<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Dünya | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/dunya/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Mon, 26 Jan 2026 13:59:59 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Dünya | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Yeryüzünün Sonbaharından Dünyanın Sonbaharına</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/yeryuzunun-sonbaharindan-dunyanin-sonbaharina/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/yeryuzunun-sonbaharindan-dunyanin-sonbaharina/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 26 Jan 2026 13:59:59 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Adem İnce]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[mevsim]]></category>
		<category><![CDATA[sonbahar]]></category>
		<category><![CDATA[Tabiat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=27874</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Oysa ben akşam olmuşum Yapraklarım dökülüyor usul usul Adım sonbahar Attila İlhan, Ayrılık Sevdaya Dahil, s. 103. Sait Faik Abasıyanık, 1934 yılında Varlık, dergisi için kaleme aldığı Sonbahar yazısında çiçeklerin ve ağaçların, toprağın en ka­ranlık derinliklerinde mevcut olan esrarı aslında kokularıyla ve renkleriyle ifşa ettiklerini, lâkin insanın bu tecellileri bir türlü an- lamlandıramadığını yazar. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeryuzunun-sonbaharindan-dunyanin-sonbaharina/">Yeryüzünün Sonbaharından Dünyanın Sonbaharına</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p>Oysa ben akşam olmuşum</p>
<p>Yapraklarım dökülüyor usul usul Adım sonbahar</p>
<p>Attila İlhan, Ayrılık Sevdaya Dahil, s. 103.</p>
<p>Sait Faik Abasıyanık, 1934 yılında <em>Varlık,</em> dergisi için kaleme aldığı <em>Sonbahar</em> yazısında çiçeklerin ve ağaçların, toprağın en ka­ranlık derinliklerinde mevcut olan esrarı aslında kokularıyla ve renkleriyle ifşa ettiklerini, lâkin insanın bu tecellileri bir türlü an- lamlandıramadığını yazar. Hemen peşine de “Bu anlaşılmaz li­sanlarını kulağımıza fısıldayan nebatat, anlaşılmadıklarına mah­zun sönüp giderlerken, biz de yeni mevsime gireriz. İşte bu mev­sim sonbahardır.”<a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><sup>[1]</sup></a> diyerek sonbaharı, anlaşıl(a)mayan bitkilerin hüznünün bir tür dışavurumu olarak görür. Bu ifadelerde güzün yalnızca takvimsel bir geçiş değil, aynı zamanda içsel bir burkul­manın zamanı olduğu sezilir. Sonbahar bu bağlamda hem tabiatın hem de insanın içine sinen <em>müşterek bir melankoline</em> mevsi­midir ve Edip Cansever’in terennüm ettiği üzere “bir hüznün <em>öz- </em>gül ağırlığıdır”. Nitekim Japon yazar Futabatei Shimei de “Acı­masız insanlar bile bir sonbahar akşamının beraberinde getirdiği kederi hissedebilir.”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2"><sup>[2]</sup></a> derken mezkûr hüznün derinliğine atıf yapar.</p>
<p>Sonbahar hüzündür, tabiatın âdeta Hüzzam makamındaki ha­zin bir tınıyla kendini sükûnete hazırladığı, yer ile gök arasında­ki ezelî irtibatın gözle görülür, gönülle hissedilir bir şekle bürün­düğü tinsel bir mevsimdir. “Hüzün ve matem ayı”<a href="#_ftn3" name="_ftnref3"><sup>[3]</sup></a> Eylül’ün se­rin ve latif esintileriyle başlayan bu tahavvül, âlemin/kozmosun iç ahengiyle insanın ruhunu sarar, âlem-i kebirdeki <em>(makrokoz- mos)</em> her değişim, âlem-i sağirin <em>(mikrokozmos)</em> merkezinde <em>{kalp­te)</em> yankılandığından her bir yaprak dökümü kalbe derin bir tel­mihte bulunur. Şairin, “Diri dedikleriniz ölü, ölü dedikleriniz diri / Sonbahar yaprakları gibi dökülüyor dünya terleri.” mısraları bu telmihe bir nazire yapar. Yeryüzüne isabet eden ışınları eğikleşen güneş yazınki o haşmetli, yakıcı parlaklığından sıyrılmış, bulutlar daha bir mahzun, daha bir alçak ve yer yer beyaz ile gri arasında­ki o muğlak hâliyle süslenmiştir. Kozmosun kozmetik<a href="#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> yanı ken­dini en çok güzün gösterir. Tarlalar, sararmış başakların geride bı­raktığı kurumuş anızlarla boylu boyunca uzanır, toprağın içinde­ki hazine görünmez ama kendini bir sonraki dirilişe değin mu­hafaza eder. Yeryüzü sonbaharla birlikte bekleyişe geçmiştir, ye­niden canlanma vakti gelinceye dek sürecek dingin bir bekleyişe.</p>
<p>Göğe yükselmiş eller gibi önce rüzgârla oynaşır, ardından ya­vaşça düşer “savrulan yaprakları hicranh sonbaharın.”<a href="#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a> Her yap­rak toprağa dönerken âdeta birer hatime niyetiyle kendi serencamim tayin eder. Sait Faik, “Sonbaharda yapraklar konuşur.” der.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> Bu meyanda ilk dökülen yaprak, yaklaşan kışın bir fisıldayıcısı,bir nevi mukaddimesi gibidir. Dallarından kopan her yaprak, rüzgâ­rın eline teslim olur ve süzüle süzüle yere konar. Her biri ayrı bir letafetle veda eder. Kimi ağır, kimi hafifçe süzülür ve nihayet yer­yüzünün şefkatli, mütevazı ve davetkâr kucağına düşer.<a href="#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a> Sonba­harda yaprakların rengi yalnızca bir renk tebdili değil, zamanın ve doğanın birbirine karışan, birbirinden feyz alan hikâyesinin en zarif ifadesidir de. Sarı ile kahverengi arasındaki o ince nüans, her bir yaprağın kendine has bir hikâye-yazgı barındırdığını ve dahası her bir yaprağın kendi hususi tınısını kulağımıza fısıldarken nevi şahsına münhasır rayihasını da burnumuza çalar. Öyle ki, Sait Fa­ik, “Beyoğlu civarında bir otelde yatmıştım. Işığı söndürüp yatma­dan evvel pencereyi açtım. Pencere önünde bir ağara tüttüreyim, dedim. Ilık bir sonbahar gecesiydi, odanın içine bir yaprak koku­su ile beraber bir tadı sessizlik giriyordu.”<a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8] </sup></a>derken tam da bu his­siyatın hasıl ettiği sükûnetten dem vurur.</p>
<p>Toprağın kokusu da bu mevsimde mühim bir değişime uğrar, îlk yağmur toprağa düştüğünde havaya karışan o eşsiz koku <em>(pet- rikor)(9),</em> ruhu ta derinden kavrayıverir. Mezkûr koku, insanı mazi­nin en tenha köşelerine sürükler, belki bir çocukluk hatırasına, bel­ki unutulmuş bir köy yoluna, belki de çoktan harap olmuş eski bir evin toprak kokan avlusuna. Yağmur, sonbaharın en sessiz refakat­çisi, varlığıyla huzur bahşeden latif bir misafiridir. İnce ince yağan yağmur, pencerelerde usulca iz bırakırken içeriye bir ferahlık, bir dinginlik sızdırır. Her bir damla yer ile gök arasında kurulmuş bir mülahazadır, âdeta Tanrının rahmetini yeryüzünde tecelli ettiren bir vasıta gibi görünür. Her bir yağmur damlası gökyüzü ile yerin birleştiği o mukaddes bağı hatırlatır ve “Tanrı yağmurdadır.”<a href="#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> di­ye fisıldar. Yağmurun düşüşü insanın ruhunda derin bir sükûnet bırakır, kalbin çeperlerine latif bir hüzünle dokunur.</p>
<p>Sonbahar aynı zamanda tabiatın müphem lisanını en açık şe­kilde anlayabildiğimiz mevsimdir. Kuşlar uzak diyarlara hicret etmeye hazırlanmış, kimileri çoktan yola çıkmıştır. Gökyüzünde bir tertip ile süzülen kuş sürüleri tıpkı Feridüddin Attar’ın <em>Mantıkut-Tayr\nda</em> olduğu gibi insamn kendi içindeki yolculuğunu temsil eder. Kuşların kanat çırpışları doğamn ezelî ve ebedî ahen- gine bir işaret gibidir. Rüzgâr hafif esintisiyle yaprakları savurur­ken tabiatın kendi içindeki ahenkli nidasını duyurur. Sanki ağaç­lar yapraklarına son bir vasiyeti fisıldar ve “Vakit veda vaktidir.” dercesine melankolik bir hâletiruhiyeyle salınır. John Steinbeck, <em>Tatlı Perşembede</em> tam da böylesi bir durumu anımsatırcasına Do- ck ile Mackin üstüne çöken melankoliyi manidar bir şekilde <em>son­bahar yapraklarına.</em> benzetir.<a href="#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a></p>
<p>Gökyüzü yazın yakıcı sıcaklığından sıyrılıp daha ağır, daha me­lankolik bir renge bürünür ve bulutlar hüzünle yere eğilmiş, beyaz ve gri tonlarıyla tabiatın çehresini yeniden şekillendirir. “Varlıkla­rın rengârenk etrafa saçılmasına, rüzgârın değişen sesine, gece çö­kerken evrenin o inkâr edilmez varlığına yayılan, eskimsi huzu­ra karşı belli belirsiz dikkatimizi uyandıran o duyguda, aceleci bir hüznün karaltısı, yol kıyafetleri içinde bir melankoli seçilir.”<a href="#_ftn12" name="_ftnref12"><sup>[12]</sup></a> <em>İbnul-vakt</em> olan insan bu değişimle birlikte derin bir tefekküre girer. Zaman sanki hızla akan nehrin yavaşladığı bir gölcüğe dönüşüverir.</p>
<p>Sonbahar yalnızca tabiatın renklerini soldurmakla kalmaz, in­san ruhunun en ücra yerlerine usulca sızarak derin bir iç burkul­masının kapılarım da aralar. Sezai Karakoç’un, “Arzın merkezi gibi soğuyorum gün gün / Benim kalbimden başlıyor ölenlerin ölüm­leri / Bu yıl ilkin benim kalbimden başlıyor sonbahar.” terennü­mü tam da bu içsel mevsimin kelimelere dökülmüş hâlidir. Genç Werther’in “iç ve dış dünyasına sonbaharın gelişi” de tabiata son­baharın gelişiyle başlar.<a href="#_ftn13" name="_ftnref13"><sup>[13]</sup></a> Hakeza Femando Pessoa da sonbahar akşamüstlerindeki kayıtsızlığın derinliğinden yola çıkarak “Sonba­har varlıklardan önce bizde başlar.”<a href="#_ftn14" name="_ftnref14"><sup>[14]</sup></a> der. Bu mevsimde insan kendi iç dünyasında daha derin tefekkürlere dalar. Geçmişin hatıralarına döner ve geleceğe dair tahayyüller inşa eder. Belki de sonbaharın getirdiği o ince hüzün, tabiatın yavaşlayan ritmiyle insanın kendi hayatını mezcetmesinden neşet eder. Geceler uzar, gündüzler kı­salır ve insan bu döngünün farkına vararak bir iç muhasebeye gi­rişir. Şuaranın ve ediplerin, sonbaharı melankolinin mevsimi ola­rak nitelendirmesi de bundan olsa gerektir. Örneğin Mevlana İd- ris’in “kaderim sararıyor gökler sararıyor hafifliyor uykular / Dal­gınım bu akşam unutmuşum yollan içim dışım sonbahar.” teren­nümü tam da bunu dillendirir.</p>
<p>Sonbahar hüznünün insana temas eden veçhesi sinemada da karşımıza çıkar. Örneğin Yasujirö Ozu’nun <em>Geç Sonbahar&#8217;a veda.</em> dul bir annenin, kızım evlendirme çabası ve akabinde kendisinin de yalnız kalışı sonbaharın geçiş temasına denk düşer. Bu geçiş in­san ilişkilerindeki kopuşu, kuşaklar arasındaki değişimi ve kaçı­nılmaz ayrılıkları simgeler. Ozu’nun karakterleri de tıpkı ağaçlar­dan ayrılan yapraklar gibi birbirlerinden yavaşça ve sessizce uzak­laşır. AndreyTarkovski’nin <em>Nostaljisinde</em> de ağır ritimli görüntü­lerde sonbahar mevsimi yalnızlığın ve geçmiş özleminin metaforu olarak tezahür eder. Kurumuş yapraklar ve sisli manzaralar, ka­rakterin içsel dağınıklığım yansıtır. Ingmar Bergman’ın <em>Güz So­natında</em> da piyanist Charlotte ile kızı Eva’nın hikâyesi sonbahar temalarını barındırır. Sevgisiz bir ortamda büyüyen Charlotte an­nelik rolünü ihmal eder ve Eva da annesinden göremediği sevgi ve ilgi karşısında kır<u>gınlık</u> ve öfke ile doludur. Hem anne hem de kız ömrün sonbahanndadır: Charlotte yaşlanmış, sanat hayatın­da gerileme dönemine girmiştir. Eva ise kendi hayatını kurama­mış, sevgisizliğin gölgesinde çocuğunu kaybetmenin de hüznüyle olgunluk döneminde bir tür <em>erken sonbahar</em> yaşamaktadır. Filmde sonbahar aynı zamanda insan ilişkilerinde geri dönüşü olmayan kırılmalara gönderme yapan bir metafordur.</p>
<p>Sonbaharın hâlleri felsefeye de akseder. Heidegger geç dönem metinlerinde bu muazzam tahavvülün farkına vararak sonbaharın “bilge sükûneti&#8221;nden anlam devşirmeye çalışır. “Baharın kıpır kı­pır heyecanımın “güzün sakin ölümü”yle buluşmasını “çocuğun oyunu”nun “yaşlının bilgeliğiyle göz göze gelmesiyle özdeşleşti­ren filozofa göre bu bilge sükûnetin hazır ettiği ortamda “yankı­sı kıryolu tarafindan sessizce oradan oraya taşınan her şey huzur içindedir.” Bu huzur ortamında sonbahar günlerinin ürpertisin­de yazın harlı ateşi, neşeyle yoğrulmuş bir sükûnete kavuşur. Yaz, özünde sakladığı sonbahar serinliğinin mahzun neşesiyle varolu­şu kaynaştıran ezelî bir oyun misali her yıl bu patikanın kıyısında usulca salınır durur. “Bu bilge sükûnet ebedî ve ezelî olana açılan kapıdır. Onun kapısı, bir zamanlar işinin ehli bir demirci tarafin­dan insan varoluşunun muammaları dövülerek yapılmış menteşe­lere bağlı olarak açılır ” Bu atmosferde kıryolunun çağrısı olduk­ça alenidir. Bu çağrıda konuşanın ruh mu, dünya mı yoksa Tann mı olduğu sorusunu sorup mezkûr çağrının -kimden geldiğinden bağımsız olarak- “uzaktaki köklerimize varışımızda bizi evimiz­de kıldığı”nı tebarüz ettirir filozof.<a href="#_ftn15" name="_ftnref15"><sup>[15]</sup></a></p>
<p>Yeryüzünün sonbaharının ilham verici hâlleri ve hepsinden de öte inşa edici sükuneti bizi hala her yıl doğal çevrimin bir parçası olarak ziyaret ederken öte yanda yanı başımızda sökün eden ve di­ğer bütün mevsimleri egemenliği altına alarak büyüyen “dünyanın sonbaharının mütemadiyen derinleştiği de artık fazlasıyla aşikâr­dır. Arap ve Ingiliz dilinde, bir gezegen olan dünya (arz-earth) ile yaşam sürdüğümüz ve bilişsel ufkumuzla sınırlarını kavrayabildi­ğimiz dünya (<em>dünya/world)</em> farklı kelimelerle ifade edilir. Öyle ki, Kur’an’da da bu nüans çok net bir şekilde görülür zira Kur’an bir gezegen olan dünyanın yaratılışını anlattığı ayetlerde Arz’ı (Mü­min, 40/85) kullanırken insanın bu dünyadaki tecrübesine, arzu­larına, yönelişlerine ve fâniliğine temas eden ayetlerde ise <em>dün­yayı</em> (A’lâ, 87/16) kullanır. Heidegger’in düşüncesinde de <em>yeryüzü </em>ve <em>dünya</em> kavramsal olarak ayrışır ve dünya “yer, gök, ilahi olanlar ve ölümlülerin yalınlığının olagelen ayna-oyunu”<sup>5</sup> olarak karşımı­za çıkar.<a href="#_ftn16" name="_ftnref16"><sup>[16]</sup></a> Bu ayrım özelinde yeryüzünün sonbaharı ezelî döngü­nün her sene devreden bir unsuru iken <em>dünyanın sonbaharı</em> husu­siyle moderniteyle birlikte tesis edilen <em>yeni dünyanın ve yeni hayat tarzının</em> mevsimi olarak tezahür eder. İlki tabiatın içsel sükune­tinde saklı olan hikmetin bir tecellisi iken İkincisi <em>anlamdan yok­sunlaşmış bir dünyanın yazgısınız.</em></p>
<p>Dünyanın sonbaharı varoluşsal ufkun sisle kaplandığı mev­simdir. “Yazın çürüyüşü, parça parça çürüyüp dökülüşüdür.”<a href="#_ftn17" name="_ftnref17"><sup>[17]</sup></a> Bun­dan böyle mevsimlerin akışı, zamanın rahminde anlam doğuran o kadim ritmini kaybetmiş ve bir görüntüler-imgeler-imajlar şeridi hâline gelmiştir, insan bu şeritte kendine ait olanı değil, dayatıla­nı izlemeye mahkûm hâle ge(tiri)lir. Bu sebepten dünyanın son­baharı, insana mevsimlerin kısalan günlerini değil, hakikatin kı­salan ömrünü haber verir. Her şey gün geçtikçe daha hızlı<a href="#_ftn18" name="_ftnref18"><sup>[18]</sup></a>, daha parlak ve daha erişilebilir kılındıkça anlam geri çekilmekte, dün­ya daha da çirkinleşmekte<a href="#_ftn19" name="_ftnref19"><sup>[19]</sup></a>, büyü ve gizem silinmekte ve hik­met, enformasyona alışkın kursaklardan geçemez hâle gelmekte­dir. Dünyanın sonbaharı, Yusuf Has Hacip’in <em>Kutadgu Bilig’deki </em>“Parlak yaz gibiydim binlerce çiçekli / Hazan mı düşürdüm, hep­sini kuruttum.”<a href="#_ftn20" name="_ftnref20"><sup>[20]</sup></a> <em>(Yaruk yaz teg erdim tümen tü çeçeklig, hazanmu tüşüttüm kamuğnı kurıttım) kuruttım)</em> terennümünde olduğu üzere çiçekli-renkli dünyanın birçok yönden kuruduğu-renksizleştiği bir ev­reye tekabül eder.</p>
<p>Yeryüzünün sonbaharı insanı içe ve derine çağırırken, dün­yanın sonbaharı onu dışa ve yüzeysele savurur. îlki insana ken­di fâniliğini hatırlatarak merhametli bir bilgelik sunarken İkincisi ölümsüzlük vehmiyle donatılmış bir körlüğün içinden ancak <em>çorak bir çöl şatafatı</em> vaat ede(bili)r. Dahası, dünyanın sonbaharı yaprak dökmeye de imkân tanımaz. Yaprak dökümü yeryüzü sonbaharı­nın bir bileşeni olup <em>mukavemet bahşedici bir karşı koyuş mekaniz­masıdır.</em> Ağaçlar yaprak dökerek kışı göğüsler ve de bahara erişe­bilmeyi umar. İçinde bulunduğumuz hazan mevsiminde muka­vemet göstererek yaprak dökmek ziyadesiyle zordur çünkü mev­cut mevsimsel fırtınaların hedef aldığı şey doğrudan <em>köklerdir.</em> Ve köklerin hedef alındığı bu şerait altında insan, Dante’nin mütea­kip nidasını anımsatır bir edayla bir sonbahar yaprağı gibi <em>düşüşü</em> deneyimlemektedir: “Ey gökyüzüne uçmak için yaratılan insan, niçin düşüyorsun en ufak bir rüzgârda?”<a href="#_ftn21" name="_ftnref21"><sup>[21]</sup></a></p>
<p>“Her yeni sonbahar, göreceğimiz son sonbahara biraz daha yakındır.” der Pessoa. Bu yakınlık dünyamız için de gün geçtik­çe daha dramatik bir şekilde yak(ın)laşmaktadır. Pessoa 14 Eylül 1931’deki yazısını şöyle nihayete erdirir: “İnsanlığıma dair ne varsa &#8211; özlemlerimden yaşadığım sıradan eve, bana ait tanrılardan gene bana ait patron Vasques’e dek, hepsi sonbaharla gider, hepsi son­baharın kayıtsız yumuşaklığında gider. Her şey sonbaharla gider, evet, sonbaharla her şey gider.”<a href="#_ftn22" name="_ftnref22"><sup>[22]</sup></a> Bu büyük inkılabın kulağımıza fısıldadığı hakikati duymaya, hâletiruhiyesinden hikmetler çıkar­maya, kokusundan anlam devşirmeye, o derin hüznünü <em>mürebbi </em>kılmaya ve en temelde Knut Hamsun’un harikulade tabiriyle “fâ­nilik karnavalı ortasındaki bu mevsim”i<a href="#_ftn23" name="_ftnref23"><sup>[23]</sup></a>, bu kasvetli ahir zamanı, <em>dünyanın sonbaharım</em> bütün yönleriyle layıkıyla anlamaya ve onun çağrısını işitmeye ne kadar hazırız?</p>
