<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Freud | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/freud/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 07 Jul 2024 09:55:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Freud | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Nedir Şu Aşk?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 09:55:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aile]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Romantizm]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27013</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-6597 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg" alt="" width="366" height="183" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14-300x150.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/images-14.jpg 318w" sizes="(max-width: 366px) 100vw, 366px" /></a></p>
<p>Ailenin ne olup ne olmadığıyla başladık, günümüzde aile ve kadm-erkek ilişkilerindeki değişimler etrafında dolandık ve buradan aşka düştü yolumuz. Aranızda &#8220;Ne alakası var, nereden nereye geliverdiniz!&#8221; diyenler olabilir. Onlan say­gıyla selamlarım. Lâkin günümüzde evliliklerin geleneksel dünyaya göre birçok değişiklik yaşadığı, mesela bizim kül­türümüzde de bir süreden beri &#8220;görücü usulü&#8221; yöntemin­den ziyade şöyle ya da böyle &#8220;aşk evliliklerinin daha da ön planda olduğu gerçeğinden hareket etmek, çözüm yollan düşünürken yaşadığımız dünya hayatı gerçeklerinden kop­mamak zorundayız. Aşkın ne olduğuna, günümüzde nasıl görüldüğüne de bakalım ki, aile hayatındaki sorunlara çö­zümler ararken, sağlam bir zemine basalım.</p>
<p>Tüm dünya dillerinde karşılığı olan ve yine muhte­melen tüm dünya dillerinde insanlann en çok kullandığı kelimelerden birisi, &#8220;aşk&#8221;. Tüm dünya dillerinde insan­lar &#8220;aşk&#8221; dediklerine göre, ortada dünyanın her yerinde benzerlik gösteren bir olgular demeti olmalı. Bunu kabul edebiliriz ama hemen değil. &#8220;Dilsel varlık&#8221; oluşumuzdan kaynaklanan bir kadere sahip olmamızdan geliyor tem- kinliliğimiz. İki kişi aynı kelimeden bahsedince ona aynı anlamı yüklediğimizi sanıyoruz. Oysa çoğu kere en bili­nen kelimeler için bile, insanlar farklı anlamlar yüklüyor- iar. &#8220;Aşk&#8221;tan söz ettiğimizde bu durum çok daha karmaşık bir hâl alıyor çünkü bu kez işin içine insanlann kavramlara verdikleri anlamları belirleyen &#8220;kültür&#8221; giriyor.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[48]</sup></a> Çün­kü ortada anlatılması çok zor, içsel bir yaşantı var ve üs­telik bu tür içsel yaşantılar &#8220;aşk&#8221; diye ifade edildiğinde insan ilişkilerinde çoğu zaman prim sağlıyor. Birisinin size âşık olduğunu duyduğunuzda içiniz bir hoş oluyor ya da tam tersi siz birisine karşı olumlu hissiyatınızı iletme­ye çalışırken &#8220;âşığım&#8221; dediğinizde bunun priminden fay­dalanmak istiyorsunuz. Bu nedenle her ne kadar ilişkiler için yatırdığımız duygusal enerji ve yakın olma isteğimiz, onlarm hoşlanma, arkadaşlık, dostluk, sevgililik, aşk, tut­kulu aşk vs. gibi değişik adlar altında sınıflandırılmaları­na yol açsa da genellikle her tür olumlu duygusal yaşantı &#8220;aşk&#8221; diye ifade ediliyor. Hele günümüzde, tüm sınıflan­dırmalar, kesin tanımlamalar, şablonlar kalktığı, bireysel değişkenler çok öne çıktığı için artık ilişki tanımlarında­ki bu farklılıklar da anlamını yitirmiş, bunların modası geçmiş görünüyor. Herkes herkese &#8220;sevgilim&#8221;, &#8220;aş<u>kım</u>&#8221; diye hitap edebiliyor, kim kimin tam olarak nesi oluyor, çok zaman net bilemiyoruz.</p>
<p>Aslında &#8220;aşk&#8221;ın insan ilişkilerinde yakınlığı ve duygu yatırımını gösteren diğer ifadelerden farkı genellikle bili­niyor ama bazen bilimsel iddialı yayınlarda bile gerçekten karıştırıldığı da oluyor. Aşk üstüne yayınların bir kısmı yalnızca cinsellikle ilgili, bir kısmında aşk adı altında ev­liliklerdeki ve/veya birlikteliklerdeki sorunlar konu edili­yor. Evet, burası çok önemli; &#8220;aşk&#8221; konusunda konuşmaya geçmeden önce, her kafadan bir ses çıktığını, ortalığın tam bir arapsaçı olduğunu tespit etmeliyiz. &#8220;Aşk&#8221; başlığı altında her türlü sevginin ve cinselliğin özensizce konu­şulduğunu; &#8220;aşk ilişkileri&#8221; dendiğinde çoğu zaman hatalı bir biçimde tüm kadın-erkek ve eş ilişkilerinin anlaşıldı­ğım görmeliyiz.</p>
<p>Aşk konusunda anlam karışıklığı sadece günümüze mahsus değil, her zaman vardı hatta Eski Yunan&#8217;da bile. Eski Yunanlıların bu karışıklık nedeniyle aşkı en az on türe ayırdıkları söyleniyor. Bugün de aşk, bazı sosyolog­lar tarafından Eski Yunan&#8217;daki bu türler esas alınarak, bi­rincil ve ikincil olmak üzere, iki bölümden oluşan farklı renklere ayrılmaya çalışılıyor.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[49]</sup></a> Bilim ve düşünce dünya­sında pek de kabul görmeyen bu tanıma göre, üç birincil aşk rengi vardır ve bu üç birincile dayalı karışımlar, tıpkı renklerde olduğu gibi sınırsız ikincil aşk çeşidi üretebilir. Birincil aşk renkleri kırmızı, mavi, sarı gibi temel renkler­dir. Bu renklere sırasıyla <em>&#8220;Eros&#8221;, &#8220;Storge&#8221; ve “Ludus&#8221;</em> tipi aşklar karşılık gelir. <em>“Eros&#8221;,</em> cinsel arzunun öne çıktığı, tutkulu, eğlenceli, yüksek enerjili bir aşktır. Eski Yunanca &#8220;şefkat&#8221; demek olan <em>&#8220;Storge&#8221;da</em> şefkatli, kardeşçe, dostça bir arkadaşlık ağır basar. &#8220;Oyun&#8221; anlamına gelen <em>“Ludus&#8221; </em>tipi aşkta şakacılık, uçarılık, sorumsuzluk söz konusu­dur. <em>&#8220;Mania&#8221;, &#8220;Agape&#8221;</em> ve <em>&#8220;Pragma&#8221;</em> aşkın ikincil renklerini oluştururlar. <em>‘‘Mania&#8221;,</em> mantık-dışı, saplantılı, sahipleni- ci, bağımlı aşktır. Karşılıksız sevmeyi gösteren ve daha sonradan Hıristiyanlık terminolojisine de girecek olan, sorumlu, bencil olmayan, cömert, özverili aşk ise <em>‘‘kgape?’- </em>dir. Ortak ilgi alanlarının, yaşam biçimi ve amaçlan açı­sından uyumun esas alındığı aşka &#8220;eylem&#8221; anlamındaki &#8220;Pragm&lt;2&#8243;dan yola çıkılarak &#8220;pragmatik aşk&#8221; deniliyor. Bu oldukça tuhaf aşk renkleri teorisi bugün birçok araştır­mada esas alınıyor ama dediğimiz gibi aşkın böyle renk­lere aynlabileceğinin hiçbir bilimsel dayanağı yok.</p>
<p>Hazır başlamışken günümüzde aşkla ilgili hemen her kitapta ve yazıda kolayca görebileceğimiz, popüler bilin­ci belirleyen bazı hatalı bakışlan hızla gözden geçirelim. Bugün modem uygarlığın dünyasında &#8220;aşk&#8221;, (dilimize pe­lesenk olmuş, gündelik ilişkilerde süs yerine kullandığı­mız komiklikleri bir kenara koyacak olursak) en çok, tut­kulu cinsel istek, bağlılık ve romantizmle karıştırılıyor. Oysa aşk bunların hepsiyle ilişkili ama yalnızca herhangi birisine indirgenemeyecek kadar da her birinden farklı.</p>
<p>Biraz da psikoloji dünyasından gelen cinselliğin insa­nı özgürleştireceği, cinsel doyum olmadan insanın mut­lu olmayacağı gibi telkinlerin de etkisiyle cinsellik, önce sevginin önüne geçti ve giderek modem aşk yaşantısının merkezinde yer almaya başladı. Hatta cinsellik öyle önem­sendi ki, aşkla karıştırılmaya başlandı; &#8220;tensel uyum&#8221; vs. gibi başlıklar altında, ortak cinsel deneyimin aşkın ger­çek tetikleyicisi olduğu öne sürüldü. Cinsel performans ve cinsel teknikler, duygusal iletişimden çok daha fazla vurgulandı. Oysa cinselliğin sevgiden, aşktan bağımsız, özerk bir alan olduğu bilinen bir gerçektir. Aynı şekilde sağlıklı her duygusal ilişkide cinsel işlevlerin de yolunda gitmesi beklenir ama sevginin de cinsellik olmadan ge­lişebileceği kabul edilir ki özellikle geleneksel aşkların,insanların birbirlerinin eline bile dokunmadan ortaya çıktıkları açıktır.</p>
<p>Her neyse, bugün artık yüzyılın başındaki psikolojik anlayışlardan gelen telkinlerin pek doğru olmadıklarını, insanın ruhsal yaşantısında çok önemli bir yer tutmuş olsa da cinselliğin insanı özgürleştirmediğini, tam tersine tüm diğer haz alanları gibi onun da kolaylıkla bir tüketim nesnesi hâline gelebildiğini biliyoruz. Her tüketim nesne­si gibi, insanın tüketmek için zorlandığı veya kendisini zorladığı cinselliğin bırakın özgürleşmeyi yeni gerilimler, doyumsuzluklar ve hoşnutsuzluklara kaynak teşkil ede­ceğinin de farkındayız. Doyurucu bir cinsel yaşantı elbet­te önemlidir ama tüm sorunların hele hele ilişki sorunla­rının çözümünde pek de işe yarar değildir. İnsanı susuz bıraktığınızda bir süre sonra su onun için temel nesne hâline gelir ama susuzluğunu giderir gidermez hayatın yakıcı gerçekliği, kaldığı yerden yine kendisini hissettire­cektir. Kaldı ki, cinselliğin su gibi temel bir ihtiyaç olup olmadığı da tartışmalıdır. Kişi aynı yatağı paylaştığı ki­şiden nefret etse de cinsel doyumun mümkün olabileceği bilinmektedir. Bu yüzden cinselliğin sevgiye değil de sev­ginin cinselliğe temel oluşturduğu, sevgi olmadan cinsel sorunların çözülemeyeceği, sevgisiz cinselliğin kuru ve yavan olacağı, sevginin cinsel yaşamı güzelleştirip zen­ginleştireceği daha doğrudur.</p>
<p>Sevgi ve onun en yoğun şekli olarak aşk, yalnızca cin­sel yaşama değil, kendisi olmadan sürüp giden yaşama da katkı yapan, güzellik ve coşku katan bir katalizördür. Bu açıdan duyular arasında en çok kokuya benzer, her yere kokumuzu birlikte götürürüz, sevgi doluysak bulunduğu­muz dünyayı da öyle yaşarız.</p>
<p>Nasıl cinsellik sevginin ve aşkın yerini tutamaz, onun temeli gibi sunulamazsa, aynı şeyler, bağlılık için de ge- çerlidir. Bağlılık <em>(attachment),</em> çoğunlukla bağımlılıkla <em>(dependence)</em> karıştırılır ama bağımlılıktan köken aldığı­nı psikoloji bilgimiz doğrulamaktadır.</p>
<p>Anne-bebek ilişkisi, anne kamında ve yaşamın ilk yıllarında tam bir bağımlılık ilişkisidir. Sağlıklı bir ebe- veyn-çocuk ilişkisinin temeli, çocuğun büyüyüp geliştikçe özgürleşmesi ve en nihayet bağımlılığın bağlılığa dönüş­mesidir. Bağlılık, aşkın değil tüm insan ilişkilerinin genel ilkesidir, özellikle kendimizi yakın hissettiğimiz, arka­daşlığımızı, dostluğumuzu sürdürmek istediğimiz insan­lardan belli ölçülerde bağlılık da bekleriz. Ama her insan, bağımlılıktan bağlılığa geçiş sürecini tam olarak sağlıklı bir biçimde ilerletemiyor. Bazılarında bağımlılıktan kay­naklanan öz güvensizlik ve karşısındakine dayanma, ya­pışma ihtiyacı hep sürüyor. Bu tip insanlar, ilk buldukları sevgi nesnesine öyle bir bağlanıyorlar ki, onlar da, onları görenler de bu kimseleri sırılsıklam âşık sanıyorlar. Bun­ları gören bazı psikoloji teorisyenleri de aşkın psikoloji­sinin kişinin kendi kendisine yetememekten kaynaklandı­ğım ciddi ciddi yazabiliyorlar. Oysa elbette bağlılık hissi olmadan aşk olmaz ama bağlılığın ve sıkıca bağlanmanın aşkla doğrudan bir ilişkisi yok. Terk edilme korkusu, gü­ven ihtiyacı, yeterince sevilmeme kaygısı her birimizde olabilecek insani hislerdir ama aşk tanımımıza bu tür insani hislerimizi biraz uzak tutmamız, nesnel olabilmek için ihtiyaçlarımızı paranteze alabilmemiz gerekir.</p>
<p>Kısacası aşk, cinsellik, bağımlılık ihtiyaçlarının üzeri­ne biraz romantizm sosu dökülmesiyle oluşturulmuş bir insanlık hâli değil, &#8220;Aşk&#8221; dediğimizde gerçekten ortada çok bariz özellikleriyle kendisini gösteren ama ifade edilmesi, tanımlanması zor olan, oldukça karışık bir insanlık hâli söz konusu. Biz ileride aşkın ilk bakışta nasıl kendisini belli ettiği, tıpta &#8220;tanı koydurucu&#8221; (patognomonik) özellik­leri üzerinde duracak yani âşık insanın berrak görünümlü bir fotoğrafını sunmaya çalışacağız. Öyle sanıyoruz ki bu fotoğrafa baktığınızda, bir insanın (hiç değilse kendini­zin) âşık olup olmadığını kolayca anlayabileceksiniz. Ama şimdilik aşkın, çok azı müstesna sevme becerisine, potan­siyeline sahip tüm insanların büluğdan itibaren her yaşta başlarına gelebilecek çok özel bir hâl olduğunu söylemek­le işe başlayalım.</p>
<p>Aşk denilen özel hâl hemen tüm insanlarda ortaya çı­kabiliyorsa, demek ki her kişilik de hatta her kişilik bo­zukluğunda da aşk manzaraları görülecektir. Her kişilik aşkı kendi özelliklerine büründürecektir. Nasıl bir bitki­nin tohumu değişik topraklarda değişik tat ve görünümde ürünler veriyorsa, aşk tohumu da değişik kişiliklerde on­ların özellikleriyle biçimlenecektir. Hatta bir adım daha atmalı, bazı kişiliklerin aşkın ağır yüküne dayanamaya­caklarını, aşkı çok hastalıklı olarak yaşayacaklarını da söylemeliyiz. Evet, bazı âşıklar, aşkı hastalıklı biçimlerde yaşayacaklar, bazen de tencere kapağını bulacak başka alanlarda oldukça sağlıklı olan iki kişinin zayıf psikolo­jik özellikleri ilişkilerinde bir araya gelecek, hastalıklı bir aşk ilişkisine yakalanacaklardır, öyle ya &#8220;aşk&#8221; dediğimiz­de aslında özel bir insanlık hâlinden ziyade insan ilişki­sinde bir hâlden bahsediyoruz.</p>
<p>Âşık olunan insanın âşığından hiç haberdar olmadığı, &#8220;platonik&#8221; denilen bir aşk türünden bahsedildiğini biliyo­ruz. Bize göre hiç değilse modern zamanlarda sağlıklı bir insanın tamamen platonik bir aşka tutulması neredeyse imkânsız denilecek kadar istisnai bir durumdur. Biz açık bir ruhsal rahatsızlığı olanların haricinde böyle durum­ları, çok ender olarak, çok içe kapanık, hayatta tek bir arkadaşı bile olmayan kimselerde görüyoruz. Böyle durumlar, çağdaş ruh sağlığı literatüründe &#8220;şizoid fantezi&#8221; olarak adlandırılıyor.</p>
<p>Aşk denilen özel insanlık hâline psikolojiden baktığı­mızda, bu hâlin ana belirleyeni, belirteci olarak, &#8220;birisine tutkuyla bağlanma ve tüm olumlu duygusal eneıjimizi ona yatırma&#8221;yı görüyoruz. Bazı antropologlar ve psiko­loglar, aşkın şehvet, romantizm ve bağlılığın özel bir ka­rışımı olduğunu söylüyorlar.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[50]</sup></a> Bunlara bir itirazımız yok ama psikolojiden baktığımızda &#8220;aşk&#8221; olgusunda söz konu­su olan ya da âşık olduğumuzda ortaya çıkan görünüm­ler, yukarıdaki iki belirleyenin dışa vurundan gibi duru­yorlar. Âşık olduğumuz kişi, bizim dünyamızda çok özel bir anlama yükselir. Tüm ilgimizi ona yöneltiriz. Onunla duygusal birlik arzusu yaşamımızın biricik amacı hâli­ne gelir. Ondan gelecek haberler, dünyanın diğer tüm ha­berlerinden öncelik kazanır. Zorluklar arttıkça tutkumuz da artar. Duygulanmız bir yangın yeri gibidir. Cinselliğin onunla çok özel olacağını düşünürüz, romantizm de cin­sel arzuyu tetikler ama duygusal birlik cinsel birlikten çok üstündür. Güven ve kıskançlık, coşku, umut ve hüzün dalgaları aşk denizini doldurur. İrademiz iptal olmuştur, kendimiz, nefsimiz kontrolümüzden çıkmıştır.</p>
<p>Kolayca görüleceği gibi özel bir insanlık hâli olan aş­kın, bir insana duyulan sıradan bir sevgi, hissedilen sı­caklık ve güven, yakın olma arzusu ile bir ilişkisi yoktur. Ama kabul edilmelidir ki, aşk da bir sevgi türüdür, teme­linde sevginin çok yoğun biçimde yaşanması olan bir sev­gi türü. Yine kabul edilmelidir ki, aşk, sevgi becerisi üzeri­ne bina olur. O hâlde öncelikle şu sevgi becerisi üzerinde durmalıyız.</p>
<p><strong>Sevme Becerisini Anlamadan Aşkı Konuşmak </strong><strong>Beyhudedir</strong></p>
<p>Nasılsa her insanın içinde bir sevme yeteneği, sevgi bece­risi olduğunu sanıyoruz. Böyle sanmamızda, Erich Fromm gibi dinle daha barışık modem psikoloji üstatlarının payı da var. Belki insanın &#8220;fıtrat&#8221; denilen genel yapısı için bir ilahiyatçı insan-sevgi ilişkisini böyle anlatabilir ama psi­kolojiden baktığımızda bu konuda aynı rahatlığı göste­remeyiz. Psikolojiden bakmak, insanın ruhsal gelişimini etkileyen faktörleri, yaşamının başlangıcından itibaren titizlikle takip etmek demektir. Sevmek, gönlünü açık tut­mak, diğer insanları, dünyayı, bu gönül açıklığı içinde algı­layabilmektir. Sevebilmek için, kendinizi dışarıya açabilme cesaretine ve duyarlığına sahip olmamız gerekir. Psikolo­jiden baktığımızda görüyoruz ki, sevme becerisinin doğal ve doğuştan olduğunu söylemek zor. En azından böyle bir potansiyel varsa bile, onun insanın gelişimiyle birlikte uzuvları gibi kendiliğinden büyüyüvermediğini biliyoruz. Sevme becerisi, yine sanıldığı gibi büluğ çağındaki geli­şimin ve hormona! baskının sonucunda cinsel organların gelişmesine paralel olarak ortaya çıkıvermez. Psikoloji bil­gimiz, bize, sevme becerisinin çocuğun annenin kucağına <u>alınma</u>sıyla birlikte oluşmaya başladığını, anne-bebek iliş­kisinden köken aldığını söylüyor. Sevme becerisi, eğer sağ­lam temelleri varsa çocuklukta ve gençlikte daha da geliş­tirilebiliyor ama bu kesin değil. Çocukluğunda bu beceriyi edinenlerimiz daha sonraki yaşamlarında eğer ona göre bir çizgi izlemiyorlarsa, onu köreltip yitirebiliyorlar. Aşkı konuşurken sevme becerisini iyice aydınlatmamız gerekti­ğinden bu nokta üzerinde biraz daha durmalıyız.</p>
<p>Sevmenin ruh sağlığı konusundaki önemini vurgula- mayan psikolojik gelişim teorisyeni yoktur. Psikanalitik psikolojinin kurucusu Sigmund Freud, &#8220;Ruh sağlığının ölçütü nedir?&#8221; diye sorulduğunda, hiç tereddüt etmeden &#8220;sevmek ve çalışmak&#8221; demiş ancak sevmenin insanda na­sıl şekillendiği üzerinde fazlaca durmamıştır. Beğensek de beğenmesek de Freud, psikanalitik psikoloji araştır­malarıyla modem bilim dünyasında bir keşif yapmıştır. Freud&#8217;un neyi keşfetmiş olduğuyla ilgili birçok söz dola­nır ortada. Onun ruhsallıkla ilgili gerçek keşfi, &#8220;insanın mevcut tutum ve davranışlarında bebeklik ve çocukluk yaşantılarının birinci derecede önem taşıdığadır. Na­sıl milletlerin tarihine bakılarak o millet hakkında bilgi ediniliyorsa, insanın da bir tarihi vardır. Hepimiz kendi bebeklik ve çocukluk tarihimizin içinden geçerek şimdiki günle<u>rimi</u>ze geliriz. Bu, şu anki davranışlarımızın köken­leri bebeklikte, çocuklukta atılır demektir. Şimdi hangi durumda ne yaptığımızın, nasıl davrandığımızın neden­lerini araştırmak için nasıl bir ailede yetiştirildiğimiz, bebek ve çocukluk döneminde bize nasıl davranıldığı gibi konuların aydınlatılması gerekir, zaten psikanaliz dediği­miz yaklaşım da temelde bunu yapmaya çalışır.</p>
<p>Freud, insanın nasıl bir varlık olduğuyla ve bu varlığın aile ortamında nasıl şekillendiğiyle ilgili kendi gözlemleri­ne dayalı bir teori geliştirmiştir. Ancak onun teorisi, bugün birçok teorisyen tarafından desteklenmemektedir. örneğin Freud, cinsellik dürtülerini, cinsel arzuyu çok aşan, geniş bir manada kullanıyor, bunların çocuğun ve kişiliğin geli­şiminde çok önemli bir yer aldığına inanıyordu. Ona göre birçok toplumsal ve tarihsel olgu gibi insanın psikolojik gelişimi de pekâlâ psikanaliz ile açıklanabilirdi. Oysa bu­gün çocukluk yaşantılarının da cinselliğin de önemi kabul edilmekle birlikte Freud&#8217;un teorisine genellikle doğrulan­mamış olarak bakılıyor ve insan davranışlarını tüketici bir biçimde açıklayabildiği düşünülmüyor.</p>
<p>İnsan yavrusu, dünyaya geldiğinde diğer canlıla­rın yavrularından birçok açıdan daha farklıdır. Ama en temel fark, diğer canlılara göre çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç göstermesi. Bu fark, aynı zamanda in­san olmanın temellerini oluşturuyor. Bütün diğer canlı­ların yavruları neredeyse doğumdan itibaren annelerinin, babalarının yetişkin canlılar olarak gerçekleştirdikleri fonksiyonları saatler içinde yerine getirebilirler, örneğin diğer memelilerin doğmaları ile yürümeleri arasında çok kısa bir zaman dilimi vardır. Fakat insan, yaradılışı ge­reği çok uzun bir bağımlılık dönemine ihtiyaç gösterir ve ayaklan üzerinde durabilmesi yani kendisini toplumsal bir varlık olarak hissedebilmesi için ergenliğe <em>(adoles- cent)</em> kadar bağımlılık ihtiyacı devam eder.</p>
<p>Bebek, özellikle ilk bir yıl içinde ebeveynine mutlak ba­ğımlıdır, diğer bir deyişle birisi ona süt vermezse, birisi onun bakımını birebir üstlenmezse veya onunla ilgilen­mezse hayatta kalamaz, işte bütün psikoloji teorilerinin ve Freud&#8217;un da oluşturmaya çalıştığı teorinin çıkış nokta­sı burasıdır. Tamamen ve mutlak olarak bağımlı varlıktan nasıl olup da özerk bir insan ortaya çıkar? Yani bebek na­sıl aile içinde, toplum içinde insanlaşır ve yetişkin bir in­san olur? Freud&#8217;dan sonra birçok başkası çıkmış tüm psi- kanalitik teoriler, bu soruya verilen değişik cevaplardır.</p>
<p>Doğduğu andan itibaren bir bebek ne ister? Bebeğin doğduğunda ne yazık ki ağzı var dili yoktur. Konuşma, in­sanın en mucizevi yeteneğidir. Ama ne ki, bebek doğdu­ğunda henüz konuşamamakta, &#8220;Şunu istiyorum,&#8221; diyeme- mektedir. O hâlde bu dilsiz varlığın, bebeğin, ne istediğini anlamaya çalışan psikoloji teorilerindeki spekülasyonun yüksek oranda olması anlaşılabilir bir durumdur. Psiko­loji teorisyeni, hiç konuşamayan ve kendini anlatamayan bir varlığın yerine kendini koyarak, onun ne istediğine ilişkin, onun hayatla derdinin ne olduğuna ilişkin bir hi­potez geliştirir.</p>
<p>Şu an gözde olan teorilerden bir tanesi Freud&#8217;un öğren­cisi olan Melanie Klein&#8217;a aittir. Klein&#8217;a göre<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[51]</sup></a>, insan yav­rusunun doğduğundaki temel derdi hayatta kalmaktır; ne annesini bilir, ne de bir başkasını. Hayatta kalmak için ise bir tek şeye ihtiyacı vardır, bu da annesinin memesinde­ki süttür. Tüm enerjisini bu hayat damarına yapışmak için harcar, onu alabilmek için saldırır. Bebeğin dış dünya ile ilk ilişkisi de budur. Böylelikle bebeğin psikolojisi de bu temel ihtiyaca göre şekillenir. Eğer bu teori doğruysa, yani bebek annesinin memesindeki sütü istiyor ve o olmadan var olamayacağını şöyle ya da böyle hissediyorsa, kendin­de olmayan ama başkasında bulunan bir şey bir insanda ne uyandınyorsa bebek de böyle bir hissiyat içindedir. Bu temel duygu &#8220;haset&#8221;tir. Bebek, onda olmayan bir şeye -anne sütüne- muhtaçtır, annesinde de bu ihtiyaç duyduğu şey­den ziyadesiyle vardır, dolayısıyla annesine haset eder.</p>
<p>Elbette böyle bir teori, &#8220;anne sevgisi&#8221;yle dolu insanlar olarak bize ilk anda ters gelecek, &#8220;Yok canım, kimse anne­sine haset etmez,&#8221; diye düşünülecektir. Bunu ancak &#8220;Biz­de olmayan bir şey başkasında varsa, üstelik biz o şeye kesinlikle muhtaçsak, bu şeye sahip olan kimseye karşı ne hissederiz?&#8221; sorusuna nesnel bir cevap arama cesareti gösterdiğimizde, kendimizi dilsiz bebeğin yerine koydu­ğumuzda anlayabiliriz. Bunu anlayabilirsek, erişkinlikte gösterdiğimiz haset davranışlarının kökenlerinin burada, bu ilksel <em>(primordial)</em> hasette olduğunu anlamamız artık çok kolaydır.</p>
<p>Klein&#8217;a göre, temel, ilksel duygulardan birisidir haset. Bebek, haset eder çünkü annesinde olan onda yoktur ve erişkin yaşamdaki öfkenin, tamahkârlığın, açgözlülüğün yani bütün olumsuz duyguların kökeni bu ilksel duygu­dur. Bebeğin hissetmiş olduğu eksik bir varlık olarak doğ­duğu için hasettir. Anne, annelik yapmak istiyorsa eğer, ne yapıp edip çocuğundaki bu haseti yatıştırmayı başar­malı, ona her şart altında bakım vermek için uğraşacağı konusunda güven sağlamalıdır.</p>
<p>Bebekteki haset hissiyatının yatıştırılması, tamiri için bir tek şeye ihtiyaç vardır; o da &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; özellikleri gösteren annedir. Bu kimse, annenin yerine ba­kımı üstlenen birisi de olabilir. Anne, bebeğe karşı öyle davranışlar göstermelidir ki, bebek, baştan haset ettiği bu varlığın aslında onun iyiliğinden başka bir şey düşün­mediğini, zaman zaman &#8220;yemek yanıyor&#8221; diye emzireme- se de, &#8220;babası istiyor&#8221; diye yanma gelemese de bebeğinin varlığım her şeyin üstünde tuttuğunu düşünüp buna ikna olabilmelidir. Eğer ağladığında, altı açılmadığında, süt gelmediğinde veya herhangi bir nedenle hayal kırıklığına uğradığında anneden aldığı iyi duygular bu hayal kırıklı­ğını onarabiliyorsa giderek anneye güvenmeye ve sevme­ye başlar hatta kısa sürelerle de olsa anneden ayrı kalma­ya katlanabilir.</p>
<p>Erişkinler olarak o kadar tanıdık ve varlığına inanı­lan bir duygu kümesidir ki, sevgiyi hep içimizde, derin bir yerlerde kilolarca bulunan bir şeymiş gibi yaşarız ve bu nedenle sevgi göstermeyenlere sanki elindeymiş de bize inat ortaya çıkarmıyormuş gibi davranır, kızarız. Oysa sevgi duygusunun, sevme hissinin nereden geldiği, içimize nasıl yerleştiği, bilimsel olarak henüz bilinmi- yor. Muhtemelen yukarıda anlattığımız şekilde gelişiyor. Klein&#8217;a göre sevgi de haset gibi temel, ilksel bir duygu olarak içimizde potansiyel bir nüve hâlinde vardır. Nasıl şekilleneceğini anne ile ilişki tayin eder. Bazı teorisyenler içinse, başlangıçta insan yavrusunda sevgi yoktur. Anne haseti onarmayı başardıkça, bu güven ortamında sevgi yeşermeye başlar. Evet, söylemesi zor ama bebeğin içinde sevginin nasıl serpilip geliştiğini açıklamak çok da kolay değildir. Anne, haset eden varlığa, kendi memesine saldı­ran bebeğe şefkat göstererek, onu yatıştırarak, onun ha­yal kırıklığını gidererek bebeğin hasetini sevgisiyle tamir eder, onun içindeki potansiyel sevgiyi harekete geçirir, ona sevmeyi öğretir. Kasetin tamircisi sevgidir.</p>
<p>Haset, bütün olumsuz duyguların, açgözlülüğün, ta­mahkârlığın ve azla yetinmeyişin de kaynağını oluşturur. Yani aslında anne, &#8220;yeterince iyi annelik&#8221; yaptığında, be­bekteki varoluşsal haseti tamir edebildiğinde, bebeğe aç­gözlülükten ve karşısındakini yok edercesine saldırmak­tan korunmasını da öğretmiş olur. Bazı insanlar, daha doğrusu bebekler, kendisini hasete karşı şükran duygu­suyla dolduracak &#8220;yeterince iyi anne&#8221; özellikleri gösteren bir bakım vericiye sahip olmayabilir veya anneleri elin­den geleni yapsa bile bebeğin biyolojik donanımındaki eksiklikler nedeniyle çabaları boşa gidebilir. Onlar, sevgi alanının en zavallı kimseleridir, sevmekten nasiplerini almamışlardır, haset, tamahkârlık, bencillik ve açgözlü­lükle dolu bir yaşam çizgisi onları beklemektedir. Hasetle baş etmesini bilen, temel güven ve sevgi becerileri sağlık­lı anne-bebek ilişkisi sayesinde gelişmiş çocuk ve genç, daha sonra aile-içi, yakınlar arası ve okul yaşantılarında bu becerilerini pekiştirme fırsatı bulur. Ya da tam tersi yönde olumsuz bir gelişme olur, bırakın sevgi becerileri­nin pekişmesini, örseleyici (travmatik) yaşantılar, gelişi­mini köstekleyen insan ilişkileri yüzünden var olan sevgi becerileri de körelir hatta kaybolup gidebilir.</p>
<p>Klein&#8217;ın teorisinden yola çıkarak, aşkı konuşurken gözlerden kaçırılmaması gereken, tamahkârlıkla ilgili çok önemli bir nokta var. Görüldüğü gibi tamahkârlık, Klein tarafından şükranın, sevmenin değil hasetin içinde de­ğerlendiriliyor. Yani bir şeye tamah ettiğimizde, aslında başka birisine haset ediyoruzdur, sevmek değil sahip ol­mak istiyoruzdur. Bir insanı tamahkârca istediğimizde de değişen bir durum yoktur. Tamah ettiğimizde sevmiyoruz- dur. Tamahın arkasındaki siperlerden haset ve yıkıcılık tüm insani hasletlerimize saldırır.</p>
<p>Daha önce aşkın cinsellik ve bağlılık ile ilişkili olsa da bir ve aynı şeyler olmadığını söyledik. Şimdi bu anlat­tıklarımızdan yola çıkarak diyoruz ki, birçokları aslında sevgiyle, aşkla ilgisi olmayan tamahkârlığı, mutlaka iste­diğimiz birine sahip olma tutkusunu aşkla karıştırıyorlar. Aşkın, tutkuyla sevmenin tamahkârlıkla ilgisi yok oysa. T<u>amahk</u>âr insan, karşısındakine bir eve, bir arabaya sa­hip olduğu gibi sahip olmak isteyen insan, haseti onarıl­mamış insandır; büyük ihtimalle yaşadıklarının sevgiy­le, aşkla uzaktan yakından alakası yoktur. Tamahkârlık, sevgiye zıt bir işleyiş gösterir; onun olduğu yerde sevgi yeşermez. Tamahkârlık, açgözlülüktür, hırsla, ne pahasına olursa olsun bir şeye sahip olma isteğidir. Tamahkâr bir tutkuyla bir şeyin peşinde koşan, gerekirse şiddet uygu­layarak onu ele geçirmeye çalışan, kendisine ve başkasına zarar verip vermediğini bile göz önünde bulundurmayan bir kimse, bırakın âşık olmayı sevginin de aşkın da azılı düşmanıdır.</p>
<p>Bir insanı arzuladığını söyleyen ama arzusunun içeri­ğini, onun bedenini, zihnini, cinselliğini, her şeyini ve her bir parçasını el koyarcasına istemek şeklinde açıklayan, &#8220;ya benimsin ya toprağın&#8221; diyen birisinin aşkla ilişkisi yoktur. Bir çiçeği seviyorum diye, tüm çiçekleri kökünden söküp kendi evine getiren bir kimse gibidir böyle tamah- kârlar. Aşktan konuşan, âşık olduğunu söyleyen herkes, bu yüzden öncelikle kendisini tamahkârlığın denek taşın­da smamalı, konuştuğu şeyin tamahkârlık değil, gerçek­ten &#8220;aşk&#8221; olduğunu bize kanıtlamalıdır. Sevme becerisinin gerçekte nasıl bir şey olduğunun anlaşılması, aşk sandı­ğımız birçok yaşantının aslında aşk karşıtı durumlar ol­duğunun görülmesi açısından çok gerekli. Bu yüzden sev­me becerisi üzerinde biraz daha duracağız.</p>
<p>Erol Göka – Aile ve Aşk Üzerine,syf:143-158</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/">Nedir Şu Aşk?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/nedir-su-ask/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 07 Jul 2024 09:47:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Erol Göka]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın-Erkek İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[mahremiyet.]]></category>
		<category><![CDATA[maneviyat]]></category>
		<category><![CDATA[Zygmunt Bauman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27005</guid>

					<description><![CDATA[<p>Psikolojik rahatsızlıklar ve geleceğin dünyası arasında­ki bağlan yapıtlarında temel alan Çarpışma yazan J. G. Ballard, yaşadığımız dünyanın &#8220;aile karşıtı&#8221; niteliğini şu sözleriyle gözler önüne seriyor: &#8220;20. yüzyılı egemenliği al­tına alan kâbusun akılla evliliğinden her zamankinden daha belirsiz bir dünya doğdu (&#8230;) Yaşamımız 20. yüzyı­lın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında: seks ve paranoya (&#8230;) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/">Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-10363 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4-300x179.jpg" alt="" width="385" height="230" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4-300x179.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/546_317_9b2d80c4.jpg 494w" sizes="(max-width: 385px) 100vw, 385px" /></a></p>
<p>Psikolojik rahatsızlıklar ve geleceğin dünyası arasında­ki bağlan yapıtlarında temel alan <em>Çarpışma</em> yazan J. G. Ballard, yaşadığımız dünyanın &#8220;aile karşıtı&#8221; niteliğini şu sözleriyle gözler önüne seriyor: <em>&#8220;20. yüzyılı egemenliği al­tına alan kâbusun akılla evliliğinden her zamankinden daha belirsiz bir dünya doğdu (&#8230;) Yaşamımız 20. yüzyı­lın o büyük, ikiz ana temasının egemenliği altında: seks ve paranoya (&#8230;)</em></p>
<p><em>Geleceği, sanki önümüze sunulan çok çeşitli seçenek­lerden biriymiş gibi bugüne ekledik. Seçme şansımız ar­tıyor; yaşam biçimleri, geziler, cinsel roller ve kimliklerle ilgili her türlü isteğin anında doyurulduğu, bebeksi bir dünyada yaşıyoruz (&#8230;)</em></p>
<p><em>Yaşadığımız dünyayı pazarlamacılık, reklamcılık ve reklamcılığın bir kolu olarak görülen politika, özgün tep­kinin yerini televizyon ekranı aracılığıyla deneyimin al­ması gibi çok çeşitli kurgu türleri yönetiyor. Bizler koca­man bir romanın içinde yaşıyoruz (&#8230;)</em></p>
<p><em>Eskiden, ne denli karmaşık ya da belirsiz olursa olsun, dış dünyanın gerçekliği temsil ettiğini ve zihnimizdeki iç dünyanın, düşlerin, umutların, arzularınsa düşlem ve imgelem âlemini temsil ettiğini varsayardık. Bence bu roller yer değiştirdi. Çevremizdeki dünyayı ele alma­nın en akıllıca ve en etkili yolu, onun bütünüyle kurgu­dan oluştuğunu varsaymaktır- ama aksine, bize kalan küçük bir parça gerçek kafamızın içindedir. Freud&#8217;un </em><em>düşlerdeki gizliyle açık, görünürle gerçek arasındaki o alışılmış ayrımının, artık gerçeklik olarak adlandırılan dış dünyaya uyarlanması gerekiyor &#8220;Yepyeni</em> bir dünya resmediyor, bunları yeni tür bilim kurgu yapıtlarında ay­rıntılarıyla ele alıyor artık birçok yazar. Ballard, onların en önemlilerinden biri. Eğer gündelik hayatımızı sanki rüyadaymışçasına yaşarsak, bu gerçekten kopma hâlinin ciddi bir ruhsal bozukluk (psikoz) olacağı şeklindeki bil­giyle birleştirirsek onun söylediklerini, insanlık olarak sanki bir akıl hastalığına benzer bir hâlin sınırlarında dolaştığımızı da itiraf etmek zorunda kalırız. Ballard&#8217;ın bu sanatçı sezinlemeleri, yaşanılan dünyanın, cinsel de­neyimler de dahil olmak üzere, simülasyon (taklit) oldu­ğunu ileri süren Jean Baudrillard ve uygar, bilime dayalı bir görüntünün arkasında vahşi, kültür düşmanı bir bar­barlık çağını yaşadığımızı söyleyen Michel Henry gibi dü­şünürlerin görüşleriyle çakışıyor.</p>
<p>Yalnızca onlarla değil, geçmişteki nörotik arazlar yerine şimdi artık kimlik ve ki­şilik sorunlarıyla boğuşmak zorunda kaldıklarını söyle­yen psikoloji ve psikiyatri profesyonellerinin saptadıkları gerçeklerle de&#8230; Eğer tüm bunlar, insanlığın yöneldiği ve bugünden tam anlamıyla göremediğimiz bir yönün işa­retleriyse, psikolojimizi ve ilişkilerimizi yepyeni tablo­ların ve rahatsızlıkların beklediğini söylemek mümkün. Sözünü ettiğimiz tüm bu düşüncelerin henüz yapay zeka ve metaverse&#8217;in gündemi bu kadar işgal etmediği 20-30 yıl öncesine ait olduğunu ve sürecin inanılmaz bir hızla devam ettiğini belirtelim. Belirtmemiz gereken bir husus daha var, 20-30 yıl öncesinde kaygılı düşünürler epeyce vardı ama hâl ve gidiş giderek kanıksanmış olmalı ki, artık onlardan Byung-Chul Han ve Hartmut Rosa gibi birkaç kişi kaldı. Oysa bize göre tüm bu değişimleri her yönüyle ele alanlara ve kaygılarını dile getirenlere şimdi daha çok ihtiyacımız var. Teknomedyatik dünyaya daha çok maruz kalıyor ve her seferinde teknolojik değişimlerle bir tür göz bağcılık yaparak ne olup bittiğini görmemizi engelleyen mühendis aklına yenik düşüyoruz. Kendi adıma buradan bir çıkış reçetesine sahip olmadığımı ancak düşünceleri­ne güvendiğim kimi düşünürlerin rehberliğinde ilerleme­ye çalıştığımı söyleyebilirim. Onlardan birisi de Zygmunt Bauman. Günümüzde ailenin ve kadm-erkek ilişkilerinin aldığı hâli görebilmek için onun daha önce de adını andı­ğımız <em>Akışkan Aşk</em> kitabındaki tespitleri çok önemli.</p>
<p><strong>Aşklar da Akışkan Oldu!</strong></p>
<p>Zygmunt Bauman, henüz aramızdan ayrılmadan yazdığı bu kitapta, işini gücünü, kapıyı çalmak üzere olan ölümü boş verip bizi uyarmayı görev biliyor. Şunları söylüyor: Kamusal insan çökmüştür. Politik kategorileri psikolojik kategorilere indirgeyen bir mahremiyet ideolojisi yüksel­mektedir. Bir yanda özgürlük ihtiyacı diğer yanda aidiyet açlığı; bir yanda yalnızlık diğer yanda topluluğun içinde erime korkusu&#8230; &#8220;Senin hayatın, senin seçimlerin, senin kimliğinin parçası&#8230;&#8221; insana dair en çok duyduğumuz sözlerdendir. Herkes kendi kimliğine yakın olanları &#8220;biz&#8221; olarak niteleyip, onları kardeşleri olarak görürken diğer­lerini dışlıyor. Hiç tanımadığı insanların hayalî cemaati­ne üye olduğuna inanıyor insanlar. Yalnızlıktan kurtula­bilmek için küçük pohpohlamalar, yakınlaşmalar, hayalî cemaatine mümkün olduğunca kendisi hakkında ifşaatta bulunma, herkes gibi olmaya çalışmaktan başka bir yol kalmıyor. <em>Böyle bir dünyada “karşılıklı olarak teşvik edi­len benlik ifşaatları üzerinde temellenen içsel benlerin birliği aşk ilişkisinin çekirdeğini oluşturabilir.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[18]</strong></sup></a></em> Aşk bu dünyada da var ama kalıcı, sağlıklı bir ilişkiye dönüşmesi çok zor. Zira aşk adasının ötesindeki dünya, şaşkına çevi­ren ses ve görüntü potporisiyle dolu. Aşk adasındaki iki hayalperest âşık, kendi dışlarındaki dünyayı ehlileştirme­ye, evcilleştirmeye muktedir değil; eninde sonunda anlaş­mazlık, fikir ayrılığı ve uyumsuzluklar karşısında güçsüz kalacak, bir süre sonra birbirinden kaçıp kurtulma arzu­su baş gösterecektir.</p>
<p>Günümüzde insan ilişkilerinin en belirgin özelliği kı­rılganlık olduğu için, Bauman &#8220;akışkan&#8221; sıfatıyla tanım­lamaya çalışıyor zamane aşklarını. <em>&#8220;Bu eserin başkahra- manı insan ilişkisidir. Başkişiler erkekler ve kadınlardır, çağdaşlanmızdır, beyinlerinden başka bir şeye güven­mekten umutlarını kesmiş, aşikâr bir yararsızlık duygu­su hisseden, ihtiyaç durumunda güvenebileceği yardım­sever bir el kadar birliğin güvenliğini de ateşli bir şekilde arayan, &#8216;ötekiyle ilişkiler kurmaya&#8217; can atanlar&#8230;&#8221;</em> diyor Bauman.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[19]</sup></a> Ona göre aralarında gerçek ilişki bulunmayan günümüz insanı, hiç durmaksızın, yeniden ve yeniden, kablolu ve kablosuz, akışkan bir modernite içinde bağlar kurup bir süre sonra bağsız kalıyor, özgürlük ihtiyacım ve aidiyet açlığını eş zamanlı olarak gidermeye çalışıyor; modem gündelik hayatın içinde başvurduğu yollar bu iki özlemin yenilgilerini gizlemeye yarıyor. İki ucu keskin bı­çak gibi ilişkilerde, düş ile kâbus arasında gidip geliyor. Deneyimini ve insan ilişkisinden beklentisini &#8220;ilişkiye girme&#8221;, &#8220;ilişki yaşama&#8221; terimlerinden ziyade, &#8220;bağlantı­da olma&#8221;, &#8220;hatta kalma&#8221; sözleri açıklıyor. &#8220;Eş&#8221;ten ziyade&#8221;ağ&#8221;dan söz ediyor. &#8220;Kendine bir ağ oluşturma&#8221;ya, &#8220;ağ üze­rinde sörf yapma&#8221;ya çalışıyor. &#8220;Bağlantı&#8221; dediği ise, sa­nal ilişki; kolayca girilip çıkılıveren, ayrıca bakım, özen ve ciddiyet gerektirmeyen, şık ve kullanıcı dostu, &#8220;dele- te* tuşuna basınca kurtulması mümkün ilişki. Görünüşte bireymiş gibi duruyor ama tam da değil, adeta kararna­meyle birey olmuş gibi. İncecik bir buz tabakasında paten kayan, düşmemek, soğuk suda hem dönüp hem boğulup ölmemek için sürekli sürat yapmak zorunda kalan, güven ve taahhütten uzak bir yaşam sürmeye mahkûm olan gü­nümüz insanı&#8230; Sadece bazı noktalardan, dünya görüşü, yaşama tarzı gibi açılardan bize benzeyenlerle &#8220;benzerlik cemaatlerine katılma şansımız var ama artık onlar bile <em>‘‘yerlerini, olaylar, idoller, panikler ya da modalar etra­fında oluştuğu varsayılan &#8220;durum cemaatleri&#8221;ne bıra­kıyorlar (&#8230;) İnternet üzerinden, cep telefonuyla ve me­sajlarla gevezeliklerimiz içinde ve bunlar aracılığıyla, içe bakışın yerini en mahrem sırlarımız ve alışveriş listemiz­le birlikte sergileyen çılgınca ve uçarı bir etkileşim almış gözükmektedir.&#8221;<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup><strong>[20]</strong></sup></a></em> Herkesin her şeyden haberdar olduğu ama hiçbir şey hakkında fikri olmadığı bir dünya&#8230;</p>
<p>Yaşadığımız zamanlar gerçekten &#8220;tuhaf&#8217; zamanlar. Bir­çok düşünür ne olup bittiğini anlamaya çalışıyor ama ol­gular öylesine hızlı bir tempoda olup bitiyor ki, düşünce hızımız bu sürate yetişemiyor. Bu dünya üzerine böylesi- ne kafa yoran Bauman bile kitle iletişim ve bilişim tek­nolojileri yüzünden ortaya çıkan bazı değişiklikleri fark etmiyor. Bauman&#8217;ın çalışmasında bilgisayar oyunları yok mesela.</p>
<p>Kitle iletişim ve bilişim teknolojileri sayesinde psikolo­jimizde muhtemelen &#8220;imgesel&#8221; ya da &#8220;fantezik&#8221; dediğimiz alanda bir genişleme ya da önemsenme ortaya çıktı, daha doğrusu onların değerini keşfetmeye başladık. İmgesel yani fantezik olan, gerçekliğin karşıtı değil, bir gerçeklik türüdür aslında. Rüyalarımız nasıl gerçekse fantezileri­miz de gerçektir ama her ikisinde de gerçeklik, hakikat değildir. Psikolojimiz her zaman rüyadan, fantezik olan­dan yana işler çünkü onlar çocukluğumuzun en güzel za­manlarına aittir, bizi oraya götürür. Bu nedenle çok güzel yaşantıları &#8220;rüya gibiydi&#8221;, &#8220;hayallerim gerçek oldu!&#8221; gibi ifadelerle anlatmaya çalışırız. Sorun tam da bu noktada­dır gerçek ile hakiki arasındaki farkta.</p>
<p>Her gün yaşayıp durduğumuz, içine gark olduğumuz somut hakikat dünyası, sorunlarla sıkıntılarla dolu; oyunlar olmazsa da rutin ve boğucu&#8230; Öyle sanıyorum ki, bu oyunları, oynarken zihnimizin imgesel, fantezik iş­leyişinin sağladığı yüksek haz nedeniyleseviyoruz. Yine öyle sanıyorum ki, günümüzde bu oyunlar, imgesel olan hakikatten daha çok mutluluk sağlıyor, öyle bir zihin işle­yişine sahip olduk ki, masturbatif fanteziler gerçek ilişki zevkinin önüne geçiyor. O yüzden sanal dünyadaki zevke aşina olanlar kendisini imgesel olana, çocukluğuna götü­ren bu dünyadan çıkmak istemiyor. Üstelik sanal dünya onları, hakiki dünyanın sıkıntılarından da kuru yavanlı­ğından da kurtarmasa bile bir süreliğine firar ettiriyor. Her firar, tutukluluktan daha güzel ve vaat doludur. Bu dünyaya Rollo May&#8217;in neden &#8220;şizoid&#8221; dediğini anlayabili­yor insan.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[21]</sup></a> Zira &#8220;fanteziye dalmak&#8221; şizoid kişiliğe sahip kimsenin temel zihin işleyişlerinden birisidir.</p>
<p>Bilgisayar oyunlarım ve bu sayede günümüz insan<u>ının </u>gerçeklikten fanteziye sığındığı şeklindeki analizimizi de tabloya ekledikten sonra Bauman&#8217;a dönelim biz yeniden.</p>
<p>Böyle bir görünüm sergileyen insanın temel aktör olmasıy­la açıklıyor günümüzdeki &#8220;danışma patlaması&#8221;nı Banman. Günümüz insanının görevleri fazlasıyla karmaşık ve yo­ğun; tek başına altından kalkamayacağı, tahlil edemeyece­ği kadar güç, bu yüzden insan, her fırsatta soluğu danışma verdiğini söyleyen uzmanların yanında alıyor. Uzmanların sonu gelmez öğütlerinden <em>&#8220;yararlananlar, haftalık ve aylık lüks dergilerin ve ciddi ve daha az ciddi gazetelerin haf­talık eklerinin &#8216;ilişki&#8217; sütunlarına göz gezdirerek, &#8216;haber­dar&#8217; kişilerden işitmeyi diledikleri şeyi işitmeye çalışırlar çünkü kendi adlarına bunu yapamayacak; &#8216;kendilerine benzer&#8217; kişilerin yapıp ettiklerini dikizleyecek ve ikilemle baş etme çabalarında yalnız olmadıkları konusunda uz­manların onayladıkları bilgiden neyi edinmek onları ra­hatlatacaksa onu Çıkartacak kadar utangaçtırlar.</em></p>
<p><em>Böylece okur, danışmanların dolaşıma soktukları, baş­ka okurların deneyiminden, &#8216;elde var ilişkiler&#8217;, yani &#8216;ihti­yaç duyduklarında ellerinin altında bulabilecekleri&#8217; ama ihtiyaçları olmadığında ceplerinin derinine atabilecekle­ri ilişkiler deneyebileceklerini öğrenirler. Bu ilişkiler hazır portakal suları gibidir: Konsantre olduklarından mide bulandırırlar ve sağlığı ciddi biçimde tehlikeye atarlar. Tıpkı bunlar gibi ilişkiler de kullanırken sulandınlmalıdır. Bu &#8216;yan-bağımsız çiftler&#8217;, ikili olmanın boğucu baloncu­ğunu patlatma şerefine ermiş devrimci ilişki kurucuları&#8221; olarak övülürler. Bu ilişkiler, otomobiller gibi, hâlâ trafiğe çıkabilir olduklarından emin olmak için düzenli araç mu­ayenesine katlanmak zorundadırlar. Sonuçta öğrendikle­ri şey, taahhüdün, özellikle de uzun vadeli taahhüdün tu­zak olduğudur ve &#8216;ilişki kurma&#8217; çabası herhangi bir başka tehlikeden çok bundan uzak durmayı bilmelidir.<sup>1</sup>&#8216;<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[22]</strong></sup></a></em></p>
<p>Oysa aşk (kitabın sonraki bölümünde ayrıntılı göreceğimiz gibi), böyle bir dünya görüşü, böyle bir insan ilişkileri ağıyla ta­ban tabana zıttır. Aşktaki ötekine zevk verme yetimizi tec­rübe etme, benlik ve his farkındalığımız sayesinde ilişkinin anlamını genişletmeyi başarabiliriz. Kişi aldığını bilir, onu hisseder, sözlü olarak onaylasın ya da onaylamasın dene­yimine katar ve bunun için minnettar kalır. Bir birlik his­si, karşılıksız, çıkarsız bir sevgi ortaya çıkar. Bir toplumda insanlar arasında arkadaşlık, dostluk hisleri çok güçlüyse aşk için uygun vasat var demektir. &#8220;Kullan-at&#8221; türü ürün­leri teşvik eden, hızlı çözümlere, anlık tatminlere, riskten kaçınmaya ve garantiye dayanan bizimkisi gibi bir tüketim toplumunda alçak gönüllülük ve cesaret yoksa olmayacak olan aşka yer bulmak neredeyse imkânsızdır. Tüketim nes­neleri caziptir; atıklar iticidir. Arzunun ardından atıklar ıskartaya çıkarılır. Aşk ise özen göstermektir ve özen gös­terilen nesneyi koruma arzusudur. Arzu oburca tüketmek isterken aşk sahip ç<u>ıkm</u>ak ister. Tüketim arzusu ne kadar bencil ve merkezcilse, aşk o kadar adanmış ve merkezkaç güçle çalışır; hizmette olma, her an hazır olma, emre ama­de olma anlamına gelir.</p>
<p>Aşk, bir kişiyi, güveni, özgürlüğün önüne alabilmeyi gerektirir. Aşkın ardından sevgiye dayalı gerçek bir çift olabilmek için eşlerin sürekli birbirlerini övme becerisi­ni gösterebilmesi, her halükârda kabul edici, sahiplenici, huzurlu bir liman olduğunu ortaya koyması gerekir. Çift olmak, bir insanı tanımlı kılmak adına, belirsiz bir gele­ceğe rıza gösterebilmek demektir. İnsanın uzun süren ve büyümeyi gerektiren aşk arzusunun yanı sıra bir de kısa ömürlü, gelip geçici dilekleri vardır.</p>
<p>Günümüzde alışveriş merkezleri, dileklerin kısa süreli uyanma ve sönme hızlarını dikkate alarak tasarlanmış- lardır. Kısa süreli, bir gecelik ilişki istekleri bu anlamda bir dileğin peşinden gitmek, kapıyı başka ihtimallere hep açık bırakmak anlamına gelir. Bu durumu tıpkı günümü­zün borsasındaki işleyişe benzetir Bauman: <em>&#8220;Hisseler sa­tın alıyorsunuz ve onları bir değer artışı görülene dek elinizde tutuyorsunuz, sonra kârlar düşer düşmez ya da başka hisseler yüksek bir gelir habercisi olduğunda alel acele satıyorsunuz (bütün numara, uygun anı kaçır­mamakta)</em> .&#8221;<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[23]</sup></a> Bugün ilişkilere de tıpkı yatırım aracı gibi bakıyoruz. Ancak bir yandan da hâlâ evlilik gibi eski ge­leneksel alışkanlıklarımızı sürdürüyoruz. Borsanm tek farkı, satın aldığımız hisselere sadakat yemini etmeme­miz, *varlıkta ve yoklukta, hastalıkta ve sağlıkta, ölüm bizi ayırana kadar bir yastıkta kocayacağımıza&#8230;&#8221; diye söz vermememiz. Tabii böyle sözler verince de kimse pek de inanmadığı hâlde sadakatsizlik, aldatma vs. gibi tema­lar da hâlâ alıcı bulabiliyor.</p>
<p>Nitelik olmadığında selameti nicelikte ararız. Belir­li bir sürenin anlamı kalmamışsa sizi kurtaracak olan şey, değişimin hızıdır. Her şeyin sayılarla ifade edildiği ve başka türlü anlaşılmadığı, kitapların kalitesinin satış sayısıyla, bir filmin veya bir olayın performansının izlen­me oranlarıyla, hatta <em>&#8220;tanınmış bir kişinin niteliğinin ce­nazesini izleyen kişi (.,,) entelektüelin kalitesinin alıntı yapılma&#8221;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup><strong>[24]</strong></sup></a></em> sayısıyla ölçüldüğü bir zamanda, bir ilişkiden diğerine atlanma dileğinde bulunmaya da şaşmamak ge­rekir. Zaten ilişki danışanları da bizi ilişkilerin <em>&#8220;[h]er an çekilip atılabilecek hafif bir palto gibi omza atılma&#8221;</em>sı ge­rektiğine ve en çok kaçınılması gereken şeyin <em>&#8220;bu ilişkile­rin iradedışı ve kaçamak şekilde &#8216;çelik cendere&#8217;ye dönüş­mesi&#8221;<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup><strong>[25]</strong></sup></a></em> olduğuna inandırmaya çalışırlar. <em>&#8220;Yakalanmayın!</em></p>
<p><em>Sıkı sıkı sarılmayın. Unutmayın ki bağlılıklarınız ve vaat­leriniz ne kadar derin ve yoğun olursa riskler de o denli büyük olacaktırf.J Bütün bu yumurtaları tek bir sepete koymanın budalalığın dik alası olduğunu ise hiç unut­mayın!*<sup>2</sup>*</em> Modem akışkanlık, çelik cendereye benzeyen kahcı bağlılıkları reddeder, hafif giysiler önerir. <em>&#8220;Eksiksiz çeşit arasından seçim yapabilmek yerine tek bir malla kendilerini sıkışmış bulanların da vay hâline! Bu insan­lar tüketiciler toplumundan dışlanmışlardır, kusurlu, uygunsuz ve yeteneksiz tüketicilerdir, tek kelimeyle şapa oturanlardır; tüketiciler şölenin bolluğu ortasında kadi­di çıkmış açlardır.</em>&#8220;<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[26]</sup></a><sup> <a href="#_ftn15" name="_ftnref15">[27]</a></sup> Uzun süreli ve gerçek ilişkiler yerine bir ağda bağlı kalmayı tercih ediyor insanlar. Cep tele­fonları sürekli çalıyor ya da böyle olduğunu umuyorlar. Ama bunun için de cevapsız çağrılardan sonra başvurabi­leceğiniz geniş, çok geniş bir bağlantı portföyünüz olmak durumundadır. Cep telefonları uzakta kalanların temasa geçmesini <u>am</u>a daha çok da temasa geçenlerin birbirle­rinden uzakta kalmasını sağlarlar. Zira gerek cep telefonu gerek internet üzerinden sağlanan bu bağlantılar, sürekli hareket eden ve hep hızlı olmaya çalışan insanın, ayağı­nın altındaki zeminin kayıp gittiği hissini bir an için or­tadan kaldırabilirler. <em>&#8220;Etrafımızdaki kalabalık tadımızı kaçırdığında da hemen bu ağın içine sığınabilirsiniz, ko- puverirsiniz kalabalıklardan. Birbirinden kopan insan kitlesi: daha kesin ifadeyle bir sürü. Birliklerini sağlamak için ne komutana, ne şefe, ne de ajan provokatör ya da hafiyeye ihtiyaç duyan, kendi kendini teşvik eden kişiler toplamı. Hareketli her birimin aynı şekilde hareket ettiği ama hiçbir şeyin ortak yapılmadığı hareketli bir bütün.</em></p>
<p>Bu birimler tek sıraya girmeden uygun adım yürürler. Klasik kitle kendinden kopan birimleri kovar ya da or. lan ezer, sürünün izin verdiği tek şey bu birimlerdir. Cep telefonları sürüyü yaratmadı, ama bulunduğu durum da -sürü hâlindekalmasına katkıda bulunuyor.”</p>
<p><strong>Mahremiyet Değişmedi, Dönüştü!</strong></p>
<p>Günümüzde mahremiyet bambaşka bir şekle büründü, evlerimiz yumuşacık mahremiyet adaları, aşkın ve dostluğun paylaşılan teneffüs avlusu olmaktan çıktılar. Kendi evlerimizde sipere yattık, kendimizi odalarımıza kilitledik. Ev, tüm aile üyelerinin ayrı ayrı yan yana yaşayabildikleri, çok amaçlı bir eğlence merkezi oldu. Elektroniğin yönettiği sanal yakınlık zamanları çıktı geldi. Sanal yakınlığı gerçek yakınlığa tercih etmeye başladık. “Tek başına olmak, elinin altında bulunan cep telefonuyla odaya kapanmak, evin ortak alanını paylaşmaktan daha az riskli vedaha emin&#8221;? olarak algılandı.</p>
<p>İnternet üzerinden partner bulmak da mümkündü. Üstelik mektupla gönderilmiş, üzerinde “satın alma 20runluluğunuz yoktur”, “memnun kalmazsanız ürünü iade edebilirsiniz” gibi ifadeler bulunan bir satış kataloğuna bakar gibi seçebilirsiniz partnerinizi, Tek sorun onun da tercihini aynı kolaylıkla sizden yana yapmasıdır. Sanal yakınlık yükseldikçe gerçek insani bağlar sıklaşır ve yo” ğunlaşır ama bir yandan da kısa ve işe yaramaz hâle gelir. Bağlı olmak, gerçek bir ilişkiye angaje olmaktan çok daha az masraflıdır sma bağların inşası ve beslenmesi anla” mında da daha ez üreticidir. Bu nedenle sanal yakınlığa dayalı ilişkiler kuran günümüz gençlerinin gerçek s0syallik kapasitesi olmadığından, üstelik bundan da telaşa kapılmadığından söz ediliyor. Dayanışmanın, duygudaş­lığın, paylaşmanın, karşılıklı yardımlaşma ve sempatinin olmadığı tüketim toplumunu da kolaylaştırıyor sanal ya­kınlık. Sanal yakınlığın dayanışmadan habersiz, güvensiz ağında tutunmaya çalışanlar, yalnızca tüketim zevki yol­daşı olabilirler.</p>
<p>Güçlü ve sağlıklı ilişkilere karşı mayınlarla döşeli bu dünyada, yine de insanlar, insan olmalarından gelen şevk­le hayatın tüm insanlara verdiği iki çıpayı da kullanmak isterler.<em>*Hepimiz belirsizlik ummanında, güvenlik ada­cıkları üzerinde kurtuluş ararız.&#8221;<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup><strong>[28]</strong></sup></a></em> Bunlar sevdiğimiz ve sevilmeyi arzuladığımız bir eş ve ona ait olmamızı ve itaat etmemizi isteyen aile kabilesidir. Bu iki çıpadan da vaz­geçemediğimizden dolayı, onları birbirine bağlayan halka olmayı da sürdürürüz. Ama bilelim ki biz zayıf bir halka­yız, eş<u>imi</u>z ve ailemiz arasındaki gerilimlerden en fazla s<u>ıkın</u>tı çekecek olan da biziz. Buna rağmen biz de yakın­lığımızı <u>akr</u>abalığa doğru dönüştürmeye çalışırız. Yakın­lık, bizi akrabalığın sakin limanına götüren köprüdür; bir kuşağın yakınlığı sonraki kuşağın akrabalık potansiyeli­ni içinde taşır. Yakınlık, eş olma bizim tercihimizdir ama sürdürülebilmek, onu hayatta ve sağlıklı tutabilmek için, hiç mola vermeden her gün yeniden o noktada olduğumuz dile getirilmeli, bunu onaylayım eylemler yapılmalıdır. Bu öyle bir dünyadır ki, eğer böyle yapılmazsa yakınlık zayıf­layacak, azalacak ve sonra da çürüyerek tamamen çöke­cektir. İki kişilik yaşamın geniş bir cadde mi yoksa çıkmaz bir sokak mı olacağı bilinemez, en azından önceden bili- nemez. Önemli olan, sanki bu farklılık önemsizmiş gibi günler boyunca yol almaktır.</p>
<p>Günümüz ilişkilerinin en önemli görünümlerinden bi­risi de cinselliğin özerk bir niteliğe kavuşması, tüketici rasyonalitesinin egemenliğinin, kullan-at tarzının bura­da da kendini göstermesidir. Tüketici yaşamı hafifliği ve hızı Öne çıkartır, yeniliği ve çeşitliliği destekler. Bu ilkeler cinsellik alanı için de geçerlidir. Bauman, Alman sekso­log Volkmar Sigusch&#8217;un &#8220;Bizim kültürümüz, <em>ars erotica&#8217;yı </em>değil <em>scientia sexualis’î</em> yarattı,&#8221; sözünü onaylar. Bura­daki eros sözü aşka ve arzuya, seks sözü ise kadm-erkek ilişkisinin ilişkiden soyutlanmış cinsellik boyutuna daha yakın bir anlama gelmektedir. Aşk ve arzu sanatmdansa, cinselliği bilimsel olarak ve bilimselliğin gerektirdiği ta­rafsızlık nedeniyle duygulardan, bağlılıklardan uzak bir biçimde incelemeyi tercih etmiştir günümüz insanı. <em>“Gü­nümüzde cinsellik artık zevk ve mutluluk olasılıklarının cisimleşmesi değildir. Vecd ve ihlal olarak olumlu anlam­da mistifiye edilmiş değildir, tersine, baskı, eşitsizlik, şid­det, suistimal ve ölümcül enfeksiyonlar olarak olumsuz anlamda mistifiye edilmiştir&#8221;</em> Sigusch&#8217;un bu sözlerine ilave eder Bauman, cinselliğin bilimsel incelemesi in­sanlığa sefaletten kurtuluşu vaat etmesine rağmen, öğüt, yardım ve destek alabildiği laboratuvar ve terapistin mu­ayenehanesinin dışında insanı (ki artık cinselliği sadece zevk verici bir yaşantıya, sayıya ve tekniğe indirgemiş bir <em>homo sexualis&#8217;tir)</em> öksüz ve yitik bırakmıştır. Ama bu ök­süz ve yitik durum, ataerkil ve sofu (püriten) toplumun hapishanesinden cinselliğin kurtuluşu olarak görülüp kutlanmaktadır. <em>Homo sexualis,</em> daimi ve değişmez bir durum değildir, deneme ve yanılmalarla yol alan, her fır­satı değerlendirerek ilerleyen bir süreçtir. Onun için sağ­lıklı ya da sapkın cinsel faaliyetin sınırları da pek siliktir hatta çoğu zaman ruhsal rahatsızlıklara karşı terapi ola­rak önerilir. Cinsel yaşamın zengin çeşitlilikteyse, ruhsal rahatsızlıkların da senden uzak olacağına inanılır.</p>
<p>Ama hakkını yememek lazım, bilimin (tıbbın) insanın yaşamına bir katkısı daha olmuştur bu arada. Cinsellik, <em>eros</em> &#8216;tan olduğu gibi üremeden de ayrılmıştır. Tıp, üreme sorumluluğunda cinsellikle rekabet hâline girmiştir, önü­müzdeki zamanlarda büyük ihtimalle cinselliğin yerini alacaktır. <em>&#8220;Mail göndererek ya da moda dergileri yoluyla sipariş vermeye çağdaş tüketicilerin alışık olmaları gibi, cazip donör katalogundan bir çocuk seçmek ve seçim yaparken bu çocuğu da seçmiş olmak giderek büyüle­yici bir hâl alıyor.&#8221;<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup><strong>[29]</strong></sup></a></em> Çağımız bu nedenle artık çocuğun öncelikle duygusal bir tüketim nesnesi olduğu bir çağdır. Artık <u>ann</u>e baba zevklerinin neşesi için istenilen çocuğu elde edemeyenlerin acısını telafiye çalışan ticaret dünya­sı orijinal bebeğin bakımında olduğu gibi üretiminde de giderek daha büyük yer kazanacaktır. Zira artık parası olan her şeye sahip olabilecektir. Çocuklar da ortalama tüketic<u>inin</u> yapabileceği en pahalı alışverişler arasında­dır. Aslında çocuk sahibi olmak, sadakati bölen ve bağım­lılığı zorunlu kılan, geri getirilemez özellikleriyle modern yaşam politikalarına zıttır ve bu yüzden çoğu insan bu yükümlülüğü üstlenmek istemez.</p>
<p>Bunları görür Banman baktığı dünya resminde. Henüz toplumsal cinsiyet tartışmalarından başlayarak gelinen yerin inanılmaz tuhaf ve kaygan manzarasıyla, hetero- seksüel olmayan çiftlerin yetiştireceği çocuklarla, çocuk suistimalinin alacağı yeni biçimler ve hatta meşrulaştır­malarla ilgilenmeye pek vakit bulamamıştır üstelik. Ama ziyadesiyle endişelidir insanlığın geleceğinden, her satı­rında belli eder tedirginliğini.</p>
<p><strong>İkili İlişkilerde Terörizm</strong></p>
<p>Psikanalist Paul Verhaeghe&#8217;nin <em>Yalnızlık Zamanında Aşk </em>kitabında da günümüz ailesinde ve kadın-erkek ilişkilerin­de yaşanan sorunlar enine boyuna ele alınıyor. Özetleyelim:</p>
<p>Yaşadığımız dünyada, özgürlükçü gibi görünen, poli­tik ve ideolojik totaliterliğe karşı olduğunu söyleyen bir söylem ağı hâkim. Oysa özgürlük sadece görünüştedir, gerçekte insanlık tarihi bu kadar totaliter bir sistem gör­medi. Dünyadaki herkese, mütemadiyen gündelik hayatla­rında dışına çıkamayacakları normlar ve kurallar empoze ediliyor. Reklamcılık ve medyanın mesajlarında, çıkardan başka bir amaç gözetmeyen <em>big brother&#8217;m</em> gölgesi hisse­diliyor. Ortada, kadın erkek ilişkisi alanı da dâhil olmak üzere, her gün yenilenen şahane ürünler ve yeni ihtimaller var ama nedense bu tüketim cennetinde haz eskisinden daha az. Zira arzu, tüketim obje fazlalığıyla öldürülüyor.</p>
<p>Geçen yüzyılda ailenin özünü oluşturan bütün fonksi­yonlar şimdi onun dışına çıktı. Çocuk, günümüzde nere­deyse tamamen ailenin dışında büyütülüyor. Zaten evde birlikte bulunulan birkaç saatin büyük bölümü de tele­vizyon önünde ve akıllı aygıtlar karşısında geçiriliyor. Geçmişte yaşlı ve hastalara da evde bakılırken ve bundan dolayı nesiller arasındaki farklılıkları kıyaslama imkânı varken bugün bu fonksiyon ve fark yok oldu. Reklamlarda anne ve kızın, iki kız kardeş olarak gösterildiği, hastalı­ğın olmadığı ve sonsuz gençliğin bulunduğu evrensel bir mit var. Ailenin yok olduğunu gösteren temel işaretlerden birisi de artık insanların evde birlikte yemek yememele­ri. İnsanlar artan biçimde, televizyon karşısında yemek yiyor ve aile fertlerinin birbirleriyle en çok karşılaştıkla­rı nokta buzdolabı, mikrodalga ve televizyon arasındaki yatay çizgide yer alıyor. Bütün bu değişikliklerin temeli- tu oluşturan asli değişim, otoritenin fonksiyonuyla ilgi­li. Baba tarafından simgelenen otorite ortadan kalkmış, bunun yerini otoriteyle asla aynı şey demek olmayan güç empozesi almış durumda. Bunlara bir de boşanmaları ve tek ebeveynli ailelere ilişkin istatistikleri ekleyin!</p>
<p>Devam ediyor: öncekinden köklü bir biçimde farklı bir dünyada yaşıyoruz. Bugünün ailesi geçmişten o ka­dar farklı ki, ikisinin aynı şey olup olmadığını sorabiliriz. Bunun somut ifadesi bizzat evlerin mimari yapısında gö­rülüyor. Ödeme gücüne sahip olan herkesin kendi odası­nın bulunması bundan iki nesil önce akla gelmeyecek bir şeydi. Sadece internete bağlanmanın yeterli olduğu, kapı­sının ardına dek kapalı tutulabileceği odalar&#8230; Ebeveynin önemi eskiye göre çok azaldı. Doğumdan itibaren olağa­nüstü hızla değişen dadılar, çocuk bakıcıları, öğretmen­ler, <u>ann</u>e<u>nin</u> en son sevgilisi, babanın en son sevgilisi ve yeni komşular &#8230; Çocukların önlerindeki ekranlar sanal ol<u>anın</u> h<u>akiki</u> olandan daha gerçek olduğunu ispatlamak için bitimsiz sayıda resimlemeler üretip duruyor. Kişilik artık eskisinden bambaşka bir ortamda şekilleniyor. Ge­rek gerçek gerek sanal, çok sayıda özdeşim nesnesi giri­yor çocuğun hayatına ve iç dünyasına.</p>
<p>Genç insan, ne kadar çok bölünmüş hâle gelirse o ka­dar çok özdeşleşme arayışına giriyor, o yüzden olmadık ünlü kişilerin fanatiği ya da belirli bir giyim markasının tutkunu olabiliyor. Bir türlü kendinden ve ilişkisinden emin olmaksızın yenilik arayıp duruyor. Merkezî özdeş­leşme bulunmadığından, aynı yaş ve statüde olan akran gruplarının önemi giderek artıyor. Bu gruplar yeni norm­lara kaynaklık teşkil ediyor, yeni bir klan yapısı ortaya çıkıyor. Kimliğin kaynak noktaları, çemberin sürekli ha- reketiyle patlamış, birbirinden kopmuş. Aynı anda birçok şey olabiliyor gençler; sörfçü, <em>straitht-edger, hard rocker, new ager</em> ve daha neler neler&#8230;</p>
<p>Güven kaynağına duyulan arzu, insanları her geçen gün biraz daha samimiyetten uzak oyuncular hâline geti­riyor. özne, dışarıdan gelen ve dolayısıyla yabancılaştm- cı olan birçok arzunun arasında bölünüp duruyor. Bu hâl garanti sağlayacak birleştirici bir faktörün, &#8216;inanacak&#8217; bir kimse ya da bir şey, koruyucu alan olan bir ötekinin aran­masına sebep oluyor, fanatikleşme eğilimi artıyor. Özne, siyaseten, ideolojik olarak, hobi düzeyinde neye yakınlık duyuyorsa ona yapışıp kalıyor, orada kalabilmek için sal­dırmaya hazır hâlde bekliyor.</p>
<p>Bugün Batı&#8217;da duygusal ilişki alanında ortaya çıkan değişikliklerin yıkıcılığını gören ve eleştiren bir çalışma da psikoterapist Michael Vincent Millerin <em>İkili İlişkilerde Terörizm: Erotik Yaşamın Yozlaşması<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[30]</strong></sup></a></em> kitabı. Michael Vincent Miller dobra dobra konuşuyor: &#8220;<em>Bizim çağımız, maskeler, roller ve açıklık, iletişim, liberalizm görüntüsü altında saklanan manipülasyonlar çağı oldu. Freudünki korku yaratarak hüküm süren PrusyalI baba çağıysa, bi­zim çağımız da suçluluk yaratan boğucu bir sevgiyle hü­küm süren Yahudi anne çağı olarak görülebilir (&#8230;) 1960 ve 1970&#8217;lerde eşi görülmemiş bir cinsel özgürleşmeden geçtik ve şimdi kendimizi istismarın, yıkılan evliliklerin ve utanç verici hastalıkların pençesindeki ailelerin kurbanları ola­rak görüyoruz.&#8221;</em> Miller, bir ergenlik kültürü yaşayan Batı toplumunun mutlu birlikteliklerinin yerini &#8220;ikili ilişkilerde terörizmce kendisini gösteren bir istismar ve iç savaş dö­neminin aldığı kanaatinde. Bu nedenle artık &#8220;romantik aşk çağı&#8221;ndan şiddet, itiraf ve ifşaatın kol gezdiği &#8220;istismar ça- ğfna geçildiğini söylüyor. <em>&#8220;Romantik aşkın üstüne alaca karanlığın çökmesiyle birlikte, geçici bir karanlık bölgeden mi geçiyoruz? Yoksa endüstriyel gücümüzün azalmasıyla ve ırk sorunlarıyla birlikte, istismar da VVeimar Cumhu- riyeti&#8217;ndeki gibi, yozlaşma çağına girişimizin bir sempto­mu, faşizm öncesi ruh hâline düşüşümüzün belirtisi mi? Ya da kişisel ilişkilerimizde, Amerikan bireyciliğinin acı sonuna mı tanık oluyoruz?&#8221;</em> diye soruyor.</p>
