<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Cehalet | İlim Cephesi</title>
	<atom:link href="https://www.ilimcephesi.com/etiket/cehalet/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<description>Tarih, İslam, Sosyoloji, Felsefe, Edebiyat Kısaca Fikir Dünyamız!</description>
	<lastBuildDate>Sat, 28 Mar 2020 10:31:14 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.0</generator>

<image>
	<url>https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2019/05/fav.png</url>
	<title>Cehalet | İlim Cephesi</title>
	<link>https://www.ilimcephesi.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bildikçe İnsana Bir Şeyler Mi Oluyor?</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 28 Mar 2020 10:31:14 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Düşünce Yazıları]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İrfan]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâk Bilgisi]]></category>
		<category><![CDATA[Alim]]></category>
		<category><![CDATA[Aydın]]></category>
		<category><![CDATA[Aydının Yükselişi]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi Ahlâkı]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi ve ilim]]></category>
		<category><![CDATA[Bilginin Unsurları]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Adamı ve Âlim İkilemi]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Entelektüel]]></category>
		<category><![CDATA[Selçuk Kütük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.ilimcephesi.com/?p=24183</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hangi Şeyin îlmi? Bilmeyi değerli kılan unsurun ne olduğunu anlamak için “neyi, ne kadar, ne maksatla, hangi öncelik sı­rasına göre bilmek&#8230;” gibi temel soruların cevaplanması gerekir. Kötü amaçla kullanıldığında silaha ve sömürü aracına dönüşebilen bilginin bir taraftan sorun oluştu­rurken diğer taraftan da problemin çözümü için kaçınıl­maz olması ilginçtir. Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sa­hipleri dünyanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/">Bildikçe İnsana Bir Şeyler Mi Oluyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-10460 aligncenter" src="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tasavvuf-420x330.jpg" alt="" width="420" height="330" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tasavvuf-420x330.jpg 420w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2016/02/tasavvuf-420x330-300x236.jpg 300w" sizes="(max-width: 420px) 100vw, 420px" /></p>
<p><strong>Hangi Şeyin îlmi?</strong></p>
<p>Bilmeyi değerli kılan unsurun ne olduğunu anlamak için “neyi, ne kadar, ne maksatla, hangi öncelik sı­rasına göre bilmek&#8230;” gibi temel soruların cevaplanması gerekir. Kötü amaçla kullanıldığında silaha ve sömürü aracına dönüşebilen bilginin bir taraftan sorun oluştu­rurken diğer taraftan da problemin çözümü için kaçınıl­maz olması ilginçtir.</p>
<p>Hakikat soruşturması içinde olmayan malumat sa­hipleri dünyanın sadece zahiri yönünü bilirler, varlığın iç yüzünü, hakikatini ve işaret ettiği manayı bilmezler, okuyamazlar. Kâinatı bir kitap gibi düşünecek olursak, bunların hali, kitabın harflerinden, cildinden, süslerin­den bahseden fakat içinde neler anlatıldığı hakkında hiç bilgi sahibi olmayan adamın durumuna benzer. Sıradan bir insan bir demir parçasına baktığında sert ve gri bir cisim görürken, bir fizikçi onun içindeki atomlar, kuark- lar vs. hakkında çok şey bilir. O halde bakılan şey aynı olmakla beraber görülen ve bilinen şeyler çok farklı ola­bilmektedir.</p>
<p>Bilinmesi ve görülmesi gereken şey fonksiyonel ve amaca yönelik olmalıdır. Kuru ve ham bilgi kişiyi ma­lumat sahibi yapabilir, fakat müspet maksada yönelik hikmet bağlantılı bilgi insanı âlim yapar. Uzun bir yolcu­luğa çıkılmışsa harita okumayı bilmek ve gidilecek yer hakkında doğru bilgiler edinmek önem kazanır. Mesela, yürüyerek çöl gibi bir araziden geçmeniz gerekiyorsa ya­nınızda şişme bot bulundurmanın, tabii ki, hiçbir yararı olmayacaktır./</p>
<p>Bilgisi ile övünen kibirli bir lisan âlimi karşıdan kar­şıya geçmek için bir kayığa binmiş ve kendi halindeki kayıkçıya küçümseyerek: <em>“Sen hiç nahiv (dil bilgisi) oku­dun mu, bakalım?”</em> diye sormuş. Adam <em>“Yok beyim, biz o şeyleri bilmeyiz”</em> deyince bizimki aşağılayıcı bir şekilde <em>“Yazık! Ömrünün yarısı boşa geçmiş!”</em> demiş. Kayıkçı adamın bu tacizine üzülmüş ama sabredip sesini çıkar­mamış. Bir müddet sonra rüzgâr çıkıp kayık sallanma­ya ve su almaya başlayınca kayıkçı lisan âlimine dönüp <em>“Efendim siz yüzme bilir misiniz?”</em> demiş ve <em>“Hayır” </em>cevabını alınca <em>“Yazık! Gitti ömrünüzün tamamı!”</em> diye karşılık vermiş. Asıl olan nahiv değil, mahivdir!</p>
<p><strong>Bilgi &#8211; İlim</strong></p>
<p>En fazla rağbet gören tanıma göre bilgi, süje ile kendisi dışındaki obje arasında kurulan bir bağlantıdan ibaret­tir. İbn-i Sina’nın, <em>“bilgi, izafet durumunun bizzat kendi­sinden ibarettir. Yani bilen ile bilinen arasında bulunan  </em><em>ilişki durumudur”</em> şeklindeki tanımının modern felsefe­ciler tarafından asırlarca sonra aynen kabul edildiğinin altını çizmek gerekiyor. Söz konusu tanıma göre, bilme durumunda olan özne de aslında varlık âleminin bir par­çası olması açısından nesne konumundadır. Verilen bu tanım, bilme kabiliyetine sahip olan öznenin bu özelliği­nin nereden kaynaklandığını göz ardı etmesi sebebiyle sorunludur. Özneyi nesneden ayıran bilme yeteneğinin temelinde insanın fıtratına potansiyel olarak yerleştiril­miş “İlahi bir öz” bulunduğu gerçeği kasıtlı olarak gizlen­mektedir.</p>
<p>“A öznesi P önermesini biliyor” denildiği zaman kas­tedilen şey şunlar olabilir:</p>
<p>A öznesi, P önermesine inanmaktadır. (Psikolojik yön)</p>
<p>P doğrudur. (Metafizik içerikli iddia)</p>
<p>A öznesinin P önermesinin doğru olduğunu ileri sürme inanma hususunda haklı gerekçeleri (man­tıksal temellendirme) vardır.</p>
<p>Buradan anlaşılacağı üzere, bilginin oluşması için önermenin doğruluğunu benimsemenin ve inanmanın ötesinde rasyonel bir temellendirme yapılması gereki­yor. Fakat rasyonellik, doğrulama, deney, gözlem, se- bep-sonuç ilişkisi hakiki bilginin hasıl olması için yeterli değildir. Hiçbir bilgi kendini açık ve saf haliyle tezahür ettirmez. Belirli bir bilgi sahası ile ilgili çalışma yapan­lar o bilginin objektif olarak fotoğrafını çekmezler, kendi yorumlarına göre resmini yaparlar. Başka bir deyişle, her bilgi belirli bir öznenin yorumu neticesinde elde edilir. O halde hakikati yansıtan bir bilginin kendi içinde çelişki­li olmasından ziyade, o bilgiyi yorumlayan bilim adamı, aydın veya âlimin çatışmasından söz edilebilir.</p>
<p>Elde edilme yöntemi, kaynağı, metodolojisi, ispat tar­zı ve muhtevası açısından bilgiyi dini, felsefi, bilimsel olarak sınıflandırmak mümkündür. Ancak bu tasnif me­tot ve konular itibarıyla çeşitli kriterler göz önüne alına­rak yapılan bir kategorik ayırımdır. Bu durumu Batı dün­yasında karşımıza çıkan vahiy kaynaklı ilmin tamamen elimine edilmesiyle başlayan sekülerleşme sürecinin neticesi olan “bilginin parçalanması” durumu ile karış­tırmamak gerekir. Bilgi, bağımsız birimler haline gelin­ce farklı şeyleri bilenler bir bütünün parçası olmaktan ziyade birbirini dışlayan hasımlara dönüşmüştür. Eğer bilinmeye konu olan şey bir hakikatin ya da doğrunun yansıması ise âlimin, aydının, bilim adamının, entelektü­elin bakış açısının birbirini tamamlar mahiyette olması beklenir.</p>
<p><strong>Bilim Adamı ve Âlim İkilemi</strong></p>
<p>Dış dünya hakkında bilimsel yöntemlerle elde edilen bilginin insanın anlam arayışına kayda değer bir katkı­da bulunmadığının açığa çıkması bilimsel bilginin her derde deva olmadığı fikrini güçlendirmektedir. Bilimsel bilginin verilerinden faydalanmanın ötesinde farklı bir bilgilenme sürecine ihtiyaç olduğu anlaşılmaktadır. Ar­tık problem bilmekten ve bilimsel olarak açıklamaktan ziyade bilginin insan için ne anlam ifade ettiğini sorgu­lamakla ilgilidir. Sadece maddeye indirgenmiş bir bilgi anlayışının insanın ihtiyacı olan hakikat arayışına yar­dımcı olması beklenemez. Vahiyden bağımsız bir bilgi geleneği açısından bilginin kaynağı ve değeri meselesi içinden çıkılamaz bir problem olarak kalacaktır.</p>
<p>Her şeyi salt fiziksel faktörlere indirgeyerek açıkla­maya çalışan zihin açısından bakılırsa olgular arasında sebep-sonuç ilişkisinden öte bir gerçeklik söz konusu de­ğildir. Bu anlayışa göre, tüm fenomenler dizisi sonu gel­meyen ve herhangi bir amaca yönelik olmayan maddesel sebepler saikiyle vuku bulur. Bilimsel bilgi kendini sözü edilen fiziksel sebepleri açıklamak ve nasıl sorusuna ce­vap verme çabasıyla sınırlamıştır. Bu sınırlama sebeple­rin nihai ve hakiki açıklamalar ortaya koyduğu yanılgısı­na yol açmaktadır. Dolayısıyla, kendini bu sınırlar içine hapseden kişi ilim adamı olarak görülemez.</p>
<p>İnsan, fiziksel dünyanın sıradan bir nesnesi haline ge­lince hayatın sadece bir şekilde var olmaktan başka bir anlamı da kalmayacaktır. Görüleceği üzere, salt fiziksel dünyaya indirgenmiş bilgi ile hareket edenler insan ha­yatına ve değerine yönelik dolaylı bir tehdit oluşturmak­tadırlar. Bu türden bir bilgilenme herkesin içinde bulun­duğu statü, maddi durum ve hevesine göre farklı hakikat üretmesine yol açar. Netice ise hakikatin izafileştirilerek sıfırlanması ve bilginin suistimal edilmesidir?Açıktır ki, insan ontolojik durumu itibarıyla nihai ve kesin bilginin peşindedir. Her birey doğrudan ya da dolaylı olarak yer­yüzünün ebedi yurdu olmadığının ve buralardan gide­ceğinin farkında olduğundan daima bir arayış içindedir. İnsana bu arayışında çözüm olacak &#8220;bilgi” verilmediği zaman endişe ve bunalım devamlı hale gelecektir. İşte tam bu noktada devreye girerek salt bilim adamlarından farkını gösterebilen kişi âlimdir. Bilim adamı bilginin ötesinde anlam soruşturmasına girmezse âlim statüsüne çıkamaz, teknik eleman seviyesinde kalır.</p>
<p><strong>Bilginin Unsurları</strong></p>
<p>Bilindiği üzere, Aristo varlığı ve oluşu dört temel unsura bağlı olarak ele almıştır. Maddî, formel, gaye ve fail unsu­ru. Modern dönem bilginin oluşumunda sadece maddi ve formel unsuru dikkate almış ve gaye ile fail unsurları göz ardı etmiştir. Bilhassa pozitivist anlayış metafizikten kaçınmak için varlığın ve oluşun arkasındaki teleolojiyi ve fail unsuru gündeminden tamamen çıkarmıştır. Bir heykelin maddî unsurunu (mermer) ve formel unsu­runu (şekli) incelemeye tabi tutarken heykelin yapılma maksadını ve heykeltıraşı görmezden gelmek en cızından bilginin parçalanması gibi bir neticeyi ortaya çıkarmış­tır. Çünkü heykel ile onu inşa eden arasındaki ilişkiyi ko­parmak hakiki bilginin oluşmasına mani olacak kasıtlı bir davranıştır.</p>
<p>Tam bu noktada İslam düşüncesindeki “iman, bir in­fisahtır” tarifine yönelmek uygun olacaktır. İntisab, bilin­diği üzere bağ kurmak (münasebet) manasındadır; yani, varlık ile Allah arasında bir şekilde bağlantı kurulması­dır. İşte, gaye ve fail unsurlarının dikkate alınmaması bu intisabı bozmakta ve bilginin sadece bir yüzü gösteril­mektedir.</p>
<p>Bir şeyi gerçekten bilmek, o şeyle ilgili <em>nihaî sebebi </em>bilmek demektir. Mesela, bir cinayet olayını çözmeye ça­lışan bir dedektifin kurbanın <em>kan kaybı sebebiyle</em> öldü­ğünü anladığını varsayalım. Şimdi, ölüme sebep olan şey kan kaybıdır, o halde “problem çözülmüştür” denilebilir mi? Araştırmaya devam edilsin ve kan kaybına atılan kurşunun sebep olduğu tespit edilsin. Sonra kurşunun belirli bir tabancadan çıktığı anlaşılmış olsun. Ancak hâlâ problem çözülmemiştir. Soruşturma sürdürülür ve tetiği kimin çektiği bulunursa, işte o zaman katilin kim olduğu ortaya çıkmış ve mesele halledilmiş olur. Görü­leceği üzere, sorunun tamamen çözülmesi ancak nihai sebebe ulaşılması neticesinde mümkün olmaktadır. Eğer araştırma son noktaya kadar götürülmeseydi ölüme se­bep olan şeyin kan kaybı, kurşun ya da tabanca olduğu söylenerek soruşturma kapatılmış olacaktı!</p>
<p>îşte, canlılar, cansızlar, madde, insan vs. hakkında gerçekten bilgi sahibi olabilmek için varlık âleminin arkasında duran <em>Hakiki Sebebe</em> ulaşana kadar soruştur­mayı sürdürmek gerekir. Hâlbuki bilimsel bilgi soruş­turmayı kendini sınırladığı alanda sona erdirerek kesin hüküm verme iddiasındadır. Mesela, insanın toprak, su, elementler veya hücrelerden meydana geldiğini söyleyip o noktada kalmak, cinayete kurşunun neden olduğunu ileri sürüp soruşturmayı eksik bırakmak <em>yanlış bilmeye </em>yol açar.</p>
<p>Hakikati soruşturma noktasında deney, gözlem ve sebep-sonuç ilişkisi gibi faktörlerin önemi tartışılamaz. Fakat sebeplere takılıp kalan zihin daha ötelerde yatan hikmeti arama çabasına girmez. Hemen her meselede olduğu gibi hikmet de tabiatı gereği gizlidir ve kendini kolayca göstermez. Hikmetin üzerine sebepler elbisesini giydirmek bilginin anlam ve amacını örtmek manasına gelir. Hakiki âlim, bu örtüyü kaldırmakla kendini vazife­li bilen kişidir. Eğer eşyanın tabiatında ve fenomenlerin arkasında bir hikmet yoksa bilginin de yüce ve ahlakî bir tarafından söz edilemez. Mesele böyle kavrandığı zaman bilgi, hikmetten arındırılmış salt dünyevî içerikli bir ilgi alanı haline gelir ve bu bilginin sahipleri yeryüzünü di­ledikleri gibi değiştirme hakkını kendilerinde bulurlar.</p>
<p><strong>İlim, İrfan ve Cehalet</strong></p>
<p>Cehalet sathî görüşlülük, eşyanın ve olayların arkasında­ki ilahi iradeyi kavrayamama ve özellikle kâinattaki var­lıkların Cenab-ı Hakkı işaret eden semboller olduğunun idrak edilememesi halidir. Cehalet kelimesi Kuran’da bilgi eksikliği ve ilimden mahrum olma anlamında da kullanılmakla beraber farklı ve daha derin imalarda bu­lunacak şekilde yer almaktadır.’her şeyden evvel belirt­mek gerekiyor ki, asıl cehalet Cenab-ı Hakkı bilmemek ve inkâr etmektir. Bu haliyle cehaletin bilgili, kültürlü, tahsilli, entelektüel olmakla alakası yoktur; ayetlerden anlaşıyor ki, Allah’a ve peygamberlerine karşı direnç gös­terenlerin ve akla gelmedik itirazlarda bulunanların asıl sorunu bilgisizlik değil, itaat etmeme noktasında inat et­meleri ve kibir göstermeleridir.</p>
<p>Cehalet Allah’a itaate razı olmama, günah olduğunu bildiği şeylerden kaçınmama ve hakikate karşı alaycı ve umursamaz olmaktan kaynaklanan bir tavır bozukluğu halidir. Dolayısıyla küfür, şirk ve Allah’a isyanın her türü cahillik kategorisine girerMsyan ve iman konusunda yan çizme ile ilgili tavırlar Kur’an’da gökten meleklerin in­dirilmesini, ölülerin kendileri ile konuşmasını, Hz. Mu­sa’dan diğer kavimlerin tanrıları gibi tanrılar yapmasını istemeleri, Lût kavminin kadınları bırakıp erkeklere yak­laşmaları ve peygamberlere azabın bir an evvel gelmesi için ısrar etmeleri şeklinde sıralanmıştır. Bu tür taleple­rin peygamberlerin önüne getirilmesinin bilgi eksikli­ği ile bir alakası yoktur, çünkü teklifi yapanların hepsi peygamberlerin onları taptıkları batıl ilahları terk edip Allah’a yönelmeye davet ettiğini bilmektedirler. O halde cehaletin sadece bilgi eksikliği olarak algılanmaması ve hakikate karşı kasıtlı bir direnme tavrı şeklinde görül­mesi daha uygundur.</p>
<p><em>“İsrailoğullarını denizden geçirdik. Derken, kendile­rine ait putlara tapan bir kavme rastladılar. Israi- loğulları, “Ey Musa! Onların kendilerine ait ilâhları (putları) olduğu gibi sen de bize ait bir ilâh yapsana” dediler. Musa şöyle dedi: “Şüphesiz siz cahillik eden bir kavimsiniz.” (Araf; 138)</em></p>
<p><em>“De ki: “Ey cahiller! Siz bana Allah’tan başkasına ibadet etmemi mi emrediyorsunuz?” (Zümer; 64)</em></p>
<p>Görüleceği üzere, Kur’an’da bilme ya da cehalet kav­ramları bugün anlaşıldığı şekli ile bilimsel bilgi, entelek­tüellik veya kültürlü olma manasına gelmiyor. Kur’an en temel anlamda bilinmesi ve farkında olunması gereken şeyler olarak tevhit, risalet, ahret inancı, adalet ve ahlâk mevzularını sıralamaktadır. Bu sebeple de Kur’an’da hiçbir olay ve nesne bilgi ve vermek ve bilimsellik sade­dinde yer almaz; daima Allah’a ve var oluşa müteveccih yönü itibarıyla kullanılır. Asıl istenen şey, varlık ve olgu­lardan hareket ederek görünenin arkasındaki manaya ulaşılmasıdır.</p>
<p>Kur’an açısından bakıldığında, salt bilgiye takılıp ka­lanların sahip olduğu bilgiler hayatın özüne ve iç yüzü­ne değil, kabuğuna, dış yüzüne yöneliktir ve olanı tasvir etmekten ibarettir. Bu sebeple, her ne kadar bilimden ve akıldan bahsetseler de hiçbir zaman var oluşun esrarını ve anlamını yakalayamazlar:</p>
<p><em>“Onlar basit ve geçici olan hayatın sadece dış görü­nüşünü bilirler, ama ahiret hayatından tam bir gaf­let içindedirler” (Rum; 7)</em></p>
<p><em>Bu anlamda Allah&#8217;ın kelamı olan Kuran’ı ve tabiat kitabını okumayı bilmeyenler gerçekte okuma bilme­yenler sınıfından sayılır. Bu insanlar cehaletlerinin farkında olmadıkları ve kendilerini çok bilgili zan­nettikleri için din, toplum, ahlâk, iktisat, siyaset gibi konularda ileri-geri sürekli konuşurlar.</em></p>
<p><em>“Onların içinde bir de okur-yazar olmayanlar var ki, Kitabı bilmezler. Bütün bildikleri bir takım kuruntu­lardır. Onlar sadece zan içinde bulunurlar.” (Bakara; 78)</em></p>
<p>Bu tür insanlar idrak noksanlığı, manevi körlük, inat ve kendi bilgisine aşırı itimat sebebiyle sahip oldukları bilgileri doğru neticeye bağlayamaz, gerekli çıkarımları yapamazlar.</p>
<p>Adamın biri, pek basiret sahibi olmayan, kafası çalış­mayan ve hiçbir iş konusunda dikiş tutturamayan oğlu­nu bir meslek öğrensin diye uzaktaki bir remil ustasının (bir tür falcı) yanına götürür ve durumu anlatır. Usta,adamdan çocuğu bırakmasını ve bir yıl sonra gelmesi ister. Aradan bir yıl geçince adam ustanın yanına gelir ve çocuğun ne kadar mesleği öğrendiği denemek için gizlice parmağındaki akik taştan yapılma yüzüğü çıkara­rak avucunun içinde saklar. Sonra oğluna dönerek sorar: <em>Söyle bakalım avucumun içinde ne var?</em> Oğlu başlar say­maya: <em>Avucundaki şey yuvarlaktır, ortası deliktir, taştan yapılmıştır&#8230;</em> Çocuk lafı gittikçe uzatmaya başlayınca ba­bası: <em>Tamam artık, söyle şunun ne olduğunu!</em> der. Bunun üzerine oğlu neticeyi söyler: <em>Bildim, değirmen taşı!</em></p>
<p>İşte kâinat hakkında fizik, kimya, biyoloji gibi bilim dalları vasıtasıyla bu kadar bilgi toplayan bazı bilim adamlarına “bütün bu olağanüstü durumlardan ve hari­ka düzenden çıkardığın neticeyi söyle” denildiğinde, alı­nacak cevabın “Allah” olması gerekirken “madde, tabiat, tesadüf!” şeklinde olması böyle bir basiretsizliktir. Bazı insanların kendisine en yakın olan şeyi (Cenab-ı Hakk’ı) bilememesi ve eldeki bu kadar veriye rağmen gereken doğru çıkarımı bir türlü yapamıyor olması ancak derin bir anlayışsızlığın neticesi olabilir. Kitabı kâtipsiz, fiili failsiz açıklamaya çalışan bir takım bilim adamları ve filozoflar basiretten ve hakiki bilgiden mahrum kalmış­lardır.</p>
<p><em>“İşte bu temsilleri biz insanlar için getiriyoruz. Onlar ibret alan ilim sahiplerinden başkasının aklı ermez.” (Ankebut; 43) |</em></p>
<p><em>“Faydasız ilimden sana sığınırım”</em> (Müslim) hadisi kapsamına giren bilgileri iki şekilde düşünmek uygun olabilir. Birincisi, gerçekten faydalı muhtevaya sahip bil­gilerin o kişinin kendisine hiçbir hayrının dokunmaması durumudur. Cenab-ı Hakk’ı tanımayan ve reddeden bi­lim adamlarının hali, alnına lamba takılmış kör bir kişi­ye benzer. Başkaları faydalanmakla beraber, o ışığın kör adama bir yararı olmaz. Bu durumda kişinin ilmi kendisi açısından faydasız hale gelmiş olur. İkincisi ise, kişinin ürettiği malumatın insanlığa hiçbir faydasının olmaması hatta zehirleyici, ifsat edici, tahribe yönelik, hakikatten inhiraf ettirici ya da demagojik yapıya sahip olmasıdır. Hakikat soruşturmasına katkısı bulunmayan bilgi fayda­sızdır.</p>
<p><strong>Âlim, Aydın, Entelektüel</strong></p>
<p>Âlim, aydın, entelektüel gibi kavramların lügat manasıy­la pratikteki karşılıkları zamana, zemine ve bakış açısına göre değiştiğinden efradını cami bir tanım vermek yeri­ne durum değerlendirmesi yapmak daha münasip görü­nüyor. Bilindiği üzere münevver, <em>nur</em> aydın ise <em>ay</em> kökün­den gelmektedir ve iki kelime de gramatik olarak edilgen yapıdadır. Eğer ortada bir nurlanma veya aydınlanma durumu, yani güneş-ay ilişkisi varsa <em>“bu ışığın kaynağı (faili) nedir?&#8221;</em> sorusuna cevap vermek gerekir.</p>
<p>Tarihî açıdan bakılırsa her medeniyetin kendine mahsus yöntemleri kullanarak diğer milletlerin tecrübe ve bilgi birikimlerini tevarüs ettikleri kolayca görülebilir. Burada önemli olan husus söz konusu bilgi ve tecrübenin doğru anlaşılıp hazmedildikten ve yeniden kodlandık­tan sonra kullanılmaya başlanması gerektiğidir. Bilgiyi üretenler o bilgiyi isimlendirme, kodlama ve yorumlama hakkına sahip olur ve dolayısıyla bilginin fonksiyonunu ve kullanım şeklini belirler. Dolayısıyla bilginin kim tara­fından, hangi bağlamda üretildiğine ve nasıl kurgulandı­ğına dikkat etmek gerekir.</p>
<p>Batı Avrupa’da aydınlar gücü elinde tutan kilisenin yerini alarak maddeci dünya görüşünün rahipleri ola­rak sahneye çıkmışlardır. Aydın, Batı biliminin temel prensiplerinden biri olan “pozitivizm” ve “rasyonalizm” ilkelerine bağlı akılcı kişidir. Bu anlamda aydın, vahye ve nakle bağlı kişi değildir; modern ideolojilerin, bilgilerin taşıyıcısı ve yeniden üreticisidir, benzer şekilde, Fransız­ca “entelektüel” kelimesinin tarihi kökeni ve doğuş kay­nağına indiğimiz zaman, karşımıza “Varlığın düşünce­den doğduğunu, aklın sezgi ve iradeden üstün olduğunu ileri süren” ve “zihni, bilginin ve aksiyonun tek prensibi ve rehberi kabul eden felsefî bir doktrin” çıkmaktadır. Bilimsel bilgiye aşırı güvenerek ve çağdaşlık vurgusu yaparak aklını vahyin üstünde görmesi aydının topluma yabancılaşmasına yol açar. Bu grubun ürettiği bilgi fizik­sel faktörlerle sınırlı olup sömürüye, sermayeye ve güce hizmet etmeye yöneliktir. Eğer sözü edilen durumun farkına varılmadan bu insanların arkasından gidilirse, karşımıza ilim adamı yerine “düşünce üreten fail” yerine “vazifesini yapan ve kendine sunulan hazır fikrin savu­nucusu” olan bir tip çıkar.</p>
<p>Gerçek ilim sahipleri ise bilgiyi bir bütün olarak gö­rürler; bilgiyi dini ve dünyevi diye ikiye ayırmazlar. Bil­gilim parçalanması aynı zamanda zihnin de bölünmesi anlamına gelir. Bölünmüş zihin ise tevhidi yakalayamaz. Tevhitten uzak bilgi yarım yamalak olacağından hem o kişiye hem de başkalarına zarar verir. İlim adamının has ve hakiki olanı koyun gibidir, yani yavrusunu (talebele­rini ve diğer insanları) hazmettiği temiz sütü ile besler.</p>
<p>Yetersiz bilgi sahiplerinin hali ise kuşlara benzer, yani yavrusunu kendi hazmedemediği (geviş getirerek kus­muğu) ile besler.</p>
<p>Bilginin kontrol edilmeden olduğu gibi ithal edildiği durumlarda aydın tipinin toplumdan kopuk olması kaçı­nılmazdır. Böyle olduğunda aydın halkına bağlı ve yerli kalamaz, sadece yabancı kültürleri kendi insanına dayat­manın yollarını araştırmakla kendini vazifeli bilir. Var­lığını kendi kültür ve medeniyetine değil, güçlü olanın çıkarlarını meşru kılmak ve tasdik etmekten alır. Hakiki aydın içinde bulunduğu toplumun değerlerine, tarihi ko­numuna vakıf, geniş ufuklu ve başkasının aklıyla değil kendi diliyle konuşan kişidir.</p>
<p>Alim ise, bilgiyi orijinal kaynağından alabilen ve bu bilgiyi teori bağlamında üreterek zaman ve zemine mü­nasip hale getirebilen kişidir. Âlimin ürettiği bilginin tat­bikat sahasına konulması toplumun okur-yazar tabakası­nın vazifesi olarak görülebilir.</p>
<p><strong>Aydının Yükselişi, Âlimin Düşüşü</strong></p>
<p>III. Selim’den (1789-1807) itibaren Avrupa’da yaşanan ge­lişmeler artık Osmanlı dünyasını doğrudan etkiler hale gelmiş ve daha düne kadar adam yerine konulmayan küf- far bir şekilde İslam âlemine galebe çalmaya başlamıştı. Askeriye ve mühendislik alanında yapılan düzenlemeler ve yeniliklerin istenen neticeyi vermediği kısa süre son­ra anlaşılmıştı. Başarısızlıklar değişimin kültür sahasını da kapsayan top-yekûn bir dönüşüme ihtiyaç olduğu an­layışını dayatmaya başlamıştı. İlim dünyasının modernle karşılaşması çok sancılı olmaktaydı ve bu vetireden ule­ma halkasının da etkilenmesi kaçınılmazdı. Hızlı dönü­şüm, âlimin ilmini itibarsızlaştırırken diğer taraftan da yeni bir bilgi türüne sahip başka bir grubun popülaritesi­ni artırmaktaydı. Dönemin ulema sınıfı içinde bulundu­ğu tarihî süreci doğru okuyamadığından çözüm üretmek yerine dinî argümanlara sarılarak değişime mani olma­ya çalıştı. Bilimsel bilginin hem teorik hem de teknolojik bağlamda gösterdiği göz kamaştırıcı başarılar bilginin el değiştirmesine yol açıyor, klasik ulema açığa düşüyor ve bir aydın sınıfı yükseliyordu. Geleneksel ulema modern dünyanın son derece hızlı cereyan eden siyasî, İktisadî ve bilimsel gelişmelerine ayak uydurmayı başaramayın­ca İlmî otoritesini kaybederek koltuğunu aydın sınıfına bırakmak zorunda kaldı.</p>
<p>Aydın sınıfı medeniyetlerin ilerleme süreçlerini stan­dart ve sabit adımlar olarak gördüğü için halkı kendi de­ğerlerinden koparmaya ve onları adam etmeye çalışıyor fakat gelişimi sağlayan faktörlerin zaman, mekan ve kül­türel farklılıklara bağlı olarak her toplumda aynı netice­leri vermeyebileceği gerçeğini göremiyordu. Avrupa’nın çok özel şartlar altında geçirdiği aşamaları evrensel zan­nederek halkını standart bir değişime zorlamak &#8220;türedi aydın basiretsizliğinden” başka bir şey değildi. Hâlbuki hakiki bir ilim adamının bastığı zeminin farkında olarak modernleşmenin başka aşamalardan geçerek de sağlana­bileceğini akıl edebilmesi gerekirdi. Mesela Japonya’nın, OsmanlI’dan yaklaşık olarak bir asır sonra modernleşme sürecine girmesine rağmen neticede çok daha öne geçti­ğini görerek problemin sadece bir kronoloji meselesi ol­madığını ve farklı çözümlerin söz konusu olabileceğine işaret etmesi beklenirdi.</p>
<p>Batı dünyası karşısındaki geri kalmışlık sendromundan çıkmanın ve devleti kurtarmanın ancak “aydınlar ma” vasıtasıyla olacağı düşüncesi hâkim olmuştu. Bu yaklaşım bilginin İlahî referanslarının terk edilmesi, zihniyet olarak ahiret yerine maddi dünyanın esas alınması ve seküler aklın yol göstericiliğinin kabulü anlamın; geliyordu. Söz konusu dönüşümün âlimin eliyle sağlana mayacağı açık olduğundan “bilgi adamlarının&#8221; yeniden kurgulanması ve türetilmesi gerekiyordu. Devleti kurtaracak ve modernleşmenin taşıyıcısı olacak aydınların en azından başlangıç aşamasında yeni kurulan tıp fakültelerinde ve askerî okullarda yetiştirilmesi bu insanların devleti referans alması neticesini doğurdu. Dolayısıyla halkı, adaleti, hürriyeti öncelemek yerine sistemi meş­rulaştırmaya çalışan hegemonik bir tabaka oluştu. Bu sınıfın görevi toplumu zorla da olsa modernleştirmek, milleti ve devleti ulus haline getirmekti.</p>
<p>Cumhuriyet elitleri genel olarak halk kökenli olma­larına ve halk adına iktidarı ele geçirme iddiasında bu­lunmalarına rağmen kısa bir süre sonra halktan ayrı düş­müşlerdir. Sınıf atladığını düşünen, nispeten mürekkep yalamış ve kendini aydın olarak gören bu grup kökenini çabuk unutarak devlet safına geçmiş, vatandaşı devletin emrinde çalışması gereken mahkûmlar gibi değerlendir­meye başlamış ve sistemi fikren koruma vazifesini üze­rine almıştır. Tanzimat, ıslahat ve muasırlaşma ile baş­layan süreç devrim ve darbe ile varlığını sürdürmüştür.</p>
<p><strong>Bilgi Ahlâkı &#8211; Ahlâk Bilgisi</strong></p>
<p>Bilgi ve ahlâk ilişkisi bağlamında en önemli problem kişisel bağlamda “bilgilerimle nasıl yaşamalıyım?” so­rusuna tutarlı cevap vermektir. İnsanlar, hayvanlar ve bitkiler tabiatları nispetinde üretim yapabilen varlıklar olmakla beraber varlığının bilincinde olmak açısından insan diğer türlerden ayrılır. Bu farkındalık (self aware- ness) hali insanı mesuliyet sahibi yapar ve bu noktada ahlakî sorumluluk problemi kendini göstermeye başlar.</p>
<p>Baştan belirtmek gerekiyor ki, bilginin ahlâklı olması anlamlı değildir, çünkü hakiki bilgi zaten özü itibarıyla temiz ve ahlâka uygundur. Sorun, bilginin suistimal edil­mesi ya da ahlâka uygun olarak kullanılmaması mesele­sidir. Ahlâklı olmak ancak bir özneye atfedilebilecek bir özelliktir; bilgi ise bir ahlâk öznesi değildir. Dolayısıyla, bilginin değil bilim adamının ahlâkından bahsetmek daha uygundur.</p>
<p>Bilgiyi güç vasıtası olarak görmek modern düşünce­nin en belirgin ilkelerinden biridir. Burada güç kavramı kişiyi ya da toplumları faziletli kılmak, İnsanî değerlere katkıda bulunmak anlamında kullanılmıyor. Bilgi, doğ­rudan doğruya para, teknoloji üzerinden sömürü ve he­gemonya ve iktidarı elde tutma aracı olarak görülmekte­dir. Bu anlamda bilgi, tüketilecek bir metadır.</p>
<p>Bilginin ahlâksızca kullanıldığı zaman insanlığı teh­dit eder hale gelmesi bilgi çağının paradoksal ve trajik bir neticesidir) İnsanlığın kendi ürettiği bilginin altında ezilmesi ve kurban olması hazin bir durumdur. Bilgi, ah­lâkla mütenasip olarak kullanılmayınca insanın bilgisi artsa bile bu bilgiyle nasıl yaşayacağını bilemez oluyor. Kendisini ve varlığı anlamlı kılma çabası için vesile edil­meyen bilgi kişinin kendini tanımasına fayda sağlamı­yor. Böylece bilgiye dayalı bir sorgulamaya dayanmayan bir hayat yaşanma değeri taşımaz hale geliyor. İyinin kö­tüden ve doğrunun yanlıştan üstün olduğunu belirtme­yen bilgi faydasızdır.</p>
<p>Batı düşüncesinin bilgi meselesine bakışının ne dere­ce çarpık olduğunun en tipik örneği, Yunan mitolojisin­de Prometheus’un ateşi (bilgiyi) tanrı Zeus’tan çalarak insanlara vermesidir. Günümüz dünyasında da etkisini sürdüren bu anlayış insan-tanrı ve insan-bilgi ilişkisin­deki anlayışın bozuk bir zemine oturmuş olduğunu gös­termektedir. İnsan- tanrı ilişkisi iman, güven ve sığınma yerine insanın çaldığı bilgiye istinaden ve tanrıya rağ­men sonsuz gücü yakalama ve egemenliğini ilân etme noktasına gelmiştir.</p>
<p>Bilgi ilahi mesnedini kaybettiği zaman geriye sadece dünyevi maksatları olan tamamen fayda ve menfaate yönelik bir anlayışın hakim olacağı açıktır. Böyle olun­ca, insanın tabiata işkence yaparak bilgisinden menfaat elde etmesi legal görülmektedir. Teknolojik başarılar bağlamında inanılmaz ilerleme gösteren bu zihniyet hiçbir kutsal değeri tanımadığı için her şeyi çok çabuk tüketen bir bilgi canavarına dönüşmüştür. îçinde bulun­duğumuz çağda bilgiyi anlamlı kılan, ahlâk sınırlarının dışına taşmasına ve suiistimal edilmesine mani olması beklenen âlimlerin yerini endüstriye hizmet eden bilim adamları almıştır.</p>
