı ve ilmi ki onunkinden kat ve kat üstündü, onların hali karşısında darmadağın oldu; velâ- yetlerini idrak etmekte hayrete düştü. Çünkü bu kimse, &#8220;Benim aklım onlarınkine yetişir&#8221; diye düşünür. Bu zan, düşünce yayıyla onlara doğru gönderilen bir ihânet oku olup zâhirde dalkavukluk etmek olarak görünür.</p>
<p>Öte yandan, zengin bir kimsenin fazlasıyla tevâzu göstermesi de zâhirde ihânettir. Azdan daha az göstermek sûretiyle bâtına hürmet etmedi ve zâhirde de onu dünya ehlinden daha iyi yapmadı. Ardmdan &#8220;Benim nefsim, fa­lanca dervişe saygı gösterdi&#8221; diye övünerek kendini kutlar. Oysa gerçekten ona saygı gösterseydi, üzerinden bir yıl bile geçmeden<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[9]</sup></a> onun âlemin efendisi ve mahlûkâtm en yücesi olduğunu anlardı. &#8220;Kim Allah için tevâzu gösterirse Allah da onu yüceltir.&#8221;<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Dervişlerin kerem ve hilmlerinin kemâlinden ötürü, bir müddet o kimsede hakirlik ortaya çıkmadı. Öte yandan da: &#8220;Kim kibirlenirse Allah da onu alçaltır/*<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Dervişlerin tevâzusunu iki dünyanın Serverinden öğren. Dikkat et! İşin ehlinin yanında sarraflık etmeye kalkma. Onların hâlinin cemâline gözünü dikip bakma ve bu dik dik bakışın sebebini onların suçu sanma. Yoksa öyle bir yere düşersin ki, çok zor ayağa kalkarsın.</p>
<p>Önce kendi bakışından çıkıp farzlara bak ki, sünnetle­rin sırlarına vâkıf olup nâfilelerin nârlarından feyz alasın. Farzlardan bilhassa namaz ibâdetinin noksan olmamasına dikkat et. Zîra şeriat te farzlardan namazın eksikliği ağır bir hicaptır ve ancak bu hicabı yine namaz ile kaldırabilirsin. Yani eğer farzlarda bir noksanlık varsa, bu noksanlık ancak farzla giderilir. Eğer eksiklik sünnetlerdeyse, sünnetle telâfi edilir. Eğer nâfiledeyse, yine nâfileyle eksiklik tamamlanır.</p>
<p>Ayrıca şerîat pratikleri ve dîn makamlarında karşına bir şey çıkarsa, bu ya farzdır, ya sünnet, ya edeb, ya da fazilettir. Bunların birinde bir eksiklik olursa, bu noksanlığı onun kendi cinsiyle telâfi etmeye çalış. Ağlayıp niyâz ederek tevbe et ve istiğfâr et. Nazla ve tekebbürle değil.</p>
<p>Acı çek ki, hiçbir fiil ve düşüncenle farzlarda noksanlık yapma. Hiçbir durumda sünnetten uzaklaşıp<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[12]</sup></a> ayrı düşme. Böylelikle bu işten ne devletler görüp bulduğunu anlarsın. O devletler ki, onun sıfat ve niteliklerini tarif etmek istesende akılla yapamazsın. İşte o zaman bu kavmin ne demek istedi­ğini anlarsın. Onların sahip olduğu devletin bir zerresi bile yere göğe sığmaz. Onların taşıdığı emanetten yer ve göğün kaçması şaşırtıcı değildir. Çünkü onlarm sâhip olduğu bu zerre yere ve göğe sığmaz.</p>
<p>Lâ ilâhe illallah. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<div></div>
<div class="dr w-full "><span class="text text text-15"><span class="text-alt"><span dir="auto">Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi – Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:175-183</span></span></span></div>
<div></div>
<div><strong>Dipnotlar:</strong></div>
<div>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[1]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Merzâ l, 2/434. HN: 17568.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[2]</a> Buhârî, <em>Sahîh’i Buhârî,</em> Merzâ 2,2/435, HN: 17573.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[3]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Merzâ 19,2/440. HN: 17777.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[4]</a> Bu cümlenin bir fili yoktur ve cümle çksik kalmış görünmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[5]</a> Bar kelimesi sözlükte yük ve meşakkat anlamına da gelmektedir.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[6]</a> Haşiyede metne ek olarak şu ifade yer almaktadır. “Ben hoş bir şekilde gelenin kölesiyim.” dedi ve ona su ikram etti.” <em>(Risale-i Mufassala,</em> vr. 82a; Server Mevlâî, bu ifadeyi metin içinde zikretmiştir, <em>Risâle-i Çihil u Du,</em> s 130)</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[7]</a> el-Mün*im&gt; Allah’a nispetle kullanılan bir sıfat olup yarattıklarına sayısız nimetler veren, ihsan eden ve sonsuz lütfeden demektir.</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[8]</a> İbrahim b. Muhammed Nasrâbâdî, (ö. 367/978) muhaddis ve ilk devir sû- filerindendir.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[9]</a>  * bu ifadenin tam anlamı sözlüklerde bulunamamıştır.</p>
<p>Mânâya uygun bir anlam çerçevesinde tercüme edilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[10]</a> îbn Şeybe, <em>Musannef-i İbn Ebu Şeyhe,</em> Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[11]</a> îbn Ebî Şeybe, <em>Musannef-i İbn Ebu Şeybe,</em> Zühd 36797, 19/485. HN: 126056. Elsisiletul sahihat 2328.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[12]</a> ^j^’nerusse” şeklinde yazılmaktadır, fakat bu kelime sözlüklerde bulu­namamıştır. Kelime muhtemelen mervesse olup adet, uzaklaştır­mak anlamlarına gelen sözcüktür.</p>
</div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr  flex-row"></div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/">Müminin Hüzmünün Sevabı ve  Muhammed b. Abdullah Münâzil’in Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muminin-huzmunun-sevabi-ve-muhammed-b-abdullah-munazilin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tıb ve Ebû Alî Sakafî&#8217;nin  Hikâyesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:10:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi]]></category>
		<category><![CDATA[Huzur]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[tıb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27889</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yirmi Ücüncü Fasıl Bana Muhammed b. el-Müsennâ, ona Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, ona Ömer b. Sâîd b. Ebû Hüseyin, ona Atâ b. Ebû Rebâh, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Allah, şifâsını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir.&#8221;[1] Bize Muhammed b. Abdurrahîm,[2] ona Süreye[3] b. Yûnus, ona Ebû Hâris, ona Mervân b. Şücâ&#8217;, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/">Tıb ve Ebû Alî Sakafî’nin  Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yirmi Ücüncü Fasıl</p>
<p>Bana Muhammed b. el-Müsennâ, ona Ebû Ahmed ez-Zübeyrî, ona Ömer b. Sâîd b. Ebû Hüseyin, ona Atâ b. Ebû Rebâh, ona da Ebû Hüreyre&#8217;nin rivâyet ettiğine göre, Peygamber (s.a.v.) şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Allah, şifâsını indirmediği hiçbir hastalık indirmemiştir.&#8221;<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bize Muhammed b. Abdurrahîm,<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[2]</sup></a> ona Süreye<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[3]</sup></a> b. Yûnus, ona Ebû Hâris, ona Mervân b. Şücâ&#8217;, ona Sâlim el-Aftas, ona Sâîd b. Cübeyr, ona da İbn Abbâs&#8217;ın (r.a.), Peygamber&#8217;in (s.a.v.) şöyle dediğini rivâyet etmiştir:</p>
<p>&#8220;Şifâ üç şeydedir: Hacamatla kan alma, bal şerbeti ve ateşle dağlama. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.&#8221;<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bize Ayyâş b. el-Velîd anlattı, ona Abdü&#8217;l-A&#8217;lâ, ona Sâîd, ona Katâde, ona Ebû Mütevekkil, ona da Ebû Saîd&#8217;in anlattığına göre:</p>
<p>Bir adam Peygamber&#8217;e (s.a.v.) gelerek, &#8220;Kardeşim kar­nından şikâyet ediyor,&#8221; dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.): &#8220;Ona bal şerbeti içir!&#8221; buyurdu. Adam sonra üçüncü defa<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[5</sup></a> geldi. (Hastalığın geçmediğini söyledi) ve Resûl, &#8220;Bal (şerbeti) içir.&#8221; diye buyurdu. Sonra dördüncü defa<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[6]</sup></a> geldi ve Yine Hz- Peygamber ona: &#8220;Bal şerbeti içir diye buyurdu.&#8221; Adam: İçirdim/&#8217; dedi. Bunun üzerine Peygamber: &#8220;Allah sözünde doğrudur. Kardeşinin karnı yalancıdır buyurdu.&#8221; Sonra bir kere daha içirdi ve bu sefer kardeşi hastalıktan kurtuldu.<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>İlk hadiste, Ebû Hüreyre&#8217;nin Hz. Peygamberden (s.a.v.) rivâyet ettiğine göre, Allah şifâsını, yani derman ve ilacını göndermediği bir dert göndermemiştir.</p>
<p>Ardından, başka bir hadiste şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Şifâ üç şeydedir: Hacamat yapmak, bal şerbeti veya ateşle dağlamaktır. Ancak ben ümmetimi ateşle dağlamaktan men ediyorum.&#8221; Üçüncüsü nehyedilmiştir, yani dağlamak.</p>
<p>Diğer hadiste, bir adam Resûlullah&#8217;ın (s.a.v.) yanma ge­lerek, &#8220;Kardeşimin karnı ağrıyor,&#8221; dedi. Resûlullah (s.a.v.): &#8220;Ona bal yedir.&#8221; buyurdu. Adam gitti ve tekrar geri döndü. Hz. Peygamber bir kez daha: &#8220;Ona bal yedir.&#8221; buyurdu. Ve bir kez daha geldi: &#8220;Yedirdim ama iyileşmedi,&#8221; dedi. Dör­düncü kez gelişinde Resûlullah (s.a.v.): &#8220;Allah Teâlâ doğru söylüyor, ama senin kardeşinin karnı yalan söylüyor. Git, ona bal ver.&#8221; buyurdu. Bu sefer ona bal yedirdi ve o da iyileşti.</p>
<p>Nitekim balın şifâsı yakîn olduğu için, o yakînlik derdi alıp götürdü. Şundan ötürü bilmelisin ki, bir işin çabucak bertaraf olması için yakîn gerekir.</p>
<p><strong>İşaret</strong></p>