<p>Bu zamanda aşk, &#8220;vampirlerin baştan çıkarma ayinleri kadar anlaşılmaz bir şey; boynunuza tutkulu bir öpücük mü kondurulacak, yoksa atardamarınıza bir çift diş mi saplanacak bilmiyorsunuz,&#8221; diyor. &#8220;Yakınlık terörizminde ne konuşma sadece konuşmadır, ne de cinsellik sadece cin­sellik. Her iletişim, yüzeyde görünenden farklı bir anlam taşır <em>çünkü iki insan arasında yaşanan her şey, denetimi kimin ele geçireceği savaşını geliştirmek için kullanılabi­lir.</em> <u>Yakınlık</u> terörü taktikleri, hem kurbanı yaralar, hem de teröriste geri teper. Bu taktikler her ikisine de zarar veril/ diyen <u>Mill</u>er, &#8220;ilişki&#8221; kavramına, çiftler arasındaki ya<span style="text-decoration: line-through;">kınlık </span>deneyimine &#8220;paylaşma&#8221; denmesine de şiddetle karşı çıkar. <u>İliş</u>ki dey<u>iminin</u> insanları matematik değişkenler hâline soktuğunu, paylaşmanın ise eşitliğin aksine bastırılmış kardeş rekabetini akla getirdiğini ileri sürer.</p>
<p>Miller, daha önce de belirttiğimiz gibi nasıl olup da coşkulu bir aşkla başlayan evliliklerinin %60&#8217;ınm boşan­mayla bittiğini, oysa &#8220;görücü usulü&#8221;yle yapılan evlilikler­de, aynı çatı altında yaşamaya itilmiş çiftlerin birbirle­rini sevmeyi öğrenebildiklerini anlamayı kendisine dert ediniyor. Ona göre sorumlu, yakınlıkları değil cinsiyetler savaşını destekleyen postmodern kültür ve bu kültürün ortaya çıkardıgi duygusal <sub>kıtlık</sub> ortamındaki çiftler ars­amdaki iktidar ilişkileri.Üstelik bu iktidar mücadelesi  sevgi maskesi altında gizlenmekte; iktidar, demokrasi dışı olarak görüldüğünden varlığı yadsınmaktadır.</p>
<p>Miller, modern yaşamda ikili ilişkilerde olup bitenleri, cinsel özgürlüğü sonuna kadar destekleyen ünlü sosyolog Anthony Giddens&#8217;ın<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[31]</sup></a> aksine, şimdiki duygusal ilişkilerin daha sorunlu ve hastalığa yatkın geleneksel aşk yaşantı­larının ise daha hakiki ve samimi olduğu kanaatindedir ve medyanın olumsuz rolüne sürekli vurgu yapar: <em>&#8220;Med­ya, bizlere zengin ve ünlü kişilerle yakın olduğumuz izle­nimi vererek bizleri her zamankinden daha fazla tahrik etmekten hoşlanın Toplumun oylan ile katıldığı &#8216;Big brot- her&#8217;, &#8216;Pop star&#8217; gibi TV programları, sadece yarışmacıların ünlü olma arzularını zalimce istismar etmekle kalmayıp izleyicilerini de başarıyla parmaklarında oynatmakta, istekleri doğrultusunda yönlendirmektedir, çünkü bu tür programlann yaşam kaynağı, TV ekranındaki kişiler ile evlerdeki izleyiciler arasında gerçek, şeffaf, demokra­tik bir ilişki bulunduğuna inandırmaktır insanlan. Bu yapay samimiyet, biraz röntgencilik ve tacizcilik içerme­si bir yana, aynı zamanda sahtekarcadır, çünkü ekranda izlenenler her zaman gayet dikkatle, özenle süslenip, pa­ketlenmekte ve denetlenmektedir.&#8221;</em></p>
<p><strong>Önce Ahlak ve Maneviyat!</strong></p>
<p>Ahlakla birlikte insan olmanın da sonuna gelindiğini dü­şünür Bauman ama umutsuz değildir. Ona göre belirsiz­lik, güvensizliğe ve ahlaksızlığa yol açmasının yanı sıra ahlakın yeşerip filizlenmesine de kapıyı aralar. İnsan, eninde sonunda insanlığına dönecek, yaşamın egemen ifadesi kendisini hissettirecektir. Dünya ve diğer insanlar bizim dışımızda değillerdir. Biz henüz seçmeye başlama­dan önce dünyanın içindeyizdir, dünyaya gömülmüşüz- dür. Mutlaka zayıf, kırılgan, ıstırap İçinde ve yardım talep eden insanların varlıklarından etkilenecek, yardım etmek, teselli etmek, tedavi etmek için harekete geçeceğızdir. Bu nedenle günümüzde etik buyruğun sessizliği hiç olmadığı kadar sağır edicidir.</p>
<p>İtiraf etmeliyiz ki, yaşadığımız Müslüman kültür dai­resi, aşk ve kadm-erkek ilişkileri konusunda tüm bu eleş­tirilerden münezzeh değil. Hem bir yanıyla küresel top­luma doğru hızla yol alıyor, Bauman&#8217;m eleştirdiği tüm görüntüler burada da ayniyle vaki hâle geliyor hem de modernleşemeyen geleneksel yanlarımız birçok eleştiriyi hak ediyor. Batıkların hiç değilse Bauman gibi eleştirel düşünürleri var. Geleneksel olumsuzluklar konusunda bizim muhafazakâr aydınımız ise anlaşılması zor bir ay­mazlığa batmış durumda. Çoğu, başlarına musallat olan derdin Batı&#8217;dan geldiğini, geleneğe daha fazla sarılarak bu beladan kurtulabileceğimizi tekrar tekrar söylemekten başka bir şey yapmıyorlar. Biraz tarafsız bir gözle bakıl­dığında bile hemen görünüverecek olan, ülkemizde cin­sellik, <u>din</u> anlayışı ve kültürel gelenek alanında yaşanan dev değişimi görmezden geliyorlar,</p>
<p>Cinsellik, din anlayışı ve kültürel gelenek, insanın in­sanlığını icra ederken kendisini içinde bulduğu varlık alanları. Din anlayışı ve kültürel gelenek, birbirinin olu­şumuna katkıda bulunsalar da bir ve aynı şeyler değiller. Sosyal bilimler, din anlayışı ve kültürel geleneğin cinsel­likle ilgili toplumsal yargıların oluşumunda oynadıkları rol hakkında değişik bakış açıları sunuyor. Biz psikoloji profesyonelleri de insanların iç dünyalarına yaptığımız yolculukta, sosyal bilimcilerin kolayca giremeyecekleri ancak doğrudan doğruya klinik gözlem ile saptanma­sı mümkün olan şeyler görüyoruz. &#8220;Nasıl oluyor da tüm değerlerimize rağmen genelevler, pavyonlar en tutucu kentlerimizde açılabiliyor?&#8221; ya da &#8220;Homoseksüaliteye ho- mofobiyi bile aşan boyutlarda tepki veren, sevmediği fut­bol hakemine bile &#8216;..nel&#8217; diye bağıran insanlarımız neden karşı cins rollerini abartılı biçimde sergileyen sözüm ona sanatçıları bağrına basıyor?&#8221; gibi çok zor sorulara bizim saptamalarımızla cevap vermek biraz olsun kolaylaşıyor.</p>
<p>Evet, Müslüman kültür dairesinde yaşayan ülkelerde de, ülkemizde de, kadın-erkek ilişkileri, aşk ve mahre­miyet alanlarında dev sorunlar var. O sorunlar bizi her geçen gün daha sıkı biçimde kuşatıyorken ailenin karşı karşıya olduğu dertleri, aşkın bu devirde karşımıza nasıl çıkabileceğini konuşmaya çalışıyoruz. Kafalarımızı kuma gömmemeli ve elden geldiğince sorunları ortaya koymaya, çöz<u>üml</u>er üretmeye çalışmalıyız diye düşünüyoruz.</p>
<p>Elbette sorunların çözümü, ailenin yeniden ihyası için &#8220;Önce ahlak ve maneviyat!&#8221; çıkış formülüne dayanmalı­yız. Elbette insan ilişkilerinde, yakın duygusal ilişkilerde sorun varsa, mutlaka en insani özelliğimiz olan ahlaktan başlamak elzemdir. Ancak ahlak ve maneviyattan ne anla­dığımızı, onlara yüklediğimiz anlam ve işlevleri de berrak bir biçimde ortaya koymalıyız. Bu arada katı bir ahlak­çılığın dertlerimizi daha da çoğaltmaktan başka bir işe yaramayacağını da fark etmeliyiz. Bizim gibi daha sorun­ların üstündeki perdeyi açmaya cesaret edebilen aydın­ların pek fazla olmadığı kültürlerde katı bir ahlakçılığın gerçeklerin ortaya çıkmasının önünde de engel teşkil ede­bileceğini unutmamalıyız.</p>
<p>&#8220;Önce ahlak ve maneviyat!&#8221; çıkış formülüne dayanma­mız gerçeğinden hareketle <em>Aşk Her şeyi Affederse, Kalp­ten</em> ve <em>Psikoloji Varoluş Maneviyat</em> kitaplarımızda ahlak ve maneviyat kavramlarını açmaya çalıştık. Şimdi ise günümüzde aile rollerindeki ve insanın gelişme çağlarındaki (çocukluk, gençlik, yaşlılık) değişimin üzerinde biraz daha ayrıntılı durmak, ikinci bölümde de evliliklerin ve ailenin temeliyle bağlantılı olarak aşkı ele almak istiyoruz.</p>
<p>Erol Göka &#8211; Aile ve Aşk Üzerine,syf:56-77</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/">Günümüzde Kadın-Erkek İlişkilerinin Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gunumuzde-kadin-erkek-iliskilerinin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Posthümanizm:İnsanın Ötesinde Ne var?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/posthumanizminsanin-otesinde-ne-var/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/posthumanizminsanin-otesinde-ne-var/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 04 Jul 2024 16:45:26 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Bilim]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Darwin]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kopernik Devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[Mücahit Gültekin]]></category>
		<category><![CDATA[posthümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Transhümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık Zinciri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27003</guid>

					<description><![CDATA[<p>Matrix serisinin 1999 yapımı ilk filminde ajan Smith, Morpheus’a şöyle der: Türünüzü sınıflandırmaya çalışırken fark ettim. Aslında siz me­meli değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler etraflarındaki çevreyle doğal bir uyuma sahiptir. Ancak siz insanlar değilsiniz. Bir bölgeye taşınır ve çoğalırsınız. Tüm doğal kaynaklar tüketi­lene dek çoğalırsınız. Hayatta kalmanızın tek yolu başka bölge­lere yayılmaktır. Gezegende aynı yayılma [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/posthumanizminsanin-otesinde-ne-var/">Posthümanizm:İnsanın Ötesinde Ne var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/07/1548921840092-0671-da-3-f-4-d-59-e-032-fb-2-c-32-b-3-b-7053324-fitted-800-x-3000.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-27029 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/07/1548921840092-0671-da-3-f-4-d-59-e-032-fb-2-c-32-b-3-b-7053324-fitted-800-x-3000-300x169.jpg" alt="" width="444" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/07/1548921840092-0671-da-3-f-4-d-59-e-032-fb-2-c-32-b-3-b-7053324-fitted-800-x-3000-300x169.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/07/1548921840092-0671-da-3-f-4-d-59-e-032-fb-2-c-32-b-3-b-7053324-fitted-800-x-3000-600x338.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/07/1548921840092-0671-da-3-f-4-d-59-e-032-fb-2-c-32-b-3-b-7053324-fitted-800-x-3000-768x432.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/07/1548921840092-0671-da-3-f-4-d-59-e-032-fb-2-c-32-b-3-b-7053324-fitted-800-x-3000.jpg 800w" sizes="(max-width: 444px) 100vw, 444px" /></a></p>
<p><em>Matrix</em> serisinin 1999 yapımı ilk filminde ajan Smith, Morpheus’a şöyle der:</p>
<p>Türünüzü sınıflandırmaya çalışırken fark ettim. Aslında siz me­meli değilsiniz. Bu gezegendeki tüm memeliler etraflarındaki çevreyle doğal bir uyuma sahiptir. Ancak siz insanlar değilsiniz. Bir bölgeye taşınır ve çoğalırsınız. Tüm doğal kaynaklar tüketi­lene dek çoğalırsınız. Hayatta kalmanızın tek yolu başka bölge­lere yayılmaktır. Gezegende aynı yayılma prensibini uygulayan bir organizma daha var. Ne olduğunu biliyor musun? Virüsler. İnsanlar, hastalıktır. Bu gezegenin kanseri. Siz bir salgınsınız.</p>
<p>Ajan Smith&#8217;in âdeta manifestoya benzeyen bu sözleri Milenyum’un en önemli gündem maddelerinden birinin de habercisi gibiydi.</p>
<p>Nitekim 17 Aralık 2018 tarihinde <em>The New York Times’ta</em> felsefe profesörü Todd May’in kaleme aldığı bir makale ajan Smith&#8217;in söylediklerinden hiç de geri kalır değildi. Yazının tuhaf bir başlığı vardı: İnsanın Yeryüzün­den Silinmesi/Yok Edilmesi Trajedi Olur mu?<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> Yazar acaba “insanın yok edilmesi” derken buna mecazi bir anlam mı yüklüyor, diye düşünülebilir. Ancak May’in sorusu ciddi:</p>
<p>Burada sorduğum şey, gezegende artık insan bulunmaması du­rumunda bunun bir trajedi olup olmayacağıdır.</p>
<p>Nitekim May yazının hemen girişinde “Bugünlerde felsefi çevrelerde insan neslinin tükenmesi ihtimaline dair tartışmalar yaşanıyor.” diyerek, başka bir bağlamda da olsa zaten böyle bir gündemin varlığına işaret ediyor. Diğer taraftan felsefe profesörü David Benatar <em>Keşke Hiç Olmasaydık: Var Olmanın Kötülüğü</em> kitabında üremenin “kötü” olduğunu felsefe açıdan temellendirmeye çalışır. “Bu kitabın ana fikri dünyaya gelmenin her zaman ciddi bir zarar verdiği yönündedir.” iddiasıyla eserine başlayan Benatar, açık bir teşvikte bulunmasa da intihara karşı da hoşgörüyle yaklaşır:</p>
<p>Benim görüşüm intiharın çoğu zaman rasyonel bir seçim ve var olmaya devam etmekten bile daha rasyonel bir seçim olabile­ceği ihtimalini de göz önünde bulundurur. (Benatar, 2018:241).</p>
<p>May’in sorusuna dönecek olursak, May kendi sorusu­na bunun hem iyi bir şey hem de bir trajedi olabileceğini söyleyerek ikircikli bir cevap veriyor. İnsanoğlunu iklim­leri değiştirmek, nüfusunu sürekli artırarak ekosisteme tecavüz etmek ve hayvanlara eziyet etmekle itham eden May’e göre “insan” gezegenimizdeki her türlü yıkımın kaynağı. May’in yazısını köşesine taşıyan <em>Cumhuriyet </em>gazetesi yazarı Zülal Kalkandelen de sadece bu faktörler göz önüne alındığında “insansız bir dünya trajedi olmaz­dı” şeklinde cevap veriyor soruya.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Yine de May gibi Kalkandelen’in de bir “fakat”ı var:</p>
<p>Fakat şu da var: Hayvanlara yapılan sistematik işkenceler yü­zünden insanlardan uzaklaşsam da, yalnızca insanın yaratabi­leceği sanat eserlerine ilgim tamamen yok olmadı.</p>
<p>“İnsanoğlunu acaba hepten yeryüzünden sütsek mi?” şeklinde bir sorunun ciddiyetle tartışılması, bu mümkün olmasa da, insanın mutlaka dönüştürülmesi gerektiğine işaret ediyor.</p>
<p>Giriş bölümünde de bahsettiğim gibi konunun mer­kezinde “antroposen” kavramı var; onun da kaynağı ik­lim krizi ve ekolojik felaket. Posthümanizm akımı da felsefî bir tartışma olmaktan çıkıp, sosyal ve siyasal bir gerçeklik kazanırken antroposene dayanıyor. Örneğin Clara Eroukhmanoff ve Matt Harker’in (2017) editörlü­ğünde yayımlanan <em>Uluslararası İlişkilerde İnsan Sonra­sı Üzerine Düşünceler: Antroposen, Güvenlik ve Ekoloji </em>(Reflections on the Posthuman in International Relati- ons The Anthropocene, Security and Ecology) adlı kitap antoposen dönemde siyasetin ve uluslararası ilişkilerin posthümanist bir temelde nasıl yeniden ele alınabilece­ğini tartışıyor. Antroposen çağında ana akım güvenlik yaklaşımlarının sorunlu olacağını vurgulayan Delf Rothe (2017: 88) kendi topraklarım dış tehditlerden ya da nüfu­sunu doğal afetlerden/hastalıklardan koruyan bir devlet fikrinin &#8220;insanın dış doğadan ayrılması” üzerine kurulu olduğuna ve sorgulanması gerektiğine işaret ediyor. Do­layısıyla posthümanizm konusunu sadece &#8220;felsefi” mec­rayla sınırlı tartışmalar olarak görmek yanıltıcıdır.</p>
<p>Önceki bölümlerde antroposen kavramına ve posthü- manizmin kendisinden türediği postmodernizm kavra­mına kısaca değinmiştik. Bu bölümde ana hatlarıyla da olsa posthümanizm kavramına odaklanıyoruz.</p>
<p>Antroposen, Ulmer’in de (2017) ifade ettiği gibi post- hümanizmin merkezî kavramlarından biri hâline gelmiş, posthümanizmin neden önemli olduğunu anlatmak için bu kavrama yaslanılmıştır. Posthümanizm insanın dün­yadaki ayrıcalıklı statüsüne indirilen darbelerin günü­müzdeki teorik temsilcilerinden biridir. Ancak insanın varlık âlemi içindeki yerine dönük bu saldırılar yeni baş­lamamıştır. Bu açıdan posthümanizm Kopernik devrimi ile başlayan Büyük Varlık Zinciri’nin arasındaki hiyerar­şik bağlantıların koparılması sürecinin bir devamı olarak görülebilir.</p>
<p><strong>Büyük Varlık Zinciri ve İnsanın Statüsüne 3 Büyük</strong></p>
<p><strong>Saldırı: Kopernik, Darwin ve Freud</strong></p>
<p>Orta Çağda insanı, insanlar arası ilişkiyi; doğayı, in- san-doğa arasındaki ilişkiyi anlamlandırma, değerlen­dirme ve düzenleme ilahi bir temele dayanarak yapılıyor, Tanrı ve kutsal kitap merkeze alınıyordu. Kilise, evreni ve insanlık durumunu anlamlandırmanın aşkın simge­siydi. Platon ve Aristoteles’ten bu yana &#8220;Büyük Varlık Zinciri”nin (Latince: <em>Scala Naturea.</em> “Altın zincir” de de­nilmektedir) en tepesinde, dünya üstü katmanda Tanrı, melekler ve ruhani varlıklar bulunuyordu (Chalton ve Macardle, 2017:133). Büyük Varlık Zinciri tasavvurunun Batı düşünce geleneğindeki izlerini 1936’da yazdığı <em>Var­lık Zinciri</em> adlı kitapta ilk kez sistematik bir şekilde ele alan Arthur Lovejoy olmuştur. Lovejoy bu düşüncenin izlerini farklı dönemlerin temel metinlerinden örnekler vererek gösterir. Platon’dan itibaren bu düşüncenin var­lığına dikkat çeken Lovejoy (2002: 68): &#8220;Varlık Skalası, Neoplatonik kozmolojinin temel kavramı olmuştur” demektedir. Örneğin 5. yüzyılda Romalı bilim adamı Mac robius şöyle yazar:</p>
<p><strong>Yüce Tanrı’dan zihin, zihinden de ruh ortaya çıktığından ve bu da daha sonraki bütün şeyleri yarattığı ve onları hayatla dol­durduğu için, tek bir yüzün bir silsileye yerleştirilmiş birçok ay­nada yansıyabileceği gibi, bu tek parlaklık her şeyi aydınlattığı ve her birinde yansıdığı için, dikkatli gözlemci, Yüce Tanrı&#8217;dan </strong>şeylerin en ufağına kadar, hiçbir kopuş olmaksızın birbirlerine eklenmiş olan parçaların bağlantısını keşfedecektir. Bu Home- ros’un Tanrı&#8217;nın semadan yeryüzüne kadar asılı olmasını emret­tiğini söylediği altın zinciridir.</p>
<p>İnsan dünya katmanında bu zincirin en tepesinde yer alıyordu. Örneğin Lovejoy (2002: 217) &#8220;skolastik felsefe­nin ana metni” Petrus Lombardus’un (Paris Psikoposu ve Nötre Dame Katedrali Profesörü) <em>Sententıarum Libri Quatuor</em> (Dört Cümle Kitabı) kitabından şu alıntıyı ya­par: &#8220;İnsan Tanrı uğruna, yani, ona hizmet edebilsin diye yaratıldığı gibi, dünya da insan uğruna, yani, ona hizmet edebilsin diye yaratıldı.” Modern bilimin kurucusu kabul edilen Francis Bacon da 16. yüzyılda benzer şeyler söyle­yecektir:</p>
<p>İnsan, eğer nihai sebeplerle bakarsak, dünyanın merkezi ola­rak değerlendirilebilir; eğer insan dünyadan çekilip çıkarılırsa, geriye kalan şeyler beyhude, amaçsız ya da hedefsiz olacaktır&#8230; Çünkü bütün dünya tamamıyla insanın hizmetine çalışır; insa­nın kullanmadığı ya da faydalanmadığı hiçbir şey yoktur&#8230; o de­rece ki bütün şeyler, kendilerinin değil insanın işine göre işler görünmektedir.</p>
<p>Orta Çağda Varlık Zincirinin Tanrı tarafından yara­tıldığına inanıldığını belirten Crowley ve Heyer (2019: 96) ise şöyle demektedir:</p>
<p><strong>Büyük Zincir, </strong>en basit organizmadan insana ve meleklere kadar bütün türleri birbirine bağlardı ve aşağı formların yalnızca dahayüksek formların  iyiliği için var olduğu kavrayışına dayanırdı.</p>
<p>18» yüzyıla kadar Batı düşüncesinde felsefe, teolo­ji, doğa bilimleri ve edebiyat gibi alanlarda önemli bir etkiye sahip olan Büyük Varlık Zinciri evrenin ilahi te­melde tasavvur edildiğinin göstergesiydi. Bu tasavvur, yaratılmış varlıkları bir bütünlük ve ilahi âleme uzanan bir bağlantısallık içinde görüyordu. Tillyard’ın (2017) ifa­desiyle “yaratılışın her zerresi” bu zincirin bir halkasıydı. Peter Watson, Büyük Varlık Zinciri’nin 2400 yıl boyunca evreni anlamanın en etkili yolu olduğunu belirtir ve Lo- vejoy un ısrarla şunu vurguladığını söyler: “Bu fikri bil­meden, Batı’daki düşünce hareketini anlamak mümkün değildir.” (Watson, 2008: 25).</p>
<p>Kavrama ilişkin yapılan tanımlar bu anlayışın mahiye­tini yansıtmaktadır. Kaya (2022) Büyük Varlık Zincirinin şöyle tanımlar:</p>
<p>En düşük ve önemsiz şeyden, varlığın zirvesinde yer alan en mükemmel varlığa (ens perfectissimum) değin mevcutların, bir dizi bağlantı/ittisal ve mertebeleşme ölçütüne göre sıralandığı evrenin hiyerarşik doğal yapısı.</p>
<p>Büyük Varlık Zinciri’ni “mükemmellik ölçeği” olarak gören Mayr (2021: 168) ise kavramı şöyle tanımlamak­tadır: “doğal nesnelerin, özellikle de yaşayanların yukarı yönlü ilerlemesine olan inanç; en basitinden en mükem­mel olana doğrusal ilerleme.” Henry de (2009:130) <em>Bilim Devrimi ve Modern Bilimin Kökeni</em> kitabında Büyük Var­lık Zinciri’ni şu şekilde tanımlar:</p>
<p>Tanrı&#8217;nın, yarattığı varlıkları tümünü değişmez bir hiyerarşi içinde tanzim ettiğine, böylece her canlının bu hiyerarşi içe­risinde kendisine tahsis edilen bir yere sahip olduğuna ilişkin geleneksel inanç.</p>
<p>Adına Büyük Varlık Zinciri denilmese; “akıllar skala- sı” ya da “varlıkların dereceleri/mertebeleri” gibi isimler verilse de varlığın bu hiyerarşik sınıflaması hem Batı hem de İslam düşünürleri arasında söz konusuydu. Varlık Zinciri’nin “tamlık (bütünlük)/çokluk”, “devamlılık/sü- reklilik” ve &#8220;mertebeleşme/derecelililik” olmak üzere üç ilkesi olduğunu belirten Kaya (2022) şöyle demektedir:</p>
<p>Nitekim bu bağlamda cansızlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar şeklindeki taslak hiyerarşi Aristoteles&#8217;te fiziksel bağlamda, İbn Miskeveyh ve İhvan-ı Safa gibi filozoflarda ise hem fizik hem metafizik bağlamda teferruatlı bir şekilde mevcuttur.</p>
<p>Varlık Zinciri’nin maddi/dünyevi katmanının en tepe­sinde insanlar, onun altında hayvanlar, hayvanların altın­da bitkiler ve en altta ise cansız maddeler bulunuyordu. Edward Mahoney (1987, akt. Kaya, 2022) bu zincire, can­sız maddelerin altına, bir de “hiçlik” mertebesi eklemişti. Varlık Zinciri, etik ve hukuki değerin yukarıdan aşağıya doğru azaldığı hiyerarşik bir sınıflamaydı ve evrensel bir düzenliliğe işaret ediyordu. &#8220;Bütün varlıklar harikulade bir bütünün parçalarından ibaret, Bedeni tabiat ve ruhu Tanrı olan.” diyen Alexander Pope bu anlayışı bir şiirinde özetlemiştir (Taylor, 2008:418):</p>
<p>Engin varlık zinciri! Tanrı&#8217;dan başlayan Semavi yaratıklar, insan, melek, adam. Hayvan, kuş, böcek, gözlerin göremediği, Hiçbir merceğin erişemeyeceği şeyler; sonsuzdan sana, Senden hiçliğe.</p>
<p>Ancak 16. yüzyılda yayımlanan bir kitap Batı’nın ev­ren tasavvurunda köklü bir dönüşümün başlangıcı oldu. Bugün bu kitap Batıda gerçekleştirilen bir dizi bilimsel, siyasal ve endüstriyel devrimin temeli olarak görülmek­tedir. Kitabın adı <em>Göksel Kürelerin Devinimleri Üzerine </em>(De Revolutionibus Orbium Coelestium) ismini taşıyor­du. Yazarı, Polonyalı kilise hukukçusu Nikolas Koper- nik’ti.</p>
<p><strong><em>Kopernik Devrimi: Varlık Zincirindeki</em></strong></p>
<p><strong><em>İlahi Halkanın Kopuşu</em></strong></p>
<p>Kopernik’in kitapta öne sürdüğü &#8220;güneş merkezli ev­ren” anlayışı seküler dünya görüşünün kapısını araladı. Bütün kavramlar ve kurumlarda kopuşlar, köklü dönü­şümler oldu. Ihomas Kuhn <em>Bilimsel Devrimlerin Yapısı </em>kitabında &#8220;paradigma değişimine” örnek olarak Koper- nik devrimini göstermektedir (Kuhn, 1995: 98). Alman edebiyatçı Goethe de Kopernik için şöyle diyecektir (Chalton ve MacArdle, 2017: 31): &#8220;Tüm keşifler ve fikir­ler arasında insan ruhunun üzerinde en çok Kopernik’in öğretisinin etkisi olmuştur.” Nitekim Kopernik devrimi hakkında &#8220;insana ilişkin kavramlarımızı ve algılayışımızı kökten değiştirdi” diyen Aydın (2022) bu devrimle başla­yan sürecin getirdiği bakış açısının çevre hakları, hayvan hakları gibi yeni sosyal hareketleri doğurduğunu söyler.</p>
<p>Kopernik devrimi büyük varlık zincirindeki ilahi kat­man ile dünyevi katman arasındaki bağı koparmış, insan merkezci (antroposentrik) bir dünya tasavvurunun yolu­nu açmıştı. Böylelikle kilisenin aracı rolü önemsizleşmiş bireyin özgürlüğü ve akıl öne çıkmıştı. Pek çok düşünür insanın istisnai/merkezî konumuna 16. yüzyıldan başla­yarak kozmolojik, biyolojik ve psikanalitik olmak üzere üç büyük darbe gerçekleştirildiğini kabul eder (Ryan, 2019:41; Weinert, 2009:1).</p>
<p>İlk darbe Kopernik’ten gelmişti. İkinci darbe Darwin’in evrim kuramından geldi. Darwin, &#8220;insanın hayvanlardan farklı ya da üstün olmadığım” öne sürmüştür. Freud ise, aklın &#8220;bilinçaltı zihinsel süreçlerde temellenen” dürtüler labirenti olduğunu iddia etmiştir. Nitekim kendinden ön­ceki iki devrimi Kopernik ve Darwin’in gerçekleştirdiğini söyleyen Sigmund Freud &#8220;üçüncü ve en büyük darbe­yi” psikanalizden aldığım söyler. &#8220;Söz konusu psikolojik araştırmaların benliğe kanıtlamaya çalıştığı şey, onun kendi evinin bile efendisi olmadığıdır” (Özrnen, 2003: 30). Iheodor Millon da (2021: 28) <em>Modern Yaşamda Kişilik Bozuklukları</em> kitabında Freud un ”Kopernikçi bir devrimin fitilini ateşlediğini” söyler:</p>
<p>Bilinçdışını ve dürtüleri psikolojik varoluşun kökenine, mer­kezine yerleştiren Freud o dönem egemen olan Aydınlanma rasyonalizmine karşı Kopernikçi bir devrimin fitilini ateşliyor­du. Davranış esasen rasyonel değil, aksine irrasyoneldi. Nasıl ki dünya evrenin merkezi değilse, bilinçli farkındalık da zihin ya­şamındaki ana akımları gizleyen durgun bir sudan ibaretti.</p>
<p>Jacçues Derrida da (2007:. 152) insanın &#8220;kozmolojik” &#8220;biyolojik” ve &#8220;psikolojik” olmak üzere üç <em>travma</em> yaşa­dığını belirterek Freud’un yazısına göndermede bulunur.</p>
<p>Ancak Nee’nin (2005) de belirttiği gibi, evrim düşün­cesi varlık zincirini &#8220;doğaüstü” katmanından bağımsız­laştırmış olsa da, insan merkezde kalmaya devam etti. Antroposentrik düşünce aldığı darbelere rağmen 19 ve 20. yüzyılda da etkisini devam ettirmiş; insan, insamn özgürlüğü ve insan aklı modernitenin kurucu öğeleri ol­muştur. Fakat bundan önceki bölümde vurguladığımız gibi aydınlanma aklı ve modernitenin vaadi olan yeryü­zü cenneti” kısa bir süre içinde cehenneme dönüşmüştür.</p>
<p><strong>Posthümanizm Nedir?</strong></p>
<p>Son yıllarda giderek daha fazla duymaya başladığımız posthümanizm kavramının ortaya çıkışı postmoderniz- mi hazırlayan şartların yanı sıra 1950’lerden sonra yapay zekâ, robotik ve biyoteknoloji gibi alanlarda yaşanan ge­lişmelerle ilişkilidir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Bu çerçevede posthümanizm konulu kitapların sayı­sının artmaya» akademik alanda <em>Posthuman Studies</em> gibi tematik dergilerin yayımlanmaya başladığını; Türkiye’de ise 2000’li yıllardan sonra konuya ilginin giderek arttığı­nı görüyoruz. &#8220;Türkiye’deki Transhümanizm ve Posthü­manizm Çalışmalarının Bibliyometrik Analizi” başlıklı çalışmasında Şahin (2021) YÖK’e bağlı üniversitelerden Türkçe veya İngilizce dillerinde hakemli dergilerde ya­yımlanan makale, editöre mektup, kitap inceleme, çeviri ile lisansüstü tezleri incelemiş ve posthümanizmle bağ­lantılı ulaşılabilen ilk çalışmanın 2006 yılına ait olduğunu tespit etmiştir. Şahin (2021:309) konuya ilişkin akademik ilginin artışını &#8220;Sonrasında 2009 yılında 1 çalışma mev­cutken, 2012’de 2, 2013’te 1, 2014’te 1, 2015’te 3, 2016’da 4, 2017’de 9, 2018’de 14, 2019’da 21, 2020’de 29, 2021 yılı Eylül ayı itibariyle 35 çalışmaya ulaşılmıştır.” sözleriyle ifade etmektedir.</p>
<p>Postmodern/postyapısalcı söylemlerden beslenen bir felsefi akım olarak posthümanizm Antroposen kav­ramına sıklıkla göndermede bulunarak insanı diğer tür­ler arasında merkezileştiren hümanist felsefeyi sorgular (Braidotti, 2014:17, 24-27; Ulmer, 2017). Onun postmo- dern/postyapısalcı söylemlerin bir türevi olması, biraz sonra göreceğimiz gibi, insana ve diğer varlıklara ilişkin sınırsız bir keyfilik içinde tanımlamalarda bulunmasını beraberinde getirmektedir. Sınır tanımayan bu keyfiliği ciddiye almamız gerekiyor çünkü bu fanteziler &#8220;ciddi” kurumların elinde hukuka dönüşüyor; ders kitaplarının içine girip insanların kendine ve çevresine bakışını şekil­lendiriyor.</p>
<p>Posthümanizmin bazı temel argümanlarını yapılan ta­nımlar eşliğinde açıklayamaya çalışacağız. Fakat tanım­lara geçmeden önce posthümanizmin kültürel, eleştirel ve felsefi posthümanizm gibi çeşitleri olduğunu (Nath ve 132 Manna, 2021), yeni materyalizm, aktör-ağ teorisi, spekü­latif gerçekçilik, nesne yönelimli ontoloji gibi teorilerden destek aldığını ve bu teorik açılımlardan faydalanarak argümanlarını zenginleştirdiğini (Forlano, 2017) söyle­meliyiz. Posthümanizm teorisine antropoloji, edebiyat, felsefe, dil bilim, fizik, sosyoloji, teknoloji, kültürel çalış­malar gibi alanlardan farklı düzeylerde katkı veren, Don- na Haraway, Katherine Hayles, Cary Wolfe, Rosi Braidot- ti, Karen Barad, Pramod Nayar, Timothy Morton, David Graham, Bruno Latour gibi pek çok düşünür bulunmak­tadır. Bu versiyonların ve teorilerin arasında kimi farklı­lıklar olsa da &#8220;insanın merkezde olduğu varlık tasavvuru­nun dönüştürülmesi” hepsinin paylaştığı ortak noktadır. Posthümanizm, hümanizme karşı bir duruşu,* hümaniz­min “insan merkezci” ontolojisine bir itirazı temsil eder. Bu ortak noktayı belirttikten sonra yapılan bazı tanım­lara bakabiliriz. Buraya aldığım tanımların kritik gördü­ğüm bazı bölümlerini vurguladığımı belirtmeliyim.</p>
<p>Belirttiğim gibi posthümanizm temelde hümanizmin insan merkezciliğine karşı çıkar. Opperman (2012: 43) posthüman ve posthümanizm kavramlarını şöyle tanım­lamaktadır:</p>
<p>&#8216;Posthuman&#8217; terimi insan sonrası anlamına gelmekle beraber, posthümanizmin insansız bir dünya görüşünü ifade etmediği­ni tekrar etmekte fayda vardır. Posthümanizm, insanı eski hü- manizma anlayışının oturttuğu <em>merkezi konumdan çıkartarak onun insan olmayanlarla birlikte müşterek bir konumda dü­şünülmesine</em> olanak sağlayan yeni bir hümanizma anlayışıdır. Böylece &#8216;Posthuman çevre etiği&#8217; <em>her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu ve birbirini oluşturduğu doğa anlayışı içinde,</em> insanın üstünlüğü ilkesini kabul etmeyerek etik felsefede ve insan bi­limlerinde çığır açmıştır.</p>
<p>Posthümanizme göre insan, insana ait benzersiz hiç- bir niteliğe sahip değildir; insan dışı varlıklarla fiziksel, kimyasal, biyolojik olarak iç içe <sub>geçmiştir</sub>. Evrimleşen, dönüşen bir ekosistem içinde bulunur ve açık bir yapıdır (Keeling ve Lehman, 2018). Diğer bir ifadeyle posthüma- nizm insanın diğer varlık türleriyle arasındaki sınır hat­larına saldırır. Posthümanizmin öncü isimlerinden Rosi Braidotti (2014:100) şöyle yazar:</p>
<p>İnsan sonrası durum, organik ve inorganik, doğmuş olan ve imal edilmiş olan, et ve metal, elektronik devreler ve organik sinir sistemleri gibi <em>yapısal farklar ve ontolojik kategoriler ara­sındaki ayrım çizgilerini yerinden eden</em> bir kuvvettir.</p>
<p>Ontolojik kategoriler arasındaki yapısal ayrım çizgile­rini silen, silikleştiren, erozyona uğratan posthümanizm Kartezyen analize, dikotomik düşünceye ve ikili karşıtlık­lara dayalı evren algısına da meydan okur. Posthümaniz- me göre canlı-cansız, erkek-kadın, insan-insan olmayan, doğa-kültür, zihin-beden, siyah-beyaz, madde-mana gibi ikili karşıtlıklar antroposentrik tasavvurun çatışmacı inşalarıdır. Posthümanizm ilişkiselliği, dolanıklığı, kesi- şimselliği örten bu tasavvurun kurguladığı ikili karşıtlık­lar vasıtasıyla tahakküm ve sömürgeyi meşrulaştırdığını öne sürer (Ferrando, 2014; Haraway, 2006: 65). Bu meş­rulaştırma bir oluşun karşıtı üzerinde (canlının cansıza, erkeğin kadına, insanın hayvana) etik ve hukuki açıdan üstünlük iddiasına dayanır. Posthümanizmin sınırları si­linmiş simgesel varlığı siborgtur. Siborg, insan ve insan olmayan arasındaki sınırın çöküşünü simgeler. O artık; organik ve mekanik ayrımının anlamsızlaştığı, et ve me­talin iç içe geçtiği; varlık zinciri içinde “en üstte” ve “en altta” sınıflandırılmış olanların bir arada temsil edildiği, melez bir türdür (Bolter, 2016). Siborgun dini, ideolojisi, ruhu ve cinsiyeti yoktur:</p>
<p>Posthümanizm, özellikle Donna Haravvay&#8217;in kullandığı siborg (cyborg) metaforuyla, <em>ikili düşünme yollarını kapatıp &#8216;oluşturu­lan hiyerarşik&#8217;yapıları yıkmayı</em> amaçlamıştır. Haravvay siborgu &#8216;Organizma ve makineden oluşmuş karma bir yaratık&#8217; olarak ta­nımlar. <em>Siborgun cinsiyeti yoktur, hem hayvan, hem insan, hem bitki, hem de makinedir. Siborgun dini yoktur ya da herhangi bir ideolojiyi desteklemez.</em> Siborgda merkez ya da üst-ast ilişki­si de yoktur. Dolayısıyla siborg hetero-ataerkil anlayışla ortaya çıkan hiyerarşik yapıya başkaldırmakta ve <em>ikili düşünme yolunu tıkamaktadır</em> (Yılmaz, 2012:139).</p>
<p>Posthümanizm, insan ve diğer varlıklar arasındaki sı­nırları bulanıklaştıran, kadın-erkek gibi ikili kategorile­ri muğlaklaştıran yapay zekâ/robotik, biyoteknoloji gibi teknolojik gelişmeleri içerir; hayvan çalışmaları, queer teori, ekoloji gibi alanları kapsamına alır:</p>
<p>İnsanın hiçbir şeyin merkezinde olmadığını ileri süren post­hümanizm, <em>insanların insan olmayan canlıların bir parçası olduğunu savunarak insan merkezli yaklaşıma karşı çıkar.</em> Bu anlamda posthümanizm, insan ve insan olmayan her türlü <em>do^ ğakültürleri</em> kapsar. Posthümanizm, 21. yüzyıl toplamlarının sosyo-kültürel ve sosyo-ekonomik normlarını, <em>biyoteknolojik, biyopolitik, teknobilimsel, nanoteknolojik</em>gelişmelerin ışığında yeniden yapılandırmaya çalışmaktadır. <em>Küresel ısınmanın yol açacağı felaketleri tersine çevirmek için</em> fiziksel çevre ve insan olmayan canlılar ile ilgili geleneksel insan merkezli normları ve uygulamaları ortadan kaldırmayı amaçlar ve evrene ekolojik bir bakış açısıyla bakmayı sağlar. Posthümanizm, sibernetik post­hümanizm ve entelektüel posthümanizm olarak ikiye ayrılır. Entelektüel posthümanizm yeni maddecilik (new materialis- ms), maddesel feminizm (material feminisms), beden ötesi ci- simcilik (transcorporeality), eko-küreselleşme (ecoglobalism), eko-kozmopolitanizm (ecocosmopolitanism), yeşil queer kura­mı (green queer theory) ve hayvan çalışmaları (animal studies) gibi yeni yaklaşımları içerir (Yazgünoğlu, 2012:324).</p>
<p>Posthüman (öte-insan, insan sonrası) virüslerin, bak­terilerin, radyoaktif parçacıkların, moleküllerin, diğer ölü bedenlerin ve canlı organizmaların sızdığı; insan dışı varlıkların (hayvanlar ve makineler gibi) organlarının ve parçalarının kendisine nakledilebildiği gibi, ken<u>disin</u>in de diğer inşan dışı varlıklara eklemlenebildiği geçirgen, dolaşık, çoğul bir ontolojiye sahiptir (Hayles, 1999: 3;Yazgünoğlu, 2021; Nayar, 2014:19). Posthümanizm kesi- şimsel bir ontolojinin içinde dalgalanan, etkileşen, başka türlü oluşlara açık bir olasılık durumunu ifade eder. Fer- rando’nun (2014) belirttiği gibi posthümanizm her türlü ontolojik hiyerarşiyi bozar; varoluş dolaşık, simbiyotik ve melezdir. Posthümanizme göre insan kolayca “canlı” olarak tanımlanamayacağı gibi, inorganik maddeler de “cansız” olarak tanımlanamaz. Yazgünoğlu (2021) Patri- cia MacCormack’tan şu alıntıyı yapar:</p>
<p>Posthümanizm, <em>insan olmayan varlıklarda canlı yaşam oldu­ğunu</em> ve insanın söylemsel olarak inorganik maddeden ayrı yaşayan organik madde olarak kolayca <em>tanımlanamayacağını </em>kabul eder. Öte-insan <em>‘her türlü</em> teknolojik, mekanik, organik, inorganik, doğal, yapay, metinsel ve spektral varlıkları&#8217; kapsa­yan <em>melez</em> bir türdür.</p>
<p>Posthümanizmin vurguladığı ilişkisellik/bağlantısallık yataydır ve ontolojik ayrım sınırlarını siler. Dolayısıyla bağlantısallıktan ziyade bir iç içe geçmişlik söz konu­sudur. Nitekim posthümanizme göre insanın ontolojik kimliği diğer varlıklardan ayrık, yalıtılmış, müstakil de­ğildir. İnsan öteki olarak kurguladığı bütün varoluş bi­çimleriyle iç içedir; çoğul ilişkiselliklerin hâkim olduğu bir ağ içinde bulunur ve varlığı diğer varoluş biçimlerine bağıldır. İnsan hiçbir zaman “saf insan” olmamış, hep bir “öte-insan” (posthuman) olarak var olagelmiştir. Uzay ve zamanda ancak çoğul ontolojik ilişkiler içinde var olu- nabildiği için, bu ilişkisellik “insan-insan olmayan” ayrı­mına müsaade etmez (Ağın, 2020: 16; Ferrando, 2014). Posthümanizmin öncü isimlerinden Katherine Hayles’a (2021) göre korona virüs de bir “öte-insan”dır. Post ön ekiyle insanlaştırılmayan hiçbir şey yoktur, dışkı da dâhil:</p>
<p>Bedensel sınırları aşan <em>dışkının, salyanın, kanın ve irinin oluş­turduğu zelil (abject) bedenler, öte-insandır.</em> İstismar edilen, öldürülen ve nesneleştirilen hayvanlar, ıskarta bedenler olarak öte-insandır. Yerkürede radyoaktif parçacıkların sızdığı beden­ler, toksik bedenler olarak öte-insandır. Cesetler gibi çer-çöp bedenler öte-insandır çünkü organ bağışıyla cesetlerin kullanı­labilir organları insan ve hayvan bedenlerine yeniden nakledi­lirler&#8230; <em>Bu bedenler, sadece insanları, hayvanları, bitkileri değil, aynı zamanda virüsleri, bakterileri, molekülleri ve inorganik nesneleri de içermektedir</em> (Yazgünoğlu, 2021).</p>
<p><strong>Transhümanizm ve Posthümanizm Arasındaki Fark</strong></p>
<p>Posthümanizm; ontolojik kategorileri yerinden et­mek amacıyla &#8220;siborg” metaforundan ve biyo-teknolojik ürünlerden faydalandığı için kimi zaman aralarında ben­zerlikler kurulan transhümanizmle tam da bu yönüyle karşıtlık içindedir. Transhümanizm<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a>; &#8220;hümanizmin in­sanım” hastalıklarından, zayıflıklarından, yetersizlikle­rinden kurtarıp güçlendirmek, onu daha da yetkinleştir­mek, yaşamını uzatmak ve mümkünse ölümsüzleştirmek için yapay zekâ ve biyoteknolojinin imkânlarına başvu­rur (Dağ, 2018: 129; Nayar, 2014: 16-17). Transhüma­nizm bu hâliyle bazı yazarlar tarafından &#8220;yoğunlaştırıl­mış hümanizm” olarak (Wolfe, 2010, s. XV) ya da &#8220;ultra hümanizm” şeklinde tanımlanır (Onishi, 2011). Trans- hümanizmin posthümanı teknolojiyle güçlendirilmiş bir insan iken, posthümanizmin posthümanı insan dışı var­lıkların da dâhil edildiği dağıtılmış, yayılmış, belirsizleş­miş, özerkliğini ve merkeziyetini yitirmiş melez bir türü temsil eder. Akıllı makineler ve biyoteknolojik ürünler hem transhümanizmin hem de posthümanizmin ortak ilgi alanıdır. Ancak bu ilginin karşıt amaçlara dayandığı­nı söylemek mümkündür (Roden, 2018: 399; Ferrando, 2018: 438, 439; Özdemir, 2021: 16, 37).</p>
<p>Örneğin posthü- manizm, insan bilincine ve kimliğine etki etmeyen harici teknolojik iyileştirmelerle değil, bunları değiştirebilecek beyin implantı gibi teknolojik müdahalelerle daha çok ilgilenmektedir (Warwick, 2017). Yine de <em>Posthuman Studies</em> dergisinin editörü Sorgner&#8217;in (2017) belirttiği gibi transhümanizm ve posthümanizm &#8220;insanın maddi olmayan bir ruh ve maddi bir bedeniden oluştuğuna dair geleneksel anlayışı reddetme konusunda ortaktır. Post­hümanizm, insan-makine birleşmesine, genetik modifi­kasyon ve gen transferi gibi biyoteknolojik uygulamalara hümanizmin ontolojik kategorileri arasındaki ayrımların anlamsızlığını göstermek için ilgi duyar. Diğer bir ifadey­le posthümanizmde “posthuman” insanın yokluğuna ya da inşam aşmaya işaret etmez (Miah, 2008: 2). Nitekim Oppermann (2016) posthümanizmin, insan varlığım reddeden bir “anti-hümanizm” olmadığım vurgular. İn­san dışı varlıkların öznelliğine ve failliğine vurgu yapan posthümanist ontoloji insanı da insan dışı varlıklarla bir­likte “çoklutür” (multispecies) denilen bir kesişimselliğe çağırır (Kirskey ve Helmreich, 2010).</p>
<p><strong>İstiğna ve Tuğyan- Emanet ve Kulluk: Hangi İnsan?</strong></p>
<p>Posthümanizm kendini insan merkezciliğin eleştiri­siyle temellendirirken hümanizmin insan tanımını esas almaktadır. Bu tanım posthümanist düşünürler tarafın­dan &#8220;Batılı/beyaz/erkek/heteroseksüel” olarak simge­leştirilir. Bu yaklaşımın problemi hümanizmin insana tanıdığı &#8220;kayıtsız ve koşulsuz&#8221; imtiyazla, dinlerin insana tanıdığı “kayıtlı ve koşullu&#8221; imtiyaz arasında bir fark gö­zetmemesidir. Yaşadığımız felaketlerin sorumlusu kuş­kusuz &#8220;insan faaliyetleredir. Peki, ama hangi insan? Bu “insan” kendini ilahi hiçbir bağla sınırlı görmeyen insan değil midir? “Hesap verme” sorumluluğu hissetmeyen, sadece hayvanlara ve doğaya karşı değil diğer insanlara karşı da her tür zulmü yapma ayrıcalığını kendine tanıyan insan değil midir? Bu ayrıcalığı, imtiyazı ne zaman elde etti? Posthümanist düşünür Braidotti (2014:14; 2019:31) haklı olarak &#8220;hümanist kibir’tien bahseder. Peki, ama bu kibir ilk ne zaman ve neye karşı ortaya çıktı? Bu imtiyaz ve kibir kendisini kayıtlayan, sınırlayan &#8220;insanüstü” ila­hi otoriteden bağını kopartmakla başlamadı mı? Hüma­nizm bu kopuşun bir sonucu değil miydi?</p>
<p>Şüphesiz insanın ve doğanın ilahi anlamını yitirmesi bu güzergâhın başlangıç noktasıydı. İlahi kitaplar ve Tan­rı bir referans kaynağı olmaktan çıkınca insanın önünde kendinden başka bir referans kalmadı. Kendi yaptığının meşrulaştırıcısı olarak yine kendini referans gösteren bu anlayışı smırlandırabilecek, kayıt ve koşul altına alabile­cek insanüstü bir otorite yoktu. Hümanizm, insanı ka­yıtsız ve koşulsuz olarak evrenin merkezine yerleştiren bu anlayışın diğer adıydı. Posthümanizm haklı olarak bu hümanizmi eleştirir ama aynı güzergâhı takip ederek; in­sanın ve diğer varlık âleminin değerini belirleme yetkisini yine insan da görerek&#8230; Şimdi posthümanist kuramcılar insana ve diğer varlık kategorilerine yeniden değer atı­yor. Peki, ama bu yetkinin kaynağı nedir? Posthümanizm bütün bir varlık âlemine &#8220;ontolojik ayar” çekerken bunu neye dayanarak yapıyor? Posthümanistler hümanizmin insan-insan olmayan ayrımının bir kurgu olduğunu öne sürüyor. Burada şunu sormak gerekiyor: Hümanizmin insan merkezciliği kurgu da, posthümanizmin düz onto­lojisi gökten mi indi?</p>
<p>Posthümanizm; hümanizmin ilahi bağlarından ko- parıp dünyevileştirdiği insanı daha da aşağıya çekip çerçöple,virüsle,salya ve irinle aynı ontolojik katmana yerleştiriyor.</p>
<p>Posthümanizm kendi ön kabullerini tartışmaya kapalı gerçeklermiş gibi sunmaktadır:</p>
<p>Posthümanist paradigmada, insan türü istisnai ya da diğer tür­lerden üstün değildir. Aksine, onlarla eşittir ve bu nedenle zorba veya sömürgeci olma hakları yoktur. <em>Bu, ekolojik adaletin sağ­lanabileceği ve sürdürülebileceği paradigmadır.</em> (Çavuş, 2021).</p>
<p>İnsanın diğer varlık türlerine zulmetmesinin zorunlu nedeni (ki sadece diğer varlık türlerine değil, kendi türü­ne de zulmediyor) kendini diğer varlık türlerinden daha ayrıcalıklı bir konuma yerleştirmesi değil, kendini “müs­tağni” görmesidir. Kur’an bu konuda ilk indirilen surede şöyle der:</p>
<p>Gerçek şu ki, insan kendini müstağni (yeterli) gördüğü zaman, tuğyan eder (azar). Şüphesiz dönüş Rabbi&#8217;nedir. (Alak Suresi, 6-8).</p>
<p>İnsanın istisnai olması ya da diğer varlık türlerinden etik ve hukuki açıdan üstün olması “mutlak” değil “ba­ğıl” bir üstünlüktür. Kur’an üstünlüğü insanın türüne değil, Allah’la olan bağına dayandırır. Bu bakış açısında Malik olan Allah’tır, insan -kendi bedeni de dâhil- hiçbir şeyin sahibi değildir. O sadece kendi amellerinin sahibi­dir. Allah’ın mülkü üzerinde sahiplik iddiasında bulun­mak emanete ihanet etmektir ki, bu da insanı diğer varlık türlerinden (canlı ve cansız) daha aşağı konuma düşürür. Dolayısıyla insanı diğer varlık türleriyle ontolojik açıdan aynı kategoriye koymak sadece emanet bilinciyle yaşa­yan insanlara değil, kendilerinden daha aşağıda olmasına rağmen onlarla eşitlenen canlı ve cansız diğer varlık tür­lerine de haksızlıktır. İnsan en yüce makamlara ulaşabil­me potansiyeline sahip olduğu gibi, en aşağı mertebelere de düşebilen bir varlıktır:</p>
<p>Bundan sonra kalpleriniz yine katılaştı; taş gibi, hatta daha katı Çünkü taşlardan öyleleri vardır ki, onlardan ırmaklar fışkırır öy­lelen vardır ki yarılır, ondan sular çıkar, öyleleri vardır ki Allah korkusuyla yuvarlanır. Allah yaptıklarınızdan habersiz (gafil) değildir (Bakara Suresi, 74).</p>
<p>Posthümanizme ilişkin diğer bir ilginç nokta ileri tek­noloji uygulamalarını kendi bakış açısını temellendirmek için kullanıyor olmasıdır. Posthümanizm özellikle biyo- teknoloji, yapay zekâ ve robotik endüstrisinden gelen ürünleri varlığın ikili karşıtlıklara dayalı sınıflamasını aşındırmak için bir fırsat olarak görmektedir. Dolayısıyla posthümanizm bir taraftan insan merkezciliğin yol açtığı felaket olarak antroposeni gösterirken diğer taraftan ant- roposenden önemli oranda sorumlu olan ileri teknoloji uygulamalarını selamlamaktadır. Günümüzde dünyanın en büyük 10 şirketinden 7 si dijital teknoloji şirketleridir. Posthümanist söylemin “metaverse” gibi dijital tahay­yülleri ve queer üreme teknolojileri gibi biyoteknolojik uygulamaları meşrulaştıran bir söylem ürettiğinin altım çizmek gerekir.</p>
<p><em>***</em></p>
<p>Diğer ikiliklere olduğu gibi kültür-doğa ikiliğine de itiraz eden posthümanizm insanı kültür, insan dışı var­lıkları doğa kategorisine yerleştiren bakışın türcülük- le kaim olduğuna işaret eder. “Türcülük” racist (ırkçı), sexist (cinsiyetçi), heterosexist (cinsel yönelimci) gibi bir suçlamadır ve bu suçlamalar gibi bir disiplin aracıdır. Fakat bu suçlamanın ırkçı, cinsiyetçi ve cinsel yönelim­ci olmayanları da kapsayacak genişlikte ve derinlikte bir suçlama olduğunun altını çizmek gerekmektedir. Diğer bir ifadeyle beyazların siyahlardan, erkeklerin kadınlar­dan, heteroseksüellerin homoseksüellerden daha üstün olduğunu söylemek &#8220;tür içi” ayrımcılıklardır. Bu ayrım- alıkları yapanlar zaten &#8220;katmerli türcü”dür ama bu ay­rımcılıklardan kurtulmuş olmaları onları makbul kılmaz. Asıl kurtulmaları gereken ayrımcılık biçimi türcülüktür.</p>
<p>Türcülüğü aşmak posthümanist kuramcılar ve hayvan hakları kuramcıları tarafından insana biçilen yeni ahla­ki ödevidir. Bu ödev, insanı, canlı ve cansız diğer varlık türleriyle aynı ontolojik değerde olduğunu ilan etmeye çağırır. Braidotti (2014: 83) şöyle yazar:</p>
<p>İnsanmerkezcilik sonrası anlamında insan sonrası, diyalektik karşıtlık şemasını yerinden eder; insanlar ve hayvanlar arasında derin zoe-eşitlikçiliğin tanınması aracılığıyla kurulu ikiliklerin yerine geçer. Aralarındaki bağın hayatiliği, bu evreni, alanı veya ortamı, artık pek de öyle açıkça hiyerarşik ve aşikâr olmayan terimler üzerinden paylaşmaya dayanmaktadır. Bu hayati kar­şılıklı bağlantı, türcülükten azade bedenlerin (insan, hayvan, di­ğerleri) ne yapabileceğine dair etik bir değerlendirmeye yönelik nitel bir değişim ortaya atmaktadır.</p>
<p>Türcülük posthümanizmin de temel kavramlarından biri olsa da ilk olarak hayvan hakları kuramcıları tarafın­dan üretilmiş ve etkili bir şekilde kullanılmıştır. Bir son­raki bölümde hayvan hakları ve türcülük kavramlarını ele alıyoruz.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mücahit Gültekin &#8211; Travma Düzeni(İnsanın, Ailenin ve Toplumun Dönüşümü),syf:123-142</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> <a href="https://www.nytimes.com/2018/12/17/opinion/human-extinction-climate-change">https://www.nytimes.com/2018/12/17/opinion/human-extinction-climate-change</a>. html</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> <a href="https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/zulal-kalkandelen/insansiz-bir-dunya-tra-jedi-olur-mu-1266193">https://www.cumhuriyet.com.tr/yazarlar/zulal-kalkandelen/insansiz-bir-dunya-tra- jedi-olur-mu-1266193</a></p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Daha ayrıntılı bilgi için şu makaleye bakınız: Gültekin, M. (2023). “Posthümanizm ve Yeni Bir Ayrımcılık Biçimi Olarak Robotlara Yönelik                                                             <strong><em>Antropoloji Der-</em></strong></p>
<p>sayı: 45 Ayrıca posthümanizmle ilgili olarak bkz. Çakıcı, A. H. (2021) <em>İn™</em></p>
<p><em>Sonrası Toplum: Posthümanizm, <sub>Çlra Yaymlar</sub>,.                              * <sup>(2</sup>°<sup>21)</sup>&#8216;</em></p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Transhümanizm hakkında kapsamlı bir çalışma için bk. Dağ, A. (2018). <em>Transhü­manizm: İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü,</em> Elis Yayınları, Ankara. Ayrıca bk. Dağ, A. (2020). <em>İnsansız Dünya Transhümanizm,</em> Ketebe Yayınları, İstanbul; Tekin, M. ve Özdemir, M. (ed.) <em>(2Xi2l).Transhümanizm ve Posthümanizm: Disiplinler Arası t*</em>                                         <sup>Yayinlar1</sup>&#8216;<sup>Ankara</sup>&#8211;<sup>Yeni</sup> Wnlanan bir çalışma için bk. Öz­</p>
<p>kan M. ş. (2024). <em>Thınshiimanlzm Felsefisi Tekilliğe Giden Yollar,</em> Elis Yayınları, ■*vnK&lt;ıra.       &#8216;</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[19]</a> <a href="https://www.hurriyet.com.tr/gundem/20-kiloya-dustu-4947733">https://www.hurriyet.com.tr/gundem/20-kiloya-dustu-4947733</a></p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[20]</a> <a href="https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/bir-yudum-cay-icsem-bardagi-birakip-tar-tilirim-tukursem-bu-kez-de-kac-kilo-verdim-diye-kosarim-4984913">https://www.hurriyet.com.tr/kelebek/bir-yudum-cay-icsem-bardagi-birakip-tar- tilirim-tukursem-bu-kez-de-kac-kilo-verdim-diye-kosarim-4984913</a></p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[21]</a> <a href="https://www.isaps.org/media/dzjfg50s/isaps-global-survey_2020pdf">https://www.isaps.org/media/dzjfg50s/isaps-global-survey_2020pdf</a></p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[22]</a> <a href="https://www.fortunebusinessinsights.com/cosmetic-surgery-market-102628">https://www.fortunebusinessinsights.com/cosmetic-surgery-market-102628</a></p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[23]</a> <a href="https://www.youtube.com/watch?v=kKJ99Gh0UN0&amp;t=3s">https://www.youtube.com/watch?v=kKJ99Gh0UN0&amp;t=3s</a></p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[24]</a> <a href="https://www.unilever.com.tr/news/2017/dove-ozguven-projesi-ile-turkiyede-oz-guven-hareketi-basliyor/">https://www.unilever.com.tr/news/2017/dove-ozguven-projesi-ile-turkiyede-oz- guven-hareketi-basliyor/</a> Tam rapor için bkz.: <a href="https://digitaluniversity.womende-liver.org/wp-content/uploads/2020/05/Mod-l-2017-Dove-Global-Girls-Beaut-y-and-Confidence-Report.pdf">https://digitaluniversity.womende- liver.org/wp-content/uploads/2020/05/Mod-l-2017-Dove-Global-Girls-Beaut- y-and-Confidence-Report.pdf</a></p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[25]</a> <a href="https://www.who.int/publications/i/item/WHO-CED-PHE-EPE-19.13">https://www.who.int/publications/i/item/WHO-CED-PHE-EPE-19.13</a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Diyanet İşleri Başkanı Ahmed Hamdi Akseki Kore Harbi&#8217;ni desteklediklerine dair 25 Ağustos 1950’de bir basın toplantısı yaptı (Doster, 2012). Diyanet İşleri Başkan­lığı, Kore Harbi&#8217;nin inananlarla inanmayanlar arasında bir savaş olduğunu, “Ko­re&#8217;nin Allah Yolu” olduğunu ve Kore&#8217;de ölenlerin &#8220;şehit” sayılacağını bir fetvayla halka açıkladı. Kore&#8217;de savaşan askerlerin Türk vatanını ve dinini koruduklarını sık sık vurguladı. Ayrıntılı bilgi için bkz. Gültekin, M. (2017). <em>Türkiye-ABD İlişki­lerinin Psikolojisi,</em> Pınar Yayınları: İstanbul.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> <em>Jeffrey</em> Edvvard Epstein isimli Amerikalı bir iş adamının başım çektiği pedofili va­kası. Epstein reşit olmayan kızlara tecavüz ettiği ve bir fuhuş ağı oluşturduğu için ilk olarak 2005 yılında tutuklanmış, sonrasında serbest bırakılmıştır. 2019’da yine aynı suçtan tutuklanmıştır. Yargılaması devam ederken 10 Ağustos 2019’da hücre­sinde ölü olarak bulunmuştur. 2023&#8217;ün Aralık ayında ABD Bölge Hâkimi Loretta Preska&#8217;nın dava dosyalarının kamuoyuna açıklanmasına karar vermesi ve 2024’ün Ocak ayında dosyadaki gizliliğin kaldırılmasıyla birlikte Epstein vakası tekrar dün­yanın gündemine oturmuştur, özellikle dosyada Bili Clinton, Stephan Havvking, Prens Andrevv gibi isimlerin yer alması medyada geniş tartışmalara yol açmıştır.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Limbik sistem beynin duygu merkezi kabul edilir. Duygusal tepkilerin ve duygu­sal <u>hafızan</u>ın oluşmasında birincil role sahip olan “amigdala” limbik sistem için­dedir. İçgüdü, dürtüler, motivasyon, koku alma gibi özelliklerden sorumludur.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> <a href="https://www.nobelprize.org/prizes/literature/1980/mUosz/lecture/">https://www.nobelprize.org/prizes/literature/1980/mUosz/lecture/</a></p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> <a href="https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/03/110323_naqba">https://www.bbc.com/turkce/haberler/2011/03/110323_naqba</a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> <a href="https://rm.coe.int/factsheet-on-memory-laws-july2018-docx/16808cl690">https://rm.coe.int/factsheet-on-memory-laws-july2018-docx/16808cl690</a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/posthumanizminsanin-otesinde-ne-var/">Posthümanizm:İnsanın Ötesinde Ne var?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/posthumanizminsanin-otesinde-ne-var/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Freud&#8217;un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 30 Apr 2024 15:43:30 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[anoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[din nevrozdur]]></category>
		<category><![CDATA[Ego]]></category>
		<category><![CDATA[Fatma Yüce]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Freud Eleştirisi]]></category>
		<category><![CDATA[Freud’un Din Yanılsaması]]></category>
		<category><![CDATA[nevroz]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26970</guid>

					<description><![CDATA[<p>2.1.   &#8220;Din Nevrozdur.” İddiasının Eleştirel Analizi ve Mantık Hataları Freud “Din nevrozdur.” iddiasını temellendirmek için en te­melde din ve nevroz arasında sekiz benzerlik noktası tespit ettiğini iddia etmiştir. Saplantılı davranışları temsil eden bu benzerlik noktalarının birkaç önemsiz farkla -ki bu farkları da psikanalizle giderdiğini öne sürer- dinde de olduğunu id­dia etmiştir. Freud sekiz benzerlik noktasından [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/">Freud’un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1.webp"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26992 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1-300x169.webp" alt="" width="371" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1-300x169.webp 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1-600x338.webp 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2024/04/Sigmund-Freud-768x432-1.webp 768w" sizes="(max-width: 371px) 100vw, 371px" /></a></p>
<p class="WordSection1"><!-- [if !supportLists]--><strong>2.1.   <!--[endif]-->&#8220;Din Nevrozdur.” İddiasının Eleştirel Analizi ve Mantık Hataları</strong></p>
<p class="WordSection1">Freud “Din nevrozdur.” iddiasını temellendirmek için en te­melde din ve nevroz arasında sekiz benzerlik noktası tespit ettiğini iddia etmiştir. Saplantılı davranışları temsil eden bu benzerlik noktalarının birkaç önemsiz farkla -ki bu farkları da psikanalizle giderdiğini öne sürer- dinde de olduğunu id­dia etmiştir. Freud sekiz benzerlik noktasından “ihmal edil­diğinde vicdan azabımn oluşması, İcra edildiğinde soyutlan­manın gerçekleşmesi, tüm detayların yerine getirilmesinde gösterilen özen”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn1" name="_ftnref1"><!-- [if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]--></a> şeklinde belirginleşen üç benzerliğin daha kolay fark edildiğini söylemektedir. Her ne kadar Freud böyle bir tasnife gitmese de bu üç benzerlik noktasını formal yani şekilsel benzerlik olarak isimlendirmek ve geri kalan beş ben­zerlik noktasını da yapısal benzerlik olarak belirtmek hem ko­nuyu anlamak hem de daha iyi değerlendirebilmek bakımın­dan uygun görünmektedir. Freud’un temel benzerlik olarak gördüğü dördüncü özellik içgüdülerin bastırılmasıdır. Diğer dört benzerlik de bu temel benzerlikten neşet etmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Ön­celikle şekilsel benzerlik noktalarına bakıldığında buradaki üç özelliğin nevroz ve dine özgü olmayıp başka şeylerde de görülebileceği açıktır. Bu üç özellik birçok sevgi, adama, fe­dakârlık ve önem verme içeren eylemde görülebilir. Mesela aşk konusu bunlardan biridir. Âşık olan kişi âşık olduğu ki­şiyi ihmal ettiğinde rahatsız olacaktır, hele de o kişinin gön­lü kırılırsa ihmalinden dolayı vicdan azabı çekecektir ve bir daha böyle bir ihmalin içinde olmamaya özen gösterecektir.Âşık olan kişi âşık olduğu kişiyle karşılaştığında ondan baş­kasını göremeyecek kadar etraftan soyutlanacaktır. Âşık İle maşuk buluştuklarında buluşma gününün anlam ve ehem­miyeti nispetinde organize ettikleri güzel günün tüm detay­larına dikkat edeceklerdir. Freud’un hemen fark edildiklerini iddia ettiği üç benzerlik noktası aşk için de geçerlldir. Peki bu benzerlik bizi hızlıca “Din evrensel bir aşktır.”, “Aşk bireysel bir dindir.” sonucuna ya da “Aşk evrensel bir saplantı nevro­zudur.” ya da “Nevroz bireysel bir aşktır.” sonucuna götüre­cek midir? Freud belki buna da “evet” diyebilirdi ama cevap, tabi ki “hayır”dır. Bu tür ifadeler ancak gerçeklikten uzak mecazi ifadeler ya da sanatsal anlatımlar için kabul edilebi­lir olur. Bununla birlikte aşkta çiftlerin bilinç dışı ilişkisine yönelik çalışmalar kapsamında aşk psikanaliz çerçevesinde ele alınmış ve ego idealinin sevilen ötekine yansıtıldığı aşkın gerçeklik yönü de olan, nevroz değil de yanılsama olduğu yö­nünde iddialar da öne sürülmüştür.2</p>
<p class="WordSection1">Freud’un “Din nevrozdur.” iddiasını ortaya atmak için din ile nevroz arasında kurduğu analoji hatalı bir analojidir. Do­layısıyla burada Freud’un yanlış analoji mantık hatası yaptığı görülmektedir. Freud bu hükme varmak için analojiyi kullan­mış ama burada da analojinin temelini sağlayacak düzeyde yani dinin nevroz olduğunu kanıtlayacak düzeyde makul bir benzerlik ilişkisi oluşturamamıştır. Görüldüğü gibi kullandı­ğı benzerlik noktaları birçok duruma uygulanabilmektedir. Mantıkta tümdengelim kesin sonuç, tümevarım yüksek ih­timali! muhtemel sonuç verirken, analoji bu ikisine nazaran daha düşük düzeyde bir çıkarıma ulaşılmasını sağlar. Bu­nunla birlikte analojik argümantasyon, tümdengelimsel ya da tümevanmsal metotla kullanılabileceği gibi onların olmadığı yerlerde de kullanılmaktadır. Benzetme yoluyla akıl yürütme ne tümevarım gibi parçadan bütüne ne tümdengelim gibi bü­tünden parçaya gitmez. Bunun aksine iki özel durumda ben­zer özellikler tespit edildiğinde bunlardan biri bilindiğinde digeri hakkında fikir yürütmeyi sağlayan parçadan parçaya bir akıl yürütmedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn2" name="_ftnref2"><!-- [if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]--></a> Bununla birlikte analojik metot kullanıla­rak yapılan argümantasyonların sonucuyla ilgili kesin yargı­lara gitmekten kaçınmak gerekmektedir. Analojik kanıtlama ya da benzerlik kanıtında spesifik bir durum veya örnekten başka bir örneğe, iki örneğin birçok yönden benzerlik göster­mesinden hareketle akıl yürütülerek birinde bulunan başka bir spesifik özelliğin de benzetilen diğer örnekte de olabilece­ği ihtimaline dayanarak her iki örneğin de benzer oldukları sonucuna giden bir akıl yürütme biçimidir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn3" name="_ftnref3"><!-- [if !supportFootnotes]-->[4]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Analoji yoluyla yapılan bu tür kanıtlamada bir genellemeyi desteklemek için örnekleri çoğaltmak gerekmez. Bunun yerine benzeyen ve benzetilen arasındaki benzerliğe ve benzerlik ilişkisine odak­lanılır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn4" name="_ftnref4"><!-- [if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]--></a> Analojik yöntemi kullanan Freud’un argümanına tekrar dönersek, Freud’un ortak özellikler göstererek din ve nevroz arasında benzerlik olduğunu iddia ettiği görülür. Ama burada Freud’un doğru olan bu akıl yürütmeyi bu kısımda bırakmadığı ve din ve nevroz arasında benzerlikler tespit edip tespit ettiği benzerliklerden yeni çıkarsamalara gitmek yeri­ne hızlıca “Din nevrozdur.” sonucuna ulaştığı görülmektedir. Dolayısıyla Freud’un burada analojinin getirdiğiyle yetinme­diği, bilimsel düşünceyi bir noktadan sonra ihmal ederek fikir ürettiği görülmektedir. Freud’un argümanım ana hatlarıyla analoji oluşturarak ifade edelim: Hem din hem nevroz her iki­si de ihmal edildiklerinde vicdan azabı oluşturur, her şeyden soyutlanarak ve tüm detaylarına dikkat edilerek icra edilir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn5" name="_ftnref5"><!-- [if !supportFootnotes]-->[6]<!--[endif]--></a> O halde “Din nevrozdur.” Burada Freud’un yapmak istedi­ği nevrozdaki özelliklerin dinde de olduğunu göstererek di­nin nevroz olduğu sonucuna ulaşmaktır. Öncüller ve sonucu daha açık bir şekilde yazarsak yeni analojik argûmantasyon şu şekilde oluşur:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Nevroz’un İhmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilir­ken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özelliklerine sahip olduğu bilinmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Dinde de (herhangi bir rüknü) ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, İcra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">O halde “Din nevrozdur.”</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">İki durum arasındaki benzerliğin vurgulandığı bir argü­man büyük ihtimalle analojiden kaynaklanan bir argüman­dır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn6" name="_ftnref6"><!-- [if !supportFootnotes]-->[7]<!--[endif]--></a> Analojik kanıtlarda iki durum arasındaki benzer özel­liklere dikkat çekilir ve söz konusu benzerlikle ilgili bir so­nuç çıkarılır. Bir akıl yürütme biçimi olarak analoji (temsil), iki şey veya olay arasındaki benzerlikten hareketle birisi için verilen bir hükmün diğeri için de geçerli olduğu sonucunu ulaşmaktır. Analojide dört temel unsur bulunmaktadır:</p>
