<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edeb | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/edeb/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 18 Feb 2026 13:08:30 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Edeb | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Teoman Duralı  &#8211; Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 30 Dec 2022 15:28:48 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Gazzali]]></category>
		<category><![CDATA[İslam Felsefesi]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Batı Medeniyeti]]></category>
		<category><![CDATA[Din]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[kültür]]></category>
		<category><![CDATA[Kapitalizm]]></category>
		<category><![CDATA[merak]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuklu]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Teoman Durali]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=26236</guid>

					<description><![CDATA[<p>Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span class="text-alt"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-26237 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg" alt="" width="303" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-245x300.jpg 245w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-600x735.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-768x940.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a-836x1024.jpg 836w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2022/12/Fk64ZkqXkAcDR9a.jpg 980w" sizes="(max-width: 303px) 100vw, 303px" /></span></p>
<p><span class="text-alt">Geçenlerde Mehdi Hasan diye bir Arap -bilmiyorum Lübnanlı mıdır, Kuveytli mi- el-Cezire’de bir program düzenliyordu, bir tartışma programı. Müslümanlığa çok karşı olan bir hanım çıktı. Ne dese bu hanımefendi uymuyor, oturmuyor yerine, çünkü bilmiyor. “Ben Kur’an’ın ruhuna bağlıyım ama Peygambere inanmıyorum” diyor. Peygamberi olmayan Müslümanlığı düşünemezsiniz, imkânsızdır. Diğer dinlerde bilmiyorum bunun karşılığı nedir, peygamberi olmadan o din anlaşılır mı, anlaşılmaz mı bilmiyorum. Ama Müslümanlıkta olmuyor, mümkün değil. Her şeyden önce ibadetini yapamazsınız eğer peygamber yoksa; ibadeti olmayan bir din de din değildir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">(&#8230;)Bir de “kırılma” dediniz İmam Gazzâlî hazretlerinin müdahalesine fakat şu çokça tekrarlanan “Gazzâlî sonrası İslam düşüncesi bitmiştir, donmuştur” eleştirisine katılıyor musunuz? TEOMAN DURALI- Efendim, donmuştur değil tabii. Bunlar hep çok mübalağalı ifadeler ve buralarda kötü niyet aramak yerindedir. Özellikle İmam Gazzâlî’yi kötülemek, yermek için olmadık şeyler uydurulur. Birincisi, Gazzâlî İslam felsefesinin doruğudur; bu hiç şüphe götürmeyen bir olaydır. Aynı zamanda ilahiyatı belirleyen adamdır, filozofluğun yanı sıra.</span></p>
<hr />
<p>Oysa ahlâk biçimseldir. Malzemesini nereden alır? Dinden alır, ahlâk malzemesini dinden alır. Neden? Çünkü dinle hayat iç içedir.</p>
<hr />
<p>Arap düşmanlığı Müslüman düşmanlığından ileri gelir. Müslümanlığa taş atmaya korkanlar Arapa yüklenir.</p>
<hr />
<p>Bazılarının dediği gibi barış dini midir? Ben ona da yanaşmıyorum. Hiçbir aşırılığa yanaşmamak lazım. Yerine göre kavga etmesini bilmek gerekir, yerine göre barışacaksınız, bağışlayacaksınız. Müslümanlığın getirdiği orta yol budur.</p>
<hr />
<p>Araplar Müslüman kılarlarken Türklere bunu yapmadı, hemen onu söyleyeyim. Bu çünkü çok yaygın, Beyaz Türklerin son derece sevdiği bir konu, “Bizi kese kese Müslüman yaptılar”, hayır, biz büyük bir heyecanla Müslüman olduk.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Büyük İngiliz filozof Jung kendisi Tanrı’ya inanmıyor, tanrısız, tanrı tanımaz ama Tanrı’nın toplum için şart olduğunu öne sürüyor. Başka türlü diyor toplumu bir arada tutamayız. Şu fikir vardı: İnsan insanın kurdudur. Yani bir düzen, düzeni sağlayan belirli, bağlayıcı bir ilke yoksa toplum dağılır, biter. Marx da bunu tekrarlıyor. Çok müthiş bir lafı vardır Marx’ın: “Din kitlelerin afyonudur” der. Onun bu sözü çok yanlış yorumlanmıştır. Uyuşturmaya yönelik anlatmıyor, söylemiyor. Ameliyatlar çok sancılı olur, uyuşturmak mecburiyetindesiniz insanı ameliyat için, Marx’ın devirlerinde anestezi yoktur, afyonla ancak uyutabiliyordunuz. İşte ameliyatlarda afyonun etkisi neyse, ölümlü hayat için din böyle bir etkiye sahiptir. Ümit veren, toplum düzenini sağlayan, insanları zapturapt altında tutan bir etken olarak düşünüyor. Kendisi hatta bu sebeple de Feuerbach’ı çok şiddetle yerer. Din ortadan kalksın, lüzum yoktur fikrini savunur. Marx hiçbir zaman dinci veya dini bir toplum düşünmüyor gayet tabii, bu durum ortada olan bir şey ama topyekûn lüzumsuz olduğu, bir tarafa atılması gerektiği görüşünü de zararlı bulur.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinlerde birlikte yemek son derece önemli bir olaydır, bir ibadettir. Bütün dinlerde topluluktur esas olan, cemaat ve o cemaati meydana getiren insanların dayanışması. Bu anlamda da bireyi esas alan sermayecilikle din birbirinin zıddıdır. Evet, vahdet-vahiy dininde günah ve sevap sahibi olan bireydir. Karar bireye aittir ama yaşama düzeninde birliktelik vardır. Bu birlikteliğin -Hıristiyanlıkta da, Müslümanlıkta da öyledir- özünde, temelinde kadınla erkek vardır. O kadın-erkek birlikteliği öteki bütün birlikteliklerin esası ve merkezidir. Bizde de gene gözümüzden kaçan asıl birliktelik Peygamberimizin karısı ve kızıyla olan birlikteliktir. Peygamber olduğunu ilk belirleyen, tasdik eden, ısrarla Peygamber olduğunu bildiren bir kadındır: Hz. Hatice. Çünkü titremeler, ıspazmoz geçirmeden dolayı delirdiğini, aklını kaçırdığını sanıyor. Hz. Hatice olağanüstü kadın sezgisiyle bunun böyle olmayabileceğini, başka bir şeyin yürürlükte olabileceğini düşünüyor.</span></p>
<hr />
<p>Bugün Türkmen diyoruz; aslında Türkmen diye bir şey yok, Oğuzlar, Kırgızlar, Tatarlar, Kazaklar var. Türkmen sonradan uydurulmuş bir lafızdır. Geldikleri yere ise Farslar tarafından Türkistan deniliyor. İstan Farsçada yurt demek, ülke demek, Türkistan Türk yurdu demektir.</p>
<hr />
<p>İslam’da olağanüstü derecede önemlidir anne ve annenin eğitimi. Bu sebeple de “ümmet” diyoruz topluma; “umm” anne demek; anne kucağından çıkma, annenin yetiştirdiği insanlar olarak görüyoruz.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Murat Menteş’in bir yazısı var. Türk toplumunun günümüz IQ seviyesinin 88, yani donuk zekânın bulunduğunu söylüyor. Bu doğru mudur?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Yanlıştır tabii, öyle istatistiklerle milletlerin zekâ seviyesini ölçmeye imkân yok. Neyle ölçersiniz? Tarihte meydana getirdikleri eserlere bakarak ölçeceksiniz, yoksa böyle teker teker…</p>
<hr />
<p>Peygamber’in harikulade bir sözü var. İşte her şeyin cevabı aslında o: “Utanmadıktan sonra ne yaparsan yap.” İnsan olmanın temel nirengi noktası utanmaktır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Üst akıl diye bir şey icat ettiler. Bu doğrudur, uydurulmuş bir şey ama yerini tuttu. İngiliz-Yahudi Medeniyetinin bir üst aklı var, yani teşkilatın yönetimine dayalı bir medeniyet modeliyle karşı karşıyayız. Zaten sürekli olarak bu teşkilat gözden ırak tutulmaya çalışılıyor. Yok efendim, bunlar uydurma, bunlar kumpas, böyle bir şey yok. Hayır, var, vardır. Değişik adlar altında o teşkilatta zaman zaman belli belirsiz bu karşımıza çıkar. O teşkilatta yer alan zevat hakikaten üstün bir akla sahiptir. Sadece herkesin üstünde bir akıl olarak değil, bizatihi üstün bir aklı var o kişilerin. Nereden görüyoruz bunu? Bu medeniyet tıkanma noktalarına geldiğinde yolları açmaya başlıyorlar. Bu medeniyetin üç ana devleti var: İngiltere, ABD, İsrail. O üst aklın yerleştiği iki merkez var: Londra, New York. Üst aklı teşkil eden kişiler iki kaynaktan geliyorlar öncelikle: İngilizlerden, -Amerikalıları da İngiliz sayıyorum- ve Yahudiler. Bunlar hem dünyayı paylaşma bakımından birlikte hareket ediyorlar, hem de o üst kurumun teşkilinde birlikteler.</span></p>
<hr />
<p>Merak müthiş bir tutkudur. Merakın ucunda ve kaynağında hayranlık vardır. Hayran olan tek varlık insandır. İnsanın dışında hiçbir canlının hayranlık duyma yetisi yoktur. Hayranlık hayretle karışık şaşma demektir. Hayranlık duyduğun olayı çözmeye yönelik bir girişimde bulunuyorsun. İşte merak da budur, seni o girişime iten itkidir, iten güdüdür, onu durduramıyorsun ve onu duymayan insana da bunu anlatamıyorsun. Bu sadece fizikte, keşifte vs. değil, mesela sanatta, müzikte, şiirde vardır.</p>
<hr />
<p>Kapitalizmde serbestsiniz, ister Tanrı’ya inanın, ister inanmayın ama Tanrı’nın ahlâkına uyamazsınız kapitalizmde, çünkü Tanrı kulu soymasına cevaz vermez. Özellikle de Müslümanlıkta, bunun için modern hayatla uyuşur mu dedikleri vakit uyuşmaz. Modern hayat, çağdaş hayat kapitalizmdir.</p>
<hr />
<p>Edep yaşatır ve yaşanır; yaşanan hayatın akışında uyduğumuz, uymak mecburiyetinde olduğumuz kurallardır ama bunlar bize hayatın akışında yedirilirler, ayrıca öyle dört duvar arasında matematik, mantık harfleriyle tedris edilmezler.</p>
<hr />
<p>Kitâb-ı Mukaddes’in Ahd-i Atik’inde ve aynı zamanda hadislerden birinde der ki: “En üstün hikmet Allah korkusudur.” Sevgi değil korku bizim sınırlarımızı belirler, müthiş bir belirlemedir o. Başıma geleceklerden korktuğumdan ötürü … canlı olarak hayatımızı bu belirler.</p>
<hr />
<p>Selçuklu Devletinin resmi dili Farsçadır. Beğenmediğimiz, sevmediğimiz Osmanlı gelmeseydi Türkçe bugün yoktu. İyi mi olurdu, kötü mü olurdu artık her birimizin kendi yargısına kalmış bir şey ama Türkçeyi kurtaran Osmanlı olmuştur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Kanunlar yaptırım gücü olan kurallardır. Yerine getirmediğin takdirde cezalandırılırsın ve ne, ne zaman, nerede yerine getirilmiyorsa, ona göre bir ceza veriliyor sana, her yapılanın mükafat ve ceza olarak karşılığı vardır. Bunun en güzel ifadesi edebiyatta büyük dev romancı Fyodor Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanıdır. Müthiş bir hukuk felsefesi işlenir o romanda. Bulabilirseniz eski tercümeleri, Türkçenin henüz yaşadığı dönemin tercümelerini bulun, bugün yapılıyorsa felakettir, faciadır. Ama Yirmili, Otuzlu yıllarda yapılmış tercümeyi bulabilirseniz hararetle tavsiye ediyorum.</span></p>
<hr />
<p>İslam felsefesi tasavvuf ve din değildir, İslam medeniyetinin içinde ortaya çıkmış olan felsefe demektir. İbn Miskeveyh gibi dinle ilgisi olmayan adamlar da yer alır orada. Belki son derece dindardı ama felsefesi hiç bunu yansıtmıyordu. İslam felsefesi demek İslam dinine bağlı olma manasına gelmez, İslam medeniyeti çerçevesinde yer almış olan bir felsefe ve bilim sistemidir. Filozof dine bağlı olabilir ya da olmayabilir ama hiçbir filozof doğrudan doğruya dinin bildirdiklerinin emrinde ve din doğrultusunda yürüyor değildir. Mesela İslami çerçevede sayabileceğimiz filozoflardan Farabi, yine de din doğrultusunda gitmiyor. Her şeyden önce Farabi&#8217;nin belki dindar insanların gözünde şu günahı olabilir: Filozofu peygamberle aynı seviyede görüyor. Peygamber Allah&#8217;tan vahiy alan kişidir, ancak bunu sistemleştiren, bunu işleyen ve nirengi noktalarının arasını gergef gibi ören filozoftur. Ona benim fazla bir diyeceğim yok, bilmiyorum ama dediğim gibi İslam felsefesi dini anlamda İslamidir diyemeyiz. İslam medeniyeti içinde çıkmış bazı İslam filozofları Müslüman değildir. Mesela İbn Meymün Yahudidir ama İslam felsefesi çerçevesinde düşünülür. Arapça yazmıştır ve İslam medeniyetinin sorunlarını gündeme taşımıştır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Dinsiz, dini esas almamış hiçbir kültür insanlık serüveninde görülmemiştir. İlk defa bunun tek istisnası 17. yüzyılda vücut bulduğunu gördüğümüz din dışı Avrupa medeniyetidir. Resmen ve bilinçli olarak dini temele almamıştır. Buradan hareketle sakın şöyle bir görüş ortaya çıkmasın: Demek ki din dışı Avrupa medeniyetinde insanlar Tanrı’yı inkâr etmektedirler, dinsizdirler, imansızdırlar; hayır, bal gibi bugün de Avrupa’da yığınla dindar mütedeyyin insanlar vardır ama kurumların temelinde, esasında din bulunmamaktadır. Dini dışlamışlar. Neden? Dini olağanüstü derecede mübalağa etmiş olan bir medeniyete tepkiden ötürü, o da Orta Çağ Hıristiyan medeniyetidir. Öbür medeniyetlerde ve kültürlerde din hayatın doğal akışında yerini almaktadır. Fark edilmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Kur’an’a göre İslam din demektir. “Hepiniz İslam üzere yaratıldınız” diyor, sonra “Annenizin-babanızın yolundan gidiyorsunuz” diyor. Yani o dinin parçalarından birine yöneliyorsunuz. Bizim yöneldiğimiz yol Peygamber’in gösterdiği yoldur. Peygamber’i kaale almadan Müslüman olunamıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazı Müslümanlar Sokrates’i ve Eflatun’u peygamber olarak görürler. Bunların arasında Farabî de vardır. Bilmiyorum, tabii öyle bir ad Kur’an’da geçmiyor. Anmadığımız adlar var diyor Kur’an, bunlar da onlardan biri olduğunu sanmıyorum. Eflatun Timeos adlı eserinde çok açık bir biçimde Tek Tanrı’dan bahseder, sadece öyle de değil, bu Tanrı’nın şefkat dolu, yani Rahim olduğunu, öğretici olduğunu, Rab olduğunu bildirir ve sonra son eseri olan Kanunlar’da âdeta fıkıh yazar. Orada tartışırlar, bir tanesi der ki: “Tanrıyı inkâr edene ne yapmalı?” Öbürü de der ki: “İdam etmeli” Bu sefer sorar: “Kaç kere idam etmeli?” İdamın kaç kere tekrarlanması gerektiği üzerinde bir tartışma gider. Bu derece sert ve kesindir Eflatun’un Tanrı görüşü ama tekrar Timeos’a dönersek, orada söyleşinin sonunda der ki: “Burada konuştuklarımızı asla ve asla yaymayın, halk işitmesin.” Buradan da şunu anlıyoruz: Eflatun kendini peygamber olarak kabul etmiyor, görmüyor, ona böyle bir buyruk gelmemiş. Sokrates de aynı şekilde kendisinden hiçbir şekilde kutsi bir kişi olarak bahsetmiyor.</span></p>
<hr />
<p>Şimdi milletlerin gene kişilerde gördüğümüz gibi belirli özellikleri, huyları var. Mesela, bizim en üstün niteliğimiz öteden beri devlet kuruyor olmamız, bu yönümüzle temayüz etmişiz. Öyle milletler var ki devlet kurmada başarılı olamamışlardır. Mesela İtalyanlar, devlet kurmanın dışında her şeyi başarmışlardır. İtalya’nın yeteneksiz olduğu hiçbir şey yoktur, bir devlet kuramıyor, iki, savaşamıyor. Sanatta, felsefe-bilimde olağanüstü bir algı gücü vardır. Herhâlde yeryüzünün en zeki insanlarındandır. Yani leb demeden leblebiyi anlar. Sokaktaki adam her yerde böndür, ahmaktır ama İtalyan bir tuhaftır. Yüzüne baktığı vakit senin ne istediğini neredeyse anlıyor gibi bir şey, böyle bir insan ama dediğim gibi Roma’nın çöküşünden 19. yüzyılın son çeyreğine değin bir türlü devletleşememişlerdir. Devletleşememenin, birlikte bir devlet kuramamanın büyük sıkıntısını çekmişlerdir. Bakıyorsunuz, bütün büyük kaşifler ta Marco Polo’dan başlayarak Kristof Kolomb dâhil 13. yüzyılda Amerika Vespuçi’ye kadar İtalyan’dır ama bunlar hep başkalarının emrine çalışmışlar. Çünkü İtalya’da devlet yok, İspanyolların, İngilizlerin, vs. emrinde iş görmüşlerdir.</p>
<hr />
<p>Öyle ünlülerimiz de var, çıkarlar sağda solda ben şu dili, bu dili yuttum derler. Hikâye, tabii ayakkabıcıya gidip de benim ayakkabımı cilala yahut da lokantada niye bana kaşık getirmiyorsun gibi basit cümleyi kurabiliyorsunuz ama dil bütün düşünmelerimizi, duygularımızı ifade etmeye geldiğinde insan yanılıp kalıyor, beceremiyor.</p>
<hr />
<p>Savaşçılık önemli ölçüde başıbozukluktur. Mesela Osmanlı’da Akıncılar başıbozuk adamlardı. Öyle teşkilatlı adamlar değildirler. Oysa ordunun kendisi dehşet derecede disiplinlidir. Zaten asker demek disiplin demektir. Disiplin ne demektir? Aklın hareketlerimize kesin hakimiyeti demektir. Nerede sıkı düzen görürseniz orada aklın kendini gösterdiğini görürsünüz. Sıkı düzen sadece rap rap rap yürümekten, yat-kalk emirlerinden ibaret değildir. Eski emekli askerlere bakın, apayrı bir tiptir onlar, ayakkabısı pasparlaktır. Adam ordudan çıkalı yirmi yıl olmuş mesela, hâlâ üstü başı tertiplidir. Hiçbir aksama yoktur, yaşaması da öyledir. Sabah belli bir saatte uyanır, kalkar, kahvaltısını eder, tıraş olur, giyinir kuşanır, bir yere gideceği yoktur. Pazara gider, alışveriş eder gelir. Belli bir saatte yatar, hayatı belli bir kalıba oturtulmuştur ama kendiliğinden olan bir olaydır. Zorlamayla değil, ben bunu askerde gördüm. Bize dediler ki kapalı yere girdiğinizde kasketlerinizi çıkaracaksınız. Yüzde 99’umuz buna uyamıyordu, bir türlü ayak uyduramıyorduk. Ne cezalar alınırdı. Yatağı böyle yapacaksınız derlerdi, mümkün değil yapamıyorduk. Ben yapıyor muydum? Yapıyordum. Ben hiç ceza almadan Türkiye’nin en disiplinli asker okulu Polatlı’dan çıktım. Çok akıllı olduğumdan değil, öyle alıştırılmışım</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Einstein rölativite teorileri bize ne sağlar derdiyle girmemiştir. Bazen beklemediği sonuçlar ortaya çıkar ve bunlara son derece sinirlenebilir. Rölativite teorisinden kuantum mekâniği ortaya çıkmıştır. Kuantum mekâniği tamamıyla tesadüflere yer verir. Einstein tesadüften nefret eden bir adamdır ve meşhur bir lafı var, işitmişsinizdir belki: “Tanrı kumarbaz mı zar atsın?” der. Dinin en önemli can alıcı noktası zorunluluktur. Bir insanın yürekten mütedeyyin olup olmaması zorunluluğa inanması veya inanmamasıyla ilgilidir. Zorunluluğu kabul eden kişi söylese de söylemese de dindardır. Çünkü zorunluluğun fizik gerekçesi yoktur; ancak ve ancak manevi bir kaynağı vardır. İnanmayan kişi için tesadüf, inanan içinse kaderdir. Bilgi teorisi bakımından ikisi de aynı noktadadır. Birkaç santim öteme koskoca bir taş düşer, bu taşın beni öldürmemesi inancıma göre bir tesadüf veya kaderdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Maşallahı Müslümanca ama kırk bir keresinin Müslümanlıkla alakası yok, tamamıyla çok eski dinlerden kalan bir şeydir. Doğum yapmış kadının kırkıncı gününü doldurmadan sokağa çıkmaması, kırkayaklar, vs. bir totem anlamı var bütün bu lafların. Mesela, kırkayağa Almanlar bin ayak diyorlar. Demek ki onlarda çokluk görüşü binlerle ifade ediliyor. Hitler’in 1000 yıllık imparatorluğu da vardır, bilmem işittiniz mi? Binlerle gider. Hıristiyanlıkta kıyametten önce Deccal gelir, sonra Hz. İsa gelecektir, Deccal’ı yenecektir ve ilahi bir hükümdarlık kuracaktır, 1000 yıl sürecektir. Hıristiyan Avrupa’nın gözünde bir çeşit idol durumunda duran Roma 1000 yıl sürmüştür. Büyük ihtimalle oradan geliyor bu bin yıl meselesi, böyle sayılarla ilgili ifadelerle tılsım hep düşünülmüş, duyulmuştur.</span></p>
<hr />
<p>Ehlileştirilen, evcilleştirilen, sevilen kurda Türkçede -şimdi ayıp olarak kabul ediyoruz, niye bilmiyorum- it denilmiştir. Türkçe karşılığı ittir, köpek olarak yanlış kullanıyoruz. Köpek itin erkeğidir, kancık dişisidir. Böyle çok saçmalıklar vardır Türkçede, nezaket icabı bazı şeyler söyleniyor.</p>
<hr />
<p>Her ne kerametse bunu çözemedik bir türlü, sarışın olmayan insanlar sarışın olan insanlara büyük eğilim duyar. Bunu ben mesela, Doğu Anadolu’da, mesela Tatvan’da ve başka yerlerde gördüm. Nerede bir Çerkes topluluğu varsa sıkışmış kalmış, etraftaki topluluklar üstlerine yığılırlar, sürekli onlardan gelin almak isterler.</p>
<hr />
<p>Doğum olağanüstü ilgi çekici, dehşet eğitici bir olaydır. Keşke bütün çocuklar hayvanların üremesine tanık olabilse, bunun nasıl bir mucize, muazzam bir olay olduğunu görebilse. Kedi annesi yangından yavrusunu kendini feda edercesine kurtarıyor. Yangına bir intizam atılıyor ve yavrusunu yangın ortamından çekip çıkarıyor, alkışlıyorsunuz, aman ne muazzam fedakârlık örneği.</p>
<hr />
<p>Biraz önce arkadaşımızın sorusunu cevaplandırırken söylediğim, Alman milletinin girdiği o facia ideolojik bir faciadır. Tutarlılık uğruna, baştan koyduğum ilkelere bağlı kalacağım diye, kendini ve bütün dünyayı ateşe atmıştır. Nasyonal sosyalizmin felaketi aşırı tutarlılığından ileri gelmektedir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni ortaya çıkan Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti de selefi Orta Çağ Hıristiyan Avrupa medeniyetini yerden yere çalmıştır. Karanlık çağ, cahillik, vahşet demiştir. Bizde de taklit olduğundan bizimle hiçbir ilgisi olmamasına rağmen, Orta Çağ Avrupa’sını da tanımıyor, bilmiyor olmamamıza rağmen, bizim dışımızda cereyan ediyor olmasına rağmen, bizde de ilericilere, çağdaşçılara kulak verdiğinizde Orta Çağ kötüdür, karanlıktır, cehalettir derler; ne dediklerini bilmeden, Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyetinin kurucu babalarının laflarını tekrarlarlar. Karanlık mıydı, aydınlık mıydı, iyi miydi, kötü müydü onu bilmiyoruz. Hasbelkader göreceğiz gerçekten o kadar kötü müydü, değil miydi ama baştan peşin peşin şunu söyleyeyim: Bu kötülemeler önemli ölçüde psikolojiktir. Dediğim gibi o devrimi yaratanların bir önceki dönemi kötülemesidir.</span></p>
<hr />
<p>Yavuz, tarihimizin en önemli dahi devlet adamlarındandır. Dehanın başta gelen özelliği sezişin güçlü olmasıdır.</p>
<hr />
<p>Vahiy olmasa vicdanın anlaşılırlığı eksiktir, zayıftır. Vicdanımdam işittiğim sözleri vahiy çerçevesinde değerlendiriyorum.</p>
<hr />
<p>Dil bir kültürün birinci derecede aynasıdır. Bu sebeple de zaten kelime katlinden nefret ederim. Kelimeyi öldürdünüz mü o kültür dalını yok ediyorsunuz. Onunla bütün bir geleneği ortadan kaldırıyorsunuz. Söz kökleri olağanüstü derecede önemlidir kültür tarihi bakımından, bunun bir örneği “gelin”dir. Gelmekten çıkar, dışarıdan gelen, hep dışarıdan almıştır. En yakın ve güzel örneklerinden biri Osmanlı hanedanıdır. Birkaç istisna dışında kadın tarafı hep Türk olmayandır. O istisnalarda da aynı obadan evlenilmiyor, yine farklı obalardan evleniliyor ama Türktür. Onun dışında hemen hemen otuz altı padişah var, otuz altının aşağı yukarı otuz dördünün annesi Türk değildir. Orada da seçilir. Rakip olabilecek kavimlerden gelin alınmaz. Çok istisnai durumlar vardır. Bir tek galiba II. Mahmud’un annesi Fransızdır, başka böyle güçlü kavimlerden gelin alınmamıştır. Acem, Arap, Rus, Ukraynalı, Polonyalı, öncelikle de Çerkes gibi tehlike teşkil etmeyecek kavimlerden alınır. Evlenen erkek güveydir, damat Farsçadır. Güvey nereden geliyor? Güvenmekten geliyor, güvenilen, dayanılan, dışarıdan getirilen kadının dayanacağı, güveneceği, sırtını dayayacağı kocasıdır. Bu kelimelerde böyle bir anlayışın yansıması mevcut.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Öyle adamlar çıkıyor ki bunlar ellerini toprağa, suya vurmuyorlar. Bir köşeye çekilip, olup biteni seyrediyor, tarassut ediyor, düşünüyor. Düşün düşün bilmem nedir işin derler bizde, çünkü biz düşünmesini sevmeyiz. İcraata geçemezsiniz düşünmezseniz, düşünmenin sonucunda hareket etmekteyiz ve düşünmeden harekete geçmeye eylem diyoruz. Bu da insana mahsustur. Eylem başka hiçbir canlıda yoktur, sadece ve sadece insanda vardır, düşünmeye dayanır. Düşünen kişiler düşüncelerini ifade ederler; buna yargı diyoruz. Yargı şeklinde ortaya çıkar düşünme süreci sonuçları ve o yargılara dayanılarak icraata geçilir, eylemlerde bulunulur. İlk yargılarda bulunduğunu gördüğümüz insanlar hep bir üçlülükten hareket etmişlerdir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Felsefe-biliminin dili insandan uzaklaştığı ölçüde belirginlik kazanır. İslam âleminin en önemli filozof bilim adamlarından İbn Sina bunu sevgi olarak belirler. “Aşk unsurları birbirine çeker, nefret onları ayrıştırır” diyor. Newton bu çok insani olan terimleri bertaraf ediyor ve tamamıyla insan dışı, nötr terimlerle açıklıyor. Buna da çekim yasası, yeryüzündeki yerçekimi diyor.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, kaybettiğimiz ettiğimiz İslam’ı geri kazanmak için ne yapılabilir? Siyasetten mi bir şeyler beklemeli?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Çok açık sözlü olmamı istiyorsanız -ağzımdan yel alsın diyerek- devrim olması lazım ve bu devrimde çok katı bir diktatorya yetişmeli, bütün medeniyet değişmeleri kırılma noktaları ancak bu yolla gerçekleşebilmiştir. Akıl bunu emrediyor ama gönül bunu istemiyor. En başta kendim istemem, böyle felaket ceberut bir düzenin gelip kafama tokmakla vurmasını, o olmayacak, bu olacak demesini. Biz medeniyet değişikliğine gittiğimizde bu oldu. 1</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>Yaratılmış olanın yaratanını açıklaması, çözümlemesi tamamıyla bir mantıksızlıktır, saçmalıktır. Akılsız bir iş midir din? Hayır, biçimsel, felsefi akla uygun değildir ama aklıselim sahibidir. Dinin, Müslümanlığın bildirdiği her şey aklıselimdir, yani akla aykırı değildir.</p>
<hr />
<p>&nbsp;</p>
<p>Osmanlı’nın ortadan kalkmasıyla sadece İslam medeniyeti son bulmaz, Türk tarihinin son derece belirgin omurgası da kırılır.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Evrenle âlemi karıştırmamak lazım, evrenin klasik dilimizdeki karşılığı kâinattır. Kâinatla evren aynı şeydir. Kâinat yaratmaktan ortaya çıkıyor, oradan türetilmiştir. Allah’ın ol emriyle “olmak”tan gelmektedir. Evren Türkçede evirmek, değiştirmek fiilinden geliyor. Evrim de oradan geliyor. Yani değişmenin hüküm sürdüğü saha evrendir, evren olmaktadır. Âleme gelince, âlem dini-manevi bir terimdir. Dine göre varlık evrenden ibaret değildir. Evreni de içine alan, evreni de kapsayan daha geniş bir bütünlük söz konusudur; o da âlemdir. Dine göre, İslam’a göre görünen, duyumlanan, ölçülüp biçilebilen, var olanların aslı ruhtur. Bunlar evrenin ötesindedirler. Oradan geliyoruz evrene ve burada belirli bir süreyi doldurup tekrar oraya gidiyoruz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Osmanlı tarihine baktığımızda Şiiliğe kayan dönemler vardır, ondan sonra Sünniliğe çok ağırlık tanıdığımız dönemler var. Sanki bir yerde çok İranlaşıyoruz, Farslaşıyoruz korkusu baş gösteriyor. Mesela, Anadolu Selçuklu döneminden Fatih dönemi arasındaki bayağı uzun bir dönem bizim çok heterodoks olduğumuz bir dönemdir. Heterodoks Sünnilikten kaymak manasına gelir. Bu dönemde özellikle Selçuklularda Farslaşma eğilimimiz çok artmıştır. Lanetler yağdırdığımız Osmanlı gelmeseydi bugün Türkçe yoktu. Onu söyleyeyim size, Büyük Selçuklunun, Anadolu Selçuklusunun resmi dili Farsçadır. Halk Türkçe konuşuyordu hâlâ ve Türkçe konuşanlar kaba, cahil olarak niteleniyorlardı. Yükselmeniz için Farsça konuşmanız gerekiyordu. Osmanlıyla tekrar Türkçe gündeme geliyor ama bu heterodoks eğilimleri çok artmıştır. Anadolu’daki Müslümanlık hadisesinde tüm bu halk şairleri, din büyükleri, bunlar çok heterodoks kişilerdi. Fatih’le birlikte bir U dönüşü yapıldı, özellikle tabii Yavuz zamanında. Neden? Benim kanaatim Acemleşmeyi durdurma hadisesi vardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yeni Çağın ikinci büyük ideolojisinin de baş mimarlarındandır: Nasyonal sosyalizm. Nasyonal sosyalizmi varlık felsefesi açısından, ontolojik olarak işleyendir. Bir de Rosenberg adlı bir başka filozof var, o da biyolojik açıdan, Darwin evrimciliğine sırtını dayayarak işlemiştir. Bu ikisinden nasyonal sosyalizm, milli toplumculuk beslenmiştir. Heidegger’in reddedilmesinin temel nedenlerinden biri de nasyonal sosyalizmin babalarından olmasıdır. Bu affedilmemiştir, bağışlanmamıştır. Belki Almanlar savaşı kazansalardı bugün baş ideolog olarak çıkardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristoteles’in temel tabanı biyolojiydi, hocası Eflatun’un tabanı matematikti -bahusus geometri-. İbn Sina’ya bakıyoruz, orada da gene biyolojidir. Bîrûnî’de büyük ölçüde gök fiziği… Bilahare Galileo’da malum fizik, özellikle de gökbilim… Descartes’ta matematik… Newton da mekânik… Zaten klasik mekâniğin babası sayılır. Her filozof aynı zamanda bir bilim adamıdır. Son büyük örnek Albert Einstein hem metafizikçi, aynı zamanda da önemli bir fizikçiydi.</span></p>
<hr />
<p>Kung Fu bir filozof değildi, bir bilgeydi. Strateji ve taktik ikiliği yoktu onda, o bize dövüş sanatlarını aktarır. Bu sadece onda değil, bütün Çinli bilgelerde vardır, Konfüçyüs’te de vardı. Bütün bu doğu bilgeliklerinde savunma sanatı diyebileceğimiz olaylar vardır. Savaş ve askerlik sanatı bunu aşar. Dövüş sanatı değildir o yalnızca, biraz önce söyledim size, bütün bir savaş senaryosu düşünülür, öngörülür. Orduyu nereden yürüteceksiniz, nasıl besleyeceksiniz, Osmanlı örneğinde gördüğümüz gibi aileleriyle mi götürürsünüz, götürürseniz o aileleri nerede barındırırsınız, nasıl yedirir içirirsiniz? Tarihçiler reddederler ama yine bildiğimiz kadarıyla büyük sayıda asker yürütülür. İskender Çanakkale Boğazı üzerinden 60000 kişiyi Anadolu’ya geçirir. Bu muazzam bir rakamdır. Bu adamların beslenmesi, yürütülmesi, iaşesi, lojistik ve onun yanında tabii taktik, yani doğrudan doğruya savaş sanatı, kim nereye yerleştirilecek; okçularıyla, piyadesiyse, süvarisiyle vs. Bunların arasında savaş sanatında en önemli ilham kaynağı, esin kaynağı satranç oyunlarıdır.</p>
<hr />
<p>Sosyolojik olarak tarif edebilirsiniz dini ama din kendisinin insanüstü bir merciinin u ̈rünü olduğunu ifade etmektedir ve bu anlamda asla ideolojileştirilmemesi gerekir. Çünkü ideoloji insan elinden çıkmadır. Dini ideolojileştirdiğinizde siyasete karıştırıyorsunuz; siyasileştiği ölçüde ayağa düşüyor. .</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bir zaman Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti Orta Çağ Hıristiyanlığının devamıyım, halefiyim niyeti ve iddiasıyla vücut bulmuyor. Onu yıkıyor, tarumar ediyor ve bunun son noktası Fransız İhtilalidir. Fransız İhtilali Avrupa’nın bütün tarihi müktesebatını yok etme hareketidir. O kadar ki asiller ve ruhban sınıfı sadece katledilmekle kalmıyor, mezarları açılıyor, cesetleri yakılıyor. Fransız İhtilalinin benzerini pek görmüyoruz tarihte.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ümmet anneden oluşan, anneden çıkandır. Umm aynı zamanda kelime anlamı itibariyle önder demektir, imam, umm aynı kökten geliyor. Önder olan, yol gösteren anlamlarına gelmektedir. Annenin doğurmanın yanında en önemli özelliği eğitmektir, terbiye etmektir. Bu sebeple yine İslamcada umm olmanın yanında anne mürebbiyedir. Rabâ, öğretmek kökünden geliyor, aynı şekilde Allah’a atfedilen en önemli vasıf Rab’dır. Rahman ve Rab kadında tecelli ediyor. Rahmi var ve mürebbiyedir. Rahimde oluşuyoruz, beşerliğimiz o rahimde geçiyor. Gerçi şimdilerde dölyatağı deyip duruyorlar ama ben rahimden olmayım.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bazıları Fatih’i hor görüyor, değil mi? Basın yayında, televizyonda Fatih’e dil uzatanlar varmış. Fatih, bir dâhiydi. Sadece İstanbul’u fethinden dolayı değil, Türkün en önemli hastalığına karşı devleti ayakta tutmanın yolunu bulduğu için. Çünkü yine çok tuhaf bir özellik, devleti inşa eden belirli bir halk grubu değil, tepedeki belirli bir zümredir. Yani önce devlet var ve sonra devlet milletini oluşturmaktadır. Bu yüzden devlete dehşet bir bağlılık vardır. Bugün de sürüyor bu, hâlâ olur olmaz her yerde devletin bekası denir, marazi bir şeydir. Fatih Türk tarihini içleştirmiş, sindirmiş bir adam ve Türk devletlerinin neden, nasıl yıkıldıklarını gören bir adam ve çok yakınında büyük büyük babası Bayezid’in Timur’a yenilmesiyle ortaya çıkan faciayı da yakından biliyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilirsiniz, dilimizde en ağır, en kötü beddualar ocak üzerinedir. Ağzımdan yel alsın, ocağı sönesice derler mesela, ocağı batsın denilir. Ocak söndüğü anda hapı yuttuğumuzun resmidir. Bu yakın bir geçmişe değin sürüp gelmiş bir şeydir. Rahmetli Hocam Ahmed Yüksel Özemre’nin annesinin bayramlarda elini öpmeye giderdim. Allah rahmet eylesin. Tek başına yaşıyordu Üsküdar’da, bana yemek çıkarırdı. “Anacığım, bu yemekleri nereden buluyorsunuz, nasıl oluyor, bunlar nereden” derdim. “Allah Allah, ne demek nereden buluyorsun?” derdi.. “Tek başınıza oturuyorsunuz, hazır bana pişmiş yemek getiriyorsunuz, birbirinden leziz yemekler.” “Ocak sönmez evladım.” derdi. Ocak sürekli diri tutulmak ister. Söndü mü bittin demektir, ölüm demektir. Düşünün, demek ki 300 bin yıla yakın bir gelenekten size bahsediyorum ocağın canlı tutulma olayı, tabii bugün denilmiyor, bu bitmiş bir gelenektir.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Gazzâlî İslam’ın en büyük filozofudur, baş filozofudur, İslam felsefesinin hükümdarıdır, melikidir. Öbür tarafta da baş filozof Kant’tır. İkisinde de ahlakın temeli niyettir. Niyetten doğan ahlâk sisteminin merkezi meşruiyettir. Eylemi esas alan ahlâk felsefesinden çıkan hukuktur ve bunun içinde yer alan kanunlardır. Her kanuni tavır aynı zamanda meşru olmayabilir. Her meşruluk kanuni değildir. Hz. Peygamberin -mealen- “Zalime uyan zalimden beterdir” sözü bu söylediğimin çok açık ifadesidir.</span></p>
<hr />
<p>Meslek yüksek okulu açın, gençlere sanat öğretin. Üniversite temel fikrine bağlıysanız bu hiçbir yarar getirmez. Bilgi sağlar. Bilgiyi belirli bir ihtiyacı karşılama noktasında kullanmadığın takdirde yararı yoktur. Yıldız adamızın merkezine mesafemizi bilsem ne olur, bilmesem ne olur?</p>
<hr />
<p>Ahlâk ve edep üzerine konuşan filozof var mı? Var: Kant var mesela, Luther vardır, Gazzâlî vardır. Bunlar hem edep hem de ahlâk filozoflarıdır. İngiliz filozofların büyük bir kısmında, başlıcalarında edep yoktur. Locke’ta, Hume’da, Smith’te, Russell’da… Yani bu bir eksiklik, nakısa değildir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Ne yazık ki bugün harple muharebe arasındaki farkı kaybettik. Birçok lafımızda olduğu gibi savaş lafıyla bir belirginlik kayboluyor. Halbuki ikisi farklı olaydır. Muharebelerde Allah’ın kılıcı olarak kabul edilen Hz. Ali Müslümanların yiğididir. Müthiş bir olay vardır. Bir muharebede karşıdakinin boğazını keseceği sırada adam Hz. Ali’nin yüzüne tükürür. O anda Hz. Ali adamı bırakır. O da merak edip sorar: “Sen boğazımı kesiyordun, niye beni bırakıyorsun şimdi?” “Şimdiye değin dava uğruna savaşıyordum ama değil mi ki yüzüme tükürdün, şimdi bu şahsi bir olaya dönüşmüştür. O sebeple seni bırakıyorum” der.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Şimdi şu var, bugün de çok söylenen bir şeydir: Müslümanlar Müslümanlığa asla uygun yaşamıyor ve davranmıyor. Bunu her an görüyoruz, yaşıyoruz. Yaşayamazsınız, çünkü biraz önce söylediğim gibi sürekli beyniniz yıkanıyor. Kılık kıyafetle, görünümle belli bir medeniyetin mensubu olunamıyor, içleştiremiyorsunuz. İçleştirmeniz başkaldırmanıza bağlıdır. Bunun için gerekli olan eğitimden yoksunsunuz, eğitilemiyoruz.</span></p>
<hr />
<p>Hegel’in harikulade bir belirlemesi vardır: Gerçeklik fikrinle uyuşmuyorsa vay o gerçekliğin hâline. Benzerini Hitler söylüyor: Alman milleti benim fikrime, ideme uyamadı, yükselemedi, yücelemedi. Onun için batsın diyor. Bu çok ağır bir beddua, -kibrin de belki dereceleri vardır- çok ağır bir kibir; bunun bir eşini daha bulamayız.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Toplumların en önemli püf noktası tahmin edersiniz evlenmedir. Çünkü evlenmeye dayanarak insanlar ayakta kalmışlardır. Toplumun temelinin çekirdeği ailedir ve bu üçlü kadın-erkek-çocuk. Dinler bu evlenme usulüne uygun olarak inşa edilmişlerdir. İki çeşit evlilikten bahsedebiliriz: Topluluk içi evlilik, topluluk dışı evlilik. Aynı totemden geldiğine inanan toplumlar, toplumun dışından evlenme mecburiyetini duymuşlardır. Dişi kurttan geldiklerine inanan Hiung-nuların obanın dışından evlenmeleri zorunludur. O hâlde bunlar iki şeyin peşinde koştular: Geyiklerin ve kadınların. Çoğalabilmek için, evlenebilmek için kendilerinin dışında kalan topluluklardan kadın bulmaları gerekiyordu. Tersine totemleri icabı başka toplumlar da içeriden evlenirler. Mesela, Moğollar öyleydi.</span></p>
<hr />
<p>Çok eski tarihlerde kesinlemelerde bulunmanız imkânsız, sürekli yaklaşımlarla iş görmek zorundasınız. Metin varsa, kayıtlar varsa ne âlâ, yoksa büyük ölçüde tahminlere dayandırmak zorundasınız.</p>
<hr />