<p>Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının varlık ve dolayısıyla da insan zihni üzerindeki izdüşümü (tecelli) olarak değil de insanın kendi egemenliğini tanrıya rağmen ilan etme çabası şeklinde algılandığı sürece bilgi ahlâkı ile ilgili so­runlar çözümsüz kalacaktır. Âlimin ahlâk ile sınavı, niye­tini ve “her şeyi hakkıyla bilen” Yüce Yaratıcı karşısındaki duruşunu her daim gözden geçirmesini gerektirir. İnsan hangi seviyede olursa olsun ezeli ve ebedi hakikatin bil­gisine sahip olamayacağını bilmeli ve <em>“kendisine ilimden pek az şey verildiğinin”</em> (îsra; 85) farkında olmalıdır. Bil­gi elde etmedeki amacı, hakikati kavrayarak Hakk’a ya­kınlaşmak olmalıdır. Zira Allah Resulü’nün ifadesiyle, <em>“A- ziz ve Yüce olan Allah&#8217;ın rızası için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sırf dünya menfaati elde etmek için öğrenen bir kimse kıyamet günü cennetin kokusunu dahi alamaya- caktır”(Ebû</em> Dâvûd, İlim, 12)</p>
<p>Bilgi, Allah’ın ilim sıfatının tecellisi olarak fayda ve hikmetle muttasıftır; onu seküler bakışla çarpıtarak kir­leten ve ahlak sorununa yol açan insandır. İnsanın akıllı ve şuurlu bir varlık olması açısından bilgi Allah tarafın­dan verilmiş büyük bir nimettir, Yunan mitolojisindeki gibi çalıntı ve gayri meşru bir şey değildir. O halde insa­na düşen vazife bilgiyi kendi gücü için suiistimal ederek tüketmek etmek değil insanlığın faydası için üretmektir. İnsanın varlığını anlamlı kılabilmesi için doğru bilgi ile beslenmesi gerekir; bilgi (ilim), varlık (âlem) ve işaret (alem) kelimelerinin aynı kökten müştak olması bilginin hakikate ulaşma vesilesi olduğunu gösterir. İnsanı diğer canlılardan üstün kılan ve her şeyin ona musahhar olma­sını sağlayan şey bilgiye sahip olabilmesidir.</p>
<p>Bilgili olmak; daha ahlâklı, daha erdemli ve daha doğ­ru olmak anlamına gelmemektedir. Aklı şaşırtan ve sınır­ları zorlayan ilerlemelere şahit olunan bu çağda akıl ve bilgi gibi nimetlerin kötüye kullanımına dair en vahim örneklerin görülmüş olması bir şeylerin yanlış gittiğini göstermektedir. Geçtiğimiz yüzyılda, bilim ve teknik alanında yaşanan gelişmeler barışa ve feraha değil, savaşa etmiştir. Bilgi sayesinde hilm, kemâl ve<sub> </sub>anlar yetiştirmesi beklenirken tüketim bencillik ve açgözlü tipler türemiştir. Ahlaktan uzak bilginin insanlığa huzur, emniyet ve saadet  vaat etmesi beklenemez. Ahlâki olgunluğa erişmemiş in­sanların eline gecen bilgi eşkıyanın elindeki silah gibidir.</p>
<p><em>Tahsili kemal eylemeyen adamı Mevlâ</em></p>
<p>Surette du<em> pa etsede manada har eyler</em></p>
<p>ALi Emir</p>
<p>Seküler bilgi sadece silah üretip satarak maddi güç elde etmek icin değil, insanları doğrudan kontrol altında tutabilmek icin bir tür modern büyü aracı olarak kulla kullanılıyor.&#8221;Bilimsel olarak gösterilmiştir ki&#8230;” şeklinde baş- layan bir cümle sanki ilahi bir muhteva taşıyormuş gibi sunulmakta ve muhtemel itirazların önü kesilmektedir.Bilgi-ahlak uyumunun sağlanması için bilgiyi tekel altında tutanların baskışından kurtarmak ve bağımsız hale getirmek şarttır.</p>
<p>İlim,amel ve ahlak bütünlüğü olmayan, Allahı tanı­mayı doğrudan veya dolaylı hedef almayan bilgi nihai anlamda faidesizdir. Bilgili fakat ahlakî değerlerden mahrum olan insanlar tüm varlık âlemi için ciddi bir pozisyonundadır. Hakiki bilgi insanı üstün ve güçlü kıldığı gibi aynı zamanda ahlaklı bir varlık haline getirmesi gerekir.</p>
<p>Selçuk Kütük &#8211; Endişeye Mahal Yok,syf:17-36</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/">Bildikçe İnsana Bir Şeyler Mi Oluyor?</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bildikce-insana-bir-seyler-mi-oluyor/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Divan-ı Hikmet Sohbetleri -4</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 19 Jan 2018 19:37:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Genel]]></category>
		<category><![CDATA[Öz Bilinç]]></category>
		<category><![CDATA[İhsan Fazlıoğlu]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlak]]></category>
		<category><![CDATA[Ahmed Yesevi]]></category>
		<category><![CDATA[Akıl]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgi]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Divan-ı Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı]]></category>
		<category><![CDATA[Hayat]]></category>
		<category><![CDATA[Işk-Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi]]></category>
		<category><![CDATA[Riya]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=19951</guid>

					<description><![CDATA[<p>Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi Prof. Dr. İhsan FAZLIOĞLU İstanbul Medeniyet Üniversitesi Cümleten Hoş Geldiniz! Öncelikle böyle bir toplantıyı tertip eden ve beni davet etme ne-zaketi gösteren Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti’ne teşek-kür ediyorum. Değerli dostum Musa Yıldız’ı makamında ziyaret ettim. Bana bir Dîvân-ı Hikmet [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/">Divan-ı Hikmet Sohbetleri -4</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/images-5-20/" rel="attachment wp-att-19952"><img decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-19952" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-5-1.jpeg" alt="" width="513" height="287" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-5-1.jpeg 513w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2018/01/images-5-1-300x168.jpeg 300w" sizes="(max-width: 513px) 100vw, 513px" /></a></p>
<p><strong>Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısından Bir Modelleme Denemesi</strong></p>
<p>Prof. Dr. İhsan FAZLIOĞLU</p>
<p>İstanbul Medeniyet Üniversitesi</p>
<p>Cümleten Hoş Geldiniz!</p>
<p>Öncelikle böyle bir toplantıyı tertip eden ve beni davet etme ne-zaketi gösteren Ahmet Yesevi Üniversitesi Mütevelli Heyeti’ne teşek-kür ediyorum. Değerli dostum Musa Yıldız’ı makamında ziyaret ettim. Bana bir Dîvân-ı Hikmet hediye buyurdular. O zaman vazifemi anla-dım ve üç aydır Dîvân-ı Hikmet’i mütalaa ediyordum ve dün akşam bitirdim. İşi ciddiye almak lâzım. Titizlik ve dikkat ahlâktandır. Biz de vazifemizin gereğini yerine getirerek, Dîvân-ı Hikmet’i bilmiyorum kaç kişi okumuştur baştan sona ama, baştan sona okuyarak belirli kavramsal modeller çıkartmaya çalıştım. Burada da bu çıkarttığım modellerin bir tanesini sunmaya çalışacağım. Konuşmamın başlığı şudur: “Hakikatli ve Siyasetli İnsan Olmanın İmkânı: Işk, Sıdk ve Liyakât Kavramları Açısın-dan Bir Modelleme Denemesi”. Biraz ağır olacak zannediyorum.</p>
<p>Konuya girmeden önce şunu ifade etmek lazım. Her medeniyetin ve kültürün üç temel metni vardır. “Kurucu metinler”, “taşıyıcı metinler” ve “öğretici-talimi metinler”. İslam medeniyetinin kurucu metinleri, Ku-ran-ı Kerim ve hadis külliyatıdır. Bu metinler, bizim asgari ya da mi-nimal metafiziğimizi, özellikle anlam değer dünyasına ilişkin minimal metafiziğimizi verirler. Aynı zamanda bu metinler, bir medeniyetin her-monotik referans noktalarıdır. Yani o medeniyette ne tür yorumlar yapılsa yapılsın, dönüp dolaşıp geleceği, kendine atıf sistemi olarak alacağı metinlerdir. Bu metinler aynı zamanda, bir medeniyetteki anlam değer ufkunu belirlerler. Onun ötesine geçtiği zaman bu medeniyetin daire-sinden de çıkmış olursunuz. Bu açıdan kurucu metinler, aynı zamanda denetleyici metinlerdir.</p>
<p>Taşıyıcı metinler ise, büyük oranda kurucu metinlerin yorumlarını ih-tiva eden ve alt kültürlere ait olan metinlerdir. Çünkü bir medeniyeti bir ırk kurmaz. Medeniyet, her ne kadar kurucu bir milleti olsa da, büyük oranda milletler topluluğunun ortak inşa ettiği bir yapıdır. Ancak her medeniyet ailesi içerisinde o medeniyeti zenginleştiren o medeniyete katkıda bulunan farklı kültürler vardır. İşte taşıyıcı metinler, bu kuru-cu metinleri o kültür içerisinde yeniden dile getiren ve ifade eden me-tinlerdir. Bu açıdan Dîvân-ı Hikmet, Yunus Emre Dîvân’ı ve benzeri metinler, İslâm’ın, İslâm medeniyetinin Türkçe ifadeleri ve Türkçe kuruluşları olarak yorumlanabilirler.</p>
<p>Taşıyıcı metinler, kurucu me-tinleri yeniden ifadelendirir; onları güncelleştirir ve onları kamusal hâle getirir, toplumsallaştırır. Bu açıdan Dîvân-ı Hikmet başta ol-mak üzere, tarihimizde Türkçe telif edilmiş metinleri, kurucu metin-lerin bir ifadesi, güncellemesi ve toplumsallaşması olarak görebiliriz. Bunlar aynı zamanda, bir anlam değer dünyasının, kurucu metinler tarafından belirlenen anlam değer dünyasının, katmanlı yapısını, farklı kültürlerde ifadesini bulan katmanlı yapısını da belirlerler. Öğretici-talimî metinler ise, esas itibariyle ikiye ayrılır.</p>
<p>1. Sözlü kül-türle yayılan, bizim geleneğimizde her ne kadar yazılı olsa da, ta köylere kadar ulaşmış, hatta Türkmenistan’a gittiğimde orada da gördüm, Ah-mediyye ve Muhammediyye gibi belirli bir okuma yazma bilmeyen öbeğe, okuma yazma bilen insanların aktardığı anlam değer dünyasının bir tür popülerize edilmiş (vulgarize değil) halk tarafından oraya katılmasını mümkün kılacak bir dille yazılmış metinlerdir. Bu açıdan öğretici me-tinler, deyiş yerinde ise, sözlü gelenek içerisinde kurucu metinlerin ve taşıyıcı metinlerin anlam değer dünyasını, halkın idrakine aktarmak için kullanılan metinler olarak görülebilirler. Diğer bir öğretici metin, talimi metin dediğimiz ise, okullarda okutulan ve o toplumun entelektüelle-rinin idrakini besleyen metinlerdir.</p>
<p>Bu metinler, hem kurucu hem de taşıyıcı metinlerin bir tür pedagojik açıdan, talimi açıdan yeniden ifade edilmiş metinleri olarak görülebilirler. İşte Dîvân-ı Hikmet, İslam medeniyeti açısından baktığımızda, bü-yük ölçekte bir taşıyıcı metin; ama Türk kültürü açısından baktığımız zaman ise, bir kurucu metindir. Elbette bir metni anlamak için sadece metnin içeriğiyle yetinmek doğru değildir. Metnin hayat bulduğu; varlı-ğa geldiği tarihsel bağlam, metin içi örgü, kullanılan kavramsal modeller ve şemalar, bütün bunlar o metni anlamak için göz önünde bulundu-rulması gereken konulardır.</p>
<p>Özellikle şiir metinlerinde kavram örgüsü ve iç anlam ilişkileri son derece önemli olduğu için bu metinler üzerine çalışan kişinin olabildiğince dikkatli olması gerekir. Çünkü şiir kıyasa konu olmaz; önerme vermez; belirli bir nedensel örgü göstermez. Onun için şiir üzerine çalışan ve şiir üzerinden o dönemin entelektüel hayatı, metafiziği, varlık anlayışı ve benzeri konularda bir metin üretecek kişi-nin, özellikle metin içi kavramsal örgüleri ve yargıları ciddi bir şekilde göz önünde bulundurması gerekir. Ben de bu sunumumda, yukarıda bahsettiğim ilkelerden hareket ederek, Dîvân-ı Hikmet’in kavramsal ve yargısal ilişkilerini dikkate ala-rak bir modelleme yapacağım.</p>
<p>Her model bir yorumdur. Dolayısıyla be-nimki de bir yorum. Kişisel kanaatim, şiir müzikle birlikte insan olma bilincinin en üst ifadesidir. Başka bir deyişle, insanî ayıklığın zirvesidir. Şiir yazan bir zihniyet, ya da bir kültürü yenmek çok zordur. Özellik-le bir fikir, bir entelektüel hareket, şiir üretmeye başladığı zaman onun kalıcılığı ve sürekliliği artar. Nitekim Türk tarihine baktığımız zaman Yunus Emre, Âşık Paşa gibi adlar bizim kalıcılığımızı arttıran süreklili-ğimizi sağlayan ve dik durmamızı uyanıklığımızı ve ayıklığımızı örgüt-leyen metinlerdir. İlginç bir örnek olarak Fatih Sultan Mehmet, İstan-bul’u fethettiğinde ve devleti yeniden örgütlediğinde yaptığı en önemli şeylerden biri; kendisi, oğulları, veziri ve etrafındaki diğer entelektüel-lerle birlikte, Türkçeyi şiir üzerinden yeniden kurmaktı. Çünkü maddî vatan geçici olabilir.</p>
<p>Bir kültürün manevî vatanı olan şiir, hiçbir zaman ortadan kalkmaz. Bu çerçevede baktığımız zaman Ahmed Yesevî’nin Dîvân-ı Hikmet’i, özellikle Orta Asya dünyasında dolaştığım ve gördü-ğüm kadarıyla, oradaki farklı siyasî teşekküller kurmakla birlikte, hemen hemen Türkçe konuşan halkların bir tür manevî vatanı olarak bugüne kadar gelmiş.</p>
<p>Hepsinin maddî vatanı farklı olmakla birlikte. Bu çerçevede Dîvân-ı Hikmet’i okuduğumda şöyle düşündüm, ne tür bir okuma ya da ne tür bir modelleme, bu metnin en derin, en asil ve aslî özelliğini verebilir. Tespit ettiğim şudur: Elbette dediğim gibi bu bir perspektif. Başka açılardan da okunabilir. Çok çeşitli kavramla-rı birbirleriyle ilişkilendirerek otuz sayfaya yakın kavramsal modelle-me yaptım. Çok çeşitli kavramları birbiriyle ilişkilendirerek. Ama bir tanesini burada sunacağım.</p>
<p>Yesevî’nin şikâyet ettiği konu yalgan dedi-ği sahtelik, riya, yalan, yalancılık ve burada eşlik eden diğer kavramlar özellikle söze bağlı yaşamak. Bunun karşısında ise, ihlâs, samimiyet, ışk, sıdk, liyâkat ve mana ile yaşamak. Dolayısıyla bütün modelin dayandığı kavram çiftleri ve bu kavram çiftlerinin özeti söz ile yaşamak ve mana ile yaşamak olarak özetlenebilir.</p>
<p>Yesevî’nin en çok şikâyet ettiği İslam’ın ümmîliğinin ve Hanifliğinin ihmal edilerek bir tür kurumsal ve kamu-sal riyakârlığa dönüştürülmesidir. Ümmîlik, Türkiye’de son derece yan-lış anlaşılan bir şeydir. Cehaletle, okuma yazma bilmemekle eşleştirilir. Hâlbuki “ümmîlik” bir teolojik kavramdır. Ümmî olmak demek, döne-minde mevcut olan hiçbir kurumsal dine tâbi olmamak, demektir. Hz. Peygamber’in ümmî olması, okuma yazma bilmemesi demek değildir. Anneden doğduğu gibi fıtrat dinine mensup olması, dönemindeki Ya-hudilik, Maniheizm, Hıristiyanlık, Zerdüştlük gibi hiçbir kurumsal dine mensup olmamasıdır.</p>
<p>Kurumsallık ve kamusallık, bir medeniyetin sürekliliğini sağlamak-la birlikte, pratik içerisinde, mümarese içerisinde, şeklî bir yapı kazanır ve o yapıya mensup olan insanlarda bir tür riyakârlık üretir. Yesevî’nin eleştirisi sadece dinî değildir. Ya da dinî derken resmî ulemaya, rusûm ulemâsı dediğimiz ulemaya değil; şeklî ilimlerle uğraşan tasavvufta sık dile getirilen kesime değil; tasavvufa da eleştiri oklarını yöneltir ve dö-nemindeki tasavvufî anlayışın da bir tür riyakarlığa, sahteciliğe dönüştü-ğünü söyler. O kadar ki, sayfa 69’da sahte ümmet ifadesini kullanır. Yani Müslümanlar o hâle geldi ki, Hz. Peygamber’in ümmetini hakikatten sahtekârlığa dönüştürdüler. Peki, bir sûfînin sahte iş yapmadığını, yal-gan iş yapmadığını nereden anlayacağız?</p>
<p>Menakıbına bakarak. Çünkü tasavvufta menkıbeler, menakıplar, bir sûfînin iddialarını epistemolojik kontrolünü sağlarlar. Çünkü insanın sureti ancak sîretinde tecelli eder-ler. Eğer insanın sîreti yalgan değilse, sahte değilse, o sîretin dayandı-ğı sûret ve fikirler de sahte değillerdir. Bunun için Yesevî’nin sık sık vurguladığı gibi bir insanı tanımak, onun yoluna, yoldaşına ve yol alış tarzına bakmakla, bakılmakla mümkündür. Yesevî daha da ileri giderek bu eleştirileri sadece dönemindeki kendi dışındaki ötekilere yapmaz. Kendini de eleştirir. Fütüvvet ve melâmet ona göre kendini eleştirmeyi gerektirir. Şüphesiz Yesevî’nin ki bir sohbet, bir tespit, sohbet üzerinden verilen bir tespit.</p>
<p>Fakat biz biliyoruz ki, kendisi sıkı bir medrese eğitimi almıştır. Sebepsiz, nedensiz tespit, bir malumattır. Bunları nedenlemek de gerekir. Çünkü bilgi, nedenlenmiş malumattır. Yesevî’ye göre bunun nedenleri nedir? Niçin kendi dönemindeki Müslümanlar bu yalganlık içerisinde, riyakârlık içerisinde yaşamaktadırlar?</p>
<p><strong>1</strong>. Ben ve benlik iddiası, kibir. Ehl-i irfana göre kibir ile şirk, yazı tura gibidir. Şirk, Tanrı’ya başka bir şeyi şerik koşmak iken; kibir, kişinin kendisinin Tanrı’ya şirk koşmasıdır.</p>
<p><strong>2</strong>. Dünyayı biriktirenler. Çok güzel bir tabir. Onun tabiridir bunlar. Dünyayı biriktirmek doğal olarak dünyaya tapmayı doğuracağı için riyakârlığı ve sahtekârlığı arttırmaktadır.</p>
<p><strong>3</strong>. Dini eylemlerinde kâr zarar hesabı yapanlar. Yesevî’ye göre, ön-ceden düşünülmüş her türlü dinî eylem, sevapları siler. Şöyle di-yor: Tanzim edilmiş hesap iş siler. Dinî yolculukta yolun sonuna göre düşünmek, kibir olarak kabul edilir.</p>
<p><strong>4</strong>. Daha da korkunçtur. Akıbetinden emin olanlar. Hiçbir mümin, yaptıkları ve ettiklerinden hareket ederek bir kıyas yapıp akıbe-tinden emin olamaz. İmandan emin olmak, küfürdür. Akıbe-tinden emin olanlar, ilginç bir şekilde, diyalektik bir şekilde Allah’tan ümidini kesenlerdir Ahmet Yesevi’ye göre. Allah’tan ümidi olanlar kesinlikle akıbetinin garantili olduğunu düşüne-mezler. Çünkü Hz. Peygamber’in ifadesiyle “Bu dinin peygamberi benim, ben bile akıbetimden emin değilim”. Onun için sık sık di-vanında şunu söyler: “Hiç bilmem, nasıl olacak benim işim”. Emin değil. Nitekim hayatını yaş yaş anlattığı şiirinde de, biraz önce bir bölümünü arkadaşımız okudu, tek tek kendisinin nakisala-rından ve eksikliklerinden bahseder.</p>
<p>Yesevî’ye göre, bu anlattıklarımız ve bunları yapanlar ciddi bir ri-yakârlık içerisindel bulunmaktadırlar. O, riyakâr insanı, şeytan atına gem vurmadan -yani şeytanı bir at olarak görüyor- binen kişiye benze-tir. O kişi, kendinden geçemez; dünyayı tepemez. Nefsi büyük, dini bo-zuktur. O kadar ki, bu insanları yalanlar yakar. Tabii, bu anlattıklarımız bireysel düzlemde gerçekleşen bir şey değildir, Yesevî’ye göre. Çünkü yalganlık, sahtekârlık, riyakârlık, yalancılık, sözde yaşamak ferdî bir olay değil, bütün toplumu ve hatta bütün insanlığı yakından ilgilendirir.</p>
<p>Çok ilginç bir şekilde Divan’da bununla alakalı söyleyişleri çıkarttığımız za-man, yalgan bir ortamda nasıl bir manzara tecelli eder, şunları söyler:</p>
<p><strong>1</strong>. Sevgi ve şefkat gider.</p>
<p><strong>2.</strong> Edep ve hayâ kaybolur.</p>
<p><strong>3</strong>. Müslüman, Müslüman’ı öldürür.</p>
<p>Şöyle diyor: “Müslüman müslümanı eyledi kâtil” (s.191). “Adem oğlu birbirini yer yutar”. “Dünya için, iman, İslâm dinini satar”. “Haksızlık tutulur haklının işleri batıl kılınır.”, “Yöneticiler edipler yalan söyler ve zulmeder”. “Hatır kalmaz; vefa ortadan kaybolur”. “Cömertlik gider; adalet yok olur”. “Dualar kabul olmaz, belalar çoğalır”. “Özellikle o top-lumun bilenleri zalim olur”.</p>
<p>Şöyle diyor: (s.194-195) “Hoş geldin deyi ciler, bilgin oldu”. Bunu yazıp fakültedeki odama asmaya karar verdim. “Hoş geldin deyiciler bilgin oldu”. Yağcılar, üçkağıtçılar, numaracılar âlim oldu, demek istiyor. Çok güzel bir ifade kullanmış. Peki, bu tespit ve bunun nedenleri belirlendikten sonra çözüm dedir? Peki, yalganlıktan nasıl kurtulunur?</p>
<p>Bu riyakârlık ortamı, bu sah-tekârlık ortamından nasıl kurtulabiliriz? Üç kavramı Divan’ında sık sık kullanır Ahmed Yesevi. “Âşık olmak”, “sadık olmak yani doğru olmak” ve “layık olmak”. Buradaki aşk ya da ışk, tasavvufta kullanılan genel anlamı yanında, Yesevî’nin Divan’ında ihlâslı olmak anlamına da gelir. Buna da çok dikkat etmek lazım, met-ni okurken. Bu kavramı ilginç bir şekilde hep birlikte kullanır. Bir şeyi ışk ile yapmak, Ahmet Yesevi’ye göre, bir şeyi ihlâslı ve dürüst yapmak anlamına gelir.</p>
<p><em>Her ne eylesen aşk ile eyle, </em></p>
<p><em>Aşksız insan kişi değildir.</em></p>
<p>Ben, aşk kelimesini kullanmayı pek sevmiyorum. Çünkü çok alçaltıcı bir anlamı var günümüzde. Işksız kulluk, taharetsiz yaşamaya benzer. Işk, kalbin taharetidir. Ahlak ise, aklın taharetidir. Hileci olmayın âşık olun. Âşık olsan sadık ol. Hile hurda işlerden uzak dur. Bakın hepsi ihlâs ve diğer kavram çiftleri ile alakalıdır. Yesevî’ye göre, söz ile yaşamaktan mana ile yaşamaya geçmenin asgari şartı, ihlâstır; samimi-yet ve dürüstlüktür. Peki, böyle bir durumu nasıl sağlayacağız? Çok beyit var. Onları tek tek okuyarak vaktinizi almayayım. Konunun derinlikleri-ne devam edelim. Peki, nasıl buna ulaşacağız? Nasıl bu yalgan ortamda âşık olalım? Efendim, sadık olalım. Bunlar dolayısıyla bize bir liyakat kazandıracak layık olacağız. Hem Tanrı’ya layık olacağız; hem kendi-mize; hem de topluma. Çünkü Yesevî için esas olan kişinin kendidir. Kendisine layık olması lazım öncelikle. Kendisine sadık olması lazım-dır. Kendisine âşık olmalıdır.</p>
<p>Kendisi dürüst olmalı anlamında. Bu or-tamdan ve bunun yarattığı tehlikeleri de gördük, kendi toplumunda da örneklendirdi bize. Bundan kurtulmanın yolu nedir? Yine modelimize göre, Yesevî’ye göre bundan kurtulmanın pek çok yolu olmakla birlikte en temel yolu, öz olarak kullandığı özlük bilinci, kendilik bilincidir. Yani her tür eylemimizde özümüzün eşlik etmesi bir bilincin bir yakaza hâli-nin eşlik etmesidir. Bir uyanıklık hâlinin eşlik etmesidir. “Özü okumak”, “özü vurmak”, “özü ortaya koymak”, “özünü bil”, “özün bilince ilmin ile amel kıl” gibi pek çok, yaklaşık otuz kırka yakın ifadesi var Divan-ı Hik-met’te. Dolayısıyla bir insan tasavvuftaki teknik tabiriyle, tahkik yapma-dan kendi işine düşmeden ve düşünmeden, kendisiyle hemhâl olmadan ve halleşmeden, hayatında bir kere dahi olsa kendi ile hesaplaşmadan kendi nefsiyle vuruşmadan diyor -nefsiyle vuruşmak tabirini kullanıyor- kendi nefsiyle vuruşmadan; hu testeresiyle nefsini biçmeden; kesinlikle bir insan, dışarı çıktığında eylemlerine bilinç eşlik etmez. Çünkü insa-nın, varlığını, kendi varlığını idrak etmeden başkalarının varlığını idrak etmesi; kendi varlığını takdir etmeden başka varlıkları takdir etmesi mümkün değildir.</p>
<p>Bunun psikoloji açısından böyle olduğunu biliyoruz zaten. Elbette böyledir. Deli, delidir. Çünkü özlük bilinci yoktur. Çocuk mesul değildir, çünkü özlük bilinci yoktur. Ama bunun bütün dinî ey-lemlerimizde, yaşama tarzımızda, yol alış tarzımızda en temel ilke oldu-ğunu pek çok ifadesinde Ahmed Yesevî ortaya koyuyor. Peki, kendilik bilincini nasıl elde edeceğiz? Özlük bilinci diyor tabi ki. Kendi kelimesini kullanmıyor. Daha çok…</p>
<p>Şunu yeri gelmişken söy-leyeyim: Yesevî’de nefs olumsuz; öz olumlu bir anlam ifade eder. Nefs, daha çok şeytanî tarafımıza denk gelir. Divan-ı Hikmet’te en azından benim gördüğüm nefsten bahsettiğinde olumsuz bir durumdan bahse-der. Ama öz nefsin de altında olan daha özsel bir şey diyeceğim ama öz, özsel bir tekrar oldu. Fakat özseli günümüz Anadolu Türkçesindeki anlamında kullanıyorum. Daha zeminde daha ana dilimizde söylersek essensiyalist bir temel oluşturur. O açıdan öz, her geçtiğinde Yesevî’nin ifade ettiği insanın birey olarak fert olarak yaşama atılımını mümkün kılan en temel taşıyıcıdır. Bunu nasıl yakalayacağız? Böyle bir özün bil-gisini nasıl elde edeceğiz?</p>
<p>Şüphesiz bunu Kur’an-ı Kerim’den hadisler-den hareket ederek elde edebiliriz. Bunu eğitim öğretim yoluyla; terbiye ve talim yoluyla da aktarabiliriz. Ama burada bahsedilen dışarıdan bir öğretim değil, içeriden eğitim nasıl mümkündür? Burası önemli. Çünkü tasavvuf ve irfanda nihai amaç, yapılıp edilenlerin dışarıdaki bir sah-neye göre yapılması değildir. Yani dışarıda bir müzik çalıyor, ona göre oynamak tasavvufî bir tavır değildir. Müzik içerden çalması lazım. Ma-kamlar içeriden gelmesi lazım. Siz o müziğe ve makama göre kendinizi ayarlamanız gerekir. Çünkü dışarıya göre yapılan her ayarlama, bir ri-yadır. İnsanın kendini dışarıdaki bir miyara göre ayarlaması; dışarıdaki bir ölçeğe göre kendine çekidüzen vermesi ilk başlangıçta olmasa bile nihayetinde bir hesaba dayanır.</p>
<p>Öz kavramı, benim teşbihimle bir atom bombası patladığında nasıl bir enerji ortaya çıkartırsa, öz, Ahmet Yesevî’ye göre böyle bir enerji yoğunlaşmasıdır. Yani bütün o insan dediğimiz bireyin ferdin, en yoğun çekirdeğidir. Dolayısıyla kararların, nihai yorumların, ilkelerin bu yerde alınması gerekir. Öz bilinci ya da özlük bilinci ya da kendilik bilincinin sahih bir şekilde inşa edilebilmesi için, ölüm bilinciyle birleştirilmesi gerekir.</p>
<p>Burası son derece önemli. Şaşırdım. Çünkü ben bu konularla ilgili Dîvân-ı Hikmet’i okumadan önce de yazılar yazmıştım. Demek ki, hani ben Ofluyum, direkt Allah’a bağlıyım, derdim. Demek ki herkes direkt Allah’a bağlıymış. Böyle bir problem yaşadım açıkçası. Şaka bir yana, ben bunlarla ilgili birkaç yazı yazmıştım. Ölüm bilinciyle alakalı olarak. Ahmet Yesevî’nin Dîvân’ında neredeyse dörtte birlik bir bölüm, ölüm bilinciyle alakalıdır. Çıkarttığım otuz sayfalık özetin neredeyse on sayfası, ölümle alakalı.</p>
<p>Şimdi burada bu konu üzerinde biraz durmak istiyorum. Kur’an-ı Kerim’de bildiğiniz gibi ayet-i kerimede “El-hayatü’d-dün-ya ve’l-ahire” tamlaması vardır. Bu son derece önemli. Çünkü bu tabir-de dünya hiçbir zaman isim olarak kullanılmamıştır. Kur’an-ı Kerim’de dünya, isim olarak kullanılmaz; sıfat olarak kullanılır. Ahiret de öyle. Burada mevsuf olan, sıfat olan, öz olan, taşıyıcı olan ya da mantık te-rimiyle mevzu olan, hayattır. Dolayısıyla İslam dünya görüşüne göre, hayat süreklidir. Dünya, yakın hayat, yakın demektir malumunuz. Ahi-ret ise öteki hayat. İkisi de sıfattır.</p>
<p>Sıfatları attığınızda mevsuf kalır; mevsuf da hayatın kendisidir. Hayat, Cenabı Hakk’ın el-Hayy isminin bir tecellisi olması bakımından ebedî ve ezelîdir. Bu nedenle ölüm, yok olmak değildir, İslam hayat anlayışına göre. Ben bunu şöyle ifade et-miştim: Müslüman var olur; var ölür; ama yok olmaz. Yani varlığı hep devam eder.</p>
<p>Şimdi benzer ifadeleri Yesevî’de de görmek şaşırtıcı. Ger-çi Hz. Ali’ye nispet edilen bir cümlede “Kim ölümün yokluk olduğunu zannederse, onun yokluğu doğmakla başlar.” der. Çok ilginçtir. Doğduğun anda yokluğun başlıyor; eğer ölüm yokluksa. Çünkü niye? Yine Ahmet Yesevî’nin ifade ettiği gibi; daha önce Ömer Hayyam’ın ifade ettiği gibi; ölüm, insana özgü bir şey; insan ölür ve doğduğu anda ölüme hazırız de-mektir. Daha doğrusu, anne karnında canlandığımız an ölüme hazırız. Ölüme doğrudur insan, insanın yönü ölüme yönlenmiştir, der sufiler.</p>
<p>Bu açıdan zaten İslam medeniyeti bununla alakalı, Yesevî’nin dile getirdiği ifadelerle alakalı olarak, hazır bir veri sunuyor bize.Ancak burada ölüm bilinci ile ölüm korkusunu birbirine karıştır-mamak lazım. Ölüm korkusu, bilincin eşlik ettiği bir duygu değildir ve bilincin eşlik etmediği tüm duygular ahlaksızlığın kaynağı olurlar. Dola-yısıyla burada Yesevî’nin, tasavvufun ve irfanın bahsettiği ölüm korkusu değil; ölüm bilgisidir. Sır tabirini de kullanır Yesevî. Bu çok ilginç bir şey, sır. Nitekim Alman filozofu Schopenhauer benzer ifade kullanıyor, ayrı kültürlerde olmasına rağmen “Işk ile verileni ölüm ile alan nedir?” diyor. Aynı ifadeyi Yesevî’de görüyoruz. Aynı ifade. Bu sır nedir?</p>
<p>Şimdi dolayısıyla İslam hayat görüşüne göre, öz bilincini elde etmemizin asgari şartı; kendimizi, benliğimizi, özümüzü ölümle ilişkilendirmemiz ge-rekir. Bu da yetmez. Aynı zamanda kökenimizle de ilişkilendirmeliyiz. Dolayısıyla üç temel kavramı, bir süreklilik içerisinde, idrak etmeliyiz: Mebde’, me‘âş ve me‘âd. Yani (mebde’) köken, (me‘âş) yaşam ve (me‘âd) geri dönüş. Bu üçünü konuşurken, belirli bir bilgi analizi yaparken, farklı kavramlarla ifade etsek de -çünkü bilmek ad vermektir; kavramsallaştır-maktır, başka çaremiz yok, idrakin doğası bu- ama Yesevî’ye göre bunlar tek bir sürecin farklı adlarıdır. Nedir o süreç? Hayat. Hayat süreci.</p>
<p>Ha-yat, Hayy isminin bir tecellisi olduğu için ezelî ve ebedîdir. İnsan da özü itibariyle ezelî ve ebedîdir. Öyleyse benlik bilinci elde etmemizin asgarî şartı, hayatı bir süreklilik olarak idrak etmek ve ölümü yokluk olarak görmemek. Bu muazzam bir tespit. Yani olmayı ve ölmeyi, varlığın ik farklı tecellisi olarak görmek, iki farklı yüzü olarak görmek. Ölmeyi yok olmak değil de; var olmanın başka bir ifadesi olarak fark etmek. Fakat sadece bir enformasyon bir malumat olarak değil, bir bilinç hâline getir-mek son derece önemlidir.Daha önceki yazılarımda ifade ettiğim gibi modernizm, ölümün iti barsızlaştırmasıyla başlar.</p>
<p>Çağdaş dünyada ölüm, itibarsızlaştırılmıştır. Nasıl ki börtü böcek “öldüğünde” toprağa karışır giderse, insan için de benzeri bir sürecin geçerli olduğu dile getirilmiştir. Ölümün itibarsızlaş-tırılması, özellikle Batı Avrupa’da Rönesans ve modern bilimin ortaya çıkmasıyla başlayan, bizim bilim felsefesi “dis-enchantment”, anlam-dan arındırma dediğimiz bir sürecin sonucudur. Anlamdan arındırma, esas itibarıyla kelamın başlattığı harekettir. Onun özeti şudur:</p>
<p>Teknik konulara girmek istemiyorum. “Maddî evrende Cenab-ı Hak dışında spiritüel, mistik, fail bir güç yoktur; her şey maddedir. Mutlak anlamda tek fail Tanrı’dır, diğerleri hep âmildir.” ilkesi, özellikle İbn Meymun’un Delâletü’l-Hâirin adlı eseri Latince’ye tercüme edildikten sonra yayılan bir fikirdir. Ama bu mübalağa edilmiş, insana da uygulanmıştır. İnsan da anlamdan arındırılmıştır. Hâlbuki anlam, insanın kendisidir; bizim geleneğimizde.</p>
<p>Ağaçta anlam var mı yok mu? Bu bizim bilgimiz dışın-da. Bilemeyiz. Evrende anlam var mı yok mu? Bunu bilemeyiz. Bunları biz yüklüyoruz, olabilir. Ama o anlamı üreten ve yükleyen insan, özel-likle insanın o kendiliği, benliği anlamın kaynağı olduğu için, insanı da anlamdan arındırmak demek, Kant’ın ifadesiyle, “İnsanı makineleştir-mek” demektir ki, yine Kant’a göre, insan onuruna yapılmış en büyük saldırı budur. Şimdi iki farklı kültürden gidiyoruz dikkat ederseniz.</p>
<p>Bir tarafta Batı Avrupa, özellikle Alman kültürü, buradan hareket ederek gaistik bilimleri, manevî bilimleri kurma hareketini başlatmıştır Kant, Heidegger, Schelling, Schopenhauer, efendim Fichte, Haeckel ta Meinecke’ye kadar gelen süreç içerisinde, insanın makineleştirilmesine karşı çıkarak, insanı şiir üzerinden, müzik üzerinden, tarih üzerinden gaistik yani manevî bilimler dediğimiz bilimleri kurarak, anlam bilimleri hatta meşhur Arendt’i bilir sosyal bilimci arkadaşlar, açıklamacı bilimler exp-lanation yapan ve anlayıcı bilimler, understanding; işte açıklamacı bi-limler, doğa bilimleri, anlayıcı bilimler beşerî sosyal bilimler. Bu ayırımı da Alman kültürün yaptığını biliyoruz. Dolayısıyla benzer bir meselenin aynı çerçevede; fakat başka bir bağlamda gündemde olduğu görülüyor. 1860’tan sonra Avrupa’nın büyük şehirlerinde mezarlıkların şehir dışına taşınması da ölümün itibarsızlaştırılmasıyla son derece ilgilidir. Çünkü mezarlıklarla yaşamak, modern insanı rahatsız eder.</p>
<p>Benim gezdiğim Berlin, Viyana ve Budapeşte’de bunu yakinen müşahede ettim. Arabayla gidiyorsunuz mezarlıklara. Hâlbuki biz ise, sadece İslam medeniyeti de-ğil, bütün kadim medeniyetler, mezarlıklarla birlikte yaşarlar. Onun için Yahya Kemal’e 1950’lerde İstanbul’un nüfusu kaç dendiğinde, 90 milyon diyor. Türkiye’nin nüfusu 18-20 milyon, verdiği cevap çok ilginçtir:</p>
<p>Biz, ölülerimizle birlikte yaşarız. Nüfus sayımızda bizim mezarlıklarımız da dâhildir o nüfusa. Bugün böyle bir bilincimiz var mı? Hiç zannetmiyo-rum. Hepimiz ölümden kaçıyoruz, gürültüye sığınıyoruz.</p>
<p>Burada anlat-tığımızı kendi nefsimize uygularsak tehlikeli bir hâl alabilir. Onun için onu geçiyorum hemen. Biraz önce ifade ettiğim gibi ne Yesevî, ne de diğer arifler, sûfîler, ölüm korkusundan bahsediyorlar. Zaten mü’min bir insanın ölümden korkması düşünülemez elbette. Biraz önce dediğim gibi, bilincin eşlik etmediği her eylem nasıl ahlaksızlık yaratıyorsa, Yesevî’ye göre, ölüm korkusu da, -korku bilincin olmadığı yerde ortaya çıkar- ölüm korkusu da, eğer ona bilinç eşlik etmiyorsa, bir bilince dönüşmüyorsa ahlaksızlı-ğın kaynağıdır.</p>