<p class="WordSection1">1) Kendisine benzetilen (müşebbeh-ün bih),</p>
<p class="WordSection1">2) Benzetilen (mü- şebbeh) ya da benzeyen,</p>
<p class="WordSection1">3) Neden (illet) ya da Benzerlik İliş­kisi,</p>
<p class="WordSection1">4) Benzetme (teşbih) ya da hüküm.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn7" name="_ftnref7"><!-- [if !supportFootnotes]-->[8]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Analojik kanıtın ilk öncülü, analoji olarak kullanılan örnek hakkında bir iddiada bulunur. Analojik kanıtın İkinci öncülü, İlk öncüldeki örne­ğin, argümanın kendisinden sonuç çıkaracağı ikinci öncül­deki örneğe benzediğini iddia eder.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn8" name="_ftnref8"><!-- [if !supportFootnotes]-->[9]<!--[endif]--></a> Analojik kanıtın ilk ön­cülünde analojinin ilk unsuru olan kendisine benzetilen yer almaktadır. Kendisine benzetilen örnek, analojide asıl unsur olarak dikkat çeker. Bilinen bir gerçeklikten hareket ettiği için analojinin dayanağı olarak görünmektedir. Analojik ka­nıtın ikinci öncülünde analojinin İkinci unsuru benzeyen yer almaktadır. İkinci öncüldeki bir şeye benzetilen yani benze­yen örnek ise ikinci dereceden yani fürudandır. Birinci ön­cülde yer alan benzetilenle İkinci öncülde yer alan benzeyen arasında benzerlik ilişkisi kurulursa, sonuç birinci örnekteki hükmün ikinci örnek için de geçerli sayılmasıyla oluşturulur ve analojik kanıtlama tamamlanır. Analojinin ne olduğu kav­randıktan sonra sorulması gereken soru argümanın analoji voluvia nasıl değerlendirileceğidir.10 Yani analojik bir kanıtla­mada ne tür bir mantıksal prosedür işletilmektedir? Burada nevroz kendisine benzetilen, din benzeyen, Freud’un belirle­diği üç dikkat çekici özellik İse benzerlik ilişkisini oluştur­maktadır. Analojik argümantasyonda yapılması gereken ken­disine benzetilende yani nevrozda olan özellikler, benzetilene benzeyende yani dinde olduğu için benzetilendeki bir özelli­ğin benzeyende de olabileceği sonucuna ulaşmaktır. Oysa ki böyle bir argümantasyonda bu kurallar tam olarak uygulan­mamış yani benzerlikten yola çıkarak başka bir özellik için çıkarımda bulunulmamış hatta benzetilenle benzeyenin aynı olduğu hatalı sonucuna ulaşılmıştır. Burada analoji kuralları sağlıklı bir şekilde işlemiş olsaydı bile ulaşılacak sonuç dinin nevroz olduğu değil nevroza benzer olduğu olacaktı.</p>
<p class="WordSection1">Analojik kanıtlamada sonucun doğru olmasını sağlayan en önemli hu­sus öncüllerin, doğru olmasıdır. Yani argümanda bakılacak ilk husus birinci öncülün ardından ikinci öncülün doğru olup olmadığıdır.Analojik kanıtlamada ilk öncül, analoji olarak kullanılan örnek hakkında bir iddiada bulunduğuna göre11 yukarıdaki argümandaki birinci öncülde nevrozun sahip olduğu özellikler hakkında bilgi verilip verilmediğine bakılması gerekmektedir. Kurulan analojik kanıtlamada nevroz hakkında iddialar doğ­ru bir şekilde ifade edilmiştir. Dolayısıyla bu öncül doğrudur. Analojik kanıtlamada ikinci öncülün, birinci öncüldeki örne­ğin, ikinci öncüldeki örnek gibi olduğunu iddia ettiği de söy­lenmişti. Burada dikkat edilmesi gereken husus, bu öncülün değerlendirilmesinin İlk öncüle oranla daha zor olduğudur.12 Ele alınan kanıtlamada ikinci öncülde dinin sahip olduğu benzer özelliklere işaret edilmektedir. Dolayısıyla ikinci öncül de birinci öncül kadar net olmasa da yüzeysel bir bakış açısıyla doğru kabul edilebilir. Ele alınan analojik kanıtlamada iki öncülün de doğru olduğu görülmektedir. Peki iki öncül de doğru olduğu halde sonuç neden yanlış çıkmıştır? İki öncül doğru olduğu halde benzetilenle benzeyen arasında özdeşlik ilişkisi zorlandığı için sonuç hatalı olmuştur. Burada öncül­lerin doğru olması halinde sonucun yanlış olması durumu­nu açıklayan diğer bir önemli husus da analojik kanıtlamada sonuca götüren benzerlik ilişkisinin sonuçla alakalı olması gerektiğidir. Analojilerde kullanılan örneğin ya da ortak özel­liklerin sonuçtaki örnekle tıpatıp aynı olması gerekmez, ama analojiler sadece (sonuçla) ilişkili benzerlikler [relevant simi- larities) gerektirir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn9" name="_ftnref9"><!-- [if !supportFootnotes]-->[13]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Ele aldığımız örnekte ise sonuçla doğru­dan ilişkili benzerlikler mevcut değildir. Ne ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma ne İcra edilirken soyutlanma ve ne de detaylara özen gösterme özellikleri dinin ayıncı özellikleridir. Bu özellikler başka birçok durumda gözlenebilir. Dolayısıyla bu benzerlikler bırakın dinin nevroz olduğu sonucuna ulaş­mayı, sonuçla ilişkili benzerliklerden yola çıkmadığı için dinin nevroza benzediği sonucunu bile desteklemezler.Karşı argümanı alt etmek değil anlamaya çalışmak gibi bir gerçeklik ilkesiyle hareket edilip argüman analoji kurallarına uygun bir şekilde yeniden düzenlenmek istenirse ortaya şöyle bir argüman çıkar:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Nevroz İhmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, İcra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özelliklerine sahip bir duygu durum bozukluğudur.</p>
<p class="WordSection1">Dinde de (herhangi bir rüknü) ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">O halde din de duygu durum bozukluğudur.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Analoji bu şekilde kurulup iki benzer arasındaki ortak özelliklerden hareketle bir sonuca gidilmeye çalışıldığında sonucun doğru olması için öncüllerin doğru olması ve ben­zerliğin de sonucu destekleyen düzeyde olması gerekir. Yani  duygu durum bozukluğu için nevrozda tespit edilen özellik­ler alelade değil de duygu durum bozukluğuna sebep olan özellikler olmalıdır.</p>
<p class="WordSection1">Yukarıda bahsedildiği gibi bu özellikler aşk vb. gibi birçok durumda da bulunmaktadır. Burada hem Freud’un ulaştığı sonuca ulaşılmamıştır hem de özellikler duygu durum bozukluğunun ya da nevrozun niteleyici ve be­lirleyici özellikleri değildir.Bu analoji “Din nevrozdur.” sonucuna ulaşacak şekilde ye­niden düzenlenmek istenirse ortaya şöyle bir argüman çıkar:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Herhangi bir duygu durum bozukluğu ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özelliklerine sahip olduğunda nevroz olur. (O duygu du­rum bozukluğuna nevroz denir.)</p>
<p class="WordSection1">Dinde de ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmakta­dır.</p>
<p class="WordSection1">O halde din de nevrozdur.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Burada nevrozla ilişkili bir sonuca ulaşılmıştır. Bu Freud’un sonucudur ama nevrozu nitelendiren açık özellikler bulunma­maktadır. Analojide herhangi bir özellik değil sonuçla ilişkili bir özelliğin ya da özelliklerin kullanılması gerekmektedir. Do­layısıyla birinci öncül yanlıştır. Söz konusu üç özellik nevrozun ayırıcı vasfi değildir. Freud şekllsel benzerliklerle ilgili zayıflı­ğın farkındadır. Öncelikle Freud’a göre din ile nevroz arasın­daki benzerlik salt dışsal bir benzerlikten öte gitmeyebilir. Söz konusu dışsal üç benzerlik temel yapılarla doğrudan ilişkili değildir. Bu benzerlik noktaları genel olarak nevrozun dışavu­rum biçimiyle ilişkilidir. En önemlisi ise sadece aynı mekanik nedenlerin işleyişinden kaynaklanan bu türden benzerliklere dayanarak arada İç İlişkiler bulunduğu sonucuna varmanın aceleci ve yararsız olacağıdır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn10" name="_ftnref10"><!-- [if !supportFootnotes]-->[14]</a></p>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn10" name="_ftnref10"><!--[endif]--></a> Görüldüğü gibi Freud, dışsal benzerliklerin aslında ölçü olmadığının farkındadır. En basit ifadesiyle dışsal benzerlikler yapısal benzerlikleri garantilemez. Bu benzerlikler mekanik bir işleyişi ifade ettiği için nevrozun iç yapışım açıklayamaz, dolayısıyla nevrozla doğrudan ilişkili olmadığı için onunla ilişkili bir sonucu destekleyemez.Freud’un argümanını analojik argümantasyonun kuralla­rına uygun bir şekilde benzer özelliklerden henüz hakkında bilgi bulunmayan başka bir özellik hakkında hüküm vermesi­ni sağlayacak şekilde yeniden düzenlemek faydalı görünmek­tedir. Freud’un görüşlerini analojik kıyas oluşturacak şekilde yeniden revize etmeden önce doğru bir analojinin formunu hatırlayalım:Analojik akıl yürütmenin en basit formu aşağıdaki öner­meleri içermektedir:“</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">A x özelliğine (y, z, vb. ortak özelliklere) sahip olma bakımından B’ye benzer.</p>
<p class="WordSection1">A, ayrıca p özelliğine de sahiptir.</p>
<p class="WordSection1">O halde, B de p özelliğine sahiptir.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn11" name="_ftnref11"><!-- [if !supportFootnotes]-->[15]</a></p>
</blockquote>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn11" name="_ftnref11"><!--[endif]--></a>Doğru analojik akıl yürütmenin formunu Freud’un tespit ettiği benzerliklere uygularsak:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Nevroz’un İhmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilir­ken soyutlanma ve detaylara özen gösterme Özelliklerine sahip olduğu bilinmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Dinde de ihmal edildiğinde vicdan azabı oluşturma, icra edilirken soyutlanma ve detaylara özen gösterme özellikleri bulunmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">Nevroz, ayrıca cinselliğin bastırılması özelliğine sahiptir.</p>
<p class="WordSection1">O halde nevrozda var olan cinselliğin bastırılması gibi bir diğer özellik dinde de olabilir.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Analojik argümantasyon bu şekilde İfade edildiğinde doğ­ru bir analoji oluşturulmuş ihtimali! bir sonuca gidilmiş olur. Bu durumda analoji kurallara uygun kurulmuş olur ama so­nucun doğru olup olmadığı kesin değildir. Dolayısıyla böyle bir akıl yürütmede de yapılması gereken nevrozda olan söz konusu özelliğin dinde olup olmadığım araştırmaktır. Eğer özellik dinde mevcutsa ve bu özellik nevrozun belirleyici bir özelliği ise o zaman dinle nevrozun benzer olduğu sonucuna çakılabilir. Şimdi de cinselliğin bastırılması özelliğinin dinde olup olmadığı konusunu inceleyelim. Freud’un nevroz İçin belirleyici gördüğü cinselliğin bastırılması özelliğinin din İçin geçerli olup olmadığına bakıldığında kolaylıkla geçerli olma­dığı görülmektedir. Freud’un kendisi de bu özelliğin din ve nevrozda farklı şekilde meydana geldiğini kabul etmektedir. Aynı zamanda Freud’un saplantı nevrozunda genellikle vurgu cinselliğe yapılmaktadır. Freud anlamsız gibi görünen ama aslında bilinçaltında yoğun anlamlar barındıran saplantılı ey­lemlerin genellikle temelinde cinşelliği bulur. Oysaki cinsellik dinî uygulamaların arka planında bulunmaz. Din içerisinde cinsellik hayat içerisinde var olduğu kadar yer almakta ve bastırılması değil, dengede tutulması tavsiye edilmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Görüldüğü gibi dinlerin genel olarak cinselliği bastırdığı id­diası doğru değildir. Ayrıca cinselliğe yaklaşım dinden dine değişmektedir. Mesela Hristiyanhkta rahip ve rahibeler için evlilik yasak olabilir ama İslam dininde böyle bir yasak bu­lunmamaktadır. İslam’da nefsin isteklerini dengeli bir şekilde karşılamak, aşın istekleri kontrol edebilmek ve neticede nef­sin insana değil insanın nefsine egemen olması önerilmekte­dir. Bu da başta cinsel güdüler olmak üzere tüm yaşamsal güdülerin bastırılmasıyla değil, kontrol edilmesiyle ve medeni bir şekilde İnsani ihtiyaçların giderilmesiyle sağlanabilir.İslam dininin cinsellik konusunda haksızca ve çelişkili bir karşı taarruza uğradığı görülmektedir. Freud gibi bir kısım klasik ateistler dinin, insanlığın en önemli ihtiyaçlarından bi­risi olan cinselliği bastırması dolayısıyla İnsanın ruh sağlığım olumsuz etkilediğini iddia ederek dinin insan için zararlı oldu­ğu sonucuna varmışlardır. Buna mukabil günümüzdeki yeni ateistlerin tutumu da tam tersi yönde gelişmektedir. İslam’ı ve Müslümanları kötü göstermek isteyen din karşıtlan İslam’da cinselliğin seviyesizce yaşandığım ima etmekte ve yaşanan bi-çimini cinsel düşkünlük olarak ifade etmektedirler.</p>
<p class="WordSection1">Çok eşliliği İslam&#8217;ı karalamak İçin sürekli gündeme getiren günümüz ate­istleri esasında İslam’ı gözden düşürmek istemektedirler. Kla­sik ateistlerle yeni ateistlerin cinsellik hakkında birbirinin tam tersi iddiada bulunup her ikisiyle de İslam’ı karalamaya ça­lışmaları kendi içerisinde çelişkili bir durumdur. Çünkü bun­lardan biri doğru ise diğeri yanlış olmak zorundadır. Ya İslam cinselliği bastırdığı için yaşanmasına engel olduğu için insanın ruh sağlığım bozuyor olmalıydı, ya da İslam’da cinsel konu­larda ölçülülük ve ahlaklı oluş sağlanamıyor ve Müslümanlar aşın bir şekilde cinselliği yaşıyor olmalıydılar. Maalesef bu ve benzeri ateistlerin içine düştükleri çelişkiler fark edilmiyor ve birbirine zıt her iki cenahtan da dine karşı ön yargı oluşturma çabalan resmin bütününe bakılmadığı için her seferinde başa­rıya ulaşıyor. Din cinselliği ya baskılıyor ya da baskılamıyor ol­malıdır. En basit mantık kuralı üçüncü şıkkın imkânsızlığı bize bu durumun çelişkili olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla İs­lam&#8217;ın hem (cinsel özgürlüğü reddederek) cinselliği aşın baskı­ladığı hem de (çok eşliliği teşvik ederek) cinsellik konusunda aşın geniş davrandığı aynı anda iddia edilemez. İslam’ın cinsel­lik konusunda hem ifrata hem tefrite düştüğünün eş zamanlı olarak iddia edilmesi çelişkilidir. Belki burada din üzerinden değil de dindar üzerinden eleştiri yapılabilir ve bu eleştiri diğe­rinden daha makul olabilir. Yani dinin içgüdüleri bastırdığı bu nedenle dindarın cinsel aşırılığa ve yanlışa düştüğü iddia edile­bilir. Bu iddiada tefrit dine ifrat dindara atfedilmektedir. Bu id­dia karşısında söylenebilecek şey ise kişisel bir durumun dine ya da başka bir kuruma atfedilemeyeceğidir. Kendi dürtülerine hâkim olamayan söz konusu cinsel yanlışlara düşen herhangi bir insan dinî emirlere de muhalif davranmış ve günaha girmiş olacaktır. Herhangi bir kişinin kendi zaafı alt olduğu zümreye taşınmamalıdır. Zaten İslam’da hedeflenen insanın yaşamsal güdülerini bastırıp onu zorlamak değil, insanın söz konusu ih­tiyaçlarını ötekine zarar vermeden kontrollü bir şekilde karşı­lamasını sağlayarak hem nefsi hem nesli korumaktır.</p>
<p class="WordSection1">Ayrıca klasik ateistlerden Freud’un ensest arzulan (erkek çocuğun anneye duyduğu kız çocuğun babaya duyduğu cinsel arzuyu) doğal görüp dinin onları engellediği için nevroz olduğunu iddia etmesi hatırlatıldığında günümüz ahlak ilkeleriyle ensesti ya­saklayan dinî ahlak ilkeleri uyumlu görünmektedir. Dolayısıyla yeni ateistlerin ensest ilişki, cinsel istismar ve cinsellik üzerin­den dine yüklenmeleri makul değildir.Freud&#8217;un cinselliğin bastırılması özelliği ve bu özellikten neşet ettiğini söylediği suçluluk duygusu, pişmanlık duygu­su, uzlaşma hali ve yer değiştirme gibi özellikler dinî davranış­larda görülmediği için analojiye konu olamazlar. Burada cin­selliğin bastırılması özelliği kilit bir özellikti, Freud’un buna bağlı olarak var olduğunu iddia ettiği diğer özellikler, cinselli­ğin bastırılması özelliğinin dinde olmadığını göstererek dolaylı olarak gösterilmiş oldu. Aslında cinselliğin bastırılması özel­liğinin dinde olmayışım, olsa bile farklı bir formda oluşunu Freud da kabul etmektedir. Freud, nevrotik törenlerle dinî ri- tûellerin kutsal faaliyetleri arasındaki benzerliklerin yanı sıra farklılıkların da olduğundan bahsetmektedir. Freud’a göre en temel farklılık, nevrozlarda baskı altına alınan içgüdüler sadece cinsel nitelikte olmasına rağmen dinde baskılanması istenen içgüdüler genellikle bencil kaynaklardan beslenmek­tedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn12" name="_ftnref12"><!-- [if !supportFootnotes]-->[16]<!--[endif]--></a> Saplantı nevrozu genellikle hastanın en mahrem ve çoğunlukla cinsel yaşantısından kaynaklanmaktadır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn13" name="_ftnref13"><!-- [if !supportFootnotes]-->[17]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Din ise kişisel yanı olmakla birlikte toplumsal boyutu da olan bir fenomendir. Saplantı nevrozunda olduğu gibi dini cinsel yaşantıdan kaynaklanan bir fenomen olarak değerlendirmek mümkün değildir. Dinin Freud’un iddia ettiği gibi bastırma­dığı ama kontrol altına almak istediği içgüdüler ise genellikle toplumsal açıdan zararlı olabilecek bencilce gelişen içgüdü­lerdir. Bu kontrol mekanizmasının temelinde ise ötekini dü­şünmek ve birlikte yaşamı mümkün kılmak yer almaktadır. Görüldüğü gibi din cinsel arzulan bastırmakla karakterize edilebilecek bir fenomen olmamakla birlikte, daha ziyade tüm bencil arzularla mücadele etmeyi öneren bir sistemdir. Din saplantı nevrozundan farklı olarak arzulan yok etmek yerine ötekine zarar vermeden dengelemek ve ötekine zarar veren egoist ve asosyal güdüleri kontrol etmek hedefindedir.Freud’a göre bu temel farklılığın dışında çok belirgin ve nevrotik davranışlarla ibadetleri karşılaştırmayı anlamsızlaş- tıran üç temel farklılık daha sıralanabilir:</p>
<p class="WordSection1">1. Nevrotik sere­monilerin bireysel değişkenliğine rağmen dinî ritüeller (dua, doğuya dönme vs./namaz, kıble vs.) stereotip (tek biçimli) ka­rakter göstermektedir.</p>
<p class="WordSection1">2. Nevrotik davranışlar kişiye özel bir yapı sergilerken, dinî ritüeller umumi ve toplumsal bir yapı sergilemektedir.</p>
<p class="WordSection1">3. Nevrotik davranışlar saçma ve anlamsız görünürken, dinî seremonilerin küçük ayrıntıları, önemli ve sembolik anlama sahiptir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn14" name="_ftnref14"><!-- [if !supportFootnotes]-->[18]<!--[endif]--></a> Freud’un burada ifade ettiği fark­lılıklar aslında nevrotik davranışlarla İbadetlerin karşılaştı­rılmasını anlamsız hale getirmektedir. Freud bu durumun farkındalığıyla öncelikle saplantılı nevrozlarla din arasında­ki farklılıkları dikkate alarak ikisi arasında tam bir özdeşlik öngörmek yerine benzerlik ilişkisinin azaldığını kabul etmek­tedir. Freud’a göre farklılıklar dikkate alındığında “saplantılı nevroz (Die Zuangsneurose, an obsesstonal neurosis) burada özel bir dinin yan komik, yan üzücü bir karikatürünü su­nar.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn15" name="_ftnref15"><!-- [if !supportFootnotes]-->[19]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud farklılıkların farkmdalığıyla ulaştığı bu netice­yi ise daha sonra psikanalitik yöntemle çarpıtarak saplantı nevrozu ile din arasında özdeşliğe giden benzerlik ilişkisini tekrardan kabul ettiğini belirtmiştir. Oysa ki farklılıklar ih­mal edilmediğinde benzerliğin yadsınacağını ve çok belirgin olmadığını Freud da başlangıçta kabul etmişti. Dolayısıyla Freud’un kendisiyle çeliştiği açıktır. Ama daha sonra Freud psikanalitik araştırma tekniklerinin yardımıyla saplantılı ey­lemlerin gerçek anlamları çözüldüğünde, saplantı nevrozu ile dinî törenler arasındaki farkların ortadan kalkacağını belirt­miştir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn16" name="_ftnref16"><!-- [if !supportFootnotes]-->[20]<!--[endif]--></a> Freud’un bu açıklamalarında ise kendi ideolojisi için gerçeği çarpıttığı, saplantı nevrozu ile din arasındaki farklı­lıkları elimine ettiği ve bilimsel bir başarısı olan psikanali­zi farklılıkları kamufle etmek için dinin aleyhinde kullandığı görülmektedir. Oysa ki burada bir bilim insanından beklenen benzerlikleri ve farklılıkları birlikte değerlendirerek daha ob­jektif bir neticeye ulaşmasıdır.Freud belirlediği üç temel farklılıktan üçüncüsûnü psika­nalizle benzerliğe dönüştürdüğünü ifade etmektedir. Freud üçüncü farklılık olan, saplantı nevrozunun anlamsız olmasına mukabil dinî törenlerin anlam taşımaları durumunu psikana- litik yöntemle çözdüğünü belirtir. Freud’a göre anlamsız gibi görünen saplantılı davranışın bilinç dışında bulunan gerçek anlamı psikanalitik yöntemle çözüldüğünde aslında bu davra­nışların ne kadar anlam barındırdığı ve bilinçli yaşamı ne ka­dar etkilediği fark edilir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn17" name="_ftnref17"><!-- [if !supportFootnotes]-->[21]<!--[endif]--></a> Freud böylece nevrotik dayanışlarla ibadetler arasında analoji kurulmasını engelleyen bir farklılığı kendi iddiasını desteklemek üzere benzerliğe dönüştürmüş gö­rünmektedir. Ama hala diğer farklılıklar analojinin geçersizli­ğini ve söz konusu Freud’un iddiasının yanlışlığım gösterebile­cek güçte görünmektedir. Freud ilk önce saplantılı davranışlar ve ibadetler arasındaki benzerlikleri ve farklılıkları açık bir şe­kilde ortaya koyarak objektif bir tutum sergilemekte, ardından analojiyi bozacak belirgin farklılıkları çarpıtarak sadece ben­zerliklerden hareket ederek bilimsel zihniyetten uzaklaşmakta­dır.</p>
<p class="WordSection1">Oysa ki burada Freud’un farklılıkların farkmdalığıyla ana­lojinin geçersizliği yönünde çıkarımda bulunması en azından söz konusu farklılıkların olduğu özellikler için (örneğin cinsel­liğin bastırılması özelliğinde olduğu gibi) analojinin bozuldu­ğunu itiraf etmesi gerekirdi. Bunu yapmak yerine Freud kendi görüşlerini haklı çıkaracak yeni yollara başvurmuştur. Freud burada psikanalizi farklılıkları kamufle etmek ve kendi hlpotc zini ispatlamak için kasıtlı bir şekilde çarpıtarak kullanmak tadır. Görüldüğü gibi Freud bilimi inandığı bir şeyi daha açık ifadeyle önyargılarını ispatlamak için çarpıtmaktadır. Sadece bir farklılığı psikanalizle giderebildiği halde diğer farklılıklara rağmen yine de dinin evrensel bir saplantı nevrozu olduğu id­diasında ısrar etmektedir. Bu tutum ise bilimsel bir zihniyetle değil, körü körüne bir şeye bağlanma ve inandığını gerçek ka­bul etme İle açıklanabilir. Burada Freud’un verileri kendi ki­şisel beklentileri ve ideolojik görüşü için çarpıttığı ve verilere objektif yaklaşmadığı görülmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Freud’un din ile nevroz arasında kurduğu analojide kul­landığı sekiz benzerlik noktasından başta cinsellik olmak üzere içgüdülerin bastırılması ve bu özellikten kaynaklandığı­nı belirttiği eskiden yaşanan içgüdülere bağlanan bilinçsiz bir suçluluk duygusu, içgüdülerin kışkırtması anında ceza kor­kusunun oluşturduğu beklentisel anksiyete, uzlaşma ve yer değiştirme şeklindeki diğer dört benzerlik noktası dinde bu­lunmadığı için yani dinde tikel bazı örneklerde görülmüş olsa bile dinin özelliği olmadığı için analojinin kurulmasında etkili olamazlar. Çünkü Freud’un nevrozların temel sebebi olarak gördüğü cinselliğin bastırılması özelliği ve bu özellikten kay­naklanan diğer dört özellik olmak üzere yapısal beş benzerlik noktası din için geçerli değildir. Bu durumda bu beş yapısal özellik dinde görülmediği için din ile nevroz arasında kuru­labilecek bir analojide kullanılamayacağına göre analoji için temel benzerlik noktaları ön plana çıkar. Freud’un da hemen fark edildikleri için temel benzerlik noktaları olarak belirlediği diğer üç özellik ise yukarıda incelenmiştir. Freud’un görüşle­rini anlamak adına iyilikseverlik ilkesiyle de argümanım güç­lendirerek değerlendirmeler yapıldığında bile bu özelliklerden hareketle “Din nevrozdur.” iddiasına ulaşılmadığı görülmüş­tür. Kaldı ki söz konusu Freud’un temel benzerlik dediği üç şekilsel benzerlik noktasının “Din nevrozdur.” iddiasını ya­pısal benzerlikler olmaksızın tek başına sağlayamayacağı da iddia edilmiştir. Hatırlanacağı üzere Freud da bu özelliklerin iç mekanizmayı açıklayamayacağım dışsal özellikler olarak benzerliği zayıflatacağım kabul etmişti. Hatta din ile nevroz benzerliği için ölçü olamayacaklarım belirtmişti.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn18" name="_ftnref18"><!-- [if !supportFootnotes]-->[22]</a></p>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn18" name="_ftnref18"><!--[endif]--></a>Din ile nevroz arasında Freud’un kolaylıkla görünür ol­duğunu iddia ettiği şekilsel nitelik taşıyan temel benzerlik noktaları detaylı bir şekilde incelendiğinde esasında onların dinde olmadığı da fark edilecektir. Şekilsel benzerlik noktaları yapısal benzerlik noktalarına oranla dinde varmış gibi görün­mektedir. Yukanda Freud’un görüşleri lehine iyilikseverlik ilkesiyle bu özellikler olumlanarak analojiler oluşturulmuş buna rağmen “Din nevrozdur.” iddiası analoji yoluyla temel- lendirilememiştir. Daha net bir İfadeyle bu özellikler yüzeysel bakıldığında varmış gibi görünse de dikkatle İncelendiğinde tıpkı yapısal benzerlikler gibi aslmda dinde mevcut değildir. Şekilsel benzerlik noktalarından ilki her İkisinin de ihmal edilmeleri halinde kişide vicdan azabına ve iç sıkıntısına yol açmalarıydı. Nevrozda olan bu özelliğin dinde olduğunu net bir şekilde söylemek mümkün değildir. Dindarın ibadetini İh­mal etmesi halinde duyduğu üzüntü her zaman vicdan azabı olarak nitelendirilemez. Dolayısıyla her durumda saplantılı davranışlara zemin hazırlamaz. Bununla birlikte dinî görevle­rini yerine getirmediğinde üzüntü duyan insanların var oldu­ğu gibi bu durumdan hiç etkilenmeyen insanların var olduğu da bilinmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Nevroz ile din arasında belirtilen İkinci ben­zerlik, icra edildikleri anda kişinin tüm diğer faaliyetlerden soyutlanması durumuydu. Oysa ki dinî ibadetlerin bir kısmı soyutlanarak değil, cemaatle toplu bir şekilde gerçekleştiril- mektedir. Hatta her iki şekilde gerçekleştirilmesi mümkün olan ibadetlerden namazın soyutlanarak tek başına değil de toplu olarak cemaatle kılınmasının daha sevap olduğu da bilinmektedir. Din ile nevroz arasında Freud’un belirttiği temel benzerliklerden sonuncusu tüm detayların yerine getirilme­sine özen gösterilmesi özelliğiydi. Aksi takdirde kişide vicdan azabı gerçekleşecekti. Nevrozda var olan bu özelliğin de dinde olduğu pek söylenemez. Freud burada dindeki vicdani teşvik­le nevrozdaki zorunluluk duygusunu ayırt edememiştir. Sap­lantı nevrozunda zorunluluk vardır ve telafisi mümkün değil­dir. Dinde ise ibadetin kazası ve günahtan sonra tövbe ile af­fedilme gibi alternatif yollar bulunmaktadır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn19" name="_ftnref19"><!-- [if !supportFootnotes]-->[23]<!--[endif]--></a> Eğer Freud’un üç temel benzerliği için söz konusu eleştiriler de kabul edile­cek olduğunda analojiyi oluşturması beklenen tüm özellikler eleneceği için ortada analojik kanıtlama kalmayacaktır.Freud’un din ile nevroz arasında kurduğu benzerlik doğru bir analoji olmuş olsaydı, burada din ile nevroz arasında bazı çıkarımlara ulaşılabilirdi. Ama doğru bir analoji kullanılmış olsaydı bile Freud’un bu analojiden din ve nevroz benzerdir iddiasına gitmesi makul olabilirdi ama bu ihtimalde dahi ‘‘Din nevrozdur.” şeklindeki din ile nevroz arasında bir özdeşlik id­diasına geçilmesi mümkün olmayacaktı. Görüldüğü gibi “Din nevrozdur.” iddiası benzerliklerden özdeşliğe geçmesi dolayı­sıyla daha ilk baştan yanlıştır. Doğru bir analoji olmuş olsay­dı bile doğru bir sonuca ulaşmadığı görülmektedir. Kaldı ki Freud’un kullandığı analoji de mantık kurallarına uygun doğ­ru bir analoji olmaktan uzaktır.</p>
<p class="WordSection1">Freud’un “Din nevrozdur.” iddiasına gittiği benzerlik noktaları incelendiğinde yanlış bir analoji kurduğu dolayısıyla informel (biçimsel olmayan) man­tıkta sıklıkla işlenen yanlış analoji (false analogy) mantık ha­tasına düştüğü görülmektedir. Bu mantık hatasının en yay­gın adlandırılması “Yanlış Analoji” (False Analogy)<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn20" name="_ftnref20"><!-- [if !supportFootnotes]-->[24]<!--[endif]--></a> olmakla birlikte literatürde şu adlandırmalarla da karşılaşılmaktadır: “Analojinin Kötüye Kullanımı” (Abuse of Analogy)<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn21" name="_ftnref21"><!-- [if !supportFootnotes]-->[25]<!--[endif]--></a> “KötüyeKullanılan Analoji” (Abuslve Analogy),M “Analojik Yanlış” (The Analogical Fallacy).37 “Hatalı Analoji&#8221; (Faulty Analogy),39 Şüp­heli Analoji (Questtonable Analogy)30 ve “Zayıf Analoji” (Weak Analogy).30Analojiyle akıl yürütme esasında çok eski ve yararlı bir yön­temdir. Bununla birlikte yanlış analoji mantık hatasına dikkat edilmelidir. Peki analojik akıl yürütme ne zaman yanlış ana­lojiye dolayısıyla bir mantık hatasına dönüşür? Eğer İki şeyin bazı açılardan benzer olmaları, onların diğer açılardan da zo­runlu olarak benzer olacağı algısı oluşturuyorsa, eğer benzer­likler gerçekte değil de sadece görünüşte ise ve karşıt örnekler olduğu halde benzerlikte ısrar ediliyorsa burada mantık hata­sı vardır.31 Yukanda incelendiği gibi Freud bu iki durumu da yapmıştır. Freud’un şekilsel benzerliklerden hareketle yapısal benzerliklerin de olabileceği öngörüsü yapması, yapısal özel­lik olarak belirlediği beş özelliğin hiçbirisinin de dinde bulun­maması, “Din nevrozdur.” iddiasını yüzeysel benzerlikler üze­rinden geliştirmesi hatta şekilsel özelliklerin bile sorguya açık olması bu iki hatayı da yaptığını göstermektedir. Daha son­ra Freud farklılıklardan bahsederek karşı analoji oluştuğunu gördüğü halde “Din nevrozdur.” iddiasından vazgeçmemiştir. Gerçi Freud yanlış analoji mantık hatası yaparak din ve nevro­zun benzer olduğu sonucuna ulaşmıştır ve bunun da ötesine geçerek dinin nevroz olduğu çıkarımını savunmuştur.</p>
<p class="WordSection1">Mantık kuralları çerçevesinde birçok argüman oluşturarak konuya yaklaşıldığında hiçbir şekilde dinin nevroz olduğu sonucuna ulaşılmadığı açıktır. Dinin nevroza benzediği İddiası mantık hatası barındıran ve yanlış analojiyle ulaşılabilecek bir iddia iken, &#8220;Din nevrozdur.” iddiası hiçbir mantıksal temele oturma- maktadır. Yani böyle bir iddia yanlış bir analojiyle ya da analo­jinin kuralları çarpıtılarak bile savunulamamaktadır.Freud’un nevroz için belirlediği en önemli özellik cinselli­ğin bastınlmasıydı. Bu özelliğin din için geçerli olmadığı dola­yısıyla bu özellik kapsamında belirlediği dört özelliğin de din için geçerli olmadığı bu nedenle analojide benzerlik ilişkisi için kullanılamayacakları yukarıda belirtilmişti. Cinselliğin bastırılması bazı dinlerde (ör. Hristiyanlık) belirli kişiler üze­rinde (ör. Rahip ve rahibeler) uygulanmış olabilir. Freud’un cinselliği bastırma meselesini Hristiyanlıkta rahip ve rahibe­ler özelinde gördükten sonra tüm dinlerde varmış gibi genel­leme yapması aşın genelleştirme (overgeneralization) mantık hatasını oluşturmaktadır. Aşırı genelleştirme mantık hatası yalnızca bazı üyelere uyan şeyleri bir grubun tüm üyelerine atfetmek<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn22" name="_ftnref22"><!-- [if !supportFootnotes]-->[26]<!--[endif]--></a> yani tikel için doğru olanı tümel için doğru kabul etmektir. Normalde genelleme, belirli tecrübelerden geniş so­nuçlara ulaşılan öğrenmenin doğal ve vazgeçilmez bir süreci­dir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn23" name="_ftnref23"><!-- [if !supportFootnotes]-->[27]<!--[endif]--></a> Ama sınırlı deneyimlerden makul olmayan genellemele­re gidilmesinde mantık hatasına dönüşür. Aşın genelleştirme mantık hatası Freud’un en yaygın yapmış olduğu hatalardan biridir. Freud’un cinselliğin bastırılmasının neticesinde orta­ya çıktığını iddia ettiği suçluluk duygusu ve suçluluk duygu­sunu takiben gerçekleşen pişmanlık duygusu da tüm dinlere genelleştirilemez. Freud bu konuda da genellemeye giderek aşın genelleştirme mantık hatası yapmıştır. Freud burada nevrozların kendilerini “zavallı günahkârlar” olarak hissetme­sini dine de taşırken Hristiyanlıktaki “asli günah” fikrini esas almış görünmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn24" name="_ftnref24"><!-- [if !supportFootnotes]-->[28]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un obsesif kompülsif bozukluk­taki suçluluk duygusunu dine atfederken dindarlan özünde “sefil günahkârlar” (arge Sûnder/miserable sinners) olaraktarif etmesi “asil günah“ fikrini hatırlatmaktadır.30 Freud’a göre rahipler insanların dine itaatini ancak onların İçgüdüsel tabiatına böyle büyük tavizler verdirerek ve onların zihnine “Yalnızca Tanrı güçlü ve iyi, İnsan ise zayıf ve günahkârdır/30 fikrini yerleştirerek sağlamaktadırlar. Hristiyanlıktakl “asli günah&#8221; düşüncesinin temeli Pavlus’a dayanır. Ancak ölümle kefareti ödenebilecek Tanrı’ya karşı İşlenen suçun bedelinin Hz. İsa&#8217;nın çarmıha gerilmesiyle ödendiğine İnanılan Hristi- yanlıkta Tanrı’nın oğlu suçsuz yere ölerek tüm insanlığın ke­faretini ödemiştir. Freud buradaki kefareti ödeyen Tanrı’nın oğlu figüründe kendi teorisini temellendirmekte ve baba katili Oedipus’u hatırlatmaktadır.37 Ama Freud İçin oldukça işlev­sel olan “asli günah” ve “kefaret” öğretileri diğer birçok dinde özellikle de İslam dininde bulunmaz. İslam dininde insanların temiz bir fıtrat üzere yaratıldığı vurgulanmaktadır. Dolayısıy­la Freud’un üç temel benzerlik içinde ifade ettiği vicdan azabı ve bu özelliğe benzeyen Freud’un cinselliğin bastırılmasıyla ilişkili olarak gördüğü suçluluk ve pişmanlık duygulan gibi özellikler nevrozda olduğu gibi din için şekilsel ya da yapısal bir özellik olarak belirtilemezler.Freud’un din aleyhindeki genel iddiasının bilimsel teme­li sorgulanmıştır ve kanıtlan yetersiz, bulunmuştur. Çünkü Freud’un hastalarının çoğu ahlakçı bir kültürde sinirsel bo­zukluklardan yakman toplumun sınırlı bir grubunu oluştur­maktaydı.38</p>
<p class="WordSection1">Freud’un dinî konularda verdiği yanlış hüküm­lerini ruhsal yönden sağlıksız insanların psikolojik durum- lan üzerinden temellendirmeye çalışması, sağlıksız çevrede büyüyen ve ruhi bunalım geçiren hastaların zihin yapılarını ölçü almış olması,30 saplantılı davranışların psikanalizle yo­rumlanıp anlamlı sonuçlara ulaşılabileceği yönündeki iddia­sını sadece iki hastası üzerinden temellendirmiş olması<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn25" name="_ftnref25"><!-- [if !supportFootnotes]-->[29]<!--[endif]--></a> <a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn26" name="_ftnref26"><!-- [if !supportFootnotes]-->[30]<!--[endif]--></a> ve söz konusu saplantı nevrozuna sahip iki hastadan hareketle saplantı nevrozu ve dinî eylemler arasında sembolik anlam üzerinden benzerlik kurmaya çalışması<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn27" name="_ftnref27"><!-- [if !supportFootnotes]-->[31]<!--[endif]--></a> olumsuz ve güven sarsıcı bir şekilde dikkat çekmektedir. Freud saplantı nevro­zu ile din arasındaki benzerliğe yönelik argümanım bütünü teşmil etmeyen, sınırlı sayıda örnekle ve özellikle de hasta bi­reyler üzerinden temellendirmiştir. Freud’un verdiği örnekler dolayısıyla kanıtlan yetersizdir. Örneklerin sınırlı sayıda ol­ması, bütünü teşmil etme potansiyelinde olmaması ve karşı örneklerin de bulunması Freud’un iddiasını güçsüzleştirmek- tedir. Ömekli kanıtlarda örneklerin doğru olması da sonu­cun gücünü ve güvenilirliğini garantilemez. Sonucun sağlam ve güvenilir olması için ömekli kanıtlarda birden çok örne­ğin olup olmadığına, örneklerin geneli temsil potansiyelinin olup olmadığına, örneklerin arka plan bilgisinin (background Information) olup olmadığına, iddiayı gûçsüzleştlrecek karşı örneklerin (counterexamples) olup olmadığına bakılmalıdır. Eğer iddianın gücünü ve güvenilirliğini etkileyecek bu şart­lar yerine gelmiyorsa en azından iddia biraz daha mütevazı dile getirilmelidir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn28" name="_ftnref28"><!-- [if !supportFootnotes]-->[32]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Görüldüğü gibi Freud bu kriterlerden ge­çemediği halde ılımlı bir benzerliğe gitmek yerine iddialı bir özdeşliğe ulaşmıştır. Bu da bilimsel bir tutum değildir. Yine burada Freud’un nevrotikler üzerinden çıkarımda bulunduğu ve hastalar üzerinde yaptığı araştırmaları normal dindarlar üzerinde genelleştirdiği görülmektedir. Freud’un bu genelleştirme sürecinde ise hem aşın genelleştirme mantık hatası hem de sıçrama ve çarpıtma söz konusudur. Sadece hastalar üzerindeki sınırlı sayıdaki tespitini yine hastalar üzerine ge­nelleştirmiş olsaydı aşın genelleştirme mantık hatası yapmış olacaktı ama hastalara değil de sağlıklı İnsanlara taşıması sıçramayı, sağlıklı insanlara hasta teşhisi koyması ise çarpıt­mayı göstermektedir. Freud’un dinin nevroz olduğu iddiasını temellendirme sürecinde özellikle hasta bireyleri seçmesi ise cımbızlama (cherry picking) mantık hatasını oluşturmaktadır. Kişinin elindeki veri setinden/olaylar dizisinden sadece kendi iddiasını teyit edenleri seçmesine cımbızlama mantık hatası denilmektedir. Mantık hatasını yapan kişi burada teyit ön­yargısı içindedir ve sadece kendi görüşünü teyit eden kanıt­lan aramakla meşguldür.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn29" name="_ftnref29"><!-- [if !supportFootnotes]-->[43]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un da hasta bireyleri dinin nevroz olduğu iddiasım tespit etmek için teyit düşüncesiyle cımbızla seçtiği görülmektedir.Freud’un üç temel benzerlik içinde ifade ettiği vicdan aza­bı ve bu özelliğe benzeyen Freud’un cinselliğin bastırılmasıy­la ilişkili olarak gördüğü suçluluk ve pişmanlık duygulan gibi nevrozda bulunan yapısal özellikler dinin kendisinde değil ama dindarın şahsiyetinde gözlenebilir. Yani Freud burada din dışı bir sebeple saplantı yaşayan hastaların dindar olması duru­munda ya da dinin cezalandırma yönüne aşın vurgu yapa­rak dini bir saplantıya dönüştüren insanların varlığına işaret ederek aşın genelleştirme mantık hatasına düşmeden spesifik örneklerden haber vermiş olsaydı, esasında düşüncesi kabul edilebilir ve bilimsel zemine oturtulabilirdi. Nevrozda olan bu özellikler ancak dindar bir kişinin nevrotik bir özelliği olması dolayısıyla ya da dini, nevrozda olduğu gibi zorunluluk olarak algılaması durumunda gözlenebilir. Daha net bir ifadeyle bu özelliklerin dindar bireylerde de gözlenmesi makul sebepler ışı­ğında mümkündür ama bu özelliklerin birkaç dindarda olması gerekçe gösterilerek tüm dindarlarda olduğunun iddia edilme­si ve sonrasında da dinin bir özelliğiymiş gibi lanse edilmesi aşı rı genelleştirme mantık hatasını oluşturacaktır ve çarpıtma olacaktır. Dindarlar genellikle Allah’ı sevdikleri için ona sevgi­lerini göstermek ve Allah’ın verdiği nimetlere teşekkür etmek niyetiyle ibadet ederler. Aynca ibadet etmek ruhlarına iyi geldi­ği için yani onlan iyileştirdiği için bir yönüyle kendileri için de ibadet edebilirler. Bu durumda zorunluluk ortadan kalkar ve isteyerek ibadet etmenin önü açılır.</p>
<p class="WordSection1">Nevrozdaki gibi zorunluluk merkezde olmuş olsaydı, vicdan azabı, suçluluk ve günahkâr­lık duygulan ve pişmanlık gözlemek mümkün olurdu. Dinî zo­runluluk olarak algılayanlarda sevgiyle değil de korkuyla dine yaklaşanlarda nevrozda olan bu durumun oluşması da müm­kündür. Ama bu durum genelleştirilemez ve dinin bir özelliği gibi sunulamaz. Nevrotik bir birey de dindar olabilir bu du­rumda da söz konusu özelliklerin dindar bireyde açığa çıkması mümkündür. Asıl olan kişinin çeşitli nedenlerle obsesif kom- pülsif bozukluk gibi bir ruhsal hastalık yaşamasıyken bunun sadece dinle ilişkilendirilmesi ve dinle nevroz arasında sebep sonuç ilişkisi varmış gibi gösterilmesi yanlıştır. Çünkü nevro­zun sebebi din dışında da gerçekleşebilir. Dolayısıyla burada Freud’un yaptığı başka bir mantık hatası ortaya çıkmaktadır: Nedensel ilişki yanlışı (post hocfaUacy) mantık hatası.Nedensel ilişki yanlışı mantık hatası, bir şey diğerinden sonra meydana geldiğinde, bunun diğerinin sonucu olması ge­rektiği şeklinde bir akıl yürütmedir. Bu mantık hatasının ismi Latince bir ifadeden gelmektedir. Post hoc, Latince &#8220;post hoc, ergo propter hoc” (bundan sonra, dolayısıyla bundan dolayı) ifadesinin kısaltılmış halidir. Bu akıl yürütmedeki hata, sadece zaman içindeki düzen ve yakınlığın neden-sonuç ilişkisini ka­nıtlamadığının farkına vanlmamasıdır. Bir olay onunla hiçbir ilgisi olmayan başka bir olayı tesadüfen takip edebilir veya her iki olay neden-sonuç ilişkisi olmaksızın yan yana gelebilir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn30" name="_ftnref30"><!-- [if !supportFootnotes]-->[44]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Bir örnek vakada din dışında bir sebepten yaşanan herhangi bir nevrozun dinden kaynaklandığının düşünülmesi, bu yan­lış düşünceye gerekçe olarak da kişideki dinî hassasiyetlerin bulunduğunun gösterilmesi nedensel ilişki yanlışım oluştu­rabilir. Kişinin dinî hassasiyetlerinin olması ve aynı zamanda nevroz yaşaması o kişinin nevroz yaşamasının sebebinin din olduğunu göstermez. Kısacası hem dindar hem de nevrotik bir birey görüldüğünde sadece nevroz ve dinin yan yana gelmesi gerekçe gösterilerek dinin nevroza sebep olduğunun iddia edil­mesi nedensel ilişki yanlışım oluşturacaktır. Freud’un dinin içgüdüleri bastırdığım öne sürerek nevroza sebep olduğunu iddia etmesi, eğer başka makul bir gerekçe yoksa, içgüdüleri bastıran her şeyin nevroza sebep olduğunu düşündürür ki, bu durumda medeniyetin de içgüdüleri bastırdığı için nevroza se­bep olduğu iddia edilmelidir. Ayaca Freud, dinlerin içgüdüleri bastırdığı iddiasının bir adım sonrasında nevrozda olan bastır­ma sonrası uzlaşma özelliğinin de dinde olduğunu İddia ederek dinin nevroz olduğu görüşünü temellendirmek istemişti. Freud bu İddiası için evlilik örneğini ele almıştı. Söz konusu evlilik ör­neğinde din gibi medeniyetin de işlevsel olduğu görülmektedir. Hatta günümüz modem toplumlarında cinsel içgüdülerin evli­lik kurumu içerisinde tatmin edilmesi konusunda resmi nikâh dinî nikâha göre daha çok önemsenerek cinsel güdülerin evlilik dışı tatmin edilmesi noktasında toplumsal baskı çoğu zaman dinî baskının önüne geçmektedir.</p>
<p class="WordSection1">Nesli ve nefsi korumak adı­na din gibi belki de ondan daha da vurgulu bir şekilde medeni­yet de evliliği teşvik etmektedir. Eğer din için evlilik nevrozdaki uzlaşma özelliğini yerine getiriyorsa medeniyet için de uzlaş­ma özelliği yerine gelmiş olmalıdır. Yani Freud’a göre eğer din nevroza sebep oluyorsa medeniyet de nevroza sebep olmalıdır. Medeniyetin nevroza sebep olduğu iddia edilmiyorsa aynı şe­kilde sadece yan yana bulunmalan gerekçe gösterilerek dinin nevroza sebep olduğu söylenemez. Kaldı kİ, dinlerin ya da me­deniyetin içgüdüleri bastınp bastırmadığı da ayn bir tartışma konusu İken, dinin ya da medeniyetin nevroza sebep olduğunu iddia etmek o kadar da kolay görünmemektedir. Makul gerek­çeler ve gerçek bir nedensel ilişki bulunmadığı sürece dinin nevroza sebep olduğunun İddia edilmesi nedensel İlişki mantık hatasına sebebiyet vermektedir. Bununla birlikte her vakada dinin nevroza sebep olduğunun iddia edilmesiyle -muhtemelen bazı vakalarda sebep olsa da- bazı vakalarda sebep olmayaca­ğı için sebep olmayan vakalarda İlgili mantık hatası oluşacaktır. Bunula birlikte din kesinlikle nevroza sebep olmaz diye de bir mutlak iddiada bulunmak doğru görünmemektedir. Ama dinin nevrozları iyileştiren fonksiyonları da birçok vakada ve insanlık tarihinde gözlenmiştir. Zaten bu Freud’un da itiraf etmek zorunda kaldığı konulardan biridir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn31" name="_ftnref31"><!-- [if !supportFootnotes]-->[45]<!--[endif]--></a> Söz konusu itiraf Freud’un çelişkisini gösterirken nedensel ilişki yanlışı yaptığını da kanıtlamaktadır.Freud bilimsel başarılan olarak görülen yetkinliklerini, psikoloji ve psikiyatri sahasındaki psikanaliz, bilinçaltı, ki­şiliğin organizasyonu gibi önemli teorilerini Tanrı ve din gö­rüşlerine enjekte etmiştir. Freud Tanrı ve din kavramlarına objektif yaklaşıp onları nesnel varlığı içerisinde anlamlan­dırmak yerine bu kavranılan zihnindeki olumsuz versiyon­larına taşımak için bilimsel görüşlerini, özellikle psikanalizi kullanmıştır. Psikanalizin dinî yaşayışlara uygulanmasında karşılaşılan ilk düşünür Freud’dur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn32" name="_ftnref32"><!-- [if !supportFootnotes]-->[46]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Esasında psikanaliz bir bilim olarak Freud’un Tanrı ve din görüşlerinden bağımsız bir şekilde Tanrı ve dine uygulandığında da tarafsız olmalıdır. Bu bakımdan psikanalizin ne dine karşı ne dine taraftar olması yani objektif bir bilimsel yöntem olarak ele alınması gerekir. Nevrotik hastaların analitik tedavisinde dinsel alana sık sık ve “korku üreten bir güç olarak, bir baba saplantısı olarak, has­tanın ebeveynlerinden birine karşı bir isyan aracı olarak vb.” gibi çok çeşitli şekillerde değinilir. Psikanaliz yöntemdeki bu dinî içerik bazen yanlış anlaşılarak psikanalizin dine karşı ol­duğu sonucuna götürmektedir. Nevroza sebep olan dinsel içe­rik nedeniyle psikanaliz din karşıtı olmak zorunda değildir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn33" name="_ftnref33"><!-- [if !supportFootnotes]-->[47]<!--[endif]--></a> Çünkü nevroza din sebep olabileceği gibi din dışmda başka şeyler de sebep olabilmektedir. Dindarlar içerisinde nevroz hastası olabilir. Bu din ile nevrozu yan yana getirebilir. Hatta dinden kaynaklanan nevrozlar da belirebilir, bu durum bir ihtimal olarak yadsınamaz ama genelleştirilemez. Bu ayrıma Freud hassasiyetle yaklaşmamış ve Freud psikanalizi sürekli olarak Tanrı nın ve dinin aleyhinde kullanmıştır. Freud dinin saplantı nevrozuna sebep olabileceği ihtimalini gündeme ge­tirmiş olsaydı, burada itiraz edilecek bir durum oluşmazdı. En basit bir davranışın nevroza dönüşmesi mümkün oldu­ğu gibi dinî davranışların da nevroza dönüşmesi kişinin ruh sağlığına ve ruhsal hastalıklara yatkınlığını gösterebilen ka­rakterine bağlı olarak mümkündür. Bazı insanların saplantı nevrozunun temelinde dinî düşünceleri yer alabilir. Ama bu durum elbette ki genelleştirilemez ve her insan için aynı du­rumun yaşanacağı iddia edilemez. Ama tümüyle bütün dinsel davranışların bütün insanlarda nevroz oluşturacağım söyle­mek ne mümkündür ne de mantıklıdır. Dinin nevroza sebebi­yet verebileceği iddiası ayrı bir iddiadır, dinin nevroz olduğu iddiası ayrı bir iddiadır. İlk iddia bilimselliğe daha uygunken İkincisi mantık hatasıdır. Freud’un saplantılı davranışlarla din arasında kurduğu benzerlik ilişkisinin hem şekilsel hem yapısal düzeyde yeterli olmadığı ve bu özelliklerden hareketle “Din nevrozdur.” iddiasını destekleyecek alt yapının olmadığı görülmüştür. Aynı zamanda Freud’un “Din nevrozdur.” iddi­ası için kullandığı kanıtlar yetersiz ve çürüktür.</p>
<p class="WordSection1">Bu durum “Din nevrozdur.” iddiasını güçsüzleştlrerek çürütmektedir.Freud’un saplantı nevrozu ile dini özdeşleştirdiği açıkla­malarında Oedipus kompleksine özel yer atfettiği görülür. Oe- dipus kompleksini saplantı nevrozlarının çekirdeği olarak de­ğerlendiren Freud’a göre bu kompleks ilkel dinlerin ve onlar­dan türeyen tüm dinlerin temelini oluşturmaktadır. Freud’un son derece önemli gördüğü ama çağdaş psikiyatride pek fazla önemsenmeyen Oedipus kompleks bilimsel bir veriye değil bi- limdışı bir mitolojiye dayanmaktadır. Eski Yunan mitolojisin­de yer alan Kral Oedipus trajedisindeki Oedipus’un işlediği İki büyük suçu Freud, nevrozları temellendirdiği babayı öldürme ve anneye sahip olma şekildeki iki temel cinsel güdü olarak tanımlayarak görüşlerinin temeline yerleştirmiştir. Bu durum onun hem bilimsel hem de dinî görüşlerini bilime dayandırmak yerine bilim dışı verilerle donattığım ve mitolojik unsurlarla çarpıttığım göstermektedir. Normalde bilim mitolojik unsur­larla çarpıtılmadığı sürece dinle uyum göstermektedir. Freud bilimi mitolojik unsurlarla çarpıttığı İçin dinle çatıştığını İddia etmektedir. Freud daha sonra Oedipus kompleksi totemizm ve dinin benzerliğindeki kilit nokta olarak belirlemiştir. Din ve nevroz benzerliğini de totemizm üzerinden kesinleştirmeye çalışmıştır. Freud tüm dinlerin kökeninin totemizm olduğu­nu iddia eder ve bu iddia üzerinden görüşlerini temellendir­memde çalışır. Freud’a göre dinin kökenini oluşturan iki tabu, babasını öldüren ve annesini eş olarak alan Oedipus’un iki günahım engellemek için totemizmde ortaya atılan iki tabu­dur. Bu tabulardan ilki ve totemizmin çekirdeğini oluşturan tabu totem hayvanı öldürme tabusudur. İkinci tabu ise aynı totemden bir kadınla cinsel ilişki kurmama tabusudur. To­tem hayvanı aslında, Oedipus’un öldürdüğü babası, dindeki baba simgesindeki Tanrı’dır.</p>
<p class="WordSection1">Oedipus’un babasını öldürüp annesiyle evlendiği için yaşadığı suçluluk duygusu tabu ve dinleri oluşturmuştur. Freud totemizmle nevrozu eşitledikten sonra tabu ile saplantı nevrozu arasında bağlantı kurar ve nevrozu aynı zamanda “tabu hastalığı” olarak da adlandırır. Freud’a göre Oedipus kompleks içerisindeki semptomlar ve totemizmdeki suçluluk duygusu gibi temel dinî hususiyetler arkaik bir miras olarak tüm insanlığa sürekli dinler üzerin­den taşınmaktadır. Freud’un geldiği nihai nokta ise tüm din­lerin kökeninin totemizm olduğudur.Freud dinin tarihsel gelişiminin, ilkel toplulukların babala­rını öldürmesi etrafındaki orijinal çatışmalarla başladığını id­dia ediyordu. Freud’a göre politeizmin ve dinin en yüksek şekli olan monoteizmin öncüsü totemizmdi.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn34" name="_ftnref34"><!-- [if !supportFootnotes]-->[48]<!--[endif]--></a> Freud’un dinin köke­nine dair basite indirgenmiş iddiası bir kenara, dinler tarihçi­leri dinin kökenini ortaya koymanın pek de kolay olmadığını ve bu süreçte büyük güçlüklerle karşılaşıldığını ifade etmekte­dirler. Hatta onlar, ilk devirlerin dinlerini kesinlikle belirleyen bilimsel bir eserin bulunmadığım itiraf etmektedirler. Aynı za­manda onlara göre ilkel toplumlardan hareketle dinin kökeni­ni bulmaya çalışmak yeterince isabetli değildir. Araştırmacılar milletlerin mevcut durumlarının geçmiş durumlarını tam olarak yansılamayacağını çünkü onların İlerleme, duraklama ve gerilemeden oluşan sürekli devingen bir halde olduğunu be­lirtmektedirler.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn35" name="_ftnref35"><!-- [if !supportFootnotes]-->[49]<!--[endif]--></a> Tüm bu zorluklarla birlikte dinlerin kökenine dair görüşler birbirine zıt İki görüş çerçevesinde toplanmıştır. Bunlardan ilki tekâmülcülerin evrimci pozltivlst görüşü, İkin­cisi ise doğuştancıların monoteist yani tek tanrı İnancım (tev­hidi esas alan görüşüdür.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn36" name="_ftnref36"><!-- [if !supportFootnotes]-->[50]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un temsilcisi olduğu birinci görüşe göre en eski ve en ilkel milletlerin dinleri üzerine yapı­lan araştırmalardan elde edilen veriler ilk insanların dinlerinin totemizm olduğunu göstermektedir. Totemizm İle başlayan ve gelişmeyi esas alan bu görüşe göre din, aşağıdan yukarıya geli­şerek son merhalede monoteizme ulaşmıştır. Evrimci görüşün bilimsel yönden geçersizliğini ortaya koymaya çalışan ikinci gö­rüşe göre ise en eski ve en İlkel kabilelerde yapılan araştırma­lar bu ilkel toplumlarda bile monoteist inancın bulunduğunu ve en eski din şeklinin monoteizm olduğunu göstermektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn37" name="_ftnref37"><!-- [if !supportFootnotes]-->[51]<!--[endif]--></a> Doğuştancılar yani monoteistler, tekâmülcülerin yani evrimci pozitivistlerin nazariyelerinl daha bilimsel yollardan çürütmek­tedirler. Bunlar, Yüce Yaratıcı düşüncesinin eski ve yeni bütün milletlerde mevcut olduğunu İspat etmektedirler. Putperestlik ise onlara göre sonradan anz olan parazit bir hastalıktır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn38" name="_ftnref38"><!-- [if !supportFootnotes]-->[52]<!--[endif]--></a> Bir­birine zıt olan bu iki görüşün birleştiği nokta her ikisinin de dinin kaynağı meselesi için geçmişteki medeniyetlere ve geri kalmış toplumlara müracaat etmeleridir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn39" name="_ftnref39"><!-- [if !supportFootnotes]-->[53]<!--[endif]--></a> Ama bu yolun sağ­lıklı bir cevaba ulaşmak için uygun bir yol olduğu tartışmaya açıktır. Görünen o ki, İlmî yollar dinin kökenine dair açık ve İkna edici deliller gösterme bakımından yetersiz kalmışlardır. Her ne kadar birinciye nazaran ikinci görüş dinî inançta asıl olanın Yüce Yaratıcı fikri olduğunu tespit ederek daha isabetli sonuç elde etmiş gibi görünse de yine de her ikisi de “Dinin kö­keni nedir?” sorusuna tam cevap vermiş görünmez. Bununla birlikte kutsal kitaplar her iki görüşü birleştiren daha bütün­cül açıklamalara sahiptirler. Kutsal kitaplara göre ilk insanla birlikte Tevhid inancı başlar ve inançta zamana bağlı olarak tekâmül gerçekleşir. Kutsal kitaplar ilk insanın ilk günden beri vahiyle desteklendiğinden bahsederler.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn40" name="_ftnref40"><!-- [if !supportFootnotes]-->[54]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Dinin kökenine dair tüm bu görüşler dikkate alındığında Freud’un dinlerin kökeninin totemizm olduğu iddiasının tarihsel veriler ışığında savunulabilir ve bilimsel bir alt yapısının olduğunu söylemek oldukça güçtür. Netice itibariyle söz konusu iddia doğruluğu ispat edilememiş bir teoriden İbaret görünmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn41" name="_ftnref41"><!-- [if !supportFootnotes]-->[55]<!--[endif]--></a>Freud’a göre insanlık, ilkel devirlerde Oedipus’un günah­larından ortaya çıkan Oedipus kompleksteki temsillerle ilgili bir tecrübe yaşamıştır ve bu tecrübe evrenselleşerek sonraki devirlere din dahil belirli kurumlar anacığıyla aktarılmıştır. Freud’un Oedipus trajedisinden yola çıkarak Oedipus komp­leks teorisini her insan için evrenselleştirmesi ve ilkel dinler­deki tabuları tüm dinlerde var kabul etmesi aşın genelleştirme mantık hatası oluşturmaktadır. Aynca Freud dinlerin kökeni­nin totemizm olduğu konusunda yeterince veriye ulaşmadan karar verdiği için de hemen sonuca varma [hasty conclusion) mantık hatası yapmaktadır. Hemen sonuca varma mantık ha­tası mutlakçı bir perspektife sahip olan bir kişinin yapacağı mantık hatalarındandır. Yani perspektif hatalarından mutlak­çılık mantık hatasını yapan bir kişinin prosedür hatalarından hemen sonuca varma mantık batasım yapma olasılığı yüksek­tir.</p>
<p class="WordSection1">Mutlakçı ve ön yargılı bir bakış açısı delillere başvurmaksı­zın sonuca ulaşmayı isteyecektir. Hemen sonuca varma man­tık hatası, yeterli kanıt olmaksızın hızlıca bir sonuca varmaya dayalı bir mantık hatasıdır. Burada ulaşılan sonuç henüz ol­gunlaşmamış bir yargıdır. Hemen sonuca varma mantık hata­sı insanlar zihinsel disiplinden yoksun oldukları için sıklıkla yapılmaktadır. Sorgulamadan uzak yaşayan kişiler akıllarına ilk gelen yargıyı doğru kabul ederek ve diğer ihtimalleri düşün­meyerek bu hataya düşerler.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn42" name="_ftnref42"><!-- [if !supportFootnotes]-->[56]<!--[endif]--></a> Freud’un dinlerle ilgili mutlak olumsuz bakış açısı onu birçok konuda hemen sonuca varma mantık hatasına sürüklemiştir. Freud dinlerin kendilerine alt hususiyetlerine dikkat etmeden onların temelde totemizmle özdeş olduğunu iddia ederken yeterince değerlendirme yapma­dan hemen sonuca varmıştır. Nitekim yukarıda da gösterildiği gibi dinlerin kökeninin totemizm olduğu ve hepsinin temelde totemizm olduğu gibi iddialar dinler tarihi disiplini içerisinde de olumlanmamıştır. Freud’un İslamiyet’i birkaç suni benzer­likten hareketle Yahudiliğin devamı gibi algılayarak inceleme gereği duymaması bu tarz genellemeler yaparken acele dav­randığım gösteren kanıtlardan biridir. Freud Muhammet di­ninin (der mahomedanischen Religionsstiftung/ the Mohamme- dan religion) de kendisine Yahudi dininin kısaltılmış bir tek­rarı, bir taklidi gibi geldiğini söylemektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn43" name="_ftnref43"><!-- [if !supportFootnotes]-->[57]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">İslamiyet yerine Muhammet dini demesi bile dini konulardaki bilgisizliğinin bir göstergesidir. Freud zaten kendisi de bu bilgisizliği, Yahudili­ğin dışında totemizmle dinlerin benzer olduğu iddiasını temel­lendirecek örnek verme konusunda yetersiz olduğunu ve din alanında uzman olmadığını belirterek itiraf etmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn44" name="_ftnref44"><!-- [if !supportFootnotes]-->[58]<!--[endif]--></a> Din­lerle ilgili ayrıntılı incelemeler yapmayıp onların farklılıklarım görmezden gelerek hepsini aynı kabul etmek bilimsel zihniyet­le bağdaşan bir tutum değildir. Freud’un herhangi bir dinin özelinde yaptığı eleştirileri bütün dinleri teşmil edecek şekilde genişletmesi, eleştiriler din bazında haklılık payına sahip olsa da sonuçta büyük bir hatadan başka bir şey elde edilmemesi­ne sebep olmuştur.Freud’un totemizm konusundaki görüşlerine daha yakın­dan bakmak uygun olacaktır. Freud dinlerin kökeninin to­temizm olduğu iddiasını temellendirmek için benzerliklere müracaat eder. Freud totemizmdeki totem yemeğini, Hristi-yanlıktaki son akşam yemeğine benzetmektedir. Totem yeme­ğinde öldürülen babanın tekrar özdeşimi, inançlı Hristlyan’ın kurtarıcının kan ve etini kendi bedenine aldığı son akşam yemeğinde ise çarmıha gerilen Tanrı İsa’nın özdeşimi gerçek­leşmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn45" name="_ftnref45"><!-- [if !supportFootnotes]-->[59]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud bu benzetmesini hem ilkel dinlerle tüm dinler arasında kurduğu bağlantının hem de dinin nevroz ol­duğu iddiasının kanıtı olarak sunmaktadır. Aslında her ne kadar Freud benzerlikte ısrar etse de dinler arasında köklü farklılıklar vardır. En basit örnek olarak totem, tabu, fetiş gibi kavramların ilkel bazı dinlerde bulunmasına mukabil üç bü­yük dinde bulunmaması verilebilir. Aslında Freud’un dinleri totemizme benzettiği analojisi yeterli benzerlik ölçütünden geçemez. Ama Freud yine de din ve nevroz benzerliğini hatta özdeşliğini ısrarla savunur. Bu uğurda tarihsel verileri bile çarpıttığı görülmektedir. Freud’un totemizmde pıimal babayı öldüren oğulun suçluluk duygusundan dinlerin kaynaklandı­ğı iddiasını temellendirmesi için dinlerde öldürme olayı olma­sı gerekiyordu. Hristiyanlıktakl Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi Freud için uygun bir malzemeydi ama aynı durum Yahudilik ve İslamiyet için geçerli değildi. Burada Freud ilk olarak ken­disine Hz. Musa’nın öldürüldüğünü iddia eden Sellin’i rehber edindi.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn46" name="_ftnref46"><!-- [if !supportFootnotes]-->[60]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Hatta eğer Sellin’in bu fikri olmasaydı Musa ve Tek Tanrıcılık adlı kitabını yazamayacağım belirtmiştir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn47" name="_ftnref47"><!-- [if !supportFootnotes]-->[61]<!--[endif]--></a> Oysaki Tevrat’ta dahi Hz. Musa&#8217;nın herhangi bir öldürme olayı olma­dan öldüğü bilgisi geçmektedir. (Yasa’nın Tekrarı 34: 5)Birçok tarihçi varken Freud’un Sellin’in çalışmalarım alın­tılaması kanıtlarda tahrifi göstermektedir. Çünkü Freud ken­di iddiasının aleyhinde çok miktardaki karşı kanıtı görmezden gelerek sadece kendisini haklı çıkaracak basit açıklamaları tercih etmiştir. Esasında Freud Sellin’in iddialarının sadece birkaç kişinin bildiği iddialar olduğunu; kamu malı olmadığını da itiraf etmektedir. Bu iddiaların açıklama yeterliliğinde olup olmadığının sorgusunu bile yapmıştır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn48" name="_ftnref48"><!-- [if !supportFootnotes]-->[62]<!--[endif]--></a> Freud’un Sellin’in id­diaları genel teamülle uyuşmadığı halde, herhangi bir temele sahip olmadığı halde bir de semavi kitaplara ters olduğu hal­de kendi görüşlerini haklı çıkardığı için Sellin’in iddialarım tercih ettiği görülmektedir. Freud’un burada kendi iddialarını haklı çıkaran kamuya mal olmamış ve güçsüz delilleri gerçek kabul ederek kendi iddialarına ters olan kamuya mal olmuş ve güçlü delilleri görmezden gelmesi nedeniyle kanıtı önyargılı değerlendirme (biased consideration of evidence) mantık hata­sı yaptığı görülmektedir. Bu mantık hatasının iki biçimi var­dır. Birincisinde kişi sadece kendi önyargılarını destekleyen kanıtlan arar. İkincisinde ise kişinin önyargısına uymayan delilleri görmezden gelmesi söz konusudur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn49" name="_ftnref49"><!-- [if !supportFootnotes]-->[63]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’un man­tık hatasının her iki biçimini de yaptığı görülmektedir. Freud, Sellin’in iddiası kendi önyargısını desteklediği için yani Hz. Musa&#8217;nın öldürülmesi dinlerin totemizmden geldiği iddiasını güçlendirdiği için onun iddiasını doğru kabul etmiştir. Ona karşı öne sürülen iddiaları da görmezden gelmiştir. Yukarıda belirtildiği gibi Freud’un Sellin’in İddiası sayesinde Musa ve Tek Tanrıcılık adlı eseri yazdığım belirtmesi kanıtı ön yargı­lı değerlendirme mantık hatasının birinci biçimini yaptığım göstermektedir. Freud’un Sellin’in iddiasının aksi yönündeki iddiaları da suni gerekçelerle reddetmesi, Peygamberin öldü­rülmediği bir din olarak İslamiyet’in Freud’un iddialarım çü­rüttüğü halde Freud’un bu iddialara önem vermemesi hatta İslamiyet’e indirgemeci yaklaşması onun ilgili mantık hatası­nın ikinci biçimini de yaptığını göstermektedir. Freud’un bu­rada Sellin’in iddiasını tüm iddialar içerisinde kendi iddiasını desteklediği için cımbızla seçip aldığı görülmektedir. Freud elindeki veri setinden/konuyla ilgili iddialardan sadece ken­di önyargısını teyit eden Sellin’in iddiasını cımbızla seçmiştir. Dolayısıyla burada Freud’un teyit ön yargısı içinde olduğu ve cımbızlama mantık hatası yaptığı görülmektedir.Freud’un dinlerin kökeninin totemizm olduğu ve onun da temelinin mitolojik bir hikâye olan Oedipus trajedisi oldu­ğu konusundaki iddiaları bilimsel temele dayanmak yerine Freud’un arzularının tatmini olma özelliğine sahiptir.</p>
