<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Emperyalizm | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/emperyalizm/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 15 Mar 2026 15:16:06 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Emperyalizm | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Ümran İlmini Hatırlamak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 15 Mar 2026 15:16:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Haldun]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ümran]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hatice Ebrar Akbulut]]></category>
		<category><![CDATA[Kolonyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Medeniyet]]></category>
		<category><![CDATA[Reklam]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[Toprak]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28055</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; &#8220;Hainler ve casuslar, bizim meselemizi su ve yemek meselesi yapmak istiyor. Biz ilim istiyoruz, eğitim istiyoruz. Ve Rabbim ilmimi artır de. Su istemiyoruz, yemek istemi­yoruz, ilim istiyoruz. Ve Rabbim benim ilmimi arttır de. Bunu boynunuzda emanet olarak taşıyacaksınız. Allahım, ben tebliğ ettim, şahit ol. Bu emanete sahip çıkacaksınız. Çocuklarınız, ey insanlar çocuklarınız! Çocuklarımızı câhil [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/">Ümran İlmini Hatırlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>&#8220;Hainler ve casuslar, bizim meselemizi su ve yemek meselesi yapmak istiyor. Biz ilim istiyoruz, eğitim istiyoruz. Ve Rabbim ilmimi artır de. Su istemiyoruz, yemek istemi­yoruz, ilim istiyoruz. Ve Rabbim benim ilmimi arttır de. Bunu boynunuzda emanet olarak taşıyacaksınız. Allahım, ben tebliğ ettim, şahit ol. Bu emanete sahip çıkacaksınız. Çocuklarınız, ey insanlar çocuklarınız! Çocuklarımızı câhil bırakmak istiyorlar. İlim istiyoruz, eğitim istiyoruz.&#8221;</p>
<p>Bu cümleler, herhangi bir insanın sayıklama cümleleri değil.</p>
<p>Yaşı İsrail&#8217;den büyük, yıllarca İsrail denilen karanlığa bakmaya maruz kalmış ve bir savaş muhabirinin kaydıyla bu sözleri kendisinden duyduğumuz, adım bilmediğimiz Filistinli bir çınarın sözleri.</p>
<p>Bu sözler, kendini medenî sanan dünyaya karşı mede­niyetin ne ve nerede olduğunu haykırır. İnsanı biyolojik bir varlıktan ibaret olarak gören zihniyetler, bu cümlelerin işaret ettiği hakikati anlayamaz. Bu sözlerde bir yer&#8217;in inşam olmanın, bir yer&#8217;den konuşmanın, bir medeniyetin mensubu olmanın dokusu, rengi, tadı, içtenliği ve hatta acısı vardır. Taşı, toprağı ve insanı okumuş, ekinler biçmiş, ağaçlar yetiştirmiş, denizde, havada ve karada tabiatı okumuş, eş­yanın metafiziğini kavramış ve bunların neticesinde niçin yaratıldığını unutmamış bir medeniyetin anlatısı vardır. Bu medeniyet tüm Müslümanları ve insanlığı temsil eden Filistin&#8217;dir.</p>
<p>Filistin&#8217;in dolayısıyla tüm insanlığın karşısına konum­lanan, İlâhî düzene karşı kendi düzenini ikâme etmeye çalışarak bütün bir insanlığı hukuksuz, robotik ve vahşî bir panoptikona zorlayan Sadist uygarlık da İsrail&#8217;dir, insana metâ olarak bakan, insanı kapitalizmin çarkını çeviren en kuvvetli dişlerden biri olarak gören küresel zihniyet, bir yere ait olanların sözlerini, eylemlerini ve bir yere ait olma duygusunu idrak edemez. İnsanca yaşama mücadelesini kavrayamaz. Dolayısıyla sömürür, ele geçirir, sürgün, gasp ve yok eder ya da soykırım uygular.</p>
<p>İlmi, hayatın her şubesinden kovan Siyonist ve küresel güç birlikteliği, teknoloji ve bilimi, <em>yok. etme silahı</em> olarak kullanır. İlim hayattır, insanlaşmaktır, medenî olmaktır. İlim ne diplomadır ne de salt okuldan alınır. Prestijli okullarda okusa, entelektüel faaliyetlerle donansa, maddî bakımdan en yüksek standartlara sahip olsa, en iyi giysileri giyse, en lüks mekânlara gitse dahi ruhu gelişmeyen, olan biteni okumayan, başkasını anlamayan insan, ilim irfan sahibi olamaz. İlim beşikten mezara insanın kendini her koşul ve şartta eğitmesi, öğrenmesidir. Okula gitmese dahî ha­yat tecrübelerinden geçerek kendini eğitmiş insanlar için &#8216;diploması yok ama ârif biridir&#8217; denir.</p>
<p>Egemen küresel güçlerin yok ettiği şey, ümrandır. İlmi yok etmek, ümranı yok etmektir. Ümran kavramı, Batının kavramsallaştırdığı civilisation ile açıklanamaz. Ümran, sosyal hayattır. Hem şehir hem de köy hayatım kapsar. Her insan, kendi ilmi, görgüsü ve yaşama biçimiyle ümranda var olur ve yaşar. Ümran ilmini <em>Mukaddime</em> adlı eserinde her boyutuyla anlatan İbn Haldun, ümran kavramının sosyal hayatla olan bağım tahkik eder. Ona göre ümran, hadarilikle bedeviliğin iç içe olduğu bir tertiptir. Ümran medeniyettir ve civilisation kavramında olduğu gibi toplumun bir kıs­mını ayrıştırmaz, kendinden olmayanı reddetmez, seçkinci ve elitistliğe odaklanmaz. Ümran kavramı sosyal hayatın düzeni, coğrafyanın iklimi, toprağın elverişliliği, yerleşme şartlarının ve yaşama koşullarının uygunluğu, toplumun bir arada yaşama ahlâkı gibi birçok unsuru içerir.</p>
<p>Ümran kavramıyla İbn Haldun, insanın sosyal bir varlık olduğunu, tek başına yaşayamayacağını, her insan tekinin bir başkasına ihtiyaç duyacağını ifade eder. İnsan başkalarının yardımını arar, başkalarının imdadına koşarak kendi hayatını anlamlandırır. Başka bir deyişle ümran ilmi, insanın içtimai bir varlık olduğunun beyanıdır.</p>
<p>İbn Haldun&#8217;un bakışıyla ümran bütün ilimlerin yeşer­diği yerdir. Ümran yoksa ilim de yoktur.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[1]</sup></a> Ümran, Yaradan&#8217;ı unutmamak ve O&#8217;nun verdikleriyle yaşamak, toprağı ekip biçmek, kendi tabiatına uygun bir şekilde hayat sürmektir. İnsan hayatını idame ve geçimini temin edebilecek kapasi­tede, başkalarıyla da birlikte yaşamaya uygun donanımda, yeteneklerde yaratılmıştır. Yahudi-İngiliz Küresel Medeniyeti, insanın tam olarak bu yeteneğine saldırır. Onların kurduğu düzende modern kanunlar vardır. İlahî adalet bu düzenden dışlanmış, Tanrı yeni dünyadan kovulmuştur. İlâhi iradeyi yok sayan bu düzen rasyonel, aşın bireyci, etnik milliyetçi, hümanist ve seküler bir perspektifle dünyayı dizayn etme peşindedir. Kendi sistemine uymayan, küreselleşmeyen her şeyi yok eder.</p>
<p><strong>Küresel Zihniyetin İşgal Biçimi:</strong></p>
<p><strong>Emperyalizm ve Kolonyalizm</strong></p>
<p>Siyonizm ve küresel zihniyet birlikteliği en yüksek tek­nolojilere ve imkânlara sahip olduğu hâlde gittiği her yere yalnız yıkım getirir. Bu nedenle Batı asla medenileşmemiş yalnız teknik bakımdan ilerlemiştir. Gittiği her yere &#8216;Size demokrasi getireceğiz&#8217; diye giren küresel zihniyet, buralarda koloniler ve sömürge sistemleri kurar, yerlileri köleleştirir ve nihayetinde toprağı işgal eder. İşgal ettiği beldelerde kendi yönetim sistemini dayatır.</p>
<p>İnsanları katletmek suretiyle yok etmek, toprağın sa­hiplerini sürgün etmek, tabiatın yapısını bozmak, normal ve doğal olana savaş açmak, her şeyin yapay olanını üret­mek ilimden uzaklaşan ve bilimi, insanları yok etme aracı olarak kullanan küresel zihniyetin karakteristik özelliğidir. Küresel zihniyet, emperyalizm ve kolonyalizmi aynı anda uygular. İşgal edeceği zaman hem kültürel ve ekonomik açıdan hem de toprağı ele geçirerek saldırır.</p>
<p>Bilim, üretim ve teknoloji küresel zihniyetin elinde silahlanma yarışına âlet olmaktadır. Küresel zihniyet her şeyi olduğu gibi bilimi de kendi doğasından uzaklaştıra­rak insanlığın hizmeti için değil, insanlığa karşı kullanır. Desteklediği, yetiştirdiği bilim insanları Paul Virilio&#8217;nun tespitiyle &#8220;Fiziksel değil, etik şuurları zorlayan, maceracıdan farklı olarak yalnızca kendi hayatını değil, bütün insanlığın hayatım riske atma heyecanım yaşayan bir laboratuvar insanıdır/&#8217;<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>İnsanlık, küreselleşme fikrinin altında ne yatıyor, neden her şey küreselleşiyor ve globale açılmayan her şey neden değersiz leşiyor diye mutlak surette sormalıdır. Küreselleşen dünyada en çok da yer ve mekân kavramları suikaste uğrar. Yer artık sabit ve <em>oraya ait olan</em> bir mekân değildir. Dijital aracılığıyla herkes, her an her yerdedir ve her şey her yere taşınabilir. Dağ başında kimse çobanlık yapamaz ama ço­ban ve sürüsüyle fiyakalı bir fotoğraf çekilebilir. Zamanın genişlediği bir köy evinde iki gün kalmak, modern insana bir arınma ritüeli gibi gelir. Evin tüm otantikliği, dijitale aktarılarak köy havasının ne denli iyi geldiği vurgulanır. Ancak üçüncü gün, haz ve hıza alışkın olan, kendisi de mobilize bir varlık hâline gelen insan, ekran kaydırmayı, hiçbir şeye vakit kalmayan kaos ile örülü rutinlerini özler. Kırsal hayatın dinginliğinden, kent hayatının kaotik atmos­ferine kaçmak ister.</p>
<p>Egemen küresel güçler, inşam ve insana ait olan her şeyi, bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyen bütün işleri, yersel düzenden koparır. Yeri ve yerelliği insan hayatından çıkarır. İnsandan iş ve emek gücü yerine dijitalde hayatının her ânını paylaşmasını, kendini bir reklam unsuru hâline getirerek bundan kazanç elde etmesini sağlar. İnsan artık dijitale aktarılan ve barkoda dönüştürülen bir metâdır. Kü­resel zihniyet, kendi dünyasını oluşturmak ve kendisinin istediği şekilde bir insan tipi var etmek için kendisinde içkin olan bu yıkıcı faaliyetleri, siyonizmle destekleyerek insanın ufkunu, bakışım, bedenini, ruhunu, yer duygusunu işgal eder. Yani ümranı bozar.</p>
<p>Savaş ve soykırım görüntülerinin yayınlanıp hiçbir yaptırım uygulanmaması, bir beldede insanlar en korkunç şekilde saldırıya uğrarken hâlâ ekran kaydırılıyor olması, kimsenin emniyette olmadığının beyânı ve küresel dünyanın felaketidir. Cansız bedenler ve katliam görüntüleri, yeni dünya insanının acıyarak bakıp geçtiği, eğlenceli içerikler aradığı ekranında, karşısına ansızın çıkan ve istenmeyen reklamlar gibidir. Küresel zihniyet, ekran aracılığıyla ruhları işgal eder, inşam âciz bırakır, onun ruh bütünlüğüne suikast düzenler. İsrail, ABD ve Avrupa gibi aktörler yalnızca güçten anlar. İnsana homoeconomicus, dünyaya da sermaye olarak bakan bu aktörler, saldırganlıkta sınır tanımaz, kendilerini dizginleme ihtiyacı da hissetmezler.</p>
<p>Küresel zihniyet diyerek vurgulamak istediğim şey Te­oman Duralı&#8217;nın teşhis ettiği ve adını koyduğu <em>İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti&#8217;dir.</em> Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Mede­niyetinin, dolayısıyla da emperyalizmin üç merkez ülkesi ye toplumu vardır. Bu merkezin anavatanı İngiltere, yavru vatanı ABD ve İslâm âleminin yüreğine hançerlenmişçesine saplanmış siyoncu İsrail&#8217;dir. &#8220;Yeryüzü ve insan sâkinleri, değişen ölçülerde, işte bu üç merkez ülke tarafından sevk ve idare olunmaktadır. Her şey bu üçünden neşet eden değer yargıları ile anlayışları doğrultusunda ayarlanıp düzenlenmektedir.&#8221;<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Siyoncu İsrail&#8217;i ayakta tutan ABD, Avrupa ve Körfez ülkelerinin desteğidir. İsrail dünyaya siyasetçe, iktisatça hakim olmakta ve en tehlikeli olanı da yaşama biçimlerine hükmederek insanlığı güdümüne almaktadır. İsrail, kendini bir karar merkezi olarak belirler, kimsenin buna itiraz etme­ye cüret dahi etmesine izin vermez. Karar verme yetkisini, zorbalık ve şiddetten yana kullanır. Zayıfın kaderini kendi ellerinde görür, ona yaşam hakkı tanımaz ve onun elindeki her şeyi kendi zimmetine geçirir. Çok boyutlu çalıştığı ve dört bir koldan saldırdığı için İsrail&#8217;e karşıyapılan hamleler, yüzeysel ve cılızdır ya da geçici bir çözümden, tedavi ve teşhis koymayan kısır bir döngüden ibarettir.</p>
<p>Kalıcı çözümler ve güçlü yaptırımlar için önceliklerimizi değiştirmeli, doğru işaretlere bakmalı, kaleyi içerden kuşat- malı, en önemlisi de düşünme biçimimizi değiştirmeliyiz. Aşın indirgemeci ya da aşırı yüceltmeci düşünme biçimlerini reddetmeliyiz. Aynı şekilde İsrail&#8217;i ve arkasındaki güçleri yenilmez addederek kendi potansiyel ve kaynaklarımızı heba etmemeliyiz. Olan biteni epistemolojik ve ahlâkî bir perspektiften ele alabilme maharetini kazanabilmeliyiz.</p>
<p><strong>İnsan, Toprak, Ümran</strong></p>
<p>Filistinli siyaset bilimci el-Awaisi, özgürlüğe ulaşmanın mihenk taşı bilgidir der. Ona göre ilmî (bilimsel) hazırlık, siyasî ve askerî tüm hazırlıkların temelini oluşturur. Buradan şu mânâya varılabilir, şayet bir toplum, ilmen yozlaşmış fakat askerî bakımdan güçlüyse bir süre sonra askerî ka­nadı da zayıflayacaktır. İlim yoksa diğer tüm alanlardaki üstünlüğün de bir temeli yoktur. Awaisi&#8217;nin konuya bakışı, bilgi iktidarının, diğer bütün alanların bilgiyle taçlandırılmasının ne kadar önemli olduğunu gösterir: &#8220;Bilimsel fetih, siyasî ve askerî fetihten öncedir. Akılların özgürlüğü de toprağın özgürlüğünden önce gelir. Bu sebeple bilimsel eylemler, siyasî ve askerî eylemlerden önce gerçekleşmelidir. İlmî temel üzerine inşa edilmemiş her çalışma, başarısız­lıkla sonuçlanacaktır. Dolayısıyla metodolojik, sistemli ve düzenli ilmî hazırlık temeline oturmamış siyasî ve askerî çalışmaların hepsi felakettir.&#8221;<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Bir sel gibi, heyelan gibi, çığ gibi gelen, bir karabasan gibi insanlığın üzerine çöken Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel zihniyetinden nasıl kurtulunacağının yolu insanı, toprağı, hukuku, siyaset ve eğitimi yeniden ele almaktan geçer. Her yeniden ele alış, geçmişe bakmayı, geçmişin tozlu raflarında kalmış değerleri okumayı içerir. Teoman Duralı, Çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyetine seçenek oluşturabilecek yeni bir medeniyet biçimi ortaya çıkarmanın zihnî ile maddî zemini var mıdır, sorusunun cevabını kimden bekleye­ceğiz<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[5]</sup></a> diye sorarken işe nereden başlanması gerektiğinin işaretini de verir. Eğitim kanadını güçlendirmek diğer bütün kanatları da besleyecek, bireyi ve toplumu içeriden mukavemetli kılacaktır.</p>
<p>Şimdi yine biraz önceki sözlere dönelim, &#8216;Bizim derdimiz ve davamız yemek ve su meselesi değil, ilimdir, boynumuza ilimden başka bir şey takmak istemiyoruz&#8217; diye haykıran bilinç insanı hayvani bir derekeye düşüren, onu yok edilmesi ya da sömürülmesi gereken bir varlık olarak gören küresel zihniyete karşı bir meydan okumadır. Küresel zihniyetin, kendi topraklarını işgal etmesine ve sömürmesine karşılık onlara şu hakikati korkusuzca dile getirmektir:</p>
<p>Burası benim yurdum, yaşadığım, ürettiğim, emek ver­diğim, toprağı işlediğim, inşa ettiğim yerdir. Hem yetiştiğim, hem yetiştirdiğim yerdir.</p>
<p>Burası benim ümranım, medeniyetim, kök saldığım yerdir.</p>
<p>Burası benim geliştirdiğim, güzelleştirdiğim, soyumun ve milletimin selamet içinde olduğu yerdir.</p>
<p>Burası benim ilmim, yurdum, birikimim, tüm varlığımdır.</p>
<p>Bu topraklar benim dünyaya geldiğim, evlendiğim, barklandığım, yurt ve yuva bildiğim, gözümü açtığım, düştüğüm, güldüğüm, ağladığım, düğünler dernekler kurduğum, cenazeler gördüğüm, sevdiklerimi bulduğum, sevmediklerimle yaşamaya tahammül ettiğim, beni ben yapan ruhum, mayam ve tabiatımdır.</p>
<p>Maddiyatçı, ben merkezci, ırkçı, sömürgeci, işgalci güçlerin bu hakikati anlaması imkânsızdır. Onlar kendi­lerinden başkasını düşünmeyen kara ve küflü bir vicdana sahiptir. Para ve kâr onlar için en ulvî amaçtır. Onlardan bunu anlamalarını beklemek yerine toprağın, aidiyetlerin, değerlerin mahiyetini kavramış olanlardan doğru bağlantılar kurarak yeni dünyayı ve yeni insan tipini kavramalarını beklemek, şirketler, devletler ve egemen güçlerin elbirliğiyle emperyalizme nasıl hizmet ettiğini görmelerini sağlamak, buna karşılık büyük küçük demeden adımlar atmalarım istemek çok daha anlamlıdır.</p>
<p>Akademi dünyası ve eğitim sistemi toplum adına ne üretiyor? Dizi ve film sektörü neye hizmet ediyor? Bir ül­kenin insanları nasıl besleniyor? Kendi toprağının mahsülü var mı, varsa bu mahsülü nasıl değerlendiriyor? Siyaseten geliştirilen politikalarda hangi öncelikler var? Toplumda kimler söz sahibi oluyor, kimler yüceltiliyor? Toplumu ayakta tutan kurumlar hangi alanlara yatırım yapıyor? İnsanların algıları neye göre şekilleniyor? Topluma hangi dil ve hangi damar hâkim? Bu ve benzeri sorular, hakikati kavramak için cevaplanmalıdır. Çünkü her makul ve doğru soru, insanı hakikate yaklaştırır, vicdanı harekete geçirir, düşünmeyi ve sorgulamayı sağlar. İnsanı sürüden ayırır, toplumu çürümekten, yozlaşıdan korur.</p>
<p>&#8216;Biz kimiz, nasıl insanlarız ve yaşadıkça neye dönüşü­yoruz&#8217; diye sorgulamak dahi başlı başına insanı nitelikli ve vicdan sahibi kılar. Bu sorularla muhatap olmanın, kendine böyle sorular sormanın yolu, derin sorumluluk ve vazife bilincinden geçer. Sorumluluk bilinci, hesap verme duygusunu geliştirir. Eğer vicdandan söz edilecekse söy­lemde kalan bir vicdandan değil, canlı ve hayata yansıyan bir vicdandan söz edilmeli, &#8220;vicdanlı insanlar&#8221; ifadesine geniş bir anlam affedilmelidir.</p>
<p>Vicdan, insanın toprağıdır, hüviyetidir, ümranıdır. İnsanın da toplumların da kumaşı, vicdanından anlaşılır. Bu sebeple vicdanlı insan denildiğinde en küçük haksız­lıklardan en büyük haksızlıklara kadar her şeyi kapsayan bir bakış açısından söz ediliyor demektir. Okulda öğrenci­sine dikkatle eğilen öğretmen, emekçinin hakkını gözeten patron, aile fertleri arasında dengeyi kuran bir ebeveyn, kamu politikalarında toplumun her kesimini gözeten bir anlayış, bunların hepsi vicdanın konusudur. Toplumu ayakta tutacak olan da insan yetiştirmesindeki özendir. Vicdanlı insanlar kendiliğinden ortaya çıkmaz, onları yetiştiren bir geri plan vardır. Akademiden sanata, siyasetten kültüre bu geri planın bütün sağlayıcılarını korumak, geliştirmek insan kavramına, insanın bakışma ve toplumun gelişimine devasa bir katkı sunacaktır.</p>
<p>Aksi hâlde yarın kendi varlığını, toprağının kıymetini, aslının ne olduğunu, ümranı unutan, asimile olan, başka­laşan, tamamen dijitalize bir insan tipi var olacak ve onun aklına bir kerecik &#8220;Bizim meselemiz neydi, biz hangi top- rağın mahsûlüydük, annelerimizden, babalarımızdan neler dinledik, bizi yetiştiren değerler neydi&#8221; şeklinde sorular sormak dahi gelmeyecektir.</p>