<div class="pr_header"></div>
<div class="pr_details__content">
<div></div>
<div>Adem İnce &#8211; Dünyanın Sonbaharı,syf:33-41</div>
<div></div>
<div><strong>Dipnotlar:</strong></div>
</div>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Abasıyanık, S. F. <em>Bütün Eserleri.</em> “Havuz Başı.” &#8211; Sonbahar. Yapı Kredi Yayınları. 2009, s. 752.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Shimei, F. <em>Savrulan Bulutlar.</em> Tokyo Manga. 2024, s. 52.</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Mehmet Rauf. <em>Eylül.</em> Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan. 2020, s. 156.</p>
<p><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Fransızca <em>cosmftigue</em> kelimesi, sırasıyla “kosmos (Grekçe) &#8211; kosmein (Grekçe) &#8211; kosmetikos (Grekçe)” silsilesi üzerinden evrilmiştir. Koz­mos ile kozmetik arasındaki ilişki bu yüzden ziyadesiyle manidardır.</p>
<p><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> İlhan, A. <em>Aynhk Sevdaya Dahil.</em> Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan. 2015, s. 12.</p>
<p><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Abasıyanık, S. F. <em>Bütün Eserleri.</em> “Havuz Başı.” &#8211; Bir Sonbahar Akşamı. Yapı Kredi Yayınlan. 2009, s. 699.</p>
<p><a href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> “Alçakgönüllülük yeryüzünün hâlidir. Oradadır, sessizdir, her şeyi ka­bullenir ve mucizevi bir şekilde bu atıklardan yeni bir zenginlik üretir, yozlaşmaya rağmen bir zenginlik, hatta yozlaşmanın kendisini dahi ya­şamsal bir kudrete ve yaratıcılığın yeni bir imkânına dönüştürerek. Gü­neşe açıktır, yağmura açıktır. Ektiğimiz her tohumu almaya hazırdır. Ve her bir tohumdan otuz kat, altmış kat, yüz kat fazlasını vermeye muk­tedirdir.” Bloom, A. <em>Beggining te Pray.</em> Paulist Press. 1970, s. 35.</p>
<p><a href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Abasıyanık, S. F. <em>Bütün Eserleri.</em> “Mahalle Kahvesi.” — Bir Bahçe, s. 460.</p>
<p><a href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>       Petrikor, yağmur damlalarının susuz toprağa temas etmesiyle ortaya çıkan</p>
<p>toprak kokusudur. Terim, Antik Yunancada <em>kaya</em> a<u>nlam</u>ına gelen TtErpa <em>(petra)</em> ya da ırerpoç <em>(petrol)</em> sözcükleri ile Yunan mitolojisinde tanrıların damarlarında dolaştığına inanılan ilahi sır <u>anlamın</u>daki îyuıp <em>(ikhor)</em> ke­limesinin birleşiminden türetilmiştir. Müteakip dipnotla birlikte okun­duğunda bu etimolojinin manidar bir ilişki tesis ettiği söylenebilir</p>
<p><a href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Resulullah (s.a.v.) bir gün yağmur yağarken ellerini semaya açmış ni­yaz edince sahabe taaccüp edip meselenin hikmetini sual eder. Cevabı şöyle olur Allah Resulü’nün: “Çünkü bu yağmur Yüce Rabbine (O’nun yaratmasına) daha yeni mazhar olmuştur&#8230; (onun için onunla teberrük ediyorum).” (Müslim, <em>Istiska,</em> 13).</p>
<p><a href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a>     Steinbeck, J. <em>Tatlı Perşembe.</em> Sel Yayınlan. 2017, s. 14.</p>
<p><a href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Pessoa, F. <em>Huzursuzluğun Kitabı.</em> Can Yayınlan. 2014, s. 195.</p>
<p><a href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Goethe, J.W.V. <em>Genç Wertherin Acıları.</em> Türkiye İş Bankası Kültür Ya­yınlan. 2019, s. 77.</p>
<p><a href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Pessoa, E <em>Huzursuzluğun Kitabı,</em> s. 195.</p>
<p><a href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Heidegger, M. “Kıryolu”, <em>Kutadgubilig,</em> 30,2016, s. 214.</p>
<p><a href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Zirkeden: Inwood, M. <em>Heidegger Sözlüğü.</em> Ayrıntı Yayınları. 2025, s. 308 (vurgu yazara ait). Öyle ki, Vattimo, Heidegger’in bu ayrımını <em>eser</em> üze­rinden açıklar: “Dünya, eserde tezahür ettiği sürece okunan manalar sis­temi iken, yeryüzü tıpkı yorumlarla ve manalarla asla tüketilemeyen biı çekirdek gibi sürekli kendisini yenileyen unsurdur.” Vattimo, G. <em>Moder­nliğin Sonu.</em> İz Yayıncılık. 1998, s. 123.</p>
<p><a href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Karaosmanoğlu,Y.K.^<sub>ra</sub>Z^^<sub>ow</sub>^.İletişim Yayınlan. 1996,s. 117.</p>
<p><a href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> “Anında başarı günün kuralı, <em>‘Şimdi</em> istiyorum!’ Merak ediyorum, aca­ba makinelerin bizi yozlaştırmasından mı kaynaklanıyor diye. Makine­ler her şeyi çok çabuk ve hayatın doğal ritminin dışında yapıyor, bir ara­ba ilk denememizde çalışmasa öfkeleniyoruz. Hâlâ kendimizin yaptığı birkaç şeyin, yemek yapmak, örgü örmek, bahçe işleri gibi aceleye geti­rilemeyen bütün işlerin çok özel bir değeri var bu nedenle.” Sarton, M. <em>Bir Yalnızlık Güncesi.</em> Albaraka Yayınları. 2024, s. 8 (vurgu yazara ait).</p>
<p><a href="#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> “Bu dünyada yaşıyor oluşum, beni onun güzelliği kadar çirkinliğine de ortak kılıyordu. Bu nedensellik yahut faillik meselesi değildi. Varlık’ın ta kendisiydi. Zira dünya düşmüş hâliyle çirkinliğin her yerde vücut bul­duğu bir sahnedir. Şayet dünya acı ve çirkinlik içindeyse ve ben onun bir parçasıysam, o hâlde hem dünya hem de ben iyileştirilmeyi bekle­riz,” Gabor, O. <em>Immigrant on Earth.</em> Resource Publications. 2025, s. 1-3.</p>
<p><a href="#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Yusuf Has Hacip. <em>Kutadgu Bilig.</em> Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlan. 2018, s. 482: 6531.</p>
<p><a href="#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a>     Dante Alighieri. <em>İlahi Komedya.</em> “Araf.” Oğlak Yayınları. 2022, XII-94.</p>
<p><a href="#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Pessoa, F. <em>Huzursuzluğun Kitabı,</em> s. 195-96.</p>
<p><a href="#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Hamsun, K. <em>Açlık.</em> Varlık Yayınları. 2007, s. 30.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/yeryuzunun-sonbaharindan-dunyanin-sonbaharina/">Yeryüzünün Sonbaharından Dünyanın Sonbaharına</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/yeryuzunun-sonbaharindan-dunyanin-sonbaharina/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Vedat Akıllı &#8211; Sözü Yola Koymak</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 13 May 2019 13:35:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İman]]></category>
		<category><![CDATA[İyilik]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Erdem]]></category>
		<category><![CDATA[fakr]]></category>
		<category><![CDATA[Hüzün]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[hayret]]></category>
		<category><![CDATA[Kulluk]]></category>
		<category><![CDATA[lisan-ı hal]]></category>
		<category><![CDATA[Modern Çağ]]></category>
		<category><![CDATA[Modernizm]]></category>
		<category><![CDATA[Okumak]]></category>
		<category><![CDATA[Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Sözü Yola Koymak]]></category>
		<category><![CDATA[Vedat Akıllı]]></category>
		<category><![CDATA[Yağmur]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://ilimcephesi.com/?p=21797</guid>

					<description><![CDATA[<p>Okumak en soylu eylemidir insanın, okumak fikir sahibi olmanın yoludur. Bilgiye araçtır, zihne ilaçtır, zekâya harçtır okumak. Düşünceye yoldur, karanlıktan çıkabilmek için ışıktır okumak. Huzurdur, sükünettir ve en asil eğlencedir okumak. Okumak hayatı keşif çabasıdır, var olmanın anlamını aramaktır, bilgi ile d/olmaktır&#8217;, bilince ulaşabilmektir, hayatın merkezine kitabı koymaktır okumak Bazen kaçıştır, bazen arayış, bazen yangındır, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/">Vedat Akıllı – Sözü Yola Koymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg"><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-21727 aligncenter" src="https://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-300x226.jpeg" alt="" width="300" height="226" /></a></p>
<p><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-21885" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg" alt="" width="614" height="463" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK.jpeg 750w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-600x453.jpeg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-360x270.jpeg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/SOZU_YOLA_KOYMAK-300x226.jpeg 300w" sizes="(max-width: 614px) 100vw, 614px" /></p>
<p>Okumak en soylu eylemidir insanın, okumak fikir sahibi olmanın yoludur. Bilgiye araçtır, zihne ilaçtır, zekâya harçtır okumak. Düşünceye yoldur, karanlıktan çıkabilmek için ışıktır okumak. Huzurdur, sükünettir ve en asil eğlencedir okumak. Okumak hayatı keşif çabasıdır, var olmanın anlamını aramaktır, bilgi ile d/olmaktır&#8217;, bilince ulaşabilmektir, hayatın merkezine kitabı koymaktır okumak Bazen kaçıştır, bazen arayış, bazen yangındır, bazen yangından kurtuluş. Ve İnsana can veren kandır, hiçbir zaman kapısını kapatmayacak dosttur okumak.</p>
<p>Bir arınma çabasıdır, yaşamın tüm kirlenmişliğine ve kirletme saldırılarına karşı; bizi, kendimizi, içimizi onarma faaliyetidir okumak. Dağınık halimize bir düzendir, kaosta hayatlarımıza bir ahenktir, bozukluğa, karmaşaya karışmama çabasıdır okumak.</p>
<p>Ve okuyarak uzaklaşırız yakınlığından bunaldığımız her şeyden. Yüreğimizin sıkışıklığından, zihnimizin bulanıklığından, hayatın kalabalıklarından kaçmak için kitaba sığınırız. Hayatın ruhumuzda açtığı yaralara merhem ararız; merhem olur kitap. Kimsesizliğimizde kimsedir kitap, yüreğimizi ferahlatır, zihnimizi açar, yol olur, yoldaş olur, arkadaş olur kitap. Her kitap yeni bir başlangıçtır, sımsıcak bir merhabadır hayata. Güzelliktir kitap, var olmaktır, var olmak için, kendini aramaktır.(s.13)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Her şey bir zaman içinde oluyor. Biz zaman içinde oluyoruz veya ölüyoruz. ‘Ol’durmak ve öldürmek arasındadır zaman. Sahi zamanı olduruyor muyuz, öldürüyor muyuz? Tüketiyorsak, zamanı, zamanı öldürülen bir hale getiriyorsak, zamanı öldürüyorsak, zamanla ölüyoruzdur. Öldüğümüz zamanda, &#8216;ol’mamızın imkânını bize sunacak olan, zamanı öldürmekten kurtarıp oldurmakta.</p>
<p>Çoğaltmıyor zaman bizi, bereketlendirmiyor hayatımızı, bereketlenmeyince de çığırından çıkmış, kalbi yaralı hayatlar yaşıyoruz ve zaman kötü oluyor. Akıp gidiyor bakamıyoruz zamana, canını okuyoruz, zaman da canımıza okuyor, Anı yitiriyoruz, zamanının canını yitiriyoruz. Pişmanlıklar, mutluluklar, sevinçler, yaşanmışlıklar, yaşanamamışlıklar; geçiyor zaman tüketiyoruz, tükeniyoruz. Un ufak olmakta zaman, hep bir telaş, hep bir koşturma arasında küçülmekte. KüçüItmekte insanı. “Geleceği düşünmek bize acı veriyor, geçmiş bizi geri çekiyor, işte o yüzden şimdiki zaman avuçlarımızdan kayıp gidiyor.”</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yaşayabildilderimiz, yaşıyor olduklarımız ve kim bilir yaşayabileceklerimiz. Yaş(l)anıyor hayat. Bazen acı ya da tatlı, bazen hüzün ya da mutluluk. Bazen umut, bazen karanlık umutsuzluğa dönüyor zaman. Dur ey zaman, ne olur dur biraz&#8230; Durmuyor zaman, geçiyor, kayıyor avuçlarımızdan. Zaman bir çizgi, geçmişle gelecek arasında, bu gün, bu an, bu dem. Bütün mesele zamanın hakkını vermede, zaman üzerine, zamanımız üzerine düşünmede. Zamana zaman ayırmada, hem de şimdi şu demde. Zira durmuyor zaman kayıyor avuçlarımızın arasından. Dem bu demdir madem, bu demde olmalı insan, oldurmalı zamanı.(s.17,18)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Başlangıçta, her şeyin başlangıcında önce s/öz vardı. Sonra “ol” emir ile söz başladı. İlk sözle var ‘ol’du her şey. O’nun sözü sözlerin en güzeliydi. Ve ondan somaki tüm sözler O’nun sözünü yüceltmek içindi. . . Söz varlığın kaynağı, varlığın yani var olmanın, varlık tasavvurunun tezahürü; olmanın ya da olmamışlığın işareti. İnsanın kendini ifadesi sözle başlar, insanın insanla teması, ünsiyeti sözle başlar. Sözün özle ilişkisi bu yüzden önemlidir. Sözü ile vardır insan; ne söylediğimiz, ne yapmak istediğimize götürür. İdrakimizin yansımalarıdır sözlerimiz, dolayısıyla neyi inşa edeceğimizi de sözümüzle ortaya koyarız.</p>
<p>Sözün dayanağı olmalı, sabiteleri olmalı; sabiteleri olmayanın sözü lakırdıdan ibaret kalacaktır. Pergel bütün dünyayı dolaşabilir ancak mesele pergelin sabit ayağında. Sabit ayağın sağlam durması gerekiyor. Başkalarının tarihiyle, başkalarının değerleriyle, başkalarının kelimeleriyle yaşayamayacağız. Sözümüzü ortaya koyacağız, özümüzü ortaya koyacağız. S/özü y/olda kılacağız. Söz oldurmalı, buldurmalı insana insanı.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Özümüz ile sözümüz arasındaki uçurum artıyor ise, eylemlerimiz özümüzden, değerlerimizden, kimliğimizden uzaklaşıyor ise, yaşadığımız hayat mutmain kılmıyorsa bizi, hayatın sıradanlığı ise yaşadığımız, özümüzden uzaklaşmış olduğumuzdandır. Yitirmişsek özümüzü söz bizim olmayacaktır. Yoldan çıkacaktır, yoldan çıkaracaktır. Erdeme bir yol bulmalı sözümüz, hakikate götürmeli, şahsiyeti inşa etmeli, pörsümüş dünyaya karşı sözümüz olmalı. Meclisin dışına ittiğimiz sözü, meclisin içindekilerine de söyleyebilmeliyiz. Sözün söyleyeni önemli olduğu gibi söyleyeninde sözü önemlidir.</p>
<p>“Söz var söyleyenle, söyleyen var sözle büyür.’</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Her söze kulak kabarttığından sözü kîl-ü-kâl olmaktan kurtulamaz. Söz istikamet sunmak, istikamete götürmeli, müstakim kılmalı. Sözün rahmet bereket ve feyiz sunabilmesinin yolu &#8216;sözü müstakim kılma’tan geçecektir. Kişi söze, söz sahibine uymalı, eylemine uymalı. Söze hikmet elbisesini giydirebilmek, derinlik katabilmek için sözü muhafaza etmek durumundayız. Sözü yol kılmalıyız, sözü yolda kılabilmeliyiz.Sadece söylemek mi? Elbette değil eylemek önce. Eylemsiz söylem Özsüz sözdür. Eylemin ve söylemin birlikteliğidir aslolan. Söz özden gelmeli ki kulağın ötesine geçebilsin, kalpten gelmeli yani, salt dilden gelen kulağın ötesine geçemeyecektir.</p>
<p>Bu bağlamda sözü unutan modern insanın etkili söz söyleme, etkili konuşma türü eğitimlerle sözü güzelleştirme çabalarının neye hizmet ettiği tartışılabilir ancak,yüreğe dokunmayan, kalbe değmeyen sözün değeri yoktur. Sözün yüreğe dokunabilmesi için anlamının olması gerekiyor, ruhunun ve de muhatabının olması gerekiyor. Sağırlar çarşısında gazel okunmayacağından, en az söz kadar dinleyenin de iyi seçilmesi gerekmektedir.(s.19,21)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tolstoy için her şey; “İnsan Ne ile Yaşar&#8221; sorusuyla başlamıştı. Zira bu dört kelimelik soru cümlesi sadece Tolstoy’un değil varoluşu sorgulayan her insanın en temel sorusu olmuştur. Çünkü insan için hayatını anlamlandırabilme kaygısı hep var olmuştur. İnsan yaşamı anlamlandırabildiği kadar insandır. Neysek oyuzdur, sevinçlerimiz kadar, hüzünlerimiz kadar, dertlerimiz ve neşelerimiz kadar. Ötesi yok yani. Gülmelerimiz kadarızdır, ağlayışlarımız kadar. Güldüklerimiz, ağladıklarımız, sevinçlerimizdir hayatımızın anlamı.</p>
<p>Hayat boyu yaptığımız “anlamlandırma” çabasıdır, anlam arayışıdır. Anlam arayışının dışında elde kalan bir hiçtir. Bir yolculuktur bu. İnsan; hayatını anlamlandırabilmek için yolculuklar yapar, arayışlara girer. Çare mi? Çare: insandan yine insana yolculuktur.</p>
<p>Arayış aslında insanın kendisine yolculuğudur. “Bir ben vardır benden içerü” diyen Yunus’a uyup “ben”i, “ben”de arama yolculuğuna çıkmaktır. Bu arayış bir hakikat arayışıdır. Hakikati uzaklarda değil, kendimizde aramak, “ben”imize yolculuk etmektir. Çünkü her şey “ben”le yani insanın kendisiyle anlam bulacaktır. “Hoşça bak zatına ki; kâinatın Özüsün, varlığın göz bebeği olan âdemsin sen.”(s.22)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Modern çağ, sürekli olarak değerleri aşınmış bir hayatı yaşıyor olmak zorunda bırakıyor bizi. Değerlerimizdeki bireysel kirlilikler, toplumsal kirliliği de beraberinde getiriyor. Değerleri aşınmış olan bir hayatın bize sunabileceği; insana huzursuzluk veren koskocaman bir boşluktur.. Oysa boşluk değil bir anlam sunmalıdır yaşam bize. “Hayat bize sunulan çok kapsamlı bir bağıştır. ” Var olmanın kendisi bizatihi değerlidir. Ve kimse bize var olmayı bahşeden kadar kıymet vermeyecektir. 0 yüzden değerlerimiz ancak var edenin adıyla olduğunda anlamlı olacaktır.</p>
<p>Fert ve toplumlar açısından hayatı değerli kılmanın yolu anlamlandırabilmekten geçiyor. Anlam ve değer eksenli bir hayat tesis etmek durumundayız. Anlam yetmezliği kişilerde olduğu gibi toplumlarda sıkıntılara sebep olacaktır. İhsan Fazlıoğlu’nu dinleyelim.</p>
