<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Ebû Hâmid el-Gazâlî | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/ebu-hamid-el-gazali/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Wed, 30 Sep 2026 16:32:38 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1.2</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Ebû Hâmid el-Gazâlî | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İnsan Kalbinin Özellikleri</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/#comments</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Jun 2026 16:46:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İrade]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Kalp]]></category>
		<category><![CDATA[Keşf]]></category>
		<category><![CDATA[nazar ehli]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28121</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bil ki Allah yukarıda zikrettiğimiz şeyleri insan dışındaki di­ğer canlılara da vermiştir. Nitekim hayvanların da şehvet ve gazap güçleri, dış ve iç duyuları vardır. Bundan dolayı bir ko­yun kurdu gözüyle görür, kalbi ile onun düşman olduğunu bilir ve ondan kaçar. İşte bu batini idraktir. İnsanın kalbine özgü olup onunla şerefinin yükseldiği ve Al­lah’a yakınlaşmaya [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/">İnsan Kalbinin Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Bil ki Allah yukarıda zikrettiğimiz şeyleri insan dışındaki di­ğer canlılara da vermiştir. Nitekim hayvanların da şehvet ve gazap güçleri, dış ve iç duyuları vardır. Bundan dolayı bir ko­yun kurdu gözüyle görür, kalbi ile onun düşman olduğunu bilir ve ondan kaçar. İşte bu batini idraktir.</p>
<p>İnsanın kalbine özgü olup onunla şerefinin yükseldiği ve Al­lah’a yakınlaşmaya layık olduğu şeyleri anlatacağız. Bunlar <u>ilim</u> ve irade özelliklerinde bir araya gelir.</p>
<p><strong>İlim</strong></p>
<p>İlim, dünya ve ahiret işleri ile aklî hakikatleri bilmekten iba­rettir. Çünkü bunlar duyu verilerinin (mahsûsât) ötesinde olup hayvanlarda ve insanlarda ortak olarak bulunmaz. Ak­sine tümel zorunlu bilgiler (el-‘ulûmu’l-külliye ez-zarûriyye) akla ait özelliklerdendir. Zira insan, bir şahsın aynı durumda iki farklı yerde bulunmasının düşünülemeyeceğine hükme­der. Kişi bu hükmü herkes hakkında verir. Hâlbuki -bilindiği üzere- bu hükmü veren kişi duyu organıyla sadece bazı şahıs­lar görmüştür. O hâlde verdiği bu hüküm, gördüğüne ilave olarak gerçekleşen ve tüm şahısları kapsayan bir hükümdür. Bu konuyu zarurî ve zâhir olan bilgi türünde anladığın zaman diğer nazarî bilgiler senin için daha açık hâle gelir.</p>
<p><strong>İrade</strong></p>
<p>Akıl bir işin akıbetini idrak eder ve yararlı yolu kavrayınca insanın özünde, yararlı olana doğru, onun sebeplerini hazırla­ma ve onu isteme yönünde bir şevk meydana gelir. Bu, şehvet ve hayvanlardaki iradeden farklı hatta şehvetin aksine olur. Çünkü şehvet kan aldırma ve hacamat yaptırmaktan hoşlan­maz. Akıllı kişi ise bunları irade edip talep eder, hatta bunun için para bile harcar. Aynı şekilde şehvet hasta iken lezzetli yemekleri arzularken akıllı kişi, içinde (yediği zaman kendine zarar verecek) yemekleri yemekten engelleyen bir güç bulur ki bu güç şehvet değildir.</p>
<p>Allah, insanda işlerin sonunu bilen aklı yaratıp aklın hük­müne uygun olarak organları harekete geçiren etki gücünü yaratmasaydı aklın verdiği hüküm faydasız olurdu. O hâlde insan kalbi, onu diğer canlılardan hatta ilk yaratılışında küçük çocuktan bile ayıran ilim ve irade ile hususiyet kazanır. Daha sonra buluğ çağına girince bu özellikler oluşur. Şehvet, gazap, zahir ve bâtın duyular (buluğa girmeden) çocukluk hâlinde mevcuttur. Çocuklarda insana has olan bu bilgilerin meydana gelmesi iki aşamada olur:</p>
<p><strong>1.</strong>İlk olarak bir çocuğun kalbi, imkânsız olan şeylerin ger­çekleşemeyeceği ve apaçık mümkün olanların gerçek­leşmesinin imkânı gibi ilk ve zorunlu bilgileri (el-‘ulû- mu’z-zarûriyye el-evveliyye) kuşatır. Böylelikle teorik (nazarî) bilgiler bulunmasa bile bunların kolayca oluşması mümkün hâle gelir. Böyle birinin bilgi konusundaki du­rumu, yazmayı öğrenmemiş fakat hokkayı ve kalemi bi­len, kelimeleri değil de tek tek harfleri öğrenmiş ve böylece okuma yazmayı öğrenmeye iyice yaklaşmış kişinin duru­muna benzer.</p>
<p><strong>2.</strong>İkinci aşamada deneyim ve düşünme faaliyetleriyle elde edilen bilgiler oluşur. Bunlar, kişinin dilediği zaman baş­vurabileceği bir hazine gibidir. Bunun durumu okuma yazma konusunda iyice uzmanlaşmış kişiye benzer. Çünkü böyle biri yazma kabiliyetine sahip olduğundan şu an yaz- masa bile kâtip (yazan) olarak adlandırılır. İnsanın nazarî ve pratik bilgileri ihtiva etme durumu insanlığın en yük­sek derecesidir. Ancak bu derecenin de sayısız mertebeleri vardır. İnsanlar, bilgilerinin çokluk ve azlığına, malumatı­nın değerli ve değersiz oluşuna ve bilgiyi edinme yollarının değişimine göre farklılaşır. Çünkü bu ilimler bazı kalplere doğrudan ve mükâşefe yoluyla ilahı ilhâm olarak ulaşır. Bazılarına kesb ve öğrenmek şeklinde verilir. Bazıları ko­laylık ve süratle bazıları ise zorlukla elde eder. Tam da bu noktada âlimler, hâkimler, enbiyâ ve evliyânın dereceleri birbirinden ayrılır. Bu konuda yükselme (terakki) dere­celeri sayılamayacak kadar çoktur. Çünkü Allah’ın malu­matı sonsuzdur. İlgili rütbelerin en üstünü kesb ve güçlük olmaksızın hızlıca ilahi keşf yoluyla tüm hakikatlerin ya da çoğunun açıklandığı nübüvvet mertebesidir.</p>
<p>İnsan bu saadet vasıtasıyla mekân ve mesafeyle değil mâna, sıfat ve hakikat açısından Allah’a yaklaşır. İlgili derecelerin yükse­liş yerleri Allah’a doğru seyreden sâliklerin menzilleridir. Bu menzillerin sınırı yoktur. Her sâlik kendisinin ulaştığı menzili bilir. Bu menzili ve geride olanları bilir fakat ön­deki menzillerin hakikatini kuşatamaz. Bizim peygamber­liğe ve peygambere inanıp tasdik ettiğimiz gibi bu sâlik de önde çok menziller olduğuna inanır. Fakat peygamberli­ğin hakikatini ancak bir peygamber bilir. Anne karnındaki çocuğun, bebeğin hâlini ve bebeğin de mümeyyiz çocuğun hâlini ve onun idrak ettiği zaruri malumatı, mümeyyizin ise akıl bâliğ olup nazarî bilgileri elde eden kişinin duru­munu bilmediği gibi, aklı başında olan kimse Allah’ın veli kullarına ve peygamberlerine açtığı lütuf ve rahmet me­ziyetlerini bilemez. “Allah, insanlar için ne rahmet açarsa artık onu tutacak (engelleyecek) yoktur.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Allah’ın cömertliği ve keremi gereği bu rahmet bol bol da­ğıtılmıştır. Hiç kimse bundan mahrum edilmemiştir. Ancak bu, ilahi rahmetin esintilerine açık olan kalplerde ortaya çı­kar. Nitekim Hz. Muhammed [sav] şöyle demiştir: “Hayatını­zın bazı günlerinde Rabbinizin rahmet esintileri olur. Bun­ları elde edin.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> Ondan nasiplenmek ise -ileride anlatılacağı üzere- kalbi, kötü ahlâkın sonuçları olan kir ve bulanıklıktan arındırıp temizlemekle olur. Allah’ın bu cömertliğine aşağı­daki hadislerde işaret edilmiştir.</p>
<p>“Her gece Allah dünya semasına iner (tecelli eder) ve ‘Yok mu isteyen, onun isteğine cevap vereyim?’ der.”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Hadîs-i kudsîde Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Benimle karşılaşmak için iyilerin istekleri çoğaldı. Benim onlarla karşılaşma isteğim onlarınkinden daha fazladır.”<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> ve “Bana bir karış yaklaşan kişiye ben bir arşın yaklaşırım.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Tüm bunlar şunu göstermektedir: Kalplerin ilmin nurların­dan mahrum kalması, nimet sahibi olan Allah’ın cimriliği ya da engellemesi sebebiyle değildir. Zira Allah, cimrilik ve mah­rum bırakmaktan yücedir. Bu mahrumiyetin asıl sebebi, kalp­lerde biriken pislikler, bulanıklıklar ve onları meşgul eden başka şeylerdir. Kalp bir kap gibidir; suyla dolu bir kaba hava giremeyeceği gibi Allah’tan başkasıyla dolu olan bir kalbe de Allah’ın celâlinin marifeti giremez. Hz. Muhammed [sav] aşa­ğıdaki sözüyle buna işaret etmiştir:</p>
<p>“Şeytanlar insanoğlunun kalplerinde dolaşmasalardı, onlar göklerin melekût âlemine bakarlardı.”<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a></p>
<p>Anlatılanlardan açıkça anlaşılmaktadır ki ilim ve hikmet, in­sana özgü bir vasıftır. İlimlerin en şereflisi Allah’ın zât, sıfât ve fiillerini bilmektir, İnsanın kemâli bununla meydana gelir. İnsanın kemâlinde celâl ve kemâl sahibi olan Allah’ın civarına yalanlık saadeti ve salâhı vardır. Buna göre beden nefsin bini­ti, nefis de ilmin yeridir. İlim insanm maksudu ve kendisi için yaratıldığı özelliktir.</p>
<p>Yük taşıma gücünde eşek ile ortak olan atin; düşmana saldın, kaçmak ve güzel heyet açısından eşekten farklı olması atin bu hususiyet için yaratıldığım gösterir. İlgili özellikleri kaybeden at, eşek seviyesine düşer. Bunun gibi birçok özellikte at ve eşekle aynı özellikleri taşıyan insan kendine has birçok vasıfla bu hayvanlardan ayrılır. Bunlar Allah’a yakın (mukarreb) me­leklerin özelliklerdendir. İnsan, hayvanlarla meleklerin ara­sındaki bir mertebede bulunur. İnsan, beslenme, üreme gibi özellikleriyle bitki; hissetme ve iradesi ile hareket etmesi bakı­mından hayvan; sûret ve boy bakımından ise duvarda nakşe­dilmiş resim gibidir. İnsanı diğer varlıklardan ayıran özelliği ise eşyanın hakikatini bilmesidir. Bundan dolayı bütün organ ve güçlerini, ilim ve amelde kendisine yardım edecek şekilde kullanan insan meleklere benzer. Bu kimse meleklerin arasına iltihak etmeye, “melek” ve “rabbânî” seklinde isimlendirilmeye layıktır. Nitekim Allah’ın haber verdiğine göre Hz. Yusuf u gören kadınlar şöyle demiştir: “Bu bir insan değil bu ancak çok şerefli bir melektir.”<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></p>
<p>Kim himmetini bedenî zevklerine sarf eder hayvanlar gibi yer ve içerse hayvanların mertebesine düşer. Bu kişi öküz gibi ah­mak ya da domuz gibi boğazına düşkün veya köpek ve kedi gibi saldırgan yahut deve gibi kinci ya da kaplan gibi kibirli yahut tilki gibi hileci veya sayılan tüm kötülükleri kendinde birleştiren azgın bir şeytan olur. <em>Şükür Kitabında</em> bir parça anlatılacağı üzere insanın duyularının ve uzuvlarının her bi­rinden Allah’a ulaşmak konusunda yardım istenebilir. Kim bunları Allah’a giden yolda kullanırsa kurtulur, kim de yoldan sapmak için kullanırsa hüsran ve hayal kırıklığına uğrar. Bu konuda saadetin özü şudur ki kişi, Allah’a ulaşmayı maksut, âhireti karargâh, dünyayı menzil, bedenini merkep ve âzâlarını hizmetçi yapmalı ve müdrikin kendisi beden memleketinin ortası olan kalpte memleketlerinin ortasında oturan hüküm­dar gibi oturmalıdır. Beynin ön tarafına yerleştirilen hayal gücünü (kuvve-i hayâliyye) postacı (sahib-i berîd) olarak ka­bul etmelidir. Çünkü hissedilen tüm haberler burada birleşir. Beynin arka kısmında bulunan hafıza gücü (kuvve-i hafıza) hazine vekili kabul edilmelidir.</p>
<p>Dili (el-kuvvetü’n-nâtıka) ter­cüman, hareket eden uzuvları (el-kuwetü’l-‘âmile) kâtipler, beş duyuyu (el-havâssü’l-hamse) ise câsuslar olarak kabul et­meli ve bunların her birine ayrı bir yerde görev vermelidir. Mesela gözleri renkler, kulakları sesler, burnu kokular âle­mi ile vazifelendirilmelidir. Diğer âzâları da uygun oldukları yerlerde kullanmalıdır. Çünkü ilgili âzâların her biri görevli oldukları âlemden edindikleri haberleri ilk olarak postacı (sa­hib-i berîd) gibi olan hayal gücüne (kuvve-i hayâliyye) gönde­rir, o da hazine vekili olan hafıza gücüne (kuvve-i hâfıza) tes­lim eder. Hazîne vekili ise aldığı bu haberleri hükümdara arz eder.</p>
<p>Hükümdar da memleketin idaresinde ihtiyaç duyduğu şeyleri bundan alır. Ayrıca ulaşmak istediği yolculuğu ta­mamlama, bela olan düşmanını yenme ve yolculuğuna engel olacak yol kesicileri kovma hususunda muhtaç olduğu şeyleri buradan edinir. Hükümdar böyle çalışırsa muvaffak, bahtiyar ve Allah’ın nimetine şükretmiş olur. Fakat bunları ihmâl eder; gazap, şehvet ve diğer peşin hazları için yahut menzilini de­ğil yolunu imâr etmek için kullanırsa -zira dünya, üzerinden geçip gideceği bir yol olup vatanı ve kalacağı yer ahirettir- o zaman perişan, bedbaht ve Allah’ın nimetine karşı nankörlük etmiş olur. Ayrıca Allah’ın askerlerini (uzuvlar ve hisler) zayi etmiş, Allah’ın düşmanlarına yardımcı olmuş ve Allah’ın or­dusunu perişan etmiş olur. Böylelikle azaba duçar olup vara­cağı yerde ve ahirette [rahmetten] uzaklaştırılmaya müstahak olur. Bundan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Kâ‘b el-Ahbâr, anlattığımız örneğe işaret ederek şöyle der: Hz. Âişe’nin huzuruna girdim ve şöyle dedim: “Gözler insana yol gösterir. Kulaklar sesleri işitip muhafaza eden kaplar gibidir, dil tercümanlık yapar. Eller kanat, ayaklar ise postacı gibidir. Kalp ise bir hükümdardır. Hükümdar iyi olursa ordusu da iyi olur.” Beni dinleyen Hz. Âişe, Hz. Peygamberden böyle işit­tiğini söyledi.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a></p>
<p>Hz. Ali, kalplerin temsili hususunda şöyle dedi: “Allah’ın yer­yüzünde kapları vardır, onlar insanların kalpleridir. Allah’ın yanında en değerlileri ise en yufka, en temiz ve en sağlam olanlarıdır.” Sonra bu sözünü “Din konusunda en sağlam, kesin bilgi hususunda en temiz ve dostlarına karşı en yufka olan kalpler” diyerek açıklamıştır.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Hz. Ali’nin sözü Allah’ın aşağıdaki âyetlerine işaret etmektedir:</p>
<p>“Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>“O’nun nurunun temsili şudur: Duvarda bir hücre; içinde bir kandil, kandil de bir cam fânûs içinde. Fânûs sanki inci gibi parlayan bir yıldız.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Ubey b. Kâ’b yukarıdaki âyetin, müminin nuru ve kalbini;<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> aşağıdaki âyetin ise münafığın kalbinin misali olduğunu söyler:<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>“Yahut (inkârcıların küfür içindeki hâlleri) derin bir denizde­ki karanlıklar gibidir.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Zeyd b. Eşlem, “O, korunmuş bir levhadadır (Levh-i Mah- fûz’dadır).”<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a> âyetinde zikredilen Levh-i Mahfûz’un, müminin kalbi olduğunu söyler.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Sehl et-Tüsterî ise “Kalb ile göğsün misali arş ile kürsü gibidir.” demiştir.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Bunlar kalbin misal­leridir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>KALPTE BÎR ARAYA GELEN </strong><strong>ÖZELLİKLER VE ÖRNEKLERİ</strong></p>
<p>Şunu bil ki insanın oluşum ve yaratılışına dört unsur eş­lik eder. Bundan dolayı onda dört tür nitelik bir araya gelir. Bunlar yırtıcı, hayvani, şeytani ve rabbani niteliklerdir. Buna göre gazap gücü insana hâkim olursa kişi düşmanlık, buğz, hakaret edip vurarak insanlara saldırma gibi yırtıcı hayvan özelliklerini; şehvet gücü hâkim olunca ise açgözlülük, hırs ve cinsellik gibi hayvani özellikleri taşır. Fakat insan “De ki: Rûh, Rabbimin bileceği bir şeydir.”<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a> âyetinde işaret edildiği üzere kendisinde rabbani bir durum olduğundan kendisi için rubu- biyyet iddia edip ele geçirmeyi, üstünlüğü, her şeyde özel ve tek olmayı, önderlikte bir olmayı, kulluk ve tevâzu bağından kurtulmayı sever. Tüm bilgilere sahip olmaya heves eder hatta her şeyi bildiği iddia eder. Kendisine ilim isnat edildiğinde se­vinir, cehalet isnat edildiğinde ise üzülür. Hâlbuki tüm haki­katleri kuşatmak ve güç ile yaratılmış varlıkların tümü üzerin­de otorite kurmak rubûbiyet vasıflarındandır. Fakat insanda buna ulaşma konusunda tutku vardır.</p>
<p>Gazap ve şehvet gücü yönünden hayvanlarla ortak vasıfları olmasına rağmen, temyiz (düşünme ve anlama) bakımından hayvanlardan farklı ve özel bir konumda olduğu için [bazen] insanda şeytanlık meydana gelir ve zararlı bir varlığa dönü­şür. Temyiz gücünü şer vecihlerini bulurken kullanır, amaçla­rına tuzak, hile, sahtekârlık ile ulaşır ve hayır mahallinde şerri izhar eder. Bu ise şeytanların ahlâkıdır.</p>
<p>Her insanda bu dört özellikten -yani rabbani, şeytani, vahşi ve hayvani vasıflardan- bir parça vardır. Bunların hepsi kalp­te toplanmıştır. Sanki insan derisinde domuz, köpek, şeytan ve bilge (hakim) bir aradadır.</p>
<p>Domuz; rengi, şekli ve sûreti sebebiyle değil şiddetli hırsı, düşmanlığı ve aşırı arzuları nedeniyle yerilmiştir. Bu yönüyle şehveti temsil eder. Köpek ise gazap gücünü sembolize eder. Zira yırtıcı hayvan ya da ısıran köpek, sûret, renk ve şekil bakımından değil taşıdığı anlam bakımından yırtıcı ve zarar vericidir. Yırtıcılık anlamının özü ise saldırganlık, düşman­lık ve ısırmadır. İnsanın içinde yırtıcı hayvanın saldırganlığı ve gazabı, domuzun hırsı ve şehveti vardır. Domuz, aç gözlü­lük duygusuyla kötülük ve çirkinliğe yırtıcı hayvan ise gazap gücüyle zulüm ve eziyet etmeye çağırır. Şeytan ise domuzun şehvetini, yırtıcı hayvanın sinirini kamçılayıp sürekli bunları harekete geçirmeye, birini diğeri ile tahrik etmeye ve yaratıl­dıkları tabiatı onlara güzel göstermeye çalışır.</p>
<p>Aklın misali olan bilgi ise doğup aydınlatan nuru ve nüfuz eden basireti ile şeytanın aldatıcılığını ortaya çıkarır, onun hile ve tuzağını defeder ve köpeği onun üzerine musallat ederek domuzun açgözlülüğünü kırar. Çünkü gazap, şehvetin keskinliğini yok eder. Köpeğin saldırganlığını ise domuzu ona musallat ederek kırar, Böylece aklın siyaseti ile her ikisini yener. Kişi zikredilen şeyleri yaparak buna muktedir olursa durum dü­zelir, beden memleketinde adâlet ortaya çıkar ve tüm işler doğru şekilde (sırat-ı müstakim üzerine) cereyan eder. Eğer şehvet ve gazap gücünü yenmekten aciz olursa bu güçler onu yener ve kullanır. Sonuçta ise domuzu doyurmak ve köpe­ği memnun etmek için çeşitli hileler ve düşünceler ortaya koyar. Sürekli domuz ve köpeğe ibadet hâlinde olur. İnsanla­rın çoğunun durumu böyledir. Düşüncelerinin çoğu karınla­rını doyurmak, cinsel arzularını tatmin etmek ve düşmanları ile çelişmektir.</p>
<p>Ne şaşılacak şeydir! Putperestlerin putlara ibadetini kına­yan kişinin gözünden perde kaldırılsa, keşif sâhiplerine rüya veya yakaza hâlinde gösterildiği gibi bu kişiye de durumunun hakikati gösterilse, kendisinin bir domuzun önünde eğilmiş ona secde ve rükû ediyor olduğunu, bu domuzun emirlerini ve işaretini beklediğini, şehvetinin istediği şeyler hususunda domuz kışkırttığında ne istiyorsa onu hemen yerine getirip hizmetinde bulunduğunu görürdü. Ya da bu kişi kendisini saldırgan bir köpeğin önünde ona ibadet ederken, isteklerini dinleyip ona itaat ederken, ona itaat [mevkiine] ulaşmak için çeşitli çözümler düşünürken görürdü. Bu kişi şeytanını sevin­dirmeye çalışır. Zira domuzu ve köpeği tahrik eden ve onları, bu kişiyi kullanmaya iten şeytandır. Bu yönüyle mezkûr kişi aslında şeytana ibadet eder.</p>
<p>Her kul, kendi harekât ve sekenâtını, niçin konuştuğunu, ni­çin sustuğunu, niçin kalktığım ve niçin oturduğunu gözlem­lesin. Basiret gözüyle bakar ve insaf ederse hayatı boyunca şehvet ve gazap güçleri için çalıştığını görür. Bu hâl, zulmün son haddidir. Çünkü sultam köleye, mal sahibini mala, efen­diyi hizmetçiye, galibi ise mağluba çevirmiştir. Oysa efendilik, galebe ve otorite aklın hakkıdır. Fakat bu kimse, aklını gazap, şehvet ve şeytana hizmetçi kılmıştır. Bu üçüne itaat ettikçe kalbine üst üste kötü sıfatlar yığılır; ta ki bu kötülükler kalbi­nin tabiatı hâline gelsin, onu helâk edip öldürsün.</p>
<p>Şehveti simgeleyen domuza itaat etmekle utanmazlık, pislik, israf ve cimrilik riya, arsızlık, alay, faydasız şeylerle uğraşma, hırs, şiddetli arzu, yalakalık, haset, alay etme ve benzeri kötü huylar ortaya çıkar. Gazabı temsil eden köpeğe itaat etmek­le ise faydasız atılganlık, hor görme, büyüklük taslama, ken­dini beğenme, öfkeyle deliye dönme, tekebbür, ucb, istihzâ,küçümseme, yaratılanları hakir görme ve zulüm isteme gibi kötülükler meydana gelir. Şehvet ve gazap güçlerine boyun eğip şeytana itaat etmekle de tuzak kurma, hıyanet, hile, kur­nazlık, telbîs, aldatma, dövme, küfür ve benzeri, birçok kötü haslet oluşur.</p>
<p>Kişi, yukarıda anlatılanların tam tersini yaparak gazap, şeh­vet ve şeytanı, rabbânî sıfatın yönetimi altına alsaydı rabbânî sıfatlardan olan ilim, hikmet, yakîn, eşyanın hakikatini kuşat­ma, her şeyi olduğu gibi anlama, ilim ve basiret ile bunların hepsine hâkim olma ve ilmin kemâliyle herkesin önüne geç­meye liyakat kazanma gibi hasletler kalbinde yerleşirdi. Ayrı­ca gazap ve şehvete itaat etmekten müstağni hâle gelirdi. Böylece kişi, şehvet domuzunu zapt edip itidale getirdiğinde iffet, kanaat, itmi’nân (mütmainlik), zühd, verâ, takvâ, inbisât, gü­zel sûret, hayâ, akıllılık, yardımseverlik ve benzeri yüce sıfatlar kalpte yayılır.</p>
<p>Kişi gazap gücünü yenip zapt ettiğinde ve onu gerekli sınırına getirdiğinde ise cesaret, kerem, yüksek himmet, nefsi kontrol edebilme, sabır, hilm, tahammül, affedicilik, sebat kabiliyeti, yüksek makam, gözü peklik, vakar ve benzeri güzel sıfatlar or­taya çıkar. Kalp, kendisine tesir eden hâlleri kuşatan bir ayna hükmündedir. Bu tesirler, sıra ile kalbe ulaşır.</p>
<p>Daha önce sayılan övülen huylar, kalp aynasının parlaklığını, ışığını ve pırıltısını artırır.. Hatta bu sayede Hakk’ın nûru par­lar ve dinde aranan hususların hakikati keşfolur. Hz. Muhammed [sav], aşağıdaki sözleriyle işte böyle bir kalbe işaret eder: “Allah bir kuluna hayır murat ettiği zaman, ona kalbinden bir vâiz yaratır.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a></p>
<p>“Kimin kalbinde bir vaiz bulunursa onun üzerinde Allah’ın bir muhafızı olur.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a></p>
<p>Kötü huylar, gönül aynasına yükselen kara duman gibidir. Bu duman, onu karartıp İlâhî nurdan mahrum bırakıncaya kadar birikmeye devam eder. Bu ise kalbin mühürlenmesi ve hük­mü altına girmesi demektir. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Hayır, hayır! Doğrusu onların kazanmakta oldukları kalple­rini paslandırmıştır.”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>“Biz dileseydik onları da (öncekiler gibi) günahları yüzünden cezalandırırdık Biz onların kalplerini mühürleriz de onlar hakkı işitmezler.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Allah onların duymamalarını günahlar sebebiyle kalplerinin mühürlenmesine bağladığı gibi aşağıdaki âyetlerde onların işitmelerini de takvâya bağlamıştır.</p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten sakının ve dinleyin.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a></p>
<p>“Allah’a karşı gelmekten salanın. Allah, size öğretiyor.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[24]</sup></a></p>
<p>Günahlar çoğaldıkça kalbe mühür vurulur ve bu sırada kalp, hakkı görmekten, dinin iyiliklerini idrâk etmekten körleşir. Âhiret durumunu küçümser, dünya işini büyütür ve tüm dü­şüncesini dünyaya bağlar. Âhiretle ilgili bir şeyler duyduğunda bir kulağından girer, diğerinden çıkar. Fakat kalbine yerleş­mez, tevbe etmeye ve eksiğini gidermeye teşvik etmez. Bunlar, kâfirlerin kabir ehlinden ümit kestiği gibi âhiretten ümit kesen kimselerdir. Kur’ân-ı Kerîm ve hadislerde zikredilen “Günahların ile kalbi karartması” ifadesinin anlamı budur. Meymûn b. Mihrân şöyle demiştir: “Bir kul günah işlediği zaman kalbi­ne siyah bir nokta konulur. O günahı işlemeyi bırakır ve tövbe ederse kalbi cilalanır [ve parlar]. Günaha tekrar dönerse bu nokta kalbe yükselir ve kaplar. İşte bu, kalbin mühürlenmesi- dir.”<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[25]</sup></a> Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Müminin kalbi temizdir, orada parlayan bir kandil vardır. Kâfirin kalbi ise siyah ve tersine çevrilmiştir.”<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[26]</sup></a></p>
<p>Allah’a itaat etmek şehvetlerin aksine kalbi parlatır, günah­lar ise kalbi karartır. Kim günahlara yönelirse kalbi kararır. Kim günahın arkasından bir iyilik yapar ve bu günahın izini silerse kalbi kararmaz fakat nuru azalır. Bu durum kirletilip temizlenen, sonra yine kirletilip temizlen bir aynaya benzer. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>Kalpler dörde ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong>Temiz kalp ki onda parlayan bir kandil vardır. Bu, mümi­nin kalbidir.</p>
<p><strong>2.</strong>Kararmış ve ters döndürülmüş kalp ki bu, kâfirin kalbidir.</p>
<p><strong>3.</strong>Bir kaba konmuş ve ağzı bağlanmış kalp ki bu, münafığın kalbidir.</p>
<p><strong>4.</strong>İçinde imanın ve münafıklığın beraber bulunduğu kalptir. Buradaki iman, temiz suyun besleyip geliştirdiği baklaya; münafıklık ise irin ve cerahatin artırdığı yaraya benzer. Bu ikisinden hangisi galip olursa onunla hükmolunur. Başka bir rivayette ise “[Bu ikisinden hangisi galip olursa]onu götürür.”<a href="#_ftn27" name="_ftnref27"><sup>[27]</sup></a> denilmiştir. Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Şüphe yok ki Allah’a karşı gelmekten sakınanlar, kendile­rine şeytandan bir vesvese dokunduğu zaman iyice düşü­nürler (derhal Allah’ı hatırlarlar da) sonra hemen gözleri­ni açarlar.”<a href="#_ftn28" name="_ftnref28"><sup>[28]</sup></a></p>
<p>Allah kalbin parlaklığının ve görmesinin zikir ile meydana ge­diğini ve bunun ancak takvâ ile mümkün olduğunu; takvânın zikir kapısı, zikrin keşif kapısı, keşfin de büyük kurtuluşun -Allah ile mülâki olmak- kapısı olduğunu haber vermiştir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İLİMLERE NİSPETLE KALBİN MİSALİ</strong></p>
<p>İlmin mahallinin kalp yani tüm azalan idare eden latife ol­duğunu bil. Uzuvlar bu latifeye hizmet edip itaat eder. Malu­matın hakikatine nispetle kalp, renkli cisimlerin sûretlerine nispetle ayna mesabesindedir. Renkli cismin aynada meydana gelen bir sûreti olduğu gibi her malumun bir hakikati ve her hakikatin kalbin aynasına yerleşip orada açığa çıkan bir sû­reti vardır. Ayna başka, yansıyan kişilerin sûretleri başka ve aynaya aksedip orada görülen misalleri başkadır. Bunlar üç ayrı şeydir. Dolayısıyla bu konuda da üç ayrı şey vardır: kalp, eşyaların hakikatleri ve bu hakikatlerin kalpte meydana gel­mesi. Âlim eşyanın hakikatlerinin hulul ettiği kalpten malum eşyanın hakikatlerinden, ilim ise misalin aynada husûlünden ibarettir. Yine bir şeyi tutmak ve kavramak el gibi tutan bir nesneyi, kılıç gibi tutulan bir şeyi ve elde kılıcın tutulmasının meydana gelmesi ile kılıç ve el arasındaki vusulü gerektirir. Bunun gibi, malumun misalinin kalbe ulaşmasına (vusul) ilim denir.</p>
<p>Ortada hakikat ve kalp vardı fakat ilgili hakikatle­rin kalbe ulaşmasından ibaret olan ilim yoktu. Bu durum kılıç ve el varken -kılıç elde olmadığından- tutma ve alma eylem­lerinin isminin olmamasına benzer. Evet, tutma eylemi, kılı­cın ele alınmasından ibarettir. Fakat malum, kalpte meydana gelmez. Ateşi bilen kişinin kalbinde ateşin kendi oluşmaz. Kalbe yerleşen şey, ateşin tanımı ve sûretine uygun hakikat ve mahiyettir» Bu yüzden ayna ile örnek vermek daha uygundur. Zira kişinin kendisi aynada meydana gelmez ancak bu kişi­ye uygun (mutâbık) sûret bu aynada yansır. Bunun gibi, ma­lumun hakikatine uygun sûretin kalpte meydana gelmesine ilim adı verilir. Aynada aşağıdaki beş sebepten dolayı sûretler inkişaf etmediği gibi kalpte de ilgili sebeplerden dolayı ilim meydana gelmez.</p>
<p><strong>1.</strong>Şekil açısından aynanın eksikliği. Şekillendirilip cilalan­madan önce demir cevherinden oluşan aynanın durumu böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Şekli tam olsa da aynanın kirli, paslı ve bulanık olması gibi.</p>
<p><strong>3.</strong>Sûretin aynanın arkasında kalma durumunda olduğu gibi aynanın, sûretin bulunduğu taraftan farklı bir yöne çevrilmesi.</p>
<p><strong>4.</strong>Ayna ile sûret arasında bir engelin bulunması.</p>
<p><strong>5.</strong>İstenilen sûretin hangi tarafta olduğunun bilinmemesi. Hatta bu sebeple ilgili sûretin aynanın yönüne hizalanması mümkün olmaz.</p>
<p>Kalp, tüm işlerde her şeyin hakikatinin açığa çıkmasına isti­dadı olan bir aynadır. Ancak aşağıda sayılan sebepler yüzün­den bilgiler kalpte oluşmaz.</p>
<p><strong>1.</strong>Çocuğun kalbinde olduğu gibi bizatihi kalpte eksiklik olur. Eksikliğinden dolayı malumat burada ortaya çıkmaz.</p>
<p><strong>2.Şehvetin</strong> çokluğundan kaynaklı kalpte üst üste biriken günahların ve pisliğin bulanıklığı. Bu, kalbin temizliği ve parlaklığına engel olur. Karanlığı ve üst üste birikmesi ne­deniyle hakkın zuhurunu men eder. Hz. Muhammed [sav] şu sözüyle buna işaret etmiştir: “Günah işleyen kişinin aklı bir daha ona dönmeyecek şekilde ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn29" name="_ftnref29"><sup>[29]</sup></a></p>
<p>Yani bu kişinin kalbinde ebedi olarak kaybolmayacak bir günah izi meydâna gelir. Yapılması gereken şey gü­nahın hemen ardından onu silen bir iyilik yapmaktır. Hiç günah işlemeden iyilik yaparsa kalbinin parlaklığı artar. Daha önce günah işlenirse iyiliğinin faydası kay­bolur. Fakat kalp günah işlemeden önceki hâline döner, parlaklığı artmaz. Bu apaçık bir hüsran ve çözümü ol­mayan bir eksikliktir. Kirlendikten sonra bu kiri gider­mek için cilalanan ayna, kirlenmeden parlaklığının ar­tırılması için cilalanan ayna gibi değildir. Allah’a itaat etmeye yönelip şehvetlerin gerektirdiği şeylerden yüz çevirmek kalbi arındırır ve parlatır. Bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Bizim uğrumuzda cihat edenler var ya, biz onları mutlaka yollarımıza ileteceğiz.”<a href="#_ftn30" name="_ftnref30"><sup>[30]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Kim bildiği ile amel ederse Allah ona bilmediğini öğretir.”<a href="#_ftn31" name="_ftnref31"><sup>[31]</sup></a></p>
<p><strong>3.</strong>Kalbin, talep edilen hakikat yönünden ayrılmasıdır. Çün­kü itaat eden salih birinin kalbi, temiz olsa da hakkı ara­madığı ve aynasını matluba doğru çevirmediği için, hak­kın parlaklığı tecelli edemez. Bilakis bedeni ibadetlerin ayrıntıları ile meşgul olur ya da geçim yolları ile uğraşır ve rubûbiyeti düşünmeye ve İlahî gizli hakikatleri arama­ya gönlünü çevirmez. Böylelikle -düşünüyorsa- amellerin afetlerinin inceliklerini ve nefsin ayıplarının gizliliklerini keşfeder ya da -düşünüyorsa- kalbinde geçim yolları [-na dair düşünceler] parlar. Ameller ve itaatlerin tafsilatı ile meşgul olmak haklan parlaklığının inkişafına engel olu­yorsa dünya şehveti, lezzeti ve alakalan ile meşgul olan bir kalp hakkında ne düşünürsün! Bu durum hakikatin keşfi­ne nasıl engel olmasın ki!</p>
<p><strong>4.</strong>Arada engelin (hicâb) bulunması. Çünkü şehvetlerini yen­miş ve fikrini bir hakikate yöneltmiş itaatkâr bir kalbe bile hakikatler keşfolunmayabilir. Zira kişi, hüsn-i zan ve taklit yoluyla çocukluğundan beri benimsediği inançlar sebe­biyle perdelenmiştir. Bu inançlar, Hakk’ın hakikati ile kişi arasına girer ve zahirî taklitle elde edilen bilgilerin ötesin­de hakikatlerin kalpte keşfolmasına engel olur. Bu durum, kelâmcıların ve mezhep taassubuna kapılanların çoğunun hakikate ulaşmasının önünde duran büyük bir perdedir. Hatta yeryüzü ve gökyüzündeki İlâhî kudreti (melekût) tefekkür eden sâlihlerin birçoğu da bu hâlden bütünüyle kurtulabilmiş değildir. Zira nefislerinde donmuş, kalple­rinde yerleşmiş ve kendileriyle hakikatler arasına perde hâline gelmiş taklidi inançlar onları</p>
<p><strong>5.</strong>Matlûbun (aranan şey) hangi yönden elde edileceğinin bilinmemesi. Çünkü bir bilgiyi talep eden birisinin, ara­dığına uygun diğer bilgileri düşünmeden meçhul (bilin­meyen) bir bilgiyi araması mümkün değildir. Bu kişi ilgili bilgileri düşünür ve kendi içinde bunları âlimlerin bilece­ği özel bir sıralama ile düzenlerse aradığı şeye yönelir ve böylece matlûbun hakikati kalbinde açığa çıkar. Zira fıtrî olmayıp öğrenilmesi talep edilen bilgiler ancak ilim ağı ile avlanabilir. Hatta tüm bilgiler ancak daha önce var olan iki bilginin özel bir şekilde birleşip eşleşmesinden sonra oluşur. Kadın ve erkeğin birleşmesinden üçüncü birisi­nin meydana gelmesi gibi bu iki bilginin birleşmesinden üçüncü bir bilgi doğar. Sonra at elde etmek isteyen biri­sinin bunu eşek, deve ve insandan meydana getirmesi mümkün değildir. Bunun için bir tane erkek ve dişi atın özel bir şekilde birleştirilmesi gerekir. Bu da özel bir iki at arasında belirli ilişkinin meydana gelmesi ile olur.</p>
<p>Bu­nun gibi tüm bilgilerin kendine özel iki aslı vardır. Bunların birleşmesinden, aranan üçüncü bilginin oluşmasını sağlayan bir yol vardır. Bu asılları ve bunların birleşme keyfiyetini bilmemek bilginin elde edilmesi için engeldin Mesela yukarıda zikrettiğimiz üzere sûretin bulunduğu ta­rafı bilmemek bu engeller arasında yer alır. Hatta mesela, ensesini aynada görmek isteyen bir insan, aynayı yüzünün hizasına kaldırırsa ensesini göremez. Bu kişi her ne kadar aynayı yüzünün hizasına kaldırsa da ensesine hizalamadığı için ensesini göremez. Benzer şekilde aynayı arkaya doğru kaldırır ve hizalarsa ayna gözünden uzaklaştığı için aynayı ve ensesinin bulunduğu şekli yine göremez. Bu durumda ensesinin arkasına koyacağı ikinci bir ayna daha gerek­mektedir ki bu ayna diğerini görecek şekilde mukabilin­de durur.</p>
<p>İki ayna konulurken ensenin şeklinin hizalanan aynada yansıması için iki ayna arasındaki ilişkiyi kurar. Sonra aynadaki görüntü gözün mukabilinde olan aynaya akseder peşi sıra göz ensenin sûretini idrak eder. Aynı şe­kilde bilgileri elde etmenin de çeşitli yolları vardır. Burada ayna kısmında zikrettiğimizden daha fazla sapma ve tahrif bulunur. Yeryüzünde bu sapmalardan kurtuluş keyfiyeti­ni bilen çok az kişi vardır. îşte eşyanın hakikatini, kalbin bilmesine engel olan sebepler bunlardır. Yoksa yaratılışı itibariyle her kalp eşyanın hakikatini bilebilir. Zira kalp, rabbânî mahiyette yüksek bir emirdir. Bu özelliği ve şerefi ile diğer cevherlerden ayrılır. Allah aşağıdaki sözü ile bu duruma işaret etmiştir:</p>
<p>“Şüphesiz biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar onu yüklenmek istemediler, ondan çekindiler. Onu insan yüklendi. Çünkü o çok zalimdir, çok cahildir.”32</p>
<p>Yukarıdaki âyette kalbin dağlar, yer ve göklerden ayrı bir özellikle Allah’ın emanetini yani marifet ve tevhit emanetini taşımaya güç yetirdiğine işaret edilmiştir.</p>
<p>Aslında tüm Âdemoğulları emaneti taşımaya elverişli ve bu güce sahiptir. Fakat bunun ağırlığını kaldırmaya ve hakikatine ulaştırmaya engel olan, yukarıda anlattığımız sebeplerdir. Bundan dolayı Hz. Muhammed [sav], “Her doğan, fıtrat üze­rine doğar. Sonra anne babası onu Yahûdî, Mecûsî ve Hıristi­yan yapar.” demiştir.<a href="#_ftn32" name="_ftnref32"><sup>[33]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed’in [sav], “Eğer şeytan insanoğlunun kalbin­de dolaşmasaydı, insanlar göklerin melekûtuna bakarlardı.’*<a href="#_ftn33" name="_ftnref33"><sup>[34]</sup></a> sözü, melekût âlemine perde olan sebeplerden birisine işaret etmektedir. îbn Ömer’den rivayet edilen şu hadis de bu an­lama işaret etmektedir: “Allah’ın Resûlüne ‘Allah nerededir? Yerde mi yoksa gökte mi?’ diye sorulunca Allah Resûlü şöyle dedi: ‘O, mümin kullarının kalbindedir.’”<a href="#_ftn34" name="_ftnref34"><sup>[35]</sup></a></p>
<p>Hadiste geçtiğine göre Yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Ne ar­zıma ne de semama sığmadım fakat yumuşak ve sakin (müt- main) olan müminin kalbine sığdım.**<a href="#_ftn35" name="_ftnref35"><sup>[36]</sup></a></p>
<p>Yine hadiste zikredildiğine göre Hz. Muhammed’e [sav], “İn­sanların en hayırlısı kimdir?** diye sorulunca şöyle cevap ver­miştir: “Kalbi mahmûm olan tüm müminler.” Bunun üzerine, “Mahmûm ne demektir?** diye soruldu. Hz. Muhammed [sav] ise şöyle cevap verdi: “Takvâlı, kin, zulüm, aldatma, nefret ve hasetten temiz olan kişidir.**<a href="#_ftn36" name="_ftnref36"><sup>[37]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenlerden dolayı Hz. Ömer: “Kalbim Rabbimi gördü.*’ demiştir. Zira kişinin, Rabbi ile kalbi arasındaki perde kalkınca kalbinde mülk ve melekûtun sûreti tecelli eder. Bir kıs­mı yer ve gökler, toplamı ise bunlardan daha geniş olan cenneti görür. Çünkü yer ve gökler mülk ve şehadet âleminden iba­rettir. Bunlar ne kadar geniş olurlarda olsun sonuçta tükenir. Melekût âlemi ise gözlerden gizli, basiretlerin gördüğü birta­kım sırlar olup bunların sınırı yoktur. Evet, kalbe ulaşan miktar sonlu ise de İlahî ilme nispetle aslında melekût âlemi nihayet­sizdir. Mülk ve melekût âleminin tamamı topyekûn ele alındı­ğı zaman buna <em>Hazret-i Rubûbiyet</em> adı verilir. Çünkü hazret-i rubûbiyet tüm mevcudatı kuşatır. Zira varlık âleminde Allah’ın zâtı ve fiillerinden başka bir şey yoktur. Memleketi ve kullan O’nun fıillerindendir. Bunlardan kalbe tecelli edenler, bazıla­rına göre cennetin ta kendisidir. Hak ehline göre ise cenneti hak etmenin sebebidir. Onun cennetteki mülkünün genişliği, bu husustaki marifetinin genişliği ve Allah’ın zât, sıfat ve fiilin­den kalbine tecelli eden miktara göredir. İtaatler ve uzuvlar ile murat edilen ise ancak kalbin tasfiyesi, temizliği ve parlatılma- sıdır. Nitekim Allah “Nefsini tezkiye eden felâha ulaşmıştır.”<a href="#_ftn37" name="_ftnref37"><sup>[38]</sup></a> demiştir. Âyette zikredilen tezkiye ile kastedilen iman nurları­nın kalpte husulü yani marifet nurlarının parlamasıdır. Bu da Allah’ın aşağıdaki âyetlerle kastettiği anlamdır.</p>
<p>“Allah, her kimi doğruya erdirmek isterse onun göğsünü İs­lâm’a açar.”<a href="#_ftn38" name="_ftnref38"><sup>[39]</sup></a></p>
<p>“Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı, böylece Rabbinden bir nur üzere bulunan kimse, kalbi imana kapalı kimse gibi midir?”<a href="#_ftn39" name="_ftnref39"><sup>[40]</sup></a></p>
<p>Evet, bu tecelli ve imanın üç mertebesi vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Avâmın imanı: Bu sırf taklittir.</p>
<p><strong>2.</strong>Kelâmcıların imanı: Bu, delille memzûc (bileşmiş) iman­dır. Bunun derecesi avâmın iman derecesine yalandır.</p>
<p><strong>3.</strong>Ariflerin imanı: Bu, yakîn (kesin) bilgi nuruyla müşâhede edilen imandır.</p>
<p>Yukarıdaki mertebeleri bir örnekle açıklayalım. Zeyd’in evde olduğunu tasdik etmenin üç yolu vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Doğruluğunu tecrübe ettiğin, yalan söylediğini bilmediğin ve yalanla itham etmediğin birisinin Zeyd’in evde olduğunu haber vermesi. Çünkü sadece İşiterek kalbin sakinleşir ve sükûna erer. Bu, sırf taklit ile İman olup avamın ima­nına benzer. Çünkü avam, temyiz yaşma ulaştığı zaman ebeveyninden Allah’ın varlığını, ilmini, kudretini ve diğer sıfatlarını, peygamberler gönderdiğini, peygamberlerin ve getirdikleri şeylerin doğruluğunu işitir, duydukları şekilde kabul eder, bu inanç üzerine sabit olur ve kalpleri mutma­in olur. Ebeveyn ve hocalarına hüsnü zanlarından dolayı kendilerine söylenilenin aksi akıllarına bile gelmez. Bu iman şekli ahirette kurtuluş sebebidir. Bu iman sahipleri ashâbü’l-yemîn (amel defteri sağdan verilenler) mertebe­lerinin başlangıcı olup mukarreblerden değillerdir. Çünkü bu kişilerde yakın nuruyla oluşan basiret ve inşirâh-ı sadr (göğüs genişliği) yoktur. Çünkü itikada taalluk eden mese­lelerde fertlerden (âhâd), hatta kalabalıklardan duydukları şey yanlış da olabilir. Yahudi ve Hıristiyanların kalpleri de atalarından duydukları şeyler hususunda mutmaindir. Fakat onlara yanlış bilgi verildiğinden atalarının yanlış iti­katlarına inanmışlardır. [Fakat] Müslümanlar doğru olana inandılar. Bu durum, onların doğruya muttali oldukların­dan değil, doğru şeyin öğretilmesinden kaynaklanır.</p>
<p><strong>2</strong>.Duvarın arkasından Zeyd’in, evin içinden gelen sesini işit­men gibi. Bu durumdan hareketle onun evde olduğu so­nucuna ulaşırsın. Böylelikle Zeyd’in evin içinde olmasına inanman, tasdik etmen ve yakinî olarak bilmen; bu adamın evde olmasını bir başkasınm söylemesinden daha etkili ve güçlü olur. Sana “Ahmed evdedir.” denilip sonra da onun sesini duyduğun zaman yakinî bilgin artar. Çünkü ses, ilgili sûreti müşâhede ederken bu sesi işiten kişi için şekil ve sû­rete delâlet eder. Böylece kalp bu sesin, mezkûr adamın sesi olduğuna hükmeder. Bu inanç, delil ile memzûz (birleşmiş) imandır. Birinci kısım gibi buna da hata karışabilir. Zira ses, sese benzer ve sesin taklidi mümkündür. Ne var ki işi­tenin aklına bu olasılıklar gelmez. Çünkü bu durum töhmet yapılabilecek yerlerden olmayıp sözü söyleyen kişi aldatma ve taklit etmek yoluyla bir amaç elde edemez.</p>
<p><strong>3.</strong>İçeri girip Zeyd’i gözlerinle görmen ve izlemendir. Hakiki marifet ve yakın bildiren müşahede budur. Bu, mukarrep kulların ve sıddıkların imanına benzer. Çünkü onlar mü­şahede ederek iman ederler. Avamın ve kelâmcıların ima­nı bu iman çeşidine dâhildir. Ancak bunların imanı, hata ihtimâli kalmaması bakımmdan onlarınkinden ayrılır. Bununla beraber bilgi ve keşif dereceleri bakımmdan da farklılaşırlar. Keşif miktarı bakımmdan ayrılıkları şöyledir: Mesela birisi güneş doğduğu vakit evin ortasında yakından Zeyd’i görür ve imam kâmil olur. Diğeri ise uzaktan ya da karanlıkta Zeyd’i görür. Bu durumda onun Zeyd olduğu­nu görür ama sûretinin incelikleri ve gizlilikleri belirmez, îşte İlâhî durumları müşâhede etmek konusundaki farklı­lıklar da böyledir. Bilgi miktarı bakımmdan ayrılıkları ise bir kişinin evde Zeyd, Amr, Bekir ve diğerlerini görmesi, başka birinin ise sadece Zeyd’i görmesi gibidir. Şüphesiz ki bunun bilgisi, malumatın çokluğuna göre artmaktadır. îlimlere nispetle kalbin durumu böyledir. Allah en doğrusunu bilir.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>Dünyevî, Uhrevî, Aklî ve </strong><strong>Dînî îlimlere Nispetle Kalbin Hâli</strong></p>
<p>Daha önce geçtiği üzere kalbin, yaratılışı itibarıyla hakikatleri kabul etmeye hazır olduğunu bil. Şu da var ki kalbe yerleşen bilgiler aklî ve şerî olmak üzere ikiye ayrılır. Aklî ilimler de, zarurî ve iktisabî olarak ikiye ayrılır. Îktisabî ilimler ise dün­yevî ve uhrevî olmak üzere iki kısımdır. İşitmek veya taklit etmek şeklinde değil, tabiatı itibariyle aklın gerektirdiği aklî ilimler, zarurî ve kesbî olmak üzere ikiye ayrılır:</p>
<p><strong>1.</strong>Zarûrî bilgiler, nereden ve nasıl geldiği bilinmeyen ilimler­dir. Bir kişinin iki yerde bulunmayacağım, bir şeyin hâdis ve kadîm olamayacağını, hem var hem yok olamayacağını bilmek gibi. Çünkü bu bilgiler çocukluktan beri insanın fıt­ratında bulunur. Fakat kişi bu ilimlerin ne zaman ve nere­den geldiği bilmez. Bu sözlerle kişinin ilgili bilgilerin yalan bir sebebini bulamaması kastediliyor yoksa kişi onu yarata­nın ve hidayet edenin Allah olduğunu elbette bilir.</p>
<p><strong>2.</strong>İktisabı ilim ise öğrenmek ve delil getirmekle (istidlâl) elde edilir. Her ikisine akıl da denilir. Hz. Ali şöyle demiştir:</p>
<p>“Aklın iki kısım olduğunu gördüm&#8230; Biri fıtrî, diğeri mes- mû‘ (sonradan elde edilen). Fıtrî akıl olmasa mesmu aklın bir faydası olmaz&#8230; Gözü kör olan kişiye güneşin fayda sağlamadığı gibi.”<a href="#_ftn40" name="_ftnref40"><sup>[41]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed’in [sav], Hz. Ali’ye hitaben “Allah akıldan daha kıymetli hiçbir şey yaratmamıştır.”<a href="#_ftn41" name="_ftnref41"><sup>[42]</sup></a> sözü ile kastettiği birinci yani fıtrî olan akıldır. Hz. Muhammed’in [sav] “İnsan­lar çeşitli iyiliklerle Allah’a yaklaştıkları zaman sen aklın ile yaklaş.”<a href="#_ftn42" name="_ftnref42"><sup>[43]</sup></a> buyurduğu akıl ise İkincisidir. Çünkü fıtrî yaratılış ve zarûrî akıl ile Allah’a yaklaşmak mümkün değildir. Aksine iktisabî akıl ile Allah’a yaklaşılır. Şu da var ki ancak Hz. Ali gibi olanlar, kişiyi âlemlerin Rabbi olan Allah’a yaklaştıracak bilgileri elde etmek içi akıllarım kullanırlar.</p>
<p>Kalp göze, kalpteki akıl tabiatı ise gözdeki görme gücüne ben­zer. Görme gücü körde olmaz. Gözlerini kapatsa ya da gece karanlık çökse de gören kişide ise bulunur. Kalpte hâsıl olan ilim, gözdeki idrâk ve nesneleri görme kuvveti gibidir. Çocuk­luk yıllarından temyiz ve bulûğ çağına kadar bu bilgilerin akıl gözünden uzak kalması, güneş ışınlarının yayılıp nesnelere si­rayet etmediğinde gözün görmemesine benzer. Allah’ın kalp sayfalarına yazdığı bilgiler güneşin şekline benzer. Temyiz çağından önce çocuğun kalbinde bilginin oluşmaması kalp sayfasının, kalemin nakşına hazır olmasından kaynaklanır.</p>
<p>Kalem Allah’ın yarattığı varlıklardan olup bilginin insan kal­bine nakşedilmesi için Allah onu aracı kılmıştır. Nitekim Al­lah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kalemle (yazmayı) öğreten, (böylece) insana bilmediğini bil­diren (rabbin sonsuz kerem sahibidir).”<a href="#_ftn43" name="_ftnref43"><sup>[44]</sup></a></p>
<p>Allah’ın sıfatları, yarattıklarının sıfatlarına benzemediği gibi, kalemi de mahlûkatın kalemlerine benzemez. O’nun zatı cev­her ve araz olmadığı gibi, O’nun kalemi de tahta ya da ağaç­tan değildir. Bâtinî basiret ile baş gözü arasında karşılaştırma yapmak bu yönlerden doğru ise de şeref açısından aralarında hiçbir ilişki yoktur. Zira bâtinî basiret, idrâk edici lâtîfenin kendisidir. Bu idrâk edici lâtife binici, beden ise onun biniti gibidir. Binicinin körlüğü, binitin körlüğünden daha tehlike­lidir. Bilakis birinin zararının diğerine nispeti yoktur. Bâtinî basiretin baş gözü ile münasebetinden dolayı Allah göze ver­diği ismi, basirete de vererek şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Kalp, (gözün) gördüğünü yalanlamadı.”<a href="#_ftn44" name="_ftnref44"><sup>[45]</sup></a></p>
<p>Yüce Allah yukarıdaki âyette kalbin idrâkine “rûyet” adını vermiştir. Yine Allah şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İşte böylece İbrahim’e göklerdeki ve yerdeki hükümranlığı ve nizamı gösteriyorduk ki kesin ilme erenlerden olsun.”<a href="#_ftn45" name="_ftnref45"><sup>[46]</sup></a></p>
<p>Allah yukarıdaki âyette zâhirî rûyeti murat etmedi. Zira bu rûyet, sadece Hz. İbrahim’e has değildir ki nimetlerini zikret­tiği yerde bu özelliğe yer versin. Bu yüzden Allah aşağıdaki âyetlerde mezkûr idrâkin zıttını körlük olarak adlandırmıştır. “Yeryüzünde gezip dolaşmadılar mı ki, düşünecek kalple­ri, işitecek kulakları olsun? (Dolaştılar ama ibret almadılar.)</p>
<p>Çünkü gerçekte gözler değil, göğüslerdeki kalpler (kalp göz­leri) kör olur.47</p>
<p>&#8220;Kim bu dünyada körlük ettiyse ahirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.”<a href="#_ftn46" name="_ftnref46"><sup>[48]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenler akil ilmin beyanı hakkındadır.</p>
<p>Dînî ilimler taklit yolu ile peygamberlerden alınır. Bu ise Al­lah&#8217;ın kitabını ve Resûlü’nün sünnetini öğrenmek ve işittikten sonra bunların mânalarını anlamakla mümkün olur. Kalbin vasfının kemali ve kalp hastalıklardan kurtuluşu böyle mey­dana gelir. Kendisine ihtiyaç duyulsa da kalbin selameti için yalnızca aklî ilimler yeterli değildir. Nitekim bedenin sıhhati­ni devam ettirmek için yalnızca akıl yeterli olmayıp doktor­lardan öğrenmek sûretiyle ilaçların özelliklerini de bilmek gerekir. Zira sadece akıl bu bilgilere erişemez. Fakat bunları duyduktan sonra anlamak akıl ile gerçekleşir. Akıl olmadan işitmek ya da işitme olmadan akletmek yeterli değildir. Aklı hiçbir şekilde dikkate almadan yalnızca taklit etmeye çağıran kişi cahildir. Kur’ân-ı Kerîm ve sünnetin nurları yerine yal­nızca akıl ile yetinen kişi aldanmıştır. Her iki gruptan da uzak dur ve bu iki aslı birleştir. Zira aklî ilimler besin, şer‘î ilimler ise ilaç gibidir. Hasta bir insan ilaç almadan beslendiği zaman zarar görür. Kalbî hastalıklar da böyle olup ancak şeriattan elde edilen ilaçlarla tedavi edilirler. Bu ilaçlar ise kalpleri dü­zeltmek için peygamberlerin tatbik ettikleri ameller ve ibadet görevleridir. Kim şerî ibadetlerle hasta kalbini tedavi etmeyip aklî ilimlerle yetinirse yemek yemekten zarar gören hasta gibi kendine zarar verir*</p>
<p>Aklî ilimlerle şerî ilimlerin birbiri ile uyuşmadığını ve bunları bir araya getirmenin mümkün olmadığını zanneden kişinin bu düşüncesi basiret gözündeki körlükten kaynaklanır. Bun­dan Allah&#8217;a sığınırız. Hatta bunu iddia eden kişiye göre belki de şerî ilimler bile birbiri ile çelişmektedir. Kişi ilgili maluma­tı [anlamlı bir şekilde] bir araya getiremez. Böylelikle “Dinde çelişki var.” zannına kapılarak şaşırıp kalır ve kılın hamur­dan ayrılması gibi imandan ayrılır. Kişinin acizliği ona dinde tenâkuz olduğunu hayal ettirir. Heyhat ne büyük bir yanlış! Bu adamın misali bir kavmin evine girip evdeki eşyalara çar­pan kör adama benzer. Bu adam “Yola bırakılmış bu eşyaların hâli ne böyle! Eşyaları neden yerine konulmuyor?” demiş, onlar da “Eşyaların yeri burası, senin gözün görmediğinden [doğru] yola gidemiyorsun.” diyerek karşılık vermişlerdir. Yaptığın yanlışı kendi körlüğün ile ilişkilendirmeyip kusuru başkasında araman ne şaşılacak şey! İşte dinî ilimlerin aklî ilimlerle ilişkisi böyledir.</p>
<p>Aklî ilimler dünyevî ve uhrevî olarak ikiye ayrılır: Dünyevî ilimler tıp, hesap, mühendislik, astronomi, meslekler ve diğer teknik ilimlerdir. Uhrevî ilimler ise <em>îlim Kitabında</em> açıkladığı­mız üzere kalbin hâllerini, amellerin afetlerini, Allah’ın zat ve sıfatlarını bilmek gibi ilimlerdir. Bu iki ilim birbirine terstir. Bu söz ile birisine çok önem verip derinleşen kişinin basire­tinin genellikle diğeri hususunda bağlanmasını kastediliyor. Bu yüzden Hz. Ali, dünya ve ahiret için üç örnek verip şöyle demiştir: “Onlar terazinin iki gözü; doğu ve batı, birini razı ettiğinde diğeri kızan iki kuma gibidirler.”<a href="#_ftn47" name="_ftnref47"><sup>[49]</sup></a> Bunun için tıp, hesap, mühendislik ve felsefe gibi ilimlerde derinleşmiş bir in- sanın, ahiret ilimlerinde cahil; ahiret ilimlerinin inceliklerini bilen kişinin ise dünyevî ilimlerde cahil olduğunu görürsün. Zira akıl genellikle bu ikisini birleştirmek için yeterli olmaz. Böylelikle bu ilimlerden birisi, diğerinde kemale ulaşmaya en­gel olur. Bu yüzden Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Cennet ehlinin çoğu ahmaklardır.”<a href="#_ftn48" name="_ftnref48"><sup>[50]</sup></a> Yani dünya işlerini an­lamayan kişilerdir.</p>
<p>Hasan-ı Basrî bir konuşmasında şöyle demiştir: “Biz öyle bir topluluğa yetiştik ki siz onları görseniz “Bunlar deli” onlar da sizi görse “Bunlar şeytan” derlerdi.”<a href="#_ftn49" name="_ftnref49"><sup>[51]</sup></a></p>
<p>Diğer İlimlerde derinleşmiş kişiler, din hususunda duydukları garip bir durumu inkâr ederlerse sen inkâr edilen şeyi kabul etmekten imtina etme. Çünkü doğuda yürüyen bir kişinin ba­tıda bulunan bir şeyi bilmesi mümkün değildir, işte dünya ve ahiret işleri böyle gerçekleşir. Bunun için Allah şöyle buyurur:</p>
<p>“Şüphesiz bize kavuşacağım ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya işte onların kazanmakta oldukları günah­lar yüzünden, varacakları yer ateştir.”<a href="#_ftn50" name="_ftnref50"><sup>[52]</sup></a></p>
<p>“Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiret ko­nusunda ise tamamen gaflettedirler.”<a href="#_ftn51" name="_ftnref51"><sup>[53]</sup></a></p>