<p class="WordSection1">Freud bu arzusunun gerçekleşmesi İçin tarihsel verileri bile çarpıl­mıştır. Bu arzusuna uyan Hıristiyanlıktaki Hz. Isa’nın çarmıha gerilmesini hemen örnek vaka olarak ele almış, Hz. Musa’nın halkı tarafindan öldürüldüğü iddiasını az bilinen eserlerden bularak gerçeği yansıtmadığı halde kullanmıştır. Freud din­lerin kökeninin totemizm olduğu iddiasını teist dinler üze­rinden temellendirebilmeyi oldukça önemsemiştir. Çünkü din gönderdiği iddia edilen Tanrı’yı da böylelikle hükümsüz bırakması mümkün olacaktı. Ama İslamiyet’te benzer bir du­rumun olmaması kurgusunu bozmuştur. Freud kurgusunun bozulmasından rahatsız olacak ki, İslamiyet’in iç gelişiminin çabuk durduğunu, bu durgunluğun da dinin kurucusunu öldürmemelerinden kaynaklandığım iddia ederek İslamiyet’i küçümseme eğilimi göstermiştir. Freud’a göre İslamiyet di­nin kurucusunun öldürülmesinden kaynaklanan pişmanlık duygusundan yoksun olduğu için derinlikten de yoksundur. Freud başlangıçta Muhammet’in Yahudiliği kendi halkı için ta­mamen kabul etmeye niyetlendiğini, Allah’ın seçilmiş halkına yani Araplara karşı Yehova’mn kendi halkına yani Yahudilere olandan daha minnettar olduğunu belirtmiştir. Freud’a göre İlk babayı yeniden ele geçirmek, Arapların özgüvenlerini aşı­rı ölçüde yüceltmiş, bunun neticesinde onlar büyük başarılar kazanmıştır. Ama sonraları kazandıkları başarılarda kendileri­ni tüketmişlerdir. Muhtemelen de bu kendini tüketmenin se­bebi, din kurucusunu öldürmenin getirdiği pişmanlık duygusu gibi dinleri derinleştiren arkaik mirastan mahrum olmasıdır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn50" name="_ftnref50"><!-- [if !supportFootnotes]-->[64]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Freud’a göre din olmanın en önemli kriteri totemizmden gelen arkaik mirasa sahip olmaktı. Freud Müslümanların din ku­rucusunu öldürmedikleri için İslamiyet’in otantik bir din olu­şunu kendince yadsımaktadır. İslamiyet Freud’un kafasındakiön yargılan doğrulamadığı için ona göre düşük düzeyli bir din olarak kalmıştır. Freud’un bu yorumlan bir yönüyle dinlerin nevroz olması arzusunu ve onun önyargılarını gösteren kanıt­lardır. Freud ön yargılarım beslemeyen durumlara indirgemeci yaklaşmış, kendi kafasındaki kurguyu doğru kabul etmiş onu bozan hiçbir şeye tahammül edememiştir. Kaldı ki, Freud’un Sellin’e atıfla ele aldığı iddialar doğru olmuş olsa bile, yani Hz. İsa’nın öldürülmesi gibi Hz. Musa da öldürülmüş olsa bile bu tarihsel veri din ve nevroz arasındaki benzerlik iddiasını te­mellendiremedi. Çünkü totemizmde oğullar cinsel kıskançlık nedeniyle primal babayı öldürmüşlerdir ama ne Hz. İsa’nın ne de Hz. Musa&#8217;nın öldürülmesinde böyle bir neden bulunabilir­di.</p>
<p class="WordSection1">Farklı sebeplerle gerçekleştirilen iki ayrı öldürme olayının ayrı zamanlarda yaşayan insanlarda aynı türden bir pişmanlık duygusu oluşturmasını beklemek ve İkincisinin birincisinin bir yansıması olduğunu düşünmek makul görünmemektedir.85Freud “Din nevrozdur.” iddiasını temellendirmek için her yolu mubah görmüş, mantık hataları yapmış, tarihsel ve­rileri bile çarpıtmış ama yine de yeterli benzerlik ilişkisine ulaşamamıştır. Dolayısıyla dinin nevroz olduğunu söylemek mümkün değildir. Freud’un dinin nevroz olduğu iddiasında aslında en görünür mantık hatası ad hominem’dir. Latince bir ifade olan “ad hominem”, “kişiye karşı”, “insana karşı” an­lamlarına gelmektedir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn51" name="_ftnref51"><!-- [if !supportFootnotes]-->[65]<!--[endif]--></a> <a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn52" name="_ftnref52"><!-- [if !supportFootnotes]-->[66]<!--[endif]--></a> Argumentum Ad Hominem (Argument Against the Man/Person), Türkçe literatürde “Adam Karalama Safsatası”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn53" name="_ftnref53"><!-- [if !supportFootnotes]-->[67]<!--[endif]--></a> ve “Kişinin Kendisini Eleştirme Yanlışı”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn54" name="_ftnref54"><!-- [if !supportFootnotes]-->[68]<!--[endif]--></a> ya da daha kısa İfadesiyle “Kişiye Karşı Yanlışı”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn55" name="_ftnref55"><!-- [if !supportFootnotes]-->[69]<!--[endif]--></a> olarak adlandırıl­maktadır. Mantık bilimine ait bir kelime olan “Ad Hominem” ifadesinin yerine günlük dildeki karşılığım kullanmayı tercih ederek, bu mantık hatasını “Muhalife/Eleştlr(m)ene Saldır­maM (Attacktng the Crtttc) şeklinde isimlendirenler de olmuş­tur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn56" name="_ftnref56"><!-- [if !supportFootnotes]-->[70]<!--[endif]--></a> Ad hominem (adam karalama/klşlye saldın) mantık ha­tası. bir iddianın veya argümanın, iddianın veya argümanın sahibi hakkında iddia ya da argümanla alakasız bazı durum­lardan ötürü reddedilmesidir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn57" name="_ftnref57"><!-- [if !supportFootnotes]-->[71]<!--[endif]--></a> Bu mantık hatasında kişinin argümanı ve argümanının gerçek değeri üzerinde düşünül­mez, onun yerine argümanın sahibine kişisel saldın gerçek­leştirilir. Tartışmalardaki kişisel saldın çoğu zaman oldukça tehlikelidir, konunun mantıklı bir şekilde tartışılması yerine duyguların artmasına ve tartışmanın sertleşmesine neden olur.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn58" name="_ftnref58"><!-- [if !supportFootnotes]-->[72]<!--[endif]--></a></p>
<p class="WordSection1">Bu mantık hatasında muhatabın iddiasından ya da argümanından ziyade muhatabm şahsına odaklanılır, ondaki bir kusur gündeme getirilerek iddiasının ya da argümanının geçersizliği ortaya konulmaya çalışılır. Bu mantık hatası bir kişinin iddiası üzerinden gerçekleşebileceği gibi, bir toplulu­ğun iddiası ya da din gibi kurumların öğretileri üzerinden de gerçekleşebilir. Mesela Freud’un hem din için hem de dindar için ad hominem mantık hatası yaptığı görülmektedir. Bu­radaki örneğe dönülecek olursa, “Din nevrozdur.” iddiasında Freud, dinin olumsuz bir özelliğini gündeme getirerek dinin argümanlarım reddetme eğilimindedir.</p>
<p class="WordSection1">Ad hominem mantık hatasının çıkarsama biçimi aşağıdaki gibidir:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">“A şahsı X İddlasında/davranışında</p>
<p class="WordSection1">A şahsının kötü bir özelliği var.</p>
<p class="WordSection1">O halde X yanlıştır.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn59" name="_ftnref59"><!-- [if !supportFootnotes]-->[73]</a></p>
</blockquote>
<p class="WordSection1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn59" name="_ftnref59"><!--[endif]--></a>Ad hominem mantık hatasının daha anlaşılır olması İçin Freud üzerinden çıkarsama biçimi yeniden oluşturulduğun­da şu biçimi alır:</p>
<blockquote>
<p class="WordSection1">Din. Tanrı’nın var olduğunu iddia eder.</p>
<p class="WordSection1">Din, nevrozdur.</p>
<p class="WordSection1">O halde Tanrı yoktur.</p>
</blockquote>
<p class="WordSection1">Freud’un dine mutlak bir şekilde olumsuz bakması onun dine hakaret etmesini beraberinde getirmiştir. Yani Freud’un perspektif hatalarından mutlakçılık mantık hatası yapması, argümana karşılık vermeyle ilgili hatalardan ad hominem mantık hatası yapmasına neden olmuştur. Freud dine bir hastalık gözüyle bakmakta, bu nedenle dinî öğretilerin hep­sinin yanlış olduğu sonucuna çıkmaktadır. Çıkarsama biçi­minde ömeklendirildlği gibi Freud dinî argümanlarla ilgilen­mek yerine dinin kendisine odaklanmaktadır.</p>
<p class="WordSection1">Dine saldırarak dinî öğretilerin geçersiz olduğunu ortaya koymaya çalışmak­tadır. Eğer din bir nevrozsa, yani yanlış ve kötüyse o zaman dinin en temel öğretilerinden Tanrı’ya inanmak da hatalı ve yanlış olacaktır. Freud’un iddiaları bütün olarak ele alındı­ğında onun temelde dine yönelik bir saldın tutumu içerisinde olduğu görülmektedir.Freud’un dine yönelik saldın tutumu dindara yönelik de gerçekleşmektedir. Freud “Din nevrozdur.” iddiası kapsamın­da dindarlan ruh hastası derecesine indirgemiş görünmekte­dir. “Din nevrozdur.” iddiasının temeline yerleştirdiği Oedipus kompleksinde tüm erkeklerin babayı yok etmek istediğini ve anneyi arzu ettiğini ima etmesinde de yine ahlaken indirge­meci bir durum olduğu İçin ad hominem mantık hatası bu­lunmaktadır. Aynca Freud Oedipus kompleks kapsamında adam karalamanın özel bir türü olan ad femlnam (kadm ka- ralama/kadına saldın) mantık hatası da yapmaktadır. Oedi­pus kompleks kapsamında erkek çocuğun penisinin olması­na mukabil kız çocuğunu penisinin olmamasını<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn60" name="_ftnref60"><!-- [if !supportFootnotes]-->[74]<!--[endif]--></a> bir eksiklik olarak değerlendiren Freud, kız çocukta penis kıskançlığı olduğunu iddia ederek<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn61" name="_ftnref61"><!-- [if !supportFootnotes]-->[75]<!--[endif]--></a> kız çocuklarına dolayısıyla kadınlara indirgemeci yaklaşmaktadır. Freud’un birkaç hasta bireyde gözlenebilecek durumları tüm hasta bireylere de değil tüm sağlıklı bireylere genellemesinde ise hem sıçrama hem de aşı­rı genelleştirme mantık hatası bulunmaktadır. Yine Freud’un İslamiyet ve Müslümanlarla ilgili çıkarımlarında da ad ho- minem mantık hatası bulunmaktadır. Freud’un İslam dinini arkaik mirastan mahrum olduğu için ve Müslümanları da de­rinliği olmayan bir dine mensup olmaları dolayısıyla küçüm­semesinde adam karalama safsatasının özelleştirilmiş bir hali olarak müslüman karalama safsatası yaptığı söylenebilir.</p>
<p>Freud’un saplantılı davranışlarla din arasında kurduğu benzerlik ilişkisinin hem şekilsel hem yapısal düzeyde yeter­li olmadığı görülmüştür. Ayrıca Freud’un nevroz üzerinden din ve totemizmi birbirine bağladığı iddiaları da sağlam ka­nıtlara sahip değildir. Dolayısıyla Freud’un “Din nevrozdur.” iddiasını destekleyecek yeterli kanıtının olmadığı ve söz konu­su iddianın alt yapısının güçlü olmadığı görülmüştür. Ayrıca Freud’un bu iddiayı savunurken çelişkiye düştüğü ve iddianın argümanlarında birçok mantık hatası yaptığı görülmüştür. Dolayısıyla “Din nevrozdur.” iddiasını kabul etmek mümkün görünmemektedir. Esasında Freud’un dinin İnsanlara iyi gel­diğini kabul ettiği de görülmektedir. Freud’a göre din pek çok insanı bireysel nevrozdan uzak tutmayı başarmaktadır. Ama Freud dinin bu iyileştirmeyi sağlarken insanları belirli bir mutluluk reçetesine zorladığını, akıllarını kullanmaktan men ettiğini, kısacası onlardan bedel ödemelerini istediğini iddia etmiştir. Bu nedenle Freud’un dinin nevrozlara iyi geldiği id­diasını önemsemediği görülür.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn62" name="_ftnref62"><!-- [if !supportFootnotes]-->[76]<!--[endif]--></a> Ama burada “Din nevrozdur.&#8221; diyen Freud’un aslında dinin nevrozları iyileştirdiği gerçeğini kabul ettiği ve böylece çelişkiye düştüğü dikkat çekmektedir. Oedipus kompleksi kapsamında dinin nevroz olduğunu iddia eden Freud’a mukabil, Oedipus kompleksine kızlar için Elektra kompleksi ifadesini ekleyen Jung dinin nevroz olması bir kenara, insanı nevrozdan koruduğunu iddia etmektedir. Jung aynca Oedipus kompleks ve Elektra kompleksin normal in­sanda görülme ihtimalinin olmadığından bahseder. Ona göre eğer insanlık hala devam ediyorsa demek kİ böyle kompleksle­re sahip değildir. Freud’un nevrozun temeline yerleştirdiği bu örnekler ancak tikel birkaç vakada gözlenebilir. Jung’a göre belli bazı fizik ötesi ve dünya ötesi faktörlerle kurulan öznel ilişkiyi ifade eden, deneyimin mantık dışı gerçeklerine bağımlı olmayı gerektiren dinin hedefi ruhsal dengeyi muhafaza et­mektir.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn63" name="_ftnref63"><!-- [if !supportFootnotes]-->[77]<!--[endif]--></a> Jung’a göre, “dinin özü nevrozun bir belirtisi değildir aksine nevrozun yokluğunun belirtisidir.”<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn64" name="_ftnref64"><!-- [if !supportFootnotes]-->[78]<!--[endif]--></a> Yani din inşam nevroza karşı korumaktadır.</p>
<p>Freud dinî inancın yasaklan ifade ettiği için tabu olduğu­nu iddia etmesinin ötesinde dini inancın insanın temel dür­tüsü olan haz peşinde koşmayı engellediği için arzu tatminini zayıflattığım ve bireyi hasta ettiğini savunmuştur. Buna mu­kabil dinin obsesyon ya da nevroz olmadığı, insandaki kişisel devamlılık ihtiyacının cevabı olduğu gerçeği bilimden destek almıştır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn65" name="_ftnref65"><!-- [if !supportFootnotes]-->[79]<!--[endif]--></a> Din bu desteği, inşam bilinmeyeni öğrenmeye, ye­niliği aramaya, iyi, doğru ve güzel olanı seçmeye, hayatın an­lamım bulmaya, öğrenmeyi teşvik eden meraka, ölümü algı­lamaya ve özgür irade sahibi olmaya yönlendiren metakognis- yon, yani yüksek zihin fonksiyonu genlerinden almıştır.<a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftn66" name="_ftnref66"><!-- [if !supportFootnotes]-->[80]<!--[endif]--></a></p>
<p>So­nuç olarak, dinin nevroz olduğu ya da nevroza sebep olduğu değil tam tersi nevrozun tedavisinde işlevsel olduğu gerçeği kabul edilmelidir. Freud’un dinin İnsanlara İyi geldiği yönün­deki kendi kabulü ve Jung’un dinin inşam nevrozdan koru­duğuna dair açıklamaları dikkate alındığında dinin öncelikle inşam nevroza karşı koruduğunu ve nevroz ortaya çıktığında ise onların iyileşmesine yardımcı olduğunu iddia etmek dinin nevroz olduğunu iddia etmekten daha makul görünmektedir.</p>
<p>Fatma Yüce &#8211; Freud’un Din Yanılsaması,syf:99-135</p>
<div>
<p><!-- [if !supportFootnotes]--></p>
<hr align="left" size="1" width="33%" />
<p><!--[endif]--></p>
<p id="ftn1"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref1" name="_ftn1"><!-- [if !supportFootnotes]-->[1]<!--[endif]--></a> Freud. “Zwangshandlungen und Rellglonsübungen”, 1924, 212; Freud, “Obsesslve Actions and Rellgious Practices”, 119; Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 33.</p>
<p>2 Kemberg, “Psychoanaiytic Perspectives on the Religlous Experience&#8221;.464-65; Kemberg, “Dini Tecrübe Üzerine Psikanalltik Perspektifler”. 188- 89.</p>
<p id="ftn2"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref2" name="_ftn2"><!-- [if !supportFootnotes]-->[3]<!--[endif]--></a> Aristoteles, Organon III Birinci Analitikler, çev. H. Ragıp Atademlr (İstan­bul: Milli Eğitim Bakanlığı Yayınlan, 1966), 185.</p>
<p id="ftn3"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref3" name="_ftn3"><!-- [if !supportFootnotes]-->[4]<!--[endif]--></a> Necati Öner, Klasik Mantık, 5. Baskı (Ankara: Ankara Üniversitesi İlahi­yat Fakültesi Yayınlan, 1986), 173; İbrahim Emiroğlu, Klasik Mantığa Giriş (Ankara: Elis Yayınlan, 2011), 198-99.</p>
<p id="ftn4"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref4" name="_ftn4"><!-- [if !supportFootnotes]-->[5]<!--[endif]--></a> Anthony Weston, A Rulebookfor Arguments (Indlanapolis, Cambridge: Hackett Publishing Company, 1992), 21.</p>
<p id="ftn5"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref5" name="_ftn5"><!-- [if !supportFootnotes]-->[6]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religionsübungen”, 1924, 212; Freud, “Obsesslve Actİons and Religious Practices”, 119; Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 33..</p>
<p id="ftn6"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref6" name="_ftn6"><!-- [if !supportFootnotes]-->[7]<!--[endif]--></a> Weston, A Rulebookfor Arguments, 21.</p>
<p id="ftn7"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref7" name="_ftn7"><!-- [if !supportFootnotes]-->[8]<!--[endif]--></a> Öner, Klasik Mantık, 173; Emlroğlu, Klasik Mantığa Giriş, 198-99.</p>
<p id="ftn8"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref8" name="_ftn8"><!-- [if !supportFootnotes]-->[9]<!--[endif]--></a> Weston, A Rulebookfor Arguments, 22.</p>
<p>10 Weston, 22.</p>
<p>11 Weston, 22.</p>
<p>12 Weston, 22</p>
<p id="ftn9"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref9" name="_ftn9"><!-- [if !supportFootnotes]-->[13]<!--[endif]--></a> Weston, 22.</p>
<p id="ftn10"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref10" name="_ftn10"><!-- [if !supportFootnotes]-->[14]<!--[endif]--></a> Freud, Totem und Tabu: Etniğe Überetnstimmungen im Seelenleben der WÜden und der Neurotiker, 1925, 36; Freud, Totem and Taboo: Some Po- tnts of Agreeemen between the Mentol Ltves of Savages and Neurotics, 2004, 30-31; Freud, &#8220;Totem ve Tabu: Yahşilerle Nevrotiklerin Ruhsal Ya­şamları Arasındaki Bazı Ortak Noktalar&#8221;, 1999, 81.</p>
<p id="ftn11"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref11" name="_ftn11"><!-- [if !supportFootnotes]-->[15]<!--[endif]--></a> Davld Hackett Flscher, Htstoriaris Fallactes: Toward a Logic qf HtstoricalThought (U.S.A.: Harper Perennial, 1970), 243.</p>
<p id="ftn12"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref12" name="_ftn12"><!-- [if !supportFootnotes]-->[16]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religlonsübungen&#8221;, 1924, 220; Freud, &#8220;Obsessive Actions and Religlous Practices”, 127: Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 40.</p>
<p id="ftn13"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref13" name="_ftn13"><!-- [if !supportFootnotes]-->[17]<!--[endif]--></a> Freud. &#8220;Zwangshandlungen und Religlonsübungen&#8221;, 1924, 213; Freud, “Obsessive Actions and Religlous Practices”, 120: Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 34.</p>
<p id="ftn14"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref14" name="_ftn14"><!-- [if !supportFootnotes]-->[18]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religlonsûbungen”, 1924, 212-13;Freud, “Obsessive Actlons and Religlous Practices”, 119; Freud, “Saplan­tılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 33.</p>
<p id="ftn15"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref15" name="_ftn15"><!-- [if !supportFootnotes]-->[19]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religlonsûbungen”, 1924, 213; Freud, “Obsessive Actlons and Religlous Practices”, 119; Freud, “Saplantılı Ey­lemler ve Dini Uygulamalar”, 33.</p>
<p id="ftn16"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref16" name="_ftn16"><!-- [if !supportFootnotes]-->[20]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religionsûbungen”, 1924. 213; Freud, “Obsessive Actions and Religlous Practices”, 119-20; Freud, “Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 33-34.</p>
<p id="ftn17"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref17" name="_ftn17"><!-- [if !supportFootnotes]-->[21]<!--[endif]--></a> Freud, “Zwangshandlungen und Religionsûbungen”, 1924, 213; Freud, &#8220;Obsessive Actions and Religlous Practices”, 119-20; Freud, “Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 33-34.</p>
<p id="ftn18"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref18" name="_ftn18"><!-- [if !supportFootnotes]-->[22]<!--[endif]--></a> Freud. Totem und Tabu: Etniğe Ûberetnsümmungen tm Seelenleben derWÜden und der Neurotiker, 1925, 36: Freud, Totem and Taboo: Some Po- tnts of Agreeemen betuıeen the Mentol Llves of Savages and Neurotics, 2004, 30-31: Freud, “Totem ve Tabu: Vahşilerle Nevrotlklerin Ruhsal Ya­şamları Arasındaki Bazı Ortak Noktalar”, 1999, 81.</p>
<p id="ftn19"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref19" name="_ftn19"><!-- [if !supportFootnotes]-->[23]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 71-73 Din ile nevroz arasında kurulan sekiz benzer­liğin eleştirisi için ayrıca bk. 71-79.</p>
<p id="ftn20"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref20" name="_ftn20"><!-- [if !supportFootnotes]-->[24]<!--[endif]--></a> Fischer, Historian’s Fcûlacies: Toward a Logic of Historical Thought, 243-59.</p>
<p id="ftn21"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref21" name="_ftn21"><!-- [if !supportFootnotes]-->[25]<!--[endif]--></a> Robert J. Gula, Nonsense: A Handbook ofLogical Fallacies (U.S.A: Axios Press, 2002); İbrahim Emiroğlu, Mantık Yanlışlan (Ankara: Elis Yayınlan, 2004), 223.</p>
<p>26 Madsen Pirle, How to Wtn Every Argument: The Use and Abuse of Logic (Lon- don, New York: Continuum International Publlshing Group, 2006), 1-3.</p>
<p>27 Pirle, 11-13.</p>
<p>28 T. Edward Damer, Attacklng Faulty Reasontng: A Practical Gülde to Fallacy-Free Arguments, 6. bs (Australia; Belmont, CA: Wadsworth/Cen- gage Laemlng, 2009), 151.</p>
<p>29 Howard Kahane, Logic and Contemporary Rhetortc: The Use of Reason in Everyday Life, 4. bs (Belmont, Calif: Wadsworth Pub. Co, 1984), 108.</p>
<p>30 Bu mantık hatası yaygın olarak yanlış analoji olarak bilinse de benzetmele­rin doğru yanlış olmaktan ziyade yakın benzerlik uzak benzerlik olması du­rumu gündeme getirilerek, yalan benzerlik için güçlü analoji uzak benzerlik için zayıf analoji denilmesi önerilmiştir. Bk. Logical Fallaçy. “Weak Analogy”. Logical Fallacy: Weak Analogy <span lang="EN-US">(fallacyfiles.org). </span>Erişim: 25.05.2023.</p>
<p>31 Emiroğlu, Mantık Yanlışlan, 224-25.</p>
<p>32.Ruggiero, Beyond Feeltngs: A Gülde to Crittcal Thinking, 119.</p>
<p id="ftn23"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref23" name="_ftn23"><!-- [if !supportFootnotes]-->[33]<!--[endif]--></a> Ruggiero, 118-19.</p>
<p id="ftn24"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref24" name="_ftn24"><!-- [if !supportFootnotes]-->[34]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 73.</p>
<p>35 Freud, &#8220;Zwangshandlungen und Religionsübungen&#8221;, 1924, 217; Freud, “Obsessive Actions and Rellglous Practices&#8221;, 123-24; Freud, “Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar”, 37.</p>
<p>36 Freud, Dle Zukunjl einer lUusion, 61; Freud, The Future of an Illusion, 62; Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzluklan”, 216.</p>
<p><!-- [if !supportLists]-->37    <!--[endif]-->Freud, Der Mann Moses und dle monothetsttsche Religion: Drei Abhand- lungen, 1939, 154-56; Freud, Moses and Monotheism 1939, 138-39; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme&#8221;, 335-36.</p>
<p><!-- [if !supportLists]-->38    <!--[endif]-->lan G Barbour, Bilim ve Din: Çatışma-Ayrışma-Uzlaşma, çev. Mübariz Ca- mal ve Nebi Mehdi (İstanbul: İnsan Yayınlan, 2004), 204.</p>
<p id="ftn25"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref25" name="_ftn25"><!-- [if !supportFootnotes]-->[39]<!--[endif]--></a> Aydın Topaloğlu, Ateizm ve Eleştirisi (Ankara: Diyanet İşleri Başkanlığı. 1999), 147-48.</p>
<p id="ftn26"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref26" name="_ftn26"><!-- [if !supportFootnotes]-->[40]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 82.</p>
<p id="ftn27"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref27" name="_ftn27"><!-- [if !supportFootnotes]-->[41]<!--[endif]--></a> Freud saplantı nevrozu İle din arasında benzerliğin olduğu İddiasını te- mellendirmeye çalıştığı İlk makalesinde beş tane örnek vaka vermiştir. Tamamı cinsellikle bağlantılı olan bu vakalardan dördü kocasından ayn yaşayan bir kadma, beşincisi İse gözlemlediği bir kıza aittir. Vakalar hak­kında aynntılı bilgi İçin bk. Freud, &#8220;Zwangshandlungen und Rellglonsû- bungen&#8221;, 1924, 213-15: Freud, &#8220;Obsessive Actlons and Religlous Practi- ces&#8221;, 120-22; Freud, &#8220;Saplantılı Eylemler ve Dini Uygulamalar&#8221;, 34-36.</p>
<p id="ftn28"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref28" name="_ftn28"><!-- [if !supportFootnotes]-->[42]<!--[endif]--></a> Weston, A Rulebook for Arguments. 15-20.</p>
<p id="ftn29"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref29" name="_ftn29"><!-- [if !supportFootnotes]-->[43]<!--[endif]--></a> Tevfik Uyar, Aklın Kırk Haramist Safsatalar (İstanbul: Destek Yayınlan, 2019), 79.</p>
<p id="ftn30"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref30" name="_ftn30"><!-- [if !supportFootnotes]-->[44]<!--[endif]--></a> Rugglero, Beyond Feelings: A Gülde to Crtttcal Thtnktng, 121-22.</p>
<p id="ftn31"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref31" name="_ftn31"><!-- [if !supportFootnotes]-->[45]<!--[endif]--></a> Freud, Das Unbehagen in der Kuttur, 38-39; Freud, Civtltzatlon and Its Dtscontents, 31-32; Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları”, 44.</p>
<p id="ftn32"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref32" name="_ftn32"><!-- [if !supportFootnotes]-->[46]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 18.</p>
<p id="ftn33"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref33" name="_ftn33"><!-- [if !supportFootnotes]-->[47]<!--[endif]--></a> Heije, Psychology pfRellglon, 6.</p>
<p id="ftn34"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref34" name="_ftn34"><!-- [if !supportFootnotes]-->[48]<!--[endif]--></a> Kemberg, “Psychoanalytlc Perspectives on the Religious Experlence*. 454-55; Kemberg, “Dini Tecrübe Üzerine Psikanalitik Perspektifler”, 178.</p>
<p id="ftn35"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref35" name="_ftn35"><!-- [if !supportFootnotes]-->[49]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 45; Hüseyin Atay, “İs­lam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, Ankara Ünt- versttesi İlahiyat Fakültesi Dergisi 6, sy 1-4 (1957): 84.</p>
<p id="ftn36"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref36" name="_ftn36"><!-- [if !supportFootnotes]-->[50]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 43; Atay, “İslam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 83-84.</p>
<p id="ftn37"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref37" name="_ftn37"><!-- [if !supportFootnotes]-->[51]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 43-44.</p>
<p id="ftn38"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref38" name="_ftn38"><!-- [if !supportFootnotes]-->[52]<!--[endif]--></a> Atay, “İslam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 85.</p>
<p id="ftn39"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref39" name="_ftn39"><!-- [if !supportFootnotes]-->[53]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 45; Atay, “İslam’dan önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 84.</p>
<p id="ftn40"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref40" name="_ftn40"><!-- [if !supportFootnotes]-->[54]<!--[endif]--></a> Atay, “İslam’dan Önce Arap Yarımadasında Putperestlik ve Yayılışı”, 85.</p>
<p id="ftn41"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref41" name="_ftn41"><!-- [if !supportFootnotes]-->[55]<!--[endif]--></a> Yavuz, Psikanalizde İlk Dini Gelişmelerin Değeri, 45.</p>
<p id="ftn42"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref42" name="_ftn42"><!-- [if !supportFootnotes]-->[56]<!--[endif]--></a> Ruggiero, Beyond Feeltngs: A Gutde to Crtttcal Thiriking, 117-18, 146.</p>
<p id="ftn43"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref43" name="_ftn43"><!-- [if !supportFootnotes]-->[57]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und dte monothetstische Religion: Dret Abhand- lungen, 1939, 166; Freud, Moses and Monotheism, 1939, 148; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 342.</p>
<p id="ftn44"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref44" name="_ftn44"><!-- [if !supportFootnotes]-->[58]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und dte monothetstische Religion: Dret Abhand- lungen, 1939, 165-66; Freud, Moses and Monotheism, 1939, 148; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 342,</p>
<p id="ftn45"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref45" name="_ftn45"><!-- [if !supportFootnotes]-->[59]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und dte monotheisttsche Reltgton: Drei Abhand- lungen. 1939, 151, 157; Freud, Moses and Monothetsm, 1939, 135, 141; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 333, 337.</p>
<p id="ftn46"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref46" name="_ftn46"><!-- [if !supportFootnotes]-->[60]<!--[endif]--></a> Sellin, Mose und Seine Bedeutungfür dte Israeltttsch-Jûdtsche Religions- geschichte.</p>
<p id="ftn47"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref47" name="_ftn47"><!-- [if !supportFootnotes]-->[61]<!--[endif]--></a> Fteud, Der Mann Moses und dte monotheisttsche Religion: Drei Abhana- lungen, 1939, 103: Freud, Moses and Monothetsm, 1939, 94: Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 303.</p>
<p id="ftn48"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref48" name="_ftn48"><!-- [if !supportFootnotes]-->[62]<!--[endif]--></a> Freud. Der Mann Moses und dte monothetstische Rellgton: Drel Abhand- lungen, 1939. 168; Freud, Moses and Monothetsm, 1939. 150-51; Freud. &#8220;Musa ve Tek Tanrıcılık: Üç Deneme”, 343-44,</p>
<p id="ftn49"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref49" name="_ftn49"><!-- [if !supportFootnotes]-->[63]<!--[endif]--></a> Rugglero, Beyond Feetings: A Gufcte to Crtttcal Thtnktng, 114.</p>
<p id="ftn50"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref50" name="_ftn50"><!-- [if !supportFootnotes]-->[64]<!--[endif]--></a> Freud, Der Mann Moses und die monotheisttsche Rellgton: Drei Abhand- lungen, 1939, 166; Freud, Moses and Monotheism, 1939, 148-49; Freud, “Musa ve Tektanncılık: Üç Deneme”, 342.</p>
<p id="ftn51"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref51" name="_ftn51"><!-- [if !supportFootnotes]-->[65]<!--[endif]--></a> Köse, Freud ve Din, 159.</p>
<p id="ftn52"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref52" name="_ftn52"><!-- [if !supportFootnotes]-->[66]<!--[endif]--></a> The Nlzkor Project. “Falla.cy: Ad Hominem”. <a href="http://nizkor.com/features/"><span lang="EN-US">http://nizkor.com/features/</span></a> fallacles/ad-hominem.html. Erişim: 03.07.2023.</p>
<p id="ftn53"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref53" name="_ftn53"><!-- [if !supportFootnotes]-->[67]<!--[endif]--></a> Alev Alatlı, “Safsata ve Türleri”. SAFSATA <span lang="EN-US">(safsatakllavuzu.com). </span>Erişim- 03.04.2023.</p>
<p id="ftn54"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref54" name="_ftn54"><!-- [if !supportFootnotes]-->[68]<!--[endif]--></a> Cafer Sadık Yaran, tnformel Mantığa Giriş: Aklı Hatadan Koruma ve îyt Kullanma Sanatı (İstanbul: Rağbet Yayınlan, 2018), 150-52.</p>
<p id="ftn55"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref55" name="_ftn55"><!-- [if !supportFootnotes]-->[69]<!--[endif]--></a> Yaran. 150-52.</p>
<p id="ftn56"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref56" name="_ftn56"><!-- [if !supportFootnotes]-->[70]<!--[endif]--></a> Ruggiero, George OnveU’in “Günlük İngilizce muadili aklınıza geliyorsa, asla yabancı bir ifade, bilimsel bir kelime veya jargon bir kelime kul­lanmayın.&#8221; şeklindeki bilgece olduğunu düşündüğü tavsiyesine uymaya çalıştığını ve kelimenin günlük İngilizcedeki karşılığını kullandığım ifade etmektedir. Ruggiero, Beyond Feelings: A Guide to Critlcal Thinking, xi, 136, 140-41, 150.</p>
<p id="ftn57"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref57" name="_ftn57"><!-- [if !supportFootnotes]-->[71]<!--[endif]--></a> The Nizkor Project. “Fallacy: Ad Hominem&#8221;. <a href="http://nizkor.com/features/"><span lang="EN-US">http://nizkor.com/features/</span></a> fallacies/ad-homlnem.html. Erişim: 03.07.2023.</p>
<p id="ftn58"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref58" name="_ftn58"><!-- [if !supportFootnotes]-->[72]<!--[endif]--></a> Douglas N. Walton, Informal Logic: A Handbookfor Critlcal Argumentattoıı (Cambridge: Cambrldge Unlversity Press, 1993), 19.</p>
<p id="ftn59"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref59" name="_ftn59"><!-- [if !supportFootnotes]-->[73]<!--[endif]--></a> Uyar, Akim Kırk Haramisi: Safsatalar, 25.</p>
<p id="ftn60"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref60" name="_ftn60"><!-- [if !supportFootnotes]-->[74]<!--[endif]--></a> Freud. “Der Untergang des Ödlpuskomplexes”, 424-25; Freud, “The Dis- solutlon of the Oedipus Complex”, 174-75,</p>
<p id="ftn61"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref61" name="_ftn61"><!-- [if !supportFootnotes]-->[75]<!--[endif]--></a> Freud, “Der Untergang des Ödlpuskomplexes&#8221;, 428-30; Freud, “The Dls- solutlon of the Oedipus Complex”, 176-79.</p>
<p id="ftn62"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref62" name="_ftn62"><!-- [if !supportFootnotes]-->[76]<!--[endif]--></a> Freud, Das Uribehagen in der Kuttur, 38-39; Freud, CtvÜizatton and Its Dtscontents, 31-32; Freud, “Uygarlık ve Hoşnutsuzlukları&#8221;. 44.</p>
<p id="ftn63"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref63" name="_ftn63"><!-- [if !supportFootnotes]-->[77]<!--[endif]--></a> Cari Gustav Jung, Keşfedilmemiş Benlik, çev. Mert Hüseyin Ergûl (İstan­bul: Erasmus Yayınlan, 2019), 43.</p>
<p id="ftn64"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref64" name="_ftn64"><!-- [if !supportFootnotes]-->[78]<!--[endif]--></a> Michael Pahner, Freud and Jung on Reltgion (London: RouÜedge and Ke- gan Paul, 1997), 92.</p>
<p id="ftn65"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref65" name="_ftn65"><!-- [if !supportFootnotes]-->[79]<!--[endif]--></a> Nevzat Tarhan, İnanç Psikolojisi (İstanbul: Tlmaş Yayınlan, 2009), 84-85.</p>
<p id="ftn66"><a title="" href="https://d.docs.live.net/0d5916277bd91c3e/Masa%C3%BCst%C3%BC/20240419_210453.docx#_ftnref66" name="_ftn66"><!-- [if !supportFootnotes]-->[80]<!--[endif]--></a> Tarhan, 65.</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/">Freud’un Din Görüşlerinin Analizi ve Mantık Hataları</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/freudun-din-goruslerinin-analizi-ve-mantik-hatalari/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kur&#8217;an&#8217;da İnsan Davranışının Dürtüleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-insan-davranisinin-durtuleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-insan-davranisinin-durtuleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 01 Jan 2024 09:36:38 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilinç Dışı Dürtüler]]></category>
		<category><![CDATA[dürtü]]></category>
		<category><![CDATA[dürtülerin kontrolü]]></category>
		<category><![CDATA[Fizyolojik Dürtüler]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[içgüdü]]></category>
		<category><![CDATA[Psikolojik Dürtüler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26727</guid>

					<description><![CDATA[<p>MUHAMMAD UTHMAN NAJATI Orijinal metinde Yasien Mohamed333 tarafından, giriş bölümü eklenerek İngilizce’ye çevrilmiştir. GİRİŞ334 Dürtüler bahsi, “kişilik, biyolojik dürtüler ile sosyal ve fiziksel çevre arasındaki etkileşimden kaynaklanan, kişinin güdüsel eği­limlerinin nispeten istikrarlı teşekkülü” olduğu sürece kişilikle ilişkilidir.335 Kişilik çalışması, yakın zamana kadar psikologlar tarafından kısmen göz ardı edilmiştir, çünkü geçmişte odak nok­tası, bütünsel insan ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-insan-davranisinin-durtuleri/">Kur’an’da İnsan Davranışının Dürtüleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuranda_gecen_deliller_1.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22241 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuranda_gecen_deliller_1-300x152.jpg" alt="" width="379" height="192" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuranda_gecen_deliller_1-300x152.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuranda_gecen_deliller_1-600x303.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/kuranda_gecen_deliller_1.jpg 702w" sizes="(max-width: 379px) 100vw, 379px" /></a>MUHAMMAD UTHMAN NAJATI</p>
<p>Orijinal metinde Yasien Mohamed<sup>333</sup> tarafından, giriş bölümü eklenerek<br />
İngilizce’ye çevrilmiştir.</p>
<p><strong>GİRİŞ<sup>334</sup></strong></p>
<p>Dürtüler bahsi, “kişilik, biyolojik dürtüler ile sosyal ve fiziksel çevre arasındaki etkileşimden kaynaklanan, kişinin güdüsel eği­limlerinin nispeten istikrarlı teşekkülü” olduğu sürece kişilikle ilişkilidir.<sup>335</sup> Kişilik çalışması, yakın zamana kadar psikologlar tarafından kısmen göz ardı edilmiştir, çünkü geçmişte odak nok­tası, bütünsel insan ve onun motivasyonundan çok tüm organiz­malar için ortak olan ve laboratuvarda incelenebilecek süreçlerin araştırılması olmuştur. İnsan dürtülerine ilişkin bir araştırma, insan kişiliklerini farklı bir şekilde davranmaya ve düşünmeye sevk eden motivasyonları açıkladığı ölçüde, kişilik çalışmasının önemli bir parçasıdır.<sup>336</sup></p>
<p>Arapça <em>dawafi</em> kelimesi için bulabildiğim en yakın İngilizce kar­şılık “dürtüler” kelimesi oldu ve bu terimi kullandığı bağlama ve alıntı yaptığı kaynaklara bakılırsa Najatinin de tam olarak kas­tettiği bu gibi görünüyor. Bununla birlikte, bu terim ilk olarak 1915 te Woodworth tarafından basit hayvanlardaki içgüdüsel davranışlar için geçerli olan “enerjinin gücü”nü ifade etmek ama­cıyla kullanıldığı için modern psikolojide kullanımdan kalkma­mış olsa da kullanışlılığını yitirmiştir.<sup>337</sup> Daha sonra, bu terim insanın sosyal davranışına uygulanabilir hâle geldi ve Najati bu terimi işte bu anlamda kullanıyor. Çevirinin doğruluğu adına bu terimi kullanmaya devam ediyorum, ancak bu, benim insan mo­tivasyonu ve kişiliğinin dürtülerini tanımlamayı tercih edeceğim bir terim değildir.<sup>338</sup></p>
<p>Freud, dürtü kavramına yönelik mekanik görüşü kullandı ve cinsel dürtülerin insan davranışı için tek motivasyon kaynağı ol­duğunu düşünen ilk kişiydi. Ancak günümüzde çoğu psikolog, sosyal güdüleri dürtülerle açıklama beklentisinden vazgeçmiştir. Hull, insanın sosyal davranışını açıklamak için daha uygun olan “özendirici” terimini ortaya koymuştur. “Dürtü” öğrenilmemiş ve varsayılan bir fizyolojik temele sahipken, “özendirici” önceki öğrenmeye bağlıdır, belirli durumlarda ortaya çıkar ve fark edi­lebilir herhangi bir fizyolojik temelden yoksundur.<sup>339</sup> Freud’un aksine Adler, geçmişten gelen kişilik hükmünden ziyade geleceğe yönelik olumlu çabayı vurguladı. Allport, yeni ilgi ve güdülerin yaşamın herhangi bir anmda kazanılabileceğini ve “işlevsel açı­dan özerk” hâle gelebileceğini savundu. Bireyin kendi kişiliğini yaratması fikri, kişilik gelişiminde temel ilke olan Roger ve Mas- low’un kendini gerçekleştirme teorileriyle uyumludur.<sup>340</sup> Öğre­nilmiş davranışı ve edinilmiş kişiliği “dürtüler” ile açıklamaya çalışmak bu nedenle ikna edici değildir ve şüphesiz bu terimin artık insan davranışı için kullanılmadığı bir çağa gireceğiz.</p>
<p>“Dürtü” terimi “içgüdü” teriminden ayırt edilmelidir; birincisi hem hayvanlar hem de insanlar için geçerliyken İkincisi esasen hayvan­lar için geçerlidir. Bu nedenle Najati, insan kişiliğinin hem fizyolojik hem de psikolojik boyutlarını kapsayacak şekilde “dürtüler” terimi­ni kullanıyor. Buradan hareketle, örneğin “dini” dürtüler, “psikolo­jik” dürtülerin bir alt kategorisidir. Aşk ve korku gibi duygular da psikolojik dürtülerin bir parçası olarak yer alır. Bunlar, varoluşçu psikologlar tarafmdan tanınan, ancak yalnızca dışarıdan gözlem­lenebilir davranışlarla ilgilenen davranışçılar tarafmdan doğrudan reddedilen öznel durumlardır. Müslüman bir psikolog olarak Najati, Kur’anı kendisine rehber edinir ve Kur’an’dan modern psikolojide insan dürtülerini destekleyecek ayetler bulur.</p>
<p>Najati, Maslowdan alıntı yaparak onun açlık ve susuzluk gibi bi­rincil veya fizyolojik dürtüler ile adalet ve güzellik değerlerine duyulan ihtiyaç gibi ikincil veya manevi dürtüler arasındaki ayrı­mını destekliyor. Bu her iki dürtü düzeyinin de yerine getirilmesi hem biyolojik hem de ruhsal ihtiyaçları olan eksiksiz kişiliğin ge­lişimine yol açar. Maslow, son yıllarda gitgide daha fazla psiko­logun, daha çok denge, homeostaz ve gerilimi azaltma kavram­larına odaklanan insan davranışına yönelik “dürtü” teorisinden uzaklaştığım açıkça ortaya koyuyor. Bilakis, bu kavramları kişilik gelişimi ve kendini tamamlama kavramlarıyla destekleme eğilimi vardır. Maslow bizzat kendini gerçekleştirme kavramım destek­liyor, ancak bunun kesin olarak tanımlanmış bir kavram olma­dığım ve bu kavramın anlamını “göstermenin” onu tanımlama­dan daha kolay olduğunu belirtiyor. Ona göre büyüme durağan bir kavram değil, kişinin yaşamı boyunca süreklilik arz eden bir şeydir. Büyüme ihtiyaçları, cinsellik, boşaltım, uyku ve dinlen­me gibi “temel” fizyolojik ihtiyaçlardan ayırt edilmelidir. Bunlar tatmin edildiği sürece gerilim azaltma ihtiyaçlarıdır, ancak yapıl­ması engellendiğinde hüsrana ve mutsuzluğa yol açarlar. Temel ihtiyaçların veya birincil dürtülerin tatmin edilmemesi, bedbaht ve psikolojik bozukluğu olan bir kişiliğe yol açabilir.<sup>341</sup> Freud, cinselliği doğuştan günah ve kirli bir şey olarak gören Viyanah hastalarının bastırılmış cinsellik sorununu açıkladı. İçgüdülerin kötü doğasına ilişkin Stoacı veya Hristiyan kavramların zihinsel olarak sağlıksız veya nevrotik bir kişilik üretebileceğini makul bi­çimde kanıtladı, ancak haksız surette sorunu tüm dinlere genel­ledi İslam, dinin izin verdiği ölçüde yönlendirilmesi koşuluyla, cinselliğe, hatta tüm dürtülere karşı müspet bir görüşe sahiptir. Najati, cinselliğe ve insan davranışının diğer dürtülerine karşı İs­lâmî tavrı bu olumlu ruh içinde yansıtıyor.</p>
<p>Asli dürtü kavramı, yalnızca birincil dürtülerin veya ihtiyaçların tatminiyle ilgilenen insan kişiliğine yönelik olumsuz bir tutumu sürdürür. Neredeyse tüm motivasyon teorileri, dürtülerin can sıkıcı ve rahatsız edici olduğu, onlardan kurtulmak gerektiği ve tüm güdülenmiş davranışların bu tür sıkıntılardan kurtulmaya yönelik olduğu görüşünü paylaşıyor. Konuyla ilgili en uç noktada Freud un ölüm içgüdüsüyle sona geliyoruz.<sup>342</sup> Sonuç olarak ge­rilim azaltma ve ihtiyaç azaltma kavramlarına varıyoruz. Mas- low un bu konudaki ifadesi şöyle:</p>
<p>Organizmanın birincil amacının can sıkıcı ihtiyaçtan kurtulup bu­nun sonucunda gerilimin bitmesini sağlayarak denge, homeostaz, huzur hâli ve acısızlığa kavuşmak olduğu anlayışı hemen hemen her zaman, ihtiyaca yönelik olumsuz tutumla ilişkilendirilir.”<sup>343</sup></p>
<p>Bu yaklaşım, hayvan psikolojisinde ve ağırlıklı olarak hayvanla­ra yönelik çalışmaya dayanan davranışçılıkta anlaşılabilir, ancak insanın büyüme, kendini gerçekleştirme ve bireyleşme eğilimi­ni açıklayamadığı için bu yaklaşımı eleştiren Allport ve Maslow gibi birçok psikologa göre sorunludur. Maslow şöyle diyor: “Eğer güdüsel yaşam, esasen rahatsız edici gerilimlerin savunmacı bir şekilde ortadan kaldırılmasından oluşuyorsa ve gerilimi azalt­manın tek neticesi, daha fazla istenmeyen sıkıntıların ortaya çıkmasını ve sırayla ortadan kaldırılmasını pasifçe bekleme du­rumuysa, o zaman değişim, gelişim, hareket veya amaç nasıl or­taya çıkıyor? İnsanlar niçin gelişiyor? Niçin daha akıllı oluyorlar? Yaşamanın lezzeti ne ifade ediyor?”<sup>344</sup></p>
<p>Mekanik “dürtü” kavramı, modern psikolojide ortaya çıkmıştır ve Najati, bu kavramı İslamileştirme girişiminde ilk olarak, kav­ramın insanlara yönelik olarak daha geniş bir şekilde anlaşılması­nı ve uygulanmasını tanımlıyor ve ikinci olarak, hem hayvanlarla paylaştığımız hem de insanlar olarak bize özgü olan çeşitli dür­tüleri destekleyen Kuran ayetlerini aktarıyor. Najati, okuyucuya bu dürtülerin ortadan kaldırılması değil, İslam hukukuna göre meşru biçimde kontrol edilmesi ve yönetilmesi gerektiğini hatır­latıyor. Bu dürtülerin, en temel biyolojik olanların bile tatmini, insanı teslimiyet ve şükran içinde Allaha yöneltmelidir. İnsanın temel ve üst düzey ihtiyaçlarının uygun şekilde karşılanması, ka­bul edilebilir, meşru davranışa ve sağlıklı bir kişiliğe yol açacaktır. Dürtülerin uygun olmayan şekilde doyurulması ise, insanın <em>fit-</em>ratından, Allah’a bağlılığa meyilli olan tabiatından sapmasına ve dolayısıyla sağlıksız bir kişiliğe sahip olmasına neden olacaktır.</p>
<p><strong>ÇEVİRİ</strong></p>
<p>Dürtüler» canlı organizmaları» temel biyolojik ihtiyaçların kar­şılanması gibi belirli hedeflere ulaşmaları için motive eder. Mo­dern psikologlar» fizyolojik dürtüler (veya birincil dürtüler) ile psikolojik dürtüler (veya ikincil dürtüler) arasında ayrım yapı­yor. Fizyolojik dürtüler fiziksel ihtiyaçları tatmin eder, yani vü­cutta bir kayıp veya dengesizlik varsa, insan davranışını bedensel kaybı telafi etmek veya eski denge durumuna geri getirmek için yönlendiriyor. Bununla birlikte, psikolojik dürtüler çoğunlukla eğitim ve sosyalleşme yoluyla kazanılıyor.</p>
<p><strong>Fizyolojik Dürtüler</strong></p>
<p>İlahî hikmet, Allah’ın her yaratılmış varlığın içine, onun işlevleri­ni yerine getirmesini sağlayan bazı özel nitelikleri yerleştirmesini gerektirir: <em>“Bizim Rabbimiz, her şey e yaratılışını veren, sonra doğ­ru yolunu gösterendir”</em> (20:50). Allah hem insanın hem de hay­vanların içine iki tür fizyolojik dürtü yerleştirmiştir: Biri bireyin korunması için diğeri ise türün devamı için esastır.</p>
<p>Fizyolojik dürtülerin, organik veya kimyasal bir kayıp meydana geldiğinde vücudun ihtiyaçlarını karşılayan bazı önemli fizyolo­jik işlevleri vardır. Bunların amacı, vücudu asli denge durumuna geri getirerek yaşamını korumaktır. Eğer beslenme eksikliği, sı­caklık veya soğuk ve yorgunluk nedeniyle vücutta iç denge kaybı varsa, dürtüler vücudu normal denge durumuna, yani homeos- taz durumuna getirmek için ne gerekiyorsa yapar.<sup>345</sup> Böylece bi­rey, ihtiyacına veya iç dengesizliğin nedenine bağlı olarak yemek yer, kıyafetlerini değiştirir veya dinlenir. Bu faaliyetler fizyolojik temellidir ve insanın iradesiyle kontrol edilmez. Ter vücut ısısın­dan, yemek ise açlıktan kaynaklanır. Modern psikologlar bu iç denge ilkesini ancak son zamanlarda keşfettiler,<sup>346</sup> ancak Kuran bundan on dört yüzyıl önce bu duruma işaret etti:</p>
<p>Yere (gelince,) onu döşeyip yaydık, onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda her şeyden ölçüsü belirlenmiş ürünler bitirdik. (15:19) Göklerin ve yerin mülkü O’nundur; çocuk edinmemiştir. O&#8217;na mülkünde ortak yoktur, her şeyi yaratmış, ona bir düzen vermiş, belli bir ölçüyle takdir etmiştir. <sup>M7</sup>(25:2)</p>
<p>&#8230;O’nun katında her şey bir miktar (ölçü) iledir. (13:8)</p>
<p><strong>Kendini Koruma Dürtüsü</strong></p>
<p>Kuran, açlık, susuzluk, yorgunluk, sıcak, soğuk, acı ve nefes ile bağlantılı ayetlerde kendini koruma dürtüsünden bahsediyor. Allah, Ademe açlık ve susuzluk dertlerinden kurtulduğu cenne­ti hatırlatıyor. Allah, onu cennetten çıkarmak ve mücadele edip meşakkat çekmesi için yeryüzüne getirmek isteyen şeytana karşı uyarıyor.</p>
<p>İnsan, açlığını ve susuzluğunu gidermek için avlanır ve çiftçilik yapar; soğuk havalarda çıplaklığını örtecek giysiler yapar ve onu sıcaktan ve soğuktan korumak için evler inşa eder:</p>
<p>Bunun üzerine dedik ki: &#8220;Ey Âdem, bu (şeytan) gerçekten sana ve eşine düşmandır; sakın sizi cennetten sürüp çıkarmasın, sonra mutsuz olursun. Şüphesiz ki, senin acıkmaman ve çıplak kalma­man orda (cennette kalmana) bağlıdır. Ve gerçekten sen burada susamayacaksın ve güneş altında yanmayacaksın da.” Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: “Sana sonsuzluk ağacım ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?” (20:117-120)</p>
<p>Bu ayet, susuzluk, açlık ve aşırı sıcak ve soğuktan kaçınma dürtü­lerine işaret ediyor. Aynı zamanda varlığını sürdürme dürtüsü ve mal edinme <em>(temellük)</em> dürtüsünden bahsediyor. Kendini koru­ma dürtüleri, varlığını sürdürme dürtüsüne hizmet eder ama mal edinme dürtüsü psikolojik bir dürtüdür. Şeytan, insanı ölümsüz­lük ve daimî mülkiyet arayışına yönlendirme girişiminde bu dür­tülerin farkındadır. Yukarıda, Adem’in İlahî uyarıyı unuttuğunu ve yasak meyveden yiyerek Allah’ın sözünden çıktığını belirte­lim.</p>
<p>Aşağıdaki ayetler, sıcaktan ve soğuktan korunmak, yorgunluk ve acıyla baş etmek gibi kendini koruma dürtülerine işaret ediyor:</p>
<p>Allah, site evlerinizi (İçinde) &#8220;güvenlik ve huzur bulacağınız yerler* kıldı ve size hayvan derilerinden hem göç gününde hem yerleşme gününde kolaylıkla taşıyabileceğiniz evler; yünlerinden, yapağılarından ve kıllarından bir zamana kadar giyimlikler, döşe­melikler ve (ticaret için) bir meta kıldı. Allah, sizin için yarattığı şeylerden gölgeler kıldı. Dağlarda da sizin için barınaklar, siperler kıldı, sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, sizi savaşınızda (zorluk&#8217; lara karşı) koruyacak giyimlikler de var etti, işte O, üzerinizdeki nimetini böyle tamamlamaktadır, umulur ki teslim olursunuz. (16:80-81)</p>
<p>İnsan, vahşi hayvanlardan ve düşmanlarından korunmak için dağlara, mağaralara, çadırlara ve evlere yönelir, insan, ayrıca ağacm gölgesinde oturarak ve uygun giysiler yaparak kendisini aşın hava koşullarından da korur; silah yaparak kendini savaşta düşmanlarından ve yaralanmaktan korur. Susuzluk, açlık ve yor­gunluk uzun süre giderilmemeye gelmez, ancak bu giderilmeyen dürtülere kendi rızası için sabreden mü’minlere Allah bir mükâ­fat vadediyor:</p>
<p>Medine halkına ve çevresindeki bedevilere, Allah’ın elçisinden geri kalmaları, kendi nefislerini onun nefsine tercih etmeleri ya­kışmaz. Bu, gerçekten onların Allah yolunda bir susuzluk, bir yorgunluk, ‘dayanılmaz bir açlık’ (çekmeleri), kafirleri ‘kin ve öf­keyle ayaklandıracak’ bir yere ayak basmaları ve düşmana karşı bir başarı kazanmaları karşılığında, mutlaka onlara bununla salih bir amel yazılmış olması nedeniyledir. Şüphesiz Allah, iyilik ya­panların ecrini kaybetmez. (9:120)</p>
<p>Korku ve açlık, sefil bir kişiliğe yol açar, ölüm korkusu, meçhul gelecek korkusu ve düşman korkusu bireyin mutsuzluğuna mut­suzluk ekler:</p>
<p>And olsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, can­lardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır göste­renleri müjdele. (2:155)</p>
<p>Allah bir şehri örnek verdi: (Halkı) Güvenlik ve huzur içindeydi, rızkı da her yerden bol bol gelmekteydi; fakat Allah&#8217;ın nimetleri­ne nankörlük etti, böylece Allah yaptıklarına karşılık olarak, ona açlık ve korku elbisesini tattırdı. (16:112)</p>
<p>Şu evin (KÂbe’nin) Rabb&#8217;ine kulluk etsinler. Ki O, kendilerini aç­lıktan (kurtarıp) doyuran ve korkudan güvenliğe kavuşturandır. (116:3-4)</p>
<p>İnsanın dinlenmeye ihtiyacı vardır ve Kuran, insanın gündüz ça­lışıp gece dinlenme ihtiyacına işaret ediyor. İnsan sabahları zinde ve aktif uyanır ve günün aktivitelerini şevkle yapmaya hazırdır, ancak eve yorgun döner. Bedensel gerilimlerden ve psikolojik korkulardan kurtulmak için uyur. Bunlar, zor bir günün ardın­dan Allah’ın insanı rahatlatan nimetleridir:</p>
<p>O, dinlenmeniz için geceyi, gündüzü de aydınlatıcı olarak sizin için yaratmıştır. Şüphesiz işitebilen bir topluluk için bunda ger­çekten ayetler vardır. (10:67)</p>
<p>O, geceyi sizin için bir elbise, uykuyu bir dinlenme ve gündüzü de yayılıp çalışma (zamanı) kılandır. (25:47)</p>
<p>Sizi geceleyin öldüren (uyutan) ve gündüzün güç yetirip etkile­mekte (yapıp kazanmakta) olduklarınızı bilen, sonra adı konul­muş ecel doluncaya kadar onda sizi dirilten (uyandıran) O’dur. Sonra en son dönüşünüz O’nadır. Sonra yapmakta olduklarınızı size O haber verecektir. (6:60)</p>
<p><strong>İnsan Türünün Devam Ettirilmesi Dürtüsü</strong></p>
<p>Kendini koruma içgüdüsünü ele almıştık. Şimdi ise cinsel dürtü ve annelik dürtüsü hakkında kısa bir bahse yöneliyoruz.</p>
<p><strong>Cinsel Dürtü</strong></p>
<p>Cinsel dürtü, insan türünün devam etmesinde hayati bir rol oy­nar. Bu dürtüyle bir aile oluşur, toplumlar ve milletler de aileler aracılığıyla oluşur. Toprağın işlenmesi, insanların birbirini tanı­ması ve medeniyetin bilgi, sanayi ve kültürdeki ilerleme yoluyla inşa edilmesi toplum aracılığıyladır. Allah şöyle buyurur: <em>“Ey in­sanlar, gerçekten, biz sizi bir erkek ve bir dişiden<sup>348</sup> yarattık ve bir- </em><em>birinizle tanışmanız için sizi halklar ve kabileler (şeklinde) kıldık. Şüphesiz, Allah katında sizin en üstün (kerim) olanınız, (ırk ya da soyca değil) takvaca en ileride olanmızdır. Şüphesiz Allah, bilendir, haber alandır.” (49:13).</em> Bir aile sayesinde eşler birlikte güvenlik ve huzur içinde yaşar. Bu ilişki ile beslenen sevgi ve merhamet duygulan onları uyum ve birliktelik içinde bir evlilik hayatına götürür, çocukların bakım ve yetişmeleri için sağlıklı bir ortam yaratır. Bu surette Allah şöyle buyurur:</p>
<p>Onda sükûn bulup durulmanız için, size kendi nefslerinizden eş­ler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da Onun ayetlerindendir. Şüphesiz bunda, düşünebilen bir kavim için ger­çekten ayetler vardır. (30:21)</p>
<p>Ey insanlar sizi tek bir nefsten yaratan, ondan eşini yaratan ve her ikisinden birçok erkek ye kadın türetip yayan Rabbinizden korkup sakının. Ve (yine) kendisiyle, birbirinizden dilekte bulun­duğunuz Allah’tan ye akrabalık (bağlarım koparmak)tan sakının. Şüphesiz Allah, sizin üzerinizde gözeticidir. (4:1)</p>
<p><strong>Annelik Dürtüsü</strong></p>
<p>Allah, hikmetiyle, bir kadında türün devamı için doğal bir dürtü olmasına karar vermiştir. Kadın fıtraten hamilelik ve doğum yü­künü taşımaya yatkındır; çocuğu emzirebilir ve çocuk kendine bakabilecek duruma gelene kadar ona bakabilir. Bu sorumluluğu doğal biçimde, şikâyet veya tereddüt etmeden taşır. Kuran, ha­milelik ve doğum sancıları çeken anneye şöyle işaret ediyor:</p>
<p>Biz insana anne ve babasını (onlara iyilikle davranmayı) tavsiye ettik. Annesi onu, zorluk üstüne zorlukla (karnında) taşımıştır. Onun (sütten) ayrılması, iki yıl içindedir. &#8220;Hem bana hem anne ve babana şükret, dönüş yalnız banadır.” (31:14)</p>
<p>Musa (a.s.) kıssasından bahsederken Kur’an, annenin çocukları­na olan sevgisini ve şefkatini anlatıyor. Anne, çocukları için en­dişeleniyor ve yanında olmadıklarında üzülüyor. Musa’nın (a.s.) annesi, oğlunun gidişinden dolayı üzgündü, ancak onun Allattın takdirine olan inancı güçlüydü ve iç huzurunu korumayı başar­mıştı:</p>
<p>İsa nın annesi ise, yüreği boşluk içinde sabahladı. Eğer müzmin­lerden olması için kalbi üzerinde (sabrı ve dayanıklılığı) pekiştir­memiş olsaydık, neredeyse onu(n durumunu) açığa vuracaktı. (28:10)</p>
<p>Oğlu ona dönünce, üzüntüsü gitti ve yeniden sevince kavuştu:</p>
<p>Böylelikle, gözünün aydın olması, üzülmemesi ve gerçekten Al­lah’ın vaadinin hak olduğunu bilmesi için, onu annesine geri ver­miş olduk. Ancak onların çoğu bilmezler. (28:13)</p>
<p><strong>Psikolojik Dürtüler</strong></p>
<p>İnsanın kişiliği benzersizdir ve davranışları yalnızca içgüdüleri tarafindan yönlendirilen hayvandan farklı olarak, insanın dav­ranışı temel, birincil dürtülerin yanı sıra ikincil, psikolojik dür­tüleri tarafından da belirlenir. Edinme dürtüsü ve dini dürtüler gibi bu psikolojik dürtülerin <em>(el-dawafi en-nefsiyye)</em> ayırt edile­bilir bir fizyolojik temeli yoktur. Çoğu modern psikolog, psiko­lojik dürtülerin sosyal çevreden edinildiğini kabul etse de Erich Fromm gibi diğer psikologlar, saygınlık, aidiyet, kimlik ve bir yö­nelim çerçevesi gibi psikolojik ihtiyaçları insanlara özgü olarak değerlendiriyor.<sup>349</sup> Birincil dürtüler (örneğin açlık, susuzluk ve cinsellik) ile ikincil (veya manevi) dürtüler (örneğin adalet, iyi­lik, güzellik değerleri) arasındaki ayrımı ortaya koyan Abraham Maslow, ikinci türün insan doğasında doğuştan var olduğunu kabul etti. Hem Fromm hem de Maslow için, insan kişiliğinin ilerlemesi ve gelişmesi için ikincil dürtülerin yerine getirilmesi esastır. Aşağıda bahsedilecek olan bu ikincil dürtüleri psikolo­jik dürtüler kategorisi altında ele alacağız. Bu psikolojik dürtü­lerin çoğunun edinilmiş değil, insan fıtratında olduğunu belirten Fromm ve Maslow ile hemfikiriz. Batılı psikologlar, insanın fiz­yolojik boyutuna odaklanma ve tslami açıdan daha önemli olan insanını manevi yönünü göz ardı etme eğilimindedir. Fromm ve Maslow, insanın yalnızca dışa dönük, gözlemlenebilir yönüne odaklanma eğiliminde olan davranışçıları özellikle eleştiriyor, örneğin Fromm, dini dürtüyü insanda doğuştan gelen bir şey olarak tanımlıyor ve şöyle diyor:</p>
<p>Bir yönelim çerçevesine ve bir adanmışhk nesnesine duyulan ihtiya­cın köklerinin insanın varoluş koşulunda olduğu tezi, dinin tarihte evrensel olarak var olduğu gerçeğiyle fazlasıyla doğrulanmış gibi görünüyor&#8230;. laboratuvarı hasta olan ve başka bir kişinin düşünce ve duygularının katılımcı gözlemcisi olan psikanalist, belirli bir yö­nelim çerçevesine ve adanmıştık nesnesine duyulan ihtiyacın insa­nın fıtratında olduğu gerçeğinin başka bir kanıtıdır?<sup>50</sup></p>
<p><strong>Edinme Dürtüsü</strong></p>
<p>İnsan, edinme dürtüsünü sosyal ve kültürel çevresinden kazanır. Yaşam deneyimi, insanın kendisini güvende ve emniyette his­setmesini sağlayan, onu yoksulluktan ve güçsüzlükten koruyan zenginlik ve maddi mal varlığına olan sevgisine tanıklık ediyor. Kur’an birçok yerde bu dürtüden bahsediyor:</p>
<p>Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insan­lara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaldir. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. (3:14)</p>
<p>Malı bir yığma tutkusu ve hırsıyla seviyorsunuz. (89:20)</p>
<p>Şeytan, Hz. Adem’in (a.s.) Allaha verdiği sözünden cayması için aklını çeldi: <em>“Sonunda şeytan ona vesvese verdi; dedi ki: ‘Sana son­suzluk ağacını ve yok olmayacak bir mülkü haber vereyim mi?<sup>m </sup>(20:120).</em> “Yok olmayacak bir mülk” ifadesini, insanda edinme dürtüsünün içgüdüsel olduğu anlamına gelecek şekilde yanlış yorumlamayın. Şeytan, daha önce olmayan bir dürtünün varlığı­nı şekillendirmede etkiliydi. Bu nedenle, görüşü modern antro­polojik ve psikolojik araştırmalar tarafından da desteklenmeyen McDougall’m<sup>351</sup> düşündüğü gibi içgüdüsel değil, edinilmiştir.</p>
<p><strong>Saldırganlık Dürtüsü</strong></p>
<p>Saldırganlık dürtüsü, fiziksel veya sözlü, saldırgan davranış yo­luyla insan kişiliğinde kendini gösterir. Kur’an diyor ki:</p>
<p>Fakat şeytan, oradan ikisinin ayağını kaydırdı ve böylece onları içinde bulundukları (durum)dan çıkardı. Biz de: “Kiminiz kimini­ze düşman olarak inin, sizin için yeryüzünde belli bir vakte kadar bir yerleşim ve meta vardır&#8221; dedik. (2:36).</p>
<p>Bu ayet, kendi arzularını ileri sürmeye çalışan bireylerle rekabet hâlinde meydana gelen çatışma, düşmanlık ve zulüm gerçeğine işaret ediyor. Allah, meleklere insanın yeryüzündeki halifeliğin­den bahsettiğinde, onlar saldırgan bir tavırla tepki gösterdiler. <em>“Orada bozgunculuk çıkaracak ve kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?&#8221; (2:30)</em> dediler. İmam Fahreddin Razi bu ayeti tefsir ederken şöyle diyor: “İnsan yapısındaki öfke, şehvet ve akim bir­leşimi, şehvet ve öfkenin icrasını mümkün kılar ki bu da fitneyi meydana getirir.”<sup>352</sup> insan hayatında meydana gelen ilk saldırgan­lık örneği, Kabil’in kıskançlıktan kardeşi Habil’i öldürmesidir.</p>
<p>Onlara Adem’in iki oğlunun gerçek olan haberini oku: Onlar (Al­lah’a) yaklaştıracak birer kurban sunmuşlardı. Onlardan birinin- ki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen) Demişti ki: “Seni mutlaka öldüreceğim.” (Öbürü de:) “Allah, ancak korkup sakınanlardan kabul eder. Eğer beni öldür­mek için elini bana uzatacak olursan, ben seni öldürmek için elimi sana uzatacak değilim. Çünkü ben, alemlerin Rabb’i olan Allah’tan korkarım. Şüphesiz kendi günahını ve benim günahımı yüklenmeni ve böylelikle ateşin halkından olmanı isterim. Zul­medenlerin cezası budur.” Sonunda nefsi ona kardeşini öldürme­yi (tahrik edip zevkli göstererek) kolaylaştırdı; böylece onu öldür­dü, bu yüzden hüsrana uğrayanlardan oldu. (5:27-30)</p>
<p>Ayrıca Kur’an-ı Kerim sözlü saldırganlığa atfen şöyle buyuruyor:</p>
<p>Ey iman edenler, sizden olmayanları sırdaş edinmeyin. Onlar size kötülük ve zarar vermeye çalışıyor, size zorlu bir sıkıntı verecek şeyden hoşlanırlar, öfkeleri (ve düşmanlıkları) ağızlarından dışa vurmuştur, sinelerinin gizli tuttukları ise, daha büyüktür. Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz. (3:118)</p>
<p>Saldırganlık dürtüsü içgüdüsel midir yoksa edinilmiş midir? Lorenz ve Freud içgüdüsel olduğunu savunuyorlar, ancak diğer psikologlar bu karamsar görüşü reddederek edinilmiş olduğu­nu iddia ediyorlar. Erich Fromm ve Abraham Maslow, insanın doğuştan iyi olduğunu ve saldırgan dürtünün sonradan edinil- diğini savunur. Modern deneysel çalışmalar, çocuklarda fiziksel hareketlerinin kısıtlanması veya engellenmesi sonucunda saldır­gan davranışlar olduğunu ortaya koymuştur. [Bu çocuklar] bü­yüdükçe, sosyal, yasal veya fınansal nitelikteki engellerle karşı­laştıklarında çok sayıda başka durumda da saldırgan davranışlar sergilerler. Diğer çalışmalar bu görüşe karşı çıkmış ve fiziksel hareketleri engellenen çocuğun illa agresif bir şekilde davranma­dığını göstermiştir. Bazı çocuklar saldırgan olmayan bir şekilde yardım isterken bazıları ise bir geri çekilme stratejisi benimser veya kendini uyuşturucu veya alkole verir. [Tüm bunların] ço­cuğun eğitimi, ebeveynleri ile olan ilişkisi ve engellere saldır­ganlıkla yanıt vermeyi öğrenip öğrenmediği ile çok ilgisi vardır. Pek çok modern psikolog, saldırganlığın kısmen edinildiği görü­şündedir<sup>353</sup> ve bu, Kur’an’ın insan doğasında hem iyiliğe hem de kötüye hazır bulunma durumu olduğuna dair görüşe uygundur: <em>“Biz ona iki yol (hayır ve şer) gösterdik.” (90:10).</em> İnsan doğasının ikiliği, insanın, biri erdemin dik ve zor yolu, diğeri ise kötülüğün kolay yolu olan iki yola meylettiğini gösterir. İnsan, iyilik ya da kötülük, başkalarına karşı nezaket ya da saldırganlık yolları ara­sında seçim yapar. Günün sonunda, insanın engellere saldırgan­lıkla veya geri çekilmeyle veya başka bir şekilde tepkisi, büyük ölçüde yetiştirildiği ve sosyal-kültürel çevresine bağlıdır.</p>