<p>Şimdi burada Yesevî’de benim daha önce pek görmedi-ğim, okumalarımda rastlamadığım bir durum var. Karşılaştım ve şaşır-dım biraz açıkçası. Bilgi ile hikmet ilişkisi ilginç bir şekilde kuruluyor Yesevî’de. Bilgiyi son derece önemser. Yeri gelmişken şunu söyleyeyim: Söz önemsiz değildir Yesevî’de; eksiktir sadece. Bunu da göz önünde bulundurmalıyız. Yani klasik, kadim İslam düşüncesi, olgu ve olayları yan yana koyarak düşünmez, üst üste koyarak düşünür; ya ya da ayırımı yoktur bizde. Her şey yerinde olmak kaydıyla, alt ve üst eşiği belirlen-mek kaydıyla, insan için gereklidir. Sözü reddetmiyoruz diyor Ahmed Yesevî. Çünkü söz, dünyayı mamur eder. Ne demek?</p>
<p>Bilim, bilgi, kavl/söz dünyayı mamur eder. Çünkü biz bütün bu yapıları bilgiyle koru-yoruz; sözle kuruyoruz. Devleti, milleti, toplumu sözle idare ediyoruz. Bu tek başına kaldığında problem yaratır. Yani eksik kaldığında. Yoksa   sözün başladığı ve bittiği yer, iyi tespit edilirse -buna alt eşik ve üst eşik adını veriyoruz- her insanî eylemin, her insanî yeteneğin alt ve üst eşi-ği iyi tayin edilebilirse ve yerinde kullanılırsa; yerinde tutulursa hiçbir mahzuru yoktur; hiçbir sakıncası yoktur. Dolayısıyla sözü reddetmiyor Yesevî.</p>
<p>Sadece sözde kalmak, bir süre sonra riyakârlığa neden olur. Onu tamamlamamız lazım; hâle çevirmemiz, manaya çevirmemiz gerekiyor. Bilinç, manadır. Öz, manadır. Kendilik bilinci, manadır. Burada dediğim gibi dışarıdan bir şey kastetmiyorum. Basit bir cümle anlamı değil bu. Sözlük anlamı değil. Doğrudan insanın yüklediği özsel atılımla yükle-diği yapıdır.Burada bilgi, bilgi olması bakımından değerli olmakla birlikte, hik-mete nasıl dönüştürülmelidir?</p>
<p>Şimdi bu çok ilginç. Biz, hikmeti genel-de felsefî çalışmalarımızda, bilginin bir üst ifadesi olarak kullanıyoruz. Ama Yesevî bilginin hikmete dönüştürülmesinden bahsediyor. Nasıl yapacağız bunu? Şöyle söyleyebiliriz. Söze anlam katmak; ya da söze mana katmak eşittir hikmet. Doğru. Fakat bunu anlattıklarımızla ilişki-lendirerek şöyle der: Bilginin hikmete dönüştürülmesi, bilgiye ölümün bilgisinin katılmasıyla mümkündür. Bu bilgiyi genişletir; derinleştirir. Şimdi bu çok ilginç bir şey. Yani şunu demek istiyor:</p>
<p>Eğer bilgi, Hz. Ali’ye nispet edilen Kelam-ı Kibar’daki gibi düşünülürse, yani Hz Ali diyorlar ki, bilgi nedir? Diyor ki, bilgi “İlmü min eyne, ilmü fî eyne, ilmü ilâ eyne’nin toplamıdır.” Ne demek? Nereden bilgisi? Nerede bilgisi? Nereye bilgisi bir araya getirildiğinde bu ilimdir, diyor. Bir kere bilgiyi bu şekilde gördüğünde o hikmet adını alır Yesevî’ye göre. Şimdi biz ge-nelde modern hayatta sadece buranın bilgisini önemsiyoruz. Atom altı yapılara iniyoruz küçük ölçekle; büyük ölçekle astrofizik yaparak evre-nin sınırlarını paralel evrenlere kadar gidiyoruz. Burada bir sıkıntı yok. Bu sağı ve solu eksik olan bilgidir; ya da altı ve üstü eksik olan bilgidir. Köken ve dönüş bilgisini mebde’ ve me‘âd bilgisini kattığımızda, o bilgi hikmete dönüşür.</p>
<p>Peki, yeterli midir? Bu da çok önemli. Yeterli değildir; bu neticede nazarî, teorik kalan bir eylemdir. Ne yapacağız? Bunu eyle-me dökeceğiz. Ele ve eyleme inmeyen bilgi, yine Hz. Peygamber’in hadisinden il-ham alarak Yesevî’nin kullandığı gibi, eşek olmaktır. Yani taşıyorsun o kadar yükü. Kitap yüklü merkep olmak demektir. Bilgi eyleme inmeli-dir. İbn Haldun’un Mukaddime’de söylediği gibi, insanı insan yapan iki temel yeti var: Akıl ve el. Bu iki gücün ürettiği iki yapı insanlığı kurar. Fikir ve iş, amel. Dolayısıyla Yesevî de başka bir açıdan bunu söyler. Bil-giniz, tabi burada artık bilgi sadece buradanın bilgisi değil, buradan yani “-den”, “-da” ve “-e” bilgisi. Nasıl diyeceğiz bunu anlayamadım ki? Yani ‘İlmü min eyne, ilmü fî eyne, ilmü ilâ eyne’ bu bilginin toplamı, bilgi artı eyleme dönüştürdüğümüzde hikmet eylemiş oluruz.</p>
<p>Hikmet, adaleti doğurur. Dolayısıyla itidal üzerine yaşamış oluruz. Denge üzerine yaşa-mış oluruz. İtidal. Yani ümmet-i vasat tabirini, itidal olarak tercüme, tef-sir edebilirsiniz. Oradaki vasat olmak demek, matematiksel geometrik bir orta değildir, itidal üzerinde olmak. İşte Yesevî’ye göre hikmet, itidalı yaratır. Zaten biliyorsunuz klasik ahlak teorisinde de hikmet, itidal ile aynı şubeye mensuptur.Evet toparlayalım. Bizar geniş hacimle bir toparlama yapalım. Peki, bir insanı bütün bu anlattıklarımızı düşünmeye nasıl sevk edeceğiz? Ta-mam, terbiye yapıyor aileler. Okullarda eğitim de veriyoruz. Toplumsal bir organizasyonumuz da var. Sürekli eğitim dediğimiz bir şekilde in-sanları eğitiyoruz da. Her insan bununla hemhal olmuyor mu? Bunu nasıl yapacağız?</p>
<p>Bu yakaza hâlini, bu uyanıklık hâlini, bu sözden mana-ya geçiş ya da ikisini birlikte bir arada tutma, bu özlük bilinci -saydık-larımız bütün konuşma boyunca- bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Bura-da Yesevî’nin söylediği, insanları dertlendirerek. Dert, bütün bu arayışı boşandıran tetikleyici güçtür; enerjidir. “Dertsiz insan, insan değil. Bunu anlayın. Aşksız insan, hayvan cinsi bunu dinleyin.” diyor Ahmed Yesevî. Başka ne söyleyeyim. Yoruma açık, yorumlanacak cümle değil bu. Dert-siz insan, insan değil. Burada dert, tabîi geçinme derdi, kira derdi, ma-kam mevki derdi değil ha. Hele biraz Türk iseniz, siyaset derdi de değil. Ankara’da da bu laf söylenir mi be? İstanbul’dan gelince böyle ayar bo-zukluğu oluyor. 1991’de Şam’a gittiğimde üniversiteyi ziyaret ettim. Yaş elliyi geçince hatıraları anlatmak lazım. Meslektaşlarımızı ziyaret ettik üniversitede. Konuşuyoruz. Dedi ki orada bana bir Profesör: İhsan Bey, bir Türk bir şehire gittiğinde, geldiğinde ilk neyi sorar?</p>
<p>Bu gerçekten başka kültür-lerin ve milletlerin sizin hakkınızda kanaatlerini çok ciddi bir şekilde okumanızda fayda var. Sizin göremediğiniz şeyleri görüyorlar. Dedim: Ne bileyim ben. Türk olduğum için bilmiyorum. “Burayı kim yöneti-yor? Müdür kim?” Şaşırdım. “Niye?” dedim. “El koyacak” dedi. Adam kimin yönettiğini bilecek ki, onu devirecek el koyacak. Bu işin esprisi. Efendim. İngiltere mi? Hayır yok. O başka; o kadar derin gitmeyelim; yanlış anlar arkadaşlar. Hepsi vazifelerinden istifa eder şimdi; sıkıntı ya-ratmayalım. Evet, buradaki dert metafizik bir dert. İnsanın doğrudan anlamına taalluk eden bir dert. İnsan nedir? Niye vardır? Bir varoluş sorusudur bu.</p>
<p>Oradaki derdi kastediyor. Yoksa günlük hayatta onlar da dert. Her   zaman alıntılamaktan bıkmadığım Gazalî’nin bir cümlesini söyleyeyim: “Emân olmadan iman olmaz. Maddî güvenlik olmadan manevî güvenlik, metafizik güvenlik olmaz”. Âşık Paşa bile Anadolu’nun hec ü merci içe-risinde benzer şeyler söyler Garib-nâme’de: “Önce emân, maddî güvenlik sonra iman”. Emânın kalitesi imanın kalitesine etki yapar. Gayet doğal bir şey; insanî bir şey. Yani insan ölüm korkusundayken ben neyim so-rusunu sormaz herhâlde. Ne olacağım ben? Zaten oluyorsun. Ne olaca-ğım? diye sorulmaz. O açıdan burada kastedilen maddî bir soru değil. Doğrudan kişinin kendisine ilişkin muhasebesi ve sorgulamasıdır. Dert, budur.</p>
<p>Bir kere kendine bu soruyu sormak ve buradan yola çıkmak bütün bu ve bundan önce anlattıklarımızı idrak etmek, yakalamak için şarttır. Onun için, dertsiz insan, insan değil. Bunu anlayın, diyor; vurgu yapıyor. Neticede bütün anlattıklarımız söz ile mana, söz ile yaşamak ve mana ile yaşamanın özetidir. Yesevî şöyle diyor: “Söz, başka gönül başka olmasın, İş bu sözün manasını talip olanlar anlasın”. Teşekkürler.</p>
<p>Kaynak:http://www.ayu.edu.tr/static/kitaplar/divan_i_hikmet_sohbetleri.pdf</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/">Divan-ı Hikmet Sohbetleri -4</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/hakikatli-ve-siyasetli-insan-olmanin-imkani-isk-sidk-ve-liyakat-kavramlari-acisindan-bir-modelleme-denemesi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 May 2017 21:44:39 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Şiir]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii]]></category>
		<category><![CDATA[İmam Şafii Şiirleri]]></category>
		<category><![CDATA[İnsan'ın Arzuları]]></category>
		<category><![CDATA[Aşk]]></category>
		<category><![CDATA[Şöhret]]></category>
		<category><![CDATA[Boş Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Dünyaya Aldırma]]></category>
		<category><![CDATA[Dua]]></category>
		<category><![CDATA[Erkeğin Süsü]]></category>
		<category><![CDATA[Gam]]></category>
		<category><![CDATA[Hilim ve Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Hulefa-i Raşidin]]></category>
		<category><![CDATA[Kader]]></category>
		<category><![CDATA[Kanaat ve Takva]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<category><![CDATA[Tartışma ve Tedbir]]></category>
		<category><![CDATA[Teslimiyet ve İtidal]]></category>
		<category><![CDATA[Tevazu]]></category>
		<category><![CDATA[zaman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15561</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#8216;BIRAK ARZULARINI* Aklın karışırsa iki konuda Yorarsa seni zihnin Doğru olanı mı Yoksa arzuyu mu seçeceksin Bırak arzularını Zira arzu edilen şeyler Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.(1) * Bu şiir bazı kaynaklarda Ali b. Ebî Tâlib’e de nispet edilir. YAKIN Gün gelir yalnız kalırsan De, bir gözetleyen var üzerimde Hiçbir şey gizli kalmaz,O’na her şey aşikar [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/">İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/0000000126589-1/" rel="attachment wp-att-15564"><img decoding="async" class="aligncenter wp-image-15564" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1.jpg" alt="" width="230" height="358" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1.jpg 385w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/05/0000000126589-1-193x300.jpg 193w" sizes="(max-width: 230px) 100vw, 230px" /></a><span style="color: #0a330a;">&#8216;BIRAK ARZULARINI*</span></strong></p>
<p>Aklın karışırsa iki konuda<br />
Yorarsa seni zihnin<br />
Doğru olanı mı<br />
Yoksa arzuyu mu seçeceksin<br />
Bırak arzularını<br />
Zira arzu edilen şeyler<br />
Nefisleri ayıplanacakları yere sevkeder.(1)</p>
<p>* Bu şiir bazı kaynaklarda Ali b. Ebî Tâlib’e de nispet edilir.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YAKIN</strong></span></p>
<p>Gün gelir yalnız kalırsan<br />
De, bir gözetleyen var üzerimde<br />
Hiçbir şey gizli kalmaz,O’na her şey aşikar<br />
Bir an bile habersiz kalır Allah zannetme<br />
Vallahi öyle bir gaflete daldık ki<br />
Yetişti bize günahlar, günahların üstüne<br />
Keşke Allah bağışlasa geçmişi<br />
Mağfiret dileyebilsek, tövbeyi nasip etse<br />
Görmüyor musun bugün hızla geçmekte<br />
Yarın bakabilenlere çok yakın görünmekte(2)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HAYRET EDİYORUM</strong></span></p>
<p>Hayret ediyorum; Nasıl isyan edilir Allah’a<br />
Bile bile nasıl yüz çevirir münkirler O’ndan.<br />
Halbuki Allah’a şahitler vardır, sonsuza dek<br />
Her hareketten ve her sükûndan<br />
Bir belgesi görünür O’nun her şeyde<br />
O belgeler delildir vahdaniyete.(3)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>DUA</strong></span></p>
<p>Duayla alay eder, onu küçümser misin<br />
Dua nelere kadir, nereden bileceksin<br />
Gecenin okları hedefi şaşmaz ama<br />
Zamanı vardır<br />
Ulaşır yerine saati dolduğunda<br />
Rabbim istemezse tutar okları<br />
Kaderin hükmü varsa, açar yolları.(4)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KADER</strong></span></p>
<p>istediğin olur, istemesem de istediğim olmaz,<br />
Sen istemezsen<br />
Kulları yarattın ilmine göre<br />
O ilimde koşar, genç yaşlı ile<br />
Kimisi bedbahttır, kimisi mutlu<br />
Kimisi güzeldir, kimisi çirkin<br />
Kimini yalnız bırakır, lütfedersin kimine<br />
Kimine yardım eder, kimini bırakırsın<br />
Kendi hâline.(5)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ERKEĞİN SÜSÜ</strong></span></p>
<p>Elbisen güzel olsun elinden geldiğince<br />
Erkeklerin süsüdür güzel elbise<br />
İnsanlar, izzet ve ikram görür onunla.<br />
Tevazu olsun diye kaba giyinmekten vazgeç<br />
Saklayıp gizlediğin meçhul değildir<br />
Allah’a O’ndan korkup haramdan sakınırsan<br />
Yeni elbisenin zararı olmaz sana.<br />
Eski elbisen ise yüceltmez seni Allah katında<br />
Sen günahkâr bir kul oldukça.(6)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ÇIKIŞ YOLU YAKIN</strong></span></p>
<p>Güzel bir sabırla açılır çıkış yolu,<br />
Allah’ın işlerinde gözettiği kimseler<br />
Görür kurtulduğunu.<br />
Dokunmaz hiçbir eza, Allah’ı tasdik edene<br />
O’ndan kim ümit ederse<br />
Allah, ümit ettiği yerde.(7)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AŞK</strong></span></p>
<p>Yakut el &#8211; Hamevî anlatıyor: Bir adam İmam Şâfîî&#8217;nin yanına gelip kâğıda yazılı şu beyiti gösterdi:</p>
<p>Mekke müftüsüne sor Haşimoğulları&#8217;ndan<br />
Aşkı kavurursa ne yapar insan?</p>
<p>İmam Şâfiî bu satırların altına şu beyiti yazdı:</p>
<p>Sevgisini tedavi eder, sonra aşkını gizler<br />
Boyun eğip kadere olanlara sabreder.</p>
<p>Kâğıdı getiren adam yazılanları alıp götürdü.Daha sonra kâğıdı yeniden getirdi. Kağıtta bu kez şunlar yazılıydı:</p>
<p>Sevgisini nasıl tedavi edebilir ki<br />
Tutkusu genci öldürmektedir</p>
<p>Her gün yudum yudum<br />
Kederi içmektedir.</p>
<p>Bunun üzerine Şâfiî şu cevabı yazar:</p>
<p>Eğer sabretmezse başına gelenlere<br />
Onu ancak ölüm kurtarabilir.(8)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ZAMAN İKİ GÜNDÜR</strong></span></p>
<p>Zaman iki gündür<br />
Güvenli ve tehlikeli<br />
Hayat iki hayattır<br />
Huzurlu ve kederli<br />
Görmez misin denizin üstünde<br />
Birçok leş yüzer durur<br />
Oysa derinlerinde<br />
Nice inciler bulunur<br />
Gökyüzünde varsa da sayısız yıldız<br />
Sadece ay ve güneş tutulur.(9)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>NEFSİNİ GÜZELLEŞTİR</strong></span></p>
<p>Nefsini koru ve taşı<br />
Onu güzelleştirecek yere<br />
Huzur içinde yaşar gidersin<br />
Muhatap olursun güzel sözlere.<br />
İnsanlara iyilikle muamele etmezsen<br />
Dostundan cefa görür<br />
Çekersin zamanın elinden<br />
Sabret yarına kadar azsa bugünün rızkı<br />
Umulur ki giderilir vaktin sıkıntıları.</p>
<p>Dostluğunda hayır yoktur<br />
Giriyorsa renkten renge bir kimse<br />
Ve eğiliyorsa gittiği yöne<br />
Rüzgâr nereden eserse.<br />
Ne kadar çoktur dostlar sayıldığında<br />
Halbuki ne kadar azdırlar<br />
Musibet anlarında.(10)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AYRILIK</strong></span></p>
<p>Vah o zavallı gence<br />
Ve geçirdiği vakte<br />
Yanında yokken arkadaşları.<br />
Şayet ömrü avcunda olsaydı<br />
Sevdiklerinden ayrı düşünce<br />
Hiç düşünmeden fırlatıp atardı.(11)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>UZLET YEĞDİR</strong></span></p>
<p>Takvalı bir dost bulamayınca<br />
Yalnızlığım daha tatlıdır bir azgına eşlik etmekten<br />
Tek başına, huzurla yapılan bir ibadet<br />
Daha hayırlıdır elbet<br />
Mahzurlu kişiyle bir mecliste sohbetten.(12)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ŞÖHRET</strong></span></p>
<p>İyi insan bir mertebeye gelir<br />
Adı yücelir dillerde<br />
Öyle ki yapmadığı hayırlar bile<br />
Onun ismiyle anılır.</p>
<p>Kötü insanın çoğalınca günahı<br />
Kötülükte tekâmül eder de<br />
Başkalarının günahları bile<br />
Üstüne kalır.(13)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANIN ARZULARI</strong></span></p>
<p>Arzularına ulaşmak ister insan daima<br />
Allah’ın takdiri dışında bir şeye<br />
Ulaşmak hiç mümkün müdür?<br />
insan, çıkarım, malım-mülküm dese de<br />
Faydalandığı şeylerin<br />
Takva en üstünüdür.(14)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BİZİM AYIBIMIZ</strong></span></p>
<p>Zamanı kınıyoruz oysa ayıp bizdedir<br />
Zamanın bizden başka yoktur ayıbı<br />
Hicvediyoruz günahsızken zamaneyi<br />
Dili olsaydı, zaman bizi hicvederdi.<br />
Kurt kurdun etini asla yemezken<br />
Göz göre göre yiyoruz birbirimizi<br />
Aldatmak için bürünüyoruz kuzu postuna<br />
Vay haline bize sataşmaya gelenin<br />
Dinimiz; yapmacıklık ve riya<br />
İşimiz aldatmak bize bakanı.(15)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BIRAK GÜNLERİNİ DİLEDİĞİNİ YAPSIN</strong></span></p>
<p>Bırak günleri dilediğini yapsın<br />
Razı ol hükmedince kader<br />
Gecelerin musibeti sabrını taşırmasın<br />
Bâki değil dünyadaki zorluklar</p>
<p>Güçlü bir adam ol, korkuların üstünde<br />
Ahlâkın müsamaha ve vefa<br />
Kusurların çoğalsa da tüm mahlukatta<br />
Örtüsü olması seni sevindirir yine de</p>
<p>Cömertlikle setret ki her ayıbı<br />
Örter denilir cömertlik<br />
Sakın gösterme düşmanlarına zillet<br />
Belâdır üzüntünle onları sevindirmek</p>
<p>Cimriden yardım umma<br />
Ateşte susayan için su yok<br />
Rızkını eksiltmez ağırdan alış<br />
Ve artırmaz hırsla çabalamak, yorulmak</p>
<p>Ne hüzün devam eder ne sevinç<br />
Ne sıkıntı, ne rahatlık<br />
Eğer kalbin kanaatkarsa<br />
Farkın yok, başkası dünyaya sahip olsa</p>
<p>Kimin inerse meydanına ölümler<br />
Ne gök korur onu, ne de yer<br />
Allah’ın mülkü geniştir ama<br />
Feza daralır hükmettiğinde kader</p>
<p>Aldırma vefasız günlere hiç<br />
Fayda vermiyor ölüme ilaç(16)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>GAM</strong></span></p>
<p>Ne zenginlik içinde olan bilir fakirliğin tadını<br />
Ne sağlam bedenli biri hasta gibidir<br />
Ne yoksulluklar vardır ki, örtülüdür üstü onurla<br />
Ne zaruretler memnuniyet altında gizlidir.<br />
Bir tebessüm ki altında hazin bir kalp yatar<br />
Bir gam uğrar ki ona, göremez kimse<br />
İnsanları toplar, denk oluşları birbirlerine<br />
Fakat gam ayırır ve hiç kimse<br />
Yakasını kurtaramaz ondan.<br />
Karartsaydı eğer elbiseleri o gam<br />
Bulamazdın bir yerde hiç beyaz elbiseli<br />
İnsan gamını saklamak istiyorsa<br />
Kendine bile görünmemeli.(17)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>DÜNYAYA ALDIRMA</strong></span></p>
<p>Üzülme kaybettiklerine dünyada<br />
Müslümanlık ve sağlık yanındaysa eğer.<br />
Peşinden koştuğun şey elinden kaçtıysa da<br />
Sağlık ve Müslümanlıktaki kaybın<br />
Doğrusu sana yeter.(18)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>NASİP</strong></span></p>
<p>Kısmetli biri yerde bir dal buldu da<br />
Elinde meyve verdi derlerse inan<br />
Tasdik et, gariplerin ve yoksulların<br />
Su içerken boğulduğunu duysan.<br />
Göğe dağılmış yıldızları tutabilirim<br />
Zenginliğin hilelerini kullansam<br />
Akıllı ve ferasetli kimseler<br />
Genelde zenginlikten nasipsizdirler<br />
Birbirine zıt düşer, asla bağdaşmaz<br />
Apayrıdır bu özellikler.<br />
Allah’ın en dertli kulları bil ki<br />
Dar rızıkla sınanan o himmet sahipleri.<br />
Kaza ve kadere en büyük delil<br />
Akıllılar dardayken ahmakların refahı.<br />
Kendisine zenginlik verilen kimseler<br />
Allah’ın dilediği müstesna<br />
Ne sevap alırlar, ne şükrederler.<br />
Nasip, yaklaştırır bütün uzak işleri<br />
Nasip açar tüm kilitli kapıları.(19)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SIR</strong></span></p>
<p>Ne güçlü ve akıllı kimseler var ki<br />
Yanlarına uğramadan geçer rızıklar<br />
Ne zayıf ve aklı eksik kimseler<br />
Körfezleri avuçlayıp dururlar.<br />
Bu da gösterir ki<br />
Allah’ın göstermediği bir sırrı var.(20)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YAPTIĞININ KARŞILIĞINI BULURSUN</strong></span></p>
<p>Zorbalıkla hükmettiler<br />
İleri gittiler baskılarında<br />
Ve bir müddet sonra<br />
Kalmadı yaptıklarından eser,<br />
İnsaflı olsalardı insaflı olunurdu onlara.</p>
<p>Fakat öyle azıttılar ki<br />
Üstlerine yağdırdı zaman<br />
Hüzünlerini, belâlarını<br />
Lisan-ı hâl söylüyordu şarkılarını</p>
<p>Başlarına gelenler<br />
Bedeliydi yaptıklarının<br />
Zamanın günahı neydi?(21)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TAZİYE</strong></span></p>
<p>Sana taziyeye geldim, sünnettir diye<br />
Ebedî kalmak, arzum değildir.<br />
Ne &#8220;Başın sağolsun!&#8221; denilen kalacak<br />
Kaybettiği yakınından sonra,<br />
Ne başsağlığında bulunan bakidir.<br />
Bir süre yaşasa ne olacak!(22)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ÖLÜM HERKESİN YOLU</strong></span></p>
<p>Bazı kimseler ölümümü temenni etti<br />
Diyelim ki öldüm, bu bir yoldur.<br />
Ben o yolda yalnız değilim ki<br />
Ne benden önce ölen kimse bana bir zarar verir<br />
Ne benden sonrakilerin yaşamı ebedî kılar beni.<br />
Yok olmamı dileyip, öleceğimi söyleyen kimse<br />
Kendi helak olabilir ben can vermeden önce.(23)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>CAHİLLE MUHATAP OLUNMAZ</strong></span></p>
<p>Bir düşük sövse bana şerefimi yükseltir<br />
Asıl ayıp, ona kötü söz söylemektir<br />
Şayet kendime ihtiram etmeseydim<br />
Alçaklarla dövüş için nefsime fırsat verirdim.</p>
<p>Ve eğer yalnız kendimi düşünseydim<br />
Beni arzularıma boş verir görecektin<br />
Ben dostumu gözetiyorum oysa<br />
Utançtır tok adama, arkadaşı aç olsa.</p>
<p>Edepsiz, benimle pervasızca konuşan<br />
İstemem ona karşılık vermek<br />
Onun şirreti artar, benimse hilmim<br />
Buhur dalı gibi yandıkça güzel kokan.</p>
<p>Cahil konuştuğunda karşılık verme<br />
Hayırlıdır sükût cevap vermenden<br />
Onunla konuşursan sevindirirsin<br />
Halbuki terk edersen kahrolur üzüntüden.(24)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SUSMAK CEVAPTIR</strong></span></p>
<p>İstediğini söyle, söv bakalım namusuma<br />
Susmam cevaptır serserilere<br />
Cevap vermekten acizim sanma<br />
Fakat aslanlar cevap vermez köpeklere.(25)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>SUSMAK SELÂMETTİR</strong></span></p>
<p>Sustun ama aleyhinde bulunuldu, dediler<br />
Cevap kötülük kapısının anahtarıdır, dedim.<br />
Şereftir, cahile, ahmağa karşı susmak,<br />
Üstelik namusunu haysiyetini korumak.<br />
Görmez misin susan aslandan nasıl korkulur<br />
Köpek ömrünce havlar ama taşa tutulur.(26)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KAPIYA YÖNELMEK</strong></span></p>
<p>Bâtılı hakka katarsan reddeder onu<br />
Diyelim ki karıştırdın<br />
Hak sabittir, ayrılır ondan.<br />
Doğrusu kaybolursun<br />
Bir işe girmezsen dosdoğru kapısından<br />
Kapıya yönelirsen yolu bulursun.(27)</p>
<p><strong>GÖRÜŞ</strong></p>
<p>Açma herkese fikrini<br />
Görüş almak istemeyen<br />
Ne senden hoşnut olacaktır<br />
Ne yararlanacaktır fikrinden.(28)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İLMİ HAKEDENE VER</strong></span></p>
<p>İnci mi saçayım, davar sürüsü içinde<br />
Koyun çobanlarına edebiyat mı düzeyim<br />
Ömrüme andolsun ki<br />
Bir beldenin şerriyle yok olsam da<br />
Zayi edecek değilim<br />
Paha biçilmez sözleri aralarında<br />
Aziz Allah lütfuyla kolaylaştırıp<br />
Rast getirirse beni ilim ve hikmet ehline<br />
Faydalıyı vereceğim, sevgilerine bedel<br />
Bu olmazsa gizleneceğim<br />
Bilgilerimle beraber.</p>
<p>Cahillere ilim veren onu zayi etmiştir<br />
Kim de esirgerse ilmi hak edenlerden<br />
Kendine zulmetmiştir.(29)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TESLİMİYET VE İTİDAL</strong></span></p>
<p>Bir kapı kapanınca bir başka kapı açılır<br />
Evet, zor işler an gelir kolaylaşır<br />
Sıkıntıdan sonra gelir ferahlık<br />
Dar yolların içinde genişlikler saklıdır.<br />
Bir üzüntüye bedel vardır iki kolaylığın<br />
Sakin ol, faydası yoktur gamın<br />
Ne kadar güçsüz kaldın korktukların yanında<br />
Korkulacak bir şey yoktu aslında<br />
Ne bulutlardan korktun dolu yağdıran<br />
Çok geçmeden kurtuldun, uzaklaştı yanından.<br />
Rızık sana geldi, ona giden sen değildin<br />
İstemekten uykusuz kalmadı ki gözlerin<br />
Nice azgın dev dalgaların üstünden aştın<br />
Ailenden uzaklaşıp, gurbete düştün</p>
<p>Bir dilenci gördüğünde saklanırken insanlar<br />
Rabbimden isteyenle, rabbimin arasında<br />
Ne bir engel ne de bir perde var.<br />
Fazlıyla karşılık verir O’ndan ümit edenlere<br />
Her an icabet edilir ümitle bekleyenlere<br />
Elinden kaçanlara bir gün olsun üzülme<br />
O’nun rızası ve ecri, değer sabrettiğine.<br />
Ne yazıyorsa amel defterinde onu görürsün<br />
Ya isabet etmişsindir ya da sürünürsün<br />
Kitapta yazılana kim engel olabilir<br />
Kitabın reddettiğini kim gönderebilir<br />
Bazen terketmezsen bir süsü, bir ziyneti<br />
İnsanlar onu şüpheli bulabilir.<br />
Öyle yerlere düşer helak olursun ki sen<br />
Üstüne yağan oklar<br />
İsabet etmiştir onun yüzünden.<br />
Açıkla yaşadığın zamanı fakat aşırı gitme<br />
Doğrusu bu yaşadığın zaman bir nevi azaptır</p>
<p>Kınamayı azalt, zira hakkı olduğu halde<br />
Kınayan kimse kalmadı şu zamanda.<br />
İnsanlar toplu halde geçip gittiler<br />
Fakat yoktu yanlarında<br />
Köpeklerin ihtiram ettiği o düşük şahsiyetler.<br />
Kara simalıları<br />
Çıkarlar karşına müjdelemek için seni<br />
En nazik olanları selam yerine küfrederler<br />
Ihsan et, hür insan güzele tâbi olandır<br />
Hürriyet, onlardan uzaklaşıp kendini korumaktır.<br />
Allah muhtaç etmezse onlara kaçar, kurtulur<br />
Yoksa yanlış ve doğru arasında bocalar durur.<br />
Arzularını boş ver, zira arzular<br />
Ayıplanacakları yere sevk eder nefisleri.<br />
Cevabı vardır bütün sözlerin<br />
Konuşmadan önce seç sözlerini<br />
İçine nükte katsan daha iyidir<br />
öyle sözler vardır ki yakar içleri.(30)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>AĞARAN SAÇLAR</strong></span></p>
<p>Ateşim söndü, saçlarımın yanmasıyla<br />
Ve gecem karardı ışıyan alevinden<br />
Hangi baykuş başıma yuva yapmış<br />
Kargaları uçtuğunda karşı çıkmama rağmen.</p>
<p>Terkettin beni, görüp ömrümün harabını<br />
Sığınağın her diyarın yıkıntıları<br />
Zevk alır mıyım hayattan, geldikten sonra<br />
Yaşlılığın öncüleri şakaklarıma &#8211; ki fayda vermiyor kına</p>
<p>Saçı beyazlar rengi sararırsa insan<br />
Güzel günlerinden bile ıstırap duyar.<br />
Çirkin işleri bırak, haramdır<br />
Takva sahiplerinin bunları işlemesi.<br />
Makamının zekâtını ver ve bil ki<br />
Nisaba erişmiştir malın zekâtı gibi.</p>
<p>Ihsan et hürlere, köle olurlar sana<br />
Cömertlerin ticareti insanı devşirmektir<br />
Yürüme yollarında yeryüzünün gururla<br />
Birazdan toprağı seni kaplayabilir.</p>
<p>Kim tadarsa dünyayı &#8211; ki ben tattım &#8211;<br />
Sunuldu bize şerbeti ve azabı<br />
Yalnız fanilik gördüm ve yalnız aldanış<br />
Sahranın ortasında belirir ya serabı.</p>
<p>Bir leşti hareketsiz,<br />
Etrafına üşüşmüş köpeklerin arzusu<br />
Onu çekiştirmekti.<br />
Uzak durabilirsen, kurtulursun elinden<br />
Saldırır köpekleri, çekiştirmek istersen.</p>
<p>Ne mutlu evinin köşesini sevene<br />
Kapıları kapalı, perdeleri çekili.(31)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KANAAT VE TAKVA</strong></span></p>
<p>Aziz olur kim kanaat ederse<br />
Mahluka boyun eğmez çözmezse peçesini<br />
Tecrübelerden öğrendiğim onura dair<br />
Kanaatten daha aziz izzet yoktur dünyada<br />
Sen onu nefsin için sermaye yapmalısın<br />
Ve sonra takva malın olmalı senin<br />
Hayırlar işle gücün yettiğince<br />
Sakın uyma arzularına nefsinin<br />
Salihleri severim onlardan değilsem de<br />
Şefaatlerine ulaşmak için herhalde.<br />
Nefret ederim günah tüccarlarından<br />
Her ne kadar bizde de bulunsa aynı maldan.(32)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>GELİP GEÇEN BİR FIRSATTIR BAHTİYARLIK</strong></span></p>
<p>İnsan insanla madem ki hayat birlikte<br />
Mutluluk arada bir gelir, bir esintidir,<br />
İnsanların ihtiyaçlarını gideren adam<br />
Bil ki en üstün insandır halkın içinde<br />
Gücün yetiyorsa elini çekme artık<br />
Birine iyilikten sakın çekinme<br />
Çünkü gelip geçen bir fırsattır bahtiyarlık<br />
Şükret Allah&#8217;ın yarattığı nimetlere<br />
O nimetler ki bahşedilmiştir sana<br />
Ve muhtaç değilsin başka insanlara.<br />
Bir millet ölse de yaşar hep cömertliği<br />
Yaşayan öyle insanlar da vardır ki<br />
Çoktan ölmüşlerdir toplumun nazarında.(33)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ONURLU KİMSELERİN İMTİHANI</strong></span></p>
<p>Yayılıp, dilediğini yiyen develer görürüm<br />
Ömrünce susuz kalmış aç aslanlar bilirim<br />
Bir lokma bulamazken kavmin eşrafı<br />
Şerefsizlerin tıkınmasına ne derim<br />
Bıldırcın ve kudret helvası.<br />
Mahlukatın hakimince verilmiş bir hükümdür<br />
Acılığına rağmen hükme kim direnebilir<br />
Kim bilirse zamanın kalleşliğini ve değişkenliğini<br />
Belâlara sabreder, açığa vurmaz şikayetini.(34)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TEVAZU</strong></span></p>
<p>Bir meclise dâhil olmak istediğinde<br />
Kendini görmelisin hep alt mertebelerde.<br />
Yüceltirlerse seni, bu onların ikramıdır<br />
Yerinde bırakırlarsa<br />
De, bu benim makamımdır.(35)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>’İNSANLARIN DA GÖZLERİ VARDIR</strong></span></p>
<p>Namusun korunmuş, dindarlığın tam<br />
Helâk olmadan yaşamak istiyorsan<br />
Başkasının ayıbını anmasın dilin<br />
İnsanların da dilleri vardır<br />
Ve üstelik sen<br />
Ayıplardan ibaretsin.</p>
<p>Ele vermek isterse gözlerin ayıpları<br />
Çevir başını ve ona de ki<br />
Ey göz, insanların da vardır gözleri.</p>
<p>İnsanlara muamelen güzel olmalı<br />
Zalimleri de hoş gör, bağışla<br />
Savunmak istiyorsan illâ kendini<br />
İyilikle et kendini müdafaa(36)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>TARTIŞMA VE TEDBİR</strong></span></p>
<p>Eğer erdemli ve haberdarsan<br />
Öncekilerin ve sonrakilerin nasıl ihtilâf ettiğinden<br />
Sükûnet içinde münazara et, ağırbaşlı ol<br />
Ne ısrar et ne de kibirlen.<br />
Faydadır sana, minnetsiz istifadesi<br />
Lâtif nükteler ve nadir hikmetlerden.<br />
Aman sakın kavgaya tutuşmaktan<br />
Gösteriş için, yendim deyip caka satmaktan.<br />
İşte kötülük bu kıyılarda gezer<br />
Edepli insan tedbirli olup<br />
Bir noktada kesişmeyi ister.(37)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HAK</strong></span></p>
<p>Hak sahibinin hakkını bil, hak ettiğinde hakkı<br />
İnkâr edende yoktur hayır<br />
Hak sahibi hak ettiğinde hakkı.(38)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BANA YETİŞEBİLİR MİSİN?</strong></span></p>
<p>İlim tasnifiyle uykusuz kalmam<br />
Daha hoş gelir bana<br />
Süslü, güzel bir kadından<br />
Boyunlardaki kokudan.<br />
Kalemimin kağıtlar üstündeki hışırtısı<br />
Daha hoştur<br />
İnsanlara karışmaktan ve âşıklardan.<br />
Kızın defe vurmasından daha tatlıdır<br />
Yapraklarından kumlar dökülsün diye<br />
Defterlerime vurmam.<br />
Derste sevinçle eğilmem<br />
Üstüne çözmek için<br />