<p>Balın şifâ vermediğine dair sahip olunan kötü düşünce neticesinde baldan şifâ alınmaz. Bil ki, Allah Teâlâ&#8217;nın sebep verdiği bir şeye dair kötü bir zanna sahipsen, Hak seni o şeyin fütûhundan perdeleyip gizler. O şeyin hayrı, yakîn ile şüpheden arınmadıkça, şifâsı şana yüz göstermez. Nitekim illet yalancıdır. Bilmelisin ki, işin çabucak hallolması için yakîn gerekir. Nazarını O&#8217;na kıl, sebebe değil.</p>
<p>Bu hadiste, emrin yüceliğine ve sebebin de zillet olu­şuna işâret vardır. Adam &#8220;Bal yedi ama şifâlanmadı,&#8221; dedi. Peygamber: &#8220;O (bala) şifâ koymuştur.&#8221; Buyurdu. Ona yakîn olunca şifâ buldu.</p>
<p>Ey bizim kulumuz! Gözünü sebebe dikme, sebepteki Müsebbib&#8217;e bak. Allah bir şeyi sebep kıldığında sen onu nehyetme, sebeplerden geçip tevekkülle adım at ve sebep­lerden kurtulmak için tembellik yolunu düşünme. Allah, hicâp ehline sebep ile şifâ verir, ama visâl ehline sebepsiz verir. Bazen de tersi olur; biri itimat etmesin ve diğeri de ümidini kaybetmesin diye, birine sebepsiz, diğerine sebebe bağlı olarak verir. Hakk&#8217;ın huzuruna [kademgâh&#8217;a] geri gelindiği vakit, şayet sebep ehlindense, sebeple uğraşır; ya da şayet Müsebbib&#8217;i tanıyanlardan ise sebebe itimat etmez. Bir kimse sebep makamından geçirilince, Hak&#8217;tan izinsiz tekrar sebebe rücu edemez. Zîra sebebi görmemek cehâlet iken, sebepte kalıp Müsebbib&#8217;i görmemek şirktir.</p>
<p>Dert, yolcuların eczânesidir (ilâç deposudur) ve bu ec- zânenin anahtarı sabırdır. Derdin kapısını sabır anahtarı ile açan bir kimse, her derdine öyle bir devâ bulur ki, bu devânm en küçüğü havada uçmak ve su üzerinde yürü­mektir. Bu dert eczânesinde kalbin ölümsüzlük ilacı ve îman zevklerinden tadılan zevkin ilacı vardır. Ayrıca bu diyârın her yerinde, yanık kokusu ile O&#8217;nun kokusunu duyuran bir devâ vardır. &#8220;Muhakkak ki ben Rahmân&#8217;ın kokusunu Yemen tarafından alıyorum.&#8221;<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[8]</sup></a> Zîra nutkun devâsı şu âyette zikredilmiştir: &#8220;Allah, hakkı Ömer&#8217;in diline ve kalbine yerleştirmiştir.&#8221;<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[9]</sup></a> Her bir uzvun ilacı bütün eşyanın üzerinde olan zikir ve teşbihtir.</p>
<p>Sözün kısası, dert eczanesini sabır anahtarı ile kim açarsa bu ilaçlan bulur. Eğer rızâ anahtarı ile açarsa, âlâ ilaçlar bulur. Eğer muhabbet eli ve anahtarıyla kapıyı açarsa, ondan daha da âlâsını bulur. Eğer niyâz ve ağlama eliyle ve sır anahtarı ile açarsa, en büyük simyâyı bulur ki böylece bütün zehirler panzehire dönüşür, bütün dertler ilaç, bütün bakırlar altm ve bütün taşlar lâl<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[10]</sup></a> olur. Ne güzel ilaç, ne iyi eczâne, ne hoş ip ve ne güzel anahtar! Yüzlerce senedir gelirler ve anahtar getirirler. Anahtarların dişi kadar devâ alıp yaparlar. Bir kilit ve binlerce anahtar. Müptelâ olunan bir hastalık ve binlerce çeşit ilaç! Herkesin eli kadar farklı çeşitte ilaç gelir. Ne hoş, ilginç bir eczâne! &#8220;Biz Kur&#8217;ân&#8217;dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o (müminler için) bir şifâdır.&#8221;<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[11]</sup></a> Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Ama eğer bir mahrem yoksa, nâmahreme sırrı söy­lememek daha iyidir. İncinin sedefin içinde kalması ve sırların sinede gizlenmesi daha iyidir. Lâ ilâhe illallâh. Lâ ilâhe illâ Hû</p>
<p><strong>Hikâye</strong></p>
<p>Ebû Alî Muhammed b. Abdülvehhâb es-Sakafî (ö. 328/939) (Allah ona rahmet etsin), vaktinin imamı olup Ebû Hafs Haddâd, Hamdûn Kassâr ve Ebû Osman Hîrî&#8217;nin sohb etinde bulunmuştu. Tasavvuf, Nişabur&#8217;da onun ve arkadaşlarının sâyesinde ortaya çıkmıştı. Ebû Alî, dinî ilimlerde ve her alanda âlim bir zâttı. Ancak bu ilimleri bir kenara bırakarak sûfîlerin ilmiyle meşgul olmuştur. Ebû Osman Hîrî, onu övgüyle anmış ve onun faziletlerinden bahsetmiştir. Ebû Alî, nefsin kusurları ve amellerin âfetlerine dair çok güzel sözler söylemiş ve 328 senesinde vefat etmiştir.</p>
<p>Onun sözlerinden (Allah ona rahmet etsin):</p>
<p>&#8220;Bir kimse, her çeşit tâîfenin sohbetinde bulunarak bü­tün ilimleri kendinde toplasa bile, bir pirden veya bir edeb sahibinden veya hir imamdan riyâzet yolu ile eğitilmedikçe erenlerin menzillerine ulaşamaz. Bu yol, sünnete tâbi olmak ve selefe muvâfakat etmek üzeredir. Bir kimsenin, müeddeb ve nasihat veren bir üstâddan tarîkat âdâbı öğrenmek yerine, amellerin kusurları yani muâmele ve ahlâkın tashihinde amellerin noksanlığı ve nefsin ahmaklığı hâkim olan bir kimseye iktidâ etmesi münâsip değildir.&#8221;</p>
<p>Yine şöyle buyurmuştur (Allah ona rahmet etsin): Bir kimsenin, hürmet ve edep olmaksızın büyüklerin sohbe­tinde bulunması haramdır. Zîra, onlardan gelecek faydadan, nazarlarının bereketinden ve nurlarından mahrum kalıp hiçbir şekilde istifâde edemez.</p>
<p>Ebû Alî şöyle dedi: &#8220;Bizden sonra bu ümmet için öyle bir devir gelecek ki bir mümin, bir münâfıka dayanıp sı­ğınmadan hoş bir hayat yaşayamayacak.&#8221;</p>
<p>Ve yine şöyle dedi: &#8220;Güler yüz gösterdiği vakit dünya meşgûliyetlerine yuh olsun!&#8221;</p>
<p>Ve dedi ki: &#8220;Dünya bir kimseden yüz çevirdiği vakit, dünyadan ötürü duyulan kayıp ve hasrete yuh olsun! Azîz ömrü, dünya meşgûliyetleri ve hasretle boşa gider ve geriye sadece günah ve vebâl [azap] kalır. Ve o da gider. Şu hâlde akıllı kimse, dünya ona yüz gösterip yaklaştığında onu meşgûl eden şeylere gönlünü kaptırmaz. Dünya ondan yüz çevirip gittiğinde ise hasrete kapılmaz. Zîra, ömrü zâyi eden böyle bir şeye karşı rahat hissetmeyerek kalbi meyi etmez.&#8221;</p>
<p><strong>Remiz</strong></p>
<p>Seni senden huzura erdiren, senin dünyandır. Büyük kusuru senin gözünde küçük göstermesi, onun gururudur. İlim öğrenmek ve tahsil etmek için ilim gerekir ki ilimle ilim tahsil edilsin. Zîra tuz madeninin bulunduğu yere ne atarsan tuz olur. Cehaletle öğrenilen bir ilim, cehâlete hizmet eder. Onun faydası zarara dönüşür. &#8220;Faydasız ilimden Sana sığınırım.&#8221;<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[12]</sup></a> Ancak senin bâtınında bir kusur doğarsa, üstadın hemen onu görüp işe girişir. Çünkü ilim tâlibi, ilmi hâsıl ettiği zaman yüzünü kendisine ve dünyaya çevirmeyip evliyâmn sözlerine ve âhiret yoluna arkasını döner. Selmân&#8217;ın yolunu bırakıp sultanın yolundan gider. Enbiyânın ahlâkını bırakıp şeytanlann ahlâkını alır. Ayrıca ilmi cehâletle öğrenen, ilmi hep cehâlete harcar ve illetleri hep daha çok çoğaltır. Öyle olur ki nasihat edildiği vakit artık dinlemez. O hâlde ilk başta nefsini kendi içinde çok büyütme. Çünkü gücünün ona yetmesi gerekir. Civânmertlerin işâret ettikleri yoldan git ki her zaman mansûr olasm.</p>
<p>Bir kimse on yıl ilim öğrenir, ama bir çerâğ bile yan­mazken, bir derviş bir harf söyler ve bir sürü insan bu sözden yanar. Bu iş, gayret ve çabadan ötürü değil, aksine ihsân ve lütufdandır. Bu iş, tâatten değil, tersine tevfîk ve inâyettendir. Bu iş, deri ve renkten ötürü değil, aksine dostun inâyetindendir.</p>
<p>Bir hoca güneş istedi, ama bulamadı. Öte yandan güneş bir köleyi uyurken aydınlattı. İşte biri koşar ama yetişemez, biri de uyurken ona erişir.</p>
<p>İlâhî, âcizim ve ne yapacağımı bilemiyorum. Ne bildiğim şeye sâhibim ne de sâhip olduğum şeyi biliyorum. İlimle ilim tahsil eden bu tâîfe, nefsini bağladı ve kalbi nefse musallat ederek öğrendiği bütün ilimleri kalbin silâhı kıldı.</p>
<p>Nefsi her bir ilim ile yeni bir bağ ile bağladı. Her ilimden kalpte bir mum daha yaktı. Bundan ötürü nûr, nûr üzerine artarak nefsin cehâletini azaltır. Böylece tamamen nûr kalır ve zulmetin tabiatı kaybolur ki: &#8220;(Rabbimiz!) Nûrumuzu artır, eksiltme.&#8221;<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[13]</sup></a> Vaadi yerine getirmek vefâdandır. İlmin sözünden ilme geldi ve ilimden ilmin lüb buna ulaştı. Okuyun ve öğrenin ey ülü&#8217;l-elbâb!</p>
<p>İlâhî, yapabilecekken bilmiyordum ve bildiğim zamanda yapamadım. Ah olsun bu öğrenilmemiş ilme. Bazen bu öğrenilmemiş ilme gark oluyorum, bazen de ondan ötürü yanıyorum.</p>
<p>İlâhî, iş kavis, büklüm ve kıvrımdan başka bir şey değil. Ama kabul et ki elifin hiçbir kıvrımı, kavisi ve büklümü yoktur.</p>
<p>Sözün kısası, şükredilmeyen her bir nîmet, her iki cihanda da eksikliktir. Sabredilmeyen her bir şiddet ve mihnet, ebedî ziyân ve helâktir. İlim ve ihlâs olmayan her bir tâat, hayatı zâyî etmektir.</p>
<p>Halktan bî-niyâz olmayı tâc edip başının üstüne koy.</p>
<p>İşin serencâmı için ilim çerâğını yanına al.</p>
<p>İşarette bu kâfidir. Zîra derviş için her şeyden maksat tek bir şeydir. Dervişin maksadı, Allah&#8217;ın keremiyle dervişe mâlum olur. Hiçbir şey onu bu maksattan uzaklaştıramaz. Hiçbir şey dervişin yolunu kendisinden uzaklaştıramaz. Böylece onu bu saâdetten kimse azledemez. Kendinde bu çabanın düşüncesini bulmadan önce bu remizden bir şey öğrenmeye çalış.</p>
<p>Lâ ilâhe illallâh. Vahdehû lâ şerîke leh. Lâ ilâhe illâ Hû.</p>