<p>İnsan bilinçli kaldığı sürece, bitkisel hayata girmedikçe, komaya girmedikçe hürdür. Ne yaparsanız yapın, hapse atın, zincire vurun insan hür olmaya devam etmektedir. Bir tek kurtulamadığı mahkumiyet hür olmaktır. Hür olmaktan kurtulamıyoruz. Hareket kabiliyetimizi kaybedebiliriz. Türkçedeki böyle bir zengin ifade imkânı var: Serbestlikle hür olmak aynı şey değildir. Ağır hasta olabiliriz, kapımızdan bacamızdan uzak olsun, felç de olabilir insan, hareket edemez, hapsolur hareket edemez. Burada serbestlik ortadan kalkıyor ama hür olma durumu devam ediyor. Onu ortadan kaldıramıyoruz. Hür olan insan tercihinin hesabını her şeyden önce kendine vermektedir, ondan sonra da topluma vermeye başlıyor.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">SALONDAN- Tasavvuf tümüyle panteist midir? </span></p>
<p><span class="text-alt">TEOMAN DURALI- Katiyen, hiç alakası yok, panteizm İslam’a taban tabana zıt olan bir şey ve tasavvufta İslami olmayan hiçbir şey yoktur. İslam’dan sapan tasavvuflar olabilir mi? Onlar tasavvuf değil, başka şeylerdir. Kesinlikle olmaz, panteizm dediğim gibi Hıristiyanlıkta da yoktur panteizm, bildiğiniz üç dinde panteizmin “p”si yoktur. Yani Yahudilikte, Hıristiyanlıkta ve Müslümanlıkta olamaz.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Her felsefe sistemi belirli bir bilime dayanmak zorundadır. Bilime dayanmayan felsefe sisteminden bahsedemeyiz. Adam Smith’in dayandığı bilim, iktisattır. Bunu kuruyor ama bize bu ideolojiyi, aynı zamanda o ideolojinin dayandığı temel bilimi, iktisadı tasvir eden, enine-boyuna önümüze koyan Karl Marx’tır. Karl Marx tekrar ediyorum, sermayeciliğin kurucusu değildir, açıklayıcısıdır ve bunu iki yönden yapmaktadır: Sermayeciliği ortaya çıkaran İngiliz milletinin tarihini incelemiş ve ikinci olarak da bu ideolojinin dayandığı asli bilimi, yani iktisadı gözümüzün önüne sermiştir. Karl Marx’ın bir başka yönü sermayeciliğin ilk neşvünema bulduğu, yani doğup serpildiği Atina’yı da karşımıza çıkarıyor. Onu da daha az ölçüde olmak üzere bize tasvir ediyor. Zaten doktorası Yunan felsefesi üzerinedir.</span></p>
<hr />
<p>Türkler Müslüman olmadan önce de domuz yemiyorlardı tuhaf bir tesadüf, o sebeple İslam âleminde en tutarlıca domuzu yemeyen Türklerdir. Hiç kesinlikle dokunmazlar. Öbürlerinde bu kadar sıkı değildir.</p>
<hr />
<p>Mevlânâ mı senden daha çok biliyor, sen mi Mevlânâ’dan çok biliyorsun? Teknolojik açıdan tabii ki ben daha çok biliyorum ama bu bir olgunluk mertebesi midir? Değildir. Olgunluk mertebesi ve hakikat bilgisi bakımından o benden daha fazla şey biliyordu.</p>
<hr />
<p>Kültürde üç temel unsur vardır. Bunlar olmadan kültürü anlamak ve anlatmak imkânsızdır. Zanaat, din ve dil. Zanaattan, teknikten yoksun, dini olmayan, dilsiz toplum, kültür düşünülemez.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Çağdaş medeniyetin ideolojisi sermayeciliktir, kapitalizmdir. Gerek kapitalizm, gerekse onun ihtiyaç duyduğu yaygın sömürmeye emperyalizm diyoruz. Emperyalizm tu kaka olduğundan, sevilmediğinden artık onun yerine -nasıl ki mesela eşeğe merkep yahut ite köpek diyorsak- daha incelmiş, daha nazikleştirilmiş bir kelime olarak küreselleşme diyoruz. Aynı anlama geliyor. Çünkü sömürüyü kaldırdığınızda kapitalizm çöker. Ben burada bir değer yargısında bulunmuyorum.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Tarihte ilk defa bir kültür medeniyet ve din esasına göre inşa edilmez. Yeni Çağ Avrupa medeniyeti tümüyle din dışıdır. Dinsizdir, Tanrı’yı inkâr eder şeklinde anlaşılmaması gerekir ama resmen kurum olarak kendisini dine dayamıyor. Önceki medeniyetler çoğunlukla adlarına varıncaya dek bütün yapılanmalarını dinden almışlardır. Hint medeniyeti Hindu dininden, İran medeniyeti Zerdüştlükten geliyor, yani Zerdüşt dinine dayanmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>İç içe yaşadığımız, bize en yakın millet Farslardır. Benim özel bir bağlantım yok ama nesnel olarak baktığımızda bize en yakın olan millettir.</p>
<hr />
<p>Daha önce size söylemiştim, devletin üç sütunu vardır: Hukuk, iktisat, siyaset. Kanuna tüze demişlerdir. Gene bir sapıklık sonucu nedendir bilmiyorum, Arapçadır diye kanun atılır, yerine Moğolcadan yasa alınır. Madem atıyorsun kanunu, niye tüzeyi almıyorsun, yasayı alıyorsun, ne lüzumu vardı? Herhâlde bu kanuna karşı çıkanlar çağdaşçılarımız, ilericilerimiz İslam’dan dolayı Arapçaya düşman olanlarımız ne yazık ki aslında kanunun Yunancadan geldiğini bilmiyorlardı. Bilselerdi belki kanun kalacaktı yerinde. Kanun sözü Yunancada “kanon”dan gelir. Kanon’dan Arapçaya geçmiş, kanun olmuş, oradan biz almışız.</p>
<hr />
<p>Daha küçüklüğümüzde sus, büyüklerin yanında konuşma, hatta ortalıklarda dolanma, git o taraflara, burada büyükler oturuyor, yiyorlar içiyorlar, vesaire. Sürekli bir otorite ve nasıl bir otorite? Baba otoritesi. Nereden ileri geliyor? Büyük ihtimalle dayandığımız tarım toplumundan. Hatta denize açık bölgelerdeki insanların zihniyeti mesela, Karadenizliyle doğu yahut orta Anadoluluyu karşılaştırın, ne kadar farklı olduğunu görürsünüz. Onlar çok hamsi yerler de fosforlanırlar, değildir. Yani onun da belki etkisi var ama esas yetişme hadisesi, denizin insanı terbiye etme durumu vardır.</p>
<hr />
<p>Hayatımda yediğim en güzel künefe Antakya’nın Harbiye’sindeydi. Bir daha hiçbir yerde böyle bir şey yemedim ve sümme hâşâ da yemeyeceğim. Nereden geldi onların malzemesi? Herhâlde gökten inmedi, gene bu dünyadan temin ettiler malzemelerini herkes gibi ama bambaşka imal ediyorlar.</p>
<hr />
<p>Kültürde ilerlemeyen, düşük kalan toplumların dilleri de düşüktür ve dillerine bakım göstermezler. Örnek biziz, yeryüzünde bizim kadar diline sahip çıkmayan, dilini saymayan, dilinle ilgilenmeyen ikinci bir toplum bana gösteremezsiniz.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Aristokrasilerde çok iyi devlet adamları çıkar. Hani derler ya aman efendim, o Cumhuriyet’i yıkacak, Osmanlı’yı geri getirecek. Yıkamazsınız, Osmanlı’yı geri getiremezsiniz. Çünkü Osmanlı saraydan çıkmadır. Doğar doğmaz o kişiye nasıl devlet adamı olacağı öğretilir. Affınıza sığınırım, lazımlığına ederken bile o bebek ne yapıp ne yapmayacağını öğrenir. Bir cumhuriyette sokaktan bulduğunuz birini alıp sen cumhurbaşkanısın deyin, olsun. Belki çok basite indirgedim ama üç aşağı beş yukarı böyledir. Devlet adamlığı önce bir edep, adap işidir.</span></p>
<hr />
<p>Bunu çiğniyor Fatih, evlat ve kardeş katlini kural olarak koyuyor. Niye? Devleti kurtarmak için, Türkün makus talihini yenmek için, şakası yok. Devlet çöktü mü hepimiz mahvoluruz, perişan oluruz. Uzağa gitmeyelim, yanı başımızda Suriye’de, Irak’ta, daha dün Yugoslavya’da, biraz daha öteye geçersek 1947’de Hindistan’da olanlara bakalım. O günden itibaren Osmanlı Türk tarihinin en uzun süreli devleti hâline gelmiştir. Şakası yok, yeni zamanlarda, Yeni Çağda, modern dönemde 600 küsur yıl yaşamış. Emperyalizme kurban gitmiş bir dünyada bir ada olarak kalmıştır. Onların buyruğuna girmemiş bir tek Osmanlı Devleti vardır. Bunu Fatih’e borçluyuz. Fatih kendini kurban etmiştir.</p>
<hr />
<p>Muazzam bir dildir Farsça, büyük kültür milletlerinin en başta gelen özelliği dil bilincidir. Dil bilincinin de tezahür ettiği insanlar kadınlardır. Bir milletin kadını dilini unuttuğu takdirde o millet ölmüştür. Dikkat edin, büyük kültür milletlerinde kadınlar nereden evlenirse evlensin çocuklarına dillerini öğretirler. Bir furya yaşadık, Sovyetler çöktükten sonra, Rus hanımlar buraya akın ettiler. Çok evlilik oldu, TürkRus evliliği, benim gördüğüm her Türk-Rus evliliğinde çocuklar Rusça öğrenmişlerdir.</p>
<hr />
<p>SALONDAN- Tarih felsefesiyle uğraşmak isteyen bir kişi genel olarak hangi sahalarla ilgilenmeli, hangi lisanlara vakıf olmalıdır?</p>
<p>TEOMAN DURALI- Tabii ki önce felsefe ve tarih. Medeniyet tarihi, yani belirli bir toplumun, milletin tarihinden ziyade genel medeniyet tarihini. Nereden geliyorum ben buna? Ben tarih felsefecisi değilim ama çok ilgimi çeken bir tarih filozofu Arnold Toynbee’yi göz önünde tutarak bunu söylüyorum. Arnold Toynbee medeniyet tarihçisidir, bir filozoftur. O bakımdan sorunun ilk bölümü felsefe öğrenimi göreceksiniz, artı medeniyet tarihi öğrenimi. Felsefede diller değişir. Hangi felsefeye ağırlık veriyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Eski Çağ felsefesiyle uğraşıyorsanız Yunanca bilecekseniz, İslam felsefesiyle uğraşıyorsanız tabiatıyla Arapça göreceksiniz. Orta Çağ Hıristiyan felsefesi Latinceyi gerektirir. Felsefenin dört ana dili var: Yunanca, Latince, Arapça, Almanca. Çünkü bunlar felsefede dört ana yoldur, gelenektir. Hangisini seçiyorsanız, onun diline intisap etmeniz lazım. Tabii bugün yazının-çizimin yüzde 80’i İngilizce, bu bakımdan asıl metinlerinizin dışında okumanız gereken yazılar İngilizce olacağından İngilizce de biliyor olmanız lazım. Türk tarihiyle uğraşacak olanlarla da benzer bir zorunluluk var. Eski Türk tarihine değinenlerin Çince bilmesi kaçınılmaz, arkasından 8. yüzyıldan sonraki tarihimize bakanlar Farsçayı bilmek zorundalar. İslami devirlerle uğraşanlar tabii ki Arapça bilmek zorundadırlar. Bir de tabii Türkçenin değişik dönemlerdeki çeşitleri var.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Rus kadını nereye giderse dilini de götürür. Arap, Fars kadınında da görebilirsiniz. Fars kadını nereye giderse gitsin, kiminle evlenirse evlensin çocuğu Farsça konuşur. Burada da Çince öğrenirler. Bu kadınlar nereden öğrenmiştir bu bir sırdır, dediğim gibi Malay Müslümanların arasında yetişiyor ama Çincesini unutmuyor, bir yerden alıyor bunu ve çocuklarına bunu benimsetiyor. Çince de çok baskın bir dildir. Çinli her ortamda, her durumda dilini hâkim kılmaktadır.</span></p>
<hr />
<p>SALONDAN- Hocam, bu günümüz “bilgi toplumu olmak” teranesine baktığımızda…</p>
<p>TEOMAN DURALI- Teranedir tabii. Çoğunlukla yarar sağlamayan bilgilerin, dedikoduların peşinde, bilgisayarlarda, televizyonlarda o kimin nesiymiş, şu kiminle çıkmış… Bu bilgi benim ne işime yarar? Yarar sağlayıcı bilginin eksikliğini özellikle tıpta görüyoruz.</p>
<hr />
<p>Yeniçeri teşkilatı olağanüstü bir teşkilattır. Her defasında yeniden şaşıyorum ben oraya göz attığımda, hayretler içinde kalıyorum. Osmanlı’nın sadece yeniçerisi yok, biraz önce bahsettiğim Akıncılar çok ilgi çekicidir. Size burada bir şey daha söyleyeyim, büyük ihtimalle Almanlar bunu taklit ettiler. Schutzstaffel SS Akıncıları çok andırmaktadır. Tabii Osmanlı’nın asla bir ırkçılığı yok, bırakın ırkçılığı ırk kavrayışı yok, kavmiyet yok. Öyle bir anlayış yok, o çok yenidir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">İlk defa bütün insanlığa hitap, daha doğrusu insanlık fikri Musa’yla ortaya çıkıyor. Gidiyor Firavun’a, diyor ki: “Allah var, kabul etmen lazım.” O da diyor ki: “Git oradan, Tanrı benim, ne oluyor sana” ve kovuyor. Hikâyesi uzun. Hz. İsa ve nihayet Hz. Muhammed’de yaygınlaştırılan, geliştirilen fikir, bütün insanlığa yayma olayı. Bugün insan hakları dediğimiz, insanın vazgeçilmez hakları ve ödevleri olma fikri ilk defa dinle ortaya çıkıyor.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Türklerin tarihi yüzde seksen oranında sert, soğuk ve zorlu iklimlerde geçmiştir. Türkler, Germenler ve Slavlar soğuk iklimlerde yaşamışlardır. Bu şartlarda can yoldaşına ihtiyaç duyuyorsunuz. Zorlu hayat şartlarında birinci derecede ihtiyaç duyduğumuz şey can yoldaşıdır. Can yoldaşının da sayısını arttıramazsınız. Her yönden güveneceğiniz insandır can yoldaşı, bu sebeple yerleşik şehir hayatına intikal edinceye değin büyük ölçüde tek kadınla yaşama gereğini duymuşlar. Çünkü ikisi birlikte mücadele etmektedirler. Bunu ben değişik Türk boylarında gözlemledim. Toroslar’da Yörüklerde, Pamir yaylasında Kırgızlarda, Doğu Anadolu’da Beritan aşiretinde hep tek kadınla yaşıyorlardı.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Bilgi topluluğu uzmanlığa saygı duyma ve burnunu her işe sokmamadır. Ben yemek pişirmesini bilmiyorsam en zor yemek olan pilavı pişirmeye tevessül etmem. Çünkü rezil ederim, tencerenin dibini yakarım, yapacağım budur. Hastabakıcı değilim, hekim değilim, hatta hekimliğin özel uzmanlığına da sahip değilim. Ne yapabilirim? Ancak öldürürüm o kişiyi. Bu endişeyle hareket etmiyor felsefe. Newton keşfettiği yerçekimi yasasını bir yarar getirsin diye ortaya koymuyor. Merakına, sorusuna cevap arıyor.</span></p>
<hr />
<p>Kandaşlık esasında insanın kökeni kadın-erkek cinsi ilişkisidir. Bu ilişki bütün insan oluşumlarının anahtarıdır, başıdır, başlangıcıdır ve bu ilişkinin cereyan ettiği, bu ilişkinin serpildiği ortam, ocak başıdır, yuvadır. Bir üçlülük ortaya çıkıyor: Kadın, erkek ve ondan oluşan çocuklar. Bütün kültürlerin arka planlarında hep bir üçlülük görüyoruz. Hıristiyanlıktaki teslis, felsefedeki diyalektik, Çin bilgeliğindeki yin ve yang… Doğayı da böyle yorumlamıştır insanlar, karşıtların birleşmesinden ortaya yeni bir ürün çıkmaktadır. Gece-gündüz ve gün bir örnektir. Yaz-kış-yıl, vs. Aile o hâlde esastır, temeldir ve bütün toplumsal oluşumlar bu çekirdekten ortaya çıkmaktadır. Burada izin verirseniz kadın propagandası yapacağım. Daha kadıncılık yokken ortalıklarda ben ilk kadıncıydım, onu da söyleyeyim size, neden ilk kadıncıydım? Çünkü ben annemi çok severim, herhâlde hepimizin yaptığı iş bu; annemizi sevmek. Peygamberimizden gelen bir gelenek, değil mi? Yanlış hatırlamıyorsam üç kere “annendir” dedikten sonra dördüncüde “babandır” demiştir.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Yaşanan küçük düzlemdeki örnekleri veriyorum. Özellikle anneden gidiyorum, çünkü ben daha çok annenin etkisini gördüm babadan ziyade; yani babada sertlik gördüm Allah’tan. En sınır sorunlarla anneme gidiyordum dayak yiyeceğimi bile bile. Çünkü ondan yiyeceğim dayak cennetten çıkmadır. Babama bir intikal etse ayvayı yerim. Bu dayaklarla &#8211; iyi bir yöntem midir, değil midir o ayrı bir tartışma konusu; benim için belki iyi bir yöntem olmuştur- adam oldum diyelim; sağa sola sapmadık. Nedir bu? Bir makullük olayıdır. Eğitmek amacıyla cezalandırırlardı. İşkenceden farkı nedir? İşkence yapan kişi zevk duymaktadır. Halbuki beni cezalandıran annem beni cezalandırırken bundan zevk duymuyordu. Bunun böyle olması gerektiğini düşünüyordu. İşkenceyle dayak atmanın çok temel, çok belirli bir farkı var. Tabii eğitmek amacıyla döverken de acının fazlasını vermemeye çalışıyordu; bir tarafımı sakatlamıyordu.</span></p>
<hr />
<p>Çağımızın en büyük filozoflarından Heidegger ocağı insanın yaşama iksiri olarak görür ve onun dışı ölümdür. Tabii dilden hareket ederek koyuyor bunu, müthiş bir şeydir, dil sadece konuşmaya, bir şeyler bildirmeye yaramıyor. Dil ruhumuzun ve onun dayandığı kültür geçmişimizin aynasıdır. Kültürü tanımadan öğrenilen bir dil hiçbir işe yaramaz, kupkuru olur.</p>
<hr />
<p><span class="text-alt">Mahalle ortadan kalktığı gibi aileler de ortadan kalkıyor. Ben talebelerimde görüyorum, parçalanmış aile fevkalade çoktur son yıllarda, böyle olunca eğitim alamıyorsunuz, eğitilemiyorsunuz, terbiye görmüyor insanlar. Burada artık kişilere bir şey düşüyor. Yani merkezi otorite ortadan kalktığına göre kendini dindar, Müslüman gören insanların bu boşluğu bir iltizam olarak doldurmaları lazım. Günümüzde aile varlığını sürdürmek çok zor bir iş, bir fedakârlık gerektirmektedir ve en önemli yönümüz fedakârlığa girmemektir, fedakârlıktan kaçmaktır. Bu kolayımıza geliyor. Başta söylediğim gibi, dinin en önemli yanı sömürüyü ortadan kaldırmak, adaleti sağlamak ve bunun gerektirdiği fedakârlıktır.</span></p>
<hr />
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Nerede insan varsa orada din vardır. Dinle kültür, kültürle ahlâk iç içe geçmiş olaylardır. Birbirinden ayırt edilemez. Ayrı ayrı kurumlar değildir, iç içedirler. Din topluluğunun başındaki kişi topluluğun bütün ihtiyaçlarına cevap vermek mecburiyetindedir. Topluluğun hakîmidir, yani aynı zamanda hekimi ve hâkimi durumundadır.</span></span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr flex-row items-center pl-4 pt-3 pb-2">
<div class="dr w-full h-full items-center justify-start" aria-label="Seçenekler">
<div class="dr svg fill-silik w-6 h-9">
<div class="dr">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
</div>
<div class="dr  bg-kirmizi rounded-full wh-1_5 absolute top-2 right-2"></div>
</div>
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div class="dr mh-4 "><span class="text text text-15"><span class="text-alt">Dil üstünde fazla bir şey söylememe lüzum yok, kendinden belli olan bir şeydir. Çünkü bütün işlemlerimizi dille yürütmekteyiz ve dille yürütmek zorundayız. Bütün iletişimimizi onunla uyguluyoruz ve dil çok belirgin bir biçimde evrim sonucu değildir. Hayvanların bağırtısı, çağırtısı, anırması yahut böğürmesi, kişnemesi dilin aslını teşkil etmemektedir.</span></span></div>
<div></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Evet, şimdi bizim de okur-yazarlığımız iyi, bugün maşallah her birimiz üniversite mezunuyuz ama ben bir aklın ışıldamasını görmüyorum bizde, açıkça söyleyeyim. Aflarınıza ve kendi affıma da sığınarak söyleyeyim, bundan ibaret değil. Bir kere en önemli özelliği Yahudilerin ve İngilizlerin özlerine sadık kalmalarıdır. Dünyanın dört bir yanına dağılmışlar, iki şeyi terk etmemişler: Dinlerini ve dillerini. Maruz kaldıkları bunca baskıya, işkenceye, her şeye rağmen dillerine dört elle sarılmışlardır. Dini seversiniz sevmezsiniz, Marx hiç sevmiyor dini ama “Yahudinin en önemli özelliği bu dinine bağlılığıdır” diyor. Bunu Karl Marx söylüyor, Yahudilik Sorunu Üzerine kitabında: “Din, Yahudilik toplumları ayakta tutan kurumdur. Kitlelerin afyonu dindir” Bunu biz hep yanlış anladık. İnsanların ayakta tutmanın yolunu kastediyor. Çünkü Marx döneminde anestezi yoktu, adama afyon koklatırlardı ve öyle ameliyat ederlerdi. Afyonsuz ameliyat, insan ölür, sancıdan gider bu sefer. Din hayatı yaşanabilir bir hâle sokan kurum anlamında söylüyor bunu “kitlelerin afyonudur” derken.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Fatih kanun çıkarıyor: “Ormanlarımdan bir dal kıranın kellesi gider” diyor. Ormanlarım dediği kendi malı mülkü değil, devletin toprağı, devleti temsil ediyor adam. Vakıflar niye kuruldular? Memurum burada, yarın atıldığımda cascavlak kalırım ortada, çoluğuma çocuğuma rızık çıksın diye vakıf kuruyorum. Anlaşılıyor mu burası? Avrupa’da olup bitenlerle bizde olup bitenlerin hiçbir paraleli yok, tamamıyla bir yanlış anlamadır.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Topluma mahkûmuz, toplum dışında insanın oluşması imkânsızdır. Aman bana kalkıp efsaneleri sormayın. İşte kurt emzirmiş de, büyütmüş de, bunlar masaldır, efsanedir. İnsanın dışında insanı büyütecek, yetiştirecek hiçbir güç, kuvvet yoktur. O hâlde insan, toplum ve kültür örtüşen, çakışan kavramlardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
</div>
<div>Cumhuriyet’le birlikte bizde iki fikir takip edilmiştir. Öncelikle dinin topyekûn iptalini savunanlar olmuştur. Tabii bu Cumhuriyet’ten önce de vardı. Osmanlı’nın son dönemlerinde Abdullah Cevdet gibi kişiler bunu savunuyorlardı. İkincisi, Müslümanlığın Hıristiyanlığa benzetilmesi gereğini savunanlardır. Hıristiyanlıktan kastettikleri özellikle Protestanlıktır. Yani bir İslam Protestanlığının her alanda ortaya çıkmasını savunmuşlardır. Mesela camilere sıralar konulsun, yerde değil kilisede olduğu gibi oturularak ibadet edilsin. Hıristiyanlıkta ve öteki bütün dinlerde belli ölçüde dinin belli bir alanı, dünyevi hayatın bir alanı vardır. İslam’da bu ayrım yoktur. İslam’da ruhban sınıfı olmadığından ötürü dinle dünyevi hayat iç içedir. Yani şu dini yapıdır, bu dünyevi yapıdır, şu dini alandır, bu dünyevi alandır diye bir şey yok. Her alan dinin içindedir. Büyük abdest, küçük abdest -affınıza sığınırım- bile din tarafından belirlenmiştir. Dinin belirlemediği hiçbir şey yok. Bu kalksın deniliyor bu ikincisini savunanlar, şimdi bu ikinci görüşü savunanlara karşı bir tepki olarak dine dayalı bir ideoloji ortaya çıkarılıyor. Sadece Türkiye’de değil, düşünce hayatının çok etkin olduğu Mısır, Hint -sonra Pakistan oldular- gibi İslam ülkelerinde böyle bir akım ortaya çıktı ve fazla tanınmıyordu.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Felsefileşmiş medeniyetlerde ahlâkla karşılaşıyoruz ama her toplumda, her kültürde edep vardır ve tekrar ediyorum, onun kaynağı dinde oluşur. Bunun açık ifadesini ben Mevlânâ’da görürüm. “Kur’an’ı bir baştan bir başa okudum, edepten başka bir şey bulamadım” diyor. Bu çok önemli bir noktadır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Adaletin sakatlandığı en önemli nokta, arabanın tekerini kıran çukur sömürüdür. Bu iktisatta da, kadın-erkek ilişkilerinde de böyledir. Eşitlikten bahsetmiyorum size, eşitliğin olduğu yerde adalet olmaz zaten, adaletin olduğu yerde de eşitlik yoktur. Eşitlik bir matematikte, bir de hukukta vardır. Yani bütün gün esrar çekip yan gelip yatanla bir Einstein’ı aynı kefeye koyamazsınız. Ama o esrar çeken, bütün gün yan gelip yatan adamı da yaşatmak mecburiyetindesin. Esrar çekiyor diye adama iğne vurup tahtalıköye gönderme hakkına sahip değiliz. Onun insanca yaşamasını ve mümkünse o iptiladan kurtulması için birtakım şeylerin yapılması lazım ama tekrar ediyorum, ikisini aynı kefeye koyduğun takdirde, işte orada zulüm başlar.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Hint-Avrupa dillerinin de belli bir atadan, bir anneden çıktıkları varsayılmaktadır. Bunu bize bildiren çok inandırıcı belirgin kıstaslar var, ölçüler var. Bir kere bu dillerde sayılar akrabadır ve çok temel sözler birbirleriyle paraleldir. Mesela İngilizcede brother, Farsçada birâder, Sanskritçede brader, Fransızcada frèrenin aynı kökten geldiği tespit edilebiliyor. Bunun gibi çok temel sözlerin ve sayıların benzerliği bizi kimi dillerin akraba oldukları sonucuna götürmektedir. Türk dillerinde ayrım hemen hemen yok gibidir ama bir üste çıktığımızda, Altay dilleri dediğimizde o fark çok büyüktür ve orada şüpheye düşüyoruz. Mesela Moğolcayla Türkçe arasında bağlantıları kuramıyorsunuz. Ne rakamlar birbirini tutuyor ne temel sözler benzeşiyor. Bu bakımdan hâlâ Altay dilleri bir teori değildir, bir varsayımdır. Ama Hint-Avrupa dillerinin ve Arapça, İbranca, Asurca, Süryancayı içeren Sami dillerin benzerlikleri çok belirgindir.</span></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Tarihte en fazla yer değiştiren ve en uzun boylu göçe çıkmış kavim Türklerdir. Kuzeydoğu Asya’dan Akdeniz’e, Nâzım Hikmet’in lafıyla bir kısrak başı gibi sarkarlar ama burada da durmayıp Rumeli’ye, orta Avrupa’ya, hatta bugünümüzde Batı Avrupa’ya uzanıyorlar. Bunun dışında da Kuzey Afrika’yla orta Afrika’ya intikal etmişler, Hindistan’a gelmişler. Böyle muazzam bir coğrafyayı kat etmiş, sadece gezip dolaşmamışlar tabii, gittikleri yerlere yerleşip devlet kurmuşlar. Hint’te Babil Devletini kuruyorlar, İran’da 1000 yıl sürmüş hanedanlar Türk asıllı olmuşlardır. İran’ın Müslümanlaşmasından, yani 633’te Hz. Ömer’in fethinden itibaren Humeynî’nin devirdiği Rıza Şah Pehlevî’nin babasına değin İran’daki bütün hanedanlar hep Türk asıllı olmuşlar. Bunlar da genellikle Osmanlı’yla çatışmış, savaşmışlar</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Tragodía İslam’da kesin olarak yasaktır. Çünkü İslam’da iki büyük bağışlanmaz günah vardır. Allah her şeyi bağışlar, bunları bağışlamıyor. Birincisi şirk koşmak, yani eş koşmak, ikincisi umutsuzluk, Allah’tan umudunu kesmek. Buna rağmen İran edebiyatında tragodía’yı görüyoruz. Fars edebiyatı dünyanın en büyük edebiyatlarından biridir. İki-üç edebiyat vardır ki bunlar göklere sığmıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Dillerden yayılmacı, yayılmaya yatkın hâkim diller vardır, çekinik diller vardır. Türkçe o çekinik dillerdendir ve bunu öncelikle kadınlarda görüyorsunuz. Kadın bir kültürün ilk ve son omuzlayıcısıdır. Bir toplum çökme emaresi gösterdiğinde ilk bel verenler erkeklerdir, ortadan kaybolur, çöker gider. Kadın ayaktaysa, o kültür kurtulur. Kültürün en önemli etkeni, unsuru dildir ve kadın dile sahipse, o dil yaşıyor. Öncelikle ve özellikle ecnebiyle evlenen kadının çocuklarına, yani kendi toplumundan, milletinden olmayan bir erkekle evlenen kadın çocuğuna dilini öğretiyor mu, öğretmiyor mu, ona bakarım. Doğuda ve batıda nereye gitmişsem Türk olmayanla evlenen Türk kadını çocuğuna hiçbir zaman Türkçe öğretmemiştir. 1967’de Ürdün’e gittiğimde tanıştığım yedi ailenin kocaları Filistinli, burada ODTÜ’de okumuşlar, hanımlar Türk, hiçbirinin çocuğunun Türkçenin t’sinden haberi yok. Benzeri bir olayı Avrupa ve Amerika’da görebilirsiniz. Buna karşılık Çinli, Fars, Rus, Fransız, İtalyan, Arap, matematik kesinlikle söyleyebilirim, çocuklarına dilini öğretiyor. Kürtçe de öyledir, onu da unutmadan söyleyeyim. Tanıdığım Türkle evli Kürt hanımların çocukları Kürtçe bilirler. Zazalar öyle değil, Zazaca ölen bir dildir. Çerkesler öyle değil, Adigece de ölen bir dil, Lazlar aynı şekilde çekiniktir, gidiyor. Türkçe öyle ölmediyse, bunun fazileti yerden yere vurduğumuz, sürekli kötülediğimiz Osmanlı’dan gelir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Avrupalı olmadığımızı hep öne sürmüşümdür ve hiç de lüzumu olmadığını iddia etmişimdir. Ne kadar Avrupalı olduğumuzu sanırsak sanalım değiliz. Çünkü bunun içine doğmadık, bu olayın, bu zihniyetin, bu çerçevenin içinde büyümedik, yaşamadık. Dininden anlattırır Avrupalı, daha sonra okumaz, o ayrı bir konu, hiçbir yortumuz Alman’ın Noel’i gibi dramatik, Rus’unki gibi resim dolu değildir.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Türk tarihinin en büyük devlet adamlarından biri Tonyukuk’tur. Kesif bir Budacılık akımı var, Budacılığa geçmek isteniyor. Tonyukuk Çin’de dünyaya gelip yetişmiş, orada öğrenim görmüş bir Göktürktür ve Bilge Kağan’ın veziriazamı olur. “Kesinlikle Budacılıkla Taoculuğa geçilmeyecek. Bunlar yatalak dinlerdir, bizi miskinliğe sevk eder.” diyor. Her dine, en olmayacak dine bile girmişler, Hazarlar Yahudi olmuşlardır ki İbrani değilseniz Yahudi olamazsınız ama asıl intisap ettikleri Müslümanlık olmuştur.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div>Rumeli Roma toprakları, Roma ülkesi anlamına gelmektedir. Batı’da kalan bütün topraklar bu ad altında anılıyorlar. Osmanlı’dan gelen her şey kötülendiğinden Rumeli adını da iptal ettik, Avrupalılaştığımız için Avrupa oldu. Mesela, çok benim kulağıma tuhaf gelir, nereye gidiyorsun? Avrupa yakasına gidiyorum. Öyle bir şey yok, çocukluğumda, gençliğimde bu taraf Rumeli kabul edilirdi, o taraf da Anadolu’ydu. Hatta Anadolulular Rumeliler için, yani Osmanlı’nın Avrupa yakasında yaşayanlara suyun öbür tarafından, suyun ötesinden derler.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div><span class="text-alt">Mahallede kurallar çok sıkıydı. Bu kuralları koyan belirli bir merci yoktu. Meclis, hükümet, devlet vs. yok ama bir kurallar dizisi vardı. Nasıl oturulur, nasıl kalkılır… Büyüğünle karşılaştığında elini öpeceksin, şöyle selam vereceksin, kavga ettiğinde nelere dikkat edeceksin, kaçan, yere yıkılan adama tekme atmayacaksın&#8230; Bunlar size bahsettiğim kadim dönemlerin kavga usulleridir. Homeros’un İlyada’sında bir tabir geçer. Paris Akhilleus düşmanına “İnsan dediğin sevişirken de savaşırken de göz göze gelir” diyor. Göz göze gelinmedikçe bu iki temel insani fiil yerine getirilmez. Yaparsan ne olursun? Kalleş, kahpe olursun. Bu çok büyük bir suçlama, müthiş bir hakarettir</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</div>
<div></div>
<div>
<div class="relative">
<div>
<div class="dr bg-ana  w-full overflow-hidden  border-cizgi border-b   md:mt-3 md-:mt-2 md:pb-3 md-:pb-2 " tabindex="0" role="button">
<div class="dr md:rounded-4 text-siyah bg-alinti pt-3 pb-3 ">
<div><span class="text-alt">Alman milliyetçiliği nasyonal sosyalizme, Fransız milliyetçiliğinin özü kültüre dayanır. Zaten bizde milliyet diye bir şey yoktur, bizim has dönemlerimizde Türk, Arap, Kürt ayrımı yoktu, böyle bir bilinç yoktu; insaniyetimizden değil, böyle bir bilinç yoktu ortada. Müslim-gayrimüslim, darülharp ve darülislam tefriki var. Milliyet olayı Tanzimat’la birlikte başlar, çünkü Fransız okul etkisi baş gösterir ve burada demin dediğim gibi kültür baskındır, kültüre önem verilir. Orada da karar veremezler bir türlü, İslam esaslı Osmanlı kültürü mü, yoksa yeni yeni uyanmaya başlayan belli belirsiz bir Türklük duygusu mu? Türklük duygusu da nereden çıkıyor? Bize tabi olan milletlerin, özellikle Yunanlıların milliyetçilik taslamalarından ortaya çıkıyor. Fakat Abdülhamid yeniden Tanzimat öncesine dönmek istiyor. Ümmet fikrini yerleştirmeye çalışıyor.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div><span class="text-alt">Medeniyetle kültürü karıştırmayalım. İnsan olarak medeniyetsiz yaşanabilir, kültürsüz yaşanamaz. Her kültür bir medeniyete mensup değildir ama her medeniyet kültür üzerinde yükselir, kültürün üzerinde bir üstyapıdır. Altyapı kültürdür, üstyapı medeniyettir. Medeniyeti kültürler federasyonu olarak da görebiliriz. Belli, benzeşen kültürlerin oluşturduğu bir üst topluluk durumundadır. Kültürler u ̈ç payandaya, üç sütuna dayanır, bunsuz bir kültür düşünülemez: Dil, zanaat ve din.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div><span class="text-alt">Ortada olan bir başka olay da bu medeniyetin zirve çağı 20. yüzyılda iki dünya savaşında 100 milyon insan ölmüştür. Daha ötesi berisi yok. 100 milyon insan öldürülmüştür ve İkinci Dünya Savaşında öldürülen, ölen insanlar pisipisine gitmişlerdir. Yani yiyecek, içecek, üstünde yaşayacak topraklar için vuruşabilirsiniz. Bu doğaldır ama bu u ̈stün bir insandır, üstün bir ırktan geliyor, o alçak bir ırktan geliyor, üstün ırk alçak ırkı yok edecek yahut da benzeri birtakım gerekçelerle… iki taraf da, tencere dibin kara, seninki benden kara… Ne galibi haklı, ne mağlubu, ikisi de eşit derecede pislik. Bunca insanın canına, kanına mâl olan bir süreç hiç kimse tarafından olumlu karşılanacak bir olay değildir ve bugün devam eden vahşet yanı başımızda İkinci Dünya Savaşının devamıdır. Hatta birincisi bile, bitmemiş bir davadır. Pisipisine sürdürülen bir cinayetler dizisi.</span></div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Aklı Allah’tan gelen cereyanı indiren ve anlaşılır kılan bir ara merkez gibi düşünelim ve onun benim içimde yayılan kabloları da vicdandır. Ne yaptılar Yeni Çağ’da? Yeni Çağ din dışı Avrupa medeniyeti dediğimiz olayda şu kablo kesildi. Bu kendinden menkul bir kaynak, bir memba olarak kabul edildi. Yani artık enerjisini buradan almıyor, kendinden diyor. Nasıl oluyorsa bilmiyorum, hiçbir Yeni Çağcı da bana bunu izah edemedi. İzah edilir bir tarafı da yok. Akıl en üst merci, daha üstü yok. Akıl sahibi insandan hareketle insancılık, hümanizma anlayışı çıkmıştır. En yüksek, en üst merci akıl sahibi insandır. Akıl sahibi varlık olan insan ve dediğim gibi aklın vicdana bağlantısı yok. Zaten vicdan var mı, yok mu belli değil. Agnostisizm denilir buna, bilinmezcilik, Tanrı var mıdır, yok mudur bilinmiyor, beni ırgalamıyor anlayışı getirilmiştir. Çünkü yok diyemiyorsunuz. Yok dediğiniz mantıkça vardır.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</div>
<div>Erken çağda yerleşik hâle gelen topluluklarda erkeğin önemi azalıyor. Erkeğin önemi azaldığı ölçüde bu erkekte bir kompleks yaratıyor. Bu kompleksi gidermek üzere çok eski yerleşik toplumlar hep erkeğe vurgu yapmışlardır. Bunun en güzel örneği Çinlilerdedir. En eski yerleşik topluluklardan biridir. Aynı şekilde Farslarda da vardır. Çinlilerde ve Farslarda aşırı derecede kadının hor görülmesi olayı vardır. Çünkü dediğim gibi erkek çok gerilemektedir. Önemi, yeri, işleyişi geriliyor ve onu tatmin etmek üzere mübalağa ediliyor. Mesela, Çinlide ruh atadan oğula geçmektedir. Bu sebeple Çinliler hep erkek evlat isterler, kız evlatlarını ya atmışlardır ya da öldürmüşlerdir. Bu bugün hâlâ da sürüyor Çin’de, dikkatinizi çekerim. Bir çocuk siyaseti sürdürülüyor Çin’de. Mao’nun ölümünden sonra -1976’da galiba- çıktı bu tek çocuk siyaseti ve Çin’de büyük bir kız çocuğu katliamı baş göstermiştir. 93’te Malezya’dan Pekin’e geçtiğimde, bana Çin’de 77 milyon evlenme çağında erkek fazlası olduğundan bahsetmişlerdi. Sonra Malezya’ya döndüğümde ”Hapı yuttunuz, yandınız, 77 milyon yola çıkarsa kaçacak delik arayın.” dedim. O zaman Malezya’nın nüfusu 18 milyon filandı ve 3-4 milyon kadın fazlası var Malezya’da evlenme çağında, denklem çok korkunçtu. Şimdi, son zamanlarda tek çocuk siyasetini kaldırdılar Çin’de. Niye bu isteniyor? Dediğim gibi erkek evlat çıkmadığında ruh yürümüyor. Bunun yansımalarını Malezya’da görmüştüm.</div>
<div>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
<div></div>
<div></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/">Teoman Duralı  – Din ve Felsefe Bilim Açısından Doğu ve Batı Medeniyetleri  -Notlarım-</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/teoman-durali-din-ve-felsefe-bilim-acisindan-dogu-ve-bati-medeniyetleri-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mustafa Sıbai &#8211; Hayat Bana Böyle Öğretti.-Alıntılar</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 10 Apr 2021 21:10:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Özgürlük]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[akarakter]]></category>
		<category><![CDATA[anne ve baba]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Arzu]]></category>
		<category><![CDATA[Dost]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Evlilik]]></category>
		<category><![CDATA[Haya]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Kusur]]></category>
		<category><![CDATA[Mustafa Sıbai]]></category>
		<category><![CDATA[Nankörlük]]></category>
		<category><![CDATA[Sanat]]></category>
		<category><![CDATA[Sevgi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=25040</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kriterlerin değişmesi 1082-Erkeklik ölçütleri değiştiği zaman kadınlar, adamlara hükmeder. Yiğitlik kıstasları değiştiği zaman hırsızlar, çesurlarâ hükmeder. Fazilet ölçütleri değiştiği zaman ayaktakımı, saygınlara hükmeder, &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211; Kadın meselesi 1015-Kadın, sayı bakımından toplumun yarısını kapsar. Hisler açısından toplumda en güzel şey olduğu gibi, problemler açısından da toplumun en karmaşık tarafıdır. Bundan dolayı çoğu erkek düşünürün bu meseleyi, tamamlayıcı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/">Mustafa Sıbai – Hayat Bana Böyle Öğretti.-Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img decoding="async" class="size-medium wp-image-25051 alignleft" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-300x300.jpeg" alt="" width="300" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-300x300.jpeg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-100x100.jpeg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-600x600.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-360x360.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-768x768.jpeg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb-1024x1024.jpeg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2021/04/hayatbbbbbbbbbbbbb.jpeg 1280w" sizes="(max-width: 300px) 100vw, 300px" />Kriterlerin değişmesi</p>
<p>1082-Erkeklik ölçütleri değiştiği zaman kadınlar, adamlara hükmeder. Yiğitlik kıstasları değiştiği zaman hırsızlar, çesurlarâ hükmeder. Fazilet ölçütleri değiştiği zaman ayaktakımı, saygınlara hükmeder,</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadın meselesi</p>
<p>1015-Kadın, sayı bakımından toplumun yarısını kapsar. Hisler açısından toplumda en güzel şey olduğu gibi, problemler açısından da toplumun en karmaşık tarafıdır. Bundan dolayı çoğu erkek düşünürün bu meseleyi, tamamlayıcı cinsel yahut zevk meselesi olmaktan ziyade, bütün toplumun meselesi olarak bakmalıdırlar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>On şeyi yapma!</p>