<p>“Öyle ise bizim zikrimizden (Kur’ân’dan) yüz çeviren ve dün­ya hayatından başka bir şey istemeyen kimselerden yüz çevir, işte onların ilimden ulaşabildikleri nokta budur!”<a href="#_ftn52" name="_ftnref52"><sup>[54]</sup></a></p>
<p>Dünya ve din maslahatlarım kâmil bir basiretle bir araya top­lamak herkese nasip olmaz. Bu iş, ancak insanların dünya ve ahiret işlerini idare etmek için Allah’ın râsih kıldığı, Ru- hu’l-kudus ile desteklenen ve tüm işleri kapsayıp dar olmayan ilahi kuvvetten yardım alan peygamberlere nasip olmuştur. Diğer insanlar ise bir şey ile meşgul olurlarsa diğerini bırakır ve onda derinleşmeyi ihmal ederler.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÎLHAM ÎLE ÖĞRENMEK ARASINDAKİ FARK VE HAKKI BULMA HUSUSUNDA SÛFÎLERÎN YOLUYLA NAZAR EHLİNİN YOLU ARASINDAKİ FARK</strong></p>
<p>Zarurî olmayan ilimler bazı durumlarda kalpte hâsıl olur ve farklı şekillerde meydana gelir. Bu bilgiler bazen nereden geldiğini bilemeyecek şekilde kalbe gelir, bazen de istidlal ve öğrenmek yolu ile kalbe ulaşır. Delil ve iktisap olmadan mey­dana gelen ilme ilham denir. Delil ile elde edilen ilme ise itibar ve istibsâr adı verilir, öğrenmeden ve kulun çabası olmadan kalbe doğan ilim iki kısma ayrılır: a) nasıl ve nereden geldi­ği bilinmeyenler, b) sebebi bilinenler. Bu ikinci kısım, ilgili bilgiyi kalbe atan meleği görmekle mümkündür. Bunlardan birincisi ilham ve kalbe üflemek, İkincisi ise vahiy olarak ad­landırılır. Bu son kısım peygamberlere, birincisi ise velîlere ve asfiyâya mahsustur. Delil ile elde edilen bilgiler ise âlimlere hastır. Bu konuda sözün doğrusu şöyledir: Kalp, tüm hakikat­lerin kendisinde tecelli etmesine hazırdır. Ancak daha önce geçen beş sebepten birisi bu hakikatlerin tecellisine engel olur.</p>
<p>Bu, kalp aynası ile kıyamete kadar Allah’ın takdir ettiği şeyle­rin tümünün nakşedildiği Levh-i Mahfuz arasında uzatılmış bir perde gibidir. Levh-i Mahfuz’un aynasından kalp aynasına ilimlerin hakikatlerinin aksetmesi, bir aynadan başka bir ay­naya sûretlerin yansımasına benzer. İki ayna arasındaki perde el ile kaldırılabildiği gibi bazen onu hareket ettiren bir rüzgâr sebebiyle de kalkabilir. Bunun gibi bazen İlâhî lütuf rüzgârla­rı eser, kalp gözlerindeki perde kalkar ve Levh-i Mahfuz’daki bazı yazılar tecelli eder. Bu tecelli bazen rüyada olur. Gördüğü rüya sâyesinde gelecekte olacak şeyleri bilir. Perdelerin orta­dan tamamen kalkması ise ancak ölüm ile mümkündür, ölüm ile perde kalkar. Allah’ın gizli bir lütfü ile uyanıkken de ara­daki perde ortadan kalkıp keşif meydana gelir. Kalplerde gayb örtüsünün ardından ilginç bilgiler parlar. Bu parlama bazen hızlı bir yıldırım gibi olur. Bazen de bir noktaya kadar peşi sıra meydana gelir. Bunun sürekli zuhûr etmesi ise nadirdir.</p>
<p>İlham ile hâsıl olan bilginin kesb ile meydana gelen ilimden ayrılması bilgili olmak ya da bu bilginin yeri ve sebebi ile de­ğil, perdenin ortadan kalkması ile ilgilidir. Çünkü perdenin ortadan kalkması kulun iradesi dışında meydana gelir. Bu hu­suslarda vahiy ve ilham birbirinden ayrılmaz. Farklılaştıkları yön vahiyde bilgiyi veren meleğin müşâhede edilmesidir. Zira kalplerde hâsıl olan ilim ancak melek vasıtasıyla meydana ge­lir. Allah aşağıdaki âyette bu hususa işaret etmiştir:</p>
<p>“Allah, bir insanla ancak vahiy yoluyla yahut perde arkasın­dan konuşur. Yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. Şüphesiz O yücedir, hüküm ve hikmet sahibidir.”<a href="#_ftn53" name="_ftnref53"><sup>[55]</sup></a></p>
<p>Yukarıda zikredilenleri anladıktan sonra şunu bil: Tasavvuf ehlinin meyli öğrenme ile elde edilen ilimlerden ziyade ilha­madır. Bundan dolayı ilim okumayı, yazılan eserleri tahsil etmeyi, görüşleri ve delilleri araştırmayı arzu etmezler. Aksi­ne “İlim öğrenme yolu, nefis mücahedesini öne almak, kötü sıfatları yok etmek, mahlûkatla ilişkiyi kesip tüm himmeti ile Allah’a yönelmektir.” derler. Bu olunca Allah kulunun kalbi­ne hâkim olur ve ilim nurları ile onu aydınlatmaya kefil olur.</p>
<p>Allah kişinin kalbinin hâkimiyetini ele aldığı zaman kalpte rahmet taşar, kalpte nur parlamaya başlar, göğsü genişler, melekût sırları kendisine açılır, rahmet lütfü ile beraber kal­bin yüzünden izzet perdesi kalkar ve İlâhî esrârın hakikatleri kalpte parlar.</p>
<p>Tasavvuf yoluna giren bir sâlikin yapacağı şey ancak tasfıye-i mücerrede ile hazırlık yapmak, doğru irade ile himmeti izhar etmek, tam şekilde rahmete susamış olmak ve devamlı bekleyiş ile Allah’ın ona açacağı rahmeti gözetlemektir. Peygamberlere ve velilere İlâhî sırlar keşfolunmuş ve göğüsleri nurla taşmıştır. Fakat bu; öğrenmekle, okumakla ya da yazmakla değil aksine dünyadan yüz çevirmek, dünya alakalarından uzak durmak, kalbi tüm meşgalelerden boşaltmak ve tüm himmeti ile Al­lah’a yönelmekle meydana gelir. Kim Allah için olursa Allah da onun için olur. Sûfîler, mezkûr mertebeye ulaşmak için gerekli olan yolun öncelikle dünya alâkalarından bütünüyle kopmak, kalbi bunlardan boşaltmak, aile, mal, evlat ve vatana yönelik himmetten sıyrılmak, ilim, mevki ve mansıptan feragat etmek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Hatta kalp, öyle bir hâle ulaşmalı­dır ki varlık ve yokluk onun nazarında eşit olsun.</p>
<p>Bundan sonra kişi, yalnızca farzlara ve revâtib sünnetlere devam etmekle ye­tinmeli, köşeye çekilip kalbi dünyadan boş bir hâlde oturmalı, zihnini dağınıklıktan korumalıdır. Bu esnada Kur’ân-ı Kerîm okumakla yahut tefsirini tefekkür etmekle dahi düşüncesini meşgul etmemeli hadis veya başka bir şey de yazmamalıdır. Bilakis Allah’ın zikri dışında hiçbir şeyi aklına getirmemeye gayret etmelidir. Halvet hâlinde kalp huzuru ile oturduktan sonra diliyle “Allah, Allah, Allah” demeye devam eder ve di­lini hareket ettirmeyi bıraktığında bile sanki bu kelime dilinde akıyormuş gibi görünür. Sonra zikrin izinin kalpten silineceği ve kalbinin Allah’ı zikretmek üzerine devam edeceği hâle ka­dar zikretmeye sabreder. Daha sonra kalbinden lafız, harf ve kelimenin şekli kaybolup yalnızca bu kelimenin anlamı -lâzım lâ yufârık [kendisinden ayrılmayan lazım] gibi- kalbinde hazır bulununcaya kadar devam eder.</p>
<p>Bu seviyeye ulaşmak kişinin seçimidir. Vesveseleri def ederek bu hâli devam ettirmek insa­nın iradesindedir. Fakat Allah’ın rahmetini çekme hususunda seçimi yoktur bilakis yaptıkları ile ilahi rahmet rüzgârlarına uğ­rar. Böylelikle kişinin elinde Allah’ın bu yolla peygamberlerine ve velilerine açtığı rahmeti beklemekten başka bir şey kalmaz. Bu durumda kişinin iradesi doğru, himmeti sâfî, ibadete deva­mı güzel olur. Şehvetleri kendisini çekmez, hadîsu n-nefs [kalp­te bulunan düşünce türlerinden biri] dahi dünyevî alakalar ile meşgul olmaz. Haklan ışıklan kalbinde parlar ve ilk anlarda şimşek gibi hızlıca geçer, sonra tekrar gelir ve bu hâl bazen ge­cikir, tekrar döndüğü zaman ise bazen sabit durur, bazen de hızlıca geçer. Sabit olduğu zaman bazen uzar ve bazen kısalır. Bazen de birbirini izler şekilde benzerleri gelir. Bazen de sadece bir şekil üzere kalır. Allah’ın velîlerinin menzilleri bu hususta farklıdır. Nitekim yaratılış ve ahlâkları da böyledir. Kaldı ki bu yol, senin tarafından sırf bir temizlik, tasfiye ve parlaklığa döner sonrasında ise yalnız hazırlık ve bekleyişe.</p>
<p>Düşünce ile hakikati arayanlar bu yolun varlığını, imkânım ve nadiren de olsa maksada ulaştırdığını inkâr etmezler. Zira peygamberlerin ve velilerin durumları çoğunlukla böyledir. Ancak bu yolu güç görüp çok geç sonuca ulaştırdığını ve şart­larının bir araya toplanmasının uzak bir ihtimal olduğunu öne sürerler. Ayrıca bu dereceye ulaşıncaya kadar dünyevî alakaları yok etmenin neredeyse imkânsız olduğunu, bir an mümkün olsa da devam etmeyeceğini çünkü küçük bir ves­vese ve akla gelen şeyin (hâtır) kalbi bozacağını iddia ederler. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Müminin kalbi, kaynayan tencereden daha çok değişir.”<a href="#_ftn54" name="_ftnref54"><sup>[56]</sup></a> Yine Hz. Muham­med [sav] “Müminin kalbi Rahman’ın parmaklarından iki [kudret] parmağı arasındadır,” demiştir.57</p>
<p>Mücâhede esnasında bazen mizaç bozulur, akıl karışır ve be­den hastalanır, timin hakikatleri ile riyazet ve tehzîb-i ahlâk öne alınmazsa kalbe bir takım fasit hayaller tutunur ve uzun süre nefis bunlarla mütmain olur. Kurtuluşa ermeden kişinin ömrü sona erer. Nice bu yola girmiş sûfi var ki yirmi sene bir hayal üzerinde kalmıştır. Şayet bu yola girmeden önce ilimde itkân sahibi olsaydı ilgili hayalin karışıklık yönü ona açılır ve anlardı. Bu yüzden ilim ile iştigal etmek amaca ulaştırmaya daha yalan ve güvenilirdir. Düşünce ile hakikati arayanların iddia ettiklerine göre bu durum, bir insanın fıkıh ilmini öğ- renmeyip “Hz. Muhammed [sav] [bilinen] ilim öğrenme yol­larını kullanmadı, tekrar edip not almadı. Vahiy ve ilham ile fakîh oldu.” demesine benzer. Bu kişi “Ben de belki riyâzet ve devam ile bu mertebeye ulaşırım.” der. Kim böyle düşünürse kendine zulmetmiş ve ömrünü boşa geçirmiş olur. Hatta bu kişinin durumu hazine bulmak ümidiyle işi gücü terk eden adamın hâline benzer. Evet [haddi zâtında] bir hazine bulmak mümkündür fakat bu çok zor bir ihtimaldir. Mezkûr durum da böyledir. Düşünce ile hakikati arayanlar şöyle dedi: îlk önce âlimlerin tahsil ettiği ilimleri öğrenmek ve söylediklerini anlamak gerekir. Sonra diğer âlimlere keşfedilmeyen sırların kendilerine gelmesini beklemelerinde bir beis yoktur. Mücâ­hede yoluyla bilgilerin münkeşif olması umulur.</p>
<p style="text-align: center;"><strong>İki Makam Arasındaki Farkın </strong><strong>Görülür Bir örnekle Beyanı</strong></p>
<p>Kalbin acayip hâllerini anlamak duyuların idrakinin dışında­dır. Çünkü kalp duyuların idrakinin dışındadır. Duyularla al- gılanamayan şeylerin görünür bir örnek olmadan anlaşılması ise zordur. İki örnek vererek bu konuyu anlama kabiliyeti za­yıf olan kişilere açıklamaya çalışacağız.</p>
<p>Kazılmış bir havuz olduğunu farz edelim. Bu havuza suyun iki yoldan gelmesi mümkündür: Biri yukarıdan akan dereler vasıtasıyla gelen su, diğeri ise havuzun altı kazılıp toprağı temizlenerek ortaya çıkan kaynaktır. Bu ikinci durumda su, havuzun dibinden fışkırır. Daha temiz, devamlı ve hatta derelerden gelen sudan daha bol olur. İşte kalp, havuza; ilim ise suya benzer. Beş duyu ise nehirler gibidir. Kalpler, bilgiyle doluncaya kadar ilimlerin onla­ra nakli, bu duyu nehirleri vasıtasıyla ve müşahede edilen şeyler üzerinde düşünmekle gerçekleşir. Halvet ve uzletle ayrıca gözü korumak sûretiyle bu nehirleri kapatmak, kal­bi arındırarak derinliklerine nüfuz etmek, oradaki kapalı perde tabakalarını kaldırmak ve böylece kalbin içinden hikmet pınarlarını akıtmak mümkündür.</p>
<p><strong>Soru:</strong></p>
<p><strong>îlimsiz bir kalpten ilim nasıl fışkırır?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong></p>
<p>Bu sorunun cevabı, kalbin acayip sırları arasında yer alır. Muamele ilminde bunların tafsiline izin verilmez. Ancak şu kadarını söyleyebiliriz: Eşyanın hakikatleri, Levh-i Mahfûz’da ve mukarreb meleklerin kalplerinde yazılıdır. Bu durum, bir mühendisin bir evin planını beyaz bir kâğıda çizmesine ben­zer. Mühendis, daha önce hazırladığı bu plana göre inşaatı gerçekleştirir. Yeri ve gökleri yaratan Allah Teâlâ da âlemin nüshasını başından sonuna kadar Levh-i Mahfuzda yazmış, ardından bu yazıya uygun olarak onu var etmiştir. Sûretleriyle vücut bulan bu âlemin, his ve hayâlde başka bir sûreti daha vardır. Yere ve göklere bakan bir kimse gözlerini kapattığın­da, onların sûretlerini hayalinde sanki onlara bakıyormuş gibi görür. Hatta yer ve gökler ortadan kalksa bile, bu sûret- ler onun zihninde kalır, âdeta hâlâ onları müşahede ediyor­muş gibidir. Daha sonra bu sûret, hayalden kalbe intikal eder. Akabinde his ve hayâle giren eşyanın hakikati kalpte meydana gelir. Kısaca şöyle ifade edebiliriz: Kalpte hasıl olan hayalde teşekkül eden âleme, hayalde olan ise insanın kalbi ve hayali­nin dışında bulunan âleme uygundur. Mevcut âlem de levh-i mahfûzda bulunan nüshaya mutabıktır. Buna göre, âlemin dört varlık derecesi var gibidir:</p>
<p><strong>1.</strong>Levh-i Mahfûz’daki vücudu. Bu, cismani Vücuttan önce vardır.</p>
<p><strong>2.</strong>Hakikî vücudu. Bu, Levh-i Mahfûz’daki vücuttan sonra meydana gelir.</p>
<p><strong>3.</strong>Hayaldeki vücudu. Yani âlemin sûretinin, hayaldeki varlı­ğı. Bu hakikî vücuttan sonra meydana gelir.</p>
<p>Sayılan bu varlık mertebelerinin bir kısmı rûhânî, bir kısmı ise cismânîdir. Rûhânî olanların da kendi aralarında derece­leri vardır. Bunlardan bazıları diğerlerinden daha rûhânîdir. Bu farklılık, İlâhî hikmetin lütuflarındandır. Zira Allah Teâlâ, küçüklüğüne rağmen gözbebeğini, bütün genişliğiyle yerin ve göklerin sûretini yansıtacak bir kabiliyette yaratmıştır. Ardın­dan duyularda oluşan bu süratler hayale, oradan da kalpteki varlığa sirayet eder. Sen ise yalnızca sana ulaşanı bilirsin. Eğer Allah, senin zâtında âlemin tamamına dair bir misal yaratma­mış olsaydı, zâtından ayrı olan şeylerden bütünüyle habersiz kalırdın. Gözlerde ve kalplerde bu acayip hâlleri tedbir eden, sonra da gözleri ve gönülleri bunları idrak etmekten kör eden, hatta birçok kimsenin kalbini hem kendilerinden hem de kendilerindeki bu acayip hâllerden cahil bırakan Allah’ı her türlü eksiklikten tenzih ederim.</p>
<p>Maksadımıza dönüp şöyle deriz: Güneşin sûreti bazen ona doğrudan bakmakla, bazen de onun sûretini yansıtan suya bakmakla gözde hâsıl olduğu gibi âlemin hakikati ve sûreti de bazen duyulardan, bazen de Levh-i Mahfûz’dan kalpte hâ­sıl olabilir. Kişi ile Levh-i Mahfuz arasındaki perde kalktığı zaman kişi eşyayı olduğu gibi görür ve oradan ilim fışkırır. Böylece duyularla ilim elde etmekten müstağni olur. Bu du­rumda bilginin kişiye akışı yerden fışkıran suya benzer. Ne zaman mahsûsâttan meydana gelen hayallere yönelirse bu durum Levh-i Mahfûz’daki bilgiyi mütalaa etmekten alıkoyan bir perde olur. Bu durum nehirlerden gelen suların havuzu doldurduğu zaman yeraltındaki suyun fışkırmamasına ben­zer. Bu durum» güneşin sûretini yansıtan bir su birikintisine bakan kişinin gerçekte güneşe bakmış sayılmamasına benzer.</p>
<p>O hâlde kalbin iki kapısı vardır: 1) Melekût âlemine açılan kapı. Bu âlem, Levh-i Mahfûz ve melekler âlemidir. 2) Şehâ- det ve mülk âlemine, yani görünen âleme açılan beş duyu kapısı. Şehâdet ve mülk âlemi, bir yönden melekût âlemine benzer. Kalbin dış kapısının duyular yoluyla bilgi aldığı gizli değildir. Ancak iç kapısının melekût âlemine açılarak Levh-i Mahfuzu müşahede etmesi, rüyanın acayip hâlleri üzerinde tefekkür edilirse kesin olarak anlaşılabilir. Nitekim bir kal­bin, uykuda iken duyulardan hiçbir bilgi almaksızın olmuş yahut olacak şeyleri nasıl bildiği üzerinde düşünülürse bu hakikat daha açık hâle gelir. Bu kapı ise ancak Allah’ı zik­redenlere açılır. Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur: “Yalnız Allah’a kulluk edenler öne geçmiştir.” “Onlar kim ey Allah’ın Elçisi?” diye sorulduğunda Hz. Muhammed [sav] şöyle demiştir: “Yalnız Allah’ı zikir ile meşgul olup başka şey­lerle meşgul olmayanlardır. Zikir onlardan günahların ağır­lığını kaldırmıştır. Kıyamete günahsız olarak gelirler.” Sonra Hz. Muhammed, Allah’tan haber vererek şöyle dedi: “Sonra yüzümle onlara yönelirim. Yüzüm ile yöneldiğim kimseye ne vereceğimi kimin bileceğini zannedersin!” Sonra Allah şöyle buyurmuştur; “Onlara ilk vereceğim şey nurumdan [bir par­ça] onların kalplerine atmaktır. Ben onlardan haber verdi­ğim gibi onlar da benden haber verir.”<a href="#_ftn55" name="_ftnref55"><sup>[58]</sup></a></p>
<p>Bu bilgilerin kalbe girme yeri bâtını kapıdır, O hâlde nebiler ile velilerin, âlimler ile hükemânın bilgileri arasındaki fark, nebilerin ve evliyânın bilgisinin melekût âlemine açılan kapı­dan gelmesidir. Hikmet bilgisi ise mülk âlemine açılan duyu kapısından gelir, Kalp âleminin acayip hâlleri ve kalbin mülk ile melekût âlemleri arasındaki tereddüdünü detaylı olarak muamele ilminde anlatmak mümkün değildir. Mezkûr örnek, iki ilmin giriş kapılan arasındaki farkı açıklayan bir misaldir.</p>
<p>Kalbin acayip hâllerini kavramak için vereceğimiz bu ikinci örnek sana âlimlerin ameli ile velilerin ameli arasındaki farkı anlatır. Âlimler ilim elde etmek ve kalplerine İlmî çekmek için çalışır. Sûfî veliler ise gönüllerini parlatmak, temizlemek ve (kirlerden) tasfiye etmek için çalışır. Hikaye edildiğine göre bir hükümdarın huzurunda Çinli ve Romalı sanatkâr­lar resim ve nakış hususunda üstünlük yarışına girerler. Hü­kümdar, sofanın bir tarafına Çinli sanatkârların, diğer tara­fına ise Romalı sanatkârların yerleştirilmesine; birbirlerinin yaptıklarından haberdar olmamaları için aralarına bir perde çekilmesine ve herkesin hünerini sergilemesine karar verir. Bu karar uygulanır. Romalılar sayısız garip ve güzel boyayı bir araya getirip işe koyulurken, Çinli sanatkârlar ellerinde boya olmaksızın içeri girerler.</p>
<p>Her iki taraf da kendilerine ayrılan bölümü parlatıp cilalar. Romalılar işlerini tamamla­dıklarında Çinliler de işlerinin bittiğini bildirirler. Hüküm­dar, Çinlilerin boya kullanmaksızın nakışı nasıl tamamladık­larına şaşırır ve onlara, “Boyasız nakış nasıl olur?” diye sorar. Çinliler ise “Perdeyi kaldınn, o vakit görürsünüz,” derler. Perde kaldırıldığında, Roma sanatının hayranlık uyandıran güzelliklerinin Çinlilerin tarafında harikulade bir şekilde parladığı görülür. Zira duvar, çokça parlatılıp cilalandığın- dan adeta bir ayna hâline gelmiş, Roma sanatının güzelliği Çinlilerin tarafında daha da artarak yansımıştır. İşte velîlerin kalplerinin temizliğine, parlaklığına, tezkiyesine ve saflığına verdikleri önem de böyledir. Böylece onlar Çinli sanatkâr­ların yaptığı gibi yaparlar ve kalplerinde Hak açıkça parlar. Hükemâ ve ulemânın gayreti ise Romalı sanatkârların yaptı­ğı gibi ilimleri tahsil edip kalpte nakşetmektir.</p>
<p>Nasıl olursa olsun, müminin kalbi ölmez. Ölüm anında İlmî yok olmaz berraklığı da kaybolmaz. Hasan-ı Basrî, “Toprak îmanın mahallini yemez, bilakis onu Allah’a yaklaştırmasına vesile olur,” sözüyle bu mânaya işaret etmiştir. Nefis, ya tahsil ettiği ilmin kalpte nakşedilmesinden ya da İlmî kabul edebil­mek için kalbin temizlenip hazırlanmasından müstağni ola­maz. Zira kişinin saadeti ancak ilim ve mârifet iledir. Bununla birlikte saadetler kendi aralarında derecelere ayrılır, bazıla­rı diğerlerinden üstündür. Nitekim zengin olmak için mala sahip olmak gerekir. Nice hâzinelere malik olan kimse nasıl zenginse bir dirheme sahip olan da zengindir. Ancak malların azlığı ve çokluğuna göre zenginlerin dereceleri farklı olduğu gibi, saadet sahiplerinin dereceleri de iman ve mârifetleri nis­petinde birbirinden farklıdır. Mârifetler nûrdur. Müminler, bu mârifet nârlarıyla Allah’a kavuşmayı ümit ederler. Nite­kim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Mü’min erkeklerle, mü’min kadınların nurlarının, önlerinde ve sağlarında koştuğunu göreceğin gün.. .”<a href="#_ftn56" name="_ftnref56"><sup>[59]</sup></a></p>
<p>Bir rivayette şöyle denilmiştir: “insanlardan kimine dağlar kadar, kimine ise bundan daha az nûr verilir. Kendisine en son nûr verilen kimseye ise yalnızca ayaklarının başparmak­larında, bazen yanan bazen de sönen bir ışık verilir. Bu ışık yandığında adım atar, söndüğünde ise olduğu yerde kalır, in­sanların sırat köprüsünden geçişleri, kendilerine verilen nûra göredir: Kimi göz açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi bulut gibi, kimi kayan bir yıldız misali, kimi de meydan­da koşan bir at gibi sıratı geçer. Ayak başparmaklarına ancak ışık verilen kimse ise elleri ve ayakları üzerinde yüzüstü sü­rünerek ilerler; bir eli kayar, diğer eliyle tutunur; bazen ayağı sürçer, öbür ayağıyla kendini toparlar. Ateş ona değdikçe bu hâl sürer ve nihayet kurtulana kadar böyle devam eder.”<a href="#_ftn57" name="_ftnref57"><sup>[60]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki açıklamalardan, insanların iman bakımından bir­birinden farklı derecelere sahip olduğu anlaşılmıştır. Nitekim Hz. Ebû Bekir’in imanı tartılsa resûller ve nebiler müstesna ol­mak üzere bütün âlemlerin imanından ağır gelir. Bu hâl, “Bütün ışıklar güneşin ışığıyla tartılsa güneşin ışığı ağır basar,” sözüne benzer. Avâmın iman nûru kandil yahut mum gibidir. Sıddık- ların iman nûru ay ve yıldızların ışığına benzer. Peygamberlerin imanı ise güneşin nûru gibidir. Zira güneşin ışığı bütün genişli­ğiyle âlemin her tarafım aydınlatırken, kandilin ışığı evin ancak bir köşesini aydınlatır. Mârifet nispetinde göğsün genişlemesi de böyledir. Ariflerin kalplerine melekût âleminin inkişâfı da bu ölçüde gerçekleşir. Bundan dolayı bir rivayette şöyle denilmiş­tir: “Kıyamet gününde şöyle denilir. ‘Kalbinde bir miskal, yarım mıskal, dörtte bir miskal, bir arpa hatta bir zerre kadar imam olan kişiyi cehennemden çıkarın.’”<a href="#_ftn58" name="_ftnref58"><sup>[61]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlar imanın derece­lerinin farklı olduğuna ve bu derecedeki iman türlerinin cehen­neme girmeye engel olmadığına delalet eder. Bunun mefhumu, zerre miktarından fazla imam olanın cehenneme girmeyeceği­dir. Çünkü bu kişi cehenneme girseydi ilk önce onun çıkarılma­sı emredilirdi. Ayrıca bu hadis kalbinde zerre kadar iman olan birisinin cehenneme girse de ebedî olarak orada kalmayacağına delâlet eder. Hz. Muhammed (sav] şöyle buyurmuştur: “Hiçbir şey kendi mislinin bin tanesinden daha hayırlı olamaz. Fakat mümin bir insan, bin insandan hayırlıdır.”<a href="#_ftn59" name="_ftnref59"><sup>[62]</sup></a> Bu hadis yakînen inanan ve ârif-i billâh olan kişinin kalbinin üstünlüğüne işaret etmektedir. Çünkü bu kişinin kalbi, avamdan bin kişinin kal­binden hayırlıdır. Allah şöyle buyurmuştur</p>
<p>“Gevşemeyin, hüzünlenmeyin. Eğer (gerçekten) iman etmiş kimseler iseniz üstün olan sîzlersiniz.”<a href="#_ftn60" name="_ftnref60"><sup>[63]</sup></a></p>
<p>Yüce Allah yukarıdaki âyette “Müslüman” kelimesi yerine “iman etmiş” ifadesini kullanmayı tercih etmiştir. Bu âyette mümin lafzı ile kastedilen mukallit olanlar değil ârif olan mü­minlerdir. Allah şöyle buyurmuştur;</p>
<p>“Allah içinizden inananların ve kendilerine ilim verilenlerin derecelerini yükseltir.”<a href="#_ftn61" name="_ftnref61"><sup>[64]</sup></a></p>
<p>Yukarıdaki âyette Allah Teâlâ, “iman edenler” ifadesi ile ilim- siz tasdik eden Müslümanları murat etti ve onları ilim sahip­lerinden ayırdı. Bu, tasdikleri basiret ve keşiften kaynaklan­masa da taklit yolu ile iman eden kişilere mümin denildiğine delâlet eder.</p>
<p>İbn Abbâs şöyle söyler: “Allah âlimi diğer müminler üzerine yedi yüz derece yükseltir. Her derecenin arası yer ve gök ge­nişliği kadardır.”<a href="#_ftn62" name="_ftnref62"><sup>[65]</sup></a></p>
<p>Hz. Muhammed [sav] şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Cennet halkının çoğu saf kimselerdir. îlliyyûn makamı ise akıl sâhipleri içindir.”<a href="#_ftn63" name="_ftnref63"><sup>[66]</sup></a></p>
<p>“Âlim kişinin âbid üzerine üstünlüğü benim, ashabımın en düşüğü üzerine olan üstünlüğüm gibidir.”<a href="#_ftn64" name="_ftnref64"><sup>[67]</sup></a></p>
<p>Başka bir rivâyetinde ise “Dolunayda ayın diğer yıldızlara olan üstünlüğü gibidir.”<a href="#_ftn65" name="_ftnref65"><sup>[68]</sup></a> buyurmuştur.</p>
<p>Yukarıda zikredilen delillerden, cennet ehlinin derecelerinin kalplerinin hâli ve mârifetleri nispetinde birbirinden farklı ol­duğu açıkça anlaşılmıştır. Bu sebeple kıyamet günü “teğâbün” (aldanma) günüdür. Zira Allah’ın rahmetinden mahrum kalanlar büyük bir aldanışa düşmüş ve hüsrana uğramışlar­dır, Mahrum kalan kimse, yüksek dereceleri gördüğünde on dirheme sahip bir zenginin, doğu ile batı arasına sahip olan bir zengine bakması gibi bakar. Her ikisi de zengindir fakat aralarındaki fark ne kadar da büyüktür! Bundan nasibini yiti­ren kimse ne kadar da aldanmıştır! Şüphesiz ahiret dereceleri daha büyük, daha yüce ve daha faziletlidir.</p>
<p>İmam Gazali &#8211; Kalbin Acayip Halleri,syf:29-68</p>
<p>terc:Mehdi Cengiz</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a>1.Fâtır, 35:2.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemü’l-Kebîr,</em> 19/233.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Buhârî, 1145; Müslim, 758.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 10/193.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Buhârî, 7405; Müslim, 2675.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 2/353.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Yûsuf, 12:31.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Ebû Nu aym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 6/46. Benzer bir rivayet için bkz. Beyhakî, <em>Şuabü’l-lmân,</em> 109, (Çevirenin Notu)</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Ebû Nu&#8217;aym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 6/102,</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Fetih, 48:29.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Nûr, 24:35.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Nûr, 24:40.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Burûc, 85:22.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü&#8217;l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Isrâ. 17:85.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü ’l-Evliyâ,</em> 2/264.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/115; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ, </em>2/55.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Mutaffıfîn, 83:14.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> A‘râf, 7:100.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Mâide, 5:108.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Bakara, 2:282.</p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtül-Kulûb,</em> 1/113; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 4/89.</p>
<p><a href="#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Müttakî el-Hindî, <em>Kenzu’l-Ummâl,</em> 1/244, no: 1226; Nûreddin el-Heysemî, <em>Mecma&#8217;u’z-Zevâid,</em> 1763, no; 224,</p>
<p><a href="#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 1/276.</p>
<p><a href="#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> A&#8217;râf, 7:201.</p>
<p><a href="#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Irâkî bu hadisin aslını görmediğini ifade eder. Zebîdî, <em>İthâfii’s-Sâdâti’l-Müt- tekîn,</em> 8/424.</p>
<p><a href="#_ftnref30" name="_ftn30">[30]</a> Ankebût, 29:69.</p>
<p><a href="#_ftnref31" name="_ftn31">[31]</a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-Evliyâ,</em> 10/14.</p>
<p>32.Ahzab,33:72</p>
<p><a href="#_ftnref32" name="_ftn32">[33]</a> Buhârî, 1358; Müslim 22.</p>
<p><a href="#_ftnref33" name="_ftn33">[34]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 2/353.</p>
<p><a href="#_ftnref34" name="_ftn34">[35]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 1/118,</p>
<p><a href="#_ftnref35" name="_ftn35">[36]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, Kûtü’l-Kulûb, 1/118.</p>
<p><a href="#_ftnref36" name="_ftn36">[37]</a> îbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 4216.</p>
<p><a href="#_ftnref37" name="_ftn37">[38]</a> Şems, 91:9.</p>
<p><a href="#_ftnref38" name="_ftn38">[39]</a> En’âm, 6:125.</p>
<p><a href="#_ftnref39" name="_ftn39">[40]</a> Zümer, 39:22.</p>
<p><a href="#_ftnref40" name="_ftn40">[41]</a> Ali b. Ebî Tâlib, <em>ed-Dîvân,</em> 161.</p>
<p><a href="#_ftnref41" name="_ftn41">[42]</a> Taberânî, <em>el-Mucemü’l-Kebîr,</em> 8/283; Ebû Nu’aym, <em>Hilyetül-Evliyâ,</em> 7/318.</p>
<p><a href="#_ftnref42" name="_ftn42">[43]</a> Ebû Nu’aym, <em>Hilyetul-Evliyâ,</em> 1/18.</p>
<p><a href="#_ftnref43" name="_ftn43">[44]</a> Alâk, 96:4-5.</p>
<p><a href="#_ftnref44" name="_ftn44">[45]</a> Necm, 53:11.</p>
<p><a href="#_ftnref45" name="_ftn45">[46]</a> Enam, 6:75.</p>
<p>47.Hac,22:46</p>
<p><a href="#_ftnref46" name="_ftn46">[48]</a> îsrâ, 17:72.</p>
<p><a href="#_ftnref47" name="_ftn47"></a>49. Râgıb, <em>ez-Zerîa,</em> 136.</p>
<p><a href="#_ftnref48" name="_ftn48">[50]</a> Tahâvî, <em>Şerhu Müşkili’l-Âsâr,</em> 7/431; İbn Adî, <em>el-Kâmil,</em> 3/313; Kuzâî, <em>Müs- nedi’ş-Şihâb,</em> 989; Beyhakî, <em>Şu&#8217;abul-Imân,</em> 1304.</p>
<p><a href="#_ftnref49" name="_ftn49">[51]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü&#8217;l-Kulûb,</em> 1/171.</p>
<p><a href="#_ftnref50" name="_ftn50">[52]</a> Yûnus, 10:7.</p>
<p><a href="#_ftnref51" name="_ftn51">[53]</a> Rûm, 30:7.</p>
<p><a href="#_ftnref52" name="_ftn52">[54]</a> Necm, 53:29-30.</p>
<p><a href="#_ftnref53" name="_ftn53">[55]</a> Şûrâ. 42:51.</p>
<p><a href="#_ftnref54" name="_ftn54">[56]</a> Ahmed b. Hanbel, <em>el-Müsned,</em> 6/4; Taberânî, <em>Mu&#8217;cemü’l-Kebîr,</em> 20/252; Ebû Nuaym, <em>el-Hilye,</em> 1/175.</p>
<p>57.Müslim,2654</p>
<p><a href="#_ftnref55" name="_ftn55">[58]</a> Ebû Tâlib el-Mekkî, <em>Kûtü‘l-Kulûb,</em> 1/119.</p>
<p><a href="#_ftnref56" name="_ftn56">[59]</a> Hadîd, 57:12.</p>
<p><a href="#_ftnref57" name="_ftn57">[60]</a> Îbn Ebî Şeybe, <em>el-Musannef,</em> 30700; Taberânî, <em>el-Mu&#8217;cemul-Kebtr,</em> 9/357; Hâkim, <em>el-Müstedrek,</em> 4/589.</p>
<p><a href="#_ftnref58" name="_ftn58">[61]</a> Buhârî, 7410; Müslim 193.</p>
<p><a href="#_ftnref59" name="_ftn59">[62]</a> Taberânî, <em>el-Mucemü’l-Kebîr,</em> 6/238; Kuzâî, <em>eş-Şihâb,</em> 1216.</p>
<p><a href="#_ftnref60" name="_ftn60">[63]</a> Âl-i İmrân, 3:139.</p>
<p><a href="#_ftnref61" name="_ftn61">[64]</a> Mücâdele, 58:11.</p>
<p><a href="#_ftnref62" name="_ftn62">[65]</a> Ebû Tâlip el-Mekkî, <em>Kûtü’l-Kulûb,</em> 1/117; Ebû Yala, <em>el-Müsned,</em> 856.</p>
<p><a href="#_ftnref63" name="_ftn63">[66]</a> Tahâvî, <em>Şerhü Müşkili&#8217;l-Âsâr,</em> 7/431; İbn Adî, <em>el-Kâmil,</em> 3/313.</p>
<p><a href="#_ftnref64" name="_ftn64">[67]</a> Tirmîzî, <em>Sünen,</em> 2675,</p>
<p><a href="#_ftnref65" name="_ftn65">[68]</a> Ebû Dâvûd, <em>Sünen,</em> 3641; Tirmîzî, <em>Sünen,</em> 2682.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/">İnsan Kalbinin Özellikleri</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insan-kalbinin-ozellikleri/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>2</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:06:29 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Kaza ve Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Rızık]]></category>
		<category><![CDATA[rızkın sağlanması]]></category>
		<category><![CDATA[Sabır]]></category>
		<category><![CDATA[Tevekkül]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28048</guid>

					<description><![CDATA[<p>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Faydalı ve Ayrıntılı Bilgilerin Dile Getirilmesi</strong></p>
<p>Bu ifâdelerden sonra şimdi de elde ettiğim nükteleri sana anlatmak istiyorum. Bu nükteleri hakkıyla düşünürsen kalpte etkisi ortaya çıkar ve rızık konusunda sana yeterli gelir.Aynı şekilde bu nükteleri derinlemesine düşünür ve gereğini yaparsan seni hak yola apaçık bir şekilde iletir. Başarılı kılacak olan ise yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p><strong>1.</strong>Bilmelisin ki Allah Teâlâ sana rızık vereceğini kitabında taahhut etmiş ve senin için bunu tekeffül etmiştir.Dünya hükümdarlarından birisi seni bu gece misafir edeceğini ve sana akşam yemeği vereceğini vadetse ve sen de hükümdar hakkında onun yalancı değil, doğru sözlü olduğu ve verdiği sözden asla caymadığı konusunda hüsnüzanna sabip olsan ne düşünürsün? Hatta hükümdar şöyle dursun, çarşı esnafından birisi ya da dış görünüşüyle hakikatini senden gizleyen ve seninle iyi ilişkiler kuran bir<sup> </sup>Yahudi, bir Hristiyan veya bir Mecusi sana bunu vadetse ne olur? Onun verdiği söze güvenir,sözüne itimat eder ve bu güveninden dolayı o gece akşam yemeğini kendin hazırlamakla uğraşmazsın.</p>
<p>Peki ne oluyor da Allah sana rızkı vadettiği, taahhüt edip senin için tekeffül ettiği, dahası birçok yerde rızkı vereceğine dair ye­min ettiği hâlde sen O’nun vaadine itimat etmiyor, sözüne ve ta­ahhüdüne güvenmiyor ve ettiği yemini dikkate almıyorsun! Hat­ta ve hatta kalbin rızık konusunda ızdırap çekiyor ve bunu dert ediniyor. Bu ne büyük bir perişanlıktır, keşke vebalini görseydin! Bu ne büyük bir musibettir, keşke cezasını bilseydin!</p>
<p>Ali b. Ebû Tâlib’den şu beyitler nakledilir:</p>
<p><em>Allah&#8217;ın vereceği rızkı başkasından mı istiyorsun? Akıbetlerin korkusundan güvende mi oluyorsun?</em></p>
<p><em>Müşrik bile olsa sarrafin garantisini razı olup Rabbinin verdiği taahhüde razı olmuyor musun?</em></p>
<p><em>Sanki sen Onun kitabındakileri okumamış gibisin, İmanın zayıf yakînden uzak kalmışsın.</em></p>
<p>İşte bu yüzden bu davranış inşam şüpheye götürür ve -Allah muhafaza- böyle düşünen insanın marifet ve dinini kaybetme­sinden korkulur. Bu yüzden Allah Teâlâ, “Eğer müminler iseniz ancak Allah a güvenin.’ (Mâide 5/23) ve “Müminler yalnız Allah a güvenip dayansınlar.’ (Tevbe 9/51) buyurur.</p>
<p>Dinine ihtimam gösteren mümine bir tek bu nükte dahi ye­ter. Allah’tan başka güç ve kuvvet yoktur.</p>
<p><strong>2.</strong>Bilmelisin ki rızık taksim edilmiş olup bu durum, Allah Teâlâ’nın kitabında ve Resulullah’ın hadislerinde doğrulanmıştır. Yine bilmelisin ki Allah’ın taksimi değişmez. Rızkın taksim edil­diğini inkâr edersen ya da aksi olabileceğini düşünürsen -Allah korusun- küfür kapısını çalmış olursun. Buna mukabil Allah’ın taksiminin hak ve değişmez olduğunu bilirsen o zaman da rızık peşinde koşmanın ve bunu talep etmenin ne faydası olabilir! Böyle yapmakla eline geçecek olan tek şey dünyada zillet ve aşa­ğılanma, ahirette ise zorluk ve hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) &#8220;Balığın ve öküzün sırtına, bu falancanın rızkıdır diye yazılıdır. Rızık için hırslanan kişinin ancak çektiği zahmet artar.” buyurmuştur.<sup>12</sup></p>
<p>Bu anlamda şeyhimiz şöyle der: “Senin çiğnemen için takdir edilen şeyi senden başkası çiğneyemez. O hâlde rızkını zilletle değil, izzetle ye.” Bu gerçekten de ikna edici, güzel bir nüktedir.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeyhim imam Cüveynî’den, hocasının şu sözünü aktardı­ğını işittim: “Rızık konusunda beni ikna eden şeylerden biri de şudur: Bir düşündüm ve nefsime, ‘Bu rızık hayatın ve yaşamın de­vam etmesi için değil midir?’ dedim. Nefsim ‘Evet’ dedi. Ardın­dan ona, ‘Peki insan öldüğünde rızıkla ne yapar?’ diye sordum. Nefsim ‘Hiçbir şey’ dedi. Bunun üzerine, ‘Kulun yaşamı sadece Allah Teâlâ’nın hâzinelerinde ve O’nun elindeyse rızık da böyle- dir. İsterse bana verir, isterse vermez. Bu benim için gayb olup Al­lah Teâlâ’nın eline bırakılmıştır. Onu istediği gibi düzenler. Ben ise bu hususta sakin olmalıyım’ dedim.”</p>
<p>Bu izah hakikat ehli için gerçekten de ikna edici, hoş bir nük­tedir.</p>
<p><strong>4.</strong>Bu başlık altında daha önce zikrettiğimiz gibi Allah Teâlâ kulun rızkını taahhüt etmiştir fakat O yalnızca hayatın sürdürü­lebileceği kadarlık rızkı tekeffül etmiştir. Bu rızkın içerisinde be­denin ayakta kalıp ibadet için kuvvet bulacağı kısım vardır.</p>
<p>Yiyecek ve içecek için sebeplere tevessül etme konusuna ge­lirsek, şayet kul kendini Allah Teâlâ’ya ibadet etmeye adar ve Oha tevekkül ederse belki rızık yollarından engellenebilir fakat bu ko­nuyu kafaya takıp endişelenmez. Zira kul meselenin hakikatini bilmektedir. Nitekim Allah Teâlâ sadece insan bünyesinin ayakta kalabileceği kadarlık rızkı taahhüt etmiştir. Zaten Allah Teâlâ’ya tevekkül etmenin gerekli olduğu ve O’ndan beklenen rızık da budur, başka bir şey değil. Hiç şüphe yok ki Allah Teâlâ kuluna ömür verip onu ibadetle sorumlu tuttuğu müddetçe kendisine hakkıyla ibadet ve hizmet etmesi için kulunu ayakta tutacak rızkı da verecektir. Maksadımız işte budur. Allah Teâlâ İstediği her şeye güç yetirendir. O isterse yiyecek ve içecekle, isterse çamur ve toprakla isterse melekler gibi teşbih ve zikirle, isterse de bunların hiçbiri olmaksızın kulunun bünyesini ayakta tutar.</p>
<p>Şu hâlde kulun talebi yemek, içmek, şehvet ve lezzet elde et­mek değil, ibadet için güç kazanıp ayağa kalkmaktır. Dolayısıyla sebeplere itibar edilmesinin manası yoktur, zahidler işte bu se­beple günler ve geceler boyunca yolculuk yapmaya güç yetirebil- mişlerdir.</p>
<p>Zahidlerden bir kısmı on gün boyunca bir şey yememiş, ba­zıları ise bir ay veya iki ay bir şey yemeden güçlü kalabilmiştir. Kimileri çöldeki kumu yemiştir de Allah Teâlâ kumu onun için gıdaya çevirmiştir. Sevrî’nin Mekke’de yiyeceği bitince on beş gün boyunca kum yiyerek yaşadığına dair nakledilen hadise de bu ka­bildendir.</p>
<p>Ebû Muaviye el-Esved der ki: “İbrahim b. Edhem’i yirmi gün boyunca çamur yerken gördüm.”</p>
<p>A’meş aktarıyor: “İbrahim et-Temyî bana, ‘Bir aydan beri bir şey yemedim.’ dedi. Ben ‘Bir aydan beridir mü’ deyince Aksine, iki aydır bir şey yemedim. Yalnız birisi bana bir salkım üzüm ver­mişti Ben de onu yedim ama şu an midemden rahatsızım.’ dedi.”</p>
<p>Bu gibi durumlara asla şaşırma! Zira Allah’ın, istediği her şeyi yapmaya gücü vardır. Bir hasta görürsün, bir ay boyunca bir şey yiyemez fakat yaşamaya devam eder. Hâlbuki hasta olan birisi her halükârda kuvveti yerinde olana nispetle daha zayıf, tabiat itiba­riyle daha dayanıksızdır.</p>
<p>Açlıktan ölenlerse tıpkı çok yemekten ve hazımsızlıktan ölenler gibi aslında ecelleri geldiği için hayata göz yumarlar. Ebû Said el-Harrâz’ın şöyle dediği bana ulaştı: “Allah Teâlâ üç günde bir bana yemek verirdi. Bir ara çöle girdim ve üç gün boyunca ağzıma lokma girmedi. Dördüncü güne gelince zayıf düştüğümü hissettim ve olduğum yere oturdum. O sırada hâriften, ‘Ey Ebû Said! Yemek mi yoksa kuvvet mi senin için daha sevimlidir?’ diye bir ses duydum. ‘Sadece kuvvet isterim’ dedim ve yerimden kalktim. Üç günlük açlığı az bulduğum hâlde hiçbir şey yemeden on iki gün daha yol gittim. Hiç acı da çekmedim.”</p>
<p>Kul, rızık elde edecek sebeplerin kendisinden engellendiğini görür ve Allah’a tevekkül etmesi gerektiğini bilirse emin olsun ki Allah Teâlâ ona güç kuvvet verecektir. Bu hususu kul asla endi­şe etmesin. Aksine böylesine bir ikram ve ince tutum karşısında Allah Teâlaya çokça şükretmesi lazımdır. Zira Allah rızkı elde edecek sebepleri aramaktan kendisini kurtarmış ve ibadet etme­sine yardımcı olacak şeyi ona vermiştir. Bu sayede kulun isteği ve hedefi gerçekleşmiş, Allah Teâlâ rızık aramanın ağırlığı ile vasıta bulma derdini kuldan uzaklaştırmış, insanlarla olan bağlantısını kesmiş ve kendisine kudretinin yolunu göstermiştir. Allah bu ku­lun hâlini meleklerin hâline benzetmiş ve verdiği bu nimetle onu, hayvanların ve avamın mertebesinden daha yüksek bir yere yer­leştirmiştir. Bu temel meseleyi iyi düşünüp anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle büyük bir kazanç elde edesin.</p>
<p>Bu kitapta meseleleri kısa tutacağımızı söylememize rağmen tevekkül başlığında sözü uzattığımızı düşünebilirsin. Allah’a ye­min ederim ki insanların tevekküle duyduğu ihtiyacın yanında bizim söylediklerimiz az bile! Zira ibadete dair en mühim husus tevekküldür. Dahası, dünya ve ibadete dair ne varsa tevekkül et- rafında dönüp durur. Dolayısıyla bu hususta himmeti olan kişi tevekküle tutunsun ve meseleye gerektiği gibi riayet etsin. Aksi hâlde kul, hedefinden uzakta kalır.</p>
<p>Allah’ı tanıyan ahiret âlimlerinin işlerini Allaha tevekkül etmeleri, kendilerini Ona ibadete adamaları ve Onun dışındaki her şeyle alakalarını kesme üzerine bina etmeleri, sahip oldukları basireti sana gösteren delillerdir. Onlar bu konuda nice kitaplar yazıp nice tavsiyelerde bulundular. Allah Teâlâ da onlara yönetici­lerden yardımcılar ve dostlar gönderdi. Böylelikle Kerrâmiye’nin zahid imamlarından hiçbir gruba nasip olmayan hâlis hayra eriş­tiler. Kerrâmiye imamları mezheplerini doğru olmayan usuller üzere bina etmişlerdi. Biz ise imamlarımızın <em>minhâcı</em> (yöntemi) üzere devam ettiğimiz müddetçe aziz olacağız.</p>
<p>Camilerimizden ve medreselerimizden her zaman değerli insanlar çıkar. Bu insan­lar ya Ebû İshak el-İsferâyînî, Ebû Hâmid el-lsferâyînî, Ebu t-Tayyib et-Taberî, İbn Fûrek ve üstadımız Cüveynî gibi ilimde önde olan şahsiyetler ya da Ebû İshak eş-Şîrâzî, Ebû Saîd es-Sûfî, Nasr el-Makdisî ve diğerleri gibi ibadette sadık olan ve ilim ve zühd bakımından ümmetin fevkinde olan kişilerdir. Daha sonra kalp­lerimiz zayıfladı ve zararı faydasından çok olan ilişkilerle kirlen­dik. İşler geriledi, insanların himmetleri azaldı. Bereketler uçup gitti, lezzeti ve zevki kaybolup gitti, öyle ki neredeyse hiç kim­se safiyane ibadetle, ilim ve hakikatle iştigal edemez hâle geldi. Şu an yüzümüze vuran aydınlık (elimizdeki ilim ve amel) Haris el-Muhâsibî, Muhammed b. îdris eş-Şâfıî, Müzeni ve Harmele gibi dinin önderleri olan selefimizin ve mütekaddim şeyhlerimi­zin <em>minhâa</em> (üslubu) üzere olanlardan kaynaklanmaktadır. Allah onlardan razı olsun. Onlar şu şiirde anlatılan kimseler gibidirler:</p>
<p><em>Allah kavimleri korudu, onlar da Rablerinin hakkını, Verdikleri sözden caymadılar, sözlerine aykırı davranmadılar.</em></p>
<p><em>Akıp giden günleri yalnızca iffetle geçirdiler. Efendilerinin sevgisinden başka bir şey görmediler.</em></p>
<p><em>Onlar en faziletliler, Allaha yakın olan doğru sözlü kimselerdir, Amaçları da efendilerin efendisine gitmektir.</em></p>
<p><em>Sabreden herkesin sabır düğümü çözülüp gitse de, Günler onların sabır düğümlerinden birini dahi çözemedi.</em></p>
<p>Biz ilk başlarda sultanlardık, sonradan sıradan ahali olduk; süvariydik, piyade olduk. Umulur ki doğru yoldan tamamen kop­mayız. Musibetlere karşı yardım edecek olan Allah’tır. [Elimizde kalan ilim ve ameli] bizden almamasını dileriz. Şüphesiz ki O çok cömerttir, bol bol veren ve merhameti çok olandır. Allah’tan baş­ka güç ve kuvvet de yoktur.</p>
<p>İşi Allah’a bırakma hususuna gelince bu noktada şu iki esası iyi düşün:</p>
<p><strong>1</strong>.Bilirsin ki bir işi seçmek sadece o işin içini, dışını, başını ve sonunu yani tüm yönlerini bilen kişi için mümkündür. Kişi bir işin tüm yönlerini bilmezse hayırlı ve doğru olanı seçmek yerine kötü ve helak edici olanı seçebilir. Mesela sen bir bedeviye ya da bir köylüye veyahut bir koyun çobanına, “Şu dirhemlerin iyisini kötüsünden benim için ayır.” desen bunu yerine getiremez. Aynı şekilde sarraf olmayan bir esnafa desen belki o da zorlanır.</p>
<p>O hâlde dirhemleri altın, gümüş ve özel şeyler hakkında bilgi sahibi olan tecrübeli sarrafa gösterirsin. İşleri her yönüyle kuşatıp bilmek sadece âlemlerin Rabbi olan Allah için mümkün oldu­ğuna göre, ortağı olmayan Allah&#8217;tan başka hiçbir varlığın bir işi seçmeve düzenleme hakkı yoktur. Nitekim Allah Teâlâ, “Rabbin, dilediğini yaratır ve tercih eder. (O&#8217;nun seçme ve yaratmasında) onların tercih hakkı yoktur.&#8221; (Kasas 28/68) ve &#8220;Rabbin onların kalplerinde gizlediklerini de açığa vurduklarını da elbette bilir.&#8221; (Nemi 27/74) buyurmaktadır.</p>
<p>Anlatılır ki salih bir zata Allah Teâlâ tarafindan, &#8220;Ne istersen verilecek&#8221; denilince şöyle demiş: &#8220;Her şeyi bütün yönleriyle bi­len birisi hiçbir şey bilmeyen birisine ne istersen verilecek diyor. Benim için neyin iyi olduğunu bilmiyorum ki isteyeyim! Benim yerine sen seç.&#8221; Bu mesele de işte böyledir.</p>
<p><strong>2.</strong>Bir adam sana gelse ve &#8220;Ben senin bütün işlerinle ilgilenir ve yararına olan bütün ihtiyaçlarım üstlenip yerine getiririm. Sen bütün işlerini bana bırak ve kendi işlerinle ilgilen.&#8221; dese ve bu adam senin nezdinde döneminin en bilgili, en hikmetli, en güçlü, en merhametli, en takvah, en doğru sözlü ve en vefalı kişisi olsa; bu teklifi değerlendirmez ve bunu sana verilen büyük nimet olarak görmez misin? Böylesi güzel bir teklif karşısında minnet duymaz, o kişiye en güzel şekilde şükranım sunmaz ve övgüde bulunmaz mısın?</p>
<p>Bu kişi yararlı olup olmadığım bilmediğin bir hususta senin adına bir seçim yapsa bundan dolayı huzursuzluk hissetmez, ak sine onun yapacağı seçime ve düzenlemeye güvenir ve mutmain olursun. Sen onu vekil olarak belirledikten ve o da sana en iyisini yapacağını taahhüt ettikten sonra bilirsin ki; mesele her ne olursa olsun senin adına yalnızca hayırlı olanı seçecek ve sadece senin iyiliğine olanları gözetip dikkate alacaktır.</p>
<p>O hâlde sana ne oluyor da işlerini gökyüzünden yeryüzüne ne yarsa her şeyi düzenleyen <em>(müdebbirü’l-emr)</em> ve âlemlerin Rab­bi olan Allah’a işlerini bırakmıyorsun! İşini bilginlerin en bilgili­si, kudretlilerin en kudretlisi, merhametlilerin en merhametlisi ve zenginlerin en zengini olan Allah a bırak ki ince bilgisi ve güzel düzeniyle senin bilgi seviyeni aşan ve aklının alamayacağı şeyleri senin adına seçsin, sen de akıbetini ilgilendiren işlerle ilgilen. Al­lah, sırrını bilemeyeceğin bir şeyi senin adına seçtiği zaman sonuç her ne olursa olsun buna razı ve mutmain ol. Doğru ve hayır işte budur. Bunu iyi düşün ve anla ki Allah Teâlâ’nın izniyle doğru yola erişesin. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p>Kaza ve kadere razı olma hususuna gelirsek bu noktada ikna edici şu iki hususu dikkatli bir şekilde düşünüp anlarsan yeterli olur:</p>
<p><strong>1.</strong>Kadere rıza gösterirsen hem bu dünyada hem de ahirette fayda elde edersin.</p>
<p>Bu dünyada elde edeceğin fayda, kalbi gereksiz şeylerle dol­durmamak ve bu sayede daha az üzülmektir. Bazı zahidler bu an­lamda, “Mademki takdir haktır, o hâlde üzülmek boşuna&#8221; sözünü dile getirmiştir. Bu sözün aslı, Hz. Peygamber’in îbn Mesûd’a söylediği şu cümledir: “Çok fazla üzülme. Zira takdir edilen ger­çekleşir, senin rızkın olmayan şey de sana gelmez.’<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[13]</sup></a></p>
<p>Bu hadis, Efendimizin (sav) az lafızla çok mana dile getirdiği kapsamlı bir sözüdür.</p>
<p>Kadere rıza göstermen hâlinde ahirette elde edeceğin fayda ise Allah Teâlâ’nın sevabı ve rızasıdır. Nitekim O, “Allah onlardan hoşnuttur, onlar da Onun rızasını kazanmaktan ötürü mut­ludurlar.” (Mâide 5/119) buyurmaktadır.</p>
<p>Dolayısıyla kadere rıza göstermemek bu dünyada yok yere dertlenmeye, üzülmeye ve rahatsızlığa sebebiyet verirken ahirette de günaha ve ceza görmeye neden olur. Zira kader her halükârda gerçekleşecek olup senin üzülmenle ya da kızgın olmanla değişe­cek değildir. Bu anlamda şöyle bir şiirde vardır:</p>
<p><em>Ey nefis! Takdir edilene sabret.</em></p>
<p><em>Takdir edilmeyenler hususunda ise güvendesin.</em></p>
<p><em>Bil ki takdir edilen kesinlikle gerçekleşecektir, Sen ona sabretsen de sabretmesen de.</em></p>
<p>Netice itibariyle akıllı kişi kalp huzurunu ve cennet sevabını boş yere üzülmeye, günaha girmeye ve en nihayetinde cezalandı­rılmaya tercih etmez.</p>
<p><strong>2.</strong>Kaza ve kadere razı olmayıp kızgınlık göstermek -Allah Teâlâ rahmetiyle korumazsa- kişinin tehlikeye, zarara, küfre ve nifaka düşmesine sebep olur. Allah Teâlâ’nın şu sözünü iyi dü­şün: “Hayır, Rabbine andolsun ki, aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içle­rinde hiçbir sıkıntı duymaksızm onu kabullenmedikçe ve boyun eğip teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” (Nisâ 4/65) Allah bu sözünde elçisinin takdirine nza göstermeyenlerin iman etmiş ol­malarını reddedip bu hususta yemin etmişken Allah’ın takdirine nza göstermeyenin hâli nice olur!</p>
<p>Rivayet edilir ki bir kudsî hadiste Allah Teâlâ şöyle buyur­muştur: “Kim benim takdirime razı olmaz, verdiğim musibete sabretmez ve nimetlerime şükretmezse kendisine başka bir ilâh edinsin.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[14]</sup></a></p>
<p>Burada Allah Teâlâ sanki şöyle diyor: “[Takdir ettiğim şeyi beğenmeyip] kızgınlık gösteren bu kişi benden ilâh olarak razı değildir. O hâlde kendisine, razı olacağı başka bir ilâh edinsin.” Akleden kişi bu ifadenin tehdidin zirvesi olduğunu anlar. Ken­disine, “Kulluk ve rablik nedir?” diye sorulan sâlik, verdiği şu ce­vapta ne kadar doğru söylemiş: “Rab takdir eder, kul ise buna razı olur. Şayet Rab takdir eder de kul razı olmazsa ne Rablik kalır ne de kulluk.”</p>
<p>Bu meseleyi iyi düşün ve kendine bir bak! Umulur ki Allah Teâlâ’nın yardımı ve tevfîkiyle selamete erersin.</p>
<p>Sabır konusuna gelirsek, o acı bir ilaç ve hoş olmayan bir içe­cektir. Bununla birlikte sabır her türlü menfaati sana getiren ve zararlı ne varsa senden uzaklaştıran bereketli ve kıymetli bir şey­dir. Sabır böylesi bir ilaç olduğuna göre akıllı insan, “Bir anlık acı ama bir yıllık rahatlık” diyerek nefse kötü gelmesine rağmen onu içer ve yudumlar; acı ve keskin olsa da buna katlanır.</p>
<p>Sabrın sana getireceği menfâatlere değinmek gerekirse sabrın dört türü olduğunu bilmelisin:</p>
<p><strong>1.</strong>Taate sabretmek</p>
<p><strong>2.</strong>Masiyetten sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>3.</strong>Dünyanın gereksiz şeylerinden sakınmaya sabretmek</p>
<p><strong>4.</strong>Belalara ve musibetlere sabretmek.</p>
<p>Kul sabretmenin acısına katlanır ve yukarıda sayılan dört yerde sabır gösterebilirse taatlerini yerine getirir; istikâmet üzere yüksek mertebelere ve en nihayetinde büyük sevaba nail olur. Ayrıca dünyanın masiyetleriyle, belalarıyla ve bunun ahirette neden olacağı sonuçlarıyla karşılaşmaz. Sabreden kul, dünyalık talep etmekle sınanmaz. Zira dünyada bir şeyler elde etmekle meşgul olmayacağı için ahirette de bunun sonucundan kurtulmuş olur. Aynı şekilde kul, imtihan edildiği şeylere sabredeceği için elde et­tiği sevaplar boşa uçup gitmez. O hâlde sabır gösterilmesi hâlinde kul taatlerini yerine getirebilir, yüksek dereceler ve sevaplar elde edebilir. Bunların yanı sıra takva ve zühd hayatı hâsıl olur; Allah Teâlâ’dan başka hiç kimsenin ayrıntısını bilmediği bir karşılık ve büyük sevap elde edilir.</p>
<p>Sabrın, zararları insandan uzak tutması şöyle gerçekleşir: Sab­retmek bu dünyada endişe çekmenin yükünden ve bu halin kas­vetinden, ahirette ise onların günahından ve cezasından kurtarır.</p>
<p>Buna mukabil insan sabretme konusunda zayıf kalır ve kay­gı yolunu tutarsa elde edeceği tüm menfaatleri kaçırdığı gibi her türlü zarara da müptela olur. Zira taatin meşakkatine sabret­meyen kul onları yerine getiremez. Getirse bile onu korumaya ve devam ettirmeye sabredemeyeceği için ameli hiç olup gider. Veyahut kul, masiyetten sakınmaya sabredemezse kendisini ma- siyetin içinde buluverir. Dünyanın gereksiz fazlalıklarından uzak durmaya sabredemezse bunlarla meşgul olmaya başlar. Aynı şekil­de başına gelen bir musibete sabretmeyen kul, sabretmesi hâlinde elde edeceği sevaptan mahrum kalır. Dahası sabretmek yerine o kadar çok kaygılanabilir ki kendisine verilecek karşılıktan mah­rum kalır.</p>
<p>En nihayetinde kulun başına iki musibet gelmiş olur: Birincisi, maksattan mahrum kalmak iken İkincisi, sabretmediği için sevabı ve ecri kaçırmaktır. Dolayısıyla hem hoşuna gitmeyen bir şeye maruz kalmış hem de sabretmekten mahrum kalmış olur. Bu manada “Bir musibete sabretmekten mahrum kalmak, musi­betin kendisinden daha şiddetlidir.” denir. O hâlde mevcut olanı yok edip götürdüğü gibi kaçıp gideni de geri getiremeyecek olan bir şey için üzülmenin ne faydası var! Bunlardan birini kaçırsan bile en azından diğerini kaybetme.</p>