<p>Hace Abdullah el-Ensari-el Herevi &#8211;  Risale-i Mufassala ber Fusûl-i Çihil u Du Der Tasavvuf (Kırk İki Fasılda Erdemler ve Civanmertler),syf:184-190</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[1]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 1,2/441. HN: 17783.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[2]</a> Herevî râviyi sadece Abdurrahman şeklinde kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[3]</a> Herevî râviyi Şüreyh olarak kaydetmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[4]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 3,2/441. HN: 17786.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[5]</a> Buhârî’nin rivâyetinde ikinci defa demektedir. Nitekim metinde birinci kez sorduktan sonra ikinci demesi gerekirdi. Muhtemelen bir satır atlaya­rak yazılmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[6]</a> Buhârî rivâyetinde kaçıncı defa olduğunu belirtmiyor.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[7]</a> Buhârî, <em>Sahîh-i Buhârî,</em> Tıb 4,2/442. HN: 17789.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[8]</a> Aclûnî, <em>Keşfu&#8217;l-Hafâ,</em> C. 1,2019, 535.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[9]</a> Ebû Dâvûd, 19. Haraç, 18, 3/365. HN: 2962; Tirmizî, 46. Menâkib, 17, 5/617. HN: 3682; İbn Mâce, Mukaddime, 11,1/40. HN: 108.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[10]</a> Lâl taşı, parlak kırmızı renkli kıymetli bir taştır.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[11]</a> “Biz Kur ’an’dan öyle bir şey indiriyoruz ki, o müminler için bir şifa, bir rahmettir; zalimlerin ise sadece ziyanını arttırır.” İsrâ 17/82.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[12]</a> Ebû Davud, <em>Sünen-i Ebu Davud,</em> Vitr 368, /360. HN: 10408.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[13]</a> “Ey iman edenler! İçtenlikle ve kararlılık içinde Allah’a tövbe edin. Umu­lur ki rabbiniz kötülüklerinizi örter ve sizi altından ırmaklar akan cennet­lerine koyar. O gün Allah, peygamberi ve onunla aynı imanı paylaşanları utandırmaz. Onların nuru önlerinde ve sağ yanlarında ilerleyerek yolları­nı aydınlatırken şöyle derler: ‘Rabbimiz! Nurumuzu arttır eksiltme ve bizi bağışla. Şüphesiz senin her şeye gücün yeter.&#8217;” Tahrîm 66/8.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/">Tıb ve Ebû Alî Sakafî’nin  Hikâyesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/tib-ve-ebu-ali-sakafinin-hikayesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Herkes Kaderi Kadar Yazar ve Konuşur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 22 Mar 2025 22:10:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Divan Edebiyatı]]></category>
		<category><![CDATA[Roman]]></category>
		<category><![CDATA[Saadettin Ökten]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27711</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 25 Ocak 2021 Sadettin Ökten: Bu akşam Ali Hoca’nın bir sunumu var. Ali Cançelik: Müsadeniz olursa öncelikle şiirle ilgili bazı hatır­latmalar yapacağım. Bazı temel hususiyetleri arz edeyim. Çok faz­la, ansiklopedik bilgiler kısmına girmeden, bize ait şiir, kadim şii­rimiz nedir, ne değildir üzerinde bazı hususları arz edeyim. Bunu da teknik bir şiir tanımından ziyade bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/">Herkes Kaderi Kadar Yazar ve Konuşur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>25 Ocak 2021</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Bu akşam Ali Hoca’nın bir sunumu var.</p>
<p><strong>Ali Cançelik</strong>: Müsadeniz olursa öncelikle şiirle ilgili bazı hatır­latmalar yapacağım. Bazı temel hususiyetleri arz edeyim. Çok faz­la, ansiklopedik bilgiler kısmına girmeden, bize ait şiir, kadim şii­rimiz nedir, ne değildir üzerinde bazı hususları arz edeyim. Bunu da teknik bir şiir tanımından ziyade bir şiir üzerinden yapalım. Şiirin konusunu veren güzel bir beyit olduğu için, Taşlıcalı Yahya Bey ile başlamak isterim:</p>
<p><em>Kâşki sevdüğümi sevse kamu ehl-i cihân</em></p>
<p><em>Sözümüz cümle hemân kıssa-i canan olsa.</em></p>
<p>Taşlıcalı Yahya Bey, birisini seviyor ve herkesin onu sevmesi­ni söylüyor. Bütün kıssalar, her söz onunla ilgili olsun istiyor. Bu kendisi istediği için böyle değil, böyle olduğu için istiyor. Biraz­dan gelecek, değineceğiz. Neden böyle ve neden böyle istiyor diye. Bizim kadim şiirimizin temel esprisi bunun üzerine, canan üze­rine, sevgili üzerinedir. Bütün âşıkânın ya da ârifânın nutk-u şe­riflerinde kendi sevdiklerine, insanların, kamu cihanın sevmesi­ni talep söz konusudur.</p>
<p>İkinci perde de Fuzûlî’nin bir beyti;</p>
<p><em>Işk imiş her ne var âlemde </em></p>
<p><em>ilim bir kil ü kal imiş ancak</em></p>
<p>Fuzûlî</p>
<p>Her şey ve herkes sevdiğimden konuşsun, her söz onunla ilgi­li olsun deyince, o zaman bunun farklı bir ifadesi gündeme geli­yor veyahut da bu o zaman ne imiş? Her şey ve herkes onunla il­giliyse, bu nasıl olabilir? Fuzûlî’ye göre; ilim, bir dedikodu. Kil ü kâl, dedikodu demek. Bunun bir ilim geleneği var, ona da biraz­dan değineceğiz. Ama gördüğümüz her şey aşk ve aşktan müştak, ondan ortaya çıkmış. Bunun da gerekçesini şöyle ifade edelim. Bir kutsi hadis var: <em>“Bilinmeyen gizli bir hazine idim, bilinmek istedim, bilineyim diye halkı (kâinat) yarattım?</em></p>
<p>Şimdi burada iki şiiri birbirinden ayıralım. Sultan Veled’den bir söz okudum. Âşığın şiiri Hak’tan, Hakkın cezbesinden diyor. Şairin şiiri, sarımsağın tazyikinden. Yani sarımsaktan. Sarımsak­lı olan şiire değil de âşığın Haktan cezbe ile ortaya koyduğu şiire baktığımız için âşığın şiirini veya nutk-ı şerifini anlıyoruz.</p>
<p>Kutsi hadis-i şerifte bir bilinmekliği istemek bir de sevmek var. Dolayısıyla iki tercih var. Biri ulemanın tercihi, bilmek üzerinden idrak etmeye çalışıyorlar. Diğeri de, sufîlerin tercihi, sevmek üze­rinden idrak etmeye çalışıyorlar. Sevmeyi tercih ediyorlar.</p>
<p>Işk ile olan tercihte ışk-amel-hâl yer almaktadır. Diğeri ise ilimde akıl-nazar-kâl/söz üzerinden idrak etme vardır. Peki ilim ne demek? Alâmetleri bağlamak demek, akletmek demek. Zaten aynı kökten geliyor, ilim üzerinden anladığınız zaman, akılla yü­rüyorsunuz demektir. Ama aşk üzerinden anladığınız zaman yani sevmeyi öncelediğiniz zaman ışk geliyor.</p>
<p>Işktaki temel anlayış şu: Her şey cemâldendir ve kalbe hitap eder. Akıl devre dışı kalmıyor. Sadece mahdud oluşu biliniyor ve yerinde tutuluyor.</p>
<p>&#8221; Peki keşf dediğimiz bir kavram var, o nedir? Kalbin perdeler­den arınarak elde ettiği bilgidir. Kalbin Hak ile halleşmesiyle or­taya çıkıyor. Halleşmekte iş başka bir boyuta gidiyor. Işk-amel-hâl üçgeni üzerinden o nefsin tezkiyesi yani seyr-i sülük devreye giri­yor. Onun üzerinden âlemle, halleşme, mahremleşme söz konusu, örtü nedir? O örtü şu; âleme bakalım, alem ne demek? Kendisiy­le başkasının bilindiği şey. Işk imiş her ne var âlemde diye baktığı­nız zaman, her biri sadece aşk ile anlaşılabilen ve Cenab-ı Allaha götüren araçlara dönüşüyor. Âlem, kendisi ile Allah’ın bilindiği ve Cenab-ı Allah dışında olan her şey. Neden böyle düşünüyor Sufi? Çünkü her yer hüsnün bir tecelligâhı diyor. Kil ü kâl ise ilim gelene­ğinde sembolik veya kalıp bir ifade biçimi. Bir mesele konu tartışı­lırken dedi-dedim şeklinde veya denildi-dedim şeklinde bir diya­log ya da bir tartışma yürütülüyor. O onun bir sembolik ifadesidir.</p>
<p>Burada ulema yani âlimin ve ârifin veya âşığın tercihinden bahsettik. Bir de şöyle bir boyutu var bunun. Ya da ironi mi diye­lim artık, farklı bir esprisi var. Aşkın yanında ilim, dedikodu ka­lıyor. Bu şekilde de bir yorum var. Bildiğimiz manada dedikodu kahyor. Neden? Mesnevî’de şöyle bir ifadesi var Hz. Mevlana’nın: “Güneşe çıktığınızda ne Doğu kalır ne Batı. Kıyamet koptuğun­da ne münkir kalır ne mü’min kalır.” diyor. Önce biraz tuhaf ge­liyor. Ama baktığımızda, şu bizim Doğu ve Batı tanımlarımız bu dünyaya ait bir tanımlamadır. Güneşe nazaran yapmış olduğumuz tanımlamadır. Güneşe ulaştığınız da bu tanımlar, ortadan kalkı­yor. İşte münkir ve mü’min dediğimiz kıyamet koptuğu zaman ortadan kalkıyor. Biri inkâr ettiğini, diğeri iman ettiğini görüyor. Perdenin bu tarafındaki tanımlar, bu dünyaya ait bütün yasalar akılla yapılıdır. İşte fizik yasalarıdır, matematiktir vesaire. Hepsi, bilgi güncellendikçe tekrar değişebiliyor. Mesela aşkta kronolojik bir çizgi yoktur. Bu yanlış, bu doğru gibi aşkın kendi boyutunda aklî kategoriler söz konusu değildir.</p>
<p>Bir veri ele geçiriliyor, insan­lık 3.000 yıl daha geriye gitti diyor. Mesela fizik yasaları üçe çık­tı. Sonra bir yasa daha bulununca ve daha temel yasa olunca di­ğerlerinin öncesine konuldu ve sıfırına yasa olarak adlandırıldı, timin bu şekilde inişli çıkışlı bir süreci var. Ve bu dünyaya mah­sus bir şey. Bu dünya ortadan kalktığı zaman, hiçbirinin geçerliliği yok artık. Dolayısıyla sonsuzluğu idrak edebilecek, irtibat kurabi­lecek olan kalptir ve onun da tek meselesi aşktır. Böyle bakınca ak­lımıza Dâvûd-i Kayserî’nin insan ile ilgili tanımı geliyor. İnsan ün- siyetten geldiğini söylüyor. Dolayısıyla âlemle ünsiyet kurmak is­ter. Çünkü kendisini külli olana götürecek olan yol âlemde cüz’ler şeklinde tecelli olunmuştur. Böyle bir kısa geçiş yapmış olalım.</p>
<p>Şiirin ne olduğuna dair Kadiri Şeyhi Ahmet Kuddûsî Efendi’nin (ö. 1849) bir gazelini arz edelim. Bu gazelde bahsettiğimiz bize ait şiir nasıl olurun cevabı bulunmaktadır.</p>
<p>Şol şi’r kim sâmi-i giryân u sekrân eylemez,<br />
Yok halâvet anda hîç atşânı reyyân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâle ehl-i hâl şi’ri verir zevk u safâ,<br />
Ehl-i zâhir sözünü hâl ehli burhân eylemez.</p>
<p>Şâirânın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş,<br />
Hem mukallid sözleri uşşâkı hayrân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâlin kalbine ilhâm eder şi’ri Hudâ,<br />
Ehl-i zâhir sözleri irşâd-ı ihvân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâlin sözleri îkaz eder gafilleri,<br />
Ehl-i zâhir şi’ri ışk u cezbe ityân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâlin sözleri haktır ki Hak’tan söyler ol,<br />
Ehl-i zâhir sözleri teşvîk-i yârân eylemez.</p>
<p>Var nice şi’r-i fasîh mevzûn, belâgatli, rakîk,<br />