<p>985-On şeyi yapma yoksa on şeyi duyarsın: seni ilgilendirmeyen şeylere girme yoksa hoşuna gitmeyen şeyler duyarsın. Öfkeliyken konuşma yoksa öfkeni artıracak şeyler işitirsin. Ki. birli kimseyi övme yoksa seni küçük düşürecek şeyler duyarsın. Sana değer vermeyen kimseye şikayette bulunma yoksa acını artıracak şeyler duyarsın. Kızgınlığını cahile gösterme yoksa öfkeni artıracak şeyler duyarsın. Seni küçümseyene nasihat verme yoksa seni küçük düşürme hissi veren şeyler duyarsın. Kendi görüşünü beğenene nasihat etme yoksa görüşünü kınayan şeyler duyarsın. İki hasmı kızdıracak şeyler söyleme yoksa o ikisinden üçüncüleri olacağın sözler işitirsin. Hanımın öfkeli iken ona yaptığın iyilikleri hatırlatma yoksa bütün bu iyiliklerin inkarını duyarsın. Bilgisiz, asi çocuğuna babalığını gösterme yoksa ondan dünyaya getirmemeyi temenni ettirecek şeyler duyarsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kur&#8217;an-ı Kerim (amel edilmediğinde) işlemez bir silahtır</p>
<p>963-Müslümanların elindeki Kur&#8217;an-ı Kerim, cahillerin elindeki ne savunma, ne saldırı, ne yıkmak, ne yapmak, ne almak, ne vermek için kullanılamayan işlemez silah gibidir. Halbuki o, bütün bunlar ve daha fazlası için elverişlidir. Keşke bilselerdi!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kınanmaya karşı akıllı kimselerin duruşu</p>
<p>950-İnsanlar senin kötüleyen şeylerden bahsettiklerinde, tahammülsüzlerin öfkelendiği gibi kızma! Kindarların hasedi gibi kin gütme! Lakin bak; söylenilenlerden gerçeklik varsa kınanma sanadır insanlara değil. O halde neden kızıyorsun? Şayet gerçek değilse bu ancak senin mertliğini denemek yahut gafletinden uyarmak yahut da faziletlerinden gizli olanları açığa çıkarmak içindir. Şuna gerçekten inan; arifler cam ile inciyi asla birbirine karıştırmazlar. Ve Alemlerin Rabbi olan Allah&#8217;a hiçbir gerçeğin yüzü asla gizli kalmayacağına da kesin inan!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Övgüye karşı akıllı kimselerin duruşu</p>
<p>949-İnsanlar senden seni mutlu edecek şekilde konuştuklarında buna, kibirlenenler gibi değil şükredenler gibi sevin! Gururlular gibi değil mütevazı olanlar gibi dinle! Bu husustaki bütün faziletin Allah&#8217;tan olduğunu unutan kimse ahmakların en ahmağıdır. Şayet O kendisini yaratmasaydı, ne kendisi olurdu ne de faziletleri.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Zayıf bağ</p>
<p>942-İnsanları birbirlerine bağlayan bağların çoğu çabuk kopan bağlardan oluşur. Birbirlerine engel teşkil eden duvarlar da çabuk yıkılan duvarlardan oluşur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hata edenin özrünü kabul et!</p>
<p>945-Hata ettikten sonra senden özür dileyen kardeşine, komşuna zorluk çıkarma! Çünkü kullarına hiç ihtiyacı olma yan ve onları cezalandırmada güç sahibi olan Allah, hata edenlerin özrünü, günah işleyenlerin tevbesini kabul eder. Sen kendine bir fayda ya da zarar vermeye malik olamayan bil aciz iken özürleri kabul etmeye ne kadar da layıksın!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Üç kişiyle arkadaş olmaya gayret et!</p>
<p>940-Üç kişinin arkadaşlığına gayret et: peygamberlik ahlakıyla ahlaklanmış alim, tecrübeli, geceleri saçlarını ağartmış hikmet sahibi, mertliği, yanına geldiğinde sana hürmet etmeye, ikramda bulunmaya, yanında olmadığında seni savunmaya, kırıldığında gönlünü almaya, kusurlu iş yaptığında seni affetmeye ve hata ettiğinde sana nasihat etmeye zorlayan yiğittir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kocanın mutluluğu</p>
<p>921-Seven, vefakar koca eşinin doğumuna iki kere sevinir: biri kendisine bir çocuk dünyaya getirmesinden dolayı. Diğeri de doğumundan sağ salim çıkabilmesi. Doğum yatağında sevgili kız kardeşimin kaybetmemizi asla unutamam. Allah ona merhamet etsin! İşte o gün hayatımda ilk defa sevdik. lerini kaybetmenin ne demek olduğunu anladım. Allah rahmet eylesin yine ilk defa babamla birlikte babama ağladım. Yaşlı olduğundan dolayı kızına karşı duyduğu üzüntü onu yıkmıştı. Ben ise babalığın ne demek olduğunu anlamadığım gibi, baba olmaya yakın da değildim. Anne olan hanımımın çocuk dünyaya getirmesinde, doğumdan sağ salim kurtulmasında ve henüz kuş yavruları gibi evlatlarının haline bakan babanın sevincine diyecek yoktur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çocuk ve anne</p>
<p>922-Vallahi, bu dünyada çocuğun, annesini mükafatlandırabileceği bir ödül olduğunu bilmiyorum. Çünkü ben annenin çocuğu için yaptığı gibi, hayatını tehlikeye atarak, rahatından, huzurundan fedakarlık yaparak dünyada evladına iyilik yapan hiçbir insan tanımıyorum. Bununla birlikte annesi yaşlanıp ihtiyarlayınca evlat annesinden sıkılır! Ne büyük bir isyan!&#8230; Ne büyük bir nankörlük!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kardeşliğin samimi olmasının belirtisi</p>
<p>316-Bir kardeşinin dostluğunda samimi olup olmadığı denemek istediğinde elini onun cebini uzat. Sonra yüzüne ve gözlerine bak. Bundan sonra başka bir delile ihtiyacın kalmaz</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Azlık ve çokluk</p>
<p>917-Rahat günlerinde etrafında gördüğün sevenlerin ve hayranların çokluğu sakın seni aldatmasın! Zira zor günlerde onlardan yarısını veya çeyreğini bulabilirsin. Bana gelince, ben binlercesinin içinde birkaç kardeşten başkasını bulamadım.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Altı şey musibeti hafifletir</p>
<p>912-Altı şey vardır ki, hatırladığında musibetin hafifler: her şeyin kaza ve kader ile olduğunu, üzüntünün takdir olunanı geri çeviremeyeceğini, içinde bulunduğun halin beterinden daha hafif olduğunu, sana kalanın senden alınandan daha çok olduğunu, her takdir olunanın bir hikmeti olduğunu bilmen halinde bu musibetin kendisinin nimet olduğunu, mümin için her musibetten ecir ve mağfiret olduğunu veya temizlenme ve mertebesinin yükselmesi için olduğunu yahut da daha kötüsünün def edilmesi için olduğunu hatırlamak, musibeti hafifletir. “Allah katındakiler daha hayırlı ve bakidir.”(Kasas 60)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İyilik ne ile güzelleşir?</p>
<p>884-İyilik ancak üç şeyle güzelleşir: İstenmeksizin yapmak, geciktirmeden yapmak, minnet etmeden başa kakmadan yapmak.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Mertlik ne ile tam olur?</p>
<p>885-Mertlik ancak üç şey ile tam olur: küçük hataları görmezden gelmek, kusuru olanlara müsamaha göstermek, zayıflara/biçarelere şefkat göstermek.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Güzellik ne ile süslenir</p>
<p>886-Güzellik ancak üç şey ile süslenir: edepsizlikten korunmak, temizlere muhabbet beslemek, günahkar facirlere karşı iffetli olmak.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Mutluluk nasıl elde edilir?</p>
<p>887-Mutluluk ancak üç şeyle elde edilir: dinin korunması, bedenin korunması, maddi manevi ihtiyaç duyduğun şeylerin bulunması.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akıl ne ile gelişir?</p>
<p>-Akıl ancak şu üç şeyle gelişir: devamlı düşünmek, düşünürlerin kitaplarını mütalaa etmek, hayat tecrübelerine karşı uyanık olmak.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İlim ne ile kabule şayan olur?</p>
<p>879-İlim ancak üç şey ile kabul görüp faydalı olur: ezberleri unutmamak, bilmediklerini öğrenmek, bildiklerini yaymak.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Faydalı ve zararlı</p>
<p>875-Çok gülmek, çok neşe ve çok şaka sağlıklı için hastalık, hasta için sağlıktır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kararlılık ve yumuşak huylu olmak arasında</p>
<p>876-Hanımına karşı ilerinde kararlı olmazsan, onun İstekleri seni perişan eder. Ona yumuşak huylu olmazsan da sertliğin onu perişan eder. Onu razı olmuş gülen bir yüzle yolculuğunda beraberinde taşıyabilirsen insanların en mutİusu olursun.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çocukluk hatıraları</p>
<p>866-Ey çocukluk hatıraları! Sizin hiçbir zaman bana geri dönmeyeceğinizi biliyorum.Lakin benden hiçbir zaman ayrılmayacağınızı da hissediyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Büyüklük nişaneleri</p>
<p>838-Büyüklük nişanelerini, ölümsüzlük lakaplarını, kim veriyor? Doğru söyleyen tarih mi yoksa yalancı propagandalar mı? Samimi halklar mı yoksa fanatik fertler mi?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Heykellerin etrafındaki çiçekler</p>
<p>839-Büyük bir heykelin etrafına dikilen çiçeklere bir arı konar. Onlardan bal yapar ve onu içen bazı hastalar iyileşir. Bunun üzerine arı der ki: “Keşke her heykelin yerine çiçek dikilse!” Hasta da der ki: “Keşke insanlar büyüklerinin hatırasını yaşatmak için onların anısına her sene çiçekler dikseler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kibirli</p>
<p>818-Kibirli zeki kişinin haline şaşılır! İnsanlar onu teşvik için el üstünde yükseltirler, o ise kendi elleriyle kendini toprağa gömmekte ısrar eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Nankörlük</p>
<p>819-Kendilerinden hayır bekleyerek onları teşvik edip adam olmalarını sağladığın kimselerin, sana nankörlük etmelerinden pişmanlık duyma! Zira içindeki benliğe karşı koyman sana yeter! Gül dikmek için çalışmışsın ancak çorak toprakta diken ve çalı yetişir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Teşvikte mutedil ol!820-Kabiliyetli kimseleri teşvik etmede, gurur kendilerini öldürmesin diye orta yolu tut! Zira gençlerden zeki olanların erken gelen şöhret ve abartılı övgüler için akıllarını geniş çaplı kullanmaları pek nadirdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aşırılık</p>
<p>812-Kararlılıkta aşırılık zulüm,yumuşak huylulukta ise zayıflıktır.</p>
<p>İbadette aşırılık yükselmek, lezzet duymada ise günahtır.</p>
<p>Gülmede aşırılık küçük düşmek, şakada budalalıktır.</p>
<p>Kadınların keyfine göre gitmede aşırılık basitlik, karşı çıkmada ise kötülüktür.</p>
<p>Yemekte aşırılık açgözlülük, uykuda aşırılık tembelliktir.</p>
<p>Cömertlikte aşırılık savurganlık, tasarrufta ise cimriliktir.</p>
<p>Tedbirde aşırılık vesvese, rahatlıkta aşırılık gaflettir.</p>
<p>Ciddiyette aşırılık katılık, akşına bırakmada ise tembelliktir.</p>
<p>Sağlığa dikkat etmede aşırılık hastalık, sağlığı ihmal etmede ise ölümdür.</p>
<p>Insanları hesaba çekmede aşırılık düşmanlık, onlara müsamaha göstermede ise zayifliktir.</p>
<p>Kiskançlıkta aşirilik delilik, gormezlikten gelmede ise cinayettir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanın değeri</p>
<p>799-İnsanın değeri hedefleriyle, konumu yaşıtlarıyla, zevki tercihleriyle, serveti sahip olduğu gönüllerle, gücü kırabildiği arzu ve istekleriyle, zaferi hezimete uğrattığı rezaletlerle, çokluğu zorluk anında kendisiyle sebat edenlerle ölçülür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dua!</p>
<p>796-Allah&#8217;ım, amelde Senden istikamet istediğimiz gibi sözde de doğruluk istiyoruz! Bizim Senden razı olmamızı talep ettiğini gibi Senden razı olmayı istiyoruz. Bedenimiz hasta da olsa kalp selameti, organlarımız hasta olsa da ruh sağlığı, azalarımız acziyet içinde olsa da gönül dinçliği istiyoruz. Cennet yoluna sokacak dürüstlük, cennetin kapılarını çalacak hidayet ve cennet ahalisi ile beraber olacak başarı istiyoruz. Resulullah aleyhisselam ve diğer peygamberler, sıdıklar, şehidler ve Salihlerle cennetin en üst köşesinde beraber olabileceğimiz ihsanlar bahşetmeni niyaz ederiz. “Onlar en iyi yoldaştırlar.”(Nisa 69)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Ey üzgün olanlar!</p>
<p>789-Ey üzgün olanlar! Allah çiçekleri, bahçeleri ve kainattaki güzellikleri herkesten önce sizin için yarattı.</p>
<p>Ey hastalar! Allah güneşi, havayı, suyu ve gıdaları herkesten önce sizin içim yarattı.</p>
<p>Ey mahrum kalanlar! Allah besinlerin en faydalısını ve en ucuzunu herkesten önce sizin için yarattı.</p>
<p>Ey ezilenler! Allah bu geniş yeryüzünü herkesten önce si. zin İçin yarattı.</p>
<p>Ey mazlumlar! Allah dualarınızın kabulü için kapıları açık gökleri herkesten önce sizin için yarattı.</p>
<p>Ey acı çekenler! Allah çevrenizde dertlerinizi, hüzünlerinizi ve gözyaşlarınızı unutturacak şeyler yarattı.</p>
<p>Ey şaşkınlar! Allah her gün sizin için kendi varlığına delil ler yaratmaktadır. O halde aklınızı kullanın!</p>
<p>Ey dinsizler! Sıkıntıyı kendinizden gidermede aciz kalmanız, sizi yaratanın varlığına delildir.</p>
<p>Ey araştırmacılar! Kendinizde ve etrafınızda O&#8217;nun delilleri ve kudreti vardır. Gözlerinizi kapatmayın!</p>
<p>Ey müminler! Günden güne varlığın sırlarının açığa çıkmasında inancınızın doğru olduğuna bir delil vardır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Arzular</p>
<p>791-İnsanları saptıran şeylerin çoğu akılları değil arzularıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sen daha muhtaçsın</p>
<p>780.Sen, bilmediklerini öğrenmekten ziyade bildiklerinden istifade etmeye daha muhtaçsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Daha yararlı</p>
<p>761-Görüşlerini insanlar arasında bir makalede neşretmek, inatçı hasımlarınla tam bir ay tartışmaktan daha yararlıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Askeri komutanlar için son derece gerekli olan</p>
<p>726-Resulullah aleyhisselamın hayatını derin ve bilinçli bir şekilde incelemek, davetin yardımcıları ve askeri komutanlar için son derece gereklidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Mutluluğun anahtarı</p>
<p>717-İlk olarak ahlak sonra ilim ve liyakat, işte bunlar kişiler, hükümetler ve fertler için mutluluğun anahtarıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Herkes kendini haklı görür</p>
<p>701-Başkasıyla anlaşmazlık içimde olup da hakkın muhakkak kendisinin yanında olduğunu söylemeyen ve hakkı en iyi şekilde temsil iddiasında bulunmayan hiçbir insan görmedim. Yine herhangi bir suiistimalden dolayı itham olup da kendini savunurken, hakkın kurbanı olduğunu, görevini tam olarak yerine getirmesinden dolayı buna maruz kaldığını söylemeyen kimseyi de görmedim. Ama insaflı tarih, ikisinin arasını ayıracaktır. Allah hüküm verenlerin en adaletlisidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Eğilimler&#8230;</p>
<p>671-Güçlünün meyli baskıdır. Şayet adil davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Zalimin eğilimi katılıktır. Şayet merhametli davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Zorbanın mizacı kibirdir. Şayet tevazu göstermişse bu bir sebepten ötürüdür. , Mülhidin tabiatı fesatlıktır. Şayet doğru dürüst davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Zengini meyli savurganlıktır. Şayet tasarruflu davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Münafığın mizacı yalancılıktır. Şayet doğru söylemişse bu bir sebepten ötürüdür. Hilekarın tabiatı hıyanettir. Şayet dürüst davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Siyasinin mizacı dolambaçlı konuşmaktır. Şayet açık konuşmuşsa bu bir sebepten ötürüdür. Gencin tabiatı tutarsızlıktır. Şayet akıllı davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Güzelin tabiatı fitnedir. Şayet iffetli davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür. Kötü alimin mizacı dünyaya düşkünlüktür. Şayet dünyadan uzak durmuşsa bu bir sebepten ötürüdür. Bedevinin tabiatı kabalıktır. Şayet ince davranmışsa bu bir sebepten ötürüdür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İkisi asla bir kalpte bir araya gelmez</p>
<p>661-Bir alimin kalbinde hem Allah sevgisi hem de zalimlere dostluk ebediyen bir arada bulunamaz.</p>
<p>662-Bir davetçinin kalbinde din sevgisi ve fesatçılara dostluk ebediyen bir arada bulunamaz.</p>
<p>663-İhlaslı kimsenin kalbnide hem hak sevgisi hem de batıl ehline dostluk ebediyen bir arada bulunamaz.</p>
<p>664-Bir müslümanın kalbinde Resulullah aleyhisselam sevgisi ve O&#8217;nun düşmanlarına dostluk ebediyen bir arada bulunamaz.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sakın seni aldatmasın! —</p>
<p>659-Sakın bir insanın karmaşadan yakınması seni aldatmasın; zira o, bu durumun en büyük sebeplerinden biri olabilir. Onun bozguncuları kınaması da seni aldatmasın; zira o, onların önde gelenlerinden olabilir. Onun dinin elden gitmesine olan üzüntüsü de seni aldatmasın; zira belki de o, dini zayi edenleri, ilkidir. Onun ıslah edenlere acıması seni aldatmasın; zira onların işlerini bitirecek olanların ilkidir belki de o.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sen Kimsin?</p>
<p>629-Sen kimsin ki ey insan, kaderden dem vuruyorsun Allah&#8217;a öfkeleniyorsun, şartlarını O&#8217;na (böyle olacak diye) sunuyorsun?!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İki&#8230; vebir&#8230;</p>
<p>632-Allah her insan için iki göz yaratmıştır fakat insanların çoğu sadece bir gözüyle bakarlar. Allah her insan için bir dil ve iki kulak yaratmıştır ama insanların çoğu iki dille konuşur ve tek kulakla dinlerler. Allah her insan için biriyle kendine diğeriyle başkalarına yardım olsun diye iki el vermiştir ama insanların çoğu yalnızca bir eli kullanırlar. Allah her insan için biriyle dünyada diğeri ile ahirette koşması için iki ayak vermiştir ama insanların çoğu bir ayaklarını kullanırlar. Allah her ir san için kısa hayatının kederlerini taşıması için tek kalp yaratmıştır lakin insan, birçok kalbin taşıyamayacağı dertleri kendine yüklemiştir. Allah her insan için tek bir ömür vermiştir fakat insan yüz ömrü varmış gibi vakitlerini boşa harcar durur. Allah her insan için bir defa ölüm takdir etmiştir fakat insan cahilliği ve bedbahtlığı yüzünden her gün ölmeye razı olmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Beş kitapta doğruyu bulamazsın</p>
<p>597-Beş kitapta katışıksız doğruyu bulamazsın: filozof olmadığı halde yazarının felsefe yapmak istediği kitap, yazarının adeta başkalarının görüşlerini papağan gibi taklit edip düşüncelerinde özgür olanlar gibi görünmeye çalıştığı kitap, yazarının toplumun faydalanacağı değil de hoşlarına gidecek şeyleri yazmak istediği kitap, yazarının kendisinin de payı varmış gibi yaparak bazı tarihi olayları yazmak istediği kitap, yazarının haset ettiği, rakibi olduğu veya hasmı olduğu birinden söz etmek yahut onu tenkit etmek istediği kitap.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Dört yerde dört kişinin şahitliği kabul olmaz</p>
<p>598-Dört yerde dört kişinin şahitliği kabul olmaz: güçlünün zayıf olan hakkında, zalimin mazlum hakkında, şöhret düşkünün kendisine rakip olan hakkında ve öfkeli hanımın kocası hakkında.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Edep hırsızları</p>
<p>551-Seven bir ziyaretçi adı altında evime girip içindeki en değerli eşyaları çalan ile edebiyat adı alında kızımın, hanımımın aklına girip oradaki en değerli şeyleri çalan arasında ne fark var? O halde neden eşya çalanları hapsediyorlar da şeref ve aile saadetini çalanları serbest bırakıyorlar?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Biz dünyayı ne ile fethettik?</p>
<p>545-Biz dünyayı hayasız, yozlaşmış annelerle fethetmedik. Fakat biz iffetli, dindar annelerle dünyayı fethettik. Biz dünyanın halifeliğine açgözlü, doymak bilmeyen, cinsel ahlakla varis olmadık. Fakat biz ağır başlı, terbiyeli bir ahlakla varis olduk.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Konuşmanın şerefi, özgürlüğünden önce gelir</p>
<p>535-Konuşma özgürlüğü adı altında istediklerini söyleme özgürlüğüne sahip olduğunu iddia edenler, konuşma şerefinin özgürlüğünden önce geldiğini unutmaktadırlar. Hiçbir milletin, özgürlük adına hainliğe hoşgörülü yaklaştığını görmedim. Fakat içimizden bazıları, özgürlük adı altında toplumumuzun şerefine ihanet etmek istiyor. Şayet bizde duyarlı bir kamuoyu oluşsaydı davalarda hainlerin hesaba çekildiği gibi bunlar da hesaba çekilirdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadının saygınlığı</p>
<p>529-Kadına değer vermek; insan gibi muamele edip oyuncak gibi kullanmamakla, şehevi arzu ateşlerinin arasına atılmakla değil şüpheli şeylerden uzak tutmakla ve onu dedi. kodularla ağızdan ağza dolaştırmamakla olur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Evlilikte kötü adetlerimizin tehlikeleri</p>
<p>527-Cinselliğin ilgi görmesinin nedenlerinden biri de, gençlerimizin evliliğini zorlaştırmaktır. Bu kötü adetle evlilik yalnızca zenginlerin altından kalkabileceği ağır bir yük haline gelmiştir. Halbuki Allah&#8217;ın şeriatı evliliği hem zenginin hem fakirlerin yapabileceği şekilde kolaylaştırmıştır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Nerede kadın derneklerimiz?</p>
<p>528-Şayet kadın derneklerimiz evlilik adetleri üzere topluma özellikle kadınlara devamlı kampanyalar yapsalardı, milletin durumunu yükseltecek, memleketi bunalarımlardan ve ahlaki çöküşlerden koruyacak olan büyük hizmeti yapmış olurlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Güçlü ve zayıf milletler arasında müstehcen edebiyat</p>
<p>524-Güçsüz, zayıf milletler de müstehcen edebiyat ilgi görür. Bu sayede yazarları zengin olur. Güçlü, kalkınmış milletler de ise manevi/ruhi edebiyat ilgi görür. Bu sayede yazarları ölümsüz olur. Büyüklükle aşağılık olma arasındaki fark ölümsüzlüğün toprağa üstünlüğü gibidir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadının şaşırtıcı durumları</p>
<p>517-Kadının erkekten zayıf olduğu halde üzerinde otorite kurabilmesi, ondan daha baskıcı olduğu halde daha çok dert yanması, erkek daha vefasız olduğu halde kadının ona daha çok vefa göstermesi, erkekten çok rahat olduğu halde daha çok şikayetçi olması, çocukların erkeğe nisbet edildikleri halde kadının çocuklara daha düşkün olması, erkeğin imanının ondan zayıf olmasına rağmen kadının daha az ibadet etmesi kadının şaşırtıcı durumlarındandır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadının özgürlüğü ve hizmetçi görülmesi</p>
<p>512-Kadının özgür olması mutluluğunun aleyhine, köle gibi görülmesi ailenin saygınlığının aleyhine, erkekle eşit görülmesi toplumun mutluluğunun aleyhinedir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Medeniyetlerin çöküşü</p>
<p>513-Bütün medeniyetlerin yıkılışının kadının toplum içinde sergilenip meydana çıkarılması, onun medeniyetin geleceği ile oynaması ve ahlaklarını bozması neticesinde olması şaşılacak bir durum değil midir?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Konuşmada erkeğin ve kadının karakteri</p>
<p>506-Aklı başında erkek, fayda göreceği ya da faydası dokunacağı yerler dışında susmayı seçer. Aklı başında kadın. zarar göreceği veya zarar vereceği yerler dışında konuşmayı seçer.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hanımların hakları</p>
<p>501-Çoğu koca, hanımlarının kendileri üzerindeki haklarından ziyade, kendilerinin hanımları üzerindeki hakları isterler. Oysa Allah şöyle buyurmaktadır: “Erkeklerin meşru surrette kadınlar üzerindeki (hakları) gibi kadınların da onlar üzerinde (hakları) vardır. (Yalnız) erkekler onlar üzerinde (daha üstün) bir dereceye maliktirler.”(</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kadının ve erkeğin yoldan çıkması</p>
<p>502-Cahil toplum, erkeğin yoldan çıkmasını affederken, kadının yoldan çıkmasını affetmeyip cezalandırır. Şeriat ise her ikisinin de doğru düzgün bireyler olmasını istiyor. Yine her ikisinin de yanlış işler yapmasını onaylamıyor. İkisinin bilmeden olmuş hatalarının ise örtülmesi gerektiğini bildiriyor. Suçları sabit olduğunda ikisinin de cezasını uyguluyor. O halde cezalandırma ve affetmede kadın ile erkek arasındaki bu farkı nereden tutup getiriyorlar?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Anne ve çocuklar</p>
<p>496-Annenin aklının azlığı; çocukları vurdumduymaz, dininin azlığı; çocukları günahkar, emaneti az gözetmesi; çocukları hıyanet eden, güzelliğinin az olması çocukları iyi kimseler yapar. Annede dindar olmak, akıllık, emin olmak ve güzellik bir arada olursa işte o zaman ölümsüz önderler yetiştirir. Bu.nun da hurilerden başkasında bulunacağını sanmıyorum.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kavrayışı az olan çocuğuna karşı tutumun</p>
<p>497 -Kendin zeki olduğun halde kavrayışı az bir evlatla imtihan olursan, ona bunu hissettirme. Bundan dolayı sıkıntıya da kapılma. Zira kavrayışı az hayırlı bir evlat, akıllı söz dinlemez çocuktan hayırlıdır. Nice babalarını sıkıntıya sokan zeki evlatlar vardır ki, babaları onların dünyaya gelmemiş olmala: rını arzu eder hale gelirler.</p>
<hr />
<p>Bahtı açık eş</p>
<p>489-Eşinin bazı tavırları seni üzüyor, bazıları da sevindiriyorsa memnun olduğun tavırlarını olmadıklarına say. Bu durumda borçlu olmazsın. Nasipli eş, eşine karşı ne alacaklı ne de borçlu olandır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kendini sevindirecek şeyler oluştur</p>
<p>490-Eşin ve çocukların senin mutluluğunu ve huzurunu sağlayamıyorlarsa, kendini sevindirecek şeyler oluştur. Yoksa ömrünü gamla kederle geçirirsin.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sinirlenme!</p>
<p>483-Hanımın yahut çocukların ev eşyalarından birini kırdığında sinirlerin alevlenecek şekilde öfkelenme! Şu da var ki hiç öfkelenmemen daha hayırlıdır. Çünkü sinirlerinin bozulmasındaki zararın, malının kırılmasındaki zararından daha fazladır Hiçbir şeyin Allah&#8217;ın takdiri olmadan kırılıp dökülmeyeceğini hatırladığın zaman gönlün razı olur ve sinirlerin yatışır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Öfke alışkanlığı</p>
<p>486-Hoşuna gitmeyen her şeye öfkelenmeyi alışkanlık ha line getirirsen, asla sükunet içinde olamazsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Yanlış eğitimin sonuçları</p>
<p>477-Gördüm ki birçok baba, babalarının kendilerine uyguladıkları katı tutuma tepki olarak çocuklarına nazik davranmada aşırıya kaçmışlardır. İşte böylece eğitimdeki bu tedbirsizlik, iki ya da daha fazla neslin problemli olmasına sebep olmuştur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Faydalı bir şey</p>
<p>475-Olur ki ailenle yapacağın kısa bir gezinti, birçok problemi çözebilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>451-Çocuk huyları ile beraber doğar. Anne baba bu huyları değiştiremez lakin terbiye edebilirler. Çocuğun ahlakı ise çevrenin ve eğitimin eseridir. İşte burada çocuğun mutlu veya mutsuz olmasında anne babanın büyük rolü olabilir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>452-Erkek çocuk, babasından daha fazla etkilenir. Kız da çocuk da annesinden. Cahil annelerin terbiye yöntemleri; sövmek, ölüm ve kahrolmakla ilgili beddualardır. Cahil babaların terbiye yolları ise; dövmek ve hor görmektir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Babalar ve çocuklar</p>
<p>428-Çocuğunu bulaşıcı hastalıktan uzak tuttuğun gibi kötü arkadaştan uzak tut! Ve buna küçüklüğünden başla! Yoksa hastalık kötüleşir, ilaç fayda vermez.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>429-Çocuk eğitiminde katı olmak, çocuğu asiliğe götürür.Eğitiminde yumuşak davranmak da bozulmaya götürür. İşte suç da bu ikisinin kucağında meydana gelir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>430-Çocuk, tay gibidir. Her istediği verildiği zaman dik kafalı yetişir ve yönlendirmesi zorlaşır. İstediği hiçbir şey verilmezse agresif yetişir ve çevresindeki her şeyden nefret eder. 0 halde sen ona vermede ve alıkoymada sağduyulu ol! Kendisini sevdiğini söyleyerek onu şımartma! Zira bu, senin ve onun mutluluğunu yok eden şeylerin en öldürücüsüdür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>431-Erkek çocukları severler, kız çocuklarını sevmezler. Şu da var ki ben, tanıdıklarımın çoğunun kız çocuklarının erkek çocuklarından daha mutlu olduğunu gördüm.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>432-Zengin de olsan çocuğunu ayakları üzerinde durmâ ya alıştır. İlim talep etmeyip kazanmaya güç yetirmeye başlAdığında, ona sofranda yer vermekten, senin evinde oturma sından, harçlığını sen kendi cebinden vermekten sakın! Yoksa sen hayat yolunda onun mücadele ruhunu öldürmüş olursun. Böylelerini çok gördüm.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>433-Babasının şefkatinden ümidini kesen çocuk, asi olarak büyür. Babasının şefkatine aşırı tamah eden çocuk, tembel olarak büyür. Babaların en iyisi, çocuğunu şefkatinden ümit kestirmeyen ve onu kendi iyiliklerine tamah ettirmeyen babadır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>434-Çocuğuna katılıkta aşırıya gitmen, onu senden koparır. Onu aşırı nazlandırman da sen, ondan koparır. O halde sen sağduyulu/hikmetli ol. Yoksa dizgini elinden kaçırırsın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>435-Çocuğunu hayat mücadelesi içinde zorluklara göğüs gerer halde görmen, sana dayanıp nimetlere boğulmuş olarak görmenden hayırlıdır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>436-Çocukların hayırsız ise onlara servet bırakmaktan sakın! Çünkü senin yıllarca topladığını birkaç gün içinde yiyip bitirirler. Sonra itibarını zedelerler, şerefini karalarlar, seni hesapları çok çabuk görene teslim ederler.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>437-Hayırlı evlat sana dua eder, insanlar da seni onun sayesinde her türlü iyilikle anarlar. Bu, seni unutan, hayatta yaptığı kötülüklerle seni de kötülemiş olandan daha kalıcı ve daha hayırlıdır. Evlatların, ciğerparelerindir. Ciğerinin senin hastalıklara ve acılara sebep olmasını görmek ister misin? Yoksa onu sağlıklı ve afiyette mi görmek istersin?</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>438-Eğer bütün babalar, günün bir kısmını çocuğunun gözetimine özel olarak ayırmış olsaydı, çocukları için çok fazla yorulmak zorunda kalmazlardı.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>439-Cahil baba, çocuğunun suretinin güzel olmasına sevinir. Ahlakının kötü olmasını umursamaz. Akıllı baba ise insanların en çirkini de olsa çocuğunun ahlakının güzelliğiyle sevinir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>440-Saygın baba, çocuğunun kendisinden daha saygın olması için çalışandır. Akıllı baba, çocuğunun kendisi gibi olması için gayret edendir. Hiçbir babanın çocuğunun kendisinden aşağıda olmasına çalıştığını tasavvur edemem.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sanata yönelmek</p>
<p>377-Sanata yönelmek, oluşumunu tamamlamış milletlerin uğraşı olabilir. Henüz oluşumu tamamlamaya başlamamış veya geç başlayanlara gelecek olursak; ilerlemesini kuvvetlerdirmeye önem vermek yerine resme ve müziğe, keşifler yapmak yerine dansa, hayatı imar etmek yerine hayatı çizmeye yönelmeleri en büyük suçtur.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Hakikat</p>
<p>372.Hakikat; isteyeni çok olan ama aralarinda sevebilecek birini bulamayan guzel bir kadina benzer.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Aldanma!</p>
<p>369-Yararı bilinmedikçe yemeğin lezzetine, dürüstlüğü beli olmadıkça zahidin ağlamasına, ahlakını bilmedikçe yöneticilein sözüne, erbabı şahitlik etmedikçe alimin iddiasına, kocasını dinlemedikçe kadının şikayet edip serzenişte bulunmasına, insanlarla ilişkilerini görmedikçe abidin namazına, meclislerine katilıp sohbetinde bulunmadıkça şeyhin vakarına, güçlüklerde tecrübe etmedikçe gencin coşkusuna, bakan ya da idareci olmadık yurdunu sevdiğini iddia edene, kendisinden satın almaktan vazgeçiyormuş gibi görünmedikçe satıcının yeminine aldanma!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Evlilik</p>
<p>353-Evlilikte düzen olmasaydı evlilik budalalık olurdu. Şefkat olmasaydı çocuk dünyaya getirmek delilik olurdu. Din olmasaydı yuva kurmak boş ve abes bir iş olurdu.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İki yer</p>
<p>343-İki yerde ağla, mahzuru yok: fırsatını bulduğun halde yerine getiremediğin, kaçırdığın ibadetlere ve terk ettikten sonra yeniden işlediğin günahlara.</p>
<p>İki yerde sevin, bir mahzur yok: yaptığın iyiliğe ve yapılması için yol gösterdiğin iyiliğe.</p>
<p>İki yerde çokça ibret al: Allah&#8217;ın güçlü bir zalimin belini kırmasında ve facir bir alimin kusurlarını ortaya çıkarmasında,</p>
<p>İki yerde uzun süre kalma: Allah&#8217;a karşı suç işlenmiş yerde ve geçmişte insanlara iyilik yaptığın yerde.</p>
<p>İki yerde pişmanlık duyma: arkadaşlarına yaptığın iyiliğin takdir edilmemesinde ve affettiğin hizmetçilerinin senin affını takdir edememelerinde.</p>
<p>İki yerde insanları diline dolayarak alay etme: düşmanla”rın ölmesinde ve doğru yolda olanların sapmasında.</p>
<p>İki yerde tevazuyu terk etme: cenazeyi götürürken ve felaketlere şahit olurken.</p>
<p>İki yerde harcamayı kısıtlama: sağlığını korumada ve şahsiyetini korumada.</p>
<p>İki yerde cimrilik yapmaktan utanma: Allah&#8217;a isyan olar yerlere harcama yapmada ve ihtiyaç olmayan yerlere harcamada.</p>
<p>İki yerde kendini unut: Allah&#8217;ın huzurunda ve senden yardım isteyene yardım ederken.</p>
<p>İki yerde büyüklenme: Vazifelerini yaparken ve mütevazı biriyle otururken.</p>
<p>İki yerde tevazu gösterme: düşmanınla karşılaşmada ve kibirlilerle oturmada.</p>
<p>İki yerde yapabildiğin kadar çok yap: ilim talep ederken ve iyilik yaparken.</p>
<p>İki yerde yapabildiğin kadar az yap: yemeği çok yemeyi ve boş işlerle meşgul olanlara eğlenmeyi.</p>
<p>İki yerde zamanın değişebileceğini düşünerek kontrollü harca: sağlığını ve gençliğini.</p>
<p>İki yerde ağlanılmasından rahatsız olma: haksızlığa uğrayan kadının ağlamasında ve suçlu olduğu iddia edilenin yakalanınca ağlamasında.</p>
<p>İki yerde gülmek seni aldatmasın: zalimin sana gülmesi ve dertlinin senin yanında gülmesi.</p>
<p>Bir yerde şu iki şey dışındakiler için gönlünü bağlama: Allah ve Resulünün sevgisinden başka bir sevgi bulunmayan hayatında.</p>
<p>Bir yerde yalnız bir şeyi yap: Ölüm anında, yalnızca Allah&#8217;ın rahmetini ümit et.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Duaların en mükemmel, en yeterli ve en özlü dua</p>
<p>328-En yeterli dua şudur “Rabbimiz bize dünyada da ahirette de iyilik ver.”(Bakara,201)</p>
<p>En özlü dua, Peygamber Efendımiz ın şu duasıdır: “Allah&#8217;ım! Bildiğim ve bilmediğim butün hayırları Senden istiyorum. Bildiği ve bilmediğim butün kotuluklerden Sana sığınıyorum.”</p>
<p>En mükemmel dua Peygamber Efendimiz&#8217;in şu duasıdır. “Allah&#8217;ım! Gayb ilmin ve yaratma kudretin ile hayatın benim için hayırlı olduğunu bildiğin sürece beni yaşat, ölümün benim için daha hayırlı olduğunu bildiğin sürece de beni vefat ettir. Allah&#8217;ım! Gizli ve aşikar hallerimde senden hakkıyla korkmayı dilerim. Senden rıza ve öfke anında hak sözü söylemeyi dilerim. Zenginlik ve fakirlikte senden orta yollu olmayı dilerim. Senden bitmeyen bir göz aydınlığı dilerim. Senden, kazaya rıza göstermeyi ve ölümden sonra rahat bir hayat dilerim. Senden, yüzüne bakmanın lezzetini zarar verici bir hastalık ve saptırıcı bir fitneye uğramaksızın sana kavuşmanın özlemini dilerim. Allah&#8217;ım! Bizi iman zineti ile süsle ve bizi hidayete ermiş, doğru yolun rehberleri kıl.”</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İyiliğin ve kötülüğün temeli</p>
<p>319-Dünyada kötülüğün temeli üçtür: şeytan, kadın ve para/mülk. Dünyada iyiliğin temeli de üçtür: akıl, kadın ve para/mülk.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Beş yerde edebini koru!</p>
<p>311-Beş yerde edebini koru: ibadet mekanlarında, ilim meclislerinde, büyüklerin karşılanmasında, liderlere konuşmada, yabancılara karşı davranışlarında.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Allah&#8217;ın Kitabı&#8217;na bakmak</p>
<p>295-Allah&#8217;ın Kitabı&#8217;na sürekli tefekkür nazarıyla bakmaktan başka aklı ve ruhu besleyen, bedeni koruyan, mutluluğun garantisini veren bir şey görmedim.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Annenin çocuklar üzerinde etkisi</p>
<p>298-Allah&#8217;ım! Torunlarımıza Saliha, aklı başında anneler hazırla! Çünkü anne çocuğu ya adam ya kötü birisi ya da ahmak birisi yapar.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Çok konuşmak</p>