<p>Hatice Ebrar Akbulut &#8211; Kökler ve Sürgün,syf:71-80</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[1]</a> îbni Haldun, <em>Mukaddime,</em> Haz.: Süleyman Uludağ, Dergah Yayınlan, 17 Baskı, Ağustos 2017, s. 780</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"><strong>[2]</strong></a><strong> Paul Virilio, </strong><em>Enformasyon </em><em>Bombası,</em> <strong>Çev.: Kaya Şahin. Metis Yayınlan. 2021,</strong><strong>s. 11-12</strong></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><strong>[3]</strong></a><strong> Teoman Duralı, </strong><em>Çağdaş İngiliz-Yahudi Küresel Medeniyeti,</em><strong> Dergah Ya­yınları, 2019, s. 160</strong></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[4]</a> Prof. Dr. Abdulfettah el-Awaisi, <em>Mescid-i Aksanın özgürlüğü İçin Strate­jik Planlama,</em> Çev.: Reyhan Önal, Fatma Beyza Öğretici, Güler Özdemir, Aşina yayınları, Ocak 2024, s. 42</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a>5.Teoman Duralı, <em>age„</em> s, 181</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/">Ümran İlmini Hatırlamak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/umran-ilmini-hatirlamak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalist Epistemolojik Tasavvur</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 09 Dec 2021 06:15:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulvahab M. El-Messiri]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Materyalist felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Sekülarizm]]></category>
		<category><![CDATA[Siyonizm]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararasılaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25692</guid>

					<description><![CDATA[<p>1 Tarihsel bir pratik olarak emperyalizmin Batı medeniyetinden ve Batı&#8217;nın evren anlayışından bir sapma olduğu iddia edilir. Yani kendi sorunlarını dünyanın geri kalanına ihraç eden ve diğer uluslar üzerinde hegemonya kuran emperyalist çözümün, yönetim felsefesi olarak demokrasiyi, ekonomik dü­zen olarak laissez-faire&#8217;yi ve evrensel felsefe olarak rasyonalizm ve hümanizmi benimsemiş Avrupa&#8217;nın liberal, hümanist ve aydınlanmış bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/">Emperyalist Epistemolojik Tasavvur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-25708 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-300x165.png" alt="" width="398" height="219" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-300x165.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-600x330.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-768x422.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-1024x563.png 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir-1536x845.png 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/12/epistemoloji-nedir.png 1538w" sizes="(max-width: 398px) 100vw, 398px" />1</p>
<p>Tarihsel bir pratik olarak emperyalizmin Batı medeniyetinden ve Batı&#8217;nın evren anlayışından bir sapma olduğu iddia edilir. Yani kendi sorunlarını dünyanın geri kalanına ihraç eden ve diğer uluslar üzerinde hegemonya kuran emperyalist çözümün, yönetim felsefesi olarak demokrasiyi, ekonomik dü­zen olarak <em>laissez-faire&#8217;yi</em> ve evrensel felsefe olarak rasyonalizm ve hümanizmi benimsemiş Avrupa&#8217;nın liberal, hümanist ve aydınlanmış bir medeniyet olma haliyle çeliştiği ileri sürülür. Biz ise bu felsefelerin emperyalizmin epistemolojik tasavvuruyla çelişme­diğini iddia ediyoruz. Aksine dikkatimizi epistemolo­jik düzleme yoğunlaştırdığımızda ortada bu felsefeler ile emperyalist tasavvur arasında çok güçlü bir bağın olduğunu görürüz. Böylesi bir bağın ayırdına varabil­mek için öncelikle tüm bu felsefelerin maddi olanın dışında herhangi farklı bir felsefi sistemi kabul etme­diklerinden, doğası gereği seküler felsefeler oldukları kabul edilmelidir.</p>
<p>Bize göre sekülarizm, Batı ve Arap yazınında öne sürülenin aksine, din ve devletin birbirinden ayrılma­sı değildir. Sekülarizm daha çok epistemolojik ve etik mutlak değerlerin yeryüzünden silinmesidir, öyle ki bütün dünya -hem insanlık hem de doğa- sömürülecek ve boyun eğdirilecek bir nesneden ibarettir. Bu bakış açısından seküler epistemolojik tasavvur ile emperya­list epistemolojik tasavvur arasındaki yapısal benzer­liği görebiliriz. Dahası Emperyalizmin, ilk ortaya çıkış yeri olan Batı&#8217;dan dünyanın geri kalanına seküler epis­temolojik ve etik bir paradigmanın ihraç edilmesinden başka bir şey olmadığını da görebiliriz.</p>
<p><strong>1.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN<br />
ORTAYA ÇIKIŞININ ARDINDAKİ FAKTÖRLER</strong></p>
<p>Emperyalist epistemolojik tasavvurun ve etkilerinin altında yatan sebepler şu şekilde sıralanabilir:</p>
<p><strong>1.1.</strong>Rönesans&#8217;tan bu yana materyalist seküler fel­sefeler Batılı zihniyeti üzerindeki hegemonyalarını artırmışlardır. Batılı, Tanrı&#8217;nın var olmadığını ya da aslında öldüğünü iddia etmiştir. Tanrı var olsa bile onun epistemolojik süreçler ve etik sorgulamalarla hiçbir ilişkisi kalmamıştır. Batılı aynı zamanda doğa­nın; fizik yasalarına tabi, tanımlanabilir, ölçülebilir, sınıflandırılabilir, işgal edilebilir, kullanılabilir ve bo­yun eğdirilebilir bir maddeden fazlası olmadığını ilan etmiştir. Hümanist düşüncenin özü budur. Dahası, insanlığın kendisi bu doğanın, bu maddi dünyanın bir parçasıdır ve maddi bir nesne gibi insanlar taşınabi­lir, kullanılabilir ve üretim enerjisine dönüştürülene kadar baskı yapılabilir. Bu yaklaşıma göre insan üre­tici ve tüketici, alıcı ve satıcı, işgalci ve işgal edilen, yöneten ve yönetilen ya da fetheden ve fethedilen ola­rak tanımlanır. İnsanlığın hükmetme ve kontrol etme kabiliyetine sahip olması bakımından doğadan farklı olması son tahlilde onun bir parçası olmasındandır. Bu bağlamda &#8220;normalleşme&#8221; süreci olarak adlandırı­lan şey aslında insanlığın ayrıcalıklı bir konum veya statüye sahip olmadan doğanın organik bir parça­sı haline gelmesidir. İnsan arzuları da doğanın veya maddenin bir parçasıdır. Bu tür inanç veya kavram­lar, rasyonel faydacı felsefelerin on sekizinci yüzyıl­da hakimiyet alanlarını genişletmesiyle yaygınlık ka­zanmış ve kökleşmiştir.</p>
<p><strong>1.2.</strong>Materyalist felsefelerin hegemonyalarını güç­lendirmelerine paralel, maddi ve ölçülebilir olmadığı gerekçesiyle etiğe önem verilmemiştir. Etik kavramı fayda ve haz ile eşanlamlı hale gelmiş ve yaşamın amacı bu fayda ve hazzı yakalamanın yanı sıra üretim ve kârı artırmak olmuştur. Bu amaçlar maddi olarak ölçülebilir olmaları ve aşkın ya da manevi olanla bir alakalarının olmamasıyla tanımlanırlar. Dahası etik, tüm mutlaklığını yitirmiş ve yalnızca maddi temelle­re dayandırılan göreli toplumsal gerçekliğe indirgen­miştir. Faydacı felsefeler bilimsel yasalara ve kesin matematiksel hesaplamalara dayalı etik sistemleri oluşturmaya girişmişlerdir.</p>
<p><strong>1.3.</strong>Batı&#8217;da siyaset bilimi -bilhassa Machiavelli ve Hobbes örneklerinde olduğu gibi- siyaset teorisinin gittikçe sekülerleşmesine paralel olarak, insanoğlu­nun varlığının ne nihai bir amacının ne de mutlak he­deflerinin olduğunu vurgulamıştır. İyi olan <em>(the good), </em>devletin yüksek çıkarı neyi gerektiriyorsa odur. Bu durumda (faydacı etik teorinin tanımladığı şekliyle) bireysel varoluşunun temel hedefi hazza ulaşmak ve (siyaset teorisi tarafından tanımlandığı şekliyle) ko­lektif varoluşun nihai amacı devletin çıkarına hizmet etmek ise o zaman üretim artışı ve yaygınlaşması mutlak iyilik ve dünyada cennete ulaşmanın yoluna dönüşür. Bu çerçevede devletin silahlanmasını art­tırması insanlığın maddi kazanımı ya da hazzını ar­tırması anlamına gelir. Şüphesiz üretim, üretimi art­tırma ve pazar hakimiyeti üzerine kurulu kapitalist bir ekonomi, böyle bir görüşün, Avrupalı&#8217;nın açgözlü insan doğası kavramının bir parçası haline gelmesini ve iyice yerleşmesini sağladı.</p>
<p><strong>1.4.</strong>Arz, talep ve rekabet gibi mekanizmalar ile genişleyen pazar ekonomileriyle birlikte, mücadele ve çatışma üzerine kurulu bireyci bir bakış açısı top­luma hakim olmuş, bu da bireyler arasında karşılıklı sempati eksikliğine ve kişisel olmayan ilişkiler ve söz­leşmelerde çatışmaların artmasına yol açmış; aile ve kilise gibi tüm aracı kurumlar çökmüştü. Bu da her şey en önce kendi bireysel çıkarı ve başkalarından bağımsız dürtüleri için çalışan, hiçbir derin içsel de­ğere ya da içsel dengeye sahip olmayan bireyi orta­ya çıkarmıştır. Böylesi bir birey, tanımlandığı üzere doğanın bir parçasıdır ve ekonomik motivasyonları ile dinmek bilmez haz arayışının bir ürünü olarak görülebilir. İşte bu şekilde bireyin gücü, çatışmaların çözümlenmesinin temel mekanizması haline geldi­ğinden -mutlak değerlerin ve etik ya da manevi refe­rans çerçevesinin yokluğu göz önüne alındığında- bu tamamen anlaşılabilir bir durumdur.</p>
<p><strong>1.5.</strong>Tüm bunlara paralel, doğal kaynakların son­suz olduğu ve insanoğlunun doğayı kontrol etme, zapt etme ve bu kaynakları kullanma kabiliyetinin de son­suz olduğu inancından kaynaklanan sınırsız ilerle­meye olan sözde iman vardır. Sınırsız ilerlemeye olan imanla birlikte sonsuza kadar yayılma ve büyüme tartışmaya değer ve esaslı bir mesele haline gelmiştir.</p>
<p><strong>1.6.</strong>Bu seküler girişim doğanın istilasıyla ve tek başına maddi mutluluğun hakiki mutluluk olduğu iddiasıyla başladığı için Batılının ilerlemenin bedelin­den bihaber olmasını da bu faktörlere eklemek gere­kiyor. Bu bakış açısına saplantılı bir bağlılık gösteren Batılı, ilerlemenin faturası (maddi anlamda hava kir­liliği ya da ahlaki anlamda yabancılaşma veya top­lumsal erozyon gibi) ayan beyan ortadayken dahi onu görmezden gelmeye devam ediyor. Nihayetinde Batı­lı, insanoğlunun ve doğanın sınırlarını gözetmeksizin istilasına devam ediyor.</p>
<p>Bu faktörlerin -insanoğluna ve doğaya getirilen materyalist bakış açısı, gerçekliğin istila edilebilen ve ölçülebilen parçalara indirgenmesi, çatışma üzerine temellendirilen bireyci bir yaklaşım, ilerlemeye iman ve ilerlemenin bedelinin inkar edilmesi- bir araya gelmesiyle emperyalist epistemolojik tasavvur ortaya çıkmıştır. Bu görüşün çıkış noktası; dünyanın (hem insanoğlunun hem de doğanın) tümüyle maddeden ibaret olduğu, böylece insanoğlunun dünyadaki var­lık sebebinin -kendini evrenin merkezi olarak gören Batılıdan aldığı görüşle- insanoğlu ve doğa dahil her şeyi, meşruiyetinin kaynağı materyalist bilimsel epis­temoloji olan akıl ve nicelleştirmeye tabi kılana dek fi­zik yasaları ve insan doğasına dair bilgisini artırmaya ve nihayetsiz bir ilerlemeyle tahakküm etme fikridir.</p>
<p>Öte yandan gerçeklik üzerindeki artan kontrol, bir rasyonalizasyon ve sekülerleşme süreci olarak ifade edilebilir. Rasyonalizasyon amaçlara değil tümüyle araçlara odaklanır ve bu anlamda sürece odaklı pro- sedürel bir rasyonalizasyondur. Yine de maddi fayda kavramının bir parçası olarak rasyonalizasyon süre­cinin prosedürel olmadığı, daha çok dünyayı madde­ye ve bir bütün olarak gerçekliği de (doğayı ve insanı) maddi ekonomik çıkarlar ağından oluşan organik bir bütüne dönüştürmenin köklü bir mekanizması oldu­ğu iddia edilebilir. Böylelikle dünya her bir parçası hesaplanabilir bir fabrikaya veya kontrol edilebilir bir pazara benzer hale gelir ki maddi olmayan, ölçülüp kontrol edilemeyen mülahazalar; aşkın, mutlak ya da özel meseleler addedilerek dışlanır.</p>
<p>Batılının aşkın mutlaktan vazgeçmesi ile sınırsız yayılma kararlılığı ve güç kullanımını meşrulaştır­ması, artık kendini dizginleyecek hiçbir sınırlamayı tanımadığı ve kabul etmediği anlamına geliyordu. Dolayısıyla böylesi bir birey, sınırsız bir yayılmanın ve dünyayı tüketene kadar kendi tahakkümünü güçlen­dirmenin peşinde koşmaya hazırdır. Bunun sonucu ise dünyayı elde etme hırsı uğruna bireyci ideolojile­rin, istilanın, hegemonyanın ve tahakkümün zaferi­dir. Ve Batılı model, kendi kendini imhaya yol açsa bile var olan tüm bilgiyi elde etmek isteyen <em>Doktor Faust’a, </em>uykusuzluğa yol açsa bile tahtına kurulmaktan vaz­geçmeyen <em>Macbeth&#8217;e,</em> insani duygularını kaybetme pahasına tüm kadınları &#8216;elde etmek&#8217; isteyen <em>Don Juan </em>ya da <em>Casanova&#8217;ya.</em> dönüşmüştür. Bu emperyalist eği­lim, güç ve iktidara beslenen arzunun kabul edilebilir yegane metafizik ya da yegane epistemolojik ve etik mihenk taşı olduğu, Darwin&#8217;in ya da Nietzche&#8217;nin sos­yal felsefelerinde doruğa ulaşmıştır.</p>
<p>Ardından etnik teori ortaya çıktı; bu teoriler ka- lütası büyüklüğü, ten rengi ve üretkenlik derecesi hakkında tamamı &#8220;bilimsel&#8221; kuramlarca desteklen­mesinin yanı sıra, doymak bilmez AvrupalInın ırksal ve etnik üstünlüğüyle ilişkili, beyaz adamın yüküne dair etnik farklılıklar iddia ediyordu. Aslında bu te­oriler, Avrupalıya diğerlerini istila etme ve ortadan kaldırma sürecinde lazım olan psikolojik meşruiyeti sağladı.</p>
<p><strong>2.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN ULUSLARARASILAŞMASI</strong></p>
<p>Teoride <em>uluslararasılaşma</em> olarak adlandırılabilecek süreç eşlik etmemiş olsaydı, emperyalist epistemolojik tasavvurun bir sonucu olarak ortaya çıkan rasyona- lizasyon, sekülerleşme, yayılma ve istila yaklaşımları Batılı toplumlarla sınırlı kalabilirdi. Bu süreç dünyayı birbirinden ayrı kültürel ya da ekonomik oluşumlar- ca bölünmüş bir yapı olarak değil, tek bir bütün olarak görür; bu, sözde yeni dünya düzeninin ortaya çıkma­sının ardından önemi kabul edilmesi gereken bir fe­nomendir. Bu uluslararasılaştırıcı tasavvur, Batılının emperyalizme olan eğilimini besleyen ciddi bir katkı sunmuştur. Emperyalist epistemolojik tasavvurun uluslararasılaşma sürecine çeşitli faktörler katkıda bulunmuştur:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> Uluslararasılaştırıcı (ya da uluslarara­sı) tasavvurun ortaya çıkmasına katkıda bulunan en önemli faktör, bizzat emperyalist epistemolojik tasav­vurun da ortaya çıkmasına yol açan, insanın ve doğa­nın materyalist yaklaşıma tabi tutulmasıdır. Bu ma­teryalist tasavvur, yukarıda da değindiğimiz üzere, her şeyi aynı materyalist bilimsel yasalar tarafından yönetilen maddeden ibaret sayar. Çinli ya da Mısırlı, Doğulu ya da Batılı insan, yıldızlar, ağaçlar ya da bö­cekler, her şey maddenin sadece bir birimidir. Maddi birimde ne özgünlük ne de kimlik bir anlam ifade eder, yalnızca fizik yasalarına tabiiyet önemlidir. Madde,bir medeniyetten diğerine farklılık gösterebilecek ta­rihî, dinî veya ahlakî kanunlara göre değil fizik yasa­larına göre hareket eder. Aydınlanma Çağı&#8217;nın mutlak bilimci epistemolojisi; rasyonel, uluslararası, doğanın bir parçası olan insanı ve onun doğal haklarını &#8220;vaaz&#8221; ediyordu. Fakat insanlığın bu türü medeniyet için bir anlam ifade etmiyordu çünkü ulusal ya da dinî tüm özgünlükleri aşan uluslararası bir materyalist tutum üzerine inşa edilmişti.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> Sınırsız ilerlemeye olan inanç, sınırsız ya­yılmaya davet eder. Dahası rasyonalizasyon süreci, gerçekliği kontrol edici bir süreç olmasından dolayı dünyayı bütünüyle elde etme arzusuna yol açar.</p>
<p><strong>Üçüncüsü:</strong> Avrupa sorununun ortaya çıkışını şöyle özetleyebiliriz: a) Kapitalizm, bilindiği üzere, üretimi artırmayı hedefleyen bir sistemdir. Bu ise ham madde ithalatının ve bitmiş ürünlerin dünyanın farklı böl­gelerine ihracatının gerekliliğine yol açtı. Bu da niha­yetinde uluslararasılaşma sürecine katkı sağladı; b) Kolonyal emperyalizmle kazanılan ve sanayi devrimi ile katlanan servet, toplumsal sınıflar arasında adila­ne paylaştırılmadı. Bu ise Batı toplumlarında gerilim yaratan ve güvenliği tehdit eden sosyal dengesizliğe yol açtı. Bunun sonucunda toplum, üreten ancak yok­sulluktan dolayı çok az tüketen fakir bir çoğunluğa ve üretmeyen ve sayılarının azlığından dolayı çok az tüketebilen zengin bir azınlığa bölündü. Bu ise ekono­mik resesyon döngülerine yol açtı zira üretilen mallar işsizlerin (ya da yetersiz ücretlerle çalıştırılanların) düşük alım güçlerinden dolayı birikiyordu. &#8216;Aç gözlü Avrupalı&#8217;nın tüketim oranındaki artışı; c) Avrupa&#8217;da işsizlik oranlarının artmasında etkili olan muazzam bir nüfus fazlasının ortaya çıkmasına neden olan, Av­rupa&#8217;da eşi görülmemiş bir nüfus patlamasıyla atbaşı gitti.</p>
<p><strong>Dördüncüsü:</strong> İletişim ve bilimsel devrimler de bu uluslararasılaşma sürecine katkıda bulunmuştur. Sa­nayi devrimi, etnik ya da kültürel orijinden bağımsız olarak insanların hareketliliğini kolaylaştırmış ve daha önemlisi mesajların, yazılı basının ve yeni hika­yelerin aynı gün tüm dünyaya dağılmasını mümkün kılmıştır.</p>
<p>Bu dört faktörün bir araya gelmesi emperyalist epistemolojik tasavvurun oluşumunda etkili olmuş ve -kendisi zaten Avrupa&#8217;nın açgözlülüğü, nüfus ve ürün fazlalığının bir sonucu olan- Avrupa sorununa bir çözüm olarak yayılmasına katkı sunmuştur. Bu­nunla birlikte emperyalist epistemolojik tasavvur bir tarihsel fenomene dönüşmemiş veya uluslararası boyuta taşınmamıştır; etkisini ancak merkezileşen seküler-ulusal devletlerde gösterebilmiştir. Böyle bir devlet, merkezi yapıları aracılığıyla her bireyin yanı sıra ülkenin en ücra köşelerine ulaşabilmiştir. Altının çizilmesi gereken önemli nokta şudur: Eğer varoluşun amacı doğanın ve insanın tam kontrolü ve verimli kullanımı ise o zaman toplumdaki tüm beşerî ve do­ğal kaynakların ölçülebilir kriterlere göre baştan sona mühendisliği gerekir. Aksi takdirde böylesi bir hedefe başarıyla ulaşılabilmesi için toplumu yönetmek zor olacaktır. Gerçekte ancak merkezi yapıya sahip bir devlet, böylesi büyük çaplı maddi ilerlemeyi gerçek­leştirebilecek kadar büyük çaph üretim kapasitesini oluşturabilirdi. Bu başarı, bireylerin ve kimliklerinin kendi tasavvur ve gereksinimleri doğrultusunda ye­niden şekillendirilmesiyle mümkün olmuştur.</p>
<p><strong>3.BATILI SEKÜLARİZMİN EMPERYALİST TEZAHÜRLERİ</strong></p>
<p>Batı&#8217;nın endüstriyel ve askerî alandaki gelişimi Avru­pa&#8217;nın birkaç yüzyıl boyunca tecrübe ettiği savaş hali ile doğrudan ilişkiliydi. Merkezileşmiş bir yönetim, kiliseden ya da feodal prenslerden herhangi bir onay ya da muhalefet olmaksızın ordularını doğrudan mo- bilize edebilirdi. Dolayısıyla askerî teknoloji sayesinde savaşlardan elde edilen kazanç, maliyetlerin çok öte­sine geçmeyi başarmıştı (öte yandan emperyalist gi­rişimlere muhalif olanlar, bir imparatorluk kurmanın maliyetinin beklenilen kazanımlarının çok ötesinde olduğunu iddia etmiştir). Ayrıca, Batı&#8217;nın askerî tek­nolojisi Doğu&#8217;daki rakibinin sahip olduğundan çok daha üstündü.</p>