Okuyanlar, dinleyenler kesb-i irfân eylemez.</p>
<p>Kuvvet-i ilm ile söyler şi’ri çok ehl-i kemâl,<br />
Âşıkın bağrın yakıp ışk ile biryân eylemez.</p>
<p>Bî-tekellüf söylenen söz aşıka hâlet verir,<br />
Külfet ile söylenen işfâ-ı ‘atşân eylemez.</p>
<p>Ehl-i hâlin şi’ri kulûba ok gibi te’sîr eder,<br />
Ehl-i zâhir şi’ri kalbde dostu mihmân eylemez.</p>
<p>Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti,<br />
Âkili medhûş edip aklın perîşân eylemez.</p>
<p>Hal ile söylenmeyen söz şi’r-i Kuddûsî gibi,<br />
Mâsivâ hubbuyla âbâd gönlü vîrân eylemez</p>
<p>Ahmet Kuddûsî</p>
<p><em>şi’r kim sâmi-i giryân u sekrân eylemez,,</em></p>
<p><em>Yok halâvet anda hiç atşânı reyyân eylemez”</em></p>
<p>O şiir; dinleyenin gönül teline dokumaz, gözünü yaşartmaz, kendinden geçirmez ise ve onda halâvet olmaz ise, o susuzluğu gidermez.</p>
<p><em>“Ehl-i hâle ehl-i hâl şir.i verir zevk u safâ,</em></p>
<p><em>Ehl-i zâhir sözünü hâl ehli burhân eylemez”</em></p>
<p>Ehl-i hâle, ehl-i hâl şiiri zevk ve sefa verir. Çünkü ehli hâlin şiiri, Cenab-ı Hakkın cezbesindendir. Yukarıda bahsedildiği üzere aşkı tercih edenlerde üç aşama vardır: Işk-amel-hâl. Bunlar ise tecrübî ruhsal zevk veriyor. Misal olarak İbn-i Arabi’nin bir sözü var: “İfade edebildiklerimi metinde yazıyorum, ifade edemedikle­rimi şiire havale ettim.” diye. Çünkü şiir, mestur, şiir sözün işârât boyutunda. Ne demek? Bir ibârât var, bir de işârât var. İbârât, ibare­lerden oluşuyor. İlmin mevzuudur. Daha doğrusu ilmin zeminidir. İşârât ise şiirin bulunduğu bölümdür. Orada teşbihler, mecazlar giriyor devreye ve sadece onun ehli tarafından anlaşılacak şekilde şifreleniyor. O yüzden ehl-i hâle, ehl-i hâl şiiri zevk verir diyor. Bu olmadığı zaman işte o, sarımsaktan türeyen şiir gibi oluyor. Diğer türlü sadece söz cambazlığı oluyor.</p>
<p><em>“Şâirânın kalbleri Hakk’ın hazâini imiş,</em></p>
<p><em>Hem mukallidsözleri uşşâkı hayrân eylemez”</em></p>
<p>İşte bu şakan, yani âşıkanın kalpleri Cenab-ı Hakk’ın hâzine­sidir. Çünkü sûfilerdeki zaten temel anlayış budur. Şem’î şöyle der bir gazelinde:</p>
<p><em>“Vâsıl olmaz kimse Hakk’a, cümleden dûr olmadan, </em></p>
<p><em>Kenz açılmaz şol gönülde, ta kî pür-nur olmadan”</em></p>
<p>Kenz, hazine demektir. Gönülde açılan kenz Hakkın hâzinele­ridir. Şair o hâzineyi şifreleyerek söze döküyor. Mukallit sözü ise hayran eylemiyor. Çünkü o yok. Onun taklit olduğunu biliyor. Ge­çen oturumda okuduğunuz;</p>
<p><em>“Her peri simâya bakmaz, dide-i nâdide-bin</em></p>
<p><em>Her sevâd-ı zülfe bağlanmaz dil-i sevdâ-karîn,</em></p>
<p><em><b>Âfitâb</b>&#8211;<b>ı</b> <b>hüsn</b>&#8211;<b>ü</b> <b>hûbân</b> <b>âkıbet</b> <b>eyler</b> <b>ufûl</b>, </em></p>
<p><em>Ben muhibb-i lâ yezâlim lâ uhibbü’l-âfilîn””</em></p>
<p>AyaşlıŞakir Efendi</p>
<p><em>(Ariflerin gözü her peri yüzlüye bakmaz, gerçek sevdalı olan, her zülfe gönlünü kaptırmaz. Çünkü güzellerin güzellik güneşi sonun­da batacaktır. Ben, zevali olmayan, ebedî olarak var olan sevgiliyi seviyorum; ben, batanları sevmem.)</em></p>
<p><em>“Ehli hâlin kalbine ilhâm eder şiri Hudâ, </em></p>
<p><em>Ehl-i zahir sözleri irşâd-ı ihvân eylemez”</em></p>
<p>Ehl-i hâlin kalbine, Cenab-ı Allah ilham ediyor. Masa başında oturup, ne yazsam da pazarlasam diye düşünmekle olmuyor bu işler. Bu bir nevi aslında ihvanına da bir irşad metni. Mesela Niyazi  Mısrî, divanında yirmi beş tane gazele fi evâil-i sülük şeklinde kayıt düşmüş. Bu gazelleri topladık, inceliyoruz şimdi. Orada namaz kı­layım yerine “Cemâlin göresim geldi”, “Huzuruna, divana durasım geldi,” diyor. Niye cemal? Çünkü namaz miraç, miraç da cemal. Doğrudan cemalin göresim geldi diyor. Orada kuş diliyle tertip edilmiş bir irşad var. Ama oradaki irşad fıkhî bir terminoloji ile değil, aşk deryasındaki hazineler ve tecrübler ile ifa ediliyor.</p>
<p><em>“Ehl-i hâlin sözleri ikaz eder gâfilleri,</em></p>
<p><em>Ehl-i zahir şi’ri ışk u cezbe ityân eylemez.”</em></p>
<p>Ehl-i hâlin sözleri gâfili ikaz ediyor, uyandırıyor. Ehl-i zahi­rin şiiri de dinleyeni aşka ve cezbeye getirmiyor. Bu ikaz da bildi­ğimiz manada bir ikaz değildir. Mesela bu beyitle ilgili şunu örnek verebilirim.</p>
<p><em>&#8220;Ey garîb bülbül diyârın kândedir</em></p>
<p><em>Bir haber ver gülizârın kândedir.”</em></p>
<p>Niyazi Mısrî</p>
<p><sup>K</sup>Ey garip bülbül, diyârın kândedir” ile başlayan nutk-ı şerifte, bizim kaybolduğumuzu; hicranda, gurbette oluşumuzu hatırla­tan çağrılar var. Doğrudan bir ceza, doğrudan bir ceza korkusuy­la değilse de bize bizi fark ettirecek, uyandıracak ikazlar var. Bu­rada şu da var. Gâfil, neden gâfil? Bu dünyaya düşüşünden ve bu­rada kayboluşundan gâfil.</p>
<p>Bu konuda her zaman yaşadığımız bir hadise gelir aklıma. Su­danda Sâhatü’l Hadrâ diye bir park var. Orası cuma akşamlan müthiş kalabalık olur. Biz de birkaç aileyle gittik. Tabi çok kala­balık, sonra bir baktık ki kızımız Leyla’yı kaybetmişiz. Leyla o za­man 6-7 yaşlarında. Yanında da 4-5 yaşlarında Yahya var, kom­şunun oğlu o da kayboldu Leyla’yla beraber. Arıyoruz, arıyoruz bulamıyoruz. Sonra uzaktan birinin elinde gördüm Leyla&#8217;yı. Ağ­lıyor, ama nasıl ağlıyor, hüngür hüngür ağlıyor, kayboldum diye. Güvenliğe götürüyor adam. Sonra yetiştim, işte çocuk benim vs. Leyla kayboldum diye ağlıyor. Yahya, Leyla kayboldu diye, gülü­yor. Biri farkında, biri farkında değil. İşte sufi, kaybolduğunu bi­len ve bunu idraklerimize sunan bir âşık. Nutuklar, farkına var­dırmaya dönük uyarılar. Bunu biz de en azından böyle bir tecrü­beyle, sabitlemiş olduk.</p>
<p><em>“Ehl-i hâlin sözleri haktır ki Hak&#8217;tan söyler ol,</em></p>
<p><em>Ehl-i zahir sözleri teşvik-i yâr ân eylemez”</em></p>
<p>Hak ve Hak’tan oluşu da burada hakikati beraberinde getiriyor. Zâhiri bir gözle baktığımızda hakikati göremeyiz. Ama hakikatin kendine göre sözleri var, onları o şekilde anlamak gerekir. Mesela;</p>
<p><em>“Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir,</em></p>
<p><em>Varıp anın üstüne, evler yapasım gelir. “</em></p>
<p>Yunus Emre</p>
<p>Bu hakikattin Ama normal şartlarda daha alt perdede, bizim korktuğumuz, kılıçtan keskin, üzerinde yürünmesi bile çok zor olan bir şey. Bu kime bir gönderi? Ya da işte cennette, cennet de­dikleri ile başlayan söz, orada da aynı şey hakikatin kendine ait bir sembolik dili var. Onu dışarıdan bakarak bir sapkınlık veya zın­dıklık olarak görmemek gerekiyor.</p>
<p><em>“Var nice şir-i fasih mevzûn, belâgatli, rakîk, </em></p>
<p><em>Okuyanlar, dinleyenler kesb-i irfân eylemez”</em></p>
<p>Mesele sadece fasih ve mevzun belagatliğe, inceliğe sahip ol­masında değildir. Orada irfan var, şiir irfandan mı değil mi? İrfanı bir boyut var mı? Yok mu? Peki irfan nedir? İrfan, Allah’ın kalbe bahşettiği aracısız elde edilen bilgidir.</p>
<p><em>“Kuvvet-i ilm ile söyler şi’ri çok ehl-i kemâl, </em></p>
<p><em>Âşıkın bağrın yakıp ışk ile biryân eylemez”</em></p>
<p>Şiir, kuvvet-i ilim ile yani ilmin kuvvetiyle söylendiğinde âşı­ğın bağrını yakıp yandırmıyor. İlmin verdiği destek ve kuvvet­le söylüyor. Burada da yine ilmin kil ü kal oluşu söz konusudur. Tamam, içerisinde ilim var. Mesela bizim divan şiirini incelediği­niz zaman tarih, sosyal hayat, askerî, siyasî hususlar; felsefe gibi her şeyi bulabiliriz, ama bunu şiire yerleştirmek onu şiir yapmı­yor. Hem manzum formu şiir yapmıyor hem de özellikle bize ait şiire dönüştürmüyor. Estetik mesele üzerinden bakacak olursak buradaki temel ölçü, âşıkta ya da muhatapta uyandırdığı bir duy­gu var mı? Kalbine gidiyor mu, gitmiyor mu? Değiyor mu, değ­miyor mu, mesele bu.</p>
<p><em>“Bî-tekellüf söylenen söz âşıka halet verir,</em></p>
<p><em>Külfet ile söylenen işfâ-ı atşân eylemez”</em></p>
<p>Şiirde laf cambazlığı yaparak söylenen tekellüflü söz, aşığa kâr etmiyor. Çünkü âşık laf cambazlığına bakmıyor. Âşığa değecek söz sade ve hakikat olmalı. Aksi halde atşânlığını, yani susuzlu­ğunu gidermiyor. Külfet ile söylenen sözler, zâhirde cazip gelse de hakikatte eğreti duruyor. Burada susuzluğu da şununla yan yana söyleyelim. Yine Fuzulî nin Su Kasidesi’nden;</p>
<p><em>&#8220;Men lebin muştâkıyam zühhâd kevser tâlibi</em></p>
<p><em>Nitekim meste mey içmek hoş gelûr hüşyâre su”</em></p>
<p><em>(Ben şiddetle dudağını arzuluyorum, sofularsa Kevser istiyorlar, Tabii, sarhoşa şarap, ayıklara da su içmek hoş gelir.)</em></p>
<p>‘Men lebin muştâkıyam zühhâd kevser tâlibi’ diyor. Leb bura­da dudak demek, Efendimizin dudağına hasret. Buradaki duda­ğı, bir söz, bir nefes, bir nazar veya iltifat olarak düşündüğümüz­de, susuzluğu giderenin de ne olduğunu ya da neye susuz olduğu­nu da anlamış oluruz.</p>
<p><em>“Ehl-i hâlin şıri kulûba ok gibi tesir eder,</em></p>
<p><em>Ehl-i zahir şi’ri kalbde dostu mihmân eylemez”</em></p>
<p>Ehl-i halin şiiri, kalplere ok gibi tesir ediyor, ikinci mısrada- ki mihmân, misafir demek. Zâhir ehlinin şiiri kalpte, dostu misa­fir etmez, ağırlamaz deniyor. Yine Şem ı nin nutk-ı şerifinde var­dı; “Pâdişâh konmaz saraya, hâne ma’mur olmadan. Yani ehl-i zâhirin şiirinde, kalbi dosta hazırlayacak bir işlem oluşmuyor, ge­lişmiyor. Çünkü orada hâzinenin açılması için ağyarın kovulması lazım. Hazreti Mevlâna’nın da buna benzer bir yorumu vardır, is­tiğfarın esprisini anlattığı bir yerde, ambara darı koymadan önce, fareleri kovarsınız, temizlersiniz, delikleri kapatırsınız, sonra ko­yarsınız şeklinde ifade ediyordu. Kalbin de istiğfarla temizlenece­ğini söylüyordu. Onu yapmadığı zaman dost gelmiyor.</p>
<p><em><sup>u</sup>Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti, </em></p>
<p><em>Âkili medhûş edip aklın perîşân eylemez.&#8221;</em></p>