<p>267-Çok konuşma afetine maruz kalan kimse, konuşmanın uygun olacağı yerde kendini ifade edememe afetine maruz kalır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Üç şey!</p>
<p>268-Üç yerde üç şeyden sakın! Tartışma esnasında ilminle gururlanmaktan, seni tanıyanların yanında yaptıklarınla övünmekten ve fırsat olduğu halde hayır işlemeyi ihmal etmekten.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sağlığına özen göster</p>
<p>248-Hayatta ilgin ne olursa olsun sağlığına özen göstermeyi ihmal etme! Çünkü işçi isen gücünü artırır. Öğrenci isen ders çalışmana, alim isen bilgileri yaymana yardımcı olur. Davetçi isen (daveti) bitirmeni, ara vermeni engeller. Abid isen Mevla ile geceleyin konuşmayı sana sevdirir&#8230; Canın bineğindir. O halde ona iyi davran.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>işinin ahlakını ortaya çıkaran şeyler</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>229-Dört şey kişinin karakterini ortaya çıkarır: yolculuk hapishane, hastalık, tartışma.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Şunları yapmadıkça kimseyi hemen övme!</p>
<p>230-Parayla, mülkle denemeden kimseyi takvalı olmakla, zor zamanlara ortak olduğunu görmedikçe cömertlikle, meseleleri nasıl çözdüğünü görmedikçe, ilim ile beraber yaşamadıkça güzel ahlak ile, kızdırmadıkça yumuşak huylu olmakla, tecrübe etmedikçe akıllı olmak ile övme!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sürekli kendini görme!</p>
<p>211-Sürekli kendini görüp (beğenenlerden) olma! Sonra insanlar senden nefret eder, arkadaşların da azalır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sevmeyenlerin sözleri</p>
<p>203-Seni sevmeyenlerin, aleyhinde ağızlarında doladıklari sözlere sabret! Sonra sana dediklerini düşün. Doğru ise kendini düzelt. Yalan ise, bir müddet sonra da olsa Allah&#8217;ın gerçeği ortaya çıkaracağından endişen olmasın! “Muhakkak ki Allah, iman edenleri savunur.” (Hac,38)</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akıllı ve ahmak</p>
<p>204-Akıllı kimse aleyhinde söylenenleri uyarı olarak görür. Ahmak ise bunu katışıksız acı olarak görür.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Arzular!</p>
<p>188-Şayet arzular/ihtiraslar olmasaydı dünyadaki herkes dosdoğru olurdu. Hepsi dosdoğru olsaydı ölüme maruz kalmazlardı. Hepsi de yaşasaydı dünya onlara dar gelirdi.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Okuduğun yazarı seç</p>
<p>178-Okuduğun her eser zihninde izler bırakır. Yalnızca derin düşünen, yorumu dosdoğru olan, kalemi kuvvetli, dürüst vicdanlı kimselerin eserlerini oku!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Herkes değildir&#8230;</p>
<p>177-Her kalem tutan katip, her sayfa karalayan yazar, her karmaşık cümleler kuran filozof, her meseleleri ayrıntılı bir şekilde açıklayan alim, her dudaklarını oynatan zikir sahibi, her yaşantısında az tüketen zahid, her ata binen süvari, her sarığı başına dolayan hoca, her bıyığını kesen delikanlı, her başını eğen mütevazi, her gülerek dişlerini gösteren mutlu değildir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sen bilirsin&#8230; ben de biliyorum&#8230;</p>
<p>175-Allah&#8217;ım! Sen biliyorsun ki, ben sana salih amellerle güzel işlerle yaklaşamadım.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sana şirk koşulmasından başka bütün günahları affedersin Sen.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, yasakladığın kötü davranışlardan uzak kalamadım.</p>
<p>Ve ben de bilıyorum ki, Sen bizi gücümüzün yettiği takvadan sorumlu tuttun.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, adam gibi Yüce Zatına ibadet edemedim,</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, şüphesiz ki Sen, kalbinde zerre kadar iman olan kimseyi cehennemden çıkaracaksın.</p>
<p>Sen biliyorsun ki. vicdanım Senin esintilerinle karşı karşıya kalmasına rağmen kirinden arınmadı.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sen beni çamurdan yarattın, beni topraktan yetiştirdin, yeryüzüne yerleştirdin ve beni şeytanla imtihan ettin.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, ben Senin güven ve selamet sahiline ulaşmak için dalgaları çırpınan bir denizde yüzüyorum.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sen aile, evlat, ihtiyaçlar, hastalik, kederler, hüzünler gibi Sana ulaşmamda beni yavaşlatacak şeylerle bu hayatta beni bağladın.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, ben Senin sırlar denizlerine dalmaya, nurlarının hazzına karışmaya istekliyim.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sen bende akıl nuruyla beraber şehvet karanlığını, meleklerin itaati ile şeytanın isyankârlığını, göğün yüceliği ile beraber yeryüzünün alçaklığını, iyiliğin saflığı ile beraber kötülüğün kirini, sevgi ateşi ile beraber arzu dumanını yarattın.</p>
<p>Sen biliyorsun ki, ben Sana dosdoğru ve gönlü kırık bir şekilde ulaşmak istiyorum.</p>
<p>Ve ben de biliyorum ki, Sen dilediğini, istediğini onların amellerinden dolayı değil fazlınla, hak ettikleri için değil cömertliğinle seçersin.</p>
<p>Allah&#8217;ım! İşte bunlar Senin benim hakkımda bildiklerinin bazıları ve benim Senin hakkında bildiklerimin bazılarıdır. Bildiklerimi Senin bildiklerine arabulucu eyle. Vesilelerin azlığını bilmeme rağmen bilmeye çalıştıklarımdan dolayı beni bildiklerine ulaştır. Hakkımda bildiklerinden dolayı beni Kendine uzak eyleme. Senin hakkında bildiklerimi de Sana ulaşmada bana fitne kılma. Allah&#8217;ım! Muhakkak ki Sen bilirsin, biz bilmeyiz. Sen çok hikmet sahibi ve bağışlayansın.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>İnsanların seni sevmeleri için&#8230;</p>
<p>150-İnsanların seni sevmeleri için yollarını geniş tut (kolaylık sağla). Sana insaflı davranmaları için onlara kalbini aç. Sen insaflı davranmak için onlara aklını aç. İnsanların yapacaklarından güvende olmak için bazı haklarından onlar için vazgeç.<strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sakın!</p>
<p>133-Baskın çıktığı zaman kindardan, hüküm verdiği zaman cahilden, karar verdiği zaman namertten, umutsuzluğa kapıldığı zaman aç kimseden ve dinleyicileri arttığı zaman zahid görünen vaizden sakın!</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Din ve eğitim</p>
<p>125-Din; karakterleri ve huyları yok etmez fakat onları eğitir. Eğitim de mizaçları değiştirmez fakat onları terbiye eder.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Her sevgi güzel şeyler miras bırakır</p>
<p>115-Allah&#8217;ı sevmek selamet, insanları sevmek pişmanlık, hanıma aşırı muhabbet delilik getirir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Kalp dolduğu zaman&#8230;</p>
<p>112-Kalp sevgi ile dolduğu zaman yüz aydınlanır. Heybet ile dolduğu zaman azalar itaat eder. Sağduyu ile dolduğu zaman düşünceler dik durur. Arzu-isteklerle dolduğu zaman mide ve tenasül uzvu ayaklanır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sonuç</p>
<p>83-Lezzet duymak, ardından iç huzuru getirdiğinde övgüye layık olur. Peşinden ahlaksızlık getiriyorsa zehirdir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Akıllı kadın ve ahmak kadın</p>
<p>73-Akıllı kadın, kanatlarının birinde kocasinı uçuran kanatlı bir melektir. Ahmak kadın ise, boynuzlarından birini kocasına toslayan iki boynuzlu şeytandır.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sakın şeytan seni kandırmasın!</p>
<p>28-Sakın şeytan seni takvan hususunda kandırmasın! O seni değersiz, kıymetsiz şeylerde kanaatkar yapar sonra da büyük, önemli işlerde iştahlı olmana çalışır. Yine seni ibadetlerinde de aldatmasın! Zira o nafileleri sana sevdirir sonra farzları terk etmen için sana vesvese verir.</p>
<p><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</strong></p>
<p>Sevgi göstermede de nefret etmede de aşırıya kaçma! Durum şu ki; dost düşman, düşman da dost haline gelebilir.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/">Mustafa Sıbai – Hayat Bana Böyle Öğretti.-Alıntılar</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/mustafa-sibai-hayat-bana-boyle-ogretti-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dilaver Selvi &#8211; İçimizdeki Dünya</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dilaver-selvi-icimizdeki-dunya/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dilaver-selvi-icimizdeki-dunya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 27 Mar 2020 12:49:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Allah’ın İradesi]]></category>
		<category><![CDATA[Dilaver Selvi]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Gönül gözü]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[kalp gözü]]></category>
		<category><![CDATA[Marifet]]></category>
		<category><![CDATA[Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24177</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yüce Allah’ı tanımaya mârifet dedik. Mârifet, muhabbeti; muhabbet, teslimiyeti; teslimiyet, sevdiğine karşı edep ve itaati gerektirir. Bu itaat; özde, sözde, görünür görünmez bütün hallerde gerçekleşince insan vefa ve sefa sahibi olur. Bu hal, hayatın gayesidir. Dinimiz, Rabb’imize karşı edepten ibarettir. Edep, yüce Allah’ın razı olduğu halde olmak ve onun isteklerine uymaktır. Mârifet, mü’minin ana sermeyesi, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilaver-selvi-icimizdeki-dunya/">Dilaver Selvi – İçimizdeki Dünya</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div><img decoding="async" class="size-medium wp-image-24178 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/KB9786058696910-193x300.jpg" alt="" width="193" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/KB9786058696910-193x300.jpg 193w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2020/03/KB9786058696910.jpg 240w" sizes="(max-width: 193px) 100vw, 193px" /></div>
<div>Yüce Allah’ı tanımaya mârifet dedik. Mârifet, muhabbeti; muhabbet, teslimiyeti; teslimiyet, sevdiğine karşı edep ve itaati gerektirir. Bu itaat; özde, sözde, görünür görünmez bütün hallerde gerçekleşince insan vefa ve sefa sahibi olur. Bu hal, hayatın gayesidir. Dinimiz, Rabb’imize karşı edepten ibarettir. Edep, yüce Allah’ın razı olduğu halde olmak ve onun isteklerine uymaktır. Mârifet, mü’minin ana sermeyesi, edep ise süsü, şiârı ve şerefıdir. Bunların dışındaki her şey boştur, vebaldir, zarardır. Bütün âşıklar ve akıllı insanlar, onları elde etmeye can atmışlar, bu uğurda canlarını vermişlerdir. Bu âşıklardan biri de Hz. Ali’dir (na). O, demiştir ki:</p>
<p>“Küçük çocukken ölüp Cennet’in en yüksek yerlerine ulaşmak beni fazla sevindirmez. Beni sevindiren, onu tanıyarak ölmemdir. Bunun için yüce Allah’tan beni uzunca yaşatıp kendisini tanıtmasını isterim.”</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div><strong>Başa Gelenlere Gönül Gözüyle Bakabilmek</strong></p>
<p>İnsanın başına şu dört durumdan biri gelir: nimet, mihnet, musibet, masiyet.</p>
<p>Nimete ulaşınca şükretmelidir. Mihnete ve sıkıntıya düşünce sabretmelidir. Musibete uğrayınca elden gelen tedbiri aldıktan sonra ilâhi takdire rıza göstermelidir. Masiyeti yani günahı istiğfar ve tövbe ile temizlemelidir. Bunları yapan kul, her halde Allah’a yaklaşmış ve başına gelen her şeyden hayırlı bir sonuç almış olur. Aksi durumda, acı-tatlı her şey zarar sebebi olur.</p>
<p>Aslında kula sıhhat gibi, hastalık da kalbini Allah’a bağlamak için verilmiştir. Zenginlik gibi fakirlik de Cennet’e götürme sebebi yapılmıştır. Galibiyet gibi mağlubiyet de kula mârifet ve edep kazandırsın diye takdir edilmiştir. Bütün bunların bir hesabı ve hedefi vardır.</p>
<p>Olaylara gönlün bakışı önemlidir. Yani işleri tatlandıran veya acılaştıran gönüldür. Allah ile hoş olmuş güzel gönüller her şeyde bir güzellik arar; ağzına acı konsa, onu bal niyetiyle yutar. Günah ile kararmış ve tadını kaçırmış gönüller ise Cennet’e girse kusur arar. Ta ki tövbe edip Allah diyene kadar!</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Yüce Allah’ın bütün hüküm ve işlerinde tek hedef vardır. O da yüce varlığını tanıtmak ve bütün âlemlerde tek ilâh olduğunu göstermektir. Bu âlemde olan her şey, onu var edene bir alâmettir. Onun her işinde bir fayda ve hikmet saklıdır. Allah, acı-tatlı her yolla kulları kendisine davet etmektedir. Allah, melekler gibi şeytanları da kendine yönelme, rahmetine sığınma, affına koşma sebebi yapmıştır. Cennet’i de Cehennem’i de terbiye için yaratmıştır. Birisi sevgi, diğeri korku yoluyla kulu Rabb’ine sevk eder; ebedi saadet sebebi olur.</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Mü’min, insanların iradesinin dışında olup biten hiçbir iş için “kötü” ifadesini kullanmamalıdır. Mesela, “Ne kötü hava! ”, “Berbat bir yağmur.&#8221;; “Baş belası rüzgâr!&#8221; “Nefret edilecek sıcaklar! ” gibi, ilâhi tecelli ve takdire itiraz manası taşıyan sözlerden uzak durmalıdır. Bunun yerine, “İyi bir soğuk!&#8221; “Güzel bir yağmur!”, “Şiddetli bir rüzgâr!” “Ateş gibi sıcak hava! ” şeklinde hem vakıayı haber veren, hem de onları sevk ve idare eden yüce Zât’ın tercihine hürmet ifade eden sözler kullanmalıdır. Mü’minin edebi bunu gerektirir.</p>
<p>İyi-kötü ayırımı insanların işlerinde olur. Bütün işlerin iki yönü vardır. İşler bir yönüyle yüce Mevlâ’ya aittir. Diğer yönü kullara bakar.</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Ancak, tarihte ve günümüzde pek çok insan, işlediği kusur ve günahlar için birtakım özürler ileri sürerek derler ki:</p>
<p>“Biz Allah’ın iradesi dışına çıkamayız. Yaptıklarımızı Allah dilemeseydi biz yapamazdık. Her şey bir kadere bağlıdır. Biz, kaderin çizdiği yolda gidiyoruz.”</p>
<p>Bu sözler, doğrudu; fakat onlar kulun işlediği günahlarına karşılık kendini haklı, mazur veya mecbur göstermek için ileri sürebileceği bir özür değildir. İnsan bu şekilde yalnızca kendisini avutmuş ve kandırmış olur. Bu tür düşünce ve sözler, şeytanın süslemesi, vesvesesi ve oyunudur. Mükellef insan, kendisini nura, hayra, taate, ibadete, Cennet’e ve Allah rızasına çağıran davetçiye uymuyor; fakat şeytana&#8217; kulak verip şerre koşuyor. Sonra da “Kader böyle, ben ne yapabilirim ki?” diyerek kendini geri çekip kaderi öne sürüyor.</p>
<p>Bu halde bile yüce Rabb’i insanı bırakmıyor. Ona acıyor, yoluna ve nuruna davet ediyor, tövbesini bekliyor, affını müjdeliyor, Cennet’ini vaat ediyor. Ama isyankâr insan, davet edildiği rahmet kapısını kendi üzerine kapatıyor, ona sırtını dönüyor. Ardından, “Ben o kapıdan kovuldum, mahrum oldum, ne yapabilirim ki, elimden ne gelir?” diyor. Bu, insanın kendine zulmetmesi, âdeta canına kıymasıdır.</p>
<p>İsyana dalıp: “Ben ne yapayım, kaderim bu!” demeyi ne iman, ne ilim, ne akıl ne de tecrübe kabul eder.</p>
<p>İman, Allah’a teslimiyeti, sevgiyi, saygı ve itimadı istiyor.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8216;Büyük ârif Ahmed İbn Acibe der ki: “Cenâb-ı Hak insana kafasında iki göz vermiştir; insan onlarla maddî şeyleri görür. Allah Teâlâ kalbe de, manevî şeyleri göreceği iki manevî göz vermiştir. Baş gözüne, “basar”; kalp gözüne, “basiret” denir.</p>
<p>Kalp gözünün biri şeriat nurlarını, diğeri ise hakikat sırlarını görür. Bazen kalbi, inkâr zulmeti kaplar, kalbin iki gözünü birden örter. Bu hâl, basiretin kör olmasıdır. Bazen kalbi, günahların, nefsani hazların peşinde koşmanın ve hevaya uymanın karanlığı kaplar; bu durumda hakikat gözü kör olur, şeriat gözü zayıflar. Onların ilacı, hakikat gözünü mârifet nuruyla açmak, şeriat gözünü ise günahlardan korumaktır, O zaman kalp, görmeye başlar. Bunun için de kula bu mârifeti ve edebi kazandıracak ârif bir şeyhin sohbeti (manevî terbiyesi) gereklidir.”229 &#8216;</p>
<p>229 İbn Acibe, el-Bahrü&#8217;l-Medid, 3/ 306.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbret: Bir gün, İmam Azam’ın hocası Hammad, ona:</p>
<p>“Evladım, akıl nedir, akıllı kimdir?” diye sordu. İmam Azam, o zaman henüz gençti. Biraz düşündü ve sonra:</p>
<p>“Efendim, iyiyi kötüden seçmeye akıl; bu aklı taşıyana da akıllı denir?” dedi. Hocası Hammad:</p>
<p>“Bu yeterli bir cevap değildir; çünkü hayvanlar da bir dereceye kadar iyi ile kötünün arasını seçebelir. Mesela, bir hayvan, kendisine yiyecekle gelenle sopayla geleni fark eder! Yiyeceği görünce koşarak gelir, sopayı görünce kaçar.” dedi. Bunun üzerine, İmam Azam, hocasına:</p>
<p>“Efendim, sorunuzun cevabını siz lütfedin.” deyince, üstadı şu cevabı verdi:</p>
<p>“Gerçek akıl, iki iyi ve faydalı şey bir araya gelince, hangisinin daha iyi ve daha faydalı olduğunu bilip seçmektir, asıl akıllı da bu seçimi yapan kimsedir.”</p>
<p>Aklın, dengede olanı en iyisidir; ahmak gibi, haddi aşan, ölçüsüz işler yapan, kendini beğenen, insanları küçümseyen, hakka boyun eğmeyen, her işinde isrâfa giden dahiler de dinimizce yerilmiştir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bize fayda verecek olan şey, aklımızı nefsimize ve hissimize değil, ilahî nura, Kur’ân’a, sünnete ve hikmete tâbi etmektir. Akıl, bize Hakk’a delil olsun diye verilmiştir. Onu batıla destek için kullanmak, nimete nankörlüktür.</p>
<p>Büyük ârif, Şihabüddin-i Sühreverdi der ki: “Kimin aklı nefsi tarafına çevrilmiş, yani ters yöne döndürülmüş ise o kimse, aklını eşya ile meşgül edip dağıtır ve dengesini kaybedip hidâyet yolunu şaşırır. Kimin aklı istikamet üzere ise basiretle desteklenir; kâinatın yaratıcısına yol bulur. Sonra, kâinat ve kâinatı yaratanla ilgili bilinecek kısımları tam olarak elde ederek hem yaratanı hem de yaratılan kâinat ve eşyayı tanır. İşte bu akıl, doğru yolu bulacak akıldır. Bu durumda akıl, sahibini, Allah Teâlâ’nın sevdiği şeylere yönelmeye sevk eder ve Allah Teâlâ’nın kötü gördüğü işlerden de men eder. Böylece kul, devamlı Allah Teâlâ’nın sevdiği şeylere tâbi olur ve onun gazabına sebep olacak şeylerden sakınır. Akıl, dosdoğru olup basiretle desteklenince sahibini hidâyet yoluna sevk eder ve batıl yoluna set çeker.”224/</p>
<p>224 Sühreverdî, Avarifü’l-Meârif-Gerçek Tasavvuf, s. 591.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Bir ârif der ki: “Ya Rabbi, seni bulan neyi kaybetmiştir? Seni kaybeden neyi elde etmiştir?”217</p>
<p>Akıllı kimse, şerefi, Mevla’sına kullukta arar. Bu kulluğu seçen gönlün tadı, aşk ile hizmet yapmaktır. Zevki, cemale bakmaktır. Neşesi, her şeyin önünde, içinde ve sonunda yüce Allah’ın tecellilerini görüp zikre dalmaktır. İrfanı, maddeden manaya, sebepten müsebbibe, kesretten vahdete yol bulmaktır. Yani kime, neye ve nereye baksa onda yüce Allah’ın kudret, hayat ve rahmet tecellisini görmektir. Aklımızı kullanalım da eşyaya kul olmayalım. Bu nur elimizden alınmadan Allah diyelim, Allah!</p>
<p>Her insan aklıyla ölçülür. İnsanın ne kadar akıllı olduğu, edebinden ve amelinden anlaşılır. Hadiste belirtildiği gibi, aynı miktar namaz kılan, zekât veren, hac yapan kimselere, kıyamet günü aynı sevap verilmez; her birine akıl derecesine göre yani ibadetteki mârifeti, şuuru, edebi ve ihlâsına göre sevap verilir.218</p>
<p>217. Söz, Ibn Ataullah-ı Iskenderı ye aıttır. Açıklaması için bk. Ibn Acibe, İkâzü&#8217;l imem fi Şerhi’l-Hikem, s. 533 (Beyrut 2005, l. Baskı).</p>
<p>218 &#8216;Ilgili hadisler içir bk. Beyhakı, Şuabu l-Iman, nr. 4637-4638.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Nakşi büyüklerinden Hace Ubeydullah Ahrar, işin başka bir boyutuna dikkat çekerek der ki: “Bir gün Kasım-ı Tebrizî bana şöyle dedi: “Bilir misin, bu zamanda niçin mârifet ve hakikat halleri ortaya çıkmıyor? Çünkü bunlar kalp temizliğine, kalp temizliği de helal lokmaya bağlıdır. Bu zamanda helal lokma çok azdır. Onun için kendinde ilahî sırlar ortaya çıkan temiz gönül de kalmamıştır?&#8221;3</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65463382">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İmam Gazâlî, kalbin &#8216;kapanıp nuru ve ilahî hakikatleri görememe sebepleri hakkında geniş açıklamalar yapmıştır. Bunların özeti şudur:</p>
<p>“İlmin yeri kalptir. Kalp deyince bütün azaları idare eden manevî latifeyi kastediyorum. Bu kalp bir ayna gibidir. İlimler orada yansır. Fakat her ayna suret göstermez. Bunun temelde beş sebebi vardır. Bunlar şunlardır:</p>
<p><strong>1.</strong> Ayna henüz hazır ve tamam değildir, ayna yapılacak madde külçe halindedir, işlenmemiştir. Parlatılıp ayna şekli verilmemiştir. Bunun için ayna görevi yapamaz.</p>
<p><strong>2.</strong> Ayna tamamdır, göstermeye hazırdır; fakat kirletilmiş ve yüzü iyice karartılmıştır. Bu durumda yine bir şey göstermez.</p>
<p><strong>3.</strong> Aynanın maddesi tamam, göstermeye hazırdır; fakat gösterilecek yere ve şeye çevrilmezse yine maksat hâsıl olmaz. Mesela, gösterilecek şey, aynanın ön yüzünde olması gerekirken arka tarafına konursa bir şey gözükmez.</p>
<p><strong>4.</strong> Ayna tamam ve gözükecek suret aynaya dönük olsa; fakat aralarında bir perde olsa, ayna yine bir şey göstermez.</p>
<p><strong>5.</strong> Aynada yansıyacak şeyi bilmemek ve aynayı o şeye çevirmemek de neticeyi olumsuz yapar, istenen şey aynada gözükmez“</p>
<p>İmam Gazâli, bir başka yerde, şu durumu hatırlatır:</p>
<p>“Rahman ve kerim olan Allah’ın nurları bütün âleme yayılmıştır; kimseden kıskanılmamıştır. Bu nurları kalplerden perdeleyen yüce Allah değil, kulların kendileridir. Kullar kalplerini bir sürü boş meşgüliyet ve günah kirleriyle doldurmuştur. Hadiste belirtildiği gibi kalpler birer kap gibidir. Bir kap su ile tamamen dolu olunca oraya hava girmez; aynı şekilde kalpler de Allah’tan gayri şeylerle dolu olunca, oraya yüce Allah’ın mârifet ve muhabbeti girmez.”&#8217;7&#8242;</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65461690">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İlahî âyetleri okuyup anlama ve içindeki nuru alma konusunda insanlar üç gruptur. Alimlerimiz bunları şöyle açıklar:</p>
<p><strong>l.</strong> Kalbi ölü grup: Bunlar için, bütün Kur’ân ve kâinat âyetleri hiçbir şey ifade etmez. Onlar, insanî kalplerini hiç kullanmazlar, bu durumda sanki kalpleri yok gibidir. Onlar için varlığın tek sebebi mide, şehvet ve maddî menfaattir. Buna hayvanî hayat denir. Kur’ân’da belirtildiği gibi, bu kalbin sahibi koyu bir karanlık içindedir. (En’am 6/122; Nur 24/40). Kâfir ve münâfıklar böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong> Kalbi diri; fakat gâfil grup: Bu grubun kalbi diridir, yani içine iman nuru konmuştur, sahibi mü’mindir, fakat gâfildir. Onun kalbinin düşünme, anlama ve ilahî nuru alma istidadı vardır; fakat sahibi bu istidadı tanımaz, kullanmaz ve geliştirmez, hep başka şeylerle meşgül olur. Dili Mevlâ derken, kalbi dünya derdiyle yanar. Ebedi dosta ulaşma yplu aramaz, hep dünya işlerinin peşinde koşar. Maneviyata bakmaz, akılla bildiği ve bulduğu ile yetinir. Feyiz derdi yoktur. Mübah zevklerle eğlenir. İlme uyup imanın hakikatine ulaşmaz, ömrünü taklit içinde geçirir. Kalbini zikirle mamur etmez, gaflet içindedir. Kendisine okunan Kur’ân âyetleri ve her gün gördüğü kâinat âyetleri üzerinde hiç düşünmez.Kalbini, nuru almaya hazırlamaz. Bu kimse de ilahî âyetlerden gerçek manada istifade edemez, kâinattan ibret alamaz, asıl faydayı göremez. İmanı ve taklitle yaptığı ibadetleriyle kalır.</p>
<p><strong>3.</strong> Kalbi uyanık ve nura âşık grup: Ayette belirtildiği gibi (En’am 6/122) bu gruptaki kimsenin kalbi ilahî nurla dirilmiş, uyanmış ve nura yönelmiştir. Onun gönül gözü açıktır. Bu kimse, bir Kur’ân âyeti duysa, hemen kulak verir, kalbini açar, manayı almaya hazır hale getirir, dikkat kesilir. Kâinatta ibretlik her ne görse, aynı şekilde hareket eder. Her şey onun için bir mana ifade eder, mesaj verir, mârifet sebebi olur, muhabbete kapı açar, kalbinin nurunu ve imanı artırır, yakînini çoğaltır. İşte bu grup halkın en hayırlısı ve en akıllısıdır. Resülullah Efendimiz (s.a.v) bu kalp sahiplerini Övmüştür.145 Ayet-i kerimede yüce Allah onları gerçek akıl sahipleri diye tanıtmıştır. (Al-i İmrân 3/190)<br />
****</p>
<p>145 bk. Fîrüzâbâdî, Basâiru Zevi’t-Temyı&#8217;z fî Letâı&#8217;fi’l-Kitâbi’l-Azîz, 2/321-322. Beyrut, trs. Kalplerin ilahî nur almada nasıl farklı olduklarının açıklaması için bk. Gazâlî, İhyâ, 3/57-58 (Beyrut, 2000).</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65461390">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Büyük veli Muhyiddin bin Arabî (ks) der ki:</p>
<p>“Kalp, dört hal içinde döner durur: cehalet, şek, zan, ilim. Cehalet içindeki kalp, sürekli karanlık içindedir. Ondan, hak adına hayırlı bir iş çıkmaz. Şek içindeki kalp, amel eder; fakat yakîn ve samimiyetle değil.Zan içindeki kalp, iki tercih arasında kalır. Bir iyi, bir kötü tarafa döner durur. Ağır basan taraf, kalbe hâkim olur. Kesin ilme ve yakîne sahip olan kalp ise sadakatle amel eder, Hakk’a tâbi olur, doğru yolda gider, hata etmez.”144</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65461106">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İmam Gazâlî (rah), daha sonra der ki:</p>
<p>“Kalp; öyle bir cevherdir ki kul onu tanıdığında nefsini tanır; nefsini tanıdığında, Rabb’ini tanımış olur. Kul; kalbinin cahili olursa nefsinin de cahili olur. Nefsinin cahili olan kimse, Rabb’inin de cahili olur. Kalbinin cahili olan kimse başkasını tanıma noktasında daha cahil olur. Insanların ekseriyeti, kalplerinin ve nefislerinin cahilidir; nefîsleriyle kendilerinin arasına farkında olmadıkları birçok perde çekilmiştir.”141</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65461060">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İmam Gazâlî (rah), İhya kitabının “Kalbin acayip hallerinin açıklanması” bölümünde kalp üzerinde geniş ve güzel açıklamalarda bulunmuştur. Orada der ki:</p>
<p>“Hakikatte yüce Allah’a itaat eden kalptir. Allah’ı bilen, Allah için amel eden, amel ve ibadetle ilâhî huzura giden, Allah’a yakın olan, Allah katındaki ve huzurundaki şeylerin kendisine keşfedilip açıldığı organımız kalptir. Diğer azalar kalbe tâbidir. Allah’tan başka şeylerden temizlendiğinde, Allah katında makbul olan kalptir. Allah’tan gayri şeylerin düşünce ve derdi içinde kaybolduğunda, Allah’tan perdelenen kalptir. Allah tarafından muhatap alınan ve kendisinden kulluk talep edilen de kalptir. İtaat etmediği zaman azarlanacak ve azap görecek olan da kalptir. Evet, kalp öyle bir azadır ki kul onu manevî kirlerden temizlediği zaman Allah’a yaklaşıp kurtuluşa erer; inkâr ve isyanla kirletip safiyetini bozduğu zaman zarar eder, şakî olur, azaba uğrar.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65253737">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah Resülü (s.a.v), ilahî nuru taşıyan kalpleri şöyle tanıtmıştır:</p>
<p>“Allah Teâlâ’nın insanlar içinde (ilim ve nur taşıyan) kapları vardır. Rabb’inizin bu kapları sâlih kulların kalpleridir. Onların Allah’a en sevimlisi de en yumuşak ve en ince olanlarıdır.”64</p>
<p>Hz. Ali (r.a) bu kalpleri şöyle açıklar: “Bunlar, dinde en kuvvetli, yakînde en temiz ve din kardeşlerine karşı en ince ve hassas olan kalplerdir.” Allame Münavî, bu hadisin şerhinde, kalplerin nura nasıl hazırlandığını ve onu nasıl yaydığını şöyle açıklar:</p>
<p>“Kalp; zikir, tefekkür ve taatla incelip yumuşadığı zaman parlak bir ayna gibi olur. Meleküt âleminin nurları oraya yansıdığında göğüs aydınlanır ve o nurların şualarıyla dolar. O zaman kalp gözüyle Allah Teâlâ’nın halk ve eşyadaki tecellilerinin iç yüzünü görür. Bu onu Allah Teâlâ’nın nurlarını müşahedeye sevk eder. Kul, bu nurları müşahede edince, elde ettiği safa ve safilikle tam olarak süslenir ve yücelir. İşte o zaman bu kalp Allah Teâlâ’nın özel olarak nazar ettiği bir yer olur. Cenâb-ı Hak o kalbe her nazar edişinde kalbin sevinci, sevgisi ve şerefi artar. Mevlâ onu rahmetiyle kuşatır, içinden sıkıntıyı giderir ve manevî ilimlerin<br />
nurlarıyla doldurur.</p>
<p>Hz. Lokman (a.s) oğluna demiştir ki: “Oğlum! Allah’a yönelmiş âlimlerle beraber otur, onların meclisinden ayrılma. Şüphesiz Allah, gökten indirdiği yağmurla kuru toprağı canlandırdığı gibi, nur sahibi âlimlerden çıkan hikmetle de ölü kalpleri diriltir.”65</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi gorulmedi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65252648">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>&#8216;Allah göklerin ve yerin nurudur. Onun ( mü’minlerin kalplerindeki ) nuru, içinde lamba bulunan bir kandilliğe benzer. O lamba cam bir fânus içindedir. Cam ise sanki inci gibi parlayan bir yıldız gibidir: 0, ne doğuya, ne batıya mensup olan mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılır. Ateş değmese bile neredeyse yağın kendisi aydınlatacak bir durumdadır. 0, nur üstüne nurdur. Allah dilediğini nuruna kavuşturan Allah insanlara misaller verir. Oher şeyi bilendir.”(Nur 24/35)<br />
..<br />
İmam Gazâlî (rah), Tevhid Risalesi’nde, âyetteki benzetmeyi şöyle yorumlamıştır:</p>
<p>“Bu âyette insanın bedeni ve beşeriyet yönü, içine ışık konan bir kandilliğe benzetilmiştir.</p>
<p>O kandilliğe konan lamba tevhid nurudur.</p>
<p>Bu lambanın içinde bulunduğu cam fanus kalptir. Tevhid nuru insanın kalbine konmaktadır.</p>
<p>Kandilliğin beşeriyete benzetilmesi yoğunluk ve kapalılık sebebiyledir ki kapalı yer karanlık olur. Karanlıktaki lamba daha fazla ışık verir, aydınlığı daha çok kendini gösterir.</p>
<p>Tevhîd nurunun, lambanın ışığına benzetilmesi içeriyi ve dışarıyı aydınlatması nedeniyledir.</p>
<p>Kalbin cama benzetilmesi, camın şeffaf ve latif olmasındandır. İçinde ışık bulunan cam fânus nasıl her yeri aydınlatıyorsa, aynı şekilde kalp de içindeki tevhîd nuruyla diğer uzuvlara ışık verir, aydınlatır. Resülullah Efendimiz (s.a.v), kalpte bulunun bir şeyin diğer âzalara sirâyet ettiğini şöyle ifade buyurmuştur:</p>
<p>“Kalbinde huşu olan kimsenin diğer uzuvları de huşü (huzur) içinde olur.”37</p>
<p>Yine camın inci gibi bir yıldıza benzetilmesi onun ışık yaymasına ve parıldamasına; bu yıldızın inci gibi oluşu cevherinin saflığına ve parlaklığının fazlalığına işarettir.</p>
<p>Doğuya ve batıya nisbet edilemeyen zeytin ağacından bahsedilmesi, onun üstün nitelikli saf yağa sahip oluşu ve iyi yanmasından ötürüdür. Tevhîd ağacı da böyle olup doğuya ve batıya nispet edilemez. Yani tevhid ağacı, putperestlik, Yahudilik, Hıristiyanlık, Dehriyye, Müşebbihe, Kaderiyye, Mu’tezile, Cebriyye gibi birtakım fırkalara ait bir şey olmayıp yüce İslâm dinine özgü olup bütün kâinatı saran bir şeydir.</p>
<p>Işığın yağının üretildiği zeytin ağacının doğuya ve batıya ait olmaması, tevhîd ağacının bir yere ve yöne ait olmadığını ifade içindir. O, ne göğe, ne yere, ne arşa ne de ferşe aittir. Tevhid nuruyla aydınlanan kalp de böyledir. O, bütünüyle Cenâb-ı Hakk’a bağlıdır; her şeyi ile ona aittir. Sadece ona yönelir, ondan nur alır, feyizlenir, desteklenir, şeref bekler.</p>
<p>Yine bu ağacın (yani tevhîd ağacının) doğuya veya batıya nispet edilmemesi, tevhide ulaşan kimsenin, dünyayı, dünyevî şeyleri, ahiret ve onun nimetlerini istemeyip sadece Allah’ın cemalini arzuladığı anlamına gelir.</p>
<p>Bunu şu şekilde anlaman da mümkündür: Tevhid ehli mü’min, Cennet’i arzulamaz, Cehennem’den korkmaz. Korku ona galip gelmediği için Allah’ın rahmetinden ümidini kesmez. Ümit ona üstün gelmediği için Allah’ın mekrinden (imtihanından) emin olmaz. Yani o, korku ile ümit arasındadır. Bu bakımdan mü’min bir kimsenin korku veya ümidi tartıldığı takdirde, her ikisinin de birbirine eşit olduğu görülür.</p>
<p>“Ateş değmese bile neredeyse yağın kendisi aydınlatacak.” âyeti, bu yağın saflığını ve parlaklığını “Nur üstüne nurdur.” ifadesi de yağın nurunun kandilin nuruna, kandilin nurunun da camın nuruna eklendiğini belirtir. Hakk’a âşık muttaki mü’minin kalbi de böyledir. Hak âşığının kalbi öyle bir cevherleşmiştir ki kendiliğinden ışık verir haldedir. Diğer sebep ve sâlih amelleri ile bu nur daha da artar ve parlar. Şüphesiz Allahu Teâlâ dilediğini nuruna kavuşturur.”38</p></div>
</div>
<div></div>
<div><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
</div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65251931">
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Büyük veli Ebü’l-Haseni Şâzelî, mü’minlerde bulunan hidâyet nurunun ne kadar şerefli ve büyük olduğunu şöyle dile getirmiştir: “Eğer isyana dalan bir mü’minin nuru açılsaydı, gök ile yer arasını doldururdu; Allah’a itaat içinde olan mü’minin nurunun nasıl olacağını düşünün!”33</p>
<p>Kendisinde hidâyet nuru bulunmayan kimse, henüz insanlık makamına çıkmamıştır. “Şüphesiz Allah katında, yeryüzünde yürüyen canlıların en şerlisı&#8217; (zararlısı), inkâr edenlerdir; onlar artık iman etmez.” (Enfal 8/55) âyeti, inkâr karanlığında kalıp hidâyet nurundan mahrum olan kimsenin, varlıklar içinde en düşük seviyede kaldığını belirtiyor. Hidâyet nurundan mahrum kalan insanın iç âlemi karanlık; ruhu, zulmet içinde; kalbi ölü, gönül gözü kör;kulakları sağır, dili lâldır. Bu haliyle o, şekil olarak insandır; fakat hakikat olarak hayvanlardan daha aşağı bir derecededir. Çünkü imansız ve irfansız kimsenin yaptığı tek şey, hayvanlar gibi yiyip içmek, uyuyup dinlenmek ve şehvetini tatmin etmektir. Bunlar, insanlık alâmeti değildir.</p>
<p>İnsanı insan yapan değerler, ilahî aşk, iman, irfan, tefekkür, edep ve yüce Yaratacı’nın razı olduğu sâlih amellerdir. İnkâr, karanlıktır; kâfir, nursuzdur. Edep ve sâlih amel sahibi olmayan kimse de gerçek insanlığın hakikatinden mahrumdur. İman ve sâlih amelin meyvesi mârifet ve muhabbettir. Muhabbetin meyvesi edeptir. Edep, insanı hayvandan ayıran manevi güzelliktir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65251565">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allame Beydâvî, “Kâfirlere gelince, onların dostları tağutlardır (haktan saptıran insan ve cin şeytanlardır). Bu tağutlar onları, nurdan zulmetlere çıkarırlar.” (Bakara 2/257) âyetinin tefsirinde, âyette bahsedilen nurun, yaratılış fıtratıyla kendilerine ihsan edilen nur olduğunu, tağutlarır&#8217;ı onları bu nurdan çıkarıp inkâr karanlığına, bu nurla verilen iman istidadını bozmaya ve şehvetlerine dalmaya sevk ettiklerini belirtmiştir?0</p>
<p>Üstad Bediuzzaman, imanla kazanılan şerefi ve inkârla düşülen felaketi açıklarken mana olarak şöyle der:</p>
<p>“İnsan, iman nuru ile âlây-ı illiyyine (en yüksek dereceye ve ilahî yakınlığa) çıkar, Cennet’e layık bir kıymet kazanır. İnsan, küfrün zulmeti ile esfel-i sâfiline (hayvanlardan daha aşağı bir seviyeye) düşer; Cehennem’e ehil olacak bir vaziyet alır. İman, insanı yüce yaratıcısına bağlar; ona ait yapar. İman bir intisaptır, Hak ile olmaktır. Hak ile olan kimse, bütün şerefi ondan alır; varlıklar içinde en şerefli olur. İnkâr ise bu nisbeti ve bağı keser. Kalp, Hak’tan kopar. Bu haliyle ona ait hiçbir sanatı göremez, okuyamaz, anlayamaz olur. İnsan eti kemiği ile kalır. Kıymeti yalnız maddî yönüyle olur. Madde ise fanidir, geçicidir, kısa sürelidir. Hayvanlara ait bir hayat şeklidir. Kıymeti hiç hükmündedir.”31</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65251270">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Allah, Ademi kendi suretinde yarattı.(Buhari,İsti&#8217;zan 1)<br />
..<br />
İmam Kastallani, Buhârî Şerhi ’nde bu hadisi açıklarken demiştir ki:</p>
<p>“Hadiste insana bir şeref ve yücelik kazandırmak için böyle buyrulmuştur. Yoksa hadis, Allah Adem’i zâtıyla kendine benzer bir şekilde yarattı manasında değildir. Hadisin diğer bir manası, yüce Allah Adem’i kemal ve cemalde diğer hiçbir varlığın kendisine ortak olmayacağı bir sıfatta yarattı, demektir. İnsan, Cenâb-ı Hakk’ın özel tecellilerine mazhar olduğu için varlık âleminin özü, hülasası ve meyvesi olmuştur. Yüce Allah, insanı tanıtırken “Biz insanoğlunu çok şerefli yarattık; onu yarattıklarımızın birçoğundan üstün yaptık.” (İsra 17/70) buyurmuştur. Diğer bir âyette ise yerde ve gökte ne kadar varlık varsa, hepsini insanoğlunun hizmetine verildiği belirtilmekte (Câsiye 45/13) ve zâhirî ve bâtınî bütün nimetlerin insanın üzerine akıtıldığı ve önüne serildiği ifade edilmektedir. (Lokman 31/20)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65250575">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>İmam Gazâlî’nin belirttiği gibi insanda, hayvanî ruh yanında bir de insanlık nuru, yani ruh-i insanî vardır. Bu nur, insana ruh ile verilmiştir. İnsan, bu ruhu ve manevî yönüyle diğer bütün varlıklardan ayrılmaktadır. Diğer canlılara hayat veren hayvanî ruh, insana verilen özel ruhun özellliklerini taşımaz. İnsani ruh, hayat, ilim, şuur ve nur sahibidir. Gözle görülmeyen latif ve sırlı bir cevherdir.</p>