<p><strong>Rekabet Dürtüsü</strong></p>
<p>Rekabet dürtüsü, toplumun değerli olarak gördüğü, ekonomik, politik veya düşünsel olsun, belirli rekabet türlerini onaylayan eğitim yoluyla elde edilir. Kur’an, insanı <em>takvada</em> ve iyi amelde yarışmaya teşvik ediyor. O, derin insani değerlere bağlı kalmaya ve Allah’la, ailesiyle veya toplumuyla olan ilişkisinde, ilahi olarak tasarlanmış yaşam tarzını izlemeye teşvik edilir. Rekabet, Allah’ın affını ve rızasını ve sonunda cennete girişi hedef alır. Allah, aşağı­daki ayetlerde rekabet dürtüsüne işaret ediyor:</p>
<p>Şüphesiz hayırlı insanlar elbette nimetler içindedirler. Tahtlar üzerinde bakıp seyretmektedirler. Nimetin parıltılı sevincini sen onların yüzlerinde tanırsın. Onlara mühürlü, katıksız bir şaraptan içirilir. Ki onun sonu misktir. Şu hâlde yarışmak isteyenler, bunun için yarışsınlar. (83:22-26)</p>
<p>Herkesin (her toplumun) yüzünü çevirdiği bir yön vardır, öy­leyse hayırlarda yarışınız. Her nerede olursanız, Allah sizleri bir araya getirecektir. Şüphesiz Allah, her şeye güç yetirendir. (2:148) Rabb’inizden olan bir mağfirete ve cennete (kavuşmak için) çaba gösterip yarışın, ki (o cennet) genişliği gök ile yerin genişliği gibi olup Allah’a ve Resulüne iman edenler için hazırlanmıştır. İşte bu, Allah’ın fazlıdır ki, onu dilediğine verir. Allah büyük fazl sahibidir. (57:21)</p>
<p><strong>Dini Dürtü</strong></p>
<p>Dini dürtü içgüdüseldir; insanın ruhunun derinliklerinde, onu Allah’ı ve yarattıklarını düşünmeye, O’na ibadet etmeye ve zor zamanlarda O’ndan yardım istemeye sevk eden bir şey vardır. Al­lah’ın koruması ve gözetmesi duygusu, insanı güvende ve huzurlu hissettirir. Bu, tarih boyunca insan doğasında açıkça gösterilmiş­tir. Farklı toplumların farklı Tanrı anlayışları ve ibadet biçimleri olmasına rağmen, din ve Tanrı’ya tapınma konusunda ortak bir ilgileri vardır; bu da tüm insanlardaki dini dürtüye tanıklık eder. O, insan ruhunun derinliklerinde yatan bir dürtüdür. Kuranın aşağıdaki ayetleri, insandaki bu fıtri dini dürtüye işaret ediyor:</p>
<p>Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Al­lah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (30:30) Hani Rabbin, Ademoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış ve onları kendi nefislerine karşı şahitler kılmıştı: “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” (demişti de) onlar: “Evet (Rabb’imizsin), şahit olduk” demişlerdi. (Bu,) Kıyamet günü: &#8220;Biz bundan habersizdik* dememeniz içindir. (7:172)</p>
<p>îkinci ayet, insanın yeryüzünde yaratılmadan önce Allah’ı Yara- dan’ı olarak kabul ederek kendisi hakkında tanıklık ettiğini açık­ça ortaya koymaktadır. Dolayısıyla kıyamet günü bundan haber­siz olduğunu söyleyemez. Bu, insan doğasında Allah’ı ve Onun birliğini tanımak yönelik içgüdüsel bir hazır olma durumunun varlığını gösterir. Dolayısıyla Allah’ı bilmek ve tanımak/ıtrat (asli tabiat) ile bağlantılıdır. Bu tanıma» insan ruhunun [spirit] en de­rinlerinde en başından beri mevcuttu. Ancak, insanın ruhu be­deni tarafından kuşatıldığı için, Allah’ı ve en başından Onu tanı­dığını unutmuştur. İnsan, Allah’ı tanımak için bu bilinçsiz ikrarı uyandırmalıdır. İnsan» bu Allah bilgisine» kendi gerçek benliğini tanıyarak ulaşabilir. Gerçek benliğini tanımanın yollarından biri, insanın hayati tehlike içeren durumlarla karşı karşıya kalması­dır.<sup>554</sup> Bu surette, Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. öyle ki siz gemide bulun­duğunuz zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgâr ge­lip çatar ve her yandan dalgalar onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken, dinde O’na gönülden katıksız bağlılar (muhlisler) olarak Allah’a dua etmeye başlarlar: “And olsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, mu­hakkak sana şükredenlerden olacağız.” (10:22)</p>
<p><strong>Bilinç Dışı Dürtüler ve Dürtüler Arası Çatışmalar</strong></p>
<p>Sosyal açıdan kabul edilemez olan dürtüler bilinçaltında bastı­rılır ve dil sürçmeleri ve konuşurken yapılan hatalarla dışa vu­rulabilir. Kur’an’da bu tür bilinçsiz dürtülere ve insanın bunları gizlemeye çalıştığına şu ayette işaret edilmektedir:</p>
<p>Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah’ın kinlerini hiç (or­taya) çıkarmayacağını mı sandılar? Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. And olsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzmdan da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir. (47:29-30)</p>
<p>Bu ayet, Kur’an’ın bilinçdışının gücünü yüz yıl kadar yakın bir tarihte kendi psikanaliz ekolünü kuran Freud’dan çok önce orta­ya koyduğunu gösteriyor. Dürtülerin çatışması, kişi iki muhalif dürtü karşısında kendini tereddütlü, çaresiz veya kafası karışmış bulduğunda ortaya çıkıyor. Kur’an, iman bağlamında bu tür psi­kolojik çatışmalarla karşı karşıya kalan bu kişilerden bahsediyor.</p>
<p>Tereddütlüdürler ve inanç ile inançsızlık arasında ortada durur­lar. Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>De ki: &#8220;Bize yararı ve zararı olmayan Allah&#8217;tan başka şeylere mi tapalım? Allah bizi hidayete erdirdikten sonra, şeytanların ayar­tarak yerde şaşkınca bıraktıkları, arkadaşlarının da: &#8216;Doğru yola, bize gel’ diye kendisini çağırdığı kimse gibi topuklarımız üzerinde gerisin geri mi döndürülelim?” De ki: &#8220;Hiç şüphesiz Allah’ın yolu, asıl yoldur. Ve biz alemlerin Rabb’ine (kendimizi) teslim etmekle emrolunduk.” (6:71)</p>
<p>Bu ayet, şeytanın istekleri ile mü’minlerin istekleri arasında kalan insandaki psikolojik bir çatışmaya işaret ediyor. Şüphenin psiko­lojik etkisi ile ilgili aşağıdaki ayete dikkat edin.</p>
<p>Allah’a ve ahiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla ci­hat etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takva sahiplerini bilendir. (9:44)</p>
<p>Arada bocalayıp dururlar. Ne onlarla ne bunlarla. Allah kimi sap­tırırsa, artık sen ona yol bulamazsın. (4:143)</p>
<p><strong>Dürtülerin Kontrolü</strong></p>
<p>Temel dürtülerin tatmini, insanın hayatta kalması için esastır; doğaldır ve bu nedenle İslam hukukunun <em>(şeriat)</em> öngördüğü sı­nırlar içinde kalmak şartıyla insan doğasını ihlal etmez. Bu ne­denle İslam, insanın doğal dürtülerinin bastırılmasını destekle­mez, bireyin ve toplumun yararına olan sınırlar içinde kontrol edilmesini ve yönlendirilmesini<sup>355</sup> teşvik eder.</p>
<p>Arzudan vazgeçmek ile arzuyu bastırmak arasında bir ayrım ya­pılmalıdır. Arzudan vazgeçmek, kabul edilemez durumlarda ar­zuları tatmin etmeyi bilinçli bir şekilde reddetmektir. Arzuların bastırılması anlamına gelen, bu arzuların saf olmadığını düşü­nerek reddedilmesini içermez. Aynı zamanda, onu, suçluluk ve endişe duyguları yaratabilecek olan kişinin bilincinden tamamen uzaklaştırma girişimini de ihtiva eder.</p>
<p>Nihayetinde» arzunun bastırılması bilinçdışı seviyeyi etkiler. Arzu bilinçten uzaklaştırılıp bilinçaltında depolanır ve kendisini birçok davranış bozukluğu biçiminde gösterir.</p>
<p>Kur’an, arzuların önceden belirlenmiş sınırlar içinde kontrol edilmesini ve yönlendirilmesini ister. Birey içgüdülerini kontrol etmelidir, içgüdüleri onu değil. Kur’an, fizyolojik dürtülerin helal yollarla tatmin edilmesini teşvik ediyor:</p>
<p>Ey insanlar, yeryüzünde olan şeyleri helal ve temiz olarak yiyin ve şeytanın adımlarını izlemeyin. Gerçekte o, sizin için apaçık bir düşmandır. (2:168)</p>
<p>Ey iman edenler, içki, kumar, dikili taşlar ve fal okları ancak şey­tanın işlerinden olan pisliklerdir. Öyleyse bunlardan kaçının; umulur ki kurtuluşa erersiniz. Gerçekten şeytan, içki ve kumar­la aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi? (5:90-91) Eğer yetim (kız)lar konusunda adaleti yerine getiremeyeceğiniz­den korkarsanız, bu durumda, (onlarla değil) size helal olan (baş­ka) kadınlardan ikişer, üçer, dörder olmak üzere nikahlayın. Şayet adaleti sağlayamayacağınızdan korkarsanız, o zaman bir (eş) ya da sağ ellerinizin malik olduğu (cariye) ile (yetinin). Bu <em>sapma­manıza</em> daha yakındır. (4:3)</p>
<p>Kadınlarınız sizin tarlanızdır; tarlanıza dilediğiniz gibi varın. (2:223)</p>
<p>Yukarıdaki ayetler, cinsel dürtünün yadsınmasını veya bastırıl­masını ya da sınırsız tatmin edilmesini değil, uygun ve meşru bir şekilde tatmin edilmesini savunmaktadır.<sup>356</sup> Dürtülerin kontro­lünün iki yönü vardır: Birincisi, İslam hukuku bağlamında dür­tüleri tatmin etmektir; diğeri ise bu dürtülerin tatmininde aşırıya kaçmamaktır, örneğin birinci yönle ilgili olarak İslam, haram yiyip içerek açlığın ve susuzluğun giderilmesini yasaklamıştır. Ayrıca şarap ve domuz gibi vücuda zararlı gıdaların tüketimini de yasaklar. İslam, evlilik dışı cinselliği de haram kılmıştır. Allah, Kur’an’da da belirttiği gibi, erkeği ve kadını cinsel dürtüyü evlilik içinde tatmin etmek, aile kurmak ve evlilikte istikrar ve huzur bulmak için yaratmıştır:</p>
<p>Onda sükûn bulup durulmanız için, size kendi nefislerinizden eş­ler yaratması ve aranızda bir sevgi ve merhamet kılması da O’nun ayetlerindendlr. (30:21)</p>
<p>Ancak şartlar evlenmeye müsait değilse, insanın iffetli olması ve şartlan düzelinceye kadar cinsel dürtülerini kontrol etmesi ge­rekir: <em>&#8220;Nikah imkânı bulamayanlar, Allah kendilerini lütfundan zenginleştirinceye kadar iffetlerini korusunlar” (24:33).</em> Kur’an, insanı cinsel içgüdülerini harekete geçirmeyecek, onları kontrol etmesine yardımcı olacak bir toplumda yaşamaya teşvik ediyor. Bu nedenle erkek ve kadınların bakışlarını indirmeleri ve müte­vazı tarzda giyinmeleri gerekmektedir. Oruç tutmak ve fiziksel egzersizler de cinsel iştahın kontrol altına alınmasına yardımcı olacaktır (bkz. 24:30-31). Yetişkin erkek ve kadınların serbestçe bir araya gelmesi İslam’da yasaktır. İslami kanun, bireyin cinsel tutkularını kontrol etmesine yardımcı olur (bkz. 24:58-59).</p>
<p>İkinci nokta, dürtülerin tatmininde ılımlı olmaktır. Tıbbi araştır­malar, yeme, içme ve dinlenmedeki aşırılıkların insan sağlığına zararlı olabileceğini kanıtlamıştır. Allah şu ayette açgözlülüğü yasaklamıştır:</p>
<p>Ey Ademoğulları, her mescit yanında ziynetlerinizi takının (gü­zel ve temiz giyinin). Yiyin, için ve israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez. (7:31)</p>
<p>Bu ayet sadece yeme ve içmede değil, tüm fizyolojik dürtülerde ölçülü olmayı ifade ediyor. Belki de sadece bu iki dürtüden söz etmek, bizi bu dürtülerin kendini koruma açısından önemi ve insanın onlar hususunda aşırıya kaçma eğilimi hakkmdaki nok­taya geri getiriyor.</p>
<p>Kur’an, aynı zamanda, edinme ve saldırganlık dürtüleri gibi psi­kolojik dürtülere de atıfta bulunuyor. İkincisiyle ilgili olarak, insanların fiziksel veya sözlü olarak saldırgan olmalarını yasak­lıyor: <em>“İyilik ve takva konusunda yardımlaşın, günah ve haddi aşmada yardımlaşmayın” (5:2).<sup>357</sup></em> Kur’an ayrıca insanı, edinme dürtüsünü kontrol etmeye çağırıyor. Faizi, sömürüyü ve hırsızlığı yasaklıyor, sadaka ve <em>zekâtı</em> emrediyor.<sup>358</sup> Genel olarak Kur’an, in­sanı dürtülerini ve arzularını İslam hukukuna uygun olarak ılım­lı ve meşru bir şekilde kontrol etmeye çağırıyor. İnsan, fizyolojik ve alt psikolojik dürtülerinin kaynağı olan arzularının <em>(nefsinin) </em>kölesi olmamalı ve bunlar üzerinde tam kontrole sahip olmalıdır. Bu hususta Allah şöyle buyuruyor:</p>
<p>Kim azgınlık eder ve dünya hayatını tercih ederse, şüphesiz, ce­hennem onun sığınağıdır. Kim de Rabb’inin huzurunda duraca­ğından korkar ve nefsini arzularından alıkoyarsa, şüphesiz, cen­net onun sığınağıdır. (79:37-41)</p>
<p>Kuran, insanı hayatım dengede tutmaya ve hem günlük hayatta tatmin arayan bedeninin hem de Yaradana ve ahiret mutluluğu­na özlem duyan <em>ruhun</em> [soul] isteklerini tatmin etmeye çağırıyor. Allah’m bu dünyada kendisi için takdir ettiği İlahî görevi yerine getirmek için hem bu fizyolojik dürtüleri hem de manevi dürtü­leri tatmin etmek insanın görevidir. Bu şekilde insan, Allah’ı Ya- radan’ı olarak tanıyacak ve yalnızca O’na kulluk edecek, ahirette Allah’ın mağfiretini ve hoşnutluğunu kazanacaktır. İnsan hem bu dünyanın hem de ahiretin taleplerini karşılayabilirse, psikolojik çatışmalardan kurtulacak ve Allah’ın buyurduğu gibi emniyet, huzur ve mutluluk içinde bir hayat yaşayacaktır:</p>
<p>Allah’ın sana verdiğiyle ahiret yurdunu ara, dünyadan da kendi paymı (nasibini) unutma. (28:77)</p>
<p>Ey iman edenler! Ne mallarınız ne çocuklarınız sizi Allah’ı zikret­mekten, tutkuya kaptırarak alıkoymasın; kim böyle yaparsa, artık onlar hüsrana uğrayanların ta kendileridir. (63:9)</p>
<p>Bu ayetler, İslam’ın manastır hayatını desteklemediğini açıkça ortaya koymaktadır: O, insanın hem fiziksel hem de manevi ih­tiyaçlarını karşılamayı amaçlamaktadır. Fiziksel ihtiyaçların tat­mini başlı başına bir amaç değildir; bundan ziyade, ahirette daha yüksek, daha kalıcı bir sonsuz mutluluk hedefine ulaşmanın bir yoludur. Bu surette, aşağıdaki ayetlerde Kur’an, kişinin dünyevi, fiziksel ihtiyaçlarının giderilmesinden bahsediyor. Bunu, Allah korkusunun, tamamıyla bu dünyaya ait fizyolojik ve psikolojik dürtülerle meşgul olmaktan daha iyi olduğuna dair bir hatırlat­ma izliyor. İnsan ancak <em>takva</em> sahibi olmakla Allah’ın nzasını ve <span style="font-size: 13.3333px;">ahiret mutluluğunu </span> idrak edebilir. Bu idrak, onun dürtülerini ve içgüdülerini kontrol etmesine ve tatminlerini meşru biçimde ve ölçülü bir şekilde yönlendirmesine yardımcı olacaktır:</p>
<p>Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, sal­ma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar, dünya hayatının metaldir. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır. De ki: “Size bundan <u>daha hayırlısını b</u>ildireyim mi? Korkup sakınanlar için Rablerinin katında, içinde temelli kalacakları, altından ırmaklar akan cen­netler, tertemiz eşler ve Allah’ın rızası vardır. Allah, kulları hak­kıyla görendir.” (3:14-15)</p>
<p>Dünya hayatı yalnızca bir oyun ve bir oyalanmadan başkası değil­dir. Korkup sakınmakta olanlar için ahiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz? (6:32)</p>
<p>Bu ayetler, insanın dürtü ve arzularını ahirete tercih ederek on­ların tatmini ile meşgul olmasının, Yaradan’ını unutmasına ne­den olacağını teyit ediyor. Fakat insan, dünya hayatının kendisini Allaha kulluktan ve salih ameller yapmaktan alıkoymasına izin vermezse, dürtülerine ve arzularına tam olarak hâkim olacak ve böylece Allah ın rızasını ve mağfiretini kazanacaktır.</p>
<p><strong>Dürtülerin Sapkınlaşması</strong></p>
<p>“Dürtülerin sapkınlaşması” ifadesi aslında “dürtülerin gerçek amacından sapması” anlamına geliyor. Başka bir deyişle, bir kim­se kendi menfaati için aşırıya kaçarak ve gayrimeşru bir şekilde dürtülerini tatmin etmeye çalışırsa, gerçek amacından sapmış olur. Ancak dürtülerini kontrol ederse, gerçek amacından sapmış olmayacaktır. Tüm dürtülerin en inatçısı cinsel dürtüdür. Kuran, Lut kavminde cinsel dürtünün nasıl yozlaştığını şöyle haber ve­riyor:</p>
<p>Hani Lut da kavmine şöyle demişti: &#8220;Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçek­ten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğ­rusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.” (7:80-81)</p>
<p>Psikolojik dürtülerden en aşina olduğumuz, insanın mala karşı aşın sevgisinden kaynaklanan edinme dürtüsüdür. Mal, aslında Allah’tan bir emanettir ve insanın onu, Allah yolunda ve O’nun rızası için helal bir şekilde harcaması gerekir. Ayrıca mal, top­rağın işlenmesi, medeniyetin inşası ve insanlığın ilerlemesi için de önemlidir. Bazı insanlar için mal arayışı başlı başına bir amaç hâline gelir; onu biriktirirler ve onunla Allah yolunda başkala­rına yardım etmezler. Bu dürtülerin ölçüsüz tatmini ve insanın onları kontrol edememesi, insanı gerçek amacından, yani ken­dini koruma ve toplumun refahına yönelik amaçtan uzaklaştırır. Örneğin, ölçüsüz ve uygunsuz öfke, bir kişiyi başkalarına karşı baskıcı ve zalim yapar. Rekabet dürtüsü hususunda aşırılık, kişiyi güç ve hakimiyete takıntılı hâle getirir. Aşırı dinlenme, hareket­sizlik ve tembellik, kişiyi sorumsuz, iş birliği yapmayan ve fayda­sız bir kimse yapar. En iyi yol olan orta yol dışındaki tüm bu uçlar sapkınlığa yol açacaktır.</p>
<p>Allah, “Onlar, harcadıkları zaman ne israf ederler ne kısarlar; (harcamaları,) ikisi arasında orta bir yoldur.” (25:67) ve “Elini boy­nunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanır, hasret (pişmanlık) içinde kalakalırsın.” (17:29) buyuruyor.</p>
<p>Editör:Amber Haque;Yasien Mohamed – Kişilik Psikolojisine İslami Yaklaşımlar,syf:239-259</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[I]</a> Kavramların, sonuçları gözlenebilir ve ölçülebilir işlemlerle tanımlanabileceğini savunan görüş. Ç.N</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> İslâmî literatürde, İslam’ı yayma ve Müslümanları dinî görevlerini yerine getir­meye çağırma anlamında kullanılan bir terim. Ç.N</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Allah ve Allah&#8217;ın isimleri, sıfatları ve tecellileri üzerine manevi tecrübeyle doğru­dan elde edilen bilgi anlamına gelen tasavvuf terimi. Ç.N</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/kuranda-insan-davranisinin-durtuleri/">Kur’an’da İnsan Davranışının Dürtüleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/kuranda-insan-davranisinin-durtuleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilinçaltının Bir Ürünü Olarak Dini Tecrübe</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilincaltinin-bir-urunu-olarak-dini-tecrube/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilincaltinin-bir-urunu-olarak-dini-tecrube/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 11 Jun 2023 09:35:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[bilinçaltı]]></category>
		<category><![CDATA[dini tecrübe]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Hakan Hemşinli]]></category>
		<category><![CDATA[Jung]]></category>
		<category><![CDATA[psikoterapi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26424</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bilinçaltı dendiği zaman akla gelen ilk kişi, şüphesiz Sigmund Freud’tur. Bilinçaltının kâşifi olarak da nitelendirilen Freud, 33 hayatı boyunca dinle ilgilenmiş ve dini bilinçaltının ürünü, yanılsama ve nevroz olarak görmüş ve obsesif (saplantılı) davranışlar ile dinî ritüeller arasında bir benzerlik kurarak dinî yaşantıların ve ibadetlerin birer saplantı nevrozu olduğunu öne sürmüştür. Ona göre saplantılı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilincaltinin-bir-urunu-olarak-dini-tecrube/">Bilinçaltının Bir Ürünü Olarak Dini Tecrübe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-26436 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/bilincalti-300x207.jpg" alt="" width="404" height="279" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/bilincalti-300x207.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/bilincalti-600x414.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2023/06/bilincalti.jpg 769w" sizes="(max-width: 404px) 100vw, 404px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bilinçaltı dendiği zaman akla gelen ilk kişi, şüphesiz Sigmund Freud’tur. Bilinçaltının kâşifi olarak da nitelendirilen Freud, 33 hayatı boyunca dinle ilgilenmiş ve dini bilinçaltının ürünü, yanılsama ve nevroz olarak görmüş ve obsesif (saplantılı) davranışlar ile dinî ritüeller arasında bir benzerlik kurarak dinî yaşantıların ve ibadetlerin birer saplantı nevrozu olduğunu öne sürmüştür. Ona göre saplantılı davranış ile dinî ritüeller arasında sekiz temel benzerlik noktası bulunmaktadır:</p>
<p><strong>a.</strong> İhmal edildiklerinde her ikisi de bireyde vicdan azabı ve sıkıntı meydana getirirler.</p>
<p><strong>b</strong>. Bireyin zihninde önemli bir yer işgal ederler ve birey bu davranışlarla meşgulken diğer şeylerden kendisini soyutlar.</p>
<p><strong>c.</strong> Her ikisinde de bütün ayrıntıların yapılmasına özen gösterilmektedir.</p>
<p><strong>d.</strong> Davranış ve ritüeller ikâme edilmediği zamanlarda şiddetli bir suçluluk duygusu meydana gelir.</p>
<p><strong>e.</strong> Yapılmadığı takdirde pişmanlık duygusu oluşur.</p>
<p><strong>f.</strong> İki durumda da bir takım içgüdüsel isteklerin bastırılması ve bilinçaltına gönderilmesi söz konusudur.</p>
<p><strong>g.</strong> Davranışlar ve ritüellerde, çatışan şeyler arasında uzlaşma durumunda ise güdülerin istediği zevklere engel olan saplantılı davranışlar zamanla kendileri zevk haline gelir. Dinî ritüellerde ise zevkler Tanrı’ya kurban edilir veya bir uzlaşma sağlanır. Cinselliğin evlilik yoluyla tatmin edilmesi gibi.</p>
<p><strong>h.</strong> Yer değiştirme mekanizmasında ise davranış ve ritüellerin zamanla çok önemli şeyleri sembolize ettikleri birbirine benzemektedir. 34</p>
<p>William W. Meissner, Psychoanalysis and Religious Experience adlı eserinde dinî yaklaşım ile psikanalitik yaklaşım arasındaki ilişkiyi ele alır. Her ne kadar Freud saplantılı davranışlar ile dinî ritüeller arasında yukarıda ifade edilen birçok benzerlik kursa da Meissner, temel olarak altı noktada bunları farklı bir şekilde ele alarak bir karşılaştırma yapar. Meissner’e göre, psikanaliz ve dinî tecrübenin anlaşılması arasındaki ilişki dikkate alındığında, tamamen çözülebilir olmayan bakış açısı arasında açıkça bir gerginlikle karşı karşıya kalınmaktadır. Meissner bu altı temel ayrılış noktalarını şöyle özetlemektedir: 35</p>
<p><strong>1.</strong> Dinî yaklaşım, bilince önem verirken, psikanaliz yaklaşım bilinçdışına önem vermektedir (Meissner din derken Yahudi-Hıristiyan geleneğini kastetmekte ve İslâm’a dair bir değerlendirmesi bulunmamaktadır.)</p>
<p><strong>2.</strong> Dinî yaklaşım, irâde özgürlüğüne vurgu yaparken, psikanalizin vurgusu determinizme yöneliktir.</p>
<p><strong>3.</strong> Din bir amaçlılık peşinde iken, psikanalizm nedensellik üzerine yoğunlaşır. Başka bir ifadeyle, davranışların ele alınması dinde nedensellikten daha ziyade tamamen bir gayeye yöneliktir.</p>
<p><strong>4.</strong> Din, inananların tecrübelerini anlamada epigenetik yani farklı zamanlardaki oluşumlara bakarken, psikanalitik yaklaşım indirgemeci tavrı benimser.</p>
<p><strong>5.</strong> Dinî yaklaşımda insanın davranışlarını yönlendiren bir eğilim olarak ahlâki terimler bulunurken, psikanalitik yaklaşımda bunun yerine içgüdüler işlev görmektedir.</p>
<p><strong>6.</strong> Teolojik ya da dinî yaklaşım arasındaki son ayrılık noktası, belki de en önemlisi ve en az çözülebilir olanı tabiata karşılık tabiatüstünü önemsemedir. Din tabiatüstüne vurgu yaparken, diğer yaklaşım tabiatı dikkate almaktadır. Freud Totem ve Tabu adlı eserinde dine psikolojik bir değerlendirmeyle yaklaşarak, onun güdülerin bastırılmasının bir sonucu olarak ortaya çıktığını iddia etmektedir. Freud, dinin kaynağını, eski çağlarda yaşayan kabilelerin tecrübelerinde görür. C. Darwin ve Robertson Smith’in görüşlerinden destek alan Freud’a göre, kabilede çok önemli bir pozisyona sahip olan baba, hem her şeyin yegâne otoritesi hem de sahibidir. Bu yönüyle sadece imrenilen ve ideal olan değil, aynı zamanda nefret de edilen baba, oğulların güç birliği yapması neticesinde öldürülüp yiyilir. Daha sonra pişmanlık duygusuna kapılan oğullar, benzer şeyin başlarına gelmemesi için caydırıcı ilkeler koyarlar. Freud, çocukların babalarını hem sevip ona hayranlık duyduklarını hem de iktidar arzularını ve cinsel ihtiyaçlarını engellediği için ondan nefret ettiklerini söyler. Oğullar, öldürdükleri babalarının yerine güçlü bir hayvanı ikâme ederler. Zaman ilerledikçe bu totem korkulan, nefret edilen, ilk babanın rolünü sembolize etmekten uzaklaşarak Tanrı halini alır. Sonuçta din ona göre, oğulların suçluluk duygusundan ve pişmanlığından ortaya çıkmıştır. 36</p>
<p>Freud’un yaklaşımına bakıldığında, evrensel bir saplantı şeklinde gördüğü din, kaynağını bilinçaltına gönderilmiş veya bastırılmış içgüdülerde ve pişmanlık ve suçluluk duygularında bulmaktadır. Onun dine yönelik eleştirisinin temelinde odipüs kompleksi 37 bulunmaktadır. Tanrı’ya inanmanın en önemli dayanaklarından biri de çocukların annelerine karşı duydukları her türlü koruma, şefkât, sevgi gibi arzu ve isteklerdir. Yine yukarıdaki anlatılardan da hareketle, Freud’un düşünce sisteminde Tanrı ile baba figürü açısından önemli benzerliklerin kurulduğu söylenebilir. Çünkü Tanrı ve baba figürünün her ikisi de, hem korkutucu hem de hayran bırakıcı özelliğe sahiptir. Freud, çocuğun baba figüründen hareketle Tanrı düşüncesine ulaştığını ve bunun da bir yanılsama olduğunu söyler. Psikolog, sonuçta dinî tecrübeyi bir ‘okyanus hissi’ olarak yorumlamakta ve bunu, sınırsız ve sonsuz bir şeyin duyumsanması olarak değerlendirmektedir. Fakat bu duyumsanma kişisel bir ölümsüzlük sağlamadığı gibi bütünüyle öznel bir haldir. Dolayısıyla aralarında önemli farklılıklar bulunmasına rağmen Freud ve C. J. Jung açısından, mistik tecrübeler, çocuğun kendisini, annesinden ayırt edemediği başka bir ifadeyle, özne-nesne ikiliğinin oluşmadığı doğmamış ve oluşmamış bilinç halinin arzu edilmesidir. Bu nedenle, mistik akımlarda bir suyun veya ırmağın okyanusa karışmasıyla sembolleştirilen mistik tecrübeler, yetişkinlerin yeniden anne rahminin korunaklı ortamında bilinçsiz olma arzularının bir göstergesinden başka bir şey değildir. 38</p>
<p>Burada yeri gelmişken Freud’un “okyanus hissi” olarak nitelendirdiği şeye yönelik bir eleştiriyi hatırlatmak önem arzetmektedir. Freud’un organik olarak gelişen böylesi bir durumun mümkün olduğunu açıklayan bir yolunu iddia ettiğini söyleyen Hodgson’a göre, maalesef bu “okyanusvari bilinç” nosyunu, daha ziyade mistik tecrübe olmayan bir çeşit öznel bir duruma vurgu yapar. Hodgson, Freud’un klinik bakımdan eğer bir sakıncası bulunmuyorsa, böylesi bir tecrübenin organik açıdan temelinde yatan şeyi “hiçbir şey ama” düşüncesine indirgemeye istekliymiş gibi konuştuğunu öne sürer. Hâlbuki bu tür kompleks bir olgu, belli bir seviyeye indirgememeyi, kendi seviyesinde tutup, kendi anlamından saptırmamayı gerektiren bileşke ve ön şartlar gereğince yorumlanabilir. Böyle bir indirgemenin kandırmaca olduğunu söyleyen Hodgson’a göre bir kişi, böyle bir olayda, onların organik temeli ve mekanizması ile ahlâkî ya da manevî anlamının arasını ayırmayı isterse, klinik içinde uygun olmayan özel bir itina göstererek konuşması gerekir. 39</p>
<p>Freud’un düşünceleri bazı yönlerden kabul görürken bazı yönlerden de şiddetle eleştirilmiştir. Örneğin psikiyatri profesörü Otto F. Kernberg, hastalarla ilgili tecrübelerinin, dinin nasıl kişisel zulüm ve yıkıcılık için bir rasyonelleştirme olarak kullanılabildiğini, obsesif-kompulsif sistemlere dönüştürülebildiğini ve süper-ego işlevlerinin psikopatolojik bozulma ve tahribinin yıkıcı toplum karşıtı davranışa sevk edebildiğini gösterdiğini söyler. Ancak psikanalizin evrensel ahlâkî sistemlerin kökenlerinin aksine, gerçek değerler adına cevaplar temin edemeyeceğini dile getirir. Tanrı fikrinin psişik aygıtın gelişimi içerisinde gerçek değerin sezgisel kökenini içerebildiğini ama psikanalitik yaklaşımın ‘bilimsel zirvesi’ içine alınamayacağını söyleyen Kernberg, Freud’un düşüncelerinin tersine, bilimin ve aklın dinin yerini alamayacağını psikanalizin dindarlığın kökenine dair temel bilgi verebileceğini ancak bir dünya görüşü oluşturamayacağını ve bununla birlikte, Tanrı’ya ilişkin felsefî ve teolojik bir tartışmanın da hakemî olmadığını savunur. 40 Freud’un dinin kökenini bilinçaltında görmesi ve bu yüzden dinin bütün unsurlarının bir yanılsama olduğunu iddia etmesi, dinî tecrübenin de tamamen öznel olduğunu ve bu yanılsamaların veya bilinçaltının bir ürünü olduğunu göstermektedir.</p>
<p>Fromm, Freud’un din eleştirisinden çıkarılan sonuçlara bel bağlamaya gerek olmadığını söyler. Freud düşüncesinde temel normlar hayırseverlik, gerçeklik ve özgürlüktür. Freud, akıl ve özgürlüğün birbiri için gerekli olduğunu düşünür. Ona göre insan babacan Tanrı yanılsamasını bırakıp evrendeki yalnızlığı ve önemli olmayışıyla yüzleşirse, baba evini terk eden bir çocuk konumuna düşer. İşte akıl burada önem kazanır. Çünkü Freud, insan gelişiminin temel amacının bu çocuksu düşkünlüğün üstesinden gelmek olduğunu ve gerçekle yüzleşmek için insanın kendisini eğitmek zorunda olduğunu savunur. Ona göre sadece kendini ‘tehdit eden ve koruyan’ yetkeden kurtarıp bağımsızlığını eline almış özgür bir insan, bu tür bir yanılsamaya düşmeden yeteneklerini geliştirip kullanmak suretiyle aklının gücünden faydalanabilir. Ancak böyle davranırsa insan, dünyayı ve dünyada kendisinin üzerine yüklenen rolü nesnel bir biçimde anlayabilir. Bu çerçevede Freud, insanların yetkenin egemenliği altından çıkabilmeleri oranında kendileri üzerinde düşünmeye cesaret edebileceklerine inanır. Fromm bu noktada önemli bir tespitte bulunur: Ona göre, Freud’un güçsüzlük duygusunun tam karşılığı, dinî duygularda kendini gösterir ve bu çok önemlidir. Çünkü Schleiermacher, Otto gibi birçok teolog ve kısmî olarak da Jung, bağımlılık ve güçsüzlük duygusunu dinî tecrübenin özü olarak değerlendirmektedir. 41</p>
<p>Jung, Otto’nun “numinous” düşüncesinden hareketle dinin numinous tecrübesi sonucunda değişikliğe uğramış bilince özgü bir tutumu tanımlayan bir terim; inançların ise ilk dinî tecrübelerin belli kalıplara sokularak kurallara bağlanmış ve dogma haline getirilmiş biçimleri olduğunu savunur. 42 Jung, nevrozun bastırılmış veya bilinçaltına gönderilmiş içgüdülerden oluştuğuna mutlak olarak inanmaz. Freud’un bilinçaltı ve nevrozla ilgili görüşlerini eleştirir nitelikteki düşünceleri ise şöyledir: “Bir doktor olarak, doğallıkla ‘bilimsel’e inanmayı benimseyebilirdim, nevrozun içeriğinin bastırılmış çocukluk cinselliğinden veya istenç gücünden başka bir şey olmadığına inanabilirdim ve böylelikle nevrozun değerini azaltmak suretiyle bir kısım hastayı doğrudan deneyim tehlikesine karşı korumam mümkün olabilirdi. Fakat biliyorum ki, bu teori kısmen doğrudur, yani nevrotik psikenin sadece bazı yüzeysel yönlerini açıklamaktadır. Oysa ben, kendimin de tam olarak inanmadığı bir şeyi hastama söyleyemem.”43 Fromm, Jung’un dinî tecrübeyi kendi dışımızdaki bir güç tarafından ele geçirilmek şeklinde yorumladığını ve bilinçaltını dinî bir kavram olarak değerlendirdiğini söyler. Ona göre Jung açısından bilinçaltı, sadece kişiye özgü zihnin bir parçası olamaz ve bireylerin kontrolünü aşarak onların zihinlerinden içeri zorla giren bir güçtür. Ayrıca Jung, dinî tecrübeyi, Tanrı veya bilinçaltı (bilinçdışı) diye adlandırılmış daha üstün bir güce teslim olma şeklindeki özel bir çeşit duygusal tecrübe olarak görür. Fromm, Jung’un düşüncelerinden hareketle, onun, dini psikanalitik bir olguya indirgediğini ve bilinçaltını da dinî bir olgu şeklinde yorumlayarak yücelttiğini iddia eder. 44</p>
<p>Freud’un dinin, dinî tecrübenin veya Tanrı’ya duyulan sevginin kökenlerini cinsel dürtülerde görmesi birçok düşünür tarafından şiddetle eleştirilmiştir. Örneğin Fromm, Freud’un yaptığı gibi, Tanrı’ya olan sevginin, erkek ile kadın arasındaki sevginin, insanların birbirine karşı hissettikleri sevginin veya Mevlânâ’nın, Eckhart’ın mistik yönelimli coşkularının, hayatlarının tek gayesi sermaye yatırımı ve kazanç olan sınıfın ve bunların dar görüşlü insanlarının basit kültürüne indirgenmesini ve ayrıca sevginin yanlış ve ilkel olarak tanımlanmasını büyük bir hata diye değerlendirir. 45 Ayrıca Fromm, Oidipus kompleksinin gerçek hayatta olabileceğini ancak bunun evrenselleştirilebilir olmadığını ve anneye bağlılıkla ilişkisinin zorunlu olarak kurulmasının yanlış olduğunu savunur. 46 Batıda mistik tecrübe yaşayanlar üzerinde yapılan çalışmaların, mistiklerin, Freud’un iddiasının aksine, ya ergenlik dönemine girmeden önce bu tür tecrübeler yaşadıklarını veya cinsellik açısından duygusuz olduklarını öne süren Güngör, nevrotik hastaların hastalığın gerçek sebebinden ısrarla kaçmalarına ve ondan söz etmemelerine rağmen, mistiklerin kendilerini kuşatan varlık hakkında daha fazla açıklama yaptıklarını söyler. Ayrıca psikanalitik yaklaşıma göre, nevrotik hasta kendisinde bulunan cinsel dürtüleri kolay kolay kabul etmek istemez bu dürtüleri anımsatan hallerden uzak durmaya çalışır. Oysa mistiklerin en fazla kullandıkları temalardan biri aşk ve sevgi unsurudur. Nevrotik hastalar, sürekli olarak bir endişe içindeyken mistikler ebedî huzuru bulduklarını söylerler. 47</p>
<p>Stanislav Grof, manevî ve ruhsal tecrübeleri incelemenin önündeki en büyük engelin, geleneksel psikolojinin ve psikiyatrinin materyalist felsefenin hakimiyeti altında olması ve bununla birlikte gerçek bir din ve ruhsallık anlayışından mahrum olması gerçeği olduğunu savunur. Ona göre Batı psikiyatri geleneği mistik tecrübe ile psikotik tecrübe arasında ayrım yapmaz ve her iki tecrübe türünü de akıl hastalığının farklı görünümleri olarak değerlendirir. 48 Fromm’un İran kökenli öğrencisi Aresteh, bilimsel psikoloji ve Freudyen psikanalizin yalnızca bölünmüş kişiliğin tabiatını yorumlamada işlev görebileceğini öne sürer. Ona göre bilimsel psikolojinin yetersizliği ‘nesnel’ bir bilim olma takıntısından kaynaklanmaktadır. Freudyen psikanaliz ise kurucusu olan Freud’un kısıtlı insan anlayışıyla sınırlıdır. Bu nedenle insanı açıklamada yetersiz kalır. Bu yetersizlik, psikolojideki farklı yaklaşımların tarihi analizleri göz önünde bulundurulduğunda açıkça görülecektir. Ayrıca ilk psikologların insanla hayvanlar arasındaki farkın yerine, ortak olan yönlere bakarak insanı anlamaya uğraştıkları gibi Freud da benzer bir yanlış yapmıştır. Freud elinde insanla ilgili açık bir kavram olmamasına rağmen, önce akıl hastalığı ve onun tedavisini araştırmıştır. Freud’un eğer felsefeye ilgi duyan bir doktor değil de, doktorluğa ilgi duyan bir felsefeci olsaydı teorilerinin farklı biçimler alacağını söyleyen Aresteh, Freud’un diğer kültürleri iyi tanımadığı için daha çok hata yaptığını ifade eder. 49 Aresteh’in psikolojinin yetersizliği konusundaki eleştirileri haklı olmakla birlikte kısmî olarak eksiktir. Çünkü psikolojideki modern yaklaşımlardan biri olan psikanalitik yaklaşım veya bu yaklaşımlardan sadece birisi, insanı bütüncül anlama noktasında oldukça sınırlı bir yaklaşım sergilemektedir. Örneğin davranışçı yaklaşım, insanın sadece gözlemlenen davranışlarını dikkate alırken, psikanalitik yaklaşım sadece bilinçaltıyla ilgilenir. Bu yüzden Mevlânâ’nın “dokuz yüz katlı” 50 dediği insanın sadece bir yönünü anlama gayreti taşıyan bu yaklaşımlar, bir bütün olarak insanı anlamada yetersiz kalmışlardır.</p>
<p>Gestalt ve Hümanist yaklaşımların bu yetersizliği tamamlamak için insanı farklı yönlerden anlama çabası içerisinde olduklarını, Viktor E. Frankl’ın özellikle insanın anlam arayışını temele alarak geliştirdiği logoterapi’nin bu konudaki eksikliği giderme çabasında olduğunu söylemek mümkündür. 51 Fromm, dindar veya bir din bilimcinin (teolog) kendi dininin diğerlerine karşıt olarak doğruluğu ile yakından ilgilenmek zorunda olduğunu söyler. 52 Fromm’un bu tespiti oldukça yerinde bir tespittir. Zira inanan insanlar açısından bakıldığında dinin ve yaşanılan dinî tecrübelerin nesnel ya da en azından doğru olduğuna inanması gerekir. Çünkü inançlı bir insan, inancının temeline, inandığı ve doğru olarak gördüğü öğeleri koyar. Aksi durumda yani doğruluğuna inanmadığı ya da bilinçaltından kaynaklanan sebeplerden dolayı bir yanılsama olduğu şeklindeki şeylere bağlanması tutarlı olmayacak ve inancının temelleri yıkılacak ve bunun sonucunda da inanma gerekliliği duymayacaktır. İkbâl, Freud ve onun taraftarlarını ima ederek, dinî şuurun içeriğini cinsellik içgüdüsünün işleyişine atfetmek suretiyle açıklamanın imkânsız olduğunu söyler. Ona göre dinî ve cinsî olmak üzere iki şuur şekli, birbirine genellikle ya düşmandır ya da en iyi ihtimalle aslî özellikleri, amaçları ve ortaya çıkardıkları davranış şekli açısından birbirinden bütünüyle farklıdır.</p>
<p>İkbâl’in düşüncesi açısından, dinî cezbe halindeyken bir insanın kendi kişilik dairesi dışında olan vakıâ halindeki bir gerçekliği bildiği bir hakikattir. Bununla birlikte İkbâl, isim vermeden ‘psikoloğa göre dinî cezbe zorunlu olarak şuuraltının bir işi olarak görünmektedir’ diyerek Freud’a bir gönderme yapar ve bunun sebebinin ise dinî cezbenin varlığın derinliklerini yoğun olarak sarsmasından kaynaklandığını savunur. Bütün bilgide bir cezbe ögesinin bulunduğunu söyleyen İkbâl, bilgi nesnesinin cezbenin yoğunluğunun artmasına veya azalmasına bağlı olarak nesnellik kazanıp ya da kaybedeceğini söyler. Neticede İkbâl, saf psikolojik bir yöntemin bir bilgi türü olarak dinî cezbeyi açıklayamayacağını, bu yöntemin, Locke ve Hume’un yaklaşımlarında da olduğu gibi, yeni psikologlar nezdinde de başarısız olmaya mahkûm olduğunu iddia etmektedir. 53 Freud’un aşırı iddialarına yönelik eleştiriler farklı farklı kişilerden gelmiştir. Örneğin bilinç araştırmalarında önemli bir isim olan T. Roszak dinî tecrübelerin bilinçaltıyla açıklanmasını kabul etmez ve bu tür kavramlarla onun anlaşılamayacağını söyler: “Psikoterapi kendi upayasını (çabasını) bulabilmek için spiritüel geleneklere yöneldikçe öznellik-nesnellik düalitesinin dinî deneyimi kavramak için çok uygun olmadığını anlamaya başlıyoruz. Psikolojik olan sadece psikolojik değildir; kişisel olsun kollektif olsun, bilinçaltı bir yolculuğun sonu değil, gittiğimiz yönüdür sadece.</p>
<p>Bizim psikoterapi anlayışımız da Doğu dinleri hatta ilkel dinlerde bulunan, visionary gerçeklik ile halüsinasyonları birbirinden ayırabilecek olgunluğa erişmiştir artık. Bütün bu ayrımları ‘bilinçaltı’ ve ‘öznel’ gibi çok kaba kavramlarla anlayabilmek mümkün değildir.” 54 İnsanın iç dünyasında meydana gelen ve burada kalmayıp onun hayatına büyük ölçüde yön veren ve hayata da önemli ölçüde anlam katan dinî tecrübelerin, sadece psikolojik bir yöntemle hatta daha sınırlı bir yaklaşım tarzını benimseyen psikolojik ekollerle açıklanması, fenomenolojik, sosyolojik, psikolojik, felsefî ve dinî boyutları olan bir tecrübenin tek bir boyuta indirgenmesi demektir. Günümüzde her geçen gün dinî/mistik/tasavvufî tecrübeyle ilgili yapılan çalışmaların arttığını görmek mümkündür. Bu çalışmaların, konuya olan ilginin de belirleyici bir noktada olduğu düşünülürse, dinî tecrübenin bütün boyutlarıyla ele alınmasını hakedecek bir konumda olduğu görülecektir. Örneğin Sûfi Psikolojisi adlı eseri hazırlayan K. Sayar’ın bu esere yazdığı önsözde, açıkça ortaya koyduğu üzere, psikoloji insanın anlam arayışına cevap vermede yetersiz kalmaktadır. Çünkü; “Modern çağda insan ruhunun çoraklaştığını, insanın anlam arayışına bütüncül bir cevap sunamayan psikoloji ve psikoterapi öğretilerinin ruhun sızısına merhem olamadığını görüyoruz. İnsan ebediyeti arıyor ve ötelerin sesini duymak istiyor. Varoluşu sadece yatay bir düzlemde tanımlayan öğretiler, homo religioso’nun aşkınlığına susamışlığını, içinin seslerini kâinatın âhenk ve ritmine ayarlama isteğini görmezden geliyor. İnsanın anlam arayışına kapılarını kapatan ruhsal doktrinler, tedavi etmeye çalıştıkları hastalık ve çatışmaları çoğaltmaktan öte bir işlev görmeyen ‘konformist psikolojiler’e dönüşüyor.” 55</p>
<p>Kathy Sykes bilinç kavramına daha farklı bir açıdan bakarak, onun çok karmaşık bir yapı olduğunu hatta insanların çoğunun bilincin ne anlama geldiği hakkında bir takım hislerinin olduğunu, ancak bilimin bilinci tam anlamıyla anlamayı ve tanımlamayı başaramadığını savunur. O, bilinci tamamen anlamanın ihtimali olmadığını bilincin ortaya koyduğu şeyi anlamak için insan beynini kullanmak zorunda olduğunu bunun da kolay olmadığını söyleyerek bilinci anlamak için bir test uygulamanın mümkün olmadığını iddia eder. 56 Bilincin ne olduğu yönündeki bu belirsizlik, bilinçaltı kavramı ile iyice derinleşmektedir. Çünkü Freud’un bilinçaltı kavramının eleştirilerine bakıldığı zaman, bu iddianın bilimsel geçerliliğinin olmadığı hakkında birçok görüşün bulunduğu açıkça görülebilecektir. 57 Ayrıca bilinçaltı kavramı bazen bilinçüstü, bilinçdışı gibi kavramlarla da ifade edilmekte bazen de bilinçaltı kavramına farklı anlamlar yüklenmektedir. Örneğin Stace, mistik bilincin, bilinçaltının derinliklerinde gizli olduğu için onun ortaya çıkmasının ancak her insanın kendisini deneysel içerik çokluğundan kurtardığı ve birliğe ulaştığı takdirde olacağını savunur. Ayrıca Stace, mistik bilincin bütün varlıklarda gizil olduğunun bütün mistiklerin ortak kanaati olduğundan hareketle sağlam kuramsal gerekçeler” ile göstermeye çalışır. Bunu yaparken de özellikle Hıristiyan, Hindu ve Budist kaynaklara sıklıkla başvurur. 58</p>
<p>James, klasik mistisizm ile aşağı derecedeki mistisizmin, aynı zihinsel seviyeden geldiğini ve bilinçaltı ya da normalüstü bir bölgeden çıktığını kabul eder. Bilimin artık bu bölgenin varlığını kabul ettiğini ancak bu konuda çok fazla bir birliğinin olmadığını söyler.59 Freud’un bilinçaltı kuramıyla ilgili eleştiriye açık en önemli noktalardan biri bilimsellik, diğeri evrensellik iddiasıdır. Ayrıca birçok konuyu tek sebepte gören indirgemeci yaklaşımı da şiddetle eleştirilmiştir. Çünkü Freud rüyaları, dinî ve çocuğun ebeveynine olan sevgisini cinsellik gibi tek bir sebeple açıklamaya çalışmıştır. Rüyaların arzuların tatmini olarak görülmesi, oidipüs ve elektra kompleksi ve dinin bir yanılsamadan ibaret olması şeklindeki görüşleri bunun en tipik örneklerini oluşturmaktadır. 60 Wittgenstein, öğrencilerinin tuttuğu notlarda, Freud’u “…durmadan bilimsel olma savında bulunuyor. Ama verip verdiği kurgulamadan ibaret, hatta bu, bir varsayım oluşturmaktan bile öte bir şey değil” 61diyerek şiddetle eleştirmektedir.</p>
<p>Köse de Freud’un düşüncelerine yönelik eleştirileri sınıflarken bilimsellik, evrensellik, indirgemecilik ve determinist kişilik teorisi gibi başlıklar kullanır. Genel itibariyle Freud’un düşüncelerinin bilimsellikten yoksun olduğu, evrenselleştirilebilir özellikler taşımadığı, birçok şeyi tek sebeple açıklayarak indirgemeci bir yaklaşım sergilediği ve determinist bir kişilik teorisini benimsediği gibi eleştiriler üzerinde durulmuştur. 62 nitelendirilmeleri Sonuç olarak, Buda, Hz. İsa, Ramakrishna… gibi kişilerin psikozlu bireyler olarak 63, dinin ve dinî tecrübenin bilinçaltının bir ürünü olarak görülmesi, bilinçaltına yönelik eleştiriler de dikkate alındığında, ispâtlanması oldukça zor hatta imkânsız bir iddia olmanın yanı sıra bilimsellikten ve genelleştirilebilirlikten uzak bir yaklaşımdır. Dolayısıyla dinî tecrübeleri bilinçaltıyla açıklamak indirgemeci bir yol benimsemek anlamına geldiği için bu tür tecrübelere sahip insanlara karşı haksız bir tutum sergilenmiş olmaktadır. Benzer bir aşırı tutumun dinî tecrübenin halüsinasyon ile ilişkilendirilmesinde bulunup bulunmadığı veya gerçekten de dinî tecrübe sahibi insanların tecrübelerinin bir yanılsama olup olmadığını incelemek, benzer ve farklı yönlerini tespit etmek bu bağlamda önem kazanmaktadır.</p>
<p>Hakan Hemşinli &#8211; Öznellik ve Nesnellik Kıskacında Dini Tecrübe,syf.159-173</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>33 Schultz, bilinçaltından ilk bahsedenler arasında Descartes ve Leibniz’i göstermekte hatta 1869’da Bilinçaltı Felsefe (Philosophy of Unconscious) adlı eserin Von Hartmann tarafından yazıldığını, bu yüzden bırakın Freud’a bilinçaltının kâşifi demeyi, onun bilinçaltı kavramından ciddi olarak ilk bahsedenlerden bile olmadığını iddia etmektedir. Bkz. Duane P. Schultz-Sydney E. Schultz, Modern Psikoloji Tarihi, çev. Yasemin Aslay, Kaknüs Yay., İstanbul 2002, 501; ayrıca bkz. Ali Köse, Freud ve Din, İz Yay., İstanbul 2000, 10; Merter ise H. F. Ellenberg’in C. G. Carus (1789-1869) adlı bir tıp doktorunun bilinçdışına dair objektif ve oldukça kapsamlı açıklamalar yaptığını ve bunun Batı dünyasında bir ilk olduğunu söylediğini aktarır. Merter, bilinçdışının Freud ile doruk noktasına ulaştığını kabul eder. bkz. Merter, 19-20. Bilindışı veya bilinçaltının keşfinin tarihçesi hakkında ayrıntılı olarak bkz. Merter, 15-81.</p>
<p>34 Köse, 69-77; Ayten, Psikoloji ve Din, 53-55; Bu benzerlikler Freud’un bütün eserlerinin toplandığı İngilizce metinde beş temel noktada verilmiştir. Bkz. Sigmund Freud, “Obsessive Actions and Religious Practises”, Freud-Complete Works, Ivan Smith, 2011, 1901-1909.Postausderprovinz.files.wordpress.com/2013/10/Sigmund-freud-complete-works.pdf, 03.01.2015. erişim tarihi,</p>
<p>35 Bkz. William W. Meissner, Psychoanalysis and Religious Experience, Yale University Press, New Haven and London 1984, 205-216; Köse, Meissner’in bu iki yaklaşım arasındaki ayrılıkları dört temel noktada vermekte ayrılık noktalarından ikisini birlikte değerlendirirken birini ise hiç anmamaktadır. Bkz. Köse, 52-53.</p>
<p>36 Bkz. Sigmund Freud, Totem ve Tabu, çev. Akın Kanat, İlya Yay., İzmir 2009, 241-257; Ayten, 5556; Fromm, Psikanaliz ve Din, 21-23.</p>
<p>37 Odipüs kompleksi oğulların annelerine duydukları genel cinsi arzulardır. Bunun karşısında ise kızların babalarına karşı besledikleri arzu ve istekler elektra kompleksi adını alır.</p>
<p>38 Tüzer, 227-228.</p>
<p>39 Hodgson, İslâm’ın Serüveni I, 362-363.</p>
<p>40 Otto F. Kernberg, “Dinî tecrübe Üzerine Psikanalitik Perspektifler”, çev. Ali Ulvî Mehmedoğlu, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, C. XLVI, sy 1, 198.</p>
<p>41 Bkz. Fromm, Psikanaliz ve Din, 24.</p>
<p>42 Jung, Psikoloji ve Din, 8-9.</p>
<p>43 Jung, 43; Jung’un bilinçaltı ve onun nasıl bir işleve sahip olduğu hakkındaki düşünceleri için bkz. C. J. Jung, Bilinç ve Bilinçaltının İşlevi, çev. Engin Büyükinal, say Yay., İstanbul 1997.</p>
<p>44 Fromm, Psikanaliz ve Din, 27-29; Jung’un bu görüşlerinin ayrıntıları için bkz. Jung, Psikoloji ve Din, 6 vd. 37-38.</p>
<p>45 Erich Fromm, Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları, çev. Aydın Arıtan, Arıtan Yay., İstanbul 1991, 18-19.</p>
<p>46 Fromm, 50-52.</p>
<p>47 Bkz. Güngör, İslâm Tasavvufunun Meseleleri, 129-130; Ayrıca bkz. Hökelekli, 336-337.</p>
<p>48 Stanislav Grof, Geleceğin Psikolojisi, Modern Bilinç Araştırmasından Dersler, çev. Sezer Soner, Ray Yay., İstanbul 2014, 240.</p>
<p>49 Aresteh-Sheikh, “Tasavvuf: Evrensel Benliğe Giden Yol”, 56-57; Aynı görüşler için bkz. Kemal Sayar, “Geçmişin Bilgeliği Bugünün Psikoterapileriyle Buluşabilir mi?”, Sûfi Psikolojisi, haz. Kemal Sayar, Timaş Yay., İstanbul 2012, 26-27; Laing’in “Seküler Psikoterapist, çoğunlukla şaşıya yol gösteren kör rolündedir.” ifadesini, en azından yukarıda eleştirilen anlayışa bir itiraz olarak değerlendirmek mümkündür. Bkz. R. D. Laing, Yaşantının Politikası, çev. Kemal Sayar, Vadi Yay., Ankara 1993, 138.</p>
<p>50 “A güzelim yoldaşım, sen alelâde tek bir adam değilsin ki. Sen bir âlemsin, sen bir derin denizsin. O senin muazzam varlığın yok mu. O belki dokuz yüz kattır. O, dibi, kıyısı bulunmayan bir denizdir, yüzlerce âlem, o denize dalar gark olup gider.” Bkz. Mevlânâ, Mesnevî III, (beyit 1301-1304). Mevlânâ’nın bu ifadesinden hareketle tasavvuf ile psikolojiyi ilişkilendirerek yapılan bir araştırma için bkz. N. Mustafa Merter, Dokuz Yüz Katlı İnsan, Tasavvuf ve Benötesi Psikolojisi (Transpersonal Psikoloji), Kaknüs Yay., İstanbul 2009.</p>
<p>51 Bkz. Viktor E. Frankl, İnsanın Anlam Arayışı, çev. Selçuk Budak, Okuyan-us Yay., İstanbul 2015, 111-166. Hümanist yaklaşımı savunan bir örnek için bkz. Maslow, Dinler, Değerler, Doruk Deneyimler, Karacoşkun, Erich Fromm ve Din, Tanrısız Bir Dindarın Din Anlayışı; psikolojideki modern yaklaşımlar hakkında bkz. Shultz, Modern Psikoloji Tarihi, 159 vd; Feriha Baymur, Genel Psikoloji, İnkılap Yay., 18 bsk. İstanbul tarihsiz, 312 vd. Rita Atkinson vd., Psikolojiye Giriş, çev. Yavuz Alogan, Arkadaş Yay., Ankara 2006; psikolojideki davranışçı yaklaşımın insanın sadece gözlemlenen ve deneye tabi tutulan davranışları dikkate alması, pozitivist felsefe anlayışının doğruluk ve gerçekliğin temel kriteri olarak deney ve gözlemi görme düşüncelerinden etkilendiğini söylemek mümkündür.</p>
<p>52 Fromm, Psikanaliz ve Din, 35.</p>
<p>53 İkbâl, İslâm’da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası, 58-59.</p>
<p>54 Roszak, Bilincin Evrimi, 251.</p>
<p>55 Sayar, Sûfi Psikolojisi, 13 (Yeni Baskıya Önsöz).</p>
<p>56 Kathy Sykes, “What is Consciousness”, www.quardian.co.uk/science/2010/nov/30/10/-big-questionsscience-must-answer. Erişim tarihi: 11.01.2013.</p>
<p>57 Freud’un bilinçaltıyla ilgili görüşlerinin eleştirisi için bkz. Fromm, Freud Düşüncesinin Büyüklüğü ve Sınırları, 13, 41 ve 176 vd.; W. W. Meisner, Psychoanalysis and Religious Experience, 21-133; Köse, Freud ve Din, 54 vd.; Habil Şentürk, Din Psikolojisine Giriş, İz Yay., İstanbul 2010, 178-187; Merter, Dokuz Yüz Katlı İnsan, 32 vd.</p>
<p>58.Bkz. Stace, Mistisizm ve Felsefe, 333-335; bilinçaltı kavramının sadece psikolojik ve aşağı değil aynı zamanda manevî, yüksek ve buna göre salt nitel bir yoruma da elverişli olduğunu söyleyen Schuon, “manevî bilinçaltı”ndan bahsetmektedir. Ona göre bu “manevî bilinçaltı” asla aşağı ve hayatî psişizmi, birey ve toplulukların pasif ve karmakarışık rüyasını akla getirmemektedir. Schuon, “manevî bilinçaltı”ndan gizli bir biçimde aklın içerdiği her şeyden oluştuğunu anlamaktadır. Ona göre insanın aklî merkezi, (pratikte “bilinçaltı”) sadece Tanrı’yı değil aynı zamanda insanın tabiatını ve kaderini de bilmektedir. Bkz. Schuon, İslâm’ı Anlamak, 199-200.</p>
<p>59 James, The Varieties of Religious Experience, 426.</p>
<p>60 Ayrıntılı olarak bkz. Sigmund Freud, Rüyaların Yorumu, çev. Akın Kanat, İlya Yay., İzmir 2009; aynı müellif. Sevgi ve Cinsellik Üzerine, çev. Akın Kanat, İlya Yay., İzmir 2009; Sigmund Freud, Bir Yanılsamanın Geleceği, çev. Hasan İlhan, Alter Yay., Ankara, 2011; Jung Freud’un rüya yorumlarının yöntem ve sonuçlarına katılmadığını söyler. Bu farklılık, Freud’un bu konuda determinist bir yaklaşım sergilemesinden kaynaklanır ve Jung’u Freud’dan ayrılma sebebi kılar. Bkz. Jung, Psikoloji ve Din, 25, 26; Köse, 57.</p>
<p>61 Ludwig Wittgenstein, Estetik Ruhbilim, Dinsel İnanç Üstüne Dersler İle Söyleşiler, der. Cyril Barrett, çev. Abdülbaki Güçlü, Bilim ve Sanat Yay., Ankara 2004, 82; Köse, Wittgenstein’in bu eleştirisine psikolojideki bilimselliğin ölçüsünün günümüzde mevcut verilerin istatistiklerle desteklenmesi şeklinde ele alındığını ve Freud’un döneminde böyle bir şeyin söz konusu olmadığını ve onun tek tek olaylardan hareketle sonuca varma metodu olan idiografik metotla çalıştığını söyleyerek bir açıklama getirir. Köse, 55.</p>
<p>62 Bkz. Köse, 54-63.</p>
<p>63 Bkz. Grof, Geleceğin Psikolojisi, 242.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilincaltinin-bir-urunu-olarak-dini-tecrube/">Bilinçaltının Bir Ürünü Olarak Dini Tecrübe</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilincaltinin-bir-urunu-olarak-dini-tecrube/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sevgi ve Nefret</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 22 Nov 2022 07:38:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Ümit]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Korku]]></category>
		<category><![CDATA[Muhammed Kutub]]></category>
		<category><![CDATA[Nefret]]></category>
		<category><![CDATA[Oedipus Kompleksi]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26177</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Sevgi ve nefret çizgisinin insan psikolojisinde derin etkileri vardır. Hatta bu derinlik ilk bakışta o kadar açıktır ki -Freud&#8217;un da zannettiği gibi- insan onların psikolojik yapıyı teşkil eden birinci derecedeki çizgiler olduğunu zannetmektedir Ancak çocuğun doğumundan itibaren geliş­me basamaklarında birlikte yaptığımız ilerlemede, bir önceki bölümde gördük ki korku ve ümit duygusu daha önce ortaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/">Sevgi ve Nefret</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-8550 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/fft68_mf53734.jpeg" alt="" width="432" height="325" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/fft68_mf53734.jpeg 488w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/fft68_mf53734-360x270.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/fft68_mf53734-300x226.jpeg 300w" sizes="(max-width: 432px) 100vw, 432px" /></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sevgi ve nefret çizgisinin insan psikolojisinde derin etkileri vardır. Hatta bu derinlik ilk bakışta o kadar açıktır ki -Freud&#8217;un da zannettiği gibi- insan onların psikolojik yapıyı teşkil eden birinci derecedeki çizgiler olduğunu zannetmektedir Ancak çocuğun doğumundan itibaren geliş­me basamaklarında birlikte yaptığımız ilerlemede, bir önceki bölümde gördük ki korku ve ümit duygusu daha önce ortaya çıkmaktadır. Çünkü korku ve ümit duygusu, çocuğun öz varlığı ile birlikte ortaya çıkmaktadır. Daha çocukla dış dünya arasında ilişki kuran sevgi ve nefret duygusunu tanımadan önce bu duygu bulunur. Dolayısıyla çocuğun kendi varlığıyla alâkalı olan korku ve ümit duygusu, psikolojisinde daha köklü ve daha geniş olarak yer alır. Buna rağmen sevgi ve nefret duygusu da geniş ve de­rin bir çizgi teşkil ediyor insan varlığında&#8230; Sevgi ve nefret duygusu aşağı yukarı korku ve ümit duygusuna denk bir yer işgal ediyor ama gerek konu gerek şekil bakımından aralarında çok önemli farklar bulunmaktadır.</p>
<p>iki dairenin tam olarak birbirine uyması elbette mümkün değildir. Sadece birçok noktalarda kesişebilirler. Ayrıca her dairenin kendisine has yönleri vardır ki bununla diğerlerinden büsbütün ayrılır. Korku ve ümit bazı noktalarda sevgi ve nefret duygusuyla kesişebilir ancak birbirinden farklı olan birçok noktaları vardır. Bazen insan bir şeyi veya bir kişiyi sever de bunun karşılığında ondan hiçbir şey istemez. Bunun aksi de ola­bilir. Bir insan bir şeyi veya şahsı sever ama ondan hiç mi hiç korkmaz. Nefret ettiği hâlde de korkmaz. Sadece aralarında bir “uyuşma”, karşılıklı “anlayış” yani birleşme ve imtizaç olduğu için sevebilir. Aynı zamanda insan birini korktuğu için de sevebilir. İnsanın tehlikelerden hoşlandığı da bir gerçektir. Bir de insan sevdiği ve istediği hâlde bir şeyi veya şah­sı sevmeyebilir. Bazı hallerde selamet ister ve karşılaştığı mahcubiyetten ötürü de ondan hoşlanmaz. Bunun yanı sıra bir de şu var: İki duygu ve yöneliş arasında esaslı tat farkı vardır. Korku gerek ümit (istek) insanın bizzat kendisiyle ilgili duygulardır. İnsanı çepeçevre sararlar. İçe doğru, merkeze doğru yönelirler. Sevgi ve nefret duygusuna gelince o da insanın bizzat kendisinden neşet eder, kaynağı insandır ama dışa doğru, diğerle­rine doğru yönelir.</p>
<p>Bu ilk duyguları nitelemek de oldukça zor tabii&#8230; Gerek korku ve ümit gerek sevgi ve nefret&#8230; Ancak bu duygular insan psikolojisinin apaçık şe­kilde belirttiği ve tarife muhtaç olmayan hususlardır. Her insan bunları açlık ve susuzluğu, zevk ve elemi anladığı gibi anlar. Yeter ki onu kendi varlık yapısının realitesinde kavramaya, araştırmaya çalışsın. Tabiattaki çekim yasasıyla çok benzer bir durumdur bu. Cisimleri çeken veya iten çekim yasası, sevgi ve nefret duygusunu açıklamak için en uygun örnek­tir. Tabiattaki çekim yasası ile sevgi ve nefret duygusu ve insan hayatın­daki tezahürleri arasında tuhaf benzerlikler vardır. Mıknatısın karşısına getirilen bir demir parçasına baktığımız zaman, birden onun sarsılıp kı­mıldadığını görürüz. Kımıldayan demir parçası, mıknatısa doğru çekilir ve ona yapışıncaya kadar hızla hareket eder. Bir insan psikolojisinin de sevdiği insana karşı nasıl titrediğini, nasıl harekete geçtiğini ve sevdiğine ulaşıncaya kadar nasıl bir hızla yöneldiğini ve ondan hiç ayrılmak isteme­diğini görebiliriz.</p>
<p>Mıknatısın aynı kutuplarının birbirini itmesine dikkat eden kimse&#8230; iki kutuptan birinin diğerini nasıl ittiğini ve onun da nasıl kımıldaya­rak uzaklaştığını, en sonunda da birbirinden tamamen ayrıldığını görür. Sonra da dönüp birbirinden nefret edenlerin birbirine karşı ne gibi ür­pertiler duyduğunu, birbirinden nasıl uzaklaşmak istediklerini ve en so­nunda birbirlerinden nasıl ayrıldıklarını açıkça anlamış olur.</p>
<p>Evet, bunu veya diğer İşlemleri dikkatle izleyip üzerinde düşünenler, maddî alemle psikolojik âlem arasındaki hayret verici benzerlikleri görür ve ilk anda sevgi ile nefret duygusunun -en azından duygusal şekilleriy­le- insan psikolojisine maddî kâinattan miras kalmış olduğunu hayretle müşahede ederler.</p>
<p>Mıknatısın içindeki çekiş mucizesini iyice araştıranlar -her ne kadar onun mahiyetini kavrayamazlarsa da çünkü burası insanoğlu tarafından keşfedilmemiş meçhuller arasında bulunmaktadır- çekme ve itmeye ve­sile olan elektromanyetik dalgaların nasıl hareket ettiğini görenler&#8230; Son­ra da insan psikolojisinde sallantılara vesile olup dolayısıyla da sevme­ye veya nefret etmeye sebep olan “bilinç dalgalarım” araştıranlar&#8230; Evet, bunları araştıranlar kâinattaki ışınlar âlemi ile ruhlarda ki şuur âleminin birbirine hayret verici şekilde benzediğini görürler. Ve dehşete kapılarak kendi kendilerine şu soruyu sormadan duramazlar: <em>“Yoksa psikolojik şek­liyle sevgi ve nefret, insan ruhunun şualar ve ışınlar âleminden miras ola­rak aldığı bir duygu mudur?”</em></p>
<p>Manyetizma üzerinde etüd yapmış olanlar -ki manyetizma herkes ta­rafindan bilinen bir şeydir- duygu ve düşüncelerin, hislerin bir ruhtan başka bir ruha nasıl manyetik dalgalar hâlinde İntikal ettiğini, manye­tizma yapandan manyetize edilene doğru bu dalgacıkların nasıl aktığını araştıranlar, insanın varlık yapısındaki bu hissi duygularla manevî duy­guların nasıl imtizaç ettiğini hayretle müşahede ederler.</p>
<p>Nasıl ki korku ve ümit (istek), önce his sahasında doğar, sonra yavaş yavaş ilerleyerek manevî sahalara kadar çıkarsa&#8230; Sevgi ve nefret de aynı şekilde önce his sahasında kendisini gösterir sonra manevî alanlara kayar.</p>
<p>Nasıl ki korku ve ümit duygusu, his sahasından manevî alanlara yük­selmek için meme ve kucak köprüsünden geçerse sevgi ve nefret de his sahasından manevî alanlara yükselmek için aynı köprüden geçer. Çocu­ğun hissettiği ilk sevgi, annesine karşıdır. Kendisini emziren ve kucağına alan annesine karşı&#8230; Görüleceği gibi sevginin bütünüyle ilk ortaya çıktığı an, meme ve kucak ile alâkalıdır.</p>
<p>Freud, bu sevginin cinsel içgüdü ile alâkalı olduğunu sanmıştır. Bunun için de sınırsız bir aşırılığa ve bağnazlığa kapılarak yemek içmek, biyolojik ve fizyolojik hareketlerde bulunmak gibi bütün fiilleri, cinsel zevki tatmin esasına bağlamıştır. Onun çıkış yolu her hareketin cinsiyet boyasıyla bo­yanmış olacağı esasına dayanır. Dolayısıyla Freud a göre insan tarafindan ortaya atılan her şey cinsellik pisliğine bulanmış olarak ortaya çıkar.</p>
<p>Bu aşırılığı ve yüzsüzlüğü bir kenara bırakıp hiçbir delile dayanma­yan bu hipotezin bağnazlık yönünü göz önüne almayarak Freud ile birlik­te bir adım daha atalım ve Freudun doktrininin sakatlığını, çürüklüğünü daha geniş şekilde açıklamaya çalışalım:</p>
<p>Şüphesiz sevgi, kısa bir süre sonra biyolojik zevk alma alanını geçer ve doğrudan doğruya annenin şahsına yönelir. Bu yöneliş, meme emdiği ve kucağa alındığı zamanların dışında tamamıyla annenin şahsına yö­nelmiştir. Daha önce de belirttiğimiz gibi o hissi köprüyü aşarak manevî duygular alanına ulaşır. Çocuk annesini kesin olarak sever, çünkü onu emziren ve kucağına alan annedir. Fakat bu sevginin meme emme ve ku­cağına alınma anlarının dışındaki uzantısı hissi esaslara dayanan manevî duygular âlemine girmektir. Şunu da belirtmek gerekir ki buradaki ma­nevî esasların dayanağı, salt bir his değildir.</p>
<p>İşte bu aşamada yani sevginin doğrudan doğruya biyolojik olmadığı, psikolojik ve ruhî bir mesele hâline geldiği sıralarda&#8230; Kız veya erkek ço­cuk nasıl oluyor da sevgisini sadece annesine yöneltiyor? İnsan faaliyet­lerini cinsel içgüdü esasına göre açıklamaya çalışan doktrinin sahibinin sandığı gibi, mesele bir “cinsiyet” meselesi ise bu sevginin anneye yöneli­şinin -erkek, kız- izahı ne ile mümkündür?</p>
<p>Daha sonra birisi bize bu sevginin “cinsiyete” dayalı olmayan bir “sev­gi” olduğunu ispat edecek olursa&#8230; Hem bir müddet sonra çocuk anne­sinin dışında başkalarına karşı da sempati duymaya başlar. Baba, yakın akrabalar ve dostlar gibi. Onların da kucağına çıkmak için can atar ama bu devrede onlardan hiçbiri -doğal olarak- annenin yerini tutmaz. Bu atılım çocuğun ruhundaki sevgi dünyasının genişlemesinden başka bir şey değildir Bu atılım onun kendi benliğinin dışında kalan dış dünyaya karşı duyduğu hislerin genişlemesinin belirtisidir. Bu noktada kız veya erkek çocuk arasında hiçbir fark yoktur. Dolayısıyla bu farksızlık bile cinsiye­tin insanın bu aşamadaki ömrünün dışında kaldığını ve aksi bir iddianın hiçbir esasa dayanmadığını gösterir.</p>