<p>Fesâhat güzelliği var, ama onun lezzeti yok. Şimdiki meyve sebze gibi herhalde hormonlu hormonlu, organik değil, tat ver­miyor. İkinci mısradaki bu perişanlık, aklın aslında sınırlarından öteye geçebilme hâli. O oraya getirmiyor. Çünkü oradan çağrı yap­madığı zaman da siz oraya gidemiyorsunuz.</p>
<p><em>“Hâl ile söylenmeyen söz şi’r-i Kuddûsî gibi,</em></p>
<p><em>Mâsivâ hubbuyla âbâdgönlü vîrân eylemez”</em></p>
<p>Kuddisî nin şiiri gibi hâl ile söylenmeyen söz, mâsivâ sevgisi ile âbâddır ve gönlü de viran eylemez. Burada âbâd ve vîrân iki te­mel anahtar kavram. Mâsivâ ile âbâd ettiğiniz zaman, gönül vîrân olunuyor. “Vîrân olan anlar bizi” diyor Niyazî Mısrî. Vîrân olmak, varlığından geçmektir. İnsandaki cevheri, özü örten beden çamu­rundan kurtulmak manasına geliyor. Hazreti Mevlânanın dediği gibi beden çamurundan kurtulduğunuz zaman okyanusa erişiyor­sunuz. Dünyadan bir şeye sahip olunamaz mı diye soracak olur­sak, cevabı yine Hazreti Mevlânâ veriyor: “Dünyaperest olmak, dünyaya sahip olmak değil, dünyanın peşinden koşmaktır.” Dün­yada bir çöpünüz olmaz ama siz dünyaperest olabilirsiniz veya dünya sizin olur ama siz dünyaperest olmazsınız. Öğrencilik yıl­larımda katıldığım bazı sohbetlerde zenginlik çatışmaya sürükle­yen ve zemmedilen bir hâldi. Bir lokma bir hırkanın esprisi de tam olarak burada yatıyor: Gönlün vîrân olması.</p>
<p>İbrahim Hanif Dîvanında şöyle bir beyit var:</p>
<p><em>“Nevâ-pervaz-ı seyr-i âheng-i kanun muhabbetken </em></p>
<p><em>Gönül bilmem nedendir âhdan gayrı hava bilmez*</em></p>
<p>Kanun enstrümanının iki elle çalınıyor olması, kanunun ka­natlan olarak düşünülmüş. Kanatların çırpınışları şıkır şıkır ve muhabbet hâli olarak tahayyül edilmiş. Herkes oyunda, eğlencede ama şairin gönlünde ahdan gayrı hava yoktur. Şair, dünya hayatı­nı yaşıyor ama oyun ve eğlenceye kapılmıyor. Bu ve buna benzer nutk-ı şerifler dünya hayatında gördüğümüz, tecrübe ettiğimiz,hayatımızdan hareketle ortaya konuyor. Bu sayede gördüklerimiz üzerinden farklı bir boyutla irtibat kuruyor ve gaybî bir boyuta bağlanıyoruz. Somut nesneler üzerinden soyut âleme gönderme yapıyorlar. Sevgilisinden ayrılan bir insanın ah çekmesi gibi şair de bir köşede, herkesten uzak, ah çekiyor. Ama perdeyi kaldırdı­ğınız zaman kanunun çok telli oluşu dolayısıyla kesrete, yani dün­yaya benzetildiği görülür. Dünya hayatı oyun ve eğlenceden iba­ret ama kendisinin gönlünde ah var. Ah ise elif ile sembolize edi­lir, elif de edebiyatımızda tevhittir. Yani hayatı yaşarken, gönlünde tevhitten başka yer olmamak, gönlün vîrân olması anlamına gelir. “Her taraftan yıkılıp vîrân olan anlar bizi” diyordu Niyâzî- Mısrî bir nutkunda. Vîrân orada da geçiyor.</p>
<p>Fuzûlıye göre şiir kabiliyeti, Allah tarafından ezelden bağış­lanmıştır. Ve Onun yardımı olmaksızın da kusursuz şiir söylene­mez. Allah güzel ve ölçülü sözlere önem vermiştir. Bizi de bu şe­kilde, güzel, mevzun ve ölçülü sözden hoşlanan tabiatta yaratmış­tır. Şunu da bilmek lazım. Böyle yaratıldık, o zaman hemen bunun icrası da olmalıdır. Bunu hissedebilmek için kalbin terbiyesi devre­ye giriyor. Bu ezelden bağışlanma ile ilgili bir efsane var. Bunu Rauf Yekta Bey’den okumuştum. Ruhlar âleminde diyor, kainatın dön­güsü, dönüşü var. Devrediyor kâinat ve onun bir ritmi var. Şiirde de ritim var. Çünkü ritmin olmadığı bir yer yok. Ruhlardan bazıla­rı, kâinatın bu devrinin sesini, âhengini duydu, bazıları duymadı, diyor.</p>
<p>Duyanlar bu dünyada musikiyi arayanlardır. Musiki kulağı­na sahip olanlar onlar olmalı zannediyorum. Rauf Yekta Bey in an­lattığı, bu efsane üzerinden zannedersek böyle bir şey. Duymayan­lar ise musikiden anlamazlar, diyor. Böyle bir hikâyesi de oluşmuş bu işin. Ama biz tabiatımız itibariyle güzel ve ölçülü sözden hoşla­nıyoruz. Şiir başlı başına bir ilimdir ve insanın olgunluğunun, mü­kemmeliyetinin sonucudur. Nitekim şiir bir dilin en konsantre, en girift ve en olgun şeklidir. “îlimsiz şiir, temelsiz duvara benzer” di­yor Fuzûlî. Kendisi de öğrencilik yıllarında, şiire başladığını söylü­yor. ilimden uzak düşmeye başladığım görünce kendisini ilme ver­diğini; ilim tahsilinden sonra tekrar şiire başladığını söylüyor. İlim ve şiir mevzuunda böyle bir mesele var. Şiirin asıl sermayesinin de dert ve ızdırap olduğunu düşünüyor. Ona göre derdi olmayanın, ız- dırabı olmayanın da şiiri olmaz. Bu ızdırap ve dert ne ile ilgili? Yine bu dünyaya düşüşümüzle, düşüşümüzün farkında olmakla, hicran hayatımızı fark etmekle, hissetmekle ilgili olsa gerektir.</p>
<p>Bir de şairle ilgili düşünceleri var. Şaire, söz ülkesinin padişa­hı diyor, Fuzuli. Neden? Çünkü hüneri şiirde en iyi şekilde ortaya koyması lazım. Öyle bir şiir olmalı ki ne bir şey alınıp ne bir şey konulabilmeli. Her şeyiyle tam tekmil olmalı. Şairi Hazreti İsa’ya benzetiyor. İki açıdan Hazreti İsa’ya benzetiyor:</p>
<p>Mucizevî konuşması dolayısıyla.</p>
<p>Can vermesi dolayısıyla.</p>
<p>Şair de diyor, ölü canlara üfler ve onları diriltir. Biz şiirin bizde uyandırdığı duygular açısından bunu anlayabiliriz. Ya da bize bazı hislerimizi fark ettirmesi açısından bunu anlayabiliriz.</p>
<p>Hazreti Musa’ya da benzetir; kelimullah oluşu dolayısıyla. Çün­kü şiir, Cenab-ı Allah’tan bağışlanmış ama ilhamla da geldiği için kelimullaha benzetiyor. Birçok benzetme var. Ben bülbül kısmı­nı aldım burada. Hayran ve nâlân oluşu dolayısıyla bülbüle ben­zetiyor. Hayrandır, çünkü her an sevdiğinin bir işaretini görme­si dolayısıyla temaşa halindedir, hayranlık hâlindedir. Nâlânhğı ise, uzak düşmesi dolayısıyladır, hep kavuşma isteği dolayısıyladır. Hep onun hasretini çekiyor.</p>
<p>Şiirin ana hatları üzerinden bazı noktaları arz etmiş olayım. En azından bizim kadim şiirimiz ana hatları ile bir fikir vermiş olsun.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Teşekkür ederiz, Hocam. Ne diyor Yahya Kemal;</p>
<p><em>“Eslâf kapıldıkça güzelden güzele,</em></p>
<p><em>Fer vermiş o neşveyle gazelden gazele,</em></p>
<p><em>Sönmez seher-i haşre kadar şi&#8217;r-i kadîm,</em></p>
<p><em>Bir meşaledir devr edilir elden ele”</em></p>
<p>(Eski şâirlerin, büyüklerin gönlü güzelden güzele düştükçe o neşeyle gazelden gazele ışık vermişler. Eski şiirimiz haşir sabahı­na kadar sönmeyen, elden ele devredilen bir meşaledir.)</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Bir de şu kısma değinsek mi bilmiyorum? Gü­nümüzde Divan şiirinin Arapça ve Farsça kelimelerinden dolayı anlaşılamayacağı ile ilgili bir yanlış kanaat var. Bu sanki Osman- lı’da da böyleymiş gibi biliniyor. Anlaşılır yapmaya çalışanlar da kadim kültürden habersizler. Mesela Yunus Emre Divanını bu şekilde çevirenler var. O kadar çok sözlükten çevirmiş ki şiir kalmamış orta yerde, Hocam. Yani meselenin sözcükten ibaret olmadığını bilmek lazım, kendine ait bir dünyasının olduğunu. Bir de verdiğim basit bir örnek: Merhum Urfalı Kazancı Bedih. Fuzuli’nin gazellerini okuyor. Yani sorsak tek tek kelimenin ne manaya geldiğini, belki de söyleyemez. Ama o ortamda, o kül­türde büyümüş. Fuzuli’nin gazellerini okuyor ve zevk alıyor ki, söylüyor. O ona tevarüs etmiş, söylüyor. Bugün ben soruyorum öğrencilere derste, “Sizin yüksek zümre dediğiniz kim oluyor? diye. “Profesörler, akademisyenler” şeklinde cevap veriyorlar. “Peki bu şiirlerden anlarlar mı ve zevk alırlar mı?” Hayır! Bir profesör niye anlamıyor, nerede bir sorun var? Burada mesele sadece Arapça ve Farsça sözler mi? Yoksa başka bir şey mi? Meselenin sadece Arapça ve Farsça sözcükler olmadığını, kadim dünyamızdan kopmamız olduğunu görmekteyiz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Çok hoş bir tespit. Sorusu olan varsa alalım, hazirandan.</p>
<p><strong>Muhammet Altıntaş: </strong>Hocamın sunumundan sanatların ru­hunun aynı olduğunu hissettim. Kadim gelenekte sanatın şekli de­ğişebiliyor, içeriği değişebiliyor ama asıl olan ruhun sanata yan­sıması. Ali Hocamız, sunumunda, anlattıklarında biraz da kitabî gitti; Ben onun tecrübelerinin daha da kıymetli olduğu kanaatin- deyim. Sizi dinlemek istediğimiz için herhalde kısa kesti. Oysa de­rin bir sohbette, şahsî yorumlarını da almak isterim. <strong>Sanatın </strong>şekli ne olursa olsun, galiba özünde bir şeyler aynı. Ali hocam bura­da ne der? Bizim kadim bir şiir sanatımız var. Bir de bunun ka­dim olmayan versiyonları var. Bugünkü dünyamızda pek çok in­san bu sanatı, az önceki bu dizeleri gördüğünde şiir olarak bile ka­bul etmiyor. Tabii insan modelimizi kaybettik, insanımızın zihin­sel arka planında büyük travmalar yaşadık. Nasıl olacak bu iş? Bu sanatları tekrar yaşar hâle nasıl geleceğiz? Hocamın düşünceleri­ni merak ediyorum.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Nasıl tekrar ihya olacağı konusu belki başka mevzuu ama özü itibariyle sanatların aynı olması, farklı yansı­malara sahip olması doğru. Çünkü bizim sanatımız özü itibariy­le tevhide dayalıdır. Ondan hareket eder. Bizim açımızdan sanatı­mızda acziyet vardır, teslimiyet vardır. Bizim bu İslâmî Türk Ede­biyatı çerçevesinde sûfî şairlerin nutk-ı şeriflerini tahlil ederken bu iki nokta her zaman karşımıza çıkar. Ayrıca hürmet ve mu­habbet kavramları vardır. Özü itibariyle baktığınızda tevhidi şi­irde de görürsünüz şehirde de görürsünüz, musikide de görürsü­nüz. Bugünlerde, şehir ve şehirli açısından <em>NâbîDîvânını</em> inceli­yorum. Estetik kuramı üzerinden bir şey çıkartır mıyım, diye bak­tım. Dikkatimi çeken şu oldu: Divanlar, tevhidle başlar. İlk bölüm­de Cenabı Allahın esmâ-i hüsnâsını ele alır. Anladım ki bütün di­van boyunca tevhidin yansıması görülmektedir. Yani, tevhid, sa­dece bir bölümün adı değildir. Bir bölümde işlenmiş ve o bölüm­le sınırlandırılmış değildir. Rengini bütüne veriyor. Şehir açısın­dan söyleyecek olursak tevhid, sadece caminin büyük yapılması mıdır, ya da sadece orta yerde yapılması mıdır? Yoksa onun dışın­da başka şeyler de var mıdır? Şiirde fark ettiğimiz bu tevhid anla­yışı İslâmî sanatlarm her alanında görünür. Özü itibariyle sanatla­rımız aynı, her birinde farklı yansımalarla ortaya çıkıyor. Neden? Çünkü malzeme farklı.</p>