<p>İnsandaki görme, işitme, düşünme, hareket ve tasarruf kabiliyetleri insanî ruhtan kaynaklanmaktadır. Bir şeyi idrâk ve tefekkür bu ruhla olmaktadır. Bu ruhun bedenin her parçası ile irtibatı vardır. Ruhun vücuttaki sarayı, hüküm ve tasarruf yeri kalptir; fakat ruh, bütünüyle bedenin içinde olmadığı gibi, ondan tamamen ayrı da değildir.25 &amp;</p></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65250402">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbn Ataullah İskenderi, Hikem adlı eserinde der ki:</p>
<p>“Bütün kâinat karanlıktır; onu yüce Allah’ın zuhuru ve tecellisi aydınlatmıştır. Kim bu kâinata bakar da onun içinde, yanında, öncesinde veya sonrasında Cenâb-ı Hakk’ı müşahede edemezse, o kimse, nurları kaybetmiş, maddeye takılıp mârifet güneşlerinden perdelenmiştir.”23</p>
<p>Yine İbn Acibe der ki: “Gönül gözü açık müşahede sahipleri için bütün kâinat nurdur. Nurun sahibine iman edenlerin her tarafı nurla sarılıdır. Kalpleri perdeli gafiller içinse bütün kâinat karanlıktır. Dıştaki aydınlık onlar için bir şey ifade etmez. Onların niyetleri inkâr, işleri isyan olduğu için, her tarafları manen zulmetle, karanlıklarla çevrilidir.”24</p>
<p>Ayette belirtildiği gibi, kâmil mü’minler nurlar içinde yaşarken, (bk. Nûr 24/35) kâfirler önlerini, yani önlerindeki hak yolu ve binlerce hakikati göremeyecek şekilde koyu karanlıklar içinde hayat sürmektedir. (bk. Nûr 24/40.)</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65250111">
<div class="ust">
<div class="yazi"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
<div class="dropdown menu"></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>Büyük ârif Ahmed İbn Acibe el-Hasenî der ki: “Varlıkların zâhiri, karanlıktır, içi (hakikati ve manası ise) ise nurdur. Eşyanın dışına bakan ve sadece maddî kısmında kalan kimse, onu karanlık görür; içine nüfüz eden ise, hepsini meleküt âlemine ait birer nur olarak görür. “Allah göklerin ve yerin nurudur.”(Nur 24/35) âyeti, buna işaret etmektedir.”21</div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65249929">
<div class="ust">
<div></div>
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Kâinatta yaratılmış bütün varlıklar, yokluk karanlığını yaşamıştır. Eğer onların üzerine nur atılmasaydı, yani canlı-cansız her bir varlıkta ilahî zuhur ve tecelli olmasaydı hiçbiri vücut bulamaz, varlık âlemine gelemez, yokluk karanlığı içinde kalırdı.</p>
<p>Yüce Allah, bütün varlıklara sıfatına göre değişik şekillerde tecelli etmiştir, etmektedir. Her bir varlıkta hayat nuru vardır. Hayat, ilk yaratılış demektir. Yerde, gökte ne kadar varlık varsa hepsi yüce Allah’ın sonsuz ilim, irade, kudret ve nurunun tecellisi ile var olmuş ve hayat bulmuştur.</p>
<p>Büyük müfessir Fahreddin-i Râzî’nin belirttiği gibi, yüce Allah’ın dışındaki bütün varlıklar, zatları itibariyle karanlıktır; hepsi nurunu Allah’tan almaktadır. Varlık âlemine gelen bütün varlıkların elde ettikleri ilim ve mârifetler de yüce Allah tarafından verilmiştir.18</p>
<p>Allame Alüsî, varlıkların nurla irtibatı hakkında der ki:</p>
<p>“Bütün varlıklar yüce Allah’ın nurunun tecellisinden bir pay taşır. Hatta kesif (cansız) varlıklar bile, vücut bulmaları yönüyle bu tecellinin eseri olup onun nurundan boş değildir.19</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65249687">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yüce Allah’ı dünyada baş gözüyle görmek mümkün değildir; gönül gözüyle müşahede etmek ise ehline has bir iş olup mümkün, caiz ve Vâkidir. Yüce Allah zâtını nurlarla perdelemiştir. Bunu şu hadis-i şeriften anlıyoruz:</p>
<p>“Yüce Allah’ın perdesi nurdur, -bir rivâyette nardzr, yani ateştir- şâyet perdesini açacak olsa, Zât’ının azameti bütün varlıkları yakardı.”(Müslim,İman 292-293..)<br />
&#8230;<br />
imam Sindî, birinci hadisin şerhinde der ki:</p>
<p>“Perde, bakan ile görülecek arasına çekilen şeydir. Hadis, bu fani dünyadaki perdeden bahsetmektedir. Bu perde kulların baş gözüyle yüce Allah’ı görmesine engel olmaktadır. Ahirette böyle bir engel yoktur. Sonra bu perde, onun bilinip tanınmasına engel değildir. Bu nur perdesi, bizim bildiğimiz perdeye benzemez. Yüce Allah zâtını izzetinin nurları, celali, azameti ve ululuğu ile perdelemiştir. O Öyle bir perdedir ki, onun önünde akıllar şaşırıp dehşete düşer, gözler kör olur, gönül gözü hayrette kalır. Bu nur perdesi kalkacak olsa, ona bakan bütün varlıklar yanardı.”16</p>
<p>İbn Ataullah İskenderi, bu konuda şu orijinal tespiti yapar: “Cenâb-ı Hakk’ın zâtını perdelediğini ve hiç görülmeyeceğini düşünme. Asıl perdelenen Allah’ın değil, senin zâtındır. Kapalı olan senin kalbindir. Onun perdelendiği nasıl düşünülür ki, 0, her şeyde zuhur etmiştir. Her şey onunla ortaya çıkmış, vücut bulmuş, varlık âlemine gelmiş ve şu anda varlığını onunla devam ettirmektedir. O her şeyden önce vardı, zuhur etmişti. Aslında o her şeyden daha açık ve daha zâhirdir. Onu hiçbir şey perdeleyemez; çünkü o her şeyden önce mevcuttu. O, her şeye o varlıktan daha yakındır.”17</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65249072">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Nuru, ilmin nuru ve amelin nuru olarak iki kısma ayıran Muhyiddin b. Arabi (638/ 1240),10 bilinen, hissedilen ve hayal edilen her şeyin nurla bilindiğini; göz, kulak, dil, akıl gibi bütün his ve idrâk organlarının görevlerini nurla yaptığını, bunun da şahıslara göre değiştiğini belirtmiştir.ıı</p>
<p>Yüce Allah, Hz. Peygamber’i (s.a.v) bir nur (Maide 5/15)‘2 ve ışık saçan lamba olarak tanıtmıştır. (bk. Ahzap 33/46).</p>
<p>Aynı şekilde Kur’ân-ı Hakîm’in de bir nur olduğu belirtilmiştir. (Şura 42/52).</p>
<p>“Size apaçık bir nur indirdik.” (Nisa 4/174) âyetiyle “Allah’a, Resül’üne ve indirdiğimiz nura iman edin.” (Teğâbün 64/8) âyeti de Kur’ân’dan bahsetmektedir. Kur’ân’a “nur” denmesi; kalbe manevi hayat olması, aklı ve ruhu aydınlatması, icazı, hakkı kesin delillerde ortaya koyması, ilahî hükümleri beyan etmesi, batılı ve dalaleti açıklaması sebebiyledir.</p>
<p>Allah’ın indirdiği şekliyle diğer ilahî kitaplarda da bir nurun bulunduğu belirtilmiştir. (bk. Mâide 5/44, 46).</p>
<p>Muttaki kullara ve mü’minlere verilen nur da (bk. Hadid 57/28) bu kısma girmektedir. Ayrıca, namaz ve zikir başta olmak üzere her sâlih amelin ayrı bir nuru vardır. Bu nurlar kalbin hayat sebebidir. Onu aydınlatır, feyizlendirir, kuvvetlendirir, tatlandırır ve ona manevî bir huzur verir.</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65248787">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>Yüce Allah’ın bütün isim ve sıfatları yüce Zât’ına hastır. Allah; zâtı, sıfatları ve fiilleriyle tektir; hiçbir varlık ona benzemez, hiçbir varlığın sıfatları da onun sıfatlarına benzemez. “Allah; görür, işitir, konuşur.” deriz; fakat onun görmesi, işitmesi ve konuşması yüce Zât’ı gibi, bizim hayâlimiz dışındadır; varlıkların görmesine, işitmesine ve konuşmasına benzemez. Zât’ı gibi, sıfatlarının ve bu sıfatların tecellilerinin de eşi, benzeri, dengi yoktur. Yüce Allah’ın nur sıfatı da böyledir.</p>
<p>İmam Gazâli, yüce Allah’a “en-Nur” denmesini şöyle açıklar: “Asıl nur, kendisi bizatihi mevcut olan ve başkasına vücut veren şeydir. Bu manada yüce Allah nurdur. O, bizatihi mevcuttur ve kendisinden başka bütün varlıkların varlığı ondandır.”7</p>
<p>Allah Teâlâ, bütün nurların kaynağı olduğu için kendisine “Nur” ismini vermiştir. Gözler onun nuruyla görür, kalpleri onun nuruyla doğru yolu bulur. Yahut Allah Teâlâ, her şeyde zahir olduğu ve vücut bulan her varlığı o ortaya çıkardığı için, ona, “Nur” denmiştir.8</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65248512">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div>
<div></div>
<div>İbn Acibe, Nur suresinin 35. âyetinin tefsirinde nurları şöyle tanıtır: Eğer nurla, kulluk hükümlerinden zâhirî ameller aydınlanıp ortaya çıkıyorsa, ona, “İslâm nuru” denir. Eğer nurla, delil yoluyla Allah’ın yüce zâtına ve kemaline ait vasıflar ortaya çıkıyorsa, ona, “iman nuru” denir. Eğer nurla, müşahede yoluyla, Cenâb-ı Hakk’ın zâtının hakikati ve sırları ortaya çıkıyorsa, ona, “ihsan nuru” denir.</p>
<p>Birincisi (İslâm nuru), yıldızın ışığına benzer. İkincisi (iman nuru), kamerin ışığına benzer. Üçüncüsü (ihsan nuru) ise, güneşin ışığına benzer; bunun için sufiler, durumlara göre, “İslâm yıldızı”, “iman kameri” ve “irfan güneşi” tâbirlerini kullanırlar.”4</p>
<p>Nur ile ziya (ışık, aydınlık) arasında fark vardır. Nur, asıldır; aydınlık (ziya), ona tâbidir. Nur, kaynaktır; ziya, ondan yayılan ışıktır. Bunun için yüce Allah’a “&#8217;en-Nur” denir; fakat “ziya” denilmez.5 Allah Teâlâ, nurun nurudur; yani bütün nurların kaynağı, yaratanı ve dağıtanıdır.</p>
<p>Her iki nur çeşidini yaratan yüce Allah’tır. Allah bütün nurların, ışıkların, aydınlıkların, hayat sebeplerinin ve hareketlerin yaratıcısıdır. Asıl hayat kaynağı odur. Bunun için yüce Allah’ın güzel isimlerinden biri de “en-Nür”dur.6</p></div>
</div>
<div></div>
</div>
</div>
<div class="alintiAlt sm d-flex align-items-center justify-content-start"></div>
</div>
<div class="gonderi analiz alintiGonderi" data-gy="kitapSayfasi" data-gy2="kitapAlintilari" data-t="gonderi" data-id="65248081">
<div class="ust">
<div class="govde"><strong>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</strong></div>
</div>
<div class="icerik">
<div class="">
<div></div>
<div>Müfessirlerden biri, maddî ve manevî nurları şöyle tanıtmıştır:</p>
<p>“Üç nur vardır ki, gökte parlar. Diğer üç nur ise sırtımda (kalbimde) ışık verir. Gökteki nurlar ay, yıldız ve güneştir. İçimdeki nurlara gelince&#8230; Öğrendiğim ilimler, kalbimin yıldızıdır; akıl, onun ayıdır; Rahman’ı tanımak (mârifet) ise parlak bir güneştir.Allah’ın kitabı Kur’ân, rehberim; Allah’ın evi (Kâbe), kıblemdir; dinim, dinlerin en üstünü İslâm’dır. Şefaatçim, Resülullah’tır (s.a.v); Rabb’im Allah ise çok affedicidir; ondan başka ilah yoktur. Allah büyüktür.”2</p></div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dilaver-selvi-icimizdeki-dunya/">Dilaver Selvi – İçimizdeki Dünya</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dilaver-selvi-icimizdeki-dunya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osman Nuri Küçük &#8211; Mevlana&#8217;ya Göre Manevi Gelişim &#8221;Alıntılar&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 May 2019 15:54:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[şeytanın hilesi]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[edepsizlik]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Hırs]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hayr ve şer]]></category>
		<category><![CDATA[Hz Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[imtihan dünyası]]></category>
		<category><![CDATA[kötü huy]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Mana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana]]></category>
		<category><![CDATA[Mevlana'ya Göre Manevi Gelişim]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Olumlu Düşünme]]></category>
		<category><![CDATA[Osman Nuri Küçük]]></category>
		<category><![CDATA[riyazat]]></category>
		<category><![CDATA[suret]]></category>
		<category><![CDATA[tevbe]]></category>
		<category><![CDATA[varlık alemi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=22203</guid>

					<description><![CDATA[<p>Mevlânâ, insanın iç dünyasındaki iç huzursuzlukların çoğunun ihtiraslarından kaynaklandığına işaret eder. Uykunun, hırsı gidererek insanları rahatlattığını belîrten Mevlânâ, gecenin bu yüzden rahmet vesilesi olduğunu ifade eder.406 Mevlânâ, erken yaşlarda ıslâh edilmeyen hırsın, zaman geçip yaşlandıkça insanı daha elîm trajedilere sürükleyeceğini ve zavallı duruma düşüreceğini belirtir. Hırs-ı pîrînin insanı ne hâllere düşüreceğini vurgulamak amacıyla, yaptığı makyaja [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/">Osman Nuri Küçük – Mevlana’ya Göre Manevi Gelişim ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-22215 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n.jpg" alt="" width="381" height="381" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n.jpg 480w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n-300x300.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n-100x100.jpg 100w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/47161839_2253164411368473_3323219825956855310_n-360x360.jpg 360w" sizes="(max-width: 381px) 100vw, 381px" /></a></p>
<p>Mevlânâ, insanın iç dünyasındaki iç huzursuzlukların çoğunun ihtiraslarından kaynaklandığına işaret eder. Uykunun, hırsı gidererek insanları rahatlattığını belîrten Mevlânâ, gecenin bu yüzden rahmet vesilesi olduğunu ifade eder.406</p>
<p>Mevlânâ, erken yaşlarda ıslâh edilmeyen hırsın, zaman geçip yaşlandıkça insanı daha elîm trajedilere sürükleyeceğini ve zavallı duruma düşüreceğini belirtir. Hırs-ı pîrînin insanı ne hâllere düşüreceğini vurgulamak amacıyla, yaptığı makyaja rağmen, yüzü&#8217;bir türlü düzelmeyen doksan yaşında ihtiyar bir kadının fıkrasını anlatır.407 İhtiyarladığı hâlde hırstan kurtulamayanlann durumlarının vehâmetini bu anlatı üzerinden şöyle ifade eder:</p>
<p>“<em>Vakitsiz öten bir horoza, yolsuz, yolcusuz bir yola benziyordu. Kızgın ateşe konmuş boş bir tencereydi sanki.</em></p>
<p><em>Meydana âşıktı; fakat ne atı vardı, ne ayağı. Düdük çalmaya sevdalıydı; fakat ne dudağı vardı, ne zurnası!</em></p>
<p><em>İhtiyarlıkta Allah’ım, kâfire bile hırs vermesin. Bu hırsı Allah kime verdiyse, ne kötüdür o kul!</em></p>
<p><em>Köpek kocaldı, dişleri döküldü mü adamlara saldıramaz; ancak pisliğe, gübreye saldırır.”</em>&#8220;408</p>
<p>***********</p>
<p>406.Mesnevî, c. lll, b. 3732-4.</p>
<p>407.Bkz. Mesnevî, c. Vl, b. 1222 vd.</p>
<p>408.Mesnevî, c. Vl, b. 1226-9.</p>
<p>Sayfa 577</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, iyiyi de kötüyü de yapabilmeye muktedir bir potansiyelde yaratıldığından, her huyun insan ahlâkında olumlu bir karşılığı olduğu gibi, bir de olumsuz kutbu bulunmaktadır. Mevlânâ’nın kanâat hakkındaki görüşleri dikkate alındığında, hırsı, kanâatin zıt kutbuna yerleştirebiliriz. Mevlânâ, hırsın kanâati giderdiğini belirtir:&#8221;384 Kanâat, insanın kendi hakkı olanla mutlu olabilmesini ifade ederken; haris, her şeyi isteyen bir bencillikle dav randığından, doyumsuzdur. Bundan dolayı da Mevlânâ’ya göre, harîs olan kimse daima mutsuzdur?” 385</p>
<p>İnsanın, harîs olduğu istek ve ihtiraslarının bir esiri olduğunu belirten Mevlânâ, insanların genelde mal ve mülke karşı hırs göstermelerine binâen, hırsın en öncelikli objesi olarak mal hırsından bahseder. Şöhret gibi mal hırsının da insanı zihnen esâret altına aldığını, adeta o kişiyi köleleştirdiğini belirtir.386 Hırsın, insan benliğini ele geçirmedeki devasa rolüne, “Hırs ejderhadır, küçücük bir şey değil” ifadesiyle dikkat çekerek sâliki bu konuda uyarır.387</p>
<p>Yapılan amelin ihlâslı olmasının dolayısıyla verimli ve bâkî sonuçlar tevlîd etmesinin hırstan arınmış olmasına bağlı olduğunu ifade eden Mevlânâ, hırsın ihlâs ile olan ilişkisi üzerinde durur.388 Buna göre bir şeyin ne kadar tésirli olacağını belirleyen hırs ve ihlâs oranıdır. Hırs onu yok ederken ihlâs onu ebedîleştirir. Mevlânâ “Haris mahrûmdur” sözünü389 iktibâs ederek sâlike bu konuda şöyle seslenir:</p>
<p><em>“Ey oğul, ber hırs sahibi mahrûmdur: Harîsler gibi öyle koşma, aheste aheste yürü</em>. ”390</p>
<p>***********</p>
<ol start="384">
<li>Mesnevî, c. V, b. 610.</li>
</ol>
<p>385.Mesnevî, c. 1, b. 21.</p>
<p>386.Mesnevî, c. 1, b. 19-20. Konuk, Mesnev-i Şerîf Şerhi, c. I, 8. 91.</p>
<p>387.Mesnevî, c. V, b. 120.</p>
<p>388.bkz. Mesnevî, c. IV, b. 1137-9.</p>
<p>389.“Haris mahrumdur” ıfadesi, İbrahim b. Edhem’in sözü olarak da rivâyet edilmektedır. (bkz. Ebü Nuaym, Hilye, c. VIII, 9. 34).</p>
<p>390.Mesnevi, c.3, b. 595.</p>
<p>Sayfa 574</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre kibir, mânâya nüfüz edemeyen, sürete yönelik bir bakış açısının ürünüdür ve insanın sûret varlığından kaynaklamnaktadır.337 Buna binâen böbürlenecek unsurlar da soy, sop, beden güzelliği, mal yahut sahip olunan mevki ve toplumsal statü gibi sürete ilişkin şeylerdir.”338 Bu yüzden kibir, kişinin mânâdan habersizliğinin temel göstergelerinden biridir.339 Mevlânâ’ya göre kâfir, bu habersizliği nedeniyle sadece kibrini artıracak sürete ilişkin unsurları elde etmeye çalışır. Çünkü tüm arzu ve gayesi sürate ilişkin şeylerden ibarettir.340</p>
<p>Mevlânâ, kibrin bir çok farklı kılıf altında kendini gösterebileceğine işaret eder. Bunlardan biri Mevlânâ’ya göre yapılan bir yanlışı eleştirirken kişinin kendini sunmaya çalışması, eleştirdiği kimsenin üzerine basarak kendini yüceltmeye çalışmasıdır. Mevlânâ, kimi zaman bu eleştirinin, hamiyet-i din kisvesi altında yapılabileceğini de belirtir.341</p>
<p>***********</p>
<p>337.Mesnevî, c. V, b. 1940-1.</p>
<p>338. Mesnevî, c. V, b. 1940.</p>
<p>339.Mesnevî, c. V, b. 1942.</p>
<p>340.Mesnevî, c. V, b. 1947-8.</p>
<p>341.Bkz. Mesnevî, c. I, b. 3347-9.</p>
<p>Sayfa 568</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ “Gam, sıkıntı ve darlıktan başına ne gelirse hepsi, işin sonunu düşünmeme korkusuzluğundan yani edebsizlikten ve küstahlıktan gelir” ifadesiyle edebsizlik ile insanın iç huzursuzluğu ve sıkıntıları arasında bağ kurmaktadır.174 Mevlânâ’nın edebsizlik ile iç huzursuzluk arasında kurduğu bu ilişki, günümüzde insanî bunalımların nedenlerinden biri olarak gösterilen değerlerin aşınması savını hatıra getirmektedir.</p>
<p>Bu kabule göre, insanın iç huzursuzluklarının temelinde, insan eylemlerinin öncelik ve sonralığını belirleyen sabit değerlerin olmayışı, yahut değerler arasında yaşanan çatışma yatmaktadır. Diğer bir ifadeyle insan, şayet kendini mutlu hissetmiyorsa, kendi kurallarını ihlâl ediyor demektir.175 Buna göre edeb, sâlikin her vakitte uyması gereken değerler hiyerarşisine uygun hareket etmesi iken; edebsizlik de bu tabiî seyrin dışına çıkılarak değerlerin aşınmasını ifade etmektedir.</p>
<p>Mevlânâ, edebsizliğin olumsuz sonuçlarının, sadece insanî düzlemde birey ve toplum hayatıyla sınırlı kalmadığını; edebsizliğin meydana getirdiği dejenerasyonun, insanın yaşadığı dünyaya da sirâyet edeceğini belirtir.”176 Mevlânâ’nın bu yorumundaki edebsizliğin, Kur’ân’daki fesad kavramı ile örtüştüğünü söyleyebiliriz.177</p>
<p>***********</p>
<p>174.Mesnevî, c. I, b. 89.</p>
<p>175.Benzer değerlendirmeler için bkz. Anthony Robbins, İçindeki Devi Uyandır, çev.: Belkıs Çorakçı, İnkılâp Kitabevi, İstanbul 1991, s. 433.</p>
<p>176.Bkz. Mesnevî, c. I, b. 80.</p>
<p>177.Bu bağlamda şu ayeti zikredebiliriz. ““İnsanların ellerinin işledikleri ve bundan bir kazanç sağladıkları şeyler sebebiyle karada ve denizde fesat ortaya çıktı” (Rum, 30/41). (bkz.!Konuk, Mesnevî i Şerîf Şerhi, c. I, 3. 119)</p>
<p>Sayfa 542</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, kötü huy ile alışkanlık ilişkisi üzerinde durmaktadır. Mevlânâ’ya göre, insan için başlangıçta şiddetli bir temâyül ifade etmeyen bir şey itiyat hâline getirilirse, insanda o şeye yönelik bir telezzüz (şehvet ve iştiyak) meydana gelir. Bu tür bir şehvetten beslenen ve adeta ödüllendirilen kötü huy, artık insanda yerleşik bir mizaç hâline gelir.137 Binâenaleyh, Mevlânâ’ya göre, alışkanlıklar şehveti, şehvet de kötü huyu meydana getirmektedir.</p>
<p>Bu hususu Mevlânâ’nın verdiği kibir örneği üzerinden açıklayalım. İnsan, şayet başkalarının kendisine ta‘zim edip saygı gö&#8217;stermesine alışırsa, bu alışkanlık, bir müddet sonra kişide toplumun sürekli kendisine saygı göstermesi beklentisini doğurabilir. İnsan bu yöndeki beklentisini elde edebilmek için kendini diğer insanlardan üstün görmeye, diğer insanları küçümsemeye, kendisini eleştirenlere düşman kesilmeye ve konumunu kimseye kaptırmamak için düşmanca tutumlar sergilemeye başlar.138</p>
<p>Saygı gösterilme şehveti, diğer kötü huyları ortaya çıkarır. Böylece kötü huylar kişinin ahlâkında sabit hâle gelir. Alışkanlık, şehvet ve kötü huy arasındaki döngüsel süreç bu şekilde devam eder. Bu yüzden Mevlânâ, kötü bir huyun insanda meydana getirdiği anlık telezzüzü (şehveti) bir karıncaya, bunun alışkanlık hâline gelmesini ise, bu karıncanın ejderhalaşmasına benzetir.139</p>
<p>***********</p>
<p>137.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 3458-62.</p>
<p>138.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 3471.</p>
<p>139.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 3466-71.</p>
<p>Sayfa 536</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, akıl ve ahlâk arasında doğrudan bir bağlantı kurmaktadır. Mevlânâ’ya göre akıl, insandaki meleklik nûru olduğundan; kötü huy, aklın verimli bir şekilde kullanılmasına engel olur ve aklı köreltir. Mevlânâ, Hz. İbrahim’in dört kuşu&#8217; öldürüp Allah tarafından diriltilmeleriyle ilgili ayeti(Bakara 260) bu doğrultuda işârî şekilde yorumlar.(1)</p>
<p>Buna göre ayetteki dört kuş,(2)insandaki dört kötü huyu(3) sembolize etmektedir. Bu kötü huylar, aklı adeta çarmıha gererek ona aslî fonksiyonunu icra ettirmezler.(4) Sâlik, aklını perdeleyen bu dört huyu, İbrahim (a.s.) gibi öldürüp yeniden inşâ etmeli ve aklını çarmıhtan kurtarmalıdır.(5)</p>
<p>Akıl ve ahlâk arasında kurduğu bağlantı nedeniyle, Mevlânâ’ya göre kişi, bedeninde olan ve telafisi mümkün olmayan bir eksiklik ve engelden dolayı kınanamaz. Ancak akıl noksanlığının alâmeti olan kötü ahlâk, Mevlânâ’ya göre en kötü hastalıktır. Çünkü beden noksanlığı rahmet sebebi iken, kötü ahlâkı doğuran akıl za’fiyeti, gazab sebebidir.(6)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Bkz. Mesnevî, c. V, b. 30 vd.</p>
<p>2.Bu kuşlar kaz, tâvüs, kuzgun ve horozdur. (bkz. Mesnevî, c. V, b. 43).</p>
<p>3.Bu huylar hırs, şehvet, mevki düşkünlüğü ve tul-u emel (ümniyye)dir.</p>
<p>4.Bkz. Mesnevî, c. V, b. 30.</p>
<p>5.Mesnevî, c. V, b. 31-2.</p>
<p>6.Bkz. Mesnevî, c. II, b. 1536-9.</p>
<p>Sayfa 535</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, cennetin rahmet kapılarından biri olduğunu ifade ettiği tevbe kapısının, diğer kapılar gibi zaman zaman değil, kıyâmete kadar sürekli açık olduğunu bununla ilgili hadise103 yaptığı telmihle belirtir.104 Tevbenin herhangi bir zaman dilimiyle münhasır olmadığına, sâlikin her an tevbe edebileceğine işaret eder. Mevlânâ’ya göre, Allah’a ve iyiliğe dönüşün ilk aşaması, sürekli açık bulunan tevbe kapısı ile aralandığından sâlik, hiçbir zaman tevbeden ümit kesmemelidir. Mevlânâ, tevbenin geçmişi ıslâh edici fonksiyonunu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Ömür defterini kararttınsa önce yaptıklarına tevbe et. Ömrün geçtiyse kökü bu demdir; tez ömür ağacını tevbe suyuyla sula. Ömrünün köküne âb-ı hayat dök de ömür ağacın yeşersin. Bütün geçmiştekiler, bu tevbeyle iyileşir. Geçen yılki zehir; bu yüzden şeker kesilir. Allah, kötülüklerini iyiliğe çevirir. Geçmişteki bütün suçların ibâdet olur.”105,</p>
<p>Kişinin fark etmediği birçok kusuru, tevbesini gerekli kıldığı gibi; şartlarına riâyet edilmeden yapılan çoğu tevbe, Mevlânâ’ya göre ayrıca bir tevbe gerektirir.106 Bu nedenle sâlik, tevbe etmek için illâ bir kötülüğü işlemeye gereksinim duymamalı; fırsat bulduğu her an tevbe vesilesiylc Allah ile ahdini tazelemelidir. Bu işleviyle tevbe, sâliki günaha girmekten koruyucu bir vasfa sahiptir.</p>
<p>***********</p>
<p>103.Taberan’i, Ebu’l-Kâsım Süleyman b. Ahmed b. Eyyüb el-Lahmî, el-Mu&#8217;cemü’l-Evsât, thk.: Mahmüd b. Ahmed Tahhan, Mektebetii’l-Ma‘érif, Riyad 1985/ 1405, c. Vl, s. 11.</p>
<p>104.Mesnevî, c. IV, b. 2504-8.</p>
<p>105.Mesnevî, c. V, b. 2221-5.</p>
<p>106.Tâhiru’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, c. XVI, s. 313.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sayfa 530</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yıl geçti, ekin vakti değil. Yüz karalığından, kötü işten başka da mahsul yok.</p>
<p>Ten ağacına kurt düştü. Onu koparmak ve ateşe atmak lâzım geliyor.</p>
<p>Ey Yolcu, Uyan kendine gel, kendine… Vakit geçti, ömür güneşi kuyuya doğruldu.</p>
<p>Bu iki günceğizinde olsun, kuvvetin varken (bari) ihtiyarlığını Hakk yoluna sarf et.</p>
<p>Elinde kalan şu son tohumu bari ek (feda et) de bu iki anlık müddetten uzun bir ömür bitsin.</p>
<p>Madem ki bu ışık veren çerağ henüz sönmemiştir;kendine gel de hemen fitilini düzelt, yağını tazele.</p>
<p>Sakın yarın deme. Nice yarınlar geçti. Ekin zamanı tamamıyla geçmesin ,agâh ol!(Mesnevi,c.3,b.1349-54)</p>
<p>Sayfa 497</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Geçmişe yönelik bir şeylerin olmaması temennisini taşıyan kişinin bu temennisinin, pragmatik bir getirisi olmadığı gibi; kişi, bu temennisiyle, olanla yani takdir ve kaza ile cedelleşmektedir. Bu da içinde bir hasret ve pişmanlık duymasına sebeb olmaktadır. Bu eseflenme sâliki olumsuz etkileyeceğinden, geleceğe güvensiz adım atmasına sebebiyet vermektedir. Mevlânâ’nın konuyla ilgili ifadelerine bakalım:</p>
<p>’“Geçene acınmak hatadır&#8230; Gitti mi gitti gider! Gayrı onu anmanın hiçbir faydası yoktur!(Mesnevî, c. IV, b. 2244.)</p>
<p>&#8220;Kaza ve kader; hükmünü izhâr edince göz açılır, pişmanlık gelir, çatar! Bu pişmanlık da ayrı bir kaza ve kaderdir&#8230; bu pişmanlığı bırak da Allah’a kulluk et!</p>
<p>Pişman olmayi kendine âdet edinirsen, boyuna pişman olur durursun; nihayetinde de bu pişmanlığa da ayrıca pişman olursun!</p>
<p>Ömrünün yarısı perişanlık içinde geçer; öbür yarısı da pişmanlık içinde heder olur gider!</p>
<p>Bu fikri, bu pişmanlığı terk et de; daha iyi bir hâl, daha iyi bir dost ve daha iyi bir ış ara!</p>
<p>Elinde daha iyi bir ış yoksa, pişmanlığın neden dolayıdır? Neyi kaçırdın da böyle pişman oluyorsun?</p>
<p>Eğer biliyorsan, bilirsin ki doğru yol, Allah’a ibâdet etmektir. (o zaman bunun gereğini yapsana) ; yok bilmiyorsan (yapmadığın) herhangi bir şeyin kötü olduğunu nasıl bilirsin ki.?</p>
<p>İyiyi bilmedikçe kötüyü bilemezsin&#8230; Ey yiğit! Zıt, zıddıyla görülebilir. Mademki bu fikri terk etmekten âcizsin&#8230; O vakit günah işlememekten de âcizdin!</p>
<p>Aziz olduktan sonra pişmanlık neden.? O acizlik, kimin takdiriyle, onu ara!</p>
<p>Alemde bir Kâdir olmadıkça, hiç kimse, ne bir âcizi görmüştür, ne de böyle bir şey olur&#8230; Bunu böyle bil!”705/</p>
<p>***********</p>
<p>705.Mesnevî, c. IV, b. 1338-48.</p>
<p>Sayfa 493</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, insanın sahip olma arzusu ile kaybetme endişesini, buhar ve rüzgâr metaforuyla îzâh eder. İnsanın sahip oldukları, net ve ebedî değildir, buhar gibidir. Rüzgâra benzetilen hayattaki herhangi bir olay ve musibetin, her an bu buharı dağıtma olasılığı vardır. Rüzgâr esmese dahi buhar, ilânihâye aynı hâl üzere bulunamaz. Sürekli bir varlığı yoktur. Havanın ısı derecesine göre, ya göğe yükselir ya suda kalır. Sahip oldukları, buhat ve rüzgâr gibi değişken unsurlara bağlı olan insanın, gönül tablosunu karartıp kederlendirecek birtakım şeyler, hayatta daima mevcut olacaktır. Gönlünü, bu değişken şeylere rabteden kimsenin sıkıntı ve endişeleri de bitmeyecektir.</p>
<p>Tevekkül bilincinin alt unsurlarından biri olarak kabul edilebilecek; bütün mahlukâtı rızıklandıran bir Rezzâk’ın olduğu bilinci, Mevlânâ’ya göre sâliki gam ve kederlere karşı zihnen adeta sigortalamaktadır. Bu bilinç, rızık endişesi ile girişilecek muhtemel kötülüklere, şeytanın hileleri&#8217; ne karşı sâliki güçlü kılmaktadır. Mevlânâ, bu hususu Cenâb-ı Hakk’ı tüm &#8216; mahlûkat ailesinin reisine benzeterek387 şöyle ifade eder:</p>
<p>“Böylece sivrisinekten tut da file kadar bütün mahlukat, Allah’ın ailesidir; Cenâb-ı Hakk da ne güzel bir aile reisi.</p>
<p>Gönüllerimizdeki bütün bu gamlar, hevâ ve hevesimizin, (mevhûm) varlığımızın tozundan, dumanından meydana gelir..</p>
<p>Bize kök söktüren bu gamlar ve endişeler, ömrümüzü (biçen) orak gibidir. Bu böyle oldu; şu şöyle oldu kuruntuları da (Şeytanın) vesveseleridir.”338</p>
<p>Mevlânâ, sâlike bu konuda şu tavsiyeleri yapar:</p>
<p>“Gönlüne geçim kaygısını az koy, sen bu kapı (dergâh)da oldukça, rızkın azalmaz.</p>
<p>Bu beden, râhun otağı gibidir. Yahut da Nüh’un gemisine benzer. (Merak etme) Türk oldukça, mutlaka kendisine bir otağ bulur; hele de böyle bir dergâhın (yani Hakk kapısının) azizi olursa!”389</p>
<p>“Can oldu mu gıda eksik olmaz elbette. Asker var mı, bayrak elbette bulunur!”390</p>
<p>“Eşeğin oldukça, semer de mutlaka bulunur. Canın oldukça, ekmeğin mutlaka az çok gelir.</p>
<p>***********</p>
<p>387.Mevlânâ, bu teşbîhinde “en-Nâsu &#8216;ıyâlullab (İnsanlar; Allah’ın ailesidir)” hadisine telmîhte bulunmaktadır.</p>
<p>388.MeSnevî, c, I, b. 2295-7.</p>
<p>389.MeSnevî, c. 11, b. 454-6.</p>
<p>390.MeSnevî, c. III, b. 438.</p>
<p>Sayfa 409</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İçinde yaşadığımız dünyanın, algıladığımız gibi olmadığı ve gerçek âlemin sanal bir yansıması olduğu hususu, hemen bütün mistik sistemlerde işlenen ortak bir kabuldur. Maddî dünyayı “sanal bir gerçeklik” olarak görmek ve insan yaşamını uyanılacak bir rüyâya benzetmek, ilk bakışta insanı, hayatı önemsiz görmeye; insanlığın çektiği acıları, sıkıntı ve savaşları hafife alan bir umursamazlığa sevk ediyor gibi görünebilir.</p>
<p>Aynı şekilde âlemde var olan kötülükleri, kevndeki zevciyet ilkesi doğrultusunda yaratılışın ayrılmaz bir parçası olarak kabul etmek ve kötülüğün izâfîliğine inanmak, ahlâkî kuralları ortadan kaldıran bir bencillik ve kendini haklı çıkarma nedeni gibi görülebilir. Yine böylesine bir kötülük kabulünün, kişinin, kötülükle faal bir şekilde mücâdelesini sabote ettiği söylenebilir.</p>
<p>Bu öngörü ve değerlendirmelerin, sıradan insan için geçerli olabileceği kabul edilse de, tasavvüfî tecrübeleriyle varlıktaki izâfîliğin farkına varanlar için durum biraz farklıdır. Bu tür insanların pratik deneyimleri, onlara bu dünyanın ve tüm formların ötesinde varlık ötesi bir yokluk (boşluk/mânâ) âlemini fark ettirmiştir. Bu farkındalık, onlara bu âlemdeki her şeyin, bir illüzyondan ibaret olduğunu hissettirdiği gibi, âlemin bütününe karşı da derin bir takdîr ve sevgi hissi uyandırmıştır.</p>
<p>Süfî ıstılâhındaki ifadesiyle “hayreti” doğurmuştur. Bu hayret duygusu, sâlikte tüm varlıklara karşı koşulsuz &#8216; bir sevgi uyandırması yanında, kişinin yaşam sürecine daha sorumlu bir bilinçle katılmasını da sağlamaktadır. Sâlik bu sayede şefkat ve sevgisinin, maddî nesnelerle sınırlı olmaması gereğini fark eder.“(Grof,Kozmik Oyun,İnsanın Suurunun Yeniden Keşfi,ss.138-9)</p>
<p>Dolayısıyla bu form (suret) âleminin temeli olan mânâ âleminin farkına varması, sâlike yaşamdaki zor durumlarla baş edebilmesinde oldukça yardımcı olacaktır. Çünkü varlıkla ilgili resmin bütününü görmüştür. Bu ise sâliki yaşamdan koparmak yerine, daha anlamsız bulduğu şeylerin yerini ve değerini görmesini fark ederek hayata daha anlamlı katılımını sağlayacaktır.</p>
<p>Sayfa 481</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, âlemin süretinde güzellik görebilmenin yolunun, onun mânâsıyla uzlaşmak olduğunu belirterek bu konuda sâlike şöyle yol gösterir:</p>
<p>“Bütün âlem, akl-ı küllün süretidir&#8230; Bütün insanların babası odur. Birisi akl-ı külle karşi, küfrânınj artırırsa; bütün âlem ona köpek görünür:</p>
<p>Bu babayla uzlaş, asiliği bırak da su ve toprak, sana altından döşeme görünsün.</p>
<p>Bununla uzlaşırsan içinde bulunduğun hâl ve zaman, âdeta kıyâmet kesilir; gözünün önünde gök de değişir; yer de!</p>
<p>Ben daima bu babayla uzlaşmış hâldeyim&#8230; Onun için şu âlem, bana cennet görünmede!</p>
<p>Her zaman yeni bir sâret, her an yeni bir güzellik görmedeyim&#8230; Yeniyi her an görmekle de elem ve usanç kalmaz, insan daima yeniden yeniye neşelenir durur.</p>
<p>Ben cihân: nimetlerle dopdolu görüyorum&#8230; Sular kaynaklardan coşup akmada&#8230;</p>
<p>Bu sularin sesleri kulağıma geldikçe aklımı gönlümü sarhoş etmede! Dallar tevbekâr dervişler gibi oynuyor&#8230; Yapraklar, çalgıcılar ve şarki okuyanlar gibi el çırpıyor.</p>
<p>Ayna, keçeden yapılma kılıf içinden parlayıp durmada&#8230; Artik aynanin bizzat kendisi görünürse, nasıl olur acaba.? (Yani bu âlem perdesinin ardından yansıyan ilâhî tecellileri seyreden ârif, bizzat o t&#8217;ecellînin kendisini, varlik hicâbı olmaksızın görünce nasıl bir zevk alır var sen düşün). ”658</p>
<p>Mevlânâ’ya göre bu süretler, âlem-i mânânın bir tezâhürü, sanal bir yansımasıdır. Bunu bilen sâlik, bu âlemin hâdisâtından olumsuz bir şekilde etkilenmez. Madem burada görülenler bir akis ve yansımadan ibarettir; o hâlde sâlik, dünyanın her türlü zorluğuna katlanacak gücü kendisinde bulabilir.</p>
<p>***********</p>
<ol start="658">
<li>Mesnevî, c. IV, b. 3259-68.</li>
</ol>
<p>Sayfa 480</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sâlikin, olaylara dair olumlu bir bakış açısı geliştirebilmesi, kaza ve kader inancıyla yakından ilgilidir. Şöyle ki kâinatta meydana gelen her bir olayın en ince ayrıntısına kadar ilâhî ilme uygun cereyan ettiğini bilen, bir yaprağın dahi ilâhî kudretin izni olmaksızın yere düşmeyeceğine inanan sâlik, başına gelen her bir musibet ve olayın, Cenâb-ı Hakk’ın ilminin malûmu olduğunu, O’nun irâde ve iznine tabi olarak geldiğini bilir. Bu sayede “Olan şeyde hayır vardır (el-Haym fî mâ vakaa’)” düstürunu, onu rızâya eriştirecek bir ilke olarak benimser. Mevlânâ, sâlikte olması gereken bu bilinci örneklendiren şöyle bir diyalog aktarır:</p>
<p>&#8220;Behlûl,” dervişin birine, &#8216;Ey derviş! Nasılsın? Anlat bakalım. ’ dedi. Derviş dedi ki: “Dünyadaki bütün işler daima bir adamın dilediği gibi olur; seller; ırmaklar istediği gibi akar; yıldızların hareket ve tesirleri onun hükmünce gerçekleşir; yaşam ve ölüm, onun birer çavuşu olur da emri doğrultusunda istediği yere giderlerse; dilediği yere taziye haberi, dilediği yere müjdeli haber yollar; yolcuların hepsi, onu izler, yolda kalanlar onun hilesiyle yolda kalırsa; onun fermân: ve rızâsı olmadıkça âlemde hiçbir ağız gülemezse; (böylesine bir kudrete sahip) bir adamın hâli nasıl olur (sence?) İşte (rızâ sayesinde) ben, o hâldeyim.’</p>
<p>Behlûl,padişahım doğru söyledin.Bu hâle sahip olduğun nûrundan da belli,yüzünden de anlaşılmakta.(Mesnevi,c.3,b.1884-91)</p>
<p>Sayfa 476</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre olumlu düşüncenin faydalarından birisi, hayatta karşılaşacağı olumsuz durumlara karşı sâliki dirençli kılmasıdır. Çünkü insan, hayatın hadisatına karşı olumlu düşünce sayesinde enerjik kalabilir. Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Güzel bir hayâle, bir düşünceye dalsın. (Çünkü) iyi ve olumlu düşünce, insanı geliştirir. Hayvan, otla semirir, insan da yücelikle, şerefle gelişir.”637 “İnsanoğlunun beslenip gelişmesi hayâldendir. Eğer onun hayâlleri, güzel (sabib-i cemâl) olursa! (hayâl sahibi de güzel ve huzurlu bir hayat yaşar) Yok&#8230; Eğer hayâlleri nâhoş ise, ateşten eriyen mum gibi erir gider.</p>
<p>Eğer Hudâ seni yılanların, akreplerin içindeyken bile, güzel hayâllerle (ayakta) tutarsa Yılanlar; akrepler sana munis olur. Çünkü senin o hayâlin, bakırı altın yapan bir simyâdır.”638</p>
<p>***********</p>
<p>635.Mesnevî, c. IV, b. 3540-3.</p>
<ol start="636">
<li>Çalışmamızda bir vesile ile daha önce özetlenen fıkra için bkz. Mesnevî, c. 1V, b.3544-57.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 289 90</li>