<p>Hz. Ali’nin şu kelamı, az lafızla çok anlam ifade eden sözler­dendir: “Şayet başına gelenlere sabredersen Allah’ın takdir etmiş olduğu şey gerçekleşir ve sevap kazanırsın. Yok, sabretmez ve en­dişelenirsen Allah’ın takdiri yine gerçekleşir ama sen günahkâr olursun.”<sup>15</sup></p>
<p>Kanaatimce meselenin özü şudur: Kalbi alışılmış şeylerden uzak tutmak; Allah Teâla ya hâlisâne tevekkül etmek, işleri düzenlemeyi bırakmak ve iç yüzünü bilmediğin için işleri Allah Teâlaya havale etmek suretiyle nefsi [kalpte] yer edinmiş âdetler­den koparıp atmak; nefsi öfkeden ve kaygıdan alıkoymak -ki nefis bunları çok ister- ve nefsi rıza ile dizginlemeye zorlayıp her ne kadar nefret etse de ona sabır şerbetini içirmektir. Bütün bunlar gerçekten de aci bir iş, zor bir ilaç ve ağır bir yüktür ama aynı za­manda sağlam bir tedbir ve dosdoğru bir yoldur. Böyle yapılması durumunda övgüye layık bir akıbet ve mutlu mesut haller kulu beklemektedir.</p>
<p>Evladına karşı şefkatli davranan zengin bir baba düşün. Şayet bu baba yavrusunun yediği bir hurmayı ya da elmayı bozulmuş olduğu için elinden alsa, yavrusunu kendisine sert davranan bir öğretmene teslim etse, çocuğunu gün boyu yanında tutup onun canını sıksa veyahut onu bir hacamatçıya götürse ve hacamatçı evladının canını yakıp onu endişelendirse ne düşünürsün! Yaban­cılara dahi bol bol ikramda bulunan babasının, evladının elinden yiyeceği almasını bir cimrilik olarak mı görürsün! Yoksa elindeki her şeyi evladı için saklayıp biriktiren bu babanın hareketi sence çocuğunu zelil kılmak için midir? Ya da baba çocuğunu sevme­diği için böyle davranarak onu yormak ve ona eziyet etmek mi istemiştir? Böyle bir şey mümkün olabilir mi? Zira evlat babası için gözünün nuru, kalbinin meyvesidir. Evladının üzerine rüz­gâr esse bile babasına ağır gelir. Durum kesinlikle böyle değildir. Bir baba evladı adına iyi olanın bu olduğunu bildiği için böyle davranır ve yine baba bilir ki evladı bu şekilde az bir yorulmayla büyük bir hayra ve menfaate ulaşacaktır.</p>
<p>Peki işini seven, insanlara tavsiyelerde bulunan ve mesleğinde uzman olan bir doktora ne dersin? Eğer bu doktor susuzluktan artık ciğerleri yanan, bitkin düşmüş bir hastaya su vermek yerine, hastanın nefsinin ve tabiatının zorlandığı, tadı kötü olan bir ilaç içirse sence bunu hastaya düşman olduğundan ötürü ve ona ezi­yet etmek için mi yapmaktadır? Asla! Aksine hastanın iyiliği için böyle yapmaktadır. Zira doktor çok iyi bilmektedir ki hastanın bir anlık ihtiyacını karşılamak aslında onun hayatını tehlikeye sokacak ve belki de ölümüne neden olacaktır. Hastaya su verme­mesi aslında hastanın iyileşmesi ve hayatta kalması içindin</p>
<p>O hâlde şimdi Allah Teâlâ’nın senden bir ekmeği ya da bit miktar parayı esirgediğini düşün. İyi bilmelisin ki Cenab-ı Allah senin istediğin şeye sahiptir ve istediğin şeyi sana ulaştırmaya kâdirdir. Cömertlik ve ihsan O’nun sıfatlardır. Allah senin hâlini de bilmektedir, zira O’na hiçbir şey gizli kalmaz. O&#8217;nun için ne yokluk ne acizlik ne bir şeyin gizli kalması ne de cimrilik söz ko­nusudur. Allah Teâlâ tüm bu eksikliklerden münezzehtir. O, zen­ginlerin en zengini, kudreti olanların en kudretlisi, bilginlerin en bilgini ve cömertlerin en cömerdidir. O hâlde hakiki olarak şunu bil ki Allah’ın senden bir şey esirgemesi senin iyiliğin içindir. O, senin için iyi olanı seçmiştir. Zaten Allah Teâlâ, “Yeryüzünde ne varsa tamamını sizin için yaratan O’dur.” (Bakara 2/29) buyurmuş­ken aksi nasıl söz konusu olabilir ki!</p>
<p>Kendisini sana tanıtan (yani sana marifetullah nimetini ve­ren) Allah’ın senden bir şey esirgemesi nasıl mümkün olabilir ki! Dünyadaki bütün nimetler Onu tanımanın yanında yok hük­mündedir.</p>
<p>Meşhur bir hadiste geçtiği üzere Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şefkatli bir çobanın, uyuz hastalığı bulunan yerlerden develeri­ni koruduğu gibi ben de dostlarımı dünya nimetlerinden koru­rum.”<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[16]</sup></a></p>
<p>O hâlde Allah seni zorlu bir imtihana sokmuş ise iyi bil ki bunu seni sınamaya ve imtihana sokmaya muhtaç olduğu için yapmamaktadır. Allah senin hâlini bilmekte ve güçsüzlüğünü görmektedir. O, sana karşı son derece merhametli davranır. Hz. Peygamber’in şu sözünü hatırla: “Allah’ın kuluna karşı merhame­ti, müşfik bir annenin evladına karşı olan merhametinden daha fazladır.”<a href="#_ftn24" name="_ftnref24"><sup>[17]</sup></a></p>
<p>Eğer bunu anlarsan bilirsin ki Allah, başına gelen bu kötü olayı senin iyiliğin için yaşatmıştır. Bu iyiliğin ne olduğunu sen bilmesen de Allah bilir. Bu anlamda insanlar arasında en fazla belaya maruz kalan kişilerin, Allah’ın sevdiği ve seçtiği dostlan olduğunu görürsün. Hz. Peygamber buyurur ki “Allah bir toplu­luğu severse onları belaya uğratır.’<a href="#_ftn25" name="_ftnref25"><sup>[18]</sup></a> Yine Efendimiz (sav) “İnsan­lar arasında en fazla belaya maruz kalanla peygamberlerdir. On­lardan sonra şehitler gelir. Ardından da derecelerine göre üstün olanlar sıralanır.’ buyurmaktadır.<a href="#_ftn26" name="_ftnref26"><sup>[19</sup></a></p>
<p>Allah Teâlâ’nın dünya nimetlerini senden esirgediğini ya da sana çok fazla musibet ve bela verdiğini görürsen bil ki O’nun nezdinde kıymetlisin ve O’nun katında üstün bir yere sahipsin. Böyle yapmakla Allah seni dostlarının yoluna girdirmektedir. Şüphesiz ki Allah senin hâlini görmekte olup dünya nimetlerini senden esirgemeye ihtiyacı yoktur. Zira &#8220;Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle, kuşkusuz sen bizim gözetim ve korumamız altında­sın.” (Tûr 52/48) buyuran O’dur. Dahası, iyiliğini gözettiği, ecrini ve sevabını artırdığı ve kendi katında değerli insanların konum­larına yükselttiği için Allah Teâlâ’nın sana lütufta bulunduğunu bilmelisin. Göreceksin ki senin için nice övülen sonuçlar ve nice kıymetli nimetler hasıl olacak Lütfü ve keremiyle muvaffak kıla­cak olan yalnızca Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:185-198</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><sup>12.</sup>Bu hadisin aslı bulunamamıştır.</p>
<p>13.Ebubekir Ahmed b. Amr eş-Şeybânî, <em>el-ÂhAd vel-mesAni,</em> dik Bâsim el Cevâbira (Arabistan: Dâru’r-râye, 1991), 2806; Beyhakî, <em>-Şu ‘ab,</em> 1144.</p>
<p>14.Taberânî, <em>el-Mucemul-kebîr,</em> 22/320; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dimaşk, </em>21/59.</p>
<p>15.İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 9/139.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"><sup>[16]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/10; İbn Ebud-Dünyâ, <em>et-Tevâzu vel- hamûl,</em> thk. Muhammed Abdülkadir Atâ (Lübnan: Dâru’l-kütübi’l-il- miyye, 1989), 9; İbn Asâkir, <em>Târîhu medîneti Dımaşk,</em> 61/59.</p>
<p><a href="#_ftnref24" name="_ftn24"><sup>[17]</sup></a> Buhâri, <em>d-CAmius-sahîh,</em> 5999; Müslim, <em>el-Câmius-sahîh,</em> 2754.</p>
<p>18.Tirmizi,es Sünen,2396;İbn Mace,es Sünen,4031</p>
<p>19.Hakim,el Müstedrek,1/40</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>[</sup></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/">Rızkın Sağlanmasıyla Alakalı Bilgiler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/rizkin-saglanmasiyla-alakali-bilgiler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Şeytanın tuzakları nasıl bilinir?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:04:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlham]]></category>
		<category><![CDATA[şeytanın tuzakları]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[havatır]]></category>
		<category><![CDATA[Vesvese]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28046</guid>

					<description><![CDATA[<p>Soru: Şeytanın tuzakları nasıl bilinir? Bunu bilmenin yolu nedir? Cevap: öncelikle bilmelisin ki şeytan tıpkı fırlatılan oklar gibi vesveselere sahiptir. Bunun senin için aşikâr hâle gelmesi ancak kalbe doğan düşünceleri (havâtır) ve onların kısımlarını bilmekle olabilir. İkinci olarak yine bilmelisin ki şeytanın tıpkı ağlar gibi hile­leri vardır. Bunların senin için açık hâle gelmesi ise tuzaklar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/">Şeytanın tuzakları nasıl bilinir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Soru: Şeytanın tuzakları nasıl bilinir? Bunu bilmenin yolu nedir?</strong></p>
<p><strong>Cevap:</strong> öncelikle bilmelisin ki şeytan tıpkı fırlatılan oklar gibi vesveselere sahiptir. Bunun senin için aşikâr hâle gelmesi ancak kalbe doğan düşünceleri <em>(havâtır)</em> ve onların kısımlarını bilmekle olabilir.</p>
<p>İkinci olarak yine bilmelisin ki şeytanın tıpkı ağlar gibi hile­leri vardır. Bunların senin için açık hâle gelmesi ise tuzaklar ile bu tuzakların niteliklerini ve atıldığı yerleri bilmekle olur.</p>
<p>Âlimlerimiz kalbe doğan düşüncelere dair başlıklar açmışlar­dır. Biz de bu konuya yönelik <em>Telbîsu İblis</em> isimli bir kitap tasnif ettik. Elinizdeki bu kitap, sözü uzatmak için uygun değil fakat her başlıktan aslî meseleleri senin için zikredelim. Bunlara tutu­nursan senin için yeterli olacaktır.</p>
<p>Kalbe doğan düşüncelerin aslına gelince bil ki Allah Teâlâ Âdemoğlunun kalbinde, onu hayra davet eden bir melek görev­lendirmiştir. Bu meleğe “ilham verici <em>(mülkim)”,</em> yaptığı davete de “ilham” denir. Ayrıca Allah, ilham verici meleğin karşısına, kulu şerre çağıran bir şeytan yerleştirmiştir. Bu şeytana “vesveseci <em>(yesvâs)”,</em> yaptığı çağrıya ise “vesvese” denir. Alimlerimizin çoğu­nun sözüne göre ilham verici melek sadece hayra davet ederken vesveseci sadece şerre çağırır.</p>
<p>Üstadımızın şöyle dediği anlatılır: Şeytan bazen iyiliğe çağı­rır fakat amacı kötülüktür. Şeytan bunu, kulu faziletli olandan engellemek için faziletli olmayana davet etmek suretiyle yapar. Veyahut kulu, büyük bir günaha sürükleyecek İyiliğe davet eder. Ne var ki kulun bu iyiliği» kendini beğenme gibi işlediği kötü bir fiile karşılık gelmez.</p>
<p>İşte kulun kalbi üzerinde yer alan bu iki davetçi onu bir şeyle­re davet eder, kul da kalbini işitip bunu hisseder. Şöyle bir rivayet vardır: “Âdemoğlunun bir çocuğu doğduğu zaman Allah ona bir melek yaklaştırır. Şeytan da onun yanma bir şeytan yaklaştırır. Şeytan insanın kalbinin sol kulakçığında, melek ise sağ kulakçı­ğında bulunur. Bu ikisi sürekli onu [bir şeylere] davet ederler.”</p>
<p>Aynı şekilde Hz. Peygamber “Şeytanın ve meleğin Âdemoğlu üzerinde konaklaması, yakınlığı (yani tesiri) vardır.” buyurmuş­tur.<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[19]</sup></a> Hadiste geçen <em>lemme</em> ifadesi “davet üzere konaklamak” demektir. Araplar bir kişi bir mekânda konakladığında “lemme bi’l-mekân” ve “elemme bi’l-mekân” derler.</p>
<p>Ayrıca Allah Teâlâ insanın yapışma şehvetlere meyleden ve -ister iyi olsun ister kötü- her türlü lezzeti elde etmek isteyen bir tabiat yerleştirmiştir. Bu meyil ve istek afetlere doğru yönelen nefsin hevâsıdır. işte bunlar (melek, şeytan ve nefis) üç davetçidir.</p>
<p>Bu girişten sonra bil ki kalbe doğan düşünceler <em>(havâtır),</em> ku­lun kalbinde meydana gelen etkilerdir. Bu etkiler insanı eylemleri gerçekleştirmeye ya da terk etmeye sevk ederek çağrıda bulunur. Bu etkilerin <em>havâtır</em> (düşünceler) olarak isimlendirilmesi ise ver­diği endişe ve huzursuzluk sebebiyledir. Nitekim bu anlam, rüz­gâr vb. şeylerin doğurduğu tehlikelerden <em>{hatarâtur~rîh)</em> alınmış­tır. Bu düşüncelerin tamamı kulun kalbinde hakiki olarak Allah Teâlâ tarafindan meydana getirilir. Bunlar dört kısımdır:</p>
<p><strong>1.</strong>Allah Teâlâ’nın, kulun kalbinde doğrudan (aracısız olarak) meydana getirdiği şeyler. Bunlara sadece <em>“hâtır/düşünce”</em></p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ’nın, insan tabiatına uygun olarak meydana ge­tirdiği şeyler. Bunlara “nefsin hevâsı” denir ve bunlar nefse nispet edilir.</p>
<p><strong>3.</strong>Allah Teâlâ’nın, ilham verici meleğin çağrısının ardından meydana geçirdiği şeyler. Bunlara “ilham” denir.</p>
<p><strong>4.</strong>Allah Teâlâ’nın, şeytanın çağrısının ardından meydana ge­tirdiği şeyler. Bunlar ise şeytana nispet edilir ve “vesvese” olarak adlandırılır. Ayrıca bu vesvese, şeytandan gelen düşünceler olması hasebiyle şeytana nispet edilir. Gerçekte ise bu düşünceler şeyta­nın çağrısı esnasında meydana gelen şeylerdir. Dolayısıyla şeytan burada kötü düşüncelerin meydana gelmesinin sebebi hükmün­dedir fakat bu sebep şeytana nispet edilir. Netice itibariyle dü­şüncelere ait dört kısım işte bunlardır.</p>
<p>Bu taksimden sonra bil ki Allah Teâlâ tarafindan doğrudan kulun kalbine verilen düşünce, ona bir ikram ve bağlılığı sağla­mak için hayır şeklinde olabileceği gibi imtihan ve belayı ağırlaş­tırmak için şer şeklinde de olabilir.</p>
<p>İlham verici melek tarafindan verilen düşünce sadece hayır olur. Zira o, nasihat verici ve irşat edici olup yalnızca bu amaçla gönderilir.</p>
<p>Şeytan tarafından verilen düşünce ise sadece şer olur ve amacı kulu yoldan çıkarıp zillete düşürmektir. Bununla birlikte şeytan­dan gelen düşünce bazen hayır şeklinde olur. Bu ise kula tuzak kurmak ve istidrâc<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[20]</sup></a> içindir.</p>
<p>Nefsin hevâsı tarafindan verilen düşünce ise şer ya da içerisin­de hayır bulunmayan şeyler şeklinde olur. Bunun amacı ise kulun hayır yapmasını engellemek ve onu yoldan çıkarmaktır.</p>
<p>Seleften bir zat nefsin hevâsının da hayra davet edebileceğini fakat bu hayırdan maksadın şeytanın yaptığı gibi şer olduğunu dile getirmiştir. İşte bunlar, kalbe doğan düşüncelerin türleridir.</p>
<p>Tüm bunlardan sonra senin üç esasın bilgisine kesinlikle sa­hip olman gerekir. Daha önce dile getirdiklerimizden asıl maksat da bu üç esastır. Bunlar:</p>
<p><strong>1.</strong>Genel bir şekilde hayır düşünce İle şer düşünce arasındaki fark.</p>
<p><strong>2.</strong>Doğrudan gelen, şeytandan gelen ve hevâdan gelen düşün­celer arasındaki fark ve bunların nasıl ayırt edileceği. Zira her bir türün, diğerini defeden bir yönü vardır.</p>
<p><strong>3.</strong>Doğrudan ve ilham verici melekten gelen düşünce ile şey­tandan gelen veya hevâdan kaynaklanan düşünce arasındaki fark. Bu farkı bilirsen Allah Teâlâ’dan ya da ilham verici melekten gelen düşünceyi takip eder ve şeytandan gelen düşünceden sakınırsın. Aynı şekilde hevânın şeytandan kaynaklandığını söyleyenlerin görüşüne göre hevâdan da sakınırsın.</p>
<p><strong>Birinci Esas:</strong> Âlimlerimiz şöyle demiştir: Bir düşüncenin hayır mı yoksa şer mi olduğunu bilmek ve ikisi arasında ayrım yapmak için onu, şu üç şeyle tart ki durumu açığa çıksın:</p>
<p>Öncelikle aklına <em>(kalb/bâî)</em> doğan düşünceyi şeriat tartışma koy. Eğer şeriata uyuyorsa hayırdır. Şayet ruhsat kabilinden ya da şüphe sebebiyle şeriata aykırı düşüyorsa şerdir.</p>
<p>Düşüncenin hayır mı şer mi olduğu bu tartı ile açığa çıkmazsa onu, salih kişilere tabi olma tartışma koy. Bu düşünce gerçekleş­tirildiğinde salih kişilere tabi olma durumu söz konusu olacaksa hayırdır. Buna karşılık düşünce gerçekleştirildiğinde kötü kimse­lere tabi olma durumu söz konusu oluyorsa o düşünce şerdir.</p>
<p>Kalbe doğan düşüncenin ne olduğu bu tartıyla da açığa çık­mazsa onu nefis ve hevâ tartışma koy ve bak. Şayet bu düşünce, nefsin korku sebebiyle değil de tabiatının gereği olarak nefret et­tiği bir şeyse bil ki hayırdır. Eğer bu düşünce, Allah Teâlâyı umma ve O&#8217;nu arzulama şeklinde bir meyil değil de nefsin tabiatı ve ya­ratılışı gereği meylettiği bir şeyse o zaman şerdir. Zira nefis kötü­lükle emrolunmuş olup aslı gereği hayra meyilli değildir.</p>
<p>Eğer dikkatli bir şekilde bakarsan bu tamlardan birisiyle kal­be doğan düşüncenin hayır mı yoksa şer mi olduğu açığa çıkar. Lütfuyla hidayete erdirecek olan ise yalnızca Allah’tır. Şüphesiz ki O, cömert ve ihsan edicidir.</p>
<p><strong>İkinci Esas: </strong>Âlimlerimiz şöyle demiştir: Şeytan tarafin­dan verilen şer düşünce ile nefsin hevâsından gelen ya da Allah Teâlâ’dan doğrudan verilen kötü düşüncenin farkını anlamak İs­tersen bu düşünceye üç yönden bakmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>Eğer düşünceyi sağlam bir şekilde tek bir hal üzere kararlı bulursan Allah Teâla dan ya da nefsin hevâsından gelmiş demek­tir. Şayet düşünceyi tek bir hal üzere sabit değil de değişken bir hâlde bulursan bil ki şeytandandır.</p>
<p>Bazı arifler şöyle der: Nefsin hevâsı kaplan gibidir. Eğer sal­dırırsa tam bir baskı ve mutlak bir mağlubiyet olmadıkça dönüp gitmez. Aynı şekilde nefsin hevâsı, din için savaşan hâriciye ben­zer. Nitekim o da öldürülünceye kadar geri dönmez. Veyahut nefsin hevâsı kurt gibidir. Onu bir taraftan kovsan da başka bir taraftan geri gelir.</p>
<p><strong>2.</strong>Şayet kalbine doğan düşünce, işlediğin bir günahın peşi sıra meydana geliyorsa bu, işlemiş olduğun günahın uğursuzlu­ğuna karşılık bir ceza ve küçük düşürme olarak Allah Teâlâ’dan gelmiş demektir. Nitekim Allah Teâlâ: “Hayır! Gerçek şu ki, ya­pıp ettikleri kalplerini kaplayıp karartmış tır.” (Mutaffin, 83/14) buyurmaktadır.</p>
<p>Üstadım el-İmam şöyle demiştir: “İşte günahlar kalbin kasve­tine böyle sebep olur. Günahların başı düşüncedir, günahın işlen­mesine sebep olan bu düşünce kasvete ve kalbin pas vb. şeylerle kaplanmasına sebep olur.”</p>
<p>Şayet kalbe doğan düşünce işlemiş olduğun bir günahtan sonra değil de doğrudan ortaya çıkmışsa bil ki şeytandan gelmiş­tir. Bu, çoğu zaman böyledir. Zira şeytan şerre davet etme suretiy­le işe başlar ve her halükârda kulu yoldan çıkarmak ister.</p>
<p><strong>3.</strong>Eğer düşüncenin Allah Teâlâ’yı anmakla zayıflamadığını, azalmadığını ve ortadan kalkmadığım görürsen hevâdan gelmiş demektir. Şayet Allah Teâlâ’yı anmakla zayıflıyor ve azalıyorsa bu durumda şeytandandır. Allah Teâlâ’nın, “Sinsi vesvesecinin kötülüğünden&#8230;” (Nâs, 114/4) sözüne dair yapılan şu tefsir de bu manayı göstermektedir: “Şeytan, Âdemoğlunun kalbi üzerinde bulunur. Eğer insan Allah Teâlâ’yı zikrederse şeytan kaçar. Şayet bunu yapmaktan gafil olursa şeytan vesvese verir.”<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[21]</sup></a></p>
<p><strong>Üçüncü Esas:</strong> Allah Teâlâ’dan gelen hayır düşünceyle me­lekten gelen hayır düşünceyi ayırt etmek istersen o düşünceye üç yönden bakmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>Şayet düşünce tek bir hal üzere güçlü ve sağlam duruyorsa Allah’tan, tek bir hal üzere değil de değişkense melekten gelmiş demektir. Zira melek senin için bir nasihatçi olup her yerden ve her yönden senin yanma gelir, icabet edip hayır işlerine rağbet etmen ümidiyle her türlü nasihati sana sunar.</p>
<p><strong>2.</strong>Eğer kalbe doğan düşünce, yapmış olduğun bir gayret ve itaat sonrasında ortaya çıkmışsa Allah Teâlâ’dandır. Nitekim Al­lah Teâlâ şöyle buyurur:</p>
<p><strong>3</strong>.“Bizim uğrumuzda elinden gelen çabayı sarf edenlere gelin­ce onları bize ulaşan yollara mutlaka yöneltiriz.” (Ankebût 29/69)</p>
<p><strong>4</strong>.“Doğru yolu bulanlara gelince Allah onların bu yolda de­vam etmelerini sağlar ve kendilerine takva şuurunu bahşeder.” (Muhammed, 47/17)</p>
<p>Buna mukabil kalbe doğan düşünce doğrudan gelmişse o, ço­ğunlukla melektendir.</p>
<p><strong>5.</strong>Kalbe doğan düşünce, inanca dair aslî meseleler ya da batınî amellere dair ise Allah Teâlâ’dan, fer’î meselelere veya zahirî amellere dair ise çoğu zaman melektendir. Zira çoğunluğun sözü­ne göre melek, kulun iç dünyasının bilgisine ulaşamaz.</p>
<p>Şeytan tarafindan gelen ve adım adım büyüyerek aslında bir şerre götüren hayır düşünceye gelince üstadımız bu konuda şöyle demiştir: Bu düşünceye bir bak, kalbine doğan bu düşünceyi ey­leme dönüştürme hususunda nefsini korkak değil, istekli; sakin değil, aceleci; çekingen değil, güvenli ve [düşüncenin] akıbetine karşı basiretli değil, kör bir hâlde bulursan bil ki şeytandandır, hemen ondan kaçın. Şayet nefsini bu halin aksi bir şekilde yani istekli değil, korkak; aceleci değil, sakin; güvenli değil, çekingen ve [düşüncenin] akıbetine karşı kör değil, basiretli bir hâlde bu­lursan bil ki ya Allah Teâlâ’dan ya da melektendir.</p>
<p>Bir düşüncenin akıbetini bilmeksizin ve düşünceyi eyleme dökecek sevabı hesaba katmaksızın [kalbe doğan bir düşünceyi gerçekleştirmek için] insanın istekli olması sanki bir tür hafiflik­tir diye düşünüyorum.</p>
<p>Sakin olmaya gelirsek bu, belli başlı yerler hariç övülen bir haslettir. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Beş yer hariç acele etmek şeytandandır. Bu beş yer buluğ çağına geldiğinde kızı ev­lendirmek, vakti geldiğinde borcu ödemek, öldüğünde cenazeyi hazırlamak, konakladığında misafiri doyurmak ve günah işledi­ğin zaman hemen tövbe etmektir.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[22]</sup></a></p>
<p>Korku ya kalbe doğan düşünceyi hakkıyla ve gerektiği gibi eksiksiz bir şekilde tamamlayıp eda etmeye ya da Allah Teâlâ’nın yapılan bu fiili kabul edip etmemesine dair olur.</p>
<p>Akıbeti görmek ise bahsi geçen eylemin doğru ve hayırlı olduğundan emin olmak ve bunu kesin olarak bilmek suretiyle olur. Bu, ahirette sevap görmek ve ummak için de olabilir. Bunları bil ki muvaffak olasın.</p>
<p>Kalbe doğan düşüncelere dair bilmen gereken üç esas işte bunlardır. Bunlara hakkıyla riayet et ve gücün yettiğince derinle­mesine düşün. Zira bunlar, meseleye dair ince bilgiler ve değerli sırlardandır. Lütfuyla muvaffak kılacak olan ise yalnızca Allah’tır.</p>
<p>Şeytanın hilelerine ve aldatmalarına gelirsek; şeytan, Âdemoğlunun itaatini hedef alarak yedi açıdan tuzak kurar:</p>
<p><strong>1</strong>.Kulu itaat etmekten alıkoyan Şayet Allah Teâlâ kulu ko­rursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Benim gerçekten buna ihtiyacım var. Zira sonsuz ahiret için bu fani dünyada azık biriktirmeliyim.”</p>
<p><strong>2.</strong>Sonra kula itaati ertelemesini emreder. Eğer Allah Teâlâ kulu korursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Ömrüm benim elimde değildir. Bugünün amelini yarma ertelersem yarının ame­lini ne zaman yaparım? Zira her günün kendine has ameli vardır.”</p>
<p><strong>3.</strong>Ardından şeytan kula, “Çabuk ol, çabuk ol. Şu iş için vak­tin kalmıyor.” diyerek acele etmesini emreder. Şayet Allah Teâlâ kulu korursa “Tamama erdirilen az amel, eksin olan çok amelden hayırlıdır.” diyerek şeytanı geri çevirir.</p>
<p><strong>4.</strong>Daha sonra şeytan kula amelini insanlara göstererek ta­mamlamasını emreder. Eğer Allah Teâlâ kulu korursa kul şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “insanlara göstermek üzere neden amel işleyeyim? Allah Teâlâ’nın beni görüyor olması yeterli değil midir?”</p>
<p><strong>5.</strong>Peşi sıra şeytan kula, “Ne kadar da akıllısın! Ne kadar da uyanıksın!” diyerek kulun kendisini beğenmesini emreder. Şayet Allah Teâlâ kulu korursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Bu benim değil, Allah Teâlâ’nın nimetidir. Beni bu ameli işlemeye muvaffak kılan ve lütfuyla amelime büyük bir değer bahşeden O’dur. Eğer onun lütfü olmasaydı ben O’na karşı masiyet işlerken O’nun bana vermiş olduğu bu nimetin yanında benim amelimin ne kıymeti olurdu!”</p>
<p><strong>6.</strong>Şeytan bundan sonra altına yönden gelir. En büyüğü olan bu hilenin farkına sadece gerçekten uyanık olanlar varabilir. Şey­tan kula, “Amellerini insanlardan gizli yap. Zira Allah Teâlâ yaptı­ğın amelleri senin için gün yüzüne çıkaracak ve herkese amelinin karşılığını verecektir.” der. Bu noktada şeytanın hakiki amacı, ku­lun bir tür riya göstermesini sağlamaktır. Şayet Allah Teâlâ kulu korursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Ey lanetli şey! Şimdiye kadar amelimi ifsat etmek üzere bana yanaştın. Şimdiyse ihlasımı bozmak üzere bana yanaşıyorsun. Ben yalnızca Allah Teâlâ’nın kuluyum. O benim efendimdir. İsterse ibadetlerimi ortaya çıkarır isterse de gizler. Yine isterse beni şerefli kılar isterse de zelil eder. Bu, O’na kalmıştır. İnsanlara gösterip göstermemesi beni ilgilen­dirmez. Bu konuda insanların bana ne faydası vardır ne de zararı.”</p>
<p><strong>7.</strong>Daha sonra şeytan kula şöyle der: “Senin bu ameli işlemeye ihtiyacın yok. Şayet sen bahtiyar <em>(said)</em> olarak yaratılmışsan ameli terk etmen sana zarar vermez. Yok, bedbaht <em>(fakı)</em> olarak yaratıl­mışsan da ameli işlemenin sana hiçbir faydası olmaz.&#8221; Eğer Allah Teâlâ kulu korursa, şöyle diyerek şeytanı geri çevirir: “Ben yal­nızca bir kulum. Kulun yapması gereken, kulluğu gereği emirlere uymaktır. Rubûbiyetini en iyi Rab bilir, istediği gibi hükmedip istediğini yapar. Her nasıl olursam olayım (ister bahtiyar ister bedbaht) amelim bana fayda sağlar. Çünkü bahtiyar olarak ya- ratıldıysam sevabın artması için amele ihtiyaç duyarım. Yok, eğer bedbaht olarak yaratıldıysam [Allah’a ibadet emrini yerine getir­mediğim için] kendimi kınamamak adına amel işlemeye muhta­cım, demektir.</p>
<p>Zira Allah Teâlâ itaat etmemi hiçbir şekilde ceza­landırmaz ve bu bana zarar olarak dönmez. Ayrıca itaatkâr bir şekilde cehenneme girmek, asi bir şekilde cehenneme girmekten benim için daha iyidir. Kaldı ki Onun vaadi hak, sözü doğru­dur. İtaatlere karşılık sevap vereceğini vadetmemiş midir? Allah Teâlâ’nın karşısına iman ve itaat üzere çıkan hiç kimse cehenne­me asla girmeyecek, aksine cennete girecektir. Bu, o kişinin ame­liyle cenneti hak etmesinden dolayı değil, aksine Allah Teâlâ’nın bunu vadetmiş olmasından dolayıdır. Bu bağlamda Allah Teâlâ bahtiyarların, ‘Bize verdiği sözü yerine getiren Allah’a hamdol- sun!’ (Zümer, 39/74) dediğini ifade etmiştir.”</p>
<p>O hâlde uyan -Allah sana merhamet etsin- ve kendine gel. Durum gördüğün ve işittiğin gibidir. Diğer fiilleri ve halleri de buna kıyas et. Allah Teâlâ’dan yardım iste ve O’na sığın. Zira her şey Onun elindedir. Başarı da yalnızca O’ndandır. Allah’tan baş­ka hiçbir güç ve kuvvet yoktur.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:71-79</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p>18.Ahmed Abdullah Ebû Nuaym, <em>Târîhu İsfehân),</em> thk. Seyyid Hasan (Lübnan: DâruTkütübi’l-ilmiyyee, 1990) 1009; Ebû Ya’lâ, <em>el-Müsntd, </em>136; Ahmed b. Amr b. Ebî Asım, <em>es-Sünne,</em> thk. Anyye cz-Zchrânî (Lüb­nan: Dâru İbn Hazm. 2004), 7.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17"><sup>[19]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2988; Nesaî, <em>el-Kübrâ,</em> 10985.</p>
<p><sup>[20]</sup> İstidrâc bir kimseyi bir şeye adım adım, derece derece yaklaştırmak, onu kurduğu tuzağa yaklaştırıp düşürmek, aldatmaktır. Bkz. İsmail Durmuş, “İstidrâc” <em>TDVİslâm Ansiklopedisi,</em> 23/328-329.</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19"><sup>[21]</sup></a> Hâkim, <em>el-Müstedrek,</em> 2/541.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20"><sup>[22]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2012; Taberânî, <em>el-Mucemul-kebîr,</em> 6/122; Ebû Yalâ, <em>el-Müsned,</em> 4256; Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 8/78.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/">Şeytanın tuzakları nasıl bilinir?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/seytanin-tuzaklari-nasil-bilinir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlim ve Tövbe Geçidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 13 Mar 2026 14:00:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Günah]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[sadık tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Şartları]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbenin Hakikati]]></category>
		<category><![CDATA[tevhid ilmi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=28033</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner. İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Derim ki -başarı Allah’tandır-: Ey ihlas ve ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı eylesin- Sana gereken ilk şey ilimdir. Zira ilim her şeyin başıdır, her şey ilim etrafında döner.</p>
<p>İlim ve ibadetin iki cevher olduğunu bilmelisin. Musannifle­rin eserlerine, ilim erbabının öğrettiklerine, vaizlerin sözlerine ve tefekkür edenlerin düşüncelerine dair gördüğün ve duyduğun ne varsa hepsi ilim ve ibadet içindir. Dahası kitaplar ilim ve ibadet için indirilmiş, elçiler de bunun için gönderilmiştir. Hatta ve hatta gök­ler, yer ve bu ikisi içinde yaratılmış her ne varsa ilim ve ibadet için yaratılmıştır. Yüce Allah’ın kitabında yer alan şu iki ayeti iyi düşün:</p>
<p><strong>Birincisi:</strong> “Yedi göğü ve yerden de onların benzerlerini yara­tan Allah’tır. Allah’ın gücünün her şeye yettiğini ve yine Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını bilesiniz diye O&#8217;nun buyruğu gelip bunlar arasında (bütün evrende) sürekli gerçekleşir.” (Talâk 65/12) Tevhid ilmi başta olmak üzere ilmin şerefine dair delil olarak bu ayet yeterlidir.</p>
<p><strong>İkincisi:</strong> “Ben cinleri ve insanları, başka değil, sırf bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyat, 51/56) İbadetin şerefine ve ibade­te yönelmenin gerekliliğine dair de bu ayet yeterlidir. Dünya ve ahiret hayatının yaratılmasının amacı olan bu iki cevher ne bü­yüktür! Dolayısıyla kula yakışan şey, sadece bu ikisi ile meşgul olmak, kendisini sadece bu ikisi için yormak ve bu ikisi dı<u>şınd</u>a hiçbir şey düşünmemektir. Bilesin ki bu ikisi dışındaki şeyler bâtıl olup hiçbir hayır barındırmaz. İlim ve ibadet dışındaki şeyler aynı zamanda boş işler olup elde etmeye değmez.</p>
<p>Bunu öğrendikten sonra yine bil ki bu iki cevherin daha şe­refli ve daha faziletli olanı ilimdir. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “Âlimin âbide olan üstünlüğü, ümmetimden en aşağı derecede olan kişiye benim üstünlüğüm gibidir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a></p>
<p>Bir başka hadisinde Allah Resulü şöyle buyurur: “Âlime bak­mak, benim namazımda bir sene boyunca gündüz oruç tutup gece namaz kılmaktan daha sevimlidir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a></p>
<p>Yine Hz. Peygamber “Dikkat buyurun! Size cennet ehlinin en şerefli kişilerini göstereyim mi?” diye sormuş, bunun üzerine oradakiler “Buyurun ey Allah’ın Resulü!” deyince “Onlar ümme­timin âlimleridir.” karşılığını vermiştir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a></p>
<p>Tüm bunlardan ortaya çıkan sonuç şudur: İlim cevher olmak bakımından ibadetten daha şereflidir fakat kul için gerekli olan şey ilimle birlikte ibadet etmektir. Aksi hâlde ilmi boşa gider. Nitekim ilim bir ağaç ise ibadet bu ağacın meyvesidir. Dikkat edilirse şeref ağaca aittir, zira asıl olan ağaçtır. Bununla birlikte [insanlar doğrudan ağaçtan değil], meyvesinden faydalanırlar. O hâlde kulun sahip olduğu ilmin şeref kazanabilmesi için mutla­ka ibadet de gerekir. Başka bir deyişle kul hem ibadetten hem de ilimden payını ve nasibini almalıdır. Bu manada Hasan el-Basrî şöyle demiştir: “İlmi, ibadete; ibadeti ise ilme zarar vermeyecek şekilde isteyiniz.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Kulun hem ilme hem de ibadete ihtiyaç duyduğu sabit ol­makla birlikte ilmin öne alınmaya daha layık olduğu muhakkak­tır. Çünkü ilim asıl ve rehberdir. Bu yüzden Resulullah “İlim amelin imamı, amel ise ona tâbi olandır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></p>
<p>İlmin asıl olup ibadetin ona tâbi olması, iki husustan ötürü ilmi ibadetin önüne almanı gerektirir:</p>
<p><strong>1.</strong>İbadetin varlık bulması ve salimen işlenmesi ilimle olur. Zira senin önce mabudu bilip sonra ona ibadet etmen gerekir. İsimlerini ve zatının sıfatlarını bilmediğin, onu nitelerken ne söy­leyip ne söylememen gerektiğini öğrenmediğin bir varlığa nasıl ibadet edebilirsin ki! Belki de O ve sıfatlan hakkında doğru olana değil, aksine yanlış bir şeye inanırsın -Allah korusun- da ibade­tin hiç olup gider. Bu meseleye dair büyük bir tehlikenin varlığı hakkında İ<em>hyâu Ulumîd-Dîn</em> içerisinde yer alan “Kitâbu’l-Havf (Korku Kitabı)” bölümündeki “Sû-i hâtime” bahsinde gerekli açıklamaları yapmıştık.</p>
<p>Ayrıca yapman gereken şer’î yükümlülükleri bil ki bu sayede yerine getirmen gereken şeyleri emredildiğin gibi yapasın. Yine kaçınman gereken yasaklan bil ki bu sayede onlardan uzak durasın. Aksi hâlde mahiyetini ve keyfiyetini bilmediğin, ne şekilde yapılması gerektiğini öğrenmediğin taatleri nasıl gerçekleştirebilirsin! Ve yine isyan olduğunu bilmediğin şeylerden nasıl sakına­bilirsin ki nefsini ona düşmekten alıkoyasın!</p>
<p>Temizlik, namaz, oruç ve diğer şer’î ibadetleri yerine geti­rebilmek için onların hükümlerini ve şartlarını bilmen gerekir. Belki de senelerdir yaptığın bir davranış haberin olmaksızın te­mizliğini ve namazlarım fesat edecek veyahut sünnete uygun olmayacak bir şekilde hareket etmene neden oluyordur. Belki de senin bir sorunun var fakat bunun hakkında soru soracak kimseyi bulamadığın için gerekli bilgiyi öğrenememişsindir.</p>
<p>Bilmen gerekir ki bu meselenin medarı, bâtıni ibadetlerdir. Bunlar kalbin çabası olan tevekkül, tefviz (Allah’a havale etmek), rıza, sabır, tövbe ve ihlas gibi şeyler olup inşallah ileride zikredi­lecektir.</p>
<p>Yine bilmelisin ki kızgınlık, uzun emel, riya, kibir ve kendini beğenme gibi şeyler yukarıda sayılan durumların tam tersi olup bunlardan sakınman gerekir. İşte bunlar, Allah Teâlâ’nın yüce ki­tabında ve peygamberinin lisanı üzerinden yer verdiği, yapılma­sını emrettiği ve aksi yönde hareket etmeyi yasakladığı farzlardır. Şu ayetler bu manadadır:</p>
<p>“Eğer müminler iseniz ancak Allah’a güvenin.” (Mâide 5/23)</p>
<p>“Allah’a şükredin eğer Ona kulluk ediyorsanız.” (Bakara 2/172)</p>
<p>“Sen sabret; sabır göstermen de Allah’ın İhsanı sayesinde ola­caktır.” (Nahl 16/127)</p>
<p>“Bütün varlığınla ona yönel.” (Müzzemmil, 73/8) yani “Bü­tün varlığınla ona karşı muhlis ol!” ayeti de bu manadadır. Aynı durum namazı ve orucu emreden diğer ayetler için de geçerlidir. Peki sana ne oluyor da namaz ve oruç [gibi zahirî ibadetlere] yö­neliyorsun ancak bu [bâtını] farzları terk ediyorsun? Her ikisini de emreden Rab değil mi; her iki emir de aynı kitapta yer almıyor mu? Aslında sen her ikisinden de gafilsin ve onlara dair hiçbir şey bilmiyorsun. Demek ki dünyadaki payına âşık olup iyiliği kö­tülük ve kötülüğü iyilik hâline dönüştürenlerden olmuşsun. Sen, Allah Teâlâ’nın kitabında nur, hikmet ve yol gösterici olarak isim­lendirdiği ilimleri ihmal edip kendisiyle haram elde edilen ve en nihayetinde cehenneme av olan kimselerden birisi gibisin.</p>
<p>Ey doğru yolu arayan kişi! Nafile namaz ve nafile oruç ile meşgul olan ancak üzerine düşen bu şeylerden birini ve hatta ço­ğunu yerine getirmeyen birisi olmaktan ve en nihayetinde hiçbir şey elde edememekten korkmuyor musun?</p>
<p>Belki de sen, akıbeti cehennem olan bu isyanlardan birinde ısrarcı olup Allah Teâlâ’ya yakınlaşmak maksadıyla yeme, içme ve uyku gibi mubah olan şeyleri terk ediyorsundur. Bunun sonucu hiçbir şey elde edememek değil midir?</p>
<p>Tüm bunlardan daha kötüsü ise aralarındaki farkı bilmemen ve bazı yönlerden benzer olmaları sebebiyle, katıksız bir masiyet sa­yılan uzun emeller peşinde olman ve bunu iyi niyet zannetmendir.</p>
<p>Keza sen sabırsız ve kızgın olursun da bunu Allah’a yalvarış ve yakarış zannedersin. Halbuki sen mahza riya hâlindesindir ancak bu yaptığını Allah Teâlâ’ya hamd veyahut insanları hayra davet etme zannedersin. Sonuç itibariyle sen Allah a karşı isyan olan bu eylemleri itaat olarak addetmeye başlar ve ceza gerektiren bu ey­lemlere karşılık büyük bir sevap umarak büyük bir gurur ve çirkin bir gaflet üzere olursun. Allah a yemin olsun ki bu, ilimsiz amel edenler için berbat bir masiyettir.</p>
<p>Tüm bunların yanı sıra zahiri ameller ile bâtını ameller ara­sında onları ıslah ya da ifsat eden bazı alakalar vardır. Bunlar ih-las, riya, kendini beğenme ve iyiliği dile getirme vb. şeylerdir. Bu bâtınî amelleri, bunların zahir ibadetlere etki yönünü, bunlardan nasıl sakınılacağım ve yapılan amelleri bunlardan nasıl koruya­cağını bilmeyen kişinin zahir ameli çoğu zaman geçerli olmaz. Bunun sonucunda hem zahirî hem de bâtınî taatleri heba olur ve kulun elinde bedbahtlık ve boşa kürek çekmekten başka bir şey kalmaz. İşte bu, apaçık bir hüsrandır. Bundan dolayı Efendimiz (sav) “İlim üzere uyku, cehalet üzere kılınan namazdan daha ha­yırlıdır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Zira ilimsiz amel eden kişi salihten daha çok fasit amel işlemiş olur.</p>
<p>Allah Resulü “İlim mesutlara ilham edilir, bedbahtlara ha­ram kılınır.” buyurmuştur.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Bu sözün manası -bilgi ancak Allah katindadır- şöyledir: Bu kişinin ilk bedbahtlığı ilmi öğrenmeme­si, İkincisi bedbahtlığı ise hiçbir şey bilmeden rastgele ibadet ede­rek kendisini yormasıdır. Böyle davranan bir kişinin elinde kalacak olan, boş yere kendisini yormaktan ibarettir. Fayda vermeyen ilimden ve kabul olunmayan amelden Allah’a sığınırız. Bundan dolayı insanlar arasında özellikle zahid âmil ve âlimler ilme çok önem vermişlerdir. Zira ilim, kulluk işinin medarı olup âlemlerin Rabbi Allah’a bilerek ibadet ve hizmet etmeyi sağlayan güçtür. Basiret sahibi kişiler ile teyit ve tevfîk ehlinin meseleye bakışı da aynen böyledir.</p>
<p>Bu cümleler kul için itaatin ancak ilim sayesinde varlık bu­lacağını ve salimen işlenebileceğini göstermiş olup ibadet konu- sunda da ilmi öncelemenin zorunlu olduğu görülecektir.</p>
<p><strong>2.</strong>İlmin ibadete takdim edilmesini gerektiren ikinci sebep, faydalı ilmin Allah Teâlâ’dan korkma ve O&#8217;nun büyüklüğü kar­şısında heyecanlanma <em>(haşyet)</em> sonucunu doğurmasıdır. Allah Teâlâ, “Kulları içinden ancak bilenler, Allah’ın büyüklüğü karşısında heyecan duyarlar* (Fâtır, 35/28) buyurmaktadır. Dolayısıyla her kim Allah’ı gerektiği gibi tanımazsa O&#8217;nun büyüklüğü karşısında gerektiği gibi korkmaz ve yine Onu gerektiği gibi tazim edip hürmet gösteremez. Kul, ilim sayesinde O&#8217;nu tanır, tazim eder ve O&#8217;ndan korkar. Şu hâlde Allah Teâlâ’nın tevfîkiyle itaate dair ne varsa ilim sonucunda meydana gelirken masiyete dair ne varsa da ilim sayesinde engellenir.</p>
<p>Allah Teâlâ ya ibadet etme hususunda kul için bu ikisi dışında hiçbir maksat yoktur. Sonuç itibariyle -Allah seni doğru yola ilet­sin ey ahiret yolcusu- her şeyden önce üzerine vazife olan şey, ilim tahsilidir. Lütfü ve rahmetiyle başardı lalan ise Allah’tır.</p>
<p>Belki de senin aklına şu soru geliyordur: Şeriatın sahibi olan Efendimiz (sav) “îlim talep etmek her Müslümana farzdır.&#8221; bu­yurmuştur.<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> Peki talep edilmesi farz olan bu ilim nedir? İbadet hususunda kulun tahsil etmesi gereken ilmin sınırı nedir?</p>
<p>Bil ki talep edilmesi farz olan ilimler genel itibariyle üçtür: Birincisi tevhid ilmi, İkincisi sır ilmi -ki bununla kalp ve onun amelleriyle alakalı olan şeyleri kastediyorum-, üçüncüsü ise şeriat ilmidir.</p>
<p>Bunlardan her birinin ne kadar öğrenilmesi gerektiğine ge­lince:</p>
<p><strong>1</strong>.Tevhid ilminden, dinin esaslarım bilecek kadarının öğre­nilmesi farzdır. Senin için bunun miktarı, âlim olan bir ilâhın olduğunu; bu ilâhın her şeye gücü yeten ve diri olduğunu; yine bu ilâhın irade sahibi olup konuştuğunu, işittiğini ve gördüğü­nü; onun hiçbir ortağının bulunmadığını bilinendir. Aynı şekilde bilmelisin ki senin ilâhın kemâl sıfatları ile nitelenmiş, sonradan olmaya delalet eden şeylerden münezzeh ve yine sonradan yara­tılmış olan her şeyden öncedir. Bunun yanı sıra Hz. Muhammed, O nun kulu ve elçisi olup Allah Teâlâ’dan getirdiği ve ahiret haya­tına dair söylediği şeyler hususunda doğruyu söyleyendir.</p>
<p>Daha sonra sünnetin şiarlarına dair bilinmesi gereken me­seleler gelir, öncelikle kitapta ve sünnette yer almayan bir şeyi Allah Teâla&#8217;nın dinine sokmaktan sakınmalısın. Aksi hâlde Allah Teâla&#8217;nın karşısında en büyük tehlikeye maruz kalırsın.</p>
<p>Tevhide dair bütün delillerin aslı Allah Teâlâ’nın kitabında mevcut olup âlimlerimiz dinin esaslarına dair telif ettikleri eserle­rinde bunları dile getirmiştir.</p>
<p><strong>Sözün özü şudur:</strong> Bilmediğin ve ileride helake sebebiyet verip vermeyeceğinden emin olmadığın her şeyin öğrenilmesini talep etmek farzdır. Bu bilgiyi talep etmekten geri durmak kesinlikle caiz değildir. Bu böyle biline. Başarı ise ancak Allah’tandır.</p>
<p><strong>2</strong>.Sır ilminden öğrenilmesi farz olan miktar, yapılması ve ka­çınılması gerekenler şeyleri bilinendir. Bu sayede Allah Teâlâ’yı tazim edip ihlaslı olabilirsin, niyetin ve amelinin sağlam hâle ge­lir. Bunların hepsi bu kitapta açıklanacak inşallah.</p>
<p><strong>3.</strong>Şeriat ilminden bilinmesi gerekenler temizlik, namaz ve oruç gibi yapılması senin üzerine farz olan her şeydir. Hac, cihat ve zekât gibi şeyleri ise senin üzerine düşmesi hâlinde bilmelisin ki yerine getirebilesin. Eğer hâlihazırda üzerine düşmüyorsa bil­mene gerek yoktur*</p>
<p>İşte bunlar kulun kesinlikle tahsil etmesi gereken ve bilinmesi mutlak surette farz olan ilmin sınırıdır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Bütün küfür dinlerini hükümsüz bırakıp onları İslâm delili ile ilzam edecek ve bütün bid&#8217;atçilere baskın gelip onları da sünnet delili ile ilzam edecek kadar tevhid ilmi öğrenmem gere­kir mi?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Bunun öğrenilmesi farz-ı kifâye hükmündedir. Senin üzerine düşen, dinin esasları hususunda itikadını doğru kılacak şeylerden ibarettir. Benzer şekilde tevhid ilmine dair teferruatı ve incelikleri bilmen ve onun bütün meselelerine hâkim olman da ge­rekmez. Evet, eğer zihninde dinin esasları hakkında itikadını boz­masından korktuğun bir şüphe hâsıl olursa mümkün olduğu kadar ikna edici sözlerle bu şüpheyi gidermen gerekir. Münakaşa ve tar­tışmadan da sakınmalısın. Zira bu tutum, ilacı olmayan katıksız bir hastalıktır. Elinden geldiğince bundan uzak dur. Nitekim bu yola başvuranları ancak Allah Teâlâ’nın rahmeti ve lütfü iflah eder.</p>
<p>Sonra yine bilmelisin ki her şehirde, beldede Ehl-i sünnet davetçilerinden bir davetçi varsa ve bu davetçi insanların şüp­helerini giderip bid&#8217;at ehline cevaplar vermek suretiyle bu ilimle meşgul olarak hak ehlinin kalplerini bid’atçilerin vesveselerinden temizliyorsa diğer insanların üzerinden bu farziyet düşer.</p>
<p>Aynı şekilde senin sır ilminin inceliklerini ve kalbin ilginç hallerine dair açıklamaların hepsini bilmen de gerekmez. Senin, ibadetini fasit kılacak şeyleri bilmen ve bu sayede bunlardan ka­çınman gerekir. Bu anlamda ihlas, hamd, şükür ve tevekkül gibi yapman gerekenleri, hakkıyla yerine getirebilmek için bunları öğ­renmen gerekir. Bunlar dışındakileri ise bilmek zorunda değilsin.</p>
<p>Benzer şekilde fıkıh ilmine dair satım ve kira sözleşmeleri, nikah ve talak (boşama) ile suç teşkil eden fiiller gibi konuları da bilmene gerek yoktur. Zira bunların hepsi farz-ı kifâye hük­mündedir.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Tevhid ilmine dair öğrenilmesi zorunlu olan bu mik­tarı, herhangi bir öğretici olmaksızın insanın kendi başına öğren­mesi mümkün müdür?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> İlim geçidi aşılması güç olan bit geçittir fakat talep edilene ve maksada ancak bununla erişilir. Bu geçidin faydası çok, kat edilmesi zor, tehlikesi ise büyüktür. Niceleri buradan döndü de dalalete düştü. Ve yine niceleri bu yola girdi de ayağı kaydı. Bu geçitte kaybolan nice insanlar şaşırıp kalmış, nice zayıf kimseler kesilip bırakmış ve niceleri bu geçidi kısa sürede geçerken bir kıs­mı da yetmiş sene boyunca gidip gelmiştir. Her şey Allah’ın (cc) elindedir.</p>
<p>İşte ilmin faydası -daha önce ifade ettiğimiz gibi- başta tevhid ve sır ilimleri olmak üzere kulun buna şiddetle ihtiyaç duyması ve bütün ibadet işinin bununla gerçekleşmesinden ileri gelir. Riva­yet edilir ki Allah Teâlâ, Hz. Davud’a, “Ey Davud! Faydalı ilim öğren.” demiş, bunun üzerine Hz. Davud, “Rabbim! Faydalı ilim nedir?” diye sormuş, Allah “Celâlimi, azametimi, büyüklüğümü ve her şeye gücümün tam olarak yettiğini bilmendir. Seni bana yaklaştıracak olan şey işte budur.” cevabını vermiştir.</p>
<p>Hz. Ali’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Büyümeden ve Rabbimi tanımadan çocuk olarak ölsem ve cennete girseydim bu beni mutlu etmezdi.*<a href="#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> Allah’ı en iyi bilen insan, O&#8217;ndan en çok korkan, en fazla ibadet eden ve Onun hakkında en güzel nasihat­te bulunandır.</p>
<p>İlim geçidinin zorluğuna gelince sen ilim talebi hususunda ihlaslı olmaya çabala ve talebin rivayet değil, dirayet talebi olsun.</p>
<p>Bil ki tehlike gerçekten çok büyüktür! Zira her kim insanla­rı kendisine çekmek, yöneticilerle oturup kalkmak, benzerlerine karşı övünmek ve gereksiz şeyleri elde etmek için ilim talep eder­se kötü bir ticaret yapmış ve yalnızca “kaybeden&#8221; sıfatını kazana- bilmiştir. Bu manada Allah Resulü “Âlimlerle tartışıp övünmek,aptallarla münakaşa etmek ve halkın teveccühünü kazanmak için ilim tahsil eden kişiyi Allah ateşe girdirecektir.” buyurmuştur.<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a></p>
<p>Ebû Yezîd el-Bistâmî şöyle demiştir: “Otuz sene mücahede ettim de ilimden ve onun tehlikesinden daha şiddetli olan bir şey görmedim.”<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Öte yandan şeytanın senin gözünü boyayıp “Eğer ilim için böylesine büyük bir tehlike söz konusuysa bu işe hiç girişmemek daha iyidir.” diyerek seni kandırma gayreti karşısında dikkatli ol. Sakın bu işin böyle olduğunu zannetme. Rivayet edilir ki Efendi­miz (sav) “Miraç gecesi bana cehennem gösterildi. Ben cehennem ehlinin çoğunun fakirlerden oluştuğunu gördüm.” buyurmuş, bunun üzerine ashab, “Ey Allah’ın Resulü! Mal mülk bakımın­dan mı fakirler?” diye sorunca “Hayır, ilim bakımından fakirler.” diye cevap vermiştir.</p>
<p>Şu hâlde ilim öğrenmeyenlerin ibadetin hükümlerini bilmesi ve onu hakkıyla yerine getirmesi mümkün olmaz. Şayet bir kişi, ilim olmadan göklerdeki melekler gibi Allah Teâla ya ibadet etse yine de hüsrana uğrayanlardan olur. O zaman araştırmak, anla­mak ve öğrenmek suretiyle ilim talep etmek için kollan sıva, tem­bellikten ve bıkkınlıktan da sakın. Aksi hâlde dalalet tehlikesine düşersin. Dalalete düşmekten Allah a sığınırız.</p>
<p>Meselenin özeti şudur: Allah Teâlâ’nın sanatının (yaratışı­nın) delilleri hakkında derince düşünürsen senin için her şeye gücü yeten, bilen, diri olan, iradesi olup işiten, gören ve konu­şan bir ilâhın olduğunu bilirsin. Bu ilâh konuşma, bilme ve irade hususlarında sonradan yaratılanların sıfatlarından münezzeh, her türlü noksan ve afetten de uzaktır. O, sonradan yaratılanların sı­fatları ile nitelenemez; onlar için geçerli olan şeyler de Onun için geçerli değildir. O, yarattıklarından hiçbir şeye benzetilemediği gibi hiçbir şey de Ona benzemez. Onun için bir mekân ya da yön söz konusu olmadığı gibi [insanların başına gelen] olaylar ve afetler Ona ilişmez.</p>
<p>Hz. Peygamber’in mucizelerini ve nübüvvet alametlerini düşünürsen onun Allah’ın elçisi ve vahyin güvenilir taşıyıcısı ol­duğunu bilirsin. Bu sayede selef-i salibinin dile getirdiği itikada dair şu ifadeleri de hakkıyla anlarsın: Allah Teâlâ ah ire t te görü­lecektir. Zira O, mevcut olup belirli bir yönde değildir. Hiçbir şey Onu sınırlayamaz. Kur’an Allah’ın kelamı olup hurûf-u mu- kattadan (bağımsız ve ayrı harflerden) ya da farklı seslerden yara­tılmış değildir. Eğer Kur’an böyle olsaydı yaratılmışlar arasında yer alırdı. Süfli <em>(mülk&#8217;)</em> ve ulvî <em>(melekût)</em> âlemde meydana gelen en ufak düşünce ve en küçük bir bakış bile ancak Allah Teâlâ’nın kazası ve kaderi, O’nun iradesi ve isteği ile meydana gelir. Hayır ve şer, fayda ve zarar, iman ve küfür O’ndandır. Allah’ın, yaratmış olduğu hiçbir kişiye karşı mükellefiyeti yoktur. O, her kime sevap verirse lütfundan, her kimi de cezalandırırsa adaletindendir. Hz. Peygamber’in ahiret hayatına dair dile getirdiği haşr, neşr, kabir azabı, Münker ve Nekîr’in sorgusu, mizan ve sırat gibi hususlar da bu kapsamdadır.</p>
<p>Bunlar, selefin sahip olduğu ve tutunduğu itikadî esaslar olup bidatler çeşitlenmeden, hevâ ve hevesler ortaya çıkmadan önce bunlar üzerinde icmâ edilmişti Dinde bidat çıkarmaktan ve de­lilsiz bir şekilde hevâya uymaktan Allah’a sığınırız.</p>
<p>Sonra -bu kitapta geleceği gibi- gerekli ilmin hasıl olması için kalbin amelleri, bâtını vecibeler ve yasaklar konusuna bakıp te­mizlik, namaz ve oruç gibi kullanmaya ihtiyaç duyduğun şeyleri bilcümle bilmelisin. Böyle yaparsan Allah Teâlâ’nın senin üzerine farz kıldığı ve ibadet için öğrenmen gereken ilme dair yükümlü­lüğü yerine getirmiş olursun. And olsun ki eğer bunları yaparsan ümmet-i Muhammed’in ilimde yüksek pâyeye erişen âlimlerin­den olursun. Şayet ilminle amel edip ahiretini imar etmeye yöne­lirsen ve Allah Teâlâ için cahilce veya taklit ederek değil de basi­ret üzere, ilmiyle amel eden bir âlim olursan işte o vakit en büyük şeref senindir.Böylelikle ilmin büyük bir kıymet ve çok fazla sevap getirir. Tüm bunları başarırsan Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi hakkıyla aşmış ve arkanda bırakmış olursun. Sana ve bize güzel bir başarı vermesi ve bu işi kolaylaştırması ancak Allah’tan istenir. Şüphesiz ki O, merhametlilerin en merhametlisidir. Her türlü güç ve kuvvetin kaynağı Allah’tır.</p>
<p><strong>İKİNCİ GEÇİT: TÖVBE GEÇİDİ</strong></p>
<p>Ey ibadete talip olan kişi! -Allah seni başarılı kılsın- İlim geçidini geçtikten sonra şimdi aşman gereken, tövbe geçididir. Bu geçidi iki sebepten ötürü aşmalısın:</p>
<p><strong>1.</strong>ibadet hususunda muvaffak olman için tövbe gerekir. Zira günahların uğursuzluğu mahrumiyet doğurur ve ardından da pe­rişanlık getirir. Aynı şekilde günah bağı kulu, Allah’a itaat edip O&#8217;na hizmet etmek için yürümekten alıkoyan Çünkü günahların ağırlığı hayırların hafifliği ve itaat için canlanmanın önünde bir engeldir. Günah işleme konusunda ısrar etmek, kalpleri karartır. En nihayetinde de kalbini bir karanlık ve kasvet içerisinde bulur­sun. Böyle bir kalpte ne saflık vardır ne de berraklık. Ne bir lezzet vardır ne de bir tat. Eğer Allah Teâlâ merhamet etmezse günah, sahibini küfre ve bedbahtlığa sürükler.</p>
<p>Kötü ve kasvetli bir kalbe sahip olan kişi itaat için nasıl muvaffak olabilir ki! Masiyete ve zulme ısrar eden bir kişi [Al­lah Teâlâ’ya] hizmet etmeye nasıl çağırılabilir! Pislikler ve necis şeylerle kirlenmiş birisi [Allah’a] münacat için nasıl yaklaşabilir! Allah Resulü, “Kul yalan söylerse ağzından çıkanın kötü kokusundan ötürü iki melek ondan uzaklaşır.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> buyurmuşken böyle bir dil, Allah’ı zikre nasıl layık olabilir!</p>
<p>Şüphe yok ki isyan etme konusunda ısrarcı olan kişinin başarı elde etmesi zordur. Böyle bir kişinin Allah Teâlâ’ya kolaylıkla iba­det edebilmesi de mümkün değildir. Bir şekilde ibadet etse dahi meşakkatli gelir ve ettiği ibadetin ne tadı vardır ne de berraklığı. Tüm bunlar günahların uğursuzluğu ve tövbenin terk edilmesi yüzündendir. “Gece namaz kılıp gündüz oruç tutamıyorsan bil ki sen bağlısın ve seni bağlayan şey hatalarındır.” sözünü söyleyen ne kadar da doğru söylemiş.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> İşte durum bundan ibarettir.</p>