<p>“Kişilerin olduğu gibi kültürlerin, milletlerin de anlam yetilerini kaybetmeleri söz konusudur. Anlamlandırma yetisini kaybeden milletler de bir süre sonra kendilerini imha eder yani birbirlerine düşer; neticede tarihten silinir giderler. Bir kültürün kendisini imha etmesi de o kültüre organik bütünlüğünü veren anlam-değer dünyasının yani maneviyatının ortadan kalkmasıyla başlar; vicdansızlaşan kültürün bireyleri de birbirlerini yemeye, soymaya, yok etmeye kalkışırlar&#8221;</p>
<p>Hayatın özünü, maddi olanla değiş tokuş edilemeyen değerler oluşturur. İnsanı, insan kılan değerlerin parçalandığı, her şeyin satılığa çıkarıldığı bir çağda, aidiyet duygusuyla bağlanılacak bir yer bulmak da zorlaşıyor. Kapitalizmin para aracılığıyla her şeyi soysuzlaştırdığı bir dünyada değerli olanın peşinde olmamız gerekiyor.</p>
<p>Dahası bir değer envanteri ortaya koymamız; merhamet, emek, sevgi, ahlak, kardeşlik, arkadaşlık, duruş, adalet, dürüstlük, vicdan, mesuliyet, erdem, vefa gibi kavramları yeniden gündemimize almamız gerekiyor. Bu değerlerden uzak bir hayat yaşıyorsak bir hasar tespiti ile işe başlayıp; yükselen sahte değerlerin yerine gerçek yüce değerlerimizin farkında olmak gibi bir vazifemizin olduğunu unutmamalıyız.(s.25,26)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Andre Gide; Dar Kapı adlı eserine şu cümlelerle başlıyordu ”Dar kapıdan girmeye çabalayın. Çünkü kişiyi yıkıma götüren kapı büyük ve yol geniştir. Bu kapıdan girenler çoktur. Yaşama götüren kapı ise dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar çok azdır.”</p>
<p>Maharet dar kapıdan geçmektir. Geniş kapılardan geçen de çoktur ve hem geçmekte kolaydır. Oysa dar kapılar; sabır kapısıdır, sukut kapısıdır, yalnızlık kapısıdır, zorluk kapısıdır. Ancak bu kapının sıkıntılarına, zorluklarına katlananlara rahmet kapıları açılacaktır. Sonunda selamete ulaştıracak olana ulaşabilmek için dar kapıların zorluklarına katlanabilmek gerekiyor.</p>
<p>Genişledikçe kapımız, çoğaldıkça gidecek yerimiz, mubah olunca bütün yollar; daralacaktır yüreğimiz, sıkılacaktır ruhumuz, mutmainlikten uzaklaşacaktır kalbimiz. “İnsan için önüne çıkan bütün yollar yürünebilir yollar ise, o insan artık kaybolmuştur.” Geniş kapılardan rahmete yol bulamayacağız. Karanlıklardan aydınlığa, zulumattan nura ulaştıracak kapıya ancak dar kapılardan geçerek ulaşacağız.(s.28)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ataullah İskenderi’nin “Hikem-i Ataiye” adlı eseri modern zamanların şaşırmışları olarak her birimize yol levhası niteliğinde nasihatler sunmakta. Bu iki referanstan ilhamla düzenlemiş olduğum nasihatleri yoldaki işaretler olarak okuyabilin&#8217;z. Buyurun o zaman birlikte dinleyelim.</p>
<p>Ey yolcu; Varlığını bilinmezlik toprağına göm. Çünkü gömülmeyen şey bitmez. Bitse de netice itibariyle tam olmaz. Hep istemek, hep talep etmek muteber değildir, unutma ki en büyük rızık edeptir.</p>
<p>Kalbini şehvetin esaretinden kurtar, dünya kalp aynanı kirletmesin, zira bil ki; kalp aynasını parlatmanın yolu dünyadan ve dünyalıklardan uzak kalmaktan geçecektir. Unutma, her kalbe nur iner, lakin o kalbi masiva ve ağyar ile dolu görünce indiği yeri terk edip gider. Kalbini nura aç ki Hak Teâla onu marifet ile doldursun. Hangi kalp ölüdür bilir misin; ibadetini yapmadığında, yapamadığında üzülmez, hata ve günah işlediğinde pişman olmaz ya, işte o kalp ölüdür.</p>
<p>Ey yolcu; hikmete ram ol, hikmete ram olabilmek için malayani şeylerden uzak dur. Sana bir şey katmayan, hâli ve yaşayışı sana feyiz vermeyen,sözü seni Allah&#8217;a götürmeyen kimse ile sohbet etme,arkadaşlık yapma!</p>
<p>Seni Allah’tan uzaklaştıran her ne var ise hayatında, ondan uzak dur.</p>
<p>Unutma sen bir kulsun o yüzden kulluğunla zıtlaşan bütün insani vasıflardan çık. Çık ki, Hakk’ın çağrısına icabet etmiş ve O’nun huzuruna yaklaşmış olasın. Ancak ve ancak Allah’a kul olanlar gerçekten hür ve serbest olabilirler. Allah’a kul ol ki özgür olabilesin.</p>
<p>Ey yolcu! Rıza makamına yönel; lütfun da hoş, kahrın da hoş demesini öğren. Bil ki; sana verilmeyip menedilen bir şeyden dolayı elem duyman ve üzülmen, bunun Allah’tan olduğunu bilmemenden ileri gelir! Rabbinin karşısında aczini bil ki; Rabbin seni kulların karşısında aciz bırakmasın. Şükürsüzlükten uzak dur, her halükarda hamd etmeyi bil, şükretmeyenin hali şudur ki; nimetler kaybolup gider de; 0 da onların peşine düşer. Sen şükür ipi ile nimetleri bağlamaya bak. Ey Yolcu! Allah katında benim yerim ve kıymetim nedir diye zaman zaman kendini sorgula; bırak dışarıya bakmayı kendine bak, kendine yönel. Ne yapıyorsun, nerede duruyorsun, neye hizmet ediyorsun, ne istiyorsun? Unutma! Senin O’ndan istediğin şeylerin en hayırlısı O’nun senden istediğidir. Şunu bil ki; her türlü günah ve şehvetin temeli ve kaynağı nefisten razı olmaktır. Her türlü itaat ve iffetin kaynağı ise ondan razı olmamaktır.</p>
<p>Ey yolcu! Unutma tefekkür kalbin kandilidir. Kalbini ışıksız ve gıdasız bırakma. Bir eşyadan diğer eşyaya boş boş seyahat edip durma! Yaratılmışı bırak yaratana bak. Yok olmayan bir izzet ve şerefin seninle olmasını istiyorsan, ölümlü şeylere meyletmeyi bırak. Ey yolcu! Ne garip, hüzün içindesin, yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ama şunu unutma! Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. Sen içindeki yoksulluğu hisset, içindeki yoksulluktan kurtulmaya bak.</p>
<p>Ey yolcu, İşte görüyosun, yol her daim inşa edicidir. Yolun inşa edebilmesi yoldaki işaretlere ne kadar bağlı kaldığına, levhalara ne kadar uyduğuna bağlı. Özünde özü nedir bilir misin? Yolu bileceksin. .. Kendini bileceksin. .. Rabbini bileceksin. .. Ve elbette Rabbinin karşısmda haddini bileceksin. (s.30,31)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Evet, insanı mükellef kılan husus teklife muhatap olmasıdır. Allah’a muhatap olduğunun bilincinde olan insan emanetin altından kalkabilecektir. Bir mükellefiyet sahibi olarak akıllı insana düşen mükellefiyete uygun teklifleri ve tercihleri ortaya koymaktır. İnsanın; hayatın karşısına çıkardığı durumlarda ortaya koyduğu teklifler ile kendini bulabilmesi, kendine ulaşabilmesî mümkün olabilecektir: İnsanın halifeliğin hakkını verebilmesi tekliflerinin mükellefiyetine uygun olmasına bağlıdır. İşte en büyük mesuliyeti budur.(s.35)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Erdemin, iyiliğin, güzelliğin hayat tarzı haline getirilemediği dünyalar; kötülüklerin esiri bir hayata dönüşeceklerdir. Erdemli insanlar ve erdemli toplulukların olmadığı durumlarda insan ve insanlık, kötülere ve kötülüklere mahküm olurlar. Ruhu diri&#8217; tutmanın, ilkeli bir hayat anlayışının, adaletle hareket etmenin anahtarı erdemdir. Karakterin, şahsiyetin, onurun, hakkaniyetin, ahlaki duruşun ve vicdani tavrın adıdır erdem.</p>
<p>Evet; erdemli toplum hedefi olacaktır, ancak önce erdemli insandan, yani kişi olarak kendimizden başlayacağız. Hayatın bizi karşı karşıya bıraktığı olay ve durumlar karşısında tavrımızı neye göre belirlediğimizi tespit edeceğiz. Hakikaten erdemin yön verdiği bir tavır mı takınıyoruz, yoksa bencilliğin, çıkarların, gücün bize telkin ettiği doğrultuda mı hareket ediyoruz? Dünyayı imar edilecek bir yer olarak görenler, bilgeliğin ve hikmetin izinde; her dem erdem eksenli bir hayatı yaşamayı seçenlerdir.(s.37)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yaşamış olduğumuz çağda Müslümanlar olarak en önemli sorunumuzun “emin” olamamakla ilgili olduğunu ifade edecek olursak haksızlık etmiş olur muyuz acaba? Emin olma vasfı hayatın her alanında yaşamış olduklarımızın ve de boğuşmuş olduğumuz sorunların en önemli sebebi. Evet, emin olmamak, emin olamamak, emin olunmamak. . . Her tarafımız güvensiz. Ne biz kimseye güveniyoruz ne kimseler bize. Ne biz kimseden eminiz ne kimseler bizden.</p>
<p>“&#8217;El-Emin” olan Resulün ümmetindeniz ama emin miyiz, emin misiniz? Hadi birlikte hatırlayalım; Cahiliye döneminin Mekke’sinde Kâbe tamiri sonrası Haceri&#8217;il esved’i kimin yerine koyacağı ile ilgili olarak anlaşmazlığa düşmüşlerdi hani. Biri hakem olacaktı Kâbe’nin kapısından ilk given hakem olsun demişlerdi. Kâbe’nin kapısından girenin Muhammed(sav) olduğunu gördüklerinde istisnasız hep beraber sevinmişlerdi. “Yaşasın, işte bu gelen El-Emîn olan Muhammed’dir. O adaletle hükmeder, o güvenilirdir. O’nun vereceği hükme razıyız!”</p>
<p>İşte bu; yüce elçi bize dirilişin yolunu gösteriyordu. “Müslüman; elinden, dilinden emin olunan kimsedir.” İşte bu yüzden bu soru önemli, bu yüzden emin misiniz, diye soruyoruz. O yüzden bu soru bizim için hayati öneme sahip. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!” Bu ayet değil miydi, Hz. Peygamberi yaşlandıran ayet? İşte esas mesele burası; emin olabilmek için yüce emre uymak, tebliğ değil temsil insanı olabilmek yani.</p>
<p>Nerede olduğumuzu, nerede durduğumuzu belirleyen husus emin olmamızla ilgili. Imanımızın bizi bulunmaya zorladığı yerde miyiz yoksa başka bir yerde mi? İşte bu sorunun cevabını bize “emin” olmak sunacaktır. Güven çıkıp gidiyor aramızdan, itibar usul usul uzaklaşıyor hayatlarımızdan. Her geçen gün daha az “emin” oluyoruz hem kendimizden, hem birbirimizden. Ve biz her geçen gün biraz daha iyi anlıyoruz ki; emin olmalı insan, emin olmalı Müslüman, “emin” olmalı mümin. O yüzden bu kutlu soruyu sormalı insan kendine her zaman. “Emin misin&#8221; diye sormalı kendine ve cevabını sözleriyle değil yaşadıklarıyla sunmalı.(s.39)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir duruşu olmalı insanın, önce durmasını bilmeli. Düşünebilmek için, görebilmek, tefekkür edebilmek için önce durmasını bilmeli&#8230; Sonra durduğu yere bakmalı, nerede olduğunu, konumuna bakmalı, mevziine bakmalı&#8230; Mevzuuna kavuşturmak sonra duruşunu, konusuna, meselesine kavuşturmalı. Sözümüzü bir soruyla bağlayalım, ey mevzidekiler, mevzuunuz var mı?(s.41)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün ülke insanı olarak en önemli meselemizin ahlak meselesi olduğunu ifade etmek, abartı olmayacaktır sanırım. Ahlak her geçen gün biraz daha hayatımızdan uzaklaşıyor, bir takım ritüellerin dışında bir şey ifade etmiyor. Ahlâkımızla beraber insanî varlığımız da ağır bir imtihandan geçiyor. Her geçen gün daha fazla hissettiği miz ahlaklı insan, itimat edilecek insan eksikliği, aslında yaşadığımızın ahlak krizi olduğunun göstergesi. Çürüyen ve kokuşan bir dünyada ahlaki bir duruş nasıl sergilenecek?</p>
<p>Maddi dünyayı kurtarma duygusunun insanları “madde bağımlısı’ haline getirdiği, adalet duygusunun zedelendiği, ilkeler üzerinden konuşmanın anlamını yitirdiği, sahip olma adına deri değiştirme süreçlerinin hızlandığı, faydacı ve hazcı bir anlayışın toplumu çepeçevre kuşattığı, yağcılığın ve dalkavukluğun rağbet gördüğü bir durum, ahlaksızlığın getirdiği nokta değil midir? Ahlaki değerlerin yerini çıkarlar ve fiyatlar almışsa, ahlâk telâkkilerimizi yeni baştan ele alıp tartışmamız ve tanimlamamız gerekecek.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“Milliyeti, kan, kemik ve iskeletten kurtarıp insan ve ahlak davası yapmak gerekir.” Böyle diyordu “Ahlak Nizamı”nın yazarı Nurettin Topçu. Ve devam ediyordu. “Kur&#8217;an harikası olan ilahi ahlak, İslam diyarında çoktan gömülmüştür. İslam dünyasının içinde bulunduğu kötü durumun sebebi; ne siyasi ne iktisadi ne ilmi ne de fikridir. Asıl sebep Kuran’ın özü olan ahlakın kaybedilmesidir.</p>
<p>Bizim ahlakımız; değerlere karşı hürmet, mesuliyet duygusuna dayalı hizmet ve merhamet prensiplerini kendinde birleştiren aşk ahlakıdır. Hak ve adalet duygusundan kaynaklanan bir ahlaktır bu.” Evet, Kuran’ın işaret ettiği ahlaktır ihtiyacımız. “Şüphesiz sen en güzel ahlak üzeresin. ” ayetinin muhatabı olan habibinin ahlakıdır bu ahlak.</p>
<p>Güç ve sahip olma adına, ahlaksızlıklara prim veriliyorsa, Müslüman olmakla ahlaklı olmak arasında mesafe açılıyorsa, inandıklarımızla yaşadıklarımız birbirleri ile çelişiyorsa, özümüzdeki dünyanın yerine, modernizmin &#8216;görünürlüğü’ üzerinden bir dünyayı kuruyorsak, piyasanın ve siyasanın şartlarının şekillendirdiği bir hayatı yaşamak durumunda kalıyorsak ahlaki yozlaşmaya karşı karşıya olduğumuzun farkında olmamız gerekiyor.(s.42,44)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Lisan-ı hâl, lisan-ı kâlden üstündür, der kadim kültürümüz. Hiçbir dil ondan daha etkileyici değil. Kalbidir lisanı hâl. O yüzden dilden hâle çevirmektir yönümüzü aslolan. Zira hâl, dile sığamaz. Lisan-ı kal ile anlatılan sözde kalır. Sözü özle buluşturarak lisanı hâl ile konuşmaktır aslolan, hâl dilimizin olmasıdır.</p>
<p>Bizim bir hâl dilimiz vardı bir zamanlar. Özsüz sözle, hâlsiz kâl ile bir yere varılamayacağı biliniyordu. O yüzden eskiler hâllerinin kendilerine yakışıp yakışmadığıyla ilgiliydiler. Hâl üzere yaşadıldan için hâli vakti yerinde insanlardı. Hâlleşerek anlaşırlardı. Hâlden anlarlardı, empatiyi bilmezlerdi belki ama hemhâl olurlardı. ‘Her kim ki hâli vardır, kıyl ü kâlı&#8217; nider’ diyerek hâl sahibi olmaya değer verdikleri için boş ve lüzumsuz konuşmalara itibar etmezler, fayda sağlamayan sözden uzak dururlardı.</p>
<p>Eski zamanların bizimkileri hal ehli olmayı önemserlerdi; Peki şimdilerde biz ne haldeyiz? Giydiğimiz elbiselerin, bindiğimiz araçların, oturduğumuz evlerin yakışıp yakışmadığıyla ilgiliyiz daha çok. İletişim kurabilmek için beden dili adı altında bakışlar, tavırlar, jest ve mimiklere dair sözüm ona bir sürü eğitimden geçiyoruz ancak hâl ehli olamıyoruz. Halimizi gizlemek için gösterdiklerimiz örtmüyor bizi. Hâl dilinden uzaklaştığımız için konuşmalarımız gürültüden öte bir şey ifade etmiyor. Halden hale giriyoruz ama hâl diline geçemiyoruz bir türlü.</p>
<p>Hâl ile konuşmak, hâl ile söylemek, hâl ile yürümek, hâl ile hâllenmek. . . Lisanı hâlimiz ne söyler, lisanı kâlimiz lisanı hâlimize ne kadar uygun, sözlerimizle eylemlerimiz arasında ne kadar fark var&#8217;? Söylemle eylemin arasındaki farkın açıldığı zamanları yaşıyoruz. Modern zamanlar söz ile eylemin, kâl ile hâlin arasını açıyor. Sözün etkisini yitirmesi, kalıcı olamaması, gönülden gönüle ulaşamaması, gönülleri inşa edememesi, birleştirici olamaması sözümüzle hâlimiz arasındaki uçurumdan kaynaklanıyor.(s.45,46)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hepimiz şikâyetçiyiz, hepimiz eleştiriyoruz, hayatın her alanını kötülük tarafından kuşatıldığını ifade ediyoruz. Peki, ne yapıyoruz, kötülüğün yerini iyiliğin kaplayabilmesi için ne yapıyoruz? Dünyayı iyilik kurtaracak. Kötülerin ve kötülüğün her tarafımızı kuşattığı, her türü ile arzı endam ettiği bir dünyada, iyiler olmazsa, “iyi” olmazsa; İnsan düşecek, insanlık düşecek, güzellik ve iyilik düşecek. . . Ve kötülük ve kötüler galip gelecek her yerde. İnsan kaybedecek, insanlık kaybedecek, dünya kaybedecek. . . Kötülüğün sürekli görünür kılınması hiçbir şeye hizmet etmiyor aslında. Sadece kötülüğü kanıksanmayacak hale getirerek sıradanlaştırıyor. Öyleyse çözüm; iyiliğin ve güzelliğin çoğaltılması. . .</p>
<p>&#8230;</p>
<p>“İnsanın dünyadaki görevi hüsnü muhafaza etmek ve dünyayı güzelleştirmektir.” Böyle diyordu hayatını güzelliğe adamış bilge mimar Turgut Cansever. Dünyayı güzelleştirmek, böylesine ulvi bir gaye ile hayata bakmak, sanırım aslolan ve en çok ihtiyacımız olan durum bu. Özün, fıtratın güzelliği ile insan hayatı güzelleştirme gayesini taşıyacak. Özü güzel kılmadan hayan güzelleştirmek mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Bugün çokça teknolojik imkânlara rağmen, ortaya konulan eserlerin kadim kültürümüzdeki muhteşem eserlerin yanında silik kalışının sebebi üzerinde düşünmemiz gerekiyor. Güzellik özden başlamalı, özün göze gelmiş haline ulaşmak. Çünkü güzellik özde olanın göze gelmiş halidir, g(öz)el olandır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Muhammed Ikbal&#8217;i dinleyelim.&#8221;Eğer insan, içinde, amaç ve amaçlarına ulaşmak için, bir arzu yaşatmazsa bir avuç topraktan başka bir şey değildir. Keklik ayağa sahip olduğu için güzel yürür zannedilir oysa o güzel yürüdüğü için ayağa sahip olmuştur; bülbül gagaya sahip olduğu için nağmeleri güzel sanılır oysa nağme peşinde koşması, güle en güzel nağmeyi söyleme arzusu onu gagaya malik etmiştir.&#8221;</p>
<p>&#8230;</p>
<p>İnsanlık güzelliği öteliyor ve insan kapatmış kendini güzel olana. Oysa her an yeni bir şe’n üzere olan göklerde ve yerdeki bütün her şey, her gün kendini bambaşka şaşkınlık verici bir yolla sunuyor bize. Ayı, güneşi, yıldızları, doğayı, akan suyu, ağacı, çiçeği, başımızın üzerinde uçan kuşu, bağrından suyun fışkırdığı taşı, çiçeğe durmuş tohumu fark edemiyoruz. “Cümle yerde Hak nazır, göz gerektir göresi.’ Yeter ki görebilelim, yeter ki güzellik gibi bir gayemiz olsun o zaman güzelliğe ulaşabileceğiz. Dünyaya güzelliğin penceresinden bakabildiğimiz zaman dünyayı, dünyamızı sıradanlıklardan, çirkinliklerden, kötülüklerden kurtarabileceğiz. Mesele toplumun fertleri olarak her birimizin güzelliği keşfedilmesinde, güzeli görebilmesinde düğümleniyor.</p>