</ol>
<p>638.Mesnevî, c. II, b. 5947.</p>
<p>Sayfa 474</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan nasıl düşünürse gerçekte öyle algılamaktadır.“632 Diğer bir ifadeyle her bilinç durumu, kendi gerçeklik tanımını ortaya çıkarmaktadır. Böylece algıladığımız gerçeklik, bilinç durumumuzu yansıtmaktadır.633</p>
<p>Mevhûm benlik algısının, eşyâyı olumsuz algılamasının bir diğer nedeni, Mevlânâ’ya göre şudur: İnsanın ten ciheti, fânî ve değişken olduğundan; âlemdeki kevn ü fesâdı yani oluş ve bozuluşları, zevâl ve yok oluşları görür. Her bir zevâl ve bozuluş ise, bu benlik cihetinden hayatı algılayan kişiyi hüzne sevk eder. Hâlbuki ezelî benlik ebedîdir; benlik algısı da ebedî olan cihete yönelik olduğundan; algılamalarında istikrâr ve bekâ dolayısıyla huzurlu bir bakış bulunmaktadır. Ezelî benlik algısı, süretteki değişimlerin ardındaki değişmez gerçekleri gördüğünden, süretteki zevaller onu fazla etkilemez.</p>
<p>Mevlânâ bu iki farklı bakış açısına işaret etmek üzere, ülkeyi kasıp kavuran bir kıtlık yılında bir zâhidin hikâyesini anlatır. Zâhid, ailesinin kalabalık, kendisinin de hiçbir şeyi olmamasına rağmen, diğer insanlar gibi sızlanıp bu durumdan olumsuz etkilenmez. Bütün insanları olumsuz etkileyen kıtlık felâketi, zâhidin neşesini dahi bozmaz. Mevlânâ, hikâyedeki zâhidin olumlu düşünebilmesinin ardındaki gerekçeyi; zâhidin, olaya ten penceresinden değil, can penceresinden bakması şeklinde îzâh eder. Mevlânâ bu hususu, zâhidin lisânından halka hitaben şöyle dile getirir:</p>
<p>“Ey aşağılık kavim! Siz, ten Firavununun dostusunuz&#8230; Onun için Nil size kan görünmede.</p>
<p>Hemencecik akıl Musâ’sına dost olsanız; kan görmez, ırmak suyunu görürsünüz.</p>
<p>Babanla aranda bir şey geçti mi babam köpek gibi görürsün, gözüne böyle görünür!</p>
<p>Senin baban, köpek değildir; ama o c&#8217;efânın tesiri ile senin gözünde o hâle gelir; öylesine bir merhametli adam bile sana köpek görünür! Kardeşleri Yâsuf’a haset ediyorlar kızıyorlardı&#8230; Bu yüzden onu kurt şeklinde gördüler.</p>
<p>Fakat babanla barıştın da kızgınlığın geçti mi köpek ortadan kalkar; baban, sana ateşli bir dost olur.634</p>
<p>***********</p>
<ol start="632">
<li>Walsh &amp; Vaughan, Ego Ötesi, s. 27.</li>
</ol>
<p>633.İnsan bilincinin söz konusu mahiyetine ilişkin geniş bilgi için ayrıca bkz. Ken Wilber, The Spectrum of Consciousness, Wheaten: The Philosophical Publishing House, 1977.</p>
<ol start="634">
<li>Mesnevî, c. IV, b. 3253.8.</li>
</ol>
<p>Sayfa 473</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın, diğer insanları ve karşılaştığı olayları değerlendirmesinde, baktığı şeyde öne çıkardığı, algıladığı hususlar etkili olmaktadır. Buna göre, bir şeyin olumsuzlukları üzerinde odaklanan kişinin zihninde uyanan imge, olumsuz olacaktır623 Bunun aksi de aynı derecede geçerlidir. Dolayısıyla kişinin bir şey hakkındaki olumsuz değerlendirmeleri, aslında kendi bakış açısını ve zihninde o şeye biçtiği kendi zihinsel imgesini ifade etmektedir. Bu nedenle Mevlânâ sâlike der ki:</p>
<p>“Kime kötü gözle bakarsan bil ki kendi varlık dairenden bakmaktasın, sen fenâ olduğundan onu fenâ görmektesin. Eğri merdiven basamağının gölgesi de eğri olur.”624</p>
<p>Dış dünyayı kendi kişisel bilincinden ibaret görmeye meyilli olan insanın duyularını, dış dünyaya açılan pencereler şeklinde nitelendirebiliriz. İnsan, kendi kişisel bilincinin, dış dünyayı oluşturduğuna ve kendi yaşantısının dış “nesnel gerçekliği”, tam bir biçimde temsil ettiğine inanır.625 Ancak insan, bu değerlendirmelerin ve kendi dışımızdakilere verdiğimiz yanıtların ve ahlâkî yargıların, bir şuur düzeyinden diğerine ilerledikçe köklü bir değişime uğrayabileceğini görünce, önceki değerlendirmelerine şaşırmaktadır.626</p>
<p>İnsanlar hakkındaki değerlendirmelerimizin izâfîliğini, aşağıdaki beyitlerde ifade eden Mevlânâ, ardından gelen îzâhında da bunun sebebi olarak zâhirî ve aslî göz ayrımı yapar. Gözün, baktığı şeylerde zihnin görmek istediği şeyleri göreceği hususuna işaret eder. Zihnin görmek istediği şey; insanın o ana kadarki sahip olduğu birikim ve hayat vizyonunu, dolayısıyla algılamaya hazır hâle geldiği şeyi ifade etmektedir. Göz, bu vizyon ve arka plan doğrultusunda bir algı gerçekleştirir.627 Bu algının, seçim alanının belirlenmesinde kişinin içinde bulunduğu hâlet-i rühiye de etkili olmaktadır.</p>
<p>***********</p>
<ol start="622">
<li>Mesnevî, c. V, b. 3666-7.</li>
<li>Norman Vincent Peale, Olumlu Düşünmenin Gücü, çev.: Şahin Cüceloğlu, Sistem Yay., İStanbul 2001, s. 37.</li>
<li>Mesnevî, c. V, b. 1973’den sonraki başlık.x</li>
<li>Ornstcin, Yeni Bir Psikoloji, 3. 30.</li>
<li>grof, Kozmik Oyun İnsan Şuurunun Yeniden Keşfi, s. 119.</li>
<li>İnsanın baktığı şeyleri görüp değerlendirmesini sağlayan bâtınî göz hakkında çağdaş bir araştırma için bkz. Ken Wilber, The Eye of Spirit: An Integral Vision for a World Gne Slightly Mad, Boston: Shambhala Publications, 1997.</li>
</ol>
<p>Sayfa 470</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Genel olarak tasavvufî düşüncede özel olarak da Mevlânâ’nın düşünce sisteminde; görünen varlık âleminin kaynağı, görünmeyen gayb âlemidir. Mevlânâ yokluk (adem) âlemini bu yönüyle ilâhî eylemlerin vücüd bulduğu ilâhî atölye (kargâh-ı Hudâ) olarak niteler. Mevcudât, süret âleminde varlık bulmadan önce, yokluk âleminde görünmek ve var olmak zorunda olduğu gibi, insanın amel ve davranışları da dış dünyada somut varlıklarına kavuşmadan önce yok gibi görünen zihinde var olmak zorundadır. İnsanın amel ve davranışları ile düşüncesi arasında kurulan araz-cevher münâsebeti, makro dairede tüm âlem ile Allah arasında kurulmakta; tüm varlık, ilâhî bilincin (akl-ı küllün) bir düşüncesi olarak kabul edilmektedir.</p>
<p>Düşünce-eylemin insandaki işleyişi gibi, her iki âlemin bütün mükevvenâtının da henüz mevcüd değilken, Yaratıcının küllî ilminde meknüz olduğu belirtilmektedir.612 Aradaki bu ilgiden dolayı Mevlânâ, insanın düşüncelerinin de gayb (yokluk) âleminden beslendiğini belirtir.613 Mevlânâ bu konudaki görüşünü şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>“Bir yapının duvarlarının, tavanlarının suretlerini ve her yanını, onu yapan mîmarın düşüncesinin gölgesi bil!</p>
<p>Mimar; binayı yapmayı tasarladığı zaman taş, tahta, kireç meydanda yoktu; ama bu hep böyledir!”614</p>
<p>“Sonsuz gidişler; sonsuz hüner ve sanatlar hep düşünce süretlerinin gölgeleridirler!”615</p>
<p>“Yapılan işler, hareketler, gölgeler hâlinde yerde görünür; düşünce ise gizlidir! Ama tesir ve vuslat bakımından aralarında fark yoktur; ikisi de birdir! 616</p>
<p>“Bütün âlem, esasen arazdan ibarettir (yani varlığı kendisine ait olmayan bir başka düşüncenin ve cevherin mahsülü olan bir ameldir, eylemdir. Bu eylemin cevheri ise Allah’in yaratma fikridir. ) ‘Hel eta’617 bu ha kîkati beyan için geldi.</p>
<p>Bu arazlar neden doğar? Suretlerden. Ya bu suretler neden vücüdu gelir.? Düşüncelerden.</p>
<p>Bu cihân, Akl-i Küll’ün bir düşüncesinden ibarettir. Akıl, padişaha benzer; suretler de peygamberlere.</p>
<p>İlk âlem, imtihân âlemidir. İkinci âlem; insanlarin, yaptiklariçının mükâfât ve mücâzatını görme âlemidir.”618</p>
<p>***********</p>
<ol start="610">
<li>İnsanın Allah’ın hâlifesi olması (bkz. Bakara 2/30) buna istidlâl olarak yorumlanabileceği gibi, “Allah, Adem ’i kendi sureti üzerine yarattı” şeklinde bir hadisin olduğu da rivâyet edilmektedir. Rivayetin hadis literatüründeki yeri ve sıhhatine ilişkin bkz. Ali Hindî el-Muttakî, Kenzü’l-Ummâl, Beyrut 1985, c. I, ss. 226-7; Acurrî, eş-Şeria, ss. 314-5 .</li>
<li>Bkz. Mesnevî, c. II, b. 978.</li>
<li>“Ben gizli bir hazine idim” kudsî hadisinin de bu mânâya işaret etttiği söylenebilir.</li>
<li>Mesnevî, c. II, b. 3292-3302.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 3740-1.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 3728.</li>
<li>Mesnevî, c. VI, b. 3731.</li>
</ol>
<ol start="616">
<li>Şu ayete işaret edilmektedir: “İnsanin üzerinden onun anılmaya değer hiçbir şey olmadığı bir zaman dilimi/dehr geçmedi mi? (Ki insanın o dehr süresince anılmaya değer hiçbir varlığı yoktu)” İnsan 76/1) Dehr’in; dünyanın yaratılışı ile insanın yeryüzünde yaratılışı arasındaki geçen süreyi kapsadığı ifade edilmektedir. (bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dinî Kur’ân Dili, c. 8, ss. 45 3-4)</li>
<li>Mesnevî, c. II, b. 976-9.</li>
<li>Mesnevî, c. V, b. 3259.</li>
</ol>
<p>Sayfa 467</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre insan, etrafındaki bir şeyi güzel veya çirkin, iyi veya kötü, olumlu yahut olumsuz olarak değerlendirirken, bu değerlendirmede o şeyin mahiyetinden ziyade o şeye yönelik bakış açısı, daha etkili olmaktadır. Yani bir şeye atfettiğimiz güzellik veya çirkinlik aslında bizim kendi bakış açımızın ondaki yansımasıdır. Bu bakış açısının merkezi ise, Mevlâ&#8217;nâ’nın anlayışında gönüldür.</p>
<p>Gönül, Mevlânâ’ya göre güzelliğin ilk ve asıl kaynağı olması itibariyle cevherdir. Alem ise, bu kaynaktan yansıyan değerlendirmelerin mâkes bulduğu ikincil bir araz olarak kabul edilmektedir. Diğer bir ifadeyle gönül, güzellik veya çirkinliği belirlemede bağımsızlığa sahipken âlemin bu konuda bir belirleyiciliği yoktur. Mevlânâ bu hususta şöyle der: &#8216;</p>
<p>“Sütün, balın güzelliği, gönlün (güzelliğinin) onlara yansımasından meydana gelir. Her bir güzel olan şeye güzellik, gönülden gelir.</p>
<p>Şu hâlde gönül (güzelliği kendine ait olan) cevherdir; âlem ise, (güzelliği kendine ait olmayıp gönül cevheri ile güzellik bulan) bir arazdır. ”(Mesnevi,c.3,b.2265-6)</p>
<p>Gönül, âlemde kendi yansımalarını gördüğünden kişinin, dış dünyaya bakarken görüp algıladıkları, kendi sahip olduklarıyla mütenâsibdir. Sahip olunan her ne ise, kişinin değerlendirmesi de o yönde olacaktır.</p>
<p>Sayfa 453</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cenabı Hakk’ın lütfu ve ihsanı bir kuluna başka bir yerden, hiç beklemediği bir yerden, başka bir iş sebebiyle erişebilir! Kulun, bu ilahî lütfu vehmine bile getirmediğini bildiği halde, yine de çalışıp çabalamayı elinden bırakmaması, bütün ümidini, vehmini belli bir yola bağlaması ve böylece çalışıp çabalaması gerekir! Kul, hacet kapısını çalar durur. Belki de Cenab-ı Hakk, o haceti, o rızkı başka bir kapıdan ona ulaştırır. Halbuki kul, ona dair hiç bir tedbirde bulunmamıştır. “Allâh, kulunu hesaplamadığı yerden rızıklandırır!” Kul tedbirde bulunur, Allâh takdir eder! Olabilir ki kul, kulluğu, âcizliği yüzünden vehme düşer de; “Ben bu kapıyı çalıyorum ama Hakk, bana bu kapıdan ihsanda bulunmuyor, başka bir kapıdan lütufta bulunur!” der. Cenab-ı Hakk, o kulunu bu kapıdan rızıklandırır. Zaten bütün kapılar, bir sarayın kapıları gibidir!&#8221;(Mesnevi,c.4,b.4175)</p>
<p>Sayfa 411</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, dış dünyadaki kötülüklerin, nefsin özelliklerinin yansıması olduğunu, Hz. Ömer devrinde Medine’de çıkan büyük bir yangını misâl vererek ızâh eder. Yangın karşısında çaresiz kalıp hâlifenin huzuruna gelenlere Hz Ömer lisânından; bu büyük yangının, nefsin cimriliğinden kaynaklanan bir kıvılcım olduğu ifade edilmektedir. (1)</p>
<p>Mevlânâ’ nın, nefsin cimriliği ile şehirde çıkan yangın arasında kurduğu bu bağın sebebi hakkında şöyle bir çıkarımda bulunmak ihtimal dâhilindedir. Nefislerinin bencilliği ve tamahkârlığı sebebiyle cimri davranarak zekâtlarını vermeyen zenginlerin bu cimrilikleri, toplumun fakir kesimlerinde zenginlere ve mallarına karşı bir tepki doğurmuş; bu da Medîne çarşısının gizlice kundaklanmasına sebebiyet vermiş olabilir.</p>
<p>Mevlânâ, Peygamberimizin (s.a.v.) “Bir an bizi nefsimize bırakma” hadisini de bu doğrultuda işârî olarak yorumlamaktadır.(2) Buna göre bu hadis, dış dünyada görülen kötülük, zulüm ve haksızlıkların kaynağının, insanın kendi içindeki nefsi olduğuna işaret etmektedir. İnsan, içindeki bu kaynağı ıslâh etmeden, dışarıdaki kötülükleri engelleyemez.</p>
<p>***********</p>
<p>1.Bkz.Mesnevi,c.1,b.3713-4</p>
<p>2.Tahirul Mevlevi,Şerh-i Mesnevi,c.2cs.462</p>
<p>Sayfa 366</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ruh ve beden, Mevlânâ’ya göre insan varlığının mânâ âlemi ile bu yerküreden yaratılan iki cihetini ifade etmektedir. Buna göre ruh, insan varlığının ilâhî yokluk (varlık ötesi) âleminden kaynaklanan ve insanın metafiziğe bakan keyfiyetsiz yönü iken; beden, insanın bu âlemin unsurlarından yaratılan ve bu âleme hitâb eden maddî cihetini ifade etmektedir.</p>
<p>Temeldeki bu genel ayrım yanında, Mevlânâ tarafından insan Varlığına dair dile getirilen ve kaynağını yine temeldeki bu ruh-beden ayrımından alan insan varlığının diğer iki unsuru ise, birbirinin zıddı olarak görülen akıl ve nefstir. Çünkü insan, Mevlânâ’ya göre varlık hiyerarşisinde tamamıyla nurdan ibaret olan melekler ile, tamamen şehvetten ibaret olan hayvanlar arasında bir konuma sahiptir.(1)Mevlânâ’ya göre melek ve hayvan arasında bir konumda yaratılan insan varlığının, metafiziğe bakan ruhunun sıfatı olan akıl nuru, insanın meleklik yönüne karşılık gelmektedir.(2)</p>
<p>Akıl, Mevlânâ’ya göre insan varlığındaki melekliğin uzantısı olup ruhla ve aşkın âlemle ilgilidir. Nefs ise, insanın topraktan yaratılan maddî bedeniyle; insanın cismânî âleme bakan cihetiyle ilgilidir. İnsan, kendi varlığında hem kurtluğu hem kuzuluğu toplayan bir varlık türüdür.(3)İnsan varlığındaki bu primitif ve hayvânî yön, insanın dünyaya bakan bedeninin haz ve dürtülerinden ortaya çıkan şehvetten ibaret cihetidir ve nefs başlığı altında toplanmaktadır. Buradaki şehvetin, cinsel şehvetten daha kapsamlı olarak her türlü sahip olma ve haz duyma şeklinde bir anlamda kullanıldığını hatırlatmalıyız.(4)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mesnevî, c. IV, b. 1497-1504.</p>
<p>2.Bkz. Mesnevî, c. III, b. 3193-6. _</p>
<p>3.Geniş bilgi için bkz. Erich Fromm, “Insan Kurt mu Kuzu mu”, Sevgi ve Şiddetin Kaynağı, çev.: Y. Salman, N. İçten, Payel Yay., İstanbul 1979, ss. 13-9.</p>
<p>4.Bu yöndeki kullanımıyla nefsin Freudyen kişilik kuramında insanın ilkel benliği ve libido ile benzerlik arz ettiği söylenebilir. (Nefs ve id arasında kurulan benzerlik hakkında bir değerlendirme için bkz. Abdurrahman Kasapoğlu, “Yüsuf ve Züleyha Açısından Kur’ân’da ‘Nefs-i Emmâre’ Kavramı -Freud’un “İd’ Kavramıyla Bir Mukayese, Tasavvuf, sayı: 17, Ankara 2006, ss. 57-71).</p>
<p>Sayfa 352</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“İlk baharın barışını ve dostluğunu görmüyor musun? Başlangıçta azar azar sıcaklık gösterir, sonraları artırır. Ağaçlara bak; sıcaklık hafifçe geldiğinde, önce gülümser; sonra yavaş yavaş yaprak ve meyvelerden elbiseler giyinir. Sonunda dervişler gibi hepsini birden ortaya koyar ve varlarını yoklarını fedâ ederler. İşte bunun için dünya&#8217;ve âhiret işlerinde her kim acele eder; aşırı giderse, gayesi kolay kolay gerçekleşmez.</p>
<p>Meselâ; riyâzat etmek isteyen için şu yolu göstermişlerdir: Günde üç ekmek yiyebiliyorsa, her gün birkaç gram azaltırsa, bir yıl geçmeden ekmek yarım kiloya inmiş olur. Bunu öyle yapar ki vücüdu, bu azalmanın farkında olmaz. Bunun gibi ibâdet, tâat, halvet ve namaza yönelmek de aynen böyledir. Hiç namaz kılmıyorsa,önce namaza başlayıp beş vakit namaz kılar, onu bırakmamaya gayret eder, sonra devamlı artırmaya çalışır. Bu misâllerin sonu gelmez&#8230;.”(Mesnevi,Fihi Ma fih,s.80)</p>
<p>Sayfa 336</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, ihtiyaç hâlini, aynı zamanda her şeyin kendi zevcı&#8217; (zıddı/eşı) ile yaratılmış olması sünnetullahı bağlamında ele almaktadır. Mevlana&#8217;ya göre âlemde her şey, kendi zevci/zıddı ile yaratıldığından; bir şeyi ihtiyaç düzeyinde istemek, o şeyin zevcini ve zıddını istemeyi de zorunlu kılmaktadır. Yani bir şeye ihtiyaç hissetmek, o şeyin varlık dairesindeki mukabilîne ihtiyacı da gerekli kılmaktadır. Şöyle ki; bir şeyi isteyen, o şeyin mukabili olan şeye katlanmış olmalıdır. Örneğin nimet isteyen, nimetin zıddı olan külfete katlanmak; su elde etmek isteyen çalışıp yorularak susuz kalmalı, suya muhtaç hâle gelmelidir. Zira her şey, zıddını kendi beraberinde getirir. Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Suyu az ara, susuzluğu elde et de, sular yukardan da coşsun, aşağıdan da fışkırsın!</p>
<p>Küçük ve boğazı nazik bir bebek doğmasaydı, onu besleyecek süt memeden nasıl gelirdi?</p>
<p>Git bu inişlerde, bu yokuşlarda koş çabala mücâbede et ki susayıp hararetlenesin (de suya/ilâhî rahmete müstehak olasın)!</p>
<p>&#8230;Ey ulu er! Ondan sonra havadaki arı (gibi olan) bulutlardaki ırmakların sesini işitesin!</p>
<p>İhtiyacın, otlardan, sebzelerden daha mı az ki suyun önünü keser; sebzelere akıtırsın; suyun kulağını çeker; kurumuş nebâtlar yeşersin, gelişsin diye o tarafa yürütürsün.</p>
<p>Cevherleri gizli olan can ekinleri için de Kevser suyuyla dolu rahmet bulutları var.</p>
<p>Susuz kal, susa da sana “Onlara Rableri su içirir; rahmetiyle sular”(İnsan,21) hitabı gelsin. Allah doğrusunu daha iyi bilir!(Mesnevi,c.3,b.3208-19)</p>
<p>Sayfa 332</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre bir şeye sahip olmanın, bir şeyi elde etmenin öncelikli şartı; o şeye ihtiyaç hissetmektir. Ancak buradaki ihtiyacın; her insanın, bir çok şeye muhtaç olduğunu söylemesi şeklinde yüzeysel ve sözel bir ihtiyaç olmadığını tekrar belirtmeliyiz. Bahsedilen hâl; insanın, ihtiyaç duyduğu şeye yönelik varlığının yaptığı bir tanıklık ve motivasyondur. Mevlânâ, bu hususu Hz. Meryem’in durumunu örnek göstererek şöyle ifade eder:</p>
<p>Allah, göklerden, yerlerden, ârazdan, âyandan ne verdi ve her ne yarattıysa hepsini de ihtiyaca karşılık vermiş,ihtiyaca mebni yaratmıştır. Bir şeye muhtaç olmalı, o ihtiyacı elde etmeli ki Allah da ihsan etsin. “Allah, bunalan,zarûte düşen kişinin duasını kabul eder.” buyrulmuştur.Çünkü bunalma, bir şeye hak kazanmış olmanın şahididir</p>
<p>Küçücük bir bebek olan İsa’yı dile getirip konuşturan, Meryem’in derde düşüp niyaz etmesidir.(Mesnevi,c.3,b.3204)</p>
<p>Mevlânâ’nın verdiği misâller ile ihtiyaç hâlini tanımlarsak ihtiyaç; görülecek şey için göz olmak, duyulacak şey için kulak hâline gelmektır dıyebiliriz. Binâenaleyh bahsedilen ihtiyaç hâlini; elde edilmek istenen şeye hazır ve lâyık olmak şeklinde tanımlayabiliriz. Mevlânâ, bu hususla ilgili şöyle der:</p>
<p>“Bütün boş ve güzel şeyler, gören gözler için yapılır.</p>
<p>Çenk enstrümanının, zîr ve pes nağmeleri, bir sağırın: hissiz kulağı için ne vakit terennüm edilir.?</p>
<p>Cenâb-ı Hakk, miski boş yere güzel kokulu yaratmadı? (Elbette) Koku alabilen için yarattı; alamayan için değil.(Mesnevi,c.1,b.2383-5)</p>
<p>Sayfa 328</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah, yaptıklarımdan dolayı beni cezalandırmıyor” diye düşünenlerin, çarptırıldıkları ancak farkına varamadıkları cezalara örnek oluşturması bağlamında Mevlânâ, konuyu şöyle îzâh etmektedir:</p>
<p>“ Cenâbı Hak der ki: “Ben ayıpları örtücüyüm, settârım; kulun imtihân anında onun birçok sırrını söylemem. Ancak «Allah beni yaptığım kötülüklerden dolayı hiç muahaze etmiyor» diyeni cezalandırdığımın, muâheze ettiğimin bir nişanesi şudur ki:</p>
<p>O, oruç tutmakta, dua etmekte, namaz kılmakta, zekât vermekte ve daha başka ibâdetlerde bulunmaktadır. Fakat (yaptığı tüm bu ibâdetlerden) ruhu bir zerre bile zevk duymaz.</p>
<p>İbâdetler eder, güzel işlerde bulunur. Fakat (gönlüne) bir zerrecik bile tat gelmez.</p>
<p>Onun birçok ibâdeti var ama (bu ibâdetlerin) mânâsı latif değil; cevizler çok ama içleri boş (neye yarar ki!)</p>
<p>İbadetlerin meyve vermesi için zevk (yani ibâdetlerin gönülde uyandırdığı lezzet) lazımdır.</p>
<p>Tohumun (filizlenip) ağaç olması için içinin olması gerek!</p>
<p>İçsiz tohum, hiç fidan olur mu? Cansız şekil, hayalden başka bir şey değildir.”(1)</p>
<p>Mevlânâ, hiçbir cezaya uğramadığını düşünen kimsenin, böylesi cansız bir şekil hayâliyle avutulmasının ve hakikatten alıkonmasının esasen onun için en büyük cezalardan biri olduğunu, böylelikle vurgular.</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mesnevî, c.Il, b. 3391-7.</p>
<p>Sayfa 318</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlana,yapılan gizli kötülüklerin, onları örten bir iyilik ile dengelenmediği takdirde muhakkak ortaya çıkarılacağını ise şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>&#8220;Allah sırları meydana çıkarır. Mademki sonunda bitecek, kötü tohum ekme.</p>
<p>Su, bulut, ateş ve bu güneş, sırları toprağın altından çıkarır.</p>
<p>Yaprakların dökülmesinden sonra gelen bahar, kıyametin varlığına bir delildir.</p>
<p>Bahar, o sırları meydana kor, şu yeryüzü ne yediyse rüsva olur;</p>
<p>Yedikleri, ağzından, dudaklarından biter, çıkar. İçindeki neyse meydana gelir.</p>
<p>Her ağacın kökündeki sır ve o ağacın yemişi tamamiyle üstünde görünür.(Mesnevi,c.V,b3969-74)</p>
<p>Sayfa 316</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Sen bir mazlumu ısırıp kan içinde bırakırsan, mukabilinde seni de şiddetli bir diş ağrısı tutarsa, o vakit ne yapacaksın.(Mesnevi,c.1,b.1318)</p>
<p>Çünkü Mevlânâ’ya göre, maddî âlemde insanın yaptığı her işe gayb âleminden bir sürer verilir. O süret, maddî âlem düzleminde bulunan insanı etkiler. Ancak yapılan iş ile hissedilen etki birbirine benzemediğinden, insan aradaki ilişkiyi anlayamaz.(Mesnevi,c.4,b.420-1)</p>
<p>Binâenaleyh kevndeki adâletin işleyişinde, insanın yaptığı şeye mukabil, karşısına çıkan mükâfât veya mücâzât, yaptığı iş ile aynı olmayabilir. Yapılan ile onun karşılığı arasında sebeblilik zinciri bakımından da, sıradan bir bakışın algılayabileceği bir teselsül bulunmaz. Ancak kozmik bilinç, işlenen bir zulmün karşılığını, yapılan kötülüğün cinsinden olmazsa bile, farklı bir miadda ve farklı bir türev ile kötülük sahibinin fark edemediği bir şekilde karşısına çıkarır.</p>
<p>Buna göre, kozmik adâletin icrasına dair şunu söyleyebiliriz: İnsan, bir kötülük yapar ve yapılan bu kötülük kozmik bilinçte kaydedilir. Yaptığı bu kötülüğün karşılığı, hayatının başka bir döneminde başına gelen bir musibet ile karşısına çıkar. Ancak suç ile ceza arasında mantıkî bir sebeblilik ve bağın olmayışı nedeniyle kişi, başına gelen bu kötülüğün, daha önce yaptıklarından kaynaklandığını fark edemez.</p>
<p>Sayfa 311</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İlâhî yaratma sanatının, âlemdeki suret-mânâ arasına koyduğu dolaylı bağ (taalluk), kozmik adâletin işleyişinde de kendini göstermiş; yapılan bir iş (iyilik veya kötülük) ile onun karşılığı arasındaki bağı, mantıkî sebebliliğin dışına taşımıştır.</p>
<p>Bu adâletin işleyişinde iyilik/kötülük ile cezâ/mükâfât arasında mantıksal ve zorunlu bir sebebliliğin olmayışı, bu yönüyle konuyu, rasyonel bir tartışma konusu olmaktan çıkarmıştır denilebilir. Kişi, başına gelen bir kötülüğün, yaptığı önceki bir kötülüğün cezası olduğunu kendisi hissedip anlamadlktan sonra, hiçbir argüman, rasyonel olarak o kişiye kevndeki mücâzâtı kabul ettiremez. Zira delillerle isbat, sebebliliğin mevcüdiyetini gerekli kılmaktadır.</p>
<p>Örneğin insanlara zulmeden, onları inciten birinin, diş ağrısına tutulması hâlinde, o zâlimin diş ağrısı ile zulmü arasında kevndeki adâlet ilkesi gereği bir ilişki kurulması durumunda; o kişi, doğal olarak “Diş ağrım ile birisinin gönlünü incitmemin, haksız yere birine ait bir hakkı gasb etmemin ne ilgisi var?” diyecektir. O kişinin bu iddiasında “haklı” olduğu ve bu soruya rasyonel bir zeminde tatminkâr bir yanıtın verilemeyeccği söylenebilir. Ancak onun bu “haklılığı”, başına gelen kötülük ve cezaların önüne geçemez.</p>
<p>Sayfa 310</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’nın bahsettiği kevnî(varlıklara dair)adâlet, insanın yüzeysel bir bakışla algıIadığı sebeblilik kuralları çerçevesinde cereyan eden mantıkî bir adâlet sistemi olmayıp; kevnin görünümü gibi, paradoksal bir özelliğe sahiptir.</p>
<p>Şöyle ki; Mevlânâ’ya göre, bir şey ile o şeyin işlevi açısından aralarındaki ilişki, sâret-mânâ ilişkisidir. Örneğin; bir ilacın görünümü ve içilmesi onun süreti iken; o ilacın vücutta meydana getirdiği etki, onun mânâsıdır. Yine örneğin; alkollü bir içkinin içilmesi, o işin süreti iken; bu süretin mânâsı, kişinin sarhoş olmasıdır. Bunu her bir amel ve davranışa uygulamak mümkündür.</p>
<p>Mevlânâ’ya göre bu âlem, süretler âlemi olduğu için bir şeyin süreti ile mânâsı arasındaki ilişkinin gerçek mahiyeti, süretin, mânâyı perdeleyen işlevi nedeniyle görünmez. Ancak bilinmelidir ki yapılan her bir davranış/sûret, kendi mânâsını doğurmaktadır. Bu âlemin, bir imtihân arenası olması, bir şeyin süreti ile mânâsı arasındaki karşılık bağını, endirekt hâle getirmiştir. Bu yüzden yapılan bir şeyin mânâsı, bu süretler âleminin aslı olan mânâlar âlemine hemen doğmasına rağmen, bu süretler âleminde o mânâ, peyderpey ve dolaylı olarak müşâhede edilir.</p>
<p>Bu nedenle sâlikin, herhangi bir amel ve davranışı yaparken, onun mânâsının ne olduğunu düşünerek hareket etmesi gerekmektedir. Yapılan iş (sâret) ile onun karşılığını (mânâsını) kadın ve kocasına benzeten Mevlânâ, bu hususu şöyle ifade etmektedir:</p>
<p>“Biz, yapılan işlerle onlara uygun karşılıkları çift ettik’ buyrulmaktadır.’9</p>
<p>Bir kadının kocasını, yahut bir kocanın hanımını alıp bir yere götürsen, eşi de koşa koşa mutlaka onun yanına gelir. İnsanların amellerini de karşılıkları ile çift yarattık; Çiftin biri gelince, diğeri de durmaz gelir; bir amelde bulundun mu mutlaka eşi de zuhur eder.</p>
<p>Birisi gelip de bir kadının kocasını esir ederek götürse; eşi, kocasını araya araya çıkagelir.”(Mesnevi,c.3,b.2872-5)</p>
<p>Çünkü ilâhî adâlet, her süreti, kendisine uygun olan kendi cinsini yani mânâsını doğurmak üzere programlamıştır.</p>
<p>***********</p>
<p>9.Zilzâl 99/ 7-8 ayetine işaret edilmektedir.</p>
<p>Sayfa 309</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre âleme dikkatle bakanlar, onda her şeyin, kendine uygun bir karşılık bulduğunu görürler. Kişi, bunu, iç gözlem yoluyla kendi hayatına tatbik ile de görebilir. Mevlânâ, bu hususu şöyle ifade eder:</p>
<p>“Ne vakit bir eğrilik ettin, ne zaman bir kötülükte bulundun da, onun ardından derhal lâyığını görmedin?</p>
<p>Ne zaman gökyüzüne bir nefes, bir duâ gönderdin de arkasından onun gibi bir iyilik görmedin?</p>
<p>Eğer dikkat edip, uyanık olsan, yaptığın işlerin karşılığını her an görürsün! Murâkabe ile dikkat eder de ipe sarılırsan; (adâletin tahakkukunu görmen) için kıyâmetin gelmesine gerek kalmaz.</p>
<p>Remiz ve işaretten anlayan kişiye açık söz söylemeye ihtiyaç kalmaz”14</p>
<p>***********</p>
<ol start="14">
<li>Mesnevî, c. IV, b. 2458-62; Tâhiru’l-Mevlevî, Şerh-ı&#8217; Mesnevî, c. XIII, s. 640 vd.</li>
</ol>
<p>Sayfa 308</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kendine yapılmasını istediğin şeyi, başkalarına yap; ister eziyet olsun , ister zarar. Çünkü Cenab-ı Hak gözetleme yerinde pusudadır(Fecr,14.ayetine işaret edilmektedir.) ; Kıyamet gününden önce herkese lâyığını verir.(Mesnevi,c.4,b.4528)</p>
<p>Sayfa 307</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, kişinin yaptığı bir işten dolayı gönlünde duyduğu pişmanlık ve vicdân azabını, mânâ âlemindeki adâlet arkctipinin, bu âlemde icra-ı faaliyette bulunan memuruna benzetir.7 İnsanların gönüllerine dikilmiş bu ilâhî memur, insanları, yaptıkları kötülükler nedeniyle, vicdân azabı ile cezzlandırır. Çünkü Mevlânâ’ya göre bu âlem, diğer âlemin bir süreti olduğundan ve varlık, süreti ve mânâsı ile Cenâb-ı Hakk’ın kudreti altında olduğundan; her iki boyutta da O’nun koyduğu ilkeler işlemektedir. Buna göre adâlet icrası, tümüyle âhirete bırakılmayıp, sorumluluk sahibi insan, dünyada da yaptıklarının karşılığını görmektedir. Kişinin yaptıkları, kozmik bilinç tarafından kaydedilerek, ona uygun bir karşılık, sünnetullah gereği, karşısına çıkacaktır.</p>
<p>***********</p>
<p>7.Bkz. Mesnevî, c. III, b. 2455-61.</p>
<p>Sayfa 306</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre, şeytanın hilelerinden bir diğeri; her istediğini yapmasının, insanın kendisini mutlu ve huzurlu kılacağı fikrinin, bir ön kabul olarak insan zihnine yerleştirilmesidir. Ruh ve beden sağlığının, insan doğasında var olan her şeyi yapmakla sağlanabileceği ön kabulüyle şeytan, bu hilesiyle insana özgürlük ve hürriyet kılıfları ardından yaklaşmaktadır.</p>
<p>İnsanın hayvânî, ilkel benliğine ait istekleri, ıslâh edilmesi gereken birer ihtiras olarak görme yerine; “Madem bir şeyi yapmayı canın istiyor, o hâlde yapmalısın; zira bu senin doğanda var. İnsanın kendi doğasına aykırı hareket etmesi ise yanlıştır ve seni huzursuz eder” kabulüyle, nefse ait istek ve arzuları, insanın asıl varlığına ait zorunlu birer istek gibi dayatlr. Böylece insan, kendini “mutlu” etmek amacıyla yaptığı şeylerle, şeytanın bu hilesine aldanır. Hâlbuki yaptıklarıyla nefsi okşanmakta, asıl varlığı olan ruhu ise tokatlanmaktadır.</p>
<p>Sayfa 298</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’nın, şeytanın hilesine dair bu söylediklerinden şu ortaya çıkmaktadır. Şeytan, daima insanın arzu ve isteklerini, kişisel menfaatlerini kullanarak onu kötülüğe yöneltmektedir. Bu nedenle sâlik, istek ve arzularının kendini, bir kötülüğe meylettirecek boyuta erişmesine karşı uyanık olmalı; şeytanın bu hilesine karşı daha baştan tedbirini almalıdır.</p>
<p>Mevlânâ’ya göre şeytan, hilelerini, sadece insanı kötülüğe teşvikte kulIanmaz. Mevlânâ, şeytanın iyilik yapmak isteyenlere yönelik olarak da bir hilesinden bahseder. Bu hile, şeytanın insanın daha faziletli bir şeyi yapmasının önüne geçmek için, onu alt düzeydeki bir başka iyilik ile yetinmek zorunda bırakmasıdır.</p>
<p>Şeytan, faydası az olan şeye teşvik ile insanın, o şeyde tatminini sağlayarak, daha faziletli olandan onu mahrum etmeye çalışır.(1) Mevlânâ bunu vurgulamak üzere; namazı kaçırınca duyacağı teessür ve niyâzın, kılacağı namazdan daha faziletli olacağını öngörerek, onu bu niyâzdan mahrum etmek için Şeytan’ın Muâviye’yi sabah namazına kaldırması kıssasını anlatmaktadır.(2)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Bkz.Mesnevi,c.2,b.2792</p>
<p>2.Bkz.Mesnevi,c.2, b.2604 vd.</p>
<p>Sayfa 296</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“(Şeytan) o kadar çok oyunlar bilir ki, (0nun hilesi) boğazında bir çöp gibi takılır kalır! Onun çöpü senelerce boğazda kalır; 0 çöp nedir.? Mevki ve mal sevdasıdır.</p>
<p>Ey kararsız kişi! Mal, çöpten ibarettir. Ama boğazındaysa âb-ı hayatı içirmez. &#8220;994</p>
<p>Şeytanın mal, mevki, şöhret, vs. gibi arzuları kullanarak insanı kötülüğe teşvikiyle ilgili yukarıdaki ifadelerinden; Mevlânâ’nın, insanın bu tür isteklerine karşı mutlak bir olumsuzlama içinde olduğu, onun düşünce sisteminin geneli göz önüne alındığında söylenemez. Bu nedenle bu hususla ilgili kısa bir değerlendirme uygun olacaktır. Bahsedilen; insanın bu tür isteklerinin, hakikati görmesinin önüne geçmesi ve bunları gerçekleştirme uğrunda, insanın, her türlü kötülüğü işlemeyi göze almasıdır.</p>
<p>Şeytan, insanın bu isteklerini kullanarak onu kötülüğe yöneltmektedir. Çünkü her kötülük, bir tür riske girmektir aslında. İnsanda ise doğal olarak riske girmeme eğilimi daha fazladır. Şeytan, bu noktada devreye girer; öncelikle yapacağı bir iş sonunda kazanacağı menfaat ve meta konusunda insanı ikna eder.</p>
<p>İnsan da bu arzu ile istenen herhangi bir kötülüğü yapmaya hazır hâle gelir. Şeytanın, insanı kötülüğü işlemeye hazır hâle getirmek için kullandığı araçlar ise Mevlânâ’nın, yukarıda işaret ettiği istek ve arzulardır. Binâenaleyh bu ifadelerin, insanın bu tür isteklerine karşı tavır olarak algılanması kanâatimizce doğru değildir.</p>
<p>Şeytan, Mevlânâ’ya göre insanı aldatırken, kimi zaman da insanın masum hayâllerini, geleceğe ilişkin ideallerini kullanır. Kötü arkadaş vs. gibi dışarıdan bir müdahele ile aldatamadıklarını şeytan, tul-u emel ve hayâlleri vâsıtasıyla aldatmaya çalışır. Yine burada da yerilen hususun; bu hayâllerden ziyade, şeytanın bunları kullanarak sâliki bir kötülüğü işlemeye hazır hâle getirmesi olduğu hatırlanmalıdır. Mevlânâ bu hususla ilgili şöyle der:</p>
<p>“Böyle bir adamın içine girip, böyle bir adamın süretine bürünüp seni aldatamazsa, senin hayâline girer de, seni o hayâlle kötülüğe sevk eder. Seni gâh gezip eğlenme, gâh dükkân açıp alışveriş etme, gâh ilim öğrenme, gâh ev bark kurup çoluk çocuk sahibi olma hayâllerine düşürür.”995</p>
<p>***********</p>
<ol start="994">
<li>Mesnevî, c. &#8220;, b. 1 30-2; Konuk, Mesnev/i&#8217; Şerîf Şerhi, c. III, s. 59.</li>
<li>Mesnevî, c. II, b. 640-1.</li>
</ol>
<p>Sayfa 295</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tüm kötülüklerin kaynağı, ıslâh edilmemiş nefste görüldüğü için; Mevlânâ’nın sülük anlayışında, içteki bu düşmanın hilelerinin farkına varılması, amel artırımından önceliklidir. Çünkü nefsin hilelerinden habersiz olan kişi, ne kadar iyi ve güzel amelde bulunsa da; ıslâh edilmemiş nefs, bu amellere kimi zaman riyâ, kimi zaman bir başka vâsıta ile müdahele ederek o ameli iptal edecektir.</p>
<p>Bu nedenle Mevlânâ, nefsin hilelerinin araştırılmasının sâlik için amelden de öncelikli bir ödev olduğunu, ashâbın bu konudaki tutumlarını istişhâd ile belirtir. Ashâbın ince ve derin düşünceli olanlarının, amellerden ziyade amelleri geçersiz kılan nefsin hilelerine dair şeyleri araştırdıklarını söyler.(1) Mevlânâ’nın bu tutumunun, tasavvuf tarihinde amellerden ziyade, onları işlevsiz kılan riyâ vs. gibi hususiyetler üzerinde duran melâmî(2)çizgiye yakın olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p>***********</p>
<p>1.bkz.Mesnevi,c.1,b.366-70</p>
<p>2.Tasavvuf tarihindeki melâmet düşüncesi ve Melâmîlik hakkında geniş bilgi için“ bkz. Abdülbâki Gölpınarlı, Melâmîlik ve Melâmîler, İstanbul 1931, Ö. Rıza Doğrul, Islâm Tarihinde Ilk Melâmet, İstanbul 1950; Ali Bolat, Bir Tasavvuf Okulu“ Olarak Melametilik, İnsan Yay., İstanbul 2003.</p>
<p>Sayfa 276</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ın lütfunu ve kahrını herkes bilir, kahrından kaçar lütfuna yapışır ama yüce Allah kahırları lütuf içinde, lütufları da kahır içinde gizlemiştir. Bu tersine çakılmış nal, Yüce Allah’ın bir mekridir. Bu suretle işi ayırt edenler ve Allah’ın nuru ile bakıp görenler, hali görenler ve görünüşe aldananlardan ayrılır. Allah “Hanginiz daha iyi iş yapacak diye imtihan eder”(Mülk,2) buyurmuştur.(Mesnevi,c.V,b.420)</p>
<p>Mevlânâ, kevndeki bu hile ve paradoks sayesinde sâlikin, ilâhî imtihandaki hünerini gösterebildiğini belirtir. Çünkü bir çözümün mevcudiyeti, ortada bir varlık muammâsının ve probleminin oluşuna bağlıdır. Mevlânâ bu hususu, verdiği ticaret misâli üzerinden şöyle ifade eder:</p>
<p>“Alemde her şey ayıpsız olsaydı, (ticaret için zekâya, akla gerek kalmaz) tâcirlerin hepsi ahmak olurdu.</p>
<p>Zira böyle olduğu takdirde (iyi kumaşı, kötüsünden ayırdetmek) pek kolay olurdu. Mademki ortada ayıp yok, (onu tanıyacak) ehil ve (tanıyamayan) nâ ehile ne gerek kalırdı!</p>
<p>Diğer yandan, eğer her şey de ayıplı olsaydı (yani sofistlerin dediği gibi dünyada hiçbir hakîkat olmasaydı), ilme ne lüzum kalırdı? Çünkü hepsi çöptür; burada ödağacı yoktur (değerli bir şey olmadığından onu bilecek ilme de gerek kalmazdı demektir).</p>
<p>(Bundan dolayı) &#8216;Her şey Hak’tır’ diyen kimse ahmaktır; fakat her şey bâtıl, diyen de şakîdir.”(Mesnevî, c. II, b. 2939-42.)</p>
<p>Sayfa 270</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, Peygamberimizin (s.a.v.) “Cennet, nefsin boşuna gitmeyen şeylerin, cehennem ise hoşuna giden şeylerin ardına gizlenmiştir”(Fürûzanfer,Ehadis-i Mesnevi,s.59) hadisini de hakikatin, görünen suretin ardında gizli oluşuna; sûret ile hakîkatin mahiyetinin zıtlığına işaret eden söz konusu kevnî paradoks ilkesinin bir anlatımı olarak yorumlamaktadır.(1)</p>