İlmi bir meselenin<br />
Daha lezzetlidir şarabından sâkinin.<br />
Ben uykusuz gecelerken<br />
Uyuyordun sen<br />
Nasıl bana yetişirsin<br />
Durum böyleyken(39)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANLAR İLMİN HİZMETKARIDIR</strong></span></p>
<p>Kendisine hizmet edene<br />
Hizmet ettirmesi tüm insanları<br />
İlmin üstünlüğünden.<br />
İnsan, namusunu, canını<br />
Nasıl sakınıyorsa,<br />
Öyle korumalıdır ilmi<br />
Halkın şerrinden.<br />
Kim ilim sahibi olur da<br />
Cahillik edip vermezse onu ehline<br />
Bil ki zulmetmiştir ilme.(40)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>ALLAH&#8217;IN GÖZETTİĞİ GERİ DÖNER</strong></span></p>
<p>İlmim yeter bana, fayda verirse ,<br />
Zilletin kaynağı tamahkârlıktır.<br />
Yaptığı kötülükten döner elbette<br />
Allah’ın gözettiği kullar.<br />
Kuşlar uçar ve yükselir ama<br />
Uçtukları gibi konarlar.(41)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>&#8216;&#8221;BİLMİYORUM İLMİ&#8221;</strong></span></p>
<p>Nasıl bileceksin<br />
Hem bilmiyor, hem de sormuyorsun bilenden<br />
Şayet bilseydin ya da<br />
Bildiğini zannetseydin<br />
&#8220;Bilmiyorum ilmi&#8221;ni bilen birine<br />
Muhalefet etmezdin.(42)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İLİM NURDUR</strong></span></p>
<p>İmam Şâfiî, &#8220;Yedi yaşında Kur&#8217;an’ı, on yaşında Muvattâ&#8217;yı ezberledim” deme­sine rağmen ezberinin zayıf olduğundan şikayet etmekte ve şöyle demektedir*</p>
<p>Vekl’e ezberimin iyi olmadığından yakındım,**<br />
Bana, günahları terketmemi söyledi.<br />
Bilirdi ki ilim nurdur<br />
Allah’ın nurundan nasiplenemez âsi.(43)</p>
<p>* Muvattâ; İmam Mâlikin derlediği hadis kitabıdır.<br />
** Vekf bin el-Cerrah, Irakta çağının muhaddisidir.129 hicrî (miladî 746) yılında Kûfe&#8217;de doğmuş, 197 hicri (miladi 812) yılında yine Kûfe&#8217;de vefat etmiştir.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HADİS</strong></span></p>
<p>Gençler meclisine ikramda bulun<br />
Sidr bitkisinin yaprakları gibi kokarlar<br />
Kalplerle göğüsler arasını<br />
Aşk ibrikleriyle hep doldururlar.<br />
Hadistir içtikleri şarap<br />
Kadehleri sonsuza dek<br />
Elden ele dolaşır.<br />
Ne zaman ayrılık düşse içlerine<br />
Ne zaman bölünüp parçalansalar<br />
Tehlike gelir çatar<br />
Bu onların imtihanları işte.(44)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>YÜKSELMEK</strong></span></p>
<p>Çabayla elde edilir yüksek yerler<br />
Kim yükselmek isterse, uykusuz geceler.<br />
Çalışıp, çabalamadan yükselmek isterse kim<br />
Boş yere ömür geçirir bir şey elde etmeksizin<br />
Önce izzete eriş, sonra uyursun gece<br />
Çünkü denize dalar, her kim inci isterse.(45)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BOŞ SÖZ</strong></span></p>
<p>Boş sözde hayır yoktur<br />
Aslına bakacak olursan<br />
Gencin susması daha güzeldir<br />
Vakitsiz konuşmaktan.<br />
Belli olur şahsiyeti<br />
Alnındaki parıltıdan<br />
Kim gizlenebilir senden<br />
İçi dışı bir olan dostuna bakarken sen.<br />
Ne emin kimseler vardır ki inançlarından<br />
Küfür yenmiştir imanlarını<br />
Ve çevirmiştir görüşünü başka görüşe<br />
Sonunda satarak dinlerini<br />
Satın almışlardır dünyalarını.(46)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HILIM VE EDEP</strong></span></p>
<p>Ne hilim*, ne ilim &#8221;edep”siz olmaz<br />
Bir kavmin halimleri bilmemezlikten gelmez<br />
Tecâhül** pis kişinin elbisesidir<br />
O elbiseyi sefihler giyinir.(47)</p>
<p>* Hilim: Akıl, hoşgörü, yumuşak başlılık, olgunluk, sağduyu. ** Tecâhül: Bilmemezlikten gelme.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>BİDAT HASATÇILARI</strong></span></p>
<p>Dinde bidat çıkarmadıkça<br />
Rahat etmez içleri.<br />
Akıllarına uymuş bazı insanlar<br />
Yaparlar resullerin<br />
Yapmadığı işleri.<br />
Risaleti taşımakken<br />
Onların görevleri<br />
Hafife alır çoğu<br />
Allah&#8217;ın yüce dinini.(48)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>HULEFÂ-I RÂŞIDÎN</strong></span></p>
<p>Allah’tan başka rab olmadığına şehadet ettim<br />
Ve şehadet ederim ki diriliş hak ve gerçektir.<br />
İman açıklanmış bir söz ve temiz fiildir.<br />
Üstelik hem artar hem eksilir.<br />
Ebu Bekir rabbinin halifesidir<br />
Ebu Hafs* da hayır üzre titizdir<br />
Rabbim şahit olsun ki Osman ne faziletlidir<br />
Ali&#8217;nin fazileti ise daha özeldir<br />
Onlar imamlarıdır ümmetin; izlerinde yürünür.<br />
Kadirlerini bilmeyip kınamaya kalkanlar<br />
Allah&#8217;ın kınamasıyla yüzüstü sürünür.(49)</p>
<p>* Ebu Hafs, Hz. Ömer (r.a.)&#8217;in lakabıdır.</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>KANAAT VE SABIR</strong></span></p>
<p>Korusun diye kanaat zırhını giydim<br />
Namusumu saklıyor, koruyorum onunla<br />
Hain zamandan kaçmak ne mümkün<br />
Ki üstüme geliyor, hedefi oldum<br />
Ölüm ve fakirlik oklarıyla.<br />
Ölüme karşı silahım Allah ve afvı<br />
Yoksulluğa karşı sığındım sabra.(50)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>RIZA GÖZÜ GÖRMEZ</strong></span></p>
<p>Rıza gözü örterken tüm ayıpları<br />
Öfke gözü döker tüm kusurları<br />
Bana saygı göstermeyene saygı göstermem<br />
Beni gözetmeyeni gözetmem asla<br />
Benden uzaklaşandan uzak düşerim<br />
Bana yaklaşan, yaklaşır dostluğuma<br />
Hayatta muhtaç değiliz birbirimize<br />
Ölsek zaten ihtiyaç duymaz<br />
Birimiz diğerine.(51)</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>İNSANIN DEĞERİ IHSAN ETTİĞİYLEDİR</strong></span></p>
<p>İmam Şâfiî, Sâmira* kentine vardığında, üzerinde eski ve kirli bir elbise vardı. Saçı da uzamıştı. Hemen bir berbere gittiyse de, İmam Şafiî&#8217;yi tanımayan ber­ber onu kirli bulup; &#8220;başkasına git&#8221; dedi. Bu durum Şafiî&#8217;nin gücüne gitmiş, kendisine hizmet eden delikanlıya dönüp: &#8220;Yarımda ne kadar para var?&#8221; diye sormuştu. Delikanlı: &#8220;On dinar&#8221; deyince Şafiî: &#8220;Onu berbere ver!&#8221; dedi. Deli­kanlı parayı berbere verdiğinde îmam Şâfiî şu beyitleri okudu: 1</p>
<p>Üzerimde bir elbise var<br />
Tamamı bir kuruşa satılsa<br />
Bir kuruş fazladır ona<br />
İçinde ise bir can taşır ki<br />
Daha azametli ve daha yücedir<br />
Bazılarıyla kıyaslanırsa<br />
Kılıca zarar vermez kını eskise de<br />
Parçalar değdiğinde eğer keskinse<br />
Günler hakir görüyor<br />
Şeklimi şemâlimi<br />
Parçalanmış kılıflarda<br />
Ne kılıçlar vardır, değil mi?(52)</p>
<p>* Sâmira: Diğer adı Şerre Men Reâ (Gören Mutlu Oldu)’dur. Dicle kıyısında bir İrak şehri</p>
<p>İmam Şafii&#8217;nin Şiirleri/Divan,Çev:A.Ali Ural</p>
<p><span style="color: #0a330a;"><strong>Kaynaklar:</strong></span></p>
<p>(1)-Bahauddin Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlât, s. 132.</p>
<p>(2)-Fahreddin er-Râzi, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfıî, s. 111-112 / Esnevî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfıîyeti&#8217;l-Kubrâ, S. 14 / Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfıî, c.2, s. 118</p>
<p>(3)- el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s.109.</p>
<p>(4)- Şihabuddîn Muhammed el-Ebşîhî, el-Müstetraffi Külli Fennin Müstezraf, c.l, s. 236</p>
<p>(5)-İbn Kesîr, el-Bidâye ve&#8217;n-Nihâye, c.10, s. 254 / es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiîyye, c.l, s. 156</p>
<p>(6)-Semîru&#8217;l-Mu &#8216;minin, s. 160.</p>
<p>(7)-Muhammed Abdurrahim, Divânu&#8217;ş-Şâfiî, s. 174.</p>
<p>(8)-Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Udebâ, c.17, s.306-307.</p>
<p>(9)-Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s. 120.</p>
<p>(10)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 106. / Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.205.</p>
<p>(11)-Abdulhalîm el-Cundî, İmam Şâfiî, s.64.</p>
<p>(12)-Abdulmu’min eş-Şeblencî, Nûru’l-Ebsâr, s.236.</p>
<p>(13)-İbn Hacer el-Askalânî, Tevâli&#8217;t-Te&#8217;sis, s.73.</p>
<p>(14)-el-Beyhaki, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 100.</p>
<p>(15)-el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.84.</p>
<p>(16)-Ahmed Es&#8217;ad el-Hâşimî, Cevâhiru&#8217;l-Edeb, s.665</p>
<p>(17)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu’ş-Şâfiî, s.333</p>
<p>(18)-el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.66. / Fahreddin er-Râzı, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.112.</p>
<p>(19)-es-Subkî, Tabakâtu’ş-Şâfiiyye, c.l, s.161. /İbnu’l-İmâd, Şezerâtu&#8217;z-Zeheb, c.2, s.11. / İbn<br />
Hallikân, Vefeyâtu&#8217;l-A’yân, c.4, s.16.</p>
<p>(20)-el-Beyhakî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, c.2, s.91. / Fahreddîn er-Râzi, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.113.</p>
<p>(21)-Bahauddin Muhammed el-Hemedânî, el-Keşkûl, el-Kâmil, c.l, s.32 / Husnî Nâisa,</p>
<p>(22)-Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cemu&#8217;l-Udebâ, c.17, s.308 / İbn Asâkir, Târihu Dımışk, c.10, s.206</p>
<p>(23)-el-Mes&#8217;ûdî, Murevvicu&#8217;z-Zeheb, c.3, s.373.</p>
<p>(24)-Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s.105.</p>
<p>(25)- Ali Fikri, Ahsenu&#8217;l-Kısas, c.4, s. 106.</p>
<p>(26)-Husnî Nâisa, Şi&#8217;ru&#8217;l-Fukahâ, s,357</p>
<p>(27)-İbn Asâkir, Târih, c.10, t.2</p>
<p>(28)-Beyhakî, Menakıbu&#8217;l-Şâfii, c.2, s,97 / Fahreddin Razi, Menakibu&#8217;ş Şafii, s.276</p>
<p>(29)- Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.72. / es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiîyye, c. 1, s.294.</p>
<p>(30)-îbn Abdilberr, Behcetu&#8217;l-Mecalis, c.l, s. 181.</p>
<p>(31)-Muhtasar Tezkiretu &#8216;l-Kurtubî, s. 16</p>
<p>(32)-el-Aclûnî, Keşfu&#8217;l-Hafâ, c.2, s.134.</p>
<p>(33)-Husnî en-Nâisa, Şi&#8217;ru’l-Fukahâ, s.370.</p>
<p>(34)-Bahauddîn Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlât, s. 132.</p>
<p>(35)-Muhammed Abdurrahim, Divânu&#8217;ş-Şafiî, s.324.</p>
<p>(36)-Bahauddîn Muhammed el-Hemedânî, el-Mihlat, s. 130.</p>
<p>(37)-Fahreddîn er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.227.</p>
<p>(38)el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s. 197.</p>
<p>(39)-Abdulmu’min eş-Şeblencî, Nuru&#8217;l-Ebsâr, s.256</p>
<p>(40)-es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiîyye, c.l, s. 159.</p>
<p>(41)-Beyhakî , Menâkıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s.66. / Fahreddin Râzî, Menâkıbu’ş-Şâfiî, s.l 14.</p>
<p>(42)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.100. / Fahreddin er-Râzî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, s.l 11.</p>
<p>(43)-İbn Hacer el-Askalânî, Tevâli&#8217;t-Te&#8217;sîs, s. 145</p>
<p>(44)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfiî, s.246.</p>
<p>(45)-Abdullah b.Esad el-Yâfıî, Mir&#8217;âtu&#8217;l-Cinân, c.2, s.26. / Husnî Nâisa, Şi&#8217;ru&#8217;l-Fukahâ, s.360.</p>
<p>(46)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.88. / İbn Hacer el-Askalânî, Tevâlî&#8217;t-Te&#8217;sîs. s.83.</p>
<p>(47)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfıî, s.389.</p>
<p>(48)-İbn Kesîr, el-Bidaye ve&#8217;n-Nihâye, c.10, s.254.</p>
<p>(49)-es-Subkî, Tabakâtu&#8217;ş-Şâfiî, c.l, s.156 / el-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c.2, s.67</p>
<p>(50)-Beyhakî, Menâkıbu&#8217;ş-Şâfiî, c. 2, s. 65. / Fahreddin, er-Râzî, Menakıbu&#8217;ş-Şâfii, s. 112.</p>
<p>(51)-Muhammed Abdurrahim, Dîvânu&#8217;ş-Şâfiî, s. 416, Zehru&#8217;l-Âdâb, c.l, s. 125</p>
<p>(52)-Beyhakî, Menakıbu&#8217;ş-Şafiî, c.2, s. 108 / Fahreddin er-Râzi, Menakıbu&#8217;ş-Şafiî, s.l 18,119 / Yakut el-Hamevî, Mu&#8217;cem’ul-Udebâ, c.17, s.320</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/">İmam Şafii(r.a) Şiirlerinden Seçmeler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/imam-safiir-siirlerinden-secmeler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İlmin Üstünlüğüne Dâir Aklî Deliller</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/ilmin-ustunlugune-dair-akli-deliller/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/ilmin-ustunlugune-dair-akli-deliller/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 19 Apr 2017 15:56:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Fahruddin Er-Râzi]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[İlmin Üstünlüğünü Gösteren Ayetler]]></category>
		<category><![CDATA[İlmin Üstünlüğüne Dâir Aklî Deliller]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=15004</guid>

					<description><![CDATA[<p>İlmin üstünlüğünü gösteren aklî delillere gelince bunlar da çoktur: 1) İşler dört kısımdır: a) Aklın razı olduğu fakat şehvetin razı olmadığı işler. b) Şehvetin razı olduğu, fakat aklın razı olmadığı işler. c) Hem aklın hem de şehvetin razı olduğu işler.Ve; d) Aklın da, şehvetin de razı olmadığı işler. Birincisi, dünyadaki hastalık ve kötülüklerdir. İkincisi, bütün [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilmin-ustunlugune-dair-akli-deliller/">İlmin Üstünlüğüne Dâir Aklî Deliller</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/ilmin-ustunlugune-dair-akli-deliller/ilim-696x465/" rel="attachment wp-att-15007"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-15007" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465.jpg" alt="" width="428" height="286" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465.jpg 696w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-600x401.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-360x240.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-277x184.jpg 277w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-296x197.jpg 296w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-613x408.jpg 613w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-570x380.jpg 570w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-270x180.jpg 270w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-585x390.jpg 585w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-370x247.jpg 370w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-236x157.jpg 236w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-365x245.jpg 365w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2017/04/ilim-696x465-300x200.jpg 300w" sizes="(max-width: 428px) 100vw, 428px" /></a></p>
<p>İlmin üstünlüğünü gösteren aklî delillere gelince bunlar da çoktur:</p>
<p><strong>1)</strong> İşler dört kısımdır:</p>
<p><strong>a)</strong> Aklın razı olduğu fakat şehvetin razı olmadığı işler.</p>
<p><strong>b)</strong> Şehvetin razı olduğu, fakat aklın razı olmadığı işler.</p>
<p><strong>c)</strong> Hem aklın hem de şehvetin razı olduğu işler.Ve;</p>
<p><strong>d)</strong> Aklın da, şehvetin de razı olmadığı işler.</p>
<p><em>Birincisi,</em> dünyadaki hastalık ve kötülüklerdir.</p>
<p><em>İkincisi,</em> bütün günahlardır.</p>
<p><em>Üçüncüsü,</em> ilim;</p>
<p><em>Dördüncüsü</em> ise cehalettir.</p>
<p>Buna göre ilmin cehalet karşısındaki durumu cennetin cehennem karşısındaki durumu gibidir. Akıl ve şehvet cehenneme razı olmadıkları gibi cehalete de razı olmazlar. Akılla şehvet cennete razı oldukları gibi ilme de razı olurlar. Buna göre cehalete razı olan kimse mevcud bir ateşe razı olmuş; ilimle meşgul olan kimse de hazır bir cennete dalmış demektir. İlmi cehalete tercih eden herkese &#8220;Cennette durmayı alışkanlık haline getirdin. Onun için gir cennete&#8221; denilir. Cehaletle yetinen kimseye de &#8220;Cehennemde durmayı alışkanlık haline getirdin. Onun için cehenneme gir&#8221; denilir.</p>
<p>İlmin Cennet, cehaletin ise cehennem olduğuna şu delalet eder: Lezzetin kemali sevgiliye ulaşmada, elemin kemali ise sevgiliden uzaklaşmadadır. Yaralamak, şüphesiz acı verir; çünkü yaralamak, bedende birbiriyle kaynaşmış cüzlerden birini diğerinden ayırır. Kaynaşmaktan maksat, cüzlerin bir arada bulunmasıdır. Bu yaralama, bu bütünlüğün kaybolmasını gerektirince, böylece o sevilenin de gitmesini ve uzaklaşması neticesini verir. Bu da muhakkak ki, elem verici bir hadise olur. Ateşle yakmak, yaralamaktan daha fazla acı verir; çünkü yaralamak ancak belirli bir parçanın diğer parçadan uzaklaşmasını ifade eder. Ateş ise, bütün parçaların içine nüfuz edip dalar. Böylece ateş, bütün cüzlerin birbirinden uzaklaştırılmasını gerektirir. Ateş ile yanmadaki ayrılıklar daha şiddetli olunca, oradaki acı da çok çetin olur.</p>
<p>Lezzete gelince, bu sevilene vasıl olmaktan ibarettir. Buna göre yeme lezzeti bedene uygun düşen yiyecekleri almadan ibarettir. Bakma lezzeti de böyle meydana gelir. Çünkü görme kuvveti, görülen şeyleri idrak etmeye düşkündür. Bu sebeble görülen şeyleri idrak etmek görme kuvveti için bir lezzettir. Böylece bununla, lezzetin sevilen şeyi idrak etmekten; elemin sevilmeyen şeyleri idrak etmekten ibaret olduğu ortaya çıkmış olur. Bunu iyice kavradığında biz deriz ki idrak ne kadar şümullü ve ne kadar güçlü olur ise idrak edilen şey de ne kadar şerefli, ne kadar mükemmel, ne kadar temiz ve ne kadar kalıcı olursa, bunu idrakten elde edilen lezzetin de daha kıymetli ve daha mükemmel olması gerekir.</p>
<p>Şüphesiz ilmin yeri ruhdur. Ruh bedenin en kıymetli unsurudur. &#8220;Allah göklerin ve yerin nurudur&#8221; (Nur, 35) ayetinin tefsirinde izahı geleceği gibi, aklî İdrakin en derin ve en kıymetli idrak olduğunda şüphe yoktur. Şüphesiz malum (yani bilinen şeyler de) kıymetlidir. Çünkü malum, alemlerin Rabbi olan Allah Teala ile O&#8217;nun, melekler, felekler, unsurlar, cansızlar, bitkiler, ve hayvanlardan müteşekkil mahlukatı ve bütün ahkâmı, emirleri ve yüklediği mükellefiyetlerdir. Bunları bilmeden daha yüce hangi malum vardır.</p>
<p>Böylece ilmin kemalinin ve lezzetinin üstünde başka bir kemal ve lezzet; cehalet bahtsızlığının ve onun noksanlığının üstünde başka bir bahtsızlık ve noksanlık olmadığı ortaya çıkmış olur. Bu söylediklerimizin doğruluğunu şu da göstermektedir: Birimize ilmi bir mesele sorulduğunda eğer onu bilir ve doğru cevab vermeye muktedir olursa bundan dolayı sevinir ve sürür bulur. Eğer onu bilemezse utancından başını yere eğer. Bu, ilimden hasıl olan lezzetin, tadın, lezzetlerin en mükemmeli, cehaletten hasıl olan şekavetin (bahtsızlığın) da bahtsızlıkların en ilerisi olduğuna delalet eder.</p>
<p>Burada ilmin üstünlüğünü gösteren başka naslar (ayet ve hadisler) da var. Fakat biz onları daha önce zikretmeyi unuttuk. Burada onları zikretmemize bir mani yoktur.</p>
<p><strong>1)</strong> İlk nazil olan ayet:&#8221;Yaratan Rabbinin adı ile oku. O, insanı bir alakadan yaratmıştır. Oku. Senin Rabbin, kalemle (yazı yazmayı öğreten) kerem sahibidir. İnsana bilmediğini o öğretti&#8221;&#8216;(Alak, 1-5) ayetleridir. Bu ayetler arasında tenasübün gözetilmesi gerektiği söylenmiştir.</p>
<p><strong>Buna göre: ayeti ile: âyeti arasında ne münasebet vardır? </strong></p>
<p><strong>Buna şöyle cevab verilmiştir:</strong> Bu ayetler arasındaki münasebetin vechi şudur: Cenab-ı Hak insanın, alaka olan ilk durumunu zikretmiştir. Bu alaka (yani ana rahmine tutunan meni zerresi) en değersiz şeydir. Yine Cenab-ı Hak insanın son durumundan bahsetmiştir ki bu insanın alim olma durumudur. Bu da en yüce mertebedir. Bu tertib ile sanki Cenab-ı Hak şöyle demiştir: Ey insan sen ilk durumunda en değersiz derecede idin de son durumunda derecelerin en şereflisine ulaştın. Bu en şerefli dereceye ulaşmak, ancak ilmin en şerefli derece sayılmasıyla mümkündür. İlimden daha şerefli birşey olsaydı bu makamda onun zikredilmesi daha uygun olurdu.</p>
<p><strong>2)</strong> Cenab-ı Hak; &#8220;Oku. Senin Rabbin kalemle (yan yazmayı) öğreten kerem sahibidir&#8221; {Alak, 5) buyurmuştur. Usul-ü fıkıhta, bir hükmün bir vasfa dayanması, o vasfın hükmün illeti olduğunu hissettirir. Bu, Cenab-ı Allah&#8217;ın &#8220;ekrem&#8221; olma vasfına ilmi vermesiyle müstehak olduğuna delalet eder. Eğer ilim başka şeylerden daha şerefli olmasaydı, onu vermek başkasını vermekten daha şerefli olmazdı.</p>
<p><strong>3)</strong> Cenab-ı Allah: &#8220;Allah&#8217;dan ancak alim kullan hakkıyla korkar&#8221;(Fatır. 28) buyurmuştur. Bu ayette, ilmin faziletine delalet eden birçok husus vardır;</p>
<p><strong>a</strong>&#8211; Ayet cennet ehli olan bir guruba delalet eder. Bu böyledir, çünkü, alimler Allah&#8217;dan korkanlardandır. Kim de Allah&#8217;dan korkarsa cennetliklerden olur. O halde alimler cennet ehlindendir. Âlimlerin haşyet ehli olduklarını (Allah&#8217;dan korktuklarını):&#8221; âyeti gösterir. Haşyet ehlinin cennet ehlinden olacaklarını da: Onların Rableri katındaki mükafaatları, altlarından ırmaklar akan Adn cennetleridir. Onlar orada ebedi kalıcıdırlar. Allah bunlardan razı olmuştur, bunlar da O&#8217;ndan hoşnûd olmuşlardır. İşte bu (mükafaat) Rabbinden korkanlara mahsustur.&#8221;(Beyyine, 8)ayeti ile; &#8220;Rabbisinin huzurunda durmaktan korkan kimseler için iki cennet vardır &#8220;(Rahman, 46) ayeti gösterir.</p>
<p>Buna Cenab-ı Allah&#8217;ın şu hadis-i kutsisi de delalet eder: &#8220;İzzetime ve Celalime yemin ederim ki hiçbir kuluma iki emniyeti veya iki korkuyu aynı anda vermem. Eğer o dünyada benden emin olur (korkmazsa), kıyamet günü onu korkuturum. Eğer dünyada iken benden korkarsan kıyamet günü onu emin kılarım.&#8221; Bu delilin iki önermesini akılla isbat etmek mümkündür. Allah&#8217;ı bilmenin Allah&#8217;dan korkmayı gerektirdiği meselesinin izahına gelince, bu böyledir. Çünkü bir şeyi bilmeyen kimsenin o şeyden korkması imkansızdır. Sonra bir şeyin sadece zatını (varlığını) bilmek ondan korkmada yeterli olmaz. Bununla beraber üç şeyi daha bilmek gerekir:</p>
<p><strong>a) Kudretini bilmek.</strong> Çünkü hükümdar, halkının kendi çirkin işlerine muttali olduklarını bilir ama onlardan korkmaz. Çünkü o, onların buna karşı çıkmaya kudretleri olmadığını da bilir.</p>
<p><strong>b)</strong> <strong>Bildiğini bilmek.</strong> Çünkü hükümdarın malından çalan kimse, onun kudret sahibi olduğunu bilir. Ancak onun, kendisinin ona ait maldan çaldığını bilemeyeceğini de bilir de hırsızlığından dolayı ondan korkmaz.</p>
<p><strong>c)</strong> <strong>Hüküm sahibi olduğunu bilmek.</strong> Çünkü hükümdarın emrindeki kimse, onun kendisini menetmeye kadir olduğunu, kendisinin çirkin fiillerini bileceğini bilir. Ancak O&#8217;nun, kendisinin uygunsuz fiillerine göz yumacağını Dildiği için, bunlardan dolayı hükümdardan korkmaz. Ama hükümdarın, Kendisinin kötü işlerine muttali olduğunu, kendisini men&#8217; etmeye kadir olduğunu ve uygunsuz fiillerine göz yummayan bir hüküm sahibi olduğunu bildiğinde, bunlar o kimsenin kalbinde korkunun meydana gelmesine sebeb olur.</p>
<p>Böylece kulun Allah&#8217;dan korkması ancak, Allah&#8217;ın herşeyi bildiğini, -herşeye kadir olduğunu, hoş olmayan ve haram olan şeylere razı olmayacağını bildiği zaman hasıl olur. Bu sebeble de korkunun, Allah&#8217;ı bilmenin ayrılmaz arkadaşı olduğu ortaya çıkmış olur. Biz, korkunun cenneti elde etmenin sebebi olduğunu söyledik. Bu böyledir, çünkü kul için dünyevi bir lezzet meydana gelir, bu lezzet emr-i ahi&#8217;nin aksine olur ve kul da bunu isteyerek yaparsa, bu fiil hem bir zarar hem de bir faydayı ihtiva etmiş olur. Akl-ı selim üstün olan tarafın diğer tarafa tercih edilmesi gerektiği hükmünü verir. İnsan imanının nuru ile bu dünyevi lezzetin, ahiretteki elem karşısında çok önemsiz kaldığını bilince, bu iman bu dünyevi lezzetten kaçmasına sebeb olur ki işte bu haşyet (korku)&#8217;dir.</p>
<p>Yine insan haram olanı bırakıp vacib olanı yaptığında sevaba ehil olur. Nakli ve akli delillerle, Allah&#8217;ı bilen kimsenin, Allah&#8217;dan korktuğu, Allah&#8217;dan korkanın ise cennetliklerden olduğu böylece ortaya çıkmış oldu.</p>
<p><strong>d</strong>) Ayetin zahiri ancak alimlerin cennet ehli olduğunu gösterir. Çünkü lafzı hasr (ancak, sadece) manası ifade eder. Böylece bu ayet, ancak âlimlerin Allah&#8217;dan korktuğuna delalet eder. İkinci olarak zikredilen &#8220;Bu Rabb&#8217;inden kimseyedir &#8220;(Beyyine, 8) âyeti de cennetin Allah&#8217;dan korkanlar için olduğuna delalet eder. Cennetin Allah&#8217;dan korkanlar için olması, başkaları için de olmasını nefyeder. Bu sebeble bu iki ayet birden cennet ehlinin sadece alimler olduğunu gösterirler. Birinci ayette şiddetli bir korkutma vardır. Çünkü Allah&#8217;dan korkmanın, Allah&#8217;ı bilmenin ayrılmaz bir vasfı olduğu sabit olmuştu. Buna göre Allah&#8217;dan korkmamak, Allah&#8217;ı bilmemeyi ifade eder.</p>
<p>Bu incelik de Allah&#8217;a yaklaştıran ilmin O&#8217;ndan korkmayı gerektiren ilim olduğu hususunda senin dikkatini çeker. Bir de, ne kadar ince ve ne kadar derin olursa olsun, Allah korkusu vermeyen hertürlü ilmî mücadele, kınanmış ilimlerdendir.</p>
<p><strong>e)</strong>Âyet &#8220;Allah ancak âlim kullarından korkar&#8221; şeklinde, İl lafzının merfû, lafzının mansub olmasıyla da okunmuştur. Bu şu demektir. Şayet Cenâb-ı Hakk&#8217;ın saygı duyması caiz olsaydı, o ancak âlimleri sayardı. Çünkü onlar caiz olanla caiz olmayanı bilirler. Cahil ise bu ikisini birbirinden ayıramaz. Bu nedenle cahile ne değer verilsin, hangi iltifat yapılsın. Ayetin bu şekilde kıraatine göre, alimlere son derece kıymetli ve yüce bir mevki verilmiştir.</p>
<p><strong>4)</strong> Cenab-ı Allah De ki: Ya Rabb ilmimi artır&#8221;{Taha.114)  buyurmuştur. Bu ayette ilmin kıymetine, yüce mertebesine ve Allah&#8217;ın onu çok sevdiğine en kuvvetli delil vardır. Çünkü Allah Teala, Peygamberine başka şeyi değil de bilhassa ilmini artırmasını istemeyi emretmiştir. Katade de şöyle demiştir. &#8220;Eğer bir kimse az bir ilimle yetinseydi Allah&#8217;ın Peygamberi Hz.Musa (a.s.) yetinir de (Hızır a.s.&#8217;a), &#8220;Sana doğru yol olarak öğretilen ilimden bana da öğretmen için sana tabi olayım mı?&#8221;(Kehf, 66) demezdi. 5) Hz. Süleyman, dünyevi her türlü mülke sahibti. Hatta O, &#8220;(Ya Rabbi),benden sonra hiç kimseye layık olmayacak bir mülk bana nasib et&#8221; (Sad. 35) demişti. Sonra O, kendisine verilen bu mülk ile iftihar etmemiş, fakat ilmi ile iftihar etmiş ve &#8220;Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve her şey verildi&#8221; (Neml, 16) diyerek kuşların dilini bilmekle öğünmüştü.</p>
<p>Hz. Süleyman (a.s)&#8217;ın bu ilimle iftihar etmesi güzel olunca, mü&#8217;minin alemlerin Rabb&#8217;ini bilmesi ile iftihar etmesi daha yerindedir. Bir de Hz. Süleyman ilmini, &#8220;Bize her şey verildi&#8221; ifadesinden önce söylemiştir. Cenâb-ı Allah da onların durumlarının iyiliğinden bahsederken önce ilmi zikrederek:&#8221;Davud&#8217;u ve Süleyman&#8217;ı da (hatırla). Hani onlar ekin (meselesi) hakkında hüküm veriyorlardı. Hani kavmin davarı (gece ekin) içinde yayılmıştı. Onların hükmünün biz şahidleri idik. Biz onun (fetvasını) hemen Süleyman&#8217;a öğretmiştik. Zaten biz, herbirine hüküm ve ilim vermiştik&#8221; (Enbiya, 78-79) buyurmuştur. Allah Teâla bundan sonra dünya ile ilgili şeylerden bahsetmiştir ki bu da ilmin daha kıymetli olduğunu gösterir.</p>
<p><strong>6)</strong> Bazıları, hüdhüd kuşunun son derece zayıf olmasına ve gayet ileri bir azarlanma durumunda kalmasına rağmen Süleyman (a.s.)&#8217;a &#8220;Ben senin bilmediğin birşeyi biliyorum &#8220;(Neml 22) demişti. Şayet İlim en şerefli şey olmasaydı, hüdhüd Hz Süleyman (a.s.) &#8216;a: meclisinde nasıl bu şekilde söz söyleyebilirdi. İşte bundan dolayı değersiz bir adamın, ilim öğrendiği zaman, hükümdarlar yanında sözü geçen bir kimse olduğu görülür.</p>
<p><strong>7)</strong> Hz.Peygamber (s.a.s.) &#8220;Bir saatlik tefekkür, altmış senelik ibadetten daha hayırlıdır&#8221; buyurmuştur. Tefekkürün böyle üstün görülmesinin iki sebebi vardır:</p>
<p><strong>a)</strong> Tefekkür seni Allah&#8217;a ulaştırır. Halbuki ibadet seni Allah&#8217;ın mükafaatına ulaştırır. Allah&#8217;a ulaştıran şey ise, Allah&#8217;dan başka şeye ulaştırandan daha hayırlıdır.</p>
<p><strong>b)</strong> Tefekkür kalbe ait bir iştir, taat ise uzuvların işidir. Kalb azalardan daha kıymetlidir. Buna göre kalbin ameli azaların amelinden daha şereflidir. Bu izahımızı, Cenab-ı Allah&#8217;ın &#8220;Beni zikretmek (anmak, düşünmek) için namaz ta&#8221;(Taha, 14) ayeti de te&#8217;kid eder. Allah, bu ayette namazın kalbin zikrinin vesilesi olduğunu bildirmiştir. Gaye ise vesileden daha kıymetlidir. Bu sebeble bu, ilmin daha kıymetli olduğunu gösterir&#8230;&#8230;</p>
<p>Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 2/275-284.</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/ilmin-ustunlugune-dair-akli-deliller/">İlmin Üstünlüğüne Dâir Aklî Deliller</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/ilmin-ustunlugune-dair-akli-deliller/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsanın İçyüzünün Dört Esası</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2015 10:04:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İffet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet]]></category>
		<category><![CDATA[Adalet Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâkın Riyâzetle Değişip Değişmeyeceği]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlâkın Usûl ve Esasları]]></category>
		<category><![CDATA[Şecaat]]></category>
		<category><![CDATA[Şehvet Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Delalet]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbekirli Mehmed Said Paşa’]]></category>
		<category><![CDATA[Fısk]]></category>
		<category><![CDATA[Gazap Kuvveti]]></category>
		<category><![CDATA[Hikmet]]></category>
		<category><![CDATA[Kuvve-i ilm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8595</guid>

					<description><![CDATA[<p>1-Kuvve-i Ilm 2-Kuvve-i Gazap 3-Kuvve-i Şehvet 4-Kuvve-i Adl &#160; 1-İlim Kuvveti Bu dört kuvvenin ilki olan ilim kuvveti övülmüş/ beğenilmiş bir kuvvedir ki, sözlerde olan doğru ve yalan, itikâttaki sevap ve hata, işlerde olan iyilik ve fenalık bu kuvvenin güzelliği ve salâhı [iyiliği, faziletli olması] ile bilinir. Eğer bu kuvve sâlih [iyi, iyi işler sahibi] olur ise [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/">İnsanın İçyüzünün Dört Esası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8596" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa.jpg" alt="İnsanın İçyüzünün Dört Esası" width="231" height="376" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa.jpg 299w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/tabsiratu-l-insan-insana-tutulan-aynacb027c822f7008e0928e6bc545b267fa-184x300.jpg 184w" sizes="(max-width: 231px) 100vw, 231px" /></a></p>
<p>1-Kuvve-i Ilm</p>
<p>2-Kuvve-i Gazap</p>
<p>3-Kuvve-i Şehvet</p>
<p>4-Kuvve-i Adl</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>1-İlim Kuvveti</strong></p>