<p>Hayatı, eşyayı ve doğayı bize verilmiş olan ve güzelleştirmek görevi yüklenen olarak algılamalıyız. Dünyayı güzelleştirmek üzere kurgulanmayan düşünce bize medeniyet inşasının imkânını sunmayacaktır. Bu her şeyi güzel yönleriyle ve sonuçları itibariyle gören bakış açısının tabii sonucu da elbette güzel olacaktır ve insan hayatına güzellik ve mutluluk olarak yansıyacaktır.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Yazıyı uzattığımızı düşünüyorsanız iyiliği çoğaltma isteğimizdendir. İyisi mi, Mustafa Kutlu’nun “Hüzün Ve Tesadüf” kitabından yapacağımız alıntı ile sözü hülasa edelim.</p>
<p>“Bir şey yap güzel olsun&#8230; Huzura vesile olsun, rikkate yol açsın, şevk versin, hakikate işaret etsin.</p>
<p>Bir şey yap doğru olsun. İnsanları yalanın ve yanlışın batakhğına düşmekten korusun. Rüzgâr ve akıntıya kapılmasın; kırılsın lakin eğilip bükülmesin&#8230;</p>
<p>Bir şey yap iyi olsun. Hizmetten, hürmetten, merhametten müteşekkil olsun. Kalpleri yumuşatsın; garibin, yolcunun, zayıfın derdine derman olsun.</p>
<p>Bir şey yap adil olsun. Haktan, hukuktan ayrılmasın&#8230;</p>
<p>Bir şey yap barış olsun insanlar kin ve nefretten uzaklaşan. Bombalar patlamasın çocuklar ölmesin.</p>
<p>Ohooo, bana neredeyse dünyayı düzelt diyorsun. ..</p>
<p>Öyle. .. Hadi bir şey yap. . .”(s.50,51,53)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey oğul hür olmalı bahtın senin,</p>
<p>Hep gümüş, altın mıdır ahdin senin?</p>
<p>Tut ki deryayı boşalttın testiye,<br />
Kısmetinden fazla almaz bil, niye?</p>
<p>Hırslıyı, göz hırsıdır hep incitir,<br />
Pek kanaatkâr sedef, hep incidir.</p>
<p>Mevlana.(s.56)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey oğul diyecektir,İmam Gazali; aklı olan kimse nefsine demelidir ki: benim sermayem,yalnız ömrümdür. Başka bir şeyim yoktur. Nefesler sayılıdır ve azalmaktadır. O halde nefeslerini iyi değerlendir… Bütün işlerinde orta yolu tut, çünkü işlerin en hayırlısı orta yoldur. Lüzumsuz lâftan sakın… Bir şeyi veya bir adamı överken aşırıya gitme, tartışmada kendini haklı çıkarmak için inat gösterme. Bir şeyin neticesini iyice düşünüp hesaba katmadan yapmakta acele etme…Başkasını kınayan ve hep kusur söyleyen adamın dostu olmaz…Belâ gelip ikbalden düştüğünde dostluk yüzünü gösteren kardeşi hakiki kardeş ve dost bil ve dostluğunu korumaya çalış. Saadet günlerindeki dosta pek güvenme. Sıkıntılı günlerinde dostluk bağını uzatmıyorsa, onu düşmanların düşmanı bil… Tamahkâr olma. Kalbin katı ve kara olur. Çok mal arttırmak için hasislik etme…</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Bu kez Lokman Hekim çıka gelir kitabın içinden; dünya dipsiz bir deryadır, bu deryada senin gemin dingin bir kalple Allaha iman olsun, geminin donanımı takva ve ibadet, yelkeni tevekkül olsun. Gururlanıp insanlardan yüzünü çevirme. Yeryüzünde kasılarak yürüme. Çünkü Allah büyüklük taslayan ve övünenleri sevmez. Yürüyüşünde mutedil ol. Sesini alçalt. Hikmet ehlinin sohbetlerini dinle. Çünkü Allah kuru toprağı yağmurla nasıl canlandırırsa, ölmüş kalpleri de hikmetli sözlerle öyle diriltir… Dünyada mesut olmak istiyorsan, kendini anla…(s.56,57)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Bir şeylere sahip olmak için sahibi olamıyoruz kendimizin. Yitiriyoruz, tüketiyoruz kendimizi, tükeniyoruz. Tükettiklerimiz ve sahip olduklarımız tarafından kuşanmışlığın huzursuzluğunda kalplerimizin boğulmasıdır yaşadığımız. Varlığını tüketim ve sahip oldukları üzerinden ispatlamaya çalışan, insanları oturduğu eve, bindiği arabaya, banka hesaplarının limitine, tükettiklerinin parasal değerine göre değerlendiren anlayış, bencil, kibirli, ahlak ve fedakârlık yoksunu, sadece güce, paraya, makama ve de sahip olduklarına değer veren bir insan tipi oluşturuyor.</p>
<p>Sahip olmak odaklı bu anlayış; insanı insanın umudu olmaktan çıkarıp, insanı insanın kurdu haline dönüştürmekte. Sahip olduklarımızın, bizlere bir katma değeri yoksa sahip olmalarımızı, kendimizden bir şeyleri, güzellikleri eksiltme üzerine kurmuş isek, yaşadığımız savrulma olacaktır.</p>
<p>Sahip olabilme adına yapılanlar mutlu kılmıyor insanı. Mutlu olabilmek için insanın kendini değerli kılacak şeyler yapması gerekiyor. İnsan kendini değerli kılacak şeyleri yaptığı takdirde “insan” olabilir. Değilse; beşer makamından insan makamına, sahip olmaktan olmak makamına ulaşılamayacaktır. Birçok şeye sahip olabilmek bizi kendimiz kılmıyor, aksine ne kadar sahipsek o kadar azalıyor, o kadar tükeniyor, o kadar az “ol”uyoruz.</p>
<p>Sahip olduğumuz her şeyi kaybettiğimizde bizde kalandır, gerçek manada sahip olduğumuz. Gerisi zan ve yanılgıdan başka bir şey değildir.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Ünlü psikanalist ve sosyolog Erich Fromm; “Sahip Olmak Ya Da Olmak” adlı kitabında; olmak ve sahip olmak arasında tercih yapma zorunluluğundan bahsederek, sahip olmak ilkesine göre teşekkül etmiş olan tüm toplumsal sistemlerin insanı mutlu etmekten uzak olduğunu, insanlığın kurtuluşunun “sahip olmak” ilkesinden “olmak” ilkesine geçişle mümkün olabileceğini ifade etmiştir. Fromm’a göre bu geçiş; toplumdaki insanları olmak ilkesine göre davranmalarını sağlamakla olur.</p>
<p>“Ne olursan (ol) yine gel” diyen Mevlana, acaba olmanın önemine mi vurgu yaptı, bilinmez. Ancak “olmak” bizim medeniyet anlayışımızda her zaman ”sahip olmaktan” önce gelir. Zira kişinin sahip olduğu şeylerdir aslında insana sahip olan, sen sahip değilsindir aslında, sahip olduğun şeydir senin sahibin. O yüzden Allah bes, baki heves denmiştir. Allah’a sahipsem o bana yeter ki, odur benim sahibim. Bundan ötesi mi? Boş hevestir. Ya da Allah’ın var neyin yok, Allah’ın yok neyin var, budur bizde olmak adına olan. Yunus’un; derdi dünya olanın, dünya kadar derdi olur sözünü anlamaktır, olmak.(s.62,63)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan bildiğinden şaşmıyor.Dünyayı ve kendini tüketmeye devam ediyor.İnsanların kalkınmaya-ilerlemeye-refaha koşması esasen nefsin emrine girmelerindendir.</p>
<p>Oysa aslolan “kanaattir”…</p>
<p>Dünya için reçete şudur: Tüketim ekonomisine karşı kanaat ekonomisi.Kanaat hâkim olursa insanoğlu ne doğal kaynakları böyle vahşice tüketir, ne de kendini harap eder.Kalkınma-ilerleme- zenginlik-refah denilen seraptan kurtulur.<br />
(Mustafa Kutlu; Vitrinde Olmak)(s.66)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Tüketim çağı, tüketim ekonomisi gibi kavramlarla adlandırılan yapı, insanı öyle bir hale getirdi ki; tüketen insan, aslında tüketirken tükendiğinin, harcarken harcandığının farkında olmadan bir hayat sürmek durumunda kalıyor. Çünkü çok hızlı bir şekilde tüketiyor. Modern tüketim anlayışı insanın tükettikleri üzerinde düşünmeye bile fırsat vermiyor. Zira tüketilmesi gereken yeni tüketim unsurları da insan tarafından tüketilmeyi bekliyor. Siz yeter ki isteyin her isteğiniz karşılanacaktır, dahası siz istemeseniz bile, ihtiyacınız olmazsa bile size tüketmeniz gereken &#8216;ihtiyaçlar&#8217; bulunacaktır. Yeter ki karşılığında tüketim ekonomisinin bezirgânlarına aktarabileceğiniz bir kar olsun.(s.67)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Vizontele filminin o meşhur repliğinde Siti ana soruyordu; Nedir Bu? Televizyon. Ne işe yarayacak? Dünyayı ayağımıza getirecek Siti Ana o harika felsefî soruyu soruyordu, SEBEP. . . Küreselleşmenin geldiği noktada bugün dünya bir bunalım halini yaşamaktadır. Dünya insanın avucunun içindedir, teknoloji ile her şeye ulaşabilmektedir, ancak dünyaya ulaşan insan kendinden uzaklaşmıştır. Ayağımıza gelen dünya bizi mutlu kılamamıştır. Küreselleşme insanlığa; küresel çaresizlik, küresel çırpınma, küresel adaletsizlik, küresel yok olma ve nihayet küresel bunalımdan öte bir şey sunamamıştır.</p>
<p>Nedir; küreselleşme toplumları uyuşturmanın modern halidir. Bu noktada Teoman Duralı’nın tespitleri kayda değerdir. “Küreselleşme halkların afyonudur. Küresel medeniyetin asıl gayesi, insanı düşünemez hâle getirmek, düşünceyi uyuşturmaktır. Uyuşturucu denince aklımıza hep emin, esrar gelir. Hâlbuki televizyon emin kadar, bilgisayar kokain kadar uyuşturucu, beyni dondurucu, düşünmeyi durdurucu araç ve cihazlardır&#8230;”(s.70)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Mesele bilgiyi çoğaltmak değil bilgiyi anlamlandırmakta, bilgiyi derinleştirmekte, bilgiyi idrake dönüştürebilmekte.</p>
<p>İnsan, idraki nispetinde insandır. Insan bilinci ile inşa eder bildiği ile inşa eder. İdrak ettiğimiz kadar inşa ederiz. O yüzden inşa için idrak gerek, idraki idrak gerek, hikmete ulaşabilmek, müdrik olmak gerek. Deruni bakış için aşk gerek. Sırr-ı aşkı anlamağa haylice idrak gerek. İdrak dünyayı görme biçimimizdir, dünya görüşümüzdür. Alemi anlamak; âlemdeki insanı anlamak, insandaki âlemi anlamak için aklı idrak, kalbi idrak, ruhu idrak gerekiyor. Aklı-selimi kalbi-selimi, ruhu-selimi inşa için idrak gerek. Akletmez misiniz, düşünmez misiniz, sorgulamaz mısınız ilahi soruları aslında bir soruya işaret etmekte, idrak etmez misiniz?</p>
<p>Yaşadığımız hayat idrakimizin sonucu. Bulduğumuz dünya idraklerimizin eseridir. Neyi inşa etmişsek onu idrak ettiğimiz için inşa etmişizdir. Siyasal ekonomik toplumsal hayatımızın geldiği nokta aslında idrak biçimimizin müşahhas halidir. Sorunlu idraklerden sorunsuz sonuç çıkmaz. Yanlış idrakten doğru inşa çıkmaz. İdraki güzel kılmak gerekiyor önce, her şeyin başında sahih bir idrake sahip olmak &#8216;gerekiyor. Kötü idrakten iyilik, çirkin düşünceden zarafet çıkmayacaktır. İdrak yoksunluğundan idraksizlikten kurtulabilmek gerekiyor. Çünkü idraki olmayanın nasibi olmayacaktır.(s.80)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Müslümanların aileyi yeniden anlamlandırması önem arz etmektedir. Aileyi tanımlamak ve aileyi yeniden inşa etmek, İslami feminist yaklaşımlarda tepkiyle karşılanmaktadır. Hz. Adem&#8217;den beri gelen aile tasavvurunun sapmaya uğradığına işaret etmekteyiz… Feminizmin aile eleştirisine dair söylemlerinin inanan kadınlar tarafından Türkiye&#8217;ye aktarılması, çözümleri İslam hukukunda/fıkhında bulunan meselelerin başka toplumların problemleri ve buldukları çözümler üzerinden tartışılması gibi bir abesliğe yol açmaktadır.”(Lütfi Bergen;Havva&#8217;nın Evsiz Kizları)(s.87)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bugün sükünete, muhabbette dayalı aile anlayışının yerine, modern zihnin ürünü olan, birey olarak kadının veya erkeğin üstünlüğü üzerinden temellendirilmeye çalışılan hırs ve rekabete dayalı ailenin modern düşüncenin dişlileri arasında öğütüldüğü bir durumla karşı karşıyayız. Bu konuda Abdurrahman ARSLAN ’ın ifadeleri dikkate değerdir. “Modernist sosyal teoriye baktığınızda, onun üçlü bir yapı üzerine kurulduğunu görüyoruz. Birey, toplum ve ulus, en küçük birim bireydir.</p>
<p>İslam’ın kendi sosyal dünyası üçlü bir yapıda oluşturulur; aile, cemaat ve ümmet. Ama İslam toplumunun en küçük biriminin birey ya da fert olduğunu söylemiyor. İslam’a göre birey yoktur, birey olamaz. Çünkü birey kendini, kendi aklına, kendi heva ve hevesine göre düzenleyen insandır. Dolayısıyla İslam’a göre toplumun en küçük birimini birey değil aile oluşturur. . . Biz eşitlikçi düşüncelerle aile ilişkilerimize bakmamalıyız. İslam her şeyi adalet üzerinden kurduğunu söyler. Eşitlikçi arayış ailenin yaşamasına asla müsaade etmez.”</p>
<p>Aileyi bir bütün olmaktan uzaklaşatırıp kadını ya da erkeği merkeze alan anlayışın varacağı nokta ailenin başkalaştırılmasıdır. Allah erkeği ve kadını birbirlerinde sakinliği bulabilecekleri ve sevginin birleştirdiği yapıda tesis eder aileyi. Ve ancak bu anlayışla tesis edilen aile, üzerine rahmetin yağdığı yuvaya dönüşebilir. Yuva bu anlamda sevginin mekânı olmalı, teskin olmah insan yuvada.</p>
<p>Ev, meskeni olmalı kadın ve erkeğin, yani önce evi olmalı, içinde sükünetin ve muhabbetin olduğu evler olmalı, dünyadaki cenneti olan evleri olmalı. ‘Ev’i olmayanların evli olmalarının bir anlamı olamayacağı için, Modernizmin evsizliğinin karşısına evin yani ailenin gerekliliği anlayışını konulmalı.</p>
<p>Toplumsal kodlarımız batıdan farklıdır. Batı ile aramızdaki doku uyuşmazlığı ortadadır. Sorun farklı olduğu gibi çözümde farklıdır. O yüzden kompleksiz bir şekilde kendi değerlerimiz doğrultusunda ilişkileri yeniden inşa etme ve sorunlara çözüm arama gibi bir görevimiz var. Bizim anlayışımızda kutsal olan ailedir, birey değil. İfade etmek istediğimiz husus; aileyi koruma adına bireyin ezildiği bir durum değildir elbette. Derdimiz; aile ve birey algısı arasında dengeyi kurabilecek bir yaklaşım ortaya koymaktır. Çıkış noktası salt bireyi korumak olan anlayışın aileyi koruyamayacağını ifade etmek istiyoruz.(s.87,88)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nokta-i nazarımızda yani nazar için durduğumuz, üstüne bastığımız nokta’da sorun var; ayarımız bozulmuş; kaymış; yanlış nokta’da, noktalarda duruyoruz&#8230; Nokta-i nazarın noktası, tashîh edilmelidir. Tersi durumda, bir özümüz olamayacağından bir sözümüz, bir sözümüz olmadığından da bir teklîfimiz bulunmayacaktır.</p>
<p>“Ne yapmalı?” sorusuna gelince&#8230; Şu nokta’dan başlanabilir: Düşüncelerinde ve eylemlerinde bu milletin siyâsî, dinî, iktisâdî, fikrî, vb. tarihî tecrübesini ve değerlerini göz-önünde bulundurmayan hiç kimseyi dikkate ve ciddiye almamak..(İhsan Fazlıoğlu)(s.93)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Allah’a inanıyorum. Ben bir diriliş işçisiyim&#8230; Allah’ın övdüğü, beğendiği İslam toplumunu ören, toplumun örülen duvarında en küçük bir kum tanesi olmaktan öte öğüncüm olamaz&#8230; İnsanı ancak Allah özgür kılar&#8230; Allah’a inanma ışığı ve ona inanma aydınlığı. Sesimi yükseltirsem bunun için yükseltirim yoksa bunun dışında dünyada hiç bir şey ses yükseltmeye değmez. Yaşamayı ve ölmeyi, zaman ve mekânla diyalog kurmayı, ancak ve ancak bu inanç uğruna göze alabilirim. Aşktır o benim için. Yoldur. Anlamdır. Sestir. Ülküdür. Varoluştur&#8230;</p>
<p>Evet, biz diriliş erleri son peygamberin sancağı altına sığınıyoruz. Bu sancağın yere düşmemesi görevimizdir. Var oluş hikmetimizdir. Bu sancak Allah’a inanma sancağıdır. . .</p>
<p>Evet, tarihi ve hayatı şöyle yorumluyoruz; “Hakikat savaşı ve hakikate karşı savaşlar, başkaldırmalar.” Ve insanları da hakikatin yanında olanlar ve karşı çıkanlar&#8230; İnanç ab-ı hayatını içmek. İslam uygarlığının yeniden diriliş bengisuyunu içip diri’lmektir bu. Umutsuzluğu yıkmak Yeniden umut yoluna, kapısına çıkmaktır&#8230;</p>
<p>Müslümanlar, coğrafyalarını, tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüne erme zorundadırlar. İslam uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma gücü ölçüsünde her Müslümanın b Beşerden insana ulaşmak da kendini tanımak ve bilmekle mümkündür. Beşerden insana ulaşmanın yolunu açacak olan var olma duygusudur. Peki nasıl olacak bu. Sözün burasında İhsan Fazlıoğlu’nu dinleyelim. “Kişi &#8216;kendini bilmeden’, &#8216;kendini bildiğini bilmeden’ kendi- olmayan hakkında bilgi elde edemez ve dahi eyleyemez. .. Kendini tanımak ve bilmek, kendilik bilinci insana yüklenen emaneti idrak etmenin insan olmaklığın temelidir. İnsan bir kendilik arayışıdır.</p>
<p>Kendilik-bilincine ermiş insan, çağdaş dünyada anlamın yitimini en derinden yaşamış birey ve tür olarak varlığını korumak için var oluşunu, var olmayı ve hayatı yeniden anlamlı kılmalıdır. . . Bir meta-fizik var olan olarak; kendini yani emaneti yani akletmeyi yüklenmek; hesabı verilmiş bir hayat görüşü içinde yaşam ile ölümü bir süreklilik içinde idrak etmek; madde ile manayı birbirinin yerine ikame etmeksizin sahiplenmek. . .” orcudur. . .” (Sezai Karakoç,Diriliş Neslinin Amentüsü)(s.97)  (s.102)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nokta-i nazarımızı insanla başlatmalı, Şeyh Galip’in; “Hoşça bak zanna kim zübde-i âlemsin sen/Merdüm-i dide-i ekvan olan âdemsin sen” (Kendine güzelce bak ki, âlemin özü sensin. Sen varlığın gözünün bebeği olan âdemsin.) anlayışı ile nazarımızı güzel kılıp manzaramızı temâşa edilebilir hale getirmeliyiz. Bakışlarımızın bizi sükutu hayale uğramaması, sürekli yeni arayışların peşinden sürüklenmememiz, bakış noktamızı doğru kılmamızla mümkün.</p>
<p>Yusuf’a ayna hediye eden adam, efendim, demişti: “Sizden güzel bir şey bulamadığım için size bu gözgüyü getirdim; ta ki bakasınız kendi güzelliğinizi seyredip mesrur olasınız.” Yusuf’un huzurunu bulabilmenin için, kendimizden başlayarak, egomuza takılmadan, hayata, eşyaya, doğaya ve insana doğru bir nazara ulaşmalıyız.</p>
<p>İblisi şeytanlaştıran, Kabil’i azgınlaştıran yamuk bakışı idi. Egosuna takılıp kalmanın sonucu, kendi küçük sığınaklarını yüceltmek gibi, eğri bakışın eseri bir sonuçtu ortaya çıkan. Bakışınız eğri ise, baktığınız ne kadar doğru olursa olsun, yamuk göreceksiniz. Yanlış kurgulanmış bir hayatın yolu doğrulara çıkmayacaktır. Zihinsel kirliliğin, yozlaşmanın, başkalaşmanın, savrulmanın yaygın bir hal aldığı zamanlarda ve mekânlarda bakış açılarının “bakış acılarına” dönüşeceği muhakkak. Bakış açılarımızın, adalet ve vicdan terazisine ihtiyacı var.</p>