<p>Buna göre insanın hoşuna giden bir şey, daha sonra düşeceği bir tuzağın yemi; ele geçen bir nimet, başa gelecek külfet&#8217;in habercisi olabileceğinden; bu ilke sâlike, hoşlandığı şeyleri, iyi tahlil etmesi gereğini tavsiye etmektedir. “Eşyânın göründüğü gibi olmadığına” ilişkin özdeyişin, neredeyse bütün mistik sistemlerde, insanı, kevndeki bu hileye karşı uyarıcı mahiyette söylenildiğini de bu meyanda hatırlatmalıyız.</p>
<p>Mevlânâ, kevndeki paradokstan dolayı insanın eşyâyı olduğu gibi göremeyişini, doğru ve yanlış arasındaki ayırt etme gücünün, yani farkındalığın kaybedildiği bir tür sarhoşluk olarak nitelemektedir. Çünkü Mevlânâ’ya göre eşyânın, asıl hakîkatiyle değil de süret düzleminde algılandığı bu âlem, insanı sarhoş ederek; onun, hakîkatten uzak düşmesine, Mevlânâ’nın ifadesiyle kahrına sebep olması bakımından, kahrına egemen olduğu bir kahırhânedir. Bu hususu Mevlânâ şöyle dile getirir:</p>
<p>“Ya Rabbi! Kabir şarabıyla insanı mest edersen, aslında yok olan şeylere varlik sûreti verir, onlari, (insanın gözüne) var gibi gösterirsin. Nedir mestlik? Gözün, görmekten (yani basîretten) bağlanmasıdır ki o zaman taş, mücevher gibi; yün de yeşim taşı gibi görünür.</p>
<p>Nedir mestlik? Hislerin tebdil etmesi&#8230; Ilgın gibi eğri bir değneğin o bakışa, sandal ağacı (gibi güzel kokulu ve kıymetli) görünmesi&#8230;”(2)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Söz konusu hadisi Mevlânâ’nın aynı bağlamda kullanımı için bkz Mesnevî, c. V, b&#8217; 4030.</p>
<p>2.. Mesnevî, c. I, b. 1199-1201.</p>
<p>Sayfa 268</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Her bir insanın hareketi, dünyayı ve insanları görüşü, kendi bulunduğu mertebe ve makâma göredir. Herkes, âleme kendi görüş dairesinden bakar. Mavi cam, güneşi mavi gösterir; kızıl cam kızıl. Camlar, renkten kurtulunca güneş o zaman beyaz görünür. Renksizlik rengi olan beyaz,bütün renklerin aslı ve hakikati olduğundan (diğer renklerden) daha doğru gösterir, hepsinin de başı ve rehberidir.”(Mesnevi,c.1,b.2393)</p>
<p>Metaforda, renkli cam teşbîhiyle işaret edilen; insanın eşyâya bakış açısını belirleyen merkezî algılama faktörüdür. Diğer bir ifadeyle bunu; insanın hayata ve olaylara bakış açısının merkezindeki, sûrete ilişkin faktör şeklinde ifade edebiliriz. Sâlik, bu tür bir algı merkezciliğinin, eşyâ ve olayları doğru algılamasına engel olduğunu; bunun kevndeki paradoksa aldanışını, kolaylaştırdığını müdrîk olmalıdır.</p>
<p>Bu yönde bir eğitimden geçmemiş, her bir “sıradan” insanın zihni, çarpıklıklara maruzdur ve bu çarpıklıklar, algılarının tüm yönlerini etkiler. İnsan zihni, onu sağaltıp arındıran bir eğitim almaksızın, algılanan bu ortak “gerçeklik”in aslında paylaşılan bir yanılsama olduğunu fark edemez.(Walsh&amp;Vaughan,Ego Ötesi,s.47)</p>
<p>Sayfa 267</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanın bir şeye bağlanması, sadece dış nesneler veya kişilerle sınırlı değildir. Maddî eşyâlara, özel ilişkilere, sürüp giden geleneğe bağlanmanın bilinen biçimleri yanında, kişi belli bir benlik imajına, bir davranış biçimine ya da fizyolojik bir işleme de bağlanabilir.(1) Zira Mevlânâ’ya göre nefsin şehvet, sahip olma, tamah, riyâset vs. gibi her bir arzusu, insanın maskelenmiş bir benlikle yaşamını sürdürmesine sebep olmaktadır. Bu ise olması gerektiği gibi olamaması nedeniyle, insan için bir tür hürriyet kaybıdır. İnsan, gerçek özgürlüğü, bu nefsânî duyguların tasallutundan gönlünü kurtararak deneyimleyebilir.</p>
<p>Konuyla ilgili Mevlânâ şöyle der: “Ben nefsânî garazlardan (kurtularak) hürriyetime kavuşmuşum; hür olan kişinin şehâdetini duy. (Bunlara) kul, köle olanların şehâdetleri ise iki arpa tanesine bile değmez!”(2)</p>
<p>(Mevhüm benliğinden) beri gel ki Allah’ın fazl u keremi seni&#8217; âzâd etsin (hürriyetine kavuştursun). Çünkü Cenâb-ı Hakk’ın rahmeti, gazabından üstündür.(3)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Walsh &amp; Vâughan, “Kişi Nedir&#8221;, Ego Ötesi, s. 70.</p>
<p>2.Mevlana,Mesnevi,c.1,b.3812</p>
<p>3.Mevlana,Mesnevi,c.1,b.3826</p>
<p>Sayfa 158</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Her bir güzel olan şeye güzellik, gönülden gelir. Şu hâlde gönül (güzelliği kendine ait olan) cevherdir, âlem ise (güzelliği kendine ait olmayıp gönül cevheri ile güzellik bulan) bir arazdır. Gönlün gölgesi (olan bu âlem), nasıl olur da gönülün gayesi, hedefi olur?(Mesnevi,c.3,b.2265-6)</p>
<p>Mevlânâ, bu yönüyle gönlü, sürekli akan bir ırmağa ve uçsuz bucaksız bir şehre; dış dünyadaki varlıkları ise, bu ırmak ve şehre nisbetle bir testi suya ve odaya teşbîh ederek, gönlün bu sonsuzluğunu şöyle dile getirmektedir:</p>
<p>“Testide ne vardır ki nehirde olmasın&#8230; Evde ne vardır ki şehirde bulunmasın! Bu âlem bir testidir, gönül de ırmak suyuna benzer. Bu âlem adadır; gönülse görülmedik ve şaşılacak şeylerle dolu bir şehir!”(Mesnevi,c.4,b.807-8)</p>
<p>Sayfa 191</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan doğasının gayesi; ne yiyecek, ne içecek, ne giyinme, ne rahat, ne de Tanrı’nın dışlandığı bir başka şeydir. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin, bilin veya bilmeyin, fıtrat gizlice Tanrı’ nın bulunabileceği yolları arar, bulur ve ortaya çıkarmaya uğraşır?“(Eckhart)</p>
<p>Huxley,Kalıcı Felsefe,s.71</p>
<p>Sayfa 155</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ, sohbetlerinden birinde de öfkeyi önlemenın yolunu anlatırken, nefse muhâlefetin gerekliliğini şöyle vurgulamaktadır:</p>
<p>“Gazâbı gidermenin yolu; nefs şikâyet etmek istedıği an, onun isteklerinin tam tersini yapmak ve şükretmektir. İç dünyanda Allah ’ın sevgisi ortaya çıkıncaya kadar çokça şükredip (buna devam etmelidır). &#8220;(1)</p>
<p>Mevlânâ, nefsin, tabiatı gereği eline imkân geçince sürekli azgınlaşan; imkân ve kudreti alınınca masum bir görünüme bürünen özellikte oluşu nedeniyle, arzularına muhâlefetin sürekli olması gereğine işaret eder. Bunun ihmâl edilmesi durumunda ise, azgınlaşan nefsin hevâ ve isteklerinin, sahibini helâk edeceğini; karlı dağda yakaladığı donmuş bir pitonu ölü zannederek Bağdâd’a getirip güneş altında halka teşhir eden yılan avcısı hikâyesi üzerinden anlatmaktadır.(2)</p>
<p>Bu hikâyede Mevlânâ, nefsinin kötülüklerini henüz görmemiş olmasının, sâliki aldatıp nefse muhâlefetten alıkoymaması gereğine işaret eder. Hikâyedeki donmuş pitonu avladığını zanneden avcı gibi, her insanın, henüz uygun bir ortam bulamadığı için hareketsiz duran nefsinin yapabileceği kötülüklerden bihaber olduğunu; uygun şartlar ve zemin bulması durumunda yapacağı cerimeler karşısında, kendisinin de şaşıracağını belirtir.</p>
<p>Sözlerinin devamında Mevlânâ, sâlike, nefste bu sonuçları ortaya çıkarabilecek uyarıcılar ile yüzleşmemeyi; özellikle de şehvet söz konusu olduğunda hayli dikkatli olmayı tavsiye etmektedir. Çünkü Mevlânâ’ya göre nefs, ihtiyaç zamanında masumiyet kisvesini bürünen, elinde kudret olduğu zaman ise zâlim bir diktatöre dönüşen Firavun’a benzer.</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mevlânâ, Kitâb u Fihi Mâ Fih, 3. 232; Konuk çevirisi, haz.: Selçuk Eraydın, Fîhî Mâ Fih, 5. 210.</p>
<p>2.Özet olarak hikâye şöyledir: Bir yılan avcısı, karlı dağların tepelerihden büyük bir piton yakalar. Soğuktan hareketsiz bir hâlde yerde yatan yılanı ölü zanneden avcı, onu Bağdad’a halka teşhir için getirir. Bağdad’ın sıcak havası yılana vurunca yılan kendine gelir. Sahibi de dahil, etrafına toplanan yüzlerce insanı öldürür. (bkz. Mesnevî, c. III, b. 977-1052).</p>
<p>Sayfa 143</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefs, arzularını tatminde, insan bedenini kullandığından; diğer bir ifadeyle, nefsin arzu ve istekleri insan bedeninden kaynaklandığından; nefsin arzularının insana verdiği zararı fark etmek, göründüğü kadar kolay değildir. İnsan, bütün bu arzuları kendi varlığı için elzem olan ve yerine getirilmesi gereken kendi istekleri olarak görür ve sahiplenir. Dolayısıyla insanın kendisini ibaret gördüğü şeye, yani kendisine muhâlefeti söz konusu olamaz. Bu yönüyle Mevlânâ nefsi, merhameti aklının önüne geçmiş bir anneye benzetir. Oğlunun okul hayatında çalışıp yıpranmasına râzı olmayan duygusal anne, oğlunu okuldan almak ister.</p>
<p>Aklı sembolize eden baba ise, oğlunun hayatın gerçekleriyle yüzleşmesini, hayatın zorluklarını okul sıralarında öğrenmesinin kendisi için gelecekte hayır olacağını öngörerek onun bu sıkıntıları çekmesine taraftar olur. Nefs ve akıl arasında bu yönde bir mücâdele olur. Nefsin istekleri, insana ilk başta bir anne şefkati gibi daha müşfik ve câzib gelir. Ancak uzun vadede onun isteklerine uyulması insanı, hayatın gerçeklerinden uzaklaştırır.</p>
<p>Sayfa 139</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ey hayrı da şerri de bilmeyen kişi! Önce kendini imtihân et, başkasını değil.’</p>
<p>Kendini imtihân edecek olursan; başkalarını sınamaktan vazgeçersin. Kendinin şeker dânesi olduğunu anladın mı şeker yapılan ve satılan yere lâyık olduğunu da bilirsin.</p>
<p>Sınamaksızın şunu bil ki; Allah, liyâkati olmayana imtihânsız, yersiz ve zamansız şeker göndermez.</p>
<p>Yine imtihânsız şunu bil ki eğer baş isen Allah, seni ayakkabı konan yere göndermez!</p>
<p>Akıllı kişi, hiç değerli bir inciyi abdestbânedeki sidik gölcüğüne atar mı.? Anlayışlı bir hâkim, buğdayı, saman ambarına yollar mı.?”( Mesnevî, c. IV, b. 367-73. )</p>
<p>Sayfa 132</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Insanın, başkalarını ötekileştiren bir anlayışla kınayıp eleştirmesi, o kişinin bilinçaltında o şeyi yapmama hususunda bir yönüyle kendinden emin olduğunu, dışarıya gösterme gayretini barındırmaktadır. Hâlbuki imtihân sürecinde olan hiç kimse, kendinden emin olmamalıdır. Ayrıca emin olduğu yerden gelen beklenmedik hamlelerin, kendisi için daha yıkıcı olacağını sâlik bilmelidir. Bir hata veya kötülük yapanların, o kötülüğü işlemelerinde karşı karşıya kaldıkları hatalarını doğuran arka plan bilinmediğinden; sâlikin, sadece gördüğü ve bildiği yüzeysel boyutuyla olayı eleştirmesi dogru değildir.</p>
<p>Aynı şartlarla kendisinin yüzleşmesi durumunda, nasıl bir tepki göstereceğini kendisinin de bilmemesi yanında, yaptığı bu eleştirinin kendi hayatına yönelik pratik bir faydası da bulunmamaktadır. Çünkü kendindeki tepkiyi doğuracak etki, henüz vuku bulmamıştır. O kişi, kendinde de var olan ancak henüz ortaya çıkmasını gerektirecek zemini bulamadığı için, meydana çıkmamış şeyden habersiz başkasını kınamaktadır.</p>
<p>Sayfa 130</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre dışarıdaki kötülükler, insanın hayvanî ve ilkel benliğinden yani nefsinden kaynaklanmaktadir. Bu, hem bireysel bazda insanın başına gelen kötülüklerde hem toplumsal düzlemle ilgili kötülüklerde geçerli bir ilke hüviyetindedir. Dikkatlice düşünüldüğünde, dışarıdaki kötülüklerin kökeninde sahip olma, kendinden başkasını beğenmeme, statü, mal sahibi olma, gurur ve öfke gibi nefsin özellikleri ile karşılaşılacaktır. Ancak toplumsal kötülükler, bireylerin nefislerinin bileşkesiyle ortaya çıktığından daha da büyüktür; etki alanları daha geniştir.</p>
<p>Bu ön kabulden hareketle, Mevlânâ’ya göre kötülüklerin önlenmesi, onların görünür semptomlarını gidermekle mümkün olmaz. Kötülükler, ancak kaynağı kurutularak, kesin bir şekilde önlenebilir. Bu da, insanın önce kendi nefsini ıslâh etme gereğini ortaya çıkarmaktadır.</p>
<p>Sayfa 122</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Şu semâya defalarca nazar et. Çünkü Cenâb-ı Hakk &#8216;sümme r-ci&#8217;il-basar/Ona bir kere daha dön de bak’ buyurdu.(Mülk,3-4)Bu nûrânî tavana bir kere bakmakla kanâat etme, defalarca bak ki onda ‘Bir çatlak görebilir misin.?’</p>
<p>Mademki Hak sana, Ayıp arayan şüpheci bir gözle bu güzel semâya defalarca bak’ dedi. (Güzel görünümlü semâvatın yüzeysel bakışlardan gizlenen gerçek değerini ve mahiyetini anlayabilmek için madem ona defalarca bakmak gerekiyor.) Peki bu cismânî toprağı(n yani topraktan yaratılan insanın, yüzeysel bakışlardan gizli olan gerçek değerini ve can potansiyelinin mahiyetini) anlayabilmek, fark edip görebilmek ve takdîr edebilmek için ne kadar bakmak gerektiğini; (varlığımızın) tortusunu süzüp onu sâf bir hâle getirmek için aklımızın ne kadar zahmetler çekmesi lâzım geldiğini bilir misin.’”(Mesnevi,c.2,b.2948-50) Sayfa 94</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan varlığının suret/tenini, bir kitabın içindekiler kısmına yahut bir mektuba; gönlünü de bu kitabın ve mektubun içindeki metne benzeten Mevlânâ, insanın mâhiyet ve değerinin anlaşılmasının, gönül kitabının ve ten mektubunun açılıp, insanın, kendi içine yapacağı yolculuğa bağlı olduğunu belirtir. Hâlbuki çoğu insan kendisini, yüzeysel beninin istek ve arzularından ibaret görmektedir.</p>
<p>Mevlânâ, bu davranışı gönül kitabının fihristiyle yetinmeye benzeterek hicveder. Sülükün, insanın kendi içine yapacağı yolculuğun bilgisi olduğunu belirtir. Sâlik bu sayede gönül mektubunu okur; taşıdığı kalıbın içindekilerin, Cenâb-ı Hakk’a sunulmaya lâyık olup olmadığını anlar. Değilse ona göre davranır.(Mesnevi,c.IV,b. 1564-77)</p>
<p>Sayfa 85</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Canı, heveslerden arınmış olanlar sadece, Hakk’ın cemâlini ve onun temiz dergâhını görebilirler.</p>
<p>(Nitekim) Hz. Muhammed, bu ateşten, bu dumandan (varlığın sûretini kaplamış olan bu kesretten) pâk olduğu için her nereye baktı ise orada Allah’ın cemalini gördü. Seni kötülüğe sevk edenin vesveselerine yoldaş oldukça ‘Semme vechullah’ı/Allah’ın vechi oradadır’ı nasıl bilebilirsin?[bk.Bakara,115] Kimin sinesinde bir kapı açılırsa o, her zerrede güneşi görür hâle gelir.</p>
<p>Yıldızların içinde ay nasıl (belirgin şekilde) görünürse Cenâbı Hak da mâsivâ/digerân arasından (onun bu gönül gözüne) öyle görünür.</p>
<p>(Fakat) iki parmağını, gözlerinin önüne getir; bir şey görebiliyor musun?</p>
<p>(Öyleyse) insaf et!</p>
<p>Sen göremiyorsun diye bu cihân yok demek değildir. Kabahat, senin şom nefsinin parmağındadır.</p>
<p>(O hâlde) dikkat et! (Nefsin) parmağını (yani mevhûm benlik engelini) gözünden kaldır da ondan sonra ne istersen gör.</p>
<p>Sayfa 81</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mevlânâ’ya göre, zamanın geçmesi ile insan varlığının maddî cephesinde yaşanan fiziksel değişim, kudret ve güzelliklerin yavaş yavaş yitirilişi, insan bedenine ait bu görüntü varlığın, mevhûm ve geçici bir varlık olduğunu göstermektedir.(1) Bu yitiriliş, bir başka kaynaktan yansıyan nurun yavaş yavaş kendi aslına döndüğünün habercisidir.(2)</p>
<p>Mevlânâ’ya göre insana düşen, bu asıl kaynağa yönelerek varlığının aslını bulmaktır; geçici olanı ebedî hâle getirmeye çalışarak, boş ve abes bir uğraşın içinde olmak değildir. Ona göre insanın, doğumdan itibaren yaşadığı fiziksel değişimler, insana bu âlemde bir yolcu olduğunu hatırlatmakta; süret benliğinin, mevhumluğunu ve geçiciliğini insana göstermektedir.</p>
<p>Bunu idrâk edemeyenler, Mevlânâ’ya göre, mevhüm olanı kendilerinin zannederek bir varlık cerîmesi içindedirler;(3) birçok renkli camdan yansıyan ışığın aslından habersiz, camlara gönül vermişlerdir.(4)Zaman, iğreti olan her şeyi onların elinden alarak bu varlık suçunun karşılığını gösterecektir. Bu yüzden insan, fiziksel varlığındaki değişimleri tam bir aldanışa sürüklenmeden doğru okumalıdır.(5)</p>
<p>***********</p>
<p>1.Mesnevî, :. V, b. 967-72.</p>
<p>2.Mesnevî, c. V, b. 982-4.</p>
<p>3.Mesnevî, c. V,b. 979-822.</p>
<p>4. “Mesnevi,c. V,b. 987-9.</p>
<p>5-Mesnevi,c.V,b. 990-4.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/">Osman Nuri Küçük – Mevlana’ya Göre Manevi Gelişim ”Alıntılar”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/osman-nuri-kucuk-mevlanaya-gore-manevi-gelisim-alintilar/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edeb yâ Hû !</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Apr 2019 10:38:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb yâ Hû !]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Savaş Ş.Barkçin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21697</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm&#8217;da her şey edeb üzerinedir. &#8220;Edeb&#8221; kavramı bizim medeniyetimize has bir kavram. Batı dillerinde &#8220;edeb&#8221; kelimesinin karşılığı yok. Ona yakın gelen Fransızcada &#8220;étiquette&#8221; veya İngilizcede &#8220;good manners&#8221; tabirleri var. İkisi de aslında görünürdeki davranışları anlatan kavramlar&#8230; Yani &#8220;âdâb-ı muâşeret” dediğimiz şeye işaret ediyorlar. Bizdeki &#8220;Hak ile beraber olmak, olan her şeyi Hak&#8217;tan bümek&#8221; mânâsındaki engin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/">Edeb yâ Hû !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-large wp-image-21921" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-1024x535.png" alt="" width="640" height="334" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-1024x535.png 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-600x314.png 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-300x157.png 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb-768x401.png 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/edeb.png 1200w" sizes="(max-width: 640px) 100vw, 640px" /></p>
<p>İslâm&#8217;da her şey edeb üzerinedir. &#8220;Edeb&#8221; kavramı bizim medeniyetimize has bir kavram. Batı dillerinde &#8220;edeb&#8221; kelimesinin karşılığı yok. Ona yakın gelen Fransızcada &#8220;étiquette&#8221; veya İngilizcede &#8220;good manners&#8221; tabirleri var. İkisi de aslında görünürdeki davranışları anlatan kavramlar&#8230; Yani &#8220;âdâb-ı muâşeret” dediğimiz şeye işaret ediyorlar. Bizdeki &#8220;Hak ile beraber olmak, olan her şeyi Hak&#8217;tan bümek&#8221; mânâsındaki engin &#8220;edeb” anlayışı orada yok. &#8220;Ahlâk&#8221; kavramının karşılığı bile &#8220;etik&#8221; değildir. Aynen &#8220;gönül&#8221; &#8220;aşk&#8221; &#8220;muhabbet” kelimelerinin karşılığı olmadığı gibi&#8230; Nasıl olsun ki? Daha kendi varlığını özüne, yani Mevlâ&#8217;ya bağlayamayan Batılı, davranışını neye bağlayacak ki? Bu kavramların Batılı muâdilleri yoktur, çünkü varlığı olmayanın ismi de olmaz.Bizdeki &#8220;edebiyyât” kavramı bile &#8220;edeb”den gelir. Edebden doğan veya edeb bildiren eserler demektir. Oysa bu kavramın Batı dillerindeki karşılığı olan &#8220;literatura” kök anlamı itibariyle &#8220;ya-zılan şeyler&#8221; demektir. Vasıf bildirmez. Aradaki uçurumu görüyorsunuz.</p>
<p>İnsanın Mevlâ için yaptığı her iş onun kulluğunu, onun Mevlâ ile olan ilişkisini güçlendiren bir şeydir. Böyle yapmak edebdir. Zaten bizim medeniyetimizde kulluk ve hayat ayrı alanlar değildir. Biz seccadenin üzerindeyken de Mevlâ&#8217;nın huzurundayız, seccadeden kalkıp sokağa çıkınca da öyle&#8230; O halde namazdaki edeb, dükkândaki veya devlet dairesindeki edepten farklı olabilir mi?Edeb her şeyi kuşatan yekpâre bir alandır. Bir müzisyenin edebiyle bir hocanın, bir imamın, bir anne-babanın veya bir işçinin edebi birbirinden farklı şeyler değildir. Namaz kılarken, yemek yerken, alış veriş yaparken, savaşırken, düşünürken, tartışırken, şiir yazarken, müzik yaparken edebin dışında olamayız.Bu sebepten bizim mûsikîmize baktığınızda aslında bir edeb mûsikîsidir. Sanatına baktığınızda bir edeb sanatıdır. Mimarisi bir edeb mimarisidir. Bilimine baktığınızda bir edeb bilimidir. Ticaretine baktığınızda da bir edeb ticaretidir.İnsanı insan yapan edebdir. Kendine karşı edeb, evrene karşı edeb, bütün varlıklara karşı edeb ve elbette hepsini çevreleyen Mevlâ&#8217;ya karşı edeb&#8230;</p>
<p>Bu duyguya sahip olan bir insan, kolay kolay kimseye zarar vermez; kimseyi ayrıştırmaz; kimseyi yabancılaştırmaz; kimseye zulmetmez. Bu insandan çirkinlik değil güzellik, keşmekeş değil huzur sâdır olur. Ona bakan Allah&#8217;ı hatırlar. İmanı, İslâm&#8217;ı sevdiren bu insandır. Sevilecek insan bu insandır. Onun düsturu, hiç bilmiyor olsa bile Peygamber Efendimizin (s.a.v) şu buyruğudur: &#8220;Kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız! Müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!&#8221;Edeb sadece fikirde, işte, niyette güzellik değildir. Güzellik ve doğruluğun aynı anda yaşanmasıdır. Güzellik ve doğruluk da ölçüyledir. Çünkü elinde ölçüsü olmayan güzeli de doğruyu da tesbit edemez. O halde edeb, ölçüyü muhafaza etmektir. Nitekim Mevlâmız buyurur: “Sabah akşam Rablerine O&#8217;nun rızâsını dileyerek dua eden kimselerle beraber nefsince sabret! Sen dünya hayatının süsünü arzu ederek onlardan gözlerini ayırma. Kalbini Bizi anmaktan gafil kıldığımız, keyfinin ardına düşmüş ve işi aşırılık olmuş kimseye uyma!” (Kehf Sûresi, 28. âyet)Bize güzelliği, ölçüyü, insana hürmeti, hakka riayeti, cömertliği, diğergamlığı, tevâzuyu emreden, öğreten Rabbimizdir; Rasûlullah&#8217;tır. O yüzden edebin kaynağı da Kur&#8217;ân&#8217;dır, sünnettir.</p>
<p>Mehmed Âkif rahmetli, Sebîlürreşâd’daki yazılarının birisinde şunu söyler: &#8220;İşte bizi öldüren, za&#8217;fa, tefrikaya düşüren iki derd-i içtimâi: azimsizlik, terbiyesizlik&#8230;&#8221; Bugün de maalesef azimden, terbiyeden, güzellikten, doğruluktan uzağız. Ne tenkid etmeyi, ne teşekkür etmeyi, ne de takdir etmeyi biliyoruz. Nobranız, hoyratız, kabayız. Göreve atarken, görevden alırken, bir işi birine verirken, ticaret yaparken, siyaset yaparken, severken, överken, kızarken, okurken, yazarken çirkiniz.Bir de bu kabalığı samimiyet sanıyoruz. &#8220;Ben buyum, beni böyle kabul edin&#8221; diyoruz. Belli ki âyetleri ve hadisleri kalp aklıyla okumamışız. Belli ki henüz doğruluk üe güzelliğin aynı şey olduğunu anlayamamışız. Belli ki ne Allah’ı, ne Rasulullah Efendimizi (s.a.v) tanıyamamışız. Belli ki Kur&#8217;ân&#8217;ı okuyoruz, ama onu yemiyoruz.&#8221;Kur&#8217;ân da yenir mi?&#8221; demeyelim. Anlatayım&#8230; Mevlânâ hazretleri-bir gün Kur’ân’ın anlamından haberi olmayan bir hâfız- dan bahsetti. Onun vaziyetinin kötü olduğunu misallerle anlattı.</p>
<p>Sonra şöyle dedi: &#8220;Rivayet etmişlerdir; Peygamber Efendimizin (s.a.v) zamanında sahabenin çoğu belki bir sûre, belki yarım sûre ancak ezberlemişti. Ezberleyeni de pek büyük görürler, bir sûre ezberinde diye onu parmakla gösterirlerdi. Bunun sebebi şuydu: Onlar, Kur&#8217;ân&#8217;ı içiyorlardı, yiyorlardı, sindiriyorlardı.&#8221; Yani Allah&#8217;ın murâdını ahlâk ve edeb hâline getirmişlerdi.Edebi olmayan hiçbir iş, Kur&#8217;ân kıraati olsun, ilim olsun, şarkı söylemek olsun, savaş olsun, ticaret olsun, siyaset olsun, sanat olsun hayırlı bir sonuç vermez; hatta aslına ihanet eder. Çünkü ölçü dışına çıkmıştır, eğridir, çarpıktır.Hepimiz &#8220;Allah güzeldir, güzeli sever&#8221; hadîs-i şerifini biliriz. Ama her bildiğimizde olduğu gibi ne hayatımızda, ne fikrimizde, ne işimizde bu fermanın eseri maalesef yok. Oysa güzellik üzerine onlarca sayfa makale yazacağımıza, iki saat konuşacağımıza tek bir güzelliği yaşatsak, her şey yerli yerine oturacak. Meselâ güler- yüzlü olmak&#8230; Meselâ selâm vermek&#8230; Meselâ insanların hatasını yüzlerine vurmamak&#8230; Meselâ gıybet etmemek&#8230;</p>
<p>Edeb sadece insana değil, canlıya-cansıza, zamana, mekâna gösterilir. Çünkü yaratılmış her şey bizim içindir. Hepsi Mevlâmızın bize lütfettiği nimetlerdir. 1920&#8217;de vefat eden büyük Halvet! mürşidi Ahmed Amiş Efendi, bir gün dervişleriyle yolda gidiyordu. Bir dervişi ayağıyla yol üzerindeki bir taşı kenara itti. Bunu gören o yüce gönüllü kişi onu şöyle uyardı: &#8220;Ayağınla itme o taşı. Çünkü o Allah&#8217;ı zikrediyor. Bu yüzden hürmet göster, elinle al, kenara koy.&#8221; Peki bu zât bu ilginç edebi nereden öğrenmiş? Kulaktan dolma değil, kitaptan değil, ama belli ki şu âyetin hakikatine erdiği için: “Göklerdeki ve yerdeki her şey Allah&#8217;ı teşbih etmektedir.&#8221; (Haşr Sûresi, 1. âyet)Bugün &#8220;edeb&#8221; belki birtakım sıkıcı kurallar, görünürdeki tutumlar, çevreye uymak için yapılan şeyler olarak anlaşılabilir. Saç- tan-baştan, kıyafetten, yemek yeme şeklinden, büyüklere saygıdan ibaret görülür. Hâlbuki edeb, âdâb-ı muâşeret kurallarından daha geniş bir şeydir. Edeb sadece &#8220;Şöyle yap, böyle yapma&#8221; demek değildir. Yani zâhiri olandan, görünenden ibaret değil, bunun çok ötesindedir. Niye? Çünkü edeb Mevlâ ile beraber olmak demektir. Asıl edeb budur. Yani siz hangi hâlde olursanız olun, ne tür kıyafeti giyerseniz giyin, nerede oturursanız oturun, ne iş yaparsanız yapın Mevlâ ile olan bağlantınızı kurduğunuz anda edebe sahip olursunuz.</p>
<p>Bu, dıştaki edebin önemsiz olduğu anlamına gelmez. Çünkü dıştaki edeb olmadan içteki edeb, içteki edeb olmadan da dıştaki edeb olmaz. Biz &#8220;edeb&#8221; in hakikatinden o kadar uzaklaşmışız ki, bugün &#8220;edebli insan&#8221; denince neredeyse silik, sünepe, korkak insan anlıyoruz, Buna karşılık saldırgan, çıkarcı, kaba adamları makbul görüyoruz. Çünkü onlar “cevvâl, iş bitirici” adamlar bize göre&#8230; Oysa tevazu kadar vakarda, barış kadar savaşta, sükût kadar sözde, fedakârlık kadar yiğitlikte edeb vardır. Zâlime karşı susmak değil, ona haddini bildirmek edebdir. Kibirliye karşı tevazu değil, kibir göstermek edebdir.Bugün tanıdığımız, televizyonlarda gördüğümüz, yazılarını okuduğumuz, peşinden gittiğimiz insanlara bir bakalım. Ayak oyunları yapıyorlar, karalıyorlar, yalan söylüyorlar, abartıyorlar, aşağılıyorlar, âyet ve hadisleri bile bu rezilliklerine âlet ediyorlar. Oturma şekilleri, bakışları, sözleri hep falso. Muhataplarım hemen cehaletle, fitneyle suçluyorlar. Peki, İslâm nerede? İslâm ahlâkı, Müslüman güzelliği, Peygamber ahlâkı nerede?</p>
<p>Bazıları &#8220;Tartışmanın edeble ne alâkası var?” diye sorabilir. Halbuki tartışmanın da her şey gibi bir edebi vardır. Zira edeb ahlâk, ahlâk da iman demektir. Laikliğe, hayati dinî ve dinî olmayan diye bölmeye karşı ömürlerini geçirenlerin bir tartışmada bile imanlarını yansıtamamaları, imansız olanların tartışmasından bile beter davranmalarında bir sorun yok mu sizce? İman davranışa, muameleye, işe yansıyamıyorsa temelde bir şey eksik demek değil mi?Meşhur bir İslâmcı şairimizi çok seven bir dostum var. Bu şair Ankara’ya geldiğinde, dostum onun sohbetine gitmiş. Şair bir şeyleri yanlış anlatınca, çok bilgili olan dostum ona edeble yanlışını hatırlatmış. İslâmcı şair bunun üzerine dostuma hakaretler yağdırmış. Şimdi bu meşhur kişi, şair olmasına şair olabilir, ama acaba &#8220;adam” mı? Bunlar adamlıkta bu kadar zavallı iseler nasıl gerçek kul, gerçek mü&#8217;min, gerçek Müslüman olabilirler? Çünkü Müslümanlık, adamlık demektir.Kimilerince &#8220;İslâm&#8217;ı hayata hâkim kılmak” diye tarif edilen İslamcılık, son 30 yılda Müslümanları daha paralı, daha makam daha tahsilli, daha güçlü yaptı. Ama daha doğru ve daha güzel yapmadı.</p>
<p>Meselâ en edeblilerimiz en îslâmcılarımız, en İslâmcılarımız da en edeblilerimiz değil. Sizce burada bir sorun yok mu?Nasıl medeniyetimizi inşâya onun mimarideki, musikideki, edebiyattaki, dildeki, kısacası her alandaki bakiyyesinin anlamına ererek başlamalı isek; edebimizi takınmaya da geleneğinizdeki güzelliği öğrenerek, ona talip olarak başlamalıyız.Evet, Müslümanların nasuh bir tövbe edip, imandan kaynaklanan doğruluğa ve güzelliğe dönmesinin vakti geldi, geçiyor.Edeb yâ Hû!</p>
<p>Nihayet dergisinin Eylül 2016 sayısında yayınlanmıştır.</p>
<p>Savaş Ş.Barkçin – Kalbin Aklı,syf.297-302 &#8211;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/">Edeb yâ Hû !</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/edeb-ya-hu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilgi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilgi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 13 Mar 2019 12:57:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Anlama]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilginin İmkanı]]></category>
		<category><![CDATA[Bilme]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[S. Muhammed Nakib El-Attas]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21469</guid>

					<description><![CDATA[<p>İslâm, bilginin imkânını yani şeylerin hakikatlerinin bilgisini kabul eder. Onların nihaî özü, iç ve dış duyular ile nefsin güçleri, akıl, keşif ve bilimsel ya da dinî bir duruma ilişkin haber-i sâdık vasıtasıyla kesin olarak elde edilebilir. Islâm, insanı her şeyin ölçüsü yapan etik ve epistemolojik rölativizmi asla kabul etmediği gibi hiçbir şekilde böyle bir görecelilikten [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgi/">Bilgi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-21969" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bilgi.png" alt="" width="492" height="277" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bilgi.png 492w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/04/bilgi-300x169.png 300w" sizes="(max-width: 492px) 100vw, 492px" /></p>
<p>İslâm, bilginin imkânını yani şeylerin hakikatlerinin bilgisini kabul eder. Onların nihaî özü, iç ve dış duyular ile nefsin güçleri, akıl, keşif ve bilimsel ya da dinî bir duruma ilişkin haber-i sâdık vasıtasıyla kesin olarak elde edilebilir. Islâm, insanı her şeyin ölçüsü yapan etik ve epistemolojik rölativizmi asla kabul etmediği gibi hiçbir şekilde böyle bir görecelilikten etkilenmemiştir. Ayrıca O, hiçbir zaman hepsi de modernizm ya da post-modernizmin doğuşuna katkıda bulunan farklı açıklama açılan veya aynı yöne sahip olan şüphecilik, bilinemezcilik ve öznelciliğin ortaya çıkışı için bir ortam hazırlamamıştır.</p>
<p>Bilgi, hem anlamın nefse ulaşması hem de nefsin anlama ulaşmasıdır. Bu tanımda biz, nefsin tabula rasa gibi sırf bir pasif-alıcı olmadığını, tam aksine almak istediği şeyi kabul etmek için kendisini hazır hale getirme ve anlama ulaşmak için şuurlu olarak çokça çaba gösterme anlamında aktif&#8217;olduğunu da kabul ederiz.</p>
<p>Anlama, sistemdeki herhangi bir şeyin “asıl yeri“ açıklığa kavuştuğu zaman ulaşılır. Zaten “asıl yer’ kavramı, hep birlikte bir sistemi tanımlayan şeyler arasında kurulan &#8216;ilişki’nin varlığına delalet eder. Bizim bir şeyin sistem içerisindeki asıl yerini bilmemizi belirleyen şey, bu tür bir ilişki ya da ilişkiler ağıdır. Burada ‘yer’den maksat, hem varoluşun uzam-zaman düzeni içinde hem de varlığın hayalî, aklî ve metafizik mertebelerinde ortaya çıkan şeydir.</p>
<p>İnsanın idraki açısından bakıldığında bilginin nesneleri sınırsız olduğu, içsel/dâhilî ve dışsal/haricî duyularımız ile hayal ve idrak güçlerimizin hepsi sınırlı güçlere ve kuvvelere sahip olduğu ve her biri kendisi için belirlenmiş şeyle ilgili bilgiyi muhafaza etmek ve iletmek için yaratıldığından dolayı akıl, her bilgi nesnesi için bir hakikat sınırı talep eder. Nesne ve onun özellikleri bilinmeyi gerektirdiği için, bunun ötesinde ya da bunun yetersiz kaldığı yerde bilgiye ilişkin hakikat yanlış hale gelmiş olur.</p>
<p>Her bilgi nesnesindeki hakikatin bu sınırlı bilgisi, nesnenin idrak edilmeye açık şeyler olması durumunda hiss-i müşterek (common sense) yoluyla elde edilir, aksi durumda ise amelî veya nazarî olma durumuna göre ona, akıl vasıtasıyla ulaşılır. Bilginin nesnelerinin zâhirî ya da açık anlamları, ilişkilerin sistem içindeki söz konusu yerleriyle ilgilidir ve onların anlamlarının sınırları anlaşıldığında, idrakimiz açısından onların &#8216;asıl’ yerleri de belirginlik kazanmış olur.</p>
<p>O halde, doğrunun konumu şudur: Bilinmeye konu olmaları cihetiyle şeylerin anlamlarının sınırları vardır ve onların kendilerine ait yerleri anlamlarının sınırlarıyla yakından ilişkilidir. Öyleyse, hakikî bilgi, bilgiye konu olan her nesnenin hakikatine dair sınırın bilindiği bilgidir.</p>
<p>Bizim asıl sıkıntımız, bilginin ifsadı sorunudur. Bu sorun, modern Batı kültür ve medeniyetinin ideolojisi, bilim ya da felsefesinden gelen tesirler sebebiyle olduğu kadar bizim kendi kafa karışıklığımız sebebiyle de ortaya çıkmıştır. Zihnî karışıklık, Vahye dayanan dünya-görüşünü yansıtan anahtar kavramların anlamlarındaki değişim ve sınırlamanın bir son ucu olarak meydana geldi. Bu aklî karışıklıktan doğan yanılsamalar, dinî bilgi, imân ve değerlerin yozlaşmasının göstergesi olan manevî ve kültürel altüst oluş içinde kendilerini açığa çıkardı.</p>
<p>Bu tür anahtar kavramların anlamlarındaki değişimler ve sınırlamalar, hakikat ve kimlik bunalımının tuzağına düşmüş olan kalplere ve akıllara hâkim olan felsefî bir program dâhilinde sekülerleşmenin yayılması sebebiyle meydana geldi. Bu bunalımlar, dinin hayat verdiği kaynaklara dayanan bilgelerimiz ve meşhur seleflerimiz tarafından kesin bir şekilde inşa edilmiş olan tarihî köklerle ilişkinin koparılmasıyla ortaya çıkan ve sapmalara sebep olan seküler eğitim sisteminin bir sonucu olarak gerçekleşti.</p>
<p>Yüzleşmekte olduğumuz problemin mahiyetinin, hukukî ve siyasî araçlarla açıkça anlaşılamayacak olan dünya-görüşümüzün temel ilkelerinin tamamını kuşatacak tarzda bir derinliğe sahip olduğu görülmelidir. Doğrunun yanlıştan ve gerçeğin yanılsamadan farklı olduğu bilindiğinde ve bu bilmenin ikrarı davranışla kabul ve tasdik edildiğinde, ancak o zaman kanun ve düzen gerçek yerlerini bulur. Bu ise, doğru bilgi ve bu bilgiyi doğru bir biçimde yayma metodu vasıtasıyla elde edilir.<br />
&#8230;<br />
”Edeb ismini verdiğim şeyi kazanmış olan kimsede etkin hale gelen ahlâkî gayeye yönelik elde edilmiş olan bir bilgi olmadan bilgiyi edinme sürecine, &#8216;eğitim&#8217; adı verilemez. Edeb, kaynağı akıl olan bilginin esas alınmasıyla kendi kendini terbiye etmekten kaynaklanan doğru davranıştır. Kolaylık sağlamak için edebi, basitçe “doğru davranış’ olarak tercüme ediyorum. Bilgi ile anlam arasında doğrudan bir ilişki vardır. &#8216;Anlam’ı, sistem içinde bir şeyin diğerleriyle olan ilişkisinin açık ve anlaşılır hale gelmesiyle sistemdeki herhangi bir şeyin yerinin tanınması olarak tarif ediyorum. “Yer’, sistemdeki asıl yeri ifade eder ve buradaki ‘sistem’, bir dünya-görüşü içinde gelenek tarafından şekillendirilmiş ve din tarafından açıkça ifade edilmiş olması yönüyle Kur’ânî kavramsal sistem anlamına gelir.</p>
<p>Halihazırda tanımlamış olduğumuz üzere bilgi, anlamın nefste hâsıl olması ve nefsin de anlamı kazanmasıdır. Bu ise, varlık hiyerarşisi içinde şeylerin asıl yerlerinin tanınmasıdır öyle ki bu, aynı zamanda varlık ve varoluş hiyerarşisinde Allah’ın asıl yerinin tanınmasına yol açar. Fakat doğru yerlerin bu yolla tanınması, tanınan şeyin hakikatinin ve doğruluğunun bilinmesiyle, yani nefste teyit ve tasdik edilmesiyle fiili hale getirilmedikçe bu bilgi eğitim haline gelmez.</p>
<p>Bilme, tanımaya uygun olan davranışı zorunlu kılar. Edeb ya da doğru davranış, bu tür bir tanımayla ortaya çıkar. O halde eğitim, nefste edebin özümsenmesidir.<br />
Edebin sosyal bir varlık olarak toplumu oluşturan fertlerde gerçekleşmesi adalet şartını gösterir; adaletin kendisi, bir şeyin veya bir varlığın olması gereken doğru ve asıl yerini keşfetme duyarlılığını mümkün kılan nübüvvet kandilindeki ışığı temsil eden hikmetin yansımasıdır.</p>
<p>Asıl yerde olmasının şartı, adalet dediğim şeydir; edeb, asıl yerde olma şartını kendileri vasıtasıyla gerçekleştirdiğimiz şuurlu davranıştır. Bu yüzden, burada tanımladığım anlamda edeb, aklın yansımasıdır; toplum açısından bakıldığında ise edeb toplumdaki adil düzendir. Muhtasar müfît bir tarzda tanımlanan edeb, hikmet vasıtasıyla yansıtılan adaletin görünüşüdür.</p>
<p>Edeb ile kastettiğim şeyi açıklamak ve onunla ilgili yaptığım tanımı anlamak için bizatihi insanın nefsini ele alalım.Insan nefsinin iki yönü vardır: ilki takdire şayan fiillere yatkın olmak, insanî tabiata sahip olmak ve Allah ile yapılan ahde sadık kalmak; diğeri kötü amellere meyletmek, hayvanî tabiata sahip olmak ve Allah ile olan ahde kayıtsız kalmak. Birincisine nâtık nefs (en-nefsu’n-nâtıka, rational soul), ikincisine şehevi ya da hayvanî nefs (en-nefsu&#8217;l-hayevânî, animal soul) adını veriyoruz. Nâtık nefs, hayvanî nefse boyun eğdirdiğinde ve onu kontrol altında tuttuğunda, o zaman bir kimse hem hayvanî hem de nâtık nefsi asıl yerlerine yerleştirmiş olur. Bu yolla ve nefsle ilişkili olarak, bir kimse nefsini asıl yerine yerleştirmiş demektir.</p>