<p>Cinsel sevginin yeri ancak gelişme devresi içinde kendisine ayrılan noktada başlar. O aşamaya geldiği takdirde canlı varlığın psikolojik bün­yesi onu kendi içinde bir ihtiyaç olarak duyar ve cinsel arzusunu tatmin için yapması gereken vazifeyi yerine getirir.</p>
<p>Çocukluk çağında ortaya çıkan sadece sevgi midir? Nefret duygusu o çağlarda görülmez mi?</p>
<p>Freud, <em>“Totem and Taboo; Totem ve Tabu”</em> eserinde şöyle diyor: <em>“Bir m<u>üdde</u>t sonra çocuğun babasına karşı olan sevgisi üstün gelir. Daha baba­ya karşı bilinç dünyasında nefret duygusu gelişmemişken sevgi ağır basar” </em>Freud’un iddiasına göre çocuk, annesini babasından kıskandığı için ba­basından nefret eder. Her ne şekilde olursa olsun -çocuğun dünyasında sevgi, meme emmekten ve annenin kucağına yapışmaktan ibarettir- ve nefretten önce sevgi çizgisi açığa çıkar. Diğer çizgi ise -nefret- insan psi­kolojisinin derinliklerinde gizlidir. Çünkü açığa çıkacak bir ortam bu­lamamıştır. Ama varlığı kesindir. Mesela, çocuk, o yaşta bile memesini ağzından alan herkese kızar ve nefret besler. Hatta bu kimse kendisinin sevdiği annesi bile olsa. Onu annesinin kucağından çekip alacak kimseye karşı da nefretle dolar. Hatta bu kimse sevgi duygusunun geliştiği babası dahi olsa. -Babasının kucağına alıştığı miktarda onu sever. Bazen de ba­basının kucağına kendiliğinden gitmek ister.- Sonra o, bu şuur haletinin başlangıç noktasında iken hiçbir belirgin sebebe dayanmadan bazı kim­seleri sever bazı kimselerden de kaçar. Onlar kendisini şevseler de o sev­mez, yaklaşmaz. Bütün bunlar gösteriyor ki o çağda da çocuğun ruhunda nefret duygusu vardır, ancak yenidir, önce sevgi duygusu doğar, sonra da ona yakın veya onunla birlikte nefret duygusu oluşur.</p>
<p>Freud un bütün eserlerinde tekrarladığı eş tabiatlılık <em>“Ambivalence&#8217; </em>yani insanlık dünyasındaki her şahsa ve her şeye karşı aynı anda hem sevgi hem de nefret duygusunun kendiliğinden ortaya çıkması efsanesi­ne gelince&#8230; Bu, realiteler dünyasında hiçbir delile dayanmaz. Sadece şu aldatıcı belirti müstesna: İnsan bazen bir şahsı sevmez ve ondan nefret eder, bu nefretin de sebebini bir türlü kavrayamaz.</p>
<p>Ancak bu çok yanıltıcı bir tezahürdür. Çünkü nefretin her zaman bir sebebi vardır. Bu sebebin bilinçaltında gizlenmiş olması onun başlangı­cından itibaren bilinç dünyasında mevcut olmadığı anlamına gelmez. Veya Freud un iddia ettiği gibi, sevgiden veya sevgi sebebiyle kendiliğin­den ve aynı anda ortaya çıkmış değildir.</p>
<p>Çocuk sevdiği annesine karşı onu memeden kestiği zaman nefret hissi duyuyor. Memeden kesilmesinin iyi olacağını düşündüğü zaman anne, yavrusunu memeden keser. Ama o, buna kızar. Çünkü çocuk ken­di açısından memenin şahsî malı olduğunu düşünmektedir. Kendisinin memesini istediği gibi kullanabileceğini, istediği zaman meme emmek­ten ancak kendisinin vazgeçebileceğini, başkasının burada tasarrufunun olmadığım zanneder. Ayrıca kirlettiği elbiselerini çıkarıp yeni elbiseler giydireceği zaman da kızar annesine. Çünkü elbisesini giyerken yapa­cağı hareketler onu sıkar, hem ruhunu hem bedenini tırmalar. Annesi onu banyoya sokup yıkadığı zaman da annesine kızar, çünkü üzerine su dökmekte, vücudunu sabunlamaktadır. Bunu yaparken çığlıklarına hiç aldırış etmemekte ve onun feryadına kulak vermemektedir. Elini dokun­durmak istediği şeylere dokunmasına engel olduğu veya dişleyerek ne ol­duğunu anlayabileceği cisimleri ısırmak istediği zaman, ona engel olduğu veya darıldığı için annesine kızar&#8230; Daha burada sayılmayacak kadar çok sebep çocukta annesine karşı nefret duygusu uyandırır. Bu nefretin belir­tisi annesinin yüzünü gözünü tırmalaması, elinin uzanabildiği yerlerine vurmasıdır. Meme emerken veya başka zamanlarda bu nefret duygusunu bu neviden hareketlerle ortaya çıkarır. Fakat bütün bu nefret işlemleri hiçbir zaman için annesine karşı duyduğu derin ve şiddetli sevgi duygusunu gölgelemez ve bastırmaz. Dolayısıyla bunlar geçicidir. Gelip geçici duygular hâlinde ortaya çıkar. Sevgi, nefretten önce de sonra da bütün ağırlığıyla duygularına hâkim olur. Ama bu gelip geçici nefret duygusu, ister bilinçaltına sindirilsin ister sindirilmesin ve şuur dairesinde kalsın -ki bu da mümkündür- hep bir sebebe dayanmaktadır ve Freud’un sandı­ğı gibi hiçbir zaman için sebepsiz değildir.</p>
<p>Çocuğun, babasını sevdiği de kesindir. Ama o, emredici ve yasaklayı­cı gücü temsil eden ve çocuğun istediği şekilde yaptığı hareketlerine sınır koyan, tehdit eden babasına da kızar ve ondan da nefret eder. Çünkü o, kendisinin şunu tutup bunu tutmamasına karışır ve engel olur veya bir şeyi ısırmasına kızar. Memnun olmadığı bir hareket yaptığı zaman azarlar veya döver. Kendisini kucağına almaz veya bırakıp işine gider de omuz­layıp gezdirmez. Daha burada sayılmayacak birçok sebeplerden dolayı&#8230; Babasına karşı nefret duyar ve ona kızar. Bu kızgınlık aynen annede oldu­ğu gibi onun yüzünü gözünü tırmalamasında veya ısırmasında kendisini gösterir. Ama bu nefret, babasına karşı duyduğu derin ve kuvvetli sevgiye karşı koyacak güçte değildir. Dolayısıyla annesine kızmasında olduğu gibi geçicidir. Bir müddet kendisini gösterir sonra kaybolur. Yine sevgi duy­gusu bütün anlamıyla hâkim olur. İster bu nefret bilinçaltına atılsın ister bilinç dairesinde yer etsin sebepsiz değildir. Doğrudan doğruya sevgiden ortaya çıkan ve kendiliğinden meydana gelen bir vakıa değildir. Ayrıca annesine karşı duyacağı cinsel duygular da bunun sebepleri arasında yer almaz. Yalnız insanı aldatan bir hâl müstesna. Çocuk annesini kıskanır çünkü onun sadece kendisinin olmasını ister. Doğal olarak başka birinin kendisiyle birlikte annesine ortak olmasına kızar. Bu hususta babasıyla annesi veya bir başka sevdiği arasında hiç fark yoktur. Yani hepsini de başkalarından kıskanır. Hem onun en çok kızdığı ve kıskandığı kimse, sadece babası değildir ki&#8230; Ondan daha fazla kendisinden sonra memesi­ne ve kucağına sahip çıkan kardeşine kızar ve onu çekemez. Çünkü onun mülkünü elinden almış, saltanatını yıkmış ve onu tahtından indirmiştir. İşte çocuk en çok bu tecavüze dayanamaz. Başkasının kendisinin yerine geçmesine tahammül edemez.</p>
<p>Anneye karşı duyulan cinsel sevgi ve çocuğun bu nedenle babayı kıs­kanarak sevmemesi safsatasına gelince, bu efsaneyi temelden yıkan yine çocuğun kendisidir. Çocuk bir kere annesine tam olarak sahip olduğunu kabul eder ve kendisini sahibi olduğu bu mülkten alıkoyan herkese karşı nefret duyar. Hele kendisinden sonra doğacak kardeşine daha fazla kızar.</p>
<p>Freud un ömrünü uğrunda feda ettiği ve tahlili için bir ömür boyu çalıştığı, çocuğun babasını sevmemesi konusu cidden çok derindir. Kökü bilinçaltına kadar iner ta çocukluk devrelerine kadar varır. Biz bu duru­mu gerek normal gerek anormal şartlar altında kabul ediyor ve asla inkâr etmiyoruz. Bizim kabul etmediğimiz nokta; çocuğun annesine karşı duy­duğu cinsel içgüdü ve duygudur. Çünkü hiçbir ilmi delile dayanmamak­tadır. “Oedipus Kompleksi’ni yani anneye duyulan cinsel sevgi dolayısıy­la babaya karşı kıskançlık duygusunu, asla kabul etmiyoruz.</p>
<p>Freud diyor ki: <em>“Çocuğun rüyasında gördüğü korkunç hayvan motif­leri, bunların ona saldırması ve kendisini parçalaması gibi şekiller, aslında babasına karşı beslediği nefretin bilinçaltındaki ifadesidir”</em></p>
<p>Freud, araştırmasını daha da ilerletiyor ve diyor ki: <em>“Bilinçaltının rüyada kullandığı motiflerde, hayvanların nefret edilen baba yerine geç­mesi ise ilk insanların annelerini tercih ederek babalarını öldürmüş olma­ları sebebine dayanır! Sonra ilk insanlar yaptıklarından dolayı pişmanlık duymuşlar, babanın hatırasını kutsallaştırarak anneyi ona tapınmaya zor­lamışlar ve böylece de öldürme hatalarını bağışlamışlardır. Sonra bunun yerini hayvanlara tapınma almış, bunun için de insanların bilinçaltında hayvan motifleri babanın yerine geçmiştir. Ve bu nedenle bilinçaltı babaya karşı olan nefretini motifleştirmek istediği zaman çocuğa saldıran bir hay­van şeklinde oluşur”</em></p>
<p>Freud’un sarılıp büründüğü bu uzun sargı işte&#8230; Biz bunun doğru olduğunu var sayarak sakat noktalarını araştırmaya girişeceğiz. Aslında doğru değildir ama biz araştırmamızı böyle farz ederek yürüteceğiz.</p>
<p>Bu faraziye doğru ise neden kız çocuğu da rüyasında üzerine saldıran vahşi hayvan motifleri görüyor? Freud’un görüşüne göre kız çocuğunun babasına sevgi duyması ve ona ortak olan annesine karşı nefret duyarak kıskanması gerekirdi yani &#8220;Elektra Kompleksi.&#8221; Hâlbuki anne, beşeriyetin başlangıç tarihlerinde kimseyi öldürmemiştir. Bir başkası işlediği hatayı bağışlatmak için annenin hatırasını da kutsallaştırmamışım Dolayısıyla anneye tapınma yerine onun hatırasını bir hayvan şekline çevirmemiştir. la buna ne buyurulur?</p>
<p>Diğer bütün insanlara yöneltilmiş olan nefret duygusuna gelince&#8230; Onun da birçok sebebi var. Asıl sebebi, egosunun varlığıdır. Çocuk veya genellikle bütün insanlar kendi ben ini sevdiği için başkalarından nefret ederler. Kendisi için iyilik ister her zaman: <em>“Gerçekten mala da pek düş­kündür.&#8221; 84“Nefisler ise kıskançlığa ve bencil tutkulara hazır (elverişli) kılınmıştır.”85</em> Mademki insan kendi benliği etrafında yığmak yapmış durumdadır, mademki kendi ben ini tam olarak hatta aşırı denecek de­recede şiirselleştirmekte, başkalarını da sırf var olmalarından ötürü sev­memektedir&#8230; Çünkü onların varlığının kendi varlığını sıktığını, üzerine baskı yaptığını hisseder. İşte Kur’an-ı Kerimde <em>“ğıll”</em> diye zikredilen kalbteki ağırlık budur. Ve Hakk Teâlâ müminlerin kalbinden kıyamet günü bu ağırlığı kaldıracağını vadetmektedir. (Yani bu ağırlık dünya hayatında <u>kalb</u>lerine yer etmiştir.) <em>“Biz onların kalblerinde kin namına ne varsa söküp attık. Altlarından da ırmaklar akar.86</em></p>
<p>Bu bölümün sonunda insan psikolojisindeki karşılıklı çizgilerin tü­münü ve özellikle de korku ve ümit, sevgi ve nefret çizgilerini içine alan bir eğitme ve geliştirme metodundan söz edeceğiz. Daha ilerde de açıkla­yacağımız gibi bu eğitim ve geliştirme metodu bütün insan hayatı için za­ruridir. Fakat burada hemen belirtmek istediğimiz bir husus var: Normal bir psikolojik yapıya sahip olan insana hiçbir zaman için nefret duygu­su hâkim olmaz. Sapık ve hasta psikopatların dışında bu nefret duygusu hiçbir zaman için bir kin ve çekememezlik durumuna geçmez. Çünkü insanın varlığını hissettiği sevgi, bütün insanların sevgisidir. Başkalarını da kapsamaktadır. Bu sevgi hem fıtrî hem de çok derin temellere dayanır. Bu sevgi, nefret duygusuyla birlikte bir denge temin ederek faaliyetini sürdürür ve hiçbir zaman için insan psikolojisini ezerek aşırılığa kaçmaz. İnsanın kendi şahsı veya kendi nefsi için istediği hayır konularında bile aşırı bir hodgamhğa sebebiyet vermez.</p>
<p>Yapılacak eğitim sadece başkalarına karşı “ağırlık” duygusunu asgari duruma düşürmeyi amaçlar. Biz bunun için başvurulacak yolları, karşı­lıklı psikolojik çizgiler üzerindeki son sözümüzü söylerken zikredece­ğiz. Bu eğitim insanın içindeki bu ağırlığı bertaraf ederken insanı kendi dışında bir şeyi yapmaya zorlamaz, içindeki duygusunu tamamen baskı altına alarak içine gömmesine sebep olmaz. Freud un bütün eserlerinde ileri sürdüğü gibi bu içe gömülen ve bastırılan duygular, insanın iç dün­yasında yerleşerek perde arkasından hayat seyrini değiştirmeyi hedefle­mez. Nitekim Freud, <em>“Totem and Taboo; Totem ve Tabu”</em> adlı eserinde ve bütün çalışmalarında insanoğlunun sosyal hayatını, iç dünyasını, fikrî ve dinî yaşayışını tamamen <em>“Oedipus Kompleksinin</em> ve <em>“Ambivalence”</em> eş tabiatlılık veya yeni tabiriyle zıt çift değerlilik kurallarının ışığı altında incelemektedir. Freudun zannına göre, bütün nefret duygusu sevgiden doğmaktadır ve sebepsiz, çekilmesi gereken bir yük, bir borç gibidir.</p>
<p>Sevgi&#8230; Meme ve kucakla başlayan sonra bu köprülerden geçerek “duygular” ve maneviyat dünyasına adım atan sevgi dünyası&#8230; Gerçekten son derece hayret verici bir âlemdir. Son derece göz alıcı&#8230; Ve cidden yüce bir dünyadır.</p>
<p>Bu sevgi dünyası oluşur, gelişir ve yücelir. Küçücük yaşta iken meme­den başlar; insanın bütün varlık dünyası memeden ibarettir ya bu yaşta&#8230; Sonra bu âlem, bütün kâinatı içine alır. Gerçekten kaplar her tarafı, me­cazi veya hayali olarak değil. Bütün kâinatı, hayatı ve insanın varlığını kaplar. En sonunda da Allaha kadar varır. Gerçekten sevginin taşıdığı güç, büyük bir güçtür. Ayrıca gelişme ve yücelme kapasitesi son derece engindir.</p>
<p>Çocuk annesini bütünüyle sevdikten sonra&#8230; Sadece memesini ve ku­cağını değil, bütün varlığıyla annesini sevdiği&#8230; Babasını da aynı derecede sevgiyle kuşattığı zaman&#8230; Sonra çevresinde bulunan herkese ve her şeye uzandığı zaman sevgi dünyası&#8230; Karşılaştığı, oynadığı hareket ve kader birliği yaptığı, düşünce ve konuşma sahasında ortaklaşa faaliyet yaptığı kimselere kadar uzanınca bu sevgi&#8230; Onun his dünyası da gelişir ve ge­nişler. Onunla birlikte sevgisinin sınırı ve seviyesi genişler ve gelişir. Bu devreden sonra artık belirli yerleri, eşyayı ve belirli tutumları sever, be­nimser. Oyun oynamayı, kendisini teselli edecek ve eğlendirecek şeyleri sever. Yemek ve tatlı zevki artar. Bunlarla birlikte daha birçok duygusu da gelişir.</p>
<p>Omuzlarda taşınmayı&#8230; Dolaştırılmayı&#8230; Yüzüne gülünmesin!&#8230; Ve takdir edilmeyi ister. Bu noktada mesele artık his planında değildir ya da tam anlamıyla salt bir his olmaktan ötedir. Bunlar manevî değerler ve ha­reketler dünyası ile ilgili tutum ve davranışlardır. Sadece hareketlerden de ibaret değildir. Başlangıçta onun doğal olarak sevdiği değerler, tamamen kendi şahsıyla ilgili değerlerdir. Kendisini rahatlatacak ve sevindirecek değerler&#8230; Ne var ki Allah’ın insanoğluna bahşettiği hayret verici geliş­me grafiği, insanoğlunu tek bir varlık olmaktan çıkarıyor, ilerde üzerin­de daha geniş şekilde duracağımız toplum planına itiyor. Gelişen yavru başkalarını da seviyor, tedricî olarak kendisiyle birlikte yaşamak zorunda olduğu kimselere karşı da sevgi duygusu gelişiyor.</p>
<p>Bu değerlerin gelişmesi başlangıçta basit ve kolay olmuyor tabii&#8230; Hatta bazı kereler evvelemirde tiksindirici oluyor. Sevgi dairesinde ge­lişeceğine nefret çerçevesi içinde gelişiyor. Ama yavaş yavaş değişiklik gösteriyor. Bir müddet sonra nefret çizgisinden çıkıyor ve sevgi hattına giriyor. Sonra bu hat da derece derece gelişiyor, ilerliyor ve en sonun­da yüce ufuklara kadar uzanıyor. İşte o zaman da insan adaleti, acımayı, doğruluğu, kahramanlığı ve insanlığı seviyor. Kâinatı seviyor ve tabiata uzanıyor sevgi ipi&#8230; Güzelliği, hayatı ve bütün canlıları sevmeye başlıyor. Sonra da en üstün tepeye, zirveye çıkıyor ve Allaha ulaşıyor sevgi bağı.</p>
<p>Daha sonra bu» Allah’a ulaşmış olan sevgi bağı dönüyor, ışıklarını bütün sevgi çeşitleri üzerine serpiyor ve sevilen her şeyi Allaha bağlıyor.</p>
<p>İşte insanın psişik hayatındaki en üstün sevgi budur. Bütün parlaklı­ğıyla hedefine varınca&#8230; İnsanın meleklik yanına uzanınca sevgilerin en üstününü elde etmiş oluyor.</p>
<p>Devamında da sevgi çizgisinde insanı hayretten hayrete sevk eden olaylar oluyor.</p>
<p>Daha önce de belirttiğimiz gibi sevgi ve nefret duygusu insanın var­lık yapısını oluşturan karşılıklı iki çizgidir. Ama bundan önce doğrudan doğruya insanın kendi şahsını ilgilendiren korku ve ümit duygusu gelir. Ama sevgi&#8230; Bu aydınlık ve şeffaf duygu&#8230; Zaman zaman öyle mucize­ler çıkarır ki ortaya&#8230; İnsanın kendisini de yükseltir. Kendi beninin de üstüne çıkarır ve belirli bir zaman için de olsa benliğinin yapılış tarzını kökten değiştirir. Sevgi, insan benliğinde en geniş ve en derin çizgiyi teş­kil eder. Bazen ondan önce gelen korku ve ümit duygusunu alt eder, bir aşama daha ileri geçer. İşte o zaman insan kendisini bile feda edebilir. Allah yolundaki değerler uğruna kendi şahsıyla ilgili olan korku ve ümit duygusunu yenerek her fedakârlığı göze alır.</p>
<p>Bu sevgiye erişmiş olan insan artık “bayağı” bir insan değildir. Çün­kü alelade bir insandaki psikolojik çizgilerin gelişme seyri dediğimiz gibi olur. Yani önce korku ve ümit duygusu sonra sevgi ve nefret duygusu yer alır. Ama aleladelik çizgisini aşan insanın sevgi çizgisi de gelişir ve genişler. Bu durumda o insanın yüceliği, bu sevgi dairesinin genişliğiyle orantılıdır. Neticede sevgi duygusu o denli gelişir ki insanın yeryüzü ya­şayışıyla ilgili olan korku ve ümit duygusu, tamamen yok olur. Onun ye­rine sadece Allah’tan korkma ve ümit etme (isteme) duygusu yerleşir. Bu konuda insanların en üstün zirvesini peygamberler teşkil ederler. Çünkü onların ruhundaki sevgi halesi o kadar gelişmiştir ki kendi şahıslarıyla ilgili olan her türlü korku ve ümit belirtilerini yok etmiştir.</p>
<p>Bu bölümü bitirmeden önce Freud&#8217;un insan psikolojisindeki bu iki çizgiyle ilgili elde ettiği neticeler ve bu neticelerdeki gerçeklik payı üzerinde duralım: Freud, bu noktada bir takım gerçeklere parmak basmış ve uzun müddet bu hususlarda araştırma yapmıştır. Ama daha önce de be­lirttiğimiz gibi bazı noktalarda aşırı bir bağnazlığa ve şımarıklığa dalmış, nazariyesini de bu esasa oturtmuştur.</p>
<p>Parmak bastığı gerçeklerden birisi, sevgi ile nefret çizgileri arasındaki köklü irtibattır. Fakat bu irtibatın insanın bütün psişik hatlarını kapsa­mış olacağını bir türlü kavrayamamıştır. Bu irtibatı sadece sevgi ve nefret konusuna hasretmiştir. Zaman zaman bir şeyde veya bir şahısta sevgi ile nefret duygusunun aynı anda birlikte belirdiğini (Ambivalence &#8211; Zıt Çift Değerlilik) görmüş ama bunun devamlı olduğunda ısrar etmiş ve tabii bir hâl olduğunu, hiçbir sebebe dayanmayacağını ileri sürerek bu görüşünde diretmiştir. Hâlbuki biz, bunun sebeplerini ve en azından daha sürekli daha derin ve daha köklü olduğunu belirtmiştik.</p>
<p>Son olarak da Freud, bazen insanın belli bir sebebe dayanmadan, birden değişerek bir şahsı severken nefret etmeye başladığını veya sev­mediğini belirtmiştir. Bu da şüphesiz doğru bir düşüncedir ama Freud bu noktada kalmayarak işi daha da ilerletiyor: Sevgi ile nefretin insan psikolojisinde mevcut olduğunu ve bunun hiçbir sebebe dayanmaksızın her şeye ve herkese karşı yöneldiğini (Ambivalence &#8211; Zıt Çift Değerlilik) ileri sürüp bunun doğrudan doğruya bir durum değişikliği olduğunu, bi­linçaltında yer etmiş bulunan nefret duygusunun açığa çıktığını ve kar­şısında yer alan bilinçaltındaki sevgi duygusunu bastırıp içe gömdüğünü (Repression) iddia ediyor.</p>
<p>Biz bu açıklamasında Freud’u destekleyemeyeceğiz. Freud un bu va­kıayı hiç açıklamamış olmasını bir kenara bırakalım, bu tedrici ve ansızın gelen sebebi bile açıklamamıştır. Bilinçaltındaki bir olayın bilince inkılap edişinin nedenlerini izah edememiştir. Hem bu vakıa genel anlamda ve herkeste bulunan bir şey değildir; ferdî olup duygudan duyguya şahıstan şahsa değişir.</p>
<p>Freud, bu gerçeği tam olarak izah edememiş sadece meydana geldi- ğini tespit etmekle yetinmiştir. Nedenini bir türlü açıklamamıştır. Onun yaptığı; zaruretlerin tam olarak ortaya çıkmadığı, ispat edilmemiş olayla­rı neden olarak ele alıp bağnazca bir saplantıdan ibarettir. Bu da Freud’un ele aldığı diğer konular gibi daha fazla açıklamayı gerektiren bir husustur.</p>
<p>Bize gelince&#8230; Bu konuda Allah Teâlâ’nın Kur an-ı Kerim’inde söyle­diklerinden başka bir şey söyleyecek durumda değiliz.</p>
<p>“Ve <em>bilin ki Allah kişi ile kalbi arasına girer.”87</em></p>
<p>Bir de Allah’ın Yüce Resulünün (s.a.) söylediklerini tekrar etmekten başka&#8230;</p>
<p>“Şüphesiz ki Âdemoğullarının kalbi, Rahman’ın parmaklarından iki parmak arasındaki bir kalb gibidir. Onu dilediği gibi hareket ettirir.”88</p>
<p>Muhammed Kutup &#8211; İnsan Psikolojisi Üzerine Etüdler,syf:89-102</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>84. Adiyat Sureli, 8</p>
<p>85 Nisa Suresi, 128</p>
<p>86 Araf Suresi, 43</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[87]</a> Enfal Suresi, 24</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[88]</a> Müsned-i Ahmed Ibnı Hanbel</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[89]</a> İslâmî Eğitim Metodu</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/">Sevgi ve Nefret</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/sevgi-ve-nefret/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Psikanalitik Uçurum</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 05 Oct 2021 10:02:28 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[batı psikolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[id]]></category>
		<category><![CDATA[libido]]></category>
		<category><![CDATA[Malik Bedri]]></category>
		<category><![CDATA[psikanalitik]]></category>
		<category><![CDATA[Psikanaliz]]></category>
		<category><![CDATA[psikoseksüel gelişim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25386</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çok daha ciddi sorunlar yaratan bir diğer davranış biçimi de pek çok Müslüman psikologun, Batılı psikologların kısmen veya tamamen terk ettiği kertenkele deliğine dalmalarıdır. Psikanalitik çukur bunun en açık örneği ve muhtemelen en tehlikeli olanıdır. Daha önce de belirttiğimiz gibi psikanaliz, sadece ruhsal rahatsızlıkların tedavisiyle ilgilenen psikolojik bir ekol değildir. Freud’un dünya çapındaki etkisi, modern [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/">Psikanalitik Uçurum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25406 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/GettyImages-iwruggia0137c-568e6a7c3df78ccc1572a306-300x194.jpg" alt="" width="360" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/GettyImages-iwruggia0137c-568e6a7c3df78ccc1572a306-300x194.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/GettyImages-iwruggia0137c-568e6a7c3df78ccc1572a306.jpg 504w" sizes="(max-width: 360px) 100vw, 360px" /></p>
<p>Çok daha ciddi sorunlar yaratan bir diğer davranış biçimi de pek çok Müslüman psikologun, Batılı psikologların kısmen veya tamamen terk ettiği kertenkele deliğine dalmalarıdır. Psikanalitik çukur bunun en açık örneği ve muhtemelen en tehlikeli olanıdır.</p>
<p>Daha önce de belirttiğimiz gibi psikanaliz, sadece ruhsal rahatsızlıkların tedavisiyle ilgilenen psikolojik bir ekol değildir. Freud’un dünya çapındaki etkisi, modern tıbbın ve klinik psikolojinin sınırlarını geçmiş ve bu etkiler, sosyal bilimler, felsefe, din, sanat ve edebiyatta büyük ölçüde hissedilir olmuştur. Amerikalı bir tarihçinin söylediği gibi: &#8220;&#8230; Amerika daki tüm ideologların en etkilisi ve önemlisi, kuşkusuz 1909’daki ziyaretiyle kamuoyunda gerçekten depreme neden olan Sigmund Freud’dur”32 Bu depremin titreşimleri güçlü ritimleriyle, Müslüman genç bilim adamlarımızın en temel dinî ideolojilerini sarsmıştır.</p>
<p>Müslüman psikolog ve psikiyatristlerin çoğu psikanalize büyük saygı duymakta, her türlü normal ve anormal davranışların açıklanmasında Freud un kavram ve teorilerini, bireylerin uyum sorunlarından çeşitli kültürlerdeki Müslümanların müşterek sosyal davranışlarına kadar çeşitli alanlarda kullanmaktadır. Küçük örneklemlerden ve uyarlanmamış psikanalitik yönelimli projektif testlerin sonuçlarından hareketle yapılan aşırı genellemeler, ne yazık ki Freud’un teorilerine dayalı sosyal psikoloji ve sosyal antropoloji çalışmalarının başlıca özelliğidir. Bu psikologlardan biriyle konuştuğumuzda “id”, “libido” veya “Oedipus kompleksi” gibi belirsiz kavramların, sanki test tüplerine konup ölçülebilir fiziksel olgular olduğunu sanırsınız. Oysa, gerçekte bu belirsiz kavramlar bilimsel doğrulamaya yatkın olmayan belirsiz terimlerdir.</p>
<p>Psikoterapötik alanda, psikanaliz daha büyük bir sorun doğurur. Bir defasında, dindar bir Müslüman psikiyatrisi bana sinirli, gergin ve sürekli olarak anüsünü kaşıyan üç yaşlarındaki bir çocuğun babasına bu davranışının cinsel gelişiminde normal bir evre olduğunu, çünkü onun ‘anal dönem’in son zamanlarında bulunduğunu söylediğini anlatmıştı. Bu psikiyatrisi, çocuğun, Freud’un teorisine göre anüsünü libidinal cinsel güdülerini tatmin etmek için kaşıdığını ve dışkısını tutma veya çıkarma psikoseksüel gelişim evresinde bulunduğunu sanıyordu. Freud bu evreye büyük önem verir, hatta yetişkin insan davranışlarını, onların çocuklukta bu anal dönemdeki tecrübeleriyle açıklar. Açgözlü, inatçı ve düzenlilik konusunda takıntılı bir yetişkin, Freud’a göre anal dönemde dışkısını tutan bir çocuk olarak yetişmiştir; bu çocuk, ebeveynlerin yalvarma ve suçlamalarına karşılık, dışkısını çıkarmayıp tutmaktan zevk almıştır. Diğer taraftan dışkısını boşaltan çocuk, ebeveynlerinden büyük övgü almakta ve bu kişi büyüdüğünde cömert ve hayırsever bir yetişkin olmaktadır. Ancak yukarıdaki vakada bahsedilen çocuğun, anüsünü bağırsak kurtları nedeniyle kaşıdığı sonradan anlaşılmıştır.</p>
<p>Dindar psikiyatristlerimiz arasından böyle psikanalitik yönelimli bir psikiyatristin çıkması bizi şaşırtabilir. Ne var ki bu kişiler, Freud’u dikkatlice okumuşlar ve onun tercüme edilmiş bazı ifadelerini ezberlemişlerdir. Namazında niyazında bir Müslüman olmalarına rağmen, bundan ne suçluluk duymuş ne de zihinsel bir çatışmaya düşmüşlerdir. Bazen bu bilim adamlarının, duygusal ve zihinsel hayatlarını su geçirmez iki bölüme ayırdığını yahut dışardan bakıldığında hiç de patolojik görülmeyen bir çift kişilik oluşturmayı başardıklarını düşünürüm. Yoksa insan, dini açıkça alaya alan ve tüm insan davranışlarının belirleyicisi olarak cinselliği ön- celeyen bir kişiye duyulan körü körüne hayranlığı nasıl açıklayabilir ki?</p>
<p>Daha az dindar olan Müslüman psikiyatristler ise yetişkin hastalarına, -kelimenin tam anlamıyla- ahlaksızca bazı cinsel öneri ve yorumlarda bulunmuşlar ve Freudyen teorinin bilinçaltındaki cinsel enerji, çözülmemiş kompleksler, baskılar ve benzeri kavramlarıyla bu kişilerin yaptıklarını kabul edilebilirmiş gibi ortaya koymuşlardır. Bu tavırlarıyla, Müslüman hastalarını<br />
tedavi etmek yerine onlarda suçluluk duygusunu geliştirmişlerdir. İnsanlığın tüm problemlerini çözmek üzere gelen İslam gerçeği hakkında onları şüpheye düşürerek, katlandıkları ızdırapları çoğaltmışlardır. Batının kutsal ilmiyle donanmış bu doktorlar, İslam yasak olduğunu söylese de, aslında zinadan kaçınmanın psikolojik zararlara neden olabileceğini söylemişlerdir; halbuki birinden birinin yanlış olması gerekmez mi?</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Freudyen Kuyunun</strong><br />
<strong>Zifiri Karanlığı</strong></p>
<p>Psikanalitik kertenkele deliğinin kuytu köşelerine merakla dalmış üçüncü grup, adeta kendilerini Avrupalı ve Amerikalı profesörlerin üzerinden tanımlayan ve eğitimleri süresince psikanalize tabi tutulan nitelikli birkaç Müslüman psikanalisti içerir. Psikanalizi sadece tedavilerinde uygulamakla kalmayıp, aynı zamanda onun felsefi teorisinin ve ideolojik duruşunun fanatik propagandasını da yapan bu kişilerden, Arapça konuşulan ülkelerde psikanaliz konusunda yaptığı çalışmalarıyla tanınan bir uzmana burada değinmek uygun olabilir.</p>
<p>Dr. Milleegi’nin Religious Development in Children and Adolescents [Çocuk ve Ergenlerde Dinî Gelişim] isimli kitabının33 sunuş yazısında, tanınmış Mısırlı analizci Dr. Mustafa Zevar, din psikolojisi konusunda bilimsel bir anlayışa ulaşma çabalarının 19. yüzyılın sonlarına doğru gerçekleştiğini söyler. Ancak, bu çabalar katkıları açısından sınırlıydı. Dinî olguyu anlamak için insan psişesinin doğasını araştırmanın gerekliliği artık açıkça ortaya çıkmıştır. Diğer bir deyişle, esas araştırılması gereken insanın bilinçaltı boyutudur. Dolayısıyla, Zevar’a göre Freud’un psikanalitik keşiflerinden önce,insanlığın dinî gelişiminin bilinmesi imkânsızdır! Zevar, takıntılı nevrozla din arasındaki ilişkiyi, daha önce de ifade ettiğim gibi psikanaliz “bilimi’nin kanıtlanmış gerçekleri olarak sunulan Freudyen kurgular üzerinden açıklamaktadır. Açıkça şöyle der:</p>
<p><em>Psikanalitik süreç, deneysel bilimsel araştırmanın tüm şartlarını taşımaktadır. Bu nedenle, sonuçları tüm deneysel çalışmalarda olduğu gibi, geçerli ve güvenilirdir.</em>34</p>
<p>Sonra, Freudyen teoriyi özetler. İnsanoğlunun Tanrı kavramı ve O’na bağlılığı, sadece ve sadece bir baba figürü serabına koşmaktır. Dr. Zevar’ın ifadesinin çevirisi şöyle seyreder:</p>
<p><em>&#8230; Hiç şüphe yok ki psikanaliz, dinî hissiyatın kaynağını ve insandaki dinî gelişmeyi en açık şekilde göstermektedir. Çocuk babasını idealize eder, en güçlü ve en bilgili olarak onu görür. Fakat iyi bilinen “oedipal” evreden geçerken, babasının zayıflığını keşfeder; onun yerine her şeyi bilen, en güçlü, yeni ve daha ulvi bir varlığa bağlanmaktan başka çare bulamaz ki, o da Allah’tır.1351</em><br />
<em>Dr. Zevar’ın orijinal ifadesinde, “Tanrı” yerine “Allah” kelimesini kullanmış olduğunu vurgulamak ilgi çekici olacaktır.35</em></p>
<p>Bilindiği gibi, Freud’un insanın Tanrıyı nasıl keşfettiğini36 açıklarken yararlandığı ve Dr. Mustafa Zevar gibi bir Müslüman tarafından da bir papağan gibi tekrarlanan “oedipal çatışma”, çocuğun karşı cinsten ebeveynine duyduğu cinsel istek ve aynı cinsten ebeveynine karşı duyduğu nefretle ilgili birtakım bilinç dışı duygu ve fikirlerdir. Freud’a göre üç ile beş yaşları arasında ortaya çıkan bu saplantı, tüm çocukları etkileyen evrensel bir olaydır. Küçük erkek çocuk annesini sever ve çocuksu bir cinsel sevgiyle annesinin tamamen kendisine ait olmasını ister. Fakat aynı zamanda, babasının misilleme ve rekabetinden de korkar. Bu arada kız kardeşinin penisinin olmadığını fark eder ve aynı cinsel dürtülere sahip olduğu için babasının, kız kardeşininkini keserek onu cezalandırdığı ve küçük bir çıkıntı olan klitorisi bıraktığı sonucuna varır. Freud, adını eski Yunan mitolojisinden aldığı bu teorinin kanıtını kendi başından geçenlere dayandırır. Unutmuş olduğu çocukluğunun cinsel hatıralarını ayrıntılarıyla incelediğini iddia ederek, bir defasında çıplak gördüğü annesine cinsel istek duyduğunu söyler.37 Bunun dışındaki diğer tek kanıt bir avuç hastasının anlattıklarından kendi analizine dayanarak çıkardığı klinik bulgulardır. Bugüne kadar, onun bu önermesini doğrulayan bir başka dayanağın bulunmayışı, bazı psikologları “oedipal çatışma’nın bu dünyada sadece tek bir kişiyi, Freud’u üzdüğünü söylemeye sevk etmiştir.</p>
<p>Dahası, insandaki dinî gelişmeyle ilgili Dr. Zevar ın tüm deneysel bilimler kadar güvenilir ve geçerli olduğunu söylediği bu görüş Freud’un da değildir. O, bu görüşü ironik bir şekilde 19. yüzyıl filozoflarının kurgularından ahntılamıştır. Ellenberger’e38 göre filozof Taine’nin yazıları Tarde tarafından geliştirilerek sistemleştirilmiş ve Freud çocuğun dinî gelişimindeki baba figürünü ondan “ödünç” almıştır. Tarde, çocuğun bilinçli veya bilinçsiz olarak babasını taklit ettiğine ve onu ilk sahibi ve rahibi olarak gördüğüne inanıyordu. Bu taklit Tarde tarafından “asıl olgu” (primal phenomenon) olarak görülerek, önce “hipnotizma” ile daha sonra da bir tür “görünmez cinsel bağ” ile mukayese edilmiştir.</p>
<p>Müslüman bilim adamlarının böyle temelsiz teorilerle ilgili dogmatik kabulleri ve bu teorileri Rahman ve Rahim olan Allah’a karşı yaptığımız ibadetlerimizi ve dinî bilincimizin oluşumunu açıklamakta kullanmaları gerçekten üzücü bir olaydır. Yine bu yazıların, üniversite öğrencileri tarafından yüksek bir otoriteden gelmiş kelimeler gibi kabul edilerek, Arapça konuşulan üniversitelerde bu derece yaygınlaşması rahatsızlık vericidir.</p>
<p>Freud&#8217;un dinî gelişimle ilgili ateist teorisini ortaya koymak için hareket ettiği gözlemlerden, Müslüman bir psikolog da İslami perspektifli bir teori geliştirebilirdi. Örneğin; Freud, çocuğun babasına karşı olan duygularını Oedipus kompleksini geliştirmek için kullanıyor. Bir Müslüman ise aynı bilgiyi (çocuğun babasına karşı olan duygularını) kullanarak, fıtrat üzerine bir teori geliştirmek için kullanabilir. Kısacası, aynı veriyi gözlemleyip kayıt altına alarak, hem İslami hem de gayri İslami bir teori geliştirilebilir. İslam’ın tasvir ettiği şekliyle fıtratı, Allah’ın bizi dünyaya göndermeden evvel ruhlarımızla yaptığı anlaşma39 olarak özetleyebiliriz. Dolayısıyla, Allah’a “kulluk” bizim psişemize ve ruhumuza işlenmiş; sistemimize kodlanmıştır. Eğer bu dünyada Allah’a kul olunmazsa, doğuşumuzla beraber getirdiğimiz bu kulluk fıtratı bizi başka şeylere kul olmaya sevk eder. Çocuğun anne babasını ve esrarengiz güçleri yüceltmesi, onları bir tanrı gibi görmesi, bu doğal duygunun yani kulluk duygusunun sistemimizde köklü olarak yerleşik olduğunun kanıtıdır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Batı’da Freud’un</strong><br />
<strong>Tahtından İndirilişi</strong></p>
<p>Neyse ki psikiyatri ve klinik psikoloji üzerindeki psikanalizin ağırlığı Batı dünyasında gittikçe azalmaya başlamıştır. Psikanaliz “kateksis”, “libido” ve “id” gibi tanımlanması zor olan muğlak kavramlara dayanmasından dolayı, davranışçı ve deneysel psikologlar tarafından ağır eleştirilere maruz kalmış ve halen de kalmaktadır. Onlar, psikanalitik teorilerin çoğunun gözlemlerle teyit edilemeyecek veya yalanlanamayacak kurgulardan ibaret olduğunu, bu nedenle de bilimsel nitelik taşımadığını iddia etmektedirler. Örneğin, yeni doğan bir çocuğun psikoseksüel gelişmesinin oral evresinde, meme emerken ağzının erojen bölgesinden cinsel bir zevk aldığını nasıl doğrulayabiliriz? Kelimeleri yeni hecelemeye başlayan çocuğa “Yavrum, annenin memesini emerken bir haz alıyor musun?” diye mi soracağız?</p>
<p>Yine de bu kavramların ve onların dayandığı teorilerin belirsizliğine rağmen, pek çok araştırmacı psikanalitik iddiaları bütünüyle yalanlayan deneysel çalışmaları başarıyla gerçekleştirebilmişlerdir.</p>
<p>Malinowski,40 Torbiand adası sakinlerinde “oedipal çatışmanın hiçbir izine rastlamamıştı. Onun gibi Prothro, Lübnan’da çocuk yetiştirme uygulamaları üzerine yaptığı değerli çalışmasında, “anal kişiliklin (aşırı titiz ve takıntılı inatçı kişilik) Freudyen teorilerin tersine, gerçekte tuvalet eğitimi ile ilgisi olmadığını göstermişti.41 Frankl ise bir dizi çalışmanın sonucunda, kişilerin olumlu ve olumsuz baba imajları ile dinî inanç ve tutumları arasında hiçbir ilişki olmadığını bulmuştu.42</p>
<p>Bilimsel dayanağı olan psikologların Freud’a getirdikleri bir diğer temel eleştiri, onun bulgularını küçük bir hasta grubuna dayandırması ve çalışmalarında bilimsellikten uzak kontrolsüz gözlem yöntemlerini kullanmasıdır. Buna rağmen o, bu bulguları insan davranışlarını açıklamada genelleştirerek abartılı bir şekilde kullanmış ve teorilerinin evrensel olduğunu iddia etmiştir. Böylece, bir avuç Avusturyalı kadın hastadan elde edilen sonuçların, Afrika’nın kalbinde yaşayan ilkel kabileler için veya psikanaliz doğmadan yüzyıllarca önce ölen büyük adamların edebiyat ve sanat çalışmaları veya hayat hikâyeleri için de geçerli olacağını iddia etmektedir. Jehoda’nın dediği gibi, “En başta ve belki en fazla tekrarlanan suçlama, Freudyen teorinin test edilemeyecek ölçüde belirsiz oluşudur. Bu teori her şeyi açıklaması nedeniyle hiçbir şeyi açıklamamaktadır”43</p>
<p>Bazı psikologlar şimdilerde Freud’un doğa bilimlerinin iyi bir öğrencisi olduğuna, fakat onun düşüncelerini, tahrif edilmemesi için kasıtlı olarak test edilmeyecek şekilde formüle ettiğine inanmaktadırlar. Bu bile tek başına bilim felsefecilerinin iddia ettiği gibi psikanalizi bilim dışına itmektedir.</p>
<p>Freudyen teori, analizcinin her zaman haklı olduğunu iddia edebileceği birçok açığa sahiptir. Genelde bilinç dışı motivasyondan, özelde de ego savunma mekanizmalarından, araştırma verilerinde ve insanları manipüle etmede ustaca yararlanılmıştır. Bunların her biri teorinin yanılmazlığını ispat edecek bir biçimde kullanılmıştır. Basitleştirirsek, eğer analizci size bir duyguya sahip olduğunuzu söyler ve siz de kabul ederseniz o zaman o haklıdır, yok dürüst bir şekilde kabul etmezseniz o zaman, <em>“Bu duygular sizin bilinçaltınız- dadır ve siz bir ego savunma mekanizması olan karşıt tepkiyle bilinçaltındaki bu duygularınızı bilinçli olarak inkâr etmektesiniz”</em> der ve yine o haklıdır.</p>
<p>Psikoloji ve psikanaliz tarihi araştırmacıları Freud un arkadaşlarına yazdığı mektuplardan ve arkadaşlarının biyografilerinden önemli bilgiler elde etmişlerdir. Bunlardan biri belki de en önemlisi Ellenberger’in anıtsal eseri The Discovery of the Unconscious (Bilinçdışının Keşfi) isimli kitabıdır. En şiddetli eleştirmenleri bile, yakın zamanlara kadar Freud u orijinal fikirlere sahip biri olarak görüyorlardı. Fakat yapılan bu çalışmalar, fikirlerinin çoğunun ve hatta terminolojisinin bile başkalarına ait olduğunu şüphe götürmez bir şekilde ortaya koymuştur. Teorisinde ağırlık oluşturan ödünç aldığı fikirlerin çoğu, psikanalize karşı olumsuz duygular oluşturmayan fikirlerdi. Muhtemelen Eysenck i psikanaliz hakkında “<em>Bu teorilerde doğru olanların hiçbiri yeni değil, yeni olan her ne varsa, onlar da doğru değildir.</em> l44] şeklinde konuşmaya yönelten de budur.</p>
<p>Freudyen teorinin açığa çıkarılan bu yeni yönlerinin, aslında geleneksel Yahudi kertenkele deliğinden çıkarılmış olduğunu öğreniyoruz.</p>
<p>D. Bakan, ilgi çekici değerli çalışmasında Freud’un kaynaklarının iddia ettiği gibi hastalarına değil, onun çocukluk yıllarında aldığı Talmudik eğitime dayandığını söyler.45 Bu alanda yeni bir eser, Marthe Robert’in Fransız Gulliver ödülü ile ödüllendirilen From Oedipus to Moses [Oedipus’tan Musa’ya] İsimli kitabıdır. Robert bu çalışmasında, psikanalitik teorinin menşeindeki Freud un Yahudi geçmişinin etkilerini gözler önüne sermekte ve bunu, onun otobiyografik bilgileriyle ve yazışmalarıyla da belgelemektedir. Freud’un sahip olduğu “Yahudi ruhu” konusunda Marthe Robert şunları söyler:</p>
<p><em>Psikanalizle “Yahudi ruhu” arasındaki yakın ilişki o kadar açıktır ki, buna atıfta bulunanların çok azı Yahudi ruhunu tanımlamaya veya kuşaktan kuşağa nasıl aktarıldığını sorgulamaya gerek duymuştur. Freud, her ne kadar “Yahudi ruhu” üzerinde durmuyorsa da, özellikle mektupları ve otobiyografik çalışması dahil, sık sık bu ruhtan bahsetmektedir. Gerçekten o, inandığı entelektüel ve ahlaki özellikleri ile keşiflerini bağdaştıran ilk kişi olmuştur. Bu nedenle, ölümüne kadar yirmi yıl aktif üyesi olduğu “B’nai B’rith” isimli Yahudi liberal örgütünde yaptığı bir konuşmada çalışmalarının belirleyici unsurunu, kendisinin Yahudi tabiatına sahip olmasına dayandırmıştır. “Bir Yahudi olmam nedeniyle, diğerlerinin zekâlarını sınırlayan pek çok önyargıdan kendimi bağımsız olarak bulmuş ve yine Yahudi olmam nedeniyle ezici çoğunluğun fikirlerine katılmadan dilediğimi yapmaya ve muhalefet grubuna katılmaya hazırlanmıştım ” Sigmund Freud entelektüel mücadelenin ön saflarında yerini almak için özel olarak donatılmış bir “Yahudi doğası’ndan söz etmekle kalmamakta, aynı zamanda, “Psikanaliz ancak bir Yahudi tarafından keşfedilebilirdi” diyerek radikal bir sonuca varmakta ve insan ruhunun bu yöntemle araştırılmasının bu kadar gecikmesinin sebebini açıklamaktadır. Dostça bir tartışmaları esnasında Protestan papaz Oskar Pfister’e, “Şu dindar adamlardan biri çıkıp, niçin daha önce psikanalizi oluşturmadı? Tamamen dinsiz bir Yahudi&#8217;yi beklemek zorunda mıydı?”diye sormuştu</em>.46</p>
<p>Psikanalizin gelişmesindeki Yahudi etkisiyle ile ilgili bu gerçekler, Peygamberimizin (sav) kertenkele deliği tanımıyla uygunluk göstermektedir.</p>
<p>Psikanalize en büyük darbe ise ironik bir şekilde psikoterapi alanından gelmiştir. Bu alan, Freud’un kendisini en çok güvende hissettiği, teorilerinin uygulanmasına gerekçe olarak sunduğu, iddia ettiği başarılarını gerçekleştirdiği ve tedavi ile hiçbir ilgisi olmayan din ve felsefe konularında bile at koşturduğu bir yerdi. Freud, “17. Yüzyılda Bir Şeytan Nevrozu” isimli makalesinde şunları yazar:</p>
<p><em>Psikanalizin en basit ilişkileri bile gereksiz ayrıntılarla karmaşıklaştırdığı, olmayan problem ve sırları keşfettiği, önemsiz ayrıntılar üzerinden tuhaf sonuçlara ulaştığı şeklindeki bilindik eleştiriyi işitiriz.</em>1471</p>
<p>Bu türden eleştirilere karşı, Freud’un nevrozu anlama ve tedavi etmede teorisinin başarılı olduğuna dair, kendi iddialarından başka bir dayanağı yoktur. Aynı makalede şöyle devam eder:</p>
<p><em>Benim haklı çıkmamın nedeni, genel olarak nevrozun doğası ile ilgili araştırmalarımızın başarısına dayanır. Tevazu göstererek söyleme cesaretini buluyorum ki meslektaşlarımız ve çağdaşlarımız arasında en kalın kafalılar bile, nevrotik hastaların psikanalizin yardımı olmaksızın tedavi edilemeyeceğini anlamaya başlamış görünmektedir. Sofok- les’lnPhiloctetes isimli oyununda Odise’nin dediği gibi: “Truva, sadece bu şaftlarla48 alınabilir”49</em></p>
<p>Psikanalizin psikolojik tedavi olarak gerçek etkileri konusunda yapılan kontrollü birçok araştırmadan öyle anlaşılmaktadır ki, Truva henüz alınmamıştır, en azından Freud’un alçak gönüllülükle iddia ettiği biçimde&#8230;</p>
<p>Hastanelerde psikanalitik yönelimli psikoterapi ve psikanaliz alan bir grup nevrotik hastada yapılan araştırmaların sonuçları iki yıl sonra hastanelerde yatak eksikliği veya diğer nedenlerle tedavi göremeyen, dikkatli bir şekilde eşleştirilmiş kontrol grubu hastaların sonuçlarıyla karşılaştırılmış, şaşırtıcı olarak iki grupta da iyileşme oranlarının aynı olduğu görülmüştü. Deney, nevrotik çöküntüden muzdarip olan askerlerde, duygu durum bozukluğu olan çocuklar ve suçlularda tekrarlanmış, sonuç her zaman aynı çıkmıştı. İstatistiksel önemi olan bir farklılık görülmemişti.50 Bu araştırmaların yanı sıra psikolojik rahatsızlıklara basit, fakat çok daha etkili bilimsel açıklamalar getiren “davranışsal terapi” gibi yeni tedavi ekollerinin doğması, psikanalizin tahttan inmesinin başlıca sebepleri arasındadır.</p>
<p>Bugün bir taraftan İngiltere ve Avrupa’da pek çok psikologun psikanalizden yüz çevirdiğini ve İslam’la nispeten çatışmayan yeni rakip ekollerin ortaya çıktığını görürken, diğer taraftan Müslüman ülkelerde birçok psikologun kendilerini hâlâ Freud’un kertenkele deliğinde emniyette hissettiklerini görüyoruz. Bunlar arasında Dr. Zevar gibi bazıları, insani duyguların en yücesini, Allah’ın Müslümanlara en büyük ihsanı olan çocuğu ve ebeveyn-çocuk ilişkisini, Oedipus kompleksiyle ve küçük çocukların babaları tarafından penislerinin kesileceği korkusuyla açıklanmasına izin vermektedirler.</p>
<p>Batılı psikologların kısmen veya tamamen terk ettikleri kertenkele deliğine körü körüne büyük bir merakla girmekte ısrar eden Müslüman psikologlar için gerekli uyarıyı yaptığımı umarım. Onlardan çoğunun Batılı psikoloji teorilerini hiç eleştiriye tabi tutmaksı- zın papağan gibi tekrar ederek, sadakatle uygulamaları gerçekten esef vericidir. Gördüğümüz gibi bu zihinsel esaret, ne yazık ki sadece bilimsel psikolojiyle sınırlı değildir. Doğup geliştikleri ülkelerde bile etkilerini kaybetmiş olan İslam dışı felsefe yönelimli Batı psikoloji ekollerinin çok sayıdaki dindar takipçisi, İslam üniversitelerinin kürsülerinde hâlâ bu ekolleri canlandırmaya çalışmaktadır.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Müslüman Psikologlar Olarak</strong><br />
<strong>Batı Psikolojisi Hakkında</strong><br />
<strong>Neler Yapmalıyız?</strong></p>
<p>Şimdi, modern Batı psikolojisinin İslam ideolojisine yönelik fiilî ve muhtemel bazı tehditlerini tartıştıktan ve Müslümanların Batılı bir psikolog veya psikanalist modeline öykünmeleriyle ilgili örnekleri verdikten sonra kalemimi yerine koymadan, iki zor soruya deneme mahiyetinde de olsa bir cevap aramaya çalışacağım. Bu sorulardan birincisi, “Kertenkele deliğinden başını çıkarabilen çok az sayıdaki Müslüman psikoloğun durumu nedir?” İkincisi, “Büyük çoğunluğu Batı psikolojisine uymuş meslektaşları hakkında, bu psikologlar neler yapabilirler?”</p>
<p>Bir gün meşhur Mısırlı Müslüman düşünür Muhammed Kutub’un verdiği oldukça aydınlatıcı bir konferansın ardından, Suudlu bir eğitimci “Müslüman- lar olarak modern psikolojiye ihtiyacımızın olmadığını” söylemişti. “Bu bilim, bütünüyle bize yabancı, kâfir Batı uygarlığının ürünü olan teori ve uygulamalardan ibarettir” diyerek, Müslüman bilim adamlarının İslam ideolojisine dayalı yeni bir psikoloji metni yazıncaya dek, modern psikolojinin Suudi Arabistan’ın eğitim müfredatından çıkarılması gerektiğini savunuyordu. Gerçekten de son zamanlarda üniversitelerimizden birisi, bir profesörün gayri islami psikolojik bilgileri şiddetle savunması nedeniyle, psikoloji bölümünü kapatmıştı.</p>
<p>Birinci soruya, Müslüman bir psikologun Suud- lu eğitimci gibi düşünmemesi gerektiğini söyleyerek cevap vermek isterim. Zira onun düşünceleri yönünde hareket etmenin, tıpkı içindeki sağlıklı bebeklerle birlikte banyo suyunun dökülmesi veya değerli şeylerin atıklarla birlikte çöpe atılması anlamına geleceğine inanıyorum.</p>
<p>Bir kere, modern psikoloji tümüyle “Batılı” değildir. O, büyük ölçüde insan hakkında yine insanların deneyimlerinin birikiminden meydana gelmiştir. Modern psikoloji bu deneyimlerin gözlem, deney ve ölçümleme ile süzgeçten geçirilmesiyle oluşmuştur. Modern eğitim teorileri ve benzeri branşlarda, Aristo’ya ve eski Yunan filozoflarına kadar uzanan fikirler bulunur. Kişilik, sosyal psikoloji ve hatta psikoterapi gibi alanlarda Doğulu düşünürlerin isimlerinden bahsedilmese de, onların yapmış olduğu katkılar açıkça ortadadır. Bunların arasında, birçok Müslüman atamızı bulabiliriz. Psikoterapi ve psikiyatride İbn Sina, sosyoloji ve sosyal psikolojide İbn Haldun, rüya yorumlarında İbn Şîrîn ve kişilik çalışmalarında Muhasibi ile Gazali bunlar arasındadır. Bu nedenle, yanlışlıkla attığımız “bebek”lerden bazılarıyla aramızda kan bağı bile olabilir. Ve yine unutmamalıyız ki saygın Müslüman psikologlarımızdan bazıları, bugün bile Batının akademik ve uygulamalı psikolojisine katkıda bulunmaya devam etmektedir. Bunun örnekleri, Ebu’l-Aziz el-Kavsi’nin zekâ faktör analizinde, Şerif’in deneysel sosyal psikoloji alanında ve Mustafa Suef’in kişilik ve benzeri çalışmalarında açıkça görülebilir.</p>
<p>Bunun yanı sıra, modern bilimsel psikoloji Batı uygarlığının çocuğu olsa da eğitim, askerî ve tıbbi sistemlerini geliştirmek isteyen hiçbir ülkenin, tamamen onlarsız yapamayacağı pek çok yararlı araç ve uygulama geliştirmiştir.</p>
<p>Önceden de sözünü ettiğim gibi, zekâ testleri beşerî yeteneklerin ölçümünde büyük bir keşif olarak düşünülmektedir. Bu testlerin eğitim, iş dünyası ve diğer alanlardaki değeri inkâr edilemez. Onlardan savaşta ve barışta büyük ölçüde yararlanılmıştır. Diğer test tipleri el becerilerini, tutumları, mesleki ilgileri, duygusal rahatsızlıkları ve başka değişkenleri ölçmektedir. Hatta insandaki duygusal değişiklikleri ortaya çıkarmak için özel olarak geliştirilmiş bazı araçlar, yalan tespiti, psikoterapi ve diğer amaçlar yönünde başarıyla kullanılmıştır.</p>
<p>Müslüman ülkelerin de öğrenme alanında psikolojinin katkılarına ihtiyaçları vardır. Bu alan saf deneysel araştırmalara açık, din dışı spekülatif teorilere büyük ölçüde kapalı olan bir alandır, öğrenmenin doğası, motivasyon ve pekiştirme, eğitimin transferi, hatırlamanın doğası, unutmanın sebepleri ve benzeri konulardaki sorulara cevap aramak için hayvanlar ve insanlar üzerinde mükemmel araştırmalar yapılmıştır. Öğrenme teorisyenleri ve deneycilerin okullardaki eğitim uygulamalarının iyileştirilmesine önemli katkıları olmuştur. Diğer eğitim psikologlarının yardımıyla eğitim yöntemlerinin geliştirilmesini büyük ölçüde başarmışlardır. Bunun yanı sıra pek çok yararlı araç ve gereç geliştirmişlerdir. Bunlar, program dahilinde kullanılan sinema ve televizyon benzeri görsel-işitsel araçlar ve çocuğun bizzat yaparak öğrenmesine yardım eden eğitim araç ve gereçleridir.</p>
<p>Müslüman ülkeler, felsefi zeminlerinden etkilenmeden bu katkılardan büyük ölçüde yararlanabilirler. Bizim geleneksel okullarımızdan, eski tip öğrenme yöntemleriyle yetişen Müslüman nesillerimizden ancak eleştiri yoksunu iyi ezberciler yetiştiğini görünce, insan kendisini depresif hissetmektedir. Müslüman eğitim psikologlarımızın psikolojinin bu yönünden yararlanabilmesi için hiç kuşkusuz, Batı’da değerlerini kanıtlayan teori ve ilkelerin uygulanmasında, kendi araç ve yöntemlerini geliştirmeleri gerekmektedir. Tekrar söyleme gereğini hissediyorum ki bu, İslam ülkelerindeki psikoloji bölümleriyle işbirliği yapacak bir Müslüman psikologlar topluluğunun işidir.</p>
<p>Psikoterapi ve psikiyatri disiplinlerinde de psikolojik rahatsızlıklarla uğraşan etkin teknikler geliştirilmiştir. Her ne kadar, gördüğümüz gibi bu yöntemlerin temelinde yatan anlayış kılık değiştirmiş din karşıtı bir felsefe de olsa, onlardan geliştirilen bazı çok yararlı teknikler bir tür otonom tarafsızlık elde etmişlerdir, öğrenme teorileri ve deneysel psikoloji üzerinde temellenen davranışsal terapi ve davranışsal psikoterapinin yapılan kontrollü deneyimlerde fobik ve takıntılı tepkiler ve cinsel işlev bozukluğu gibi bazı nevrotik rahatsızlıklarda çok etkili tedavi yöntemleri olduğu görülmüştür. Davranış terapisti, psikanalizcinin yaptığı gibi bilinçaltına girmeden veya cinsel yorumlarda bulunmadan, semptomlarla mücadele eden bir teknisyen olarak çalışır. O, nevrozu öğrenilmiş bir alışkanlık olarak düşünür ve hastasının bu davranışı unutarak, onun yerine uyarlanabilir yeni davranışlar edinmesi için çalışır. Davranışsal terapinin teori ve uygulamasındaki temel süreç, koşullandırma, koşullandırmayı çözme ve kavratma suretiyle öğretme ve unutturmadır.</p>
<p>Müslüman toplumlarda “kâfir Batı psikolojisine ihtiyacımız yoktur” bahanesiyle bu yöntemler kullanılmazsa yazık olur.</p>
<p>Prof.Dr. Malik Bedri &#8211; Müslüman Psikologların Çıkmazı,syf:53-72</p>
<p>34) Age., s. 10.<br />
35) Age., s. 8-9.<br />
36) Bu konuda Freud’un Totem and Taboo (Türkçesi Totem ve Tabu, çev. Kamuran Şipal, Say Yayınları, İstanbul 2016) isimli eserine bakınız.</p>
<p>34) Ernest Jones, The Life and Work of Sigmund Freud (Türkçesi Freud Yaşamı ve Eserleri, çev. Emre Kapkın ve Ayşen Tekşen Kapkın, Kabalcı Yayınları, İstanbul 2004), Pelikan Kitapları, Londra, 1964.<br />
35) Ellenberger, Age., s. 528.</p>
<p>[40] B. Malinowski, Sex and Repression in Savage Society (Türkçesi TS CİnSel Ya}am&#8217;’ Saade‘Özkal’ Kabalcı Yayınları, İstanbul 1992) Humanities, Ne w York 1927</p>
<p>44) Hans J. Eysenck, Experimental Study of Freudian Concepts [Freudyen Kavramların Deneysel Çalışması], İngiliz Psikoloji ve Sosyoloji Bülteni, 25, 89,1972.<br />
45) Bakan, Sigmund Freud and the Jewish Mystical Tradition [Sigmund Freud ve Yahudi Mistik Geleneği], Van Nostrand Co, Princeton, 1958.</p>
<p>46) Marthe Robert, From Oedipus to Moses, Routledge and Kegan Paul, Londra, 1977, s. 3-5.</p>
<p>[50] S. Rachman, The Effects of Psychotherapy [Psikoterapinin Etkileri], Pergamon Press, 1971.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/">Psikanalitik Uçurum</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/psikanalitik-ucurum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsani Bir Özellikten,Varlığın ve Hayatın Amacına Cinsellik</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insani-bir-ozelliktenvarligin-ve-hayatin-amacina-cinsellik/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insani-bir-ozelliktenvarligin-ve-hayatin-amacina-cinsellik/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 22 Sep 2021 10:35:23 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Celalettin Vatandaş]]></category>
		<category><![CDATA[Cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[eşcinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[hiperseksüalite]]></category>
		<category><![CDATA[modern dünyada cinsellik]]></category>
		<category><![CDATA[Modernite]]></category>
		<category><![CDATA[Pornografi]]></category>
		<category><![CDATA[Pornografi Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[voyörizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25332</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan, bilim tarafından güdü olarak tanımlanan ve biyolojik, psikolojik, sosyal hayatını şekillendiren bazı temel özelliklerle doğar. Güdüler organizmayı belirli bir amaca yönelik uyarıp, faaliyete geçirirler. Örneğin açlık güdüsü organizmayı bir şeyler yemeye yöneltir ve besin alınmayınca gittikçe artan dozajda organizmayı ekilemeye devam eder. Güdülerin birçok çeşidinden bahsetmek mümkündür. Açlık, susuzluk, uyku, annelik, beğenilmek, güvenlikte hissetmek, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insani-bir-ozelliktenvarligin-ve-hayatin-amacina-cinsellik/">İnsani Bir Özellikten,Varlığın ve Hayatın Amacına Cinsellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-25341 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-300x200.jpg" alt="" width="350" height="233" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-300x200.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-600x400.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-750x500.jpg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-768x512.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas-1024x683.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/09/modern-cokus-celaleddin-vatandas.jpg 1200w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></p>
<p>İnsan, bilim tarafından güdü olarak tanımlanan ve biyolojik, psikolojik, sosyal hayatını şekillendiren bazı temel özelliklerle doğar. Güdüler organizmayı belirli bir amaca yönelik uyarıp, faaliyete geçirirler. Örneğin açlık güdüsü organizmayı bir şeyler yemeye yöneltir ve besin alınmayınca gittikçe artan dozajda organizmayı ekilemeye devam eder. Güdülerin birçok çeşidinden bahsetmek mümkündür. Açlık, susuzluk, uyku, annelik, beğenilmek, güvenlikte hissetmek, tehlikeden kaçınmak &#8230; hepsi birer güdüdür. Açlık örneğinde olduğu üzere, güdülerden bazıları doğrudan fizyolojik yapıyla ilgilidirler. Bunlar fizyolojik anlamda hayatı devam ettirmenin imkan ve şartlarını belirledikleri için fizyolojik güdü veya bir diğer ismiyle birincil güdü ismiyle tanımlanmışlardır. Fizyolojik hayatın devamında etkili oldukları için en çok bilinenlerini açlık, susuzluk ve uyku&#8217;nun oluşturduğu fizyolojik güdülerin bir diğeri de cinselliktir. Cinsellik her ne kadar fizyolojik temelli bir güdü ise de birçok bakımdan diğer fizyolojik güdülerden ayrılır. Bu sebeple de başlı başına ele alınması gerekmektedir. Örneğin açlık ve susuzluk homeostasis1 düzeniyle doğrudan ilişkili güdüler oldukları için, ne kadar suya veya yiyeceğe ihtiyaç olduğu organizma tarafından bilinir ve ihtiyaç doğduğunda da karşılamak için içme ya da yeme davranışına yönelir.</p>
<p>Cinsellik fizyolojik bir güdü olmasına rağmen fizyolojik hayatın sürdürülmesi açısından gerekli veya önemli güdülerden birisi değildir. Fakat psikolojik yapının dengede olması ve insan türünün devamı için çok önemli, hatta en önemlilerden birisidir. Ayrica diğer güdülere oranla fizyolojik faktörlerin yanı sıra dış faktörlerden (toplum, çevre, medya, inanç, düşünce &#8230; ) çok daha fazla etkilenen bir güdü dür. Bunların yanı sıra, normal şartlar altında örneğin açlık ve susuzluk duygusunu birey isteyerek çoğaltamaz; fakat fizyolojik şartlar bağlamında kendiliğinden oluşan ve etkin hale gelen açlık ve susuzluğu gidermeye çalışır. Cinsel güdü ise hem cin sel yönden uyarılmayı ister, hem de bu uyarılma sonucunda ortaya çıkan gerginliği gidermeye çalışır. Burada bireyin tercih ve girişimleri son derece önemlidir. Ayrıca, açlıkla ve susuzlukla karşılaştırıldığında, insanlarda cinsel güdüyü etkileyen uyarıcı sayısının çok geniş bir yelpazeye sahip olduğu görülmektedir. Hemen her şey cinsel bir uyarıcı olabilmektedir. Tüm bunlara ilaveten açlık ve susuzluk güdüsünün şiddetiyle, yiyecek ve içecekten yoksun bırakılma süresi arasında doğru bir ilişki gözlenmesine karşılık, cinsel güdü yoksunluk süresinden açlık ve susuzluktaki gibi doğrudan etkilenmez.</p>
<p><strong>Cinselliğin Birey ve Toplum Açısından Önemi</strong></p>
<p>Her güdünün kendisine ait bazı özellikleri vardır, fakat bir kısmı yukarıda açıklandığı üzere cinsellik güdüsü kendine ait özellikleriyle aynı kategoride yer alan diğer tüm fizyolojik güdülerden birçok bakımdan ayrılmaktadır. Cinselliği farklılaştıran özellikler arasında, açığa çıkışı ile fizyolojik gelişme arasındaki ilişki de önemlidir. Cinsellik potansiyel açıdan doğuştan olmakla birlikte, fizyolojik yapı üzerindeki etkisini fızyolojik hayatın belirli bir aşamasından sonra hissettirmekte ve etkisini hissettirmeye başladığı andan itibaren de bir başka kişiye yönelişe yol açmaktadır. Bu yönüyle de diğer tüm fizyolojik güdülerden oldukça önemli ve farklı bir nitelik kazanmaktadır. Söz konusu özellik, onun başkasına yönelişe sevk etmesine bağlı olarak kişiye sorumluluk duygusu yüklemesiyle alakalıdır. Birlikte yemek yiyen, su içen veya uyuyan iki kişi birbirlerine karşı sorumluk duygusu geliştirmezler. Fakat cinsel ilişkide bulunan bireyler birbirlerine karşı oldukça derinlikli ve sürekli olma eğilimi taşıyan bir sorumluluk duygusuna sahip olurlar. Bu da hem bireylerin kimlik ve kişiliklerinin inşasında ve hem de toplumun sürekliliğinde muadili olmayan aile kurumunun oluşumuna katkı sağlayan en önemli özelliklerden birisi olarak anlam kazanmaktadır. Elbette ki aile kurumunun oluşumunda madden ve manen kendini güvenlikte hissetme, sevme-sevilme, sosyal ilişkiler geliştirme gibi daha birçok faktörün belirleyici etkisi vardır. Fakat cinsellik güdüsü aile kurumunun oluşumuna katkı bakımında diğerleriyle baskınlık yarışına girebilecek düzeyde önemli bir güdüdür.</p>
<p>Cinselliğin, bir başkasına sorumluluk hissetme ve bağlanma duygusunu oluşturup güçlendirmesi ile aile kurumunun temel özelliklerinden birisi olan biyolojik işlev örtüşmektedir. Böyle olunca da cinsellik bireysel temelde oluşan ve aile üzerinden toplumsal düzlemde gelişip toplumsallığı birçok bakımdan etkileyen son derece önemli bir güdü olarak anlam ve değer kazanmaktadır. Cinsellik bireysel yönüyle kontrol kabul etmez yoğunlukta fizyolojik/bireysel bir istek olarak varlığını hissettirirken, toplumsal yönüyle de toplumsallığın inşasına ve sürekliliğine imkan sağlamaktadır. Kontrol edilmemesi durumunda toplumsallığı tehdit edici yönü baskın hale geldiği için de toplum tarafından kontrol altına alınmaktadır; alınmak zorunda kalınmaktadır. İçinde yaşadığımız son birkaç on yılı bazı bakımlardan istisna ederek söylemek gerekirse, insanlık tarihi boyunca cinselliği kontrol altına almamış toplum örneği yok tur. İnsan bireyinin ve toplumunun nitelik açısından sağlıklı bir şekilde sürekliliğine katkısı sebebiyle her toplum cinselliği düzenleyen tedbirlere ve kurallara sahip olmuştur. Dolayısıyla cinsellik, her zaman dinlerin, kültürlerin, ahlak sistemlerinin ve hukukun ilgi alanlarından ve temel konularından birisi ol muştur.</p>
<p>Konuya ilişkin önemli bir çalışmanın sahibi olan Gerald R. Leslie ve Sheila K. Korman&#8217;ın cinsel hayatın her toplumda düzenlenmiş olmasına ilişkin evrensel bir gerçeği dile getirmeleri önemlidir: Toplum tarafından düzenlenmemiş ve kont rol altına alınmamış herhangi bir güdü yoktur. Hiçbir toplum güdülerin kontrolsüz: bir şekilde davranışlara dönüşmesine izin vermemiştir; cinsellik de böyledir. Çünkü kontrolsüz: cinsellik toplum ve aile yapısını ciddi anlamda tehlikeye sokardı.2</p>
<p>Wilhelm Reich cinselliğe ilişkin kuralların insanın uygarlaşmasıyla3 alakalı olduğunu, Freud&#8217;da toplumun en önemli eğitim görevlerinden birisinin cinsel güdüyü evcilleştirmek4 olduğunu ifade ederken, cinselliğin kontrol edilmesi gerektiğini dile getirmiş olmaktadırlar. Üstelik hem Reich ve hem de Freud cinsellik konusunda büyük oranda serbestlikten yana bir anlayışa ve hayat felsefe sine sahip olmalarına rağmen bu önemli tespiti dile getirmek ten kendilerini alamamışlardır. Doğuştan oluşuyla açlık, susuzluk güdüleri gibi verili nitelikte bir özelliğe sahip olan, yani sonradan öğrenilmeyen cin selliğin açığa çıktığı zaman karşılanması gerekmektedir. Ancak elbette ki belirli kurallar dahilinde. Açlık ve susuzluk bireyin kimlik ve kişiliğinin inşasında, toplumun sürekliliğinde ve toplum sal ilişkilerin düzeninde pek de etkisi bulunmayan güdüler olmalarına rağmen her toplumda kurallı hale getirilmiştir. Çünkü hem fızyolojik yapının olumsuz etkilememesi ve hayatı sağlıklı sürdürülebilmek için, hem de toplumsal ilişkilerin sağlıklı yürütülebilmesi için bu kurallar gereklidir. Kurallar gereği de her şeyi yemiyor ve içmiyoruz. Böyle olduğu için de örneğin uyuşturucu maddeler hemen her zaman yasak kategorisinde yer almıştır. Hiç kimsenin uyuşturucu madde kullanımı bireysel tercih tir, kimse bana karışamaz deme hakkı yoktur. Tercih, görünüş itibarıyla bireysel olabilir ama sonucu toplumsaldır, ahlakidir, hukukidir. Dolayısıyla cinsellik de kurallıdır; kurallı olmak zorundadır. Zira o, bireyin kimlik ve kişiliğinin inşasında, toplumun sürekliliğinde ve toplumsal ilişkilerin düzeninde en etkili güdülerden birisidir; hatta en önemlisidir. Cinsellik önemi sebebiyle kurallı olması gerektiği ve kurallı kılındığı için, toplumlara göre farklılıklara sahip olsa bile, meşru ve meşru olmayan tarzlara sahip olmuştur. Hiçbir toplum bundan istisna değildir.</p>
<p><strong>Hayatın Bir Unsurundan, Hayatın Amacına Dönüşen Cinsellik</strong></p>