<p>Emperyalizm, Batılı seküler etik ve epistemolojik paradigmasının yalnızca bir tezahürüdür. Temel teori sekülarizmdir ve en önemli pratiği emperyalizmdir. Gerçekten de emperyalizm, sekülarizmi uluslararası- laştıran çok büyük bir mekanizmadır. Sekülarizm ile emperyalizm arasındaki güçlü bağıntı, Asya ve Afri­ka&#8217;da milyonlarca insanın katledilmesi gibi acımasız eylemlerde görülebilir ki bu bizim görüşümüze göre bu pratikler Batı medeniyetinin seyrinden bir sapma oluşturmaz. Nitekim dünyanın faydalanılabilir, bas­kılanabilir ve taşınabilir bir maddeden ibaret olduğu materyalist, faydacı ve rasyonel bakış açısı temelin­de, milyonlarca insanın üretkenliklerinden fayda­lanmak üzere Avrupa&#8217;dan ve işe yarar hale getirmek adına Afrika&#8217;dan ABD&#8217;ye taşınması gerektiğine karar verilmiştir.</p>
<p>Prensip olarak böylesine yüksek maliyetli ve zorlu bir operasyonun gerçekleştirilmesi kararı, milyon­larca işe yaramaz insanın imha edilmesini zorunlu kılıyordu. Amerikan yerli halklarına yapılan işte tam olarak buydu. Beyazlar bir taraftan Amerikan yer­lilerini yok ederken diğer taraftan da yerlerine Af­rika&#8217;dan avladıkları siyahları getiriyorlardı. Böylesi bir operasyon, sömürü ve üretimin maksimizasyonu bağlamı dışında anlaşılamaz. Siyahi Afrikalıların, do­ğuştan gelen kas güçleri dışında kültürel dağınıklık­ları göz önüne alındığında sömürülmeleri daha kolay­dı, üstelik insan haklarına sahip değillerdi. Amerikalı yerli halklar ise kendi tarihsel hakları olan entegre bir kültürel bloku oluşturmaktaydı, üstelik beyaz Av­rupalıların getirdiği mikroplara karşı bağışıklık sis­temlerinin bir hayli zayıf olması nedeniyle onları ab- sorbe etmek çok zordu. Yeni kurulacak düzenin bunu kaldırması kolay olmadığından tümüyle yok edilme­leri gerekiyordu.</p>
<p>Nazi soykırımı ise Avrupa nüfusunun bazı kesim­lerine yönelik emperyalist tasavvurun sofistike bir uygulamasından başka bir şey değildi. Elbette Nazi- ler kuru kalabalık (Nazilerin ifadesiyle, işe yaramaz parazit) gruplar olarak değerlendirdikleri insanların (yani çingenelerin, çocukların, yaşlı ve engelli insan­ların, yaralanan Alman askerlerinin, Yahudilerin ve Slavların) değerini belirlerken &#8216;maddi fayda&#8217; ilkesini uygulamışlardır. Bu kategoriler, kullanılmaya uygun işe yarar unsurlar ile -Amerika&#8217;daki yerli halkların makus kaderiyle yüzleşecek olan- işe yaramaz unsur­lar olarak sınıflandırılıyordu. Bu işe yaramaz insan gruplarının ölü bedenleri de &#8216;fayda&#8217;ya dönüştürülü­yordu: Altın diş teli ve kaplamaları külçe altına dönüş­türülüyor, saç telleri ayakkabı fırçasında kullanılıyor ve kemikler yüksek kalite gübre işlevi görüyordu&#8230;</p>
<p>Nazi soykırımının emperyalist doğasına ışık tu­tabilmek için Hitler ile Arthur Balfour arasında kısa bir karşılaştırma yapılabilir. Bu iki Batılı siyasi figür, sınırları belirlenmiş bir azınlık algısının ürünleriy­di. Söz konusu anlayış, beşerî artıkların-azınlıkların ortadan kaldırılması ihtiyacını öngörür. Bu, özünde maddi fayda ilkesinin bir uygulamasıdır. Emperya­list çözüm, bu beşerî fazlalılığı ihraç ederek ortadan kaldırır. Balfour artıkları Filistin&#8217;e gönderirken, Hit­ler Polonya&#8217;ya ihraç etmiştir. Fakat Polonya bağımsız bir ülke olduğu için gelen Yahudileri geri yollamıştır. Dolayısıyla Hitler bu insanlardan kurtulmak için alı­şılmadık yöntemlere başvurmuştur. Başka bir deyişle iki vakada da emperyalist tasavvur aynıdır. Değişen ise tarihsel ve coğrafi ayrıntılardan kaynaklanan em­peryalist pratiklerdir. Hitler Balfour&#8217;dan farklı değildi fakat Asya&#8217;da ve Afrika&#8217;da insan fazlalığını yollayabi­leceği kolonileri bulunmuyordu.</p>
<p>Batı&#8217;nın sahip olduğu refahı ve demokrasisini onun emperyalizminden ayırmak mümkün değildir. Bu de­mokrasi; emperyalist çözüm yoluyla Batılı demokra­silerin kendi sosyal sorunlarını ihraç edebildikleri, refahın eşitsiz dağılımının üstesinden gelebilecekleri ve aynı zamanda azınlıklarıyla başa çıkabilecekleri emperyalist bir şemsiye altında gelişti. Batılı demok­rasiler aynı zamanda Üçüncü Dünya&#8217;yı tabii ve beşerî kaynaklarından ederek sermaye biriktirmişler, mu­azzam bir altyapı kurmuşlar ve kendi vatandaşları için toplumsal refah sağlamışlardır.</p>
<p><strong>4.EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVURUN BATILI YAŞAM MODELİNE ETKİSİ</strong></p>
<p>Seküler emperyalist epistemolojik tasavvur, Batılı birey üzerindeki mutlak gücünü korumaktadır. Bu kontrol, bireyin kendisi ve çevresindekilere ilişkisi için de geçerlidir. Batılı bir birey mesken inşa etme­ye kalktığında, rasyonalizasyon sürecine tamamen itaatkar bir tavırla hareket eder. Evini birkaç yıl son­ra çıkacakmışçasına kâr amaçlı bir girişim gibi inşa eder. Karşı cinsle ilişkilerde istikrar ya da huzuru değil hazzın maksimizasyonunu arar. Bu ise hassas ve duygusal bir ilişkiyi bir istila sürecine dönüştürür (birbirini seven insanların özel/kişisel ilişkilerinin azalıp, yerine istila ve çatışmaya içkin olan harici/ emperyalist bir iletişim biçimi belirir). Batılı bir bi­rey, kâr etmek ve yaşam standardını yükseltmek için sürekli hareket halindedir. Yaşlanıp üretkenliğini kaybettiğinde ise üretime katılamayan yaşlıların bir araya getirildiği mekanlara gönderilmeye, klimalı bir odada ölümünü beklemeye razı olur. Gerçekten de bu &#8216;tek kullanımlık kültür&#8217;, her şeyi tüketen, israf eden ve her şeyden kâr elde eden emperyalist faydacı bir kül­türdür: enerji, ham maddeler, şarkılar, kadın bedeni ve ozon tabakası. Tüm Batılı filozoflar için bir şikayet kaynağı haline gelen, yaşamın her alanına otomas­yonu dayatmaya yönelik eğilim; işgal, despotizm ve emperyalist rasyonalizasyon epistemolojisinin dışa vurumundan başka bir şey değildir.</p>
<p>Emperyalist rasyonalizasyon kültürü bireyi em- peryalizmin en habis biçimine maruz bırakır ki bunu &#8216;psikolojik emperyalizm&#8217; olarak adlandırabiliriz. Başka bir deyişle, insanoğlunun sonu gelmez hırs ve beklenti hali, onu -cinselliğin önemli bir rol oynadığı- reklam­lar, kurmaca anlatılar ve yaşam ritminin düzenlenme­sinde kendini gösteren hayal üretme endüstrisi aracı­lığıyla &#8220;sonsuza kadar&#8221; genişleyen birer pazar alanına dönüştürür. Bu süreç modern toplumlarda &#8220;duyusal haz&#8221; endüstrileri tarafından üretilir; bireyin tatmin edilmesi gereken bedensel dürtü ve ihtiyaçlardan iba­ret olması görüşünün bir neticesidir. Bu endüstriler bi­reyi tarihin yükünden bütünüyle kurtaracak bir dün­yevi cennet hazırlamaya devam ediyorlar. Gerçekten de Batılı şehirlerin inşa ediliş şekli rasyonel emperya­list tasavvuru yansıtır ve hızı yücelten otobanlarda ya da insanın enerjisini tüketen ve tabiatın havasını kir­leten günlük trafikte ya da dikkatleri vitrinlere odakla­yan alışveriş mağazalarında kendini gösterir.</p>
<p>Emperyalist epistemolojik tasavvur nispeten sabit bir bilişsel model olmasına rağmen tarihsel değişimler­den de etkilenmiştir. Seküler &#8220;&#8221;emperyalist&#8221;&#8216; programın uygulanmasındaki en güçlü mekanizmanın merkezi­leşmiş devlet olduğunu yukarıda belirtmiştik. Yanı sıra sekülarizm ve kapitalizm tarihinin iki aşamasına daha değinmemiz gerekir. Birincisi, seküler bireyin, sonraki nesillerin mutlu ve rahat bir şekilde yaşamasını sağla­mak adına, haz ve arzularının tatminini daha sonraki bir aşamaya ötelediği tasarrufçu <em>kemer sıkma aşaması­dır.</em> Bunu <em>coşkulu bir tüketim aşaması</em> izler: Seküler bi­reyin öteleme aşamasının sona erdiğine ve daha fazla gecikmeden anlık tatmin aşamasına geçilmesinin tam zamanı olduğuna karar verdiği aşamadır.</p>
<p>Öyle görünüyor ki emperyalist model şimdilerde coşkulu bir tüketim aşamasına girmiştir. Kemer sık­ma aşamasındaki emperyalist epistemolojik tasav­vur, bireyler ve uluslar arasındaki etnik eşitsizliği ve mutlak iktidar temelinde işgal hakkını vurgulayarak, beyaz adamın yükümlülüğünün tartışılmasına ve Batılı kimliği hakkında bir teori akışına yol açmıştı. Buna karşın yeni aşamada tartışma, doğanın bir par­çası olarak renksiz, tatsız, kokusuz, son derece esnek, üretken ve tüketici bir bireye odaklanıyor. Aslında tüm mutlak dinî, ahlakî ve epistemolojik değerleri terk eden insan düşüncesi için son bir referans çer­çevesini temsil eden insan doğasının kendisi şüphe götürmez şekilde saldırıya uğramıştır. Bu nedenle emperyalist epistemolojik tasavvurun Batılı yaşam üzerindeki etkilerini şu şekilde izlemek mümkündür:</p>
<p>İnsan doğasına yapılan atıfların beşeri bilim­lerde tamamen ortadan kalktığı görülmektedir. Bi­limsel tartışmalar artık yalnızca parametreler, sayı­lar ve istatistiksel tablolar aracılığıyla gerçekleşiyor.</p>
<p>İnsan ruhunun son sığınağı edebiyat bile lite­ratürünü mutlak insani değerlerden, yani insan do­ğasından arındırmaya çalışan <em>yapısal</em> ve <em>analitik</em> teo­rilerle ayrıştırılmaya çalışılıyor.</p>
<p>Şimdilerde dünyanın en emperyalist yöneti­mi (ABD) tarafından öncülüğü yapılan &#8216;insan hakla­rı&#8217; konusundaki ısrarcı retoriğin özünde insanlığa ve insan doğasına yönelik bir saldırı olduğunu görebili­riz. Hakları savunulduğu iddia edilen birey aileden, toplumdan veya devletten bağımsız değerlendirilen bir bütün haline gelmiştir. Bu bağlamda birey rek­lam, moda ve eğlence endüstrisi tekelleri tarafından tanımlanmış soyut ihtiyaçlar kümesi haline getirilir. Sonrasında birey, kamu kuramlarının sert kuralları­na tabi, aslında bireyselliği olmayan ve kâr artırma işlevinden başka değeri olmayan bir birime indirge­nir. Bu aracı kurumlar kendilerini mutlak güce sa­hip mutlak bir devlet gibi konumlandırarak, atfettiği rolleri ve işlevleri belirleyerek bireyin bunları yerine getirmesini sağlar. Dolayısıyla soyut bir insan hak­larından bahsetmek, ilk olarak Rönesans&#8217;ta başlayıp insanlığı devletin ve aracı kuramların karşısında sa­vunmasız bırakan saldırıyı devam ettirmek olur.</p>
<p>Cinsel anormalliğin yayılması da insan do­ğasına bir saldırıdır; çünkü insan cinselliği, neyin insan olduğu ve neyin olmadığı konusunda yargıya varabileceği nihai bir referans çerçevesidir. Bu bağ­lamda, emperyalizmin epistemolojik tasavvurunun savunduğu insan hakları arasında cinsel sapkınlığı seçme hakkı da vardır.</p>
<p>Bize göre Batı&#8217;da ahlaksızlığın yaygınlaşması sadece etik değil aynı zamanda epistemolojik bir so­rundur. Ahlaksızlık, insan doğasına ve insan onuruna yönelik saldırının bir parçasıdır. Emperyalist tasav­vur, yukarıda da bahsedildiği gibi, bireyi yalnızca do­ğal bir varlık ve bir madde olarak gördüğü için bireyi &#8220;doğallaştırmıştır&#8221;. Ahlaksızlık bu anlamda bir ifade­dir. însan bedeninden kıyafetlerini çıkarmak, şeref ve haysiyetini yok etmektir; bireysel insanı (dine göre Tanrı&#8217;nın yeryüzündeki vekili ve hümanist bakış açısı­na göre evrenin merkezi olan) sadece duyusal hazzın kaynağı olarak kullanılacak ve sömürülecek bir be­dene indirgemektir. Bu açıdan bakıldığında Nazilerin Yahudilere yönelik soykırımı, yani insanları istihdam edilebilir ve kullanılabilir beden yığınlarına dönüş­türmesi, bu ahlaksızlığın formlarından sadece biridir.</p>
<p>Nihayet, Tanrı&#8217;nın ölümünden sonra insanın ölümünü ilan eden, herhangi bir &#8216;merkez&#8217;in varlığını reddeden ve her türlü referans çerçevesine karşı çı­kan postmodernizm ideolojisi (ya da tüketim emper­yalizmi ideolojisi) ortaya çıkar. Postmodernizm, <em>tam özgürlük ve rastlantı yasasına kesin itaat halidir.</em> Fel­sefeden, hümanizmden ve mutlakçılıktan tamamen arındırılmış felsefi bir sistemdir.</p>
<p>Bu felsefi gevşeklik <em>(laxity),</em> yeni dönemde emper­yalist epistemolojik tasavvurun temel özelliğini oluş­turur. Bu nedenle -dekoratif yönü dışında- kimliklerin silikleşmesine ve ülke sınırlarının tümüyle ortadan kaldırılmasına yönelik bir eğilim vardır. Seküler ulusal merkezî devlet de bu durumda silikleşmeye başlayacak ve yerini yavaş yavaş renksiz, dinsiz, tatsız, kokusuz bir karakteri olan çok uluslu şirketlere bırakacaktır. Yan evrensel bir kültür, gerçekten de duyusal haz­za takıntılı bir medeniyet ortaya çıkacaktır. Maxime Rodinson, epistemolojik emperyalist tasavvurun iki aşamasının farkını, ulusları kolonize etmekten, coca- lize<sup>[21</sup> etmek (ya da kolonyalizm yerine coca-colanism) şeklinde gösterir.</p>
<p>Emperyalizmin tarihi bazı açılardan sektiler ulus devletin tarihine benzer. Mutlaklaştığı birikim <em>(ac- cumulative)</em> aşamasında merkezileşmiş ulus devlet, milletleri doğa-maddenin bir parçası olmaya ve bu doğa-maddeyi işleyen bir enerji kaynağına dönüş* meye zorlamıştır. Demokratik (yani coşkulu <em>euphoric) </em>aşamada, Batılı ulusların birer üretici ve tüketiciden ibaret olmayı kabullenmesiyle bu durum değişmiştir. Günümüzde bu milletler bir zamanlar direndikleri epistemolojik ve etik paradigmayı besliyorlar. Batılı emperyalist fenomenin ya da eski dünya düzeninin bugünkü tezahürü olan yeni dünya düzeni, bugün dünyanın tüm uluslarını birer üretici ve tüketiciden yani kullanılabilir bir maddeden ibaret olduklarına inandırmaya çalışıyor ki böylece demirden kafese memnun ve hoşnut şekilde sokulabilsinler. Yeni dün­ya düzeninin en güçlü enstrümanı bilgi devrimi, burs­lar ve sözde bilimsel konferanslar aracılığıyla batılı­laşmış Üçüncü Dünya zihinleridir. Bu durumda yeni dünya düzeni, materyalist seküler modelin tamamen uluslararasılaşması ve her yere tam anlamıyla nüfuz etmesidir. Aynı zamanda emperyalist epistemolojik modelin evrensel tüketim çağındaki versiyonudur.</p>
<p><strong>5.SİYONİZM VE EMPERYALİST EPİSTEMOLOJİK TASAVVUR</strong></p>
<p>Emperyalist epistemolojik modelin Yahudilik ve Ya­hudi halkları üzerindeki etkisi hakkında Siyonizmin seküler bir epistemolojik paradigma olduğu söylene­bilir. Nietzsche&#8217;nin ondokuzuncu yüzyıl Yahudi filo­zofları ve Siyonist düşünce yapısı üzerindeki etkisi Siyonist düşünce tarihini araştıranlar tarafından</p>
<p>[2] tüketim ve reklam endüstrisinin ikonlarından biri olan Coca Cola markasına ve sömürgeleştirmek anlamına gelen &#8216;colonize&#8217; kelimesi­nin ses benzerliğinden yola çıkan kelime oyununa işaret etmektedir. (ed.n.) bilinir. Ayrıca Siyonizm, beyaz adamın yükümlülü­ğüne inanan bir ideolojidir. Bu bağlamda beyaz adam, insan hakları adına Filistin topraklarını eline geçiren bir Yahudidir. Bu paradigmanın kökeninde Yahudi- nin Filistin topraklarını işgal etme ve halkını sınır dışı etme (ya da yok etme) ya da kendi hizmetinde kullanma hakkına sahip olduğu kanaati yatmakta­dır. Kökleşmiş bir ırkçılığın rehberliğinde, (Filistin&#8217;e göç etmeyi seçmeyecek) Sovyet Yahudilerini Filistin&#8217;e gönderirken, tüm çabalarına rağmen Filistinlilerin vatanlarına dönmesi engellenmektedir.</p>
<p>İsrail hem niyeti hem de pratiği açısından kendisi­ni Batı emperyalizminin bir maşasına dönüştürmeyi başarmıştır. İsrail&#8217;in, emperyalist epistemolojik ta­savvurdaki değişimler ve tüketim çağı ile uyum içeri­sinde bir kimlik değişimine gitmesini öngörüyorum. Bu açıdan İsrail, Yahudiliğinin bir kısmından feragat ederek yeni dünya düzeninde ekonomik iş birliğine hazır, barış yanlısı bir devlet olarak belirecektir. Bü­tün mesele üretim ve tüketimdir ve bunların episte­molojik ve etik mutlaklarla hiçbir ilgisi yoktur. Dola­yısıyla Türkiye&#8217;nin su kaynakları, Körfez sermayesi, Mısır&#8217;ın iş gücü ve İsrail&#8217;in <em>know-how&#8217;\ı</em> kimliksiz ve istikametsiz, tamamen maddi bir girişimde bir araya gelecektir. Sonuç olarak haysiyet kaybının neden ol­duğu hiçbir acı hissi olmayacaktır.</p>
<p>Prof. Dr. Abdulvahab M. El-Messiri &#8211; Kalemin Dansı, Göstergenin Oyunu Seküler Emperyalist Epistemoloji,syf:13-28</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> The Imperialist Epistemological Vision, Abdulwahab el-Messiri,</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"></a><em>The American Journal oflslamic Social Sciences,</em> Sayı 11, Güz 1994,3</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"></a>Çeviri: Ahmet Arif Günaydın</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/">Emperyalist Epistemolojik Tasavvur</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emperyalist-epistemolojik-tasavvur/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılılaşma -Türkiye-Batı İlişkilerinin Ontolojik Derinliği-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/batililasma-turkiye-bati-iliskilerinin-ontolojik-derinligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/batililasma-turkiye-bati-iliskilerinin-ontolojik-derinligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 04 Oct 2021 16:52:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Batılılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye-Batı İlişkilerinin Ontolojik Derinliği]]></category>
		<category><![CDATA[Tahsin Görgün]]></category>
		<category><![CDATA[Ulus]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25396</guid>

					<description><![CDATA[<p>III. Modern medeniyetin içinde bulunduğu kriz derinleşerek devam ediyor. Bunu ister Badiou&#8217;nun veya Habermas&#8217;ın ifadesi ile kapitalizmin, isterse dünya sisteminin krizi olarak ifade edelim, fark etmiyor. Bu krizi çok canlı bir şekilde yaşadığımız ve içinde bulunduğumuz bölgeyle irtibatlı olarak hayatımızı doğrudan etkileyen bir sürecin -sömürge yapılarının çözülme sürecinin- farklı bir ifadesi olarak Sykes-Picot Antlaşması&#8217;nın işlerliğini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batililasma-turkiye-bati-iliskilerinin-ontolojik-derinligi/">Batılılaşma -Türkiye-Batı İlişkilerinin Ontolojik Derinliği-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class=" wp-image-25397 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/indir-300x148.jpg" alt="" width="393" height="194" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/indir-300x148.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/10/indir.jpg 320w" sizes="(max-width: 393px) 100vw, 393px" /></p>
<p>III.</p>