<p>Dünyevi bir anlayışla şekillenmiş, zihinsel bulanıkların şekillendirdiği bir bakışı terk edip uhrevi olanı yani hakiki olanı tesis etmek durumundayız. “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayattan lezzet alır. ” Güzel bakıştır aslolan. Zira manzarımızı belirleyecek olan nazarımızdır. “Kör ile gören hiç bir olur mu, hiç düşünmez misiniz?” Bireye, topluma, siyasete, fiiliyata, ticarete, ülkeye dahası hayatın bütününe nokta-i nazarı doğru bir yaklaşım örneği sergilenmelidir.(s.105,106)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Niteliğin kovulduğu yeri nicelikler dolduruyor. Ibrahim Tenekeci asil bir soru sanıyordu şiirinde; “Bu kadar rakamın arasında ne büyür?” Evet, bu kadar rakamın arasında insan büyümüyor küçülüyor. Dünya giriyor insanla aramıza, dünya giriyor dünyamızla aramıza. Fiyat giriyor, para giriyor, hesap giriyor. Kemiyet önemli bir hal alıyor. İnsandan insana uzanan yol, sayılar arttıkça uzuyor. O yüzden sayıların, rakamların, paranın, niceliğin, kemiyetin küçüklüğünden, niteliğin, ahlakın, adaletin, erdemin keyfıyetin büyüklüğüne ulaştıracak yollar aramalıyız. Bilinmelidir ki, ‘kemiyetin keyfiyete nispeten ehemmiyeti yok. ”(s.111)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sohbet, insanı insana umut kılacaktır. Zira sohbet kelimesi köken itibariyle bir yönüyle de insanın insana sahip çıkmasını ifade edecektir. Sohbet ederek, insan insanı kendi dünyasına çağıracaktır. Sohbeti bir de Kemal Sayar’dan dinleyelim. “İnsan insanın aynasıdır. Kendimi bir başkasıyla kurduğum ilişkide görürüm. . . Söz kalpten kalbe çarparak büyür gücünü etkileşimden ve hemhal oluştan alır. . . Sohbet ancak diğergamlığı yücelten, narsizmi kınayan bir kültürde zemin bulabilir. Çünkü o, konuşmanın yanı sıra susmayı da gerektirir.</p>
<p>Karşılıklı konuşma ya da sohbet bana ve ona bir “evindelik” duygusu verir: ötekini kendi kalbime buyur etmek beni rahatlatır. O bana misafir olup beni zenginleştirîrken, ben de onun misafiri olurum. Ona bir şeyler ekleyerek, onun bir parçası olarak konuşmadan ayrılırım. Sohbetin ihyası aşk ve muhabbet mesleğinin ihyası demektir, bu toprakların tarihine sahip çıkmak demektir. Ancak varlığından ve rütbelerinden soyunup üryan olanların kabul edilebileceği bir meslektir bu; fena gülzarina bülbül olanların değil.”(s.119)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilgiden irfana, irfandan hikmete bir yolculuk sunan bir eğitim sistemine ihtiyacımız var. Adı üstünde sistem; her yıl yeni baştan yapılan düzenlemelerle, deneme tahtasına çevrilmiş bir eğitim sisteminin, çocuklarımıza da, millete de, ülkeye de faydası olmayacaktır. İrfana dayalı bir eğitim modelidir ifade etmek istediğimiz. Kalabalıklar içinde şahsiyet oluşturmaktır, medeniyet kervanına yol gösteren bir eğitimdir, sezerek kavramadır, hakiki bir anlayıştır İrfana dayalı eğitim. İnsanın elinden tutacak, ruhları diriltecek, insanı çoğaltacak toplumu sahih manada inşa edecek bir eğitime ihtiyaç var. ..</p>
<p>Yazımızın başında yer verdiğimiz; Nurettin Topçu’nun &#8216;Türkiye’nin Maarif Davası’ adlı eserinden derlediğimiz notlardan istifade ederek ortaya çıkan yazımızı yine kitaptan bir alıntı ile bitirelim. “Bize bir insan mektebi lazım, bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun. Her hareketimizin ahlaki değeri olduğunu tanıtsın; hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin. Kendini hakikate adamak gerçek mektebin yoludur.”(s.121)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kelimeler, kelimeler, kelimeler! Shakespeare’in ünlü eserinde,ne okuyorsunuz efendim? sorusuna Hamlet böyle cevap veriyordu.</p>
<p>Kelimelerimiz kadarızdır. Düşüncelerimiz; yaklaşımımız, bakışımız, kelimelerimizin derinliği kadardır. Kelimelerin ve kavramların kirletildiği bir çağda yaşıyoruz. Konfüçyüs, toplumun kaderi eline verilirse ilk ne yaparsın diye sorulduğunda, &#8216;ilk olarak toplumun kendileriyle iş gördüğü kelimeleri, kavramları değiştirir, yerlerine yenilerini koyar ve her birini yeniden tanımlardım.’ şeklinde cevap vermiş. Bir toplumun kurtuluşunun başlangıcı, kelimelerini ve kavramlarını içerik olarak sahih bir şekilde yeniden kurmaktan geçer.</p>
<p>&#8230;</p>
<p>Kelimelerimizin oluşturduğu zihinsel yapının eşliğinde oluşur bakışımız. Kelimelerimiz düşüncelerimize, düşüncelerimiz duygularımıza, duygularımız davranışlarımıza dönüşür. Dünyamızı kelimelerle kurarız. Beyin hangi kelime ve kavramları algılıyorsa düşünce ona göre oluşur. Hangi kelime ve kavramları seçerse insan, hayatı da ona göre şekillenir. Bu kadar önemlidir yani kelimelerimiz.</p>
<p>Bize ait olmayan hayatları yaşıyorsak, kelimelerimizi yitirdiğimiz içindir. Kelimeler toplumun düştüğü nokta olabileceği gibi, toplumun diri&#8217;ldiği nokta da olabilir. Kelimelerimizin bizi biz kılabilmesi için, bizim kelimelerimiz olmalı, kendi kelimelerimiz olmalı yani.(s.131,133)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Görenedir görene! Köre nedir köre ne.” Gözlerimiz olduğu halde körlükten kurtulabilmek için görebilmemiz lazım, bakmaktan görmeye ulaşabilmemiz lazım, bakar körlükten kurtulabilmemiz lazım. Bakar kör olmaktan kurtulabilmek, bakmanın ötesine geçebilerek görebilmek. Gözün dışına çıkabilmek, görüşü güzelleştirebilmek; gözü yüreğin emrine sunabilmekle, gördüğüne hikmet nazarı ile bakabilmekle mümkün olacaklır.</p>
<p>Göz görebildiği kadardır, çünkü görerek ancak Allah’ın ayetlerinin farkına varacaktır. Görmenin ayet olduğunu anlamadan, kainat içinde alemlerin Rabbinin önümüze sevdiği ayetlerin farkına varamadan, bir yaprağa, bir damla suya, bir kelebeğe, hasılı her gün karşı karşıya geldiğimiz ayetleri hissedemeden; Allah’ın ayetlerini gözlerimiz ile okumanın çok da anlamı olmayacaktır.</p>
<p>“Kişi kalbiyle göremedikçe, gözleriyle gördüklerinin ona bir faydası olmaz.” Baksanıza ne de güzel görmüş ehli hikmet. Birde Gazali’ye kulak verelim; “Cevizin kabuğunu kırıp özüne inmeyen, cevizin hepsini kabuk zanneder.” İşte bakmak ile görmek arasındaki fark; zarfa takılmayıp mazrufa odaklanabilmek.(s.146)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah’a muhtaç olduğunun bilincinde olmaktır fakr. Allah’tan başka hiçbir şeye ihtiyaç duymamasıdır insanın. Varlığını en yüce varlığa dayandırma. Acziyetinin farkına varmasıdır fakr. Kuyudaki Yusuf’un halidir, ateşe atılan İbrahim’in hali. Balığın karnındaki Yunus’un, Kızıldeniz’de Musa’nın, tufanda Nuh’un halidir fakr hali. Ne gidilebilecek başka kapı vardır ne sığınılabilecek makam. Muhtaçtır muhtaç olmayana, aczini götür fakrını fark eder. Aczini ve fakrını bilerek mahviyetini anlar.</p>
<p>Gidecek kapının olmadığını, olamayacağını bilerek tek bir kapıya yönelir. İlahi söz ulaşır insana sonra; muhtaç olduğumuzu, Ganiyy-u Mutlak olanın ancak kendisi olduğunu hatırlatır bize. “Ey insanlar! Siz hepiniz Allah’a muhtaçsınız. Hiçbir şeye ihtiyacı olmayan ancak Allah’tır.”(s.150)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünya denilen oyun başlı başına bir hüzündür. Kime aitti bu söz? Hatırlayamadım. Bir de Ahmet Haşim var; “Melali anlamayan nesle aşina değiliz.” Hüzün hayattan kovulması gereken bir şey midir, yoksa bizi hayata bağlayan, hayatın içinde diri tutan bir şey mi? Hüzne nasıl baktığımız sorusu ve de bu soruya vereceğimiz cevap önemli.</p>
<p>Hüznü anlamalıyız, hüzünden bir şeyler devşirmeliyiz, hüznü korkulacak, ortadan kaldırılması gereken bir durum olarak değil tahammül edilmesi gereken bir hal olarak görmeliyiz. Hüznü yok sayan, hüznü hayatta görmeye tahammül edemeyen modern zamanların hüzünle olan mücadelesinin vardığı nokta ne acıdır ki koca bir melankoli. ..(s.155)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yaşadığımız yoksulluktan söz ettik madem, bir de Mustafa Kutlu’nun Hikem-i Ataiyeden ilhamla o şahane ifadelerine yer vererek “Yoksulluk İçimizde” diyerek sözü sonlandıralalım. ”Melal içindesin. Yoksul olduğunu düşünüyorsun. Ne ki senden alınmıştır, o senin hayrınadır. İçindeki yoksulluğu hissediyor musun?.. Kederle dolusun, merak ve endişe içindesin demek ki hakikatı göremiyorsun. Karamsarlığın kaynağı ışıktan uzak durmaktır. Gayret atına bin, himmet dile ve Feridduddin Attar&#8217;in,&#8221;Kuşların Dili-Mantık Al Tayr&#8221; da geçen o nefis hikayeyi hatirlayalım:Güzel huylu bir padişah, bir gün kölelerinden birisine bir meyve verdi. Köle meyveyi öyle güzel, öyle iştahla yemeye başladı ki sanki daha önce hiç öyle bir şey yememişti! Köle­nin ağzını şapırdatarak yemesine padişah da imrendi, yemek istedi. Dedi ki:</p>
<p>&#8220;Bir parçacık da bana ver, pek iştahlı yiyor­sun, imrendim doğrusu!&#8221;</p>
<p>Köle padişaha da o meyveden bir parça sundu.Ama pa­dişahın meyveyi ısırmasıyla kaşlarını çatması bir oldu: meyve öyle acıydı ki! Dedi ki:</p>
<p>&#8220;A köle, bu işi başka kim yapar? Böy­le acı bir meyveyi bu kadar iştahla kim yer?&#8221;</p>
<p>&#8220;Şimdiye kadar elinden yüzlerce armağan aldım, yedim padişahım&#8221; dedi köle. Hepsi de birbirinden lezzetliydi. Bir kerecik de elinden böyle acı meyve geldi diye hemen elimi etegimi çekip, suratımı buruşturmam ki! Hep senin nimetle­rinle beslenip sana şükreden bana, senin elinden gelen bir nimet nasıl olur da acı gelir? ümid et. Bidayeti parlak olanın nihayeti de parlaktır. Gönül eri garip olmaz. . .”(s.158)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Alabildiğine yağıyor yağmur, yıkanıyor, arınıyor, temizleniyor şehir ve insan. Gizliyor çirkinlikleri ve kiri. Örtüyor karanlıkları. Karanlıkları aydınlığa çıkarır mı yağmur? “Ne çok yağmur yağıyor, günahlarımızı yıkar gibi.” Yağmur göklerden gelen haber, kulak vermeli. Evet, rahmet ve elbette bereket daha olmadı, daha anlamadı insan, felaket yağacaktır insanın üstüne, rahmet tufana dönüşecektir.</p>
<p>Günahlarımızla uyanıyor gökler. Çivi gibi yağan yağmur, döküyor bütün hıncını üstümüze. Yerdekilerin haline gökler ağlıyor. Gök gürlüyor, gök yağıyor üstümüze. Gök sofrası açılıyor, can oluyor toprağa ve canımıza rahmet oluyor, bereket oluyor. Yağmur yağıyor, ömür film şeridi gibi geçiyor önümüzden. Yağmur; biraz kasvet, biraz huzursuzluk ama sonunda rehavet sunuyor. Ferahlatıyor yağmur, ab-ı hayat oluyor, sükünete ulaştırıyor bizi. Yangınımıza, Cehennemimize serinlik ve selamet yağdırıyor.</p>
<p>Yağmur, rahmet ol kurumuş umutlarımıza, yeşert güzellikleri, yeşert ki yaşayabilelim, yeşert ki aydınlansın karanlıklar. Yağ ki ey yağmur, acımızı katlanılır kılabilelim, hüznümüzü hayata dönüştürebilelim. Muhtacız yağmura, ıslaklığına, arındırmasına, rahmetine ve de bereketine. Yağ yağmur, indilsin melekler sükünetini arza, temizlesin, silsin kirlerimizi. Gidersin susuzluğumuzu, uyandirsın bizi. İndirsin melekler rahmeti gökten her yere. Rahmet yağsın üzerimize, merhamet aşılasın ruhlarımıza. Yağmur şiire dönüyor, şiir yağmur oluyor. Bir yağmur bekliyorum, diyor Abdurrahim Karakoç, söz yerini şiire bırakıyor.</p>
<p>Bir yağmur bekliyorum, kuruyanı ıslatsın.<br />
Bir yağmur bekliyorum, tohumlara can katsın.<br />
Bir yağmur bekliyorum, silsin kirlerimizi.<br />
Bir yağmur bekliyorum, bizi bize anlatsın.(s.172)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aldı eline Kuran’ı, indirdi önüne rahlesini, önce öptü Mushaf’ı, sonra alnına götürdü. Sonra bir daha, sonra bir daha, üç defa tekrarladı bu durumu. Her sabah muhteşem bir seremoni şeklinde yaşanırdı bu durum. Sabah namazının ardından okunan Yasin’i takip ederdi, hiç değişmezdi bu durum. Zaman dururdu ve mekân 0 an, insanın kendini bulduğu o zaman içinde sükünete bürünüyordu sanki. Hayatın koşturmacasına inat, zaman başka bir zamana, mekân başka bir mekâna, insan başka bir insana dönüşüyordu sanki.</p>
<p>Modern zamanların keşmekeşinin olmadığı bir anı yaşıyordu yaşlı adam. Nasıl olmasın, yekpare bir zaman diliminde sabahın içine doğuyordu. Kendi olmasına imkân veren mekânda; camide varlığın hazzını yaşıyordu. Kendi kendisiyle baş başaydı işte.</p>
<p>Az bir şey miydi bu, insanın kendinden başka her şeye dönüştüğü bir zaman diliminde, kendi olabilmek, kendini bulabilmek kolay mıydı? Onu izlemek bitimsiz bir keyif veriyordu. “Sabaha doğmak” dedi. .. Gün doğmadan, güne doğmak imkânını bize sunacak olan sabahı beklemek. . . Günü anlayabilmek için, günü yaşayabilmek için sabaha doğmak&#8230;(s.190)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ey Rabbimiz diyoruz, Ey Rabbimiz. .. Sığınacak en yüce makama sığınıyoruz; ey Rabbimiz; şaşkınız, nereye gideceğimizi, hangi kapıya yöneleceğimizi, ne yapacağımızı bilemiyoruz, sana yöneliyoruz, senden diliyoruz. Nuh’un gemisini göster, İsmail’in zemzemine ulaştır bizi. İbrahim’in teslimiyetini, Musa’nın inşirahını, Adem’in tövbesini, Eyüp’ün sabrını, Yunus’un pişmanlığını nasip et bize. Süleyman’ın hikmetine, Yusuf ’un adaletine, İsa’nın bilgeliğine ulaştır bizi. . .</p>
<p>Sen göstermezsen biz göremeyiz, sen bildirmezsen biz bilemeyiz, sen duyurmazsan biz duyamayız. Gider karanlıklarımızı, aydınlat hayatımızı. Rabbim, ferahlat yüreğimizi, süküna erdir bizi, mutmain kıl kalbimizi. .. Ya Rab, ulaştır İnşiraha gönlümüzü!</p>
<p>“Ve-d Duha” diyorsun ya. Ve duha; sabaha, kuşluk vaktine, karanlığı sonlandıran mutlak aydınlığa yemin ediyosun ya. Ey rabbimiz; Duha’yı istiyoruz, İnşirah’a sığınıyoruz. Karanlık gecelerin ardından gelmesi beklenen sabahını bekliyoruz. Gecenin ardından gelen sabahı istiyoruz. Bitsin istiyoruz. İnşirahına sığınıyoruz. . anlayabilmek için, günü yaşayabilmek için sabaha doğmak&#8230;(s.192)</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/">Vedat Akıllı – Sözü Yola Koymak</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/vedat-akilli-sozu-yola-koymak/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aşk-ı Mecazi&#8217;den Aşk-ı Hakiki&#8217;ye İnkılab</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ask-i-mecaziden-ask-i-hakikiye-inkilab/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ask-i-mecaziden-ask-i-hakikiye-inkilab/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Feb 2016 18:31:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Risale-i Nur]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk-ı Mecazi'den Aşk-ı Hakiki'ye İnkılab]]></category>
		<category><![CDATA[Allah aşkı]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[risale-i nur]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8755</guid>

					<description><![CDATA[<p>DÖRDÜNCÜ SUAL: Mahbuplara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılâp ettiği gibi, acaba ekser nasta bulunan, dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikîye inkılâp edebilir mi? Elcevap: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbup arasa, dünyanın pek güzel [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ask-i-mecaziden-ask-i-hakikiye-inkilab/">Aşk-ı Mecazi’den Aşk-ı Hakiki’ye İnkılab</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ask-i-mecaziden-ask-i-hakikiye-inkilab/indir-2-48/" rel="attachment wp-att-10636"><img decoding="async" class="aligncenter  wp-image-10636" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/indir-2-5.jpg" alt="Aşk-ı Mecazi'den Aşk-ı Hakiki'ye İnkılab" width="429" height="255" /></a></p>
<p>DÖRDÜNCÜ SUAL: Mahbuplara olan aşk-ı mecazî aşk-ı hakikîye inkılâp ettiği gibi, acaba ekser nasta bulunan, dünyaya karşı olan aşk-ı mecazî dahi bir aşk-ı hakikîye inkılâp edebilir mi?</p>
<p>Elcevap: Evet. Dünyanın fâni yüzüne karşı olan aşk-ı mecazî, eğer o âşık, o yüzün üstündeki zeval ve fenâ çirkinliğini görüp ondan yüzünü çevirse, bâki bir mahbup arasa, dünyanın pek güzel ve âyine-i esmâ-i İlâhiye ve mezraa-i âhiret olan iki diğer yüzüne bakmaya muvaffak olursa, o gayr-ı meşru mecazî aşk, o vakit aşk-ı hakikîye inkılâba yüz tutar. Fakat bir şartla ki, kendinin zâil ve hayatıyla bağlı kararsız dünyasını haricî dünyaya iltibas etmemektir. Eğer ehl-i dalâlet ve gaflet gibi kendini unutup, âfâka dalıp, umumî dünyayı hususî dünyası zannedip ona âşık olsa, tabiat bataklığına düşer, boğulur. Meğer ki, harika olarak bir dest-i inâyet onu kurtarsın. Şu hakikati tenvir için şu temsile bak:</p>
<p>Meselâ, şu güzel, ziynetli odanın dört duvarında, dördümüze ait dört endam aynası bulunsa, o vakit beş oda olur: biri hakikî ve umumî, dördü misalî ve hususî. Herbirimiz, kendi aynamız vasıtasıyla, hususî odamızın şeklini, heyetini, rengini değiştirebiliriz. Kırmızı boya vursak kırmızı, yeşil boyasak yeşil gösterir. Ve hâkezâ, aynada tasarrufla çok vaziyetler verebiliriz. Çirkinleştirir, güzelleştirir, çok şekillere koyabiliriz. Fakat haricî ve umumî odayı ise kolaylıkla tasarruf ve tağyir edemeyiz. Hususî oda ile umumî oda hakikatte birbirinin aynı iken, ahkâmda ayrıdırlar. Sen bir parmakla odanı harap edebilirsin; ötekinin bir taşını bile kımıldatamazsın.</p>
<p>İşte, dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı bir endam aynasıdır. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz bir sayfadır, hayatımız bir kalem-onunla, sahife-i a&#8217;mâlimize geçecek çok şeyler yazılıyor.</p>