<p>Bu dört kuvvenin ilki olan ilim kuvveti övülmüş/ beğenilmiş bir kuvvedir ki, sözlerde olan doğru ve yalan, itikâttaki sevap ve hata, işlerde olan iyilik ve fenalık bu kuvvenin güzelliği ve salâhı [iyiliği, faziletli olması] ile bilinir. Eğer bu kuvve sâlih [iyi, iyi işler sahibi] olur ise bundan hikmet meyveleri meydana gelir. Hikmet güzel ahlâkın başıdır.</p>
<p>(Allah) hikmeti kime dilerse ona verir. Kime de hik­met verilirse muhakkak ki ona çok hayır veriliştir.”  âyet-i kerîmesi bunu beyân eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>2-Gazap Kuvveti</strong></p>
<p>Bu kuvve insana ferahlamak için; sıkıntıya göre ve hik­metin gösterdiği ihtiyaca göre lâzım olup bu derece olan gazap güzel ise de lüzûmundan fazla veya noksan olur ise güzel denilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>3-Şehvet Kuvveti</strong></p>
<p>Bu kuvve, tertemiz şeriat ne yolda lüzûmunu beyân et­miş ise o daire dâhilinde ve akim işareti alanda bulunur ise güzel ve makbûl olup bu dereceden fazla ve iradeye ga­lebe edecek derecede bulunur ise güzel denilmez.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>4-Adalet Kuvveti</strong></p>
<p>Bu kuvve, gazap ve şehvet kuvvelerinin müdür ve mu­hafızı olup şu iki kuvveyi şer-i şerif ve akıl ne işaret eder ise o işaret alanda zapt ve idare ederek ifrat ve tefritten men eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Misâl</strong></p>
<p>İnsan vücûdunda akıl, müşîr-i nasılıdır. Adalet ise akıl ne işaret eder ise işleri orta uygulayıp gerçekleştire­cek ve infaz edecek kudrettir. Gazap da Akıl denilen na­sihat vericinin emriyle kendisinde hüküm yürütülecek şeydir. Akıl nasihat verici, adalet icrâ müdürü olduğu gibi Gazap av köpeği, Şehvet ise av ve diğer ihtiyat ha­linde binilecek at gibi olduğundan av köpeği ava götü­rülür ise işe yarasın diye nasıl terbiye ve talîm olunmak icap eder ise Gazap Kuvvetinin de Öyle terbiye olunması lâzım gelir. İnsanın ihtiyaç duyması hâlinde bineceği at ahırda bulundukça yavaş, sakin ve üzerine binildiği za­man işe yarayacak derecede yürekli ve cesur olması gibi. Şehvet kuvveti de insanın irade ipini elinden alıp, ala­bildiğine yürür ve taş mı geldi, dağ mı batak mı dinle­meyip ve fırıl fırıl fırlayıp tehlike üzere koşup duran bir kuvvettir. Bu hâliyle o, haşan ve başı sert ve gam almaz at gibidir. Bu sebeple, lâzım oldukça kullanılmalı, uy­gun ve lâzım olmaz ise kendisi sahibine üstün gelmeye mecalsiz olacak derecede bulunmalıdır.</p>
<p>İşte şu yazdığımız hasletler her kimde itidâl üzere bu­lunur ise ona hüsn-i halk [güzel yaradılış] sahibi denilip bu hasletlerin bazıları güzel ve mutedil olur ise ona izâfetle hüsn-i hulk [güzel ahlâk] sahibi denilir.</p>
<p>Bir insanın yüzündeki azâdan bazısı güzel olur ise meselâ gözü güzel veya ağzı güzel veyâhut kaşı güzel de­nildiği gibi.</p>
<p>Eğer gazap kuvveti mutedil olur ise buna şecaât [yi­ğitlik, cesurluk] denir. Mutedil olmadığı takdirde ya ziyâde veyâhut noksan olması lâzım gelir. Eğer ziyâde olur ise buna tehevvür, yani akılsızlıktan doğan, sonunu düşün­meksizin işe saldırmak ve noksan olur ise buna cebin yani korkaklık ve cevr (haksızlık edip incitmek) yani haksız iş tutmak denilir.</p>
<p>Ve aynı şekilde şehvet kuvveti mutedil olduğu sûrene buna iffet denilip itidâlden ziyâde bulunur ise şereh (açgözlülük) yani hırs ve itidâi derecesine varamaz ise cümûd yani cimâ’dan kesilmiş adı verilir.</p>
<p>Bunların en makbûlu ne ziyâde ve ne de noksan olarak ikisininortasında bulunmaktır. Böyle orta halde bulunur ise fazilet, ziyâde ve noksanına rezîlet denilir.</p>
<p>Adalet Kuvvetinin ise ziyâde ve noksanı olmayıp belki cevr nâmıyla zıddı vardır.</p>
<p>Hikmet, itidali geçip de fâsid garazlarda kullanılır ise buna habs&#8221; ve cerbeze yani dübârâcılık ve itidale varmayıp da aşağı kalır ise beleh denilir. Fakat vasat hâl ve itidâlde bulunduğu takdirde hikmettir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkın Usûl ve Esasları</strong></p>
<p>Ahlâkın kendilerinden doğduğu diğer ahlâkî unsurlar yani umumî ahlâkın esasları olan ahlâk dört tanedir:</p>
<p><strong>1-</strong>Hikmet</p>
<p><strong>2</strong>-Şecâat</p>
<p><strong>3-</strong>İffet</p>
<p><strong>4-</strong>Adalet</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Hikmet</strong></p>
<p>Hikmetten maksat nefsin arzusu için her ne usûl se­çilecekse onunla doğruyu ve eğriyi fark ve idrâk edecek bir hâlettir.</p>
<p>Ve adaletten murad gazap ve şehveti hikmetin gereği üzere kullanacak âlet olmasıdır.</p>
<p>Şecâatten maksat her taraftan gazap kuvvetinin sahi­bine boyun eğmiş üzere olmasıdır.</p>
<p>Ve iffetten maksat akıl ve şeriatin terbiye vermesiyle kuvve-i şehvetin terbiye altında bulunmasıdır.</p>
<p>İşte şu zikrettiğimiz dört esas her kimde ki mutedil bulunur ise kendisinden her halde ahlâk-ı cemile [güzel ahlâk] zuhûr eder.</p>
<p>Eğer hikmet itidal üzere olur ise bundan hüsn-i ted­bir, cevdet-i zihn, re’yde nüfuz, ince işler için zann ve fehmde isabet meydana gelir.</p>
<p>Ve zikredilen kuvvet ifrat üzere bulunur ise bundan dübârecilik, hile, kin, adam aldatmak ve hin fikirlilik hâsıl olur.</p>
<p>Tefrit üzere bulunur ise hayâlinde selamet var iken işle­rinde tecrübesizlik yani ahmaklık ve divanelik zuhûr eder.</p>
<p>Ahmak, maksadı saf, temiz ve kusursuz olduğu halde o maksadı bulayım diye bozuk ve yanlış yola giden adama denilir.</p>
<p>Ve divâne, ihtiyân [irâdesi] gerekmeyen işleri ihtiyâr eden yani asıl ihtiyâr eylediği işlerde bozuk, yanlış ve fana olan insana derler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Şecaat</strong></p>
<p>Bunun itidâl derecesinde âlîcenâblık, bahâdırlık, cesurluk, nefs kararlılığı, vakâr, dostluk ve ahlâk-ı hamide örnekleri meydana gelir.</p>
<p>İfrat üzere bulunur ise tehevvür, lafçılık, hışm ve ga­zaptan pür-ateş olmak ve kendisinde fazilet vardır zan­nedip de buna sahip olan ben miyim diye ucb göstermek gibi yerilmeye lâyık vasıflar hâsıl olur.</p>
<p>Ve tefrit üzere bulunduğu halde korkaklık, alçaldık, azıcık sıkıntı gönül ise dayanamayıp hemen kederini ifşâ ile telaşa düşmek, rezîl olmak, birisinde haya olup da istenmesi lazım gelen alacağı istemek lâzım gelse korkup inkıbaz göstermek ve “cüz’î açlık, susuzluk, silonu ve ağrı gibi şeyler için hemen gözleri dolup ağlamak” sıfat­ları zuhûr eder.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İffet</strong></p>
<p>Sehâ, hayâ, sabır, birisi kendi hakkında kusur eder ise ondan göz yummamak, kanâat, takva, letafet, müsâade, zarafet, irtikâbsızlık ve tokgözlülük hâsıl olur.</p>
<p>Eğer ifrât ve tefrit üzere bulunur ise hırs, açgözlülük, edebsizlik, habs, müsriflik, çoluk çocuğunun nafaka­sında cimrilik, riyâ, yüzsüzlük ve utanmamazlık, fay­dasız şeylerle uğraşmak, hased, gürültü çıkarmak ve zen­ginlere veyahut muteber olanlara kendisini alçak göste­rip fakirlere kurum taslamak ve büyüklenmek gibi hal­in zuhûra gelir.</p>
<p>İfte muhsin-i ahlâkın esasları zikr olunduğu üzere hik­met, şecaat, iffet ve adalet olup kusurları genel olarak bu dört faziletin ifrât veya tefritinden doğan şeylerdir.</p>
<p>Zikredilen faziletler, zâtı yüce olan Efendimiz Hz. Muhammed’de -Allah’ın selamı üzerine olsun- tam bir itidâle ulaşmış olup başka kimselerde tamamıyla itidâle yetişmemiş ve ondan sonra halk [ifrat ve tefrite veya itidâle] uzaklık ve yakınlığına göre birbirinden farklı ol­muşlardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Ahlâkın Riyâzetle Değişip Değişmeyeceği</strong></p>
<p>Bazı tembel ve yakasını nefsin eline kaptırıp aldatıl­mış olan kimseler insanın ahlâkı değişmez diye dava ede­rek şu iki delili getirmişlerdir:</p>
<p><strong>Birinci Delil</strong></p>
<p>insanın bir içyüzü ve bir de dış görünüşü olup yüz, göz, boy gibi dış görünüşün değişmeyeceği yani meselâ bir insanın boyu kısa ise uzun ve uzun ise kısa, yüzü gü­zel ise çirkin ve çirkin ise güzel olması için her ne tedbir alınsa da fayda vermeyeceği gibi insanın içyüzü demek olan ahlâkın da tedbir ve çalışıp çabalamayla değişmesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>İkinci Delil</strong></p>
<p>Mücâhede ve riyâzede pek çok çalışıp tecrübe olun­duğunda gazab ve şehvet, tabiat ve mizâcın gerektirdiği bir hâlet olduğundan bunların insandan ağaç kökünden çıkarılır gibi şöylece koparılıp atılması mümkün olmadığı anlaşılmaktadır. Bu takdirce şehvet ve gazabı “Biz kendi­mizden izâle edelim.” diye uğraşanlar faydasız yere vakit zayi etmiş olurlar. Bundan istenilenin, kalbin acele ederek ulaşmak istediği hazlara iltifatının kesilmesiyle vücûda ge­tirilmesi mümkün değildir.</p>
<p><strong>Cevap</strong></p>
<p>İş o şekilde delil getiren tâifenin dedikleri gibi olsa yani ahlâkın değişmesi ve terbiyeyi kabul etmesi müm­kün olmasa bunca vasiyetler, vaazlar, kişiye edep kazan­dırmak için yapılanlar bâtıl olur idi. Ne semavî Kitab’ın sıhhati ve ne de enbiyânın vasiyet ve tenbihlerinin haki­kati kalır idi.</p>
<p>Ve aynı şekilde hükümetlerin suçlulara tayin ve tatbik eyledikleri cezalar, suçluları bir daha öyle fenalıklar etme­mek üzere kendilerini edeplendirmek [terbiye etmek] ve onların yolunda gitmek fikrinde ve mizâcında bulunan­ları korkutmak içindir. Madem ki fenalık eden kimse is­ter dayak yesin ister ise uzun uzadıya hapislere girsin ve kürekler çeksin edeceği fenalığı yine edecek ve o yolda gitmek düşüncesinde olanlar mizâclarının hükmünü yü­rütmekten kendilerini geri alamayıp başkalarının aldık­ları cezalardan ibret almayacaklarsa, o zaman her yerde hükümet daireleri, muhâkeme etme ve sorgulama cemiyetleri acaba hangi fayda düşüncesiyle kurulmuştur? Bu yola irade düşüncesi ile ilgili öyle deliller getiren kimse­ler, zannederiz ki pek akılsız olmalıdırlar. Çünkü herkesin ve belki beş yaşında olan bir çocuğun bile bildiği şeydir ki meselâ köpek denilen hayvan hizmetinde bulunduğu kişiyi yemekten çekinmez haris bir hayvan iken terbiye verdiğinde tavşan ve tilkiyi tutup yemediği ve avcı avını salim olarak köpekten aldığı ve hatta terbiye olundukları taktirde bazı çoban köpeklerinin yemek sofrası hazırlan­dığında sofra başındaki kedileri men’ ile uğraşıp kendi­lerinin sofradaki yemeklere ve sâireye ağız sürmediği de­falarca görülmüştür. Yine bunun gibi şahin kuşu zaten vahşi ve herşeyden ürküp insana ask yanaşmaz bir hay­van iken terbiye edildiğinde kuş kovalayıp, kuşu yere yık­tıktan sonra bir yere kaçmayarak ya sahibinin yanına ve­yahut yakın bir yere konmakta, sahibi yanına gittiğinde kolaylıkla tutup ayağını ipe bağladığı bilinen bir hakikat­tir, Yine atan yaradılışı gereğince ne kadar serkeş iken ter­biye ile yulara boyun eğen [bağlanabilen] ve itaatkar olup serkeşliğinin kalmadığı meydandadır.</p>
<p>Hal böyle olduğu ve hayvanlar bile terbiyeyi kabul edip tabiatlarında olan hallerin ıslâh edildiği inkâr olunur şey değil iken, mahlûkatın en şereflisi ve kâinatın en büyük nüshası olan insanı hayvandan bile aşağı tutmak ve ahlâkı diye dava gütmek ve bu davayı teyit etmek için deliller getirmek az ahmaklık değildir.</p>
<p>Mevcûdât iki kısma ayrılır.</p>
<p><strong>Bunlardan birisi</strong>, oluşumunda, asıl muhteviyatında ve tafsilinde insanın iradesinin bulunmadığı kısmıdır. Gökler ve yıldızlar, insanın içerisinde ve dış yüzünde olan aletler ve uzuvlar, hayvanlardaki cüzler gibi bunlar kendi yaratılışlarında kemâl üzere yaratılmış ve kulun iradesi onlarda yer almamıştır.</p>
<p><strong>Diğer kısım</strong> vücûdun noksanı-kusuru olarak mevcût olmuş olandın Bu kısım da esasen kemâli kabul edecek bir kuvvet olup fakat kemâli kabul etmesi için kulun iradesi-nin onunla irtibat kurması şart kılındığından, zikredilen şart gerçekleşmedikçe o kuvvet meydana gelmez. Meselâ elma çekirdeği elma ağacı değildir. Şu kadar ki, bunun ağaç olması mümkün olup insanda olan irade gücü o çekirdeği alıp verimli bir toprağa ekmekle ve su verip çalışmakla zikredilen çekirdek ağaç olur ve böyle yapılmazsa çekirdek ağaç olmaz.</p>
<p>İşte insan vücûdunun uzuvları birinci kısımdan olup el, ayak, göz, kaş ve dudak her ne ise bunun değişmesi mümkün değildir. Lâkin gazap ve şehvet gibi İnsanî ahlâk ikinci kısımdan sayıldığından bunların terbiyesi kulun iradesi ile gerçekleşebilir. Eğer gazap ve şehveti, ağacı kökünden çekip koparır gibi vücûdumuzdan çekip de büsbütün dışarı atıp,bizde onların bir eseri bile kalmasın diye murad edecek olsak buna kâdir olamayız. Lâkin bize boyun eğmeleri için    terbiye altına alalım denilse buna riyazet ve mücâhede ile yani gazap ve şehvet insana bir fenalık ettirmek isteseler, onlara rıza göstermeyerek nefsimize galip olmalarım engellemeyle muktedir olabiliriz ve memûriyetimiz dahî böyledir.</p>
<p>Uzun uzun açıklamaya hacet yoktur ki insan yeni baliğ olduğu vakitlerde şehvetini zabt etmeye pek de kâdir olamayacak bir derecede olup bir takım insanların ne fenalıklarda</p>
<p>bulundukları görülmüştür. Onlar haya ve hicâbı ortadan kaldırmaları yüzünden, halk hallerinin kötülüğünü zikret­tikçe onlar bunu işittikleri halde umursamadıkları ve bil­diklerini yapmaktan geri kalmadıkları görülen ve bilinen durumlardandır. Bu kişilerin zaman içerisinde ya gazap ve şehveti kendilerinden uzaklaştırmaları ve terbiye etmenin tesiri ile veyahut kendi kendilerini tenbih etmeleri sebe­biyle o kötü gidişi terk ettiklerinde gayet ırz sahibi olduk­tan ve güzel hal tahsil eyledikleri çok görülmüştür.</p>
<p>Şehvet yine o şehvet, insan yine o insandır. Lâkin ter­biye şehvetin eski cebr ve şiddetini bırakmadığından, şeh­vetin dizginini iradenin eline geçirmiş olması, şehvetin insan üzerindeki üstünlüğünü bozmuştur. Herkes başlan­gıcından beri kendi neftini etraflıca düşünüp tetkik etse, bir vakit işlenmesine imrendiği işlerin sonraları yanında zikri geçse, işitmeye bile utanacağı ve iğrenip tiksineceği ve belki beş sene evvel söylediği bir sözü beş sene sonra lisanına bile almak istemeyeceği malûm olur.</p>
<p>Bu hallerin hepsinin, nefsanî hazlara muvâfakattan kaçınma ve terbiye ile meydan gelmiş şeyler olmaları dik­kate alınırsa, insanın ahlâkı her nasılsa değişmez diye edi­len iddianın hükümsüzlüğünde, temelsizliğinde, çürük­lüğünde şüphe görülemez.</p>
<p>Şu kadar var ki terbiyeyi kabul edip etmemekte ya­radılışlar muhtelif olduğundan bazısı sürat ile ve bazısı tembellik [yavaşlık] üzere terbiyeyi kabul eder. Bunların</p>
<p>terbiye edilip edilmeyeceği konusunda baz, ihtilâflar ve mertebeler vardır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Birinci Mertebe</strong></p>
<p>Bu mertebede bulunan insanlar, hakkı ve bâtılı fark etmeye muktedir olmayan dirayetsiz kimselerdir ki, itikâttan  uzak olarak nasıl yaratılmışlar ise kimseden daha bir şey ödenemeyip öylece hayatını sürdürmüş ve pek de lezzetler göremediklerinden şehvetleri de ona göre eksik kalmıştır. Bu tâifenin terbiyesi zor olmayıp muallim, mürşit veyahut nefisleriyle mücadele etmek için içlerinde  bir se­bep mevcut olsa, pek kısa vakitte ilaç kabul ederek huyları hüsn/güzellik ve salâh/iyilik üzere olur.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İkinci Mertebe</strong></p>
<p>Her şeyin iyi ve fenasını bildikleri halde kendilerini gü­zel ve sâlih amel işlemeye alıştırmamış ve Öyle büyümüş ye şehvetlerine boyun eğmiş; ellerine geçen firsatı kaçırma­mış olanlardır ki bu tâife o yolda gide gide kendilerine bu muameleler o kadar hoş görünmüştür ki, bu yolda helâk olacaklarını bilseler de kolaylıkla gittikleri yoldan döne­mezler. Malûmdur ki bir dereceye kadar işrete nefislerini alıştıranlar tehlikeli hastalıklara yakalanıp doktorlar: “İşret akciğeri yakaladı. Biraz daha devam eder isen ciğerin ezi­lir. Hayatından mahrûm olursun!” diye her ne kadar ihtar edecek olsalar, yine nihayet can çekişir hâle geldiğinde bile mademki henüz can dâire-i cesettedir diye rakı içmekten vazgeçmezler. Bu çeşit insanlar pek çok ve hesaba gelmez sayıda görülmüştür. Demek olur ki kendilerini herşeye bu derece haris tutup alıştıranlar böyle olur. Bu tâife her ne kadar böyle şeylerle meşgul olup uğraşmaktan nefslerini geri alamaz iseler de, ne büyük kusur ettiklerini bilir­ler. Bunların ıslâhı birinci tâifeden daha güç ve çetindir. Çünkü bunda olan vazife iki kat olmuştur.</p>
<p>Evvelâ kalbinde kesâdı kesret üzere âdet eyledi­ğinden ötürü yerleşmiş olan fenalığı gidermek ve ikinci olarak nefsinde salâh âdetini toprağa fidan diker gibi vücut toprağına dikmek lâzım gelir. Bu tâife riyâzeti ka­bul etmeye oldukça isteklidir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Üçüncü Mertebe</strong></p>
<p>Bu mertebede bulunan tâife fena ahlâkı ve yolsuz işleri hak ve güzeldir diye itikat eden takımdır ki, bu takımda dalâletin sebepleri iki kat olmuştur. Bunların ıslâhı kolay değildir, meğer ki hidâyet ve İlahî tevfik yetişe.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Dördüncü Mertebe</strong></p>
<p>Bozuk bir düşünce ve fikir üzere büyüyüp o bozuk düşünce ve fikir ile amel ede ede terbiye görmüş olan ta­kımdır. Meselâ çocuk gözünü açar açmaz baba ve akra­basını fisk u fucûrda görür ve kendisini hemen o yola sevk edip çeşitli kötülükler işler. Adam öldürmeyi, hal­kın malını yemeyi ve şunun bunun ırzına geçmeyi fa­zilet sayar ve bu durumuyla iftihâr eder. Bu tâifenin deıslâhı kolay değildir meğer ki hidâyet ve ilahı tevfîk yetişip yardım ede.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>İşte bu dört tâifenin;</strong></p>
<p>Birincisi yalnız cehl,</p>
<p>İkincisi dalâlet,</p>
<p>Üçüncüsü dalâlet ve fısk</p>
<p>Dördüncüsü cehl, dalâlet, fısk ve şirret sıfatlarını bir araya toplar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>************</p>
<p>Gelelim diğer tâifeye yani “Madem ki insan hayattadır, şehvet, gazab, dünya sevgisi ve diğer bu gibi ahlak kendi­sinden gitmez.” diye iddia edenlere.</p>
<p>Bu iddia bâtıldır. Böyle iddia güden tâife guyâ bir ağa­cın kökünden koparılıp bir tarafa atılması gibi insandaki “şehvet”, “gazab” ve “mal sevgisi” gibi sıfatların da sanki mücâhede ve riyâzede böylece koparılıp atılır diye iddia olunmuş da onun üzerine kendilerinin konuyla ilgili red­dedişlerini ve davalarını bina etmişler gibi katıksız bir ha­taya tesâdüf etmişlerdir. Böyle iddia edilmemiştir ve edil­mez. Çünkü şehvet zaruri bir fayda için yaratılmıştır. Eğer insanda olan şehvet-i taam tamamen zail olsa insan yaşa­mayıp vefat eder. Bu şehveti insanda kesmeye çabalamak, onun ıslâhı demek olmayıp öldürmek demek olduğundan, insan bu şehveti bizzat kesebilir ise kâtil-i nefs ve başkası diğerinin şehvet-i taamını kesip yok ederek sona erdire- bilir ise katibi gayr olmuş olur.</p>
<p>Bu aynı şekilde şehvet-i cimâ neslin son bulmaması için olduğundan tamamen kesilmek lâzım gelse nesil son bulmuş olur.</p>
<p>Ve eğer gazap kuvveti büsbütün insandan yok olup or­tadan kalksa, insan kendisini helak edecek hal ve ârızayı def’ etmeye muktedir olamayıp, helakim davet etmiş olur. Madem ki insanda şehvetin aslı bâkîdir kendisini şehvete ulaşman bir hâl ki “mal” demektir buna muhabbet de tabiî ve zarûrîdir.</p>
<p>Her kim ki, “Şehvet, gazab ve mal sevgisi gibi sıfatla­rımı tamamen kendimde sona erdirdim.” derse yalan söy­lemiş olur. Çünkü, “Mücâhede ve tedbir ile şehvet, gazap ve mal sevgisi sıfatları aharlı kağıttan sürçer ile yazıyı silip götürür gibi insandan silinip ortadan kaldırılmalı­dır.” diyen böyle bir düşünceye şer an ve aklen irade ve yer yoktur. Ancak maksat bunları ifrât ile tefiît arasında bulundurmak ve irade yularını elden alacak derecede az­gın ve itidâl haddine varamayacak mertebede miskin bir halde bulundurmamaktır.</p>
<p>Gazap sıfatında talep edilen hal hamiyet olup, bu­nun da özelliği; iyice düşünmeksizin kendisini işe saldırmaktanvebir de gayet korkaklık ve tabansızlıktan uzak olmak, nefsini, bedenini oldukça kuvvetli hâle getirmek ve kuvvetiyle beraber akla itaat etmek ve boyun eğmek­tir. Bunun için Kur’ân-ı Kerîmde:</p>
<p>Onun beraberindekiler ise, kafirlere karşı çok çetin, kendi ara­larında son derece merhametlidirler.” vârid olup düşmana karşı gazâ edenlere şiddetli olma­ları buyurulmuştur. Şiddet ise gazaptan başka bir şeyden sudûr etmez. Eğer gazap bâtıl olsa cihâd dahî bâtıl olmuş olur. Cenâb-ı Hakk, Kuran-ı Kerîmde:</p>
<p>O takva sahipleri, bollukta ve darlıkta nafaka verenler, kızdıklarında öfkelerini yutanlar ve insanların kusurlarım bağışlayanlardır. Allah, iyilik edenleri sever.” buyurdular. “Öfkelerini yitirenler yani kaybedenler” bu­yurmadılar.</p>
<p>Şehvet ile gazap sıfatlarının, akla galip gelemeyecek ve aklı onlara zâbit ve galip edecek derecede ifrât ve tefritten uzak, yani itidâl hâline döndürülmeleri mümkündür. İşte insanın küçük yaşlarından itibâren terbiye altına alındığı taktirde ahlâkının terbiye ile değişebileceği konusunda şüphe yoktur ve ahlâkın değişmesi dediğimiz konu, zik­redilen açıklamadan ibârettir. Yoksa ağacı kökünden ko­parıp çıkarmak gibi değildir.</p>
<p>Şu kadar kî geçmiş yaşantısında insanda yüz gösteren kötü ahlâk, yaş kemâle varıp da fenalık tabiatında karar kılmış olanlar ile eşitlik kabul etmez. Bizim ahlâk değişe­bilir diye ettiğimiz iddia derece derece olup her bir dere­ceye alışkanlık kazanılması için uygun bir zaman gerek­lidir. İnsan her halde yerilmeye lâyık vasıfların tamamen bertaraf olmasını murad eder ise tamı tamım bertaraf et­meyi başaramasa bile, maksadı olan miktar kendisinde ko­layca gerçekleşir.” diye herkesin iyiliğini isteyen Akıl sö­züne son verdi.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyarbekirli Mehmed Said Paşa -İnsana Tutulan Ayna</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/">İnsanın İçyüzünün Dört Esası</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/insanin-icyuzunun-dort-esasi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Cehaletin Kötülüğü ve İlmin İyiliği</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/cehaletin-kotulugu-ve-ilmin-iyiligi/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/cehaletin-kotulugu-ve-ilmin-iyiligi/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Jul 2015 09:52:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İslam]]></category>
		<category><![CDATA[İlim]]></category>
		<category><![CDATA[Cahil İle Dostluk]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Cehaletin Kötülüğü ve İlmin İyiliği]]></category>
		<category><![CDATA[Diyarbekirli Mehmed Said Paşa’]]></category>
		<category><![CDATA[Nefs]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=8592</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Ey Nefs, seni bu gördüğüm yollara sevk eden şey bi­rinci derecede ‘Cehl’ ve ikinci derecede ‘Şehvet’dir. Âdem -Allah&#8217;ın selamı üzerine olsun- devrinden beri dünya yüzünde her ne fitne ve fesad olmuş ise ekserisi Cehl yüzünden olmuştur. Cehl bertaraf olsa Şehvet seni pek de fenalığa sevk edemez. Îlahî mahlukât içinde Cehl’den alçak ve bundan rezil bir [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cehaletin-kotulugu-ve-ilmin-iyiligi/">Cehaletin Kötülüğü ve İlmin İyiliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/247469859_640.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter  wp-image-8593" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/247469859_640.jpg" alt="Cehaletin Kötülüğü ve İlmin İyiliği " width="389" height="292" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/247469859_640.jpg 640w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/247469859_640-600x450.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/247469859_640-360x270.jpg 360w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/07/247469859_640-300x225.jpg 300w" sizes="(max-width: 389px) 100vw, 389px" /></a></p>
<p>“Ey Nefs, seni bu gördüğüm yollara sevk eden şey bi­rinci derecede ‘Cehl’ ve ikinci derecede ‘Şehvet’dir.</p>
<p>Âdem -Allah&#8217;ın selamı üzerine olsun- devrinden beri dünya yüzünde her ne fitne ve fesad olmuş ise ekserisi Cehl yüzünden olmuştur. Cehl bertaraf olsa Şehvet seni pek de fenalığa sevk edemez. Îlahî mahlukât içinde Cehl’den alçak ve bundan rezil bir şey yoktur. Cehlin tehlikesi her fenalıktan daha fazladır ve hatta küfrün türlü türlü kısımlarından birinci kısım olup küfrün baş­langıcıdır. Bilgisiz olmasıyla cehle nisbet olunan küfür diğer kısımlardan daha şiddetlidir. Zîrâ cehlin şevkle işlenilen küfür, onu yapanları ebedî azaba uğratır. Yani cehl öyle zararlıdır ki insanı ebedî azaba uğratan küfüre kadar sürükleyebilir.</p>
<p>Ey Nefs! insan için imtiyaz sebebi olan saadetin esası ‘Ilm’ olup ‘Cebi’ ile arkadaş olanlar bu imtiyazdan mah­rumdurlar. Onlara:</p>
<p>“işte onlar hayvanlar gibidir, hatta daha da şaşkındır­lar. İşte asıl gafiller onlardır”(belhüm adal) denilir.</p>
<p>Cehl ile sohbet edenler Hakka yakın sözleri din­lemekten gaflet ederler. Vakit vakit dalalet yoluna gidderler, ne yolda gittiklerini bilmezler, insanlığın ne ol­duğunu bilmezler, tanımazlar. Nereye gitseler yollarını şaşırarak kayıp ve yok olurlar. Cehl ile dostluk kuran­lar ağızlarından çıkan sözün manasını anlamazlar, kalıp ve kıyafetçe pek yakışıklı görünen bir câhil söze başla­yıp da ağzını açsa:</p>
<p>“Fıstığın içi yoksa eğer, içi boş olan vakite eşittir.’’</p>
<p>meali onun hayat hikâyesi sayılır.</p>
<p>…………….</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>“Ey Nefs, Cehl ile dostluk eden adama câhil ve onun elinden yakayı sıyırmış olana âlim derler. İlim,işlerin en faziletlisi olduğu için bilgi sahibi olmayı istemek taleple­rin en üstünüdür. Öğretmek, ders vermek de ifâde etme gücünün en üstünüdür. Alim de en faziletli olana sahip kişi demektir. Onun için âlime fazilet sahibi manasına ge­len fazıl ismi verilir.</p>
<p>Dünya ve âhirette saadetin aslından, kıymet ve yücelik kaynağı olan hallerden her kim ayrı kalmış ise, bu hicrana sebep olan ve kişiyi zelil eden cehalettir. Cehaletin kovul­ması ise ilimden başka sûretle elde edilmez. Din ve dünyaca herkesin en fazla istediği şeref, ilim ile varolmaktır. Ceha­leti ortadan kaldırarak ilme bağlanan kişiler, gerçekleşmesi mümkün her ne kadar istekleri var ise hepsine ulaşırlar:</p>
<p>Dünyada nizâm olmadıkça dince dahî nizâm olmaz. Çünkü dünya âhiretin tarlası olduğundan, bunda ekme­dikçe onda biçilmez. Dünyanın nizâmlarına tabi olmak çok mühimdir ve bunun da ilim olmadan olmayacağı su götürmez bir gerçektir.</p>
<p>Ey Nefs, insan bir cisim ve bir de ruhtan ibaret olup bu iki şeyin her birinde özel, türlü türlü lezzetler vardır. Cismin lezzetleri yemek, içmek, uyumak, cima etmek gibi lezzeti çabuk yok olan işler olup, bu işlerde alınan zevk balonundan hayvanlar dahî ortaktır. Cismanî lezzetler in­sanı aynı cinsi olmayan takımdan yani hayvanlardan üs­tün hâle getiremez. Ama ruha özel olan, tesiri iz bırakan lezzetler ‘’ilim” ile olup ilmî lezzetlerde hayvan, insan ile müşterek olamaz, insan, ruha lezzet veren şerefli ilimleri, ilim sahibi kişiler ve kendine has nitelikler vasıtasıyla ka­bul edip, bu kabul edişi ortaya çıkıp arttıkça ruh lezzetlenerek başkalaşır. Ve ondan evvel insan kendisini şöylece gezip oturmak, yiyip içmek ve yukarıdan ağzına geleni söylemek ve sıkıldıkça-sıkıştıkça aşağıdan pislikleri de­fetmek için yaratıldığını zanneder. Hüner ve marifetten uzak olan cisminin leşini cenaze gibi gezdirirken, şerefli ilimlere bağlandıktan sonra dünyaya gelişinden muradın dört ayaklı hayvanlar gibi geçinmekten ibaret olmadığını bilip insâniyyet nâm ve şânını kazanmış olur.</p>
<p>Ey Nefs, dünya ve âhirette insana iftihar sermayesi, an­cak ilim olup, ilim olmadıkça insanda iftihar sebebi sayı­lacak bir şey bulunmaz.</p>
<p>Câhil her ne kadar söyleşir ve kendisine söylenildi­ğinde anlar ise de onun bildiği ve anladığı kendisine yara­yacak şeylere ayrılmıştır. Câhiller, cihanın hallerini, insan ve hayvanın niteliklerinin ne olduğunu, ne için dünyaya geldiğini, insanlarla güzel geçinmenin ne surede meydana geleceğini, yerlerde ve göklerde sonsuz büyüklüğü ve kud­reti, yani Allah’ın kudretini isbata delâlet eder neler bu­lunduğunu bilmezler. Câhiller, kendisinin halk üzerinde ve halkın kendi üzerinde olan hakkını ve onlarla ilişkile­rin nasıl olması gerektiğini ve İnsanî ahlâkın güzel hasletlerle süslenmesi ve ıslahının ne ile meydana geleceğini bilmezler. Câhiller, dünyevî saadet ve uhrevî kurtuluşun ne vesile ile elde edilebileceğini bilmezler. Kendisine tâbi olunan ya da olunması gereken devlet ve hükümete itaa­tin neyi ve itaatsizliğin hangi hâli gerekli kılacağını ve bu itaatçe olan meşrûiyyetin derecesini de câhil olanlar bil­mezler. Bütün bunları âlimler bilirler.</p>
<p>Câhiller:</p>
<p>“Kişi bilmediği şeye düşman kesilir.” hükmünce malumat elde etmeye uğraşan kişilere beyhude yere vücutlarını yoruyor, zihin ve şuurlarını karıştırıyor­lar nazarıyla bakıp, Yaratılış’ın gayesinin ne olduğunu bil­mezler ve bilmek de arzu etmezler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Diyarbekirli Mehmed Said Paşa &#8211; İnsan&#8217;a Tutulan Ayna</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/cehaletin-kotulugu-ve-ilmin-iyiligi/">Cehaletin Kötülüğü ve İlmin İyiliği</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/cehaletin-kotulugu-ve-ilmin-iyiligi/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Erdemleri Korumanın 4 Yolu</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 02 Jun 2015 19:18:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Arkadaş]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Düşünce]]></category>
		<category><![CDATA[Erdemleri Korumanın 4 Yolu]]></category>
		<category><![CDATA[Kötülük]]></category>
		<category><![CDATA[Nefis]]></category>
		<category><![CDATA[Taşköprülüzade Ahmed Efendi]]></category>
		<category><![CDATA[Tembellik]]></category>
		<category><![CDATA[Yalan]]></category>
		<category><![CDATA[Zihin]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=7403</guid>