<p>Modern medeniyetin içinde bulunduğu kriz derinleşerek devam ediyor. Bunu ister Badiou&#8217;nun veya Habermas&#8217;ın ifadesi ile kapitalizmin, isterse dünya sisteminin krizi olarak ifade edelim, fark etmiyor. Bu krizi çok canlı bir şekilde yaşadığımız ve içinde bulunduğumuz bölgeyle irtibatlı olarak hayatımızı doğrudan etkileyen bir sürecin -sömürge yapılarının çözülme sürecinin- farklı bir ifadesi olarak Sykes-Picot Antlaşması&#8217;nın işlerliğini yitirmesi olarak da ifade edebiliriz. Bu durum açık bir şekilde, Batı Avrupa&#8217;da form ve muhteva kazanarak küreselleşen modern medeniyetin krizini ifşa ediyor; artık hiçbir şey planlandığı ve şimdiye kadar olduğu gibi devam etmiyor. Ne bilimde ne siyasette ne ekonomide ne de toplumsal hayatta alışkanlıklar, alışılagelmiş olan karar ve davranış yollan veya tarzları, geçerliliğini muhafaza edemiyor. David Hume&#8217;un, âlemin düzeninin esası olarak kabul ettiği, insanlığa iki yüzyıldır tahakküm eden Batı Avrupa&#8217;da yaşayan insanların ve kurumların alışkanlıkları artık kurallaşma özelliğini yitirdi. Kısaca hiçbir şey artık eskisi, mesela 20 yıl öncesi gibi değil. Batı dünyası kendi geleceği hususunda olduğu kadar insanlığın geleceği hususunda da ufkunu ve umudunu yitirmişe benziyor. Bu, aslında dayandığı ilkenin gerisinde duran ve onu anlamlı kılan esas ile irtibatını koparması, onu yok sayarak kendini her yönden &#8220;otonom veya başıboş sayması, kendisi dışında başka bir üst otoriteye bağlılık ve hesap vermeye ihtiyacı olmayan, bu manasıyla &#8220;otonommuş gibi&#8221; davranabileceğini varsaymasıyla alakalı gözükmektedir. &#8220;Mış&#8221; gibi olmak, gerçek olmamak ve gerçekte olmamak demek olduğu için, bu kriz sadece hakikatin kendisini ifşa etmesinden ibaret gözükmektedir.</p>
<p>Krizi son zamanlarda daha çok Bata dünyasında, özellikle Bata Avrupa ve Amerika&#8217;daki ekonomik sorunlarla irtibatlı olarak gördük, duyduk ve yaşadık. Krizin en önemli alameti, bütün hayatın risk yönetimine dönüşmesidir. Ulrich Beck, aslında günümüz toplumunun risk toplumu olduğunu söylerken veya Niklas Luhmann, hayatın çift yönlü bir &#8220;kontingenz/imkân&#8221; esasında devam ettiğini ifade ederken, kriz hâlindeki bir medeniyeti tasvir ediyorlardı. Günümüz modern toplumunun alameti, risk yönetimi olarak beliriyordu. Bu alamet aynı zamanda krizin sebebi olarak zuhur ediyor. Krizin sebebi ve alameti bir ve aynı şey: risk. Risk yönetimi, kesin ve güvenilir bir zeminin bulunmadığı, her şeyin ihtimaliyet hesaplarına dayalı olarak yürütüldüğü bir kavrayış ve davranış tarzını isimlendiriyor. Dünyanın sadece mümkünlerden oluştuğu, zorunluluğun ve buna dayalı kesinliğin anlamsızlaştı/rıldı/ğı şartlarda, hakikat de anlamsızlaştığı için doğruluk, adalet, iyilik, hayır gibi temeller sadece bir sadakat çerçevesinde anlam kazanıyor ve mutlak ile irtibatını koparmış olan insanlar, itibari olanı mutlaklaştırarak, sadece irtibat hâlinde oldukları çevre ve çerçeveye sadakat çerçevesinde düşünüp karar veriyorlar. Mutlak&#8217;ın ve Mutlak ile irtibatın terk edildiği şartlarda insanların artık güvenebilecekleri bir sığmağı, bir limanı yoktur. Daha doğrusu artık insanlar bütün insanların sığınabilecekleri bir sığmak ve bir limanı düşünemedikleri gibi, kendilerini ait hissettikleri sığınağın sadece sınırlı bir insan grubu için söz konusu olabileceğini; onların dışındakiler için burasının bir sığınak teşkil etmeyeceği veya etmemesi gerektiği varsayımı üzerinden hadiselere bakıyorlar. İnsanlar sadece kendi sığınakları içinde bulunanlara -o da yine oldukça sınırlı bir şekilde- sınırlı bir güven duyuyor ki bu, Mutlak ile irtibatını koparmış insanların eman ve imandan mahrumiyetinin de esasını teşkil ediyor.</p>
<p><strong>Batı&#8217;nın Ontolojik İlkeleri</strong></p>
<p>Bu, esas itibariyle bir varoluşsal güvensizlik oluşturuyor ki Türkiye&#8217;nin Batı ile ilişkilerinde yaşadığı sorunların esasını teşkil ediyor. Batı dünyasının 17. yüzyıl sonu ve 18. yüzyıl başından itibaren teşekkül ederken, &#8220;insan insanın kurdudur&#8221; (homo homini lupus) esası üzerinden bir çatışma ilkesine dayandığı ve buna bağlı olarak da hayatta öngördüğü temel ayrımın &#8220;ben ve öteki&#8221; veya &#8220;dost ve düşman&#8221; olduğu dikkate alınacak olursa, ulus devletler üzerinden hayatı ve yeryüzünü parselleyen ve buna da antlaşmalarla form ve muhteva kazandırarak, 19. yüzyılda bütün dünyayı istila eden Batı medeniyetinin konumu daha açık bir şekilde ortaya çıkar. Ancak bu istila, güvensizlik esasının etkin olmasının son ucunda insanlık tarihinin bilinen en kanlı ve acımasız hadiseleri olan iki dünya savaşıyla birlikte etkin gücünü kaybetti. Ama aynı zamanda Batı Avrupa&#8217;da daha farklı bir antlaşma yoluyla, sağlam bir liman, güvenli bir sığmak olarak Avrupa Birliği projesi devreye girdi. Ancak AB projesi, ekonomi esaslı siyasi ve formel bir yapı olarak insanlara sadece ekonomik anlamda bazı imkânlar sunmakla birlikte, insanlığın geleceğiyle ilgili bir hayat tarzı ve bir dünya görüşü sunamadı. Habermas ve Touraine gibi düşünürler yanında Katolik kilisesinin -bu isimler sadece bazı örnekler vermek içindir- bir hayat tarzı ve bir dünya görüşü sunma gayretlerinin itibari başarısı, -bu başarı yukarıda ifade edilen sınırlı bir insan grubuna sığınak olarak düşünülebilmekte olduğu için-gerekli olan tümellik- ten mahrum kaldı. Benzer bir durum Amerika için de geçerlidir. Huntington ve Rawls&#8217;un yazıları bu konuda yeterince fikir verecek durumdadır.</p>
<p>Batı Avrupa&#8217;da özellikle Katolikler tarafından şekillendirilen bu tavrın Türkiye&#8217;yi ilgilendiren tarafı, Batı Avrupalıların Türkiye&#8217;ye bu sığmakta bir yer öngör/e/memeleri sebebiyle Türkiye ile ne yapacaklarına uzun bir süre karar veremeyişleri- dir. Ama son zamanlarda, özellikle Arap Bahan adı verilen sosyal hareketler sonrasında, Türkiye&#8217;nin bu hareketlerin bir yapı ve istikrar kazanmasına örnek ve destek olabilecek bir imkânı içinde taşıdığının fark edilmesiyle birlikte, Türkiye hakkındaki kanaatleri farklı bir muhteva kazandı. Perspektif ve tavır, 19. yüzyıl parametrelerine müracaatla, bu &#8220;paradigma&#8221; içinde düşünme ve davranma şeklinde taayyün etti. Arap Bahan, özünde yani ona iştirak eden insanların büyük çoğunluğunun gözünde Türkiye örneğinde bir demokrasi arayışı idi. Bu arayışın istikrar kazanmasının engellenmesi, aslında İslam dünyasının önemli bir parçası olan Arap dünyasının sahip olduğu imkânları -şimdilik- &#8220;güç&#8221; hâline dönüştürmesi yerine, kendi kendisini tahrip ederek sahip olunan imkânları bir zaaf hâline getiren bir sürece evrilme- si gibi bir durum arz ediyor. Olup bitenin farkında olan ve bunu engellemeye çalışan Türkiye, işte tam da bu çerçevede, kendi güvenini &#8220;başkasının istikrarsızlığına&#8221; bağlayan bir perspektif için problem hâline geliverdi. İstikrar içinde ekonomik olarak gelişen Türkiye&#8217;nin, siyasi olarak da etkin olması ve bu çerçevede çevresindeki ülkelere de istikrar cihetinden ufuk ve destek oluşturması ihtimali, Türkiye&#8217;deki istikran hedef hâline getirdi. Batı Avrupa&#8217;nın önce medya üzerinden yürüttüğü siyasetinin aman, Türkiye&#8217;de veya İslam dünyasının diğer bölgelerinde insanların daha huzurlu yaşamaları değil, aksine onların huzursuzluğu ve perişanlığı üzerinden itibari güven duygusu kazanmak gibi gözükmektedir. İslam dünyasındaki istikrarsızlık ve perişanlık Batı Avrupalıları ve Amerikalıları kendi limanlarındaki huzur ve istikrar hissine esas olarak kurgulandı ve takdim edildi.</p>
<p>30 Temmuz 2016 tarihli DerSpiegel&#8217;in web sayfasındaki bir haberin alt başlığı -yüzlercesinin temsil gücü yüksek bir örneği olarak- epeyce fikir vermektedir: &#8220;Almanlar, terör saldırılarına rağmen korkmamakta, İstanbul&#8217;da (ise) insanlar, defedilmiş bir darbe teşebbüsü sonrasında korku içinde yaşamaktadırlar&#8221;. Yine Der Spiegel&#8217;in -Müslüman isimli- yazarlarından birisinin, Türkiye&#8217;de farklı düşünen insanların ne kadar zor şartlarda(!) yaşadığım vurgulayan benzer bir ifadesi de ilgi çekicidir: &#8220;Şu anda Türkiye&#8217;de bulunmadığım için ne kadar memnun olduğumu anlatamam&#8221;. Hâlbuki bu söz, son yıllarda sistematik bir şekilde yürütülen İslam düşmanlığının her Müslümanı &#8220;olağan şüpheli&#8221; hâline getiren söylemlerinin oluşturduğu baskıyla irtibatlı olarak, mesela Almanya&#8217;da veya Fransa&#8217;da uzun süre kaldıktan sonra Türkiye&#8217;ye dönen, özellikle akademik eğitim almış ve Batı medyasını takip edebilen, hemen herkesin söylediği bir sözdür: &#8220;İyi ki Almanya&#8217;da, Fransa&#8217;da, İngiltere&#8217;de yaşamıyoruz.&#8221; Bu durum Batı Avrupa&#8217;da havanın Müslümanlar için ne kadar &#8220;zehirli&#8221; bir hâle geldiğinin açık bir alameti olmakla birlikte, Batı Avrupa&#8217;da yaşayan Müslümanların hissiyatının, İstanbul ve Türkiye ile alakalı olarak söylenmesi, modern dönemdeki söylemin ironikliğinin sadece bir numunesi olarak önem arz etmektedir. Batı&#8217;nın engizisyon özlü &#8220;muhteşem&#8221; &#8220;hümanist&#8221; tarihini dikkate aldığımızda bir adım sonrasını düşünmek bile tüylerimizi ürpertiyor. Mesela farklılıklara saygı anlamına gelen &#8220;çok kültürlülük&#8221; fikrinin ve bu tezi savunanların &#8220;düşman&#8221; kate- gorisine itilerek, bunu savunanların nasıl susturulduğu dikkate alındığında, meselenin mahiyeti konusunda en azından cevap- tartması gereken bazı sorular ve müzakere edilmesi gereken birtakım sorunlar olduğu görülebilir. Sorun kısaca Türkiye&#8217;de veya başka bir Müslüman ülkede, istikran bozmak için her türlü yalan ve yapmacık faaliyeti yürütmenin bir hak, hatta vazife; Fransa, Ingiltere veya Almanya&#8217;da farklı kültürlerin barış içerisinde birlikte yaşamasını savunmanın nasıl bir suç hâline getirildiğiyle alakalıdır. Bu durum zâten krizin kendisi değil, neticelerinden biri olarak ciddiyetle üzerinde durulmayı hak etmektedir.</p>
<p>Batı&#8217;daki krizin, artık alameti değil, neticelerinden biri finans alanında yaşanan sıkıntılar olarak zuhur etti. Ancak mesele esasında psikolojik veya sosyal olmadığı gibi ekonomik de değil; bilakis insanların Mutlak ile olan irtibatını koparması neticesinde, bu irtibatsızlığı bir tür &#8220;özgürlük&#8221; olarak kavrayarak, kendi kendine yeterli olduğu varsayımı ile kendi nefsine zulmetmesi çerçevesinde kavranabilir. İnsana, üstesinden gelemeyeceği bir yükü, mutlak tayin ve tahakküm tevehhümünü yüklediğiniz zaman, ilk bakışta her şeyin mümkün olduğu ve insanın önündeki bütün engellerin kalktığını vehmedebilirsiniz. Bu vehim, insana boşluktaki bir nesnenin özgürlüğü kadar özgürlük hissini vermekle birlikte, insanın özündeki bağımlılık ve bağlılık yok olmadığı için, sadece Mutlak ile olan irtibatın üzerini örterek sahte bir özgürlük veya serbestiyet zarını ortaya çıkarmaktadır. İşte bu zan, insanın felaketinin de başlangıcını teşkil eder.</p>
<p>Batı dünyasında, en azından 18. yüzyıl deizminin bile inkar edilerek, Batılıların yeryüzünün &#8220;mutlak hakimleri&#8221; olarak zuhur ettiği dönemle birlikte, &#8220;mutlak hakimler&#8221; sadece kendi sınırlı sığmaklarının sınırlı çıkarlarını esas alarak etkin bir varoluş sergilediler. Son iki yüzyılın esas ideolojisi, Batı merkezci faydacılık olarak taayyün etmiş ve Batılılar bunun artık tarihin sonu&#8221; olduğunu, bundan sonra insanlığın artık hep ve her zaman Batılılar tarafından, liberal bir şekilde (Batı merkezci Türkiye-Batı İlişkilerinin Ontolojik Derinliği faydacılığa bağlı olarak) yönetileceğine inanmışlardır. Esas kriz tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır: Kendinde siyasi olmayan bir hayatı, Batı çıkarları çerçevesinde tanzim etmek, hayatı siyasallaştırdı. Hayatın siyasallaşması mutlak değeri yok sayarak her şeyi Batı&#8217;nın muhtevası değişen çıkarlarına bağladı. Bu çıkarlar da zaman içerisinde değişerek farklılaştığı için tam da Nietzsche&#8217;nin zamanında söylediği gibi, değerlerin sürekli değer değişimine maruz kaldığı ve külli ahlakın anlamsızlaştığı, yani nihilizmin her şeye hâkim olduğu bir dönem yaşanmaya başladı. Türkiye&#8217;den bakıldığında Batılıların ahlaki ilkesi olmayan, ikiyüzlü siyasetin arka planını kısaca bu şekilde tespit edebiliriz.</p>
<p>Artık ahlaki iyi ve kötünün ne olduğu, kimin çıkarlarına hizmet ettiğine bağlı olarak kavrandığı ve bunun zemini de söylem olarak görüldüğü için, müşahhas çıkartan mücerred söylemle dile getirmek hem düşüncenin hem de haberciliğin asli işi hâline geldi. Haber vermek, bir eylem olduğu için, sadece pasif bir tasvir olmanın ötesinde, tasvir üzerinden tayini ihtiva etmekte; bu da habercileri muhbir ve muhrif konumuna getirmektedir. Artık haber, siyasetin bir aracı ve yolu olarak sadece olanı dile getirmek ve insanlara haber vermek olmuyor; bunun ötesinde olmamışı olmuş, olmuşu da üzerim örterek olmamış gibi göstermeyi kendisine vazife edinmiş olmaktadır. Halbuki İsmet Özel&#8217;in dediği gibi, &#8220;olmuş olmamış olmaz; olmamış olmuş olmaz.&#8221; Batı&#8217;daki krizin esası tam da bu noktada, Mutlak ile olan irtibatı kopardıktan sonra, itibari gerçeklik ile olan irtibatın da koparılması; gerçekliği tek boyutlu olarak, yani kademeli ve Batı merkezci bir şekilde algılamak olarak taayyün etmektedir. Hakikat ile irtibatı kopararak, hakikatin sabit olmayıp değiştiğini varsayarak, hakikati insanın icat ettiğini, dolayısıyla hakikatin gücün veya iktidarın bir fonksiyonu olduğunu düşünmek varlık ile irtibatı da esasından tahrip etmektedir. Bu, bir adım sonrasında en kaba hâliyle gerçeklik karşısında da bir körlük ve sağırlık ortaya çıkarmaktadır. Batı medyasının nasıl olup da çok açık hadiseleri algılamakta zorluk çektiği, hatta algılayamadığı, ancak bu cihet dikkate alındığında anlaşılabilir. Ahlaki kıstaslarını yitirmiş Batı&#8217;nın gerçeklik hakkındaki körlüğü de buna eklenince, bu irtibatsızlık zemininde zuhur eden riskleri ve bu riskleri koordine etmekten ibaret hâle gelen bilim ve siyasetin kendine olan güvensizliği, önemli bir huzursuzluğa sebep olmaktadır.</p>
<p>Batı, risk yönetiminin ortaya çıkardığı varoluşsal huzursuzluğun üstesinden gelmenin bir yolunu bulamamaktadır. Alternatif, Batı&#8217;da kalan yegâne değer gibi gözüken tüketim imkânlarının muhafazası olarak karşımıza çıkmakta ve buna ilginç bir şekilde &#8220;özgürlük&#8221; adı verilmekte, daha doğrusu özgürlük bu cihetten suistimal edilmektedir. Hakiki veya mizansen bütün tehditler, &#8220;özgürlüklere&#8221; yönelik olarak takdim edilmekte, alternatif olarak da &#8220;güvenlik&#8221; ve &#8220;güvenli şartların sağlanması&#8221; için &#8220;özgürlüklerin sınırlanması&#8221; ön plana çıkarılmaktadır. Varoluşsal güvensizlik, siyasi ve polisiye tedbirlerle hayatı daha fazla kontrol yoluyla ikame edilmeye çalışılmaktadır ki bunun diğer adı, özgürce yaşamanın ön şartı olarak ifade edilen güvenliğin sağlanması için özgürlüklerden vazgeçmek gibi bir paradokstur.</p>
<p>Batı dışındaki istikrarın, Batılılar tarafindan kaygı verici bulunmasının, oldukça ilginç ve anlaşılması gereken bir hâl olduğunu fark edebilirsek, hadiseleri anlamakta ve onları doğru teşhis etmekte de fazla zorluk çekmeyiz. Dikkat edilecek olursa Batılıların etkin olduğu bütün Batı dışı bölgelerde istikrarsızlık esastır. Batılılar istikrarın olduğu her yeri istikrarsızlaştırmak için ne gerekiyorsa yapıyorlar. En basit hadise, Bata dışı toplumlarda- ki muhalif unsurlar, ne olurlarsa olsunlar fark etmez, Batılılar tarafından himaye ediliyor. Bunun en meşhur örneği, 1970li yıllarda İran&#8217;ı istikrarsızlaştıracağı umuduyla Humeyni&#8217;nin himaye edilmesiydi. Buradaki özellik, herhangi bir ideolojiye mensup olmak değil, sadece mevcut ve itibari bir şekilde istikrarın söz konusu olduğu bir devlete ve yönetime muhalif olmak, desteklenmek için yeter sebep olarak kabul görmektedir. Bu husus özellikle İslam dünyası için geçerlidir. İslam dünyasında, ideolojisi ne olursa olsun, istikrarlı yönetimlerin olması, Batı dünyası için kaygı sebebidir. Bunu biz kabaca modernitenin içine düştüğü kriz ve bu çerçevede zuhur eden varoluşsal güvensizliğin üzerini örtmek için, insanların dikkatini uzaklarda bir yerlerde oluşturulan istikrarsızlığa yöneltmek ve bunun üzerinden Batı dünyasında yaşayan insanların, içinde bulundukları hâlde yaşadıkları varoluşsal güvensizliğin üzerini örterek kendi hâllerine razı olmasını sağlamak olarak ifade edebiliriz. Bu, insanlara uygulanan bir tür görüntü ve söz üzerinden zorbalık olarak gerçekleşmektedir.</p>
<p>İslam dünyasının herhangi bir yerinde olan herhangi bir olumsuz olayın görüntüsü, bir kanalda çok defa veya birçok kanalda tekrar tekrar gösterildiğinde, ortaya arzulara uygun bir İslam dünyası görüntüsü çıkmaktadır. Buna karşılık Batı, kendisini istikrarlı ve huzurlu, hatta &#8220;özgür ve mutlu&#8221; insanların yaşadığı bölge olarak takdim edebilmektedir. Batı dünyası için ideal Mısır, demokratik bir düzen içerisinde, seçim yoluyla iktidara gelmiş olanların yönettiği bir Mısır değil, insanların kamplara bölündüğü ve birbirine düştüğü, darbecilerin insanları katlettiği ve silah zoruyla zabt u rabt altında tuttuğu; buna karşılık zulme uğrayan insanların zulmedenlerle çatıştığı, herkesin birbirine düşman olduğu ve düşmanca davrandığı; insanların yaşadıkları ekonomik ve siyasi zorluklar sebebiyle Batı&#8217;ya imrenerek baktıkları bir Mısır&#8217;dır. Böylece Batılılar darbe yoluyla iktidarı gasb etmiş olanlara, muhalifler konusunda uyanlarda bulunarak, kendilerine onların hukukunu koruyormuş gibi bir görüntü ve &#8220;konum&#8221; da sağlayabilmektedir. Bu durumda bu rejimle istedikleri antlaşmaları istedikleri şartlarda yapabilecekleri gibi, insanların kendi imanlarıyla eman içinde yaşamalarının da engellenmiş olması tahakkuk etmiş olmaktadır. Bu durum, kendi iyilikleri üzerinde duramayan, başkalarının kötülüklerini işaret ederek bunun üzerinden kendi varoluş düzenine meşruiyet sağlayan patolojik bir yapıyı işaret etmektedir. Bu yapı ise kısaca ifade edecek olursak, artık sorunları keşfetme ve halletme konusunda umudunu yitirmiş, kendisine güveni sarsılmış, insanlık adına iddiasını yitirmiş olan bir medeniyetin çöküş aşamasını izhar eder.</p>