<p><strong>2.</strong>Tövbe etmeni gerektiren ikinci sebep, yapmış olduğun iba­detlerin kabul edilmesi için tövbenin gerekli olmasıdır. Nitekim alacaklı kişi [asıl alacağı dururken borçludan gelecek olan] hediye tarzından şeyleri kabul etmez. Dolayısıyla kulun masiyetlerden tövbe etmesi ve hasımların rızasını alması farzdır. Yapmak iste­diğin ibadetlerin geneli nafile (hediye) kabilinden davranışlardır. Sen henüz üzerine düşen borcu ödememişken, yapmış olduğun bağış nasıl kabul edilebilir! Sen yasaklanmış ve haram olanı yap­maya ısrar ederken helal ve mubah olanı Onun için terk etsen bir anlamı olur mu! O sana kızgınken -ki bundan Allah’a sığını­rız- sen nasıl olur da O’na seslenir, dua eder ve O nu översin! İşte günah işlemekte ısrar eden asilerin hâli böyledir. Yardım edecek olan ise yalnız Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Nasûh tövbe ne anlama gelir? Tanımı nedir? Kulun bütün günahlardan sıyrılması için yapması gereken şey nedir?</p>
<p><strong>Cevap: </strong>Tövbe, kalbin amellerinden bir tanesidir ki bu du­rum âlimler tarafından “kalbin günahtan arındırılması” şeklinde ifade edilir.</p>
<p>Tövbenin tanımı hakkında şeyhimiz şöyle demiştir: “Tövbe kulun, Allah’ı tazim etmek ve Onun gazabından sakınmak amacıyla daha önce benzerini işlemiş olduğu bir günahın görünüş itibariyle değil de derece itibariyle aynısını işlemeyi istemekten kaçınmasıdır.”</p>
<p>O hâlde tövbenin dört şartı vardır:</p>
<p><strong>1.</strong>Kalbi, günah işlemeye bir daha asla dönmeyecek şekilde azmettirip bu durumu onda sabit kılmak. Şayet kul, aynı günahı tekrar işleme ihtimali taşıyorsa veya yaptığı tövbeye [sadık kal­maya] azmetmiyor, aksine günaha tekrar dönme konusunda bir tereddüt yaşıyorsa günahtan sakınması mümkün olmadığı gibi tövbe etmiş de sayılmaz.</p>
<p><strong>2.</strong>Kul, daha önce yapmış olduğu bir günahtan dolayı tövbe etmelidir. Zira tövbe ettiği günahı daha önce işlememişse töv­bekar değil, muttaki olur. Nitekim Hz. Peygamber’in küfre düş­me karşısında muttaki olduğu söylenebilir ancak bundan ötürü tövbe ettiğini söylemek mümkün değildir. Çünkü küfre düşme gibi bir günah daha önce kendisinden hiçbir surette sâdır olma­mıştır. Buna karşılık Ömer b. el-Hattab daha önce içinde bulun­duğu küfür hâlinden tövbe etmişti.</p>
<p><strong>3.</strong>Kulun bir daha yapmamaya azmettiği günah, daha önce işlediği günahla görünüş itibariyle değil, konum ve derece iti­bariyle aynı olmalıdır. Nitekim yaşlanmadan önce zina edip yol kesen bir ihtiyar, eğer yapmış olduğu bu günahlardan tövbe et­mek isterse hiç şüphesiz bu mümkündür. Zira tövbe kapısı onun için kapalı değildir. Bununla birlikte bu ihtiyarın zina etme ve yol kesme günahını işleme yönündeki seçimini geride bıraktığı söy­lenemez. Zira artık bu fiilleri istese de yapamayacak bir hâldedir. Dolayısıyla bu günahları terk etmeye de gücü yoktur. Artık bu günahları işlemekten aciz olan ve bunlara güç yetiremeyen böyle bir ihtiyarın günahı terk etmiş ve günahtan sakınmış biri olarak nitelenmesi doğru olmaz. Öte yandan bu kişinin iftira atmak, gıybet etmek ve dedikodu yapmak gibi zina ve yol kesme ile aynı derecede olan günahları işlemeye hala gücü vardır. Bu günahlar­dan her birinin derecesi birbirinden farklı olsa da sonuç itibariyle hepsi masiyettir. Bununla birlikte aslî olmayan bu masiyetlerin hepsi tek bir derecededir. Bunlar derece bakımından bidatin, bid&#8217;at ise küfrün altında yer alır. O hâlde şu an görünüş itibariyle aynısını yapmaya güç yetiremeyen bu kulun, daha Önce işlemiş olduğu zina, yol kesme ve diğer günahlar sebebiyle edeceği tövbe geçerlidir.</p>
<p><strong>4.</strong>Kulun aynı günahı tekrar işlemekten sakınması, dünye­vi bir arzu, insanlardan korkma, övgü ve itibar elde etme, nefsi zayıflık, fakirlik ya da başka bir sebepten ötürü değil, sırf Allah Teâlâ’yı tazim ve Onun gazabı ile cezasının acısından sakınmak için olmalıdır.</p>
<p>Tövbenin şartlan ve rükünleri işte bunlardır. Yapılan tövbe­de bu şartlar ve rükünler eksiksiz olarak bulunursa o vakit tövbe hakiki ve sadık olur.</p>
<p>Kişiyi tövbe etmeye sevk eden sebepler üçtür:</p>
<p><strong>1.</strong>İşlenen günahlardan ötürü elde edeceği kötü sonucu dü­şünmek.</p>
<p><strong>2.</strong>Allah Teâlâ’nın cezasının şiddetini ve dayanılamayacak bir seviyede olan gazabının acısını düşünmek.</p>
<p><strong>3.</strong>Kişinin bu konudaki güçsüzlüğü ve dayanıksızlığım dü­şünmesi. Zira güneşin sıcaklığına, görevlinin kırbacına ve bir karıncanın ısırmasına dahi dayanamayan insan, gazap ve helak yurdunda cehennem ateşinin sıcaklığına, zebanilerin sopayla vurmasına ve âteşten yaratılmış olan, deve boynu kalınlığındaki yılanlar ile katır büyüklüğündeki akreplerin ısırmasına nasıl da­yanabilir! Allah’ın öfkesinden ve azabından yine Ona sığınırız.</p>
<p>Bu düşünceleri sürekli hatırlayıp gece gündüz aklına getirir­sen bu durum seni, günahlardan nasûh bir tövbe ile uzaklaşmaya sevk edecektir. Lütfuyla muvaffak kılan ise yalnızca Allah’tır.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Hz. Peygamber “Pişmanlık duymak tövbedir.” buyur­muş ancak sizin ısrarla dile getirdiğiniz şartlara dair ise herhangi bir şey söylememiştir. Bunun izahı nasıldır?</p>
<p><strong>Cevap: Ö</strong>ncelikle bilmelisin ki pişmanlık duymak kulun is­teğine bağlı değildir. Dikkat edersen bazı durumlar için kulun kalbinde aniden bir pişmanlık meydana gelir de aslında kul, bunu kendisi istememiştir. Tövbe ise öyle değildir. Zira tövbe, kulun is­teğine bağlı olup yapılması emredilmiş olan bir şeydir. Ayrica biz biliyoruz ki kişi insanlar arasındaki İtibarını veya günahtan elde ettiği malını kaybettiğinde duyduğu pişmanlık, hiç şüphesiz töv­be yerine geçmez.</p>
<p>Şu hâlde öğrenmiş oldun ki yukarıda zikredilen hadiste, zahirinden anlaşılmayan bir mana söz konusudur. Bu da işlemiş olduğu günahlardan dolayı kulun duyacağı pişmanlığın, onu nasûh tövbeye sevk edecek asıl saikler olan Allah Teâlâ&#8217;yı ta­zim ve onun vereceği cezanın korkusu sebebiyle meydana gelmiş olmasıdır. îşte bu, tövbe edenlerin sıfatlarından olup onların hâli böyledir. Kul, tövbeye sevk eden bu üç şeyi düşünürse pişmanlık duyar ve duymuş olduğu bu pişmanlık onu, tekrar günah işleme isteğini terk etmeye iter. Gelecekte de bu pişmanlık duygusu kal­binde kalmaya devam ederek kendisini, Allah Teâlâ ya yalvarma ve yakarmaya götürür. Bunlar tövbenin sebepleri ve tövbekarın sıfat­larından olduğu için Allah Resulü tövbe etmeyi pişmanlık olarak isimlendirmiştir. Bunu iyi anla, Allah Teâlâ seni muvaffak eylesin.</p>
<p><strong>Soru: </strong>Allah’ın yaratmış olduğu en şerefli varlıklar olan pey­gamberlerin günah işlemesi hususunda dahi ilim ehli arasında bir ihtilaf mevcut iken bir insanın asla küçük ya da büyük bir günah işlememesi nasıl mümkün olur?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bil ki bu durum imkânsız değildir. Dahası kolaydır. Allah Teâlâ rahmetini ancak dilediğine tahsis eder. Yine bilmeli­sin ki tövbenin şartlarından birisi, günahı bilerek işlememektir. Zira bir kul, sehven ya da hatayla günah işlerse Allah’ın lütfuyla bundan sorumlu tutulmaz. İşte bu, Allah Teâlâ’nın muvaffak kıl­dığı kişiler için çok kolaydır.</p>
<p><strong>Soru:</strong> Beni tövbe etmekten alıkoyan şey, bu günaha tekrar dönüp tövbemde sebat edemeyeceğimi bilmem, dolayısıyla tövbe etmenin faydasız olduğunu düşünmemdir. Bu durum nasıl ola­cak?</p>
<p><strong>Cevap:</strong> Bu, şeytanın aldatmacasındandır. Sen bunu nasıl bi­lebilirsin ki? Belki de günaha tekrar dönmeden tövbekâr olarak ölüp gideceksin.</p>
<p>Tekrar günah işlemekten korkmaya gelince senin üzerine dü­şen vazife azmetmek ve samimi olmaktır. Tamamlayacak olan ise Allah’tır. Eğer tamamlarsa bu Onun lütfundandır. Şayet tamam­lamaz da tekrar günaha düşersen en azından bütün geçmiş günah­larından bağışlanmış, kurtulmuş ve temizlenmiş olursun da senin üzerinde sadece en son işlediğin günah kalır. Bu da büyük bir ka­zanç, önemli bir faydadır. Şu hâlde günaha tekrar dönme korkusu seni tövbe etmekten alıkoymamalıdır. En nihayetinde sen, tövbe etmek suretiyle iki güzellikten (tövbeye devam etmek ya da tövbe­ye devam edilemese bile en azından geçmiş günahların bağışlan­ması) birisini elde etmiş olursun. Tevfik ve hidayet verecek olan ise yalnızca Allah Teâlâ’dır. İşte bu durum da böyledir.</p>
<p>Günahlardan arınma ve onlardan kurtulma meselesine gelir­sek bilmelisin ki günahlar genel itibariyle üç kısımdır:</p>
<p><strong>1.</strong>Namaz, oruç, zekât, kefaret ve Allah Teâlâ’nın diğer farzla­rını terk etmek. Bunları mümkün olduğunca kaza etmen gerekir.</p>
<p><strong>2.</strong>İçki içmek, çalgı çalmak ve faiz yemek gibi Allah Teâlâ ile senin aranda olan günahlar. Bunlara karşı pişmanlık duyup bir daha benzerini asla yapmayacağını kalbine yerleştirmelisin.</p>
<p><strong>3.</strong>Kullar ile arandaki münasebetlerden doğan günahlar ki en müşkil ve en zor olanları bunlardır. Bu tür günahlar da kısım kısım olup bir kısmı mal, bir kısmı can, bir kısmı ırz, bir kısmı namus ve bir kısmı da din ile alakalıdır.</p>
<p>Mala yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabil­mek için mümkünse malı geri vermek lazımdır. Mal mevcut de­ğilse ya da fakirlik sebebiyle aynen geri verilmesi mümkün değilse mal sahibinden helallik istemen gerekir. Şayet mal sahibinin or­tada olmaması ya da ölmesi sebebiyle helallik de istenemiyorsa bu durumda onun adına sadaka vermen gerekir. Bunu da yapmaktan aciz kalırsan iyiliklerini artırman ve kıyamet günü mal sahibi şen­den razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Cana yönelik haksız fiillerden doğan günahtan kurtulabilmek için zarar verilen kişiye ya da onun yakınlarına sana karşı kısasa baş­vurma imkânı vermen gerekir. Yahut onlar haklarını helal ederler.</p>
<p>Her ikisi de gerçekleşmezse zarar verdiğin kişi kıyamet gününde senden razı olsun diye Allah Teâlâ’ya yalvarıp yakarman gerekir.</p>
<p>Irza yönelik haksız fiillerden doğan günaha gelince eğer biri­si hakkında gıybet ettiysen, birine iftira attıysan ya da küfrettiysen bunları yaptığın kişilerin önünde kendini yalanlaman ve mümkün­se hakkında konuştuğun kişiden helallik istemen gerekir. Tabii bu, yaptığın şeyleri dile getirdiğinde öfkenin ve fitnenin artmasından korkmaman durumunda geçerlidir. Eğer bundan korkarsan o kişi­nin senden razı olması ve bunun karşılığında büyük bir hayır elde etmesi için Allah Teâlâ ya sığınmak ve aynı zamanda bu duruma maruz kalan kişi için bol bol istiğfar etmek gerekir.</p>
<p>Namus konusuna gelince şayet sen birisine eşi, çocuğu ya da bir başka yakını üzerinden ihanet ettiysen bunu aşikâr hâle ge­tirmek ve helallik istemek yersiz bir davranış olur. Zira bu du­rum fitne ve öfkeye sebep olacaktır. Aksine o kişinin senden razı olması ve bunun karşılığında çokça hayır elde etmesi için Allah Teâlâ’ya yalvarman gerekir. Mesele aşikâr hâle geldiğinde fitne ve öfke çıkmayacağından eminsen -ki bu çok nadiren olur- ilgili ki­şiden helallik istenebilir.</p>
<p>Son olarak bir kişiyi küfür, bidat ya da dalalet ile nitelemek gibi dini hususlar, çözümü en zor olanıdır. Zira böyle bir durum­da, bu sözleri söylediğin kişilerin karşısında kendini yalanlamaya ya da mümkünse hakkında konuştuğun kişiden helallik isteme­ye ihtiyaç duyarsın. Eğer bu mümkün değilse ciddiyetle Allah Teâlâ’ya yalvarman ve senden razı olması için yapmış olduğun bu fiilden ötürü pişmanlık göstermen gerekir.</p>
<p>Sözün özü, hasmı razı etmek (yani hakkına girdiğin kişi ile helalleşmek) mümkünse ilk olarak bunu yap. Eğer mümkün de­ğilse senden razı olması için samimi ve içten bir yalvarışla Allah Teâlâ’ya sığın. Zira bu mesele, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın isteğine bağlı olacaktır. Biz, kulun kalbindeki samimiyeti gören Allah’ın, sonsuz lütfü ve geniş ihsanıyla kıyamet gününde, hak yiyen kulun basımlarım ondan razı kılacağım ve bundan dolayı hak yiyen kulunu mahkûm etmeyeceğini ümit ederiz. Bil ki bu, onun hakkıdır. Bu böyle biline.</p>
<p>Şayet yukarıda zikrettiklerimizi yapıp benzer günahı gele­cekte yapmama konusunda kalbini temize çıkarırsan bütün gü­nahlardan arınmış olursun. Kalbi temize çıkarmakla birlikte eda edilmemiş geçmiş ibadetleri kaza edip hasından razı kılmadıysan kul haklarıyla alakalı mesuliyet devam eder, diğer günahlar ise bağışlanır.</p>
<p>Bu konuya dair uzun açıklamalar söz konusu olup hepsinin bu kısa kitaba sığması mümkün değildir. Dolayısıyla önce <em>İhyâu Ulûmi’d&#8217;Dîn</em> kitabının tövbe bölümüne, sonra <em>el-Kurbe ilallâhi Teâla</em> kitabına, ardından da <em>el-Gayetul-kusvâ</em> kitabına bakarsan çokça fayda ve geniş açıklama elde edersin. Burada dile getirdik­lerimiz, mutlaka bilinmesi gereken aslî şeylere dairdir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Tövbenin Hakikati ve Selefin Buna Dair Sözlerinin izahı</strong></p>
<p>Yine iyi bilmelisin ki bu geçit aşılması zor, zararı büyük ve de geçilmesi çok mühim bir geçittir. İlimde derinleşmiş ve ilmiyle âmil âlimlerden Ebû İshak el-îsferâyînî’nin (ö. 418/1027) şöyle dediği bize ulaştı: Otuz sene boyunca bana nasûh tövbe nasip et­mesi için Allah Teâlâ’ya dua ettim. Sonra kendi halime şaşırdım ve “Subhanallah! Otuz sene boyunca Allah Teâlâ’ya dua ettiğim bu hacetim şu ana kadar giderilmedi.” dedim. Daha sonra rü­yamda bir adamın bana şöyle dediğini gördüm: “Buna şaşırıyor musun? Allah Teâlâ’dan ne istediğinin farkında mısın? Sen Allah Teâlâ’dan seni sevmesini diliyorsun. Allah Teâlâ’nın Allah çok tövbe edenleri ve çok temizlenenleri sever.’ (Bakara 2/222) sözünü işitmedin mi ? Bu, kolay bir istek midir ?”</p>
<p>Şu önderlere, onların meseleye verdikleri öneme, kalplerini sürekli olarak salih tutma isteklerine ve ahiret azığı biriktirmele­rine bir bak!</p>
<p>Tövbeyi geciktirmenin zararına gelince günahın başı kasvet, sonu ise -Allah korusun- uğursuzluk ve bedbahtlıktır. İblis ile Belanı İbn Bârûrâ’nın hallerini sakın unutma. Zira her ikisinin de durumu ilk başta günah, sonda küfürdü ve her ikisi de sonsuza dek helak olup gittiler.</p>
<p>Sana düşen -Allah sana merhamet etsin- uyanık olmak ve çabalamaktır. Umulur ki kalbinden bu ısrarın damarları sökülüp atılır da boynunu bu yüklerden kurtarırsın. Günahlardan dolayı kalbinin kasvetli hâle geleceğini unutma ve hâlini düşün. Salih bir zat, “Kalbin kararması günahlardan ileri gelir.” demiştir.</p>
<p>Kalbin kararmasının alameti, günahlardan dolayı kalplerde korku oluşmaması, ibadet ü taate uygun bir yer ve ortamın bulun­maması ve verilen öğüdün hiçbir etki etmemesidir. Salon günah­ları küçük görme, aksi takdirse büyük günahları ısrarla sürdür­düğün hâlde kendini tövbekar zannedersin. Şair şöyle demiştir:</p>
<p><em>Günahın azını sakın küçümseme, </em></p>
<p><em>Zira sürekli yapılan az, fok sayılır.</em></p>
<p>Kehmes b. Hasan’dan şöyle bir rivayet bize ulaştı: O, “Bir günah işledim, kırk yıldır onun için ağlıyorum.” deyince insan­lar “Nedir bu günah ey Ebû Abdullah?” diye sormuşlar. Bunun üzerine Kehmes, “Din kardeşim olan birisi beni ziyarete gelmişti. Ben onun için bir balık satın aldım. Sonra komşumun duvarına giderek oradan bir parça çamur aldım ve misafirim o çamurla eli­ni yıkadı.” karşılığını vermiş.<sup>3</sup></p>
<p>Nefsinle münakaşa et, onu hesaba çek ve acilen tövbe et­meye davran. Zira ecel gizli, dünya aldancı, nefis ve şeytan ise düşmandır. Allah Teâlâya yalvarıp yakar ve Onun kendi elleriyle yaratıp ruhundan üflediği, meleklerin boynunda cennetine taşı­dığı Âdem babamızın hâlini hatırına getir. O sadece bir günah işlemişti ve bunun sonucunda olanlar oldu. Hatta rivayet edildi­ğine göre Allah Teâlâ, “Ey Âdem! Ben senin nasıl bir komşundum?” diye sormuş, Âdem bu soruya, “Ne güzel bir komşusun ey Rabbim!” diye cevap vermiştir. Bunun üzerine Allah, “Ey Âdem! Benden uzaklaş ve keramet tacımı kafandan çıkar. Zira bana is­yan eden benim komşum olamaz.” buyurmuştur.<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[4]</sup></a></p>
<p>Allah’ın tek bir günah konusunda peygamberine olan tutu­mu böyle iken, sayısız günah işleyen diğer kişiler hakkında tutu­mu nicedir! Tövbekar birinin yalvarış ve yakarışı böyle iken gü­nah işlemeye ısrar eden zalimin hâli nicedir!</p>
<p>Şu sözleri dile getiren ne güzel söylemiş:</p>
<p><em>Tövbe eden kendi hâline korkar iken.</em></p>
<p><em>Tövbe etmeyenin hâli nicedir!<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup><strong>[5]</strong></sup></a></em></p>
<p>Tövbe edip sonra tövbeni bozarak aynı günaha ikinci kez dönersen hemen tekrar tövbe et ve kendi kendine, “Belki de bu sefer aynı günahı tekrar işlemeden önce ölürüm.” de. Aynısını üçüncü kere, dördüncü kere tekrarla. Günahı ve günaha dönme­yi bir sanat edindiğin gibi tövbeyi ve tövbeye dönmeyi de sanat edin. Tövbe konusunda günah işlemeye nispetle daha aciz dav­ranma. Umutsuzluğa kapılıp şeytanın bundan dolayı seni tövbe etmekten alıkoymasına da izin verme. Zira günahtan sonra töv­be etmek hayra alamettir. Efendimiz’in (sav) “Sizin en hayırlınız günah işleyip tövbe edeninizdir.”<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[6]</sup></a> sözünü işitmedin mi? Hadiste sözü edilen, günah sebebiyle çokça imtihan edilmiş, çokça tövbe edip pişmanlık duyarak istiğfar ile Allah a sığınan kişidir. Allah Teâlâ’nın, “Kim bir kötülük yapar veya nefsine zulmeder de sonra Allah’tan mağfiret dilerse, Allah’ı çok bağışlayıcı ve çok merha­met edici bulur.” (Nisa, 5/110) sözünü de hatırından çıkarma. Bu iş böyledir. Başarı ise yalnızca Allah’tandır.</p>
<p><strong>Sadık Tövbenin Hakikati</strong></p>
<p>Meselenin özeti şu ki işe koyulup günaha asla geri dönmemek, mümkün mertebe hasından razı kılmak, gücün yettiğince kaçan ibadetleri kaza etmek ve bu yaptıklarının yeterli olması için geri ka­lan hususları yalvarıp yakararak Allah Teâlâ’ya bırakmak suretiyle kalbini bütün günahlardan arındırmak gerekir. Ayrıca bu yaptığın, Allah Teâla&#8217;nın senin bu konuya dair sadık ve muttaki kalbinden sâdır olan azminin doğruluğunu bileceği bir hal üzere olmalıdır.</p>
<p>Daha sonra gidip gusül abdesti al, elbiselerini yıka, gereği üzere dört rekât namaz kıl ve Allah’tan başka hiç kimsenin seni göremeyeceği boş bir mekânda yüzünü yere koy. Ardından başına toprak saçıp göz yaşıyla hüzünlü bir kalp ve yüksek sesle en şerefli organın olan yüzüne toprak sür. Sonra da mümkün olduğunca günahlarını tek tek hatırına getirerek asi nefsini bu günahlardan dolayı kına, azarla ve şöyle de: “Ey Nefis! Senin utanman yok mu­dur? Tövbe etme vaktin gelmedi mi ? Allah Teâlâ’nın azabına da­yanacak gücün mü var? Allah Teâlâ’nın gazabına mı muhtaçsın?” Buna benzer çokça şeyler dile getir ve de ağla.</p>
<p>Peşi sıra iki elini merhametli olan Rabbe kaldır ve şöyle de: “Ey Rabbim! Kaçak kulun senin kapma döndü. Asi kulun salah bulmak üzere geri geldi. Günahkâr kulun af dilemek için huzuru­na çıktı. Cömertliğinle beni affet, lütfunla beni kabul et ve bana rahmetinle nazar et. Allah’ım geçmiş günahlarımı bağışla, kalan ömrümde de beni koru. Zira hayrın hepsi senin elindedir. Şüphe­siz ki sen bize karşı şefkatli ve merhametli olansın.”</p>
<p>Ardından şiddet anında dile getirilen şu duayı yap: “Ey bü­yük işleri ortaya çıkaran, ey dertlilerin son yardımcısı olan, bir şey istediğinde ol deyip oluverdiren Allah’ım! Günahlar bizi sa­rıp sarmaladı, bu günahları bağışlayacak olan ise sensin. Ey her sıkıntıyı gideren! Seni bugün için bekliyordum. Tövbemi kabul eyle. Şüphesiz ki sen tövbeleri kabul eden ve merhamet sahibi olansın.”</p>
<p>Sonra ağla ve yakarmanı artırarak şöyle de: “Yapağı bir iş, kendisini başka bir iş yapmaktan alıkoymayan; bir şeyi işitmesi, başka bir şeyi işitmesine engel olmayan Allah’ım! Kulların çok­ça istemesinin kendisini hataya düşüremediği; ısrar edenlerin ısrarının kendisini bıktıramadığı Rabbim! Ey merhametlilerin en merhametlisi! Rahmetini göstermek suretiyle bana affının serinliğini ve bağışlayışının hoşluğunu tattır. Şüphesiz ki sen her şeye gücü yetensin.”</p>
<p>Daha sonra Hz. Peygamber e salat-ü selam getir, erkek kadın bütün müminler için af dile ve Allah Teâlâ’ya itaate geri dön. Ar­tık sen nasûh bir tövbe etmiş ve annenin seni doğurduğu gün gibi günahlardan tertemiz çıkmış bir hâldesin. Sen Allah Teâlâ’nın sevdiği kişilerdensin. Senin için tarif edilemeyecek kadar fazla ecir ve sevap; bereket ve rahmet vardır. Senin için güven ve kurtu­luş hâsıl oldu, öyle ki sen hem dünyada hem de ahirette günah­ların tasasından ve belasından kurtuldun. Allah Teâlâ’nın izniyle bu geçidi de aştın. Lütfü ve keremiyle hidayet ve tevfik verecek olan Allah’tır.</p>
<p>İmam Gazzali &#8211; Abidler Yolu:Yedi Geçit,syf:21-44</p>
<p><strong>Dipnotlar:</strong></p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1"><sup>[1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2685; Süleyman b, Ahmed b, Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu- </em><em>cemul-kebtr,</em> thk, Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Dâru ihyâi’t-turâ- si’l-arabî, t.y.), 8/233.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2"><sup>[2]</sup></a> İmam Muhammed b. Abdurrahman es-Sehâvî, <em>el-MakAsulul-basene,</em> 446, (Mısır: Mektebetü’l-hancı, 1991).</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3"><sup>[3]</sup></a> Hamza b. Yusuf el-Cürcânî, <em>Târîhu Cürcân,</em> thk. Muhammed Abdülmuîn Han (Lübnan: Âlemü&gt;l-kütüb, 1981), 215.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4"><sup>[4]</sup></a> Abdullah b. Muhammed b. Ebû Şeybe, <em>Musannif,</em> thk. Habiburrahman el-Azamî (Lübnan: el-Meclisu 1-ilmî, 1983), 8/255.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5"><sup>[5]</sup></a> Yusufb. Abdullah cn-Ncmri İbn Abdul-Ber, <em>Câmiu beyânı l~ilm vefadlihî, </em>thk. Ebu’l-eşbâl cz-Züheyri (Arabistan: Dâru İbn Cevzî, 1994), 268; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya ve tabakâtul-asfyâ,</em> (Lübnan: Dâru’l-kitâbi’l-a- rabî, 1987), 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6"><sup>[6]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 4/385.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7"><sup>[7]</sup></a> Bu ifadeler, daha önce dile getirilen uzun hadisin bir parçasıdır. Hadis için bknz: îbn Abdü’l-Ber, <em>Câmiu beyânı l-ilm vefiuUihî,</em> 268; Ebû Nuaym, <em>HiL yetul-evliya,</em> 1/238.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8"><sup>[8]</sup></a> Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî İbn Mâce, <em>es-Sünen,</em> thk. Muham­med Fuat Abdülbaki (Mısır: Dâru ihyâi’l-kütübi’l-arabiyye, 1954), 224; Ebû Ya’lâ Ahmed b. Ali b. el-Müsennâ et-Temîmî el-Mevsılî, <em>el-Müsned, </em>thk. Hüseyin Selim Esed cd-Dârânî (Suriye: Dâru’l-me’mûn li’t-türâs), 2837; Taberânî, <em>el-Mucemul-kebir,</em> 10/195.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9"><sup>[9]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 1/74.</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10"><sup>[10]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 2654; Ibn Mâce, <em>es-Sünen,</em> 253.</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11"><sup>[11]</sup></a> Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 10/36.</p>
<p><strong>Tövbe Geçidi</strong></p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"><sup>1]</sup></a> Tirmizî, <em>es-Sünen,</em> 1972; Süleyman b. Ahmed b. Eyyûb et-Taberânî, <em>el-Mu cemü’l-evsaf’,</em> thk. Mahmut Tahhân (Arabistan: Mektebetu 1-maâ- rif, 1985), 7394; Ebû Nuaym, <em>Hilyetü’l-evliya,</em> 8/197.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13"><sup>[2]</sup></a> Beyhakî, <em>eş-Şu &#8216;ab,</em> 6832; Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,</em> 8/96.</p>
<p>3.Ebû Nuaym, <em>Hilyetul-evliya,6/211</em></p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14"><sup>[4]</sup></a> Ebu’l-Kâsım İbn Asâkir, <em>Târihu medîneti Dımaşk,</em> thk Muhibbuddîn Ömer b. Garâme (Lübnan; Dâru’l-fikr, 1995), 7/419.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15"><sup>[5]</sup></a> İbn Kuteybe bu sözü Ebül-Atâhiye’ye nispet etmiştir. Bk. Abdullah b. Müslim İbn Kuteybe, <em>&#8216;Uyûnü&gt;l-ahbâr</em> (Mısır: Dâru’l-kütübi’l-mısriyye, 1930), 2/327.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16"><sup>[6]</sup></a> Ebû Abdillâh Muhammed b. Selame b. Ca’fer el-Kudâî, <em>Müsnedüş-Şihâb, </em>thk. Hamdi Abdülmecit es-Selefi (Lübnan: Müessesetur-risâle, 1985),1271.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12"></a></p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18"></a></p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23"></a></p>
<p><a href="#_ftnref25" name="_ftn25"></a></p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/">İlim ve Tövbe Geçidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilim-ve-tovbe-gecidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 14:18:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akâid ve Kelâm Bahisleri]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İhvan-ı Safa]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Alusi]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Abdulkahir el-Bağdadi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Ámirî]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Cemal Sıfatı]]></category>
		<category><![CDATA[Davud el Kayseri]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Kur’an]]></category>
		<category><![CDATA[Necmeddin Daye]]></category>
		<category><![CDATA[rıdvan sıfatı]]></category>
		<category><![CDATA[Resulullah]]></category>
		<category><![CDATA[Sadreddin Konevi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27917</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4 Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhiri anlama uygun olarak anlaşılır ve te&#8217;vil edilmez. O mutlak ve hakiki varlıktır. Rasülullah&#8217;ın arş, kürsi, yedi kat gök halkında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algılansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarında zahiri anlamlarıyla anlaşılırlar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<div>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4</strong></p>
<p>Özsel varlığın örneğe ihtiyacı yoktur; o zâhiri anlama uygun olarak anlaşılır ve te&#8217;vil edilmez. O mutlak ve hakiki varlıktır. Rasülullah&#8217;ın arş, kürsi, yedi kat gök halkında verdiği haber buna örnek verilebilir. Bunlar, ister duyu ve hayalle algılansınlar ya da algılanmasınlar, özleri itibariyle var olan cisimler olduklarında zahiri anlamlarıyla anlaşılırlar. Duyusal varlığa gelince, te&#8217;vil noktasında bunun örnekleri çoktur; sen (burada) ikisiyle yetin. İlk örnek, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) Kiyamet gunü ölüm güzel bir koç suretinde getirilir, cennet ile cehennem arasında boğazlanır”“ sözüdür.Ölümün bir araz veya arasın yokluğundan ibaret olduğu arazın bir cisme dönüşmesinin ise güç yetirilemeyecek imkânsız bir durum olduğu konusunda kanıta sahip olan kimse, bu haberi şu anlama indirger: “Kıyamette insanlar bu durumu görürler ve onun ölüm olduğuna inanırlar. Bu dış dünyada değil, onların duyularında (bu şekilde) bulunur. Bu durum artık ölümden ümit kesme konusunda kesin bir bilginin oluşmasına sebep olur, zira boğazlanan şeyden ümit kesilir.”</p>
<p>Böyle bir kanıta sahip olmayan kimse muhtemelen ölümün kendisinin özü itibariyle bir koça dönüştüğüne ve boğazlandığına inanacaktır. İkinci örnek, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) “Cennet ve cehennem bana şu duvarın yüzeyinde gösterildi”” sözüdür. Cisimlerin birbirlerinin içine geçmediği, büyüğün küçüğe sığamayacağı konusunda kanıta sahip olan kimse bu haberi, cennetin kendisinin duvara intikal ettiği (şeklinde bir anlama) değil, cennetin duvardaki suretinin, onu görüyormuşçasına duyuda belirdiği (şeklinde bir anlama) hamleder. Büyük bir şeyin misalinin küçük bir şeyde görülmesi imkânsız değildir. Mesela gökyüzünü küçük bir aynada görebiliyorsun. Burada da söz konusu olan, cennetin suretinin sadece hayal etme yoluyla başlı başına görülmesidir. Zira sen, aynada gökyüzünü görmen ile gözlerini yumup hayal etme yoluyla gökyüzünün suretinin aynada olduğunu varsayman arasındaki farkı idrak edebilirsin.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;-İslâm ve&#8217;z-zendeka, İbn Rüşd, Felsefe, Din ve Te&#8217;vil: Faslu&#8217;l-makâl fi takrir mâ beyne&#8217;ş-şeri&#8217;a vel-hikme mine&#8217;-ittisâl içinde, nşr. &amp; çev. &amp; inc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik, 2019, 8. 67-82. 59</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 62 &#8211; Gazzali·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ı bilmenin iki yolu olduğunu öğrenmiştin. Bunlardan ilki gerçek yoldur ve Yüce Allah dışında herkese kapalıdır. O&#8217;nun ihtişam (celâl) tecellileri tarafından hayrete düşürülmeden, hiç kimse bu bilgiye ulaşıp O&#8217;nu kavradığına sevinemez; başını kaldırıp bakmak istediğinde ise dehşetten gözleri kapanır. İkinci yol, isimleri ve sıfatları bilmektir. Bu yol insanlara açıktır ancak bu hususta seviyeler değişebilir. Yüce Allah&#8217;ın âlim ve kâdir olduğunu genel olarak bilen biri ile O&#8217;nun yer ve gökteki melekütunun hayret uyandıran delillerini, ruhları ve cesetleri yaratmasını müşahede eden, hükümdarlığının eşsiz güzelliklerine ve sanatındaki inceliklere muttali olan, bunlardaki tafsilata dikkat kesilen, hikmetinin inceliklerini son noktasına kadar kavrayan, yönetimindeki incelikleri eksiksiz inceleyen, Yüce Allah&#8217;a yaklaştıran meleklere has sıfatların tümüyle vasıflanan, bunlarla nitelenerek yaşayan kimse hiç bir olur mu? Bunlar arasında erişilemeyecek derecede büyük bir fark bulunur. İşte tüm bunların detaylarında ve ölçülerinde peygamberler ve veliler birbirinden farklılaşır. Bunu ancak bir misal ile kavrayabilirsin. “En güzel misalleri veren Allah&#8217;tır” (Nahl 16: 30).</p>
<p>İmam Şâfii (r.a.) gibi kâmil ve halis bir âlimi, ancak onun kapısı ile talebesi Müzeni tanıyabilir. Kapıcı, onun şeriatı bilen bir âlim ve yazar olduğunu, Allah&#8217;ın kullarını doğru yola yönelttiğini ana hatlarıyla bilir. Oysaki Müzeni, kapıcıdan farklı olarak, kuşatıcı biçimde, özelliklerinin ve bildiklerinin ayrıntılarına vâkıf olarak onu bilir. On ayrı ilimde mahir olan bir âlimi, bu ilimlerden sadece birini tahsil eden bir talebesi de gerçekte tanıyamaz. O halde ilimlerden hiçbirini tahsil etmeyen hizmetçisi onu nasıl tanısın? Hatta hocasının sahip olduğu on ilimden birini tahsil eden bir talebe bile, eğer o ilimde hocasına denk ve ondan eksik değilse, ancak o ilmin onda birini gerçekte bilmiş olur. Eğer bu ilimde de eksik ise, eksik olduğu bu ilmi hakiki olarak değil, ismen ve zanna dayalı olarak genel anlamda bilebilir. Böylece talebe, hocasının kendi bildiğinden başka bir şeyi bildiğini de anlar. İnsanların yüce Allah&#8217;ı bilme konusunda farklılaşmaları da böyledir; (bu farklılık) Allah azze ve cellenin bilgisini, kudretiyle yaptığı harikulade işleri, dünyada ve âhiretteki benzersiz delilleri, mülk ve melekütu anladıkları ölçüdedir. Böylece onların Allah azze ve celle hakkındaki bilgileri artar ve Yüce Allahı gerçek manada bilme seviyesine yaklaşırlar.</p>
<p dir="ltr">Kaynak metin: Gazzâli, -Maksadul esna fî şerhi&#8217;l <u>Esmâ-lillahil</u> esma, ed. Fadlou A, Shihadi, Beyrut: Dâru&#8217;l-meşrık, 1986, s. 46-59.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 293 &#8211; Gazzali</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zorunlu Varlık, varlığı mükemmel olandır, çünkü varlığından ve varlığının yetkinliklerinden herhangi bir şey O&#8217;nda eksik değildir. Varlığının cinsine ait herhangi bir şey, O&#8217;nun varlığının dışında bir başka şeyde bulunuyor da değildir. Mesela insan söz konusu olduğunda, (onun varlığının cinsine ait herhangi bir şeyi, onun dışında bir başka şeyde var olmaktadır. (Aslında) insanın varlığının yetkinlikleri kapsamındaki pek çok şey, onda bulunmamaktadır. Diğer yandan onun insanlığı da başkası için vardır. Zorunlu Varlık ise mükemmelliğin de ötesindedir; bu, O&#8217;nun sadece kendisine özgü varlığa sahip olmasından kaynaklanmamaktadır, bilakis O&#8217;nun varlığı her şeyin varlığının üstündedir, her şeyin varlığı O&#8217;na aittir ve O&#8217;ndan taşmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of he Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 283-8, 291-8</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>İbn Sina</p>
<p>Sayfa:408</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Varlık salt güzellik ve ihtişama sahiptir; O, her şeyin güzelliğinin ve ihtişamının da ilkesidir. O&#8217;nun ihtişamı, olması gerektiği şekilde olmasından ibarettir. Zorunlu varoluş açısından olması gereken şekilde var olanın güzelliği nasıl olur (kim bilir)? Her güzellik, uygunluk ve idrak edilen iyi, sevilen ve âşık olunandır. Bütün bunların ilkesi, onun duyu, hayal, vehim, zan veya akıl yoluyla idrakidir. İdrak ne kadar derin ve ne oranda gerekçeli olur, idrak edilen de özü itibariyle ne kadar yetkin ve değerli olursa, idrak gücünün onu sevmesi ve bundan lezzet alması daha üst düzeyde gerçekleşir.</p>
<p>Yetkinliğin, güzelliğin ve ihtişamın zirvesinde olan, kendi özünü de bu nihai (mükemmellikl), ihtişam, güzellik ve yetkin bir akledişle, |yani| akleden ve akledilenin gerçekte bir olduğu bir akledişle akleden Zorunlu Varlık&#8217;ın özü kendisi için en büyük âşık ve maşuk, en büyük haz alan ve haz alınandır. Zira haz, uygun olanın, uygun olan olması bakımından idrakinden ibarettir. Duyusal haz, uygun olanın duyumsanmasından, akli haz da uygun olanın akledilmesinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla İlk, en üstün idrak yoluyla en üstün idrak edileni idrak eden en üstün varlıkltır. O, en üstün haz alan ve haz alınandır. Bu, kendisiyle başka bir şeyin kıyaslanabileceği bir durum değildir. Elimizde bu kelimelerden başka bu anlamları ifade edecek bir (araç)bulunmamaktadır. Bunları uygunsuz gören pekâlâ başka kelimeler kullanabilir.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of he Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 283-8, 291-8</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 417 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>O(Allah) kavrayışta birlik ve varlık kavramlarıyla sınırlanamaz, gören ve görülen hiçbir şey onu kendinde tutamaz. Söylediği üzere nasılsa öylece olmak ona hastır. Mutlaklık ve kayıtlılıkla sınırlanmaksızın dilediği şekilde ortaya çıkar, her harfi kuşatan mana ve her sıfatı içeren kemâl ona aittir. Noksanlık ve çirkinlik vehmi dolayısıyla perdeli kalmış kimselerden güzelliği gizlenen her şey, ne zamanki Hakk&#8217;a izafesi bakımından perde kaldırılırsa kemal sureti bürünerek celâl ve cemal tecellileri için bir mazhar olarak görülür. Diğer isim ve sıfatlar yine onun katında kendisinden ibâret olan bir birlikte çoğalmışlardır. O kendisi için sabit olandan tenzih edilmez; kemale erdirmek için aşikâr ettiğinden perdelenmez. Onun hicâbı, izzeti, istiğnâsı ve kutsiyeti; hakikatinin kendisine zıt olan her şeyden ayrışması, hiçbir şeye taalluk etmeyişi, varlığının sabit olması ve bekâsı için kendi dışındaki bir şeye ihtiyacının bulunmayışı demektir.</p>
<p>Hiçbir şeyin kendi kendisiyle ve onun dışındaki başka bir şey ile tahakkuku söz konusu değildir. (Bu söylediklerime| dikkatinizi veriniz! Bu bakımdan onun hakikatini akıllar ve fikirler idrak edemez, cihetler ve boyutlar çevreleyemez; baş gözleri ve kalp gözlerinin (basâ&#8217;ir) marifet ve müşâhedesi kuşatamaz. O, suretle ilgili ve manevi olan kayıtlardan münezzehtir; nicelik ve nitelikle ilgili her türlü ölçüyü kabulden mukaddestir; sezgiye (hads), kavrayışa, zanna ve bilgiye dayalı her türlü sınırlamadan yücedir. O, izzetinin kemali dolayısıyla, kâmil ve noksan olan, kendi zannına göre ona yönelen ve ondan yüz çeviren tüm yaratıklarından perdelenmiştir. Akılların kendi düşünce ve derin kavrayışlarından kaynaklanan bütün tenzihleri selbi hükümlerdir ve bunlar onun hakikatine ilişkin bilgi ifade etmezler. Nitekim bu tenzihler onun celâlinin gerektirdiği, kemalinin ve kutsiyetinin lâyık olduğu mertebenin altında kalırlar.</p>
<p>Kaynak metin: Sadreddin el-Konevi, Miftâhu gaybi&#8217;l-cem&#8217; ve&#8217;l-vücüd, nşr. Muhammed Hâcevi, Tahran: İntişârât-ı Mevlâ 1995, s. 19-26. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Sadreddin Konevi, Tasavvuf Metafiziği: Miftâhu gaybi&#8217;l-cem&#8217; ve&#8217;l-vücüd, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: İz Yayıncılık, 2002, 8. 21-30.</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 441 &#8211; Sadreddin Konevi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilmek gerekir ki, dış dünyada var edilmiş olan her şeyin çeşitli nitelikleri vardır ve o şey bütün bu niteliklerin tezahür edip göründüğü yerdir. Öyle ki eğer o şeyde herhangi bir anda herhangi bir nitelik (sifat) beliriyorsa, o bu niteliğin o andaki mazharı olmaktadır. Nitekim bir kişi, kendisinde tezahür eden sıfat ya da niteliklere göre, bazen merhamet, bazen de öfkenin bir mazharı olabilmektedir. Eğer o kişide sürekli belli bir nitelik ya da çeşitli nitelikler ortaya çıkıyorsa, o, kendisinde hangi nitelik dışa vuruyorsa o niteliğin bir mazharı olur. Dolayısıyla, akıllar ve mücerret nefsler kendi kaynaklarını (mebâdi”) ve bu kaynaklardan sâdır olan şeyleri bilmeleri dolayısıyla İlâhi bilgi ve İlâhi kitapların bir mazharı olmaktadırlar.</p>
<p>Arş, kuşatıcılığı ve hakikatinin kapsayıcılığı dolayısıyla Rahmân&#8217;ın bir mazharı ve kurulduğu yer olurken Kürsi de Rahim&#8217;in mazharı olmaktadır. Yedinci felek Rezzâk&#8217;ın mazharı, altıncısı Âlim&#8217;in, beşincisi Kahhâr&#8217;ın, dördüncüsü Nur ile Muhyi&#8217;nin, üçüncüsü Musavvir&#8217;in, ikincisi Bâri&#8217;nin ve birincisi de Hâlık&#8217;ın mazharıdır. Bu durum bu ismin ilişki içinde olduğu feleğin ruhaniyetine hâkim olan niteliğe göre böyle olmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Davud el-Kayseri; Şerhu Fusüsil Hikem, nşr. Seyyid Celaleddin Aştiyâni, Tahran: Bostân-ı Kitâb, 1386hş/2007, s. 61-74.</p>
<p>Çev:Turan Koç</p>
<p>Sayfa 458 &#8211; Davud el Kayseri</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki, hakikatte insan, Hakk&#8217;ın zât ve sıfatlarının aynasıdır. Ayna gibi saf olduğunda Allah&#8217;tan tecelli eden her sıfatla mütecelli olur. Bu tecelli esnasında aynada zâhir olan her sıfat, aynanın değil, tecelli sahibinin tasarrufuyla gerçekleşir. Ayna saf olduğundan kendisinde zâhir olan aksi kabul etmekten başka bir şey yapamaz. İnsanın halife olmasının sırrı, Allah&#8217;ın zât ve sıfatlarının hem muzhiri (gösteren) hem de mazharı (görünen) olmasındadır. Allah Teâlâ eğer hayat sıfatıyla tecelli ederse Hızır ve İlyas&#8217;ın bâki bir hayat kazanması, kelâm sıfatıyla tecelli buyurduğunda ise Hz. Musa (a.s.) ile konuşması vâki olur ki “Ve Allah Musa ile gerçekten konuştu” (Nisâ 4:164) hitabı gelmiştir. Kezâ Allah bekâ sıfatıyla mütecelli olduğunda, muktezâsı gereği insan benliğini ortadan kaldırarak Rabbâni sıfatlarını sabit kılar. Bu hakikati gösteren âyet şudur: “Allah dilediğini imha eder, dilediğini de yerinde bırakır” (Ra&#8217;d 13:89). Bu nedenle Hallâc-ı Mansür şöyle demiştir: Benimle senin arandaki bu varlığım bana zahmet veriyor, Kereminle aradan bu varlığımı kaldır!</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı</p>
<p>Sayfa 465 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cemal sıfatların tecellisinde bazen örtü bazen tecelli olur çünkü telvin makamıdır. Fakat celâl sıfat tecellileri söz konusu olduğunda, temkin makamından söz ettiğimiz için iki renklilik kalkmıştır. Fakat bu çok nadir görülen bir durumdur. Bir zaman Şeyh Ebü Sa&#8217;id (Ebu&#8217;-Hayrl, Şeyh Ebü Ali Dekkâk&#8217;ın-Allah ruhlarını mukaddes eylesinmeclisinde bulunuyordu. Ebü Ali Dekkâk tecelli makamından bahsetmekteydi. Şeyh Ebü Sa&#8217;id delikanlılık çağında hareketli bir gençti. Kalktı ve şöyle dedi: “Ey Şeyh bu hal devamlı mıdır?” Şeyh Ebü Ali Dekkâk “Yerine otur, devamlı değildir? dedi. Ebü Sa&#8217;id ikinci defa kalktı ve şöyle dedi: “Bu hal devamlı mıdır” O yine “Yerine otur, devamlı değildir” dedi. Ebü Sad bir saat oturdu ve üçüncü defa kalkıp “Ey Seyh bu hal devamlı mıdır”* dedi. Şeyh Ebü Ali Dekkâk “Devamlı değildir, devamlı olması oldukça nadirdir? dedi.</p>
<p>Şeyh Ebü Sa&#8217;id bir nârâ attı, dönmeye başladı ve şöyle dedi: “İşte bu o nadirattandır, işte bu o nadirattandır.” Bu makamda imanla ilgili olan şeyler iyân haline gelir, yön ise aynda saklıdır. Bu makamda küfür ve iman itibarını kaybeder; ikilik, kavuşma ve ayrılık ortadan kalkar. Bu makamda “Lâ ilâhe illallah” hakikati tecelli ederek varlık putu tamamen ortadan kalkar, vilâyet-i ulühiyetin saltanatı kurulur. Bu hakikat, Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.) velâyetinde ortaya çıktığından dolayı Allah Teâlâ ona “Ey Muhammed! Bil ki, Allah&#8217;tan başka hiçbir ilâh yoktur” (Muhammed 47:16) buyurdu. Eğer bu makam müşâhede edilmeyecek olsaydı, “Lâ ilâhe illallah” hakikatinin marifeti ortaya çıkmayacaktı. “Günahından dolayı istiğfar et!” (Mü&#8217;min 40:55). Yani varlık günâhına istiğfar et. Varlığın, başka hiçbir şeyle kıyas edilemeyecek bir günahtır. Bu nedenle Efendimiz (.a.) şöyle buyurmuştur: “Kalbimi bazen örtü bürür bu sebeple günde yetmiş kere Allah&#8217;a istiğfar ederim.” Yani halka karışmak ve peygamberlik tebliği ve beşeri işlerle meşguliyetten dolayı her an çokluk oluyor, bulut gibi hakikat güneşini kapatıyor. Ben bu duruma engel olmak için günde yetmiş defa istiğfar ediyorum.</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı</p>
<p>Sayfa 467 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Efendimiz&#8217;in (s.a.) “Allah Âdem&#8217;i yarattı ve onda tecelli etti.” hadisine gelince, burada Âdem&#8217;e olan tecelli, zât ve bütün sıfatlarla, zuhür değil izhâr manasındaki tecellidir. Burada müşâhede ve şuur yoktur, sıfatların izhâr edilmesi vardır. “Ona ruhumdan üflediğim zaman&#8230;” (Hicr 15:29, Sâd 38:72) sırrınca ruhun Âdem&#8217;e üflenmesi vaktinde, Allah&#8217;ın nefh etme işini “ruhi/ruhum” ifadesiyle kendi ruhuna izafe etme şerefiyle, Âdem&#8217;in tabiatına iki keramet konulmuştur. Bunlardan birincisi tecelli sırrı, ikincisi “Allah Âdem&#8217;e bütün isimleri, öğretti” (Bakara 2:31) hakikatince esmâ ilmidir. “And olsun ki, biz Âdemoğullarını şerefli kıldık” (İsrâ 17:70) ifadesi, Âdem&#8217;in yaratılışında gizlenen bu iki saadet tohumuna işaret eder. “O benim iki elimle yarattığım&#8230;” (Sâd 38:75) buyruğu da bu iki asla delâlet eder. Aslında hilafetin hakikati, Allah&#8217;ın zât ve bütün sıfatıyla onda tecelli etmesidir. Böylece bütün sıfatlar insanda toplanmış oldu. Meleklerin secdeyle emredilmelerinin sebebi de budur. Allah Âdem&#8217;de tecelli ettiğinden dolayı secde gerçekte Âdem&#8217;e yapılmış değildir.</p>
<p>Oraya doğru yönelsek bile bugünkü secdemiz de kıbleye ve Kâbe&#8217;ye değil doğruca evin sahibi olan Allah&#8217;adır. Âdem evinin sahibi de Allah&#8217;tı. Fakat İblis tek gözlüydü. O tek göz evi gördü, diğeri kör olduğundan dolayı evin sahibini göremedi, lanetlendi. Çünkü “Her nâkıs melundur” denilmiştir. Başlangıçta tecelli tohumu her ne kadar Âdem&#8217;in hamuruna ekilmişse de ancak Hz. Musa&#8217;nın velâyetinde yeşermiş, Hz. Muhammed&#8217;in (s.a.) velâyetiyle meyve olarak kemale erişmiştir. Dünyanın sonuna belki ebediyetlere kadar, bu mutluluk harmanından başak devşirenler onun bu saadetli meyvesini yemektedirler. Bu nedenle “Yüzler vardır ki, o gün ışıl ışıl parıldayacaktır. Rablerine bakacaklardır” (Insan 765:22-23) buyurulmuştur.</p>
<p>Kaynak metin: Necmeddin-i Dâye, Mirsâdü&#8217;l-ibâd mine&#8217;l-mebde&#8217; ilel-me&#8217;âd: Başlangıçtan Nıhayete Allah&#8217;ın Kullarının Yolu, çev. Halil Baltacı, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2021, s. 213-218.</p>
<p>Çev:Halil Baltacı<br />
&#8212;-<br />
4 Müellif burada “suret hadisi”ni tecelli bağlamında işleyerek ıbarede kısmi bir değişiklik yapmış gözükmektedir; krş. Buhâri, “lsti&#8217;zân”, 1; Muslim, “Birr”, 32.<br />
Sayfa 468 &#8211; Necmeddin Daye</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
<h4 style="text-align: center;"><strong>         <a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class=" wp-image-27912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg" alt="" width="429" height="266" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1024x634.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-768x476.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1536x951.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-600x372.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg 1615w" sizes="(max-width: 429px) 100vw, 429px" /></a> </strong></h4>
<h4></h4>
</div>
<div>
<div>
<div>
<div>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:5 ”Notlarım”</strong></p>
<p>Akıl yaratıcı olan Allah Teâlâ&#8217;yı ve onun birliğini, onun evlat edinmekten münezzeh olduğunu bilme konusunda, şeriatın gelmesinden önce de hüccettir. Yukarıdaki deliller ve başkaları -her ne kadar bu deliller hakkında kimi tartışmalar söz konusu olsa da- bunu gösterir. Bu durumda peygamberlerin gönderilmesi ve kitapların indirilmesi ya Allah&#8217;tan bir rahmet ya da akılla bilinemeyecek ibadetler, had cezaları gibi hususların beyanı olarak anlaşılabilir, bu yüzden de “Eğer akıl hüccet olsaydı Allah peygamber göndermez, insanlara akıl vermiş olmakla yetinirdi” şeklinde bir itiraza yer yoktur. Kaldı ki buna cevaben şöyle denilmiştir: Yeniden diriliş ve âhirette karşılık görme gibi hususlar akıl için çok karmaşık hususlardır, akıl bunları ancak çok ciddi teemmül süreçleri sonucunda kavrayabilir ki bu da ortalama bir insan için mümkün değildir. Bu nedenle Allah, doğrudan yaratıcıyı tanıtmak üzere değil, dinin kendisi ile tamama ereceği bu hususları beyan etmek üzere peygamberleri göndermiştir. Çünkü yaratıcının bilinmesi aklın apaçık ilkeleri ile mümkündür. Devenin ayak izi deveye, insanın ayak izi insana delâlet ediyor iken şu devasa burçlarla dolu gökyüzü, türlü yer şekillerine sahip yeryüzü, dev dalgaları ile denizler latif ve habir olan Allah Teâlâ&#8217;ya delâlet etmez mi?</p>
<p>Kaynak metin: Şihâbüddin el-Âlüsi, Rühu”-me&#8217;âni f) tefsiri&#8217;l-Kur&#8217;âni&#8217;l-azim ve&#8217;s-seb&#8217;i&#8217;l-mesâni, nşr. Fevvâz el-Meşhedâni v.dör., Beyrut: Müessesetü&#8217;r-risâle, 2010, ç. XIV, g. 432-444</p>
<p>Sayfa 57 &#8211; İmam Alûsi</p>
<p>Cev:Muhammed Coşkun</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>On İkinci Mesele: Akıl ve Şeriatla Bilinen Şeyler</p>
<p>Bizim ashâbımız (yani Eş&#8217;ari kelâmcılar) şöyle dedi: Akıl, âlemin hâdis (yani sonradan yaratılmış) olduğuna, âlemi yaratanın birliğine, kıdemine, ezeli sıfatlarına, insanlara peygamber göndermesinin mümkün oluşuna ve kullarına dilediği şekilde teklifte bulunabileceğine delâlet eder. Bunda, sonradan yaratılması mümkün olan tüm şeylerin hâdis olduğunun doğruluğuna ve olması imkânsız olan her şeyin imkânsızlığına delâlet vardır. Fiillerin insanlara vacip kılınması, yasaklanması ve haram kılınması konusuna gelince bunlar ancak şeriat yoluyla bilinir. Allah, kullarına bunları ya vasıtasız olan hitabıyla ya da peygamber göndermek suretiyle vacip kılarsa, bu onlara vacip olur. Benzer şekilde Allah, kullarına ya vasıtasız olan hitabıyla ya da peygamber diliyle bir şeyi yasaklarsa bu onlara haram olur.</p>
<p>Hitaptan ve peygamber göndermeden önce hiç kimseye bir şey vacip veya haram olmaz. Şeriat gelmeden önce akıllı kişinin yapmış olduğu herhangi bir fiil, sevap veya cezayı gerektirmez. Akıllı bir kimse şeriat gelmeden önce âlemin hâdis olduğunu, onu yaratanın birliğini, kıdemini, sıfatlarını, adaletini ve hikmetini akıl yürütme yoluyla bilir ve inanırsa -buna karşılık Allah&#8217;tan herhangi bir sevaba hak kazanmaksızınmuvahhid ve mü&#8217;min olur. Allah o kişiyi cennet ve cennet nimetiyle ödüllendirirse bu ona Allah&#8217;ın bir ikramıdır. O kişi, şeriat gelmeden önce küfre düşer ve dalâlete saparsa -Allah&#8217;tan herhangi bir azaba uğramaksızın-kâfir ve mülhit yani yoldan çıkmış| olur.</p>
<p>Şayet Allah, ona ebedi olarak cehennemle azap ederse bu onun için asla ceza değil, sadece bir elemdir. Nitekim hak etmedikleri halde hayvanlar ve çocuklar bu dünyada acı çekmektedir. Bu Allah&#8217;tan bir adalettir. Bu görüşe göre sevap ancak taate karşılık olur; taat ise emre uymaktır. Ceza, sadece günaha (ma&#8217;siyet) karşılık olur; günah ise nehye uymak ve emre muhalif olmaktır. Bu mesele, Allah&#8217;ın yarattığı kimselerden hiçbirine emir ve nehyinin olmadığı durum hakkında düşünülür. Bu nedenle bu tür durumda bir fiile sevap veya ceza verilmesine hükmetmek imkânsızdır, Bu (hüküm), hocamız Ebü”l-Hasen el-Eş&#8217;ari&#8217;nin bu konudaki görüşüne göredir. Onunla birlikte Mâlik, Şâfii, Evzâ&#8217;i, Sevri, Ebü Sevr, Ahmed b. Hanbel, Dâvüd, Ehl-i zâhir ve Dırâriyye de bu görüşü benimsemişlerdir. (&#8230;)</p>
<p>Kaynak metin: Abdülkâhir el-Bağdâdi, Usulü&#8217;d-din, İstanbul: Dâru&#8217;l-Fünün İlahiyat Fakültesi, 1346/1928, s. 24-25, 262-264. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Abdülkâhir el-Bağdâdi, Ehl-i Sünnet Akâidi: Kitâbu Usüli&#8217;d-din, çev. Ömer Aydın, İstanbul: İşaret Yayınları, 2016, 8. 50-51, 298-302.</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>Sayfa 71 &#8211; Abdulkahir el-Bağdadi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sonra bil ki, din tek olduğuna göre, dini hükümler konusunda farkli görüşler olması zararlı değildir. Çünkü din, yönetici liderin, başkanlığı altındakilere emrettiği ve yasakladığı şeylere itaat ve boyun eğmedir. Söz konusu emir ve yasaklarda lider| her bir kişiye münasip olanı gözetir, o kişi için uygun olanı ve uygun olan şeyi bulur. Çünkü yasalarla meşgul olan kişilerin emirleri ve yasakları, şefkatli ve dostane bir doktorun, yazın hastaya tabiatı gereği hararet yaptıran şeyler içmekten korunmasını emredip, sıcak beldelerde ise soğuk içecekler içmesine izin vermesine benzer. (Doktor) bunu uygun görmüş ve ona bunu emretmiştir. Bu nedenle, peygamberlerin (a.s.) şeriatlarında farklılıklar mevcuttur.</p>
<p>Bu yüzden dinin uygulamalarında (sünen) ve yasaların temel kurallarında aynı şekilde ihtilaf olabilir. Çünkü (peygamberler ve yasalarla meşgul olanlar) nefslerin doktorları ve müneccimleridir. Tıpkı bedenlere hastalıklar ve illetler ârız olup da zaman, hava ve gıdaların değişmesiyle doktorların ve şifacıların vermesi gereken ilaçların da ona göre değişmesi gibi, devirler, asırlar ve yüzyıllar içerisinde nefslere ârız olan kötü ahlâktan kaynaklanan rahatsızlıklar, illetler, zulmedici adetler, cahiller yığınından kaynaklanan bozuk görüşler de her bir zamanın topluluğunda farklı farklıdır.</p>
<p>Kaynak metin: İhvân-ı Safâ, Resâilü İhvânüs-safâ ve hullâni&#8217;l-vefâ, Tahran: Mektebü&#8217;l-i1âmi&#8217;l-İslâmi, 1405, c. III, s. 486-491.</p>