<p>Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki, dünyamız, hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız ayna olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esmâ-i İlâhiyeye döner, ondan cilve-i esmâya intikal eder.</p>
<p>Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennetin muvakkat bir fidanlığı olduğunu derk edip, ona karşı şedit hırs ve talep ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sümbülü olan uhrevî fevâidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk hakikî aşka inkılâp eder.</p>
<p>Yoksa,   sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevâlini düşünmeyerek hususî, kararsız dünyasını aynı umumî dünya gibi sabit bilip kendini lâyemut farz ederek dünyaya saplansa, şedit hissiyatla ona sarılsa, onda boğulur, gider. O muhabbet onun için hadsiz belâ ve azaptır. Çünkü, o muhabbetten yetimâne bir şefkat, meyusâne bir rikkat tevellüt eder. Bütün zîhayatlara acır, hattâ güzel ve zevâle maruz bütün mahlûkata bir rikkat ve bir firkat hisseder; elinden birşey gelmez, ye&#8217;s-i mutlak içinde elem çeker.</p>
<p>Fakat gafletten kurtulan evvelki adam, o şedit şefkatin elemine karşı ulvî bir tiryak bulur ki, acıdığı bütün zîhayatların mevt ve zevâlinde bir Zât-ı Bâkînin bâki esmâsının daimî cilvelerini temsil eden âyine-i ervahları bâki görür; şefkati bir sürura inkılâp eder. Hem zeval ve fenâya maruz bütün güzel mahlûkatın arkasında bir cemâl-i münezzeh ve hüsn-ü mukaddes ihsas eden bir nakış ve tahsin ve san&#8217;at ve tezyin ve ihsan ve tenvir-i daimîyi görür. O zeval ve fenâyı, tezyid-i hüsün ve tecdid-i lezzet ve teşhir-i san&#8217;at için bir tazelendirmek şeklinde görüp, lezzetini ve şevkini ve hayretini ziyadeleştirir.</p>
<p>Mektubat,1.Mektub</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ask-i-mecaziden-ask-i-hakikiye-inkilab/">Aşk-ı Mecazi’den Aşk-ı Hakiki’ye İnkılab</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ask-i-mecaziden-ask-i-hakikiye-inkilab/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zulüm</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/zulum/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/zulum/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 12 Oct 2015 15:41:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Fedakarlık]]></category>
		<category><![CDATA[Galile]]></category>
		<category><![CDATA[Hürriyet]]></category>
		<category><![CDATA[Nurettin Topçu]]></category>
		<category><![CDATA[Zülüm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5652</guid>

					<description><![CDATA[<p>Zulüm, başkalarının hürriyetlerini, yaşama hürriyetine varıncaya kadar, kendi üstün kuvvetine dayanarak ellerinden alma iradesidir. Hiç kimse hürriyetinden karşılıksız vazgeçmez. İste­meyerek verilen karşılık da zulmü ortadan kaldırmaz. Galile, &#8220;Dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği için zamanın hâkimleri onu ölüm cezasına çarptırdılar. Bu, düşünme hürriyetine karşı en büyük zulümdü. Sonradan Galile’nin, hayatını kurtarmak için bu sözünü geri alması, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zulum/">Zulüm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Zulüm, başkalarının hürriyetlerini, yaşama hürriyetine varıncaya kadar, kendi üstün kuvvetine dayanarak ellerinden alma iradesidir. Hiç kimse hürriyetinden karşılıksız vazgeçmez. İste­meyerek verilen karşılık da zulmü ortadan kaldırmaz. Galile, &#8220;Dünya güneşin etrafında dönüyor” dediği için zamanın hâkimleri onu ölüm cezasına çarptırdılar. Bu, düşünme hürriyetine karşı en büyük zulümdü. Sonradan Galile’nin, hayatını kurtarmak için bu sözünü geri alması, zâlim mahkemeye sunulmuş bir karşılıktı Hakikat adamı, hayatı uğruna hürriyetini feda etti. Lâkin buna sebep de zâlimintehdidi idi. Zulüm ortadan kalkmış olmadı belki ikileşti. Bu hal gösteriyor ki toplum içinde hiçbir insan mutlak hürriyete, yani her istediğini yapma hürriyetine sahip değildir. Her ferdin hürriyeti başkalarının hürriyetiyle çatışabilir. Vatandaş  ve insan olarak herbirimizin başta gelen ödevi, vatandaşlarımızın  ve başka insanların hürriyetlerini yaşatabilmeleri için çalışmak  ve bunun için gerekirse kendi hürriyetimizden feda etmektir;  onların hür olması için, kendi hürriyetimizi yine kendi irademizle kısıtlamaktır.</p>
<p>İrademizin hür isteklerine karşı koyan kuvvetler birtakım engellerdir. Bu engeller bizde korku doğurarak irademiz tarafın­dan aşılamaz olunca insan bu engellerin esiri oluyor ve onlara yaranmaya çalışıyor. Cemiyet içinde hür iradesini kullanamayan korkakların bu yaranma davranışına dalkavukluk ve riyakârlık denir. Bu engelleri aşarak onlara esir olmayan cesur insanlar, hazlarıyla menfaatlerinden fedakârlık yapmış olsalar bile, daima insanlık tarafından takdir ve hayranlıkla karşılanmışlardır. Bede­ne ve maddî varlıklara ait engeller önünde eğilmeyip onları aşan­lar madde alanında cesaretleriyle tanınmıştırlar. Harpte kahra­manlık gösterenler bunların başında gelmektedir. Ruhî ve mânevi alanda engelleri aşabilenlerse medenî cesarete sahip olarak tanı­nırlar ki, bunun değeri maddî cesaretin değerinden çok büyüktür. İnsanlığın tarihinde zâlimlere karşı başkaldıran kahraman ruhlar bunların örneğidir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Nurettin Topçu &#8211; Ahlak</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/zulum/">Zulüm</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/zulum/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hümanizma</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/humanizma/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/humanizma/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 04 Sep 2015 21:04:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kavramlar]]></category>
		<category><![CDATA[Rasim Özdenören]]></category>
		<category><![CDATA[Batı]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm]]></category>
		<category><![CDATA[Hümanizm ve Uluhiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Kainat]]></category>
		<category><![CDATA[Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=5859</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hümanizma&#8221; denilen olay gerçekte insanı kâinatın merkezine yerleştirme çabasının bir başka adıdır. Her şeyin insanla başlayıp insanla ve insanda bittiği iddiasına “bilimsel&#8221; dayanak bulma çabasının adı hümanizma olmuştur. İnsanı İslam da yüceltmekte, onu yaratıkların en şereflisi saymaktadır. Bu bakımdan Batıda girişilen insanı yüceltme çabaları ilk bakışta yadırgatıcı ve üstünde durulmaya değer bir olay olarak görülmeyebilir. Ne [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/humanizma/">Hümanizma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Hümanizma&#8221; denilen olay gerçekte insanı kâinatın merkezine yerleştirme çabasının bir başka adıdır. Her şeyin insanla başlayıp insanla ve insanda bittiği iddiasına “bilimsel&#8221; dayanak bulma çabasının adı hümanizma olmuştur.</p>
<p>İnsanı İslam da yüceltmekte, onu yaratıkların en şereflisi saymaktadır. Bu bakımdan Batıda girişilen insanı yüceltme çabaları ilk bakışta yadırgatıcı ve üstünde durulmaya değer bir olay olarak görülmeyebilir. Ne var ki, islâmın insanı tanımlamasıyla Batının değindiğimiz çabaları arasında uzak, yakın bir bağlantı yoktur, İslâm, bir yandan insanın <span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;"> &#8221;</span>ahsen-i takvim&#8221; üzerine yaratıldığını söylerken bir yandan da onun bir “nutfe-den” (pıhtıdan) yaratıldığını hatırlatmaktadır. Öte yandan İslâmda insana verilen değer onun kul olma bilinciyle orantılıdır. insan kul olduğu yolundaki bilincinin sağlamkğı ölçüsünde Allah indinde değerli sayılır.</p>
<p>Oysa Batıda geliştirilen çabalar, insanı “ulûhıyet&#8221; makamına çıkartabilme doğrultusundadır. İnsan kul olarak kendi bilincine sahip olduğu ölçüde Allah&#8217;ın emirlerine itaat etmeye ne kadar yaklaşırsa, Batı fikriyatında geliştirilmek istenen telakkiler doğrultusunda da Allah’a o nisbette isyankâr olmaya itelenmektedir. Esasen hümanizmanın varmak istediği nihai hedef de <span style="font-size: 13.3333330154419px; line-height: 20px;">a</span>si insandır.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>Rasim Özdenören-Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/humanizma/">Hümanizma</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/humanizma/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ariflerin Tevhidi</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 21 Jun 2015 14:49:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Alem]]></category>
		<category><![CDATA[Cihan]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Hacı Bektaşi Veli]]></category>
		<category><![CDATA[Hidayet]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Tavaf]]></category>
		<category><![CDATA[Tevhid]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8309</guid>

					<description><![CDATA[<p>Âlemin ezelî padişahı Cenâb-ı Allah, önce bize birliğini bildirdi. Allah teâlâ- nın bu hususta buyurduğu şöyledir: &#8220;İlâhınız bir tek Allah&#8217;tır. &#8220;Âlimler de şöyle buyurmuşlardır: &#8220;İlim üçtür: Muhkem âyetler, kesin farzlar ve bunların dışındakiler. Hz. Peygamber buyurur: İlim üçtür: Birincisi apaçık ayetler. İkincisi kuvvetli farz, Üçüncüsü sabit sünnet. Bu üç ilmi bilen gerçekten büyük kişidir. Sonra [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/">Ariflerin Tevhidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images15.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8310" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images15.jpg" alt="Ariflerin Tevhidi" width="470" height="209" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images15.jpg 337w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/images15-300x134.jpg 300w" sizes="(max-width: 470px) 100vw, 470px" /></a></p>
<p>Âlemin ezelî padişahı Cenâb-ı Allah, önce bize birliğini bildirdi. Allah teâlâ- nın bu hususta buyurduğu şöyledir: &#8220;İlâhınız bir tek Allah&#8217;tır. &#8220;Âlimler de şöyle buyurmuşlardır: &#8220;İlim üçtür: Muhkem âyetler, kesin farzlar ve bunların dışındakiler.</p>
<p>Hz. Peygamber buyurur: İlim üçtür:</p>
<p><strong>Birincisi</strong> apaçık ayetler.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> kuvvetli farz,</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> sabit sünnet.</p>
<p>Bu üç ilmi bilen gerçekten büyük kişidir. Sonra Yüce Padişah Cenâb-ı Allah kullarına kendi varlığını bildirdi. Yüce Allah&#8217;ın sözüdür:</p>
<p>&#8220;&#8230; gökleri ve yeri yaratan .,.&#8221;</p>
<p>Sonra sıfatını bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: &#8220;Göklerin ve yerin mülkü yalnız Allah &#8216;indir.&#8221;</p>
<p>Sonra heybetini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“O, kullarının üstünde yegâne kudret ve tasarruf sahibidir.&#8221; Sonra ululuğunu bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;O, yücedir, büyüktür.&#8221;</p>
<p>Sonra üstünlüğünü bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; asıl üstünlük, ancak Allah &#8216;ın&#8230;&#8221;</p>
<p>Sonra büyüklüğünü bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Büyüklük ve ikram sahibi Rabbinin adı yücelerden yücedir.&#8221;</p>
<p>Sonra nimetini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“O ne güzel sahip ve ne güzel yardımcıdır! ” Sonra pişmanlığım bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allah, suçlunun hakkından gelen mutlak güç sahibidir.&#8221; Sonra iyiliğini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“Allah kullarına lütuf kârdır. &#8221;</p>
<p>Sonra sevgisini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin. &#8221;</p>
<p>Sonra yardımını bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; üzerimize borç idi.&#8221;</p>
<p>Sonra paylaştırıcılığını bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;Dünya hayatında onların geçimliklerini aralarında biz paylaştırdık.&#8221; Sonra tevekkül etmeyi bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Kim Allah&#8217;a güvenirse O, ona yeter.&#8221;</p>
<p>Sonra hikmetini bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; hikmet verilirse&#8230;&#8221;Sonra çok hayrı bildirdi. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8220;&#8230; bilmediklerinizi size öğreten&#8230;&#8221;</p>
<p>Sonra türlü türlü hikmetlerini bildirdi.Hepsine inanıp, şükredip, minnet duymak gerekir. Yahya b. Meâd der ki: Benim gönlüm, dünyadan ve ahi- retten üstündür. Zira dünya sıkıntı evidir, âhiret nimet evidir. Benim gön­lüm marifet evidir, öyle olunca marifet dünyadan ve ahiretten üstündür. Ve hem yedi kat gök vardır. İşte ten dahi yedi kattır: Et, damar, kan, sinir, kemik, ilik, kıl. Dünyada dört ateş vardır.</p>
<p><strong>Birincisi taş ateşi:</strong> Allah teâlâ şöy­le buyurmuştur: &#8220;&#8230; yakıtı, insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden sa­kının. Çünkü o ateş kâfirler için hazırlanmıştır.&#8221;</p>
<p><strong>İkincisi ağaç ateşi,</strong> Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Yeşil ağaçtan sizin için ateş çıkaran O&#8217;dur.&#8221;</p>
<p><strong>Üçüncüsü yıldırım ateşidir</strong>: &#8220;&#8230;gürültü ve yıldırımlar&#8230;&#8221;</p>
<p><strong>Dördüncüsü cehennem ateşidir</strong>. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:&#8221;Söyleyin şimdi bana, tutuşturmakta olduğunuz ateşi &#8230;&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsana gelince, onda dört ateş vardır.</p>
<p><strong>İlki,</strong> mide ateşi,</p>
<p><strong>İkincisi,</strong> şehvet ateşi,</p>
<p><strong>Üçüncüsü,</strong> soğukluk ateşi,</p>
<p><strong>Dördüncüsü,</strong> muhabbet ateşi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine bu dünyada dağlar var. Kemik başları dağlara benzer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada boğucu yedi deniz vardır.</p>
<p><strong>İlki gözdür</strong>, görmek sebebiyle boğar.</p>
<p><strong>İkincisi dildir,</strong> söylemek sebebiyle boğar.</p>
<p><strong>Üçüncüsü kulaktır</strong>, işitme­den dolayı boğar.</p>
<p><strong>Dördüncüsü kursaktır</strong>, eritmekten dolayı boğar.</p>
<p><strong>Beşinci­si karındır</strong>, içine alıp boğar.</p>
<p><strong>Altıncısı meşakkattir</strong>, ölüm ile boğar.</p>
<p><strong>Yedinci- si deliliktir,</strong> bu hâliyle boğar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada ırmaklar var, gözyaşı ırmaklara benzer.</p>
<p>Ve hem dünyada köyler var. Âdemler köylere benzer.</p>
<p>Ve hem Dünya&#8217;da  dört su vardır:</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birincisi</strong> temiz su,</p>
<p><strong>İkincisi</strong> acı su,</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> koyu su,</p>
<p><strong>Dördün­cüsü</strong> yer suyudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İnsan vücûdunda dört çeşit su vardır.</p>
<p><strong>İlki</strong> ağız suyu olup tatlıdır.</p>
<p><strong>İkincisi</strong> göz suyudur, acıdır.</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> kulak su­yudur, pis kokar.</p>
<p><strong>Dördüncüsü</strong> burun suyudur, koyudur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve dünyada mü&#8217;min var ve kâfir var. İlham, mü&#8217;mine; vesvese, kâfire benzer.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yine dünyada dört türlü rüzgâr vardır:</p>
<p><strong>Birinci</strong> rüzgârın adı batı rüzgarıdır,</p>
<p><strong>İkinci</strong> rüzgârın adı sabâ&#8217;dır.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> rüzgârın adı güneydir.</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> rüzgârın adı kuzeydir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ancak tende dahi dört türlü rüzgâr vardır.</p>
<p><strong>Birinci</strong> rüzgârın adı câzibdir, in­sanın yediğini kursağına sürer.</p>
<p><strong>İkinci</strong> rüzgârın adı hâzimdir; insanın yediği kursakta bekler.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> rüzgârın adı kassâmdır, yenen lokmayı parçalar.</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> rüzgârın adı dâfidir, yenen lokmanın kepeğini dışarı bırakır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gönül şehre benzer. Ten kaleye benzer. İçinin kalabalığı pazara benzer. Yürek, akciğer, öd, dalak dükkânlara benzer. Doğruluk (sıdk), kabullenme (ikrar), isbat, dileme (irâdet), perhiz (riyâzet), şevk, muhabbet, korku (havf). Kesin bilgi (yakîn), kumaşa benzer. Akıl iki tarafı da kesen kılıca benzer. Ve yine sermayede kazanç var, zarar var. İman sermayeye benzer. Ve yine Cenâb-ı Hakk&#8217;ın buyurduklarını yerine getirmek kâr etmeye benzer. İmânsız kalmak sermayeden zarar etmişe benzer. Müteâkiben akıl aya benzer, marifet güneşe benzer ilim yıldızlara benzer. Ve yine dünyada iki deniz var: Biri tatlı biri acı; birbi­rine karışmaz. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur:</p>
<p>“İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Gözyaşı acı, gözbebeği yaşı tatlıdır. Eğer gözyaşı acı olmasa göz kokardı.</p>