					<description><![CDATA[<p>Erdemleri korumanın  dört yolu vardır. Birincisi erdemli kimselere sıkıca tutunmaktır. Zira nefsnefin hayra ulaşmış, mutlu, Allah katından olan yetkinliğine yönelip pislik cihetinden yüz çevirmesi sağlığını korumakla olur. Bu da fazilet sahipleriyle bir arada olmakla, fazilet sahipleri ve talipleri gibi örnek alacağı kimselerle iç içe bulunmakla, erdem sahiplerinden doğ­ruluk kardeşleriyle ve hakikat ehlinden iyilik dostlarıyla birlikte olmakla, bunların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/">Erdemleri Korumanın 4 Yolu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter wp-image-7404" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6.jpg" alt="Erdemleri Korumanın 4 Yolu" width="290" height="371" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6.jpg 800w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6-600x770.jpg 600w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6-234x300.jpg 234w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6-768x985.jpg 768w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2015/06/SerhulAhlak-Taskopru6-798x1024.jpg 798w" sizes="(max-width: 290px) 100vw, 290px" /></a>Erdemleri korumanın  dört yolu vardır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Birincisi</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>erdemli kimselere sıkıca tutunmaktır.</strong><span class="apple-converted-space"> </span>Zira nefsnefin hayra ulaşmış, mutlu, Allah katından olan yetkinliğine yönelip pislik cihetinden yüz çevirmesi sağlığını korumakla olur. Bu da fazilet sahipleriyle bir arada olmakla, fazilet sahipleri ve talipleri gibi örnek alacağı kimselerle iç içe bulunmakla, erdem sahiplerinden doğ­ruluk kardeşleriyle ve hakikat ehlinden iyilik dostlarıyla birlikte olmakla, bunların sözleri ve anlattıklarına kulak kesilmekle, yaşantılarına tâbi olmak ve izlerinden gitmekle mümkündür. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Ve</strong> çirkin huylara sahip <strong>kötüleri dost edinmemekle</strong>, şerli ve adi kimselerden uzak durmakla <strong>olur</strong> ve özellikle eğlence, maskaralık, alaycılık ve kınayıcılık peşinde koşanlardan sakınmak, böyleleriyle arkadaşlıktan kaçınmak, âdet ve hayat tarzlarından uzak dur­mak, hafif meşrep ve kaba sözlerine kulak vermemek, onların bâtıl ve kaba saba işlerini örnek almamakla mümkündür. Zira dostluğun güçlü bir etkisi vardır, arkadaşlığın insanı değiştirme gücü de olağanüstüdür. Şair der ki: ‘’</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir cemiyet içinde isen dost edin seçkinlerini,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Adileri bırak yoksa olursun sen de adi,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kişinin kendisini değil arkadaşını sor,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Her arkadaş örnek alır dengini.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kötülük ehli üç sınıf olunca müellif de bunları zikretti, tavsiye yoluyla onlarla arkadaşlıktan sakındırdı ve dedi ki; bir fazileti edinen kimse duyula­ra hoş gelen <strong>boş işlere,</strong> insan doğasının hazlarından olan <strong>mizaha ve</strong> nefsin rağbet ettiği şeylerden olan <strong>tartışmaya girişmekten</strong> <strong>sakınmalıdır</strong>. Zira bu tür şeyler, erdemli yaşayan bir kimseyi saptırabiliyor ve kemâl sahibi bir âlimi yanlış yola sürükleyebiliyorsa yetişme çağındaki gençlere ve doğru yolu ara­yan delikanlılara nasıl etki etmesin? Bu durumun sebebi nefsin bedende var olduğu ilk aşama ve meydana geldiği ilk andan beri cismanî hazlara ve bedenî rahatlıklara alışkın olmasıdır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Durum böyle olunca kişi, nefsini rahatlatmak adına dostlarıyla birarada ve içiçe iken tattığı neşe ve şen olma hali ile yetin­melidir, arkadaşlarıyla şakalaşırken ve latife yaparken mizahı ve sözü tadında bırakmalıdır. Zira açılmanın iki ucu vardır. İfrat tarafı, hayâsızlık ve günah­kârlık, tefrit tarafı ise soğukluk ve somurtkanlıktır. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: &#8216;‘Zaman zaman kalpleri dinlendiriniz?(Kuzai,Müsnedüş Şihab,1,393)<span class="apple-converted-space"> </span></span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Erdemleri koruma yollarının İkincisi</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">müellifin şu sözüdür: Nefsin düşünceye alışması için kişi, <strong>zihnini</strong> öğreterek ve öğrenerek <strong>ilmî ödevlerle ve</strong> kendisini bir başına<strong> fikrî ödevlerle çalıştırsın</strong>, fakat yücelik âlemine karşı kibirli davranmasın ve bilgisi nefsin ihmali ve gevşekliğine de yol aç­masın, ilimlerdeki pratiği ve becerisi, daimî tefekkür ve düşünceden, sürekli araştırma ve tekrardan onu alıkoymasın. Çünkü bu en büyük afetlerden ve en kötü kusurlardandır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Nefsin bu eğitimi ancak ilimle ilgili şu üç şeyin hatırda olmasıyla gerçekleşir ki, müellif bunu telkin etti ve dedi ki: <strong>Onun</strong>, yani ilmin her iki cihandaki <strong>yüceliğini düşünsün</strong>, bu, bilgiyle edinilen şey­lerin üstünlüğü ve onun getirilerinin eşsizliğindendir ve nefs için bunlarda büyük bir haz ve şevk vardır. Bundan dolayıdır ki nefs bunlarla olabildiğince mutlu olur, onları elde etmeye yönelir ve tamamına ulaşmaya istek duyar. <strong>Ve onun daimiliğini</strong>, yani nefs var oldukça bilginin neticeleriyle birlikte sürekli olduğunu <strong>düşünsün</strong>.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, güneşin varlığıyla onun ışığının varlığının devam etmesi gibidir, hatta böylece kişi ebedî hoşnutluk ile baki olmaya ve sonsuz afiyetteki bir hayatın sürekliliğine nail olur. <strong>Ve</strong> yine kişi onun, yani nefsin <strong>duruluğunu düşünsün</strong> ki böylelikle nefs bilgi sayesinde, varlığın hakikatini bilme hususunda gerçek Bir’e benzesin: “Bir kimseye Allah nur vermemişse, artık o kimsenin aydınlıktan nasibi yoktur&#8217; (Nûr, 24/40). </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şeylerin zıtlarıyla açığa çıkmasına binaen müellif aynı sıraya göre bu üç maddenin karşıtlarını getirdi ve dedi ki: <strong>Ve dünyanın değersizliğini, geçiciliğini ve cefâsını düşünsün,</strong> yani akıl sahipleri nezdinde kabul gördüğü ve basiret sa­hiplerine malum olduğu üzere, kişi dünyanın tasasını hatırlamalıdır, öyleyse dünyalıkların değersiz, sıkıntı veren şeyler olduğunu, bunların sebatının az ve ömürlerinin kısa olduğunu basiret gözüyle görmelidir ki böylelikle onu zemmetsin, elini ondan çeksin, onunla ilişkisini kesip ondan tiksinti duysun. Ayrıca dünya hakkında söylenenlerin en beliğ ifadesi olan Ebû Nüvâs’ın şu sözünü hatırlasın:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Dikkat et! Her canlı fanidir ve bir faninin evladıdır,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Asilzâdedir fanilikte her canlı.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Âkil kişi dünyayı sınasa</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bir düşman görür, dost postunda.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ehl-i dünyanın başına gelen birçok musibete karşın önemi olmayan değersiz şeylere nasıl canla başla sarıldığını, kayba uğrama ve elden çıkmanın süratle gelmesine rağmen yorucu ve meşakkatli şeyleri elde etmeye nasıl katlandığını, daimî bir esenliği olduğu halde âhiretteki büyük karşılıktan nasıl geri durduğunu ve zahmetinin azlığına ve lezzetinin daimiliğine kar­şın bundan nasıl yüz çevirdiğini kınasın. Ayrıca Allah’ın Kârûn hakkındaki şu sözünü ve benzerlerini düşünsün: “Derken, Kârûn, ihtişamı içinde kav- minin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar: Keşke Kârûna verilenin benzeri bizim de olsaydı; doğrusu o çok şanslı dediler. Kendilerine ilim veril­miş olanlar ise şöyle dediler: Yazıklar olsun size! iman edip iyi işler yapanlara göre Allah&#8217;ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir (Kasas, 28/79-80).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Ali’nin bu meyandaki şu sözünü ve benzerlerini de hatırında tutsun: “Biz Cebbâr olan Allah’ın halikımızdaki taksimine boyun eğdik ki bu, bize ilim, düşmanlara da maldır. Esasen mal kısa sürede elden gider, ilim ise baki olup zevale uğramaz.” Bundan başka şöyle diyerek nefsini kınamak, onu öğüt ve tekdir ile uyarmak hususunda azami gayretin olsun: Ey miskin nefs! Taş parçaları ve çer çöp için vahlanan kimseye bir bak ve bunlar için onlarla nasıl yarıştığına, nasıl hamiyete kapıldığına da bir bak! Zannediyorsun ki onlar ebedî nimetlerdir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ey bedbaht, sana yazıklar olsun! Sana Allâm ve Melik olan Allah’ın elinden nimetler bahşedilmişken, hayvan gübrelerindeki pisliklere mi rağbet ediyorsun? Yüceler yücesi olan Cebbâr’ın hilati ile şereflenmişken bu paçavraların peşine mi düşüyorsun? Kuddûs ve Selâm olan Allah’ın dostluğu sana lutfedilmişken alçak ve adilerle yakınlığı mı arzuluyorsun? Kahrolası alçak arzular, yok olası köpeksi mizaç!..</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Erdemleri koruma sebeplerinin üçüncü çeşidi,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">müellifin şu ifadesidir: <strong>Arkadaşlarını, kusurundan dolayı kendisini ikaz eden doğru kimselerden seçmelidir.</strong> Zira arkadaş, sırların mahzeni ve kusurları gizleyen bir heybe gibi­dir. Çünkü ayıplar, sahibine görünmez ve zihni onlara kapalıdır, arkadaş ise ki­şiye görünmeyen kusurlarına muttali olmasını sağlar. Nefsin nice ayıpları vardır ki sahibi onlara karşı güven içindedir. Bazı küçük hataları arkadaşının önünde izhâr süretiyle onu denemesi lazım gelir, eğer dostunun bunları kendisine açıklama hususunda gevşekliğini ferkederse yapması gereken, ondan uzak durmaktır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şayet kişi, dostunun kardeşlik anlayışını abartıp sıkımı ve cefaya düşeceği sebebiyle ayıbını kendinden gizlediğini farkederse, bundan dolayı dost nu azarlar ve onunla ilişkisini kesmekle tehdit eder. Çünkü ayıbı dosta söylememek hıyanet ve ikiyüzlülüğe benzer ve kişinin buna razı olmaması gerekir. Ayıpları söyleyen dostlar kibrit-i ahmerden daha değerlidir, hatta anka kuşu kabilindendir. <strong>Ve</strong> bundan dolayı <strong>kişi düşmanlarının</strong> <strong>kendisi hakkındaki</strong> gizlilikleri ortaya dökecek<strong> sözlerini araştırmalıdır</strong>. Zira düş­manları ve öç almak isteyenler gibi onun sürçme ve ayıplarına hiç kimse muttali olamaz ve onun kötülüklerini onlardan daha iyi kimse bilemez. Nitekim şöyle denilmiştir:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Buğz ile bakan göz her ayıbı açığa çıkarır </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Muhabbetle bakan göz ise hiçbir ayıp bulamaz.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Ve ondan</strong>, yani düşmanından <strong>kusurlarını öğrenmelidir ki onları terkedebilsin</strong>. Çünkü düşmanlar kusuru gizlemez, hatta onda kusurdan baş­ka bir şey bulmaz. Kişinin kötü şeyleri ortaya çıktığında her gün iyilikler ve kötülüklerin muhasebesini yaparak nefsini bunlardan kurtarmak ister. Böylece nefs ayıplama ve kınama ile bunlara karşı koyar, tevbe eder, kendini iyiliklere ve bütünüyle bunların izinden kurtulmaya yöneltir. Eğer bu mümkün olmaz ise <strong>insanların ayıplarına bakar</strong> ve tiksindiği ve nefret duyduğu için <strong>onlardan kaçınır</strong> ve bahşettiği şeylere karşılık Allah’a şükreder.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Erdemleri koruma sebeplerinin dördüncü çeşidi</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">müellifin şu ifa­desidir: Nefsinde <strong>bir gevşeklik görürse</strong>, yani kötülükleri kökünden sökme ve onlardan kurtulma sırasında nefsinde bir tembellik ve gevşeklik sezin­lerse <strong>katı riyazetlerle onu itaat eder</strong> <strong>hale getirmelidir.</strong> Yani nefse ağır gelen bir şekilde onu eğitmeli, sert ve ağır şeylerle onu kontrol altına alma­lıdır. Bunun sonucunda nefs Allah’ın tevfiki ve yardımı, iyiye yöneltmesi ve korumasıyla cismanî kirlerden arınarak mutlu olur ki bu şekilde boyun eğsin ve erdemlerle süslenme ve reziletlerden kaçınma çabasında, alıştığı rahat ve gevşekliği terkedebilsin.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Müellif, faziletlerin korunmasının yollarını açıkladıktan sonra psi­kolojik hastalıklar olan reziletlerden kurtulma yolunu izah etmeye başladı ve şöyle dedi: <strong>Nefsinde</strong> psikolojik <strong>bir hastalık oluşan</strong> <strong>kişi</strong>nin bunu bil­mesinin yolu, bu huyun kendisine zıddından daha kolay ve daha haz verici gelmesidir. Böylece <strong>onu</strong> dört şeyi işlemek suretiyle<strong> tedavi etsin</strong>. Tıpkı be­denin tedavisinde gereğini yapanların, hastalığı zıddıyla gidermesi ve onun da yolunun dört olması gibi. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunlar, eğer mümkünse şifalı bir gıda, bu iyi gelmezse besleyici ya da mutlak mânâda ilaç, bu da fayda vermezse panzehir, eğer bununla da temizlenmiyorsa tedavi dağlama ya da kesmedir. Bunun gibi ruhânî hastalığı tedavide <strong>ilk olarak</strong>, cimriliğin, karşıtı olan cömertlikle tedavi edilmesi gibi, nefiste meydana gelmiş reziletin <strong>karşıtı olan fazileti işlesin</strong>.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böylelikle nefs o faziletin karşıtı olan rezilet ortadan kalkıncaya dek onu işlemek süretiyle alışkanlık haline getirir. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “İyilikler kötülükleri (günahları) giderir’’ (Hûd, 11/114). Bu, bedenin gıdayla tedavi edilmesinin ruhun tedavisindeki karşılığıdır. <strong>Sonra</strong> İkincisi, müellifin şu sözüyle işaret ettiği gibi <strong>sert davranarak tedavi etme­ye çalışsın</strong> ki bu, eğer bir reziletin karşıtını işlemek fayda vermezse nefsin bu rezileti terk etmeye zorlanması ve yanı sıra gizli ve açıktan kınanma ve ayıplanmasıdır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, ilaçla tedavinin karşılığıdır. Üçüncüsüne yazar şu sözüyle işaret etmiştir: <strong>Sonra</strong> kökleşmiş olan reziletin karşıtı olan erdemi işlemek ve kökleşmiş rezileti terk etmesi için zor kullanmak fayda vermediğinde nefste kökleşmiş olan reziletin karşısında bulunan rezileti işlesin. Mesela cimrilik ortadan kaldırtmak istendiğinde ve bu, cömertlik yapmak ve nefsin cimriliğinin kınanması ile mümkün olmadığında, cimriliği yok etmek için nefsin israfa yöneltilmesi ve harcamayı alışkanlık haline getirmek suretiyle bu huyunu bırakması gerekir, zira bu durumda cömertliği tercih etmek nefse daha kolay gelir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ancak bir rezilet, kökleşmiş olan reziletin ortadan kaldırılmasına yarayıncaya kadar işlenmelidir, aksi takdirde o da yerleşik bir rezilet olur ve kişi bir vartadan kaçıp diğerine düşer. Buna müellifin şu sözü işaret eder: Ancak o tedaviyi yapan karşıt rezileti işlerken tedavinin sınırına riayet etsin ki nefs faziletin diğer aşırı ucuna geçmesin. Nitekim mezkûr örnekten bunu anlamışsındır. İşte bu da panzehirle tedavinin mukabilidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dördüncüsü müellifin şu sözüyle dile getirdiğidir:</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Sonra</strong> rezilet nefste kök­leşmişse, ortadan kaldırılması güçleşmiş ve söz konusu ilaçlar da yeterli gel­miyorsa <strong>tedavi için nihayet daha çetin egzersizleri yapsın</strong>. Bu durumda kişinin, adaklarda bulunup onlara riayet etmeye ve bir daha dönmesi ha­linde yapılması güç vaadlerde bulunma vb. sıkı uygulamalarla kendini yü­kümlü tutma gibi daha zor ilaçlara ve meşakkatli eğitimlere ihtiyacı vardır. Böylece nefs bunlar içinden en kolay olanı güzellik ve kolaylıkla benimser ve ona uyar. Bu da dağlama ya da kesme ile tedavinin mukabilidir. Denilmiştir ki, tedavide en son çare dağlamadır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki müellif hastalık cinslerini ve tedavilerin kuralını tü­mel bir şekilde anlattıktan sonra hastalık cinslerinin en kötü ve en ifsad edici türlerini anlatmaya koyuldu. Her ne kadar yukarıda anlatılanlar, düşünen kimse için yeterli olsa da müellif o üst hastalıkların akıllara yerleşmesi ve geride kalanların onlarla nasıl mukayese edileceğinin bilinmesi için o hasta­lıkları tikel bir surette ele aldı ve dedi ki:<strong> Çokça vuku bulan</strong> ve meşakkadi olan <strong>tâli hastalıkları da tedavileriyle beraber zikredelim</strong> ki böylece geride kalanların tedavileri bunlarla kıyaslansın.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki nefsanî hastalıklar kökenleri itibariyle üç türdür. Şöy­le ki, bunlar ya düşünce gücünden ya öfke gücünden ya da arzu gücünden kaynaklanır. Düşünce gücünden kaynaklananlar üçtür. îlki, <strong>kafa karışıklı­ğıdır.</strong> Bu, düşünce gücünün ifratı kabilindendir. Nitekim düşünme gücü­nün tefriti de yalın cehalet ve bu gücün nitelik yönünden sapması ise birleşik cehalettir. <strong>Bu hastalığın sebebi</strong> ince meseleler ve müşkil problemlere dair <strong>delillerin çatışmasıdır. </strong></span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, vehmin akla musallat olduğu ve akla boyun eğ­mediği durumda olur. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Allah onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet başıboş dolaşırlar’ ’ (Bakara, 2/15). Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Ama gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalp­ler kör olur ’ (Hac, 22/46). <strong>Tedavisi ise</strong> mantık ve münazara gibi <strong>aklı kanun­ların temrinidir</strong>. Bu, başta ihmal ettiği şartları kavrayarak hatanın kaynağına muttali olmasını sağlar. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Denilmiştir ki, bunun tedavisi, öncelikle aldı kabul et­mek zorunda bırakan matemetiksel kurallarla kontrol altına almak ve şu ilksel önermeyi hatırlamaktır: “ Olumsuzlama ve olumlama, bir arada bulanmaz ve birlikte yok olmaz.” Bu önerme genel olarak iki taraftan birinin doğruluğuna ve diğerinin de yanlışlığına inanmasını temin eder.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonra ikinci olarak, iki husustan biri hakkında zihin karışıklığı yaşayan bir kimsenin bunlardan birinin doğruluğuna muttali olabilmesi için mantığın kanunlarını gözetmesi gelir. Sonra üçüncü olarak sofistik delillerin kullanılması gelir. Zira bunların özellikle bu bağlamda çok büyük bir faydası vardır. Çünkü geçersiz tarafın delilinin yanlışlığı bunlarla bilinir. Dördüncü olarak da iki delilde kullanılan öncüller tahkik edilir ve ayrıca sûrî ve maddî durumları da incelenir ve nihayet Allah’ın yardımıyla yanlıştan kurtulmak mümkün olur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Düşünce gücünün hastalıklarının İkincisi <strong>yalın cehalettir</strong>. Bu,  kişinin bilme özelliğine sahip olduğu bir şeyi bilmemesidir ve tefrit kabilindendir. Cehalet evvelemirde yerilen bir şey değildir, zira öğrenmenin şartı bilgisiz olmaktır, lâkin cehaletin kalıcı olması helak edici bir hasta­lıktır. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir’’ (Enfâl, 8/22). Bir başka yerde şöyle buyurur: “O, akıllarını kullanmayanları murdar (inkârcı) kılar” (Yûnus, 10/100). </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu hastalığın sebebi duyusal arzulara düşkünlük ve hayvani hazlara bağımlı olmaktır. <strong>Ve bunun ehli</strong>, yani yalın cehaletle nitelenenler, <strong>insanı diğerlerinden</strong>, yani hayvandan <strong>farklı kılan şeyi</strong> ki o da ilimdir, <strong>kaybetmiş olması sebebiyle hayvanlar gibidir</strong>. Zira insanın üstünlüğü düşünmesidir ve düşünmenin üstünlüğü, onun sonuçlarıyla, yani ilim iledir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şöyle ki, “nutk” harflerin çıkış yerlerinden meydana gelen ses [yani konuşma] değildir, aksine o, anlayıştır, idraktir ve şeylerin hakikatinin künhüne var­maktır. Bundan yoksun olunduğu zaman insanlar hayvanların yolundan gider, <strong>hatta böyleleri,</strong> yani yalın cehalet içindekiler, derece bakımından <strong>hayvanlardan daha aşağıdırlar</strong>. Zira hayvanlar, hayvanlık mertebesinde <strong>kendileri için mümkün olan yetkinliklere yönelirler</strong>. Oysa onlar, yani yalın cehalet içinde bulunanlar kendileri için mümkün olan bilgi ve temyi­zi elde etmekte de yetersiz kalmışlardır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şüphesiz ki hayvanlar faydalarına olan şeyleri bilip onları yaparken zararlarına olan şeyleri de bilip onlardan kaçınırlar. Hâlbuki yukarıda anılan türden insanlar, zararlı şeylerin en çirkini olan cehalet ayıbını kendilerinden uzaklaştıramazlar. Muhakkak ki müellif sözün bu noktasında Allah’ın şu kavlinin anlamım düşünmektedir: işte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da aşağıdırlar’’ (A‘râf, 7/179).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yalın cehalet, kişinin <strong>eksiklerini göreceği ilim meclislerinde</strong> ve özellikle dakik mânâların araştırıldığı müzakere meclislerinde <strong>âlimlere tutunmak</strong> ve filozoflarla oturup kalkmak<strong>la tedavi edilir</strong>. Kişi bu şekilde onların yanın­da değilken konuştuğu lafızların diğer hayvanların sesleri gibi olduğunu, aksi halde gerçek insan yanında bu sesleri bırakmaması gerektiğini bilir ve kendisine teşbihi mecaz yoluyla veya tıpkı yeşil bitkiye buğday sûretini ka­bul etmeye istidatlı olması bakımından buğday denmesi gibi nihayetinde varacağı şey bakımından insan adının verildiğini kavrar.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böylece kendisi­nin bu âlimlerin seviyelerinden aşağıda olduğunu tasavvur eder ve onların mertebelerinin insanların üzerinde olduğunu görür. Fakat kendisi dışındaki diğer hayvanların hatta unsurlar, madenler ve bitkilerden ibaret diğer mev­cutların yaratılışlarında amaçlanan yetkinliklere ve gayelere ulaştığını; oysa kendisinin yetkinliğinden perdelendiğini ve maksadının altında kaldığını idrak eder. Kendisinin her şeyden daha değersiz ve hüsranda olduğunu, toz zerrelerinden daha aşağılık ve düşük olduğunu kavradığında ilmin üstünlü­ğünü ve kendisinin ondan yoksun olduğunu görür. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu durumda umulur ki bu eksikliğinden dolayı nefsini ayıplar, değiştirir ve Allah’ın yardımı ve yol göstermesiyle nefsini düzeltmeye koyulur; tabii eğer kendisinde bir nebze yatkınlık ve bir tutam da olsa doğru yola gitme isteği kaldıysa. Ancak eğer durum böyle değilse, o zaman hastalık müzmindir ve mizaç kökenlidir ve bu durumda o bir vadide, ilim diğer bir vadidedir: “Allah kimi hidayete erdirirse, doğru yolu bulan odur” (A‘râf, 7/178) “Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur” (Ra‘d, 13/33).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Düşünce gücünün hastalıklarının üçüncüsü olan <strong>katmerli cehalet</strong> kişinin bilgili olduğuna inandığı halde bilgiden yoksun olmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Yoksa Allah hakkında bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz’’ (Bakara, 2/80). Bu, en kötü hastalık tiplerdendir ve bu hastalığa düşenin şifa bulması nadiren umulur. Öyle ki nefis ve ruh hekimleri bunu tedavi etmekten aciz kalmıştır. Çünkü böyle biri kendisinin bilgili olduğuna dair kesin inancı sebebiyle bilgisiz olduğunun farkına varamaz, bunun farkına varmayınca da bilgi elde etmeye yönelik bir isteği olmaz. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Onları uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar ’ (Yasin, 36/10).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öyle ki bazıları bu hastalığın tedavisi konusunda ümitsiz olduklarını söy­lemiştir, çünkü böyle bir kimsenin bilgi isteği, bu talebi doğuran bir farkındalığa dayanır. Zira öğrenme ihtiyarî bir şey olduğundan, onun talebe dayanması aşikardır. Bazıları bu hastalığın tedavi edilmesinin imkansız olduğu görüşünde olduğundan dolayıdır ki müellif bu hastalık <strong>eğer tedaviyi kabul ediyorsa</strong> dedi. Ancak çoğunluk bu hastalığın tedavisinin zor olsa da mümkün olduğunu kabul ettiğinden müellif, tedavisi geometrik ve aritmetik gibi <strong>matematik ilimlere sarılmaktır</strong> diyerek bunun yolunu açıkladı <strong>ki</strong> bu ilimlerin öncülleri yakinî olup vehim onlara bulaşmaz ve dolayısıyla bunlarda yanlış düşünce meydana gelmez. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Fakat böyle bir kim­seyi başlangıçta her duyduğunu reddetmesin ve kendisine sunulan her şeye karşı koymasın diye inandığından alıkoymamak gerekir, aksine <strong>yakinî bilginin<span class="apple-converted-space"> </span>hazzını tadabilsin</strong> ve tahkike ünsiyet duyabilsin diye söz konusu ilimlerde egzersiz yapması gerekir. Böylece kalp aynası şüpheli bilgilerin karanlığından arınıp Hüdâ’nın nuruyla parlayabilsin.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bundan dolayı antik dönem filozofları öğrencilerin zihinleri yakinî bilgiyi öğrenmeye alışsın diye matematik ilimleri öğrenim sırası itibariyle mantığın bile önüne al­mışlardır. Dahası, bu ilimlerin “riyâziyyât” olarak adlandırılmasının ge­rekçelerden biri, düşüncelerin öncelikle bunlarla egzersiz yapmasıdır. <strong>Son­rasında dikkatini tedricî olarak</strong> burhânî <strong>öncüle yöneltir</strong> ve incelemeler esnasında inandıklarını çürüten, görüşünün geçersiz ve yanlış olduğunu zorunlu kılan şeyler kendisine görünür ve nihayet kesin kabulü sarsıntıya uğrar. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Buna göre adım adım yakinî bilgilerle pratik yapar ve inandığı şeyi geçersiz kılan apaçık bilgiler onun nezdinde karar kılar. Sonrasında görü­şünün aksini ispata delalet eden açık kanıtlar ve kesin deliller kullanılır. Bu durum, o, yalın cehalete dönünceye dek devam eder ve [yalın cehalet aşamasına gelince] orada zikredildiği gibi tedavi edilir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Düşünce gücünden ortaya çıkan üç hastalık ve bunların tedavi edilme yolunu anladığına göre bilmelisin ki itme [öfke] gücünden mey­dana gelen hastalıklar da üç tanedir. Bunlar öfke taşkınlığı, ödleklik ve korkaklıktır, öfke taşkınlığı, intikam almaya karşı duyduğu arzuyla nef­sin şiddetli bir şekilde harekete geçmesidir ve bu sahibini neredeyse he­lak eden aşağılık bir hastalıktır. Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“ (&#8220;) En şerliniz çabuk öfkelenen ve geç sakinleşendir’'(Elbani,Merfua,Sünneti-t Tirmizi,,syf;347-248) Bazı âlimler de şöyle demiştir: Kasırganın çıktığı vakitte engin bir denizin ortasında yüksek dağ­ları aşan devasa dalgalara yakalanan kimse, benim nezdimde, öfkeye kapı­landan daha güvendedir, çünkü denizcinin çaresi fayda verebilir ama öfkeye kapılan nezdinde yakarma ve yalvarma fayda vermez.” Bu bağlamda deriz ki <strong>öfke taşkınlığı, sebeplerinin ortadan kaldırılmasıyla tedavi edilir.</strong> Zira sonucun ortadan kaldırılmasının çaresi sebeplerin ortadan kaldırılmasıdır, öfke taşkınlığının da sebepleri çoktur, ancak en bilinen ve en yaygın olan­ları on tanedir..</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif';">Bunlar, </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif';">yani bu sebeplerin ilki</span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif';">, kendini beğenmedir.</span></strong><span class="apple-converted-space"> </span>Bu, bir kişi­nin kendinde olmayan bir meziyete sahip olduğunu sanmasıdır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Andolsun ki onlar kendileri hakkında kibire kapılmışlar ve azgınlıkta pek ileri gitmişlerdir” (Furkân, 25/21). Hz. Ali (r.a.) de şöyle der: “Kişinin kendini beğenmesi aklın haset sebeplerinden biridir.” Yine o der ki “Kendini beğenmeden daha vahşi bir yalnızlık yoktur.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ve </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">öfke sebeplerinin İkincisi </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">büyüklük taslamadır</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">ki bu, kendini beğenmeye yakındır, ancak kendini beğenen kimse insanlara yalan söyler, bü­yüklük taslayan ise insanlara büyüklük taslayıp kendisinde olmayan bir şeyin var olduğunu hayal ettirerek onlara yalan söyler, ama kendisinde bu zan yok­tur. Müellif şu sözüyle kendini beğenme ve büyüklük taslamanın tedavisine işaret etti. <strong>Ve bunların,</strong> yani kendini beğenme ve büyüklük taslamanın <strong>idrar mahallinden iki kere</strong> yani cinsel ilişki esnasında babadan, sonra da doğum esnasında anneden<strong> geçen kişiden</strong> sadır olması <strong>alışılmadık şeylerdendir,</strong> yani hayret edilesi tuhaf bir şeydir. Bu sözün özü, kişinin oluşumunun ilk hallerini ve yaratılma aşamalarını tefekkür etmesidir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Nitekim Yüce Allah şöyle buyurur: “Biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakdan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parça­sından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık’’ (Hac, 22/5). Yine Allah şöyle buyurur: “Allah, büyüklük taslayan her zorbanın kalbini işte böyle mü­hürler&#8217;’ (Mümin, 40/35). Kutsi hadislerden biri de şöyledir: “Kibriya ridamdır, azamet de izânmdır. Bu iki şeyden birini elde etmek isteyeni ateşe atarım’’(Ebu Dâvûd, Libâs”, 26.)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurmuştur: &#8220;Size cehennem ehlini haber vere­yim mi? Onlar, kaba, cimri ve kibirli kimselerdir’’(Buhari,Edeb,61)Hz. Ali’nin sözlerinden biri de şudur; Büyüklük (adayana hayret ediyorum. Hâlbuki o dün bir su idi,yarın da ceset olacak.” Şu sözü söyleyen de bunu ondan almıştır:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Başlangıcın kirli bir su,</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonun bozulmuş bir ceset</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">ve bu ikisinin arasında da pislik hamalısın.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Ki o yarın ölüdür,</strong> yani ölecektir. Ölü ifadesi ile mutlaka vuku bulacak olan şeyin gerçekleşmesine işaret edilmiştir. Bunun yarın ile kayıtlanması ise gelecek olan her şeyin yakın olduğuna dikkat çekmek içindir. <strong>Ve ayrıca</strong> insan, doğası gereği sosyal bir varlık olduğundan hayat ve ölüm durumlarında <strong>diğer insanlara ihtiyaç duyar.</strong> Zira dünya geçimi ve âhirete dair işler için aramızda bir diğerine ihtiyaç duymayan bir tek fert yoktur. Ve yetkinliği başka bir şey ile olan her şey özü bakımından eksiktir. Yetkinliginin başkası sayesinde olduğunu bilince, bu başkasının kendisinden daha üstün olduğunu da görür. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Kişi bu gözle bakar ve insafla düşünürse her bir fertte ve hatta her bir şeyde kendisinde olmayan ve ortaklıktan hiç de daha az olmayan bir üstünlük bulur. Böylece sonunda noksanlarına vâkıf olur ve bu amansız hastalıktan beri olur. Netice olarak söz konusu hastalığın  ilacı, bahsedilen hususlar, yani başlangıç, dünya hayatı ve sonrası hakkında tefekkür etmektir ki, bu da akıl erbabı için aşikardır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öfke sebeplerinin üçüncüsü olan övünme, zevâl ve afete maruz kalan mal, şöhret ve makam</span><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">gibi kişinin kendisi dışındaki şeylerle guru­ra kapılmadır. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Çokluk kuruntusu sizi o derece 25 oyaladı ki, nihayet kabirleri ziyaret ettiniz’’ (Tekâsür, 102/1-2). Hz. Peygam­ber (a.s.) ise şöyle buyurur: “Soylarınızla değil, amellerinizle bana gelin.’’