<p>Batılıların Türkiye&#8217;ye yönelik tavrı, bu hususta açık olduğu kadar açıklayıcıdır da. Türkiye çok çeşitli yönlerden özel bir konuma sahip olduğu için, Batı dünyasının tavrı, takip ve tespit edilebilirliği kolay olduğu kadar, anlaşılması ve kabul edilebilirliği de o oranda zordur. Türkiye her şeyden önce modernleşmeyi Batılılaşma olarak algılamış ve bunu kemal-i ciddiyetle en azından bir asırdan beri sürdürmüştür. Bu durum sadece toplumsal bir program olarak kalmamış, siyasi olarak da Türkiye, Batı dünyasının bir parçası olmuştur. Türkiye&#8217;de üniversite Batı üniversitelerinin programlarını üstlenmiş, hukuk Batı hukuku ile eşitlenmiş, edebiyat ve sanat Batı edebiyatı ve sanatı ile esaslı bir şekilde irtibatlanmıştır. Hatta Türkiye Avrupa Birliği&#8217;ne, İstiklal Harbi yaparak sağladığı istiklalinden vazgeçmeyi göze alarak üye olmayı ciddiyetle talep etmiş ve bu çerçevede kendisinden beklenen her şeyi yapmıştır. Türkiye&#8217;nin bütün bunları yaparken beklediği bir şey vardır, o da diğer &#8220;Batılı&#8221; ülkeler gibi tanınmak ve bu ülkelerle eşit ortaklar olarak birlikte etkin olabilmek. Bunun diğer şekilde ifadesi, Türkiye&#8217;nin Batılı &#8220;dostlarından&#8221; beklentisi, istikran cihetinden Batı&#8217;dan bir tehdit gelmemesidir.</p>
<p>Ancak durum zaman içerisinde hiç de böyle gelişmedi. Mesela Alman istihbarat örgütü BND, Türkiye&#8217;yi, Alman hükümetinin kararıyla, düşman ülke kategorisinde değerlendiğini açıkladı. Türkiye&#8217;nin istikrarsızlaştırılması hususu, son zamanlarda Batı dünyasının öncelikleri arasına girmişe benzemektedir. Bunun nasıl cereyan ettiğinin belgeleri her yerde mevcut olduğu için, bunu tespit etmek kolay, ancak Türkiye&#8217;nin Batı dünyasıyla girdiği bu derin ve yaygın ilişki cihetinden bakıldığında, anlaşılması ve kabul edilmesi zor bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır.<br />
Batı dünyası Türkiye&#8217;yi niçin hâlâ &#8220;düşman&#8221; kategorisinde görebiliyor? Meselenin sadece dar anlamıyla &#8220;siyasi&#8221; veya &#8220;ekonomik&#8221; olduğunu düşünmek, yukarıda kısaca işaret ettiğimiz gibi, çok sathi olacaktır. Varoluşsal boyutunu dikkate almadan meseleyi anlamak, daha doğrusu varoluşsal boyuttaki huzursuzluğun adım adım nasıl Batı dışı dünyayı ve bu arada da Türkiye&#8217;yi ilgilendirdiğini fark etmek mümkün olmayacak gibi gözükmektedir.</p>
<p>Bu çerçevede istikrarı bozmak için gayret sarfetmek özgürlük, istikran muhafaza etmek için tedbir almaya gayret etmek zorbalık ve baskıcı olmak olarak tanımlanıverir. En azından Sultan İkinci Abdulhamid&#8217;den bu yana aynı şablon tatbik edilmektedir: Zarar vermek istediğiniz memleketin başında bulunanı despot, otokrat veya diktatör ilan ederek o ülkeyi işgal etmeyi, en azından istikrarsızlaştırmayı, sokaktaki insanın gözünde meşru hâle getirmek. Türkiye&#8217;de yaşayan hemen herkes şunu fark etti: Batı medyası ve siyasetinin hedefinde Türkiye&#8217;nin birliği ve<br />
istikran vardır. Bu istikran ve birliği kim sağlama konumunda olursa, o aynı düşmanlığın muhatabı olacaktır. Yönetimde bulunanın ideolojisinin belirleyici bir konumu yoktur. Bu durum meselenin basit sayılabilecek siyasi ve ekonomik mülahazalarla da alakalı olmadığını göstermektedir, çünkü mesele, Batı dünyasındaki varoluşsal güvensizlikle doğrudan alakalıdır.<br />
Batı dünyasının güvenliğinin genel olarak İslam dünyasında, özel olarak da özellikle son yıllarda Türkiye&#8217;de istikrarın bozulmasında olduğu bir inanç değil, inançları ve bütün gözlemleri kavrarken kullanılan bir esas hâline gelmiştir. Bu esas, dünyayı güç sahibinin irade ve tasavvuru olarak kabul eden modern tavra denk düşmektedir. Buradaki &#8220;güç sahibi&#8221;nin, kendisini her şeyin ölçüsü ve sahibi olarak gören ve Batı&#8217;da yaşayanlar da dâhil olmak üzere, bütün insanlara tahakküm etme konumunu kendisine layık gören Batılı küçük bir insan grubu olarak taayyün etmektedir.</p>
<p>Bu yöneliş tam da 19. yüzyıl yönelişidir. Daha doğrusu günümüzde Batı dünyası, büyük felaketlerle dolmuş olan bir 20. yüzyıl yaşandığını, daha farklı ve doğru ifadeyle, insanlığa büyük felaketler yaşattığını unutmuş olarak, yeniden 19. yüzyıl düşünce şablonları ve parametreleri içinde düşünmeye çalışmaktadır. Ellerinde bulunan medya ve propaganda gücünü kullanarak, siyahı beyaz olarak gösterebileceklerine, açık seçik belli olan alanları karmaşık göstererek bunun üzerinden insanların hayatlarına müdahale edebileceklerine inanmaktadırlar. Burada söz konusu olan, gerçek karşısında söylem, hakikat karşısında görüntü, hayat karşısında imajın konumu olarak durmaktadır. Günümüzdeki sorun, tam da söylemin gerçeği tahrif edip edemeyeceği, görüntünün hakikate üstün gelip gelemeyeceği, imajın hayata baskın çıkıp çıkamayacağı ile alakalıdır ve 21. yüzyılda esas tartışma ve mücadele tam da bu noktada cereyan etmektedir. Acaba insanlar 19. yüzyılda olduğu gibi söylemleri tercih ederek gerçeği ihmal mi edecektir? Acaba insanlar görüntüye inanarak hakikat ile irtibat kurma arayışını anlamsız bir gayret olarak mı kabul edecektir? Yine aynı şekilde insanlar üretilerek yayılan görüntülere (imajlara) inanarak hayatı, kendi yaşadıklarını dikkatleri dışında mı tutacaktır? Yoksa söylemin, görüntünün ve imajın mahiyeti üzerinden hakikatini sorgulama yolunu mu tercih edecekler? Türkiye&#8217;de yaşayan herkes, imaj yerine hayatı, söylem yerine gerçeği, görüntü yerine hakikati fark ediverdi. Bu aynı zamanda imajın, söylemin ve görüntünün mahiyeti üzerinden hakikatini sorgulamaya bir yol oluşturursa, esas dönüşüm gerçekleşmiş olacaktır.</p>
<p>21. yüzyılda öyle gözüküyor ki, Batı Avrupa ve Amerika&#8217;da yeniden, aklın terk edilerek, Hume&#8217;un işaret ettiği ve Max Weber&#8217;in modern putperestlik olarak niteleyerek başta Birinci Dünya Savaşı olmak üzere, bütün sorunların esası olduğunu teşhis ettiği iradenin ve tutkuların aklı kendisine köle hâline getirmesine ve bunun etkin olduğu 19. yüzyıla geri dönme, bir yol olarak yeniden denenmeye çalışılıyor. Aslında takip edilen haber siyasetinde, olanın olduğu şekliyle değil de olması arzu edilenin olmuş gibi anlatılması, iradenin akla tahakküm ettiğinin açık bir örneğini teşkil ediyor. İnsanlar olup biten hakkında bilgilendirilmeye değil de olmasını arzu ettikleri şeylere inandırılmaya çalışılıyor. Türkiye&#8217;deki hadiselerin Batı medyasındaki takdimi, bu yönden paradigmatik bir konuma ve özelliklere sahiptir. Türkiye hakkında yapılan hemen her haberde, inanılması arzu edilen şeyler tekrar edilerek, sanki sürekli olarak orada bulunan bir vakıadan haber verilmekte; olup biten şeyler arasında, ya özellikle oluşturulması arzu edilen imaja uygun yoruma elverişli olanlar tercih edilmekte veya tercih edilen konular, arzu edilen imaja uygun eklemelerle ve yorumlarla verilmektedir. Mesela Türkiye&#8217;de ekonomik bir kriz olması arzusu, ekonomik krizin olmadığı gerçeğine rağmen, şartlı ifadelerle eğer şunlar şunlar gerçekleşirse ekonomik kriz olabilir veya olacak veya olması beklenebilir gibi ifadelerle verilmektedir. Yazıyı, haberi okuyan birisi -Türkiye&#8217;de bir ekonomik kriz olmadığı hâlde- Türkiye&#8217;yi ekonomik kriz tasavvuru çerçevesinde düşünmektedir.</p>
<p>Bu durum aslında Batı dünyasındaki siyaset ve istihbaratın gerçeklik ve gerçeklerle ne kadar irtibatsız olduğunu göstermektedir. Arzu ettikleri haberleri, bu haberleri vermeye müheyya haberciler üzerinden alarak, bunu ihbar eden muhbir ve muhabirlerin bu kadar etkin olabilmesi, aslında iradenin inancı belirlediği düşüncesiyle, olup bitende olmasını arzu ettiğini görerek hadiselere bakan bir tavrın olduğu kadar, iradenin aklı ve duyulan yönettiği yönelişin bir neticesi gibi gözükmektedir. Batı&#8217;nın muhbirleri ve muhabirlerinin müşterek tavrı, siyaset ve medyanın müşterek açıklamalarıyla açığa çıktığı için, oldukça zahir bir durumdur. Bu durum, daha farklı bir ifadeyle, bir şizofreniyi de izhar etmektedir.</p>
<p>Bu şizofren durum yeni ortaya çıkmış, belli bir süre sonra geçecek bir hadise olarak görülebilir mi? Bu tavır, uzun bir geçmişi olan yerleşik bir âdet olduğu için, terk edilmesi de kolay değildir. Batı&#8217;nın böylesi bir şizofreniye düşmesi, geçici bir hâl olarak gözükmemektedir. Bu hâl, daha esaslı bir yönelişin zuhurunun içinde gerçekleştiği temel bir varoluş kategorisi olarak durmaktadır. Gerçek artık olan değil, elde edilmesi arzu edilen siyasi ve ekonomik çıkar olarak, şu anda mevcut olan değil, gelecekte sağlanacak olan olarak öngörülmektedir. Kısaca hakikat, olan değil, icad edilecek olan olarak kavranınca, böylesi bir şizofreni mümkün olabilmektedir. Bu durumu Batılıların fark ederek üstesinden gelmeye yönelmesini beklemek ne kadar gerçekçidir?<br />
İnsanların umutlarını sermaye hâline getiren bir yönelişin bundan vazgeçmesi mümkün müdür? Bunu söylemek oldukça zor gözükmektedir.</p>
<p>Gerçeklikten kopuk ve gerçeklere dayanmayan bir siyaset, ilk bakışta hem Batı&#8217;nın hem de Türkiye&#8217;nin aleyhine bir durum sergilemektedir. Batı&#8217;nın dost-düşman ayrımına Türkiye&#8217;yi düşman kategorisine yerleştiren tavrı açısından bakılacak olursa, gerçeklikle irtibatsız ve gerçeklere dayanmayan bir düşmanlığın amacına ulaşması mümkün olmayacaktır. Bu durum, ilk bakışta Türkiye açısından sevinilmesi gereken bir durum olarak kabul edilebilir. Çünkü olduğu varsayılarak kullanılan şeylerin ve olduğu varsayılarak saldırılan hedeflerin mevcut olmayışı, bütün bu saldırılan başından boşa çıkaracaktır. Saldırılar boşuna ve &#8220;boş yere&#8221; yapılacaktır veya yapılmaktadır. Ancak bu saldırıların hiç de zararsız olmadığını, hiçbir etkisinin bulunmadığını söylemek de doğru değildir. Bu saldırılar tabii ki ciddi tahribatlar ve sorunlar üretecektir. Ancak bunların tayin edici olabileceğini düşünmek de doğru değildir. Bir taraftan bu saldırıların, Türkiye&#8217;de yaşayan insanlar tarafından, mahiyetlerine uygun bir şekilde keşfedilmesi hem kısa hem de uzun vadede ilişkilere, belki ilişkilerin hakiki mahiyetini dikkate alan bir güvensizlik boyutu katacaktır. Bu durum, aslında Batı Avrupa açısından yeni bir şey değildir. Zaten onlar varoluşsal bir güvensizlik konumunda veya modunda yaşıyorlar. Bu durum Türkiye açısından, siyasi anlamda bir güvensizlik ile yüzleşmek anlamına gelirken, başka bir taraftan da kendi hâli ve konumunu düşüncenin konusu hâline getirerek, bunun üzerinden her şeyi yeni baştan kavramaya yöneltecektir ve yöneltiyor da. Bu durum aynı zamanda Türkiye&#8217;ye kendi kendisini, imkân ve zaaflarıyla birlikte yeniden keşfetmek için bir fırsat da sunabilecektir. Türkiye bu imkânı ne kadar ve nereye kadar kullanacaktır? Bu sorunun cevabını zamanla öğreneceğiz.Burada tartışmasız olarak duran şey, sorgulama ve araştırmanın, Türkiye&#8217;nin önündeki zorunlu yol, alternatifsiz bir konum olmasıdır.</p>
<p>Bugün Türkiye&#8217;deki neredeyse herkes bunu anlamış durumdadır. Herkes şunu gayet iyi gördü ki Batı medyasında konu edilen ve Batı siyasetinin eleştirdiği Türkiye mevcut değil. Batı medyası ve siyaseti, kendi arzuladıkları, olmasını umdukları, varmış gibi inanmayı tercih ettikleri bir yerden bahsediyorlar ve burayı eleştiriyorlar. Hâlbuki böyle bir yer mevcut değil. En azından Türkiye burası değil. Herkesin kafasındaki temel soru şu: Peki Batılılar bunu niçin böyle yapıyor? Bu soruya herkes kendi imkânlarıyla cevap arayacak ve herkes kendi cevabını bulmakta gecikmeyecektir. Bu cevapların hemen hepsinde müşterek olan taraf, Batı&#8217;nın Türkiye&#8217;yi bayağı bir süreden beri düşman kategorisinde görmeye başladığı ve bunun giderek artan bir yoğunlukta devam ettiğinin tespiti olacaktır.</p>
<p>Batı dünyasının yeniden 19. yüzyıl kategorileri içinde düşünmeye yönelmesi, bir taraftan bakıldığında, 20. yüzyılın felaketlerle dolu bir yüzyıl olması ve Batı Avrupa&#8217;nın bu yüzyılın esas kaybedeni olmasıyla alakalı gözükmektedir. Bir Türk atasözü, müflis tüccarın eski defterleri karıştırmaya yöneldiğini söyler. Hakikati bir insan kurgusu olarak kabul ederek inkâr eden ve her şeyi araçsal akim bir fonksiyonu hâline getiren mo- dernitenin son ucunun zorunlu olarak nihilizm olması hasebiyle, artık insanlığın geleceğiyle ilgili bir proje olamayacağının ortaya çıkmasına ve bu yaklaşımın dayandığı esasın bir varlık ilkesi olamayacağının farkına varılmasına rağmen, bunun çökmesini kabullenmek, zannedildiği kadar kolay gözükmemektedir. Batılıların bunu kabullenmek ve buna göre ortaya çıkan yeni sorunlara uygun çözüm yolları bulmak yerine, eski yöntemleri ihya üzerinden yeni sorunları çözmeye çalışmaları çok da garip karşılanmamalıdır.</p>
<p>Bir dönemde Osmanlı Devleti içinde de benzer bir şekilde, ortaya çıkan sorunları çözmek için &#8220;nizam-ı kadim&#8221;i ihya etmeyi veya nizam-ı kadime dönmeyi teklif eden yeterince müellif mevcuttu. Ancak yöntemler geçerliliklerini ortaya çıkış şartlarına medyundur. Sınırlı şartlara bağlı olarak ortaya çıkmış olan yöntemler, şartlar değişince, geçerliliklerinin de sınırlarına ulaşmış veya sınırlarını görmüş olurlar. Hem kendilerine hem de dünyaya büyük felaketler yaşatmış olsalar da Batılıların bu felaketleri yaşatabilmiş olmalarını da bir başarı olarak kabul ederek, bunu &#8220;başarma&#8221; yollarını yeniden etkin kılmaya çalışmalarını anlamak gerekir. 19. yüzyıl yöntemleri, varmış gibi kabul edilen &#8220;uluslar&#8221; m nihai hakikat olduğu varsayımına dayanıyordu. Bu &#8220;mış gibi&#8221; yaklaşım, sınırlarını ve temsil gücü en yüksek &#8220;başarı&#8221; örneklerini Birinci ve İkinci Dünya Harbi&#8217;nde gördü. Bu, insanların asırlar süren gayretleriyle oluşturdukları veya imar ettikleri yerkürenin bir kısmının tahrip edilmesiydi.</p>
<p>Bu tahribin farklı bir neticesi daha oldu: Batı Avrupa anlamında &#8220;ulus/nation&#8221; olmayan toplumlar, kendilerini ulus olarak kabul edenlerin birbirlerini tahrip etmeleriyle de irtibatlı olarak, daha etkin ve kalıcı bir görüntü ortaya koydular. Bugün Almanya veya Fransa cihetinden bakıldığında &#8220;ulus&#8221;tan başka her şeye benzeyen Amerika veya 1990lara kadar Sovyetler Birliği; Almanya ve Fransa yanında daha birçok Batı Avrupa ulusunun kaderine hükmetmekteydi veya hâlâ hükmetmektedir. Benzer bir durum Çin ve Hindistan için de geçerlidir. Ancak her şeye rağmen Batı Avrupa, yükselişini, varmış gibi kabul ettikleri &#8220;ulus&#8221;luklarına ve onların çıkarlarını en yüksek amaç olarak görmelerine bağlamaktadır. Bu, aynı zamanda Batı Avrupa&#8217;nın çöküşünün de sebebidir. Alman ve İtalyan ulusları kendi çıkarlarını gözetmek için İngiliz ve Fransız emperyalist güçlerine veya uluslarına meydan okuduklarında, sadece Alman ve İtalyanlar değil İngiliz, Fransız, Hollanda gibi emperyalist ulus&#8221;lar da en iddialı oldukları &#8220;askerî ve ekonomik güç&#8221; alanında, neredeyse sıfırlandı. Bu aynı zamanda Bata Avrupa&#8217;nın entellektüel olarak da gücünü kaybetmesi anlamına geliyordu. Birinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra Batı Avrupa&#8217;da fenomenoloji bir ufuk oluşturmaya çalışırken, entellektüel manada ciddi bir derinlikten ve bütünlükten mahrum olan ve hatta bununla övünen pozitivizmin muhtelif türleri etkin oldu, ikinci Dünya Savaşı&#8217;ndan sonra ise Bata dünyası, entellektüel manada en fakir olduğu dönemi yaşadı.</p>
<p>Buradaki tavır, &#8220;yapan ve tahrip eden biz olduğumuza göre, tekrar imar da edebiliriz&#8221; şeklinde ifade edilebilir. İkinci Dünya Savaşı sonunda bütün sorun, en iyi ihtimalle zevahiri kurtarmak, insanlara işlerin yolunda gittiği hususunda bir &#8220;intiba&#8221; oluşturmak üzerine kuruldu. Bunu yaparken de bütün bir hayata mümkünlerin mümkünlerle muhtemel irtibat şekilleri üzerinden irtibatlandırılması ve bunun üzerinden insanların hayatlarına yön verilmesi, yani sabit ve değişmez bir hakikatin varlığının inkârı üzerinden hem ahlak hem hukuk hem siyaset hem ekonomi hem eğitim, kısacası bütün alanların &#8220;idare edilmesi&#8221; olarak kurgulandı. İmajlardan oluşan şeylerin, tiyatro ve sinema, ama aynı zamanda televizyon yanında, son zamanlarda daha da yaygınlaşan internet ve diğer a/sosyal medyanın mahiyeti üzerinden hakikatini konuşmak yerine, onları hakikat olarak kabul etmek, benzer bir şekilde sanat ve edebiyat eserlerini de hakikatin ifadesi olarak değil de hakikat olarak kabul etmek, hakikatle irtibata koparmanın sıradan neticeleri arasındaydı. Artık sanal dünya, kendi başına bir hakikat olarak kabul edildiği, hakikat dilin ve söylemin bir fonksiyonu olarak kabul edildiği için, bir gazetecinin verdiği haber -vakıaya mutabık olsun veya olmasın- kendi başına hakikat olarak kabul edildi. Eğer bir konuda çok sayıda haber benzer bir içeriğe sahipse, sözün performatif veya inşai gücüyle hakikati kurabileceği veya kurduğu varsayıldı. Aslında hemen bütün Batı medyasının fütursuzca Türkiye hakkında, vakıaya mutabık olup olmadığına bakmaksızın, düşmanca haber yapması, böyle bir arka planda anlamlı gözükmektedir.</p>
<p>Burada şu kadarı söylenebilir: Bu yöntem 19. yüzyılda oryantalizm olarak geliştirilirken ve uygulanırken, bu hususta bunları tekzip edecek bir merci maalesef yoktu. Batı medyası ne diyorsa, hele hele ittifakla ne diyorsa, (hakikat teorilerinden birinin üst başlığı &#8220;tutarlılık teorisi&#8221; dir), birbiriyle tutarlı oldukları için, hakikati ifade ediyor olarak kabul ediliyordu. İnsanların sadece yaşadıkları fiziki mekânların petrol gibi yeraltı zenginlikleri istismar edilmedi, aynı zamanda insanların hayalleri ve umutlan da sömürüldü. Daha doğrusu, insanların gözünde onların söyledikleri üzerinden bir imaj inşa edilerek hakikat bununla ikame edildi. Bu faaliyetin en önemli özelliği, üst ilke olarak Batı çıkarlarını gözetmesi ve buna uygun bir &#8220;Doğu&#8221; tasavvuru inşa etmesiydi. Burada doğruluğun bir tane kriteri vardı, o da söylenenlerin birbiriyle tutarlı olmasıydı. Tutarlılığın test edilerek tahkim edildiği önemli araçlardan biri, &#8220;şarkiyatçılar kongreleri&#8221; olarak meşhur olan toplantılardı. Mahiyeti üzerinden oryantalizmin hakikatini Edward Said Oryantalizmce ortaya koyduğu için burada üzerinde daha fazla durmaya gerek görmüyorum. Ziya Paşa&#8217;nın ifadesiyle yapılan sadece &#8220;elfaz ile tağyir-i hakikat&#8217; idi. Söylem ilk defa Birinci Dünya Savaşı&#8217;nda ve daha ileri seviyelerde İkinci Dünya Savaşı&#8217;nda, Batılı &#8220;ulus&#8221;lar arasında birbirlerine karşı radikal bir şekilde kullanıldı. Bu dönemde nasıl bir söylem kullanıldığının bir örneğini Toynbee&#8217;nin Amerikan Kongresi için hazırladığı 1917 yılında neşredilen, &#8220;The Murderous Tyranny ofTurks&#8217;başhkh &#8220;memorandum&#8221; teşkil eder ki bu metin ile son üç-dört yıldır Türkiye hakkında Batı medyasında çıkan haberlerin mukayesesi, bize nelerin olup bittiği ve nelerin ne kadar değiştiği veya değişmediği hususunda açık seçik fikir verebilir.</p>