<p>Çev.Humeyra Ozturan</p>
<p>Sayfa 74 &#8211; İhvan-ı Safa</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Müfessir ve fakihlerin ihtilaflari</p>
<p>Kur&#8217;ân lafızlarının manalarını tetkik eden müfessirlerin ihtilaflarının sebebine gelince, bunun iki yönü vardır: İlki, lafızların bu çeşitli) manaları taşımalarıyken ikincisi, (müfessirlerin| bilgi, nefslerinin cevherlerinin saflığı, anlayışlarının keskinliği bakımlarından derece derece olması cihetindendir. Bu nedenle her biri, diğerinin aksine bir hükme ulaşabilir</p>
<p>(Müfessirler), peygamberlerin (a.s.) (getirdiği) kitaplarındaki anlamlara baktıklarında, kendi gayretleri, anlayışları, teorik derinlikleri ve ilmi birikimleri bakımından (anlamlara ulaşırlar!; tıpkı Allah&#8217;ın şöyle buyurduğu gibi: “Allah sizden inananları ve kendilerine ilim v76erilenleri derecelerle yükseltsin” (Mücâdele 58:11) ve “Zira her ilim sahibinin üstünde daha iyi bilen birisi vardır” (Yüsuf 12:76).</p>
<p>Dinin, hükümlerin ve hadlerin anlaşılması konusunda görüş ve mezheplerin temelini atan âlim ve fakihlerin ihtilaflarının durumu da işte böyledir. Kimisi Kur&#8217;ân (ef-Tenzil) lafızlarının zâhirinden çıkardıkları anlamları, kimisi müfessirlerin sözlerinden çıkardıkları anlamları, kimisi kıyas ve içtihadı, kimisi duydukları haber ve rivayetlerden çıkardıkları anlamları esas alır. Bunlardan her birinin içtihadı, nefslerinin kuvveti, cevherlerinin saflığı, içtihat ve araştırmaları nispetincedir. (Dolayısıyla)biri, diğerinin aksine bir hükme ulaşabilir. (Bu nedenle kendi görüşlerine) tutunurlar, içtihat ederler ve görüşlerinin doğruluğunu kanıtlamaya çalışırlar.</p>
<p>Kaynak metin: İhvân-ı Safâ, Resâilü İhvânüs-safâ ve hullâni&#8217;l-vefâ, Tahran: Mektebü&#8217;l-i1âmi&#8217;l-İslâmi, 1405, c. III, s. 486-491.</p>
<p>Çev.Humeyra Ozturan</p>
<p>Sayfa 76 &#8211; İhvan-ı Safa</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Taklitçi sınıfların tanımları sende konuyla ilgili bazı çelişkilere sebep olduğu için küfrün tanımını öğrenmeyi istediğini sanıyorum. Bil ki, bunun açıklaması uzun, anlaşılma süreci karmaşıktır, fakat ben sana akıl yürütmende esas alabileceğin doğru ve her durumda sonuç veren (muttaride mün&#8217;akise) bir alamet vereceğim. Bu alamet sayesinde çeşitli grupları tekfir etmek ve yolları birbirinden farklı olsa bile “Allah&#8217;tan başka ilâh yoktur, Muhammed O&#8217;nun elçisidir” sözünden ayrılmadıkları, onunla çelişmeyip onu doğruladıkları müddetçe ehl-i İslam&#8217;a dil uzatmak gibi bir hataya düşmekten dönebilirsin. Tüm bunlardan sonra bana göre küfür, Rasülullah&#8217;ın (s.a.s.) getirdiği şeyi yalanlamaktır (tekzib). İman da onun getirdiği her şeyi doğrulamaktır (tasdik).</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 93 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Diğer ümmetlerde ise kim Rasülullah&#8217;ın ortaya çıkışı ve özellikleri yanında ayın ikiye yarılması, çakıl taşlarının tesbihi, parmaklarından su kaynaması gibi harikulâde mucizeleri ve fesâhat ehline meydan okuduğu ve onları aciz bırakan Kur&#8217;ân mucizesi tevatür yoluyla bir şekilde kulaklarına ulaştıktan sonra onu yalanlarsa, bu haber onlara ulaştığında ondan yüz çevirip uzaklaşır, üzerinde düşünüp akıl yürütmez ya da tasdike yanaşmazsa, işte bu kişi inkârcı bir yalancıdır, kâfirdir.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Sayfa 96 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bil ki, basiret ehline ilâhi rahmetin (gazabı) geçmesi ve kapsayıcı oluşu, âyet| ler ve hadislerden (ahbâr ve âsâr) işittiklerinin yanı sıra bazı sebepler ve mükâşefelerle de keşfolunmuştur. Fakat bunu anlatmak vakit alır. O halde iman ile salih ameli bir araya getirirsen Allah&#8217;ın rahmeti ve mutlak kurtuluşla sevin, bu ikisine sahip olamazsan da mutlak helâki bekle. Eğer imanın (tasdik) esaslarında yakin sahibi isen fakat bazı yorumlarda hatan veya şüphen, ya da amellerde kusurun varsa leğer amellerin salih değilsel ozaman mutlak kurtuluşa heveslenme. (Böyle bir durumdaysan| bil ki, bir müddet azap gördükten sonra kurtulmakla, getirdiği her şeyde doğruluğunu kesin olarak bildiğin kimseden ya da bir başkasından şefaat görme arasındasın. Allah&#8217;ın lütfu ile şefaatçilerin şefaatine ihtiyaç duymayacak hale gelmeye çalış, çünkü (aksi takdirde) iş tehlikededir.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 97 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hz. Peygamber&#8217;in “İki Müslümandan biri diğerine küfür konusunda iftira ederse bu itham ikisinden birine döner”” hadisinde, “halini bilmesine rağmen onu tekfir etmesi” kastedilmiştir. Çünkü kim kendisinden başkasının Rasülullah&#8217;ı tasdik ettiğini bilip sonra da onu tekfir ederse tekfir edenin kendisi kâfir olur. Eğer onun Rasülullah&#8217;ı yalanladığını zannederek tekfir ettiyse, o şahıs hakkında hata etmiş olur, çünkü onun yalancı ve kâfir olduğunu zannetmiştir, fakat aslında değildir, o zaman bu yaptığı küfür olmaz.</p>
<p>Kaynak metin (1-4. başlık): Gazzâli, Faysalü&#8217;t-tefrika beyne&#8217;l-İslâm ve&#8217;z-zendeka, Beyrut: Dâ, ru&#8217;l-minhâc, 2017, s. 54-55, 100-112. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Gazzâli, Müslümanlık ile Zındıklığı Ayırt Etmenin Ölçütü, çev. Ahmet Mekin Kandemir, İstanbul: Klasik, 2023, s. 38-40; 81-90. Kaynak metin (5. başlık): Gazzâli, Mustasfâ:<br />
İslâm Hukukunun Kaynakları, çev. Yunus Apaydın, İstanbul: Klasik, 2019, &amp;. 913-914.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 98 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>İman hakikatte kesin (yakini), doğru (sâdık) bir inançtır ve onun mahalli temyiz, (yani ayırt etme) güçleri içerisinde olan akletme gücüdür. Küfür ise hakikatte kesin olmayan (zanni), yanlış (kâzib) bir inançtır; onun mahalli de temyiz güçleri içerisinde olan tahayyül gücüdür. Takvâ ise bir kimsenin, kesin inanç ile birlikte amellerini Allah rızası için yapmayı alışkanlık edinmesidir. Takvânın mahalli de ameli güçlerden olan yönetme (müdebbira) gücüdür. Fısk ise zanna dayalı inançile birlikte, amelleri Allah rızası için yapmamayı alışkanlık edinmesidir. Fıskın mahalli ise ameli güçlerden olan arzu (müşevvika) gücüdür. O halde mutlak olarak, her muttaki şüphesiz ki aynı zamanda mü&#8217;mindir. Bununla birlikte her mü&#8217;min mutlak olarak aynı zamanda müttaki değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Âmiri, Sonsuzluğun Peşinde: Kitâbül-Emed ale&#8217;l-ebed, çev. Yakup Kara, İstan bul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013, s. 180-195 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>Çev:Yakup Kara</p>
<p>Sayfa 101 &#8211; Ámirî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Sabırlı olmaya ve sağduyuyu elden bırakmamaya en fazla ihtiyaç duyan kimse, hikmeti seven kimsedir. Çünkü hikmet, meşakkati peşin ve fakat mükâfatı ise geç elde edilen bir şeydir. Fakat o, hikmetin meyvelerini dört gözle beklediği zaman, onları elde etmeye çabalamasının meşakkati ona hafif gelir ve böylece onları elde etme yolunda sarf edilen zahmet de onun ağırına gitmez.</p>
<p>Kaynak metin: Âmiri, Sonsuzluğun Peşinde: Kitâbül-Emed ale&#8217;l-ebed, çev. Yakup Kara, İstan bul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2013, s. 180-195 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>Çev:Yakup Kara</p>
<p>Sayfa 101 &#8211; Ámirî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>yine ortaya çıkmıştır ki, en üstün hikmet, en mükemmel yönetim, en önemli mükâfat ve en otoriter güç, kıyamette yeniden diriltilme esnasında, bedenler saf ve latif olduktan ve onların iki tür lezzetten sadece biriyle sınırlandırılıp diğer tür lezzetten mahrum edildikten sonra, ruhların bedenlerine geri dönmesidir.</p>
<p>“Her nereye dönerseniz dönün Allah&#8217;ın vechi oradadır” (Bakara 2:115). (Âyette Allah| belirli bir yeri zikretmedi, ancak Allah&#8217;ın vechinin (umumen) her yerde olduğunu söyledi.8 Bir şeyin “vechi (yüzü o şeyin hakikatidir. Dünya hayatındaki gelip geçici şeyler onları bunu düşünmekle meşgul etmesin diye Hak Teâlâ bu kelâm ile âriflerin kalplerini uyarmıştır. Çünkü kul hangi nefeste canının alınacağını bilemez, gaflet anında da canı alınabilir. Dolayısıyla o (gaflet anında canı alınan kimse) huzur üzere canı alınan kimse ile denk değildir.</p>
<p>Yine de kâmil kul (Allah&#8217;ın vechinin her yerde zâhir olduğunul bilmekle beraber, kendisinin Inamaz ile meşgul olduğu ve bu hal ile bağlandığı vakit, dış görünüşüyle namazda Mescid-i Haram tarafına yönelmesi gerekir. O kul namaz esnasında Allah&#8217;ın kıblesinde bulunduğuna ve Mescid-i Haram&#8217;ın “Her nereye dönerseniz dönün Allah&#8217;ın vechi oradadır” (Bakara 2:115) âyetinden anlaşıldığı üzere Hakk&#8217;ın vechinin mertebelerinden biri olduğuna inanır. Şu halde Mescid-i Haram&#8217;ın yönü, o mertebelerdendir ve onda Hakk&#8217;ın vechi vardır. Fakat “O, yalnız buradadır” deme! Bilakis idrak ettiğin şeyin katında dur! Mescid-i Haram tarafına yönelmede edebe yapış! Ayrıca vechi bu özel mekânla (eyniyyet) sınırlamama konusunda da edebi gözet! Bilakis orası, herhangi bir kimsenin yöneldiği (Hakk&#8217;ın vechinin bulunduğu| mekânlardan biridir. Böylece Hakk&#8217;ın her cihete özgü mekânda bulunduğu (eyniyyet) Allah tarafından sana açıklanmış oldu.</p>
<p>Kaynak metin (1. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. II, s. 80-84 (48. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2006, c. TI, s. 308-312.</p>
<p>Kaynak metin (2. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu7-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: Şirketü&#8217;l-kuds, 8. 118-119. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fusüsu-hikem, çev &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı Yayınevi, 2006, 8. 118-120; Ahmed Avni Konuk, Fusüsu&#8217;)-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı vd., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı Yayınları, 2017, c. 1, s. 683-698; Dâvüd Kayseri, Fusüsu”l-hikem Şerhi, çev: Tahir Uluç, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2023, c.1, s. 522-530.</p>
<p>Kaynak metin (3. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, Zehâiru&#8217;l-a&#8217;lâk şerhu Tercümâni&#8217;l-eşvâk, Beyrut: Dâru&#8217;l-kütübi&#8217;l-ilmiyye, s. 35-36. Bu başlık Ali Benli tarafından tercüme edilmiştir.</p>
<p>Kaynak metin (4. başlık): İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;1-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;ssekâfe, 2017, c. XII, s. 710-711 (560. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: İbn Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2012, e. XVII, . 435-438.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 129 &#8211; İbn Arabi<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Rıdvan sıfatı şerefli bir sıfattır. Gazap sıfatı da şerefli bir sıfattır. Bunlardan herhangi biri çirkin (kabih) değildir. Çünkü Hakk&#8217;ın isimlerinin tamamı güzel (cemil) ve tamdır (kâmil). Onlarda hiçbir noksanlık yoktur. Dolayısıyla bu iki ismin ve bu iki sıfatın eserleri de böyledir. Çünkü kâmilden ancak kemal zuhür eder. Her şey Hak&#8217;tan sâdır olmaktadır. Hak ise güzeldir (cemil). Bu nedenle O&#8217;ndan ancak güzellik (cemâl) sâdır olur. Bütün bunların tamamı hakikat ilminin bir gereğidir. Şeriat ilminin gereğine gelirsek, buna göre Hâdi isminin eseri Allah&#8217;ın Mudill isminin eseri gibi değildir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Artık müslimleri mücrimler gibi kılar mıyız? Size ne oluyor, nasıl hükmediyorsunuz?” (Kalem 68:35-36),</p>
<p>Kaynak metin: Abdülgani en-Nâblusi, e/-Keşf vel beyân fi esrâril-edyân, Süleymaniye Kütüphanesi, H. Hüsnü Paşa, no: 680, vr. 278-448; Staatsbiblothek zu Berlin, Sprenger no: 820, vr. 18-9b,</p>
<p>Çev:Muhammed Bedirhan</p>
<p>Nâblusi</p>
<p>Sayfa 139</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;<br />
Cennet ehlinin nimetleri de sonsuza kadar devamlıdır. Cennet ve cehennem, kendi ehilleriyle beraber ebedidirler. Sonsuzluk günü (yevmü”-hulüd), her iki grup için de aşikâr olur. Gerçekte Hay ve Kayyüm Allah&#8217;la beraber hiçbir şey yoktur. Cennetliklerin nimetleri duyusal ve manevi, cismani ve ruhanidir. Nimetlerin zevki ve aşka ait lezzetler perdelerin keşfi hasebincedir ve rablerin rabbini müşahede ise bunun ötesindedir. Bunların hepsi iki grubun birlikte sehip olduğu şeylerdir. Nitekim cennet ehli hakkında Allah Teâlâ “Onların yüzlerinde, nimetlerin sevincini görürsün” (Mutaffifin 83:24) buyurur. Cehennem ehli hakkında ise “O gün yüzler vardır toz-toprağa belenmiş, üstüne bir karanlık çökmüş&#8230; işte onlardır kâfir ve facirler gürühu&#8230;” (Abese 80:40-42) buyurur.</p>
<p>Kaynak metin: Abdülgani en-Nâblusi, e/-Keşf vel beyân fi esrâril-edyân, Süleymaniye Kütüphanesi, H. Hüsnü Paşa, no: 680, vr. 278-448; Staatsbiblothek zu Berlin, Sprenger no: 820, vr. 18-9b,</p>
<p>Çev:Muhammed Bedirhan</p>
<p>Nâblusi</p>
<p>Sayfa 150</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Hoşnut olma ve kızma, yükseltme ve küçük düşürme, rahmet ve kahır, hidayete erdirme ve dalalete düşürme gibi vasıfları cemeden, hikmet sahibi (hakim) olan Var Edici (mücid) var ettiği her şeyi kendi güzel isimleri ve yüce sıfatlarından çıkacak her şeyin tezahürüyle ilişkili kemalâtın ortaya çıkması için var etmiştir. Her ne kadar var olanlardan bazılarının varlıkları ve işleri hidayet ve irşat hükümlerine uymuyor gibi görünse de bunların da O&#8217;nun Kahhâr, Mudil, Müzil ve benzeri isimlerinin gereği ortaya çıktıkları söylenebilir. Hatta halkın geneli için anlaşılır bir manası olmayan her söz, fiil ve amelin onları var edenin ilmi ve hikmetine göre kâmil bir manası vardır, aksi takdirde O, onları var etmezdi, O halde haddini bil ve öncesiz olan (kadim), hikmet sahibi (hakim) Var Edici&#8217;nin (nücid) işlerine; bunlar senin sonradan olma, kusurlu anlayışına ve mukayyet/sınırlı aklına ve ilmine uymuyor diye karşı çıkma!</p>
<p>Kaynak metin: Sa&#8217;idüddin Fergâni, Müntehel-medârik, çev. Mustafa Yalçınkaya, İstanbul: Litera Yayıncılık 2015, s. 988-1009. Tercüme alıntılanırken birtakım değişikliklere gidilmiş olup Fergâni&#8217;nin şerhindeki gramer ve kelime izahlarına genel olarak yer verilmemiş, kavramsal düzeyde yapılan kelime açıklamaları dipnotlara alınmış ve “(Fergâni)” şeklinde gösterilmiştir.</p>
<p>Çev:Mustafa Yalçınkaya</p>
<p>Sayfa 178</p>
<p>Fergânî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Ebâ Ali er-Rüzbâri şöyle dedi: Yanımıza bir fakir geldi ve öldü. Onu defnettim ve garipliği dolayısıyla Allah&#8217;ın kendisine merhamet etmesi için yüzünü açarak toprağa koydum. Fakir gözünü açtı ve dedi ki, Ey Ebü Ali beni sevenin huzurunda (böyle bir ikramda bulunarak) beni hakir mi görüyorsun? (Şaşkınlıkla) “Ey efendim ölümden sonra hayat var mı?” dedim. Dedi ki, evet, ben diriyim. Allah&#8217;ı seven herkes diridir. Ey Rüzbâri yarın (mahşerde bana verilen) makam (ve yetki) ile sana yardımcı olacağım.</p>
<p>Kaynak metin: Abdülkerim el-Kuşeyri, er-Risâletül Kuşeyriyye, nşr, Enes Muhammed Adnân eş-Şerkavi, Cidde: Dâru&#8217;minhâc, 2017, s. 625-637.</p>
<p>Cev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 239</p>
<p>Kuşeyri risalesi</p>
</div>
</div>
</div>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:4-5 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt4-5-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 13:34:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akâid ve Kelâm Bahisleri]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Sina]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şatıbi]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Cüveynî]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Nesefi·]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Bakıllani·]]></category>
		<category><![CDATA[Duygu]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu Mansur Matüridi]]></category>
		<category><![CDATA[Evren]]></category>
		<category><![CDATA[görme]]></category>
		<category><![CDATA[Hucviri]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Sühreverdi]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<category><![CDATA[Varlık]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27914</guid>

					<description><![CDATA[<p>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım” Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div></div>
<div>
<div>
<p><strong>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2 ”Notlarım”</strong></p>
<p>Evrenin asıl yapısı birbirinden farklı tabiatlar (tabâyi) ve zıt konumlar (vücûh) üzerine kurulmuştur; özellikle birleşebilenleri bir araya getiren ve ayrılması gerekenleri de ayırabilen aklın amaçlayıp yöneldiği varlık. Bu da hikmet ehlinin “küçük âlem” (el âlemü&#8217;s-sagir) diye isimlendirdiği insandır. Doğrusu insanlar çeşitli arzulara (ehvâ”) ve farklı tabiatlara sahip kılınmıştır. Onların beşeri yapısına öyle baskın nefsani istekler (şehevât) yerleştirilmiştir ki, bu yaratılışlarıyla baş başa bırakılsalar menfaatlerin paylaştırılmasında, muhtelif üstünlük, şeref, hükümranlık ve iktidarların ele geçirilmesinde mutlaka birbirleriyle çekişirler. Bunu da karşılıklı nefret ve ardından kanlı mücadele takip eder. Böyle bir durumda toplumların birbirlerini yok edişleri ve çöküşleri muhakkaktır. Hâlbuki evrenin var oluş amacı buna bağlı kılınsaydı onun mevcudiyetinin hikmeti boşa gider, var edilişi abes olurdu.</p>
<p>Şunu da belirtmeliyiz ki, gerek insan türüne gerek diğer bütün canlılara, belirlenen sürelere kadar varlıklarını devam ettirebilmeleri için gıdalar ve bedenlerini ayakta tutacak gerekler dışında bir seçenek verilmemiştır. Eğer onların yaratılmasıyla sadece fena bulmaları murat edilseydi mevcudiyetlerıni sürdurmeye yarayan nesnelerin meydana getirilmesine ihtimal kalmazdı. Şimdiye kadar söz konusu edilen hususların doğruluğu ortaya çıktığına göre, insanları uzlaştıracak, çöküşe (helâk) ve yok oluşa (fenâ) sebep olan çekişmeye (tenâzu) ve ayrılığa (tebâyün) düşmekten alıkoyacak bir “asl”ın mevcudiyeti kaçınılmaz olmuştur. Evet, insanların, birleşmelerini sağlayacak bir asıl (din) aramaları gereklidir; hem de idraklerinin (vukûf) müsaade edebilecegi nihai noktaya varan bir arama ile. Gözlenebilen (müşâhed) ve algılanabilen (mu âyyen) her şeyin bu noktadaki ihtiyaç ve zarureti bilindiğine göre hemen şu hususun vurgulanması gerekir ki, söz konusu aslın ve dinin bilinmesinde öncelik kazanan mesele insanların bir yaratıcısı ve yöneticisinin (mudebbir) mevcut oldugu olduğudur; onların hallerini ve bekâlarına vesile olan şeyleri bilen bir yaratıcı.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 51 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan yaratılmışları yönetmek (tedbir) yeteneği ile sivrilmiş, bu uğurda güçlüklere (mihnet) göğüs germek, onlar için aklen en elverişli bulunanı (aslah) araştırmak, iyi ve güzel olanları tercih edip bunlara aykırı düşenlerden sakınmakla mümtaz kılınmıştır. Bu hususları bilmenin yolu ise nesne ve olayları (eşyâ) incelemek suretiyle aklı kullanmaktan (isti&#8217;mâl) ibarettir, başka bir yöntem de mevcut değildir. Ayrıca fevkalade durumların ortaya çıkışı ve şüphelerin üşüşüp gelişi halinde herkesin sığınacağı şey tefekkür ve istidlâlden ibarettir. Bu da istidlâlin gerçeklere kılavuzluk ettiğini ve onun sayesinde hakikatlere ulaşılabildiğini göstermektedir; tıpkı renklerin karışması durumunda göze, seslerin karışması halinde kulağa başvurulduğu gibi. Benzer bir şekilde karışan her şeyin ayırt edilmesi algılanmasını sağlayan duyu ile mümkündür. İşte istidlâl de bunun gibidir. Bütün güç ve kudret Allah&#8217;a aittir.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü*-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018, s. 49-65. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orijinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 56 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsan uyuduğu vakit göz, hayal âlemine dönük yönüyle bakar, orada hissin kendisine aktardığı şeyi bir bütün olarak görür ya da musavvire gücünün şekillendirdiği haliyle görür ki, bunlar bir bütün veya parça olarak duyu için bulunmazlar, bu parçalardan (hayaldeki) bu suret meydana gelir. Mesela sen yanında (bulunan ve uyumakta olan bir) kimseyi uyur halde görürsün. O ise (uyku halinde) kendisini azap gören, nimete eren, tüccar, melik ya da yolcu olarak görmektedir veya uykusunda, hayalinde kendisine bir korku ârız olur da bağırıp çağırarak çığlık atar. Bununla beraber yanında bulunan kişinin, onun içinde bulunduğu hal hakkında herhangi bir bilgisi yoktur. Durum giderek şiddetli bir hale çevrildiğinde, mizacı değişecek, uyuyanın zâhiri suretinde bir hareketlenmeye, acı acı bağırmaya, konuşmaya veya ihtilam olmaya sebebiyet verecektir. Bütün bunlar o gücün hayvani ruh üzerindeki baskınlığından kaynaklanır. Bundan dolayı beden kendi suretinde bir dönüşüm yaşar.</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Şerhu Hal&#8217;i&#8217;n.na&#8217;leyn, haz. Ercan Alkan, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Yayınları, 2017, e. 336-341; a.mlf, el-Fütuhâtül-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisu&#8217;T-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, 8. 447-452.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 90 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah doğruluk ve adaleti akılların nazarında güzel, zulüm ve yalanı da çirkin göstermiş; bunların birinci grubunu muazzam ve değerli, ikincisini ise bayağı ve değersiz olarak gönüllere yerleştirmiştir. Bu sebeple akıllar sözü edilen (doğruluk, adalet, zulüm ve yalan gibi) davranışları sergileyenlerden şerefini yükseltenleri işlemeyi emreden, sahibini küçük düşürenlerden de sakındıran bir istikamet alır. Buna bağlı olarak da akli bir zorunluluk çerçevesinde önce ilahi emir ve nehiy, sonra da mükafat gereklilik kazanır, ta ki yolunda bulunan ve hakkını eda eden kimsenin insanlık şerefi (kerâmet) kemalini bulsun, nefsani arzularını (hevâ) aklın rehberliğine tercih eden kimsenin de hak ettigi ceza gerçekleşsin.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 110 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Kişinin, duyularından herhangi biriyle algıladığı hiçbir şey yoktur ki, Allah&#8217;ın hem o duyunun sağlıklı oluşunda hem de algıladığı nesne üzerinde algı sahibinin kavrayamayacağı kadar nimetleri olmasın!</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 113 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın hiçbir nimeti yoktur ki, kulları ihtiyaçlarının ötesinde onunla süslenip güzellik kazanmış olmasın; mesela iki kulak, iki göz ve bedende birden fazla olan her organ gibi, sonra nimetlerin çokluğu, sonra da icat ettiği bunca tevhid ve risâlet kanıtları, bunların daha azının yeterli olmasına rağmen. Yine daha azının yetmesine rağmen birçok meyve ve ayrıca lezzet vasıtaları.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitabü-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, İstanbul İSAM Yayınları, 2018, 8. 347-363. Çeviri, tahkikli neşirle (nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammet Aruçi, İstanbul: İSAM Yayınları, 2018) karşılaştırılmış, parantez içerisinde kavramların orjinalleri eklenmiştir ve tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır.</p>
<p>Çev : Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 117 &#8211; Mâtürîdî</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Şer&#8217;an muteber olan, yani Allah ve Rasülü&#8217;nün sahiplerini mutlak olarak medh u senâ ettiği ilim, amele götüren, sahibini arzu ve hevesleri ile her ne şekilde olursa olsun baş başa bırakmayan; bilakis onun gereğini yerine getirmekle bağlı kılan, gönüllü gönülsüz onun kıstaslarına uymaya iten ilim olmaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Şâtıbi, el-Muvâfakât: İslâmi İlimler Metodolojisi, çev. Mehmet, Erdoğan, İse tanbul: İz Yayıncılık, 1993, e, 1, 8. 59-67; c. IV, s. 245-247 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır),</p>
<p>Çev:Mehmet Erdoğan</p>
<p>Sayfa 136 &#8211; Şâtıbî<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki, kula yol gösteren ve kulun kalbine ferahlık veren hakikatte Allah&#8217;tan başkası değildir. “Allah zalimlerin bütün sözlerinden yücedir” (İsrâ 17:43). Aklın ve delillerin mevcudiyeti hidayeti mümkün kılmaz. Buna, Allah Teâlâ&#8217;nın “Eğer kâfirler dünyaya tekrar gönderilseler, men edildiklerine geri dönerlerdi” (En&#8217;âm 6:28) buyruğundan daha açık bir delil olmaz. Mü&#8217;minlerin emiri Hz, Ali&#8217;ye (r.a.) marifet hakkında sorduklarında şöyle cevap verdi: “Allah&#8217;ı Allah ile bildim, Allah&#8217;tan başkasını da Allah&#8217;ın nuru ile bildim.”*</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. | 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 170 &#8211; Hucviri</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah Teâlâ bedeni yarattı ve onun hayatını cana bağladı; kalbi yarattı ve onun hayatını da kendine bağladı. Akıl ve işaretin (âyet) bedene hayat verme gücü olmayınca, onların kalbe hayat vermesi imkânsız olur. (Allah Teâlâ) şöyle buyurmuştur: “Ölü olan ve kendisini dirilttiğimiz kimse&#8230;” (En&#8217;âm 6:122). (Burada) yaşamın hepsini kendine bağladı. Sonra şöyle dedi: “Ona, insanlar arasında kendisiyle yürüyeceği bir nur verdik” (En&#8217;âm 6:122). “Mü&#8217;minlerin kendisiyle yürüdükleri nuru yaratan benim.” Ve yine şöyle dedi: “Allah&#8217;ın kalbini İslam için açtığı kimse&#8230;” (Zumer 39:22). Kalbin açılmasını kendine bağladı. Onun mühürlenmesini deyine kendi fiiline bağladı ve şöyle dedi: “Allah onların kalplerini ve kulaklarını mühürledi” (Bakara 2:7). Ve yine şöyle dedi: “Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız kimseye itaat etme” (Kehf 18:28). Kalbin kabzı, bastı, mühürlenmesi ve açılması O&#8217;nunla olunca, O&#8217;ndan başkasını yol gösterici kabul etmek imkânsız olur. O&#8217;nun dışındaki her şey, sebep ve vesiledir; sebep ve vesile, sebepleri yaratanın(müsebbib) inayeti olmadan asla yol gösteremez.Çünkü perde yol kesici olur,yol gösteren değil.</p>
<p>Kaynak metin: Hücviri, Keşfü&#8217;l-mahcüb, nşr. Mahmüd Âbidi, Tahran: Sürüş, 1387hş./2006, s. 391-405</p>
<p>Çev:Osman Sacid Ari</p>
<p>Sayfa 171 &#8211; Hucviri·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilirsin ki, yerdeki ışık duvardakine, duvardaki aynadakine, aynadaki aya, aydaki de güneşe tâbidir, çünkü ayın ışığı güneşten kaynaklanmaktadır. Bu dört ışık, üstünlük ve mükemmellik derecesine göre sıralanmıştır. Her birinin bilinen bir yeri ve ötesine geçemeyeceği kendine özgü bir derecesi vardır. Bilmelisin ki, iç bakış sahipleri (erbâbu&#8217;1-basâir) için meleküta ait nurlar da böyle bir sıra düzenine göre var olmaktadırlar. (Hakiki Nur&#8217;a)| yakın olan, en son nura en yakın olan bu varlıktır. Bu bakımdan İsrâfil&#8217;in rütbesinin Cebrâil&#8217;inkinin üstünde bulunması uzak bir ihtimal değildir. Onlar içinde, bütün nurların kaynağı durumundaki Rubübiyet huzuruna yakın bir mertebede bulunduğu için daha yakın olan da vardır. Onlar içinde daha aşağı mertebede olanlar da vardır ve onlar arasında sayılamayacak kadar (çok) mertebe bulunmaktadır. (Bu noktada) bilinen (tek şey), onların çok sayıda olduğu ve kendi konum ve sıralarında bir düzen içinde bulunuyor olmalarıdır. Nitekim onlar kendilerini şöyle diyerek nitelemişlerdir: “Biz orada sıra sıra dururuz ve Allah&#8217;ı tesbih ederiz” (Sâffât 37:165-166).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Karanlığa “karanlık” denmesinin sebebi, bakışların ona ulaşamamasıdır, çünkü o, özü itibariyle var olduğu halde bakan açısından var hükmünde değildir. O halde ne başkasından dolayı ne de özü itibariyle var olan şey, karanlığın son noktası olmayı nasıl hak etmesin ki?! Bunun karşısında ise varlık vardır ki, o nurdur. Özü itibariyle açığa çıkmayan bir şey, başkasından dolayı da açığa çıkmaz. Varlık, özü itibariyle (var olan)ve başkası dolayısıyla (var olan) şeklinde (iki) kısma ayrılır. Varlığı başkasından kaynaklananın iğreti bir varlıktır ve özü itibariyle varlığını sürdürmesi söz konusu değildir. Bilakis o şey, özü itibariyle değerlendirildiğinde sırf yokluktur. O, sadece başkasına nispetle vardır. Bu ise iğreti alınan elbise ve zenginlik örneğinde öğrendiğin üzere, gerçek bir varlık değildir. O halde gerçek nur Yüce Allah olduğu gibi gerçek varlık da Yüce Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 225 &#8211; Gazzâli·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Her şeyin, biri kendine, diğeri Rabbine dönük iki yönü (vech) vardır. O şey, kendine dönük yüzü itibariyle yok, Allah&#8217;a dönük yüzü bakımından vardır. Öyleyse Allah ve O&#8217;nun zâtı dışında var olan bir şey yoktur. Dolayısıyla Allah&#8217;ın zâtından başka her şey ezelden ebede helâke mahkümdur. Bu varlıkların, Yüce Allah&#8217;ın “Bugün mülk (hükümranlık) kimindir? Bir ve Kahhâr olan Allah&#8217;ındır” (Gâfir 40:16) âyetindeki nidâsını işitmek için kıyamet gününü beklemelerine gerek yoktur. Aksine bu nidâ, onların kulağından hiç eksik olmaz. Onlar “Allah en büyüktür/daha büyüktür (ekber)”” ifadesinden “O, kendisi dışındaki her şeyden daha büyüktür” manasını anlamazlar. Hâşâ, varlıkta O&#8217;nunla birlikte bir başkası yoktur ki, Allah ondan daha büyük olsun. Dahası, Allah dışındaki bir varlığın O&#8217;nunla birlikte bulunmasından değil, ancak O&#8217;na tâbi olmasından söz edilebilir. O&#8217;nun dışındaki herhangi bir şeyin varlığı ancak O&#8217;nu izlemek açısındandır. Öyleyse var olan sadece O&#8217;nun zâtıdır.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 226 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>O, hiçbir ortağı bulunmayan ve bir olan Yüce Allah&#8217;tır; diğer nurlar ise iğreti nurlardır. Hakiki olan yalnız O&#8217;nun nurudur. Her şey O&#8217;nun nurudur; dahası O her şeydir, hatta O&#8217;ndan başkasının bireysel varlığı (hüviyyet) sadece mecazidir. O halde O&#8217;nun nurundan başka nur yoktur; diğer nurlar, özlerinden dolayı değil, O&#8217;nu takip etmeleri bakımından nurdur. Zâtı olan her şeyin zâtı (vech) O&#8217;na yönelmiş ve O&#8217;ndan yana dönmüştür: “Ne tarafa dönerseniz Allah&#8217;ın zâtı (vech) oradadır” Bakara 2:115).</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 228 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bilmelisin ki, O&#8217;nun, göklerin ve yerin nuru oluşunun manasını, dış gözün nuruna nispetiyle anlayabilirsin. Mesela gündüzün aydınlığında baharın ışıklarını ve yeşilliğini gördüğün zaman, renkleri gördüğünde şüphe etmezsin. Bazen renklerin yanında başka şey görmedigini sanırsın ve neticede şöyle dersin: “Yeşillikle birlikte yeşillikten başka bir şey görmüyorum”. Gerçekten bir grup ısrar edip ışığın bir anlamının olmadığını, renklerle birlikte renkler dışında bir şeyin bulunmadığını ileri sürmüş ve varlıklar içinde en açık olanı olduğu halde ışığın varlığını inkâr etmiştir. Varlıklar onun vasıtasıyla açığa çıktığı halde ışık nasıl olmaz?!</p>
<p>Daha önce geçtiği gibi, o özü itibariyle görülür ve onun sayesinde de başka şeyler görülür. Fakat güneş battığı, lamba bulunmadığı ve gölge düştüğü zaman, gölgelik alanla aydınlık arasındaki zorunlu farklılığı algılamışlar ve ışığın, renklerin ötesinde renklerle birlikte algılanan bir anlamının bulunduğunu itiraf etmişlerdir. Hatta o, renklerle o kadar çok iç içe geçtiği için algılanamamakta, çok açık olduğu için gizli kalmaktadır. (Burada) açıklık, gizliliğin sebebi olmaktadır, (çünkü) bir şey haddini aştığında zıddına dönmektedir. Eğer bunu anladınsa, bilesin ki, iç bakiş sahiplerı, gördükleri her şeyin yanında Allah&#8217;ı görmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 230 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Çok aşikâr olduğu için yaratıklardan gizlenen ve nurunun parlaklığından dolayı onlardan saklanan (Allah) tüm kusurlardan münezzehtir. Anlayışı kıt olan bazıları bu sözün özünü anlamayabilirler. Bizim “Nurun varlıklarla birlikte olması gibi Allah da her şeyle birliktedir” sözümüzden, Allah&#8217;ın her mekânda bulunduğunu anlarlar. Oysa Allah mekâna nispetten münezzehtir. Belki de bu hayali uyandırmayacak en uygun yol, O&#8217;nun O her şeyden önce ve her şeyin üstünde olduğunu, her şeyi ortaya çıkaranın O olduğunu söylememizdir. İç görüş sahiplerinin bilgisinde ortaya çıkaran, ortaya çıkarılandan ayrılmaz. “O her şeyle birliktedir” sözümüzle kastettiğimiz şey de budur.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; trc. Mahmut Kaya, İstanbul: Klasik Yayınları, 2016, 8. 41-52. ,</p>
<p>Cev:Mahmut Kaya</p>
<p>Sayfa 231 &#8211; Gazzâli</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberler, veliler ve diğerlerinin gaybdan aldıkları bilgiler onlara, yazılı metinlerde ve hoş veya korkutucu olabilen bir sesin duyulmasıyla gelebilir. Bazen bir varlığın (kâin) suretlerini görebilirler (müşâhede). Bazen de onlarla gaybla ilgili gizlice konuşup kendileriyle son derece güzel bir şekilde sohbet eden güzel insani suretler görebilirler. Konuşan bu suretler bazen son derece zarif heykeller şeklinde görülebilir. Bu bilgiler onlara bazen ilham (hatre) şeklinde gelebilir ve asılı misaller (mesil) görebilirler. Uykuda görülen dağlar, denizler, yerler, yüksek sesler ve kişilerin tamamı mevcut misallerdir. Kokular ve diğerleri de böyledir. Dağ ve deniz gibi sadık ve yalancı rüyada açıkça görülen şeyler beyne veya beynin boşluklarından birine nasıl sığar? Uykuda veya benzer bir durumdaki kişinin uyandığında hareket olmaksızın ve o âlemi herhangi bir açıdan görmeksizin misal âlemini terk etmesi gibi bu âlemde ölen kişi de hareket olmaksızın ve orada olduğu halde nur âlemini görür (müşâhede).</p>
<p>* Kaynak metin: Sühreverdi, Hikmetülişrâk, Mecmu&#8217;a-i Musannefât Şeyh-i İşrâk içinde, ner. Henry Corbin, Tahran: Müessese-i Mütâla&#8217;ât ve Tahkikât-ı Ferhengi, 1373hş./1998, c. |, 8. 225209, 286-244, 262-257. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Şihâbüddin es-Sühreverdi, Hikmetü&#8217;Lişrâk: İşrak Felsefesi, çev. Eyüp Bekiryazıcı &amp; Üsmetullah Sami, İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2015, 8. 556-620; Sühreverdi &amp; Şehrezâri, Hikmetü&#8217;Lişrâk Şerhi, çev. Tahir Uluç, İstanbul: Ketebe Yayınları, 2021, 8. 444-491.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:Berat Eşgi</p>
<p>Sayfa 236 &#8211; Sühreverdi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah&#8217;ın dilediğini yapmaya kâdir olduğuna inanan kimse için mucize bir delil olur. Örneğin Allah&#8217;ın varlığına inanan bir kişiye peygamber “Peygamber göndermenin aklen inkâr edilemeyecek bir şey olduğunu biliyorsunuz. Ben de Allah&#8217;ın size gönderdiği bir elçiyim. Doğruluğumun delili, ölüyü diriltmeye kâdir olanın yalnız Allah olduğunu, O&#8217;nun gizli ve açık işlerimizi bildiğini, sakladığımız ve açığa vurduğumuz hiçbir şeyi ondan gizleyemediğimizi bilmenizdir” der ve “Muhakkak ki ben de Allah&#8217;ın elçisiyim. Ey Rabbim! Eğer doğru söylüyorsam, elimdeki sopayı hareket eden bir yılana dönüştür” diye ilave eder. Peygamberin söylediği şekilde, sopa yılana dönüşürse ve orada toplananlar da Allah&#8217;ı tanıyorsa, o zaman Allah&#8217;ın, o mucize ile peygamberi doğrulamayı amaçladığını zorunlu olarak bilirler. Nitekim görünür âlem hakkında da bunu anlatmıştık.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;l-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 336 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer &#8220;Bizzat bu tehaddi (yani meydan okuma) âyetlerinin kendisinde birtakım çelişkilerin ve ihtilafın bulunması mümkündür. Bu âyetler i&#8217;caz derecesine ulaşmış değildir ki onların uydurulmuş olduğu düşüncesi imkânsız olsun!” derlerse, şöyle karşılık veririz: Kur&#8217;ân&#8217;da yer alan âyetlerin tamamının bize nakli tevâtür ile sabittir. Çünkü o âyetleri, her nesildeki kurrâ hafızlar öncekilerden almıştır ve durum bu şekilde devam etmiştir. Onu, gençler büyüklerinden almışlar ve sahâbenin kurrâsına varıncaya kadar dayandırmışlardır. Hiçbir çağda kurrâların sayısı, tevâtür adedini oluşturacak sayının altına düşmemiştir. Eğer biz belli bir âyetten şüphe etseydik, bu şüphe bütün âyetlere teşmil edilebilirdi. Bu da Kur&#8217;ân&#8217;ın tamamının naklindeki güveni ortadan kaldırırdı.</p>
<p>Eğer “Kur&#8217;ân&#8217;a karşı çıkıldığı ve onun bir benzerinin ortaya konulduğu, ancak daha sonra bunun örtbas edildiğine dair bir iddia karşısında sizin güvenceniz nedir?” diye sorulursa şöyle cevap veririz: Bu imkânsızdır, çünkü böyle olsaydı, bu durum gizli kalmaz ve yayılırdı. Böyle büyük bir iş genellikle gizli kalmaz. Bunu ortaya atanın bu iddiası, Hz. Ebü Bekr&#8217;den önce Müslümanları yöneten başka bir halifenin bulunduğunu iddia etmek gibidir ki bunun geçersiz ve yanlış olduğu zorunlu olarak bilinmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber&#8217;in çağından günümüze kadar kâfirler tüm gayretlerini dini yok etmek için sarf etmektedir. Eğer Kur&#8217;ân&#8217;ın benzeri ortaya konulmuş olsaydı, çağlar boyunca buna başvururlardı. Bunlardan biri gizli kalsa bile bir diğeri açığa çıkardı.</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, Kitâbü”-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;Ül-edille fi usülüiT-itikâd, nşr. Es&#8217;ad Temim, Beyrut: Müessesetü&#8217;1-kütübi&#8217;s-sekâfiyye, 1985, s. 366-370, 373-383.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 338 &#8211; Cüveyni</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin doğruluğunun delili olarak ortaya koyduğu ve bir benzerini yapmaları için (muhataplarına) meydan okuduğu esnada gerçekleşen olağanüstü olayın mucize olduğunu ise şöyle açıklayabiliriz: Bilindiği üzere bir fiil sadece olağanüstü olduğu için mucize olmaz. Allah&#8217;ın doğrudan yarattığı fiillerden olan ölüyü diriltme, güneşi batıdan doğdurma, yer sarsıntısı ve insanları bir bulutun gölgelemesi gibi olağanüstü filler, bir kişinin peygamberliğinin delili olarak peygamberlik iddiası esnasında meydana gelmediğinde her ne kadar mucize cinsinden olsa da mucize olmaz. Bu nedenle kıyamet günü ölüleri diriltmesi, güneşi batıdan doğdurması ve gökleri dürmesi gibi Allah&#8217;ın kıyamet alametleri olarak yarattığı fiiller, herhangi bir kimse için mucize olmaz. Şayet bu türden fiiller ve benzerleri bir peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşirse peygamberin hem peygamberliğine hem de kendisine delil olur. Bu durum her olağanüstü fiilin değil, sadece zikrettiğimiz şekilde (peygamberlik)| iddiası ve meydan okuması esnasında (peygamberin elinde| ortaya çıkan olağanüstü filin mucize olduğunu gösterir. Mucizenin bu özelliğinden dolayıdır -ki inşallah ileride müstakil bir bölümde açıklayacağız- mucize cinsinden ve ona benzeyen türde olan fiillerin kerâmet yoluyla evliyâ ve salih kimseler tarafından ortaya konmasının mümkün olduğunu kabul ediyoruz.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>Sayfa 349 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Peygamberin meydan okuması esnasında gerçekleşen mucizedeki olağanüstülük, daha önce açıkladığımız üzere bu tür fiillerin çok miktarda olanına muktedir kılınma şeklinde bir âdet olmadığı halde sadece peygamberin muktedir kılınarak âdetin bozulmasıdır. Peygamberin “Ben yerimden kalkıp elimi hareket ettireceğim. Siz ise böyle bir şey yapmaya kalkıştığınızda bunu yapamayacaksınız” dediği zaman mucize, (peygamberin söylemine muhatap olanlardan bu fiili) yapma gücünün alınmasıyla birlikte onların yerlerinden kalkamamaları ve ellerini kımıldatmaktan âciz bırakılmaları şeklinde meydana gelir. Bunları daha önce izah etmiştik. O halde mucize, sadece Allah&#8217;ın kudreti dâhilinde olan ve bir benzerinin insanın gücü altına girmesinin imkânsız olduğu fiillerden olabilir. Buna göre bir insanın peygamberlerin mucizelerinden herhangi birini veyâ o türdeki bir şeyi hile ve benzeri yollarla yapması imkânsızdır. Çünkü daha önce de ifade ettiğimiz gibi insan sadece gücünün yettiği durumlarda hile yapabilir. Böylece sihri ileri sürerek bazı insanların mucizelerin bir benzerini yapabildikleri görüşü doğru değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitâbül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 352 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Açık delillerle sabittir ki, yaratılmışların -melek veya beşer olsun, sihirbaz olsun veya olmasın ya da şeytan olsun- kendilerinden başkası üzerinde bir fiil gerçekleştirmeleri mümkün değildir. Onlar, fiillerini ancak kendi kudret alanlarında bir başkasına taşmaksızın işleyebilirler. Bu nedenle sihirbazın sihir yaptığı kişinin şahsında bir fiil işlediğini iddia edenlerin ileri sürdükleri görüş yanlıştır. Hatta sihir yapılan kimsede meydana gelen sevme, nefret etme, iyileşme, hastalanma, ölme gibi fiillerin tamamı Allah&#8217;ın fiili olup O&#8217;nun koymuş olduğu esaslar uyarınca sihirbazın yaptığı o fiillerden sonra meydana gelmektedir. Bu aklen muhâl olan bir şey değildir.</p>
<p>Bâlkıllâni, Kitabül-Beyân ani&#8217;l-fark beyne&#8217;l-mu&#8217;cizât ve&#8217;l-kerâmât ve&#8217;l-hiyel ve&#8217;l-kehâne ve&#8217;s-sihr ve&#8217;n-nârencât, nşr. Richard J. McCarthy, Beyrut: el-Mektebetü&#8217;ş-şarkıyye, 1958, s. 8-10, 14-20, 28-25, 38-34, 45-46, 46-49, 56-59, 61-62, 71-73, 77-78, &#8220;79-80, 88-89, 93-96, 100. Metin hazırlanırken ayrıca şu çeviri göz önünde bulundurulmuştur: Bâkıllâni, Olağanüstü Olaylar ve Aralarındaki Farklar (Mucize, Kerâmet, Sihir), çev. Adil Bebek, İstanbul: Rağbet Yayınları, 1998, 8. 47-121.</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Bakıllani·</p>
<p>Çev:Meliha Bilge</p>
</div>
<h4 style="text-align: center;"><strong><em>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:3 ”Notlarım”</em></strong><br />
·<a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-27912 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg" alt="" width="348" height="216" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-300x186.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1024x634.jpg 1024w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-768x476.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-1536x951.jpg 1536w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front-600x372.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2026/02/din_felsefesinin_ana_konulari_11340_Front.jpg 1615w" sizes="(max-width: 348px) 100vw, 348px" /></a></h4>
<p>&nbsp;</p>
<div class="dr w-full ">
<p>“Yoktan bir şey meydana gelmez” diyen biri, ancak duyulara konu olanın var olduğunu varsaymıştır. Oysaki bizzat bilgiler duyunun dışında olduğu gibi, bir şeyin mümkün olduğuna ya da olmadığına dair (akli hükümler) de böyledir. Ayrıca (atomların) yokluğunu değil de ayrıldığını iddia eden birinin sözü de böyledir. Bunu da duyu ile bilemeyiz, ancak bu kişi bildiğini söylemektedir. İşte bizim bahsettiğimiz husus da böyledir. Bununla birlikte onda bulunan akıl, işitme, görme, ruh ve diğer özellikler de nasıl yapıldığını bilmediği şeylerdir. Bu da dile getirdiği iddiasına engel olmaktadır. Aynı şekilde âlemin kıdemini ya da onun bir cevherden dolayı ezeli olduğunu bize haber verecek biri yoksa onu bilmenin akıl yürütme dışında bir yolu da bulunmamaktadır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:62</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ebü Mansür el-Mâtüridi) -Allah ona rahmet etsin- şöyle dedi: Âlemin bir yaratıcısı olduğuna dair deliller şunlardır: Daha önce izah ettiğimiz deliller sayesinde, duyulara konu olan âlemde kendi başına birleşen ve ayrılan hiçbir varlığın bulunmadığı sabit olmuştur. O halde (bunların) âlemin dışındaki bir varlık tarafından yapıldığı da sabittir. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır. İkincisi, şayet âlem kendi başına var olsaydı onun için, herhangi bir vakit başka bir vakitten daha elverişli, bir hal bir diğer halde daha uygun ve bir sıfat da bir başka sıfattan daha lâyık olamazdı. Âlemde farklı vakitler, haller ve sıfatlar olduğuna göre onun kendi başına var olmadığı sabittir. Şayet her şey kendi başına en güzel hallere ve en güzel sıfatlara sahip olsaydı, kötülükler ve çirkinlikler de ortadan kalkardı. Tüm bunlar, âlemin bir başkası sayesinde vücuda geldiğini ispatlar. Başarıya ulaştıran yalnızca Allah&#8217;tır.</p>
<p>Kaynak metin: Mâtüridi, Kitâbü&#8217;t-Tevhid, nşr. Bekir Topaloğlu &amp; Muhammed Aruçi, Ankara: İSAM Yayınları, 2003, s. 93-101. 58</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa:64</p>
</div>
<div class="dr z-index-2 flex-row w-full justify-end">
<div class="dr flex-row">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</div>
</div>
<div class="dr w-full"></div>
</div>
<div>
<div class="relative" data-test-id="">
<div class="relative">
<div class="dr bg-ana pt-4 w-full overflow-hidden border-cizgi border-b " tabindex="0">
<div class="dr text-siyah ph-4 mb-2_5 justify-center ">
<div class="dr absolute left top w-4 h-full flex-center ">
<div class="dr h-full w-0_5 border-l-2 border-alinti-baskin rounded-full ">
<div class="dr w-full ">
<p>Peygamberler de insanları hastaları tedavi eder gibi tedavi etmektedirler. Şöyle ki, pek çok hastanın, gönülsüz olduğu halde tedavi edilmesi gerekir, hatta bazen dayakla tehdit edilmeleri (bile gerekebilir). Doktorun işaret ettiği şeyi anlayacak kavrayışa sahip olmadığı durumlarda ise hastanın kendisi için faydalı şeyi kabul etmesi zor kullanılarak sağlanır. Bundan dolayı doktor, hoşa gitmeyen şeyi (ilaç olarak) almasına ve sevdiği şeylerden mahrum kalmasına yol açan hastalığın sebebini ona anlatmakla meşgul olmaz. Zira hastanın anlayışı bunu kavramaktan uzak olduğu için bunun faydası çok azdır. Benzer şekilde pek çok hasta, doktorun uyguladığı (tedavi) sayesinde iyileştiğinde, tutkusu (hevâ) onu, arzuları (li-şehevâtihi) lehine (durumunu) yorumlamaya sevk eder; aslında onun için zararlı olsa da önüne, yararına gibi görünen| bir yol koyar, Akıl sahibi (ehli&#8217;n-nazar) pek çok kışının durumu da böyledir. Alışkanlıklar (âdet), nefsi duyunun hükümranlığından kurtarmaya dair bahsettiğim şeylerle meşguliyet ve yalnızca akılla düşünmenin zorluğu, filozofun (hakim) emrettiği ve peygamberin —selam üzerine olsun-yasa olarak belirlediği şeyi yorumlamaya onu sevk eder. Buna bir de üstün olma sevgisi ve liderlik isteği de eklenince (durum daha da vahim bir hal alır) Neticede (filozofun emredip peygamberin ya a olarak belirlediği şeyi, hazza erişime daır içerdikleriyle birlikte en kolay ve yakın olana indirgerler.</p>
<p>Kaynak metin: İbn Miskeveyh, el-Fevzü”l-asgar, nşr. Sâlih Udayme, (Tunus:) ed-Dâru&#8217;l-Arabiyye li&#8217;l-kitâb, 1987, s. 35-48. 92</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>İbn Miskeveyh s. 97</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Allah&#8217;ın varlığının, bu bilimin) konusu olması mümkün değildir. Şöyle ki, her bilimin konusu, o bilimde varlığı verili olarak kabul edilen bir şeydir ve (varlığı verili olarak kabul edilen şeye ait)l durumlar o bilimde araştırılır. Bu, başka yerlerde de bilinen bir husustur. Şanı yüce olan Allah&#8217;ın varlığının, konu gibi bu bilimde verili kabul edilmesi mümkün değildir, bilakis o, bu bilimde araştırılan bir şeydir. Şöyle ki, böyle olmasa, (Allah&#8217;ın varlığının! bu bilimde ya (i) verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde araştırılması, ya da (ii) bu bilimde verili olarak kabul edilmesi ve başka bir bilimde de araştırılmaması gerekir. İki seçenek de geçersizdir. Zira (Allah&#8217;ın varlığının) başka bir bilimde araştırılması mümkün değildir, çünkü (ilk felsefe| dışındaki bilimler ahlâk, siyaset, tabiat, matematik ve mantıktan ibarettir. Felsefi bilimler kapsamında, bu tasnif dışında başka bir bilim bulunmamaktadır. Bu bilimlerin hiçbirinde şanı yüce Tanrı&#8217;nın (el-ilâh) ispatı araştırılmamaktadır ve araştırılması da mümkün değildir. Sana pek çok kez tekrarlanan ilkeler üzerinde birazcık düşündüğünde bunu zaten anlarsın.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Prova, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 3-5, 9-12, 16, 21-22. 101</p>
<p>Cev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 103 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>İnsanoğlu bir araz değil cevherdir; cansız değil büyüyendir, bitki değil hayvandır, dilsız değil konuşandır. Tüm bu haller yeryüzü canlılarının gücünün ve yönetiminin sonudur, (yani ötesi yoktur). Böylece tüm yeryüzü canlılarına, incelikli çareler ve doğru yönetimler sayesinde galip gelinir; kocaman bir fil, yırtıcı bir aslan, ısıran/zehirli bir yılan hizmete amade hale getirilir ve arzu edildiği ve dilendiği gibi kullanılır. Suların dibinden deniz hayvanları çıkartılır ve gökte uçan kuşlar yere indirilir. İşte bu, aklının yetkinliği, işleri bilmesi, hile ve tedbir yöntemlerine dair güç ve öngörüsünün tamlığı halinde gerçekleşir. Oysaki (insan| güzellik ve çirkinlik, boy kısalığı ve uzunluğu, ten beyazlığı ve siyahlığı gibi, bir sıfatının zıddını istemekten ve hoşuna gitmeyen bir sıfatını imkânsız bir şeyle değiştirmekten acizdir.</p>
<p>Âlemin aslının, yok olan bir şeyden var edildiğini ve gerçekleştiğini düşünmek, (insanın yapamayacağı bir şeyi talep etmesinden) daha uygun değildir. Bunun açıklaması şudur: Âlemi oluşturan her bir aynda, ayrılma özel” olan, birbirini itme özelliğine sahip zıt tabiatlar bir araya gelmiştir. Şayet bu tabiatları ile baş başa bırakılsalar, uzaklaşırlar ve birbirlerinden ayrılırlardı.Bu ise gereken durumun aksine var olduklarını ve bunun sâtlarından yaaklanmadığını, aksine, galip gelinemeyen bir kâdir ve engel olunamayan eziz tarafından ver edildiklerini gösterir. Yardım Allah&#8217;tandır.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratu&#8217;edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l.-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedil-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, e. 1, s. 44-60, 78-80.</p>
<p>Çev:Mustafa Selim Yılmaz</p>
<p>Sayfa 151 &#8211; İmam Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Akıl sahibi birisi şöyle derdi: Çocuğun yüzüne atılan tek bir  tokat, bu âlemin bir tanrısının olduğunu, bu tanrının bazı kullarına birtakım şeyleri emredip birtakım şeyleri de yasakladığını, bu tanrının itaat edenlere sevap, günahkârlara ceza hazırladığını, insanlara müjdeleyici ve uyarıcı peygamberler gönderdiğini göstermektedir. İşte bunlar, en değerli hedef ve en yüce gayeleri oluşturan dört ilkedir. Söz konusu tokadın ilk hedefe, yani yüce tanrının varlığını ispata delâletine gelince, şöyle deriz: Bu çocuk o tokadı hisseder hissetmez bağırıp şöyle der: “Bana kim vurdu? Yüzüme kim tokat attı?” Dünyada yaşayanlar toplanıp ona “Bu tokat, herhangi bir fail olmaksızın kendi kendine meydana geldi” deseler, o bunu kabul etmez, bu söz onda bir etki doğurmaz. Bu da gösteriyor ki, sarih akıl ve ilk yaratılış hali, fiilin bir failinin, sonradan meydana gelenin, onu sonradan meydana getiren bir varlığın olması gerektiğine şahitlik etmektedir. Bu öncül belirginleştiğine göre deriz ki: Sarih akıl bu tokadın bir fail olmadan meydana gelmesini imkânsız görüyorsa, felekler âleminde ve unsurlar âleminde meydana gelen bütün bu hadiselerin bir fail ve sonradan varlığa getiren olmaksızın oluşmasına nasıl akıl erdirebilir? Böylece bu değerlendirme, bu âlemin sonradan var oluşunun, yöneten bir yaratıcının varlığını göstermesine dair en güçlü delil olmaktadır.</p>