<p><strong>Muhammet Altıntaş: </strong>Konuyu uzatmak istemem ama burada asıl olan, bir Müslüman modeli oluşturulurken, bu sanatların ve­receği arka planın nasıl inşa edileceğidir. Hepimizin ortak duygu dünyası var, ama bu duygu dünyasından hayata ortak şeyler sira­yet etmiyor. Bugünkü şiiri, bugünün insanı anlamıyor. Hüseyin Kutlu Hoca bana demişti ki “Ben Süleymaniye’nin düz duvarı­na baktığımda feyiz alıyorum. Dümdüz, boş duvar ama bugünün yapılan, o süslü püslü camilerine baktığımda ne içindeki o yazı­lar ne de bina bana bir feyiz vermiyor.” Siz şiir içinde benzer duy­gulardan bahsettiniz. Bir ortak medeniyet birikimi, bir tasavvu­run yansıması değil mi bu sanatlar? Bu anlamda bizim medeniyet tasavvurumuzun yansımalarını insan modeli üzerinden ne şekil­de kurgulayabiliriz? Bunları nasıl yeniden yeşertebiliriz? Edebi­yat, şiir bu açıdan nerede duruyor?</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Hocam, ben ilimlerin sayımını ve tasnifini al­dım Farabi’den, buna bakıyorum. Dil başta geliyor. Bizim öğren­ciler dersleri önem sırasına göre sıralamışlar, benim dersim en alt­ta. Niye? Çünkü kredisi düşük.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Haklılar çok haklılar. Ben de olsam, öyle ya­parım.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Evet haklılar. Pragmatik bakıyor değil mi, Ho­cam? Kari Polanyi’nin, <em>Çağın Büyük Dönüşümü</em> adlı kitabım iki sene önce müzakere ettik. Birçok önemli noktayı çizdim. Modern dönemde üç şey metalaşmıştır, diyor. İnsan, bilgi ve emek. Yanı bir <u>kaz</u>anç aracına dönüşmüştür. İnsanın insan olarak; ilmin ilim olarak değeri yoktur. Diplomaya dönükse, sahibine bir paye ver­direcekse var. Emek de aynı şekilde. Bugün ilkokula başlayan öğ­renci de bu mantıkla başlıyor. Çünkü bilginin sınavdan geçtik­ten sonra hiçbir önemi kalmıyor. Çocuk, yaşadığı çağın kodları­nı tecrübeyle anlıyor. Çünkü daha hayata başlarken dereceye giri­yor veya geriye kalıyor. Mesela bizim çocuğun, biraz çizim mera­kı vardı. Hiç kalmadı şimdi, üzülüyorum. Türkçeyi hiç sevmiyor, bu son günlerde biraz sevmeye başladı. Bugünkü sistem, neyi, na­sıl, ne kadar kısa sürede kazanırsınız sorularının cevabını öğreti­yor. Mesela İLİTAM adında uzaktan ilahiyat tamamlama eğitimi var. Altmış yaşına gelmiş, emekli olacak insan, kopya çekiyor. Ne­den? Çünkü o dersi geçince, lisans diplomasını alacak ve emeklilik parası fazla olacak. Şimdi her şey kazanç aracına dönüşünce, hiç­bir değeri kalmıyor, Hocam. Bence, bize ait bir insan modeli na­sıl olur, buradan başlıyor.</p>
<p>Nurettin Topçu&#8217;nun <em>Maarif Davası’nda</em> okuduğum bir yeri ta­rif edeyim size. Üç aşamadan bahsediyor; ilköğretim kalbin eği­timidir. Yani sevecek, hissedecek, paylaşacak. Şimdi kin ilkokula başlarken başlıyor. Rekabet başlıyor, haset başlıyor. Birinci oldu, ikinci oldu dedikoduları başlıyor. Onun oğlu, bunun kızı, yani sü­rekli bunlarla yetişiyor çocuk Ortaöğretim ise akim eğitimidir di­yor. Yani muhakeme becerisi kazanacak. Şu an maalesef üniversi­tedeki hocada bile bu beceri yoktur. Çünkü o talim ve terbiyeden gelmiyor. Çünkü kavramsal bakmıyor. Üniversite de bununla de­vam ediyor. Oysa üniversitede olması gereken kabiliyetleri orta­ya çıkmış, düşünme becerisi oluşmuş genci bir mütehassıs olarak yetiştirmektir. Bugün, Millî Eğitim, Topçu’nun bu üç aşamalı eği­timini veriyor mu? Buradan başlamak lazım.</p>
<p>Millî Eğitim Bakanlığı, 2016’da Türk Dili ve Edebiyatı öğret­menlerine yönelik seminer vermek üzere davet ettiler. Üç seminer sundum. Öğretmenlerden gelen tepki şu oldu: “Hocam, senin de­diğin gibi ders işlersek çocuklar üniversiteyi kazanamaz.”</p>
<p>Peki nasıl şiirle hemhal olacak? Çocuk nasıl yorulmayacak, mesela? Türkçe test yöntemiyle yapılan merkezî sınavlar kaldı- rılsın, dedim. Bu sayede çocuklar rahat rahat edebiyatla hem-hâl olsunlar, tartışsınlar, öğretmenlerden bazıları “Merkezî sınavsız seçim nasıl olacak?” diye sordu. Çünkü öğretmen de buradan ye­tişti ve içinde bulunduğu sistemin alternatifini düşünemiyor. Öğ­retmene Türkçenin, yapım eki, çekim ekiyle öğretilemeyeceğini, çocuklara özellikle de başlarken, gramerle başlanmayacağını an­latmaya çalışıyorum. Müfredatı takip etmiyorum diye uyarılmış­tım. Müfredat ne hocam? Güneş dil teorisi, yapım eki, çekim eki, cümlede öğeler. Çocuk ilkokuldan başladı, üniversite kazanana kadar bununla gitti. Ben ne yaptım? Biraz şiir okuyalım, film sey­redelim ve bunları yorumlayalım dedim. Bir gün derste öğrenci­nin birine “Memleketinizde şair var mı?” diye sordum. “Hocam, bizden şair çıkmaz, dedi. Bir araştırdı çocuk, kaç tane şair buldu. Onların şiirlerini yorumlattım. Daha sonra aşka geldi, bazı şiir­lerin klibini çekti. Mesela yazı yazdırıyorum, bir paragrafı geçe­medi bir öğrencimiz, sene sonu iki paragrafa zor çıkarttık. “Neyi ve nasıl yazacağımı bilmiyorum.” diyor. Çünkü yazmadığı zaman, düşünme devreye girmiyor.</p>
<p>Kojin Karatani&#8217;nin <em>Metofor Olarak Mimari</em> adlı eseri var. Ya­zar aslında mimarlığı düşünceyi inşa etmek olarak görüyor. Kita­bın önsözünde mimarlık kitabı zannedilmesinden yakınıyor. Yani yazmadan inşa etme melekesi oluşmuyor. Aliya’nın bir sözü var. “Hakikat bile olsa insan inanmadan söylerse, yalancıdır.” diyor. Çünkü siz inanmıyorsunuz, sadece pazarlıyorsunuz. Bizim şiiri­miz zaten bunu yapmadığı için kadim şiir, ya da bunu yapmadığı için âşık, sufi. Yani İmam-ı Ebu Hanifeyle ilgili bal meselesi var ya, kendi bırakıyor, sonra çocuğa “çok yeme” diyor. Bu anlayış ol­madan, bilgi kazanç aracına dönüşüyor. Bir dönem izcilik kursu­na gitmiştik. Şimdi örnekleri de çoğaltmak istemiyorum ama izci çevreye saygılı, izci öyle, izci böyle, mola verdik. İzci lideri siga­ra içiyor, izmaritini yere atıyor. Adam izciliği tabiatla ünsiyet kur­mak için değil para kazanmak için yapıyor.</p>
<p>Kişisel tecrübeler dediniz, şunu söyleyeyim: Şeyhülislam Bahâyî Efendinin, bir beytini okuduğunuz zaman, yaşadığınız hayatı size hissettiriyor. Bu şiir sizin tecrübeniz kadar size sesleniyor. Daha klasik ifade ile kabınız kadar dolduruyor.</p>
<p><em>“Hem yakarsın berk-i şemşîr-i sitemle âlemi</em></p>
<p><em>Hem yine dersin ser-i kûyimdeferyâd olmasın&#8221;</em></p>
<p>Şeyhülislam Bahâyî Efendi</p>
<p>“Hem sen celal şimşekleri çaktırıp, âlemi yakar-yıkarsın, hem de başucunda ağlamayın, dersin.» diyor. Hocamın dediği gibi bize en fîatla sitem olur. Bunu söyleyen Şeyhülislam, itaati de isyanı da bilen bir insan. Yaşadığımız hayat bize mantıkla bir şey söyle­miyor. Mantıklı kısmı da var ama ikna olmak, akılla, muhakeme ile mümkün olmuyor. Bu, Mevla muhabbetiyle mümkün oluyor. Bir teslimiyet olacak, çünkü hayatın esprisi bu, ister kabul et, ister kabul etme. Annesi çocuğunu döver, çocuk yine annesine sığınır. Bu örnekle fark ettim ki, bizim Cenab-ı Allah’la münasebetimi­zin nasıl olduğuna dair ipuçları zaten hayatımızda var. Mesela bi­zim Leyla hasta, çocuk aklı yetti yeteli soruyor bunu. Bazen doğ­rudan bazen bir hikâye ile anlayabileceği şekilde imtihan noktası­na getirmeye çalışıyorum.</p>
<p>Yetişkine gelen musibet onun bir yanlı­şına karşı ceza olarak görülebiliyor ama çocukların uğradığı mu­sibet için cevap verilemiyor. Vebayı okuduk 2004’te hocam ha­tırlar mısınız? Veba’yı okuyun demiştiniz, mesela orada da adam papaza der, çocuk orada kıvranır, hastalıktan, salgından, vebadan dolayı acılar çeker, titrer. “Senin Tanrın ne istiyor bu çocuktan?” diye sorar. Aynı soruyu biz de soruyoruz. Ben de soruyorum çün­kü dayanamadığmız noktalara geliyorsunuz. Ne oluyor? Şeyhülis­lam Bahâyi Efendi size diyor ki; hayat bu. Hem bunu O verir, hem de ağlama, sabret der; zira hayatın esprisi bu. Emir bir gün sordu: “Biz zaten cennetteydik, niye geldik?” “İmtihan için” dedim. Son­ra cennet, cehennem gelecek. “Ama bazılarını da yakacak. Zaten cennetteydik.” Haklı çocuk. Teoman Duralı ya takılıyorum Ho­cam, bugünlerde çok müthiş. Diyor ki: “Tanrıyı inkârla, Tanrıyı is­pat aynıdır. Çünkü aynı, mantığın ürünüdür. İnanç, mantıkla izah edilemez.” Bugün mantığına yatar inanırsın, yarın mantığına yat­maz inanmazsın, reddedersin. İnancı oraya düşürmüyor. İnancı, mantığın malzemesine, mekanizmasına düşürmüyor.</p>
<p>Şu sıralar Divan şiirinde, öğrencilerle kavramlar üzerinde çalışı­yoruz. Birisine ızdırab kavramını verdim, Fuzûlî divanında. Bu bi­tirme teziydi, yüksek lisansta da yine vereceğim. Birine hicranı, gur­beti vereceğim. Gurbet ve hicran, firkat gibi müradifleri. Hem ken­dimizi hem de Divan şiirinin hangi duygular üzerinde kurulduğunu görelim. Mantıkla hareket ettiğiniz zaman, işin içinden çıkamı­yorsunuz. Ama yüzyılların tecrübesiyle bir şifrelenmiş beyti gör­düğünüz zaman, o size söylüyor. Siz kabul edersiniz, etmezsiniz.</p>