(Yakubi,Tahir-ul Yakubi,2,110)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> Müellif, <strong>övünme tedavi edilmeye</strong> <strong>ikisinden</strong>, yani kendini beğenme ve büyüklenmeden <strong>daha uzaktır</strong> sözüyle bunun tedavisine işaret etmiştir. <strong>Çünkü övünme başkasının üstünlüğü ile olur</strong> ve o başkasının üstünlüğü övünene intikal etmez, aksine başkasında kalır. Bu üstünlük o başka kişiden soyutlansa bile bu kişi onunla ne süslenmiş ne de güzelleşmiş olur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “O gün, ne mal fayda verir ne de evlât. An­cak Allaha temiz bir kalp ile gelenler (o günde fayda bulur’’(Şüarâ, 26/88- 89). Yine Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Sûra üflendiği zaman artık aralarında akrabalık bağları kalmamıştır; birbirlerini de arayıp sormazlar.&#8221; (Müminûn,101). <strong>Kişi itibarının azlığını</strong>,<strong> tanınmadığı bir yere gidince bilir.</strong>Yani onun söylediği sözün doğruluk ölçütü şudur: O, vatanından uzaklaştığı ve yaşadığı yerden ayrıldığında o süsten de uzakta kalır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yine soyundan uzakta olup ayrı kaldığı ve varlığını onunla birlikte sürdürmediğinde onun soyu bilinmez. Çünkü mallar gasbedilip yağmalanmış ve selefler yasaklanıp inkar  edilmiştir. Babasının hayatta olduğu varsayılsa bile onun fazileti kendisine aittir ve bu kişiye geçmez. Şair şöyle demiştir:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Çürümüş kemiklerle övünülmez </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Övünme arzu eden kişi için iftihar ancak kendiyle olur.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[Öfke taşkınlığına yol açan diğer sebepler] </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">dördüncü olarak</span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> didişme ve</span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> beşinci olarak </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">çekişmedir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Bu iki şey</strong> âlemdeki <strong>düzeni bozar</strong>. Zira ülfet olmadan düzen olmaz. Bu iki şeyden, ülfeti ortadan kaldıran nefret ve kin doğar ve bunlar tam anlamıyla düzeni bozar. Bu iki özelliğin olduğu kişi, insanların en aşağılık mertebesinde ve en adisi konumundadır. Şunu bil ki didişme, cüz’î bir maslahata riayet etmekten doğan hasımlaşma 20 halidir. Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Küfredenler, (iddia ettiklerinin) aksine bir gurur ve tefrika içindedirler” (Sâd, 38/2). </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunun sebebi nefsin bedenî faydalara ve haricî mutluluklara olan güçlü bağıdır. Zira insanla­rın çoğu dünyevî hayatın arzularına aşırı bağlı ve duyusal hazlara çokça tutkulu olduğundan, kendilerine fayda veren şeylere kapılır ve kendilerine zarar verecek şeyleri uzaklaştırmak ister.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Eğer bir şeyde faydaları var­sa bunun başkalarına zarar vermesine bakmazlar ki bu, onların düşünce eksikliğindendir. Bunun tedavisi nefsin büyük gayeleri idrak etmeye ve umumî faydaları tasavvur etmeye yönelmesidir. Böylelikle himmet yüce­lir, gam zâil olur ve [nefs] bedenî engellerden ve vehmî kirlerden arınmış olur- Bunun sağladığı fayda, kendi menfaatini başkasının menfaatinde ve  kendi zararını başkasının zararında gördüğü bir olma ilkesine ulaşmaktır. Zira hepsi, birlik gözüyle birdir. Bu durumda bir şeyi kendine hasretme sevdası kişiden ayrılır. Çokluğun temeli tikel ve duyusal düşünce olduğu gibi,birliğin nefste ortaya çıkmasının kaynağı da tümel ve akli düşüncedir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Çekişmeye gelince bu, üstünlük arzusu ve otorite kurma isteğinden doğan dik kafalılık halidir. Bu, didişmeye yakın bir haldir fakat ondan daha adi bir durumdur. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Fakat bilgi sahibi olmadığınız konuda niçin çekişiyorsunuz’’ (Âl-i imrân, 3/66). Bunun tedavisi kendini beğenme ve tartışma konusunda geçti. Nice toplumlar vardır ki çekişme onların bütün­lüğünü parçalamış ve bağlarını koparmıştır. Bu hastalık, gerçekte Allaha düşmanlık ve O’nun hikmetine karşı durmaktır. Zira bu, ayrışmayı doğurur ve kaynaşmayı ortadan kaldırır. Allah’ın inayeti ise uyum içinde olmayı ve düzeni korumayı gerektirir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[Öfke taşkınlığına yol açan diğer sebepler] </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">altıncı olarak</span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> şaka­cılık ve </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">yedinci olarak </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">alaycılıktır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şakacılığın ne olduğu bellidir, alaycılık ise insanları hafife almak ve onlarla eğlenmektir. <strong>Az bir faydası olsa da bu ikisi</strong> üç şey ile neticelenir. Bunların ilki <strong>güzelliği yok eder</strong>. Zira birçok şaka kişinin kardeşinin onurunu rencide eder ve nice eğlenceli şey vakarını ze­deler. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Rivayet edildiğine göre yakışıklı bir delikanlı olan Ebû Nüvâs Bağdat sokaklarında yürüyordu ve çirkin bir adam olan Ferezdak ona denk geldi. Ferezdak ona dedi ki: “Huriler evler arasında ne yapar?”, Ebû Nüvâs da hiç beklemeden ona şöyle cevap verdi: “Şeytan duvarlar arasında ne yapar?” Anladığın gibi eğer Ferezdak sessiz kalsaydı onuruna leke gelmeyecekti, zira söze ilk atılan daha hatalıdır. İkinci olarak bu iki şey <strong>düşmanlar üretir</strong>, çün­kü bu ikisi kine yol açar. Zarif insanlardan gördüğümüz öyle hafif şakalar, ince nükteler ve güzel espriler vardır ki bunlar azar azar büyür, soğukluk, çekişme, düşmanlık ve nefretle sonuçlanacak kadar ileri varır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Benzer şekilde alaycılık kişide bayağılık ve hafifliğe yol açar, duyduğu kem söze ve akranla­rına hakaret edilmesine aldırış etmez, maskaralık ve gülünç şeyler sayesinde itici bir hale ve önemsiz bir duruma düşer. <strong>Ve</strong> bu ikisiyle ilgili üçüncü bir şey de şudur ki, bildiğin gibi bunlar <strong>düzeni bozar</strong>. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bilmelisin ki, alaycılıkla düşük geçim yollarına tevessül edilebilir, bu nedenle izzet-i nefsine düşkün kimse bunları reddeder, çünkü bu, akıl hafifliğinden ve kişinin kendisine yeterince değer vermemesinden ileri gelir. Allah Teâlâ Hz. Musa’nın cevaben söylediği sözü hikaye ederek şöyle buyurur: “Bizimle alay mı ediyorsun? de­mişlerdi. O da: Cahillerden olmaktan Allah&#8217;a sığınırım, demişti” (Bakara, 2/67).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Allah Tealâ şöyle buyurur: Ey müminler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın. Belki de onlar, kendilerinden daha iyidirler” (Hucurât, 49/11). Bunun tedavisi, insanın kişiliğin değerini görmesi için kişilik onuru ve de­ğerini araştırıp soruşturması, onurlu insanların davranışlarına tutunması ve hakiki ilimleri öğrenmesidir. Zira bunlar kişiye ciddiyet kazandırır, kişiliğin önemi ve etkisini ortaya çıkarır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Şaka ise nefsin güzelliğinden kaynaklandığı ve orta yol gözetilerek zerafetle yapıldığı sürece bunda bir sakınca yoktur, aksine bu övülen bir şeydir. Hz. Peygamber (a.s.) şaka yapar, ancak insanlarla alay etmezdi. Ken­disine denildi ki: “Ey Allah’ın resûlü! Siz de şaka yapıyorsunuz. O da şöyle buyurdu: “Evet, ben de size şaka yaparım, fakat şaka yaparken bile sadece hakikati söylerim’’(Tirmizi,Birr,57) Şaka ile ilgili olarak Hz. Peygamberden (a.s.) sâdır olan şeyleri araştırdık, bunların sayısı kırka ulaştı ve bunları bir risale haline getirdik, iyice araştırıp incelememize rağmen bundan fazlasını bulamadık. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ayrıca Hz. Ali de (k.v.) çokça şaka yapardı, öyle ki Ibn Abbâs (r.a.) ona şöyle dedi: “Sendeki şakacılık olmasaydı halifelikte bu kadar geç kalmazdın. Selman da (r.a.) ona şöyle dedi: “Seni halifelikte dördüncü sıraya bırakan şey budur.” Rivayet edildiğine göre Selman (r.a.) guslediyordu, Hz. Ali de (k. v.) görünmeden ona toprak attı. Selman (r.a.) atam aradı, ancak kimseyi göremedi, Hz. Ali (r.a.) tekrar toprak attı, Selman (r.a.) bir kez daha bakındı ve bu, Selman (r.a.) elbisesini giyene kadar devam etti. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Selman (r.a.) Hz. Ali’yi gördü ve onu görünce yukarıdaki sözünü söyledi. Bu hususta idea­li gözetme gayretiyle yükümlü olunsa da bu oldukça zordur, zira insanın bu davranışta ifrat tarafına alışması muhtemeldir. Müellif devamında şöyle dedi: <strong>Şakacılıkta orta yolu bulamayan</strong> ifrat tarafına geçmemek ve çirkin sözlere bulaşmamak için <strong>bunu</strong> bütünüyle tedricî bir şekilde <strong>terk etmelidir</strong>. Zira bu hususta dengeyi bulabilmek epey güçtür.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Sekizinci sebep</strong> hainliktir,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">bu, insanların mal, namus ve makam gibi masla­hatlarını hedef alan sahtekârlıktır. Allah Tealâ müşriklerin zemmi hususun­da şöyle buyurmuştur: “Bir mümin hakkında ne ahit tanırlar ne de antlaşma. Çünkü onlar saldırganların kendileridir&#8221; (Tevbe, 9/10). Hz. Peygamber de (a.s.) şöyle buyurur: “Emaneti olmayanın imanı yoktur, ahdine riâyet etme­yenin de dini yoktur.’’(Hanbel,Müsned,XIX,376)</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Dokuzuncusu</strong> haksızlıktır,</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">bu, öç alma maksadıyla bir başkasına eziyet etmedir ve zulüm kabilindendir. Allah ise zulmedenleri sevmez. Bilmelisin ki zulmün sonu vahimdir ve onu işleyen çirkindir. Zira bu ön­celikle peygamberlik derecesinden düşürür. Şöyle ki, Allah Teâlâ, “Ahdim zalimlere ermez’’ (Bakara, 2/124) buyurdu. İkinci olarak velayet derecesin­den düşürür. “Bilin ki, Allahın lâneti zalimlerin üzerinedir’’ (Hûd, 11/18). Üçüncü olarak hükümdarlık derecesinden düşürür, “bir zaman sonra olsa bile zalimin ocağı yıkılır”. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dördüncüsü, insanların gözünden düşürür, zira insanların kalpleri kendilerine güzel davrananları sevme, kötü davranan­lara da buğzetme üzerine yaratılmıştır. Beşincisi, kişinin kendi kıymetini azaltır. “Onlar bize değil, sadece kendilerine kötülük ediyorlardı&#8221; (Bakara, 2/57). Söyleyen ne güzel demiş:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Muktedirken zulmetme, zulüm sana pişmanlık olarak döner, senin göz­lerin uyur ama mazlum uyanıktır, sana beddua eder ve Allah’ın gözleri de uyumaz.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Denilmiştir ki:</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">“Duayı eğlenceye alıp da onu küçük mü görürsün?</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Duanın ne yaptığını bilmez misin?</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Gecenin oku şaşmaz, ama</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Onun bir zamanı vardır ki vakti gelince durmaz.”</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Sonra müellif şu sözüyle bu ikisinin tedavisine işaret etti: <strong>Bu iki­si,</strong> yani hainlik ve haksızlık, <strong>dünya metaı sebebiyle olur,</strong> yani bu ikisinin ilacı bunlar ile elde edilecek olan şeyin değersiz olduğunu düşünmektir. Zira bu ikisinin nihaî amacı ve en büyük semeresi dünyalık şeylerdir. <strong>Bu da önemsiz bir şeydir:</strong> “Ve âhiret Allaha karşı gelmekten sakınan kimse için daha hayırlıdır.’’ (Nisa, 4/77). Şüphesiz ki her bir kimsenin isteği âhirete nispetle azın da azıdır ve bu da en büyük kötülüklere götürür. Bu, hainliğin kökeninde dünya sevgisi olmasındandır, öyle ki böyle bir kimse dünyayı arkadaşına tercih eder. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Dünya değişme ve son bulma yeri olmakla birlikte böylesi bir şey, hıyanet çeşitlerinin en adisidir. Dünya sevgisi her tehlikenin başıdır, kişinin dünyayı daima yardımlaştığı ve dayanıştığı kardeşleri ve dostlarına tercih etmesi hoş değildir ki bu, geçici olanın kalıcı olanla yer değiştirilmesidir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu da en büyük kötülüklerden biridir, ikisinden birini tercih halinde dünya malını dostuna tercih edenin dostlukla bir alakası yok­tur, onun arkadaşlıktan nasibi de olmaz, aksine o düzenbaz ve iki yüzlüler grubundandır. Haksızlık yapan kimsenin kendisine bir faydası olmasa da insanlara eziyet vermekten keyif alması mümkündür. Onun böyle olmasının kalbinin katılığından kaynaklandığı aşikardır, böylelikle yaptığının vebalini tadacaktır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bundan daha büyük bir kötülük olabilir mi? Ancak kişinin bu işi terketmesinin dinî bakımdan ya da dünyalık olarak büyük bir zarara yol açması müstesnadır. Kişi eğer hainlik ve haksızlığın çirkinliğini öğrenmek isterse <strong>bu kötülüğü</strong> yani bu iki vasıftan birinin <strong>bir başkasından kendi başına gelebileceğini düşünsün ki bunun nasıl bir çirkinlik olduğunu anlayabilsin.</strong> Umulur ki farkına varır ve ders çıkarır da öğüt ona fayda verir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Öfke taşkınlığının sebeplerinin onuncusu insanların yarış yaptığı </span></strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">pahalı cevherleri ya da çok kıymetli türden <strong>şeyleri elde etme</strong> is­teğidir.</span><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, dünyanın süslerini gereğinden büyük görmekten kaynaklanır. Bu da nefsin kalıcı cevherlere yönelmemiş olmasındandır. Yüce Allah şöyle buyurur: “Dünya hayatının durumu, gökten indirdiğimiz bir su gibidir ki, insanların ve hayvanların yiyeceklerinden olan yeryüzü bitkileri o su sayesinde gürleşip birbirine girer. Nihayet yeryüzü zinetini takınıp, (rengârenk) süslendiği ve sahipleri de onun üzerinde kudret sahibi olduklarını sandıkları bir sırada, bir gece veya gündüz ona emrimiz (âfetimiz) gelir de onu sanki dün yerinde yokmuş gibi kökünden koparılarak biçilmiş bir hale getiririz (Yûnus, 10/24).</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bunun tedavisi dünyalıkların faydaları ve getirileri üzerinde tefekkür et­mektir ve bunları elde etme gayreti ile bunlardan faydalanırken başlarına gelebilecek afetlerden onları koruma çabasında dengeli olmaktadır. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Müellif şu sözüyle de buna işaret etmiştir: İfade edildiği üzere <strong>bunlar değersiz</strong> ve önemsiz<strong> olmasının yanı sıra düşmanlığı</strong> ve düşmanların hile yapmaya olan isteklerini <strong>çoğaltır</strong>. Bunu yapan kimse, kıymetli ömrünü ve asla bedel ölçülemeyen vaktini, düşmanlarını ve hasetçilerini artıracak bir şeye harcar, ömrü çekilmez olur, zamanı sıkıcılaşır. Ayrıca oluş ve bozuluşun doğası, onun hallerini, görüntüsünü ve güzelliğini değiştirir ve böylece letafeti gi­der ve işin sonu, onun yok olmasına varır. Böyle bir şey için çabalayan esasen hayatını zorlaştırmaya, ömrünü ziyan etmeye ve helakine yol açacak sebepleri hazırlamaya çalışır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Yine <strong>bu değersiz şeyler ihtiyaç anında</strong> sahibi­ne yardım sağlayacak <strong>bir fayda da vermez</strong>. Çünkü bunlar cansız şeyler hük­mündedir. Bunlar seni terketmedikçe hayatından bir tat alamazsın, zihnin bulanıklıktan kurtulmaz, bunlar seni yoksunluk durumundan kurtarmaz, ihtiyaç zamanında sana bir fayda vermez. Çünkü insanların çoğunun bu tür şeylerdeki arzuları gevşektir. <strong>Bunlar</strong> gaspedilmekten uzak ve ele geçir­mek isteyenlerin tuzağından beri olup <strong>sende kalsalar bile sen onlar için kalıcı değilsin</strong>. Aksine sen, sonunda onları vârisine bırakırsın. Denilmiştir ki, “Cimrinin malını ya âfete veya vârise müjdele.” Aklı olan bir kimsenin bu engelleri düşündüğünde tasa ve kaygıyı, bunları zor ve baskıyla bırakana terketmesi umulur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Müellif öfke türlerini, bunların sebepleri ve maddelerini ortadan kaldırma yolunu anlattıktan sonra duygu kabarmasının akabinde öfkenin nasıl yatıştırılacağını, bunun için gerekli olan ve ihtiyaç duyulan şeyi açıklamaya geçti. Zira bu, bilginlerin çoğunun tedavisinden aciz kaldıkları en zor şeylerdendir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Müellif devamında şöyle dedi: <strong>Duygu kabarmasından sonra ortaya çıkan öfkeye gelince,</strong> onun giderilmesi ve tedavisi zordur. Çünkü karanlık bir duman aklı örter. Bu, kanın kaynamasının sebebidir. Bu durumda kanın kaynamasıyla yoğun bir buhar yükselir ve beyne çı­kar. Bu neredeyse aklın ve ruhun yerinden gitmesine yol açar ve bir mani olarak ikisiyle amaçlarının arasına girer. Şüphesiz bu dünyada hakimiyeti kaybedip şeytanın ordularına yenik düşmekten daha zor bir şey yoktur.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bununla birlikte ne güzel ifade edilmiştir: &#8220;öfkeli öfkelendiği esnada taşkın durumdadır; belki deliliğin çaresi vardır ama onun çaresi yoktur.” Bu sözün benzeri daha önce bazı bilginlerden aktarılmıştı. Müellif şu sözüyle buna işaret etmiştir: <strong>öfkeye yakın her kimse, öfkenin yakıtı gibidir,</strong> onu besler, bitirmez, devam ettirir, söndürmez. <strong>Onun</strong>, yani öfke içinde olan birinin öfkesinin yatıştırılması ve ateşinin söndürülmesi için <strong>durumunu değişti­rilmesi faydalıdır.</strong> Mesela elbisesini daha hafif ve rahatıyla değiştirmesi gibi. <strong>Soğuk su içilmesi faydalıdır</strong>. Çünkü öfke kanın ısınmasıyla oluşur. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Nitekim Hz. Peygamber (a.s.) şöyle buyurmuştur: “ öfke şeytandandır, şeytan da ateşten yaratılmıştır, ateş ise su ile söner; öyleyse biriniz öfkelenince hemen kalkıp abdest alsın.”(Ebu Davud,Edep,3) Bunu Atıyye b. Urve es-Sa‘dî (r.a.) rivayet etmiştir. <strong>Ve uyumak da faydalıdır.</strong> Zira Hz. Peygamber (a.s.) “Biriniz ayakta iken öfkelenirse hemen otursun, öfkesi geçerse ne âlâ, geçmezse yatsın’’(Ebu Davud,Edeb,3) buyurmuş­tur. Bunu da Ebû Zer el-Gıfârî (r.a.) rivayet etmiştir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong>Öfke şehevî lezzet engellendiğinde de vuku bulur</strong>. Çünkü meni kanalları dolduğunda ve enerjisi beyne gittiğinde bundan ya aşk ya da cinnet hali doğar, her iki­si de öfkeyi meydana getirir. Bazen öfke oburluktan doğar. Çünkü obur, arzuladığı şeyden alıkonduğunda öfke duygusu onda baskın olur ve bundan alıkoyana saldırır. <strong>Öfke gücü nitelik bakımından da sapabilir ve</strong> <strong>hatta bu, hayvanlara</strong> ve bulut, yağmur gibi <strong>cansız varlıklara sövmeye kadar varır</strong>, hatta ölülere bile sövülür. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böyle bir kimse kap kacak ve alet edevatı kırarak, hayvanlar ve ölülere vurarak çare aramaya koyulur. <strong>Bir başkasının bu tür</strong> öfke kaynaklı <strong>fiillerinin görülmesi ve zemmedilmesi bunların çir­kinliğine karşı uyarır</strong> ki bu, öfkenin tedavilerindendir. Çünkü insan kendi davranışının çirkinliğini zor farkeder, bunu başkasında gördüğünde ondan sakınır, onu işlemeyi çirkin bulur ve gözünde ona girişmek çirkin görünür, böylece ondan sakınır ve ona iltifat etmez. Zira mutlu kişi, başkasının duru­mundan ders alandır. Bundan başka, öfkenin birtakım eklentileri ve arazları vardır ki müellif bunları açık olduğu için zikretmemiştir. Fakat biz bunların türlerini sana sayacağız. Bunlar yedi tanedir: Pişmanlık, keder, düşmanları sevindirmek, alay konusu olmak, yaptığı fiilin hastalık ve tedavilere yol aç­ması, dostlardan tiksinme ve düşmanları sevindirmek.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[Öfke gücünün bir diğer hastalığı] öfkenin zıddı olan</span><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> ödlekliktir.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Ödleklik, üzerine gidilmesi gereken şeyden geri durmadır ve son derece aşağılık bir hastalıktır. Bunun tikel arazları on, sınıfsal arazları üç tane­dir. Sınıfsal arazlar müellifin <strong>ödlekliğin uzantıları zillet hali, yaşantının bozulması ve saygınlığın azalmasıdır</strong> sözüyle zikrettikleridir. Bu, ayrıca önemli işlerde ve kişinin maslahatlarında gevşekliğin meydana gelmesini, zalimler ve benzerlerinin kişinin malına göz dikmesini, kötü bir yaşantıyı, çaba gerektiren işlerde azimsiz ve sabırsızlığı ve tembellik sevgisini peşinden getirir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Böyle bir kimse bulaşıcı hastalık olan bir organ gibidir, hasarı bütün organlara taşır ve hastalığı onlara da götürür. <strong>Bunun tedavisi korku veren şeylerin üzerine gitmek</strong> <strong>ve tehlikeli</strong>, helak edici<strong> işlere atılmaktır</strong>, çetin çatışma ve savaşlara, zor işlere teşebbüs etmektir. Hz. Ali (r.a.) şöyle der: “Bir şeyden yoksun isen hemen o işe atıl.” Bu şekilde öfkeyi doğuran şeyler yavaş yavaş deşilir ve harekete geçirilir ki öfke gücü denge haline doğru harekete gelir, özetle cesaret oluşuncaya değin deli cesareti sergilenir, sonrasında da bu erdemde sabit kalınır.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"><strong> Ve ölümün zorunlu olduğunu hatırlamak da bunun tedavisi kabildendir</strong>, ölüm her canlının akıbetidir, ömür süresi kaçınılmaz olarak son bulacaktır ve eceller mukadderdir. Hal böyleyken akıllı bir kimse bedenlerin bekasına yol olmadığını ve kesin olan ölümden sakınmanın, vakti malum olanı ertelemeyeceğini bildiği halde değersizde kalmayı nasıl tercih eder?</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><strong><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">[Öfke gücünün bir diğer hastalığı] korkaklıktır.</span></strong><span class="apple-converted-space"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span></span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu, nefsin vukuu beklenen kötü bir durum hakkında acı çekmesidir. Allah Teâlâ şöy­le buyurur: “îşte o şeytan, ancak kendi dostlarım korkutur. Şu halde, eğer iman etmiş kimseler iseniz onlardan korkmayın, benden korkun” (Âl-i îmrân, 3/175). Korkaklık, sahibinin akıl noksanlığından, düşünme ve hatırlama eksikliğinden hâli olamadığı feci bir hastalıktır. Çünkü beklenilen kötü şeyin vukuu ya zorunludur ya da imkan dahilindedir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Eğer birincisi ise bilinmelidir ki beklenen şeyin vuku bulması kaçınılmazdır. Zorunlu olan bir şeyin meydana gelmesini engellemeye kimsenin gücü yetmez. Bundan korkmanın getirisi belayı öne alma, sıkıntıyı hızlandırma ve meydana gel­meden evvel kötü şeyin acısına tutulmak olur. Çünkü kişi her ne zaman kendisine yöne ise o şeyi kendisinde bulacak ve onu, dünya ve âhiret se­beplerinin kazanılmasıyla kendisi arasında bir engel haline getirecektir.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;"> </span><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Beklediği şeyin vukuu imkan dahilinde ise bunun meydana gelmesi ya kendi fiili iledir ya da değildir. Eğer bunun sebebi kendisi ise ona düşen, bun­dan kaçınması gerektiğidir. İşte bu, müellifin <strong>eğer mümkünse korkuya yol açan sebepler terkedilir</strong> sözüyle belirttiği şeydir. Zira mümkünün özü bakımından iki tarafının birbirine eşit olduğu bilindiğine göre, iki taraf­tan biri, diğerine bir sebepten ötürü tercih edilmiş değildir. Ayrıca eğer vukuuna fiilinin sebebiyet verdiğini biliyorsa akabinde olumsuzlukların ve küçük düşürücü çirkin şeylerin geldiği ile işe başlamaması gerekir. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Zira onu yapmaktan geri durduğunda, o şeyin sebepsiz meydana gelmesinin imkansız olduğunu da bilir ve bu durumda korkudan emin olur. <strong>Yok, eğer durum böyle değilse, nefsi duruma uyum sağlamalıdır</strong>. Yani bir şeyin vuku se­bebinin onu işleyen olduğunu biliyorsa, bunun Vâcib Teâlâ’dan geldiğini kabul etsin.</span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Bu durumda yapması gereken, nefsinin Allah’ın takdir ettiği şeyi benimsemesi ve O’nun kazâsına rıza göstermesidir. Zira onun tasasıyla uğraşmak ve gerçekleşmesini beklemek, o kimsenin uhrevî görevlerinden ve dünyevî maslahatlarından geri durmasını artırmaktan ve bu hayatı hüs­ran edip öte dünyayı da helak etmekten başka hiçbir şey getirmez. </span></p>
<p style="line-height: 18.0pt;"><span style="font-family: 'Georgia','serif'; color: #333333;">Hâsılı, korkulan, ölüm gibi vukuu zorunlu olan bir şey ise bundan kaçış yoktur ve dolayısıyla bundan korkmanın da bir faydası yoktur. Yok, eğer durum bunun aksi ise o zaman bu korku ya ölünün helak olmasından korkmak gibi imkansız bir şeyden doğar, dolayısıyla bu korkunun bir anlamı olmaz; korkulan mümkün bir şey ise mümkünün iki tarafından biri vehmedilen bir şeydir ve bundan korkulmaz, ya da korkulan zannî bir şeydir, bu halde de onu defetme imkanı varsa bunu yapar, aksi halde zorunluya dahil olur ve bundan da kaçılmaz.</span></p>
<p>Şerhu-l Ahlak-i Adudiyye – Taşköprülüzade Ahmed Efendi,sayfa:108 &#8211; 146</p>
<p>Müellif:Adudüddin el-Îcî’</p>
<p>Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/">Erdemleri Korumanın 4 Yolu</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/erdemleri-korumanin-4-yolu/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgelerden Hikmetli Sözler</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/bilgelerden-hikmetli-sozler/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/bilgelerden-hikmetli-sozler/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 20:14:27 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Fatik]]></category>
		<category><![CDATA[Bilgelerden Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Boş işlerle uğraşmak]]></category>
		<category><![CDATA[Cahil ve şerli insanlardan uzak durmak]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Doğru Söylemek]]></category>
		<category><![CDATA[Edep]]></category>
		<category><![CDATA[Nefsi Helak Edici şeyler]]></category>
		<category><![CDATA[Ucb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3076</guid>

					<description><![CDATA[<p>Galen şöyle demiştir: Bildiği şey üzerinde düşünmeyen kişinin bilgisi ve sahip olduğu aklı kullanmayan kişinin aklı işe yaramaz. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Kendini beğenmek (ucb) kişinin kendisinin gerçekte olmadığı, ama ol­mayı istediği bir hâlde olduğunu sanmasıdır. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Putarkhos şöyle dedi: “Doğru sözlülük güzeldir. En güzeli ise bir âli­min, bilmediği bir konuda “Benim bu konuda bilgim yok.” diyebilme­sidir. Kimin [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgelerden-hikmetli-sozler/">Bilgelerden Hikmetli Sözler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/bilgeler.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-4510 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/bilgeler-300x216.jpg" alt="bilgeler" width="456" height="328" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/bilgeler-300x216.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/bilgeler.jpg 333w" sizes="(max-width: 456px) 100vw, 456px" /></a></p>