<p>Bu tokadın, ikinci hedefi, yani yüce tanrının emretme, yasaklama ve mükellef kılmayla nitelenmesini göstermesine gelince, deriz ki: Bu çocuk, o tokadı falancanın attığını öğrendiğinde hemen şöyle der: “Bana niçin vurdun? Bana hangi sebeple eziyet ettin?” Bu da gösteriyor ki, çocuğun sarih aklı, insanların başıboş bırakılmadığına, bilakis onlara birtakım sorumluluklar ve yükümlülükler yüklendiğine hükmetmiştir. Bu çocuğun sarih aklı, o tek bir tokadın sorumlu tutma, emretme ve yasaklamadan bağımsız olamayacağına hükmettiğine göre bütün insanların pek çok yarar ve zarar içeren fiilleri de pekâlâ sorumlu tutulmaktan ayrı olamaz. Bu tokadın, üçüncü hedefe, yani mükâfat ve cezanın varlığına delâletine gelince,deriz ki:</p>
<p>Bu çocuk o kişinin kendisine sebepsiz yere tokat attığını anlayınca, ona aynıyla karşılık vermek (kısâs) talep eder. Bunu tek başına yapamazsa, onu yapabilecek birisinden yardım ister. Bu da onun sarih aklının, iyiliğe mükâfat, kotülüğü de ceza verilmesi gerektiğine hükmettiğini göstermektedir. Onun sarih aklı bu tokadın cezasız veya karşılıksız kalamayacağına hükmettigine göre bütün insanların fiillerinin karşılıksız kalması nasıl mümkün olabilir? Bu tokadın dördüncü hedefe, yani peygamberlerin —selam üzerlerine olsun gönderilişine delâletine gelince, bu çocuk karşılığın olması gerektiğine karar verince, sözkonusu karşılığı ne az ne de çok olacak şekilde açıklayan bir insan arar. Bu da gösteriyor ki, onun aklında insanlar içinde hem ödüllerin hem de cezaların miktarlarını açıklayan bir insanın bulunması gerektiği belirginlik kazanmıştır. Bu kişi ise ancak bir peygamber olabilir. Bu açıklamamızla, söz konusu tek bir tokadın, bu değerli ve yüce dört hedefi de ispat için kâfi olduğu ortaya çıkmıştır.</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibu&#8217;l-âliye, nşr. Ahmed Hicâzi es-Sekâ, Beyrut: Dârul-kitâbul-Arabi, 1987,c.1, s. 249-275. 195</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 203 &#8211; Fahruddin Er Razi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Allah şöyle buyurmuştur: “Eğer yerde ve gökte Allah&#8217;tan başka ilâhlar ol| saydı, kesinlikle ikisinin de düzeni bozulurdu” (Enbiyâ 21:22). Nitekim âlemin varlığını ve sürekliliğini ifade eden düzen (salâh) devam etmektedir. Söz konusu devamlılık âlemi var eden bir (vâhid) olmasaydı âlemin varlığının gerçek olmayacağını gösterir. Bu, Hakk&#8217;ın ehadiyetine âlemdeki delilidir ve akli delil de bununla uyumludur. Eğer bundan daha iyi bir başka delil onu kanıtlayacak olsaydı Allah da ona yönelir ve onu getirirdi. Böyle olduğu takdirde bunu ve kendisine delâlet edecek yolu da bize bildirmezdi.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; İbn Arabi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Bil ki şeriat zâtın kendindeki birlik için bir şey belirtmemiş olup yalnızca ilâhlığın birliğini (devhidu&#8217;-ulühiyye) beyan etmiş onu da “O&#8217;ndan başka ilâh yaktur” lâ ilâhe illa hü) şeklinde bildirmiştir. Bu, aklın yersizliklerinden (fuzul) ötürüdür, çünkü aklın, fikrin ve insandaki bütün kuvvelerin ona hâkim olmasi dolayısıyla yersizlikleri çoktur. Öyle ki akıldan daha taklitçisi yoktur. Nitekim akıl ilâhi delile sahip olduğunu zanneder, ancak sahip olduğu delil fikre dayanmaktadır. Fikre dayalı delil onu dilediği yere sürükler. Buna karşılık akıl ise kör gibidir, hatta Hakk&#8217;ın yolu bakımından tam anlamıyla kördür. Allah ehli fikirlerini taklit etmezler, çünkü yaratılmış olan yaratılmışı taklit etmez. Bu sebeple onlar Allah&#8217;ı taklide yönelirler, böylece Allah&#8217;ı Allah&#8217;la bilir , Bu bilgileri O&#8217;nun kendisine ilişkin verdiği bilgiye göredir, aklın yersizliklerine dayalı verdiği hükme göre değildir. Akıllı kimse fikre dayalı düşünceyi doğru ve yanlışa ayırabilirken nasıl olur da mutefekkire gücünü taklit edebilir?</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; İbn Arabi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Dostum —Allah kendisini muvaffak eylesin-şunu gayet iyi bilir: İnsani latifenin güzelliği, taşıdığı ilâhi marifetler, çirkinliği ise bunun tam zıddı (olarak ilâhi marifetlere sahip olmayışı) dolayısıyladır. Himmeti yüce olan kimseye yaraşan, sonradan olanlar (nuhdesât) ve onların ayrıntıları ile ömrünü geçirmemesidir. Aksi halde Rabbinden kendisine ayrılan payı kaçırır. Ayrıca himmeti yüce olan kimse, fikrinin hükümranlığından nefsini azade kılmalıdır. Çünkü fikir ancak kendi bakış açısından (me&#8217;haz) bilebilir, ulaşılmak istenen gerçek ise bu değildir.</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtü&#8217;l-Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017,c.V,s. 518-523 (172. bab). Metin hazırlanırken ayrıca şu yayın göz önünde bulundurulmuştur: İbnü&#8217;l-Arabi, Fütâhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul 2017, e. VI, s. 81-87.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 224 &#8211; İbn Arabi·<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra şöyle deriz: Allah Teâlâ&#8217;nın küfrü ve günahı yaratmasında sayısız hikmetler mevcuttur. Bu hıkmetlerden biri şudur: İyi ve kötü fiilleri yaratarak bizim onun kudretinin mükemmellığini ve iradesizinin her şeye nüfuzunu anlamamızı sağlamıştır. Zira Allah iki zıddı, karşıt iki şeyi yaratma kudretine sahiptir ki bu da mükemmel kudretin delillerinden biridir. Çünkü iki zıttan her ikisine değil de sadece birine sahip olan kimse, ona mecbur demektir. Bu nedenle iyi-kötü, güzel-çirkin, yararlı-zararlı, acı verici-lezzet verici karşıt cisimleri var etmek yüce bir hikmettir, isabetli bir yönetimdir. Üstelik burada ilave bir husus daha söz konusudur ki o da kudretin başkasının fiili üzerinde gösterilmesidir. Bu şekilde ezeli kudret yaratılmış kudretten, kuşatıcı irade sınırlı iradeden ayrışır. Böylece Hak Teâlâ&#8217;nın başkasının kudretine konu olan şeye kâdir, kulunun kudreti kapsamına giren şeylerde de tasarruf sahibi olduğu, iradesini gerçekleştirme konusunda tam yetke sahibi olduğu, başkasının ise O&#8217;na ve O&#8217;nun yardımına muhtaç olduğu, O&#8217;nun hiçbir şeye muhtaç olmayan ve övgüye lâyık olan olduğu ortaya çıkmış olur.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Sonra kötü cisimlerin var edilmesi, övgüye değer bir akıbet ile ilişkili oldukları için bir hikmettir. Aynı durum kötü fiiller için de geçerlidir. Kaldı ki biz kayıtsız şartsız bir şekilde “Allah küfrü yaratmıştır” demeyiz, aksine “O küfrü kötü, bâtıl, şer ve fasit bir şey olarak yaratmıştır” deriz. Küfrün bu sıfatlara sahip olması hikmetin gereğidir. Onu hikmet gereği sahip olması gereken özelliklerde var eden yaratıcı, hikmet sahibidir. Asıl hikmet sahibi olmayan, onu yani küfrü iyi ve doğru bir şey olarak elde etmeye çalışan kimsedir, nitekim kâfirin davranışı böyledir. Çünkü hikmet, küfrün bu niteliklerin zıddı olmasını gerektirir. Dolayısıyla Allah küfrü bu kötü özelliklere sahip bir şey olarak yaratmakla hikmetli iken kâfir onu iyi özelliklere sahip bir şey olarak elde etmeye çalışması nedeniyle sefihtir. Onu sahip olduğu kötülük ve bâtıllık özellikleri ile neyse o olarak bilen kimse onu gerçekten bilmiş olur, buna karşılık onu kâfirin amaçladığı özelliklere sahip bir şey olarak bilen kimse ise onun hakkında cahillik etmiş olur. Hikmet ve sefeh ile ilgili durum da böyledir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 403 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Eğer, “Allah Teâlâ “O yarattığı her şeyi en güzel şekilde yaratandır” (Secde 32:7) buyurduğu halde nasıl olur da kötünün Allah&#8217;ın yarattığı şey olduğunu söylemek câiz olur?” derlerse şöyle deriz: Bunun anlamı, onun varlıkların yaratılışını güzel yaptığı şeklindedir, çünkü o yaratılışın bütün keyfiyetini, güzel, çirkin, iyi, kötü bütün hallerini olduğu gibi bilir ve hepsi onun irade ettiği gibi olur, hiçbiri onun iradesinin aksine olmaz. Bir işi yaparken belli bir şeyi hedefleyen ve sonuçta ne elde edeceğini bilen kimse istediği şeyi elde ediyorsa, yani işi tam hedefine ulaşacak şekilde yapıyorsa onun için “Falanca bu işi iyi yapıyor” denilir, örneğin “Filanca iyi yazıyor, iyi boya yapıyor, iyi marangozluk yapıyor, iyi öldürüyor” denilir. Şu husus bunu daha açık hale getirir: Allah Teâlâ bok böceklerini, maymunları ve domuzları da yaratmıştır, eğer yukarıdaki âyetten dolayı “küfür” Allah&#8217;ın yarattıkları kapsamı dışında tutulacaksa, bu varlıklar da tutulmalıdır ki bu yanlıştır. Öte yandan pek çok güzel şeyin güzelliğini inkâr etmenin anlamı olmadığı gibi onların bütün bu varlıkların (bok böcekler, domuzlar ve maymunların| kötülük ve çirkinliklerini inkâr etmelerinin bir anlamı yoktur, zira bu zorunlu bilgilerin inkârı anlamına gelir. Eğer hasmımız bunu inkâr edebiliyorsa, bir başkası da tutup küfrün kötü olduğunu inkâr edebilir ki bu da geçerli değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Muin en-Nesefi, Tebsıratü”l-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;I-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti -Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s. 661-673.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 406 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Mutlak yokluktan, (onu) telaffuz etmenin dışında bilgi vermek mümkün değildir. O, (yani mutlak yokluk) bilfiil var olan bir kötülük değildir. Eğer o bir şekilde bilfiil var olsaydı, genel (âmm) kötü olurdu. Varlığı nihai kemalinde olan hiçbir şeye, onda bilkuvve bir şey de bulunmaması hasebiyle, hiçbir kötülük ilişemez. Kötülük ancak tabiatında bilkuvveliğin bulunduğu şeylere ilişir. Bu da madde yüzündendir. Kötülük maddeye, önce onun kendine ârız olan bir şeyden (emr) dolayı ilişir, daha sonra da onda meydana gelen bir şeyden dolayı (ona ilişir).</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev: Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; İbn Sina·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Tek tek var olan şeylerde kötülük azdır. Bununla birlikte, eşyada kötülügün varlığı, zorunlu olarak iyiliğe olan ihtiyaca bağlıdır. Eğer bu unsurlar (yani toprak su, hava ateşten ibaret olan dört unsur) birbirine zıt olmasaydı ve güçlü olandan etkilenmeseydi, bu unsurlardan meydana gelmiş olan bu yüce türler mevcut olmazdı. Eğer bunlardan, her şeyin oluşum sürecinde meydana gelen (farklı güçlerini çatışmaları, saygın bir insanın elbisesine ateşin dokunmasına yol açtığında, ateşin onu yakması zorunlu olmasaydı, ateşin genelde sağladığı faydadan faydalanılamaz olurdu. Buna göre kesinlikle zorunludur ki, bu şeylerde mümkün olan iyiliğin iyilik olarak var olabilmesi, bu türden kötülüğün onlardan ve onlarla birlikte meydana gelmesinin mümkün olmasına bağlıdır. İyiliğin feyz edilmesi, baskın olan iyiliğin, nadir olan kötülük yüzünden terk edilmesini gerektirmez. (Böyle bir durumda| onun yani çok iyiliğin) terki bu kötülükten daha büyük kötülüktür.</p>
<p>Kaynak metin: Avicenna, The Metaphysics of the Healing, nşr. &amp; İng. çev. Michael E. Marmura, Provo, Utah: Brigham Young University Press, 2005, s. 339-347. 410</p>
<p>Çev:Rahim Acar</p>
<p>Sayfa 414 &#8211; İbn Sina</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>(Tevekkül makamına talip olan kimsel)hiçbir zaaf ve şüpheye düşmeden kesin olarak şunu doğrulamalıdır: Şanı yüce Allah bütün insanları en akıllılarının aklı, en bilgililerinin bilgisi üzere yaratsa ve zihinlerinin (nüfüs) kaldırabileceği bilgiyle donatıp onların üzerine anlatılamayacak kadar sınırsız hikmetini yağdıracak olsa sonra buna, hepsinin sayısınca bilgi, hikmet ve akıl ilave etse, ardından olayların sonuçlarını onlara açıp meleküt âleminin sırlarından onları haberdar etse ve lütfunun inceliklerini ve azabının gizliliklerini bildirse; böylece onlar iyi ve kötü, yararlı ve zararlı olan şeyleri tanısa, sonra verdiği bu bilgi ve hikmetle onlara mülk ve melekütu yönetmelerini emretse, hepsinin birleşip yardımlaşarak gerçekleştirecekleri yönetim, şanı yüce olan Allah&#8217;ın dünya ve âhirette bütün yaratıkları üzerindeki yönetimine, sivrisineğin kanadı kadar bir şey katamadığı gibi, ondan sivrisineğin kanadı kadar bir şey de eksiltemez. Ayrıca O&#8217;nun yönetimini zerre kadar ne yüceltebilir ne de alçaltabilirler. Başına bir hastalık, kusur, eksiklik, fakirlik ve felaket gelen kimseden bunları bertaraf edemediği gibi, Allah&#8217;ın ihsan etmiş olduğu sağlık, kemal, zenginlik ve faydayı da ortadan kaldıramaz.</p>
<p>Hatta yüce Allah&#8217;ın göklerde ve yerde yarattıklarına tekrar tekrar bakıp onlar üzerine uzun uzun düşünseler, onlarda hiçbir uyumsuzluk ve kusur göremezler. Yüce Allah&#8217;ın kullarına taksim ettiği rızık, ecel, sevinç, hüzün, acziyet, güç, iman, küfür, itaat ve günah adına ne varsa hepsi tam anlamıyla adalettir, asla zulüm yoktur; mutlak anlamda haktır, asla haksızlık yoktur. Bilakis bütün bunlar gerektiği şekilde, gerektiği gibi, gerektiği kadar gerçek ve zorunlu bir düzene göre gerçekleşmiştir. Olandan daha güzeli, daha tam olanı ve daha mükemmeli asla mümkün değildir. Eğer mümkün olup da gücü yetmesine rağmen yapmasaydı, bu durum, cömertliğe ters düşen bir cimrilik, adalete aykırı bir zulüm olurdu. Şayet daha güzeline gücü yetmemiş olsaydı, bu da ulühiyete aykırı düşen bir âcizlik sayılırdı. Aksine, dünyadaki her çeşit fakirlik ve felaket dünyaya göre eksiklik sayılsa da âhirete nispetle ilave (bir deger)dir. Bir kişiye nispetle âhiretteki her bir eksiklik, başkasına nispetle nimet sayılır. Çünkü gece olmasaydı gündüz bilinemezdi; hastalık olmasaydı sağlığı yerinde olanlar sağlığın bir nimet olduğunu bilemezlerdi; cehennem olmasaydı, cennetlikler o nimetin değerini takdir edemezlerdi.</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, “Tevekkülün Aslı Durumundaki Tevhidin Hakikatinin Açıklanması”, Varlık, Bilgi, Hakikat: Mişkâtü&#8217;l-envâr, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya, 4. bsk., İstanbul: Klasik, 2020, 8. 114-116; a.mif,, el-İmlâ alâ müşkilati-İhyâ, Cidde: Dâru&#8217;l-minhâc, 2011, 8. 343-345 (Bu eser, İhyâu ulümi&#8217;d-din&#8217;in son cildi olarak neşredilmiştir).</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 426 &#8211; Gazzali</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Ehl-i hak şöyle demiştir: Allah Teâlâ&#8217;nın kudreti dâhlinde olan bir lütuf bulunmaktadır ki, eğer Allah bunu kâfirlere ihsan edecek olsaydı onlar kendi tercihleri ile iman ederlerdi, ancak Allah bunu onlara yapmamıştır. Fakat Allah onlara bu lütufta bulunmamış olmakla cimri, sefih, zalim ya da haksız değildir. Buna karşılık eğer bu lütfu onlara yapmış olsaydı üzerine düşen bir şeyi yapmış olmayacak, aksine onlara nimet ve ihsanda bulunmuş olacaktır. Allah bu lütfu onlara vermediğine göre, onlar için en iyi olanı (aslah) yapmamış, bunu engellemiş demektir. Eğer onlara bu lütfu vermiş olsaydı, onlar hakkında, vermemekten daha iyi olurdu. Allah&#8217;ın kul için onun iyiliğine (maslahat) olmayan bir şeyi yapması câizdir, daha iyi olanı yapmak ya da vermek Allah için zorunlu değildir. Kul için iyi olan ve Allah&#8217;ın kudretinde bulunan şey, ardında Allah&#8217;ın yaptığından daha iyi bir şeyin bulunmadığı nihai gaye değildir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 430 &#8211; Nesefi·</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Diğer yandan bundan daha açık ve güçlü bir delil de şudur: Allah kâfir için daha iyi olanı değil, aksine onun için zarar ve kötü olanı yapmıştır, zira onun küfredip kendisine düşman olacağını bildiği halde ona akıl vermiş, buluğ çağına kadar (ve daha fazla) yaşamasını sağlamıştır. Elbette Allah bu kimsenin buluğ çağına erip aklı olgunlaştığında kâfir olacağını bilmektedir. Eğer onu daha küçük iken öldürecek ya da buluğ çağına ermeden akıl ve temyiz kudretinden mahrum ederek mükellef olmayacak bir şekilde buluğ çağına ermesini sağlayacak olsa, bu durum onun için daha iyi olurdu. Ancak küfredeceğini bildiği halde onu öldürmeyip yaşattığına ve mükellefiyet yaşına gelince kendisini akıl sahibi bir insan kıldığına göre, bu durum onun kul için iyi olanı yapmadığını göstermektedir. Aynı şekilde hayatının bir dönemini Müslüman olarak yaşayıp daha sonra -Allah muhafaza-dinden dönen kimseyi düşünecek olursak; eğer Allah bu kişinin dinden dönmeden hemen önce canını almış olsaydı o kişi son nefesini Müslüman olarak verecek ve ebedi cehennem azabına müstahak olmayacaktı ki bu durum onun için elbette daha iyi olacaktı.</p>
<p>Hikmet sahibi olan Allah böyle yapmayıp da dinden döneceğini bildiği halde onu yaşattığına ve bu fiil onun için iyi değil kötü olduğuna göre, bu durum bu fiilin bir hikmet olduğuna delâlet etmektedir. Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda hataya düşmesinin sebebi, hikmetin hakikati konusundaki cehaletleridir. Sonra bütün bunların Allah&#8217;ın fiili olduğu açıkça ortada olduğuna göre, bu gibi fiillerin sefihlik olduğunu, Allah&#8217;ın niteliği olan hikmet olmadığını iddia etmek küfürdür. Aksine Allah&#8217;ın bu fiilleri yapmış olması ile anlaşılmaktadır ki, her ne kadar Mutezile bu fiillerdeki hikmet yönü hususunda cahil olsa da bunlar hikmet kapsamındadır. Zira Mu&#8217;tezile&#8217;nin bu konuda cahil olması mümkündür, fakat Allah&#8217;ın fiillerinin hikmet dairesi dışında olması mümkün değildir. Yine şu husus bu delili pekiştirmektedir: Yüce &#8221; Allah, “Günahları daha da artsın diye onların sürelerini uzatıyoruz” (Âl-i İmrân 3:178) ifadesiyle belirttiği üzere, kâfilerin küfür üzere kalma hallerini uzatmış, onlara bu hal üzere mühlet vermiştir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 492</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 433 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir. Bu noktada, salah olanın belli bir sınırının olmadığı, ama (hasta için) faydalı olan ilaç içini belli bir sınırın bulunduğu söylenebilir. Bu nedenle de iki durum birbirinden farklılık arz eder. Mâtüridi&#8217;nin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz: Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (aslah) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (salâh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Mâtüridinin bu sözünün izahını şöyle yapabiliriz:</p>
<p>Hakikatte fayda, ihtiyacı gidermek demektir. İhtiyaç ise zâtta bulunan eksiklik demektir. Örneğin açlık, soğuktan acı duymak, hasta olmak böyledir. Sonra her eksiklik, kendi içerisinde ölçülüdür, örneğin humma aşırı vücut ısısından olur. Hastalığa sebep olan bu aşırı ısı ve bedenin dengesini kaybetmesi belli bir ölçüyledir, bazen güçlü olur bazen de zayıf olur. Bu sıcaklığı düşürecek ve bedeni dengesine döndürecek olan soğukluğun ne kadar olduğu da malumdur. İşte bu ölçüde ilaç alındığı zaman faydalı olur, yani bedende hastalığa sebep olan ve dengeyi bozan harareti yok eder. Ama bu miktara ilave yapılırsa, işte bu ilave, hastalığa sebep olan ısı artışını ortadan kaldırmaz, çünkü o kadarını zaten yeterli miktardaki ilaç yapmıştır, aksine bu ilave miktar vücudu daha fazla soğutur ve bu da başka bir hastalığa sebep olur. Zira bu ilave soğutma fiili fayda değildir. Dolayısıyla fayda ve zarar, mahallin farklılığından neşet eder. Böylece başka bir hastalık ortaya çıkar ve onu gidermek gerekir. Demek ki ilave ilaç faydalı değil, zararlıdır. Ama hararete karşı kullanılan yeterli miktardaki ilacın her bir parçası, hararetin bir parçasını giderir, böylece her bir parçası faydalı olmuş olur.</p>
<p>İşte İmam Mâtüridi&#8217;nin “Faydanın faydaya birleşmesi zarara sebep olmaz, aksine faydalı olmayanın faydalı olana birleştirilmesi, ölçüyü aşma durumunda zarar verir” sözünün anlamı budur. Dinde iyi olan şeyin ise sınırı ve sonu yoktur, çünkü iyi olan her şey için ondan daha iyi (asla) olanı düşünmek mümkündür. İyinin (sa/âh) bizzat kendi içerisinde bir sonu olmadığına göre, belirlenmiş olan miktar aşıldığı zaman iyinin zıddının hâsıl olduğu da düşünülemez. Aksine daimi surette, bir iyi bir diğerine ilave oldukça iyilik artar. İyinin bir sonu olmadığına göre, iyinin sebeplerinin de sonu yok demektir. Bâri Teâlâ&#8217;nın kudreti kapsamında olan iyinin sebeplerinin bir sonu olduğunu söyleyen kimse, O&#8217;nun kudretinin sonu olduğunu iddia etmiş olur ki bu da (Bâri Teâlâ hakkında) acziyetin kabulü demektir. Bu ise geçersizdir. Bu, Üstat Ebü Mansür (el-Mâtüridi&#8217;nin), ilacın fayda sağladığını kabul ettiği anlamına gelmez, aksine faydayı sağlayan Allah Teâlâ&#8217;dır, ancak Allah Teâlâ ilacı fayda için bir sebep kılmıştır. Fakat Üstat (Mâtüridi), sıklıkla takip ettiği yöntemi olduğu üzere (min de&#8217;bihi) muhatabın kabul ettiği bir hususu kendi kabul etmese de cedel kabilinden, kabul edilmiş olarak ifade etmektedir.</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül edille f usüli&#8217;d-din alâ tarikati7-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salamâ, Dımaşk: el-Ma“hedü&#8217;lilmi el-Fransi b&#8217;d-dirâsâti&#8217;l-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c. II, s.723-740. 4929</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 443 &#8211; Nesefi</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>
</div>
</div>
<div class="dr pv-3 ">
<div class="dr flex-row flex-wrap gap-1_5 mt-1_5 items-center"></div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
</div>
<div>
<p>·</p>
<p>&nbsp;</p>
</div>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:2-3 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt2-3-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 &#8221;Notlarım&#8221;</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Feb 2026 12:37:47 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akâid ve Kelâm Bahisleri]]></category>
		<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Câhız]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Ebu'l Muin en Nesefi]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[Farabi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Kesb]]></category>
		<category><![CDATA[Muhyiddin İbn Arabi]]></category>
		<category><![CDATA[Sadruşşeria]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27911</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Basiretli bir kimse tüm çabasını dikkatli düşünmeye, tefekküre, kalbini ve aklını araştırma ve tetkikle meşgul etmeye, inayete uygun ve aktif incelemenin (nazar) şartlarına tam bir şekilde riayet ederek akıl yürütmeye, Yüce Allah&#8217;ın zâtı için ve rızasını kazanma uğruna bu ezayı yüklenmeye ve sıkıntıya katlanmaya yöneltirse mükâfat kazanır ve imanından faydalanır. Bu kimse tüm çabasını dünya zevklerine ulaşmak yapıp da nefsiyle arzuladığı bu zevkler arasında kaldığında ve sonra da hiçbir güçlüğe katlanmadan sıkıntı ve külfet çekmeden iman ettiğinde, azabı gördüğünde akıl yürütme imkânı giden bir kimse gibi hiç sevap kazanamaz ve imandan faydalanamaz.</p>
<p>Ayrıca âlemdeki cisimler, bunların yaratılmışlığı, yaratıcıları ve O&#8217;nun birliğini bilmek ile sıfatlarını ve peygamber gönderişinin sıhhatini bilmek için yapılan dikkatli düşünme ve tefekkürden sonra oluşan iman ve peygamberlerin bildirdikleri ve mucizeleri üzerinde derin düşünmeyle oluşan iman arasında, güçlüğe katlanmak, nefsi yormak ve fikri çabayı sürdürmek bakımından bir fark yoktur. Bu kişi, âlemdeki cisimler ve bunların parçaları üzerinde derin düşünmese bile, peygamberlerin bildirdikleri hususta düşünmenin ardından sevabına nail olunur. Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstufağni (r.a.) de bu görüştedir. Üstat Ebü Mansür el-Mâtüridi (r.a) de, “Hâlbuki Allah&#8217;ın o yok edici azabı geldiği zaman, daha önce iman etmiş ya da iman ettiği halde imanına yaraşır bir iş yapmamış olan kimseye, o anki gerçek tevbe ve imanı hiçbir fayda sağlamaz” (En&#8217;âm 6:158) âyetine dair yaptığı yorumda bu görüşe işaret etmiştir. Doğruya ulaştıran Allah&#8217;tır.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 106 &#8211; Ebu&#8217;l Mu&#8217;in en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cedel, kesin kanıtların hakkında kesin bir bilgi (yakin) verdiği şeylerde ya | da bu şeylerin birçoğunda güçlü bir zan verir. Hitabet ise kesin kanıtların ispatlanabilir nitelikte olmayan ya da haklarında cedelin araştırma yapmadığı şeylerin çoğunda ikna meydana getirir. Faziletli din yalnızca filozoflar ya da kendisine söylenilen şeyi ancak felsefenin yöntemiyle anlayabilecek konumda bulunan kimseler için değildir, bilakis dindeki görüşlerin kendilerine öğretildiği, bu görüşlere ikna edildiği ve dindeki fiillere doğru yönlendirilen kimselerin çoğu bu konumda (yani, filozof konumunda) değildir. Bu (durum onlarda), ya tabiatları gereği ya da başka bir şeyle meşgul olmaları sebebiyledir. Bu kimseler, meşhur ya da ikna edici şeyleri anlamayan kimselerden de değildir. (Bu durumda) cedel ve hitabet, dindeki görüşlerin yurttaşlar nezdinde tashih edilmesinde, desteklenmesinde ve savunulmasında, yurttaşların nefslerine yerleştirilmesinde, (ayrıca) bu görüş mensuplarını söz ile yanıltma, onları (doğru yoldan) saptırma ve onlarla inatlaşma arzusunda olan bir kişi ortaya çıktığında (o dinin öğrettiği) görüşleri üstün kılma hususunda büyük fayda sağlar.</p>
<p>Çev :Hatice Umut</p>
<p>Sayfa 134 &#8211; Farabi</p>
<p>* Kaynak metin: Fârâbi, Kitâbül-Mille, nşr. Muhsin Mehdi, Kitâbul-.Mille ve nusüs uhrâ, Beyrut: Dâru&#8217;l meşrik, 1986, 8. 48-52.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelâmcıların çoğu imanın sabit ya da faydalı olması için kişinin inancının bir delil üzere bina edilmesi gerektiğini düşünürler. İmam Ebü Mansür el-Mâtüridi&#8217;nin (r.a.) arkadaşı Üstat Ebu&#8217;l-Hasen er-Rüstüfağni (r.a.) ise bir kimsenin her meselede inancını akli istidlal üzere bina etmesinin şart olmadığını söyledi. Aksine inancını, peygamberin sözüne bina ettiğinde, onun elçi olduğunu ve elinde mucizeler gösterdiğini bildiğinde ve ardından âlemin hâdisliğine, Yaratıcı&#8217;sının varlığına ve O&#8217;nun tek olduğuna dair sözünü kabul ettiğinde, bunların tümünün doğruluğunu akli bir delil ile bilmese de bu yeterlidir. Bizim bölgemizde yaşayan geç dönem ehi-i hadis âlimlerinden Ebü Abdillah el-Huleymi de bu görüşe meyletmiştir. Ehl-i hadisin bir kısmı, tasdike eşlik eden delilin icmâ olmasını yeterli gördüler. Ehl-i hadis kelâmcılarından Ebü Mansür b. Eyyüb, bu görüş üzerinden şu sonuca vardı ve dedi ki: “Bu kıyasa göre böyle olması gerekir, inancını bir nas yada sünnet üzerine bina etmesi yeterlidir, zira bunların hepsi delildir.”</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 107 &#8211; Ebu&#8217;l Muin en Nesefi</p>
<p>Kaynak metin: Ebu&#8217;l-Mu&#8217;in en-Nesefi, Tebsıratül-edille fi usüli&#8217;d-din alâ tarikati&#8217;l-İmâm Ebi Mansür el-Mâtüridi, nşr. Claude Salam&amp;, Dımaşk: el-Ma&#8217;hedü&#8217;l-ilmi el-Fransi li&#8217;d-dirâsâti&#8217;-Arabiyye bi-Dımaşk, 1990, c.I,s. 22-32, 33-34.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah&#8217;ın nezdinde olan din, senin itaat edip boyun eğdiğin şeriattır. Öyleyse din boyun eğmedir (inkıyâd). “Nâmûs” ise Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeriattır. Allah&#8217;ın kanun olarak vaz ettiği şeye itaat edip boyun eğmekle vasıflanan kişi, din ile kâim olan, (onunla yaşayan/gerçekleşen) ve dini ikâme eden, (onu yaşatan/gerçekleştiren| kimsedir. Namazı ikâme ediyor ifadesinde geçtiği üzere “ikâme” kelimesi burada dini inşa eden anlamındadır. Şu halde kul dini inşa eden, Hak ise hükümleri vaz edendir. Boyun eğme senin fiilindir, dolayısıyla din senin fiilindendir. Bu itibarla sen ancak senden olan şey ile mesut oldun, senin fiilin olan şey nasıl senin için mutluluğu (sa&#8217;âdet) temin etti ise ilâhi isimleri de aynı şekilde ancak O&#8217;nun fiilleri açığa çıkardı. O&#8217;nun filleri sensin ve fiiller sonradan meydana gelmiş şeylerdir (muhdesât). Eserleri vasıtasıyla O, “ilâh” olarak isimlendirildi, sen de eserlerinle “said” (yani mutlu) olarak isimlendirildin.</p>
<p>Cev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 141 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi·</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Makdisi: İnsanlar bilmedikleri şeyin düşmanıdır. Ehil olmayanlara hikmeti yaymak düşmanlığa yol açar, kıskançlık doğurur ve fitneyi uyandırır.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İşte âlemde yasa (şeri&#8217;at) koymanın aslı ve sebebi, âlemin iyilik ve düzenini istemek, Allah hakkında aklın kabul edemediği, yani aklın teorik düşünceyle tek başına erişemediği bilinmeyenleri öğrenmektir. İndirilmiş kitaplar bu bilgiyi getirmiş, rasüller ve nebiler onu dile getirmiş, böylece akıllı kimseler Allah hakkındaki bilgilerinde eksikliklerinin olduğunu ve bunu rasüllerin tamamladığını anlamışlardır.</p>
<p>Çev:Zeynep Şeyma Özkan</p>
<p>Sayfa 193 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;l-Arabi, Füsüsul-hikem, nşr. Ebrâr Ahmed Şâhi &amp; Abdülaziz Sultân elMansüb, Kahire: Şirketül Kuds, 2016, s. 99-103. Metin hazırlanırken ayrıca şu şerh ve çeviriler göz önünde bulundurulmuştur: Ahmed Avni Konuk, Fusüsu”l-hikem Tercüme ve Şerhi, haz. Mustafa Tahralı &amp; Selçuk Eraydın v.dğr., İstanbul: Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı, 2017, e. 1, &amp;. 523-577; İbnü&#8217;l-Arabi, Fusüsu”l-hikem, çev. &amp; şrh. Ekrem Demirli, İstanbul: Kabalcı, 2017, s. 97-103, 360-376.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><strong>İbnü&#8217;l Arabi&#8217;nin İbn Rüşd ile Görüşmesi</strong></p>
<p>İbnü&#8217;l Arabi burada kısaca atıf yaptığı İbn Rüşd ile görüşmesini Fütühât&#8217;ın başka bir bölümünde şöyle anlatır: “Bir gün Kurtuba&#8217;da, şehrin kadısı Ebü&#8217;l-Velid b. Rüşd&#8217;ün huzuruna girdim. Halvetimde Allah&#8217;ın bana bahşettiği manevi fetihleri duyduğu ve bu bilgiler kendisine ulaştığı için benimle tanışmayı istiyor, işittiklerinden ötürü hayrete düşüyordu. Bunun üzerine babam, İbn Rüşd&#8217;ün benimle bir araya gelebilmesi için bir vesileyle beni ona gönderdi. İbn Rüşd babamın arkadaşlarından birisiydi, ben ise o zamanlar henüz sakalı bitmemiş ve bıyıkları terlememiş bir delikanlıydım. Huzuruna varınca sevgi ve saygıyla yerinden kalktı ve hemen beni kucakladı. Bana hitaben şöyle dedi: Evet! Ben de ona karşılık verdim: Evet! Onu anladığımdan ötürü sevinci arttı. Daha sonra bu konuşmada onu sevindiren şeyin farkına vardım ve ona şöyle dedim: Hayır! Keyfi kaçtı, rengi attı, bildiğinden şüphe duydu ve bana hitaben şöyle dedi: Keşf ve ilâhi feyiz konusundaki işi (emr) nasıl elde ettiniz?</p>
<p>O bize teorik bilginin (nazar) verdiği şey midir? Ona şöyle karşılık verdim: Evet ve hayır! Evet ve hayır arasında ruhlar cisimlerinden, boyunlar cesetlerinden uçup gider. Rengi sarardı, onu bir titreme tuttu ve bağdaş kurup oturdu. İşaret ettiğim şeyin farkına vardı. (&#8230;) Daha sonra İbn Rüşd, kendi görüşünün bizimkiyle uyuşup uyuşmadığını öğrenmek için babamdan bizimle görüşmeyi talep etti. O, fikir yürütme ve düşünme yolunu tutan bir kimseydi. Halvete cahil olarak girip herhangi bir ders, araştırma, inceleme ve okuma olmaksızın, bu şekilde (ilâhi feyiz ve keşf bilgisini elde etmiş olarak) çıkan bir kimseyi kendi zamanında gördüğü için Allah&#8217;a şükretti.</p>
<p>Ardından şöyle dedi: Bu bizim ispat etmeye çalıştığımız ve fakat erbabını görmediğimiz bir haldir. Allah&#8217;a hamdolsun ki ben o hale sahip kapalı kapıların kilitlerini açan bir kimse ile aynı zamanda bulunuyorum. Yine Allah&#8217;a hamdolsun ki bana onu görme şerefini bahşetti. Daha sonra İbn Rüşd ile ikinci bir kez daha buluşmak istedim. O —Allah kendisine rahmet etsin- aramızda ince bir perde konulmuş bir surette bana bir vakıada göründü. Ben ona perdenin arkasından bakıyordum, fakat o beni görmüyor ve orada olduğumu bilmiyordu. Kendisine daldığı için beni fark edememişti. Bunun üzerine şöyle dedim. Bizim sahip olduğumuz hale erişmesi murat edilmemiş. Merakeş şehrinde 595 (1196) senesındeki vefatına dek bir daha onunla hiç karşılaşmadım”;</p>
<p>bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, el-Fütühâtu Mekkiyye nşr. Abdulaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ b&#8217;s-sekâfe, 2017, e L, a. 477-478<br />
Sayfa 194</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir disiplinde uzman olanın her disiplinde uzman olması gerekmez; mesela iyi bir fakih ve kelâmcının tıpta uzman olması icap etmediği gibi, akli ilimleri bilmeyenin grameri de bılmemesi gerekmez. Aksine her ne kadar başka alanlarda ahmak ve cahil düzeyınde kalsalar da her disiplinde başkalarını geride bırakarak en üst rutbeye ulaşan uzmanlar vardır.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 212 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalqletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kıt akıllıların âdeti işte budur: Kişileri gerçek/doğru ölçüsü ile değil, gerçeği/doğruyu kişilere bağlı olarak tanırlar, Akıllı adam, akıllıların efendisi Ali el-Murtezâ&#8217;nın -Allah ondan razı olsun-sözüne uyar. O şöyle demiştir: *Gerçeği/doğruyu kişilerle tanıma, gerçeği/doğruyu tanırsan gerçeğe/doğruya sahip olanı da tanımış olursun.” O halde akıllı kimse önce gerçeği/doğruyu tanır, sonra sözün kendisine bakar; eğer gerçek/doğru ise söyleyen doğru yolda da olsa yanlış yolda da olsa o sözü kabul eder. Hatta bazen akıllı kimse sapkınların sözleri arasından gerçeği/doğruyu çıkarmaya çalışır ve bilir ki altının madeni topraktır ve sarrafın, iç görüsüne güveniyorsa, elini kalpazanın kesesine sokmasında ve saf altını sahtesinden ayırmasında bir sakınca yoktur. Kalpazanla alışveriş yapmaktan işini bilen sarraf değil, sadece köylü menedilir; sahilde dolaşmaktan iyi yüzücü değil, yüzme bilmeyen acemi engellenir; yılana dokunmaktan becerikli efsuncu değil, çocuk alıkonulur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 216 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlimin en aşağı derecesi, tecrübesiz cahilden ayırt edilir olmasıdır. Bu yüzden o, balı bir hacamatçının şişesinde görse bile ondan tiksinmez; iyi bilir ki o şişe balı bozmaz. İnsan tabiatının ondan tiksinmesi, hacamat şişesinin yalnız kirli kan için yapılmış olmasından kaynaklanan avami cehalete dayanır. Nitekim cahil kişi, kanın, hacamat şişesinde bulunması sebebiyle tiksinti verdiğini sanır; bilmez ki kan, özündeki bir nitelikten dolayı tiksindiricidir. Balda bu nitelik bulunmadığına göre balın şişede olması ona bu niteliği kazandırmaz; öyleyse ondan tiksinmek de gerekmez. İşte bu, halkın çogunu etkisi altında bulunduran yanlış kuruntudur. Mesela sen bir sözü halkın güven duyduğu birine isnat etsen, geçersiz dahi olsa o sözü kabul ederler. Şayet onu halkın güven duymadığı birine isnat etsen, onu doğru bile olsa reddederler. Demek oluyor ki, insanlar gerçeği/doğruyu daima kişilerle tanır, kişileri gerçek/ doğru ölçüsüne göre tanımaz. Bu ise koyu bir sapkınlıktır. İşte ret ile ilgili tehlike bundan ibarettir.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 217 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Halktaki gevşemenin ve iman zaafının sebeplerini araştırdım ve bunların dört adet olduğunu gördüm. Bunlar (i) felsefe ilmiyle çok meşgul olmaktan, (ii) tasavvuf yoluna fazlaca dalmaktan, (iii) Bâtınilik davasını benimsemekten ve (iv) halk arasında âlim denilen kimselerin davranışlarından kaynaklanan sebeplerdi. (&#8230;)</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 218 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Bunlardan)| birine “Bir dane büyüklüğünde bir şey, bir şehre bırakılsın da o şehri tamamen yiyip bitirsin, sonra da kendini yesin; ne şehirden ne de kendisinden bir şey kalmasın, bu mümkün mü?” diye sorulursa, derhal “Bu imkânsızdır, saçmalık kabilinden bir şeydir!” diyecektir. İşte bu, ateşin durumudur. Ateşi hiç görmemiş kimse, onun varlığını işittiğinde bunu reddedecektir. Âhirete ait olağanüstü hallerin inkârı da çoğunlukla bu kabildendir. Biz felsefeciye şöyle deriz: Sen afyonda soğutma özelliği var derken, bunun fizikteki akla dayalı kıyasa uymadığını kabullenmek zorunda kaldın. O halde kalpleri tedavi edip arındıracak bazı özelliklerin dindeki kurallarda bulunması ve bunların akli hikmetle değil, ancak peygamberlik gözüyle görülebileceği niçin mümkün olmasın?</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalöaetten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Peygamberliği kabul ettiğini diliyle ikrar edip, dinin kurallarıyla felsefeyi (hikmet) aynı düzeyde görenin durumuna gelince, gerçekte bu kişi peygamberliği inkâr etmiştir. Bu kişi, özel talihi sebebiyle insanların peşinden gittiği bir bilgeye inanmaktadır. Hâlbuki bunun peygamberlikle bir ilişkisi yoktur. Bilakis peygambere iman, aklın ötesinde bir aşamanın bulunduğunu, orada açılan gözün idrake konu olan özel geyleri algıladığını kabul etmektir. İşitme duyusunun renkleri, görme duyusunun sesleri ve bütün duyuların akledilirleri algılamaktan mahrum olması gibi, akıl da bu özel şeyleri kavramaktan mahrumdur.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 220 &#8211; Gazzâli</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah&#8217;ın kanunu şu şekilde cereyan ediyor: Biz ne zaman seçime dayalı bir hareketi kasda zorlanmaksızın kesin bir şekilde kastetsek bunun ardından Yüce Allah söz konusu seçime dayalı hareketi yaratıyor; kastetmezsek yaratmıyor. Kastetme de Allah&#8217;ın mahlükudur. Bunun anlamı şudur: Allah kudreti yaratır. Bu kudreti kişinin eylemiyle belli bir şeye sarf eder. İşte bu kasıt ve seçmedir. Kasıt şu manada Allah&#8217;ın mahlükudur. Gereklilik yoluyla olmaksızın kastın varlıklara dayanması anlamında, kasıt Allah&#8217;ın yaratması ve kişinin seçmesiyle beraber ortaya çıktı. Bundan dolayı diyorum ki, fiilin tercih sebebine dayanması, o filin zaruri olmasını gerektirmez. Çünkü kişinin seçme yeteneğinin de fiilin oluşmasında tesiri vardır. Bu cümlede de bağlacını kullanmanın sebebi, seçme yeteneğinin tam bir etki sahibi olmadığının bilinmesi hususudur,. Seçme yeteneği etki sahibinin bir parçasıdır (cüz&#8217;)</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 281 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>·<br />
·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kimse Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) sözlerine, halkı doğru yola iletmeye ne kadar çok önem verdiğini gösteren hadislere; ahlâkı güzelleştirmeye, insanlar arasındaki (kırgınlık ve dargınlıkları)gidermeye ve yumuşak ve nazik davranarak genel olarak din ve dünyalarını düzene sokmaya insanları nasıl çektiğine bakacak olursa, o kimsede (Hz. Peygamber&#8217;in) ümmetine olan şefkatinin, bir babanın çocuğuna gösterdiği şefkatten daha büyuk olduğu hususunda zorunlu bir bilgi meydana gelir. Yine o kimse (Hz. Peygamber&#8217;in şahsında)ortaya çıkan olağanüstü fiilleri, Kur&#8217;ân&#8217;da ve hadislerde onun diliyle verilen gayba ilişkin hayret uyandırıcı (bilgileri) ve âhir zamanda meydana geleceğini söylediği şeyleri ve onların dediği gibi çıktığını düşünecek olursa, onun, aklın ötesinde bir aşamaya erdiğini, onda gaybı, birtakım özellikleri ve aklın idrak edemediği şeyleri gören bir gözün açıldığını zorunlu olarak bilir. İşte Hz. Peygamber&#8217;in (s.a.) doğruluğuna ilişkin zorunlu bilgiye ulaşmanın yöntemi budur. Sen de dene, Kur&#8217;ân üzerinde düşün, hadisleri mütalaa et, bunu apaçık bir şekilde anlarsın. Felsefecileri uyarmak için bu kadarı yeter. Şu zamanda çok ihtiyaç olduğu için bunu anlattık.</p>
<p>Çev:Mahmut Kaya&amp;M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 223 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, Dalaletten Kurtuluş: el-Munkız mine&#8217;d-dalâl ve&#8217;-mufsıh bi&#8217;-ahvâl, nşr. &amp; çev. Mahmut Kaya &amp; M. Cüneyt Kaya, İstanbul: Klasik, 2022, s. 62-75, 101-108, 107-113.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Şu bilinen bir gerçektir ki kesb, kesb olmasıyla nitelenmeyi gerektirir. Kötülüğü kastetmek kötüdür. Çünkü bu kasıt kötülüğe götürür. Bilinen bir başka sebep de şudur: Kul onu kastettiği zaman Allah yaratır. Kasıtta zorlama yoktur. Özet olarak şöyle söyleyelim: Bizim üstatlarımız, kuldan icat ve yaratma kudretini olumsuzluyorlar. Allah&#8217;tan başka yaratıcı ve öldürücü yoktur. Fakat şöyle demektedirler: Kulun kudreti vardır. Bu kudret ondan hakiki bir durumun ortaya çıkmasının gerekmeyeceği şeklindedir. Aksine kişinin kudreti ile yalnız nispetler ve görelikler farklılaşır; iki eşitten birini belirlemek ve onu tercih etmek gibi. Bu söylediklerim insanın eylemlerinde hür olup olmadığı konusunda anladıklarımdır. Başarı Allah&#8217;ın yardımıyladır.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 283 &#8211; Sadruşşeria</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bizim üstatlarımız şöyle demişlerdir: Gücü yeten kendi başınayken güç uygulanan şey (makdur) ortaya çıkıyorsa bu, yaratmadır (halk). Gücü yeten kendi başına olmaksızın güç uygulanan şey (makdür) ortaya çıkıyorsa bu da, kesbdir. Allah&#8217;ın takdir ettiği şeyler de iki kısımdır. (1) Tek başınalığın gerçekleşmesiyle beraber güç yetirenin kendi başına yapmasının uygun olduğu şeyler; kişinin kendisinin yapmadığı varlıklar buna bir örnektir. (2) Güç yetirenin tek başına olmasının uygun olmasıyla beraber onun tek başına yapmayıp, kişinin gücünün (kudret) de payı olduğu şeyler. Kulların seçime dayalı fiilleri buna örnektir. Şöyle de denilmiştir: Gücün kendi mahallinde olmayan yaratmadır, kendi mahallinde olsan ise kesbdir.</p>
<p>Çev:Süleyman Tugral</p>
<p>Sayfa 282 &#8211; Sadruşşerîa</p>
<p>* Kaynak metin: Sadrüşşeria, et-Tenkih ve-Tavzih, Kahire: Mustafa al-Bâbi el-Halebi, 1327, c. 1, s. 172-196. 277</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hz. Peygamber (bir duasında) şöyle buyurmuştur: “(Allah&#8217;ım!) Beni ahlâkın en guzeline ulaştır; ahlâkın en güzeline senden başka kimse beni ulaştıramaz.” Bu, Hz. Peygamber&#8217;in şu duasındaki ifadeleriyle aynı düzeydedir: “(Allah&#8217;ım!) Hatalarımı su, kar ve dolu ile yıka!”8 Yani beni bu makamda, güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle! Şöyle ki, seninle muameleme yaraşır tarzda münacatında edeple davranmaya; senden bir bilgi almada, sözünde bana bildirdiklerini anlamaya; senin sözünle sana münacat ederken o sözleri kavramaya beni muvaffak eyle. -—Bütünüyle bunlar ahlâkın en güzelidir.Ayrıca fiillerimde —benim için şeri olarak vaz ettiğin gibi- zâhir ve bâtında, huzurunda duruş şeklimde güzel ahlâkı kullanmaya muvaffak eyle!</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 319 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>(Ahlâk ve Hükümleri)</p>
<p>Karşılığında bulunması gereken mahal değişince ahlâk hükümleri de değişir; bu yüzden ahlâk sahibi ahlâkın mahallini bilmeye ihtiyaç duyar. Bu bilgi sayesinde o, ahlâkın mahalline uygun ve Allah&#8217;ın emrine yaraşır bir şekilde davranır; böylelikle Allah&#8217;a yaklaşmış (kurbet) olur. Bu yüzden şeriatlar, insanın üzerinde yaratıldığı ahlâk hükümlerinin mahallini insanlara göstermek maksadıyla inmiştir. Buna örnek sadedinde Allah Teâlâ “O ikisine öf bile deme!” (İsrâ 17:23) buyurdu. Çünkü yarattıklarında “öf deme” (huyu) mevcuttur. Dolayısıyla Allah ahlâka ait hükmün açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Ardından bu ahlâka ait hükmün açığa vurulması gereken mahalli de bildirdi: “Öf! Size ve Allah&#8217;tan başka taptıklarınıza” (Enbiyâ 21:67).</p>
<p>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurdu: “Onlardan korkmayınız” (Âl-i İmrân 38:176). Burada korkma huyunun (huluk) açığa vurulmaması gereken mahalli bildirdi. Sonra kullarına şöyle dedi: “Benden korkunuz” (Al-i İmrân 3:175). Burada ise onlara bu niteliğin hukmunun açığa vurulacağı mahalli bildirdi. Benzer durum, haset ve hırs (huyları) için de geçerlidir. (&#8230;) Nitekim hz. Peygamber bu hususta şöyle buyurdu: “Yalnız şu iki kişiye haset (gıpta) edilir”1 ve “Allah senin (cemaatle namaza iştirak etme arzu ve) hırsını artırsın; fakat bir daha (bunul yapma).”2</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 316 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bil ki, hal -Allah&#8217;ın fiilleri ve kâinata teveccüh etmesi bakımından- ilâhi bir niteliktir (na&#8217;t); hakikati bakımından tek olup, ona ilave bir şey düşünülemez. Allah Teâlâ zâtı hakkında şöyle buyurmuştur: “O her gün (yevm) bir şe&#8217;n üzeredır” (Rahmân 55:29) Günün en küçük birimi, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasıdır (an). Hak Teâlâ o zaman diliminde, varlıkta, her bir cüzü bu şartla bölünmez olan âlemin cüz&#8217;leri sayısınca şe&#8217;ndedir. Dolayısıyla Hak, bölünmeyi kabul etmeyen zaman parçasında (ez-zamânü-ferd) kendi nefsiyle kâim olan sonradan var ettikleri dışında, onu baki kılacak şeyler de yaratmak suretiyle âlemin her bir cüz&#8217;ü ile beraber bir şe&#8217;ndedir. Bu şe&#8217;nler yaratılmışların halleridir ve onlar bu şe&#8217;nlerin varlığı için bir mahaldir. Hak daima onlarda bu şe&#8217;nleri yaratır. Dolayısıyla halin iki zamanda bekâsı mümkün değildir. Şayet iki zamanda bâki olsaydı, halin kendisinde bâki olduğu kimsede Hakk&#8217;ın yarahcı olması (kallâk) mümkün olmazdı ve o kimse Hakk&#8217;a muhtaç olmazdı. Hal kendisinde bâki olan kimse, Allah&#8217;tan müstağni olmak ile nitelenirdi. Bu ise muhaldir ve muhale götüren şey de muhaldir.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 323 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>* Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıl, mükellefiyet hükümleri konusunda herhangi bir şeyin iyi ya da kötü olduğuna delâlet etmez. İyilik ve kötülük gibi hükümler ancak şeriattan elde edilir,</p>
<p>Bu hususta temel kaide şudur: Herhangi bir şey salt kendisi, cinsi ve ayrılmaz , niteliği itibariyle iyi değildir, aynı durum kötülük için de söz konusudur. Nitekim sahip olduğu genel nitelikleri itibariyle kötü olan bir şeyin şeriatta güzel olarak nitelenmesi mümkündür.</p>
<p>Hak ehli nezdinde iyilik ve kötülüğün cins ve niteliğe bağlı olmadığı sabit olduğuna göre, bu durumda bir şeyin iyi olması demek, onu yapan kimsenin şeriat tarafından övülmüş olması demektir. Bir şeyin kötü olması demek ise onu yapan kimsenin şeriat tarafından yerilmiş olması demektir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 340 &#8211; Cüveyni</p>
<p>* Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Âlem, Allah&#8217;ın onun yarattığı andan âhirete dek yok olmaz. Varlık ise hallerde peş peşe gelir. Allah iradesinin teveccühüyle hallerin sürekli yaratıcısıdır; “kun” kelimesi onlara eşlik eder, irade onlara ilişmeye devam eder. Bu, teveccühtur. “Kün” de “tekvin” (yaratma) de zeval bulmaz. Hak ve halk (âlem) olarak, meselenin kendiliğindeki durumu budur.</p>
<p>Çev:Ercan Alkan</p>
<p>Sayfa 324 &#8211; İbnu&#8217;l Arabi</p>
<p>Kaynak metin: İbnü&#8217;-Arabi, el-Futühâtul.Mekkiyye, nşr. Abdülaziz Sultân el-Mansüb, Kahire: el-Meclisü&#8217;l-a&#8217;lâ li&#8217;s-sekâfe, 2017, c. VII, s. 326 (298. babi; c. I, 8. 459-460 (12. bab);c. V, 8. 392 (149. babi: c. X, s. 413 (466. babi); c. III, e. 37 (69. babi; c. VI, s. 70-71(179. bab); c. VI, s. 634-635 (262. babi; c. II, s. 607-508 (69. bab); c. X, s. 182(412. bab); ce. 1, s. 153-155 (Mukaddimel; e. VI, 8. 124-127 (192. babi; c. VI, s. 128-129 (193. bab). Ahlâkla ilgili bu seçki hazırlanırken ayrıca Ekrem Demirli&#8217;nin Fütühâ? çevirisi göz önünde bulundurulmuştur.İlgili kısımlar için sırasıyla bkz. İbnü&#8217;l-Arabi, Fütühât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2017, c. X,8.819;c.1,8.425;c.VI1,8.390;c.XV,8.265;c.IV,s. 48;c. VIII, s. 293; c.IX,s. 421;c. III, s. 322;c.XV,8.22;c.1, 8. 79-82; c. VI, s. 347-349; c. VİLİ, &amp;. 351-352.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Birinci hata: İnsan, başkasının gayesine uygun olsa da kendi gayesine aykırı olan, ancak başka birisiyle ilgili olmayan bir fiile “kötü” (kabih) adını verebilir. Çünkü her tabiat kendi nefsine düşkündür ve başkalarını hakir görür. Bu nedenle bir fiilin mutlak manada “kötü” olduğuna hükmedebilir. Bu fiilin onun hakkında “kötü” olduğu da söylenebilir. Bunun nedeni, bu fiilin onun gayesine aykırı olmasıdır. Ancak insana göre bütün âlem onun gayelerine uygun olmalıdır. Bu nedenle gayesine aykırı olan bir şeyin zâtı itibarıyla aykırı bir şey olduğu düşüncesine kapılır.</p>
<p>Böylece kötülüğü o şeyin zâtına ilave eder ve mutlak olarak hüküm verir. O, bir şeyi kötü görmenin aslı konusunda isabet etse de bir şeye mutlak olarak kötü hükmünü verme ve bir şeyin zâtına kötülüğü izafe etme konularında hata etmiştir. Bunun nedeni, başkasına ilgi göstermekten hatta nefsinin bazı halleri ile ilgilenmekten uzak durmasıdır. Böylece o, kendi gayesine uygen bar şekle dönüşse de nefsinin kötü gördüğü bazı hallerin aynısını iyi görebilir.</p>
<p>Cev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 354 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yüce Allah bütün mahlükatın yaratıcısıdır, ondan gayrı yaratıcı yoktur. Kulun kesb yoluyla kazandığı şeyler Allah tarafından yaratılmıştır. O halde kulun herhangi bir şeyi vücuda getirmesi imkânsız olduğuna göre, aklın herhangi bir şeyin kul üzerine vacip olduğuna delâlet ettiğini söylemenin bir anlamı yoktur. Evet, eğer Yüce Allah kulundan bir şey talep ederse, bu talep, amellerin yaratılması konusunda hasımlarımızın şüphelerini zikrederken ifade ettiğimiz şekilde gerçekleşir. Ancak kendisinden herhangi bir talepte bulunulmadığı halde, kulun herhangi bir fiili meydana getiremeyeceğini kabul ettiğimizde, bu durumda kul üzerine her hangi bir fiilin vacip olduğunu söylemenin bir anlamı yoktur; tıpkı cevherlere ait fiillerde zorunluluk hükmünü vermenin anlamının olmadığı gibi. Bunu biliniz ki doğru yolu bulasınız. İşte bu husus, bu bölümün iki kısmından biridir.</p>
<p>Çev:Muhammed Coşkun</p>
<p>Sayfa 348 &#8211; Cüveyni</p>
<p>Kaynak metin: Cüveyni, el-İrşâd ilâ kavâtı&#8217;l-edille fi usülül-itikâd, nşr. M. Yüsuf Müsâ &amp; A. Abdülhamid, Kahire: Mektebetü&#8217;l-Hanci, 1369/1950, s. 257-272.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsanların huyları ve alışkanlıkları incelediğinde, bunun sayılamayacak kadar çok örneğini görürsün. İşte nefslerde bulunan huyların sırlarını unutarak bu eğilimin ve benzerlerinin nefsin, yaratılışının ((fıtrat) hükmüne uyması ile bağlantılı olduğunu bilmeden işlerin dış görünüşlerine aldananların hata yapmasının sebebi de budur. İnsan tabiatı aklın hükmüne değil, hata yapan yalın vehim ve hayale bağlıdır. Ancak nefsin güçleri, alışkanlıklara bağlı olarak, vehimlere ve hayallere boyun eğen bir yapıda yaratılmıştır. Öyle ki insan hatırlamak ya da görmek suretiyle güzel bir yemeği tahayyül ettiğinde hemen ağzının suyu akar.</p>