<p>Mustafa Bey’in nasıl bir insan modeli sözüne istinaden aklıma geldi şimdi. Üniversitedeyken Mustafa Kara’nın bir konferansına katılmıştım. Orada tekkenin etrafında üç halkadan bahsetmişti. Birinci halka müntesipler, yani dervişan. İkinci halkada mu- hibban vardır; gelir-gider, dinler. Üçüncü halkada ise ayende ve revendeler vardır; yolu düşer, ihtiyacı hisseder, kim var diye sorunca yol gösterilir, ona gider. Belki hastadır, belki yoksuldur. Bunu şundan söylüyorum. Geçenlerde meşhur bir yazarın sosyal medya paylaşımında bir söz görmüştüm. Diyor ki: “Allah kimseye kaldıramayacağından fazla yük yüklemez. Kaldıramı- yorsan imanından şüphe et.” Şimdi ben bakıyorum. Kaldırmakta zorlandığım durumlar da oluyor. Ama sığmıyorsunuz siz, tekke örneğinden yine Mustafa Karanın bu üç halka meselesi, insanlar tekkeye gittikleri zaman kaldırabilecekleri kadar alıyorlar. Ama bugünkü hoca doğrudan kitabı yüklüyor. Burada bir konferansa davet ettiler. Önce bu sözü söyledim ve dedim ki; size iki tane örnek vereceğim, siz onun hükmünü verin.</p>
<p>Birisi; başına gelen bir olaydan dolayı, ağlaya ağlaya, gözü kör olmuş bir adam. Biri de, keşke ölseydim de unutulsaydım diyen bir kadın. Sizce, ne olur bunun hükmü? Bazıları günahkâr, bazıları isyankâr oldu­ğunu söyledi bazıları da çekimser kaldı. Dedim ki: “Gözü kör olan adam, Hazreti Yakup’tu. Hazreti Yusuf kaybolduğu zaman gözleri kör olana kadar ağladı. İsyankâr diyemiyorsunuz? Çünkü Hazreti Yakup olduğunu biliyorsunuz. Unutulup, gitsem diyen de Hazreti Meryem validemizdi. Çünkü büyük bir imtihan, iffetsizlikle suçlanıyor, çok ağır bir imtihan, Ve unutulup gitseydim, dedi. Sitem ifadesinden dolayı adını söylemeden önce siz ona isyankâr dediniz. Aynı sözü ben söyleseydim asi, günahkâr olduğumu söylüyorsunuz ve hemen cehenneme gönderiyorsunuz. Hâlbuki peygamber modeli var önümüzde. Peygamber efendimize orucu bozduğunu söyleyen adam geliyor ve “60 gün oruç tutamam” diyor. O halde “şu kadar insan doyur” deniliyor kendisine. Adam “fakirim” deyince Efendimiz, “al şu bir zenbil hurmayı götür mahallendeki en fakire” ver diye buyuruyor. “En fakir benim” deyince adam, Efendimiz de “Git ailenle ye” buyuruyor.</p>
<p>Nasıl bir süreç işledi? Efendimiz kaldırabileceğinden fazlası­nı yüklemedi. Bir terzinin insanın üzerine elbise diker gibi o sa­habe efendimize yapması gerekeni söyledi. Ama bugün âhengi- miz kaçmış olduğu için hocalar imanımızı sorguluyorlar. Halbu­ki <em><sup>&#8221;</sup>es ir-i gurbet-i nâlân olan insanı incitme” diyor</em> Alvarlı Efe Haz­retleri. Bugün geldiğimiz noktada yaşadığımız bu kırılma ve sav­rulma, Mustafa Kara Hocanın bahsettiği tekke etrafında halka­lımmış toplum olmayışımızdan olsa gerek.</p>
<p>Mustafa Yelek. Yaşlı bir çift mahkemeye boşanmak için mü­racaat etmiş. Dosya önüne gelince hâkim bey, önce bir muhabbet edelim, demiş. Bu yaştan sonra bu ayrılma nedir? Neyi hallede­mediniz? Bu zamana kadar hallettiniz de şimdi halledemediniz? Nereden çıktı bu iş? deyince. Beyefendi, “anlatsın” demiş, hanımı için. “Yok&#8221; demiş hanımefendi, “o konuşsun” demiş. Sonra hanım demiş ki: “Hâkim bey, benim artık dayanacak halim kalmadı. San­ki duvarlarla konuşuyorum. Adamdan bir ses çıkmıyor. Sürekli bir şeyler soruyorum, konuşuyorum, anlatıyorum.” demiş. “Bey amca, niye konuşmuyorsun?” demiş Hâkim Bey. “Evladım araya giremiyorum ki.” demiş. Ali Hocanın konuşmasının arasına gir­mek de böyle oldu bizim için.</p>
<p>Sorum şudur: Bu kadim şiiri; muhabbeti, aşkı, hayreti, cemali, hayatımıza dünyamıza çağırmadan önce, daha önce başka nele­ri çağırmamız lazım? Çağırdığımızda anlamadığımız bir şey, an­latamadığımız bir şey, yani tasavvufta yok, şehirde yok, tarikatta yok» mektepte yok, hiçbir şeyde yok. Yani bundan önce bir şeyleri çağırmamız lazım. Neyi çağıralım ki, şiirle bizi buluştursun? Şiir­le tekrar buluşalım.</p>
<p><strong>Ali Cançelik:</strong> Hocam komşunun bir küçük çocuğu var. Çocuk çok akıllı maşallah, üç yaşında. “Bu bulut niye var?” dedi. Çün­kü bulutu görebiliyor. Ben de; “Saçın kafanı güzelleştirmek için var, bulut da havayı güzelleştirmek için var.” dedim. Yani edebiyat yaptık. Şimdi çocuk gökyüzünü görmüyorsa, bir yeşille, tabiatla, ağaçla, çiçekle, sesle, hiç ülfeti yoksa neyi öğretebiliriz ki? Bu ülfet için bir yerinden başlamak lazım ama sadece eğitimi okul duvar­larıyla sınırlı görüp buna göre düzenlemeler yaparak bir çözüm bulunacağını zannetmiyorum. Mesela ev yapılırken, mahalleler kurulurken, şu andan itibaren bile olsa, bizim etrafı görebileceği­miz, hissedebileceğimiz bir düzenleme ile yapılsa ki bu da şiirin ahengini hayata taşımakla olur. Şiirin ahengi ise bize hayatın rit­mini, toprağın ritmi, topografyanın ritmini verir.</p>
<p>O toprağın, to­pografyanın mizacına dokunulmazsa çocuk onu hissedecek, fark edecek, kitapta okuduğunun tabiatta var olduğunu görecek. Do­layısıyla asıl kitap olan tabiatı okuyacak. Çünkü yaşadığı ile öz­deşleştirecek ama bugün biz derste bir şey söylüyoruz, öğrenci­ler anlamıyoruz, diyorlar. Dolayısıyla bunu&#8217;bir kitap veya müfre­dat meselesi olarak değil hayatın bütününde görmemiz ve hisset­memiz gereken bir mesele olarak ele almalı ve bütünüyle kuşata­cak bir çözüm aramalıyız. Sistem ve biçim nasıl olur? O konuda bir şey diyemem. Ama en azından bu örnek üzerinden zihnimde­kini söylemiş olayım.</p>
<p><strong>Mustafa Yelek:</strong> Hocam, 1994’den sonra İstanbul’da tahmin ediyorum yeni on tane ilçe ortaya çıktı. Başakşehir’i, Kayaşehir’i, Esenyurt’u, karşıda Çekmeköy. Bunların çoğunu biz yaptık. Bu medeniyete, bu tasavvura, bu anlayışa sahip insanlar inşa etti­ler, bu şehirleri. Bu şehirlerin hiç birisinde, bizim medeniyetimi­ze dair hiçbir şey yok. îşte, o düz duvara bakıp da heyecanlanan, hayret duyan insanlar bugün o şehirlerde yaptığımız camilerden, binalardan, sokaklardan ayrı oturmuyorlar. Biz de ne dayatmış- sa ne vermişse kapitalizm, biz de onu yaptık. Avm, daha yüksek apartmanlar, meydanı olmayan şehirler, daracık sokaklar yaptık.</p>
<p>Bize hitap etmeyen şeyler yaptık, bunu biz yapmayacaksak kim yapacak hocam?</p>
<p><strong>Ali Cançelik:</strong> Onları biz yaptık, yapamadık ama bence şu ifa­dede bir düzeltme gerekir. Bizim medeniyetimize sahip insanlar yaptı dediniz ya, sahip olsak onları zaten yapmazdık, demek ki sa­hip değiliz. Aitiz ama sahip değiliz. Aidiyet pasif bir halde. Çün­kü “Kökü toprakta kalıp kendi kesilmiş ağaç” gibiyiz. Hocamın, kezzap dökülmüş, yamuk yumuk çıkıyor diye bir benzetmesi var­dı. Bu verdiğiniz örnekler de böyle bir şey. Bence bizde de bu ko­nuda ciddiyet yok Neden yok? Çünkü reklam ve pazarlama üze­rinden -mış gibi görüntüler veriyoruz, içi boş olsa da görüntü pi­yasayı cezbetsin yeterli diye düşünüyoruz. Her işteki ciddiyetsiz­liğimiz sonraki nesillere de sirayet ederek devam ediyor, öğren­ciler sınavda çıkmayacak bilgileri kendileri için lüzumsuz görü­yorlar. Sınavda çıkmayan hiçbir şey önemli bir mesele olmuyor.</p>
<p>Rahmetli Abdullah Amcamızın bir hatırası vardı. İGDAŞ’ta çalışırken, bir mühendis kendisinden köpüklü bir kahve istiyor. Fincanı almaya gittiğinde içerisinde sigara izmaritini görüyor. “Bu ne okumuş acaba? diye merak ediyorum “diyor.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> İnsanda katman katman, güzellikler var. Ama örtülü. Örtü açılmadan bir şey yok En üstte açık olan, içgüdüler. Şu anda da öyle yaşıyoruz. Herkes öyle yaşıyor. Modernite bunu istiyor, küreselleşme bunu istiyor. Bizler buna kapıldık, böyle gi­diyoruz. Ama o örtüyü, birinci örtüyü kaldırıp, kendi varlığınızı fark etmeye başladığınız anda, bütün resim değişiyor. Zahir aynı­dır, değişmez. O, kader neyse o ama sizin iç dünyanızda bir baş­ka Mustafa Yelek çıkıyor orta yere. Bir başka Sadettin çıkıyor orta yere. Bu sözlerle, bu şiirle, bu insanlarla, bir başka düzlemde, her­kese açılmamış gizli bir düzlem bu, irtibata geçiyorsunuz, mükâ- leme ediyorsunuz. Şairle aynı zamanda yaşamanız önemli değil. Haz almaya başlıyorsunuz. Artık ondan sonra sizin için diğer gün­delik hayat tabi var ama çok önemli değil. O hazzı bir defa almaya başlarsanız eğer, bu haz hayatın her yönüne intikal ediyor.</p>
<p>Efen­dim işte toplumun hâli ne olacak? Bana ne! Ama ben şunu gör­düm. Siz bu şekilde haz alan bir insan olduğunuz zaman, etrafa etki ediyorsunuz. Hiçbir şey söylemenize gerek yok. Bakış, jest­ler, bir olay karşısındaki tepkiniz. Bir eylem yaparkenki kurgunuz, etki etmeye başlıyor. Bir etki alanı oluşuyor. Bir manyetik alan olu­şuyor. Burada önce kendime bakıyorum. Ben insan olarak bu şi­irden, musikiden, hattan, bu hayattan ama bu hayatın görünme­yen yüzünden, sezilen yüzünden bir haz duyuyor muyum? Fıtra­tımda var olan ve benim kullanmadığım, farkına varmadığım do­nanımlarımla, yeteneklerimle. Bu başladıktan sonra zaten iş biti­yor, derinleşmeye başlıyorsun. Bunun yaşı yok, nasip meselesi. Bu ne zaman olursa. Çünkü bu donanım sizde var. Hilkat, size onla­rı armağan etmiş. Ortaya çıkarın ama kadrini bilmeyenlerle pay­laşmayın.</p>
<p>Azıcık siz de cimri olun bu konuda. Çünkü o emanet­tir. Anlayanlarla paylaşın. Ben çevremdeki insanlara “Divan şiiri­ni okuyorsunuz, anlıyorsunuz ama kalbiniz titremiyorsa boşuna uğraşmayın.” diyordum. Mesela Fuzûlî şiiri. Bir süre sonra sizin varlığınızdaki ilk örtüler kalkınca, giderek haz duyuyorsunuz. Dil çok önemli bir şey, kelime bilmek önemli bir şey. Akışını, telaffu­zunu, âhengini bilmek önemli bir şey. Bu da biraz gayretle olacak. O kelimeler size bir dünya açıyor. Böylece bir istikamete doğru gi­diyorsunuz. Bana sordular, ben <em>Yunus Divanı</em> okuyun dedim. Dili çok hafiftir. Bir yerden bir kapı açılır. Bir küçük pencere açılıyor:</p>
<p><em>Allah Diyelim</em></p>
<p><em>Sen sanmadığın yerde, </em></p>
<p><em>Nâgâh açıla perde. </em></p>
<p><em>Derman erişe derde, </em></p>
<p><em>Allah görelim neyler?</em></p>
<p>Yunus Emre</p>
<p>Sen sanmadığın yerde, nâgâh açıla perde diyor yani. Ummadığın bir anda,Derman erişe derde, Mevlam görelim neyler?Ben -sizin yerinizde olsam Divan şiirine Yahya Kemal’den başlardım. Hazan Gazeli ile başlayın mesela.</p>