<p>Galen şöyle demiştir: Bildiği şey üzerinde düşünmeyen kişinin bilgisi ve sahip olduğu aklı kullanmayan kişinin aklı işe yaramaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kendini beğenmek (ucb) kişinin kendisinin gerçekte olmadığı, ama ol­mayı istediği bir hâlde olduğunu sanmasıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Putarkhos şöyle dedi: “Doğru sözlülük güzeldir. En güzeli ise bir <strong>âli­min, </strong>bilmediği bir konuda “Benim bu konuda bilgim yok.<strong>” </strong>diyebilme­sidir. Kimin “Ben âlimim.” dediğini duyarsan bil ki o cahildir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dikomis’e “Zenginler neden kendilerini çok değerli görürler ve kibirlenip gurura kapılırlar da âlimlerin böyle yaptıklarını görmeyiz?&#8221; diye sordular. Şu ceva<span style="text-decoration: underline;">bı verdi: “Çünkü âlim</span>ler Allah’ı tanırlar, onun kendisi­ne karşı övünümeyecek büyüklük yarışına girilmeyecek yüce bir varlık <em>olduğunu </em>bilirler. Zenginler ise bu konuda kendileri için gerekli olanı bilmezler.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Pindar şöyle demiştir: “Çirkin şeylere lafta kızan ama sıra eyleme ge­lince bunların ardından koşan; hem çirkin şeyleri seven, hem de sanki kötü olan şey bunların sadece lafını etmekmiş gibi bunları konuşmak­tan çekinen insanlara şaşıyorum doğrusu. Bu kişileri anlatacak bir söz bulamıyorum. Çünkü buğz ettikleri şeyi seviyorlar ve sevdikleri şeye buğz ediyorlar. Sonra da yaptıkları bu kötülükleri iyilik; yapmadıkları iyilikleri ise kötülük sayıyorlar.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Akıllı kimse,düşmanının kendisine yakın davranmasına ve tatlı tatlı konuşmasına aldanmaz. Çünkü tavus kuşunun ötüşü güzeldir ama (o kuş) yılanları yer.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Teofrastus, uzun sûre sessiz kalan bir genç görünce ona şöyle dedi: “Ses­sizliğin edebinin az olmasından kaynaklanıyorsa sen edepli birisin. Yok, eğer edepli isen o zaman susarak edepsizlik etmiş oluyorsun.“</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yine şöyle demiştir &#8220;Sarhoş, sarhoşluğun çirkinliğini ve pisliğini baş­kasında görmeden bilemediği gibi öfkelenen kişi de öfkenin çirkinliği­ni ancak başkası üzerindeki etkisini gördükten sonra fark eder. Yüzün sarkması, burun deliklerinin sararması ve gözlerin çökmesi hastanın öldüğünün belirtilerinden olduğu gibi öfke hâlinde yüzün değişmesi de aklın öldüğünün belirtisidir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir bilge şöyle demiştir:“Zulümle birlikte zafer olmaz, açgözlülükle birlikte sağlık <em>olmaz</em>,kibirle birlikte övgü olmaz, hilekârlıkla birlikte arkadaşlık olmaz, edepsizlikle birlikte şeref olmaz, kibirle birlikte sevgi olmaz, cehaletle birlikte adalet olmaz, hasetle birlikte gönül buzum olmaz, intikamla birlikte yücelik olmaz ve danışmayı terk etmekle birlikte doğru olmaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cahille konuşmaktansa susmak daha iyidir; yalnız kalmak kötü insan­larla birlikte olmaktan daha iyidir, hayırlı bir kimse olarak sıkıntılı bir hayat sürmek, kötü biri olarak rahat bir hayat sürmekten daha iyidir, adı sanı bilinmemek, kötü anılmaktan daha iyidir; gizlenmek, hasetçinin gözü önünde olmaktan daha iyidir; fakirlik, cimrinin zenginli­ğinden daha iyidir; günahları az olan sıradan bir kişi, boğazına kadar günaha batmış soylu bir kişiden daha iyidir; zalim sultanın bilmediği kişi, onun nezdinde makam sahibi olan kişiden daha iyidir; çocuksuz olmak, ahmak bir çocuğu olmaktan daha iyidir; zindana atılan kişi, günahkârlarla birlikte serbest bırakılan kişiden daha iyidir; rızıktan yok­sun olan akıllı, rızka boğulmuş olan ahmaktan daha iyidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seni terk edip giden şeyleri talep etme; sana yönelenleri ise terk etme.Çünkü bu, görüş zayıflığından ve akıl eksikliğinden kaynaklanır. İnsanlardan çok büyük bir şey isteme ki seni reddetmesinler. İstediğin zaman  da çok üsteleme ki seni yoksun bırakmasınlar. İffetli ve onurlu ol.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir başkası bilgelerden birine bir mektup yazarak hâlinden şikâyetçi oldu. Bilge ona şu cevabı verdi: “Hoşuna gitmeyen pek çok şeye sabret­medikçe sevdiğin pek çok şeyi elde edemezsin. Sevdiğin pek çok şeyden ayrılmaya sabretmediğin sürece hoşuna gitmeyen pek çok şeyden kur­tulamazsın.Esenlikle kal.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>O Dünyayı talep eden kişinin talebinin sona ereceği bir nokta yoktur. Çünkü hangi noktaya yükselirse onun da ötesini talep eder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İlmi ehil olanlara veriniz. Böyle yapmazsanız kendisine bir hediye ve­rildiğinde onu yemeyen, yedirmeyen, bozulunca da kaldırıp atan kişiye benzersiniz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ben “Bilmiyorum.” cevabını o kadar çok sevdim ki bildiğini şeyler hakkında bile kullanmayı yeğler oldum.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Saatler bizi bir hâlden başka bir hâle naklederken ve günler ömür defte­rimizin sayfalarını sırasıyla kapatırken günbegün dünyaya ısınan kalbe ve dünyada sonsuz olmayı ümit eden nefse hayret ediyorum. Sürekli varlığı olmayan bir şeye nasıl ısınabiliriz ve uyuduktan sonra belki de Allah’ın huzurunda açılarak cezalandırılacak olan bir göze nasıl uyku girebilir!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Zâhid, ne şükrü helali geçen, ne sabrı haramı geçen, ne bir lokma bir hırka edebiyatı yapan, ne de saçı başı dağınık olan kişidir. Zâhid, nefsinı çirkin arzulara tamah etmekten alıkoyabilen kişidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Su dolu tencerenin altında ateş yakıldığında suyun kaynayıp taşması gibi şehvet ateşi de gençliği tutuşturunca genci yoldan çıkarıp bozar. Altında ateş yanan tencerenin içine bir miktar su eklendiğinde fokur­daması geçtiği gibi gençliğe de tatlı öğütler verilmesi ve şehveti artıran maddelerin kesilmesi fayda sağlar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir taşa çarptığında ondan sıçrayıp atana geri dönen bir ok gibi, kötü söz de iyi bir insana yöneltilince ona yapışmaz ve sözün ayıbı sahibine geri döner.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Anne karnındaki bebek oradan çıkmak istemez, çıkıp uykunun hazzını ve havanın rahatlığım alınca da yeni hâlini eski hâline tercih eder. İn­sanlar da böyledir. Dünyada oldukları süre içinde ondan çıkmayı hiç istemezler. Oradan çıkıp âhiret yurduna geçtiklerinde ise oranın üstün­lüğünü anlayacaklardır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Hastanın iyileşmesi için bir umut varsa doktor onunla ilgilenip ona fay­dası olacak şeyleri tavsiye eder, zararlı şeyleri ise yasaklar. İyileşmesi için bir ümit yoksa doktor ona herhangi bir reçete yazmaz ve arzuladığı her şeyi yapmasına müsade eder. İşte insanın da niyeti düzgünse Allah ona öğüt verir ve onu düzeltir. Yoldan çıkmaya meyilli olması durumunda ise Allah onu kendi hâline bırakır ve boğazına kadar günaha varıncaya dek ona süre tanır, işte o zaman insan baştan başa azaba duçar olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir konu üzerinde iki kez düşünen kişi pişman olmaz; çünkü ilk düşünce nefsin arzusu,İkincisi ise aklın gereğidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Sabrın türlerinden biri de kimden gelirse ve kim çağırırsa çağırsın hakikati kabul etmeye sabretmektir. Çünkü hak, Allah’ın kullarına gönderdiği elçilerden biri olup kimsenin onu reddetme hakkı yoktur. Onu kim terk eder ve reddederse Allah’ı karşısına almış olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Göz arzuladığı şeyi bir kere gördü mü,kalp seçim yapma yeteneğini kaybeder.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kim<em> ya</em>ş<em>amak </em>istiyorsa şu dört şeyi güzelce kabullensin: Yaşamasını istemediği kişilerin yaşaması,yaşamasını istediği kişilerin ölmesi,bir ihtiyacı için çaba sarf ettiği halde ihtiyacının giderilmemesi ve zaman içinde kendisinden aşağı olan <em>pek</em> çok kişinin kendisinden daha  yükseğe çıktığını  görmesi.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kalplerin kusurlardan arındırılması ne kadar değerlidir! Tertemiz bir <em>kalbe</em> sahip olan kişinin ne adil bir aynası vardır! Bu ayna onunla ona ne güzel bir can yoldaşı olur. Ayrıca gerekli olanı arzuladığı zaman gerekli olmayanın külfetini ona yüklemez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İnsan, çok büyük emek harcamadan nefsini tanıyamaz. Tanıdığında ise bütün hayatı boyunca kendini hayırlı işler yapmaya adar. Dünyada ra­hatlık peşinde koşanlar, -bırakınız nefislerini tanımayı- bedenlerini bile tanıyamamışlardır. Onlar cahillerdendir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cahilin cehaletinin emarelerinden biri de az miktardaki dünyalığı bü­yük hilelerle talep etmektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>İyilik bilmezlerin çokluğu seni iyilik yapmaktan geri bırakmasın; çünkü hayırlı işler, iyilik bilmezlerden müstağni bırakır. Ona ihsânının devam etmesi onunkine benzer bir karşılık vermekten daha iyidir. Bundan do­layı minneti itiraf etmeyi ona karşılık vermeye yeğle. Çünkü bunlardan ilki yücelik, öteki ise aşağılıktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yaptığın bir hatadan zarar görmemiş olmak seni o hatayı tekrar işle­meye sevk etmesin. Çünkü şansın yaver gitse dahi onu işlediğin için kınanmayı hak edersin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kimse kendisine zarar veren şeylerle meşgul olursa faydasına olan şeyler ona gizli kalır ya da onlardan alıkonur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dünyanın kötü tarafı şudur ki,yemediğinde ölürsün, doyduktan sonra <em>birazcık </em><em>daha</em> yersen tembelleşirsin, çok aşırı yersen hasta olursun, doyacak kadar yemezsen belki aç kalırsın ama sağlıklı olursun. Hiç ayrılmaman gereken yeme alışkanlığı bu olmalıdır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Dilini doğru söylemeye alıştır ve bu konuda sebat göster ki nefsin bundan razı olsun, doğruluğu kendine vatan edinsin ve böylece sana zarar veren <em>yerde</em> bile doğru söylemeyi, sana çıkar sağlayan yerde yalan söylemeye tercih etsin. Çok yemin etmekten de sakın, çünkü çok yemin  <em>etmek sende bir</em> artışa sebep olmaz, yemin etmemek ise seni eksiltmez. Bunu yaparsan işin yolunda gider, başkalarının gözünde yerin büyük <em>ol</em>ur, <em>doğru </em><em>sözlü</em> olduğun için güvenilir biri olursun ve sözün dinlenir. Bu senin için daha güzel, insanların daha memnun olduğu ve âhirette sana daha yararlı olacak bir şeydir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bilgeler şöyle demişlerdir: “Kendisinden talep ettiğin işin üstesinden gelecek de olsa dinini dünyası için ifsad eden kişiden yardım istemekten sakın. Çünkü işinin onun elinde nasıl sonuçlanacağını bilemezsin.  Zira kendisine kötülük eden kimsenin başkasına kötülük etmesinden  güvende olunmaz.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Büyüğüyle, küçüğüyle bütün günahları bir gör ve hepsinden yettiğince kaçınmaya bak. Bütün günahlardan kaçınmak için gayret gösteriyorsan yapacağın az bir hayır da sana yeter.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Nefsi, helak edici hevâ ve hevesinden alıkoymak ve her işin doğrusunu yanlışını araştırmak kadar başka hiçbir şey adalete destek olmamıştır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Bir kimse boş şeylerle uğraşıyorsa hakikati bildiği iddiasında onu doğrulama. O olsa olsa hakikat hakkında bir şeyler duymuş olabilir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cahillerle ve şerli insanlarla yüz göz olmak zararlıdır. Onlarla yüz yüze gelmeye mecbur kalan kimse sabretsin ve huşu içerisinde namaza du­rarak açıktan Allah&#8217;ın zikrine sığınsın. Bunu da onlara olan kini veya onlarla iştigalden dolayı kelamı kesmek istediğini onlara hissettirme­den yapsın ama aynı zamanda (onlara karşı) içindeki sorumluluğu da kaybetmesin. Bir yolculuk vesilesiyle bir araya gelmişlerse gözden kay­bolmak için bir çare arasın. Hiçbir çare bulamazsa içinde sakladığı dü­şünceyi ortaya çıkarsın ve Allah için olan ve nefsinin âhiret azıklarından olan hiçbir şeyi yarıda bırakmasın.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Faydalı sözler üç türlüdür: Şerefli, orta ve bayağı. Şerefli ve erdemli söz, Allah’ın zikir ve teşbih edildiği sözlerdir. Orta olanlar iyi ameller hakkında ve âhiretine kalacak olanlardır. Bayağı olanlar ise dünya men­fâatleri hakkındadır. Sen, zaruri olmadıkça bayağı sözlerden uzak dur ki hem sözlerinle, hem de davranışlarınla erdem ve şerefi eksiksiz bir şekilde elde edesin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Diliyle Allah’ı sevdiğini, O’ndan korktuğunu ve O’na iman ettiğini söyleyen, ama fiilleri, söz ve açıklamalarıyla çelişen kişinin yalancı ve günahkâr olduğu ne kadar açıktır!</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Edebe önem veren, ona özen gösterir; özen gösteren, onu öğrenmeye gayret eder; öğrenmeye gayret eden bu uğurda güçlüklerle karşılaşır;bu uğurda güçlüklerle karşılaşan kişi ise onun faydasına nail olur.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&#8216;Bir bilgeye &#8220;Ahmaklığın zirvesi nedir?” diye sorulunca &#8220;Kötü insanların yaptıklarını yaparak iyi insanların mertebesini istemek, hakikatin tarafında olanlardan nefret etmek ve bâtılın tarafında olanları sevmektir.” diye cevap vermiştir. “Peki, cehaletin emaresi nedir?” diye sorulunca &#8220;Zengin olmayı istemek, ulaşamayacağı hedefler koymak (tûl-i emel) ve aşın hırslı olmaktır.” cevabını vermiştir. &#8220;Peki, körlüğün emaresi ne­dir?” diye sorulduğunda ise, “Güven vermeyen kimseye meyletmektir.” cevabını vermiştir.</p>
<p><strong>Kaynak:</strong></p>
<p>İbn Fatik -Muhtaru&#8217;l-Hikem/Hikmetli Sözler</p>
<p>Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/bilgelerden-hikmetli-sozler/">Bilgelerden Hikmetli Sözler</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/bilgelerden-hikmetli-sozler/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Filozoflardan Sözler:Hermes</title>
		<link>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerhermes/</link>
					<comments>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerhermes/#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arif]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 16 Mar 2015 16:45:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Hikmetli Sözler]]></category>
		<category><![CDATA[Öfke]]></category>
		<category><![CDATA[Ölüm]]></category>
		<category><![CDATA[Çok Gülmek]]></category>
		<category><![CDATA[İbadet]]></category>
		<category><![CDATA[İbn Fatik]]></category>
		<category><![CDATA[Ahiret]]></category>
		<category><![CDATA[Allah'a Yönelmek]]></category>
		<category><![CDATA[Şükür]]></category>
		<category><![CDATA[Şemseddin Şehrezuri]]></category>
		<category><![CDATA[Cehalet]]></category>
		<category><![CDATA[Günahkara Özenmemek]]></category>
		<category><![CDATA[Hermes]]></category>
		<category><![CDATA[Kötü Söz]]></category>
		<category><![CDATA[Niyet]]></category>
		<category><![CDATA[Oruç]]></category>
		<category><![CDATA[Ruh]]></category>
		<category><![CDATA[Selamet]]></category>
		<category><![CDATA[Tövbe]]></category>
		<category><![CDATA[Uslüb]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://ilimcephesi.com/?p=3032</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; Âhiret işleriyle uğraşmana engel olan tutkularına ve dünyanın geçici zevklerine meyletme. Aksi hâlde suya batınca kendini kurtarmak ye­rine, çok sevdiği ağır bir eşyayı kurtarma telaşında olan ve bu yüzden boğulup giden kişinin durumuna düşersin. &#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212; Allah’a, cahillikle ve temiz olmayan niyetlerle niyazda bulunmayın, O’na isyan etmeyin, sınırlarını aşıp kanunlarını çiğnemeyin. Arkadaşlarınıza, kendinize davranılmasını istemediğiniz [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerhermes/">Filozoflardan Sözler:Hermes</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg"><img loading="lazy" decoding="async" class=" wp-image-4446 aligncenter" src="http://ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg" alt="hikmetli-sozler" width="393" height="204" srcset="https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler-300x156.jpg 300w, https://www.ilimcephesi.com/wp-content/uploads/2014/12/hikmetli-sozler.jpg 555w" sizes="(max-width: 393px) 100vw, 393px" /></a></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Âhiret işleriyle uğraşmana engel olan tutkularına ve dünyanın geçici zevklerine meyletme. Aksi hâlde suya batınca kendini kurtarmak ye­rine, çok sevdiği ağır bir eşyayı kurtarma telaşında olan ve bu yüzden boğulup giden kişinin durumuna düşersin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Allah’a, cahillikle ve temiz olmayan niyetlerle niyazda bulunmayın, O’na isyan etmeyin, sınırlarını aşıp kanunlarını çiğnemeyin. Arkadaşlarınıza, kendinize davranılmasını istemediğiniz biçimde davranmayın. Birlik olun ve birbirinizi sevin. Arı ve duru basiret, bölük pörçük ve kirli ol­mayan niyetlerle oruca ve cemaatle namaza devam edin. Allah’a itaat ve takva yolunda birbirinizi sevin. Hayra koşun ve onun için çaba sarf edin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İstemeden bir kötülük yaparsanız ondan vazgeçin ve bir daha tekrar­lamayın. Kötülük yapmanıza rağmen başınıza bir iş gelmeden kurtulduysanız bu, sizi o kötülüğü tekrarlamaya değil, vazgeçip tövbe etmeye yönlendirsin. Çünkü o, dünyada iken üstü örtülü kalsa bile kıyamet gününde ortaya dökülecek ve acımasız bir ceza ile karşılık bulacaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Din ve hikmet sevgisini birleştirin ve her ikisini de öğrenmekte sebat edin. Hayatınızın tamamını sadece bu ikisine sarf etme imkânı bulur­sanız bunu yapın. Siz bu vasfa sahip olabilirseniz başkalarına zor gelen şeyler size kolay gelecek ve edineceğiniz erdemin size kazandıracağı şeref, sahip olacağınız altın-gümüşten, mal mülkten çok daha işe yarar olacaktır. Çünkü dünya malı kalıcı değildir» önünde sonunda fâni ola­caktır; Allah’ın sevabı ise hâkidir, asla son bulmaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Çok gülmekten ve lâkaytlıktan uzak durun, insanlarla dalga geçmeyin. Birinin açığını veya kınanacak bir yanını yakalarsanız onu kınayıp, ha­line gülmeyin. Aksine ibret alın ve Allah’a dönün. Çünkü hepinizin ortak vasfı beşer olmaktır ve hepiniz aynı topraktan yaratıldınız. Ona gülen kişinin, gelecekte aynı duruma kendisinin düşmeme garantisi yoktur. Sıkıntıya düşmüş insanları gördüğünüzde yapmanız gereken şey, gözlerinizi semaya dikip sağlık ve afiyette olduğunuz için şükret­mek ve Allah’tan, sizi böylesi sıkıntılardan korumasını dilemektir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Her işi yolunda gidiyor diye günahkâra özenmeyin. Çünkü onun eğlence süresi kısadır, sonunda ise onu, altında ezileceği ağır bir yük beklemektedir. Allah onun işlerini yoluna koymayacaktır.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Yerin ve göğün Rabbî olan Yüce Allah&#8217;a yönelin. O na temiz duygularla, kalpten dua edin ve dualarınıza kirli duygular karıştırmayın. Allah’a tertemiz gönüllerle ve doğru inançlarla yakarmaya gayret edin ki size kulak verip duanızı kabul buyursun, sizi dileklerinize ulaştırsın, işle­rinizde ve yönelişlerinizde size başarı kapılarını açsın, sizi kötü düşün­celerden, nefislerinizi sıkıntılardan korusun, sizi günah tuzaklarından kurtarsın, karşılaşacağınız tehlikelerin önünü alsın ve düşmanlarınızı önünüzde diz çöktürsün.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Öfkelendiğinizde ağzınızdan kötü söz çıkmasın. Çünkü kötü söz, sa­hibini mahcup eder, gözden düşürür, ona laf getirir ve onu günaha ve cezaya sevk eder</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Selâmet. kişinin kimseye düşmanlık etmemesi ve kendisine düşmanca davranan ve zarar verene kötülük etmeyip aksine ona iyi davranması ve yumuşak söz söylemesidir. Çünkü üç haslet vardır ki bunlar âlimlerin en üstün amellerindendir. Düşmanı dosta, cahili âlime, kötüyü de iyiye çevirmek.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Cehaleti bilen akıllı, bilmeyense cahil olur. Hikmetin suretini bilme­yen, kendi sûretini de bilmez. Kendi zâtını bilmeyense başkalarının zâtını hiç bilmez.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Seni sahip olmadığın özelliklerle öven kişinin, sahip olmadığın özellik­lerle kınamasından da emin olamazsın.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Öfke aklı öyle bir örter ki öfkeli kişi güzeli göremez, görmediği için de yapmaz ya da çirkini göremez, görmediği için de ondan kaçınmaz.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kendisini düzeltmek için hiçbir yol kalmayıncaya kadar arkadaşınla ilişkini kesme. İlişkiyi kessen bile ona bir daha kapına gelmeyecek şe­kilde davranma. Belli mi olur, belki de yaşadıkları onu sana geri getirir ve yine dost kılar.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Kişi, ruhu âhirette kurtuluşa ermedikçe hayır ve hikmeti bulmuş sayıl­maz. Üç şeyi olmadıkça da kurtuluşa eremez: yardımcı, dost ve arkadaş. Yardımcısı aklıdır, dostu iffetidir, arkadaşı ise sâlih amelidir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>Ölümden başka her şeyin çaresi vardır. Günahtan başka her şey er ya da geç fena bulacaktır. Sâlih amelden başka her şey telef olup gidecektir. Tabiattan başka her şey değiştirilebilir. Kötü huydan başka her şey dü­zeltilebilir ve kaderden başka her şey önlenebilir.</p>
<p>Kaynak:</p>
<p>İbn Fatik-Hikmetli Sözler</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>“Duanızı Allah Teâlâ’ya cahillikle ve temiz olmayan niyetlerle yöneltmeyin, ona isyan etmeyin, sınırlarını ve kanunlarını çiğnemeyin. Sizden biri kendisine yapılmasından hoşlanmadığı bir şeyi kardeşine karşı da asla yapmasın. Birlik olun ve birbirinizi sevin. Arı, duru basiretlerle, bölük pörçük ve kirli paslı olmayan niyetlerle oruca ve cemaatle namaza devam edin. Allah Teâlâ’ya itaat ve ona karşı sorumluluk duygusu konusunda birbirinizi sevin. Hayra koşun ve onun için çalışın. Allah’ın size koyduğu Farzları yerine getirmeniz huşu ve alçakgönüllülükle, kendinizi beğenmeden, büyüklenmeden, eksiksiz ve tam olsun. Sizi başkalarına karşı böbürlenmekten, çoklukla övünmekten sakındırırım. Sevgi ve tevazu sahibi olun ki amellerinizin hayırlı ürünlerinin sonucunu çoğal tabilesiniz.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Hainlerle, günahkârlarla, sapıklığı arzulayanlarla hemhal olmaktan ve çirkin eylemlerden uzak durun.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Allah adına yalan yere yemin etmeyin, Allah Teâlâ’ya yeminle saldırmayın. Doğruluğa öylesine sıkı tutunun ki “evet” sözünüz sadece “evet”, “hayır” sözünüz ise sadece “hayır” olsun. Yalancıları ulu Allah adına yemin verdirmekten kaçının. Aksi hâlde yeminlerini tutmayacaklarını bildiğiniz zaman siz de günahta onlara ortak olursunuz. Tercihiniz onları, gizli olan sırları bilen Allah’a havale etmek şeklinde olsun. Zira iyilik yapanın iyiliğinin, kötülük yapanın da kötülüğünün karşılığını veren bir hâkim olarak Allah size yeter.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Bilin ve emin olun ki Allah’tan hakkıyla sakınmak en büyük hikmet, en yüce nimet, hayra motive eden, anlayış ve akıl kapılarını açan bir sebeptir. Çünkü Yüce Allah kullarını sevince onlara akıl bahşetmiş, peygamberlerini Cebrail ile hususi kılmış ve böylece onlara dinin sırlarını ve hikmetin hakikatlerini açmış, böylece onlar da dalalete yaklaşmamış, doğru yolun takipçisi olmuşlardır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Hikmeti sezin ve dindarlığa sarılın. Nefislerinizi ağırbaşlılık ve dinginliğe alıştırın. Güzel ve iyi edeplerle bezenin. İşlerinizde iyi düşünün ve acele etmeyin, özellikle de kötülük yapanı cezalandırmak konusunda. Hayâyı yüzünüzün örtüsü, Allah korkusunu kalbinizin korkusu kılın. Sağlıklı ve istikâmet üzere düşünün. Sonu pişmanlık olan şeylerden uzak durun. Bu yolları takip etmekle nefis, cehalete esir düşmekten, yeniliğin kölesi olmaktan kurtulup özgür olur.”<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Sizden biriniz haddi açar ve bir kötülük yaparsa ondan hemen vazgeçsin. Barış ve emniyet hali onu kötülüğü tekrarlamaya değil, aksine vazgeçip tövbe etmeye götürsün. Çünkü kötülük, dünyada iken üstü örtülse bile kıyamet gününde açığa çıkar ve kendisinde merhamet olmayan bir ceza ile karşılık bulur.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Allah&#8217;ın sizi çağırdığı ve korumanızı emrettiği edep kuralları ile edeplenin; bilge ve âlimlere tabi olun ve onlardan faziletler devşirin. Arzularınız övgü talebine ve methe layık işlere yönelik olsun, yoksa arzularınızı kötülüklere ve çirkin işlere yöneltmeyin.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Helal olmayan yiyeceklerden kaçının ve kirli kazançlardan utanın. Çünkü bunlar her ne kadar keselerinizi parayla doldursalar da kalplerinizden imanı boşaltır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Kendinizi iyi ve kötü herkese iyilik etmeye alıştırın; iyilere iyilikleri için, kötülere ise kötülüklerine karşı siper yapmak için.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Hakka iletilmeyen, hakkı tam anlamıyla tanıyamayan ve hakla onu duymak ve fakat yapmamaktan başka alakaları olmayan bir toplulukla hemhal olmaktan sakının. İnsanları sıkıntıya sokmak için tuzaklar kurmayın, onlara kötülük için istekli olmayın, zarar görmeleri için çaba sarf etmeyin. Çünkü bu, gizli kalmaz. Başlangıçta gizli kalsa bile gelecekte gizli kalmaz. Kendinizi bu tür şeyler yapmaktan veya böyle bir konumda bulunmaktan uzaklaştırın.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Din sevgisiyle hikmet sevgisini birleştirin ve kendinizi bunları öğrenmeye vakfedin. Bu dünyada bulunduğunuz zamanınızın tamamım tümüyle başka bir şeye değil de buna sarf etme imkânı bulursanız bunu yapın. Siz bu özelliğe sahip olduğunuz zaman sizden başkalarına zor gelen size kolay gelir. Sizin için meydana gelecek faziletin şerefi altın ve gümüşten ve diğer her türlü zenginlikten çok daha faydalıdır. Çünkü bunlar fânidir, gelip geçer; Allah azze ve cellenin sevabı ise bâkidir, asla son bulmaz.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Birbirinizle konuşmalarınızda içiniz dışınız bir olsun. Dilleriniz gönüllerinize muhalefet etmesin.”<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Emirlerinize itaat edin, sultanınıza boyun eğin, büyüklerinize ikram edin, sizi eğiten kimseye iyilik edin. Sizde Allah ve hak sevgisi baskın olsun. Doğru görüşe ve nasihat edenlerin istişaresine muhalefet etmeyin ki pişmanlıktan emin olasınız ve paylanmaktan kurtulasınız.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Zorlukta, kolaylıkta, fakirlikte, zenginlikte ağzınız yüce Allah’ın hamdi ve şükrüyle dolu olsun.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Amelleriniz hariç üstünlük yarışına girmeyin, hükümde haksızlık yapmayın, ikiyüzlülükle davranmayın, hainleri temize çıkarmayın,temiz kimselere hainlik isnat etmeyin. İstikâmetle beraber bulunan fakirlik size günahla beraber bulunan bir zenginlikten daha hoş gelsin. Çünkü mal fânidir, gelip geçer, iyi ameller ise bâkîdir, kalmaya devam eder.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Çok gülmeye ve lakaytlığa meyletmeyin, insanlarla alay etmeyin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Birinin kusurunu, açığını veya kınanacak bir durumunu ortaya çıkarırsanız onu ayıplayıp hâline gülmeyin. İbret alın ve yüce Allah’a dönün. Çünkü beşer olmak sizin ortak noktanızdır; siz ve onlar, hepiniz aynı topraktan yaratıldınız. Ona gülen kişi gelecekte aynı duruma kendisinin düşmesinden emin olamaz. Sıkıntıya düşmüş insanları gördüğünüzde yapmanız gereken şey, bakışlarınızı Allah Teâlâ’nın katına kaldırıp afiyetiniz karşılığında Allah’a hamd etmeniz ve ondan sizi korumasını dilemenizdir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Farklı görüşte olanlar din hakkında sizinle seviyesiz bir üslupla tartıştığında onlara bunun misliyle değil aksine yumuşaklıkla,kılavuzlukla, rehberlikle ve tatlı dillilikle karşılık verin. Yüce Allah’a sığınarak hep birlikte şöyle deyin: Allah’ım! Mahlûkatını ıslah et. Kaza ve kaderinden onları sevgi ve barışa, iman ve hidayete sevk eden şeyleri uygula.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Toplumsal meclislerde çoğunlukla susun ve size karşı mücadelede silah olarak kullanmayı umdukları şeylere meraklı olanların yanında ağzınızı sıkı tutun. Az tartışın, yakışıksız ve fuzuli sözler söylemeyin.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Nefsin yaşaması yumuşak huylulukta; yumuşak huyluluğun yaşaması yüce ve ulu Allah’a imanda; yüce ve ulu Allah’a imanın yaşaması ise dinin korunmasındadır. Bilmez misiniz ki hikmet ile Allah’a iman birbirinden ayrılmaz iki şeydir. Bunlardan biri varsa öbürü de var; yoksa yoktur.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Bir insan yüce ve ulu Allah’tan korkmaksızın adil olamaz. Adil kimseler ancak Allah korkulan çok olduğunda adil olmuşlardır Kıyamet gününde bununla kutsanmış ruhu kazanırlar. Firdevs’in kapıları ona açılır böylece onların nefisleri, kıyamet gününde Allah Teâlâ’nın rızası için çalışan ve ebedi hayatı hak eden tertemiz nefislerle birlikte dolaşır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Kötülerden, hasetçilerden, düşmanlık ve kin besleyenlerden, sarhoşlardan ve cahillerden uzak durun. Hayra niyetlendiğinizde kötü bir düşüncenin size arız olup sizi hayırda engellememesi için onu bir an önce hayata geçirin.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p>“Çocuklarınızı büyümeden önce öğretmek suretiyle eğitin ki size karşı asi olmasınlar, kötülüğe meyletmesinler ve onlar yüzünden size günah yazılmasın.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Himmetiniz yerin ve göğün rabbi olan Yüce Allah’a yönelik olsun. Dualarınızı ona yöneltin, kirli düşüncelere kapılmadan içinizden ona temiz duygularla dua edin. Eğer siz Allah’a tertemiz gönüllerle yakarırsanız sizi duyar, duanızı kabul buyurur, sizi emellerinize ulaştırır, işlerinizde ve yönelişlerinizde size başarı kapılarını açar, sizi kötü düşüncelerden korur, nefislerinizi sıkıntılardan muhafaza buyurur, sizi günahların tuzaklarından kurtarır, tehlikeleri sizden uzaklaştırır ve düşmanlarınızın liderlerini ayaklarınızın altına kapandırır.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Oruca başladığınızda kendinizi her türlü kir ve pastan temizleyin. Kötü düşünceler ve çirkin kuruntulardan arınmış saf ve samimi bir kalple Allah rızası için oruç tutun. Çünkü Allah kirli kalpleri, karışık niyetleri kirli sayar. Ağızlarınız yemekten kendini alıkoyarken organlarınız da günahlardan kendini alıkoysun. Çünkü yüce Allah sizin sadece yemeklerden kaçınarak oruç tutmanıza razı olmaz. Fakat her türlü çirkinlikten ve tümüyle fuhşiyattan kaçınarak oruç tutmanıza razı olur. Fiilleriniz yerilmiş ve basiretiniz bozuk olduğunda keşke bileydim oruç size ne fayda sağlar!Oruçlarınızda Allah’ın evlerini sıklıkla ziyaret edin; namaz ve dua ile Allah’ın evlerini şenlendirin. İbadetinizi gözünüzde büyütmeyip ibadetlerinizle şan ve şöhret olmayı arzulamayın. Aksine miskinlik ve boyun eğerek kulluk edin. Dini farizalarınızı ifa edip, ibadetinizi eda edip bayramlarınızı kutlayıp evlerinize eşinizle ve çocuklarınıza birlikte neşeyle döndüğünüzde ihtiyaç sahiplerini ve düşkünleri hatırlayın; onlara iyilik ve lütufla el uzatın.”<br />
&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Sıkıntılı olanlara soluk aldırın, içi daralanların içini açın, esirleri fidyesini vererek azat edin, hastaları tedavi edin, garipleri misafir edin, açları doyurun, susamışları suya kandırın, felaketzedeleri destekleyin ve mazlumları onlara zulmedenlerin elinden kurtarın.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“ Kederlilerin kederini bir kat daha artırmayın. Aksi giden durumlarını siz de bir yüke dönüştürmeyin. Bilakis onları destekleyin, onlarla yardımlaşın, güzel söz ve fiillerle onları destekleyin ve teselli edin.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
Size daha önceden kötülük yapanlardan olsalar da onları affedin ve başlarına gelen musibetle yetinip vazgeçin.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Dostlar edinin. Pişmanlık duymamanız ve zararlarını görmemeniz için kalbinizin meylinden önce onları deneyin ve sıkıntıya düşmeden önce onlara güvenmekte acele etmeyin.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Allah’ın dünyada üstün kıldığı kimse kardeşine karşı böbürlenmesin;gurur ve büyüklük duygusuna kapılmasın. Bu üstünlük gözünde hakir olsun. Çünkü Allah Teâlâ fakirleri de zenginleri de tek bir yaratılışla yaratmıştır ve katında onların hepsi eşittir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Sizden biri öfke anında hemen kötü söz söylemesin. Çünkü kötü söz sizi mahcup eder, gözden düşürür. Sizi kınanmayı ve bayağılığı getirir, sizi günaha ve cezaya sevk eder.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Her kim öfkesini yutar, dilini tutar, konuşması temiz olur ve nefsini arındırırsa bütün kötülüklerin üstesinden gelmiş demektir.”</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;<br />
“Hikmet talibinin hikmet isteği ve rağbeti, onu elde etmek ve sunmak için olmamalıdır. Fakat hikmet, kendisi dışındaki her şeyden daha değerli olduğundan hikmet talibinin hikmet rağbeti sırf özü için olmalıdır”</p>
<p>Kaynak:Şemseddin Şehrezuri – Nüzhetü-l Ervah</p>
<p>T.C Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı</p>The post <a href="https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerhermes/">Filozoflardan Sözler:Hermes</a> first appeared on <a href="https://www.ilimcephesi.com">İlim Cephesi</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.ilimcephesi.com/filozoflardan-sozlerhermes/feed/</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