<p>Ama Batılıların unuttuğu önemli bir husus var: Artık dünya 19. yüzyılın dünyası değil. Ne bütün dünyayı istila etmiş, her yeri askerleriyle doğrudan kontrol eden bir Batı Avrupa söz konusu, ne de onların insanlığın hayrına bir şeyler yapabileceklerine inanan sömürgeleştirilmiş bölgelerin kandırılan, hayal ve umutlan istismar edilen insanları mevcut. Emperyalizm olarak en üst formunu kazanan modernite artık yapabileceğinin hepsini yaptı. Dünyanın hiçbir yerinde insanlar artık moderniteden, hele hele Batı Avrupa&#8217;dan, şimdiye kadar gördüklerini değiştirebilecek herhangi bir anlamda bir &#8220;iyi&#8217;lik beklemiyor. Olsa olsa bazı insanlar oralarda İkinci Dünya Savaşı sonunda oluşan refaha imreniyorlar, hepsi o kadar. 19. yüzyılın meşhur ideolojisi, evrim ve ilerleme, bizzat kendileri tarafından terk edilmek zorunda kaldı. Şu anda yaşayan Batılıların kendilerini, daha sonra gelecek bir &#8220;üstinsan/übermensch&#8221; tarafından ikame edilebileceğini kabullenmeleri oldukça zor olduğu için -bu konuda bir taraftan genetik, diğer taraftan yapay zekâ çalışmaları olsa da- evrimin zorunlu ve ilerlemenin sınırsız olmadığı açıktır. Nitekim tarihin sonunun liberalizm olduğuna dair söylemlerle mevcudu muhafaza etme yönünde bir söylemi tercih ettiler. Hatta insanları mevcut şartların zorunluluğuna ikna etmek için nöroloji alanında çalışmalar yaptırarak, bunun üzerinden insanın özgürlüğü ve ihtiyarının anlamsız laflar olduğu noktasında daha farklı bir söylem geliştirme yoluna gidiliyor. Her şeye rağmen, artık insanlar Batı&#8217;da herhangi bir ideal görmedikleri gibi, bunun aksine onların hayatlarını muhtelif cihetlerden ibretlik olarak kavramaya yöneliyorlar.</p>
<p>Batılıların kendilerinin de bütün insanlara söyledikleri -bir taraftan tamamen itibari olan, ama aynı zamanda iki yüzlü siyasetlerinin kurbanı olan- insan haklan söyleminden ibarettir. Batı dünyasının bütün insanlığa şu anda kıymetli olarak takdim edebildiği şey, insan haklarından ibaret gözükmektedir. Sorun da tam burada zuhur etmektedir: Batı dışındaki toplumlar insan haklarını talep ettiklerinde, bu talep, Satıhların haklarının veya refahlarının sınırlanması olarak kavranarak, insanların ne kadar hakka sahip olabileceği konusunda, onların yaşadıkları bölgelerin belirleyici olduğunu, John Rawls örneğinde gördüğümüz gibi, açıkça savunabilmektedirler. Uygulama zaten hep bu şekilde gerçekleştiği için, herkesin her gün karşı karşıya olduğu uygulamadan bahsetmenin zaten çok fazla bir anlamı yoktur. En azından söylem olarak bütün insanların insan olarak sahip oldukları devredilemez, alınamaz haklarının bulunduğunu dile getirmek bile, Satıhlara lüzumsuz gözüküyor. Hâlbuki bugün insanlar kendi memleketlerinde kendileri olarak yaşamak istiyorlar ve Satıhlar tarafından rahatsız edilmek istemiyorlar. Daha farklı bir ifadeyle insanlar artık kendi yaşadıkları bölgelerde huzur ve istikrar istiyorlar. Batı dünyasını rahatsız eden, Batı dışında yaşayan insanların huzur ve istikrarıdır. Batı dışındaki bölgelerde yaşayan insanların, özellikle de Müslümanların, huzur ve istikrar içinde kendi hayatlarını düzenleme ihtimali, Batı dünyasını huzursuz ediyor.</p>
<p>Batı dünyasının kendisini yeni şartlara uygun düşünmeye alıştırması gerekiyor. Bu, kabaca insanlığın vahdetini kabul etmek ve bütün insanların ister doğuda ister batıda, ister kuzeyde ister güneyde, ister kutuplarda isterse ekvator bölgesinde yaşasın, insan olduklarını kabul etmek demek. Aynı şekilde Afrika&#8217;da yaşayan insanlar ile Avrupa&#8217;da yaşayanların, Amerika&#8217;nın kuzeyinde yaşayanlar ile Meksika ve Güney Amerika&#8217;da yaşayanların, Çin ve Hindistan&#8217;da yaşayanların, ama aynı zamanda İslam dünyasında yaşayanların hepsinin öncelikle ve özellikle insan olduğunu kabul etmek anlamına gelmektedir. Bu aynı zamanda Batı dünyasında yaşayan insanların huzur ve istikrar talepleri ve bu konuda tedbir almaları ne kadar gerekli ve önemli ise, dünyanın diğer bölgelerinde de en az o kadar gerekli ve önemli, en az o kadar meşru ve makbul olması demektir. Almanya&#8217;da elinde bir çakı bulunan çıplak bir inşam tek kurşunla vurmanın meşruiyetini savunanların, bunu bütün bir dünyanın güvenlik güçleri için de savunabilmesi veya başka toplumlar hakkında konuşmadan önce -kendilerinden böyle bir şey bekleniyorsa tabii ki- bu cinayeti reddetmesi ve bunu yapanları cezalandırması gerekir.</p>
<p>Benzer örnekleri Fransa, Belçika, Amerika gibi Batılı ülkelerde hemen her zaman bulmak mümkündür. Mesele, herkesin böyle davranmasını savunmak değil; sadece Batılıların kendi kendilerini bütün doğruların ölçüsü olarak görmeleri ve ölçülerin nasıl uygulanacağına da kendilerinin karar vermesi olarak ortaya çıkmaktadır. Daha doğrusu, Batılıların perspektifinden kendilerinin istikran için gerekli olanların yapılması doğru iken, mesela Türkiye için doğru, Türkiye&#8217;nin istikrarsızlaştırılmasıdır. Türkiye&#8217;yi istikrarsızlaştıran her şey doğru olarak kabul edilerek bunun üzerinden söylemler geliştirilmekte ve hem muhabirler hem de muhbirler faaliyetlerini yürütmektedir. Bir ülkeyi ve bölgeyi düşman olarak görmenin pratikte başka bir şekli de yoktur. Temel mesele, Batı dünyasının zaman zaman kullandıkları bir tabirle, &#8220;radikal kötü&#8221; veya &#8220;düşman&#8221; kavramı üzerinden düşünme ve yaşamayı, düşmanlığa bir hayat ilkesi olarak dayanmayı terk edip edemeyecekleriyle alakalıdır.</p>
<p>Batı&#8217;nın en önemli özelliği, en azından Hobbes&#8217;tan beri, çatışma kavramı veya insanı insanın kurdu (homo homini lupus) olarak görme üzerine kendilerini ve dünyalarını inşa etmiş olma- landır. Esasını Hristiyanların Yahudileri ötekileştirmesinin teşkil ettiği çatışma ve düşmanlık tezi, Marx gibi bazı düşünürler tarafından kapitalizmin içinde yeniden keşfedilerek sınıf çatışması, Freud gibi düşünürler tarafından da fert ile toplum ve toplumun kültürü arasındaki bir çatışma olarak yeniden tanımlanmıştır. Bu durum, çatışma tezini bir bumerang gibi Batı&#8217;ya yöneltmiş olsa da tarihi, bir uluslar çatışması olarak gören tavır, nihayetinde insanlık tarihinin en acımasız, kanlı ve tahripkâr iki büyük savaşını buldu. Bu aslında, düşmanlık üzerine kurulu bir dünyanın kendi kendisini nasıl tahrip edeceğini de göstermektedir. Batı&#8217;nın çökmesi için kendi kurucu ilkesini ciddiye alması yeterli gözükmektedir. Temel sorun, Batı&#8217;nın kurucu ilkesi ile irtibatını gözden geçirip geçirmeyeceği, daha doğrusu böyle bir &#8220;gücü&#8221;- nün olup olmadığı ile alakalı gözükmektedir.</p>
<p>Artık herkesin daha açık bir şekilde gördüğü bir hakikati söylemek gerekmektedir: Batı dünyası ve modernıte, kendi kendine, kendi içine düştüğü bu durumdan kurtulma potansiyelini haiz değildir. Bu durum bizi bunun dışında farklı imkânlar olduğunu araştırmaya yöneltmektedir. Bu yönelişte dikkat edilmesi gereken önemli hususlardan biri, her şeye rağmen son iki yüzyılda yaygınlaşan, başta bilim, teknik ve teknolojik alandaki başarılar olmak üzere, demokrasi ve insan haklan gibi kazanmaların muhafaza edilmesinin gerekli olduğudur. Bunu yaparken farkında olunması gereken en önemli nokta, yaygın söylemin aksine, Batılıların sahip oldukları iyilikleri kendilerinin keşf etmedikleri, sadece başka medeniyetlerden, özellikle de İslam medeniyetinden üstlenerek, bir cihetten -mesela matematik ve empirik araştırma alanlarında- inkişaf ettirirken başka bir cihetten de -mesela hukuk ve siyaset alanları ile hümanizm alanlarında- tahrif ve dejenere ederek, aslı ile irtibatından kopararak gayesinden saptırdıkları gerçeğidir. İmkânlar araştırılırken bu hususlara, yani Batı&#8217;da bugün mevcut olanın alelıtlak Batı&#8217;ya ait olmadığının ve bunun keyfiyetinin, tarihî ve sistematik olarak farkında olmak zorunludur. Bunun farkında olmadan Batı&#8217;da olan her şeyi, iyi veya kötü, Batılılara aitmiş gibi görmek, Batı&#8217;yı ve Batıldan olduklarından daha önemli göstermek anlamına geldiği gibi, aynı zamanda orada hiçbir iyilik bulunmadığı gibi hilaf-ı hakikat bir yönelişe kapılmak anlamına da gelmektedir. Bunu tefrik etmeden atılacak adımlardan fazla bir şey beklememek gerekir.</p>
<p>Bu çerçevede bizim ilk olarak bakmamız gereken nokta, ilke de alakalıdır. Modern Batı&#8217;nın ilkesi, dost-düşman ayrımına dayalı çatışma ilkesi ise, o zaman bizim bulmamız gereken çözümde, düşmanlığın bir varlık ve düzen ilkesi olarak kabul görmemesi esas olacaktır. Düşmanlık esas itibariyle negatif bir yöneliş olduğu için, âdem ve idamı intaç eder. Radikal kötü ve düşman, aslında &#8220;hiç&#8221; olarak kavranır; ancak bu hiç, varlığın zuhuru için gerekli olarak kabul edilir. Bir tür gölge gibi. Ancak buradaki düşünce biraz tersten yürümektedir; gölge üzerinden nesnenin tanımlanması. Buradan platonik bir düşünme tarzına da yol bulmak mümkün ise de bunu burada ele almak bizi amacımızdan uzaklaştıracaktır. Düşmanlık, dolayısıyla yokluk ve kötülük üzerinden değil, varlık ve iyilik üzerinden bakmak ve buradan hareketle neler yapılabileceğini araştırmak zorunludur. Bu tabii ki Batı&#8217;ya veya moderniteye bir alternatif olmak amacıyla değil, aksine Batı&#8217;nın bu konuda ne yaptığını bilmekle ve dikkate almakla birlikte, onu esas almamak, karşı çıkarak bile onu belirleyici hâle getirmemek hususunda tedbirli olmak açısından önemlidir. Daha farklı bir ifadeyle bizim için Batı&#8217;nın iki yüzyıllık tarihi, kendinde mümkün birçok hadisenin bir araya gelmiş olmasından ibarettir. Bin tane, onbin tane, bir milyar tane mümkünü bir araya getirdiğinizde bir zorunlu çıkmaz. Bu demek oluyor ki biz Batı olsa da olmasa da nasıl düşünüp davranacaksak, öyle düşünüp davranmak durumundayız. Batı&#8217;nın arızi varlığı bizim tarafımızdan sadece mümkünlerden bir mümkün anlamında bir örnek olarak dikkate alınabilir. Bizim, 18. yüzyıla kadar, yani Batı olmadan önce nasıl düşünüp davrandık ise bugün de öylece düşünüp davranmayı başarabilmemiz gerekmektedir. Aradaki fark, sadece yaşanan tecrübelere son iki yüz- yıldakilerin de eklenmiş olmasıdır. Biz son iki yüzyılı yaşanmış gerçekler olarak dikkate almak zorundayız. Bu anlamda son iki yüzyıl kesinlikle ihmal edilemez, edilmemelidir.</p>
<p><strong>Türkiye&#8217;nin Koordinatı</strong></p>
<p>Modern dünya ve Batı ile ilişkiler açısından Türkiye&#8217;nin önemli bir yeri vardır. Türkiye, daha önce de ifade ettiğim gibi, bütün gayretiyle Batı kültür ve medeniyetini üstlenmek için çalışmış, bu hususta iyi veya kötü, önemli başarılar elde etmiştir. Bugün artık Türkiye -İstanbul üzerinden- mesela 18. yüzyılın Türkiye&#8217;si ile mukayese edildiğinde ortaya çıkan farkın, mesela 18. yüzyıldaki Fransa ile günümüzdeki Fransa, yine 18. yüzyıldaki İngiltere ile günümüzdeki İngiltere mukayese edildiğinde ortaya çıkan farktan çok büyük olduğu tespit edilebilir. Günümüzün Türkiye&#8217;si 18. yüzyılın İngiltere ve Fransa&#8217;sına aynı yüzyılın Türkiye&#8217;sinden daha fazla benzemektedir. Yani Türkiye, kim ne derse desin, kim nasıl değerlendirirse değerlendirsin, Batılılaşmıştır. Bugün Türkiye&#8217;de yaşayan insanların bununla -teferruatta problemler olsa da- esasa müteallik bir sorunu da yoktur. Türkiye, Batı kültürünü içselleştirmiştir. Bu, bir taraftan bakıldığında bir yabancılaşma, başka bir kültüre benzeyerek kendi olmayı terk etme gibi gözükmekle birlikte, başka bir taraftan bakıldığında durum daha farklı gözükmektedir. Nitekim bu taraftan bakıldığında Batı kültürünün bir kısmını benimseyerek Türkiye&#8217;nin, yabancılaşmayı bir kenara bırakın, Batı&#8217;yı da olabildiğince içine aldığını, bu yolla zenginleştiğini söylemek de mümkündür. Bu durum bir taraftan yine ilk bakışta çok da anlaşılabilir bir durum değildir, ancak vakıa bu yönden oldukça açık ve seçiktir. Bu açık ve seçikliği anlamak için, bazı klişeleri terk ederek, bunları esaslı bir eleştiriye tabi tutmak gerekli ve yeterlidir. Klişe dediğim en önemli husus, Batı&#8217;nın eşi ve benzeri olmayan biricik bir &#8220;başarı hikâyesi&#8221; olduğu ve kendisinden önceki medeniyet ve kültürlerle, onlardan mahiyet olarak farklı olması, dolayısıyla öncesi ile herhangi bir genetik iştiraki mevcut olmadığı inanadır. Bu inanca göre Batı, her şeyiyle yeni ve biriciktir. Bu hâliyle kendisinden öncekilerden belki bir canlının bir bitkiden istifade ettiği gibi istifade etmiş olabilir ve bu istifade gerçekleştikten sonra, o kültür ve medeniyet ile irtibatı, alınarak tüketilmiş, hazmedilmiş bir &#8220;gıda&#8221; ile bir insanın irtibatından mahiyet olarak farklı değildir. Bu klişe ile bakıldığında Türkiye&#8217;nin nasıl olup da Batı kültür ve medeniyetini bu kadar ciddi bir şekilde üstlenmiş olmasına rağmen, hâlâ niçin &#8220;Batılı&#8221; olamadığının açıklaması yoktur.</p>
<p>Vakıa Türkiye Batı kültür ve medeniyetini üstlenmiş olmasına rağmen Batılı değildir. Bunu hemen herkes ittifakla söyleyecektir. Ancak ilginç bir şekilde Türklerin Batı kültüründen üstlendiği, Batı kültürüne ait olduğu kabul edilen unsurlar, Türkiye&#8217;de garip ve yabancı değildir. Altı çizilmesi gereken önemli bir husus vardır: Türkiye Batı kültürünün tamamını üstlenmemiştir, onun üstlendiği sadece bir kısmıdır. Batılıların Türkiye&#8217;de görmek, görenlerin anlamak, anlayanların da kabul etmekte zorlandığı husus, tam da burada zuhur etmektedir.</p>
<p>Türkiye, Batı kültürünü olabildiğince almış, üstlenmiş ve hazmetmiş, ancak Batılı olmamıştır. Bu bir anlamda Türkiye&#8217;nin &#8220;Türkleşme, İslamlaşma ve muasırlaşma&#8221; idealini gerçekleştirdiği anlamına gelmektedir. Bu sorunun cevabını bulmaya doğru bir adımı, kısaca söz konusu klişenin, yani Batı medeniyetinin biricik ve istisnai bir durum teşkil ettiği varsayımının doğru olmadığını fark ettiğimizde atmış oluruz. Çünkü Batı, genetik olarak İslam medeniyeti ile aynı kültürel genlere sahiptir ve bu genlerin bir kısmı, zaman içerisinde, itidali yitirerek daha fazla ön plana çıkmıştır. Bu durum kısaca şu şekilde ifade edilebilir: Bir insan düşünün, onun gözleri aşırı büyük, dili aşırı uzun, buna karşılık kulağı kullanılmamaktan daha az hassas hâle gelmiş ve bu insan dokunma duyusunu aklından daha fazla kullanmayı itiyad hâline getirmiş olsun. Bu insanın gözünü, dilini, kulağını ve diğer duyularını itidal içinde kullanan insan ile genetik bir faklılaşmasından bahsedilemez. Burada sadece bazı -önemsiz sayılmayacak- aşırılıklar ortaya çıkmıştır. Bu aşırılıkların aslı, itidal hâlindeki insandadır. İtidal hâlindeki insan, bu aşırılıklarla farklılaşmış ve bunu bir mahiyet farklılığı olarak takdim etmeye çalışan insanın her hâlini anlayıp değerlendirerek, hem aşırılıkları hem de duruma göre eksiklikleri tespit ederek onunla irtibat kurabilir. Bizim Batı medeniyeti olarak isimlendirdiğimiz hadise, itidalini yitirmiş İslam medeniyetinden başka bir şey gibi gözükmemektedir. Bunu görmek için Batı toplumlarının 16- 19. yüzyıllar arasındaki tarihlerini, Osmanlı toplumu ile irtibatı içinde okumak gerekli ve yeterlidir. İslam medeniyetinin bir mensubu, hatta taşıyıcısı olarak Türkiye&#8217;nin Batı medeniyeti ve modernite karşısındaki durumu bundan ibarettir. Demek oluyor ki Türkiye&#8217;nin nasıl olup da Batı kültürü ve medeniyetini üstlenmekle birlikte Batılı olmadığını, özündeki itidal ile anlamak ve açıklamak mümkündür.</p>
<p>Durun bunlar Türkiye&#8217;de radikal bir Batı kültürü ve medeniyeti düşmanlığının -Türkiye&#8217;nin Müslümanlığından vazgeçmeden Batı medeniyetini içselleştirmiş olması hasebiyle- hem imkânsız hem de anlamsız olduğunu hem açıklamakta hem de göstermektedir. Türkiye&#8217;de Batı medeniyeti düşmanlığı, kendi kendine düşmanlıktan başka bir anlama gelmez. Türkiye&#8217;de Batı medeniyeti düşmanlığı, anlamsız ve saçmadır. Yani 19. yüzyılın kültür ve medeniyet farkında esasını bulan &#8220;dost-düşman&#8221; ayrımına dayalı siyaseti, günümüzde, özellikle Türkiye ile Batı arasında kültürel çerçevede anlamlı gözükmemektedir. Bu durum tabii ki devletler (mesela Almanya ile İngiltere ve Fransa) arasındaki ihtilaflar ve bunun üzerinden bazı devletlerin diğerleri ile düşmanca ilişkiler kurmadığı veya kurmayacağı anlamına gelmez. Ancak buradaki düşmanlık, tabir caizse iyi ile radikal kötü arasındaki mahiyet farkından kaynaklanan uzlaşılamaz bir düşmanlık değildir. Kısaca Türkiye, Batı kültürü ile o kadar içli dışlı oldu ki, &#8220;Batı ve Türkiye&#8221; gibi bir ayrım artık çok da anlamlı gözükmemektedir.</p>
<p>Diğer taraftan İslam medeniyetinde insanlar arasındaki ilişkiler düşmanlık değil, teavün veya yardımlaşma üzerine kurulur. Düşmanlık asli değil fer&#8217;i bir ilişki şeklidir. Varlık düşmanlıkla değil, dayanışmayla sübut bulur. Batı&#8217;daki sorun da zaten, fer&#8217;i olan bir ilişki şeklini asli olanın yerine ikame etmeyle alakalıdır. Batılılar açısından zor olan tam da burada ortaya çıkmaktadır. 19. yüzyılın alışkanlıkları ile düşünmenin çok çeşitli cihetlerden ne kadar problemli olduğunu kavramakta ciddi sıkıntıları bulunmasına rağmen -belki çaresizlikten- yine ona sığınmaya çalışıyorlar. Hâlbuki dünya artık 19. yüzyılın dünyası değil; Fransızlar Cezayir&#8217;i işgal edemeyecekleri gibi, İngilizler Hindistan&#8217;a sahip olabilecek gücü kaybedeli bir asır oldu. Sömürgecilerin kurdukları düzeni yönetme konusunda Amerika, zamanında asıl sömürgecilerin yaptığı kadar bile başarılı değil; girdiği ve müdahale ettiği her yeri tahrib ediyor. Batı&#8217;nın önde gelen mümessili, bir yıkım makinası gibi; dokunduğu hiçbir yer, onunla irtibat hâlinde olduğu müddet, iflah olmuyor. İflah olmak, ancak onunla irtibatı koparmakla düşünülebilir hâle geliyor. Kısacası sömürge şartları belli ölçüde, farkında olunarak ve olunmayarak bazı besleme sömürge aydınları tarafından sürdürülmeye çalışılsa da sömürgecilik bitti. Dünya tarihinin son iki asrına damgasını vurmuş olan sömürge dönemi son buldu. Batılıların artık, varlığın sesine kulak vererek, sömürge dönemi alışkanlıklarını terk etmesi gerekiyor. Batılıların önlerinde sömürge dönemi alışkanlıklarını terk etmekten başka bir alternatif bulunmuyor. Diğer taraftan Batı dışı toplumlar da artık sömürge olmadıklarının gittikçe daha fazla farkına vararak, buna uygun davranabilmeyi düşünebilmeleri gerekmektedir. Bu hususta Türkiye, sömürge olmadığının farkında olarak kararlar almanın ve uygulamanın imkânını bütün dünyaya gösterecek bir &#8220;üsve-i hasene&#8221; olmak; bu hususta sadece Batı dışı toplum- lara değil, Batılılara da &#8220;mâbihilistişhâd&#8221; olmak durumundadır. Bunun yolu aslında bellidir: yeniden varlığı esas alıp teavün üzerinden itidali yaşayarak göstermek.</p>