<p>Ve eğer gözbebeği yaşı tatlı olmasa göz görmez olurdu.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada bulut ve yağmur var. Bundan dolayı tasa buluta benzer. Gözyaşı yağmura benzer. Ve yine gönül kuşa benzer. Kuş uçarken bazen şaşırır. Fakat gönül şaşırmaz. Zira gönül ile Allah arasında bir engel yoktur. Ve yine cennet içinde ırmaklar vardır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “İçinde ırmaklar vardır.&#8221; Ve yine padişah var, başında tacı, sırtında kaf­tanı var. Ferman, taht, ülke, halk vardır. Tevhîd tacdır, ibâdet gerdanlıktır, Müslümanlık kaftandır. Ferman, taht, ülke ve halk İslam&#8217;dır. Allah teâlâ şöyle buyurmuştur: “Allâh katında din, Islâmdır,&#8221; Şimdi o halde ey can! Halk ve ülke, imanın fermanı, marifetin tahtıdır. Arif­ler, o taht üstünde oturup Cenab-ı Hakk&#8217;a dua ederler.</p>
<p>Bir kimse Hz. Ali&#8217;ye sordu: Ya Ali, taptığın Allah’ı görür müsün?</p>
<p>Hz. Ali şöyle cevap verdi:</p>
<p>—Görmesem tapar mıydım?</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine cennette yemek var; ancak, küçük abdest ve büyük abdest yapmak yok. Çocuk ana rahminde yer içer, ama büyük abdest ve küçük abdest yap­maz. Dünyada âlimler var ki, kimisi fıkıh ve kimisi miras paylaştırma (ferâiz) ilmini bilirler. Şimdi sözü bırakmak yok. Ağız tatlı ve acıyı bilir. Gönül hoş olanı ve olmayanı bilir. Gönül ne hüküm verirse dil onu söyler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada düşman var, savaş var. Nefis düşmandır. Nefise istediğini vermemek savaş etmek gibidir. Ve yine Yahudi, Hıristiyan var, muhalefet etmek var. O halde günahına boyun eğmek Yahudi olmaya benzer. Dinin emirlerine boyun eğmemek Hıristiyan olmaya benzer. Hak&#8217;tan dönmek haça tapmaya benzer. Aç gözlülük, muhalefet etmeye benzer. Oyalan­mak aslana benzer. Huysuzluk ayıya benzer. Şehvet ata benzer. Kız­mak, öfkelenmek yılana benzer. Minnet bilmemek hiçbir şeydir. Hz. Peygamber buyurdu:</p>
<p>Her şey bir şeydir; cahil hiç bir şey değildir.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Yani cahil hiçbir şeyden değildir. Ve yine gönül, âlemin mutlak padişa­hı olan Tanrı&#8217;sının bakış yeridir. Gönül ile Allah arasında perde yoktur. Bu durumda şimdi mü&#8217;minlerin gönlü Kâbe&#8217;ye benzer. Kâbe&#8217;ye varan­lar ayakları ile yürürler. Gönül isteyenin yüzüstü sürünmesi gerekir. Onun için âşıklar yüzlerini yere sürerler. Ve yine Kâbe&#8217;de ihram giyerler. Hakkı batıldan ayırmak Kâbe&#8217;de ihram giymeye benzer. Yoldan taşları temizlemek Batın-ı Arafat&#8217;ta taş atmaya benzer. Geçmiş ömrümüz Safa&#8217;ya, kalan ömrümüz [Merve&#8217;ye] benzer. Pişman olmak, kalan ömrü­müzü Hakk&#8217;a kullukla geçirmek Safa ile Merve arasında [gidip gelmeye] benzer. Af dileyerek yürümek Kâbe&#8217;yi tavaf etmeye benzer.</p>
<p>Kâbe&#8217;ye varanların dört yerde tavafı vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlk</strong> önce sağında korku (havf) nuru tavafı vardır,</p>
<p><strong>İkinci</strong> olarak solunda ümit (reca) nuru tavafı vardır.</p>
<p><strong>Üçüncü</strong> olarak önünde muhabbet nuru tavafı vardır</p>
<p><strong>Dördüncü</strong> olarak arkasında şevk nuru tavafı vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve yine dünyada mezarlık vardır. Burun deliği mezara benzer. Burun deliği ikidir: Biri damağa, diğeri boğaza gider. Mezar da iki türlüdür. Biri cennete, diğeri cehenneme gider. Hz. Peygamber (a.s.) buyurdu:</p>
<p>&#8221; Kabir cennet bahçelerinden bir bahçedir.&#8221; Talihli o kimsedir ki canını gafletten uyarır. Dünyada görünmezler var­dır. Bundan dolayı cennet, cehennem, arş, kürsî, levh, kalem, öküz, ba­lık: bunların adı söylenir ama görünmezler. Bunun gibi vücutta da us, akıl, anlama gücü, ilham, hidayet, fikir, endişe vardır, ama görünmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve hem dünyada öyle ağaç var ki başı gökte kökü yerdedir. Allah teâIâ şöyle buyurmuştur&#8221;&#8230;dalları gökte&#8230;&#8221;</p>
<p>Marifet ağacının başı tevhiddir. Özdeki îmândır. Kökü yakınlıktır. Kökü tevekkül, budakları kötülükleri nehiy, suyu korku ve ümit, yemişleri ilim, yeri mü&#8217;minlerin gönlüdür. Başı arşdan yukarıdır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Ve hem gönlün Arap dilinde yedi ismi vardır. Her bir adının yetmiş mâ­nâsı vardır. O halde ey azizim! Kullar Tanrı&#8217;nın niteliğini bilmekte âciz­dir; adlarını bilirler. Kur&#8217;an içinde dört bin adı vardır. Vücutta dahi beş şey Allah&#8217;ın birliğine delildir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İlki</strong> Cebrail&#8217;in Muhammed (a.s.)&#8217;a gelmesine,</p>
<p><strong>İkincisi</strong> Muhammed (a.s.)&#8217;a yol açmasına,</p>
<p><strong>Üçüncüsü</strong> Muhammed (a.s.)&#8217;ın faziletine,</p>
<p><strong>Dördüncüsü</strong> yaradılmış şeylerin tekrar dirilmesine,</p>
<p><strong> Beşincisi</strong> Cenab-ı Hakk&#8217;ın varlığına.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Cenab-ı Hakk&#8217;ın zâhiri ve bâtını var. Zâhiri bu dünya, bâtını öbür dün­yâ. Ancak bu dünya sonunda harap olacaktır. Yüce Allah&#8217;ın sözüdür:</p>
<p>&#8220;Her canlı ölümü tadacaktır.&#8221; Bu ayetin mânâsı dünyâya yeter. Gök­ler karanlığı ile beraber (&#8230;) cennetimi nimetlerle doldurdum. Cehenne­mi zakkumlarla doldurdum. Allah&#8217;ın rahmetiyle andığı kul ne iyi ve ne güzel bir kuldur.</p>
<p>Ey ibretle bakan kullarım! Yere bakın saltanatımı görün. Dağlara ba­kın, yığınlarımı görün. Göğe bakın, nasıl döşediğimi görün. Kıyamete bakın heybetimi görün. Cennete bakın, nimetimi görün. Büyüklüğüme bakın gücümü görün. Kullarıma bakın, kaftanımı görün. Kur&#8217;an&#8217;a ba­kın fermanımı görün. İşaretime bakın, o yüce şanımı görün. Velilerime bakın, hâzinelerimi görün. Sîzleri sevdiğim için bunca güzel ikramlar verdim size. Yüce Allah&#8217;ın sözüdür:</p>
<p>&#8220;Andolsun biz, Âdem oğullarına çok ikram ettik.&#8221; Dünyada her neyi yarattımsa sîzlere verdim. Gökler örtünüz, yerler dö­şeğiniz, melekler hizmetçiniz, kirâmen kâtibîn melekleri yazıcınız, Kâ-be kıbleniz, Kur&#8217;an inandığınız, Muhammed (a.s.) şefaatçiniz, Âdem atanız, Havvâ ananız, bayram gününüz, Cuma günü ilacınız (tiryak). Kullarım, ben sizin affedici mevlânızım. Bunca sözü sizin için hazırladım. Arşdan Süreyya yıldızına de­ğin ne varsa hepsini size bildirdim. Beni ne zaman isterseniz isteyin bulur­sunuz.</p>
<p>Zira bedeninizde canınızdan yakınım. Elinizin tuttuğundan, gözü­nüzün gördüğünden ve ayağınızın yürüdüğünden yakınım. Yüce</p>
<p>Allah&#8217;ın sözüdür: Şu halde her kim kendini bilse bu bilgi gerçektir. Allah teâlâ şöy­le buyurmuştur:</p>
<p>&#8221; Biz ona sizden daha yakınız, fakat siz görmezsiniz.</p>
<p>O halde her kim kendini bilse bu ilimler gerçektir. Allah teâlâ şöyle buyur­muştur:</p>
<p>&#8220;..{Kur&#8217;an&#8217;ın) gerçek olduğu, onlara iyice belli olsun.&#8221;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Hâsılı kendini bilme meselesini kısaca anlatmış olalım. Gerçek canlara bukadar konuşma yeter. Doğrusunu Allah bilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<div>Makalat Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli,</div>
<div>Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları</div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/">Ariflerin Tevhidi</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ariflerin-tevhidi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Sevgisi Bütün Hataların Başıdır</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi-butun-hatalarin-basidir/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi-butun-hatalarin-basidir/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 22 Mar 2015 20:09:31 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tasavvuf]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Rabbani]]></category>
		<category><![CDATA[Allah]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya Sevgisi Bütün Hataların Başıdır]]></category>
		<category><![CDATA[Melun]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3212</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilesin ki. Said o kimseye derler ki: Kalbini dünya mahabbetinden soğutup Sübhan Hakkın mahabbet ateşi ile onu tesir altına alan kimsedir. Dünya sevgisi bütün hataların başıdır; onu sevmeyi terk ise., bütün ibadetlerin başıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruldu: — «Dünya Sübhan Hakkın buğzettiği bir şeydir. Yarattığı günden bu yana hiç de ona iyi nazarla bakmamıştır.» [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi-butun-hatalarin-basidir/">Dünya Sevgisi Bütün Hataların Başıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/dunya-sevgisi-butun-hatalarin-basidir/dunya-2/" rel="attachment wp-att-19883"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19883" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/Dunya.jpg" alt="" width="350" height="250" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/Dunya.jpg 350w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/03/Dunya-300x214.jpg 300w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a>Bilesin ki.</p>
<p>Said o kimseye derler ki: Kalbini dünya mahabbetinden soğutup Sübhan Hakkın mahabbet ateşi ile onu tesir altına alan kimsedir.</p>
<p>Dünya sevgisi bütün hataların başıdır; onu sevmeyi terk ise., bütün ibadetlerin başıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyuruldu:</p>
<p>— «Dünya Sübhan Hakkın buğzettiği bir şeydir. Yarattığı günden bu yana hiç de ona iyi nazarla bakmamıştır.»</p>
<p>Bir başka hadis-i şerifte de belirtildiği üzere, dünya ve içindekiler, tard ve lanetle şöyle anlatılmıştır:</p>
<p>— «Dünya melundur; onun içindekiler de melundur. Ancak içinde Allah zikri olanlar hariç.»</p>
<p>Allah-ü Taâlâ&#8217;yı zikredenler, hattâ Hakkın zikri ile dolu bulunan bütün zerreler; üstteki hadis-i şerifin tehdidinden hariçtirler. Ve bunlar, dünya ehli sayışma dahil değillerdir.</p>
<p>Dünya o şeydir ki: Kalbi, Allah&#8217;ın zikri ile meşgul olmaktan alır; ondan gayrı bir şeyle meşgul eder. Bu meşgul eden şey ne olursa olsun. Meselâ: Mallar, sebebler, makam, riyaset, ar ve hamiyet.. Çünkü bu manada:</p>
<p>—«Zikrimizden yüz çevirenlerden iraz et.» (53, 29)</p>
<p>Mealine gelen âyet-i kerime nass-ı kafidir.</p>
<p>Ve., her ne şey ki, dünyadan sayılır; o şey ruhun belasıdır.</p>
<p>Dünya ehli daima bu dünya hayatında, bir tefrika ve zulmet içinde olmaktadırlar. Âhirete gelince de, hasret ve nedamet ehlinden olacaklardır.</p>
<p>Dünyayı terk etmenin hakikî manası, ona rağbetli olmayı terk etmektir. Ona rağbeti terk etmek ise, ancak, varlığı ile yokluğu müsavi olduğu zaman taHakkuk eder.</p>
<p>Üstte anlatılan manaların husulü için, gönül birliğine sahib olan kimselerin sohbeti gerekir; bu himmet olmadan iş zordur.</p>
<p>Şayet o büyük zatların sohbetini bulursan, lâyıktır ki: Ganimet bilesin.. Bütün himmeti ve inayeti o yana harcayasın.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İmam Rabbani-197.Mektup</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi-butun-hatalarin-basidir/">Dünya Sevgisi Bütün Hataların Başıdır</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/dunya-sevgisi-butun-hatalarin-basidir/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filozoflardan Sözler:Sokrates</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 17:13:37 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Farid-Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Fatik]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Şemseddin Şehrezuri]]></category>
		<category><![CDATA[Dünaynın Faniliği]]></category>
		<category><![CDATA[Dünya]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyayı amaç edinmemek]]></category>
		<category><![CDATA[Laf Taşımak]]></category>
		<category><![CDATA[Musibet]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Söz-Eylem]]></category>
		<category><![CDATA[Sokrates]]></category>
		<category><![CDATA[Susan Kişi]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3052</guid>

					<description><![CDATA[<p>Dünyanın fanı olacağını bilen bir kişinin, fani olmayacak şeyleri bıra­kıp onunla uğraşması tuhaf şeydir. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Nakledildiğine göre Sokrates, kendisini öldüren kralın huzuruna girin­ce kral ona: “Sokrates!” dedi. “Sen bizi eleştiriyor ve putlara tapınmanın iyi olmadığını söylüyormuşsun, öyle mi?” Sokrates: “Ben putlara tapınmânın bazı insanlar için iyi olmadığını söylüyorum.” Dedi, Kral: ‘ Peki, bu kim için iyidir» [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/">Filozoflardan Sözler:Sokrates</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-4446 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg" alt="hikmetli-sozler" width="350" height="182" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg 555w" sizes="(max-width: 350px) 100vw, 350px" /></a></p>
<p>Dünyanın fanı olacağını bilen bir kişinin, fani olmayacak şeyleri bıra­kıp onunla uğraşması tuhaf şeydir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nakledildiğine göre Sokrates, kendisini öldüren kralın huzuruna girin­ce kral ona: “Sokrates!” dedi. “Sen bizi eleştiriyor ve putlara tapınmanın iyi olmadığını söylüyormuşsun, öyle mi?” Sokrates: “Ben putlara tapınmânın bazı insanlar için iyi olmadığını söylüyorum.” Dedi, Kral: ‘ Peki, bu kim için iyidir» kim için değildir?” diye sorunca Sokrates: ’‘Sokrates için iyi değil, kral için İyidir.” dedi. Kral: “Peki niye?” diye sordu. Sok­rates: “Çünkü bu bilge olan kişi için iyi değildir; bilge olmayan içinse iyidir.” cevabını verdi. Kral: “Peki bu nasıl oluyor?” dedi. Sokrates şu cevabı verdi: “Bir kimse Allah’ı layıkıyla tanır, O’nu hoşnut edecek dav­ranışları bilirse kendisini bağlayacak, günahlardan alıkoyup korkutacak başka şeylere gerek duymaz. Çünkü zaten kendisini yaratan ve rızık ve­ren zâtın hakkını gözetir. Bu vasıfta olmayan kişi ise kendisini bağlaya­cak ve günah işlemekten alıkoyacak &#8216;Rab edindiği putlar’dan korkmaya gerek duyar. Onların tanrı olduğuna inandığı için onlar onu günahtan alıkoyan Gerçekte ise onlar ölü birer ceset olup tapanlara hiçbir fayda veremezler.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefis, çözemediği şey karşısında duraksıyor, açık ve sarih olanı kabul ediyorsa bu, onun zekâsının göstergesidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefis her şeyin bedelidir, nefse ise bedel olacak hiçbir şey yoktur. Do­layısıyla nefsini zayi eden kişi her şeyi kaybetmiş, koruyan ise her şeyi korumuş olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünyadan göç edip gideceğini kesin olarak bilmesine rağmen durma­dan onu bayındır etmeye uğraşan kişi ne gafildir!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Aklı olan kişiye yaraşan, başkasına bırakacağı şey için kendini parala­mak değildir. Aklı olan kişiye yaraşan, çok az bir süre kalacağı bir yere kendini alıştırmamaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kim başkalarının kıskanacağı bir şeye sahip olmak isterse aynı şeyi isteyenler ona düşmanlık besler.İnsanların düşmanlık beslediği kişi ise çabucak yıkılmaya mahkûmdur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Değersiz dünyayı bayındır etmeye yönelerek tertemiz nefislerinizi göz­den düşürmeyin. Gökyüzündeki kuşlar gibi olun. Onlar yuvalarından yiyecek bulmaktan başka hiçbir kaygıları olmadan ayrılırlar. Yiyeceği bulduklarında ise yuvalarına dönerler. Doyacaklarından daha fazla yiyecekle de hiç ilgilenmezler. Ya da yuvalarından ve yaşadıkları dağ başlarından aşağıya inen yabani hayvanlar gibi olun. Onlar da karınları doyunca inlerine dönerler. Ne ekerler, ne de biçerler. Bilirler ki yaratıcıları onların rızkını da yaratmıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hata yapanın hatasını yüzüne vurma, çünkü böyle yaparsan hem sen­den bir şey öğrenir, hem de sana düşman olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Göz önünde olan konularda bir sıkıntıya düşersen tanımadıklarınla ko­nuş ki perde gibi olsun. Böylece söylediklerinden yararlanmasan bile hiç olmazsa zararın da olmaz. Üstelik kendilerine akıl danışıldığında onlar, en hayırlı görüş ne ise sana onu söylerler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Gereksiz yere iyilik yapmayın, hak etmeyene de bağışta bulunmayın. Çünkü cahillerin çoğu verilmeyecek zamanda verir, ihtiyaç anında ise vermeyecekleri tutar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilmeyen bilmediği konuda susuverseydi ortada anlaşmazlık diye bir <em>şey</em> kalmazdı. <em>Kötü</em> evde oturulmadıkça iyi ev bilinemedigi gibi; doğ­runun kendisi ile de hata bilinmez. Serti bilmeyen yumuşağı bilemez.Elde edildiğinde sevinilen şey,kaybedildiğinde üzüntü veren şeydir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates öğrencilerine şöyle demiştir: &#8220;Oğlum! Kimin koruması altında olduğunuzu düşünün. Düşünemiyorsanız dünyadan sakının. Sakınamıyorsanız bastığınız yere dikkat edin ve nefsinizin arzuladığı şeyleri yemekten sakının. Çünkü dünyevi arzulara bağlı olan kalplerle Allah arasında perde vardır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Delikanlılıktan kaynaklanan arzulara, onları körelterek karşı koy; çünkü bu senin giyebileceğin en güzel elbisedir. Böylelikle küçüklüğün renkten renge girme hâlinden kurtulursun. Gizlice bir kötülük yapar ve bunun üzerinin örtüleceğini sanıyorsan onun yüzünden kendi kendini suçlayıp dururken bu insanlara gizli kalmaz, bunu iyi bil. Bundan dolayi Allahtan kork, insanlardan utan, nasihate uy, bilgelere kulak ver, ilim öğren ve güzel bir isim bırakıncaya kadar yürümeye devam et. İyi arzu ne güzel,kötü arzu ise ne çirkindir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Doğruda olsa laf taşımaktan uzak dur, çünkü insanların çoğu gerçeğin ne olduğunu bilmez ama her söylenene kulak verir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünyayı isteyen kişi her iki durumda da üzüntüden kurtulamaz: Ka­çırdığı şeyler için nasıl elde edemedim diye üzülür. Elde ettiği şeyler <em>içinse</em> “aman biri bunu benim elimden alır” diye korkusundan üzülür, öldükten sonra başkasının eline geçeceğini biliyor olması da bir bakı­ma <em>o şeyin</em> onun elinden alınması sayılır. Bundan dolayı o, her hâliyle üzgündür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünya, kendisini terk edene nasihat eder, elde etmeye çalışanı ise alda­tır. Terk edene nasihati, dünya ehline karşı nasıl değiştiğini gösterme­sidir. Elde etmeye çalışanı aldatması ise kısa süreli bir haz gösterdikten  <em>sonra</em> değişerek acısını göstermesidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ölüm her hâlükârda hem iyiler, hem de kötüler açısından iyi bir şeydir.