<p>Bu, yemeğin hazmı için gereken belirli bir ağız suyunun ortaya çıkması için Yüce Allah&#8217;ın tahayyül ve vehmin emrine verdiği kuvvetin (onlara)| itaat etmesiyledir. Bu kuvvetin görevi, kişi, oruç ya da başka bir sebeple yemeğe yönelmeyi istemediğini bilse de tahayyül yoluyla ortaya çıkmaktır. Bunun gibi (insan) cinsel ilişki arzusuyla güzel bir kadın suretini tahayyül edebilir. Bu suret onun hayaline iyice yerleştiğinde, canlandırıcı kuvvet (kuvve nâşira) fiilin mekanizmasını harekete geçirerek esintiyi sinirlerin gözeneklerine ve boşluklarına doğru sevk eder. Böylece cinsel ilişkiyi sağlayan ıslak meziyi boşaltmakla görevli olan kuvvet harekete geçer.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 358 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İkinci hata: İnsan nadiren gerçekleşen hali bilmediği için, sıkça meydana gelen hallerin nefsine yerleşmesi ve bunların hafızasını (zikr) kaplaması nedeniyle, nadir olan bu hal dışındaki hallerde, gayelerine aykırı olan bir fiilin mutlak olarak kötülüğüne hükmedebilir. Mesela bazen insan, yalanın mutlak olarak her durumda kötü olduğuna hükmeder. Yalanın kötü olması ilave bir özellikten dolayı değil, zâtı itibarıyla yalan olmasından dolayıdır. Bunun nedeni insanın bazı hallerde yalan ile elde edilebilecek birçok faydayı aklına getirmemesidir. (Nadir olan) bu halin meydana gelmesi durumunda, insan tabiatı, kötü görmeye çokça alıştığından, yalanı iyi görmekten kaçınır. Zira insan tabiatı ilk çocukluk döneminden itibaren eğitim ve telkin yoluyla yalandan sakınmakta ve yalanın zâtı itibarıyla kötü olduğuna ve bu nedenle hiç yalan söylememesi gerektiğine inanmaktadır. Böylece yalan, her zaman onda var olan, ancak nadiren ayrılan bir şart nedeniyle kötü olur. Bunun için insan bu şarta dikkat etmez ve yalanın kötü olduğu ve ondan mutlaka kaçınması gerektiği tabiatına iyice yerleşir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 355 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, İtikadda Orta Yol: el-İktisâd fi&#8217;l-itikâd, nşr. &amp; çev. Osman Demir, İstanbul: Klasik, 2011, s, 137-142. 390</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nice insanlar vardır ki, belirli bir yemeği arzularken onun dışındaki yemeklere karşı güçlü bir nefret duyarlar. Nice insanlar da bunun tam zıddı bir özelliğe sahiptir. Dolayısıyla bu farklı arzular ve zıt istekler ancak Yüce Allah&#8217;ın yaratmasıyla meydana gelmiş olmalıdır. Bu kesinleştiğine göre şöyle deriz: Bir şeye yönelik eğilim, istek ve hırs ne kadar şiddetli olursa, ona erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha tam ve mükemmel olur. Bu istek ne kadar az olursa, erişildiğinde elde edilecek lezzet de daha zayıf olur. Dolayısıyla şöyle deriz: İhsanın miktarı, lezzetin miktarına, lezzetin miktarı da önceki ihtıyacın ve arzunun miktarına denktir. Böylece bir arzuyu (tatmin) ihtiyacının bir zarar olduğunu, başka bir şeye denk olan şeyin bu şeye de denk olduğunu delillendirdik. Netice itibariyle mevcut ihsanın miktarının önceki zararın miktarına denk olması gerekmektedir. Bu noktada söz bitmektedir.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>En büyük bağımsızlık, hiçbir şeye muhtaç olmamaktır, yoksa malla birlikte bağımsızlıktan söz edilemez.” Meşhur sözlerden biri de şudur: “Bir şeyden müstağni olman, bir şeyle müstağni olmadan daha önemli ve değerlidir.”</p>
<p>Aynı şekilde akıllı insanlar, Allah&#8217;ın arzu ve ihtiyaçtan münezzeh olduğu konusunda da ittifak etmişler ve bu iki hususun eksiklik ve noksanlık kapsamında olmaları sebebiyle Allah&#8217;ın bunlardan tenzih edilmesi gerektiğine hükmetmişlerdir. Benzer şekilde bir şeye muhtaç olan kimse, muhtaç olduğu şeye ulaşamazsa üzülür; bulduğunda ise durumunun yetkinliği o şeyi bulmasına bağlı olmuş olur. Başkasına bağlı olmak ise imkân ve sonradanlık (özelliklerini) gerektirmektedir ki, bütün bunlar eksiklik ve zarar kapsamındadır.</p>
<p>Çev:M. Cüneyd Kaya</p>
<p>Sayfa 364 &#8211; Fahruddin er Razi</p>
<p>Kaynak metin: Fahreddin er-Râzi, el-Metâlibül-âliye mine&#8217;l-ilmi&#8217;-İlâhi, nşr. Ahmed Hicâzi es Sekâ, Beyrut: Dâru&#8217;l-kitâbi&#8217;l-Arabi, c. IlI, a, 289-304</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Talebe hocasının ilimdeki kemalini gördüğünde ona benzeme ve uyma yönündeki arzusu harekete geçer. Mesela açlık sebebiyle bundan alıkonduğunda ise midesinin yiyecek arzusuyla dolu olması, onun ilim yönündeki arzusuna engel olabilir. Bu sebeple Yüce Allah&#8217;ın sıfatlarına nazar eden kimsenin O&#8217;nun dışındakilere yönelmekten kalbini temizlemesi gerekir. Marifet, şehevi arzulardan uzak bir kalbe rastladığında ancak arzunun bir tohumu olur. Kalp bu duygulardan uzak değilse tohum da sonuç veremez.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 393 &#8211; Gazzâlî</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan bir şeyde hikmete aykırı bir durum müşâhede edince sürekli olarak iki alternatif arasında yer değiştirir: Ya o konudaki isabetli davranışın (hikmet) bilgisine sahip bulunmakta veya bulunmamakta, bilgisi konunun hikmetini anlama seviyesine ya ulaşmakta veya ulaşmamaktadır yahut da eski ve eksik sıfatından artakalan kısım onu meseleyi idrak etmekten alıkoymaktadır. Bu sebeple kulun ilâhi bir fiil hakkında “Hikmete uygun düşmemiştir” veya “Şu vasıfları taşımamaktadır” yolunda bir iddiada bulunması anlamsızdır.</p>
<p>Bu meseleyi açıklığa kavuşturan bir husus da kulun nesnelerin çoğu hakkındaki cehaletini bilmesi, ihtiyaçlarla çevrili olduğunun ve çoğu konularda acziyet içinde bulunduğunun şuurunu taşıması ve bir de çoğu zaman hikmetsiz davrandığının farkında olmasıdır. Kendi açısından da konumu bundan ibaret bulunan birinin —ilâhi fiillerin tamamının hikmetsizlikten uzak oluşunun gerekliliğini benimsemesi dışında- Allah&#8217;ın yapacağı belli bir işe karışıp değerlendirme yapması mantıksız ve anlamsızdır. Zaten böyle bir değerlendirmeye düşünürlerin hepsi iştirak etmiş değildir, zira bu husus aklın nokta tayiniyle belirlemediği, genel olarak düşünerek hüküm verebileceği bir konu durumundadır. Bu yetenek de herkese verilmiştir. Dile getirdiğimiz bu husus için Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allah yaptığından sorumlu tutulmaz, onlar ise sorguya çekileceklerdir” (Enbiyâ 21:23), çünkü herkesin fiili hikmetli olmaya da olmamaya da müsaittir, Allah&#8217;ın fiili ise hikmetsizlikten münezzehtir.</p>
<p>Çev:Bekir Topaloglu</p>
<p>Sayfa 377 &#8211; Maturidi</p>
<p>Kaynak metin; Mâtüridi, Kitâbü1-Tevhid: Açıklamalı Tercüme, çev. Bekir Topaloğlu, Ankara: Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 2002, s. 277-281 (Tercümede küçük değişiklikler yapılmıştır).</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın üç derecesi vardır. Birinci derecesi insanların durdukları yeri (makâm) bilmendir. Onlar kendi kaderlerine bağlı, yapabilme güçlerinde sınırlı ve ilâhi takdir üzere bağımlıdırlar. Bu bilgi dolayısıyla üç şey elde etmiş olursun: Yaratılmışların -bir köpek bile olsa—senden yana güvende olması, insanların sana sevgi duyması ve seninle kurtuluş bulması.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 402 &#8211; El-Herevi</p>
<p>* Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah” lafzı, tüm ilâhi sıfatları kendinde toplayan, rubübiyet sıfatlarıyla nitelenen ve tek hakiki vücudu olan gerçek varlığın adıdır. Onun dışındaki tüm varlıklar bizatihi var olmayı hak etmezler. Varlığını O&#8217;ndan alan varlıklar ise zatı gereği fâni, O&#8217;na tâbi olmasıyla da mevcuttur. O&#8217;nun zatının dışındaki tüm varlıklar yokluğa mahkümdur. “Allah” lafzının ad ve özel isim konumunda bu manaya delalet etmesi en uygunudur. Onun kökü (iştikâk) ve çekimi (tasrif) hakkında zikredilenler ise zorlamadır ve boş bir çabadan ibarettir.</p>
<p>Çev:Osman Demir</p>
<p>Sayfa 395 &#8211; Gazzali</p>
<p>Kaynak metin: Gazzâli, el-Maksadü&#8217;l-esnâ fi şerhi esmâillâhi&#8217;l-hüsnâ, nşr. Fadlou A. Shihadi, Beyrut: Matbaatü&#8217;l-Katülikiyye, 1971, s. 42-46, 64-70.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Ahlâkın ikinci derecesi, Hak ile olan ahlâkını güzelleştirmendir. Senden kaynaklanan ahlâkı güzelleştirmek senden ortaya çıkan her şeyin (O&#8217;na lâyık olmayıp bu yüzden) özür gerektirdiğini ve Hak&#8217;tan gelen her şeyin (sana lâyık olmayıp bu yüzden) şükür gerektirdiğini bilmen, (kulluk edebinin bir gereği olarak) Hak için vefadan başka bir şeyi zorunlu görmemendir.”</p>
<p>Çev:M. Nedim Tan</p>
<p>Sayfa 405 &#8211; El-Herevi</p>
<p>Kaynak metin: Kâşâni, Şerhu Menâzili&#8217;s-sâirin, nşr. Muhsin Bidârfer, Kum: İntişârât-ı Bidâr, 2006, s. 343, 394-401. Metin hazırlanırken ayrıca şu yayınlar göz önünde bulundurulmuştur: Herevi, Menâzilü&#8217;s-sâirin: Tasavvufta Yüz Basamak, çev. Abdurrezzak Tek, Bursa: Emin Ya yınları, 2017, s. 34-35, 37-38; Safiyyuddin Muhammed Târemi, Enisü&#8217;l-arifin: Tahrir-i Fârisi-yi Şerh-i Abdürrezzök Kâşâni ber Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr. Ali Ücebi, Tahran: İntişârât-ı Revzene, 1377hş./1998, s. 247-253; Şemseddin Muhammed Tebâdekâni, Tesnimü&#8217;-muharrabin: Şerh-i Fârisi-yi Menâzilü&#8217;s-sâirin, nşr, M. Tabâtabâi Behbehâni, Tahran: Kitâbhâne-i Merkes-i İs nâd-ı Şürâ-yı İslami, 1382hş./2004, ş. 237-241.</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, aklının gücü, doğalarının azgın yönelimi, şehvetlerinin arzusu, cehaletlerinin çokluğuyla karşı karşıya bırakılmış değildir. Hedefe kavuşturmak ve yoldan çıkarmak arasında kişiyi çekiştiren şiddetli talepleriyle de yalnız başına terk edilmiş olsalardı, her bir kötülüğün def edilmesi, güçleri oranında onlardan beklenmiş olurdu.</p>
<p>Her bir yarar ve zararın sınırında duraksayıp hastalık ve şifa ile gıda ve zehir arasındaki farkın bellenmesi onlardan beklenseydi; bu, taşıyamayacakları bir yükü onlara yüklemek ve onları düşmanlarına teslim etmek olurdu. Yükümlü oldukları en değerli ve en yararlı amelleri olarak Allah&#8217;a itaati yapmaktan uzak hale gelirlerdi. Kaldı ki bileşimlerinin dengeli ve bünyelerinin tastamam kılınmasının gerekçesi budur.</p>
<p>Çocukluk ve cehalet çağından organları ve araçları yerinde olan bireyler olarak ergenliğe ve sıhhate kavuşturulmalarının sebebi budur. Zikri yüce olan Allah buna binaen şu şekilde buyurmuştur: “İnsanları ve cinleri ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51:56) Allah, her şeyi didik didik etmek, zehri sınamak ve her gıdayı yoklamak gibi tecrübelerle insanları karşı karşıya bırakmış olsaydı, belirttiğimiz gibi çözümleri az, bilgisi kıt, şehvetin baskısı altında inleyen, doğal eğilimlerin tasallutuna uğramış, ihtiyaçları çok olmasına rağmen sonuçlarından habersiz olurlardı. Bu yüzden de zehir en çetin haliyle etkisini gösterir ve mizacını bozardı. Gelişigüzel davranışlar onları harap eder ve hastalıkların ardı arkası da kesilmezdi.</p>
<p>En sonunda ise arzular telef edici ve yere seren birer katile dönüşürdü. Çünkü arzuların sınırları ve nereye kadar uzanabilecekleri bilinmeyip yerine getirilmelerine yönelik ihtiras düşürülmediği takdirde; geriye onları yerine getirmekten başka bir şey kalmaz. Vaziyet bundan ibaret olduğu için Allah&#8217;ın âlemi ve sakinlerini menfaatleri için yarattığı ve bunun da ancak arınmalarıyla mümkün olabileceği anlaşılır.</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>Sayfa 408 &#8211; Câhız</p>
<p>Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Varoluş ve ibrete zemin teşkil eden bu hallerin izahını ayrıntılı olarak yapıyorum ki şunu bilesin: İnsan, şehvetleriyle yalnız başına terk edilip hevâ ve heves leriyle karşı karşıya bırakıldıklarında, hele bir de içgüdüsel ve ilk mizaçlarında olan akıldan olan (başlangıç düzeyi) akıldan başka nasiplerini almamışlarsa, buna ilaveten yol gösterici ve eğitmenlerden, ayrıca peygamberler ve ardılları gibi nefs ve isteklerine karşı kişiyi güçlü kılan kişilerden de yoksun bırakıldıysa, aklının gücünde hastalıklarını tedavi edecek, hevâ ve hevesten uzaklaşmaya zorlayacak, doğal eğilimlerine (tabâi&#8217;) karşı savaşımda güç verecek ve tüm maslahatın bilinmesini sağlayacak bir şey bulunmaz.</p>
<p>Kirlenmiş bir doğadan ve azgın bir şehvetten daha kirli bir hastalık ne olabilir?! Gecenin karanlığında ya da gündüzün aydınlığında başa musallat olan bir şeymiş gibi bir vakitte başa gelen acıyı hastalık olarak yorumlayanlar hastalığın ne olduğundan gafildirler. Bunlar ne hastalığı ne de tedavisini bilirler,</p>
<p>Sayfa 412 &#8211; Cahız</p>
<p>Çev:Yunus Cengiz</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kişinin Allah tarafından verilen nimeti gereğine aykırı olarak kullanmaya yönelmiş olması Allah tarafından verilen armağanı, nimet kategorisinden çıkarmaz ve ihsan olmaktan başka bir manaya ve hakikate dönüştürmez. Allah bir eylemi sağlayacak gerekli araçları verirken ve nedenlerini anlaşılır kılarken; bozgunculuk yapılsın ve kötülük çıkarılsın diye ihsanda bulunuyor değildir. Ne var ki, itaat etmek üzere yardıma mazhar olan kişi verilen yardımla isyan ettiğinde, lütfedilen nimeti yanlış yerde kullanmıştır; ihsanla kötülük yapmıştır.</p>
<p>Sayfa 409 &#8211; Câhız</p>
<p>* Kaynak metin: Câhız, Kitâbü İstıhkâkı&#8217;l-amâme, nşr. Ali Bü Mülhim, Resâ&#8217;ilul-Câhız el-kelâmiyye, Beyrut: Dâr ve mektebetü&#8217;l-hılâl, 2004, s. 184-185, 193-197. 407</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;-</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>
<p>·</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/">Din Felsefesinin Ana Konuları cilt:1 ”Notlarım”</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/din-felsefesinin-ana-konulari-cilt1-notlarim/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hak Teala&#8217;yı Bilmek</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 12:57:05 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[Şeriat]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Hak Teala'yı Bilmek]]></category>
		<category><![CDATA[ibahilik]]></category>
		<category><![CDATA[Marifetullah]]></category>
		<category><![CDATA[tabiatçılar]]></category>
		<category><![CDATA[tenzih ve takdis]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27868</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kendini Bilmek, Hakk&#8217;ı Bilmenin Anahtarıdır Bil ki, geçmiş peygamberlerin kitaplarında onlara söylenen şu ifade meşhurdur: &#8220;Kendini bil ki Rabbini bilesin.&#8221; Ayrıca hadislerde ve büyük zatların sözleri içerisinde de &#8220;Kendini bilen, Rabbini bilir.&#8221; sözü meşhurdur. Bütün bunlar göstermektedir ki insan nefsi bir aynaya benzer; ona bakan, Hakk&#8217;ı görür. Bununla birlikte birçok insan kendine bakar fakat Hakk&#8217;ı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/">Hak Teala’yı Bilmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Kendini Bilmek, Hakk&#8217;ı Bilmenin Anahtarıdır</strong></p>
<p>Bil ki, geçmiş peygamberlerin kitaplarında onlara söylenen şu ifade meşhurdur:</p>
<p>&#8220;Kendini bil ki Rabbini bilesin.&#8221;</p>
<p>Ayrıca hadislerde ve büyük zatların sözleri içerisinde de &#8220;Kendini bilen, Rabbini bilir.&#8221; sözü meşhurdur. Bütün bunlar göstermektedir ki insan nefsi bir aynaya benzer; ona bakan, Hakk&#8217;ı görür.</p>
<p>Bununla birlikte birçok insan kendine bakar fakat Hakk&#8217;ı tanımaz. Şu halde O&#8217;nu tanımak, marifet aynası olmak itibariyladır. Bu da iki şekilde gerçekleşir:</p>
<p><em>Birincisi,</em> daha derin olup pek çok idrak onu taşıyamaz. Bu, avama şerh edilemez, zaten anlatmak da doğru değildir.</p>
<p><em>İkincisi,</em> yani herkesin anlayabileceği yön ise şöyledir:</p>
<p>İnsan kendi zatından hareketle Hakk&#8217;ın zatının varlığını, kendi sıfatlarından ilhamla Hakk&#8217;ın sıfatlarını, kendi bedeni ve azalan olan mülkündeki tasarrufundan yola çıkarak Allah&#8217;ın tüm âlemdeki tasarrufunu idrak eder.</p>
<p>Bunun açıklaması şudur:</p>
<p>İnsan, önce kendi varlığını tanır ve böylece bilir ki, birkaç yıl önce yoktu, ne namı ne de nişanı vardı. Nitekim Hak Teâlâ buna dair şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Anılmaya değer bir şey değilken, insanın üzerinden<br />
&#8220;dehr&#8221; den bir zaman gelip geçmedi mi?&#8221;<sup>1</sup></em></p>
<p>insan, kendi yaratılışının aslını ise şöyle anlar:</p>
<p>Bilir ki, var olmadan önce bir nutfe ve kötü kokan bir su damlasıydı; onda ne akıl vardı ne kulak ne göz ne baş ne e] ne ayak ne dil ne göz ne damar ne sinir ne kemik ne et ne de deri. Bir başka ifadeyle sadece tek bir nitelik üzere beyaz biı su damlasıydı. Fakat daha sonra tüm bu harikulade şeyle] kendisinde belirmeye başladı. Peki, kendi kendini o mu ya rattı yoksa bir başkası mı? Öyleyse insan, şimdi neredeyse mükemmel düzeyde bir varlık olduğu halde, bir saç telin bile yaratmaktan aciz olduğunu bilir. Bir su damlası olduğı zaman daha aciz ve noksan olduğunu da bilir. Nihayet, kene! zatının varlığının Hakk&#8217;ın zatının varlığından kaynaklandığır zorunlu olarak idrak eder.</p>
<p>Daha önce açıklandığı üzere insan, kendi bedeninin hc rikalarma zahir ve bâtından bakınca yaratıcısının kudretti görür ve bu gücün dilediği her şeyi istediği şekilde yaratab lecek mükemmellikte bir kudret olduğunu anlar. Böylesir küçücük ve değersiz bir su damlasından böyle mükemmel güzel ve eşsiz harikalarla dolu bir insanı yaratan kudrette daha mükemmel ne olabilir?</p>
<p>insan, kendi sıfatlarının eşsizliklerini ve uzuvlarının fa’ dalarını düşündüğünde -mesela el, ayak, göz, dil ve diş gi zahiri azalarla; karaciğer, dalak, safra kesesi ve benzeri bâtı azalardan her birinin hangi hikmet için yaratıldığı- yaratıcısın ilminin sonsuz derece mükemmellikte olduğunu ve her şe kuşattığını idrak eder.</p>
<p>Bununla da kalmaz, böyle bir Âlimden hiçbir şeyin gizli kalamayacağım da bilir. Çünkü bütün akıl sahiplerinin akıllan bir araya gelse onlara uzun bir ömür verilse ve düşünüp taşınıp bu organlardan herhangi birini başka bir şekilde yaratmayı tasarlasalar, mevcut olandan daha iyisini yapamazlar.</p>
<p>Örneğin, dişleri farklı bir şekilde tasarlamak isteseler&#8230; Yiye­cekleri kesmesi için ön dişlerin uçlan keskin; yiyeceği öğütmesi için de diğer dişlerin uçlan yassı şekilde yaratılmıştır. Bunlan yapmak dışmda başka bir çözüm düşünemezler.</p>
<p>Dil, kendi üzerindeki yiyeceği değirmene yönlendiren de­ğirmenci küreğine benzer. Dilin altında gerektiği zaman yiye­cekleri ıslatıp boğazda daha kolay kaysın ve orada kalmasın diye pınar gibi su döken bir kuvve vardır. Âlemdeki tüm akıl sahipleri, bundan daha mükemmel ve daha güzel başka bir tasarım düşünemezler.</p>
<p>Benzer şekilde, elin beş parmağı vardır; dördü aynı sırada, başparmak ise onlardan uzakta, yukarıda ve daha kısadır. Böylece başparmak, diğer parmakların her biriyle uyum içinde çalışır ve hepsini yönlendirir. Ayrıca her parmak için üç dış boğum, başparmak için ise iki dış boğum yaratılmıştır. Bu şekilde o el isterse kavrar, onu kepçe veya kaşık gibi kullanır, yuvarlak hale getirip silah yapar, genişçe açıp tepsi ve tabak diye istifade eder yani pek çok bakımdan faydalanır. Kâinattaki bütün akıl sahipleri bu parmakların dizilimini tek bir safta veya üçü bir tarafta ikisi ise diğer tarafta yahut dört, beş, altı parmak ya da mevcut üç boğumun iki veya dört gibi başka bir şekilde yapmayı düşünseler bunların tamamı eksik kalır. Bütün bu seçenekler içerisinde en mükemmeli Allah Teâlâ&#8217;nın yaratmış olduğu şekildir.</p>
<p>İşte bu açıklamayla yaratıcının ilminin insanı kuşattığı ve her şeye vakıf olduğu, insanın her bir parçasında böyle hik­metler bulunduğu anlaşılır. Bir kişi bu hikmetleri ne kadar bilirse Allah Teâlâ&#8217;nın ilminin büyüklüğüne olan hayranlığı da o ölçüde artar.</p>
<p>İnsan önce uzuvlarına sonra da yiyecek, giyecek ve barın­ma gibi ihtiyaçlarına bakmca yiyeceğinin yağmura, rüzgâra, buluta, soğuğa, sıcağa ve onları ortaya çıkarabilecek harika sanatlara bağlı olduğunu görür. Ayrıca, bu sanatlar da ihtiyaç­larını karşılamak için demire, ağaca, bakıra, pirince ve benzeri aletlere ihtiyaç duyar. Bu aletlerin yapımı için ise rehberliğe ve bilgiye gereksinimi vardır. Bunun üzerine insan bakar ve anlar ki, bütün bunların en mükemmel ve güzel şekilde ya­ratılmış olduğunu görür. Sonra da onların her birinin pek çok çeşitliliğe sahip olduğunu, yaratılmamış olması halinde, kimsenin hayaline bile gelemeyeceğini, dolayısıyla hepsinin istenmeksizin ve bilinmeksizin yalnızca Allah&#8217;ın lütfü ve rah­metiyle yaratıldığını fark eder.</p>
<p>Buradan, tüm velilerin hayat kaynağı olan başka bir sıfat ona açılır. Bu sıfat ise Allah&#8217;ın tüm yaratılmışlara yönelik lütfü, merhameti ve inayetidir. Nitekim Allah şöyle buyurmuştur: <em>&#8220;Rahmetim gazabımı geçmiştir.&#8221;<sup>2</sup></em></p>
<p>Hz. Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve selleni)</em> de bu durumu bir hadiste şöyle ifade etmiştir: <em>&#8220;Allah Teâlâ&#8217;nın kullarına olan şefkati, annenin süt emen çocuğuna olan şefkatinden daha çoktur. &#8220;<sup>3</sup></em></p>
<p>Öyleyse insan, kendi zatının vücuda gelmesinden, Allah Teâlâ&#8217;nın zatının varlığını idrak eder. Kendi uzuvlarındaki hikmetlerin harikulade ve faydalı hallerinde O&#8217;nun ilminin mükemmelliğini görür.</p>
<p>Zorunluluk, ihtiyaç, güzellik ve süs amacıyla gerekli şeyle­rin bir araya getirilmesinde Allah Teâlâ&#8217;nın lütfunu ve merha­metini fark eder. îşte bu bakımdan kişinin kendisini bilmesi, Hak Teâlâ&#8217;yı tanımanın aynası ve anahtarıdır.</p>
<p><strong>2.Hakk&#8217;ı Tenzih ve Takdis</strong></p>
<p>I İnsan kendi sıfatlarından hareketle Hak Teâlâ&#8217;nın sıfatlarını anlayıp kendi zatından yola çıkarak O&#8217;nun zatını tanıdığı gibi, O&#8217;nu tenzih ve takdisi de yine kendi tenzih ve takdisinden an­layabilir. Zira Hak hususunda tenzih ve takdisin anlamı şudur: jO, vehme gelen ve hayalde ortaya çıkan her şeyden beri ve mukaddestir. Hiçbir yer O&#8217;nun tasarrufundan uzak olmamakla birlikte O, bir mekâna ait olmaktan da münezzehtir. İnsan, bi­zim kalp dediğimiz, vehim ve hayalin kendisine erişemeyeceği hakikatinin bir numunesini kendi varlığında görür. Çünkü daha önce söylediğimiz üzere bu ruh, bir miktar ve ölçü sahibi olmayıp bölünemez. Böyle olduğu için de herhangi bir rengi yoktur. Renksiz ve ölçüsüz olan bir şey asla hayalde canlana- maz. Esasen hayalde yalnızca gözün kendisini ya da cinsini gördüğü bir şey ortaya çıkabilir. Gözün ve hayalin kapsama alanında yalnızca şekiller ve renkler yer alır.</p>
<p>İnsanın doğası bir şeyin &#8220;nasıl olduğunu&#8221; sorduğunda, aslında bunun anlamı &#8220;onun nasıl bir şekle sahip bulunduğu/ ebatları bakımından küçük mü yoksa büyük mü olduğu&#8221;dur. Dolayısıyla, bu tür niteliklerin kendisi için geçerli olmayan bir varlığın, &#8220;nasıl olduğu&#8221; sorusu anlamsızdır. Eğer &#8220;nasıl oldu­ğu&#8221; sorusunun kendisi hakkında geçerli olmadığı bir varlığın bulunup bulunmadığını bilmek istersen, kendi hakikatine bak; çünkü marifetin merkezi olan hakikatin bölünemezdir, dolayı­sıyla onun için miktar, nicelik ve nitelik söz konusu değildir.</p>
<p>Biri &#8220;Ruh nasıl bir şeydir?&#8221; diye sorarsa cevabı şudur: &#8220;Na­sıl&#8221; sorusu onun hakkında geçerli bir soru değildir. Eğer ken­dini bu sıfatlarla tanırsan Allah Teâlâ&#8217;nın böylesi bir takdis ve tenzihe daha layık olduğunu anlarsın. İnsanlar &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; sorularının kendisi için geçerli olmadığı bir varlığa hayret ederler; halbuki kendileri de böyledir fakat kendilerini bile tanımazlar. Hatta insan kendi bedeninde arayacak olsa onda &#8220;nasılsız&#8221; ve &#8220;niçinsiz/ne şekildesiz&#8221; milyonlarca şey bulunduğunu idrak eder. Örneğin, kendinde öfke, aşk, dert ve lezzetin var olduğunu görür. Bunların nasıl ve niçin mey­dana geldiğini anlamak için çabalar fakat buna güç yetiremez. Çünkü bu tür şeylerin şekli ve rengi yoktur; dolayısıyla öyle bir soru anlamlı değildir.</p>
<p>Hatta bir kimse sesin, kokunun ya da bir tadm hakikatini yani nasıl ve niçin olduğunu anlamak istese aciz kalır. Bunun sebebi, &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; gibi soruların görme duyusun­dan kaynaklanan hayale dayalı olmasıdır. Böyle olduğu için insan her şeyde gözün payını arar. Ancak, ses gibi kulağa ait olan şeylerde, gözün alabileceği hiçbir payı yoktur. Hatta sesin &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; ligini idrak etmeye çalışmak da anlamsızdır. Tıpkı renk ve şeklin kulağın payından münezzeh olması gibi, ses de gözün nasibi olmaktan münezzehtir.</p>
<p>Benzer şekilde, kalp duyusuyla anlaşılan ve akılla bilinen şey, diğer bütün duyuların nasibi olmaktan münezzehdir, yani diğer duyular onların idrak edebileceği manaları kavrayamazlar. Zira &#8220;nasıllık&#8221; ve &#8220;ne şekildelik&#8221; duyularda gerçekleşir. Bu konu derin bir araştırma ve incelemeyi gerektirir; biz bunu &#8220;Kütüb-i Makulat&#8221;ta açıklamış bulunuyoruz, bu kitapta bu kadarı yeterlidir.</p>
<p>Bütün bunları anlatmamızın amacı şudur:</p>
<p>İnsan kendi &#8220;nasıllık&#8221; ve &#8220;ne şekildelik&#8221;inden hareket­le Allah&#8217;ın &#8220;nasılsızlık&#8221; ve &#8220;ne şekildesizlik&#8221;ini tanıyabilir. Ayrıca ruhun mevcut olup bedenin hükümdarı konumunda bulunduğunu bilir. Bedende &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221;liğe sahip olan her şey, onun hükümranlık alanıdır. Bununla birlikte ruh ise &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; sorularından münezzehtir. Benzer şekilde âlemin hükümdarı da böyledir yani bilinemez. Duyular gibi &#8220;nasıl&#8221; ve &#8220;ne şekilde&#8221; ile tanımlanabilecek her şey, O&#8217;nun hükümranlık alanıdır.</p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;yı tenzihin bir diğer türü, O&#8217;nu hiçbir mekâna izafe etmemektir. Nitekim ruh da hiçbir uzva izafe edilemez. Çünkü ruhim elde, ayakta, başta ya da herhangi başka bir yerde olduğu söylenemez. Bilakis bedenin tüm uzuvları bölünebilir oldukları halde, ruh bölünemez. Bölünemeyen bir şeyin bölünebilende bulunması zaten imkânsızdır aksi takdirde onun da bölünebilir hale gelmesi gerekirdi.</p>
<p>Ruh hiçbir uzva isnat edilmediği halde, hiçbir uzuv onun tasarrufundan bağımsız değildir. Bilakis, hepsi onun tasar­rufu ve emri altındadır. O, tüm bedenin hükümdarıdır. Tıpkı âlemin, âlemin hükümdarının tasarrufunda olması gibi. O, özel bir mekâna izafe edilmekten münezzehtir.</p>
<p>Takdisin bu türü, ruhun özelliğini ve sırrım açıkça ifade etmek suretiyle tamamen açığa çıkar. Ancak ruhun özelliğim ve sırrım söylemeye izin yoktur. <em>Allah Teâlâ insanı kendi suretinde yarattı.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup><strong>[4]</strong></sup></a></em> ifadesinin tüm anlamı, bununla ortaya çıkar.</p>
<p><strong>3.Hakk&#8217;ın Hüküm Sürmesinin Bilinmesi</strong></p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;nın zatının varlığı; sıfatlan, &#8220;nasıllık&#8221; ve &#8220;ne şekildelik&#8221;ten mukaddes ve pak oluşu, mekâna izafe edil­mekten münezzehiyeti ve tüm bu bilgilerin anahtan olarak insanın kendi nefsini tanıması anlaşılınca bir diğer marifet kapısı kalır. Şöyle ki:</p>
<p>O&#8217;nun kendi mülkü üzerindeki hükümranlığının nasıl ol­duğu ve ne şekilde gerçekleştiğinin bilgisi,</p>
<p>O&#8217;nun meleklere emir vermesi ve meleklerin de O&#8217;na itaat etmesi,</p>
<p>İşlerin melekler aracılığıyla yürütülmesi,</p>
<p>Vahyin gökten yeryüzüne indirilmesi,</p>
<p>Göklerin ve yıldızların hareket ettirilişi,</p>
<p>Yeryüzündekilerin işlerinin göklere bağlanmış olması, Rızkın anahtarının göklere havale edildiği bilgisi, Bir başka ifadeyle, bütün bunların nasıl olduğunun bilgisi. Bu, Allah Teâlâ&#8217;yı tanımanın büyük bir kapısıdır. Tıpkı öncekilere &#8220;marifet-i zât&#8221; ve &#8220;marifet-i sıfât&#8221; denildiği gibi bu da &#8220;marifet-i efâl&#8221; olarak isimlendirildi. Bu bilgilerin anahtan da &#8220;marifet-i nefs&#8221; yani insanın kendini tanımasıdır. Şayet sen kendi mülkünde hükümranlığını nasıl icra ettiğini bilmezsen, âlemin hükümdarının nasıl hükmettiğini nereden bileceksin?</p>
<p>Önce kendini tanı ve söz gelişi &#8220;yazmak&#8221; gibi bir fiilinin ne anlama geldiğini öğren. Örneğin, bir kâğıda &#8220;Bismillah&#8221; yazmak istediğinde, önce içinde bir istek ve irade ortaya çıkar. Sonra, kalbinde hareket ve kıpırdanma meydana gelir. Sol tarafına konulmuş etten bir organ olan zahirî kalbinde değil, kalbinden latif bir varlık hareket eder ve beyne ulaşır. Doktorlar duyu ve hareket kuvvelerinin taşıyıcısı olan bu latif varlığa, &#8220;ruh&#8221; derler. Fakat bu ruh, hayvanlarmkinden farklı olarak ölümün kendisi hakkında geçersiz olduğu başka bir ruhtur.</p>
<p>Bizim &#8220;kalp&#8221; dediğimiz diğer ruh, hayvanlarda bulunmaz ve asla ölmez; çünkü o, Allah&#8217;ı bilmenin mahallidir. Bu ruh beyne ulaştığında, &#8220;Bismillah&#8221;ın sureti beynin hayalin bulun­duğu yer olan ilk odacığında ortaya çıkar. Akabinde beyinden bir etki sinirlere bağlanır ve beyinden çıkarak bütün uzuvlara ulaşır, parmak uçlarında iplikler gibi düğümlenir. Hatta bu durum, zayıf bir insanın kolunda görülebilir. Sonra sinirler hareketlenir, ardından da parmak uçlarım harekete geçirir. Böylelikle parmaklar kalemi, kalem ise mürekkebi hareket ettirir. Böylece &#8220;Bismillah&#8221;in sureti, hayal hazinesindekine uygun olarak, duyuların -bilhassa yazarken kendisine ihtiyaç duyulan gözün- yardımıyla kâğıda aktarılmış olur.</p>
<p>Tıpkı bu işin başında sende bir istek doğduğu gibi, her işin başında da Hakk&#8217;ın sıfatlarından biri olan &#8220;irade&#8221; sıfatı bulunur.</p>
<p>Nasıl ki bu iradenin ilk etkisi senin kalbinde ortaya çıkar ve daha sonra onun aracılığıyla diğer yerlere yayılırsa, aynı şekilde Hak Teâlâ&#8217;nın iradesinin ilk etkisi öncelikle Arş&#8217;ta ortaya çıkar, ardından diğerlerine dağılır.</p>
<p>Nasıl ki ruh denen ve latif buhar gibi olan varlık, kalp da­madan aracılığıyla bu etkisini beyne ulaştırırsa, benzer şekilde Allah&#8217;ın da latif bir cevheri de etkisini Arş&#8217;tan Kürsî&#8217;ye taşır. İşte bu cevhere melek, ruh veya Ruhul-kudüs denir.</p>
<p>Nasıl ki söz konusu etki, kalpten beyne ulaşır -beyin, kal­bin hükmü, yetkisi ve tasarrufu altındadır- iradenin etkisi de Hakk&#8217;ın Arşından Kürsî&#8217;ye ulaşır. Kürsî, Arş&#8217;ın tasarrufu altındadır.</p>
<p>Nasıl ki senin fiil ve muradın olarak ortaya çıkan &#8220;Bismillah&#8221;in sureti, beynin ilk odacığında ortaya çıkar, fiil de ona uygun şekilde meydana gelirse, aynı şekilde bu âlemde zuhur edecek olan her şeyin görüntüsü önce Levh-i Mahfuz&#8217;da belirir.</p>
<p>Nasıl ki beyindeki latif bir güç, sinirleri harekete geçirir, sinirler eli ve parmaklan, parmaklar ise kalemi hareket ettirir ise, benzer şekilde Arş ve Kürsî&#8217;ye müvekkel olan latif cevherler de gökleri yıldızlarla birlikte harekete geçirir.</p>
<p>Nasıl ki beyin gücü, sinirler ve damarlar aracılığıyla par­makları hareket ettirirse, melek denen o latif cevherler de ge­zegenler ve onların ışınlarının daha aşağıda bulunan âlemle irtibatları sayesinde o âlemin temel unsurlarına hareket kazan­dırır. İşte yeryüzündeki bu dört temel unsur sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluktur.</p>
<p>Nasıl ki kalem, Bismillah&#8217;ın suretinin oluşması için mü­rekkebi yayar ve toplarsa, bu sıcaklık ve soğukluk da suyu, toprağı ve bu bileşenlerin temel unsurlarını harekete geçirir.</p>
<p>Nasıl ki kâğıt mürekkebi tutar, yayar veya toplarsa; nem bu bileşenleri şekillenebilir duruma getirir, kuruluk da o şekilleri korunup dağılmaması için muhafaza eder. Çünkü nem olma­saydı, şekil alamazdı; kuruluk olmasaydı, o şekil korunamazdı.</p>
<p>Nasıl ki kalem işini tamamlayıp hareketini sona erdirince &#8220;Bismillah&#8221;ın sureti, göz duyusunun yardımıyla hayal hâzine­sindeki şekle uygun olarak ortaya çıkar; sıcaklık ve soğukluk da bileşenlerin bu temel unsurlarını meleklerin yardımıyla hareketlendirir. Böylece bitkilerin, hayvanların ve diğer var­lıkların suretleri Levh-i Mahfuz&#8217;daki surete uygun bir şekilde bu âlemde ortaya çıkar.</p>
<p>Nasıl ki bedenin bütününde işler öncelikle kalpten peyda olur ve daha sonra tüm uzuvlara yayılırsa, cisimler âlemindeki işlerin başlangıcı da Arş&#8217;ta meydana gelir ve oradan tüm ci­simler âlemine yayılır.</p>
<p>Nasıl ki bu özelliği ilk kabul eden kalp, diğerleri de onun tasarrufu altında kalbe bağlı ve bundan dolayı da kalpte bu­lunduğu zannediliyorsa aynı şekilde, Allah&#8217;ın tüm âlem üze­rindeki hükmü Arş aracılığıyla olduğu için, insanlar CYnun Arş&#8217;ta oturduğunu zannederler</p>
<p>Nasıl ki sen kalbe hükmettiğinde ve kalp düzgün çalıştı­ğında, tüm beden memleketinin idaresini sağlayabiliyorsan, aynı şekilde, Allah <em>(celle celâlühü)</em> Arşı yaratarak ona hükmetti, Arş yerli yerinde durdu ve âlemin düzeni sağlanmış oldu. Bu durum,<em>&#8220;Arşa istiva etti ve işleri düzene</em><em>koydu.&#8221;<sup>5</sup></em> şeklinde ifade edilmiştir.</p>
<p>Bil ki, tüm bunlar hakikat olup basiret ehline apaçık bir mükâşefe ile malum olmuştur. Böylece onlar bu manayı &#8220;Allah inşam kendi suretinde yarattı&#8221; hakikatiyle bilmişlerdir.</p>
<p>Şunu hakikat olarak bil ki, hükümdarı ve hükümdarlı­ğı, yalnızca hükümdarlar bilebilir. Eğer sana kendi mülkün üzerinde bir hükümdarlık, Allah&#8217;ın mülkünden ve hüküm­darlığından muhtasar bir numune sana verilmemiş olsaydı, âlemlerin Rabbini asla tanıyamazdın. Bu yüzden, seni yaratan, sana hükmetme yetkisi ve kendi saltanatının bir göstergesi olarak sana mülk veren Allah&#8217;a şükret. Zira O, kalpten senin arşım inşa etti, kaynağı kalp olan hayvanı ruhu senin İsrafil&#8217;in, beyni kürsün, hayal hâzinelerini levh-i mahfuzun; göz, kulak ve tüm duyularını senin meleklerin; kalp sinirlerinin kaynağı olan beyin kubbem, senin gökyüzün ve yıldızların; parmaklan, kalemi ve mürekkebi senin hizmetkârın yaptı; seni de eşsiz, &#8220;nasılsız&#8221; ve &#8220;ne şekildesiz&#8221; yarattı; seni her şeye hükümdar kıldı. Sonra sana &#8220;Dikkat et! Kendinden ve hükümdarlığın­dan gafil olma. Aksi halde, kendi Yaratıcından da gafil olmuş olursun. Zira Allah inşam kendi suretinde yarattı. Öyleyse ey insan, nefsini tam ki Rabbin&#8217;i tanıyabilesin.</p>
<p><strong>4.İnsanın Hükümdarlığı ile Hakk&#8217;ın Hükümdarlığı Ara­sındaki Denge</strong></p>
<p>Bu dengeyi açıklamanın ardından, insanın hükümdarlığı ile Hakk&#8217;ın hükümdarlığı arasındaki iki büyük ilme işaret edilmiştir.</p>
<p>Bunlardan biri, insanın, kendini tanıması, insan azasının bu kuvve ve sıfatlarla ilişkisinin nasıl olduğu, bu kuvve ve sıfatların kalple olan bağlantısıdır. Bu, uzun bir <u>ilim</u> olup böyle bir kitapta detaylı bir şekilde açıklamak mümkün değildir.</p>
<p>Diğeri ise, âlemin hükümdarının mülkünün meleklerle, meleklerin birbiriyle, göklerin, Arş&#8217;ın, Kürsî&#8217;nin de meleklerle olan ilişkisinin ayrıntısıdır. Bu, daha uzun bir ilimdir.</p>
<p>Bu işaretin amacı, zeki olanın bunlara inanması ve Allah&#8217;ın azametini bu açıklamalarla tanıması; akılsız olanın ise, en azından bütün bu güzellik sahibini düşünmekten nasıl gaflet ettiğini ve ne kadar büyük bir kayıpta olduğunu anlamasıdır.</p>
<p>Bütün bunlardan mahrum kalan kimsenin uluhiyet merte­besinin güzelliğinden ne kadar haberi olabilir ki?</p>
<p>Şimdiye kadar yapılan açıklamalar, insanların &#8220;kendilerinin ne olduğunu&#8221; bilebilecekleri cümlesindendir.</p>
<p><strong>5.Tabiatçılar ve Müneccimler</strong></p>
<p>Şu zavallı tabiatçı ve nasipsiz astrolog, işleri tabiatlara ve yıldızlara dayandırırlar. Böylelerinin durumu, kâğıt üzerinde yürüyen ve kâğıdın karardığını, üzerinde bir şeklin oluştuğunu gören bir karınca gibidir. Bu karmca bakar ve kalemin ucunu görür. Sevinçle &#8220;Bu işin hakikatini anladım. Bu çizimi kalem yapıyor.&#8221; der. Bu, âlemdeki hareketlerden en alt dereceleri dışında hiçbir şey anlamayan tabiatçıların durumuna benzer.</p>
<p>Sonra görüşü daha geniş ve görme mesafesi daha uzun olan başka bir karınca geldi ve &#8220;Hata ettin. Çünkü ben bu kalemin hizmetkâr olduğunu ve arkasında da bu çizimi yapan başka bir şeyin bulunduğunu görüyorum.&#8221; dedi. Bu sebeple sevindi ve &#8220;Hakikat şu ki, çizenin kalem değil parmak olduğunu, kalemin yalnızca parmağın hizmetkârlığını yaptığını anladım.&#8221; dedi. İşte bu, görüşünü daha ileri götüren ve tabiatların yıldızların hükmü altında olduğunu bilen, fakat yıldızların da meleklerin hükmü altında bulunduğunu ve bunun ötesindeki mertebelere ulaşmanın mümkün olmadığım düşünen müneccimlerdir.</p>
<p>Nasıl ki cisimler âleminde tabiatçı ile astrolog arasında böyle bir farklılık varsa ve bu farklılıktan dolayı da bir ihtilaf meydana geldiyse, aynı şekilde ruhlar âlemine terakki edenler arasında da böylesi farklılıklar vardır. Pek çok insan, cisimler âleminden terakki edip onun ötesinde bir şeylere erişince, ilk mertebede kalakaldı. Böylelikle ruhlar âlemine yükselme yolu da onlara kapanmış oldu.</p>
<p>Nurlar âleminden olan ruhlar âleminde, yani nurlar âleminde de mertebe mertebe birçok engel ve perde vardır. Bazılarının derecesi yıldız, bazılarının ay ve bazılarınınki ise güneş gibidir. Bu, göklerin melekutu kendilerine gösterilen kimselerin yükseliş basamaklarıdır. Nitekim Allah, Halil İb­rahim <em>(aleyhi&#8217;s-selâm)</em> hakkında şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Böylece İbrahim&#8217;e göklerin ve yerin melekutunu gösterdik.Derken gece kaplayınca bir yıldız gördü: &#8216;İşte rabbim&#8217; dedi. Yıldız kaybolup gidince de &#8216;Ben batıp gidenleri sevmem.&#8217;dedi. Sonra doğmakta olan ayı görünce: &#8216;Bu </em><em>benim Rabbim, öyle mi?&#8217; dedi. O batıp kaybolunca: &#8216;Eğer Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi, elbette sapıklığa düşenlerden olurdum&#8217; dedi. Bir gün de güneşi doğarken gördü ve hemen: &#8216;Bu benim Rabbim, öyle mi? Bu hepsinden de büyük!&#8217; dedi. O da batıp kaybolunca asıl gerçeği haber verdi: &#8216;Ey kavmim, şüphesiz ben, sizin Allah&#8217;a koştuğunuz ortaklardan beriyim.'&#8221;<sup>6</sup></em></p>
<p>Bunun üzerine Hz. İbrahim şöyle mukabelede bulundu:</p>
<p><em>&#8220;Ben yüzümü gökleri ve yeri yaratana çevirdim.<sup>,7</sup></em></p>
<p>İşte bundan dolayı Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem) </em>şöyle demiştir: <em>&#8220;Allah&#8217;ın nurdan yetmiş perdesi vardır; eğer onları kaldırsaydı, O&#8217;nun cemalinin nurları, görebilen her şeyi yakardı.&#8221;</em></p>
<p>Bu konunun detaylarını <em>Mişkatü &#8216;l-Envar ve Musaffâtü &#8216;l-Esrar </em>adlı kitapta açıkladık; dileyen o esere müracaat edebilir.</p>
<p>Amaç şudur:</p>
<p>Bir şeyi sıcaklık, nem, soğukluk ve kuruluğa havale eden zavallı tabiatçılar bütünüyle yanlış söylememiştir. Çünkü bu unsurlar İlahî sebepler arasında yer almasaydı tıp ilminin bir anlamı olmazdı. Bununla birlikte tabiatçıların yanılgısı, görüşlerinin dar olması bakımındandır. Onlar ilk basamakta takılıp kalmışlar ve onu bir hizmetkâr değil, asıl zannetmişler. Bir bende değil, efendi olduğu zannına kapılmışlar. Halbuki tabiat, ayak hizasında duran en aşağı mertebedeki hizmetçiler sınıfmdandır.</p>
<p>Astrolog ise, yıldızları sebepler arasında saydığı için doğru söylemiştir Zira böyle olmasaydı, gece ile gündüz eşit olurdu. Güneş, âlemdeki sıcaklığın ve ışığın kendisinden kaynaklan­dığı bir yıldızdır. Yazm sıcaklığı da ondandır. Bu sebeple yaz ve kış da eşit olurdu. Zira güneş yazm gökyüzünün ortasına yaklaşır, kışm ise uzaklaşır. Güneşi sıcak ve parlak yaratma kudretinde olan Allah Satürn&#8217;ü soğuk ve kuru, Venüs&#8217;ü sıcak ve nemli yaratmışsa, bunda şaşılacak ne var? Bu, İslam&#8217;a aykırı görülen bir durum değildir.</p>
<p>Astrologun yanıldığı noktaya gelince o, yıldızları bir araç de­ğil, bir asıl ve dayanılacak merci yaptığı, yıldızların hizmetkâr olduklarını görmediği ve Güneş,ay ve yıldızlar O&#8217;nun emrinin hizmetindedir<em>.&#8221;8 </em>ayetini anlamadı­ğı için yanıldı. Hizmetkâr olan, işe koşulan kimse demektir. Dolayısıyla yıldızlar, kendi hesabına değil, meleklerin emriyle çalışan işçiler konumundadır. Tıpkı sinirlerin, beyindeki güç­le organların hareket etmesi hususunda kullanıldıkları gibi yıldızlar da en alt seviyedeki hizmetkârlardır; her ne kadar nakibler derecesinde olup ayakkabıların bulunduğu safta yer almasalar da. Nitekim dört unsur kalemin yazı yazmadaki tasarrufu misali en alt düzeydeki hizmetçilerdir.</p>
<p><strong>6.İnsanlar Arasındaki İhtilafın Sebebi</strong></p>
<p>İnsanlar arasındaki anlaşmazlıkların çoğu, herkesin bir açıdan doğru söylemelerinden, diğer yönleri görmedikleri halde her şeyi gördüklerini zannetmelerinden kaynaklanır. Onların hali, şehrine bir fil geldiğini duyan bir grup kör insanın durumuna benzer. Bu güruh fili el yordamıyla tanıyabilecek­lerini zannederler. Bu amaçla ellerini file uzatırlar; birinin eli filin kulağına, birininki ayağına, birininki bacağına, bir diğerininki ise dişine denk gelir. Daha sonra öteki körlerle bir araya gelip kendilerine filin vasıflan sorulduğunda, elini <u>filin</u> ayağına koyan, &#8220;O bir sütuna benzer&#8221; dedi. Kulağına dokunan, &#8220;O bir kilim gibidir&#8221; dedi. Dişine dokunan ise, &#8220;O bir taş şeklindedir&#8221; dedi. Bunların hepsi doğru söyledi, fakat aynı zamanda hepsi de yanıldı. Çünkü fili bütünüyle tanımış olduklarını zannettiler, oysa anlamamışlardı.</p>
<p>İşte astrolog ve tabibin gözü de Allah&#8217;ın hizmetkârlarından bir kıvılcıma takılıp kaldı. Onun saltanatına ve hakimiyetine hayran kalarak &#8220;Hükümdar bunun bizzat kendisidir. İşte be­nim Rabbim&#8221; dediler. Akabinde, doğru yola yönlendirilmiş biri, hepsinin eksikliğini fark edip daha ötesini gördü ve şöyle dedi:</p>
<p>Bu, başka birinin tasarrufu altındadır. Başkasının tasarrufu altında olan bir şey, Rab olmaya layık değildir.  <em>&#8220;Ben batıp gidenleri sevmem.&#8221;<sup>9</sup></em></p>
<p><strong>7.Yıldızların ve Burçların Hükümdarlık Düzenine Ben­zetilmesi</strong></p>
<p>Yıldızlar, tabiatlar, on iki bölüme ayrılmış olan yıldızlar kü­mesi yani burçlar ve bütün bunların ötesindeki Arş bir yönüyle bir saltanata benzer. Hükümdarın vezirinin oturduğu özel bir odası vardır ve bu odanın etrafında on iki küçük kapısı bulunan revaklı bir sofa bulunur. Her kapıda vezirin bir vekili oturur ve bu kapıların dışında, yedi süvari nakib sürekli bu on iki kapının etrafında dolaşırlar ve vezirin vekilleri vezirden kendilerine gelen fermam dinlerler. Dört piyade bu yedi nakibin altında durmuş, gözlerini bu nakiplere dikmiş vaziyette padişahtan kendilerine gelecek emirleri gözlerler. Fermana uyarak bazı insanları hükümdarın huzuruna götürmek için ellerinde de birer kement konmuştur. Bazılarım hükümdardan uzaklaştı­rırlar, bazılarına ödül verirler, bazılarım ise cezalandırırlar.</p>
<p>Arş, özel oda ve ülkenin vezirinin yani Allah&#8217;a en yakın meleğin makamıdır. Yıldızlar küresi, o revak; on iki burç ise on iki kapıdır. Vezirin vekilleri, Allah&#8217;a yakın olan melekten daha düşük derecede olup her birine farklı bir görev verilen diğer meleklerdir. Yedi gezegen, bu kapıların etrafmda sürekli dönen yedi süvaridir. Onlara farklı türden bir emir ulaşır. Dört unsur denen ateş, su, hava ve toprak kendi vatanından <em>göç</em> eden dört hizmetkâr piyadeye benzer. Sıcaklık, soğukluk, nem ve kuruluktan ibaret olan dört tabiat ise onların elindeki dört kement gibidir.</p>
<p>Örneğin, birinin durumu değişir de dünyadan yüz çevirir, keder ve korku onun kalbini kuşatırsa, dünya nimetleri onun gönlüne nahoş gelir ve işin sonunun ne olacağı endişesine kapılırsa, tabip, &#8220;Bu hastadır, bu hastalığa melankoli denir; tedavisi ise kaynatılmış eftimondur.&#8221; der. Tabiatçı ise, &#8220;Bu has­talık, beyne hâkim olan kuruluğun tabiatından kaynaklanır.&#8221; der. Bu kuruluğun nedeni kışın havasının kuruluğudur; bahar gelip nem havaya baskın olmadıkça, kişi iyileşemez. Astrolog ise, &#8220;Bu, onun başma gelen bir sevdadır. Sevda ise Utarit&#8217;in Merih ile benzeşmesinden kaynaklanır. Utarit iki yahut üç uğurlu yıldıza yani Zühre ve Müşteri&#8217;ye ulaşmadıkça bu du­rum düzelmez.&#8221; der. Hepsi de doğru söylüyor, fakat &#8220;İşte onların ilimlerinin ulaşabildikleri bu kadarıdır.&#8221;<sup>10</sup></p>
<p>Ancak rububiyet makamında, kendisi hakkında saadet hükmü verilmiş olan insan için Merkür ve Mars denen iki hızlı ve becerikli vekil görevlendirilmiştir. Bu vekiller, dergâhın pi­yadelerinden biri olan havayı kullanarak, kuruluk kemendini atar, onun başını ve beynini yakalar, yüzünü dünya lezzetle­rinden çevirir, onu korku ve keder kamçısıyla, irade ve arzu dizginleriyle uluhiyet mertebesine davet eder. Bu ilim ne tıp ne tabiat ne de astroloji ilminde bulunur; yalnızca peygamberlik ilminin denizinden gelir. Bu ilim, memleketin her tarafını, tüm çalışanları, vekilleri ve huzurda bulunan hizmetkârların tamamını kuşatır. Her birinin hangi iş için orada bulundukla­rını, hangi emirle hareket ettiklerini, insanları nereye çağırıp nereden alıkoyduklarını bilir.</p>
<p>İş bütün bu sebeplerden ötürü, onların her biri ne söyle­diyse doğrudur, ancak onlar memleketin padişahının ve bü­tün başkumandanlarının sırrından haberdar değildiler. Allah Teâlâ bela, hastalık ve dert vermek suretiyle insanları kendi huzuruna çağırır ve &#8220;Bu bir hastalık değildir; onun aracılığıyla dostlarımı kendi huzuruma çağırdığım lütuf kemendimdir.&#8221; buyurur. İşte bundan dolayı hadis-i şerifte şöyle haber veril­miştir: <em>&#8220;Şüphesiz ki bela, önce peygamberlere, sonra velilere, sonra da onlar gibi olanlara gelir.&#8221;</em></p>
<p>Yani onlara hasta gözüyle bakmayın, çünkü onlar bizden- dir. <em>&#8220;Hastalandım ama beni ziyaret etmedin.&#8221;</em> hadisi de onlar hakkında olup bu manaya gelir. Önceki örnek, insanın kendi bedenindeki hakimiyetini ifade ediyordu, bu örnek ise onun bedeni dışmdaki memleketinin hakimiyet biçimini gösterir. Söz konusu bu bilgiye kişinin kendisini bilmesinden hareketle ulaşılır. İşte bu sebeple, &#8220;kendini bilme&#8221;yi öncelikle ele aldık.</p>
<p><strong>8.Dört Teşbihin Manası</strong></p>
<p>Şimdi şu teşbihin anlamını bilmenin vaktidir. Çünkü bu dört kelime muhtasar olsa da İlahî marifeti içerir:</p>
<p><em>&#8220;Allah bütün noksan sıfatlardan münezzehtir. Bütün övgüler Allah&#8217;a mahsustur. Allah&#8217;tan başka ilah yoktur.</em><em>Allah her şeyden daha yücedir.&#8221;</em></p>
<p>Kendi tenzihinden, O&#8217;nu tenzihi anladıysan, <em>&#8220;Sübhanallah&#8221;ın </em>manasını da anlamışsındır. Kendi hükümdarlığından, O&#8217;nun hükümdarlığına intikal ettiysen O&#8217;nun hükümdarlığının de­taylarını da öğrenmişsin demektir.</p>
<p>Nitekim tüm sebepler ve vasıtalar, tıpkı yazarm elindeki kalem örneğinde olduğu üzere O&#8217;nun emrindedir.</p>
<p>Ayrıca &#8220;Elhamdülillah&#8221;m da anlamını öğrenmişsindir; çünkü O&#8217;ndan başka gerçek nimet verici olmadığı için hamd ve şükür yalnızca O&#8217;na mahsustur.</p>
<p>Ve hiçbir varlığın kendi başına buyruk olmadığını anladıy- san, <em>&#8220;Lâ ilahe illallah&#8221;ın</em> anlamını da bilmişsindir.</p>
<p>Şimdi ise <em>&#8220;Allahu Ekber&#8221;</em> ifadesinin ne anlama geldiğini bil­menin vaktidir. Bil ki, şimdiye kadar öğrendiklerinden Allah Teâlâ hakkında hâlâ bir şey bilmiyorsun. <em>&#8220;Allahu Ekber&#8221; in</em> ma­nası, <em>&#8220;Allah en yücedir&#8221;</em> demektir. Bu ise, Allah&#8217;ın yaratılmışların O&#8217;nu kendi ölçüleriyle kavradıklarından daha yüce ve büyük olması anlamına gelir. Yoksa, Allah&#8217;ın kendisi dışındaki her şeyden daha büyük olduğu anlamına gelmez. Çünkü Onun zatı karşısında başka hiçbir şey yoktur ki O, ondan daha büyük olsun. Zira bütün mahlukat, O&#8217;nun varlığının nurundandır. Nitekim güneş ışığı, güneşin kendisinden başka bir şey değildir ki &#8220;Güneş, kendi ışığından daha büyüktür.&#8221; denilebilsin. İşte bundan dolayı <em>&#8220;Allahu Ekber&#8221;</em> in anlamı, Allah&#8217;ın insan aklının kıyaslayarak idrak ettiğinden daha büyük olduğudur.</p>
<p>Maazallah, O&#8217;nu takdis ve tenzih, insanın kendi takdis ve tenzihiyle nasıl eş değer olsun? Allah, insan da dahil yarat­tığı mahlukata benzemekten münezzehtir. Maazallah Onun hükümranlığı, nasıl insanın kendi bedenindeki hükümranlığı gibi olsun? Onun ilim ve kudret gibi sıfatlan nasıl insanın sıfatlarma benzesin?</p>
<p>Bilakis bütün bunlar insanın, uluhiyet makamının cema­linden kendi sınırlı kapasitesince bir şeyler anlayabileceğine dair sadece birer simgedir.</p>
<p>Bu simgenin durumu, bir çocuğun bize &#8220;Önderliğin, hü- kümdarlığın ve ülke sahibi olmanın tadı nasıl bir şeydir?&#8221; diye sormasına; bizim de ona, &#8220;Tıpkı topa vurmak ve cirit oynamak gibidir&#8221; dememize benzer. Çünkü o çocuk bundan başka bir zevk bilmez. Çocuk, sahip olmadığı bir şeyi ancak sahip olduğu başka bir şeye kıyasla anlayabilir. Oysa hüküm­darlığın zevkinin cirit atma ve topa vurma zevkiyle hiçbir ilgisi yoktur, Bununla birlikte genel anlamda her ikisi de &#8220;zevk&#8221; ve &#8220;mutluluk&#8221; şeklinde isimlendirilir. Şu halde bir yönü itibarıyla isimlendirmede ikisi de aynıdır. İşte bu sebeple, böylesi benzet­meler çocukların anlayışı için uygun olabilir. Bu benzetmelerin ve örneklerin işlevinin bu olduğunu bil. Binaenaleyh Allah&#8217;ın kemalini ve hakikatini Kendisinden başkası bilemez.</p>
<p><strong>9.Şeriata Tabi Olmak Saadet Yoludur</strong></p>
<p>Hak Teâlâ&#8217;yı bilmenin ne demek olduğunu etraflıca açık­lamak oldukça uzundur, ayrıca böyle bir kitapta doğru ol­mayacağı için anlatılmaz. İnsanın gücü yettiğince söz konusu bilginin tamamını araması için bir teşvik ve uyan olarak bu kadar açıklama yeterlidir. Çünkü saadetin tamamı bununla gerçekleşir hatta insanın mutluluğu Allah&#8217;ı tanımakta, O&#8217;na kulluk ve ibadet etmektedir.</p>
<p>Allah&#8217;ı bilmenin insanın saadet sebebi olduğu daha önce açıklanmıştı. Kulluk ve ibadetin insanın saadetine sebep ol­ması ise şöyledir:</p>
<p>İnsan öldüğünde, Allah ile olacaktır.</p>
<p><em>&#8220;Nihai dönüş yalnızca O&#8217;nadır.&#8221;<sup>11</sup></em></p>
<p>İnsanın son durağı kiminle olacaksa, saadeti de o kişiyi sevmesine bağlıdır. Onu ne kadar çok severse, saadeti o kadar artar. Zira rahat ve huzur sevgiliyi görmekten dolayı ziyade­leşir. Hak Teâlâ&#8217;nın sevgisi, ancak O&#8217;nu tanımak ve daha çok anmakla kalbe hâkim olur. Nitekim kişi kimi seviyorsa, onu çokça anar; zikretmesi arttıkça sevgisi daha da artar. Bundan dolayı, Hz. Davud&#8217;a <em>(aleyhi&#8217;s-selâm)</em> şöyle vahiy geldi:</p>
<p><em>&#8220;Senin muvaffakiyetinin sırrı, benimle olan irtibatına bağlıdır; o halde beni zikretmeyi asla bırakma.&#8221;</em> Yani senin çaren benim, dönüşün banadır; bir an bile beni zikretmekten gafil olma.</p>
<p>Zikrin kalbe hâkim olması ibadete devamlılıkla gerçekleşir. Kişinin kendisini ibadete verebilmesi kalpten şehvet bağlarını çözmekle mümkündür. Bu bağların çözülmesi ise, günahlar­dan el çekilmesine bağlıdır. Öyleyse günahlardan el çekmek kalbin huzuruna, gerekli ibadetleri yerine getirmek ise zikrin kalbe hâkim olmasına yol açar. Bu ikisi de saadet tohumu olan sevgiyi doğurur. İşte bu durum &#8220;felah/kurtuluş&#8221; olarak ifade edilmiştir. Nitekim Hak Teâlâ bu hususta şöyle buyurmuştur.</p>