<p>Cinsel hayatın düzenlenmesi gerektiği, insanlığın ortak tecrübesidir. İnsanlık, bireyin kimlik ve kişiliğinin inşasının yanı sıra, toplumsallığın ve toplum hayatının sürekliliğindeki doğrudan etkileri bakımından cinselliğin önemini ve düzenlenmesi gerektiğini fark etmekte zorlanmamıştır. Nikah ise cinselliğe ilişkin düzenlemelerin evrensel nitelikteki karşılığı olarak anlam kazanmıştır. Nikah, yapılış şekli, taşıdığı değerler, yerine getirdiği işlev itibariyle toplumlara göre farklılık göstere bilir ve göstermiştir. Fakat her toplumda cinselliği düzenleyen, aile hayatını inşa eden, aile kurumunun sürekliliğinin teminatı olan &#8230; bir kurum olarak nikah muhakkak vardır. Nikah, toplumun onayladığı bir birlik akdi ve ilanı demektir. Nikah, kül türel bir kurumsallaşmadır ve tüm kurumsallaşmalar gibi yapılan işin yolunu ve meşruiyetini göstermektedir. Bu çerçevede nikah, evlilik sürecinde toplumun iki cinsle ilgili cinsellik temelinde gerçekleşen işlerine itirazının olmadığını ve ondan sonrası için de bu sözleşmeye manen ve yasal olarak kefil olduğunu ifade etmektedir. Fakat buna rağmen kural dışı cinsellik bir sapma olarak hemen her toplumda var olagelmiştir; aynen tüm yasaklamalara rağmen hırsızlığın, cinayetin, darbın, tacizin var olagelmesi gibi. Kural dışı cinsellik hemen her toplumda bir şekilde de olsa hep var olduğu için, gerek dinlerin ve ahlakların ve gerekse hukuk sistemlerinin hemen her zaman önemli amaçlarından birisi, aile kurumunu korumanın önemine bağlı olarak evlilik dışı/nikahsız cinsel beraberliği önlemeye çalışmak veya kontrol etmek olmuştur. Ancak ne var ki modern/seküler değerlerin her geçen gün daha da yaygınlaştığı günümüz dün yasında cinselliğe ilişkin kurallar, tutum ve tavırlar tamamıyla değişmiş; cinsellik insanlık tarihinde örneğine az rastlanır bir serbestlik kazanmıştır. Daha da önemlisi, insanlık tecrübesinin ortak sonucu olan cinselliğin kontrol edilmesi gerektiği anlayışı büyük oranda itibar kaybına uğramıştır. Bununla da kalınmamış cinselliğin kontrol edilmesi gerektiğini dile getirenler sap kın ve hasta olarak nitelenmeye başlamıştır.</p>
<p>Günümüzün modern dünyasında cinselliğin kuralsızlaştırılması yönündeki yaygın anlayış ve uygulamaların yanı sıra, çok daha önemli bir duruma daha şahit olunmaya başlanmıştır. Bireysel açıdan düşünüldüğünde hemen her zaman rastlanabilecek bir sapma, insanlığın kabul ettiği ortak bir anlayışa ve hatta değere dönüşme aşamasındadır. Ve maalesef birçok kesim ta rafından dönüşmüştür de. Bu, doğal bir güdü olarak bireysel ve toplumsal hayatın önemli unsuru olan cinselliğin, hayatın amacına dönüşmesi durumudur. Bunda kitle iletişim araçlarının payı çok büyüktür. Modern kültürün misyoneri gibi çalı şan kitle iletişim araçları çeşitli yollarla özellikle de gençler için cinselliği hayatın amacı gibi işlemeye özel bir önem vermektedirler. Bunda da büyük oranda başarılı olmaktadırlar. Çünkü karşılarında, diğer bazı çaba ve girişimlerle iradeleri zayıflatılmış ve her şeyiyle cinsellik güdüsünün kontrolüne girmeye hazır bir kitle vardır. Evlilik yaşının her geçen gün daha ileri yaşlara ertelenmesi bu süreçte önemli işlev üstlenen faktörlerden sadece birisi ve hatta en masumudur. Modern hayatın gerektirdiği çeşitli sebeplerle evlilik yaşının her geçen gün daha ileri yaşlara ertelenmesi sonucunda gençlerin fizyolojik bir istek olarak cinselliklerini kontrol etme çabalan en az 13-15 yıla varan sürelere uzamış durumdadır. Kabul etmek gerekir ki süre uzadıkça, irade zayıflamaktadır. Eğer cinselliği kontrol altına alacak değerler ve kurallar da büyük oranda etkisizleştirilmişse, artık fizyolojik istekleri kontrolde tutacak iradeden bahsetmek boşuna olacaktır. Zira cinsel güdünün isteklerine direnmede önemli bir dayanak olan dini/ahlaki değerlerin gücü, aynı kitle iletişim araçları ve onlarla aynı çizgide misyon üstlenmiş modern eğitim sistemi tarafından her geçen gün daha da azaltıl makta, böylelikle gençler çok kolaylıkla cinsel güdülerinin kont rolsüz nesneleri haline gelebilmektedirler.</p>
<p>Modern dünyada cinsellik büyük oranda amaca dönüşmüş; her şeyde, her durumda cinsellik hayatın en temel özelliği gibi algılanmaya başlanmıştır. Ancak burada müthiş bir çelişki vardır; hayatın amacına dönüşen cinsellik, aynı zamanda hiç olmadığı kadar sıradanlaşıp pespaye bir niteliğe ulaşmıştır. Fakat bu çelişki bireyler tarafında hemen hiç fark edilememektedir. Çünkü bireyler, hayatın amacı gibi her şeyden önemli ve kıymetli bir ilkenin, pespaye bir niteliğe sahip kılınan cinsellikle örtüştürülmesi çelişkisini fark edemeyecek bir akıl tutulmasına uğratılmışlardır. Cinselliği serbestçe, kuralsızca yaşamaya yönelik yoğun ve kesintisiz bombardıman altında, durumun çelişkilerini, hallerinin pespayeliğini fark edemez hale getirilmişlerdir. Cinselliğe yönelik zihinsel bombardıman o kadar yoğun ve güçlüdür ki, fizyolojik gelişimleri sebebiyle cinsellikle hiç ilgileri olmayan çocuklar bile cinsellik merkezli bir hayatın paydaşları haline getirilmektedirler. Bu konuda bazen gündeme gelen ve masum bir çocukluk davranışı olarak takdim edilen ve böylelikle meşrulaştırılan durumlar aslında yaşanan travmanın ulaştığı boyutları ortaya koyması açısından önemlidir5.</p>
<p>Cinselliğin hem bu kadar sıradanlaşması ve hem de hayatın amacına dönüşmesi sonucunda insanlık tarihi boyunca hiç bilinmeyen veya örneğine pek rastlanmayan anlayışlar ve durumlar yaşanmaya başlamıştır. Hiperseksüalite bunlardan sadece birisidir. Yakın zamana kadar, hemen her kültürde, ortak bir yargı olarak, günlük hayatlarının büyük bir çoğunluğunu cinselliği düşünerek geçiren kişiler için sapık veya azgın tanımlamaları dile getirilirdi. Ama bu durum bugünün dünyasında övgü unsuruna, daha çok da ideal erkek ölçütüne dönüştürülmüştür. Erkek ve kadın için geçerli bir durum olarak kabul edilen ve hiperseksüalite olarak isimlendirilen cinsellik merkezli hayat anlayışı, eskiden bireysel bir sorunken, şimdi takdir edilen bir durum haline gelmiştir. Esasen hiperseksüalite, cinsel duyguların olağan üstü güçlü ve yoğun olmasıyla ilgili fizyolojik bir sorun değildir. Tamamen modern zihniyet tarafından inşa edilen zihin dünyasıyla, modern değerlerle alakalıdır. İnşa edilen ve en önemli güdü haline getirilen cinselliğin her şeyde ve her zaman yaşanması anlayışı bu sorunun oluşmasına yol açmıştır. Hiperseksüalite, daha çok da erkeklerle ilgili bir durumdur. Abartılan, kamçılanan, özellikle övünülen ve beklenen cinsellik anlayışının kurbanı erkeklerdir. Çünkü cinselliği hayatın ekseni haline getiren modern kültür övülen erkek olmayı cinselliği yoğun ve sık düşünmekle ve yaşamakla ilişkili hale getirmiş durumdadır.</p>
<p>Maalesef bu zihniyeti kabullenmek zorunda kalmış birçok erkek, kendisine biçilen bu rolü sırtında bir yük olarak taşımaktadır. Fizyolojik sınırlılığına karşılık duygusal isteklerinin sınırsızlığı arasında sıkışıp kalan erkekler, sorunu çözmek için cinsel gücü artıran ilaçlara ve maddelere yönelmişlerdir. Bu yönelişteki yaygınlık sebebiyle de cinsel gücü artırıcı ilaçlar, ilaç sanayinin en önemli gelir kalemlerinden birisi haline gelmiştir. İlgi arayışı da yaygın bir sorun haline gelmiş olan hiperseksüalitenin önemli sebeplerinden birisidir. İlgi temelli hiperseksüalite ise daha çok kadınlarda açığa çıkmaktadır. Kadınlar esasen cinsel anlamda haz almadıkları, doyum sağlamadıkları halde sırf ilgi görebilmek için kendilerini cinsel olarak ifade etme ihtiyacı hissetmeye ve görünümlerini, beden dillerini buna göre şekillendirmeye yönelmektedirler. Böylelikle ilgi duyulan haline gelip, psikolojik bir doyuma ulaşmayı umuyorlar. Hiperseksüalite, sadece sanal olarak ya da düşünce olarak kalmamakta, çoğu zaman eyleme de dönüşebilmektedir. Normal yollardan cinselliğini doyuma ulaştıramayan veya daha doğru ifadeyle fizyolojik anlamda cinselliği doyuma ulaşmış olsa bile, zihinsel anlamda sınırsız bir cinsel açlık yaşayan hiperseksüal, örneğin sürekli porno izleyerek, kendisini seyredil meye odaklamış sokaktaki kadını seyrederek fanteziler kurmaktadır. Ve tüm bunların sonunda tahrik olup, hep daha fazlasını ister hale gelmektedir. Haz duydukça ve tahrik oldukça da alışılagelmiş cinselliği karşılama yolları yetersiz kalmaktadır. Bu da beraberinde aldatmayı, evlilikte cinsel sorunları ve boşanmaları getirmektedir. Aslında olmayan ama modern kültürün ürettiği sanal, sahte cinselliğin unsurlarından birisi de nemfomanidir.</p>
<p>Yunanca nymphe (kız) ve mania (delilik) sözcüklerinin birleşiminden oluşan nem fomani, kadınlardaki aşın cinsel isteğe verilen bir isimdir. Ancak aslında bilimde ve özellikle de tıpta nemfomani diye bir tanım lama bulunmamaktadır. Nemfomani XX. yüzyılda üretilen sanal ve sahte bir kavramdır. Erkeklerin her türlü cinsel davranışını onaylayan, kutsayan, takdire şayan bir durum olarak algılayan bir zihniyetin ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Azgın erkeklerin karşısında azgın kadınlar gerektiği anlayışının bir sonucudur. Esasen hiperseksüalite ve nemfomani ile ilgili tespitler aynen frijit ve iktidarsızlık kavramları için de geçerlidir. Bunlar da modern zihniyetin ürettiği kavramlardır. Önceleri bireysel düzeyde görülen ve cinsellik hayatın sadece bir unsuru olduğu için de tamamen bireysel düzlemde kalan frijit ve iktidarsızlık, modern çağın önemli sorunları haline gelmiştir. Yüz milyonlarca insan frijit veya iktidarsız olmanın dayanılmaz acısı altında kahroluyor, yaşam neşelerini kaybediyorlar. Modern kültür cinselliği amaca dönüştürürken, aynı zamanda öylesine sıradanlaştırmıştır ki, o artık hemen her şeyde ve her yerdedir. Her an özellikle bireysel hayatları şekillendirmekte ama hiçbir şekilde bir kıymet de ifade etmemektedir. Bu açıdan daha önce benzerine hiç rastlanmayan bir şekilde fastseks&#8217;ten bahsedilir olmuştur; aynen fastfood gibi. Yani kuralı olmayan, anı yaşamaya odaklanan, sorumluluk yüklemeyen bir cinsellik. Fastseks öylesine yaygınlaşmış ve sıradanlaşmıştır ki, bugün özellikle TV ekranlarında 15 yaşındaki bir çocuğun 3&#8217;cü veya 5&#8217;ci beraberliğinden bahsederken işittiğimizde hiç şaşırmıyoruz.</p>
<p>Cinsellik modern dünyada hayatın merkezindedir. O artık her şeydedir, her yerdedir. Zira kitle iletişim araçları cinsel içerikleri ağır basan yayınlan ile cinsel duygular tahrik etmekte, cinselliği günlük hayatın en önemli unsuru haline getirmekte, kontrolsüz cinselliği teşvik etmektedirler. Üstelik tüm bunlar yapılırken herhangi bir ölçü tanınmamakta, insanın fizyolojik sınırları dahi dikkate alınmamaktadır. Antivirüs yazılımı üreten Bitdefender&#8217;in dünya genelinde 19 bin ebeveyn üzerinde yap tığı araştırmaya göre6 çocukların internet üzerinden porno içeriklere ulaşma yaşı 6&#8217;ya, internet üzerinden flört etme yaşı ise 8&#8217;e düşmüş durumdadır. Burada korkunç denebilecek durum, potansiyel olarak doğuştan gelen cinsel güdünün henüz duygusal olarak varlığını hissettirmediği bir yaştaki çocukların da cinselliğe yöneliyor olmalarıdır. Bu da, bu yönelişte duyguların değil, cinselliğe özendirme çabalarının etkisini ortaya koymaktadır. 2011 yılında Amerika&#8217;da liseli gençlerle ilgili yapılan bir araştırma ile7 gençlerin %33,7 sinin bundan önceki üç ay içinde bir kişiyle, %15,3&#8217;ünün ise dört ve dörtten fazla kişiyle cinsel ilişkiye girdiği tespit edilmiştir. 2009 yılı Amerika Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezi&#8217;nin ( CDC) 40 eyalette yap tığı bir araştırmaya göre 15-19 yaşlarındaki 400 bin genç kız hamile kalmış ve çocuk dünyaya getirmiştir. Eğer 2011 yılındaki liselilerle yapılan araştırmanın bulgularından birisi olan, cinsel ilişkiye giren liselilerin %39,S&#8217;inin prezervatif, %76,Tsi nin ise doğum kontrol hapı kullandıkları tespitleri dikkate alınırsa, hamile kalan genç kızların cinsel ilişkide bulunma açısından gerçeğin küçük bir kısmına denk düştükleri anlaşılır.</p>
<p>Türkiye&#8217;de de durum çok farklı değil. Tempo dergisi tarafından 2012 yılında yayınlanan bir araştırmaya göre, ülkemizde ilk kez cinsel ilişkiye girme yaşı 14-15 aralığında yer almaktadır. Araştırmaya katılan 18-25 yaşlar arası gençler arasında kadınların% 57,1&#8217;i kızların evlilik öncesi ilişkisinde herhangi bir sakınca görmezken, erkeklerin % 30&#8217;u da aynı görüşü paylaşmıştır. Aynı araştırmada gençlerin % 45&#8217;i nikahsız birlikteliği onayladığını ifade etmiştir.8 Daha da önemlisi dinin cinsel güdüyü kontrolde etkisinin zayıflıyor olmasıdır. Bu açıdan Sosyal Ekonomik Kültürel Araştırmalar Merkezinin (SEKAM) 2013 yılında Türkiye geneleninde gerçekleştirdiği bir araştırmanı tespitleri oldukça önemlidir. Araştırmada yer verilen Üniversiteli genç kız ile erkek istedikleri şartlarda aynı evde yaşayabilirler yargı cümlesini %35,5&#8217;lik bir kesimin onayladıkları tespit edilmiştir. Kararsız olanların genel eğilimlerinin de bu durumu onaylamaya yönelik olduğu düşünülürse %49&#8217;luk bir kesimin evli olmayan üniversiteli genç kız ve erkeğin aynı evi istedikleri gibi yaşamalarını onayladıkları sonucuna ulaşılmaktadır. Bu da geleneksel aile değerleri, namus anlayışı ve nikahın önemiyle ilgili önemli bir değişimin yaşandığının göstergesidir. Çok daha önemlisi ise beş vakit düzenli namaz kıldığını ifade edenlerin %19,5&#8217;nin Üniversiteli genç bir kız ile erkek istedikleri şartlarda aynı evde yaşayabilirler yargı cümlesini onaylamalarıdır. Kararsız olanların genel eğilimlerinin de bu durumu onaylamaya yönelik olduğu düşünülürse %21,4 civarında üstelik beş vakit namaz kılan bir kesimin evli olmayan üniversiteli genç kız ve erkeğin aynı evi istedikleri gibi yaşamalarını onayladıkları sonucuna ulaşılmaktadır9.</p>
<p>Popüler dergilerin ve gazetelerin bir misyoner edasıyla dile getirdikleri görüşler dikkate alınırsa cinsellik modern dünyada bireysel ve toplumsal her şeyi kuşatan, hayatın amacını teşkil eden bir dindir10• Modern insanın dinlerinden birisi de cinselliktir; zira cinsellik her şeydir; bu dinin amentüsü ise, sözle açıkça dile getirilmese bile tutum ve davranışlara aktarılan biçimiyle, varlığını cinselliğe feda olsun ilkesidir.</p>
<p><strong>Cinsellikten Pornografiye</strong></p>
<p>İnsanlık buraya nasıl geldi? Bunu anlamak için düne bakmak ve özellikle de Batı toplumlarının dününü dikkate almak gerekiyor. Çünkü bugünün dünyasında egemen olan modern zihniyet ve hayat tarzı, Batı toplumlarının toplumsal ve tarihsel şartlarının ürünüdür.</p>
<p>İnsanlığın cinsiyetle alakalı yaşadığı serüveni takip ederken dikkate alınacak temel kavram cinselliktir. Batı dillerin deki karşılı seks olan cinsellik, bölme, ayırma anlamına gelen secare sözcüğünden türemiştir ve insanları biyolojik cinsiyetlerine göre bölmeyi ifade etmektedir. Bu bölmenin sonucu olarak insanlar kadın ve erkek diye iki ayrı kategoriye ayrılırlar. Cinsiyet, bireyin biyolojik özelliğini, cinsellik ise bu özelliğe bağlı güdüyü ifade etmektedir. Cinsiyet fizyolojik varlığın bir gereği, cinsellik ise söz konusu fizyolojik özelliğin gerektirdiği doğal bir durumdur. Ancak cinsellik fizyolojik temelinden koparılır ve daha çok duygu ve düşünceye mal edilmeye başlanırsa karşımıza farklı bir kavram çıkar; bu erotizm&#8217;dir. Antik Yunan mitolojisindeki aşk tanrısı Eros&#8217;tan gelen erotizm, cinsel etkinliğin özel bir biçimini ifade etmektedir. Erotizmin kaynağı cinsellik tir, ancak o cinselliği de aşan bir olgudur. Erotizm nesne-fizyo lojik olan bir şeyi ifade etmez; o bu bakımdan gösterilebilecek bir şey değildir; o hissedilebilecek, algılanabilecek, düşünülebilecek bir şeydir. Kişiye neyin erotik geldiği, bir dizi bireysel ve kültürel faktör tarafından belirlenir. Bir kişiye veya bir topluma erotik gelen bir şey, bir başka kişiye veya topluma erotik gelmeyebilir. Erotizmi fiziksel cinsellikten öte bir boyuta sahip oluşunu örnek üzerinden açıklamak gerekirse, çıplaklık ile nü11 arasındaki fark dikkate alınabilecek isabetli bir örnektir.</p>
<p>Çıplak olmak insanın kendisiyle ilgili bir durumu ifade ederken, nü olmak başkası tarafından görünmeyi ifade etmektedir. Çıplaklık görünmekle, nü göstermekle ilgilidir. Çıplaklık kendisini olduğu gibi ortaya koyar, nü ise seyredilmek üzere ortaya konuştur. Bu bağlamda cinsellik-erotizm farklılaşmasına değinecek olursak, erotizm, cinselliğin sınırlarını aşar. Cinsellik bedenle ilgiliyken, erotizm her şeyle ilgili olabilir. Erotizmin sınırlarını duygu ve düşünce belirler. Erotizm görülen veya işitilen bir şey değil, algılanan bir şeydir. Örneğin salatalık sadece bir sebze olmasına ve dolayısıyla cinsellikle hiçbir alakası bulunmamasına rağmen, erotizm için çok daha başka bir şeydir. Hareket eden bir eşyanın gıcırtısı sadece kulağı rahatsız eden bir gürültüyken ve dolayısıyla cinsellikle hiçbir alakası bulunmamasına karşılık, erotizm için çok daha başka bir şeydir&#8230; Böyle olunca erotizm her yerdedir; baleden modern dansa, modadan reklamcı lığa kadar birbirinden son derece farklı alanlarda erotizmin açık ya da örtülü izleri görülebilir. Burada erotizmden bahsetmemizin sebebi, Antik Yunanda cinselliğin erotizm boyutunda algılanması ve bu anlayışın modern zamanlara kadar bazen güçlenerek, bazen zayıflayarak devam etmiş olmasıdır. Cinselliğin fizyolojik özelliğinin ötesinde anlamlandırılması ile doğan erotik anlayış, Yunan heykellerinin önemli bir özelliği olarakken dini ortaya koymuştur. Yunan zihniyeti medenileşmenin ölçütü olarak giyinmeyi değil, çıplaklığı ölçü kabul ediyordu12</p>
<p>Çıplaklık medeni gün delik hayatın sıradan bir özelliğiydi ve başka bir öneme sahip değildi. Cinselliğin önem ifade etmesi, erotizm ile sağlanıyordu; heykeltıraşlar erotik heykeller yontuyor, sanatçılar erotik unsurlar içeren tiyatrolar yazıyor, filozoflar cinselliğe erotik bir boyut inşa ediyorlardı. Erotizmin oluşumunda Yunanlının tanrı tasavvurunun etkisi vardır. Yunan toplumunun fertleri, hayallerinde bir tanrılar topluluğu tasarlarken, kendi reel yaşantılarından soyutladıkları ve uçlara kayan bazı özellikleri hayalle rinde var ettikleri tanrılara atfetmişler; yapamadıklarını onlara yaptırmışlar; yaşayamadıklarını onlara yaşatmışlardır. Cinsellik de tüm bunların içerisinde önemli bir yere sahip olmuştur. Tanrılar topluluğunun baş tanrısı olan Zeus, tüm şehveti ve arzularıyla tanrılar dünyasının başkahramanıydı. O cinsel kimliğinin gereği olarak erkek olan bir tanrı değil, cinselliği Yunanlının fantezilerinin uç sınırlarında yaşayan erotik bir tanrıydı. Zeus erotiklikte tek başına değildir; Afrodit&#8217;te cinselliğin kadın boyutunda Yunanlının fantezilerini temsil etmiştir. Avrupa toplumları için Ortaçağ, erotik kültürün yok olma düzeyinde zayıfladığı bir dönemi temsil etmektedir. Bunda Hıristiyan inanç ve anlayışı etkili olmuştur. İlk günah inancı üzerinden hareket eden Hıristiyanlık, bedeni tüm dünyevi isteklerinden soyutlamayı bir ideal olarak takdim ederken, hazzın her türlüsüne karşı savaş açmıştı. İlk günah insanlığın kaderini etkileyen bir günahtı ve bunun sorumlusu da Havva idi. Ortaçağ&#8217;ın egemen söylemi, cinselliği Havva&#8217;nın ve onun takipçisi diğer kadınların işlediği bir suç olarak görüyordu. İlk günahın sorumlusu olan Havva kadınların prototipi olarak görülüyor ve iblisle işbirliği yaparak yeryüzünde kötülüğün yaygınlaşmasına sebep olan kişi olarak takdim ediliyordu. İffeti, yüceliği ise bakire Meryem temsil ediyordu. Bu sebeple Havva çıplak, Meryem ise örtülüydü. Cinsellik, ortaçağ Hıristiyanlığında adeta bir saplantı durumuna gelmiştir. Cinsellik toplum içinde çoğu kez lanetli, ya saklı ve kirli bir dünya olarak görülüyordu. Aziz Augustinus, İtiraflar adlı kitabında cinselliğin her şeklini ayıplıyor ve eleştiriyordu13.</p>
<p>Onun düşünceleri ise kiliseye ve dolayısıyla insanların cinsel hayatına büyük ölçüde yön vermiştir. Cinsellik ilk günah&#8217;ın kaynağı olarak algılandığı için de günah çıkartma geleneğinde ilk sırayı almıştır. Hıristiyanlık cinselliği öbür dünyanın nimetlerine kavuşmayı engelleyen dünyevi bir zaaf olarak görmüştür. Cinsellik ancak evlilik içinde ve soyun devamı için katlanılması gereken bir zorunluluktu. Doğu kiliseleri için cinsellik tanrının yarattığı şeyin bir parçası değil, şeytandan kaynaklanan kötü bir eğilimdi. Kan koca arasındaki cinsellik bile günah barındırıyordu. En iyi evlilik cinselliğin olmadığı evlilikti. Batı kiliseleri için ise cinsellik kirleten ve lekeleyen, bekaret ise en arzulanır şeydi. Bu sebeple kilise ve tarikat mensuplarından bakir olmaları isteniyordu. Din adamlarının iffet ve bekareti, onları evli Hıristiyan halktan farklı ve üstün kılıyordu14•</p>
<p>Cinsellik, popüler edebiyatın önemli temalarından birisiydi. Şarkılar ve hikayeler kadın cinselliğinden duyulan korkuyu dile getiriyor ve çoğunlukla çok fazla bağımsız davranışlar içine giren kadınları döv menin doğru bir tutum olduğu ileri sürülüyordu. Örneğin, adı İnsan kötü kadınları nasıl dövmeli olan bir Alman şarkısı şöyle başlıyordu: Şimdi neşeyle söyleyeceğim sana, vur kafasına karının, sopayla dayak at ona her gün.15•</p>
<p>Cinselliğe karşı gelişen tutum özellikle kadınlar üzerinde yoğunlaşmıştı. Adem&#8217;e yasak elmayı sunan Havva&#8217;nın soyundan gelen kadınlar dünya zevklerine kapılan zayıf yaratıklar olarak görülüyordu16.</p>
<p>Ancak cinselliğe ilişkin hiç de doğal olmayan bu engelleme ve olumsuz anlayış, gizli patlaklar vermekten de geri kalmamıştır. Kilisenin baskısı nedeniyle doğal olan da yasaklanınca veya çirkinleştirilince, iffetsizlik ve evlilik dışı cinsel ilişkiler tüm toplum kesimlerinde hep yaygın olarak yaşanan bir durum haline gelmiştir. Öyle ki iffeti korumak için bekaret kemeri icat edilmiş ve yaygın olarak da kullanılmıştır. Bugün Avrupa&#8217;daki birçok mü zede, özellikle de Paris, Londra ve Nümberg&#8217;deki müzelerde, zamanında ustalıkla tasarlanmış ve kullanılmış orijinal bekaret kemerlerini görmek mümkündür. Kilise egemenliğindeki Ortaçağ Avrupa&#8217;sının cinsellikle ilgili durumu bu idi. Değişimin habercisi Rönesans oldu. Rönesans&#8217;la birlikte eskiyi (Antik Yunan&#8217;ı) referans alan bir değişim yaşan maya başlandı. Süreçle birlikte insan bedeni idealleştirilip, tanrısallaştırıldı. Çıplaklık ve erotizm yeniden meşrulaştı. Günahın temsilcisi Havva&#8217;nın yerini, erotizmin temsilcisi Venüs17 aldı.</p>
<p>Venüs, Rönesans sanatının en çok resmedilen figürü haline geldi. Venüs üzerinden yeniden doğan erotizm, kısa süre sonra dinsel kişiliklere de yansıdı. Michelangelo, geleneğin ak sine, Meryem&#8217;i ünlü Pieta&#8217;sında genç ve güzel bir kadın olarak resmetti. Rönesans&#8217;la birlikte Ortaçağın insan görünümünden uzak ve cisimsiz tanrı sureti, yerini yeniden Antik Yunan sanatındaki insan görünümlü tanrılara bıraktı. Erkek bedeni bütün erotikliğiyle yeniden ön plana çıktı. Davut heykeli bunun önemli bir örneğidir. Floransa&#8217;nın sembolü olan Davut heykelindeki Davut, ideal vücut hatlarıyla çıplak, erotik, çocuk fiziği ile kadının vücut dilini bir arada gösteren haliyle sapkın ve sodomisttir18; daha kısa ve genel bir tanımlamayla, erotizmi aşar ve pornografik unsurlar taşır.</p>
<p>Aydınlanma felsefesi hazzı kontrolsüz hale getirdi. Aydınlanma çağıyla başlayan ve modern çağda alevlenen hazzın öz gürleşmesi anlayışı, kadın bedenini keşfetmeye ve çıplak kadın bedenini bir nesne haline getirilmesine neden oldu. Yaşanan erotizmin egemenliğiydi, ama yer yer pornografide boy göster meye başladı. Bu açıdan sürrealist sanat akımı özel bir konuma sahip oldu. Sürrealist erotizminin tek nesnesi kadın değildi, sevişmenin birçok çeşitleri özellikle de sapık biçimde olanları ele alınıp resmedilmiştir. Geç dönem olmakla birlikte Bellmer ve erotizmi vahşet derecesinde işleyen Molinier bu olguya örnek oluştururlar19. Modern çağların ve özellikle de XX. yüzyılın en karakteristik özelliklerinden birisi de pornografik olmasıdır.</p>
<p><strong>Pornografi Çağı</strong></p>
<p>Yunanca pornographos sözcüğünden türetilmiş olan pornografi esasen fahişelik edebiyatı anlamına gelmekteydi; uzun süre bu manada kullanılmıştır. XVIII. yüzyıl, pornografinin önemli anlam değişikliğine ulaştığı bir dönem olmuştur. Pornografi daha önce hiç olmayan bir şekilde, xvııı. yüzyılda, cinsel eylemleri ya da cinsel organları açıkça belirtmek için kullanılan bir sözcük olmuştur. XIX. yüzyılın ortalarından itibaren de an lamı genişleyerek müstehcen20 olan şey anlamında kullanılmaya başlanmıştır. Bu yeni anlamıyla da hem edebiyatta hem gösterilerde cinselliğin somut ve doğrudan temsilini ifade etmeye başlamıştır. Pornografinin bugünkü anlamını inşaya yönelik son değişimler 1945 sonrasında kendini göstermiş ve l960&#8217;lı yıllarda netleşmiştir. Gelinen son aşamada pornografi, popüler kültürün ve kitle kültürünün bir unsuru olup, teknolojik gelişmeye bağlı olarak yazı, fotoğraf, çizim, film gibi iletişim araçlarını da kullanarak cinselliğin her halini olanca çıplaklığıyla görsel ve sesli bir şekilde gösterimini ifade etmektedir. Artık cinselliğin akla gelebilecek her türlüsü, imalar ve gölgelerin arkasına saklama gereği duymaksızın açıkça görülür, işitilir hale gelmiştir. Erotizmdeki imalar, çağrışımlar ve dolaylı anlatımlar terk edilmiş; her şey yalın, açık ve doğrudan hale gelmiştir.</p>
<p>Bu sunum sırasında cinsellik veya cinsel organlar her türlü suiistimale ve bayağılaştırılmaya maruz bırakılarak teşhir edilmektedir. Sunumu kısıtlayan herhangi bir estetik veya ahlaki ölçü yoktur. Bu yapılırken de tüm yapılanları onaylayan, hoş gören veya teşvik eden bir anlayışa dayanılmaktadır. Bu bağlamda Zizek&#8217;in açıklaması son derece anlamlıdır: pornografi, gösterilecek her şeyi gösteren, hiçbir şeyi gizlemeyen ve her şeyi kaydedip bakışlara sunan bir türdür21.</p>
<p>Tüm bu özellikleriyle de toplumun kabul ettiği cinsiyet ya da ahlaki davranış ölçütlerine karşı saldın ya da aykırı bir hareket tarzım ifade etmektedir. Yine bu nedenle cin sel eylemler söz, yazı ve görüntüyle açık biçimde gösterilmekte, cinsel organlar ya da cinsel ilişki ayrıntılarıyla gözler önüne serilmekte, grup seksi, sadomazoşist ve fetişlere odaklanan seks, tecavüz, ensest ilişki, çocuklarla ve hayvanlarla cinsel ilişki hiç bir kısıtlama olmaksızın ortaya serilmektedir. Modern kültür başlangıcı itibarıyla erotik idi, ama bugünün modern kültürü erotizmi çok gerilerde bırakmış, pornografik bir eksene oturmuştur. Erotizm pornografi arasındaki geçiş ise son derece kolay ve hızlı şekilde gerçekleşmiştir. Kolay gerçekleşmiştir, çünkü dine ve tanrıya isyan temelinde şekillenen modern kültürün girişimlerini kontrol edecek herhangi bir iç veya dış denetleyici mekanizma bulunmamaktadır. Bireyin başlı başına bir değer haline geldiği ve bu haliyle de ahlak kurallarının, dinin ve yasaların üstünde ve ötesinde her şeyi tatmasının normal olduğu anlayışına dayanan pornografi, başta voyörizm (röntgencilik) ve egzibisyonizm (teşhircilik) gibi cinsel sapkınlıkları meşru gören bir anlayışın uzantısından başka bir şey değildir. Voyörizm başkalarının cinsel organlarını ya da cinsel ilişkilerini gizlice gözetleyerek cinsel doyuma ulaşma tutkusudur. Bir cinsel sapkınlık olan ve yakın döneme kadar da tedavi gerektiren ağır bir hastalık olarak değerlendirilen voyörizm, bugünün dünyasında pornografi üzerinden doğal bir özellik kategorisine indirgenmiştir. Bu günün dünyasında özellikle internet sayesinde kitlesel düzeyde de yaygınlık kazanmıştır. Gerek ekrandaki, gerek webcamdaki pornografik görüntüleri seyretmek tamamıyla voyörizmle ilgilidir, ancak ne var ki tüm bunlar normal kabul edilir olmuştur.</p>
<p>Egzibisyonist kişi, cinsel organlarını başkalarına göstermek ten ya da böyle hayaller kurmaktan büyük bir haz alır. Bu davranışı genellikle beklenmedik bir yerde, zamanda ve bunu bekle meyen bir kişiye yönelik gerçekleştirir. Egzibisyonizm de aynen voyörizm de olduğu üzere bir cinsel sapkınlık olup, yakın döneme kadar o da tedavi gerektiren bir hastalık olarak değerlen diriliyordu. Ancak bu sapkınlıkta da bugünün dünyasında pornografi üzerinden doğal bir özellik kategorisine indirgenmiştir. Artık webcam üzerinden gündelik hayatını ya da cinsel ilişki sini kayda alıp yayınlayanlara sıklıkla rastlanmaktadır. Birçok durumda voyörizm ve egzibisyonizm birbirinden bağımsız sapkınlıklar değildir; çünkü nasıl ki izleyen röntgenci oluyorsa, izleten/gösteren de teşhirci olmaktadır ve ikisi aynı durumun iki farklı boyutunu temsil etmektedir. Özetle gerek voyörizm (röntgencilik) ve gerekse egzibisyonizm (teşhircilik) her iki sapkınlık da pornografinin en önemli unsurları arasında yer almaktadır; zira izlemek ve izlenmek pornografinin en önemli öğeleridir. Ve pornografi bu günün dünyasının karakteristik özelliklerinden birisidir. Pornografik kültürün ve zihniyetin inşa sürecini tarihsel olarak takip edebilmek için iki yüzyıl geriye gitmek gerekiyor. XVlll. yüzyılın sonundan itibaren başta Fransa ve İtalya olmak üzere Avrupa&#8217;da porno resimler yayılmaya başlamıştı. Oyun kartlarında, posterlerde, kartpostallarda porno resimlerine sıklıkla rastlanıyordu. Bu tarz ürünlere ilk muhalefet de XIX. yüz yılda başlamıştır. Pornografik ürünleri dağıtan insanlar mahkemeye çıkarılmış ve para cezaları verilmiştir. Hatta günümüzde eserleri klasik olarak kabul edilen Flaubert, Zola ve Baudelaire gibi Fransız edebiyatçılar bile eserlerinde müstehcen/pornografik unsurlara yer verdikleri gerekçesiyle yargılanmışlardı. Fotoğrafın keşfi ve yaygınlaşması, pornografik kültürün oluşmasında önemli dönüm noktalarından birisi olmuştur. Fotoğraf maki nesinin keşfiyle pornografi hızla yaygınlaşmıştır. Önceleri ressamların tuvallerinde vücut bulan pornografi, bu sefer fotoğraflarda boy göstermiştir. Üstelik fotoğraf çekmekle yağlıboya bir tablo ya da heykel yapmak arasında büyük bir fark vardı.</p>
<p>Deklanşöre basmak için ressam ya da heykeltıraşların yeteneklerine sahip olmak gerekmiyordu. Fotoğraf aracılığıyla pornografinin yaygınlaşmasının hangi boyutlarda gerçekleştiğini anlamak için 1860 ve 70&#8217;lerin ünlü fotoğrafçısı Henry Hayler dikkate alınabilir. Hayler&#8217;in Londra&#8217;daki evine polis tarafından düzenlenen baskında 130.248 adet pornografik resim ele geçirilmiş, Hayler tutuklanmaktan kurtulmak için Avrupa&#8217;ya kaçmıştır22•</p>
<p>Pornografik kültürün oluşumunda ikinci önemli aşamayı film makinesinin keşfi oluşturmaktadır. Artık pornografi canlıdır. Pornografik içerikli ilk filmin 1915 yılında ABD&#8217;de çekilen A Free Ride olduğu kabul edilmektedir. Bu dönemde Arjantin, Küba, İspanya, ABD ve özellikle de Fransa&#8217;da pornografik filmlerin üretildiği bilinmektedir. Uzun süre pornografik film piyasasını elinde tutan Fransız yapımı ilk pornografik film ise 1928 yılında çekilen Nudist Bar adlı kısa filmdir. Cinsel ilişkinin aleni olarak gösterildiği bu tür filmler Paris&#8217;in genelevlerinde çekilip, gösterilmiştir. Filmin oyuncuları genelevindeki fahişeler, mamalar, pezevenkler ve bodyguardlardı. 1930-1938 arasında yılda yaklaşık 40 pornografik film çekilen Fransa&#8217;da, porno filmler çok lüks kabul ediliyor, ancak belli mekanlarda ve sosyete mensuplarınca izlenebiliyordu. Fransız denemeci Ada Kyrou bu durumu şöyle açıklamıştı: Bir gün gelecek porno film lüksü bitecek. Tüm insanlık dilediği zaman, dilediği gibi kolayca izleyebilecek bu tür filmleri23.</p>
<p>1953 yılında, kimilerine göre pornografiyi yeraltından yerüstüne çıkaran Playboy dergisi yayınlanmaya başlandı. Playboy&#8217;u Penthouse ve Hustler gibi dergiler izledi. Playboy ve onu taklit eden dergilerde softcore olarak tanımlanan cinsel eylemlerin açıkça gösterilmediği fotoğraflar yayınlıyordu. Bu dergilerde 1970&#8217;li yıllara kadar fotoğraf başlıca pornografik materyaldi. Hardcore filmlerin yasal gösterime girmesiyle birlikte porno dergilerde sınırlar aşılmış, grup seks ve lezbiyenlik dahil bir çok farklı türün işlendiği dergiler yayınlanmaya başlanmıştır24</p>
<p>l 960&#8217;lara kadar yazı, grafik, resim ve fotoğraf düzeyinde var olan, ancak yine de görece gizli kalan porno, 1960&#8217;larda bir sektör niteliği kazanmış ve gerçek anlamda porno filmler çekilmeye, dergiler yayımlanmaya başlamıştır. 1968&#8217;de Danimarka pornografiyi tamamen serbest bırakan ilk devlet olmuştur. Dünyaya her türlü pornografik malzemeyi sunan Danimarka, Avrupa seks turizminin merkezi haline gelmiştir. l 969&#8217;da San Francisco&#8217;da büyük bir sinema salonunda ilk uzun metrajlı porno film ya sal olarak gösterime girmiştir. 1972 yılında gösterime giren Deep Throat filmi ABD&#8217;de genel izleyici tarafından seyredilen ilk pornografik filmdir. 1970&#8217;lerde homoseksüel ilişki, hayvanlarla ilişki, tecavüz içerikli filmlerin çekilmeye başlandığı ve erotik çocuk resimlerinin revaçta olduğu porno endüstrisi büyük oranda mafyanın kontrolünde iş yapmıştır. l 970&#8217;lerin başında özellikle kentlerin varoşlarını porno filmleri oynatan sinemalar sarmıştır. Bu sinemalarda film izlemek isteyenlerin üyelik aidatı ödemesi ve bir sansür kuruluşu ya da polisle işbirliği yapmadıklarına dair bir belgeyi imzalaması gerekiyordu. Bütün ABD&#8217;ye yayılan bu tarz sinemaların talebini karşılayabilmek için porno film üretimi de artmıştır. 1915 ile 1970 arasında yaklaşık 1800 porno film çekilmesine karşılık, 1970&#8217;ten sonra yılda 500 ile 700 arası film çekilmeye başlanmıştır. Porno filmler kısa süre içinde dünyanın dört bir yanına yayılmıştır. Yalnızca Fransa&#8217;da 1973 yılında 200, 1974 yılında ise 223 uzun metrajlı porno film çekilmiştir, 1974 yılında gişe hasılatının yüzde 15&#8217;i porno filmlerden elde edilmiştir. 1986 yılında çekilen her beş videodan biri pornografik içerikliydi, o yıl yaklaşık 1500 porno film üretilmiştir. Porno film pazarının hızla büyümesinde video teknolojisinin önemli payı vardır. Video cihazı uzun bir süre pornografinin önemli bir aracı olmuştur. Video ile pornografi evlere girmiştir. 1982 yılında yalnızca Fransa&#8217;da 1 milyon video cihazı ve 2000 porno film satan dükkan bulunmaktaydı. 1987 yılına gelindiğinde Fransa&#8217;da yaklaşık 3 milyon porno içerikli film kasetinin satıldığı tahmin edilmektedir. 1985 yılında 75 milyon dolar olan porno pazarının büyüklüğü 1992 yılına gelindiğinde 490 milyon doları bulmuştur25.</p>
<p>l 980&#8217;li yıllarda batı ülkelerinin televizyonlarında porno filmler de gösterilmeye başlanmış ve böylelikle video ile evlere giren porno, TV aracılığıyla evlerde daha da sık izlenir hale gelmiş tir. Porno yayınlar süreç içerisinde kablo televizyonlarda şifreli olarak, otellerde ödeme sistemiyle ve nihayet uydu yayıncılığı aracılığıyla televizyon ekranlarına taşınmıştır. Pornografi bugünün dünyasında küresel bir pazar durumuna gelmiştir. Bu piyasaya ait bilgiler son derece hızlı bir şekilde değişmektedir; bu sebeple de birkaç yıllığına dahi olsa kalıcı bil giye ulaşmak mümkün olamamaktadır.</p>
<p>Sadece bir tahminde bulunmak adına gerçekleştirilen bir araştırmanın26 bulgularına bakılacak olunursa; İnternet üzerinden her bir saniyede 28.258 kişi pornografi izlemekte, arama motorları aracılığıyla 372 pornografik terimi araştırmakta ve birçok aracı yine İnternet üzerinden 3,075.64 dolar harcamaktadır. Bunun yanı sıra sadece ABD&#8217;de her 39 dakikada bir pornografik film üretilmektedir. Dolayısıyla her hafta ABD&#8217;de 270 civarında yeni pornografik film üretilmektedir. Ülkeler düzeyinde internet üzerinden pornografi için yapılan harcamalar korkunç boyutlara erişmiş durumdadır. Yılda 100 milyar dolar civarında bir para pornografi endüstrisine akmaktadır. ABD&#8217;deki pornografi sektörünün önde gelen iki temsilcisi, 2008 yılında, ABD ekonomisine yılda 13 milyar dolar girdi sağladıklarını fakat ekonomik sıkıntılar nedeniyle insanların cinselliğe ilgilerinin azaldığını Amerikan halkının cinsel iştahını yeniden açmak için bir an önce harekete geçilmesi gerektiğini dile getirmiş ve Kongre&#8217;den 5 milyar dolar yardım talep etmişlerdir27.</p>
<p>Pornografinin yaygınlık düzeyini, ondan da öte nasıl bir ticari faaliyet unsuruna dönüştüğünü anlayabilmek için, özgürlük mücadelesi için faaliyet yürüten örgütüne ge lir elde etmek için kitap yazan bir direniş örgütü lideriyle ilgili bir haberi dikkate almak anlamlı olacaktır: Meksika&#8217;nın ormanlık &#8220;Chiapas&#8221; bölgesinde yaşayan Maya Kızılderilisi halkının öz gürlüğü için 1994&#8217;te yönetimle mücadeleye başlayan Subcoman dante Marcos, yıllar sonra İngiliz gazetesi Guardian ile söyleşi yapmayı kabul etti. Başkent Mexico City&#8217;nin arka sokaklarındaki bir internet kafenin boğucu sıcaklıktaki odasında Guardian&#8217;ın sorularını yanıtlayan Marcos, &#8220;Yazdığım kitabın içeriği bu kez politika değil. Sadece seks. Saf pornografi. Kitabım, önümüzdeki ay piyasaya çıkıyor. Kitabın üzerinde ne kadar çok &#8216;X&#8217; olursa, o kadar çoksatar&#8221; diye konuştu28.</p>
<p>Pornografi, ahlak, namus, mahremiyet konusundaki anlayışları değiştirmiş, bu anlayışların değişip zayıflaması pornografiyi yaygınlaştırmıştır. Pornografi üzerine çalışmalar yapan Michael Kimmel, pornografiye ilişkin zihniyet değişimini şöyle anlat maktadır: 20 yıl önce sınıfta pornografiden bahsettiğimde kız öğrencilerim, &#8220;iğrenç&#8221;derdi, erkekler ise suçlulukla &#8220;evet, izledim&#8221; derdi. Bugün ise erkekler suçluluk duymaksızın porno izlediklerini söylemekte çok daha açıklar. Kadınlar şu an erkeklerin eski alışkanlığını devralmış durumdalar: Mahcup bir şekilde porno izlediklerini kabul ediyorlar. Kadınların tavırları çok yakın bir şe kilde erkeklerinkiyle örtüşüyor29• Pornografinin ne kadar yaygınlık kazandığını göstermesi açısından Kanada&#8217;nın Montreal Üniversitesi&#8217;nde yapılan araştırma önemlidir. 2009 yılında yapılan araştırma ile porno film izlememiş tek bir erkeğin kalmadığını ortaya çıkmıştır. Araştırmaya göre bekar bir erkek haf tada en az 40 dakika porno film izlerken, evli erkekler için ise bu süre 34 dakikadır30. Bugünün dünyasında pornografiye ilişkin anlayış ve değer yargılarının değişmesinde kitle iletişim araçları temel belirleyicidir.</p>
<p>Pornografi, kitle iletişim araçları tarafından alabildiğine yaygınlaştırılmakta ve zihinsel bir normalliğe ulaştırılmaktadır. Örneğin Private Stars adlı programda beş erkek ve beş porno yıldızı bir eve kapatılmıştır. Büyük ilgi gören ve birkaç ülkede birden yayınlanan programda erkekler cinsel performanslarına göre değerlendirilmiş ve ödül olarak bir porno film yapımcısıyla sözleşme yapılmıştır31.Üstelik bugünün dünyasında pornografi sadece görsel bir unsur olmaktan çıkmış, müziğin de önemli unsurlarından birisi haline gelmiştir. Bunun bir örneği olarak sinema yıldızı Penelope Cruz&#8217;un, rock müzisyeni olan kardeşi Eduardo Cruz&#8217;a destek olmak için oynadığı ve en çok izlenenler kliplerden birisi özelliğine sahip olan video klip dikkate alınabilir. Klip tamamen pornografik niteliktedir. Penelope Cruz söz konusu klipte lezbiyen rolünde yer almıştır. Konuya iliş kin örnekler pek çok olup, pornografinin katkısıyla müzik dinlenen bir şey olmaktan çıkmış, izlenen bir şey haline gelmiştir. Pornografinin yaygınlaşması ve meşrulaşması öylesi bir noktaya ulaşmıştır ki, basına yansıyan haberler insana şaşkınlık verecek düzeydedir. Örneğin Amerikalı porno yıldızların dan Sunny Lane&#8217;in menajerliğini babası Mike yapmakta; Annesi Shelby, üzerinde Sunny Lane XXX yazan iç çamaşırları pazarla maktadır. Baba Mike, Sunny ilk kez Playboy lVye çıktığında kansı Shelby ile sevinçten ağladıklarını söylemiştir. Kızının rol arkadaşlarına onun kısa süreli erkek arkadaşları gözüyle baktığını söyleyen Mike, Kızım tanımadığım bir adamla cinsel ilişkiye gireceğine, bu işi profesyonel olan insanlarla yapıyor. Bu daha iyi demiş ve sözlerini önemli olan kızımın mutluluğu. Her zaman ar kasındayız32 diyerek devam ettirmiştir. Öbür yanda ise porno yıldızı Mary Caey bir yandan program sunuculuğu yaparken, bir yandan da California vali adayı olmuştur. Porno yıldızı Cic ciolina ise 1987&#8217;de İtalyan&#8217;da milletvekili seçilmiş ve milletvekilliği süresince seçmenlerine sevişme parkları açmak gibi mesleğinin gereğine uygun vaatlerde bulunmuştur.</p>
<p>Eğer bir sapma, normal kabul edilirse, bu sapmayı durduracak bir çizgi hiçbir zaman olmayacaktır. Çünkü her sınırın biraz öncesi biraz sonrasını meşrulaştıracaktır. Bunu pornografi üzerinden görmek mümkündür. Pornografiyi de aşan sapkın lığın sanat, kişisel tercih veya yaşam tarzı tercihi adı altında adı kabul görmeye başlamasının ilginç örneği olarak Rus sanatçı Oleg Kulik dikkate alınabilir. Oleg Kulik 1995-97 yılları arasında yaptığı bir seri performansta köpeğiyle birlikte yaşamış, halka açık yerlerde çıplak bir halde dizlerinin üzerinde emekleyip yürüyerek ve konuşmak yerine bir köpek gibi davranarak ses çıkartmış ve köpeğiyle çiftleşip, bunu da sergilemiştir. Çocukları da ağına düşüren ve çocuklar üzerinden büyük paralar kazanan pornografi sektörünün bu kadar hızlı yaygınlaşıp, gündelik yaşamın bir parçası haline gelmesinde kapitalizmin rolü önemlidir. Zira kapitalizm her şeyi olduğu gibi, kadın bedeni ve cinselliği de metalaştırıp pazara sunmuştur. İnternet ise pazarın en son aracıdır. İnternet sayesinde sıradan insanlar da pornografinin aktörleri durumuna gelmiştir. Birçok çift en mahrem anlarını hiçbir ticari kaygı taşımaksızın kayda alıp gerek fotoğraf, gerekse de video formatında milyonlarca kişiyle ve üstelik kendi rızalarıyla paylaşmaktadır.</p>
<p>Öte yandan sevgilisine kızan ya da karısından ayrılan kişiler intikam amacıyla daha önce çektikleri film ya da fotoğrafları internette yayınla maktadır. Ya da kayda alındığından haberi olmayan kişilerin gizlice çekilmiş görüntüleri internet ortamında dağıtılmaktadır.</p>
<p><strong>Eşcinsellik: Sapkınlıktan, Meşru Bireysel Tercihe </strong></p>
<p>Bölümün başında açıklandığı ve bilindiği üzere, insan, öncelikle fizyolojik hayatını, takiben psikolojik ve sosyal hayatını oluşturup şekillendiren birçok güdü ile doğar. Bu güdülerle ilgili söylenebilecek özelliklerden birisi, kuralları ve sının olmayan bir istek oluşturmalarıdır; isterler; kendileriyle ilgili her şeyi is terler; fızyolojik olarak sınırsız olmamakla birlikte sınırsızca is terler. Örneğin sahip olmak güdüsü dikkate alınarak ifade edilecek olursa, sınırı yoktur bu güdünün isteklerinin; istedikçe ister; her şeyi ister &#8230; güvende hissetmek, beğenilmek, sevilmek, takdir edilmek güdüleri hep aynıdır. Fizyolojik bir sının olmakla birlikte açlık, susuzluk da sınırsız bir istek olarak açığa çıkar; acı kan kişi her şeyi yemek ister, her şeyi yiyebileceği hissindedir; ama fizyolojik potansiyeli zorunlu bir şekilde sının koyar ve doyuma ulaşır. Burada esas konumuz olan cinsiyet de benzer durumdadır; sınırsız bir istek ile varlığını hissettirir; organizmayı harekete geçirir; fiziksel sının olmasına rağmen doymaz, doymak istemez &#8230; Genel bir tespit olarak ifade etmek gerekirse güdülerin istekleri sınırsız ve doyumsuzdur; sınırsız ve doyumsuz bir iştiyakla organizmayı harekete geçirirler. Fizyolojik açıdan insan doğan varlığın kimliğiyle, kişiliğiyle, karakteriyle İnsan olabilmesi için güdülerin sınırlanması, güdülerinin kurallı hale gelmesi gerekmektedir. Yoksa İnsan olmaz; cani olur, sapık olur, normal dışı olur&#8230; Güdülerin isteklerini ise ayıp, günah ve yasak&#8217;lar sınırlar; böylelikle potansiyel insandan gerçek İnsan oluşur. İnsan&#8217;ı inşa eden ayıp, günah ve yasak&#8217;ın kaynağı ise din, ahlak, hukuk ve diğer toplumsal değerlerdir. Bunlar sayesinde, annesinden potansiyel olarak insan doğan varlık, toplum içinde gerçek İnsan&#8217;a dönüşür. Burada açıklamaya çalıştığımız durum, Freud&#8217;da id (alt ben lik) ve süper ego (üst benlik) isimleriyle karşılığını bulmuştur.</p>
<p>Freud&#8217;un içimizdeki doyumsuz hayvan olarak tanımladığı ve id (alt benlik) ismini verdiği şey, güdülerin sınırsız ve doyumsuz istekleridir. Freud&#8217;a göre id kişinin ilkel benliğidir; hazzın doyumu ilkesine göre çalışır. Hiçbir sosyal kuralı önemsemeyen id&#8217;in tek istediği, isteğinin anında yerine getirilmesidir. İd bas kın olarak bebeklerde görülür bu nedenle id için aynı zamanda kişiliğin çocuksu tarafı da denilebilir. İnsan olabilmek için bu doyumsuz hayvanın kontrol edilmesi gerekmektedir. Bunu Freud&#8217;un üst benlik veya daha bilinen ismiyle süper ego dediği şey yapar. Süper ego, kural ve değerler bütünlüğü içinde insana yön verir; id&#8217;i kontrol eder. Freud&#8217;un bireydeki karşılığını vicdan olarak tanımladığı süper ego, aile, anne ve baba, çevre, okul, din, geleneklerden öğrenilenlerle oluşur. Bireyin iyi ya da kötüyü birbirinden ayırmaya başladığı süreçlerde gelişir ve olgunlaşır. Ancak bu id-süper ego karşıtlığında birey için önemli bir durum açığa çıkar. Eğer id-süper ego ilişkisinde id baskın olur ve süper ego pasif kalırsa, kişilik olarak sorunlu, bencil, kendini evrenin merkezine almış bir birey oluşur. Süper ego bas kın olur ve id pasif kalırsa, bu sefer de yine kişilik olarak sorunlu, zayıf, iradesiz, silik bir birey oluşur. Önemli olan ikisini dengeleyebilmektir. Freud bunu ego (benlik) olarak tanımlar.</p>
<p>Freud&#8217;un sözüyle ego şahlanmış bir at üzerindeki şövalye gibidir. Veya idile süper egonun isteklerini uzlaştırmaya çalışan bir ha kemdir. Kısaca id ve süper ego arasında dengeleyici unsurdur. Bu açıklamaları takiben cinsellik güdüsüne dönelim; daha önce genişçe açıklandığı üzere cinsellik insanın temel güdülerinden birisidir ve buradaki açıklamalar bağlamında ifade etmek gerekirse kontrol edilmek zorundadır. Kontrol edilmeyen cin sellik, Freud&#8217;un benzetmeleriyle kontrolsüz vahşi hayvan gibidir. Dini, kültürü, ahlak sistemi, hukuk sistemi her ne olursa olsun insanlığın ortak bir tecrübesi olarak ifade etmek gerekirse, İnsan olabilmek için diğer güdülerin kontrol edildiği gibi cinsellik de kontrol edilmiştir. Kontrolü sağlayan mekanizmalar toplum dan topluma değişebilir; bu kontrolün sınırlarında değişmelere yol açabilir, ama şu önemli bir durumdur ki, güdüleri kontrol etmemiş toplum yoktur. Cinselliğe ilişkin kontrollerin önemli bir kısmını ise cinsel yönelişe33 ilişkin kontroller oluşturmaktadır. Eşcinselliğin34 yasaklanması da bu bağlamda anlam kazanmaktadır.</p>
<p>Burada şu da son derece önemlidir: Cinselliğe ilişkin kontrolün dışında kalan ve o kontrol sistemi içerisinde sapma olarak nitelenen durumların varlığı, hiçbir zaman söz konusu sapmaların normalliğinin ölçütü olarak değerlendirilmemiştir. Her toplumda cinayetin, hırsızlığın yasaklanmış olmasına karşılık sapma niteliğinde gerçekleşen cinayet veya hırsızlıkların var olmasının cinayet veya hırsızlığın meşruluğunun gerekçesi olamayacağı gibi. Eşcinselliğin sapma boyutunu aşarak, toplumsal bir kabul boyutuna ulaştığı yerlerden birisi olan Antik Yunan toplumunu istisna edersek35 eşcinsellik her zaman bir sapma olarak görülmüş ve toplumlar bu sapmaya ilişkin farklı boyutta ve dozajda tepki vermiştir. Hatta XIX. yüzyıla kadar bu sapmanın üstü örtülerek ve bu sapmaya mensup olanlar bir kategori olarak görülmeyerek, potansiyel açıdan benzer eğilimlere sahip kişilerin durumlarına meşruluk aramaları dolaylı bir şekilde de olsa engellenmiştir. Çünkü insanlık tecrübesi şunu göstermiştir ki kötülüklerin, yanlışlıkların deşifre dilemesi ibret almaya değil, örnek almaya yol açmaktadır. Eşcinseller toplumsal bir kesim olarak ilk defa XIX. yüz yılda görülmeye başlanmıştır. İlk defa da tıp literatüründe yer bulmuştur. Eşcinsellik tıbbi söylemin bir parçası olarak Macar doktor Karl Maria Kertbeny tarafından 1869 yılında Almanya&#8217;da kavramsallaştırılmıştır. İngilizcede ise 1890&#8217;larda seksolog Havelock Ellis&#8217;in incelemelerinde ve insanın cinsel deneyiminin çeşitlilikleri ile ilgili sınıflandırmasında bu terimi kullanmasıyla birlikte yaygınlık kazanmıştır. Fakat eşcinsellik yakın zamana kadar bir sapkınlık olarak görülmeye devam etmiştir. Örneğin B. Seebohm ve G. R. Lavers&#8217;in 195l&#8217;de yazdıkları, İngiliz Hayatı ve Boş Zaman Anlayışı adlı sosyolojik çalışma, o yıllardaki eşcinselliğe ilişkin toplumsal kaygılara sözcülük yapmıştır.</p>
<p>Söz konusu çalışmada eşcinsellik ve eşcinsel bireyler, ahlak bozucu ve yozlaştırıcı olarak tasvir edilmiştir. Buna ek olarak eşcinselliğin, bir ulusun zayıflığını ortaya koyduğunu ve aynı zamanda da bu zayıflığın nedeni olduğu ifade edilerek, uyarıda bulunulmuştur. Bu dönemde Kuzey Amerika&#8217;da da eşcinsellere karsı polis müdahalelerinde de ciddi bir artış söz konusudur36. Eşcinselliğe ve eşcinsellere yönelik anlayışta büyük değişim l 960&#8217;larda yaşanmıştır. l 960&#8217;lı yılların bazı Batı toplumlarında cinsel yönelimini açıklayanlara rastlanır olmuş, politik açıdan daha aktif ve eşcinsel organizasyonlar daha görünür hale gel meye başlamıştır. Üstelik eylemci eşcinsel erkekler, mevcut cin sellik ve toplumsal cinsiyet normlarına meydan okuyarak eş cinselliğin -anormal olmak bir yana -herkesin içinde duyduğu ancak toplum ve aile tarafından bastırılan doğal bir özellik olduğunda ısrar etmeye başlamışlardır. 1969 yılında New York Gre enwich Village&#8217;daki Stonewall adlı eşcinsel barına düzenlenen polis baskını sırasında o bölgede yaşayan eşcinseller, polisle çatışmış ve tercihlerinin bir hak olduğu iddiasında bulunmuşlardır. Eşcinsel özgürlüğü hareketi için bir simge halini gelen Stonewall, yıllar geçtikçe eşcinsel direnişi ve baskısının diğer ismi haline gelmiştir.</p>
<p>1973 yılında Amerikan Psikoloji Derneğinin, 1990 yılında da Dünya Sağlık Örgütünün eşcinselliğin doğal bir durum olduğunu kabul etmesi ve eşcinselliği ruhsal hastalıklar listesinden çıkarması, bu tür cinsel yönelime sahip bireylerin sosyal açıdan görünürlüğünü daha da artırmıştır. 1990&#8217;larla birlikte cinsel eğilim/tercih hakları anlayışı bağlamında eşcinsellik başta olmak üzere diğer birçok cinsel sapma normal görülmenin de ötesinde, insanlık tarihi boyunca mensuplarının uğradıkları mağduriyetlerden bahsederek bir itibar iadesinden bahsedebilir hale gelinmiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalar ise eşcinselliğin daha da yaygınlaştığını göstermektedir. ABD (2009), Kanada (2005), Avustralya (2005), İngiltere (2009-2010), Norveç (2010) olmak üzere 5 ülkede farklı yıllarda yapılan araştırma sonuçlarına göre en yüksek eşcinsel oranı %67, biseksüel oranı ise %59 olarak rapor edilmiştir. Araştırma sonucuna göre sırasıyla ülkelerdeki biseksüel oranı %55, %42, %59, %33, %42 olarak belirlenmiştir. Eşcinsel oranı ise yine sırasıyla ülkelerde %45, %58, %41, %67, %58 olarak belirlenmiştir. Kadınlar erkeklere oranla daha fazla kendilerini biseksüel olarak tanımlamaktadırlar37•</p>
<p>Eğer bu araştırmanın bulguları gerçekse, eşcinselliği düşünülenin de ötesinde yaygın göstererek haklarını savunma anlayışının etkisini taşımıyorsa, yaşananlar ve gidişat insanlık için son derece ciddi bir sorundur. Çünkü cinselliğin kontrol edilme ihtiyacı, dinlerin, kültürlerin ve hukuk sistemlerinin yeme-içme eylemlerine getirdikleri sınırlama ve kontrol ihtiyacının çok öte sinde anlamlar taşımaktadır. Dinler, kültürler ve hukuk sistemleri açlık ve susuzluk güdüsünü kontrol ederken bireyin biyolojik varlığını ve bazen de toplumsal kimliğinin göstergesini38 koruma amacı taşımaktadır. Yeme-içme eylemlerine getirilen kontrol ve sınırlamaların ihlali, ihlal edenin kendisinden baş kasına zarar vermez. Ancak cinsellik ile ilgili kontrol ve sınır lama ihtiyacı böyle değildir. Cinsellik, bölümün girişinde de değinildiği üzere, bireysel ve toplumsal var oluşun ekseninde yer alan bir güdüdür. Cinselliğin kontrolsüzlüğü veya mevcut toplumsal yapıdaki kontrol mekanizmalarının devre dışı bırakılıp sınırların aşılması, başta bireysel kimlik ve kişiliğin inşasında muadili olmayan aile kurumunu tahrip etmektedir. Aile kurumunun bireyleri ilgilendiren bu son derece önemli işlevinin yanı sıra, insanın doğal bir ihtiyacı olan toplumsallığı sür dürme ve toplumun sürekliliğini sağlama işlevleri de vardır ve aile kurumunun tahribi tüm bunları da tehdit etmektedir. Bireysel ve alışılmışın dışındaki cinsel eğilimlerin kabul görmesi mevcut kültürel sistemleri, ahlak anlayışlarını tepetaklak etmektedir. Yenisi inşa edilir söylemi, kültür sistemlerinin, ahlak anlayışlarının kısa süreli inşa eylemleri olmadığı gerçeğinin bilinmediğini göstermekten başka bir şey değildir.</p>
<p>Ekolojik çevreye küçük bir müdahale bile dengeleri alt üst ederken ve bu konuda haklı bir çevreci hassasiyet gösterilirken, aynı hassasi yetin kurumsallaşmış insani yapıların tahribi karşısından gösterilmemesi son derece manidardır. Günümüzde Hollanda, Belçika, Norveç, Danimarka, İspanya gibi ülkelerde ve ABD&#8217;nin bazı eyaletlerinde aynı cinse sahip bireylerin yasal olarak evlenmeleri mümkündür. Bu tespit bile yaşanan insanlık travmasını göstermesi açısından son derece önemlidir. Evlilik insanlığın en temel kurumlarından birisidir ve gerek biçimi ve gerekse işlevi insanlık tecrübesinin et kilerini taşımaktadır. Eşcinsellerin, gerçekleştirdikleri sapmaya yasal bir gerekçe bulup alenileştirmeleri evlilik olarak nitelenemez. Çünkü onların birliktelikleri evlilik kurumunun tüm anlam ve işlevlerinin dışında bir durumdur. Eşcinsel evliliği adı altında gerçekleşen ve gittikçe yaygınlaşan şey bir sapmanın yasal meşruiyet bulmasından başka bir şey değildir. Bu arada başka bir şey daha gerçekleşmektedir. İnsanlığın ortak tecrübesi olan cinselliğe ilişkin dini/ahlaki kuralları reddetmeyi kendisine ölçü kabul eden modern kültür cinsel sapmalara giden yolların önünü her geçen gün daha da açmaktadır. Bunu ya parken bireysellikle toplumsallığın irtibatında yer alan cinselliğin gereği ve cinsel güdünün karşılanmasının meşru yolu olan nikahın gerekliliğini tartışmaya açmış bulunmaktadır. Nikahın doğal olmadığı, zorlama olduğu ve özgürlükleri kısıtladığı anlayışını yerleştirmeye başlanmış bulunuyor. Bunun sonucunda da nikahsız beraberlik denilen bir anlayışı oluşturup her geçen gün daha da yaygınlaştırdı.</p>
<p>Her zaman olduğu gibi, kitle iletişim araçları da bu sürecin en önemli araçları oldu.</p>
<p><strong>Normal Olan Sapkın, Sapkın Olan Normal </strong></p>
<p>Eşcinsel sapması 1960&#8217;lardan sonra politik ve yasal desteklerle kendisini meşrulaştırma sürecine girerken ilginç bir şey yaşanmaya başlanmıştır. Eşcinsel zihniyet, eşcinsel olmayan insanları cinsel hayadan nedeniyle suçlayamamış, ama kendi sini normal eksenine oturtarak diğerlerini sapkın olarak nitele meyi başarmıştır. Bu yapılırken de psikolojinin bazı bulguları ve kavranılan çok ustalıkla kullanılmıştır. Artık eşcinsel olmayan ve eşcinselliği olumlu değerlendirmeyenler hastadır, sapkındır. Eşcinsel olmayanları sapkın ve hasta gösterme çabalarının temel kavramı fobidir39. Eşcinselliğe ve eşcinsellere yönelik olumsuz duygu ve düşüncelere sahip olanlar fobik olmakla itham edilmişlerdir. Bu bağlamda homoerotikfobi (1967), antihomosek süellik (1971), homoseksfobi (1974), homoseksizm (1976), heteroseksizm (1978), homonegavitizm (1980) gibi çeşitli kavramlaştırmalara gidilmiştir. Ancak yaygın şekilde tercih edilen kavram homofobi olmuştur. Bu da ilginç bir kavramlaştırmadır; çünkü insandan korkmak anlamına gelmektedir ve böylelikle vurucu etkisi oldukça artırılmıştır.</p>
<p>Homofobi terimi ilk olarak 1960&#8217;larda ortaya çıkmış, George Weinberg&#8217;in 1972&#8217;de yayınlanan Societyand the Healthy Homo sexual (Toplum ve Sağlıklı Eşcinsel) kitabını yayınlamasıyla literatürde yerini almıştır. Yalnız homofobi terimi, ilk kullanıldığından bu yana dikkate değer bir biçimde farklılaşmıştır. İlk kullanımıyla homofobi, eşcinsellere yakın çevrelerde bulunma korkusu biçiminde tanımlanmaktaydı. Sonraki kullanımlarda Weinberg&#8217;in kullandığından çok daha kapsamlı bir anlamı içerecek biçimde dönüşüm geçirmiştir4-0. Homofobi&#8217;nin ulaştığı son anlamı ile eşcinselliğe ve eşcinsellere yönelik olumsuz duygu ve düşünce sahipleri psikolojik açıdan hasta, duygu ve eylem olarak sapkındırlar. Bu iddialar ise bilimsel kılıflar altında son derece ustalıkla savunulabilmektedir. Bilimsellik kılıfı ile iş yapan homofobi ile ilgili olarak şu tespitler oldukça önemlidir: Güçlü homofobik tutumlar sergileyenler, diğerlerine göre, genellikle; Kadından çok erkektirler, cinsiyet rollerine ilişkin olarak geleneksel tutumlara sahiptirler, güçlü dini inançlara sahiptirler, benzer olumsuz tutumları olan arkadaşlara sahiptiler, ırkçı ve cinsiyetçi önyargıları vardır ve otoriterdirler, gey ve lezbiyenlerle çok az kişisel etkileşimleri olmuştur, yüksek derecede sosyal üstünlük yönelimine sahiptirler, eğitim düzeyleri görece daha düşüktür41• Bu tanımlamada ve benzerlerinde cinsiyete ilişkin geleneksel tutumlara sahip olmak ve güçlü dini inançlara sahip olmak dolaylı bir şekilde olumsuzlanarak sadece eşcinselliğe itirazları olanlar aşağılanmamakta, aynı zamanda insanlığın toplumsal tecrübeleri ve dinler de aşağılanıp, dışlanmaktadır.</p>
<p>Eşcinselliğe ve eşcinsellere yönelik olumsuz duygu ve düşünce sahiplerinin ne düzeyde sapkın ve hasta oldukları ilginç ve son derece manidar eşleştirmelerin aracılığıyla da takdim edilmiştir. Bunun tipik bir örneği olarak Elisabeth Young-Bruehl&#8217;un, The Anatomy Of Prejudices (Önyargıların Anatomisi) adlı kitabı dikkate alınabilir. Bu kitapta eşcinselliğe ilişkin olumsuz duygu ve düşünceler anti-semitizm ile eşleştirilmiştir. O&#8217;na göre homofobi olarak kategorize edilen kimseler takıntılı, narsistik ve histerik kategorilerinin çeşitli kombinasyonlarına sahip kimselerdir42• Eşcinselliğe ve eşcinsellere yönelik olumsuz duygu ve düşünce sahiplerinin hastalıklı kişiler oldukları ve hastalıklarının da psikolojik olduğu iddiası öylesine yaygın hale getirilmiştir ki, birçok kişi tarafından bunun bilimsel bir tespit olduğu bile sanılmaktadır. Bu açıdan bilimsel bir makale de örneğin şu tür bir tespitle karşılaşmak son derece normal hale gelmiştir: Her ne kadar eşcinselliğin bir hastalık olmadığı bilimsel olarak kabul edilmiş bir gerçek olsa da .. .43. Halbuki eşcinselliğin bir hastalık olmadığı bilimsel olarak tespit edilmiş değildir. Esasen eşcinselliğin bir hastalık olduğunun veya olmadığının bilimsel tespiti de pek mümkün görünmemektedir. Çünkü eşcinsellik tercihi, biyolojik, organik, olgusal bir tercih değildir. O daha çok ve hatta tamamen bir inanç ve hayat tarzı tercihidir. Nesnel olgularla ilgilenen ve ilgi alanı bununla sınırlı olan bilim ise değer yargılan veya hayat tarzı tercihlerini inceleyemez.</p>
<p>Özellikle de bir tercihin veya hayat tarzının doğru, diğerinin yanlış veya birisinin diğerinden daha üstün olduğu bilimin konusu değildir. Örneğin hiç kimse çıplaklığın giyinik olmaktan daha ahlaki olduğunu bilimsel olarak ispatlayamaz; aynı şekilde karşıtının doğru olduğu da bilimsel olarak ispatlanamaz. Çünkü ahlaki değer yargılan bilimin konusu değildir. Ahlaki yargılar ancak başka ahlaki yargılarla değerlendirilebilir. Modern zihniyet, eşcinselliği insanlık tarihi boyunca görmezlikten gelinen veya haksız bir şekilde karşı çıkılan birey sel meşru bir tercih, eşcinselleri ise hem varlıklarıyla ve hem de haklarıyla çoğunluk karşısında korunması gereken azınlık kitle olarak takdim etmektedir. Bunu yaparken kendisini özgürlükçü, hakşinas gösterme konusunda son derece ustadır. Elbette ki haksızlığa uğrayan bir kişi bile olsa onun hakkını savunmak hakşinaslığın bir gereğidir; mağdur bir kişi bile olsa onun yanında yer almak, onun gasp edilen özgürlüğünü savunmak erdemdir. Fakat modernite esasen eşcinsellere ve eşcinselliğe ilişkin tutum ve tavırlara ne özgürlük veya ne de hakşinaslık gibi erdemler adına sahiptir. Zira öyle olsaydı sayısına, dinine ve kültürüne bakmaksızın hakları gasp edilen, özgür lükleri kısıtlanan tüm mağdurlarının yanında yer alırdı. Halbuki modernite çoğu zaman bizzat kendisi hak gasplarının, mağduriyetlerin, özgürlük engellemelerinin faili olmuş ve olmaya da devam etmektedir.</p>
<p>Bunu görmek için yakın geçmişte ve bugünün dünyasında yaşananlardan birkaç örneği hatırlamak oldukça yeterlidir. Eşcinselleri ve tercihlerini kitle iletişim araçları üzerinden savunmayı kendisine misyon edinmiş modern zihniyetin misyonerleri, aynı hakşinaslıklarını yaşadığımız bu ülkede sırf başörtüsü nedeniyle onlarca yıllık emekleri gasp edilenler karşısında hiçbir şekilde göstermedikleri gibi, üstelik çoğu zaman bu mağduriyetin faillerinin yanında yer almakta hiçbir sakınca da görmediler ve görmüyorlar. Başörtülülere yapılanlar hah gaspı, özgürlük kısıtlaması, esasen öyle olmamakla birlikte kişisel tercihin önlenmesi, başkasına zarar vermeyen bir tercihin yok edilmesi zulmü değil miydi ve değil mi? Yine aynı şekilde bugünün Avrupa&#8217;sında sayılan 6 milyon civarında olan Müslümanlar sırf dinleri nedeniyle haksızlığa uğratılıyorlar, hakları gasp ediliyor, hatta çoluk-çocuk denilmeden kundaklanan evlerde yakıldılar, ama modern zihniyetin misyonerleri eş cinseller ve tercihleri için kullandıkları argümanların en küçük un surunu bile bu insanlar için kullanmadılar ve kullanmıyorlar. Şurası son derece açıktır; eşcinselleri ve eşcinselliği veya buna benzer kesimleri ve eylemlerini özgürlük, bireysel tercihe saygı, hakşinaslık söylemleriyle savunan modernite, aynı şeyi çeşitli sebeplerle mağdur edilen milyonlara göstermezken ve hatta birçok durumda bu mağduriyetlerin bizzat faili veya faillerinin yandaşı olurken üstünü ustalıkla örttüğü bir gerçeği gözler önüne seriyor. O da dinle ve ilahi olanla kavgasıdır. Modernite, Avrupa toplumlarının toplumsal ve tarihsel koşullarında varlık nedeni olarak bulduğu dine ve ilahi olana karşıtlığı, varlığının temel unsuru kılmış durumdadır. Dolayısıyla dinler veya ilahi olan şeyler açısından kabul edilmeyen her şeye özgürlük, birey sel tercihe saygı, hakşinaslık söylemleriyle taraftar olup, tam bir misyoner edasıyla bunların savunmasını yaparken, dinler veya ilahi olan şeyler açısından kabul edilen ve savunulan her şeye itiraz etmekte veya dine veya taraftarlarına yönelik haksızlıklara, sessiz kalmaktadır. Aslında yaşanmış ve yaşanmakta olan dinle ve din üzerinden ilahi olanla kavgadır; başka bir şey değil.</p>