<p>Bu, kişinin nefsine yönelik edebidir. O halde, bir kimsenin ailesiyle ve aile fertleriyle olan ilişkisi açısından bakıldığında, bu kimsenin ailesine ve başkalarına karşı olan tutum ve davranışı, samimi mütevazı fiilleri, sevgiyi, saygıyı, Özeni ve merhameti ortaya çıkardığında bu, onları asıl yerlerine yerleştirmek suretiyle bu kimsenin onların asıl yerlerini bildiğini gösterir. Bu ise, aileye yönelik edebtir. Benzer şekilde, bu türden tutum ve davranış, öğretmenlere, arkadaşlara, topluma ve liderlere yayıldığında, onlarla ilişkili olarak bir insanın asıl yerinin bilgisi ortaya çıkar; bu bilgi, onların tümüne yönelik olarak edebi gerçekleştirmek için gerekli olan fiilleri zorunlu kılar.</p>
<p>Bir insan, kelimeleri asıl yerlerine yerleştirmesi durumunda, doğru anlamlar anlaşılır hale gelir. Aynı şekilde, cümleleri ve mısraları asıl yerlerine yerleştirdiğinde ise bu durumda, nesir ve nazım edebiyat haline gelir. İşte bu da, dile yönelik edebtir. Buna ek olarak, bir insan, ağaçlar, taşlar, nehirler, vadiler ve göllerle hayvanları ve onların doğal ortamını asıl yerlerine yerleştirdiğinde bundan dolayı, doğaya ve çevreye yönelik edeb gerçekleşmiş olur.</p>
<p>Aynı şey, bir kimsenin evi için de söz konusudur; yani bir insan, eşyalarını düzenleyip onları asıl yerlerine yerleştirdiğinde, orada ahenk ortaya çıkar. Tüm bu faaliyeler, ev ve eşyaya yönelik edebtir. Hoş izlenimler oluşturacak tarzda renklerin, şekillerin ve seslerin asıl yerlerine yerleştirilmesini de örnek verebiliriz ki bu durumda, sanat ve müziğe yönelik edeb gerçekleşmiş olur.</p>
<p>Bilgi, bilginin türleri ve ilim dalları için de aynı şey söz konusudur ki bunların bir kısmı, hayatımız ve kaderimiz üzerinde etkili olduğu için diğerlerinden daha fazla öneme sahiptir. Bir kimse, onları seviyelerine ve üstünlüklerine göre derecelendirdiğinde ve herbirini asıl yerine yerleştirerek çeşitli ilimleri üstünlüklerine göre tasnif ettiğinde, bilgi bakımından edeb gerçekleşir.</p>
<p>Şu halde, edebin bilgiye delalet ettiğini ortaya koyan edebin anlamına dair yapmış olduğum yorum açıklığa kavuşmuş olur. Bu bilgi, hikmetten elde edilen bilgidir. Hikmet araştırılan bilginin gayesini ortaya koyar. O, ayrıca ahlâk ve edeple alakalı değerlerden kaynaklanan nefsin dâhili ve haricî faaliyetidir. Onun kaynağı, felsefe ya da bilim değil aksine dinden akıp gelen vahye dayalı hakikattir.<br />
&#8230;<br />
Bilginin bozulmasının sonucu olarak edebin dağılması, hayatın tüm alanlarında ehil olmayan liderlerin doğmasına sebep olan bir keyfiyeti ortaya çıkarır. Zira bu, bilginin bozuluşunun gösterdiği gibi ehil olan liderleri tanımak ve kabul etmek için gerekli olan yeteneğin ve yeterliliğin kaybolması anlamına gelir. Bu durumu karakterize eden ilmî kargaşa (entelektüel anarşi) sebebiyle avam, ilmî kararların belirleyicisi konumuna geldiği gibi, ilimle alakalı meselelerde otorite seviyesine yükselmektedir. Güvenilir tanımlar yapılamadığı için onların yerine, derin kavramlar kisvesi giymiş kılişeler ve muğlâk sloganlarla yetinmekteyiz.</p>
<p>Tanımlama konusundaki yetersizlik, yani problemleri teşhis ve tecrit etmek ve böylece doğru çözümlere ulaşmak; sahte-problemlerin ortaya çıkışı, yani problemlerin sadece siyasî, sosyo-ekonomik ve hukukî faktörlere irca edilmesi belirgin hale gelmektedir. Böyle bir durumun, cehaletlerini sermaye haline getiren ifrat ve tefrite sapmış pek çok kimsenin ortaya çıkışı için mümbit bir zemin hazırlaması şaşırtıcı değildir.</p>
<p>S. Muhammed Nakib El-Attas &#8211; <em>İslam Metafiziğine Prolegomena,</em>s.23,28</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgi/">Bilgi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilgi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Edebin Güzelliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/edebin-guzelligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/edebin-guzelligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 25 Feb 2017 09:32:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Abdürabbih]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Edebin Güzelliği]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=13865</guid>

					<description><![CDATA[<p> İbn Abdürabbih Tam adı Ebû Ömer Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. Abdirabbih b. Habîb el-Kurtubî (ö. 328/940)’dir. 10 Ramazan 246’da (28 Kasım 860) Kurtuba’da (Cordoba) doğdu. Şiir, edebiyat ve edebiyat tarihine meraklı idi. Bu alanlarda Endülüs’ün büyük âlimlerinden istifade etti. Daha yaşadığı asırda şiir ve edebiyat alanında şöhreti yayıldı. Felç hastalığına yakalandıktan bir süre sonra [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/edebin-guzelligi/">Edebin Güzelliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<h3><a href="http://ilimcephesi.com/edebin-guzelligi/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_xl/" rel="attachment wp-att-14080"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-14080" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL.jpg" alt="" width="373" height="247" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL.jpg 900w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL-600x397.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL-300x199.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/02/6cff81ed2fd5fd02c6bfe5986e55231b_XL-768x509.jpg 768w" sizes="(max-width: 373px) 100vw, 373px" /></a> İbn Abdürabbih</h3>
<div class="Detay">
<p>Tam adı Ebû Ömer Şihâbüddîn Ahmed b. Muhammed b. Abdirabbih b. Habîb el-Kurtubî (ö. 328/940)’dir. 10 Ramazan 246’da (28 Kasım 860) Kurtuba’da (Cordoba) doğdu. Şiir, edebiyat ve edebiyat tarihine meraklı idi. Bu alanlarda Endülüs’ün büyük âlimlerinden istifade etti. Daha yaşadığı asırda şiir ve edebiyat alanında şöhreti yayıldı. Felç hastalığına yakalandıktan bir süre sonra 18 Cemâziyelevvel 328’de (1 Mart 940) Kurtuba’da vefat etti. Endülüs Emevî Halifesi III. Abdurrahman’ın h. 301–320 (m. 913–932) yılları arasında yaptığı savaşları ve gösterdiği başarıları, yıl yıl anlatan 444 beyitlik bir urcûze yazdı.</p>
<p>O dönemin tarihi için de önemli bir kaynak olan bu urcûze, James T. Monroe tarafından İngilizceye tercüme edildi. İbn Abdürabbih’in en meşhur eseri ise el-’İkdü’l-ferîd’dir. Edebiyat, şiir, ahlâk, tarih, siyaset, mizah, musiki ve eğlence gibi çok değişik konuları içeren eser, bir genel kültür ansiklopedisi ve antoloji mahiyetindedir. Müellif, yirmi beş bölümden oluşan eserini, yirmi beş mücevherden yapılmış gerdanlığa benzettiği için ona ’gerdanlık’ anlamında “el-’İkd” adını verdi. Daha sonra eseri çoğaltanlar tarafından “eşsiz” anlamında “el-ferîd” sıfatı eklendi ve el-’İkdü’l-ferîd ismi meşhur oldu.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p><strong>Bazı bilgeler çocuklarına şöyle nasihat etmişlerdir:</strong></p>
<p>“Edeb, yapısı itibariyle mücevherlerin en değerlisi, kıymetçe en üstünüdür, düşük nesebleri yükseltir, büyük arzulara fayda verir, tek başına izzet verir, dostları artırır, kişiye güzel bir elbise giydirir, onu süsler, yalnızken arkadaşınız olur, gönülleri de size bağlar.”</p>
<p><strong>Hz. Ali de şöyle demiştir:</strong></p>
<p>“Yumuşak huylu olan, baş tâcı edilir. Baş tacı edilen de bunun faydasını görür. Hayâ sahibi olan saygı görür. Korkan hüsrana uğrar. Lider olmak isteyen yönetimde sabırlı olur. Kendi ayıbını gören başkasını ayıbını görmez. Azgınlık kılıcını çekenin sonu da yine onunla olur. Kim kardeşi için bir kuyu kazarsa oraya kendisi düşer. Kendi hatasını unutan başkasının hatasını gözünde büyütür. Başkasının mahremiyetini lekeleyen kendi mahremiyetini lekelemiş olur. İnatlaşan kimse kendisine zarar verir. Büyük denizlere dalmaya kalkan orada boğulur. Kendi görüşünü beğenen başarısız olur. Kendi aklını üstün gören hata eder.</p>
<p>İnsanlara karşı kibirlenen zelil olur. İşinde aşırı çalışan usanır. Alçak kimselerle arkadaşlık eden hakaret görür. Âlimlerle oturup kalkan ise değer görür. Kötü yerlere girip çıkan töhmet altında kalır. Ahlakı güzel olanın işleri kolay olur. Sözü güzel olanın itibarı olur. Allah’tan korkan kazanır. Cehâletin peşine düşen adâlet yolundan sapar. Ecelin bir gün yakalayacağını bilenin arzuları kısa olur.” Sonra da şöyle demiştir:</p>
<p>Kardeşinin ayıplarını ört… Günahlarını da sakla ve bunları geç<br />
Alçak kimsenin iftiralarına da zamanın sıkıntılarına da sabret<br />
Cevap verme nezaketinde de bulunma… Zâlimin işini de Allah’a havale et.</p>
<p><strong>Şebib b. Şeybe de şöyle demiştir:</strong></p>
<p>“Edebi öğrenin. Çünkü o aklın gıdası, kişiliğin göstergesi, gurbette arkadaş, yalnızlıkta yoldaş ve sohbet meclislerindeyken de bir süstür. Gönülleri de size bağlar.”</p>
<p><strong>(Emevî Halifesi) Abdülmelik b. Mervân da oğullarına şöyle demiştir:</strong></p>
<p>“Mutlaka edebi öğrenmelisiniz. Çünkü ihtiyacınız anında sizin için bir mal, diğer zamanlarda ise sizin için bir güzelliktir.” Bazı bilgeler de şöyle demiştir:</p>
<p>“Biliniz ki malla birlikte gelen şan, mal sende olduğu müddetçe devam eder. Edeble kazanılan şan ise asla senden gitmez.”</p>
<p><strong>İbnü’l-Mukaffa’ da şöyle demiştir:</strong></p>
<p>“Eğer insanlar sana bir mal ya da bir yetki sebebiyle değer verirlerse buna sakın sevinme. Çünkü bunların gitmesiyle değerin de gider. Ancak dinin ve edebindeki güzellik sebebiyle sana değer verirseler işte buna sevin.”</p>
<p><strong>Ahnef b. Kays da şöyle demiştir:</strong></p>
<p>“Edebin başı akıllıca konuşmaktır. Çünkü eyleme geçmeyen bir sözde, cömertliği olmayan bir malda, vefası olmayan bir arkadaşta, takvası olmayan bir fıkıhta ve iyi niyet olmayan dürüstlükte asla hayır yoktur.”</p>
<p>İbn Abdürabbih, el-’İkdü’l-Ferîd, Dâru’l-kütübi’l-ilmiyye, Beyrut 1404, c. I s. 1–2.<br />
Çeviren: Ali Bulut</p>
<p>Bize Yön Veren Metinler,Cilt.2</p>
<p>Derleyen:Alev Alatlı</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/edebin-guzelligi/">Edebin Güzelliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/edebin-guzelligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gelişme Çağındaki Çocukların Eğitimlerinde Takip Edilecek Yol ile Terbiye Metodu ve Ahlâklarının Güzelleştirilmesi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gelisme-cagindaki-cocuklarin-egitimlerinde-takip-edilecek-yol-ile-terbiye-metodu-ve-ahlaklarinin-guzellestirilmesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gelisme-cagindaki-cocuklarin-egitimlerinde-takip-edilecek-yol-ile-terbiye-metodu-ve-ahlaklarinin-guzellestirilmesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Dec 2015 23:48:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Psikoloji/Aile/Eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Çocuk Terbiyesi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam el-Gazzâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Güzel Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Gelişme Çağındaki Çocukların Eğitimlerinde Takip Edilecek Yol ile Terbiye Metodu ve Ahlâklarının Güzelleştirilmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Riyazet]]></category>
		<category><![CDATA[Yemek Yeme Adabı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=9963</guid>

					<description><![CDATA[<p>Çocukların terbiyesindeki yol, işlerin en önemli olanlarındandır. Çocuk ebeveyninin yanında emanettir. Onun tertemiz kalbi nakış ve sûretten boş, berrak ve soyut bir cevherdir. Bu mübarek kalp, kendisine nakşedilen her şeye kabiliyetlidir. Ne tarafa meylettirilirse oraya meyleder. Eğer kendisine hayrı öğretirsen, hayr üzerinde büyür. Dünya ve ahirete sahip olur, annesi ve babası da sevabında ortak olurlar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gelisme-cagindaki-cocuklarin-egitimlerinde-takip-edilecek-yol-ile-terbiye-metodu-ve-ahlaklarinin-guzellestirilmesi/">Gelişme Çağındaki Çocukların Eğitimlerinde Takip Edilecek Yol ile Terbiye Metodu ve Ahlâklarının Güzelleştirilmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/images.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-9964" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/12/images.jpg" alt="Gelişme Çağındaki Çocukların Eğitimlerinde Takip Edilecek Yol ile Terbiye Metodu ve Ahlâklarının Güzelleştirilmesi " width="348" height="262" /></a><br />
Çocukların terbiyesindeki yol, işlerin en önemli olanlarındandır. Çocuk ebeveyninin yanında emanettir. Onun tertemiz kalbi nakış ve sûretten boş, berrak ve soyut bir cevherdir. Bu mübarek kalp, kendisine nakşedilen her şeye kabiliyetlidir. Ne tarafa meylettirilirse oraya meyleder.</p>
<p>Eğer kendisine hayrı öğretirsen, hayr üzerinde büyür. Dünya ve ahirete sahip olur, annesi ve babası da sevabında ortak olurlar. Ona edep veren ve öğreten de ortak olur.<br />
Eğer şerre alıştırılır ihmal edilirse, şakî olup helâk olur. Günah da onun terbiyesiyle mükellef olanın üzerindedir. Onun velisi sorumludur. Nitekim Allah Teâlâ <i>(cc)</i> şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Ey inananlar, kendinizi ve ailenizi bir ateşten koruyun ki, onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” (Tahrîm, 6)</p>
<p>Mademki edep, çocuğu dünya ateşinden koruyor, onu ahiret ateşinden koruması daha evlâdır.</p>
<p><b>1-</b> Çocuk dünyaya geldiği andan itibaren gözetim altında tutulmalı, ihmal edilmemelidir. Onu sâliha, dindar, helâl yiyen bir kadının sütüyle beslemek uygun olur. Çünkü haramdan meydana gelen sütte bereket yoktur. Haram sütle çocuk beslenen çocuğun tabiatı pisliğe meyleder!</p>
<p><b>2-</b> Çocuğun korunması; ona edep öğretmek, ahlâkını tertemiz yapmak ve güzel ahlâkları tâlim ettirmektir. Bunun için onu kötü arkadaşlardan korumak, fazla nimetlere dalmayı kendisine âdet ettirmemek, süsü ve lüksü kendisine sevdirmemek gerekir. Çünkü böyle yetiştirilirse, büyüyünce bunların peşine düşmek sûretiyle hayatını zâyi edip, ebediyen helâk olur.</p>
<p><b>3-</b> Çocukta aklı erme alâmetleri görüldüğü zaman, onu güzelce yetiştirmek gerekir. Bunun ilk alameti, hayâ duygusunun belirmesidir. Çocuk, utanarak bir kısım fiilleri terk etmeye başlamışsa, aklın nûru onun üzerinde doğmuş demektir. Bu Allah Teâlâ´nın çocuğa vermiş olduğu bir hediyedir. Bu durum, çocuğun ahlâkının olgunluğa döndüğünü, kalbinin saflığa kavuştuğunu gösterir ve çocuğun bülûğ çağında aklının kemâle ereceğini de müjdeler. Bu bakımdan utangaç bir çocuğu başı boş bırakmak uygun değildir. Aksine ona utanması ve utanmaması gereken şeyleri öğretmek sûretiyle onun edebine yardım etmelidir.</p>
<p><b>4-</b> Çocuğa ilk galebe çalan sıfat, yemeğe karşı oburluktur. Çocuğun yanında çok yemeyi kötülemeli, edepli ve az yiyen bir kimseyi övmelidir. Çocuğa, yemek hususunda arkadaşını kendi nefsine tercih etmeyi sevdirmelidir. Yemek adabını öğretmelidir. Yemekten önce ve sonra ellerini yıkamak, besmele ile başlamak, acele etmemek ve önünden yemek gibi… Çocuğa bazen katıksız ekmek vermeli ve basit yemek yemeye alıştırmalıdır ki, çocuk iyi yemekler yemeyi şart görmesin.</p>
<p><b>5-</b> Çocuğa lüks kıyafetleri değil, sade elbiseleri sevdirmelidir. Zevke dalan ve israfa alışan çocuklardan çocuğunu korumalıdır. Erkek çocuğunu süslü giymekten muhafaza etmelidir.</p>
<p><b>6-</b> Çocuğu, onun keyfine göre konuşan insanlarla oturup-kalkmayı menetmelidir. Çünkü çocuk, yetişmesinin başlangıcında ihmal edildi mi, çoğu zaman kötü ahlâklı, yalancı, hasedçi, hırslı, nemmam (kovucu), ısrarcı, fuzulî konuşan, fuzulî gülen, hilebaz ve hayâsız olur. Kişi çocuğu bu kötü ahlâktan ancak güzel terbiye ile koruyabilir.</p>
<p><b>7-</b> Çocuk, Kur´an´ı ve bir kısım hadîsleri, iyi insanların hikâye ve hallerini öğrenmelidir ki, kalbinde sâlih kimselerin sevgisi yeşersin. Çocuk aynı zamanda hayasızlığı öven şiirlerden ve şarkılardan uzak tutulmalıdır. Çünkü böyle bir edebiyat, çocuğun kalbinde fesad tohumlarını geliştirir.</p>
<p><b>8-</b> Ne zaman çocukta güzel bir ahlâk, iyi bir fiil görülürse, bundan dolayı çocuğu mükâfatlandırmak, çocuğa ikramda bulunmak, çocuğu sevindirecek şekilde davranmak gerekir. Onu insanlar arasında bu fiilinden dolayı övmelidir.</p>
<p><b>9-</b> Eğer bazı durumlarda çocuk hata ederse göz yumulması uygun olur. Çocuğun hayâ perdesini yırtmamalı, ayıbını dışarıya vermemelidir. Hele çocuk bunu örtmek istediği zaman&#8230; Yoksa çocuk hataların açığa çıkmasından perva etmez olur.</p>
<p><b>10-</b> Çocuğu sık sık azarlamak doğru olmaz. Çünkü çok azarlamak, azarlamanın tesirini yok eder. Çirkin fiillerde bulunmayı ona kolay gösterir. Konuşmanın onun kalbinde tesiri kalmaz. Baba, çocuğuyla konuşmasının heybetini korumalıdır. Bu bakımdan çocuğunu arada sırada azarlamalıdır. Anne ise, çocuğa babaya saygıyı öğreterek çirkinliklerden uzaklaştırmalıdır.</p>
<p><b>11-</b> Çocuğu gündüz uyumaktan menetmek uygun olur. Çünkü gündüz uykusu tembelliğe sevk eder. Gece uykusundan ise mahrum etmemelidir. Çocuğu yumuşacık yataklara ve rahata alıştırmamalıdır. Günün bir kısmında yürümeye, hareketler yapmaya alıştırmalı ki çocuk tembelliğe alışmasın. Bütün bu hareketler esnasında avret yerlerini açmaya alıştırmamalıdır.</p>
<p><b>12-</b> Çocuğu, ebeveyninin servetiyle, elbiseleriyle akranlarına karşı böbürlenmekten menetmelidir. Çocuğa, kendisiyle muaşeret edene karşı ikramda bulunmayı, tevâzu göstermeyi, onlarla beraber olduğu zaman incelik ve zerafet göstermeyi öğretmelidir. Çocuğa yüceliğin almakta değil, vermekte olduğunu öğretmelidir. Başkasından almanın çirkin, hasislik ve terbiyesizlik olduğunu söylemelidir. Kısacası çocuğuna paraya karşı tamahkârlığı çirkin gösterip, yılan ve akreplerden sakındırmaktan daha fazla bunlardan sakındırmalıdır. Çünkü tamahkârlık, çocuklar için zehirden daha zararlıdır. Büyükler için de böyledir.</p>
<p><b>13-</b> Çocuğuna oturup kalkmayı, terbiyeyi öğretmelidir. Fazla konuşmaktan çocuğu menetmeli, bunun düşük insanların âdeti olduğunu belirtmelidir. Çocuğu -ister doğru isterse yalan olsun- yemin etmekten menetmelidir ki çocuk, küçüklüğünde böyle bir şeye alışmasın. Lânet etmek ve küfür etmekten menetmelidir. Böyle konuşanlarla oturup-kalkmaktan çocuğunu sakmdırmalıdır. Çünkü bu çirkin şeyler, şüphesiz kötü arkadaşlardan insana sirayet eder! Çocukların terbiye edilmesinin esası ve temeli, kötü arkadaşlardan korunmalarıdır. Başkası konuştuğu zaman, onu ciddiyetle dinlemeyi, eğer kendisinden yaşlı ise hürmetle kulak vermeyi çocuğuna telkin etmelidir.</p>
<p><b>14-</b> Kendisinden yaşlı olanlar için kalkıp, yerini vermeyi ve onların huzurunda edeble oturmayı çocuğuna telkin etmelidir. Çocuğuna, öğretmenine saygı duymayı, ceza verse bile sabretmeyi, böyle yapmanın erkekliğin alâmeti olduğunu söylemelidir. Kendisinden yaşça büyük olanlara -ister yakınları olsun, ister olmasın- hürmet etmeyi, onların huzurunda ciddiyetle durmayı telkin etmelidir.</p>
<p><b>15-</b> Çocuk mektepten dönünce, ona, oyun oynayarak mektebin yorgunluğundan kurtulması için izin verilmesi gerekir. Çünkü çocuğu daima oyundan menetmek ve hep öğrenmeye mecbur tutmak çocuğun kalbini öldürür, zekasını dumura uğratır. Hayatını altüst eder. Hatta çocuk böyle bir sıkılıktan kurtulmak için, ilmi terk etmek ister ve çeşitli hileli yolları denemeye mecbur olur.</p>
<p><b>16-</b> Çocuk erginlik yaşına vardığı zaman, tahâreti ve namazı terk etmesine göz yummamalıdır. Mübarek Ramazan-ı Şerifin bazı günlerinde çocuğa oruç tutmayı emretmelidir. Çocuğa muhtaç olduğu şer´î sınırları öğretmeli, hırsızlıktan, haram yemekten, hainlik, yalan ve fuhşiyattan ve çirkin fiillerden sakındırmalıdır. Ne zaman ki çocuk, çocukluk devresinde bu şekilde gelişirse, bülûğ çağına yaklaştığı zaman bu işlerin sırlarını bilmesi mümkün olur.</p>
<p><b>17-</b>Çocuğa dünyanın temelsiz olup bâki olmadığını, âhiretin daimî vatan olduğunu, akıllı bir kimsenin dünyasından çok, âhireti için azıklanan bir kimse olduğunu öğretmelidir. Böyle bir kimsenin Allah nezdinde derecesinin büyüyüp cennet nimetlerinin genişlediğini öğretmelidir.</p>
<p>Çocuğun gelişmesi sâlih bir şekilde olduğu zaman, bu konuşmalar çocuğun kalbine yerleşir, semere ve meyve verir. Taşın üzerine işlenen nakış gibi silinmez bir şekilde kalır.<br />
Eğer çocuğun büyümesi bunun aksine olursa onun kalbi artık hakkı kabul etmekten kaçınır. Tıpkı duvarın kuru toprağı kabul etmediği gibi&#8230; Bu bakımdan çocuğun terbiyesine başlangıçta ihtimam göstermek gerekir. Bu bakımdan çocuğun terbiyesine başlangıçta ihtimam göstermek gerekir. Çünkü çocuk hem hayra, hem de şerre kabiliyetli olarak ya-ratılmıştır. Ancak ebeveyni onu iki taraftan birisine meylettirirler. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Her çocuk fıtrat üzere doğar. Ancak annesi-babası onu ya-hudi veya hristiyan veya ateşperest yapar.60</p>
<p>Sehl et-Tüsterî der ki: &#8220;Ben onüç yaşında iken gece ibâdetine kalkıyor, dayım Muhammed b. Suvar&#8217;ın namazına bakıyordum. Dayım bir gün bana dedi ki: &#8220;Seni yaratan Allah&#8217;ı anıp hatırlamaz mısın?&#8221; Ben ona &#8216;Nasıl hatırlayayım ve anayım?&#8217; diye sorunca şöyle dedi: &#8220;Yatağına girdiğin zaman kıpırdamaksızın üç kere şöyle de: Allah benimledir. Allah beni görür. Allah şahiddir&#8221;. Ben bu dersi birkaç gece tekrar ettim. Sonra kendisine haber verdim. Bu sefer bana dedi ki: &#8220;Her gece yedi defa söyle!&#8221; Bunu da tatbik ettim. Sonra haber verdim. Bana dedi ki: &#8220;Her gece onbir defa söyle!&#8221; Ben onun dediğini yapınca, bu sözlerin zevki kalbime girdi. Bir sene sonra dayım bana dedi ki: &#8220;Sana öğrettiklerimi koru ve kabre girinceye kadar onlara devam et. Bu hem dünyada ve hem ahirette sana fayda verecektir&#8221;. Ben uzun seneler buna devam ettim. Bunun zevkini kalbimde gördüm. Sonra dayım bir gün bana dedi ki:</p>
<p>&#8220;Ey Sehl! Allah&#8217;ın beraber olduğu, baktığı, şahid olduğu kimse Allah&#8217;a isyan eder mi? O halde günahlardan uzaklaş ve sakın?&#8221; Bu bakımdan ben kendi nefsimle başbaşa kalıyordum. Beni mektebe gönderdiklerinde &#8216;Himmetimin dağılmasından korkuyorum&#8217; dedim. Fakat yakınlarım öğretmene, benim bir saatte gidip ondan öğrenmemi, sonra dönüp gelmemi şart koştular. Böylece mektebe gittim. Kur&#8217;an&#8217;ı öğrendim. Altı veya yedi yaşındayken Kur&#8217;an&#8217;ı hıfzettim. Bütün sene oruç tutuyordum. İftarlığım da arpa ekmeğiydi ve bu da on iki sene devam etti. Ben onüç yaşında iken zor bir mesele ile karşı karşıya kaldım. Ailemden beni Basra&#8217;ya göndermelerini, bu meselemi orada bulunan âlimlerden sormama izin vermelerini istedim. Böylece Basra&#8217;ya geldim. Âlimlere meselemi sordum.</p>
<p>Hiçbiri bana şifâ verici bir cevap vermeyince Abadan&#8217;da bulunan ve Ebu Habib b. Ebî Abdullah Abadanî adlı bir kişiye gidip meselemi kendisine sordum. O bana gereken cevabı verdi. Ondan faydalanmak için bir müddet onun yanında kaldım. Sonra memleketim olan Tuster şehrine döndüm. Bir dirheme bir mikyal arpa alır, öğütür, pişirir, tuzsuz ve katıksız olarak her gece bir ûkiyesini yer ve bütün seneyi böyle geçirirdim&#8230; Bu dirhem bana bir sene yetiyordu. Sonra ben üç gün üst üste oruç tutup üçüncü gecede iftar etmeye başladım. Sonra beş, sonra yedi, sonra yirmişbeş güne çıkardım ve buna yirmi sene devam ettim. Sonra çıkıp yeryüzünde seyyah olarak gezdim. Sonra memleketim olan Tuster&#8217;e döndüm. Allah Teâlâ&#8217;nın dilediği zamana kadar bütün geceyi ibâdetle geçirdim&#8221;.</p>
<p>Ahmed der ki: &#8216;Sehl et-Tüsterî&#8217;nin ölüp Allah&#8217;a kavuşuncaya kadar hiçbir gece yediğini görmedim&#8217;.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İmam Gazzali,İhya,cild:3</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gelisme-cagindaki-cocuklarin-egitimlerinde-takip-edilecek-yol-ile-terbiye-metodu-ve-ahlaklarinin-guzellestirilmesi/">Gelişme Çağındaki Çocukların Eğitimlerinde Takip Edilecek Yol ile Terbiye Metodu ve Ahlâklarının Güzelleştirilmesi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gelisme-cagindaki-cocuklarin-egitimlerinde-takip-edilecek-yol-ile-terbiye-metodu-ve-ahlaklarinin-guzellestirilmesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytan&#8217;ın Halleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:11:24 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Amel]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Halleri]]></category>
		<category><![CDATA[Şeytan'ın Hileleri]]></category>
		<category><![CDATA[Benlik]]></category>
		<category><![CDATA[Cömertlik]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Kibir]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Nimet]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8300</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; İkinci sultan şeytandır. Nefis ise şeytanın vekilidir. Komutanları ise kibir, hased, buhl (cimrilik) açgözlülük, öfke, kahkaha ve maskaralıktır. Sözü geçen bu yedi fiil muhafızlardır. Bundan dolayı kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede bir muhafız görevlendirilmiştir. Her bir muhafızın yüz bin komutanı vardır. Şimdi, hased ve buhul, dünyayı terk etmekle; bunların tamamı sabr [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/">Şeytan’ın Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-118.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-8301" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/indir-118.jpg" alt="Şeytan'ın Halleri" width="414" height="232" /></a></div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci sultan şeytandır.</strong></p>
<p>Nefis ise şeytanın vekilidir. Komutanları ise kibir, hased, buhl (cimrilik) açgözlülük, öfke, kahkaha ve maskaralıktır. Sözü geçen bu yedi fiil muhafızlardır. Bundan dolayı kalbin sağ tarafında yedi kale vardır. Her kalede bir muhafız görevlendirilmiştir. Her bir muhafızın yüz bin komutanı vardır. Şimdi, hased ve buhul, dünyayı terk etmekle; bunların tamamı sabr etmekle imana erer.</p>
<p>Ancak kibrin kaynağı şeytan, alçak gönüllülüğün ise Rahmân&#8217;dır. O halde ne zaman ki kibir gelse, alçak gönüllülüğü O&#8217;na havale eder. Ne zaman ki hased gelse, ilmi O&#8217;na havale eder. Buhlün aslı ise şeytandır, cömerdliğin aslı da Rahmân&#8217;dır. Ne zaman ki buhül gelirse, cömertliği O&#8217;na havale etmek gerkir.</p>
<p><strong>Cömertlik dört çeşittir:</strong></p>
<p><em>İlki</em>, mal cömertliği, zenginlerindir.</p>
<p><em>İkinci,</em> beden cömertliği, gâzilerindir.</p>
<p><em>Üçüncü</em>, can cömertliği, âşıklarındır.</p>
<p><em>Dördüncü</em>, gönül cömertliği, âriflerindir.</p>
<p>Şimdi esas yapılması gereken, kişinin yönünü Allah isteğine çevirmesidir. Zira edep dileyen korkuyu sever. Korku dileyen hata yapmaktan sakınmayı sever. Hata yapmaktan sakınmayı dileyen sabrı sever. Sabır dileyen utanmayı sever. Utanmayı dileyen cömertliği sever. Cömertliği dileyen miskinliği sever. Miskinliği dileyen ilmi sever. İlmi dileyen marifeti sever. Marifeti dileyen canı sever. Canı dileyen aklı sever ve aklı dileyen yüce Allah&#8217;ı sever. Allah buyruğuna müjde on iki çeşit nesnedir. Bu on iki çeşit nesne birbirine vekildir.Ve bunlar iman kumandanının önderleridir. Şimdi çok sakınmak gerekir ki eğer bu on iki türlü nesnenin birisi eksik olsa iman doğru olmaz. O halde en üst makam bunlardır. Bunları korumayan Allah&#8217;dan uzak olur, ve bilmekten dahi uzak olur. Allah&#8217;ın cemalini görmekten mahrum kalır.</p>
<p>Maskaralığı dileyen gülmeyi sever. Gülmeyi dileyen çekiştirmeyi sever. Çekiştirmeyi dileyen öfkeyi sever. Öfkeyi dileyen açgözlülüğü sever. Açgözlülüğü dileyen kıskançlığı sever. Kıskançlığı dileyen hased etmeyi sever. Hased etmeyi dileyen büyüklenmeyi sever. Büyûklenmeyi dileyen vücudunu sever. Vücudunu dileyen nefsin istek ve arzularını sever. Nefsin istek ve arzuları dileyen nefsini sever. Nefsini dileyen şeytanı sever ve şeytanı dileyen Yüce Allah&#8217;ı sevmez.</p>
<p>Zira zikredilen bu on iki fiil, işte bunlar birbirine vekildir. Bu on iki fiile de şeytan vekildir. Ne zaman ki bu on iki fiil yıkılıp yerine (iyi olan) on iki nesne yapılmayınca, kul olduğunu söyleyen kişiye Allah&#8217;tan yana yol yoktur. Çünkü bu on iki türlü fiil, hem marifetin ve hem imanın düşmanlarıdır. Akıl kumandanının şeytan kumandanını yendiği bunlarla bilinir. Bu nesnenin belirtisi odur ki, can, ruhânî işreti sever. Ruhânî işretin alameti serbest olmaktır.</p>
<p>Noksan sıfatlardan beri olan Yüce Allah buyurur ki: Üç kişi üç nesneye dayandı. Benlik davası güttü, sonunda helak oldu.</p>
<p><strong>Birincisi;</strong> şeytan &#8211; lanet ona &#8211; ateşe &#8216;dostum&#8217; dedi. Allah katında zorlama yoktur; dostu dosttan ayırmaz. Sonunda şeytanı ateşte yaktı.(1) Yüce Allah şöyle buyurdu:&#8221;&#8230; gözlerinizin önünde Firavun ailesini suda boğmuştuk,&#8221;(2)</p>
<p><strong>İkincisi;</strong> Kârun malına dayandı. Sonuç: malıyla birlikte helak oldu. Üçüncüsü; Muhammed Mustafâ (a.s.) Allah dostluğuna dayandı. Öyle olunca yüce Allah &#8220;Dostu dostundan ayırmayayım&#8221; diye buyurdu.</p>
<p>Yüce Allah şöyle buyurdu:&#8221;&#8230; onları Allah&#8217;ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah&#8217;a olan sevgileri ise (onlarınkinden) çok daha fazladır.&#8221;(3) Sonra yüce Allah, lütuf ve kereminden buyurdu ki; &#8220;Ben sizinleyim; bana şükredin.&#8221; Nitekim bir ayette yüce Allah şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8221; Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) artıracağım.&#8221;(4) Allah teâlâ bir başka âyette de şöyle buyurdu:</p>
<p>&#8220;&#8230; güzel davrananları da daha güzeliyle (mükâfatlandırması içindir)&#8221;(5) Bir başka ayette de şöyle buyurur: &#8220;&#8230; Kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa bir amel-i Sâlih işlesin ve Rabbine ibadette kimseyi ortak koşmasın.&#8221;(6) Sonra insanın, kendisini bilmesi gerekir. Kendisini bilmesini hatırlatmasının sebebi şudur: Bir kimse Rahmân ile şeytan farkını bilmezse, kendini de bilmez. Şimdi her kim bu sözleri anlasa, kendisini dahi bilmiş olur. Ne zaman ki kişi kendini bilirse aşk gelip Allah&#8217;tan yana çağırır. Bu hususta ne kadar nasibi var ise o kadar ilerler.</p>
<p>Şimdi kim bu sözleri anlamadı, kendisini dahi bilmedi. Her ne kadar insan suretinde olsa da insan mertebesinde değildir. Henüz endişeleri ve malları çokluğu içinde boğulmuşlardır. Hayvanlar gibidirler. Lâkin bu konuda tasarruf sahipleri de vardır ki onlar bilirler. Yetmiş yıldır yaptığımız dedikodu bir saat münâcât ile eşit geldi. Zira halkın dedikodu etmesi şüpheden ileri gelir. Zahidin ibadeti, aslını bilmeden iş yapmasıdır. Arifin tefekkürü, Allah&#8217;ın İlâhî sanatına bakarak iş yapmasıdır. Muhibbin yalvarıp, yakarması ise, sevgiliyle muamele etmesidir. Ancak bütün bunları yaparken riya ve tamahkarlık kişiyi kendi hâline bırakmaz. Öyle olunca kişinin daima gönül şehrini araması, gafil olmaması gerekir.</p>
<p><strong>Aklın üç koruması vardır;</strong> riyâ ile tamahı gönül şehrinden çıkarırlar. Aklın birinci koruması sabırdır. Aklın ikinci koruması utanmaktır. Aklın üçüncü koruması kanaattir. İşte şeytan bu üç korumadan korkar ve mağlup olduğu da bunlarla bilinir. Bunlar çok ulu kimselerdir ve aklın askerlerindendir. Ve insanların makamı üçtür. Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Göklerdeki ve yerdeki her şeyi Allah&#8217;ın bildiğini görmüyor musun? Üç kişinin gizli konuştuğu yerde dördüncüsü mutlaka O&#8217;dur. Beş kişinin gizli konuştuğu yerde altıncısı mutlaka O&#8217;dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa bulunsunlar mutlaka O, onlarla beraberdir.&#8221;(7)</p>
<p>Ancak her kişi insan kabul edilmez. Her ne kadar görünüş olarak insan olsalar da onlar hayvanlardan daha aşağıdırlar. Bunlar hased edip kendilerini bilmeyenlerdir. Nitekim Hz. Peygamber hadisinde buyurur:</p>
<p>&#8220;Nefsini bilen, rabbini bilir.&#8221;(8) Şu kadar ki, âbidlerin, zâhidlerin ve ariflerin ibadetleri ve durumları her biri katında uygun olmaz. Zira âbidler, zâ-hidler ve arifler dünyalık beklentileri olan topluluklardır; ancak muhibler ise mânâ kavimleridir. O halde ey azizim! Muhib olanların hallerini şerh etmek çok uzun iştir ve çeşitlidir; fakat akıl ermez, gönül tatmin olmaz ve insanın sûreti bunları kavramaz. Bu konuda bu kadar söz yeter. Burada biz bu kadarını hatırlatmış olduk; kalanın ne olduğunu ancak Allah bilir.</p>
<p><strong>Dinotlar:</strong><br />
(1)- Burada şöyle bir atlama vardır: &#8220;Beni ateşten, onu çamurdan yarattın. &#8221; (Maide, 5/12). İkinci Fir&#8217;avun, Kıptilere &#8220;dostum&#8221; dedi. Sonunda onların gözü önünde boğuldu. (M.Esad Coşan, a.g.e., s.52,53.)<br />
(2) Bakara, 2/50.<br />
(3)- Bakara, 2/165.<br />
(4)- İbrahim, 14/7. 153 Necm, 53/31. 160 Kehf, 18/110.<br />
(5)- Necm, 53/31.<br />
(6)- Kehf, 18/110.<br />
(7)-Mücâdele, 58/7.<br />
(8) El-Acûnî, a.g.e., c. II  s. 262.</p>
<p>Kaynak: Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli, Tercüme Prof. Dr. Ali Yılmaz, Prof. Dr. Mehmet Akkuş, Dr. Ali Öztürk, Şubat 2007 Ankara, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/">Şeytan’ın Halleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-halleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Utanma ve Haya</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/utanma-ve-haya/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/utanma-ve-haya/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 29 Apr 2015 19:50:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Edeb]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Topçu-Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Utanma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5650</guid>

					<description><![CDATA[<p>Utanma veya haya duygusuna gelince, bu duygu hem izzeti­-nefsin hem de şeref ve haysiyetin bizdeki bekçisidir. Onunla hem kendi izzetinefsimizi koruruz, hem de başkalarının izzetinefsine saygı duyarız. İnsanlara sevgimiz yüzünden onların şeref duygu­larını da incitmekten utanırız. Utanmayan, hem sevgisi, hem de insanlık değeri olmayan kişidir. İnsanın sahip olduğu değerler ruh yapısına bağlandıkların­dan, temelde öbür hayvanlardan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/utanma-ve-haya/">Utanma ve Haya</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Utanma veya haya duygusuna gelince, bu duygu hem izzeti­-nefsin hem de şeref ve haysiyetin bizdeki bekçisidir. Onunla hem kendi izzetinefsimizi koruruz, hem de başkalarının izzetinefsine saygı duyarız. İnsanlara sevgimiz yüzünden onların şeref duygu­larını da incitmekten utanırız. Utanmayan, hem sevgisi, hem de insanlık değeri olmayan kişidir.</p>
<p>İnsanın sahip olduğu değerler ruh yapısına bağlandıkların­dan, temelde öbür hayvanlardan farklı beden yapısı bulunmayan insan, kendi ruhunu vücuduna üstün tutar ve insan olarak ruhu­na bağlandığım göstermek ister. Bunun için, ilkel toplumlardan medeni toplumlara doğru ilerledikçe insanların vücutlarını elbise ile örtmeleri âdet olmuş ve bu hal medeniyetler ilerledikçe daha güzel ve daha tam şekiller almıştır. İnsanda hayvanlarla ortaklaşa olan bazı hayatî görevlerin gizlenmesi ve ahlâk kaidelerine bağlan­ması, edep veya iffet duygusunu meydana getirmiştir. Utanma ve edep duyguları zayıflayanlar, ruhlarında değerler aramaktan çok kendi beden yapılarında hayvanlarla ortaklaşa değerler araştırırlar ve başkalarının ruh değerlerini de kolayca çiğnerler. Onların tam tersine büyük denen insanlar, ruhlarındaki yüksekliğe tırmanmak için, bir vücuda sahip olduklarını bile bazen unuturlar. En çok utanmasını bilen, kendi ruhuna en fazla saygı duyan insandır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nurettin Topçu-Ahlak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/utanma-ve-haya/">Utanma ve Haya</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/utanma-ve-haya/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