<p><em>Hazan Gazeli</em></p>
<p><em>Hazan ki durmadan evrâkı sû-be-sû dökülür</em><br />
<em>Hazînesinden eteklere reng ü bû dökülür</em></p>
<p><em>Ne inkırâz-ı bahâran ki hân-ı yağmâda </em><br />
<em>Şerâb mahzeni Cem&#8217;den sebû sebû dökülür</em></p>
<p><em>Nevâ-yı neydir esen bâd câm-ı meydir gül </em><br />
<em>Çemende eşk ile sahbâ misal-i cû dökülür</em></p>
<p><em>Makaam-ı pîr-i mugandan akarken âb-ı hayât </em><br />
<em>Cihanda tâli&#8217;e bîhûde âb-ı rû dökülür</em></p>
<p><em>Hazan da erse Kemâl el çeker mi cânândan</em><br />
<em>Lebinden ol mehe imâ-yı ârzû dökülür.</em></p>
<p>Yahya Kemal Beyatlı</p>
<p>Bir de şu var, bu herkeste oluyor. Eğer şiirden haz alırsanız, şiiri ezberlemezsiniz. O kendiliğinden aklınızda kalır. Ruhen, o şiirle, sözün arka planındaki düzlemde veya uzayda bir irtibat kurulursa, o kendiliğinden aklınızda kalır. O başka bir şey. Biraz da idman, pratik lazım bu işlerde. İnsan dedim de aklıma geldi şimdi. Biraz çağrışımların peşinde uçurtma gibiyim. Rahmetli peder okurdu. Onun zihninde okuduğu beyitler vardı böyle Arapça, Farsça. Ama yakalayamazdım, Farsçayı bir iki yakaladım ama Arapçayı hiç yakalayamadım. Bir de tabi bir daha sorulmaz, yeri gelir, mahalline masruf, beyti okur, geçer. Ne, nedir, denmez, olmaz. Yakalayacaksın.</p>
<p><em>“İnsan ne garip cân-âverdir,</em></p>
<p><em>Âkil görünür cunûna serdir”</em></p>
<p>İnsan ne garip canavar, can alan diyorum, âver almak demek Farsça. Senin gazelde âkil-i medhûş eder diye çok nefis bir yer var­dı. Akilin bütün o aklî yapışım, darmadağın ediyor. Ketişe sürük­lüyor. Biz akılda tedbir alırız. Yağmur yağar, şemsiye alırız. Nedir o tedbir? Şemsiye yağmurdan bizi korur, koruyacak, soğuk olur, sobayı yakarız ama işte diyor ki akilin aklı medhûş eder diye ge­liyordu aşağısı.</p>
<p><em>&#8220;Gerçi var hüsn-i fesâhat yok velâkin lezzeti,</em></p>
<p><em>Âkili medhûş edip akim perîşân eylemez?</em></p>
<p>Güzel sözdü eyvallah, fasih söz, hiçbir itirazımız yok. Ama âki­lin aklını korkuya salıp, onu perişan yani ne yaptığını bilmez, dar­madağın hale getiremiyor o söz. Mühim olan o aklın perişan hale gelmesi, âciz kalması, kendisini acziyette hissetmesi. Sonra kü­çük küçük imajlar geliyor, onlar birleşiyor ve ortaya bir resim çı­kıyor. O zaman işte başka bir dünya ve o dünyayı işte şair söylü­yor bize. Tabii şimdi bu arada şahsen kendi hissiyatım açısından söylüyorum, sohbet etmek başka bir şey, bu çerçeveden insanla­rı görmek başka bir şey. O sohbetin getirdiği feyz başka bir hadi­se. Evet, Mustafa Yelek gir bir yerinden, belki küstün de bizi sını­yor olabilirsin.</p>
<p><strong>Mustafa Yelek: </strong>Estağfirullah Hocam, istifade ediyoruz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten: </strong>Mesela siz bir dahaki toplantıya bir şiir ge­tirin. Ali Beyin şiirini gördünüz. Oradaki lezzeti sezdiniz. Soru­nuzdan anlıyorum. Mizah da olabilir. Her şeye açık. Mustafa Bey’i görelim bakalım, nasıl bir şiir getiriyor. Bir de onun üzerine ko­nuşalım. Tabi Ali Hoca, çok merkezden girdi hadiseye. Bir pira­mit gibi düşünürsek, zirvede Ali Hocanın düşünceleri, fikri, an­lattığı şeyler var. Ama aşağı doğru olay genişliyor ve zemine doğ­ru iniyor. Aşağı kademedeki şiirlerden de var, onlardan da olabilir. Şöyle ki; görülenin, duyulanın ötesinde bir âlem var ve şiir o âle­me dair bize ipuçları veriyor. Mesela Ahmet Muhip Dranas bana göre böyle bir şair.</p>
<p><em>Serenad</em></p>
<p><em>Yeşil pencerenden bir gül at bana,</em></p>
<p><em>Işıklarla dolsun kalbimin içi.</em></p>
<p><em>Geldim işte mevsim gibi kapına</em></p>
<p><em>Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.</em></p>
<p><em>Açılan bir gülsün sen yaprak yaprak</em></p>
<p><em>Ben aşkımla bahar getirdim sana:</em></p>
<p><em>Tozlu yollarından geçtiğim uzak</em></p>
<p><em>İklimden şarkılar getirdim sana.</em></p>
<p><em>Şeffaf damlalarla titreyen, ağır</em></p>
<p><em>Koncanın altında bükülmüş her sak.</em></p>
<p><em>Seninçin dallardan süzülen ıtır,</em></p>
<p><em>Seninçin karanfil, yasemin, zambak&#8230;</em></p>
<p><em>Bir kuş sesi gelir dudaklarından;</em></p>
<p><em>Gözlerin, gönlümde açan nergisler.</em></p>
<p><em>Düşen öpüşlerdir dudaklarından</em></p>
<p><em>Mor akasyalarda ürperen seher.</em></p>
<p><em>Pencerenden bir gül attığın zaman</em></p>
<p><em>Işıkla dolacak kalbimin içi.</em></p>
<p><em>Geçiyorum mevsim gibi kapından</em></p>
<p><em>Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.</em></p>
<p>Ahmet Muhip Dranas</p>
<p>Herkes kaderi kadar yazıyor, konuşuyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Muhammed Bey’in sorusuydu. O soruyu sorduklarında düşündüm ben de. Şiir herhalde, herhalde değil ke­sinlikle yavaşlık isteyen bir tür. Yavaşlık, derinlik, durma, duyma bugün eksik olanlar bunlar sanırım. Bugünkü gençler hatta orta yaşlıların çoğu şiirden haz almıyor. Onlara göre sadece hayâlden, ritimden ve âhenkten ibaretmiş gibi. Bir de edebiyatın hayattan kopuk olmasının getirdiği kategorik düşünme meselesi var. Klasik şiirde her şeyin bir yansıması var. Kış geliyor şitâiyyeler; yaz geli­yor, sayfiyyeler; baharda, bahâriyyeler yazılıyor. Hayatın her rengi Klasik şiirde yer alır ama modern şiir hayatı aksettirme açısından bu kadar kapsayıcı değildir. Daha ketum, daha sınırlı gibi geliyor bana. Buradaki sıkıntı, hayatla edebiyat arasındaki kopukluk. Hani ! o arka planı nasıl kurarız diyoruz ya. Eski yazarlara da bakınca, biri Kemalist çizgiden olsun, biri daha milliyetçi, muhafazakâr çizgiden.</p>
<p>Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun çocukluk hatıralarına bakarken annesinden Monte Cristo hikâyeleri ve Ekmekçi Kadırn dinlediğini anlatıyor; Fransız romanlarını okuyor. Tarık Buğra da küçükken ilk duyduğu metinlerin, annesinden dinlediği Yunus Emre ilahileri olduğunu söylüyor. Şimdi çocuklarda böyle bir irtibat yok. Çocuklar böyle büyümüyor, dolayısıyla okullarda çocuklar birdenbire sevimsiz bir edebiyat dersi ile karşılaşıyorlar. Şiir dedikleri vezin, kafiye ve söz sanatlarından ibaret. Ahmet Haşinim dediği gibi edebiyatın iki tane candan düşmanı var. Bir tanesi edebiyat öğretmenleri, diğeri de edebiyat münekkitleri. Edebiyat öğretmeni çok manidar. Kürsüye çıkıp vezin ve kafiye­den başka bir şey anlatmayan, şiiri öğretmek yerine öğrencisine şiir zevki veremeyen öğretmenlerdir bunlar. Bugün böyle bir ideal de yok anlatırken. Şair burada ne demek istemiştir? dediğimiz o korkunç soruyu soruyoruz. Ve o zaten yetiyor korkutmaya, edebiyattan soğutmaya. Mühim olan, edebiyatla rabıta kurmadır. Orada bir kopukluk var. Bugün edebiyat, sadece test kitaplarında, tezlerde, raflarda ya da işi gücü olmayan insanların, lüks kabilinden yaptıkları bir şey gibi geliyor. Onu tekrar inşa etmek lazım bence.</p>
<p><strong>Ali Cançelik: </strong>Hocam, orada Ahmet Haşim’in bir benzetmesi vardı. Bülbülün sesi nereden geliyor diye bülbülü öldürmeye ben­zetiyor, bu edebiyat münekkitçilerini. Çocuğun fıtratında olan o seslerdeki güzelliği göstermek yerine bülbülü bölüp, parçalayıp, bir yığın akciğer, dalak göstererek çocuğu edebiyattan nefret ettiriyor.</p>
<p><strong>Ebru Burcu Yılmaz: </strong>Çünkü öğretmen de sevmediği için, sev- diremiyor. Önce öğretmenin sevmesi lazım. Bir de bu ortamlar etkiliyor. Mesela siz beyitler okudunuz, bende de gidip bir divan okuma isteği, ihtiyacı ya da iştiyakı oluştu. Kulağa da hoş gelme­si gerekiyor. Ama bunu en başta tanımak. Bir kelimeyi öğrenince, onu cümle içinde kullandığımızda daha kalıcı olur ya, bizim ha­yat içerisinde kullanmamız gerekiyor zannediyorum. Biz edebiya­tı hayat içerisinde kullanmıyoruz.</p>
<p><strong>Sadettin Ökten:</strong> Ee kullanın, hayat zaten edebiyat, hayattan ayrı bir şey değil ki. Benim büyük oğlum küçük kızına Seyfi Baha’yı ta­lim ediyordu. Ev var, bir ihtiyar var, bir hasta var. Bir beyit Ertuğrul okuyor, bir beyit Nazlı okuyordu. Çok enteresan. “Geçen akşam eve geldim,” diyor çocuk. Çocuk devam ediyor. “Dediler Seyfi Baba hastalanmış, yatıyormuş.” Babası; “Nesi varmış acaba?”</p>
<p>Geçen akşam eve geldim. Dediler:</p>
<p>&#8211; Seyfi Baba</p>
<p>Hastalanmış, yatıyormuş.</p>
<p>&#8211; Nesi varmış acaba?</p>
<p>&#8211; Bilmeyiz, oğlu haber verdi geçerken bu sabah.</p>
<p>&#8211; Keşki ben evde olaydım&#8230; Esef ettim, vah vah!</p>
<p>Bir fener yok mu, verin&#8230; Nerde sopam? Kız çabuk ol!</p>
<p>Gecikirsem kalırım beklemeyin&#8230; Zîrâ yol</p>
<p>Mehmet Akif Ersoy</p>
<p><u>Yani</u> 4-5 yaşmdayken başladı bu diyalog. Şu an edebiyat haya­tın içerisinde değil ki. Ama şunu hiç unutmaması lazım insanın, kendi yaratılışında veya var oluşunda birtakım katmanlar var. En üst katman, yalın katman. Bütün hayvanlarda var, içgüdü katma­nı. Bu katman üzerinden bir hayat geçirecekse, buyursun geçirsin. Kimse mâni olmaz. Ama bir defa içgüdü katmanını birazcık üs­tüne çıkmak istiyorsa işte o zaman dil çok önemli, tabi ki şiir. İlk madde söz, bilgece bir söz ve sonra yavaş yavaş bir dünyaya açıl­maya başlıyorsunuz. Kendi varoluşunuzu gerçekleştiriyorsunuz, bu çok büyük bir haz. O hazzı sizden kimse alamıyor. Cebren hâ­kimi, valisi alamaz. O, Sümbülzâde repliği zannediyorsam. Kız kalsa meydanda, hırsız çalamaz, gibi.</p>
<p>Ali Hoca bize bir de Ziya Paşa anlatsın. Ziya Paşanın terkip bentlerinden.</p>
<p>Kolektif &#8211; Saadettin Ökten İle Sanat Üzerine Düşünceler: Sanat ve Sanatkar,syf:77-106</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/">Herkes Kaderi Kadar Yazar ve Konuşur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/herkes-kaderi-kadar-yazar-ve-konusur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