<p>Sonuç olarak, cinsellik bağlamında yaşanmış ve yaşanmakta olanları özetlemesi açısından Octavio Paz&#8217;a kulak vermek ye rinde olacaktır: İnsan imgesi, bütün dinlerde ve uygarlıklarda kutsal sayıldı, onun için de resmedilmesi çoğu zaman yasaklanmıştı. Pornografinin en çekici yanlarından biri, bu yasağın çiğnenmesindeydi. Pornografide meydana gelen nitel değişiklik buradadır. Modernite, bedeni kutsal olmaktan çıkardı, reklamcılık da onu bir meta olarak kullandı. Televizyon her gün bir biranın, bir mobilyanın, yeni model bir arabanın ya da bir kadın çorabının satılabilmesi için yan-çıplak, güzel insan bedenleri sunuyor bize. Kapitalizm, Eros&#8217;u, hırs ve servet tanrısı Mammon&#8217;a kul etti. İnsan imgesinin alçaltılışına, cinsel kölelik de eklendi. Bildiğimiz gibi, fahişelik, şimdiden ırk, yaş hatta çoluk çocuk dinleme yen uluslararası bir ağ niteliği kazandı. Marquis de Sade, yasa dan yana güçsüz, tutkudan yana güçlü bir toplum düşlemişti: Bu toplumda tek hak, haz duyma hakkı olacaktı, ne kadar zalimce, öldürücü olursa olsun. Hiç kimse tecimsel amaçların haz felsefe sinin ayağının kaydıracağını, hazzın bir sanayi aygıtına dönüşeceğini öngöremezdi. Erotizm, reklamcılığın bir dalı, iş hayatının bir kolu oldu. Geçmişte bir el sanatı sayılabilecek olan pornografi ve fahişelik, bugün tüketim ekonomisinin vazgeçilmez bir parça sının oluşturuyor44.</p>
<p>Celalettin Vatandaş &#8211; Modern Çöküş,syf:67-106</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>1.Homeostasis: Canlının vücudunda gerçekleşen her türlü değişikliğe karşı, var olan dengenin korunmaya çalışılmasıdır. Hücrelerden gerek siz, fazla ve zararlı maddelerin uzaklaştırılarak iç çevrenin dengeli bir durumda kalmasına homeostasi denir. Bu sayede organizma sağlıklı bir biçimde yaşamını sürdürür. Solunum sonucunda oluşan karbondioksi tin vücut dışına atılması bir homeostasi olayıdır. Vücudun var olan dengesine ulaşmasını ve canlının yaşamını sürdürebilmesine olanak sağlar. Proteinin yıkımı sonucu oluşan amonyak zehirli bir maddedir. Homeos tasis için vücuttan bu maddenin atılması gerekir. Amonyak çok zehirli olduğu için karaciğerde üreye dönüştürülür ve böbreklerden idrar yolu ile dışarı atılır, yine denge korunmuş, homeostasis sağlanmış olur.</p>
<p>2.Gerald R. Leslie ve Sheila K. Korman, The Family in Socia! Context, 16</p>
<p>3. Reich, Wilhelm, Gençliğin Cinsel Eğitimi, 73</p>
<p>4.Freud, Sigmund, Psikopatoloji Üzerine, llS-ll6</p>
<p>5.Gazetelerde ve sosyal paylaşım sitelerinde yaygın bir şekilde yer bulmuş bir habere göre çocuğun öğretmenine yazdığı aşk mektubu şöyledir: Sevgili örtmenim, Ben size aşılı oldum. Aşkınızdan gözüm ne hayat bilgisi görüyor nede çarpım tablosu. Bence sen dünyanın en güzel kadınısın. Dersten sonra bir yerde ayran içmeye ne dersiniz. Öptüm. Öğretmeni tarafından sadece dilbilgisi tarafından denetlenen bu aşk mektubu, maalesef hemen herkese çok sempatik gelmiştir. Ama ne yazık ki, yazımdaki dilbilgisi hatalarından ve yazının biçiminden ilköğretim bir veya ikinci sınıf öğrencisi olduğu anlaşılan bu çocuğun nasıl bir zihinsel travma yaşadığı, duygusal soruna sahip olduğu görmezlikten gelinmektedir. Yine medyada yaygın olarak yer bulmuş olan bir başka haber, ilköğretim dördüncü sınıftaki kızına aşk mektubu yazan beşinci sınıf öğrencisine dayak atan öğretmenle ilgilidir. Öğretmenin şiddeti kabul edilemez ama yine sadece öğretmenin dayağına odaklanan zihinsel geri plandaki çarpıklığı, zihinsel sorunu, kişilik travmasını ısrarla görmezlikten gelmektedirler. Böyle olduğu için de hiç kimse bu çocuklara ne oluyor diye sormamaktadır. Özellikle de medya hiç sormamaktadır, çünkü sürecin faili kendisidir.</p>
<p>6.Sürmeli, Tanju, &#8220;Ergenlikte Cinsellik&#8221;, Milliyet, 26.08.2013<br />
7.Kohen, Sidni, &#8220;Gençlerin Bekarete Bakışı&#8221;, Tempo Dergisi, Yıl. 2012, Sayı 43. s. 10.3.</p>
<p>9.Vatandaş, Celalettin ve diğerleri, Türkiye&#8217;de Gençlik, 313, 372</p>
<p>10 Bu tespitin bir dayanağı olarak Seksin 25 Faydası (Cosmopolitan Dergi sinden nakleden: Sabah gazetesi, 19. 10.2014) başlığıyla haberleştirilen açıklama dikkate alınabilir: fiziksel olarak sekse ihtiyaç duymadığınız bir dönemdesiniz diyelim. Sırf yapmak için yapmaya da karşısınız, aşk olmadan sevişmek size ters. Var sayalım seksten haklı gerekçelerle ya da uygun aday bulamadığınız için uzak duruyorsunuz. Ya da libido düşüklüğü sendromu yüzünden ateşli oyunlar çok uzak size. O halde seksin bin bir faydasından da mahrum kalabilirsiniz. İşte seksin; sosyal hayattan psikolojiye, sağlıktan estetiğe kadar her alana etkileri açıklaması ile dile getirilen tespit ve tav siyeler dikkate alınabilir: Seks yaratıcılık sağlar, zayıflatır, duruşu düzeltir, özgüveni artırır, stresi atar, espri üretir, güzelleştirir, sağlık sunar, çekici ya par, adeti düzenler, monotonluğu kırar, yaşam alanını güzelleştirir, insanları anlamayı sağlar, sosyalleştirir, sapkınlığı azaltır, uykuyu düzenler, sindirimi kolaylaştırır, dostluğu güçlendirir, anne ve babamızı anlamamızı sağlar, düşünceleri ifade etme yeteneğini geliştirir, kendimizi tanımamızı sağlar, şefkat sağlar. ..</p>
<p>11.Çıplak anlamına gelen, Fransızca &#8216;nu&#8217; kelimesinden türemiştir. İnsan be deninin çıplak olarak resmedildiği eserlere verilen isimdir.</p>
<p>12.Boardman,John, Yunan Heykeli Arkaik Dönem, 36</p>
<p>13 &#8220;En büyük zevkim sevmek ve sevilmek ti. .. Öyle ki temiz bir sevgi ile cinsel tutku arasındaki farkı anlayamıyordum &#8230; kaynayan kanımı ancak evlilik yatıştırabilirdi. Ya Rab! Arzularım başka bir şekilde yatışamıyorsa, yasalarının buyurduğu gibi çocuk yaparak amacına ulaşabilirdi. Çünkü insan soyunun böyle devam etmesini istedin. Cennette bulunmayan şehvetin dikenlerini yumuşak elinle köreltiyorsun. Böylelikle sende uzaklaşmış olsak bile her şeye kadir gücün bizden uzak değil. Bulutlardan gelen sözlerine kulak vermeliydim. &#8220;Evlenenlerin bu yaşamda sıkıntıları olacaktır. Ben sizi bu sıkıntılardan esirgemek istiyorum.&#8221;&#8230; (Saint Augustinus, İtiraflar, 37,38)</p>
<p>14.Wiesner-Hanks, Merry E., Erken Modern Dönemde Avrupa (1450-1789), 85</p>
<p>15 Wiesner-Hanks, Merry E., Erken Modern Dönemde Avrupa (1450-1789). s. 86</p>
<p>16 Tannahill, Reay, Tarihte Cinsellik, 371.</p>
<p>17.Eski Yunan Mitolojisindeki Afrodit&#8217;in Roma kültür ve inancında karşılığı olan tanrıça.</p>
<p>18 Paglia, Camile, Cinsel Kimlikler Nefertiti&#8217;den Emily Dichinson&#8217;a Sanat ve Dekadans, 153.</p>
<p>19 Passeron, Ren&#8217;e, Sürrealizm Sanat Ansihlopedisi, 82</p>
<p>ıo Müstehcen sözcüğü Türkçede, edep dışı, açık saçık, terbiyesizce, iğrenç olarak tanımlanmakta, edep ise söz ve davranışta beğenilen yol, terbiye anlamında kullanılmaktadır. Edep etmenin utanma belirtisine eşdeğer diğer anlamı ise örtülmesi gerekli ayıp yerler ya da insanlarda açıkta gö rünmesi ayıp sayılan vücuttaki yerler olup, kadın ve erkek cinselliğinin utanç duygusu uyandıracak tarzdaki çıplaklığı ve birlikteki eylemi olan seks müstehcen sözcüğüyle çakışmaktadır. Hukuk dilinde pornografi ye rine de kullanılan &#8220;müstehcen&#8221; sözcüğü Arapçada &#8220;soysuzluk, bayağılık, söz ve dil ayıbı&#8221; anlamına gelen hücnet kökünden gelmektedir. Müsteh cenin İngilizce karşılığı opscene&#8217;dir. Bu sözcüğün Latince kökeni ise sah neleme anlamına gelen scene&#8217;dir. Dolayısıyla müstehcenin sahne dışında olan, normal olarak yaşam sahnesinde sergilenmeyen davranışlar olduğu da söylenebilir. Pornografinin müstehcen olduğu rahatlıkla söylenebilir, ancak her müstehcen olgunun pornografik olduğu söylenemez. (İşçibaşı, Yaprak, Televizyonda Müstehcenlik, 5, 15).</p>
<p>21.Zizek, Slavoj, Yamuk Bakmak, 149-150</p>
<p>22.Hyde, Montgoınery, Pornografinin Tarihi, s. 98, 106 &#8221;</p>
<p>23.Altan, Çetin, Yeıyüzü Tanrıçaları, 91 &#8221;</p>
<p>24.Altınan, Dennis, Küresel Seks, 153</p>
<p>25.Faligot, Roger, Porno Business, 252-277 26</p>
<p>26.http://www.familysafemedia.com/pornography_statistics.html (erişim tarihi 25 Aralık 2014) 27</p>
<p>27.http://www.ntv.eom.tr/arsiv/id/24934737 (erişim tarihi 25 Aralık 2014)</p>
<p>&#8216;&#8221; 28.http://www.hurriyet.c:om.tr/dunya/6505861.asp (erişim tarihi 25 Aralık 2014)</p>
<p>29 Paul, Pamela, Pornografi, 150 &#8216;</p>
<p>30. Milliyet gazetesi 3.12.2009, Radikal gazetesi, 3.12.2009</p>
<p>31.Paul, Pamela, Pornografi, 14-15 32</p>
<p>32 Hllrriyet gazetesi, 16.3.2007</p>
<p>33.Cinsel yönelim kavramı bireyin kendisini hangi cinse ait hissettiğini de ğil, hangi cinsten kişilere cinsel ilgi duyduğunu ve erotik nesne seçimi ni ifade etmektedir. İnsanın cinsel yönelimi karşı cinse (heteroseksüel), kendi cinsine (homoseksüel/eşcinsel) ya da her iki cinse birden (bisek süel) olabilmektedir. Eşcinsellik genellikle bir çatı kavram olarak kulla nılmaktadır. Kadın ve erkek eşcinsellere yönelik farklı kavramlar kulla nılmaktadır. Lezbiyen (lesbian): Kendi cinsine yönelik duygusal, fiziksel ve cinsel yönelimi olan kadınları ifade etmek için kullanılır. Gey (gay): Kendi cinsine yönelik duygusal, fiziksel ve cinsel yönelimi olan erkekleri ifade etmektedir.</p>
<p>34.Eşcinsellik ile ilgili olarak halk düzeyinde tamamen denecek oranda, okumuş kesimde de büyük oranda yapılan bir yanlışlık vardır. Bu yanlış lık bir tercih olarak eşcinsellik ile doğuştan gelen eş cinsiyetliliğin (eşel cins) birbirine karıştırılmasıdır. Doğuştan gelen ve temelde tamamen<br />
fizyolojik bir sorun olan eş cinsiyetlilik hiçbir şekilde burada kastedilen eşcinsellik bağlamında değerlendirilemez. Burada eleştirilere konu olan eşcinsellilik, fizyolojik bir temeli olmayan ve kişinin tercihleriyle ilgi olan, öğrenilmiş olan durumdur. &#8221;</p>
<p>35. Antik Yunan&#8217;da, genç erkekler ve yetişkin erkekler arasında yaşanan ilişki, kutsal olarak addedilmekte ve gerçek aşkın simgesi olarak görül mekteydi. Yetişkin hayatı öğreten bir öğretmen, genç ise bir öğrenciydi. Yetişkin erkek, genellikle 30&#8217;lu yaşlarında olup hayatta tecrübeli, savaş yöntemlerinde zeki, servetinin ve evinin yönetiminde örnek gösterilebi len, ailesine karşı sorumlu, cesur, onurlu ve kendini dürüstlüğe adamış kişi olarak tanımlanabilir. Genç erkek henüz sakalları çıkmamış, alçak gönüllü, atletik, cesur ve kendini geliştirmeye istekli olmasının yanı sıra ilişki içerisinde olduğu erkeğin onuruna leke getirmeyecek ve kendisine öğrettiklerini de öğrenmeye istekli olmalıydı. Böyle bir erkekle ilişki içe risinde olabilme yaşı, on iki yaşlarına denk geliyordu. Yunanlı Straton, oniki yaşında bir oğlanın tazeliği arzu uyandırır; ama on üçünde daha da hoştur. On dördünde açan aslı çiçeği daha da tatlıdır ve on beşinde cazibesi artar. On altı ilahi yaştır diyerek oğlanın yaşıyla birlikte artan güzelliğini tanımlar. Burada henüz kadınsı özelliklere sahip. gelişmemiş, olgunlaş mamış ve yumuşak oğlan kadın rolüne bürünüyor ve diğer erkekler tara fından cinsel açıdan bir obje olarak görülmeyi arzuluyordu. Yetişkin olan erkek yalnızca kur yapıp genci baştan çıkarmakla yetinmez aynı zamanda ona savaş, avcılık, hayatı doğru idare edebilme ve iyi bir vatandaş olma konularında eğitim verirdi. Toplumda tamamen meşru kabul edilen bu uygulama, genç erkeklerin yalnızca yaş bakımından değil aynı zaman da da statü bakımından üstleriyle birlikte olmaları demekti. Yunan&#8217;da, oğlancılık topluma kabul edilme kuralıydı. Yetişkin olan yani erastes, oğlan çocuğuyla yani eromenosla birleştiğinde, erişkin erkeğin spermi, oğlan çocuğuna erkeklik aktarıyordu. Oğlan çocuğunun hu dönemden geçmesinin belirli amaçları vardı. Çocuğu 0 ana kadar birlikte yaşadı ğı kadınların arasından çekip, yetişkin erkeğin kollarına vermek, onun edilgin ortamdan kurtarılıp iyi bir baba, iyi bir vatandaş haline getirilmesi demekti. Böylece iyi bir vatandaş olarak yetişen oğlan, ileridr bir erastcs. savaşçı, avcı olabilecekti. Buna rağmen toplumca hoş karşılanmasa da yetişkinler arasında hemcinsine yönelik aşk ve tutkunun varlığına dair kanıtlar edebi metinlerde ve vazo resimlerinde mevcuttur (Bkz: Fone, B. Hoınophobia, 19, 20; Gezgin, İ. Antilı Yunan ve Roına Sanatında Cinsellik ve Erotizm, 222, 223, 234; Lear, A ve E. Cantarella, Images of Ancient Gre elı Pederasty: Boys Were Their Gods, 2-6; Sennett, R. Fleshand Stone: The Body and the City in Western Civilization, 47).</p>
<p>36. Segal, Lynne, Ağır Çelıiın (Değişen Erlıelılilıler Değişen Erkelıler), 42</p>
<p>37.Gates GJ, Scholar.WD,&#8221;How many people are lesbian, gay, bisexual, and transgender?&#8221;, The Williams lnstitute, April 2011 (http://william sinstitute.law.ucla.edu/research/census-lgbt-demographics-studies/how many-people-are-lesbian-gay-bisexual-and-transgender/) Erişim tarihi: 28.12.2014</p>
<p>38.Hak ve sorumlulukların dine göre tanzim edildiği bir hukuk sisteminde kişinin yeme-içmesi kimliğinin göstergelerinden birisi olarak anlam ka zanır.</p>
<p>Bir şeye karşı duyulan korkunun, bireyin gündelik hayatını etkilemesini ifade eden fobinin psikoloji tarafından tespit edilmiş birçok çeşidi vardır. Örneğin, her insan şu ya da bu ölçüde köpekten korkar. Hafif ya da ağır, hatta ölüme neden olabilecek bir tehlike kaynağı olabilecek köpekten korkmak, olağandır ve gereklidir. Bir köpekten gelebilecek tehlike için gereken önlemleri alarak bu korkunun üstesinden gelebilmek, böylece bir köpekle fiziksel ya da duygusal temas kurabilmek düzeyinde tutula bilen köpek korkusu, hastalıklı bir durum olarak kabul edilemez. Çünkü bu haliyle, kişinin kontrolünden çıkmış, onun istencine hükmeden, so nuçta günlük yaşamını olumsuz yönde etkileyen bir duygu-durum de ğildir. Ancak kişi köpek korkusunu gündelik hayatını sürdüremez hale getirmişse, korkuyu köpeğin olgusal açıdan tehlike olmadığı durum ve anlarda da en yüksek düzeyde yaşıyorsa bu fobidir. &#8216;</p>
<p>40. Plummer, David, One of the Boys: Masculinity, Homophobia, and Modern Manhood (Haworth Gay &amp; Lesbian Studies),4</p>
<p>41.Franzoi SL, Social Psychology, 609</p>
<p>42 &#8221; Young-Bruehl, Elisabeth, The Anatomy of Prejudices</p>
<p>43. Çelik, Dilek Bilgiç, Sahin, Nevin Hotun, &#8220;Cinsel Yönelimler: Sağlık Per sonelinin Yaklaşımı&#8221;, Literatür Sempozyum, 2014, Sayı: 1.</p>
<p>44.Paz, Octavio, Çifte Alev/Aşlı ve Erotizm, 150-151.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insani-bir-ozelliktenvarligin-ve-hayatin-amacina-cinsellik/">İnsani Bir Özellikten,Varlığın ve Hayatın Amacına Cinsellik</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insani-bir-ozelliktenvarligin-ve-hayatin-amacina-cinsellik/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Çağdaş Psikolojik bir Perspektif:İslami Tefekkür ve Seküler Psikoloji</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 24 Nov 2020 11:57:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Dil]]></category>
		<category><![CDATA[Evrim]]></category>
		<category><![CDATA[Freud]]></category>
		<category><![CDATA[Islami tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[psikanalitik]]></category>
		<category><![CDATA[Seküler Psikoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür]]></category>
		<category><![CDATA[Tefekkür ve beden]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24733</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslam’ın yüce ibadet biçimlerinden biri olan tefekkü­rü, bilimin saygın cübbesine bürünmüş sahih olma­yan bilgilerle dolu, büyük ölçüde kültüre bağımlı ve seküler bir disiplin olan çağdaş Batılı psikolojinin bakış açısıyla tartışmak, haddini bilmezlik gibi görülebilir. Ancak Doğu’daki Müslüman halk ve çoğu psikoloji öğrencisi, Batı’dan ithal edilen her şeye hâlâ hayranlık duydukları için, kitaba bu bölümle başlamanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/">Çağdaş Psikolojik bir Perspektif:İslami Tefekkür ve Seküler Psikoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="size-full wp-image-22171 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg" alt="" width="598" height="332" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639.jpg 598w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/12/1670382_cb8964b814a0b48b78f84caeeb12f639-300x167.jpg 300w" sizes="(max-width: 598px) 100vw, 598px" /></p>
<p>İslam’ın yüce ibadet biçimlerinden biri olan tefekkü­rü, bilimin saygın cübbesine bürünmüş sahih olma­yan bilgilerle dolu, büyük ölçüde kültüre bağımlı ve seküler bir disiplin olan çağdaş Batılı psikolojinin bakış açısıyla tartışmak, haddini bilmezlik gibi görülebilir. Ancak Doğu’daki Müslüman halk ve çoğu psikoloji öğrencisi, Batı’dan ithal edilen her şeye hâlâ hayranlık duydukları için, kitaba bu bölümle başlamanın önemli olduğunu düşünüyorum. Ümit ederim ki, bu açıklamam İslam ahlakını, din psikolojisi hakkında yazılmış ve psikanalitiğin etkisi altındaki ders kitaplarıyla öğretmeye devam eden Müslüman üniversite hocalarına yardımcı olur. Onlar psikolojiyi İslamileştirdiklerini söylüyorlar fakat, farkında olmadan İslam&#8217;ı sekülerize ediyor ola­bilirler! Bu kitabın okuyucularının çoğu muhtemelen Batılı psikoloji eğitimi almamış olabilirler. Aynı şekil­de, bir ibadet biçimi olarak İslami tefekkür perspekti­finden çağdaş psikolojinin derinlemesine eleştirisi de genel okuyucu için fazlasıyla sıkıcı ve yorucu olacaktı. Bu nedenle açıklamalarımı bilerek basit tuttum.</p>
<p>Batılı psikolojinin yakın zamanlarda derin düşün­me (meditation) prosedürlerine ve onların değiştirilmiş bilinç halleri üretebilme yeteneğine gösterdiği ilginin İslami bir ibadet biçimi olarak tefekkürü de kapsadı­ğı başlangıçta kabul edilebilir. Ancak İslami düşünce, meditasyonun rahatlatıcı faydalarını sağlasa da, ileride göreceğimiz gibi, ana amacının daha bilişsel ve zihinsel olması açısından, Doğu dinlerinden alınma meditasyon prosedürlerinin bütün formlarından ayrılmaktadır. İs­lami düşüncede, değiştirilmiş bilinç halleri kendi başına bir amaç değildir, gaye evrenin yaratıcısı ve Rabbi olan Allah’ın bilinmesi, yani deruni bir marifetullah’tır. Do­layısıyla, İslami tefekkürü psikolojik açıdan derinleme­sine tartışmak, bilişsel psikolojinin alanına girer ve özel olarak düşünme psikolojisini ilgilendirir.</p>
<p>Kaba biçimiyle bilişsel psikolojinin sahası, dav­ranışçılık hakim olmadan önce, ilk dönem psikoloji okullarının odağını oluşturuyordu. O günlerde psiko­loji esasen insanların bilincini, duygularını, düşünce­lerinin içeriğini ve zihin yapılarını incelemek için kul­lanılıyordu ve öğrenme konusuna, ancak bu unsurlar yoluyla yaklaşılıyordu. Davranışçı okul tamamen yeni bir yaklaşım ortaya koydu. Öğrenmenin, uyaranlar ve gözlemlenebilir tepkiler yoluyla incelenebileceğini öngören bu yaklaşım psikolojinin temeli haline geldi. Duygular, zihnin bileşenleri ve düşünme süreci doğrudan gözlemlenemeyen sorular olarak kabul edildi ve onları incelemek için kullanılan yöntemler (kendi duygu ve düşüncelerini inceleme, içsel deneyimin gözlemlenme­si ve bildirilmesi gibi) muğlak ve güvenilmez buluna­rak eleştiriliyor ve deneysel prosedürlerle kontrol edi­lemiyordu. O yüzden, psikolojinin fizik ve kimya gibi kesin deneysel bir bilim olmasını isteyen davranışçılar çalışmalarını laboratuarda gözlemlenebilen olgularla sınırladılar, ölçülebilen ve kontrol edilebilen tepkiler onların deneysel ve bilimsel ilgilerinin odağı haline gel­di. Diğer taraftan, insanın içinde gerçekleşen bilişsel ve duygusal faaliyetler kapalı bir karakutu olarak kabul edildi. Bu karakutunun içeriği gözlemlenemezdi ve do­layısıyla da onu incelemek için zaman israf edilmeme­liydi. Bu yüzden, davranışçı yaklaşım insanları makine­lerden ibaret görüyordu, bu makineler belli uyaranlara maruz kaldıklarında araştırmacının kontrol ve tahmin edebileceği belli tepkiler gösterecekti. Sözkonusu yakla­şım, tefekkürü otomatik olarak psikolojik bir araştırma alanı olmaktan çıkardı.</p>
<p>Bir kişinin manevi ve deruni bilişsel faaliyetlerini görmezden gelerek fiziksel ve biyolojik bilimlere özen­me çabası, davranışçılığın kurucu babası J. B. Watson tarafından net biçimde tesis edildi. Watson insanların ancak hayvan olarak görülmesi gerektiğini, onların hayvanlardan sadece ortaya koydukları gözlemlenebilir davranış türleriyle ayrıldıklarını vurguladı. O nedenle, psikologların bilimsel olabilmeleri için hayvanlarla ilgi­li yürüttükleri çalışmaların aynısını insanları incelemek için de kullanmaları gerekiyordu. Watson şöyle diyordu:</p>
<p>(Davranışçılık) tek bir şey yapmaya çalışır: insanın de­neysel incelenmesine, insandan düşük düzeydeki hayvan­ların incelenmesinde bu kadar yıldır pek çok araştırma­cının yararlandığı aynı türden prosedürü ve aynı tasvir dilini uygulamak. O yüzden, inanıyorduk ve şimdi de inanıyoruz ki, insan hayvanlardan sadece sergilediği dav- ranış türleri açısından ayrılır.</p>
<p>Saf haliyle gerçek şudur: Eğer siz, psikolog olarak bilim­sel kalmak istiyorsanız, insanın davranışlarını, kestiğiniz öküzün davranışlarını tasvir ederken kullanacağınız te­rimlerin aynısıyla tasvir etmek zorundasınız.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bu daraltılmış perspektiften etkilenen ve İvan Pavlov’un koşullama yoluyla öğrenmeye yaptığı katkılardan ce­saret alan davranışçılar, insanın her türlü zihinsel ve psikolojik faaliyetini uyaran-tepki bağlantısıyla izah edegeldiler. Düşünme süreci bile uyaran-tepki bağlan­tı ağıyla açıklandı ve kendi kendine konuşmadan daha öte bir şey olarak kabul edilmedi.</p>
<p>Kişilerin bu şekilde gayri insanileştirilmesinin birin­cil amacı, psikolojiyi bilimsel bir kalıba dökmekti. Bir diğer önemli hedef de Batılı toplumların sekülerleştiril- mesi ve dinin pençesinden kurtarılmalarıydı. Bu bağ­lamda, Watson insanların, yaratıcı olarak Allah’ı gör­melerinden, ahirete inanmalarından ve hayvan olarak sınıflandırılmayı kabul etmeyişlerinden açıkça şikayet etmektedir:</p>
<p>İnsanlar kendilerini diğer hayvanlarla birlikte sınıflamak istemiyorlar. Hayvan ama “artı başka bir şey” olduklarını kabule istekliler. İşte bu “başka bir şey”, soruna yol açıyor. Din, ahiret, ahlak, çocuk sevgisi, anne-baba, ülke vs. ola­rak sınıflandırılan her şey işte bu “başka bir şey”de gizli.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Bu ifadelerden, davranışçılığın insanların fıtraten iyi veya kötü bir yaratılışa sahip olduğunu ve inandıkları şeylerin doğru ya da yanlış olduğunu kesin biçimde in­kar ettiği anlaşılmaktadır. Rüzgarın önündeki kuru bir yaprak gibi, insanların yaratılışı, değer ve inançları da ta­mamen çevresel uyaranlar tarafından belirlenmektedir.</p>
<p>Davranışçı düşüncede küresel ahlaki hakikatlere veya manevi ölçülere asla yer yoktur. Bu düşünce insanın seçme hürriyetini; ahlaki veya manevi karar almaya ilişkin her türlü kanaatini dışlamaktadır. Ünlü Ingiliz nörolog John Eccles, davranışçılığa yönelik bu eleştiri­yi onaylamakta ve davranışçılığın hakim olduğu uzun karanlık geceyi şöyle tasvir etmektedir:</p>
<p>Zihin, bilinç, düşünce, amaç ve inanç gibi kelimeler, “üst düzey” felsefi söyleme girmesine izin verilemeyecek “kir­li” kelimeler olarak görülüyordu. Gariptir, en meşhur felsefi müstehcenlikler dört harfli kelimelerden oluşan yeni bir sınıftı: zihin (mind), kendilik (self), ruh (soul), irade (will).<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Psikanaliz ve biyolojik perspektif gibi, psikolojinin di­ğer baskın perspektifleri davranışçılıkla sert ihtilaflar yaşamış ve halen yaşıyor olsa da, sıra sekülerleşmeye ve bilinçli düşüncenin aşağılanmasına gelince tam bir uyum sergiliyorlar. Mesela, klasik Freudyen psikanaliz, insan davranışlarının tamamen kişinin bilinçdışı cin­sel ve saldırgan dürtüleriyle belirlendiğini düşünür. Bu ise insanların bilinçli düşünce, tefekkür, yargı ve akıl yürütmelerinin farkında olmadıkları daha derin, gizli bir zihnin yan ürünlerinden başka bir şey olmadığı an­lamına gelir. Freud dinin, bir yanılsama ve kitlesel bir saplantı nevrozu olduğunu düşünüyordu!</p>
<p>Kendisine “organikçi” biyolojik bir perspektifi temel alan geleneksel nöropsikiyatri de bilinçli fikir oluştur­manın, seçme özgürlüğünün ve insanın değişmez manevi ölçülerinin önemini küçümser. Abartılı biçimiyle biyolo­jik belirlenimcilik, normal veya anormal insanın yaptı­ğı her şeyin, miras aldığı genlerinin, sinir sisteminin ve doğuştan gelen biyokimyasının tam hükümranlığı altın­da olduğunu iddia eder. Bir araştırmacının tasvir ettiği gibi: “Her türlü bozuk düşünce ya da eylemin ardında, beyinde bozuk bir molekül vardır.” Teoride, doğuştan gelen bu biyolojik öğelerin, bilgisayarın ana belleğinde­ki bir program gibi, çevreyle etkileşime girdiğine inanı­yorlar: eğer bütün unsurları ve değişkenleri biliyorsanız, sözkonusu kişinin gelecekteki davranışlarını da isabetle tahmin edebilirsiniz. Sonuç olarak, dinin ve insanların bilinçli olarak kabullendiği ve sorumluluklarını üstlen­dikleri ahlaki davranışların çoğunu karşı konulamaz biyolojik determinizm ile açıklamaktadırlar. Mesela, çe­şitli araştırmalar rastgele cinselliğin, homoseksüelliğin ve lezbiyenliğin biyolojik olarak programlanmış dürtülerde gizli olduğunu ve o yüzden insanların genlerinin yarat­tığı güdülerini izledikleri için kınanmamaları gerektiğini ispatlamaya çalışmıştır.</p>
<p>Şayet İslami tefekkürü psikolojik açıdan incelemek mutlaka bilinçli bilişsel düşünceyi ele almayı gerektiri­yorsa, bu üç baskın perspektif (davranışçılık, Freudyen psikanaliz ve nöropsikanaliz) çok az yardımcı olabilir veya hiç olamaz. Gerçekten de bu perspektiflerin ikisi insanları dış uyaranların veya biyolojik ve biyokim­yasal faktörlerin hükmettiği mekanik varlıklar olarak görür. Üçüncüsüne göre ise, bilinçli düşüncelerimiz ve duygularımız bilinçdışımızın aldatmasından ve ego sa­vunma mekanizmalarından başka bir şey değildir. O nedenle, sözkonusu psikoloji okullarının karmaşık bi­lişsel faaliyetleri ve duyguları yapay biçimde aşırı ba­sitleştirmeleri, insan davranışına ilişkin bilimsel izahlar getirdikleri için yıllardır saygı uyandırmış olsa da, tat­min edici sonuçlar sağlayamamıştır.</p>
<p>Elli yıllık iyimserlik artık kaybolmuş ve yüksek ekonomik enflasyonu geride bırakan tek değişken, her­halde Batılı toplumların sosyal ve psikolojik sorunları olmuştur. Onların başarısızlığı şaşırtıcı değildir, çünkü bütün karmaşık değişkenleri ve manevi yönleriyle insan psikolojisi asla laboratuar deneylerinin kimyasal ve fi­ziksel verilerine indirgenemez.</p>
<p>Fizik ve kimya gibi tam ve kesin disiplinler şaşırtıcı ilerlemeler kaydettiler. Bunun nedeni bazı psikologların bizi inandırdığı gibi sadece uzun tarihi gelişim süreleri değil, aynı zamanda ve daha önemlisi, saf biçimde mad­di doğalarıydı. Bu iki disiplin madde ve enerjinin dav­ranışını ve etkileşimlerini açıklamak için temel ölçü bi­rimleri ve kapsamlı teoriler inşa ettiler. Madde ve enerji asli faktörlerdir. Çünkü atom kavramı veya proton ve elektron gibi bileşenleri olmadan deneysel bilimler bu kadar başarılı olamazlardı. Aynı şey biyolojideki temel birim olan hücre için veya kalıtım incelemesinde genler için de söylenebilir.</p>
<p>Gelgelelim psikolojide, insan davranışının karmaşık doğası ve gayrimaddi oluşu bu tür temel birimlere veya kuşatıcı kavramlara izin vermiyor. Bu zorluğu göster­mek için koşullu refleks kavramını örnek olarak alabi­liriz, zira koşullu refleks psikolojideki en basit kavram­lardan biri olarak kabul edildi ve pek çok davranışçı tarafından onaylandı.</p>
<p>Koşullu refleks nedir? Aç bir köpeğe çalan zil sesiyle birlikte kuru et verilir. Süreç, köpeğin zilin sesiyle tükü­rük salgılamaya başladığı ana kadar tekrarlanır. Yapay bir uyarana -zil- tepki olarak bu tükürük salgılama, ko­şullu refleks olarak bilinmektedir. Koşullama kolaylık­la insanlara da uygulanabilir. Mesela, yanıp sönen bir ışığa veya zil sesine göz kırpıştırarak tepki vermeyi ref­leksi! biçimde öğrenirler. Her ne kadar bu olgu İbn Sina ve Gazali gibi ilk dönem Müslüman alimler tarafından tasvir edilmiş olsa da, deneysel olarak ilk kez ünlü Rus fizyolog îvan Pavlov tarafından incelendi.</p>
<p>Koşullama yoluyla öğrenme basit öğrenmenin ba­zı yönlerini kesinlikle açıklayabilir, ama psikolojide ciddi bir birim olarak alınamaz. Çünkü psikolojinin birçok alanı böylesi basit uyaran-tepki bağlantılarına dayalı değildir. Örnek olarak sosyal psikoloji, insan­cıl psikoloji, algı, dil öğretime ve benzeri alanlar basit uyaran-tepki koşullama paradigmasına indirgenemez. Aynı şekilde, insan davranışının derin ve karmaşık yön­leri koşullama yasalarıyla açıklanamaz. Mesela “aşk”, uyaran ve koşullu refleksler kullanarak nasıl açıklana­bilir? Bu davranışın karmaşık doğası bu tür aşırı bi­çimde parçalarına ayırma eylemine yer bırakmaz.</p>
<p>Aynı zorluklar, psikolojiyi Einstein’ın fizikte göre­celilik teorisi veya Darwin’in evrim teorisi gibi kap­samlı bir teori geliştirmekten alıkoymuştur. Yakın za­manlardaki bilimsel keşifler bazı kusur ve hatalarını ortaya koymuş olsa da, evrim teorisi hâlâ genel ve kapsamlı biyolojik bir teori olarak hizmet etmektedir. Psikanaliz, Geştalt psikolojisi ve öğrenme teorisi gibi bazı okul ve perspektifler her şeyi kuşatan bir teori ge­liştirmeye çalıştılar, ama hiçbirisi başarıya ulaşamadı ve çabaları sadece Batılı psikoloji tarihinin bir parçası oldu.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Art arda gelen bu başarısızlıklar, çağdaş psikolog­ların, önce kendi ruhlarından kaldırıp attıkları deruni duygulan, bilinci, zihni ve zihinsel süreçleri görmez­den gelerek, disiplinlerini deneysel bir bilime dönüş­türmeyi amaçlayan basiretsiz çabalarının mantıksal bir sonucuydu. Bu bozuk yaklaşım, başından itibaren İngiliz psikolog Cyril Burt gibi açık fikirli bilim insan­larının güçlü muhalefetiyle karşılaştı. Burt’ün psikolo­jinin önce ruhunu, sonra aklını ve nihayet bilincini yi­tirdiğini ve kendini topyekün bir çöküşe hazırladığını ifade eden sözleri sık sık alıntılanmaktadır.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p><strong>Islami tefekkür ve bilişsel devrim</strong></p>
<p>Çağdaş psikolojideki çarpık insanlık imgesinin çökü­şünü görmekten daha çok, Batılı psikologların onu dü­zeltmelerinin bu kadar uzun zaman aldığını görmek in­sanı şaşırtıyor. <sup>w</sup>Akh&#8221;nı başına alması ve deruni bilişsel faaliyetlerini yeniden keşfedebilmesi için psikolojinin eksiksiz bir devrim yaşaması gerekiyordu. Bu devrim çağdaş bilişsel devrimdir. İlim adamları 20. yüzyılın or­talarından itibaren düşünmeye ve içsel bilişsel süreçlere daha fazla ilgi göstermeye başladılar, ama uyaran-tepki davranışçılığının yüzeyselliğini ve psikanaliz teorileri­nin bilimsel olmayan çarpıtılmış doğasını fark etmeleri onlarca yıl aldı. Bu, insanların çevrelerinden aldıkları malumatı tahlil ve tasnif etmeden kullandığı dahili zi­hinsel faaliyetlerin incelenmesine dönüşü işaretliyordu.</p>
<p>Psikolojideki bu yeni perspektif özellikle önem ta­şıyor. Çünkü tefekkürün hem bilimsel hem dini açıdan değerini ortaya koyuyor. Bu bilişsel yaklaşım psiko­lojinin ilk dönemdeki aşamalarına bir dönüş olarak görülse de, kullanılan yöntemler çok daha ileridir ve insanın bilişsel faaliyetlerini araştırmak için geliştirilen teknolojilere, özellikle nörolojideki gelişmelere ve daha önemlisi bilgisayar devrimine dayanmaktadır. Bu di­siplinlerdeki uzmanlaşmış araştırmalar, davranışçılığın benimsediği şekliyle mekanik insan kavramının sınırlı oluşunu açıkça ortaya koymuştur. Bu kavramın yerine “bilgi işlemcisi” olarak insan kavramı geçmiştir.</p>
<p>Çağdaş ilim adamları insanların düşünmesini, deru­ni bilişsel ve duygusal süreçlerini ve hafızasını bir bil­gisayarla karşılaştırdıklarında, çevrelerinden çeşitli uya­ranları aldıklarım, onları kodlayıp sınıflandırdıklarını ve hafızalarında saklayarak yeni problemleri çözmek için yeniden çağırdıklarını söylüyorlar. Bu basit ben­zetmede, çevreden malumatın alınması bilgisayardaki klavyede yazı yazmaya karşılık geliyor. Merkezi işlem ünitesi yüklü yazılımıyla düşünme ve hissetme gibi da­hili bilişsel Faaliyetler yürüten zihne; insanın icra ettiği zihinsel veya davranışsal tepkiler de bilgisayarın ekra­nımla gösterdiği şeylere karşılık geliyor. Bilgisayar klav­yede yazılan her harfe, kullanılan programa göre farklı tepki gösterir ve benzer şekilde insanlar da çevrelerinde maruz kaldıkları belli uyaranlara farklı farklı tepkiler verir. Aynı mantığı izlediğimizde, bilgisayarlarımızda ne tür yazılımın yüklü olduğunu bildiğimiz gibi, zihin­lerimizde hangi “yazılım”ın yüklü olduğunu bilmemiz gerekir zira belli şekilde düşünmemizi, hissetmemizi ve davranmamızı sağlayan bu yazılımdır. O nedenle, psiko­loji araştırmalarının doğrudan tepkiler doğuran uyaran­larla sınırlandırılmasını öngören basit davranışçı anlayış müphem hale getirilmiştir.</p>
<p>İlginçtir, psikoloji ve diğer sosyal bilimler, insan do­ğasına ilişkin indirgemeci görüşü desteklemeye devam etse de teknolojideki gelişmelere uygun biçimde insan imgelerini değiştirmişlerdir, insana ilişkin bu bilgisayar modeli davranışçı modelden açıkça daha gerçekçidir, zira çağdaş psikolojiye “aklı’nı ve “bilinci”ni yeniden kazandırmaya çalışmaktadır, ama İslam’ın gerçek ru­hani insan görüşünün çok gerisinde kalmaktadır. Batılı psikoloji hâlâ demode bir tünele benzer “bilimsel” bir modele saplanıp kalmıştır. Dahası, diğer sosyal bilim­lerde olduğu gibi psikolojideki bir paradigma değişimi gerçek bir devrime yol açmamaktadır. “Paradigma” kavramını halka mal eden ve <em>The Structure of Scien- tific Revolutions</em> kitabını yazan filozof Thomas Kuhn “Daha gelişmiş bilimlerin paradigmaları vardı, ama psikolojinin yoktu”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> demiştir.</p>
<p>Şu apaçık bir gerçektir ki, gelişmiş bilimlerdeki bir ‘&#8217;paradigma değişimi”, yeni paradigmanın eskisini de­virip onun yerine geçmesiyle gerçek bir devrimle so­nuçlanır. Tıpkı Einstein’ın teorilerinin Newton fiziğini kökten dönüştürmüş olması gibi. Psikoloji ve diğer sosyal bilimlerde ise, yeni paradigmalar -o ismi verebi­leceksek eğer- çok coşku üretiyor ve birçok takipçi çe­kiyor, ama eski paradigmaların yerine geçmiyor. Eski paradigmalar varlığını sürdürüyor ve bazen birkaç yıl sonra tekrar ortaya çıkıyor. O yüzden, bilişsel devrim çağdaş psikolojide büyük değişimlere yol açıyor olsa da, önceki kavramlara karşı gerçek bir isyan olarak görülemez.</p>
<p>Psikolojide gerçek devrim, “ruh”unu yeniden ka­zandığında ve insan doğası imge oluşturmada kendini dar bilimsel ve tıbbi modellerden kurtardığında gerçek­leşecektir. Gerçekten de, düşünen ve davranış sergileyen bir insan “kompleks”i üretmek için biyolojik, psikolo­jik ve sosyokültürel etkenlerin etkileşimi, Batılı psikolo­jinin bugün bile iddia ettiği gibi, su ve karbondioksitten glikoz molekülleri üretmek için bitkilerin güneş enerji­sini kullandığında gerçekleşen hidrojen, oksijen ve kar­bonun etkileşimi gibi asla basit olamaz.</p>
<p>Ancak, bu disiplini dar yaklaşımından kurtarma girişiminde bulunan bilişsel psikoloji devrimi bile ken­disini hâlâ insan davranışı ve zihinsel sürecinin üçlü psikolojik, biyolojik ve sosyokültürel öğesiyle sınırla­maktadır. Gitgide artan çağdaş bilimsel kanıtlar öne­mini gösteriyor olsa da, manevi öğeyi görmezden gel­mektedir. Çağdaş psikoloji, manevi/ruhsal öğeye göre daha kolay tanımlandıkları için, kendisini bu üç öğeyle sınırlayarak veya dini bir görüşten kaynaklanıyor diye manevi boyutu basitçe reddederek muğlak ve yetersiz kalmaya devam edecek. Bu tıpkı bir kişinin fotosentez sürecinde glikozun oluşumunda karbon, hidrojen ve oksijen unsurlarıyla açıklaması, ama daha latif ve daha az somut olduğu için güneş enerjisini dışlamasına ben­ziyor. Halbuki manevi inanç faktörü göz ardı edilse ve bilginin ilerlemesi bir kenara bırakılsa bile, bu içsel zihinsel süreçler hep çok karmaşık bir alan olacaktır. Zira bu alanda uyaranlar ve onlara gösterilen tepki­ler, nedenler ve sonuçları her türlü gelişmiş gözlem ve ölçüm yöntemini reddeden bir tarzda etkileşime gir­mektedir.</p>
<p><strong>Zihin muamması / Tefekkür ve beden</strong></p>
<p>İnsan denen varlığın içsel psikolojik ve zihinsel dünya­sını incelemek bizi insanoğlunun en zor sorularıyla kar­şı karşıya getirir: Beden ile zihin arasındaki ilişki nedir? Bu sorunun cevabı genel olarak insanlık hakkındaki felsefi düşüncelerin, dini inançların, psikolojik incele­melerin, biyolojik ve organik araştırma bulgularınınn ve özellikle insan beyni ve sinir sisteminden oluşan karma bir şeydir. Bu konuyu ayrıntılı tartışmak bu kitabın sı­nırlarını aşar. Ama mevcut psikobiyolojik araştırmalar açısından tefekkürle ilgili gerçekleştirdiğimiz araştır­mamızda önemli bir tartışmadan kaçamayız.</p>
<p>İnsan beyninin faaliyetleri hakkında çok az şey bili­yor olsak da materyalistler, kafatasının içindeki maddi “beyin”i ifade için kullanılmadığı sürece, insanın bir “zihne” sahip olmadığını iddia etmektedirler. Ayrıca, “düşünen zihin” dediğimiz şeyin beynin kimyasındaki küçük değişimlerin yansımalarından, “tercümelerin­den” ve beynin elektrokimyasal sinir nabızlarından baş­ka bir şey olmadığını iddia ediyorlar. Buna gösterdikleri delil de, beyin hasar gördüğünde insanların düşünme ve aslında bütün karakterlerinin değişiyor oluşu. Bu iddia davranışçılar ve diğer seküler psikologlar tarafından da açıkça destekleniyor.</p>
<p>Karşı grup, beyni ve nihayette insanın davranış ve düşünüşünü denetleyen bir “zihnin” var olduğunu onay­lıyor. Bu grubun başında sinir sistemi konusundaki eşsiz araştırmasıyla Nobel Ödülü alan nörolog John Ecc- les bulunuyor. Eccles ve onun tezini destekleyen bilim adamları insan beyninin faaliyeti ve sinir sistemi üzerine yaptıkları araştırmaların, ancak bir “zihin” ve “farkın­da olan bir ruh”un veya Eccles’in ifadesiyle “kendisinin bilincinde olan bir zihnin” varlığıyla açıklanabileceğini doğruluyorlar.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Daha ileri giderek bu gayrimaddi varlığın bir in­sanın sinir sistemini ve davranışsal faaliyetini kontrol ettiğini ileri sürüyorlar. Eğer insanın bilişsel süreçlerini ve davranışlarını yöneten tek şey materyalistlerin iddia ettiği gibi beyin olsaydı, hiç kimse beyninin yaptığı bir eyleme, ya da aldığı bir karara karşı çıkamazdı. Hal­buki, gerçeğin hiç de öyle olmadığı açık. Hakikaten bir erkek gönüllüye beyin korteksinin motor bölgesindeki belli bir yerden elektrik uyaranı verilse, kolunu istem­sizce hareket ettirerek tepki verecektir. Ona kolunu oy­natmaması söylense ve beyne elektrik uyaranı tekrar verilse, kolunun kendisine rağmen hareket ettiğini gö­recektir ve bu süreç tekrarlandığında, kolunu diğer ko­luyla durdurmaya çalışabilecektir. Bu deneysel olarak gösterilebilir. Eccles şunu iddia etmektedir: Eğer beyin hükmeden tek uzuv olsa, deneğin beyninin emrettiği şeye karşı çıkmaması gerekir. Halbuki durum böyle değildir, o halde kolu hareket ettiren şey nedir ve onu durdurmaya çalışan kimdir? Açıktır ki, onu hareket et­tiren beyin, durdurmaya çalışan ise zihindir.</p>
<p>Eccles ve diğer çeşitli ilim adamları zihin ile beyin arasındaki ilişkiyi açıklamak için yayın yapan bir istas­yon ile televizyon cihazı arasındaki ilişkiyi kullanmak­tadır. Eccles’e göre, gayrimaddi, kendinin farkında olan zıhın sürekli biçimde beyni tarar, inceler ve denetler.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Egcı beyin hasar görürse veya kişi bilincini yitirirse, zihin işini yapmaya devam edecek, ama ürün beynin (verileri) alışındaki kalite ve etkinliğe bağlı olacaktın Benzer şekilde, bir televizyon cihazı arızalanırsa, taşı­yacağı görüntü bozulacak veya tamamen ortadan kal­kabilecektir. Dolayısıyla, beynin ilgili tek öğe olduğunu söylemek çok safça bir kanaattir, tıpkı küçük bir çocu­ğun televizyon ekranında görünen kişilerin ve görün­tülerin televizyon cihazının içinde olduğuna inanması gibi! Evimize misafir gelen kişinin her sabah Omdurman Radyosu’nda Kur’an okuyan değerli hoca Hamid Ömer el-İmam olduğunu söylediğimde, dört yaşındaki yeğenim Emine de tıpatıp aynı şeyi söylemişti: “Ama amca nasıl oluyor da o kadar büyük adam bizim küçü­cük radyonun içine girebiliyor?”</p>
<p>Ünlü filozof Karl Popper ile birlikte yazdığı etkileyi­ci eseri <em>The Self and Its Brain’de</em> yazar, ruhun ölümsüz­lüğü konusunda dini inancı kabule çok yaklaşıyor. Açık fikirli bir bilim adamı olarak, kendisinin bilincinde zih­nin varlığıyla ilgili araştırmasıyla ikna olan Eccles ken­di kendisine soruyor: ölümden sonra zihne ne oluyor?</p>
<p>Şimdi, son resme geliyoruz: Ölünce ne oluyor? O zaman bütün beyin faaliyetleri sonsuza kadar duruyor. Bir an­lamda otonom varlığa sahip olan kendisine dair bilin­ce sahip zihin&#8230; artık görüyor ki uzun ömrü boyunca o kadar etkin biçimde taramış, incelemiş ve denetlemiş olduğu beyin artık hiçbir mesaj vermiyor. Esas soru, bu durumda ne olduğudur.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a></p>
<p>Eccles’in ifade ettiği gibi, beynin ölümünden sonra ne olduğu, sıradan insanlar kadar ilim adamlarını da meş­gul edecek asıl sorudur. Bu konu bizi sonsuza kadar hayrette bırakacak. Zira Allah ruha, onun bedenle nasıl etkileşimde bulunduğunu, ölümden sonra ona ne olaca­ğına ilişkin gerçek bilginin bu dünyada bizden esirgenen ve sıkı sıkıya korunan bir sır olduğunu beyan etmiştir. Gerçekten de, ölümden sonra ne olduğunu bilmek ru­humuzun sırrını da ister istemez ifşa ederdi ve böyle bir şey olsaydı, o zaman bu hayatın bir sınav alanı olduğu konusunda bütün dini itikat geçersiz olurdu. Kendisine ruh sorulduğunda Hz. Muhammed’e şu ayet vahyedil- mişti: <em>Sana ruhun ne olduğunu soruyorlar, de ki: ‘Ruh, Rabbimin emrinden ibarettir. Bu hususta size pek az bilgi verilmiştir.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup><strong>[10]</strong></sup></a></em> Dolayısıyla, ruhun gerçek mahiyetinin bilgisine ulaşmak mümkün değildir. Bu nedenle İslam, Müslümanlara çabalarını ulaşılabilir konularda yoğun­laştırmalarını tavsiye eder. Bu sorunun tam cevabı o yüzden çözümsüz kalacaktır.</p>
<p>Bazı ilim adamları, bu problemi soyut felsefi, dini veya psikolojik açılar yerine saf biyolojik açıdan çöz­meye çalışmanın daha kolay ve “bilimsel” açıdan daha doğru olacağını düşünebilir. Ancak, hakikat şudur ki, biyolojik perspektif daha az karmaşık değildir. Aslında, çok daha karmaşık olabilir, zira biyolojide ve fizikte derinlemesine bir araştırma çoğunlukla felsefe ve ma­neviyat ile sonuçlanmaktadır. W. Uttal, değerli kitabı <em>The Psychobiology of the Mind’da</em> şöyle demektedir: “insan beyninin nasıl çalıştığıyla ilgili her türlü çağ­daş araştırma ve keşifler, bizi beden ve zihin arasındaki ilişki problemini çözmeye yaklaştırmamış tır.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a> Aslında onlar, var olan sorulara yenilerini eklemişlerdir. Aris­to döneminde, yani 2000 yıldan daha uzun süre önce, sorulan temel sorular hâlâ tatmin edici cevaplar bekle­mektedir.</p>
<p>Beden ile zihin arasındaki ilişkiyi konu alan çağdaş biyolojik araştırmanın doğurduğu bir diğer zorluk, insan kalbinin beyni etkilemedeki ve nöral davranışı şekillen­dirmedeki rolüdür. Düşünceyi kışkır-tan <em>Evolution’ı End</em> kitabında Joseph Pearce, insan kalbinin bir pompa istasyonundan öte, uygun tepkileri göstermesi için bey­ni uyaran organ olduğunu ve beynin işleyişinde önemli rol oynayan sinir taşıyıcılarının kalpde bulunduğunu ifade ederek şöyle söyler:</p>
<p>Kalpdeki eylemler, hem bedendeki hem beyindeki eylem­lerden önce gerçekleşir&#8230; Artık biliyoruz ki kalp&#8230; beyin eylemini hormon, taşıyıcı ve muhtemelen iletişimin daha ince kuantum enerjileri yoluyla beyni denetler ve yönetir/<sup>2</sup></p>
<p>Eğer Pearce’nin söylediği doğruysa, yapay plastik kalp­ler gerçek veya nakledilmiş bir kalbin yapabileceğini ya­pamayacaktır. Bu aynı zamanda kendisine kalp nakledil­miş bir kişinin, bir şekilde kalbi bağışlayan kişininkine benzer şekilde davranacağı anlamına gelir ve son olarak kalbin beyin ve beden üzerindeki genel etkisi ve “uzak­tan kontrol”ü konusunda bazı bilimsel deliller olmalıdır.</p>
<p>İlk konuyla ilgili olarak Pearce, kalp nakline öncü­lük eden cerrah Christian Barnard’ın otoritesine güven­mektedir: Barnard şöyle diyordu:</p>
<p>Yapay kalp fikrinden vazgeçmeliyiz, çünkü kalbin bir pompa istasyonundan çok daha öte bir organ olduğunu anlamış bulunuyoruz.<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a><sup> <a href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a></sup></p>
<p>İkinci noktaya gelince Pearce, kalp “daha yüksek” bir enerji düzeni (ya da İslami inanca göre ruh) tarafından yönetiliyor olsa da, “kalp nakli yapılan kişiler çoğun­lukla çarpıcı biçimde ölmüş bağışçıların belli davra­nışlarını sergilemekte” olduğunu destekliyor.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> Etkinin sınırlı olmayışıyla ilgili olarak da, okuyucuyu ikna edi­ci bir şekilde kalpten alınan iki hücrenin mikroskopla gözlemlendiği deneylere yönlendiriyor, İlk deneyde hüc­reler birbirinden soyutlanıyor ve bu durumda ölünceye kadar sadece kasılıyorlar. Ama hücreler birbirine yaklaştı- rıldıklarında, senkronize oluyorlar ve birlikte çarpıyorlar:</p>
<p>Temas etmek zorunda değiller, aralarına konan mekan engeline rağmen iletişim kuruyorlar&#8230; Birlik içinde faa­liyet gösteren böylesi milyarlarca hücreden oluşan kal­bimiz, daha yüksek, bir yerle sınırlı olmayan bir zekanın rehberliği altındadır&#8230; O yüzden bizim, hem maddi bir kalbimiz hem daha yüksek “evrensel” bir kalbimiz var. İkincisine erişimimiz&#8230; çarpıcı biçimde ilkine bağımlı.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Pearce’a göre derin bir manevi tefekkür halindeyken, manevi evrensel kalbimizden birşeyler alıyoruz ki, bu kalp beynimizle iletişim kuran ve bilişsel faaliyetleri­mizi etkileyen maddi kalbimizi nüfuzu altında tutar. Bazı açılardan bu, Ebu Hamid Gazali’nin şaheser ki­tabı <em>Ihyau Ulumi’d-D in<sup>3</sup> deki</em> görüşlerine çok benze­mektedir. Gazali bu eserinde açıkça ruhun merkezini kontrol eden manevi kalbin insanın maddi kalbinden farklı olduğunu, ancak işleyişinin maddi kalple ilişkili ve onun yönetiminde olduğunu söyler. Böylece, biyo­lojik bir söylemin dini bir diyaloga nasıl dönüştüğünü görüyoruz.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>Ancak, Uttal’ın belirttiği gibi, yakın zamanlarda bi­lim ve teknolojide kaydedilen bütün ilerlemelere rağmen, sinir sisteminin insanlara sahip oldukları en değerli şey­leri, yani bilinçlerini ve varlık duygusunu nasıl sağladığı­nı hâlâ bilmiyoruz. Yaratılışın ve tefekkürün bizzat kendi mahiyetinin, tefekkür ve derin düşünme konusu olduğu­na inanıyorum.</p>
<p>Bu sorular Sudanlı şair Yusuf Beşir Ticani tarafından veciz biçimde ifade edilir. “Hakikat Peygamberleri” şii­rinde akla seslenen Ticani şöyle diyor:</p>
<p><em>lütfeyle bana ya Rab,</em></p>
<p><em>Ezelde,</em></p>
<p><em>Nasıl şekillendirdi kudret elin, Planlayan ve yöneten, Akıl denen</em></p>
<p><em>O gizli, esrarlı tılsımı?</em></p>
<p><em>Kim tasarladı,</em></p>
<p><em>Kim idare etti hayatı?</em></p>
<p><em>Lütfeyle bana ya Rab: bu akıl, Gizli oluşuyla kendisinden, Araz mı, yoksa cevher mi zamanda? Kim sakladı onu gözlerimizden? Ey akıl, ey aklın tevehhümü, Yok mu kendi hakkında Daha iyi bir açıklaman?</em></p>
<p><em>Dünyayı küllere ve toza çevirebilen, Ey hayatı yıkan ve kuran güçlen<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup><strong>[17]</strong></sup></a></em></p>
<p><strong>Tefekkürün ana vasıtası: Dil</strong></p>
<p>Bu problemin karmaşıklığına rağmen bilişsel psikoloji araştırmaları, insanın içsel akli ve zihinsel faaliyetleri­nin ve onların dil ile tam ve kesin ilişkisinin sırlarına aşina oldu. Çağdaş bilgisayar bilimcilerinin yardımıyla, insan zihninin malumatı sınıflandırmada izlediği yön­temlerden bazılarını berraklaştırmak için basitleştiril­miş programlar kurmak mümkün oldu. Mesela, dilin insanlar tarafından sadece hitap etmek ve iletişim kur­mak için kullanılan bir araç olmadığı, aynı zamanda düşünmede kullanılan temel sistem olduğu bulundu. Somut ve soyut anlamların kelime sembolleriyle akta­rılma biçimini denetleyen yasalar olmazsa, insanlar so­yut kavramlar geliştiremezler. Ne geçmişte yaşadıkları çeşitli deneyimleri hatırlayarak onları bugünle ilişkilen- direbilir ve onlardan karşılaştıkları problemlere muh­temel çözümler çıkarabilirler, ne de duyusal algılarını kullanabilirler. Aslında düşünme, bilişsel süreçler yo­luyla bu tür sembolleri kullanmaktır.</p>
<p>*Dilbilimsel görecelilik” hipotezini geliştiren Whorf gibi bazı araştırmacılar, belli bir insan topluluğu tara­fından konuşulan dilin özelliklerini, onların nasıl dü­şündüğünü ve yaşadıkları gerçekliği zihinlerinde nasıl canlandırdıklarına işaret eden faktör olarak kabul eder. O yüzden, dilin yapısı ve diğer yönleri, belli bir toplu­mun dünyayı zihninde canlandırma biçimindeki temel faktörler olarak kabul görür.</p>
<p>Dilin önemine biraz daha yakından bakalım. Tama­men veya kısmen doğru bile olsa, Arapçanın özellikle­rini, Arapların üzerindeki etkisini ve Kur’an’ın vahye- dilmesi ve İslam’ın mesaj mm tüm insanlığa iletilmesi için bu dilin ilahi takdirle seçilmesini ele almamız en uygunu olacak. Allah Kur’an’da şöyle diyor: <em>Doğrusu Kitab’ı Biz indirdik, onun koruyucusu elbette Biziz.<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup><strong>[18]</strong></sup></a> </em>Bu, Allah’ın vahyi ve dolayısıyla da Arapçayı muha­faza ettiği anlamına geliyor. Bu bağlamda, Mısırlı ilim adamı Abbas Mahmut Akkad Arapçanın bazı yönleri­ni tartışmaktadır: Kelime haznesi, fonetik ve fonemik yönleri.</p>
<p>İnsanın konuşma sistemi harika bir müzik aletidir ve bu müzik aletini ne antik, ne de çağdaş hiçbir millet Araplar kadar mükemmel kullanamamıştır. Çünkü onlar, alfabe­lerinin dağılımındaki bütün fonetik imkanları kullanmış­lardır. O yüzden Arap şiirini diğer sanatlardan bağımsız mükemmel bir sanat haline getiren Arap dilinin bu özel­likleridir.<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>Akkad a göre, bu özellikler diğer dillerde bulunmaz; çünkü Arapça’nın belağatı insanın konuşma organla­rını, insanın kendisini harfler ve kelimelerle ifade edi­şinde ulaşılmış en yüksek noktaya taşımıştır.’*<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p><em>El-Fusha: Lugatu’l-Kur’an</em> kitabında Enver Cundi, Arapçanın özelliklerinden ve onun İslam’ın yayılmasın­daki öneminden söz eder:</p>
<p>En şaşırtıcı olanı, bu sağlam dilin (Arapça) çölün or­tasında ve bedevi bir kavimde gelişip kemal derecesine ulaştığını görmektir. Kelime haznesinin zenginliği, tam ve kesin anlamlar, mükemmel yapısı ile bu dil, diğer dilleri gende bırakmıştır. Bu dil, diğer kavimlerce bilinmiyordu, ama bilinip tanındığında bize öyle bir mükemmellikle göründü ki, o zamandan beri neredeyse hiç değişim ya­şamadı. Hayat aşamalarında bu dilin ne çocukluğu ne de yaşlılığı vardı. Eşsiz fetihleri ve zaferlerinin ötesinde bu dil hakkında hemen hiçbir şey bilmiyoruz. İlim adamları­na bu kadar eksiksiz, merhalesiz, bir yapıyı bu kadar saf ve kusursuz koruyan başka bir dil bulamayız. Arapça en geniş bölgelere ve en uzak ülkelere bile yayıldı.<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p><strong>Bilişsel faaliyetten normal ve anormal alışkanlıklara</strong></p>
<p>Düşünmenin temel sistemi olarak dilin önemine değin­dikten sonra, bilişsel psikologların ve bilgisayar bilim­cilerin insanın dahili bilişsel faaliyetlerini anlamak için yaptıkları araştırmalara dönelim. Her iki grup bilim adamı da insanın, bilgiyi çözümleme, sınıflama ve ge­rektiğinde tekrar kullanmak için saklama kabiliyetiyle ilgilenmektedir. İnsanın düşünme ve problem çözmede kullandığı süreçleri incelemek için pek çok ayrıntıyı araştırdılar ve daha sonra bu verileri kullanarak bilişsel faaliyeti taklit eden çeşitli programlar kurdular. Bazıları nevrotiklerin ve psikotiklerin çevrelerine uyum sağlar­ken, düşünme biçimlerini taklide çalışan bir program bile icat ettiler. Bu araştırma ve incelemeler, davranışçı­ların içeriklerini teşhis etmeyi imkansız bulduklarından görmezden gelmeyi tercih ettiği birçok yöne açıklık ge­tirdi. Bu araştırmalar aynı zamanda Müslüman psiko­logun tefekkür ve ibadetin önemi ve onlara eşlik eden dahili zihinsel-bilişsel faaliyet konusunda yeni şeyler öğrenmesine fırsat oluşturdu. Psikanalistler ve kişilik psikologları insanın içsel düşünüş ve duygularını açığa çıkaran gözlemlenebilir normal ve anormal insan dav­ranışının oluşumunu inceleyen bu bilişsel araştırmaları kullandılar.</p>
<p>Daha önce söz ettiğimiz üzere davranışçılar, insan kişiliğinin ve normal veya anormal insan davranışının gelişiminden sorumlu tek etken olarak çevrenin rolünü vurgulamakta, çevresel uyaranların doğrudan doğruya davranışsal tepkilere neden olduğuna inanmaktadır. Di­ğer taraftan bilişsel psikologlar, bu deneyimlerin üretti­ği anlamlara daha fazla ilgi göstermektedir. Onlar, sıcak bir yüzeye dokunulduğunda elin çekilmesi gibi refleks­ler dışında, bir deneyimin kendiliğinden bir tepkiyi do­ğurmayacağını iddia etmektedir. İnsanların fikirlerini, inançlarını, iradi kararlarım ve gözlemlenebilir karma­şık davranışlarını etkileyen karmaşık tepkiler, sonraki çevresel uyaranlara anlam veren önceki kavramsallaş- tırmalardan, duygulardan ve deneyimlerden doğmakta­dır. Eğer insanların düşünüşü her şeyi yaratmaya kadir olan Allah’ın yaratışı ve nimetlerine odaklanırsa, inanç­ları artacak, amel ve davranışları düzelecektir. Eğer dü­şünceleri hazlara ve tutkulara odaklanırsa, dinlerinden uzaklaşacak ve davranışları yozlaşacaktır. Düşünceleri korkulara, hayal kırıklıklarına, başarısızlıklara ve dola­yısıyla kötümserliklere yoğunlaşırsa, tepkisel depresyon ve diğer psikolojik bozukluklara maruz kalır. Sonuç olarak, bilişsel psikologlar terapilerini hastaların bilinçli düşünüşünü değiştirmeye yoğunlaştırırlar, zira normal ve nevrotik insanların duygularından ve duygusal tepki- terinden önce düşünme faaliyeti gelir. Diğer bir ifadeyle, zihinlerinin kullandığı “yazılım”ı değiştirmeye çalışırlar. Çünkü deneyimledikleri şeye anlam veren, kullandıkları bu programdır. Bu içsel bilişsel faaliyet (otomatik düşün­celer) o kadar hızlı ve kendiliğinden olabiliyor ki, kişi incelikli bir tahlil ve egzersiz yapmadığı sürece bunun farkına varmıyor.</p>
<p>Bu araştırma ve incelemeler göstermiştir ki, bireyin icra ettiği her kasıtlı eylemin öncesinde, içsel bir bilişsel faaliyet vardır. Aynı zamanda insan zihninin bu bilişsel faaliyeti, kişi farkında olsun veya olmasın, gece ve gün­düz hiç ara vermez. Bunun klasik örneği şudur: Birisi bir probleme çözüm bulamadığında ve onu bir kenara koyup başka bir faaliyete geçtiğinde, çözüm bilinçli bir çaba göstermeden aniden aklına gelir. Ünlü bir örnek de Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetiyle ilgili kanunu birdenbire keşfetmesidir. Benzer şekilde, bir isim ya da kelimeyi hatırlayamayan bir kişinin daha sonra birden hatırlamasıdır.</p>
<p>Dolayısıyla, gözlemlenebilir insan davranışlarını yönlendiren, bilinçli veya bilinçsiz dahili bilişsel faali­yettir. Bilişsel psikologlar bu sonuca uzun yıllar süren araştırmalardan sonra, genel insan davranışını basit teorilere indirgemeye çalışan bütün psikoloji okullarını aşarak ulaştılar. Dahası, bu bilişsel perspektif, İslam’ın daha önceden kurmuş olduğu şeyi açıkça desteklemek­tedir: Deruni düşünce süreci olarak tefekkür, her türlü güzel amelin kaynağı olan inancın belkemiğidir.</p>
<p>Her eylemin dahili bir bilişsel faaliyet -bir kanaat, bir hatıra, bir imge, bir algı veya bir duygu- ile başladı­ğı keşfine ek olarak, bir bilişsel faaliyet güçlendiğinde eylem için itici veya teşvik edici bir neden olabilmekte­dir. Kişi teşvik edilen bu eylemi tekrar tekrar uyguladığın­da, dahili fikirler kolaylıkla ve kendiliğinden köklü bir alışkanlık haline gelir. Bu alışkanlığın bir beceri olması gerekmiyor. Bazen bir duygu, manevi bir duygu veya bir tutum olabiliyor. O yüzden, eğer bilişsel terapist, duy­gusal veya diğer türlü bir alışkanlıktan sıkıntı duyan bir hastayı tedavi etmek istiyorsa, bu davranışa neden olan düşünceyi değiştirmeye çalışmalıdır. Sözgelişi bu alış­kanlık sosyal durum korkusu ise terapistin, hastanın bu sosyal korku ile tepki göstermesine neden olan olumsuz düşünceyi teşhis etmesi gerekir. Örneğin, hasta kendisi­ni yabancılara takdim ettiğinde veya onlarla konuştu­ğunda, ya da tanıdıklarından oluşan bir gruba konuşma yaptığında, aptal görüneceğini vehmediyorsa, terapist hastanın bu olumsuz düşüncelerinin akıl dışı olduğunu, gerçek hayatta temellerinin bulunmadığını ve hastanın duygularının bu kötümser düşünceyi körü körüne izle­diğini ve nihayet davranışının kontrolünü ele geçirdiğini göstererek yardımcı olabilir.</p>
<p>Diğer taraftan, eğer kumar, alkol veya sapkın cinsel davranış gibi olumsuz alışkanlık hastaya haz ve psikolo­jik rahatlık veriyorsa, karşı önlemler yoluyla yürütülen tedavide terapist belli bir olumsuz alışkanlığı tekrarladı­ğında hastada korku duygusu, psikolojik stres ve korku uyandırmaya çalışır. Bu tür caydırıcı terapide alkol veya uyuşturucu bağımlısına, alkol içtiğinde mide bulantısı­na ve başağrısına neden olan kimyasal maddeler enjek­te edilir, hatta acı veren ama zararsız elektrik şoklarına bile maruz bırakılır. Bu “ödül ve ceza” terapisi, “kar­şılıklı ket vurma” olarak bilinir ve çağdaş davranışsal terapinin en başarılı tekniklerinden birisidir. Davranış­çılar tarafından geliştirilmiş olsa da, bilişsel psikologlar bu terapiyi hastanın düşünüşü ve bilinçli duygularıyla ilişkilendirerek geliştirdiler. Davranışın düzeltilmesi ile bilişsel terapideki gelişmelerin bu evliliği, psikolojik te­rapideki en son ve en başarılı yeniliktir.</p>
<p>O nedenle, bilişsel psikoloji insanların bilinçli dü­şünüşünün ve içsel diyaloglarının duygu ve hislerini et­kileyeceğini, tutum ve inançlarını şekillendireceğini, kı­sacası değerlerini ve hayat görüşlerini bile biçimlendi- rebileceğini belirtir. Tartışma duygusal olarak rahatsız bir kişinin bilişsel terapisinden normal Müslümanların bilişsel faaliyetine aktarıldığında, bireylerin bizzat ru­hunun yeniden modellenmesinde tefekkürün içerdiği bilişsel süreçlerin büyük etkisi açıkça görülür. Bir de, çağdaş psikolojinin tamamen dışladığı sağlam bir bi­lişsel güç olan manevi/inanç faktörü eklenirse, Islami tefekkürün ruhların saflaştırılmasında ve müminlerin mertebesinin yükseltilmesinde sağlayacağı muazzam değişim hayal edilebilir. Müslümanlar tefekkür vasıta­sıyla kendi içsel “ödül ve ceza” psikoruhsal stratejile­rini geliştirebilirler. İstenmeyen alışkanlıklarını değiş­tirmek ve onların yerine güzel olanlarını koymak için dünyevi bir ödüle veya elektrik şokuna ihtiyaçları yok. içsel bilişsel ve manevi özlemlerini Allah’ın azamet ve kemaline yöneltince, kesinlikle Allah sevgisine ulaşa­caklar ve rıza, saadet ve huzur gibi ince duyguları ka­zanacaklardır. Bu, bir sonraki bölümde daha ayrıntılı olarak tartışılacaktır.</p>
<p>Malik Bedri &#8211; <em>Düşünme</em> &amp; Gözlemden Tanıklığa,syf:42</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> J. B. Watson, Behauiourism, s. IX.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Age.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> John Eccles, Evolution ofthe Brain: Creation ofthe Self, s. 225.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Malık Bedri, İbnü’n-Nefs min Manzur İslâmî.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><strong>[5]</strong></a> H. J. Eysenck, Pscyhology is about People, s. 300.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Thomas Kuhn, The Structure of Scientific Revolutions. Kitap, Bilimsel Devrûnlerin Yapısı adıyla Türkçeye (çev. Nilüfer Kuyaş, Kırmızı Yayınları, 2011) çevrilmiştir.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Eccles, Evolution of the Brain.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Age.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Kad Popper-John Eccles, The Self and Its Brain, s. 372.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> hra, 17/85</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> W. Uttal, Tire Psychobiology of the Mmd.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> J, C. Pearce, Evolution’s End, s. 103, 104.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Age., s. 103.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Age., s. 104.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Age., s. 104-105.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Ebu Hamid Gazali, İhyan Ulumi’d-Dm.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Yusuf Beşir Ticani, Divan İşraka.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Hicr, 15/9</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Abbas Malınıud Akkad. el-Luva es-Sa&#8217;ıre.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Age, s. 70.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Enver Cundi, el-Fusha: Lugatu’l-Kur’an, s. 27.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/">Çağdaş Psikolojik bir Perspektif:İslami Tefekkür ve Seküler Psikoloji</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cagdas-psikolojik-bir-perspektifislami-tefekkur-ve-sekuler-psikoloji/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