<p><em>&#8220;Kendini arındıran, Rabbinin adını anıp namaz kılan kimse kurtuluşa ermiştir.&#8221;<sup>12</sup></em></p>
<p>Öte yandan her amel ibadet olmaya layık değildir; bazısı ibadettir, bazısı ise değildir. Ayrıca tüm dünyevî arzuları terk etmek mümkün olmaz zaten bunların tümünü terk etmek doğru da değildir. Çünkü insan yemek yemezse ölür, eşine yaklaşmazsa nesli tükenir. O halde bazı arzular terk edilmeli, bazıları ise yerine getirilmelidir. Dolayısıyla onlan birbirinden ayıracak bir sınır olmalıdır.</p>
<p>Bu sınır ya insanın akima, nefsine ve kendi çabasına daya­nır ve kendi görüşüne göre tercih eder; ya da bir başkasından alınır. Söz konusu sınırın insanın kendi iradesine bırakılması mümkün değildir. Çünkü heva, insana hâkim olduğu süre­ce doğru yol ona gizli kalır, neyi dilerse o, kendisine doğru görünür. Binaenaleyh irade dizgini kişinin kendi elinde de­ğil, bir başkasının elinde olmalıdır. Fakat herkes buna layık değildir; hal böyleyken insanların en basiretlisi gerekir. Bu basiret sahibi kimseler ise peygamberlerdir. <em>(Allah&#8217;ın salatı onların üzerine olsun)</em></p>
<p>O halde şeriata tabi olmak ve onun hükümlerinin sınırlarını gözetmek saadet yolunun gereklerindendir. Zaten kulluğun gerçek anlamı da budur. Kim şeriatın sınırlarını aşarsa, kendi iradesine uyarak helak olma tehlikesine düşer. İşte bundan dolayı Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Kim Allah&#8217;ın sınırlarını aşarsa, şüphesiz kendine zulmetmiş olur. &#8220;<sup>13</sup></em></p>
<p><strong>10.İbahilerin Sapkınlığı ve Cehaleti</strong></p>
<p>Allah Teâlâ&#8217;nın hükümlerinin sınırlarını hiçe sayan İbahi­lerin hataları ve cehaletleri şu yedi açıdandır:</p>
<p><em>Birinci sebep,</em> Allah&#8217;a iman etmeyenlerin cehaletidir. Çünkü onlar Allah&#8217;ı hayal ve tasavvurda arayıp &#8220;O&#8217;nun nasıl ve ne şekilde olduğu&#8221; sorularının peşine düşmüşler; cevap bula­mayınca da O&#8217;nu inkâr ederek her işi yıldızlara ve tabiata dayandırmışlardır. Aynca insanlar, diğer canlıların ve bütün bu hikmet ve düzenle dolu âlemin kendi kendine ortaya çıktığını zannederler. Ya hep bizzat var olduğunu ya da doğanın eseri olduğu zannına kapılırlar. Oysa doğa kendinden dahi bihaber iken başka bir şeye nasıl yetişsin? Böylelerinin durumu, güzel yazılmış bir yazı gören ve onun kudret, ilim ve irade sahibi bir kâtip olmaksızın kendi kendine yazıldığını zanneden kimseye benzer. Körlüğü bu dereceye ulaşmış olan biri saadet yolunu nasıl görsün? Tabiatçıların ve münecciminlerin hatası işte bu zikredilen sebepten ileri gelir.</p>
<p><em>İkinci sebep,</em> ahirete iman etmeyenlerin cehaletidir. Onlar, insanı öldüğü zaman tamamen yok olacak bir bitki veya başka bir hayvan olarak kabul ederler. Bunun sonucunda, insan için ne bir azap ne ceza ne de sevap olacağına inanırlar. Böyle bir zanna kapılmalarının sebebi, kendilerini gerçekten tanımamış olmalarıdır. Zira böyleleri kendilerini bir eşek, inek ya da bitkiden farklı görmemekte, insanın hakikati olan ruhu tanımamaktadırlar. Halbuki onların söylediklerinin aksine ruh ebedidir, asla ölmez; yalnızca bedeni ondan alınır. İşte buna &#8220;ölüm&#8221; denir. İnşallah bunun hakikati dördüncü bölümde açıklanacaktır.</p>
<p><em>Üçüncü sebep,</em> Allah&#8217;a ve ahirete zayıf bir imanla inananların cehaletidir. Böyleleri şeriatın manasını bilmez ve &#8220;Allah&#8217;ın bizim ibadetimize ne ihtiyacı var? &#8220;Bizim günahlarımız O&#8217;na ne zarar verir ki? O, sultandır, insanların ibadetinden müstağ­nidir. Ona karşı isyan da günah da eşit düzeydedir.&#8221; derler.</p>
<p>Üstelik bu cahiller, Kufan&#8217;daki şu ayetleri de görürler:</p>
<p><em>&#8220;Kim arınırsa, kendisi için annır.&#8221;<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup><strong>[14]</strong></sup></a></em></p>
<p><em>&#8220;Kim mücahede ederse, kendisi için mücahede etmiş olur.&#8221;<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup><strong>[15]</strong></sup></a></em></p>
<p><em>&#8220;Kim iyi bir iş yaparsa bu, kendi lehinedir.&#8221;<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup><strong>[16]</strong></sup></a></em></p>
<p>Şeriatı yanlış anlayan bu bedbaht cahil, şeriatın manası­nın &#8220;ameli kendisi için değil de Allah için yapmak gerektiği&#8221; şeklinde olduğunu zannederler. Böyle birinin durumu, perhiz yapmayıp &#8220;Onun tavsiyelerine uysam da uymasam da doktora ne?&#8221; diyen bir hastaya benzer. Bu söz doğrudur fakat hastanın sonunu getirir. Doktorun hastanın perhiz yapmasına ihtiyaç duyması değil, hastanın perhiz yapmaması kendi sonunu getirecektir. Doktor ona kılavuzluk etmiş ve yol göstermiştir. Kılavuz bundan ne zarar görür ki onun sonu olsun? Nasıl ki bedenin hastalığı bu dünyanın yok olmasının sebebi ise, kalbin hastalıklı oluşu da o dünyanın bedbaht olmasına sebebiyet verir. Nasıl ki ilaç ve perhiz bedenin sağlıklı kalmasını sağlıyor ise; itaat, marifet ve günahlardan sakınmak da kalbin sıhhatini temin eder. Bu durumu Allah Teâlâ şöyle bildirmiştir:</p>
<p><em>&#8220;Yalnızca selim bir kalple Allah&#8217;a gelen kimse kurtuluşa erer.&#8221;<sup>17</sup></em></p>
<p><em>Dördüncü sebep,</em> şeriatı başka bir açıdan yanlış anlayan ki­şilerin cehaletidir. Böyle kimseler derler ki:</p>
<p>Şeriat, kalbi öfkeden, şehvetten ve riyadan temizleyin diyor; bu ise mümkün değildir. Çünkü insan bunlarla yaratılmıştır. Böyle bir talep, bir kimsenin siyah bir kilimin beyaza çevril­mesini istemesiyle aynı anlama gelir. Sonuç olarak, öyle bir işle meşgul olmak imkânsızı talep etmek demektir.</p>
<p>Gelgeldim bu ahmaklar şeriatın böyle emretmediğini bi­lememişler. Bilakis şeriat, öfke ve şehveti terbiye etmeyi ve onları öyle bir halde tutmayı emretmiştir ki ne şeriata ne de akla üstün gelmesin, azgınlaşmasın, şeriatın sınırlarını ko­rusun. Büyük günahlardan uzak dursun ki küçük günahları affedilsin ve bağışlansın. Bu mümkündür ve pek çok kimse bunu yapmak hususunda muvaffak olmuştur.</p>
<p>Nitekim Hz. Peygamber <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem)</em> de <em>&#8220;Öfke ve şehvet kesinlikle olmamalıdır.&#8221;</em> demedi. Kendisinin dokuz hanımı vardı ve &#8220;Ben bir insanım; insanlar nasıl öfkelenirse, ben de öyle öfkelenirim&#8221; demiştir. Hak Teâlâ da bu hususta şöyle buyurmuştur:</p>
<p><em>&#8220;Onlar, öfkelerini yutarlar ve insanları affederler.&#8221;<sup>18</sup></em></p>
<p>Böyle buyurmak suretiyle öfkesini yutan kişiyi övmüştür; Öfkesi olmayan kimseyi değil.</p>
<p><em>Beşinci sebep,</em> Hak Teâlâ&#8217;nın sıfatlarını anlayamayan kimse­lerin cehaletidir. Böyleleri derler ki:</p>
<p>Allah Teâlâ Rahim&#8217;dir, Kerîm&#8217;dir. O, sahip olduğu her sıfatla bize karşı merhametlidir.</p>
<p>Oysa onlar Allah Teâlâ&#8217;nın Kerîm olduğu gibi aynı zamanda da azabının şiddetli olduğunu bilmezler. Bunlar, Allah Kerîm ve Rahîm olduğu halde bu dünyada birçok insanı bela, hastalık ve açlık içinde tuttuğunu görmezler. Yine bilmezler ki, insan­lar ekip biçmeden, ticaret yapmadan bir şey elde edemezler; çaba göstermeksizin ilim sahibi olamazlar. Öte yandan bu kimseler, dünyalık elde etmek hususunda hiç kusur etmeyip &#8220;Allah Kerîm&#8217;dir, Rahim&#8217;dir; ticaret yapmadan, ekip biçmeden bize rızık verir.&#8221; de demezler. Oysa Allah bu hususta şöyle buyurmak suretiyle rızık vereceğini garanti etmiştir.</p>
<p><em>&#8220;Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah&#8217;a ait olmasın. &#8220;<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup><strong>[19]</strong></sup></a></em></p>
<p>Yine Allah Teâlâ şöyle buyurarak ahiret işlerini insanın ameline bağlamıştır:</p>
<p><em>&#8220;İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır.&#8221;<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup><strong>[20]</strong></sup></a></em></p>
<p>Dolayısıyla bu durumda olanlar Allah&#8217;ın keremine ger­çekten iman etmedikleri için dünya ve dünyalık peşinden koşmaktan el çekmezler. Ahirete dair &#8220;Allah Kerim&#8217;dir&#8221; şeklindeki sözleri ise sadece dillerinde kalır. Bu tür sözleri, şeytanın telkini olup hiçbir temele dayanmaz.</p>
<p><em>Altıncı sebep,</em> kendisiyle gurur duyup aldanan kimsele­rin cehaletidir. Bunların aldanış ve kendini beğenmişlikleri şöyledir:</p>
<p>Biz öyle bir makama ulaştık ki artık günah bize zarar vermez; dinimiz o kadar geniştir ki kirlenmez ve necaset kabul etmez.&#8221; derler. Bu ahmakların çoğu, öyle zayıftırlar ki biri onların haşmetini bir sözle zedelese yahut bencillik­lerini kıracak olsa, ömür boyu o kişiye düşmanlık ederler. Arzuladıkları bir lokma onlara verilmese, dünya kendileri­ne dar ve karanlık gelir. Erlikte henüz iki külle olgunluğa erişmemiş olan bu eblehler, böyle sözler söylemekten nasıl korkmazlar? Onların bu tür iddialarının doğru olduğu nasıl kabul edilebilir?</p>
<p>Faraza biri düşmanlık, şehvet, riya ve öfkenin semtine uğ­ramadığı bir kimse haline gelse, yine de bu iddiası sebebiyle gurura kapılmış demektir. Çünkü onun mertebesi peygam­berlerin mertebesini aşmış değildir. Peygamberler bir hata ve kusur sebebiyle ağlayıp inler ve tövbe ile meşgul olurlardı.</p>
<p>Sıddık olan sahabeler küçük günahlardan bile sakınır, hatta birtakım helal şeylerde şüphe duyacak olsalar onlardan dahi kaçınırlardı. Peki, bu eksik akıllılar neye dayanarak şeytanın tuzaklarına düşmediklerini ve kendi mertebelerinin peygamberlerin ve sıddıklarm mertebesinden üstün olduğu­nu zannediyorlar?</p>
<p>Eğer &#8220;Peygamberler de böyleydi; ancak yaptıkları, in­sanların menfaati içindi.&#8221; derlerse, o halde neden kendileri de insanların menfaati için aynı şeyleri yapmıyorlar? Zira böylelerine bakıp da onlar gibi gururlanan kimse helak olur.</p>
<p>&#8220;Başkasının helak olması bana zarar vermez&#8221; diyorlarsa, o halde neden bu durum, Peygamber&#8217;i <em>(sallallâhu aleyhi ve s</em><em>ellem)</em> rahatsız ediyordu? Eğer zarar vermiyorsa, Peygamber neden kendini takva eziyetine maruz bıraktı ve sadaka olan bir hurmayı bile ağzından çıkarıp attı? O hurmayı atmayıp yeseydi, bunun insanlara ne zararı olurdu? Nitekim onu yemek herkese mübahtı. Şayet bu bir zarar teşkil ediyorsa, neden o kıt akıllılar, nebiz kadehlerinin kendilerine zarar vermeyeceğini düşünüyorlar?</p>
<p>Sonuç olarak böyle düşünenlerin mertebeleri Hz. Peygamber&#8217;in mertebesinden daha üstün değildir. Aradaki fark yüz kadeh içkinin verdiği zararm bir hurmanınkinden daha fazla değildir.</p>
<p>Böyleleri kendilerini yüz kadeh şarabm kirletmediği bir derya; Peygamberi <em>(sallallâhu aleyhi ve sellem)</em> de bir hurmayla kirlenen küçük bir kâse su mesabesinde görürler. Madem durum budur, öyleyse şeytan onlarm sakallarıyla oynar ve dünyanın aptalları da onları maskara eder. Akıl sahiplerinin bu tür kimseler hakkında herhangi bir söz sarfetmesi veya onlara gülmesi bile beyhude bir uğraştır.</p>
<p>Din büyükleri ise, kişinin hevasına boyun eğmemesi ve onu kontrol altına alması gerektiğini bilen kimselerdir. Çünkü nefsinin esiri olan ve onun hükmü altına giren kimse, aslında insan olarak nitelenmeye layık değildir; hatta o, bir hayvan­dan farksızdır. Bu nedenle din büyükleri nefsin kurnaz ve aldatıcı olduğunu, sürekli yalan yere iddiada bulunduğunu, &#8220;Heva benim hükmüm altındadır, hâkim olan benim&#8221; şeklin­de asılsız sözler söylediğini bilirler. Bundan dolayı hevadan delil isterler. Elbette söylediği sözlerin doğruluğunun tek delili kendi başına buyruk olmayıp şeriatın hükmü altına girmesidir,</p>
<p>Şayet her zaman gönüllü olarak şeriata boyun eğiyor ise, doğru söylüyor demektir. Ancak sürekli ruhsat (dini kolay­laştırıcı hükümler) isteyip çeşitli tevil ve hilelere başvuruyorsa, velayet iddiasında bulunsa bile şeytanın kölesi olmuş demektir.</p>
<p>Böylelerinden söz konusu delili, son nefese kadar istemek gerekir; aksi halde kişi gurura kapılır, aldanır ve farkına var­madan helak olur. Nefsi bütünüyle şeriatın emrine vermek ise, Müslümanlığın henüz ilk mertebesidir.</p>
<p><em>Yedinci sebep,</em> cehaletten değil, gaflet ve şehvetten kaynak­lanır. Bu ise, daha önceki şüphelerden hiçbirini duymamış bir grubun ibahatinden yani her şeyi mübah görmelerinden ibarettir. Zira bunlar, ibahat yolunda giden, fesat çıkaran ve yaldızlı anlamsız sözler söyleyen, tasavvuf ve velilik iddiasın­da bulunup sufi kisvesine bürünen başka bir grubu görürler. Bunların tabiatında da şehvet ve tembellik baskın olduğu için gördükleri bu durum tabiatlarma hoş gelir ve tembellik galebe çalar. Ancak, fesat çıkardıktan sonra &#8220;Bu yaptığımız­dan ötürü bir ceza göreceğiz&#8221; demeye rıza göstermezler ki o fesatları gönüllerine acı gelsin. Bilakis &#8220;Bu bir fesat değildir; bize iftira ve boş bir sözdür.&#8221; derler.</p>
<p>Hal böyleyken onlar, ne &#8220;iftira&#8221;nın ne de &#8220;söz&#8221;ün anlamını bilirler. Böyleleri gafilveşehvet dolu kimseler olup şeytan onlar üzerinde dilediğini yapar. Şüpheleri yalnızca &#8220;söz&#8221;den kaynaklanmadığı için sözle ıslah edilmeleri de mümkün değildir. Bu tür insanların çoğu, Hak Teâlâ&#8217;nın kendileri hakkında şöyle buyurduğu kimselerdir:</p>
<p><em>&#8220;Biz onların kalplerine perde koyduk ki anlamasınlar, kulaklarına ağırlık koyduk ki duymasınlar. Sen onları doğru yola çağırsan da asla doğru yola gelmezler.&#8221;21</em></p>
<p><em>&#8220;Sen Kur&#8217;an&#8217;da Rabbinin birliğini anınca onlar, canları sıkılmış vaziyette arkalarını dönüp nefretle kaçarlar.&#8221;22</em></p>
<p>Madem durum bundan ibarettir, öyleyse böylelerine kılıçla muamele etmek delille konuşmaktan daha evladır.</p>
<p>Buraya kadar anlatılanlar ibahat ehlinin rezilliklerini an­latmak için kafidir. Hâsılı bu bölüm altında dile getirilen hataların sebepleri ya insanın kendi nefsini ya Allah&#8217;ı ya da kendisinden Allah&#8217;a uzanan yolu yani şeriatı bilmemekten kaynaklanır.</p>
<p>Cehalet, insanın tabiatıyla uyumlu bir hususta ortaya çık­mışsa giderilmesi daha güç olur. Bu nedenle, bazı insanlar hiçbir şüphe taşımadan ibahat yolunu seçerler ve &#8220;Biz şaşkm ve kararsız kimseleriz&#8221; derler. Onlara &#8220;Hangi konuda ka­rarsızsınız?&#8221; diye sorulsa, cevap veremezler. Çünkü onların ne bir arayışı ne de şüphesi vardır. Böylelerinin durumu, bir doktora gidip &#8220;Hastayım&#8221; diyen ama rahatsızlığının ne olduğunu söylemeyen kimseye benzer. Hastalığın ne olduğu tespit edilmeden tedavi de mümkün olmaz. İyisi mi böyle kimselere &#8220;Hangi konuda tereddüt edersen et, ancak senin yaratılmış olman ve yaratıcının her şeye kadir, alim ve her istediğini yapabilen biri olduğu hususunda şüphe duyma.&#8221; demektir.</p>
<p>Burada ifade edilen mana, daha önce detaylı bir şekilde açıkladığımız deliller vasıtasıyla onlara gösterilmelidir.</p>
<p>İmam Gazali &#8211; Kimyâ-yı Saadet Serisi 1 ,Hakiki Mutluluk Sırrı,syf:59-87</p>
<p>1 insan, 76/1.</p>
<p>2 Buhârî, Tevhid, 55 (nr. 7553).</p>
<p>3 Buhârî, Edeb, 18 (nr. 5999).</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[4]</a> Buhârî, Isti&#8217;zân, 1 (nr. 6227).</p>
<p>5.Yunus,10/3</p>
<p>6.En&#8217;am,6/75-78</p>
<p>7.En&#8217;am,6/75</p>
<p>8.A&#8217;raf,7/54</p>
<p>9.En&#8217;am,6/76</p>
<p>10.Necm, 53/30.</p>
<p>11.Maide,5/18.</p>
<p>12.A&#8217;la,87/14-15</p>
<p>13.Talak,65/1</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[14]</a> Fâtır, 45/18.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[15]</a> Ankebut, 29/6.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[16]</a> Fussılet, 41/46.</p>
<p>17.Şuarâ, 26/89.</p>
<p>18.Âl-i Imrân, 3/134.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[19]</a> Hûd, 11/6.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[20]</a> Necm, 53/39.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/">Hak Teala’yı Bilmek</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hak-tealayi-bilmek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>&#8221;Naklin Doğruluğu Ancak Akılla Bilinir&#8221; Ne Demek?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/naklin-dogrulugu-ancak-akilla-bilinir-ne-demek/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/naklin-dogrulugu-ancak-akilla-bilinir-ne-demek/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Nov 2024 15:09:01 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akâid ve Kelâm Bahisleri]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[nakil]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27181</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Bu ifade kelamcılara aittir. Gazali ve Razî gibi&#8230; İlk planda çarpıcı ve sarsıcı olduğu görülür. Akla bu kadar vurgu, bu kadar ehemmiyet fazla olmadı mı? Naklin doğruluğu haber ve­renin doğruluğu ile bilinmiyor muydu? Hemen belirtelim ki, burada nakilden kasıt hadis de­ğil, Kur’an’dır, Kelamullah’tır. Bu durumda yukarıdaki ifade “Kur’ahın doğruluğu ancak akılla bilinir” şeklinde anlaşılma­lıdır. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/naklin-dogrulugu-ancak-akilla-bilinir-ne-demek/">”Naklin Doğruluğu Ancak Akılla Bilinir” Ne Demek?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3.jpg"><img decoding="async" class=" wp-image-14854 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3.jpg" alt="" width="338" height="225" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3.jpg 275w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/indir-3-236x157.jpg 236w" sizes="(max-width: 338px) 100vw, 338px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu ifade kelamcılara aittir. Gazali ve Razî gibi&#8230; İlk planda çarpıcı ve sarsıcı olduğu görülür. Akla bu kadar vurgu, bu kadar ehemmiyet fazla olmadı mı? Naklin doğruluğu haber ve­renin doğruluğu ile bilinmiyor muydu?</p>
<p>Hemen belirtelim ki, burada nakilden kasıt hadis de­ğil, Kur’an’dır, Kelamullah’tır. Bu durumda yukarıdaki ifade “Kur’ahın doğruluğu ancak akılla bilinir” şeklinde anlaşılma­lıdır. Üstte dediğimiz gibi Kur’anın doğruluğu haber verenin doğruluğu ile bilinmiyor muydu? Şimdi burada önce başka ça­lışmalarımızda buna verdiğimiz cevaba değineceğim, ardından yeni ulaştığım bilgiler çerçevesinde daha önce verdiğim cevap­ları te’yid edeceğim. Daha önce şöyle yazdım:</p>
<p>“Naklin doğruluğu ancak akılla bilinebilir.” Bu cümlede el­bette “mutlak akıl”kastedilmemektedir. Metinde kuvvetliden za­yıfa bir kaç ihtimal zikretmiştik. Buna göre maksat şu olmalıdır:</p>
<p><strong>1.</strong>Nakil kendi kendini ispat edemez.Mesela Kur’ahın Al­lah kelamı olduğu Kur’ahın kendisiyle ispat edilemez. Mesela Kur’an Allah kelamıdır, çünkü Kur’an Allah kelamı olduğunu söylüyor. Böyle olmaz. Kur’ahın Allah kelamı olduğu ancak akılla ispatlanabilir, doğrulanabilir. Mesela “Muhammed (a.s.) Peygamberdir” önermesini nasıl ispat ederiz? Kendi dışında bir şeyle. Kendiyle olmaz. “Muhammed (a.s.) Peygamberdir, çünkü peygamber olduğunu söylüyor” demek bir ispat şekli değildir. Zira bu bir şeyi kendisiyle ispat etmektir ki, ispat değildir. O halde kendi dışında bir şeyle ispat etmek gerekir. O da muci­zedir. Muhammed (a.s.) peygamberdir, çünkü mucize göster­mektedir. Muhammed (a.s.) peygamberdir, çünkü hayatında ya­lan söylediği vaki değildir. îşte “naklin doğruluğu ancak akılla bilinir.&#8221; demek nakli kendi dışında kesin bir delille -ki o akıl­dır- ispat etmek demektir. Kastedilen büyük ihtimalle budur, ama zayıf da olsa diğer ihtimaller şunlar olabilir.</p>
<p><strong>2.</strong>Naklin doğruluğundan maksadın, tek tek ayetler değil, kelamın, yani Kuranın bütünü olduğu da söylenebilir. Allah’ın varlığı ve sıfatları akılla bilinmektedir. Kelam da Allah’ın sıfatı­dır. Kelam sıfatım ispat etmeden şeriatı da ispat etmek müm­kün değildir. Şeriat, yani din, yani Kur’an&#8230; Bu durumda nak­lin doğruluğu, yani Kur’an m Allah kelamı olduğu ancak akılla bilinir. Mucizeye bakarak peygamberin peygamberliğini bilmek de böyledir. Tebliğ ettiği vahiyden önce onun peygamber oldu­ğuna aklın ikna olması gerekir. Aslında bu maksad ile birinci maksad birbirini tamamlamaktadır. Birbirlerine zıt değillerdir. Netice itibariyle bir bütün olarak veya tek tek her bir ayetin anlaşılmasında akıl etkin olmaktadır.”</p>
<p>Evet, böyle söyledim. Sonra Razî’nin de bunları ifade etti­ğini gördüm. Şimdi de meseleyi ondan takip edelim. Razî <em>el- Işâre</em> kitabının başında kelam ilminin en üstün ilim olduğunu delilleriyle açıklamaya çalışır. Bu delillerin ilki, bir ilmin üstün­lüğünün konunun şerefi ile ilgili olmasıdır. Kelam, Allah’ın zat ve sıfatlarını incelediği için doğal olarak en üstün ilimdir. Bizi burada ilgilendiren ise ikinci delildir. Buna göre bütün ilimler kelama muhtaçtır. Kelam ise hiçbir ilme muhtaç değildir. Bu durumda o, diğer ilimlerden daha üstün demektir. Razi, şöyle ki, diyerek bunu açıklar:</p>
<p>“Fakihin akıl yürütmesi şer’î hükümler; usulcünün akıl yü­rütmesi vucub, ibaha, umum ve hususa delalet etmesi açısından İlahî hitabın bilinmesi; müfessirin akıl yürütmesi Allah’ın kela­mının anlamları, muhaddisin akıl yürütmesi de sahihliği ve za­yıflığı açısından hadisler üzerinedir. Bütün bu ilimler Allah’ın bir hitabının olması hususuna bağlıdır. Bu hitap Kur’an, Ke- lamullah olduğuna göre peki bu hitap nasıl ispat edilecektir? Allah&#8217;ın zat ve sıfatları bilinmezse Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğu nasıl anlaşılacaktır? Allah’ın varlığı ve O’nun hayat sa­hibi, alim, iradeyle fiilde bulunan, mütekellim olduğu, peygam­ber gönderen oluşuna delil bulunmadığı, mucizelerin şartları ve bunların peygamberlerin doğruluğuna delalet biçimi bilinme­diği sürece yukarıda bahsi geçen ilimlerde araştırma yapmanın hiçbir anlamı yoktur. Böylece kelam ilminin diğer ilimlere ih­tiyacı yokken, diğer ilimlerin kelama muhtaç olduğu sabit ol­muştur.” (Bk. <em>el-îşârefi usûli&#8217;l-kelam,</em> s. 22)</p>
<p>Görüldüğü gibi önce nakil, yani Kuranın Allah kelamı olduğu, ondan önce de Allah’ın varlığının, hayat ve irade sa­hibi ve mütekellim olduğunun ispat edilmesi gerekir ki, Kuran araştırma ve incelemelerine geçilmesinin bir anlamı olsun. O halde denilebilir ki, naklin doğruluğu, yani naklin Allah’ın bir kelamı olduğu ancak akıl yürütmelerle bilinir.</p>
<p>Burada bir mesele kalıyor. Yukarıda şunu sormuştuk: Nak­lin doğruluğu haber verenin doğruluğu ile bilinmez mi? Yani Hz. Peygamber doğru ise, emin ise biz de Kur’an’ın Allah’ın kelamı olduğuna inanırız. Aslına bakarsanız burada da bir akıl yürütme vardır. Muhammed (a.s.) doğru sözlü, güvenilir biri­dir. Getirdiklerinin Allah’tan olduğunu söylüyor. Muhammed (a.s.)’ın yalan söylemesi düşünülemez. O halde bu sözler Al­lah’ın sözleridir. Ama mesele bu kadar değil. Razî Hanbeliler içerisinde bazı Haşvîler ile ehl-i hadisin kelam ilmi ile meş­gul olmanın haram olduğuna kail olduğunu belirtmektedir. Bu grupların çeşitli delilleri var, ama en aklî olanı şöyle: Sahabe, kesinlikle bu ilimler hakkında konuşmamış ve araştırma yap­mamıştır. Sahabenin konuşmadığı ve araştırma yapmadığı her şey bidattir. Dolayısıyla bu ilim de bid’attır.</p>
<p>Razî buna şöyle cevap vermiştir:</p>
<p>“Sahabenin, Yaratıcının varlığı ve sıfatlarının Muhammed (a.s.) ın nübüvvetinin ispatının delillerini araştırmadıklarını söylemek mümkün değildir. Çünkü onlar bunları bilmekle mü­kelleftir. Bilgileri elde etmenin yolu da ya duyu ya haber ya da akıl yürütmektir. Bu bilgilerin duyu ile elde edilmesinin imkanı yoktur. Çünkü onlar ne Allah’ı görmüşler ne de O’nun yüce hi­tabını işitmişlerdir. Bu bilgileri elde etme yolu haber de değil­dir. Zira bu konuda haber veren hakkında söylenebilecek şey, başka haber verenler hakkında söylenebilecek şey ile aynıdır.”</p>
<p>Burada bir duralım. Razî ye göre Muhammed (a.s.) Allah’ın varlığından, birliğinden, sıfatlarından, kelamının olduğundan bahsediyor. Biz de bunun böyle olduğunu hemen kabul edelim, derseniz olmaz! Muhammed (a.s.) haber verme yönüyle diğer haber verenler gibidir. Diğer haber verenlerin verdiği haberin doğruluğu araştırıhyorsa Muhammed (a.s.)’ın verdiği habe­rin doğruluğu da akıl yürütmelerle ortaya konulmak zorunda­dır. İşte bu noktada mucize konusu gündeme gelmektedir. Ta­bii bunun yanında Muhammed (a.s.)’in ahlakî yönü de önem arzetmektedir. Ama belki de peygamberliği ispat cihetiyle en önemlisi mucizedir. Yine Muhammed (a.s.) Allah’ın varlığın­dan ve birliğinden bahsetmektedir. Elbette o diyorsa doğrudur, denilebilir. Ama Allah’ın varlığı ve birliği akıl yürütmelerle is­pat edilmek zorundadır.</p>
<p>Razî’nin sözlerine devam çdelim:</p>
<p>“Haberin doğru olduğu bilinmediği müddetçe kişide haber yoluyla bir bilgi hasıl olmayacağından, başka bir haber verenin haberi ile tahakkuk edecek bilgi geriye doğru sonsuz bir zincir halinde devam edek, teselsül ortaya çıkacaktır. Binaenaleyh bu haberin doğruluğuna dair bilgi de bir başka bilgiye bağlı ise bu da geriye doğru sonsuz bir zincir halinde devam edip gidecek­tir. Öyleyse bu bilgilerin elde edilmesinin akıl yürütmelerden başka bir yolu yoktur. Bu bilgilerin tahsili zorunludur ve zo­runlu olan şeyin ancak yerine getirilebileceği şey de zorunlu­dur. Dolayısıyla bu deliller üzerinde akıl yürütmek de zorun­ludur.” (Bk. <em>el-lşârefi usûlıl-kelam,</em> s. 24)</p>
<p>Razî’nin genel mantığı isabeti olsa da Allah’ın varlığı üze­rinde akıl yürütmelerin en azından sanki herkes için zorunlu olduğunu söylemesi tartışmaya açıktır. Herkes neden Allah hakkında felsefî akıl yürütmeleri öğrenmeye mecbur olsun İd?! Ama herkesin fıtrat cihetiyle basit anlamda da olsa bir tür akıl yürütmeye ihtiyacı olabilir. Kainatta bir nizam var. Bu nizamın elbette bir düzenleyicisi olmalıdır. Basit bir eşya yapıcısı bu­lunmadan olmaz. Kainatta bunca varlık var. Elbette bunların bir yaratıcısı olmalıdır. Bunların dışında cisim, cevher, araz, vucup, imkan, hudus, kıdem gibi lafızlarla yapılan ispat yöntem­leri herkesi ilgilendirmemektedir. Bu gibi deliller herkesi de­ğil, özel olarak o alanın uzmanlarım ilgilendirir.</p>
<p>Bu bir yana görüldüğü gibi Razî haberin doğruluğunun an­cak akıl yürütmeyle ispat edilebileceğini söylemektedir. Bunu başlıktaki ifadeye tercüme edersek naklin doğruluğu sadece akılla bilinir demektir. Önce akılla naklin, yani haberin varlı­ğının ispatı, sonra o naklin çeşitli açılardan anlaşılması yorum­lanması. .. Tabii anlama ve yorumlama da akıl işidir, o da ayrı bir konu. Bu noktada da bir önceki başlığı hatırlamak gerekir.</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Akademik Sohbetler 2(Kelam),syf:147-151</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/naklin-dogrulugu-ancak-akilla-bilinir-ne-demek/">”Naklin Doğruluğu Ancak Akılla Bilinir” Ne Demek?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/naklin-dogrulugu-ancak-akilla-bilinir-ne-demek/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Gazali Bir Ara Agnostik Oldu Mu?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 29 Nov 2024 15:05:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[Agnostisizm]]></category>
		<category><![CDATA[Şüphe]]></category>
		<category><![CDATA[Ebû Hâmid el-Gazâlî]]></category>
		<category><![CDATA[fideizm]]></category>
		<category><![CDATA[Yavuz Köktaş]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27176</guid>

					<description><![CDATA[<p>Enis Doko, Gazalî’nin bir ara agnostik olduğunu söylüyor. Bazıları da Gazalî’nin 6 aylık gibi bir dönemde sofist ol­duğunu iddia ediyor. Oysa agnostizm veya sofizm bizzat Tanrı­nın yahut bilginin varlığından şüphe içerisinde olmak demektir. Agnostiğe göre Tann’mn varlığını ve yokluğunu ispat edecek kadar yeterli delil yoktur. Bunlar sadece bir yöntem olarak de­ğil, epistemik olarak da ontolojik [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/">Gazali Bir Ara Agnostik Oldu Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="size-medium wp-image-13196 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4-240x300.jpg" alt="" width="240" height="300" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4-240x300.jpg 240w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/11/fj9yxYp4.jpg 320w" sizes="(max-width: 240px) 100vw, 240px" /></a></p>
<p>Enis Doko, Gazalî’nin bir ara agnostik olduğunu söylüyor.</p>
<p>Bazıları da Gazalî’nin 6 aylık gibi bir dönemde sofist ol­duğunu iddia ediyor. Oysa agnostizm veya sofizm bizzat Tanrı­nın yahut bilginin varlığından şüphe içerisinde olmak demektir. Agnostiğe göre Tann’mn varlığını ve yokluğunu ispat edecek kadar yeterli delil yoktur. Bunlar sadece bir yöntem olarak de­ğil, epistemik olarak da ontolojik olarak da şüphenin varlığını asd kabul ediyor. Gazalî, hayatının bir döneminde azıcık da olsa Allahın varlığından şüphe içerisinde oldu mu? Biz şüphe ile imanın bir arada olmayacağını biliyoruz. Gazalî, acaba şüphe ile birlikte mi iman etmiş oldu?</p>
<p>Gazalî’nin kendi krizini anlattığı <em>el-Munkız mined-dalal </em>adlı eserinde söylediklerinden anladığım şudur: Gazalî bir kriz yaşıyor, ama bu bir iman krizi değildir. Burada Allah’ın varlı­ğından şüphe etmiş değildir. Bu açıdan inanç krizi yaşamıyor. Allah’ın var olduğunu, tek olduğunu kabul ediyor. Burada sı­kıntı yok Ancak bunu ispat etmenin yöntemi olarak kelamı da felsefeyi de masum imam anlayışını da reddediyor, kabul et­miyor. Çünkü özellikle kelam ve felsefe akıl yürütmelere da­yanıyor ve akıl yürütmeler her zaman hatalı sonuç verebiliyor. Aklın yanılma ihtimali her zaman var. Üstelik akıl yürütmeler bir noktadan sonra bıktırıcı, usandırıcı ve sıkıcı olabiliyor. Akıl yürütmeler hatalı olduğu için şimdi Allah’ın varlığı da batıl mı olacak? Hayır. İşte Gazalî bu noktada yöntem olarak kesinliği ortaya koyacak bir arayış içerisine giriyor. En güzel ve kesin ispat yöntemi olarak da tasavvuf! yöntemi kabul ediyor. Şimdi bir başkası da tasavvuf! yöntemi eleştiri konusu yapsa bu Al­lah’ın varlığından şüphe içerisinde olduğunu mu gösterecek?</p>
<p>Enis Doko demişken belirtmem gerekir ki, kendisi, agnos­tiklere karşı hoş bir tutum içinde. Onun için Gazalî’yi de mal­zeme olarak kullanıyor. Dahası da var: Doko’nun bir twitine muttali oldum. Kısa bir video da yayınladı. Şaşırdım kaldım doğrusu. Şunu diyor kısaca: “Bir kişi hem Müslüman hem de agnostik olabilir. Ahlaksız Müslüman olabiliyor. Amelsiz Müs­lüman olabiliyor. înancmda şüpheli olan niye Müslüman ol­masın. Böyle bir Müslümanlık ideal olmasa bile kişi yine de Müslüman olabilir. Mesela bir agnostik Tanrı’nın varlığına ve yokluğuna inanmadığı halde bir dinin amellerini yapabilir. O zaman o kişi Müslüman demektir.”</p>
<p>Bu, işin özeti. Bundan sonra bunu teyid etme babında de­mediğini bırakmıyor! Şöyle diyebilmiştir: Gazali ve pek çok kişi bir müddet agnostik bir süreç yaşamıştır. Sahabeden de şüphe beyan edenler var. Peygamberimiz onları dışlamak ye­rine “işte iman bu” diyerek onları dışlamamıştır. Doko, burada vesveseyi şüphe olarak anlıyor! Oysa vesvese şüphe değildir. Dahası Hz. Peygamber, vesvesenin kendisine iman dememiş­tir. Vesvese iman olabilir mi?! Hz. Peygamberin iman dediği şudur: Şeytan, kişiye vesvese veriyor, onu ayartmaya çalışıyorsa o kişide iman var demektir. Hırsız boş eve girer mi? Şeytan da işte iman olmayan kalbe vesvese veremez. Dolayısıyla hadis­lerde vesvese kavramı daha çok şeytan tarafindan insanın içine atılan ve onun imanına zarar vermeyi amaçlayan tehlikeli so­ruları, düşünceleri belirtir.</p>
<p>Burada bir felsefeci olan Doko’nun hadislerden delil getir­mesinin ilginç olması bir yana güzel bir tarafi da vardır. Demek ki, delilsiz, hadissiz, sünnetsiz olmuyor. Peki hadisleri anlaya­biliyor muyuz? Bu konu üzerinde biraz daha durmak istiyo­rum. Evet, hadislerde vesvesenin iman olduğu geçer, ama aynı hadislerde Peygamberimizin vesveseden Allaha sığındığı da geçer. Şöyle bir hatırlayalım:</p>
<p>Hz. Peygamber, Arafat gecesinde yaptığı duada, &#8220;Allahım! Vesveseden sana sığınırım” diye dua etmiştir. (Tirmizî, Duâ, 78) Hadislerde her insanın bir şeytanının bulunduğu <em>(Müs- ned,</em> I, 385; Dârimî, Rikak, 25), kanın damarlarda dolaşması gibi şeytanın da insanın içinde dolaştığı (Buhârî, Ahkâm, 21; Bed’ü’l-halk, 11; Ebû Dâvûd, Savm, 78) bildirilir. Gazzâlî bu hadisi, &#8220;şeytanî tesirlerin iç dünyamıza sirayet etmesi” şeklinde yorumlar; kendisinin de zaman zaman hiç beklemediği du­rumlarda kalbine değişik vesveseler doğduğunu söyler. <em>(Kanû- nüt-tevil,</em> s. 12-13)</p>
<p>Yukarıdaki iddiada dile getirildiği gibi bazı müslümanlar Resûl-i Ekrem’e gelerek içlerinden, söylemeye dahi cesaret ede­meyecekleri vesveseler geçtiğinden yalanmışlardır. Resûlullah da bu durumun onlardaki kesin ve katıksız imana delâlet etti­ğini, <u>ümm</u>etinin bu tür vesveselerden dolayı -telkin edilenleri yap<u>madıklar</u>ı sürece- sorumlu tutulmayacağını beyan etmiş­tir. (Müslim, îmân, 201-205, 211) Hâris el-Muhâsibî’ye göre Resûlullah, sahâbîlerdeki bu duyarlılığı vesvese konusunda so­rumluluklarım yerine getirmeleri noktasında yeterli saymıştır. Zira insanlardan içlerindeki vesveseleri söküp atmalarını bek­lemek kendi tabiatlarını değiştirmelerini istemek anlamına ge­lir, bu da irade gücünü aşar. Vesvese konusunda sorumluluktan kurtulmak için aklın ve bilginin gereğine göre davranarak ves­vesenin etkisini önlemek yeterlidir. <em>(er-Ri<sup>(</sup>âye,</em> s. 188-189,249- 250). Âlimlerin belirttiğine göre ilgili hadislerde kesin imana delâlet ettiği bildirilen şey şeytan tarafindan insanların içine atı­lan vesveseler değil, onları anlatmayı dahi kendileri için ateşte yanmaktan daha tehlikeli görerek bundan derin üzüntü duyan müslümanların bu konudaki sadakat ve duyarlılıklarıdır. İşte imana delalet eden şey budur. Yukarıda dediğimiz gibi bun­lar şeytanın imanı yerinden sökmek için mü’minin kalbine at­tığı gelip geçen düşüncelerdir. Esasen şeytan, başka yollardan saptıramadığı müminlere vesvese verir; inkâr ve İsyana sapan­lar zaten şeytanın oyuncağıdır, onlara vesvese vermesine gerek yoktur. Resûl-i Ekrem bu tür vesveselerden yakınanlardan bi­rine, “Allah’a hamdolsun ki şeytan size vesveseden başka bir yolla zarar verememiştir”; başka birine de, “Allah’a hamdol­sun ki şeytanın tuzağını vesveseye çevirdi” demiştir. <em>(Müsned, </em>I, 340; ayrıca bk. I, 235; Ebû Dâvûd, “Edeb”, 109) (Bk. DİA..“Vesvese” maddesi)</p>
<p>Doko, peygamberimizden insanları dışlamamayı, kazanmayı öğrendiğini söylüyor! Allah’ın varlığı aklî delillerle bilinmez, diyen sufiler varmış! Bunlar teistik agnostikmiş!! Batıda fıdeistler agnostik teistlermiş. Kendisi ise agnostik değil, rasyonel teistmiş. Daha da ilginci videosunda teistleri yüzde 51 Tanrı ve nübüvvete inanan olarak zikretmesi!! Çok ilginç!! Acaba ken­disi de bir teist olarak yüzde 51 mi Allah’a inanıyor?! İnanı­lacak gibi değil! O zaman Kur’an’a iman nedir? Yoksa Doko yüzde 51 mi Kur’an’ın Allah’tan bir vahiy olduğuna inanıyor?! Öyle ya! Şüphe içerse de Allah’a iman olduğuna göre şüphe­miz olsa da Kur’an’ın Allah’tan geldiğine iman olmaz mı? İman ve şüphe, maalesef yanyana&#8230;</p>
<p>İman ve şüphe demişken Taha Abdurrahman aklıma geldi. Taha Abdurrahman, şüphe metodu nerede ve nasıl uygulanmalı diye soruyor. Taha Abdurrahman, şüphe metodunu batıklardan alarak kendi din, kitap ve medeniyetine uygulayan Müslüman­ların yaptığını eleştiriyor ve ufuk açıcı tasnifler ortaya koyuyor. Buna göre modernist müslümanlar şüphe metodunu batıklar­dan ahp Kur’an incelemelerinde kullanıyorlar. Bu da hem iş­leri karıştırmak hem de inançlarda ciddi sarsıntılara sebep ol­mak anlamına geliyor. Şöyle: Şüphe metodu, maddi olgular sahasına münhasırdır. Burada uygulanırsa fayda verir, bilginin artmasına sebep olur. Zira bu alanda sadece görüntü ile yeti­nilmez, ciddi deneyler yapıhr, deneyler tekrarlanır, şüphe izale edilmeye çahşıhr ve bir şekilde bilgiye ulaşılır.</p>
<p>Batıda bir takım bilim adamları bu şüphe metodunu Tevrat ve inciTe uygulamış, bu kitapların otantik olmadığına dair ciddi sonuçlara ulaşmışlardır. Bu da Kutsal kitaplara olan inancı za­yıflatmıştır. Maalesef Müslümanlar da bu metodu alıp Kur’an ve bizim tarihimize uygulamışlardır. Ve sonuç aynıdır: Kur’an’a olan inanç, değerlere olan inanç zayıflamıştır. Oysa Kur’an ayet­leri maddi olgular sahasına ait değildir; değerler sahasına aittir. Dolayısıyla Kur’an ayetleri noktasında bizi hakikate ulaştıracak yol şüphe yolunun tam zıttı bir yolu izlemektir. Bu yolun şeksiz iman olduğunda şüphe yoktur. Zira bir değere iman arttıkça o değer de kendini iman eden kişiye daha fazla açar. O değere iman azaldığında ise değerin açılımı eksik olur. Bir değere karşı tam bir şüphenin olması durumunda ise imandan eser kalmaz.</p>
<p>İman meselesini Batılı kavramlarla izah etmeye çalışmanın sonucu budur. Rasyonel değil de, agnostik teist varmış ve ola­bilirmiş! Ne kadar var, var mı, doğru mudur, bilmiyorum. Ama olsun, önemli değil, Batı burası, her şey olabilir. Peki agnos­tik mümin olunabilir mi? Asla! Kur’an’a bakıyoruz, iman me­selesinin kesin olduğunu görüyoruz. İnanan için durum böyledir. İşte birkaç ayet:</p>
<p><em>“Hâlbuki onların bu hususta hiç bilgileri yoktur. Sadece zanna uyuyorlar. Zan ise hiç şüphesiz hakikat bakımından bir şey ifade etmez.”</em> (Necm, 28)</p>
<p><em>“Onların çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan (ilimden) hiçbir şeyin yerini tutmaz”</em> (Yûnus, 36)</p>
<p><em>“De ki: Yanınızda bize açıklayacağınız bir bilgi var mı? Siz zandan başkasına uymuyor ve sadece yalan söylüyorsunuz.” </em>(Eriâm, 148)</p>
<p><em>“Bu hususta onların hiçbir bilgisi yoktur. Onlar sadece zanna göre hüküm veriyorlar”</em> (Câsiye, 24)</p>
<p>Hristiyanların durumu ve Hz. İsa’nın çarmıha gerilmesi inançları konusunda da Cenâb-ı Hak, <em>“Bu hususta zanna uy- mak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.” buyuruyor.</em> (Nisa, 157)</p>
<p>Bu kadar ayet bir kesin bilginin, bir de zannî/şüpheli bil­ginin olduğunu söylüyor. Tevhid, yani hakikat, yani Allah’ın birliği kesin bilgidir. Onun dışında olan şirk, küfür, ateizm, deizm, agnostisizm vs. zannî nilgilerdir. Bunların kesin bilgi, tevhid karşısında hiçbir değerleri yoktur. Hal böyle iken ag- nostizme hoşgörülü yaklaşıp böyle bir İmanın geçerli olabile­ceği nasıl söylenebilir?</p>
<p>Tam da bu noktada bir hususu hatırlatmak gerekir: Objek­tif kesinlik ile sübjektif kesinliği karıştırıyor Doko! Evet, Al­lah’ın varlığı objektif bir kesinlik değildir. Yani herkesi bağla­yıcı, mecbur bırakan bir bilgi değildir. Olması da gerekmez. Çünkü olursa imtihan sırrına aykırı olur. O halde Allah, her­kesin görüp inanmak “zorunda” kalacağı bir konu, bir inanç değildir. Bu sebeple herkese “bak, ben inanıyorum, sen de ina­nacaksın!” denilemez. Zaten böyle olsa imtihan gerçeği orta­dan kalkardı. Allah isteseydi, herkes mü’min olurdu. Ama iste­medi, bu durum ayetle sabit. Bununla birlikte Allah’ın varlığı inanan için kesindir, yüzde 100’dür. Buna sübjektif kesinlik di­yebiliriz. Şöyle ki; aç-susuz bir insanı veya midesi ağrıyan bi­rini düşünelim. Açlık veya hastalık o insan için kesindir. Ama karşıdaki insan için kesin olmayabilir. Tok ne anlar açın ha­linden misali&#8230; Şimdi bu durumda aç olan insan için yüzde 51 açtır veya hastadır diyebilir miyiz? Hayır! O kişi için açlık veya hastalık yüzde yüzdür. Ama karşıdaki insan için bu du­rum, yüzde 51 veya 90 olabilir. Bunun gibi kişi için kesinlik arzeden nice olay vardır. Adam birini öldürmekle suçlanır. O adam katil olmadığına kesin inanır. Ama deliller, şahitler onun aleyhinedir. Katil olmadığı halde ceza alır. O halde meseleleri karıştırmamak gerekir.</p>
<p>İlaveten söylebiliriz ki, Allah’a iman burada saydığımız gibi tamamen sübjektif bir kesinlik de değildir. Dış alemde de O’nun varlığına işaret eden nice deliller konulmuştur. Aklını kullananlar için elbette bunda ibretler vardır. Allah öyle buyur­muyor mu? “Kuran ın gerçek olduğu kendileri için apaçık belli oluncaya kadar onlara dış dünyada, çevrelerinde ve kendi içle­rinde bulunan delillerimizi hep göstereceğiz. Rabbinin her şeye tanıklık etmesi (onlar için) yeterli değil midir?” (Fussilet, 53) Ama neticede kimse bunlar sebebiyle inanmak zorunda değil­dir. Zaten Allah dileseydi, herkes iman ederdi, ama dilemedi.</p>
<p>Şimdi bu dediğimizi muhtemelen Doko’nun sevdiği Batı diliyle ifade etmeye çalışalım. Iman-tahkik-akıl ilişkisi konu­sunda üç görüş vardır.</p>
<p><em><strong>1.Katı akılcılık (Teizm):</strong> Bu anlayışa göre aklî bir delil ol­madan iman olmaz.</em></p>
<p><em><strong>2.Katı imancılık (Fideizm):</strong> Buna göre dinî inanç sistem­leri rasyonel bir değerlendirmeye tabi tutulamaz. Yani iman için soyut ve çıkarımsal delillere ihtiyaç yoktur.</em></p>
<p><em><strong>3.Eleştirel akılcılık</strong>: Eleştirel akılcılığı tanımlamanın en iyi yolu, onun her iki yanında bulunan katı akılcılık ve katı imancılıktan farklı olan yönlerini ortaya koymaktır. Eleştirel akıl­cılıkta fideizme benzemeksizin dinî inançların rasyonel ola­rak değerlendirilmesinin mümkün olduğu kabul edilir. Fakat o, katı akılcılığa benzemeksizin bu değerlendirmenin kesin ve herkes tarafindan kabul edilmesi gereken kanıtlarla temellen­dirilmiş olmasını zorunlu görmez.</em></p>
<p>Benîm şahsen meylettiğim görüş budur. Bu görüş yuka­rıda sübjektif kesinlik dediğim hususu da teyid etmektedir. Zira imanın herkesi kabule zorlayan delillerle temellendirilmesi zorunlu değildir. Zaten herkesi kabule zorlayan bir delil varsa orada imandan bahsedilemez. Bununla birlikte ferdin kabul ettiği bu iman kendisi açısından kesindir, şüphe barındırmaz.</p>
<p>Gelelim diğer ifadelere&#8230; Tanrının varlığına ve yokluğuna inanmayan bir agnostik herhangi bir dinin amellerini yapabilir­miş! YaniTanrı’nın varlığından şüphe içinde olan birinin namaz kıldığını düşünelim! “Tanrı’nın varlığından emin değilim, ama olabilir de&#8230; Bana namaz kıl, demiş. Aslında böyle bir emir ol- mayabilir de&#8230; Ama ben belki Tanrı vardır diye böyle bir na­maz kılsam hiç de fena olmaz!” Düşünebiliyor musunuz? Ben düşünmek dahi istemiyorum. Bir din bu kadar sulandırılabilir mi? Ahlaksız, amelsiz Müslüman olabiliyor, inançsız Müs­lüman niye olmasın?! Adama &#8220;kafan yerinde mi? Ne içtin de bu hale geldin?” diye sorarlar. Bu, kafayı yiyip nirvanaya ulaş­mak değil de nedir?</p>
<p>Aslında bunlara cevap vermeye değmez, diyesim geliyor içimden. Deve misali, neresine cevap vereceksin?! Gazalî yan­lış anlaşılmış, sufıler yanlış anlaşılmış, fideistler yanlış anla­şılmış, sahabe yanlış anlaşılmış! Ama şu kadarını söylememe müsaade edin: Müslümanlar cinnet mi geçiriyor? Müslüman- lar ne yapmaya çalışıyor?! Herkesi müslüman yapmak için bu kadar taviz vermeye ve fütursuz konuşmaya gerek var mı? Üs­telik konunun uzmanı olmadığını söylediği halde!! Bu, haddi aşmak değil midir? İnanç esaslarını yeni mi öğreniyor Doko, yeniden mi şekillendirmeye çalışıyor? Gazalî, inancından mı şüphelendi yoksa aklî deliller ile uğraşmak mı onu bunalttı? Onun serüveni tam anlamıyla inandığı Allah’a aklî yoldan de­ğil, amel ile, takva ile gönülden bağlanma idi. Buna yukarıda değindik. Sufiler, aklî yöntemi kabul etmez, doğru. Bunun ag­nostisizmle ne alakası var?! Bîr sufi kadar Allah’a hakkıyla ina­nan biri daha var mı? Ama bu, neticede sübj ektif kesinliktir. Fi­deistler de sufiler gibi aklî temellendirmeyi kabul etmez. Onun için akıl karşıtıdırlar. Onun için tabir-i caizse “tam/katı iman- cı”dırlar. Şimdi bunları agnostik kabul etmek mümkün mü?! iyi bir fideist olan Kierkegaard bunları duysa Enis’e ne derdi acaba? Diğer taraftan hem yukarıdaki metinde hem de başka çalışmalarında Allah’ın varlığını ispat etmeye çalışıyor? Neden? Agnostik olarak Müslüman kalmak mümkün ise bu çaba niye? Akademik artistlik olsun diye mi? îman şüphe kaldırır bir şey mi ki, agnostizme yer açmaya çalışıyor?! îman eden biri zaman zaman şüpheye düşse onun bu şüphesini tasdik etmek mi yoksa onu gidermek mi gerekir? Biz aklımızla onu ikna edemiyorsak onun şüphesini haklı mı çıkarmalıyız? Allah hakkında şüphesi olanın Kur’an ve Peygamberle hiç alakası olmayacağına göre bunlara Müslüman demek nasıl mümkün olabilir?! Bunun bir adım sonrası deist ama Müslüman, daha ileri bir adımı ateist ama Müslüman, kafir ama müslüman olmayacak mıdır? Ag­nostikler Müslüman olabileceğine göre yahudi ve Hristiyan- lara evleviyede Müslüman demek gerekmeyecek mi? Dini bu kadar sulandırmaya gerek var mı?</p>
<p>Tam bitirdim derken başka bir akademisyenin agnostizm güzellemesine rastgeldim. O da agnostizmi dogmatizmin kar­şısına koyarak farkında olarak veya olmayarak meşrulaştırmaya çalışıyor Ne oluyor Müslümanlara anlamak mümkün değil? Şöyle diyor akademisyen: “Agnostizm kavramı, felsefi ve te­olojik açılardan yoğun tartışmalara neden olan bir kavramdır. Kavramsal olarak agnostizm, mutlak gerçek olarak kabul edi­len ilah, öbür dünya, insanın ilahi olandan mesajlar alması veya ölümden sonra dirilme gibi konuların bilinmez olduğunu, me- tafıziksel, kozmolojik, teolojik ve felsefi konuların bilinmezli­ğini ve belirsizliğini ifade etmektedir. Agnostisizm, şeksiz ve şüphesiz inanıyorum demek yerine şüpheli, açık ve ihtimalli bir şekilde bilmiyorum demektedir. Agnostisizm, kendinden emin bir şekilde mutlak kesinlikle dini, felsefi, bilimsel ve koz­molojik konuların bilineceğine inanmamak demektir. Dogma­tizmde kesinlik, netlik ve mutlaklık varken agnostisizmde ihti­mal, şüphe, görecelilik ve belirlenemezcilik vardır.</p>
<p>On dokuzuncu yüzyılda agnostik ve agnostisizm kavram­larını ortaya atan İngiliz biyolog T.H. Huxley, bilimsel, dini ve metafizik alanlarda bilmediğini ifade etmek için bu terimleri kullanmıştır. Tanrı, öbür dünya, vahiy, dini metinlerin insanüstü bir kaynaktan gelmesi gibi konularda kendinden emin ve kesin bir şekilde dogmatizmi üreten din ve teolojiye karşı agnosti­sizm, bilimsel, felsefi, metafiziksel ve dini konularda dogmatizme karşı bir pozisyonu ifade etmektedir. Agnostizmin zıddı din değil, dogmatizmdir. Dogmatizm, düşünceye, şüpheye, konuş­maya ve iletişime kapıyı kapatırken, agnostisizm yeniliğe, farklı tercihlere, göreceliliğe ve çoğulculuğa kapıyı açık tutmaktadır.</p>
<p>Tanrı, ölümden sonra dirilme, insanüstü alemden mesajlar alma, bazı metinlerin insanüstülüğü, ruh, zihin, yaratılışın kö­keni, mucize gibi konuların mutlak gerçekliğine ve geçerliliğine dair elimizde tartışılmaz, açık, net ve kesin kanıtlar bulunma­maktadır. Dini ve metafiziksel alanlarda elimizde açık, net ve kesin kanıtlar olmadığı için agnostisizm, metafizik konularda kesin hükümler vermekten kaçınır, bu konulardaki hükmü hep erteleyen bir tutum takınır. Dini, felsefi ve bilimsel konularda elimizde yeterli, tatmin edici ve açık kanıtlar olmadığı için on­ları bilmediğinden dolayı onlara dair inanç düzeyinde bir tu­tum ve durum içinde olmama pozisyonunu ve durumunu, ag­nostisizm ifade etmektedir. Dogmatizm, dini, metafiziksel ve felsefi konularda son sözü söylemektedir. Agnostisizm ise sü­rekli olarak söylenen sözlerin ilk sözler olduğunu ve daha çok söylenecek sözler olduğunu ifade etmeye çalışır. Agnostisizmin değer verdiği şey, sözün kesinliği değil, sözün yeniliği, göreceli­liği ve çeşitliliğidir. Birey, sadece insani olan sözü, fikri, teoriyi veya eseri anlayabilir. İnsanın, kendi dışındaki veya üstündeki bir varlığın veya canlının zihnini okuması ve anlaması mümkün değildir. Bütün felsefe, sanat, bilim, teoloji, mitoloji ve edebi­yat, insanın insana söylediği sözün meyveleridir. İnsan, insana kulak vermeli, dinlemeli, yorumlamak, eleştirmeli ve geliştir­melidir. Agnostisizm, bütün insani sözlere son söz olarak de­ğil, söze giriş olarak bakmaktadır.</p>
<p>Agnostisizm, hikmete kesin sahip olduklarını iddia eden, kerameti kendinden menkul gnostisizme karşı olduğu gibi, Tanrı gibi dini kavramları kesin olarak inkar eden ateizme de karşıdır. Agnostisizm, fideizm olmadığı gibi, ateizm de değil­dir. Agnostisizm, inançsızlık veya inanç karşıtlığı değildir. Ag­nostisizm, bilgisizlik veya bilgi yokluğudur. Agnostisizm, ye­terli bilgi yokluğundan dolayı dini ve metafiziksel konularda kesin hükümler vermekten kaçınmaktadır. Agnostisizm, ortada olma, daha doğrusu Araf’ta olmak hali gibidir. Agnostisizm, esnek, değişken ve gelişken bir durumdur. Bilim, felsefe, din,ahlak, sanat ve ekonomi gibi alanlarda ortaya çıkan yeni bilgi­leri, bulguları ve fikirleri olumlu bulan agnostisizm, büyük bir esneklikle yeni kanıtları değerli görmekte ve ileride ortaya çıka­bilecek muhtemel yeni kanıtlara ve bilgilere de kapıyı açık bı­rakmaktadır. Agnostisizm psikolojik açıdan hiçbir şekilde doğ­ruyu buldum ve doğruya sahip oldum psikolojisi içinde değildir. Doğruyu aramak ve herkesin kendi doğrusunu kendince üret­tiğini ve tecrübe ettiğini öngören agnostisizm, hüküm vermek yerine, sürekli olarak hüküm vermekten kaçınan bir psikolo­jik durumu ifade etmektedir. Doğmatizm, hükümlerinde katı, sert ve güçlü olmayı savunurken, agnostisizm ise esnek, zayıf ve akışkan bir durumu ifade etmektedir. Doğmatizm, madde­nin katı halidir. Maddenin gaz hali ise agnostisizmdir. Dog­matizmin katılığına karşı agnostisizm, her şeyin gaz gibi bu­harlaşmasını benimsemektedir.”</p>
<p>Uzun bir alıntı oldu. Daha önce dediğim gibi Batılı kav­ramlarla düşünmenin, hatta imanı izah etmenin sonucu budur. Demek ki, ya agnostik ya da fideist/dogmatik olacaksın! Agnos­tik isen fideist veya dogmatik olamazsın; fideist veya dogma­tik isen agnostik olamazsıîı! Bana ne? Bu kavramlarla düşün­mek zorunda mıyım? Evet, ya fideist ya da agnostik olunabilir, ama mümin olunamaz. İman kesinlik ister. Şüphe barındır­maz. Ancak bu iman fıdeistlerin ve dogmatiklerin imanı gibi değildir. Biz, saçmadır, ama yine de iman edin, demeyiz. İma­nımız a<u>kılla</u> temellendirilebilir bir şeydir. İmanımızı, yani tev­hidi gerekirse başkalarıyla da tartışırız, savunuruz. Tartışmaya kapalı, savunulamayacak bir inancımız, dogmatik bir yapımız yoktur. Yine imanımızın kesinliği, güneşin doğudan doğması gibi bir kesinlik de değildir. Bunun farkındayız. İnsanın aç ol­duğunu bilmesi gibi bir kesinliktir. Mü’min-kafır herkes güne­şin doğudan doğduğunu bilir; ama iman öyle değildir. Zaten imtihan sırrı budur. Yoksa imtihanın ne anlamı <u>kalır</u>dı! Al­lah, herkesin iman etmesini dileseydi, herhalde kendini aşikâr ederdi. O zaman da, bu, iman olmazdı. Görünen, dokunulan şeye iman olur mu?</p>
<p>Ezcümle Müslümanlar kendini, kendi inanç kavramla­rıyla ifade etmeli, başkasının inanç kavramlarıyla hem kendi­nin hem de başkalarının kafasını karıştırmamalıdır. Kavramlar ve içerikleri, doğdukları tarihin, atmosferin, havanın manasını ve ruhunu taşırlar. Başka tarihin kavramlarıyla düşünmek hele de bunu kendi inanç sistemine aktararak sistemi ters yüz et­mek artistik yapıbozumculuk değil, sadece taklittir, hem de ol­dukça yüzeysel bir taklit&#8230;</p>
<p>Yavuz Köktaş &#8211; Akademik Sohbetler 2(Kelam),syf:63-74</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/">Gazali Bir Ara Agnostik Oldu Mu?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/gazali-bir-ara-agnostik-oldu-mu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