<p>Tahsin Görgün &#8211; <em>İslam</em> Modernizm ve <em>Batılılaşma</em> ,syf:135-164</p>
<p>Dipnotlar</p>
<p>82 15 Temmuz akşamı Batılı yetkililerin, tarafları sükünete ve kan dökrnemeye çağırması, böylesi bir tavrın Türkiye için de geçerli olduğunu göstermektedir. |</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>83 Hoş ABD&#8217;nin Almanya&#8217;yı 4*2 antlaşmalarına rağmen, hâlâ duşman ülke kategorisinde görerek butun tavırlarını ve tedbirlerini bu çerçevede alıyor olması, devletler arası ilişkilerin -Batı Ttufakı&#8221; içinde deİlginç özellikleri arasında kabul edilebilir. Ancak burada ufak bir farka da dikkat etmek gerekir: ABD&#8217;nin Almanya&#8217;yı yakından takip etmesi, orayı istikrarsızlıştırmak için gayret sarf etmesi anlamına gelmemektedir Belki bu “şimdilik” böyledir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>84 Vakıaya mutabık bir ifade için “Mümkün mü? sorusu, dil ile dünya arasında bir tekabüliyetin. | olamayacağı iddia edilerek menfi olarak cevaplanmış; dilin ve söylemin, varlığın evi olarak, Ni varığı bir anlamda belirlediği yaygın olarak kabul edilmiş gibi gözükmektedir. li</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/batililasma-turkiye-bati-iliskilerinin-ontolojik-derinligi/">Batılılaşma -Türkiye-Batı İlişkilerinin Ontolojik Derinliği-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/batililasma-turkiye-bati-iliskilerinin-ontolojik-derinligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Emperyalizmin Klasik Çağı</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 09 May 2020 13:27:45 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Amerika]]></category>
		<category><![CDATA[Ellen Meiksins Wood’]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizmin Klasik Çağı]]></category>
		<category><![CDATA[iktisadi rekabet]]></category>
		<category><![CDATA[Küresel Sermaye]]></category>
		<category><![CDATA[Küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Piyasa]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk savaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24114</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ellen Meiksins Wood Britanya kapitalizminin yükselişi kuşkusuz diğer önemli Avrupalı güçlerde, her ne kadar onların Britanya’daki iktisadi kalkınmayı sürükleyen içsel zorunlulukları olmasa da, sanayileşmeyi teşvik etmiştir. Ama bu etki ilk önce jeopolitik askerî rekabetin yerine iktisadi rekabetin geçmesini sağlamadı. 19. yüzyılda, klasik emperyalizm çağında, Avrupalı devletler daha da şiddetli sömürgeci yayılma kampanyaları yürüttüler ve sömürge [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/">Emperyalizmin Klasik Çağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p class="entry-title"><strong><em><img decoding="async" class=" wp-image-17826 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png" alt="" width="308" height="308" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250.png 250w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/01/emperyalizm-250x250-100x100.png 100w" sizes="(max-width: 308px) 100vw, 308px" />Ellen Meiksins Wood</em></strong></p>
<div class="entry-content">
<p>Britanya kapitalizminin yükselişi kuşkusuz diğer önemli Avrupalı güçlerde, her ne kadar onların Britanya’daki iktisadi kalkınmayı sürükleyen içsel zorunlulukları olmasa da, sanayileşmeyi teşvik etmiştir. Ama bu etki ilk önce jeopolitik askerî rekabetin yerine iktisadi rekabetin geçmesini sağlamadı. 19. yüzyılda, klasik emperyalizm çağında, Avrupalı devletler daha da şiddetli sömürgeci yayılma kampanyaları yürüttüler ve sömürge dünyasının paylaşılması için yoğun çekişmelere girdiler. Bu, emperyalizm düşüncesinin ve ondan çıkan olguyu analiz etmeye yönelik önemli teorilerin doğuşunun tarihsel anıydı.</p>
<p>Klasik emperyalizm teorileri, kapitalizmin dünyanın belirli kısımlarında gelişkin olduğu ama tam bir küresel sistem olmanın çok uzağındaki bir çağa aittir. Kuşkusuz emperyal güç dünyanın büyük bölümünü kuşatmıştı ama bunu iktisadi zorunlulukların evrensel olarak uygulanmasından çok, sömürgeci efendilerle tabi halklarının ilişkilerini her zaman belirleyen aynı baskıcı yöntemlerle gerçekleştirmişti.</p>
<p>Emperyalizm teorileri özellikle de Marksist Sol’dakiier bu gerçeği yansıtırlar. Marx gibi önemli Marksist teorisyenler de kapitalizmin hâlâ epeyce yerel bir olgu olduğu önermesinden başlayarak teorilerini kurdular. Marx olağandışı biçimde ileriyi görerek kapitalizmin bütün dünyaya yayılacağını öngördü. Ama o, büyük ölçüde var olan en olgun kapitalizmi. sanayi Britanya’sını keşfetmekle ilgileniyordu ve kapitalizmin mantığını açıklamak için onu çevresindeki büyük ölçüde kapitalist olmayan dünyadan soyutlayarak içe dönük bir sistem olarak inceledi. Onun önemli izleyicilerinin farklı bir başlangıç noktası vardı. Onlar -çok somut tarihsel ve siyasi nedenlerle bütün olarak kapitalist olmayan koşullarla ilgilendiler. Bu sonraki Marksistler kapitalizmin olgunlaşmadan ya da evrensel ve bütünsel bir hale gelmeden önce dağılacağı önermesinden başladılar. Onların başlıca ilgi alanı kapitalist olmayan dünyada nasıl dümen tutulacağıydı.</p>
<p>20. yüzyılda dönüm noktası olan başlıca Marksist teorileri düşünelim. Lenin’den Mao’ya kadar ortaya konan en ünlü ve etkili devrim teorileri, kapitalizmin neredeyse var olmadığı ya da az gelişmiş olduğu ve kitlesel proletaryanın bulunmadığı, devrimin azınlıktaki işçilerle kapitalizm öncesi durumda olan köylü kitlesinin ittifakıyla mümkün olabileceği koşullarda kuruldu. Klasik Marksist emperyalizm teorileri de gelişkin kapitalist ekonomilerin iç işleyişinden kapitalizmin dış ilişkilerine doğru önemli bir odaklanma değişimi gösterir. Batı Avrupa’da bile başlıca Marksist teoriler, kapitalist ile kapitalist olmayan ilişkilerin karşılıklı etkileşimi ve kapitalist devletlerle kapitalist olmayan dünyanın arasındaki ilişkilerdeki çelişkilerle uğraşmaya başladılar.</p>
<p>Klasik Marksist emperyalizm teorileri aralarındaki bütün derin anlaşmazlıklara rağmen bir temel önermeyi paylaştıı lar: Emperyalizm, tam olarak hatta çoğunlukla kapitalist bile olmayan -ve muhtemelen hiç olmayacak olan-bir dünyada, kapitalizmin konumuyla ilgiliydi. Leninci düşüncenin altını da yatan temel, emperyalizmin “kapitalizmin en yüksek aşaması” olduğu ve kapitalizmin, emperyalist devletler arasındaki uluslararası çelişkilerin ve askerî karşı karşıya gelmelerin ana ekseni oluşturduğu bir aşamaya geldiği varsayımıdır.</p>
<p>Ama rekabet, tanım gereği, büyük ölçüde kapitalist olmayan dünyanın bölünmesi ve yeniden bölünmesi üzerinedir. Kapitalizm yaygınlaştıkça (eşit olmayan hızlarda) emperyalist güçler arasındaki rekabet daha da şiddetli hale gelecek ve aynı zamanda artan bir direnişle karşılaşacaktır. Asıl nokta -ve emperyalizmin kapitalizmin en yüksek aşaması olması nihai aşamada emperyalizmin kapitalist olmayan kurbanları tamamen kapitalizm tarafından yutulmadan önce kapitalizmin yok olacağıdır.</p>
<p>Bu noktayı en açık biçimde Rosa Luxemburg ifade etmiştir. Onun politik ekonomi alanındaki klasik eseri The Accumulation of Capital’da Marx’ın kapitalizm analizine -temelde kendi içine dönük bir sistem olarak tek bir ülkede bir alternatif ya da bir tamamlayıcı açıklama getirilmiştir. Ona göre kapitalist sistem, kapitalist olmayan oluşumlara açılma ihtiyacındadır; bu nedenle kapitalizm kaçınılmaz olarak askerîleşme ve emperyalizm anlamına gelir.</p>
<p>Kapitalist militarizm, doğrudan toprakların fethinden başlayarak çeşitli aşamalardan geçmiştir ve şimdi “nihai” aşamasında “kapitalist olmayan uygarlıklar için kapitalist ülkeler arasındaki rekabetçi mücadelede bir silah” haline gelmiştir. Ama kapitalizmin temel çelişkilerinden birisi “evrensel olmaya çalışırken ve gerçekten de bu eğilim adına yol alırken çökmek zorunda olmasıdır -çünkü içsel olarak evrensel bir üretim biçimi alma kabiliyeti yoktur”.</p>
<p>Bütün dünyayı içine çekmeye çalışan ilk ekonomi biçimidir ama aynı zamanda tek başına ayakta kalamayan bir ilktir, “çünkü bir vasıta ve zemin olarak diğer iktisadi sistemlere ihtiyacı vardır”.2</p>
<p>Bu emperyalizm teorilerinde tanım gereği kapitalizm kapitalist olmayan bir çevre varsayımında bulunulur. Gerçekten de kapitalizmin yaşaması için sadece kapitalizm öncesi oluşumların varlığı yeterli değildir; temel olarak kapitalizm öncesi araçlar olan “ekonomi dışı” güç, askerî ve jeopolitik baskılar ve geleneksel devletlerarası rekabet, sömürge savaşları ve toprak hâkimiyeti de gereklidir. Bu açıklamalar yapıldığı çağa ışık tutar ve bugüne kadar kapitalizmin başarılarını evrenselleştirememesi, çoğu ileri ekonominin refahının ve önemli kapitalist güçlerin her zaman tabi ekonomilerin sömürüsüne dayanmasına ilişkin varsayımın yanlışlığı gösterilememiştir. Ama hâlâ dünyada bütün uluslararası ilişkilerin kapitalizme içsel olduğu ve kapitalist zorunluluklarla yöneltildiklerini açıklayan sistematik bir emperyalizm teorisine ihtiyaç vardır. Ama en azından kısmen de olsa dünyada az ya da çok evrensel bir kapitalizmin ve kapitalist zorunlulukların emperyal egemenliğin evrensel araçları olması yakın zamandaki önemli bir gelişmedir.</p>
<p>Her hâlükârda Avrupa kapitalizmin ilerlemesini kısmen rakip jeopolitik ve askerî imparatorluklar kıtası olarak 1. Dünya Savaşı’na girerek sağladı. ABD’nin de bu eski emperyal sistemde bir rolü oldu. Monroe doktrininin ilk günlerinden itibaren ABD “etki alanını” Batı yarı küreye ve ötesine doğru her zaman için doğrudan sömürgeleştirme amacıyla olmasa da askeri araçlarla genişletti ve kuşkusuz itaatkâr rejimler kurdurdu. Savaştan bazı önemli emperyal güçler parçalanarak çıktı. Ama eğer klasik emperyalizm fiilen 1918’de son bulduysa ve  ABD dünyanın gerçekten birinci iktisadi imparatorluğu olma işaretleri verdiyse de (tabii pek çok ekonomi dışı gücü ve doğrudan emperyal şiddet kullanarak) yeni emperyal biçimin ortaya çıkması için birkaç on yıl daha geçmesi gerekecekti. Ve bu ancak 2. Dünya Savaşı’nın sonundan önce gerçekleşmedi.</p>
<p>Bu savaş iktisadi amaçlar uğruna doğrudan toprak genişlemesini hedefleyen son savaş olabilirdi her şeyden önce Almanya iktisadi çıkarları doğrultusunda sadece Doğu AVrupa topraklarını ve kaynaklarını ele geçirmeyi hedeflemedi, Hazar Denizi’ni ve Kafkasya’nın petrol yataklarına da göz dikmişti. Bu, muhtemelen kapitalist güçler arasında iktisadi çıkarlar için çıkarılan son kavgaydı; başlıca saldırganlar piyasa zorunlulukları yerine tamamen ekonomi dışı güce başvurdular; ekonomilerini baştan sona askerîleştirilmiş devletlerin kontrolüne soktular. Yenilgiye uğrayan iki güç olan Almanya ve Japonya, muzaffer olanların büyük yardımlarıyla ABD ekonomisinin başlıca rakipleri haline geldiler ve yeni bir çağ da gerçekten başladı.</p>
<p>Bu bir iktisadi rekabet çağı olacaktı -kapitalist devletlerarasındaki gergin işbirliği garantilenmiş pazarları gerektiriyordu- başlıca kapitalist güçlerin arasındaki askerî rekabet geride kaldı. Askeri ve jeopolitik çekişme ekseni artık kapitalist güçler arasında değil, kapitalist ve kapitalist olmayan dünya arasındaydı Soğuk Savaş sona erene kadar eski Sovyetler Birliği bile kapitalist yörüngeye çekildi. Bu çekişmenin rakip kapitalist güçler arasında olmasa da kuşkusuz küresel kapitalist düzen açısından uzun dönemli sonuçları oldu.</p>
<p>ABD ile Sovyetler Birliği arasındaki çelişki hiçbir zaman doğrudan askerî çatışmaya yol açmadı ama Soğuk Savaş emperyal askerî gücün rolünde önemli bir değişime neden oldu. Doğrudan tepraklarını genişletmeyi hedeflemeyen ABD gene de son derece gelişkin askerî ekonomisiyle dünyanın en  önemli askerî gücü haline geldi. Bu sırada askerî gücün amacı göreli iyi tanımlanmış emperyal yayılma ve emperyalistler arası rekabetten, dünyada ABD sermayesinin çıkarlarının polisliğini yapmaya doğru açık uçlu bir politikaya dönüştü. Bu askerî model ve hizmet ettiği ihtiyaçlar “Komünizmin çökmesiyle” değişmeyecekti ve Soğuk Savaş’ın yerine başka senaryolar geçecekti. Bush doktrini doğrudan, Soğuk Savaş’ta doğan stratejilerden çıkarıldı.</p>
<p>Azgelişmiş dünya ile ilişkiler de değişti. Soğuk Savaş’ın arifesinde, imparatorluklar çökerken ulus devletler çoğaldı. Bu sadece ulusal kurtuluş mücadelelerinin bir sonucu değildi, aynı zamanda tipik bir emperyalist politikanın sonucuydu. Örneğin Ortadoğu’da Batılı güçler özellikle de Britanya ve Fransa Osmanlı İmparatorluğu’nun kalıntılarını, doğrudan sömürgeci bir sahiplenmeyle değil yeni ve gelişigüzel devletler yaratarak, başlıca da petrol kaynaklarının kontrolünü hedefleyerek bölüştüler daha sonra bu kontrolü ABD üstlendi.</p>
<p>Eskinin enkazından doğan yeni emperyalizm, artık emperyal efendilerle sömürge tebaası arasındaki bir ilişki değil, az çok bağımsız devletler arasındaki daha karmaşık bir etkileşimi içermekteydi. Kapitalist emperyalizm kuşkusuz dünyayı iktisadi yörüngesinin içine aldı ama bu artık ulus devletler dünyasıydı. ABD 2. Dünya Savaşı’ndan en güçlü bir askerî ve iktisadi ülke olarak çıktı; iktisadi zorunluluklarla ve çok sayıda devletin idaresiyle yönetilen yeni emperyalizmin komutasını aldı bu bileşimin ortaya çıkardığı bütün çelişkilerle ve tehlikelerle birlikte. Bu iktisadi imparatorluk, karmaşık devlet sisteminin üstünde hegemonya kurarak ayakta kaldı; engellenmesi gereken düşmanlar ve kontrol altında tutulması gereken dostlar vardı ve Batılı sermaye Üçüncü Dünya’dan yararlanabilmeliydi.</p>
<p><strong>Küreselleşme</strong></p>
<p>Bu kitap yazılırken yeni bir ulus devlet daha doğdu. Uzun, acı dolu ve cesur bir mücadeleden sonra Doğu Timor, Endonezya’dan bağımsızlığını kazandı. Bu yeni devletin tarihi, emperyalizmin gelişiminin bir özetidir; kapitalist olmayan başlangıcından kapitalist “küreselleşmeye” doğru bir hat izlenir. Kaynaklara ve köle emeğine erişim gibi olağan nedenlerle Timor, 16. yüzyılda Portekiz tarafından sömürgeleştirildi. Portekiz ve Hollanda’nın sömürgeci çıkar çatışmasının sonucunda ada, 19. yüzyılda emperyal güçler arasında bölüşüldü; doğusu Portekiz’de kaldı; 20. yüzyılda doğrudan Avrupa sömürgeciliğinin yerini yerli bir diktatör aldı. Batı’ya yararlı olan ve Batılı devletler, özellikle de ABD tarafından desteklenen Endonezya’nın Suharto’su, Doğu Timor’un üstünde vahşi baskılar uyguladı ve nihayet kanlı mücadelelerin sonunda bağımsızlık kazanıldı ama ilk yıllarında hâlâ Batı’nın yeni baskılarına maruz kalmaktadır.</p>
<p>Emperyal gücün bu küçücük yeni devlete iktisadi zorunlulukları nasıl dayatacağı zamanla görülecek. Ama onun bu zorunluluklardan ve yeni emperyalizmin başlıca aracı olan borç tuzağından kısmen bağımsızlığını sağlayan koşullar aynı zamanda onu emperyal baskılar karşısında kolayca kırılgan hale getirmektedir: Ada ile Avustralya arasındaki denizin altında büyük petrol ve doğalgaz yatakları vardır. Avustralya’nın ABD’nin desteğiyle büyük petrol şirketlerine ve emperyal ekonomilere en yararlı koşulları sağlayacağından emin olabiliriz ve Doğu Timor’un borçsuz yaşama olasılığının bulunup bulunmadığı tartışma konusudur.</p>
<p>Doğu Timor devlet olma yolundayken Birleşmiş Milletler onun adına yeni bir enerji anlaşması için müzakerelere başladı, Avustralya’dan ve başlıca enerji şirketlerinden yıllar önce Endonezya’ya sağlanan koşullardan daha iyisini elde etmeye çalıştı. ABD hükümeti kendisi de petrolcü olan başkan yardımcısı Dick Cheney’nin ağzından çok ileriye gidilmemesi uyarısında bulundu. Bu, ABD’nin muazzam iktisadi ve askerî gücünün egemenliği altındaki dünyada gelecekte olacakların bir işaretiydi ve Doğu Timor bu dünyada yol almakta zorlanacaktı. Yeni Timor hükümeti, Colin Powell’ın ABD yardımının kesilebileceği tehdidi karşısında insanlığa karşı suç işleyen ABD vatandaşları için Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde dava açmayacağını taahhüt eden yazılı bir belge imzalamaya mecbur kaldı?</p>
<p>Doğu Timor, yeni emperyalizmin tercih ettiği stratejiyi gösteren sadece en son küçük bir örnektir. Şimdiki emperyal hegemonya 2. Dünya Savaşı’ndan özellikle de komünizmin çöküşünden beri kendi koşullarını askerî baskı uygulamadan ve elbette doğrudan sömürgeci yönetime başvurmadan dünyaya dikte ettirebilmektedir. ABD, görünüşte bağımsız devletlere karşı iktisadi zorunluluklarını dayatmakta çeşitli yeni yollar buldu.</p>
<p>Bu yeni emperyal düzenin resmî başlangıcı 2. Dünya Savaşı sırası ve sonrasıdır. ABD askeri üstünlüğünü Hiroşima ve Nagasaki’de atom bombalarıyla; iktisadi hegemonyasını Bretton Woods sistemini, daha sonra IMF ile Dünya Bankası’nı kurarak ve Genel Gümrükler ve Ticaret Anlaşması’nı (GATT) yürürlüğe sokarak gösterdi.</p>
<p>Bu anlaşmaların ve kurumların görünüşteki amacı dünya ekonomisinin istikrara kavuşturulması, para birimlerinin serbestçe ABD dolarına çevrilebilir hale getirilerek rasyonelleştirilmesi, yeniden iktisadi inşa ve kalkınma için bir çerçeve sağlanmasıydı. Ama bu amaçlar çok özel koşullarda gerçekleştirilecekti. Amaç diğer ekonomileri, kaynaklarını, işgücünü ve piyasalarını Batı özellikle de ABD sermayesine açmaktı. Bütün bunlar basit vasıtalarla gerçekleştirilecekti; ABD tarafından belirlenen koşullara uymak şartıyla Avrupa ekonomilerinin yeniden inşası ve “Üçüncü Dünyanın” kalkınması mümkün olabilecekti.</p>
<p>Kurumsal iktisadi yapıların yanında siyasi bir organizasyon olan Birleşmiş Milletler kuruldu. Dünya ekonomisine çok az etkisi olacak biçimde planlanan Birleşmiş Milletler görünüşte çok sayıda devletin arasında bir tür siyasi düzen sağlayacak ve varlığıyla egemen güçlere daha az uyumlu olabilecek uluslararası örgütlenme biçimlerini engelleyecekti.</p>
<p>Bu aşamada ABD bir emperyal güç olarak çok hızlı gelişen ekonomisiyle piyasalarını genişletmek için Üçüncü Dünya’da bir tür “kalkınma” ve “modernleşmeyi” teşvik etmekten yanaydı. Savaş sonrası büyük canlılık sona erince ihtiyaçlar da değişti ve piyasaları genişletme amacının yerini başkaları aldı. Savaş sonrası iktisadi düzenle ilgili genel amaç son “küreselleşme” aşamasına kadar temel olarak aynı kaldı; dünya ekonomisine ilişkin belirli kurallar ABD sermayesinin değişen ihtiyaçlarına uyum sağlamak üzere dönüştürüldü. 1970’lerin başında, değişen emperyal ilkelere göre, yerine başka ilkeler geçirilerek Bretton Woods sistemi bırakıldı.</p>