Çünkü İyiler ölünce dünyada iken yapıp (öte dünyaya) gönderdikle­ri iyiliklerine kavuşur ve sevdikleri kardeşleriyle buluşurlar. Kötü bir kişinin ölümüyle ise <span style="text-decoration: underline;">insanlar</span> onun kötülüklerinden kurtulurlar, o da ölerek günahlarına yeni günahlar ekleme imkânını kaybetmiş olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir<em> şeyden</em> korkan kişi kendisini ondan kurtaracak bir şey yapar. Şu hâl­de <em>ölümden</em> korkan kişi ölümün şerrinden kurtulmayı umut ettirecek <em>şeyler yapsın.</em></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Elde ettiğin bir iyiliği veya nail olduğun dünyevi bir hazzı, yüz suyunu dökerek ve kendini alçaltarak elde ettiysen kendini kârlı sayma. Çünkü şahsiyet kaybın, dünyevi kaybından daha büyüktür. Şahsiyetinden har­cadığın şeyin değeri, nefsinin ihtiyacını gidermekten çok daha büyük­tür.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dinlediği söylediğinden daha çok olsun diye insana bir dil ve iki kulak verilmiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Susan kişinin tek kazancı tartışmanın acısını çekip yorgun düşmekten kurtulmak olsa bu dahi yeterdi. Kaldı ki o, susarak öte dünyanın güzel­liğini ve rahatını da elde eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates bir öğrencisine şöyle demiştir: “(Her bir) sözün senin aleyhine kayda geçer. Bundan dolayı doğru şeyler söylemeye çalış. Aksi hâlde susmak senin için daha güzeldir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bütün insanlardan sahip oldukları bütün özellikleri almayın. Bütün özellikleri övgüye değer olan insanlardan tüm özelliklerini almalısınız. Sadece bir özelliği övgüye değer olandan sadece o özelliğini almalısınız. Elmadan sadece koklayarak değil, yiyerek de faydalanılır. Bazı çiçekler vardır ki sadece kokusundan faydalanılır, zambak gibi bazı çiçeklerden ise bakarak faydalanılır. Hurmanın meyvesinden faydalanılır. Gül ağa­cının ise çiçeğinden faydalanılırken dikeninden sakınılır. Şu hâlde hem akıllı olan, hem de güzel şeyler konuşan insandan sahip olduğu bütün özellikleri almalısın. Sadece güzel konuşandan, konuştuğu güzel şeyleri almalısın.Bunun yanında kendi yeteneğine de bir bakmalı ve onu almaya gücünün yetip yetmeyeceğini düşünmelisin. Çünkü çiçekten bal almak insanın değil, arının işidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Günahkâra lütufta bulunmak, günah işlemek için onu daha da güçlen­dirmek demektir. Nanköre iyilik etmek nimeti zayi etmektir. Cahile İlim öğretmek onun cehaletini daha artirmaktır. Cimriden bir şey istemek onuru ayakaltına almaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Başkası seni ayıpladığında kızacağın şeyi yapmak sana yakışmaz, çünkü onu yaparsan kendi kendine kötü söz söylemiş gibi olursun.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Başkasında bulunan bir şeyi yadırgarsan dikkat et de bir benzeri sende olmasın. Çünkü kişinin kendisinde bulunan bir kusuru başkasında görüp eleştirmesi kadar <span style="text-decoration: underline;">çirkin</span> bir <span style="text-decoration: underline;">şe</span>y yoktur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir iyilik yapıyorsan ve bunu sadece başkalarının övgüsünü kazanmak amacıyla yapıyorsan bu durumda başkalarının övgüsünü kazanmak için kötülük yapan kişiden daha üstün değilsin demektir. Çünkü insanların çoğu işlediği kötülükleri insanların övgüsünü kazanmak için yaparlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Musibetlerde kullanılabilecek en iyi araç sabırdır. Çünkü gerçekleşecek olan şeyden kaçan kişi, önünde sonunda kendisini arayanın eline düşe­cektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Özgür ile köle arasındaki fark şudur: özgür olan, hakkı sırf hak olduğu için korur. Bu, sevgiye dayalı bir korumadır. Köle ise hakkı korkudan dolayı korur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Huyu güzel olanın yaşantısı yolunda gider, esenliği sürekli olur ve halk arasındaki sevgisi güçlü olur. Huyu kötü olanın ise yaşantısı zor olur, her zaman binleri ona kinle bakar ve insanlar ondan kaçar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Yalan ile doğru birbirine ne kadar uzaktır?” diye sorulunca Sokrates: “Göz ile kulak kadar.” demiştir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates öğrencilerinden birine şöyle demiştir: “Oğul! Gençliğine <em>ve </em>sağlığına aldanma; çünkü sağlığın sonu hastalık, hastalığın sonu ise ölümdür. Oğul! Dünyanın afetlerinden ve zamanın şerlerinden kurtulmaya bak; çünkü her sevinç ile birlikte bir tasa, her durulukla birlikte bir bulanıklık, her nimet ile birlikte bir külfet, her birliktelikle birlikte bir dağılma ve her vuslat ile birlikte bir ayrılış vardır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefsinin tutkuları konusunda aşırı gitme; çünkü zaman içinde seni de bekleyen olaylar vardır. Sen zamanın sana ne getireceğine bak. Zira sen geçmişlerin maddesinden geldin, ölüp gidenlerin yerinde oturuyorsun ve yine kendisinden var olduğun maddeye (toprağa) döneceksin.</p>
<p><em>Erkeğin acizliği</em> üç şey ile bilinir:</p>
<p>a) Kendi maslahatına çok önem ver­memek,</p>
<p>b) Nefsinin tutkularına karşı koymamak,</p>
<p>c) Bildiği ve bilme­diği konularda eşinin dediği her şeyi kabul etmek.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates bir gün öğrencilerine “Size bütün şerlerden kurtulmanın yo­lunu göstereyim mi?” diye sormuş, öğrencileri: “Evet, ey bilge! Senin bizim üzerimizde emeğin çoktur.” deyince Sokrates: “Ne bildiği, ne de bilmediği konularda bir kadına asla itaat etmeyin. Böyle yaparsa­nız esenlik bulursunuz.” dedi, öğrencilerden biri: “Bizim şefkatli bir annemiz ve öz kız kardeşlerimiz var. Şimdi onlara karşı mı çıkalım?” deyince Sokrates: “Benim sözüm izahı gerektirmeyecek kadar açık, şer şerre benzer.” dedi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Senden sadır olan söz ve eylemi geri çeviremezsin. Şu hâlde bir sözü söylemeden veya bir şeyi yapmadan önce tedbirini al.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates Öğrencisine şöyle demiştir: “Oğul! Dünyanın süsü olan fani bir şeyden dolayı (başkalarını) kıskanma. Sen (başkalarıyla) kalıcı ve devamlı olan şeylerde yarış. Oğul! Yüzün güzelse yüz güzelliğine yara­şan güzel işler yapman gerekir. Yüzün çirkinse o zaman da hiç olmazsa çirkin yüzünle çirkin işleri birleştirme. Oğul! iyiliğe ve iyilik sahiplerine arkadaşlık ederek kötülükten ve kötülerden uzak dur. Oğul! Âlimlerle hemhal ol ki onlara eşlik ederek erdem sahibi olasın. Onlara saygıda kusur etme ki seni sırlarının mekânı etsinler. Oğul! Sağlığın uzamasına rağmen gaflete dalıp gitmek aldanmak demektir. Kimseden sana bir şer ulaşmasın istiyorsan kalbinle şerre inanma ve sırrında şer saklama. Oğul! İnsanların kusurlarını araştırma ki insanlar da senin kusurlarını araştırmasın. Bütün işlerinde aklının ardından git ki ona tâbi olarak doğru yolu bulasın.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Sahibini aşağılanmaktan koruyacak kadar bir şeye sahip olmak, sahibi­ni hor hakir kılan çok mala sahip olmaktan daha iyidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Eşyanın varlığının devamı adalete, yokluğu ise zulümle olur. Çünkü mutedil olan, yok olmayandır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bedendeki hârici arızalar, hastalıklara ve anormal sebeplere tâbi olarak ortaya çıktığı gibi kaba söz ve yakışıksız fiiller de nefisteki bir hastalık veya anormal bir şey sebebiyle ortaya çıkar. Dolayısıyla kendisinden kaba bir söz veya yakışıksız bir fiil sadır olduğu hâlde içinde hiçbir kö­tülük bulunmadığını söyleyen kişinin bu sözüne inanılmaması gerekir.Çünkü bedeninde hastalık olan kişi bunu, hastalık aktif hâle geldiği za­man hissettiği gibi nefsin! bir problemi olan kişi de bunu sadece aktif­leşince hisseder. Nefis doktoru ise bunu hem aktifken, hem de pasifken hissedebilir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İbn Fatik-Hikmetli Sözler</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Dokuz, birden daha mükemmel değildir.” Yani on, sayılardan toplanmış olup dokuzdan çoktur. Dokuz, on olabilmek için bir ile<br />
tamamlanır. Aynı şekilde dokuz erdem de Allah korkusu, muhabbeti ve murakabesi ile tamamlanır ve kemâle ulaşır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“On iki ile on ikiyi elde et.” Yani kendisiyle iyilik ve kötülük işlediğin on iki organ vasıtasıyla erdemler kazan. Bunlar iki göz, iki kulak, iki burun deliği, dil, iki el, iki ayak ve cinsel organ. Yine on iki ay boyunca bu dünyada insanı tedbirinde ve marifetinde kemâle erdiren övgüye değer şeyler yap.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Akıllı kişi, dünyadaki vakitlerini şu iki şeyden biri için ganimet bilir: ya ahirette semeresi nimetler olan bir sebep veya dünyada semeresi övgü olan bir sebep.”&#8217;</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8216;“Sarhoşluk, açgözlülük, yalan ve öfke gibi nefsi mağlup eden helak edici arzulara karşı koy ki onları yenesin. İnsanların sana karşı nasıl olmasını istiyorsan sen de onlara karşı öyle ol.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Nefsini insanların cehaletine sabredebilecek bir şekilde yöneten kişi yönetici olabilir; hem seçkinlere hem kamuya hizmet edebilir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8216; Sokrates bir öğrencisine şöyle demiştir: “Ey Oğlum! Dünyadan açlığını giderecek kadarın sana ulaşmasıyla yetin; susuzluğunu kıracak miktarda içecekle iktifa et; seni örtecek kadar giysiye rıza göster; barınabildiğin bir ev ile idare et ve kendi kendinin hizmetçisi ol ki kalbin huzur bulsun ve başkalarını idare edip iyi geçinmek zorunluluğundan müstağni olasın. Ayakkabılarını bineğin yap, yeryüzünü döşeğin; ayı ve yıldızları ise kandilin. Talebin ilim, uygulamak âdetin, hikmet öğrenmek şanın olsun. O zaman çağdaşlarının en faziletlilerinden olursun ve önceki övülen kardeşlerine katılırsın. Yeryüzünde kadınlar tarafından erkekler için kurulmuş olan tuzağa dikkat et; çünkü o hikmeti ifsat eder, rütbeyi düşürür, intikamı miras bırakır ve himmetin eksilmesine sebep olur.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
&#8216;“Doğru olandan başkasına iman yoktur. Helal olandan başkasıyla amel yoktur. Akıbetinin güzel olduğuna kani olunan dışında bir şeye başlamak yoktur.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8216;Ölüm zillet âleminden izzet âlemine, yokluk âleminden bekâ âlemine, cehalet âleminden akıl âlemine, yorgunluk âleminden huzur alemine geçiş için bir sebep olduğuna göre onun fazileti ne kadar da açıktır!”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
&#8220;ölüm sonrasından emin olan kimse için ölüm ne kadar kolaydır! Ölüm sonrasından kuşku duyan kimse için ölüm ne kadar zordur!” “Hayatı temiz olanın olanın ölümü de güzeldir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Mazlum olarak öldürülene ağlamak ne çirkindir! Zalim olarak öldürülene ağlansa yeridir! Çünkü mazluma ulaşacağı güzel şeylerden dolayı sevinmek; zalimin başına gelecek azaptan dolayı ise üzülmek gerekir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Gençlere lazım olan en değerli şey edeptir. Edepli olmanın onlara en az faydası, onları düşük şeylerden alıkoymaktır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sokrates birinin “Sükût daha esenliklidir. Çünkü çok sözde çok hata bulunur.” dediğini işitince “Bu, sadece ne konuştuğunu bilen kimseye ilişir, fakat cahil kişi az da konuşsa, çok da konuşsa hata eder” dedi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Arsızlığı ve aşırılığı ile bilinen bir alüfte Sokrates’e “İhtiyar! Yüzün amma da çirkin!” deyince Sokrates, “Keşke paslı aynalardan olmasaydın, yüzümün güzelliği sende de aksederdi.” dedi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Sokrates öğrencilerine tavsiyede bulunup şöyle dedi: “Nefislerizi kanaate alıştırın ve çokluk durumunda neyin fazlalık olduğunu bilin ki yaşantınız sizin için hoş olsun. Sırlarınızı başkalarına emanet etmeyin; zira zamanın tasarrufundan asla emin olamazsınız Nemalanmaya elverişli bir şekilde size gelen küçük şeyleri, asla değersiz görmeyin. Arkadaşlarınızı sevgi ve lütufla terbiye edin ve içinizdeki sevginizi onlara birden göstermeyin.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Kanaat yeterliliğin önderidir. Nefs muhasebesini yapmaya devam eden kişi nefsini dalkavukluktan emin kılar.”.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Sokrates bir öğrencisine şöyle demiştir: “Ey oğul! Dünyanın süsü olan fani bir şeyi kıskanma. Sen kalıcı ve devamlı olan şeyler için rekabete tutuş. Oğul! Kötülükten ve kötülerden uzak dur ki iyilik ve iyiler sana ülfet duysun. Ey oğul! Âlimlerle oturup kalk ki onların sohbetiyle erdem sahibi olasın. Onların değerlerini yücelt ki seni sırlarının mekânı kılsınlar. Ey oğul! Sağlıklı bir ömür sürerken gaflete dalıp gitmek aldanmaktır. Bir kimseden sana hiç bir kötülüğün ulaşmamasını istiyorsan kalbinle kötülüğe inanma ve sırrına onu dürme. Ey oğul! İnsanların ayıplarını araştırmayı terk et ki insanlar da senin ayıplarını araştırmayı terk etsinler. Bütün işlerinde aklını öne geçir ki ona tabi olmakla doğru yolu bulasın. Nimeti inkâr edenin nankörlüğü, seni ihsan etmekten uzaklaştırmasın.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Talep edilen şeyler teenni ile kolaylaşır. Sevgi sosyal hayatta yumuşak  söz ile süreklilik kazanır. Nefisler alçakgönüllülükle huzur bulur.Hayat kişinin ahlâkının güzelliği ile hoş olur. Saygınlık çok susmakla kazanılır. Büyüklük adaletle zorunlu olur. Vuslat insafla olur. Kişinin değeri ihsanda bulunmakla artar. Nimetler tevazu ile tamamlanır. Ameller iyi huylarla arınır. Hâkimiyet külfetlere tahammül ile gelir. Düşman adil bir yönetimle kahrolur. Yumuşak davranmakla aptala karşı destekçilerin artar. Asalet unvanına yumuşaklık ve sevecenlikle layık olursun. Akranlar vakar, doğruluk ve vefa ile seni büyüklükle birlikte düşünürler. Gururu yok ederek hasetten güvende olursun. Seni ilgilendirmeyen şeyleri terk etmekle erdemin tamamlanır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“İbret alacaklar için zamanın getirdikleri yeterlidir. Her gün sana kendisi hakkında yeni bir bilgiyle gelir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bârı Teâlâ için bir sınır ve son yoktur. Sonu olmayanın şahıs ve sûreti de yoktur. Diğer mevcudatta sonsuzluk gerçekleşmiş olsaydı, onların yine de sûreti, konum ve düzeni olurdu. Sûreti, konumu ve düzeni gerçekleşen ise sonlu olur. Buna göre mevcutlar sonsuz değildir, ilk yaratan sonlu değildir, hayal ve vehmin onu hayal ettiği gibi o, sonsuz olarak yönlerde uzamaz, hayal onu sonlu ya da sonsuz olarak niteleme derecesine dahi ulaşamaz ki onu sonlulukla ve sonsuzlukla nitelesin. Öyleyse akıl yönünden onun sonu yoktur, çünkü akıl onu sınırlayamaz. Duyu cihetinden de sonu yoktur çünkü duyu da onu sınırlayamaz. O halde onun sonu yoktur. Sonuç olarak onun şahsı ve sûreti yoktur. Onun ne duyusal sûreti ne hayalî sûreti ne de aklî sûreti vardır.”</p>
<p>Kaynak:Şemseddin Şehrezuri – Nüzhetü-l Ervah</p>
<p>T.C Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/">Filozoflardan Sözler:Sokrates</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlersokrates/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