<p>Bu, bütün Batılı ekonomileri etkileyen uzun gerileme döneminin başlangıcıydı ve özellikle ABD 1990’ların başına kadar etkilenmeyi sürdürdü (bugün bile sonuçları borsa balonları ve “gelir kazanımları” ile maskelense de olumsuz etkilenme sürmektedir). Bu gerilemenin yükünü küresel ekonomi çekti. On yıllardır süren uzun yükseliş dönemindeki çarpıcı büyüme ve üretkenlik artışından sonra ABD ekonomisi uzun bir durgunluk ve azalan kârlar dönemine girdi; bu karakteristik -ve özgün biçimde kapitalist aşırı kapasite ve üretim krizi özellikle eski düşmanları Japonya ve Almanya’nın son derece etkili iktisadi rakipler haline gelmesiyle de bağlantılıdır. Şimdi sorun bu krizin mekân ve zaman içinde nasıl yerinden söküleceğidir.</p>
<p>Bunu küreselleşme dediğimiz, sermayenin uluslararasılaştığı, serbestçe ve hızla hareket ettiği ve dünya çapında en talancı finansal spekülasyonun olduğu dönem izledi. Bu kapitalizmin başarılarına değil başarısızlığına bir yanıt olduğu kadar daha başka bir şeydi de. ABD kendi sermayesi için kıyamet gününü ertelemek üzere finansal ve ticari ağını kullandı ve yükü başka bir yere kaydırmaya çalıştı; çılgın bir finansal spekülasyon ortamı eşliğinde fazla sermayenin nerede kâr bulursa oraya girmesini kolaylaştırdı.</p>
<p>Bu ihtiyaçları karşılamak üzere gelişmekte olan ekonomilere koşullar dayatıldı. “Washington Anlaşması” diye adlandırılan, IMF ve Dünya Bankası aracılığıyla uygulanan koşullara göre emperyal güç “yapısal uyum” ve çeşitli önlemler talep ederek bu ekonomileri ABD öncülüğündeki küresel sermaye karşısında daha da savunmasız bıraktı. Örneğin ihracata yönelik üretim ve ithalat kontrollerinin kaldırılması üreticileri yaşamları için daha da piyasa bağımlısı kılarken özellikle tarım alanında yüksek sübvansiyonlarla desteklenen Batılı üreticilerin rekabetine maruz bıraktı; kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle büyük kapitalist güçlerin şirketlerinin bu alanda şirket satın almaları kolaylaştı; yüksek faiz hadleri ve finansal kuralsızlaşma ABD finansal çıkarlarına büyük kazanç sağlarken Üçüncü Dünya’da borç krizi yaratıldı (ve nihayetinde tekrarlanan kapitalist çelişkilerden birisinde emperyal merkezde de durgunluk oldu) vb.</p>
<p>Tabii bu hikâyenin sonu değildi ama kapitalizmin ani yükseliş ve düşüş krizlerini ya da uzun dönemli gerileme ve durgunluk dönemlerini incelemenin yeri burası değil. ABD’nin küresel ekonomiyi kontrol biçiminin “piyasa ekonomisinin” çelişkilerini çözemeyeceği, bunun diğer ekonomilerde, emperyal gücün kendi sermayesinin dalgalanan ihtiyaçlarını karşılamak üzere -borçları, ticaretin kurallarını, yabancı yardımı ve bütün finansal sistemi idare ederekkullanılamayacağını ama kullanıldığını söylemek yeterlidir. Bir anda geçimlik çiftçileri ihracat piyasaları için tek bir ticari ürün yetiştirmeye zorlamakta; daha sonra ihtiyacına göre bu çiftçileri fiilen yok ederek Üçüncü Dünya piyasalarının dışa açılmasını talep ederken kendi tarımsal üreticilerini koruyup destekleyebilmektedir.</p>
<p>Gelişmekte olan ekonomilerde finansal spekülasyon yoluyla geçici olarak sanayi üretimini destekleyebilir sonra aniden spekülatif kârları nakde çevirerek ya da zararını azaltıp giderken bu ekonomilerden desteğini çekmiş olur. Bu uygulamalar er ya da geç emperyal ekonomiye geri dönerek korku salar ki bu emperyal sistemin pek çok çelişkisinden sadece biridir.</p>
<p>Fiilen var olan küreselleşmenin anlamı bağımlı ekonomileri dışa açarak emperyal sermaye karşısında kırılganlıklarının artırılmasıdır, bu arada emperyal ekonomi mümkün olduğunca ters etkilerden korunur. Küreselleşmenin serbest ticaretle hiçbir ilişkisi yoktur. Tam tersine ticaret koşullarının emperyal sermayenin çıkarları doğrultusunda dikkatli bir biçimde kontrolünü içerir. Bazı yorumcuların iddia ettiği gibi küreselleşmenin sorununun çok fazla değil ama yeterli olmayan serbest ticaret uygulamaları olduğu, yoksul ülkelerin ihtiyacı olan şeyin gerçekten serbest ticaret ve Batı piyasalarına erişim olduğu savı küreselleşme gerçeğini temel bir biçimde anlayamamaktır. Eğer küresel ekonomi iki yönlü açık bir yol olsaydı, başka ne başarırsa başarsın, planlandığı sistemin amaçlarına hizmet etmezdi ve her hâlükârda yoksul ülkeler için başlıca tehlike emperyal piyasaların onlara kapalılığından çok, emperyal sermaye karşısında savunmasızlıklarıdır.</p>
<p>Küreselleşmenin ne olduğu ve özellikle ne olmadığı konusunda net olalım. İlk olarak bu, gerçekten bütünleşmiş bir dünya ekonomisi değildir. Günümüzün küresel ekonomisinde sermayenin ulusal sınırlar arasındaki hızlı Ve nefes kesen hareketliliğini ya da bunu kolaylaştıran uluslar üstü kurumların varlığını kimse inkâr edemez. Ama bunun anlamının piyasaların küresel olarak hiç olmadığı kadar bütünleşip bütünleşmediği başka bir sorudur.</p>
<p>Birinci ve en temel nokta “uluslar Ötesi” denen şirketlerin genellikle tekil ülkelerde bir üssü, egemen bir hissedarlar grubu ve yönetim kurulu vardır ve pek çok önemli yollarla bu ulus devletlere dayanırlar. Bunun ötesinde bazı yorumcular için çeşitli bütünleşme önlemlerine göre küreselleşme ilerlemiş olmaktan çok uzaktır ve önemli açılardan önceki çağlara göre daha geri durumdadır örneğin uluslararası ticarette gayrisafi yurtiçi üretimin ya da küresel üretimde küresel ihracatın payı gibi.</p>
<p>Ama sermaye hareketlerinin hızının ve çapının özellikle yeni bilgi ve iletişim teknolojilerinde yeni bir şey yarattığını kabul edelim. Hatta dünyanın daha “birbirine bağlı” hale geldiğini en azından sermayenin kalbindeki iktisadi hareketlerin bütün dünyada hissedildiği anlamında böyle olduğunu bile kabul edelim.</p>
<p>Küresel piyasanın hâlâ bütünsellikten uzak  olduğunun ağır basan bir göstergesi vardır: Bütün dünyada ücretlerin, fiyatların ve çalışma koşullarının son derece farklı olması gerçeği. Gerçekten bütünselleşmiş bir piyasada piyasa zorunlulukları kendilerini evrensel olarak dayatırlar, bütün rekabet edenleri, fiyat rekabeti koşullarında ayakta kalabilmek için ortak bir ortalama sosyal işgücü üretkenliği ve maliyetle çalışmaya mecbur bırakırlar.</p>
<p>Ama küresel bütünleşmenin bu görünür başarısızlığı küreselleşmenin başarısızlığından çok onun bir belirtisidir. Küreselleşme bütünselleşmeyi teşvik edici olduğu kadar onu engelleyicidir. Sermayenin serbestçe hareketleri sınırlar arası işgücüne, kaynaklara ve piyasalara erişimi gerektirmez aynı zamanda karşıtı hareketlerden korunmasını, maliyetlerin ve üretim koşullarının farklılaşmasıyla kârlılığı artıran türde iktisadi ve toplumsal parçalanmışlığın olduğu ekonomileri de gerektirir. Gene burada da ulus devlet sermayeye sınırları açmak ile bütün dünyada işçilerin toplumsal koşullarını eşitleyecek türde ve derecede bir bütünleşmenin engellenmesi arasındaki hassas dengeyi sağlamaya çalışır.</p>
<p>Küresel sermayenin işçi maliyetlerinin düşürülerek eşitlenmesinden, ileri kapitalist ülkelerdeki işçilerin, düşük işçi maliyetleri olan rejimlerin rekabetine tâbi olmasından tartışmasız biçimde en çok kazançlı çıkacağı söylenebilir. Bu bir noktaya kadar kesinlikle doğrudur. Ama anavatandaki toplumsal çalkantı tehlikesinin yanı sıra sermayenin sürekli olarak işçi maliyetini düşürme ihtiyacı ile insanların harcaması için parası olması ve tüketimin daima artırılması ihtiyacı arasında kaçınılmaz bir çelişki vardır. Bu da kapitalizmin çözümü olmayan çelişkilerinden birisidir. Ama her şey hesaba katıldığında küresel sermaye en azından kısa dönemde (ve kısa dönemcilik kapitalizme özgü bir hastalıktır) eşit olmayan gelişmeden kazançlı çıkar.</p>
<p>Dünyanın, her birinin kendi toplumsal rejimi ve çalışma koşulları olan, az çok bağımsız ulus devletlerin egemenliğinde ayrı ekonomilerle parçalanmış olması “küreselleşme” için serbest sermaye hareketi kadar elzemdir. Ulus devletin küreselleşmede başka bir önemli işlevi de milliyetçilik uygulamalarıyla işçilerin hareketini sıkı sınır kontrolleriyle ve göçmen politikalarıyla sermaye lehine idare etmektir.</p>
<p><em>Bu yazı Ellen Meiksins Wood’un Sermaye Imparatorluğu adlı kitabının’Kapitalist Zorunlulukların Uluslararasılaştırılması’ başlıklı bölümünden alınmıştır.</em></p>
<p><em>(2003)</em></p>
<p><strong>Dipnotlar</strong>:</p>
<p>2 Rosa Luxemburg, The Accumulation of Capital (Londra: Routhledge ve Kegan Paul, 1963), s. 467.</p>
<p>3 Jonathan Steele. “East Timor is independent. So long as it does as it’s told”, The Guardian, 23 Mayıs 2002.</p>
<p>4 Uzun dönemli düşüşler için bkz. Robert Brenner, The Economics of Global T urbulance: Uneven Development and the Long Downturn, The Advanced Caspitalist Economies from Boom to Stagnation, özel baskı, New Lefi Review, no. 229 (Mayıs-Haziran 1968). Kapitalist krizin mekân ve  zaman içinde yerinden sökülmesi için bkz. David Harvey, The Limits to Capital (Londra: Verso, 1999). Aşırı sermaye birikiminin insanları yerinden etmesi ve Afrika’daki etkileri için bkz. Patrick Bond, Against Global Apathez’d: South Africa Meets the World Bank, IMF and International Finance (Cape Town: University of Cape Town Press, 2001), özellikle 5. 7-10.</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/">Emperyalizmin Klasik Çağı</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/emperyalizmin-klasik-cagi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Müslümanlar Kuşku Yok ki Antiemperyalisttir</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-kusku-yok-ki-antiemperyalisttir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-kusku-yok-ki-antiemperyalisttir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 30 Aug 2015 20:23:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanca Yaşamak]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar Kafire Benzemeye Çalışmamalı]]></category>
		<category><![CDATA[Müslümanlar Kuşku Yok ki Antiemperyalisttir]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5797</guid>

					<description><![CDATA[<p>Müslümanlar, kuşku yok ki, antiemperyalisttir. Fakat emperyalizme karşı olmak Müslüman’ın biricik mümeyyiz vasfı değildir. Emperyalizme karşı olmak, Müslümanın güttüğü siyasetin sebebi ve gayesi değil, fakat sadece bir neticesidir. Müslüman, kâfire benzemeyi reddettiği için antiemperyalisttir, antiemperyalist olduğu için kâfire benzemeyi reddetmiyor. Kâfire benzemeyi reddetmek, giyim kuşamdan, üretim ve tüketim kalıplarına, selamlaşmadan, ev içi döşeme stiline kadar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-kusku-yok-ki-antiemperyalisttir/">Müslümanlar Kuşku Yok ki Antiemperyalisttir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Müslümanlar, kuşku yok ki, antiemperyalisttir. Fakat emperyalizme karşı olmak Müslüman’ın biricik mümeyyiz vasfı değildir. Emperyalizme karşı olmak, Müslümanın güttüğü siyasetin sebebi ve gayesi değil, fakat sadece bir neticesidir. Müslüman, kâfire benzemeyi reddettiği için antiemperyalisttir, antiemperyalist olduğu için kâfire benzemeyi reddetmiyor.</p>
<p>Kâfire benzemeyi reddetmek, giyim kuşamdan, üretim ve tüketim kalıplarına, selamlaşmadan, ev içi döşeme stiline kadar hayatın en küçük ayrıntısını kapsayabilecek genişliktedir.</p>
<p>Müslümanın antiemperyalist oluşu, basit bir siyasî tavır alma meselesi olarak yorumlanmamalı. Batı kalıplarına göre harcamada (tüketimde) bulunmayı reddeden kimse, bu tutumun doğal sonucu olarak emperyalizmi ve sömürüyü reddetmiş olur. Bu bakımdan antiemperyalist olmak Müslümanın hayatının, yaşayışının bir hâsılası olarak kendiliğinden ortaya çıkar.</p>
<p>Batılılar bunu elbette biliyor. Fakat kraldan çok kralcı olan Batıcıların bunu bildiği kuşkuludur.Batılılar sömürüyü ancak Müslümanların tüketim standartlarını,tüketim alışkınlıklarını değiştirmekle sağlayabileceklerini,İslam alemine ilk kancayı buradan attılar.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Rasim Özdenören-Müslümanca Yaşamak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-kusku-yok-ki-antiemperyalisttir/">Müslümanlar Kuşku Yok ki Antiemperyalisttir</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/muslumanlar-kusku-yok-ki-antiemperyalisttir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Tarihinin ‘Zenbereğ’i</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/turk-tarihinin-zenberegi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/turk-tarihinin-zenberegi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 11 May 2015 19:54:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Prof.Dr.Teoman Duralı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Emperyalizm]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Tarihinin ‘Zenbereğ’i]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=6157</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyeti ve  ve onun siyâsî-iktisâdî zenbereği hür sermâyecilik, dünyada tek ve eşsiz kalmak arzusundadır. Bu medeniyeti ve onun temel ideolojisini taşıyan güç, imperyalism, mümkün ve hattâ muhtemel her medeniyet tasarısını ateş bacayı sarmadan boğmak irâdesini tereddütsüzce uygulamaya geçirmektedir. Bu cümleden olmak üzre, mantıkça tek mümkün gözüken seçenek İslâm medeniyetinin yeniden dirilip toparlanma istidâdını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-tarihinin-zenberegi/">Türk Tarihinin ‘Zenbereğ’i</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-2.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-6158" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/05/indir-2.jpg" alt="Türk Tarihinin ‘Zenbereğ’i" width="438" height="313" /></a><u>Çağdaş İngiliz-Yahudi medeniyeti ve  </u>ve onun siyâsî-iktisâdî zenbereği hür sermâyecilik, dünyada tek ve eşsiz kalmak arzusundadır. Bu medeniyeti ve onun temel ideolojisini taşıyan güç, imperyalism, mümkün ve hattâ muhtemel her medeniyet tasarısını ateş bacayı sarmadan boğmak irâdesini tereddütsüzce uygulamaya geçirmektedir. Bu cümleden olmak üzre, mantıkça tek mümkün gözüken seçenek İslâm medeniyetinin yeniden dirilip toparlanma istidâdını durdurup kökten kurutmak amacıyla onun başını ezmek zorunluluğunu duymuştur. İmdi, İslâm medeniyet davâsının bin yıldır mücâdelesini ilimle, irfanla, kan ve gözyaşıyla sürdüregelmiş Türklüğü ve onun devlet şaheseri Osmanlıyı tarih sahnesinden ebeden silmek kaçınılmazlaşmıştır. Bu maksat doğrultusunda kırımın en akıllı ve kökten olanına başvurulmuştur: Binyüz küsur yıllık yazısının iptaliyle Türklüğün tarih-kültür hâfızası silinip boşaltılmış, millî kültür bilinci yok edilmiştir. Bu, tarihte eşine menendine rastlamadığımız bir tragedyadır. Böyle bir çılgınlığa devrimciliğin öncüsü Lenin ile Mao bile kalkışmamalardır.</p>
<p><strong>Türk Tarihinin ‘Zenbereğ’i</strong></p>
<p>Çalışmak, hizmet etmek, kendini ve başkalarını yaşatmak, kulun, Allaha, karşı ödevidir. Yemek, içmek, evlenip çoluk çocuğa karışmak, evlâdı-ayâlını yaşatmak, öğrenme iştiyâkını karşılamak da onun İlahî hakkıdır. Haklar ile ödevlerin, İlahî menşeli oldukları bir kez kabul edildimi, bunlardan vazgeçmek de artık imkânsızlaşır.</p>
<p>Dünyevî olan her şey gibi, ilahı olmayan hukuk da, gelip geçici olur, keyfîdir, öznel çıkarlara, duygulanmalar ile mülâhazalara dayanır. Her dünya varlığını, bu arada insanı dahî, aldatabilir; beşer ürünü kurallar ile kanunları çiğneyebilirsiniz. Önünde sonunda, el elden üstündür. Gelgelelim, niyetlerinizi dahî görüp okuyanı; size şahdamarınızdan da yakın olanı nasıl aldatacaksınız? Seferden zaferle dönen görkemli sultanın kulağına “büyüklenme Pâdişâhım, senden büyük Allah var!” diye fısıldayan basit yeniçerinin sözlerinde ifadesini bulan bu dünya görüşünün en bariz vasfı, kişinin, kendi sınırlarını tanıması, alçakgönüllülüğü elden bırakmaması, nihâ-yet Hak davâsı uğruna savaşıp direnmesidir.</p>
<p>İşte, sözünü ettiğimiz dünya görüşü çerçevesinde şekillenmiş bir düzende yaşayanların meydana getirmiş oldukları genişmi geniş coğrafyaya İslâmî manâda ‘vatan’ denilmiştir. Bu vatanın bir ucu Tuna boylan, ötekisiyse on binlerce fersah uzaklardaki Cava adası olabilir. Nitekim Osmanlı Devletine katılmış her yeni ülke vatanın parçası sayılmış; imperyalism telâkkisine has sömürge &#8211; anavatan (métropole) ayırımını öngören bir mefhum dahî Osmanlı Türkünün aklına gelmemiştir.</p>
<p>Devlete, onun hukuk şemsiyesinde yaşayan halk anlamında millete ve mülkü demek olan vatana ilişkin temel düstûrlar bahsi geçen coğrafyada bir ve aynıdır. Değişen, yere ve yöre şartlarına bağlı algılama ile davranma tarzlarıdır. Bundan dolayı da Türk Müslümanlığı, İran, Arap, Hint, Malay, Doğu Afrika, Arnavut, Boşnak v.s. Müslümanlıkları ne dikkatten ırak tutulmalı ne de bunlara halkın gündelik yaşama düzleminin ötesinde özel anlamlar atfedilmeli.</p>
<p>İmdi özetlersek, İslâmın ahlâkında vurgulanan husus, edebin gerektirdiği, yanî zulmü doğurmağa yatkın aşırılıklara, özellikle de kibire karşı sapılacak olan sırâtı-mustakîm, doğru yol, tabiatıyla, orta yoldur. Yemede içmede, sevmede sevişmede, dostlukta düşmanlıkta, barışmada savaşmada, mal, mülk ile mesken edinmede, yetkide sorumlulukta, dünya ile âhıret hayatını gözetmede, ödüllendirme ile cezâlandırmada, hep orta yol.</p>
<p>Medenî yaşayış, ancak âdil düzende mümkündür. O da ‘orta yol’dan gidilerek inşâa olunabilir. O orta yoldan güvenle yürümek de yalnızca devlet çatısı altında olur. Öyleyse medenî yaşayışın teminâtı devlettir. Türkün de birinci hasleti, devlet kuruculuğudur. Devletini kurmadan, tarihte, milletini oluşturamamıştır. İslâmöncesi tarihinde iki önemli devleti vardır: Göktürk ile Uygur. Tarihî önem taşıyan bütün müteâkip devletleri İslâmî devirlerde yer almışlardır. Bunların en önde geleniyse, Osmanlı Devletidir.</p>
<p>İşlediğimiz bölümün başlığı “Biz Kimiz Sorunu”ydu. Bu sorun, Türk tarihin zenbereğidir. Soruyu cevaplayamadığımız, sorunu çözüme kavuşturamadığımız sürece vuzûha erişemeyeceğiz. Vuzûhsuzluksa, devlet biçiminde teşkilâtlanmış toplum demek olan millet için felâketlerin en büyüğüdür. Zirâ hiçbir vesileyle önünü göremeyecek; ayakta kalmak maksadına matûf dayanabileceği kimlik içeriğini inşâa edip geliştiremeyecektir. Daha önce de bildirildiği üzre, Türklük bir ülkünün tarihidir. Savaşçılık zihniyeti ile edebi tarafından taşman bu ülkünün adı ‘devletiebedmüddet’ olup onu şahsında temsil edense Osmanlı Devleti olmuştur.</p>
<p>Teoman Durali,Sorun Nedir ?</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/turk-tarihinin-zenberegi/">Türk Tarihinin ‘Zenbereğ’i</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/turk-tarihinin-zenberegi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
